A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel


Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 04 Aralık 2012 (ABD)

Dil: İngilizce

Senaryo: Karen Armstrong        

Yapımcı: Bram Roos       

Altyazı ve çeviri: felis agnosticus

   Özet

 A History of God (Tanrı’nın Bir Tarihçesi, Tanrı’nın Tarihi), Karen Armstrong tarafından 1993 yılında yazılmış olan ve temelde 3 büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Aşağıda gelecek olan belgesel metni de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklindedir.

Kitapta, insanoğlunun paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde, tanrı kavramının ve dolayısıyla dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi, hem de metafizik boyutuyla, insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

   Belgesel, çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir belgeseldir. 2001 yılında televizyonlarda yayınlanmıştır. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı, hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler almıştır. Belgeselin büyük bir bölümünde hâkim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini, inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır; ki zaten Karen Armstrong‘ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

   Her ne kadar tarafsız görünen ve barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim, çok daha GERÇEKÇİ bir Tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği, şüphesiz hepimizin istediği bir şeydir. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak ateistlerin zaman zaman oldukça da sert bir şekilde eleştirdiği (ve o kadar sert olmasa da, eleştirilmeyi hakettiğini düşünülen) kusurları yok değildir.

      Karen Armstrong, pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne gibi) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı (ve hatta işi daha da ileri götürerek, Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye almak için taklidini bile yaptığı) sunumunu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazmış olduğu eleştiri yazısını okumak için tıklayın.

     Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

     Kitabın yazarı ve belgeselde de anlatıcı görevini üstlenmiş olan Karen Armstrong kimdir?

   Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra,1969′da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı.

   1982′de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa başladı.1983′te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle, Karen Armstrong Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye dönüşmüştür ve belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir. 

   Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır.

   Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikinci yapıt, dini ve şiirsel ifade ile ilgili aynı isimli bir antoloji oluşturması ile sonuçlanmıştır. 1988′de (ve 1991, 2001 sonraki baskılar) yayınladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır.

   Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir.Bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünülüyor, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle (ki bunun farklı sebepleri olabilir) gizlemek istediği için mi yaptığını bilmiyorum.  

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Karen_Armstrong

http://www.islamfortoday.com/karenarmstrong.htm

-http://www.newenglishreview.org/Hugh_Fitzgerald/Karen_Armstrong%3A_The_Coherence_of_Her_Incoherence/

   

Bu kısmın Alıntı linki:

http://www.baharkilic.org/post/2011/07/05/Tanrinin-Tarihi-A-History-of-God-%28belgesel%29.aspx

 

Belgesel Metni

İnsanlık tarihi, bir arayış olarak düşünülebilir. Bilgi arayışı, teselli arayışı, anlama arayışı. İnsanoğlunun belki de en büyük soruları inançla ilgilidir. Tanrı’yla ilgilidir. Tanrı’ya dair inançlar çok sayıda yoldan seyahat etmiştir. Bir tanesi, 3 büyük monoteist din ile sonuçlanmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam.Tanrı’yı bugün olduğu şekliyle algılayabilmek için. Tarih boyunca zamanla değişmiş olan bir algıdır bu. Ve hala da değişmektedir. Tarihlerinin erken dönemlerinde Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, kendilerinden önceki pagan toplumlarınca “ateist” olarak tanımlanmıştır. Tanrı’ya inanmadıkları için değil, besbelli ki inanıyorlardı. Ama kutsal olana dair düşünceleri çok farklıydı. Evrende tek bir üstün Tanrı olması fikri, insanların bilincine öylesine hükmetmiş durumdadır ki, bunu sorgulama ihtiyacını bile bastırmıştır. Ama bu noktaya gelinceye kadarki süreç, öngörülemeyen, zor ve hatta acılı bir süreç olmuştur. Bu, o sürecin hikayesidir.

Tanrı’nın tarihi. “Ben neysem oyum”  “Başka Tanrı’ya tapmayacaksın”

TANRI’NIN TARİHİ

İnsanlığın şafağından beri, birkaç 100 bin yıl öncesinden başlayarak insanlar, öngörülemeyen ve çoğu zaman da düzensiz olan bir dünyaya  anlam vermenin yollarını aramıştır. Biz kimiz?

Neden varız?
Mevsimler neden değişir?
Hayat neden acılarla doludur?
Öldüğümüz zaman ne olur?

 Bu arayış, insanların olaylara tinsel açıdan bakmasına sebep oldu. Somut dünyanın ötesindeki olaylara.. Eski toplumlar, doğa üstü güçlerin varlığına yöneldi. “Tanrılar” diyeceğimiz güçlerden huzur ve düzen için medet umdular. Politeizm veya paganizm(putperestlik) denilen bu birden çok Tanrı inancı, insanoğluna, uzun süren tarihi boyunca hükmetti. Tek bir üstün kutsal varlığa inanmak anlamına gelen monoteizm, yaklaşık 4 bin yıl önce ortaya çıktı. Bugün ise insanlar için Tanrı; ebedi ve değişmeyen bir varlıktır. Tanrı hakkındaki düşünceler, Tanrı’nın dünyada ilk kez ortaya çıkışından beri değişim geçirmektedir. “Tanrı’nın değişmesi” fikri, bir kavram kargaşası yaratıyor gibi gelebilir. Çünkü Tanrı’nın mutlak, ebedi ve ilahi olması gerekir. Ve aslında bu temel kutsallık gerçeği değişmez,., ama insanların bunu ifade ediş tarzı değişir. Atalarımız ile aynı şekilde dindar olamayız çünkü bakış açımız tamamen değişti. Uzaydan dünyamıza baktık mesela. Dolayısıyla her neslin, geçmişine ait geleneklere bakarak, kutsal metinlere bakarak, onların kendilerine ait tuhaf ve özgün koşullarına bakarak, geçmişin geleneklerini günümüzün sorunlarına uyarlamak için, yaratıcı bir çıkış yapmak durumundadır. “Yapım aşamaları devam eden Tanrı”, ilk olarak politeizmin mini Tanrıları şeklinde ortaya çıktı. Her Tanrı’nın, güç ve sorumluluk alanları sınırlıydı. Avlanma gibi veya savaş, doğurganlık veya ölüm gibi. Eski insanlar için, bu sayıca fazla ama sınırlı tanrılar, onlara fazlasıyla ulaşılabilir ve yakın geliyordu. Paganlar, pek çok tanrıya inanan politeist insanlardı. Hem ilahi olanla hem de dünyayla çok yakın ve sıcak bir ilişkileri vardı. Bu dünyalar ile kadınlar, erkekler ve tanrılar arasında uzanan uçurumlar görmüyorlardı. Paganizmin çekiciliği, tanrıların böylesine yakın olmasıydı, onları görmek için çok fazla mücadele etmenin gerekmemesiydi. Doğrudan ve istediğiniz anda hayatınızda bulunuyor olmalarıydı. Politeizmin çekiciliğini anlamak istiyorsak, öncelikle Katarizm’e, azizleriyle birlikte göz atmamız gerekiyor bence. Hiçbir katolik politeist olduğunu söylemez, ama şu ya da bu şekilde faydalı olmuş olan azizlerin kaydını tutmayı severler. Cascia’lı Azize Rita, umutsuzların azizesidir, Azize Jude da öyledir mesela. Ben Azize Agatha gününde doğmuşum, o da göğüsleri kesilmiş bir azizedir, dolayısıyla göğüs kanseri olan kadınlar için bir destek simgesidir. Cristopher, seyyahların azizidir. Yani burada, insani bir dürtünün gölgesini görüyoruz:

“İyice derine inip eksik birşey kalmadığından emin olmalıyım.” diyen dürtüden bahsediyorum. Politeizm bu yüzden vardı. Ve böylece, eski insanlar tinsel dünyayla pek çok tanrı aracılığıyla iletişim kurdu. Her biriyle doğrudan ve de belirli bir amaç için iletişim kurulabiliyordu. Ve sonra, bildiğimiz kadarıyla 4 bin yıl önce, tek bir kutsal varlık fikrinin ortaya çıkışı için ilk kıpırdanmalar başladı. Ortaya çıkış yeri, antik Orta Doğu’nun batısında bulunan Kenan bölgesiydi. Burada Kenaniler denilen yerel halk yaşıyordu. Kenan dini, tipik bir pagan, politeist dindi. Kendilerine ait bir tapınakları vardı ve baş tanrı El idi. El karanlık bir kişilikti, yüksek bir tanrıydı. El’in oğlu Baal, fırtına ve bereket tanrısıydı. Baal’ın kızkardeşi de ekin tanrıçası Anat idi. Museviliğin geleneksel kurucuları olan İbrahim, İshak ve Yakub, hayatlarını bu tanrılarla çevrelenmiş olarak yaşadılar. Tek bir üstün tanrıya inanmayı gerektiren monoteizm inancı, işte bu pagan kültüründen doğacaktır. O zamanın din adamları, bizim anlayışımıza göre monoteist değillerdi. Yalnızca tek bir tanrıya inanmıyorlardı. Bağlılıklarını seçtikleri tek bir tanrıya sunmuş olabilirler ama başka tanrıların da varolduğuna inanıyorlardı. Ve İbrahim de tipik bir pagan gibi davrandı. Kenan’a gelirken eski tanrılarını beraberinde getirmedi çünkü o bölgede artık etkili değillerdi. Derhal El gibi yerel tanrılara tapınmaya başladı. Monoteist dinlerin geleneğinde, doğal olarak kurucusunu veya kurucularını ilk günden beri bütünüyle tamamlanmış bir dinin devrimci liderleri olarak görme isteği vardır. Ama hiç kimse, mevcut fikirlerden doğmamış olan yeni bir fikir ortaya atamaz. Dolayısıyla en azından şunu söyleyebiliriz: İbrahim’in, Yakup’un ve İshak’ın tanrıya verdikleri isim olan “El”, aynı zamanda Kenani tapınağında da kullanılan bir isimdir. Ve de neden öyle olmasın ki?

 İbrahim, geleneksel anlamda ilk monoteist insan olarak bilinir. Ama onun Tanrı’yla olan ilişkisi, komşularının pagan tanrılarıyla olan ilişkilerine çok benzer. İncil’in kendisi bile sanki bunu doğrular niteliktedir.

“Hava ısınırken çadırının girişinde oturuyordu. Yukarı baktığında yakınında duran 3 adam gördü. Onlarla selamlaşmak için koştu ve saygıyla eğilerek şöyle dedi: Efendilerim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunuzun yanından ayrılmayın. Biraz su getirteyim, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim”- Yaratılış; 18:1

Bir korulukta veya tam karşısınızda insan olarak vücut bulmuş haliyle bir Tanrı’yı görmeniz veya Tanrı’nın suretiyle ilgili bir deneyim yaşamanız çok olasıydı. Ve bazen İbrahim, Tanrı’yla yemek bile yerdi veya tartışmaya girerdi; sanki karşısında bir eşiti varmış gibi. Bu, sonradan Musevi toplumları için şaşırtıcı bir durum olarak karşılaşacaktı. Ama o zamanlar bu, İbrahim için gayet doğal birşeydi çünkü çok daha farklı bir dünyada yaşıyordu. Hayvanların kurban edilmesi, eski paganların tanrılarıyla iletişim kurmak için kullandığı yöntemlerden biriydi. İbrahim için de durum farklı değildi. “Ve dedi ki: Ey tanrım, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?

Ve Tanrı cevap verdi: Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir. Ve İbrahim bunların hepsini getirdi, onları ortadan ikiye böldü- Yaratılış; 15:8

Eski dünyaya ait her dinde, mutlaka “kurban” eyleminin bir çeşidi vardır. Kurban etme işlemi önemliydi çünkü Tanrı’yla insanlar arasındaki karşılıklı ilişkinin önemini vurguluyordu. Öldürülen hayvanın etleri tanrılara sunuluyordu ve aşağıdaki insanlar da bu adanmış etten yiyerek bir anlamda tanrılarla bir öğün paylaşmış oluyorlardı, çünkü insanlar şöyle düşünür:

“Eğer gerçekten inancında samimiysen, bunu kanıtlamak için birşeyleri vermeli, ve hatta feda etmelisin.”

Eğer yeterince inanırsa, insanlar bu yüzden savaşlarda ölür, bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatını bu sebeple feda eder. Ancak bazı pagan kültürlerinde, hayvan kurban etmek her zaman yeterli değildi. Bazı durumlarda daha değerli kurbanlar gerekirdi. Bir insanı kurban etmek gibi.. Hatta bazen de bir çocuk. Bu da İbrahim’in hayatına girmiş olan bir başka dini gelenekti.

“Tanrı, İbrahim’i sınava tabi tuttu. Ve dedi ki: Sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git. Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun-Yaratılış; 22:1

İshak hikâyesi belki de Museviler için en derin, anlaşılması en zor ve tuhaf bir şekilde Musevi kültüründe en çok değer verilen hikayedir. Bunun sebebi, bize o zamanın inanç sistemlerinde, Tanrı’yla insan etkileşimi hakkında çok şey gösteriyor olmasıdır. Bir yandan İbrahim’i sadece bir çocuk katili gibi gösterir, çünkü bu hikayede oğlunu neredeyse öldürecektir. Ama birçok âlim buna daha farklı bir açıdan bakar. Çünkü çocuk kurban edilmesi o dönemde çok yaygın bir uygulamadır ve bu hikaye, Musevi metinlerinde konuyla ilgili bulunan son hikayedir. Sonradan Tanrı’nın İbrahim’e oğlu yerine bir koçu kurban etmesini emretmesiyle, bir daha inancın ve Tanrı anlayışının, bu derece ağır bir şekilde sınava tabi tutulmasını istemediğini buyurduğu ve böylece tarihte önemli bir değişiklik yaratmayı amaçladığı savunulur. Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen son peygamber ve İbrahim’in torunu olan Yakup, Tanrı’yla atalarından çok daha yakın bir şekilde iletişim kuran kişi olacaktır. “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, dedi ki: “Bırak beni, gün ağarıyor.” Yakup cevap verdi: “Beni kutsamadıkça seni bırakmam.” Adam dedi ki: “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek. Çünkü Tanrı’yla güreşip yendin.” Yakup: “Lütfen adını söyler misin?

” diye sordu. Adam: “Adımı sormamalısın.” dedi ve kayboldu- Yaratılış; 32:24

Benim için algılanması zor bir gizem içeriyor. Yani kimdir bu kutsal varlık?

 Bütün gece tükenme noktasına gelene kadar onunla güreşmek ne anlama gelir?

 Hikayenin sonunun, hem insanla hem de Tanrı’yla bağdaştırılabilir oluşunu da özellikle beğeniyorum. Aralarındaki ilişki, basit bir şekilde itaat veya zafer kazanma şeklinde değil, güreşme eylemiyle ifade edilmiştir. Ve bu da bence Musevi geleneklerinin en temel gerçeklerinden biridir. “Algılanması imkansız olan sonsuz Tanrı” düşüncesi  ve “Dokunulup hissedilecek kadar yakın olan Tanrı” düşüncesi arasında kendi algımızla güreşip dururuz. Güreşme faslından sonra Yakup, ziyaretçinin ismini öğrenmek ister. Ve ziyaretçi cevap vermez. Antik kültürlerde, birisinin ismini bilmek, bu bir Tanrı bile olsa, size ona hükmedebilme gücünü verirdi. Tarikat ayinlerinde, tanrıların isimlerini defalarca makamlı bir şekilde söylerlerdi, böylece bu Tanrı’yı idare edip istediklerini yapmasını sağlamaya çalışırlardı. Ama bu Tanrı “hayır” der, “Adımı bilemezsin, beni bu şekilde kontrol edemezsin” der ve ortadan kaybolur. Burada belli belirsiz bir değişim söz konusudur. Yakup’un Tanrı’sı, alışıldık pagan Tanrı inancından yavaşça uzaklaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak Musevilik, bulunduğu toplumun dini geleneklerinden ne kadar farklı ve ne kadar radikal olursa olsun, tek bir adımda bir gecede meydana gelmemiştir. Zamanla büyümüştür. Kutsal peygamberlerle oluşmaya başlayan yeni tanrı anlayışı, kısa zamanda yeni bir şekle dönüşecekti. Bu dönüşüm, büyük devrimsel ayaklanmaların olduğu bir döneme denk gelir. Eski din adamlarının torunlarının, Tanrı ve peygamberi Hz. Musa sayesinde Mısır’daki köleliklerinden kurtulup özgür kaldıkları dönemdir. Hz. Musa’nın ve Exodus(Mısır’dan Çıkış) kutsal kitabının Tanrı’sı, artık din adamlarının “el altında bulunan ve ulaşılması kolay olan” tanrısı değildir. Tanrı artık gizem doludur ve yine aynı derecede gizemli bir de ismi vardır. Monoteizm, tanrıların ulaşılabilir olduğu bir çağda ortaya çıkmıştır. Kutsal kitaplardaki resullerin deneyimlediği Tanrı da bundan pek farklı değildir. Ama bu, değişmek üzereydi. Yaklaşık 3600 yıl önce, Kenan diyarında büyük bir kıtlık başladı. Ve son kutsal peygamber olan Yakup, ailesiyle birlikte Mısır topraklarında yiyecek aradı. Kutsal metinler, Yakup ve onun soyunun ilk başlarda Mısır’da zenginleştiğini söyler. Ama sayıları ve güçleri arttıkça, Mısır’lılar onlardan çekinmeye başladı ve onları köle olmaya zorladı. 400 yıllık esaret döneminden sonra Tanrı, Yakup’un soyu olan İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarması ve önderlik etmesi için Hz. Musa’yı görevlendirdi.

“Hz. Musa baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor. Tanrı Hz. Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Hz. Musa, Hz. Musa!” diye seslendi. Hz. Musa, “Buyur!” diye yanıtladı. Tanrı, “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır- Mısır’dan Çıkış; 3:2

Kendinden geçen Hz. Musa, Yakup’un Tanrı’yla güreştikten sonra sorduğu sorunun aynısını sorar:

“Adın nedir? ” Ve bu sefer Tanrı cevap verir. Ama kendisini, aslında bir isim olmayan bir kelime ile tarif eder. ” Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” anlamına gelen “Yahweh (Yehova)” cevabını verir. Hz. Musa’nın Tanrı’sı, İbrahim’le dostane bir şekilde yemek yiyen Tanrı’dan çok farklıdır. Tanrı, yanan çalının içinden Hz. Musa’ya ismini söyler. “Ehyeh Asher Ehyeh” ki bu da Eski Ahit’te Yahweh (Yehova) haline gelir. Ve bu gizemli bir cümledir. Aslında bu; kasıtlı bir belirsizliği ifade eden İbranice bir deyimdir. Ve Tanrı bu şekilde Hz. Musa’ya; “Kendi işine bak, benim kim olduğum seni ilgilendirmez.” demektedir.

(Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” un

Arapçaya geçmiş şekli olan “Bi âhiyyen şerâhiyyen”

İsmi, Hz. Ali kerremallâhü veçheye ait olduğu rivayet edilen

Celcelutiyye Kasidesinde geçer.

Bi âhiyyen şerâhiyyen ezûnâyi sabvetin

Asbâvüsin âli şeddâye aksemtü bi taytağat

http://www.lahutiye.com/lahutiye-havas-ilmi/148-celcelutiye-duasi-tam.html

http://mutlulugunsifresi.com/celcelutiyye-duasi-ve-sirlarial.html

Burada yine, idare edilemeyen, ismi kullanılarak kontrol edilemeyen bir Tanrı görüyoruz. O herneyse, O olmaya devam edecektir. 20. yüzyılda önemli bir teolog olan Rudolf Otto buna,  “mysterium tremendom et fascinans” adını vermiştir. İki etkisi vardır: Muazzamdır, sizi sürükler. “Ayağındaki çarıkları çıkar çünkü kutsal topraklara basıyorsun” der, adeta “Defol git buradan, sen bir hiçsin” der gibi. Diğer bir etkisi büyüleyici olmasıdır. Işığa doğru uçan bir güve kelebeği gibisinizdir. İnsanı elinde tutar. Ona katlanamazsınız ama onsuz da yapamazsınız. Ve bu da, Tanrı gizemiyle başa çıkmak için kutsal kitaplarda kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Kölelikten kurtarılmayı arzulayarak bekleyen İsrailoğulları için, atalarının kişisel Tanrı’sı olan El, artık yeterli değildi. Onları özgürlüğe kavuşturacak, dinamik ve gizemli bir tanrıya ihtiyaçları vardı. Yehova, böyle bir tanrıydı. Mısır’da 10 tane büyük mucizevi afet oldu. Bazıları Mısır tanrılarını özellikle hedef alan saldırılardı. Önce Nil nehri bir kan nehrine dönüştü. Ardından  bitler, çekirgeler, dolu ve şimsekler, iyileşmeyen çıbanlar ve heryere hakim olan mutlak karanlık geldi. Ve en sonunda Tanrı, her Mısır’lı ailenin ilk doğan oğlunu öldürür. Köle sahipleri onları artık alamaz. Firavun sonunda teslim olur ve İsrailoğulları’nın Mısır’ı terketmesine izin verir. Exodus(Mısır’dan Çıkış) hikâyesiyle Hz. Musa, yeni bir farkındalık oluşturur: Bu Tanrı özgürleştiricidir, insana saygısı olan, onlara değer veren ve onları seven bir Tanrı’dır. Özgürleştiren odur, mutlak diktatörlüğü, bu durumda Firavun’un diktatörlüğünü yıkan odur. Ve bir yandan da bir daha hiçbir insanın mutlak hakim olmayacağını, sadece Tanrı’nın mutlak hakim olabileceğini belirtmiş olur. Bu da bütün insan soylarını akraba yapar. Hz. Musa’nın ve İsrailoğulları’nın özgürleştirilmesini anlatan hikayeler, biz Afrika kökenli Amerikalılar’ın ilgisini çeker ve gönlümüze işler. Çünkü deneyimlerimiz buna çok benzemektedir. Köleleştirilmiş olmamız, güçlü köle sahiplerince köleleştirilmiş olmamız mantıksız beklentilerin ötesinde çalıştırılmış olmamız, yeterince malzeme olmadan çalıştırılmamız, ezilen alt tabaka halk olmak zorunda kalışımız, tıpkı İsrailoğulları’nın tarihine benzer ve bizim tarihimizle aynıdır. Tanrı’nın dualarımızı duyması ve bizi kölelikten kurtarmaya karar vermesi bir mucizedir. İsrail kavminden biri için, Mısır’dan Çıkış’ın Tanrı’sı harika ve özgürleştiriciydi, ama bir Mısır’lı için hiç de öyle değildi. Mısır’lılar bu Tanrı’nın elinden büyük acılar çekti. Tanrı’ya “Orduların Tanrı’sı” anlamına gelen Yahweh Sabaoth denir. Ve o kabileye ait bir Tanrı’dır, henüz evrensel değildir. Mısır’lıların kendi tanrıları vardır. Ve bu Tanrı, Mısır tanrılarıyla savaşmaktadır. Tutkuyla sadece kendi insanlarının tarafındadır ve gerekirse onların tüm düşmanlarını öldürmeye hazırdır. Mısır’ın elinden kurtulup özgürleşen İsrailoğulları, Sina Çölü’ne doğru ilerlediler. Tanrı’nın kendisini gösterdiği yanan çalının olduğu dağa doğru yol aldılar. Sina Dağı’nda Yehova ile yaşadıkları karşılaşma, ilişkilerini açıkça tanımlayacaktır.

 “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. İnsanlar titriyordu. Tanrı Sina Dağı’nın üzerine indi, Hz. Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Hz. Musa tepeye çıktı- Mısır’dan Çıkış; 19:16

Yunan ortodoksları Hz. Musa’nın dağın tepesine çıkması fikrine bayıldı. Hz. Musa’nın yoğun bulutlarla çevrelenmiş bir şekilde, normalde sadece Tanrı’nın olduğu ve görülemeyen bir yerde, Tanrı’yla birlikte olma düşüncesine bayıldılar. Ve bu fikri şöyle yorumlayacak şekilde kullandılar: “Evet, Tanrı’yla beraber olabilirsin, ama sakın onu açıkça görebileceğini düşünme, onu tanımlayıp doğasını anlayabileceğini sanma.”

Kilise öncülerinden biri olan Gregory Palamas şöyle yazmıştır:

“Eğer-Tanrı vardır- diyorsak, -Biz var değiliz- dememiz gerekir.”

Bununla şunu demek istemiştir: Tanrı üstün bir varlık değildir ya da bizim algıladığmız ve olduğumuz şekilde bir “varlık” değildir. O halde ne varsa, Tanrı’dır. O varoluşun içindeki varoluştur. Tanrı’yı sınırlarsanız, kendi hayalinizde bile bunu yaparsanız, Tanrı’yı yaratıyorsunuz demektir. Çünkü hayal gücü, beş duyunun bir ürünüdür. Bilgisayar hafızası gibi, beyninizdeki anılardan yararlanarak onu oluşturursunuz. Dolayısıyla Tanrı’yı yaratmış olursunuz ve bu, Tanrı’ya yapılamaz. Tek üstün Tanrı’nın bu gizemli ve algılanamayan yapısı, Sina Dağı’nda iletilen on emrin ikincisinde açıkça ifade edilir.

“Benden başka Tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzündeki cennette olana benzeyen herhangi put veya benzeri heykel yapmayacaksın- Mısır’dan Çıkış; 20:3

Ama belki de daha yakın ve rahatlatıcı olan, eski “ulaşılabilir Tanrı” fikrini terketmek, gerçekten de zor olmuştur. Tanrı emirlerini Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya gönderirken bile, insanları beklemekten sıkılır. Pagan tanrısı El’in geleneksel görüntüsü olan altın bir buzağı heykeli yaparlar. Dağın eteklerinde masraflı bir ziyafet düzenleyip dans ederler. Sina Dağı’nda olağanüstü bir olay yaşanıyordu. Gökgürültüsü, şimşekler ve özgürleşme gibi harika şeyler oluyordu. Tanrı, “Tek tanrı benim ve benden üstün bir Tanrı yoktur.” demişti. Ve şimdi de dönüp baktıklarında aynı Tanrı, önünde dans edip şarkı söyleyebilecekleri ve dokunabilecekleri altın bir buzağı yaratmıştı. Yani insanların bir gecede değişmesini beklerseniz, kalbiniz kırılacaktır. İnsanların bir haftada, bir günde ve hatta bir nesilde, kutsal şeylere yönelik alışkanlıklarından kurtulamıyor olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Ancak acaba İsrailoğulları, altın buzağıya tapınarak Tanrı’yla insanlar arasında oluşmaya başlayan mesafeyi mi kapatmaya çalışıyordu?

 Atalarının Tanrı’ya hissettiği yakınlığın birazını da olsa hissetmeyi mi umuyorlardı?

 Sembolik nesneler, görüntüler ve putlar yaratmak, her dinde görülen güçlü bir dürtüdür. Çünkü onlara dokunabilir, onlarla konuşabilirsiniz, vesaire. Halen somut olan şeylere karşı kuvvetli hislerimiz vardır. Tüm monoteist inançların temelinde, kaçamayacağınız bir gerilim yatar. Bir yandan bu her türlü hayal gücünün ötesinde olan, evrensel ve ebedi Tanrı kavramı konusunda ısrar ederken, diğer yandan da aynı Tanrı’nın, uçsuz bucaksız evrendeki önemsiz bir nokta olan insana değer verdiği konusunda ısrar ediyoruz. Dolayısıyla burada gerçekten de bir çelişki vardır ve insanlar doğal olarak zaman zaman bu gerilimin bir tarafına odaklanır. Hastanede yatarken, hahamların bahsettiği o Tanrısal kutsallığı başucumda hissetmek isterim. Bazen de uçsuz bucaksız yıldızlı evrene, bir Van Gogh tablosuna bakar gibi bakarım, ve bu tarifsiz, evrensel ve üstün Tanrı’dan dolayı şaşkına dönerim. Sina Dağı’nda İsrailoğulları, Tanrı’ya dair yeni fikirlere alışmalarının ne kadar zor olacağını göstermişlerdi. İsrailoğulları, çölde arayış içinde geçirdikleri zor günlerden sonra kutsal topraklara yerleştiklerinde, Tanrı’ya dair yeni özellikler ortaya çıkmaya başladı. Kıskançlık ve intikam duygusu gibi. Tanrı’nın bu değişen yapısı, Eski Ahit’teki peygamberler için olağanüstü zor bir mücadeleyi de beraberinde getirmişti. Ama yine de aynı peygamberler, aynı Tanrı’yı nazik ve merhametli olarak da tanımlamışlardır. İsrailoğulları’nın, Tanrı’nın ortaya çıkan bu karmaşık yapısı konusunda anlaşmaya varmaları, Musevi inancının kalıcılığını, ve hatta belki de, bizzat monoteizmin kalıcılığını belirleyecekti. Hz. İsa’dan 1200 yıl önce, Mısır’dan Çıkış’ın yaşandığı zamanlarda, Tanrı kendisini üstü örtülü bir gizem olarak ortaya koydu ve insanlarının başka tanrılara tapmasını yasakladı. Ama İsrailoğulları Sina Dağı’nda Tanrı’nın kelamını alıp Kenan diyarına döndükleri zaman, Tanrı’nın emrini unutmuş gibiydiler. “Başka Tanrı’ya tapmayacaksınız.” emri unutulmuştu. Din tarihin en tuhaf karakterleri ortaya çıkmıştı: Peygamberler. Peygamberlerin hikâyeleri, İsrailoğulları’nın bu değişime ayak uydurma konusunda çok zorlandıklarını gösteriyor. Peygamberler bazen doğaüstü ve anlaşılması zor davranışlar sergiler. Zülkifl’e Tanrı tarafından dışkı yemesi söylenmiş mesela. Ve bir mülteci gibi ağzına kadar dolu çantalarla dolaşmak zorundadır. Yeremya, Tanrı ile olan etkileşimini vücudunun her uzvunu saran ve bir sarhoş gibi tökezleyerek yürümesine sebep olan  bir ağrı olarak ifade eder. Zülkifl, Tanrı’yı kutsal bir at arabasında gördüğü ilk ilahi deneyiminden sonra, şuursuzca kendinden geçtiğini düşünür. Ve bence bu, İsrailoğulları’nın, Orta Doğu’ya hakim olan mistik bilinçten kendilerini koparma ve ondan uzaklaşma konusunda zorlandıklarını gösteriyor. Yehova’nın en ateşli savunucularından biri de peygamber İlyas(Elijah) idi. Ki zaten bizzat bu isim bile, “Yehova benim Tanrı’mdır” anlamına gelir. İlyas, Milattan Önce 9. yüzyılda yaşamıştır. Kenan Tanrı’sı Baal’a tapmanın İsrailoğulları arasında yeniden popüler olduğu zamanlarda yani. İsrail kralı Ahab ile evlenen Lübnan’lı bir pagan olan Kraliçe Jezebel, Baal’ın baş savunucusuydu. Şimdi, ciddi bir kuraklık başlamıştır. İsrailoğulları, fırtına tanrısı Baal’dan yağmur yağdırması için medet umar. İlyas öfkeden kudurmuştur. “Daha ne kadar iki taraf arasında dalgalanacaksınız?

 Eğer Yehova Tanrı’ysa, onu izleyin; yok, eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardından gidin- 1.Krallar; 18:21 İlyas Carmel Dağı’nda iki tapınak kurar. Biri Yehova için, diğeri de Baal için. Ve herbirine birer kurban yerleştirir. Sonra Baal’ın peygamberlerine tanrılarına başvurmalarını söyleyerek meydan okur. Bunu deneseler de, bu peygamberler yağmur yağdırmayı başaramaz. Sonra İlyas Yehova’ya başvurur. Gökyüzünden ateşler yağar ve tapınağı yok eder. İsrailoğulları şaşkın bir şekilde yüzüstü kapanırlar. “Yehova Tanrı’dır!” diye haykırırlar. Çok geçmeden şiddetli yağmurlar başlar ve toprağı tazeler. Carmel Dağı’nda hava durumunu kimin tayin ettiği belirlenmiştir. Yağmuru kim yağdırır. Baal mı yoksa İsrail’in Tanrı’sı mı?

 Yağmur için Baal’a giden halkından memnun olmayan Tanrı, kuraklık yaratmıştır. Dolayısıyla göklerden ilahi alevler gelir ve sunulan kurbanı yok eder. Sonra da bulut ortaya çıkar ve cevap verilmiş olur: “Yağmuru ben yağdırırım.” demiş olur. Kuraklığın sona ermesiyle İlyas, kazanılan zafer konusunda yücegönüllü davranmaz. Baal’ın rahiplerinin yakalanıp yakınlardaki bir vadiye götürülmesini emreder, ve 450 rahibin herbiri orada katledilir. Bazen bunun, putperestliği tamamen yok etmeyi hedefleyen bir kutsallık karmaşası olduğunu düşünürüm. Musevilikte putperestlik konusu, hiçbir hoşgörünün olmadığı, yavaş yavaş iyileştirmek yerine onu tamamen yakıp yok etmenin seçildiği, dolayısıyla kazanılan ilk avantajda Baal’ın bütün rahiplerini öldürmeyi uygun bulan klasik bir bakış açısıdır. Öldürüleceğinden korkan İlyas, Sina Çölü’ndeki dağa kaçar, ki burası şimşekler ve dumanlar arasında Tanrı’nın kendisini Hz. Musa’ya gösterdiği dağın ta kendisidir. Korkmuş ve yalnız olan İlyas, bir kaya yarığının içinde dikilir. Tanrı’nın bir sureti belirir ve İlyas, Sina Dağı’nın Tanrı’sının huzurunda bulunmanın yaratacağını düşündüğü muazaam dehşete hazır olmak için kendisini korumaya alır. Ama İlyas’ı bir süpriz beklemektedir.

“Yehova’nın önünde çok güçlü bir rüzgar dağları yarıp kayaları parçaladı. Ancak Yehova rüzgarın içinde değildi. Rüzgarın ardından bir deprem oldu, ama Yehova depremin içinde de değildi. Depremden sonra bir ateş çıktı, ancak Yehova ateşin içinde de değildi. Ateşten sonra ince, yumuşak bir esinti sesi duyuldu. İlyas bu sesi duyunca, cüppesiyle yüzünü örttü, çıkıp mağaranın girişinde durdu- 1. Krallar; 19:11

Fırtınada değil, şiddetli rüzgarda da değil, ama bir esintinin belli belirsiz sesinin içinde. Dingin ve belirsiz bir ses. Dolayısıyla artık Tanrı’nın doğal güçlerin içinde olmadığı düşüncesi vardır ve sesi zar zor duyulur. Bu da yine klasik paganizmden uzaklaşan ufak bir adımdır. İlyas, putperestliğin peygamberlerinden kaçmıştır. Tanrı’yı aramaya gider ve onu fırtınada veya şimşeklerde değil, sessizliğin sesinde bulur. Bu dinginliğin sessizliği, olgunlaşmayı gösterir. Bu ses, kalbimizden çıkarak aklımız ve ruhumuzla konuşur. Bu da, hem kavrayış hem de sadakat bakımından daha derin bir algıya işaret eder. İlyas, Tanrı’nın kıskanç ve zalim olabildiği gibi, sessiz, hatta nazik bile olabileceğini keşfetmiştir. O bunların hepsi ve daha fazlasıydı. İnsanın beklentilerinin ötesindeydi. İnsan aklından üstündü. “İnsan aklından üstün olmak”, “bizim normal deneyimlerimizin ötesinde olmak.” anlamına gelir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, hayatın gizli ve kutsal bir boyutunu hissetmişlerdir. Normal düşüncelerinin, fikirlerinin ve deneyimlerinin ötesinde olan bir boyut. Vecd ararız, kendimizin ötesine geçip başka bir algı boyutu olan bu durumu deneyimlemek isteriz. Ve bunu dinde bulamazsak, başka yerlerde ararız. Sanatta, sporda, sekste ve hatta yanlış bir şekilde uyuşturucularda ararız. Çünkü yapımız böyledir. İnsanoğlu olarak algımızın ötesinde olan şeyleri deneyimleme ve ulaşamadığımız şeyler hakkındaki düşünceleri kavrama yeteneğine sahibiz. Bu, insan olmanın bir gereğidir. İlyas’tan 150 yıl sonra, Tanrı ve tarihle olan karşılaşması Musevi inancını ve geleneğini bir kez daha değiştirecek olan bir başka peygamber ortaya çıkar. İsmi İşaya (Isaiah) olan bu peygamberin dönemi, M.Ö.745 yılına denk gelir. Yahudiye kraliyetinin bir mensubu olan İşaya, Yehova’ya dair şaşırtıcı bir deneyim yaşar. Kudüs tapınağında dururken, tütsüden çıkan hoş kokulu bir duman bulutu, kurbanların akan kanlarından tüten kokuya karışır. Dumanın içinde, tahtında oturmakta olan Yehova’yı görür, her iki yanında en sevdiği iki melek vardır ve bunlar birbirlerine seslenmektedir.

“Kadosh Kadosh Kadosh. Kutsal, kutsal, kutsaldır Yehova. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor-  İşaya; 6:3

“Kutsal” kelimesinin en derin ve eski anlamı “öteki”‘dir. Ve buna birçok başka kelime de eklenebilir: “Dehşetli”, geçmişteki anlamıyla “korkunç”, yani “iğrenç” değil de “aman!!” anlamında korkunç korku salan anlamında “berbat, dehşet verici”. “Dehşet” derken; kampın etrafında dolaşan bir hayalet olduğunu düşündüğünüzü hayal edin, tüylerinizin diken diken olmaya başladığı andaki hissin bir milyon katına eşdeğer bir dehşetten bahsediyorum. İşaya ‘nın Tanrı’yla, “ötekiyle” olan karşılaşması öylesine dehşet vericidir ki, gerçek anlamda ölüm korkusu yaşar.

“Mahvolmuş bir adamım ben! Çünkü dudakları murdar bir adamım.” diye ağladı. Seraflardan biri ona doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; ve o korla İşaya ‘nın ağzına dokundu-  İşaya; 6:5

Değişim acı vericidir. Eski dini alışkanlıklarımızı geride bırakıp tamamen yeni birşeyi benimsemek bazen acı verir. Ve bence bu peygamber hikâyeleri de bu zorluğun altını çizmektedir. Ve şimdi, İsrailoğulları’nın Tanrı’ya bakış açılarında yepyeni bir dönüşüm gerçekleşmek üzeredir. Bu değişim, Büyük Babil İmparatorluğu, İsrailoğulları’nın topraklarını ele geçirip onları sürgüne gönderdiği zaman gerçekleşir. Bu süreçte, Tanrı algısı nihayet pagan putlarıyla mücadelenin ötesine geçecektir. İsrailoğulları Tanrı’yı kutsal ve tek olarak görmeye başlar. Bugün bildiğimiz anlamıyla monoteizm, nihayet ufukta görünmüştür. İsraioğulları Kenan diyarında neredeyse 500 yıldır yerleşik olarak yaşıyorken  İşaya peygamber, “kutsal, kutsal, kutsal” olan Tanrı’yı gördüğünü söylemişti. Eski İsrail, ikiye bölünmüştü. Kuzey İsrail Krallığı ve Güney Yahudiye Krallığı. Dünyadaki tüm dinlerin belirginleşmeye başladığı bir dönemdi. Tarihte M.Ö. 800-200 arasına denk gelen, Eksen Çağı olarak bilinen dönemdi. Eksen Çağı bütün insanlık tarihinin etrafında döndüğü bir devir olduğu için bu ismi almıştır. Dönüm noktasıdır, gelecekteki bütün ruhani ve dini gelişimin etrafında döndüğü eksendir. Bu dönemde, dünyanın 3 temel merkezinde, insanlığı beslemeye devam eden ve “büyük dünya dinleri” dediğimiz dinler gelişim göstermiştir. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizmin yükselişini görüyoruz. Orta Doğu’da monoteizmi görüyoruz. Hindistan alt kıtasında Hinduizm, Budizm, Jainizm görülüyor. Avrupa’da da Yunan Rasyonalizmi görülüyor. Bu inançlar insanlara umut ve hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini vermeye devam etmektedir. Bunlar gerçekten de antik paganizmden sonra önemli bir kırılma noktasıdır. İnsanlık için hızlı değişimler meydana gelmekteydi. İnsanlar büyük şehirlerde toplanmaktaydı. Bir pazar ekonomisi ortaya çıkıyordu. Tüccarlar, zenginleşme çılgınlıkları ile zayıf ve korumasız kişileri eziyordu. Nesiller boyu sürmüş olan kırsal hayattan sonra insanlar bu yeni şehir hayatını tuhaf ve ürkütücü bulmuş olmalı. Eksen Çağı’ndaki bir diğer önemli değişim, şiddet olaylarındaki artıştı. Yenidünya imparatorlukları birbiriyle çarpışıyordu. Bu da, öldürülen veya yurtlarından sürülen birçok insanın ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Hayat şartları sertleşiyordu ve bunu önlemek için de bu dinlerin hepsi, şefkati, başkalarının kutsal haklarına saygıyı, adaleti ve hatta şiddet karşıtı felsefeleri içeren öğretileri benimsedi. Bu küresel devrim, yepyeni bir Tanrı yaklaşımı gerektiriyordu. Sınırlı ve yerel olan eski pagan tanrıları, gitgide daha da uygunsuz gelmeye başlamıştı. M.Ö. 722′de Asur İmparatorluğu, Kuzey İsrail Krallığı’nın 10 kabilesini ele geçirdi ve yok etti. İşaya, kusurlarıyla yüzleşmez ve merhameti benimsemezlerse sıradaki krallığın kendilerininki olacağı konusunda Yahudiye’deki insanları uyardı.

“Yehova der ki: Kurbanlarınıza benim ne ihtiyacım var? Bana sunduklarınız beyhude. Ne kadar çok dua ederseniz edin, dinlemeyeceğim. Elleriniz kana bulanmış. Kötülükten sakının, iyiliği öğrenin. Adaleti gözetin, zorbayı yola getirin, öksüzün hakkını verin, dul kadını savunun-  İşaya; 1:15

İşaya ‘nın İsrailoğulları’na, Yehova nezdinde merhametin, hayvan kurban edilmesinden daha önemli olduğunu söylemesi, eski pagan gelenekleriyle devrimsel ve de zor bir ayrılığa işaret eder. İnsanoğlu intikam fikrine yatkındır. İnsanoğlu “göze göz, dişe diş” görüşüne yatkındır. Eğer merhamet, merhametli olmamız gereken kişiye karşı günah işlemiş olan bizler için zorsa, Tanrı’nın, bizim onun merhametine ve lütfuna duyduğumuz ihtiyacı anlaması bundan ne kadar daha zordur?

 Bir başkasının hayatına girmenin zorluğu, onların sevinçlerini ama özellikle üzüntülerini paylaşmak, yanlarında bulunmak, onlara destek olup eşlik etmek alışıldık bir durumdur. Kendimize insanların inançlı olmaya neden devam ettiklerini sorarsak, bana göre bunun sebebi Savaşçı Tanrı, veya İbrahim’e oğlunu kurban etmesini söyleyen Tanrı, veya Yakup’la güreşen Tanrı, veya Sina’ya şimşekler gönderen Tanrı değildir. İnsanlar Tanrı’ya inanmaya devam eder çünkü onlara göre bu Tanrı, onlarla birlikte acı çeken bir Tanrı’dır. Merhamet zordur çünkü kendimizi, evrenin merkezi olarak gördüğümüz tahtımızdan indirmemizi gerektirir. Bunu yapmayı sevmeyiz. Kendi arzularımızı, ihtiyaçlarımızı ve hırslarımızı tatmin etmeyi tercih ederiz. Çoğu zaman da başkalarını harcayarak yaparız bunu. Kendimizden daha önemli olan başka insanları da düşünmemiz gerektiğinin hatırlatılmasından hoşlanmayız. Dolayısıyla, yarattığı insanlarda da kendisinde olan merhamet duygusunu görmek istediğini söyleyen bu merhametli Tanrı’nın isteğine, Yahudiye’deliler tarafından aldırış edilmedi. M.Ö.586′de Babil kralı Nebukadnezar Kudüs’ü fetheder, şehri yok eder ve halkın çoğunu sürgün eder. Tarih boyunca tanrılar her zaman belirli bir bölgeye bağlı olmuştur. Sürgün edilenler, Babil ırmaklarının kenarında otururlarken dini inançlarını kutsal toprakların dışında bir yerde devam ettiremeyeceklerini düşünmüş olmalı. Sürgündeki peygamberlerin yazdıklarından biliyoruz ki, bazı İsrailoğulları Yehova’dan umudu kesmişti. Yapılacak en mantıklı şeyin, insanların her zaman yaptığı gibi yerel tanrılara tapınmak olduğuna karar vermişlerdi. Babil’den sürülen ve anavatanlarındaki tanrıdan böylesine uzak kalan Yahudiyeliler için şimdi de yeni bir peygamber ortaya çıkıyordu. Biz onu 2. İşaya olarak biliyoruz. Ve gerçekten radikal bir öğretisi vardı: Yehova’nın, sadece İsrail halkının değil, tüm halkların tanrısı olduğunu söylüyordu. Birçok İsrailoğlu, Asur tanrılarının, sonra da Babil ve Pers tanrılarının daha güçlü olduklarını düşündü. Çünkü galip gelenler onlardı. Ama bu terörün etkisiyle, silinip atılmanın ve topraklarıyla krallıklarını kaybetmenin yarattığı baskı, korku ve acıyla, peygamberler, tanrıyı varolan tek tanrı olarak görmeye başladılar. Kendi tanrılarının Asur’u, Pers Krallığı’nı ve Pers kralı Kuroş(Cyrus)’u. kendi insanları için güttüğü kendi isteklerini yerine getirmek amacıyla kontrol ettiğini söylediler. Sürgünle ve inançlarının sürekli olarak Babil’in kosmopolitan kültürü tarafından tehdit edilmesiyle karşı karşıya kalan Yahudiye’liler, ellerinde kalan, sahip oldukları tek şeye sıkı sıkı tutundular.Yehova’ya. İnançlarını, atalarını Mısır’dan kurtarmış olan tanrılarına yönelttiler. Tarihi yöneten oydu. Önemli olan tek kutsal varlık oydu. Tarihte ilk kez, pagan tanrılarının varlığına meydan okunuyordu.

“Ne benden evvel bir Tanrı oldu, ne de benden sonra olacak. Ben Yehova’yım. Benden başka kurtarıcı yok-  İşaya; 45:21

Kudüs’te yaşayan ve tapınağın hemen yanıbaşında, Tanrı’ya dokunma mesafesinde yaşayan Museviler için Tanrı öylesine somut birşeydi ki,., sanki İsrail’i terketmeleri halinde artık varolmayacakmış gibiydi. Ama sürgünde olduğu için bu teması kaybeden Museviler için bu düşünce mucize gibiydi, “Tanrı gerçekten de varmış” demelerine sebep oluyordu. Bu evrensel bir Tanrı’ydı, nasıl Babil’de ve Kudüs’te varsa, bütün dünyada da vardı. Nasıl Musevi anlayışının merkezinde de varsa.. 2. İşaya ‘nın, tek ve biricik Tanrı’yı ifade eden bu net Yehova tasviriyle eski İsrailoğlu inançlarından doğan Musevilik adı verilen din, artık tam olarak ortaya çıkmıştır. Eksen Çağı, tam anlamıyla monoteist bir inancı getirmiştir. Kutsal topraklarda yeni bir Tanrı inancının ortaya çıkması için 500 yıl geçecektir. Celile’de, gezgin bir vaizin ayak izi ve öğretileriyle gelecektir. İşaya ‘nın evrensel Tanrı öğretisinden beri 600 yıl geçmiştir. Museviler, Babil sürgününden dönerek anavatanlarına yerleşmişlerdir. Ve o zamana kadar dünyanın gördüğü en güçlü imparatorluk olan Roma’nın hükmü altındadırlar. Musevilere tam bir dini özgürlük verilmesine rağmen, Roma İmparatorluğu halen despot bir şekilde hükmetmektedir. Bu aynı zamanda dini karışıklık zamanıdır, pek çok Musevi, yasalarını yorumlamanın farklı yollarını aramaktadır. Aynı zamanda Tanrı tarafından meshedilen bir mesihin yakında gelip, Tanrı’nın dünyadaki krallığının yerini göstereceğine inanan Museviler de vardır. İnsanlığın Tanrı’ya bakışı, bir kez daha değişmek üzeredir. Hz. İsa’nın doğumuna denk gelen dönemde, Yahudiye dünyasında büyük bir kargaşa vardı. Çünkü bu ülkeye Roma’nın orduları ve Roma İmparatoru’nun himayesindeki sulh yargıçları hükmetmekteydi. Bazıları, bu sorunu güç kullanarak çözmeye çalıştı. Roma ordularını, kurdukları gerilla orduları ile askeri olarak defetmeye çalıştılar. Bazıları da herşeyin o kadar kötü olduğuna inanıyordu ki, sonunda Tanrı’nın gelip dünyayı yok edip değiştireceğine inanıyordu. İsa da böyle düşünmüş olmalı. İsa çarmıha gerildikten sonra, bazı Museviler ve Kudüs’lüler onun mesih olduğunu iddia etti. Hz. İsa’nın ölümden dirilip İsrail’in kurtarcısı olmak için geldiğini söylediler. Bu yeni inancın müritlerine Hıristiyan(Christian) adı verildi çünkü bunlar, Hz. İsa’nın Yunanca “mesih” anlamına gelen “Khristós” olduğuna inandılar. İlk başlarda Hıristiyanlık, otantik ve tuhaf bir Musevi mezhebi olarak kabul edildi. Hıristiyanlar, Yeni Ahit hikayelerinde çok garip birşey yapar. Bir bakıma, Kenan diyarını ve başka bir dinin onaylanmış kitaplarını sahiplenip kendilerine mal ederler. Aynı Tanrı’ya tapabilirler, aynı sözleşmeye sahip olabilirler; ama pencereden bakıp mesihin geleceğini söylemekle, mesihin zaten geldiğini söylemek arasında çok büyük fark vardır. Kurtarıcı olacak olan zaten gelip kurtarıcı olmuştur. Hz. İsa’nın mesajının ne olduğunu anlamamızın zor olma sebebi, birinci elden çıkma bir belge olmamasıdır. Hiçbirşey yazmamıştır. Elimizde olan tek şey, birkaç nesil sonra yazılmış olan aktarma bilgilerdir, Yeni Ahit’in İncil dediğimiz kısımlarıdır. Ve herbiri oldukça farklı şeyler söyler. En eskisi olan Markos, Hz. İsa’nın tanrının krallığının gelişini müjdelediğini söyler. Ama diğerleri, “Bu krallık ile kastettiği nedir?” diye sorar. Bahsedilen bir kral mıdır?

 Yeni bir siyasi rejim midir?

 Romalılar’dan kurtulunacağını mı kastetmiştir?

 Yoksa Luka İncili’nin iddia ettiği gibi kastedilen, ruhani bir durum mudur?

 İsa hiçbir zaman kendisine “Tanrı”, hatta “Tanrı’nın oğlu” demez. Ama sıklıkla Tanrı’ya “Baba” anlamına gelen “aba” der. Çünkü kendisini Tanrı’ya yakın hisseder, Tanrı’nın hayatında babacan bir yeri vardır. Saint Paul Hz. İsa’ya “Tanrı’nın oğlu” der  ama bu, Musevi anlayışında olduğu gibi “Tanrı’nın oğlu”, “Tanrı’nın çocuğu” anlamındadır. Yani özel bir görevi olan, Tanrı’ya özellikle yakın olan ve mesih gibi gayet normal bir insan anlamındadır. Hıristiyanlar, henüz Hz. İsa’nın kutsal olduğunu iddia etmiyorlardı, sadece Tanrı’yla özel bir ilişkisi olduğuna inanıyorlardı. Bu yakın ilişki, Hz. İsa’nın Tabor Dağı’ndaki başkalaşım hikayesinde görülebilir.

“İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Yakup’un kardeşi Yuhanna’yı alarak yüksek bir dağa çıktı. Orada, gözlerinin önünde Hz. İsa’nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu. O anda Hz. Musa’yla İlyas öğrencilere göründü. Parlak bir bulut birden onları gölgeledi. Buluttan gelen bir ses, «Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum. O’nu dinleyin!» dedi- Matta; 17:1

Musevilerin çoğu, Hz. İsa’yı dirilen mesih olarak kabul etmeyi reddetti. Dinini yeni değiştirmiş olan Paul, bu yeni dini alır ve çoğunluğu pagan inanca sahip olan Roma İmparatorluğu’na tanıtır. Hıristiyanlığı yayma amacında olan Paul, birçok yere sehayat eder. Gördüğü herkese, Hz. İsa’nın sadece Musevilerin değil, bütün dünyanın kurtarıcısı olduğunu anlatır. Tanrı’nın tarihinde bir dönüm noktası daha yaşanmaktadır. Monoteizm artık, Yahudiye’nin sınırlarından taşıp Roma ve Yunan uygarlıklarına ulaşmıştır. Eski Hıristiyan inancı, pagan bir dünyada doğmuştur. Bu da, o dönemde muazzam bir din çeşitliliği olması anlamına gelir. Bu Hıristiyan akımında, dini törenlerde etinin yenip kanının içilebildiği söylenen bir adam vardı. Bu söylenenler, Güneş tanrısının Pers versiyonu olan tanrı Mithra için söylenenlerle aynıydı. O da mucizevi bir şekilde doğmuştu ve doğarken çobanlar gelmişti. Hiç kimse Hz. İsa’nın gerçekten ne zaman doğduğunu bilmiyor. Ama Hz. İsa’nın doğum tarihi; Hıristiyanlar tarafından 4. yüzyıldan itibaren, Mithra’nın doğum günü olan 25 Aralık olarak belirlenmişti. Roma tanrılarının neye benzediklerini düşünürsek, Yunan ve Roma tanrılarının, imparatora ve saray erbabına benzediklerini görürüz. Ama burada, okuma yazma bilmeyen, fakir bir aileden gelen, hiçbir gösterişli yanı olmayan ve bir kölenin ya da hainin öldürüleceği şekilde öldürülmüş olan bir adamın önderlik ettiği bir akım söz konusudur. Ve buna rağmen Tanrı’nın varlığının hissedildiği bir insandı bu. Bu, Roma dünyasında ihmal edilip aşağılanan birçok insan için ki zaten bu insanların da birçoğu köle veya cahildir, böyle bir insanda bile Tanrı’nın varlığının mümkün olabildiği düşüncesini doğurmuştur. Bu temel umut mesajı, hızla Roma İmpartorluğu’nda yayıldı. Hıristiyanlığa inananlar çeşitlendikçe, Hz. İsa’yı ve Tanrı’yla olan ilişkilerini algılama şekilleri de çeşitlendi. İncillerden önce yazılmış olan Paul’un mektuplarını okursanız, ondan sonra İncilleri okursanız, ondan sonra da Yeni Ahit’te sonradan yazılan mektupları okursanız, birbirinden çok farklı özelliklerde olan farklı yerlerdeki kiliselerle karşılaşırsınız. Korint, Efes, Roma, Kudüs ve Antakya kiliselerindeki anlayış nasıl birbirlerinden farklıysa, bugünkü metodist, presbiteryen, katolik ve doğu ortodoks kiliselerindeki de aynı şekilde farklıdır. Bazen İsa “logos”tur, yani Hz. İsa’nın dirilişinden önce de var olmuş olan “Tanrı’nın sözü”dür. Bazen İsa, evlat edinilmiş bir evlattır. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında, taraftarlarına, dinsel yeniliklere tahammülü olmayan Roma tarafından işkence edildi. Ancak Hıristiyanlık, imparatorluğun içinde güçlü bir akım haline gelince, Hz. İsa’nın Tanrı’yla olan ilişkisinin yapısı, din konusundaki derin düşüncelerde ve tartışmalarda önemli bir güç haline geldi. Herşey sonunda iki soruya gelip dayanıyordu:

İsa, Tanrı ile aynı biçimde ilahi miydi? Ve eğer İsa gerçekten de ilahiyse, ona insan denilebilir miydi?

 4. yüzyılda, Mısır’da bulunan İskenderiye şehrinde ateşli bir tartışma başladı. Psikoposlukta bulunan Arius isimli güzel konuşan, karizmatik ve genç bir rahip, Hz. İsa’nın babayla aynı şekilde ilahi olmadığını ve Tanrı’ya mükemmel şekilde itaat ettiği için ilahi statüye yükseltilmiş olan normal bir insan olduğunu söylemeye başladı. Bu söyledikleri, Psikoposun genç ve parlak asistanı olan Athanasius’un hoşuna gitmedi. Ve bütün büyük kiliselerde kraliyeti de alakadar eden büyük bir tartışma başladı. Bu soruyla, kiliseler ikiye bölündü. Ve imparator Konstantin, birgün kilise devleti yapmayı planladığı yeni kilisesinin bu şekilde ikiye bölünmesine göz yumamazdı. Bu kilisenin, imparatorluğu ayırması değil, birleştirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 325 yılında Nicaea’da(İznik), bu sorunu kesin olarak çözmek için konsili topladı. İznik Konsili’nde, İsa tam anlamıyla “ilahi” ilan edildi. Her ne kadar toplantıda açıkça ortaya konmamış olsa da, İznik Amentüsü (Nicene creed) adı verilen bildirge, sonraki yüzyılda neredeyse tüm Hıristiyan kiliselerince benimsendi. Bildirge, artık resmi bir Hıristiyan öğretisi olan “Kurtarıcı İsa ile yaratıcı Tanrı’nın aynı öze sahip olduğu” inancını resmileştirmiş oldu. “Tek Tanrı’ya, bütün güçlere egemen olan Baba’ya, yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen her şeyin Yaratıcısı’na inanıyoruz. Tek bir Tanrı’ya, İsa Mesih’e, Tanrı’nın biricik Oğluna inanıyoruz. Kendisi Işıktan Işık, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olmuş, sebep olunmuş ancak yaratılmamıştır. Baba ile aynı öze sahiptir-  İznik Konsili Buna rağmen, doğu kiliseleri konuyu tartışmaya devam etti. Tamamen herşeyin ötesinde olan bir Tanrı’nın, bir insan haline gelmesi ne anlama geliyordu?

 Herşeye gücü yeten Tanrı, gerçekten de bir zamanlar savunmasız bir bebek mi olmuştu?

 Ebedi olan, çarmıhta mı ölmüştü?

 Tanrı bütün bunları neden yapmıştı ki?

 Doğu ve Batı kiliseleri bu sorulara çok farklı cevaplar geliştirdi. Batı kiliselerine göre Tanrı, Adem’in cennet bahçesinde işlediği ilk günahtan insanoğlunu kurtarmak için insan bedeninde İsa olarak dünyaya gelmişti. Tanrı ete kemiğe bürünmeliydi. Çünkü bir zamanlar insanoğluna; “Bana itaatsizlik edip bu meyveden yerseniz, kesin olarak ölürsünüz.” demişti. Ve yediler. Onların soyları da ebediyete kadar onların işlediği günahla lekelendi. Bana ve size kadar gelen bir kan hattı boyunca süregelen bir günah. Tüm zamanlarda yaşamış tüm insanları, kurtarmak için bir plan yapılmalıydı. Tanrı bu planı sağlamıştı. Aşağı inip kendimi insanlara Tanrı’nın oğlu olarak sunup onların arasında yaşayabilirim. Onların arasında yaşamalıyım, onlar gibi baştan çıkarıldığı gibi ben de baştan çıkarılabilir olmalıyım. Gerçek anlamda işkence görüp ölümle cezalandırılabilirim. Ve hepsine vekaleten ölebilirim. Diğer yandan doğu kilisesi, Adem günah işlememiş olsaydı da Tanrı’nın insan suretiyle gelmiş olacağına inanıyordu. İsa, ilahi surete bürünmüş olan ilk insandı ve bütün Hıristiyanlar da, onun yolundan giderek bu münevver duruma gelmek için çabalayabilirdi. Tanrı’nın varolduğunu ve bir şekilde “davrandığını” düşünen bir insana göre, bu Tanrı kendisini bize nasıl ifşa etmelidir?

 İnsan suretinde olmayacaksa, bu nasıl olabilir?

 Tanrı’yı nerede aramalıyız?

 Tanrı’yı en başta, insan olan Nasıralı Hz. İsa’da ararız. Ve buna bağlı olarak da, Hz. İsa’nın varlığını bulunduran insanlarda ararız. Nasıralı İsa bizim için kimdir?

 Bana göre, Tanrı’nın ihtişamıdır, onun görkeminin bedensel halidir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın ilahi olduğuna karar verdikten sonra, bir başka sorunla karşı karşıya kaldılar. Şimdi bu durumda iki Tanrı mı vardı?

 Bir baba, bir de oğul?

 Hz. İsa’yı ve onun Tanrı ve tüm insanlıkla olan ilişkisini tanımlama çabaları, sonunda tek bir güçlü düşünceye yol açacaktı: Bu, Tanrı’nın kendisini dünyaya 3 şekilde gösterdiği düşüncesiydi. 1-Baba olarak  2- Oğul olarak  3-Kutsal ruh olarak Bu düşünce, daha sonra Teslis adını almıştır.

M.S. 4. yüzyıldayız. Yeni Hıristiyan kilisesi, can alıcı bir soruyla karşı karşıyadır. Eğer İsa, Tanrı ile aynı şekilde ilahi idiyse, Hıristiyanlar nasıl monoteist olabilir?

 Hz. İsa’nın, Tanrı(baba) ile aynı şekilde ilahi olduğuna karar verilince, Hıristiyanlar’ın doğal olarak kafası karıştı. Yani şimdi iki Tanrı mı vardı?

 Bir de kutsal ruh sorunu vardı ki bu da dünyadaki ilahi varlıkla ilgili Musevilerin söyleceği türde birşeydi. O halde 3 tanrı varsa, nasıl monoteist olabilirdiniz?

 Monoteizm olmadığı kesin. Tanrı’nın farklı şekillerde bulunması ya da Tanrı’nın 3 farklı varlıkta bulunması elbette ki monoteizmle bağdaştırılması zor birşey. Ama bu tür dini inançlar zaten hiçbir zaman mantıklı olma kaygısı taşımamıştır. Bu bilmeceye açıklık getirmek için, üç piskopos bir araya gelerek sorunu ele almaya karar verdi. Kayseri piskoposu Basil, abisi Nyssa piskoposu Gregory ve dostları olan Nazianzus piskoposu Gregory. Ortaya çıkardıkları öğretiye Teslis ismi verildi. Tanrı’nın kendisini insanlığa 3 farklı biçimde gösterdiğini söyleyen öğretidir bu. Baba, söz ve kutsal ruh olarak. Bu üç kilise babasının üçü de, manevi ve ruhani yönleri yüksek kişilerdi. Sıradan insanlara, ilahi gizemlerin derin gerçeklerini onların da anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Nasıl bir rahip, törenin en başında kutsal mabedden ayrılıp insanları kutsamak için onların arasında yürüyorsa, kendi insan kullarının arasına katılmak için, Tanrı da aynı bu şekilde, biricik gizemli nurunu bırakıp gelmişti. Tanrı’nın özünün, yani Tanrı’nın tanrısal haliyle tanrısal varlığının, bizim algılama seviyemizin daima ötesinde olduğuna karar verdiler. “Hiçbir zaman O’nu bilemeyiz ama Tanrı dünyada etkindir.” dediler. Tanrı’nın enerjisinden, faaliyetlerinden, dünyadaki deviniminden bahsettiler. Ve bunları bizim 3 şekilde deneyimlediğimiz sonucuna vardılar. Onu baba olarak, pederane bir şekilde, bir baba gibi varlığımızın kaynağı olarak tanımladılar. Tanrı’yı söz olarak da deneyimledik. Tanrı bizimle yaradılış sırasında, sonra da İsa ve kutsal kitap aracılığıyla konuşmuştur. Bunlara ek olarak, Tanrı’yı kendi bilinçlerinin derinliklerinde deneyimlediler. Yani bir ruh olarak. Onlara göre, tamamen tarifsiz ve tanımlanamaz olan Tanrı’yı bu 3 şekilde hissedebiliyordu. Üç Yunan piskoposu, Tanrı’nın, insanların hiçbir zaman anlayamayacağı içsel varlığıyla ilahi gizemin insansı deneyimi arasında belirgin bir ayrım yaptı. “İnsanlar kendilerini birbirlerine nasıl gösteriyorsa, Tanrı da insanlara kendisini o şekilde gösterir.” dediler. İnsanlar iletişim kurarken, kelimeleri, vücut dilini ve mimikleri kullanır. Bu hareketler, söylenmek istenen şeyin bir kısmını anlaşılır hale getirir ama hiçbir zaman iletişim kurmaya çalışan kişinin içsel varlığını ifade edemez. Nasıl insanlar bazen kendilerini ifade ederken kelimelerin yetersiz olduğunu düşünürse, Tanrı’nın davranışları da bize karşı bu şekildedir. Çünkü bunlar, insanoğlunun anlayabilecekleri ile sınırlıdır. Teslis paradoksu Hıristiyanlara, Tanrı’nın her zaman bir gizem olarak kalacağını hatırlatır. İnsan düşüncesinin ötesinde  Teslis doğal bir düşünce değildir. Vladimir Lossky isimli bir Rus teoloğun güzel bir sözü vardır: Teslis, insanların düşünme biçiminin haçıdır. Bu sözle; “Teslisi adamakıllı tasavvur etmeye başlamanız için bile, o şekilde ölmeniz gerekir” demek istemiştir. Hiçbir şekilde mantıksal bir yapısı yoktur. Teslis, mantıkla açıklanamayacak kadar belirsiz olan birşeyi anlatma yolu olan “şiir”e benzetilebilir. Naziansos’lu Gregory, teslisle ilgili derin düşüncelere dalmışken buna benzer şairane hisler yaşamış olabilir. “O’nu tasavvur ettiğim anda, üçlünün ihtişamıyla aydınlanıyorum; onları ayırdettiğim anda, yeniden O’na dönüyorum. Üçünden herhangi birini düşündüğümde, O’nu bir bütün olarak algılıyorum, ve gözlerim doluyor, ve düşündüğüm şeylerin büyük bir kısmı aklımdan uçup gidiyor- Naziansos’lu Gregory Teslisin Yunan ortodoks öğretisi, sezgisel olarak anlaşılmaya müsaittir. Batıda ise bu gizemli ve şairane boyut, genellikle göz ardı edilmiştir. Batı dünyasındaki teologlar, Yunan terminolojisini ve teslis öğretisini zaman zaman anlayamamıştır. Soyut metafizik fikirlerle de, Yunanlıların ilgilendiği şekilde ilgilenmiyorlardı. 5. yüzyılın başlarında Kuzey Afrika’da etkili olan Aziz Augustin, batı için çok daha uygun olan yeni bir teslis fikri geliştirdi, bu daha psikolojik bir düşünceydi. Aziz Augustin’in kendisi de psikolojiyle ve aklın çalışma yöntemleriyle çok ilgiliydi. Beyninde, Tanrı’nın üç farklı suretini gördüğünü ifade etti. Kendi insan beynimizde üç farklı güç olduğunu belirtti: Hafıza, algı ve de davranmamıza ve sevmemize sebep olan irade. Ve aynı şekilde Tanrı’yı algılarken de bu üç gücü kullanırız dedi. Baba, Oğul ve Ruh kavramlarının da bu üç beyinsel aktiviteye karşılık geldiğini söyledi. Bu, Yunanlıların hoşuna gitmedi ama Aziz Augustin’e çok saygı duyuyorlardı. Bu düşüncenin, Tanrı’yı yeniden fazlaca insana benzettiğini söylediler. Ve o asla insan sözü veya gücüyle anlaşılamaz dediler. “Çözümü olmayan gizem” özelliği söz konusuyken kilise, tamamen ilahi, üstün ve tanımsız olan bir Tanrı’yla onun yaratımı olan kırılgan bir dünya arasında nasıl bir köprü oluşturabilirdi?

 Bilinemeyen bir Tanrı, kendisini insanlara karşı nasıl “bilinir” hale getirebilirdi?

 Tesliste olduğu gibi diğer dinler de, bilinemeyen bir Tanrı’nın farklı suretlerinden bahseder. Bu tarz bir maneviyatın başka örnekleri de vardır. Mesela Musevi tasavvufu olan Kabala’da, buna çok benzeyen bir Tanrı kavramı vardır: Ain Sof, sonu olmayan Tanrı anlamına gelir. Asla insanlar tarafından bilinemez, ulaşılamaz ama zerafetle kendini bize gösterir. Üç değil, on ilahi uzantıyla kendisini bize belli eder ki bunlara sefirot denilir. Hinduizmde de bir Tanrı üçlemesi vardır: Brahma, Vişnu ve Şiva. Bunların herbiri, Brahma’nın farklı suretlerini temsil ederler. Tamamen tarifsiz, tamamen gizem dolu ve ilahi olan Brahma.. Belki de, bütün dinlerde bulunan gizemli Tanrı kavramı, Tanrı’nın düzenli bir düşünce sistemiyle veya teorilerle kalıp içine sokularak anlaşılamayacağını insanlara hatırlatmaya yarıyordu. Bu arada, Hz. İsa’dan sonraki ilk bin yılın ortalarına doğru, Teslis ile ilgili teolojik tartışmalar yayılırken, doğuda, Arabistan’da önemli bir değişim daha gerçekleşmekteydi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme vahiy gelmek üzereydi. Tanrı ona “Tanrı’nın dünyadaki son peygamberi” diyecekdi. Kuran vahiylerinin gelmesiyle, Arap dünyası da İslam diniyle birlikte monoteizme doğru, kendi yolculuğuna başlayacaktır. Teslis’in Türkiye’de resmiyete dökülmesinden 300 yıl sonra, Ortadoğunun diğer ucundaki bir tüccarın Tanrı’dan vahiy aldığını söylemesiyle, yine bir çöl halkının dünyasında köklü bir değişiklik olacaktır. Bu peygamberin öne sürdüğü Tanrı görüsüyle, üçüncü büyük monoteist din olan İslam doğacaktır. Biz tarihi Tanrı’nın yarattığına inanırız. Tarihin akan bir nehir gibi olduğunu ve belli bir aşamada Tanrı’nın tanıtıldığını söyleyen düşünceyi kabul etmiyoruz. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkan ihtiyaçlara göre gelişmiş olması fikrini onaylamıyoruz. Sanki bu bizim yarattığımız bir Tanrı’ymış gibi.. Hayır, İslam dininde Tanrı tüm gerçekliklerin gerçeğidir. O evveliyatsız başlangıçların başlangıcı, bütün sonlardan sonra da var olacak ebediyettir. Vahiylerden meydana gelen İslam’ın kutsal kitabı Kuran, Arapların ticaretin geniş dünyasına giriş yaptığı zamanlarda ortaya çıktı. 7. yüzyılın başlarına denk gelen bu dönemde pek çok Arap, Musevi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı’nın, Allah’la aynı Tanrı olduğuna inanıyordu. Allah (El-ilah), inandıkları pagan tanrılarının en üstün olanıydı. Ama birçok Arap, bu iki eski dini de benimsemek istemiyordu. Arapların, onları yüzyıllardır tatmin eden kendi pagan dinleri vardı. Bütün tanrıların başı Allah’tı, ki Arapça’da “tanrı” anlamına gelir. Ve yaklaşık Hz. Muhammed ‘in geldiği zamanlarda, Arap yarımadasındaki pek çok Arap için Allah; Musevi ve Hıristiyanların inandıkları tanrıyla aynı tanrıydı. Yine de, Tanrı henüz Araplar’a kendi peygamberlerini göndermemişti. Arapça bir kutsal metin yoktu. Bütün bunlar, 610 yılında bir gece değişecekti. İşte o zaman, Hz. Muhammed bin Abdullah isimli 40 yaşındaki bir tüccar ansızın uykusundan uyandı. Nefes bile alamayacağı şekilde onu saran ilahi bir güçle sarmalandığını hissetti. Melek Hz. Muhammed’e buyurdu: Oku! Ama Hz. Muhammed  konuşamadı. Dehşet verici varlığıyla korkunç baskı bir kez daha geldi ve aynı emir ikinci kez geldi. Üçüncü tekrarda, yepyeni bir kutsal metnin ilk kelimeleri döküldü:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alakdan yarattı- Kuran; 96:1

Hz. Muhammed , “ezbere okumak” anlamına gelen Kuran’ın ilk sözlerini söylemişti. Müslümanlar, Kuran’ın okunduğunu duyduklarında, Tanrı’nın huzurunda olduklarını hissettiklerini söylerler. Tanrı’nın bu kutsal kitap aracılığıyla onlarla konuştuğuna inanırlar. Hz. Muhammed ‘in, bütün hayatını Tanrı’ya adamış olduğu için bu Tanrı sözünü alabildiğine inanılır. İslam kelimesinin anlamı “teslimiyet”tir. Tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kadın veya erkeklere Müslüman denir. İslam, kendi dünyanızı Allah’ın dünyasına teslim ettiğinizde gelen barıştır. Tanrı’ya kendini adamanın verdiği korkudan sonra gelen sıcak bir histir. Hz. Muhammed ‘in taraftarlarından yapmalarını istediği ilk şeylerden biri, günde defalarca dua ederek secdeye varmalarıydı. Vücutlarının duruşunun dış görünümü, onlara kelimelerden fazlasını öğretti. Benliklerini terketmeleri ve Allah’a, yaradana tamamen boyun eğerek kendilerini adamalarını simgeliyordu. Malcolm-X  bunu şu şekilde ifade etmiştir. İslam’da en zor yaptığı şeylerden birisinin secdeye varmak olduğunu söyler. Çünkü hiç kimsenin önünde eğilmeyeceği düşüncesini benimsemişti. Ama bu, herhangi bir insanın önünde değil, görülemeyenin önünde eğilme kavramıdır. Hıristiyanlar, Teslis şeklinde bir Tanrı görüşü benimsemişken, Müslümanlar, Musevilerin daha eski inancı olan “Tanrı’nın tekliği” düşüncesine döndüler. İslam dininin temelinde yatan düşünce budur. Bir Müslüman hayatını doğru bir şekilde düzenlediğinde, Allah her zaman ilk sırada, diğer değerler ve arzular her zaman ikinci sırada olacaktır. İslamiyette buna, “Allah’ı birlemek” anlamına gelen “tevhit” denir. Tevhit, Tanrı’nın hem tek hem de benzersiz olduğuna inanmak demektir. Yani bu sadece nicelik içeren bir kavram değildir, aynı zamanda nitelik de içerir. Tek Tanrı O’dur, hiç bir şey ona benzemez ve diğer herşey ondan gelmiştir. Bu çok merkezi bir düşüncedir çünkü çok da özgürleştiricidir. Hayatımda, bu üstün ve yüce Tanrı dışında kendimi adamaya değecek, ya da önünde eğileceğim, ya da emrine itaat edeceğim başka hiç bir güç yok demektir. Bu da İslam’da, Allah’tan başka Tanrı yoktur anlamına gelen şehadet, “La İlahe illallah” cümlesiyle ifade edilir. İslam’da Tevhit düşüncesini yansıtan ibadetlerden biri, Mekke’ye hacca gitmektir. Bu kutsal şehirdeki haccın merkezinde, inananlar hep beraber Kâbe’nin antik mihrabının etrafında dönerek yürürler. Bir mihrabın etrafında dönüp durmak, dinine bağlılığını göstermenin tuhaf bir yolu gibi görünebilir. Ama bu aslında oldukça iyi bir meditasyon yoludur. Çünkü Allah’ı simgeleyen Kâbe’nin etrafında döndükçe, Allah’ı herşeyin merkezine yerleştirmeyi de öğrenirsiniz. Kendinizi yönlendirirsiniz, yerinizi kutsal olana göre belirlemiş olursunuz. Kabe’nin etrafında dönerken bütün hayatınızın da Allah’ın etrafında döndüğünü algılarsınız. Dönerek Müslümanlar şunu demek istiyor: “İşte buradayız Allah’ım, çağrına kulak veriyoruz, işte geliyoruz.” Dolayısıyla bu aslında, Tevhit inancının, yani monoteizmin çok güçlü bir dışavurumudur. Ve bu görüntüyü görmek de çok etkileyicidir. İran’lı filozof Ali Şeriati’nin yazdığı gibi: “Kabe etrafında merkeze doğru dönerek ona yaklaştıkça, kendinizi büyük nehirle birleşmeye başlayan ufak bir dere gibi hissedersiniz. Merkeze doğru yaklaştıkça, kalabalığın baskısı sizi öylesine ezer ki, yeni bir hayata kavuşursunuz, artık insanların bir parçasısınızdır, artık Allah’ın atrafında dönen canlı ve ebedi bir insansınızdır. Bunu yaparken, kısa bir süre sonra kendinizi unutursunuz.”Sadece Müslüman ülkelerden değil, dünyanın her yerinden gelen insanlar bir araya gelip ilk kez birbirleriyle tanışır. Dünyanın büyük kısmı oldukça homojendir, ve bu ibadet, dünyada aynı geleneğe inanan insanlar arasındaki harikulade çeşitliliği görmek için bir fırsattır. Siyah, beyaz veya sarı ırktan olmanızın bir önemi yoktur. Kimin zengin kimin fakir olduğunu bilemezsiniz çünkü herkes iki kumaştan oluşan aynı sade giysiyi giyer. Hava atmak için bir yer yoktur. Bütün bu insanlar birbirine karışır tek bir nehir halinde sembolik yapının etrafında döner. Tam ve mutlak bir eşitlik içinde ve yine tam ve mutlak bir kardeşlik duygusu içinde. İslam’da bu kardeşliğe ümmet veya cemaat denir. Cemaat deneyimi, üç monoteist dinde de, insanların Tanrı’yı algılamak için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. İncil, insanın yalnız olup bu şekilde yaşamasının iyi olmadığını söyler. Bu, insanlığımın bütünlüğünün, ancak topluluk içinde, daha büyük birşeyin parçası olduğumda ortaya çıkacağını belirtmektedir. Ufak bir cemaatte dua etmek, bir şekilde bu duanın daha güçlü olduğunu ve Tanrı tarafından daha çok kabul edileceğini hissettiriyor. Tanrı’ya her yerde, her zaman veya tek başımayken dua edebileceğim gibi, bir toplulukla beraber dua ettiğimde Tanrı’yı daha yakınımda hissediyorum. Dua, daha uzağa gidiyor gibidir. Cemaatin gücü, dua etmenin de ötesine geçmektedir. Müslümanlara göre Kuran, adil ve eşit bir topluluk kurmalarını, bu toplumda zayıf olanların saygıyla karşılanmasını, siyasetin de kutsal bir görev olarak ele alınmasını emreder. Siyasetin İslam dinindeki rolünün, Amerika’da ya da batıda ele alınan halinden daha derinlikli bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kuran, ezilenin yanında ezenin karşısında durulması gerektiğini söyler. Tüm toplumu kapsamalıdır. Kuran, Adem’in soyuna değer verildiğini söyler. Bu, ırk, renk ve mezhepleri önemsiz hale getirir. Çeşitlilik, Allah’ın rızasıdır. Allah’a duyduğumuz saygı arttıkça, çeşitliliğe saygımız da o derece artmalıdır. Bunu yapıyor muyuz?  Büyük ihtimalle yapmıyoruz. En azından Tanrı’ya inananlardan beklendiği ölçüde değil. Hz. Muhammed ‘in kendisi de, İslam’ın hükmettiği yerlerdeki Musevilerin veya Hıristiyanların dinlerini değiştirerek Müslüman olmasını şart koşmamıştır. Kuran gerçekten de tüm semavi dinlerin Tanrı’dan geldiğini söyler. İslam İbrahim’i, Hz. Musa’yı, İlyas’ı, İşaya’yı, ve Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul eder. Kuran, Musevileri ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak adlandırır. Hatırlayın ki tüm insanlar Adem’den gelmiştir, ve Adem de topraktan gelmiştir. Ve sonra Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kuran’dan şöyle alıntı yaptı:

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık- Kuran; Hucurât Suresi ; 49:13

Bu çok büyük bir bildirimdir çünkü göreviniz kendi cemaatiniz ile bitmez. Kendi topluluğunuzdaki insanlarla uyum içinde yaşama deneyiminiz, farklı cemaatlarda bulunan farklı insanları anlamanız için bir sıçrama tahtası görevi görmelidir. Üç büyük batı dininin kurulmasına sebep olan büyük esinlenmelerin sonuncusu olan Hz. Muhammed ‘in vahiylerinin üzerinden pek çok asır geçti. Ve ilahi arayış halen evrilmeye devam ediyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, Tanrı’nın artık anlamlı olmadığının, ve hatta ölmüş olduğunun söylenmesine sebep oldu. Ve dolayısıyla, yeni bir bin yıla yaklaşılırken, geriye sıkıntılı bir soru kalıyor. Tanrı’nın insan bilincindeki tarihi, gelişimine ne şekilde devam edecek?

 İnancı olanlar için Tanrı, evrensel ve değişmezdir. Zaman içinde değişen şey, insanların Tanrı’yı algılama şeklinin hikayesidir. Ve hala da değişmeye devam etmektedir. Hıristiyanlığın erken dönemlerdeki tarihine ilgi duymama sebep olan şey, günümüzle benzer olan yönleriydi. O kadar çok olasılık ve birbiriyle rekabet halinde olan o kadar çok bakış açısı vardı ki.. Farklı kültürler, bir araya gelip kaynaşıyordu. Yeni bir dini akımın başlangıç aşamalarında, hem kafa karışıklığı hem de heyecan yaşandığını görüyoruz. Ve ne anlama geldiği veya gelmediğiyle ilgili çok sayıda anlaşmazlık görüyoruz. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, insanlar farklı açılardan bu akımlara saldırıyordu. Ya “Bu akım artık tamamen sona erdi.” ya da “Henüz yeni başlıyor.” deniliyordu.

-Hz. İsa’nın onları değiştirmesine ihtiyacım var.. Bugün sanki Tanrı, dondurulmuş bir karede sabitlenmiş bir görüntü gibidir. Tutuculuk ile ateizm, veya bilim ve teknoloji ile materyalizm arasındaki bir karede.. Nasıl ibadet ediyoruz?

 Bir yandan, dünyanın teslimiyeti ve itaati fikrinin anlamına bağlı kalıyor muyuz, diğer yandan da merhametli ve vicdanlı davranıyor muyuz?

 Doğru olanı savunuyor muyuz?

 Ve yanlış olanı yasaklıyor muyuz?

 Bunun kişiyi tutucu yapıp yapmadığı, bakan kişiye göre değişir. Uzun süre batıda yaşamış olanlar için, doğru olanı savunmak ve yanlış olanı yasaklamak zordur. Çünkü batı, gücünü kanıtlamıştır ama bir yanda da “Ama en güçlü benim.” diyen Kuran vardır. Dolayısıyla, iki taraf arasında bir gerginlik söz konusudur. Çevremize duvarlar öreriz, başkalarıyla aramıza sınırlar koyarız. Tanrı’ya karşı Şeytan, Hz. İsa’ya karşı Deccal, Bize karşı Onlar gibi birbirine zıt kutuplar yaratırız. Buna sebep olan psikolojiyi anlayabiliyorum çünkü İncil ve Hıristiyanlık, çelişkilerle doludur. Tanrı insanı yarattı..dehşetin tanrısı-sevginin tanrısı, vahiylerin tanrısı-gizemlerin tanrısı, kaybolan ve gizlenen tanrı-görünen ve aşikar olan tanrı. İnsanlar, tanrıyı kurguladıklarında, geleneğin sahibi olduklarını düşünüp, sadece kendi kafalarındaki gibi olup başka türlü olamayacağına inandıklarında; Tanrı’yı evcilleştirip onu bir put haline getirirler. Bunun üzerine ateizm gelir ve bu küstahlığı, kibiri ve mutlak kesinliği yerle bir eder. Ve dini süreçte çok yaratıcı bir etkisi olur. Tanrı’yı, kendi sınırlarımızın ötesinde ve çok daha derinlerde görmeye çalışmamız için bize meydan okur. Ben, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle bu dini soruların yok olup gideceğine inanarak yetiştirildim. Ama tam tersine, ,bilimsel veriler sayesinde öğrenebileceklerimizin sınırlı olacağının farkına vardık. Ki bu bilimsel veriler muazzam ve harikadır, ben şahsen bu bilgileri çok seviyorum. Ama hayatın nihai anlamı ile ilgili sorulara cevap vermezler. Bence sahte ilahları Tanrı’ya şirk koşmak yani onunla eş tutmaya çalışmak, mutlak materyalizmde ortaya çıkmaktadır. Bence Amerika’daki en önemli Tanrı, dolardır. Her yanlışı doğru, her doğruyu yanlış gibi gösterebilir. Kendini dolara adamışsan herşey yolundadır. Modern Amerika’da, kendimizi mutlak olanla karşılaşmaktan sayısız şekilde koruyabiliriz. Mesela ölüme bakış açımızı ele alalım. Bunu her şekilde saklamaya ve ondan saklanmaya çalışırız. Ölülerimizi kozmetiklerle kaplarız, tabut kapağının kapalı olmasını tercih ederiz, ve onları mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırırız. Ama ölmek üzere olan veya ölmüş olan kişinin yüzüne bakmayız. Bir Rus manastırındaki ölü kemiklerinin konduğu yerde bulunan bir kafatasına baktığım zamanı hatırlıyorum. Ve kafatasına boyayla işlenmiş bir yazı vardı: “Ey yolcu, bana iyi bak. Çünkü bir zamanlar ben de senin gibiydim ve sen de benim gibi olacaksın.” Tanrı’nın tarihine bakılarak, yarın için ne söylenebilir?

 İnsanlığın Tanrı arayışı, yeni bir şekle bürünerek yine bilinmez olarak mı kalacak?

 Sanırım biz de, insanların Tanrı ve gerçeklik anlayışlarında çok büyük değişimlerin meydana geldiği bir başka Eksen Çağı’nda yaşıyoruz. İnsan gücünün çağındayız. Bu dünyayı daha ilginç hale getiren muazzam teknolojik gelişmeler oluyor, dolayısıyla daha dünyevi(maddesel) bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, birçok insan tarafından laikliğin gelmesiyle açıklanıyor. Tanrı artık önemsizdir, ona ihtiyacımız kalmamıştır, onu görmeyiz veya onu deneyimlemeyiz. Bence bu çağ, Tanrı’nın hep hayal ettiği, insan gücünün ve özgürlüğünün çağıdır. Tanrı’nın kendisine, duyulan korku veya acizlikten dolayı değil, herşeyi yeterli kılan yüce bir varlığa duyulan saygı hissiyle tapınılmasını istediğini düşünüyorum. Eşsiz ve  değerli gördüğü için.. Tanrı sadece bugün değil, tarih boyunca eylem halinde olmuştur. Dün, bugün ve yarın da olmuştur, olacaktır. Tanrı, geçici olarak belirip yok olan bir unsur değildir. Ara vermez. Tanrı’nın merhametiyle yaşıyoruz. Sorunlar ne kadar zor görünürse görünsün, Tanrı’ya inanan biri olarak, her zaman ilahi bir müdahalenin bulunduğuna inanıyorum. Bunu doğaüstü bir şekilde değil de, kendi yarattığı doğal iyiliği geliştirmek suretiyle yaptığına inanıyorum. Ve böylece terazi yeniden iyilik tarafı ağır basacak şekilde değişir ve umuyorum ki bizler de o yöne doğru gidiyoruzdur. Genellikle Tanrı hakkında konuşulduğunu ilk kez 5 yaşlarındayken duyarız. İncil’deki hikayeler anlatılır. Ama birçok insan, bu gelenekleri gözden geçirme fırsatı bulamaz. Bence bu önemli birşeydir çünkü Tanrı hakkındaki düşüncelerimiz, zamanla gelişir ve değişir. Yıllarca, Tanrı ile işimin bittiğini düşündüm. Ama sonra, diğer dini gelenekleri incelemeye başladım. Monoteizmin, hayal ettiğimden çok daha fazla zenginlik içerdiğini farkettim. Bizler sadece insanız, ilahi olguları ancak insani bağlamda algılayabiliriz. Erkek ve kadın olarak. Dolayısıyla Tanrı, bir anlamda insan doğamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Ama Tanrı’sız bir insan doğası da düşünemeyiz. Tanrı, insanlığımızın bir parçasıdır. İlahi varlığa dair algımız, tümüyle ve apaçık bir şekilde ortadaymışcasına alenen görebileceğimiz  birşey değildir. Bir ağaç veya otobüs hatta bir atom gibi değildir. Bir Tanrı algısı üretip onun üzerinde çalışmamız ve hayal gücümüzü kullanarak, somut şeylerin kabuğunun altında yatan şeylere bakmayı öğrenmemiz gerekir. Gizlenmiş olan kutsal gerçekliği görmek için bunları yapmamız gerekir. Eski bir öğretiye göre; her insan davranışı ilahi olanın bir yansıması olarak düşünülebilir. Kutsal bir yüzleşme gibi. Varolan dinlerin bir yerlerinde, inancın geleceğe ait yeni bir tanımına dair ipuçları olabilir. Tanrı’nın tarihinde yeni bir bölüm olabilir.

tanrının tarihi

TANRI’NIN TARİHİ

Karen Armstrong

 (d.Kasım 1944, Worcestershire)

İngiliz dinler tarihçisi, yazar. 1962-1969 yılları arasında bir Katolik rahibesi olan Armstrong, 1969′da rahibeliği bırakarak edebiyat öğrenimi için Oxford Üniversitesi’ne gitti. Edebiyat lisans diploması aldı ve Londra Üniversitesinde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. 1982′de serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa adım atan Armstrong bugün ise büyük dinler ve kurucuları hakkında yazdığı kitapların liste başı olduğu en ünlü isimlerden biri haline geldi. Kendisi aynı zamanda eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle radikalizmle mücadele etmek ve Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş bir diyalog kurmak için oluşturulan Medeniyetler ittifakı’nın 18 üyesinden biridir.

İÇİNDEKİLER

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001)

Giriş

1 Başlangıçta

2 Tek Tanrı

3 Putperestlere* Bir Işık

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

6 Filozofların Tanrısı

7 Mistiklerin Tanrısı

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

9 Aydınlanma

10 Tanrı Öldü mü?

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor…

Giriş

Ateizm genellikle geçici bir aşamadır: Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar pagan çağdaşlarınca ‘ateist’ olarak nitelendirilmişlerdir, çünkü tanrısallık ve aşkınlığın devrimci bir kavranışını benimsemişlerdir.

1 Başlangıçta

Dolayısıyla, başlangıçta Tek Tanrı vardı. Bu doğruysa, tektanrıcılık insanoğlunca yaşamın sırrı ve trajedisini açıklamak için geliştirilmiş en eski düşünsel tasarımlardan birisiydi.

Tanrılar yaratmak insanoğlunun oldum olası yaptığı bir şeydir. Bir dinsel tasarım, kendileri için artık anlamsız hale geldiğinde, onu bir başkasıyla değiştirmişlerdir. Bazılarınca ne kadar ilgisiz gibi görünse de, o, bizim tarihimizde çok önemli bir rol oynamıştır ve insanoğlunun yarattığı gelmiş geçmiş en büyük düşünsel tasarımlardan birisidir.

Güney Denizi Adaları’nda bu gizemli güç mana olarak adlandırılır; diğerleri bunu bir varoluş ya da ruh olarak duyumsar; bazen de radyoaktivite veya elektrik türünden cisimsiz bir güç olarak hissedilir. Latinler numina nın, yani ruhların kutsal korularda barındıklarını düşünmüşler, Araplar bütün yeryüzünün cinlerle dolu olduğuna inanmışlardır.

Yeryüzündeki her şeyin tanrıların dünyasındaki bir şeyin örneği olduğuna inanılmıştır; bu, antik kültürlerin birçoğunun mitoloji, rit ve toplumsal düzenleri hakkında çok şey söyleyen bir anlayışın ve günümüzün daha geleneksel toplumlarını etkilemeye devam etmektedir.

Öykü Yahudi ve İslam mistisizminde oldukça önemli yer tutan tanrıların kendilerinin yaratılışıyla başlar. Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların; kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitabı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu.

Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar.

Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde, onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukarıdan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.

Dinin çok eski aşamasında yaratıcılık tanrısal bir eylem olarak görülür; bugün bile gerçeğe yeni bir biçim veren ve dünyaya yeni bir anlam kazandıran yaratıcı ‘ilham’ dan söz ederken dinsel bir dil kullanıyoruz.

BirTanrının ölümü, tanrıçanın arayışı ve sonunda tanrısal dünyaya yeniden dönüş, birçok kültürde sıkça gözlenen temalardır.

İbrahim hakkında hiçbir çağdaş belge mevcut değildir, ancak bilim adamları onun, İ.Ö. üçüncü binin sonlarında halkını Mezopotamya’dan Akdeniz’e doğru yönelten gezgin kabile şeflerinden birisi olabileceği üzerinde durmaktadırlar.

İsrail’in üç büyük atasının -İbrahim, oğlu ishak ve torunu Yakup- yalnızca tek bir Tanrıya inanan tek tanrıcılar olduğunu düşünürüz. Bunun hiç de böyle olmadığı görülüyor. Gerçekten de, bu ilk dönem ibranilerini Filistin’deki komşularının birçok dinsel inanışını paylaşan paganlar olarak adlandırmak belki daha doğru olur.

Pagan dini çoğu zaman yerel bir nitelik gösterir. Bir tanrının hükmü ancak belli bir bölgede geçerdi; bu bölgenin dışına çıkıldığında ise, bir önlem olarak, her zaman o bölgelerin yerel tanrılarına tapılırdı.

Sonunda bir çocuk sahibi olduklarında, ona, ‘kahkaha’ anlamına gelen ishak adını koydular.

Tanrılara insan kurban etmek pagan dünyasında yaygın bir uygulamaydı, ilk çocuğun, genellikle, anneyi bir çeşit senyörlük hakkının   gereği olarak gebe bırakan bir tanrının çocuğu olduğuna inanılırdı. Çocuğu dünyaya getirirken tanrının enerjisi azalırdı, dolayısıyla, bunu yememek ve bütün olası manaların dolaşımını sağlamak için ilk çocuk kutsal babasına geri gönderilirdi.

Günümüz insanı için bu oldukça ürkütücü bir öyküdür. Tanrıyı despotik ve kaprisli sadist bir varlık olarak tasvir eder. Tanrının Hz. Musa ve İsrâiloğullarını özgürlüklerini kazanmaları için harekete geçirdiğinde yaşanan Mısır’dan kitle halinde göçleri de çağımız duyarlılığı karşısında aynı derecede rahatsız edicidir. Firavun, İsrail halkının gitmesini istememektedir; bunun üzerine Tanrı, Mısır halkı üzerine on kez korkunç veba salgını salar. Nil nehri kan akmaya başlar; toprakları çekirge ve kurbağa sürüleri istila eder. İbrani kölelerin oğulları dışında bütün Mısırlıların en büyük erkek çocuklarını öldürmek üzere Ölüm Meleği’ni yollar.

Bu son derece zalim tarafgir ve katil bir tanrıdır, iflah olmaz derecede partizan bir tanrıdır bu; kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.

Tarihteki bu ilk köylü ayaklanmasına ilham kaynağı olan Tanrı devrimci bir tanrıdır. Her üç inançta da toplumsal adalet ülküsüne kaynaklık etmiştir.

Pagan antik çağda tanrılar sık sık birbirine karıştırılır ve birleştirilir ya da bir bölgenin tanrıları bir başka halkın tanrısıyla özdeş kabul edilirdi. Hz. Musa İsrâiloğullarını, onun, İbrahim, İshak ve Yakub’un inandıkları tanrı olan Elile bir ve aynı olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Pagan dünyanın düzen, ahenk ve adalet ilkelerini bizzat şeylerin doğasında gören anlayışı yerine, burada Kanun yukarıdan indiriliyordu.

Çıkış’ın İ.Ö. beşinci yüzyılda düzenlenmiş son metninde Tanrının Sina Dağı’nda Hz. Musa ile 1200 civarında gerçekleştiği düşünülen bir anlaşma yaptığı söylenir. Bu iddia bilimsel bir tartışmaya yol açmıştır. Bazı eleştirmenler İsrâiloğullarının İ.Ö. yedinci yüzyıla kadar bu anlaşmaya fazlaca önem vermediklerini ileri sürerler. Ama, tarihi ne olursa olsun, böylesi bir anlaşma düşüncesi bizlere İsraillilerin o tarihlerde henüz tek tanrıcı olmadıklarını gösterir, çünkü bu ancak çok tanrıcı bir ortamda bir anlam ifade etmektedir, İsrâiloğulları Sina Tanrısı Yehova’nın biricik tanrı olmadığına inanıyorlar, ama bu anlaşma ile diğer bütün tanrıları görmezden gelerek yalnızca ona tapacaklarına söz veriyorlardı. Tek bir, Tanrıya tapınma, hemen hemen daha önce örneği olmayan bir adımdı: Mısır firavunu Akhenaton, Mısır’ın diğer geleneksel tanrılarını bir kenara iterek Güneş Tanrısına tapmaya kalkışmışsa da, halefleri onun bu politikasını hemen terk etmişlerdi. Potansiyel bir mana kaynağını görmezden gelmek açıkça bir ahmaklık olarak görülmüştür ve İsrâiloğullarının müteakip tarihi onların diğer tanrılardan oluşan kültlerini bir kalemde silmeye pek yanaşmadıklarını göstermektedir. Yehova savaş konusundaki ustalığını göstermişti, ama o bir bereket tanrısı değildi. Kitabı Mukaddes bize, Hz. Musa’nın Sina Dağının tepesinde bulunduğu sırada geride kalanların hepsinin Filistin’in eski pagan dinine geri döndüklerini söyler. El‘in simgesi olarak altından bir öküz yapıp, önünde eski ritleri icra ederler.

İsrâiloğulları Yehova’yı Çıkış’tan sonra kendilerinin tek tanrısı yapma sözü vermişler, peygamberler yıllar sonra onlara bu sözleşmeyi hatırlatmışlardır. Kendilerinin elohim‘i olarak yalnızca Yehova’ya tapacakları sözünü vermişler, karşılığında o da İsrâiloğullarının kendisinin seçilmiş halkı olacağım ve onları etkin şekilde koruması altına almayı vaad etmişti. Kitab-ı Mukaddes bize, İsrâiloğullarının Filistin’e varıp, oradaki akrabalarına kavuştukları zaman bütün İbrahim soyunun Yehova ile bir sözleşme yaptıklarını bildirmektedir. Tören Yehova’yı temsilen Hz. Musa’nın halefi Yeşu tarafından icra edilir.

Yeşu onları uyardı: Yehova çok kıskanç bir tanrıydı. Eğer sözleşme hükümlerini yerine getirmeyecek olurlarsa kendilerini yok edecekti.

Bununla beraber, Kitabı Mukaddes İsraillilerin sözleşmeye sadık kalmadıklarını söylemektedir. Yehova’yı yalnızca savaş zamanlarında, onun askeri korumasına ihtiyaç duyduklarında hatırlamışlar, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda ise yine Baal, Anat ve Aşera’ya eski tarzda tapmayı sürdürmüşlerdir.

Pagan tanrılarının aksine, Yehova herhangi bir doğa gücü içinde değil, uzak bir ülkedeydi. O paradoksal biçimde dile gelen bir sessizlik içinde, neredeyse zor fark edilen ince bir esinti olarak hissediliyordu.

Değişme bütün uygarlık boyunca devam etmiştir. İ.Ö. 800-200 dönemi Eksen çağı (Axial Age)olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde uygar dünyanın bütün ana bölgelerinde insanlar son derece önemli ve biçim verici özelliklerini koruyan ve devam ettiren yeni ideolojiler yarattılar. Yeni dinsel sistemler, değişen toplumsal ve ekonomik koşulları yansıttılar. Tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, daha henüz ticari ilişkilerin bile kurulmadığı bir dönemde (Çin ve Avrupa arasında olduğu gibi) önde gelen bütün uygarlıklar paralel çizgilerde gelişme gösterdiler. Tüccar sınıfının doğmasına yol açan yeni bir refah söz konusuydu, iktidar, krallar ve din adamlarından, tapınak ve saraylardan pazar yerine kaymaktaydı. Yeni zenginlik entelektüel ve kültürel gelişmenin yanı sıra bireysel bilincin gelişmesine de yol açtı. Değişme hızının kentlerde artması ve insanların kendi eylemlerinin gelecek kuşakların kaderini etkileyebileceğim fark etmelerine paralel olarak eşitsizlik ve sömürü daha da belirginleşti. Her bölge bu sorunlar ve kaygılarla baş etmek için kendi farklı ideolojisini geliştirdi: Çin’de Taoculuk ve Konfüçyüs’çülük, Hindistan’da Hindu dini ve Budacılık, Avrupa’da felsefi akılcılık. Ortadoğu tek tip bir çözüm üretmediyse de İran ve İsrail’de sırasıyla Zerdüşt ve İbrani peygamberler tektanrıcılığın değişik versiyonlarını geliştirdiler, ilginç görünmekle birlikte, dönemin diğer büyük dinsel anlayışları gibi, ‘Tanrı’ düşüncesi de saldırgan bir kapitalist ruhun başat olduğu pazar ekonomisi içinde gelişti.

Platon ve Aristoteles’in akılcılığı da önemlidir, çünkü Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar hep onların düşüncelerine dayanmış, Yunan Tanrısı kendilerininkinden çok farklı olmasına karşın, onları kendi dinsel yaşamlarına uydurmaya çalışmışlardır.

İ.Ö. yedinci yüzyılda bugünkü İran’da yaşayan Ariler indus vadisini istila etmişler ve yerli halka boyun eğdirmişlerdir. Rig-Veda olarak bilinen uzun manzum şiir derlemelerinde ortaya konduğunu gördüğümüz kendi dinsel düşüncelerini onlara dayatmışlardı.

Vedaların dini ne yaşamın başlangıcını açıklamaya ne de felsefi sorulara dört başı mamur yanıtlar vermeye çaba göstermiştir. Bunun yerine, o, insanların varoluşun ihtişamı ve dehşetiyle başa çıkma çabalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Ari istilasını takip eden yüzyıllarda baskı altında tutulan yerli halkın düşünce ve inançları tekrar gün yüzüne çıktı ve bir dinsel açlığa yol açtı. Kişinin yazgısı kendi eylemlerinin belirlediği anlayışını ifade eden karma’ya yönelik bu canlı ilgi, insanların, kendilerinin sorumsuz davranışları için tanrıları suçlamalarına soğuk bakmalarına yol açtı. Tanrılar, giderek tek bir aşkın Gerçeğin simgeleri olarak görülmeye başlandı. Veda dini fazlasıyla kurban ritüellerine odaklaşmıştı. Oysa, eski bir Hint uygulaması olan yoganın (özel bir konsantrasyon disipliniyle zihnin güçlerini ‘kontrol

altına alma’) tekrar canlı bir ilgi odağı haline gelmesi, dışsal olgular, üzerinde yoğunlaşmış bir dinin artık insanları tatmin etmemeye başladığı anlamına geliyordu. Hindistan’da tanrılar artık kendi inananlarınca dışsal birer varlık olarak görülmüyorlardı; bunun yerine insanlar gerçeği içsel olarak kavramanın peşindeydiler.

Tanrıların Hindistan’da artık fazlaca bir önemi yoktu. Bu yüzden, onlar, kendilerinden daha yüksek bir konuma sahip olduğuna inanılan din vaizi karşısında ikinci plana düştüler. Hindu ve Budacılar tanrıları aşmanın, onların da ötesine geçmenin yollarını aramışlardır. Sekizinci yüzyılda bilge kişiler Aranyaka ve Upanişadlaradlı risalelerde bu konuları işlemeye başladılar. Bu risaleler topluca Vedanta olarak bilinir: Vedaların sonu. Upanişadlar İ.Ö. beşinci yüzyılın sonuna kadar gittikçe yaygınlaştı ve sayıları bu tarihte 200 civarına ulaştı. Upanişadlar tanrıları aşan ama var olan her şeyde mevcut kendine özgü bir tanrısallık kavramı geliştirmiştir.

Veda dininde insanlar kurban ritüelinde Tanrısal bir güçle karşı karşıya gelmekteydiler. Bu kutsal gücü Brahman olarak adlandırmışlardı.

Yoga teknikleri insanların bir iç dünyayı fark etmelerini sağlamaktaydı. Bu, duruş, nefes alış, yiyecek ve zihinsel konsantrasyon disiplinleri, ileride görüleceği gibi, bağımsız bir şekilde diğer kültürlerde de geliştirilmiş ve farklı şekillerde yorumlanan, ancak insan için doğal sayılan bir aydınlanma tecrübesine yol açtığı görülmüştür. Her bir bireyin içindeki ebedi ilke Atman olarak adlandırılmıştır.

Brahman, “sözcüklerle dile getirilemeyen, ancak orada sözcüklerin dile geldiği zihinle düşünülemeyen, ancak orada zihnin düşünebildiği”dir. Ne bunun gibi her yerde hazır ve nazır Tanrı ile konuşmak ne de onun hakkında düşünmek, onu düşüncenin somut bir nesnesi haline getirmek mümkündür. O ancak gerçek anlamda nefsin ötesinde, vecd içinde algılanabilecek bir Gerçekliktir.

İ.Ö. 538 sıralarında Siddharta Gautama isimli genç bir adam da Benares’in 100 mil kadar kuzeyinde Kapilavaştu’daki şahane evini, güzel karısı ve oğlunu terk etti ve dilenci keşişliğe başladı. Etrafındaki ıstırabın boyutları karşısında dehşete düşmüş bir halde çevresinde her şeyde gördüğü varoluş(un) ıstırabım sona erdirecek gizi keşfetmek istedi. Altı yıl boyunca değişik Hindu gurularının kapılarında dolaştı, kendine korkunç işkenceler yaptı, ama bir sonuca ulaşamadı. Bilgelerin öğretileri onu etkilemedi; çektiği acılar onu daha da umutsuzluğa itti. Bu yöntemleri tamamen terk edip vecd haline geçtiği bir gece aydınlanmaya ulaştı. Artık ıstıraptan kurtulmak ve nirvanaya, acının sonuna ulaşmak için yeni bir umut doğmuştu. Gautama, Buda yani Aydınlanmış Kişi oldu.

Buda, kendi kültürel donanımının bir parçası olması hasebiyle zımnen de olsa tanrıların varlığına inanmaktaydı, ama onların insanlara pek bir faydası olduğuna inanmıyordu. Onlar da acı ve ıstırap içinde çırpınıyorlardı. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi yeniden doğuş döngüsü içindeydiler ve eninde sonunda kendileri de yok olacaklardı. Buda, tanrıları reddetmemekte, ama ebedi Gerçek nirvananın tanrılardan daha yüksekte olduğuna inanmaktaydı. Budacılar meditasyon esnasında mutluluk veya aşkınlık duygusunun hiç de doğaüstü bir varlıkla kurdukları bir ilişkiden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Bu gibi durumlar insan için doğaldı; doğru yönde bir yaşam süren ve yoga tekniklerini öğrenen herkesçe tecrübe edilebilirdi.

Din bir şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle başlar. Bir elinin başarısının esas ölçüsü onun felsefi ya ,da tarihsel açıdan kanıtlanmasından ziyade, onun etkinliği olagelmiştir.

Karma insanları sonsuz bir döngüyle acı yaşamlar dizgesine yeniden doğmaya mahkum eder. Ama eğer ateş sönmüşse, ıstırap döngüsü sona erecek ve nirvanaya ulaşılacaktır. Nirvana’nın sözcük anlamı ‘sükunete erme’ ya da ‘sönmek’tir. Budacılar çoğu zaman nihai gerçek nirvanayı tanımlamak için teistlerin aynısı imgeler kullandılar.

Nirvanaya ulaşmak, Hıristiyanların çoğu zaman ondan anladıkları ‘cennete gidiş’ gibi bir şey değildir.

Platon   ruhun, tıpkı bir mezar gibi, beden içine hapsolmuş çökmüş, kirlenmiş ve aralıksız yeniden doğuş döngüsüne mahkum bir tanrı olduğuna inanmaktaydı. Pythagoras ruhun ritüel arınma yoluyla özgürleştirilebileceğini, böylece ruhun evrenin düzenliliğiyle bir uyum oluşturabileceğini, ileri sürmekteydi. Platon da, algılar dünyasının ötesinde tanrısal, değişmeyen bir gerçekliğin olduğuna, inanmaktaydı; ruh “aslından uzaklaşmış, bedene hapsolmuş, çökmüş bir tanrısallıktı.

Sevgi, Adalet ve Güzellik gibi sahip olduğumuz her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. Bununla birlikte, iyi ideası hepsinin üstündedir.

Biz modern insanlar düşünmeyi bir etkinlik, yaptığımız bir şey olarak görürüz. Platon ise onu zihinle ilgili bir şey olarak tasavvur etmiştir. Sokrates gibi, düşünceyi bir anımsama süreci, hep sahip olup da unutmuş olduğumuz bir şeyin idraki olarak görmüştür. Çünkü insanoğlu bozulmuş tanrısallıktı, tanrısal dünyanın formları onun içindeydi ve onunla, basit bir rasyonel ya da tanrısal etkinlikten ibaret olmayan, içimizdeki ebedi gerçeğin sezgisel algısına akıl yoluyla ‘temas edilebilir’di. Bu anlayış tarihsel tektanrıcılığın her üç dinini de büyük ölçüde etkilemiştir.

Hiyerarşinin tepesinde, Aristoteles’in tanrı olarak tanımladığı, ilk Hareket Ettirici vardı. Bu tanrı, ezeli, hareketsiz ve tinsel olan saf bir varlıktı. Saf düşünce, aynı anda hem düşünendi hem de düşüncenin kendisiydi; o, bilginin en yüksek nesnesi olan kendisi hakkında sonsuz bir düşünme halinde idi. Bu Tanrı ya da en yüce varlıkta maddesel bir yan yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür.

insanın ayrıcalıklı bir konumu vardır; onun ruhu, kendisini Tanrıya akraba kılan ye tanrısal doğanın bir parçası haline getiren tanrı vergisi bir anlağa sahiptir. Bu tanrısal özellikli akıl onu bitki ve hayvanlardan üstün kılar. Aklını arındırarak kendini ölümsüz ve tanrısal kılmak onun görevidir. Bilgelik (sophia) insani erdemlerin en yükseğiydi; bu, Platon’ da olduğu gibi, bizleri bizzat tanrının eylemlerini taklit yoluyla tanrısallaştıran felsefi hakikatin tefekkürü (theoria) şeklinde gerçekleşir. Theoria’ya yalnızca mantık yoluyla ulaşılamaz; o, aynı zamanda, kendini aşmayla sonuçlanan disiplinli bir sezgidir. Bununla birlikte çok az insan bu noktaya ulaşabilir ve çoğunluk sadece phronesis’le, yani gündelik yaşamda öngörü ve ahlakla yetinmek durumundadır.

Önemli konuma rağmen, Aristoteles’in Tanrısının dinsel bir boyutu neredeyse yoktur. Dünyayı o yaratmamıştır, çünkü bu ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. Her şeyde ona yönelen bir sevgi eğilimi bulunmasına karşın, bu Tanrı evrenin varlığına karşı oldukça kayıtsızdır, çünkü o kendinden daha aşağı olan hiçbir şeyi düşünemez. O kesinlikle bu dünyayı yönetmemekte, ona yol göstermemekte ve yaşamımıza hiçbir şekilde müdahale etmemektedir. Eksen çağının insanları olarak Aristotales ve Platon’un her ikisi de birey vicdanı, iyi yaşam ve toplumsal adalet sorunları üzerinde durmuşlardır. Öte yandan, onların düşünceleri seçkinciydi. Platon’un saf formlar dünyası ve Aristoteles’in uzaktaki tanrısı sıradan ölümlülerin yaşamları üzerinde çok önemsiz bir etki gösterebilirdi; bu, sonraki dönemlerde kendilerine çok değer veren Yahudi ve Müslüman düşünürlerce de kabul edilmiştir.

2 Tek Tanrı

Tanrı, bütün peygamberlerin ilk örneği olan Hz. Musa’nın adını yanmakta olan bir çalılıktan çağırıp, ona, kendisinin Firavun ve İsrâiloğulları için görevlendirdiği peygamberi olmasını emrettiğinde, Hz. Musa, “iyi bir hatip olmadığı” gerekçesiyle buna pek yanaşmamıştı. Tanrı, onun bu eksikliğini anlayışla karşılayarak, Hz. Musa’nın yerine kardeşi Aron’un tebliğ etmesine izin vermişti.

Hindular Brahman’ı bir büyük kral olarak tanımlamamışlardır, çünkü, onların tanrısı bu gibi insani terimlerle tanımlanamazdı.

Peygamberler, her şeyden önce, Tanrının huzuruna çıkan kişidir, ama bu aşkın tecrübe Buda dinindekinin aksine, bilginin aktarılmasıyla değil eylemle sonuçlanır. Peygamber mistik bir aydınlanmayla değil itaat ile tanımlanır. Yehova işaya’dan halkın kabul etmeyeceği bir şeyi yapmasını ister: Tanrının kelamını reddetmeleri durumunda hiddete kapılmamalıydı: “Git ve onlara de ki; ‘Anlamasanız da tekrar tekrar dinleyin; algılayamasanız da tekrar tekrar görün.”. Yedi yüzyıl sonra, kendisinin aynı sertlikteki mesajını halkın reddetmesi üzerine, İsa bu sözleri tekrarlayacaktır.

İsrâiloğullarını sürgüne gönderen ve ülkelerini mahveden II. Sargon ve Sanherib değildi. “Halkı yerinden yurdundan eden bizzat Yehova’ydı.”

Bu, Eksen çağı peygamberlerinin mesajlarında sürekli tekrarlanan bir temaydı. İsrail’in Tanrısı, başından beri, yalnızca mitoloji ve liturjide değil, bizzat somut olayların içinde görünerek, kendini pagan tanrılarından ayırmaktaydı.

Ortadoğu’da bu kültlere dayalı kutlamalar dinin temelini oluşturmaktaydı. Pagan Tanrılar, azalan enerjilerini yenilemek için bu törenlere muhtaçtılar; prestijleri de, bir bakıma, kendileri için yapılan tapınakların haşmetiyle ölçülmekteydi. Yehova, şimdi bütün bunların anlamsız olduğunu söylüyordu. Uygar dünyanın diğer bilge ve filozofları gibi, işaya biçimsel dindarlığın yetersiz olduğunu düşünmekteydi. İsrailliler kendi dinlerinin batini anlamını keşfetmek zorundaydılar. Yehova kurban değil merhamet istemekteydi.

Peygamberler, Eksen Çağı’nda ortaya çıkan bütün büyük dinlerin ayırıcı özelliği haline gelecek olan merhametli olmanın, kendilerinin en önemli görevleri olduğunu keşfetmişlerdi. Çıkış öyküsü tanrının zayıf ve ezilenin yanında olduğunu vurguluyordu.

Amos,   toplumsal adalet ve merhametin önemini vurgulayan ilk peygamberdi.

Beklenildiği gibi, İsraillilerin çoğu peygamberin, onları Yehova ile diyaloga çağıran davetine kulak asmadı. Kendilerinden daha az şey talep eden, Kudüs’teki Tapınakta ya da Filistin’in eski bereket kültlerinde icra edilen kült ibadetine dayalı bir dini tercih ettiler. Onuncu yüzyılda iki yüzyıl sonra İsrailliler, hala bereket ayinleri düzenleyip, kutsal seks icra ediyorlardı. Kimi İsraillilerin, diğer Tanrılar gibi, Yehova’nın da bir karısı olduğunu düşündükleri görülüyor. Bütün yeni peygamberler gibi, o da, dinin derin anlamıyla ilgiliydi. Onun Yehova’ya söylettiği gibi: “Kurban değil sevgi, felaket değil Tanrıyı bilmenizi istiyorum.” Burada o, teolojik bilgiyi kastetmiyordu; daath sözcüğü ibranice’de cinsellik çağrışımlı ‘bilmek’ anlamına gelen yada’dan türemiştir. Bu yüzdendir ki, J, Adem’in karısı Havva’yı ‘bildiğini’ söyler.

Peygamberler kendi insani duygu ve tecrübelerini Yehova’ya atfettiklerinde, bir anlamda, kendi suretlerinde bir tanrı yaratmaktaydılar. Bütün dinler mutlaka bir miktar insanbiçimcilik ile başlar. Yahudiler, eski dünyada, pagan komşularının hayran kaldığı müreffeh bir sistem kuran ilk halk olmuştur.

Bütün diğer peygamberler gibi, Hoşea da putperestlik karşısında dehşete düşmüştü.

Filistin ve Babil halkı hiçbir zaman yaptıkları tanrı heykellerinin bizzat kendilerinin kutsal olduklarına inanmadılar; hiçbir zaman bir heykel karşısında, sırf bir heykel olduğu için eğilmediler. Heykel tanrının bir simgesiydi. Tıpkı, tasavvur edilemeyen ilk olaylar hakkında yarattıkları mitoslar gibi, bu da, ibadet eden kişinin dikkatini kendi ötesine yöneltmesi için geliştirilmiş bir araçtı. Öte yandan, peygamberler sık sık pagan komşularının tanrılarına akla gelmedik saygısızlıklarla gülüp geçmekteydiler.

Yazık ki, tektanrıcılığın bir özelliği olarak ortaya çıkan hoşgörüsüzlüğü bugün öylesine kanıksamış bulunuyoruz ki, diğer tanrılara karşı düşmanlığın yeni bir dinsel tavır olduğunu göremeyebiliriz. Paganizm temelde hoşgörülü bir inançtı. Yeni bir tanrının gelişi eski kültler için bir tehdit oluşturmadıkça, mevcut panteonda her zaman başka bir tanrıya yer vardı. Eksen çağının yeni ideolojileri eski tanrılara yönelik inançların yerini aldığında bile, eski tanrılar böylesine şiddetle reddedilmemişlerdi. Gördük ki, Hindu dininde ve Budacılıkta insanlar, tanrıları gönülsüzce kabul etmek bir yana, tanrıların da ötesine geçmeleri için teşvik edilmişlerdir. Peygamberler, kendi dinsel tutumlarına yönelik gizli bir kaygı mı beslemekteydiler? Yoksa, pek kolay olmasa da, kendi Yehova anlayışlarının paganların putperestliğinden pek de farklı bir şey olmadığının farkında mıydılar? Çünkü, ne de olsa, onlarda tanrılarını kendi suretlerinde yaratmaktaydılar. Tektanrıcılar, tanrılarının bildik kadın-erkek cinselliğinin ötesinde olduğunu ileri sürmelerine karşın, ileride göreceğimiz gibi, her ne kadar, kimileri bu dengesizliği gidermeye çalıştıysa da o, temelde erkek bir tanrı olarak kalmıştır. Yehova’nın, Filistin’in ve Ortadoğu’nun diğer Tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gel meşinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.

Yehova’nınki zor kazanılmış bir zaferdi. Yehova’nın eski tanrıları barışçıl bir yolla doğal bir şekilde aşmayı başaramadığı görülmektedir; bunun için savaşmak zorunda kalmıştır.

Hilkiya’nın bulduğu ‘Kanun Kitabı’nın bizim bugün Tesniye olarak bildiğimiz metnin temelini oluşturduğu hemen hemen kesindir. Bu kitabın reformcu kesim tarafından tam zamanında ‘bulunmuş’ olması, bu konu üzerinde değişik kuramların ileri sürülmesine yol açmıştır. Söz konusu Kanun Kitabı kesin olarak yedinci yüzyıl bakış açısını yansıtan yepyeni bir ihtilafı dile getirmektedir. Yehova’nın İsrail halkını diğer bütün uluslardan ayrı tutması, İsraillilerin özel bir niteliğinden değil, Yehova’nın büyük sevgisinden kaynaklanmaktaydı. Buna karşılık, kendisine tam sadakat ve diğer bütün tanrıların şiddetle reddedilmesini istiyordu.

Yerli halkla hiç bir anlaşma yapmayacaklar, onlara en ufak bir merhamet göstermeyecekler”di. Asla kız alıp verme, toplumsal karışma olmayacaktı.

Yahudiler bugün şema‘yı okuduklarında, ona tektanrıcı bir yorum getirmektedirler: Bizim Tanrımız Yehova Tek ve biriciktir. Tesniye yazarının henüz böyle bir bakış açısı yoktu. ‘Yehova ehad’Tek olan Tanrıyı değil, kendisine tapılmasına izin verilen tek tanrıyı ifade etmekteydi.

Tesniye yazarının dile getirdikleri bu aşırı tehlikeli ortamda büyük bir etki yarattı. Yoşiya hemen şiddetli bir reforma girişti. Tapınakta bulunan bütün heykeller, idoller ve bereket simgeleri yerlerinden kaldırılarak yakıldı. Ülkede paganizmin faaliyet gösterdiği bütün eski dinsel mekanlar yıkıldı.

Bu topyekün yıkım, derinlerde gizlenmiş olan endişe ve korkunun yarattığı bir nefretten kaynaklanmaktaydı.

Her üç tek-tanrıcı inanç da kendi tarihlerinde, farklı zamanlarda benzer seçim teolojileri geliştirmişler, hatta bazen Yeşu’nun kitabında hayal edilenden daha da korkunç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Batı Hıristiyanları, kendilerinin tanrının gözdeleri olduğunu düşünmeye özel bir eğilim göstermişlerdir. On bir ve on ikinci yüzyıllarda haçlılar, Yahudi ve Müslümanlara karşı giriştikleri kutsal savaşı, kendilerinin, Yahudilerin çoktandır kaybettiği Tanrısal misyonu devralmış yeni Seçilmiş Halk oldukları iddiasıyla meşrulaştırmışlardır.

Yehova kültü içinde henüz Atman’la karşılaştırılabilecek, her yerde hazır ve nazır, içsel bir tanrısal ilke yoktu. Yehova dışsal, aşkın bir gerçek olarak algılanmıştır. Ve onun yabancı görünümünden biraz kurtarılabilmesi için bazı yönlerden insanileştirilmesi gerekiyordu. Siyasi durum kötüye gitmekteydi. Babilliler Yahuda’yı istila etmişler, kralla birlikte bir grup İsrailli sürgüne gönderilmişti. Son olarak da bizzat Kudüs düşmüştü. Koşullar kötüleştikçe, Yeremya Yehova’ya insani duygular atfetme adetini sürdürdü.

Tanrı önündeyken hep halkı adına konuşan Yeremya, düşmanın kapıya dayandığı zaman halkına olan öfkesini Tanrının ağzından dile getirmekteydi. Kudüs’ün düşmesi ve Tapınağın yıkılışından sonradır ki, o, elinin böylesi dışsal tuzaklarının aslında içsel, öznel bir ruh halinin simgelerinden başka bir şey olmadığını anlamıştır, İsrail kavmiyle yapılan anlaşma ileride oldukça farklı bir şekil alacaktı: “Onların ta derinliklerine kendi kanunumu yerleştirecek, onu kalplerine nakşedeceğimTel-Aviv : Bahar Tepesi – Filadelfiya (Amman)

Tanrının tarihinde oldukça önemli bir yer tutacak olan bir düşünce ileri sürmüştü. Buna göre, insanlar, tanrısal varlığın ancak, batan güneşin son ışınları gibi, ardında bıraktığı etkisini görebilirler.

Tapınak inşa etmek insanoğlunun, bizatihi tanrıların yaratıcılığında kendine bir yer bulmasını sağlayan bir imitatio dei, tanrının taklit edilmesi eylemiydi.

Sinagog, eski dinlerin dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu. Herhangi bir ritüel ya da kurban töreni olmadığı için, sinagog büyük ihtimalle onlara bir çeşit felsefe okulu gibi görünmekteydi. Birçoğu, tanınmış bir Yahudi vaiz geldiğinde, tıpkı kendi filozoflarını dinlemek için kuyruğa girdikleri gibi, sinagogu doldurmaktaydı.

Kadim dünyada din kişisel bir sorun değildi. Tanrılar bir kent için oldukça önemliydi ve ihmal edildikleri takdirde, koruyuculuklarından vazgeçeceklerine inanılmaktaydı. Bu tanrıların varlığına inanmayan Yahudiler ‘ateist’ ve toplum düşmanı olarak görülmekteydiler. Yahudiler, kısa zamanda, bilgeliğin Yunan zekasının değil, Yehova korkusunun bir eseri olduğunu ileri süren kendi literatürlerini yaratmaya başladılar.

Aristoteles’in, kendi yarattığı dünyayla nadiren ilgilenen Tanrısıyla, Kitabı Mukaddes’in, ısrarla ve tutkuyla insan yaşamına müdahale eden Tanrısı arasında önemli, belki de uzlaştırılamaz bir fark vardı. Yunan tanrısı insan aklının bir eseriyken, Kitabı Mukaddes’in Tanrısı kendisini ancak vahiy aracılığıyla tanıtmaktadır. Tektanrıcılar ne zaman Yunan felsefesinin cazibesine kapıldılarsa, hep onun Tanrısını kendilerininkine uydurmaya çalışmışlardır. Bu işe girişen ilk insanlardan biri büyük Yahudi Filozofu İskenderiyeli Philon’du (İ.Ö. 30?-İ.S. 45). Kendi Tanrısı ile Yunanlıların Tanrısı arasında hiçbir uyumsuzluk görmemekteydi. Bununla birlikte, burada, Philon’un Tanrısının Yehova’dan çok farklı olduğunu belirtmek gerekir. Aristoteles tarihi felsefi olmayan bir şey olarak görmüştü. Onun Tanrısı insani özellikler taşımıyordu. Örneğin, onun ‘kızgın’ olduğunu söylemek oldukça yanlış olurdu.

Yahudiler, Yunan dünyasıyla böylesi bir sentezi oluşturabilmelerinin imkansız olduğunu kısa sürede anladılar. İ.Ö. birinci yüzyılda Romalılar imparatorluklarını Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya iyice genişlettiklerinde, bizzat kendileri, atalarının tanrılarını Yunan panteonuna sokup, Yunan felsefesini heyecanla benimseyerek Yunan kültürünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Bununla birlikte, Yunanlıların Yahudi düşmanlığından uzak durdular. Miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, Yahudiliğin Roma imparatorluğu’nda oldukça güçlü bir konumu vardı. Bütün imparatorluğun onda biri Yahudi idi. Romalılar kendilerini Yahudiliğin yüksek ahlaki niteliğine kaptırmışlardı. Sünnet edilmekten çekinen ve Tevrat’ın ilkelerine bütünüyle uymakta zorlananlar sinagogların onur üyesi oluyorlar ve ‘tanrı korkusu taşıyanlar’ şeklinde adlandırılıyorlardı.

Ferisiler, saplantı derecesinde ruhani Yahudilerdi. Yalnızca evlerindeki mabetlerde gerçekleştirilen özel arınma kurallarını yerine getiren resmi bir ruhban kastı gibi yaşamaya başladılar. Yemeklerini tam bir ritüel saflık ortamında yemeye bilhassa özen gösterdiler, çünkü her bir Yahudi’nin masası Tanrının Tapınaktaki sunağı gibi olmalıydı. Gündelik yaşamlarının en küçük ayrıntısında bile Tanrının mevcudiyeti düşüncesini yerleştirdiler. Yahudiler ancak bu şekilde Tanrıya hiçbir ruhban sınıfı ve ince ritüellere gerek kalmadan doğrudan ulaşabilirlerdi. Bir gün Hillel’e yaklaşan bir pagan, ona, tek ayak üstünde bütün Tevrat’ı kendisine ezberden okuması durumunda Yahudiliği kabul edeceğini söyler. Hillel karşılık verir: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. Tevrat’ın özü işte budur; git ve bunu öğren.”

Kudüs’ün işgalinden sonra, Haham Yuhannan’ın alevler içindeki kentten bir tabut içinde dışarıya kaçırıldığı söylenir. O Yahudi ayaklanmasına karşıydı ve Yahudilerin devlet olmadan daha müreffeh bir yaşam süreceklerine inanıyordu. Romalılar onun, Kudüs’ün batısındaki Yabne’de kendi kendini yöneten bir Ferisi topluluğu oluşturmasına izin verdiler. Onları takiben, amoraim diye bilinen yeni bir bilginler kümesi Mişna üzerine yorumlara başladılar ve bir bütün olarak

Talmud ismiyle anılan risaleleri kaleme aldılar. Gerçekte iki ayrı Talmud derlenmiştir: ilki, dördüncü yüzyıl sonuna kadar bitirilen Kudüs Talmudu, diğeri ise, daha yetkin olduğu söylenen ve ancak beşinci yüzyıl sonlarına doğru bitirilen Babil Talmudu’dur.

Yehova her zaman, insanları yukarıdan ve uzaktan yönlendiren bir tanrıydı. Hahamlar onu, insanoğlunun içinde, yaşamın en küçük ayrıntısında daha yakın bir şekilde var olan bir Tanrıya dönüştürdüler.

Her tür resmi öğreti Tanrının esas gizemini sınırlamak anlamına gelirdi. Hahamlara göre o, tam anlamıyla kavranılamaz, tasavvur edilemezdi. Hz. Musa bile Tanrının gizini aralamayı başaramamıştı. Hatta, onu dile getirmeye yönelik her girişimin kaçınılmaz bir şekilde eksik kalmaya mahkum olduğunun hatırlatılması olarak, Yahudilerin onun adını dahi ağızlarına almaları yasaklanmıştı. Tanrının ismi YHWH şeklinde yazılmıştı ve hiçbir metinde tam olarak telaffuz edilmemiştir.

Onların Tanrı için sıkça kullandıkları isimlerden birisi, ibranice’de ikamet etmek ya da çadır kurmak anlamına gelen şakan’dan türemiş olan Şekina idi. Tapınağın artık mevcut olmadığı bir zamanda, çölde oradan oraya savruluşları sırasında İsraillilere eşlik eden Tanrı imgesi, Tanrının ulaşılabilir olduğu anlamına gelmekteydi.

Şekina imgesi, sürgünlerin, kendileri neredeyse orada hazır ve nazır bir Tanrı anlayışı geliştirmelerine yardımcı oldu. Şemayı, “kendilerini vererek, tek bir sesle, tek fikir ve tek tonda”, tam bir birlik halinde söylemek için sinagoga adımlarını attıklarında, Tanrı orada, onlarla birlikteydi. Ancak o, topluluk içindeki uyumsuzluktan nefret eder, bu durumda, meleklerin “tek ses ve tek nefesle” ilahi okudukları gökyüzüne geri dönerdi.

Bu tür bir ruhaniyet yalnızca erkeklere mahsustu; kadınların Haham olması, Tevrat üzerinde çalışması yada sinagogda ibadet etmesi gerekmiyordu, çünkü buna izin verilmemişti. Kadının görevi, evdeki ritüel saflığın sürmesini sağlamaktı. Kadınlar, tıpkı mutfaklarında sütü etten ayırdıkları gibi, erkeklerden farklı, daha düşük bir kategoriye itilmişlerdi. Erkeklerden, sabah dualarında, Pagan, köle ya da kadın olarak yaratılmamaları için Tanrıya teşekkür etmeleri istenmekteydi. Öte yandan; evlilik kutsal bir görev addediliyordu ve aile yaşamı kutsaldı. Kadınların aybaşı döneminde cinsel ilişkiye girmek yasaklanmıştı, ama bunun nedeni, kadının o anda pis ve iğrenç olarak görülmesi değildi, Aybaşının gerekçesi aslında, erkeğin, karısını ‘elde var bir’ olarak görmesini önlemekti. “Çünkü bir erkek, karısını fazlasıyla kanıksar duruma gelebilir ve karısı da onu arzulamaz; bu yüzden Tevrat der ki, kadın aybaşından sonra yedi gün boyunca niddah [cinsel ilişkiye kapalı] olmalı, böylece, sonunda, kocası gözünde evlendikleri günkü kadar sevgili bir konuma gelecektir.” Bir tören gününde sinagoga gitmeden evvel erkeğin ritüel bir banyo yapması emredilmiştir; bununda nedeni, onun herhangi bir şekilde temiz olmaması değil, kendini bir hizmet için daha kutsal kılmak istemesidir, işte bu anlayış içinde kadının, aybaşından sonra ritüel banyo yapması ve kendini, onu bekleyen şeyin, yani kocasıyla cinsel ilişkinin, kutsallığına hazırlaması emredilmişti. Cinselliğin bu şekilde kutsanması, bazen seks ile Tanrıyı karşılıklı birbirini dışlayan şeyler olarak gören Hıristiyanlık için yabancı bir olgudur.

İyi ve mutlu bir yaşam sürmenin Yahudiler için bir yükümlülük olduğunu vurgulamışlardı. Hatta şarap ve seks gibi zevklerden uzak durmak günah bile sayılırdı, çünkü, Tanrı bunları insanın mutluluğu için yaratmıştı. Tanrıya, ıstırap ve inzivayla ulaşılamazdı. Hahamlar bizzat Tevrat’ın kendilerinde vücut bulduğu insanlar olarak saygı görmekteydiler; hukuk konusundaki uzmanlıkları yüzünden, diğer herkesten daha fazla “Tanrıya benziyorlardı.

Bir insana hakaret etmek, insanları kendi suretinde yaratmış olan Tanrıyı inkar etmek anlamına geliyordu. Bu, ateizmle eş bir tutumdu ve tanrıya küfretmek demekti. Bu yüzden cinayet en büyük suç ve günahtı. “Kitabı Mukaddes, her ne sebeple olursa olsun, insan kanı dökmenin tanrısal imgeyi küçültmek anlamına geldiğini söyler.”  Yahudilere karşı girişilen bir katliam bile, tek bir imam öldürmenin gerekçesi olamazdı. Bir kimseyi, hatta bir goy [Yahudi olmayan] ya da bir köleyi aşağılamak en büyük hakaretlerden biri sayılırdı, çünkü bu, cinayetle, Tanrının imgesinin saygısızca reddedilmesiyle eşit bir suçtu. Yahudiler Tanrıyı, kendilerinin her hareketlerini yukarıdan izleyen bir Büyük Birader olarak düşünmemekte, bunun yerine her insanın içine bir Tanrı düşüncesi yerleştirmeye çalışmaktaydılar; diğer insanlarla olan ilişkimiz ancak bu yolla kutsal bir hale gelirdi.

3 Putperestlere* Bir Işık

* Orijinal başlıkta ‘Gentiles’ kullanılmıştır. Bu sözcük, Kitabı Mukaddes geleneğinde genel olarak Yahudi olmayanlar, pagan Romalılar için kullanılmıştır. Daha sonra Hıristiyanlarca Hıristiyan olmayan anlamında da kullanılmıştır. Hepsindeki ortak nokta, dönemlerinin çok tanrılı, pagan, putperestlerine atıfla kullanılmış olmasıdır.

ilki olması açısından en güvenilir İncil olarak kabul edilmiş olan Markos’un İncili, Hz. İsa’yı, erkek ve kız kardeşleri olan, oldukça sıradan bir adam olarak sunar. Öyle anlaşılıyor ki, İsa başlangıçta, Esseni olma ihtimali yüksek bir gezgin derviş olan Vaftizci Yahya’nın bir şakirdi idi. Vaftizci Yahya, hemen, Hz. İsa’yı Mesih olarak, tanıdı.

Onun gerçekte söylediği sözlerden çok azının İncillerde yazıldığı ve onların sunduğu bilginin büyük bir kısmının, Hz. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Pavlus tarafından kurulan kiliselerin sonraki gelişimlerinin etkisi altında şekillendiği anlaşılmaktadır. Bazıları Hz. İsa’nın, tıpkı Hıristiyanlığa geçmeden önce bir Ferisi olup Haham Gamaliel’e müritlik eden Pavlus gibi, Hillel’in okuluna bağlı bir Ferisi olduğunu ileri sürer. Matta’nın İncilindeki anti semitik hava, 80′li yıllarda Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki gerilimi yansıtmaktadır.

Ölümünden sonra, takipçileri Hz. İsa’nın tanrısal bir kişiliği olduğuna karar verdiler. Bu hemen gerçekleşmedi; göreceğimiz gibi, Hz. İsa’nın insan şekline girmiş Tanrı olduğu öğretisi, dördüncü yüzyıla kadar nihai şeklini almadı. Hz. İsa, kesinlikle hiçbir zaman kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürmemiştir. Vaftizi sırasında gökten gelen bir ses tarafından Tanrının Oğlu olarak çağrılmıştır, fakat bu, büyük ihtimalle onun sevgili Mesih olduğunun tasdikinden ibaretti.

Daha çok bir Yahudi mezhebi olarak kalmak isteyen ilk havarilerden oluşan bir grup, bundan rahatsız oldu ve çok şiddetli bir tartışmadan sonra Pavlus ile yollanın ayırdılar. Pavlus Hz. İsa’yı hiç bir zaman ‘Tanrı’ olarak anmamış; onu, Yahudilere özgü anlamıyla ‘Tanrının Oğlu’ olarak çağırmıştır.O, Hz. İsa’nın bizatihi Tanrının enkarnasyonu olduğuna kesinlikle inanmamaktaydı. Tanrının Hz. İsa’nın vücudunda tecelli ettiği öğretisi, Yahudilerce her zaman bir kepazelik olarak görülmüş, daha sonra Müslümanlar da bunu küfür saymışlardır. Bazı tehlikeli yanlar içeren bu açıklaması zor öğretiyi, Hıristiyanlar her zaman çok kabaca yorumlamışlardır. Öte yandan, bu tür bir enkarnasyon inancı din tarihinde hep var olagelmiş bir temadır; hatta Yahudiler ve Müslümanlar bile, bu konuda şaşırtıcı benzerlikler gösteren kendi teolojilerini geliştirmişlerdir.

Hz. İsa’nın şaşırtıcı bir şekilde tanrısallaştırılmasının arkasındaki dinsel dürtüyü görebilmek için, aynı dönemde Hindistan’da yaşanan bazı gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Hem Budacılıkta hem de Hindu dininde, bizzat Buda veya insan şeklinde görünen Hindu tanrıları gibi yüceltilmiş varlıklara aşırı bir düşkünlük vardı. Bakti olarak bilinen bu tür kişisel bağlılık, insanın, bir bakıma, insanileştirilmiş bir dine duyduğu sürekli özlemi dile getirmekteydi.

İ.Ö. birinci yüzyıla gelindiğinde, kendi adlarına nirvanaya ulaşmak için manastırlara kapanan Budacı rahiplerinin bu anlayışı artık kaybettikleri anlaşılmaktaydı. Manastır hayatı kolayca göze alınamayacak bir idealdi ve bu, birçokları için altından kalkılamayacak bir şeydi. İ.S. birinci yüzyılda, yeni tip bir Budacı ilah ortaya çıktı: Buda örneğini takip ederek kendini insanlara adayan, bu yüzden kendi nirvanasından vazgeçen bodhisattva.

İ.S. ikinci yüzyılın başlarında, Boşluk Okulu’nun kurucusu olan filozof Nagarcuna, sıradan kavramlarla çalışan dilin yetersizliğini göstermek için paradoksu kullanmış ve diyalektik bir yöntem devreye sokmuştur. Nihai gerçeklerin, yalnızca, meditasyonun zihinsel disiplini içinde sezgisel olarak kavranabileceğini iddia etmiştir. Bu felsefeye inanan Budacılar, yaşadığımız her şeyin bir yanılsama olduğu yolunda bir inanç geliştirmişlerdir: Batıda biz bunları idealistler olarak adlandırıyoruz. Her şeyin derindeki özü olan Mutlak bir boşluk, bildiğimiz anlamda mevcut olmayan bir hiçliktir.

Budalar ve bodhisattvalara yönelik bu bakti’nin (bağlılığın), Hıristiyanların Hz. İsa’ya bağlılığıyla benzeştiğini söylemek mümkündür. Bu, ayın zamanda, bir inancın daha fazla insana ulaşmasını da sağlamıştır; tıpkı Pavlus’un, Yahudiliğin goyim’e de açık olmasını istemesi gibi. Gerçekte, Hindular bir Teslis(Üçleme) geliştirmişlerdi: Brahman, Şiva ve Vişnu; bunlar biricik, tanımlanamaz gerçeğin üç simgesini ya da boyutunu temsil ediyorlardı.

Bugün Hıristiyanlık olarak bildiğimiz dini yaratan ilk Hıristiyan metin yazan olan Aziz Pavlus, Tanrının dünyaya kendini Tevrat yerine, esas olarak, Hz. İsa’da gösterdiğine inanmaktaydı. O, Hz. İsa’nın Mesih olduğuna kesinlikle inanıyordu. ‘Christ’ sözcüğü Yahudilerin Massiach’ının çevirişiydi ve Kutsanmış Kişi anlamına geliyordu. Pavlus, ayrıca, Hz. İsa’dan bir insan olarak da bahsetmekte, ama yine onun sıradan bir insandan daha fazla bir şey olduğunu söylemekteydi. Bununla birlikte, bir Yahudi olarak Pavlus, onun insan şekline girmiş Tanrı olduğuna inanmamaktaydı.

ilk Hıristiyanlar Hz. İsa’nın, gizemli bir şekilde de olsa, yaşadığına ve onun sahip olduğu ‘güçler’ e söz verdiği üzere, şimdi kendilerinin sahip olduğuna inanmaktaydılar. Pavlus’un mektuplarından, ilk Hıristiyanların, yeni tür bir insanlığın başladığını işaret edebilecek bin bir çeşit alışılmadık yaşantıları olduğunu anlıyoruz: Kimileri okuyup üfleyerek şifa dağıtmaya, kimileri tanrısal bir dille konuşmaya başlamıştı; kimileri de, ilhamını Tanrıdan aldıkları kehanetleri etrafa yaymaktaydılar.

Bununla birlikte, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini, bir çeşit Adem’in ‘ilk günahı’nın kefareti olarak gören ayrıntılı kuramlar yoktu. Böyle bir teolojinin dördüncü yüzyıla kadar gündeme gelmediğini ve bunun yalnızca Batıda bir önem taşıdığını ileride göreceğiz. İsa Mesih’in kurban edilircesine ölümü olayı, bu sıralarda Hindistan’ da gelişmekte olan bodhisattva idealiyle benzerlik göstermekteydi. Pavlus, Hz. İsa’nın kurban edilişinin biricikliğinde ısrar etmekteydi. Burada potansiyel bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın, tüketilemez Tanrı gerçeğinin tamamının tek bir insanda tezahür etmiş olduğunu ileri süren tek enkarnasyonu, tam olgunlaşmamış bir putperestliğe yol açabilirdi.

İsa, Tanrısal güçlerin (duanis) yalnızca kendisi için söz konusu olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Pavlus Hz. İsa’nın yeni tür bir insanlığın ilk örneği olduğunu ileri sürerek bu anlayışı geliştirmiştir. Bu, bütün Budalar Mutlak ile aynileştikleri için, insanlık idealinin Budalığa intisap edeceğini ileri süren Budacı inançtan çok farklı değildi.

Bu dua, Hz. İsa’nın, bir bodhisattva gibi, insanlığın çektiği acıyı paylaşmaya karar verip, kendi ‘nefsinden arınmak’ (kenosis) suretiyle insan haline gelmeden önce ‘Tanrı katında’ sürdürülmüş bir yaşamı olduğuna dair ilk Hıristiyanlar arasında yaşayan bir inancı yansıtmaktadır. Pavlus, Mesih’in ezelden beri YHWH‘nın yanı başında ikinci bir tanrısal varlık olarak mevcut olduğu düşüncesini kabul edemeyecek kadar inançlı bir Yahudi idi. Dua, Hz. İsa’nın, yüceltilişinden sonra bile, kendisini yükseltip, ona kyrios unvanını bahşeden Tanrıdan farklı ve daha düşük bir konumda olduğunu dile getirmektedir.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 100 yılı civarında kaleme alınmış olan Aziz Yuhanna İncilinin yazarı benzer bir öneride bulunur. “Her şey onun aracılığıyla var oldu, hiçbir şey onsuz var olmadı.”   İncil yazarının Helenleşmiş Yahudilikten daha çok Filistin Yahudiliğine yakın bir dil kullandığı anlaşılmaktadır.

Petrus, Nasıralı Hz. İsa’nın Tanrı olduğunu iddia etmemişti. O “Tanrının sizlere mucizeler, deliller ve işaretlerle gönderdiği bir insandı ve bizimle birlikte olduğu müddetçe Tanrı eylemlerini onun aracılığıyla gerçekleştirmiştir.” Feci bir şekilde ölmesinden sonra Tanrı onu yeniden yaşama döndürmüş ve Tanrının sağ kolu olarak özel bir konuma yükseltmişti.

Pavlus’un yeni bir şekil kazanmış Yahudiliğinin, bu insanların içine düştükleri birçok ikilemi de ortaya serdiği anlaşılmaktadır. Kimi bölge Yahudileri, Tapınağın yıkılmasından sonra Hahamlar tarafından geliştirilen Talmud Yahudiliğini benimsemişti; kimileri ise, Tevrat’ın konumu ve Yahudiliğin evrenselliği gibi diğer konulardaki sorularına Hıristiyanlıkta cevap bulmuşlardır.

Birinci yüzyılda Hıristiyanlar da Tanrıyı düşünüp, ona Yahudiler gibi ibadet etmeyi sürdürdüler; Hahamlar gibi tartıştılar, üstelik kiliseleri de sinagogları andırmaktaydı. Hıristiyanlar, Tevrat’ı dikkate almadıkları için İ.S. 80′li yıllarda sinagoglardan resmen kovuldular. Önceden Yahudiliğe geçmiş olan paganlar, şimdi yüzlerini Hıristiyanlığa dönmekteydiler. Ancak bunlar daha çok kölelerle alt sınıflara mensup insanlardı, iyi eğitim görmüş paganlar, ancak ikinci yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı seçtiler ve kararsız pagan dünyaya bu yeni dini açıklayabildiler.

Hiç kimse dini, büyük bir meydan okuma olarak görmüyor, onun, yaşamın anlamı hakkında dört başı mamur bir cevap sunmasını beklemiyordu. Son dönem antik çağın Roma imparatorluğunda imanlar, Tanrılara, zor zamanda kendilerine yardım etmeleri, devletlerini takdis etmesi ve geçmişle ferahlatıcı bir süreklilik duygusu yaşamak için tapıyorlardı. Din bir fikirler manzumesi olmaktan ziyade bir kilit ve ritüel meselesiydi; bir ideoloji ya da bilinçli olarak kabul edilmiş bir kuram değil, duygu temelinde yaşanan bir olguydu. Bu, günümüz için yabancı olmayan bir şeydir: kendi toplumumuzda dinsel törenlere katılan insanların birçoğu teolojiyle ilgilenmemekte, çok egzotik bir şey peşinde koşmamakta ve değişim fikrinden hoşlanmamaktadırlar. Ritüellerin, gelenekle bir bağ kurmaları sağladığını ve kendilerine bir güven duygusu verdiğini görmektedirler. Aynı şekilde, antik çağın son döneminde paganların birçoğu, kendilerinden önceki kuşakların yaptığı gibi, atalarının tanrılarına tapınmaktan haz duymaktaydı. Eski ritüeller onlara kimlik duygusu vermekte, yerel gelenekleri ayakta tutmakta ve her şeyin olageldiği gibi devam edeceği konusunda sanki bir güvence teşkil etmekteydi. Babalarının inancını bertaraf etmek amacıyla yola çıkan her bir kült karşısında belli belirsiz kendilerine yöneltilmiş bir tehdit duygusu hissetmekteydiler. Bu yüzden Hıristiyanlık her iki dünyanın da en kötü taraflarını içeriyordu. Yahudiliğin sahip olduğu köklülüğün verdiği saygıdan yoksun olduğu gibi, paganizmin, herkesin görüp tatbik edebileceği o çekici ritüellerinin hiçbirine sahip değildi. Ayrıca, potansiyel bir tehdit kaynağıydı, çünkü; Hıristiyanlık, kendi Tanrısının tek Tanrı, diğer bütün tanrıların ise birer kuruntudan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Romalı biyografi yazarı Gaius Suetonius’a (70-1 60) göre, Hıristiyanlık, sadece ‘yeni’ olduğu için ‘soysuz’   akıl dışı ve eksantrik bir hareketti.

Eğitim görmüş paganlar aydınlanmak için dine değil felsefeye bakmaktaydılar. Hatta onları ‘Tanrının oğulları’ olarak görmekteydiler. Örneğin Platon’un, Apollo’nun oğlu olduğuna inanılmaktaydı. Sokrates ve Platon’un her ikisi de kendi felsefeleri konusunda ‘dinsel’ birer tutum içindeydiler; bilimsel ve metafizik araştırmaları, onlara evrenin ihtişamını gösteren bir görüş kazandırmıştı. Bu yüzden, miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, zeki ve düşünen insanlar yaşamın anlamının açıklanması, kendilerine ilham kaynağı olabilecek bir ideoloji ve etik motivasyon için yüzlerini onlara dönmüştü. Hıristiyanlık barbarca bir itikat olarak görünmekteydi.

Platonculuk antikçağın son döneminin en popüler felsefelerinden biriydi. Birinci ve ikinci yüzyılın Yeni Platoncuları Platon’a, bir ahlakçı ve siyasi düşünür olarak değil bir mistik olarak ilgi duymaktaydılar.

Gnostikoi, yani Bilenler, kendilerinin tanrısal alemden ayrılışlarının tam anlamını açıklamak amacıyla yüzlerini felsefeden mitolojiye çevirdiler.

Gnostikler, Mabud diye adlandırdıkları bütünüyle kavranılması imkansız gerçekle işe başlamışlardır, çünkü o, Tanrı dediğimiz daha düşük konumdaki varlığın da kaynağını oluşturmaktaydı. Sınırlı aklımızın algılama kapasitesinin tamamen dışında olduğu için, onun hakkında söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Ne ‘iyi’ ne ‘kötü’ olan, hatta mevcudiyetinden bile bahsedilemeyen bu Mabut’u tanımlamak imkansızdır. Basilides, başlangıçta Tanrının değil yalnızca Mabut’un var olduğunu ileri sürmüştür; bu, kesin bir ifadeyle Hiçbir şeydir, çünkü o bizim anlayabileceğimiz hiçbir anlamda mevcut değildir.

Bazı Gnostikler, Tanrının dünyayı yaratmadığını, çünkü onun böylesi bayağı bir işle hiçbir alakası olamayacağını ileri sürmüşlerdir, Bu demiourgos ya da Yaratıcı olarak adlandırdıkları çağlardan birinin işiydi.

Tanrıyı, yaradılışı ve benzer diğer şeyleri aramaktan vazgeç. Onu aramaya kendinden başla, içinde her şeyi kendisi yapan ve, Tanrım, zihnim, düşüncem, ruhum, vücudum diyenin kim olduğunu öğren. Üzüntünün, sevincin, sevginin, nefretin kaynağını öğren. Birinin nasıl iradesi dışında seyrettiğini, iradesi dışında sevdiğini öğren. Bütün bunları dikkatlice araştırırsan, onu kendi içinde bulacaksın.

Gnostikler, Hıristiyanlığa yeni geçen insanların Yahudilikten devraldıkları geleneksel Tanrı tasarımından pek memnun olmadıklarını göstermişlerdir. İsa ancak sağlam bir ağacın iyi meyve vereceğini söylemişti: baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir

Tanrı tarafından yaratılmış olabilirdi? Markion’un aklı, adalet hırsı içinde bütün bir nüfusu yok eden zalim ve acımasız bir Tanrı sunan Yahudi metinlerini de bir türlü almıyordu.

Geleneksel tanrılara prim vermediklerini gören halk, Hıristiyanların devlet için bir tehlike oluşturup, hassas düzeni alt üst edeceklerinden korkmaktaydılar. Hıristiyanlık uygarlığın başarılarını görmezden gelen barbarca bir itikat olarak görülmekteydi.

Clemens Hz. İsa’nın bir Tanrı, “acı çeken ve kendisine tapılan yaşayan bir Tanrı”olduğuna inanmaktaydı. Eğer Hıristiyanlar Hz. İsa’yı taklit etmiş olsalar, onlar da tanrılaşırlardı: ilahi, bozulmaz ve duygusuz. Gerçekten de, İsa insan suretine girmiş tanrısal Logos’tu, dolayısıyla, “nasıl Tanrı olunabileceğini bir insandan öğrenebilirsin.”

260-272 yılları arasında Antakya Piskoposu olan Samosatalı Paulos, Hz. İsa’nın, tıpkı bir tapınakta olduğu gibi, içinde Tanrının Söz ve Bilgeliğinin barındığı sıradan bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu da aynı ölçüde ortodoks dışında bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Origenes, bir Platoncu olarak, Tanrı ile insan arasında bir akrabalığın var olduğundan emindi: tanrısalın bilgisi insanlığın doğal bir boyutuydu. Hz. İsa’nın bakire Meryem’in rahminden dünyaya gelişi sözcük anlamıyla, gerçekmiş gibi değil, tanrısal bilgeliğin ruh içindeki doğuşu olarak anlaşılmalıydı. Tanrı derin bir gizemdi ve hiçbir insani sözcük veya kavram onu doğru olarak tanımlayamazdı; ancak ruh, onunla aynı tanrısal doğayı paylaştığı için, Tanrıyı tanıma kapasitesine sahipti.

Dokuzuncu yüzyılda Kilise Origenes’in bazı fikirlerini sapkınca bularak lanetlemiştir. Ne Origenes ne de Clemens, sonradan ortodoks Hıristiyan öğretisi haline gelen, Tanrının dünyayı yoktan (ex nihilo) yarattığına inanmaktaydılar. Burada önemli nokta, Origenes ve Clemens’in Hıristiyan Platonculuğu çizgisindeki düşüncelerini kaleme alıp öğrettikleri dönemde henüz resmi bir öğretinin olmamasıydı. Hiç kimse, Tanrının dünyayı yarattığından ya da insanın nasıl tanrısal bir varlık olduğundan kesin olarak emin değildi. Ortodoks inancın belirgin bir tanımı, ancak dört ve beşinci yüzyılların çalkantılı olayları esnasında yaşanan acı bir mücadele sonunda yapılabilmiştir.

Origenes belki de en iyi kendini kısırlaştırmasıyla bilinir. İncillerde İsa bazı insanların Tanrı Krallığı aşkına kendilerini hadım ettiklerinden bahsetmekteydi; Origenes işte bu sözlerden yola çıkarak kendini hadım etmişti. Filozofların, bilgeliklerinin bir simgesi olarak uzun sakallarla tanımlandığı bir çağda, Origenes’in temiz yanakları ve tiz sesi şaşırtıcı bir görünüm arz etmekteydi.

Plotinos, Platon’un fikirlerine dayanarak özü anlamaya yönelik bir sistem geliştirmiştir. O, ne evrenin bilimsel açıklamasını yapmaya yeltenmiş ne de yaşamın maddi kökenlerini açıklamaya girişmiştir. Plotinos, nesnel bir açıklama için dünyanın dışında bir yere bakmak yerine, şakirtlerinden, kendi içlerine çekilmelerini ve soruşturmaya insan ruhunun derinliklerinden başlamalarını istemiştir.

Gerçeklikteki ayırt edici doğruyu bulmak için ruh kendini yeniden tasarlamalı, bir arınma süreci katharsis yaşamalı ve Platon’un önerdiği gibi, tefekküre (theoria) başlamalıydı. Gerçeğin tam kalbine ulaşmak için evrenin, algıların dünyasının ve hatta anlağın sınırlarının ötesine yöneltmeliydi. Bununla birlikte bu, kendi dışımızdaki bir gerçekliğe yükselme değil, zihnimizin en derin girintilerine bir inişti. Bu bir anlamda içsel tırmanmadır.

Nihai gerçek Plotinos’un Bir olarak isimlendirdiği ezeli birlikti. Bir’in kendisi bizzat sadelikti, hakkında söyleyecek hiçbir şey yoktu: onun, özünden farklı nitelikleri yoktu, dolayısıyla da sıradan bir tanımlaması yapılamazdı. “Sessizlikte daha fazla hakikat buluruz. Kendisi olarak var olduğu, “bir şey olmadığı ve fakat her şeyden farklı olduğu”için, onun var olduğunu bile söyleyemeyiz. Plotinos’a göre “o Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama, bununla birlikte, o hepsidir. Bu anlayış Tanrının tarihinde sürekli bir tema olarak kalacaktır.

Plotinos’un en çok sevdiği benzetmelerinden biri, Bir’i bir çemberin merkezindeki nokta ile karşılaştırmasıdır; bu, bundan ileride daha fazla çemberin doğması olasılığını içermekteydi. Tıpkı bir taşı havuza attığınızda meydana gelen dalgalanma etkisine benzemekteydi. Gnostik mitoslarda olduğu gibi, bir varlık, Bir’deki kaynağından ne kadar uzaklaşırsa o kadar zayıflamaktaydı.

Plotinos’un modelinde ilk ortaya çıkan Zihin (nous), Platon’un idealar alemine karşılık gelmekteydi; Bir’in sadeliğini anlaşılır kılan buydu. Zihnin Bir’den meydana gelmesi gibi Zihinden ortaya çıkan Ruh (psyche), mükemmellikten birazcık daha uzaktır ve bu alemde bilgi, ancak çıkarımsal bir yolla elde edilebilir, dolayısıyla mutlak sadelik ve tutarlılıktan yoksundur. Plotinos, Bir, Zihin ve Ruh’tan oluşan üçlemeyi ‘uzakta, orada’ olan bir tanrı gibi algılamamıştır.

Bir, kesinlikle fiziksel bir varlığa sahip değildir; cinsiyeti yoktur ve bizlere karşı ilgisizdir. Benzer şekilde, Zihin (nous) gramer olarak eril, Ruh (psyche) ise dişildir; bu Plotinos’un, cinsel denge ve ahenk üzerine kurulu eski pagan anlayışı koruma arzusunu ortaya koymaktaydı. Kitabı Mukaddes’in Tanrısının aksine, Bir, bizimle buluşmaz, bize yol göstermez. Bizlere karşı arzu, sevgi beslemez ya da kendini bize göstermez. Kendisi dışında hiçbir şeyi bilmez. Bununla birlikte, insan ruhu zaman zaman vecd halinde Bir’i düşünür ve kendinden geçer. Plotinos’un felsefesi mantıksal bir süreç olmaktan çok tinsel bir soruşturmadır.

Bu Tanrı bir yabancı nesne değil, kendimizin en iyi özüdür.

İleride Hıristiyan düşünürler kendi dinsel deneyimlerini açıklamaya çalıştıklarında, doğal olarak yüzlerini Plotinos’un ve onun pagan ardıllarının Yeni Platoncu anlayışına dönmüşlerdir. Maddi olmayan, insani kategorilerin dışında ve fakat insanlığa özgü bir aydınlanma, aynı zamanda, Plotinos’un çalışmayı çok arzu ettiği Hindistan’daki Hindu ve Budacı ideale çok yakındı. Dolayısıyla, bazı yüzeysel farklılıklara karşın, gerçeğin tek tanrıcı ve diğer görümleri arasında derin benzerlikler vardı: Öyle anlaşılıyor ki, insanlar mutlak üzerinde düşündüklerinde, çok benzer fikir ve deneyimlere ulaşmışlardır. Nirvana, Bir, Brahman veya Tanrı olarak adlandırılan bir gerçeğin varlığı karşısında, varoluş, vecd ve korku duygusunun bir zihinsel duanın, insanoğlunca durmaksızın peşinde koşulmuş doğal bir anlayış olduğu anlaşılıyor.

Doğuda Clemens ve Origenes Tanrıya dönmenin barışçı ve insana haz veren yollarını vaaz ederlerken, Batı Kilisesinde daha korkunç bir Tanrı kurtuluşun baş koşulu olarak feci bir şekilde ölümü talep etmekteydi.

Ortodoks teologlar Gnostiklerin, Markionist ve Montanistlerin kötümser anlayışlarını yasaklamışlar ve orta bir yolda karar kılmışlardı. Hıristiyanlık, gizem kültlerinin karmaşıklığından ve kati münzevilikten uzak duran bir kent inancı haline gelmekteydi. Yeni din, ayrıca kadınlara da seslenmekteydi: Kutsal metinleri Mesih’in ne erkek ne de dişi olduğunu vaaz ediyor ve Onun kiliseyi yücelttiği gibi erkeklerin de kanlarını yücelttiklerinde ısrar ediyordu. Hıristiyanlık, bir zamanlar Yahudiliği cazip kılan bütün avantajlara sahipti, üstelik Yahudilikteki sünnet ve yabancı bir Kanun gibi dezavantajları da yoktu. Paganlarda, kiliselerin sağladığı refah sistemi ve Hıristiyanların birbirlerine karşı merhametli davranışlarından özellikle etkilenmişlerdi, içeriden bir ayrılma yaşamadan, kendilerine yönelik katliam girişimlerine karşı giriştiği uzun mücadele sırasında kilise, neredeyse imparatorluğun bir küçük evreni gibi çalışan yetkin bir örgütlenme haline geldi: çok-ırklı, Katolik, uluslararası, evrensel bir yapıydı ve yetkin bürokratlarca yönetilmekteydi.

Hıristiyanlar artık mülk edinebiliyorlar, özgürce ibadet ediyor, kamu yaşamına özgün katkılarda bulunabiliyorlardı. Paganizmin iki yüzyıl daha canlılığını sürdürmesine rağmen, Hıristiyanlık imparatorluğun resmi dini olmuş, maddi imkanlarını geliştirmek için Kiliseye katılmak isteyen insanları din değiştirmeye teşvike başlamıştı. Zulme uğrayan ve hoşgörü isteyen bir mezhebin temsilcisi olarak doğan Kilise, çok geçmeden, insanlardan, kendi kanunları ve itikatlarına uymalarını talep etmeye başladı. Bu başarıda Roma imparatorluğunun desteğinin kesinlikle önemli bir rolü olmuştur.

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

insanlar, bugün futbolun konuşulduğu aynı şevkle bu soyut konuları tartışıyorlardı. İsa, Baba ile aynı biçimde nasıl Tanrı olabilmişti?

Tartışma o kadar canlandı ki imparator Konstantin müdahale edip Nicaea’da (İznik’te) konuyu görüşmek için bir konsül topladı. Tanrının dünyayı hiçlikten (ex nihilo) yarattığını düşünüyorlardı ve düşüncelerini kutsal metinlere dayandırıyorlardı. Gerçekte Tekvin’de böyle bir iddia yoktu. Yazar Tanrının dünyayı ilk kaostan yarattığını yazmıştı ve Tanrının bütün evreni mutlak boşluktan yarattığı kavramı tamamıyla yeniydi. Ama dördüncü yüzyıla gelindiğinde Hıristiyanları Gnostiklerin dünyanın Tanrıdan engin bir boşlukla ayrılan kırılgan ve mükemmellikten uzak olduğu görüşünü paylaşmaya başlamışlardı. Yeni ex nihilo yaradılış öğretisi evrenin özünde bozuk, varoluşu ve yaşamını tamamıyla Tanrıya borçlu olduğunu vurguluyordu.

Stoacılar, örneğin, erdemli bir insanın tanrısallaşmasını olanaklı görmüşlerdir; Platoncu görüşte de böyledir. Arius Hıristiyanların kurtarılıp kutsandığına, Tanrının yapısını paylaştığına tutkuyla inanır. Bu ancak Hz. İsa’nın bize açtığı yolla olanaklı olmuştur. O mükemmel bir insan yaşamı sürmüş, çarmıhta ölene kadar Tanrıya itaat etmiş, Aziz Pavlus’un dediği gibi, ölene kadar Tanrıya itaati onu özel, yüce konuma çıkarmış ve ona kutsal Efendi (kyrios) adını verdirmiştir. Eğer İsa insan olmasaydı bizim için hiçbir umut kalmazdı. Yapı olarak Tanrı olsaydı yaşamında övgüye değer ve bizim için örnek alınacak bir yön olmazdı. Hz. İsa’nın mükemmel itaat gösterdiği oğul yaşamını tefekkür etmekle Hıristiyanların kendileri de tanrısallaşabilir.

İnsan ancak Logos aracılığıyla Tanrıya katılarak yok olmaktan kurtulabilir, çünkü tek mükemmel varlık yalnızca Tanrıdır. Logos’un kendisi zarar görebilir bir yaratık olsaydı, insan soyunu yok olmaktan kurtaramazdı. Logos bize yaşam verebilmek için ete kemiğe bürünmüştür. Tanrının sarsılmazlık ve ölümsüzlüğünden payımızı almamız için ölümlü ve çürümüş dünyaya inmiştir. Ama bu kurtuluş Logos’un kendisi zayıf, yokluğa dönecek bir yaratık olsa, olanaksız olabilirdi. Ancak

dünyayı yaratmış olan onu kurtarabilir ve bu da ete kemiğe bürünen Logos, Hz. İsa’nın, Baba ile aynı özden yapılmış olmasını gerektirir. Athanasius’un dediği gibi Söz, bizim tanrısallaşmamız için insan olmuştur.

20 Mayıs 325′te piskoposlar bunalımı çözmek için İznik’te toplandığında, çok az kişi Athanasius’un İsa hakkındaki görüşünü paylaştı. Pek çoğu Athanasius ile Arius arası bir tutum benimsiyordu. Gene de Athanasius teolojisini delegelere kabul ettirmeyi becerdi. Bu belge ex nihilo yaratılışı ilk kez resmi Hıristiyan öğretisi yaptı ve Hz. İsa’nın alelade bir mahluk veya sonsuzluk olmadığı kabul edildi. Yaratıcı ve Kurtarıcı tekti.

Bir anlaşmaya varılması, teolojik konularda hiç bilgisi olmayan Constantinus’u memnun etti, oysa gerçekte İznik’te fikir birliği yoktu. Arius’la izleyicileri mücadeleyi sürdürerek imparatorun yakınlığını yeniden kazandılar. Athanasius en az beş kez sürgüne yollandı.

Ankara piskoposu Marcellus, Logos’un ezeli tanrısal varlık olamayacağını ileri sürdü. O yalnızca Tanrı içindeki bir nitelik veya olanaktı; bu durumuyla İznik formülü üç tanrıcılıkla, yani üç tanrı – Baba, Oğul, Kutsal Ruh- olduğu inancı demeye gelmekle suçlanabilirdi.

İsa yaradılış sırasında Tanrıdan çıkmış, İsa biçiminde vücut bulmuş ve kurtuluş tamamlanınca, tanrısal yapı içinde erimiştir ve hepsi Tek Tanrıdır.

Öncelik Arius’a muhalefet etmekte olmalıydı; o, Oğul’un Baba’dan farklı ve temelde başka bir özden olduğunu iddia ediyordu. Hıristiyanlığa sonunda ‘doğru’ veya Ortodoks simgenin önemini ve zorunluluğunu kabul edecek olan dogmatik bir hoşgörüsüzlük girmeye başlamıştı. Kilise İznik’te, tektanrıcılıkla açıkça uyuşmamasına karşın, Diriliş paradoksunu yeğlemiştir.

Basileios dogma ile kerygma arasında ayrım yaparken, aynı görüşü Hıristiyan gözüyle ifade eder, iki tür Hıristiyanlık bilgisi de din için önemlidir. Kerygma Kilisenin kutsal metinlere dayanan açık öğretisidir. Dogma ise, Kitabı Mukaddes’teki hakikatin daha derin anlamını temsil eder ve ancak dinsel deneyim ile elde edilip simgesel biçimde ifade edilebilir.

Hz. İsa’nın liturjik simgeleri ve açık öğretileri yanında, inancın daha gelişkin anlamını taşıyan gizli bir dogma vardır.

Esoterik ve eksoterik hakikat arasındaki ayrım Tanrının tarihinde çok önem taşıyacaktır. Bu yalnız Yunanlı Hıristiyanlarla sınırlı değildir; Yahudi ve Müslümanlar da esoterik bir gelenek geliştirmişlerdir. ‘Gizli öğreti’ düşüncesi insanları dışarıda tutmak değildir. Basileios masonluğun ilk dönem biçimlenişinden söz etmiyordu. Yalnızca bütün dinsel hakikatin mantıkla ve açıkça ifade edilemeyeceğine dikkati çekiyordu. Din, olağan kavram ve kategorilerin ötesinde dile gelmez bir gerçekliğe yöneldiğine göre, konuşma sınırlayıcı ve karıştırıcıydı. Eğer bu hakikatleri ruhun gözüyle ‘görmüyorlarsa’, fazla deneyimi olmayan insanlar yanlış düşünceler edinebilirlerdi. Sözlük anlamları yanında, kutsal metinlerin her zaman iletilmesi mümkün olmayan özel anlamları da vardı.

Kapadokyalılar Athanasius’un Arius’la tartışmasında kullandığı formüle başvururlar: Tanrının bizim için kavranılamaz kalan özü (ousia) tektir fakat onu bildiren üç ifadesi (hypostases) vardır.

Teslis bize “Tanrıdan yaradılışa giden her işlemde”ki örüntü hakkında fikir verir. Kutsal metinlerin gösterdiği gibi, kökeni Baha’dadır, Oğul’un temsilciliğine doğru ilerler ve içkin Kutsal Ruh aracılığı ile bu dünyada etkin olur. Eğer Oğul’da tezahür etmeseydi Baba’yı, Oğul’da bulunan Kutsal Ruh olmaksızın da Oğul’u bilemeyecektik.. Kutsal Ruh Baba’nın Tanrısal Sözüne eşlik eder; aynı soluğun (Yunanca pneuma, Latince spiritus) insanın konuşmasına eşlik etmesi gibi.

Yunan ve Rus Ortodoks kiliseleri Teslis’in tefekküründe esinleyici bir dinsel deneyim bulmayı sürdürüyor. Çoğu Batılı Hıristiyan içinse Teslis sadece şaşırtmadan ibaret.

‘Teori’ sözcüğünün Yunan ve Batılı kullanımları arasındaki fark öğreticidir. Doğu Hıristiyanlığımda theoria daima tefekkür anlamına gelir. Batıda ‘teori’ mantıkla kanıtlanacak, akılcı varsayım anlamına gelir. Tanrı hakkında ‘teori’ geliştirmek ‘O’ nun insani düşünce sistemi içinde yer alabileceğini de içerir. Her kültür kendi Tanrı düşüncesini yaratmak durumundadır.

Teslisi Latin Kilisesi için tanımlayan Latin teolog Augustinus’du. O da ateşli bir Platoncuydu ve Plotinos’a bağlıydı.

Yunanlı Hıristiyanlar Augustinus’u Kilisenin en büyük Babalarından biri kabul edip saygı gösterdiler; ama onun Teslis teolojisini güvenilmez buldular, çünkü Tanrıyı çok akılcı ve insan biçimi bir kılığa soktuğunu düşündüler. Augustinus’un yaklaşımı Yunanlıların yaklaşımı gibi metafizik değil, psikolojik ve fazlasıyla kişiseldi.

Augustinus’a Batı ruhunun kurucusu denebilir. Aziz Pavlus dışında başka hiçbir teolog Batıda bu kadar etkili olamamıştır.

Eğer kendisini seven zihni düşünerek yola çıkarsak, teslis değil ikilik buluruz: sevgi ve zihin. Ama zihin kendini bilmeden, yani bilincine ulaşmadan, kendisini sevemez. Descartes’a öncülük ederek, Augustinus kendini bilmenin bütün öteki bilgilerin başı olduğunu ileri sürüyor. Kuşku deneyimimiz bile bizi kendimiz hakkında bilinçlendirir.

Ruhta üç özellik vardır: bellek, anlama ve istek. Bunlar bilgi, kendini bilme ve sevgiye tekabül eder. Üç tanrısal kişilik gibi, bu zihinsel etkinlikler özünde tektir çünkü üç ayrı zihin oluşturmazlar fakat her biri zihnin bütününü işgal eder ve öteki ikisiyle örtüşür. Kapadokyalıların tanımladığı Tanrısal Teslis gibi, üç özellik de “tek yaşam, tek zihin, tek öz oluşturur”.

Zihnin işleyişine ilişkin bu anlayış, ancak yalnızca ilk adımdır: içimizde bulduğumuz Teslis Tanrının kendisi değildir, bizi yaratan Tanrının izidir. Augustinus zihindeki teslisin aynı zamanda Tanrının varlığının bir yansısı olduğuna ve Ona yöneldiğine de inanıyordu. Ama cama yansıyan karanlık imgenin ötesine geçip Tanrıya nasıl ulaşacağız? Tanrı ile insan arasındaki koca mesafe yalnızca insan çabası ile aşılamaz. Kendimizi bizi üç türlü disiplinle dönüştürecek tanrısal etkinliğe açıyoruz. Augustinus bunlara inanç üçlüsü adını verir: refineo (diriliş hakikatini akılda tutmak), confemplafio (bunların tefekkürü) ve dilecfo (bunlarla hoşnut olmak). Bu bilgi yalnızca öğrenilerin beyne aktarılması değildir bizi kendi derinliklerimizdeki tanrısal boyutu anlayarak dönüştürecek yaratıcı bir disiplindir de.

Bu günler Batının karanlık ve korkunç zamanlarıdır. Barbar kabileler Avrupa’ya akmakta ve Roma imparatorluğu’nu çökertmektedir. Batıda uygarlığın çöküşü kaçınılmaz olarak oradaki Hıristiyan tinselliğini etkilemiştir. Roma’nın düşüşü onun ilk Günah görüşünü etkilemişti. Bu görüş Batı insanının dünyaya bakış biçiminde ana açıyı oluşturacaktı. Augustinus Tanrının insanlığı ezeli lanete mahkum ettiğine inanıyordu; sırf Adem’in, o biricik günahından ötürü. Kalıtımsal günah, Augustinus’un ‘şehvet’ adını verdiği duyguyla kirlenmiş olan cinsel eylemle onun bütün soyuna geçmişti. Şehvet, Tanrı yerine yaratıklardan zevk almaya yol açan akıl dışı arzuydu; özellikle aklımızın tutku ve duyguyla başımızdan gittiği, Tanrının tamamıyla unutulduğu ve yaratıkların utanmazca birbirlerine açıldıkları cinsel eylem sırasında hissediliyordu. Bu etkiyle Augustinus’un katı öğretisi amansız Tanrının korkunç bir resmini çiziyordu:

Ne Yahudiler ne de Yunanlı Hıristiyanlar Adem’in kovuluşunu böyle felakete dönüştürdüler ne de daha sonra Müslümanlar bu karanlık ilk Günah teolojisini benimsediler.

Augustinus bize zorlu bir miras bırakmıştır, insanlara insanlığın tarihsel olarak kusurlu olduğunu öğreten bir öğreti onları kendilerine yabancılaştırabilir. Genelde cinselliğin ve özelde kadınlığın lekelendiği bu yabancılaşma hiçbir yerde bu kadar açık değildir. Hıristiyanlık özgün haliyle kadınlar hakkında oldukça olumlu olmasına rağmen, Batıda Augustinus zamanında çoktan kadın düşmanı bir eğilim içine girmişti.

Kadınların tek işlevi cinsel bir hastalık gibi ilk Günahın etkisini sonraki kuşaklara aktaran çocukları yetiştirmektir, insan soyunun yarısına beğenmeyerek ayrıca da zihnin, yüreğin ve gövdenin her türlü irade dışı hareketini ölümcül bir şehvetin belirtisi olarak görerek bir din ancak erkek ve kadınları kendi konumlarına yabancılaştırır. Batı Hıristiyanlığı bu nevrotik kadın düşmanlığından hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamadı ve hala kadınların papaz olarak atanmasına gösterilen dengesiz tepkiyle gündemdedir. Doğulu kadınlar o zamanki bütün Uygar Dünyanın kadınlarının yaşadığı aşağılanmanın yükünü paylaşırlarken, Batılı kız kardeşleri fazladan, onları toplum dışı bırakan korku ve nefrete yol açan günahkar ve iğrendirici cinselliğin lekesini de taşıdılar.

529′da imparator Justinianos Atina’daki eski felsefe okulunu, entelektüel paganlığın son kalesini kapattı.

Dionysios burada Tanrıyı durağan ve uzak olarak kavrayan, insan çabasına karşı tamamıyla ilgisiz görünen Yeni Platonculuktan ayrılır. Yunanlı filozofların Tanrısı Onunla vecd içinde birlik oluşturan mistiklerden habersizdi;oysa Kitabı Mukaddes’in Tanrısı insanlığa dönüktür.

Plotinos’a göre vecd hali çok nadir bir kendinden geçiştir: yaşamında ancak iki üç kez bunu yaşayabilmiştir. Dionysios vecdi her Hıristiyan’ ın daimi hali olarak görür. Yahudilikte olduğu gibi, Dionysios’un Tanrısının da iki yönü vardır: biri bize dönüktür ve kendisini dünyada gösterir; öteki Tanrının kendindeki uzak yönüdür, tamamıyla kavranılmaz kalır. Bazıları ‘Tanrı’ dediklerinde tanrısal gerçekliğin gerçekten kendi zihinlerindeki idea ile çakışacağını sanır. Bazıları kendi düşünce ve idealarını Tanrıya atfeder. Tanrının şunu istediğini, bunu yasakladığını, ötekini planladığını söyler; bu da tehlikeli biçimde putperestlik içerir. Yunan Ortodoksluğunun Tanrısı ise gizemini sürdürür ve Teslis Doğu Hıristiyan lığı’ nda, öğretilerin eğreti bir yönünü oluşturmaya devam eder. Sonunda Yunanlılar özgün teolojinin Dionysios’un iki ölçütüne uyum göstermesi gerektiğine karar vermişlerdir: Sessiz ve paradoks dolu olmalıdır.

Yunanlılar ve Latinler Hz. İsa’nın tanrısallığı konusunda çok farklı iki görüş geliştirdiler. Yunanlıların diriliş kavramı, Bizans teolojisinin babası olarak bilinen itirafçı Maksimos (580-662) tarafından geliştirildi.

Bu Batılı görüşten çok Budacı ülküsüne yakındır. Maksimos insanların ancak Tanrıyla birleştiklerinde kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirebileceklerine inandı, tıpkı Budacıların insanın kaderinin gerçekte aydınlanma olması gerektiğine inanmaları gibi. Logos, Âdem’in günahını tekrarlamak için insan olmamıştır; gerçekte Adem günah işlememiş olsa da diriliş olabilirdi. Hıristiyanlar Tanrı insan Hz. İsa’ya, Budacıların aydınlanmış Gautama’ya gösterdikleri saygı gibi saygı duymalıdır. Gerçekten yücelen ve insanlığı tamamlayan ilk örnek o olmuştur.

Yunanlıların diriliş görüşü Hıristiyanlığı Doğu geleneğine yaklaştırırken, Batılı İsa görüşü daha kendine özgü bir yol izledi. Söz bizim adımıza onarımın sağlanması için ete kemiğe büründürülmüştür. Tanrının adaleti borcun hem insan hem Tanrı biri tarafından ödenmesini gerektirmiştir. Bu, Tanrının düşünüşünü, yargısını ve insanmış gibi olanları tartışını gösteren küçük, kurallara uygun bir tasarımdı. Ayrıca Batının, ancak bir tür insan kurban gibi sunulan kendi Oğlunun çirkin ölümüyle tatmin olan katı bir Tanrı imgesini de güçlendirdi.

Teslis öğretisi Batı dünyasında genellikle yanlış anlaşılır, insanlar ya üç ayrı kişilik hayal ederler veya bütün öğretiyi görmezden gelip Tanrıyı Baba ile özdeşleştirir ve Hz. İsa’yı pek de aynı düzeyde olmayan tanrısal bir dost yaparlar. Müslüman ve Yahudiler de bu öğretiyi kafa karıştırıcı, hatta zındıklık görmüşlerdir. Ama Yahudi ve Müslüman mistiklerin de çok benzer tanrısallık kavramları geliştirdiklerini göreceğiz. Kenosis düşüncesi, Tanrının kendisini boşaltan vecdi, örneğin, Kabbala ve Sufizmin ikisinde de önemlidir.

Diriliş öğretisi putperestlik tehlikesini etkisiz kılma yolunda bir başka çaba olarak da görülebilir, ‘Tanrı’ bir kez “dışarıda”ki öteki bütün gerçeklik olarak görüldü mü, kolayca basit bir put veya insanların kendi önyargı ve arzularını dışlaştırıp taptıkları yansıtmaları olabilir. Öteki dinsel gelenekler bu anlayışı Mutlak’ın bir biçimde insan koşullarına bağlantısı olduğunda ısrar ederek önlemişlerdir, tıpkı brahman-atman paradigmasında olduğu gibi. Arius ve daha sonra Nestorius ve Eutykhes’in Hz. İsa’yı Tanrı veya insan yapmak istemelerinin bütün amacı, insanlıkla tanrısallık alanlarını birbirinden ayırma eğilimine direnme isteklerinden de kaynaklanmaktaydı. Diriliş öğretisi, Athanasius ve Maksimos tarafından beceriksizce ifade edildiği gibi, ‘Tanrı’ ve insanın ayrı olmaları gerektiği görüşünü evrensel olarak beyan etme girişimidir. Dirilişin bu biçimde dile getirilmediği Batıda, Tanrının insan dışında kalması ve bildiğimiz dünyanın alternatifi bir gerçeklik olması eğilimi olmuştur. Sonuç olarak, bu ‘Tanrı’ kavramını, son zamanlarda inanılırlığını yitirmiş, bu kavramı bir yansıtmaya dönüştürmek de çok kolay olmuştur.

İsa, Tanrının, gelecekteki kurtuluşunu zorunlu olmaktan çıkaracak insanlığa ilk ve son Sözüydü. Sonuçta, Yahudiler gibi, yedinci yüzyılda Arabistan’da bir peygamber çıkıp Tanrıdan vahiy aldığını ve halkına yeni bir kitap indirdiğini iddia ettiğinde şaşırıp kızdılar.

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

610 yıllarında Hicaz’daki işlek Mekke kentinde Mekkeli Kureyş ailesinden Hz. Muhammed bin Abdullah sallallâhü aleyhi ve sellem, her yıl Ramazan ayında, ruhsal inziva amacıyla ailesini şehrin hemen dışındaki Hira dağına götürüyordu. Daha iki kuşak önce Kureyş Arap çölünde, öteki Bedevi aşiretler gibi katı bir göçebe yaşamı sürüyordu: Her gün yaşamda kalmak için acımasız bir mücadele gerekmekteydi. Altıncı yüzyılın son yıllarında ise ticarette büyük başarı göstermişler, Mekke’yi Arabistan’daki en önemli yerleşim yeri haline getirmişlerdi. Şimdi rüyalarında göremedikleri kadar zengindiler. Fakat önemli biçimde değişiklik göstermiş olan yaşam biçimleri eski aşiret değerlerinin, azgın ve acımasız kapitalizmin egemenliği altına girmesi anlamına geliyordu, insanlar kökenlerinden uzaklaşmıştı ve yitiklik duygusu içindeydi.

Bu sırada herhangi bir siyasal çözüm, dinsel nitelikte olmak durumundaydı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’in parayı din edindiğini biliyordu. Ama Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu yeni kendine yeterlik kültünün aşiretinin dağılması anlamına da gelebileceğini biliyordu. Eski göçebelik günlerinde aşiretin önce bireyin sonra gelmesi gerekirdi: Aşiretin her üyesi her birinin yaşamda kalmasının ötekine bağlı olduğunu bilirdi. Sonuç olarak etnik gruplarının fakirlerini ve ihtiyaç içindeki üyelerine bakmakla yükümlüydüler. Şimdi bireycilik toplumsal yaşamın yerini almıştı ve kural haline gelen rekabetti, insanlar kişisel servet biriktiriyor ve Kureyş’in ihtiyaç içindeki üyelerine aldırmıyorlardı. Her kabile veya daha küçük aile grubu, Mekke’nin zenginliğinden pay almak için birbiriyle rekabet içindeydi ve en başarısız kabilelerin bazılarının (Hz. Muhammed’in kendi kabilesi Haşimiler gibi) varlıklarının tehlikede olduğunu hissediyorlardı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Kureyş’in yaşamının merkezine bir başka aşkın değer koymayı, bencillik ve hırsını yenmeyi öğrenmedikçe, aşiretinin ahlaki açıdan parçalanacağına ve siyasal olarak birbiriyle mücadele eder duruma düşeceğine emindi.

Arabistan’ın geri kalan kesiminde de durum pek iç açıcı değildi. Yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan toplumsal ruhun halk arasında gelişmesine yardımcı olmaya yönelik olarak Araplar mürüvvet adıyla anılan bir ideoloji geliştirmişlerdi ve bu ideoloji ilinin işlevlerinden birçoğunu yerine getiriyordu. Arapların geleneksel anlamıyla dinle uyuşacak durumları yoktu. Pagan ilahlar panteonu vardı ve Araplar bunların putlarına taparlardı; fakat Araplar bu tanrıların ve kutsal yerlerin ruhsal yaşamdaki yerlerini açıklayan bir mitoloji geliştirmiş değillerdi.Ölümden sonra yaşam inancı da yoktu ve bunun yerme, zaman veya kader olarak çevrilebilecek olan dehr’in üstünlüğüne inanıyorlardı; ölüm oranının çok yüksek olduğu bir toplumda bunun önemini anlamak zor değildi. Batılı bilim adamları mürüvveti genellikle ‘erkeklik’ olarak çevirirler, ama bundan daha geniş bir anlam vardır: Bu terim savaşta cesareti, acıda sabır ve metaneti ve aşirete mutlak bağlılığı ifade eder. Mürüvvet erdemlerine göre bir Arap, kendi yaşam güvenliği ne olursa olsun seyyid şeyhine anında itaat etmeli, kendisini aşiretine karşı işlenen suçların öcünü almak için şövalyece görevlere adamalı ve aşiretin zayıf üyelerini korumalıdır. Aşiretin yaşamını sürdürebilmesi için seyyid zenginlik ve mülkünü halkıyla paylaşır ve halkından bir kişinin ölümünün öcünü bile, katil aşiretten bir kişiyi öldürerek alır. Komün etiğini burada daha da net biçimde görüyoruz: Katilin kendisini cezalandırmak gibi bir görev yoktur, çünkü İslam öncesi Arap toplumunda bir kişinin iz bırakmadan ortadan yok olması çok kolaydır. Bunun yerine düşman aşiretten bir kişinin cezalandırılması bu tür amaçlar için yeterlidir. Merkezi iktidarın bulunmadığı, her aşiretin kendi yasasını koyduğu ve çağdaş kolluk kuvvetine benzer bir örgütlenmenin bulunmadığı bir yörede, vendetta veya kan davası bir nebze toplumsal güvenlik sağlamının tek yoludur. Böylece kan davası, hiçbir aşiretin öteki üstünde egemenlik kurmaya kalkışamayacağı kaba, ama geçerli bir adalet biçimi olur. Ayrıca çeşitli aşiretlerin kolayca durdurulamaz bir şiddet çevrimine dahil olmaları anlamına da gelir, çünkü bir kan davası, insanlar alınan öcün, işlenen suça göre yerinde olmadığına inanmaları durumunda başka kan davasına yol açacaktır.

Mürüvvet, kuşkusuz acımasız olmakla birlikte, birçok güçlü niteliğe sahiptir. Derin ve kuvvetli bir eşitlik duygusunu yeşertmişi, dolaşımda olan maddi eşyanın fazla olmadığı bir yörede can alıcı öneme sahip bu eşyaya karşı umursamaz bir tavır geliştirilmesini teşvik etmiştir. İhsan ve merhamet kültü önemli erdemlerdendir ve Araplara ertesi günü dert edinmemeyi öğretmiştir. Bu nitelikler, göreceğimiz gibi, İslam’da da çok önem taşıyacaktır. İslam öncesi dönemin, Müslümanların cahiliyye adını verdiği son aşamasında, yaygın tatminsizlik ve ruhsal huzursuzluk bulunduğu anlaşılmaktadır. Araplar, iki güçlü imparatorluk, Sasanilerin İran’ı ve Bizans tarafından kuşatılmışlardır. Arabistan’a yerleşik toplumların yaşadığı ülkelerin çağdaş düşünceler girmeye başlamakta, Suriye ve Irak’a giden tüccarlar yurtlarına uygarlığın harikalarını anlatan öykülerle dönmektedirler. Ama Araplar daimi barbarlığa mahkum görünüyorlardı. Aşiretler sürekli savaş halindeydiler ve bu durum onların yetersiz kaynaklarını birleştirmelerini olanaksız kıldığı gibi pek bilincinde olmadıkları anlaşılan birleşik Arap halkını oluşturmalarını da engelliyordu. Büyük güçlerin sömürüsü altındaydılar; gerçekten de Güney Arabistan’ın daha verimli ve gelişmiş bölgesi olan (muson yağmurlarının yararını gören) şimdinin Yemen’i açıkça İran’ın eyaleti durumuna getirilmişti. Aynı zamanda, bölgeye giren yeni düşünceler, eski komün eliğini zayıflatan bireycilik duygularını getirmişti. Örnekse, ölümden sonraki yaşama dair Hıristiyan öğretisi, her bireyin ebedi kaderine kutsal bir değer katıyordu: Bu durum, bireyi gruba bağlı kılan ve her erkek ve kadının ölümsüzlüğünün aşiretin sürekliliğiyle olanaklı olduğunu öğreten aşiret ülküsüyle nasıl uyuşabilirdi?

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632′de vefat ettiğinde, Arabistan’ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummah (ümmet) içinde toplamıştı.Araplara kendi geleneklerine özgün bir maneviyat getirmiş ve yüz yıl içinde, Himalayalar’dan Pireneler’e uzanan kendi imparatorluklarını ve özgün bir kültürü kuracak biçimde güç kaynaklarını harekete geçirmişti. Ama gene de Hz. Muhammed 610 yılının ramazanında inzivaya çekilip Hira Dağı’ndaki küçük mağarada ibadet ederken bunları öngörmüş olamazdı. Arapların birçoğu gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde, antik Arap panteonundaki, adı sadece ‘Tanrı’ anlamına gelen al-Lah’ın, Yahudi ve Hıristiyanların Tanrısıyla aynı olduğuna inanmıştı. Gerçekten de Araplar, al-Lah’ın, anımsanmayan bir zamandan beri putu aralarında bulunmakla birlikte, kendilerine hiçbir peygamber veya vahiy göndermemiş olduğunun, üzüntüyle, farkındaydılar. Yedinci yüzyıla gelindiğinde, Arapların çoğunluğu, çok eski olduğu ortada olan Kabe’nin, o sırada orada Nebatiyeli ilah Hübel’in egemenliği söz konusu olsa da, gerçekte al-Lah adına yapıldığına inanmaktaydılar. Bütün Mekkeliler, Arabistan’ın en önemli kutsal yeri olan Kabe’yle övünüyorlardı. Her yıl yarımadanın her yerinden Araplar hac için Mekke’ye geliyor, birkaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. Kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve Araplar Mekke’de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. Fakat al-Lah, Kureyş’i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman İbrahim, Hz. Musa, veya İsa gibi peygamber göndermemişti ve Arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.

Bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. Arapların temasa geçtikleri Yahudi ve Hıristiyanlar, onlara Tanrıdan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. Bedeviler gene de şiddetli bağımsızlık yanlısıydı ve Yemen’deki kardeşleri gibi büyük güçlerin iktidarı altına girmek istemiyorlardı; İran ve Bizans’ın Yahudilik ve Hıristiyanlığı bölgedeki emperyal tasarılarını uygulamak için kullanıldıklarının tamamıyla farkındaydılar.

Bazı Araplar tek tanrıcılığın, emperyal bağlantılar dışında, daha yansız bir biçimini keşfetme girişiminde bulunmuş görünüyorlar. Daha beşinci yüzyılda Filistinli Hıristiyan tarihçi Sozomenu; bize Suriye’deki bazı Arapların, İbrahim’in özgül dini adını verdikleri dini yeniden keşfettiklerini bildirir. İbrahim, Tanrı daha Tevrat’ı, incil’i göndermeden yaşamıştı ve dolayısıyla ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, ilk biyograficisi Muhammed bin ishak’ın (öl. 767) bildirdiğine göre, Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelmesinden kısa süre önce, Mekke’de Kureyş’ten dört kişi, İbrahim’in doğru dini Hanifilik’i (.Hanifiyya) benimsemişti. Dört Haniften üçü ilk Müslümanlarca gayet iyi tanınmaktadır:

Ubeydullah bin Cahş, Hz. Muhammed’in kuzenidir; sonunda Hıristiyan olan Varaka bin Nevfel Onun ilk ruhsal hocalarından ve Zeyd bin Amr, Ömer bin el Hattab’ın, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşı ve İslam Devleti’nin ikinci halifesinin amcasıdır.

Zeyd’in tanrısal vahiy özlemi Hira Dağı’nda 610 yılının ramazanının on yedisi gecesi gerçek oldu. Hz. Muhammed uykudan uyandı ve kendisini ilahi bir varlığın şiddetiyle sarılmış hissetti. Kendisine bir meleğin göründüğünü ve kısa bir emir verdiğini anlatmaktadır: “Oku!” (ıkra). Sonunda, üçüncü korkunç sıkmadan sonra, Hz. Muhammed ağzından yeni bir kitabın ilk sözlerinin döküldüğünü duymuştur: “Yaradan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem Sahibidir.”   Tanrı sözü Arapça’da ilk kez dile gelmektedir ve bu kitap sonunda Kur’an (kıraat, okumak kökünden) adıyla bilinecektir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bildiği tek esin biçimi budur ve mecnun, cinlere bulaşmış bir kişi olduğunu düşünmektedir; öyle umutsuzdur ki, artık yaşam isteği kalmamıştır. Şimdi, mağaradan dışarı fırlayarak, kendisini zirveden aşağı atmaya karar verir. Ama yamaçta gördüğü başka bir görümdür; bunun daha sonra melek Cebrail olduğunu anlayacaktır.

İslam’da Cebrail genellikle vahiy getiren Kutsal Ruh olarak tanımlanır; Tanrının insanlarla iletişim kurma aracıdır.

El ve ayakları üstünde sürünerek, korkunç titremeler içinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kendisini karısının kucağına attı. “Beni örtün! Beni örtün!” diye bağırıyor, kendisini bu ilahi varlıktan koruması için yalvarıyordu. Korkusu biraz yatışınca, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karısına mecnun olup olmadığını sordu ve Hatice onu teskin etti: “Sen nazik ve akrabalarına karşı duyarlı birisin. Fakirlere yardım eder, onların acılarına katılıp ortak olursun. Halkının yitirdiği yüce ahlakı diriltmeye çalışıyorsun. Konukları ağırlar, muhtaç durumda olanlara yardım edersin. Mecnun olamazsın” dedi. Tanrı böyle nedensiz iş yapmazdı. Hatice, kuzeni Varaka ibn Nevfel’e danışmalarını önerdi; Varaka, kutsal kitapları bilirdi ve artık Hıristiyan olmuştu. Varaka hiç kuşku duymadı: Hz. Muhammed’e Hz. Musa’nın ve peygamberlerin tanrısından vahiy gelmişti ve O Arapların tanrısal elçisi olmuştu. Sonuçta, birkaç gün sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem durumun böyle olduğuna ikna olmuştu ve Kureyş’e vaaz etmeye başlayarak, onlara kendi dillerinde inen kitabı aktarmaya başladı.

Kitabı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Tevrat’ın Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya bir defada aktarılmış olmasına karşılık, Kur’an, Hz. Muhammed’e parça parça; satır satır indirildi, yirmi üç yıllık bir sürede tamamlandı. Tanrısal sözleri dikkatle dinlemek, görümü anlamaya çalışmak zorundaydı ve vahiyler ona her zaman açık sözlü biçimde gelmiyordu.

Hz. Muhammed hakkında, bütün öteki büyük dinlerin kurucuları hakkında bildiğimizden fazla şey biliyoruz ve çeşitli sure ve ayetlerinin tam tarihleri bilinen Kuran’da, görüşünün nasıl evrilip geliştiğini, evrensel bir açı kazandığını görebiliyoruz. Kuran’da, dinler tarihinde tekil olmak üzere, İslam’ın başlangıcı hakkında anı anına yorumlar buluruz. Bu kutsal kitapta, Tanrı, gelinen durum hakkında görüşler bildiriyor gibidir. Kuran Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme bugün bizim okuduğumuz sıra içinde inmemiştir; olayların gereğine ve içsel anlamlarına göre, ara ara inmiştir. Her yeni bölüm indiğinde, okuryazar olmayan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, bunları yüksek sesle tekrarlamış ve Müslümanlar bunları ezberlemiş ve okuryazar olan bir azınlık da kaleme almıştır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ölümünden yirmi yıl kadar sonra, vahiyler ilk kez resmi olarak bir araya getirilmiştir. Hazırlayıcılar uzun sureleri başa kısaları sona koymuşlardır. Bu düzenleme görüldüğü kadar keyfi değildir, çünkü Kuran ardışık sıra izleyen bir nesir veya açıklama, tartışma değildir. Çeşitli temalar üstüne görüşlerdir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’de vaaza başladığında, rolü konusunda çok kapsamlı bir düşüncesi yoldu. Yeni evrensel bir dinin kurucusu olduğuna inanmıyor, Kureyş’e eski tek Tanrı dinini getirdiğini düşünüyordu. Başlangıçta öteki Arap aşiretlerine vaaz edeceğini bile düşünmemişti, yalnızca Mekke ve çevresindeki halka hitap edeceğini düşünüyordu. Teokrasi kurucusu olacağı veya teokrasinin ne olduğu hakkında bir fikri de bulunmuyordu. Şehirde kendisinin siyasal bir etkinliği yoktu. O yalnızca nezir, öğüt verendi. Allah onu, Kureyş’e, durumlarının içerdiği tehlikeler konusunda uyarmak için göndermişti. Fakat ilk mesajları da hüküm dolu değildi. Daha çok umut dolu, iyimser mesajlardı bunlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’e Tanrının varlığını kanıtlamak zorunda değildi. Hepsi, zımnen yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allah’a inanıyordu ve büyük çoğunluğu onun Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı olduğunu biliyordu.

Kur’an, Kureyş’e yeni bir şey öğretmemektedir. Gerçekten de o, bilinmekte olanların “anımsatıcısı”dır:, bu bilgilere kolay anlaşılır bir açıklık getirmektedir. Kuran sık sık “Görmediniz mi  ?” veya “Düşünmediniz mi  ?” cümlesiyle bir konuyu ele alır. Tanrı sözü yüksekten gelen keyfi emirler vermemekte, Kureyş’le diyaloga girmektedir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yeni inanca soktuklarına günde iki kez ibadet etme (salat = namaz) koşulunu getirmiştir. Bu dışsal hareket, Müslümanlara içsel tutumlarını geliştirme ve yaşamlarını yeniden konuşlandırma olanağı verecektir. Sonuçta Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini İslam, her kabul edenin Allah’a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: Müslüman, bütün varlığını Yaratıcıya teslim eden kişi demektir. Kureyş, ilk Müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: Kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu Bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır.

Pratik anlamıyla İslam, Müslümanların, yoksul ve yoksunların iyi davranış gördükleri adil, eşitlikçi bir toplum yaratması anlamına gelir. Kuran’ın ilk ahlaki mesajı basittir: Zenginlik, biriktirmek ve kişisel servet yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. İbrani peygamberleri gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de, tek Tanrıya tapınmanın sonucu olarak sosyalist diyebileceğimiz bir etik vaaz etmiştir. Tanrı konusunda zorlayıcı öğretiler yoktur: Gerçekten de Kuran teolojik kurgular konusunda fazlasıyla kuşkucudur; kimsenin gerçeğini bilemeyeceği ve kanıtlayamayacağı konularda kendi başına ve aklından tahmini akıl yürütmelerde bulunması zann olarak reddedilir. Hıristiyan Diriliş ve Teslis öğretileri zarın örnekleri olarak görülür ve Müslümanların bu kavramları zındıklık sayması şaşırtıcı değildir.

Kuran’da ise, Allah, YHWH’den daha fazla kişisellikten uzaktır.Kitabı Mukaddes Tanrısındaki merhamet ve tutku onda yoktur. Tanrı hakkında ancak doğadaki işaretlerinden bir şeyler sezebiliriz ve O, o kadar aşkındır ki onun hakkında ancak “mesel’lerle konuşabiliriz.

Kuran, sürekli olarak Tanrının “mesajlarının ve “işaretlerinin anlaşılması için akıl gerektiğini vurgular.

Kuran’ın cümlelerine ayet denir. Adının da ortaya koyduğu gibi, Kuran, yüksek sesle ezberden okumak üzere indirilmiştir ve sesin kullanımı, yarattığı etkinin önemli öğelerinden biridir. Kuran, yalnızca bilgi edinmek için okunacak bir kitap değildir. O, ilahiyat duygusunu tatmak için okunur ve aceleyle okunup geçilecek bir kitap değildir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sıkı muhalifi, genç Kureyşli Ömer bin el-Hattab eski paganizmine bağlı ve Peygamberi öldürmeye hazır biriydi. Birincisinde Ömer gizlice Müslüman olmuş olan kız kardeşini yeni bir surenin okunuşunu dinlerken yakalar. “Bu saçmalık nedir?” diye öfkeyle eve dalar ve zavallı Fatma’yı yere serer. Eve konuk gelen ezbercinin kargaşada düşürdüğü yazmaları kaldırır ve okuma yazması olan birkaç Kureyşliden biri olarak okumaya başlar. Sözlerin güzelliği onun nefret duygularını ve önyargılarını aşmış ve bilincinde olmadığı olumlama özüne ulaşmıştır.

Eski İsraillilerin ilk dinsel bağlantılarını terk etmelerinin ve tek tanrıcılığı kabul etmelerinin yedi yüzyıl aldığını görmüştük, oysa Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Araplara bu zorlu dönüşümü yaşatması yirmi üç kısa yıl içinde olmuştur. Şair ve peygamber olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile bir metin ve ilahi tecelli olarak Kuran elbette dinle sanat arasında var olan derin yakınlığın fazlasıyla çarpıcı bir örneğidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Müslümanlara pagan Tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen Kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. Görevinin ilk üç yılında Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların her zaman yaptıkları gibi, Yüce Tanrı Allah yanında Arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. Ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve Müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi. ilk Hıristiyanlar gibi ilk Müslümanlar da toplumu derinden tehdit eden “ateizm” ile suçlanıyorlardı. Batılı bilim adamları Kureyş’in bu kopma noktasına gelişini, genellikle olasılıkla sahte olan ve Salman Rüştü olayından beri talihsiz bir ün kazanmış olan Şeytan Ayetleri olayına bağlarlar.Üç Arap ilahı Hicaz Arapları için özellikle önemliydi: el-Lat (ki adı yalnızca ‘tanrıça’ demektir), Mekke’nin güney doğusunda Taif ve Nahla’da tapınakları olan el-Uzza (‘güçlü olan’) ve Kızıldeniz kıyısında Kudayd’da tapınağı olan Manat (‘kader çizen’). Bu ilahlar Juno veya Pallas Athena gibi tamamıyla kişileştirilmiş değildi. Bunlara genellikle Tanrının kızları anlamında benat’ullah denirdi. Bu ilahlar tapınak yerlerinde gerçeğe uygun heykellerle değil, fakat koca dikili taşlarla temsil ediliyorlardı, tıpkı eski Kenanilerin yaptıkları gibi. Araplar bunlara kaba, basit biçimde tapınıyorlar; fakat bunları ilahiliğin odak noktası olarak kabul ediyorlardı.

Şeytan Ayetleri öyküsü ne Kuran’da ne de herhangi eski sözlü veya yazılı kaynakta yer alır.Ancak onuncu yüzyılın tarihçisi Ebu Cafer üt-Taberi’nin (öl. 923) eserinde sözü edilir. Taberi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, tanrıçaların kültünü reddettikten sonra kendisiyle aşiretinin çoğunluğu arasında gelişen gerginlikten rahatsız olduğunu ve ‘Şeytan’ dan aldığı ilhamla, benat’ullah’a, melekler gibi şefaatçiler olarak saygı göstermeye izin veren bazı sahte ayetler sarf ettiğini anlatır. “Şeytan” ayetleri adı verilen bu cümlelerde üç tanrıça al-Lah’la eşit değil; fakat insanlar adına ona aracılık yapabilecek daha küçük ruhsal varlıklardır. Taberi’ye göre daha sonra Cebrail Peygambere bu ayetlerin şeytan kaynaklı olduğunu ve Kuran’dan çıkartılmaları gerektiğini, onların yerine benat’ullah‘ın yansıtım ve hayal ürünü olduğunu bildiren şu ayetlerin konmasını söylemiştir:  Kuran’ın ataların pagan tanrılarına yönelttiği en köktenci mahkumiyet buydu ve bu ayetler Kuran’a dahil edildikten sonra Kureyş’le uzlaşma olanağı kalmamıştı. Bu noktadan sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ısrarlı bir tektanrıcı oldu ve şirk (puta taparlık, sözlük anlamıyla Allah’la başka varlıkları ilişkilendirmek) İslam’da en büyük günah oldu.

İslam’da Şeytan, Hıristiyanlıkta olduğundan çok daha fazla tahammül kaldırır bir kimliktir. Kuran, Şeytan’ın Kıyamet gününde affedileceğini söyler ve Araplar Şeytan sözcüğünü bir insanın huylarına benzetme yoluyla veya doğal bir baştan çıkma için sık sık kullanırlar. Kaynaklar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor. O, pragmatik biriydi ve can alıcı önemde görmediği bir konuda uzlaşmaya girebilirdi, ama Kureyş ona çok tanrı arasından birinin en büyük olduğu bir çözümle, kendisi ve Müslümanları Allah’a taparken, kendilerinin ata tanrılarına tapmalarına izin vereceği bir uzlaşmayla geldiğinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu öneriyi şiddetle reddetmişti.

Tanrının birliğini kavramak Kuran ahlakının temeliydi. Maddi varlıklara ver vermek veya daha önemsiz varlıklara güvenmek şirk (putperestlik) ve İslam’da en büyük günahtı.

Athanasius gibi Hıristiyanlar da yalnızca Yaratıcının Varlığın Kaynağı’nın kurtarıcı iktidara sahip olduğunda ısrar etmişlerdir. Bu görüşlerini Teslis ve Diriliş öğretilerinde de ifade etmişlerdir. Kuran Semitik ilahi teklik görüşüne döner ve Tanrının oğul sahibi olacağı görüşünü reddeder. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tektanrıcılığın, aşiretçiliğin düşmanı olduğunu biliyordu: Bütün ibadetlerin yöneldiği tek ilah, bireyin olduğu kadar toplumun da birliğini sağlardı.

Fakat basitleştirilmiş bir Tanrı kavramı da yoktur. Bu tek ilah bizim bilip anlayabileceğimiz türden, bizler gibi bir varlık değildir. Müslümanları salat yani namaza davet eden Allahu Ekber! seslenişi, Tanrı ile geri kalan gerçeklik arasındaki farkla birlikte, Tanrıyla, hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz kendisi (ez-Zat) arasındaki farkı da vurgular. Eski bir geleneğe göre (hadis), Tanrı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım” demiştir. Önceki iki dinde olduğu gibi, İslam da Tanrıyı ancak eylemleri ile görebildiğimizi ortaya koyar; Tanrı böylelikle söze gelmez varlığını insanların sınırlı anlayışına sunmaktadır. Hıristiyan Babaları gibi, Kuran da Tanrıyı mutlak olarak görür, sahici varlığa sahip olan yalnızca odur. Kuran’da Tanrının doksan dokuz adı veya sıfatı vardır. Bu adlar onun büyüklüğüne evrende bulabildiğimiz bütün olumlu niteliklerin kaynağı olduğuna vurgu yapar. Tanrının adları Müslüman imanında merkezi bir rol oynar: Ezbere söylenir, teşbihle zikr edilir ve mantra olarak söylenirler. Bütün bunlar Müslümanlara tapındıkları Tanrının insani kategoriler içine girmediğini ve basit tanımlara sığmayacağını anımsatır.

İslam’ın ilk şartı Kelime-i Şahadet, Müslüman inancının ifade edilişidir: Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem onun peygamberidir. Bu ifadenin varlığı Müslümanların Tanrıyı odak noktası ve tek öncelik konusu yaparak yaşamalarını gerektirir. Hıristiyan Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’i hakiki peygamber olarak tanıdığında, o ne kendisi ne de Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için İslam’a dönmüştü. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanlardan kendi Allah dinine dönmelerini, kendileri özellikle istemedikçe,hiçbir zaman talep etmemişti, çünkü onların kendi otantik vahiylerine sahip oldukları düşünülüyordu. Kuran, daha önceki peygamberlerin mesaj ve görüşlerini ortadan kaldıran bir vahiy değildi, tersine insanlığın dinsel deneyiminin sürekliliği üstünde ısrarla duruyordu. Bugün birçoklarının İslam’ı mahkum ettikleri hoşgörüsüzlük rakip bir Tanrı görüşünden değil, fakat oldukça farklı bir kaynaktan çıkmaktadır. Müslümanlar,  adaletsizlik karşısında hoşgörüsüzdürler. Kuran öteki dinsel gelenekleri, yanlış veya eksik diye mahkum etmez, fakat her yeni peygamberin kendinden öncekilerin görüşlerini doğruladığını ve sürdürdüğünü gösterir. Kuran Tanrının yeryüzünün her halkına bir haberci gönderdiğini öğretir: İslam geleneğine göre böyle 124.000 peygamber olmuştur. Bu, sonsuzluğu simgeleyen bir rakamdır. Böylece Kuran özünde yeni bir mesaj getirmediğini ve Müslümanların eski dinlerle yakınlıklarını ortaya koymaları gerektiğini sürekli yineler.

Kureyş ile yaşanan kopmadan sonra Müslümanlar için Mekke’de yaşamak dayanılmaz bir hale geldi Aşiret korumasına sahip olmayan köleler ve azatlılar o kadar şiddetli sorgulamalara uğradılar ki, bazıları işkencede öldü ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi Haşimi klanına, açlıktan teslim olmaları amacıyla boykot uygulandı: Bu yoksunluk olasılıkla sevgili karısı Hatice’nin ölümüne yol açtı. Sonunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi yaşamı da tehlikeye girdi. Kuzeydeki yerleşim yeri olan Yesrib’in pagan Arapları, Müslümanları kendi klanlarını terk edip oraya yerleşmeye davet ettiler. Yesrib çeşitli aşiretler arasındaki onulmaz savaşla bölünmüştü ve paganların çoğu vahanın ruhsal ve siyasal sorunlarını İslam’ı kabul ederek çözmeye hazırdı. Burada üç büyük Yahudi aşiret vardı ve paganların zihnini tektanrıcılığa alıştırmalardı. Yani Arap ilahların reddedilmesinden Kureyş kadar etkilenmiyorlardı. Böylece 622 yazında yetmiş kadar Müslüman aileleriyle birlikte Yesrib’ e gitti.

Yesrib’e (veya Müslümanların verdiği adla Medine’ye) Hicretten önceki yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem dinini kendi anladığı biçimiyle Yahudiliğe daha yakınlaştırmıştı. Böylece Yahudilerin Kefaret Günü’nde Müslümanların oruç tutmaları ve o zamana kadar iki kez iken, artık Yahudiler gibi günde üç kez namaz kılınması düzenini getirdi. Müslümanlar Yahudi kadınlarla evlenebilir ve bazı yemek kurallarına uyabilirlerdi. Artık Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Kudüs’e yönelerek ibadet edeceklerdi. Yahudiler onu reddetmek için geçerli dinsel nedenlere sahiptiler: Onlar peygamberlik çağının bittiğine inanıyorlardı. Bir Mesih bekliyorlardı, ama bu aşamada hiçbir Yahudi veya Hıristiyan peygamber geleceğine inanılamazdı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise bu aşiretleri yeni İslam ümmeti, Yahudilerin de üyesi oldukları bir üst aşiret bağı altında Kureyş’le birleştirmişti. Medine’deki konumlarının gerilediğini görünce, Yahudiler düşman oldular. Camide toplanıp “Müslümanların anlattıkları öyküleri dinleyerek gülüp, dinleriyle alay etmeye başladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in iddialarıyla da alay ediyor, kaybolduğunda devesini bulamayan bir adamın peygamber olduğunu iddia etmesinin çok tuhaf olduğunu söylüyorlardı.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Yahudiler tarafından reddedilmesi herhalde yaşamındaki en büyük hayal kırıklıklarından biriydi ve bütün dinsel konumunu sorgular bir duruma düşürmüştü. Ama bazı Yahudilerin tutumu dostçaydı ve Müslümanlara manevi açıdan destek oldukları anlaşılıyordu. Onunla Kitab-ı Mukaddesi tartışıyor, ona Yahudilerin eleştirilerini karşılama yollarını anlatıyor ve bu yeni bilgiler Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e kendi görüşlerini geliştirmekte yardımcı oluyordu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ilk kez, daha önce belirsiz kalan, peygamberlerin kesin kronolojisini öğreniyordu. Şimdi İbrahim’in, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan önce yaşamış olmasının çok önemli olduğunu anlıyordu. O zamana kadar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanların aynı dinden olduklarını düşünmüştü belki de, ama artık aralarında ciddi anlaşmazlıklar olduğunu görüyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’nin dost Yahudilerinden, ayrıca Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in öyküsünü de öğrendi. Kitabı Mukaddes’e göre İbrahim, cariyesi Hacer’den bir oğul sahibi olmuştu; fakat Sara, İshak’ı doğurunca Hacer ve İsmail’i kıskandı ve onlardan kurtulmak istedi. İbrahim’i rahatlatmak için Tanrı İsmail’in de büyük bir ulusun atası olacağına söz verdi. Arap Yahudileri bazı yerel efsaneleri de katarak, İbrahim’in Hacer ve İsmail’i Mekke’de terk ettiğini ve Tanrının burada onları gözettiğini, çocuk susuzluktan ölecekken kutsal Zemzem suyunu akıttığını da eklemişlerdi. Daha sonra İbrahim, İsmail’i ziyaret etti ve baba oğul birlikte Kabe’yi, Tanrının ilk tapınağını inşa ettiler. İsmail Arapların atası oldu, yani onlar da İbrahim’in çocuklarıydılar. Bu öykü Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kulağını okşamış olmalı: Araplara kendi kitaplarını getiriyordu ve şimdi inançlarını atalarının inançlarıyla temellendirebilirdi. Ocak 624′de, Medine Yahudilerinin düşmanlığının kalıcı olduğu anlaşıldığında, Allah’ın yeni dini bağımsızlığını ilan etti. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Müslümanlara Kudüs yerine Mekke’ye dönük ibadet etmelerini emretti, ibadet yönündeki (kıble) bu değişiklik Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in en yaratıcı dinsel hareketi olarak görülür, Müslümanlar iki eski vahiyden bağımsız olarak Kabe’ye dönmekle, hiçbir kurumlaşmış dinle bağlarının olmadığı, fakat yalnızca Tanrıya teslim olduklarını ilan ediyorlardı. Tek Tanrının dinini dinsizce savaşan gruplara bölen mezheplere katılmıyorlardı. Onlar İbrahim’in esas dinine dönüyorlardı; İbrahim Tanrıya teslim olan ve onun evini inşa eden ilk m üslim’ di.

Müslümanlar, tarihi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğumuyla veya ilk vahiyleri almasıyla değil -bunlarda zaten yeni bir taraf da yoktu- İslam’ı siyasal bir gerçekliğe dönüştürmeye başlayarak tarihteki ilahi planı uygulamaya başladıkları Hicret’le başlatırlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta siyasal bir önder olmak için yola çıkmamıştı, ama öngörülmeyen olaylar onu Arapların tamamıyla yeni bir siyasal çözüme doğru itmişti. Hicret ile 632′de ölümü arasındaki on yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ilk Müslümanlar, Medine’deki muhalifleri, Mekke’deki Kureyş ve ümmeti yok etmek isteyen herkese karşı umutsuz bir yaşam savaşına girdiler. Batıda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem genellikle isteksiz bir dünyada zorla İslam’ı kabul ettiren bir savaş önderi olarak tanıtılır. Gerçeklik oldukça farklıdır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yaşamı için savaşıyordu ve Kuran’da birçok Hıristiyan’ın kabul edeceği bir adil savaş teolojisi gelişirken, hiçbir zaman kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamıştı. 630′ da Mekke, kapılarını kan dökmeden onu almayı beceren Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e açtı. 632′de vefatından kısa süre önce, Veda Haccı olarak bilinen ziyaretini yaptı ve eski pagan Arap riti haccı İslâmlaştırarak Araplar için çok kıymetli olan hacılığı dininin beşinci şartı yaptı.

Yahudi ve Hıristiyanlar da cemaat ruhunu vurgulamışlardır. Hac her Müslüman bireye merkezinde Tanrı olmak üzere ümmet bağlamında kişisel birleşme deneyimi sunar.

Ne yazık ki, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din daha soma, metinleri Müslüman kadınlar hakkında olumsuz biçimde yorumlayan erkekler tarafından zorla ele geçirildi. Kuran bütün kadınlar için peçe zorunluluğu gerektirmez, yalnızca toplumsal konumlarının işareti olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in eşleri için bunu getirir. Abbasi halifeliği zamanına (750-1253) gelindiğinde Müslüman kadınların durumu da Yahudi ve Hıristiyan toplumlardaki kardeşlerininki kadar kötüydü.

Hz. Ali’nin kendisi-Ebu Bekir’in önderliğini kabul etmişti, fakat sonraki birkaç yıl içinde ilk üç halife Ebu Bekir, Ömer bin el-Hattab ve Osman bin Affan’ın siyasalarını kabul etmeyen siyasal muhaliflerin bağlılık odağı oldu. Sonunda Hz. Ali, 656′da dördüncü halife oldu. Şia ona ilk imam ve ümmetin önderi adını verecekti. Önderlikle ilgili olarak Sünni ve Şiilerin arasındaki ayrılık öğretiye ilişkin olmaktan çok siyasaldı ve bu İslam dininde Tanrı kavramı kadar siyasetin taşıdığı önemi de gösterir. Şia-i Ali (Ali taraftarları) azınlık olarak kaldılar ve babası Ali’nin ölümünden sonra halifeliği zorla ele geçiren Emevileri kabul etmeyi reddettiği için, 680 yılında küçük bir toplulukla birlikte Emevi halifesi Yezid’in adamlarınca Kerbela’da, bugünkü Irak’ta Kufe yakınındaki vahada, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in torunu Hüseyin bin Ali’nin trajik biçimde öldürülmesiyle tipik ifadesini bulan bir protesto inancı geliştirdiler.

Müslümanlar İslam’ın Yahudiliğin Yakup’un oğulları için olduğu gibi, Araplara ait olduğuna inanıyorlardı. Ehl-i Kitap olarak Yahudi ve Hıristiyanlar da zımmi olarak, koruma altındaki azınlık gruplar olarak din özgürlüğüne sahiplerdi. Müslümanlar kendilerini Tanrının isteği

doğrultusunda adil bir toplum işleyişini sağlamakla yükümlü görürler. Ümmetin kutsal bir önemi vardır; Tanrı, insanlığı baskı ve zulümden kurtarmak için bu girişimi kutsamıştır.

En sofu Müslümanlar kurulu düzeni Kuran’ın sosyalist mesajı ile tehdit ettiler ve İslam’ı yeni koşullara uydurmaya çalıştılar. Farklı çözümler ve mezhepler ortaya çıktı.

En çok taraftar bulan çözüm Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Raşidin in ülkülerine dönmeye çalışan hukuku ve gelenekçilerin çözümüydü. Bu durum Şeri hukukun oluşması sonucunu verdi. Şeri hukuk, Tevrat’a benzer biçimde, Kuran ile Peygamberin yaşamı ve sözleri üstüne kurulmuştu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sözleri (hadis) ve yaptıkları (sünnet) ile arkadaşları hakkında şaşırtıcı sayıda sözlü gelenek oluşmuştu ve bunlar sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda bazı derleyiciler tarafından toplanmıştı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Tanrıya mükemmel biçimde teslim olduğuna inanıldığından, Müslümanların günlük yaşamlarında onu taklit etmeleri gerekiyor. Müslümanlar sünneti izleyerek birbirlerini onun yaptığı gibi “Selamun aleykum” (Esenlik üstünüze olsun) diye selamladıklarında, hayvanlara, ve yetimlere, fakirlere, onun gibi iyilikle davrandıklarında ve başkalarıyla ilişkilerinde cömert ve güvenilir olduklarında Tanrıyı anımsarlar. Tanrı bilinci anlamındaki takva Tanrının sürekli anılmasını [zikr] içerir.

Hadis veya Peygamberin toplanmış sözleri genellikle günlük sorunlarla ama aynı zamanda metafizik, kozmoloji ve ilahiyatla da ilgilidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in taklit edilmesine dayalı bu tür bir sofuluk peşinde olan Müslümanlar; genel olarak ehl-i hadis, gelenekçiler olarak anılırlar. Ruhban kastına veya aracılara gerek yoktu. Her Müslüman, Tanrı karşısında kendi kaderiyle sorumluydu.

Şia ise Hıristiyan diriliş görüşüne daha da yakın düşünceler geliştirdi. Hüseyin’in trajik ölümünden sonra Şiiler ancak babası Ali bin Ebu Talib’in soyundan gelenlerin ümmete yönetici olabileceğini benimsediler ve İslam içinde ayrı bir mezhep oldular. Şiiler bu kavramı genişlettiler ve ancak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Ali kolundan gelen aile üyelerinin doğru Tanrı bilgisine (ilm) sahip olduğuna inanmaya başladılar. Ümmeti ancak onlar tanrısal kılavuzlukla yönetebilirlerdi.

Ali’nin kişiliğine duyulan sevgi şaşırtıcı biçimlerde gelişti. Daha köktenci Şii grupları Ali ve soyunu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’den de yukarıda bir konuma yerleştirdi ve onlara Tanrısala yakın bir nitelik atfetti. Müslümanlar ümmetin gerçek imamı’nı (önder) ancak Tanrı tarafından belirlenmiş bu aileden gelen kişiler arasında bulabilirlerdi, iktidarda olsun olmasın, onun kılavuzluğu mutlak zorunluluktu ve her Müslüman onu bulmak ve önderliğini kabul etmek zorundaydı. Bu imamlar hükümete karşı gelmenin odağı olarak görüldüğünden halifeler bunları devletin düşmanı olarak gördüler. Her imam ölürken, akrabalarından birini ilm’i miras bırakmak üzere seçiyordu. Zamanla imamlar tanrısallığın avatar’ları olarak görülmeye başlandı: her biri Tanrının dünyadaki varlığının kanıtı (hüccet) idi ve gizemli bir biçimde tanrısallığı insanda diriltiyordu. Onun sözleri, kararları ve emirleri Tanrınındı. Hıristiyanların Hz. İsa’yı insanları Tanrıya götüren Yol, Hakikat ve Işık olarak görmeleri gibi, Şiiler de imamlara Tanrının kapısı (bab), yol (sebil) ve her kuşağın kılavuzu olarak saygı gösterdiler.

On iki imam Şiileri Ali’nin Hüseyin kolundan on iki torununu kabul etti ve 939′da son torun imam saklanarak ortadan kayboldu; soyundan gelen kimse olmadığından kol böylece sona erdi. Yedililer olarak bilinen İsmailliler, bu imamların yedincisinin sonuncu olduğuna inandılar. On iki imamcılar arasında mesihçi bir çizgi doğdu; On ikinci veya Kayıp imamın Altın Çağ’ı başlatmak üzere döneceğine inandılar. İran devriminden beri Batıda Şiiliği İslam’ın kalıtımsal olarak köktenci bir mezhebi olarak görme eğilimi var, ama bu doğru bir değerlendirme değil. Şiilik sofistike bir gelenek olmuştur. Gerçekten de Şiiler, Kuran’a akılcı yorumlar getirmeye çalışan Müslümanlarla birçok ortak yana sahiptirler. Mutezile olarak bilinen bu akım kendi ayrı gruplarını oluşturmuştu, ayrıca katı bir siyasi görüşleri de vardı: Şiiler gibi, Mutezile de sarayın lüksüne karşı fazlasıyla eleştireldi ve kurulu düzene karşı sık sık siyasal hareketlere girişiyorlardı.

insanın kendi kaderinin yazarı ve yaratıcısı olduğunu savunan Mutezile bu noktada Tanrının kadir-i mutlak olduğu düşüncesi ile çelişerek Gelenekçilerle ters düşüyorlardı. Gelenekçiler, Mutezilenin Tanrıyı aşırı akılcı ve fazlasıyla insan biçimli gördüklerinden şikayetçiydiler. Eğer onu anladığımızı iddia edersek, O Tanrı olmaktan çıkar, basit bir insan yansıtması olurdu. Tanrı insanların basit, doğru, yanlış kavramlarından aşkındı ve bizim ölçülerimiz ve beklentilerimizle tanımlanamazdı. Mutezile tamamıyla insani bir ülkü olan adaletin, Tanrının özü olduğunu söylerken yanılıyordu. Tanrıyı kişisel görüşlerimize göre bir Tory veya Sosyaliste, ırkçı veya devrimciye dönüştürebiliriz. Bu tehlike bazılarını kişilik sahibi Tanrıyı dindışı bir görüş olarak görmeye itmiştir, çünkü böyle bir görüş bizi kendi önyargılarımıza hapseder ve bizim insani düşüncelerimize mutlaklık kazandırır.

Yahudilerin Tanrının Bilgeliği veya Tevrat’ın zamanın başlamasından önce Tanrıyla birlikte var olduğunu düşünmeleri gibi, Müslümanlar da şimdi Tanrının kişiliğini açıklama konusunda, onun tamamıyla insan aklıyla kavranamayacağına yönelik benzer bir görüş geliştiriyorlardı.

Eşari genellikle ilahiyat olarak çevrilen Kelam (sözlük anlamıyla söz veya söylem) geleneğinin kurucusu olmuştu.

Hem Mutezile hem de Eşariciler farklı yollardan dinsel Tanrı deneyimiyle sıradan akılcı düşünce arasında ilişki kurma çabasında bulunmuşlardı.

6 Filozofların Tanrısı

Dokuzuncu yüzyıl boyunca Araplar, Yunan bilimiyle ve felsefesiyle ilgilendiler ve sonuç, Avrupa terimleriyle, Rönesans’la Aydınlanma arasında bir geçiş olarak adlandırılabilecek kültürel verimlilik oldu. Yunan filozoflarının Tanrısının Allah’la aynı olduğuna inanıyorlardı.

Bugün bilim ve felsefenin dinle uzlaşmaz olduğunu düşünürüz, oysa feylezoflar genellikle inançlı kişilerdi ve kendilerini Peygamberin sadık çocukları olarak görüyorlardı, iyi Müslümanlar olarak siyasal açıdan uyanıktılar, sarayın lüksünü reddediyorlardı ve aklın gösterdiği yollarla toplumlarını düzeltmek istiyorlardı. Feylezofların elini ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu; fakat onu ilkel ve dar görüşlülük olarak gördükleri öğelerden arındırmak istiyorlardı.

Tanrıyı gizem olarak görmek yerine, feylezoflar onun aklın kendisi olduğuna inanmaktaydılar. Vahiyle bilim arasında, akılcılıkla inanç arasında temel bir çelişki görmüyorlardı.

Felsefe ex nihilo yaratılışı reddetme yolunu tuttuğundan el-Kindi gerçek bir feylezof olarak tanımlanamaz. Ama İslam dünyasında dinsel hakikatle sistematik metafiziği birbirine uydurmaya çalışan ilk kişi odur.

Felsefenin İslam dünyasında azınlık mezhebi olarak kalmasının nedenlerinden biri seçkinciliğidir. Ancak belirli zeka derecesindekilere hitap etmiş ve böylece Müslüman toplumu biçimlendirmeye başlayan eşitlikçi ruhun dışında kalmıştır.

Türk feylezof Ebu Nasr el-Farabi (öl. 950),felsefi akılcılığa yeteneği olmayan eğitimsiz kitleler konusuna eğilmiştir    Farabi, Rönesans insanı diyebileceğimiz biridir: Hekim olması bir yana aynı zamanda müzisyen ve mistiktir. Devlet’de Platon iyi toplumun, filozof tarafından, sıradan insanlara kabul ettireceği akılcı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Farabi Peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in tam da Platon’un öngördüğü türden yönetici olduğunu kabul eder. Farabi Aristoteles’e yakındı. Tanrının dünyayı ‘aniden’ yaratmaya karar verdiğine inanmıyordu. Bu uygunsuz değişimler içinde ezeli ve durağan bir Tanrı anlamına gelirdi.

Kuran’ın gerçeklik anlayışına göre açık farklılıklar varsa da Farabi felsefeyi, halka yakın gelmesi için peygamberlerin şiirsel, benzetme yoluyla ifade ettikleri hakikatleri anlamanın üstün yolu olarak görüyordu. Felsefe herkes için değildi.

Farabi’nin yayılma öğretisi, feylezoflar arasında genel kabul gördü. Felsefe ve aklı dine muhalif görmekten uzak olan Müslüman Sufiler ve Yahudi Kabalacılar genellikle feylezofların öngörülerini kendi daha imgelemci anlayışları için esinleyici buldular. İsmaililer on İkililerden altıncı imam Caferü’s-Sadık’ın ölümünden sonra 765′de ayrıldılar. Cafer, oğlu İsmail’i halefi olarak atamıştı, fakat o genç yaşta ölünce on İkililer kardeşi Hz. Musa’nın yetkesini tanıdılar, İsmailliler ise İsmail’e bağlandılar ve soyun onunla sona erdiğine inandılar.

Şiiler imamlarının gizemli biçimde Tanrının dünyada vücut bulması olduğuna inanmaya başlamışlardı, Kuran’ın simgesel yorumuna dayanan kendilerine has bir batini inanç geliştirmişlerdi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, kuzeni ve damadı Ali bin Talib’e gizli bir bilgi aktardığına ve bu ilm’in onun soyundan gelen belirli imamlar yoluyla taşındığına inanıyorlardı. Ne Peygamber ne de imamlar tanrısaldılar, fakat Tanrıya karşı o kadar açıklardı ki, Onun sıradan bir ölümlüde olduğundan çok daha eksiksiz biçimde onlarda mevcut olduğu söylenebilirdi. Nasturiler de İsa için aynısını düşünüyorlardı. Nasturiler gibi Şiiler de imamları tanrısallığın ‘tapınak’ veya ‘hazine’si, ağzına kadar aydınlatıcı tanrısal bilgiyle dolu olarak görüyorlardı.

Farabi Tanrı ile Ptolemaios’un kürelerinin ilki olan maddi dünya arasında on yayılım öngörmüştü, İsmaililer de peygamber ve imamları bu gök şemasının ‘ruh’tan olarak gördüler, ilk gök katının en yüksek ‘peygamberlik küresinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem vardı, ikinci katta Ali ve ardından gelen yedi imam, sonraki kürelerde sıra ile yer alıyorlardı. Son, maddi dünyaya en yakın kürede bu kutsal soyu olanaklı kılan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kızı, Ali’nin karısı Fatma bulunuyordu. Dolayısıyla o, İslam’ın Annesiydi ve tanrısal Bilgelik Sofia’ya karşılık geliyordu.

Dinin gizli (batini) boyutunu arayan ismaili Batıniler oldukça farklı bir sorunla uğraşıyorlardı. Şair veya ressamlar gibi, mantıkla pek ilgisi olmayan bir simgesellik kullanıyorlardı, ama bunun duygularla veya akılcı kavramlarla ifade edilenden çok daha derin bir gerçekliği açıkladığını hissetmekteydiler. Dolayısıyla tevil (sözlük anlamıyla geri taşıma) adı verilen bir Kur’an anlama yöntemi geliştirdiler. Henri Corbin, İran Şiiliğinin son dönem tarihçisi, tevil disiplinini müzikteki armoni ile kıyaslar. Tıpkı kutsal OUM hecesini saran kavranılmaz sessizliği dinleyen bir Hindu gibi.Bu, önde gelen bir İsmaili düşünür olan Ebu Yakub es-Sicistani’nin (öl. 971) açıklamasına göre, Müslümanların Tanrıyı hak ettiği gibi anlamalarına yardım eden bir disiplindir. Müslümanlar Tanrıdan genellikle insan biçimli terimlerle söz ederler. Onu dünyevi boyutlardan daha büyük bir insan getirirler. Başkaları ise bütün dinsel anlamlarından sıyırarak Onu bir kavrama indirgemiştir. Oysa O, çifte olumsuzluk kullanımını savunmuştur. Tanrı hakkında konuşmaya olumsuzlukla, örneğin Onun ‘varlık’ olmasından çok ‘varlık dışı’ oluşu ile, ‘bilge’ oluşundan önce ‘cahil olmayışı’ ile vb. başlayarak konuşmalıyız. O insan sözlerinin hiçbirine tekabül etmez. Bu dil disiplinini kullanarak batini, Tanrının gizemini açıklamaya çalıştığında dilin yetersizliğinin farkına varır.

Tevil Tanrı hakkında bilgi edinmek için tasarlanmamıştır, batini akıldan daha derin bir düzeyde aydınlanmak için hayranlık duygusu yaratmanın aracıdır. Bu bir tür kaçamak da değildir, İsmaililer siyasal eylemcilerdi. Gerçekten de Caferü’s-Sadık, Altıncı imam, inancı eylem olarak tanımlar. Peygamber ve imamlar gibi, mümin Tanrı görümünü dünyada etkin kılmalıdır.

St.Agustinus’un kendini tanımayı Tanrı bilgisinin ayrılmaz yönü olarak kabul etmesi gibi, kendini anlamak İslam mistisizminin önde gelen öğesi olmuştur. Sufilerin, İsmaililerin yakınlık duydukları Sünni mistiklerin de, bir sözü vardı: “Kendisini bilen, Tanrısını bilir”. Bu söz Kardeşlerin ilk risalesinde de anılmıştı. Ruhun rakamlarını sayarken, ilkTek’e, ruhun yüreğinde insanın kendisi olduğu ilkesine varmışlardı. Kardeşler feylezoflara da yakındı. Müslüman akılcılar gibi, onlar her yerde aranması gereken hakikatin birliğin vurguluyorlardı. Hakikatin peşinde olan kişi “hiçbir bilimden kaçınmamalı, hiçbir kitabı küçümsememeli, tek birinanca da fanatik biçimde bağlanma malıydı. Kardeşler Yeni Platoncu bir Tanrı kavramı geliştirdiler; Tanrı, Plotinos’un kavranılamaz, ifade edilemez Tek’iydi. Feylezoflar gibi onlarda Kuran’daki ex nihilo öğretisinden çok Platoncu yayılma öğretisini benimsemişlerdi.

Felsefe doruk noktasına, Batıda Avicenna olarak tanınan Ebu Ali İbni Sina (980-1037) ile ulaştı. Parlak, berrak bu entelektüeldi, hiç kuru bir bilgiç olmadı. Aynı zamanda güzellik tutkunuydu ve elli sekizinde genç bir yaşta şarap ve sekse aşırı düşkünlüğü nedeni ile öldüğü söylenir.

Vahyedilen dini, Felsefenin daha aşağı bir değişkesi olarak görmek yerine, İbni Sina, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi bir peygamberin bütün filozoflardan üstün, olduğunu çünkü insan aklına dayanmayıp doğrudan ve içgüdüsel Tanrı bilgisine sahip olduğunu savundu. İbni Sina Tanrının varlığı konusunda, orta çağın daha sonraki Yahudi ve Müslüman filozoflarınca standart haline gelen Aristoteles’in kanıtlarına dayalı akılcı bir kanıtlama geliştirdi. Ne o ne de feylezoflar Tanrının varlığından en küçük kuşku duyuyorlardı. Yardımsız insan aklının Üstün Varlığın varoluşunun bilgisine ereceğinden asla kuşkulanmadılar. Akıl insanın en yüce eylemiydi. İbni Sina entelektüel yeteneği olanların bu yolla Tanrıyı keşfettiklerini dinsel bir görev olarak görüyordu; çünkü akıl, Tanrı kavramını geliştirebilir, onu boş inanç ve insan biçimlilikten kurtarabilirdi.

Gerçekliğin mantıksal olarak uyumlu bir bütün oluşturduğu Felsefenin ilk savıdır, yani bizim sonsuz yalınlık arayışımız şeyleri daha geniş ölçekte yansıtmalıdır. Bütün Platoncular gibi İbni Sina da çevremizdeki çokluğun birincil bir tekliğe dayandığını düşünmektedir. Zihinlerimiz bileşik varlıkları ikincil ve türev olarak değerlendirdiğinden, bu eğilim onların dışındaki yalın, daha yüce bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmalıdır. İbni Sina gibi bir feylezof evrenin akılcı oluşunu evrende Koşulsuz bir Varlığın, varoluş hiyerarşisinin tepesinde ilk Hareket Ettirici’nin bulunması gerektiğini veri olarak kabul eder. Bir şey, neden sonuç ilişkisi zincirini başlatmış olmalıdır. Böyle üstün bir varlığın yokluğu bizim zihinlerimizin bütün olarak gerçeklikle uyum içinde olmadığını gösterecektir. Bu (işeyin en üstünde olduğu için, mutlak olarak mükemmel, saygıya ve ibadete değer olmalıdır. Fakat varlığı her şeyden farklı olduğu için, varlık zincirinde o da bir başka varlıktan ibarettir.

Filozoflar ve Kur’an, Tanrının yalın olduğu düşüncesinde uyuşurlar: O Tek’tir. Buradan çıkan sonuç da, Onun çözümlenemez olduğu veya bileşenlerine veya kendisini oluşturan öğelere ayrılamaz olduğudur. Bu varlık mutlak yalınlık olduğundan, nedeni, niteliği, zamana bağlı boyutu yoktur ve hakkında söyleyebileceğimiz kesinlikle hiçbir şey yoktur. Tanrı mantıkla sonuçlar çıkaran düşüncenin konusu olamaz, çünkü bizim beyinlerimiz Onu başka her şeyi konu ediniş biçimiyle konu edinemez. Tanrı esas olarak tek olduğu için olağan, uyumlu anlamda var olan hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Sonuç olarak Tanrıdan söz ettiğimizde, olumsuzları kullanmak ve hakkında konuştuğumuz başka her şeyden Onu ayrı tutmak daha iyidir. Fakat Tanrı her şeyin kaynağı olduğu için Onun hakkında bazı önerilere sahip olabiliriz, iyiliğin varolduğunu bildiğimize göre, Tanrı özünde veya zorunlu olarak ‘iyilik’ olmalıdır; yaşam, iktidar ve bilginin varlığını bildiğimize göre, Tanrı en gerçek ve bütünlüklü anlamda canlı, güçlü ve bilgili olmalıdır. Aristoteles, Tanrı saf Akıl, akıl yürütme eylemi olduğu kadar, düşüncenin öznesi ve nesnesi olduğuna göre, yalnızca kendisini düşünebilir ve olumsal bir gerçekliği bilemez sonucuna varmıştı. Bu vahiyde tanımlanan Tanrı portresine uymamaktadır, ona göre Tam her şeyi bilir, yaratılmış düzen içinde vardır ve eylemlidir, İbni Sina bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışmıştır: Tanrı, insan ve eylemleri söz konusu olduğunda görmezlikten gelinebilir, özel varlıkların bilgisine inmeyecek kadar yücedir. Ama Tanrı bizi ve bizim dünyamızı ancak genel olarak ve evrensel terimlerle bilir; özel olanlarla uğraşmaz.

Fakat İbni Sina bu soyut Tanrı açıklaması ile gene de tatmin olmuş değildir. Platoncu yayılma şemasını peygamberlik deneyimini açıklamak için kullanır. Bir’den aşağıya doğru yayılımın aşamasının her birinde, İbni Sina on saf Aklın, hareket eden on Ptolemaioscu küreyi oluşturan ruh veya meleklerle birlikte, insan ve Tanrı arasında bir ara alan oluşturduğunu ileri sürer. Kendi küremizdeki son akıl onuncu Cebrail, ışık ve bilgi kaynağı olarak bilinen Kutsal Vahiy Ruhudur, insan ruhu, bu dünya ile ilişkili pratik akılla ve Cebrail ile yakınlık içinde yaşamamıza olanak sağlayan düşünen akılla donatılmıştır. Böylece peygamberler için Tanrının sezgisel, imgeci bilgisine ulaşmak olanağı doğar; bu bilgi pratik, mantıki aklı aşan Akılla aynı türdendir. Sufiler kıyas yolunu kullanmak yerine simgeciliğin imgeci ve hayalci araçlarını kullanırlar.

İbni Sina yaşamının sonlarında mistisizmi benimsemiş gibidir. ‘Doğu Felsefesi’ (el-Hikmetü’l maşrikiyye) adını verdiği görüşe yaklaşır. Bu coğrafi olarak doğuyu değil, fakat ışığın kaynağını belirtir.

Kelam ve Felsefe disiplinleri İslam imparatorluğundaki Yahudiler arasında da benzer bir entelektüel harekete esin kaynağı olmuştur. Müslüman feylezofların tersine Yahudi filozoflar felsefi alanın bütünü ile uğraşmamış, hemen hemen tamamıyla dinsel konularla ilgilenmişlerdir. İslam’ın meydan okuyuşuna İslam’ın terimleri ile karşılık verme gereğini hissetmişlerdir, bu da Kitabı Mukaddes’in kişilik sahibi Tanrısı ile Feylezofların Tanrısı ile uyumlulaştırmayı içermiştir. Saadya bin Yusuf (882-942), böylece, Yahudiliğin felsefi yorumunu ilk gerçekleştiren kişi olmuştur ve hem Talmudçu hem de Mutezile okulundandır. Aklın kendi gücüyle Tanrı bilgisine ulaşabileceğini savunmuştur. Bir feylezof gibi, Tanrının akılcı kavranışını mitzvah, dinsel bir görev olarak görmüştür. Saadya da Müslüman akılcılar gibi Tanrının yarlığı konusunda hiç kuşku duymamaktaydı. Yaratıcı Tanrının gerçekliği Saadya’ya göre o kadar ortadadır ki,   kanıtlanmasını gerekli bulduğu dinsel inanç değil, dinsel kuşkudur.

Saadya ex nihilo yaradılış düşüncesinin felsefi zorluklar içerdiğini ve akılcı terimlerle açıklanmasının olanaksız olduğunu ortaya koymuştur, çünkü felsefenin Tanrısı ani bir karar alma ve bir değişikliği başlatma gücünden yoksundur. Maddi dünyanın kökeni nasıl tamamıyla tinsel bir Tanrı olabilir? Burada aklın sınırlarına ulaşım ve Platoncular gibi, sadece dünyanın ezeli olmadığını, zaman içinde bir başlangıcı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kutsal Yazılarla ve sağduyuyla uyumlu tek olanaklı açıklama budur. Bir kez bunu kabul edince, Tanrı hakkında başka olgular da çıkartabiliriz. Yaratılmış düzen akılla planlanmıştır; yaşam ve enerji sahibidir: dolayısıyla onu yaratan Tanrı da Bilgelik, Yaşam ve Güç sahibi olmalıdır.

Bahya ibn Pakuda (öl. yk. 1080)   Dünya elbette kazayla varolmuş değildir: Bu, mürekkep döküldüğünde kağıdın üstünde mükemmel yazılmış bir paragraf belirdiğini iddia etmek kadar saçma bir düşüncedir.

Bahya, Tanrıya doğru dürüst ibadet eden insanların yalnızca peygamber ve filozoflar olduğuna inanıyordu. Peygamber doğrudan, sezgisel Tanrı bilgisine sahipti, filozofunsa akılcı bilgisi vardı. Başka herkes sadece kendi yansımasına tapmaktaydı, kendi hayallerindeki Tanrıya.

Eğer akıl bize Tanrı hakkında hiçbir şey anlatmıyorsa ilahiyat konularında akılcı tartışmalara girişmenin yararı neydi? Bu soru, din felsefesi tarihinin önemli Müslüman düşünürü Ebu Hamid el- Gazali’yi (1058-1111) uğraştırmıştı. Gazali’nin davası İsmaililerin Şiiliğine karşı Sünni öğretiyi savunmaktı. Gazali “şeyler kendi içlerinde nedir?” sorusunun karşılığını bulmak için bütün bu disiplinlerle uğraşmış görünüyor. Gazali’nin araştırdığı İslam’ın bu dört ana yolunun izleyicileri tatmin olmuş gibi, ama o bu iddianın nesnel olarak nasıl kanıtlanabileceğin soruyordu.

Kelam ilahiyatçıları kutsal kitaplarda bulunan önermelerle yola çıkıyorlardı, ama bunlar akılcı kuşku dışında doğrulanabilmiş değildi. Gazali polemiğinin önemli bölümünü Farabi ve İbni Sina’ya karşı çıkmaya ayırmıştı. İnsan herhangi bir yoldan yayılma öğretisini nasıl kanıtlayabilir? Feylezoflar hangi yetkeyle Tanrının özel değil yalnız genel, evrensel şeyleri bildiğini ileri sürebilmişlerdir? Bunu kanıtlayabilirler mi? Tanrının basit gerçeklikleri bilmeyecek kadar yüce olduğu görüşleri çok yetersizdir: Ne zamandan beri bir konuda cahillik mükemmellik sayılmaktadır?

Sorusunun gerilimi Gazali’yi o kadar bunalttı ki, kişisel olarak yıkıma uğradı. Yeme içmeden kesildi, hüzün ve umutsuzluk omuzlarına çöktü. Sonunda 1094′lerde konuşamayacak ve ders veremeyecek halde olduğunu gördü, inancını yeniden kazanmazsa cehennem ateşinin tehdidi altında olduğundan korkarak Gazali prestijli akademik görevinden istifa etti ve sufilere katılmaya gitti.

Aradığını orada buldu. Mistik disiplinlerin ‘Tanrı’ adı verilen bir şeye doğrudan, fakat sezgisel bir duyuyla ulaştığını keşfetti. Bowker, Arapça varoluş sözcüğünün (vücud) vecede: buldu kökünden türediğini gösterir. Dolayısıyla vücut sözlük anlamıyla ‘bulunabilir olan’ demektir. Sufiler açıkça Tanrının vücuduyla böyle bir deneyim yaşadıklarını iddia etmektedirler, fakat vecd sözcüğü Sufilere, onun hayal değil gerçek olduğunu tam bir kesinlikle (yakin) anlatan Tanrıya vecd halinde ulaşmaya ilişkin teknik bir terimdir. On yıl sufi olarak yaşayan Gazali, onların dinsel deneyiminin insan aklının ve beyin işleyişinin ötesine varabilen gerçekliği doğrulayan tek yol olduğunu gördü. Sufilerin Tanrı bilgisi akıcı ve metafizik bilgi değildi, ama eski peygamberlerin sezgisel deneyimine çok yakındı: Sufiler onun ana deneyimini yaşayarak İslam’ın esas gerçeklerini buluyorlardı.

Gazali böylelikle,   İslam mistiklerine genellikle iyi gözle bakmayan Kurulu Müslüman düzen için kabul edilebilir mistik bir inanç dizgesi oluşturdu. insan iki gerçeklik dünyasında da dolaşıyordu: O fiziksel dünyaya olduğu kadar ruhun yüce dünyasına da aitti, çünkü Tanrı ona Tanrısal imgeyi nakşetmişti. Bu konuları ancak benzetme diliyle tartışabiliriz, yaratıcı imgelemi korumanın yolu budur.

Bazı insanlar akıldan daha güçlü yeteneklere sahip olabilirler, Gazali buna ‘peygamberce ruh’adını verir. Bu yeteneğe sahip olmayan insanlar bunun varlığını inkar edebilirler, çünkü böyle bir deneyimleri yoktur. Bu sağır birinin, yalnızca kendisi tadını almadığı için müziğin hayal olduğunu ileri sürmesi kadar saçmadır. Tanrı hakkında akıl yürütme ve imgelem gücümüzle bazı bilgilere ulaşabiliriz ama bilginin en yüksek derecesi ancak bu özel Tanrı vergisi yeteneğe sahip peygamber veya mistiklerce elde edilebilir. Bu seçkinci bir tutum olarak görülebilir, ama başka geleneklerdeki mistikler de, Zen veya Budacı türü tefekkürün, şiir yazma yeteneği gibi özel bir yetenek gerektiren sezgisel, algısal nitelikler gerektirdiğini ifade etmişlerdir. Herkesin mistik bir yapısı yoktur. Gazali bu mistik bilgiyi yalnızca Yaratıcının varlığı veya var olduğu bilgisinin bilincinde olmak diye tanımlamıştır. Bu bilinç nefsin yokluğunu ve Tanrıda erimesini getirir. Mistikler, ancak daha az yeteneği olan ölümlüleri tatmin edecek olan benzerlikler dünyasının üstüne çıkma yeteneğine sahiptirler, onlar Tanrı, dışsal, nesnelleşmiş ve varlığı akılla kanıtlanabilir bir Varlık olmak yerine, her şeyi kapsayan bir gerçeklik ve O’na bağlı varlığını O’nun zorunlu varlığından alan varlıkları algıladığımız gibi algılanmayacak nihai varlıktır; özel bir görme biçimi geliştirmemiz gerekir.

Gazali sonunda Bağdat’taki eğitim görevine döndü, ama Tanrının varlığını mantık ve akılcı kanıtlamayla göstermenin olanaksız olduğu inancını hiçbir zaman yitirmedi. ‘Tanrı’ adını verdiğimiz gerçeklik duyguyla ve mantıklı düşünce ile algılanan dünyanın ötesindeydi, dolayısıyla bilim ve metafizik Allah’ın vücudunu ne kanıtlayabilir ne de reddedebilirdi. Ondan sonra Müslümanlar, Tanrının bütün varlıklar gibi bir varlık olduğu veya varlığının bilimsel veya felsefi olarak kanıtlanabileceği yolunda kolayca varsayımlarda bulunamadılar.

Gazali Yahudiler üstünde de etkili oldu. İspanyol filozof Josef ibn Saddık (öl. 1143). Tanrıyı anladığımız iddiasında bulunursak bu, O’nun sınırlı olduğu ve mükemmel olmadığı anlamına gelirdi. Toledo’lu doktor Juda Halevi (1085-1141) Gazali’yi yakından izledi. Tanrı akılla kanıtlanamazdı; bunun anlamı Tanrı inancının akıldışı olduğu değildi, yalnızca varlığının mantıkla gösterilmesinin dinsel bir değeri olmadığıydı.

Halevi, felsefede Gazali kadar usta değildi; fakat Tanrı hakkında tek güvenilir bilginin dinsel deneyimle elde edilebileceğim katılıyordu. Gazali gibi o da özel dinsel yeteneğin varlığını ileri sürüyordu, ama bunun yalnızca Yahudilerin ayrıcalığı olduğunu iddia etmekteydi.  el-Hazari‘nin amacı öteki uluslar arasında Yahudilerin tekil konumunu kanıtlamaktı.

Fakat Felsefe Gazali’nin polemiği sonucu tamamıyla ölmedi. Avrupa’da Averroes olarak tanınan Ebu’l-Velid ibn Ahmed ibni Rüşd (1126-1198) Batıda hem Yahudi hem Hıristiyanlar arasında yetke olarak kabul edildi. On dokuzuncu yüzyılda Ernest Renan onu özgür bir ruh, kör inanç karşısında akılcılığın şampiyonu olarak selamladı. İslam dünyasında ise ibni Rüşd marjinal bir kişilik olarak kaldı. ibni Rüşd Gazali’nin Felsefeyi mahkum etmesine ve esoterik konuları açıkça tartışma biçimine tutkuyla karşı çıktı. Farabi ve İbni Sina gibi seleflerinin tersine ibni Rüşd filozof olduğu gibi bir kadı, şeri hukuk uygulayıcısıydı. Ulema, felsefeye ve onun temelden farklı Tanrı kavramına kuşkuyla bakıyordu, ama ibni Rüşd Aristotales ile daha geleneksel İslam inancını birleştirmeyi becerdi. Dinle akıl arasında hiçbir çelişki olmadığına inanıyordu, ikisi de aynı hakikati farklı yollarla ifade ediyordu; ikisi de aynı Tanrıya yöneliyordu. Ama herkesin felsefi düşünce yeteneği yoktu ve Felsefe ancak entelektüel seçkinler içindi.

ibni Rüşd, belirli hakikatlerin kabul edilmesinin kurtuluşun özü olduğuna inanıyordu. Bu İslam dünyasında yeni bir görüştür.

Kuran kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dünyayı Tanrının yaratmış olduğunu söylemesine karşın, bunu nasıl yaptığını veya dünyanın zaman içinde belirli bir anda yaratılmış olup olmadığını açıklamış değildir. Bu durum feylezofları akılcıların inançlarını benimsemekte özgür bırakmıştır.

İslam dünyasında mistisizm o kadar önemliydi ki, ibni Rüşd’ün Tanrı kavramı katı akılcı ilahiyata dayanmasına karşın, hiç de etkili olamamıştı, ibni Rüşd saygı gören, fakat ikinci derecede kalan bir kişilikti; oysa Batıda gerçekten de çok önemliydi ve Batı Aristoteles’i onun aracılığıyla keşfetmiş ve daha akılcı bir Tanrı kavramı geliştirmişti. Yahya Suhreverdi ve Muhiddin el-Arabi ibni Rüşd’den çok İbni Sina’nın izinden gitmekte ve felsefe ile mistik dinselliği kaynaştırmaya çalışmaktaydılar.

ibni Rüşd’ün Yahudi dünyasındaki en büyük öğrencisi büyük Talmudçu ve filozof, genellikle Maimonides olarak bilinen Haham Moses ibn Maimon’du (Musa bin Meymun) (1135-1204). Maimonides’de ibni Rüşd gibi, felsefenin Tanrıya giden en soylu yol olduğuna inanıyordu, fakat bunun kitlelere açık edilmemesi gerektiğini, felsefi seçkinlere ait olarak kalması gerektiğini savunuyordu. Ama ibni Rüşd’ün tersine sıradan insanlara da kutsal metinlerin simgesel yorumunun öğretilebileceğine, böylece onların da Tanrı hakkında insan biçimli görüşlerden kurtulacağına inanmaktaydı. O da ibni Rüşd’ünkine çok benzer on üç maddelik bir inanç sıralaması yapmıştı. Bu Yahudilikte bir yenilikti ve hiçbir zaman geniş kabul görmedi.

Maimonides gene de Tanrının özünde insan aklınca kavranılmaz ve ulaşılmaz olduğu düşüncesini özenle savunmuştu. Tanrının varlığını Aristoteles ve İbni Sina’nın akıl yürütmeleri ile kanıtlamaktaydı, fakat mutlak yalınlığı nedeniyle Tanrının tanımlanamaz ve söze gelmez kaldığında da ısrar ediyordu.

Maimonides akılcılığa yaptığı vurguya karşın, Tanrı hakkında en yüce bilginin, tek başına akıldan elde edilenden çok imgelemden elde edildiğini savunmaktaydı.

On üç ve on dördüncü yüzyıllarda Hıristiyan yeniden fetih savaşları İslam’ın İspanya’daki, sınırlarını geri itiyordu ve Batı Avrupa’nın anti-semitizmini ispanya’ya sokmuştu. Bu gelişme kaçınılmaz olarak ispanya Yahudiliğinin yıkımına varacak ve on altıncı yüzyılda Yahudiler felsefeden uzaklaşarak bilimsel mantıktan çok mitolojiden esinlenen tamamıyla yeni bir Tanrı kavramı geliştireceklerdi.

İlk haçlı seferine katılanlar, Yakın Doğuya yaptıkları seferlerini Kutsal Topraklara hacca gitmek olarak görmüşlerdi ve Tanı ile din hakkında halen çok ilkel görüşlere sahiptiler. Yolculuklarına başladıklarında haçlılardan bazıları Ren Vadisindeki Yahudi topluluklarını Hz. İsa’nın öcünü almak için katlettiler. Sonunda 1099 yazında Kudüs’ü fethettiklerinde, şehrin Yahudi ve Müslüman sakinlerine Yeşu’nun hırsıyla saldırdılar ve çağdaşlarını bile şok eden bir vahşilikle onları katlettiler.

Bundan sonra Avrupa Hıristiyanları, Yahudi ve Müslümanları Tanrının düşmanları olarak gördüler; uzun süre, kendilerini barbar ve aşağı hissetmelerine yol açan Bizans’ın Yunan Ortodoks Kilisesine karşı derin bir düşmanlık beslediler.

Paradoks sonuca varmak için bizi Tanrı hakkında konuşma konusundaki Dionysos’un üçüncü yoluna zorlar: ‘Tanrı bilgeden daha fazla bir şeydir’. Bu Yunanlıların apofatik cümle dedikleri şeydi, çünkü ‘bilgeden daha fazla’nın ne anlama gelebileceğini bilmiyoruz. Ama bu basit bir söz oyunu değil, iki birbirini dışlayan cümleyi yan yana getiren ve insani bir kavrama sığdırılamayan bizim ‘Tanrı’ sözcüğümüzün bizde gizem duygusu yaratmasına yardımcı olan bir disiplindi.

Bu yöntemi “Tanrı vardır”cümlesine uyguladığında Erigena, doğal olarak “Tanrı var olmaktan daha fazla bir şeydir”sentezine yatıyordu. Ve gene, bu anlaşılamaz bir cümleydi çünkü Erigena’nın da açıkladığı gibi, “var olmaktan daha fazla bir şeyin” ne olduğunu ortaya koymuyordu. Çünkü öteki varlıklar türünden olmadığını bildiriyor, onlardan fazla bir şey olduğunu söylüyor ama bu ‘şey’in ne olduğunu tanımlamıyordu. Gerçekte Tanrı “Hiçbirşey”di. Ama eğer Tanrı “Hiçbirşey” ise “Herşey” demekti, çünkü bu ‘üstün varlık’ın anlamı Tanrının tek başına sahici varlık olması, her şeyin parçası olduğu öz olması demekti.

796′da Batılı piskoposlardan oluşan bir kilise meclisi güney Fransa’daki Frejus’de toplandı ve İznik kararına fazladan bir cümle ekledi. Buna göre Kutsal Ruh yalnız Baba’dan değil fakat Oğul’dan da (filiogue) türemişti. Latin piskoposlar Baba ile Oğul’un eşitliğini vurgulamak istiyorlardı çünkü cemaatlerinin bir bölümü Ariusçu görüşlere katılmışlardı. Kısa bir süre sonra Batının imparatoru olacak olan Charlemagne, teolojik konularda elbette hiç anlayış sahibi olmamasına karşın, yeni cümleyi benimsedi. Yunanlılar ise onu mahkum ettiler. St. Augustinus Kutsal Ruh’u Teslis’teki, Baba ile Oğul arasındaki sevgiyi sağlayan birlik ilkesi olarak görmüştü. Dolayısıyla Ruh’un ikisinden de çıktığını söylemek doğruydu ve yeni cümle üç kişiliğin özdeki birliğini vurguluyordu.

Yunanlılar daima Augustinus’un Teslis kuramına kuşkuyla yaklaşmışlardı, çünkü çok insan biçimliydi. Gerçekte Yunan apofatik tinselliğiyle uyuşmasa da, Latin bildirisinde sapkın bir yön yoktu. Çelişki barış için istek duyuluyor olsa kapatılmayacak kadar değildi, ama Batı ile Doğu arasındaki gerilim haçlı seferleri sırasında arttı – özellikle dördüncü haçlı seferinde 1204′te Konstantinopolis yağmalanıp Bizans ciddi bir yara alınca tırmandı. ilerdeki bölümlerde Batılı Hıristiyanların sık sık Teslis kuramından huzursuzluk duyduklarını ve on sekizinci yüzyılda Aydınlanma çağında, birçoğunun bundan vazgeçtiğini göreceğiz.

Ünlü duasında Anselmus işaya’nın sözlerinden esinleniyordu: “inancınız olmadıkça anlamayacaksiniz”:Yüreğimin inandığı ve sevdiği gerçeğini bir nebze anlamak istiyorum, inanayım diye anlamak istemiyorum, anlayayım diye inanıyorum (credo ut intellegam). Çünkü şuna inanıyorum: inancım olmadıkça anlamayacağım.

O zaman credo sözcüğü henüz bugünkü ‘inanmak’ sözcüğünün entelektüel yanlılığı yoktu, güven ve sadakat içinde olmayı anlatıyordu. Batı akılcılığının ilk parlayışında bile dinsel Tanrı deneyiminin temel konu olarak kaldığını, tartışma veya mantıklı anlayıştan önce geldiğini görmek önemlidir.

Anselmus Tanrıyı “daha yüce hiçbir şeyin düşünülemeyeceği bir şey” olarak tanımlıyordu. Bu tanım Tanrının düşüncenin nesnesi olabileceğini içerdiğinden, O’nun insan zihni tarafından kavranılabileceği ve anlaşılabileceği düşüncesini de taşıyordu. Varoluş, var olmamaktan daha ‘mükemmel’ olduğundan, düşündüğümüz mükemmel varlık var olmalıydı yoksa mükemmel olmazdı.

Augustinus’un Teslis’inde yürek ve akıl ayrılamazdı, İbni Sina ve Gazali gibi Müslüman feylezoflar, Tanrıyı tek başına aklın bulamayacağını ileri sürmüş olabilirlerdi, ama ikisi de sonuç olarak sevgi ülküsü ve mistisizm disiplini ile aydınlanmış bir felsefe öngörüyorlardı. Batı Hıristiyanlığına Thomas Aquinas (1225-74) kadar kalıcı katkıda bulunan düşünür pek azdır. Aquinas, Augustinus ile Batıda yeni ulaşılır olan Yunan felsefesinin sentezini yapmaya çalışmıştı. On ikinci yüzyılda Avrupalı bilim adamları İspanya’ya doluşmuştu. Burada Müslüman bilimi ile karşılaşıyorlardı. Müslüman ve Yahudi entelektüellerin yardımıyla bu engin entelektüel hâzineyi Batıya taşımak için büyük bir çeviri tasarısını gerçekleştirmeye koyuldular. Platon, Aristotales ve antik dünyanın öteki filozoflarının Arapça çevirileri şimdi Latince’ye çevriliyor ve Kuzey Avrupa halklarının kullanımına ilk kez giriyordu. Aquinas özellikle ibni Rüşd’ün Aristoteles yorumundan etkilenmişti. Fakat Anselmus ve Abelardus’un tersine, o, Teslis türünden gizemlerin akılla kanıtlanabileceğine inanmıyordu ve Tanrının dile sığmaz gerçekliği ile O’nun hakkındaki insani öğretileri özenle birbirinden ayırıyordu. “Önünde sonunda insanın Tanrı hakkında bütün bildiği, O’nu bilmediğini bilmek olduğuna göre, insan, Tanrının O’nun hakkında bütün anlayabileceklerimizden üstün olduğunu da bilir.”

Tanrının varlığını kanıtlamak için, Katolik dünyada çok önem taşıyan ve Protestanlarca da kullanılan beş ‘kanıt’ sıralıyor:

  1. Aristoteles’in ilk Hareket Ettirici savı.
  2. Sonsuz etkiler dizisi olamayacağı, bir başlangıç olması gerektiğini savunan benzer bir ‘kanıt’.
  3. İbni Sina tarafından savunulan, bir Zorunlu Varlık’ın olmasını gerektiren tesadüfi olaydan kaynaklanan sav.
  4. Aristoteles’in Felsefe’de ileri sürdüğü, bu dünyadaki mükemmellik hiyerarşisinin hepsinin en mükemmeli olan bir Mükemmel gerektirdiği savı.
  5. Evrende gözlemlediğimiz düzenin yalnızca tesadüfün eseri olamayacağını savunan, düzenden çıkartılan sav.

7 Mistiklerin Tanrısı

Yahudilik, Hıristiyanlık, bunlar kadar olmasa da Müslümanlık, kişileştirilmiş bir Tanrı düşüncesi geliştirmişlerdir. Kişileştirilmiş Tanrı, tektanrıcıların, bireyin kutsal ve elinden alınamaz haklarına değer vermesine ve insan sorumluluğuna kıymet vermeyi geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Üç tektanrıcı dinde, Tanrılarını kişisellik kategorisi dışına çıkaran, Nirvana ve Brahman Atman’a çok daha yakın kişisellik dışı gerçekliklere benzeten mistik bir gelenek geliştirmişlerdir.

Tarihsel tektanrıcılık köken olarak mistik değildir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam özünde etkin dinlerdir. Tanrının iradesinin gökte olduğu kadar yerde de geçerli olmasına bağlılık gösterirler.

Peygamberler mitolojiye savaş açmışlardır: onların Tanrısı, mitosların zaman öncesi, saygın devirlerinden çok, tarihte ve günlük siyasal olaylarda etkindir. ‘Mitos’, ‘mistisizm’ ve gizem [mystery] sözcükleri arasında dilsel bir bağlantı vardır. Hepsi Yunanca musteion sözcüğünden türemiştir: Gözü veya ağzı kapamak. Dolayısıyla üç sözcük de sessizlik ve karanlık deneyiminden kaynaklanır.

Mitoloji genellikle ruhun iç dünyasının açıklanmasına yönelik bir girişim olmuştur ve hem Freud hem Jung yeni bilimlerini açıklamak için sezgisel olarak, Yunan öyküsü Oidipus gibi antik mitoslara başvurmuşlardır. Batıdaki insanların dünyanın saf bilimle algılanmasına seçenek olacak bir şeye ihtiyaç duymaları söz konusu olabilir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Tanrının kendisini değil, tanrısal gerçekliğe işaret eden simgeleri görmüştür. Göğe yükselme, insan ruhunun en uç noktaya kadar ulaşmasının simgesidir ve nihai anlamın eşiğini gösterir.

Bu hayali yükseliş çok yaygındır. Şamanların “Sibirya’dan Tierra del Fuego’ya kadar”ki vecd deneyimlerinde aynı uçuş imgesinin bulunduğu görülmüştür.

Tektanrıcılar zirvedeki bu iç görüyü ‘Tanrının görümü’ olarak adlandırmışlardır. Plotinos bunun Tek olanın deneyimi olduğunu kabul etmiş, Budacılar buna nirvanaya ulaşma demişlerdir. Mistik Tanrı deneyiminin bütün inançlarda bazı ortak özellikleri vardır. Bu içsel yolculuk gerektiren öznel bir deneyimdir, insan özünün dışındaki nesnel bir olgunun algılanması değildir. Mistiğin kendi içinde isteyerek yarattığı bir şeydir, sonuca belirli fiziki ve zihinsel uygulamalar ulaştırır, habersizce değil.

Tanrıya ancak ‘zihnin büyük çabası’ ile ulaşılabilir.

“Soyut olana soyut bir biçimde” yaklaşmalıydılar. Euagrios bir tür Hıristiyan Yoga’sı öneriyordu. Bu düşünme süreci değildi, gerçekten de “ibadet düşüncelerin dökülmesi” demekti. Bu Tanrının biraz sezgisel idrakiydi. Her şeyle birlik duygusu yaratacak, şaşkınlık ve çokluktan kurtuluşu ve benin yokluğunu getirecek, Budacılık gibi tanrısız dinlerde bilgelerin yaşadığına benzer bir deneyim yaratacaktı. Zihinleri sistematik olarak gurur, hırs, üzüntü veya kızgınlık gibi onları bene bağlayan tutkulardan arındırmakla hesychasflar, kendilerini tanrısal etkinlikler yoluyla dönüştürüp aşarak Tabor Dağı’nda tanrısallaşan İsa gibi olabilirlerdi.

Nefes almayı da içeren bir yoğunlaşma yöntemi öğretiyordu: Soluk aldıkça hesychasflar “İsa, Tanrının oğlu” diye zikretmeliydiler, soluk verdikçe “bize merhamet et” demeliydiler. Daha sonra bu uygulama geliştirildi: Bilgeler baş ve omuzlarını eğip oturarak yürek veya göbeklerinden bakmalıydılar. Dikkatlerini içeri yöneltmek, yürek gibi psikolojik odak noktalarında yoğunlaştırmak için yavaş nefes almalıydılar. Yavaş yavaş, Budacı bir keşiş gibi, hesychast akılcı düşünceleri bir tarafa bıraktığını, zihni işgal eden hayallerin söndüğünü görecek ve tamamıyla zikirleri ile birleştiğini hissedecekti.

ikonlar, Bizans’ın Tanrı deneyiminde o kadar merkezi bir rol oynamışlardı ki, sekizinci yüzyılda Yunan Kilisesi’nde tutkulu bir öğreti çekişmesinin odağı oldular. ikonoklastlar ikonları tamamıyla yasaklamak istiyorlardı.

Yunanlıların inancı ikonlara o kadar bağımlı duruma gelmişti ki, 820′de ikonoklastlar halk direnci ile yenilgiye uğratıldı. Bu dinsel resimlerin etkisini tanımlarken, Nikephoros bu etkili ancak müzikle, sanatların en söze gelmezi ve halde en dolaysızı ile karşılaştırmaktaydı. Müzikle ifade edilen duygu ve deneyim bir anlamda sözcük ve kavramları aşar. Dokuzuncu yüzyıl Bizans’ında Yunanlı Hıristiyanlar teolojiyi ikonografinin düzeyine göz dikmiş görüyorlardı. Tanrının akılcı bir söylemden çok, sanat eserinde daha iyi ifade edildiğini düşünmekteydiler.

Tanrı hakkında konuşmak bir bakıma ‘kavranılamaz olanı kavradığım’ söylemek demeye geliyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem peygamberin ana kaygısı adil bir toplum yaratmak olmakla birlikte, hem kendisi hem de bazı arkadaşları mistik eğilimler taşıyorlardı ve Müslümanlar kısa sürede kendi farklı mistik geleneklerini geliştirmişlerdi. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda öteki mezheplerle birlikte zahit bir İslam içimi de gelişti. Medine’deki ilk Müslümanların basit yaşamına dönme çabasıyla, peygamberin sevdiği söylenen kaba ünlü elbiseler giyiyorlardı. Sonuçta sufi olarak bilindiler. Fransız bilim adamı Louis Massignon’un dediği gibi: Mistik çağrı kural olarak bilincin toplumsal adaletsizliklere karşı, yalnız başkalarının değil fakat özellikle ve öncelikle insanın kendi hatalarına karşı, ne pahasına olursa olsun Tanrıyı bulmak için içsel arınma ile yoğunlaştırılmış bir arzuyla, iç isyanının sonucudur.

Ulema, İslam’ı, tek doğru din olarak başka dinlerden katı biçimde ayırt etmeye başlıyordu, fakat sufiler genel olarak Kuran’ın doğru yönlenmiş bütün dinlerin birliği görüşüne bağlı kalmışlardı.

Tanrı sevgisi sufizmin ayırt edici yanı olmuştur. Sufiler Yakın Doğunun Hıristiyan zahitlerinden etkilenmiş olabilirler, fakat Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in etkisi başat kalmıştır.

Ebu Yezid Bistami’dir (öl. 874). Bistami, Rabia gibi, Tanrıya sevgili olarak yaklaşır.

Böylece yok olma aşaması (fena) sufi ülküsünün odağı oldu. Bistami Kelime-i şahadet’i, başka birçok Müslümanca Kuran’da emredilen özgün İslam deneyimi olarak bilinmeyeydi, zındıklık olarak anlaşılacak biçimde tamamıyla yeniden yorumlamıştı.

Bağdatlı El Cüneyd (öl. 910), Bistami’nin aşırılığının tehlikeli olabileceğine inanıyordu. Fena, yok olmanın ardından, beka (canlanış), nefsin zenginleştirilmesine bir dönüşün gelmesi gerektiğini savundu. Tanrı ile birleşme bizim doğal yeteneklerimizi yok etmemeli onları tam kullanmamızı sağlamalıydı. Bir sufi, kendi varlığının yüreğindeki Tanrısal varlığı keşfetmek için engelleyici benliğinden sıyrıldıktan sonra, daha yüce biçimde kendi gerçekliğini ve kendini denetleme gücünü bulmalıydı. Daha insan olmalıydı. Yani, fena ve beka’yı yaşadıklarında, sufiler, Yunanlı Hıristiyanları Tanrısallaşma dedikleri aşamaya gelmiş olacaklardı. Ayrılma ve yabancılaşma deneyimi sufiler için Platoncu ve Gnostik deneyim kadar önemliydi. Belki de bu, psikanalistler bunu ilahi olmayan bir kaynağa atfetseler de, Freudcu ve Kleincilerin bugün sözünü ettiği ‘ayrılma’dan fazla farklı değildi. Tanrı ayrı, dışsal bir gerçeklik ve yargıç değildi, ama herkesin varlığının temelindeki varlıktı. Birlik hakkındaki vurgu, Kuran’daki tevhid ülküsüne bağlanır: Kendi dağılımı benliğini toparlayarak mistik, kişisel bütünl eşmesinde tanrısal varlığın deneyimini yaşayacaktır.

Cüneyd’in ünlü öğrencisi, Hallac-ı Mansur olarak tanınan Hüseyin bin Mansur uyarıları dinlemedi ve mistik inancın şehidi oldu. Irak’ta dolaşarak halifeliğin devrilmesini ve yeni bir düzen kurulmasını vaaz eden Hallaç, yetkililerce hapsedildi ve kahramanı İsa gibi çarmıha gerildi. Vecd halindeki Hallaç yüksek sesle “Ben Hakikatim!” [ene'l Hakk]diye bağırmıştı. İncil’e göre İsa da, kendisinin Yol, Hakikat ve Yaşam olduğunu söylediğinde, aynı iddiada bulunmuştu. Kur’an sürekli olarak Hıristiyanların Tanrının İsa olarak dirilişi inançlarını kafirlik olarak mahkum etmişti, dolayısıyla Müslümanlar Hallac’ın vecd halindeki bağırışından dehşete kapılmışlardı. El-Hakk (Hakikat) Tanrının adlarından biriydi ve basit bir ölümlünün bu adı kendisine alması kafirlikti. Hallaç kafirlikle suçlandığında sözünü geri almayı reddetti ve bir aziz gibi öldü. Hallac’ın ene’l Hakk! (Ben Hakikatim!) bağırışı mistiklerin Tanrısının nesnel bir gerçeklik olmayıp, fazlasıyla öznel oluşunu gösterir. Kelime-i Şahadet’in belirttiği gibi, Allah’tan başka gerçeklik yoktu, bütün insanlar özünde tanrısaldı. Sufilere göre Hıristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaradılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı. Hallac’ın öyküsü mistiklerle kurulu düzen arasındaki Tanrı ve vahiyleri konusundaki kavramlarda bulunan derin uyuşmazlığı gösterir. Mistik için vahiy kendi ruhunda olan bir olayken, ulema gibi daha gelenekçi insanlar için bu tamamıyla geçmişte kalan bir olaydı. Gazali sufizmi kurulu düzene kabul ettirmiş ve onun Müslüman tinselliğinin üzgün biçimi olduğunu göstermiştir. On ikinci yüzyılda iranlı filozof Yahya Suhreverdi ve ispanya’ da doğan Muhiddin Arabi İslam Felsefesi ile mistisizmi ayrılmaz biçimde birbirleriyle ilişkilendirdiler ve sufilerce bilinen Tanrıyı İslam imparatorluğunun çoğu yerin de normatif hale getirdiler. Fakat Suhreverdi de, Hallaç gibi, tam olarak bilinmeyen nedenlerle, ulema tarafından 1191 ‘de Hal ep’te öldürtüldü.

Mezhep çekişmelerinin yaşandığı dogmatik dinlerin tersine,’ mistisizm genel likle Tanrıya giden yolun insan sayısı kadar çok olabileceğini savunur. Sufizm özellikle başkalarının inancı konusunda dikkate değer bir saygı içindedir.

Arapça’da ışrak doğudan yükselen, şafağın ilk ışıkları kadar aydınlanmaya da verilen addır. Doğu, dolayısıyla, coğrafi bir yön değil, ışık ve enerjinin kaynağıdır.

Hakikat nerede bulunursa orada aranmalıydı. Ona kalırsa sahici bilge felsefe ve mistisizmin ikisinin de ilerisindeydi. Dünyada daima böyle bilgeler olmuştu. Şii imamlığına bu kadar yakın bir kuramla, Suhreverdi, bu ruhsal önderin, bilinmezlikte ile olsa var olmaması durumunda dünyanın varlığının devam edemeyeceği gerçek bir kub’a inanıyordu.Suhreverdi’nin işraki mistisizmi İran’da halen yaşamaktadır.

Adından anlaşıldığı gibi işraki felsefesinin çekirdeğini, Tanrının mükemmel eşanlamlısı olarak görülen ışık simgesi oluşturuyordu. En azından on ikinci yüzyılda ışık dünyadaki yaşamın en somut ve tanımlanamaz fakat en açık olgusuydu: tamamıyla kendine dayanan, hiçbir tanım gerektirmeyen, fakat herkes tarafından algılanan yaşamı olanaklı kılan öğe oydu.

Tanrıya giden yol, dolayısıyla, feylezofların düşündüğü, gibi yalnızca akla bağlı değildir, mistiklerin diyarı olan yaratıcı imgeleme de bağlıdır.

Bugün Batıdaki birçok insan, önde gelen bir teolog Tanrının büyük oranda imgelemin ürünü olduğunu söylese hayal kırıklığına uğrar. Ama bu imgelemin başlıca dinsel yetenek-olduğu da açıktır. Jean Paul Sartre bunu, ne olmadığını düşünme yeteneği olarak tanımlamıştır, insan bulunmayan veya henüz mevcut olmayan, ama yalnızca olası olanı öngörme yeteneğine sahip olan tek hayvandır.Dolayısıyla imgelem sanat ve dinde olduğu kadar bilim ve teknolojide de bizim ana kazanımlarımızın nedeni olmuştur. Tanrı düşüncesi, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, belki de görünmeyen gerçekliğin birincil örneğidir; bütün içsel sorunlarına karşın, binlerce yıldır insanlığa esin vermeye devam etmektedir. Duygu ve mantıklı kanıtlarla algılanamaz kalan Tanrıyı kavramamızın tek yolu, imgelemci zihnin ana işlevinin yorumlanmaları olan simgelerin aracılığıyladır. Simge, bizim duyularımızla algıladığımız veya zihnimizle yakaladığımız, fakat onda kendinden fazlasını gördüğümüz bir nesne veya kavram olarak tanımlanabilir.

Suhreverdi’den daha da fazla etkili olan ve yaşamı, belki de, Doğu ile Batının ayrılık noktası diye görülebilecek olan kişi Muhiddin Arabi’dir (1165-1240). Malatya’ya yerleşti. Genellikle Şeyhü’l Ekber olarak tanındı ve Müslümanların Tanrı kavramını fazlasıyla etkiledi.

Bu tecelli, eğer felsefenin akılcı tartışmalarıyla sınırlı kalırsak bizim Tanrıyı sevmemize olanak olmadığını anlamasına yaradı. Felsefe Allah’ın aşkınlığını vurguluyor ve bize hiçbir şeyin O’na benzemediğini anımsatıyordu. Böyle yabancı bir Varlığı nasıl sevebilirdik?

Onu, Tanrının dünyasına işaret eden bir simge, avatar olarak görmesi gerekir.

Muhiddin Arabi de imgelemin Tanrı tarafından verilen bir yetenek olduğuna emindi.

Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi – mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir-başka örneği.

Ancak kendi Tanrımızı bilebiliriz, çünkü O’nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O’nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi’nin dediği gibi: “Herkes kendi Tanrısı olarak kendi özel Rab’bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz”.Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: “Tanrının kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (Zat) üstüne düşünmeyin”.

Herkes Tanrının tekil deneyimine sahip olduğuna göre, hiçbir dinin tek başına bütün tanrısal gizemi ifade edemeyeceği ortaya çıkıyordu. Tanrı hakkında herkesin onaylaması gereken nesnel bir hakikat yoktu; bu Tanrı kişilik kategorisinden aşkın olduğuna göre, O’nun davranışları ve eğilimleri hakkında öngörüler olanaksızdı. Başka insanlar aleyhine ,bir kimsenin inancında şovenist olması, açıkça kabul edilir bir iş değildi, çünkü hiçbir din Tanrı hakkında; bütün hakikati içeremezdi. Muhiddin Arabi, Kur’an’da da bulunabilen, başka dinlere karşı olumlu bir yaklaşım geliştirdi ve bunu yeni bir uç hoşgörüye vardırdı:

Benim yüreğim her biçime girebilir.
Keşişler için bir manastır, putlar için mabet,
Gazeller için çayır, kendini adamışlar için Kabe Tevrat ve Kur’an için rahle.
Benim inancım sevgidir: nereye çevirse Delilerini, gene de tek doğru inanç benimkidir.

 

Muhiddin Arabi şunu öğütler:
Kendini hiçbir özel itikada aşırı bağlama yoksa başkalarına inanmazsın; böyle yaparsan birçok iyiliği kaçırır ve maddenin doğru gerçekliğini tanımayı başaramazsın. Her yerde hazır ve nazır olan Tanrı, hiçbir inançla sınırlı değildir çünkü O, ‘Nereye dönersen Allah’ın yüzünü görürsün’ (Kur’an 2:109) demektedir. Herkes inandığını över; onun Tanrısı onun kendi yaratığıdır ve onu överken kendini över. Sonuçta başkalarının inancını suçlar, oysa adil olsa bunu yapmazdı ama onun sevgisizliği cahilliğinden gelir.

Ama mistik (arif) bu bizim Tanrımızın, sadece bir ‘melek’ veya tanrısalın özel bir simgesi olduğunu On iki ve on üçüncü yüzyıllarda sufizm azınlık hareketi olmaktan çıkmış ve İslam imparatorluğunun bir çok bölgesinde başat İslamcı anlayış haline gelmiştir. Sufi şeyhin halk üstünde geniş etkisi vardır ve genellikle Şii imamlara benzer biçimde bir aziz gibi saygı görür. Bu dönem siyasal ayaklanmaların da zamanıdır: Bağdat halifeliği dağılmakta, Moğol akınlarıyla birbiri ardından Müslüman şehirlerini yağmalanmaktadır. Halk, feylezofların uzak ve ulemanın kuralcı Tanrısından ziyade, daha somut ve sevgi dolu bir Tanrı aramaktadır. Sufi zikr ibadeti, vecde ulaşmak için mantra olarak Tanrısal Adların tekrarlanması, tarikatların dışında da yayılmıştır. Özenle belirlenmiş nefes alıp verme teknikleriyle sufi yoğunlaşma disiplinleri, insanların içlerindeki aşkın varlığı hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Daha yüksek mistik aşamalara herkesin yeteneği yoktur, ama bu ruhsal uygulamalar, insanların basit insan biçimli Tanrı kavramlarını terk etmelerine ve O’nu kendi nefslerinde bir varlık olarak hissetmelerine katkıda bulunmuştur. Bazı tarikatlar yoğunlaşmayı artırmak için müzik ve dansı da kullanmışlar ve onların pirleri halkın kahramanı olmuştur.

Bu sufi tarikatlar içinde en ünlüsü, Batıda ‘dönen dervişler’ olarak bilinen Mevleviliktir. Mevlana’nın düşünceleri çağdaşı Muhiddin Arabi ile benzerlik gösterir, ama onun sufilerin kutsal kitabı olarak tanınan şiiri Mesnevi halk arasında daha fazla ilgi görmüş ve mistiklerin Tanrısının sufi olmayan sıradan insanlar arasında da yayılmasına yardımcı olmuştur. 1244′de Mevlana Şemseddin (Şems-i Tebrizi) adlı gezgin bir dervişin etkisi altına girmiş ve onu kuşağının Kamil insanı alarak bilmiştir.Kuşkulu bir ünü vardı ve kendisinin bu tür önemsiz şeylerin üstünde olduğunu düşünerek şeriata uymamakla tanınıyordu.

Mesnevi Müslümanı insan yaşamındaki aşkın boyutu bulmaya ve görüntüler arasından içerdeki saklı gerçekliği görmeye çağırıyordu. Mevlana da Tanrının ancak öznel deneyim olduğunda ısrarlıydı.

Başlangıçta bu mistikler ancak küçük bir azınlık oluşturuyordu. Onlarınki ustadan öğrenciye aktarılan esoterik bir disiplindi: Buna Kabbala veya devralınmış gelenek adını verdiler. Sonunda, Kabbala Tanrısı Yahudilerin çoğunluğuna çekici geldi ve filozofların Tanrısının hiçbir zaman elde edemediği biçimde Yahudi imgelemini biçimlendirdi. Felsefe Tanrıyı uzak bir soyutluğa dönüştürme tehdidi taşıyordu, oysa mistiklerin Tanrısı akıldan daha derinlerde yatan korku ve endişelere dokunabiliyordu.

Sufiler gibi Kabbalacılar da Tanrının özü ile vahiy ve yaradılışta kendisini gösteren Tanrı arasında Gnostik ve Yeni Platoncu ayırımı kullandılar. Tanrının kendisi öz olarak bilinemezdir, kavranılamazdır ve kişilik sahibi değildir. Saklı Tanrıya En Sof (‘sonu olmayan’ demeye gelir) adını verdiler. YHWH’nin tersine, En Sofun belgelenmiş bir adı yoktur; ‘O’ bir kişilik değildir. Gerçekten de bu Tanrıdan ‘O’ diye söz etmek daha doğrudur. Bu, Kitabı Mukaddes ve Talmud’un fazlasıyla kişilik sahibi Tanrısından köktenci bir kopuştur. Suflier gibi, onlar da saklı Tanrının kendisini insanlığa bildirdiği bir süreç tasarladılar.

Sefirot bazen, kökleri En Sofun kavranılamaz derinliklerine uzanan, tepesinde Sekina bulunan, baş aşağı büyüyen bir ağaç olarak gösteriler.

Kabbalacılar Felsefeye karşı düşmanca tavır içinde değillerdir, birçoğu Saadya Gaon ve Maimonides gibi kişilere saygı duyarlar, fakat Tanrının gizemine ulaşmak için imgecilik ve mitolojik metafizikten daha tatmin edici bulmuşlardır.

Tanrısallığın, insan zihninin kavrayabileceği en yüce biçimi yoklukla eşitlenmiştir, çünkü var olan başka hiçbir şeyle benzerliği yoktur.

Etik tektanrıcılığın sorunlarından biri kötülüğü yalıtmasıdır. Tanrımızda kötülük bulunduğu düşüncesini kabul edemediğimiz için, ona kendi içimizde tahammül edememek tehlikesi vardır. O zaman uzağa itilip, canavar ve insanlık dışı yapılabilir. Batı Hıristiyanlığındaki şeytanın korkutucu imgesi böyle çarpıtılmış bir yansıtmadır. İspanya Yahudiliğini on beşinci yüzyılda yıkım ve trajedi sardığında, acılarına anlam vermekte onlara yardımcı olan Kabbalacı Tanrı olmuştur.

Abulafia Tanrıyı bulmak için ruhu çözmeyi, “onu bağlayan düğümleri açmayı”zorunlu görür. “Düğümleri çözme”kalıbı Tibet Budacılığında da vardır; mistiklerin dünya çapında kökten uyuşum içinde olduğunun bir başka göstergesi. Tanımlanan süreç belki de hastanın zihni sağlığını bozan karmaşanın çözülmesi yolundaki psiko analitik çabalarla karşılaştırabilir. Yogacı disiplinler aracılığıyla Abulafia öğrencilerine bütünüyle yeni bir dünyayı algılamaları için olağan bilincin ötesine geçmelerini öğretiyordu.

Psiko analitik hastanın terapistin kılavuzluğuna gereksinimi olmasına benzer biçimde, Abulafia da zihne mistik yolculuğun bir Kabbala ustasının gözetiminde yapılmasında ısrar eder.

Yahudi mistikler Tanrıyla birlik iddiasında bulunmakta daima isteksiz olmuşlardır. Abulafia ve öğrencileri ancak, tinsel yönlendirici ile birliğin veya kişisel özgürleşmenin Kabbalacıyı Tanrıyla dolaysız temasa getirdiğini söyleyebilirler.

Eckhart Usta, Tauler ve Suso’yu derinden etkilemişti; kendisi de Areopagites Dionysos’dan ve Maimonides’den etkilenmişti. Dominiken keşiş olan Eckhart parlak bir entelektüeldi ve Paris Üniversitesi’nde Aristoteles felsefesi okutuyordu. 1325′de mistik öğretileri nedeniyle, Köln piskoposu ile arası açıldı ve piskopos onu sapkınlıkla suçladı. Tanrının iyiliği inkâr ettiği, Tanrının kendisinin ruhta doğduğunu iddia ettiği ve dünyanın ezeli olduğunu vaaz ettiği için suçlanıyordu. Tanrıya inanmanın akılcı olduğuna inanırken, aklın tek başına tanrısallık kav ramını biçimlendirmekte yeterli olacağını reddetmekteydi: “Bilinen bir şeyin kanıtlanması ya duyular ya da akılla yapılır”, diyordu, “ama Tanrı bilgisine gelindiğinde, ne duyusal algıların gösterilmesi olanaklıdır, çünkü O kişilik sahibi değildir, ne de akıl yürütülebilir çünkü O’nun bizce bilinen bir biçimi yoktur.”

Tanrı, Eckhart’ın iddiasına göre Yokluktu. Mevlana da Hz. İsa’nın Bakire Meryem’den doğuşunu, ruhun mistiğin kalbinde doğuşunun simgesi olarak görmüştü.

Tanrı ancak mistik deneyimle bilinebilirdi. O’nun hakkında, Maimonides’in önerdiği gibi olumsuz terimlerle konuşmak daha doğruydu. Eckhart “insanın son ve en yüce ayrılığı, Tanrı aşkına, Tanrıdan ayrılmasıdır” derken bunu anlatıyordu. Bu acılı bir işlem olabilir. Tanrı Yokluk olduğu için, biz de onunla birlik olmak için yokluk olmaya hazır olmalıyız. Sufilerin tanımladığı fena sürecine benzer biçimde Eckhart da ‘kopmak’ veya daha çok ‘ayrılmak’tan söz eder. Bir Müslümanın Tanrıdan başkasına saygı gösterilmesini kendisi için putperestlik (şirk) sayması gibi, Eckhart da mistiğin tanrısal hakkında sınırlı düşüncelerin kölesi olmasını reddediyordu.

Batıdaki mistisizm hiçbir zaman öteki geleneklerdeki kadar yaygınlaşmadı. önde gelen mistikler sık sık Reform karşıtı Engizisyon tarafından tehdit edildiler. Reformasyonun sonucu olarak Batı, Tanrıyı daha da akılcı terimler içinde düşünmeye başladı.

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

On beş ve on altıcı yüzyıllar Tanrının bütün kulları için çok belirleyiciydi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Batı bütünüyle farklı bir kültür yaratmak üzereydi. Dinin, yeni cesur dünyanın gereksinimlerine karşılık vermeyen ortaçağ yorumu özellikle laikleri tatmin etmiyordu. Büyük reformcular Tanrı ve kurtuluş düşüncesine ilişkin bu huzursuz ve yeni keşfedilen yolların sesi oldular. Bu gelişim Avrupa’yı, çatışan ve biri birlerine ilişkin nefret ve kuşkularını hiçbir zaman tamamıyla yitirmeyen iki kampa böldü: Katolikler ve Protestanlar.

Bu yüzyıllar Yunanlılar, Yahudiler ve Müslümanlar içinde bunalım dönemiydi. 1453′te Osmanlı Türkleri Hıristiyan başkent Konstantinopolis’i fethettiler ve Bizans imparatorluğu’nu yıktılar. Ocak 1492′de Christopher Columbus’un Amerika’yı keşfettiği yılda, Ferdinand ve İsabella ispanya’da, Avrupa’daki son Müslüman kalesi Granada’yı fethetti: daha sonra Müslümanlar 800 yıldır evleri olan iber yarımadasından sürüldüler. Müslüman ispanya’nın yok edilmesi Yahudiler için de ölümcül bir durumdu. Mart 1492′de, Granada’nın fethinden birkaç hafta sonra, ispanya’nın Hıristiyan monarkları Yahudilere vaftiz veya çıkarılma arasında seçim yapmalarım bildirmişlerdir, ispanya Yahudilerinin çoğu yurtlarına bağlılıkları nedeniyle Hıristiyan oldu, bazıları da dinlerini gizlice sürdürdü. İslam’dan dönen Moriskolar gibi bu Yahudiler de daha sonra sapkınlık kuşkusu ile Engizisyonca izlendiler. 150.000 kadar Yahudi vaftiz olmayı reddetti ve ispanya’dan zorla çıkarıldılar; Türkiye, Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya iltica ettiler.

Bu dönem, dünyanın başka yerlerinde Müslümanlar içinde karışıklık yıllarıydı. Moğol işgalini izleyen yüzyıllarda, belki de kaçınılmaz olarak insanlar yitirdiklerini korumaya çalıştıklarından, yeni bir tutuculuk başladı. On beşinci yüzyılda Sünni ulema “içtihat kapısının kapandığını” açıkladı. Bundan sonra Müslümanlar, özellikle Şeriat çalışmalarında geçmişin büyük ustalarını ‘taklit’ edeceklerdi.

Tutuculuk eğilimi, şeriat bayraktarları Şamlı Ahmed ibni Teymiye (öl. 1327) ve öğrencisi ibn Kayyim el-Cevziya ile on dördüncü yüzyılda su yüzüne çıktı. şeriat heyecanı ile ibni Teymiye Kelam, Felsefe ve Eşariliğe saldırdı. Bütün reformcular gibi, kaynaklara şeriatın dayandığı Kur’an ve Hadise dönmek ve öteki bütün eklemeleri atmak istiyordu.

Öğrencisi el-Cevziya kutsal metinlerin harfi harfine değerlendirilmesinin savunmasını yaparak bu listeye Sufizmi destekledi ve Sufi ermiş kültünü daha sonraki Avrupalı Protestan Reformculara benzer bir ruhla mahkum etti. Batılı bilim adamları on beş ve on altıncı yüzyılların Müslümanlarına İtalyan Rönesansını izleyemedikleri için çoğunlukla kusur bulmuşlardır.

İslam gerçekte bu dönemin en büyük dünya gücü olmayı-sürdürmüştür ve Batı onun şimdi Avrupa’nın tam eşiğinde olduğunun çok iyi farkındadır. On beş ve on altıncı yüzyıllarda üç yeni Müslüman imparatorluğu kurulmuştur: Küçük Asya ve Doğu Avrupa’da Osmanlı Türkleri, İran’da Safeviler-ve Hindistan’da Moğollar. Bu yeni oluşumlar İslam ruhunun hiçbir biçimde can çekişmekte olmadığını, ama Müslümanlara hala felaket ve dağılma sonrasında yeni başarılar esini verme gücünü koruduğunu gösterir. İran ve Orta Asya’daki Safevi rönesansı İtalyan Rönesansıyla ilginç biçimde benzeşmektedir: ikisi de kendilerini öncelikle resimde ifade etmişler ve yaratıcı biçimde kültürlerinin pagan köklerine döndüklerini hissetmişlerdir.

Yeni bir tür On iki imam Şiiliği İran’da Safevi yönetiminde devlet dini olmuştur ve bu durum Şiiler ile Sünniler arasında daha önce görülmemiş düşmanlığın başlangıcı olmuştur: O zamana kadar Şiiler daha entelektüeldi veya mistik Sünnilerle çok fazla şeyi paylaşıyorlardı. Safevi hanedanının kurucusu Şah İsmail 1503′de Azerbaycan’da iktidara geçmiş ve iktidarını Batı İran ve Irak’a yaymıştır. Sünniliği sürüp çıkarmaya kararlıdır ve Şiileri daha önce pek kalkışılmamış bir insafsızlıkla amaçları için zorlamıştır. Kendisini kuşağının imamı olarak görmüştür. Bu hareket Avrupa’daki Protestan Reformasyon ile benzerlikler gösterir: ikisi de karşı çıkma geleneğinde köklerini bulur, ikisi de aristokrasiye karşıdır ve hanedan hükümetleri ile birlik oluşturmuştur. Reformcu Şiiler kendi topraklarında sufi tarikatları Protestanların manastırları kapatmasına benzer biçimde yasakladılar. Osmanlı imparatorluğu’nun Sünnileri arasında benzer bir düşmanlık uyandırmaları ve onların da kendi topraklarında Şiilere baskı yapmaları şaşırtıcı değildir. Sünni ulema tersine ‘içtihat kapısının kapanması’nı reddetmiş, Şahlardan bağımsız olarak İslam’ı yorumlama hakkında ısrar etmiştir.

İran Şiileri, Suhreverdi’nin mistik geleneğini izleyen kendi felsefesini da geliştirmişlerdir. Bu İran okulunun en güçlü üyesi Molla Sadra olarak tanınan Sadreddin Şirazi‘dir (1571 -1640). Bugün de birçok Müslüman onu İslam düşünürlerinin en engini olarak görür ve onun eserlerinin, İslam felsefesine özelliğini veren metafizik ve tinselliğin kaynaşmasını özetlediğini iddia eder.

Molla Sadra da, Suhreverdi gibi, bilginin yalnızca öğreni edinme süreci olmadığına, fakat dönüşüm süreci olduğuna inanmaktaydı. İran Şiiliği, mistisizmi, saf bilim ve metafizik yerine Tanrıya giden en geçerli yol olarak görmeyi sürdürüyordu. Molla Sadra panteist değildi. Yalnızca, Tanrıyı var olan her şeyin kaynağı olarak görmekteydi.

Tanrı ile birlik öteki dünyaya kalmış bir konu değildi. Molla Sadra da bunun bu dünyada bilgi ile elde edilebileceğine inanıyordu.

Çok saygı duyduğu Muhiddin Arabi gibi Molla Sadra da Tanrının oturduğu, dışsal, nesnel, bütün inananların ölümden sonra dirileceği başka bir göksel dünya öngörmez. Cennet ve tanrısal küre insanın içinde keşfedilmelidir, kişisel alem-i misal’de: bu her insanın ayrılmaz mülküdür, iki kişinin bile tamamıyla aynı cenneti ve aynı Tanrısı yoktur.

Moğol Hindistan’ında İslam kültürel olarak egemen olmuşsa da Hindu dini canlılık ve yaratıcılığını sürdürmüştür. Bazı Müslüman ve Hindular inançlar arası topluluklar oluşturmuştur; bunlardan en önemlisi Gürü Namak tarafından on beşinci yüzyılda kurulmuş olan Sihlik’tir. Bu yeni biçimli tektanrıcılık Allah’ın Hindu dininin Tanrısı ile özdeş olduğuna inanmaktadır.

Üçüncü Hint Moğol imparatoru, 1560-1605 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ekber’in hoşgörü ve işbirliği ruhu ve bütün inançlara gösterdiği saygı çok çarpıcıdır. Hindulara gösterdiği duyarlılıkla vejetaryen olmuş, çok sevdiği avcılığı bırakmış ve doğum gününde veya kutsal Hindu mekânlarında kurban kesilmesini yasaklamıştır. 1575′te bütün dinlerden bilim adamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir ‘ibadethane’ kurmuştur. Ekber, kendisini doğru yönlendirilmiş bütün dinlere gösterecek bir Tanrıya olan köktenci inancı ilan eden ‘Tanrısal tektanrıcılığa’ (tevhid-i ilahi) dayanan bit Sufi tarikat kurmuştur.

Özgün anlamıyla Tanrıya ‘teslim’ olmak olan İslam’a her inançla varılabilir: Onun ‘Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini’ dediği, Tanrı tekelini elinde tutmaz. imparator Evrengzib (1618-1707) birliğin Müslüman kampta daha büyük disiplin sağlanmasıyla korunacağına inanmıştır: Şarap içmek gibi çeşitli gevşekliklere son veren bir karar kabul etmiş, Hindularla işbirliğine olanak tanımamış, Hindu bayramlarının sayısını azaltmış ve Hindu tüccarların vergilerini iki katına çıkarmıştır. Onun cemaatçi anlayışının en özellikli ifadesi Hindu tapınaklarının yaygın olarak yıkılmasında görülür. Ekber’in hoşgörü yaklaşımını tamamıyla tersine çeviren bu siyasa Evrengzib’in ölümünden sonra terkedilmiştir, fakat Moğol imparatorluğu onun Tanrı adına kapısını açtığı ve kutsallaştırdığı yıkıcı bağnazlıktan bir daha kurtulamamıştır.

Ekber’in yaşarkenki en ateşli muhaliflerinden biri önemli bir bilim adamı olan Şeyh Ahmed Sirhindi’ydi (1563-1625). Molla Sadra, gördüğümüz gibi, bu Varlığın Tekliği (vahdet el-vücud) anlayışını savunuyordu. Sirhindi ise, bu anlayışı öznel bularak reddetmişti. Sirhindi, Muhiddin Arabi gibi, bilincin daha yüce ve daha uyanık aşamalarına kendisinin de mistiklerin vecd durumunu yaşayarak geçtiğini iddia etmektedir.

On beşinci yüzyılda bütün Avrupa’da anti-semitizm güçlendi ve Yahudiler peş peşe şehirlerden sürüldüler.

Yeni Kabbalacı görüş olasılıkla Sefardim Yahudilerin çoğunluğunun yerleşmiş olduğu Osmanlı imparatorluğunun Balkan eyaletlerinde geliştirilmiştir. O zamana kadar Kabbala ancak seçkinlere hitap etmiştir, ama felaketten sonra bütün dünya Yahudileri daha mistik bir ruhsal yaşama dönmüşlerdir.

Bu, nerdeyse bütün Yahudiler için kabul edilen son Yahudi hareketi olmuştur ve dünya Yahudiliğinin dinsel bilincinde büyük değişiklikler yaratmıştır.

“Var olan her şeyin diyordu, “özü sefirot da mevcuttur ve O Kendisi her şeydir ve O’nun dışında hiçbir şey yoktur.” Muhiddin Arabi ve Molla Sadra tektantıcılığına çok yaklaşmıştı.

Luria yüzyıllardır tektanrıcıları meşgul eden sorunu ele alıyordu:

Mükemmel ve ezeli Tanrı, sonu olan ve kötülük dolu dünyayı nasıl yaratmıştı?
Kötülük nerden geliyordu?

Dünyaya olanak sağlamak için, diye düşünmüştü Luria, En Sof kendi içinde bir boşluk yaratmıştı. Bu ‘büzülme’ veya ‘çekilme’ (tsimtsum) eylemiyle Tanrı kendisinin bulunmadığı bir yer yaratmıştı; aynı anda kendisinin tezahürüyle ve yaratılışla dolan bir boş alan. On altıncı yüzyıl Kabbalacıları için, tsimtsum öncelikle sürgün simgesiydi,

Tanrının çekilmesiyle doğan ‘boş alan’, çevresini En Sorun sardığı bir daire olarak algılanıyordu.

1484′de Papa VIII. Innocentius Summa Desiderantes kararını yayımlamış ve on altı ve on yedinci yüzyıllarda bütün Avrupa’da zaman zaman çılgınlık nöbetlerine yol açan bunalımı başlatarak, hem Katolikleri hem Protestanları aynı derecede etkilemişti. Bu karar Batı ruhunun karanlık yönünü açığa vuruyordu. Bu iğrenç sorgulamalar sırasında binlerce erkek ve kadına şaşırtıcı suçlarını itiraf edene kadar vahşice işkence yapıldı. Bu hayal anti-semitizmle ve derin cinsel korkularla bağlantılıydı. Şeytan güçlü ve iyi olması olanaksız Tanrının gölgesi olarak ortaya çıkmıştı. Batıda ise Şeytan baş edilemez kötülük kişisi haline gelmiştir. Gitgide, sürekli cinsel hazza hazır ve koca cinsel organlarla kocaman bir hayvan olarak resmedilmeye başlamıştır. Cadı çılgınlığı bilinçaltında, fakat baskıcı din ve amansız Tanrıya karşı zorunlu bir başkaldırıyı da temsil etmektedir.

Martin Luther (1483-1546) büyücülüğe katı biçimde inanmaktaydı ve Hıristiyan dünyasını Şeytan’la savaş içinde görüyordu. Ulusçuluğun yükselmesi ile Alman ve İsviçre şehirlerinin güçlenmesi on altıncı yüzyılda laiklerin yeni bir dinsel anlayış ve teolojik bilinç geliştirmelerine katkıda bulunmuştu. Ayrıca Avrupa’da gelişen bireycilik anlayışı vardı ve bu anlayış daima geçerli dinsel tutumlarda köktenci bir değişim içeriyordu, inançlarını dışsal, ortaklaşa biçimlerde ifade etmek yerine, Avrupalılar dinlerinin içsel sonuçlarını daha fazla keşfetmeye başlıyorlardı. Bütün bu etkenler Batıyı modernliğe taşıyan acılı ve genellikle şiddetli değişime katkıda bulunmuştu.

“İnancın bilgiye, bilime ve kesinliğe gereksinimi yoktur” diye vaaz ediyordu ayinlerinden birinde: “O’nun hissedilmeyen, denenmeyen ve bilinmeyen iyiliğine serbestçe ve neşeyle teslimiyet yeter”.

Buda’nın dediği gibi, aydınlanmadan sonra insan “pazar yerine dönebilmeli” ve bütün canlılara sevgi gösterebilmelidir. Huzur, sükunet ve merhamet duyguları gerçek dinsel anlayışın göstergeleridir. Luther ise kudurmuş bir anti-semitist, kadın düşmanıdır, cinselliğe karşı korku ve nefret doludur ve asi bütün köylülerin öldürülmesi gerektiğine inanmaktadır.

Luther, uzun vadeli bakıldığında, John Calvin (1509-64) kadar önemli değildi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde, ‘Calvinizm’ uluslararası bir din olarak meydana çıkmıştı ve iyi veya kötü yöne, toplumu dönüştürüp insanlara istediklerini elde edebileceklerine inanma esini vermişti. Luther’in görüşleri kendisi öldükten sonra temelde Almanya’yla sınırlı kaldı, oysa Calvin’in görüşleri daha da geliştirildi. Öğrencileri geliştirdikleri düşüncelerle ikinci bir Reformasyon dalgası yarattılar. Kalvincilikten, Roma katolikliğinden daha kolay vazgeçilmektedir: “bir kez Katolik olan hep Katolik kalır” sözünde olduğu gibi. Fakat Calvinizm kendi etkisini yaratmaktadır: Terk edildiğinde laik biçimlerde ifade edilebilmektedir. Artık Tanrıya inanmayan birçok Amerikalı Püriten çalışma etiğine ve kendilerini bayrak ve ülküleri yan tanrısal ‘seçilmiş ulus’ görerek Kalvinci seçim kavramına bağlanmaktadır. Calvin’in Hıristiyanlık anlayışı özellikle Avrupa’nın yeni gelişen şehirlerinde baskıcı hiyerarşinin prangalarını kırmak isteyen burjuvaziye çekici gelmiştir.

Yahudi ve Müslümanların kıyaslanabilecek aşamalarında olduğu gibi, Batılı Hıristiyanlar artık aracılar istemiyorlar, Tanrı önündeki ayrılmaz sorumluluklarının bilincine varmaya başlıyorlardı.

İngiliz Hümanist Thomas More aziz tapımının ‘putperestliği’ne karşı tartışmaların birçoğunda kişisel bir nefret yakalıyordu. Bu durum heykel yıkıcılığın şiddetinde ortaya çıkıyordu. Birçok Protestan ve Püriten Eski Ahir gravürlerinin mahkum edilmesini o kadar ciddiye aldı ki azizlerin ve Bakire Meryem’in heykellerini yıkıp katedral ve kiliselerde fresklerin üstüne alçı attı. Bu çılgın fanatiklik, onların, bu huzursuz ve kıskanç Tanrıyı kızdırmaktan, dua edip aracılıklarını istedikleri azizler kadar korktuklarını gösterir.

Katolik ve Protestanların Tanrı kavram ve deneyimleri birbirlerininkine çok fazla benzemekte ama, artık birbirlerini düşman olarak görmektedirler.

Püritenler gibi Cizvitler de Tanrıyı dinamik bir kuvvet olarak: yaşıyorlardı ve bu kuvvet onları güven ve enerjiyle dolduruyordu, Püritenler Yeni İngiltere’ye yerleşmek için Atlas Okyanusunu aşmışken, Cizvit misyonerler dünyayı dolaştılar: Gene Püritenler gibi, Cizvitler genellikle bilim adamlarıydı ve ilk bilimsel derneğin Londra Kraliyet Derneği veya Accademia del Çimento değil Cizvit Derneği olduğu ileri sürülmüştür.

Avrupa’daki bu yaygın korku ve umutsuzluğu nasıl açıklayabiliriz? Bu dönem aşırı endişe zamanıydı: Bilim ve teknolojiye dayalı yeni bir toplum yapısı ortaya çıkmaya başlamıştı ve kısa süre içinde dünyayı fethedecekti. Batı Hıristiyanları Tanrıyı daima zorlayıcı bulmuşlardı ve bu dinsel endişeleri hafifletmeyi amaçlayan Reformcularda anlatılan işleri daha da kötüye vardırmışlardı. Batının milyonlarca insanı ezeli lanete mahkum etmiş görünen Tanrısı, Tertullianus veya Augustinus’un daha karanlık dönemlerde öngördüğü katı ilahtan daha da korkunç olmuştu.

Gerçekten de on altına yüzyıl sonuna gelindiğinde Avrupa’da çoğu insan dinin ciddi biçimde inanılırlığını yitirmeye başladığını hissediyordu. Katoliklerin Protestanlar ve Protestanların Katolikler tarafından öldürülmesinden iğrenmeye başlamışlardı. Yüzlerce insan bir biçimde kanıtlanması olanaksız görüşleri nedeniyle şehit edilmişti. Dinsel yorum çeşitliliğinden çoğu insan felç olmuş ve huzursuzlanmıştı. inancın elde edilmesinin her zamankinden zor olduğu hissedilmiş olmalı. Dolayısıyla Batılı Tanrının tarihinde insanların, Tanrının eski düşmanı ve şeytanın bağlaşığı ‘büyücüler kadar çok sayıda ‘ateist’ görmeye başlaması önemli bir dönüm noktası olmalı. Tanrının varlığını tamamıyla inkâr etmek için kavramsal zorluklar o zaman üstesinden gelinemeyecek kadar büyüktü. Doğum ve vaftizden ölüme ve kilise bahçesine gömülmeye kadar din herkesin yaşamına egemendi. Günlük her etkinliğin zamanlaması, inananları ibadete çağıran kilise çanları ile yapılıyordu ve dinsel inanç ve kurumlarla iç içe geçmişti: meslek ve kamu yaşamı üstünde egemendi. Lonca ve üniversiteler bile dinsel kurumlardı. Her biri bilimsel doğrulamalara dayalı uyumlu nedenler toplamı söz konusu olana kadar, kimse dinin biçimlendirdiği ve Avrupa’nın ahlaki, duygusal, estetik ve siyasal yaşamına egemen olan Tanrının varlığını inkâr edemezdi. Avrupa’da on sekizinci yüzyılın sonuna gelene kadar Tanrının varlığını inkâr edecek birkaç kişinin çıkması söz konusu değildi.

Öyleyse insanların birbirlerini ‘ateizmle suçlamakla anlatmak istedikleri neydi? Fransız bilim adamı ve aynı zamanda katı bir Fransisken olan Martin Mersenne (1588-1648)yalnız Paris’te 50,000 ateist olduğunu, fakat bu ‘ateistlerin’ çoğunluğunun Tanrıya inandığını ilan ediyordu. inançsız olduğunu ilan ettiği bir başkası İtalyan akılcı Giordano Bruno’ydu (1558-1600). Bruno evrenin ruhu, kaynağı ve hedefi olan bir tür stoacı Tanrıya inanıyordu. Mersenne bu iki kişiye de ‘ateist’ diyordu, bunun nedeni onların Üstün Varlığın mevcudiyetini inkar etmeleri değil, onlarla Tanrı konusunda uyuşmamasıydı. Aynı biçimde pagan Roma imparatorluğu Yahudi ve Hıristiyanları ateist saymıştı, çünkü onların tanrısallık düşüncesi kendilerinin tanrısallık düşüncesinden farklıydı. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında insanların ‘anarşist’ veya ‘komünist’ diye nitelendirilmeleri gibi, düşmanlarınıza ‘ateist’ demeniz mümkündü.

Anglikan teolog Richard Hooker (1554-1600)   iki tür ateist olduğunu iddia ediyordu: Tanrıya inanmayan küçük bir gaip ve Tanrı yokmuş gibi yaşayan çok daha fazla sayıda insan. John Wİngfield (1634) “Riyakar ateisttir; başıboş kötü adam açık ateisttir; korkusuz, cüretkar ve gururlu bozguncu ateisttir: öğretim veya düzeltilmeyi kabul etmeyen ateisttir”diyordu. Thomas Nashe (1567-1 601) hırslı, arzulu, obur, mağrur kişilerle fahişeleri ateist ilan etmiştir.

‘Ateist’ sözcüğü hakarettir. Tanrının mutlak egemenliğine inandıkları için, Luther ve Calvin, Aristoteles’in kendi başına güçleri olan doğa anlayışını reddetmişlerdi. Doğanın, kurtuluşu yalnızca Tanrıdan armağan olarak bekleyip kendisi için hiçbir şey yapamayan Hıristiyan kadar edilgen olduğuna inanıyorlardı. Calvin, görülmez Tanrının kendisini bilinir kıldığı doğal dünyanın üstüne araştırmalar yapılmasını açıkça emretmişti. Bilimle kutsal metinler arasında hiçbir çelişki olamazdı. Tanrı Kitabı Mukaddes’te kendisini bizim insani sınırlarımız içine uyarlamıştı; yetenekli bir konuşmacının dinleyicilerinin düşünce ve yeteneklerine göre kendisini ayarlaması gibi. Yaradılışın açıklanması, Calvin’e göre, karmaşık ve gizemli süreçleri, herkesin Tanrıya inanması için sıradan insanın zihnine uydurmaya çalışan bebek konuşması örneğiydi. Üstünde sözcük anlamıyla durulacak konu değildi.

Roma Katolik Kilisesi her zaman bu kadar açık fikirli olmamıştı. 1530′da PolonyalI astronom Niholaus Copernicus güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia etti. Ölümünden kısa süre önce 1543′te yayımlanan kitap, Kilisenin Yasak Kitaplar listesine alındı. 1613′te Piza’lı matematikçi Galileo Galilei, icat ettiği teleskopun Copernicus’un sisteminin doğruluğunu kanıtladığını iddia etti. Roma Katolik Kilisesi güneş merkezli kuramı Yaratıcı Tanrı inancını tehlikeye düşürdüğü için mahkûm etmedi, nedeni Kutsal Metinlerdeki Tanrı sözüyle çelişmesiydi.

Galileo’nun ve Copernicus’un bilimsel buluşları İsmailileri, Sufileri, Kabbalacıları   rahatsız etmeyebilirdi, ama bu yeni sözcük anlamına bağlı Katolikler ve Protestanlara sorun çıkardı. Dünyanın, güneşin çevresinde döndüğü kuramı Kitabı Mukaddes’teki “Dünya da pekişmiştir, sarsılmaz”, “Güneş doğar da ve batar da ve doğduğu yere gider1‘, “Belli vakitler için ayı yarattı, güneş de batacağı yeri bilir” satırlarıyla nasıl uzlaştırılacaktı?

Molla Sadri’nin Müslümanlara gök ve yerin her bireyin imgelemindeki dünyada bulunduğunu öğrettiği bir zamanda, Bellarmine gibi kılı kırk yaran kilise adamları bunların coğrafi yerleri bulunduğunu gayretle ileri sürüyorlardı. Bu tutum geleneksel dinsel mitolojiyi yeni bilim karşısında zayıflatacak ve sonunda birçok insanın Tanrıya inanmasını zorlaştıracaktı. Filozoflar ve bilim adamları gibi, Reformasyon sonrası Hıristiyanları da mistiklerin imgelemci Tanrısını etkin biçimde terk ettiler ve aklın Tanrısıyla aydınlanmaya çalıştılar.

9 Aydınlanma

On altıncı yüzyılın sona erişiyle, Batı, bütünüyle farklı tip bir toplum ve yeni bir insanlık ülküsü doğuracak bir teknoloji üretme sürecine girdi. Bu süreç, Tanrının rolü ve yapısının algılanışını da kaçınılmaz olarak etkiledi. On sekizinci yüzyılın kapanmasıyla, Avrupa dünya hakimi olmaya başladı ve onun başardıklarının doğası, dünyanın geri kalanının onu yakalamasının olanaksız olduğu anlamına geliyordu. Batılılaşma süreci ve onunla birlikte Tanrının bağımsızlığını savlayan laiklik kültü başladı.

Modern teknik toplum ne içeriyordu?

Bütün eski uygarlıklar tarıma bağlıydı. Adından da anlaşıldığı gibi, uygarlık, seçkinler sınıfının köylülerce üretilen tarımsal artığın üzerinde yaşadığı ve yeni kültürler yaratmak için boş zaman ve olanaklarının olduğu kentler oluşturmaktı. Bu tür tarıma dayalı bütün uygarlıkların karınları yumuşaktı. Ürün, hasat, iklim ve toprak kayması gibi değişkenlere bağlıydılar. Her imparatorluk genişleyip bağlantı ve sorumluluklarının sayısı arttıkça, eninde sonunda sınırlı kaynaklarını aştı. Gücünün doruğuna ulaştıktan sonra, kaçınılmaz olarak çöküş ve düşüşü başladı. Ama, yeni Batı, tarıma dayanmıyordu. Modernleşme süreci Batıyı bir dizi köklü değişikliğe zorladı: sanayileşmeyi ve bunun bir sonucu olarak tarımda dönüşümü, entelektüel bir ’aydınlanma’yı, ayrıca siyasi ve toplumsal devrimleri başlattı. Bu büyük değişiklikler doğal olarak insanların kendilerini algılayış biçimlerini doğallıkla etkiledi ve geleneksel olarak ‘Tanrı’ adını verdikleri nihai gerçekle ilişkilerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirdi.

Uygarlık ve kültürel başarı artık küçücük bir seçkinler sınıfına değil, fabrika işçilerine, kömür madencilerine, matbaacılara ve tezgahtarlara dayanıyordu; ama yalnızca emekçiler olarak değil, hiç olmadığı kadar genişleyen pazarda alıcılar olarak da. Verimlilikteki büyük artış, sermaye birikimi ve açık pazarların yayılması, bilimdeki yeni entelektüel ilerlemelerle birlikte toplumsal devrimi başlattı: Toprak sahibi sınıfın gücü azaldı ve yerini burjuvazinin paralı adaleleri

Yerkürenin yeni bölümlerine girmiş denizciler gibi, bir kaşifti aydın. Toplumu uğruna şimdiye dek bilinmeyen diyarlara atılmaya cüret ediyordu, imgeleminde böyle bir çabası olan yenilikçi, yeni alana giren ve süreç içinde, eski kutsal kabulleri deviren, kültürel bir kahraman oldu. insanlar, daha iyi eğitimin ve düzeltilmiş yasaların insan ruhuna ışığı getirebileceğine inanmaya başladılar. Hakikati bulmak için, miras aldıkları geleneğe, bir kuruma ya da bir seçkine ya da Tanrıdan gelen bir vahiye bile gereksinimleri olmadığını hissediyorlardı artık.

Ateistlik hala nefret duygusu uyandırıyordu. Bununla birlikte birkaç kişi Tanrınn varlığına bile verili gözüyle bakılamayacağını anlamaya başlamıştı. Bunun ayırdına varan ve ateistliği ciddi olarak ele alan ilk insanlardan biri de Fransız fizikçi, matematikçi ve teolog Blaise Pascal’dı (1623-­62) herhalde. Tanrıya inanmanın yalnızca kişisel bir seçim konusu olabileceğini, bu yeni cesur dünyada, dillendiren ilk kişi Pascal’dı. Bu konuda, ilk modern kişi oydu.

Descartes ünlü özdeyişini buldu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Bir ‘kusursuzluk’ kavramımız olmamışsa, ‘kusur’ düşüncesine de ulaşamayız. Anselmus gibi, Descartes da, var olmayan bir kusursuzluğun çelişme olacağı kararına vardı. Bu nedenle kuşku duymamız, bize yüce ve kusursuz bir varlığın -Tanrının- varolması gerektiğini söyler.

Din, en başından beri, insanların dünyayla ilişki kurmalarına ve dünyada kök salmalarına yardımcı oldu. Kutsal yer kültü dünyadaki bütün öteki düşüncelerin önünde geldi ve korkunç evrende insanların bir odak bulmalarına yardım etti. Doğal güçleri tanrılaştırma, her zaman insanın dünyaya verdiği yanıtın bir parçası olmuş korku ve hayranlığı tanımladı. Descartes’in, hayranlık duymaya hiç zamanı olmadı. Gizem duygusundan ne pahasına olursa olsun uzak durulmalıydı; çünkü bu, uygar insanın zamanla bıraktığı, zihnin ilkel bir durumunu gösteriyordu. Descartes’in Tanrısı, dünyevi olaylara karışmayan filozofların Tanrısıydı.

Tanrıyı kendi mekanik sistemine indirgemiş olan İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642-1727) da, Hıristiyanlığı gizemden kurtarma konusunda aynı derecede endişeliydi.Sırasıyla kendinin, Tanrının ve doğal dünyanın varlığını kanıtlamış Descartes’in tersine, Newton fiziksel evreni açıklama girişimiyle, sistemin gerekli bir parçası olarak Tanrıyla başladı. Newton’un fiziğinde doğa tamamıyla edilgendi: Tanrı eylemin tek kaynağıydı. Böylece, Aristoteles’te olduğu gibi, Tanrı, doğal, fiziksel düzenin bir devamıydı yalnızca.

Pascal ve Descartes’in tersine, Newton evren üstüne düşündüğü zaman Tanrının varlığının kanıtını bulduğundan emindi. Göksel cisimlerin içinde bulunan yerçekimi niye onları bir araya çekip kocaman tek bir kütlesel cisim meydana getirmiyordu? Çünkü bunu önlemek için araları yeterli uzaklıkta olmak üzere sonsuz uzayın her yerine dikkatli bir biçimde dağıtılmışlardı.

Bugün insanlar Tanrının varlığını yadsıdıkları zaman çoğunlukla reddettikleri Newton’un Tanrısıdır; bilim adamlarının artık uyum içinde açıklayamadıkları evrenin kökeni ve ayakta tutucusu olan Tanrı.

Tanrı sonsuz olduğuna göre, her yerde var olmalıdır. Uzay Tanrının varlığının sonucudur, ezeli olarak kutsal kudretten çıkar.

Descartes gibi, cahillik ve boş inanla bir tuttuğu gizeme hiç zaman ayırmadı Newton. Hıristiyanlığı metafizikten temizlemeyi çok istiyordu; bu onu Hz. İsa’nın tanrısallığı gibi çok önemli öğretilerle karşı karşıya getirse de. 1670′lerde Teslis öğretisi üstüne çok ciddi teolojik bir incelemeye başladı ve putperest dönmeler için aldatıcı sözleriyle Athanasius tarafından Kiliseye sokulduğu sonucuna vardı. Arius haklıydı: İsa Mesih, kesinlikle Tanrı değildi; Teslis ve Diriliş öğretilerine ‘kanıt’ olarak gösterilen Yeni Ahit’in bu bölümleri düzmeceydi. Athanasius ve meslektaşları bunları uydurmuşlar ve kutsal metinlere, böylece tabana seslenerek, halk kütlesinin ilkel fantezilerini eklemişlerdi: “insanoğlunun boş inanlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o        yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.” Hıristiyan inancından bu ıvır zıvırı çıkarmak Newton için bir tür sabit fikir haline gelmişti. 1680′nin başlarında, Newton Putperest Teolojinin Felsefi Kökenleri adını verdiği bir inceleme üstüne çalışmaya başladı. Bu inceleme, metafizikten kurtulmuş ve tek Tanrıya tapınmanın akılcı savunuculuğunu yapmış Nuh’un ilk dinin temelini, Putperest bir teolojinin oluşturduğunu öne sürüyordu. Emirler yalnızca Tanrı sevgisi ve komşu sevgisiydi, insanlara Doğayı, yüce Tanrının tek tapınağını düşünmeleri emredilmişti. Sonraki kuşaklar bu saf dini mucize ve keramet masallarıyla kirletti. Kimileri putperestlik ve doğaüstüne döndü. Gene de Tanrı onları yola getirmek için bir dizi peygamber yolladı. Pythagoras bu dini öğrendi ve onu Batıya getirdi, insanlığı doğruya dönmeye davet için gönderilen peygamberlerden biri Hz. İsa’ydı, ancak Athanasius ve işbirlikçilerince onun saf dini kirletildi.

Newton, dinsel yaşamda gizemin rolünü açıkça anlamıyordu. Din, sanat gibi, bugünün görünümüne ilişkin bir bakış açısı kazanmak için geçmişle bir diyalogdan oluşur çoğu kez. insanlara yaşamın nihai anlamı üstüne kalıcı sorularla uğraşma olanağını veren, onlara sıçrama noktası sağlayan gelenektir. Din ve sanat, bu nedenle, bilim gibi işlemez. Tindal, Newton gibi, başlangıçtaki dini yeniden canlandırmayı ve sonraki eklemelerden temizlemeyi denedi. Akılcılık tüm sahici dinin denektaşıydı: “Her birimizin yüreğinde, yaratılış anından beri bir akıl ve doğa dini vardır; bütün insanlık kurumlaşmış herhangi dinin doğruluğunu bununla yargılamalıdır.”Bu nedenle vahiy gereksizdi, çünkü hakikat kendi akılcı sorgulamalarımızla bulunabilirdi.

Hermann Samuel Reimaats (1694-1768) gerçekten de İsa’nın eleştirel bir biyografisine girişti.Reimaats, Hz. İsa’nın yalnızca ilahi bir devlet kurmak istediğini ve kurtarıcılık görevi başarısızlığa uğrayınca ümitsizlik içinde öldüğünü öne sürdü. Hz. İsa’nın Dört incil’inde, insanlığın günahlarının bağışlanması için geldiği iddiasının asla bulunmadığını belirtti. Batı Hıristiyan dünyasının temelini oluşturan bu düşünce, yalnızca Hıristiyanlığın sahici kurucusu olan Aziz Pavlus’a bağlanabilirdi. Bundan dolayı, Hz. İsa’ya Tanrı olarak değil, ama ‘olağanüstü, yalın, yüce ve uygulanabilir bir dinin öğretmeni olarak saygı göstermeliydik.

Bu nesnel çalışmalar kutsal metinlerin sözcük anlamıyla kavranışı ve inancın simgesel ya da mecazi yapısına önem vermeme üstüne kurulmuştu.

Tanrıyı bu yolla bizden biri gibi düşünmeye ve konuşmaya zorlamak ilahın bu tür insanbiçimci ve kişileştirici kavramının yetersizliklerini gösterir. Böyle bir Tanrı uyumluya da saygıdeğer alamayacak kadar çok çelişki içerir.

Sonradan Aydınlanma olarak bilinen hareketin temsilcisi François Marie de Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nde (1764) bu üstün dini tanımladı; bu din her şeyden önce, olabildiği kadar yalın olmalıydı.

İnsanları saçma kılmadan adil olmayan yönelten çok daha fazla ahlak ve çok daha az dogma öğretemez mi?

İnsana olanaksız, çelişkili, kutsallığa zarar getirmeyen, insan soyu için tehlikeli olmadan ve sağduyu sahibi kimseyi ezeli ceza ile tehdit etmeden?

 Akıl dışı bilgecilik adına yeryüzünü kana bulayan cellatları olmadan inancını onaya koyamaz mı yalnızca tek tanrı, adalet, hoşgörü ve insanlığa tapmayı öğreterek?

Aydınlanmanın filozofları Tanrı düşüncesini yadsımadılar yine de. Onlar, insanı sonsuz cehennemle korkutan Ortodoksluğun zalim Tanrısını reddettiler. Ona ilişkin aklın karşısında olan gizem öğretilerini reddettiler. Ama bir Yüce Varlık’a olan inançları bozulmadan kaldı. Voltaire “Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir”, diyecek kadar ileri gitti. Felsefe Sözlüğü’nde, insan için tek Tanrıya inanmanın sayısız tanrıya inanmaktan daha akılcı ve doğal olduğunu tartıştı. Aslında yalıtılmış küçük köylerde ve topluluklarda yaşayan insanlar tek tanrının yazgılarına egemen olduğunu kabul etmişlerdi: Çok tanrıcılık daha sonraki bir gelişmeydi.

Voltaire ateizmi, filozofların yok etmeye can attıkları boş inan ve tutuculukla bir tuttu.

Avrupa Yahudileri de yeni düşüncelerden etkilenmişlerdi. İspanyol Yahudisi soyundan gelme bir Felemenk, Baruch Spinoza (1632-77)   Geliştirdiği düşünceler geleneksel Musevilikten tamamen farklıydı ve Descartes gibi kimi bilimsel düşünürler ve Hıristiyan skolastiklerden etkilenmişti. 1656′ da, yirmi dört yaşında, Amsterdam sinagogundan resmen aforoz edildi.

Spinoza ateist olarak kabul edilmişti, ancak incil’in Tanrısı olmamakla birlikte, bir Tanrıya inanmıştı. Kitabı Mukaddes tarihine eleştirel gözle baktı. İsrailliler anlamadıkları her görüngüye ‘Tanrı’ adını vermişlerdi. Peygamberlerin, örneğin, Tanrının Ruhu’ndan esin aldıkları söylenmişti, çünkü onlar üstün zekalı ve kutsal adamlar olarak kabul edilmişti. Ancak bu tür ‘esin’ seçkin bir sınıfa özgü olmayıp, doğal akla sahip herkes için geçerliydi: inanç ritleri ve simgelerinin yalnızca bilimsel, akılcı düşüncede yetersiz kalan halk kütlelerine yararı olabilirdi.

Tanrı maddi bir varlıktır, evreni yöneten düzenle özdeş ve ona eşittir. Nevvton gibi, Spinoza da eski felsefi yayılma düşüncesine döner, Çünkü Tanrı her şeyin aslında vardır ve her yerde bulunur, maddi ve ruhsal olarak onların varoluşlarını düzenleyen yasa olarak tanımlanabilir.

Var olan bütün yasaların toplamı olarak, Tanrı her şeyi birlik ve uyum içinde kaynaştırmış en yüksek kusursuzluktu. Gerçekten, Spinoza ‘Tanrı’ sözcüğünü yalnızca tarihsel nedenlerle kullanmıştı: Gerçekliğin bir bölümünün ‘Tanrı’ ve bir bölümünün ‘Tanrı olmayan’ olarak ayrılamayacağını savunan ateistlere katılıyordu. Kimileri bildiğimiz dünyadan ayrı ‘Hiçbir şey’ olmadığını söylemişlerdi. Aşkın En Sofun yokluğu olmadığına göre, Spinoza’nın panteizmi Kabbala’yı andırır ve kökten mistisizmle yakınlarda çıkan ateistlik arasında bir yakınlık olduğunu kavrayabiliriz.

Mendelssohn Tanrısız yaşamı anlamsız buluyordu, ama bu tutkulu bir inanç değildi: Akıl yoluyla erişilebilir Tanrı bilgisiyle oldukça hoşnuttu.

isviçreli genç bir papaz, Johann Caspar Lavater,   Diğer teistler gibi, vahyin yalnızca doğruluğu akıl yoluyla kanıtlanabilirse kabul edilebileceğini ileri sürdü. Teslis öğretisi onun ölçütleriyle bağdaşmadı. Yahudilik bildirilmiş bir din değil ama bildirilmiş bir yasaydı. Yahudi Tanrı kavramı, insanlığın bütününe ait olan ve yardım görmemiş akıl yoluyla kanıtlanabilen doğa diniyle özdeşti aslında.

Yahudiler Mendelssohn’un felsefesinden çok Immanuel Kant’ın felsefesinden etkilendiler. Kant, Aydınlanmayı, “insanın kendi kabullendiği vesayetten çıkışı” veya dış otoriteye güvenme olarak tanımlamıştı. Tanrıya giden tek yol, onun ‘pratik akıl’ dediği, ahlaki vicdanın özerk bölgesinden geçiyordu. Dinin, kiliselerin katı kurallı otoritesi, insanların kendi güçlerine güvenmelerini ve Öteki’ne bağlanma cesaretlerini engelleyen dua ve ayin gibi çoğu tuzağını Kant bir kenara attı. Ama Tanrı düşüncesinin per se(özünde) karşısında değildi. Yüzyıllar önce Gazali’nin yaptığı gibi, Tanrının varlığına ilişkin geleneksel tartışmaların yararsız olduklarını savundu, çünkü zihinlerimiz yalnızca uzay ve zamanda varolan şeyleri anlayabilirdi ve bu kategorinin ötesinde yatan gerçekleri düşünmeye elverişli değillerdi. Mantığa göre Tanrının varlığını kanıtlamak olanaksızdı, ama aksini kanıtlamak da olanaksızdı. Tanrı düşüncesi bizim için gerekliydi: kapsamlı bir dünya düşüncesi oluşturabilmemiz için ideal sınırı bize o gösteriyordu.

Bundan dolayı, Kant’a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen bir kolaylıktı. Kant ateist olduğunu yalanladı. Çağdaşları onu, insanoğlunun kötülük kapasitesinin tamamen farkında olan, dindar bir adam olarak tanımladılar. Kant, ahlaki bir yaşam sürmek için insanların doğruluğu sevinçle ödüllendirecek bir idareciye gereksinimleri olduğunu öne sürdü. Bu görüş açısında, Tanrı sadece ikincil bir düşünce olarak ahlak sistemine eklenmişti. Dinin merkezi artık Tanrı gizemi değil, ama imanın kendisiydi. Tanrının, artık her varlığın temeli olmayan ve bize daha yetkin ve ahlaklı olabilme işlevi veren bir stratejisi olmuştu. Bu, insanın bir adım ötedeki özerklik ülküsünü ele geçirme ve bununla bir bakıma yüzeysel olan Tanrıdan hepten vazgeçmesi çok sürmeyecekti. Kant, geleneksel kanıtların doğruluğundan kuşku duyan, aslında bunların hiçbir şeyi kanıtlamadığını gösteren Batıdaki ilk insanlardan biri olmuştu.

Aydınlanma akılcılığının yanında, ‘yürek dini’ olarak adlandırılan yeni tür bir dindarlık gelişti. İnsanları, dıştan gelen kanıt ve otoriteleri tamamıyla bırakmaya ve herkesi kapasitesinde ve yüreğinde bulunan Tanrıyı keşfe itiyordu.

Püritenizmde olduğu gibi, duygusal bir din deneyimi doğru inancın ve dolayısıyla kurtuluşun tek kanıtıydı.

Yürek dininde, Tanrıya ilişkin öğretiler içteki duygusal anlatımlarla yer değiştirmişti. Kont von Zinzendorf, VVesley’in düşüncelerine benzer düşünceler ileri sürdü: “inanç düşüncelerde ya da kafanın içinde değil yürektedir, yürekte yanmış bir ışıktır.” Akademisyenler “Teslis’in gizemi’ hakkında gevezelik etmeye devam edebilirlerdi, ancak öğretinin anlamı üç Kişinin birbiriyle olan ilişkisi değil, onların bizim için ne olduklarıydı.

Özellikle 1649′da Kralı. Charles’ın idamından sonra, Oliver CromvveH’in Püriten hükümetinin idaresi altındaki İngiltere’de vahiy heyecanı baş göstermişti. 1 649′da Gerard Wistanley, Surrey’de Cobham yakınlarında ‘Digger’ cemaatini kurdu, insanoğlunu Adem’in Cennet Bahçesi’ni işlediği özgün durumuna getirmeye karar vermişti: Bu yeni toplumda, özel mülkiyet, sınıf farkı ve insan otoritesi son bulacaktı, ilk Quakerlar -George Fox, James Naylor ve müritleri- tüm erkek ve kadınların Tanrıya doğrudan yaklaşabileceklerini vaaz ettiler.

Spinoza gibi, Ranterlar da ateistlikle suçlanmışlardı. Özgürlükçü inançlarında Hıristiyan tabularını bilerek yıkmışlar ve kafirce, Tanrı ve insan arasında hiçbir fark olmadığım savunmuşlardı.

Ranterların birkaçı, yeni Krallık’ı kuracak olan, Tanrının yeniden dirilişi, Mesih olduklarını öne sürüyorlardı. VVİlliam Franklin, saygıdeğer bir aile reisi, 1646’da ailesi vebayla savrulunca aklını yitirdi. Kendini Tanrı ve İsa olarak ilan edip Hıristiyan yoldaşlarına korku saldı. Mary Gadbury, tüm sınıf farklarını ortadan kaldıracak yeni bir toplumsal düzen kehanetinde bulunarak, hayaller görmeye ve sesler duymaya başladı. Franklin’i Tanrısı ve Mesih’i olarak kabul etti. Sayısız taraftar buldukları anlaşılıyor, ama I650′de tutuklandılar, kırbaçlandılar ve Bridevvell’e hapsedildiler. Aynı sıralarda, John Robbins adında biri de Tanrı sayılmıştı: Tanrı Baba olduğunu iddia etmiş ve yakında karısının dünyanın Kurtarıcısını doğuracağına inanmıştı.

Bauthumely Tanrıdan, ona dönen insanın Gözü, Kulağı ve Eli olduğuna inanan Sufi inancını anımsatan terimlerle söz eder. Akılcılar gibi, Bauthumely de Teslis öğretisini reddeder ve yine bir Sufi gibi, tanrı iken demekle Tanrının kendini tek insanda göstermiş olamayacağını söyleyerek Hz. İsa’nın tanrılık niteliğine inancını sınırlar.

Kalvinciler  kelimenin tam anlamıyla dünyada etkin bir Tanrıyı yeğliyorlardı: Takdiri ilahi öğretileri onların Tanrıya bakış açılarını gösteriyordu; buna göre Tanrı yeryüzünde olan her şeyden, iyi ya da kötü, gerçekten sorumluydu. Bu şu anlama geliyordu; bilim, yarattıklarının her eyleminde – doğal, bireysel, fiziksel ve ruhsal- rastlantı gibi görünen eylemlerinde bile görülebilen Tanrıyı açığa çıkarabilirdi yalnızca.

Kıyamet yılı 1666′da, bir Yahudi Mesih Kurtuluşun yakın olduğunu bildirdi ve tüm dünya Yahudilerince coşkun kabul gördü. Sabetay Sevi,Tapınağın Yıkılışının yıldönümü olan 1626’da Küçük Asya’daki İzmir’de varlıklı bir Sefardik ailede dünyaya geldi. Büyürken, bugün belki de manik depresif tanısı koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. Ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde, derin keder dönemleri geçirir oldu. Bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu. Bu ‘manik’ dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde Hz. Musa Yasası’nı çiğnedi: Herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal Tanrı Adı’nı ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle

yapmasının bildirildiğini iddia etti. Kendisinin çoktandır beklenen Mesih olduğuna inanmıştı. Sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656′da Sabetay’ı kentten sürdüler. Osmanlı imparatorluğu’nun Yahudi toplulukları arasında gezer oldu. İstanbul’daki manik bir konuşması sırasında, Tevrat’ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: “Yasakları kaldıran, Kutsanmış Tanrımız Efendimiz Sensin!” 1648′de Polonya’daki kanlı Yahudi kıyımından kaçmış şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla Kahire’de evlenmesi skandala neden oldu. 1662′de Sabetay Kudüs’e gitmek için yola koyuldu: Bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirmiş olduklarına inanıyordu. Filistin’de Natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve Gaza’daki evini bulmak üzere yola çıktı.

Sabetay gibi, Natan da Yitshak Luria’nın Kabbala’sını incelemişti. İzmir’li kederli Yahudiyle karşılaştığı zaman, ona çılgın olmadığını söyledi: Karanlık kederi onun gerçekten Mesih olduğunun kanıtıydı. 31 Mayıs 1665′te, aniden manik bir hazza tutuldu ve Natan’ın cesaretlendirmesiyle, Mesihlik görevini bildirdi. Natan, Osmanlı imparatorluğu’nun kentlerine olduğu gibi, İtalya, Hollanda, Almanya ve Polonya’daki Yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve Mesih’e ilişkin heyecan tüm Yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı. Sefardimler, ispanya’ya sürülmüş Yahudilerin torunları, Luriancı Kabbala’dan etkilenmişlerdi ve çoğu Dünyanın Sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. Yahudilik tarihi boyunca, birçok Mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. Sabetay hakkında kuşkuları olan Yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. Bütün işler durdu; Türkiye Yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından Sultan’ın adını çıkarıp yerine Sabetay’ı koydular. Sonunda, Sabetay 1666′nın ocak ayında İstanbul’a vardığında, asi olarak tutuklandı ve Gelibolu’da hapsedildi.

Kurtuluş yaklaşmıştı! Bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. Tüm Yahudi dünyasının gözleri, Sabetay’ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı, Gelibolu’ya kenetlenmişti. Türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirdi. Sabetay mektuplarına: “Ben Tanrınızın peygamberiyim, Sabetay Sevi” diye imza atmaya başladı. Ancak yargılama için İstanbul’a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. Sultan ona ya İslam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: Sabetay, İslam’ı seçti ve hemen salıverildi, imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir Müslüman olarak 1 7 Eylül 1676′da öldü.

Kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraflılarını mahvetti. Hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler: Sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. Bugün de, bu Mesih’e ilişkin kötü yenilgi birçok Yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider. Şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok Yahudi Mesihlerine sadık kaldı. Gazzeli Natanömrünün kalanını Sabetay’ın gizemini vaaz etmeye adadı: o İslam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. Türkiye ve Yunanistan’da yaklaşık iki yüz aile Sabetay’a sadık kaldı: Onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683′te en masse (toptan, hepsi birden, kitle halinde) İslam dinine girdiler. Birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve Hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek, gizliden gizliye Yahudiliğe bağlı kaldılar.

Diğer Sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar, yalnız Mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. Bu gizli Sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. Ancak on dokuzuncu yüzyılın önde gelen çoğu Haham Sabetay’ın Mesih olduğuna inanmış görünür.

Bir Marrano olarak doğmuş ve Hıristiyan teolojisi çalışmaya başlamış olan Abraham Cardazo (öl. 1706), günahları yüzünden tüm Yahudilerin din değiştirmeye mahkum olduklarına inandı. Bu onların cezasıydı.

Cardazo ılımlı bir Sabetaycıydı. Din değiştirme görevinin olduğuna inanmıyordu, çünkü, Sabetay Sevi bu acı verici işi onun adına yapmıştı. Ama bir Teslis öğretisi çıkarmakla, bir tabuyu yıktı. Yüzyıllar boyunca, Yahudiler, putperestlik ve kafirlik saydıkları Tesliscilikten nefret edegelmişlerdi. Ancak şaşırtıcı sayıda Yahudi bu yasak görüşe ilgi duydu.

Din değiştiren aşırılar, Diriliş teolojisini benimseyerek, böylece bir başka Yahudi tabusunu daha yıktılar Sabetay Sevi’nin Mesih olmakla kalmayıp Tanrının Dirilişi de olduğuna inanamaya başlamışlardı. Çok geçmeden Dönmeler, İslam’a girmiş olanlar, bu düşünceyi bir adım ileri götürdüler ve İsrail’in Tanrısının aşağı indiğine ve Sabetay’da can bulduğuna karar verdiler.

İslam dinine giren Dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin Jön Türklerden oldular ve çoğunluk Kemal Atatürk’ün laik Türkiye’sinde tamamıyla özümsendi. Dıştan gelen adetlere karşı tüm Sabetaycıların duyduğu düşmanlık bir anlamda ‘getto’ koşullarına karşı bir isyandı. Görünüşte Yahudiliğe sadık kalmış olanlar, ılımlı Sabetaycılar, çoğu kere Yahudi Aydınlanması’na (Haskalah) öncülük ettiler; ayrıca on dokuzuncu yüzyılda Reformcu Yahudiliğin yaratılmasında etkin oldular.

Ukrayna’lı bazı Yahudiler, Rus Ortodoks Kilisesi’nde de yayılmış olan, Hıristiyan Pietist hareketlerinden etkilenmişlerdi. Yahudiler karizmatik dinin benzer bir türünü oluşturmaya başladılar. Vecd içinde düşen, akıllarına estiği gibi şarkı söyleyen ve dua sırasında ellerini çırpan Yahudilerin hikayeleri anlatılıyordu. 1 730′larda bu vecdle kendilerinden geçenlerin birisi, bu yürek dini Yahudilerinin tartışmasız önderi olarak ortaya çıktı ve Hasidizm diye bilinen okulu kurdu.

Mistisizm ve akılcılık arasında düşündüğümüz kadar büyük bir uçurum yoktur. Zihinlerimiz alma eğiliminde ve rahatken, düşünceler zihnin en derin diyarlarından gelir. Bu, ünlü ilke’sini hamamda keşfeden Arşimed gibi bilim adamlarının da başına gelmiştir. Mantık ve kavramlarla uğraştıklarına göre, ister istemez, henüz oluşturmuş oldukları düşüncenin ideaları veya biçimleri içine hapsolurlar. Çoğu kere buluşları dışarıdan ‘verilmiş’ gibi görünür. Esin ve önseziye dayanarak konuşurlar. Albert Einstein ayrıca mistikliğin “tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını” olduğunu Öne sürmüştür: Bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten varolduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimiz bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. Bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum.

Delhi’li Sufi Şah Veliullah (1703-62)yeni ruhu anlayan ilk kişiydi belki de. Kültürel evrensellikten kuşku duyan ama Müslümanların miraslarını korumak için birleşeceklerine inanan etkili bir düşünürdü, Şiilerden hoşlanmamakla birlikte Sünnilerin ve Şiilerin ortak bir zemin bulmaları gerektiğine inanıyordu.

On altıncı yüzyılın Hıristiyan reformcuları gibi, Arap yarımadasında Necd’li bir hukukçu olan Muhammed bin Abdülvehhab (öl. 1784), İslam’ı başlangıcındaki saflığına getirmeyi ve sonradan yapılmış tüm eklemelerden kurtarmayı istedi. Mistisizme özellikle düşmandı. Sufi erenlerine ve Şii imamlarına bağlılık da içinde, diriliş teolojisinin tüm önerileri mahkum edildi. Medine’deki Peygamber’in mezarı kültüne bile karşıydı: Hiçbir insan, ne denli parıltılı olursa olsun, Tanrı sevgisini kendisine yöneltmemeliydi.’ El Vehhab, Orta Arabistan’da küçük bir prensliğin hükümdarı olan Muhammed bin Suud’u inancına döndürdü ve ikisi birlikte Peygamber ve arkadaşlarının ümmetini yeniden oluşturma girişimi olan bir düzenleme başlattılar: ‘Yoksulluk, dul ve yetimlerin kötü durumlarıyla ilgilenmeden, ahlaksızlık ve putperestliğe zulmetmeyle işe koyuldular. Türklerin değil, Arapların Müslüman insanları yönetmesi gerektiği inancıyla büyük efendileri Osmanlılara karşı bir cihad sürdürdüler. Hicaz’ın büyük bir bölümünü Osmanlı idaresinden zorla aldılar; Türkler bu bölgeyi ancak 1818′de geri alabildi, ama yeni mezhep İslam dünyasındaki birçok insanın imgelemini zaptetmişti. On dokuzuncu yüzyıl boyunca, Vehhabilik İslam ruhuna hakim oldu ve Sufizm giderek sıra dışı ve sonuç olarak, daha da garip ve boş inan haline geldi. Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da mistik ülküden geri adım atmaya başladılar ve dindarlığın daha akılcı bir türünü benimsediler.

Yüzyılın sonunda, küçücük bir azınlık olarak kalmalarına karşın, yine de, kendilerine ateist demekten gurur duyan bir kaç filozof vardı. Bu tamamıyla yeni bir gelişmeydi. O zamana dek ‘ateist’, özellikle düşmanlarımıza savurduğumuz iğrenç bir hakaret, bir küfür terimi olagelmişti. İskoç filozof David Hume (1711-1776) yeni deneyciliği mantıklı sonuçlarına kadar götürdü. Doğal dünyada ayırdına vardığımız düzenin zeki bir idareciyi gösterdiği tartışılabilir, ama bu durumda, kötülük ve açığa çıkan düzensizliğin nedenini nasıl açıklarız?   Fransız filozof Deniş Diderot (1713-84), halka ateizmi bütünüyle açıkladığı Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektupla aynı soruyu sorduğu için hapsedilmişti.

Diderot kendisinin ateist olduğunu yadsımıştı. Yalnızca Tanrı varmış veya yokmuş onu ilgilendirmediğini söyledi.

‘Tanrı olsun ya da olmasın, O en yüce ve yararsız doğrular arasında sıralamaya girer.”   Diderot, Pascal’ın dinsel deneyimini fazla kişisel diye reddetti: O ve Cizvitler Tanrıyla hararetle ilgileniyorlardı, ama ona ilişkin çok farklı düşünceleri vardı. Aralarında nasıl seçim yapılır? Böyle bir Tanrı temperamonftan (huy, mizaç) başka bir şey değildi. Diderot bilimin -yalnızca bilimin- ateizmi çürütebildiğine inanıyordu. Diderot, aklın tanrının varlığının kanıtı olduğuna hala inanıyordu. Nevvton ilinin bütün boş inan ve boş laflarından kurtulmuştu: Mucizelerle uğraşan bir Tanrının çocuklarımızı korkuttuğumuz gulyabanilerden bir farkı yoktu.

Buna karşın, Diderot üç yıl sonra Newton’un kuşkusuna ulaştı ve dış dünyanın Tanrı için bir kanıt oluşturduğundan artık emin değildi. Yeni bilimle Tanrının hiçbir alışverişi olmadığını açıkça görüyordu.

Nevvton’un Tanrı’sı ve gerçekten çoğu geleneklere bağlı Hıristiyan’ın da Tanrısı, olan her şeyden tamamıyla sorumlu tutulan, yalnızca bir delilik değil dehşet verici bir düşünceydi. Şimdi de açıklayamadığımız şeylerin, açıklamak için Tanrıyı ortaya çıkarmak boyun eğmenin bir başarısızlığıydı.

Diderot’un görüşüne göre bir Yaradan’a gerek yoktu. Madde, Nevvton ve Protestanların zannettikleri edilgen, değersiz bir şey değildi; kendi kurallarına uyan dinamiği vardı. Gördüğümüzü düşündüğümüz görünüşteki taslaktan sorumlu olan -ilahi bir Mekanizma değil- bu madde yasasıdır. Maddeden başka bir şey yoktu. Diderot Spinoza’dan bir adım ileri gitmişti. Tanrı değil doğa olduğunu söylemek yerine, Diderot Tanrının zaten olmadığını yalnızca doğa olduğunu savladı. Ateist materyalizmin İncili olarak bilinen Holbach’ın kitabı Doğa Sistemi: Ya da Ahlaki ve Fiziksel Dünyanın Yasalarıçıktı (1770). Doğaya doğaüstü bir seçenek yoktu, Holbach’ın öne sürdüğüne göre, “Ama durmadan birinden ötekine geçen sınırsız bir nedenler ve sonuçlar zinciri var”. Bir Tanrıya inanmak onursuzluk ve gerçek deneyimimizi yadsımaktı. Ayrıca umutsuzluk nedeniydi, insanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir ‘aracı’nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdi insanlar. Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu.

Holbach kendi Tanrı tarihini yazmayı denedi, ilk insanlar: tapınmışlardı. Bu ilkel animizm, bu dünyanın ötesine geçmeye çalışmadığı için kabul edilebilir olmuştu, insanlar güneşi, rüzgarı ve denizi kişileştirmeye ve kendi imge ve suretlerinde tanrılar yaratmaya başladıkları zaman çürüme de başladı. Sonunda, tüm bu tanrıcıkları bir aykırılıklar yığını ve izdüşümünden başka bir şey olmayan tek bir ilahta birleştirdiler.

Tarih, Tanrının her şeye gücünün yetmesiyle sözde iyiliğinin uzlaştırmasının olanaksız olduğunu gösterir.

Eğer doğa hakkındaki cahillik Tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir.” Ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım yoktur. Yalnızca doğanın kendisi vardır;

Doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o malzemeyle dolu büyük bir laboratuardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. Onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.

Tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. Yüzyılın sonunda, Paul Simon de Laplace (1749­1827) Tanrıyı fizikten çıkardı.

Diderot, Holbach ve Laplace bu girişimi baş aşağı ettiler ve aşırı mistiklerle aynı sonuca vardılar: Dışarıda bir şey yoktu.

10 Tanrı Öldü mü?

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, ateizm kesin olarak gündemdeydi. Bu, Ludvvig Feuerbach, Karl Marx, Charles Darvvin, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud‘un, içinde Tanrının olmadığı gerçekliğin felsefi ve bilimsel yorumlarını geliştirdikleri yüzyıldı. Gerçekten, yüzyılın sonunda, çok sayıda insan, Tanrı henüz ölmediyse, akılcı ve özgür insanların görevinin onu öldürmek olduğunu hissetmeye başlamışlardı. Tanrı düşüncesini reddeden ideolojilerin çoğu akla yakın geliyordu. Batı Hıristiyan dünyasının insan biçimci ve kişilik sahibi Tanrısının karnı yumuşaktı. Korkunç suçlar onun adına işleniyordu. Kimi insanlar, deneysel düşüncenin bağlayıcı sistemlerinden çıkarmak için yeni bir teoloji geliştirerek Tanrıyı kurtarmaya çalıştılar, ama ateizm yerleşmeye başlamıştı.

Ayrıca akıl kültüne karşı da tepki vardı. Romantik hareketin şairleri, yazarları ve filozofları her şeyi kapsayan bir akılcılığın indirgemeci olduğunu belirttiler, çünkü böylesi insan ruhunun yaratıcı ve sezgisel işlerini dışarıda bırakıyordu.

On dokuzuncu yüzyılda, büyük filozoflar birbiri ardına geleneksel Tanrı görüşüne, en azından Batıda etkin olan Tanrıya meydan okumaya başladılar. Özellikle ‘dışarıda’ nesnel bir varlığı olan, doğaüstü bir ilah fikri onları kızdırıyordu. Yüce Varlık olarak Tanrı düşüncesi Batıda üstünlük kazanmış olsa da, diğer tektanrıcı geleneklerin bu tür teolojiden yollarını ayırdıklarını görürüz. Yahudiler, Müslümanlar ve Ortodoks Hıristiyanlar, bizim insani Tanrı düşüncemizin yalnızca bir simge olan söylenemez gerçekliği karşılamadığında, kendi farklı yollarında ısrar ettiler. Hepsi, şu ya da bu zaman, ‘o’nun varlığını zaten kavrayamadığımıza göre, Tanrıyı Yüce varlık yerine ‘Hiçbir şey’ olarak tanımlamanın daha doğru olduğunu öne sürdüler, Yüzyıllar boyunca Batı, Tanrı anlayışının bu daha yaratıcı görünüşünü giderek yitirdi. Katolikler ve Protestanlar ‘onu’, göksel bir Diktatör gibi eylemlerimizi seyreden, bildiğimiz dünyaya eklenmiş bir diğer gerçeklik olan bir Varlık gibi kabul etmeye başladılar. Devrim sonrası dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez insan değerine zıt, uygunsuz bir bağlılığa mahkum eder gibiydi.

Georg VVİlhelm Hegel (1770-1831) kimi bakımlardan Kabbala’ya dikkat çekecek biçimde benzeyen bir felsefe geliştirdi. Hegel’e göre Yahudi Tanrısı dayanılmaz bir Yasa’ya sorgusuz boyun eğilmesini isteyen bir tirandı. İsa insanları bu aşağılık kulluktan kurtarmaya uğraşmış, ancak Yahudiler gibi Hıristiyanlar da aynı tuzağa düşmüş ve ilahi bir Despot düşüncesini yüceltmişlerdi. Kant gibi, Hegel’de Yahudiliği dinle ilgili bütün yanlışlıkların örneği olarak görmüştü. Tinin Görüngübilimi’nde (1817), dünyanın yaşam gücü olan bir Tin düşüncesini geleneksel Tanrının yerine geçirdi. Ancak Kabbala’da olduğu gibi, Tin sahici tinselliği ve kendi bilincini yaşamak için sınırlanma acısına ve sürgüne hazırdı. Yine Kabbala’da olduğu gibi, Tin kendi enerjisi için dünyaya ve insanlara bağımlıydı. Böylelikle Hegel eski tektanrıcı -Hıristiyanlık ve İslamiyet’inde özelliği olan- anlayışı savunuyordu; buna göre ‘Tanrı’ günlük gerçeklikten ayrı, kendi başına bir dünyada zorunlu olmayan bir fazlalık değildi, ama insanlıkla çözülemez biçimde düğümlenmişti. Blake gibi, o da, insanlık ve Tini, sınırlı ve sonsuz olanı, aynı kendini gerçekleştirme sürecinde karşılıklı olarak birbirine bağlı ve kolayca anlaşılamayan tek bir gerçeğin iki yarısı olarak görüp bu anlayışı diyalektik biçimde açıkladı. Yabancı, istenilmeyen Yasaya uyarak uzak bir ilahı yatıştırmaya çalışmak yerine, Hegel ilahın aslında insanlığımızın bir boyutu olduğunu söyledi. Gerçekten, Hegel’in Tinin, dünyada vücut bulmak ve her yerde hazır ve nazır olmak için kendisini kenosis’e boşaltması görüşü, üç inançta geliştirilmiş olan vücut bulmaya ilişkin teolojilerle fazlasıyla ortaktır.

Hegel farkında olmadan geçmişin anlayışlarını yansıtıyordu. Feylezoflar gibi, akıl ve felsefeyi düşüncenin simgesel biçimlerine saplanmış dinden üstün görüyordu.

Arthur Schopenhauer’a Hegel’in felsefesi gülünç biçimde iyimser geldi. Schopenhauer, dünyanın işleyişinde ne Mutlak ne Akıl ne Tanrı ne de Tin olduğuna inanıyordu: içgüdüsel hayvanı yaşama iradesinden başka bir şey yoktu. Tüm din anlayışlarına sırt çevirmiyordu, yine de. Schopenhauer Hindu dini ve Budacılık (ve her şeyin boş olduğunu savunan Hıristiyanların) dünyadaki her şeyin bir yanılsama olduğunu iddia ettikleri zaman tam bir gerçeklik kavramına ulaştıklarına inanıyordu. Bizi kurtaracak Tanrı olmadığına göre, yalnızca sanat, müzik, bir vazgeçiş öğretisi ve sevgi bize bir huzur ölçüsü verebilirdi.

Schopenhauer’un kurtuluş görüşü Yahudi ve Müslümanların, bireylerin kendileri için nihai bir anlam duygusu yaratmaları anlayışlarına yakındı, insanların kendi kurtuluşları yolunda hiçbir katılımları olamadığı ama kendilerinin dışlarında bir ilaha tamamıyla bağlı oldukları anlamına gelen, Tanrının mutlak egemen liğine dayanan Protestan düşüncesiyle de hiçbir ortak yanı yoktu.

Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard (1813-55) eski inanç ve öğretilerin put haline geldiklerinde ısrar etti, bunlar kendileri için amaç olup Tanrının kutsal gerçekliğinin yerine geçiyorlardı. Alman filozof Ludvvig Andreas Feuerbach (1804-72)  Tanrının yalnızca insan yansıması olduğunu tartıştı. Tanrı düşüncesi, insani düşkünlüklerimizin karşısına olanaksız bir mükemmel koyarak bizi kendi doğamızdan vazgeçirmişti. Bu nedenle Tanrı sonsuz, insan geçiciydi; Tanrı her şeye kadir, insan zayıftı; Tanrı kutsal, insan günahkardı. Tanrıyı insanın koşullarından dışarı süren bir yansıtma türü bir put yaratılmasıyla sonuçlanabilir.

Ateizm daima geçerli tanrısallık kavramının inkârı olmuştur. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bir Tanrıya inanmış olmalarına karşın, pagan tanrısallık kavramlarını yadsıdıklarından ‘ateist’ olarak adlandırıldılar. Karl Marx (1818-1885) dini “baskı gören yaratığın iç çekişi  bu acıyı dayanılabilir kılan, halkların afyonu” olarak gördü. Tarihsel süreç dışında anlam, değer veya amaç olmadığına göre, Tanrı düşüncesinin insanlığa yararı olamazdı. Ateizm, Tanrının reddi de zamanın boşa harcanmasıydı.

İslam’da dünyanın Allah tarafından yaratıldığı mutlak diye kabul edilmiştir, ama bunun nasıl gerçekleştiğinin ayrıntılı tartışması yoktur. Kuran’daki Tanrıya ilişkin bütün diğer sözler gibi, yaratılış öğretisi de yalnızca bir ‘mesel’, bir belirti veya bir simgedir. Üç dinin tektanrıcıları, sözcüğün en olumlu anlamıyla, yaratılışı bir mitos olarak kabul etmişlerdi: insanlara belirli bir dinsel tavır kazanmalarında yardımcı olan simgesel bir açıklamaydı bu.

Tarih boyunca insanlar onlar için işlerliğini yitirdiğinde Tanrı düşüncesini kovmuşlardır.

Tam anlamıyla bir olanaksızlık yaratma gibi bilgiler ortaya çıkaran yalnızca bilimimiz değil, bizim büyük egemenlik ve gücümüz de bir idare eden tanrı düşüncesini kabul edilemez kıldı.

Hıristiyan Tanrının, acınacak halde, gülünç ve “hayata karşı bir suç” olduğunu öğretti Nietzsche. Bu Tanrı insanları gövdelerinden, tutkularından ve cinselliklerinden korkmaya özendirmişti ve bizi zayıf kılan mızmız bir acıma ahlakçılığının değerini artırmıştı. En yüksek anlam veya değer yoktu ve insanların Tanrıya hoşgörülü bir seçenek sunmasının gereği yoktu.

Sigmund Freud (1856-1939) Tanrı inancını olgun insanların bir yana bırakacakları bir aldatmaca saydı kuşkusuz. Tanrı düşüncesi bir yalan değildi, ama psikolojiyle çözülmesi gereken bilinçaltının bir oyunuydu. Kişisel tanrı yüceltilmiş baba figüründen başkaca bir şey değildi: Böyle bir tanrı isteği, adalet, doğruluk ve yaşamın böylece sürüp gitmesi için güçlü, koruyucu bir babaya duyulan çocukça bir özlemden çıkmıştı. Çaresizliğe dayanma duygusuyla insanlarca korkulan ve tapınılan Tanrı bu isteklerin bir yansımasıydı yalnızca. Din insan ırkının çocukluk dönemine aitti; çocukluktan olgunluğa geçişte gerekli bir aşamaydı. Toplum için gerekli olan etik değerleri yaşama geçirmişti. “Hayır, bilimimiz bir yanılsama değildir! Bilimin bize veremediğini bir başka yerden alabileceğimizi zannetmek yanılsamadır.”

Alfred Adler (1870-1937) Tanrının bir yansıma olduğunu ancak ona inanmanın insanlığa yararlı olduğunu kabul etmişti. C.G. Jung’un (1875-1961) Tanrısı mistiklerin Tanrısını çağrıştırıyordu; her bir bireyce tanımlanmış, psikolojik bir hakikat. “inanmak zorunda değilim. Biliyorum!”

İnsanlar kendi verimli dönemlerinde Tanrıyı bırakmalıydılar: Onları, hazır olmadan ateizme veya laikliğe zorlamak sağlıksız bir inkâr ve bastırmaya yol açabilirdi.

Hegel’in kuramları gibi, Nietzsche’nin kuramları da bir sonraki Alman kuşakça, ateist bir ideolojinin ‘Tanrı’ düşüncesi kadar zalim bir savaş etiğine önderlik edebileceğini hatırlatacak biçimde, Nasyonal Sosyalizm politikalarını doğrulamak için kullanıldı.

Fyodor Dostoyevsky,iman ve inanç arasındaki kendi çekişmelerini, Mart 1854 tarihli bir mektubunda bir arkadaşına açıkça yazmıştı. Romanı da benzer biçimde kararsızdır. Diğer karakterlerce ateist olarak tanımlanan Ivan (şimdi ünlü olan şu özdeyişi ona söyletir: “Eğer Tanrı yoksa, her şey yapılabilir”‘) kuşkuya yer bırakmayacak biçimde Tanrıya inandığını söyler. Gerçi, yaşam trajedisine nihai anlamını yüklemeyi beceremediğinden, bu Tanrıyı kabul edilebilir bulmaz. Ivan evrim kuramından değil tarihte insanlığın çektiği acılardan yana sıkıntıdadır: tek bir çocuğun ölümü, her şeyin sonuçta iyiye bağlanacağı dinsel bakış açısı için ödenen çok yüksek bir bedeldir.

Teknik donanıma kavuşmuş Avrupa, öncü güç haline gelmiş ve dünyayı yönetir olmuştu. Türkiye ve Orta Doğu’da pazar yerleri ve konsolosluklar kuruldu; Batı yönetiminin gerçekten kurulmasından uzun zaman önce de bu toplumların geleneksel yapısının altını boşaltan bunlar oldu. Bu sömürgeleştirmenin tamamıyla yeni bir türüydü. Moğollar Hindistan’ı fethettikleri zaman, Hint nüfus çoğu Müslüman öğesini kendi kültürü içinde özümsemişti ama sonunda yerli kültür esaslı bir dönüş yaşadı. Yeni sömürge düzeni bağımlılık siyaseti uygulayarak uyruğu yaptığı insanların yaşamlarını kalıcı biçimde dönüştürdü.

Sir Alfred Lyall bir keresinde bana şöyle dedi: “Kesinlik Doğulu zihniyetine zıttır. Her Anglo-indian bu deyişi daima hatırlamalıdır.’’ Kesinlik isteği, ki doğru olmamada kolayca yozlaşır, aslında Doğulu zihniyetin başlıca niteliğidir.

Müslümanların geleneksel yolda Tanrı anlayışlarını geliştirmeleri için halleri veya güçleri kalmadı. Batıyı yakalamak için bir mücadeleye girişmişlerdi. Kimileri Batı laikliğini yanıt olarak gördüler; ancak, İslamiyet’te kendi zamanında kendi geleneğinden doğal bir biçimde gelişmediğinden Avrupa’da olumlu ve canlandırıcı olan İslam dünyasında yalnızca yabancı ve ilişkisiz kalabiliyordu. Kültür köklerinin kesilmesi, insanlarda zihin karışıklığı ve yitmiştik duygusu yarattı. Kimi Müslüman yenilikçiler, İslamiyet’e zorunlu olarak küçük bir rol biçerek ilerleme davasını hızlandırmaya uğraştılar. Sonuçları hiç de umdukları gibi olmadı. Osmanlı imparatorluğu’nun 1917′de yenilmesinden sonra ortaya çıkan Türkiye’nin yeni ulus devletinde, daha sonra Kemal Atatürk denilen Mustafa Kemal (1881-1938), ülkesini Batılı bir ulus haline getirmeye çalıştı: Dini yalnızca kişisel bir konu haline getirip, İslamiyet’in devletle olan ilişkisini kesti. Sufi tarikatlar dağıtıldı ve yeraltına kaydılar; medreseler kapatıldı ve ulemanın resmi eğitimine son verildi. Bu laikleşme politikası, dinsel sınıfların ortada görünmelerini azaltan ve ayrıca halkı Batılı bir üniforma içine girmeye zorlamak için psikolojik bir girişim olan fesin yasaklanmasında simgesini buldu.

Freud, herhangi, bir dinsel baskı uygulamasının yalnızca zararlı olabileceğini ustalıkla görmüştü. Cinsellik gibi, din de yaşamı her düzlemde etkileyen bir insan gereksinimidir. Baskı altına alınmışsa, sonuçları herhangi sert cinsel baskı kadar patlayıcı ve zarar verici olabilir. Dinsel baskı aşırı tutuculuğu doğurabilir, aynı, teizmin yetersiz biçimlerinin Tanrıyı reddedişe yol açabileceği gibi. Türkiye’de, medreselerin kapatılması kaçınılmaz biçimde ulemanın otoritesinin çökmesine neden oldu. Bu, İslam’daki en eğitimli, ılımlı ve sağduyulu unsur çökerken, yeraltı Sufizminin en aşırı biçimi din adına kalan tek anlayış oldu.

Diğer yenilikçiler zora dayanan baskının yanıt olmadığından emindiler. İslam öteki uygarlıklarla ilişki kurmakta her zaman başarılı olmuştu ve toplumlarında derinlemesine ve kalıcı yenilik için elinin gerekli olduğuna inanıyorlardı. Yirminci yüzyılın başında neredeyse her Müslüman aydını ateşli bir Batı hayranıydı.

Yenilikçilerin hepsinin entelektüel eğilimleri vardı ve bunun yanında İslami mistisizmin bazı biçimleriyle hemen hepsi ilişki içindeydi. Sufizm ve işrakıyyenin daha yaratıcı ve imgelemci biçimleri önceki buhran dönemlerinde Müslümanlara yardım etmişlerdi ve yeniden buna yöneldiler. Tanrı deneyimi bir engel olarak değil, çağdaşlığa geçişi hızlandıracak, derinlemesine dönüşüm için bir güç olarak görüldü. Böylelikle iranlı yenilikçi Cemaleddin el-Afgani (1839-89) çağdaşlığın tutkulu bir savunucusuyken, ayın zamanda Suhreverdi’nin işraki mistisizminin de ustasıydı. Yenilik gerekli olmakla birlikte, esas olan dindi. Afgani, mümin, tutkulu bir teist bile olsa, tek kitabı Maddecilerin Çürütümü’nde Tanrıdan çok az söz edilir. Batının akla değer verdiğini ve İslam ve Doğuluları mantıksız kabul ettiğini bildiğinden, Afgani İslam’ı insafsız akıl kültüyle tanınmış bir inanç olarak tanımlamaya çalıştı. İslam tanımını Batılı ülkü olarak algılanana uygun biçimde yapmak, kısa süre sonra fazlasıyla yıkıcı olacak olan Müslüman dünyasında yeni bir güven eksikliğini gösterir.

Afgani’nin Mısırlı müridi Muhammed Abduh’un (1894-1905) yaklaşımı farklıydı. Günümüz Müslümanlarından Şiiliğin en radikal mistik mezheplerinden bazıları, Dürzi ya da Aleviler, modern bilimle özellikle ilgilenirler, İslam dünyasında batı politikalarına ilişkin ciddi kuşkular vardır ama çok azı Batı bilimiyle kendi Tanrı inançlarını uzlaştırmayı bir sorun olarak görür.

Her yenilikçi gibi, Abduh inancının köklerine dönmeyi istiyordu. Bunun için Peygamberin ruhuna ve ilk Doğru yolu göstermiş dört Halifeye (raşidun) dönmeyi savundu. Bu çağdaşlığın aşırı tutucu bir reddini gerektiriyordu yine de. Abduh Müslümanların çağdaş dünyada yerlerini almaları için bilim, teknoloji ve laik felsefe çalışmaları gerektiğinde ısrar ediyordu. Şer’i Hukuk Müslümanların gerek duydukları entelektüel özgürlüğü kazanabilmeleri için yenilenmeliydi. İnsanlık tarihinde ilk kez Kuran’da akıl ve dinin yan yana yürüdüğünü kanıt göstererek, Afgani gibi, İslam’ı akılcı bir din olarak göstermeye çalıştı. Hadisi aktardı: “Tanrının yarattıklarını düşün, ama zatını değil, yoksa mahvolursun.” Gizle örtülü olan Tanrının asıl varlığım akıl kavrayamaz. Kabul edebileceğimizin hepsi Tanrının başka hiçbir varlığa benzemediğidir. Teologların uğraştığı bütün öteki sorular önemsizdir ve Kur’an tarafından zann diye saf dışı edilmişlerdir.

Hindistan’da öncü yenilikçi Sir Muhammed İkbal’di (1876-1938):Hindular için Gandi ne ise Hindistan’ın Müslümanları için ikbal oydu. Aslında bir mütefekkirdi -Sufi ve Urdu şairi- ancak Batılı bir eğitim almış ve felsefe doktorası da yapmıştı. İkbal, şiir ve felsefe aracılığıyla İslami ilkelerin yaratıcı yapılanması yoluyla halkının sıkıntısını gidermeye girişti.

Nietzsche gibi Batılı filozoflardan, ikbal bireyciliğin önemini özümsemişti. Tüm evren bireyin en yüce biçimi olan ve insanların ‘Tanrı’ dediği bir Mutlak’ın temsiliydi. Kendi tekil yapılarını anlamak için, her insan daha fazla Tanrı gibi olmalıydı. Bunun anlamı, herkesin daha bireysel, daha yaratıcı olması ve bu yaratıcılığını eyleme dökmesi demekti. Müslüman içtihad ilkesi onları yeni düşünceleri kabul etme yolunda cesaretlendirmeliydi: Kuran’ın kendisi sürekli gözden geçirmeyi ve kendi kendini incelemeyi emrediyordu. Afgani ve Abduh gibi, ikbal de, ilerlemenin anahtarı olan bu deneysel tutumun İslam’da ortaya çıktığını ve ortaçağ sırasında Müslüman bilim ve matematiği yoluyla Batıya geçtiğini göstermeye çalıştı.

Ne yazık ki bireycilik, kendi başına bir amaç haline geldiğinden, Batıda putperestliğin yeni bir biçimi olmuştu, insanlar bütün hakiki bireyselliğin Tanrıdan çıktığım unutmuşlardı. Bireyin dehası dizginleri hepten bırakılırsa tehlikeli işlerde kullanılabilirdi: Kendilerinin Tanrılar gibi olduklarını sanan bir Üstinsan soyu, Nietzsche’nin tasarladığı gibi, korkutucu bir manzaraydı: insanların zamana bağlı kaprislerini ve kavramlarını aşan bir normun çerçevesine gereksinimleri vardı. Ülkünün Batılı çürümesine karşı gerçek bireycilik yapısını desteklemek İslam’ın göreviydi. Onların, yaradılışın sonu ve kendi kendinin varoluş amacı olan Sufi ülküleri Kamil-insan vardı. Kendisini en yüce olarak gören ve ayaktakımından nefret eden Üst-insan‘dan farklı olarak, Kamil-insan Mutlak’ı tam olarak anlaması ve halk kitlesini kendisiyle beraber sürüklemesiyle tanımlanmıştı. Herkes sonunda Tanrıdaki kusursuz bireyselliğe kavuşacaktı.

Batının bakış açısı umutsuzca önem kazanmıştır. Hüseyin gibi insanlar dini ve Tanrı merkeziyetini anlamışlar ancak çağdaş dünyayla ilişkilerini yitirmişlerdi. Çağcıllıkla ilişkide olan insanlar Tanrı duygularını yitirmişlerdi. Bu kararsızlıktan, modern tutuculuk olarak tanımlanan, Tanrıdan el çekme olan, siyasi eylemcilik çıkar.

Avrupa Yahudileri de inançlarına yapılan saldırgan eleştiriden etkilenmişlerdi. Almanya’da, Yahudi filozoflar ‘Yahudilik Bilimi’ adım verdikleri, Yahudiliğe yüklenen kölece, yabancılaştırıcı bir inanç olduğu suçlamalarına karşı Hegelci terimlerle yeniden yazılmış bir Yahudi tarihi geliştirdiler. İsrail tarihinin bu yeniden yorumu girişiminde bulunanların ilki Solomon Formstecher’di (1808-89). Tin Dini (1841) adlı kitabında, Tanrıyı bütün şeylerde bulunan bir Tin dünyası olarak tanımladı. Yahudilik geliştirilmiş bir Tanrısal kavramına erişen ilk din oldu ve kısa sürede gerçekten tinsel bir dinin neye benzediğini tüm dün yaya .gösterdi.

ilkel, pagan dinin Tanrıyla doğayı özdeşleştirdiğini ileri sürdü Formstecher. Bu kendiliğinden, düşünce ürünü olmayan dönem insan soyunun çocukluğunu anlatıyordu, insanlar kendi bilinçlerine daha fazla erdikleri zaman, tanrı kavramının daha incelikli aşamalarına varmaya hazır oluyorlardı. Bu ‘Tanrı’ veya ‘Tin’in doğa sınırları içinde değil, onun üstünde ve ötesinde varolduğunun farkına varmaya başladılar. Bu yeni tanrı kavramına erişen peygamberler bir ahlak dinini vaaz ettiler. Başlangıçta vahiylerinin kendileri dışında bir güçten geldiğine inanıyorlardı, ancak büsbütün dıştan gelen bir Tanrıya bağlı değil, kendi Tinle dolu doğalarından esinlendiklerini giderek anladılar. Yahudiler bu ahlaki Tanrı kavramına ulaşan ilk insanlardı. Sürgünde geçen uzun yılları ve Tapınaklarını yitirmeleri onları dıştan gelen destek ve idarelerden soğutmuştu. Böylelikle, Tanrıya serbestçe yaklaşmalarını sağlayan daha yüksek bir dinsel bilinç türüne eriştiler. Hegel ya da Kant’ın ileri sürdüğü gibi, ne tefekküre dalan papazlara bağlıydılar ne de yabancı bir Yasayla korkutulmuşlardı. Bunların yerine Tanrıyı kendi zihinleri ve bireysellikleri aracılığıyla bulmayı öğrenmişlerdi.

Müslüman yenilikçiler gibi, Yahudilik Bilimi temsilcileri de tam bir akılcı inanç olarak dinletinin şimdiki halinden endişe duyuyorlardı. Sabetay Sevi fiyaskosundan ve Hasidizmin yükselişinden sonra bir utanç haline gelen Kabbala’dan kurtulmakta özellikle istekliydiler. Sonuç olarak, 1842′de Yahudilerin Dinsel Felsefesi’ ni yayımlayan Samuel Hirsch, Yahudiliğin mistik boyutunu görmezlikten gelen ve özgürlük düşüncesine odaklanan ahlaki ve akılcı bir Tanrı tarihi sunan bir İsrail tarihi yazdı, insan ‘ben’ diyebilme yeteneğiyle tanımlanırdı. Bu kendini bilme ayrılamaz kişisel özgürlüğü gösteriyordu. Pagan dini bu özerkliği yeşertemezdi, çünkü insanlık gelişiminin ilk aşamalarından bu yana kendini bilme armağanı yukarıdan verilir gibiydi. Paganlar kişisel özgürlüklerinin kaynağını doğada bulmuşlardı ve kimi kusurlarının kaçınılmaz olduğuna inanıyorlardı. Tanrı, Evrenin Efendisi, bu içsel özgürlüğe varmanıza yardım etmek için dünyayı düzenledi ve her birey bu amaca ulaşmak için başka hiç kimse tarafından değil, fakat Tanrı tarafından eğitilir. Yahudilik, Yahudi olmayanların sandıkları gibi kölece bir inanç değildi.

Nachman Krochmal (1785-1840), Yahudilerin başarılarının Tanrıya körü körüne bir bağlılığın değil, fakat ortak bilinç çalışmalarının sonucu olduğunu ileri sürdü. Din ve felsefe arasındaki tek fark, Hegel’in belirtmiş olduğu gibi, dinin temsili bir dil kullanırken ötekinin kendini kavramlarla açıklamasıydı.

Özgürleşmeyle gelen yeni güven, 1881′de Çar II. Nicholas’ın idaresi altındaki Doğu Avrupa ve Rusya’da zalimce bir anti-semitizmin baş göstermesiyle ağır bir darbe yedi.

Hermann Cohen (1842-1918) hali Kant ve Hegel’in metafizik anti-semitizmiyle uğraşır görünüyordu. Yahudiliğin kölece bir inanç olduğu suçlamalarıyla uğraştı Cohen, Tanrının gökten, boyun eğilmesini emreden bir dış gerçeklik olduğunu reddetti. Tanrı yalnızca insan zihninde biçimlendirilmiş bir düşünce, ahlaksal ülkünün bir simgesiydi.

Bunlar, onu çağdaşlarından ayıran büsbütün farklı bir Musevilik anlayışı geliştirmiş Franz Rosenzweig’in (1886 1929) onaylamadığı düşüncelerdi. Zalim bir Tanrıya bir köleye yakışır, aşağılık bir bağımlılığı özendiren Tevrat geleneğini tutkuyla reddetti Rosenzweig. Engin iman kalabalığında korkmuş, yitik ve yalnızız her birimiz. Bu bilinmezlik ve korkudan tek kurtuluşumuz, Tanrının bize dönmesidir. Tanrı bizim bireyselliğimizi azaltmaz, bu nedenle, tam kendi bilincine erişmemizi sağlar.

insanbiçimci herhangi bir yolla Tanrıyla buluşmak bizler için olanaksızdır. Tanrı varlığın Temelidir, kendi varlığımıza bağlı olduğundan bize benzer bir başka kişiymiş gibi onunla konuşamayız. Tanrıyı tanımlayan bir sözcük veya düşünce yoktur.

1882′ de, Rusya’daki ilk Yahudi kıyımından sonraki yıl, bir grup Yahudi Filistin’e yerleşmek üzere Doğu Avrupa’dan ayrıldı. Kendi ülkeleri olana değin Yahudilerin eksik ve yabancılaşmış insanlar olarak kalacaklarına inanmışlardı. Tarihteki olaylar Siyonistleri kendi dinlerinin ve Tanrılarının işe yaramadığına inandırdığından cüretli laik bir hareket olarak Sion’a (Kudüs’ün antik adı) dönüş özlemi başladı. Rusya ve Doğu Avrupa’da, Siyonizm, Karl Marx’ın kuramlarını uygulamaya koyan devrimci sosyalizmin bir yan çalışmasıydı. Yahudi devrimciler yoldaşlarının Çar kadar anti-semitik olduklarını fark etmişlerdi ve komünist bir rejimde yazgılarının düzelmeyeceğinden korkuyorlardı: Olaylar yanılmadıklarım gösterdi. David Ben Gurion (1886-1973) gibi ateşli genç sosyalistler bavullarını toplayıp Filistin’e yelken açtılar; Yahudi olmayanlar için ışık olabilecek örnek bir toplum yaratmaya ve sosyalist mutluluk döneminin habercisi olmaya kararlıydılar. Diğerlerinin bu Marksist düşlere zamanları yoktu. Karizmatik AvusturyalI Theodor Herzl (1860-1904)yeni Yahudi macerasını bir sömürge girişimi olarak gördü: Avrupa emperyal güçlerinin birinin kanatları altındaki Yahudi devleti İslam çölündeki ilerlemenin öncü kolu olacaktı.

Kabul edilmiş laikliğine karşın, Siyonizm kendini içgüdüsel olarak geleneksel dinsel terminoloji içinde açıkladı; aslında Tanrısız bir dindi. Eski kurtuluş, hac ve yeniden doğuş temalarından ilham alıyordu, geleceğe ilişkin olarak vecd ve mistik umurlarla doluydu. Siyonistler kurtulan özün bir belirtisi olarak kendilerine yeni adlar verme uygulamasını bile benimsemişlerdi. Siyonistler eski dinsel yönetmelerini tersine çevirmişlerdi. Aşkın bir Tanrıya yönelmek yerine, Yahudiler kendilerini yeryüzünde gerçekleştirmenin arayışı içindeydiler, ibranice hagshamah terimi (sözlük anlamı, somutlaştırmak) Tanrıya fiziksel veya insani özellikler atfetme huyu anlamı yüklenerek ortaçağ Yahudi felsefesinde olumsuz bir terim haline gelmişti. Siyonizmde, hagshamah yerine getirme, günlük dünya içinde İsrail’in umutlarını gerçekleştirme anlamına geldi. Kutsallık artık cennette bulunmuyordu: Filistin kelimenin tam anlamıyla ‘kutsal’ bir topraktı.

Siyonistlerin Araplarca ihmal edildiğini iddia ettikleri toprağı işlemekle, Yahudiler onu kendileri için kazanacaklar ve aynı zamanda, kendilerini sürgünün yabancılığından kurtaracaklardı.

Sosyalist Siyonistler çığır açan hareketlerine Emeğin Zaferi adını verdiler: kibbutizm’leri, ortaklaşa yaşadıkları ve kendi kurtuluşları için çalıştıkları laik manastırlar haline geldi. Çalışmaları laik bir ibadetti. Artık Siyonistin Tanrıya gereksinimleri yoktur; kendisi yaratıcıdır.

Kutsal Topraklara bağlılık günümüz Yahudi köktencilik putperestliğini doğurdu. Tarihsel İslam’a bağlılık Müslüman dünyasında benzer bir tutuculuğa yardım etti. Hem Yahudiler hem Müslümanlar karanlık bir dünyada anlam bulmaya çabaladırlar. Tarihin Tanrısı onları başarısızlığa uğratmış gibidir. Siyonistler insanlarının sonunda yok edeceği korkularında haklı çıktılar. Çoğu Yahudi için, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamından sonra geleneksel Tanrı düşüncesi olanaksız hale geldi.

Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrıyı kabul edilemez kılabilir demişti, ancak insanlık dışı hareketlere yabancı olmayan o bile, böyle koşullar içinde bir çocuğun ölümünü düşünmemişti. Çoğu Yahudi, kendini tarihte gösteren Kitabı Mukaddes Tanrısına ilişkin, VVeisel’le aynı şeyi söylerler, o Auschvvitz’de ölmüştür. Kişilik sahibi, bizden biri gibi bir tanrı düşüncesi, güçlüklerle doludur. Bu Tanrının gücü her şeye yetiyorsa, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamını engelleyebilirdi. Bunu durduramamışsa, kudretsiz ve yararsızdır; bunu durdurabilecekken yapmamayı yeğlediyse, bir canavardır. Nazilerin yaptığı Yahudi katliamının geleneksel teolojiye son verdiğine inanan tek halk Yahudiler değildir.

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Ateistlik, artık birkaç entelektüel öncünün zahmet çekerek kazandığı bir ideoloji değil, yaygın bir durum. Geçmişte ateizm her zaman belirli bir Tanrı düşüncesinden çıkardı ama şimdi tektanrıcılıkla temelsiz ilişkisini yitirmiş ve laikleştirilmiş bir toplumda yaşama deneyimine otomatik bir karşılık haline gelmiş gibidir.

Jean Paul Sartre (1905-80) insan bilincinde Tanrının her zaman bulunduğu, tanrı biçimli boşluktan söz etti. Bununla birlikte, Tanrı varsa bile, Tanrı düşüncesi özgürlüğümüzü reddettiğine göre, onu reddetmek gerektiğinde ısrar etti. Geleneksel din bize tam insan olmak için insanlığın Tanrı düşüncesine boyun eğmesi gerektiğini söyler. Oysa, biz insanlığı özgürlüğün bulduğu beden olarak görmeliyiz. Maurice Merleau Ponty (1908-61), merak duyumuzu artırmak yerine Tanrının aslında onu reddettiğini ileri sürdü. Çünkü Tanrı tam bir kusursuzluğu simgeler, bizim yapabileceğimiz ya da kazanacağımız bir şey kalmamıştır. Albert Camus (1913-60) kahramanca bir ateistliği önerdi, insanlar, insanlığa duydukları arzuyu dışarı boşaltabilmek için cüretle Tanrıyı reddetmeliydiler. Tutkulu ve bağlayıcı bir ateistlik usandırıcı ve yetersiz bir tektanrıcılıktan daha dinsel olabilir.

1950′lerde, A. J. Ayer (1910-91)   Tanrının olup olmadığını değil, Tanrı düşüncesinin bir anlamı olup olmadığını sormuştu. Nasıl doğrulanabildiğini veya yanlış olduğunun gösterilebildiğini göremezsek bir ifadenin anlamsız olduğunu ileri sürdü. Ayer’in dediği gibi: “Teizm çok karmaşıktır ve içinde ‘Tanrı’ geçen cümleler öyle tutarsız ve yanlışlanabilirlikten veya doğrulanabilirlikten öyle uzak görünüyor ki, inanç veya inançsızlıktan, güven veya güvensizlikten söz etmek mantıksal olarak olanaksızdır”‘. Ateizm, teizm kadar anlaşılmaz ve anlamsızdır. ‘Tanrı’ kavramında reddedilecek veya kuşkuya düşülecek bir şey yoktur.

Teolojinin yenilen doğmasından önce, tanrısal olana ilişkin tüm eski kavramlarımız ölmeliydi.

Kudretsiz bir Tanrı yararsızdır ve insan varoluşunun anlamı olamaz. Tanrı kavranılmaz olabilir, ama insanlar bu tanımlanamaz Tanrıya güvenme ve anlamsızlığın ortasında bile, bile, bir anlam yükleme hakkına sahiptirler.

İsviçreli teolog Kari Barth (1886-1968) dinsel deneyim üzerindeki vurgusuyla Schliermacher’in Liberal Protestanlığına karşı çıktı. Tanrıya ilişkin biçimlendirdiğimiz her doğal düşünce hatayla kuşatılmıştır, bu nedenle, böyle bir Tanrıya tapınmak putperestlikti.

Paul Tillich (1868-1965) geleneksel Batı tektanrıcılığının kişilik sahibi Tanrısının gitmesinin gerektiğinden emindi ancak insanoğlu için dinin gerekli olduğuna da inanıyordu. Derinde kök salmış bir endişe insanlık durumunun parçasıdır: bu nevrotik değildir çünkü kökü çıkarılamaz ve hiçbir terapi onu söküp atamaz. Gövdelerimizin yavaş yavaş ama kaçınılmaz biçimde çürüyüşlerini izlerken, yok olma dehşetinden ve yitmekten korkarız sürekli.

Evreni tamir edip duran bir Tanrı saçmaydı; insan özgürlüğü ve yaratıcılığıyla çatışan bir Tanrı zorbaydı. Eğer Tanrı kendi dünyasında bir kişilik, şenle ilgili bir ben, sonucundan ayrı bir neden olarak görülmüşse ‘o’ kendinde Varlık değil bir varlık olur. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir zorba, her şeyi ve herkesi idare ettikleri makinenin önemsiz dişlileri haline getiren dünyadaki diktatörlerden çok da farklı değildir. Böyle bir Tanrıyı reddeden bir ateistlik fazlasıyla haklıdır.

Bunun yerine biz bu kişilik sahibi Tanrının üzerinde bir Tanrı aramalıyız. Bu konuda yeni bir şey yok. Kitabı Mukaddes günlerinden beri, tektanrıcılar dua ettikleri Tanrının yapısındaki mantığa aykırılığın ayırdına varmışlardı, kişileştirilmiş Tanrının aslında kişisellik dışı kutsallıkla dengelendiğinin ayırdındaydılar. Her dua, söz söylemesi olanaksız biriyle konuşma girişimi olduğundan, bir çelişkiydi; istemeden önce onlara ihsanda bulunan ya da bulunmayan birinden ricada bulunmaktı; kendi benimizden başka ‘ben’ e daha yakın olan bir Tanrıya, kendinde Varlık olarak, ‘sen’ diyordu. Yüzyıllarca Tanrı simgeleri, ‘ilahi takdir’ veya ‘ölümsüzlük’insanların yaşamın dehşetine ve ölüm korkusuna dayanmalarını kolaylaştırmıştır, ama bu simgeler güçlerini yitirdikleri zaman korku ve kuşku kalmıştır. Bu korku ve endişeyi yaşayan insanlar, simgesel gücünü yitirmiş bir tektanrıcılığın gözden düşmüş Tanrısının üzerindeki Tanrıyı aramalıdırlar.

Diğerleri Tanrıyı zamanın siyasi meydan okuyuşuna uygun ve insanlar için daha kolay bulunur hale getirdiler. İran devrimiyle sonuçlanan yıllarda, genç laik felsefeci Dr. Ali Şeriati,eğitimli, orta sınıfın arasından çok büyük kalabalıkları peşinde sürükledi. Şeriati, Batılılaştırmanın Müslümanları kendi kültürel köklerine yabancılaştırdığına inanıyordu ve bu düzensizliği ortadan kaldırmak için Müslümanlar inançlarının eski simgelerini yeniden yorumlamalıydılar. Kendi kitabı Hac’da Şeriati, okurlarını Mekke’ye hacı olmaya götürüyordu, giderek, her bir hacının kendi imgelemine dayanarak dinamik bir Tanrı yaratması gerektiğini söylüyordu açıkça. Şeriati’nin eylemci inancı tehlikeliydi: Şah’ın gizli polisi kendisine işkence edip sınır dışı etti ve hatta 1977′ de Londra’da ölümünden onlar sorumlu olabilirler.

Martin Buber (1878-1965) tinsel süreç ve temel birlik için mücadele anlamında aynı derecede dinamik bir Musevilik görüşüne sahipti. Tanrı ne yapmamızı istediğini asla söylemediğinden, özgürlüğümüzü veya yaratıcılığımızı tehlikeye atmayan, Tanrıyla sonsuz bir konuşmaydı yaşam. Bir Kantçı olarak, Buber’in, yabancılaştırıcı bulduğu Tevrat’a ayıracak zamanı yoktu: Tanrı kanun yapıcısı değildi!

Tanrının varlığını mantıksal olarak kanıtlamaya çalışmanın gereği yoktu. Akılcılık ve kavramlarla yapılacak bir şeyin olmadığı hazır bir korkudan ötürü Tanrıya inanç doğmuştu. Kitabı Mukaddes kutsallık duygusuna boyun eğecekse, şiir gibi mecazen okunmalıdır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ateist filozoflar da Tanrı düşüncesinden etkilenmişlerdir. Varlık ve Zaman’da (1927) Martin Heidegger (1899-1976) Varlık’ı O’nun Hıristiyan anlayışındaki ‘Tanrı’ olduğunu yalanlamasına karşın, Tillich’le oldukça benzer bir biçimde algıladı: o belirli varlıklardan farklıydı ve düşüncenin normal kategorilerinden ayrılıyordu. Ahlaki değeri Nazi rejimiyle bağlantısından dolayı yalan çıkmışsa da Heidegger’in çalışması kimi Hıristiyanlara esin kaynağı olmuştur.

Marksist filozof Ernst Bloch (1884-1977) Tanrı düşüncesini insanlık için doğal buldu, insan yaşamının bütünü geleceğe yönelmişti: Yaşamlarımızı eksik ve tamamlanmamış olarak yaşarız. Hayvanların tersine, asla yetinmeyip hep daha çok isteriz. Bu, yaşamımızın her noktasında kendimizi aşmak ve bir sonraki aşamaya geçmek zorunda olduğumuzdan bizi düşünmeye ve gelişmeye iter: bebek emeklemek zorundadır, yeni yürüyen yetersizliklerinin üstesinden gelmek ve çocuk olmak zorundadır ve benzeri. Tüm düşlerimiz ve isteklerimiz ileriye, sonra gelene yönelir. Felsefe bile, henüz olmayanın, bilinmeyenin deneyimi olan, merakla başlar. Sosyalizm de bir ütopya için ileriye bakar ancak, inancın Marksist reddine karşın, umudun olduğu yerde din de vardır. Feurbach gibi, Bloch da Tanrıyı henüz gerçekleşmemiş insan ülküsü olarak gördü, ama bunu yabancılaşma olarak görmek yerine insanlık durumu için elzem buldu.

Max Horkheimer’de (1895-1973), Frankfurt Okulu’nun Alman toplum kuramcısı, Tanrıyı bir bakıma peygamberleri anımsatan önemli bir ülkü olarak gördü. O’nun varolup olmadığı ya da ona inanıp inanamamak gereksizdir. Din esas olarak bir Tanrı var diye içte duymaktır. En baş düşlerimizden biri adalet özlemidir. Hepimiz dünyanın haksızlığının son sözcük olmayacağını umuyoruz.

Geleneklere uygun dinsel inançları olmayan insanların, Tanrı tarihinde keşfettiğimiz merkezi temalara dönüp onlara sarılmaları, bu düşüncenin çoğumuzun varsaydığı kadar yabancı olmadığını gösterir. Bununla birlikte yirminci yüzyılın ikinci yarısında, bizim daha büyük bir uyarlamamız gibi davranan kişilik sahibi Tanrı düşüncesinden uzaklaşma hareketi yaşandı. Kuran Allah’ı, en başından Yahudi-Hıristiyan geleneğinden daha az kişisel terimlerle ifade eder. Teslis ve mitoloji ve mistik dizgelerin simgeciliği gibi öğretiler, hepsi, Tanrının kişiliğin ötesinde olduğunu söylemeye çalışmışlardı. Cambridge, Emmanuel College’in dekanı Don Cupitt de ‘ateist papaz’ diye adlandırılmıştı: O, teizmin geleneğe uygun Tanrısını kabul edilemez bulur ve dinsel deneyimi teolojinin önüne koyan, Hıristiyan Budacılığının bir biçimini önerir. Yine de Tanrı gerçekten var olmamıştır ve ‘dışarıda’ Hiçlik vardır düşüncesi yeni değildir.

1970′lerden ben yeni gelişmelerin en belirgin niteliklerinden bir tanesi, Tanrının üç dinini de içeren, en büyük dünya dinlerinde genellikle ‘kökten dincilik’ dediğimiz bir sofuluk türünün ortaya çıkmasıdır. Oldukça politik bir ruhanilikle yaklaşımı sözlü anlamlara dayalı ve hoşgörüsüzdür. Maurice Cerullo gibi diğer Evangelistler, Hz. İsa’nın söylediklerini sözcüğü sözcüğüne alan sahici inancın önemli bir belirtisinin mucizeler olduğuna inanıyorlardı. Müslüman dünyasında da, Batıda fazlaca dillendirilmiş, benzer gelişmeler olmuştur. Sütün biçimleriyle kökten dincilik şiddete dayalı bir inançtır.

Hıristiyan ‘Aile Değerleri’, İslam’ veya ‘Kutsal Toprak’ gibi insani, tarihsel olguları dinsel bağlılık odakları yapmak putperestliğin yeni bir biçimidir.

On sekizinci yüzyıl boyunca, teistler geleneksel Batı Hıristiyanlığını büyük oranda reddettiler çünkü açık bir biçimde zalim ve hoşgörüsüz bir hale gelmişti. Aynısı bugün için de geçerlidir. Kökten dinci olmayan, geleneksel müminler çoğunlukla onların saldırgan dürüstlüklerini paylaşırlar. Tanrıyı, Tanrının kendisine yükledikleri kendi sevgi ve nefretlerini dayandırmak için kullanırlar. Bununla kutsal ibadetlere titizlikle katılan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar farklı etnik ve ideolojik topluluklara iftira ederek, dinlerinin temel doğrularından birini inkar etmiş olurlar.

Tanrı ayrıca değersiz bir her derde deva, sıradan yaşama bir seçenek ve hoşgörülü fantezi nesnesi olarak kullanılabilir. Tanrı düşüncesi sıkça, halkın afyonu olarak kullanılmıştır. Aslında, ‘Tanrı’ insanların bu dünya üzerinde yoğunlaşmalarına ve hoş olmayan gerçeklikle karşılaşmalarına yardımcı olmak için kullanıldı.

Hem Musevilikte hem de İslam’da can alıcı önemi olan tektanrıcılığın, İsraillilerin kişisel sorumluluğu da geliştirmiş oldukları Babil’e sürgün sırasında kök salmış olması rastlantı değildir. Hahamların her yede hazır bir Tanrı düşüncesini insan kişiliğinin dokunulmaz hakları anlayışını geliştirmekte Yahudilere yardım etmesi için kullandıklarını gördük.

Kölece boyun eğiş isteyen bir Tanrıdan kurtulmayı öğütleyen ateistler, Tanrının yetersiz ama ne yazık ki bildik imgesine karşı çıkmışlardı. Yine, bu fazlasıyla kişilik sahibi olan bir tanrı kavramına dayanıyordu. Tehditle, yurttaşlık itaati içinde halkı yıldırmak artık kabul edilebilir, hatta uygulanabilir değildir. Kanun yapıcı ve Yönetici olarak insanbiçimci Tanrı düşüncesi post modernliğin yapısına uygun değildir. insanlar, insan yaşamında bir yüce anlam ve değer bulmaya çalıştıklarında, zihinleri belli bir yönde işler gibi görünür. Bu biçimde davranmaya zorlanmazlar; bu insan doğası için doğal bir şey gibidir.

Felsefe deneyimi, Müslümanlar, Yahudiler ve daha sonra Batı Hıristiyanları arasındaki akılcılığın yeni kültüyle Tanrı inancı arasında bağlantı kurma girişimidir. Sonunda Müslümanlar ve Yahudiler felsefeden uzaklaşmışlardır. Onlar, akılcılığın, özellikle bilim, tıp ve matematik gibi deneysel çalışmalarda yararlı olduğunu, ancak kavramların ötesinde yer alan bir Tanrı tartışması için hiç uygun olmadığına karar verdiler.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tek bir topluluğa özgü, yeni bir din kurduğuna inanmadı ve doğru yolu gösteren tüm inançların tek Tanrıdan geldiğini düşündü. Buna karşın dokuzuncu yüzyılda, ulema bunu göz ardı etmeye ve İslam kültünü tek sahici din olarak göstermeye başladı. Feylezoflar, başka bir yol aracılığıyla varmalarına karşın, daha eski evrenselci yaklaşıma döndüler.

1921′de İngiltere’yi ziyareti sırasında, Canterbury Başpiskoposu Einstein’a, göreliliğin teolojideki yansımalarının neler olduğunu sordu. Einstein şöyle karşılık verdi:“Hiçbir şey. Görelilik tamamen bilimsel bir konudur ve dinle hiçbir ilişkisi yoktur. Yaratıcı olarak Yehova’ya ilgi duyulması Babil’e sürgüne dek Yahudilikte görülmedi. Bu Yunan dünyasına yabancı bir kavramdı: ex nihilo yaratılış 341′deki İznik konsiline dek Hıristiyanlığın resmi öğretisi değildi. Ne ki, yaratılış Kuran’ın ana öğretisidir, Tanrıya ilişkin bütün söylemlerinde olduğu gibi, bu anlatılamaz bir hakikatin ‘mesel’i ya da bir ‘belirti’si (ayat) demektir. Yahudi ve Müslüman akılcılar bunu zorlu ve kuşkulu bir öğreti olarak gördüler ve çoğu reddetti. Sufiler ve Kabbalacılar Yunan yayılma benzetmesini yeğlediler.

Kişilik sahibi bir Tanrı düşüncesi günümüzde ahlaksal, entelektüel, bilimsel ve tinsel nedenlerden dolayı giderek daha kabul edilemez görünmektedir. Kabile, pagan günlerinden beri erkek olmuş, kişilik sahibi bir ilahla, cinsiyetinden dolayı, feministler de bağdaşamamışlardır. Filozofların Tanrısı şimdi geçersiz hale gelmiş bir akılcılığın sonucudur, bu nedenle onun varlığının geleneksel kanıtları artık işlevsizdir. Filozofların Tanrısının Aydınlanmanın teistleri tarafından geniş kabul görmesi, şimdiki ateizme atılan ilk adım olarak alınabilir.

Mistiklerin Tanrısı günümüz için olası bir seçenek gibi görünebilirdi. Mistikler Tanrının bir Diğer Varlık olmadığında uzun zaman ısrar etmişlerdir; Onun gerçekte hiç varolmadığını ve ona Hiçlik demenin daha doğru olduğunu iddia ederler. Bu Tanrı laik toplumumuzun ateist ruh durumuyla ve onun, Mutlak’ın yetersiz imgelerine duyduğu kuşkuyla uyumludur. Tanrıyı, bilimsel kanıt aracılığıyla gösterilebilen, nesnel bir Olgu olarak görmek yerine, mistikler onun varlık temelinde yaşanan öznel bir deneyim olduğunda ısrar ederler. Bu Tanrıya imgelem aracılığıyla yaklaşılabilir ve anlatılamaz gizem, güzellik ve yaşamın değerini açıklayan diğer büyük sanatsal simgelere benzer bir sanat biçemi türü olarak görülebilir. Mistikler kavramları aşan bu Gerçekliği açıklamak için müzik, dans, şiir, roman, öykü, resim, heykel ve mimariden yararlanırlar. Bütün sanatlar gibi, mistisizm de göz yumucu duygusallık ve yansıtmaya karşı bir koruma olmak üzere, zeki, disiplin ve özeleştiri gerektirir. Hem Sufiler hem de Kabbalacılar uzun zaman tanrının içinde dişi bir unsur ortaya çıkarmaya çalıştıklarından, mistiklerin Tanrısı feministleri bile memnun edebilmiştir.

Geri adım atmalar vardır yine de. Sabetay Sevi bozgunu ve günümüz Sufiliğinin gerileyişinden sonra mistisizm çoğu Yahudi ve Müslüman tarafından kuşkuyla karşılanmıştır. Batıda mistisizm hiçbir zaman ana dinsel akımın görüşü olmamıştır. Protestan ve Katolik yenilikçiler mistisizmi ya yasakladılar ya da dışladılar ve bilimsel Akıl çağı bu anlayış tarzını cesaretlendirmedi. 1960′lardan beri, mistisizme karşı, Yoga, meditasyon ve Budacılık hevesiyle açığa çıkmış yeni bir ilgi vardır ama bizim nesnel, deneyci düşünüşümüzle kolayca uyum sağlayacak bir yakınlaşma değildir bu. Mistiklerin Tanrısını kavramak kolay değildir. Bir ustayla uzun bir eğitimi ve çokça zaman harcamayı gerektirir. Mistik Tanrı olarak bilinen (çoğu adını anmayı reddeder) bu gerçeklik duygusunu kazanmak için çok sıkı çalışmak zorundadır. Hızlı zevklere, ayaküstü yemeğe ve anında iletişime alışmış toplumlar için çekiciliği yoktur. Mistiklerin Tanrısı hazır ve önceden paketlenmiş olarak gelmez. Bütün bir cemaate ellerini çırptıran ve dilleriyle konuşturan, halkı dinsel uyanışa teşvik eden bir vaiz tarafından yaratılmış hazır vecd kadar çabuk hissedilemez o.

Mistisizmin çoğunlukla anlaşılması güç bir öğreti olarak algılandığını gördük, bunun nedeni mistiklerin halk kitlelerini dışarıda bırakmak istemeleri değil, fakat bu doğruların yalnızca özel eğitimden sonra zihnin sezgisel bölümünce algılanabilmesidir.

İsrail peygamberleri kendi duygularını ve deneyimlerini Tanrıya yüklemeye başladıklarından beri, tektanrıcılar bir anlamda kendileri için bir Tanrı yaratmışlardır. Dinsel düşünceler geçerliliğini yitirdiklerinde, genellikle acı vermeden yok olurlar: Deneycilik çağında insanın Tanrı tasarımı artık işimize yaramıyorsa, atılacaktır. Yine de geçmişte insanlar, cinsellik için bir odak olacak yeni simgeleri her zaman yarattılar, insanlar merak duygularını ve yaşamın kutsal anlamını beslemek için kendi kendilerine her zaman bir inanç yaratmışlardır. Tam da çağdaş yaşamın nitelikleri olan amaçsızlık, yabancılaşma, anomie ve şiddet, onların ‘Tanrı’ veya herhangi bir şeyi -ne olduğu çok önemli değil- düşünerek bir inanç yaratamadıkları şu anı işaret eder gibidir; çoğu insan ümitsizliğe düşmüştür.

İNSANLAR BOŞLUĞA VE YALNIZLIĞA DAYANAMAZLAR; YENİ BİR ANLAM ODAĞI YARATMAKLA BOŞLUĞU DOLDURACAKLARDIR.

****************************************************

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor.
İhramcızâde İsmail Hakkı

Bismillahirrahmanirrahim.
Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ abüdü mâ tabüdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Leküm dînüküm veliye dîn.
Anlamı
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile.
De ki: Ey kâfirler, Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

****************************

THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)

TÜRK KELİMESİNDEN NİYE RAHATSIZ OLUYORLAR?


Günümüzde “Türk” mefhumu karşısında bazı insanların antipati duyuyor olmasının arkaplanı nedir? Diye bir soru ile karşılaşırız.

Cevabı Avrupa(lı) dır.

Gençliğini görür mü bilemeyiz, yeni teşekkül ettirilen Avrupa Birliği denilen büyük organizasyona Türkiye’ninde girmek için verilen sözleri taahhütleri vardı. Bazılarını umum olarak duyduk.  bazılarının ise sır şeklinde muhafaza ediliyor zannediyoruz. Bu sırlardan biri de olsa olsa “Türk” kelimesinin devlet yapısından ihraç edilmesidir.

Niçin?

 Avrupa, tarihi ve düşüncesi itibarıyla kültüründe daha önce nefret duyduğu,  nefretini bir türlü gidemediği,  bu devlete nasıl barışık olabilir. Onu nasıl sindirebilir.

Avrupa Birliği’nin, “Hristiyan Birliği” olduğunu hepimiz biliriz. İçlerine Türk gelirse eski kabus günlerini nasıl unutabilecek?

Zor bir meseledir.

Bu nedenle Türkiye’nin Türklükten vazgeçmesini sağlamalı ve bu şekilde açık saha oyuncusu yapmalıdır.  Bazıları zannediyor ki Türk kelimesi Türkiye devleti içerisinde bulunan azınlıkların istekleridir. Onlarda isteklerimiz kabul ediliyor vehmine kapılıyorlar.  Bu duruma bu yönden bakanlar aldanıyor demek lazımdır .

Türk kelimesini kaldırmak yapılan  en büyük yanlıştır. Ne yaparsak yapalım Avrupalı Türk kelimesine karşı her zaman teyakkuzda olmuş, sevmediği gibi ayrıca nefret etmiştir.

Öyleyse sorun nerede?

Sorun Türk kelimesinin karşılığının bizdeki gibi Avrupa’da da aynı şeyi mi karşılıyor olduğuna bakmak gerekir.  Durum  ise çok farklıdır.

“Türk” kelimesi Avrupa’da eşittir “İslâm”demektir.  “Arap” millet ve ferd olarak Avrupa’da İslâm’ı temsil edememiştir. (Endülüs Devleti dahi izini istenilen manada Avrupa’da bırakamadı.)  Yani İslâm’ın temsilcisi olmak başarısı yalnızca “Türkler”e verilmiş bir luffu ilâhidir. Bugünde hala bu mevzun geçerlidir.

Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR Beyefendi eserinde Avrupa kültüründe Kur’ân-ı Kerim yargısı için şu notu düşmesi Türk kelimesinin haiz olduğunu önemin göstergesidir.

Almancaya Kur’ân’ın ilk çevirisi Salomon Schweigger tara­fından yapıldı. “Muhammed’in Kur’ân’ı, bu Türk Kur’ân’dır” 1 anlamına gelen tercüme Nürnberg’de 17. yüzyılın başlarında basılmıştır. Kadınlar kilisesi vaizi olan Schweigger, Avustur­ya’nın Habsburg hanedanı yönetiminde İstanbul’a atanan ilk büyükelçilik kafilesine görevli vaiz olarak katılmış, İstanbul’da üç yıl ikamet etmiştir. Bu esnada İtalyanca bir tercümeye mut­tali olan Schweiggerki bu çeviri ilk Latince Kur’ân çevirisinden İtalyancaya adapte edilmişti, sonra onu Almancaya çevirmiş­tir.  2 İlk Almanca çevrinin farklı versiyonu da Johann Andreas Endter – Wolfgang Endter3 kardeşler tarafından piyasaya sü­rülmüştür. 17. yüzyılın önemli Kur’ân çevirilerinden biri de Fransız Andre Du Ryer’in 4 tercümesidir. 5(sh.26)
18. asrın son çeyreğinde piyasaya çıkan Almanca çeviri M. David Friedrich-Megerlin’e aittir. “Türk Kutsal Kitabı veya Türk Kur’ân’ı” 6 adındaki bu eserin çevirmeni Stuttgart do­ğumlu doğu bilimci Megerlin, yirmi yıl îlâhiyat eğitimi gör­müş, doğu dillerini öğrenmiş, 1152/1739′da doktorasını ver­dikten sonra, önce Baden-Würtemberg’te, sonra da Maul bronn’da profesör olarak çalıştıktan sonra bu görevini Frankfurt/am Main’da devam ettirmiş, 1192/1778′de aynı şehirde ölmüştür. 7 Almanca orijinal Kur’ân metninden ilk çeviri olan bu çalışmanın amacı Türkleri Avrupa’dan, Balkanlardan kovmaktır.8 (sh:29)

Dipnotlar

1             Alcoranus Malıometicus, Das İst der Türken Alcoran, Nürnberg, 1616.

2             Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur’ân, 170-173.

3             al-Koranum Mohamedanum, Nürnberg, 1659.

4             l’Alcoran de Mahomet, Paris, 1647.

5             Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur’ân, 297-298.

6             Die türkische Bibel oder des Korans, Frankfurt a/M, 1772.

7             Enay, 116; Pfannmülle, 122.

8             Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur’ân, 183-188.

Kaynak: Prof. Dr. HÜSEYİN YAŞAR, Hıristiyan Dünyasında Kur’ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri, İz.Yay., 2010, İstanbul

Avrupalı her zaman Türk’ten korkmuştur ve hala korkar.  Çünkü onların genlerinde yüzyılların yeleştirdiği kültürel korku çıkacak gibi değildir.  Onlar Darwin’e inanırlar. Evrimin korkusunu yenmek çok ta kolay değildir.  Onlar bu konuda hastadırlar.

Bu baskıyı hisseden bir garip düşünce yapısı Avrupalıyı memnun edebilmek için nerde bir “Türk” kelimesi varsa kaldırmak istiyor.  Ancak yapılan yanlışların faturası ağır olabileceğini unutmamak gerekir.

Peki ne oluyor?

Olan bir şey yok. Aslında olan insanların aldatılması belli bir müddet oyalanmasıdır.  Kısa bir zaman önce haberlerde cumhuriyet nişanından T.C. ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  kaldırılmasıdır.  Bunun devamında gelecek olan belki devletin adının değiştirilmesi olabilir.  O zamanda  “Anadolu” diyerek devletin adını mı değiştirecekler………….

Türkiye Cumhuriyeti adından vazgeçilmesi demek ileride devlet sisteminde İslâm dininden ileride vazgeçileceğinin de işareti olabilir.

Tekrar edecek olursak Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa’yı  niçin bu kadar rahatsız ediyor? Çünkü Avrupa’nın geninde Türk’e karşı duyduğu Bin yıllık bir dehşetin indirdiği korkuyu korkuyu yenemeyişidir.

Günümüzde milletlerin bireyselleşmesi ve bağımsızlaşması sorunları ve projeleri bitmiştir.  Milletlerin asıl sorunu refah seviyesini yüksek seviye çıkarmaktır.  Refah seviyesi düşük düzeyde kalan devletler bu komplo uygulamalar ile kendilerini meşgul ederek zaman kaybediyorlar. Sonuç olarak geçmişini unutanın geleceğini yoktur.

Aşağıda konuya ışık tutacak alıntıları veriyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İSMET ÖZEL- AYTUNÇ ALTINDAL: MÜLAKAT PAYDALARI

25-02-2013
-HaberTürk –Öteki Gündem

Kâfirle çatışmayı göze alana Türk denir. “İsmet Özel”

Mustafa Kemal’in Sakarya Harbinden sonra dini içerikli  gazilik ünvanını istemesi Türklerin başına geçmek istemesidir. “İsmet Özel”

Avrupa’da İslamı tercih edene “Türk oldu” denmiştir.  Her Türk Müslümandır.  Her Müslüman Türk değildir. Türklükten çıkan İslâmdan çıkar.

Batıda “Türk değilim diyen” Müslüman değildir, anlaşılır. Aytunç Altındal

[Varlığım Türk varlığına armağan olsun”u kaldırmak ile Müslümanlara armağan etmiyorum demek manasına gelebilir.]

Dünyada dini ve milliyeti aynı olan Türklerdir. “İsmet Özel”

Hakimiyet bilâ kaydu şart milletindir. Milleti hakime denilen İslâm Milleti temsilcisi demektir. “İsmet Özel”

Türküm diyene nerenden belli, diyorum. Cevabı namaz kılmayan Türk değildir. “İsmet Özel”

Müslüman olmak “milli olmak” ile eşdeğerdir. Aytunç Altındal

Üst Kimlik alt kimlik nazilerin kullandığı kavramdır. Aytunç Altındal

Yazının değiştirilmesi geçmizin elimizden alınmasıdır. Kat edilecek mesafeyi tekrar kat etmekle çok şey kaybettik,  “İsmet Özel”

Başkanlık sistemini isteyenler ihanet içindedir. “İsmet Özel”

Mecelle İsrail’de hala geçerlidir “Aytunç Altındal”

Türkiye’nin yıkılmasında Kürt meselesi en son sırada gelir. “İsmet Özel- Aytunç Altındal”

******************

DEVLET NİŞANLARI DEĞİŞTİ

- HÜRRİYET GÜNDEM

Hükümetin resmi nişanlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yönetmeliği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da onaylanarak bugünkü Resmi Gazete’de yayınlandı. Yönetmelikte, yeni Cumhuriyet ve Devlet nişanları ile Liyakat nişanının nasıl olacaklarına ilişkin ayrıntılı grafikler de yer aldı.   DEVLET NİŞANI VE CUMHURİYET NİŞANI NEDİR?  Devlet Nişanı ve Cumhuriyet nişanı, “Türkiye Cumhuriyeti ile mensup oldukları devlet arasındaki dostane ilişkilerin geliştirilmesini ve milletlerin birbirlerine yakınlaşmalarını sağlayan” yabancı ülke vatandaşlarına veriliyor.

Liyakat Nişanı ise, Dışişleri Bakanlığı ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nun  görüşleri alınarak ilgili Bakan’ın teklifi, Bakanlar Kurulu’nun onayı ve Cumhurbaşkanı’nın tevcihi ile, İlim ve sanat alanlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda tanıtılması ve yüceltilmesini sağlayan yabancılara veriliyor.

 nişan0

Her üçü Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı’nın tevcihi ile verilen nişanlar arasındaki fark ise şöyle; Devlet nişanı, ilişkilerin gelişmesini sağlayan yabancı ülkelerin devlet yönetiminde yer almayan vatandaşlarına veriliyor. Cumhuriyet nişanı ise, ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayan yabancı devlet adamlarına, yani Başbakanlara, bakanlarına ya da diplomatlarına veriliyor. Liyakat nişanı ise, ilim ve sanat alanında Türkiye’nin tanıtılmasına katkıda bulunan yabancı ülke vatandaşlarına veriliyor.

nişan1

ESKİ NİŞANLARDAN FARK; ATATÜRK VE T.C. YOK

Eski nişanlarla yeni nişanlar arasındaki farklar ise şöyle;Her üç nişanın boyutları da büyütüldü.  Cumhuriyet nişanında; nişanın üzerinde yer alan “T.C” yazısı çıkarıldı. Yeni nişanda hiçbir harfe yer verilmedi. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolü olan ay ve yıldız yer aldı. Nişanın arka bölümündeki değişiklik ise eski nişandaki “T.C. Cumhuriyet Nişanı” yazısına yeni nişanda yer verilmemesi oldu.

Devlet Nişanındaki değişiklikler ise şöyle;  Eski nişanın ön yüzünde Atatürk silueti yer alıyordu. Arka yüzünde ise “T.C. Devlet Nişanı” ibaresi bulunuyordu. Yeni devlet nişanında da hiçbir harf yer almıyor. Nişanın ön yüzünde Türkiye Cumhuriyet’ni sembolize eden Ay Yıldız yer alıyor. Arka yüzünde ise daha sade bir grafik kullanılmış. Arka yüzde de sadece, kenarlarda ay ve yıldızlar yer alıyor.

Liyakat nişanındaki değişiklikler ise şöyle; Eski nişanda bir tüy kalem ile bir kılıcın eşlik ettiği bir motif ile üst kısmında ay ve yıldız yer alıyordu. Eski nişanın arka yüzünde ise “T.C. Liyakat Nişanı” ibaresine yer veriliyordu. Yeni Liyakat nişanında ise, sadece ay ve yıldız motifi ile Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan güneş simgesinin, 16 yapraklı bir çiçeğe dönüştürülmüş hali yer alıyor.

nişan2  KİMLERE VERİLDİ?  

Devlet, Cumhuriyet ve Liyakat nişanlarının verildiği kişilerden bazıları ise şöyle;

 LİYAKAT NİŞANI;  

•  Geza Feher, Macar türkolog, 1997

•  Gyözö Gerö, Macar arkeolog, 1997

•  David Geza, Macar filolog, 1997

•  Ethem Tanışev, Rus türkolog, 1998

 •  Oraz Yağmur, Türkmen yazar, 1999

•  Jiang Zemin, Çin Devlet Başkanı, 2000

•  Lars Johanson, İsveçli türkolog, 2008

•  Andreas Ronatas, Macar Türkolog, 2008

•  Viktor Guzev, Rus Türkolog, 2008  

DEVLET NİŞANI:

İngiltere Kraliçesi Elizabeth 2008

Gürbanguli Berdimuhammedov (Türkmenistan Cumhurbaşkanıyken)

Asif Ali Zardari (Pakistan Cumhurbaşkanı) 

CUMHURİYET NİŞANI:

Jack Straw (İngiltere eski Dışişleri Bakanı)

Yusuf Rıza Gilani (Pakistan’ın eski Başbakanı)

Rene Van der Linden (Hollandalı siyasetçi)

Kaynak:  Ayşe ALP http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25048042.asp

 HİLAFET ORDUSUNUN MENKIBELERİ
VE TÜRKLERİN FAZİLETLERİ-CÂHİZ

KADER DEĞİŞSE DE NETİCE DEĞİŞMİYOR

 

 

DEMOKRASİYİ YAŞARKEN


[Çok eski bir yazıdan günümüze bakış]

Demokratik toplumların en önemli ayırıcı vasfı, temel insan hak ve özgürlüklerin korunduğu birer toplum olmalarıdır. Ancak temelde bu kuramsal çerçeveden hareketle uygulanımına geçen toplumlarda demokrasinin, düşlendiği biçimde ortaya çıkmadığı, dahası en demokratik geçinen ülkelerde bile demokrasinin temel hak ve özgürlüklere müdahale ettiği gözlemlenebilmektedir. Veya değişik bir ifadeyle demokrasi, en geniş anlamda ulusun, toplumun ve tek tek bireylerin iradelerinin toplamı olması gerekirken, tersine bunlara engel olabilmektedir. Bu bağlamda henüz tam bir tanımına kavuşmamış demokrasi kavramı etrafındaki tartışmaları bir kenara iterek, demokrasinin gelişme sürecinde olduğu söylenen Türkiye’deki seyrine bir bakalım.

Uzun zamandan beri kamuoyunu işgal eden üniversitelerdeki başörtüsü sorunu güncelliğini hâlâ tüm canlılığıyla korumaktadır. (2013 yılı çözülmüş görünüyor) Sorunun bu kadar uzun bir sürede çözümlenmemesi temelde haklı/haksız birtakım gerekçelere dayanmaktadır. Başörtüsü sorunu gündeme geldiği günden buyana, her nedense bu toplumsal olguya bir dinsel ve inançsal gerçeklik olarak bakılmak istenmemektedir. Başörtüsü yasağının en önemli temel gerekçelerinden ilki, sorunun, Cumhuriyet’in vazgeçilmez ilkelerinden biri olan laiklikle çeliştiği iddiasıdır. Bilindiği üzere birçok kavram gibi laiklik de Batı’dan alınmış ve hâlâ rayına oturtulamamış kavramların başında gelmektedir. En geniş anlamda temel insanal inanç ve özgürlüklerin korunmasıyken laiklik, bunun tersini de içerebilmektedir. Sözkonusu başörtüsü sorununun bu noktadaki çıkmazı, aslında soruna bir din ve inanç özgürlüğü olarak bakılmamasından kaynaklanmaktadır. Daha doğrusu böyle bakılmak istenmemektedir. Bunun için de olası bütün numaralar işleve konulmaktadır.

Sözgelimi bunlardan en dikkat çekici olanı, başörtüsünün bir dinsel inanç yasası olmadığı şeklindeki iddia ve çabalardır. Ancak herkesçe bilindiği gibi buna karar verebilecek kimseler, sözkonusu kaynakları anlamak ve yorumlamak noktasında uzmanlaşmış kimseler olacaktır. Soruna böyle yaklaşılması gerekirken aksine uzaktan – yakından ilgisi olmayan kimseler, dahası aksini savunmayı kendilerine inanç edinmiş kimseler işleve konulmaktadır. Durum böyle olunca sonucu tahmin etmek güç olmamaktadır. Bu konuda laik bir devlet sistemindeki yeri henüz iyice anlaşılmamış olan resmî din kurumlan da bir vazife mes’uliyeti çerçevesinde susmayı yeğlemektedirler. Toplumun kendilerinden çok şey beklediği bu resmî din kurumlarının sözkonusu tavrı, karşıt görüşlü kimselerin haklı onayına mazhar olurken, yine sözkonusu tavır, bu kurumların tarihsel gelişim süreçlerine ters düşmemesi noktasında kendi çapında bir anlamlılığı da beraberinde getirmektedir.

Gerekçelerden bir başkası da, başörtüsünün ideolojik bir sembol olduğu, dolayısıyle inanç özgürlüğü ile bir ilgisi olmadığı iddiasıdır. Soruna, gündeme geldiği günden bu yana her nedense yapıcı ve iyimser yaklaşılmamış, daha çok bunun toplumsal ideolojik bir farklılaşma; bu farklılaşmanın arkasında da örgütlerin bulunduğu, asıl amacın laiklik düşmanlığı olduğu üzerinde ısrarla durulmaktadır. (Basın bir taraftan bu konuda görevini tam olarak yerine getirmekte; laiklik sınavından başarıyla çıkmakta, öteden yaklaşan Ramazan ayı dolayısıyle dinsel sınava hazırlanarak onu da başarmak (!) çabasındadır. İkiyüzlülük bir ahlâk sorunu olmaktan çıkmış, insanların doğal karakteri haline gelmiştir toplumumuzda.)Bütün bu çabaların tek amacı, sorunu bir illegalliğe büründürerek elle tutulur gerçekleri saptırmaktır. Oysa herkesin bildiği gibi TCK’na göre suç oluşturacak unsurlar açıktır. Bu çerçevede işlenen suçlara müdahale edilir. O halde ortada suç unsuru oluşturacak hiç bir durum yokken neden hâlâ başörtüsünde potansiyel (olası) bir suç unsuru aranmaktadır?

Aslında böylesi bir tavır, demokrat geçinen bir toplumda en anti-demokratik, en kötümser tavırlardan biri değil midir?

Açıkçası bu durumda suçlular yer değiştirmiyor mu?

Peki bütün bunların anlamı ne?

Toplumsal görüngüde başörtüsüne neden yer verilmek istenmiyor?

Hiç kuşkusuz çağdaşlık adına çağdaşlık için. O da ne demek? Öncelikle çağdaşlık, anlaşılmak istendiği anlamda Batı yaşam paradigması (veya elbise modeli) ise, buna çağdaş değil Batılı denilmelidir. Bunun da ötesinde Batı, çağdaşlığından kuşku duyduğu, çağdaşlık kavramını görece bir değer yargısı olarak gördüğü günümüzde bizimkilerin çabası boşuna değildir elbette. Kısacası bu fark çağdaşlığımızın en somut göstergesidir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bütün bu sorunlar Batı tipi demokrasiyi uygulamanın sorunları değil, Batı’nın bizden istediği demokrasi biçiminin sorunlarıdır.

Evet, demokrasinin korunmasında her zaman hassasiyetlerini vurgulayan kimseler, böyle bir tavırla söylediklerinden neyi kastettikleri doğrusu anlaşılmamakta, hatta anlamsızlaşmaktadır. Eğer başörtüsünün demokrasiden bir takıntısı yoksa, laiklik de en geniş anlamda dinsel inanç ve kanaatlerin korunmasıysa, böyle bir yasağa gitmek ne anlama geliyor?

Demokrasi, laikliğin algılanan biçimiyle çelişiyorsa o halde bu iki kavram yeniden tanımlanmalı, aralarındaki ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. Aksi durumda kaypak kavramların gölgesinde dolaşmak konumsal kaygı taşıyanların işine gelecek ve başörtüsü sorunu bu bağlamda bir provokasyon olarak kalacak, öteden üniversitelerdeki binlerce genç kızı, dinsel inanç ve kanaatlerinden ötürü yüksek öğrenimden mahrum bırakmak ve bu inançları paylaşan yine binlerce öğrencinin düşlediği en doğal hakları olan öğrenim haklarını ellerinden almak bir demokrasi suçu olarak demokrasi tarihine geçecektir.

Aydınlara gelince J. P. Sartre’ın dediği gibi aydınlar, toplumda bir vücudun beyni, halk ise bedenidir. Bu anlamda aydınlara görev ve sorumluluklarını hatırlatarak diyebiliriz ki, aydınlarımızın başörtüsü sorununda göstermiş oldukları duyarsız tavır, temelde aydın olmaktan çok, aydın geçinen olduklarını bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. (Yazan: MEHMET ERDOĞAN)

Kaynak:

AYANE DERGİSİ
MART 1989

SARTRE, VAROLUŞ VE İNSAN —Eleştirel Bir Yaklaşım—


Varoluş (existence), İnsanî bir mesele olarak insanı, tanımı gereği insanlığın bütün çağlarında meşgul etmiştir. İnsan ölümlü bir varlıktır. Bunu bilen, bilebilecek olan dünyadaki tek varlık odur. Bu, insanı belirleyen en önemli özelliklerden birisidir. İnsanın düşünebilen niteliğe sahip oluşu, onu kendi üzerine düşünmeye zorlamış, bunun sonucunda onu, kendi varlığı karşısında sorumlu bir varlık konumuna getirmiştir, insanoğlunun bu varolma çabası, tarih süreci içinde farklı şekillerde tezahür etmiş, sonuçta aynı kapıya çıkmamış, aksine farklı neticelere ulaşmıştır. Kimisi varlığını kendine bağışlayarak varolmaya çalışırken, kimisi de varlığını bir yüce yaratıcı karşısında hissetmiştir.

Tarihte, varlığını kendine bağışlayarak varolmak çabasında olanlardan birisi, 20. Yüzyılın varoluşçu (existantialist) filozofu Jean Paul Sartre’dır. Varoluşçuluk, felsefî ekoller içerisinde geniş halk kitlelerine yayılabilirlik şansına sahip olmuş, dünyaya en çok yayılan felsefî ekoldür, demek sanırım yanlış olmaz. Bunun gerçekleşmesinde Sartre ve bu ekolün görüşlerini paylaşan Fransız yazar Albert Camus‘ün rolü başta gelir. Öyle ki, değişik görüşte birçok filozofu içinde barındıran bu düşünce ekolü, ateist varoluşçuluğu temsil eden Sartre’ın şahsında sembolleşir bir konuma erişmiştir. Bunda Sartre’ın dünya çapına yayılan roman, oyun vs. edebiyat türündeki eserleri önemli bir paya sahiptir.

Sartre, felsefesini kurarken temelde, fenomenoloji (görüngübilim)’nin kurucusu olarak bilinen Edmund Husserlile varoluş felsefesinin önde gelen ateist filozofu Martin Heidegger‘e dayanır. (Heidegger, her ne kadar kendisini bir varoluşçu filozof olarak kabul etmemiş, bir varlık filozofu olarak görmüşse de sonuçta yine varoluşçuluğa dâhil edilmiştir.)

Sartre, felsefesinin merkezine insanı koyarak işe başlar. İnsanı somut (konkre), bireysel gerçekliği içinde ele alırken bütün egzintansiyalist filozoflar gibi «varoluş özden önce gelir»teziyle hareket eder, insan doğuştan ne olacağına dair hiç bir gerçeklik getirmez. Aksine o, doğduktan sonra kendini ne yaparsa odur. Bir başka ifadeyle insan, kendini vareden, kendini yaratandır.Bu bağlamda Sartre felsefesinde yaşam süreci insan için başlı başına bir tanrılaşma sürecidir. Sartre «insan tanrı olmak ister», derken dolaylı yoldan bunu ifade etmeye çalışır.Böylece Sartre varoluştaki inanç boşluğunu diğer bir ifadeyle tanrıya olan ihtiyacı karşılamak çabasındadır. Onun felsefesinde tanrıtanımazlık (ateizm) en vazgeçilmez esaslardan biridir. Ona göre insanın varoluşunun gerçekleşmesinde en önemli öge olan özgürlük ancak tanrının inkârı ile mümkün olabilir.

Sartre’ın düşüncesinde bütün varlıklar aleminde «kendisi için varlık (being for himself)» sadece insandır.Varoluşunu ancak o hissedebilir. Bu yüzden varoluşunu tamimiyle tatmalıdır. İnsan varoluşuna yaşam süresince zaman zaman hissettiği sıkıntı ve bununla gelişen “bulantılarla”kavuşur. Bu durumda varlık bir hiç konumuna düşer, insan korku, endişe ve tasa içinde dünyaya fırlatılmış, ölüme mahkûm zavallı bir varlık olur. Varoluşu bir başıboşluk, bir hiçlik, bir inançsızlık dairesi içerisine sığdırmaya çalışan Sartre için yaşam, hiç bir anlam ve amacı olmayan bir saçma (absurd)’dır. İnsan hiçbir şey için yaratılmamıştır. Sadece yaşam boyunca sonsuz varolma isteği karşısında sahip olduğu sınırsız özgürlük bilinciyle var olmaya çalışır. Onun için var olmak, insanın doğasında yer alan sınırsız istek ve ihtirası gerçekleştirmektir.

Tanrı’yı dünyadan çekmekle veya Dostoyevski’nin «tanrı olmasaydı, herşey mübah olurdu»sözünü felsefesinin çıkış noktası yapmakla Sartre, varoluşu suç ve günahtan zevk alacak bir insancıllık (humanism) düzeyine getirirken, bütün toplumsal ve ahlaksal kuralların inkârına gitmiş, bunu da insan özgürlüğünün sınırsızlığına bağışlamıştır.

İnsanın ölümlü bir varlık olduğu gerçeği karşısında yok olma korkusuyla sürekli bir bunalım, bir hiçlik, bir anlamsızlık içinde zavallı kalan Sartre’ın insanı, bireysel gerçeklik ve mutlak özgürlük peşinde koşarken, hayatını sıkıntılar ve bulantılar dünyası olmaktan kurtaramamıştır. Camus,«Birtek önemli felsefî soru varsa o da intihardır.»derken herhalde bir hiç uğruna yok olmanın getirdiği bu bunalımı dolaylı yoldan ifade etmek istemiştir. Sağlam bir varoluşsal temele sahip olmamanın getirdiği sıkıntılar, yaşamı bir işkenceye dönüştürmüştür. Hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?..

İnsan kendisiyle sınırlı olarak kendisini tanıyamadığı gibi, yaşamı gerçek manada anlamlandıramaz. Bu durumda tanrılaşmaya çalışan insan, ölüm gerçeğini yok edemeyince “ölümlü bir tanrı”pozisyonuna düşer.Sonunda ölümün, bu anlamda yok oluşun yer aldığı bir hayatta insan gerçek mutluluğu elde edemez.

Sartre, diğer varoluşçu filozoflardan farklı olarak Marksizm’e meyleder ve Marksizm’i çağının en vazgeçilmez felsefesi olarak görürken, kendi felsefesini de bu sisteme dâhil ederek felsefî anlamda en büyük çelişkilerden birini yapar. Felsefesini soyut bir olgu «bilinç»üzerine dayandıran Sartre, öteden herşeyi materyalist bakış açısına göre ele alan, düşünceyi bile maddenin eseri olarak tanımlayan, İnsanî sayılabilecek her şeyin çıkış noktasını maddeye irca eden Marksizm’le ilişkisini «devrim»müştereğiyle ifade etmeye çalışırken, ondan da önemlisi «ateizm»müştereğini gözden kaçırır. Bu durumda Sezai Karakoç‘un dediği gibi, felsefesi gerçekte Heidegger’i Fransız düşünüşüne adaptasyonundan ibaret olan Sartre, kendi çıkışını kendisi yadsıyınca felsefesi asıl sahibine dönmüş oldu.

Sartre insanı, kapitalist dünya içindeki yalnızlığından, terk edilmişliğinden kurtarmak çabasıyla felsefesinin odağı yaparak varoluşçuluğunun temelde bir insancıllık olduğunu savundu. (L’Existantialisme est un humanisme).Ancak insanı köleliğin bir düzleminden ayırırken bir diğer olanına, yani kendi varoluşçuluğuna boğdu, insanı hayat boyunca tatmin olamayacağı insansal eksende varolmaya yöneltirken onu, mutlu etmek yerine boğuntuyasoktu, insanı tanrılaşmaya yöneltti, fakat bununla doğasında varolan inanma ve yaratıcıya olan ihtiyacını karşılayamadı. İnsanı kendisiyle sınırlamanın getireceği çıkmazı kavrayamadı. Bütün çabasına rağmen varoluşçuluğunu bir «bunalım»felsefesi olmaktan kurtaramadı.

Sartre’ın varoluşçuluğunu kendilerine hayat felsefesi edinenler, onun temeldeki bir takım çıkmazlarını görmek yerine, meşrulaştırılmış bir başıboşluk dairesi içinde bütün eylemleri «formel» çerçevede toplanabilecek bir modacılıkla onun, eylemci varoluşçuluk bilinciyle varolmaya çalışmışlardır.

(Yazan:MUHAMMED SAİT)
Kaynak: AYANE DERGİSİ

EKİM 1988

YAŞAM VE SORUMLULUK 

İnsan düşüncesiyle insandır. İnsanın varlık kategorisindeki en önemli özelliği budur. Bunun doğal sonucu olarak insanın yaşam boyunca elde ettiği her şeyde düşünce etkin olup, elde edilen sonuçlar düşünce boyutundan ayrı olmayan ürünlerdir: Yine düşüncenin sonucunda insan, kendi varlığını ve dış dünyayı anlamlandırmayı, en uygun tavrı almayı vazgeçilmez esaslardan birisi olarak vazife bilir. Yaşamı devam ettirmek ve yaşam süreci içinde bir çok zorluğa tahammül, temelde sağlam bir düzlemde anlamlandırılmış tutarlı bir yaşam felsefesi sayesinde gerçekleşebilir. Tersi durumda yaşam, bir anlamsızlığa bürünerek, yaşama karşı etkin bir konumda olan insan edilsin bir pozisyona düşebilir, insanı bu durumdan kurtaracak tek şey, yaşamı, varoluşu ve varlığı anlamlandırmaya muktedir olan düşünce yeteneğidir.

insan, doğum ve ölüm çiz gileri arasında bir yaşam sürecine sahiptir. Kişinin oluşumunda bu yaşam sürecinin önemli bir yeri vardır. Martin Heidegger bu gerçeği «İnsanın olmadığı yerde dünyasının realitesi yoktur.» şeklinde ifade eder. İnsanı bir anlamda sorumlu kılan da bu süreç değil midir? Bu sürecin başlangıcı olan doğuma hep müsbet bakılırken, tarih boyunca ölüm, bir yokoluş, bir acının sembolü olmaktan kurtulamamıştır. Oysa doğum da, ölüm de gözlemlenen değişmez iki temel gerçekliktir. F. Bacon, «Doğum ne kadar doğal ise ölüm de o kadar doğaldır.» der. Doğum ve ölümü ve bunların arasındaki yaşamı anlamlandırma yeteneğine sahip tek varlık insandır. Ona bu şansı tanıyan şey de, akıl ve onun fonksiyonu düşüncedir.

Yaşam neyi ifade eder? İnsanın konumu nedir? İnsanın önünde duran ve en önce cevap bulmak zorunda olduğu sorular

Bu konuda İslâm’ın yaşam felsefesi üzerinde durmak gerekir. İslâm düşüncesinde insan merkezi bir konuma sahiptir.

Yeryüzündeki varlık kategorisinde bütün üstün nitelikler ona verilmiştir. Buna karşılık o sorumlu tutulmuştur. İslâm’da insanın yaşam süreci bir kendini tanıma, bir öze dönüş sürecidir. Gerçek anlamda mahluk olmayı aşamayan insan için yaratılmış olmanın hikmeti, kendini tanımak kul olduğunu bilmek ve yaratıcıyı tanımaktır, insan, her ne

‘n olsun sahip olduğu yetiler çerçevesinde insan olma gerçeğinin bir sonucu olarak yaratıcıyı tanımak zorundadır. Bu zorunluluk, insana verilmiş akı! ve onun fonksiyonu düşünce sebebiyledir. Akıl, tarafsız bir şekilde işlevini tamamladığı zaman zorunlu olarak tanrıya (Allah) ihtiyaç hisseder. Bu, insanda temel bir ihtiyaç, insan olma hakikatinin en evrensel birimidir. S. Hüseyin Nasr’ın dediği gibi «İnsan teomorfik bir varlıktır, doğasında varolan derin isteklerden kaçamaz.» Allah tarafından yaratılmış insan, Allah’ın kendine verdiği yetiler çerçevesinde oluşmuş fıtratla tekrar ona dönücü onu tanıma ihtiyacı hisseden bir doğaya sahip kılınmıştır. Yaratılmış insan, yaratıcı tarafından kendisine verilmiş aklın ürünü düşüncesiyle oluşmuş, karmaşık bir süreç olan (kompleksi hayatın sonunda ona döner. İnsanın temel ayrımına neden teşkil eden akıl çevresinde insanlık tarihi boyunca yapılan bir çok çabanın neticesi bir birliktelik oluşturmamıştır. Bu, bir çok düzlemde toplanan sayısız nedenlerle içiçedir : İnsanın etkilenebilir bir varlık oluşu, sosyo-çevre vb.

İslâm’da sorumluluğun sebebini var eden akıl, insanı kendisiyle ve dış dünyayla sınırlayan bir araç olma yerine onu, bu çerçeveden kurtararak aşkın gerçekliğe (Allah) muhatap eden temel bir işleve sahiptir. Akıl, gerçek işlevini ifa ettikten sonra bu aşkın boyuta kavuşmayı —kabullenmeyi— bir ihtiyaç olarak algılar. Bunun tersine gerçekliği sadece gözlemlenebilir, sınanabilir bir «pozitivist» çerçeveye sıkıştırarak insanın kendine kavuşmasını, dahası gerçek anlamda kendini tanımasını engelleyen akıl, gerçek fonksiyonunu yerine getirmemiş, kendisini kısır bir görüngüyle sınırlamış bir akıldır. Böyle bir dü si, yaratılmış varlık âleminin en seçkin öğesidir. (Eşrefi mahlukât) İkinci düzlemde ise insan kendisine verilmiş aklın sonucunda tutarlı bir düşünce oluşturamamış, gerçekliği yadsımış; sorumluluğu yerine getirmemiştir. Açıkçası kendinden beklenileni vermemiş, bir bakıma nankörlük etmiştir. Bu düzlemde insan, varlıklar âleminin en aşağı konumuna kendi eliyle düşer. (Esfeli sâfilîn) Ancak bu sorumluluk her zaman sözkonusu fertte bütünüyle toplanmaz. Tersine kompleks bir yapıya bürünür. Yaşamın geçiciliğini, insanın ölümle sınırlı oluşunu kabul eden insan, zamanla sınırlı olmayan, ölümsüz ve her şeye gücü yeten Allah’ın önünde kendini tanır, gerçek kimliğine kavuşur. Bundan sonra Kur’an’ın «De ki, duam, ibadetim, yaşamım ve ölümüın âlemlerin Rabbi Allah içindir.» âyeti, inanmış insanın yaşam felsefesini, varoluş amacını çevreler.

işte insanı öteki varlıklardan ayrımlayan akıl, onun fonksiyonu düşünce, düşüncenin gerektirdiği sorumluluk ve sorumluluğun biçimlendirdiği yaşam zamanla sınırlı, bir kendini tanıma sürecidir. Bu anlamda yaşam bir sorumluluktur.

-

 

(Yazan: MUHAMMED SAİT)
Kaynak: AYANE DERGİSİ
ARALIK 1988

MODERN BİLİM VE İNSAN

Günümüz Batı düşüncesinin oluşum süreci Rönesans’a kadar gerilere uzanır. Bu süreç boyunca Batıyı en iyi simgeleyecek kelime kuşkusuz “Bilimdir. Rönesans aslında bir hümanizmhareketidir. Bunun doğal bir sonucu olarak Tanrı-İnsan İkilisinde Tanrının gün geçtikçe devre dışı bırakılması, insana ise daha çok yer verilmesi beklenendi. Rönesans öncesi Ortaçağ Batı düşüncesinin en etkin unsuru bilindiği gibi kilisedir. Kilise her ne kadar dinsel bir kurumsa da, İsa geleneğine bağlı kalmış olduğu, bu bağlamda insanların ihtiyaçlarını karşıladığı söylenemeyeceği gibi, aksine «sorun kilisenin ayakta kalmasıysa herşey mübah»mantığına bağlı kalarak Ortaçağın profanlaşmış bir kurum görünümünü aşmamıştır. (Profan: Allaha karşı son derece saygısız olan. 2. dünyevi. 3. adi, bayağı. f. son derece saygısızca davranarak (bir yerin) kutsiyetini bozmak) Ancak bunun ötesinde, kilisenin birtakım hurafelerin koruyuculuğunu yapması, bilimsel gelişmelere engel oluşturması, profan bir bilime yönelik potansiyelin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Bu durumun en belirgin örneği bir kültür, sanat ve bilim hareketi olan Rönesansın insancıllık kimliğinin dönem düşünürlerinde en belirleyici bir nitelik oluşturmasıdır.

Batıda bilim çizgisinin başlangıcı F. Bacon (1561- 1626)’la beşlatılırsa da gerçekte Bacon’ın çıkışını hazırlayan sebepler, Rönesansın bu insancıllık kimliği altındaki bilim ve sanat hareketleridir. Ancak Bacon’la bu çizginin daha da netleştiği söylenebilir. Gerçekten Bacon sonrası Batı düşüncesinin bir takım istisnaları varsa da, bu düşüncenin hep onun düşüncesi ve ortaya koyduğu sorunlara bakış mantığının paralelinde gelişmiştir. Bacon ve sonrası dönemin bilim mantığının en önemli özelliği; gözlem ve tümevarıma dayalı oluşudur. Gözlem ve tümevarım metodlarının günümüzde de geçerliliğini koruyuşu haklı olarak Bacon’ı modern bilim ve Pozitivizmin babası yapmıştır.

Bilimin yükselişi Batıda, Rönesans, Reformasyon ve Kapitalizmin yükselişiyle eşit adımlarla gelişmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak bilim, bu anlamda Beti toplumu üzerinde çok yönlü etkide bulunmuştur. Bilim her şeyden önce kendisine inanılan bütün her şeyin ölçüsü olduğu, her olgunun bilimsel bir nitelikle değer kazandığı gibi kendini çok yönlü olarak hissettiren bir otorite olmuştur. Bilim adeta tanrılaştırılmıştır. İstenen buydu. Rönesanstan sonra gittikçe dinin toplumsal işlevini ortadan kaldırmaya yönelik çabalar bilimi tanrılaştırmakta gecikmedi. Bacon’la beraber Batı düşüncesinde Descartes (1596-1650)gibi Tanrıya inanan düşünürler çıkmışsa da, Descartes’ın etkisiz tanrısı gibi mekanik bir âlemde sadece bir zorunluluk, bir kavram, (bir) a priori kabul edilmesi söz konusu gelişimi etkilemediği söylenebilir. Veya Descartes’ın Tanrıya yüklediği işlevle, Bacon’ın bir anlamda Tanrıyı gereksiz görmesi aynı işlevi yerine getirmiştir denilebilir. Tanrının ortadan kaldırılmasını bilimin bir gereği sayan Batı insanı, ilişkilerini yeniden düzenlemeli, insan, tabiat ve topluma vb. yeniden değer biçmeli, yeni anlamlar vermeli, bütün ilişkilerini bilimsel bir çerçeveye oturtmalıydı. İşte bu çerçevede gelişen Batı toplumu ve düşüncesi insanal ilişkileri, insan merkezli olarak;

a — İnsan – Tabiat

b — İnsan- İnsan

c — İnsan- Kendisi

şeklinde özetlenebilecek üç temel ilişki biçiminde topladı. Bunları yaparken hepsinin en önemli boyutunu oluşturan Tanrıyı ortadan kaldırmakla yeni bir sürece giriyordu.

İnsan-Tabiat ilişkileri, insanlığın varoluşundan buyana sürekli gelişen bir olgudur. Batının modern yapısının oluşumunda da bu ilişkinin farklı algılanış biçiminin çok önemli bir yeri vardır. Bunun en açık ifadesini yine Bacon’ın «Tabiata hakim olabilmek için tabiat kanunlarını bilmemiz gerekir.»sözünde görmek mümkündür. Tabiat yeniden keşfedilecek; insanoğlu ona hükmedecek ondan elinden geldiğince faydalanacak, buna çabalayacaktı. Tabiat ancak bu bağlamda anlamlıydı. Bunun dışında tabiata herhangi bir değer biçmek sözkonusu olamazdı. Oysa tabiatla insan arasında bir denge vardır. Ve bu dengenin hassas bir şekilde korunması gerekliydi. Tabiata bu amaçla yaklaşan Batı insanı, onu sömürmeye, diğer kıtalardaki zenginliği, yöre insanlarına sömürü eşliğinde Avrupa’ya taşımaya başladı. Ancak burada belirtilmesi gereken bir nokta da, Batının insancıllık kimliğinin sadece Batılılar için sözkonusu oluşudur. Batının bugünkü olağanüstü yüksek ekonomik seviyesiyle yine dünyada bir çok ülkenin sonderece zor ekonomik partlar altında açlık tehlikesiyle karşı karşıya oluşu arasında ters orantılı bir ilişki gözden kaçırılmamalıdır. Batının tabiata karşı aldığı tavrı S. Hüseyin Nasr’ın, «Çağdaş insan, tabiatı kendisinden yararlandığı ama kendine karşı ayrıca sorumlu olduğu bir eş gibi değil, bir fahişe gibi görmektedir. Kendisine karşı hiçbir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fahişe…» ifadesiyle özetlemek mümkündür. Tabiata karşı alınan bir tavır toplumu çok yönlü olarak etkiledi. Tabiattaki mevcut potansiyeller, asıl amacına uygun olmayan bir kullanımın neticesinde «güç»e dönüştürüldü, ancak bu güç, toplumu savunmak yerine yine insanların yaşamını tehdit eder bir konuma erişti. Sorumluluk ahlâkı içinde gelişmeyen, tamamen insanın açgözlülüğüyle ifade edilebilecek insan-tabiat ilişkileri birçok dengesizliği, uyumsuzluğu, beraberinde getirdi. Bununla insanal sorunların (toplumsal, bireysel) ortadan kaldırılması amaçlanırken bu sorunlar daha da arttı.

Evet, Batıda bilim çok büyük adımlar atmış, buluşlarıyla tabiat üzerinde insanın egemen olmasını sağlamıştır. Ancak karşılığında tabiatın dengesini bozmanın yanında, tabiatı, insan bilinci üzerinde egemen olan bilimin bir parçası yaptı. Evet, bilim Ortaçağa ait bir takım hurafeleri ortadan kaldırdı, ancak bilimin kendisi bir din, inanılması gereken bir tanrı, bir put halini aldı.Bu durum öyle bir seviye aldı ki toplumu bilimden koruma yolları aranmaya başlandı. Batı insanı, kiliseyi yıktığını ancak yerine bilimi yerleştirdiğini, son sözün kesinlikle bilimin olmasıyla kilisenin olması arasında takınılan tavır itibarıyla pek fark olmadığını anladı. P. Feyerabend’in«Nasıl şimdi devletle din birbirinden resmen ayrılmışsa devletle bilim de resmen ayrılmış olmalıdır.» sözü bunun en güzel bir kanıtıdır. Bilim İnsan için ortaya konmalıyken insanlar kendilerinin yarattığı bilimin köleleri haline gelmiştir. Bunun henüz farkına varan Batılılar, zihinlerde taht kuran bu bilimden şimdi de korunmanın çabası içindedirler. Bilimin bu gelişimi, insanlar arasında «en doğrusunu bilim söyler»,«bilim konuşsun»gibi sözlerle kafalarında yer etmiş, fakat sorgulanmamış bir doğruluğu, çok yönlü ele alınmamış birçok yanılsamalara kadar götürmüştür.

Bilimsel gelişimin neticesinde, geleneksel felsefe etkinliğini yitirirken yerini «Bilim Felsefesi»aldı. Bilimin ortaya koyduğu sonuçlar gerçekten doğru muydu? İnsanlar bilime kavuşmakla her şeyi çözümlemişler miydi? Bilimin verileri en son, doğruluğundan kuşku duyulmayacak şeyler miydi? Bilim tarihçisi Thomas S. Khunbunun böyle olmadığını, bilimin ortaya koyduğu sonuçların kesin olarak doğru sayılamayacağını, doğruların ve değer yargılarının mutlak olmayıp, geçici olduğunu, dün için doğru olanın bugün doğru olamayacağı veya olmayabileceğini, buna bağımlı olarak bugün doğru bulunanın da yarın yanlış olabileceğini, yine buna göre Batlamyus’un yer merkezli sistemiyle Copernicus’un güneş merkezli sistemi arasındaki doğruluk ve yanlışlığın eşit olduğunu ortaya koydu. Her bir sistem, kendi döneminin toplumsal ve tarihsel koşulları içinde doğruydu. Bu durumda bir şeyin mutlak doğruluğundan söz edilemeyeceğinden, mutlak bir ilerleme de söz konusu olamazdı.

Bütün bu koşullar altında bilimin konumu neydi?

Teori olarak bilim, uygulama biçimi teknolojiyle kendini çok yönlü hissettiren bu şeyin tanımı iyice zorlaşmıştı. Bilim, bu durumda Feyerabend’in deyimiyle; «toplumu ileri doğru iten bir sürü ideolojiden biriydi ve böyle ele alınmalıydı.»

Bilimin etkin olduğu bir toplumda insanlar, değişen bir dünyanın getireceği yeni umutlarla yaşamlarını devam etmektedirler. Bilimi denetleyen hiç bir otorite yoktur. Ve bilim sınırsız bir güçle birleşmiş yedi başlı canavar halini almıştır. Tabiatla insan arasındaki denge bozulmuş, karşı karşıya gelen iki düşman kesilmişlerdir. Aralarındaki sorunları gerektiğinde kılıç ve kalkanla savaşarak çözümleyen bir topluma «primitif»bir bir kimlik yakıştırılırken karşılığında modern bilimin toplumu, geliştirdiği teknolojinin sonucunda, dünyadaki bütün canlıların yaşamını tehdit edecek bir konuma erişince, kendisi ne kadar ilerici (anti-primitif) olmuş, acaba onlar kadar mutlu olabilmiş miydi?

Bütün bu gelişimlerin sonucunda insanların kavuştuğu zenginlik ve rahatlık gerçek mutluluğu elde etmekle sonuçlanmış mıydı?

 Yoksa insanlar kaybolmuş bir paradigmayı mı tekrar arayacaklardı?

Ancak ortada bir gerçek vardı; bilim ve teknoloji insanlığa çok şey vermişti, ama toplumda intiharlar, tatminsizlikler, bulantılar, boşluklar, tehlikeler artmış, İnsanî olan bir çok değer kaybedilmişti. Bilim ve teknolojisi en gelişmiş ülkelerde bu tür davranışlar, bu gelişime paralel olarak daha çok artmıştı.

Rönesansla birlikte gelişen düşünce mantığı 20. yy.ın sonlarına doğru doruğuna tırmanırken, insanlar yaptıklarından kuşku duymaya başlamışlardı. Gelişimin bu noktaya ulaşmasındaki sorun, Rönesanstan beri bütün her şeyde kendini hissettiren «profanlaşma»boyutunda aranmalıydı. Bilimin gelişim süreci aynı zamanda bir profanlaşma süreciydi. Bütün her şey dünyevileşmiş, kutsallığını yitirmişti. Güç haline getirilen tabiat potansiyellerinin anlamlı bir kimliği silinirken, bu potansiyellerle elde edilen «güç»ün insan hayatını tehdit etmesi, insan yaşamının ve değerinin «hiç»liği veya değersizliğiyle sonuçlanmıştı. Bunun da sebebi, bilimi denetleyecek, ona gerçek yerini gösterecek bir otoritenin boşluğuydu. İnsanın yararına dönük olarak konulmuş hassas denge, yine insanlar tarafından bozulmuş bu da, kendileri için pek sevindirici olmayan sonuçlar doğurmuştu.

Tüm bunlar insanın ilişkilerini düzenlerken hesap vereceği bir otoriteyi ortadan kaldırmanın sonuçlarıydı. İnsanlar yukarda saydığımız üç şıkta ilişkilerini düzenlerken Tanrı – İnsan boyutunu, evet bu önemli boyutu ihmal etmişlerdi. İnsan-Tabiat ilişkileri sonucunda insanlar bilimle birlikte gelişen teknolojinin tehditi altına girerken, insan-İnsan ilişkileri (toplumsal) «toplum bilimsel» bir «pragmatist» çerçeveye sıkıştırılmıştı. Bunun dışında kalan, insanın yok edemediği ruhsal gereksinimler kendilerini hissettirince, insanlar bu gereksinimlerini yine «ruhbilim»in bilimsel metodlarıyla çözümlemeye çalışıyor, yukarda sayılanları gerçekleştirmek için kendilerindeki güven duygularını artırmak istiyorlardı.

Bilim, ona paralel olarak teknolojinin gelişmesi savaşların daha büyük kayıplarla sonuçlanmasına neden oldu. Bu durum insanları ciddi buhranlara, bunalımlara sürükledi. İnsanlar bir arayış içine girdi.

Sonuçta Batıda «bunalım felsefeleri» denilebilecek bir çok düşünce ekolü ortaya çıktı. İnsanı merkeze alan egzistansiyalizm, tabiatı korumaya çalışan yeşiller, Batının okulunu ve hastanesini ortadan kaldırmak isteyen İvan İllich’lerve daha birçok düşünce ekolü bunun en somut göstergeleriydi. Batılı insan. Batıda aradığını bulamayınca Doğuya hücum etmeye başladı. Batının profanlaşmış insan doğasına aykırı yapısı, bu insanların Doğunun mistisizmine, metafiziklerine ve bilim anlayışlarına sarılmalarına neden oldu.Guenon, Needhamgibi insanlar ilk göze çarpan bu tip şahsiyetlerdir.

Son olarak Nasr’ın dediğini tekrarlayabiliriz :

«Tabiatla insan arasındaki barış gerçekleşmedikçe, insanlar arasındaki barışın sağlanması imkânsızdır. Tabiatla barış ve uyum içinde olmak da Gökler’le ve nihayet her şeyin kaynağıyla uyum içinde olmaya bağlıdır. Rabb’la barışık olan O’nun yarattıklarıyla da barışıktır… Tabiatla da barışıktır… İnsanla da…»
(Yazan: MUHAMMED SAİT)
Kaynak: AYANE DERGİSİ
OCAK 1989

YAŞAMA DAİR GÖZLEM

yaşam: an ve ben
tanımsız ve karanlık
gerçek
varoluş serüveninde ruhumun
yakalama cehtiyle
betimlenmemiş ben’i
ararken anlamlı
yaşarken anlamsız
öteden
kararmış çığlıklar
karıncalanmış zihnimi
kaim çizgilerle tanımlanmış
 
bir dünyaya uyandırıyor
arayışlar ülkemde
birikmez tanışmışlık
 ve deneyimlerle
süzerek ben’i
uyandırmadan
nikahlamak için bedenimi
 
derken
geçiyor yaşam denen şey neyse
çıplak ayaklarıyla
tutsak ufkumda
yitik ve dalgın
yalnız yabancı
yaşam: an ve ben
(Yazan: MUHAMMED SAİT)
Kaynak:
AYANE DERGİSİ
AĞUSTOS  1989

AYNA ÖNÜNDE KAYBOLAN


«Ben» insanı özgünleştirmez.

Çocuk aynaya bakarken büyük bir insanın algıladığı şeyi algılamada yanılgıya uğrar. Kendini tanıma aşamasına gelen insan, aynanın karşısında kendini gördüğünün bilincindedir. Küçük çocuksa aynada gördüğü kendi şekli karşısında yanılgı içinde kalarak gerçek olan şeyi algılama bilincinden yoksundur. Buna rağmen en özgür insan kim sorusuna, hiç şüphesiz aynaya bakarken karşısına çıkan slüetini aynanın içinde duran başka biri sanan çocuktur, diye cevap veririm.

Çocuk ayna karşısında doğuştan beraberinde getirdiği saf zihni bütünlüğüyle durmaktadır. Saf zihni bütünlük aşamasında nesneler bütünsel boyutlarıyla algılanırlar. Aynada ise kurulu bir hile vardır. Kurumlarından ahlâkı normlarına değin bir bütün olarak, toplumda varolan formların hepsinin yansıtıcısıdır ayna. Kendine gelen indeksleri kırarak geri yansıtır ve böylece işlevini sürdürür. Ayna, varolan nesneyi bütün boyutlarıyla geri yansıtmaz, bunun yerine bir seçiciliğe giderek parçaları yansıtır. Karşı karşıya gelen çocukla ayna aslında farklı şeyleri temsil etmektedirler. Çocuk salt bir çocuk olarak toplumun kendine yüklediklerinden habersiz, zihninde oluşturduğu anlam dünyasının biilincinde olmayan bir bilinç üzere yaşamakta. Ayna ise toplum içindeki farklılaşmanın tüm detaylarını kendinde taşıyarak bir bakıma anlamın hepsini kendi çehrelerine uygun biçimde temsil etmektedir. Çocuk safiyetiyle bu hilenin farkında olmadığı için kendi slüetini aynada gizli birine ait sanması doğallığından gelen zihni bütünlük içinde doğru bir algılama biçimidir. Bu yaşlarda bir çocuk henüz toplumun geldiği yere gelemediği için toplumda süregiden şeylere anlam yükleyip onları yorumlama yetisine sahip değildir. Dış dünya onun için aynı davranış türlerinin yaşandığı, mevcut tüm formların kendinin bir parçası olduğu, farklı öğelerin aynı anlamı teşkil ettiği, hiçbir endişe duymadan açılabileceği bir okyanus gibidir.

Kendini tanıyan insanın aksine, çocuk kendini tanımaya muktedir değildir. Çünkü çocuğun taşıdığı zihin doğal yapılanması üzere devam eden saf ve bütünsel bir yapıdadır. Zihin bütündür ve kendinde anlam parçacıkları, anlam dünyaları gelişmiş değildir. Zihin saftır ve kendinde ancak doğruluk üzere olan kodlar taşınmakta, bu açıdan da yanılgı gibi bir kategoriye henüz muhatap olmamıştır. Zihni bütünlük aşamasında çocuklar yoktur, bu aşamada olsa olsa çocuk vardır. Tek tek bireyler düzleminde bir gelişmeye tabi tutulmamıştır henüz zihinleri. Hepsi aynı zihni taşıdıkları için siyah, beyaz, fakir, zengin bütün çocuklar aynıdır. Aynı isteklere, aynı güdülere, olaylar karşısında aynı tepkilere ve nihayet aynı davranış biçimine sahiptirler. Anlamını oluşturan insanın aksine bu yaşlarda doğal güdüler insan beyninin gelişmesi için uygun bir evreye gelmezler. Bu açıdan da çocuk anlama, yorumlama ve toplumsal farklılaşmayı algılama yeteneğini geliştiremez.

Bir olguya o olgunun içinde yapılandığı çerçevede iki form arasında mukayese yapılarak kimlik biçilir. Özgür olma fenomeni de böyledir.Zihni bütünlüğün parçalanarak segmentasyonlara ayrışmasıyla toplum içinde anlamlar ve farklılaşmalar ortaya çıkar. Bu ayrışma ile birlikte çok özgür, az özgür ya da özgür olmayan gibi kategorilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Zihnin bütün olarak yaşandığı aşamada çocuk serbest hareket ettiği için doğal, değişkenlere farklı anlamlar yükleyemediği için özgürdür. Değişkenler hakkında sahip olduğu anlama öğretileri doğal güdü ve öğretiler tarafından belirlendiği için, bir yönde bilinçlenme ve bu bilinç çemberinde ben geliştirme eğilimini göremiyoruz.

İnsan, rasyonel ağlar üzere kurulu toplumsal ilişkiler içinde çevresini anlamaya başladığı andan itibaren, başlayan bir süreç içince, doğal yapılanmasından adım adım uzaklaşır. Toplumdaki oluşumlar rasyonel temellere dayınırlar. Çocuk, önce içinde yaşadığı grubun hareketlerini anlamaya çalışır. Davranışları anlamaya çalışarak onları yorumlar ve onlar için birtakım anlamlar oluşturmaya çalışır. Daha sonra dil öğrenmeye kadar varan farklı etkinlikler bireyi yeni bir oluşum için kucaklarlar. Toplum insana anlam dünyaları kazandırır. Bu anlam dünyalarından biriyle muhatap olarak birey saf ve nötür olan zihni yapısını parçalama ve ayırmaya başlar. Bu bir anlamda bireyin kendi özgürlüğüne kendi elleriyle son vermeye başlamasıdır denilebilir. Anlamayı öğrenen insan, etrafına bir koza örmeyi öğreniyordur. İnsanın etrafını ören ve onu dar bir dünyaya sıkıştıran sebep kendisinde harflerin, kelimelerin ve bir takım ilişkiler için bir takım kural formlarının anlamlar kazanmasıdır. İnsan anladıkça ya da öğrendikçe kozasını daha da sağlamlaştırır. Ve içinden çıkılması imkânsız duvarlar örer etrafına. Bu açıdan aşiret halinde yaşayan topluluklardaki toplumsal öğretileri daha az olan insanlar, etraflarına daha az duvar örme şansına sahiptirler.Aynı şekilde az bilen insan çok bilen insandan daha fazla tutsak değildir. Doğal insan toplumlarındaki öğretiler doğal ihtiyaçlarla iç içe olduğu için onların zihinlerinde doğal yapılarıyla aynı paraleldedir. Doğal insanlar gerçekten antropolojide kabul edildiği gibi barbar, vahşi ve ilkel varlıklar değillerdir. Onlar kabile toplumları içinde özgürlük alanını en geniş tutan insan gruplarıdır. Gelişmesi antropologlar tarafından kullanılan kriterleri bir kenara bırakacak olursak, ne biz onlar kadar doğal ne de onlar bizim kadar ilkel olamamışlardır. Bizimle onlar arasındaki farklardan biri de, bizim öğrenme ağlarımız içinde zihnimizde sayısız duvarlar geliştin, temize karşı, onların, zihinlerini hiçbir zaman ayraçlara bölmemesi arasında yatmaktadır.

Biz insanlar zihinlerimizin çok küçük bir kısmını kullanabiliyoruz ancak. Zihnin kapasitesi kendisini algılayabilecek büyüklükte ve o oranda karmaşadır. Zihin doğuş anında boş ve saftır. Kendinde hiçbir bilgi kodu yoktur. Ancak toplumla iç içe yaşamaya başlayınca zihinde öğrenilen şeye göre değişiklikler ortaya çıkar. İnsan neyi hangi şekilde öğreniyorsa zihni o yönde gelişerek hassasiyet kazanır. Bu hassasiyet öyle bir noktaya varır ki artık zihin gelişme gösterdiği eğilimin dışında kalan şeylere karşı kayıtsız kalmaya başlar. Elektronik mekanizmayı birçok insan anlama yeteneğine sahip değildir. Çünkü zihinleri o yönde gelişmemiştir. Hâlbuki bu konu üzerinde uzman kişilerin kabiliyetleri o yönde geliştiği için elektronik beyinlerin en karmaşık kısımlarını anlayıp yönlendirmeye muktedir olabiliyorlar. İnsanın uzuvlarıda zihnin ihtisasına paralel olarak aynı eğilimlere karşı hassasiyet kazanırlar. Dil, göz ve kulak gibi duyu organlarımız zihnimizin geliştiği ve eğitildiği yönlerde görevlerini daha başarılı icra ederler. Bu organlar bazı insanlarda son derece fazla hassasiyet kazanarak normal insanların duyarlılıklarının üzerine çıkabiliyor. Bir takım uzay cihazlarının ortaya çıkmasından evvel denizciler çıplak gözle bazı göksel olayları takip edebiliyorlardı. Yıldız hareketlerinden yön tayini, rüzgâr, yağmur, fırtına gibi meteorolojik olayları önceden tahmin ve tayin edebiliyorlardı. Hatta bazı psikolojik vakalarda hastalar normal insanın görüp hissedemeyeceği şeyleri ortaya çıkarabiliyorlar. Zihin faaliyet gösterdiği yönde bazı imtiyazlara sahip olabiliyor.

İnsan yaşadığı çevreye göre bilgi kodları alarak zihnini o yönde geliştirir. Öğrenme değişkeni sayısı arttıkça zihinde o oranda yeni gelişme bölgeleri ortaya çıkar. İnsan, bu bölge içine sıkışarak zihninin işleyebileceği başka alanlara duyarsızlığı artar. Zihninin geliştiği alanda kişiliği bir ben üzerinde temellenir. Oysa öğrenme süreci olmadan insanda ben denen bir şey yoktur. Yani insandaki ben, zihinde gelişmiş olan anlam dünyası üzerinde temellenir. Anlam dünyaları insanlarda farklı benler ortaya çıkarır. Bir sanatçının anlama dünyası üzerinde temellenen ben ile bir kasabınki arasında fark vardır. Veya bir köle ile sahibinin benleri arasındaki çizgiler tamamen farklılaşabilir.Ben, insan zihninde oluşan anlam dünyalarının duvarları arasında yuvalanır.Duvarlar, mevzilenen benin dünyasını ayırarak zihindeki saf ve doğal bütünlüğü parçalarlar. Böylece duvarlar herkesin aynı ölçüde sahip olduğu geniş bir dünyayı insan için ipek kozası kadar dar, sığ ve kapalı bir dünyaya indirger. İnsan, yaşam felsefesini de zihninde gelişen anlam dünyalarına göre belirler. Birbirine zıt farklı şeyler; din, sanat, evren, soyut, somut gibi farklı olgular kapalı zihin parçasının duvarları arasında aynı biçimde algılanır. Yoğun öğrenme değişkeniyle muhatap olan çağdaş insan için, dışındaki sayısız dünyadan habersiz, kendi özel duvarları arasına sıkışan, dar ve sığ bir dünya kimliği biçmekte haklılık görülebilir. Zira çağdaş insanın anlam dünyalarında kaybolması serüveni insanın başını yemliklerine sokmuş ve bu yemliklerin dışında kalan koca evrenlere karşı insanı kör bir hale sokmuştur. Çağımız insanının keçi yemliklerinde ısrar ederek özgürlük arayışı içinde çırpınması çok şaşırtıcıdır. Yaşam için bazı şeyleri kuşanmaya değer bulurken gene aynı zihnin sergilediği bir yaşamı reddetme eğilimi için dedir çağımız insanı.

Özgürlük için kuşanan insan da bir koza içindedir. Anlam dünyasından hareket ederek özgürlük tanımı geliştirir ve böylelikle anlam dünyası içinde kalarak özgürlük arayışına başlar. Bu arayışın kalkış noktası başka dünyaları gözardı etmekten başlar. Beyazlar siyahların, batılılar doğuluların ve çağdaşlar doğal insanların yaşam dünyalarını gözardı ederek özgürlükten söz ederler.Oysa hepsinin ayna karşısındaki durumu aynıdır. Aynanın karşısına geçerken kafalarında oluşturdukları anlam dünyasına göre kendilerini tanırlar. Ayna, kafalarında belirlenmiş etiketler doğrultusunda bir insan çıkarır karşılarına. Bu insan işte bu anda, yani aynada slüetini tanıdığı anda artık özgürlüğüne son vermiştir.

Özgürlük tek tek duyumsayan ve başkaldıran insanın arama çabasının meyveleri değildir. Çağımızın özgürlük arayışı varoluş felsefesinin sunduğu felsefik temeller üzerinde şekillenen bu anlayıştan hareket ederek kitle iletişim araçları karşısında anlamını oluşturan insan özgürdür. Veya kalabalık kentlerde insanın istediği herşeyi yapabileceği kadar kendini kaybetmesidir özgürlük. Bu bireyci yaklaşımlar insan kafasının toplum içinde kazanmış olduğu anlam dünyalarına bakmazlar. Oysa insan yaşamını organize eden zihindir. İnsan bedeniyle değil zihniyle özdeştir. İnsana ait olan beden için istenen tavizler değildir. Zihin ve zihni bütünlük için istenen şeylerdir insana ait olan. Bir kere çağımızın özgürlükçü, bireyci yaklaşımları insan zihnine bakmazlar. Bütün istedikleri şey sadece beden için olandır. Bedeni yaşanabilir hale getirdiğin oranda özgürsün bu anlayışa göre. Hâlbuki insan yaşama verilerini artırdıkça anlam dünyasını geliştirir. Anlam dünyasının gelişmesi ise başkalarının yaşama hakkına tahammül etmemeyi getirir beraberinde. Yalnızca kendine tanır yaşamdan koparabileceği tüm tavizleri. Anlam dünyası, insanı varolan dünyanın sadece kendi egosu için işlemesi hırsına sevkeder. İnsanda ben’i merkez alan bir yaşam anlayışı geliştirirler. «Ben» insanı özgünleştirmez. Aksine dar bir anlam dünyasının esareti altına sokar. Bireyde «ben», aynadaki farklılaşmanın farkedilmesiyle ortaya çıkar.

İnsan aynada kendini tanıdığı zaman «ben»ini tanımış demektir.Bu ise insanın zihni bütünlük aşamasında söz konusu olan çocuk dünyasından koparak kendi özgürlüğünü kaybetmesi anlamına gelir.

(Yazan: ÖMER ÇAHA)
Kaynak:
AYANE DERGİSİ
TEMMUZ 1990

HÂKİ´NİN GÜLNÂMESİ


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد و على اله وصحبه وسلم اجمعين

Ehamdülillahi Rabbil âlemîn. vessalâtü vesselâmü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmaîn.

İnsanı uyuşmuş kandan yaratan sonsuz kerem sahibi Allah (cc)´a şükürler olsun. Dualarımız Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin üzerinedir. Onun arkadaşları ve Ehli Beyti bizim canımızdan üstündür.     Bizde göreceğin güzellikler, sevgili İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak (ks) Efendim sebebi iledir. Onunla Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi ve hakîkâti bulmuşuzdur.

Efendi Hazretlerine birçok mânevî sorularımız oldu. Tespit edebildiğim bir bölüm sizlere sunulmuştur.

“Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış.
Hakikatin bahçesinde hiç bir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir.
Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbülün öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
SÂDİ ŞÎRÂZÎ

 

Efendim sayenizde hakîkât sırlarından haber almaktayız. Bunun şükrünü edemeyeceğimizi çok iyi bilmekte ve bu lutfunuzu artırmanızı istemekteyiz.

Toprak sırrın saklandığı yerdir. Muhammedî sırlar bile toprağın sinesinde saklanabildi. Onun için en üstün varlık Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz beşer olarak geldi. Yani meleklerden olmadı.

Sen topraktan ayrı düşme ki, sırlar sana da açılsın. Başkaları da sırrından haberdar olsun. Bunun benzeri bitkilerdir. Nasıl ki bir meyve sırrını tohumunda saklar. Fakat sırrını devam ettirebilmesi için tohumunu toprağa vermelidir. Sen bizden ayrılmadıktan sonra bu sır devam edecektir.

Öyle bir düşünceye girmen gerekir ki,bizim kıyafet ve heyetimize aynen bürünmek, kendini benmişsin gibi görmek ve hayâl etmek…

Bu durumda sanki ben olursun, kendin de­ğil… Böylece ibadetlerini benimle yaparsın. Mesela Kur´an-ı Kerim dinlerken göz­lerini yumar ve kendini benim vücut ve kıyafetinde görürsün. Yine vaaz ve ders din­lerken, namaz kılarken kendini benim kıyafet ve heyetinde hayâl edersin. Namazda ayakta duruşun, oturuşun, Kur´an-ı Kerim okuyuşunun fi­illerini yapan ve her zaman sana faydalı olan bir arkadaşın olurum. Böylece benimle çok şeylere kavuşursun.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´e; “Meclis arkadaşlarımızın en hayırlısı hangisidir? diye sorulduğunda, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Kimi görmek size Allah (cc)´ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilmi­nizi artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa işte onlar en hayırlı ar­kadaşlarınızdır.” buyurdu. (El- metalibul Aliye, Askalani)

Ben sana çok şeylerin haberini söylemeyecektim. Fakat Ebû Hureyre radıyallahu anh´ın rivayet ettiği şu Hadisi şerif bizi, bazı hakîkât nurlarını açıklamaya yöneltti.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki;

“Kıyamet gününde tanıdık olmayan bir adam, kulun yakasına yapışacak. Kul, “Benden ne istiyorsun?” diyecek. O şöyle diyecek: “Dünyada beni hatalı ve çirkin işler yaparken görürdün, ama alıkoymazdın.”

Hakîkât ilmini layık olmayana vermek hata olduğu gibi, layık olanı da mahrum etmek aynen ihanettir. Bu her şey içinde kıyas edilecek hükümdür.

Sırlardan bahsetmek avret yerini açmak gibidir. Namustur. Ehline açarsan vebâli yoktur.

Bize bağlı olan ihvanımızı biz unutmayacağız. Bugün biz dünyada iken terbiye ettiğimiz gibi öbür dünyadan da onları terbiye ederiz. Eğer nasibi varda manevî gücü zayıf olursa ihvanımızı, ahiret gününde hesap vermeden önceki hallerin dehşetli anlarında dahi terbiye eder, sırrımızı onlara veririz. Onu noksan olarak Allah (cc)´ın huzuruna çıkartmayız.

Bu söz acayibine gidebilir. Zaman izâfidir. Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; beşeriyetin ruhâni seviyesindeki hallerinden ileri gelir. Zamanın kalktığı yani misâl âlemi ortamında insan vücudundaki durumlar hayret verir. Rüya halinde tadılan lezzetler uyanınca kalmadığı gibi. Fakat öyle rüyalar vardır ki, hakîkâtin habercisidir.

Ölüm bir uyanışın ta kendisidir. Acaba bu uyanış misal âleminden mi, yoksa hakîkât aleminden mi, bunu çokları bilmediler. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ise ölümün bir uyanış olduğunu söylemiştir. Şunu bilmelisin ki, senin yaşadığını zan ettiğin hayat, hakîkâtte değildir.

Hayalin sorumluluğu olmadığı bir gerçektir. Fakat sen bu hayalin neresinde olduğunu bilemiyorsun. Bunu fark etse idin, bugün bize soru soran değil, sorulan olurdun.

Çok kişiler sırları anlamak için Allah (cc)´ın kitabına müracaat ederler. Fakat Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi görmemelikten gelerek hareket ettikleri için doğruyu bulamazlar. Hata ederler. Hatalarını da kabul etmezler. Sapıtır giderler. Biz her sözümüzde Kur´an-ı Kerimi ve Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi kendimize örnek alırız.

Zira Ömer Bin el-Hattab radıyallahu anh buyuruyordu ki; “Bir takım insanlar gelecek, Kur´an-ı Kerim’in (değişik şekillerde anlaşılabilecek olan) müteşabihleri hususunda sizinle mücadele edecekler. O halde onların yakasına sünnetlerle sarılın. Çünkü sünnetleri bilenler, Allah (cc)’ın kitabını en iyi bilenlerdir.”(İtkân)

Kur´an-ı Kerim hakîkâtin kendisidir. Fakat tefsirleri ise bir hayalden ibarettir. Eğer ki bir isabetli tefsir edecek biri varsa, o da Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) dir. O dahi Allah (cc)´ın müsaade ettiği kadarını açıklamıştır.

Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Kur´an-ı Kerim hakkında kendi görüş ve düşüncesi ile söz söyleyen kimse isâbet etse bile hata etmiş sayılır” “Kim din hakkında kendi görüşü ile konuşursa Beni itham etmiş olur” (Deylemi) buyurmuştur. Bunu iyi anlamalısın.

Anlayamadığımız bir şeyden sorumlu olur muyuz gibi bir soruda aklına gelmesin. Bu din bir kocakarının imanını da kabul eder. Sen münafıkların fitnesinden emin olarak iman et. Bunu da kayıtsız ve şartsız Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize uymakla bulabilirsin. “Onlar, hem insanları peygambere yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri O´ndan uzaklaşırlar. Eğer onlar bir şeyler helak ediyorlarsa, o da ancak kendileridir. Bunu anlamıyorlar.”(En´am 26) Öyle ilim ehli göreceksin ki, ilim adına kendini saptırdığı gibi başkalarını da dalâlete düşürecektir. Bunu da dine hizmet ediyorum diye yapacaktır. Onların bu halleri kendilerine güvenmelerindendir. Sen bize, bizde Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize güveniriz.

Efendim yaratılışınız hakkındaki rivayete deliliniz nedir?

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize ve validemize sunduğu “Biz İsmail´i kendi toprağımızdan yoğurduk ve ekşitmedik” müjdesi nâdir lutuflardandır. Bizim yaratılışımız Allah (cc)´ın ve Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin nazarları altında olmuştur.

Buna delilimiz Medine-i Münevvere´de Ravzâ-i Pâk-i Rasûle teveccüh ettiğinizde görürsünüz. Orayı bura, burayı ora yapmışızdır. Bu bir hakîkâttir. Suyunu suyumuz, havası havamız kılınmıştır. Eğer bir kişi Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e bir müracaatı olurda Medine´ye varamazsa bizi ziyarete gelmiş olsa, derdine derman bulur.

Efendim ben buna inandım. Fakat bunu yeni duyanlar nasıl kabul ederler.

Biz bunu sana yazdırdık. Onlara kabul ettirmek bize düşer. İnkar edecek olanın bu kelama karşı kalbi doğrulmaz. Fakat biz bu kişilerden birini istersek, ona bunu kabul etme yolunu açarız. Oda öylece kabul eder.

Efendim,1955 senesinde Gavsiyetlik Kadirîlerden Nakşîlere verildi, sözünüzün manası nedir?

Şah Hâşim Risâlesinde yazıyor ki; Allah (cc) kullarından birini veli yapmak dilerse, onun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihinin huzuruna götürülmesini emreder. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih emreder ve “Oğlum Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine götürün, velâyete layık olup olmadığını araştırsın” buyurur. Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine götürülür. Eğer o zât-ı velâyete layık görürse, ismini Muhammedî defterine yazar. Mübârek mührü ile mühürler ve bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihin emri ve tasdiki konur. O zât-a velâyet, berât ve hilâfet tertip edilip zamanın gavs-ı vasıtasıyla sahibine ulaştırılır. O veli makbul ve korunmuşlardan olur. Bu vazife kıyamete kadar Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine verilmiştir. Başka görevlisi de yoktur. Bu işe yalnız bakmaktadır. Her asırda kutuplar, gavs ve bütün veliler O´ndan feyz almaktadırlar.”

Önce şunu bilmek lazımdır. Hazreti Abdülkadir Geylani (ks), 1077 (hicri470) yılında, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihinin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1165 (hicri 562) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu âleme veda etmiştir. Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi. Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan radiyallahü anh Efendimiz´e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin radiyallahü anh Efendimiz´e dayanmaktadır.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur:

“Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu,

Kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb´ine vasıl oldu.

(Aşkın sayısal değeri 470, kemalin sayısal değeri 91 dir. Aşk yılından sonra 91 yıl yaşamıştır)

Bize 1955 senesinde Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri yukarıda bahsettiğin vazifesini bi-zâtihî kendisi bize verdi. Yukarıdaki söz bizim zamanımızdan önce yazıldığını da unutma. Biz bu makamı bir üstünlük saymayız. Ne mutlu bizlere ki, Onlar bizi sever, bizde Onları severiz. Sende bizi sevdiğin için bu sevgide beraberiz.

Efendim, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinin, Şah Nakşibend (ks) Hazretlerinin ve sizin İbrahim bin Ethem (ks) hakkında “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşat ederdik,” söz söylediği rivayeti vardır.

Şunu unutma büyüklerin kelâmında yalan söz çıkmadığı gibi, halini kazanmadığı sözde ağızlarından çıkmamıştır. Bizden ne duyarsan bu bir hakîkâttir. Hikmet birdir, rivayetleri ise nefisler sayısıncadır.

Efendim bu okul yüce, hocası yüce, fakat talebesini niçin zayıflardan seçer?

Allah (cc)´ın öyle kullarını göreceksin ki, onu karşısına alıp konuşmak şöyle dursun yanlarına dahi yanaşmak mümkün olmayacaktır. Görürsün ki, bizim okul talebesini genellikle çaresizlerden seçer. Hocalarına da ne sabırlı insanlardır, dersin. Çünkü onlar çaresizlerden çare üretir ve olmazları olur ederler. Çünkü bu yolun hocaları Allah (cc)´a söz vermiştir. Ya Rabb´i bize teslim olan bir kulunu terk etmeden kabul edeceğim. Taşları cevher yapacağım sözü vardır. Bizde doğru yolda gidenler için, onları yollarından alıkoymak yoktur. Menâkıpları hiç okumadın mı, hepsi ümitsizlikten çıkan devalardır. Bu kadar yüce makamı olan Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri niye 25 sene gibi bir ömrü inzivada geçirdi. Kötü olduğu için mi? Hayır, kendine bağlanacakların dertlerinin ızdırabını nefsine verip onlardan bu ağır yükü kaldırdı. Sonra kıyamete kadar adını silinmeden kalmasının hikmetini anlamış oldun. Bizim de çektiklerimizi yakînen çok iyi bilirsin. Peygamberlere bir bak, en çok hangisi çile çekmiş. Cevabın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi olacaktır. Bu Âlem O´nun hürmetine yaratılmış. Fakat çektiklerini çok iyi biliyorsun. Sen böyle yüce makamda olsan, böyle sıkıntılar sana gelse hemen isyan bayrağını çekersin. Nasıl doğru yolda olana böyle sıkıntı reva olsun dersin. Demek ki, kâmil olmanın da bir ağır yönü varmış.

Efendim insanın dayanacağı bir dostu olması ne güzel bir nimettir. Bu müjdenizle sevinmeyi çok istiyoruz.

Hayır, ağlayan siz olun. Gülmenin güzelliği ağlamadan açığa çıkmaz. Bil ki her ağlamanın bir gülmesi, her gülmenin bir ağlaması takip eder. Öyle ise sen ağlamayı tercih et. Çünkü gülmenin sonunu kestiremezsin.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu ki:

“Ben, sizin görmediklerinizi görür, duyamadıklarınızı da duyarım. (O an) gök gürledi. Onun gürlemesi hakkıdır. içinde dört parmaklık boş bir yer bile yoktur ki, orada melekler, Allah (cc) için alnını yere koyup secde etmesinler. Vallahi, siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yatakta kadından lezzet duymazdınız. Çöllere çıkıp, haykıra haykıra Allah (cc)´a yalvarırdınız. Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar da isterdim!” (Tirmizî)

Efendim insanlara yol gösterici olabilir miyiz?

Yol siz olun. Herkes yanındakini verir, sen yol olmayınca nasıl konuşabilirsin. Çünkü yaşanmayan halin yalandan başka bir sözü olmaz.

Eğer bir şey olmak istersen de; biz ol. Çok zaman kemâl yolunu bulup, büyükler gibi olmak istesen de, bu takdir edilen kadar olacağını da, unutma!

Takdir deyince, üzülme. Çünkü bu bir Rabbânî sırdır. “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:

“Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?” buyurdular. Cevaben: “Hayır, ey Allah´ın Resûlü! Bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!” dedik.

Bunun üzerine sağ elindekini göstererek: “Bu Rabbülâlemin´den gelmiş bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimler de mevcuttur ve sonunda da toplamını yapmıştır. Bunlara asla ne ilave yapılır, ne de onlardan eksiltmeye yer verilir. Hiç değişmeden ebedi olarak sabit kalır” buyurdular.

Sonra sol elindekini göstererek: “Bu da Rabbülâlemin´den bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. En sonda da toplamlarını yapmıştır. Bunlara asla ne ziyade yapılır, ne de eksiltmeye yer verilir!” buyurdular.

Ashabı sordu: “Öyleyse Ey Allah´ın Resûlü, niye amel ediliyor? Madem ki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işi bitmiş ise bir daha yapma gayreti de niye?”

Rasûlullah şu cevabı verdi: “Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun, Zira, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; daha önce ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Yine cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!”

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih, sonra elindeki kitapları atıp, elleriyle işaret ederek dedi ki: “Rabbiniz kullardan artık bu konuda sonuca erdi, bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.” (Tirmizi)

Efendim akıl niçin verildi?

Akıl şey´leri anlama fırsatı verdiğinden sana faydası olan bir melekedir. Bu sebeple akıl tarih boyunca insanları meşgul etmiştir. Bazılarda çok ileri giderek onu ilâh olarak kabul etmişler ve vahiyden üstün tutmuşlardır.

Akıl öyle bir şeydir ki, insan akıl ile ya dalâlete veya hidâyete kavuşur. Bazıları aklın her zaman isabetli kararlar verdiğini kabul etmişler ve “aklın yolu birdir” “aklın süzgecinden geçmeyen nakil kabul olunmaz” hükmünü kabul etmişlerdir..Bu ise felaketten başka bir şey zuhur ettirmemiştir.

Kur´an-ı Kerim´de “akletmek” çok kere kullanılmıştır. Burada akılın istenmesinden çok, sınırını bilmek gerekir. Aklın sınırı ise hadisi şerifte şu şekildedir.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Akıllı kimse, nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini hevâsını peşine takan ve Allah (cc)´tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizî)

Yeri geldikçe biz sana Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizden hadisler nakledince aklın kabul etmeyeceği çok konular olacaktır. Onun için aklı vahye mahkûm etmekten başka çaren yoktur.

Aklın mükemmel olmadığını Nasreddin Hoca (ks) Hazretleri bir gün eşeğine ters binerek göstermiştir. Görenlerin yargısı hemen “Hoca eşeğe ters binmiş” olmuştur. Fakat Nasreddin Hoca (ks) onlara şöyle cevap vermiştir.

“Gerçektende hepiniz aklın yolu bir diyorsunuz ya; buna eşeğimde dâhil. Aklınız size benim eşekle olan ilişkimde bir terslik olduğunu söylüyor. Bir terslik var, ancak neyin ters neyin doğru olduğuna, meselenin hangi tarafında yer alırsanız öyle cevap verirsiniz. Sizler eşeğin tarafını tutup, bana “ters duruyor” dediniz. Oysa meseleyi benim açımdan gören insaf ehli benim değil, eşeğin altta ters durduğunu görecektir.”

Akıl hüküm verir. Lakin hükümde eşek tarafını tutarsan eşekçe, insanın tarafını tutarsan hakîkât tarafından hüküm verirsin. Bu sebeple aklın yolu bir olmayıp, hakîkâtin bir olduğudur. Hakîkâti görmek ise sadece akıl ile olmayıp vahiy yolu ile olur. Akıl ise bu vahyi anlamada bir vasıtadır. Tahrif edilmiş vahiyde ise akılın hükmünü aramakta abesle iştigaldir. Fakat biz müslümanlar bu yönden şanslı bir durumda olduğumuz kesindir. Diğer din sahipleri eğer kendilerinde ki hakîki bilgiyi açığa çıkarsalardı, vahyin akıldan üstün olduğunu muhakkak görürlerdi. Şunu da unutma ki, inkar ehline ne delil getirsen, yinede kabul etmez.

Akıl, Allah (cc)´ın bize, bizimde O´na sorumlu olmamız için verilmiştir. Çünkü akılda hüküm verme melekesi ve irade üzerinde büyük etkisi vardır. Yoksa her şeyde üstünlüğü olduğunu düşünmek yanlıştır. Akıl denen nesneyi eğer ilâhi ilimle beslemezsen akıl sapık görüşleri de hakikatten daha çabuk kabul eder. Fakat dersen ki hakîkî ilimle birleşmesinin derecesini nasıl bileceğiz. Allah (cc) bu konuda kendine düşen Rabbâni vazifesini yapar. Kulunu mânevî desteğinden mahrum etmez. Peygamberleri ile ona destek verir. Peygambere inanmayan için nasıl olur dersen de, Allah (cc) bütün insanların hidâyetini takdir etmemiştir deriz. Allah (cc) adaletli davranmamıştır, diye bir söz söylersen; Allah (cc)´a yemin ederim ki,

“Allah (cc) bir kulu hakkında hiçbir zaman kalleşçe davranmadı. Onu cehenneme atmak için fırsat aramadı. Kullarına ne gücünden fazla yük yükledi ve nede zulmetti. Fakat kulları O´nun bütün sözlerinin doğruluğunu anlamak için ölümü beklemektedirler. Bilmiş ol ki, Allah (cc) doğru söyler.” Burada sözü bitirmek lazımdır.

“İnsanların en cahili, bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah (cc)´tan en çok korkandır.” (Süfyan b. Uyeyne)

İnsan genellikle bildiği şeylerin hepsini yapamaz. Fakat korkma fiilini tam olarak işleyebilir. Kalpten vücuda doğru yayılan en kuvvetli histir. Allah (cc)´ın istediği korku ise sevgiliden korkanın hali gibi olmasıdır. Yoksa zalim karşısında duyulan korku gibi değildir.

İmam Gazali´ye korku ile birlikte yapılan ibadet mi, ümitle birlikte yapılan ibadet mi daha faziletlidir? diye bir soru soruldu.

İmam, buna şöyle cevap vermiştir: “Ümitle yapılan ibadetler daha faziletlidir, çünkü ümit sevgiyi doğurur. Korku ise ümitsizliğe sebep olur.”

Bu sebeple sevgiliyi incitmemek için her şeyini emrine veren aşık gibi olmak gerekir. Sevgilinin cevrine katlanan vuslat şarabını muhakkak içecektir.

O sevginin bir ateşi vardır ki, tarifini Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz şöyle yapmıştır. Cabir (r.a)’den peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Takva sahibi ve fasıktan hiç biri kalmaz, hepsi cehenneme girer. Ateş İbrahim (aleyhisselâm) ’a olduğu gibi müminlere soğuk ve selametli olur, hatta soğukluklarından dolayı cehennemde bir titreme olur” (İmam Ahmed, Müsned)

Bu müminlerin İbrahim (aleyhisselâm)’dan aldıkları mirastır, müminlerin kalplerindeki sevgi ateşinden aslında cehennem ateşi korkuyor.

Cüneyd Bağdâdî (ks) dedi ki: Cehennem dedi ki: Ya Rabb´i, şayet sana itaat etmesem, benden daha şiddetli bir şeyle beni azaplandırır mısın? Allah (cc) buyurdu ki: Senin üzerine daha büyük ateş musallat ederdim?

Cehennem dedi ki: Benden daha büyük ve şiddetli ateş var mı?

Allah (cc) buyurdu ki: Evet, mümin evliyalarımın kalplerine yerleştirdiğim sevgi ateşi. Sen kendini sevgilinin aşkı ile yak ve yok et. Yoksa bir kazancın olmayacağını bilmelisin.

Efendim ben korkuyu kaybedince düzenin bozulup, korkunca düzgün olması bundan mı?

Evet. Bu hal gidince şımarma olur. Sevgiliyi kaybetmek korkusu, hem sevmek, hem de korkmak fiilini kapsar. Sonuçta sevgilinin her şeyine razı olmaya başlarsın. Bu ise istenen şeydir. Bu konuda “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih buyurdular ki:

“Ademoğlunun saadet (doğruluk) sebeplerinden biri de Allah (cc)´nın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekâvet (günah) sebeplerinden biri de Allah (cc)a istihareyi (yönelmeyi) terk etmesidir. Yine şekâvet sebeplerinden bir diğeri de Allah´ın hükmettiğine razı olmamasıdır.” (Tirmizî)

İnsanın itirazı bırakması demek terbiye olması demektir.Terbiyeden geçmeyen insan hayvan gibidir. İnsanlık halini kazanmak zor işlerdendir. Yoksa her gördüğün kişi adem sıfatlı değildir.

Efendim ben yanlış içerisinde miyim?  

Kendini ölçmek istersen düşüp kalktığın şeylere bak. Onlar sen, sende onlarsın.

Fakat işin bir garip tarafı da vardır. Çok insanlarla arkadaşlık edeceksin. Sen, onlarla konuşacaksın. Onlarda seni dinleyecekler. Aslında sen konuşmayacaksın, dinlediğini sandıklarında sözünü dinlemeyecekler. Aslında dinleyen sen, konuşanında biz olduğumuzu göreceksin. Bunun benzeri odunun yanarken çıkarttığı çıtırtı sesidir. Bu sendeki bizden var olan şeyi tasdiktir. Yoksa ayrıca bir söz değildir. Çünkü sen çıtırtıyı isteyerek çıkaramazsın. Odunun sebepsiz yandığı görülmüş mü? Yakan ve yakılan bir yerde birleşince sözler çıkmaya başlar. Yanmak sonunda kül olup ölmeyi getirir. Fakat kül artık bir daha yanmaz. Bağlardan kurtulmuş, kimin kaşına sürme, kimin başına süs olmuştur.

Fakat, sen konuş, biz bizeyiz. Senin sohbetin, bizim yaptığımız sohbet olur. Çünkü biz sana nazar kılarız da, senden hikmetli sözler dökülür. Sonra sen kendine dönüp bakınca, kelâmın kendinden olmadığını anlarsın. Bu rahmetin tecellisidir.

“Allah (cc) kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler.”(Cafer-i Sadık Ks)

Duydukları ve dinledikleri Allah (cc) katından olunca, duyduğu gördüğü, gördüğü duyduğu olur. Sonu evvelki haline döner. Evveli sonu olur. Yani fıtrat açığa çıkar.

Bazen birisini yanına çağırırsın. Ona konuşmak istersin. Aslında biz senin ağzından ona söylenmesi gerekeni söyleriz. Öyle kullar vardır ki artık açıktan açığa uyarmaktan başka çare kalmamıştır. Fakat unutma ki, uyaran yine Allah (cc)´tır.

Efendim bu şeyleri duyunca üzülüyorum, çaresizliğin acısıyla ölümü istiyorum.

Sen ölmeyeceksin. İnsan yaratıldıktan sonra ölüm onun için artık kalmadı. Sadece haller arasında gidip gelen bir varlık oldu.

Efendim göreceğimiz ölüm nedir?

Bir kapıdan bir yapıya giriştir. Ölüm gerçekle yüzleşmedir. Her şeyin bittiği, dönüşü olmayan gerçektir. Ağlasan mı, sevinsen mi, karar veremezsin.

Ölüm perde açıp, gerçek açığa çıkınca üzülmek ve sevinmek bir mana vermeyecekse biz neyiz?

Bizden çıkan sözler sende kader olarak tecelli edecektir. Öyle ise beni bul ve düşünme, gözünü sağa sola çevirme, karar bana ait.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Saçları dağınık kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler Allah (cc) onları doğrulamak için o şeyi yaratır.” buyurdular.

Efendim kararınız nedir?

Kararsız olmandır. Bir şeye karar vermen donuklaşmandır. Bizde sonsuzluk vardır.

Efendim Sen kimsin?

Sen yoksun. Yani sen beni bulduğun yerde yoksun. Kendini de kaybettiğinde Ben kalırım. Ben, seni severimde o zaman sevmeye yönelirsin. Önceden anlamadığını anlarsın. Ben senim, sende Ben. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan ezelde Allah (cc) yolunda birbiriyle tanışanlar anlaşır, Allah (cc) uğrunda tanışmayanlar ise dünyada zıtlaşırlar” (Buhari) buyurdu.

Fakat beni sevdirmezsem de, benim sırrıma aşina olamayacağını da unutma.

Böylece bizim olduğumuz yerde Allah (cc)´ı hatırlarsın. Çünkü biz Allah (cc)´tan ayrı hiç olmadık.

“Benim dostlarım evliyalar şunlardır ki, Benim zikrolunuşumla zikrolunur. Onların zikrolunuşu ile Ben zikrolunurum.” (Râmuz)

Allah (cc)´ı bulduğun yerde biz yoğuz. Allah (cc)´ ın olduğu yerde hiçbir şey yoktur. Sen ve ben yokmuşuz demektir.

Efendim ama ben var olduğumu sanıyorum.

Varlık olarak gördüğün şeyler vehimden ibârettir. Senin var olmanı sanman seni ayrılığa götürür. Ayrılıktan korkmuyor musun?

Efendim aradan perdeyi çektiler, ben yok oldum. Ben çıkınca Sen yok gibi oldun. Ben ile Senin farkı yoksa bu ayrılık neden oldu? Sonsuz bir hasret duyuyorum. Seni bulmak için geldim. Ben yok olmayınca hasret de bitmedi.

Bitir.

Efendim kuvvetim yoktur.

Kuvvetin aslında vardır. Lakin bulacağın yeri henüz bilemedin.

Efendim nereden bulacağım?

Bir zaman içini dinle, içindeki benliği çıkar. İsteklerini kaybet ve arzularından ayrıl.

Efendim hangi arzular, yaşamak arzularını mı?

Hayır. Varlık arzularını yok et. İşte o vakit ben ve sen kalmaz oluruz. Biz kalmayınca O var olmuş demektir. Yokluk ve varlık Allah (cc)´tan başka bir şey değildir. Vehimden sıyrılmak gerekmektedir.

Efendim bu sır her kişide olur mu?

Olmuş olsa idi, düzen bozulurdu. Zevkler sonsuzdur. Fakat sonsuza ulaşan bir tanedir.

Efendim ben şimdi kaçınılmaz bir gerçek miyim?

Sen ve ben hayatın ilk ve son gayesiyiz. Yani bizim varlığımız O´nun varlığına delildir. Aslında O, var idi. Fakat bizimle bilinir oldu. Mutlak Varlık bir yoluğa muhtaç mı oldu gibi bir soru aklına gelirse, böyle de değildir. O, kendine yeterdi. Fakat yaratmak sıfatının tecellisi ile diğer sıfatlarının aşikâre çıkmasını istedi. Eğer yaratma sıfatı olmasa idi, ilâhlık sıfatlarından hangisi bilirdi. Rabbânilik nerde tecelli ederdi. Kul olamayınca Rabb olur muydu.

Kula bakınca Rabb´i, Rabb´e bakınca kulu görmek hakîkâtine erince de hiçbir meselenin kalmadığını da görürsün.

Nasıl?

Bu halkaların birbirine bağlandığı zincir gibidir. Bu zincir nihayetinde Allah (cc)´a ulaşır. Bu zincirde halka eksik olmaz. Sen ve ben bu halkanın bir yerindeyiz. Yolcu, yolunda gerektir. Misafirlik ise üç vakittir. Doğum, yaşam ve ölüm. Sonra yokluk katında var olmaktır. Varlık ise sende yoktur. Yok olan bir şeyin hedefi, uçan yaprağın serüvenindeki akış olmaktır. Görülen hakîkat ise senin sen olmadığın, senin O olduğudur.

“Ben kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82) Ayetinde anlatılan hal bürüdüğü zaman bütün işlerimizde Allah (cc) varlığı açığa çıkar. Sende bize tâbi olursan bu hakîkâti bulursun. Bu böyle devam eder durur. Sonunda Allah (cc)´a varırsın. Meselede buruda biter.

Efendim biz ne yapmalıyız?

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)den sonraki dönemdeki safiyet gitmiştir. Bu dönem insanları Hakk ile yatar, Hakk ile kalkarlardı. Sonra gelen dönemlerde bu hal kaybolup gitti. O zamanlarda terbiye için ağır riyâzatlar ve çileler gerekmiyordu. İnsanlar kolayca ulaşılması gereken hale ve makama ulaşıyorlardı. Terbiye nefsin hakîkât ile çarpışmasından başka bir şey değildir. Hangisi kazanırsa o tarafa insan meyleder.

Bundan dolayı duadan uzak kalmamalısın. Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki: “Dua, bela ile karşılaşır, kıyamete kadar birbiriyle çarpışırlar.” Dua acizlerin kuvvetliye karşı bir silahıdır. Yani zayıfın acziyetini ortaya çıkararak, kuvvetli tarafından merhametin ortaya çıkmasına sebep olur. Duadan uzak kalınca zayıfın zayıflığı ortadan kalkar. Bunun sonucu gazabı üzerine çeker. Hiç gördün mü? yalvaran karşısında merhamete gelmeyeni. Çünkü dua edende benlik kalmaz. Benlik gidince de mesele ortadan kalkmış olur.

Öyle bir zamana geldik ki, tek silahımız dua etmek olmuştur. Çünkü bu zaman insanında doğru dürüst bir hal kalmadığı gibi, kullukta kalmadı. Tek çare olarak bir dua kaldı. Onu da doğru dürüst yapanda yok gibidir. Bunun delilini gösterir misin dersen, deriz ki; en büyük dua namazdır. Kılanların durumuna göre meseleyi kıyasla.

Efendim nasıl dua edeyim,

Duymadın mı? Allah (cc) sevdiklerinden ayrı değildir. Onlara karşı rıza yolunu gözet. Onlara hor bakma. Onların huzurunda Allah (cc)´ı kolay bulursun.

“Dualarınıza öyle bir delil koyarak edin ki günah işlememiş olsun. O delil Allah dostudur. Onlara tevazu ve sevgi gösterin ki sizin için dua etsinler.”

Allah (cc) düşmanlarına karşı onları koruyacaktır. Fakat bazen Allah (cc) sana dua kapısını kaparsa anan ve baban ölmüş gibi ağla.

Çünkü o zaman bende senden kaldım demektir. Nice işler vardır ki, ancak dua ile hal olur. Nice ayrılıklar vardır ki, duaya yol olur. Onun için her acının sana dua için bir kapı olduğunu düşün. Acı ve dua kardeştir. Unutkan olduğun için sen bu konuda hep uyarılırsın. Bazen dua etmesini bile beceremezsinde ben sana aydınlık olurum. Sana sözüm, istemeden istemeyi öğrenmendir. Bu dua şekli en zor olan şeydir. Bu dua sırrına kavuşmak ile bütün duaların yapmadan da kabul olacaktır.

Büyükler dediler ki; “Bir sultanla veya bir büyükle bir araya geldiğimiz zaman, kendileri salih bir kişi olmasalar bile onlardan kendimiz için dua etmelerini istemek üzerimize bir borçtur. Çünkü Allah (cc), halkları arasında büyük olan bu insanların dualarını ret edip onları utandırmaktan utanç duyar. İnsanlardan bu sırrın farkına varanlar pek azdır. Bunu bil ve onunla amel et.” Karşındakine ettiğin itibar sana menfaat olarak geri döner. İsteğinde samimi olmanı tavsiye ederim.

Allah (cc)´ım sen duaları kabul edeceğini taahhüt altına aldın. Yeter ki kulların sana yönelsinler. Duanın kabul olacağına inanmak duaya icabeti kazandırır. ”Kullarım sana Ben´den sual ettikleri zaman şüphe yok ki, Ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dâvetine icabet ederim. Artık onlar da Benim için icabet etsinler. Bana imân eylesinler ki, Hakka isabet etmiş olsunlar.”(Bakara 186) buyruldu.

Efendim seni tanımak istiyorum. Çünkü Sensiz bir şeye varamayacağıma göre yakınlığımın artmasını istiyorum .

Sen kendini tanıdığında beni tanımış olursun. Biz sizin için mum olmuşuz. Sizler için eriyip dururuz. Nefsimiz için hiçbir temennimiz yoktur. Bu ışık ile kendini görürsün. Bir şeyin görülmesinde muhakkak ışığa ihtiyaç vardır. Bu ışığı sen bulmak ile iyilik üzerinde olduğunu bilmelisin.

Fakat ben kendimin kötü olduğumu biliyorum. Şimdi Sen, bende olan kötülüklerle örtüşür müsün?

Hayır, Ben seninle bir bağ kurdum ise, bu sende oluşacak güzelliği fark etmendir. Yoksa sen, ben değilsin. Bize îtibar et. Kötülükler bizim sayemizde senden uzaklaşacaktır. Bizimle olmaktan mutluluk duyacaksın. Bizden ayrı kalmak sana ağır gelecektir. Bizi bulan nasıl ayrı kalmak ister ki, dertler bizimle şifa bulur. Sevinçler bizimle kat kat olur. Bize tabi olanlar bize benzemezlerse, “onları kendimize benzeteceğimize dair” Allah (cc)´a sözümüz vardır.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İnsanlar krallarını n dini üzeredirler” buyurmuştur. Biz Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize tabiyiz. Biz ilmimizi O´nun tasdikinden geçirmeden size aktarmadık.

Şöyle ki, İmam Rabbânî (ks) der ki: “Ben, İbn Mes´ûd (radiyallahü anh)´dan, Muavvizeteyn´in Kur´an´dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´den onların Kur´an´dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım”. “Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur´an´dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Yine İmam Rabbânî (ks)´den bir misâl diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî´yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe (ks)´nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe´ye iktida ettim.” Bizdeki ilim tasdik edilmiş ilimdir. Büyük İmam Rabbânî (ks) bile ilmini ancak Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ile ikmâl ettiğini bize göstermiştir. Onun içindir kıymet bilmek lazımdır.

Binâenaleyh, maddiyatın kralları olduğu gibi mâneviyâtın sultanları da vardır. Fakat bu sultanlara kavuşmak en zor işlerdendir. Bu sultanlar aramak ile bulunmaz. Onlar kendilerine layık olanları bulurlar. Onlar layık olanlara rızkın rağbeti gibi yağmur olurlar. Bunu meseleyi anlamak ise biraz zordur.

Ben senim, nedir?

Bizler yaratılış itibarı ile varlık temalarının hakîkatleriyiz. Hakîkat her zaman öz olduğu için, sen bizim özümüz ile oldun. Ayrılıkların olduğu yerde hiçbir şey zahir olmaz. Ölüm ise ayrılıkların başlayıp, bittiği yerdir.

Ölümün hakîkâti ise sana açılınca varlığını bulamazsın. Gerçekte hakîkâtin Allah (cc)´ın olduğunu bilirsin. Bu hakîkât içinde evliyalar Allah (cc)´ta fâni oldukları için bu sırda sana yardımcı olurlar. Ölümü bizsiz görürsen cehenneme gidersin. Bizim ile göreceğin ölüm sana hem cenneti ve hemde Allah (cc)´ı buldurur.

Efendim ölüm bize geldiğinde Seni yanımda bulabilir miyim?

Hangi ölümden bahsediyorsun?

Hayvânî ölüm yaşayanlar içindir. Mânevî ölüm ise buna kavuşanlar çok azdır. Sen bu tercih et. Bundan dolayı biz yaşadığımız hayatı tefekkür bile edemiyoruz. Sende bizde fenâ yolunu bul. Fena yolunu bulup ta bekâ yurdunda yer tutanlara müjdeler olsun.

Çünkü gerçek hayat Allah (cc)´ındır. Bizdeki ise görüntüdür. Sendeki ise görüntünün görüntüsüdür.

Şehitler için ölümün nasıl olduğunu çok iyi bilirsin. Aslında onlar yaşamaktadırlar. (Bakara 154)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz için ölümün sırrı ise yaptığın salavât-ı şerîfede gizlidir.

Salât; ölüye yapılan Selâm; diriye yapılan duadır.

Bu duayı Allah (cc) tarif ettiğine göre (Ahzâb 56) hangi ölümden bahsediliyor. Öyle ise yaşam ve ölüm birbirine karışmış. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize ölmüş desen yanlış olur; yaşıyor desende bu mânadan anlamayanlar itirâz ederler.

Olan ve olmayan içinde olduğun yeri iyi bilmezsen hiçbir şeyi anlayamazsın. Sana düşen bildiğin bilgiye kanaat et ve kulluktan ayrı kalma.

Efendim aklım karışıyor, ne demek istiyorsunuz?

Sen ne düşünürsen, biz ona göre hareket ederiz. Fakat Allah (cc) nasıl dilerse biz öyle hareket eder ve düşünürüz.

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) buyurdular ki:

“Allah (cc) diyor ki: “Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarı m. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayır bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış ‎‏ yaklaşacak olursa, ben ona bir zira´ yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira´ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana ş irk koşmaksızın bir yerin dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşıları m.” (Buharî)

Düşüncelerde safiyete ve berraklığa ulaşmak çok zordur. Bizim hakkımızda hüsn-ü zanna ulaşman Allah (cc) hakkında da bu zanna ulaşmanı sağlar. Bir zaman gelir ki bu terbiye sende iyi düşünceleri meydana getirir. Çünkü mümin bu düşünce güzelliğine kavuşmadan Rabb´ine kavuşmaz. Çünkü Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi)

“Sizden kimse Allah (cc) hakkında hüsn-ü zannda bulunmadan ölmeyecektir” buyurmuştur.(Müslim)

Bu hadis-i şerif ölüme yakı n zamanda Allah (cc)´ı n rahmetinden ümidin galebe çalacağı ve gönlün gizli perdeleri altında bazı sırların inkişâf edeceğini ifade eder. Bu hal ile ölen kulda cennete gider. Görmez misin çok velinin sırrı ölmeden ortaya çıkar. Öyle ki velayette olan mertebesini ölmeden önce görenler çoktur. Senelerce bigâne yaşayıp son nefesinde sırlara kavuşmak Allah (cc)´ın rahmetinin açığa çıkmasından başka ne olabilir. Böylece kişi yaşadığı hal üzere ölmüş olur. Allah (cc) kullarının üzülmesini hiçbir zaman istemez.

Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Her kul ne üzerine ölürse o şey üzerine diriltilir.” (Müslim) buyurdular.

Öyleyse yaşlılıkta ümidin galebe çalması, Allah (cc) hakkında hüsn-ü zan, Allah (cc)´ın rahmetine dayanmak ve ibadet ve taâta yönelmek Rabbânî edebe aykırı olmamaktadır.

Efendim öyle ise ben bir şey yapmadan dursam daha iyi olmaz mı?

Hayır biz seni fıtratına göre hareket edeceğini biliriz. Çünkü yaratılış insanı çeker durur. İstekli olman ve olmaman yani kararsız olman kaos olmasına sebep olur. Fakat isteksiz olmak, sende olan tasarrufumuzu artırır. Bu ise sende, senin başarın olarak tecelli eder. Bir talebenin hocasına itaat etmesi başarı getirir iken, söz dinlememesi ancak mahrumiyetten başka bir şey getirmez. Bizi her şeyde araman en güzel şeydir. Bize itaat etmek ile Allah (cc)´a itaat etmeyi öğrenirsin. Bize ikram etmekle Allah (cc)´a ikram etmenin zevkini yaşarsın.

Efendim sizin hakîkâtinize ulaşamayacağımıza göre yalnızlık hisseder misiniz?

Yalnızlık bizler için olmaz. Yalnızlık sizler içindir. Fakat biz sizi yalnız bırakmayız. Bizi de Allah (cc) yalnız bırakmaz. Çünkü bizler kendimiz için yaşamaktan korunduğumuz gibi, Allah (cc)´tan bir an gaflet etmedik.

Efendim siz bu dünyadan öbür dünyaya göçünce sizi çokları terk etmeye ne sebep oldu?

İhvanımızdan çoğu bizim yanımızda canını verecek gibidir. Fakat bizden ayrılınca muhabbetinde bir düşme olur. Eğer bize olan sevgisi Allah (cc) sevgisinden olursa bu halde hiçbir zaman ayrılma olmaz. Eğer sevgisi nefsâni hevesler, yani mânevî makamlar elde etmek, şeyh olmak, dünyalık bir kazanç sağlamak vb; menfaatler olursa biz ayrılınca bu sevgide kesilir. Biz mâna âleminden ancak bize kişi yönelirse veya bizim sevgimizi kazanmışlarsa yöneliriz. Fakat dünyada bulunurken hiçbir şeyi mahrum etmemek için verilmiş sözümüz vardı. Bu bağın kopması ile bazı şeylerin aslına dönmesi ise, Allah (cc)´ın takdiri olan şeydir. Bunda ise bizim sorumluluğumuz yoktur. Yine de biz afv yolunu her zaman tercih etmişizdir.

Efendim biz Allah (cc) ile beraber olamaz mıyız?

Farkına varamazsınız. Çünkü siz beşerin karanlıkları ile dolmuş durumdasınız. Melekler bile bu beraberliğin sırrına kavuşamazlar. Onlarda bile nûrânî perdeler altında kalmışlar, Allah (cc)´a hakîkî bir yakınlık bulamamışlardır. İnsan ise bu sırrı Allah (cc)´ın yardımı ile aşmıştır. İnsanın kalbi yere göğe sığmayan Allah (cc)´a misafirhâne olmuştur. Bizimde bu âleme gelmemiz ise, sizi Allah (cc)´a kavuşturup yalnızlıktan kurtarmaktır.

Efendim aracı gibi bir şey mi?

Hayır. Çünkü Allah (cc)´ın aracıya ihtiyacı yoktur. Fakat beşerin de Allah (cc)´a kavuşma gücü yoktur. Bu aradaki olan bağ ise Peygamberlerin durumu gibi, yaratılmışın yaratana ünsiyet sağlayabilmesi için Allah (cc)´ın bir lütfudur. Bu lütuf olmasa idi, deli ile akıllının farkı kalmazdı. Bu sebeple hayvan bile terbiye görünce padişah tahtında kendine yer bulur. Av terbiyesi tutan köpeğin yakaladığı av mısmıl ve temiz olur. Onun için terbiye görmeyene iltifat yoktur. Bizler sizi terbiye ederiz. Bu şekilde huzûru ilâhide durma kabiliyetine kavuşursunuz. Sende güzellikler meydana gelir. Hayranlığın gitgide artar.

Efendim her zaman değilde bazen güzel haller hissetmem neden oluyor?

Bu bizim sana nazar kıldığımızın işaretidir. Bazen hissetmen senin yüzündendir. Aslında nazarımız ise devamlıdır. Sende bulunan velâyet damarları bizimle dirilmeye başlar. Her şey ne için yaratılmışsa ona yatkın olur, yolları kolaylaşır.

Bunun misali; güzel koku, çiçeğin hava ile teması olursa ulaşır. Güzelliğin aslı Allah (cc) olduğundan hissedilen koku da O´ndandır. Biz ise aradaki havayı oluştururuz. Eğer biz arada olmasa idik bu güzelliğe kavuşamazdın. Öyle ki, bize bakman da ibadettir. Bizimle oturmakla da sorgu ve sual edilmezsin. Bu yüzler Allah (cc)´ın temaşasından bir an ayrı düşmemiştir.

Efendim her zaman her şeyde ben muhtaç mıyım?

Varlıklar kemâlâtını kaderde takdir edilen şeye ulaştırabilmek için, bir şekilde kendini ihtiyaç içerisinde hisseder. Onun için muhtaçlık ne kelime, mecbursun. Mecbur olman bizi her şeyde gözetmende değildir. Bizide yanında bulmadığın takdirde gerçeklere kavuşamazsın.

Bizler ise bu ara makamda fazla kalmadan Allah (cc) tarafından geçirilmişizdir. Yani kemâlat insana birden bire verilmez. Verilmiş olanlar, mesela peygamberler bile kırk yaşını görmeden tebliğ vazifesine başlayamazlar. Fakat Peygamberler ise bu makamları zahmetsiz geçerler.

Efendim bu şeyleri bilince istediklerime kavuşabilir miyim?

Ancak Allah (cc)´ın sana takdir ettiği kadarına kavuşursun.

Ubâde radıyallahu anh, ölürken oğluna dedi ki: Yavrum! Eğer sen, başına gelmesi takdir olunanın mutlaka geleceğini, gelmemesi takdir olunanın da mutlaka başına gelmeyeceğini bilmedikçe imanın hakîkâtini tadamazsın. Ben, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin şöyle buyurduğunu duydum:

“Allah (cc)´ın ilk yarattığı şey, “kalem”dir. Ona, “Yaz!” dedi. “Ya Rabbi ne yazayım?” dedi. “Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderlerini yaz!”

Yavrum, Ben yine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizden şöyle duydum: “Kim bu inancın dışında ölürse, o benden değildir.” (Ebû Dâvud)

Biz o kadar iştiyak içindeyizdir ki, her evladımız isteklerine kavuşsun. Fakat ne acayip bir iştir ki, Allah (cc)´ın cilvelerini bize seyretmek düşmektedir. Biz buna razı olmuşuzdur. Sizler ise hiç olana razı olmak istemezsiniz. Bu sebepten dolayı çok kere naz makamında sizler için Rabb´ime müracaat etmek zorunda kalmışızdır.

Efendim bunu duyunca çalışmak içimden gelmiyor.

 Çalışmalısın. Fakat sen, sana bırakılmışta değilsin.

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih buyurdular ki:

“Hz. Âdem ve Hz. Musa (aleyhimâsselam) münakaşa ettiler. Musa (as), Adem (as)´e: “İşlediğin günahla insanları cennetten çıkaran ve onları şekâvete (bedbahtlığa) atan sensin değil mi!” dedi.

Âdem (as)de Musa (as)´ya: “Sen, Allah (cc)´ın risâlet vermek suretiyle seçtiği ve hususi kelamına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan kırk yıl önce Allah (cc)´ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk bu olacak şey değil!” diye cevap verdi.” Rasûlullah devamla dedi ki: “Hz. Âdem (as) Musa (as)´yı susturdu etti!”(Buhari)

Yani sana tam bir irade verilmiş gibide sanma. Fakat fıtratın seni takdir edilene doğru çeker. Takdir edileni de çokta kolay başarırsın. Bunun anlaşılacak bir mesele olmadığını bilmelisin.

Senin bu soruyu Sahabeler de sordu: “Madem her şey yazılmış, niye çalışalım?”

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih şöyle buyurdu: “Siz uygulamalarınızda doğruyu ve uygun olanı arayın!”(Tirmizî)

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır. Sonra Allah (cc), ona dört kelime ile bir melek gönderir:

Eline geçecek rızkı,

Ölüm zamanı,

Dünyada yapacakları,

Kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır.

Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalana kadar cennetlikler gibi amel eder, derken, yazılanlar onu geçer de, cehennemlikler gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalıncaya kadar cehennemlikler gibi amel eder, yazılanlar onu geçer de, cennetlikler gibi amel eder ve cennete girer.” (Buhârî)

Efendim bazı şeylerde benim sorumluluğum olmasa gerektir.

Tabi ki öyle, “Çekemeyeceği yükü yüklemeyiz” ayeti budur. Senin kemâlâtın, sende ki mükemmellik kadar açığa çıkar. Bundan dolayı sen azarlanmazsın. Çünkü azarlayacak olan ancak Allah (cc) dır.

Allah (cc)´ın öyle kulları var ki, onların halini hayal etmem bile mümkün değildir.

Onlar örnek olarak bulundurulmuştur. İnsan kavuşacağı şeylere sevgi beslemez ve hoşlanmaz. Çünkü yaratılışı hırslıdır. Hırs aslında kötü bir şey değildir. Fakat yanlış bir şeye yönelirse kötü olur.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle buyurdu:

“Güçlü mümin, Allah (cc) katında güçsüz müminden daha sevimli ve hayırlıdır. Aslında her ikisinde de hayır vardır. Sana faydalı olacak şeye karşı hırslı ol! Allah (cc) tan yardım dile ve acze düşme! Başına bir şey gelirse, sakın şöyle deme: “Eğer şunu yapsaydım şöyle olurdu.” Fakat şöyle de: “Allah takdir etti ve dilediğini yaptı.” Çünkü, “Keşke” türünden sözler şeytan işidir.”(Müslim)

Efendim bazı zamanlar içimizde büyük bir iştiyak doğar. Bu iştiyak ile kendimize bir gayret gelir. Fakat halimizi bir türlü çeviremiyoruz.

Şunu unutma ki fazilet takdirin elindedir. Bu hal ise gökte görünen güneş gibi sana ulaşır. Fakat sen ona kavuşamazsın. Bilirsin ki o gerçekten ulaşılması gerekli bir şeydir. Gücünün olmaması seni bezdirir. Arada bir bu halini unutur heveslenirsin. Bu heves fıtratından sana akseder. Bu akis seni canlandırır. Lakin biz biliriz ki, bu fazilet istemekle kavuşulacak bir şey değildir. Bunu bilmekle biz sükûnette kalırız. Fakat sizler dere gibi çağlar durursunuz. Biz bunu hoşça karşılarız. Zaman sizde bu hali giderir. Bakarsınız ki neticeniz gayretinize göre olmayıp takdire göre olmuştur. Fakat bizim Allah (cc)´a vermiş olduğumuz bir söz vardır. “Bize teslim olanı temizlemeden Allah (cc)´a teslim etmeyeceğimize söz vermişizdir.”

Efendim yanlış olan şeyleri tespit etmek bize mi aittir?

Yanlışın takdiri sana göredir. Kimine doğru olan kimine eğri olur.

Bir Hadisi Kutsi´de Allah (cc) , “Kullarımdan bazılarını fakir yaptım. Eğer zengin yapsa idim, kendileri için fena olurdu. Bazılarını da hasta yaptım, eğer devamlı afiyette yapsa idim onlar için fena olurdu. Ben kullarımın ihtiyaçlarını bilirim. Ona göre tedbir alırım” buyurdu.

Efendim nasıl?

Durum ve haller yanlışların boyutunu hazırlar. Fakat hakîkât yine kaçınılmaz sonuçtan ayrı kalmaz. Yukarıda benzeri olan hadisi şerif gibi Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle son bulur. Yine kişi vardır, uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle son bulur.” (Müslim)

İbnu Mes´ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün aramızda doğrulup: “Hastalık çeşidinden hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” buyurmuşlardı ki bir bedevi: “Ey Allah´ın Resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne, kuyruğu ile haşefesini uyuzlaşmış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar!” dedi.

Aleyhissalatu vesselâm: “Pekalâ, birincisini kim uyuzladı? Ne sirayet, nede inancınızda hakikat vardır. Şurası muhakkak ki, Allah (cc) her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.”(Tirmizi)

Sen duracağın yeri bilirsen, olaylar seni incitmez. Bilmediğin takdirde üzülürsün. Ayrıca bocalayarak daha çok yanlışlara düşersin. Sonra insanları ve olayları takdir ederken sonuçlara göre kararını ver.

Sen şanslı bir kulsun ki hakîkâtlere kolayca kavuşturuldun. Çünkü bir şekilde uyarılıyorsun.

Efendim ya kavuşamayanlar!

Onlar kavuşsalar da yine fayda göremezler. Çünkü Allah (cc) şeytana cehennem sonucunu önceden açıklamıştır. Onların kurtuluşu da takdir edilmemiştir. Allah (cc)´a sığınmak lazımdır. Değişmeyen sonucu bilmek kadar büyük bir azap olmaz.

Efendim bu haksızlık gibi bir şey değil mi?

Haddini aşanlar, yani karışmayacağına karışan, varlığa düşenler bu sonuçtan pay alacaklardır. Buradaki olan şeyde Allah (cc) haksızlık yapmamış, yaratılmışların hakkını müdafaa etmiştir. “Her şeyin bir karşılığı vardır” Çünkü “ Rabb´in doğru yoldadır” boşuna söylenmedi. Belki sen yukarıda anlatılanlardan irâdesiz bir kul iması hissettin ise bu senin yanlış anlamandan olur. Allah (cc) kullarına irâde vermiştir ama bu irâdeden zatını da, kulu yalnız bırakmak gibi soyutlamamıştır. Kulu kendine bıraktığı zaman ancak cehenneme gitmekten başka şeyi de başaramaz. Onun için Allah (cc) kibirlenene gazap eder. Yoksa güçsüz bir varlığın kibri, mutlak varlık yanında ne manası olabilir. Kibirliye kızması diğer kulların hakkını ondan almak içindir. Çünkü Allah (cc) dostlarının velisidir. Haklarını onlar aramadan zât-ı arayacağına söz vermiştir.

Çünkü Allah (cc)´ın değirmeni iyice öğütür.

Efendim yanlış düşünceye düşmekten Allah (cc) kulunu korumaz mı?

Allah (cc) kullarına karşı adaletten ayrılmaz. “Allah (cc) insanları yaratır ve kendilerine kudret ve irade verir. İlerisine karışmaz” diyemeyiz.

“Allah (cc) sizi ve yaptığınız amelleri yarattı.” (Saffat 95) ayeti gereği yaratılışı ve fiillerimizi Allah (cc) yaratmıştır.

İnsan istediğini yapabilir. Fakat istediğini isteyemez.

İnsan fiillerinde ihtiyar sahibidir. Fakat seçme hakkında mecburdur. Yani Allah (cc) onu dileklerinde etkiler. Kur´an-ı Kerim´de

“Allah (cc) istemedikçe siz isteyemezsiniz.” (Dehr 30)

“Rabb´in dilediğini yaratı ‎r ve seçer, onlar için ise seçim hakkı ‎ yoktur.” (Kasas 68) buyruldu.

İki taraftan birini yani hayır ve şerri yapıp yapmamakta hür olan insan mutlaka bunlar hakkında bir sebep düşünür. Fakat sebepleri fikrinde meydana getiren Allah (cc)´tır. “Biliniz ki, Allah (cc) insan ile kalbi arasına girer.” (Enfal 24) İnsan bir fiili, bir sebebe tabi olmak mecburiyetini içinde hissedince yapar. Fakat insan fiilini yapınca da bunun neresinde olduğunu kestiremez. Yani bunu yapan ben miyim, yoksa aciz biri gibi mecbur mu edildim. Buna da cevap veremez.

Sana düşen kendini bir zanna teslim edip, yani bütün işlerini Allah (cc)´ın emrine uygun ve düşüncelerini ona havale etmendir. Bu şekilde kaderin cilvelerinden kurtulursun.

Kendinde olan bir hataya bakınca nefsinden olduğunu bil, başkalarındaki hataya bakınca da bir hikmeti vardır, Allah (cc)´tandır; de. Kendinde olan bir iyiliği bakınca; Allah (cc)´tandır, de; başkalarında olan iyiliğe ise, onların nefislerinden olduğunu bil. Kendini iradesiz, başkalarını irâdeli bilirsen huzuru bulursun. İrâdeyi var ve yok arasında bilirsende kaderi bilmiş olursun.

Biliyorsun ki, her şeyin iradesini Allah (cc) elinde bulundurur. Böyle bir hükmün karşısında kendini Allah (cc)´a teslim edersen, Allah (cc)´ta emanetine sahip çıkar. Yok, ben kendi yaşamım içinde irâdem ile bir şeyler yapacağım dersen, bunun sana hüsran getirebileceğini de unutmamalısın. Allah (cc) Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize bile, “Sen istediğine hidâyet edemezsin” (Kasas 55) buyurarak isteklerin tarafından kontrolde olduğunu göstermiştir. Allah (cc)´ın irâdesini bizim sorgulamamız mümkün değildir.

Şu unutma ki, sen peygamber olamadığına göre, ümmet; padişah olamadığına göre, halk olman senin hayrınadır. Aklın çözemediği şeylere dalıp kendini helak edeceğine Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) tâbi olman gereklidir. Çıkar yol ise Allah (cc)´ı sevmektir. Bu sevgiyi de araştırmaya kalkma. Yani bir seven sevdiğini güzel olduğu için mi sevdi. Yoksa içten gelen bir duygu seli mi, onu bu hale getirdi?. Kısa ömründe bir an Allah (cc) ile beraberliği dünya nimetleri ölçmende mümkün olmaz. Fânilikten bâkiliğe giden yolu her zaman tercih etmelisin.

Efendim dünyaya gelmemizden maksat nedir?

Dünya ´yaklaşmak´ mastarından türetilmiştir. Eğer ki bu dünya ortamına gelmese idin, tarlada ekini olmayanın harmanda yüzü olmayacağı gibi, yarın Allah (cc)´ı tanımak fırsatı olmayacaktı. Yani ahiret hayatı ile karşılaşmayacak ve Allah (cc)´ın cemâlini müşahede edemeyecektin. Burada esas olan fırsatlarını iyi değerlendirmendir. Çünkü bugün bulunduğun ortama çokları sahip olmadığı gibi, görmediler veya duymadılar.

Şunu hiç unutma ki teraziler sana, bana ve bizim gibilere kurulacaktır. Onlar yaşamın farkına bile belki varamayacaklardır. Belki de bazıları hayvanlık mertebesine bile ulaşamayacaklardır. Bunun üzerine bu hikmetten sana düşen dünyaya meyil etmemendir. Dünya bir araçtır. Gaye değildir. Dediler ki; “Dünya ve ahiret kalpteki terazinin iki kefesi gibidir ikisinden hangisi ağır basarsa diğeri hafif kalır. Dünya ve ahiret iki karısı olan adam gibidir birini razı etse diğerini kızdırır. Her halükârda dünyada zühd Allah’ın peygamberleri, velileri ve sevdiklerinin özellikleridir.”

Amr bin As (radiyallahü anh) dedi ki: “Sizin gidişiniz peygamberinizin gidişinden ne kadar uzaktır, O dünyada insanların en zahidi idi, siz ise dünyaya daha fazla rağbet ediyorsunuz.

Kutsi hadisi şerifte, “Ey Ademoğlu ne yapacaksın dünya ile; helalinden hesap, haramından azap göreceksin” (Râmuz) buyruldu.

Allah (cc)´ın kulu sevmemesi kadar cehennemî azap yoktur. Allah (cc)´ın sevmedikleri ise dünyayı sevenlerdir. Ah ne acayip bir sevgi ki sonucu günahtır. Fakat kimsede bu sevginin zararını bilmekten acizdir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki;

“Öyle günahlar vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah (cc)´tan mağfiret dahi istemezler. Bu da “dünya sevgisi” dir.” (Râmuz)

“Kim dünyayı sever ve onunla sevinirse, kalbinden ahiret korkusu çıkarılır.” (Hilye)

Dünya bir leştir. Üzerine köpekler üşüşmüştür. Gayretleri onu koparıp yemektir. Sen sakınırsan onlardan emniyette kalırsın. Eğer koparmak istersen, köpekleri sana saldırırlar.

Efendim dünyaya gelmek bir şans mı, yoksa şansızlık mı?

Eğer bir şeylerden sorumlu isen bu şanslı olmanın işaretidir. Şansı sorumsuzlukta bulamazsın. Eğer cennette güzel yerler Allah (cc) dostlarına veriliyorsa, sorumluluğun büyüklüğündendir. Nimet külfete tâbidir.

Sen şöyle ol, Ashab-ı Kehf uyurlardı, kendileri zahmetsizce sağa sola dönerlerdi. Yapan kendileri, fakat yaptıran ise Allah (cc) idi. Uykuda irade yok iken, bu işten bunlar sorumlu tutuldular mı? Hayır. Böylece sende onlar gibi ol, tâbi olmaktan geri kalma. Düşman olarak şeytanı görme. Sen kendine düşman olarak yetersin.

Efendim bu düşmanı nasıl yeneyim?

Sen düşmanın yenilmesini düşünme. Onu, yani nefsini terbiye ederek kendi safına çekmen gerekir. Böylece başarılı olursun. Biliyorsun ki, düşman yenilse de bir gün yine sana saldırır. Emniyette olamazsın. Ama kendine tâbi kılarsan ayrıca menfaat bulursun. Nefs aslında bir düşmandır. Fakat bu düşman ile Allah (cc)´ı bulmaktayız. Onu terbiye ettiğimiz zaman o bizi takip ve hizmet etmeye başlar.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Tüm düşüncesi âhiret olan kimsenin, kalbini Allah (cc) zengin kılar. Onu derler, toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah (cc) onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir.”(Tirmizî.)

“Dünyayı seven, ahiretine zarar verir. Ahireti seven, dünyasına zarar verir. Bâki olanı ahirete tercih edin.” (Râmuz) Sana gereken bu sevgide ki tercihi tayin etmektir.

İmam Gazali (ks) diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.”

Efendim dünya için çalışmayalım mı?

Hayır, çalışmak lazımdır. Fakat bir misafirin bir ağaç gölgesinde oturunca neye ne kadar ihtiyacı olacaksa o kadar ile iktifa edecek kadardır. İtibar mal ve şöhretle olsa idi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih şunu buyurmazdı.

Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanından geçti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, yanındaki adama dedi ki: “Bu adam hakkında görüşün nedir?” “O, insanların önemsediklerindendir. Vallahi, kız isterse, verirler. Birine aracılık ederse, kabul olunur.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sustu.

Sonra oradan bir başka adam geçti ve onun hakkında: “Ya bu adam için ne dersin?” diye sordu. “Ey Allah´ın Resûlü! Bu, Müslümanların fakirlerindendir. Kimse ona kız vermez, aracılık yapsa kabul edilmez, sözü de dinlenmez.” Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bu adam, öteki adamın tipinde olan yeryüzü dolusu insandan daha hayırlıdır.” (Buhârî)

Efendim bazıları zengin olunca daha iyi kul olurum, dediler.

Hayır kulluk zenginlik ile olsa idi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih bu konuda bize aşırı tavsiyede bulunurdu.

Hazreti Ali radıyallahu anh anlattı ki;

Biz Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ile beraber oturuyorduk. Üzerinde, deri yamalı bir hırkadan başka bir şey bulunmayan Musâb bin Umeyr geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, onun Mekke´deki debdebeli hâlini hatırlayarak ağladı. Sonra şöyle buyurdu:

“Biriniz sabahleyin ayrı, öğlenden sonra ayrı elbise giydiği, önüne bir tabak konup diğerinin kaldırıldığı , evlerinizi Kâbe´nin örtüldüğü gibi örtülere büründürdüğünüz zaman hâliniz nice olur?”

“Ey Allah´ın Resûlü! Elbette o gün bugünkünden daha iyi olur. Çünkü, o zaman geçim sıkıntımız olmaz, kendimizi tamamen ibadete veririz.” Şöyle buyurdu:

“Tersine, bugün siz o günkünden daha iyi durumdasınız.” (Tirmizî)

İyilik nefsin rahat etmesi değil, Allah (cc)´a kullukta aramalıdır. Başka bir Hadisi şerifte ise;

“Dünyayı ehline bırakın, kim ki dünyadan ihtiyacından fazlasını alırsa o, bilmeyerek helâkini almış olur.” (Râmuz)

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki “Allah (cc) Hazretleri şöyle ferman etti:

“İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiçbir kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağı m.”

Hayatı boyunca olan şeye razı olmak en iyi sonucu verir. Takdirin rızasına kavuşmayan dağlarca büyük servete ve izzete kavuşsa yine yaşamın korkularından kendini kurtaramaz. Hayatı Allah (cc) adamak lazımdır.

Efendim çabalarımız ne için olmalıdır?

Şunu hiç bir zaman unutma ki kuluna Allah (cc) kefildir. Yaşam ihtiyaçlar ile şekillendiğine göre ve en önemlisi de rızıksa, bunda kaygı duymadıktan sonra diğer şeylerinde o kadar zorluk çekmezsin. Rızık endişesi insanı hata ve gaflete düşürür.

Unutma ki, sen rızık yiyenlerdensin, rızık verici ancak Allah (cc) dır. Ölüm gelene kadar rızık konusuna Allah (cc) kefildir. Bazıları rızık konusunda çok korkak olur. Bu korku ile insan yanlış işleri yapmaya başlar.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda korkuya düşmeyin. Zira insan annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra Allah (cc) onu her çeşit rızıkla rızıklandırır”

“Bir kimse Allah (cc)´ın ihsan buyurduğu az bir rızka razı olursa, Allah (cc) ta o kimseden az bir amel ve ibadetle ondan razı olur” (Kenz-ül İrfan)

“Kıyamet günü, afiyet ehli kimseler, bela ehline sevapları verilince, dünyada iken derilerinin makaslarla kazınmış olmasını temenni edecekler.” (Tirmizi) buyurdular.

Efendim bu anlattıklarınız bizde tembellik meydana getirmez mi?

Hayır. Bizim verdiğimiz yön ile sen kendini kaybetmezsin.

Kendini bizden uzak tutarsan yanlış yapmaya başlarsın. Çünkü yanlış yaparken sen kendinde olmayarak yaparsın. Kişi kötülüğü işlerken insan sıfatında olmayarak yapar. Eğer o halin hakikatini görmüş olsaydın, sözümüzü daha iyi anlamış olurdun.

Çünkü insan ne ile beraber olursa halleri ile de beraberdir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin yolundan giden, O´nun yüce ahlakı ile beraberdir. Fakat hatalar, isyan mertebelerini aşarken insanın yaptığı şeylerdir. Böylece sende bulunan eksik sıfatlar açığa çıkar. Fakat tövbe yolu ile onu tamir eder. Yoluna devam edersin.

Efendim rızık daralır ve çoğalır mı?

Evet. “Allah (cc), kimi dilerse, onun rızkını genişletir, daraltır.” (Ra’d, 26)

“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.”(Nahl, 71) Allah (cc), kulunun haline göre, mükâfat olarak rızkını çoğaltır veya ceza olarak daraltır.

“Hatırlayın ki, Rabb´iniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” (İbrahim 7) “Allah (cc), faizi tüketir, sadakaları ise artırır.” (Bakara 276)

Kulun rızkının genişliğinin sebeplerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı dosdoğru ve devamlı kılmaktır. “Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, Allah (cc) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” (Talak 2-3)

“Ailene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takva ehlinindir.” (Tâhâ 132)

“Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.” (Şûrâ, 27)

“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Ankebut, 82).

Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma ve gayretin rolü olmasıda muhakkaktır. Rızkımız, bize göre değişir. Tutacağımız yolun Allah (cc)´ın ezelî ilmiyle bilinip kaydı ona göre yapılmış olmasıyla, levh-i mahfuz kaydında değişme olmaz. Buna göre herkesin rızkı da önceden belirlenmiş olmasının hikmeti açığa çıkar.

Efendim olan şeylerdeki hikmeti nasıl anlayacağım.

Olaylar oluşurken seni merkez alır. Arılar çiçeklere nasıl rağbet ederler. Eğer sende balözü olmazsa arılar niçin seni bulsunlar. Oluşlara etkin olduğuna göre sonuçlara da katlanman gerekmektedir. Kendini tanıman hikmeti bulmana sebep olur.

Sana düşen büyük hadis imamı Ebu Davud es-Sicistani´nin, (275/888) “İnsana dini hususunda dört hadis yeterlidir” sözünü unutmamandır.

a) Ameller niyetlere göredir.

b) Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen söz ve işi terk etmesi iyi müslüman oluşundandır.

c) Mümin olan, kendi şahsı için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe kemaliyle iman etmiş olmaz.

d) Helal olan açıkça bellidir. Haram olan da bellidir. Bu ikisi arasında, her ikisine de benzer tarafları bulunan meseleler vardır ki, insanların çoğu bunu bilmez. Kim bu haram veya helal olduğu şüpheli olanlardan kaçınırsa dinini ve namusunu korumuş olur.

Kim de bu şüpheli olanlara düşerse, koruluğun etrafında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Hayvanların koruluğa dalması yaklaşmıştır. Dikkat edin, her melikin bir koruluğu vardır. Allah (cc)´ın yeryüzünde, yaklaşılmasına razı olmadığı koruluğu ise haram kıldıklarıdır.

Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır o iyi ve salih olursa vücudun tamamı da iyi ve salih olur. Bozuk olursa vücudun tamamı da bozuk ve fasit olur. Dikkat edin o et parçası kalptir.” “Kalbi dost doğru oluncaya kadar, kulun imanı istikametini bulamaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi doğru olmaz” buyruldu.

Şüphelerden sakın ve takva sahibi ol, seni ilgilendirmeyeni terk et, çünkü amellerde niyetler çok önemlidir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin: “Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuştur, kim şüpheli şeylere girerse harama girmiştir” sözündeki ırzın korunmasını da çok iyi düşünmelisin.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir adama buyurdu ki:

“Sana şüphe vereni bırak şüphe vermeyeni yap” Adam: Ben bunu nasıl bileceğim? dedi:

“Bir iş yapacağın zaman elini göğsünün üzerine koy; kalp muhakkak haram için çarpar, helal için sükunet bulur, takvalı müslüman büyük günahın korkusundan küçüğünü terk eder.”

Şüpheli bir kazancı terk edişin senin sınırsız sadaka vermenden daha güzeldir. Böylece kazancın temizlenmesi amelin temizlenmesine, amelin temizlenmesi kalbin düzelmesine sebep olur. Kalp düzelince niyetler Allah (cc)´ın isteklerine uygun olur. Yani seni ihlas sahibi yapar. İhlas ise cennetin kapısıdır.

Adamın biri, Rasûlüllâh (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihi)´ınhuzuruna gelerek:

-Ya Rasûlallah! Soracak sorum var size.

-Sorunu sormadan cevabını almak istemez misin?

-Buyurun ya Rasulallah!

-Sen, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sormak istemiyor muydun?

-Evet yâ Rasûlallah, aynısını soracaktım size.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, üç parmağını birleştirip, adamın göğsüne hafifçe vurarak:

-Bunu sen, kendi kalbine sorsana. İnsanoğlundaki bu kalp, yaratılışı gereği iyiliklerle âşinâdır; Onlarla huzur bulur, mutmain olur. Kötü işlerle bozulup çeşitli rahatsızlıklara mâruz kalır. Bu konuda gerçek fetvâyı kalbine danış, ondan al.”

Efendim her insan hatalı bir iş yapar mı?

Hayır yapamaz. Çünkü öyle insanlar vardır ki yaratılışında güzellik, bi-zatihî Allah (cc) tarafından terbiye edilerek gelmiştir.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz biri hakkında kötü bir şey duyduğunda “falan neden böyle yapıyor” demezdi. “İnsanlar neden böyle şeyler yapar” derdi. Hatayı şahsa değil yaratılış mayasının tecellisine yüklerdi.

Güzellik özden gelendir. Mesela Hz. Ebubekir radıyallahu anh cahiliye döneminde de iyi bir insandı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin arkadaşı idi. İslam geldikten sonrada yine değişmedi. Böylece “Kişi arkadaşının dini üzeredir” hikmetini görmüş olursun. Olan şeylerde ki izâfiyeti görmen iyi olacaktır.

Efendim Hakîkât ilmini en güzel bilenlerden biri Hazreti Ali radıyallahu anh´tır. Fakat zamanında büyük fitneler zuhur etmiştir.

Hazret-i Ali radıyallahu anh adâleti içtihat etmiş. Karşısındakiler ise adâleti uygulanması zor olduğu için en az günah olacak şer ile bir kısmını feda etmişlerdir. İçtihat da siyasete karışınca harpler zuhur etmiştir. Onlar bu işi yaparken Allah (cc) rızasını düşündükleri için hatalı olmamış oldular. Her ne kadar Hazret-i Ali´nin içtihadı isabetli diğerleri hatalı ise de, yine azaba müstahak değillerdir. Çünkü içtihat eden isabet ederse iki sevap, edemez ise bir sevap vardır.

Hazret-i Ali radıyallahu anh´ın hilâfetinde başarısız gibi olması nedendir? sorusuna gelince; O´nun hilâfetten daha çok başka görevleri vardı. Eğer düşüncesi yalnızca hilâfet olsaydı, velayetin yüksek mertebelerine ulaşamayacaktı. O, zahirî makamlardan üstün manevî saltanatı kazandı. Velâyet yolunun da hocası oldu. Kıyamete kadar da hocalığı devam edecektir. Fakat dünyevî makamlar ise kaybolup gitmiştir.

Çok hevesliler görürsün, sonuçlara katlanmadıkları için hep yolda kalmışlardır.

Şeyh Galib (ks) Hazretlerinin bir nazmını okuyalım da için biraz ferahlarsın.

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ´nındır.
Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.
Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır
Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Meyhâneyi seyrettim uşşâka mutâf olmuş
Teklîfü tekellüften sükkân-ı muâf olmuş
Bir neş-e gelip meclis bî-havf-ı hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Ey dil sen o dildâre layık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sadık mı değilsin ya
Özr-ü Azrâ´nın Vamık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende aşık mı değilsin ya
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i mânâ´da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derdi gamı ver yâde
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Bir bâde çek, efzûn kalıp mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akar sular, pay-i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen GÂLİB gibi ser-mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 

Hazret-i Ali radıyallahu anh´ın üstünlüğü olmasına rağmen, olan şeylerde Allah (cc)´ın takdirde ki hükümleri câri olmuştur.

Onlar için olacak hadiseleri bilmek hali olsa da, yinede işlerini Allah (cc)´a bırakmak şeklindedir. Bu ise ariflerin üstünlüğüdür. Alim sıfatı ile hareket etmiş olsaydılar, bugün her şeyi bize haber verirdiler. Lakin vakti ve kemâli zuhur etmeyen şeyde söz söylemekten men edilmiştirler.

Mesela, sen yaşamının her evresinden mükemmel manada haberin olsa yaşamdan zevk almadığın gibi, sıkıntıdan canın çıkardı. Bazı şeyleri rumuzlu olarak bilmekte bile insanlar bile rahatsız olurlar. Ölümün olduğu bir yaşamda hayatı emirlere tabî kılmak en çıkar yoldur. Hikmete tâbi olmakta seni üzüntüden kurtarır. Hikmetin zaman ile değişmesi olmaz. Her zaman aynıdır. Yalnızca söyleyen veya sözü değişik şekilde olur. Hepsinde mana birdir. Ancak hikmete ulaşmak istersen layık ol, o seni bulur.

Zenginler ve mülk sahipleri hikmeti bıraktıkları için, siz de dünyayı onlara bırakıp hikmete koşmalısınız. Hikmetli geçen ömrün kıymetine paha biçilemez.

Efendim layık olmak benim elimde midir?

Bir şekilde değildir. Ruhlar meclisinde seçkinlerin etrafına ruhlar dökülmüştür. O gün birbirlerine yakınlık bulanlar sanki bilerek bulmuşlardır. Bunun beşer âlemine de etkisi olmuştur. Lakin bu etkide kimseye söz düşmez. Onun için orada yakın olduğuna dünyada yakın olmuşsundur.

Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi gören insanlar, bir konuşması ile İslam´a girmesi, bu önceden olan beraberliğin işaretidir. Yoksa çok kere İslam´a davet ettiği halde gelmeyenler o zamanda O´ndan uzakta idiler. Bugün sen ve ben beraber olmuşsak o günde de beraberdik. Sonra yine beraber olacağız.

Efendim bazen gönlümüzdeki isteklerin olması nedir?

İsteklerin olması Allah (cc)´a olan gönül bağının kuvvetlenmesine sebep olur. Aslında sen Allah (cc)´ın istekleri çerçevesinde düşünmeye başlamışsındır. Böylece bir şey olacaktır da sen onu düşünmüşsündür. O şeyde olmuştur. Yoksa hiç bir kimse, ben böyle düşünmüştüm de oldu diyemez. Kalplerin sahibi ancak Allah (cc) dır.

Efendim o zaman düşünceyi de mi terk edeceğiz.?

Düşünce senin bir parçandır. Terk edemezsin. Ancak düşünceler terbiye dairesinde olduğu için artık isabetli görüşlere ulaşırsın. Kader ilmi de sana açılmış olur. Kader ilmine kavuşmak huzurun kendisidir.

Efendim Hızır (as) Musa (as)´a nasıl meselelerde üstün oldu?

Kader muamması içerisinde çok boğulan vardır. Sen ise bu sırrı çözünce çok şeyin boş olduğu hakikatine varırsın. Bir şey hakkında hemen hükme varma, çünkü senin yanılmana sebep olur. Bu makamda Hızır (as)´ın bilgisine ulaşırsan görürüsün ki, genellikle şerler, iyiliklerin koruyucusu olmuştur.

Musa (as)´ı sabır kapısında yoran bu ilim, Allah (cc)´ ın ona, o an için saklı tutması idi. O da bunu bildiği halde yine de itiraz köşesinde kalmıştı. Bildiği bilgiden bir an uzak kılınması, bize gösteriyor ki, Allah (cc) kulu Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize bağışladığını kimseye bağışlamadığı gibi, her sırrın bir sırrı daha olduğu aşikar oldu. Bu halde ise sabır ortaya çıkar. Sabır bilgisiz olana tavsiye edilir. Bir kişi sabırlıdır dersen bil ki, o işin nihayetini bilmiş demektir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´de hiç bir zaman sabırsız bir hal zuhur etmedi. Onda her şeyin bilgisi vardı. Sabra gerek yoktu. Bilginin olması sabrı gerektirmez. Onun için bizlere sabır tavsiye edilir. Sabrı olmayan insan demek cahil demekle eş değerdedir. Ya Rabb´i bilenlerden eyle bizi..

Efendim bizim Hızır ile bir ilişkimiz olacak mı?

Hızır (as) insanlar ile olan ilgisi ancak sendeki insan ilişkisine bağlıdır. Yani eğer sen insanların menfaati için bir hal kazanmışsan, Hızır (as) seninle muhakkak bir ilişkiye girecektir. Hızır (as) beşeri olaylarda insanların yardımcısıdır. Maneviyât konularında ise zamanın tasarruf sahibi emrindedir. Onun için O´nu Mürşidi Kâmillerin yanında aramalısın. Yahut Hızır olarak zamanın sahibini bulursun. Çünkü dünyada ebedî ömür verilmiş insan yoktur. Çünkü her nefis ölümü tadacaktır.

Efendim bu sırların neticesine varabilecek miyiz?

Sır demek ulaşılması mümkün ve kolay olmayan demektir. Ulaştıkların sır olmaktan çıkan şeydir. Sırların devamı olan sırlar vardır. Buna ulaşınca muhakkak bileceksin ki, sır dediğin şeyde bir sır değilmiş. Açıkta görünen fakat görmediğin bir şey olduğunu anlayacaksın. Ancak bir sırrın cevabını bulamazsın. O da Allah (cc) hakkında olan yargıdır.

Efendim neden?

Allah (cc) hakkında yargıya varmak demek, Allah (cc)´ı inkar etmek olur. Eğer böyle bir şeye ulaşırsan Allah (cc)´ın ilâhlık sıfatı düşer. Çünkü bu Âlem ile onu anlatmak mümkün değildir. Çünkü benzeri yoktur.

Fakat Allah (cc) görüyor, işitiyor vb. sıfatları kullanıyoruz.

Bu sözler aslında O´nu tanıtmak için değildir. O´nun aklımız tarafından bizde oluşturulması gereken bir ilâh nasıl temsil edilmesi gerektiğinin timsâlidir. Yoksa görmesi bizim görmemize, işitmesi bizim işitmemize benzemez. Allah (cc)´ı bana anlat diye sana sorarlarsa, aklın ve sözün aciz kaldığı yerde Allah (cc) var olmuştur, dersin. Bu konuda yani Allah (cc)´ı inkâr edene karşı sukut etmen, ona cevap olur.

Efendim inkarcının inkarını düzeltmek gerekmez mi?

Gerekmez. Ancak ona hakîkâti anlatırsın. İnanacak olursa sana meyledecektir. Yoksa günlerce anlatsan da inkar edene kabul ettiremezsin.

Efendim pes etmek doğru mudur?

Pes et, demiyorum. Kabullenmeyen bir şekilde senden zaten ayrı düşecektir. Yolunu birleştirmeye çalışsan da, aynen haram ile helal gibi bir yerde birleşemezsin. Kalp iki sevgiyi taşımaz. Biri gelince diğeri mutlaka gider. Buna göre ahiret ve dünya sevgisini aynı anda bir kalbe sığdıramazsın.

Efendim bazen ahireti, bazen de dünyayı seviyorum. İkisini de kalben hissediyorum.

Şunu unutma ki, kalp “dönen” kelimesinden türetilmiştir. Dönen gezegen gibi menzillere geldikçe durumu değişir. Bir hali gelince, diğer hali gider. Mesela dünyanın dört mevsimi yaşadığı gibi, aynı anda hepsini bulundurmaz.

Efendim kuzeyde ve güneyde farklı olarak aynı anda kış ve yaz oluyor.

Dünyayı misal getirmemizdeki sebep insanın kalbi ortam ve durumla aynı anda iki duyguyu yaşayabilir. Birinin gelip diğerinin gitmesi demek, yok olması değil, durumun devran ederek değişmesidir. Eğer haller hep kalıcı olsa idi, şeytan veya melek olurdun. Çünkü onlarda kalp yoktur. Onlar gibi makamı sınırlı olan mahluk olurdun. Allah (cc) insanı “ Rahmanın suretinde yarattı” demesi bu sebeptendir. Rahim suretinde yarattı demedi. Çünkü Rahman yeri gelince kıtlık, yeri gelince bolluk verir. Fakat Rahim ise yalnız bir hal ile tecelli eder. Bu sıfat ise ahirette tecelli edecek sıfattır. İnsan, hallerinde kararsız ve devamlı hareketlilik gösterir. İsyan mertebesinde gördüğün birini sonra velâyet mertebesinde görmek budur.

Efendim anlattıklarınıza göre ben Allah (cc) tan ne istemeliyim?

Bir şey istemene gerek yoktur. O senin ihtiyacın olacak bilgiyi ve haberi önceden göndermiştir. Çünkü ilk insanda bir peygamberdir. Ona göre hareket edersin.

Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi buyurdu ki; “Biriniz Rabb´inden bütün ihtiyaçlarını istesin, hatta ayakkabısının kopan kayışını bile istesin.” (Tirmizî)

Bu isteme, beşeri olarak yaşaman için gerekli olan ihtiyaçlarını kalbine ağırlık getirmeyip meşgul olmamak içindir. Allah (cc) bir kulun yapması için gerekli bütün ihtiyaçlarını mutlaka gidereceğinden dolayı sorumlu olduğudur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi bize sizler istikâmet yönüne yönelip ahiret amelleri ile meşgul olunuz. Çünkü kalp biri ile meşgul olunca diğerini mutlaka unutur.

İmam Gazâlî (ks) Hazretleri buyurdular ki, “rızık ve geçim endişesi büyük musibetlerdendir. Bunun yüzünden gönüller perişan olur ve kederler çoğalır. Ömürler geçer, günahlar artar. İnsan Allah (cc)´ın kapısından ayrılıp, mahluk kapısına yönünü döner. Ona hizmet ederek ömrünü tüketir. Bu hali ile gaflet, zulmet, bela, meşakkat, zillet, ihanet içinde yaşar. Ahirete müflis olarak gelir, Allah (cc)´ın huzurunda hesap verir. Eğer ki, Allah (cc)´ın rahmeti ile muamelesi ve afvı olmazsa ne yapacağını şaşırır kalır.”

Yaşamak zor, hesap vermek zorun zorudur. Allah (cc)´ım rahmetine sığındık.

Efendim bilgilerin hakîkâtini nasıl anlayacağım?

Mesela bir kardeşin senden bir şey hakkında soru sorar. Sen bu soru hakkında şaşırır kalırsın. Öyle ki senden alacağı cevapla hayatına yön verecektir. İşte bu durumda sen kalben bize danış. Korkma isabetli bir karar vereceğini de unutma. Bu hal bizi unutmadığın müddetçe devam eder. Çünkü Allah (cc)´ın bir kulunun kalbi, senden uzakta iken yine senden bir şey istiyorsa bu hakîkâtten gelen bir istektir. Çünkü senin bize bağlı olduğunu bilmekteyiz. Çünkü sende bizden ayrı olmadığını biliyorsun. Bir şeye önce insanın kendisi iman edecektir.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi Efendimize dahi kendisinin doğru yol üzere olduğunu (Ya-sin4) kabul etmesi telkin edilmiştir. Bizden ayrı olmayan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi Efendimizden de ayrı kalamaz. O Sultanımız ise mutlak Allah (cc) ile beraberdir. Bu beraberlikten ise mümine feraset çıkar.

“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihi buyurdu ki:

“Mü´minin ferasetinden kaçının, çünkü o Allah (cc) (cc)´ın nuruyla bakar” buyurup sonra Bu âyeti okudular: “Elbette bunda fikri ve ferâseti olanlar için ibretler vardır” (Hicr, 75).(Tirmizî)

Yine hadisi şerifte; “Kim çizgisini o peygamberin çizgisine muvafık düşürürse, bu takdirde isabet eder” yani tıpkı o peygamber gibi o da ferasetiyle hâli bilir denmek istenmiştir. Yani yaşayışını Peygamber ve velâyet çizgisine sokan, Onlar gibi düşünmeye ve cevap vermeye başlar. Bizim ve senin durumunu böylece düşün.

“Müminin dünyaya bakışı öyledir ki dünyada ki zevk ve sefaya bakar arkasındaki cehennemi görür. Meşakkate bakar arkasındaki cenneti görür. Yani müminin nazarı dünyaya takılmaz.” “Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları, ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.” (En´am 44) Rahatlığın arkasındaki hikmetin azap mı, rahmet mi olduğunu bilmek ne zordur.

. “Arif o kimsedir ki, ilmin nurları ile kendisini aydınlatır, o da bu aydınlık altında gizli acayip hakîkatlere bakar” Ebû Osman el-Mağribî (ks) sözünü de hatırında tutarak hikmetten ayrı kalma.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ademoğlunun, emr-i bi´lma´ruf veya nehy-i ani´lmünker veya Allah (cc)´ı zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir” (Tirmizî) buyurarak kendini zikirden uzak tutma.

Efendim sonuçların en güzelini bildirir misiniz?

Peki, demesini öğrenmek lazımdır. Birisi gelir bize bir soru sorar. Fakat kalbindeki cevabı bulmayınca sözümüzü terk eder. Aslında kararını vermiştir. Bu işte verilen karar bizim tarafımızdadır. Eğer uyanık olup sözümüzü tasdik ederse kurtulur. Fakat soranlar helak olmuştur. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “çok soru sormayı men etmesi bundandır” Sorup helak olmaktansa sormadan helak olanlar bir derece kendilerini kurtarmışlardır. Sen hakikati bize bakarak görmeye çalış. Sahabe de böyle yapmıştır.

Efendim namaz hususunda titiz durmanız nedendir?

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular;

“Bana ulaştığına göre, kıyamet günü kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer kabul edilmezse diğer amellerin hiçbirine bakılmaz.” (Muvatta)

“İstikamet üzere olun. Bunun sevabını siz sayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. Abdestli olmaya ancak mü´min riayet eder.”(Muvatta)

“İlim dindir. Namazda dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz.

Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sorulacaksınız.” (Râmuz)

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin vefat anını şöyle anlattı.

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ağırlaştı ve:

“Halk namazını kıldı mı?” diye sordu. Biz: “Hayır! Ey Allah´ın Resûlü, onlar sizi bekliyorlar!” dedik.

“Leğene benim için su koyun!” emrettiler. “Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü.

Sonra kendine geldi ve tekrar: “Cemaat namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır!” dedik, onlar sizi bekliyorlar Ey Allah´ın Resulü!” Tekrar:

“Benim için leğene su koyun!” emretti. “Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

“İnsanlar namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar, Ey Allah´ın Resulü!

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz: “Benim için leğene su koyun!” dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

“Halk namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır, onlar sizi bekliyorlar Ey Allah´ın Resulü!” dedik. Halk mescide çekilmiş, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam) Efendimizi yatsı namazı için bekliyorlardı.

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz Hz. Ebu Bekir´e adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi.

Elçi gelerek ona: “Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) halka namaz kıldırmanı emrediyor!” dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebu Bekir radıyallahu anh: “Ey Ömer halka namazı sen kıldır!” dedi.

Hz. Ömer: “Buna sen daha ziyade hak sahibisin!” cevabında bulundu.

O günlerde namazı Ebu Bekir radıyallahu anh kıldırdı.

Bilahare Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbâs olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebu Bekir kıldırıyordu. Ebu Bekir, Rasûlullah´ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Aleyhissalâtu vesselâm geri çekilme diye işaret buyurdu.

Kendisini getirenlere: “Beni yanına oturtun” dedi. Onlar da Hz. Ebu Bekir´in yanına oturttular. Hz. Ebu Bekir, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâmın namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekir´in namazına uyarak namazını kılıyordu. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm oturmuş vaziyette idi.”

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin namaz konusunda titiz davranması, bizim de titiz durmamızı gerektirir. Eğer böyle olmasa idi, son isteği namaz olmazdı. Onun varislerinin de son istekleri de namaz olmuştur. (Efendi Hazretleri de vefatlarında son sözleri namazlarınızı kıldınız mı olmuştur)

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´i herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.”Öyle ki, “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihi)´nin arkadaşları ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürlerdi.” (Tirmizî)

Bunun ötesini senin düşünmen lazımdır. Niceleri karşılaşacaksın. Ona değer vereceğin tek şey namazı ve dünya isteklerine olan meylinin durumu olmalıdır. Dünyada secdeye varmayan yüzler kıyamet günü yüzleri üzere cehenneme sürüleceklerdir. Onların namazlarını orada edâ etmeleri de onlara fayda vermeyecektir. Yani onlar karışılacakları ezâ ve cefaya karşı ancak vücutlarının yüz azaları ile korunabileceklerdir. Yani ayakları ve elleri onları koruyamayacaktır. Allah (cc)´ın hedeflerine gidişini ayakları yerine yüzlerine yaptırması, dünyada iken yüzlerini secdeye koymadıklarından dolayıdır. “Biz onları kıyamet günü körler, sağırlar olarak yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı yer cehennemdir. Ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız. (İsrâ 97) “Ve hüve alâ külli şeyin kadîr.”

Efendim kul bütün sorgulardan geçse de kul hakkından helalleşmeden geçemeyecek nedir?

Kullar arasındaki haklar illaki hukukî olan haklar değildir. Bunlar elbette sorulacaktır. Fakat bunlar yanında Allah (cc) kulların birbirlerinde olan şu önemli hakkı arayacaktır. O nedir bilir misin?

O hak cennet ve cehennem hakkıdır. Çünkü yaratan yarattığını cehenneme atarken diğer kulununun asi olan kuldaki hakkı almasıdır. Eğer bu hak olmasa idi yinede kulunu cehenneme atmaktan vazgeçerdi. Çünkü O en merhametli olandır. Şu hadisi duymadın mı, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki:

“Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa niye bir başka taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”

Senin yaratılış icabı ve tabiat gereği dediğin şeylerde hakların aranması, insanlarda da bu aramayı gerektirir. Kullar, başka kulların cehennemde yanmasından bir ferahlık duymazlar. Fakat Allah (cc) kullarında çalışanların çalışma haklarının karşılığını asgari düzeyde arayacaktır. Fazilet düzeyinde aramaz ve çok fazla ihsanda bulunur. Yani farzları arar, nafilelerde ise ihsanını kat kat artırır. Düşün bir kere bir kulu sıcağın altında oruç tutarken, tutmayan hakkında ceza uygulaması; bu şey oruç tutan kulun çektiği sıkıntının, tutmayan kuldaki hakkını almak için cezayı uygulamasıdır. Yoksa zâtı asi kulundan rahatsız değildir.

Efendimizin Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Fukaralar, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce girerler. Bu Allah (cc)´ın indinde yarım gündür”(Tirmizi) buyurması bu hak meselesine büyük bir açıklık getirmektedir.

Hesap gününde cennetlik ve cehennemlikler yerlerine varmıştır. Fakat bir huzursuzluk vardır. Cennetlikler dostlarını, cehennemdeki müslümanlar yaptıkları bazı günahların pişmanlılığı ve kafirlerin alayları karşısında üzüntü içinde kalırlar. Kafirlerin müslümanlarla alayları da Allah (cc)´ı gazaplandırmıştır. Geçen zaman kullara seneler gibi gelse de az bir zaman sonra, Allah (cc) insanlara Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi şefaat için araya koymak fikrini kalplerine ilham edecektir. Çünkü azaptan kurtuluşun zorluğu insanlara dehşet ve korku verecektir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) uzun secdelere varacaktır. Ümmetim ümmetim diyerek Allah (cc)´a yalvaracaktır. Hadisi şerifte bu konu şöyle gelmiştir.

“Allah (cc) kıyamet gününde insanları bir araya top­lar. Onlar: “Ey Rabb´imiz! Senin katında birisini şefaatçi edile­lim de, Rabb´imiz bizleri bu yerimizde rahata kavuştursun” derler. Âdem (a.s.)´a gelirler: “Sen, Allah (cc)´nın kendi eliyle yaratmış olduğusun, Allah (cc) kendi ruhundan sana üfledi ve sana secde etmeleri içinde meleklere emir bu­yurdu. Rabb´imiz katında bize şefaatçi ol” derler. Âdem (aleyhisselâm) “Ben sizin istediğiniz konumda değilim” der ve işlemiş olduğu ha­tayı hatırladır. Onlara: “Siz Nuh´a gidin” der.

Nuh (aleyhisselâm)´da: “Ben sizin istediğiniz mevkide değilim” der ve işlediği hatayı hatırlatır ve: “Siz Allah (cc)´ın kendisini Halil (yakın dost) edindiği İbrahim (aleyhisselâm)´a gidin” der. Ona giderler, o da: “Ben sizin istediğiniz konumda değilim” der, işlediği hatayı hatırlatır ve: “Siz İsa (aleyhisselâm)´a gidin” der. Ona giderler.

O da: “Ben sizin istediğiniz mevkide değilim” der ve devamla: “Siz Yüce Allah (cc)´ın önceki ve son­raki tüm günahlarını bağışlamış olduğu Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) ´ye gidin” der. Bana gelirler.

Ben de, Rabb´ime nida edip yalvarmak için izin isterim. O´nu gördüğümde secde yaparım. Allah (cc) beni dilediği kadar belli bir vakte dek o hâl üzere bırakır. Sonra: “Başını kaldır, istediğin verilecektir, söyle söyle­diğin dinlenecektir, şefaatte bulun şefaatin makbul ola­caktır.” denilir.

Bende bunun üzerine başımı kaldırırım, Rabb´imin bana öğrettiği gibi hamd ederim sonra da şefaatte bulunurum. Rabb´im Bana kimler için şefaatçi olacağımı bildirir. Sonra haklarında şefaatte bulunduklarımı cehennemden çıkarırım Allah (cc)´ın izniyle ve Cennete koyarım. Sonra yine Rabb´imin huzuruna varırım ve yine aynı şekilde secdede bulunurum. Üçüncü, dördüncü kez böyle tekrar tekrar bu devam eder. Öyle ki Kur´ân´ın tuttukları haricinde cehennemde hiç kimse kalmaz.” (Buhari)

(Yani “Kur´an-ı Kerim´in tu­tukları”, bunlar, kendi haklarında ebedi cehen­nemde kalmaları kesinkes belli olanlardır.) Tâki cehennemde hiçbir iman ehli kalmayacaktır.

Ahirette kullarına öyle ihsanda bulunacak ki, asi olan kulların halinden itaatkâr kullar meşgul olmayacaklar ve onları unutacaklardır.

Kalan kafir kullar ise; Adem (as)´ın cennetten çıkıp dünya hayatına nasıl uyum sağladıysa, onlarda oraya uyum sağlayacaklardır.

Çok merhametli Allah (cc) kullar hakkında Rabb´lığın ve yaratıcılığın şanını gösterecektir.

Efendim cennette bildiğimiz nimetlerle mi karşılaşacağız?

Cennet nimetlerini dünya nimetleri ile kıyaslama. Çünkü İbn Abbas (radiyallahü anh)´tan rivayet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur.” (Makdisi) bunu çok iyi açıklar. Cennet ve cehennem kavramlarını dünya şartlarına göre düşünmemelisin. Ahiret bu dünya alemine benzemez. Cennette müminler için en büyük nimet Allah (cc)’ı görmeleridir.

Fakat insanları en çok cinsi zevklerin ve kadının durumunun nasıl olacağı biraz sıkıntı veren durumdur. O da erkeğin huriler ile taltif edilince acaba kadınlar erkek zevceler ile mükafatlanacak mı, sorusunun cevabı hala tatmin edici olamamıştır. Bize göre bu durumun cevabı için dünya şartlarını düşünerek değil de, ahiret âlemine göre düşünmek gerekir. Allah (cc) insan fıtratının ruhi temel ilkelerini ahirette bozmayacaktır. Fakat bunun yanı sıra cismâni zevklerde (yeme , içme, uyuma, hastalık vb) değişime gidecektir.

Cennetin şehvet ile perdelenmesi olmayacak bir şeydir. Çünkü şehvetin genellikle sonucu cehenneme götüren bir duygu olması önemli bir husustur. Cennette bekar kimsenin kalmayacağı Buharî ve Müslim´de geçmektedir. Kadında temel ilke sahip olunma, erkekte ise sahip olma duygusunun gerçeği olarak, kadın ahirette bir erkeğe râm olması anlamsız olmaz. Ayetlere bakılınca hurilere sahip olunmadan bahsedilir.

“Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler.” (Yasin, 55)

“O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.” (Rahman, 56)

“Onlar yakut ve mercan gibidirler.” (Rahman, 58)

“Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır. Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabb´inin katından hesapları karşılığı verilenlerdir.” (Nebe31-36)

“Cennette onlar için işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi hûriler ceylan gözlüler vardır.” (Vâkıa, 22-23)

“Biz hûrileri ceylan gözlüleri cennetlikler için yeniden yaratmışızdır. Onları, bâkire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” (Vâkıa, 35-37)

“Ebedî gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve kadehlerle cennetliklerin etrafında dolaşırlar.” (Vâkıa, 17-19)

İlişkilerin ve kadınların durumlarına açık bir ifadeye yer verilmez, yoruma ihtiyaç vardır. Aslında cennete cinsi birleşmenin değilde, kadın ve erkek arasında olan bir aşkın varlığı üzerinde durmak daha doğru olur. Aşkın verdiği zevk sevmedeki doruk noktadır. Dünya hayatında bile aşıkların birleşmedeki zevki basit görmeleri bundandır. Basit ve âdî şeyler ise cennet sıfatları arasında yer almaz.

Cennet cinsi birleşmelerin hedef alındığı nimet değildir. Cennet Allah (cc)´ın kullarına olan sevgisinin ihsan edildiği ebedî bir yurttur.

Allah (cc)´ın cennette vereceği nimetlerin dünyada yasak ettiği şeylerden olması muhaldir. Yani kötü ahlakı, fuhşiyatı, şarabı, livatayı, kadının birçok kocanın haremi olması vb. Bunların orada olağan olması gibi bir şeyi Allah (cc)´tan beklemek yanlıştır. Cennet güzellik yurdudur.

“Gönüllerindeki kini söküp atacağız” (A’râf 43) şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin manevî bir arındırmaya tâbi tutulacağının delilidir. Yine ayet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. (Hicr 47; Vâkıa, 25)

Cennetin hiçbir şekil ve zamanda tenkidi ve ayıplaması olmayacak yer olması da Allah (cc)´ın büyüklüğünün işareti olması gerekir. Zamanlar ve boyutlar ona bir leke getiremez.

Mesela;şehvetin orada bizim anladığımız bir şekilde olması düşünülemez. Şehvet dinimize göre kötülenen unsurlardan olup, terbiye edilmesi ve meşru bir dâirede tecelli etmesi aranılan husustur. Dünyada şehvet melekesi ürümeye sebep olmasından dolayı bir şekilde zarûrî görünse de, ahiret yurdunda bunun hedef bir şey olması düşünülemez. Allah (cc)´ın şehvet örtüsünü kulları üzerine bırakması cennet ortamına uygun düşmez. Üremeninde olmadığını düşünürsek cennette kişiler arasındaki cinsi yakınlıkta aşkı ve sevgiyi düşünmek uygun olacaktır. Böyle olunca da orada olan cinsi birleşmelerin mahiyeti çok değişik olması gerekir.

Diğer bir hususta, ahirette verilecek şarabın özelliklerinden Kur´an-ı Kerim´de bahsedilirken dünyadakiler gibi olmadığını da hatırlatılmaktadır. Cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir (Saffat 45-47; Muhammed 15)

Ahirette bedenlerin ruhlarla varlığı beraber olacağı muhakkaktır. Fakat cennet zevklerinin ise (İmam Gazali (ks)´ye göre de öyledir), hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrılacağı, herkesinde kendi kabiliyetine göre bunların tamamından veya bir kısmından faydalanacağını kabul ederiz. Çünkü dünya hayatında bu zevklerde bir noksanlık zuhur eder.

Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün müminler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Allah (cc) kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızamı saçıyorum, artık size gazabım bir daha dokunmayacak” diyecektir. (Müslim)

Korkunun olmadığı yerde huzur olur. Kulun kendini emniyette olduğunu hissetmesi ise en güzel nimettir.

Zebûr´da olan şu ilâhî fermanı gönülden hissetmek gerekir.

“Cennet ümidi ve cehennem korkusu ile ibadet edene yazıklar olsun. Yoksa Allah (cc) ibadet edilmeye layık değil mi?”

Ahirette bizim isteklerimiz Yunus´un isteklerinden başka bir şeyin olmadığı da muhakkaktır.

Cennet cennet dedikleri üç beş ırmak birkaç huri

İsteyene ver onları, bana Seni gerek seni

Başka bir beyitte;

Sofilere sohbet gerek, ahilere ahret gerek

Mecnunlara leylî gerek, bana Seni gerek seni

(Allah (cc) daha iyi bilir)

Efendim Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Firavun´un imanlı göçtüğünü ve bir zaman sonra cehennemin içindekilere azap yerine nimet olacağından bahsediyor.

Şeyh´ül Ekber´in sözleri Firavunun sıhhatli bir imanına delâlet etmez. Fakat Allah (cc)´ın ruhunu temizleyip ve iman etmiş olmasının caiz olabileceğini söylemektedir.

Hallac-ı Mansur (ks)´un “ben Hakk´ım” demesiyle, Firavun´un “ben Allah (cc)´ım” demesi arasındaki fark çok büyüktür. Fakat ikisi de erdikleri sırrıvakitsiz ifşa ettiklerinden ukûbetle cezalandırıldılar. Belki ikisi de mazurdur. Onlar sırrı, âyan (açık) ile birbirine karıştırdılar.

Firavun Musa aleyhisselama “Alemlerin Rabb´i kimdir”(Şuarâ23) diye Allah (cc)´ı sorunca; Musa aleyhisselam “Gök ve yerlerle bunların arasında olanların Rabb´idir”(Şuarâ24) dedi. Firavun “bakın bu adam mecnundur, ben ona zattan soruyorum o ise sıfattan haber veriyor” dedi. Musa aleyhisselam “Ya Firavun sen bana Allah (cc)´ı soruyorsun. O yer ve göklerde ne varsa hepsinde tecelli eden mukaddes zattır. O her şeyde zâhirdir.”

Firavun Allah (cc)´ı biliyordu. Fakat seyr-i suluku (manevi terbiyede yükseliş yolu) eksik olduğundan bazı eriştiği şeylerde noksanlığını gösterdi. Onun için ölüm anında gördüğü mertebede uyandı. Lakin bu uyanma neticesi ile Allah (cc)´ın dilediği bir iman mertebesine kavuştu. Çünkü yeis “ölüm korkusu” halinde imanın kabul edilmeyeceği Kur´an-ı Kerim´de “Yoksa fenalıklar ‎ yapı ‎p yapı ‎p ta nihayet her birine ölüm gelip çattığı ‎ zaman, ben ş ‏imdi tövbe ettim diyenlere ve bir de kafir olarak ölenlere tövbe yoktur.(Nisa 18) buyrulmuştur.

İmandan sonra hayırlı ameli yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Lâkin fasık müminin son nefesindeki tövbesi de makbul olabilir. Çünkü yaptığı tövbe hayırlı amele delâlet eder.

Bunun için Firavunun imanı hakkında kesin bir sözün olmadığı “Allah (cc) bilir” mertebesindeki bir imana sahip olduğudur. Eğer burada tutarlı düşünmezsek, ölüm anındaki kötülüğünde imana zarar vermemesi gerekir.

Fakat Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır. Sonra Allah (cc), ona dört kelime ile bir melek gönderir: Eline geçecek rızkı, ölüm zamanı, dünyada yapacakları, kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalana kadar cennetlikler gibi amel eder, derken, yazılanlar onu geçer de, cehennemlikler gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalıncaya kadar cehennemlikler gibi amel eder, yazılanlar onu geçer de, cennetlikler gibi amel eder ve cennete girer.” (Buhârî) Bu hadîsi şerîf anlık hadiselerin imanı etkilediğini göstermektedir. Bize kulların kâr edeceği tarafı düşünmek gerekir.

Beşer, hata işler üçer beşer; diyerek Allah (cc)´a sığınmak gerekir.

Cehennemdekiler için sorduğun suale gelince;

Fusus-ul Hikem´den anlaşıldığına göre cehennemde kalışın sonsuz, azabın sonsuz denilebilecek kadar uzun olacağıdır. “Bir zaman gelecek ki cehennemin dibinde su teresi bitecektir.” Hadisi şerifi ile orada bir yaşamın başlayacağıdır. Öyle ki cehennem ehli oraya alışacaklardır.

Alıştıkları şeyden ayrılanların yaşayamadıkları ve azap çektikleri bilinen gerçektir. Allah (cc) onları cehenneme ülfet edecekleri şekilde yaratmıştır. Cehennem ehli ateşle ve cehennemle ülfet edip mutlu olacaklardır.

Cehennemde olmak ile, ateşe sunulmak ve azapta olmak ayrı ayrı şeylerdir.

Devamlı azap ne adâlet nede Allah (cc)´ın merhamet sıfatlarına uygun düşmektedir.

Efendim öyle ise şeytan hakkında ne buyurursunuz?

Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında şeytan hakkında şu bilgileri sunar.

“Ma´lûm olsun ki, İblîs (Şeytan) mudill (Allah (cc)´ın isimlerinden, dalâlete düşüren) isminin göründüğü yer eksiksiz en mükemmel olan bir rûhtur.

Rûhlar mertebesi ayrılık ve başkalıktan bir tür üzerine Zât´ın dışında ortaya çıkmasından ibârettir. Vahidin (Tekin) ikilik dâiresinde hissetmesi, görmesi bu mertebeden başlar. Binâenaleyh nitekim mudill isminin hükümlerinin, görülmeye başlaması bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdiğerine uymaz, aykırı olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise yoldan sapmadır . Bu çeşit hissedilişler vehim kuvvetinin marifetidir . Mudill isminin görüldüğü yer bu kuvvet olup, hakîkât-i İblîs´tir. Zîrâ şânı “telbîs”tir; yani hile, oyun yapmak, aldatmaktır ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. İblîs bu husûsiyeti, kuvveti ile alemleri ihâta etmiş kuşatmıştır. Onun emri altında sayısız ve hesapsız rûhlar, melekler (kuvvetler) mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya ve baştan çıkartmaya memûrdurlar. Bunlar tabiat aleminde bütün eşyaya bulaşmıştır.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, “Her kimse ile berâber bir şeytan doğar ve ben benimle doğan şeytanı İslâm´a getirdim” buyurmaları, insan nefsindeki “vehm”e işârettir. Zîrâ, vehim kuvveti aslâ yalandan sakınmaz . Özelliği bütün meleklerden kendini üstün görmektir. Vehim, varlığından eser olmayan bir şeyi var ve mevcût olan şeyi yok gösterir. Düşünme gücü, tefekkür melekesi aklın hükmüne tâbi´ olursa, ona “düşünce gücüne sahip” ve eğer vehmin hükmüne tâbi´ olursa ona “hayalî görüşe sahip” derler. İblis´in hakikâti insanın hakikâti olan akl-ı külle diğer ilâhi melekler gibi boyun eğmesi, itaat etmesi teklîfine karşı “Ben ondan daha hayırlıyım” (A´râf 12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri, iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs, ilâhi isimler ve sıfâtların hepsini kendinde toplamış olan akl-ı külle tâbi´ olmayıp, eşsiz emsâlsiz olma davasında ve üstün çıkma işine kalkıştığı ve biri iki ve varı yok ve yoku var gördüğü için, Allah (cc) onu diğer melekler (kuvvet sahipleri) arasından “haydi çık, çünkü sen alçaklardansın”(A´râf 13) hitâbı ile kovdu .

Vehim gücü, bütün meleklere hükmünü geçirmekle berâber, onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Zîrâ şânı, hakîkate ulaşmaktan men etmektir. İblîs kendilerine yerin esrârını ve göğü keşfetmiş olan sâlikleri şaşırtmak için hayâl olunmuş olarak yer ve gök sûretlerinde görülür . Zati oluşumlara da karışıp, sâliki (bu yolun çalışanı) şaşırtır. Ancak, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in sûretine ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde temessül edemez, yani karışamaz . Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ile onların mirasçıları olan kâmiller Hâdî İsmi´nin ve İblîs ve tayfası ise Mudill isminin eksiksiz tam olarak çıktığı yerdir. Allah (cc)´ın tecellilerine de karışması Allah (cc)´ın Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de câmi´ bünyesinde toplamış olmasındandır.

İblîs´in hakîkâti ism-i Mudill olduğundan ve kalbi hakikatler mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek tayfası, Hâdî isminin açığa çıktığı, göründüğü beden sûretine giremez. Şeytan hakkında söz çoktur; fakat ehl-i irfân ve zekâya esas olan bu kaideler yeterlidir.”

Şeytanın varlığındaki sırrı çözersen, onun varlığının o kadar dehşet veren bir husus olmadığı insan nefsinin hususiyeti üzerinde durmanın daha önemli olduğu açığa çıkar. Nefis terbiyesinde, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin:

“Nefsim kudret elinde olan Zat´a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah (cc) sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onlar mağfiret ederdi.”

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl´e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb´e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarı m.” (Müslim) buyurdu. Bu ise hataların çıkış noktası olarak şeytanın varlığından çok nefsin büyük etki ettiği, Allah (cc)´ın ise kulluk vasfının gereği olan hatayı, rabb´lik gereği olan afv ve rahmet ile karşılayacağını göstermektedir.

Günahlarımız kulluğumuzun işaretidir. Sevaplarımızdan bize bir övünme gelecekse öyle sevaptan, şeytan gibi kovulmaktan Allah (cc)´a sığınırız.

Efendim Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ümmetim” diye dua ederken ne demek istemektedir?

Bazıları bunu yalnız Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî)´den sonra gelen insanlar için düşünürler. Aslında bütün insanlık için şefaat isteminde bulunduğu gibi diğer peygamberleri de kapsamaktadır.

Çünkü yaratılışın öncesi Rûh-i Muhammedî, sonu ise insâniyetin yaratılışıdır. Yani bütün kâinâtın yaratılışının başlangıcı ve kökü Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimizdir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz yaratılışta da rûhanî yönü ile her şeyden öncedir. Rûhâni ve cismânî cihetlerin özü ve geldiği yerdir. Nitekim hadîs-i şerifte gelir,”Allah (cc) önce benim ruhumu yarattı.”

Peygamberlerin ve evliyâların ve diğer insanların ruhları da, O´ndan ayrılan tâli unsurlardır. Onun için buyurdu ki,

“Ben peygamber iken, Adem (as) çamur ve su içinde idi.”

Yani yaratılış itibârı ile sonra gelmiş olsa bile Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz mahlûkattan önce yaratılmıştır.

Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz;

“Biz sonradan gelmiş, geçmişleriz” buyurdular.

Bunun üzerine Fahr-i Âlem (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz kendine mahsus unsurları ile öncelik sahibi oldu. Kainâtın yaratılışı bu hakîkat üzere tamam oldu.

Zirâ mübârek ruhları ruh-u câmî olduğu gibi, cisimleri de cism-i kâmil idi. Yaratılmışlardan ve diğer peygamberlerden O´nun şemâil-i ve hilye-i şeriflerini derleyecek, toplayacak, kemâline ulaşacak ve tamamlayacak biri gelmedi ve gelmeyecektir.

Efendim ahirette üzüntü veren şeylerden her kulun nasibi olacak mı?

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki:

“Ölüp de pişman olmayan yoktur, mutlaka herkes nedamet duyar: İyi yolda olan hayrını daha çok artırmadığı ‎ için pişman olur, nedamet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedamet duyar.” (Tirmizî)

Cennet ehli ve cehennem ehli Allah (cc)´ın karşısında mahcup olurlar. Cennetin amelle kazanılmayacağı, cehenneminde uzak olmadığını yakından görürler.

İnsanlar Allah (cc)´ın rahmetinden başka bir kurtarıcı şeyin bulunmayacağını anlayacaklardır.

Efendim imtihanlarda bir sınır var mıdır?

İmtihanlar küçükten büyüğe doğru gider. Sonsuzdur. Ölene kadar devam eder. Ölünce varacağın son makamı bulana kadar devam eder. Bu imtihanlardan kurtulan kimsede yoktur.

Hz. Süleyman (aleyhisselâm) “Bu Rabb´imin fazlındandır. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağı m?” (Neml 40)

Fakat onlar ve bizler sizlerden farklı olarak imtihanın geliş yönünü çok iyi biliriz. Çünkü bizler sizler için var olduğumuzdan Allah (cc) tarafından bize yardım gelir.

Şunu unutma ki, imtihanlar “Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz” (Enbiya 35) ayetinin sırrından ayrı kalmaz.

Mesela sana birisi gelip bir hakikati anlattığında, onun sana bir iyilik olduğunu sanma, aslında sana gelecek olan imtihan veya belanın habercisidir. Aslında senin hakkında bir hüküm verilmiştir de, onun tecellisinin zahir olmasının ön hazırlığıdır. Bu senin hakkında tecelli edecek hakikatin ne yönden geleceği ve tehlikeyi gösterir.

Eğer Allah (cc) bir kulu hakkında kaybetmesini murat ederse, onun helak olacağını da unutmamak gerekir.

Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî) “Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!” buyurmuşlard ır.

Hz. Aişe (r.anha) “Nasıl olur?

Allah (cc);”O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesapla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecektir” (İnşikak 7-9) buyurmadı m ı?

Bu hesap münakaşası değil mi?” dedim. “Hayır!”, “bu münakaşa değil arz etmektir” buyurdular.

“Kıyamet günü hesaba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!” (Buharî)

Bunları anlamak sana çok feyzler verecektir.

Efendim ne kadar zor bir hayatın içindeyiz ki, yaptığımız doğrular bile yanlış çıkıyor.

“Sadece ve sadece benden korkun.” (Bakara 40) Allah (cc)´tan korkmak lazımdır. Fakat “Korku içinde, aynı zamanda tazarru ve niyazları kabul edilecek ümidiyle Rabb´lerine dua ederler.” (Secde 16) Eğer sen bu korkuyu kalbinde taşırsan hatadan seni korumak için bir özel yardım her zaman gelir. Nasıl geldiğini de bilmende gerekmez.

Onun için “mürşidi olmayanların şeytanlara oyuncak olması” bundandır. Biz bize teslim olanların kapısındaki kediye bile nazar kılarız. Onu hiçbir işinde yalnız bırakmayız. Öyle ki kabirde sorguyu, hesap gününde hesabınızı beraber vereceğiz.

Efendim buna deliliniz nedir?

Bu konuda Bahaeddin Nakşbend (ks) Efendimizin “dervişler öldükten sonra kabirlerinde seyr u sülûklerini tamamlatırız” kelâmı vardır. Ayrıca “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Bu beraberlikte çok manalar vardır.

Evliya Allah (cc) ile olan dostluğunda öyle imtiyazlar kazanmıştır ki, naz makamında tasarruf eder. “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.”(Hadid 4) Allah (cc)´ın olmadığı yer yoktur. Evliya ise Allah (cc)´tan ayrı değildir.

Evliya yanına gelen, yapmadığını yapmış gibi göstermemelidir. Haya etmek lazımdır. Çünkü onlar gerçekten kul hakkında haber sahibidir. Onlardan utanmazsan, bil ki; bir dostun gönlüne giremezsin. Onların gönlüne giremeyen Allah (cc)´ın yanına da varamaz.

“Kim Allah (cc)´ın yeryüzündeki sultanını alçaltırsa, ihanet ederse Allah (cc) onu alçaltır” (Tirmizi)

Bu sultanları maddî alemin sultanları sanma, maneviyat sultanları bu sultanların amirleridir. Onlar alemi yönetenlerdir. Onları tanımazsan görünen sultanların sarhoşluğuna kapılırsın.

Bir devlete padişah olmak bir kuru kavga imiş,

Bir mürşide bent olmak cümleden a´lâ imiş.

Yavuz Sultan Selim

Efendim zamanla bizde yanlış olan şeyleri doğru gibi hissetmeye başlıyoruz.

Eğer kendini bizim etkimizden çıkarırsan bir gün bu hal seni kaplar. Sen kendini kaybettiğini dahi bilemezsin. Öyle zamanlar göreceksin ki yapmadığın işlere müsaade etmeye başlayacaksın. Bunlar öyle zor şeylerdir ki, yapmayacağın şeyler sana arkadaş olur. Sana manevî bir bakışımız olmasa idi, kendini bu fırtınadan sende kurtaramazdın.

Korkular arkadaşın olur, huzurun kaçardı. İşin en acı tarafı günahın insanlar arasında ortak olmasıdır. Bugün öyle günahlar vardır ki, işlemeyeni ayıplıyorlar. Uyarıcıların kalmadığı bir günde, uyarıcı olarak Allah (cc) bulunursa artık korkuların kara bulutlar gibi gelmesini beklemelisin. Çünkü Allah (cc) musibetleri gönderince fasık ile itaatkârı birbirinden ayırmaz. Mesela rüşvet alınan toplum için Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Rüşvetin yaygınlaştığı bir cemiyeti korku sarar.”

Başka bir hadisi şerifte ise “Hükümde rüşvet alan ve rüşvet veren ve aracılı k eden kimseyi Allah (cc) lanetlemiştir.” (Tirmizî) buyurdular.

Adaleti kullar ortadan kaldırınca, Allah (cc) adaleti yeniden tesis eder. Bu ise azabın tecelli etmesi ile olur ki, bu ise tehlikeli hallerdendir. Çünkü bu din ve dünya O´nun tarafından her an kontrol edilmektedir. Yeri gelir, bir zalimi kullarını islah için kullanır, daha sonra o zalimden intikamını da acı bir şekilde alır. Fakat bu arada ise binlerce sevdiği kul, elemden uzak kalmaz. Bu meydanda nice başlar kesilir, hesabı da sorulmaz.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “günah yapana zarar verdiği gibi karşısına da zarar verir. Korkutsan başına dert olur, razı olsan ortak olursun, söylesen gıybet olur, ayıplasan başına gelir” buyurdular.

Senin iyi olmanın fayda vermediği bir günde yaşamak her şekli ile ziyan getirmektedir. Yani günah işleyeni uyarsan dünyada zarar, uyarmasan ahiret gününde bir zarardasın. Bu ziyandan kurtulmanın çaresi bize tam manası ile bağlanmandır.

Efendim biz insanlar için iyi olan bir şeyi ister iken, niçin onlar bizim gördüklerimize değil de kendi isteklerine meylediyorlar?

Âh oğlum! eğer onlar Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in dediği gibi “benim bildiklerimi bilse idiniz, çok ağlar az gülerdiniz” sınıfına girenlerdir. Ne yapalım ki elden bir şey gelmemektedir.

Onlar ki, ancak sıkıntı zamanlarında Hakkı hatırlarlar. Bu ise fayda vermeyen şey olacaktır. Bu hal devamlı surette artacaktır.

Bizlerin bu aleme gelmemizden gaye eksik tamamlamak içindir. Bu işteki delilimiz Peygamber Efendimizdir. Bu işin evvelinde Efendimiz (sav) vardır. O´nun zamanında Ashab-ı Kiram, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin sohbeti bereketi ile derin bir vecd ve cezbe içinde bulunuyordu. Sonradan o hal dağıldı. Bu yolun manevî varislerine intikal etti. Bu da birçok kollara bölündü.. O kadar bölündü ki, zayıfladı ve dağıldı. Birçoğu suret halinde kaldı. Manası olmayan bir şeyhlik unvanı halini aldı. Bunlar da birçok şubelere ayrıldı; o kadar ayrıldı ki, başı belli olmaz bir hal aldı.

Biz bu işi topladık, lakin sonra yine bize “Bu senin bir imtihanın” ayeti tecelli etti.

Bizi bilenlere yine ışık olup onları kurtarmak için Rabb´im müsaade ederse öbür alemden bu aleme doğru bir tevhit rüzgarı yine esecektir.

Toprak, her zaman doğurgandır. Heykel olduğu gibi, bir bitki, bir can, sığınılacak yurt ve cennete varılacak yolda olur.

Efendim bazı insanları yetiştirmek için çok emek sarf ediyoruz. Lakin sonuçta neden istenilen olmuyor?

Allah (cc)´ın koyduğu bir kanun vardır. Nimet bir külfet ile takdir edilmiştir. Verilen bir mânevi halin tecrübesinden geçirilmeden diğer yola geçirilmezsin. Yani elekten geçirme vardır. Bu elekten geçme bazen ağır tecelli eder. Fakat mükafatı çok büyüktür. Bağlandığın mektep yüce olunca, imtihanlarında unutma ki ağır olur.

Bizim yolumuzda çok tane olur. Çünkü cazibesi vardır. Elekte kalan tane ise bir mi diyelim, iki mi diyelim. Bizim derdimiz tevhidin sırlarını “bilmek”, “bulmak” ve “olmak”´tır.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e sordular. “İnsanlardan kimler en çok belaya uğrar?”

“Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar. Kişi dindârlığı nispetinde belası da şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah (cc) onu da dindârlığı nispetinde imtihan eder. Bela kulun peşini bırakmaz. Tâ ki o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizî)

Unutma ki; Allah (cc)´ın kullarında tecelli ettirdiği nimetlerde ve imtihanlarında incelikler vardır. İnsanların hepsine aynı şekilde ihsan ve musibet yoktur. Buna göre kullar da aynı şekilde olmazlar.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin kulların dünya hayatı karşısındaki tutumunu şu hadisinde açıklamıştır:

“İnsanlar dünyalık nimetler karşısında dört kısımdır:

Bir kul vardı r, Allah (cc) ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal hususunda Allah (cc)´tan korkar da onu sıla-ı rahimde harcar, malda mevcut olan Allah (cc)´ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.

Bir diğer kul vardır, Allah (cc) ona ilim vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sâhibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah (cc) onu niyetiyle kabûl eder ve ecir yönüyle önceki ile eşit olur.

Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak Allah (cc) ilim vermemiştir, malı şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne Rabb´inden korkar ne de onunla sı la-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah (cc)´ı n hakkını da bilmez. Bu en fena bir mertebedir.

Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah (cc) ona ne mal ne de ilim nasip etmiştir. Ancak, sefihlere gıpta ile: “Eğer param olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardı m.” Bu da niyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eş it olurlar.”

Bu dördüncü kısım dünya ve ahiret yönünden zararı ve kaybı çok olan kimsedir. Önce kendini hangi sınıfa girdiğini bilmen gerekir. Eğer ki bu sınıflardan hangisinde olduğunu bilirsen takdirin rızasına kavuşmuş olursun. İşte bu sırra erişmez isen yanlış sözler ağzından döküldüğü gibi hata senden ayrıda kalmaz.

Efendim kullar niçin imtihan edilir?

Kur´an-ı Kerim´den anladığımıza göre, imtihan herkes için vardır. İnsanın imtihana tâbi tutulması Allah (cc)´ın bir sünnetidir. Kötüler kadar iyiler de imtihan edilir. Peygamberler bile imtihandan nasiplenmiştir.

Meselâ; Hz. İbrahim (aleyhisselâm), oğlunu kurban etmesi için emredildiği rüyayla imtihan edildi (Saffât 106) ve Hz. Yusuf (aleyhisselâm), Züleyha´nın arzularıyla imtihan edildi (Yûsuf, 23-24).

İmtihan sebebiyle, başaranların imanı daha güçlenir, başaramayanlar ise sapkınlıklarında daha da ileri giderler (Müddessir 31).

Kur´an-ı Kerim´de imtihan ile ilgili bazı ayetler şunlardır.

“O (öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk 2)

“O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır.” (Hûd, 7)

“Her canlı ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” (21/Enbiyâ 35)

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut 2-3)

“Ey müminler! Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihayet ‘Allah (cc)´ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman onlara, ‘Şüphesiz Allah (cc)´ın yardımı yakın’ denildi.” (Bakara, 214)

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.” (Enâm 165)

“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma fakirlik ile imtihan eder, deneriz. Ey Peygamber! Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara 155-156)

“İnsan, Rabbi onu imtihan edip de ikramda bulunur ve bol nimet ve zenginlik verirse, ‘Rabb´im bana ikram etti’ der kendisinin bu ikrama ve nimete lâyık olduğunu düşünür. Ama onu imtihan edip rızkını daraltırsa, ‘Rabb´im bana ihanet etti’ der, kendisinin buna lâyık olmadığını sanır.” (89/Fecr, 15-16)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları sıkıntı, musibet ve belâlarla imtihan eder. Artık kim bir imtihan edildiği belâ ve musibetlere rızâ gösterirse, Allah (cc)´ın rızâsı ve sevabı o kimseyedir. Kim de imtihan edildiği belâ ve musibetlere öfkelenir ilâhî hükme rızâ göstermez ise, Allah (cc)’ın gazabı ve azâbı o kimseyedir.” (İbn Mâce) buyurdular.

Ben iyi bir insanım demen senin imtihandan kurtuluşun olmaz. Belki de imtihanının artışına sebep olur. Çünkü dünya hayatında çekilen sıkıntıların ahirette yüksek karşılıkları vardır. Fakat imtihanın da talep edilmesinden sakınmak lazımdır. Allah (cc) bir kulunu imtihana çekmek isterse onun kaybedeceğinin işaretidir. Bir imtihanla karşılaşınca Allah (cc)´a sığınmanın zırhına girip, rahmeti ilâhiyi istemek gereklidir. Eğer dua zırhını giymez ve büyüklerden yardım talep etmezsen helak olma korkusundan emin olma. Bunun yoluda bize yönelmen bizde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e, O´da Allah (cc)´a sığınarak bu imtihan geçitinden geçeriz.

Şunuda unutma ki, bir mümin bir şeyden iki defa imtihan edilmez. Eğer edilirse buda onun bir öncekinden ders almadığını gösterir ki, bu halden sığınmak gereklidir. Eğer ki seni üzen bazı hadiseler üstüne gelmiyorsa; onun için Allah (cc)´a yalvarıp sığınmalısın. Bu belayı istemekte değildir. Allah (cc) bazı kullarını kendine seçer. Bu kulu diğer kullarına örnek yapar. Ahiret gününde itiraz edecek kullarına onu göstererek, mazeret kapısını kapar. Musibetlere düşürdüğü kulunu da hiçbir zaman yardımsız bırakmadığı gibi, onun bilmediğin ve senin bilemeyeceğin yönlerden huzur nimetlerini yağmur gibi üstüne yağdırır.

Bazı kulların yüksek ahlak zirvelerine çıkmak arzusu vardır. Bu arzunun ona layık olup olmadığını Allah (cc) o kuluna bildirmek ister. Gerçekten o kul layıksa ona yardım ederek destekler, değilse yalnız bırakır ve zirvenin doruklarına çıkmak şöyle dursun, daha aşağılara düşer. Bunun hikmeti ise yüksek kulların tarafından korunması taahhüdüdür. Allah (cc)´ım layık olmadığımız şeyleri senden istemekten, Yüce Zâtına sığınırız. İnsanın haddini bilmekten yüce bir irfanda olmaz.

“Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile imtihan edilir.” Hz. Ali (radiyallahü anh)

Efendim bazı konuları gelip danışmanın sonuçları ağır olmakta mıdır?

Evet. Birisi bize bir konuyu danıştığı zaman artık sorana hüküm kalmaz. Çünkü iş sorana intikal etmiştir.

Allah (cc)´ın bazı kulları hakim sınıfa girer. Eğer bir kul gelip bu kullara şikayetini arz ederse Allah (cc) hükmünü icra eder. Biz bu sınıftanız. Fakat bize sorulan sorunun cevabı, kadere uygun gelir.

Eğer ki aranızda bir mesele zuhur ederse önce aranızda çözün veya af ve iyilik yolunu tercih edin. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki;

“Suç işleyenlere şefaatinizi, suçlu hâkimin önüne çıkmazdan önce yapın. Dâva hâkime vardıktan sonra şefaatte bulunsanız, o da affetse Allah (cc) hakimi affetmez”

Onun için büyüklere yakın olmak ateşe yakın olmak gibidir. Ateş insana sıcaklık ve rahatlık verir. Fakat yakınlıkta yanmakta vardır. Bazı meselelerde yalnız kalmakta bir hayır olsa gerektir.

Bazı sevenlerimiz bizleri devamlı kendilerine halleri hakkında yakınlık göstermemizi beklerler. Yani rüyalarında müşahedelerinde ve konuları hakkında bizim kararımızı beklerler. Fakat bizler onların isteklerini, kendi isteklerine uygun tecelli ettirmiş olsa idik helak olmaktan başka bir şey tecelli etmezdi. Talebenin isteğine göre öğretmenin öğretim planı uyguladığını, hiç gördün mü?

Eğer cahilin istekleri hemen tecelli etse idi, yeryüzü helak olurdu. Büyüklerin gölgeleri olmasa idi, küçükler yeryüzüne fesadı yayarlardı.

Efendim biz insanları uyarmak için bir gayrette olmamız doğru bir şey midir?

Bizim yolumuzda biri olarak onları uyarman gereklidir. Lakin onları uyarman onlara daha çok vebal yüklemektedir. Bunun sebebi de Allah (cc)´tır. Belki de Allah (cc) onların günahlarının artmasını istemektedir.

Görmedin mi bizim evlatlarımızda öyle ağır günah işleyenler vardı ki, biz onları eğer karşımıza alıp kendilerini terbiye için bir şeyler söylemiş olsaydık, onların hiçbiri iflah olmazdı. Fakat biz Allah (cc)´a sığındık, Allah (cc) onların hallerini yavaş yavaşta olsa düzelmesini sağladı. Uyarmak güzeldir. Uyardığın kişi senin sözünü dinleyeceğini bilirsen, uyar. Dinlemeyeceğini anladığın zaman rumuzla uyar, yada zamanını bekle. Ona rahmet olacak zaman, uyarını yap. Öyle uyarılar vardır ki, insanı ateşe atmaya sebep olur.

Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Nuh aleyhisselam ile ilgili olarak bu sırra şöyle işaret etti.

“Kavmi Nuh aleyhisselama hile yaptığı gibi, kendiside kavmini Allah (cc)´a davetle mekr (hile) yaptı. Şöyle ki bir kavim ve ferdi Allah (cc)´a davet etmek ona yapılan mekirdir.”

Fakat sen merhametli ve yumuşak ol ki; “Mümin yumuşaktır, O kadar ki, yumuşaklığından dolayı kendisini ahmak zannedersin” (Râmuz)

“Ümmetimin alimleri Benî İsrâil´in peygamberleri gibidir” sırrını bu arada fark etmiş oldun.

Efendim bir peygamber kavmini Allah (cc)´a davet için gelmez mi?

Peygamberlik görevi iyiliği emir kötülüğü yasaklamak içindir. Fakat tevhidin sırları Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´de doruk noktasına çıkmıştır. Onun için şeriâtı kıyamete kadar bakidir. Eğer bu sırlara Nuh aleyhisselam vakıf olmuş olsa idi, bir başka nebinin gelmesine gerek kalmazdı. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “geçmiş ümmetler gibi bana çok soru sormayın” buyurması, Kur´an-ı Kerim´de “Onun sesi, yanında seslerinizi yükseltemeyin” (Hucurat 2) buyrulması diğer ümmetlerde uyarısı olmayan hallerdendir.

Nasihatin fayda vermeyeceğini bilmen, karşındakine faydalı olmandır. Öyle insanlar vardır ki, insanlara acımaz hallerinde ki gerçeği söyler de sonra onları cehenneme doğru bir adım daha attırır.

Efendim ne yapmalıyız?

Bir kişiye nasihat yolunu direk din yolundan değil, ahlak yolundan açmalısın. Yapmadığın bir şeyi söylememelisin. Eğer sendeki halleri fark edip sana yönelirse, o zamanda Allah (cc)´ın dininden onun yapabileceği miktarı anlatmalısın. Eğer gücünü iyi tartmayıp fazla bir şey istersen bu sefer onu kaybettiğin gibi, sende bir kâr etmemiş olursun.

Fakat sen nasihat yolundan ayrılma. Nasihat edeni Allah (cc) çok sever. İnsanlar her zaman uyarılma ihtiyacı içindedir. Allah (cc) bu ihtiyacı seninle giderirse çok şükretmelisin. Bilmediğin şeylerden sorumlu tutulmazsın.

Efendim bu gibi hakîkâtlerin ışığında hep kendinizi gizli tutmaktan gayeniz nedir?

Evliyaullah gözlerden gizlidir. Ancak kutb-ul irşat olan zatla manevî vazifeleri olan meşâyih (şeyhler) halkı irşat ile vazifeli olduklarından kendilerini açığa vurmak mecburiyetinde kalırlar. Eğer ki, şu yazdıklarınızı hayatımızda yazmaya kalksa idin yine râzı olmazdık. Fakat ölümden sonra olan şöhretin kişiye zararı yoktur. Onun için bazı şeyleri açığa vuruyoruz. Eğer ki sırları anlatan bir kitap yazmaya kalksa idik, önceden yazılmamış olanlardan olurdu. Sonra biz kendimizi şöhret afetinden koruduk. Eğer bir şöhret olacaksa yine Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize aittir. O´nun olduğu bir yerde şöhret insana mahcupluktan başka bir şey getirmez.

Öyle kendimizi sakladık ki, bize aşırı sevgi besleyenlerin mutedil bir sevgiye kavuşmalarını istedik. Çocuklarımızda bile kötü haller zuhur etti. “Bu dedikleriniz olan şeyh daha çocuklarını yetiştirmekten acizdir” dediler. Bu sözleri diyenlere karşı Allah (cc)´tan bir talepte bulunmadık. Allah (cc)´tan kabul edilmeyen hiçbir duamızda olmadı. Bilmiyorlar ki her işi eden eyleyen Allah (cc)´tır. Biz belki çok yüksek makamların sahibi olmuşsak ta, bir peygamber olmadığımız muhakkaktır. Kemâlatımızda nübüvvet nurları olsa da, aciz bir kul olduğumuzu hiçbir zaman unutmadık. Bu bir farktır. Farkı fark etmek lazımdır.

Şunu da unutma bütün veliler hakîkât bahçesinin çiçekleridir. Hiçbiri birbirine benzemez. Fakat ayrı bir güzellik ve kokuları vardır. Onun için geniş olan güzelliği daraltmak olmak olmaz. Benim şeyhim üstündür sözünü kullanmak, razı olmadığımız şeylerdendir.

Efendim evliyalar kabirleri niçin daha çok ziyaret edilir?

Evliyalar dini yaşarken nefisleri için yaşamazlar. Fakat nice ilim ve şöhret ehli nefisleri için dini yaşadıklarından vefatlarından sonra unutulup gitmişlerdir. Nice meczup kabri bile hala hayatta gibi ziyaret edilir. Sende dini yaşarken kendin için yaşama. Her zaman Allah (cc)´ın kulları için bir menfaat sahibi olmayı düşün. Evliyalar ibadet çokluğu ile değil gönül halleri ile insanların hallerine şifa olmuşlardır.

Mesela mezhep imamları sırf ilim ehli olmayıp velâyet mertebelerinde en yüksek mertebelere erdiklerinden yollarını takip edenler bulunmaktadır. Mezhep imamı olup ta müntesipleri kalmayanların velâyette mertebelerinin durumu ile orantılıdır. Ebû Hanîfe (ks) Hazretleri “Eğer Allah (cc)´ın velileri âlimler değilse, Allah (cc)´ın velileri yoktur” buyurdular.

Onun için içi olmayan dış, makbul olmayan şeylerdendir. Velâyet, ilim ile doğru orantılıdır. Nice ümmî veliler vardır. Sözleri ciltlerce kitapla açıklanır. Demek ki onlar ilim sahibidirler.

Efendim velâyette mertebesi yüksek sandığımız çok kişinin unutulması acaba nedir?

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“Benim ümmetimin âlimleriBeni İsrail´in peygamberleri gibidir.”

Zaman içerisinde terakki eden bazı kutlu kişiler, Ümmet-i Muhammed(sallallâhü aleyhi ve sellem) arasında cemaatlere önder olurlar. Yolları Peygamberimiz Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem ve ala âlihi)´nin şeriatı üzeredir. Fakat müntesiplerinin kudretleri ancak o kutlu zatın dairesini aşamayınca, onunla dini hayatı yaşamamışlardır. Bundan dolayıda tabileri ayıplanmazlar. Fakat istenilen mertebe Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´de fena olmaktır.

Tasavvufta Fena-fi´r-resulmakamı ara makamlardan sayılsada Allah (celle celâlühû)´ta fena olma makamı bu makamdan ayrı değildir. Fena-fi´llah makamı ile Fena-fi´r-resul aynîlik ve gayrilikle (başkalık) ile vasıflanmıştır. Eğer ki; müridi O´nun makamına komşu olmazsamanevî yolu noksan olup,kesik kalır.

Mesela; vefatlarından sonra bazı evliya tasarruftan men edilir. Bu onların mertebelerine bağlıdır. Eğer bir veli Muhammedî meşrepte değilse onun tasarrufu devam etmez. Çünkü İslâm dışında bütün dinlerin şeriatı kaldırılmıştır. Yani İsevî, Musevî, İbrahimî vb. meşrepli veliler vefatlarından sonra tasarrufları kesilince ister istemez onların bağlıları da zamanla azalmıştır.

Efendim velileri incitici şekilde tenkitler çok olmaktadır. Ulema kesimi ise bunu aşırıya götürüp tasavvuf erbabını aşağılamaktan kendilerini alamıyorlar.

Ulema kendilerini ahkâmın koruyucusu kabul ederler. Fakat ilmin uygulamasına gelince, edebine riâyet etmedikleri gibi ibadet yönünden de çok zayıf kalırlar. Öyle aşırı giderler ki tasavvufu hurafeler yığını gibi görmeleri yanında, dinin dışında görüp küfür ehline karşı takındıkları tavrı takınırlar.

Ulema bu ilmin koruyucusudur. Fakat ilmin yaşamasını azamî şekilde, irfan ehli olan tarikat ehli yapar. Eğer tarikat ehli olmasa idi, bu dinin doruk noktasındaki ibadetleri belki de hayal olurdu. İbadetteki aşırılık ulema tarafından basite indirgense de, ibadetin olmadığı hayatta muamelatın (uygulamalar) olmayacağı kesindir. Velâyet mertebelerinde öyleleri vardır ki, uykusunda ayağını uzatmaktan haya eder. Bu gibi durumlar Allah (cc) katında makbul olan hakîkâtlerdendir.

Bizim yolun istismarı çoktur. Çünkü gönül işidir. Ulemayı taklit etmek ise zordur. Çünkü sahtesi açığa çabuk çıkar.

Bize göre dinin gülleri evliyalarsa onları koruyanlar da alimlerdir. Fakat bu ayrılık rüzgarı yıllarca esti ve yine esecektir. Çünkü meşrepler farklı olunca, aynı şeylerden tat almakta mümkün olmaz.

Efendim velayet sahiplerinin kendilerini bilmeleri nasıl olur?

Onlar kendilerinde olan şeyi de bilmeleri mümkün değildir. Fakat Allah (cc) ve dostları onu yavaş yavaş alıştırarak hazırlarlar. Bu hazırlama ile varlığa düşürmeden istenilen boyuta getirilirler.

Sonra o hale gelirler ki, Abdulkadir Geylani (ks) den ulaşan sözde bu hakîkât açıkça anlatılmıştır.

“Allah´ın velî kulları, diğer insanlara nispetle sağır ve kördürler; kalpleri Allah (cc)´a yakınlık peydâ edince başkasının sözünü duymaz olurlar, başkasını görmez olurlar. Yakınlık onları mest-u hayran eder, ilâhî heybet onları kendilerinden geçirir. Muhabbet onları mahbublarının yani Allah (cc)´ın huzuruna bağlar.Artık onlar Celâl sıfatiyle Cemâl sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa, ne de sola meyletmezler. Onların, ötesi olmayan bir yönü var; insanlar, cinler, melekler ve diğer yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir. Allah (cc)´ın fazl-ü kereminden yerler, dostluk şerbetinden içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez. Onlar bir vadide, halk da ayrı bir vâdidedir. Halka, Allah (cc)´ın emrettiğini emrederler Peygamberlere vekâleten, halkı Allah (cc)´ın men ettiği şeylerden men ederler. Hakikat de Peygamberlerin vârisleri bunlardır.

“Allah (cc)´ın velîleri, O´nun huzurunda edep makamındadırlar. Hakk´tan açık bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalplerine açık bir müsaade ilhâmı vâki olmadıkça mubâh şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepte tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hakk ile beraberdirler; kalpleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rablerine şu dünyada kalpleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani Allah (cc)´a kavuşmadıkları müddetçe gönül rahatlığına erişemezler.”

Efendim isteklerimize kavuşabilecek miyiz?

Bizim yolumuzda istek sahibi olmak diye bir şey yoktur. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz elindeki iki çakı l(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “şu ve şu neye delalet ediyor biliyor musunuz?” dedi.

Sahabe-i güzîn Efendilerimiz: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler.

Buyurdu ki: “şu uzağa düşen emeldir, bu yakına düşen de eceldir. Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşamadan ölüverir”. (Tirmizî)

Bize göstermiştir hiçbir kimse isteklerine kavuşamayacaktır. Velâyet mertebesindekilerde dahi, istekler bitmez. Çünkü onlar bile Allah (cc) aşkının izdırâbından sükûnet bulamazlar. Hep kavuşma arzuları vardır. Buna ise dünya aleminde bir şekilde kavuşulamaz.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz en büyük isteğini ahirete bırakması bundandır. Yani şefâat hakkını ahirete bırakarak ikinci bir halin karşısında isteğini zâyi etmemiştir. Biliyordu ki bir isteğin arkasını bir başka istek takip eder. Ahirette ise istekler karşılanmak ile hüküm altına alınmıştır. Basiret sahipleri istek sahibi olmaktan Allah (cc)´a sığınmışlardır. Çünkü istemek, karşısındaki varlığın dilenen için halinden anlamadığı ihtimalini de ortaya çıkarır ki, bu Allah (cc) için olmayacak bir şeydir. Çünkü Allah (cc) istemeden istekleri vermeye mutlak kâdirdir. Veliler onun için Allah (cc)´tan bir şey istemekten haya ederler. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ise istek olarak gösterdiği dualar yolun başındakiler içindir. Çünkü şeriat avam ile havasa birden inmiştir. Avam daraldığı yerde Allah (cc)´a direkt müracaat ederken, havas beklemeyi tercih ederek Allah (cc)´ın büyüklüğünün zahir olmasını bekler. Çünkü bu bekleyiş, tasdik makamının zirvesidir. Allah (cc) her şeye kâdirdir.

Fakat yine sen istek sahibi ol. Çünkü bu emirle sabittir. Allah (cc)´ım bizi affet.

Efendim istemek konusu gelince bize İsm-i âzam hakkında bilgi verir misiniz?

İsm-i âzam “En büyük” isim demektir. İsm-i âzam vücudun zikridir. Lisan ile yapılamaz. Bütün vücuttan gelen bir sestir. Bunun zikri yapana ağır gelir. Yani zikir zerrelerden çıkarak yapılır. Aşağıda bazı isimler gelecektir. Hangisinin İsm-i âzam olduğunu tayin etmekte çok zordur.

Allah (cc)´ın isimleri hakkında en büyük ifadesi ile isimlerde derecelendirmek yanlış olabilir. Gerçekte Allah (cc)´ın bütün isimleri büyüktür. Öyle ise bu ifâde niçin kullanıldı sorusu aklına gelebilir. Bu ifâde aslında rivayetler incelendiğinde aynı isimde birleşmez. Değişik ifadeler olması ismin, bir isim olmadığı ve zamanla ve insanlarda farklılıklar göstermektedir.

Allah (cc) ´tan başka şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı ‏‎ farklı bir şerefi yoktur.

Fakat bütün isimler İsm-i Âzâm´ın çerçevesi içinde saklıdır. Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) alemde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî)´e muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir.

Hakîkât-ı Muhammediye de İnsan-ı kamil´de tecelli eder. İnsan-ı kamil ise, bulunduğu zamanda İsm-i Âzam´ı görmede kullanacağın aynadır. Eğer bu aynayı bulamazsan bu isme ulaşamazsın. İnsânı Kâmili idrak etmek, İsm-i Âzam-ın göründüğü yer olarak bilmek demektir.

Hz. Aişe radiyallahu anhâ ile Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) arasındaki olan konuşma sana çok şeylerin haberini verecektir.

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:

“Allah (cc)´ı m! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği taktirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum.”

Başka bir gün Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) Hz. Aişe radiyallahu anhâ´ya “E y Aişe! Kendisiyle dua edildiği taktirde icabet ettiği ismi, Allah (cc)´ı n bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.

Hz. Aişe radiyallahu anhâ der ki: “Ben: “Ey Allah (cc)´ ı n Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!” dedim.

“Ey Aişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı ma oturdum. Sonra kalkıp, başını öptüm ve: “Ey Allah (cc)´ ın Resulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.

O yine: “Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Aişe! Onunla senin dünyevî bir şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki: “Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekat namaz kıldım, sonra: “Allah (cc)´ım! Sana Allah (cc) isminle dua ediyorum. Sana Rahmân isminle dua ediyorum. Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum. Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum. Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”

Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki: “Bu duam üzerine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz güldü ve: “İsm-i Âzam, senin yaptığı n şu duanın içinde geçti” buyurdu.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) hangi ismin İsm-i Âzam olduğunu kesinlikle belirtmemiştir. Fakat işaretler buyurarak ismin dolandığı çerçeveyi biz acizlere beyan etmiştir.

Allah (cc)”, el-Hayyu´l-Kayyûm, “La ilahe illallah”, “er-Rahmanu´r-Rahim”, “Allahu´r-Rahmanu´r Rahîm”, “Allahu la ilahe illa huve´l-Hayyu´l-Kayyum”, “Lâ ilahe illa hüve´l-Hayyu´l-Kayyum”, “Rabb”, “Allahu lâ ilahe illâ hüve´l-Ahadü´s-Samedü´llezî lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ahad”, “el-Hannânu´l-Mennânu Bedî´u´s-Semâvat ve´l-ard zü´l-Celâli ve´l-ikram el-Hayyu´l-Kayyum”…

İsm-i âzam burada bulunmayan isimlerden de olabilir. Lakin hepsinde “Allah” kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i âzam´ ın “Allah” lafzı olduğuna görüşlerin yönelmesi vardır. Çünkü bu isim sıfat olmayıp, zat isimidir. Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamıştır.

Bize göre her şahsın İsm-i Âzamı farklıdır. Çünkü böyle olması daha uygundur. İnsan yaratılış yönünden mükemmel yaratılmıştır. Fakat bu mükemmelliğin harekete geçmesi her insanda aynı merkezden olmaz. Çünkü terbiye edilebilecek vasıfta olan insanoğlu, aynı terbiye yolu ile terbiye olmadığı gibi, hepsi aynı manevî makamda olmadığı kesindir. Senin için uygun olanı biz söyleyebiliriz. Fakat sen kendin bulursan bu isimle tasarruf edebilirsin. Çünkü Allah (cc) sevdiklerine bu ismi bağışlar. Bağışladığı zamanda Allah (cc)´ın işlerine karışmamaya ve dünya nimetlerine rağbet etmediğin zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde sende kalmamış olur. O zamanda bilmek ve bilmemek sende aynı şeyler olmuştur.

Efendim himmet almak nasıl olur?

Himmet, müridin sadâkati ve söz dinlemesi ile kazanacağı lütuf ve tasarruftur. Şeyhin müritte tasarruf etmesi için bir bağın varlığı şarttır. Eğer bir bağ olmaz ise bu tasarrufta gerçekleşmez ve müritte bir olgunlaşma da olmaz. Bu bağın benzeri, La ilâhe illallah Muhammed´ür-rasûlullah demedikçe yapılan amellerin kabul olmamasıdır.

Himmet beklersen, hizmet etmen lazımdır. Hizmet denilince yardım türü amel etmen değildir. Hizmet gönlün kendini unutup, efendisine kurban edecek hale konulup söz tutmandır. Eğer bu hizmeti yapmazsan senelerce bir kapıda hizmetçi olsan bir menfaat zuhur etmez.

İhvanımız sıkıntı anında bizi unutmazsa biz onu unutmayız. Onun ihtiyacı olan duayı Allah (cc)´a yaparız. Allah (cc) da duamızı kabul eder. Biz sizleri kartalın gökyüzünden bakışı gibi bir an gaflete düşmeden yaparız.

Sizin türlü ihtiyaç ve dualarınız vardır. Öyle ki istekleriniz olmaz. Dualarınız kabul olunmaz. Fakat bizim dualarımız ve isteklerimiz Allah (cc) tarafından muhakkak kabul edilir. Aslında Allah (cc) duaların hiçbirini ret etmez. Lakin isteyen kulun menfaatini devamlı olarak da gözetir. Ama kul bunun farkında değildir.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Rabb´iniz ziyade haya sahibidir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten haya eder.” (Tirmizî)

Allah (cc) duaları muhakkak kabul eder. Birde dua eden temiz ağız olursa bu duanın ret edilmeyeceğine kuşkun olmasın.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Allah (cc)´a temiz ağızlarla dua ediniz” buyurmuştur. “Temiz ağızlar” nedir diye sorulunca; “birinizin ağzı, diğerine temizdir” demiştir. Bizim ağzımız sizin ağzınız olmuştur. Önemli olan bu ağza sahip çıkmaktır. Fakat çokları buna sahip olmak şöyle dursun kalpleri buna inanmak istememiştir. İnanırsan böyledir.

Efendim duanın başka kabul olma şartı da var mıdır?

Salih amel duayı yerine ulaştırır. Onun için salih amel işlemen dua etmendir.

Ömer bin Hattab (radiyallahü anh), “Allah (cc)´ın haram kıldığından sakınmakla dua ve tesbih kabul edilir,” Ebu Zer (radiyallahü anh) ise “yemeğe tuzun yettiği gibi duaya da iyilik yeter” dedikleri rivayet edildi.

İsrail oğullarına bir bela geldi, buna bir kurtuluş aradılar. Allah (cc) onların peygamberine şunu haber vermesini vahyetti:

“Siz yüksek yerere pis bedenlerle çıkıyorsunuz, siz kan akıttığınız ve evlerinizi haramlarla doldurduğunuz avuçları bana açıyorsunuz, şimdi benim gazabım sizin üzerinize şiddetli oldu ve benden ancak uzaklaşmanız artacaktır.”

Bizler ise icabetin yolunu günahlarla kapattık. Her sıkıntıda Allah (cc)´a dua ediyoruz sonra sıkıntılar gidince O´nu unutuyoruz. Sonra duaya nasıl icabet ümit ediyoruz, anlayabildin mi?

Efendim ben bu sözlerinize ve diğer sözlerinize her zaman iman ettim.

Allah (cc)´ ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mümin kimsenin mümin kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Sana düşen bir şeye muhtaç olduğunda Allah (cc)´tan değil bizden istemendir. Bizden isteyince senin ihtiyacın için biz duada bulunuruz. Bizimle Allah (cc) arasında perde yoktur.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İcâbete mazhar olmada gâip kimsenin, gâip kimse hakkında yaptığıduadan daha süratli olan yoktur.”(Tirmizî)

“Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı dua müstecâptır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. Kardeşi için hay r dua yaptıkça bu melek: “Amin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun” der.”(Müslim) buyurdular.

Biz bize teslim olan için kendimize istemediğimizi onun için isteriz.

Efendim sizi çok seviyorum.

Kur´an-ı Kerim´de “De ki; herkes kendi kâbiliyetine göre amelde bulunur.” (İsra 84) buyruldu.

Bizi Allah (cc) için sev. Bizdeki kemâlatımıza bakarak seversen bir fayda bulamazsın. Çünkü bunda illaki bir şahsî menfaatin vardır.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz,

“Allah (cc) herkesi sevdiği taife ile haşreder.”

“Bir insan bir taifeyi yaptıkları işten dolayı severse, kıyamet günü onlarla beraber haşreder.” (Kenz-ül İrfan) buyurdular.

Bizi sevmenin karşılığını elbette göreceksin. Bizi seven, işimizi de sever. Bu sevgi ise seni mahrum etmeyecektir. Kişi kendinde olmayanı sevemez. Sen bizim halimiz ile hallendiğin için bu sevgi sana kolay gelecektir. Bu sevgide seni Allah (cc)´a götürür. Allah (cc)´ta bir kulu severse, hiçbir şey ona artık zarar veremez. Günah da zarar veremez. Yani onu günahtan muhafaza eder. Razı olunan makama ulaştırır.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İnsan bir şeyi severse daima onu yâd eder” buyurdu. Bizi unutma. Biz seni unutmayız. Bizim unutmadığımızı da Allah (cc) unutmaz.

Allah (cc) bir kulu sevmişse isterse o kul O´ndan yüz çevirmiş olsun. İlâhî sevgiden muhakkak faydalanır. Allah (cc)´ım bizi Sen sev. Çünkü biz Seni nasıl sevebiliriz.

Efendim bazı kişiler ders alınca aklını oynatmaları veya sapıtmaları nedendir?

Zikir dersi veren kişi veli ve arif olmalıdır. Dersi verirken nuru ile birlikte verir. Eğer bu nur olmazsa zikir esnasında şeytan hazır olur. Zikredene zarar vermeye çalışır. Fakat nuru ile alınmışsa; nur ona perde olur. Bu şekilde şeytanın zararından korunur.

Efendim Kur´an-ı Kerim hafızları bu isimleri devamlı zikrederler.

Onların şeyhleri Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizdir. Onları devamlı şeytana karşı O muhafaza eder. Akılarını kaybeden hafız-ı kelam yoktur. Bazı aklını yitirenler olması ise, yaşadığı hayatın gafletine keffâret olsun diye olur ki buda rahmettir. Bazılarının da ağır bir zikir olan Kur´an-ı Kerim-i unutmaları ise, manevî hallerinin zayıflığındandır.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in “Kur´an-ı Kerim´i unutmaktan büyük günah görmedim” demesi bu durumu açıklar.

Zikir bir emanettir. “Emaneti ehline veriniz” sırrından zikri tarif eden kadar ve verilecek yerde önemlidir.

Unutma ki her ders alan, ders almamıştır. Her ders almayanda dersi yok, değildir. Bu bir hakîkâttir. Allah (cc) cümlemizi zikir ehlinden kılsın.

Efendim bazı evliyadan olduğu gibi sizden manasını kavrayamadığımız bazı sözler zuhur ediyor.

Bunun sebebi bizim kendi zatımız değildir. Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bazı zamanlar ümmetinden kemâle kavuşmuşlara kendi mânevi giysisini giydirir. Bu giymelerin uzun süreli olanları da vardır. Bu hal üzerimizde iken bu haller zuhur eder. Onun için söylenen sözleri bize değil, Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize nispet etmelisin. Bu haller yinede kemal ehlinde zuhur eder. Hakîkât ilmi emanettir zâhiren anlaşılmaz gibi bir rumuzla beyan edilirse, ehil olmayandan korumak içindir.

Bizdeki tasarruflar ve haller ancak Allah (cc)´ın emir ve iradesi ile olur.

Bütün yaptığımız ameller ret edilse de Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ile ilgili olanlar makbul olacaktır. Bu hallerimizden de sorumlu tutulmayacağız. Bizler O´nsuz geçen ömrü yaşanmış saymayız.

Efendim aşktan bahseder misiniz?

Aklın kaybolduğu yerdeki sevgidir. Aşkta günahlar sevap, sevaplar günah olur. Zaman ve mekan mefhumu kalmaz. Sorgu ve sual kalktığı haldir. Eğer bu hal beşerîlikten ilâhî aşka yönelmezse insanı helak eder. Bizim mektepte aşk ilk derstir. Bu dersi bütün ihvanımıza okuturuz. Bu dersi verenler sonunda irfan mektebine talebe olurlar. Aşk´ın geçilmesi zor ve tehlikeli olduğundan çok kaybı olan bir derstir. Bu dersi okuyan ihvanda kurtuluş çaresi teslimiyet bağını bağlanmalıdır. Teslimiyet elbette seni hedefine vardıracaktır.

Aşkın bahisleri muğlak yani kapalıdır. Onun için sözden çok yaşamakla tadılan bir şey olduğunu unutmamak lazımdır.

Efendim güvenmek nasıl olmalıdır?

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) vesselâm Beni İsrail´den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetmiştir.

Beni İsrail´den borç talep ettiği kimse: “Bana şahitlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahit olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahit olarak Allah (cc) yeter!” dedi. Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah (cc) yeter” dedi. Öbürü: “Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi.

Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:

“Ey Allah´ım, biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şahit istediğinde ben: “Şahit olarak Allah (cc) yeter!” demiştim. O da şahit olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah (cc) yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize attı ve odun denize gömüldü.

Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. Testere ile parçalayınca parayı ve mektubu buldu.

Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve:

“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi. Alacaklı:

“Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu. Öbürü:

“Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim” dedi. Alacaklı:

“Allah (cc), senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.” (Buhari)

Aklın bu hikayede dona kalacağı muhakkaktır. Şu unutulmamalıdır; “Allah (cc) ne güzel vekil ve ne güzel yardımcıdır”

Güvenmekte asıl olan şey aczin verdiği teminât kuvvetli tarafından kabul edilmesidir. Bunda niyet halis olursa, iki taraf art niyetli olmazsa Allah (cc) kendini aralarında tecelli ettirir. Allah (cc) kullar arasında işleri gizli niyetlerine kadar bilir. Fakat art niyetlerin varlığı işlerin aksine gitmesine sebep olur.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Borç, Allah (cc)´ın hoşlanmadığı bir şeye ait olmadığı müddetçe, Allah (cc), borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile birliktedir.”

Samimi olmak Allah (cc)´ın yardımına kavuşmaktır. Ne zaman ki insanlar birbirlerine art niyetler taşıyınca samimiyet ortadan kalktı. Bu sebeple iyi niyetli insanlar bile iyi hallerini kaybetmeye başladılar. Fakat şu bir gerçek ki sen her zaman yapabileceğin ve zararı dokunmayacak bir iyiliği, yani yaptığın da pişman olmayacağın iyiliği terk etme.

Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi), bir adamın “Allah´a yemin olsun ki, Allah (cc) filancayı bağışlamaz” dediğini, Allah (cc)´nın da buna şöyle buyurduğunu bil­dirdi:

“Her kim Benim birisini mağfiret etmeyeceğim üzere yemin edecek olursa, kast ettiği o kimseyi bağışlar ve kendi­sinin amelini de boşa çıkarırım.” (Müslim)

Çünkü insan cennete kendi amellerinden çok başkalarına yaptığı iyilikler ile gidecektir. Çünkü bir mümin kardeşine yapacağın ve düşüneceğin iyilik Rabbânî ahlak ile ilgilidir. Yani ilâhlık sıfatından gelir. Allah (cc) ise bu sınıf iyilikler karşısında, kullarını daha çok rahmet ve iltifatla mükafatlandırır.

“Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine: “Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah (cc)´ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız” derdi. Allah (cc) da onun günahlarından vazgeçti.” (Buhâri)

Efendim sevgideki temel nedir?

Fedakarlık bu temelin esasıdır. Eğer ki ısrarcı olursan bil ki sevgi kaybolup gider. Eğer kullar kendilerini Allah (cc)´a feda etmezlerse sevgi yolu açılmaz. Burada Allah (cc)´ın fedâkarlığı nedir? dersen; cevabımız şudur.

Allah (cc) kullarına layık olmadıkları nimetleri fazlaca ihsan buyurmasıdır.

Kur´an-ı Kerim´de “Eğer Allah (cc) insanlar ‎ı yaptıklar ‎ı ‏şey yüzünden cezalandıracak olsaydı ‎ , yeryüzünde hiçbir canlı ‎ mahlûk bırakmazdı ‎ . Fakat onlar ‎ belli bir müddete kadar tehir buyuruyor. Nihayet ecelleri gelince haklarında amellerine göre muamele yapılacaktı ‎r. Çünkü Allah (cc) kullarını ‎ hakkıyla görücü bulunmaktadır.” (Fatır45) buyurması; “Ben sizlere fedakarlık etmekteyim, yoksa kul olarak sizler bana, bir şekilde itiraz etmektesiniz” manasına gelmektedir.

Bizlerde ihvanın eğer hatalarını hemen görüp ona göre muamele yapsaydık, etrafımızda hiçbirisi kalmazdı.

Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz için şu ayetin inmesi fedâkarlığın karşılıklı olduğu, seven ve sevilen arasında müşterek olduğudur.

“Allah (cc)´tan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, eğer sen çirkin huylu, kat ‎ı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artı ‎k onlar ‎ı affet, onlar için af talebinde bulun, ve onlar ile emir hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah (cc)´a tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah (cc) tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran 159)

Allah (cc) kullarına sayılmayacak nimetler vermiştir. Fakat onlardan da fedâkarlık istemektedir.

“Şüphe yok ki; Allah (cc) müminlerden nefislerini ve mallarını, ‎ cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah (cc) yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları ‎ , Tevrat´ta, İncil´de ve Kuran´da zikredilmiş, hak olan bir ilâhî va´didir. Sözünü Allah (cc)´tan daha fazla yerine getirebilen kim vardır? Artık yapmış ‎‏ olduğunuz o alışverişten dolayı ‎ size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur . (Tevbe 111)

Çokları vardır yanımıza gelirler ´Efendi Hazretleri bu can sana fedâdır´ derler. Fakat biz ona iğne ucu kadar bir dokunsak görürsün ki, canından vazgeçmemiştir. Aşkın ilk sözü ´Fedâkarlık´ tır. Bunun tarifini Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle yapmıştır.

Hz. Ömer (radı yallahu anh):”Ey Allah (cc)´ ın Rasûlü! Sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ş u cevabı verdi: “Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zül-celâl´e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça iman ın eksiktir!”

Hz. Ömer (radı yallahu anh): “Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!” dedi.

Bunun üzerine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz: “İşte şimdi kâmil imâna erdin Ey Ömer!” buyurdular.” (Buhârî)

Şunu da unutma ki; yine en çok fedâkarlık Allah (cc)´ındır. Çünkü aczin ve zayıfın fedâkarlığı kuvvetliye olmadığıdır. Buna göre kuvvetliye düşen, zayıfı af etmesidir. Bizler her zaman Allah (cc)´tan affımızı istemeliyiz. Bizler zayıf ve aciz kullarız. Allah (cc)´tan daha merhametli hiçbir şey yoktur.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´in huzurlarına bir takım esirler gelmiştir. Bunların içinde emzikli bir kadın vardı. Çocuğunu kaybetmişti. O, göğsüne biriken sütü sağıyor çocuklara veriyor, emziriyordu. Bu kadın esirler arasında çocuğunu bulunca hemen alıp sînesine bastı ve derin bir ‏şefkatle çocuğunu emzirmeğe başladı. Bu yüksek ‏şefkat levhasını ‎ görünce, Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize:

Şu kadının çocuğunu ateşe atacağını sanı ‎r m ‎ısınız? dedi. Biz de: Hayır, atmamağa muktedir oldukça atmaz, dedik. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz:

“İşte Allah (cc) kullarına, bu kadının çocuğuna şefkatinden daha merhametlidir”, buyurdu .

Efendim sevgideki işareti bize bildirir misiniz?

Bunu sormasaydın iyi olurdu. Buna dayanan fazla olmadı. Çünkü sevgi güzel ve mükâfatı çok olmasına rağmen birazda elemden de uzak değildir. Her güzelliğin bir zahmeti olsa gerektir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize bunu şöyle bildirdi.

“Bir adam gelerek “Ey Allah (cc)´ı n Rasûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlüllah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi.

Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) bunun üzerine adama:

“Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” (Tirmizî)

“Kişi diyaneti nispetinde belaya maruz kalır. Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar. Kim dininde şiddetli ve sağlam olursa onun belası da şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah (cc) onu da diyaneti nispetinde imtihan eder. Bela kulun peşini bırakmaz.

Tâ o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizi)

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz bu sırra binâen “Allah (cc)´ım ihvanıma zekat verecek kadar çok mal, zekat alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Bunun hikmeti ile ihvan-ı kiramda fazla bir zenginlik zuhur etmedi.

Zenginliğin artmasını malda değil kanaatte arayınız. Eğer ki mal artıyor ve gafletinde bir artış varsa o zaman kendine dikkat etmeni isteriz. Her kolaylığın arkası bir zorluk, her zorluğun arkası da bir kolaylıktır. Fakat “fakirlik neredeyse küfür olacaktı” sırrını da unutmamak lazımdır. Fakat fakirlik yine zenginlikten daha emniyetlidir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Fakirlik benim iftihârımdır” buyurmasına buna delildir.

Allah (cc), sevginin neticesi verdiği bu nimetin sırrını ahirette açacağı malumdur. Çünkü verilen bu nimet takdir edilemeyecek kadar büyüktür.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Mirâç sırasında cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı .” (Buhârî)

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) şöyle dua etmiştir: “Allah (cc)´ım, beni miskin olarak, yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret.” (Tirmizi)

“Bana zayıflarınızı arayın. Zira sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” (Ebü Dâvud)

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” (Tirmizi)

Bize örnek olması açısından bu hal gözümüzün önünden hiç kaybolmamalıdır.

“Hz. Ömer (radıyallâhu anh) insanların nail oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki:

“Gerçekten ben Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.” (Müslim)

Yine, Hz. Ömer (radiyallâhu anh) Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin evininin, başını dayandığı içerisi lifle doldurulmuş bir yastık, vücudunun ancak bir kısmına kifâyet eden hurma yaprağından örülmüş bir hası r, tepesinin üzerinde asılı ‎ duran işlenmemiş bir kaç deri ve bir miktarda deri işlemede kullanılan ağaç yaprağından olduğundan bahseder.

Hasırın örgülerinin, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) vücûdunun açı k yerlerinde izler yapmış olduğunu gören Hz. Ömer (radiyallahu anh) manzaradan müteessir olarak ağlamaya başlar. Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) niçin ağladığını sorunca:

“Nasıl ağlamayayım, şu hasır vücudunda izler bırakmış, odada ise görülenlerden başka bir şey yok. Şu Kisrâ ve Kayser nehirler, meyveler içerisinde altı n tahtlar, ipek ve atlas yataklar üzerinde olsunlar, Sen ise Allah (cc)´ı n Rasûlü ol da böyle yokluk çek, sana da yatak yapsak olmaz mı ? der.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Onların nimeti dünyada peşin verilmiştir.” “Benim dünya ile ne alâkam var, ben dünyada kendimi bir ağacın altında gölgelenip, sonra bırakı p giden yolcu gibi görüyorum” cevabını vermiştir.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu:

Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:

“Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

Ebû Hüreyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu:

“Ağlama Ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azâbından kurtarır.” (Kenzu´l-Ummâl)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin şu halini gözünde bir canlandır.

Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü´nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O´nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir ânında O´ndan ayrılmayan insandı. Hayatı boyunca hep Onunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine´nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (r.a.)´di ve Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ona selâm verdi. Ardından da sordu:

“Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?”

Ebû Bekir (r.a.), Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke´de Rasûlüllâh (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihi)´ı kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü´ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmi Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O´nu düşünüyorsun” demişti.

O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O´nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O´ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah´ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlüllâh, Sen niye çıktın?”

Cevap aynıydı. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer´di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (r.a.)´i almıştı. Gelen Hz. Ömer (r.a.)´di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Kâinâtın Sultanı (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi), Ömer (r.a.)´e de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi:

“Açlık, Ey Allah´ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimizin hatırına Ebu´l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu´l-Heysem´e gidelim” dedi.

Ebu´l-Heysem (r.a.)´in evine vardılar. Ebu´l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslendi. Ebu´l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl, mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! kalk Ömer geldi” dedi. Ebu´l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer´in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe´l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizdi. O, “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) geldi!” diyordu.

Ebu´l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin gözleri dolu dolu oldu. Dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah´a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” (Müslim)

Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” (102/Tekâsür, 8).

Ya Rabb´i sevgilinin halini kazanamayız. Lakin bu sevgi uğruna bizi onun tattığı elemlerden de mahrum etme. Sevgilinin halini kazanmayan aşk ve sevgi yalandan başka bir şey değildir. Yalan müminde olmayacağına göre bizde bu halden ayrı değilizdir. İnşâallah…

Efendim gençlerin evlenmede ağır davranmaları için ne buyurursunuz?

Yukarıdaki konunun devamı olarak aşağıdaki hadisi hatırlamak uygun olacaktır. Bu işte bir güven meselesinden başka bir şey değildir. Evlilik Allah (cc) rızası için olursa sorunlar kökünden çözülmüş olacaktır. Çok gençler maddiyatın elde edilmesinin arkasından izdivaç düşünmeleri imanın noksanlığına işarettir.

“Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Şüphesiz, borç sahibi ödemeden ölünce, borcu Kıyamet günü ondan alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:

1. Adamın gücü Allah (cc) yolunda savaşta zayıflar, o da Allah (cc) düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır.

2. Bir adamın yanında bir Müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır.

3. Bir adam, bekarlık sebebiyle nefsinden Allah (cc)´a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle borçlanarak evlenir. Allah (cc), kıyamet günü, bunların borçlarını kendisi öder.”

Allah (cc)´ım doğru olarak bildiğimiz hatalardan sana sığınırız. İnsanlar hayatı kendi kontrollerinden çıkarıp Allah (cc)´a bıraksalardı, çok şeyler kendiliğinden düzelirdi. Fakat her şeyin sahibine karşı bu güvensizlik hepimize üzüntüden başka bir şey getirmemiştir. Allah (cc)´güvenmeyen bir insanın kime güveneceği meçhuldür.

Efendim son zamanlarda yangınların artması nedendir?

Son zamanlarda cemaatın terk edilmesi bu türlü felaketlerin artmasına sebep olur. Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Şu erkekler ya cemaatleri terk etmeye son verirler ya da evlerini tepelerine yıkacağım.” (İbn-i Mace)

“Eğer evlerde kadınlar, çocuklar olmasaydı, yatsı namazına başlar ve gençlere, namaza gelmeyenlerin evlerini yakmaları söylerdim” rivayetleri bu hakîkâtin remzen ifadesi ve olan yangınların asıl sebebini bize bildirmektedir. Biz bu sünneti ömrümüzün sonuna kadar terk etmedik.

Efendim kafirlerin dünyada rahat etmesi nedendir?

Allah (cc) mümin kullarını geçici nimetler ile taltif etmek istemez. Ahiret yurdunda onun üzülmesini istemediği gibi onu dünya nimetlerinden de mahrum etmez. Fakat dünya nimetlerine aldanıp boğulmasına razı da olmaz. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle buyurdu:

“Allah (cc), mümin kulunun dünyada iken işlediği iyiliğine karşı zulmetmez. Ahirette de onun karşılığını verecektir. Kafire gelince, dünyada yaptığı iyi işlerinden dolayı Allah (cc) dünyada iken ona verir, ta ki âhirete intikal edince de bu iyiliklerinin karşılığı ona orada verilmez.” (Müslim)

Efendim kıyamet alâmetlerinde olaylar rivayetlerdekinin aynı şeklinde mi olacak?

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz olayları rumuzlu anlattığı gibi hakîkâtine uygunda buyurmuştur. Fakat sana düşen alemin kıyameti ile meşgul olmayıp, kendi kıyametine bakmandır. Olayları kendin açından incelersin. Bu konulardan hissene düşeni alırsın. İstikametini doğrultup kardeşlerine örnek olabiliyorsan bu senin için bir lütuf olur.

Efendim “Diri diri gömülen kızın hangi suçlarından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman”(Tekvir 8-9) ayeti hakkında bilgi veriri misiniz?

Bu ayet hakkında cahiliyye dönemi için gelmiş olduğu rivayetler arasındadır. Fakat bu ayetle ilgili Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin bir hadisinde “Çocukları diri olarak toprağa gömen ve gömülende ateştedir” (Ebû Dâvut) buyurmuştur. Bu hadis hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bize göre bu hal cahiliyye dönemi için olduğu gibi, ahir zaman insanları içinde geçerlidir. Yani çocuklarını öyle yetiştirenler gelecek ki hem çocukları ve hem de kendileri Allah (cc) isyan içinde cehenneme düşeceklerdir. Ahir zamanda kız evlatlarını yetiştirmek zor olacağı açıklanmıştır.

Öyle bir halle hallenir ki, insanlar diri, diri kendilerini toprağa gömerler. Bu gömmenin sırrını çözmek zor olmasa gerektir.

Efendim işlediğimiz günahı anlatmanın zararı nedir?

Bazıları “Allah (cc)´ın bildiğini kuldan niye saklayayım” diyerek günahlarını anlatmayı dürüstlük zannederler. Aslında bu yanlış işlerdendir. Onun için günahın ifşasından sakınmak lazımdır. Allah (cc)´ın gazap ettiği günah haya perdesinden sıyrılmış olandır. Utanmadan yapılan ve cemiyeti alakadar eden günahlar sebebiyle azap tecelli eder. İnsanların günahı temel alan cemiyetler kurması deprem ve benzeri felâketlerin gelmesine sebep olmuştur. Onun içindir ki, fuhşun cemiyette açıktan işlenmesi, azabın gelmesi ve huzursuzlukların sebebidir.

İnsanın hata işleyeceği bilinen bir gerçektir. Fakat her hatanın sonunda Allah (cc)´tan affını istemesi ve tövbe etmesi onun bir şekilde kurtuluşunu sağlar. Allah (cc) günahın saklanmasından hoşlanır. Çünkü saklamakta utanç vardır. Allah (cc) utananları ise çok sever.

“Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır, günah açıktan işleyenler hariç. Kişinin geceleyin işlediği kötü bir ameli Allah (cc) örtmüştür. Ama, sabah olunca o: “Ey falan, bu gece ben ş u şu işleri yaptım!” der. Böylece o, geceleyin Allah (cc) kendini örtmüş olduğu halde, sabahleyin, üzerindeki Allah (cc)´ı n örtüsünü açar. İşte bu, günah açıktan işlemenin bir çeşididir.” (Buharî)

Efendim Allah (cc)´ın bizler için nasihati nedir?

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, Azîz ve celil alan Rabb´inden naklen anlattığına göre, Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.

Ey kullarım! Hidayet verdiklerim dışında hepiniz doğru yoldan sapmışlarsınız. Öyleyse benden hidayet isteyin de sizi hidayet edeyim!

Ey kullarım! Benim yedirdiklerim hâriç, hepiniz açlarsınız. Öyleyse benden yiyecek isteyin de size yiyecek vereyim!

Ey kullarım! Benim giydirdiklerim hariç hepiniz çıplaklarsınız! Öyleyse benden giyinme talep edin de sizleri giydireyim!

Ey kullarım! Sizler gece ve gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları affederim. Öyleyse benden mağfiret talep edin de sizleri bağışlayayım.

Ey kullarım! Bana zarar verme mevkiine ulaşamazsınız ki bana zarar veresiniz! Bana fayda sağlama mertebesine de ulaşamazsınız ki bana menfaat sağlayasınız.

Ey kullarım! Şayet sizlerin öncekileri sonrakileri; insan olanları, cinnî olanları hepsi de sizden en müttakî bir insanın kalbi üzere olsaydınız, bu benim mülkümde hiç bir şeyi zerre miktar artırmazdı.

Ey kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insan olanlarınız, cinnî olanlarınız sizden en fâcir (kötü) bir kimsenin kalbi üzere olsaydınız, bu benim mülkümden zerre kadar bir eksiklik hâsıl etmezdi.

Ey kullarım! Eğer sizlerin öncekileri ve sonrakileri, insan olanları, cinnî olanları bir düzlükte toplanıp bana talepte bulunsaydınız, ben de her insana istediğini verseydim, bu, benim yanımda olandan, iğnenin denize batırıldığı zaman hasıl ettiği eksilme kadar bir noksanlık ancak meydana getirirdi.

Ey kullarım! Bunlar sizin amelleriniz, onları sizin için sayıyorum. Sonra bunların karşılığını size ödeyeceğim. Öyleyse sizden kim bir hayırla karşılaşırsa Bana şükür etsin. Kim de hayır değil de başka bir şey bulursa, kendinden başka bir şeyi kınamasın, başına geleni kendinden bilsin.” (Müslim)

“Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, affımı ümit ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim.

Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim.

Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.”(Tirmizi)

“İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağım.”

“Sen infak et, ben de sana infak edeyim.” (Buhârî)

“Her kim ki benim kazâma rıza göstermez ve belâma sabır etmezse, Benden başka Rabb arasın.” (Râmuz)

“Hiçbir kul yoktur ki, onun razı olduğu veya olmadığı bir hüküm vereyim de onun için hayırlı olmasın.” (Râmuz)

“Allah (cc) için kızıp, Allah (cc) için razı olmadıkça, kul hakîkât-ı imanı hak etmez.”

“Ey Ademoğlu! Beni zikrettikçe şükürdesin. Unuttukça küfürdesin.” (Râmuz)

“Günah yapıp ta onu affımın yanında büyük görene, gazaplandığım gibi hiç kimseye gazaplanmam. Eğer cezayı acele verici olaydım veya acele etmek şanımdan olaydı, rahmetimden ümit kesenlere cezayı acele verirdim. Eğer kullarıma merhamet etmeseydim bile, benim huzurumda durmak kendilerini korkutanlara bundan dolayı rahmet ederdim. Sevaplarını verirdim, korktuklarından emin ederdim.” (Râmuz)

Oğulcağızım Allah (cc)´ın bu rahmeti ve ihsanı karşısında kullara ve sana düşen insanlığının şükrünü edâ etmendir. Öyle ki Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in buyurduğu gibi “Allah (cc)´ı öyle zikredin ki size deli desinler” “Her taş ve ağacın altında zikret sana mürâi desinler” (Râmuz) durumuna düşmen lazımdır.

Bizim söylediğimiz meselelerin çoğu keşfe dayanır. Fakat Efendi Hazretlerinin ulaşmadıkları makamları aslâ anlatmadığını çok iyi bilmekteyiz. Kelamlarını da hadisi şerifler ile desteklemeye çalıştık. Konular üzerine çok sözler söylenebilir. Çünkü insanların dilini üzerinden uzak tutamazsın.

Hz. Musa (aleyhisselâm) “Ya Rabb´i insanların dilini benden uzak tut” diye dua etti. Allah (cc) “ben onların dilini katımdan bile uzak tutmadım” buyurdu.

Bu dinlediklerin neticesinde Allah (cc)´tan ayrı düşersen ve unutursan artık sana hiçbir şey fayda vermez. Fakat biliyoruz ki bu kadar müjdenin ve haberlerin sonunda sen, biz ve diğer kardeşlerin Allah (cc)´ı ve Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi çok seveceksiniz.

Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli seyyidinâ Muhammed.

Rabbenâ âtina fiddünya haseneten ve filâhireti haseneten ve kınâ azâbennâr. Âmin.

SORULAR

Efendim sayenizde hakîkât sırlarından haber almaktayız. Bunun şükrünü edemeyeceğimizi çok iyi bilmekte ve bu lutfunuzu artırmanızı istemekteyiz.

Efendim yaratılışınız hakkındaki rivayete deliliniz nedir?

Efendim ben buna inandım. Fakat bunu yeni duyanlar nasıl kabul ederler.

Efendim, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinin, Şah Nakşibend (ks) Hazretlerinin ve sizin İbrahim bin Ethem (ks) hakkında “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşat ederdik,” söz söylediği rivayeti vardır.

Efendim bu okul yüce, hocası yüce, fakat talebesini niçin zayıflardan seçer?

Efendim insanın dayanacağı bir dostu olması ne güzel bir nimettir. Bu müjdenizle sevinmeyi çok istiyoruz.

Efendim insanlara yol gösterici olabilir miyiz?

Efendim akıl niçin verildi?

Efendim ben korkuyu kaybedince düzenin bozulup, korkunca düzgün olması bundan mı?

Efendim ben yanlış içerisinde miyim?

Efendim bu şeyleri duyunca üzülüyorum, çaresizliğin acısıyla ölümü istiyorum.

Efendim göreceğimiz ölüm nedir?

Ölüm perde açıp, gerçek açığa çıkınca üzülmek ve sevinmek bir mana vermeyecekse biz neyiz?

Efendim kararınız nedir?

Efendim Sen kimsin?

Efendim ama ben var olduğumu sanıyorum.

Efendim aradan perdeyi çektiler, ben yok oldum. Ben çıkınca Sen yok gibi oldun. Ben ile Senin farkı yoksa bu ayrılık neden oldu? Sonsuz bir hasret duyuyorum. Seni bulmak için geldim. Ben yok olmayınca hasret de bitmedi.

Efendim kuvvetim yoktur.

Efendim nereden bulacağım?

Efendim hangi arzular, yaşamak arzularını mı?

Efendim bu sır her kişide olur mu?

Efendim ben şimdi kaçınılmaz bir gerçek miyim?

Nasıl?

Efendim biz ne yapmalıyız?

Efendim nasıl dua edeyim,

Efendim seni tanımak istiyorum. Çünkü Sensiz bir şeye varamayacağıma göre yakınlığımın artmasını istiyorum

Fakat ben kendimin kötü olduğumu biliyorum. Şimdi Sen, bende olan kötülüklerle örtüşür müsün?

Ben senim, nedir?

Efendim ölüm bize geldiğinde Seni yanımda bulabilir miyim?

Efendim aklım karışıyor, ne demek istiyorsunuz?

Efendim öyle ise ben bir şey yapmadan dursam daha iyi olmaz mı?

Efendim sizin hakîkâtinize ulaşamayacağımıza göre yalnızlık hisseder misiniz?

Efendim siz bu dünyadan öbür dünyaya göçünce sizi çokları terk etmeye ne sebep oldu?

Efendim biz Allah (cc) ile beraber olamaz mıyız?

Efendim aracı gibi bir şey mi?

Efendim her zaman değilde bazen güzel haller hissetmem neden oluyor?

Efendim her zaman her şeyde ben muhtaç mıyım?

Efendim bu şeyleri bilince istediklerime kavuşabilir miyim?

Efendim bunu duyunca çalışmak içimden gelmiyor.

Efendim bazı şeylerde benim sorumluluğum olmasa gerektir.

Efendim bazı zamanlar içimizde büyük bir iştiyak doğar. Bu iştiyak ile kendimize bir gayret gelir. Fakat halimizi bir türlü çeviremiyoruz.

Efendim yanlış olan şeyleri tespit etmek bize mi aittir?

Efendim nasıl?

Efendim ya kavuşamayanlar!

Efendim bu haksızlık gibi bir şey değil mi?

Efendim yanlış düşünceye düşmekten Allah (cc) kulunu korumaz mı?

Efendim dünyaya gelmemizden maksat nedir?

Efendim dünyaya gelmek bir şans mı, yoksa şansızlık mı?

Efendim bu düşmanı nasıl yeneyim?

Efendim dünya için çalışmayalım mı?

Efendim bazıları zengin olunca daha iyi kul olurum, dediler.

Efendim çabalarımız ne için olmalıdır?

Efendim bu anlattıklarınız bizde tembellik meydana getirmez mi?

Efendim rızık daralır ve çoğalır mı?

Efendim olan şeylerdeki hikmeti nasıl anlayacağım.

Efendim her insan hatalı bir iş yapar mı?

Efendim Hakîkât ilmini en güzel bilenlerden biri Hazreti Ali radıyallahu anh´tır. Fakat zamanında büyük fitneler zuhur etmiştir.

Efendim layık olmak benim elimde midir?

Efendim bazen gönlümüzdeki isteklerin olması nedir?

Efendim o zaman düşünceyi de mi terk edeceğiz.?

Efendim Hızır (as) Musa (as)´a nasıl meselelerde üstün oldu?

Efendim bizim Hızır ile bir ilişkimiz olacak mı?

Efendim bu sırların neticesine varabilecek miyiz?

Efendim neden?

Fakat Allah (cc) görüyor, işitiyor vb. sıfatları kullanıyoruz.

Efendim inkarcının inkarını düzeltmek gerekmez mi?

Efendim pes etmek doğru mudur?

Efendim bazen ahireti, bazen de dünyayı seviyorum. İkisini de kalben hissediyorum.

Efendim kuzeyde ve güneyde farklı olarak aynı anda kış ve yaz oluyor.

Efendim anlattıklarınıza göre ben Allah (cc) tan ne istemeliyim?

Efendim bilgilerin hakîkâtini nasıl anlayacağım?

Efendim sonuçların en güzelini bildirir misiniz?

Efendim namaz hususunda titiz durmanız nedendir?

Efendim kul bütün sorgulardan geçse de kul hakkından helalleşmeden geçemeyecek nedir?

Efendim cennette bildiğimiz nimetlerle mi karşılaşacağız?

Efendim Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Firavun´un imanlı göçtüğünü ve bir zaman sonra cehennemin içindekilere azap yerine nimet olacağından bahsediyor.

Efendim öyle ise şeytan hakkında ne buyurursunuz?

Efendim Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ümmetim” diye dua ederken ne demek istemektedir?

Efendim ahirette üzüntü veren şeylerden her kulun nasibi olacak mı?

Efendim imtihanlarda bir sınır var mıdır?

Efendim ne kadar zor bir hayatın içindeyiz ki, yaptığımız doğrular bile yanlış çıkıyor.

Efendim buna deliliniz nedir?

Efendim zamanla bizde yanlış olan şeyleri doğru gibi hissetmeye başlıyoruz.

Efendim biz insanlar için iyi olan bir şeyi ister iken, niçin onlar bizim gördüklerimize değil de kendi isteklerine meylediyorlar?

Efendim bazı insanları yetiştirmek için çok emek sarf ediyoruz. Lakin sonuçta neden istenilen olmuyor?

Efendim kullar niçin imtihan edilir?

Efendim bazı konuları gelip danışmanın sonuçları ağır olmakta mıdır?

Efendim biz insanları uyarmak için bir gayrette olmamız doğru bir şey midir?

Efendim bir peygamber kavmini Allah (cc)´a davet için gelmez mi?

Efendim ne yapmalıyız?

Efendim bu gibi hakîkâtlerin ışığında hep kendinizi gizli tutmaktan gayeniz nedir?

Efendim evliyalar kabirleri niçin daha çok ziyaret edilir?

Efendim velâyette mertebesi yüksek sandığımız çok kişinin unutulması acaba nedir?

Efendim velileri incitici şekilde tenkitler çok olmaktadır. Ulema kesimi ise bunu aşırıya götürüp tasavvuf erbabını aşağılamaktan kendilerini alamıyorlar.

Efendim velayet sahiplerinin kendilerini bilmeleri nasıl olur?

Efendim isteklerimize kavuşabilecek miyiz?

Efendim istemek konusu gelince bize İsm-i âzam hakkında bilgi verir misiniz?

Efendim himmet almak nasıl olur?

Efendim duanın başka kabul olma şartı da var mıdır?

Efendim ben bu sözlerinize ve diğer sözlerinize her zaman iman ettim.

Efendim sizi çok seviyorum.

Efendim bazı kişiler ders alınca aklını oynatmaları veya sapıtmaları nedendir?

Efendim Kur´an-ı Kerim hafızları bu isimleri devamlı zikrederler.

Efendim bazı evliyadan olduğu gibi sizden manasını kavrayamadığımız bazı sözler zuhur ediyor.

Efendim aşktan bahseder misiniz?

Efendim güvenmek nasıl olmalıdır?

Efendim sevgideki temel nedir?

Efendim sevgideki işareti bize bildirir misiniz?

Efendim gençlerin evlenmede ağır davranmaları için ne buyurursunuz?

Efendim son zamanlarda yangınların artması nedendir?

Efendim kafirlerin dünyada rahat etmesi nedendir?

Efendim kıyamet alâmetlerinde olaylar rivayetlerdekinin aynı şeklinde mi olacak?

Efendim “Diri diri gömülen kızın hangi suçlarından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman”(Tekvir – ) ayeti hakkında bilgi veriri misiniz?

Efendim işlediğimiz günahı anlatmanın zararı nedir?

Efendim Allah (cc)´ın bizler için nasihati nedir?

 

 

DEMONOLOJİ VE PAGAN DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE


Demonolojinin kökeni.

[Donuk varlıklardan yansıyan veya şeffaf varlıklardan geçerken kırılan, tek bir düz çizgi veya çok sayıda çizgi halinde, parlak cisimlerin görme organlarında bıraktığı izlenim, Tanrı’nın görme organları verdiği canlılarda, izlenimin kaynaklandığı nesnenin bir tasavvurunu yaratır; buna görme denilir; ve salt bir tasavvur olarak değil, bizim dışımızdaki varlığın kendisi gibi görünür; tıpkı, bir kişi gözüne kuvvetle bastırdığında, gözünün önünde ve onun dışında, kendisinden başka hiç kimsenin algılamadığı bir ışık görünmesi gibi; çünkü gerçekte onun dışında böyle bir şey olmayıp, sadece iç organlarda, onun böyle düşünmesine neden olan, dışarıya doğru bir basınç yapan bir hareket vardır. Ona yol açan nesne ortadan kalktıktan sonra da devam eden bu basıncın neden olduğu harekete imge ve anı deriz; ve uykuda ve bazen hastalık veya şiddet nedeniyle organların büyük bir rahatsızlığında, bir düş deriz;

Görme duyusunun bu niteliği, geçmişte doğanın bilgisine sahip olduğunu iddia edenlerce asla anlaşılmamış olduğu; ve hele, doğanın bilgisi gibi, günlük işlerinden uzak şeyler üzerinde düşünmeyen kişilerce hiç anlaşılmadığı için; muhayyile ve algıdaki bu imgelerin, gerçekten bizim dışımızdaki şeyler olarak kavranmasından başka bir biçimde kavranması zordu: bunlardan bazıları, nereye ve nasıl bilinmeksizin yok olup gittikleri için, tamamen gayrimaddi, yani cisimsiz olarak veya maddesi olmayan varlıklar olarak; herhangi bir renkli veya biçimli varlığı olmayan renk ve biçim olarak düşünülür; ve istediklerinde bizim gözlerimize görünmek için bir kılık olarak havai bedenlere bürünebildiklerine inanılır; başkaları ise, bunların, varlıklar ve yaşayan yaratıklar olduklarına, fakat havadan veya daha ince ve eservari bir maddeden yapıldıklarına ve bu maddenin, göze göründüğü anda, yoğunlaştığına inanır. Fakat her iki durumda da, bunlar aynı şekilde adlandırılır, CİNLER (“DÆMONS”). Sanki hayalini gördükleri ölüler, kendi kafalarının içinde değil, havada veya cennette veya cehennemde yaşıyormuş gibi; ve fantazmalar değil, hortlaklarmış gibi; bu mantıkla insan, kendi hayaletini bir aynada, veya yıldızların hayaletlerini bir ırmakta gördüğünü söyleyebilir; veya güneşin bir ayak kadar olan görünüşünü, görünen bütün dünyayı aydınlatan o büyük güneşin cini veya hayaleti olarak adlandırabilir: ve bu şekilde, kendisine iyilik veya kötülük yapmak için bilinmeyen, yani, sınırsız bir güce sahip şeyler olarak bunlardan korkabilir; ve işte böylelikle, pagan devletlerin yöneticileri, kamusal barışı ve bunun için gerekli olan yurttaşların itaatini sağlamak için, (pagan dininin başlıca rahipleri olan şairlerin özellikle istihdam edildiği ve sayıldığı) DEMONOLO'yi kurarak ve cinlerden bazılarını, itaate teşvik için, iyi cinler ve bazılarını da, yasaların ihlaline karşı caydırıcı olsun diye, kötü cinler ilan ederek, insanların bu korkusunu düzenlemeye çalışmışlardır.

Eski insanların cinleri nelerdi.

Cinler adını verdikleri şeylerin ne tür şeyler olduğu, Greklerin en eski şairlerinden biri olan Hesiodos tarafından yazılmış olan, onların tanrılarının şeceresinde; ve diğer tarihlerde görülmektedir.

Bu inanış nasıl yayıldı.

Grekler, kolonileri ve fetihleri yoluyla, dillerini ve yazılarını Asya ya, Mısır’a ve İtalya’ya yaydılar; ve oralarda, bunun bir sonucu olarak, demonoloji’lerini  veya, Aziz Paulus’un deyişiyle (Timoteos'a Birinci Mektup IV. 1), iblisler hakkındaki fikirlerini de yaydılar. Bu yolla, bu fikirler, hem Yahudiye’nin hem de İskenderiye’nin, ve yaşadıkları diğer yerlerin Yahudilerine de bulaştı.

Bu inanış Yahudiler tarafından ne ölçüde kabul edildi.

Fakat onlar, cin kelimesini, Grekler gibi, hem iyi hem de kötü ruhlar için değil, sadece kötü ruhlar için kullandılar: ve iyi cinlere Tanrı’nın ruhu adını verdiler; ve onların, peygamber olmak için bedenlerine girdikleri kişilere saygı gösterdiler.

Özet olarak, bütün tuhaflıkları, eğer iyi ise, Tanrı’nın ruhuna atfettiler; ve eğer kötü ise, bir cin’e, fakat bir kakodaimona, bir kötü cin’i, yani bir iblis’e atfettiler.

Böylece, bizim çılgın veya deli dediğimiz; veya saralı insanları veya, anlamadıkları için, saçma olduğunu düşündükleri sözler eden insanları cinli, yani iblis tarafından ele geçirilmiş olarak adlandırdılar.

Kötü bir şöhret edinecek derecede pis bir kimse için de, onun pis bir ruha sahip olduğunu; sağır birisi için, onun sağır bir ruha sahip olduğunu; Vaftizci Yahya için (Matta XI. 18), onun oruç tutmasındaki özellik nedeniyle, içinde bir iblis olduğunu söylemişler; ve İsa için, sözlerini tutan bir kimsenin ebediyen ölüm görmeyeceğini (Yuhanna VIII. 52) söylediğinden ötürü, Şimdi biliyoruz ki sende bir iblis vardır; İbrahim öldü ve peygamberler de öldü diye konuşmuşlardır: ve yine, Onu öldürmeye gittiler (Yuhanna VII. 20) dediği için, kavim şöyle cevap vermiştir, Sende bir iblis var; seni öldürmeye kim gider?

Buradan açıkça görülüyor ki, Yahudiler fantazmalar hakkında aynı görüşlere sahiptiler; yani, bunların fantazmalar, beynin yarattığı putlar değil, muhayyileden bağımsız, gerçek şeyler olduklarına inanıyorlardı. ] sh: 468-470]

Melek nedir?

MELEK sözüyle, genel olarak, bir haberci; ve en fazla da, Tanrının bir habercisi anlatılmak istenir, Tanrının bir habercisi sözüyle ise, onun olağanüstü varlığını; yani, onun gücünün olağanüstü tezahürlerini, özellikle bir düş veya rüyet yoluyla bildiren herhangi bir şey anlaşılır.

Meleklerin yaratılışı hakkında, Kutsal Kitaplarda verilmiş hiçbir şey yoktur. Onların ruhlar oldukları sık sık tekrar edilir:fakat ruh sözüyle, hem Kutsal Kitap’ta ve halk arasında, hem de Yahudiler ve Paganlar arasında, bazen, hava, rüzgâr, canlı yaratıkların yaşamsal ruhları; ve bazen de, rüyalar ve rüyetler şeklinde muhayyilede doğan imgeler anlaşılır; ki bu imgeler, gerçek cisimler olmadıkları gibi, içinde yer aldıkları rüya veya rüyetten daha fazla sürmezler; bu görünüşler, gerçek cisimler olmayıp beynin arazlarından ibaret olsalar da, Tanrı iradesini bildirmek için doğaüstü yoldan onları yarattığında, haklı olarak, Tannnın habercileri, yani, onun melekleri olarak adlandırılırlar.

Paganlar, beynin imgelerini, kendi başlarına gerçekten var olan ve imgeleme dayanmayan şeyler olarak düşündüler; ve bunlardan, iyi ve kötü demonlarhakkındaki inançlarını oluşturdular; demonlar,gerçekten var gibi göründükleri için de, onlar tarafından cisimler olarak; ve onları elleriyle hissedemedikleri için, gayri maddi cisimler olarak adlandırıldı: aynı şekilde Yahudiler de, aynı temelde, Eski Ahit’te onları bu inanca mecbur eden hiçbir şey olmadığı halde, Sadukiler mezhebi dışında, Tanrı’nın bazen kendine hizmet için insanların imgeleminde yarattığı ve melekleri adını verdiği görünüşlerin, imgeleme bağlı olmayan, fakat Tanrı’nın kalıcı yaratıkları olan cisimler oldukları şeklinde bir inanca sahiptiler genelde. Bunlardan, kendilerine iyilik ettiklerine inandıklarını Tanrının melekleri olarak saydılar, onlara zarar vereceklerini düşündüklerine ise kötü melekler veya kötü ruhlar dediler; Python’un  ruhu, ve delilerin, çılgınların ve saralıların ruhları işte böyle idi: çünkü onlar, bu hastalıklarla malul olan kişileri, demoniak kabul ederlerdi.

Fakat, Eski Ahit’te meleklerin anıldığı yerleri düşünürsek, bunlardan çoğunda, melek kelimesinden anlaşılabilen tek şey, bir doğaüstü işin yapılmasında Tanrı’nın varlığını belirtmek üzere, imgelemde doğaüstü yoldan oluşmuş bir imgedir; ve dolayısıyla, ne olduklarının belirtilmediği diğer yerlerde de, bu kelime aynı biçimde anlaşılabilir..] sh: 297-299

[Grekler, deliliği, genellikle, Eumenides veya Furia’ların; ve bazen de Ceres, Phoibos ve diğer tanrıların işlerine bağlamışlar; insanlar fantazmalara o kadar çok şey atfettiler ki onları havada yaşayan varlıklar olarak tahayyül ettiler ve onları, genel olarak, ruhlar diye adlandırdılar. Bu konuda, Romalılar ve Yahudiler de, Grekler ile aynı inançtaydılar;

delilere, peygamber veya, ruhların iyi ya da kötü olduklarını düşünmelerine bağlı olarak, demoniacs dediler:
bazıları ise, delileri, hem peygamber hem de demoniacs olarak adlandırdı;
başka bazıları da, aynı kişiyi, hem demorıiac hem de deli olarak.

Ancak, paganlar için bu normaldir. Çünkü hastalıklar ve sağlık, kötülükler ve iyilikler ve pek çok doğal olaylar bu terimlerle nitelenir ve onlara cinler olarak tapındırdı. Öyle ki, cin (demon), bazen bir sıtma nöbeti bazen de bir iblis olarak anlaşılırdı. Ancak, Yahudilerde böyle bir inanışın olmaması bir ölçüde gariptir. Çünkü ne Musa ne de İbrahim, peygamberlik iddialarını, bir ruhun kendilerini ele geçirmiş olduğuna dayamadılar; onlar, iddialarını, Tanrı’nın sesinden veya bir hayal veya rüyadan aldılar: ayrıca, onların kanununda, böyle bir kendinden geçiş veya ruhlarca zapt ediliş olduğunu gösteren ahlaki veya törensel herhangi bir şey de yoktur: Tanrı’nın Musa üzerinde olan ruhtan aldığı ve yetmiş ihtiyarın üzerine koyduğu söylendiğinde (Sayılar, XI. 25), Tanrı’nm ruhu (yani Tanrı’nın özü) bölünmemiştir. Kutsal Kitaplar insandaki Tanrı Ruhu ile, o insanın ruhunun tanrısallığa eğilimli oluşunu kastederler. “Harun a giysiler yapmaları için bilgelik ruhuyla doldurduklarım (Çıkış, XXVIII. 3)29 ifadesiyle, onların içine, giysiler yapabilecek bir ruhun konulması değil, kendi ruhlarının bu tür bir işteki bilgeliği kastedilir.

Aynı anlamda, insan ruhu, kirli işler yaptığında, genellikle, kirli bir ruh olarak adlandırılır. Her zaman olmasa da, öyle tanımlanan iyilik veya kötülüğün olağanüstü ve önemli oluş sıklığında, diğer ruhlar da böyledir. Eski Ahit in diğer peygamberleri de, kendinden geçmişlik veya Tanrı’nın onların içinde konuşmuşluğu iddiasında bulunmamışlar; Tanrının, ses, hayal veya rüya yoluyla onlara hitab ettiğini söylemişlerdir sadece. Tanrının sözü, ruhun ele geçirilmesiyle (“possession”) değil, emirle iletiliyordu.

O halde, nasıl oldu da Yahudiler bu inanca düşebildiler?

Bütün insanlar için ortak olan bir nedenden başka bir neden düşünemiyorum. Yani, doğal nedenler arama merakının olmaması: ve mutluluğu duyuların kaba hazlarının edinilmesinde ve bunlara en kısa yoldan götüren şeylerde aramak. Çünkü, bir insanın kafasında herhangi bir olağandışı yetenek veya kusur görüp de bunun hangi nedenden ileri gelebileceğini düşünemeyenler, bunun doğal bir şey olabileceğine akıl erdiremezler ve onun doğaüstü bir şey olduğuna inanırlar; ve bu, o insanın içindeki Tanrı veya Şeytan’dan başka ne olabilir ki? işte bu yüzden denilmiştir ki, İsa (Markos, III. 21) insanlar tarafından kuşatıldığında, evdekiler onun deli olduğundan şüphe ettiler ve onu tutmaya davrandılar: fakat yazıcılar onda Beelzebub olduğunu ve cinleri bununla çıkardığını söylediler; sanki daha fazla deli olan birisi, daha az deli olan birisinden korkarmış gibi: ve (Yuhanna, X. 20) bazıları da, onda cin vardır, delidir derken, onu peygamber kabul edenler ise, bunlar cine tutulmuş bir adamın sözleri değildediler. Keza, Eski Ahit’te Yeşu’yu takdis etmeye gelen kişi (2. Krallar, IX. 11) bir peygamberdi; fakat onun etrafında bulunanlardan bazıları Yeşu’ya sordu, bu deli buraya neden gelmiş?

Yani, kısaca, her kim olağandışı bir şekilde davranırsa, Yahudiler onun iyi veya kötü bir cin tarafından ele geçirilmiş olduğuna inanırlardı; öbür uçta yanılıp, dolaylı ateizme çok yakın olan cinlere hiç inanmama noktasına kadar giden Sadukiler hariç; bunlar, diğerlerini o derece tahrik ettiler ki böyle insanları, delilerden ziyade cinliler olarak adlandırmaya ittiler onları..] sh: 68-69

 

Paganların saçma inanışları.

Görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış; veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekân tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur. Dünyanın biçim almamış maddesi, Kaos adıyla anılan bir tanrıidi.

Gökyüzü, okyanus, gezegenler, ateş, yeryüzü, rüzgârlar hep tanrılardı. Erkekler, kadınlar, bir kuş, bir timsah, bir dana, bir köpek, bir yılan, bir soğan, bir pırasa tanrılaştırılırdı. Bunun yanısıra, paganlar hemen her yeri cinler dedikleri ruhlarla doldururlardı: ovaları Pan ile, ve Panisler veya Satyr’ler ile, ormanları Faun’lar ve Nymphalar ile; denizi Tritonlar ve başka Nymphalar ile; her akarsu ve pınarı aynı adda bir ruh ile ve Nymphalar ile, her evi Lares (tanıdıklar) her erkeği kendi Genius uyla, cehennemi ise Kharon, Kerberos ve Furialar olarak hayaletler ve ruhani görevliler ile; ve gece vakti, bütün yerleri larva, lemures, ölmüşlerin ruhları, ve daha çok sayıda periler ve umacılarla.

Ayrıca, zaman, gece, gündüz, barış, uyum, sevgi, rekabet, erdem, onur, sağlık, kir, ateş ve benzeri şeylere tanrısallık atfederler ve bunlar için tapınaklar inşa ederlerdi; sanki bu adların, kafaları üzerinde sallanan ve olması veya olmaması için dua etttikleri iyiliğin veya kötülüğün olmasını veya olmamasını sağlayacak ruhları varmış gibi, bunlara dua ederlerdi.

Ayrıca, kendi zekâlarını Musa’ların adıyla;
bilgisizliklerini Fortuna adıyla;
şehvetlerini Cupido adıyla;
öfkelerini Furia’ların adıyla;
edep yerlerini Priapos adıyla anarlar;
ve kirliliklerini Incubi ve Succubas’ye atfederlerdi:
o kadar ki bir şairin şiirinde bir kişi olarak takdim edebildiği ve bir tanrı veya bir şeytan haline çevirmediği hiçbir şey yoktu.

Paganların dinini kuranlar, dinin ikinci nedeni olan insanların nedenler hakkındaki bilgisizliğini ve dolayısıyla kendi iyi veya kötü talihlerini ilgisiz nedenlere bağlama eğilimlerini gözlemleyerek, bu bilgisizlik üzerine, ikinci nedenlerin bilgisi yerine, bir tür ikincil ve vekil tanrılar koymuşlardır; bereketin nedenini Venüs’e, sanatların nedenini Apollon’a; kurnazlık ve hileyi Merkür’e; fırtına ve kasırgaları Aiolos’a; ve diğer sonuçları ise diğer tanrılara bağlamışlardır; o kadar ki, paganlar arasında, mesleklerin çeşitliliği kadar çok sayıda tanrı vardı.

Doğal olarak insanların tanrılarına yönelik olarak kullanılmasını uygun buldukları ibadetlere, yani adaklar, dualar, şükranlar ve daha önce anılan diğerlerine, paganların aynı yasa koyucuları, hem resim hem heykel olarak bu tanrıların suretlerini eklediler; ki böylece cahiller, yani halkın çoğunluğu veya büyük kısmı, bu resim ve heykellerin kendilerini temsil etmek için yapıldığı tanrıların adeta gerçekten de bunların içinde yaşadıklarına inanarak, onların önünde daha büyük bir korkuyla dursunlar diye:ve bütün diğer insani kullanım alanlarından ayırdıkları toprakları, binaları ve görevlileri tahsis ettiler bu tanrılara; yani, tanrılarına, mağaralar, koruluklar, ormanlar, dağlar ve bütün adaları adadılar ve takdis ettiler; ve onlara, sadece bazen insan, bazen hayvan ve bazen de canavar biçimleri değil, ayrıca algılama, konuşma, cinsiyet, şehvet, üreme gibi insan ve hayvan melekeleri ve duyguları da atfettiler, ve bunu tanrıların türünü çoğaltmak için birini diğeriyle karıştırarak yapmakla kalmadılar;

aynı zamanda, Bakkhos, Herakles ve diğerleri gibi sadece gökyüzünde yaşayan melez tanrılar yaratmak için tanrıları insanlarla karıştırarak da yaptılar; ve, öfke, intikam, ve canlı varlıkların diğer duyguları ve bunlardan kaynaklanan sahtecilik, hırsızlık, zina, oğlancılık gibi hareketleri, ve bir kudret belirtisi veya bir haz nedeni olarak görülebilecek kötülükleri;

ve insanlar arasında, onura karşı olmaktan çok yasaya karşı olduğu kabul edilen bütün bu gibi fenalıkları da tanrılarına atfetmekten geri kalmadılar.

Son olarak, doğal bakımdan geçmiş deneyimlere dayanarak yapılan tahminlerden ibaret olan, doğa üstü olarak da tanrısal vahiy olan gelecek öndeyilerine ise, paganların dininin aynı kurucuları, kısmen uydurma deneyimler kısmen de uydurma vahiyler temelinde, sayısız miktarda diğer abes tanrısallık biçimleri eklediler; ve insanları, Delphoi, Delos, Ammon ve diğer ünlü kehanet ocaklarındaki rahiplerin çift anlamlı (çift anlamlı, çünkü kehanet konusu olay gerçekleşse de gerçekleşmese de haklı çıkılmak amaçlanıyordu) veya gizemli (çünkü bu gizem, kehanet ocağının, kükürtlü mağaralarda sık rastlanan o büyüleyici havasıyla sağlanıyordu) cevaplarından; bazen, belki de Nostradamus unkilere benzeyen (çünkü günümüze kadar gelmiş parçalar sonradan uydurulmuş gibidir) kehanetleri hakkında, Roma cumhuriyeti zamanında ünlü bazı kitaplar bulunan Sybillaların sayfalarından; bazen, tanrısal bir ruh tarafından ele geçirildiği düşünülen, ki buna coşku derlerdi, delilerin saçma konuşmalarından; ki bu falcılık türleri teomansi veya kehanet olarak kabul edilirdi; bazen, yıldız falcılığı denilen ve yasal astrolojinin saygın bir parçası olarak görülen, yıldızların doğum tarihlerindeki durumundan; bazen, hiss-i kabl-el vuku veya önsezi denilen kendi umutlarından ve korkularından; bazen, nekromansi, sihirbazlık veya büyücülük denilen fakat aslında gözboyacılık ve toplu hilekârlıktan başka birşey olmayan, ölülerle haberleştiklerini iddia eden cadıların sözlerinden; bazen, “augury” denilen, kuşların gelişigüzel uçuşu veya beslenmesinden; bazen, aruspicirıa denilen, kurban edilmiş bir hayvanın bağırsaklarından; bazen rüyalardan; bazen kuzgunların bağırışından veya kuşların ötüşünden; bazen metoposkopi denilen yüz çizgilerinden; veya, omina denilen, lastikli laflarla söylenen el fallarından; bazen, portenta ve ostenta dedikleri, güneş ve ay tutulmaları, kuyruklu yıldızlar, göktaşları, depremler, sel basmaları, acayip doğumlar gibi olağanüstü olaylardan (çünkü bu olayların, ileride olacak büyük bir felaketi haber verdikleri veya önceden bildirdiklerine inanırlardı): bazen de, haç ve kazık gibi, basbayağı kura; bir elekteki delikleri saymak;

Homeros ve Vergilius’taki dizeleri karıştırmak; ve bu türden sayısız diğer beyhude fikirler gibi, salt talihten geleceklerini okumalarının mümkün olduğuna inandırdılar,

Sonuç olarak , insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

Paganların dininin kurucularının amaçları.

Bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde; ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir, ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır:

İşte bu nedenle, Numa Pompilius, Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri Egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir: ve Peru krallığının ilk hükümdarı ve I kurucusu, kendisi ve karısının Güneş’in çocukları olduğunu iddia etmiş;

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar.

Üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla, tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını; ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

Eski Romalılar arasında, insanların, o devlette büyük otorite ve ağırlık sahibi kişilerce konuşmalarında açıkça alay edilmiş olan, öteki dünyanın acıları ve hazları hakkında şairlerce yazılan şeyleri inkâr etmeleri yasaklanmış olmasa da; bu inanç, çoğunlukla aziz tutulmuştur.

Bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

Bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan Romalılar, Roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun; ayrıca, Tanrı’nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden Yahudilerin dini dışında, Roma’da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz.

İşte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.]

sh:91-95

Kaynak:

Thomas Hobbes: Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti Leviathan; or the Matter, Forme, and Power of a Commonvvealth, Ecclesiasticall and Civil trc: Semih LİM,2013, İstanbul

1 Eumenides ya da Furialar: Grek-Roma mitolojisinde öç tanrıları.
2 Ceres: Roma dininde bereket tanrıçası.
3 Phoibos: Güneş tanrısı Apollon; güneşin kişileştirilmiş biçimi.
4 Eski Ahit/Tevrat.
5 Sybilla (bkz. AnaBritanrıica, Cilt 19, s. 342).
6 Teomansi: Kendini tanrı kabul etme.
7 “Thumomancy
8 Nekromansi: Ölülerle haberleşerek, gaipten haber verme, fal bakma.

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA
GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA


[Hemen bütün toplumların kendi kültürel yaşamlarında tarihin her devrinde süregelen  kutsal inançları ve bu kutsalları çerçevesinde oluşturdukları efsaneleri, destanları var  olagelmiştir. Aynı zamanda, insanların kendi milletlerine aidiyet duygularını pekiştiren kendi milletiyle hep gurur duyduracak masallar, hikâyeler ve kahramanlık destanları da  sözlü ya da yazılı bir  şekilde –her ne kadar değişimlere uğrayarak da olsa- daima  toplumlarda önemli bir yer bulmuştur kendine. “Mitoloji” diye tanımladığımız bütün bu söylencelerde kutsallar ve kutsallar içerisinde de tanrı ya da tanrıların rolü hep en önemli konumda bulunmuştur. mitolojininde sıkı bir bağlantısı  olan “Yunan tanrıları” da baş sırayı almaktadır.

Yunanlılar’ın insanın yaratılışı ile ilgili de birçok mitolojik öyküler uydurdukları da bu  çalışmada görülmüştür. Hesiodos’un insanın yaratılışı konusunda ilginç “soylar  efsanesi”aktarılarak o çağın Yunanlılarının insanın yaratılışına ilişkin bakışlarına bir  ayna tutulmuştur.  Yunan mitolojisinde ilk insanın çamurdan yaratılması ve bunun semavi dinlerdeki  yaratılış hikâyesin ile benzerlik göstermesi; Zeus’un, azıp sapıtan Demir çağı insanlarını  tufanla helak etmesi ve bu olayın Hz. Nuh tufanı ile benzerlik göstermesi;Yunan  eskatoloji (dünyanın sonu)  anlayışında da ölümden sonra hayatın devam edeceği, iyilerin ruhlarının  Elyzyon kırlarına (cennet) gönderileceği ve kötülerin ruhlarının da Tartaros’a  (cehennem) atılacağı inancı ile semavi dinlerin eskatoloji inançlarının benzerlik  göstermesi; Yunan tanrılarının (Zeus başta olmak üzere) birçoğunun yüksek Olympos  dağında oturmaları ve bu olayın Hz. Musa’nın Tur dağında Tanrı ile görüşmesi, Hz.  Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme Nur Dağı’nda peygamberlik verilmesi, Hz. Nuh’un gemisinin  Cudi  Dağı’nda demir alması vb. ile dağlara yüceltici bir anlam vermesi bakımından benzerlik  görülmesi ve yine Zeus’un doğumu ve bir mağarada saklanması efsanesi ile Hz. İbrahim  ve Hz. Musa’nın doğumları ve mağarada saklanmalarını anlatan hikayelerin de benzerlik göstermesi oldukça ilginç ve o kadar bağıntılı bir durum arzeder. Bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür.

 [Hesiodos, Yunan didaktik şiiririnin babası diye anılan ünlü ozan.
M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez.]

 Hesiodos “İşler ve Günler”adlı eserinde insan soylarının geçirdiği evrelerden bahsedelim.  Onun anlatımına göre bugüne kadar beş insan soyu yaşamıştır yeryüzünde. Altıncısı henüz yaşanmamıştır.   

1-Altın Soyu :

Hesiodos’a göre bir kere insan soyunu Olympos’lu tanrılar yaratmıştır. Bu yaratılan ilk ölümlülerin soyu “Altın Soy”dur. O zamanlar göklerin hâkimi Kronos’tur. Henüz, Zeus  doğmamıştır. Yani ilk insan, Titanlar döneminde doğmuş olmaktadır. O dönemde,  insanlar da tanrılar gibi çok rahat, huzurlu, tasasız, acısız ve dertsiz bir hayat sürmekteydiler. Her zaman genç ve güçlü kalıyorlar, hiç ihtiyarlamıyorlardı. Toprak her türlü nimeti zahmetsizce onlara sunuyordu.  İnsanlar ömürlerini yiyip içip eğlenmekle geçiriyor ve sonunda da hiç acı çekmeden uyur gibi ölüyorlardı. Bu ilk insanlar (altın  soy), henüz kadınlar yaratılmadığı ve dolayısıyla evlenip çoğalma olmadığı için  zamanla ölüp toprağa karışırlar ve nesilleri tükenir. Bu arada artık Zeus’un hâkimiyet dönemi başlamıştır. Zeus’un isteğiyle ölen bu altın soylu insanların ruhları, toprağı ve insanı koruyan iyi birer cine dönüşürler.

2-Gümüş Soyu:

 Altın Soy tükenince Olympos tanrıları bir sonraki insan kuşağı olan Gümüş Soyu’nu yaratırlar. Ancak bu soy, boy-bos ve akıl bakımından Altın Soy’dan çok farklıydı.  Bunlar yüz yıl çocuk olarak kalıyorlar, bu süre zarfında analarının dizinin dibinde oynaşıp duruyorlardı. Büyüyüp yetişkin olunca da bin bir türlü çılgınlık ve taşkınlıklar yapıyorlar, saygı nedir bilmiyorlar, hatta tanrılara bile saygı duymuyorlar, tapınaklara da gitmiyorlardı. Halbuki uygar insan böyle olmamalıydı.  Sonunda Zeus bunların yaptıkları saygısızca hareketlere kızar ve hepsini toprağa gömer  (Tartaros’a gönderir). Bunlar da yer altı cinleri olurlar.

3- Tunç Soyu:

 Tanrılar babası Zeus, bunun üzerine üçüncü bir soy daha yaratır. Bu soy, Tunç  Soyu’dur. Bunlar da Gümüş Soyu’na hiç benzemezler. Kaba saba, oldukça güçlüydü bu soy. Yaptıkları tek şey, azıtmak ve saldırıp öldürmekti. Acımasızdılar,  her yana korku salarlardı. Yenilmek nedir bilmezlerdi. Evleri, silahları, aletleri her şeyleri tunçtandı. Bu  soy da kendiliğinden ölüp öbür dünyaya (Hades) gitmiştir.

4-Kahramanlar Soyu:

 Zeus, bir insan kuşağı daha yaratır. Bu soy diğer geçmiş soylardan çok daha doğru, çok  daha bereketli ve çok daha yürekli bir soydur. Bu soy, yarı tanrı kahramanların soyudur.  Hesiodos, bu soya övgüler dizer, kahramanlıklarından söz eder. Bu kahramanların çoğu,  savaşlarda ve kargaşalarda savaşarak ölüp gitmişlerdir. Bu kahramanlardan bazılarına da Zeus, dünyanın bir ucunda, insanlardan uzakta bir yurt ve bir hayat bağışlamıştır.  Şu  anda oralarda mutlu bir hayat sürmektedirler.

5-Demir Soyu:

 Bu soy ise Hesiodos’a göre içinde yaşadığı soydur. Hesiodos, bu soyda dünyaya geldiğine bin pişmandır. “Keşke daha önce ölsem, ya da daha doğmasaydım.”diyerek  bu üzüntüsünü belirtir. Çünkü bu soyun insanları gündüzleri çalışıp didinirler, geceleri de tanrıların yolladığı türlü dertlerle kıvranır dururlar. Yaşamlarında sevincin yeri çok  azdır. Hesiodos’un inancına göre bir gün Tanrı Zeus bu soyu (Demir Soyu) da yok  ediverecektir.

6-Ak Saçlılar Soyu: [3]

 Hesiodos’a göre bu soy henüz gelmemiştir. Demir Soyu sona erince bu soy gelecektir.  O zaman baba evladına, evlat babasına benzemeyecektir. Kadir kıymet bilme, sevgi,  saygı ortadan kalkacak, evlat babasını hor görecek, kardeş kardeşini, dost dostunu bu günkü gibi sevmeyecek, tanrı sevgisinden de yoksun olacaklardır.  İyiliğin, doğruluğun,  yeminin değeri kalmayacaktır. Sadece kötüler ve azgınlar saygı görecek, hak, hak sahibinin değil, güçlünün olacak, acıma duygusu ortadan kalkacaktır, iyiler kötülerin saldırılarına maruz kalacaktır. Yapılan bütün bu kötülüklere karşı çare bulunmaz olacaktır.][1]

Bütün bu benzerlikler birer tesadüf müdür, yoksa birbirlerinden mi etkilenmişlerdir?
Eğer  etkilenmişlerse hangisi hangisinden ne oranda etkilenmiştir..?

gibi soruların cevaplanabilmesi için bu konularda çok daha derin çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Canan ÖZKAN’ın konu üzerinde bir çalışmasında şu sonuçlara varmıştır.

[Yunan tanrılarının ve tanrıçalarının sıfatları ile Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında bir takım benzerliklerin ve farklılıkların olduğu görülmüştür. Allah Teâlâ’nın bir takım sıfatlarının, bu tanrılarda ve tanrıçalarda benzer karşılıklarının bulunduğu ve Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarının da bu tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarıyla örtüşmediği ayırımına varılmıştır. Yunan mitolojisinde, tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarında ve onlara atfedilen mitolojik anlatılarda, bu tanrıların ve tanrıçaların belli bir süreçte, toplumun ve tabiatın ihtiyaçlarına göre, Zeus ya da insanlar tarafından çok çeşitli sıfatlarla donatılıp,  somutlaştırıldıkları ve bu çeşitliliğin antropomorfik ve zoomorfik yönünün oldukça  baskın olduğu ifade edilebilir.  Bu durumun en önemli nedeni ise şüphesiz, o dönemdeki insanların soyut kavramları algılamada bir takım güçlükler yaşamaları ve bu sebeple tanrılarına ve tanrıçalarına, insanlarda bulunan bazı somut özellikleri yükleyerek, onları kendi içlerinden biri yapma çabaları ile böylece onları daha iyi anlamak istemeleridir.

Özetle, mitolojik dönemdeki Yunan halkı, aslında tanrılarını ve tanrıçalarını kendi dünyalarına ve algılarına indirgeyerek onlardan korkmamayı ve onları daha iyi anlamayı amaçlamışlardır  denilebilir.

İslam’daki Allah inancı ise insanların soyut algılarına daha çok hitap etmektedir. Bu bağlamda,  İslam’da Allah Teâlâ’nın haberi sıfatlarında kısmi bir antropomorfizm görülse de,  daha ağırlıklı olarak aşkın ve soyut bir tanrı algısı hâkimdir.  Mitolojik tanrıların her bir sıfatı, kendilerinden bağımsız tanrılar olarak algılanmıştır.  Yani insanların ihtiyaçlarına binaen, yine insanlar tarafından oluşturulan bu sıfatlar,  tanrılardan ve tanrıçalardan dışadönük bir şekilde zuhur ederek, başka tanrıları ve tanrıçaları oluşturmuştur. Ancak İslam’da Allah Teâlâ’nın sıfatları yine Allah Teâlâ’nın kendisine dönük olarak meydana gelmiş ve inananlar tarafından sadece Allah Teâlâ’ya has özellikler  olarak algılanmış olup, bu sıfatlar Kur’ân-ı Kerim’in indiriliş sürecinde ve çeşitli olaylar  sonucunda Allah tarafından, kendisinin varlığı ile soyut bir  şekilde birleştirilip,  insanlara ayetler ve hadisler aracılığı ile bildirilmiştir.  Dolayısıyla bu çalışmanın sonucunda, neredeyse Allah Teâlâ’nın her bir sıfatının bir Yunan  tanrısına ya da tanrıçasına denk geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Yunan  mitolojisinde tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarının her biri, ayrı ayrı tanrılar ve tanrıçalar  suretinde meydana gelmişken, Allah Teâlâ’nın sahip olduğu benzer ya da farklı sıfatlar ise,  Allah Teâlâ’nın kendi varlığının içinde ve O’ndan ayrı olarak düşünülemeyen sıfatlar olarak,  Allah tarafından kendi Zat’ına atfedilmiştir. Tam da bu noktada aslında insanoğlunun zaman içerisinde, zihinsel anlamda tekâmülüyle birlikte din ve inanç anlayışında aşamalı olarak meydana gelen daha soyut ve monoteist  bir “Tanrı” algısı daha iyi  anlaşılmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, din ve mitoloji kavramlarını veya diniya da mitolojik unsurları birbirlerinden tamamen ayırmak ya da onları tamamen birleştirmek değildi. Önemli olan, bu unsurlar arasındaki bazı farklılıklara ve benzerliklere değinebilmekti. Bu bağlamda, çalışmadan elde edilen sonuca göre, dinlerin ve mitolojilerin ne  birbirlerinden tamamen farklı ne de birbirlerine tamamen benzer oldukları kanısına  varılmıştır.Yani dinler ve mitolojiler tarih boyunca birbirlerinden mutlaka etkilenmiş ve  birbirleriyle alışveriş halinde bulunmuşlardır.Dolayısıyla, “ilk din nüveleri” olarak  yorumlanan mitolojik unsurlar ile dinler arasında birçok benzer ya da farklı yönler  mevcuttur.  Son olarak, bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan başka araştırmalara bir ışık tutması  ümit edilmekte ve ülkemizde özellikle, “mitoloji ve din” hakkında çok daha fazla  mukayeseli çalışmanın yapılması önemli görülmektedir.] [2]

İnsan tarihinde her bilginin temel kaynağı var olduğunu bildiğimize göre, bazı bilgiler hakikat içinden çıksa da bazı dönemlerde anlayış ve tevil veya eksik bilgi yüzünden tahrifata uğramıştır. Bu tahrifat hakikati gölgelemiştir. Bir dönem sonra tekrar açığa çıksa da başka bir çehre almıştır. Şimdi tanrılar ve tanrıçalar konumuza gelecek olursak; Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in Cin Suresinde buyurduğu üzere konuya bir bakış eklemek gerekir. Bu ise melekler, cinler ve insanlar arasındaki yakın ilişki. Bu durum bahse konu suredeki 4,5 ve 6. ayetlerinde bir dönem insanların cinler ile olan yakın ilişkisini açığa vurmaktadır. Ancak 9. Ayette ise, İslâm’ın gelişinden sonra çok şeyinde değiştiği haber verilmektedir.

 

1. (Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik .

2. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

3. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.

4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

5. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.

6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.

7. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.

8. Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

9. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.

10. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?

11. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.

12. (Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah Teâlâ’yı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.

 

[1] Yusuf ASARKAYA, Hesiodos’a Göre Yunan Tanrıları Ve Sıfatları,  T.C. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi  Nisan 2010  Kayseri

[2]Canan ÖZKAN,  Yunan Tanrılarının Ve Tanrıçalarının  Sıfatları İle Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının  Karşılaştırılması, T.C.  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı  Dinler Tarihi Bilim Dalı  Danışman  Prof. Dr. Mustafa ÜNAL  Yüksek Lisans Tezi  KAYSERİ–2013

[3] Ak Saçlılar  terimi “Kurtlar Vadisi” Dizisinde ele alınmaktadır.

************************

GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

DEMONOLOJİ VE PAGAN  DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE

MEKTUB-U HÂKÎ


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمدلله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Biz kendimizi aşkın bahçesinde yetişen bir gül olarak bulduğumuz zaman acaba bize inanırlar mı diye iç geçirirdik.  Gördük ki O Sultan isterse her iş nihayete erermiş. Fakr-ı Fahri sırrına Eren-i nasıl Hâkimlere kabul ettirdi ise bizde o kapıdan geçtik.  

Yokluğun sırları sır iken varlık denizine dökülen eşya bizdeki sevda ile birleşince bu manaya geldi.

Ne idi ki,   ne oldu?

Son ne idi.

Ön ne oldu?

Hep bu acının derdini çektim.

Her işi eden eyleyen O ise bizim bu âlemdeki varlığımız neyin icabıdır? Yetmişlerin terkibi bizleri ihata ediyorsa,  bu gayret ve azim nereden gelmektedir? İhtiyacın olmadığı bir şey yok,  yokluğun terkibinde varı görecek halde  bizde kalmadı.

Anlıyoruz ki, O´nun cevr-ü cefâsı varmış ortada.

Söz kar etmedi.

Takdir değişmedi.

Bu hikmetin suali ne idi?

Bildik; âdemin,   âdemliği içinde varlık ve yokluğun savaşını kazanan hep O’muş. O´na itiraz eden ve işine karışan sonunda perişan olurmuş. 

Bilinen, son da,  değişmeyen O’ymuş.

Ne değişecekti ki; 

Varlık ve yokluk,

O ´nun katında hiç biri yoktu.

 

   Aradan iskât edip cümle izâfât-ı hemân

   Hak vücûdu aşikâre gayrısı pinhân gerek

                                                                                 Misri

 

Ey Hakî, ezelde sana  yokluktan pay verildi ise;

Yok, eğer var sayhasından bir nebze sana kaldı ise;

Halin nice olurdu.

Âlem,  “iki”  arasında taksim edildi.   Bizler bu ikiden geçip,   “asıl”da kendimizi bulduk.                                                                             

Ey Hâki,  yine bela burcunda bir bayrak dalgalanırsa; hangi rüzgar bu bayrağı sakin kılar ki;

Yer,  imtihan yurdu,   

Bayrak ise  ise dalgalanmaktan âri değil.

Bu ne iştir?

Ey sultan bize haber verir misin?

Geçilirse serden bir mükâfâtın var mıdır?

Geçmezsek küser misin?

Nedir hikmetin?

Haber verenin yok mu?

düştüğümüz dertten kurtaracak bir Sultan´ımız var diye kendimizi iknaya ediyorduk. Hızır´ımız bizden uzak değil ama, bir ışık bekliyoruz.

   اولمتكونوااقسمتممنقبل [onlar bundan önce yemin etmemişler miydi?]

Bu sözün niye önümüze gelip durdu?

Sözler ki; görmeden konuşanın işidir.

Bilen zaten konuşmaz ki;

Dediler; bildin ise mesele kalmaz,   bilmedin ise,  zaten her yaptığın hatadır.

 

   Kasap elinde koyunum,  ya O beni,   ya ben O´nu

   Cellat önünde boynum,   ya O beni,   ya ben O´nu

                                                                                           Mısrî

Çıkabilir misin işin içinden, gör ki,  Sultan nerdedir?

Sen yurdunu bilmedin,   balı tatmadın;

Aşktan bahsedeni hiç gördün mü?

Bilen gelsin.