“TEHLİKELİ RÜYALAR GÖRME YILI” Slavoj Zizek


Medya Gerçeği

Farsçada harika bir deyim var; “birini öldürüp gömmek, sonra da izleri yok etmek için üstünde çiçek yetiştirmek” anlamına gelen vernem nihaden”.[1] Medyadaki hakim tepki tam da bir vernem nihaden değil miydi? Medya olayların radikal özgürlükçü potansiyelini öldürmüş; demokrasiye yönelttikleri tehdidi gizlemiş ve sonra gömülü ceset üzerinde çiçekler yetiştirmişti. Bu nedenle, muhtemel yanlış anlamaları önlemek, olayları küresel kapitalizmin bütünlüğü içerisinde konumlandırmak; çağdaş kapitalizmin temel antagonizmasıyla nasıl ilişkilendiklerini göstermek son derece önemlidir. [sh:9]

**

Maaşlı Burjuvazi

“insanlık önüne ancak üstesinden gelebileceği va­zifeler koyar” şeklindeki iyimser fikirden vazgeçmeliyiz: Günümüzde evrimin mantığının hiçbir şekilde belirgin çözüm­ler getirmediği sorunlarla karşı karşıyayız.

Bu çerçevenin ötesine geçebilmek için, günümüz kapita­lizminin üç ayırt edici özelliği üzerinde durmak lazım: Kârdan ranta (özelleştirilmiş ”müşterek bilgi”ye dayalı rant, doğal kay­naklara dayalı rant olmak üzere iki temel biçimde) dönüşen uzun vadeli eğilim; işsizliğin çok daha güçlü yapısal rolü (uzun vadeli bir işte “sömürülme” fırsatı bir imtiyaz olarak yaşanma­kta); Jean-Claude Milner’in “maaşlı burjuvazi” dediği yeni bir sınıfın yükselişi.[2] [sh:18]

**

Komünizmin Dağılması

Marksizmin kapitalizmi alt etme çabasında bel bağladığı geleneksel Markist üretim güçleri ve ilişkileri diyalektiğinin geçerliliğinin en inandırıcı örneğinin Komünizmin dağılması olması, tarihin yüce bir ironisidir. Komünist rejimleri esas mahveden, “enfor­masyon devrimini” var eden yeni toplumsal mantığa uyum sağlamakta güçlük çekmeleriydi. [sh:19]

**

Eko-Kapitalizmden Temel Gelir Kapitalizmine Geçiş

Günümüzde eko-kapitalizmden Temel Gelir kapitalizmine, kapitalizmi insanileştirmeye yönelik çabaların bombardımanı altındayız. Bu çabaların ardındaki muhakeme şöyle:

Tarihsel deneyim, kapitalizmin servet üretmenin bugüne dek keşfedilmiş en iyi yolu olduğunu ortaya koydu; aynı za­manda, kendi başına bırakıldığında, kapitalist yeniden üretim sürecinin sömürüye, doğal kaynakların tahribatına, kitlesel acılara, savaşlara yol açtığı ortadadır. O halde temel amacımız, kâra odaklı kapitalist üretim matrisini muhafaza ederken kapi­talizmin daha ulvi amaçlara, küresel refah ve adalete hizmet edecek şekilde düzenlenmesi ve yönetilmesi olmalıdır. Sonuç olarak, kapitalist canavarı, kendi olağan işleyişine bırakmamız, piyasaların saygı duyulması gereken talepleri olduğunu kabul­lenmemiz ve piyasa mekanizmalarında doğrudan yaşanabilecek bir sıkıntının bir faciaya yol açabileceğini anlamamız gerekir – elimizden gelen tek şey bu canavarı ehlileştirmektir… Tüm bu teşebbüsler, pragmatik gerçekçilik ile adalete yönelik ilkeli bir bağlılığı bir araya getirme çabaları bakımından genel olarak iyi olsa da, iki boyut arasındaki antagonizmanın Gerçek’iyle er geç yüzleşirler: Kapitalist canavar, iyiliksever toplumsal düzenleme­leri her seferinde atlatır. Dolayısıyla bir noktada şu can alıcı so­ruyu sormak zorunda kalırız: Kapitalist canavarla oynamak, hayal edilebilecek tek oyun mudur?

Kapitalizm her ne kadar üretici olsa da sürekli faaliyet göstermesi için ödediğimiz bedel ya çok yüksekse? Bu soruları göz ardı edip kapitalizmi insanileştirmeye devam edersek tersine çevirmeye çalıştığımız süreci derinleştirmiş oluruz yalnızca. Bu sürecin işaretleri de hemen her yerde görülüyor. Alt sınıfları hedefleyen yeni tip tüketim toplumunun temsilcisi olan Wall-Mart,ın yükselişi de bu işaret­lerden biri:

Yeni bir şey icat ederek tamamen yeni bir sektör yaratan ilk büyük şirketlerin (örneğin, ampülle Edison, Windows yazılı­mıyla Microsoft, Walkman ile Sony ya da iPod/iPhone/iTunes paketiyle Apple) ya da belli bir markayı var etmeye odaklanan diğer şirketlerin (örneğin Coca-Cola, ya da Marlboro) aksine Wall-Mart daha önce kimsenin akıl edemediği bir şey yaptı. Ekonomik baskı altında olan Amerikan işçi sınıfını ve alt-orta sınıfı cezbetme amacıyla yeni bir Ucuzluk İdeolojisini bir marka haline gelecek şekilde paketledi.Sendikaları kesinkes yasaklamasıyla bağlantılı olarak fiyatları düşük tutmaya ve uzun süredir zor hayatlar yaşayan işçi sınıfından müşterilerinin alışveriş sepetlerindeki ürünlerin (çoğu yabancı) sömürüsüne ortak olmuş olmaktan aldıkları tatmin duygusunun artmasına öncülük etti.[3]

Ama esas mesele şu ki devam eden kriz, sorumsuz harcamalar­dan, açgözlülükten, etkisiz banka düzenlemelerinden kay­naklanmıyor. İktisadi bir devir sona eriyor: Varoufakis’in “küresel Minotaur’un doğumu olarak adlandırdığı, 1970’lerde başlayan devir – 1980’lerin başından 2008’e kadar dünya ekonomisini döndüren devasa motor.[4]1960’ların sonu ve 1980’lerin başına yalnızca bir petrol krizi ve ekonomik durgun­luk hakim değildi; Nixon’un ABD dolarını altın standardına bağlı olmaktan çıkarması, kapitalist sistemin işleyişindeki çok daha radikal bir değişimin sonucuydu.1960ların sonunda ABD ekonomisi, üretim fazlasını Avrupa ve Asya’da geri dönüşüme sokmaktan aciz kalmıştı: Bu fazlalar bütçe açığına dönüşüyordu. 1971’de ABD hükümeti cesur bir stratejik hamleyle bu gerile- meye yanıt verdi. Hızla büyüyen bütçe açığını kapatmaya çalışmak yerine tersini yapmaya, bütçe açığını büyütmeye karar verdi. Peki bunun bedelini kim ödeyecekti? Diğer dünya ülkeleri! Peki nasıl? Sermayenin, Amerika’nın açığını finanse edecek iki büyük okyanusun kıyılarına kalıcı bir şekilde aktarıl­ması sayesinde. Bu süreç,

tıpkı devasa bir elektrik süpürgesi gibi diğer halkların artı mal­ları ve sermayelerini emerek başladı. Bu “düzenleme”, yeryü­zünde hayal edilebilecek en büyük dengesizliğe yol açtığı halde… küresel dengeyi andıran bir duruma zemin hazırladı: İstikrar ve sürekli büyüme izlenimi verirken aslında hızla ivme kazanan asimetrik, mali ve ticari akışlardan oluşan bir uluslar­arası sistem. Bunun doğurduğu bütçe açıklarından beslenen dünyanın önde gelen artı değer ekonomileri (örneğin Al­manya, Japonya ve sonradan Çin) seri mal üretimi yapmakta Amerika Birleşik Devletleri de bunları emmekteydi. Bu ülke­lerin yaptığı küresel kârın neredeyse yüzde 70’i, Birleşik Dev­letlere, Wall Street’e sermaye olarak aktı. Peki Wall Street bu paralarla ne yaptı? Bu sermaye akışını doğrudan yatırımlara, yeni hisselere, yeni mali araçlara, yeni ve eski biçimde kredi­lere dönüştürdü.[5] [sh:27-29]

Kültür Savaşı ve Dindarlar

kültür savaşının iki boyutludur. Kültür aynı zamanda, kendi siyasetlerini cinsiyetçilik, ırkçılık ve köktencilik karşıtlığına ve çokkültürlü hoşgörüye dayandıran “aydın” liberallerin başat ideolojik temasıdır. O halde temel soru şudur: Kültür, niçin yaşam- dünyamızda merkezi kategori haline gelmiştir?

Din konusuna gelince, “gerçekten inanmıyoruz”, yalnızca ait olduğumuz topluluğun “yaşam tarzına” saygı gereği olarak (bazı) dini ritü- ellere ve değerlere ayak uyduruyoruz (“geleneğe saygı” gereği koşer kurallarına uyan inançsız Yahudiler gibi). “Aslında inanmıyorum, ama bu, ait olduğum kültürün bir parçası” argümanı, çağımızın yadsınmış veya yer değiştirmiş inanç tarzının hakim biçimidir. O halde, “köktenci-olmayan” kültür nosyonu, “gerçek” din, sanat ve diğerlerinden farklı olarak, esasen, yad­sınmış veya gayrişahsi inançların alanıdır – aslında inanmadan, “gerçekten ciddiye almadan” uyguladığımız şeylerin tümünün adıdır.

Not edilmesi gereken ikinci husus, yoksullarla dayanışma halinde olduklarını iddia ettikleri halde liberaller kendi kültür savaşlarını aksi yönde bir sınıfsal mesajla kodlamaktalar. Çok- kültürcü hoşgörü ve kadın hakları yönündeki mücadeleleri daima değilse çoğu zaman “alt sınıflara” atfedilen hoşgörüsüz­lüğe, köktenciliğe ve ataerkil cinsiyetçiliğe karşıt bir konuma işaret ediyor. Bu kafa karışıklığını gidermenin bir yolu, gerçek ayrım çizgilerini yok etme işlevi gören dolayımlayıcı terimlere odaklanmaktır. “Modernleşme” teriminin güncel ideolojik saldırıda kullanılış biçimi ibretliktir: Öncelikle “modernleşme yanlıları”(küresel kapitalizmi, iktisadi boyuttan kültürel boyuta, baştan sona onaylayanlar) ile “gelenekçiler”(küre­selleşmeye direnenler) arasında soyut bir karşıtlık inşa ediliyor. Ardından geleneksel muhafazakârlar ve popülistlerden “Eski Sol”a (refah devletini, sendikaları vb. savunmaya devam eden­ler) dek herkes direnenler kategorisine sokuluyor. Bu kategorizasyonun, toplumsal gerçekliğin belirli bir veçhesini yansıttığı muhakkak. Almanya’da 2003 başlarında, dükkânların Pazar günü de açık olmasının kanuni bir hakka dönüşmesini engel­leyen Kilise ve sendikaların koalisyonunu hatırlayın. Ne var ki bu “kültürel farklılığın” farklı tabakaları ve sınıfları kapsayarak tüm toplumsal alanı kat ettiği veya diğer muhalefetlerle farklı biçimlerde birleşebildiği (böylece küresel kapitalist modern­leşmeye direnen “geleneksel değerleri” veya kapitalist küre­selleşmeyi onaylayan ahlakçı muhafazakârları gördüğümüz) söylenemez. Kısacası bu “kültürel farklılığın” çağdaş toplumsal süreçlerde faaliyet gösteren bir dizi antagonizmadan biri oldu­ğunu iddia etmek saçmadır.

Bu karşıtlığın toplumsal bütünlükte bir anahtar işlevi göre­memesi, yalnızca diğer farklılıklarla eklemlenmesi gerektiğini göstermez. Soyut olduğunu ve Marksizmin savına göre tüm diğer antagonizmaları üstbelirleyen ve bu haliyle tüm alanın “somut evrenseli” olan bir antagonizma (sınıf mücadelesi) olduğunu gösterir. Üstbelirlenme terimi burada tam da Althusserci anlamda kullanılıyor; sınıf mücadelesi, tüm diğer mücadelelerin nihai referansı ve anlam ufku değil diğer antagonizmaların “eşdeğerlik zincirlerine” eklemlenme biçimlerinin oluşturduğu “tutarsız” çoğulluğu açıklayan yapılandırıcı ilkedir. Sözgelimi feminist mücadele, özgürlük yolundaki ilerici mü­cadelesiyle bir zincire eklemlenebilir ya da (sık sık olduğu gibi) üst-orta sınıfların “ataerkil ve hoşgörüsüz” alt sınıflar karşısın­daki üstünlüklerini dayatmak için başvurdukları bir ideolojik araç olarak faaliyet gösterebilir. Burada önemli olan, feminist mücadelenin sınıfsal antagonizmayla farklı biçimlerde eklem­lenmesi değil sınıfsal antagonizmanın iki katmanlı bir durum almasıdır: Sınıf mücadelesinin oluşturduğu özel kümelenme, feminist mücadelenin niçin üst sınıflarca desteklendiğini açık­lar. (Aynı şey ırkçılık için de geçerlidir: Açık ırkçılığın en alt kesimden beyaz işçiler arasında yaygın olmasının nedeni sınıf mücadelesinin dinamiklerinde aranmalıdır.) Burada sınıf mü­cadelesi, mutlak Hegelci anlamıyla, “somut evrenseldir”; kendi ötekiliğiyle (diğer antagonizmalar) ilişki kurarken aslında ken­disiyle ilişki kurmakta, diğer mücadelelerle ilişki kurma biçimini (üst)belirlemektedir.

Altı çizilmesi gereken üçüncü husus, feminist, ırkçılık karşıtı, cinsiyetçilik karşıtı ve bu türden diğer mücadelelerle sınıf mücadelesi arasındaki temel farklılıktır, ilk durumda, amaç anatagonizmayı farklılığa dönüştürmek iken (cinsiyetlerin, din­lerin ve etnik grupların barışçıl biçimde bir arada bulunması) sınıf mücadelesinin amacı ise tam tersidir: sınıfsal farklılıkları sınıfsal antagonizmalara dönüştürmek. Buradaki eksiltmenin nedeni genel karmaşık yapının, kendi minimal antagonist fark’lılığına indirgenmesidir. Irk-cinsiyet-sınıf dizisinin, sınıf bağla­mında gizlediği şey, siyasi mekânın farklı mantığıdır: Irkçılık ve cinsiyetçilik karşıtı mücadeleler ötekinin tam anlamıyla tanın­ması için mücadele ederken sınıf mücadelesi ötekini yenmek, denetimi altına almak, hatta yok etmeyi amaçlar – fiziken değilse de sosyopolitik rolünü ve işlevini ortadan kaldırarak. Başka deyişle, ırkçılık karşıtlığının tüm ırkların kendi kültürel, siyasi ve iktisadi çabalarında serbest bırakılmasını istediğini söy­lemek mantıklı olsa da, proleter sınıf mücadelesinin burjuvaziye kendi kimliğini dayatma ve kendi hedeflerine ulaşma olanağı sağladığını öne sürmek mantıksızdır. Bir durumda, farklı kim­liklerin tanınmasına dayalı bir yatay mantıkla diğer durumda ise bir antagonistle (düşmanla) girişilen mücadeleye özgü bir mantıkla karşılaşırız.

Buradaki paradoks şu ki söz konusu antagonizmanın mantığını popülist köktenciliğin muhafaza etmesi, liberal solun ise farklılıkların tanınmasına, antagonizmaların birlikte var olan farklılıklara dönüşmesine dayalı mantığa uymasıdır. Muhafazakâr popülist taban örgütlenmeleri, üst sınıfların sömü­rüsü karşısında halkı seferber etme ve mücadeleye girme ilke­sine dayanan eski radikal solcu tutumu gasp ettiler. ABD’deki iki partili sistemde kızıl Cumhuriyetçileri, mavi ise Demokrat­ları işaret ettiği için ve popülist köktenciler (elbette) Cumhu­riyetçilere oy verdiği için eski anti-Komünist slogan En iyi kızıl, ölü kızıl! bugün yeni ve ironik bir anlam kazanıyor – eski tip solcu taban örgütlenmelerinin “kızıl” tutumu ile yeni Hıristiyan köktenci popülizm arasındaki devamlılıkta gizli olan bir ironi. [sh:47-50]

**

Türkiye Demokratik Bir Ülkedir

Son dönemlerde Doğu Avrupa’daki post-Komünist ülkeler­de patlak veren homofobi durup düşünmemiz için bir vesile ol­malıdır. 2011 başlarında İstanbul’da binlerce kişinin barış içerisinde yürüdüğü bir eşcinsel yürüyüşü yapıldı, herhangi bir şiddet olayı yaşanmadı; aynı tarihlerde Sırbistan ve Hırvatis­tan’da (Belgrad ve Split’te) yapılan eşcinsel yürüyüşlerinde ise polis, katılımcıları gözü dönmüş fundamentalist Hıristiyanların acımasız saldırılarından koruyamadı. Avrupa mirasına karşı ger­çek bir tehlikeden söz edilecekse Türkiye’ye değil bu kökten dincilere işaret edilmelidir. Gelgelelim AB Türkiye’nin üyeliğini bloke etmiş durumda; o halde şu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz: Aynı kuralları Doğu Avrupa’ya niçin uygula­mıyoruz?[6] [sh:56]

**

İsrail Devleti’nin Politikalarına Yönelik Eleştiriler Ve Standart Siyonist Argüman

Anti-Semitizm’i de ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi, gibi un­surlarla bir arada düşünmek gerekir. İsrail Devleti, Siyonist poli­tikalarına zemin oluşturmaya çalıştırırken bu noktada ölümcül bir hata yapıyor: “Eski” (geleneksel Avrupalı) olarak bilinen anti-Semitizmi tamamen inkâr etmese de önemsiz göstermekte ve bunun yerine İsrail Devleti’nin Siyonist siyasetinin bir eleştirisi kisvesine sokulan yeni ve “ilerici” olarak bilinen anti- Semitizm’e odaklanıyor. Bemard Henri-Levy de, yakın gemişte, aynı doğrultuda ilerleyerek, (The Left in Dark Times kitabında) yirmibirinci yüzyılda anti-Semitizmin ya “ilerici” olacağını ya da hiç olmayacağını iddia etmiştir. Doğal sonucuna götürüldü­ğünde bu tez, bizi mistifiye edilmiş/yer değiştirmiş bir anti-kapitalizm olarak anti-Semitizmle ilgili eski Marksist yorumu (bu yoruma göre anti-Semitistler kapitalist sistemi suçlayacakları yerde öfkelerini sistemi yozlaştırmakla suçladıkları belirli bir etnik grup üzerinde yoğunlaştırırlar) ters çevirmeye sevk ediyor. Henri-Levy ve partizanlarına göre günümüzde kapitalizm karşıtlığı, anti-Semitizmin kılık değiştirmiş bir halidir.

“Eski-tip” anti-Semitizme saldırmayı yasaklayan bu az söz edilse de çok etkili olan yöntem tüm Avrupa’da, özellikle de Doğu Avrupa’da ortaya çıkmakta. Benzer bir tuhaf ittifakı ABD’de de gözlemleyebiliyoruz: Adeta doğaları gereği anti- Semitik olan köktendinci Hıristiyan ABD’liler, nasıl oldu da İsrail Devleti’nin Siyonist politikalarının hararetli bir destekçisi haline geldiler?

Bu muammanın tek bir cevabı var:Değişen ABD’li köktendinciler değil Siyonizmin kendisi. Kendilerini İsrail Devleti’nin bütün politikalarıyla özdeşleştirmeyen Yahudilere yönelik nefretinden dolayı Siyonizm paradoksal olarak anti-Semitik bir biçim aldı; bu anti-Semitik hatta, Siyonist pro­jeden şüphe eden Yahudi figürü inşa olundu. İsrail tehlikeli bir oyun oynuyor:Radikal sağın ABD’deki en önemli sesi ve İsrail yayılmacılığının kuvvetli bir destekçisi olan Fox News, yakın­larda, açıkça anti-Semitik yorumlar yapan popüler sunucuların­dan Glen Beck’i tenzil-i rütbeye uğratmak zorunda kaldı.

İsrail Devleti’nin politikalarına yönelik eleştiriler karşısında standart Siyonist argüman şöyledir:Tabii ki diğer devletler gibi İsrail Devleti de yargılanabilir, en nihayetinde eleştirilebilir de, fakat İsrail politikalarına yönelik bu eleştiriler anti-Semitik amaçlar doğrultusunda istismar edilmektedir. İsrail politika­larını kayıtsız şartsız destekleyen köktendinci Hıristiyanlar, Sol’un bu politikalara yönelik eleştirilerini kabul etmiyorlar; günlük Viyana gazetelerinden Die Presse’de Temmuz 2008’de yayımlanan harika bir karikatür bu argümanı konu etmekteydi. Karikatürde yer alan Nazi görünümlü iki tıknaz Avusturyalı’dan birisinin elinde bir gazete var ve arkadaşına şöyle diyor: “işte yine görüyoruz; tamamen meşru bir anti-Semitizm ucuz bir İsrail eleştirisi adına nasıl da istismar ediliyor!”

İsrail Devletinin müt­tefikleri günümüzde bunlar. Öte yandan, aslında Yahudi mil­letinin büyüklüğünden gizliden gizliye nefret eden gerçek kin ve nefret mihrakları, anti-Semitlerle ittifak yapan Siyonistler değil mi?

Peki, böyle tuhaf bir duruma nasıl geldik?

Aynı şey 1989 sonrasında yaşanan hayalkırıklığı için de geçerli. Lubitch’in Ninotchka fıkrasının harikulade bir diyalektiği var:

Adamın biri kafeteryaya girer ve kremasız kahve ister, garson cevap verir: “Üzgünüm, kremamız kalmadı. Sütsüz kahve ge­tirebilir miyim?” Her iki durumda da müşteriye sade kahve ge­tirilir, ama bu aynı-kahveye her defasında farklı bir olumsuzlama eşlik etmektedir; ilk önce kremasız-kahve, sonra sütsüz- kahve.

Burada karşılaştığımız şey, eksikliğin kendisinin pozitif bir nitelik olarak işlev gördüğü bir farklılaşma mantığıdır – bir Montenegroluya dair eski bir Yugoslav fıkrası bu paradoksu iyi anlatıyor (eski Yugoslavya’da Karadağlı insanlar tembel olarak damgalanmıştır):

Karadağlı biri uyumaya gittiğinde yatağının başına neden biri dolu biri boş iki bardak koyar?
Gece vakti su­sayıp susamadığını önceden düşünmek için çok tembel olduğundan…

Bu fıkradaki önemli nokta yokluğun da pozitif olarak kaydedilmesidir: Dolu bir bardak suyun olması yetmez; çünkü, eğer Karadağlı susamazsa onu kâle almaz olur biter – bu olumsuz olgunun kendisine boş bardak tarafından dikkat çekil­melidir; bir diğer deyişle, suya-ihtiyaç-olmaması durumu boş bardağın boşluğunda cismani bir hal almış olmalıdır. [sh:57-59]

**

İnternet Müptelası Portresi

Dolayısıyla, Britanya kentlerini saran şiddet dalgası, yalnızca yoksulluğa ve toplumsal ufuklardan yoksun kalınmasına, ailenin veya diğer toplumsal bağların çözülmesine bağlanarak açıkla­namaz. Bu kutuplaşmaya tekabül eden öznellik biçimine ilişkin olarak, Baudelarie’in ünlü nesir-şiiri “Yabancı” dan başlayabili­riz:

Söyle esrarengiz adam, kimi seversin en çok, babanı mı,

Anneni mi, ablam mı, yoksa abini mi?

Ne anam, ne de babam var, ne ablam ne de abim.

Dostların mı?

Anlamını hiç bilmediğim bir kelime kullandın.

Yurdun mu?

Hangi enlemdedir bilmem ki.

Güzellik mi?

Ölümsüz bir Tanrıça olsaydı, severdim kuşkusuz.

Altın mı?

Senin Tanrıdan nefret ettiğin kadar nefret ederim.

Peki, neyi seversin öyleyse sen, sıradışı yabancı?

Bulutlan severim … işte şu … işte şu geçen … yukarıdaki

yukarıdakiharikulade bulutları!”[7]

Bu “esrarengiz insan” tam bir internet müptelası portresi çizmiyor mu?

Ekranın önünde tek başında; ne babası, ne annesi, ne memleketi ne de tanrısı var – tek ihtiyacı, internetle bağla­nacağı bir dijital bulut.

Böyle bir konumun nihai sonucu, tabii, öznenin çok rahatsız edici bulduğu cinsel temastan kaçınıp ken­dini bir “pantolonlu bulut”a dönüştürmesidir. 1915’ te Vladimir Mayakovski bir tren kompartımanına girmiş ve orada genç bir kadınla karşılaşmıştır; kompartımanda ikisinden başka kimse yoktur. Genç kadını rahatlatmak için kendini tanıtır: “Ben erkek değil, pantolonlu bir bulutum.”Kelimeler dudaklarından döküldüğünde, bunun tam bir şiir mısrası olduğunu fark eder ve ilk başyapıtını kaleme alır – “Pantolonlu Bulut”:[8]

Misyonsuz bir adam bundan böyle, ıslak bir şey ve körpe

— pantolonlu bulut.

Peki, bu “pantolonlu bulut” seksle ilişkilendirilebilir mi?

United Airlines’ın uçaklarındaki dergisinde bir tanıtım reklamı şöyle başlıyor: “Flört hayatında… dışarıdan destek almanızın zamanı geldi belki de”. Ve şöyle devam ediyor: “İnsanlar hayat­larındaki birçok şeyi idare etmek için profesyonelleri kiralıyorlar, özel birisini bulmak için neden bir profesyonel kullanmıyorsunuz? Bizler profesyonel çöpçatanlarız – her Allah’ın günü yaptığımız tek şey bu”.[9]

Kol emeğini (dünya üzerindeki kirlenmenin çoğunu) Üçüncü Dünya ülkelerine aktardıktan ve işkence vakalarını pek çoğu ABD’li ve Çinli uzmanlardan eğitim almış olan diktatörlüklere pasladıktan sonra, siyaset hayatımızı da idareci uzmanların (Cumhuriyetçi Parti’den aday olabilmek için yarışan moronlara bir bakın) denetimine bırakır­sak en sonunda seksi de taşerona vermek zorunda kalmaz mıyız?

Tüm o potansiyel utancı göze alıp niçin birilerini baştan çıkar­maya çalışalım ki?

Ben ve sevgilim seks yapmak için anlaştıktan sonra yerimizi alacak birer dublör seçelim ve onlar sevişirken (daha doğrusu, onlar aracılığıyla biz sevişirken) birer içki alıp sakince sohbet edelim ve ardından iyi bir kitap okumak için is­tirahata çekilelim. Bu tür bir ilişkisizlik halinden sonra gerçek­likle yeniden bağ kurmanın tek yolu katıksız şiddet olacaktır. [sh:80-81]

**

Aptal Kime Derler?

Doha’daki İslam Sanatları Müzesinde PO 24.1999 olarak nu­maralanan parça Iran ya da Orta Asya’dan (Nişapur ya da Semerkant) yuvarlak basit bir 10. yüzyıl tabağı, 43 cm çapında, beyaz satıh üzerine siyah yazıyla Yahya ibn Ziyad’a atfedilen bir deyişle süslenmiş:

“Aptal, önüne gelen fırsatı kaçıran sonra da kaderi sorumlu tutan kişiye denir.”

Böyle tabaklar bilgili insan­ların yemek sırasında ve yemekten sonra sohbet etmelerini teşvik eder. Immanuel Kant’ın muhtemelen son büyük uygula­yıcısı olduğu unutulmuş bir sanat; sadece iş yemeklerini ( “ağır öğle yemekleri”) bilen ve böyle düşünmeye teşvik eden yemek­lere yabancı olan çağımızın fast-food kültürüne uymayan bir pratik. Ayrıca tabağın (sanat nesnesi) kendi çevresiyle (yemek) bu şekilde bütünleşmesi İslam sanatının bir özelliğidir: Sanat nesnesini sergilerde izole eden ve onu gündelik hayat pratik­lerinden uzaklaştıran Avrupa sanatıyla açık bir kontrast. İslam Sanatları Müzesi binasının mimarı Pei, bu özelliğin farkına varmıştı: Kendi mimari tasarımının temel ilkeleriyle cebelle­şirken, güneş ve gölge oyununu rahatsız edici unsurlar olarak görmektense kendi projesine dahil etmeyi doğru buldu. İSM bi­nasını yalnızca bir bina olarak tahayyül edersek, güneş ve gölge, ışık ve karanlık oyununu dikkate almazsak tamamlanmamış bir nesneyle karşılaşırız – parıldayan güneş ışınlarıyla gölgede kalan kısımları ayrıştıran çizgi binanın ayrılmaz bir unsurudur. Aynı şey tabak için de geçerlidir: Onu bir sanat eseri olarak tam an­lamıyla kavrayabilmemiz için yemek sürecine dahil etmemiz gerekir.

Tabaktan yemek yiyenler belirli bir zamansal ritmi takip ederler: Tabaktaki yemek azaldıkça mesaj yavaş yavaş ortaya çıkar. Fakat burada daha karmaşık bir durum daha vardır:

Yemek dağıtıldığında ve tabak yemekle dolu olduğunda, tabağın kenarındaki deyiş halihazırda okunur olabilir; yavaş yavaş ortaya çıkan şey, merkezdeki dörtgen çizim, kendi kuyru­ğunu ısıran meşhur yılan imgesiyle benzerlik içinde, yaşamın döngüselliğine ilişkin bir semboldür. Ama tabağın gerçek mesajı, “yaşamın şahane döngüsü” müdür? Ortadaki çizim ya hakikati anlatırmış gibi yaparken gerçekte yalnızca sahte-bilgeliği karakterize eden boş bir sembolse?

Yani, ortadaki döngüsel/dairesel çizim, kafa bulanıklığımızı derin bir bilgelik olarak maskeleyen keskin bir totoloji düze­yinde (“yaşam yaşamdır,” “doğan her şey ölmek zorundadır”, vs. cinsinden) var oluyor olamaz mı?

Ne söyleyeceğimizi bilemedi­ğimiz halde yine de derin bir bilge gibi konuşmak istediğimizde böyle laflarla konuşuruz. Buna en iyi örnek, atasözlerinin fır­satçılığıdır: Ne olursa olsun, bir atasözüyle durumu kurtara­bilirsiniz. Birisi büyük bir risk alıp başarılı olduğunda, “yalnızca risk alanlar kazanır!” diyebilirsiniz; eğer başarısız olduysa, “rüzgâra karşı işenmez!” ya da “yüksekten kartalın düşüşü pek sert olur!” diyebilirsiniz. Böylece derin laflar etmiş olursunuz. Bu atasözü bilgeliğinin kofluğuna dair bir başka kanıt da bu lafları ne kadar eveleyip geveleseniz, ne kadar terse çevirseniz de sonucun aynı (olumlu) olmasıdır. “Dünyevi kibre ve zevklere aldanma, gerçek hayat öbür dünyada!” sözü derin bir anlama sahip gibi görünür ama “Öbür dünyanın türlü türlü sırrına vakıf olmaya çalışma, dünyadan keyif almaya bak, başka hayat yok!” sözü de öyle. Peki şuna ne demeli: “Bilge bir insan, öbür dünyayla bu dünyayı kıyaslamaz, bu ikisini karşıtlaştırmaz; ebedi dünyanın ışığının gündelik hayatımızda parıldadığını görmeye kadirdir!” Ya da, yine, “Bilge bir insan bu dünyayı ebediyetten ayıran uçurumu kabullenmiştir, bilir ki biz faniler, bu iki boyutu birleştiremeyiz – buna yalnızca Tanrı kadirdir”.

Fakat sözünü ettiğimiz tabağın kenarını süsleyen deyiş hiç de bu tür bir bilgelik değil “Aptal, eline geçen fırsatları heba eden ve sonra da bundan kaderi sorumlu tutan kişiye denir.”

Bunu ters çevirelim: “Aptal, eline geçen fırsatı heba ettikten sonra bunun kaderin bir oyunu olduğu göremeyen kişiye denir.”

Bu beyanat, dini bir klişedir ve bize hiçbir şeyin şansa bağlı ol­madığını, her şeyin gizemli bir kader tarafından belirlendiğini anlatır. Fakat, yakından bakıldığında, tabaktaki deyiş de bu dini klişenin tersini söylemez. Onun mesajını da “kader yoktur, her şey eline geçen şansları ve fırsatları kullanmana bağlıdır” mantığına indirgeyemeyiz.

Peki nedir öyleyse bu mesaj?

Tabak­tan yola çıkarak zamansal boyutu tekrar düşünelim: Yemeğin başlangıcında, yemek yiyecek olanlar, ilkin, dolu bir tabağın kenarındaki yazıyı görürler; ele geçirilen şansı kullanmayı em­reden bu oportünizm dersini pek önemsemezler; ama tabak boşaldığında, ilk bakışta gördükleri şeyin yavan ve sıradan bir anlamı olduğunu düşünseler de gerçek hakikati göremediklerini fark ederler ve haliyle tekrar okurlar. Söz konusu olan çarpıcı hakikat, kader ve şans karşıtlığından çok daha karmaşık ve il­ginçtir: İnsan kendi kaderini seçmeye ne kadar kadirdir?

oportünizmisim :Güç durumlarda, davranışlarını ahlâk kuralları veya düzenli bir düşünceden çok, çıkarlarına uyacak biçimde ayarlamayı amaçlayan tutum. [sh:89-91]

**

Felsefî Polislik

2011’de Türk İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Chestertonvari [Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), muhafazakâr görüşleriyle bilinen İngiliz bir yazar ve deneme yazarı] bir “felsefi polisliğe” soyunduğu benzersiz bir konuşma yaptı. Türk polisinin, herhangi bir delil veya yargılama olmak­sızın, Kürtlerin partisi BDP’ye mensup binlerce kişiyi, aslında, tutuklanmadan önce özgür olduklarına ikna etmek amacıyla tutuk­ladığını öne sürdü. Şahin’in kendi ağzından:

Özgürlük … Hangi özgürlükten bahsediyorsun. O zaman tutuk­lanınca şikayet etme, özgürlük yoksa dışarıda. Neden şikayet ediyorsun, demek ki var dışarıda özgürlüğün. Yani özgürlük yoksa, içerisi ile dışarının bir fark yok, neden tutuklamalardan şikayet ediliyor. Niye, mahkûmiyetten şikayet ediliyor, o za­man. Demek ki var dışarıda özgürlük, hem de o kadar var ki “Ben bu memleketi bölmek istiyorum, özgürlük, özerklik yet­mez. Bilmem ne -istan yapmak istiyorum” diyecek kadar öz­gürlük var. İnkâr edemezsin. Tek inkâr ettiğin şey var olan özgürlükleri, varlığını inkâr ediyorsun. Yaşadığın özgürlüğün varlığını söyleme özgürlüğün yok, çünkü kafan, kalbin, düşüncen ipotekli. Onu söylemeye özgür değilsin. Var olan so­nuna kadar yaşadığın özgürlükleri var deme özgürlüğün yok. Çünkü orada tutsaksın, yanlış bir yerde tutsaksın. Biz de seni tutsak yapan, sana sanal özgürlük yok dedirten, o güçle de mü­cadele ediyoruz. Seni de seni konuşturanı yok ederek, seni de senin yapını da, bölücüleri ve uzantılarını da özgürleştirmeye çalışıyoruz. Çok derin bir iş, çok kapsamlı bir iş.[10]

Bu argümanın çılgınlığı, iktidarın hukuk düzeninin “deli” önvarsayımlarına işaret eder. İlk öncülüçok basit: Toplumda özgürlük olmadığını iddia ettiğin için, yani sahip olmadığın bir şeyden yoksun kalamayacağın için özgürlüğün elinden alındığında da şikayet edemezsin. Daha ilginç olan ikinci ön­cülegöre mevcut hukuk düzeni özgürlük düzeni olduğu için ona isyan edenler fiilen köleleşmiş ve kendi özgürlüklerini kabul et­mekten aciz kimselerdirtoplumsal özgürlük alanını kabul etme temel özgürlüğünden mahrum kalmış kimseler. Dolayısıyla polis seni tutukladığında ve “perişan ettiğinde” aslında seni özgürleştirir, kendine dayattığın kölelikten seni kurtarır. Böylece şüpheli isyancıları tutuklamak ve işkence yapmak metafizik bir onurla taçlanan “çok derin, çok kapsamlı bir iş” haline gelir.

Bu mantık silsilesi ilkel bir bilgeliğe dayansa da her şeye rağmen bir hakikat kırıntısı da taşımakta.Özgürlüğü kısıtlaya­rak özgürlük alanı açan toplumsal düzenin dışında herhangi bir özgürlük yoktur tabii ki. Ama bu hakikat kırıntısı, güçlü bir karşıt argüman da sunar:

Özgürlüğümüzün kurumsal sınırları tam da özgürlüğümüzün biçimi olduğu için, bu sınırın nasıl yapılandırıldığı, hangi somut biçimi aldığı önemlidir. İktidardakilerin oyunu -Türk felsefi polisinin örneklediği gibi- kendi belirledikleri özgürlük sınırını özgürlüğün biçimi olarak sunmaktır, böylece kendilerine karşı herhangi bir mücadele topluma karşı mücadele halini alır. [sh:108-110]

**

Ayn Rand Romanlarında Neyi Demek İstedi?

Ayn Rand’ın romanları arasında (sürpriz olabilir ama) bir gezinti bize bu noktayı açıklamak için faydalı olabilir. Rand’ın iki romanının dünyasında gerçek mü­cadele, itici güçler ve itici güçlerin üretici dahiliklerine bel bağlayan ikinci-el kalabalığı arasındaki mücadele değildir. Ak­sine, gerçek mücadele bizzat itici güçler arasındadır, salt dürtü olan itici güçle kendini yok etmeye dönük ölümcül bir diya­lektiğe yakalanmış potansiyel itici güç olan histerik partner arasındaki (cinsellikli) gerilimdedir (Hayatın Kaynağı’ndaRoark ve Dominique arasında, Atlas Silkindi’de John Galt ve Dagny arasında). Atlas Silkindi’de itici güç kişiliklerinden biri Dagny’e iticin gücün gerçek düşmanı ikinci-el kalabalığı değil Dagny’nin kendisi olduğunu söylediğinde, bunu harfi harfine anlamak lazım. Dagny de bunun farkındadır. İtici güç halk ara­sında görünmemeye başladığında, karanlık bir komplodan, on­ları geri çekilmeye zorlayan ve toplumsal yaşamı gitgide durduracak olan bir “muhrip”ten şüphelenir. Henüz göremediği şey nihai düşmanı olarak adlandırdığı “muhrip” figürünün aslında onun Kurtarıcı figürü olduğudur.Histerik özne ni­hayetinde esaretine geri çekilerek “muhrip”i kendi Mesihi olarak kabul ettiğinde sorun çözülür.

Fakat neden bu böyledir? İkinci-ellerin kendileri ontolojik bir tutarlılığa sahip değildir, bu nedenle çözüm bulmanın anahtarı onlardan kopmak değil, onlar için çalışan yaratıcı itici güçlerin zincirini kırmaktır. Bu zincir kırıldığında, ikinci ellerin gücü kendi içine çözülecektir. Bir itici gücü var olan sapkın düzene bağlayan zincir onun üretici dahiliğine kendi bağlılığından başka bir şey değildir: Bir itici güç, sadece yaratmaya devam edebilmek için kendine karşı çalışan gücü bile beslemek gibi son derece küçük düşürücü fiiller de dahil, her türlü bedeli ödemeye hazırdır.

Histerikleşmiş itici gücün mutlaka göğüslemesi gereken şey temel varoluşçu farksızlıktır, artık ikinci-ellerin şantajının esiri olmamalıdır, onun her şeyi olan, varlığının katı çekirdeğinden vazgeçmeye hazır olmalıdır, “dünyanın sonu”nu, onun de­vamını sağlayan enerji akışının askıya alınmasını kabul etme­lidir. Her şeyi kazanmak için her şeyi kaybetmenin sıfır nok­tasına gitmeye hazır olmalıdır.[11]

Ayn Rand’ın da anladığı gibi, gerçek bir değişiklik istiyorsak kendi kaygılarımız ve umursadıklarımız düşmanımızdır.Sis­temin atıllığına karşı küçük savaşlar vermek, orada burada bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktan vazgeçmek, bunun yerine gele­cek büyük savaş için alanı hazırlamak lazım.Mutlak’ın bakış açısına ulaşmak çok kolay; sadece bütünlüğün (genelde es­tetikleşmiş) konumuna geri çekilmeli, tıpkı Aslan Kraldaki şu popüler şarkıdaki gibi (sözler Tim Rice):

O bir  Yaşam Döngüsü
Hepimizi hareket ettiren
Çaresizlik ve umutla

İnanç ve aşkla
Yerimizi bulana kadar çözüm yolunda
Tam içinde Döngünün
Yaşamın Döngüsünün

Şarkıyı söyleyen tabii ki Aslanlardı. Yaşam büyük bir döngü, biz zebraları yeriz, zebralar da çimenleri; ama öldüğümüzde toprağa döneriz, çimenleri besleriz ve döngü tamamlanır – bu, tepede olanlar için düşünülebilecek en iyi mesajdır. Önemli nokta böylesi bir “bilgeliğe” politik anlam kazandırmaktır. Bu yalın bir geri çekilme ya da radikal bir eyleme koşul olarak geri çekilme midir?[12] Tabii ki yaşam daima bir çember oluşturur fakat buna rağmen (bazen) onun hiyerarşisinde yükselme ya da inme değildir, çemberin kendisini değiştirmek de mümkündür. Burada Mutlak’ın görüşünden vazgeçen ve lokal bir mücadeleye girmiş fani bir failin radikal “eleştirel” duruşunu benimseyen İsa’nın izinden gitmeliyiz, çünkü o Mutlak’m kendisinin para­doksudur. Isa’nın duruş son derece Hegelcidir, Hegel’in temel savı şudur: Bir Mutlak kendini “sonlulaştıracak” kadar, sonlu bir özne olarak davranacak kadar güçlüdür.

Başka bir şekilde söylenirse Mutlak’ın görüşüne düşünümsel bir geri çekiliş eylemsizliğe gerilemeyi getirmez, radikal değişik­liğe alan açar. Asıl mesele Kader’e direnmek (dolayısıyla ona rağmen başarmaya çalışmak – Oidipus’un anne-babası gibi, Bağdat’tan Samara’ya kaçan hizmetçi gibi) değil, Kader’in ken­disini, onun temel koordinatlarını değiştirmektir. Jean-Luc Godard vaktiyle şöyle bir motto önermişti: “Ne change rien pour que tout soit different” (Her şey farklı olsun istiyorsan hiçbir şeyi değiştirme), “bazı şeyler mutlaka değiştirilmelidir ki her şey aynı kalsın”ın terse çevrilmiş hali. Sistemin devamı için sürekli bir kendini yenilemeye ihtiyacı olan geç kapitalist dinamik gibi bazı politik kümelenmelerde herhangi bir şeyin değişmesini red­dedenler aslında gerçek bir değişimin failleridir; onlar tam da değişim ilkesinde etkin bir değişime neden olurlar. [sh:142-143]

**

Kuvvetliler Mistikleride Kullanırlar. 

Tom Holland’ın Pers Ateşindeki kapak yazısı şöyle: “İO beşinci yüzyılda küresel bir süpergüç terörist olarak kabul edilen iki devlete düzen ve doğruyu getirmekte kararlıydı. Süpergüç İran’dı, hırs, altın ve insan sayısı olarak kıyaslanama­yacak kadar zengindi. Terörist devletler ise fakir ve dağlık, Yu­nanistan’ın ekzantrik ve geri şehirleri Atina ile Sparta’ydı.”[13]

300 Spartalı (Filminin) sonuna doğru bir program niteliğindeki açıklama Yunanların gündemini “mistisizm ve despotluğun hakimiyetine karşı, aydınlık bir geleceğe doğru” diye tanımlıyor. Özgürlük ve aklın yönetiminde olduğu belirtilen bu gelecek en basitinden bir Aydınlanma programına benzer – üstelik Komünist bir salvoyla! Ayrıca filmin başında Leonidas’m “kâhinlerin” mesajını haklı olarak reddettiğini unutmayalım: Perslere karşı askeri harekâtı tanrıların yasakladığını söylemişlerdi. Daha sonra öğreneceğimiz gibi, ilahi mesajı güya trans halinde alan “kâhinler” aslında Persler tarafından satın alınmıştır. Tıpkı 1959’da Dalai Lama’ya Tibet’i terk etmesi mesajını ileten Tibetli “kâhin”in, bugün öğrendiğimiz kadarıyla, CIA’den maaş almış olması gibi! [sh:158]

**

Saklı Tanrı

Pascalci deus absconditus mevzu­sunu, yani ancak onu arayanlara, bu arayışa gönül verenlere görünen “saklı tanrı” temasını hatırlayalım:

Tanrı insanları kurtarmaya ve onu arayanlara koruyuculuğunu vermeye çok isteklidir. Fakat insanlar kendilerini buna layık görmezler.
Tanrı bazılarını reddetmekte haklıdır: İkna olma­dıkları için, diğerlerine gösterdiği şefkatten paylarına bir şey düşmez. En katılaşmış olanların inadını yenmek isteseydi, Ken­dini onlara öylesine açıkça gösterirdi ki, O’nun varlığının ha­kikatinden şüpheye düşemezlerdi, tıpkı ölülerin tekrar dirileceği ve körlerin O’nu göreceği, doğanın öylesi bir şiddetle çırpınacağı ve fırtınaların olacağı mahşer gününde görüneceği gibi. Bu haliyle değil, bağışlayıcı İsa’nın gelişiyle görünmek is­tedi O, çünkü çoğu O’nun bağışını kendilerine yakışmaz bula­caktı, O da onları istemedikleri bu güzellikten mahrum bırak­mak istedi. Dolayısıyla açıkça yüce bir tavırla ve bütün insan­ları ikna edecek biçimde görünmesi doğru değildi, ama canı gönülden O’nu arayanların da bilemeyeceği bir saklılıkla gelmesi de doğru değildi. Tanrı, bu insanların kendini tanıyabil­mesini istedi, dolayısıyla tüm kalpleriyle O’nu arayanlara açık­ça görünmek ve tüm kalpleriyle Kendinden kaçanlardan saklı olmak istedi. Haliyle kendine ilişkin bilgiyi öylesine düzenledi ki işaretlerini Kendini arayanlara görünür, aramayanlara gö­rünmez kıldı. Görme arzusunda olanlar için yeterince ışık var­dır, tersi dürümdakilere ise yeterince belirsizlik. (Pensees, 430)

Tanrı bize bu işaretleri mucizeler kılığında sunar, bu nedenle onlar ışık ve karanlık karışımıdır: Mucizeler herkese değil sa­dece inananlara görünür – şüpheci inanmayanlar (on sekizinci yüzyıldaki yaygın ahlaksızlar anlamının aksine on yedinci yüz­yıldaki tipik anlamıyla libertins [serbest-meşrepler] der Pascal) onları doğal fenomenler olarak, inananları da hurafelerin kur­banları olarak görüp kolayca reddedebilirler. Dolayısıyla Pascal açıkça bir çeşit hermenötik çemberi kabul eder. Bu çember, mu­cizelerle “doktrincin (Kilise öğretisi) birbirine bağımlılığıdır: “Kural: Doktrini mucizelerle, mucizeleri doktrinle değerlendirmeliyiz. İkisi de doğru, çelişki de içermiyorlar.”(Pensees, 842) Belki Kant’ın akıl ile sezgi arasındaki ilişkiye dair formülünü buraya uygulayabiliriz: Mucizesiz doktrin steril ve etkisizdir; doktrinsiz mucizeler kör ve anlamsızdır. Karşılıklı bağımlılıkları, haliyle simetrik değildir. “Mucizeler doktrin içindir, doktrin mucizeler için değil.” Badiou’nun terimleriyle, “mucize” Pascal’in Olay’a verdiği isimdir; imkânsız Gerçek’in sıradan ger­çekliğimiz içine zorla girmesidir. Nedensellik bağını anlık olarak askıya alır, fakat sadece ilişkilenmiş öznel duruşu olanlar, “görme arzusu” olan özneler gerçekten bir mucizeyi teşhis ede­bilirler.3 [sh:169-170]

**

Gelecek için

Protestolar ve başkaldırılar dünyanın her yanma yayı­lıyor – fakat ilginçtir, bu olaylara herhangi bir tutarlı Sol cevap verilebilmiş değil, bu kaotik direniş adalarını pozitif bir toplum­sal değişiklik programına yerleştirecek herhangi bir proje yok:

“Bugünün birbirine kenetli küresel düzeninde ne zaman bir ulu­sal ekonomi krize girse -hiç gülünmeyecek şekilde- “tek ülkede sosyalizm” hakkında, hatta “kısmen ayrık yarı-ulus-devletin finanssız-sermaye-odaklı kapitalizmi’ hakkında kimin söyleyecek neyi var?”

T. J. Clark bu eylem kabiliyetsizliğinin sebebini Solun “gelecekçiliğinde, radikal özgürlük geleceğine yöneliminde bulur; bu saplantı sebebiyle Sol “zamanını facia ve kur­tuluş işaretlerini bulmak için şimdinin iç işleyişini araştırmaya harcaması gerektiği düşüncesi” ile felç olmuştur, yani umudunu “imparatorun mezarından çıkıp yürümek için bekleyen bir takım terracotta askerlerine”bağlamaya devam etmektedir.

Göründüğü kadarıyla gerçek bir politik Olay’ın gerçekten olabilirliğini baltalayan bu basitleştirilmiş kasvetli görüşte bir parça hakikat olduğunu itiraf etmeliyiz: Belki de o Büyük Uyanış mitinden bilfiil vazgeçmek gerekir – (eski işçi sınıfı değilse, öyleyse) mülksüzlerin, çoklukların ya da her ne ise yeni bir ittifakının güçlerini bir araya getireceği ve kesin sonuca gö­türen bir müdahaleye hükmedeceği moment. Peki, kıyamet beklentisi böylesi bir duruşu kökten reddedersek ne olur? Clark trajik bir (toplumsal) yaşam görüşünün kabul edilmesi gerektiği sonucuna varır: (muhteşem aydınlık) bir gelecek yoktur. Acı­nın, kötünün ve şiddetin “kaplanı” burada kalıcıdır, böyle koşullarda tek anlaşılabilir politika, canavarı durdurmaya çalışan ılımlılık politikasıdır: “adım adım, başarısızlık üstüne başarısızlıkla, bizzat kaplanın saldırmasını önlemeye yönelik bir politika gelmiş geçmiş en ılımlı ve en devrimci politika olabi­lir.” Yine, bu önerideki doğruluk payı, sık sık, stratejik olarak iyi konumlanmış sahih bir “ılımlı” talebin küresel bir değişimi ateşleyebileceğidir – Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’ni iyileştir­mek için “ılımlı” çabasının dağılmayla sonuçlandığını hatırla­yalım.

Peki bütün söyleyeceğimiz (ve yapacağımız) bu mu?

“Gelecek”için İngilizcede doğru düzgün açıklanamayan iki Fransızca kelime var: futur ve avenir. Futur şimdinin devamı ola­rak “gelecek”e, halihazırda var olan eğilimlerin tam gerçekleş­mesine tekabül ederken, avenir ise daha radikal bir kırılma, şimdiyle bir devamsızlığı işaret eder – avenir sadece olacak olan değil, gelmesi gerekendir. Diyelim ki bugünün kıyametvari kü­resel durumunda, geleceğin nihai ufku, Jean-Pierre Dupuy’ün verdiği adla distopyacı “sabit nokta”, ekolojik kırılmanın, kü­resel ekonominin ve toplumsal kaosun sıfır-noktasıdır – sonsuza değin ertelenmiş olsa bile sıfır noktası -kendi haline bırakılmış- gerçekliğimizin kendisine yöneldiği sanal “çekim merkezi”dir.

Bu ayrıma dayanarak, Marx’la ilgili (aynı zamanda yirminci yüzyıl Soluyla ilgili) bir problemi görebiliriz. Problem, Marx’ın Komünist rüyalarında çok ütopyacı olması değil, Komünizminin fazlasıyla “gelecekçi” olmasıydı. Marx’ın Plato için yazdığı satır­lar (Plato’nun Devlet’i bir ütopya değildi, var olan Antik Yunan toplumunun idealize edilmiş bir imgesiydi) Marx’ın kendisi için de geçerlidir: Onun Komünizm olarak algıladığı kapitalizmin idealize imgesi, kapitalizmsiz kapitalizmdi, yani kâr ve sömürü olmadan yaygınlaşmış kendini-yeniden-üretme. Bu sebeple Marx’tan Hegel’e ve Hegel’in toplumsal süreçlerle ilgili “trajik” görüşüne dönmemiz gerekir: bu görüşte bize hiçbir gizli teleoloji yol göstermez, her müdahale bir bilinmeze sıçrayıştır, sonuç hep beklentilerimizi bozar. Emin olabileceğimiz tek şey şu:

Var olan sistem kendini sonsuza kadar yeniden üretemez.
Peşinden her ne gelecekse, o da “bizim geleceğimiz” olmayacak.
Orta Doğu’da yeni bir savaş, ekonomik kaos ya da olağanüstü bir çevre felaketi başımızdaki belanın temel koordinatlarını hızla değiştirebilir.
Bu açıklığı olduğu gibi kabul etmemiz, gelecekten belirsiz işa­retlerden başka bir şeyle kendimizi yönlendirmememiz gerekir. [sh:174-175]
Kaynak:
Slavoj Zizek, Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı, trc: Mehmet ÖZNUR-Barış ÖZKUL,  İngilizce orijinali “The Year of Dreaming DangerouslyEngure Yay. Ekim 2013, İstanbul

[1]   Bkz. Adam Jacot de Boinod, The Meaning of Tingo, London: Penguin Press 2005.

[2]   Bkz. JearvClaude Milner, Clartes de tout, Paris: Verdier 2011.

[3]   “The Global Minotaur: An Intevievv with Yanis Varoufakis”, nakedcapita- lism.com’da mevcut.

[4]   Bkz. Yanis Varoufakis, The Gbbal Minataur, London: Zed Books 2011.

[5]   “The Global Minataur: An Inteview with Yanis Varoufakis”, nakedcapita^ lism.com.

[6]   Hırvatistan’da anti-gay hareketinin arkasındaki asıl gücün papazlar ve genç oğlan çocukları arasında onlarca sübyancılık olayına karışmakla ünlü Katolik Kilisesi olması da cabası.

[7]    Charles Baudelaire, Paris Spleen, çeviri Louise Varese, New York: New Directions 1970, s. 1.

[9]   United Airlines, Hemispheres magazine, Temmuz 2011, s. 135.

[10]              Bu referansı Işık Barış Fidaner’e (İstanbul) borçluyum.

[11]   Burada Randcı mitsel “başaranlar” tarafından değil sisteme direnen ve kurallarını ihlal ederek sistemin geçerli olmasını sağlayan “içkin ihlalciler” denilebilecek kişilerin yaptığı bir grevi hayal edebiliriz. Mesela bugünün Küba’sında aktivitelerini askıya alan karaborsacıları düşünün, ihtimal o ki ekonomik sistem birkaç hafta içinde çöker. Bunun benzeri Batılı ülkelerde “kuralına göre çalışmak” greviyle olabilir. Gümrük ya da sağlık servislerindeki gibi hassas görevlerdeki kamu çalışanları sadece yapılması gerekeni harfiyen uygulasalar sistemi bizzat durma noktasına getirirler.

[12]   Yaşam Güzeldir filmini biraz değiştirmeyi, babanın bunun benzeri bir şarkıyı oğluna okuduğunu hayal edebilir miyiz? “Naziler bizi burada öldürüyorlar, ama oğlum görebilmen gerekir, bütün bunlar daha büyük bir Yaşam Çember’inin parçası: Nazilerin kendileri ölecek ve çimenler için gübre olacak, ardından inekler tarafından yenecekler, inekler kesilecek ve etlerini börek yapıp yiyeceğiz.”

[13]               Tom Holland, Persiarı Fire, New York: Doubleday 2006.

*********************
”Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!”
Nietzsche

ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”


Enron’un batışı gibi olaylar bizde olmaz demeden,
Ülkemizde bunun benzeri olur mu diye,  unutulmuş belgeseli tekrar izleyip,
“Piyasaya göre fiyatlandırma” nın acı sonucu ve faizin karabatağını görün.
Tarih tekerrürden ibarettir.
“Tarihte her ne olmuş ise, öyle olması gerektiği için olmuştur.”
( KARL MARX )

Yönetmen: Alex Gibney            

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:22 Nisan 2005 (ABD)

Süre:110 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Peter Elkind, Alex Gibney, Bethany McLean 

Müzik: Matthew Hauser            

Görüntü Yönetmeni: Maryse Alberti   

Yapımcı: Jennie Amias, Mark Cuban, Alison Ellwood   

Firma: Jigsaw Productions | 2929 Productions | HDNet Films

Oyuncular:    John Beard, Tim Belden, Barbara Boxer,  George W. Bush,    Jim Chanos

Çeviren:  thiefpliskin:  

Özet

Amerika Birleşik Devletleri’nde “11 Eylül” saldırılarından sonra finans alanında ikinci bir şok ülkenin en büyük enerji şirketlerinden Enron’un ülkeyi sarsan iflasının yarattığı sonuçlarla yaşandı. Enron’un ortaya çıkardığı etki ve sonuçlar sayesinde aslında pek çok şeyin geç de olsa farkına varılmış oldu. Yıkılmaz ve sarsılmaz zannedilen pek çok Amerikan değer ve kültürü, sadece bir şirketin, “Enron”un, ancak tarih kayıtlarına geçecek tür ve büyüklükteki iflas talebiyle sarsılmaya başladı. “11 Eylül” sonrası dönem düşünülecek olduğunda bu durum, çok yeni bir şey olmamasına karşın Amerika için alışık olan bir durum değildi.

Fortune dergisi yazarlarından Bethany Mclean ve Peter Elkind’ in aynı adlı kitabından uyarlanmış olan film Enron’ u bir insanlık trajedisi odaklı inceliyor.

Belgesel Metni

Orada ne inşa ediyorlar?

Lanet olasıca  orada ne inşa ediyorlar?

Aktiflerini 10 milyar dolardan 65 milyar dolara çıkarmak Enron’un 16 yıIını almıştı.

24 gün içerisinde iflas ettiler.

Lanet olasıca orada ne inşa ediyor?

Bu şirket o kadar çabuk çöktü ki. İflasın eşiğine birkaç haftada geldi. Olay dev bir skandalın tüm yapıtaşlarını bünyesinde barındırıyordu. Bizden bir şeyler saklıyordu.

Enron un ölümcül bir kusuru varsa o da kendini beğenmişlik, kibir, hoşgörüsüzlük ve açgözlülüktü.

Para pek çoğunun gözünü o kadar kör etmişti ki kendi filikalarını batırdıklarını Fark etmediler. Bilmeye hakkımız var. O kadar aç gözlü hale geldiler ki er ya da geç o uçurumdan aşağı saatte 120 km hızla uçmaya mahkumdular. Bu kadar uzun süre yanlarına kar kalması şaşkınlık verici.

Gerçekte Enron, iskambil kağıtlarından yapıIma bir evdi.

Bizim bilmediğimiz şey bu kağıttan evin benzin havuzu üstüne inşa edilmiş olduğuydu.

Her türlü pazarlama hilesini kullandılar.

Komiteyi sessizliğe davet ediyorum. Bu dava, Amerika nın en büyük kurumsal iflasını konu alıyor. Sorunumuz şu; burada ne oldu, bundan kim sorumlu ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz. Enron un öyküsünün ilginç tarafı, insanların bunu rakamlara ve karmaşık piyasa işlemlerine ilişkin olarak algılaması. Aslında, bu insanlar hakkındaki gerçek bir trajedinin öyküsü. John C. Baxter, saat sabah 2:23 te Sugar Land polisi John C. Baxter ı arabasının içinde, başından vurulmuş olarak buldu. Yanında bir intihar mektubu vardı.

Efendim; bunun Enron un iflası ile bir ilgisi olduğuna dair bir belirti var mı?

  Kendisinin bir Enron çalışanı, biliyoruz ama neden intihar ettiğine dair bir delil bulamadık. Bay Skilling, Cliff Baxter ın intiharı gibi üzücü bir olaya değinmeme izin verin. İIk ifadenizde onun en yakın arkadaşınız olduğundan söz etmiştiniz.

ÖIümünden önce, çok sık konuştunuz mu?

  Evet. Enron ile bir ilgisi var mıydı?

  Evet. Cliff i tanıyan kimseler, son zamanlarında, olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu fark etmemişti. Cliff evime geldi ve “Bize çocuk istismarcısı” diyorlar dedi. Bize vurdukları damgadan asla kurtulamayacağımızı söyledi. Ama Bay Skilling siz buna inanmıyorsunuz.

Neye inanmıyorum?

  Medya ve herkesin, Cliff Baxter a, size ve yönetim kurulundaki diğer herkese, itham ettiklerinde gerçek payı olduğuna inanmıyorsunuz. Bugün, burada bize söyledikleriniz bu yönde. İnanmıyorum… Enron da çalıştığım süre boyunca hissedarların çıkarlarına aykırı hiçbir şey yapmadım.

Sonuçta Enron un çöküşünün sorumlusu kimdi?

  Daha bir kaç sene önce, Enron ülkenin piyasa değeri en büyük yedinci şirketiydi ve değeri neredeyse 70 milyar dolardı. Uzmanlar şirketi yeni iş modelinin simgesi olarak övüyorlardı. Amerika nın en iyi pazarlama uzmanlarının çalıştığı bu yer, enerji alanında geleceği şekillendiriyordu. Ken Lay ve Jeff Skilling, kendilerine herbirinin özel merdiveni olan Iüks birer kamara inşa etmişlerdi.

Onlara ” piyasanın uyanıkları “ deniyordu.
Asla batmayacak kudretli geminin kaptanlarıydılar.

Titanic, kaptanıyla beraber batmıştı. Enron da ise bana öyle geliyor ki kaptan kendine ve yakın çevresine ikramiye verip, kendisini ve üst düzey kişileri filikaya bindirip; kalanlara “Her şey düzelecek. ” demiş. Skilling gibi, Ken Lay de yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Çok kısa yorumunuzu alabilir miyiz?

  [CNN den geliyoruz. Teşekkürler.]

Bu sabah olmaz. Mali meselelerin ötesinde, siyasal bir komplodan kuşkulananlar oldu. Enron, George W. Bush un ilk başkanlık seçimleri kampanyasındaki en büyük kurumsal katıIımcıydı.Bu siyasal bir mesele değil, iş dünyası ile alakalı. Enron, Washington daki pek çok kişiye katkıda bulundu. Eğer yönetimden yardımistemişlerse, bu yardımı alamamışlar demektir. Yardım edilmeyecek demek, Bay Lay ile aramda hiçbir siyasi ilişki yok demektir.

George W. Bush un Ken Lay den ” Kenny Boy ” diye bahsetmesine ne diyeceksiniz?

  Bu kocamın lakabı. Başkan, bir yerden duyuş olmalı. Yani Başkanın kendi bulduğu bir şey değil?

  Kesinlike değil. Yayınlanan raporlara göre, geçtiğimiz dört yıIda kocanız, Enron dan hizmetleri için hisse senedi olarak 300 milyon dolarlık tazminat almış.

Ne oldu bu paraya?

  Battı. Hepsi battı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bunlar, Enron dan elde ettiğimiz lime lime olmuş deliller. Önceki birkaç ay içerisinde, içeriden öğrenenlerin ticari ile 1 milyar dolarlık hisse senedini elden çıkarttıklarını belirledik.

66 milyon dolar değerindeki hisse senedini tahvile çevirttiniz mi?

  Bilmiyorum. Kayıtlar yanımda değil. Böyle bir şey yaptığınızı öğrenmek sizi şaşırtır mıydı?

  Hayır. Şaşırtmazdı. Bay Fastow un Enron da sadece 30 milyon dolarlık hissesi vardı ama yan anlaşmalardan 30 milyon daha aldı. Ne kadar kar ettikleri ve şirketin görünümünün ne kadar yapay olduğu anlaşıIdığında Lay, Skilling ve Fastow a yönelik bir öfke baş gösterdi.

Enron un belgeleri ortadan kaldırması daha fazla soru doğurdu. Yok edilen dökümanlarda ne saklıydı?
20 bin kişi işinden olmuştu.

2 milyar dolarlık emeklilik fonu buharlaşmıştı.

Enron bir kaç kötü adamın eseri mi; yoksa Amerikan rüyasının karanlık tarafı mıydı?

  Lay oldukça mütevazi bir kökenden gelerek Enron hikayesine dahil olmuştu. Babam Baptist bir Protestan rahibiydi ve bu işine ben çok küçükken, muhtemelen iki veya üç yaşımdayken atanmıştı. Ken Lay Baptist rahibin oğlu ve yoksul bir çocuktu. Ayrıca küçükken birçok işte çalıştı. İlerde her şeyin daha iyi olacağına dair inancı tamdı ve bunu yürekten istiyordu. Servet kazanma aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bir gün, bir traktörün üstüne oturup iş dünyasını ve her şeyin kendisi ve ailesi için ne kadar farklı olduğunu hayal ettiğini anlatmıştı.

Lay iktisat dalında doktora yaptı ve deregülasyon havarilerinden bir oldu. Bu alanda birçoklarından öndeydi. Devlet kontrolünden bağımsız hale gelmiş enerji piyasalarını ve özellikle ağır denetim altındaki doğal gaz endüstrisini düşünüyordu. Bunu değiştirmek için Washington a baskı uyguladı.

Lay; Washington da, iş adamlarını devletin kural ve düzenlemelerinden kurtaracak yeni akımın taraftarlarından oldu. Sorunumuzun çözümü devlet değil. Devlet sorunun ta kendisi. Kısa zamanda, geniş tabanlı ve çarpıcı ekonomik başarılara ulaşmış toplumlar; zengin doğal kaynaklara ve yüksek nüfusa sahip, sıkı denetimin olduğu toplumlar değil; piyasanın sihrine inanmaya istekli olanlardır.

Deregulationi: devlet denetimini kaldırma, hükümet kontrolünden çıkarma, bir şeyi devlet denetiminden çıkarma süreci

Deregülasyonun sihirli gücü, Ken Lay i 1985 yıIında Enron u kurmaya itti. Doğal gaz boru hattı şirketlerini birleştirerek, devletin gaz fiyatlarını piyasaların iniş çıkışlarına göre dalgalanmaya bırakma kararından Enron un yararlanabileceğini düşünmüştü. Ken Lay in deregülasyona bakış açısının temelinde, hayal ettiği kadar parayı kazanabileceği düşüncesi yatıyordu. Bu konuda yalnız değildi.

Birkaç Teksas Iı petrolcü, devleti enerji işinin dışına nasıI atacaklarını düşünüyordu. Sanırım birbirlerini anlıyorlardı. Bu, çıngıraklı yılanla engerek yıIanı arasındaki profesyonel nezaketti. Lay, Baba Bush a yakındı. Ama Teksas valisi iken George W. Bush da Ken Lay için seve seve telefon ederdi. Bunun bir örneği daha yoktu.Amerikan tarihinde ilk kez bir başkanın ailesi, tek bir şikete bu derece yakınlık gösteriyordu. Enron yöneticilerinden Rich Kinder şirketten ayrıIırken Lay ona görüntülü bir hoşça kal mesajı hazırladı. Rich, Enron dan ayrıIışın dolayısıyla bir çift laf etmem istendi. Sana “Teksas tan ayrıIma! ” diyeceğim. Rich, Bush ailesi için harikalar yarattın. George a senden daha fazla destek vermiş birisi olduğunu sanmıyorum. Hayatımızın bu döneminde Barbara ve benim için en önemli şey bu. Ailen ve arkadaşların.

Başından beri Baba George Bush devletin Enron Internatonal a milyarlarca dolar yardımda bulunmasını sağlamıştı ve Lay i deregülasyonun büyükelçisi ilan etmişti.

Enron herkese karşı dürüst olan bi şirkettir. İnsanların Enron ile girdikleri ilişkide kendilerine olabilecek en dürüst şekilde davranıIdığını hissetmelerini istiyoruz. Kendini daima ahlaki doğruluk kisvesi altına gizledi. Ama bu ilk dönmelerde samimiyetini sınayacak bir olay yaşandı. Valhalla Skandalı olarak da bilinen Enron un petrol skandalı.

Arthur Anderson da çalışırken, Enron Oil adındaki bir şirketteki araştırmaya dahil oldunuz mu?

  Evet. Dahil oldum. 1987 de iki alım satım işlemcisinin zimmetlerine para geçirmiş olduğu yönünde bir hadise yaşanmıştı. 1987 yıIında Enron un en iyi iki alım satım işlemcisi, petrol fiyatlarının yükselişi ve düşüşü konusunda Enron üstünden spekülasyona girişmişlerdi. Petrol ticareti kumardan farksızdır. Bazen kazanır, bazen kaybedersin. Ama Enron Oil sürekli kazanıyormuş gibi görünüyordu ve bu Ken Lay i memnun ediyordu. Ken Lay e piyasadaki bu riskleri açıklmaya çalıştım. Yatırımının on katını.. kaybedebileceğini belirttim. Deneyimli işlemci Mike Muckleroy, Enron Oilin istikrarlı yüksek karından şüphelendi. Bu petrol işinde kimsenin akıI sır erdiremediği karlar döner ve doğrusu Ken Lay in üst düzey yöneticileri bile bu durumu sorgular hale geldi. Bu kadar paranın yasal yollardan elde edilemeyeceğini söylüyorlardı.

Ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Gerçekten de ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

İIk işaret; isimsiz bir ihbar ile şirket başkanı Louis Borget in; şirket hesaplarından 3 milyon dolarlık fonu kişisel hesaplarına geçirdiği ile ilgili olarak geldi. Sahte defterler ve offshore hesaplardan; şirketin mali işler sorumlusu Tom Mastroeni den kimsenin kim olduğunu öğrenemediği gizemli Lübnanlı spekülatör M. Yass a uzanan bir iz ortaya çıktı.

Sizce bu kimin ismiydi?

Benim kıçım anlamındaydı aslında. M Smart ise Maxwell Smart idi. Demek istediğim bu adamlar oyun oynuyordu. Borget and Mastroeni Houston a çağrıIdı. İIk olarak üstünde oynanmış hesapları Enron a gösterdiler. Ardından şirket karını cebe indirdiklerini itiraf ettiler. Bunlar Enron yönetim kurulunun dikkatine sunuldu. Hesapları incelemek üzere denetçiler getirtildi. Yönetim kurulu toplantısında, denetçiler Lay e Borget ve işlemcilerin günlük ticari kayıtları yok ederek kazançlar üstünde manipülasyon yaptıklarını ve muhtemelen alım satım limitlerinin üstünde işlem gerçekleştirdiklerini söylediler. Ertesi gün Lay in olayların gidişatını değiştirmeme yönünde bir karar aldığını öğrendik. Gösterdiği gerekçe ise bunun şirketteki tek para kazanan bölüm olduğuydu. Altın yumurtalayan tavuğu kesmek istemedi. İşlemciler kovulmadıkları gibi kınama cezası da almadılar. Onun yerine Enron Borget a şöyle bir mesaj gönderdi: ” Bize milyonlar kazandıraya devam et. “Enron un yüklendiği risklere yönelik tedbir almak yerine; Lay işlemcileri daha da yüksek risk almaları için cesaretlendiriyordu.

Sonra talih onlardan yüzünü çevirdi. İki ay sonra, panik içinde beni aradılar ve son beş günde 90 milyon dolar içeri girmişlerdi. Yapabileceğimiz şey, kime karşı kaybettiğimizi bulmaya çalışmaktı. Muckleroy New York a kalkan ilk uçağa atladı. Mastroeni de bir hesap takımı daha olduğunu biliyordu ve onları almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Tom karşısına dikildim. Ona iki şey olabileceğini söyledim. Bunlardan birisi bir Alman silah tüccarı olan Borget in kazıkladığı ticari ortaklarından biri onu öldürecekti ya da ben. Nereye giderse gitsin er geç onu bulacağımı söyledim. Mastroeni ertesi gün gerçek defterlerle çıkageldi. İşlemciler Enron un tüm rezervleri karşıIığında risk üstlenmiş ve kaybetmişlerdi. Muckleroy hızlı davranarak piyasaya blöf yaptı ve şirketi kurtardı. Valhalla olayından sonra Ken Lay, işlemcilerin üstlendiği riskden dolayı şok olduğunu söyleyecekti. Oysa alınan riskleri başından beri biliyordu. İşlemcilerin faaliyetleri ile ilgili onu uyaran raporları görmüştü. Enron un çöküşünden beri Ken Lay bilmediği şeylerden ötürü sorulu tutulamayacağını söylüyor. Valhalla da söylediklerine benziyor.

Bunları bilmediğine inanıyor musunuz?

  Sadece Valhalla için konuşabilirim. Başından beri biliyordu. Çünkü ona söylemiştim. Denetçiler, Bay Ken Lay e başına buyruk iki işlemcinin işten çıkarıIması yönünde rapor verdiler. Raporu okuyan Lay, ona bu kadar para kazandıran iki adamını kovarsa ne kaybedeceğini hesapladı. Benim kararım, bu adamın kazançlarını ahlaki değerlerin önünde tuttuğu yönündedir. Mastroeni mahkum oldu ama cezası tecil edildi. Borget dolandırıcıIıktan bir yıI hapis yattı. En büyük para makinesi parmaklıkların ardına düşen Ken Lay kendine şunu sordu:

Kim Enron a en çok parayı kazandırabilir?

  Her yıI, her hafta, her gün yeni fikirler üretmek zorundasınız. Ken Lay, Jeff Skilling e baktığında gelecekte doğal gaz işletmeciliğinin nasıI olması gerektiğinin cevaplarını barındıran adamı gördü. Ken Lay vizyon sahibi bir adamdı ve büyük fikirleri olan diğer vizyonerleri severdi.

 Jeff Skilling hepsinden büyük fikirlere sahipti. Jeff Skilling ‘ in en büyük fikri enerji iletiminin yeni bir yolunu bulmaktı. Bir doğal gaz boru hattının fiziksel akışına bağIı kalmak yerine Enron, doğal gaz piyasası için bir borsaya dönüşecekti. Adeta büyülü bir fikirdi bu. Enerjiyi hisse senedi ve tahviller gibi alım satımı yapılabilir bir mali araca çevirecekti. İyi fikrimiz buydu.

1992 yıIında bu güzel fikri kullanarak Kuzey Amerika daki en büyük doğal gaz tedarikçisi haline geldik. Jeff bir peygamber gibiydi. Ortaya çıktı ve dışarıda koskoca yeni bir dünya olduğunu gösterdi. “Boru hatlarını döşemek ve onlara gaz pompalamak gibi işleri boşverin gitsin. ” dedi. ” Tüm endüstriyi baştan yaratabiliriz. ” Vinson & Elkins den gelen, Amanda Martin adlı avukat, Jeff Skilling in işe ve yakın çevresine aldığı ilk yöneticilerden oldu. Heyecanımız ortadaydı. Orada olmaktan ne kadar gurur duyduğumuzu tahmin edemezsiniz. Aklımızı kullanırsak her şeyi başarabileceğimizi telkin eden bir liderimiz vardı. Sonuçta para kazanmaya başlamıştık. Bu da bizi büyük şeylerin beklediğini onaylıyordu. Skilling endüstriyi yeniden baştan inşa etmenin ve işe yeniden başlamanın yarattığı fırsatları görmüştü. Enron a girmeden önce öne sürdüğü bir koşul vardı ki o da ” piyasa göre fiyatlandırma ” denilen bir muhasebe ilkesini kullanmasına izin verilmesiydi. Arthur Andersen imzaladı ve SEC onayladı. İçeri girip ” Burada neler oluyor?  ” dediğimi hatırlıyorum. Herkes çok heyecanlıydı ve sonra şampanya geldi. ” Piyasaya göre fiyatlandırma “kalemini kullanmamıza izin verilmişti. Bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Enron un sonunu hazırlayan en büyük adımlardan biri böyle atıImış oldu. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” ile Enron; anlaşmaların gelecekteki potansiyel karlarını, imzalandıkları gün deftere geçirebilecekti. Gerçekte şirketin kasasına giren paranın miktarı ne kadar az olursa olsun, Enron karını dış dünyaya dilediği rakamlarla açıklıyordu. Oldukça öznel ve tabii manipülasyona müsait. 10 yıI sonra bu santralden, klovatı bu kadar dolara elektrik satacağız diyorlardı. Bunu yapabileceklerini kanıtlamanın hiçbir yolu yoktu.

Selam Reg. Günaydın. NasıIsın?

  Sonunda harikayım. Sizi görmek çok güzel. Jeff. Seni görmek de. Todd otur Iütfen.

Bunun üstünde çok çalıştık ve değer düşüren kalemleri çekip çıkardık. Bulduklarımıza bir göz at. Geliştirme…

Geçen sene 20 milyon dolar kazanmışız, bence bu sene 120 milyon kazanabiliriz.

Geçen sene ticari işlemlerden 10 milyon dolar kazanmışız. Bence bu sene 64 milyon yaparız bu rakamı. İşin sırrı burada. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” dan benim ” Gelecekteki Kuramsal Değer ” dediğim muhasebeleştirme yöntemine geçeceğiz. Bunu yaparsak hasılata çuvalla para ekleyebiliriz. Jeff bu muhteşem! Kulağa harika geliyor. Oh Jeff. Teşekkür ederim. Kendini aştın. Çok çok yükseleceksin dostum. Günün birinde şirket başkanı bile olabilirsin. Gerçekten mi?

  Evet! Fikrin herşey olduğuna inanıyordu. Ona göre, bir fikir ürettiğinizde, bundan hemen kar elde etmeye başlamalıydınız Aksi takdirde küçük adamlar fikrinizi çalar ve onlar bu işten karlı çıkarlardı. Jeff Skilling Harvard İşletme Okulu na başvurduğunda bir profesör ona akıllı olup olmadığını sormuş.

” Bok gibi akıllıyım. “diyerek cevaplamış. En sevdiği kitaplardan birisi, insan doğasının genlerimizi aktarırken nasıI açgözlü ve rekabetçi bir yol izlediğini anlatan ” Bencillik Geni “idi. Enron da Skilling güçIünün hayatta kalmasını sağlayan temel iç güdüleri serbest bırakıyordu.Dünyanın işleyişi ile ilgili oldukça Darwinci bir bakış açısı vardı. Enron daki ilk günlerinde insanları motive decek tek şeyin para olduğunu söylemişti.

Skilling in dünya görüşü, Enron un iş yapma biçimini etkiler olmuştu.
Performans Gözden Geçirme Komitesi isimli bir sistem kurdu.
İnsanlara birden beşe kadar not veriyordu. Çalışanların % 10 u beş alıyordu ve bunların kovulması gerekiyordu.
O andan itibaren sistem “Yüksel ya da Defol “ olarak bilinmeye başlandı.

Şahsen ” PGC ” nin şirket olarak yürüttüğümüz en önemli işlem olduğuna eminim. Sırf diğer çalışanlar onları değerlendirdiklerini görüp, tatmin olsunlar diye her sene çalışanlarının % 15 ini işten atan bir şirket daha duymadım. Bu grup tarafından değerlendirildiğinizde, Ken den ve benden şirketin hedefleri hakkında bilgi Imış oluyor ve buna uyup uymadığınızı öğreniyorsunuz. Çok merhametsiz bir süreçti.

25 yaşında birisinin değerlendirmede iyi çıkmaya çalışması ve karşıIığında 5 milyon dolar ikramiye alması. Kurumsal olarak pek sık görülen bir olgu değil. Çok zorlu ve saldırgan bir kültürümüz var. Enron da kimse işlemcilerden daha saldırgan değildi. Tazminatımı konuşmak üzere patronun bürosuna gidiyordum ve alacağım parayı iki katına çıkartmak için birisini gırtlağına basmam gerektiğini söyleseler, ben iki ayağımla birden basardım. İnsanlar aynen böyleydi. Alım satım tarafında, en büyük ve en pis şirket olmak zorundaydık. Piyasada olmak için Enron ile iş yapmak, bir gereklilik arz ediyordu. Enron işlemcileri, okul müdürünün bulaşmaya çekindiği bir lise çetesi gibiydi. Açıklanan karın büyük kısmını onlar sağIıyordu.

Jeff Skilling ve Ken Lay in serbest piyasa fikrini alıp onu bir ideolojiye dönüştürdüler.

Onu yeni ekonomi dini olarak görüyorlardı. Enron on-line pek çok emtia için piyasaları değiştirecek. Mevcut olan kör sistemin yerini alacak şeffaf ve açık bir piyasa yaratacak. Gerçekten çok basit, bilgisayarınızı açtığınız an karşınızda olacak. Vizyonumuz bu. Dünyayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Jeff Skilling, bana göre, Enron un bir başarı öyküsü olduğuna ümitsizce inanamaya çalışıyordu. Kendisini Enron ile özdeşleştirmişti.

Bir keresinde ” Ben Enron um. “demişti.

Enron dakilerle ilgili bir başka nokta ise Jeff Skilling. dahil hepsinin eskiden inek olmasıydı. Koca gözlüklü, saçları dökülen, göbekli bir tip. Bir gün Jeff Skilling kendisini değiştirmeye karar verdi.

Ağırlık çalışmaya başladı, kilo verdi; iradesi ve kişiliği ile Kendisini baştan yarattı.

Jeff lazer ameliyatı olduğunda herkes onu izledi böylece Enron da gözlüklü kimse kalmadı.

Bence Jeff Skilling tam anlamıyla trajik bir figürdü.İnsanların parlak zekalı diye tarif edeceği birisiydi. Bazen ise gösterdiğinden oldukça farklı bir tablo çiziyordu. Riskleri takip edip, ince ince hesaplar gibi görünse de gerçekte bir kumarbazdan farksızdı. 20 yaşına basmadan piyasada çoğalınca bahisler oynayarak büyük paralar kaybetmişti.

Jeff Skilling e göre risk göz alıcıydı. Risk almaya bayıIırdı. KatıIımcıların hayatını kaybedebileceği kadar tehlikeli gezilere çıkmaktan istediğinden söz ederdi. Jeff Skilling, arkadaşları ve müşterilerinden oluşan ufak bir grupla bu gezileri gerçekleştirdi. Çekirdek grubunu Enron çalışanlarının oluşturduğu topluluklar çıIgın maceralara atıIıyordu. Bunlara Andy Fastow katıIıyordu, Ken Rice katıIıyordu. Bu geziler birer efsane haline gelmişti. Oturup, ne çeşit tuhaf zorluklara atıIdıklarını düşünürdük. Ama bu onların birer erkek olarak iyi hissetmelerini sağIıyordu.

Baja ya, Meksika nın 2000 kilometre boyunca uzanan oldukça engebeli topraklara unutulması güç geziler düzenlemişlerdi. Bu motosikletlerin parçalandığı bir yolculuktu. Ken Rice yolculuk sırasında dudağını yardı ve dudağına dikişler atıIdı. İnsanların kemikleri kırıIdı. Birisi jip devirdi ki neredeyse ölüyordu. Enron da bu tip öyküler efsane haline gelmişti. Bu öyküler şirketin maço kültürünü besliyordu.

Jeff Skilling beğendiği kişilerden bahsederken heyecan yayan adamları severim derdi. Uç yönleri olan tipleri severdi. Ken Rice bunlardan birisiydi. Gruptaki pazarlamacıydı. Cana yakın, eğlenceli, adam gibi adamdı. Enerji şirketlerine anlaşmaları satan kişiydi ayrıca. Cliff Baxter şirketin iş bitiricisiydi. Anlaşma yapmakta ütüne yoktu ama manik depresif bir insandı. Baxter çok zeki ve açık sözlü birisiydi ve Skilling e herşeyi açıkça söylerdi. Skilling e şirketteki herkesten daha yakındı.

 Sikilling in en önemli adamların olan Lou Pai, ilk dönemlerde alım satım işlerinin kurulmasına yardım etmiş, sonra ise “Enron Enerji Hizmetleri “ isimli başarısız girişimin başına geçmişti. Siz başındayken EEH nin işlevi ne idi?

  Son kullanıcı olan sanayi kuruluşlarına enerji hizmetkeri satmaktı. Lou Pai tarafından Skilling EEH işinin başına getirilmişti. Çünkü burası şrketin ve Skilling in geleceği açısından çok önemliydi.. Lou Pai a kıtalararası balistik füzem diyordu. Lou Pai düşmanlarını inanıImaz bir beceri ile alt ediyordu. Bunun anlamı arkada cesetler bırakmak ise Skilling in buna aldırış ettiği yoktu. Hiçbir şey hisetmiyorum.

Lou Pai gizemli bir tipti. Perde arkasındaki CEO gibiydi.

Bir süreliğine 7. katta büyük bir ofisi vardı. Camla panellerle çevriliydi ofis ve yanından geçtiğinizde hemen hemen her zaman boş olduğunu görürdünüz. Detaylar Lou Pai yi alakadar etmiyordu. Para ve striptizci kızlara duyduğu tuhaf ilginin dışında onu motive den bir şey yok gibiydi. Pai için her şey rakamlardan ibaretti. Her gece işten sonra oraya gider ve işlemcilerden bazılarını yanında götürürdü. Orada bayağı para da harcardı. Bu parayı Enron un harcama kalemlerinden düşerdi. Striptizcileri alım satım katına çıkardığına dair söylentiler vardı. Hemen herkes bu hikayeyi biliyordu. Adam öylesine yumuşak, sessiz sedasız, hatta hanım evladı gibiydi ki striptizciler bile CEO olduğuna inanmamıştı. Pai onları ofisine çıkardı ve sanırım kızlar orada, ona ufak bir gösteri yaptılar. Bir gece kulüpteyken, yanındakilerden biri hepimiz bekarız Lou; biz bir sorun yaşamıyoruz, ama karının striptizcilerin parfümünden işkillenmesini nasıI önlüyorsun?

  Lou şöyle dedi: ” Bir sırrım var. ” ” Eve giderken bir benzincide duruyor ve ve üzerime benzin döküyorum, böylece koku falan kalmıyor. “demiş. “Ama Lou ” demiş öteki, ” karın bu sefer de benzin istasyonundaki pompacıya çaktığını ” düşünmez mi?  ” Lou Pai hariç herkes gerilmişti. Masaya soğuk bir hava çökmüş.

Ne de olsa Lou Pai hafife alınacak birisi değildir. Şakayı yapan adam, iki gün sonra ki bu bir Enron efsanesidir; Kanada nın Calgary şehrine sürülmüş.

Lou Pai, rakamlar yükselir yükselmez EEH yi yönetmeyi bıraktı. Yaklaşık olarak 100 milyon kazanmıştım. Rakam yanlış olabilir, artı eksi 20 milyon dolar diyelim. Enron daki herkesten fazla parayla, 250 milyon dolar ile ayrıIdı çünkü tüm Enron hisselerini; karısından ayrıIıp, kendisine bir çocuk doğuran striptizci kız arkadaşı ile evlenebilmek için satmıştı. Enron dan ayrıIışı da orada bulunması kadar gizemliydi.

Günün birinde, Lou Pai nin artık EEH nin CEO su olmadığını öğrendik. Lou Pai, Enron dan 250 milyon dolar ile uçmuş olmasına rağmen arkasında bıraktığı birimlerin toplam zararı 1 milyar dolara yakındı. Ama Enron bu gerçeği saklamayı başardı.

Lou Pai, Colorado daki ikinci büyük toprak sahibi oldu. Olay hep sayılardaydı. Sayıları her zaman tutturuyordu. Bu bana göre bu bana göre lise mitolojisiydi. Wall Street teki en popüler adam olmak isteyen, orada kalıp bunu başarmak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapacaktı. Bence Jeff bu kuralları, herkesten daha iyi kavramıştı. Amerikalılar hisse senetlerinden yığınla para kazanıyor. Borsa, dün yine seviyelere ulaştı. Borsadaki yükseliş Perşembe günü de devam etti. Dow Jones Endeksi neredeyse 61 puan artış gösterdi. Düşük gelir grubundakiler bile borsaya akın etmeye başladı çünkü kaybetmeleri mümkün değildi. Hisse fiyatları yükseldikçe yükseliyordu. Her gün, yeni bir rekor. Teknoloji hisseleri resmen coştu. Kapanışa az bir süre kala, 100 puan yükselerek bugüne kadarki en yüksek seviye olan 7895.81 puana ulaştı. Belki de dünya tarihindeki en uzun süreli boğa piyasası yaşandı. Ken Lay oradaydı ve tezahürat yapıyordu. Hisselerimizin çok iyi durumda olduğu ortada. Önümüzdeki sene ya da on sekiz ay sonra, hisse fiyatlarımızın iki katına çıktığını görmememiz için hiçbir neden yok. Enron, hisse senedi analistlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanacak bir kampanya başlatmıştı. Enron daki doğal gaz stokları…

Hisse senetlerimizin fiyatlarını, asla yeterli görmedik ve yeterli olduklarını da düşünmek istemiyorum. Fiyatlar daha da yükselmeli. Yürüttüğü İnternet bazlı enerji alım satım işi ile Enron, ikinci çeyrekte karını % 30 arttırdı. 90 Iı yıllar süresince Wall Street teki bu oyuna devam edildi. Bir şirket, analistlerin o çeyrekteki kar tahminlerini yakaladığında senet fiyatları daha yükseliyordu.

Oyunun adı ” şişir ve elden çıkart “ idi.

Üst düzey yöneticiler, fiyatları yukarı çekmek için talebi canlandırdıktan sonra multi milyon dolarlık senet opsiyonlarında likitidasyona geçiyorlardı.

Enron daki insanlar ücretlerini genellikle hisse senedi olarak aldılar. Hisse fiyatlarının yükselmesi herkesin işine geliyordu. Senet fiyatlarının yükselişine yön veren ise her çeyrekte açıklanan kar rakamlarıydı. Skilling dahil şirketteki herkes bunun farkındaydı. Asansörde bile hisse fiyatını takip edebiliyordunuz. Etrafınız şirketin sağIığını gösteren işaretle sarsıImıştı.

Hisse fiyatı ne durumda?

  Herkes aynı geminin içindeydi. Şirket borsadaki fiyatı ile yatırım camiasını yeni, farklı, yaratıcı; kurumsal girişimciliğin yeni çağını simgeleyen şirket olduğuna ikna etmeyi amaçlayan yeni bir halkla ilişkiler kampanyasına takıIıp kalmıştı. Gelin ve bizimle çalışın. Çalışanlarımızı, yeni şeyler denemeleri için özendiriyoruz. İşe, değişim ortamında çalışmaya daha yetkin kişileri seçerek başIıyoruz.

Enron için çalışıyorsanız en yeni düşünce tarzını, ve açıIan en yeni pazarları görürsünüz. Enron on-line, göz kamaştırıcı bir başarı hikayesidir. Kurumsal Amerika yı, en zekinin kendiler olduğu yönünde rol keserek ikna etmişlerdi. Alan, kamu alanındaki üstün hizmetlerinden dolayı seni Enron ödülüne layık gördük. -Alan Greenspan- En içten teşekkürlerimizle. Şirketi, her yıI karlarını istikrarlı bir şekilde % 10 ila % 15 arası arttıracabilecekleri bir yer olarak pazarlamaya devam ettiler.

İşin aslı, Enron bu rakamları tutturabilmek için büyük risk alıyordu. Riski seviyoruz çünkü parayı risk alarak kazanırsınız. Nereden bakarsanız bakın, Enron yükselişteydi. Aslında karlar artmıyor, tam tersine düşüyordu. Dünyanın dört bir yanında büyük doğal gaz operasyonları vardı. İnşası pahalıya patlayan bu tesisler, zarar ediyordu. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Hindistan da harika bir çeyrek ve harika bir yıI geçirdik. Dabhol ün birinci aşaması devreye girdi ve elektrik üretmeye başladı. İkinci aşamanın finansmanı hazır ve inşasına başlandı. Deneyimlerime göre özellikle uzak durulması gereken yerler vardır. Bunlardan birisi Hindistan dır. O zamanlar kimsenin yapmayacağı bir şey yapıp Hindistan a bir santral kurdular. Herkes Hindistan a yatırım yapmaktan kaçınırdı. Ama Enron bunu yaptı, hem de gösterişli bir şekilde. Ama En ron basit bir noktayı atlamıştı. Hindistan, Enron un ürettiği enerjiyi Şimdi Dabhol tesisi harabeden başka bir şey değil. Projede 1 milyar dolar kaybedilmesine karşın, asla gerçekleşmeyecek karlara üzerinden Enron, üst yönetime multi milyon dolarlık ikramiyeler verdi.

Peki gerçek para nereden gelecekti?

  Tabi ki baskı çok büyüktü. Çığır açacak bir sonraki fikrin bulunması gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi. Kurumsal dünyada şirketler el değiştiriyor. En büyük haber. Enron, Portland General ı satın alacağını açıkladı. PGE ile birleşme Enron u elektrik işine soktu. PGE nin batı sahilindeki konumu dolayısıyla Enron daha yeni devlet düzenlemelerinden arındırıImış Kaliforniya piyasasına girecekti.Bu birleşme ile toptan ve perakende bazında elektrik ve doğal gazın, ülke çapındaki en büyük pazarlayıcısı olma yönünde önemli bir adım atmış olacağız. Bütün bunlar, birleşmez isek ayakta kalamayacağımızı söyledikleri deregülasyondan dolayı gerçekleşti. Bizi satın aldıkları ana kadar Enron ismini duymamıştım. PGE yi satın aldıklarında, tüm hisselerin adı Enron oldu. Onları biz damgaladık. Etrafıma baktığımda, Enron hissesi alanların paralarını ikiye katladıklarına tanık oldum. O günden beri emeklilik ve sigorta fonuma tavan prim ödemeye çalıştım. Portland General, kazanç güzel, nakit akışı iyi. Wall Street te buna ” güven bana “öyküsü diyorlar. Onlarca yıI boyunca çalışıp didinen boru hattı işçileri, paralarını güvenli ve geleneksel yatırım olarak gördükleri şirkette tutmayı yeğlemişlerdi. Bu şirketin güvenli ya da geleneksel olmakla alakası bile yoktu.

Emekilik fonumuzla Enron hissesi almalı mıyız?

Kesinlikle.

Bana katıIıyorsunuz değil mi?

  Bugünün en çok kazandıranı Enron. Beni büyüleyen şeylerden birisi, Wall Street analistlerinin Enron hisselerini ” satın al ” reytingli olarak değerlendirmeleriydi.

Şirket analistlerin gözünü nasıI boyadı?

  O an elimizdeki bilgiye bağIıydık. Şirketin onaylı bilanço raporlarına ve yönetimin sunumlarına güvendim. Analistlere karşı kesinlikle dürüst davrandık. Jeff Skilling, Enron aldatmacasının yaratıImasındaki en önemli unsurdu.

Zaman zaman satış eğilimli analizcilere, cevaplayamayacakları bir soru sorsak;

” Jeff i bir arayalım. “,
” Jeff e bir soralım. “

diyorlardı. Jeff i arayan analistlerin herhangi bir şeyi analiz ettikleri falan yoktu. Enron un onlara söylediği her şeye inanmaya hazırdılar. Analistlerin çoğu, bizim için hisse başına 100 ila 115 dolar gibi potansiyel bir fiyat belirlemiş durumdalar.

Şirketin palavralarını yutmayan anaslitler düşman ilan ediliyordu.

Enron un CFO su Andy Fastow, gözüne John Olsonisimli; Enron hikayesini yutmayan analistlerden birini kestirmişti. Enron, analistlerin alım yönündeki önerilerini seviyordu. Fastow, Merrill Lycnh i arayıp ya hisselerimize ” al ” onayı verip bizi sevecek birini işe alırsınız ya da bir daha sizinle iş yapmayız demişti. Günlerimin sayıIı olduğunu anlamıştım. Görevlerini kötüye kullanmışlardı. Merrill Lynch John Olson ı işten attı. Bunun arkasından Fastow bankayı 50 milyon dolarlık iki yatırım bankacıIığı işi ile ödüllendirmişti. Analistler, yatırım bankacıIığı bölümünden anlaşmalar büyük kotarmaları için ikramiyeler alırlardı.Böylece hiç heves kırıcı söz duymazdınız. Enron hisseleri yükselmesine rağmen işleri para kaybettiriyordu. Yükselen teknoloji hisselerine bakan Skilling, şirketi siberaleme taşımaya karar verdi. Bir geniş bant pazarı yaratıp yaratamayacağımızın fizibilitesini yapıyoruz. Enron, gaz işinde öğrendiklerini diğer enerji metalarının alım satımında da hatta geniş bant trafiğinin pazarlanmasında da kullanacak. Ken Rice 20 yıIdır Enron da çalışıyor. Enron daima bir adım önde olmayı başarmıştır.

Akşam 7 den sabah 7 ye kullanmadığımız internete para ödüyoruz.

Soruyorum size neden?

Neden?

Motiflerimizden birisi daima ” neden ” diye sorabilmektir. Bir şeyler ne için böyle yapıImak yerine şöyle yapıIıyor?

İşte bizim piyasamız.

Bant genişliğini neden diğer şirketlere satmıyoruz?

  Onu bir emtia haline getirebiliriz. Geçen haftadan beri, Wall Street te Enron un geniş bant atıIımı ve BlockBuster ile ortak olarak ” isteğe bağIı video ” girişimi konuşuldu. Dini bir ayine katıImak gibiydi. İnsanlar koltuklarından fırlayıp, ellerinde cep telefonları ve Blackberry leri ile patronlarını aramak için koşuşturuyorlardı.

Bir analist; tek kelime ile yatırımcılarına tavsiye verdi. ” Vay canına! ” Enron hisseleri iki gün içerisinde % 34 değer kazandı.

Borsanın verdiği tepkiden stratejiyi sevdikleri anlaşıIıyordu. Bu onlara mantıklı gelmişti. Teknolojiyi geliştirdiklerini ilan ettiler. YıI sonuna kadar test pazarlarına sunulacaktı. Ve bu teknoloji iş yarayor. Kalitesi yüksek ve müşteriler tarafından beğenildi. Oldukça aşama kaydettik. İşin aslı Enron, ” isteğe bağIı video ” teknolojisinde bir hayli zorlanıyordu. Teknoloji işe yaramadı ve Blockbuster ile olan anlaşma feshedildi. Enron, ” piyasaya göre fiyatlama ” sayesinde tek kuruş kazandırmayacak hayali anlaşmadan 53 milyon dolar kar ettiğini açıkladı.

2000 yıIının sonlarına doğru, Enron un geniş bant işini başarıIı gösterme çabaları tükendi.

Çalışanlarına, hayali bir işi varmış gibi göstermek için tüm numaralara başvurdukları halde insanlar giderek ümitsizliğe kapıImaya başlamışlardı. Yöneticiler, hisseleri ellerinden çıkartmaya başlamışlardı.

Enron un çöküşü sırasında Ken Rice 53 milyon dolarlık, Ken Lay 300 milyon dolarlık, Cliff Baxter 35 milyon dolarlık, Jeff Skilling 200 milyon dolarlık hisseyi elinden çıkartmıştı.

 Aldatmaca sürerken, tüm yalanlar ve sahtekarlıklar patronun kendisini de bu çarpık gerçekliğe inandırmaya başlamıştı. Bu düzenbazlık gerçekti ve bu aldatmaca gerçeğin ta kendisiydi. Kendisi de inanmaya devam ettikçe sahtekarlık sayıImazdı. Geniş bant ticaretinden bahsetmiştiniz. Ya hava durumu vadelileri?

  O piyasada işler nasıI?

  Evet bir hava durumu piyasamız da var. Enron, hava tahmini ticareti işini ortaya ilk attığında, bunun bilim mi bilimkurgu mu olduğu anlaşılamadı. Tahminler yanlış çıkarsa havadurumu uzmanlarınızı cezalandırıyor musunuz?

  Bilemiyorum, sırtında hiç kırbaç izi var mı?

  Yazık. Güzel bir eldi. Jeff, zaman geçtikçe işlerin kötüye gittiğini itiraf etmekte zorlanır oldu. Geceleri ışıklar kapandığında, neyin yaklaşmakta olduğunu bildiğine inanmak zorundayım. Bunu Titanik e benzetmek istiyorum. ” Tam yol ileri! ” diyen bir kaptan var ve buzdağına çarptıktan sonra bile son hızda yola devam ediyorlar. Enron adlı geminin kaptanı pek çok uyarı işaretini görmezden geldi. Geminin kaptanı kimdi peki?

  Kenneth Lay Wall Street tarihindeki en berbat günlerden biriydi. Hisse senetleri % 31 oranında geriledi. Teknoloji hisseleri, Cuma günü satış furyasına neden oldu. Bu, ” Artık kendinize gelin. ” demekti. Milyonlarca gergin yatırımcı, Cuma günü Down Jones Endeksi nde yaşanan büyük düşüşün ardından…

Enron, özellikle 200 yıIının sonları itibariyle büyük bir olaydı çünkü İnternet şirketlerinin çoğu düşüşe geçmişti ve Wall Street, bir sonraki büyük felaketi bekliyordu.

Enron, yeni ekonomi şirketlerinin parlayan yıIdızıydı. 2000 yıIında hisse fiyatları % 90 arttı ve ondan önceki sene de % 50 artmıştı. Wall Street teki banko hisselerden biriydi ve böyle şirketler asla yanlış bir şey yapmazdı. Yeni ekonominin yüzü haline gelmiştik. Ne kadar iyi olduğumuzu hatırlatan bir kültürümüz vardı. Ve bu kültür ortaya çıktığında, Fortune dergisi bizi Amerika nın en yaratıcı şirketi ilan etti. İşte o zaman kendimizi gerçekten iyi hissetmeye başladık. Yine başardınız. Enron, Fortune dergisinin yaptığı yıIın en çok hayranlık duyulan şirketleri anketinde, üst üste altıncı kez Amerika nın en yaratıcı şirke seçildi. Hakedilmiş bir başarı. Pazarlamacı ağzı hala iş yapıyordu. Ama Enron yatırımcılarından birisi, Enron un bilançolarında borsa analistlerinin atladığı bir şey görmüştü. Analistler genelde bunun bir ” kara kutu ” olduğunu söyler ve inanmanızı beklerler.

” Kim bilir para nereden geliyor?  ” Bir yerden geliyordu işte. Tek bildiğimiz, hep iyi durumda olduklarıydı. Kara kutu bizi aldatmak için konulduysa, bilançolar, kötü gittikleri güne kadar elbette iyi olacak diyordum. ben araştırmacı bir gazeteci değildm ve bu yüzden de Enron ile ilgilenmem için hiç bir neden yoktu. Lakin Jim Chanos, Enron un mali kayıtlarına bir göz atmamı söyledi. Kayıtlarda bir sahtekarlık olduğu anlaşıImıyordu ama kayıtlarda bir tutarsızlık vardı.

Mart 2001 de Fortune dergisi muhabiri Bethany McLean, Enron un mali durumu hakkında sorular yöneltti.
Makalesinde, kimsenin cevaplayamadığı basit bir şey sormuştu?
” Enron, parasını tam olarak nasıI kazanıyor?  “
Ona çok kızdınız öyle değil mi?

  Fortune muhabiri ile yaptığım konuşmayı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Arayıp, muhasebe ile alakalı çok ama çok detaylı sorular sormuştu. Bir muhasebeci olmadığımdan ötürü de bu sorulara cevap verememiştim. Gerçekten çok telaşlandı. Bu tip sorular yönelten insanların şirkete taş atmaktan başka amacının olmadığını söyledi. Ve ben de mesleğimin kurallarına uygun hareket etmemiştim çünkü iyi araştırma yapmamıştım ve eğer bunları yapmış olsaydım, ne kadar yersiz sorular sorduğumun farkında olacaktım. Bay Skilling, Enron hakkında basit sorular soran birisini korkutmaya çalışmışsınız gibi görünüyor. Ben – Ben ona altı dakika sonra bir toplantım olduğunu söylemiştim. ” Detaylara giremem çünkü bir muhasebeci değilim. ” demiştim. O da bana önemli olmadığını çünkü makaleyi nasıI olsa yayınlayacaklarını söyledi. Ve ben de eğer böyle bir şey yaparlar ise bunun ahlaki bir davranış olmayacağını söyledim. Ertesi gün… İzin verirseniz söyleyeceklerim var. Muhasebe ve finansman bölüm yöneticilerimiz masrafları Enron tarafından karşılanarak New York a uçup, editörlerle değil muhabirler ile oturup; sordukları soruların cevaplarını vermeye çalıştılar. Ertesi gün; küçük, karanlık, penceresiz bir toplantı odasında yakllaşık üç saat boyunca şirketin işleri üzerine konuştuk. Şunu hiç unutmayacağım. Toplantı bittiğinde, diğer iki yönetici eşyalarını toplayıp giderken Andy Fastow bana ve editörüme dönüp şunu dedi:

” Şirket hakkında ne yazarsanız yazın umrumda değil, yeter ki beni kötü göstermeyin. “

Fastow un kötü görünmemeyi istemek için sebepleri vardı. Enron ile iş yapmakta olan, Fastow un yönettiği ortaklıklar vardı. İsimleri şirketin mali belgelerinde geçtiği halde onları öyküme dahil etmemiştim. Çünkü muhasebeciler ve yönetim kurulu bunun sorun olmayacağını söylemişlerdi. Bu işte bir yanlışIık olduğunu düşünmek için deli olmam lazımdı. Benim öyküm aslında zararsızdı. BaşIığı

” Enron aşırı değerli mi?  ” idi.

Ama sonuçta onun aşırı değerli bir senetten fazlası olduğunu kanıtlayamazdım. Bundan fazlası olduğunu düşünmeyecek kadar saftım. Makalesi eleştirel miydi?

  Evet öyleydi. Fortune deergisindeki makalenin ” Enron aşırı değerli mi?  ” diye bir başIığı vardı.

Makale Enron u bir kara kutuya benzetiyordu. Bu doğru, üzgünüm çünkü toptan satım işlerinde insanlara paranın tam olarak nerelerden geldiğini detayları ile anlatmak zordur. Fortune dergisinde bu haberin yayınlanmasının tek sebebi, bi hafta önce, Business Week te yayınlanan ve bizi öven makale idi. Her şey haberciler arası rekabetle ilgiliydi Birisi iyi bir şey söyledi diye öteki kötü bir şeyler bulmak zorundaydı. Bence temelinde bu yatıyor. Bana göre bunlar gülünç eleştiriler. Fortune dan Bethany McLean; nakit akışını analiz edip, o harika makalesinde bunu yayınlayıp; dikkatimizi birinci, ikinci, üçüncü çeyrekteki ve yıI sonundaki nakit akışına çektimişti. Enron a yatırım yapmam demesi mantıklıydı çünkü mali raporlar tutarsızdı. Ama kıralın çıplak olduğunu söylemek, kral bu kadar güçIüyken cesaret ister. Bu sabah, yeni bir kurumsal vizyonu açıklıyoruz.

Pekala. Hazır mısınız?

  Bir, iki, üç! NasıI buldunuz?

  Enron un kandırmaca ile düpedüz sahtekarlık arasındaki çizgiyi ne zaman aştığını söylemek zor. Ama onları bu noktaya getiren kişi belli. Bu kişi, Jeff Skilling in koruması altındaki Andy Fastow dan başkası değildi. Andy Fastow, Enron un finansman bölümünün yöneticisi idi. İşi, Enron un parasal hayaller diyarına döndüğü gerçeğini gizlemekti.

Enron nakit bazında her sene para kaybetse de her yıI kar beyan etmekten geri kalmıyordu. Bu, mali dünyanın gerçeklerine meydan okumaktı. Ve bunu yapmanın yolu, açık pozisyonlarla risk almaktı.

Enron da tüm orkestranın şefi Andy Fastow du. Çok gençti. Jeff Skilling tarafından işe alındığında muhtemelen otuzunda bile değildi ve Jeff i kahramanı olarak görüyordu ve kesinlikle patronu memnun etmeyi amaçIıyordu.

Patronu memnun etmek isteyen Fastow, Enron un borcu olan 30 milyar doları gizleyerek hisse senedi fiyatlarını yukarıda tutmanın bir yolunu bulmaya mecburdu. Hisse fiyatını yukarı tutmanın baskısıyla yüzyüze olanlar biraz düzenbazlık yaparlar. Ardından bir sonraki çeyrek çıkagelirdi ve ilk hilenin biraz daha üstüne çıkmanız gerekirdi. Çok geçmeden, önüne çıkamayacağınız bir devinim başlatmış olurdunuz. Fastow un yarattığı binlerce özel şirketin tek yapması gereken, Enron un borcunu gizleyerek hisse fiyatını yukarıda tutmaktı. Yatırımcılar, dışarıdan şirkete nakit girişi olduğunu sandılar. İşin aslı Enron, borçlarını onların göremeyecekleri yerlere yığıyordu. Bu kara büyü gibi bir şeydi. Şapkadan tavşan çıkartmaktı. Borçlarını ve zararlarını başka yerlere saklayabiliyorlardı.

Şirketlerin çok ilginç isimleri vardı: Jedi, Chewco Raptors. LJM, Fastow un en hırslı girişimiydi. Sihir Enron a yaradığı gibi Fastow un kendisi için 45 milyon dolar yaratmasını da sağlayacaktı. Andy, hepimizin bildiği gibi pek çok yönden ahlak pusulası şaşmış bir kimseydi. Jeff Skilling, sanki ” Zorlu zamanlardan geçiyoruz. Andy yi hazırlayalım da zararlarımızı kapatsın. ” demiş gibiydi. Andy büyük ihtimalle her işlemden kendisine pay çıkartacaktı. Bu işin ” Body Heat ” filmine benzer bir yönü vardı. Skilling, Kathleen Turner dı ve Andy ise William Hurt. Sonunda tüm yöneticilerin kazanmalarına yardımcı olmak zorundaydı. Geriye baktığımda, keşke LJM yi duymamış olsaydım diyorum. LJM yi bildiğinizi ve onayladığınızı mı söylüyorsunuz?

  Arthur Andersenn ve avukatlarımız bu oluşuma yakından baktılar ve uygun olduğunu söylediler. Fastow un Enron ormanının derinliklerinde, başına buyruk başına buyruk hareket edip kıyametin tek sorumlusu olduğuna yönelik teoriye inanmıyorum. Skilling, Lay ve Enron yöneim kurulu Fastow ‘ un LJM fonlarını onaylamışlardı. Fastow un anlaşmaları kendi başına yapmasının yararını görmüşlerdi. Bu Enron için de en iyisi çünkü Enron`un en öncelikli ihtiyacı sermaye .

İflasın ardından ortaya çıkan bir gizli kasette Fastow, LJM`yi Merrill Lynch`ten gelen bir grup bankere pazarlarken görülüyor .

Onlara Enron`dan aktif satın almaktan başka bir şey yapmayan bir fona yatırım yapmanın faydalarını anlatıyor . Unutmayın . Onları kendim satmıyorum . Aktiflerin sahibi onlar . Aktifleri  LJM2`ye satıyorlar . Fastow Enron ‘un  CFO`su olarak ne sunduğunun farkındaydı. LJM`in kar edeceğini garanti edebiliyordu . Bence bu sıradışı bir fırsat . Pişmiş kelle gibi sırıtarak onlara fonun nasıl kar getireceğini anlatıyordu . Hem Enron`un CFO`su hem de fonların başındaki adam olarak oynayacağı rolün,  bilgi açısından getireceği avantajlardan bahsediyordu .

Bir çıkar çatışması olmayacak mı ?

  İşlemin iki tarafında da yer almayacağım . Daima LJM`nin tarafında olacağım . LJM`nin ana ortağı ve Enron`un CFO`suydu . Buna çıkar çatışması demek çok hafif kalırdı . Çünkü her ticari işlemde, Enron`un mu yoksa kendi şirketinin sınırlı ortaklarının mı çıkarını gözeteceğine karar vermek zorundaydı . Çünkü bu LJM işi sadece Enron ile ortak iş yapmak maksadıyla kurulmuştu . Beklendiği üzere, Enron`un CFO`su olan Andy`nin elinin altında sağlam para var ve sonuç olarak, beş altı önemli banka bu işe girmek istediğini belirtmiş . Girdiler de .

Neden girmesinler ki ?

  Fastow, Enron`un fişleri ile kumar oynamalarına izin veriyordu . Fastow, Enron ‘un  hisselerini bunların çoğu için teminat olarak kullanıyordu . İşlemler sırasında kumar masasına çalıştığı şirketi koyuyordu . Getirisi tahminen % 2000`i  geçecek diye 96 banker LJM`ye yatırım yapmıştı . Amerika`nın en büyük bankalarından her biri 25 milyon dolar kadar yatırdı .

Wall Street`te kimin eli kimin cebinde gibiydi .

JP Morgan Chase , CS First Boston , Citibank, Merrill Lynch, DeutscheBank… Bunolar dünyanın önde gelen yatırım bankalarından bazılarıydı . Burayı atlatmamız çok zor .

İyi . Enron ve Andy Fastow`un, paralarını almak için  Wall Street`in aç gözlülüğünü kışkırtmakta bu denli yetenekli olduklarını görmek  inanılmaz . Lenin`den bir alıntı yaparsak onlar yatırım bankacılarının ” işe yarar ahmakları” ydılar. Enron`un kötü davranışı kadar rahatsız edici olan şey Amerika`nın önde gelen finans kurumlarının, Enron`un aldatıcı davranışlarına katılmakla kalmayıp , bunlardan bazılarını tasarlayıp, bunlardan kar ettikleri yönündeki artan delillerdir .

Enron sahtekarlığı, sinerjik yozlaşmanın öyküsüdür . Sistemde denge ve kontrollerin olması gerekirdi.

Avukatların, muhasebecilerin, bankerlerin hayır demesi gerekirdi . Ama kimse ağzını açıp da bir şey söylemedi . Hepsi dolandırıcılıktan gelen paradan kendilerine düşeni cebe indirmekle yetindiler . Enron danışmanlarına da iyi para ödüyordu .

2001 yılında, Arthur Andersen isimli muhasebe firması Enron`dan haftada 1 milyon dolar alıyordu . Enron`un hukuk firması  Vinson & Elkins da neredeyse bu kadar almaktaydı. Masada eli olan herkese para saçılıyordu . Enron ayakta oldukça da paralarını almaya devam ettiler . Sürecin bir parçasıydılar . Kalkıp ” Bir şey bilmiyorduk . ” demeleri zor .

Enron`un yapmakta olduklarını o zaman biliyor olsaydık Enron ile bu ticari işlemlere girişmezdik . Enron hakkında su yüzüne çıkan gerçekler o dönemde bilinmiyordu . Bu işlemlerde yer alan Citigroup çalışanlarının iyi niyetli davrandıkları inancındayım .

Citi`den gelen e-postalardan birisine bakmanızı istiyorum .İnanılmaz bir elektronik mesaj trafiği vardı . İçlerinden hatırladığım birisinde, bankerlerden biri ” Enron bu anlaşmalara bayılıyor . ” yazmıştı. ” Neredeyse para basıyorlar ama bunu hesap defterlerinde göstermek zorunda değiller . ” Bir lise öğrencisi bile bunun ne anlama geldiğini anlar .

Bankalar bu hilekarlığı bildikleri halde buna katılmışlardı .

Meryll Lynch, ödünç alınmış bir  Enron aktifini satın almış gibi yaparak şirketin hesap defterlerinde sahtecilik yapmasına yardım etmiştir . Muhasebenin dahil olduğu dolap, Nijerya bandıralı üç yük gemisindeki stokların satılması üstüne kuruluydu . Nijerya, Manhattan`dan çok uzakta olmasına rağmen bir sebepten dolayı ; 1999`da , dördüncü çeyreğin sonlarında Merrill Lynch aniden  Enron`dan üç tane Nijerya bandıralı yük gemisi satın almaya karar verdi . Nijerya gemilerinin, Merrill Lynch`in işi ile hiçbir ilgisi yoktu . Bu, düpedüz yasadışı ir işlemdi . Gemiler alınacak, Enron`un defterlerinden düşülecek, Merill Lynch onları beş ay kadar sakladıktan sonra Enron`a geri satacaktı . Bay  Martin, bugün burada bunun hiçbir garantisi olmadığını söylediniz . Yeminli ifade verdiniz . İşte bu dökümanda, bölüm şefinizin bunu onaylamak üzere olduğunu söyleyen bir belge var .

2001 yılı boyunca Skilling, giderek ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı .Hep içine kapanık olduğu halde onu tanıyanlar artık işe traş olmadan  geldiğini ve buğulu gözlerle etrafa baktığını söylemişlerdi . Kafasında iki farklı düşünceye sarılma mücadelesi veriyor olmalıydı . Birisi Enron`un süperstar olduğuydu . Diğeri ise yıkılmaya başladığı düşüncesiydi .

Skilling`in halkın gözündeki görünümündeki ilk çatlak, 2001 yılının Nisan ayında yaptığı bir tele konferansta baş gösterdi .

 Jeff Skilling soruları yanıtlamaya geçmişti . Oturumun ortalarına doğru bir soru geldi . Aslen bir finansal hizmetler şirketi  olan  Enron`un neden çoğu mali  kuruluş gibi gelir ve giderlerini belgeleyen bir bilanço yayınlamadığı sorulmuştu . Bilanço yayınlamayan ve kazancını belgeleyecek bir nakit akım tablosu olmayan tek kuruluş sizsizin. Çok teşekkür ederim . Bunun için sana minnetarım göt herif . Sonra gayet sesli bir şekilde Skilling`in ” göt herif ” dediğini duyduk .Sonrasında ” göt herif ” dedi .

Anladığım kadarıyla ona ” göt herif ” demişsiniz . Wall Street`tekiler, bu olayı hayretler içinde karşıladı çünkü bir  Fortune 500 şirketinin Ceo`sunun  bir yatırımcıya ” göt herif ” diyerek mi her şeyini kaybedeceğini düşündüler . Geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilseydim, o kelimeyi tekrar kullanmazdım . Enron`un halkla ilişkiler bölüm başkanı  Mark Palmer, bile Skilling`e bir not gönderip özür dilemesini söylemiş . Buna rağmen Skilling notu alıp, masasındaki kağıt yığınının arasına atmış . Adama ” göt herif ” dediğinde tezahürat yapan işlemciler , sonradan bir reklam hazırlattılar . Enron`un  “Niçin diye sor ” sloganını değiştirip, ”  Niçin diye sor, göt herif ! ”  yaptılar .

Bence Jeff rakamlara baktı ve derin bir çukurun dibini boyladığımızı gördü . Hisse fiyatlarını yukarıda tutmak için ilk kez bu kadar endişelendiğini görüyordum . Ve bana sürekli ” Ne halt yiyeceğimi şaşırdım ! ” diyordu . Geniş bant işi tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Şirketin Ceo`su olarak Jeff Skilling`in boğuştuğu başka sorunlar da vardı .

Tüm bunların ortasında, Ken Lay Jeff Skilling`in ofisine girdi ve almayı düşündüğü yeni 45 milyon dolarlık G5 şirket jetinin döşemesi  için kumaş örnekleri getirdi . Jeff`e çok önemli bir soru yöneltti : ” Bu örneklerden hangisini beğendin Jeff ?  ” Ken Lay şirket jetinin önemini vurgularken, EEH`de piste çakılmak üzereydi .

Lou Pai`ın en kıdemli adamlarından Top White, 500 milyon dolar zarar yazıkları halde çeyreğin sonunda nasıl karda olduklarını gösterdiklerini merak ediyordu .Enron`daki en tuhaf şeylerden birisi de üç aylık bilançoların yayınlanmasından haftalar önce ; ne kadar kötü durumda olduğumuzu bilmemize rağmen mucizevi birşekilde rakamları tutturmamız hatta geçiyor olmamızdı . Tom White`a bunu nasıl yaptığımız sorulduğunda tek bir kelime ile cevap veriyordu : ” Kaliforniya ” Eron`un yeni stratejisine dair ilk ipuçları Kaliforniya`yı sarsmıştı . Öğlen başlayarak eyalete yayıldı . Sacramento, San Francisco, Beverly Hills, Long Beach, San Diego . Kaliforniya`nın dünyanın çevresini dolanmaya yetecek ölçüdeki 42 bin kilometrelik enerji nakil hatları ; üst üste iki gündür Amerika` nın en büyük eyaletine ve dünyanın altıncı en büyük ekonomisine elektrik sağlıyamıyorlar . Bu enerji krizi ile ilgili ilk duyduğumuz, yazın harcadığımızın yarısını bile harcamadığımız kış aylarının ortasında ışıkların sönecek olmasıydı . Körfez bölgesini bir değil tam iki kesinti vurdu . Aralık ayında sadece 28 bin ile 30 bin megavat enerjiye ihtiyacımız var . Kaliforniya`nın şu anki kapasitesi 45 bin megavatı kaldırabilecek durumda . Elektrik talebini fazlasıyla giderebilir . Tabii Aralık ayında kesintiler yaşandı . Kaliforniya`nın elektrik ağını kontrol edenler, eyaletin kuzey bölümünde bir kez daha yeni bir kesinti yaşanacağından endişeli . Kesintiler Kaliforniya`yı vurmaya başladığında herkes heyecanlanmıştı . Bu yeni bir şeydi . Daha önce böyle bir şeyle karşılaşılmamıştı . Bu olayın, elektrik fiyatlarını nasıl etkileyeceği merak ediliyordu . Biliyordum . Yasadışı bir şeyler döndüğünü biliyordum . Bunu hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum . Başka bir açıklamasın yoktu . Çünkü rakamlar doğru sonucu vermiyorlardı . Kaliforniya`nın enerji arzında bir sıkıntı yoktu . Söz konusu olan asla enerji yetersizliği değildi . 1998`de valilik için adaylığımı koyduğumda kimse bana çıkıp daelektrik mevzusunu sormadı . Bana kalırsa, işin zor kısmını atlattık . Başından beri sorunun ne olduğunu ve nasıl giderileceğini anlamaya çalışıyorum . California,  Enron tarafından devlet düzenlemelerinden arındırılmış enerji piyasası alanında deneyler yapmak üzere seçilmiş bölgeydi . Elektriğin maliyetini düşürmek, rekabetin faydalarından sadece bir tanesi .

1996 yılında, enerji şirketlerinin baskısı altında kalan Vali Pete Wilson ve Kaliforniya Yasama Meclisi, elektriğin devlet kontrolünden çıkmasına izin veren yasayı kabul etti .

1996 yılında Yasama Meclisi`nde değildim ama size devlet kontrolünden çıkmış elektrik piyasasının nasıl çalışması gerektiğini açıklayacak tek bir melis üyesi bile olmadığını söyleyebilirim . Bir tane bile yok . Kaliforniya`nın sistemi düzenlemeden arındırması , yasa yapıcılarla serbest piyasa savunucuları arasındaki bir ödünleşmeye dayanıyordu . Karmaşık ve uyulması zor kurallar vardı . Enron`un içinde Kaliforniya sistemi şakadan ibaretti . Sistem oturur oturmaz, Enron asıl şakayı Kaliforniya`ya yaptı . Ken ile yaptığım bir sohbetimizi hatırlıyorum . Sonun şöyle demişti . ” Dave, eski dostum . Bırakta sana şunu söyleyeyim . ” ” Kaliforniyalıların koyduğu saçma sapan kurallar, bizi hiç mi hiç alakadar etmiyor . ” ” Her türlü koşulda para kazanmanın yolunu bulacak akıllı adamlarım var . ” Enron`daki akıllı adamlardan biri de, Batı Sahili Ticaret Masası Şefi Tim Bell`di . Tim Belden, serbest piyasanın savunucularından birisiydi . Kaliforniya`nın enerji endüstrisini denetimden kurtaran yeni kuralları saatlerce inceledi ve Enron`un para kazanmak için sömüreceği gedikler bulmaya çalıştı . Bolca da buldu .

İflasın ardından Belden`ın Kaliforniya pazarını ele geçirmek için kullandığı stratejilerin takma isimleri ele geçirildi .

Kodaman Dışarı, Ufaklığı Kızdır, Dombili

Bir süre önce, Enron işlemcilerinin ses kayıtları ortaya çıktı . ” Bu projeye ne ad vereceksin ? ” ” Kulağa hoş gelen bir şey bulurum . ” ” Ölüm Yıldızı gibi sevimli bir isme ne dersin ?  ” Kasetler, Enron`un para kazanmak haricindeki hiçbir değerde hazzetmediğini gösterdi. Hey John . Ben Tim. Düzenleme kurulu, elektriği Kaliforniya dışına sürükleyeceğiz diye çok endişeli . Adam bir milyon doları Kaliforniya`dan tokatlıyor . Başka şekilde anlatır mısın ?

  Pekala . Arbitraj yaparak Kaliforniya pazarından günde bir iki milyon kaldırıyorlar . Bir arbitraj fırsatı yakalamak, olağanüstü kar etmek demektir ve olağanüstü kar da normalin çok ötesindeki rakamlardır . Bana iyi bir işlemcinin  yaratıcı bir işlemci, yaratıcı bir işlemcinin de arbitraj fırsatları bulan bir  işlemci olduğu söylenmişti . Bu fırsatlardan birisine ” sektirme ” denilmişti . Görüşürüz millet . Benimkini çöle götürüyorum . Elektirk kesintilerinin tam ortasında, Enron`un işlemcileri eyaletten elektrik ihracına başladılar . Fiyatlar yükselince de onu geri getirdiler . Anasını satayım o zaman dibine kadar ihraç edeceğiz .

Zengin mi olacağız ?  Olmaya çalışacağız . İşlemciler, 12 saatlik bir vardiyanın ardından mesaiye kalıp batı enerji hatları üstüne kafa yoruyordu . Batıda hangi kombinasyonlarla enerji dolaştırılabilirdi ?

  Bence Enron bunu ülkedeki tüm enerji pazarlamacılarından daha iyi biliyordu . Kaliforniya`nın toplam ithalat ihtiyacını ve santrallerinde ürettiği miktarı biliyoruz . Bu para bizi epey şımartacak . Birazcık fazla kazandığın için korktuğunu söylemiştin ki sana katılıyorum . Bu iki işlemci şöyle demiş : Bunu onlar ifade etmiş . ” Tek yaptığımız, üstünde hakkımız olan nakil hatlarına çifte rezervasyon yapmak  ve “ Hattı kullanmak istiyorsanız dökülün paraları. ” demekti . Fiyatımızı kabul ettiklerindeyse kesintiler Kaliforniya`yı çoktan vurmaya başlamıştı ve elektrik fiyatı tavan yapmıştı . Böyle bir şeyin gerçekleştiğinden haberdar mıydınız ?

  Farkında olduğum tek şey, Senatör bağımsız sistem yöneticiliğinin kuralları üstüne farklı görüşlerin olduğuydu . Daha yeni kurulmuştu ve kurallar açık değildi . Burada, Enron`da çalışmış ve o zamanlar yanlış yaptıklarını söyleyen işlemcilerin ifadeleri var . Ama siz hiçbir yanlışlık görmüyorsunuz . Son bir sorum kaldı, ardından bitiriyorum .

Çok geçmeden işlemciler ; santralleri kapatarak , fiyatları daha da yükseltecek yapay enerji açıkları  yaratabileceklerini fark ettiler .

Selam, ben Enron`dan David . Şu an pek talep yok . Şimdi kapatsak üç dört saat sonra tekrar açabilir misiniz ?

  Elbette . O zaman  bir sakıncası yoksa şimdi kapatalım . Tamam . Kapasitelerinin % 30 ila % 35 `inin altında çalışan iki üç enerji şirketinin aynı gün bakım nedeniyle santrallerini kapatması sonucunda elektrik fiyatının bir anda % 300 ile % 400 lere roket gibi fırlaması ve bir hafta sonra aynısını Kuzey Kaliforniya`da başka bir şirketin yapması ; insanları başka sebepler aramaya itiyor . Biraz yaratıcı olmanızı istiyoruz . Tamam . Kapatmak için bir sebep bulun . Zorunlu bakım gibi şeyler mi ?

  Evet . Bu adamlar bir düğmeye basarak, Kaliforniya ekonomisini kayışlarından tutup istedikleri yere çektiler . Bunu defalarca yaptılar ve tomarla da para kazandılar . Edison`un dünyanın en iyi elektrik sistemini kurduğu günlerden beri dünyanın en iyi etkinlik gösteren, kullanıcılara uygun fiyatla satan , endüstrinin kalbi, güvenilir elektrik sistemi adeta bir kumarhaneye dönmüştü .

Bu stratejilerden para kazanmış olmasına rağmen Enron, asıl voleyi elektrik fiyatının artacağı beklentisi spekülasyonundan vurmuştu . Batı Sahili işlecimleri, Enron`a neredeyse 2 milyar dolar kazandırdı .

Elektriğe meyve sebze gibi davranamazsınız .

Elektrik, toplumun can damarıdır .

Depolanamaz .

Bu adamları kendi başlarına bırakıp serbest piyasaya geçemezsiniz çünkü Allah`ın belası  serbest piyasa tüketiciler için çok pahalıdır .

Doğru fiyat verildiğinde bol bol elektrik bulunabilir .

Elbette bulunur . Sadece Enron değildi . Her şirket, Kaliforniya`nın yei düzenlemelerine göre ticaret yapıyordu . Enron`un geleceği biziz . Anasını satayın, Enron`a ylda yarım milyar dolar kazandırıyoruz . İnanabiliyor musun ?

  30`umuza geldiğimizde garanti emekli oluruz . Normalde 35 ila 45 dolar arasından işlem gören bir emtiadan söz ediyoruz . Fiyat 50 dolara çıktığında fahiş fiyatlara ulaşmış olur . Ya 1000 dolara çıktıysa?

  Fiyatlar sonsuz dek 1000 dolar seviyesinde kalmayacaktır .

Piyasanın güçsüzlerini ayıklıyor .

Onlardan kurtulduğumuzda, sadece güçlü olanlar ayakta kalmış olacak .

Enron işlemcileri bir an olsun durup,

” Bu yaptığımız ahlak kurallarına uygun mu  ?  “

” Uzun vadeli çıkarlarımıza hizmet ediyor mu ?  “

” Kaliforniya`nın ırzına geçmenin bize faydası ne ?  “

” Yaptıklarımız, ülke çapında deregülasyon hareketlerini hızlandıracak mı ?  ” diye sormadı .

Onun yerine Kaliforniya`nın sefaletinden faydalanmak için her gediği buldular . Kaliforniya`da yer yer 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, orman yangınlarına neden olurken; zorlanan enerji nakil hatları çökmenin eşiğinde .

Ne oluyor orada ?

  Ana hatların altında yangın çıktı . Değerleri 4500`den 2100`e çektik . Yan, yavrum, yan . Çok güzel bir şey bu . Enron işlem katında kendimi hiç rahat hissetmedim . Sorularım olduysa da kendime sakladım çünkü cevaplarını duymak bile istemiyordum . Kuşkularımın doğrulanmasını istemedim . İşin aslı yaptığım işin en azından ahlaki  görünmediğiydi . Belki de daha kötüydü . İşlemciler, bunu neden yaptı?

  Aldıkları multi milyon dolarlık ikramiyelerden miydi ?

  Yoksa Enron, insanların karanlık tarafını sömürmenin bir yolunu mu bulmuştu ?

  60`lı yılların başında Stanley Milgram, kötü insanların karakteristik niteliklerini belirlemeye çalışmıştı. Kötülüğü nesilden nesile atlatan bir şey mi vardı ?

  Yoksa sıradan insanlar da kötü şeyler yapabilir miydi ?

  Bir deney hazırladı . Deneklerden biri rol yapan bir aktör iken, diğeri olaydan habersiz gerçek bir denekti . İçeri girip oturun lütfen . Odaya girdikten sonra deneyi yapan ; hafif elektrik şoklarının ezbelermeye yeteneğine yardımcı olup olmadığını araştırdıklarını söylüyordu . Yanlış . Şimdi 75 voltluk bir şok yiyeceksin . Rahatla biraz . İçeriden bağırma sesi geldi . Milgram Deneyi`den insanların

Enron hakkında çok şey öğrenebileceği kanaatindeyim çünkü insanlar ahlaki değerlerini yitirmişlerdi .

Milgram gibi , insanlık dışı davranma fikrini bir kez benimsediğinizde her şeyi yapmaya muktedirdiniz . Yapılan hatalarla şokların şiddeti artıyordu . Acıya tahammül edemiyorum . Çıkarın beni buradan ! Dayanamıyormuş . Adamı öldürecek halim yok . Asıl denek, bilimadamı görünümlü aktörden durmasını istiyor . Bilimadamı ise deneye devam edilmesi gerektiğini söylüyor . Lütfen, devam edin . Tüm sorumluluğu alıyor musunuz ?

  Evet. Sorumluluğu üstleniyorum . Lütfen, devam edin.

Skilling, bir yönden ; elemanlarına şoka devam etmelerini telkin eden adamdı .

Kaliforniya Elektrik İdaresi, milyonlarca abonesini elektriksiz bırakabilir . Uzun süredir yaptığım en bomba işti bu  . Evet . Hastayım şu batı sahiline . Oh . Çarşamba günkü kesinti sırasında, itfaiye, asansörlerde mahsur kalanları kurtardı . Sizin Kaliforniya`daki gariban ninelerden çaldığınız para… Evet . Millie Nine`den aşırdıklarımız, dostum . Daha oy pusulasını bile katlamayı bilmiyordu . Şimdi kalkmış, götüne giren elektrik faturasının parasını istiyor . Devam etmelisiniz . Lütfen, devam edin . Bundan sonra ne yapacaksın ?

  Her seferinde 450 volt mu vereceksin adama ?

  Aynen öyle . Devam edelim . İzin verilmemesine rağmen yapılmaması gereken bir şey ama bunu söylemiyorsunuz . Çünkü işiniz bu . Çok doğru . OLabilecek en iyi şey bir deprem . Her şey Büyük Okyanus`a sürüklenip gider . Artık götlerine kına yakarlar . Milgram`ın bulguları rahatsız ediciydi . Deneklerin yarısı, öyle emredildiği sürece ; asıl deneklere öldürücü şok vermeye hazırdı . Bu gece, Kaliforniya`da olağanüstü hal ilan ediyor ve eldeki kıt kaynakları kullanma yetkisini ; ampullerin yanması için eyalete veriyorum . Enerji şirketlerinin taleplerine önceden boyun eğmiş olan vali, yeni tutumundan geri adım atmamalı . Validen; eyalet polisini ve Ulusal Muhafızları santrallere göndererek, kontrolü tekrardan ele almasını istedik . Her santrali ele geçirmek zorunda kalmayacağımızı, bir tanesinin yeterli olacağını düşünmüştüm . Böylece onun ne kadar ciddi olduğunu anlayacaklardı . Enron, Dynergy, Reliant`ın bizden çaldığı 9 milyar doları geri alacak ve sizlere vereceğim . Kaliforniyalılar ne düşünürse düşünsün ; Enron parasını Kaliforniya`dan değil, Kaliforniya`ya rağmen kazanıyor . Yıl boyunca süren enerji krizinin Kaliforniya`ya faturası, 30 milyar dolara patlayacaktı . Kaliforniya piyasası, bugün Kuzey Amerika`nın en sıkı denetlenen piyasasıdır . Asıl sorun da bu . kaliforniya, devlet denetiminden bağımsızlaştırılmış bir piyasa falan değildir . Bugün gidip Enron hissesi alın . Çok teşekkürler . Biz doğru olanı yapıyoruz . İyi adamlarsınız yani . Evet iyi adamlarız . Melekler bizim yanımızda . Kendimi tutamayacağım . Titanik ile Kaliforniya Eyaleti arasındaki farkı bilen var mı ?

  Bu İnternet üstünden yayınlanıyor ve sonradan pişman olacağımı biliyorum ama en azından

Titanik batarken ışıkları yanıyordu .

Jeffery Skilling, vurgun yapmak nasıl bir his ?

  Amerika`nın büyük şirketlerinden birisinin üst düzey yetkilisi, dün San Francisco`da kaba bir biçimde karşılandı . Protestors, Enron’s CEO`su Jeffery Skilling`i Commonwealth Kulübü`ndeki panelde konuşturmadılar . Protestoculardan birisi, getirdiği böğürtlenli turtayı bizzat teslim etti . Polisi çağırın !!

Elektrik idaresinin fiyatları % 50 oranında artarken o, 132 milyon dolar kazanmış .

Kaliforniya`lı tüketiciler kızgın . Öyle olmalılar da . Bu olayla bir ilgimiz varsa dünyanın en budala adamları biziz demektir . Bir kuruluş için çalışıyorum . İnsanlar her gün arayıp elektrik faturalarını ödeyemeyen insanlarla konuşuyorum . Kaliforniya`nın sırtından milyonlarca dolar kazandınız . Defol git hapise ! Öfke dalga dalga büyürken, Ken Lay buraya uçup, arkadaşları ile bir toplantı yaptı ki sanırım tahmin ettğimizden biraz daha ileriyi görüyordu . Arnold Schwarzenegger`i davet etti . Peninsula Hotel`de buluşup, öğle yemeği yediler . Toplantı notları asla gün yüzüne çıkmadı ama Ken Lay`in dereülasyonnun devam etmesini istediğini ve görünmez elin piyasadaki aksaklıkları düzelteceğini söylediğini biliyoruz . O zamanlar farkında olmadığımız gerçek, neden bu kadar endişeli olduğuydu . Lakin şimdi sebebini biliyoruz . İşin aslı Ken Lay  ; Enron`un iskambil kağıtlarından yapılma bir ev olduğunu ve deregülasyon rüyası çökerse Enron`un da ardı sıra gideceğini biliyordu . Ama Ken Lay`in sağlam bir kozu vardı .

Enerji krizinin ortasında, eski kankası George W. Bush başkan seçildi . I, George Walker Bush, do solemnly swear. Ben, George Walker Bush, şerefim üstüne ant içerim . Ken Lay, enerji bakanı olacak . Hadi oradan ! Piyasadaki oyuncular için ne kadar harika olur değil mi ?

  Harika olur . Ken Lay`in enerji bakanı olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum . Ken Lay, Bush yönetimine kolayca ulaşabiliyordu.

17 Nisan`da, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşüp, Kaliforniya`daki federal fiyat etiketlerine karşı görüş bildirdi . Kısa vade de Kaliforniya`ya yardımı dokunacak her şeyi yapmaya çalışıyoruz ama elimizden fazla bir şey gelmiyor . Beyaz Saray`ın Batı Kanadı`nda kilovatlarca elektrik üretemezsiniz . İki elimiz arkada bağlı dövüşüyoruz . Bunu durduracak gücümüz artık yok . Federal hükümet yardım etmez ise işimiz bitecek demektir .

Gray Davis, o zamanlar başkanlık için aday olacak isimler arasındaydı ve Ken Lay, arkadaşı George Bush`un Kaliforniya`nın federal fiyat kontrolüne muhalefet etmesi için iyi bir politik sebep olabileceğini düşünüyordu . Benim yönetimimin, fiyat kontrollerinin sorunu çözeceğine inanmadığını biliyorlar . Federal hükümetin karışmaması gerektiği görüşündeydi . Bu, Kaliforniya`nın sorunuydu . Ve ben de dedim ki : ” Saygısızlık etmek istemem, Sayın Başkan ama kanunlarımız bunu federal hükümetin düzenlediğini söylüyor . Yani bu sizin sorununuz . ” Federal Deregülasyon Komisyonu`ndan randevular aldık ve nazik ama hararetli tartışmalar yaşadık ve bana ” Bu işte size yardımcı olamayacağım  . ” dedi . Yönetimimin iş başına geldiği günden beri Kaliforniya için elimizden geleni yapacağımızı söyledim . Bunun en iyi yolu iyi birer vatandaş olmaktan geçiyor . Amerikan Federal Enerji Düzenleme Komisyonu, raya girmeyi reddetti . AFEDK ne yapıyordu ve neden harekete geçmeyi reddetti ?

  Pat Wood, AFEDK`nın yöneticisiydi ve Ken Lay tarafından o görev için bizzat tavsiye edilmişti . AFEDK için Enron`un fiyat arttırımlarını kabul etmek kolay olmuştu çünkü tüm yapmaları gereken hiçbir şey yapmamaktı ki onu da iyi becerdiler . Federal Düzenleyiciler, şimdi Demokratların kontrolünde olan senatonun baskısı altında . Senato, AFEDK`yı bölgesel fiyat etiketlerini belirlemek zorunda bıraktı . Enerji krizi bitti ama siyasi kriz sürüyordu .

Ken Lay ve George Bush`un enerji krizinde suçu Gray Davis`in üstüne yıkmak için gizli bir politik gündemleri mi vardı ?

  Oh günaydın artık . ” Sadece Kaliforniya `da ” gerçekleşir diyebileceğimiz hikayelerden birisi . Eyaletin pek de sevilmeyen valisi  Gray Davis, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve 38 milyar dolarlık bütçe açığı ile yüzyüzeyken muhtemel bir halk oylaması ile yerinden edilebilir . Yerine geçmesi olası adaylardan birisi ise fil yıldızı Arnold Schwarzenegger . Terminatör mü ?

  Geri gelip gelmeyeceğini göreceğiz . Gray Davis fırsatları yok etti ve şimdi yokedilme sırası Gray Davis`te . Halkoylamasında HAYIR !!!

Deregülasyon sonucu sahte bir enerji krizi yaşanacağını tahmin eder miydim ?

  Evet .

Deregülasyon sonucu Arnold Schwarzenegger`in valimiz olacağını tahmin edebilir miydim ?

  Aklımdan bile geçmezdi . Tıpkı kötü bir bilimkurgu filmi gibi . Anlaşılan hepimiz yanılmışız. Buranın ismi ” Caly-forn-ya “diye telaffuz ediliyormuş . Bayanlar Baylar !! Karşınızda Kaliforniya Valisi, Arnold Schwarzenegger ! Ana caddede kulağımıza gelen homurdanmalardan Enron`da işlerin oldukça kötü durumda olduğunu duyuyorduk . Bir yıl önce bana gelen birisi, Enron`da çalıştığı için ne kadar heyecanlı olduğunu ama şimdi her gece kabus görerek uyandığını anlatmıştı . Bir hayatı kalmamış, şirket tarafından sindirilmiş gibi hissediyordu . Şirket ve CEO`sunun garip davranışları su yüzüne çıktıkça , Enron hisselerinde geri çekilme hareketleri başlamıştı . Jeff ile yaptığımız en dokunaklı görüşmelerden birisini hatırlıyorum da ; Enron`dan ayrılmıştım ve geri dönüp dönmemem konusunda konuşmaya gelmiştim . ” Jeff, çok ciddi bir sorunun var . ” dedim . ” İşlemciler ; hisseleri dipten toplayabileceklerini biseler, senin bile boğazını keserler . ” dedim . Jeff sessizdi . Camdan dışarı baktı ve geri dönğp bana şöyle dedi : ” Evet, Amanda . Sanırım haklısın . ” Sonunda işlemciler, Enron`u çiğneyip geçtiler . Delilerin akıl hastahanesini ele geçirmesi gibi . Yaz boyunca hisselerdeki düşüş devam etti . Şirketten bir açıklama geleceği yönünde söylentiler yayılmaya başlamıştı . Biz Ken Lay`in Bush yönetimine katılmak üzere Enron`dan ayrılacağı açıklamasını yapacak sanıyorduk . Ama durum böyle değildi .

Jeff Skilling`in CEO`luktan ayrıldığını açıkladı .

Gerçek bir sürpriz olmuştu . Kimse buna inanamadı . CEO`lar genellikle, güzel bir halkla ilişkiler kampanyası yürütülmeden istifa etmezler ki bir karışıklık olmasın, sorular sorulmasın, manşetleri şirketin adı süslemesin ki istifanın ardından tam da böyle oldu . Felaketin mimarının her şeyden haberdar olduğu, ve farelerin batmakta olan gemiyi terk etmeye başladığını işte o zaman anladım . İki gün sonra onunla ve Ken Lay ile buluşmuştum çünkü istifa olayı üzerine şirket hisselerini düşüreceğimi söyleyecektim . Jeff Skilling`e başka ayrılacak olup olmadığını ; en kötüsünü görüp görmediğimizi sordum . Kaliforniya`daki enerji krizi kafamı kurcalıyordu . Skilling, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldığına beni ikna etti . O toplantıdan ayrılırken, ailesine ilgi göstermek istemesinin beni duygulandırdığını hatırlıyorum . Sinirli gibi görünüyordu . Bir yatırımcıya, ” Eğer doğruyu söylemiyorsa işi bırakacak olması iyi çünkü Hollywood`a gitmeli . ” demiştim . Enron`dan 14 Ağustos 2001`de, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldım . Bay Skilling, Enron`dan ayrılışınızın ardından, orada devasa bir deprem yaşandı .

Nispeten kıdemsiz çalışanlar ; duvarlardaki çatlakları görebildiklerini, sarsıntıyı hissettiklerini, pencerelerin zangırdadığını duyabildiklerini söyledikleri halde siz bizden büronuzda otururken  orada neler döndüğüne dair hiç bir fikriniz olmadığına inanmamızı mı bekliyorsunuz ?

  Ayrıldığım gün olan 14 Ağustos 2001 tarihinde, şirketin mali açıdan oldukça iyi durumda olduğuna inanıyorum . Akıllı olduğuna inanıyorum ama o kadar da akıllı olmasına gerek yoktu çünkü geleceğe yönelik tahmini sonuçları veren belgeleri görmüştü .

” Şimdi ayrılsam, şirket bir yıl kadar daha ayakta kalır  hatta bir buçuk yıl bile dayanabilir ; böylece kimse beni suçlayamaz . ” şeklinde düşünmüş olabilir .

” Ben ayrılırken her şey yolundaydı millet . “Skilling`in istifasının ardından, Enron icra kurulu başkanı Ken Lay CEO pozisyonluğunu da üstlendi .

 Bunu beklemiyordum . Ama teşekkür ederim . Çok teşekkür ederim . Geri dönmek güzel . Jeff`in istifasına çok üzüldüm . CEO`luğa adım atması , şaşkınlık verici bir  olaydı . O anda bence herkes için çanlar çalmaya başladı . Önümüzde bir zorluklar var ama bunları aşacağız. En kötüsünü geride bıraktık ve şimdi işler iyi gidiyor . Bu yıl değeri düşüşe geçen tek hisse bizimki değil . Biz sadece diğerlerinden daha ağır bir darbe aldık . Kaliforniya ve Hindistan gibi bazı sorunların üstesinden gelirsek daha da iyi olacak . Bence en kötüsü geride kaldı ve yerimde duramıyorum açıkçası .

14 Ağustos 2001`de ; Jeff Skilling birden bire istifa etti .

Bu benim ve başka birçok çalışanın sinirlerini bozdu . İhanete uğramış gibi hissettik . Jim Jones bizi meşrubatla beslerken onun içmemeye karar vermesi gibiydi . Sherron Watkins, Skilling`in istifasından sonraki gün Ken Lay`e bir  mektup gönderdi . Bayan Watkins ile başlıyoruz . Ben Sherron Watkins . Avukatınızı komiteye tanıtır mısınız ?

  Elbette . Avukatım Bay Philip Hilder . Hikayeyi ilk kez duyduğunuzda insana akıl almaz bir şeymiş gibi geliyor . Sherron`ın bana anlattıkları, muhasebe usulsüzlüğünden fazlasıydı . Düpedüz koskoca bir sahtekarlıktı .

2001 Haziran`ının ikinci haftasından sonra ; Cliff Baxter`ın istifasının ardından Bay Fastow  için çalışmaya başladım . Olay, yüzyılın en büyük kurumsal suçu haline gelmişti . Elde ettiğim bilgiler beni alarma geçirmişti . Sherron Watkins`in keşfettikleri, Fastow`un karmaşık ortaklıklarını gözler önüne seriyordu . Andy beni aktifler listesinin başına geçirmişti . Bir düzine kadar aktif Andy `nn Raptors isimli şirketi tarafından hedge edilmişti . Tablo üstünde çalışıyordum ve rakamlar birbirini tutmuyordu . Bu hiç mantıklı bir durum değildi . Muhasebe bu kadar yaratıcı olamazdı . Arthur Andersen`ın bunu onayladığına inanamıyordum . Bunca insanın bunu görmezden geldiğine inanamadım . Fastow`un ortaklıklarının ardında Enron hisselerinin sağladığı muazzam garanti vardı . Fastow ; hisselerin asla düşmeyeceği beklentisi ile Enron`un geleceği ile kumar oynamıştı . İlk tepkim Ken Lay`i uyarmak oldu . Skilling gittikten sonraki gün, ona isimsiz, bir sayfalık bir mektup bıraktım . O hafta bitmeden Ken Lay ile görüşüp, derdimi ifade edebilmek için kendimi tanıttım . Enron`un bu sorunla ilgilenmesi gerekiyordu . Defterde sahtekarlık yapan şirketler genelde paçayı sıyıramazlar . Hayatta kalmaları temize çıkmalarına bağlıdır . Dışarıdaki birisi tarafından ifşa edilmelerine değil . Bayan  Watkins bunun… Bayan Watkins benimle görüşmedi, Senatör . Bayan Watkins, Clifford Baxter`ın endişelerini dile getirmek üzere sizinle defalarca görüştüğünü ifade etti. Cliff ve Andy`nin pek ortak… Birbirlerinden pek hazzetmezlerdi . Aralarındaki ilişki bir hayli gergindi ve Cliff`in olayın ticari tarafındaki uygunluk veya uygunsuzluklar la bir ilgisi yoktu . Cliff Baxter`dan notlarımda söz etmiştim . Ona, onun iyi adamlardan birisi olduğunu ve bu duruma karşı mücadele verdiğini, herşeyin iyi sonuçlanacağını düşündüğümü söylemiştim . O ise işlerin hiçbirimiz için iyiye gitmeyeceğini söylemişti . Sherron ,le defter üstünde çalışmaya başladığımda olayları ifşa edecek bir mektup yazmayı düşünüyordum . İnsanlar, Sherron`ın gösterdiği cesareti ve yaptıklarını takdir etmiyordu . Andy Fastow, ellerini Enron`un şeker kavanozuna Bay Skilling`in açık veya kapalı onayını almaksızın daldıramazdı . Bir şeyler bildiğimi neye dayanarak söyleyebildiğini anlamıyorum .

Nasıl biliyor olabilir ki ?

  İnsanların bana kasten anlatmadıkları şeyleri bilmememin çok da tutarsız olmadığını zannediyorum . Enron`un içinde, ” Berbat bir düzenbazlık gerçekleştirdik . ” diyen tek benmişim gibi hissettim ve elbette ortalık çok karıştı .

Altı hafta içerisinde Enron kontrolden çıkmıştı . Normal koşullar altında, 11 Eylül ile ilgili söyleyecek daha fazla şeyim olurdu . Tıpkı Amerika`nın terörizmin saldırısına uğradığı gibi bizim de saldırı altında olduğumuzu söylerdim . Şimdi SEC`nin resmi olmayan soruşturması altındayız . SEC ; Wall Street Journal`ın Fastow`un şüpheli anlaşmaları ile ilgili makaleler yayınlaması ile soruşturma başlattı . Enron, mali raporlarında büyük değişiklikler yaptı .

Yatırımcılar ; “piyasaya göre fiyatlama ” dan elde edilen milyar dolarlık karların aslında zarar olduğundan çekinmeye başladı .

(Ev fiyatlarını kafalarına göre artıranlara duyurulur.)

Daha önce de gördüğünüz gibi işimizin temelleri oldukça sağlam . Hatta hiç bu kadar sağlam olmamıştı . Ne yazık ki  Wall Street bununla ilgilenmiyor ve sizin de ilgilendiğinizi sanmıyorum . Bu soruşturma, muhasebecilerimizin ve avuatlarımızın çokça zamanını alacaktır . Ama sonuçta bu meseleler hallolacak . Ken Lay`in konuşma yaptığı sırada ; sadece birkaç blok uzaklıkta , Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen Enron`un evraklarını yok etmeye başlamıştı bile .

23 Ekim günü, Andersen bir tondan fazla kağıdı lime lime etti .

Spekülasyonların ve söylentilerin aksine şirket hem mali hem de idari açıdan iyi durumda . Çalışanlara ama sadec çalışanlara değil aynı zamanda yatırımcılara  da güven verebilmek için her türlü beyanda bulundu . ” Muhasebede usulsüzlük yapılmamıştır, şirket her zamankinden iyi durumda . ” Enron hisselerini, eski seviyelerine tekrar çıkaracağız . Bunu yapacağız . Pekala,  şimdi soruları alalım .

Şuradan bir kaç tane geldi . ” Kafanız güzel mi ?  Bunu bilmek istiyorum . ” ” Çünkü eğer öyleyse bu pek çok eyi açıklıyor . ” ” Eğer değilse dumanlanmak isteyebilirsiniz çünkü size tekrar güvenebilmemiz çok uzun zaman alacak . ” Enron`dakiler ve biraz dışındakiler için neler olup bittiği ya da neler olacağı çok net değildi . Bunun çok uzun … Andy`nin bu işe karıştığı yönünde  yapılan spekülasyonlar olduğunu biliyorum . Yönetim kurulu ve ben Andy`nin mümkün olan en dürüst biçimde çalıştığından  eminiz . Ertesi gün, LJM ortaklığından 45 milyon doların üstünde para kazanmasının anlaşılması üzerine yönetim kurulu Andy`yi kovdu .

Bay Fastow,  Enron ve hissedarlarına karşı taşıdığınız yükümlülüklere rağmen eylemlerinizin ahlakla bağdaştığına nasıl inanabiliyorsunuz ?

  Buna nasıl yanıt vereceksiniz ?

  Sayın Başkan, avukatımın tavsiyesi üzerine Amerikan Anayasası`nın bana verdiği güvenceye dayanarak sorularınızı yanıtlamayı reddediyorum . Andy,  bana sorarsanız kurbanlık koyun ilan edilmişti .

Enron`un tüm yöneticileri ;

” Alın işte suçlunuz, Andy Fastow . Düzenbaz bu adam . “

” Enron`dan LJM`den çalan odur . “

” Defterleri tahrif eden odur . “

” Peşini bırakmayın . ” diyorlardı .

How will you plead, Mr. Fastow?

Tekrar tekrar düşünüp duruyorum .

Enron`da olanlar sadece birkaç yöneticinin işi olmazdı . Bu işe bulaşan bankaları bir düşünün :

JPMorganChase, Morgan Stanley, Citibank… Milyarlarca dolar kredi… Arthur Andersen…

Ya  Vincent and Elkins`a bizi temsil eden avukatlara ne demeli ?

  Yönetim kurulunun hepsi suça ortaklık etmiş olmalıydı . Çünkü her şey çok kolay olmuşu . Çok kolay . Enron`un iflası trajik bir hikayeydi .

30 binden fazla çalışanı olan bir şirkette haliyle bir sürü kıdemli yönetici vardı ve onlara büyük güven duyulurdu .

Ama içlerinden en az biri, Andy Fastow, kendisine duyulan güvene ihanet etti . Yaptıklarından habersizdim . Bunları bendn gizledi bu yüzden onun yaptıklarının sorumluluğunu alamam . Bir kere olsun ” Sorumluluğu üstleniyorum . “dediğini duymadım . ” Chicago ” adlı muhteşem filmdeki gibi. Bana kuklanın iplerini, dansçıları, topukları yere vurarak yapılan dansı ve silahı doğrultmayı hatırlattı . Herkes Johnny`ye ayak uydurmuştu . Ben ve ailem, şirketin kaybından ötürü yas tutmaya devam ediyoruz . Linda ve ben, özvarlıklarımızın birkaç yüz milyon dolardan 20 milyon dolar civarına düştüğünü gördük . Tabii, dediğiniz gibi, nakit alım gücümüz de  1 milyon doların altına geriledi . Dolandırıcı olarak mı yoksa aptal olarak mı vurulmak isterdim bilemiyorum . Beni ” Kırık Hayaller Treni”  nden başkası paklamaz .

Enron Treni mi demek istiyorsun ?

  Hadi gidelim ! Enron, ulusal bilinçte şok etkisi yarattı .

Hem de zamanın doğru çıkardığı bir ders olarak . Bir şey doğru olamayacak kadar iyi ise genellikle iyi falan değildir .

Hepimiz zengin olacağız !

Ne kar ettik ne zarar !

Enron`un başına gelen felaket, tipik bir bankaya hücumdur . Şimdi bakma ama bankada tuhaf şeyler dönüyor, George. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ama anlaşılan herkes parasını çekmeye çalışıyor .

2001 Aralık`ının ikinci gününde ;

Skilling`in istifasının üstünden dört ay geçmeden ,

Enron iflas ettiğini açıkladı .

Gerçekliğin ötesine geçmiş bir gündü . Sabah 9:30`da iflası öğrendik ve hepimize yol verilmişti . Kendimizi Titanic `teymiş gibi hissettik . Son cankurtaran botu da gitmişti ve kaderimizle başbaşa, batan gemide yapayalnızdık . Binadan ayrılmak için otuz dakikamız vardı ve işte o anda Titanik`te değil Lusitania`daymış gibi hissetmeye başladık . Torpil gemiye isabet etmişti ve kendimizi dışarı atmak için yirmi dakikamız vardı .

Kimse olanlara inanamıyordu .

Enron “ un gerçekten iflas bayrağını çekebileceği pek az kıdemli yöneticinin aklına yatardı . Sonra ortalık hayalet kasabaya döndü .

Birgün eski binanın bazı katlarına çıktığımı hatırlıyorum da ortalık korkunçtu . Her yerde uçuşan kağıtlar vardı ve ortalıkta kimsecikler yoktu .

Tüyler ürperticiydi . Bay  Skilling, açılış konuşmanız çalışanlar açısından şefkat doluydu .

Size bir kaset izletmek istiyorum . Hazırsa başlayalım .

Şunu bir dinleyin .

Emeklilik primlerimizi Enron hisselerine yatıralım mı ?

Kesinlikle . Bana katılıyorsunuz değil mi ?

Büyük miktarlarda hisseyi neden o tarihten çok önce elden çıkartmaya başladınız ve niçin çalışanlara hala hisse almaya devam etmelerini söylediniz ?

Senatör, Enron şirketinin uzun süredir büyük ortaklarından birisiyim . Bu kaseti dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz . Ben Enron şirketine destek oluyordum .

Bu insanlara ne oldu, biliyor musunuz ?

  Her şeylerini yitirdiler . Çalışanlara olanlardan ötürü çok üzgünüm . Bir dönem, her şey bizim için toz pembeydi . Emeklilik fonlarımızla birikim fonlarımız vardı . Sonra bunlar düşmeye başladı . Daha da düştü, daha da düştü .

Hisse senetleri tavana vurduğunda 348 bin dolarım olmuştu . Her şey bittiğinde, elimde ne kaldıysa 1200 dolara satmak zorunda kaldım .

Enron hisseleri düşerken ; çalışanların emeklilik hesapları da donduruldu .

Hisse 32 dolarken hesaplarımızı dondurdular .

Tekrara açtıklarında, 9 dolara kadar gerilemişti . Üstelik buna da erişemiyorduk . Ardından ise daha beteri geldi .

Ken Lay, Skilling ve diğer üst düzey yöneticilerin paralarını kurtardıklarını öğrendik .

Biz bunu yapamamıştık. İçeriden öğrenenlerin ticareti ile 1 milyar dolara yakın hisse elden çıkartılmıştı . Bunu, bütün hayatı boyunca bir şirkete boru hattı işçisi olarak emek vermiş bir insanın ayın sonunda kenara attığı üç beş kuruş ile kıyaslayın . Yılardır verdiği emeğin karşılığında gösterecek neyi var ?

  Koca bir hiç . Pai, Hawaii`de bir yerlerde . Bankada 350 milyon doları var . Bu yanlış .

Bu kente hala öfke hakim . Üç yıl geçmesine rağmen hala pek çok aileye danışmanlık yapıyorum . Biraz daha derin düşünenler ülkenin kurumsal kültürünü sorgulamaya başladı . Tüm dünyayı, tüm kıymetsiz şeyleri, dünyadaki tüm ödülleri, köşe büroyu ve ek ikramiyeleri kazanabilirsiniz ama tüm bunların ortasında ruhunuzu yitirmeniz işten bile değil .

25 Ocak 2002 günü, Enron`un iflasından yedi hafta sonra, Cliff Baxter intihar etti .

Adı notlarımda geçtiği için basın onu izliyordu . Sanırım mahkemeye çıkartılacağı ve 30 milyon dolar değerinde hisse bozdurduğu için vicdan azabı çekiyordu . Bence Cliff`in intihar notu her şeyi açıklıyor .

” Bir zamanlar gururun olduğu yerde, şimdi yeller esiyor . “

Cliff hakkında konuşmak  bana zor geliyor . Yıllar boyunca çok yakındık . Mükemmek bir insandı . Ama Cliff`in kim olduğu, biraz da Enron`daki başarısına bağlıydı . Yaşam boyu emeğinize bakıp başarısız olduğunun söylenmesi kolay değil .

İnsanın kendine bakıp ” Neydim, ne oldum ?  ” demesi gerek .

Sonra yalnızca gölgenizi gördüğünüzü fark edebilirsiniz.

Andy Fastow, nüfuzunu kullanarak sahtekarlık yapmaktan suçlu bulundu . Mal varlığından 23 milyon dolar ödemeyi kabul etti

. Diğer Enron yöneticileri hakkında ifade vermesi karşılığında cezası on yıla indirildi .

Neden Enron ?  Neden Worldcom, Tyco ya da Global Crossing değil ?

Enron`un ölümcül hatası, kurnazlıkla sistemin çalışma şeklini yenebileceğini sanması oldu .

Jeff Skilling, 2004 yılında içeriden öğrenenlerin ticareti yoluyla kazanç sağlama ve yatırımcıları yanıltma suçlarından yargılandı .

Suçsuz bulundu ve avukatlarına onu savundukları için 23 milyon dolar ödedi .

Enron, tekrarlanmayacak bir istisna olarak görülmemeli . Çünkü her şey yanlış bir şey yapmadığınıza dair kendinizi kandırmanıza bağlı .

Athur Andersen, avukatlar, bankerler yaptığımız şeyi biliyorlardı ve buna dahil olmuşlardı .

Sorumluluk herkesin omuzlarındaydı. Herkes aynı eğilimdeydi. Bu tekrarlanabilir .

Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen, adaleti engellemekten mahkum oldu .

Dürüstlük ilkesi zedelenen, Amerika`nın en eski muhasebe firması Enron ile berabar battı ve 29 bin kişi işsiz kaldı .

Enron hissedarları, Enron`u ve onunla iş yapan bankaları 20 milyar dolar tazminat talebiyle mahkemeye verdi .

Ken Lay `de sahtekarlığı azmettirme suçundan yargılandı . Avukatı Enron`un iflası ile en büyük zararı Ken Lay`in gördüğü iddiasında .

Bu sabah hepinizi görebilmek çok güzel . Bugün Ken Lay`in tutuklanması ile Enron`un tüm üst kademesi suçlarının hesabını vermek üzere adaletin karşısına çıkartılmıştır .

Bay  Lay, söyleyeceğiniz bir şey var mı, efendim ?

  Bugün ilerleyen saatlerde söyleyeceğim . Enron`a bakmak, pek çok olasılığın öteki tarafına bakmak gibi . Sonu kötü biten çoğu şey gibi bu da böyle başlamamıştı .

Pek çok insan dünyayı değiştireceklerini söyleyerek bu işe başlamıştı .

Zaman içinde kendi kibir ve açgözlülüklerinin kurbanı oldular .

Bunca sorumluluk yüklenip, vaatlerde bulunduktan sonra aynadaki yansımalarını görmek zorunda kaldılar .

Asıl büyük ders, Enron`un çalışanlarına ” Neden diye sor ?  ” deyişinde saklı .
Bunu ben kendime, yöneticilerime, çalışma arkadaşlarıma yeterince sormadım .
Yönetim Kurulu Başkanı Jeff Skiling ve şirketin  kurucusu Kenneth Lay`in yargılandığı davada jüri kararını Mayıs 2006`da açıkladı .
Lay, hakkındaki 6 iddianın hepsinde ; Skilling ise 28 iddianın 19`unda suçlu bulundu .
64 yaşındaki Kennet Lay bundan 2 ay sonra, Temmuz 2006`da kalp krizinden öldü .
Skilling, Ekim 2006`da kesinleşen kararla 24 yıl 4 ay hapis cezasına çaptırıldı . Ayrıca 45 milyon dolar ödemeye mahkum edildi .

thiefpliskin`in notu : Enron`a ait aktiflerin çoğunluğu Shell tarafından çok ucuza kapatılmıştır.

************

Bakmanız gereken diğer kaynaklar

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/01/17/yazarlar/fikretertan.htm

http://www.riskonomi.com/wp/?p=582

http://haber.gazetevatan.com/0/903/2/ekonomi

TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR

PARA OYUNLARI ile BANKALARIN İFLASI YAKLAŞIRKEN


“Biçilme zamanı gelmeden”
İngiliz’e sormuşlar:
“Çimenleriniz nasıl böyle kadife gibi sık, zümrüt gibi yeşil oluyor?»
«Gayet basit,» diye yanıtlar İngiliz.
«Önce çimeni ekiyoruz, sonra biçiyoruz, gene ekiyoruz, gene biçiyoruz.
Böylece dört asır devam edince çimenlerimiz yemyeşil oluyor.»
(sh:177)

 

SOMAZAKİ’DE AŞK İNTİHARLARI

1983 baharında, İstanbul Festivalinde Japon yapımcı Midori Kuriski’nin «Somazaki’de Aşk İntiharları»adlı güzelim bir kukla filmi gösterildi. Japon klasik oyun yazan Çikamatsu Monzaimon bu oyunu 1703’de, gerçek bir olaydan esinlenerek, geleneksel kukla tiyatrosu için yazmış.

Borcunu ödeyemediği için sevdiği geyşayla evlenemeyen bir soya yağı taciri sevgilisiyle birlikte gidip ormanda intihar eder. Bu öykü bugünün Japonya’sında da toplumsal gerçekliğini sürdürüyor. Tefeciler (bunlara Japonlar «sarakin» diyor) son yıllarda ticaretlerini olağanüstü arttırarak, kanser hücresi gibi toplumun içine yayılmıştır.Borcunu ödeyemeyenlerin bireysel ya da ailece intiharları bir salgın halini almıştır.

Sadece 1983’de 400 kişi borca batıp intihar etmiştir.

Sarakinler bankalardan, sigorta şirketlerinden, hatta yabancı bankalardan toptan ucuza aldıkları paraları, çok yüksek faizlerle tüketicilere, bankaların dışladıkları dardakilere, yaşam savaşı veren çaresizlere, hatta kumar müptelalarına satıyorlar. Alacaklarını zorbalara tahsil ettiriyorlar. Mafya baskısını kullanmakta öylesine etkindirler ki, sarakinlerin toplam alacakları içinde şüpheli saydıkları 1982’ye dek bankaların şüpheli alacak oranından daha düşüktü (% 0,5); ama bu oran 1983’de hızla yükselerek % 8’e kadar ulaşmıştır.

Sarakinlerin alabilecekleri yasal faiz çok yüksek (% 109,5) olduğu halde, onlar % 150’ye kadar çıkıyorlar. Fiyat artışlarının tek rakamlı, % 10’un altında olduğu, banka faizlerinin de % 15’i geçmediği düşünülürse, sarakinlerin ne denli büyük çapta bir soygunu tezgâhladıkları daha iyi anlaşılır.

Şimdi Japon Hükümeti bu soygunun tahribatını sınırlama telaşında… Meclisten geçirdiği bir yasayla sarakinlerin faiz tavanını 1983′ de % 73’e, üç yıl içinde % 54’e ve 1988’de de% 40’a indirmeyi umuyor.

Son birkaç yılda Japonya’da sarakinlerin para ticaretindeki bu büyük patlama, firmaların ekonomik durgunluk yüzünden bankalardan kredi taleplerini azaltmalarından, bankaların ve sigorta kuramlarının aylak kalan kaynaklarını toptan tefecilere aktarmalarından, tutumlu Japon halkının Amerikalılar gibi «şimdi kullan sonra öde»felsefesine geçmeye başlamasından destek alıyor. Gerçi hükümet halkı iliklerine kadar sömüren sarakinlere bankaların kaynak aktarmasını yasaklamıştır, ama bankalar fonları paravan firmalardan geçirerek sarakinleri ödünçlemeye devam ediyorlar, tatlı kârlarını sürdürüyorlar (Financial Times, 21.4.1983 ve 19.9.1983).

Japonların sarakinleri bizim öteden beri tefeci dediğimiz kişiler; ancak bunlar tüketicileri ödünçlemek için çok daha geniş çapta ve yasal olarak örgütlenmişler. Sarakinler bankaların güvensiz bulup kapılarından sokmadıkları garibanı, batıkları, kumarbazları, soyguncu faizlerle sömürüyorlar. Ödünçlerini yasal yollardan değil, mafya zoruyla söke söke alıyorlar. Kimi kabadayılar sarakinlerin batık müşterilerinin tepesine biniyor; kimisi de ilanla batık borçluları bulup borçlarından indirim yaptırmak için sarakinlere baskı yapıyor ve indirdiği borçtan komisyonunu alıyor. Ödeyemeyen borçluların kimisi kaçıp canını kurtarıyor, kimisi de bunu başaramayıp intihar ediyor. Öteden beri bildiğimiz, yaşadığımız tefeci soygunu bu. Edgar A. Poe bile o erişilmez imgelemiyle, öyküsünün kahramanı Rotterdam’lı körük tamircisi Hans Pfall’ı, balonla aya kaçırmak için, alacaklılarının baskısından daha uygun bir itici güç düşünememişti.

Ne var ki, son yıllarda Türkiye’de yaşadığımız bankerler faciasında roller değişmişti. Ezilenler yüksek faizle para alan tüketiciler değil, yüksek faizle para vermek için paralarını bankerlere koşturan küçük tasarruf sahipleri oldu; daha doğrusu, faiz yarışı kervanına sonradan katılanlar. (Şimdilerde ise kredi ile ev ve otomobil alanlar)

Türkiye’deki tefeciler enflasyonun hızlanmasıyla geçim sıkıntısına düşen tüketicileri akçelemek için ödünç vermediler. Aksine, bankaların eksi faiz ödemeleri yüzünden paralarının erimesinden bezen tasarrufçular, enflasyondan daha yüksek faiz almak için tefecilere ve bankerlere koştular. Halk geçim sıkıntısına düştüğü için tefecilerden ödünç almadı; tam tersine gelirini arttırmak ve enflasyon karşısında tüketim düzeyini korumak amacıyla varlıklarını satıp parasını bankerlere yatırdı.

Tefecilerin müşterileri ise, bankalardan borçlanma olanaklarını yitirmiş, ödünç sınırlarını aşmış olan, yaşama savaşı içinde çırpman ya da yeraltı kesiminde faaliyet gösteren kişilerdi. Enflasyonun yüksek, satışların da canlı olduğu yıllarda, resmi faizle bankalara alabildiğine borçlanmak yapılabilecek en akıllı işletmecilikti. Zaten bu dönemde bankalar halktan eksi faizle topladıkları paraları daha çok kendi iştiraklerine ve holdinglerine aktarıyorlardı. Öteki işletmelere verdikleri ödünçleri ise, ticari mevduat yaptırarak, komisyonlar ödeterek neredeyse tefecilerin faizine eş düzeye getiriyorlardı. Bu durumda batakçı olmayan işletmeler de tefeci-banker piyasasından borç almakta sakınca görmüyordu.

Türk toplumunun son birkaç yılda yaşadığı bankerlik skandalı, tüketicilerin aşırı yüksek faizle sömürülmesinin değil, aksine tasarrufçuların yüksek faiz umarak elinde avucunda ne varsa aracılara kaptırmalarının dramıdır. Japonya’da tefecilere aşırı borçlanan tüketiciler intihar ediyordu. Türkiye’de ise tefeci ve bankerlere para kaptıran tasarruf sahipleri, emekliler ve bazen de müflis bankerler…(sh:12-15)

Türkiye’de faizciye para verme ve faiz alma yarışı 1970’ lerin sonunda ve 80’lerin başında toplumu bir kanser hücresi gibi sardı, bir kumar iptilası haline geldi. (Kredi ile borçlanmada) Bankalar dışındaki «ödünç piyasası» olağanüstü bir hızla büyüdü, sonra birden çökerek birçok küçük tasarrufçunun yıkımına sebep oldu. Bu dönemde bankalar dışında halktan para toplama işine, bir yandan öteden beri ödünçleme yapan kişisel para tacirleri (tefeciler, faizciler, bankerler), bir yandan da menkul kıymetlerin alım satımıyla uğraşan aracılar, (bunlar kendilerine «borsa bankeri» sıfatını yakıştırmışlardı) sıvandılar Faizciler kelimenin Batı ülkelerinde kullanılan anlamında bankerlerdi, ödünç verme işleriyle, ikrazatla uğraşıyorlardı. Menkul kıymetler alım satımı yapanlar ise, menkul kıymet taciri (borsa ağzıyla «cobber»), borsa aracısı (borsa acentesi) sayılabilecek kişilerdi. Bunların hiçbirinin halktan mevduat toplama yetkisi yoktu.

1970’lerin sonuna doğru enflasyon hızlanırken banka faizlerinin yeterince ve zamanında yükseltilmemesi, 1980’den sonra da yasaların uygulanamaması ve yasal boşlukların zamanında doldurulamaması yüzünden, menkul kıymet aracıları ile ödünçleme tacirleri giderek bankalar gibi mevduat toplamaya başladılar. Hükümet önce tasarrufu ödüllendiriyorlar diye bunları 24 Ocak politikasının olumlu sonucu sayıyordu. Ama sonradan tamamen başına buyruk gelişen faizciler ve bankerler, toplumun kolay kolay unutamayacağı bir tasarrufçu yıkımına sebep oldular.

….

Sonra:

1980’de bankaların mevduat sertifikası çıkararak para toplamalarına izin verilince, menkul kıymet aracılarına («bankerlere») yeni bir iş alanı açıldı. Nasıl şirketler tahvillerini başabaş fiyatın altında sattırarak daha, yüksek faiz ödüyorlarsa, sıkışmış bankalar da sertifikalarını bankerlere başabaşın altında bir fiyata satarak, faizi daha da yükseltiyorlardı. Ödünçledikleri işletmelerden anapara ve faiz dönüşünün ekonomik durgunluk yüzünden yavaşlaması, bankaların nakit sıkıntısını artırmıştı. Artık kaynak maliyeti kavramını unutmuşlar, faiz yükselterek çılgın bir mevduat çekme yarışına girmişlerdi. Topladıkları bunca pahalı parayı eski borçlarının faizlerini bile ödeyemeyen firmalara nasıl satacaklardı da para kazanacaklardı?(Kredisini ödeyemeyenlerde) Doğrusu bir kısım bankalar da artık batık firmalar gibi günü kurtarma derdine düşmüştü. Dönmeyen faiz alacaklarını gelir yazıp bundan banka ve sigorta vergisi ödüyor, mevduat yapıp munzam karşılık yatırma yükü altına giriyorlardı. Ama çoğu munzam karşılıkları da ödeyemiyordu.(sh18-19)

[Allah Teâlâ birçok ayette faizi yasaklamıştır. Hatta Bakara Suresinde, alış-verişte faiz gibidir, diyenlerin kabirlerinden şeytan çarpmış kimseler gibi kalkacaklarını, bildirmiştir. (Bakara 275)
Yine Bakara suresinde 276. ayette; “Allah Teâlâ, faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”
“”Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.”” (278. Ayet)
Nisa Suresinde ise (161. Ayet) Allah Teala faizcileri açıkça tehdit ediyor; “”Menedildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.””
Peygamber Efendimizin de pek çok hadisi vardır faiz hakkında. Bir ikisini hatırlayalım…
“Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ribayı (faizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.”(Müslim, Müsâkât 25, (1579); Ebu Dâvud, Büyû 4, (3333); Tirmizî, Büyû 2, (1206); İbnu Mâce, Ticârât 58, (2277).
“Faiz yetmiş üç kısımdır. En basiti kişinin annesiyle nikâhlanması gibidir. Ve faizin en kötüsü Müslüman bir kimsenin ırzına dil uzatmak gibidir.”
(Hâkim Müstedrek 2/37, Albânî Sahihu’l-Cami 3533)
“Kişinin bilerek yediği bir dirhem faiz otuz üç zinadan daha kötüdür’ buyurdu.” (Ahmed Müsned 5/225, Albânî Sahihu’l-Cami 3375)
Allah bizleri muhafaza etsin…
[Seksenlerde bankalar iflas etti, devlet borcu yüklendi, şimdi ise durum bu şekilde değil. Bankalar iflas ederse halkı ve egemenliğimizi nasıl koruyacağız, diye düşünelim!]
Kaynak: Para Ve İnsan, Prof. Dr. Kenan BULUTOĞLU İstanbul, Birinci Basım / Mayıs 1984
 *************

İSLÂMDA FAİZ VE İSLÂM BANKALARI OYUNU

“”””””””””””””Milleti faiz alıp vermeye nasıl alıştırdılar?”””””””””””

Kur’ân-ı Kerim faizi yasaklamıştır; ödünçlenen paranın belli bir süre sonunda önceden belirlenmiş bir faiz geliri doğurmasına «riba» denir, bu haramdır.

Faizi Tevrat da yasaklamıştır.

Sabit bir faizle mevduat kabul eden ve ödünç, para veren bir bankacılık İslâm dinine aykırı sayılıyor. Şimdi petrol milyarderi Araplar İslâma uygun bankacılığı geliştirmeye çalışıyorlar.

İslâm bankası nasıl bir şeydir? Bunu İslâm Yatırım Bankası Dar ül Mal el İslâmi’nin başkanı Prens Muhammed el Faysal el Suud şöyle açıklıyor:

İslâmda faiz haramdır, ama ortak olup kârı paylaşmak, ticaret yapmak, bir malı kiraya vermek helaldir. Bankacılık işlemleri helal olan bu ticaret türlerinden birine bürünmelidir.

Bu işlemlerden başlıcaları şunlardır:

«Muşaraka» bir işletmenin sermayesine katılma, ona ortak olmadır. Tasarruf sahibi bir işletmeden pay satın alır, işletme sermayesi koyar, ortak olur; kân veya zararı paylaşır. İşin başındaki yönetici kârları sermaye koyanlarla paylaşır, zarara ise sadece sermaye koyanlar katlanır. Ama yönetici zarar eden işletmeden emeğinin karşılığını alamayacağı için kayba uğrar.

«Murabaha»sermaye sahibinin bir malı satın alıp belli bir kâr payı koyarak müşterisine satmasıdır. Bir tüccar bir malı satın almak için İslâm bankasından kredi istediğinde, banka parayı kendisine vermez, söz konusu emtiayı satın alır ve tüccara üzerinde anlaştıkları kâr payıyla satar.

«İcara»bir mülkün ya da bir makine veya aygıtın kiraya verilmesidir. Bir iş sahibinin üretimi için ihtiyaç duyduğu bir makine, donanım veya binayı İslâm bankası satın alır, üreticiye kiralar.

«İcara vü iktina»da ise İslâm bankası bir malı belli bir dönem için kiraya verir, kiracı bu sürede kirayla birlikte malın mülkiyetini kazandıran taksitleri de öder.

«Mudaraba»ise üyelerin bir ortak sandık kurup buradan ödünç almalarıdır.

Bu işlemlerden «muşaraka»bir ortaklık şeklidir, elde edilen gelir faiz değil kâr payıdır. Buna karşılık, bir tüccarın mal alımını «murabaha» sözleşmesiyle akçeleyen bir İslâm bankası, bu malı müşterisine satarken koyduğu kâr payını tıpkı ticari bir bankanın verdiği ödünçün faizi gibi hesaplayabilir. Burada zarar olası değildir, kâr tıpkı faiz gibi önceden bellidir.Bir taşınmazın, bir makine veya aygıtın, bir taşıtın İslâm bankasınca satın alınıp kiraya verilmesi de ödünçlenen paranın faizi gibidir. Kiralanan malın mülkiyetinin İslâm bankasında olması, Batı bankacılığının akçelediği bir mala, parasını geri alıncaya kadar, rehin veya ipotek koymasından sonuç bakımından farksızdır.

İslâm bankalarının mevduata açtıkları çek hesabı faizsiz olduğu için, geleneksel bankacılığın faizsiz (bir ölçüde aşırı çekime izin veren) çek hesabından farksızdır. Buna karşılık, İslâm bankalarının vadeli mevduatı değerlendirme biçimleri ticari bankacılıktan temelde farklıdır. İslâm bankaları vadeli mevduata ödeyecekleri getiriyi, dönem boyunca yaptıkları iştiraklerin, mudarabaların sonuçlarını alınca belirlerler, vadeli hesabın getirisi önceden belli değildir. Bu bakımdan İslâm bankalarının vadeli mevduatı ödüllendirmeleri tıpkı yatırım bankalarının (yatırım fonlarının), para yatıranları bir hisse senetleri ve menkul kıymetler cüzdanının ortağı sayarak, dağıtacakları kârı dönem sonunda cüzdanın (portföyün) kârlılığına göre belirlemelerine benzer.

İslâm bankası müşterisinin akçelediği işine ortak olur, emtia alıntılarına aracı kârını kor, mal ve taşınmazını kirayla sağlar. Böylece müşterisinin işlerini yakından izleme, iç içe ilişkilere girme, sözleşmelerine taraf olma (ortaklık, emtia alım satımı, kira sözleşmesi) yoluyla daha güvenceli ve denetimli bir bankacılık yapabileceği izlenimi yaratıyor. Ancak fiilen bu işlemlerin her birini ayrı ayrı inceleyip ticari verimini ölçerek karar vermesinin maliyeti çok yüksektir. Bu nedenle işlemlerin çoğunda, özellikle emtia alımı akçelemesinde, banka büyük bir iş hacmini gerçekleştirebilmek için, güvendiği müşterilerinin işlemlerinde malları görmeden, tıpkı geleneksel bankalar gibi, belli bir kredi tavanıyla çalışacak, alım satım kâr paylarını, paranın tutulma süresine göre, faiz gibi hesaplayacaktır. Makine donanımı alıp kiraya vermek ise, bankaların orta ve uzun vadeli proje kredilerinden farklı değildir. Ticari bankalar ve geleneksel yatırım bankaları projeleri daha çok uzun vadeli ödünçle, kısmen de ortak olarak akçelerler; İslâm bankaları ise hep ortak olurlar.

TÜRKİYE’DE İSLÂM BANKASI

Kenan BULUTOĞLU anlatıyor. Bakanlığımda bana bağlanmış kuruluşlardan Desiyab’ın binasının yan duvarına boydan boya yeşil harflerle «Türkiye’de faizsiz kredi veren tek banka» yazılmıştı. Genel müdürü çağırdım ve faizsiz kredinin nasıl bir şey olduğunu sordum. Anlattığına göre, banka makine ve donanımı satınalarak işletmeye kiraya veriyor; işletme ise kiradan başka anapara taksitlerini de ödeyerek makinenin sahibi oluyordu. Yukarıda «icara vü iktina»denen, Batı bankacılığının rehinli ödünçüyle aynı kapıya çıkan yöntemdi bu.Banka parayı kiralamayı, malı kiralama diye gösteriyordu.

Yeni genel müdür bu yazıyı sildirdi: o gün bu gün Türkiye’de İslâmi kurallara göre ödünçleme yaptığını iddia eden kuruluş kalmadı.

Ama hükümetin önünde, daha önce de belirttiğimiz gibi, şimdi iki talep var: biri Suudi, öteki Kuveyt kökenli iki İslâm bankası Türkiye’de şube açmak istiyordu Acaba Türkiye’de İslâm bankası kurulabilir mi? (sh: 104-108)

[Bankalar açıldı. Ancak bir bankanın adını İslâm bankası diye ilan etmesi kişisel çıkar, yahut nüfuz sağlama amacıyla... dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar etmek ve kötüye kullanmanın gizli yüzü oldu.]

 

Kaynak:
Para Ve İnsan, Prof. Dr. Kenan BULUTOĞLU İstanbul, Birinci Basım / Mayıs 1984

 *****************

 ÖZEL SİGORTA-YENİ PARA- EMEKLİLİK HAYALİ-BATIŞ HİKAYESİ

DİZİLERDEN ve FİLMLERDEN


 

AİLE VE ÇOCUK İLİŞKİSİ

Tek çocuk; aile sürtüşmeleri genelde kişilik gelişimi için katalizör görevindedir.

En büyük çocuk aile sürtüşmelerden nasip almasa da tüm niyet ve sorumluluk ilk doğan çocuğa yüklenir. Onları gelecekteki başarıları için hazırlarlar ortanca kardeşlerde.

Ortanca kardeşler daha etkili bir konumdalar. Çünkü sürekli nereye ait olduklarını çözmeye çalışırlar. Harika bir politikacı olabilirler. Ya da alçak bir politikacı.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E04.)

MANTARLARIN GİZEMİ

Mantarlar insanlarla aynı özellikleri taşır. Mantarın yapısı, insan beyni gibidir. Karmaşık bağlantı ağıyla doludur. Mantarlar birbiriyle bağlantı kurmaya çok isteklidir.

İnsan zihninin yapamamasına karşılık mantar insanın zihnin yapabilir.

Şeker hastalarının tedavisinde vücutlarında mantar taraması yapılmalıdır. Çünkü mantar şekerli suyu sever. Mantarlar şekerli suya can atarlar. Toparlanma dönemindeki alkolikler de şekere can atarlar.

Hepimiz miselyumdan ( Mantarın lifsel kısmı) evrim geçirmiş olabiliriz. Basitçe onu konsepte o düşünceye yeniden sokarak eski bilgileri canlandırabiliriz. Miselyum mantar tarlasından biri geçerse orada olduğunu bilirler. Yürürken mantarlar sporları ile diğer canlıya ulaşır ve eski bilgeleri verirler.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E02.)

“ASHAB-I KEHF”İN DURUMU

Ashâb-ı Kehf’in mağrada geçen 300 yıl gibi zamanda geçirdikleri sürenin tabii sebebleri ne olabilir diye düşünülürse;

-Yolda karşılaştıkları çobanın ikram ettiği bir mantar türü veya otun hücre yenilenmesinde ve ölümünde insanı mutasyona uğratmadığı;

-Mağradaki oluşan bir gazın uyutucu ve yenileyici özelliğe sahib olması (Çünkü köpeğinde aynı etkiye maruz kalması)

-Ashâb-ı Kehf tabii bozunmaya uğramadıkları gerçeğinden hareketle uyandıklarında zamanı tayin edememeleri;

-Mağra türü ortamının içerisinde bulunan canlı hayata ve uyumadaki etkileri ;

-…

Bu sayılanların yanına birçok etken sayılabilir. İnsanlık eğer bu bilgiye ulaşacak olursa gelecekte zamanın gerisine uygun şartlar ile kavuşabilicek demektir. Buradaki en büyük sorun bunu ancak uzun uyuma faktörü sağlama içeriğinde gerçekleştirebilmektir.

Zamanımızda kaybolan diye tanımlanan birçok insan bu tür uyuma ortamlarında bekletiliyor. Zamanı gelince uyandırılacaklardır.

DİYALOG

Uzlaşma, her zaman sahtekârlık , esneklik, her zaman yozlaşma değildir.

Zen (2011)

HOW TO START A REVOLUTİON (2011) Bir Devrim Nasıl Başlatılır?

Yönetmen: Ruaridh Arrow

Ülke: İngiltere, Mısır, csxx, ABD

Tür:Belgesel | Biyografi |News

Vizyon Tarihi:18 Eylül 2011 (ABD)

Süre:85 dakika

Dil: İngilizce, Arapça, İspanyolca, Ukrainian

Senaryo:Ruaridh Arrow

Görüntü Yönetmeni: Philip Bloom

Özet

Bu film, dünyanın ileri gelen şiddet içermeyen devrim uzmanlarından Gene Sharp’ın çalışmalarının yeni nesil devrimci liderlere, diktatörleri devirmeleri için gereken silahları nasıl verdiğini anlatıyor. Aynı zamanda şiddet kullanmadan rejim değişimini sağlayan 198 adımın Sırbistan’dan Ukrayna’ya, Mısır’dan Suriye’ye birçok isyana ilham verdiğini ve demokratik değişim dalgasıyla çalışmalarının yayıldığını ileri sürüyor. “How to Start a Revolution” insanların dünyayı değiştirme gücünün, modern devrimin ve devrimin arkasındaki adamın hikâyesini anlatıyor.

BİR DEVRİM NASIL BAŞLATILIR?

2011 yılında Arap Baharı Devrimi Orta Doğu’yu baştan sona etkisi altına aldı. Tunus’dan Mısır’a, Bahreyn’e ve Suriye’ye kadar. 50 yılı aşkın bir süredir, sakin bir Amerikan bilimadamı halkların diktatörlerini devirmesine yardım ediyor. Şiddet içermeyen direniş taktiği Sırbistan’dan Ukrayna ve İran’a dek pek çok devrimde kullanıldı. Despot bir hükümdarı tehdit etmiş sayılmak gurur verici bir şey. Demek ki etkiliyiz. Demek ki yararlıyız. Bu hikaye insanların dünyayı değiştirme gücünün modern devrimin ve onun arkasındaki adamın hikayesidir. Biz bunları konuştuğumuz sırada Gene Sharp’ın taktikleri ve teorileri Suriye caddelerinde uygulanıyor

Adım Gene Sharp ve devrim benim işim.

İşini nasıl tanımlarsın?

İşimi tanımlamak her zaman sorun olmuştur. Öncelikle, diktatörlüğü yıkma mücadelesinin şiddet içermeyen şeklinin potansiyelini ve doğasını anlamaya çalışırım. Bu bir savaşma tekniğidir. Savaşın ve diğer şiddet eylemlerinin yerini alır.

Devrim için yazdığı elkitabı “Diktatörlükten demokrasiye” kaçak olarak sınırlardan sokulmuş, yüz binlerce kez internetten indirilmiştir. Nasıl okunduğunu tam olarak bilmiyoruz ama Antarktika hariç bütün kıtalarda ve 30 farklı dilin konuşulduğu dünyanın değişik bölgelerinde okundu.

Gene Sharp’ın işinin kendine özgü nitelikleri bütün dünyadaki devrimlerde görülmektedir. Renkler ve semboller İngilizce işaretler sivil itaatsizlik ve şiddet içermeyen eylemlere katılım. Gene’in kitabı 198 tane şiddet içermeyen direniş yöntemi içermektedir. 198 ünlü metot. Olağanüstü bir tepki gibi görülürler. Bunlar basitçe 198 özel yöntemdir. Bu özel yöntemler ekonomik boykot, sivil itaatsizlik ve protesto ile özetlenebilir.

Askeriyenin, değişik çeşitlerde askeri silah ve bombaların her türlü askeri mücadelenin tam olarak zıttıdır. Şiddetin ve savaşın yerine başka bir şey koymadıkları sürece elde edecekleri tek şey şiddet ve savaş olacaktır.

Gene Sharp 1983 yılında şiddet içermeyen mücadele hakkında bildiklerini paylaşmak için Albert Einstein Enstitüsü’nü kurdu. Diktatörlük altında yaşayan insanlar yardım istemek için Doğu Boston’a geliyorlar. Jamila Raqib 10 yıldan fazla zamandır Gene için çalışıyor.

Jamila Raqib: İşi öğrenmeye en basit seviyeden başladım. Enstitüde çalışmaya başlar başlamaz okuduklarımı ve öğrendiklerimi uyguladım ve bağımlısı oldum. Bunu yapmak niyetinde değildim. Dindar bir şekilde yetiştirilmem, dünyayı yetiştiğim bölgeden daha güzel ve daha iyi koşullara sahip bir yer yapmayı istememe neden oldu. En önemli sorun bunu nasıl başaracağımdı. Kore Savaşı, 1950-1953.

Gene 1953’de Kore Savaşı için askere çağrıldığında gitmeyi reddetti ve hapse atıldı. İki yıl hüküm giydim. Dokuz ay on gün hapiste kaldım. O günlerde sadece aylar değil günler bile çok önemliydi. Fakat yaptığım şeyin bu kadar iyi sonuçları olacağını düşünmemiştim. Sadece kendime karşı dürüstlüğümü korumak istedim ve gerçekten önemli olduğunu düşündüğüm için bunu işime taşıdım. Einstein ile hiç tanışmadım ama ona mektup yazdım. Adresini nasıl bulduğumu bilmiyorum. Dedim ki: “Yaptığım bazı şeyler yüzünden hapse girdim fakat bu arada Gandi üzerine bir kitap yazdım.” “Birbirlerinden oldukça farklı üç durumda özgürlüğe ulaşmak için Gandi’nin şiddet içermeyen direnişinin uygulanmasını anlattım.” O da cevap olarak çok umutlandığını fakat benim verdiği kararı verebileceğinden emin olmadığını yazdı. Ona yolladığım müsveddelere büyük bir hevesle bakacağını ve kitabın önsözünü yazmaktan mutlu olacağını söyledi.

Oxford Üniversitesi Gene Oxford’da çalışırken zorba yöneticileri devirecek halk gücünün nasıl olması gerektiğine dair yeni bir çözüm buldu.

Eğer hükümetin güç kaynağını belirleyebilirseniz meşruluğunu, halk desteğini, kurumsal desteği o zaman diktatörlüğün varlığının nelere bağlı olduğunu anlayabilirsiniz. Bütün bu güçlerin kaynağı işbirliği, bağlılık ve halkın ve kurumların yardımı arasındaki iyi niyete bağlı olduğundan işiniz oldukça basitleşecektir. Bütün yapmanız gereken desteği azaltmaktır. O zaman meşruluk, işbirliği, bağlılık ve sistem zayıflayacaktır ve kaynakları yeterince uzaklaştırabilirseniz sistem yıkılacaktır.

- Peki o anda neler hissettiniz?

- Bunları keşfettiğim anda mı?

- Evet.

- Büyük bir rahatlama. Çok rahatladım çünkü bütün her şey gerçeğe bürünmüştü. Harvard Üniversitesi Gene Harvard’da teorilerini öğretirken çalışmalarının alışılmadık bir destekçisiyle tanıştı. Vietnam savaş kahramanı Albay Bob Helvey.

Albay Bob Helvey: Gene Sharp’la Harvard Üniversitesi’nde tanıştık. O yıl ordunun Akademik Deneyim Programı’na katılmıştım. Bir gün duyuru panosunda bir ilan gördüm. O gün saat ikide, şiddet içermeyen yaptırımlarla ilgili bir program vardı. Yapacak başka bir şeyim olmadığı için barış meraklılarını görmek ve önyargılı fikirlerimi haklı çıkarmak için programa katıldım. Muhtemelen kulaklarında ve burunlarında halkalar olan pis tiplerdi. Oraya vardığımda hiç de beklediğim gibi olmadıklarını görmek sürpriz oldu. İçeride normal görünüşlü insanlar vardı. Herkes oturduktan bir kaç dakika sonra küçük, kısa ve tatlı dilli bir beyefendi odanın ortasına ilerledi ve dedi ki:

“Adım Gene Sharp ve bugün buraya politik gücün nasıl ele geçirilip başkalarından esirgendiğini tartışmak için toplandık.” Şiddet içermeyen mücadelenin silahlı mücadele olduğunu söylüyorum. Bu terimi, bizim mücadelemizi sevimli sözcüklerle anlatmaya çalışan şiddet yanlılarından geri almalıyız. Sadece bu tür mücadele, psikolojik silahlarla sosyal silahlarla, ekonomik silahlarla ve politik silahlarla verilen mücadele baskılara, adaletsizliğe ve despotluğa karşı şiddetten daha güçlüdür.

İşte ilgimi çeken buydu. Bu, 7. Birleşik Devletler Süvarileri 5. taburun flaması. 7. Süvari Birliği, sizin de bildiğiniz gibi, General Armstrong Custer’ın yönetimindeydi. Little BigHorn muharebesinde savaştılar ve öldüler. Bu benim gençlik günlerimden. Saçlarım daha dökülmemiş. Bu Seçkin Hizmet Madalyası’nı Vietnam’da kazandım. Vietnam, 1968. 1968 yılında Bob Vietnam’da görevliydi. Bir Vietkong pususu sırasındaki cesareti için ödüllendirildi. Fakat yaşadıkları çatışmaların sürdürülmesi yönündeki görüşlerini değiştirecekti. Vietnam, şiddet içermeyen mücadelenin önemi hakkındaki görüşlerimi etkiledi. En önemlisi de Gene Sharp’ın fikirlerinin dünyanın geri kalanına ulaştırılmasıydı. Çünkü bir alternatifimiz olmalıydı. Vietnam beni insanları öldürmekten başka alternatifler olması gerektiğine ikna etti. Burma, 1992. Burma’da Birleşik Devletler koruma memuru olan Bob azınlıkta olan Karen halkına zulmeden askeri diktatörlüğü fark etti. Ordudan ayrıldıktan sonra Bob asilerin kampına geri dönerek Karen halkına Gene’in şiddet içermeyen direniş derslerini öğretti. Karen komandolarından biriyle konuşurken bana şöyle dedi: “Bu bilgileri nereden biliyorsun?” “20 yıllık savaşımızda bir sürü insan öldü. Biz bunları neden bilmiyoruz?” Bazı Birmanyalılar onu görmeye gelerek Diktatörlükten demokrasiye geçme yolunu Birmanyalılar için yazıp yazamayacağını sordular. “Birmanya” adlı kitabın yazılma nedeni işte buydu. İşin doğrusu Birmanya hakkında yazamazdım çünkü Birmanya’yı iyi tanımıyordum ve hakkında hiçbir şey bilmediğim bir konu hakkında yazmamalıydım. O yüzden genel olarak yazmak zorundaydım. Eğer diktatörlüğü sona erdirmek isteyen bir hareket varsa, neler yapılmalıydı?

Böylece teorilerimi yazdım. Hemen seri üretime geçtiler. İngilizce ve Birmanya dilinde basıldı. İşte bu kadar, diye düşündüm. Gene 1989’da, Tiananmen Meydanı gösterileri şiddetlendiğinde Çin’e gitti. Tiananmen Meydanı, 1989 Planlama ve stratejinin önemiyle ilgili görüşleri gelişecekti.

1. DERS: Strateji planlamak.

Tiananmen Meydanı protestoları başladıktan sonra Pekin’e gidecektim. Hatırlanması gereken şey, olayların sadece Pekin’de gerçekleşmediğiydi. Söylenenlere göre Çin’in 350 şehrinde daha benzer protestolar yapılmaktaydı. Fakat planlanmamışlardı. Hazırlıklı değillerdi. Stratejik kararlar alınmamıştı. Meydanda ne kadar kalınacağı ya da ne zaman ayrılacağı karara bağlanmamıştı. Öğrenciler plan yapmamışlardı. Olayın gerçekleştiği süre boyunca doğaçlama yaptılar. Daha sonra hepimizin bildiği gibi sokaklara dökülen Çinlilerin büyük kısmı vurularak öldürüldü. Basitçe söylemek gerekirse doğaçlamanın büyük başarı getireceği fikri saçmalıktan başka bir şey değildir. Aslında tam tersi olur. Ne yaptığınızı bilmiyorsanız başınız büyük derde girer.

Sırbistan, 2000.

Slobodan Milosevic hükümeti Sırbistan’ı yıllardır insanlık suçları işleyerek ve acımasız baskılarla yönetiyordu. Sisteme karşı kurulan ve görevden alınmasını isteyen yeni demokrasi grupları ülkede savaş halindeydi. Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü’nün daveti üzerine Budapeşte’ye gittim. Sırbistan Muhalefet Hareketi’ne destek veriyorlardı. En önemli muhalefet hareketlerinden biri Otpor’du. Direniş için kullanılan Sırpça bir kelime. Emekli bir albay olarak askeri yaklaşıma sahipti ve konuşma şekli öğrenci liderleri üzerinde garip bir etki yaratıyordu. Bir süre konuştuktan sonra şöyle dedim:

“Burada eksik olan bir şey var. Organizasyona kimin liderlik edeceğini konuşmadık. Lideriniz kim?”

İçlerinden biri ” Bizim liderimiz yok” dedi. Ben de onlara ” Durun bakalım beyler” dedim. “Bu konuda deneyiminiz olmadığını görüyorum.” “Bütün Sırbistan toplumunu seferber etmek için bir lidere ihtiyacınız var.” Sonraki bir saat boyunca onu kandırmaya çalıştık. Çünkü bir yabancıyla organizasyonumuzun detaylarını paylaşmaktan pek de memnun olduğumuz söylenemezdi. Sonra bana lider kelimesini neden kullanmak istemediklerini açıkladılar. Onu hükümetten uzak tutmak istiyorlardı. Hükümet kimin sorumlu olduğunu bilmiyordu. Sonrasında konuştuğum kişinin lider olduğunu fark ettim, Srdja Popovic. Belgrat Bob, Gene Sharp’ın derslerini yeni Sırbistan devrimcilerine öğretmeye başladı. Bob Helvey, Gene Sharp’ın şiddet içermeyen hareket politikasını anlatınca çok şaşırdık Bu kitaptan daha önce haberim olmadığı için çok utanmıştım.

“Diktatörlükten Demokrasiye” kitabı Sırpçaya çevrilmişti ama ben görmemiştim. İktidarı etkilemek ve çalışmalara destek olmak için neler yapılabileceğini görünce zor yoldan öğrenmek zorunda kaldığımız deneyimlerimizin sistematik olarak yazıya dökülmüş olmasının ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu gördük. Otpor’un ilk görevi halkı birleştirecek bir direniş sembolü oluşturmaktı. Çoğunluğu oluşturduğumuz belliydi. Eğer Milosevic’e karşı tek yumruk olarak hareket edebilirsek büyük olasılıkla birkaç yıl içinde devrilecekti.

2. DERS: “Atomizasyon” u yenmek.

Atomizasyon sistemin toplumdaki bireyleri birbirinden izole edilmiş birimlere ayırma girişimidir. Başlıca yollarından biri sistemlerini ele geçirip, popülasyonu kontrol altına almak birbirlerinden, beraber hareket etmekten, konuşmaktan korkmalarına neden olmak fikirlerini komşularından hatta aile üyelerinden bile saklamalarını sağlamaktır. Diğer insanlar tarafından cesaret örneği olarak görülmek için söylenecek şey şudur… Artık “biz” olma zamanı geldi. Tek başıma yapamam ama beraber başarabiliriz. 96-97 yılları arasında her gün yürüyüş düzenliyorduk. Polis caddeleri kapatıyordu ve sayımız giderek azalmaya başladı çünkü zorlu kış koşullarında insanların her gün eyleme gelmesi çok sıkıcıydı. O zaman dedik ki: “Tamam, neden evlerimize gidip balkonlarımızdan gürültülü sesler çıkarmayı denemiyoruz?” Akşam 19:30-20:00 arasında TV haberlerine karşılık olarak yapıyorduk. Bu bir cevaptı. Onların pisliklerini izlemiyor, kendimiz bir şeyler yapıyorduk. Tencere tava çalarken bir yandan da çıkartma yapıştırıyorduk. Çıkartmalar her binaya ve her yere yapıştırılabiliyordu. T- shirt giymeyi yasaklayan tek bir kanun bile yokken Otpor t-shirtleri giyen çocuklara dava açabilir misiniz? Polisler liselere girip, bu tarz t-shirt giyen çocukları tutukluyorlardı. Sonra da evlerine gidip karılarına, çocuklarını tutuklamak zorunda kaldığı için arkadaşlarının şikayet ettiğini anlatıyorlardı. Çocuklarımız okullarda, önceden kimsenin vakit geçirmek istemediği çocuklarla diyaloğa giriyorlardı. Çünkü babalarından dayak yiyorlardı. Artık sistemli yapılan baskı işe yaramıyordu.

3. DERS: Desteğin temel direği.

Parmaklarımın bu kitabı tuttuğu gibi hükümeti ayakta tutan direkler vardır. Bu direkleri yavaş yavaş yok edecek bir strateji geliştirdim. Polis, din kurumları, işçiler var olan her organizasyon. Zayıflayıp dağılmaya başladıkları zaman, direkler kırılacak ve hükümet yıkılacaktır. Aslında isteğimiz bu direklerin yok olmaması demokratik hareketimizin tarafına geçmesiydi. Direklerin taraf değiştirmesini istiyorsak halkla işbirliği içinde olmalıyız. Otpor işte bunu yaptı. Polise, onların da bizim de sistem içindeki kurbanlar olduğumuzu söylüyorduk. Kurbanların birbiriyle savaşması için bir neden yoktu. Kurbanların biri mavi üniforma, biri mavi kot giyiyordu. Fakat anlaşmazlık için bir neden yoktu. Ve bu gerçekten işe yaradı. Gürcistan’da, Ukrayna’da, dünyanın çeşitli bölgelerinde işe yaradı. Yapmanız gereken işte bu. Gidin ve temel direklerle işbirliği yapın. Polise taş atmayın.

4. DERS: Şiddet direnişi.

Pek çok insan anlaşmazlık durumlarında şiddet kullanır. Fakat karşı tarafın askeri silahı şiddet içeren silahı ve genellikle psikolojik silahı potansiyel direnişçilerin sahip olduğundan daha fazla olduğunda direnişçiler şiddet kullanmayı seçerler. Bu durumda karşı taraf bütün avantajı ele geçirecektir çünkü onların en iyi olduğu silahlarla savaşmayı seçtiniz. Fakat tamamen farklı, şiddet içermeyen silahlarla savaşmayı seçebilirsiniz. Karşı tarafın bunları etkisiz hale getirmesi çok daha zor olacaktır. Büyük kalabalık içeren taktikleri kontrol etmek çok zordur. 20,000 barışçıl protestocunun içinden salağın biri çıkacak ve bir pencere kıracak. Bu insanlar medyaya hâkim durumdadır. Hareketinizin etkili bir biçimde yok edileceği mesajını verecekler. Yürüyüşe başlayıp, insanlar tutuklanma riskiyle karşılaşınca ne yapacaksınız? Ön tarafa heybetli erkekleri koymak yerine genç kızları koyacaksınız büyükanneleri, emekli ordu mensuplarını koyacaksınız. Böylece polis dost yüzlerle karşılaşacak. Her biri çiçekler ve bayraklar taşıyacaklar ve yüzlerinde bir gülümseme olacak. Bu durumda hareketiniz daha az tehditkar olarak görülecek ve şiddet oluşma olasılığı çok azalacak.

5 Ekim, CNN gibi medya kuruluşlarının anlattığı gibi bir gün olarak değil başarılı bir stratejinin uygulandığı gün olarak görülmeli. Onların gördüğü sadece bir avuç insan, devrim ve patırtıydı o kadar. Orada, on yıl boyunca süren başarısız girişimler Otpor direnişiyle geçen iki yıl, beş farklı kampanya ve seçimlerde elde ettiğimiz başarı vardı. Eylül 2000’de Sırbistan genel seçime gitti. Fakat Otpor, Milosevic’in seçimlere hile karıştıracağını düşünüyordu. Milosevic’in kaybedeceğini ve kaybettiği gerçeğini kabullenmeyeceğini biliyorduk. Akşam 15:00 sularında meydanda 300.000 kişinin sesi yankılanıyordu. Binayı ele geçirmek için şiddet içermeyen fiziksel eylem başlamıştı. Halk 5 Ekim’de bu binayı ele geçirdi ve Milosevic için önceden işaretlenmiş oy pusulalarını buldular. Burada, binanın ikici katında bulunan fiziksel delillerle yönetimi ele geçirdiler. Bu daha çok sembolik bir devralmaydı çünkü yönetimin gerçek ele geçirilişi o gün Milosevic’in gücünü kaybetmesiydi. Çünkü polis sözünü dinlemiyordu. Askeri kuvvetlere saat üçten önce herkesi dağıtmalarını söylemişti ama sözünü dinlememişlerdi. Burası gücünü kaybettiği yerdi. Televizyonlarda gösterilenler ve binanın ele geçirilmesi otoritesini kaybettiği günün bir sembolüydü. Bence Bob’dan öğrendiklerimiz Gene Sharp’ın fikirlerinden ve yazdıklarından elde ettiklerimiz düşünme tarzımızı etkiledi ve direniş mücadelemize hazırlanırken çok önemli katkılarda bulunarak, mücadelemizi çok daha etkili kıldı. Ve evet, Bob ve Gene’in tüm dünya için harika şeyler yaptıklarını düşünüyorum. Şiddet içermeyen devrimin kesinlikle yapılamayacağını düşünüyorduk. Şiddet içermeyen mücadelenin nasıl yapılacağı bilgisi öğrenildi ve bir gruptan diğer tüm gruplara yayıldı. Burada şiddet içermeyen direnişle devrim yapıldığı için mutluyum. Demokratik mücadelelerde şiddetin yeri yoktur ve bu da gösteriyor ki Gene’in yıllardır anlatmaya çalıştığı şey doğru.

Şiddet içeren çatışmaların gerçekçi bir alternatifi var. Sırbistan’dan sonra Ukraynalılarla, Gürcülerle, Maldivlilerle, Lübnanlılarla Zimbabvelilerle, Kolombiyalılarla, İranlılarla, Guatemalalı ve Papualılarla haritada yerini bile bulamayacağım yerlerden gelen gruplarla çalıştık.

Gürcistan, 2003.

Sırbistan’dan gelen haberler baskıcı bir rejimle yönetilen Gürcistan’a yayıldı. Sonrasında benzer sorunlar yaşayan Ukrayna’ya ve Sovyetler Birliği’nin güney bölgesindeki ülkelere hızla yayıldı.

Ukrayna, 2004.

Vlodymyr Viatrovich Ukrayna’daki Turuncu Devrimin lideriydi. Gene’in kitabındaki şiddete karşı güçlü alternatif oluşturan eylemleri kullandı. Protestocu toplulukta çeşitli düşünce tarzları vardı. Özellikle kuvvet kullanmaya hazır olan bir grup vardı. Ortada Gene Sharp’ın “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabı dolaşıyordu. Kitabın ana fikri olan diktatörlerle şiddet kullanmadan savaşma fikri bize çok uygundu. Protestoların şekillenmesinde kullanılan ve Turuncu Devrim’e liderlik eden fikir buydu. Birleştik! Çoğunluktayız! Yüz binlerce insanın Sharp’ın yazmış olduğu bu kitaptaki fikirlerin kullanıldığını bildiğini sanmıyorum. Fakat fikirler Gene Sharp’la bağdaşlaştırılmadan da olsa Turuncu Devrim’deki yüz binlerce insana ulaştı. Birleştik, çoğunluktayız, fethedilmeyeceğiz! Onun fikirlerini kullandığımızda insanlar Sharp’ı tanımasalar bile yaygın ve etkili olmaya devam edecekler. Yushchenko! Yushchenko! Gene’in evinin üst katında işlerinden kaçmak için kullandığı bir orkide odası var. İşten biraz olsun uzaklaşmamı sağlıyorlar. Benim için çok önemliler çünkü onlarla ilgilenip bir mucize beklemeden neye ihtiyaçları varsa veriyorum. Orkidelerle ilgilenmez, istediklerini uygulamazsanız büyümezler. Çalışmalarınızın yayılmasını izlemek nasıl bir duygu?

Her zamanki gibi harika bir şey olduğunu düşünüyorum. Hala şaşkınım. Özet olarak kabul ettiğim bir kısım var, sanırım 70 ya da 80 sayfa kadar olacak. Yapılan analizlerin yaklaşık olarak doğru olduğunu onaylandı. Fikirlerim satış konuşmaları ya da iyi propagandalar yüzünden yayılmadı. İnsanlar kullanışlı bulduğu için yayıldı. Önemli olduğunu düşündüler. Kitaplar da, kaynak da orada. Çevrimiçi olarak bulunabiliyor. İnsanların evlerinde, sabit sürücülerinde ve öyle bir seviyeye ulaştı ki artık durmaz, durdurulamaz. İnsanlar bu çalışmayı gözden düşürmek için her şeyi yaparlar.

Örneğin bir keresinde Başkan Chavez yaptıklarımızı şöyle değerlendirmişti “Albert Einstein Enstitüsü’nde çalışan bir avuç yabancı Venezuela’yı anlayamaz.” Ben de düşündüm ki “Venezuela’daki durumu tam olarak anlayamayabiliriz.” “Muhtemelen karışık bir durumdur ama ben yabancı değilim.” Gene Sharp, George Bush ve yavaşça yapılan yumuşak devrim ideolojileri. Beyler, bu planı Venezuela’da uygulamayı unutabilirsiniz.

2008’de İran Hükümeti Gene’i CIA ajanı olmakla suçlayan bir propaganda görüntüsü yayınladı. Beyaz Saray, Washington. Gene Sharp, sivil direniş ve kadife devrim kuramcısı. Bu konu hakkında yayınlanmış eserleri var. Amerika’nın diğer ülkelere sızmakla görevli CIA ajanlarından biri. Ofisimizi gördünüz. Para kaynaklarımızı da görebilirsiniz. Bir bakıma ilgilerini çektiğimizi için etkilendim diyebilirim, Gene Sharp’ı beyaz sarayda konuşurken gösteriyorlar. Keşke Beyaz Saray bizi dinlese, keşke bizimle görüşmek istese ama istemez. Buradayız. İşlerimizi Tourem ofisimizden yönetiyoruz. Beyaz Saray’la hiçbir bağlantımız yok. Böyle bir şey yok. Biz bunu yapmayız. Kesinlikle CIA kuruluşu değiliz. Aslında ironik bir durum. Bu tarz gruplar hakkında basında sık sık hikayeler duyarız ve hep merak ederiz, nerden çıktı bunlar?

İran’daki 2009 seçimlerinden sonra muhalefet gruplar seçimlere hile karıştığını açıkladı.

İran, 2009.

Milyonlarca insan aynı yöne, ana caddelere doğru akmaya başladı. Olağanüstü bir şey. Yeşil bayraklar sallıyorlar. İnsanlar arabalarına ‘V’ zafer işareti asıyor. İnsanların uyarıları dikkate alacağını sanmıyordum ama yanıldım. Binlerce protestocu Tahran sokaklarında boy gösterdi. Hükümet acımasızca karşılık verdi. İsyan sırasında genç bir İranlı öğrenci olan Neda devletin keskin nişancıları tarafından vuruldu. Görüntüleri muhalifler için toplanma çağrısına dönüşecekti.

5. DERS: Politik Ju-Jitsu.

İnsanlar dövüldükleri, katledildikleri zaman “Politik Ju-Jitsu” diye adlandırdığım bir işlem uygulanır. Muhaliflerin dayandığı güç eylemlerini baltalamak için kullanılır. Bu durumda daha çok insan sisteme destek vermekten vazgeçer ve daha çok insan direniş hareketine destek olur. Bir çeşit ters tepki etkisidir. Eğer sistem çok acımasızsa ve niyeti insanları korkutmaktan fazlasıysa toplumdaki diğer gruplar ve kuruluşlar desteklerini ve bağlılıklarını geri çeker sistem güç ve kontrol kaybı yaşar ve daha çok insan direnişe katılır. Iason Athanasiadis, Yeşil ayaklanma haberi yaparken İran İstihbarat Servisi tarafından tutuklandı. Tutuklanmamın ikinci gününde başsavcıyı görmeye gittim. Gözbağım çıkarılınca bana baktı, ofisinde oturuyordu ve dedi ki: ” Neden burada olduğunu biliyor musun?”. ” Hayır, hiçbir fikrim yok. İki gece önce tutuklandım.” dedim. “Sana karşı çok ciddi suçlamalar var.” dedi. ” Neymiş onlar?” dediğimde “Bilmediğine emin misin?” diye cevap verdi. …”Casusluk.” Sorgu yargıcı bilgisayarına hafifçe dokunarak dedi ki “Bu bilgisayarda Gene Sharp’ın Diktatörlükten Demokrasiye kitabının Persçe çevrimi var. İsyancılar için yararlı bir kitap.” “Onlara bir sürü yararlı yol öğretiyor.” “Sadece bu yolları izleyerek her türlü yasal hükümeti devirebilirler.” “Meslektaşlarımla beraber kitabı okuduk.” İsyanı örgütleyenler tutuklandığı zaman Gene Sharp’ın 198 metodunun 100’den fazlasını kullanmakla suçlandılar. Bu çalışmanın yaptığı şey, insanlara kendi geleceklerinden ve özgürlüklerinden sorumlu olabileceklerini göstermektir. İnsanlar kendi özgürlüklerini elde etmeye başlıyorlar. Dış güçlere bağlı olmak zorunda değiller. Bu kedim Srdja. Adını Srdja Popovic’den aldı. Dış güçlere bağlı olmak zorunda değiller. Bunu kendi başlarına yapabilirler. Bunun bir ülkeye nasıl iyi hissettireceğini hayal edebilir misiniz?

Kendimiz başardık. İşte bu yüzden yeteneklerimizi ve bilgimizi aktarmamız çok önemli. Birleşik Devletler’in hiçbir yeri işgal için nedeni yok. İşgalle ilgilenmiyoruz. Sovyetler Birliği de halkları işgal etmekle ilgilenmiyor. İnsanları rahat bırakın. Onlara, isterlerse hükümeti değiştirme gücü verin. Zorba bir hükümdarı tehdit etmiş sayılmak gurur verici bir şey. Demek ki etkiliyiz. Demek ki yararlıyız. Demek ki bu küçük ofisten, sistemleri tehdit eden bir iş ortaya koyabiliyoruz ve bence bu harika bir şey. Harika.

Tahrir Meydanı, Kahire, 2011.

Bu, Mısır devriminin başlangıcıydı. İsyan kendiliğinden gelişti fakat Mısır demokrasi grupları yıllardır bir strateji üzerinde çalışıyordu. Mısır demokrasi grubu Kefaya, Gene’le ilk kez 2006 yılında Boston’da görüştü. Beş yıl sonra, eski Sırbistan devrimcileri Kahire çevresinde yeni grupları eğitiyordu. Mısırlı Müslüman Kardeşler, Gene’in çalışmalarını Arapça olarak yayınladı. Zamanı geldiğinde bu gruplar devrim için yol göstermeye hazırdı. Şimdi Tahrir Özgürlük Meydanı’na canlı bağlanalım. Hattımızda gazeteci Ruaridh var, Bugün Tahrir Meydanı’nda geniş güvenlik önlemleri alındığını duyduk. Meydandaki atmosferin dün ve önceki günden farklı olduğunu söyleyebilir misin?

Evet, bugün inanılmaz bir atmosfer var. Dün Tahrir Meydanı’ndan ayrılan Mısırlılar bugün tüm güçleriyle geri dönmüş durumda. Protestoculara yeniden enerji veriyorlar. Aralarında çok küçük çocuklar, kadınlar, yaşlılar da var. İnsanlar dans edip şarkı söylüyor. Meydanda bir sürü enstrüman var. Geçtiğimiz günlere oranla çok daha kalabalık. Ahmed Maher Mısır’ın 6 Nisan demokrasi grubunun lideriydi. İnsanları harekete geçirecek bir olay, bir kıvılcım bekliyorduk. Harekete geçmek için sebepler vardı ama o kıvılcımı bekledik. Beklediğimiz Tunus’tu.

Tunus, 2011.

Aslında Mısır’la Tunus arasında her zaman futbol yüzünden rekabet vardı. O yüzden Tunus’tan önce başlamamıza rağmen Tunus bizi geçti ve devrime başladı, neden biz de başlamayalım dedik. İnsanlar internette “Cevap Tunus” yazılarını gördüler. Gene Sharp’ın yazdığı makalelerin ve kitapların büyük etkisi oldu. İnternetten indirip okuduk ve çabucak öğrenip şiddet içermeyen devrimin temelini anladık. Ayrıca internette şiddet içermeyen yöntemleri uygulayan insanların deneyimlerini yazdığı belgeler gördük. Kitapta ya da belgelerde olsun, fikrin kendisi çok ilham vericiydi. Tahrir Meydanı’ndaki barışçıl protestolar büyürken Başkan Hüsnü Mübarek halkı savaş silahlarıyla korkutuyordu. Bizim deneyimlerimiz Otpor’dan biraz farklı olabilir. Onlar devrimden önce polisi ve orduyu kendi taraflarına çektiler. Bizim için daha farklıydı. Polisle büyük çatışmalara girdik ve ordu tarafsız davranıyordu ama nihayetinde bizim tarafımıza geçtiler. Bizim deneyimlerimizle Sırbistan’daki Otpor arasında kapsam farkı vardı. Polisle yaşanan şiddetli çatışmalardan sonra bile devrim liderleri halkı, ezici kuvvetlere rağmen şiddet içermeyen bir şekilde disipline sokabiliyordu. Protestocular polis ve güvenlik güçlerinin acımasız saldırılarıyla yüzleştiler. Fakat davalarından vazgeçmediler. Tabii ki teknoloji hızlı iletişimde büyük rol oynadı. Mesajlar halka hemen ulaştı ve harekete geçmelerini sağladı. Ayrıca teknoloji iç organizasyonda da büyük rol oynadı. Muhalif gruplar var ve sürekli iletişim halinde olmak zorundasınız. O yüzden onbeş günde bir buluşma ayarlamak yerine Facebook ‘da gizli bir grup kurabilir, Yahoo üzerinden konferans düzenleyebilir Skype ya da Abouttalk programlarıyla sürekli iletişim kurabilirsiniz. Bunların hepsi fikirleri paylaşmaya yardımcı olur. Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar dua ediyorlardı. Devrim liderlerinin orduyu direnişe destek olmaya ikna edebilmeleri için. Eninde sonunda ordunun yanımızda olacağını biliyordum çünkü ordu halktan oluşur. Askerlik görevini yapanlar halkın içinden gelir ve ordu vatansever bir rol oynar. Polis seçimleri ayarlayıp, yozlaşmış sistemi koruyabilir. Yıllardır sistem içindekilerin çıkarlarını ve varlıklarını koruyorlardı. Tahrir Meydanı’na dönmek için girişteki sabit arama noktasından geçiyordum. Kafelerden birinde televizyonun sesi sonuna kadar açılmıştı. Merhametli Tanrı’nın adıyla. Yurttaşlar ülkemiz zor zamanlar geçirmektedir. Başkan Muhammed Hüsnü Mübarek cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmeye karar verdi. İstifa etmesi biraz zaman almıştı. Konuşmayı duyduğumda deliye döndüm. Ağlamaya başladım. En sonunda yıllardır çabaladığımız ve hayalini kurduğumuz rüya gerçekleşiyordu. Çok zor bir andı. Bağırarak meydana doğru koşmaya başladım. Herkes ağlıyor, bağırıyor, gülüyor, dans edip şarkı söylüyordu. Tarihi bir andı. Gerçek olduğuna inanamıyordum. Bir kaç gün boyunca gerçekten olup olmadığını merak ettim. Ne yaptıklarını bilen insanlar vardı. Eğer hak edilmediyse ve belgelenmediyse, bize itibar sağlayacaklarını iddia eden kimseye ihtiyacımız yok.

Suriye, 2011.

Cuma namazı katliamında şimdiye kadar 15 kişi öldürüldü. Ausama Monajed iletişim uzmanı ve Suriye isyanının liderlerinden biri. Bu videoda vurulan bir çocuğun görüntüleri var. “Kardeşim, kardeşim!” diye haykıran bir çocuk var. Ülkenin her yerinde bulunan gizli kameralar ağını düzenliyor. Sadece basit bir HD kamerayı uydu modeme bağlıyoruz ve canlı görüntü alabileceğimiz internet sitelerine yüklüyoruz. Bunu bugün Al Jazeera’de yayınlayacağız. Biz bunları konuştuğumuz sırada Gene Sharp’ın taktikleri ve teorileri Suriye caddelerinde uygulanıyor. Bu taktiklerin uygulanmasını teşvik etmek ve halka öğretmek için Facebook sayfasında yayınladık ve Youtube’a yükledik. Teorilerin nasıl uygulandığı, kahramanların kaybedildiği yerlere çiçek koyulmasından toplu halde yürüyüş yaparken gerilimin engellenip caddelerin temizlenip daha güzel bir yere dönüştürülmesine kadar her şey anlatıldı. Çünkü sistemin halka sağladığı hizmetlerden çok daha iyisini yapabilirdik. “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabı ilham kaynağı ve bunun gerçekten yapılabileceğinin, başarılabileceğinin teminatı oldu. 2011 yazında Suriye askeri birliklerinin düzenlediği acımasız saldırıdan sonra Ausama, Boston’a Gene’le görüşmeye gitti. Buraya en son ne zaman geldin?

Tam olarak hatırlamıyorum. 2007 ya da 2006 mıydı?

Evet, yıllar önceydi. O zamanlar sadece bir avuç insan Suriye’de şiddet içermeyen direniş senaryolarını düşünüyordu. Ve çok az sayıda kişi Suriye gibi bir ülkede gerçekleşebileceğine inanıyordu. Tamam, her şey hazır.

- Gene.

- Merhaba. Merhaba, seni gördüğüme sevindim.

- Seni görmek güzel.

- Nasılsın?

Fena değil. Seni gördüğüme sevindim. Programını ayarlayıp uğrayabilmen çok iyi oldu. Ben de çok sevindim. Sana anlatmak istediğim bir sürü şey var.

- Orası bizim için yeni bir bölge.

- Evet. Oraya hiç gitmedim. Öğretilerimiz tam olarak uymuyor. Çok alçakgönüllü ve sınırları o kadar gerçekçi ki harika bir şey olduğunu hissediyorsunuz. Tıpkı Boston’daki küçücük ofisinde yazdığı harika yazılar gibi. Çok ilgi çekici bir şey doğrusu. Belki öğretilerde küçük bir soru işareti olabilir. Tunus ve Mısır’da gerçekleşen ve büyük hata olduğunu düşündüğüm bir şey. Baştaki yöneticilerin istifa etmek zorunda kalması. O istifa etmek zorunda değildi. Sahip olduğu bütün desteği çektin ve yenildi. Ne istediğinin artık bir önemi yoktu. Analizlerle şiddet içermeyen baskı arasındaki fark işte bu. İstifa etmek zorundaydı ama şartları sonuna kadar zorladı ve sistemin mücadele edecek gücü kalmayınca dağıldı. Geride yeterli gücü olan kimse kalmadı. Eğer Einstein fizik alanında bir dahi ise Gene Sharp özgürlük ve özgürlüğü elde etme konusunda bir dahi.

6. DERS: Asla pes etme.

Öğretileri yaydığımız için kendimi çok iyi hissediyorum. Eğer Gene’in şiddet içermeyen mücadeleyi sürdürme tavsiyelerini uygularlarsa er ya da geç kazanacaklardır. Bu tarz mücadele etmek, halkı zorba hükümdarlara karşı avantajlı hale getiriyor. Teslim olmadığımız sürece asla kaybetmeyiz. İşin anahtarı budur. Pes etmediğiniz sürece kaybetmezsiniz. Bence uzun vadede Gene Sharp ünlü bir isim olacak. Kitapları dünyadaki her kütüphanede bulunacak ve bütün dillere çevrilecek. O zamana kadar hayatta kalabilir miyiz?

Bu enstitü ayakta kalabilir mi?

Umudumuz o yönde. Politik anlamda büyük önem taşıyan şiddet içermeyen hareket aşağıdaki ülkelerde oluşmaya başladı:… Guatemala, Avustralya, Tayland, Birmanya, Çin, Japonya Gürcistan, İran, Rusya Sırbistan, Ukrayna, Venezuela, Zimbabve ve daha fazlası gelecektir. Aralarında bir baba-kız ilişkisi oluştuğunu söyleyebilirim. Oturup konuşabiliyorlar ve artık aynı şekilde düşünüyorlar. Gene’i koruyor ve bir kızın babasını sevdiği gibi seviyor. Gene Sharp öyle biri ki, benim akıl hocam ama bu rolü daha pek çok insan için de üstleniyor. Hayatını baskı gören insanların kendi çabalarıyla özgürlüklerini kazanmalarını sağlamaya adamış biri. Dünyayı değiştirdiğine inanıyorum ve bunu etkileyici yollarla yapmaya devam edecek. Bu gerçekten çok kişisel bir şey. Bazen insanlar bana gerçekte ne istediğimi soruyorlar. Bir hayalim var mı?

Evet var. Baskı gören insanların, kayıtlardan ve yeni deneyimlerden yararlanarak şiddet içermeyen mücadelenin, zulümlerin ortadan kaldırılmasında askeriyenin ve şiddet eylemlerinin yerini almada nasıl kullanılacağını öğrenebilmesini diliyorum. Bu olduğu zaman terörizme karşı mücadele etmek zorunda kalmayacağız. Çünkü terörist olabilecek insanların ezilmiş insanlara yardım etmek için bu tarz mücadele yolunu seçme fırsatları olacak. O zaman dünya üzerindeki tüm yönetim sistemleri değişebilir. Adım Gene Sharp ve bu benim hayalim.

*************

ÇÖZÜLME (DİSASSOCİATİON):

Normalde kişilikte bütünleşen ve bireyin kimlik-benlik duygusunu oluşturan belli fikirlerin, duyguların, algıların, bilgilerin, kimliğin, anıların, arzuların, vb. kişiliğin geri kalanından ayrılmasıyla; ya da bilincin travmatik veya acı verici çağrışımlardan uzaklaşmasıyla (H. S. Sullivan) tanımlanan bir tür savunma mekanizmasıdır.

DÜŞÜNCE VE TÜMÖR

Bir tümör kesinlikle beyin fonksiyonunu etkileyebilir gerçekçi halüsinasyonlara da sebep olabilir.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E05.)

FARELER VE İNSANLAR

Eser Hakkında:

Yazar, bu eserini Burns’un, “İnsanlar ve fareler hiçbir zaman hayellerini gerçekleştiremezler.” sözünden yola çıkarak kaleme almıştır. Yalnız insanların hayatını etkileyici bir biçimde anlatan Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck‘in en ünlü ve çok okunan romanlarından biridir, insan ilişkileri, dostluk duygularını ele alışı yönüyle oldukça güzel bir eserdir. Özellikle, ırk ayrımına da dikkat çekmesi bakımından oldukça önemlidir.

ESİR BAĞI

Esir bağı. Yeni efendiye gösterilen pasif psikolojik tepki milyonlarca yıldır sağ kalmanın anahtarı olarak kullanılmıştır. Yani seni esir alana bağlanırsan hayatta kalırsın. Bağlanmazsan kahvaltılık niyetine gidersin.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E04.)

İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ NİYE PROSPEKTÜSE YAZILIR?

Düşündünüz mü malının kötü yönünü anlatan bir firma veya kuruluş. Ancak ilaç firmaları anlatıyor ve yayınlıyor. Çünkü ilaç kullananların başlarına bir olumsuz durum gelirse dava etme imkânlarını ellerinden almak için.Bu şekilde ilaç firmaları insanlara tecavüz ediyorlar.

KURALSIZ YAŞAYABİLMENİN KURALI

Bob Dylan bir şarkısında, “Kuralsız yaşayabilmek için, dürüst olmak zorundasın”. Önemli olan asıl sizin fikirleriniz. Benim aynı fikirde olmam önemli değil. Sizin cesaretinizden nefret etmem önemli değil. Önemli olan fikirleriniz.

We Are Legion: The Story of the Hacktivists Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi (2012)

KUMARBAZ YANILGISI.

Bir madeni parayı zilyon kez atarsanız, yazı gelme olasılığı da, tura gelme olasılığı da yarım zilyondur. Dolayısıyla insanlar mantıklı olma çabasıyla şöyle düşünür:

“10 kez üst üste yazı geldi. Eğer yarısında yazı, yarısında tura gelme olasılığı varsa; artık tura gelmeli.”

Ama işler böyle yürümez. Zilyon kez atsanız bile, her seferinde yine tura gelebilir. Beynimiz doğada düzen, anlam ve örüntü görme konusunda ısrarcıdır; bunların mevcut olmadığı durumlarda bile. Kontrolün bizde olduğu konusunda kendimizi kandırmamız, gayet insani bir özelliktir.

- Günümüz dünyasında, var olan örüntüleri gözden kaçırmaktan ziyade, hiç var olmayan örüntüleri görme hatasına daha fazla düşüyoruz. Hattâ bununla ilgili güzel bir deney de var. Deneyde bir fare kırmızı ve yeşil ışıkların önüne konuyor. Kırmızı ve yeşil ışıklar hiçbir örüntüye bağlı kalmaksızın, rastgele yanıp sönüyor. Ama yeşil ışık %75, kırmızı ışık %25 oranında çakıyor. Fare hangi rengin yanacağını bilebilirse, bir miktar şekerli suyla ödüllendiriliyor. Fare bir süre sonra yeşil ışığın, kırmızıdan daha fazla yandığını anlıyor ve her seferinde “yeşil” cevabını vermeye başlıyor. Dolayısıyla fare %75 oranında doğru cevap vermiş oluyor ki, bu da iyi bir sonuç.

- Mantıklı olan, bizim yapmamız gereken de bu.

- Evet.

- Ama hani biz insanlar, her şeyi çok iyi biliriz ya?

O yüzden böyle bir deney insanlarla yapıldığında, birçok insan farelerin yaptığını yapmıyor. Birçoğu %75 oranında yeşil yandığını görünce, kafasından buna uyan bir örüntü uyduruyor; “yeşil, yeşil, kırmızı, yeşil, yeşil, yeşil, kırmızı” gibi. Bunları %75 yeşil ve %25 kırmızı olacak şekilde tuhaf bir örüntü haline getirince, sistemi yenebileceklerini sanıyorlar. Tıpkı bu kumarhanedeki insanların yaptığı gibi. Bunu yaptığınızda da %75 yerine, sadece %60 doğru bilmiş oluyorsunuz. Yani fareler insanlardan daha başarılı oluyor! Bunun sebebi, olmayan yerde örüntüler görmemizdir. Zihinlerimiz böyle işler.

- Fareler yarı yarıya; veya bu durumda 3/4 daha zeki.

- Bu durumda öyle, evet.

- Her şeyi doğum günüme yatıracağım.

- Doğumgünün 26’sında mı?

Benimki de 26’sında!

- Vay canına!

- İkimizin de doğum günleri 26’sında.

- 26 çift sayı olduğuna göre, bunu da ben kazanacağım. Belki bunu da tek sayıya koymalıyım, ne dersin?

Belki de dinlerin evrilmiş olmasının bir sebebi de budur. Kaosun içinde bir anlam ve düzen bulmaya dair umutsuz arzularımızı tatmin ederler. Genç Graham Greene en büyük şans oyunu olan Rus ruletini oynarken birçoğumuzun gözden kaçırdığı gerçeği fark etmeyi başardı: “Hiçbir örüntü yoktur.”

Richard Dawkins belgeseli olan Sex, Death and the Meaning of Life (2012–) Tv Dizisi

 ONUNCU ADAM OLMAK

Çoğu insanın sorunu şu ki iş işten geçene kadar bir şeyin olabileceğine inanmazlar. Bu aptallık ya da zayıflık değildir. İnsanın doğası işte.

30’lu yıllarda, Yahudiler toplama kamplarına gönderileceklerine inanmıyordu. 72’de Olimpiyatlar’da katliam olacağını anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden bir ay önce Arap birliklerinin hareketlendiğini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadıklarına karar verdik. Bir ay sonrasında Araplar saldırdığında neredeyse bizi denize döküyorlardı. Bu yüzden bir değişiklik yapmaya karar verdik. Değişiklik?

Onuncu Adam.

Görevi: Dokuzumuz da aynı bilgiye bakıp, aynı sonuca ulaşıyorsa onuncu adamın görevi o sonuca katılmamaktır. Ne kadar imkansız görünürse görünsün onuncu adam diğer dokuzunun yanıldığını varsayarak araştırmaya başlar.

World War Z – Dünya Savaşı Z (2013)

OY VERME APTALLIK MI?

”Oyları kimin verdiği değil kimin saydığı önemlidir’.

Josef Stalin

ÖLDÜRMEK HOŞ BİR ŞEY Mİ?

Kime sorduğuna göre değişir. Tanrı muazzam! Mesela bir tarihte Çarşamba gecesi Texas’da kilisede ilahi okuyan 34 kişinin üzerine çatıyı yıktı.

Tanrı bundan zevk mi aldı?

Hayır. Ancak öldürmek Tanrı’ya da hoş geliyor olmalı çünkü her zaman bunu yapıyor.

Peki nedir?

Kendini güçlü hissetti.

Hepimiz Tanrının suretinden yaratıldığımız için insana da öldürmek hoş görünüyor.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E02.)

PSİKİYATRİK TERAPİNİN OLUMSUZLUKLARI

Her terapistin, doktorun ve psikiyatrik profesyonelin hastasına her türlü terapiyi denemesi ile, hastaya baskı yapması, dolayısıyla kışkırtması için verdiği her test; hastanın kim olduğunu, kim olmadığını söylemesi ile bir yönden suçlu konumuna düşer.

Her tedavi bir yönlendirme olduğu için hastanın yönlenlendirilmesi ve hissetmesinden kaçınılmalıdır.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E11.)

PSİKOPATLIK EĞİLİMİ EN YÜKSEK OLAN 10 MESLEK

Kevin Dutton Oxford Üniversitesi’nde görev yapan bir psikolog profesör. Uzmanlık alanı ise psikopatlık. Psikopatların davranışlarını, alışkanlıklarını ve karakterlerini inceliyor. Çalışmaları sonucu ortaya çıkan kitabı “Psikopatların Bilgeliği”nde ise sosyal hayatın ve iş dünyasının psikopat yanını inceliyor.

Psikopatlık sınırları katı bir şekilde bir başka canlıya fiziksel zarar vermek demek değildir. Başkasının çektiği acıya ekstrem düzeyde duyarsız kalmak, güç sahibi olmak için hileye başvurmak, sahip olunan gücü kişisel çıkarlar için kullanmak da psikopatlığın belirtilerindendir. Kevin Dutton psikopatların güç sahibi olacakları, insanların hayatlarını etkileyebilecekleri meslekleri tercih ettiklerini, güç sahibi olduklarında ise bunu, insanların hayatlarına ve duygularına zarar verecek şekilde kullanarak tatmin olduklarını anlatıyor.

Psikopatlar üzerinden yaptığı uzun çalışmaların ardından iş dünyasını inceleyen Dutton, FBI onaylı bir liste çıkarıyor: Psikopatlık eğilimi en fazla olan 10 meslek

1-CEO’lar,

2-Avukatlar

3-Medya

4- Din adamları

5- Pazarlama

6-Cerrahlar

7-Gazeteciler.

8-Güvenlik güçleri.

9- Aşçı

10- Sivil Memurlar

(Hannibal Dizisi 2013.S01E06.)

PSİLOSİBİN MANTARLAR

Strophariaceae familyasına ait iki genus olan Psilocybe ve Panaeolus (Copelandia diye de anılır, bu iki genusun aynı olup olmadığı konusu ise biraz karışık) mantarları içerdiği psilosibin, psilosin, baeositin ve norbaeositin maddeleriyle ünlüdür. Bu maddelerin psikotropik etkisi psikedelik olarak sınıflandırılır. Halk arasında, shrooms, magic mushrooms, sihirli mantarlar, kutsal mantarlar ve teonanácatl ismiyle de anılır. Psilocybe genusuna ait en yaygın türler cubensis, cyanescens ve semilanceata olmakla birlikte Panaeolus genusuna ait campanulatus, subbalteatus en sık kullanımı olan türlerdir. Toplam 180’den fazla türü olan psilosibin mantarların tarihi çok eskilere, Meksika yerlilerine kadar uzanır ve bu mantarlar hâlen en popüler, en çok kullanılan psikedeliklerden biridir. Bu mantarların başka bir psikoaktif mantar genusu olan Amanita ile ilişkisi yoktur. Amanita genusuna ait mantarların deliriant etkisi içerdiği ibotenik asit ve muskimol maddelerinden dolayıdır ve bu mantar genusu Asya ve Kuzey Avrupa’da eski bir tarihe sahiptir.

Psilosibin mantarların etkisi genellikle yarı sentetik bir halüsinojen olan LSD ile karşılaştırılır. LSD üzerinde en çok araştırma yapılmış psikoaktif maddelerden biri olduğu için birçok halüsinojenin etkisi LSD ile karşılaştırılarak söylenir. Psilosibin mantarların etkisi fiziksel, görsel ve algısal değişikliklere neden olur ve LSD’den daha kısa sürelidir. Hemen hemen bütün psilosibin mantar türleri küçük, kahverengi ya da gri olduklarından psikoaktif olmayan, yenmeyen, zehirli mantarlarla kolayca karıştırılabilirler. Bu durum psilosibin mantar toplayıcılığını zor, tehlikeli ve zararlı bir hâle sokar. Psilosibin mantarlarların çoğunun en ayırt ediciği özelliği çürük ve eziklerinin mavi olmasıdır.

Bünyenin kuvvetine, vücut ağırlığına ve kullanılan mantarın türüne bağlı olarak keyif verici kullanım dozu (dinî ve seremonik kullanımlar da bu gruba dahil) 1-5 gram (kurutulmuş) arasında değişir. Mantarlar kurutulmamış olarak yendiklerinde ise, ağırlıklarının yaklaşık olarak %90’ı su olduğu için, kullanım miktarı yaklaşık olarak 10 kat fazladır (10-50 gram). Türden türe mantarın büyüklüğü ve ağırlığı değiştiği için bir doz için kaç tane mantar gerektiği konusunda kesin bir şey söylenemez. 2009 itibarıyla fiyatı 1/8 ons (yaklaşık 3,5 gram) için 20-40$ arasında, 1 ons (yaklaşık 28 gram) için 100-250$ arasında değişir. İçerdikleri psilosibin ve psilosin nedeniye ABD’de kullanımı, alımı, satımı vs. yasaklanmıştır. ABD ormanlarında doğal olarak yetişen bu mantarları dünyanın birçok yerinde doğal habitatında bulmak mümkündür. Birkaç türün ev ortamında yetiştirilmesi ise çok pahalı olmayan bir teraryum ve basit teknikler ile mümkündür. Günümüzde keyif verici kullanılan mantarların büyük çoğunluğu yetiştirilmiş mantarlardır.

Bu mantarlar binlerce yıldır Orta ve Güney Amerika bölgelerindeki yerliler tarafından tüketilegelmektedir. Yerlilerin mantar kullandığına dair ilk kayda 16. yy.da İspanyol bir papazın yazılarında rastlanır. Kayıtta Azteklerin mantar ve peyote kullandığı yazmaktadır. Peyote gene bir psikedelik olan meskalin içeren küçük, iğnesiz bir kaktüstür ve Kuzey Meksika ile Güneybatı Amerika yerlileri tarafından geniş bir kullanım alanına sahiptir. 1957’de Wasson kendi deneyimini Life Magazine isimli dergide yayımlayarak bir ilk olmuştur. 60’ların ortalarına doğru psilosibin maddesi mantardan kimyasal metotlarla ayrıştırılmaya başlanmıştır. 1968 senesinde psilosibin mantarlar ABD’de yasaklanmıştır.

Yaşanan deneyim trip (yolculuk) ya da mantarlamak (shrooming) olarak adlandırılır. Etkisinin kendisini göstermeye başlaması süresince (onset) bir çeşit anlatılamaz önsezi ve endişe duyguları cereyan edebilir. Bu esnada psilosine göre daha kararlı bir molekül olan psilosibin vücutta bozunarak psilosine dönüşür. Vücuda enerji gelir ve şeyler olduğundan farklılaşmaya başlar. Bu farklılık görsel bir farklılıktan çok ilgi çekicilik ve garipseme hisleriyle ortaya çıkar. Etkileri artmaya başlayınca birçok çeşit algı değişiklikleri görülür; gözbebeği büyür, görsel ve düşünsel hareketlilik artar, daha önce hiç edinilmemiş perspektiflerden dünyaya bakılır, bir şeyin iç yüzünü kavrama hissi ortaya çıkar, duygular hızla değişebilir, birçok şey ortada neden yokken komik gelmeye başlar, şaşırma ve paranoya durumları da gözlemlenebilir. Mantar kullanımıyla evrensel bir anlayışa ve ruhsal farkındalığa doğru yol aldıklarını söyleyen deneyimli kullanıcılar vardır. Gözler kapatıldığına görsel halüsinasyonlar çok yaygındır, gözler açıkken görülen halüsinasyonlar daha yüksek dozlarda görülür.

Onset süresi mantarın dozuna ve kaç saat önce yemek yendiğine göre değişmekle birlikte genellikle 30-60 dk. arasında değişir, seyrek olarak bu sürenin 2 saate kadar çıktığı görülmüştür. Mantarın birincil etkileri 4-6 saat arasında sürer. Birçok insan için bu süreyi 2-6 saat arasında değişen, uyumayı engelleyen ve gündelik algıdan farklı bir algı durumuyla beraber gelen bir süreç takip eder, fakat bu süreçte etkiler trip olarak adlandırılmayacak kadar azdır.

Birçok insan mantar kullanımı esnasında mide bulantısı sorunuyla karşılaşır ve yüksek dozlar söz konusu olduğunda bazen kusulur. Öteki negatif etki ise şiddetli bir endişe durumu ya da istenmeyen düşünceler veya görüntülerle karşılaşma ihtimali olabilir. Mantarlar, LSD’ninkilerden daha düşük bir derecede olmakla birlikte, kişinin hayat ve gerçeklik anlayışında güçlü ve kalıcı değişikliklere yol açabilir. Yüksek dozlar set-and-setting tabir edilen ortam koşulları (müzik, sıcaklık, eldeki görüntülü materyaller, deneyimin kiminle birlikte yapıldığı vs.) ile birleştiğinde çok kuvvetli psikoaktif bir deneyime götürebilir. Yakın geçmişte yaşanmış etkileyici olaylar tribin seyrini azımsanamayacak ölçüde etkileyebilir. Tripten birkaç gün öncesine kadar yaşanmış kötü olaylar tripte yeniden daha kuvvetli olarak canlanabilir. Bunlar gibi olası kötü etkilere karşı hazırlıklı olmak önerilir, deneyimli kullanıcılar bu gibi durumlardan kolaylıkla sıyrılabilir.

Kontraendikasyonlar:

1. Hiçbir tür taşıt kullanmayın.

2. Vücudunuzda MAOI (monoamin oksidaz inhibitörü) varsa bu, mantarın şiddetini büyük oranda artıracaktır. MAOI’ler genellikle antidepresan ilaçlarla bulunur. Nardil (fenelzin), Parnate (tranilsipromin), Marplan (izokarboksazid), Eldepryl (l-deprenil) ve Aurorex ya da Manerix (moklobemid) MAOI içeren ilaçlardan birkaçıdır. Güney Amerika yerlileri tarafından kullanılan, çok kuvvetli psikedelik bir şurup olan ayahuaska da MAOI içerir (harmin ve harmalin). Bir ilaç kullanıyorsanız ve MAOI içerip içermediğinden emin değilseniz doktorunuza danışın. 3. Günlük hayatta psikolojik bunalım hâlinde ya da duygusal olarak kendinizi kötü hissettiğiniz bir dönemdeyseniz mantar ve benzeri psikedelikleri kullanırken dikkatli olun.4. Ailenizde şizofreni varsa ya da herhangi bir psikolojik rahatsızlıktan şikâyetçiyseniz mantar kullanırken çok dikkatli olmalısınız zira mantarların gizli psikolojik rahatsızlıkları tetiklediği bilinmektedir.

Mantarlar ne fiziksel ne psikolojik bağımlılığa sebep olur. Çoğu kullanıcı mantar kullanımından sonra bir süre mantar kullanma isteklerinin düştüğünü hatta hiç kalmadığını belirtir. Mantar kullanımından sonra kısa süreli bir tolerans periyodu olur, örneğin iki gün üst üste mantar kullanılırsa ikinci gün neredeyse hiçbir şey hissedilmez fakat bu tolerans etkisi 5-7 gün sonra kaybolur.

Kaynak: www.erowid.org

(Hannibal Dizisi 2013.S01E04.)

SUÇ VE İNSAN

Katillerin %40’ı romantik ilişkileri bozulanlardan çıkar.

Şüpheli Şahıs (2011- ) Person.Of.Interest.S01E01

En iyi saklanma biçimi, bildiğiniz üzere insanların gözünün önüdür.

Şüpheli Şahıs (2011- ) Person.Of.Interest.S01E02

Grafiksel kullanıcı arayüzü (GUI) kullanan ilk kişisel bilgisayar.

Xerox Alto: Xerox Alto, Grafiksel kullanıcı arayüzü (GUI) kullanan ilk kişisel bilgisayar. 1973 yılında Xerox Palo Alto Araştırma Merkezi’nde geliştirilmiştir. Ancak, bu bilgisayar ticari değildir. Yaklaşık 2000 adet üretilip Xerox ve çeşitli üniversitelerde kullanılmıştır. Apple Lisa ve Macintosh bu bilgisayar temel alınarak geliştirilmiştir.

TANRI VE İNSAN

Herhangi bir Tanrı fikri, insanın beyinde beraber çalışan farklı bölgelerden gelmektedir.

Tanrı’yı yenemeyen insan, Tanrı olmaya çalışır

İnsan uyurken de kendisi adına dua etmeleri için melekleri ister. Uyurken kim bizim adımıza kim dua eder ki?

Tanrı’yı oynayan insanların kaderi her zaman yalnız olmaktır.

(Hannibal Dizisi 2013.S01E05.)

Sanatçının cehennemini açıklama konusunda Sidney Sheldonun sözünü söylebiliriz; Bir parça boş beyaz kâğıt, Tanrı’nın bize Tanrı olmanın ne kadar zor olduğunu anlatma yoludur. ”

Barton Fink (Film 1991)

Eğer Tanrı Yoksa, Hayatın Anlamı Nedir?

Tarihteki en büyük zihinlerden bazıları hepimizin yüzleştiği o nihai soruyu cevaplamak için depresyonlar atlattı, hattâ intiharı bile düşündü:

“Ne anlamı var?”

Birçok insana göre, eğer bir tanrı yoksa hiçbir şeyin anlamı yok.

Tanrısız bir yaşamla karşılaşıldığında verilebilecek en tuhaf tepkilerden biri, büyük Rus romancı Lev Tolstoy’dan gelmiştir. Tolstoy bir Hıristiyan olarak yetiştirildi ve genç yaşta inancını kaybetti. “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” gibi romanları sayesinde bir serveti, ailesi ve şöhreti vardı. Ama kırklı yaşlarının sonlarında, her şeyi sorgulamaya başladı. Tolstoy çaresizlik içinde, intihara uzanabilecek bir depresyon uçurumunun kenarında duruyordu. Ona böylesine azap çektiren şeye cevap bulamıyordu. “Neden yaşıyorum?”

“Hayatımda, ölümün kaçınılmazlığının yok edemeyeceği herhangi bir anlam var mı?”

Umutsuzca, yaşamın daha büyük bir amacının olduğuna inanmak isteyen Tolstoy bir umutla felsefeye ve bilime koştu ama acısı daha da derinleşti.

“Sen sadece, parçacıkların geçici ve tesadüfi bir birikimisin.”

“Sen, bir şeylerin rastgele bir araya gelmesinden oluşan bir yığınsın.”

Nihayet, Tolstoy bir yanıt buldu ve uçurumun kenarından geriye çekildi. Özü itibariyle, Tolstoy’un çözümü de buydu.

Ruhani inziva ve adanmışlık.

Tolstoy’un anlamsızlık tehdidine verdiği cevap geri gidip, Tanrı’yı bilinçli olarak kucaklamaktı.

“Tanrı gerçekten var.”

“Bunu yalnızca bir an için fark ettim ve yaşamanın olasılığını ve keyfini hissettim.”

“Tanrı’ya olan inancıma geri döndüm. Artık onsuz yaşayamayacağımı biliyordum.”

Artık yaşlanmış olan Tolstoy bir Hıristiyan cemaatine liderlik etmek için kendini toplumdan soyutladı. Tıpkı bu keşişler gibi, dindar bir münzeviye dönüştü. Ama ben, bir insanın kendisini ruhani bir yaşama adayarak, anlama ve memnuniyete ulaşıp ulaşamayacağını öğrenmek istiyorum. Manastırdaki en genç keşişlerden biri olan Michael birader tıpkı Tolstoy gibi, dünyadan ve dünyevi varlıklardan vazgeçmiş.

Richard Dawkins belgeseli olan Sex, Death and the Meaning of Life (2012–) Tv Dizisi

TEDAVİDEKİ ETİK

Her daim 2 çeşit doktor vardır: Hastalığı tedavi edenler ve tüm hastalıklara çare bulma umuduyla araştırma yapanlar. Araştırma bedeline karşılık kaliteli bakım bedeli ve ikisi de ne yazık ki kazanca bağlıdır. Araştırma sayesinde birçok hastalığın tedavisini keşfedebiliriz, insanlığı daha sağlıklı yapmak için. Sizce olması daha düşük ihtimalli bir şeye prosedürden faydalanmak için küçük bir meblağ harcamak etik midir?

Toplumun iyiliği için hastayı ve hastanın sağlığını feda etmek mi daha iyidir? Eğer tedavi edemiyorsak, kaçınılmaz sonu beklemez miyiz?

Evet. Buna kim karar veriyor?

Doktor mu, hasta mı, sigortacı mı?

Başarı şansıyla yüksek maliyet arasındaki değerlendirmeyi yapacak konumdaki kişiler için;

(hastalarımız için en iyisini yapmak bizim işimiz değil mi?)

Evet. Ama ironi şu ki işimizi çok iyi yaptık ve yaşlanan bir toplumda yaşıyoruz. Bir hastalığa yenik düşecek birine kaynak ayırmak mı doğrudur yoksa daha iyi bir hayat sürebilsinler diye çocuklarınız için tedavi yöntemleri bulmak mı mantıklıdır?

Doktorlar arasında şu şekilde bir söz vardır: “Hiçbir doktor bir hastasını kaybetmek istemez ama her doktor birini kaybeder.”

Coma (2012) 1-2 Bölüm

Biliyoruz ki 200 sene önce cerrahlar, inceleme yapmak için mezarlıklara gizlice girip cesetleri çalmak zorundaydı. Bu numuneler, devasa bir ilmin öncüleri. Biyomühendislik şu anda elimizin altında. Umblikal kordlardaki kök hücreler var elimizde. Faydalarını görene kadar kimse bunun değerini anlamaz. Bu insanları kurban etmek faydalımı diye sorarlar. Bunlar doğru kelimeler: “Kurban etmek” Burada ne yapıyorsunuz? Bu numuneler canlı tutulmadığında dokuları, hayati organları korneaları ve derileri için biçilirler. İnsanlığa fayda sağlamaya devam ederler… Hayatını 5 dolarlık bağış için yalvararak ve bürokratlarla tartışarak geçirdiğinde sonra bana gelip ‘bunları bırakıp kırık kemikleri onarmalıyız ve kafadaki ölümcül illeti yok etmeliyiz’ diyebilirsin. Ya da ‘devam edebiliriz’ diyebilirsin. Böyle malumatları geçiştirdiğimi itiraf etmeliyim böylelikle olayları kontrol altında tutabiliyoruz ama… Sürünün ayıklanması gerek. Ve insanlığı mükemmelleştirmeliyiz. Şu an bu binada Alzheimer ve lupus için bir tedavi olduğunu biliyor muydunuz? Bir fark yaratıyor mu bu? Kanseri, soğuk algınlığını ve her şeyi tedavi edeceğiz. Bu noktaya gelebilmemiz binlerce yıl sürdü. Büyükbaban ile ben böyle bir karara varmasaydık binlerce yıl daha sürerdi.

Coma (2012) 3-4 Bölüm

İnançsız Fakat Tanrı Fikri Taşıyandaki Gizlenen Bir Gerçek

“Tanrı’yı yaratmamızın sebeplerinden biri de mantıksız olayların suçunu, daha yüce bir güce atmak içindir.”

“Başarın sonucu Tanrı kompleksine kadar varabilir.”

Coma (2012) 1-2 Bölüm

İnsan vücudu üst düzey bir laboratuvardır, Fonksiyonları birbiriyle ilişkilidir ve kopyalanması imkânsızdır. Belirli hastalıklara maruz kalmış insanların üzerinde testler yapılan testlerin hiçbiri doğruyu vermez. Bu nedenle test sonuçları genelde hayali varsayımlardan öteye geçmez.

Coma (2012) 3-4 Bölüm

CİNLERLE BERABER


CİNDEN KURTULMA TEDAVİSİNDE OKUNACAK AYETLER

CİNLENEN KİŞİLERİN TEDAVİSİ

CİNLERE KARIŞMAK

CİNLERLE İNSANLARIN EVLİLİĞİ:
BÜYÜ (SİHİR-MAJİ)

FREUD (1962) -Gizli Hakikatler- Film


Yönetmen: John Huston

Ülke: ABD

Tür: Biyografi | Dram

Süre: 120 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Charles Kaufman, Wolfgang Reinhardt, Jean-Paul Sartre

Müzik: Jerry Goldsmith

Görüntü Yönetmeni: Douglas Slocombe

Yapımcı: Wolfgang Reinhardt

Nam-ı Diğer: Freud: The Secret Passion

Oyuncular: Montgomery Clift (Sigmund Freud), Susannah York (Cecily Koertner), Larry Parks (Dr. Joseph Breuer), Susan Kohner (Martha Freud).

Filmin Konusu:

İlk çağlardan bu yana insanoğlunun kendine dair inanışında üç büyük değişiklik olmuştur. Üç büyük darbe kibirimizin hakkından geldi. Kopernik’den önce, evrenin merkezi olduğumuzu tüm gökcisimlerinin dünyamızın etrafında döndüğünü sanıyorduk. Büyük astronom bu bencilliği tuz buz etti. Gezegenimizin güneşin etrafında dönen pek çok gezegenden biri olduğunu güneş sistemimizin ötesinde başka sistemler, sayısız dünyalar olduğunu kabul etmeye zorlandık.

Charles Darwin’den önce insanoğlu kendisinin hayvanlar âleminden farklı ve ayrı bir tür olduğuna inanırdı. Büyük biyolog, fiziksel organizmamızın herhangi bir hayvani yaşam formu için olan kurallardan farksız olduğunu anlamamızı sağladı.

Sigmund Freud’dan önce, insanoğlu söylediklerinin ve yaptıklarının sadece bilincinin ürünü olduğuna inanırdı. Büyük psikolog aklımızın gizli şekilde işleyen ve yaşantımıza dahi hükmedebilen başka bir bölümünün varlığını ispatladı. Bu Freud’un, neredeyse cehennemin bizzat kendisi kadar karanlık bir bölgenin derinliklerine inmesinin hikâyesidir:

John Huston’ın anlattığı konuya otoriter aman hüzünlü bir hava veren gür sesiyle aktardığı Freud, büyük psikoloğun samimi ve dürüst bir betimlemesi. Film, babasının ölümünden sonra ruhsal ve fiziksel olarak yıkılan hastalarından biri olan Cecily Koertner’in vakasına odaklanır. Freud’un hastasını tedavi etme yöntemi, kadının nevrozunu kendisininkiyle ilişkilendirmek ve böylece sadece hastasını tedavi etmekle kalmayıp Odipus Kompleksi teorisini de formüle etmektir. Filmin bütün meselesi budur. Freud, sadece bir bilinç değil aynı zamanda bir bilinçaltı olduğunu keşfeder.

Sigmund Freud’u oynamak için yaratılmış Clift’in ne kadar hayret verici bir oyuncu olduğunun belgeli bir kanıtı yine. Perdede olduğu her an ruhunun gözeneklerinden sızan tedirginlikleri hissedebilirsiniz. Büyük oyuncuların çoğunda olduğu gibi, ihtişamıyla karşısında oynayan kişiyi gölgede bırakıyor.

Filmin rüya sahneleri sıra dışı ve şimdiye kadar filme çekilmiş olanın en iyisi.

Filmin Bulunamama Derecesi: 4/5

Hala kapalı dolaplardan çıkıp video raflarımıza gelmeyi bekliyor.

Montgomery Clift:Monty beyazperdede muhteşem bir oyuncu, dışarıda huzursuz biriydi. Sorunlarını içinde taşırdı ama oynadığı zaman düpedüz büyüleyiciydi. İlk oynadığı filmi The Search ona bir Oscar adaylığı getirdi; ardından A Place in the Sun (İnsanlık Suçu), From Here to Etemity (İnsanlar Yaşadıkça) ve Judgement in Nuremberg (Nüremberg Duruşması) filmleri ile üç adaylık izledi. Billy Wilder’in Sunset Boulevard filmindeki Joe Bonaventure rolü aslında Clift için yazılmıştı; High Noon filmindeki şerif rolünü de istemişti ama Gary Cooper’a kaptırdı. Clift, kimi psikolojik sorunlarını sete taşırdı ama 1950’lerin sonunda geçirdiği, yüzünün şeklinin bozulması ve şiddetli beyin sarsıntısıyla sonuçlanan trafik kazasından sonra bunlar iyice arttı ve söylenenlere göre bir daha ruhsal anlamda hiç düzelmedi.

Sonuç olarak, Freud filminin çekimi sırasında sağlığının bozukluğu yüzünden filmin çekimini aksattığı gerekçesiyle film stüdyosu tarafından dava edildi. Duruşmalarda avukatı filmin büyük bir gişe başarısı elde ettiğini söyledi ve stüdyo Clift’e yüklü bir miktar ödeme yaptı. Son büyük performansı Huston’un The Misfits (Uygunsuzlar) filminde izlenebilir.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:120-121

Filmden

Bu filmde psikanalizin doğum sancılarını izlemenizi tavsiye ederim

Profesör Meynert ile Dr Freud Histeri ve Hipnoz konusunda fikir birliktelikleri yoktur. Parise giden Dr. Freud’a Profesör Charcot Histeri ve Hipnoz ilişkisini ılımlı şekilde izah eder.

“Histeri” kelimesi “rahim” anlamına gelen Yunanca “hysteron” kelimesinden türemiştir. Günümüzde doktorlar bu hastalığın sadece kadınlarda bulunduğuna inansalar da en azından varlığını kabul etmektedirler. “Tıp Ansiklopedisi”nde hastalığı inkâr eden pek çokları yer almaktadır. Histerinin mükemmel tarifleri eski zamanların büyücülük davalarına ait mahkeme kayıtlarında bulunabilir. Kurbanlarının Şeytan tarafından ele geçirildiğine inanılıyordu. Bu yanılgının neden olduğu gerçek salgınlar vardı. Bütün toplumlara bulaşmıştı. Evet, hastalık bir virüsü olmadığı halde, bulaşıcıydı. Histeri, tüm bedensel bulguların organik kaynaklı olma zorunluluğu tıbbi öğretisine ve zihnin aynı anda sadece tek bir düşünceyi kaldırabilecek kapasitede olduğu psikolojik öğretisine uymaz. Ama sırf sevdiğimiz teorilerle çelişiyorlar diye de gerçekler ortadan kalkmaz. Histerinin tamamen ruhsal bir dert olduğunu ve zihnin kendine karşı bölünebileceğini böylece aynı anda iki düşünce çizgisini devam ettirdiğini bir gösteri ile burada ispatlamak niyetindeyim.

- Ne görüyorsun?

- Felç. Yumuşak felç. Sevgili Jeanne, ne kadar zamandır yürüyemiyorsun?

- 1880’den beri.

- 6 yıl önce hastalığına yol açabilecek her hangi bir şey oldu mu?

Hayır. İşte histerinin en ayırt edici bulgularından biri. Hasta hiç bir şey hatırlamaz. Oysa akrabalarından öğrendik ki hastanın belirtileri bir tren kazasının hemen ardından ortaya çıkmış. Fiziksel olarak yaralanmamış. Durumu sadece psikolojik travma. Görünüşe bakılırsa, şimdi de elimizde Parkinson hastalığının klasik bir örneği var. Servais, titremen ne zaman başladı?

- Bir ay önce.

- Servais’in mesleği odunculuk. Fırtına nedeniyle sığındığı barakaya yıldırım düşmüş. Servais’in hiç hatırlamadığı bu hadise bir ay değil, bir yıl önce meydana gelmiş. Hadiseyi takiben travma kurbanlarının tipik durumuna girdi: Dış görünüşü donuklaşmış, gözleri ifadesiz hareketleri mekanikleşmiş. Sanki hipnotik trans halindeymiş gibi davranıyor! Bilimsel bir uygulama olan ancak kara büyünün hizmetinden yeni kurtulmuş hipnozun yardımıyla tasarlanmış belirtilere benzer bir psikolojik durum meydana getirebiliyoruz hastada. Seni uyutacağım Servais. Her iki gözünle doğrudan aleve bak. Doğrudan aleve bak. Şimdi uyuyacaksın. Çok derin bir uyku. Derin daha derin bir uykuya dalacaksın. Derin ve huzurlu bir uykuya. Uyuyorsun. Çok derin bir şekilde. Artık Profesör Charcot ile ilişkidesin. Sana emirler verecek sen de itaat edeceksin. Şimdi siz beyefendilere bu iki hastanın organik bir hastalıktan muzdarip olmadıklarını fakat belirtilerinin zihinlerini etki altında tutan fikirlerin sonucu olduğunu göstermeyi planlıyorum.

- Beni duyuyor musun Servais?

- Evet. Tamamen güvendesin. Hiç bir şeyden korkmuyorsun. Sakinleşiyorsun. Huzurlu. Tamamen huzurlusun. Ellerimi çırpınca, titremeyeceksin artık. Güzel Servais. Çok güzel. Histerik bulguyu sözlü komut ile gidermemiz gösteriyor ki hastalığı organik kökenli değil. Jeanne. Uyu Jeanne. Uyu. Daha derin bir uykuya dal. Tatlı ve rahat bir uyku. Hoş, huzurlu bir uyku. Daha derin, daha derin… Uyu. Jeanne, şimdi Profesör Charcot’a teslim ediyorum seni. Beni duyuyor musun Jeanne?

Evet. Bacakların. Bacaklarını hissetmeye başlıyorsun. Evet. Kanının akışını hissedebilirsin. Tedavi edildin, iyileştin! Bacaklarını oynatabilirsin. Devam et, oynat onları. Güzel, Jeanne. Üzerlerinde ayağa bile kalkabilirsin. Evet, ayağa kalkabilirsin. Ayaklan ve bacaklarının üstünde dur. Harika Jeanne. Harika. Aç gözlerini. Yürü şimdi. Sakın korkma. Odayı dolaş. Bulguları telkin yoluyla ortadan kaldırabildiğimizi görmüş olduk. Aynı şekilde bulgu meydana getirmeyi de becerebilir miyiz görelim. Ellerimi çırptığımda ayakların uyuşacak. Seni taşımayacaklar artık. Paralize olacaklar. Hareketsiz, hissiz. Kımıldama, Jeanne. Oradaki Servais’i görüyor musun?

Nasıl titrediğini hatırlıyor musun?

Hatırlıyor musun Jeanne?

Böyle. Değil mi Jeanne?

Şimdi de senin kolun onunki gibi titriyor. Şimdi her iki kolun. Titriyor, titriyor. Şimdi de bacakların. Durduramıyorsun, değil mi?

Titre, titre… Baylar histerik bir bulgunun doğuşuna şahitlik ettiniz. Şimdi asistanlarım hastalarımızı uyandıracak. Hiçbir şey hatırlamayacaklar. Servais bacaklarını tekrar kullanacak fakat titremesi de başlayacak. Jeanne ise titremeyecek ama önceden olduğu gibi felçli olacak. Hipnoz hali ne yazık ki sahte bir şeydir. Sorunu anlamamızı mümkün kılar ama tedavi etmez.

Dr. Freud, bu dersten bilinçaltına girişin temelini başlatıyor. Dr. Freud Viyana’ya döner ve seminer verir.

Bu yabancı düşünceler ister sarsıcı bir tecrübeyi takiben kendi kendine telkin gibi hastanın kendi zihninden veya hipnoz gibi farklı telkin yöntemleriyle veya atalarımızın sandığı gibi Şeytan’ın kendinden kaynaklansın göreceli olarak önemsizdir. Önemli olan şey bu düşüncelerden hastanın haberinin olmaması bunların bilinçaltında olmasıdır. Bu günlerde bilinçaltından çok bahsediliyor. Şimdiye kadar, felsefi bir kavramdı fakat Profesör Charcot ona uzanıp dokunmamızı mümkün kılmıştır. Bilinç düzeyinde olmayan düşüncelerin olabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz artık. Bu bilinçsiz düşünceler bozulmuş bir zihnin çılgın ürünleri mi yoksa bağlantılarını henüz keşfetmediğimiz bir mantık zinciriyle travmaya mı bağlı?

Profesör Meynert konuya itiraz ediyor.

Doktor Freud. Raporunuzdan ne kadar zevk aldığımız hususunda sizi temin ederken meslektaşlarımın görüşlerini dile getirdiğime inanıyorum. Bu benim kişisel görüşüm ama duyduklarımız içinde Viyanalı hekimler için yeni bir şey yok. Ben bir kaç kelam edeceğim. Bize anlatılan bazı fikirleri yeni ve bazılarını da doğru bulduğumdan, maalesef sayın başkanımız ile aynı fikirde değilim. Lakin, doğru olan fikirler yeni değil yeni olanlar ise doğru değil. Bazı hastalarda bize sunulanlara benzer sinir bozuklukları görülür. Ama bu yeni bir şey değil. Aşırı duyguların merkezi sinir sistemini etkilediğinden hiç birimiz bihaber değiliz. Peki bu şeytani fikirler ve bilinçaltına dair konuşmak niye?

Bizler doktor muyuz yoksa ilahiyatçı mı?

Ayrıca, meslektaşımız kendinden kıdemlileri hipnotizma hakkında bilgilendirip aydınlatmak zorunda hissederken coşku içinde, bizlere yeni bir şey anlatmadığını unutuyor. Hipnotizmanın bilimsel bir yöntem olduğu ne yazık ki doğru değildir. Ben hipnotizmacı ile deneğine bir çift hasta insan gözüyle bakarım ki içlerinde daha ciddi hasta olan kesinlikle hipnotize olan değildir. Viyanalı doktorlar doğaüstü yorumları Parislilere bırakıp, alçakgönüllülük ve sabırla fizyolojik tecrübelerden çıkartılan derslere önem vermektedir.

Seminerini veren Dr. Freud’a destek Dr.Breuer’ dan gelir. Psikanalizin temelleri şu şekilde atılmaya başlar..

Sayın meslektaşım, büyüleyici çalışmanızdan dolayı sizi kutlarım. Cüzamlıya dokunmaktan korkmuyor musunuz?

Çalışmanızı okuyan adam ondan etkilenmek için fazla zeki.

-Ünlü Doktor Breuer’ın beğenisini kazanmak benim için yeterli bir mükâfattır. Tartışmaya katılmak isterdim ama itiraf etmeliyim ki bunun için henüz hazırlıklı değilim. Büyücülükle ben de amatörce ilgileniyorum.

- Hipnoz mu?

- Bir hasta, babasının ölümünün ardından sinir krizi geçirmiş genç bir kadın. Vakayı kabul ettiğimde, uykusuzluk gibi bazı rahatsızlıklardan muzdaripti. Onu ilk hipnotize ettiğimde tek düşüncem ilaç kullanmadan uyumasını sağlamaktı. Fakat transa geçtiğinde rastgele, kopuk cümlelerle konuşmaya başladı. Kelimelerinin gerisinde yatan anlamı hemen sezdim ve sorular sormaya başladım. Çok geçmeden uykusuzluğunun nedenini buldum. Babasının bedeninin, ölümünün meydana geldiği yer olan Napoli kedilerince yok edildiğini gördüğü tekrarlayan rüyadan dolayı dehşete düşmüştü. Bana bundan bahsetmesi onu korkusundan kurtarmış gibi göründü. Sakinleşti ve trans halinden huzurlu bir uykuya geçti. Sonra aklıma, bir belirti bu yöntemle hafifletilebiliyorsa diğerinin de olabileceği geldi. Ben de onu son bir kaç aydır düzenli olarak hipnotize ediyorum. Belirtilerinin kaynağına indim, hatırlamasını sağladım olayı hatırlaması belirtinin kaybolmasına sebep oldu.

- Şüphesiz belirti geri dönmüştür ama.

- Hayır.

- Biri bile dönmedi.

- Kadın hâlâ hasta ama. Görüşü sorunlu, yarı felçli durumda. Şu anda bardaktan su içememe sorunu üzerinde çalışıyorum. Su kirli. Çok saf, çok temiz görünüyor. Ama iğrençlik dolu. Sana suyun pis olduğunu düşündürten ne?

Babam söyledi Napoli’de. Napoli’de olabilir ama sen artık Viyana’ya döndün. Bir kaç gün önceye kadar su içtin burada. Su içmeyi neden bıraktın?

Hayvan! Ne hayvanı?

Çok pis! Uzun kara dil, kara burun! Korkunç! Cecily, hatırla. Ne tür bir hayvandı?

- Köpekti. Benim köpeğim.

- Köpeğin Schnapp mı?

Evet. Schnapp ne yaptı?

Anlat bana. Şimdi olanları görebilirsin. Schnapp yatağımın üstünde. Tepsimde. Altın fincanımdan içiyor. Schnapp onu pisletiyor. Babamın verdiği fincanı. Şu hemşire, zalim, ahlaksız yaratık… Ona müsaade ediyor. Bütün hemşirelerden nefret ediyorum! Susadım. Çok susadım. Dik otur Cecily. Dik otur. Artık içebilirsin. İç Cecily. İçerek uyanacaksın. İçerken uyanacak ve her şeyi hatırlayacaksın. Uyan Cecily. İç canım, iç. Köpeğinin senin fincanından içtiğini hatırlıyor musun?

Ayrıca hemşireye çok kızmıştım. Bu kadar basit mi yani?

Evet Anne. İçebiliyorum yine. Bunu Charcot’un teorisi ile nasıl uyuşturuyorsunuz?

Eğer zihni bölünmüşse travmatik olayın hatırlanması belirtiyi neden hafifletiyor?

- Karartılmış bölüm çılgın fikirler üretirdi.

- Hayır. Charcot yanılıyor. Travma bir baltanın bacağı ikiye ayırması gibi zihni bölmez. Hadisenin hatırası sadece bilincin kaybolmasına sebep olur. Peki bilinçaltı hatıraları bulguları nasıl meydana getirebilir?

Çünkü bilinçliyken doğal çıkışlarını bulamayan duygular tarafından çevrelenmişlerdir. Hüzne kapılırsan göz yaşı dökersin. Kızınca, saldırıya geçersin. Korkunca, kaçarsın. Uyarılan duygu fiziksel etki olarak boşalır. Peki ya duygu bastırılmışsa ne olur?

Şöminede ateş var ama baca tıkanmış. Ateş dışarı çıkamaz. İçin için yanar ve dumanı odayı doldurur sonunda da kiler camından dışarı sızar. Marazi bulgu duygusal enerjinin yanlış yoldan dışarı çıkmasıdır. Freud, sen ne dersin?

Sanırım bir kapı açıldı. Pasteur’ünkü kadar önemli bir buluş yaptınız. O bakteriyi ayırdı, siz de hastalık yapıcı hatırayı. Cecily’nin durumu emsalsiz bir vaka olabilir. Ben daha çok, bilindik bir vaka olduğunu düşünme eğilimindeyim. Bu yöntemi hastanede denemen mümkün mü?

Profesör Meynert, Dr. Freud’un hastanedeki hipnoz tedavilerine itiraz eder.

Ne yapıyorsunuz Doktor Freud?

Buna derhal son vermenizi emrediyorum. Sessiz ol ahmak. Profesör Meynert yokken, burada sorumlu benim.

- Profesör hipnozu tasvip etmiyor.

- Cehenneme kadar yolunuz var. Meynert’e anlatacağım bunu. Ona kendim söylerim. Sizin için ne yapabilirim Bay Freud?

Profesör Meynert hipnoz yapmamı engellemesi için herhangi birine yetki verdiniz mi?

Elbette. Ama hasta umumi koğuştandı. Sizin bölümünüzden değildi. Sen benim bölümümdensin Freud. Beni hastanedeki görevimden istifa etmeye zorluyorsunuz. Teklifimi reddedip Paris’e gittiğin gün bilimden vazgeçtin. Paris, şan ve servete giden yol. Altı basit derste Charcot tarzı. Ne cüretle bunu söylersiniz?

Nasıl engel olacaksın?

Hipnotize ederek mi?

Emrimle herkes uyusun! Körler, hazır olda bekleyin! Görmeniz emredildi! Felçliler, geriye dön! Marş marş bir

-ki, bir

-ki! Yaşasın Sigmund Freud, nevrozun fatihi. Sanki nevrozun ne olduğunu biliyormuşsun gibi. Sanki Charcot biliyormuş gibi. Hayatı yaşanabilir yapan şeyden mahrum bırakıyorsun onları! Zavallı cahil ruhlarını zekanın aydınlığıyla karşı karşıya bırakmak istiyorsun. Horozlar öterken kötü ruhlar kaçıp gider. Bak. Evet, akrepler. Meksika’dan ölümcül bir tür. Zehirlerinin daha üst seviyedeki hayvanların sinir sistemine etkilerini test ediyorum. Büyüleyici minik dostlar. İşte güneş testi. Pekâlâ, Freud sence ışık kötü ruhları öldürür mü?

Aksine canlandırır bence. Kutu açık kalırsa, her tarafa kaçışacaklar. Bu oda… dünya onlarla dolacak. Karanlığa geri dönün. Bu kadar. Karanlığa ait olanları orada bırak.

- İçki Freud?

- Teşekkür ederim, içki kullanmıyorum. İçki kullanmıyorsun. Kendini salıvermekten çok korkuyor olmalısın. Sarhoş olursan ağzından ne kaçar?

Her türlü tedbiri alan biri. Etrafına duvar örmüş. Ne olduğunu biliyorum. Seni uzun süredir gözlemliyorum. Nevrozun sana pusu kurduğundan kesinlikle eminim. Belirtileri biliyorum. Başkalarının çılgınlıklarının çekiciliğine neden kapıldığını biliyorum çünkü sana kendininkini unutturuyor. Eski üstadının Charcot tarzı histeriden hastalanmasını nasıl da isterdin?

Ne kadar iyi, onunla ilgilenirdin. Şansın yok. Turp gibiyim. Güle güle Freud. Git ve geri dönme.

Hastaneden Kovulan Dr. Ferud, Dr.Breuer’ in yanına gider ve ortak çalışmalara başlarlar.

Dr.Breuer:

- Kaç yaşındasın?

Dr. Ferud:

- 30.

-Araştırma ile pratisyenlik arasında tercihimi yaptığımda aynı yaştaydım. Zamanla sen de çok başarılı bir pratisyen olabilirsin. Kendi araban, kaliteli şarapların, parlak ışıklı bir evin olur. Şikayetçi olduğumdan değil. Olabileceğim bilim adamından daha iyi bir doktorum. Vagus siniri hakkındaki makaleniz bir klasik. Bir hekim olarak güçlerim daha fazla hatırlanabileceği için bu kadar önemsiz. Bu ve belki kendini histeri araştırmalarına vakfetmeyi seçersen seninle ortaklığım hatırlanabilir.

Nasıl yapabilirim?

Pratisyen olarak iki yakamı bir araya getirsem şanslı sayılırım?

Dinle beni bu benim bilim bankasından çektiğim yetenek toplamından daha fazlasını geri koyma şansım. Bize gelir bağlamama izin ver. Ayda 200 gulden diyelim ayrıca tüm histerik hastalarımı sana göndereceğim. Zamanı geldiğinde de bulgularımızı yayınlayacağız. “Histeri Üzerine Çalışmalar”, Freud ve Breuer. Breuer ve Freud.

Bir eşin alaycı sözleri tren kazaları veya yıldırımlar gibi felakete yol açmaz. Yine de tüm hatıraları bilinç kaybına yol açabilir. Lenf bezlerinin enfeksiyona karşı bedeni koruduğu gibi aklımızı da dayanılmaz hatıralardan koruyan psişik bir mekanizma olabilir mi?
Bu tür hatıraları bilinçaltına atıp kapıyı kilitleyen bir baskı mekanizması mı?
Dr. Freud hastası Von Schlosser ile ilk defa bilinçaltının annesine aşık olan kişinin durumu ile karşılaşıyor.

Doktor Freud:

- Nasılsınız, Bay von Schlosser?

- Nasılsınız?

Heine, Beaudelaire, Rambeau.

- Şiiri seviyorsunuz?

- Evet, çok severim.

- Kendiniz de şiir yazar mısınız?

- Uğraşıyorum. Kafiyeli yazamıyorum. Teşekkür ederim. Sizin mi?

Hayır. Babamın benim yaşımdayken giydiği tunik. Hafif süvari Yüzbaşısı. Custoza Savaşı’nda bir kılıcın açtığı yırtığı görebilirsiniz. Onu neden sergiliyorsunuz?

- Babamla gurur duyuyorum.

- Ama yine de ona saldırdınız. Evet. Sebepsiz yere hem de. Çıldırıyor olmalıyım. Tımarhaneye mi kapatacaksınız beni?

Çünkü önce kendimi öldürürüm. Oturun, olur mu?

Korkacak bir şey yok. Size yardım etmek için buradayım. Oturun. Bay Von Schlosser… Bütün dikkatinizle bu sigaranın ucuna konsantre olmanızı istiyorum. Gevşeyin. İşte böyle. Sizi uyutacağım. Göz kapaklarınız ağırlaşıyor. Beşten bire kadar geriye sayacağım ve gözleriniz kapanacak. Beş, dört üç, iki bir. Uykudasın. Derin, çok derin bir uykuya dalıyorsun. Olayın olduğu gündeyiz. Baban ile masada oturuyorsunuz. Ne yapıyorsun?

Babamın ellerini seyrediyorum.

- Et doğruyor.

- Öyle mi?

Bıçak parlıyor. Masanın öbür tarafından nefretle bana bakıyor. Gözleri bıçak gibi parlıyor. Bıçağı gırtlağıma dayamak istiyor. Ben de gözlerine bakarak karşılık veriyorum. Bakışım bir meydan okuma. Onu çileden çıkartıyor. Bana vuracak. O ya da ben vuracağım. Önce ben vurdum. Kanını akıtacağım, seni iğrenç domuz! Babana neden domuz diyorsun?

Genç bir kızın ırzına geçti. O mu?

Baban mı?

- 17’sinde bir kız. Her gece.

- Ne kızı?

Annem. Anne. Uyandığında bunların hiç birini hatırlamayacaksın. Hiçbirini, seni uyandıracağım şimdi. Bir, iki, üç, dört, beş. Uyan! Gözler açık! Tamamen uyanıksın!

Dr. Freud, karşılaştığı gerecek karşısında kabuslar görmeye başlar. Ancak Dr. Breuer desteğini devam ettirir.

Sigi. Doktor Breuer geldi. Breuer. Bu ne şeref. Bu civarda bir görüşme yapıyordum ve uğrasam iyi olur diye düşündüm. Kendi başına ne yapıyordun?

Hastalar ile satranç problemleri arasında “Nörolojik Jurnal “ için başka bir makale. “Akustik Sinirin Kökeninde”.

Fakat bu saf anatomi. Tecrübe edilerek ispatlı vakalara dönmek güzel. Nörolojiyi özlemişim de haberim yokmuş.

“Histeri Üzerine Çalışmalar” ne alemde peki?

Keşif sizin. Ben hiç bir katkıda bulunmadım. Övgüyü paylaşmaya hiç gerek yok. Biraz bitkin görünüyorsun. İştahı nasıl Martha?

- Neredeyse hiç bir şey yemiyor.

- Düzenli uyuyor mu?

- Bütün gece kıpırdanıp çığlık atıyor. Onu hemen burada muayene edeceğim.

- Otur Freud. Gömleğini çıkart

- Olmaz. Sizi temin ederim bir sorunum yok. Bu ne o zaman?

Anlıyorum ki Bayan Wolf vakasını bırakmışsın. Evet, Bay Brenner ile Bayan Jonas vakalarını da.

- Evet.

- Eminim ki hepsi de tamamen iyileşmemişti. Soğuk su banyosu ve masaj reçetesi yazmaya devam edemedim. Onlara bunu yazman beni şaşırttı zaten.

- Başka ne var?

- Sormana gerek var mı?

Koertner kızını görmelisin. Hipnotik yöntemimizin etkinliğinin canlı kanıtı. Söylesene Freud en son ne zaman bir hastayı hipnotize ettin?

- Hatırlamıyorum.

- Hangi vakaydı?

Hangisi… Biliyorum. Bir generalin oğluydu. Adı aklıma gelmiyor.

- Bana ondan hiç bahsetmedin.

- Anlatacak pek bir şey yoktu. Onu bir kere gördüm. Psikoz hastasıydı. Onu kabul etmeye mecbur kaldım. Şunu bilmek istiyorum, işimizin ortasında neden bıraktın?

Meynert dedi ki,”Akrepleri karanlıkta kilitli bırakmak daha iyidir.” Onunla aynı fikirde olmaya mecbur kaldım. Büyük adımlar atıyordun, dev adımlar. Meynert’in kalp krizi geçirdiğini biliyor musun?

Dün konsültasyona çağrıldım.

- İyileşecek mi?

- Zaman meselesi.

- Herhangi bir mesaj vermeli miydim ona?

- Hayır. Pekâlâ, yola koyulmalıyım. Yapacak görüşmelerim var. Martha.

- Fiziksel olarak hiç bir sorunu yok.

- Çok şükür.

Profesör Meynert yaptığı hatadan geçte olsa döner. Dr. Freud’un yanına gelmesini ister.

Sigi, arabacı bekliyor.

Profesör Meynert. Ne istiyormuş?

Durumu kritikmiş. Breuer az önce söyledi. Adamdaki kibre bak. “İvedi olarak gel”. Adam ölüyor Sigi. Evet, bu duruma nasıl da şaşırmış olmalı. Kendini daima Jehovah sandı. Freud?

İçeri gir. Yakına gel. Az daha yaklaş. “Nöroloji Jurnali”ndeki bütün yazılarını okudum. Tarzın daha temkinli ve daha az agresif olmuş. Görüşlerini, kimseyi incitmeden ifade etmeyi öğrenmişsin. Uzun lafın kısası, hepsi birer çöp.

- Beni buraya çağırmanız…

- Lütfen ölen adama kıyma. Breuer histerinin varlığını ispatlama fikrinden caydığını söyledi. Yazık. Sana klasik bir vaka sunarak sorunu çözebilirdim.

Kimi?

Kendimi. Bende bütün belirtiler var. Migren, karabasan, hatta felç. Sanki portrem yapılıyormuş gibi, sağ elimin baş parmağını yeleğimin düğme deliğine nasıl asılı tuttuğumu hatırlıyor musun?

Asla şüphelenmedin, değil mi?

Beni kliniğinizden kovduğunuzda bunları biliyor muydunuz?

Charcot’dan önce biliyordum. 20 yıldır haberim var bundan. Hal böyleyken mi meslektaşlarımızın önünde alay konusu ettiniz beni?

Ham babasını çıplak gördüğü için lanetlenmişti. Sen benim manevi oğlumsun. Uyumuyorum. Gücümü topluyorum. Otur. Lafımı kesme. Nevrozlular bir kardeşlik oluşturur. Benim seni fark ettiğim gibi birbirlerini fark etmeyi öğrenirler. Tek kuralları vardır: Düşmanın karşısında sessizlik. Ortak düşmanımız bozukluklarımızı eleştiren, işkence edip aşağılayan normal insanlar. Sen Freud, kardeşliğin bir üyesisin. Bize ihanet etmeye kararlı göründüğün için korktum senden. Bu yüzden itibarını sarsmak için elimden geleni yaptım. Hayatım yalan oldu. Gerçeği herkesten hatta kendimden bile gizleyerek yeteneklerimi kötüye kullandım. Gerçek benliğimi bastırdım. Sonuçta bir kibir ve cehalet abidesi olarak ölüyorum. Kim olduğumu bilmiyorum. Hayatımı yaşayan ben değilim, kibrimin yarattığı başka biri. Sessizliğini boz. Yapmak için yola çıktığın şeyi yap. İhanet et. Bir hain lazım bize. Karanlığımızın merkezine git. Ejderhayı avla.

-Melekler ve azizler ejderha avlar. Ben ikisi de değilim.

-Güce ihtiyacın varsa, Şeytanla mukavele yap. Cehenneme inip onun ateşiyle meşaleni yakmak ne muhteşem bir şey?

Elveda. Elveda. Evet?

Dr. Freud bu görüşmeden sonra ilk önce çalışmasının yarıda kalmasına sebep olan annesine aşık olan hastası Von Schlosser’in tımarhanede vefat ettiğini duyunca şok olur. Pişmanlık onun tekrar yarıda bıraktığı çalışmaya geri dönüş yaptırır. Cinselliği temel alan teorisi ile ilk çalışmasını toparlar. Dr. Breuer ile paylaşır.

Ne yapacağı önceden kestirilemeyen bir adamsın. Bir yıl boyunca psikoloji ile ilgini kesiyor ardından, yeniden çalışmaya başlamandan iki hafta sonra kendi tek deneyimine dayanarak nevrozun genel bir teorisini formülleştiriyorsun.

-Hayır, Breuer.

- Gözlemlediğimiz tüm vakalara dayanarak. Mesela Greta Hubner?

Ölüm döşeğindeki babasının odasının penceresinden içeri müzik sesi gelir. Greta bir erkeğin kollarında müziğin ritmiyle dans etmeye can atar. Yeterince uğraşırsan her vakada cinsel bir bağlantı bulabilirsin elbette. Cinselliğin hepimizin yaşamında katkıda bulunan bir faktör olduğunu inkâr etmiyorum ama nevrozun tek nedeninin cinsellik olduğuna beni asla ikna edemezsin. Breuer bu teori gerçeklere dayanıyor. Bunu birlikte izledik. Nereye gittiğini anladığın zaman korkup çekiniyorsun ondan. 16 yıldan fazla zamandır hekimlik yapıyorum. Yatak odası sırlarını dinlemek benim için sıradan bir iş.

- Bilinçaltını bastırma çalışmaları.

- Neye karşı?

Tabiatın bize verdiği bir içgüdüye karşı mı?

Tabiat kendisiyle mücadele içinde mi?

- Cinselliğin serbestçe ifade edilmesine izin verilirse bir günde çökecek toplumumuzla mücadele içinde. Beni ilgilendiren toplumumuzun örf ve adetleri değil. Ben bir hekimim. Benim kafamda gerçekler teoriye göre daha fazla önem taşır. Hastalarımın çoğunun duygusal çatışmaları cinsel temelli değildir. Hangi hastalar?

Cecily, bilhassa. Onun vakasında erotik bir unsur keşfetmen için akla karayı seçmen lazım. Belki de yeterince derine inmemişsindir. Bir kadın olduğundan tamamen habersiz. Bedeni uyku halinde. Teorime itirazın buysa onu tekrar görebilir miyim?

Herhangi bir zararı dokunacağını sanmıyorum. Cecily, tekrar denemeni istiyorum. İlk kez görme sorunu çektiğin zamana dön. Ne zamandı?

Hatırlamıyorum. Bana kızdınız mı?

Asla Cecily. Sana nasıl kızabilirim?

Şimdi… İlk kez görme sorunu yaşadığında neredeydin?

İtalya, Napoli.

- O yerde.

- Hangi yer?

- Hastane, oraya götürdüler beni.

- Neden?

Babamın cesedini teşhis etmek için.

- Baban saat kaçta öldü?

- Gece yarısı birde.

- Sen neredeydin o sıra?

- Otelde yalnızdım. Kapıyı çalma seslerine uyandım. Gürültülü. Daha gürültülü.

- Kapıyı kıracaklar sandım!

- Kim Cecily?

Doktorlar. Bana babamı söylemeye geldiler. Breuer doktorlar hastaneden bir ölümü haber vermek için mi ayrılıyor?

Devam et çocuğum, devam et. Beni hastaneye götürmeye geldiklerini söylediler. Beni aşağıya babamın odasına giden büyük salona götürdüler. Hastalar için müzik çalıyorlardı. Buna katlanamadım! Orada başka doktorlar da vardı. İçlerinden biri babamın öldüğünü söyledi. Oturmuş bana bakan hemşireler vardı. Çok komik görünüyorlardı. Diğer doktorlar da bana bakıyordu. “Ona bak” dediler. “Bu senin baban mı?

” Bakamadım. Yapamadım. Cecily. Seni uyandıracağım. Bana anlattığın her şeyi hatırlayacaksın. Uyandığında o güzel gözlerin yeniden görebilecek. Uyan Cecily. Uyan. Şimdi. Hastanede ne olduğunu hatırlıyorsun. Artık görebiliyorsun, değil mi?

Tamam, geçti Cecily. Bu biraz… Zaman alacak. Başka zaman tekrar deneriz. Sakinleşmen için seni tekrar uyutacağım. Uyu Cecily. Derin bir uykudasın artık. Huzur içinde. Breuer, ona bir kaç soru sormak istiyorum. Seans çok yorucuydu. Dozunu kaçırmamalıyız. Hatırlamaya çok yaklaşmıştı ama.

- Pekâlâ.

- Teşekkür ederim. Cecily Doktor Freud’u duyabileceksin. Sana sorular soracak. Ben istediğim için Doktor Freud’a cevap vereceksin. Cecily, geçmişe dönüyorsun. Geçmişe git. Napoli’de, oteldeki odandasın. Gece vakti. Kapı çalınıyor. Ne yaparsın?

Kalkarım. Lambayı yakarım. Kapıyı açarım. Kapıyı, dışarıdakinin kim olduğunu bilmeden mi açarsın?

Onların doktor olduğunu biliyorum ama. Nereden biliyorsun?

Cecily emin misin?

- Bir şey söylüyorlar mı?

- Evet.

- Evet!

- Ne diyorlar?

- Polis! Açın kapıyı!

- Şimdi ne oluyor?

Nazikçe Freud. Ne oldu?

Beni hastaneye götürüyorlar. Hemşirelerden bahset. Tuhaf olduklarını söylemiştin. Elbiseleri… İtalyan hastanelerinde hastalarla rahibeler ilgilenir.

- Bu bir Protestan hastanesi.

- Napoli’de mi?

- Evet.

- Ayrıca müzik çalıyorlar, öyle mi?

Evet, dehşet verici! Bir Protestan hastanesinde gece yarısından sonra müzik mi çalıyorlar?

Evet, babamı aşağılamak için! Cecily hastanede değilsin. Neredesin?

Söyledim ya. Cecily hastanede değilsin, neredesin?

Genelevdeyim! Genelevde!

- Cecily çocuğum, bunu yapamazsın…

- Sonra ne oluyor?

Ne oluyor?

Yatağın etrafında kadınların durduğu bir odaya götürüyorlar beni. Nefret ediyorum onlardan! Babamı öldüreni görebiliyorum!

- Babanı nasıl öldürmüş?

- Şehvetle. Onun kollarında öldü. Beni babama bakmaya zorluyorlar. “Bu baban mı?

Onu tanıyor musun?

” Bakamadım. Beni zorluyorlar. Babamın dudaklarında ruj izi var. Bu kadar yeter. Seni uyandıracağım Cecily.

- Bir dakika daha.

- O hâlâ benim hastam. Biliyorum. Artık Viyana’dasın. Uyandığında söylediğin her şeyi hatırlayacaksın. Cecily, uyan. Görebiliyorum! Görebiliyorum! Net bir şekilde! Net bir şekilde! Ne dedim ben?

Defolun! Artık bizi yalnız bıraksan iyi olur. Ne olursa olsun, Bayan Koertner bundan böyle normal bir şekilde göreceksiniz. Çıkın dışarı!

Dr. Breuer eşinin baskısı yüzünden hastalarına bakması için Dr. Freuda teklif sunar. Bu arada hastaların cinsel yönünü araştırdığı için sıkıntılı duruma düşer. Eşinin desteği ile hayatta kalmaya çalışır.
Daha sonra Dr. Freud, babasının ölümünde gördüğü bir rüya ile çalışmalarında cinselliğin yanında rüya faktörünü ele almaya başlar.

- Ne oldu canım?

- Martha, babama inme indi! Sokakta düşmüş. Eve bilinçsiz bir halde getirdiler. Sanırım ölüyor.

- Sigi, baban.

- Durumu çok kötü. Senin adını sayıklıyor. Çabuk ol! Babam ölüyor galiba.

- Doktor Breuer…

- Buyurun Bay Freud?

Breuer, sana oğlumu veriyorum. Kendi yapmak istediğim gibi ona babalık yapmanı istiyorum. Senin yardımınla, hiç bir şeyden korkmayacak. Sigi ne oldu?

Kapıdan geçemedim. İzin verilmedi. Sevgilim, rüya görüyordun. Rüya görüyordun. Doktor Breuer geldi. Kendini nasıl hissediyorsun?

Ben… Bir rüyanın ortasındaydım. “Gözler kapatılacak”. Bunun anlamı ne?

Anlamı mı?

Bir rüyada söylenmişse, hiç bir anlamı yok sanırım. Rüyaların bir anlamı vardır ama. Kimin için?

Rüya gören için. Kendisinin ona anlamı vardır. Ama bilmece gibi konuşuyorlar. Rüyalar, psikolojik baskıdan gizlice kaçma fikri olabilir mi?

Herkes yas tutuyordu. Ben hariç herkes. Babamın cenazesinde ceket giymemiştim. Neden yas tutamıyordum?

Onu sevdim. Ya da sevdim mi?

Rüya sevmediğimi söylüyor. Kendine işkence etmeyi bırak. Baban mutlu öldü. Onu gururlandırdın. Sen iyi bir oğuldun. İşaretler böyle söylemiyor. “Gözler kapatılacak”. Kimin gözleri?

Babamın mı?

Başucundaydım. Gözlerini ben kapattım. Elbette kapattın. Kimin gözleri o zaman, benimkiler mi?

Benimkiler. İstasyondaki herkes gözleri kapalı dolaşıyordu. Benimkiler açıktı. Arsızca açık. İşte bu… İşte bu yüzden geçitten geçmeme izin verilmedi. Şimdi anladım! Neyi anladın dostum?

Şu kelimelerin anlamını. “Gözler kapatılacak.” Hatırladın mı?

Oğullar babalarının günahlarına göz yummalıdır. Yasayı çiğnedim. Peki ama babamın hangi günahına göz yumamadım?

Breuer, mezarlığa geri götür beni. Hangi günah?

Hangi günah?

Hangi günah?

İşte oluyor. Bacaklarım bacaklarım beni taşımıyor.

- Yapamıyorum.

- Arabaya geri dönelim. Neden?

Neden vazgeçince tekrar kendime geldim?

Meynert haklıymış. Evet, ben bir nevrotikim! Bunlar histeri belirtileri. Duygusal yönden yorgun düştün. Acaba… Ne biçim… Ne korkusu… Nasıl bir gizli korku, babamın mezarı başında durmamı engelleyip ona olan sevgimi tehdit ediyor?

Bu iyi adam ne yapmış olabilir ki?

Bir keresinde, daha çocukken kabadayının biri ona “pis Yahudi” deyip şapkasını yere attığında sokakta yanındaydım. Tek yaptığı şapkasını yerden alıp yürümek oldu. O andan itibaren daha az tanrı daha fazla insan olarak gördüm onu ama zayıflığı yüzünden ondan nefret etmedim. Hatıra daha geçmişe dayanıyor olmalı.

- Nevrozun çocukluk çağında başlaması mümkün mü?

- Neden olmasın?

Travmatik hadise cinsel dürtü uyanmadan önce olmuş olabilir. Evet. Bu doğruysa, nevroza dair cinsel teorim çöker.

Bu durumda, memnun olurdum.

-Bu teoriye asla inanmadın, değil mi?

Hayatı tek bir kurala indirgemeye çalışırsak onun sınırsız çeşitliliklerini göz ardı etmiş oluruz. Kocanın birinin elinde kamçıyla görünmesi an meselesiydi. Rezil olmaktan korkmuyorum ama kendi üzerimde kanıtlayamadığım bir teoriyi nasıl savunabilirim.

Breuer, hipnotize et beni. Babam hakkındaki hatırayı geri getir.

-Seni temin ederim Freud, dağlarda iki hafta tüm dertlerine derman olur.

- Tedavi aramıyorum. Bir cevap istiyorum.

- Faydası yok, vakayı kabul etmeyeceğim. Senden Cecily Koertner’i tedavi etmeni isteyeceğimi hatırladım. Geçen hafta annesi beni görmeye geldi. Cecily birçok doktora görünmüş ama durumunda bir düzelme olmamış. Bayan Koertner vakayı yeniden almamı istedi. Bilinen nedenlerden dolayı bu söz konusu olamazdı ben de seni önerdim ve kabul etti.

Dr. Freud, Cecily ile olan terapilerinde çocukluk hatıralarının ve rüyaların diliyle hipnozsuz bilinçaltına ulaşmayı başarır. Bir nevi psikanalizin temeli atılmaya başlar.

Doktor Freud, hasta olmaktan bıktım usandım. Bazı geceler, karanlıkta yatıp saatlerce ağlıyorum. Hapishane gibi. Söylesene babanın ölümünden önce hiç hastalandın mı?

Olağan çocukluk hastalıkları. Çok ciddi bir şey olmadı. Ama 14 yaşımdayken bir kaç haftalığına yatmıştım.

- Neden?

- Yürüyemedim. Bacaklarım beni taşımadı. Doktorlar nedenini bulamadı. Bir baygınlığın ardından başladı. Sokakta yere yığıldım. Öyle mi?

Babamla dışarı çıkmıştım. Noel zamanıydı. Babam bir dükkana girip beni dışarıda bekletmişti.

- Sokakta yalnız mı bıraktı seni?

- Evet. Babam döndüğünde kaldırımda yatıyordum. Seni korkutan bir şey oldu mu?

- Sanmam, hatırlayamıyorum.

- Hipnotize edilsen hatırlayabilirdin. Şimdi uyumayı düşünmeni istiyorum. Sadece uyumayı. Göz kapakların ağırlaşıyor. Nefesin uykuda gibi giderek derinleşiyor. Uyu. Uykuya dal. Faydası yok. Neden karşı koyuyorsun?

Neredeyse uyuyordun. Beni uyuttuğunuzu bilse Breuer ne derdi?

- Bazen görüşüyorsunuz, değil mi?

- Evet, görüşüyoruz. Beni soruyor mu hiç?

Hayır. Doktor Breuer’ı kafandan atmalısın. Buraya bir daha asla gelmeyecek. Konu sen olunca Breuer yok. Babam gibi ölü. Babanı çok mu severdin?

Evet, harika bir adamdı. Napoli’de babanla birlikteydin. Annen neredeydi?

Evde. Bahar temizliği zamanıydı. Annem hizmetçilere güvenmedi. Annemin muazzam bir görev anlayışı vardır. Babama göre görev, hayattan zevk almaktı. Her yere götürdü beni. Her zaman beraberdik. Hatta annem kaza geçirdiğinde bu evi ben idare ettim. Ne kazası?

Bir gün arabayla dışarıya çıkmıştı. Arabası devrildi. Yaşamla ölüm arasında gitti geldi bir süre.

- O sırada kaç yaşındaydın?

- 13. Hayatımın en mutlu zamanıydı. Öyle demek istemedim! Annemi çok özledim elbette. Fakat… Bilmiyorum. Babam masadaki çiçekleri düzenlememe ve misafirlerle oturmama müsaade ederdi. Saçlarımı yaptırıp mücevher takabiliyordum. Herkes birbirimize çok yakıştığımızı söylüyordu. Haftanın altı gecesi geç saatlere kadar…

- Peki yedinci gece?

- Babam tarot oynardı. Bunu çok severdi. Sizin gibi ciddi biri kart oyunlarını tasvip etmez sanırım. Benim de en sevdiğim oyun oldu. Hakkınızdaki düşüncemi gözden geçirmeliyim. Hayatının en mutlu zamanı olduğunu söyledin. Sonra annen eve döndü. Ve her şey değişti. Saç bağlarına ve saat dokuzda yatmaya geri döndüm. Annem bir Alman askerinin kızıydı. O ve babam ayrı dünyaların insanıydılar. Dini inançları bile aynı değildi. Bir fahişe gibi yetiştiğimde ısrar ederdi. Protestan demek istedim. Dilim sürçtü. Aslında genelev olduğu anlaşılan hastaneye Protestan hastanesi demiştin. Bu kelimeyi ilk defa ne zaman duyduğunu hatırlıyor musun?

Bir kelimeyi ilk defa ne zaman duyduğunuzu nereden bilirsiniz ki?

Sana da mı aşık artık?

Öyle de diyebilirsin.

- Bu konuda ne yapacaksın?

- Hiç bir şey. Breuer’a olan hisleri nedeniyle, onu hipnotize edemedim. Ona göre hipnozun erotik bir manası var. Sadakatsizlik edeceğini hissetti. Ama artık her an, yapmamı isteyebilir. Onun için bu anlama geliyorsa hipnoza nasıl yanaşabilirsin?

Bilinçaltına ulaşmanın hipnozdan başka yolu yok. Doktor Breuer vakayı bıraktı. Cecily hasta. Yardıma ihtiyacı var. Bana sorarsan erkeklerin ilgisine hasta sadece. Körlüğü ve felci sürdürmek için mi?

Hayır Martha. Bağlandığı şeyler aynı zamanda belirti. Aşık olmak bir belirti mi?

Benden önce Breuer’a aşıktı. Breuer ilk miydi?

Belki ikimiz de başka birinin imgesinin yansımasıyız. Cecily’nin bir nedenle bastırdığı asıl aşkının. Acaba… Aşkın, birbirlerine anlam ifade eden bir erkek ve kadın arasında olduğunu sanırdım. Peki ya biz?

Geçmişimizdeki başkalarının yansımaları mıyız?

Belki de kalbimde unutulmuş bir imgeye olan benzerliği seviyorsundur. Babanın bebeği Mart’ın 7’sinde verdiğini söylemiştin. Özel bir gün müydü?

Hayır. Hiç sanmıyorum. Babamın onu bana verdiği günü kutlamaktan hep hoşlandım sadece. Peki o gün özel bir şey olmadı mı?

- Şey…

- Ne?

Annemi çok kızdırmıştım. Babam beni baleye götürmüştü. Kulise, dansçılardan birinin soyunma odasına gittik. Fevkalade güzeldi ve hoş kokuyordu. Babam benim de dansçı olduğumu söyledi o da gülerek dedi ki: “Babacığın dansçıları sever.” Eve gidip yüzümü onun gibi boyamak için sabırsızlanıyordum! Suluboyalarımı kullandım. Birden annem içeri girdi. Ne yapıyorsun?

Sakın yüzünü boyamaya kalkma! Gözyaşlarına boğuldum. Babam beni kaldırıp ertesi gün bebek almaya söz vererek yatıştırdı. O gün Mart’ın 7’siydi. Ne tür kadınlar yüzlerini boyar?

Aktrisler, dansçılar… Başka?

- Fahişeler?

- Bu kelimeyi ilk defa ne zaman duydun?

9 yaşlarındaydım. Koridorda ilerliyordum ki misafir odasında bir bağrışma duydum. Annem hizmetçimiz Lucy’ye şöyle diyordu. Kör değilim! Olanlardan haberim var. Eşyalarını toplayıp çık git buradan. Defol git bu evden! Fahişeden başka bir şey değilsin. Lucy aynı gün ayrıldı. Üzgündüm. Lucy ile arkadaştık, kardeş gibiydik. Benimle oynamaya hep zaman bulurdu. Babam da onu severdi. “Tatlı bir küçük kızsın” derdi ona. Annen neden öyle dedi sence?

- Bilmiyorum.

- Dikkatini topla. Baban ile Lucy. Birlikteler. Ne görüyorsun?

- Bir kule.

- Ne?

- Kırmızı bir kule.

- Öyle mi?

Kızıl Kule Sokağı. Oraya gittiniz mi?

Affedersiniz Doktor Freud. Saçmalamaya başladım. Bunun nereden aklıma geldiğini bile bilmiyorum. Anlat bana… Kızıl Kule Sokağı hakkında ne biliyorsun?

O gün babamla birlikteyken bayıldığım sokak. Kızıl Kule Sokağı’nda mı bayıldın?

Bu temizlenmez. Nedir temizlenmeyen?

Annem öyle dedi. Yatak örtüsüne biraz şarap dökmüştüm. Annem dedi ki:”Aptal kız, nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirsin?

Bu temizlenmez.” Kana benziyordu. Seni üzdü mü?

Rüyama girdiğine göre üzmüş olmalı. Annemin sözleri… Bir de kule! Kuleyi gördüğüm yer! Rüyanı hatırlayabiliyor musun?

Deniz kenarında yürüyordum sonra birden uzun, yuvarlak, kızıl kuleyi gördüm. Girişin üstünde bir kitabe ile arma vardı. Komik bir arma. Yılan dolanmış bir sopa.

- Peki ya kitabe?

- Hatırlamıyorum. Bir kadın vardı. Vücudu harikulade şekillerle boyanmıştı. Mısırlı olabilir. Smokin giymiş, uzun, yakışıklı bir adam kadının yanına sokuldu. Kadın, Ben Bayan Putiphar dedi. Adamın parmağına, en ince metalden nikah yüzüğü takmaya çalıştı ama adamın kendi altın yüzüğü buna engel oldu. Kadınınki çıkıp yuvarlandı. Bunun üzerine adam dönüp koştu. Tökezledi ve ölü gibi yere düştü. Oraya vardığımda yalnızca elbise yığını buldum. Kulede bir pencere açıldı ve bir kadın dışarı baktı. Bakan annemdi. Boyalı kızı tehditkar bir biçimde işaret ederek: “Kan çeker, kızım. Bu temizlenmez. Ne yaparsan yap.” Boyalı kadının adı ne demiştin?

- Bayan Putiphar.

- Putiphar dedin. Putiphar, İncil’de adı geçen bir karakter değil mi?

Fransız aksanıyla konuşuyordu.

- Putiphar’a benzeyen başka bir kelime bulabilir misin?

- Putain. Ki bu da Fransızcada “fahişe” anlamındadır. Bayan Putiphar kimdi?

İncil’de Joseph’i baştan çıkarmaya çalışmıştı. Joseph reddedip kaçtı.

- Peki sonra?

- Kadın intikam aldı. Joseph kim?

Ne demek istiyorsunuz?

Joseph adında birini tanıyor musun?

Doktor Joseph Breuer. Rüyandaki Joseph boyalı kızla sevişmedi. Kız kim?

Kendini boyayan bir kız tanıyor musun?

Kız Mısırlıydı. Annen bu Mısırlıya ne dedi?

“Kan çeker. Bu temizlenmez.” Annen dün sana ne dedi, bu temizlenmez. Ben değilim. Boyalı kız benim. Joseph tarafından reddedildiği için ondan nefret eden. Ondan nefret etmiyorum. Bunu kendine itiraf edemezsin. Henüz değil. Fakat rüyanda onu öldürdün. Böyle biri olmaya dayanamam. Tüm dileklerimizle yüzleşmeyi hiç birimiz kaldıramayız. Bu yüzden onları bastırırız. Bu gün bu odada olanların farkında mısın?

Sen ve ben bilinçaltına hipnozsuz ulaşmanın yolunu bulduk. Dil sürçmesinden çıkan zahiri tesadüfler işaret levhaları oldu. Rüyan sana sembolik diliyle Doktor Breuer’a olan hislerin hakkındaki gerçekleri anlattı. Ama ben bu rüyayı çok önceden gördüm. Hatta Doktor Breuer ile tanışmadan önce. Kule, deniz ve kadın. Bu rüyalarda bir de erkek var mıydı?

Evet. Öyle mi?

Onu tarif edebilir misin?

Hayır. Hayır, edemem. Kıymetli saatim çok çabuk geçti. Yarın saat 10’da.

Babası. Nükseden rüyasında rol alan babasının figürü mü? Babası onun hayali çocuğunu doğurduğu hayali kocası mı? Hayır. İmkansız! Babası olamaz! Düşünceleri ile Dr. Freud, çocukların anne baba ilişkilerindeki duruma yoğunlaşır. Hipnozsuz terapisini uygular.

Gelişme gösteriyorsun. Haydi devam edelim. Nerede kalmıştık?

Kızıl Kule Sokağı’na dönelim. Noel zamanı. Babanı bekliyorsun. Bayılmama yol açan şeyi hatırlamamın önemli olduğunu söylediniz. Peki neden?

Hatırlamak tekrar yürümeme yardım edebilir mi?

İlk krizinin sebebiydi. Krizin sebebini bulabilirsek tamamen iyileşeceksin. Hipnotize edin beni. Bu gün yapabilirsiniz.

- Olmaz.

- Söz veriyorum. Tüm sırlarımı ortaya dökeceğim. Hayır. Artık hipnoz yok. Daha iyi bir yöntem bulduk. Kızıl Kule Sokağı’nı düşün. Aklına ne gelirse söyle.

- Sizi göremiyorum ama.

- Biliyorum. Önemsiz bile görünse hiç bir şeyi saklama. Trafik, dükkânlar, insanlar. Bu şekilde nereye varacağız?

Düşüncelerini sansürlersen hiçbir yere. Sansür korumasını kaldır. Hemen şimdi, ne düşünüyorsun?

- Tarot kağıtları.

- Öyle mi?

- Evde eşinizle tarot oynar mısınız?

- Hayır, bir meslektaşın evinde oynuyoruz. O da eşine sizin evinizde oynadığını söylüyordur. Bütün erkekler aynı. Devam et.

- Düşünüyordum da…

- Ne?

Yok, bir şey yok, önemli değil. Şimdi hatırlıyorum. Babam beni operaya götürmeye söz vermişti. Sabırsızlıkla bekliyordum. Eve geldi ve unuttuğunu söyledi arkadaşlarıyla tarot oynamaya gitmesi gerekiyordu. Ağlamaya başladım ve üst kata odama çıktım. Hepsi bu kadar. Bu kadar olmadığına eminim. Kapat gözlerini. Ne görüyorsun?

- Koşuyorum.

- Evet?

Sokaklarda koşuyorum. Gece yalnız başıma sokağa çıkmam yasaktı.

- Yalnız mısın?

- Evet. Hayır. Hayır, babam var. Babamı takip ediyorum. Ön kapının çarptığını duydum. Söylediği yere gidecek olsaydı araba tutması gerekirdi. Beni göreceğinden çok korktuğumdan kapı girişlerine sokularak takip ettim. Nereye gitti?

Daha fazla takip etmemem gerektiğini biliyordum ama sonra takip ettim. Kızıl Kule Sokağı’na mı?

Ona sarılıp yüzüne gülümsedi. Parlak, boyalı mahluk! Babam onun arkadaşlığını benimkine tercih etmişti! Kendimi hasta ve sersemlemiş hissetim ardından da bayıldım. Bununla yüzleşemediğim için bayıldım! Napoli’de de aynı şey oldu. Bana yalan söyledi! Annem hastanede yatarken babam fahişelerle sevişiyordu! Ondan nefret ettim! Nefret ediyorum ondan, erkeklerden nefret ediyorum! Buldun! Hatırayı buldun! Yürü.

Dr. Freud ve Dr. Breuer, Cecily hakkında iyileşme olmayışını yorumlamaları

Dr. Freud’un zihni sorulara kapıldı.

Neden iyileşmedi?

Nevrozunun nedeni olarak her şey Kızıl Kule Sokağında başına gelen olaya işaret ediyor. Ama daha önceki bir travmanın yansıması da olabilir. Daha önce mi?

Ergenlikten önce mi?

Breuer’ın işaret ettiği çelişki yine. Henüz uyanmamış cinsel içgüdü bir baskı objesi haline nasıl gelebilir?

Cinsel deneyim çocukluk çağının masumiyetinde nasıl travmatik olabilir?

Dr. Breuer:

O bir yetişkin saldırısının kurbanı diyelim. Cinselliğe sahip olmaması gibi iyi ve basit bir nedenle acıya veya şiddete yol açmadıkça, çocuk için hiçbir anlamı olmayacaktır. Fakat deneyim, o zaman bastırılmaz daha sonra, ergenlikte hatırası cinsel heyecanını uyandırır ahlâken kınanan heyecanı. İşte ondan sonra utanç ve suçluluk duyar ve hatıra dayanılmaz hale gelir. Özenle hazırlanmış bir yapı, peki neyi esas alıyor?

Yarım düzine vakayı mı?

Daha fazlası olacak. En azından iki. Kimin?

Bilhassa Cecily’ninki. Öyle mi?

Sevdiği adam babasıydı. Sen sadece babasının imgesini yansıttın. Böyle bir takıntı cinsel bir olaydan kaynaklanmış olmalı. Tedavi edildikten sonra tekrar neden hastalandı?

Bu olayın hatırası asla meydana çıkmadığı için.

Peki ya ikinci vaka?

Benimki. İçimde bir yılan gibi hareket ettiğini hissedebiliyorum. Kız kardeşim ile babam arasında şahit olduğum bir şeyin hatırası. Ona uzanıyorum. Neredeyse sargılarına dokunuyorum sonra cesaretim kırılıyor hatıra başka bir karanlık köşeye kaçıyor. Freud, çok dikkat et. Yılan senin kendi marazi hayal gücün. Cinsel teorin saplantı haline gelmiş. Bunu desteklemek için, babanın hatırasını pisliğe bulaştırıyorsun. Kutsal saydığın her ne ise, onun adına bırak bu işi!

Bilimde gerçekten başka kutsal bir şey yoktur.

Evet, bilimde, ama bizler öncelikle doktoruz. Gerçek, striknin ile aynı uyarıyla uygulanan tehlikeli bir ilaçtır. Etkileri ölümcül olabilir. Cecily artık senin hastan. Yöntemlerine müdahale etmeye yetkili değilim ama bu kızı teorinin mihenk taşı yapmaman için sana yalvarıyorum.

Dr. Freud, Cecily’in yürümesine engel olan hatırayı bulmak gayreti ile terapiye devam ediyor.

Ne yapıyorsun?

Sakın yüzünü boyamaya kalkma! Karışma ona!

- Baba! Baba!

- Bebeğim…

Beni odasına götürüp elbiselerimi çıkarttı. Beni rahatlatmak için şarkı söyledi. Bu sana bebek alma sözü verdiği zaman mıydı?

Evet. Hayır. Hayır daha sonraydı, gece uyanıp ağladığım zaman.

- Babanın yatağında mı uyudun?

- Evet. Gecenin bir yarısı neden ağlıyordun?

Bilmiyorum. Annem bana kızmıştı.

- Bu yüzden değil mi?

- Öyle mi?

Şey, evet. Elbette bu yüzden. Uyandın ve ağladın. Neden?

Uyuyordum. Uyandın. Ağladın. Neden ağlıyordun?

Kapıyı kilitledi. Banyoda su sıçrıyordu. Babam kırmızı bornozunu giymiş bana doğru geldi. Kule gibi uzundu. Beni kucakladığında Tanrı kadar güçlüydü. Kimseye söylemezsen bebek alacağına söz mü verdi?

Evet! Evet! Evet! Yürüyebiliyorum. Yürüyebiliyorum. Beni yürüttünüz. Babam bir suçluydu. Yaptığı şey yüzünden acı çektiğine eminim. Yoruldum. Çok yoruldum.

- Benim adıma sevindiniz mi?

- Sevindim, evet. Elimi tutarsanız uyuyabilirim. Artık gitmeliyim. Elbette. Benden daha önemli başka hastalarınız olduğunu unutmuşum. Daha önemli değil. Ama başka hastalarım da var. Sizi alıkoymama müsaade etmeyin lütfen. İstersen bu akşam uğrarım.

Dr. Freud sorunu bulmuş ve çıkartmıştı.Zihnini kurcalayan birçok soru vardı. Cecily Yürüdü. Tecavüzü hatırladı ve yürüdü. Yine de yanlış olan bir şey var. Bebeğe ne demeli? Bebek babasının suçunun kanıtı. Ondan nefret etmesi gerekirken seviyor ve değer veriyor. Bir yanlışlık var. Belki de cevap, kendi vakamda olduğu gibi, daha derinde yatıyordur. Cecily’in intihar girişimi Dr. Freud’u etkiledi. Geçmişinde yaşadığı travmalar yüzünden bunaldı. Eşi ile bir kasabaya göçmeyi düşündüler. Fakat eşi razı olmadı.

Sevgilim, Viyana’dan ayrılmak istiyorum. Her hangi bir yere gitmek. Küçük bir kasabada başka bir yerde doktor olmak.

-Neden ama Sigi?

Teorim herkesi incitti. Şaşıracak bir şey yok. Teori yanlış… Ayrıca zararlı. Cecily bu gece kendini öldürmeye çalıştı. Breuer beni uyarmıştı. Ama niyetin zarar vermek değildi. Neden kendini cezalandırıyorsun?

Cezalandırılmayı hakkediyorum. Babamın şerefine leke süren bir teori uydurdum. Hastalarımın babalarının nezdinde babamın imgesine saygısızlık ettim. Taşrada tekrar yakınlaşabiliriz.

Biliyorum. Yaptığım işten nefret ettiğini biliyorum. Bu iş aramıza duvar ördü. Bunu inkâr edemem. Ofisinde bir hastayla, bir kadınlayken… Neler olduğunu düşünmemeye çalışıyorum. Duyduğun sırlar. Müstehcenlikler. Onlardan, o kadından ve senden nefret ediyorum! Seni başarısızlığa uğrattığım için kendimden de nefret ediyorum. İyi bir eş olamadım. Bencil ve kıskancım. Yani bırakmamalısın dediğimde bundan daha iyi bir neden mi olur. Bırakmamalısın Sigi.

Ne yapıyorsun?

Öğrencilik zamanlarındaki günlüğün. Dinle. “İlerleme de yürümek gibi dengenin kaybedilip sonra tekrar kazanılmasıyla sağlanır. Bu bir hatalar serisidir”.

- Hatırlıyor musun?

- Evet. Sonunu hatırlıyor musun?

“Hata yapa yapa doğruyu keşfedersin”.Eskiden kendime yanlış kolayca doğru olabilir derdim. Tersine çevirme… Evet. Evet, babasının onu ayarttığını iddia etti. Yanlış. Kızını arzulayan babası değil, babasını isteyen oydu. Ayrıca bu onun bastırdığı bir hatıra da değildi. Hayır! Bu bir fanteziydi. Evet. Aynı yatağı paylaştılar. Ertesi sabah kız ondan olan bebeğine sahipti.

Bana yalan mı söylüyordu?

Hayır. Kendine mi?

Hayır. Bilinçaltı zifiri karanlıktır. Kendi karanlığımda kendime babamın annemi benden ayırdığını söyledim çünkü babam için beni bırakmasına katlanamıyordum.

Evet, evet, evet,evet! Uyuyor. Cecily babasını sevdi. Ben annemi. O annesinden nefret etti. Ben babamdan.

Gerçek baş aşağı ortaya çıktı. Ve tek bir önermede ilerleyecek. Çocukluk çağında cinsellik olmak zorunda. Hatta bebeklikte bile.

Haberi ne Gata duyur, aşkım ne de Aşkelon sokaklarında yay.

Dr. Freud travmanın bebeklik dönemlerine kadar inebileceğini düşünerek Cecily’in annesi ile görüşmede farklı bir boyuta ulaşır.

Cecily’in Annesi:

Bağışlayın. Uzun zamandır ağlamadım. Dün gece, küçük bir kızken yaptığı gibi uykusunda konuştu. Çığlık atarak uyanır ve rüyasında öldüğümü gördüğünü söylerdi. Onun ölmesini dilediğim zamanlar oldu.

Ne zamandı bu?

Onu karnımda taşırken. Evlenmeden önce ucuz bir kabarede dansçıydım. Bir gece sıramı savıp soyunma odama döndüğümde orada bir adam oturuyordu. Yakasında bir çiçek olan yakışıklı bir züppe. Altı hafta sonra evlendik. Herkesin bildiği gibi, bizler saygınlık özlemi çekeriz. Ben sadece geçmişi unutmak istedim. İyi bir eş ve anne olmak. Balayı bitmeden hamile kaldım ama Joseph’e söylemek için evdeki ilk gecemize kadar bekledim. Yüzünün aldığı şekli asla unutmayacağım. Tek kelime etmeden evden ayrıldı. Bir daha da asla dokunmadı bana. Benimle, evde bir fahişesi olsun diye evlenmişti.

Peki doktor, kim suçlu?

Bir suçlu olmak zorunda mı?

- Kocam da suçlu değil mi?

- Hayır. Fahişelere olan arzusu nevrotik bir belirtiydi. Peki ama buna ne sebep oldu?

O öldü. Asla bilemeyeceğiz.

——

Dr. Freud:

Çocukken rüyanda annenin ölümünü gördüğünü hatırlıyor musun?

Neden böyle rüyalar gördün sence?

Bilinçli olarak kabul edemediğin bir dileğin yerine gelmesi miydi?

Cecily:

O zaman bile canavar mıydım yani?

Çocuk, isteği ile yerine getirilmesi arasında duran şeyin gitmesini diler. Annen seninle sevgilin arasında duruyordu. Sevgilim mi?

Daha 4 yaşındaydım. Babana aşıktın. Annen onu senden uzak tuttu.

- Aranızdan çekilmesini istedin.

- Annem beni ondan ayırdı. Yatağıma götürüp beni yalnız bıraktı ki böylece babamın yanına dönebilsin.

- İndir onu!

- Baba! Baba! Baba! Baba! Babamı benden alıkoydu. Ölmesini diledim. Onu öldürmek istedim. Neden?

Neden bunlar yıllar öncesinde değil de sanki dün olmuş gibi annemden şimdi nefret ediyorum?

Bilinçaltında zaman yoktur.

Hikâyeni anlatayım mı sana?

Her çocuk gibi senin de annenin kucaklamalarına vücudunun sıcaklığına ihtiyacın vardı. Bu isteklerin reddedildi. Sen de, seni seven babana yöneldin. Bu kucaklamaların bağımlısı oldun. Onu memnun edeceğini sandığın ne rol varsa büründün. Dansçıyı, evin hanımını hatta babanın eşi rolünü oynadın. Sonra annen müdahale etti. Annenin ölmesini diledin. Babana olan arzun ile anneni öldürme isteğin. Zaman içinde bu iki katlı isteğin yasaklanmış olduğunu öğrendin. Bu istek bastırılmalıydı. Daha sonra başına gelenler her türlü talihsizlikler, bu ateşi körükledi. Cecily, sen suçlu değilsin. Ya da, eğer suçluysan, suçun herkes tarafından paylaşılıyor. Masum, masumiyetini kaybetmeye engel olamayacağı bir dünyaya doğar. Her çocuk, günahkâr olmaya mahkûmdur. Ben de günahkârım. Babamı öldürmeyi hayal ettim.

- Öyleyse sen de canavardın.

- Hayır, çocuktum. Bana söylediğin her şeyi kabul ettim hastalığın nedenini bilmenin beni iyileştireceğini söylemiştin ama ben hâlâ ölmüş olmayı diliyorum. Ayrıca artık iyileştim, bir daha hiç görüşmeyeceğiz. Tekrar görüşeceğiz çünkü iyileşmedin. Belirtilerim kayboldu. Evet. Biri dışında hepsi.

- Hangisi?

- Bana olan aşkın. O bir belirti değil. Dün gece Kızıl Kule Sokağı’na neden gittiğini sanıyorsun?

Söylediğim yalan için kendimi cezalandırmaya. Hayır. Babanın peşindeydin. Babanı bende arıyordun. Babanın fahişelere olan arzusuna cevap vererek onun sevgisini arıyordun. Babamı sende mi arıyordum?

Ben sadece babanın imgesinin bir yansımasıyım. Seni sen olduğun için seviyorum! Doktor Breuer’ı de öyle mi sevdin?

Doktor Breuer’ı sevdiğimi sandım. Yanılmışım! Ayrıca bağlantı yok. Evet var. Olduğunu bana kendin söyledin. Kuleyi tekrar tarif et. Kule yuvarlak ve kırmızıydı… Uzun. Kapının üstünde de bir arma vardı. Evet. Yılanlı bir asa.

- Doktorların amblemi değil mi bu?

- Orada bir de kitabe vardı. Şimdi hatırlayabiliyor musun?

Dene. “Kraliyet Ulaştırma Bakanlığı”. Ulaştırma… İlişki kurma…

-Sana sırlarımı söyledim.

- Haklı mıyım?

- Evet. Bu rüyanı bir alegori yapar. Aşk vasıtasıyla, der ki sırlarını yukarıdaki amblemi taşıyan bir doktora verebileceksin. Sırların anlatılıp anlaşıldığında iyileşmiş olacaksın. Öyleyse bunun aşk olduğunu kabul ediyor musun?

Başka bir aşka yer açmak için ortadan kaybolana dek kutsal bir güven gibi. Kendi seçimin olan aşka. Çalışmamız sadece başlangıç. Geçmişini düzeltmek zaman alacaktır. Nüksetmeler olacak ama hayatın kendi koşullarıyla yüzleşeceğin gün de gelecek. İnan bana. İnanıyorum. Yarın öğleden sonra 6.00’da ofisime bekliyorum. Anneme onu görmek istediğimi söyler misin lütfen?

Ancak bu trepilerin sonuçlarının yan tesiri olur. Dr. Breuer ile teoride anlaşmazlığa düşerler.

Dr. Breuer:

-Olaylara kendi yararına olacak şekilde kolayca uyum sağlamana hayret ediyorum. Dün ebeveynleri mahkum etmiştin. Bugün, çocuklar kusurlu oldu.

Dr. Freud:

-Cinselliğin kaynağında bir kusur yok. Nehrin şehirlerden geçtikten sonra kirlenmesi gibi.

-Yeni teorini doğru bulmuyorum. Beni tiksindiriyor. Sırf bir kitapta daha adım olsun diye itibarımı riske eder miyim sanıyorsun?

İstersen makalelerimizi ayrı ayrı imzalayabiliriz.

-Hayır! Buna hiç bir şekilde dahil olmayacağım! Pekâlâ, bu bahsi kapatalım o zaman.

- Çok şükür.

- Bu durumda bunu gelecek Tıp Kongresi’nde bildiri olarak okumalıyım. Oku da kariyerin bir gecede sona ersin. Freud. Sigmund. Baban benden seninle ilgilenmemi istedi. Hayatında onun yerini almamı. Beni kabul ettin. Seni oğlum gibi sevdim.

-Evet, ben de seni sevdim.

-Manevi baban olarak bu tezi okumanı yasaklıyorum.

-Babadan ayrılıp tek başına ayakta durmanın zamanı geldi.

Dr. Freud Tezini tepkilere aldırmadan sunar.

Baylar! Çocuğun hiç bir cinsel bilince sahip olmadığı varsayıldığından, o döneme “masumiyet çağı” dendi. Bu hatalı inanış toplumun kendi korku ve suçluluk hislerini yansıtmaktadır. Bebeklikte, midesini doldurmaya dalmış gerçek bir genç hayvandır. Ilık süt ağzına dolar. Bu ona zevk verir. Açlığı doyurulmuş olsa bile peşinde olduğu haz devam eder. Bu yüzden de yalancı meme veya başparmağını emer. Hoşnutluk, ağız ve dudak bölgesini duyarlılaştırır ve böylece ağız erojen bölge olur. Ki bu yüzden, yetişkin yaşamında öpüşmekten zevk alır. Bebek banyo yaptırılır. Anne tarafından sevilip okşanır. Tüm bedeni annenin yakın ilgisine karşılık verir. Anne göğsüne olan arzusu annenin kendisini arzulamaya dönüşür. Kaçınılmaz olarak, anne, çocuğun ilk sevgi nesnesi haline gelir. Sonra, annenin sadece onun olmadığını keşfeder. Bir rakibi vardır: Babası. Bunu anlayıp mücadele edemeden önce kıskançlıktan deliye döner. Sevgi ve nefret arasında çatışmaya düşmüştür. Bunda yeni bir şey yok. Antik Yunanlılar bu gerçeğe dair bildiklerini, farkında olmadan babasını öldürüp annesini eş olarak alan Oedipus’un hikayesinde ortaya koymuşlardır.

Ayrıca… Sonra hayatı boyunca kör ve evsiz dolaşıp durmaya mahkum edilmiştir. Bu lanetin gölgesi aramızda durmaktadır. Baylar! Siyasi bir toplantıda değiliz. Doktor Freud’un konuşmasına izin verilmeli! Oedipus Kompleksi’nde olan: Çocuğun karşıt cinsteki ebeveynine aşırı düşkünlüğü bebeklik erotizminin doruk noktasına çıkar. Her… Her insanoğlu, içindeki bu karmaşanın üstesinden gelme görevi ile karşılaşır. Başarılı olursa, sağlıklı bir birey olacaktır. Başaramazsa, nevrotik biri olup sonsuza dek kör ve evsiz dolanıp duracaktır.

Baylar, gösterdiğiniz nazik ilgiye müteşekkirim. İşimizi yücelten doğrunun uğruna doğruyu sevginizde tarafsız bir duruş sergileyemediniz.

Dr. Breuer tepkiler karşısında Dr. Yalnız bırakmak zorunda kalır.

Baylar, sorunuz var mı?

- Tek bir soru. Sorumu konuşmacıya sormayacağım. Doktor Breuer, size verdiğimiz kıymetin farkındasınız. Çalışma arkadaşınızın görüşlerini paylaşıyor musunuz?

- Bayım, çalışma arkadaşım seçkin bir insandır. İstekli bir çalışandır ve burada onun kadar iş ahlâkı ve vicdani çekincelere sahip olması gereken pek çok kişi bulunmaktadır. Bu ne cüret?

Ne cüretle Doktor Freud’a referans olmamı istiyorsunuz?

Bu salonda kim, “Bu adamdan daha değerliyim” diyebilir? Hiç kimse bunu aklından geçirmiyor

Doktor Breuer. Ben sadece konuşmacının görüşlerini paylaşıp paylaşmadığınızı öğrenmek istemiştim. Daha açık sorayım, bebeklik cinselliği hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

İnanmıyorum. Asla inanmadım. Asla kabul edemem. Asla kabul edemem, asla!

“Kendini bil”.

Bu kelimeler 2,000 yıl önce Delhi’de bir tapınağa kazınmış.

“Kendini bil”.

Bunlar bilgeliğin başlangıcıdır.

Bu kelimeler, insanoğlunun en eski düşmanı olan kibrine karşı, tek zafer umudunu taşır.

Bu bilgi artık avucumuzun içinde.

Kullanacak mıyız?

Umalım da öyle olsun.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

MELANCHOLİA (2011) FİLM

THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)


Yönetmen: Greg Moodie

Tür: Belgesel

Süre: 52 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Dave Flitton  

Yapımcılar: Dave Flitton             

Çeviri: felis agnosticus

Belgesel Metni

ŞEYTANIN TARİHİ

” Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “

Şeytan denildiğinde neden hemen tanrıyı düşünürüz. Pek çok isimle çağrılmıştır.

Lucifer, Baalzebub, Canavar Şeytan

Pek çok farklı ve değişik şekle girmiştir. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı”kavramı binlerce yıldır vardır. Ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır. Ama şeytanın hikayesi nerede başladı?

 Nereden geldi?

 Ve nasıl karanlıklar prensi haline geldi?

 3000 yıldan da önce,  Ortadoğu’nun çöl ve meralarında, bilinmeyen kişiler, Tevrat’ın başlangıç bölümlerini yazdı. Şeytanın bir doğum yeri varsa, kesinlikle burasıydı.Kitapta Hıristiyanlar’ın Eski Ahit olarak bildikleri bölümün bir yerlerinde İncil’in en eski kopyalarında, şeytan olarak bilinen bir karakter görülür. Ama bizim hayal ettiğimiz şeytana hiç de benzemez. Eski Ahit’i okuduğumuzda, gerçekten de sık sık ortaya çıkan “Şeytan” isimli karanlık bir figür görürüz. Şeytan kelimesi aslında bir ünvandır. Kelime “suçlayıcı”anlamına gelir. Ve başlangıçta şeytan, cennette bulunan meleklerden veya iyi taraftan biri gibidir. Tanrı’nın hizmetkârlarından biridir ve bir anlamda bazı kirli işleri yapması gereken karakterdir. Bu şeytanın, kendine ait bir gücü yoktur. Sadece Tanrı’nın ona söylediklerini yapar. Boynuzları ve kuyruğu olan korkunç bir yaratık da değildir. Tanrı’yla zıt kutuplarda bulunan bir karanlıklar prensi yoktur. Hemen hemen hiçbir kutsal metinde, kötü bir güce dair bir kavram yoktur.

Şeytanın ilk kez görüldüğü yerlerden birisi bir melek olarak tasvir edildiği Tevrat’ta bulunan Eyüp kitabıdır. İncil’de en iyi bilinen hikayelerden birisidir bu. Burada şeytan, Tanrı’nın en sadık hizmetkârlarından birisi olan Eyüp’ün, sadece iyi bir hayatı olduğu için inançlı olduğunu iddia eder. Tanrı, şeytanın çeşitli hastalıklar ve musibetler yoluyla Eyüp’ü test etmesini kabul eder. Sonunda bütün çektiği acılara rağmen Eyüp Tanrı’ya tapmaya devam eder. Ve şeytan tartışmayı kaybeder. Eyüp’ün hayatını bir işkenceye dönüştüren şeytan bir iblis ve hatta kötü bir melek bile değildir. Cehennemde de yaşamamaktadır. Bizim algıladığımız şekildeki ateşli bir işkence ve azap dolu cehennem kavramı yoktu.Hatta eski kaynaklarda, öldükten sonra bize ne olacağıyla ilgili çok az bilgi vardı. Ölünce Sheol isimli bir yere gidiliyordu ve burası karanlık, gölgeli bir yerdi, bir tür yeraltıydı.İyi veya kötü olmasına bakılmaksızın ölen herkes buraya gidiyordu.

O halde bizim bildiğimiz şeytan nerededir?

 İyiliğin güçleriyle ebediyete kadar savaş içinde olan iblis nerededir?

 Cehennemi alevlerin içinden yöneten ve günahkârları cezalandıran canavar nerededir?

 İnsanları, iblis ordularıyla birlikte kötülük yapmaları için ayartan ve böylece ruhlarını çalmayı amaçlayan sürgün melek nerededir?

 Eğer geleneksel şeytan Musevilerin Eski Ahiti’nden gelmiyorsa, nereden geliyor o zaman?

 İnsanlık tarihinin başlangıcından beri dünyanın her yerinde insanlar, iblislere ve kötü ruhlara inanıyordu. Bazıları bizim şeytanımızla ortak özelliklere sahiptir. Boynuzlar veya sakal gibi. Ama hiçbiri şeytan kadar güçlü değildir. O halde insanlar, bu “en güçlü kötülük timsali varlık” fikriyle ilk kez ne zaman tanıştı?

 3500 yıl önce antik Pers uygarlığında, yani şu anda Suriye, Irak ve İran olan topraklarda iyi ve kötü olan pek çok tanrı vardı. Ta ki Zerdüşt isimli dindar bir öğretmen, bütün bu karmaşık karakterleri 2 taneye indirgeyene kadar. Zerdüşt bir devrimcidir. Çünkü bu etik kategorilere bir anlamda kişilik kazandırmıştır: Ahura Mazdaisimli iyi tanrı ve Ehrimen isimli kötü tanrı. Ve bu, düalist düşünce sisteminde sonradan ortaya çıkan kavramlar için çok güçlü bir temel olmuştur. Diğer bir değişle, iyi ile kötünün ayrımında temel oluşturmuştur. İyi tanrı, herşeyi bilen Ahura Mazda’dır. Işığın ve düzenin tanrısıdır. Kötü tanrı Ehrimen’dir. Kaosun, karanlığın ve yalanların tanrısı Zerdüşt’ün öğretilerinde evren, iyilikle kötülüğün tanrıları arasındaki savaş alanıdır. Ve dünyada yaşayan her insan tarafını seçmelidir. Ölümden sonra iyi insanlar cennette ödüllendirilir. Günahkârlar ise karanlık ve kasvetli bir cehennemde cezalandırılır. Bu, oldukça etkileyici ve aşırıya kaçan düalizm türlerinden birisidir. Bu hayat, iyi ile kötü arasındaki bir mücadele olduğuna göre iyilik seçilmelidir, aydınlık ile karanlık arasından da aydınlık seçilmelidir. Büyük Pers Kralı Darius’un hükümdarlığında, Zerdüşt’ün öğretileri Pers İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelir. Ki bu imparatorluğa İsrail toprakları da dahildir. İyi ve kötü ile ilgili Perslerden gelen bu yeni fikirler, kısa zamanda Musevi metinlerine de girer.Dolayısıyla “Museviler’e ait”dediğimiz fikirlerin sınırlarını açıkça çizebilir ve Eski Ahit’e Zerdüşt dininden gelmiş olanları belirleyebiliriz. Hepsi oradadır. Cennet ve cehennem kavramları gibi  “Tanrı’nın acımasız rakibi” olarak simgelenen şeytan kavramının çıkış noktasını görürüz. Pers İmparatorluğu, Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılınca, antik İsrail’e Yunan kültürü geldi. Yunanlılar, çok çeşitli tanrı ve tanrıçadan oluşan yeni bir kalıp getirdi. Bizim şeytan kavramımızı, asırlar boyunca şekillendirmiş olan bir tanesi de bunlara dâhildir. Hades‘in siyah bir yüzü veya siyah bir sakalı vardır. Genellikle abanozdan yapılmış olan bir tahtta oturur ve elinde iki uçlu bir çatal tutar. Bunu günahkarları kışkırtmak için değil, bir şeyleri havaya uçurmak için kullanır.

Antik Yunanlılara göre yeraltı dünyası, ölülerin tanrısı olan Hades tarafından yönetiliyordu. Olimpos tanrılarından birisiydi. Ama zamanının çoğunu, yine ismi Hades olan bu karanlık, kasvetli yeraltı dünyasında geçiriyordu. Pek de hoş bir karakter değildi. Ürkütücü ve suratsızdı, kimse tarafından sevilmiyordu. Tanrılardan hiçbiri onu sevmiyordu, insanların da onu sevmediği kesindi. Hades pek sevilesi değildi. Ama kötü kalpli de değildi. Hatta eski Yunanlılar, Hades’i adalet tanrısı olarak görürdü. İnsanların öldükten sonra Hades’e gittiğine, ölümden sonra mutluluğun olduğu yere mi, yoksa ızdırabın olduğu yere mi gideceklerine Hades’in karar verdiğine inanırlardı. Yeraltındaki dünyanın hakimi olan Hades aynı zamanda zenginlik ve bereketin de tanrısıdır. İnsanlar asırlardır Hades’in puslu hatırasının etkisi altında kalarak şeytanın kendilerini zengin yapabileceğine inanmıştır. Yunanlılar karanlık Hades karakterine ek olarak, şeytan hikâyesine tanıdık bir malzeme daha katmışlardır. Bir efsaneye göre tanrıların en kudretlisi olan Zeus, kanatlı yılansı yaratık Tifon’u yenerek onu yeraltı dünyasının en alt bölgesi olan Tartarus’a atar. Takibeden asırlarda bu efsane büyüyerek; şeytan isimli meleğin, Tanrı’ya isyan edişini. ve yandaşlarıyla birlikte cennetten atılışını anlatan hikayeye dönüşür. Şeytanın yandaşı olan sürgün melekler onun iblis ordusu haline gelir. Cehennem deyince aklımıza, ateş, lav ve feci şekilde işkence gören günahkarlar gelir.

Ama bu tablo nereden gelmiştir?

 Hades’in yeraltı dünyasında ateş yoktu. Ama eski Kudüs’te vardı. Kutsal metinleri okuduğumuzda, İsa’nın insanları, “Gehenna”isimli tehlikeli bir kader hakkında uyardığını görürüz.

Gehenna, eski Kudüs’te için için yanan bir çöplüktür.

Ve bu yerin berbat kokusu ve her anlamda çöplüğü andıran özellikleri nedeniyle periyodik olarak yakılırdı ve burada yakılan ateş günlerce hatta haftalarca canlı kalırdı. Gehenna, Kudüs’lü yetkililerin idam edilen suçluların bedenlerini yaktıkları yerdi. Zamanla burası, doğaüstü özelliklerle anılmaya başlandı. Kıyamet gününde günahkarları bekleyen tinsel bir kader haline geldi. Gehenna, cehennemdeki dehşetler için ilham kaynağı oldu. Hıristiyan kutsal metinleri yazılana kadar, yani M.S. 1. yüzyılın sonlarına doğru şeytan çoktan etkili bir figür haline gelmişti.

Musevi toprakları artık güçlü Roma hükümdarları tarafından yönetilmekteydi. Romalılar’dan içten içe nefret edildiği bir dönemdi. Roma’nın hükmüyle öldürülen birçok Hıristiyan ve Musevi için şeytan, Sezar’ın saltanatını mümkün kılan kötücül güçtü.

Yeni Ahit kitabında yazar, şeytanı en gizemli isimlerinden biriyle isimlendirir:

Canavar 666 “Canavar” kelimesi, doğrudan Roma hükümdarını ima ediyor olabilir.

Kutsal kitapta, Canavar’ın bir insan sayısına sahip olduğu ve bunun da 666 olduğu yazar. Bu, geleneksel olarak imparator Nero’ya bir gönderme olarak kabul edilir. Çünkü “Nero Sezar”ı Arami dilinde yazıp, bu harflerin sayısal değerlerini hesaplarsanız 666 elde edersiniz.

Yeni Ahit’te, şeytanın Tanrı tarafından cehenneme gönderildiği ve burada bin yıl kilitli kalacağı yazılıdır. Oradan çıktığı zaman da dünyanın sonu gelecektir. Sonuna kadar devam edecek olan ve iyiyle kötünün karşı karşıya geleceği mahşerlik bir savaş olacaktır. Şeytan serbest kalacak ve dünyayı kötü bir yer yapmak için son bir çaba harcayacaktır. Bu, kaosun ejderhasının geri dönüşü gibidir. Kötülüğe karşı Tanrı vardır. Dolayısıyla çok eski kozmolojik kurguları temel alır. Museviliğin bizzat kendisinden değil, daha çok çevre bölgelerden, özellikle Persler’den köken alır.

O halde Hıristiyanlığın doğuşunda şeytan neye benzemektedir?

 Genellikle yeraltının hakimi Hades gibi siyah derili ve siyah saçlıdır. Kanatları, bir zamanlar melek olduğu hikâyesini yansıtır. Ama bunlar daha çok ejderha kanadına benzemektedir. Ejderha, binlerce yıl boyunca kötü bir gücün simgesiydi. Ve şeytan, pençeli ayaklarını da ejderhadan miras almıştır. Şeytan ejderha olmadığı zamanlarda da yılandır. Cennet bahçesinde Havva’yı ayarttığı söylenen yılanın, uzun süredir şeytanı temsil ettiği düşünülmektedir. Ama kutsal metinlerde tam olarak böyle bir şey yazmaz. Hatta Hıristiyan liderleri, şeytanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili sık sık görüş ayrılığına düşerler.Ama hem fikir oldukları bir şey vardır: Düşmanlarıyla birlikte ve onlar aracılığıyla hummalı bir şekilde çalışmaktadır.

M.S. 4. yüzyılda, Büyük Konstantin isimli Roma hükümdarı, din değiştirerek Hıristiyan olur.

Bir nesil sonra, bir zamanlar en çok zulme uğrayan din, dünyadaki en büyük imparatorluğun resmi inanç sistemi haline geldi Hıristiyan piskoposlar artık devlet tarafından desteklenen gerçek bir güce sahipti. Ve bunu ellerinde tutmak için de şeytanı kullandılar. Kilise önderleri sürekli olarak, kendileriyle aynı fikirde olmayanların, özellikle de diğer Hıristiyan gruplarından olanların, şeytan için çalıştığını tekrarladı. Konstantin Hıristiyanlığı devlet dini ve devlet kilisesi haline getirip dini resmileştirdiği anda kendisinin ve yandaşlarının hazmetmekte en çok zorlandığı şey kafirlik oldu.

Katolik teologlar, farklı mezheplerin “doğru” Katolik inancına sahip olmadığını, bu mezheplerin şeytani olana tapındığını söylediler.

Tanrı’nın düşmanı olana yani bu bakış açısı acımasızdır. Bize karşı onlar Kilisenin ve imparatorluğun tarafında değilseniz, şeytanın tarafındasınız demektir. Kilisenin, aykırı olanların öldürülmesini emretmesi an meselesidir. İlk infaz, İsa’dan 450 yıl sonra gerçekleşir. Takip eden asırlarda, şeytan için çalıştığı düşünülerek öldürülen insanların sayısı on, hatta yüzbinlere yükselir.Roma İmparatorluğu’nun koruması altında, Hıristiyan dini hızla büyür. Ama piskoposlar, pagan tanrılarının haddinden fazla popüler olmasından endişelidir. Binlerce Romalı halen, şans getirdiğine inandıkları Rüzgar Tanrısı Fortuna‘ya dua etmektedir. Ama en popüler Pagan Tanrısı Pan‘dır. Hıristiyan liderleri Pan’ı, itibarsızlaştırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görürler. Arkadya’da yaşayan Pan vakasını ele alalım. Bir çeşit iblis haline getirilir. Üstelik aslında gıpta edilmesi gereken; müzik, mutluluk ve sevişmekle ilgili gayet iyi huylu bir tanrıdır. Sonradan Hıristiyanlaştırılmış versiyonlarında keçi bacaklı bir iblise, bir satire dönüştürülür. Şeytan, Pan’ın en çok bilinen özelliklerini alır. Kafasında boynuzları olan, kötü niyetli ve çirkin bir yaratığa dönüşür. Vücudu kıllıdır ve Pan’ın pençeleriyle toynaklarına sahiptir. Ama bazen de kadim ejderhanın pençeli ayaklarına sahiptir. Artık o kadar tuhaflaşmıştır ki, genellikle göbeğinde bir ikinci yüzü bile vardır.

Erken dönem Hıristiyan kilisesinin en önemli düşünürlerinden birisi Aziz Augustinius‘dur. Augustinius, eski tabiat tanrılarının tehlikeli birer iblis olduklarını göstermeye çok heveslidir. Augustinius’a göre, inkubus(karabasan) isimli erkek iblisler, geceleri kadınlara görünüp onları baştan çıkarır. Augustinius’un daha da rahatsız olduğu şey, sukkubus isimli dişi iblislerinerkekleri yataklarında ziyaret etmesi ve onları istemedikleri günahlar işlemeye zorlamasıdır. Uzun karanlık gecelerde, karışık zihinleri her türden cinsel görüntü ve erotik sahne üretiyordu. Bu düşünceleri zihinlerinden uzaklaştırmak zorundaydılar.

“Nasıl olur da bu tür düşünceler benim dindar ve bakir zihnime girer?!”
“Bu ben değilim! Bu başka bir varlık.”
“Bu düpedüz şeytani birşey!”

Ortaçağa gelindiğinde, yani bin yıllık bir Hıristiyan öğretisinden sonra Kilise, şeytanın ve iblislerinin gerçek olduğuna takipçilerini inandırmıştı. Ve şeytanın da güçlü bir düşman olduğuna Ama sorun şuydu ki, bazı Hıristiyanlar bu düşünceyi, piskoposların istediğinden de ileri götürmüştü. Hıristiyanlığın bazı kollarında dünyanın, bizzat şeytan tarafından olmasa da kötünün iyisi bir tanrı tarafından yaratıldığına inanılırdı. Ve tabi ki bu tür insanlar, dünyevi, maddi ve bedensel olan herşeye olumsuz gözle bakıyorlardı. “Gnostisizm”isimli bir akımın doğduğunu görüyoruz.

Gnostik Hıristiyanların inancında bir iyi, bir de kötü tanrı olduğu mefhumu belirgindir. Tinsel olan her şeyi yaratmış olan iyi bir tanrı vardır. Bir de, fiziksel olan her şeyi yaratmış olan kötü bir tanrı vardır. Yani 5 duyunuzla görüp, dokunup, hissedebileceğiniz her şey aslında kötü olan tanrıdan gelmektedir.

Gnostik akımdaki iyi ve kötü kavramlarını, tutkuyla benimseyen bir grup da, Fransa’nın güneyindeki Katarlardı.

Katarlar’a göre, bütün maddi iyelikler habistir ve şeytana aittir. Artık zengin ve güçlü hale gelen bir kilise için, böylesi bir öğreti rahatsız edici, hatta tehlikelidir. Sıradan insanlar, Katarlar’ı çok seviyor ve onlara hayranlık duyuyordu. Onlara Les Bonhommesdiyorlardı, çünkü Katarlar şifacıydı. Katarlar, yoksulları besleyip hastaları iyileştirerek her zamanki iyilik yapma eylemlerini gerçekleştirirlerken, aynı zamanda insanlara evlilikten ve çocuk yapmaktan kaçınmalarını da öğretiyorlardı. Çünkü Katarlara göre; bir aileniz olursa yapacağınız şey, o yeni doğan çocuğunuzu, bu çürümüş, kötü, fiziksel dünyaya getirmek olacaktır. Oysa hepimizin maneviyata konsantre olması gerekir. Eğer bir Katarsanız, aslında şeytanla işbirliği içindeydiniz. Kiliseyi sorgulamak, Tanrı’yı sorgulamak anlamına geliyordu. Papa III. Innocentius, Katarlar’a yönelik bir Haçlı Seferi ilan etti.Onları Katolikliğe geri döndürmeye çalıştı, ama bu da işe yaramayınca yapabileceği tek şey onları öldürmekti. 1209’da Katarlara karşı başlatılan Haçlı Seferi 45 yıl süren acımasız bir savaşa dönüştü. En az 100 bin insan öldürüldü. Biraz da şeytanın, Kilise’nin söylediğinden daha da güçlü olduğunu söyledikleri için. Katarlar’a karşı yürütülen Haçlı Seferi, Hıristiyan dindaşlara yönelikti. Ama neredeyse 2 yüzyıl boyunca, Haçlı Seferleri’nin temel amacı, Ortadoğu’ya hükmetmek amacıyla İslam’la savaşmak için yapılmıştır.

Not: Katarları konu alan Labyrinth (2012–) isimli iki bölümlük bir TV dizisi var. Labirent, 2005 yılında İngiliz yazar Kate Mosse tarafından yayımlanan, 2006 yılında İngiltere’de en çok satan roman unvanına kavuşan, The New York Times’ın çok satılan kitaplar listesinde kendine yer bulan ve ayrıca dünya çapında 38 farklı dile çevrilmiş olan romandan uyarlanan mini TV dizisidir. Dizinin yönetmen koltuğunda Christopher Smith oturmaktadır. Türü ise destansı maceradır.
http://www.turkcealtyazi.org/mov/1866570/labyrinth.html

Ortaçağ Avrupası’nda İslam bir sapkınlık olarak görülür. Şeytanın işidir. Müslümanlar da, düşmanlarının Şeytani Olan’la aynı saflarda yer aldığını iddia etmekte gecikmez. Kuran’da Müslümanlara, şeytanın dostu oldukları için gayri müslimlerle savaşmaları söylenir. Persler’in kadim inançlarını benimsemiş olan her iki taraf da, dünyayı iyi ve kötü şeklinde ikiye ayrılmış olarak görür. Böylece savaşın ve fetihlerin bütün dehşetini haklı çıkarmış olurlar. Haçlı Seferleri kötü niyetli bir miras bırakır. Harekatın ortasında, Papa 9. Gregory engizisyon mahkemelerini kurar. Dominikan rahipleri tarafından kontrol edilen engizisyon mahkemelerinin görevi, kâfirleri bulup onları yerel prenslere cezalandırılmak üzere teslim etmektir. Engizisyon mahkemeleri, insanlara korkulacak yeterince şey verdi. Onlara korkacakları cehennem alevlerini verdi, ama çok daha önemlisi; bizzat engizisyonun kendisini verdi.

Bir kişiyi, suçlamayı yapanın kim olduğunu veya neyle suçlandığını söylemeksizin tutuklama hakları vardı.

Suçlananlar, masum bulunana kadar suçlu kabul edilirdi. Ve yetkililer ne kadar isterse o kadar süre esir tutulabilirlerdi. Engizisyonu sorgulayan bir kimsenin, hemen şeytanla işbirliği içinde olduğundan şüphelenilirdi. Şeytan ve kötülüğün güçlerine karşı yürütülen savaşta Ortaçağ liderleri, her savaşta olduğu gibi, istihbaratın hayati öneme sahip olduğuna inanırdı. Bu döneme kadar, kilise henüz Hıristiyanlar’a işkence edilmesine resmi olarak izin vermemişti. Ama Musevi ve Müslümanlar’a işkence etmek kabul edilebilir birşeydi. Fakat 1252 yılının Mayıs ayında, Papa 4.Innocentius, kafir olduğundan şüphelenilen Hıristiyanlar’a işkence edilebileceğini duyurdu.Ta ki şeytan için çalıştıklarını itiraf edip yandaş komplocuları ihbar edene kadar. Bir kez birisinin, şeytanın hizmetkârı olduğuna dair bir tartışma başlattınız mı, onu artık, kendisine her şeyi yapabileceğiniz bir duruma sokmuş oluyordunuz. Çünkü “iyiliğin güçleri adına çalışma” gerekçeniz oluyordu. Genellikle kâfirlikle suçlanan bir insanın, kendisini temize çıkarmasına olanak yoktu. Ne derse desin, kâfir olduğu için dolayısıyla şeytanla işbirliği içinde olduğu için, söylediği her şey yalan sayılıyordu. Ama işkencecilerin her istediklerini yapma hakları yoktu. Katı talimatlara uymak zorundaydılar. 13. yüzyılın ortalarında, Papa 4. Innocentius‘a göre teorik olarak, işkence sınırlı olmalı kan akıtılmamalı işkence gören kişiye ciddi kalıcı zarar vermemeliydi. Ama pratikte bu talimatlara harfiyen uyulmuyordu. Ama psikologların “rasyonalizasyon işlemi” olarak adlandırığı birşey vardı. İşkenceciler gerekçe olarak şöyle diyebiliyordu:

“Ölümsüz ruhunu kurtarmaya çalışıyoruz!”

“Seni cehennemdem uzak tutmaya çalışıyoruz!”

“Şeytanın sana ulaşmasını önlemeye çalışıyoruz!”

Asıl demek istedikleri ise şuydu: “Vergilerinizin tadını çıkarmayı tercih ederiz.”

Bütün Avrupa’da, güya şeytana karşı kullanılması gereken bütün yeni güçler, vicdansız insanlar tarafından zenginlik elde etmek veya düşmanlarını kötülemek için kullanılmıştır. 1307’de Fransa Kralı 4. Philip (Adil Philip), Tapınak Şövalye liderleri için büyücülük suçlamasında bulunur. Bunlar Haçlı Ordusu’nun çok zengin şövalye takımıdır. Philip şövalyeleri, güya satanik bir figür olan Baphomet isimli bir pagan putuna tapınmakla itham eder.

Tapınak Şövalyeleri, Ortadoğu’da müslümanlarla müzakerelerde bulunmuştu. Ve batı Avrupa’da bazı insanlar, onların müslümanlarla işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Ve herkesin “bildiği gibi” müslümanlar, tırnak içinde tabi onlara göre büyücülükle meşguldü. Bundan yola çıkarak Tapınak Şövalyeleri’nin de büyücülük işine karışmış olabileceği düşünüldü. Şövalyeler, Cuma gününe denk gelen 13 Ekim 1307tarihinde saldırıya uğrayıp yok edildiler. Kral Philippe le Bel’in, kahyalarına verdiği kapalı zarf emirlerinde emrettiği gibi., bütün şövalye kalelerine aynı anda saldırı düzenlendi. Tapınak Şövalyeleri’nin yok edildiği günden beri ayın 13’üne denk gelen Cuma günleri uğursuz kabul edilir.Bir şekilde şeytani güçlerle bağlantılı olduğuna inanılır. 1320 yılında, şeytana karşı açılan savaşta bir gelişme daha olur. Papa 22. John engizisyon mahkemelerine, her türlü büyü, efsun veya ruh çağırma olayını hedef almasını emreder. Duyulan büyük endişenin sebebi, şeytan çıkarma teknikleriyle iblisleri uzaklaştırmayı bilen ahlaksız rahiplerin, aynı tekniği şeytanı çağırmak için kullanabilecek olmalarıdır.

Şeytanı çağırmak için kullanılabilecek formüller, Latince formüller ve ayinler

Bir kez şeytana emir verebileceğiniz güçte Latince bir formülünüz olursaaa  Eh, benim böyle bir formülüm olsa şeytana çamaşırlarımı yıkamasını emredebilirim  Böyle bir gücü hoşlandığım bir kadını yatağa atmak için kullanabilirim  Falcılar, ruh çağırma tekniğiyle iblislere emir vermek ile ilgilenir, onlara başka şeyler yaptırmak için kullanırlar. Mesela bir iblis beni zengin yapabilir. Benim için gizli bir hazineyi bulabilir. Her tarafta falcıların ve cadıların olduğu, bunların iblisleri uyandırıp, şeytanla anlaşmalar yaptıkları korkusu, bütün Avrupa’ya yayılır. Engizisyon mahkemesi tarafından ilk incelenen vakalardan birisi, İrlanda’nın Kilkenny şehrinde olur. 1324’te bir miras kavgasında, şehrin en zengin kadınlarından biri olan Dame Alice Kyteler büyücülük, kafirlik ve Robin isimli bir iblis sevgiliye sahip olmakla suçlanır. Kilkenny’de bir toprak sahibi olan Dame Alice Kyteler pek çok kez evlenip boşanmıştı. Dolayısıyla üvey çocukları, önceki kocalarının topraklarına el koymak için onları zehirlediğini söyleyerek bu kadın hakkında dava açmıştı. Ve onları büyü yaparak zehirlediğini, ya da öldürdüğünü iddia ettiler. Alice İngiltere’ye kaçmayı başarır. Şanssız hizmetçisi Petronella ise işkence görür ve kazıkta yakılarak öldürülür. Falcı, büyücü ve cadılara karşı başlatılan kampanya, 300 yıl sürdü ve 60-300 bin kişinin ölümüne sebep oldu. Kurbanların çoğu kadındı.Kadınların şeytana uymaya, günah işlemeye, ayartılmaya daha meyilli oldukları düşünülüyordu. Ayrıca erkeklerden daha az entellektüel oldukları da düşünülüyordu. Kadınlar, hayvanlara daha yakın olarak görülüyordu. Bunun sebebi biraz da, baştan çıkarılmaya daha yatkın., ve maddi hazlarla daha kolay baştan çıkarılabiliyor oluşlarıydı. Engizisyon şüphelileri toplayıp sorguya çekerek dehşet verici faaliyetlerini sürdürürken, pek çok rahip ve jüri üyesi, her şeyin varsayımlar üzerinden yürüdüğü endişesi duymaktadır. Belki de buldukları cadılardan daha fazlasını gözden kaçırıyorlardı.

Ama bir insanın, şeytanın yardımcılarından biri olduğunu nasıl anlardınız?

 Bunun için standart bir teste ihtiyacınız vardır. 1486’da iki alman Dominikan rahibi, engizisyon üyeleri için Malleus Maleficarum isimli bir ders kitabı yayınlar. Cadıların Çekici. Kitapta zekice kurgulanmış bir çıkmaz sokak vardı. Buna göre, sadece cadılık değil, “cadılara inanmamak” da kâfirlik sayılıyordu. Malleus Maleficarum, “İnsanı yiyip bitiren bu şeytani asalaklardan nasıl kurtulunur”konulu bir kullanım kılavuzuydu. Cadıların ne olduğunu, cadıların neler yaptığını açıklayan bir kitaptı. Malleus Maleficarum bir engizisyon yargıcına bilmesi gereken herşeyi söyler. Cadıların vücudunda şeytanın izi vardır. Bir doğum lekesi veya siğil. Tenlerine sihirli otlar sürerek uçabilirler. Ve Sabbath isimli şeytana tapma ayinlerinde toplanırlar. Bu ayinlerde, Hıristiyan ayinlerinin çarpıtılmış halini gerçekleştirirler. Kafirce bir saygı gösterisi olarak şeytanın poposunu öperler. O günlerde gerçekten de bir korku vardı. Malleus Maleficarum’un bu kadar çok satılmasının ve bu kadar fazla baskı çıkarmasının sebebi buydu. Ve hala da basılmaktadır. Malleus Maleficarum’un yazılmasından 30 yıl sonra, Martin Luther Protestanreform hareketini başlatır ve Hıristiyan kilisesini ikiye böler. Protestan ve Katolik olmak üzere her iki mezhep de, diğerinin şeytani olanla işbirliği içinde olduğunu iddia eder. Her iki mezhep de satanistleri bulmak için Malleus Maleficarum’u kullanır. Hem de sadece onları yok etmek için değil  Cadı avı, bir nevi bilimsel araştırmadır. Ana tema şudur; eğer cadıları ve şeytanı anlayabilirseniz, onlarla savaşabilirsiniz de. Bütün bu cadı avı meselesi, neredeyse entellektüel bir araştırma projesi gibidir. İblislerin ne yaptığıyla ilgili veri toplanması gereklidir. Bu yüzden birkaç cadıyı daha sorguya çekip biraz daha veri elde edilmesi gerekiyordu ki elde ettiği verileri kitabına koyabilsin. Bilimsel araştırmanın en önemli noktası budur. Şeytanla ilgili histeri bütün Avrupa’da, Protestan ve Katolik ülkeleri aynı ölçüde etkiler. İskoçya’da, Avrupa’daki en eğitimli krallardan biri olan 6. James, bu çılgınlıktan öylesine etkilenir ki şeytan ve büyücülükle ilgili bir kitap yazar. Kitabın ismi Demonoloji’dir. (İblis bilimi) James’in kitabı, şeytana tapan cadıların her yerde olduğunu ve devletin güvenliğine yönelik en büyük tehdit olduklarını kanıtlamayı amaçlar. Çevresini o çok korktuğu şeytanlardan koruyacak, çoğu dindar olan danışmanlarla doldurmuştur. Onları her yerde görüyordu. James bu konuda kesinlikle çok militandı, bir savaşta olduğunu düşünüyordu. James şeytana ve kötülüğün güçlerine karşı savaşına devam ederken bile, şeytan, James’in kraliyet tacını elinde tutmasını sağlıyordu. James her zaman şeytan figürünü işaret edip, “Ben olmasaydım, bakın benim yerime ülkeyi kim yönetecekti.” diyebiliyordu. Bütün bunlar oldukça korkutucudur. Aynı zamanda da James için oldukça tatmin edicidir. Sorguya çekilen cadılardan birine sorulmuş:

 “Şeytan neden kralımıza saldırıyor?” Vecadı, elimizdeki itiraf kayıtlarına göre güya şöyle demiş:

“Şeytan saldırıyor çünkü Kral James, şeytanın dünyadaki en büyük düşmanıdır.”

Amerika kıtasındaki yenidünya, Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilince, şeytan da onlarla birlikte yolculuk eder. 1600’lerin sonunda kıtaya ulaşan püriten İngiliz sömürgecileri, şeytanın gücüne kuvvetli bir inancı olan kimselerdir. Püriten olmayan herkesin, şeytan tarafından yönetildiğine ve özellikle kadınların, şeytanın gücüne karşı dayanıksız olduğuna inanıyorlardı. Püriten cemaatlar diyebileceğimiz topluluklar kurdular. Geriye kalan Hıristiyan dünyası için kuvvetli bir örnek teşkil etmek istiyorlardı. Eğleniyorsanız, veya grup halinde şarkı söyleyip dansedip içki içiyorsanız, bu türden bir eğlence şekline karşı olanlara göre, bardaklarınızı şeytanın doldurduğu kesin birşeydi.

1688’de Boston’da, Mary Gloverisimli İrlandalı bir çamaşırcı kadın, müşterilerinden birisinin çocuğuna büyü yapmakla suçlanır. Şeytanla işbirliği içinde olduğunun kanıtlarından birisi evinde bulunan çok sayıda bez bebektir. Mary Glover hem bir İrlandalı hem de bir hizmetçiydi. Ana dili Galceydi. Ve cadı olmadığınızı kanıtlamanız gereken testlerden birisi de İsa’nın öğrettiği duaları okumaktı. Bu dilsel farklılık, onların algısına göre “kafirlik” yapmadan İsa’nın öğrettiği duaları okuyamadığı anlamına geliyordu. 1688 yılında cadı olma suçuyla asılarak öldürüldü. Mary Glover asıldıktan 3 yıl sonra, 32 km’den az uzaklıkta bulunan Massachusetts eyaletindeki Salem kasabasında 3 genç kızın şahitliği, büyük çaplı bir idam olayına sebep olur. Bazı çocukların, cadıların gönderdiği ruhlar tarafından ele geçirildiği söylendi. Bu çocuklar şahit sandalyesinde otururken “ruhu ele geçirilen kişi”yi etkili bir şekilde canlandırıyordu. Salem cadı avında 150 kişi tutuklanır. 19 erkek ve kadın, asılarak veya ezilerek öldürülür. 17 kişi hapiste ölür. Hikayenin en ironik kısmı da, Salem jürisinin daha sonradan özür dileyerek hataları için şeytanı suçlamasıdır.

1700’lere gelindiğinde, Amerika ve Avrupa’daki cadı çlıgınlığı neredeyse sona ermiştir. Dünyaya yeni ve bilimsel bir bakış açısı yerleşmektedir. 18. yüzyıldaki aydınlanma çağında kazanılan modernizm, aslında dinleri, batıl inançları ve tüm bunları defetti ve basitçe şöyle dedi:  “Bunlar karanlık çağlara ait şeylerdir artık modern dünyada yaşıyoruz, biz verilere inanırız. Biz bilime inanırız. Dindar olmak istiyorsanız o sizin kişisel tercihinizdir. Gidip başka bir yerde bu inancınızı yaşayabilirsiniz.”Cadı avları bitmiş olsa da, ve Avrupa ile Amerika’daki eğitimli sınıflar şeytanın varlığını bile sorgulamaya başlamış olsa da, sıradan halkın peri masallarında şeytan yaşamaya devam etti. Ama cadı avcılarının korkunç ve dehşet verici şeytan tasvirinden çok farklıdır. En çok sevdiklerimden birisi çok güçlü bir nalbant olan Dunstan’a aittir. Şeytan ona gelir ve ayakkabılarının değiştirilmesini ister. O da kor halindeki iki maşayla şeytanın burnunu yakalayıp onu dışarı atar. Ve bu çok çok farklı bir şeytandır. Haddini bildirebileceğiniz türde bir şeytandır artık. O zamana kadar şeytan, çirkinliğinin bir kısmını ve bazı kaba özelliklerini kaybetmiştir. Hatta çoğu zaman çökmüş aristokrasinin bir bireyidir. Sosyetik grupların içine karışan, şık kıyafetler içindeki yakışıklı bir beyefendidir. Yunanlıların yeraltı tanrısı ve kadim gnostik kafirlerin şeytanı Hades gibi bu şeytan da zenginlik, güç ve seksten meydana gelen maddi dünyayı kontrol eder. Ona ruhunuzu vermeye söz verirseniz, bütün bunları size sağlayabilir.

En ünlü şeytan masalı Faust ile ilgili olandır. Zeki ve üçkağıtçı Mefisto karakterindeki şeytan, Faust’a tüm dileklerini yerine getireceğine söz verir. Ama bir bedeli vardır. Pek çok falcının ya da büyü kullanan insanın ilgilendiği konu, kadınları nasıl yatağa atacaklarıdır. Faust da aynı şeye ilgi duyar ve Truva’lı Helen de dahil olmak üzere birçok kadını elde eder. Faust’un şeytanla girdiği pazarlık, Faust için felaketle sonuçlanır. Mefisto alacağını alır ve Faust korkunç bir şekilde ölür. Sonsuza kadar cehennemde kalması için şeytan tarafından götürülür.

Dinlerin gücü azaldıkça, ve rahiplerle kralların çağı, yerini devrim ve demokrasi devrine bıraktıkça, yeni bir şeytan sahneye çıkar.Bu şeytan, Hıristiyan geleneğindeki hain iblisten tamamen farklıdır. Hüzünlü ve yalnız bir karakterdir. Zalim ve baskıcı bir tanrı kılığına girmiş olan gaddar otoriteye karşı savaşan bir kahramandır. Şeytan, artık cesur ve yakışıklı bir asidir. Dolayısıyla elinizde artık romantik bir şeytan tasviri vardır, zalim ve kötü kalpli bir kabadayı değil, hatta bunun tam tersidir. Şeytan, “patron”a meydan okuyan “iyi adam”dır.

Romantizm çağında özellikle Byron gibi şairleri görüyoruz. Byron, karanlık ve kötücül olup bir geçmişi de olan, Byron’ca bir kahraman yaratmıştır. Dolayısıyla şeytan, çekinilecek ya da korkulacak biri değil, hayran olunan biridir. 20. yüzyılda, şeytanın durumu kötüye gitmeye başlar. Artık ne korkulan ne de hayran olunan şeytan, bir eğlence sembolü haline gelir. Ticaret hayatına bile atılır ve şarap, çikolata ve bira satışına yardımcı olur. Pazarlama çağında ve tüketim toplumunda şeytan, eskimiş bir markaya yasak olanın cazibesini getirebilirdi. “İyi ile kötü arasındaki vahiysel bir savaş” tanımından beri çok yol katedilmiştir. Şeytanın bir eğlence simgesi haline gelmesi, 20. yüzyıla damgasını vuran bir olaydır. Şeytanın, ilgilenmesi gereken insanlardan daha iyi veya daha kötü olmadığını görüyoruz. Sadece insanlar arasındaki herhangi bir insandır. Şeytana haddi bildirilmiş gibidir. Karanlıklar prensi, afacan bir iblisciğe dönüşmüştür. Ama kaderin şaşırtıcı bir cilvesiyle, 1960’larda farklı bir şeytan; 19. yüzyıldaki devrimcilerin hayran olduğu o cazibeli asi çocuk, şaşırtıcı bir şekilde geri döner.

Batının siyasi yapısını kutsallaştıran herşeye karşı bir başkaldırma eğilimi vardı. Ve bu yapı Hıristiyan’dı, kapitalistti ve savaş yanlısıydı. Dolayısıyla karşı kültür, bu yapının karşıtı olan her şeyi araştırmaya başladı. 1966’da Anton LaVey isimli esrarengiz bir şovmen San Francisco’da Şeytan Kilisesi’ni kurdu.

Biraz din, biraz da para kazanma şamatası ile Şeytan Kilisesi, renkli manşetlere konu olur, ki bunların çoğu da şöhret derdinde olan LaVey‘in kendisi tarafından teşvik edilir. Açgözlülüğe inanıyoruz. Bencilliğe inanıyoruz. İnsanı motive eden her türlü şehvani duyguya inanıyoruz çünkü bunlar insanın doğal hisleridir. Kendisine Romanyalı’lardan gelen Anton Szandor LaVeydiyordu. Ama aslında 1930 yılında Illinios eyaletinin Cook kasabasında doğan Howard Stanton Levey idi. Evinde haftasonu konferansları ve cadı toplantıları düzenliyordu. Ve insanlar gelip adam başı 2 dolar ödüyordu. Sonunda gazeteci olan bir arkadaşı gelip şöyle dedi: “Biliyor musun, bir fikrim var. Bu olayı bir kilise haline getirsene. Acaip para kazanırsın!” Ve tabi ki, o da aynen böyle yaptı. Animatörden manipulatöre ve dahi bir filozofa kadar pek çok sıfatla tanımlandı. İşin aslı, bu tanımların bir karışımıydı. Doktorlar, avukatlar, üniversite öğrencileri, fabrika işçileri, çiftçiler kimi ararsanız vardı. Toplumun her sınıfından takipçileri vardı. Çoğu kameralar için kurulmuş olan yapay ayinlere rağmen, ne LaVey ne de takipçileri gerçekten şeytana inanmaz. LaVey’in hayran olduğu şey; asi, konformist olmayan ve sistemi kızdıran bir şeytandır. Tahmin edildiği gibi, Amerikan halkı hem hayran kalmış hem de öfkelenmişti.

LaVey’in Şeytan Kilisesi’nin öncülük ettiği 60’ların büyü hayranlığı, 1967’de Hollywood’dan güçlü bir destek görür. Manhattan’da yaşayan satanistleri konu alan karanlık bir hikaye olan “Rosemary’nin Bebeği”filmi müthiş ve beklenmedik bir sükse yapar. Roman Polanski‘nin bu başyapıtında, kahramanların zararsız komşuları aslında, Karanlıklar Prensi’ne, dünyaya hükmedecek bir evlat kazandırmaya yardım ettikleri satanist bir komplonun içindedirler. Rosemary’nin Bebeği’nin sonunda şeytan amacına ulaşır. Ama bu filme Hıristiyanlar’dan gelen karşıt tepki, 1973 yılında gişe rekorları kıran The Exorcist (Şeytan)filmiyle olur.

Bu sefer, genç bir kızı ele geçirmiş olan şeytan iki rahiple betimlenen, iyiliğin güçleri tarafından yenilgiye uğratılır. Kadınların şeytanın tahriklerine özellikle yatkın olduğuna dair eski inanç, Salem cadı mahkemelerinden iki asır sonra yeniden canlanmış oldu. Hollywood’un gücünü küçümsemekle büyük bir yanılgı içine düşeriz. Bence en büyük etkisini The Exorcist filmi zamanlarında gösterdi. Film hakkında konuştuğum ve özellikle Hıristiyan bir çevrede yetişmiş olan insanlar arasında, filmden çok korkanlar ve morali bozulanlar oldu. İyilik ile kötülük arasındaki savaşla ilgilidir ama “kötülük”yepyeni bir boyuttadır ve çok kişiseldir. Şeytan tarafından ele geçirilmiş olmak neredeyse moda haline geldi. Ruhu ele geçirilmiş rolü yapan insan sayısında patlama oldu. Şeytan tarafından ele geçirildiğine inanan kişilerce şeytanı çıkarmam için çağırıldığım oldu. Ve buna inanmalarına sebep olan insanları gördüm. Ve bütün bunlar çok şiddet dolu, çok etkileyici ve çok da dokunaklı olabilir. Ama bir insanın ruh sağlığını çok ciddi anlamda tehlikeye de sokabilir. Hollywood’un, şeytan tarafından ele geçirilme ve şeytana tapma ile ilgili hikâyelerin çok para kazandırdığını keşfetmesi, cadı avı günlerinden beri sönmüş olan bir paranoyayı yeniden alevlendirir.

1980’lerde, organize satanistlere ait geniş çaplı bir komplo teorisi, medyada hızla yayılır. “Satanik Panik” olarak bilinen bu olayda, Hıristiyan grupları, yaygın çocuk istismarı ve 10 binlerce çocuk kaçırılma vakasının sorumlusu olarak satanistleri gösterir. Satanik Panik kısmen, satanist ayinlerde istismar olduğu yönündeki suçlamalarla başladı. Kendilerine satanist diyen insan gruplarının, insanları ve çocukları alıp, onlara zarar verdiklerine inanılıyordu. Çocukların kaybolmasıyla, kurban edilmeleriyle ve ayinsel cinayetlerle ilgili her çeşit karanlık iddia vardı. Yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atıldığında FBI nihayet Amerika’da geniş kapsamlı bir araştırma yayınlar. Bu araştırmayla, satanistlere yönelik istismar suçlamalarının hepsinin asılsız olduğu ortaya çıkmış olur. İnsanın kendi doğasıyla ilgili dehşet verici şeylerden birisi, histeriye çanak tutmasıdır. Bu durum tarihin her aşamasında görülür. Bence bu özelliğimiz bugünlerde daha da şiddetlendi. Çünkü histeriyi yaymanın en etkili yollarından birisi modern telekomünikasyon sektörüdür.

Eğer satanist dinlerin müritlerinin çoğu doğaüstü bir şeytana inanmıyor ve şeytana dua etmiyorsa, o halde şeytan neyi temsil ediyor?

 Bazı satanistler şeytanın, “değişimin ruhunu”simgelediğini söylüyor. Birçok insan Satanizm teriminden korkar. Birçok insan otomatik olarak satanistlerin kötü insanlar olduğunu düşünür. Tanıştıkları herhangi birisinden ne kadar korkuyorlarsa, bir satanistten de ancak o kadar korkmalılar. Bazıları için Satanizm’in anlamı, muhalefet ve dengedir. Alternatif düşüncedir, şeytanın avukatlığını yapmaktır. İyi ve kötü diye birşey yoktur. Örneğin bir fare için kedi, sivri dişleri olan korkunç ve kötü kalpli birşeydir. Ama kedi sahibi için kedisi cennetliktir. Kendi gerçekliğimizi yaratırız.

Satanizmin bütün olayı budur. ABD’de yapılan araştırmalara göre, Amerikalılar’ın neredeyse yarısı şeytanın gerçek olduğuna inanıyor. Dindar olmayan insanlar bile dünyayı belirgin olarak iyi ve kötü şeklinde ikiye ayırıyor. Eski Persler’e Zerdüşt tarafından öğretilen muhalif ilkeler  Aksine, son olaylar bu inancı daha da güçlendirdi. 2001’in Eylül ayında, Dünya Ticaret Merkezi’ni yerle bir eden terörist saldırılar, Amerikalılar’ı derinden şok etti. Birçok insana göre, sanki kötücül güçler harekete geçmişti. Bu olayın, iyi ile kötü güçler arasındaki bir hesaplaşma olduğuna inanmak kolaydı. Amerikan hükümetine ve Amerikan halkının çoğuna göre, saldırıların sebebi, siyasetten daha fazlasıydı. Hiçbir zaman sorgulamayacağımız gerçekler öğrendik. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır. Ya bizimlesindir, ya da bize karşısındır. Ve eğer bize karşıysan, genel anlamda şeytanla el ele çalışacaksın demektir.

Reagan kötülük imparatorluğu hakkında konuşmuştu. Bush kötülüğün merkezinden bahsediyor. Bunların hepsi, eski geleneksel dualist düşünce şekilleri. 9/11 saldırılarının ardından, cumhurbaşkanı Bush, vahşetin sorumlusu olan Usame bin Ladin’i yakalama görevini, Korgeneral William G. Boykin’e verdi. Ama Boykin’e göre Amerika’nın gerçek düşmanı bin Ladin değildi. Korgeneralin sözleri aynen şöyle: “ABD’nin düşmanı, Şeytan isimli bir adam.” 2001’den beri, terörle mücadelede ABD ve diğer devletler tarafından alınan acımasız önlemler, tuhaf bir şekilde 400 yıl önce şeytanla savaşırken alınan önlemlere benziyor. Davası görülmeden yapılan tutuklamalar, gizli duruşmalar kimden geldiği bilinmeyen ihbarlar ve işkenceler. Kötü davranışı ve hakların yok sayılmasını haklı çıkarmaya yönelik benzer bir tutum görüyoruz. Terörle mücadelede düşman olarak algılananlara karşı işkence kullanımını haklı çıkarma çabası içindeyiz.

Kötülükle savaşıyorsanız, sanırım sonunda, savaştığınız kötülüğün kendisine dönüşüyorsunuz.

Bush, Irak’ın istila edilmesi için “Haçlı Seferi” tanımını kullanmıştı.Kâfirlere karşı yapılmış olan o tarihi Haçlı Seferleri’ne benzerliği şaşırtıcıdır. Üstelik artık eski tanıma, savaş meydanlarındaki düşmanın sadece askeri rakipler değil, aynı zamanda saf kötülüğün elçileri olduğu inancını da eklemişlerdir. 2004 yılının Kasım ayında, Amerikan birlikleri Irak’ın Felluce kasabasına büyük bir saldırı düzenlediğinde kıdemli subaylardan Yarbay Gareth Brandl, kendisine göre düşmanın kim olduğunu düşündüğünü açıkça ifade etti. Düşmanın bir suratı var. İsmi Şeytan ve şu anda Felluce’de. Ve biz onu yok edeceğiz.

Abartıdır. Mit uydurmaktır. Şiir yazmak gibidir. Eğlenceli olabilir ama çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. Şeytan bilgisinin çoğu insan yapımı bir şeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapma izni vermiştir. Bu nedenle artık cehennemi kapatıp şeytanı nihayet uzaklaştırıp ondan kurtulmalıyız.

*************************

ALLAH TEÂLÂ, KUR’ÂN-I KERİM’DE BUYURDU Kİ;

Kafirler iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” (2/14)

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (2/168)

Ey iman edenler, hepiniz topluca “barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (2/208)

Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (2/268)

İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun. (3/175)

İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (4/76)

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. (7/27)

Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (7/30)

Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (7/200-202)

“Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Allah) Dedi ki: “İşte bu, bana göre dosdoğru olan yoldur.” “Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur.” (15/40-42)

Andolsun Allah’a, senden önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)

Ve de ki: “Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.” (23/97)

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)

“Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (25/29)

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden,’ günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (26/221-223)

“Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;”(36/60)

Onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir. (37/65)

Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (41/36)

Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen).” (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız. (43/36-39)

Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır. (43/62)

Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. (47/25)

Şüphesiz ‘gizli toplantıların fısıldaşmaları’ (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah’ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler. (58/10)

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (58/19)

Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu gibi; çünkü insana “İnkâr et” dedi, inkâr edince de: “Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. (59/15-17)

Andolsun, Biz en yakın olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık. Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)

O (Kur’an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir. (81/25)

**************************************

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel ve Kitabı

 

DANTON (1983) Film


Yönetmen: Andrzej Wajda

Ülke: Fransa, Polonya

Tür:Biyografi | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 12 Ocak 1983 (Fransa)

Süre: 136 dakika

Dil: Fransızca

Senaryo: Jean-Claude Carrière, Stanislawa Przybyszewska, Andrzej Wajda

Müzik: Jean Prodromidès

Görüntü Yönetmeni: Igor Luther

Yapımcı: Margaret Ménégoz, Barbara Pec-Slesicka, Emmanuel Schlumberger

Oyuncular :Gérard Depardieu, Wojciech Pszoniak,  Anne Alvaro, Roland Blanche, Patrice Chéreau

Özet

Robespierre’in önderliğinde Halk Koruma Komitesi bir çok infaza sebep olmuş ve ülkede terör estirmiştir. Bunu öğrenen Danton ülkesinin geri çekilmesinden dolayı Paris’e 1973 Kasımında geri dönmüştür. Arkasına halkın da desteğini alan Danton daha önceki müttefikleriyle çatışmaya girer. Ancak Robespierre, Danton ve yandaşlarını yakalayarak devrim mahkemesi öncesi giyotinle idam etmeye çalışır.

Filmden

 ” Neden hala ekmek vermiyorlar?

Savaşı neden gösteriyorlar. Ekmeği depolamalarının savaşla ilgisi yok. Bu sadece bir numara. Bunu kim yapıyor? Hükümeti gözden düşürmeye çalışanlar. Ayaklansınlar diye insanları aç bırakıyorlar.

- Ya da bizzat hükümet yapıyor.

- Bunu neden yapsın? Güç yozlaştırır. Eski bir hikaye

**

”Despotizmin kitabında şu yazar: Bir suçluyu elden kaçırmaktansa çok sayıda masumun ölmesi yeğdir. Halkın Kurtuluşu Komitesi despotizmin geçerli bir yol olduğunu görmüştür. Komite büyük sebeplerin küçük kötülükleri  unutturacağı konusunda ve özgürlüğün de  bir çocuk gibi olgunlaşmak için acı ve göz yaşına   ihtiyacı olduğu hususunda Machiavel’yle hem fikirdir. Gerçekte birini özgür kılmak için az da olsa  İnsanlar özgürlük hakkını onu istedikleri gün kazandılar. Despotizme karşı son korunacak şey ise basın özgürlüğüdür.

**

aynı şekilde bizler de sadece  terör ile yönetmek zorunda kalırız. Bunun anlamını biliyor musunuz? Terör umutsuzluktan başka bir şey değildir. Evet Billaud korkuyorum. Korkuyorum. O kadar korkuyorum ki terörden kaçınıyorum. Her tür uzlaşmaya hazırım en kötü aşağılama ile küçük düşürülmeye de.

**

Her şey bizim düzeyimize dönmeli. Şimdi. Hemen. Devrimci süreci durdurmak devrimin ölümü olur. İnsanların istediği huzur için içinde yemek ve uyumak. Ekmek yoksa ne yasa vardır ne özgürlük ne de adalet ne de cumhuriyet.

**

Tek istediğin bu değil. Aynı adamların hükümette uzun süre kalması iyi değildir. İktidar mı düşlüyorsun? Düşlemiyorum; sahibim. Tek ve gerçek iktidara; sokaklara! Çünkü ben sokaktaki adamı anlıyorum o da beni. Bunu sakın unutma. Ben unutmuyorum. Ama sen de sakın sokaktaki adamın mutluluğuna engel olacak  hiçbir şeyin önünde diz çökmeyeceğimi unutma! Sokağı mutlu etmek istiyorsun! Ama halkın ne olduğunu bile bilmiyorsun! Halk hakkında ne biliyorsun? Hiçbir şey! Kendine bir bak!

**

İnsanların mutluluğunu istiyorsun ama insan bile değilsin. Sana halkı göstereyim mi? Gel sokaklarda biraz yürüyelim.

**

Giyotinci olmaktansa giyotinde ölmeyi yeğlerim.

**

“Bu bir siyasi dava. Ve politika bir sisteme uyar; adaletle hiçbir ilgisi yoktur.”

**

Ben ölmek istemiyorum. Yaşamaya hakkım var.

Haklara ancak koruyabildiğin sürece sahipsindir.

**

Birey kitlerin üstündedir.

**

. Madem hükümet bizi suçluyor biz de hükümeti suçlayacağız. Ve tek bir yargıç vardır: Halk.

**

Bu arada eğer halkın kafasına kuşku tohumları ekebilirsek.

**

Danton davası tam bir ikilem. Davayı kaybedersek tüm devrim yok olur. Eğer kazanırsak muhtemelen yine aynı şey olur.

**

Ben bir yargıcım. Senin özel celladın değilim.

Sen bir cellatsın! Benim hizmetimde değil ama! Halkın hizmetindesin!

Sen adaletin istediği yargıçsın. Sana Cumhuriyetimizin düşmanlarını gönderiyoruz! Görevin onları yargılamak değil ortadan kaldırmak! Evet.

**

Artık kanun sizinle değil. Cumhuriyetin çıkarları söz konusu olunca her şeye hakkımız olduğunu unutma.

**

Sanık Danton az önce sizi dinledik artık söz alma hakkınız yok! Daha yeni başladım! Bu mahkeme sözümü tamamlayınca bitecek ben!

Fransız halkı! Ben Danton sana sesleniyorum! Beni senden başka kimsenin yargılama hakkı yok! Kongre neden bize tanık göndermekte gecikiyor?

Onları istiyorum! Burada! İki komitenin de kamuoyu mahkemesi önüne çıkmalarını talep ediyorum! Böylece iki taraf konuşacak sen halk olarak kimin suçlu olduğuna  karar vereceksin; ben mi yoksa güçlü komite mi?

 Sanık Danton halka hitap etmeyi bırak! Yoksa söz hakkını alırım! Burada beni komploculukla mı suçluyorlar?

Evet onu iyi bilirim. İşlediğim suç komploydu. Kalbimin sırrını bizzat kendime karşı komploya kurban verdim. Barış için komplo kurdum ateşkes için yasalara saygı için halkın huzuru için mutluluk ve adalet için komplo kurdum. Bunlar hata evet evet çünkü hata gibi gösteriliyorlar. Ama ne olduklarını biliyorum  ve hepsini üstleniyorum. Ama onları sadece onları üstüme alıyorum. Hatalarımdan bir başkası ise popüler ve güçlü biri olmak; oysa uzun ve dingin bir yaşamı sadece sıradanlık  ve bayağılık garanti edebilmekte. Hayatta kalmak istiyorsanız sevilmeyeceksiniz. Bu yeni icat ettiğimiz yasalardan biri; Şimdiye dek yazılmış tüm yasalardan çok ama çok daha güçlü bir yasa. Halkın sevdiği güçlü insanlara yazık! Yaşasın vasatlar; suskunlar  bürolarındaki yalnızlıkta acı çekenler!

Devrim Satürn gibidir; sürekli olarak kendi evlatlarını yer.

 Neden hiç bilmediğim bir kadere itilmek zorundayız; kurtarılmak yerine ölüyoruz? Bu kan seli nerden gelmektedir; nerede duracak?

Tabii bir gün duracaksa?

Devrim fırtınasının frenlenebileceğini sanırdım. Bunun arzu edildiğini sanıyordum. Buna hâlâ da inanıyorum. Soğuk bakışlarınızda gördüğüm şey ölümümün şimdiden yazıldığı; kaçınılmaz olduğu siz bu salona girmeden önce karar verildiği. Merak ediyorum: Acaba yanıldım mı?

Hatalı mıydım?

Bazıları neden farklı düşünüyor. İdeallerine susamışlık hiçbir sınır tanımıyor! Çevrelerindeki insanları görmüyorlar; sadece spekülatörleri görüyorlar kötüleri hainleri! Devrimin ilkeleri adına bizzat devrimin kendisini unutmuşlar! Yeni bir diktatörlük kurmuşlar; eskisinden daha vahşi olanı! Tiranlığa dönmekten korkarken kendileri tiran olmuşlar! Fouquier kan gerektiğini söylüyordu halkın kan istediğini. Yalancı! Yalan yalan. Kan isteyen halk değil sensin! Halkın tek istediği barış içinde yaşamak! Kendi kana susamışlığını halka mal etmeye hakkın yok!

**

Kendi kana susamışlığını halka mal etmeye hakkın yok!

Danton kendine ihanet ettin ihanet! Sadece komplocu bir hükümet düşmanı halkın mahkemesine  bu şekilde hakaret edebilir. Halkın tehlikeli tek düşmanı var. O da hükümet!

**

Özgürlük gözünüzün önünde öldürülürken  buna izin mi vereceksiniz?

**

Sanık Danton :

Başlarımız koparmak istiyorsan sana bu emirleri verenin de bedeni  yakında benimkinin yanında çürüyecek! O bunu iyi biliyor! Beni öldürüyor kendisi de ölecek! Beni katledip tüm izleri silmek istiyorsunuz. Gazetecilerin not almasını yasakladınız. Katipler kollarını kavuşturmuş sandalyelerinde öylece oturuyor. Onlar da emir aldılar hiçbir şey yazmamak için. Her şey kaybolmalı; benim de mi kaybolmamı istiyorsunuz?

 Kaybolmayacağım hayır! Konuşuyorum ve sonuna dek konuşacağım; zira ben ölümsüzüm! Ölümsüzüm çünkü ben halkım! Halk benimle birlikte! Ve siz katiler siz katiler halk tarafından yargılanacaksınız! Ama yine de konuşuyorum   ve konuşacağım. Belki bu salonun havası  bastırılan sesimin yankısını herkesin kulaklarında çınlatır!

**

Şanlı Mahkeme hırsızların yuvası şantajcıların ve pezevenklerin ocağı; Sana tek bir şey söyleyeceğim: Sen tükürmeye bile değmezsin! Konvansiyonun kararına uyarak sanık Danton’u  konuşmaktan men ediyorum! Haydi çıkarın onu! Aşağılık katiller! Bizi susturamayacaksın.

**

- Korkunu gizlemeye çalışıyorsun.

- Hayır hiçbir şey gizlemiyorum. Ben de korkuyorum. Ölümün gözlerine bakabileceğimi sanıyordum. Ama yapamıyorum. Üç ay  en fazla üç ay sonra her şey çökecek. Üç ay veriyorum fazla değil. Hayır bekle. Kendimi iyi hissetmiyorum.

 Tarihe geçmek üzereyken kendini kötü mü hissediyorsun?

Rahat bırak onu! Dikkat bir yerinizi keseceğim. Hayır Giyotin Baba’nın söylediği şeyi düşünüyorum. ”Satır düştüğünde hiçbir şey hissedilmez; hoş bir serinlik hissinden başka hiçbir şey.”

 Ben bir düzenbazım Yıllarca ”Yaşasın erdem” diye bağırdım. Sonra da teslim oldum. Herkesin savunması kendinedir. Bense sivillere teslim oldum.

Haydi çabuk! Haydi! Benim hayatım kısaydı ama güzeldi. Pişman değilim. Beni yakında hatırlayacaksın. Seniyse kimse hatırlamayacak. Evin yerle bir olacak. Kellemi halka gösterebilirsin. O buna değer.

**

Maxime. Bitti artık! Zaferimiz büyük! Halk buna gıkını dahi çıkarmadı. Maxime artık diktatörlüğünü kabul etmelisin şimdi.

 Bana öyle geliyor ki inandığım ne varsa ve uğruna yaşadığım sonsuza dek çöküp gitti. Seni anlamıyorum. Devrim  – Yanlış bir yola saptı. –

Bunu nasıl söyleyebilirsin? Artık ne söylediğimi bilmiyorum. Sen bile artık diktatörlüğün gerekli olduğunu düşünüyorsun değil mi? Ulusun kendi kendini yönetemediğini? Demokrasinin bir yanılsama olduğunu?

**

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

”Madde 1 : Tüm insanlar özgür ve eşit doğar; özgür ve eşit ölür. Sosyal farklılıklar sadece ortak çıkarlar temelinde yaratılabilir.

Madde 2 : Tüm siyasi kurumların amacı insanın doğal  ve tecavüz edileme haklarını korumak ve kollamaktır.

Madde 3: Her türlü egemenlik kavramı sadece halkın içinden çıkmalıdır. Hiçbir grup hiçbir birey halkın  kesin rızası olmadan hüküm süremez.

Madde 4: Özgürlük  başkalarına zarar vermeyen her şeyi yapabilmeyi içerir. Böylece bir insanın özgürlüklerini uygulama ölçüsü aynı hakları uygulamaya sahip toplumun  başka bireylerinin güvenliğini  tehlikeye atmayacak şekilde sınırlandırılır. Ve bu sınırlar sadece yasalarla belirlenebilir.

http://www.ihd.org.tr/index.php/san-haklarylgeleri-mainmenu-96/156-insan-haklari-evrensel-beyannames.html

THE SECRET “Sır” (2006)


Yönetmen: Drew Heriot, Sean Byrne, Marc Goldenfein

Ülke: Avustralya, ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 26 Mart 2006 (ABD)

Süre: 90 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Rhonda Byrne

Görüntü Yönetmeni: John Hall, Noel Jones, Matt Koopmans

Yapımcı: Glenda Bell, Jodea Bloomfield, Rhonda Byrne

Altyazı Düzenleme: Sertaç DÖNMEZ

Filmden

Bir yıl önce hayatım yıkıldı. Kendimi tükenmiş hissettim, Babam aniden öldü, ilişkilerim bozuldu. O zamanlar farkında değildim, Ama hayatımın en büyük umutsuzluğu, en büyük hediyesini veriyordu. “Mama This Will Help Oxox” (Anne, bu yardımcı olacak.)

Büyük bir “sır”rın ipucunu almıştım. “Sır”rın izini tarihte sürmeye başladım.

“Sır” gömüldü.
“Sır” istendi.
“Sır” ortadan kaldırıldı.
“Sır” topluma hiç açıklanmadı.

Bütün o insanların bunu bildiğine inanamadım. Tarihteki en büyük insanlardı onlar. Tek istediğim bu “sır”rı dünyayla paylaşmak. Bu “sır”rı bilen, yaşayan insanları araştırmaya başladım. Birer birer ortaya çıktılar.

Eğer onun ne olduğunu biliyorsanız. “Sır” size her istediğinizi verir. Mutluluk, sağlık, servet. Bob Proctor (Filozof)
Ne isterseniz yapabilir ya da sahip olabilirsiniz. Dr. Joe Vitale (Metafizikçi)
Neyi seçersek ona sahip olabiliriz, seçimimiz ne kadar büyük olursa olsun. John Assaraf (İş Adamı)
Nasıl bir evde yaşamak istersiniz?
Milyoner olmak ister misiniz?
Nasıl bir iş sahibi olmak istersiniz?
Daha başarılı olmak ister misiniz?
Gerçekten ne istiyorsunuz?
İnsanların hayatında gerçekleşen birçok mucize gördüm. Dr. Michael Beckwith (Spiritüel Öğretmen)

Finansal mucizeler, ruh ve beden sağlığı ya da insan ilişkileri ile ilgili mucizeler. Bütün bunlar “sır”rın nasıl uygulanacağını bilmekle ilgili. Bu, hayatın büyük “sır”rıdır.

SIR

Olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı, “sır”dır. Ralph Waldo Emerson (1803-1882)

Muhtemelen “sır”rın ne olduğunu merak ediyorsunuz. Size nasıl anladığımı söyleyeceğim Hepimiz tek bir sonsuz güçle çalışıyoruz. Hepimiz aynı şekilde yolumuzu buluyoruz. Evrenin doğası o kadar kesin ki Hiç zorlanmadan uzay gemileri yapıyor, Aya insan gönderiyor, İniş anını saniyelik bir farkla bilebiliyoruz. Sizin bir Hintli olmanız ya da Avustralya’da veya Yeni Zelanda’da, Stockholm veya Londra’da, veya Toronto, veya Montreal, veya New York’ta olmanız sorun değil! Hepimiz tek bir güçle çalışıyoruz, Tek yasa: Çekim Yasası.

Sır: Çekim Yasası’dır.

Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz Ve hepsi zihninizde tuttuğunuz suretlerden dolayı size geliyor. ve bu düşüncelerinizdir. Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi, Mesela Babilliler, bunu hep bilirlerdi. Ama bilenler toplumun küçük “seçkin” bir kısmıydı. Sizce neden dünya nüfusunun % 1’i, dünyadaki toplam maddi gelirin % 96’sını kazanıyor?

Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır değil! Düzen böyledir, Onlar birşeyleri anlamışlardır. Onlar “sır”rı biliyorlar. Şimdi siz de “sır”ra ulaşıyorsunuz. Çekim yasasını en basit bakış şekliyle anlatmaya çalışayım: Kendimi bir mıknatıs gibi düşünürsem, biliriz ki mıknatısın bir çekim gücü vardır, çekim yasası da “Benzerler birbirini çeker” der. Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz. Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek, İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek ve bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlar; çekim yasası. En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Eğer burada görebiliyorsanız, burada tutacaksınız.

Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir: Mike Dooley (Yazar) Düşünceler nesnelere dönüşür!

Birçok kişi şunu anlamaz ki düşüncenin bir frekansı vardır. Her düşüncenin bir frekansı vardır. Bir düşünceyi ölçebiliriz. Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: İstediginiz yeni arabayı almayı, ihtiyacınız olan parayı bulmayı, veya ruh eşinizi bulmayı bunların hayalini kurarsanız; O düşünceyle ilgili frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz. Düşünceler etrafa manyetik bir sinyal yayarlar ve bu sinyaller tekrar size dönerler. Bolluk içinde yaşadığınızı düşünün, kendinize çekeceksiniz. Bu her zaman, herkes için işe yarar.

Sorun şu ki: Çoğu insan istemedikleri şeyi düşünür! ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder. Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eğer öylece oturup, birşeylere bakıp kendinizi berbat hissediyorsanız, evrene yolladığınız sinyal budur: “Kendimi berbat hissediyorum.”Kendinize bu cümleyi tasdiklersiniz, bunu benliğinizin tüm katmanlarında hissedersiniz, ve bu size fazlasıyla geri döner. İstediğiniz birşeylere bakıp “Evet bu!” dediğinizde, bir düşünceyi harekete geçirirsiniz. Çekim yasası da bu düşünceye cevap verir ve uygun şeyleri size getirir. İstemediğiniz birşeye baktığınızda ve ona “Hayır!” diye bağırdığınızda onu uzaklaştırmaz, aksine onunla ilgili düşünceyi harekete geçirirsiniz ve bu defa çekim yasası o düşünceyle ilgili şeyleri önünüze sıralar. Evren çekim yasasını temel alıyor

Herşey çekim yasası ile ilgili Çekim yasası her zaman işliyor İnanın, inanmayın, anlayın ya da anlamayın, Her zaman işler. Geçmişi, bu anı, veya geleceği düşünüyor olabilirsiniz. Bunu ister imgeleyerek, ister anılara giderek veya tefekküre dalarak yapın, her şekilde o düşünceyi harekete geçirirsiniz ve evrenin en güçlü yasası olan çekim yasası, bu düşüncenize cevap verir. Yaratım her an devam ediyor. Her anın kendi düşüncesi ya da sürekli bir kuantsal düşünce şekli vardır. Bunlar, sürekli yaratım sürecindedirler, yarattıkça da sonuçları ortaya çıkar. Çekim yasası: “Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın” der. Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır.

Robert adında bir öğrencim vardı. Bill Harris (Terapist) Robert eşcinseldi. Benden online ders alıyordu ve e-mail yoluyla haberleşirdik. Hayatındaki acımasızlıkları yazardı o maillerde. İşyerinde herkes onunla uğraşıyordu. Her zaman ona ne kadar kötü davrandıklarından yakınıyordu. Sokakta yürürken her köşeden onunla uğraşan ve onu incitmek isteyen homofobik insanlar çıkardı! Stand-up komedyeni olmak istiyordu ama sahneye her çıkışında birileri, onunla, eşcinsel olduğu için uğraşıyordu. Tüm hayatı mutsuz ve umutsuzdu Ve tüm düşüncesi eşcinsel olduğu için saldırıldığı idi. Ona olmasını istemediği şeye odaklandığını söyledim. Bana gönderdiğin maillere bak, hep istemediğin şeylerden bahsediyorsun. (Hep zorbalığa uğruyorum, işimden nefret ediyorum.) Bir şeye bu kadar çok odaklanırsan, çok daha hızlı meydana gelir. Sonra gerçekten ne istediğine odaklanmaya başladı ve gerçekten de odaklandı. Sonraki 68 haftada olanlar gerçekten mucizeydi. İşyerinde onunla uğraşanların hepsi ya işi bıraktı, ya başka bölüme alındı, ya da onunla uğraşmaktan vazgeçti Ve o, işini sevmeye başladı. Sokakta onunla uğraşan insanlar da artık yoktu. Komedi gosterilerinde de kimse onunla uğraşmıyordu. Tüm hayatı değişti, çünkü olmasını istemediği, korktuğu şeylere odaklanmak yerine; olmasını istediklerine odaklandı.

Çok pozitif bir bakışımız olabilir ve pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekeriz Veya negatif yönelimli ve kızgın olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi ya da koşulları kendimize çekeriz.

Bilinçli veya bilinçsiz aklınızda tuttuğunuz; sizi (olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun!
Asıl zorluk budur.

“Sır”ra dikkatli bakın Günlük hayatınızda düşüncenin gücüne O, her an etrafımızda Tek yapmamız gereken gözlerimizi açıp bakmak. Çevrenizde çekim yasasının kanıtlarını görürsünüz. En çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız. Siz bir mıknatıssınız. düşünceleri, insanları olayları, hayatları kendinize çekersiniz. Yaşadığız her olayı bu güçlü çekim yasasıyla kendinize çekersiniz. Size sadece istekli düşünce veya hayal kurma çılğınlığından bahsetmiyorum; size daha derin, temel bir anlayıştan bahsediyorum.. Kuantum fiziği gerçekten tam da bu keşfi işaret etmeye başlıyor. “Aklın olmadığı bir evren düşünemezsiniz.” diyor. Aslında algılanan her şeyi akıl şekillendirir. Anlamamanız, reddetmeniz anlamına gelmez. Elektriğin nasıl oluştuğunu da anlamazsınız; ilk başta kimse elektriğin ne olduğunu bilmiyordu; bilmesine de gerek yoktu ama herkes ondan faydalanıyordu.

Nasıl çalıştığını biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, ama bilirim ki elektrikle bir insana yemek pişirebilirsiniz, ayrıca insanı da pişirebilirsiniz!

İnsanlar çekim yasasını anlamaya başladıkça, çoğunlukla önceden sahip oldukları olumsuz düşünceler nedeniyle korkarlar. İki şeyden uzak olmalısınız: bilimsel olarak açıklanmıştır ki, yapıcı düşünce, olumsuz düşünceden 100 kat güçlüdür. Eh, o zaman bunu biliyorsanız , korku azalır.

Zaman tamponu olan bir gerçeklikte yaşıyoruz ve bu gerçekten işimize yarıyor. Düşüncelerinizin anında gerçekleştiği bir çevrede yaşamak istemezdiniz!

Düşüncelerinizin ortaya çıkışı biraz zaman alır ve bu iyi bir şeydir!

Düşüncelerinizi fark etmeli, seçmeli, ve bundan hoşlanmalısınız.

Çünkü siz, kendi hayatınızın şaheserisiniz, siz hayatınızın “Michelangelo”susunuz Yonttuğunuz “Davud” sizsiniz! ve bunu düşüncelerinizle yapıyorsunuz.

Geçmişte bu “sır”rı bilen liderler, “sır”rı sakladılar; böylece “gücü” kendilerinde tutup, paylaşmadılarve insanlar bu “sır”rı bilmediler. İnsanlar, işe gittiler, eve geldiler, çalışmaya devam ettiler. “Güç”leri olmadan koştular, çünkü “sır”rı çok az insan biliyordu.

Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz, iyi veya kötü olmanız fark etmez yere düşersiniz.Hayatınızdaki her şeyi, yakındıklarınız dahil, hayatınıza siz çektiniz! İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki: “trafik kazasını ben çekmedim” “bu durumu ben çekmedim” ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz. bu noktada söylemeliyim ki: evet hepsini siz çektiniz!

Bu anlaması en zor olan kavramdır ama bir kez kavranırsa, hayat değiştirir.

Bu büyük “sır”rın bir parçasıdır. Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman var olduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz.

İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak. Sizden düşüncelerinizi yönetmenizi istemiyoruz, bu sizi çıldırtır. Zihninize farklı yönlerden, farklı objelerden, farklı o kadar çok düşünce gelir ki burada duygusal rehberlik sisteminiz devreye girer. Duygularınız, duygusal rehberlik sisteminiz ne düşündüğünüzü anlamanızı sağlar. Düşünceleriniz, duygularınızı oluşturur. Duygularımız, neyi kendimize çektiğimizi anlamamıza yardım ederler.

Bize göre iki duygu vardır: iyi hissettiren ve kötü hissettiren. Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.

Olumsuz hisler:suçluluk veya öfke veya kırgınlık gibi bunların hepsi aynı iyi hissetmeme duygusunu yaşatırlar. Tüm bu hisler, bize o anda düşündüğümüzün istediğimiz türden bir şey olmadığını söylerler . Bunlara “kötü frekans” ya da “kötü titreşim” vb. de denebilir.

İyi hisler;sevgi, mutluluk, umut gibi bize düşüncemizin isteyeceğimiz türden şeyleri getireceğini söylerler. Yani “şu anda neyi kendime çekiyorum” sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız. Duygularımız bize “doğru yolda” olup olmadığımızı gösterici birer geri dönüş mekanizmasıdır. Daha iyi hissettikçe, istediklerimize daha yakın, kötü hissettikçe de daha uzak oluruz.

Şu anda yaptıklarınız, düşüncelerinizin ortaya çıkışıdır, ve bunlar gelecek yaşantınızı da oluştururlar. ve hislerinizi gözlemleyerek karşılaşacağınız durumun sizi memnun edip etmeyeceğini anlayabilirsiniz. Şu anki hissiniz, oluşmakta olanın mükemmel bir yansımasıdır. Aslında düşündüğünüzden daha çok, hissettiğinizi alırsınız. Bu yüzden insanlar yataktan kötü kalkarlarsa, bir döngü başlatırlar ve bütün gün öyle gider.

Hislerindeki basit değişimlerin günlerini veya hayatlarını etkileyeceğini bilmezler.

Eğer gününüze iyi başlar, mutlu bir ruh hali içinde olursanız herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece çekim yasası ile, mutlu ruh halinizi sürdürecek durum ve kişilerle karşılaşırsınız. İyi ve kötü günlerin hepsi, bu insanların çoğunlukla nasıl hissettiklerine bağlıdır.

Şimdi kendinizi sağlıklı, mutlu, çevreniz sevgi ile sarılmış hissetmeye başlayabilirsiniz, -şu anda gerçek olmasa bile!- Evren ruhunuzla, duygularınızla haberleşecek ve hissettiğiniz yönde tezahür edecek, çünkü siz böyle hissettiniz Temel olarak duygu ve düşüncelerinizle neye odaklanırsanız, onu hayatınıza çeker ve yaşarsınız. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ve oluşanlar her zaman birbirine denktir. İstisnasız her an -istinasız- Anlaması zor, ama kendimizi açmaya başlayabilirsek, sonuçları muhteşem olacak. düşüncelerimizin hayatımıza yaptıklarını, farkındalığımızdaki bu değişimle engelleyebiliriz.

Yaşam boyu, kendi evreninizi kendiniz yaratırsınız. Winston Churchill (1874-1965)

İyi hissetmeniz gerçekten önemli. Çünkü bu his evrene bir sinyal olarak yayılır, ve daha fazlasını size çeker. Ne kadar iyi hissederseniz, o kadar çok mutluluğu kendinize çekersiniz ve bu gittikçe artar. Hüzünlendiğinizde, bunu kolayca değiştirebileceğinizi biliyor musunuz?

Bir müzik yerleştirin, şarkı söylemeye başlayın, bu duygularınızı değiştirir ya da güzel bir şey düşünün, bir bebek düşünün belki sevdiğiniz birini ve onun üzerine yoğunlaşın. Geri kalan her şeyi unutun, sadece onu düşünün. Emin olun, kendinizi iyi hissedeceksiniz. Mesela evcil hayvanlar harikadır, size kendinizi harika hissettirirler. Evcil hayvanınızı sevdiğinizde, bu duygu hayatınıza iyilik getirir. Bu çok güzel bir hediyedir. Hisleriniz aracılığıyla düşüncelerinizi yönlendirmeye başladığınızda ve duygu, düşünceleriniz ve yaşadıklarınız arasındaki uyumu fark ettiğinizde kendi gerçekliğinizin yaratıcısı olduğunuzu bilirsiniz ve uzaktan bakanlar yaşadığınız mükemmel hayata hayret ederler. Bu sırrı öğrenip, uygulamaya başladıktan sonra hayatım rüya gibi oldu herkesin hayal ettiği gibi bir hayatım var ve onu günü gününe yaşıyorum. 4.5 milyon dolarlık bir evde yaşıyorum, uğruna öleceğim bir eşim var. dünyanın değişik yerlerinde tatile çıkıyorum dağlara tırmanıyorum, safariye çıkıyorum ve bütün bunlar devam ediyor çünkü; “sır”rı nasıl uygulayacağımı biliyorum. “Sır”rı kullanmaya başladığınızda hayat gerçekten harikulade olabilir ve olmalıdır da ve olacak da.

“Sır” nasıl kullanılır?

Çoğu insan bana, yaratım sürecinde kendilerinin ve evrenin rolünü sorar. şimdi buna bakalım. Şu örnek üzerinden anlatalım: Alaaddin ve sihirli lambasını biliyorsunuzdur. James Arthur Ray (Filozof) Aladdin lambayı alır, okşar ve içinden cin çıkar ve cin hep şunu söyler:

“Dileğin benim için emirdir.”

Hikayenin kökenine inerseniz, dilekler 3 taneyle sınırlı değildir, tamamen limitsizdir. Lütfen bunu düşünün. Şimdi bu örneği hayatınıza uygulayalım; evren her dileğinizi gerçekleştirecek devasa bir cin gibidir ve bu cin, çeşitli adlarla bilinir: Kutsal koruyucu melek, yükse kbenliğiniz İstediğinizi diyebilirsiniz, sizin için hangisi uygunsa onu seçersiniz. Fakat tüm bu söylemler tek bir noktayı işaret eder: bizden büyük bir kuvvet var “Dileğin benim için emirdir.”

Yaratım süreci Esther Hicks (Abraham Öğretileri) üç adımdan oluşur:

Birinci adım: istemek.İstemek için kelimelere ihtiyacınız yok evren de zaten kelimelerinize değil tamamen düşüncelerinize cevap verir. Gerçekten ne istiyorsunuz?

Oturun bir kağıda isteğinizi yazın yazarken şimdiki zaman kullanın, Şöyle başlayabilirsiniz: “Mutluyum ve minnetarım, peki şimdi ” ve sonrasında da nasıl bir hayat istediğinizi yazın, her açıdan bu gerçekten eğlencelidir. evren önünüze açılmış bir katalog gibidir ve sayfaları çevirdikçe: “Ben bu deneyimi istiyorum, ben şunu da istiyorum, ve böyle biri olmak istiyorum” dersiniz, böylece evrene sipariş vermiş olursunuz; bu, bu kadar kolaydır.

İkinci Adım: cevaptır İsteğinize cevap verilmesidir ve bu da fiziksel formunuzla gerçekleştirebileceğiniz bir çalışma değildir, bu noktada evrendeki tüm güçler isteğinize cevap vermek için devrededir. “isteğin benim için emirdir” ve evren isteğinizin oluşması için ayarlamalara başlar. Çoğumuz, gerçekten ne istediğimizi söylememiz hususunda kendimize izin vermeyiz, çünkü bunun nasıl olabileceğini görmeyiz. Biraz araştırırsanız göreceksiniz ki bir şeyi başaran herkes nasıl yapacaklarını bilmeseler de, başaracaklarını biliyorlardı. Nasıl gerçekleşeceğini bilmenize gerek yok, Evrenin size bunu nasıl ayarlayacağını bilmenize de gerek yoktur. “Nasıl”ı bilmeseniz de yolu kendinize çekeceksiniz. “Bir şeyler yanlış gidiyor, istiyorum ama isteğim olmuyor” diye sorarsanız, deriz ki; birinci adımı atıyor ve istiyorsunuz, ama ya sonrasında?

Evren her zaman cevap veriyor, ama anlamanız gereken 3. bir adım daha var..

Üçüncü Adım, kabul etmeKendinizi isteğinizle aynı hatta getirmeniz gerekir. İsteğinizle aynı hattaysanız, kendinizi harika hissedersiniz. Bu keyfin, güvenin olduğu yerdir, bu kabul edişin, tutkuyu hissedişin olduğu yerdir. Ama korku, öfke, umutsuzluk hissederseniz, bunlar isteğinizle aynı hatta olmadığınızın güçlü göstergeleridir.

Hissettiklerinizin önemini fark ettiğinizde, ve düşüncelerinizi, hislerinize dayanarak yönlendirdiğinizde, yavaş yavaş görürsünüz ki düşünceniz, deneyimi oluşturmaya başlayacaktır. Bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüzde, daha büyük hayalleri gerçekleştirebilecek durumdasınızdır ve dostum, işte bu yaratım sürecidir. Çekim yasasının uygulamasında duygularınızı düzenlemede, isteğinizle ilgili hareketler size yardım eder. O arabayla deneme sürüsüne çıkın, o ev için alışverişe gidin, evin içine girin, onu kendinize çekecek duyguları oluşturmak için ne gerekirse yapın, sonra bir an gelir, bir bakarsınız o karşınızdadır, ya da aklınıza bir fikir gelir ve harekete geçersiniz, fakat kesinlikle “bunu şöyle yapabilirim, ama “diye çelişkiye düşmeyin. Hareket bazen gereklidir. Evrenin size ulaştırmak istediğiyle aynı hattaysanız, bu size büyük keyif ve canlılık verir, herşey çok eğlenceli olur, zaman durur, bütün gün aynı şeyi yapabilirsiniz.

Evren hızı sever, ertelemeyin, fırsat oluştuğunda, harekete geçin!

Hissettiğinizde, hiç beklemeyin, harekete geçin! Bu sizin görevinizdir, tek yapmanız gereken bu. İstediğiniz her şeyi kendinize çekeceksiniz. İhtiyacınız para ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız birileri ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız bir kitap ise, çekeceksiniz! Neyi çektiğinize dikkat etmelisiniz! Çünkü ne istediğinizin görüntülerini zihninizde tuttukça, onlara çekileceksiniz ve onlar da size. Böylece düşünceleriniz, sizin aracılığınızla fiziksel gerçekliğe dönüşecektir ve bu, yasa sayesinde gerçekleşir. Başlangıçta hiçbir şeyiniz olmayabilir, hiçbir yol da olmayabilir, ama bir yolu bulunacaktır.

Karanlık bir yolda giden bir arabayı düşünün, sadece birkaç metre önünü görür. California’dan New York ’a tüm yolu sadece bu birkaç metreyi görerek gidebilirsiniz. Hayat da böyle ilerler; görmesek de yolun devam edeceğine güvenirsek, hayat bizi gerçekten gitmek istediğimiz noktaya götürecektir. çünkü siz böyle olmasını istersiniz.

Merdivenin tümünü görmeniz gerekmez, ilk adımı atın yeter. Martin Luther King, JR (1929-1968)

Merak edilen diğer bir konu da oluşumun ne kadar zaman alacağı. Araba, ilişkiler, ya da olması istenen şeyler, ne zaman gerçekleşecek?

Bunun bir kuralı yok, 3 dakika veya 3 gün veya 30 gün de olabilir. Bence bu daha çok sizin evrenle ne kadar aynı hatta olduğunuzla ilgili.. İsteğinizin büyüklüğü – Evren için bunun bir önemi yoktur. Bob Doyle (Yazar) Bilimsel olarak, size göre devasa bir şeyle size göre çok küçük bir şeyi kendinize çekmek arasında bir fark yoktur. Evren hepsini de hiç çaba harcamadan gerçekleştirir. Çimenler hiç çaba harcamadan çıkar, evrenin müthiş bir düzeni vardır. Her şey zihnimizdedir! “Bu çok büyük, olması zaman alır” diyen de, “bu ufak bir şey hemen olur” diyen de biziz.Bunlar bizim tanımladığımız ölçütlerdir, evrene göre böyle kurallar yoktur. Eğer hemen olmasıyla ilgili duygular üretirseniz, cevap verir. Bazı insanlar ufak şeylerle daha rahat olurlar. O yüzden istemeye küçük bir şeyle başla, mesela bir fincan dolusu kahve ile deriz. Kendinize güzel bir fincan dolusu kahve dileyin bugün için mesela. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünün. İlginç bir şekilde birileri, o kişi hakkında konuşacaktır yanınızda ve o kişi sizi arayacak veya mektup yazacaktır.

İnsanlar benim park yeri bulma becerime şaşırırlar. Bunu “sır”rı ilk kavrayışımdan beri yaparım. Tam istediğim gibi bir park yeri hayal ederim ve %95, o yer benim için hazırdır. Bana sadece park etmek kalır. %5 oranda ise oranın boşalması için bir iki dakika beklerim; bunu hep yaparım.

Güçlü Süreçler Çok fazla insan, mevcut koşullarında kendini kıstırılmış, sıkışmış hisseder. Şuna dikkatinizi çekmek isterim; şu anki koşullarınız ne olursa olsun o sadece şu anki gerçekliğinizdir ve şu anki gerçeklik, bu “sır”rı öğrenmenizle beraber değişmeye başlayacaktır.Bazen bu sıkışma, sizin yüzünüzdendir, çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar düşünürsünüz ve aynı sonuçları tekrar tekrar yaşarsınız. Sebebi şudur ki, çoğu insan düşüncelerinin büyük kısmını, gözlemlerine dayanarak oluşturur. Ne olduğuna bakarken, ne olduğunu düşünmeye başlarsınız, Ne olduğunu düşünürken, çekim yasası size daha fazlasını getirir sonra, siz onun sadece ne olduğunu incelerseniz ve incelerken ne olduğu üzerine düşünürseniz çekim yasası onun ne olduğunu incelemenizin sonuçlarını size getirir. sonra da siz onun

Bu kısmı daha önce görmüştük değil mi?

Karşınıza çıkana olumlu bir yönden bakmanın bir yolunu bulmalısınız. Birçok insan mevcut durumlarına bakıp “Ben buyum!” der, siz bu değilsiniz! Siz geçmişte böyle idiniz. Şu anki durumunuza bakarsak; diyelim ki bankada çok paranız yok, ya da ilişkileriniz, sağlığınız istediğiniz gibi değilse bu kim olduğunuzla ilgili değil. Bu sizin geçmişteki düşünce ve hareketlerinizle ilgilidir.

Sürekli bu döngüyü tekrarlarsanız kendinizi şu andaki koşullarınızla tanımlarsanız gelecekte de aynılarını yaşamaya kendinizi mahkum edersiniz!

Yaşadıklarımız, düşündüklerimizin sonucudur.Buddha
Hayatınızı düzenlemek için şimdi ne yapabilirsiniz?

Size şunu önerebilirim; minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapmaya başlayın. Çünkü bu düşüncenizi ve enerjinizi değiştirir. Bu egzersizden önce istemediklerinize, sahip olamadıklarınıza, sorunlarınıza odaklanıyor olabilirsiniz. Bu egzersizden sonra farklı bir yöne dönmeye başlarsınız: Hoşlandığınız her şey için minnettar olmaya başlarsınız. Minnet gerçekten de daha fazlasını hayatınıza getirir. Herkes bilir, küçük şeyler için şükretmek, daha fazlasını istemektir!

Her zaman şükretmek, kaynakları size doğru çeker.

Düşündüğümüz ve şükrettiğimiz şeyleri kendimize çekeriz.

Bu hepimizin her gün yapması gereken çok güçlü bir egzersiz ve benim için, her sabah yaptığım güçlü bir egzersiz. Uyanmak ve “teşekkür ediyorum” demek, ve diş fırçalarken, şükrettiğim şeyleri düşünmek. Sabah rutin işlerimi yaparken bu minnet duygusunu hissetmek. Sahip olduklarınızla ilgili hislerinizi ne kadar çabuk değiştirirseniz minnet duyduklarınızı o kadar çabuk hayatınıza çekersiniz. Çünkü etrafınıza bakar ve “istediğim arabaya sahip değilim” “istediğim eve sahip değilim vs ” derseniz durun durun, bunlar istemediğiniz şeyler! Sahip olduğunuz için şükrettiğiniz şeylere odaklanın. mesela bu filmi izleyecek gözleriniz var! ya da sahip olduğunuz giysiler, sahip olduğunuz için şükrederseniz, kısa süre sonra daha iyisine kavuşursunuz!

Herkesin, işlerin kötü gittiğini Lee Brower (Öğretmen) düşündüğü zamanlar olur. Ben de böyle bir zamanımda, bir taş buldum. Beni bu taşı tutarken görebilirsiniz. Bu taşı cebime koydum. Bu taşa her dokunduğumda şükrettiğim bir şeyi düşünürüm. Her sabah kalktığımda cebime koyarım, şükrettiklerimi düşünürüm, Geceleri n’aparsınız, cebinizi boşaltırsınız ve o hep oradadır.
Bu taşla ilgili inanılmaz deneyimlerim oldu, mesela Güney Afrikalı bir arkadaşım vardı, bu taşı düşürdüğümü gördü, ne olduğunu sordu; O nedir?
ona bunun bir şükran taşı olduğunu söyledim. Şükran Taşı. 2 hafta sonra bana Güney Afrika’dan bir e-posta attı, oğlu bir çeşit hepatitten ölmek üzereymiş, benden 3 tane şükran taşı istedi. Şükran taşı, yolda bulduğum sıradan bir taştı, ve “tamam” dedim. Ona en özel taşları bulacağım konusunda garanti verdim ve bir nehir kenarına gidip, taşları seçtim ve ona yolladım. 4-5 ay sonra ondan bir e-posta aldım: “Oğlum iyi, her şey yolunda” diyordu, “Tanesi 10 dolardan, 100’den fazla şükran taşı sattık, ve paranın hepsiyle bağış yaptık, çok teşekkür ederiz.” şükretmek çok önemli.

Hayatınızı değiştirmeye başlamak için önereceğim bir diğer yol: tasavvur etmek.

Bunun sizin için ne kadar güçlü olabileceğini anlatamam. Tasavvur etme yöntemini, Apollo programından aldım Dr. Denis Waitley (Psikolog) ve 1980-90’lar boyunca olimpik programa uyguladım, bu sonradan “görsel prova” adını aldı. Tasavvur ettiğinizde, gerçekleştirirsiniz! Zihinle ilgili gözlemlediğimiz ilginç bir nokta şuydu: olimpik atletleri alıyor ve onları gelişmiş biyolojik gözlem makinalarına bağlıyorduk ve onlara sanki şu anda yarışmadalarmış gibi koştuklarını imgelemelerini söyledik. Sonuç inanılmazdı, zihinlerinde koşarken de aynı kaslar, sanki koşudaymış gibi aynı zamanda kasılıyordu.Bu nasıl olabilir?

Bence, bir şey zihninizde oluyorsa, madden de olacaktır. Zihindeyse, bedende de olacaktır. Tasavvur ederken, zihninizde o resmi canlandırırken her zaman ve sadece sonucu düşünün. Örneğin, ellerinize dikkatlice bakın! Gerçekten dikkatlice derinizin rengine, benlere, damarlarınıza, parmak boğumlarınıza, el çizgilerinize, tırnaklarınıza gözlerinizi kapatmadan önce bunları iyice inceleyin ve sonra elinizi, parmaklarınızı yeni arabanızın direksiyonunda hissedin. Bu gerçek, holografik bir deneyimdir. O kadar gerçektir ki, o an arabaya ihtiyaç duymazsınız çünkü zaten arabanız vardır! Çekimi harekete geçiren bu histir, düşünceyle ilgili resim değildir. İnsanlar olumlu düşünüp, tasavvur ederlerse yeterli olacağını düşünürler, ama, bunu hissetmezlerse çekim gücünü yeterince oluşturamazlar. Burası “sır”rın gerçekten harekete geçtiği andır. Kendinizi arabanın içinde hissedersiniz. “Umarım bir gün o arabayı alabilirim.” veya “Bir gün o araba benim olacak.” değil, çünkü siz “şu an” ile ilgili bir his içindesinizdir, bir saat sonrası veya gelecekle ilgili değil. Eğer “gelecekte inşallah” duygusuyla yaşarsanız, o hep “gelecekte inşallah” kalacaktır. Neşeyi hissedin, mutluluğu hissedin. Karanlık ve sessiz bir odada ne kadar aptalca gelse de, bağırın! Bunu yapın! Birçokları “Hadi ama, bunu yapmam şart mı?” diyecek.

Bu değişimi ne kadar istediğinize bağlı! Bu duygu, evrenin gücünü göstermesine bir geçit olacak. Bu gücün ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim, onun var olduğu.
Alexander Graham Bell (1847-1922)

Bizim işimiz “nasıl” olacağını bilmek değil. “Nasıl”lar evrenin işi. Evren hayalinizle aranızdaki en kısa, ahenkli, hızlı yolu her zaman bilir. Beklediğinizde, evrenin size getirdiğine hayran kalacaksınız. Bu, sihrin ve mucizelerin olduğu noktadır. Her gün bu tasavvur etme egzersizini yapacaksanız -ki bu bir angarya olarak görülmemeli- şunun altını çizeyim; sırla ilgili buradaki en önemli nokta gerçekten mümkün olduğu kadar “iyi” hissetmeniz gerekliliği. Gerçekten bu yönde yaşayan insanlarla, hayatın sihrini yaşamayan insanlar arasındaki tek fark: bu sihri yaşayan insanlar, bu yöntemleri hep kullanırlar ve sihir onlar için bir kez değil, her zaman gerçek olur. Çünkü onlar bunu her an tekrar hatırlar ve tekrar tekrar uygularlar, sadece bir kereliğine değil!

İnsanlar bu yönteme bir süre kapılırlar, ve uygulamaya başlarlar. “Bu işi çözdüm, hayatımı değiştirmeye başlayacağım” derler, ama daha henüz sonuçlar oluşmaya başlarken, yüzeysel bir bakışla “bu yöntem işe yaramıyor” derler ve vazgeçerler ve evren de der ki “isteğin benim için emirdir” ve her şey başa döner!
Çekim yasasıyla ilgili bir örnek verirsem, 1995’de kendime bir “hayal panosu” yaptım. Bu panoya sahip olmak veya ulaşmak istediklerimin resimlerini astım. Ev, araba,eşim vs. ve her gün, ofisimde otururken, panoya bakarak, isteklerimi -sanki elde etmişçesine- tasavvur ettim. Sonra taşınırken tüm eşyaları kutulara kaldırdık ve 5 yıl içinde 3 ayrı yere taşındık ve en son California ’daki bu eve eski evimizdeki eşyalar, kutular da geldi. Bir sabah 7:30 da, oğlum ofisime girdi, kapı önündeki 5 yıldır kapalı kutunun üzerine oturdu, Oğlum kutuya vurmaya başladı ve dedim ki: “canım çalışıyorum, lütfen yapma” o da dedi ki: “Baba bunun içinde ne var?”
“İçinde hayal panom var, canım” dedim. “Hayal panosu nedir?
” “Ulaşmak istediğim hedefleri yerleştirdiğim bir pano” dedim. Tabii sadece 5,5 yaşında olduğundan beni anlamadı. Ona göstermek daha kolay bir yol olacaktı. Kutuyu açtım, panoları çıkarttım, panoda 5 yıl önce hayal ettiğim evin resmini gördüm ve şoke oldum, çünkü biz o evde yaşıyorduk, haberim bile yoktu ama tamamen aynı evi almıştım. Eve bakıp ağlamaya başladım, dağılmıştım. “Neden ağlıyorsun?
” “Canım, nihayet çekim yasasını tamamen anladım, nihayet kuvvetle hayal etmeyi anladım, okuduğum, üzerine çalıştıklarımın nasıl işlediklerini anladım, hayatım boyunca, şirketler için yaptığım, benim hayatımda da işe yaradı Hayalimdeki evi almıştım, haberim bile yoktu.”
Hayal etmek herşeydir. O, gelecekte yaşanacakların ön gösterimidir. Albert Einstein (1879-1955)

Ne istediğinize karar verin, elde edebileceğinize inanın, hak ettiğinize ve mümkün olduğuna inanın ve günde birkaç kere gözlerinizi kapatıp hayal edin. Hayalinizi; elde ettiğinizdeki duygularınızı hissetmeye çalışın. Ondan sonra, şu anda sahip olduğunuz için minnettar olduklarınıza odaklanın ve bundan zevk alın, evrene bunu yayın. İnanın evren bunu nasıl oluşturacağını bilir.

Paranın Sırrı “Sır” benim için büyük bir değişim yarattı. Jack Canfield (Yazar)

Babam çok olumsuz bir insandı. Zenginlerin diğer insanları aldatan, kandıran insanlar olduklarını düşünürdü. Ben de paraya dair olumsuz inançlarla yetiştim: paran varsa, sen kötü biriydin, sadece kötü insanların parası olurdu, “Para ağaçta yetişmiyor”, “Beni Rockefeller’mı sanıyorsun?” en sevdiği sözlerdendi.. Tabii ben de hayatın zor olduğuna inanarak büyüdüm, hayat “zor ve mücadele dolu” idi. Ancak W. Clement Stone ile tanıştıktan sonra hayatımı değiştirmeye başlayabildim. İnsan, aklının tasarlayabildiği kadarını elde eder.

W. Clement Stone (1902-2002) C. Stone ile çalışırken bana, ‘gerçekleştiği zaman beni hayrete düşürecek şeyleri’ hedeflememi söyledi.
Aklımı başımdan alacak şeyleri. “Oluştuğu zaman bileceksin ki gerçekleşti, çünkü sen onu istedin” O zaman yılda 8000 dolar kazanıyordum; “Yılda 100.000 dolar kazanmak istiyorum.” dedim. Nasıl gerçekleşeceği ile ilgili bir fikrim yoktu. Herhangi bir stratejim ya da fikrim yoktu. Sadece şunu söyledim: “Olacağına olan inancımı bildireceğim. O gerçekmişçesine davranacağım ve gerisini evrene bırakacağım.” ve yaptım da Her gün gözlerinizi kapayıp hedefinize ulaştığınızı hayal edin. Kendime bir 100.000 dolar yaptım ve tavana yerleştirdim. Böylece sabah uyandığımda ilk dikkatimi çeken o oluyordu ve gözlerimi kapatıp, 100.000 dolara sahip olduğumu hayal ediyordum. 30 gün boyunca hiçbir şey olmadı. Müthiş bir fikir veya para teklifi gelmedi. Sonra bir gün duşta aklıma 100.000 dolarlık bir fikir geldi. Bir kitap yazmıştım ve eğer kitabım 400.000 satarsa bu parayı kazanabilirim dedim. Bir kitabım vardı, ama bu düşünce hiç aklıma gelmemişti. İşin püf noktası da şu: İlham geldiğinde, ona güvenin ve harekete geçin! Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Nasıl olup da kitabımın o kadar satacağını bilmiyordum?
Sonra bir markette National Enquirer’i gördüm. Daha önce milyonlarca kez görmüştüm, ama önemsememiştim. Ama birden dergi önemli hale geldi ve dedim ki “kitabım orada tanıtılırsa istediğim kadar satılabilir.” Altı hafta sonra New York’ta bir konuşma yaptım. Bir hanım yanıma geldi “Harika bir konuşmaydı, sizinle röportaj yapmak isterim, kartımı vereyim” dedi. “Nerede yazıyorsunuz?” dedim.
“Serbest çalışırım, ama çoğunlukla National Enquirer’a yazarım.” Zihnimde “Alacakaranlık Hikayeleri”nin müziğini duymaya başladım, bu gerçekten işliyor! Sonuçta makale yayınlandı ve kitabım satmaya başladı. Söylemek istediğim, hayatıma tüm bunları çeken bendim ve kısa kesmek gerekirse, 100.000 dolar değil ama 92.327 dolar kazandık. “Bu işe yaramayacak!” dediğimizi mi düşünüyorsunuz?
Hayır, sürekli “Bu harika olacak!” dedik. Sonra eşim bana dedi ki: “100.000 dolarda işe yarıyorsa neden 1 milyon dolarda yaramasın?” “Bence de, hadi deneyelim!” Yayıncım, ilk ‘Tavuk Suyuna Çorba’kitabıma üzerinde gülen bir yüz olan, bir milyon dolarlık bir çek yazdı! Çünkü bu da onun yazdığı ilk milyon dolarlık çekti. Ben bu “sır”rın işe yarayıp yaramadığını test ettim, ve işe yaradığını kendim gördüm. ve sonraki her günümü bu şekilde yaşadım.

Bu filmi izleyen birçok insanın şöyle dediğini duyar gibiyim:

“Hayatıma daha fazla parayı nasıl çekerim?”

“Nasıl daha fazla bolluk ve servet sahibi olurum?”

“Nasıl işimi daha fazla sever, ve kredi kartlarıyla baş ederim? “

“Nasıl daha fazlasına sahip olurum?”

Niyet edin! Bu yine “sır” ile ilgili konuştuklarımıza çıkar. Yapmanız gereken, evrenin katalogundan istediklerinizi seçmek. ve nakit bunlardan biriyse, ne kadar istediğinizi söyleyin. “Önümüzdeki 30 günde, beklenmedik bir yerden 25.000 dolar gelmesini istiyorum.” deyin veya her neyi istiyorsanız.. Birçok insanın hedefi borçlarını ödemektir, oysa bu düşünce şekli sizi hep borçlu tutacaktır. Düşündüğünüz şeyi kendinize çekeceksiniz, “Ama ben bundan kurtulmayı düşünüyorum.” derseniz, kendinize çekersiniz. Borç üzerine düşündükçe, borcu çekeceksiniz. Kendinize günlük bir otomatik geri ödeme program yapın ve “bolluğa odaklanmaya” başlayın. Birçokları bana “seneye kazancımı ikiye katlamayı istiyorum” der ama, hareketlerini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli olanları yapmadıklarını gördüğünüzde ya da “bunu yapamam” dediklerinde bilin bakalım ne olur?

Tahmin edin – “isteğin benim için emirdir!” Yeterli para olmadığından yakınırken, arkadaşınıza bundan bahsederken, bundan dolayı mutsuzken, bununla ilgili düşüncenin oluşumunu sürdürürsünüz ve bu izlediğiniz bir şeyi istemekten çok farklıdır. Daha fazla para istemek yerine, ne kadar az olduğuna odaklanırsınız. Bu “sır”rı ilk anladığımda birçok fatura ödüyordum, David Schirmer (Yatırım Eğitmeni) bir sürüsü de sürekli posta kutuma doluşuyordu. “Bunu nasıl değiştirebilirim?” dedim. Çekim yasası “Neye odaklanırsan elde edersin?”der. Bankadan hesap belgemi aldım, mevcut bakiyemin olduğu yeri silerek, olmasını istediğim miktarla değiştirdim ve bana sadece çeklerin gönderildiğini hayal ettim. Bir ay içinde işler değişmeye başladı. ve bu inanılmazdı. Artık sürekli çek alıyorum, fatura da geliyor, ama daha çok çek alıyorum.

“Para kazanmak zordur.”inancıyla büyüdüm. bunu “para kolay ve sık kazanılır” düşüncesiyle değiştirdim.

Başlangıçta yalan gibi gelir.Beyninizin bir kısmi “Seni yalancı, para zor kazanılır.”der. Bir süre bu düşünceler zihninizde bir tür tenis maçı yapar. Servet yaratmaya gelince, bu tamamen nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Birebir konuşmalarla yaptığım danışmanlığın %80’i düşünce şekli ve psikolojileriyle ilgilidir. Dinleyenler “Bunu sen yapabilirsin ama, ben bunu yapamam!”der, oysa herkesin, parayla ilişkisini düzenleyecek kapasitesi vardır.

Parayla hiçbir sorunu olmayan ama ilişkileri dökülen pek çok insan tanıyorum ve bu da zenginlik değildir, cidden değildir. Paraya odaklanarak kendinize çekebilirsiniz ama bu varlıklı olacağınız anlamına gelmez. Tabii ki para zenginliğin bir parçasıdır, ama sadece bir parçasıdır. Çok maneviyatı olan ama her zaman hasta ve kırgın olan insanlar tanıyorum; bu da varlık değildir. Hayat her alanıyla birbirine bağlıdır.

Batı kültüründe yetişmiş birçok insan başarılı olup, istediği işe, eve sahip olmak ister; ama tüm bunlara sahip olmak, asıl isteğimiz olan mutluluğu bize garantilemez! Bunlar iç huzuru bize getirmez, tersine iç huzuru ve mutluluğu sağlamak kendimize bunları çeker. Marci Shimoff (Yazar)
İlişkilerin “Sır”rı Benim için “sır” şudur: Marie Diamond (Feng Shui Danışmanı) hepimiz bu evrende yaratıcıyız, ve meydana getirmek istediğimiz her dilek gerçekleşecek, duygu, düşünce ve dilekleriniz çok önemli çünkü oluşacak!
Bir gün bir eve gittim. Ev sahibi ünlü bir sanat yönetmeniydi. Her köşede güzel, çıplak ve sırtını dönmüş, “Sana bakmam.” der gibi oturan kadın resimleri vardı. “Bence aşk hayatınızda sorun yaşıyorsunuz” dedim.
“Siz müneccim misiniz?
“Nedir?” dedi.
“Tam yedi yerde aynı kadın resmi var.”
“Resim yapmayı seviyorum, hepsini kendim yaptım.”
“Bu daha da kötü.”
“Çünkü tüm yaratıcılığınızı buna koymuşsunuz.”
İşi gereği etrafı aktrislerle dolu olan çok yakışıklı bir adamdı, ama romantizm yaşayamıyordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Haftada 3 kadınla buluşmak istiyorum.”
“Tamam, kendinizi 3 kadınla resmedin ve evin her köşesine koyun.”
6 ay sonra Avrupa’da, ona tekrar rastladım ve aşk hayatını sordum.
“Harika, sürekli arıyor, buluşmak istiyorlar.”
“Çünkü siz dilediniz.”
“Haftada 3 randevum oluyor.”
“Sizin adınıza sevindim.”
“Ama artık düzenli bir ilişki istiyorum. Evlilik istiyorum ve de romantizm “
“O zaman resmini yapın!”
Böylece kendini güzel, romantik bir ilişkide resmetti. Bir yıl sonra evlendi ve halen çok mutlu. Çünkü farklı bir dilek ortaya koydu. Aslında yıllardır istiyordu ama gerçekleşmemişti. Çünkü dileği kendi oluşturduğu dış koşullar -evi- nedeniyle oluşamamıştı ve engellenmişti.
Bu bilgiye sahipseniz, onunla oynamaya başlayın. İlişkilerde önemli olan kimin ilk olarak ilişkiye girdiğidir; Lisa Nichols (Yazar)

Burada partnerinizden değil, sizden bahsediyorum, Siz kendinizden hoşlanmazken, nasıl bir başkasının sizden hoşlanmasını beklersiniz?

Çekim yasası size istediğinizi getireceğine göre, şu soruya çok ama çok net cevap vermelisiniz; Kendinize, diğerlerinin size davranmasını istediğiniz gibi mi davranıyorsunuz? Kendi kendinizin çaresisiniz, John Gray (Psikolog)

Karşıdan beklemeyin, onun yerine zamanınızı kendinize istemeye ayırın. O bolluğu hissedin ve istedikleriniz size aksın. Partnerimin bana güzelliğimi göstermesini beklediğim ilişkilerim oldu. Onun bana güzelliğimi göstermesine ihtiyaç duyuyordum. Çünkü kendimi güzel hissetmiyordum. Çünkü büyürkenki idollerim Charlie’nin Melekleri, ve Wonder Woman idi ve hepsi de harika kadınlardı ve ben hiçbirine benzemiyordum. Bu böyle devam etti, ta ki ben Lisa’ya, olduğu gibi aşık olana dek.. Dolgun dudaklar, yuvarlak kalçalar, çukulata ten, Bundan sonra dünyanın geri kalanı Lisa’ya aşık olmaya başladı. Sizinle ilgili harika bir şey söyleyeceğim. Kendimle tam 44 yıl çalıştım, kendimi öpmek istiyorum.

Çünkü siz kendinizi seveceksiniz.. Burada kibirden değil, sağlıklı bir ruh halinden bahsediyorum ve kendinizi sevdikçe, başkalarını da seversiniz.

Bazen “İşteki insanlar çok negatif.” ya da “Birlikte yaşadığım adam çok asabi.” ya da “Çocuklarımla başım dertte!” derler. Kendinizi etrafınızdaki insanların en iyi yönlerini görmeye alıştırın. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz insanların iyi yönlerinin bir listesini yapın. Kötü bir olay yaşadığımız, kötü bir ilişkimiz olan biri olabilir. Zihninizde, biraz çabayla onun en sevdiğiniz yönlerine odaklanırsanız, o da size daha çok öyle davranır. Bunu gerçekleştiremeseniz bile, o kişiler, sizin ondan beklediğiniz modda veya davranış durumunda değillerse eğer, kısaca ters bir durum söz konusu ise, çekim yasası sizi ayni ortamda tutmayacaktır, frekanslarınız tutmayacaktır. İyi hissetme potansiyelinizi fark ediyorsanız, başkasından farklı olmasını beklemezsiniz ve iyi hissedersiniz. Dünyayı, eşinizi, çocuğunuzu kontrol etme isteğinin verdiği imkansızlık hissinden kurtulur, özgür hissedersiniz.

Kendi gerçekliğinizi yaratan sadece sizsiniz. bir başkası değil. Sadece siz!

Sağlığın “Sır”rı Vücudumuz düşüncemizin bir ürünü olduğuna göre, John Hagelin (Kuantum Fizikçisi) modern tıpta artık anlıyoruz ki düşüncelerimiz vücudumuzun görüntüsünü, işleyişini ve sağlığını etkiler. Plasebo etkisinin iyileştirme sanatında bir yöntem olduğunu biliyoruz.

Plasebo, herhangi bir etkisi olmayan, içi şeker veya başka birşey dolu kapsüllerdir. Hastaya bunun etkili olduğunu söylersiniz ve ilacın vereceği aynı tepkiyi alırsınız, hatta bazen plasebo o etki için tasarlanan ilaçtan daha fazla etki gösterir. İyileşmede en önemli faktör insan zihnidir. Bazen ilaçlardan daha çok işe yarar. Hasta olan kişide, önce hemen ilaç kullanmak yerine, zihninde bunu yaratan düşünceyi araştırma seçeneği vardır. Eğer ölümcül akut bir durum sözkonusu ise tabii ki zihinsel nedenleri araştırmak yerine hemen ilaç kullanmak daha akıllıca olacaktır. İlaçları hemen silmemek lazım, her türlü tedavinin bir yeri vardır.

İyi hissetmenin, akan tek bir ırmağı vardır, Saf pozitif enerjinin ırmağı ve tüm evren bununla doludur. Burası temelleri refaha dayalı bir dünya. Refah her yerde bulunur. Bu refahın ve bolluğun size akmasına izin verirseniz çok çok iyi hissedersiniz ve bunu reddederseniz pek de iyi hissetmezsiniz. Kabul ya da reddettiğiniz tek bir bolluk ve refah akımı vardır ve duygularınız size ne yapacağınızı söyler: bu akıma direnebilir ya da izin verebilirsiniz. Yeni dönem hastalıklarını taşıyan hastaları görmüşsünüzdür.

Durun ve bu kelime üzerine düşünün: dis-ease. (hastalık) Kelime üzerine yoğunlaşın. Bir vücut var ve o ease (rahat) değil. Binlerce hastalık ve tedavi şekli var Dr. Ben Johnson (Hekim) ama hepsi tek bir şeyin sonucudur; stres. Bir zincire ya da düzeneğe yeterince stres uygularsanız kırılır. Psikolojimiz hastalıkları yaratır. Bu şekilde yeterince mutlu ve minnettar olmadığımızı kanıtlar; vücudumuzun belirti ve işaretleri kötü bir şey değildir.

Bir hastalığı ortaya çıkan bir kişinin sıkça sorduğu, doğru düşünce yöntemleriyle, bunu yenip yenemeyeceğidir?
cevabı; “Evet, yenebilirsiniz.”
23 Kasım’da meme kanseri olduğumu öğrendim. Güçlü bir inançla ve tüm kalbimle zaten iyileşmekte olduğuma inandım, gün boyunca iyileştiğim için şükrettim. Tekrar tekrar iyileştiğime şükrettim. İyileştiğime tüm kalbimle inandım. Sanki hiç kanser olmamışım gibi düşündüm. Bu süreçte iyileşmeme yardımcı olmak için komedi filmleri izledim, Yaptığım sadece buydu: Bol bol gülmek. Hayatımıza hiç stres sokmadık çünkü stresin, iyileşmeye çalışan biri için en kötü şey olduğunu biliyorduk. Tanı konduktan sonra iyileşmem yaklaşık 3 ay sürdü ve kemoterapi ve radyoterapi almadım.

Kendini iyileştirmeye dair temel bir yapımız var. Bir yarayı kapatabilirsiniz, bir enfeksiyon kaptığınızda bağışıklık sisteminiz onu yok eder. Bağışıklık sistemimiz kendimizi iyileştirmek için vardır.

Hastalık sağlıklı ruh hali olan bir vücutta var olamaz. Vücudunuz her saniye milyonlarca hücreyi yok edip yenilerini yapıyor. Vücudumuzun bazı parçaları, kendilerini birkaç günde, bazıları birkaç ayda, bazıları birkaç yılda yeniler. Yani birkaç yılda bir, yepyeni bir vücudumuz olur. Bir hastalığınız varsa, ona odaklanıp insanlara bundan bahsediyorsanız, daha fazla “hasta hücre” üretirsiniz! Kendinizi çok sağlıklı farz edin. Hastalıkla ilgilenmeyi doktora bırakın. Kalçanızdaki ağrı nedeniyle korku hissetmekle o ağrıya umut dolu yaklaşmak arasındaki farka dikkat edin! Korku ve umut arasındaki fark “iyileşmek ya da iyileşmemek” tir. Daha mutlu düşünceler, daha mutlu bir vücut biyokimyası oluşturur ve bu da daha sağlıklı ve mutlu bir beden yaratır.

Tam tersi olumsuz düşünce ve stres vücudu ve beyin fonksiyonlarını düşürür. Çünkü düşüncelerimiz vücudumuzu tekrar tekrar yaratır, düzenler, kurar. Kendimizi psikolojik stresten uzak tutarsak vücut programlandığını yapar: Kendini iyileştirir.

Yenilenen böbrekler gördüm. İyileşen kanserler gördüm. Geri gelen veya düzelen görme yetisine tanık oldum. Her zaman iyileştirilemez (incurable) olanın anlamının içten gelen iyileşme (in-curable) olduğuna inandım. Kendinizi iyileştirip hayatınızı iyileştirebilirsiniz. Hikayem 10 Mart 1981’de başladı. Tüm hayatım asla unutamayacağım o günde değişti. Bir uçak kazası geçirdim. Hastanede gözlerimi açtığımda tamamen felçtim. Omuriliğim zedelenmişti. Omurlarım kırılmıştı. Yutma fonksiyonum bozulmuştu öyle ki bir şey yiyip içemiyordum. Diyaframım zedelendiğinden nefes bile alamıyordum. Tek yapabildiğim göz kırpmaktı. Doktor, hayatım boyunca bir sebze gibi kalacağımı söyledi. Hayatımın geri kalanında sadece gözlerimi kullanabilecektim, bana çizilen tablo böyleydi. Ama onların ne düşündüğünün bir önemi yoktu, benim düşündüğüm tek bir şey vardı: “Noel’e kadar yürüyeceğim!”Zihnimde kendimi hastaneden yürüyüp çıkan sağlıklı bir insan olarak resmettim. Hastanede yapabildiğim tek çalışma zihnimi bu yönde çalıştırmak oldu. Doktorlar bir daha normal soluk alıp veremeyeceğimi, çünkü diyaframımın zedelendiğini söylemişlerdi ama içimden “derin nefes al, derin nefes al” diyen o küçük sesi dinledim ve bir gün o nefesi aldım ve onlar buna bir açıklama bulamadılar. Beni hedefimden uzak düşürecek hiçbir düşünceyi zihnimde tutmadım. Noel’de hastaneden yürüyerek çıkmak hedefimdi. Hastaneden kendi ayaklarımın üstünde yürüyerek çıktım.. Onlar bunun mümkün olmadığını söylemişlerdi, o günü asla unutamam.

Bu filmi şu anda izleyenlere hayatımı ve bu hayatta neler Morris Goodman (Mucize Adam) yapabileceklerini beş kelime ile özetleyecek olursam:
İNSAN NEYİ DÜŞÜNÜRSE, O OLUR.

Dünya’nın “Sır”rı Etrafımızda hayatını koşullu yaşayan birçok insan var. Etraflarına bakarlar, güzellikleri görürler ve derler ki: Evet, bunlardan daha fazla istiyoruz, “bunun için mücadele etmeye, enerjimizi, paramızı vs. harcamaya devam edeceğiz” ve etraflarında istemedikleri şeyleri, kendilerinin ya da başkalarının yaşamasını istemedikleri korkunç olayları görünce de “bunlardan kurtulmak için bir şeyler yapmamız lazım” derler. Bilmezler ki istenmeyeni ittikçe ona güç verirler! Bu dünyada savaş var; güce karşı, kansere karşı, erken yaşta gebeliğe karşı, terörizme karşı, şiddete karşı, tekrar belirtelim terörizme karşı.. Terörizme karşı bir savaş olduğunu belirtmiş miydik?
Tüm bu girişimler sadece daha fazlasını doğuruyor! Çünkü “Hayır!” deyip ortadan kaldıramazsınız, “Hayır!” diye bağırdığınızda çekim yasası onu oluşturur!

Neye direnç gösterirseniz varlığını sürdürür! Carl Jung (1875-1961)

Çünkü “bunu istemiyorum, bana kötü hissettiriyor” dediğinizde; o güçlü ruh hali ile bu durumun yaratılmasına kaynak oluşturursunuz. Savaş karşıtı hareket daha çok savaş yaratır! Uyuşturucu karşıtı hareket daha fazlasını yaratır! Çünkü istemediğimizin üzerine odaklanmış oluruz. İnsanlar “Bunlar gerçek, niye bu konuya odaklanmayayım?” derler. Bu aynı şuna benzer, biri yapılmasını istemediği bir davranışa fazlaca dikkatini verirse bir zaman sonra “Bunu ben de yapmalıyım.” der. Gerçekten bu mantığı anlamıyoruz.

Rahibe Teresa parlak bir insandı. “Ben hiçbir savaş karşıtı harekete katılmam, eğer bir barış ortamı varsa, beni çağırın.” derdi.

Sır”rı biliyordu, anlamıştı. Dünyaya yaydığı düşünceye bakın. Eğer savaş karşıtıysanız barış için çalışın. Hale Dwoskin (Yazar)

Eğer açlığa karşıysanız insanların daha çok yiyecek bulması için çalışın.

Eğer kötü politikacılara karsıysanız, rakibi için çalışın. Sıklıkla seçimleri insanların gerçekten karşı olduğu adaylar kazanır, Çünkü tüm enerji üzerinde toplanmıştır. İstemediğinize değil, istediğinize odaklanmalısınız.

Tabii ki istemediğinize bakacak, tam tersini arayıp ne istediğinizi bulup onu oluşturacaksınız. Gerçek şu ki: istemediğinizden ne kadar fazla bahsedip yakınırsanız, onunla ilgilenip “ne kadar korkunç” derseniz, ondan daha fazla yaratırsınız. Çoğu insan bana der ki: “James, ama bilgilenmeliyim.” Tabi ki bilgilenin ama bilgilerle boğulmanız gerekmez! Sakin olmayı ve dikkatinizi istemediğiniz durumdan uzak tutmayı öğrenin ve tüm enerjinizi yaşamak istediğiniz deneyime yönlendirin. Her zaman şunu derim: İçimizdeki ses, dışardan gelenlere oranla daha gür ve daha berrak çıkmaya başlamışsa kendi hayatınızın efendisi olmuşsunuzdemektir.

Tüm dünyayı istediğiniz şekle sokmak için doğmadınız;Kendi dünyanızı seçtiğiniz şekilde yaratmak için doğdunuz.

Diğerlerine de kendi seçtikleri dünyayı yaratmaları için izin vermelisiniz, varolmaları için de elbet.. Şu anda sizin aklınıza gelmese de mutlaka biri soruyordur:

Herkes bu sırrı öğrenir ve evreni bir katalog olarak kullanırsa, herkes istediğini alırsa, geriye ne kalır?”
Herkes bunu kullanmaz ve bankayı sonuna kadar boşaltmaz mı?

Bu sırla ilgili en güzel bilgi:

Yaşamın herkes için ihtiyaçtan fazlasıyla dolu olduğudur.

İnsanlığın beyninde bir virüs gibi yaşayan bir yalan var. Bu yalan: “Herkes için yeterince iyi şey yok, burası yoksunluklar ve sınırlarla dolu bir dünya ve tüm ihtiyaçlara yetemez.”

Bu yalan insanları korkuya, endişeye açgözlülüğe sürükler ve bu duygular da onların yaşantılarına dönüşür. Böylece dünya bir kabus hapı almış gibi olur. Gerçek şu ki etrafta ihtiyaçtan fazla iyilik var, ihtiyaçtan fazla yaratıcı düşünce var, ihtiyaçtan fazla güç var, ihtiyaçtan fazla sevgi var, ihtiyaçtan fazla neşe var tüm bunlar, kendi sonsuz doğasının farkında olan bir akıldan ortaya çıkar. Dünyaya gelmiş her büyük öğretici, “Hayat bolluk içinde oluşturulmuştur.”der. Yani mevcut kaynağımızın yetersiz kaldığını fark edince, hedefimize ulaşmak için yeni kaynaklar buluruz. Kendimizi çaresiz hissettiğimizde aslında etrafımızdakileri görmüyoruzdur. İnsanlar kalplerinden geçeni yapmaya ve istedikleri gibi yaşamaya başlayınca aynı şeyleri yapmak istemezler. Bunun güzelliği buradadır. Sadece BMW’leri istemeyiz. Aynı kişiler olarak kalmak da aynı deneyimleri yaşamak, aynı giysileri giymek de istemeyiz. İstemeyiz. Boşlukları doldurun. Herkese yetecek kadar mevcut. İnanırsanız, görebiliyorsanız, harekete geçiyorsanız – size görünecektir.

Gerçek budur!

Gerçekliğinizin çeşitliliği sizi özgür bıraksın ve istediklerinizi seçin ve yaşamak istediğiniz bir şey gördüğünüzde, onu düşünün, onunla ilgili duyguyu bulun ve o duyguya bürünün, ondan bahsedin, onunla ilgili yazın onu kendi gerçekliğinize dönüştürün ve…

Yaşamak istemediğiniz deneyimleri görünce; onunla ilgili konuşmayın, yazmayın endişelenmeyin, tepki vermeyin, görmezden gelmek için kendinizi zorlayın, dikkatinizi vermeyin, istediklerinize olan dikkatinizi bölmeyin.

Geçmişteki liderlerin çoğu, “sır”rın en önemli parçası olan insanlarla paylaşmayı es geçtiler. Şimdi tarihte yeni bir sayfa açmak için en iyi zaman Çünkü, ilk defa bilgiye parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Sizin “sır”rınız Etrafımıza baktığımızda, kendi bedenimiz de dâhil olmak üzere gördüklerimiz sadece buzdağının tepesidir. Bir saniye elinizi tutun ve bakın eliniz bu şekilde görünüyor ama aslında öyle değil. Elinize uygun bir mikroskopla bakarsanız, sadece enerji dalgaları görürsünüz. Eliniz, yıldızlar ya da okyanus, hepsi aslında aynı şeyden meydana geldi.

Her şey enerjidir.

Şöyle anlatabilirim; Evrenimiz, galaksimiz, gezegenimiz vücudumuz, organlarımız, ve tabii hücrelerimiz, ve tabii sonra moleküllerimiz ve atomlarımız hepsi temelinde enerjidir. Hakkında konuşulacak çok fazla seviye var. Ama evrendeki her şey enerjidir.

Hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, vücudunuzda tüm şehri yaklaşık bir hafta aydınlatacak kadar gizli enerji var!

Çoğu insan kendini bu sınırlı beden olarak tanımlar fakat siz bu sınırlı beden değilsiniz! Bir mikroskopun altında bile enerji alanları görülür.. Enerji hakkında şunu biliyoruz:

Bir Kuantum fizikçisine “Dünyayı yaratan nedir?” diye sorarsanız size “enerji” der ve enerjiyi söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez.

Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.

Peki, güzel!

Bir ilahiyatçıya “evreni yaratan nedir?” diye sorduğunuzda, size “Tanrı” diye cevap verir ve tanrıyı söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.
Görüyorsunuz tarifler aynı, sadece terimler farklı. Eğer kendinizi biraz “geniş” buluyorsanız tekrar düşünün.
Siz ruhsal bir varlıksınız. Siz daha geniş bir enerji alanında hareket eden bir enerji alanısınız. Hepimiz birbirimize bağlıyız sadece bunu göremiyoruz. Birbirinden ayrı bir dışarısı ve içerisi yok. Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılı, tek bir enerji alanı var. Siz bir enerji kaynağının uzantısısınız ve burada bu harika bedenlerinizle bulunuyorsunuz, Ama bedenleriniz sizi çoğunlukla gerçekte ne olduğunuzdan uzak tutar.
Siz enerjinin kaynağısınız.
Siz sonsuz varlıklarsınız.
Siz Tanrının gücüsünüz, Tanrıya ne diyorsanız, siz ‘o’ sunuz. Diyebiliriz ki bizler tanrının hayali ve suretiyiz.

Diğer bir deyişle evrenin kendisi bir bilinçtir. Açığa çıkan olasılıkların sınırsız hissedişiyiz ve hepsi gerçeğe dönüşecek. Bütün büyük öğretiler, yaratıcı gücün hayalinde ve suretinde yaratıldığınızı söyler.

Siz kendi dünyanızı yaratabilecek gizli yaratıcı güce sahipsiniz ve yaratıyorsunuz.

Belki şimdiye dek kendiniz için mükemmel şeyler yarattınız ya da yaratmadınız. Sizden gerçek isteklerinizi ve hayatınızdakilerin size layık olup olmadığını düşünmenizi istiyorum. Eğer değillerse, şimdi değiştirmenin tam zamanı Çünkü bunu yapacak güce sahipsiniz.

Tüm güç içerdendir ve bu yüzden kendi kontrolümüzdedir. Robert Collier (1885-1950)

Birçok insan hayatta kendini kurban olarak görür. Sıklıkla geçmişteki bir olayı neden gösterirler. Mesela çok meşgul ebeveynlerle, işlevsiz bir ailede büyümek gibi. Burada sunu belirtmeliyim: çoğu psikolog, ailelerin yaklaşık %85’inin işlevsiz olduğuna inanıyor. Yani siz çok da özel değilsiniz.

Annem ve babam alkolikti, babam bana küfrederdi ve annem ondan boşandığında altı yaşındaydım. 13’ünden 18’ine kadar sokak çetelerine takıldım. Ciddi bir motosiklet kazası geçirdim. Dallas’ta bir süre evsizdim. 15 yıl Houston da fakirlik içinde yaşadım. Çocukken öğrenme güçlüğü çekiyordum. Öğrenme yeteneğimin olmadığı söylendi. Okuyamaz, yazamaz, iletişim kuramaz, kendi başına yaşayamaz kabul edildim.

Herkesin hikayesi birbirine benzer. Sonuçta buna “n’olmuş yani” denir. Önemli olan şimdi ne yapacağınız, neyi seçtiğiniz Geçmişinize de odaklanabilirsiniz, istediğinize de odaklanabilirsiniz.

İnsanlar istediklerine odaklanınca, istemedikleri uzak düşer istediğiniz oluşur, diğeri ise kaybolur.

Düşüncelerinizi kasten ortaya çıkarmaya başladığınız, düşüncelerinizi bir amaç için kullandığınız, kendi deneyimlerinizi yaratmaya başladığınız noktaya gelmenizi istiyoruz. Çünkü düşüncenizi siz yönetirsiniz. Çekim yasasının güzel tarafı, olduğunuz yerde başlayabilmenizdir. Düşünmeye, gerçekten düşünmeye başlayabilirsiniz. Kendi içinizde mutluluk ve ahenk hislerini üretmeye başlayabilirsiniz. Yasa buna cevap verecektir. Artık farklı inançlar geliştirmelisiniz; “Evrende ihtiyaçtan fazlası var,” ya da “benim için her şey yolunda” gibi, ya da “yaşlanmıyorum, gençleşiyorum” gibi.

Çekim yasası ile tüm isteklerimizi oluşturabiliriz.

Kendinizi kültürel engellerinizden, sosyal inanışlarınızdan kurtarabilirsiniz. Bir kez daha ve kalıcı olarak sizdeki gücün dünyadakinden fazla olduğunu anlarsınız. Şimdi söyle düşünebilirsiniz:

“Bu çok güzel, ama yapamam!” Fred Alan Wolf (Kuantum Fizikçisi)

“O yapmama izin vermez,”

“Bunu yapacak kadar param yok,”

“Bunu yapacak kadar güçlü değilim,”

“Yeterince zengin değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”

Her bir “değilim” bir yaratımdır.

İster yapabileceğinizi ister yapamayacağınızı düşünün, haklısınız. Henry Ford (1863-1947)

Bir sınır var mı; kesinlikle yok. Bizler sınırlandırılmamış varlıklarız. Yetenek, güç ve kapasitede bir tavanımız yok. Bu gezegendeki her bir yaratılmış varlık sınırsızdır.

Yaşamın “Sır”rı

Gökyüzünde tanrının sizin hayattaki amacınızı yazdığı değiştirilmez bir yazı tahtası yok.

Gökyüzünde illaki şöyle diyen bir tahta yok: Neale Donald Walsch (Yazar)

Neale Donald Walsch. Yakışıklı Adam. 21. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı ve gerisi boşluk… Tek yapmam gereken gerçekten niye burada olduğumu anlamak için o yazı tahtasını bulmak ve tanrının benim için ne planladığını öğrenmek, ama öyle bir yazı tahtası yok. Yani amacınızı siz seçersiniz, Görevinizi kendiniz belirleyebilirsiniz. Hayatınız kendi yarattığınız gibi olur ve kimse de seçiminiz konusunda sizi yargılayamaz, şimdi ve sonsuza kadar.

Bunu anlamam yıllarımı aldı, çünkü şuna inandırılarak yetiştirildim:

Yapmam gereken bir şeyleri yapmadığımda tanrı benden mutsuz olur!

Ama esas amacımın: hissetmek ve tadını çıkartmak olduğunu anladığımda, bana mutluluk getiren davranışlarda bulunmaya başladım. Biz de bir deyiş vardır: “Eğlendirmiyorsa, yapma!” Sevgi, mutluluk, özgürlük, neşe, kahkaha hissedilmesi gereken bunlar Eğer orada oturup bir saat meditasyon veya ibadet yapmak sana keyif veriyorsa, yap yap elbet eğer salamlı sandviçten zevk alıyorsanız yiyin.

Kedimi severken haz duyuyorum,

doğa yürüyüşü yapmaktan haz alıyorum,

Kendimi sürekli o ruh halinde tutmak isterim, böylece istediğimi kendime çekecek etkiyi yaratırım ve isteğim oluşur. İçsel mutluluk başarının benzinidir. Sizi mutlu eden her şey, daha fazlasını size çekecektir. Şu anda bu mesajı alıyorsunuz, bunu hayatınıza siz çektiniz. Size iyi geliyorsa, hayatınıza geçirmeyi ve uygulamayı seçersiniz iyi gelmiyorsa, bırakırsınız. Kendinize iyi gelecek, kalbinize uyan birşeyler bulun.

Mutluluğunuzu izleyin, sadece duvarların olduğu bir yerde bile evren size kapılar açacaktır. Joseph Campbell (1904-1987)

Joseph Campbell “Mutluluğunuzu izleyin.” demiş. Bizce bu bir insanın ağzından çıkan en iyi kelimeler. Eğer biri mutluluğunu izleyebiliyorsa, siz de her konuda bolluk ve refahın izini takip edebilirsiniz. Hayatın tadını çıkarın çünkü hayat muhteşem bir yolculuk. Farklı bir gerçeklikte farklı bir hayat yaşayacaksınız. İnsanlar size bakıp “Benden farklı ne yapıyorsun?” diyecekler. Farklı olan tek şey siz “sır”ra göre hareket ediyorsunuz, böylece insanların sizin için imkansız dediklerini gerçekleştirir veya sahip olursunuz.

Yeni bir çağ başlıyor … Bu, sınırı uzay değil, akıl olan bir çağ. İnsanların tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullandıkları bir dünya düşünün; İnsanlar zihinlerindeki gizilgücün en fazla %5’ini kullanabilirler. Uygun bir eğitimin sonucunda bu gizilgücün %100’ünü kullanabilirler. Öyle bir dünya düşünün ki insanlar tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullanabiliyorlar. her yere gidebilir, her şeyi yapabilir, her şeye ulaşabiliriz. Kendinizi, istediğiniz ile farz edin, her dini kitap bize bunu söyler. Her önemli felsefe kitabı, her büyük lider, yaşamış tüm üstatlar, bize ayni şeyi söyler. Geçmişteki bilge insanları araştırın; birçokları size bu programda tanıtıldı. Hepsi “sır”rı anlamıştı.

Şimdi siz de anlıyorsunuz. Daha fazla kullandıkça daha fazla anlayacaksınız. Bu sözleri hayatınızın ilk gününde duysaydınız; her şeyin daha kolay olacağını hissediyor olabilirdiniz ve eğer sizinle hayatınızın ilk gününde konuşsaydık; ilk söyleyeceğimiz şey:

Dünya’ya hoşgeldin, yapıp, ulaşıp, olamayacağın hiçbir şey yok, sen muhteşem bir yaratıcısın, güçlü ve kesin burada olma arzunun sonucunda buradasın, peşinden git, isteğini düşünerek, ne istediğine karar vermene yardım edecek hayat deneyimini kendine çek ve bir kez karar verince bütün düşünceni ona odakla.

Zamanının çoğu bilgi toplamakla geçecek. Bilgi, istediğinin ne olduğuna karar vermeni sağlayacak, ama asıl işin ne istediğine karar verip, ona odaklanmak, ve ona odaklanarak onu kendine doğru çekmek yaratımın süreci budur.

Harika olduğunuza inanıyorum, muhteşem bir tarafınız var. Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, ne kadar genç ya da yaşlı olduğunuzu düşünüyor olursanız olun; içinizde, dünyadan daha güçlü bir kuvvet olduğunu düşünmeye başladığınız an, gücünüz ortaya çıkmaya başlayacak, hayatınızı değiştirecek, sizi doyuracak, giydirecek, koruyacak, yol gösterecek eğer izin verirseniz varlığınızı besleyecek.
Kesin olarak bildiğim bu!
Anne, bu yardımcı olacak.

İYİ HİSSET ( FEEL GOOD)

Rahat olun, tadını çıkartın.
Yapmanız gereken hiçbir şey yok, sadece yapmayı istedikleriniz var.

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel


Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 04 Aralık 2012 (ABD)

Dil: İngilizce

Senaryo: Karen Armstrong        

Yapımcı: Bram Roos       

Altyazı ve çeviri: felis agnosticus

   Özet

 A History of God (Tanrı’nın Bir Tarihçesi, Tanrı’nın Tarihi), Karen Armstrong tarafından 1993 yılında yazılmış olan ve temelde 3 büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Aşağıda gelecek olan belgesel metni de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklindedir.

Kitapta, insanoğlunun paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde, tanrı kavramının ve dolayısıyla dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi, hem de metafizik boyutuyla, insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

   Belgesel, çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir belgeseldir. 2001 yılında televizyonlarda yayınlanmıştır. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı, hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler almıştır. Belgeselin büyük bir bölümünde hâkim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini, inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır; ki zaten Karen Armstrong‘ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

   Her ne kadar tarafsız görünen ve barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim, çok daha GERÇEKÇİ bir Tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği, şüphesiz hepimizin istediği bir şeydir. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak ateistlerin zaman zaman oldukça da sert bir şekilde eleştirdiği (ve o kadar sert olmasa da, eleştirilmeyi hakettiğini düşünülen) kusurları yok değildir.

      Karen Armstrong, pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne gibi) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı (ve hatta işi daha da ileri götürerek, Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye almak için taklidini bile yaptığı) sunumunu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazmış olduğu eleştiri yazısını okumak için tıklayın.

     Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

     Kitabın yazarı ve belgeselde de anlatıcı görevini üstlenmiş olan Karen Armstrong kimdir?

   Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra,1969’da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı.

   1982’de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa başladı.1983’te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle, Karen Armstrong Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye dönüşmüştür ve belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir. 

   Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır.

   Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikinci yapıt, dini ve şiirsel ifade ile ilgili aynı isimli bir antoloji oluşturması ile sonuçlanmıştır. 1988’de (ve 1991, 2001 sonraki baskılar) yayınladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır.

   Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir.Bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünülüyor, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle (ki bunun farklı sebepleri olabilir) gizlemek istediği için mi yaptığını bilmiyorum.  

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Karen_Armstrong

http://www.islamfortoday.com/karenarmstrong.htm

-http://www.newenglishreview.org/Hugh_Fitzgerald/Karen_Armstrong%3A_The_Coherence_of_Her_Incoherence/

   

Bu kısmın Alıntı linki:

http://www.baharkilic.org/post/2011/07/05/Tanrinin-Tarihi-A-History-of-God-%28belgesel%29.aspx

 

Belgesel Metni

İnsanlık tarihi, bir arayış olarak düşünülebilir. Bilgi arayışı, teselli arayışı, anlama arayışı. İnsanoğlunun belki de en büyük soruları inançla ilgilidir. Tanrı’yla ilgilidir. Tanrı’ya dair inançlar çok sayıda yoldan seyahat etmiştir. Bir tanesi, 3 büyük monoteist din ile sonuçlanmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam.Tanrı’yı bugün olduğu şekliyle algılayabilmek için. Tarih boyunca zamanla değişmiş olan bir algıdır bu. Ve hala da değişmektedir. Tarihlerinin erken dönemlerinde Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, kendilerinden önceki pagan toplumlarınca “ateist” olarak tanımlanmıştır. Tanrı’ya inanmadıkları için değil, besbelli ki inanıyorlardı. Ama kutsal olana dair düşünceleri çok farklıydı. Evrende tek bir üstün Tanrı olması fikri, insanların bilincine öylesine hükmetmiş durumdadır ki, bunu sorgulama ihtiyacını bile bastırmıştır. Ama bu noktaya gelinceye kadarki süreç, öngörülemeyen, zor ve hatta acılı bir süreç olmuştur. Bu, o sürecin hikayesidir.

Tanrı’nın tarihi. “Ben neysem oyum”  “Başka Tanrı’ya tapmayacaksın”

TANRI’NIN TARİHİ

İnsanlığın şafağından beri, birkaç 100 bin yıl öncesinden başlayarak insanlar, öngörülemeyen ve çoğu zaman da düzensiz olan bir dünyaya  anlam vermenin yollarını aramıştır. Biz kimiz?

Neden varız?
Mevsimler neden değişir?
Hayat neden acılarla doludur?
Öldüğümüz zaman ne olur?

 Bu arayış, insanların olaylara tinsel açıdan bakmasına sebep oldu. Somut dünyanın ötesindeki olaylara.. Eski toplumlar, doğa üstü güçlerin varlığına yöneldi. “Tanrılar” diyeceğimiz güçlerden huzur ve düzen için medet umdular. Politeizm veya paganizm(putperestlik) denilen bu birden çok Tanrı inancı, insanoğluna, uzun süren tarihi boyunca hükmetti. Tek bir üstün kutsal varlığa inanmak anlamına gelen monoteizm, yaklaşık 4 bin yıl önce ortaya çıktı. Bugün ise insanlar için Tanrı; ebedi ve değişmeyen bir varlıktır. Tanrı hakkındaki düşünceler, Tanrı’nın dünyada ilk kez ortaya çıkışından beri değişim geçirmektedir. “Tanrı’nın değişmesi” fikri, bir kavram kargaşası yaratıyor gibi gelebilir. Çünkü Tanrı’nın mutlak, ebedi ve ilahi olması gerekir. Ve aslında bu temel kutsallık gerçeği değişmez,., ama insanların bunu ifade ediş tarzı değişir. Atalarımız ile aynı şekilde dindar olamayız çünkü bakış açımız tamamen değişti. Uzaydan dünyamıza baktık mesela. Dolayısıyla her neslin, geçmişine ait geleneklere bakarak, kutsal metinlere bakarak, onların kendilerine ait tuhaf ve özgün koşullarına bakarak, geçmişin geleneklerini günümüzün sorunlarına uyarlamak için, yaratıcı bir çıkış yapmak durumundadır. “Yapım aşamaları devam eden Tanrı”, ilk olarak politeizmin mini Tanrıları şeklinde ortaya çıktı. Her Tanrı’nın, güç ve sorumluluk alanları sınırlıydı. Avlanma gibi veya savaş, doğurganlık veya ölüm gibi. Eski insanlar için, bu sayıca fazla ama sınırlı tanrılar, onlara fazlasıyla ulaşılabilir ve yakın geliyordu. Paganlar, pek çok tanrıya inanan politeist insanlardı. Hem ilahi olanla hem de dünyayla çok yakın ve sıcak bir ilişkileri vardı. Bu dünyalar ile kadınlar, erkekler ve tanrılar arasında uzanan uçurumlar görmüyorlardı. Paganizmin çekiciliği, tanrıların böylesine yakın olmasıydı, onları görmek için çok fazla mücadele etmenin gerekmemesiydi. Doğrudan ve istediğiniz anda hayatınızda bulunuyor olmalarıydı. Politeizmin çekiciliğini anlamak istiyorsak, öncelikle Katarizm’e, azizleriyle birlikte göz atmamız gerekiyor bence. Hiçbir katolik politeist olduğunu söylemez, ama şu ya da bu şekilde faydalı olmuş olan azizlerin kaydını tutmayı severler. Cascia’lı Azize Rita, umutsuzların azizesidir, Azize Jude da öyledir mesela. Ben Azize Agatha gününde doğmuşum, o da göğüsleri kesilmiş bir azizedir, dolayısıyla göğüs kanseri olan kadınlar için bir destek simgesidir. Cristopher, seyyahların azizidir. Yani burada, insani bir dürtünün gölgesini görüyoruz:

“İyice derine inip eksik birşey kalmadığından emin olmalıyım.” diyen dürtüden bahsediyorum. Politeizm bu yüzden vardı. Ve böylece, eski insanlar tinsel dünyayla pek çok tanrı aracılığıyla iletişim kurdu. Her biriyle doğrudan ve de belirli bir amaç için iletişim kurulabiliyordu. Ve sonra, bildiğimiz kadarıyla 4 bin yıl önce, tek bir kutsal varlık fikrinin ortaya çıkışı için ilk kıpırdanmalar başladı. Ortaya çıkış yeri, antik Orta Doğu’nun batısında bulunan Kenan bölgesiydi. Burada Kenaniler denilen yerel halk yaşıyordu. Kenan dini, tipik bir pagan, politeist dindi. Kendilerine ait bir tapınakları vardı ve baş tanrı El idi. El karanlık bir kişilikti, yüksek bir tanrıydı. El’in oğlu Baal, fırtına ve bereket tanrısıydı. Baal’ın kızkardeşi de ekin tanrıçası Anat idi. Museviliğin geleneksel kurucuları olan İbrahim, İshak ve Yakub, hayatlarını bu tanrılarla çevrelenmiş olarak yaşadılar. Tek bir üstün tanrıya inanmayı gerektiren monoteizm inancı, işte bu pagan kültüründen doğacaktır. O zamanın din adamları, bizim anlayışımıza göre monoteist değillerdi. Yalnızca tek bir tanrıya inanmıyorlardı. Bağlılıklarını seçtikleri tek bir tanrıya sunmuş olabilirler ama başka tanrıların da varolduğuna inanıyorlardı. Ve İbrahim de tipik bir pagan gibi davrandı. Kenan’a gelirken eski tanrılarını beraberinde getirmedi çünkü o bölgede artık etkili değillerdi. Derhal El gibi yerel tanrılara tapınmaya başladı. Monoteist dinlerin geleneğinde, doğal olarak kurucusunu veya kurucularını ilk günden beri bütünüyle tamamlanmış bir dinin devrimci liderleri olarak görme isteği vardır. Ama hiç kimse, mevcut fikirlerden doğmamış olan yeni bir fikir ortaya atamaz. Dolayısıyla en azından şunu söyleyebiliriz: İbrahim’in, Yakup’un ve İshak’ın tanrıya verdikleri isim olan “El”, aynı zamanda Kenani tapınağında da kullanılan bir isimdir. Ve de neden öyle olmasın ki?

 İbrahim, geleneksel anlamda ilk monoteist insan olarak bilinir. Ama onun Tanrı’yla olan ilişkisi, komşularının pagan tanrılarıyla olan ilişkilerine çok benzer. İncil’in kendisi bile sanki bunu doğrular niteliktedir.

“Hava ısınırken çadırının girişinde oturuyordu. Yukarı baktığında yakınında duran 3 adam gördü. Onlarla selamlaşmak için koştu ve saygıyla eğilerek şöyle dedi: Efendilerim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunuzun yanından ayrılmayın. Biraz su getirteyim, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim”- Yaratılış; 18:1

Bir korulukta veya tam karşısınızda insan olarak vücut bulmuş haliyle bir Tanrı’yı görmeniz veya Tanrı’nın suretiyle ilgili bir deneyim yaşamanız çok olasıydı. Ve bazen İbrahim, Tanrı’yla yemek bile yerdi veya tartışmaya girerdi; sanki karşısında bir eşiti varmış gibi. Bu, sonradan Musevi toplumları için şaşırtıcı bir durum olarak karşılaşacaktı. Ama o zamanlar bu, İbrahim için gayet doğal birşeydi çünkü çok daha farklı bir dünyada yaşıyordu. Hayvanların kurban edilmesi, eski paganların tanrılarıyla iletişim kurmak için kullandığı yöntemlerden biriydi. İbrahim için de durum farklı değildi. “Ve dedi ki: Ey tanrım, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?

Ve Tanrı cevap verdi: Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir. Ve İbrahim bunların hepsini getirdi, onları ortadan ikiye böldü- Yaratılış; 15:8

Eski dünyaya ait her dinde, mutlaka “kurban” eyleminin bir çeşidi vardır. Kurban etme işlemi önemliydi çünkü Tanrı’yla insanlar arasındaki karşılıklı ilişkinin önemini vurguluyordu. Öldürülen hayvanın etleri tanrılara sunuluyordu ve aşağıdaki insanlar da bu adanmış etten yiyerek bir anlamda tanrılarla bir öğün paylaşmış oluyorlardı, çünkü insanlar şöyle düşünür:

“Eğer gerçekten inancında samimiysen, bunu kanıtlamak için birşeyleri vermeli, ve hatta feda etmelisin.”

Eğer yeterince inanırsa, insanlar bu yüzden savaşlarda ölür, bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatını bu sebeple feda eder. Ancak bazı pagan kültürlerinde, hayvan kurban etmek her zaman yeterli değildi. Bazı durumlarda daha değerli kurbanlar gerekirdi. Bir insanı kurban etmek gibi.. Hatta bazen de bir çocuk. Bu da İbrahim’in hayatına girmiş olan bir başka dini gelenekti.

“Tanrı, İbrahim’i sınava tabi tuttu. Ve dedi ki: Sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git. Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun-Yaratılış; 22:1

İshak hikâyesi belki de Museviler için en derin, anlaşılması en zor ve tuhaf bir şekilde Musevi kültüründe en çok değer verilen hikayedir. Bunun sebebi, bize o zamanın inanç sistemlerinde, Tanrı’yla insan etkileşimi hakkında çok şey gösteriyor olmasıdır. Bir yandan İbrahim’i sadece bir çocuk katili gibi gösterir, çünkü bu hikayede oğlunu neredeyse öldürecektir. Ama birçok âlim buna daha farklı bir açıdan bakar. Çünkü çocuk kurban edilmesi o dönemde çok yaygın bir uygulamadır ve bu hikaye, Musevi metinlerinde konuyla ilgili bulunan son hikayedir. Sonradan Tanrı’nın İbrahim’e oğlu yerine bir koçu kurban etmesini emretmesiyle, bir daha inancın ve Tanrı anlayışının, bu derece ağır bir şekilde sınava tabi tutulmasını istemediğini buyurduğu ve böylece tarihte önemli bir değişiklik yaratmayı amaçladığı savunulur. Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen son peygamber ve İbrahim’in torunu olan Yakup, Tanrı’yla atalarından çok daha yakın bir şekilde iletişim kuran kişi olacaktır. “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, dedi ki: “Bırak beni, gün ağarıyor.” Yakup cevap verdi: “Beni kutsamadıkça seni bırakmam.” Adam dedi ki: “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek. Çünkü Tanrı’yla güreşip yendin.” Yakup: “Lütfen adını söyler misin?

” diye sordu. Adam: “Adımı sormamalısın.” dedi ve kayboldu- Yaratılış; 32:24

Benim için algılanması zor bir gizem içeriyor. Yani kimdir bu kutsal varlık?

 Bütün gece tükenme noktasına gelene kadar onunla güreşmek ne anlama gelir?

 Hikayenin sonunun, hem insanla hem de Tanrı’yla bağdaştırılabilir oluşunu da özellikle beğeniyorum. Aralarındaki ilişki, basit bir şekilde itaat veya zafer kazanma şeklinde değil, güreşme eylemiyle ifade edilmiştir. Ve bu da bence Musevi geleneklerinin en temel gerçeklerinden biridir. “Algılanması imkansız olan sonsuz Tanrı” düşüncesi  ve “Dokunulup hissedilecek kadar yakın olan Tanrı” düşüncesi arasında kendi algımızla güreşip dururuz. Güreşme faslından sonra Yakup, ziyaretçinin ismini öğrenmek ister. Ve ziyaretçi cevap vermez. Antik kültürlerde, birisinin ismini bilmek, bu bir Tanrı bile olsa, size ona hükmedebilme gücünü verirdi. Tarikat ayinlerinde, tanrıların isimlerini defalarca makamlı bir şekilde söylerlerdi, böylece bu Tanrı’yı idare edip istediklerini yapmasını sağlamaya çalışırlardı. Ama bu Tanrı “hayır” der, “Adımı bilemezsin, beni bu şekilde kontrol edemezsin” der ve ortadan kaybolur. Burada belli belirsiz bir değişim söz konusudur. Yakup’un Tanrı’sı, alışıldık pagan Tanrı inancından yavaşça uzaklaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak Musevilik, bulunduğu toplumun dini geleneklerinden ne kadar farklı ve ne kadar radikal olursa olsun, tek bir adımda bir gecede meydana gelmemiştir. Zamanla büyümüştür. Kutsal peygamberlerle oluşmaya başlayan yeni tanrı anlayışı, kısa zamanda yeni bir şekle dönüşecekti. Bu dönüşüm, büyük devrimsel ayaklanmaların olduğu bir döneme denk gelir. Eski din adamlarının torunlarının, Tanrı ve peygamberi Hz. Musa sayesinde Mısır’daki köleliklerinden kurtulup özgür kaldıkları dönemdir. Hz. Musa’nın ve Exodus(Mısır’dan Çıkış) kutsal kitabının Tanrı’sı, artık din adamlarının “el altında bulunan ve ulaşılması kolay olan” tanrısı değildir. Tanrı artık gizem doludur ve yine aynı derecede gizemli bir de ismi vardır. Monoteizm, tanrıların ulaşılabilir olduğu bir çağda ortaya çıkmıştır. Kutsal kitaplardaki resullerin deneyimlediği Tanrı da bundan pek farklı değildir. Ama bu, değişmek üzereydi. Yaklaşık 3600 yıl önce, Kenan diyarında büyük bir kıtlık başladı. Ve son kutsal peygamber olan Yakup, ailesiyle birlikte Mısır topraklarında yiyecek aradı. Kutsal metinler, Yakup ve onun soyunun ilk başlarda Mısır’da zenginleştiğini söyler. Ama sayıları ve güçleri arttıkça, Mısır’lılar onlardan çekinmeye başladı ve onları köle olmaya zorladı. 400 yıllık esaret döneminden sonra Tanrı, Yakup’un soyu olan İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarması ve önderlik etmesi için Hz. Musa’yı görevlendirdi.

“Hz. Musa baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor. Tanrı Hz. Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Hz. Musa, Hz. Musa!” diye seslendi. Hz. Musa, “Buyur!” diye yanıtladı. Tanrı, “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır- Mısır’dan Çıkış; 3:2

Kendinden geçen Hz. Musa, Yakup’un Tanrı’yla güreştikten sonra sorduğu sorunun aynısını sorar:

“Adın nedir? ” Ve bu sefer Tanrı cevap verir. Ama kendisini, aslında bir isim olmayan bir kelime ile tarif eder. ” Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” anlamına gelen “Yahweh (Yehova)” cevabını verir. Hz. Musa’nın Tanrı’sı, İbrahim’le dostane bir şekilde yemek yiyen Tanrı’dan çok farklıdır. Tanrı, yanan çalının içinden Hz. Musa’ya ismini söyler. “Ehyeh Asher Ehyeh” ki bu da Eski Ahit’te Yahweh (Yehova) haline gelir. Ve bu gizemli bir cümledir. Aslında bu; kasıtlı bir belirsizliği ifade eden İbranice bir deyimdir. Ve Tanrı bu şekilde Hz. Musa’ya; “Kendi işine bak, benim kim olduğum seni ilgilendirmez.” demektedir.

(Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” un

Arapçaya geçmiş şekli olan “Bi âhiyyen şerâhiyyen”

İsmi, Hz. Ali kerremallâhü veçheye ait olduğu rivayet edilen

Celcelutiyye Kasidesinde geçer.

Bi âhiyyen şerâhiyyen ezûnâyi sabvetin

Asbâvüsin âli şeddâye aksemtü bi taytağat

http://www.lahutiye.com/lahutiye-havas-ilmi/148-celcelutiye-duasi-tam.html

http://mutlulugunsifresi.com/celcelutiyye-duasi-ve-sirlarial.html

Burada yine, idare edilemeyen, ismi kullanılarak kontrol edilemeyen bir Tanrı görüyoruz. O herneyse, O olmaya devam edecektir. 20. yüzyılda önemli bir teolog olan Rudolf Otto buna,  “mysterium tremendom et fascinans” adını vermiştir. İki etkisi vardır: Muazzamdır, sizi sürükler. “Ayağındaki çarıkları çıkar çünkü kutsal topraklara basıyorsun” der, adeta “Defol git buradan, sen bir hiçsin” der gibi. Diğer bir etkisi büyüleyici olmasıdır. Işığa doğru uçan bir güve kelebeği gibisinizdir. İnsanı elinde tutar. Ona katlanamazsınız ama onsuz da yapamazsınız. Ve bu da, Tanrı gizemiyle başa çıkmak için kutsal kitaplarda kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Kölelikten kurtarılmayı arzulayarak bekleyen İsrailoğulları için, atalarının kişisel Tanrı’sı olan El, artık yeterli değildi. Onları özgürlüğe kavuşturacak, dinamik ve gizemli bir tanrıya ihtiyaçları vardı. Yehova, böyle bir tanrıydı. Mısır’da 10 tane büyük mucizevi afet oldu. Bazıları Mısır tanrılarını özellikle hedef alan saldırılardı. Önce Nil nehri bir kan nehrine dönüştü. Ardından  bitler, çekirgeler, dolu ve şimsekler, iyileşmeyen çıbanlar ve heryere hakim olan mutlak karanlık geldi. Ve en sonunda Tanrı, her Mısır’lı ailenin ilk doğan oğlunu öldürür. Köle sahipleri onları artık alamaz. Firavun sonunda teslim olur ve İsrailoğulları’nın Mısır’ı terketmesine izin verir. Exodus(Mısır’dan Çıkış) hikâyesiyle Hz. Musa, yeni bir farkındalık oluşturur: Bu Tanrı özgürleştiricidir, insana saygısı olan, onlara değer veren ve onları seven bir Tanrı’dır. Özgürleştiren odur, mutlak diktatörlüğü, bu durumda Firavun’un diktatörlüğünü yıkan odur. Ve bir yandan da bir daha hiçbir insanın mutlak hakim olmayacağını, sadece Tanrı’nın mutlak hakim olabileceğini belirtmiş olur. Bu da bütün insan soylarını akraba yapar. Hz. Musa’nın ve İsrailoğulları’nın özgürleştirilmesini anlatan hikayeler, biz Afrika kökenli Amerikalılar’ın ilgisini çeker ve gönlümüze işler. Çünkü deneyimlerimiz buna çok benzemektedir. Köleleştirilmiş olmamız, güçlü köle sahiplerince köleleştirilmiş olmamız mantıksız beklentilerin ötesinde çalıştırılmış olmamız, yeterince malzeme olmadan çalıştırılmamız, ezilen alt tabaka halk olmak zorunda kalışımız, tıpkı İsrailoğulları’nın tarihine benzer ve bizim tarihimizle aynıdır. Tanrı’nın dualarımızı duyması ve bizi kölelikten kurtarmaya karar vermesi bir mucizedir. İsrail kavminden biri için, Mısır’dan Çıkış’ın Tanrı’sı harika ve özgürleştiriciydi, ama bir Mısır’lı için hiç de öyle değildi. Mısır’lılar bu Tanrı’nın elinden büyük acılar çekti. Tanrı’ya “Orduların Tanrı’sı” anlamına gelen Yahweh Sabaoth denir. Ve o kabileye ait bir Tanrı’dır, henüz evrensel değildir. Mısır’lıların kendi tanrıları vardır. Ve bu Tanrı, Mısır tanrılarıyla savaşmaktadır. Tutkuyla sadece kendi insanlarının tarafındadır ve gerekirse onların tüm düşmanlarını öldürmeye hazırdır. Mısır’ın elinden kurtulup özgürleşen İsrailoğulları, Sina Çölü’ne doğru ilerlediler. Tanrı’nın kendisini gösterdiği yanan çalının olduğu dağa doğru yol aldılar. Sina Dağı’nda Yehova ile yaşadıkları karşılaşma, ilişkilerini açıkça tanımlayacaktır.

 “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. İnsanlar titriyordu. Tanrı Sina Dağı’nın üzerine indi, Hz. Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Hz. Musa tepeye çıktı- Mısır’dan Çıkış; 19:16

Yunan ortodoksları Hz. Musa’nın dağın tepesine çıkması fikrine bayıldı. Hz. Musa’nın yoğun bulutlarla çevrelenmiş bir şekilde, normalde sadece Tanrı’nın olduğu ve görülemeyen bir yerde, Tanrı’yla birlikte olma düşüncesine bayıldılar. Ve bu fikri şöyle yorumlayacak şekilde kullandılar: “Evet, Tanrı’yla beraber olabilirsin, ama sakın onu açıkça görebileceğini düşünme, onu tanımlayıp doğasını anlayabileceğini sanma.”

Kilise öncülerinden biri olan Gregory Palamas şöyle yazmıştır:

“Eğer-Tanrı vardır- diyorsak, -Biz var değiliz- dememiz gerekir.”

Bununla şunu demek istemiştir: Tanrı üstün bir varlık değildir ya da bizim algıladığmız ve olduğumuz şekilde bir “varlık” değildir. O halde ne varsa, Tanrı’dır. O varoluşun içindeki varoluştur. Tanrı’yı sınırlarsanız, kendi hayalinizde bile bunu yaparsanız, Tanrı’yı yaratıyorsunuz demektir. Çünkü hayal gücü, beş duyunun bir ürünüdür. Bilgisayar hafızası gibi, beyninizdeki anılardan yararlanarak onu oluşturursunuz. Dolayısıyla Tanrı’yı yaratmış olursunuz ve bu, Tanrı’ya yapılamaz. Tek üstün Tanrı’nın bu gizemli ve algılanamayan yapısı, Sina Dağı’nda iletilen on emrin ikincisinde açıkça ifade edilir.

“Benden başka Tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzündeki cennette olana benzeyen herhangi put veya benzeri heykel yapmayacaksın- Mısır’dan Çıkış; 20:3

Ama belki de daha yakın ve rahatlatıcı olan, eski “ulaşılabilir Tanrı” fikrini terketmek, gerçekten de zor olmuştur. Tanrı emirlerini Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya gönderirken bile, insanları beklemekten sıkılır. Pagan tanrısı El’in geleneksel görüntüsü olan altın bir buzağı heykeli yaparlar. Dağın eteklerinde masraflı bir ziyafet düzenleyip dans ederler. Sina Dağı’nda olağanüstü bir olay yaşanıyordu. Gökgürültüsü, şimşekler ve özgürleşme gibi harika şeyler oluyordu. Tanrı, “Tek tanrı benim ve benden üstün bir Tanrı yoktur.” demişti. Ve şimdi de dönüp baktıklarında aynı Tanrı, önünde dans edip şarkı söyleyebilecekleri ve dokunabilecekleri altın bir buzağı yaratmıştı. Yani insanların bir gecede değişmesini beklerseniz, kalbiniz kırılacaktır. İnsanların bir haftada, bir günde ve hatta bir nesilde, kutsal şeylere yönelik alışkanlıklarından kurtulamıyor olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Ancak acaba İsrailoğulları, altın buzağıya tapınarak Tanrı’yla insanlar arasında oluşmaya başlayan mesafeyi mi kapatmaya çalışıyordu?

 Atalarının Tanrı’ya hissettiği yakınlığın birazını da olsa hissetmeyi mi umuyorlardı?

 Sembolik nesneler, görüntüler ve putlar yaratmak, her dinde görülen güçlü bir dürtüdür. Çünkü onlara dokunabilir, onlarla konuşabilirsiniz, vesaire. Halen somut olan şeylere karşı kuvvetli hislerimiz vardır. Tüm monoteist inançların temelinde, kaçamayacağınız bir gerilim yatar. Bir yandan bu her türlü hayal gücünün ötesinde olan, evrensel ve ebedi Tanrı kavramı konusunda ısrar ederken, diğer yandan da aynı Tanrı’nın, uçsuz bucaksız evrendeki önemsiz bir nokta olan insana değer verdiği konusunda ısrar ediyoruz. Dolayısıyla burada gerçekten de bir çelişki vardır ve insanlar doğal olarak zaman zaman bu gerilimin bir tarafına odaklanır. Hastanede yatarken, hahamların bahsettiği o Tanrısal kutsallığı başucumda hissetmek isterim. Bazen de uçsuz bucaksız yıldızlı evrene, bir Van Gogh tablosuna bakar gibi bakarım, ve bu tarifsiz, evrensel ve üstün Tanrı’dan dolayı şaşkına dönerim. Sina Dağı’nda İsrailoğulları, Tanrı’ya dair yeni fikirlere alışmalarının ne kadar zor olacağını göstermişlerdi. İsrailoğulları, çölde arayış içinde geçirdikleri zor günlerden sonra kutsal topraklara yerleştiklerinde, Tanrı’ya dair yeni özellikler ortaya çıkmaya başladı. Kıskançlık ve intikam duygusu gibi. Tanrı’nın bu değişen yapısı, Eski Ahit’teki peygamberler için olağanüstü zor bir mücadeleyi de beraberinde getirmişti. Ama yine de aynı peygamberler, aynı Tanrı’yı nazik ve merhametli olarak da tanımlamışlardır. İsrailoğulları’nın, Tanrı’nın ortaya çıkan bu karmaşık yapısı konusunda anlaşmaya varmaları, Musevi inancının kalıcılığını, ve hatta belki de, bizzat monoteizmin kalıcılığını belirleyecekti. Hz. İsa’dan 1200 yıl önce, Mısır’dan Çıkış’ın yaşandığı zamanlarda, Tanrı kendisini üstü örtülü bir gizem olarak ortaya koydu ve insanlarının başka tanrılara tapmasını yasakladı. Ama İsrailoğulları Sina Dağı’nda Tanrı’nın kelamını alıp Kenan diyarına döndükleri zaman, Tanrı’nın emrini unutmuş gibiydiler. “Başka Tanrı’ya tapmayacaksınız.” emri unutulmuştu. Din tarihin en tuhaf karakterleri ortaya çıkmıştı: Peygamberler. Peygamberlerin hikâyeleri, İsrailoğulları’nın bu değişime ayak uydurma konusunda çok zorlandıklarını gösteriyor. Peygamberler bazen doğaüstü ve anlaşılması zor davranışlar sergiler. Zülkifl’e Tanrı tarafından dışkı yemesi söylenmiş mesela. Ve bir mülteci gibi ağzına kadar dolu çantalarla dolaşmak zorundadır. Yeremya, Tanrı ile olan etkileşimini vücudunun her uzvunu saran ve bir sarhoş gibi tökezleyerek yürümesine sebep olan  bir ağrı olarak ifade eder. Zülkifl, Tanrı’yı kutsal bir at arabasında gördüğü ilk ilahi deneyiminden sonra, şuursuzca kendinden geçtiğini düşünür. Ve bence bu, İsrailoğulları’nın, Orta Doğu’ya hakim olan mistik bilinçten kendilerini koparma ve ondan uzaklaşma konusunda zorlandıklarını gösteriyor. Yehova’nın en ateşli savunucularından biri de peygamber İlyas(Elijah) idi. Ki zaten bizzat bu isim bile, “Yehova benim Tanrı’mdır” anlamına gelir. İlyas, Milattan Önce 9. yüzyılda yaşamıştır. Kenan Tanrı’sı Baal’a tapmanın İsrailoğulları arasında yeniden popüler olduğu zamanlarda yani. İsrail kralı Ahab ile evlenen Lübnan’lı bir pagan olan Kraliçe Jezebel, Baal’ın baş savunucusuydu. Şimdi, ciddi bir kuraklık başlamıştır. İsrailoğulları, fırtına tanrısı Baal’dan yağmur yağdırması için medet umar. İlyas öfkeden kudurmuştur. “Daha ne kadar iki taraf arasında dalgalanacaksınız?

 Eğer Yehova Tanrı’ysa, onu izleyin; yok, eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardından gidin- 1.Krallar; 18:21 İlyas Carmel Dağı’nda iki tapınak kurar. Biri Yehova için, diğeri de Baal için. Ve herbirine birer kurban yerleştirir. Sonra Baal’ın peygamberlerine tanrılarına başvurmalarını söyleyerek meydan okur. Bunu deneseler de, bu peygamberler yağmur yağdırmayı başaramaz. Sonra İlyas Yehova’ya başvurur. Gökyüzünden ateşler yağar ve tapınağı yok eder. İsrailoğulları şaşkın bir şekilde yüzüstü kapanırlar. “Yehova Tanrı’dır!” diye haykırırlar. Çok geçmeden şiddetli yağmurlar başlar ve toprağı tazeler. Carmel Dağı’nda hava durumunu kimin tayin ettiği belirlenmiştir. Yağmuru kim yağdırır. Baal mı yoksa İsrail’in Tanrı’sı mı?

 Yağmur için Baal’a giden halkından memnun olmayan Tanrı, kuraklık yaratmıştır. Dolayısıyla göklerden ilahi alevler gelir ve sunulan kurbanı yok eder. Sonra da bulut ortaya çıkar ve cevap verilmiş olur: “Yağmuru ben yağdırırım.” demiş olur. Kuraklığın sona ermesiyle İlyas, kazanılan zafer konusunda yücegönüllü davranmaz. Baal’ın rahiplerinin yakalanıp yakınlardaki bir vadiye götürülmesini emreder, ve 450 rahibin herbiri orada katledilir. Bazen bunun, putperestliği tamamen yok etmeyi hedefleyen bir kutsallık karmaşası olduğunu düşünürüm. Musevilikte putperestlik konusu, hiçbir hoşgörünün olmadığı, yavaş yavaş iyileştirmek yerine onu tamamen yakıp yok etmenin seçildiği, dolayısıyla kazanılan ilk avantajda Baal’ın bütün rahiplerini öldürmeyi uygun bulan klasik bir bakış açısıdır. Öldürüleceğinden korkan İlyas, Sina Çölü’ndeki dağa kaçar, ki burası şimşekler ve dumanlar arasında Tanrı’nın kendisini Hz. Musa’ya gösterdiği dağın ta kendisidir. Korkmuş ve yalnız olan İlyas, bir kaya yarığının içinde dikilir. Tanrı’nın bir sureti belirir ve İlyas, Sina Dağı’nın Tanrı’sının huzurunda bulunmanın yaratacağını düşündüğü muazaam dehşete hazır olmak için kendisini korumaya alır. Ama İlyas’ı bir süpriz beklemektedir.

“Yehova’nın önünde çok güçlü bir rüzgar dağları yarıp kayaları parçaladı. Ancak Yehova rüzgarın içinde değildi. Rüzgarın ardından bir deprem oldu, ama Yehova depremin içinde de değildi. Depremden sonra bir ateş çıktı, ancak Yehova ateşin içinde de değildi. Ateşten sonra ince, yumuşak bir esinti sesi duyuldu. İlyas bu sesi duyunca, cüppesiyle yüzünü örttü, çıkıp mağaranın girişinde durdu- 1. Krallar; 19:11

Fırtınada değil, şiddetli rüzgarda da değil, ama bir esintinin belli belirsiz sesinin içinde. Dingin ve belirsiz bir ses. Dolayısıyla artık Tanrı’nın doğal güçlerin içinde olmadığı düşüncesi vardır ve sesi zar zor duyulur. Bu da yine klasik paganizmden uzaklaşan ufak bir adımdır. İlyas, putperestliğin peygamberlerinden kaçmıştır. Tanrı’yı aramaya gider ve onu fırtınada veya şimşeklerde değil, sessizliğin sesinde bulur. Bu dinginliğin sessizliği, olgunlaşmayı gösterir. Bu ses, kalbimizden çıkarak aklımız ve ruhumuzla konuşur. Bu da, hem kavrayış hem de sadakat bakımından daha derin bir algıya işaret eder. İlyas, Tanrı’nın kıskanç ve zalim olabildiği gibi, sessiz, hatta nazik bile olabileceğini keşfetmiştir. O bunların hepsi ve daha fazlasıydı. İnsanın beklentilerinin ötesindeydi. İnsan aklından üstündü. “İnsan aklından üstün olmak”, “bizim normal deneyimlerimizin ötesinde olmak.” anlamına gelir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, hayatın gizli ve kutsal bir boyutunu hissetmişlerdir. Normal düşüncelerinin, fikirlerinin ve deneyimlerinin ötesinde olan bir boyut. Vecd ararız, kendimizin ötesine geçip başka bir algı boyutu olan bu durumu deneyimlemek isteriz. Ve bunu dinde bulamazsak, başka yerlerde ararız. Sanatta, sporda, sekste ve hatta yanlış bir şekilde uyuşturucularda ararız. Çünkü yapımız böyledir. İnsanoğlu olarak algımızın ötesinde olan şeyleri deneyimleme ve ulaşamadığımız şeyler hakkındaki düşünceleri kavrama yeteneğine sahibiz. Bu, insan olmanın bir gereğidir. İlyas’tan 150 yıl sonra, Tanrı ve tarihle olan karşılaşması Musevi inancını ve geleneğini bir kez daha değiştirecek olan bir başka peygamber ortaya çıkar. İsmi İşaya (Isaiah) olan bu peygamberin dönemi, M.Ö.745 yılına denk gelir. Yahudiye kraliyetinin bir mensubu olan İşaya, Yehova’ya dair şaşırtıcı bir deneyim yaşar. Kudüs tapınağında dururken, tütsüden çıkan hoş kokulu bir duman bulutu, kurbanların akan kanlarından tüten kokuya karışır. Dumanın içinde, tahtında oturmakta olan Yehova’yı görür, her iki yanında en sevdiği iki melek vardır ve bunlar birbirlerine seslenmektedir.

“Kadosh Kadosh Kadosh. Kutsal, kutsal, kutsaldır Yehova. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor-  İşaya; 6:3

“Kutsal” kelimesinin en derin ve eski anlamı “öteki”‘dir. Ve buna birçok başka kelime de eklenebilir: “Dehşetli”, geçmişteki anlamıyla “korkunç”, yani “iğrenç” değil de “aman!!” anlamında korkunç korku salan anlamında “berbat, dehşet verici”. “Dehşet” derken; kampın etrafında dolaşan bir hayalet olduğunu düşündüğünüzü hayal edin, tüylerinizin diken diken olmaya başladığı andaki hissin bir milyon katına eşdeğer bir dehşetten bahsediyorum. İşaya ‘nın Tanrı’yla, “ötekiyle” olan karşılaşması öylesine dehşet vericidir ki, gerçek anlamda ölüm korkusu yaşar.

“Mahvolmuş bir adamım ben! Çünkü dudakları murdar bir adamım.” diye ağladı. Seraflardan biri ona doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; ve o korla İşaya ‘nın ağzına dokundu-  İşaya; 6:5

Değişim acı vericidir. Eski dini alışkanlıklarımızı geride bırakıp tamamen yeni birşeyi benimsemek bazen acı verir. Ve bence bu peygamber hikâyeleri de bu zorluğun altını çizmektedir. Ve şimdi, İsrailoğulları’nın Tanrı’ya bakış açılarında yepyeni bir dönüşüm gerçekleşmek üzeredir. Bu değişim, Büyük Babil İmparatorluğu, İsrailoğulları’nın topraklarını ele geçirip onları sürgüne gönderdiği zaman gerçekleşir. Bu süreçte, Tanrı algısı nihayet pagan putlarıyla mücadelenin ötesine geçecektir. İsrailoğulları Tanrı’yı kutsal ve tek olarak görmeye başlar. Bugün bildiğimiz anlamıyla monoteizm, nihayet ufukta görünmüştür. İsraioğulları Kenan diyarında neredeyse 500 yıldır yerleşik olarak yaşıyorken  İşaya peygamber, “kutsal, kutsal, kutsal” olan Tanrı’yı gördüğünü söylemişti. Eski İsrail, ikiye bölünmüştü. Kuzey İsrail Krallığı ve Güney Yahudiye Krallığı. Dünyadaki tüm dinlerin belirginleşmeye başladığı bir dönemdi. Tarihte M.Ö. 800-200 arasına denk gelen, Eksen Çağı olarak bilinen dönemdi. Eksen Çağı bütün insanlık tarihinin etrafında döndüğü bir devir olduğu için bu ismi almıştır. Dönüm noktasıdır, gelecekteki bütün ruhani ve dini gelişimin etrafında döndüğü eksendir. Bu dönemde, dünyanın 3 temel merkezinde, insanlığı beslemeye devam eden ve “büyük dünya dinleri” dediğimiz dinler gelişim göstermiştir. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizmin yükselişini görüyoruz. Orta Doğu’da monoteizmi görüyoruz. Hindistan alt kıtasında Hinduizm, Budizm, Jainizm görülüyor. Avrupa’da da Yunan Rasyonalizmi görülüyor. Bu inançlar insanlara umut ve hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini vermeye devam etmektedir. Bunlar gerçekten de antik paganizmden sonra önemli bir kırılma noktasıdır. İnsanlık için hızlı değişimler meydana gelmekteydi. İnsanlar büyük şehirlerde toplanmaktaydı. Bir pazar ekonomisi ortaya çıkıyordu. Tüccarlar, zenginleşme çılgınlıkları ile zayıf ve korumasız kişileri eziyordu. Nesiller boyu sürmüş olan kırsal hayattan sonra insanlar bu yeni şehir hayatını tuhaf ve ürkütücü bulmuş olmalı. Eksen Çağı’ndaki bir diğer önemli değişim, şiddet olaylarındaki artıştı. Yenidünya imparatorlukları birbiriyle çarpışıyordu. Bu da, öldürülen veya yurtlarından sürülen birçok insanın ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Hayat şartları sertleşiyordu ve bunu önlemek için de bu dinlerin hepsi, şefkati, başkalarının kutsal haklarına saygıyı, adaleti ve hatta şiddet karşıtı felsefeleri içeren öğretileri benimsedi. Bu küresel devrim, yepyeni bir Tanrı yaklaşımı gerektiriyordu. Sınırlı ve yerel olan eski pagan tanrıları, gitgide daha da uygunsuz gelmeye başlamıştı. M.Ö. 722’de Asur İmparatorluğu, Kuzey İsrail Krallığı’nın 10 kabilesini ele geçirdi ve yok etti. İşaya, kusurlarıyla yüzleşmez ve merhameti benimsemezlerse sıradaki krallığın kendilerininki olacağı konusunda Yahudiye’deki insanları uyardı.

“Yehova der ki: Kurbanlarınıza benim ne ihtiyacım var? Bana sunduklarınız beyhude. Ne kadar çok dua ederseniz edin, dinlemeyeceğim. Elleriniz kana bulanmış. Kötülükten sakının, iyiliği öğrenin. Adaleti gözetin, zorbayı yola getirin, öksüzün hakkını verin, dul kadını savunun-  İşaya; 1:15

İşaya ‘nın İsrailoğulları’na, Yehova nezdinde merhametin, hayvan kurban edilmesinden daha önemli olduğunu söylemesi, eski pagan gelenekleriyle devrimsel ve de zor bir ayrılığa işaret eder. İnsanoğlu intikam fikrine yatkındır. İnsanoğlu “göze göz, dişe diş” görüşüne yatkındır. Eğer merhamet, merhametli olmamız gereken kişiye karşı günah işlemiş olan bizler için zorsa, Tanrı’nın, bizim onun merhametine ve lütfuna duyduğumuz ihtiyacı anlaması bundan ne kadar daha zordur?

 Bir başkasının hayatına girmenin zorluğu, onların sevinçlerini ama özellikle üzüntülerini paylaşmak, yanlarında bulunmak, onlara destek olup eşlik etmek alışıldık bir durumdur. Kendimize insanların inançlı olmaya neden devam ettiklerini sorarsak, bana göre bunun sebebi Savaşçı Tanrı, veya İbrahim’e oğlunu kurban etmesini söyleyen Tanrı, veya Yakup’la güreşen Tanrı, veya Sina’ya şimşekler gönderen Tanrı değildir. İnsanlar Tanrı’ya inanmaya devam eder çünkü onlara göre bu Tanrı, onlarla birlikte acı çeken bir Tanrı’dır. Merhamet zordur çünkü kendimizi, evrenin merkezi olarak gördüğümüz tahtımızdan indirmemizi gerektirir. Bunu yapmayı sevmeyiz. Kendi arzularımızı, ihtiyaçlarımızı ve hırslarımızı tatmin etmeyi tercih ederiz. Çoğu zaman da başkalarını harcayarak yaparız bunu. Kendimizden daha önemli olan başka insanları da düşünmemiz gerektiğinin hatırlatılmasından hoşlanmayız. Dolayısıyla, yarattığı insanlarda da kendisinde olan merhamet duygusunu görmek istediğini söyleyen bu merhametli Tanrı’nın isteğine, Yahudiye’deliler tarafından aldırış edilmedi. M.Ö.586’de Babil kralı Nebukadnezar Kudüs’ü fetheder, şehri yok eder ve halkın çoğunu sürgün eder. Tarih boyunca tanrılar her zaman belirli bir bölgeye bağlı olmuştur. Sürgün edilenler, Babil ırmaklarının kenarında otururlarken dini inançlarını kutsal toprakların dışında bir yerde devam ettiremeyeceklerini düşünmüş olmalı. Sürgündeki peygamberlerin yazdıklarından biliyoruz ki, bazı İsrailoğulları Yehova’dan umudu kesmişti. Yapılacak en mantıklı şeyin, insanların her zaman yaptığı gibi yerel tanrılara tapınmak olduğuna karar vermişlerdi. Babil’den sürülen ve anavatanlarındaki tanrıdan böylesine uzak kalan Yahudiyeliler için şimdi de yeni bir peygamber ortaya çıkıyordu. Biz onu 2. İşaya olarak biliyoruz. Ve gerçekten radikal bir öğretisi vardı: Yehova’nın, sadece İsrail halkının değil, tüm halkların tanrısı olduğunu söylüyordu. Birçok İsrailoğlu, Asur tanrılarının, sonra da Babil ve Pers tanrılarının daha güçlü olduklarını düşündü. Çünkü galip gelenler onlardı. Ama bu terörün etkisiyle, silinip atılmanın ve topraklarıyla krallıklarını kaybetmenin yarattığı baskı, korku ve acıyla, peygamberler, tanrıyı varolan tek tanrı olarak görmeye başladılar. Kendi tanrılarının Asur’u, Pers Krallığı’nı ve Pers kralı Kuroş(Cyrus)’u. kendi insanları için güttüğü kendi isteklerini yerine getirmek amacıyla kontrol ettiğini söylediler. Sürgünle ve inançlarının sürekli olarak Babil’in kosmopolitan kültürü tarafından tehdit edilmesiyle karşı karşıya kalan Yahudiye’liler, ellerinde kalan, sahip oldukları tek şeye sıkı sıkı tutundular.Yehova’ya. İnançlarını, atalarını Mısır’dan kurtarmış olan tanrılarına yönelttiler. Tarihi yöneten oydu. Önemli olan tek kutsal varlık oydu. Tarihte ilk kez, pagan tanrılarının varlığına meydan okunuyordu.

“Ne benden evvel bir Tanrı oldu, ne de benden sonra olacak. Ben Yehova’yım. Benden başka kurtarıcı yok-  İşaya; 45:21

Kudüs’te yaşayan ve tapınağın hemen yanıbaşında, Tanrı’ya dokunma mesafesinde yaşayan Museviler için Tanrı öylesine somut birşeydi ki,., sanki İsrail’i terketmeleri halinde artık varolmayacakmış gibiydi. Ama sürgünde olduğu için bu teması kaybeden Museviler için bu düşünce mucize gibiydi, “Tanrı gerçekten de varmış” demelerine sebep oluyordu. Bu evrensel bir Tanrı’ydı, nasıl Babil’de ve Kudüs’te varsa, bütün dünyada da vardı. Nasıl Musevi anlayışının merkezinde de varsa.. 2. İşaya ‘nın, tek ve biricik Tanrı’yı ifade eden bu net Yehova tasviriyle eski İsrailoğlu inançlarından doğan Musevilik adı verilen din, artık tam olarak ortaya çıkmıştır. Eksen Çağı, tam anlamıyla monoteist bir inancı getirmiştir. Kutsal topraklarda yeni bir Tanrı inancının ortaya çıkması için 500 yıl geçecektir. Celile’de, gezgin bir vaizin ayak izi ve öğretileriyle gelecektir. İşaya ‘nın evrensel Tanrı öğretisinden beri 600 yıl geçmiştir. Museviler, Babil sürgününden dönerek anavatanlarına yerleşmişlerdir. Ve o zamana kadar dünyanın gördüğü en güçlü imparatorluk olan Roma’nın hükmü altındadırlar. Musevilere tam bir dini özgürlük verilmesine rağmen, Roma İmparatorluğu halen despot bir şekilde hükmetmektedir. Bu aynı zamanda dini karışıklık zamanıdır, pek çok Musevi, yasalarını yorumlamanın farklı yollarını aramaktadır. Aynı zamanda Tanrı tarafından meshedilen bir mesihin yakında gelip, Tanrı’nın dünyadaki krallığının yerini göstereceğine inanan Museviler de vardır. İnsanlığın Tanrı’ya bakışı, bir kez daha değişmek üzeredir. Hz. İsa’nın doğumuna denk gelen dönemde, Yahudiye dünyasında büyük bir kargaşa vardı. Çünkü bu ülkeye Roma’nın orduları ve Roma İmparatoru’nun himayesindeki sulh yargıçları hükmetmekteydi. Bazıları, bu sorunu güç kullanarak çözmeye çalıştı. Roma ordularını, kurdukları gerilla orduları ile askeri olarak defetmeye çalıştılar. Bazıları da herşeyin o kadar kötü olduğuna inanıyordu ki, sonunda Tanrı’nın gelip dünyayı yok edip değiştireceğine inanıyordu. İsa da böyle düşünmüş olmalı. İsa çarmıha gerildikten sonra, bazı Museviler ve Kudüs’lüler onun mesih olduğunu iddia etti. Hz. İsa’nın ölümden dirilip İsrail’in kurtarcısı olmak için geldiğini söylediler. Bu yeni inancın müritlerine Hıristiyan(Christian) adı verildi çünkü bunlar, Hz. İsa’nın Yunanca “mesih” anlamına gelen “Khristós” olduğuna inandılar. İlk başlarda Hıristiyanlık, otantik ve tuhaf bir Musevi mezhebi olarak kabul edildi. Hıristiyanlar, Yeni Ahit hikayelerinde çok garip birşey yapar. Bir bakıma, Kenan diyarını ve başka bir dinin onaylanmış kitaplarını sahiplenip kendilerine mal ederler. Aynı Tanrı’ya tapabilirler, aynı sözleşmeye sahip olabilirler; ama pencereden bakıp mesihin geleceğini söylemekle, mesihin zaten geldiğini söylemek arasında çok büyük fark vardır. Kurtarıcı olacak olan zaten gelip kurtarıcı olmuştur. Hz. İsa’nın mesajının ne olduğunu anlamamızın zor olma sebebi, birinci elden çıkma bir belge olmamasıdır. Hiçbirşey yazmamıştır. Elimizde olan tek şey, birkaç nesil sonra yazılmış olan aktarma bilgilerdir, Yeni Ahit’in İncil dediğimiz kısımlarıdır. Ve herbiri oldukça farklı şeyler söyler. En eskisi olan Markos, Hz. İsa’nın tanrının krallığının gelişini müjdelediğini söyler. Ama diğerleri, “Bu krallık ile kastettiği nedir?” diye sorar. Bahsedilen bir kral mıdır?

 Yeni bir siyasi rejim midir?

 Romalılar’dan kurtulunacağını mı kastetmiştir?

 Yoksa Luka İncili’nin iddia ettiği gibi kastedilen, ruhani bir durum mudur?

 İsa hiçbir zaman kendisine “Tanrı”, hatta “Tanrı’nın oğlu” demez. Ama sıklıkla Tanrı’ya “Baba” anlamına gelen “aba” der. Çünkü kendisini Tanrı’ya yakın hisseder, Tanrı’nın hayatında babacan bir yeri vardır. Saint Paul Hz. İsa’ya “Tanrı’nın oğlu” der  ama bu, Musevi anlayışında olduğu gibi “Tanrı’nın oğlu”, “Tanrı’nın çocuğu” anlamındadır. Yani özel bir görevi olan, Tanrı’ya özellikle yakın olan ve mesih gibi gayet normal bir insan anlamındadır. Hıristiyanlar, henüz Hz. İsa’nın kutsal olduğunu iddia etmiyorlardı, sadece Tanrı’yla özel bir ilişkisi olduğuna inanıyorlardı. Bu yakın ilişki, Hz. İsa’nın Tabor Dağı’ndaki başkalaşım hikayesinde görülebilir.

“İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Yakup’un kardeşi Yuhanna’yı alarak yüksek bir dağa çıktı. Orada, gözlerinin önünde Hz. İsa’nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu. O anda Hz. Musa’yla İlyas öğrencilere göründü. Parlak bir bulut birden onları gölgeledi. Buluttan gelen bir ses, «Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum. O’nu dinleyin!» dedi- Matta; 17:1

Musevilerin çoğu, Hz. İsa’yı dirilen mesih olarak kabul etmeyi reddetti. Dinini yeni değiştirmiş olan Paul, bu yeni dini alır ve çoğunluğu pagan inanca sahip olan Roma İmparatorluğu’na tanıtır. Hıristiyanlığı yayma amacında olan Paul, birçok yere sehayat eder. Gördüğü herkese, Hz. İsa’nın sadece Musevilerin değil, bütün dünyanın kurtarıcısı olduğunu anlatır. Tanrı’nın tarihinde bir dönüm noktası daha yaşanmaktadır. Monoteizm artık, Yahudiye’nin sınırlarından taşıp Roma ve Yunan uygarlıklarına ulaşmıştır. Eski Hıristiyan inancı, pagan bir dünyada doğmuştur. Bu da, o dönemde muazzam bir din çeşitliliği olması anlamına gelir. Bu Hıristiyan akımında, dini törenlerde etinin yenip kanının içilebildiği söylenen bir adam vardı. Bu söylenenler, Güneş tanrısının Pers versiyonu olan tanrı Mithra için söylenenlerle aynıydı. O da mucizevi bir şekilde doğmuştu ve doğarken çobanlar gelmişti. Hiç kimse Hz. İsa’nın gerçekten ne zaman doğduğunu bilmiyor. Ama Hz. İsa’nın doğum tarihi; Hıristiyanlar tarafından 4. yüzyıldan itibaren, Mithra’nın doğum günü olan 25 Aralık olarak belirlenmişti. Roma tanrılarının neye benzediklerini düşünürsek, Yunan ve Roma tanrılarının, imparatora ve saray erbabına benzediklerini görürüz. Ama burada, okuma yazma bilmeyen, fakir bir aileden gelen, hiçbir gösterişli yanı olmayan ve bir kölenin ya da hainin öldürüleceği şekilde öldürülmüş olan bir adamın önderlik ettiği bir akım söz konusudur. Ve buna rağmen Tanrı’nın varlığının hissedildiği bir insandı bu. Bu, Roma dünyasında ihmal edilip aşağılanan birçok insan için ki zaten bu insanların da birçoğu köle veya cahildir, böyle bir insanda bile Tanrı’nın varlığının mümkün olabildiği düşüncesini doğurmuştur. Bu temel umut mesajı, hızla Roma İmpartorluğu’nda yayıldı. Hıristiyanlığa inananlar çeşitlendikçe, Hz. İsa’yı ve Tanrı’yla olan ilişkilerini algılama şekilleri de çeşitlendi. İncillerden önce yazılmış olan Paul’un mektuplarını okursanız, ondan sonra İncilleri okursanız, ondan sonra da Yeni Ahit’te sonradan yazılan mektupları okursanız, birbirinden çok farklı özelliklerde olan farklı yerlerdeki kiliselerle karşılaşırsınız. Korint, Efes, Roma, Kudüs ve Antakya kiliselerindeki anlayış nasıl birbirlerinden farklıysa, bugünkü metodist, presbiteryen, katolik ve doğu ortodoks kiliselerindeki de aynı şekilde farklıdır. Bazen İsa “logos”tur, yani Hz. İsa’nın dirilişinden önce de var olmuş olan “Tanrı’nın sözü”dür. Bazen İsa, evlat edinilmiş bir evlattır. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında, taraftarlarına, dinsel yeniliklere tahammülü olmayan Roma tarafından işkence edildi. Ancak Hıristiyanlık, imparatorluğun içinde güçlü bir akım haline gelince, Hz. İsa’nın Tanrı’yla olan ilişkisinin yapısı, din konusundaki derin düşüncelerde ve tartışmalarda önemli bir güç haline geldi. Herşey sonunda iki soruya gelip dayanıyordu:

İsa, Tanrı ile aynı biçimde ilahi miydi? Ve eğer İsa gerçekten de ilahiyse, ona insan denilebilir miydi?

 4. yüzyılda, Mısır’da bulunan İskenderiye şehrinde ateşli bir tartışma başladı. Psikoposlukta bulunan Arius isimli güzel konuşan, karizmatik ve genç bir rahip, Hz. İsa’nın babayla aynı şekilde ilahi olmadığını ve Tanrı’ya mükemmel şekilde itaat ettiği için ilahi statüye yükseltilmiş olan normal bir insan olduğunu söylemeye başladı. Bu söyledikleri, Psikoposun genç ve parlak asistanı olan Athanasius’un hoşuna gitmedi. Ve bütün büyük kiliselerde kraliyeti de alakadar eden büyük bir tartışma başladı. Bu soruyla, kiliseler ikiye bölündü. Ve imparator Konstantin, birgün kilise devleti yapmayı planladığı yeni kilisesinin bu şekilde ikiye bölünmesine göz yumamazdı. Bu kilisenin, imparatorluğu ayırması değil, birleştirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 325 yılında Nicaea’da(İznik), bu sorunu kesin olarak çözmek için konsili topladı. İznik Konsili’nde, İsa tam anlamıyla “ilahi” ilan edildi. Her ne kadar toplantıda açıkça ortaya konmamış olsa da, İznik Amentüsü (Nicene creed) adı verilen bildirge, sonraki yüzyılda neredeyse tüm Hıristiyan kiliselerince benimsendi. Bildirge, artık resmi bir Hıristiyan öğretisi olan “Kurtarıcı İsa ile yaratıcı Tanrı’nın aynı öze sahip olduğu” inancını resmileştirmiş oldu. “Tek Tanrı’ya, bütün güçlere egemen olan Baba’ya, yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen her şeyin Yaratıcısı’na inanıyoruz. Tek bir Tanrı’ya, İsa Mesih’e, Tanrı’nın biricik Oğluna inanıyoruz. Kendisi Işıktan Işık, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olmuş, sebep olunmuş ancak yaratılmamıştır. Baba ile aynı öze sahiptir-  İznik Konsili Buna rağmen, doğu kiliseleri konuyu tartışmaya devam etti. Tamamen herşeyin ötesinde olan bir Tanrı’nın, bir insan haline gelmesi ne anlama geliyordu?

 Herşeye gücü yeten Tanrı, gerçekten de bir zamanlar savunmasız bir bebek mi olmuştu?

 Ebedi olan, çarmıhta mı ölmüştü?

 Tanrı bütün bunları neden yapmıştı ki?

 Doğu ve Batı kiliseleri bu sorulara çok farklı cevaplar geliştirdi. Batı kiliselerine göre Tanrı, Adem’in cennet bahçesinde işlediği ilk günahtan insanoğlunu kurtarmak için insan bedeninde İsa olarak dünyaya gelmişti. Tanrı ete kemiğe bürünmeliydi. Çünkü bir zamanlar insanoğluna; “Bana itaatsizlik edip bu meyveden yerseniz, kesin olarak ölürsünüz.” demişti. Ve yediler. Onların soyları da ebediyete kadar onların işlediği günahla lekelendi. Bana ve size kadar gelen bir kan hattı boyunca süregelen bir günah. Tüm zamanlarda yaşamış tüm insanları, kurtarmak için bir plan yapılmalıydı. Tanrı bu planı sağlamıştı. Aşağı inip kendimi insanlara Tanrı’nın oğlu olarak sunup onların arasında yaşayabilirim. Onların arasında yaşamalıyım, onlar gibi baştan çıkarıldığı gibi ben de baştan çıkarılabilir olmalıyım. Gerçek anlamda işkence görüp ölümle cezalandırılabilirim. Ve hepsine vekaleten ölebilirim. Diğer yandan doğu kilisesi, Adem günah işlememiş olsaydı da Tanrı’nın insan suretiyle gelmiş olacağına inanıyordu. İsa, ilahi surete bürünmüş olan ilk insandı ve bütün Hıristiyanlar da, onun yolundan giderek bu münevver duruma gelmek için çabalayabilirdi. Tanrı’nın varolduğunu ve bir şekilde “davrandığını” düşünen bir insana göre, bu Tanrı kendisini bize nasıl ifşa etmelidir?

 İnsan suretinde olmayacaksa, bu nasıl olabilir?

 Tanrı’yı nerede aramalıyız?

 Tanrı’yı en başta, insan olan Nasıralı Hz. İsa’da ararız. Ve buna bağlı olarak da, Hz. İsa’nın varlığını bulunduran insanlarda ararız. Nasıralı İsa bizim için kimdir?

 Bana göre, Tanrı’nın ihtişamıdır, onun görkeminin bedensel halidir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın ilahi olduğuna karar verdikten sonra, bir başka sorunla karşı karşıya kaldılar. Şimdi bu durumda iki Tanrı mı vardı?

 Bir baba, bir de oğul?

 Hz. İsa’yı ve onun Tanrı ve tüm insanlıkla olan ilişkisini tanımlama çabaları, sonunda tek bir güçlü düşünceye yol açacaktı: Bu, Tanrı’nın kendisini dünyaya 3 şekilde gösterdiği düşüncesiydi. 1-Baba olarak  2- Oğul olarak  3-Kutsal ruh olarak Bu düşünce, daha sonra Teslis adını almıştır.

M.S. 4. yüzyıldayız. Yeni Hıristiyan kilisesi, can alıcı bir soruyla karşı karşıyadır. Eğer İsa, Tanrı ile aynı şekilde ilahi idiyse, Hıristiyanlar nasıl monoteist olabilir?

 Hz. İsa’nın, Tanrı(baba) ile aynı şekilde ilahi olduğuna karar verilince, Hıristiyanlar’ın doğal olarak kafası karıştı. Yani şimdi iki Tanrı mı vardı?

 Bir de kutsal ruh sorunu vardı ki bu da dünyadaki ilahi varlıkla ilgili Musevilerin söyleceği türde birşeydi. O halde 3 tanrı varsa, nasıl monoteist olabilirdiniz?

 Monoteizm olmadığı kesin. Tanrı’nın farklı şekillerde bulunması ya da Tanrı’nın 3 farklı varlıkta bulunması elbette ki monoteizmle bağdaştırılması zor birşey. Ama bu tür dini inançlar zaten hiçbir zaman mantıklı olma kaygısı taşımamıştır. Bu bilmeceye açıklık getirmek için, üç piskopos bir araya gelerek sorunu ele almaya karar verdi. Kayseri piskoposu Basil, abisi Nyssa piskoposu Gregory ve dostları olan Nazianzus piskoposu Gregory. Ortaya çıkardıkları öğretiye Teslis ismi verildi. Tanrı’nın kendisini insanlığa 3 farklı biçimde gösterdiğini söyleyen öğretidir bu. Baba, söz ve kutsal ruh olarak. Bu üç kilise babasının üçü de, manevi ve ruhani yönleri yüksek kişilerdi. Sıradan insanlara, ilahi gizemlerin derin gerçeklerini onların da anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Nasıl bir rahip, törenin en başında kutsal mabedden ayrılıp insanları kutsamak için onların arasında yürüyorsa, kendi insan kullarının arasına katılmak için, Tanrı da aynı bu şekilde, biricik gizemli nurunu bırakıp gelmişti. Tanrı’nın özünün, yani Tanrı’nın tanrısal haliyle tanrısal varlığının, bizim algılama seviyemizin daima ötesinde olduğuna karar verdiler. “Hiçbir zaman O’nu bilemeyiz ama Tanrı dünyada etkindir.” dediler. Tanrı’nın enerjisinden, faaliyetlerinden, dünyadaki deviniminden bahsettiler. Ve bunları bizim 3 şekilde deneyimlediğimiz sonucuna vardılar. Onu baba olarak, pederane bir şekilde, bir baba gibi varlığımızın kaynağı olarak tanımladılar. Tanrı’yı söz olarak da deneyimledik. Tanrı bizimle yaradılış sırasında, sonra da İsa ve kutsal kitap aracılığıyla konuşmuştur. Bunlara ek olarak, Tanrı’yı kendi bilinçlerinin derinliklerinde deneyimlediler. Yani bir ruh olarak. Onlara göre, tamamen tarifsiz ve tanımlanamaz olan Tanrı’yı bu 3 şekilde hissedebiliyordu. Üç Yunan piskoposu, Tanrı’nın, insanların hiçbir zaman anlayamayacağı içsel varlığıyla ilahi gizemin insansı deneyimi arasında belirgin bir ayrım yaptı. “İnsanlar kendilerini birbirlerine nasıl gösteriyorsa, Tanrı da insanlara kendisini o şekilde gösterir.” dediler. İnsanlar iletişim kurarken, kelimeleri, vücut dilini ve mimikleri kullanır. Bu hareketler, söylenmek istenen şeyin bir kısmını anlaşılır hale getirir ama hiçbir zaman iletişim kurmaya çalışan kişinin içsel varlığını ifade edemez. Nasıl insanlar bazen kendilerini ifade ederken kelimelerin yetersiz olduğunu düşünürse, Tanrı’nın davranışları da bize karşı bu şekildedir. Çünkü bunlar, insanoğlunun anlayabilecekleri ile sınırlıdır. Teslis paradoksu Hıristiyanlara, Tanrı’nın her zaman bir gizem olarak kalacağını hatırlatır. İnsan düşüncesinin ötesinde  Teslis doğal bir düşünce değildir. Vladimir Lossky isimli bir Rus teoloğun güzel bir sözü vardır: Teslis, insanların düşünme biçiminin haçıdır. Bu sözle; “Teslisi adamakıllı tasavvur etmeye başlamanız için bile, o şekilde ölmeniz gerekir” demek istemiştir. Hiçbir şekilde mantıksal bir yapısı yoktur. Teslis, mantıkla açıklanamayacak kadar belirsiz olan birşeyi anlatma yolu olan “şiir”e benzetilebilir. Naziansos’lu Gregory, teslisle ilgili derin düşüncelere dalmışken buna benzer şairane hisler yaşamış olabilir. “O’nu tasavvur ettiğim anda, üçlünün ihtişamıyla aydınlanıyorum; onları ayırdettiğim anda, yeniden O’na dönüyorum. Üçünden herhangi birini düşündüğümde, O’nu bir bütün olarak algılıyorum, ve gözlerim doluyor, ve düşündüğüm şeylerin büyük bir kısmı aklımdan uçup gidiyor- Naziansos’lu Gregory Teslisin Yunan ortodoks öğretisi, sezgisel olarak anlaşılmaya müsaittir. Batıda ise bu gizemli ve şairane boyut, genellikle göz ardı edilmiştir. Batı dünyasındaki teologlar, Yunan terminolojisini ve teslis öğretisini zaman zaman anlayamamıştır. Soyut metafizik fikirlerle de, Yunanlıların ilgilendiği şekilde ilgilenmiyorlardı. 5. yüzyılın başlarında Kuzey Afrika’da etkili olan Aziz Augustin, batı için çok daha uygun olan yeni bir teslis fikri geliştirdi, bu daha psikolojik bir düşünceydi. Aziz Augustin’in kendisi de psikolojiyle ve aklın çalışma yöntemleriyle çok ilgiliydi. Beyninde, Tanrı’nın üç farklı suretini gördüğünü ifade etti. Kendi insan beynimizde üç farklı güç olduğunu belirtti: Hafıza, algı ve de davranmamıza ve sevmemize sebep olan irade. Ve aynı şekilde Tanrı’yı algılarken de bu üç gücü kullanırız dedi. Baba, Oğul ve Ruh kavramlarının da bu üç beyinsel aktiviteye karşılık geldiğini söyledi. Bu, Yunanlıların hoşuna gitmedi ama Aziz Augustin’e çok saygı duyuyorlardı. Bu düşüncenin, Tanrı’yı yeniden fazlaca insana benzettiğini söylediler. Ve o asla insan sözü veya gücüyle anlaşılamaz dediler. “Çözümü olmayan gizem” özelliği söz konusuyken kilise, tamamen ilahi, üstün ve tanımsız olan bir Tanrı’yla onun yaratımı olan kırılgan bir dünya arasında nasıl bir köprü oluşturabilirdi?

 Bilinemeyen bir Tanrı, kendisini insanlara karşı nasıl “bilinir” hale getirebilirdi?

 Tesliste olduğu gibi diğer dinler de, bilinemeyen bir Tanrı’nın farklı suretlerinden bahseder. Bu tarz bir maneviyatın başka örnekleri de vardır. Mesela Musevi tasavvufu olan Kabala’da, buna çok benzeyen bir Tanrı kavramı vardır: Ain Sof, sonu olmayan Tanrı anlamına gelir. Asla insanlar tarafından bilinemez, ulaşılamaz ama zerafetle kendini bize gösterir. Üç değil, on ilahi uzantıyla kendisini bize belli eder ki bunlara sefirot denilir. Hinduizmde de bir Tanrı üçlemesi vardır: Brahma, Vişnu ve Şiva. Bunların herbiri, Brahma’nın farklı suretlerini temsil ederler. Tamamen tarifsiz, tamamen gizem dolu ve ilahi olan Brahma.. Belki de, bütün dinlerde bulunan gizemli Tanrı kavramı, Tanrı’nın düzenli bir düşünce sistemiyle veya teorilerle kalıp içine sokularak anlaşılamayacağını insanlara hatırlatmaya yarıyordu. Bu arada, Hz. İsa’dan sonraki ilk bin yılın ortalarına doğru, Teslis ile ilgili teolojik tartışmalar yayılırken, doğuda, Arabistan’da önemli bir değişim daha gerçekleşmekteydi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme vahiy gelmek üzereydi. Tanrı ona “Tanrı’nın dünyadaki son peygamberi” diyecekdi. Kuran vahiylerinin gelmesiyle, Arap dünyası da İslam diniyle birlikte monoteizme doğru, kendi yolculuğuna başlayacaktır. Teslis’in Türkiye’de resmiyete dökülmesinden 300 yıl sonra, Ortadoğunun diğer ucundaki bir tüccarın Tanrı’dan vahiy aldığını söylemesiyle, yine bir çöl halkının dünyasında köklü bir değişiklik olacaktır. Bu peygamberin öne sürdüğü Tanrı görüsüyle, üçüncü büyük monoteist din olan İslam doğacaktır. Biz tarihi Tanrı’nın yarattığına inanırız. Tarihin akan bir nehir gibi olduğunu ve belli bir aşamada Tanrı’nın tanıtıldığını söyleyen düşünceyi kabul etmiyoruz. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkan ihtiyaçlara göre gelişmiş olması fikrini onaylamıyoruz. Sanki bu bizim yarattığımız bir Tanrı’ymış gibi.. Hayır, İslam dininde Tanrı tüm gerçekliklerin gerçeğidir. O evveliyatsız başlangıçların başlangıcı, bütün sonlardan sonra da var olacak ebediyettir. Vahiylerden meydana gelen İslam’ın kutsal kitabı Kuran, Arapların ticaretin geniş dünyasına giriş yaptığı zamanlarda ortaya çıktı. 7. yüzyılın başlarına denk gelen bu dönemde pek çok Arap, Musevi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı’nın, Allah’la aynı Tanrı olduğuna inanıyordu. Allah (El-ilah), inandıkları pagan tanrılarının en üstün olanıydı. Ama birçok Arap, bu iki eski dini de benimsemek istemiyordu. Arapların, onları yüzyıllardır tatmin eden kendi pagan dinleri vardı. Bütün tanrıların başı Allah’tı, ki Arapça’da “tanrı” anlamına gelir. Ve yaklaşık Hz. Muhammed ‘in geldiği zamanlarda, Arap yarımadasındaki pek çok Arap için Allah; Musevi ve Hıristiyanların inandıkları tanrıyla aynı tanrıydı. Yine de, Tanrı henüz Araplar’a kendi peygamberlerini göndermemişti. Arapça bir kutsal metin yoktu. Bütün bunlar, 610 yılında bir gece değişecekti. İşte o zaman, Hz. Muhammed bin Abdullah isimli 40 yaşındaki bir tüccar ansızın uykusundan uyandı. Nefes bile alamayacağı şekilde onu saran ilahi bir güçle sarmalandığını hissetti. Melek Hz. Muhammed’e buyurdu: Oku! Ama Hz. Muhammed  konuşamadı. Dehşet verici varlığıyla korkunç baskı bir kez daha geldi ve aynı emir ikinci kez geldi. Üçüncü tekrarda, yepyeni bir kutsal metnin ilk kelimeleri döküldü:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alakdan yarattı- Kuran; 96:1

Hz. Muhammed , “ezbere okumak” anlamına gelen Kuran’ın ilk sözlerini söylemişti. Müslümanlar, Kuran’ın okunduğunu duyduklarında, Tanrı’nın huzurunda olduklarını hissettiklerini söylerler. Tanrı’nın bu kutsal kitap aracılığıyla onlarla konuştuğuna inanırlar. Hz. Muhammed ‘in, bütün hayatını Tanrı’ya adamış olduğu için bu Tanrı sözünü alabildiğine inanılır. İslam kelimesinin anlamı “teslimiyet”tir. Tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kadın veya erkeklere Müslüman denir. İslam, kendi dünyanızı Allah’ın dünyasına teslim ettiğinizde gelen barıştır. Tanrı’ya kendini adamanın verdiği korkudan sonra gelen sıcak bir histir. Hz. Muhammed ‘in taraftarlarından yapmalarını istediği ilk şeylerden biri, günde defalarca dua ederek secdeye varmalarıydı. Vücutlarının duruşunun dış görünümü, onlara kelimelerden fazlasını öğretti. Benliklerini terketmeleri ve Allah’a, yaradana tamamen boyun eğerek kendilerini adamalarını simgeliyordu. Malcolm-X  bunu şu şekilde ifade etmiştir. İslam’da en zor yaptığı şeylerden birisinin secdeye varmak olduğunu söyler. Çünkü hiç kimsenin önünde eğilmeyeceği düşüncesini benimsemişti. Ama bu, herhangi bir insanın önünde değil, görülemeyenin önünde eğilme kavramıdır. Hıristiyanlar, Teslis şeklinde bir Tanrı görüşü benimsemişken, Müslümanlar, Musevilerin daha eski inancı olan “Tanrı’nın tekliği” düşüncesine döndüler. İslam dininin temelinde yatan düşünce budur. Bir Müslüman hayatını doğru bir şekilde düzenlediğinde, Allah her zaman ilk sırada, diğer değerler ve arzular her zaman ikinci sırada olacaktır. İslamiyette buna, “Allah’ı birlemek” anlamına gelen “tevhit” denir. Tevhit, Tanrı’nın hem tek hem de benzersiz olduğuna inanmak demektir. Yani bu sadece nicelik içeren bir kavram değildir, aynı zamanda nitelik de içerir. Tek Tanrı O’dur, hiç bir şey ona benzemez ve diğer herşey ondan gelmiştir. Bu çok merkezi bir düşüncedir çünkü çok da özgürleştiricidir. Hayatımda, bu üstün ve yüce Tanrı dışında kendimi adamaya değecek, ya da önünde eğileceğim, ya da emrine itaat edeceğim başka hiç bir güç yok demektir. Bu da İslam’da, Allah’tan başka Tanrı yoktur anlamına gelen şehadet, “La İlahe illallah” cümlesiyle ifade edilir. İslam’da Tevhit düşüncesini yansıtan ibadetlerden biri, Mekke’ye hacca gitmektir. Bu kutsal şehirdeki haccın merkezinde, inananlar hep beraber Kâbe’nin antik mihrabının etrafında dönerek yürürler. Bir mihrabın etrafında dönüp durmak, dinine bağlılığını göstermenin tuhaf bir yolu gibi görünebilir. Ama bu aslında oldukça iyi bir meditasyon yoludur. Çünkü Allah’ı simgeleyen Kâbe’nin etrafında döndükçe, Allah’ı herşeyin merkezine yerleştirmeyi de öğrenirsiniz. Kendinizi yönlendirirsiniz, yerinizi kutsal olana göre belirlemiş olursunuz. Kabe’nin etrafında dönerken bütün hayatınızın da Allah’ın etrafında döndüğünü algılarsınız. Dönerek Müslümanlar şunu demek istiyor: “İşte buradayız Allah’ım, çağrına kulak veriyoruz, işte geliyoruz.” Dolayısıyla bu aslında, Tevhit inancının, yani monoteizmin çok güçlü bir dışavurumudur. Ve bu görüntüyü görmek de çok etkileyicidir. İran’lı filozof Ali Şeriati’nin yazdığı gibi: “Kabe etrafında merkeze doğru dönerek ona yaklaştıkça, kendinizi büyük nehirle birleşmeye başlayan ufak bir dere gibi hissedersiniz. Merkeze doğru yaklaştıkça, kalabalığın baskısı sizi öylesine ezer ki, yeni bir hayata kavuşursunuz, artık insanların bir parçasısınızdır, artık Allah’ın atrafında dönen canlı ve ebedi bir insansınızdır. Bunu yaparken, kısa bir süre sonra kendinizi unutursunuz.”Sadece Müslüman ülkelerden değil, dünyanın her yerinden gelen insanlar bir araya gelip ilk kez birbirleriyle tanışır. Dünyanın büyük kısmı oldukça homojendir, ve bu ibadet, dünyada aynı geleneğe inanan insanlar arasındaki harikulade çeşitliliği görmek için bir fırsattır. Siyah, beyaz veya sarı ırktan olmanızın bir önemi yoktur. Kimin zengin kimin fakir olduğunu bilemezsiniz çünkü herkes iki kumaştan oluşan aynı sade giysiyi giyer. Hava atmak için bir yer yoktur. Bütün bu insanlar birbirine karışır tek bir nehir halinde sembolik yapının etrafında döner. Tam ve mutlak bir eşitlik içinde ve yine tam ve mutlak bir kardeşlik duygusu içinde. İslam’da bu kardeşliğe ümmet veya cemaat denir. Cemaat deneyimi, üç monoteist dinde de, insanların Tanrı’yı algılamak için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. İncil, insanın yalnız olup bu şekilde yaşamasının iyi olmadığını söyler. Bu, insanlığımın bütünlüğünün, ancak topluluk içinde, daha büyük birşeyin parçası olduğumda ortaya çıkacağını belirtmektedir. Ufak bir cemaatte dua etmek, bir şekilde bu duanın daha güçlü olduğunu ve Tanrı tarafından daha çok kabul edileceğini hissettiriyor. Tanrı’ya her yerde, her zaman veya tek başımayken dua edebileceğim gibi, bir toplulukla beraber dua ettiğimde Tanrı’yı daha yakınımda hissediyorum. Dua, daha uzağa gidiyor gibidir. Cemaatin gücü, dua etmenin de ötesine geçmektedir. Müslümanlara göre Kuran, adil ve eşit bir topluluk kurmalarını, bu toplumda zayıf olanların saygıyla karşılanmasını, siyasetin de kutsal bir görev olarak ele alınmasını emreder. Siyasetin İslam dinindeki rolünün, Amerika’da ya da batıda ele alınan halinden daha derinlikli bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kuran, ezilenin yanında ezenin karşısında durulması gerektiğini söyler. Tüm toplumu kapsamalıdır. Kuran, Adem’in soyuna değer verildiğini söyler. Bu, ırk, renk ve mezhepleri önemsiz hale getirir. Çeşitlilik, Allah’ın rızasıdır. Allah’a duyduğumuz saygı arttıkça, çeşitliliğe saygımız da o derece artmalıdır. Bunu yapıyor muyuz?  Büyük ihtimalle yapmıyoruz. En azından Tanrı’ya inananlardan beklendiği ölçüde değil. Hz. Muhammed ‘in kendisi de, İslam’ın hükmettiği yerlerdeki Musevilerin veya Hıristiyanların dinlerini değiştirerek Müslüman olmasını şart koşmamıştır. Kuran gerçekten de tüm semavi dinlerin Tanrı’dan geldiğini söyler. İslam İbrahim’i, Hz. Musa’yı, İlyas’ı, İşaya’yı, ve Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul eder. Kuran, Musevileri ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak adlandırır. Hatırlayın ki tüm insanlar Adem’den gelmiştir, ve Adem de topraktan gelmiştir. Ve sonra Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kuran’dan şöyle alıntı yaptı:

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık- Kuran; Hucurât Suresi ; 49:13

Bu çok büyük bir bildirimdir çünkü göreviniz kendi cemaatiniz ile bitmez. Kendi topluluğunuzdaki insanlarla uyum içinde yaşama deneyiminiz, farklı cemaatlarda bulunan farklı insanları anlamanız için bir sıçrama tahtası görevi görmelidir. Üç büyük batı dininin kurulmasına sebep olan büyük esinlenmelerin sonuncusu olan Hz. Muhammed ‘in vahiylerinin üzerinden pek çok asır geçti. Ve ilahi arayış halen evrilmeye devam ediyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, Tanrı’nın artık anlamlı olmadığının, ve hatta ölmüş olduğunun söylenmesine sebep oldu. Ve dolayısıyla, yeni bir bin yıla yaklaşılırken, geriye sıkıntılı bir soru kalıyor. Tanrı’nın insan bilincindeki tarihi, gelişimine ne şekilde devam edecek?

 İnancı olanlar için Tanrı, evrensel ve değişmezdir. Zaman içinde değişen şey, insanların Tanrı’yı algılama şeklinin hikayesidir. Ve hala da değişmeye devam etmektedir. Hıristiyanlığın erken dönemlerdeki tarihine ilgi duymama sebep olan şey, günümüzle benzer olan yönleriydi. O kadar çok olasılık ve birbiriyle rekabet halinde olan o kadar çok bakış açısı vardı ki.. Farklı kültürler, bir araya gelip kaynaşıyordu. Yeni bir dini akımın başlangıç aşamalarında, hem kafa karışıklığı hem de heyecan yaşandığını görüyoruz. Ve ne anlama geldiği veya gelmediğiyle ilgili çok sayıda anlaşmazlık görüyoruz. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, insanlar farklı açılardan bu akımlara saldırıyordu. Ya “Bu akım artık tamamen sona erdi.” ya da “Henüz yeni başlıyor.” deniliyordu.

-Hz. İsa’nın onları değiştirmesine ihtiyacım var.. Bugün sanki Tanrı, dondurulmuş bir karede sabitlenmiş bir görüntü gibidir. Tutuculuk ile ateizm, veya bilim ve teknoloji ile materyalizm arasındaki bir karede.. Nasıl ibadet ediyoruz?

 Bir yandan, dünyanın teslimiyeti ve itaati fikrinin anlamına bağlı kalıyor muyuz, diğer yandan da merhametli ve vicdanlı davranıyor muyuz?

 Doğru olanı savunuyor muyuz?

 Ve yanlış olanı yasaklıyor muyuz?

 Bunun kişiyi tutucu yapıp yapmadığı, bakan kişiye göre değişir. Uzun süre batıda yaşamış olanlar için, doğru olanı savunmak ve yanlış olanı yasaklamak zordur. Çünkü batı, gücünü kanıtlamıştır ama bir yanda da “Ama en güçlü benim.” diyen Kuran vardır. Dolayısıyla, iki taraf arasında bir gerginlik söz konusudur. Çevremize duvarlar öreriz, başkalarıyla aramıza sınırlar koyarız. Tanrı’ya karşı Şeytan, Hz. İsa’ya karşı Deccal, Bize karşı Onlar gibi birbirine zıt kutuplar yaratırız. Buna sebep olan psikolojiyi anlayabiliyorum çünkü İncil ve Hıristiyanlık, çelişkilerle doludur. Tanrı insanı yarattı..dehşetin tanrısı-sevginin tanrısı, vahiylerin tanrısı-gizemlerin tanrısı, kaybolan ve gizlenen tanrı-görünen ve aşikar olan tanrı. İnsanlar, tanrıyı kurguladıklarında, geleneğin sahibi olduklarını düşünüp, sadece kendi kafalarındaki gibi olup başka türlü olamayacağına inandıklarında; Tanrı’yı evcilleştirip onu bir put haline getirirler. Bunun üzerine ateizm gelir ve bu küstahlığı, kibiri ve mutlak kesinliği yerle bir eder. Ve dini süreçte çok yaratıcı bir etkisi olur. Tanrı’yı, kendi sınırlarımızın ötesinde ve çok daha derinlerde görmeye çalışmamız için bize meydan okur. Ben, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle bu dini soruların yok olup gideceğine inanarak yetiştirildim. Ama tam tersine, ,bilimsel veriler sayesinde öğrenebileceklerimizin sınırlı olacağının farkına vardık. Ki bu bilimsel veriler muazzam ve harikadır, ben şahsen bu bilgileri çok seviyorum. Ama hayatın nihai anlamı ile ilgili sorulara cevap vermezler. Bence sahte ilahları Tanrı’ya şirk koşmak yani onunla eş tutmaya çalışmak, mutlak materyalizmde ortaya çıkmaktadır. Bence Amerika’daki en önemli Tanrı, dolardır. Her yanlışı doğru, her doğruyu yanlış gibi gösterebilir. Kendini dolara adamışsan herşey yolundadır. Modern Amerika’da, kendimizi mutlak olanla karşılaşmaktan sayısız şekilde koruyabiliriz. Mesela ölüme bakış açımızı ele alalım. Bunu her şekilde saklamaya ve ondan saklanmaya çalışırız. Ölülerimizi kozmetiklerle kaplarız, tabut kapağının kapalı olmasını tercih ederiz, ve onları mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırırız. Ama ölmek üzere olan veya ölmüş olan kişinin yüzüne bakmayız. Bir Rus manastırındaki ölü kemiklerinin konduğu yerde bulunan bir kafatasına baktığım zamanı hatırlıyorum. Ve kafatasına boyayla işlenmiş bir yazı vardı: “Ey yolcu, bana iyi bak. Çünkü bir zamanlar ben de senin gibiydim ve sen de benim gibi olacaksın.” Tanrı’nın tarihine bakılarak, yarın için ne söylenebilir?

 İnsanlığın Tanrı arayışı, yeni bir şekle bürünerek yine bilinmez olarak mı kalacak?

 Sanırım biz de, insanların Tanrı ve gerçeklik anlayışlarında çok büyük değişimlerin meydana geldiği bir başka Eksen Çağı’nda yaşıyoruz. İnsan gücünün çağındayız. Bu dünyayı daha ilginç hale getiren muazzam teknolojik gelişmeler oluyor, dolayısıyla daha dünyevi(maddesel) bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, birçok insan tarafından laikliğin gelmesiyle açıklanıyor. Tanrı artık önemsizdir, ona ihtiyacımız kalmamıştır, onu görmeyiz veya onu deneyimlemeyiz. Bence bu çağ, Tanrı’nın hep hayal ettiği, insan gücünün ve özgürlüğünün çağıdır. Tanrı’nın kendisine, duyulan korku veya acizlikten dolayı değil, herşeyi yeterli kılan yüce bir varlığa duyulan saygı hissiyle tapınılmasını istediğini düşünüyorum. Eşsiz ve  değerli gördüğü için.. Tanrı sadece bugün değil, tarih boyunca eylem halinde olmuştur. Dün, bugün ve yarın da olmuştur, olacaktır. Tanrı, geçici olarak belirip yok olan bir unsur değildir. Ara vermez. Tanrı’nın merhametiyle yaşıyoruz. Sorunlar ne kadar zor görünürse görünsün, Tanrı’ya inanan biri olarak, her zaman ilahi bir müdahalenin bulunduğuna inanıyorum. Bunu doğaüstü bir şekilde değil de, kendi yarattığı doğal iyiliği geliştirmek suretiyle yaptığına inanıyorum. Ve böylece terazi yeniden iyilik tarafı ağır basacak şekilde değişir ve umuyorum ki bizler de o yöne doğru gidiyoruzdur. Genellikle Tanrı hakkında konuşulduğunu ilk kez 5 yaşlarındayken duyarız. İncil’deki hikayeler anlatılır. Ama birçok insan, bu gelenekleri gözden geçirme fırsatı bulamaz. Bence bu önemli birşeydir çünkü Tanrı hakkındaki düşüncelerimiz, zamanla gelişir ve değişir. Yıllarca, Tanrı ile işimin bittiğini düşündüm. Ama sonra, diğer dini gelenekleri incelemeye başladım. Monoteizmin, hayal ettiğimden çok daha fazla zenginlik içerdiğini farkettim. Bizler sadece insanız, ilahi olguları ancak insani bağlamda algılayabiliriz. Erkek ve kadın olarak. Dolayısıyla Tanrı, bir anlamda insan doğamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Ama Tanrı’sız bir insan doğası da düşünemeyiz. Tanrı, insanlığımızın bir parçasıdır. İlahi varlığa dair algımız, tümüyle ve apaçık bir şekilde ortadaymışcasına alenen görebileceğimiz  birşey değildir. Bir ağaç veya otobüs hatta bir atom gibi değildir. Bir Tanrı algısı üretip onun üzerinde çalışmamız ve hayal gücümüzü kullanarak, somut şeylerin kabuğunun altında yatan şeylere bakmayı öğrenmemiz gerekir. Gizlenmiş olan kutsal gerçekliği görmek için bunları yapmamız gerekir. Eski bir öğretiye göre; her insan davranışı ilahi olanın bir yansıması olarak düşünülebilir. Kutsal bir yüzleşme gibi. Varolan dinlerin bir yerlerinde, inancın geleceğe ait yeni bir tanımına dair ipuçları olabilir. Tanrı’nın tarihinde yeni bir bölüm olabilir.

tanrının tarihi

TANRI’NIN TARİHİ

Karen Armstrong

 (d.Kasım 1944, Worcestershire)

İngiliz dinler tarihçisi, yazar. 1962-1969 yılları arasında bir Katolik rahibesi olan Armstrong, 1969’da rahibeliği bırakarak edebiyat öğrenimi için Oxford Üniversitesi’ne gitti. Edebiyat lisans diploması aldı ve Londra Üniversitesinde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. 1982’de serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa adım atan Armstrong bugün ise büyük dinler ve kurucuları hakkında yazdığı kitapların liste başı olduğu en ünlü isimlerden biri haline geldi. Kendisi aynı zamanda eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle radikalizmle mücadele etmek ve Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş bir diyalog kurmak için oluşturulan Medeniyetler ittifakı’nın 18 üyesinden biridir.

İÇİNDEKİLER

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001)

Giriş

1 Başlangıçta

2 Tek Tanrı

3 Putperestlere* Bir Işık

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

6 Filozofların Tanrısı

7 Mistiklerin Tanrısı

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

9 Aydınlanma

10 Tanrı Öldü mü?

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor…

Giriş

Ateizm genellikle geçici bir aşamadır: Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar pagan çağdaşlarınca ‘ateist’ olarak nitelendirilmişlerdir, çünkü tanrısallık ve aşkınlığın devrimci bir kavranışını benimsemişlerdir.

1 Başlangıçta

Dolayısıyla, başlangıçta Tek Tanrı vardı. Bu doğruysa, tektanrıcılık insanoğlunca yaşamın sırrı ve trajedisini açıklamak için geliştirilmiş en eski düşünsel tasarımlardan birisiydi.

Tanrılar yaratmak insanoğlunun oldum olası yaptığı bir şeydir. Bir dinsel tasarım, kendileri için artık anlamsız hale geldiğinde, onu bir başkasıyla değiştirmişlerdir. Bazılarınca ne kadar ilgisiz gibi görünse de, o, bizim tarihimizde çok önemli bir rol oynamıştır ve insanoğlunun yarattığı gelmiş geçmiş en büyük düşünsel tasarımlardan birisidir.

Güney Denizi Adaları’nda bu gizemli güç mana olarak adlandırılır; diğerleri bunu bir varoluş ya da ruh olarak duyumsar; bazen de radyoaktivite veya elektrik türünden cisimsiz bir güç olarak hissedilir. Latinler numina nın, yani ruhların kutsal korularda barındıklarını düşünmüşler, Araplar bütün yeryüzünün cinlerle dolu olduğuna inanmışlardır.

Yeryüzündeki her şeyin tanrıların dünyasındaki bir şeyin örneği olduğuna inanılmıştır; bu, antik kültürlerin birçoğunun mitoloji, rit ve toplumsal düzenleri hakkında çok şey söyleyen bir anlayışın ve günümüzün daha geleneksel toplumlarını etkilemeye devam etmektedir.

Öykü Yahudi ve İslam mistisizminde oldukça önemli yer tutan tanrıların kendilerinin yaratılışıyla başlar. Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların; kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitabı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu.

Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar.

Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde, onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukarıdan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.

Dinin çok eski aşamasında yaratıcılık tanrısal bir eylem olarak görülür; bugün bile gerçeğe yeni bir biçim veren ve dünyaya yeni bir anlam kazandıran yaratıcı ‘ilham’ dan söz ederken dinsel bir dil kullanıyoruz.

BirTanrının ölümü, tanrıçanın arayışı ve sonunda tanrısal dünyaya yeniden dönüş, birçok kültürde sıkça gözlenen temalardır.

İbrahim hakkında hiçbir çağdaş belge mevcut değildir, ancak bilim adamları onun, İ.Ö. üçüncü binin sonlarında halkını Mezopotamya’dan Akdeniz’e doğru yönelten gezgin kabile şeflerinden birisi olabileceği üzerinde durmaktadırlar.

İsrail’in üç büyük atasının -İbrahim, oğlu ishak ve torunu Yakup- yalnızca tek bir Tanrıya inanan tek tanrıcılar olduğunu düşünürüz. Bunun hiç de böyle olmadığı görülüyor. Gerçekten de, bu ilk dönem ibranilerini Filistin’deki komşularının birçok dinsel inanışını paylaşan paganlar olarak adlandırmak belki daha doğru olur.

Pagan dini çoğu zaman yerel bir nitelik gösterir. Bir tanrının hükmü ancak belli bir bölgede geçerdi; bu bölgenin dışına çıkıldığında ise, bir önlem olarak, her zaman o bölgelerin yerel tanrılarına tapılırdı.

Sonunda bir çocuk sahibi olduklarında, ona, ‘kahkaha’ anlamına gelen ishak adını koydular.

Tanrılara insan kurban etmek pagan dünyasında yaygın bir uygulamaydı, ilk çocuğun, genellikle, anneyi bir çeşit senyörlük hakkının   gereği olarak gebe bırakan bir tanrının çocuğu olduğuna inanılırdı. Çocuğu dünyaya getirirken tanrının enerjisi azalırdı, dolayısıyla, bunu yememek ve bütün olası manaların dolaşımını sağlamak için ilk çocuk kutsal babasına geri gönderilirdi.

Günümüz insanı için bu oldukça ürkütücü bir öyküdür. Tanrıyı despotik ve kaprisli sadist bir varlık olarak tasvir eder. Tanrının Hz. Musa ve İsrâiloğullarını özgürlüklerini kazanmaları için harekete geçirdiğinde yaşanan Mısır’dan kitle halinde göçleri de çağımız duyarlılığı karşısında aynı derecede rahatsız edicidir. Firavun, İsrail halkının gitmesini istememektedir; bunun üzerine Tanrı, Mısır halkı üzerine on kez korkunç veba salgını salar. Nil nehri kan akmaya başlar; toprakları çekirge ve kurbağa sürüleri istila eder. İbrani kölelerin oğulları dışında bütün Mısırlıların en büyük erkek çocuklarını öldürmek üzere Ölüm Meleği’ni yollar.

Bu son derece zalim tarafgir ve katil bir tanrıdır, iflah olmaz derecede partizan bir tanrıdır bu; kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.

Tarihteki bu ilk köylü ayaklanmasına ilham kaynağı olan Tanrı devrimci bir tanrıdır. Her üç inançta da toplumsal adalet ülküsüne kaynaklık etmiştir.

Pagan antik çağda tanrılar sık sık birbirine karıştırılır ve birleştirilir ya da bir bölgenin tanrıları bir başka halkın tanrısıyla özdeş kabul edilirdi. Hz. Musa İsrâiloğullarını, onun, İbrahim, İshak ve Yakub’un inandıkları tanrı olan Elile bir ve aynı olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Pagan dünyanın düzen, ahenk ve adalet ilkelerini bizzat şeylerin doğasında gören anlayışı yerine, burada Kanun yukarıdan indiriliyordu.

Çıkış’ın İ.Ö. beşinci yüzyılda düzenlenmiş son metninde Tanrının Sina Dağı’nda Hz. Musa ile 1200 civarında gerçekleştiği düşünülen bir anlaşma yaptığı söylenir. Bu iddia bilimsel bir tartışmaya yol açmıştır. Bazı eleştirmenler İsrâiloğullarının İ.Ö. yedinci yüzyıla kadar bu anlaşmaya fazlaca önem vermediklerini ileri sürerler. Ama, tarihi ne olursa olsun, böylesi bir anlaşma düşüncesi bizlere İsraillilerin o tarihlerde henüz tek tanrıcı olmadıklarını gösterir, çünkü bu ancak çok tanrıcı bir ortamda bir anlam ifade etmektedir, İsrâiloğulları Sina Tanrısı Yehova’nın biricik tanrı olmadığına inanıyorlar, ama bu anlaşma ile diğer bütün tanrıları görmezden gelerek yalnızca ona tapacaklarına söz veriyorlardı. Tek bir, Tanrıya tapınma, hemen hemen daha önce örneği olmayan bir adımdı: Mısır firavunu Akhenaton, Mısır’ın diğer geleneksel tanrılarını bir kenara iterek Güneş Tanrısına tapmaya kalkışmışsa da, halefleri onun bu politikasını hemen terk etmişlerdi. Potansiyel bir mana kaynağını görmezden gelmek açıkça bir ahmaklık olarak görülmüştür ve İsrâiloğullarının müteakip tarihi onların diğer tanrılardan oluşan kültlerini bir kalemde silmeye pek yanaşmadıklarını göstermektedir. Yehova savaş konusundaki ustalığını göstermişti, ama o bir bereket tanrısı değildi. Kitabı Mukaddes bize, Hz. Musa’nın Sina Dağının tepesinde bulunduğu sırada geride kalanların hepsinin Filistin’in eski pagan dinine geri döndüklerini söyler. El‘in simgesi olarak altından bir öküz yapıp, önünde eski ritleri icra ederler.

İsrâiloğulları Yehova’yı Çıkış’tan sonra kendilerinin tek tanrısı yapma sözü vermişler, peygamberler yıllar sonra onlara bu sözleşmeyi hatırlatmışlardır. Kendilerinin elohim‘i olarak yalnızca Yehova’ya tapacakları sözünü vermişler, karşılığında o da İsrâiloğullarının kendisinin seçilmiş halkı olacağım ve onları etkin şekilde koruması altına almayı vaad etmişti. Kitab-ı Mukaddes bize, İsrâiloğullarının Filistin’e varıp, oradaki akrabalarına kavuştukları zaman bütün İbrahim soyunun Yehova ile bir sözleşme yaptıklarını bildirmektedir. Tören Yehova’yı temsilen Hz. Musa’nın halefi Yeşu tarafından icra edilir.

Yeşu onları uyardı: Yehova çok kıskanç bir tanrıydı. Eğer sözleşme hükümlerini yerine getirmeyecek olurlarsa kendilerini yok edecekti.

Bununla beraber, Kitabı Mukaddes İsraillilerin sözleşmeye sadık kalmadıklarını söylemektedir. Yehova’yı yalnızca savaş zamanlarında, onun askeri korumasına ihtiyaç duyduklarında hatırlamışlar, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda ise yine Baal, Anat ve Aşera’ya eski tarzda tapmayı sürdürmüşlerdir.

Pagan tanrılarının aksine, Yehova herhangi bir doğa gücü içinde değil, uzak bir ülkedeydi. O paradoksal biçimde dile gelen bir sessizlik içinde, neredeyse zor fark edilen ince bir esinti olarak hissediliyordu.

Değişme bütün uygarlık boyunca devam etmiştir. İ.Ö. 800-200 dönemi Eksen çağı (Axial Age)olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde uygar dünyanın bütün ana bölgelerinde insanlar son derece önemli ve biçim verici özelliklerini koruyan ve devam ettiren yeni ideolojiler yarattılar. Yeni dinsel sistemler, değişen toplumsal ve ekonomik koşulları yansıttılar. Tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, daha henüz ticari ilişkilerin bile kurulmadığı bir dönemde (Çin ve Avrupa arasında olduğu gibi) önde gelen bütün uygarlıklar paralel çizgilerde gelişme gösterdiler. Tüccar sınıfının doğmasına yol açan yeni bir refah söz konusuydu, iktidar, krallar ve din adamlarından, tapınak ve saraylardan pazar yerine kaymaktaydı. Yeni zenginlik entelektüel ve kültürel gelişmenin yanı sıra bireysel bilincin gelişmesine de yol açtı. Değişme hızının kentlerde artması ve insanların kendi eylemlerinin gelecek kuşakların kaderini etkileyebileceğim fark etmelerine paralel olarak eşitsizlik ve sömürü daha da belirginleşti. Her bölge bu sorunlar ve kaygılarla baş etmek için kendi farklı ideolojisini geliştirdi: Çin’de Taoculuk ve Konfüçyüs’çülük, Hindistan’da Hindu dini ve Budacılık, Avrupa’da felsefi akılcılık. Ortadoğu tek tip bir çözüm üretmediyse de İran ve İsrail’de sırasıyla Zerdüşt ve İbrani peygamberler tektanrıcılığın değişik versiyonlarını geliştirdiler, ilginç görünmekle birlikte, dönemin diğer büyük dinsel anlayışları gibi, ‘Tanrı’ düşüncesi de saldırgan bir kapitalist ruhun başat olduğu pazar ekonomisi içinde gelişti.

Platon ve Aristoteles’in akılcılığı da önemlidir, çünkü Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar hep onların düşüncelerine dayanmış, Yunan Tanrısı kendilerininkinden çok farklı olmasına karşın, onları kendi dinsel yaşamlarına uydurmaya çalışmışlardır.

İ.Ö. yedinci yüzyılda bugünkü İran’da yaşayan Ariler indus vadisini istila etmişler ve yerli halka boyun eğdirmişlerdir. Rig-Veda olarak bilinen uzun manzum şiir derlemelerinde ortaya konduğunu gördüğümüz kendi dinsel düşüncelerini onlara dayatmışlardı.

Vedaların dini ne yaşamın başlangıcını açıklamaya ne de felsefi sorulara dört başı mamur yanıtlar vermeye çaba göstermiştir. Bunun yerine, o, insanların varoluşun ihtişamı ve dehşetiyle başa çıkma çabalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Ari istilasını takip eden yüzyıllarda baskı altında tutulan yerli halkın düşünce ve inançları tekrar gün yüzüne çıktı ve bir dinsel açlığa yol açtı. Kişinin yazgısı kendi eylemlerinin belirlediği anlayışını ifade eden karma’ya yönelik bu canlı ilgi, insanların, kendilerinin sorumsuz davranışları için tanrıları suçlamalarına soğuk bakmalarına yol açtı. Tanrılar, giderek tek bir aşkın Gerçeğin simgeleri olarak görülmeye başlandı. Veda dini fazlasıyla kurban ritüellerine odaklaşmıştı. Oysa, eski bir Hint uygulaması olan yoganın (özel bir konsantrasyon disipliniyle zihnin güçlerini ‘kontrol

altına alma’) tekrar canlı bir ilgi odağı haline gelmesi, dışsal olgular, üzerinde yoğunlaşmış bir dinin artık insanları tatmin etmemeye başladığı anlamına geliyordu. Hindistan’da tanrılar artık kendi inananlarınca dışsal birer varlık olarak görülmüyorlardı; bunun yerine insanlar gerçeği içsel olarak kavramanın peşindeydiler.

Tanrıların Hindistan’da artık fazlaca bir önemi yoktu. Bu yüzden, onlar, kendilerinden daha yüksek bir konuma sahip olduğuna inanılan din vaizi karşısında ikinci plana düştüler. Hindu ve Budacılar tanrıları aşmanın, onların da ötesine geçmenin yollarını aramışlardır. Sekizinci yüzyılda bilge kişiler Aranyaka ve Upanişadlaradlı risalelerde bu konuları işlemeye başladılar. Bu risaleler topluca Vedanta olarak bilinir: Vedaların sonu. Upanişadlar İ.Ö. beşinci yüzyılın sonuna kadar gittikçe yaygınlaştı ve sayıları bu tarihte 200 civarına ulaştı. Upanişadlar tanrıları aşan ama var olan her şeyde mevcut kendine özgü bir tanrısallık kavramı geliştirmiştir.

Veda dininde insanlar kurban ritüelinde Tanrısal bir güçle karşı karşıya gelmekteydiler. Bu kutsal gücü Brahman olarak adlandırmışlardı.

Yoga teknikleri insanların bir iç dünyayı fark etmelerini sağlamaktaydı. Bu, duruş, nefes alış, yiyecek ve zihinsel konsantrasyon disiplinleri, ileride görüleceği gibi, bağımsız bir şekilde diğer kültürlerde de geliştirilmiş ve farklı şekillerde yorumlanan, ancak insan için doğal sayılan bir aydınlanma tecrübesine yol açtığı görülmüştür. Her bir bireyin içindeki ebedi ilke Atman olarak adlandırılmıştır.

Brahman, “sözcüklerle dile getirilemeyen, ancak orada sözcüklerin dile geldiği zihinle düşünülemeyen, ancak orada zihnin düşünebildiği”dir. Ne bunun gibi her yerde hazır ve nazır Tanrı ile konuşmak ne de onun hakkında düşünmek, onu düşüncenin somut bir nesnesi haline getirmek mümkündür. O ancak gerçek anlamda nefsin ötesinde, vecd içinde algılanabilecek bir Gerçekliktir.

İ.Ö. 538 sıralarında Siddharta Gautama isimli genç bir adam da Benares’in 100 mil kadar kuzeyinde Kapilavaştu’daki şahane evini, güzel karısı ve oğlunu terk etti ve dilenci keşişliğe başladı. Etrafındaki ıstırabın boyutları karşısında dehşete düşmüş bir halde çevresinde her şeyde gördüğü varoluş(un) ıstırabım sona erdirecek gizi keşfetmek istedi. Altı yıl boyunca değişik Hindu gurularının kapılarında dolaştı, kendine korkunç işkenceler yaptı, ama bir sonuca ulaşamadı. Bilgelerin öğretileri onu etkilemedi; çektiği acılar onu daha da umutsuzluğa itti. Bu yöntemleri tamamen terk edip vecd haline geçtiği bir gece aydınlanmaya ulaştı. Artık ıstıraptan kurtulmak ve nirvanaya, acının sonuna ulaşmak için yeni bir umut doğmuştu. Gautama, Buda yani Aydınlanmış Kişi oldu.

Buda, kendi kültürel donanımının bir parçası olması hasebiyle zımnen de olsa tanrıların varlığına inanmaktaydı, ama onların insanlara pek bir faydası olduğuna inanmıyordu. Onlar da acı ve ıstırap içinde çırpınıyorlardı. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi yeniden doğuş döngüsü içindeydiler ve eninde sonunda kendileri de yok olacaklardı. Buda, tanrıları reddetmemekte, ama ebedi Gerçek nirvananın tanrılardan daha yüksekte olduğuna inanmaktaydı. Budacılar meditasyon esnasında mutluluk veya aşkınlık duygusunun hiç de doğaüstü bir varlıkla kurdukları bir ilişkiden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Bu gibi durumlar insan için doğaldı; doğru yönde bir yaşam süren ve yoga tekniklerini öğrenen herkesçe tecrübe edilebilirdi.

Din bir şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle başlar. Bir elinin başarısının esas ölçüsü onun felsefi ya ,da tarihsel açıdan kanıtlanmasından ziyade, onun etkinliği olagelmiştir.

Karma insanları sonsuz bir döngüyle acı yaşamlar dizgesine yeniden doğmaya mahkum eder. Ama eğer ateş sönmüşse, ıstırap döngüsü sona erecek ve nirvanaya ulaşılacaktır. Nirvana’nın sözcük anlamı ‘sükunete erme’ ya da ‘sönmek’tir. Budacılar çoğu zaman nihai gerçek nirvanayı tanımlamak için teistlerin aynısı imgeler kullandılar.

Nirvanaya ulaşmak, Hıristiyanların çoğu zaman ondan anladıkları ‘cennete gidiş’ gibi bir şey değildir.

Platon   ruhun, tıpkı bir mezar gibi, beden içine hapsolmuş çökmüş, kirlenmiş ve aralıksız yeniden doğuş döngüsüne mahkum bir tanrı olduğuna inanmaktaydı. Pythagoras ruhun ritüel arınma yoluyla özgürleştirilebileceğini, böylece ruhun evrenin düzenliliğiyle bir uyum oluşturabileceğini, ileri sürmekteydi. Platon da, algılar dünyasının ötesinde tanrısal, değişmeyen bir gerçekliğin olduğuna, inanmaktaydı; ruh “aslından uzaklaşmış, bedene hapsolmuş, çökmüş bir tanrısallıktı.

Sevgi, Adalet ve Güzellik gibi sahip olduğumuz her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. Bununla birlikte, iyi ideası hepsinin üstündedir.

Biz modern insanlar düşünmeyi bir etkinlik, yaptığımız bir şey olarak görürüz. Platon ise onu zihinle ilgili bir şey olarak tasavvur etmiştir. Sokrates gibi, düşünceyi bir anımsama süreci, hep sahip olup da unutmuş olduğumuz bir şeyin idraki olarak görmüştür. Çünkü insanoğlu bozulmuş tanrısallıktı, tanrısal dünyanın formları onun içindeydi ve onunla, basit bir rasyonel ya da tanrısal etkinlikten ibaret olmayan, içimizdeki ebedi gerçeğin sezgisel algısına akıl yoluyla ‘temas edilebilir’di. Bu anlayış tarihsel tektanrıcılığın her üç dinini de büyük ölçüde etkilemiştir.

Hiyerarşinin tepesinde, Aristoteles’in tanrı olarak tanımladığı, ilk Hareket Ettirici vardı. Bu tanrı, ezeli, hareketsiz ve tinsel olan saf bir varlıktı. Saf düşünce, aynı anda hem düşünendi hem de düşüncenin kendisiydi; o, bilginin en yüksek nesnesi olan kendisi hakkında sonsuz bir düşünme halinde idi. Bu Tanrı ya da en yüce varlıkta maddesel bir yan yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür.

insanın ayrıcalıklı bir konumu vardır; onun ruhu, kendisini Tanrıya akraba kılan ye tanrısal doğanın bir parçası haline getiren tanrı vergisi bir anlağa sahiptir. Bu tanrısal özellikli akıl onu bitki ve hayvanlardan üstün kılar. Aklını arındırarak kendini ölümsüz ve tanrısal kılmak onun görevidir. Bilgelik (sophia) insani erdemlerin en yükseğiydi; bu, Platon’ da olduğu gibi, bizleri bizzat tanrının eylemlerini taklit yoluyla tanrısallaştıran felsefi hakikatin tefekkürü (theoria) şeklinde gerçekleşir. Theoria’ya yalnızca mantık yoluyla ulaşılamaz; o, aynı zamanda, kendini aşmayla sonuçlanan disiplinli bir sezgidir. Bununla birlikte çok az insan bu noktaya ulaşabilir ve çoğunluk sadece phronesis’le, yani gündelik yaşamda öngörü ve ahlakla yetinmek durumundadır.

Önemli konuma rağmen, Aristoteles’in Tanrısının dinsel bir boyutu neredeyse yoktur. Dünyayı o yaratmamıştır, çünkü bu ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. Her şeyde ona yönelen bir sevgi eğilimi bulunmasına karşın, bu Tanrı evrenin varlığına karşı oldukça kayıtsızdır, çünkü o kendinden daha aşağı olan hiçbir şeyi düşünemez. O kesinlikle bu dünyayı yönetmemekte, ona yol göstermemekte ve yaşamımıza hiçbir şekilde müdahale etmemektedir. Eksen çağının insanları olarak Aristotales ve Platon’un her ikisi de birey vicdanı, iyi yaşam ve toplumsal adalet sorunları üzerinde durmuşlardır. Öte yandan, onların düşünceleri seçkinciydi. Platon’un saf formlar dünyası ve Aristoteles’in uzaktaki tanrısı sıradan ölümlülerin yaşamları üzerinde çok önemsiz bir etki gösterebilirdi; bu, sonraki dönemlerde kendilerine çok değer veren Yahudi ve Müslüman düşünürlerce de kabul edilmiştir.

2 Tek Tanrı

Tanrı, bütün peygamberlerin ilk örneği olan Hz. Musa’nın adını yanmakta olan bir çalılıktan çağırıp, ona, kendisinin Firavun ve İsrâiloğulları için görevlendirdiği peygamberi olmasını emrettiğinde, Hz. Musa, “iyi bir hatip olmadığı” gerekçesiyle buna pek yanaşmamıştı. Tanrı, onun bu eksikliğini anlayışla karşılayarak, Hz. Musa’nın yerine kardeşi Aron’un tebliğ etmesine izin vermişti.

Hindular Brahman’ı bir büyük kral olarak tanımlamamışlardır, çünkü, onların tanrısı bu gibi insani terimlerle tanımlanamazdı.

Peygamberler, her şeyden önce, Tanrının huzuruna çıkan kişidir, ama bu aşkın tecrübe Buda dinindekinin aksine, bilginin aktarılmasıyla değil eylemle sonuçlanır. Peygamber mistik bir aydınlanmayla değil itaat ile tanımlanır. Yehova işaya’dan halkın kabul etmeyeceği bir şeyi yapmasını ister: Tanrının kelamını reddetmeleri durumunda hiddete kapılmamalıydı: “Git ve onlara de ki; ‘Anlamasanız da tekrar tekrar dinleyin; algılayamasanız da tekrar tekrar görün.”. Yedi yüzyıl sonra, kendisinin aynı sertlikteki mesajını halkın reddetmesi üzerine, İsa bu sözleri tekrarlayacaktır.

İsrâiloğullarını sürgüne gönderen ve ülkelerini mahveden II. Sargon ve Sanherib değildi. “Halkı yerinden yurdundan eden bizzat Yehova’ydı.”

Bu, Eksen çağı peygamberlerinin mesajlarında sürekli tekrarlanan bir temaydı. İsrail’in Tanrısı, başından beri, yalnızca mitoloji ve liturjide değil, bizzat somut olayların içinde görünerek, kendini pagan tanrılarından ayırmaktaydı.

Ortadoğu’da bu kültlere dayalı kutlamalar dinin temelini oluşturmaktaydı. Pagan Tanrılar, azalan enerjilerini yenilemek için bu törenlere muhtaçtılar; prestijleri de, bir bakıma, kendileri için yapılan tapınakların haşmetiyle ölçülmekteydi. Yehova, şimdi bütün bunların anlamsız olduğunu söylüyordu. Uygar dünyanın diğer bilge ve filozofları gibi, işaya biçimsel dindarlığın yetersiz olduğunu düşünmekteydi. İsrailliler kendi dinlerinin batini anlamını keşfetmek zorundaydılar. Yehova kurban değil merhamet istemekteydi.

Peygamberler, Eksen Çağı’nda ortaya çıkan bütün büyük dinlerin ayırıcı özelliği haline gelecek olan merhametli olmanın, kendilerinin en önemli görevleri olduğunu keşfetmişlerdi. Çıkış öyküsü tanrının zayıf ve ezilenin yanında olduğunu vurguluyordu.

Amos,   toplumsal adalet ve merhametin önemini vurgulayan ilk peygamberdi.

Beklenildiği gibi, İsraillilerin çoğu peygamberin, onları Yehova ile diyaloga çağıran davetine kulak asmadı. Kendilerinden daha az şey talep eden, Kudüs’teki Tapınakta ya da Filistin’in eski bereket kültlerinde icra edilen kült ibadetine dayalı bir dini tercih ettiler. Onuncu yüzyılda iki yüzyıl sonra İsrailliler, hala bereket ayinleri düzenleyip, kutsal seks icra ediyorlardı. Kimi İsraillilerin, diğer Tanrılar gibi, Yehova’nın da bir karısı olduğunu düşündükleri görülüyor. Bütün yeni peygamberler gibi, o da, dinin derin anlamıyla ilgiliydi. Onun Yehova’ya söylettiği gibi: “Kurban değil sevgi, felaket değil Tanrıyı bilmenizi istiyorum.” Burada o, teolojik bilgiyi kastetmiyordu; daath sözcüğü ibranice’de cinsellik çağrışımlı ‘bilmek’ anlamına gelen yada’dan türemiştir. Bu yüzdendir ki, J, Adem’in karısı Havva’yı ‘bildiğini’ söyler.

Peygamberler kendi insani duygu ve tecrübelerini Yehova’ya atfettiklerinde, bir anlamda, kendi suretlerinde bir tanrı yaratmaktaydılar. Bütün dinler mutlaka bir miktar insanbiçimcilik ile başlar. Yahudiler, eski dünyada, pagan komşularının hayran kaldığı müreffeh bir sistem kuran ilk halk olmuştur.

Bütün diğer peygamberler gibi, Hoşea da putperestlik karşısında dehşete düşmüştü.

Filistin ve Babil halkı hiçbir zaman yaptıkları tanrı heykellerinin bizzat kendilerinin kutsal olduklarına inanmadılar; hiçbir zaman bir heykel karşısında, sırf bir heykel olduğu için eğilmediler. Heykel tanrının bir simgesiydi. Tıpkı, tasavvur edilemeyen ilk olaylar hakkında yarattıkları mitoslar gibi, bu da, ibadet eden kişinin dikkatini kendi ötesine yöneltmesi için geliştirilmiş bir araçtı. Öte yandan, peygamberler sık sık pagan komşularının tanrılarına akla gelmedik saygısızlıklarla gülüp geçmekteydiler.

Yazık ki, tektanrıcılığın bir özelliği olarak ortaya çıkan hoşgörüsüzlüğü bugün öylesine kanıksamış bulunuyoruz ki, diğer tanrılara karşı düşmanlığın yeni bir dinsel tavır olduğunu göremeyebiliriz. Paganizm temelde hoşgörülü bir inançtı. Yeni bir tanrının gelişi eski kültler için bir tehdit oluşturmadıkça, mevcut panteonda her zaman başka bir tanrıya yer vardı. Eksen çağının yeni ideolojileri eski tanrılara yönelik inançların yerini aldığında bile, eski tanrılar böylesine şiddetle reddedilmemişlerdi. Gördük ki, Hindu dininde ve Budacılıkta insanlar, tanrıları gönülsüzce kabul etmek bir yana, tanrıların da ötesine geçmeleri için teşvik edilmişlerdir. Peygamberler, kendi dinsel tutumlarına yönelik gizli bir kaygı mı beslemekteydiler? Yoksa, pek kolay olmasa da, kendi Yehova anlayışlarının paganların putperestliğinden pek de farklı bir şey olmadığının farkında mıydılar? Çünkü, ne de olsa, onlarda tanrılarını kendi suretlerinde yaratmaktaydılar. Tektanrıcılar, tanrılarının bildik kadın-erkek cinselliğinin ötesinde olduğunu ileri sürmelerine karşın, ileride göreceğimiz gibi, her ne kadar, kimileri bu dengesizliği gidermeye çalıştıysa da o, temelde erkek bir tanrı olarak kalmıştır. Yehova’nın, Filistin’in ve Ortadoğu’nun diğer Tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gel meşinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.

Yehova’nınki zor kazanılmış bir zaferdi. Yehova’nın eski tanrıları barışçıl bir yolla doğal bir şekilde aşmayı başaramadığı görülmektedir; bunun için savaşmak zorunda kalmıştır.

Hilkiya’nın bulduğu ‘Kanun Kitabı’nın bizim bugün Tesniye olarak bildiğimiz metnin temelini oluşturduğu hemen hemen kesindir. Bu kitabın reformcu kesim tarafından tam zamanında ‘bulunmuş’ olması, bu konu üzerinde değişik kuramların ileri sürülmesine yol açmıştır. Söz konusu Kanun Kitabı kesin olarak yedinci yüzyıl bakış açısını yansıtan yepyeni bir ihtilafı dile getirmektedir. Yehova’nın İsrail halkını diğer bütün uluslardan ayrı tutması, İsraillilerin özel bir niteliğinden değil, Yehova’nın büyük sevgisinden kaynaklanmaktaydı. Buna karşılık, kendisine tam sadakat ve diğer bütün tanrıların şiddetle reddedilmesini istiyordu.

Yerli halkla hiç bir anlaşma yapmayacaklar, onlara en ufak bir merhamet göstermeyecekler”di. Asla kız alıp verme, toplumsal karışma olmayacaktı.

Yahudiler bugün şema‘yı okuduklarında, ona tektanrıcı bir yorum getirmektedirler: Bizim Tanrımız Yehova Tek ve biriciktir. Tesniye yazarının henüz böyle bir bakış açısı yoktu. ‘Yehova ehad’Tek olan Tanrıyı değil, kendisine tapılmasına izin verilen tek tanrıyı ifade etmekteydi.

Tesniye yazarının dile getirdikleri bu aşırı tehlikeli ortamda büyük bir etki yarattı. Yoşiya hemen şiddetli bir reforma girişti. Tapınakta bulunan bütün heykeller, idoller ve bereket simgeleri yerlerinden kaldırılarak yakıldı. Ülkede paganizmin faaliyet gösterdiği bütün eski dinsel mekanlar yıkıldı.

Bu topyekün yıkım, derinlerde gizlenmiş olan endişe ve korkunun yarattığı bir nefretten kaynaklanmaktaydı.

Her üç tek-tanrıcı inanç da kendi tarihlerinde, farklı zamanlarda benzer seçim teolojileri geliştirmişler, hatta bazen Yeşu’nun kitabında hayal edilenden daha da korkunç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Batı Hıristiyanları, kendilerinin tanrının gözdeleri olduğunu düşünmeye özel bir eğilim göstermişlerdir. On bir ve on ikinci yüzyıllarda haçlılar, Yahudi ve Müslümanlara karşı giriştikleri kutsal savaşı, kendilerinin, Yahudilerin çoktandır kaybettiği Tanrısal misyonu devralmış yeni Seçilmiş Halk oldukları iddiasıyla meşrulaştırmışlardır.

Yehova kültü içinde henüz Atman’la karşılaştırılabilecek, her yerde hazır ve nazır, içsel bir tanrısal ilke yoktu. Yehova dışsal, aşkın bir gerçek olarak algılanmıştır. Ve onun yabancı görünümünden biraz kurtarılabilmesi için bazı yönlerden insanileştirilmesi gerekiyordu. Siyasi durum kötüye gitmekteydi. Babilliler Yahuda’yı istila etmişler, kralla birlikte bir grup İsrailli sürgüne gönderilmişti. Son olarak da bizzat Kudüs düşmüştü. Koşullar kötüleştikçe, Yeremya Yehova’ya insani duygular atfetme adetini sürdürdü.

Tanrı önündeyken hep halkı adına konuşan Yeremya, düşmanın kapıya dayandığı zaman halkına olan öfkesini Tanrının ağzından dile getirmekteydi. Kudüs’ün düşmesi ve Tapınağın yıkılışından sonradır ki, o, elinin böylesi dışsal tuzaklarının aslında içsel, öznel bir ruh halinin simgelerinden başka bir şey olmadığını anlamıştır, İsrail kavmiyle yapılan anlaşma ileride oldukça farklı bir şekil alacaktı: “Onların ta derinliklerine kendi kanunumu yerleştirecek, onu kalplerine nakşedeceğimTel-Aviv : Bahar Tepesi – Filadelfiya (Amman)

Tanrının tarihinde oldukça önemli bir yer tutacak olan bir düşünce ileri sürmüştü. Buna göre, insanlar, tanrısal varlığın ancak, batan güneşin son ışınları gibi, ardında bıraktığı etkisini görebilirler.

Tapınak inşa etmek insanoğlunun, bizatihi tanrıların yaratıcılığında kendine bir yer bulmasını sağlayan bir imitatio dei, tanrının taklit edilmesi eylemiydi.

Sinagog, eski dinlerin dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu. Herhangi bir ritüel ya da kurban töreni olmadığı için, sinagog büyük ihtimalle onlara bir çeşit felsefe okulu gibi görünmekteydi. Birçoğu, tanınmış bir Yahudi vaiz geldiğinde, tıpkı kendi filozoflarını dinlemek için kuyruğa girdikleri gibi, sinagogu doldurmaktaydı.

Kadim dünyada din kişisel bir sorun değildi. Tanrılar bir kent için oldukça önemliydi ve ihmal edildikleri takdirde, koruyuculuklarından vazgeçeceklerine inanılmaktaydı. Bu tanrıların varlığına inanmayan Yahudiler ‘ateist’ ve toplum düşmanı olarak görülmekteydiler. Yahudiler, kısa zamanda, bilgeliğin Yunan zekasının değil, Yehova korkusunun bir eseri olduğunu ileri süren kendi literatürlerini yaratmaya başladılar.

Aristoteles’in, kendi yarattığı dünyayla nadiren ilgilenen Tanrısıyla, Kitabı Mukaddes’in, ısrarla ve tutkuyla insan yaşamına müdahale eden Tanrısı arasında önemli, belki de uzlaştırılamaz bir fark vardı. Yunan tanrısı insan aklının bir eseriyken, Kitabı Mukaddes’in Tanrısı kendisini ancak vahiy aracılığıyla tanıtmaktadır. Tektanrıcılar ne zaman Yunan felsefesinin cazibesine kapıldılarsa, hep onun Tanrısını kendilerininkine uydurmaya çalışmışlardır. Bu işe girişen ilk insanlardan biri büyük Yahudi Filozofu İskenderiyeli Philon’du (İ.Ö. 30?-İ.S. 45). Kendi Tanrısı ile Yunanlıların Tanrısı arasında hiçbir uyumsuzluk görmemekteydi. Bununla birlikte, burada, Philon’un Tanrısının Yehova’dan çok farklı olduğunu belirtmek gerekir. Aristoteles tarihi felsefi olmayan bir şey olarak görmüştü. Onun Tanrısı insani özellikler taşımıyordu. Örneğin, onun ‘kızgın’ olduğunu söylemek oldukça yanlış olurdu.

Yahudiler, Yunan dünyasıyla böylesi bir sentezi oluşturabilmelerinin imkansız olduğunu kısa sürede anladılar. İ.Ö. birinci yüzyılda Romalılar imparatorluklarını Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya iyice genişlettiklerinde, bizzat kendileri, atalarının tanrılarını Yunan panteonuna sokup, Yunan felsefesini heyecanla benimseyerek Yunan kültürünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Bununla birlikte, Yunanlıların Yahudi düşmanlığından uzak durdular. Miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, Yahudiliğin Roma imparatorluğu’nda oldukça güçlü bir konumu vardı. Bütün imparatorluğun onda biri Yahudi idi. Romalılar kendilerini Yahudiliğin yüksek ahlaki niteliğine kaptırmışlardı. Sünnet edilmekten çekinen ve Tevrat’ın ilkelerine bütünüyle uymakta zorlananlar sinagogların onur üyesi oluyorlar ve ‘tanrı korkusu taşıyanlar’ şeklinde adlandırılıyorlardı.

Ferisiler, saplantı derecesinde ruhani Yahudilerdi. Yalnızca evlerindeki mabetlerde gerçekleştirilen özel arınma kurallarını yerine getiren resmi bir ruhban kastı gibi yaşamaya başladılar. Yemeklerini tam bir ritüel saflık ortamında yemeye bilhassa özen gösterdiler, çünkü her bir Yahudi’nin masası Tanrının Tapınaktaki sunağı gibi olmalıydı. Gündelik yaşamlarının en küçük ayrıntısında bile Tanrının mevcudiyeti düşüncesini yerleştirdiler. Yahudiler ancak bu şekilde Tanrıya hiçbir ruhban sınıfı ve ince ritüellere gerek kalmadan doğrudan ulaşabilirlerdi. Bir gün Hillel’e yaklaşan bir pagan, ona, tek ayak üstünde bütün Tevrat’ı kendisine ezberden okuması durumunda Yahudiliği kabul edeceğini söyler. Hillel karşılık verir: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. Tevrat’ın özü işte budur; git ve bunu öğren.”

Kudüs’ün işgalinden sonra, Haham Yuhannan’ın alevler içindeki kentten bir tabut içinde dışarıya kaçırıldığı söylenir. O Yahudi ayaklanmasına karşıydı ve Yahudilerin devlet olmadan daha müreffeh bir yaşam süreceklerine inanıyordu. Romalılar onun, Kudüs’ün batısındaki Yabne’de kendi kendini yöneten bir Ferisi topluluğu oluşturmasına izin verdiler. Onları takiben, amoraim diye bilinen yeni bir bilginler kümesi Mişna üzerine yorumlara başladılar ve bir bütün olarak

Talmud ismiyle anılan risaleleri kaleme aldılar. Gerçekte iki ayrı Talmud derlenmiştir: ilki, dördüncü yüzyıl sonuna kadar bitirilen Kudüs Talmudu, diğeri ise, daha yetkin olduğu söylenen ve ancak beşinci yüzyıl sonlarına doğru bitirilen Babil Talmudu’dur.

Yehova her zaman, insanları yukarıdan ve uzaktan yönlendiren bir tanrıydı. Hahamlar onu, insanoğlunun içinde, yaşamın en küçük ayrıntısında daha yakın bir şekilde var olan bir Tanrıya dönüştürdüler.

Her tür resmi öğreti Tanrının esas gizemini sınırlamak anlamına gelirdi. Hahamlara göre o, tam anlamıyla kavranılamaz, tasavvur edilemezdi. Hz. Musa bile Tanrının gizini aralamayı başaramamıştı. Hatta, onu dile getirmeye yönelik her girişimin kaçınılmaz bir şekilde eksik kalmaya mahkum olduğunun hatırlatılması olarak, Yahudilerin onun adını dahi ağızlarına almaları yasaklanmıştı. Tanrının ismi YHWH şeklinde yazılmıştı ve hiçbir metinde tam olarak telaffuz edilmemiştir.

Onların Tanrı için sıkça kullandıkları isimlerden birisi, ibranice’de ikamet etmek ya da çadır kurmak anlamına gelen şakan’dan türemiş olan Şekina idi. Tapınağın artık mevcut olmadığı bir zamanda, çölde oradan oraya savruluşları sırasında İsraillilere eşlik eden Tanrı imgesi, Tanrının ulaşılabilir olduğu anlamına gelmekteydi.

Şekina imgesi, sürgünlerin, kendileri neredeyse orada hazır ve nazır bir Tanrı anlayışı geliştirmelerine yardımcı oldu. Şemayı, “kendilerini vererek, tek bir sesle, tek fikir ve tek tonda”, tam bir birlik halinde söylemek için sinagoga adımlarını attıklarında, Tanrı orada, onlarla birlikteydi. Ancak o, topluluk içindeki uyumsuzluktan nefret eder, bu durumda, meleklerin “tek ses ve tek nefesle” ilahi okudukları gökyüzüne geri dönerdi.

Bu tür bir ruhaniyet yalnızca erkeklere mahsustu; kadınların Haham olması, Tevrat üzerinde çalışması yada sinagogda ibadet etmesi gerekmiyordu, çünkü buna izin verilmemişti. Kadının görevi, evdeki ritüel saflığın sürmesini sağlamaktı. Kadınlar, tıpkı mutfaklarında sütü etten ayırdıkları gibi, erkeklerden farklı, daha düşük bir kategoriye itilmişlerdi. Erkeklerden, sabah dualarında, Pagan, köle ya da kadın olarak yaratılmamaları için Tanrıya teşekkür etmeleri istenmekteydi. Öte yandan; evlilik kutsal bir görev addediliyordu ve aile yaşamı kutsaldı. Kadınların aybaşı döneminde cinsel ilişkiye girmek yasaklanmıştı, ama bunun nedeni, kadının o anda pis ve iğrenç olarak görülmesi değildi, Aybaşının gerekçesi aslında, erkeğin, karısını ‘elde var bir’ olarak görmesini önlemekti. “Çünkü bir erkek, karısını fazlasıyla kanıksar duruma gelebilir ve karısı da onu arzulamaz; bu yüzden Tevrat der ki, kadın aybaşından sonra yedi gün boyunca niddah [cinsel ilişkiye kapalı] olmalı, böylece, sonunda, kocası gözünde evlendikleri günkü kadar sevgili bir konuma gelecektir.” Bir tören gününde sinagoga gitmeden evvel erkeğin ritüel bir banyo yapması emredilmiştir; bununda nedeni, onun herhangi bir şekilde temiz olmaması değil, kendini bir hizmet için daha kutsal kılmak istemesidir, işte bu anlayış içinde kadının, aybaşından sonra ritüel banyo yapması ve kendini, onu bekleyen şeyin, yani kocasıyla cinsel ilişkinin, kutsallığına hazırlaması emredilmişti. Cinselliğin bu şekilde kutsanması, bazen seks ile Tanrıyı karşılıklı birbirini dışlayan şeyler olarak gören Hıristiyanlık için yabancı bir olgudur.

İyi ve mutlu bir yaşam sürmenin Yahudiler için bir yükümlülük olduğunu vurgulamışlardı. Hatta şarap ve seks gibi zevklerden uzak durmak günah bile sayılırdı, çünkü, Tanrı bunları insanın mutluluğu için yaratmıştı. Tanrıya, ıstırap ve inzivayla ulaşılamazdı. Hahamlar bizzat Tevrat’ın kendilerinde vücut bulduğu insanlar olarak saygı görmekteydiler; hukuk konusundaki uzmanlıkları yüzünden, diğer herkesten daha fazla “Tanrıya benziyorlardı.

Bir insana hakaret etmek, insanları kendi suretinde yaratmış olan Tanrıyı inkar etmek anlamına geliyordu. Bu, ateizmle eş bir tutumdu ve tanrıya küfretmek demekti. Bu yüzden cinayet en büyük suç ve günahtı. “Kitabı Mukaddes, her ne sebeple olursa olsun, insan kanı dökmenin tanrısal imgeyi küçültmek anlamına geldiğini söyler.”  Yahudilere karşı girişilen bir katliam bile, tek bir imam öldürmenin gerekçesi olamazdı. Bir kimseyi, hatta bir goy [Yahudi olmayan] ya da bir köleyi aşağılamak en büyük hakaretlerden biri sayılırdı, çünkü bu, cinayetle, Tanrının imgesinin saygısızca reddedilmesiyle eşit bir suçtu. Yahudiler Tanrıyı, kendilerinin her hareketlerini yukarıdan izleyen bir Büyük Birader olarak düşünmemekte, bunun yerine her insanın içine bir Tanrı düşüncesi yerleştirmeye çalışmaktaydılar; diğer insanlarla olan ilişkimiz ancak bu yolla kutsal bir hale gelirdi.

3 Putperestlere* Bir Işık

* Orijinal başlıkta ‘Gentiles’ kullanılmıştır. Bu sözcük, Kitabı Mukaddes geleneğinde genel olarak Yahudi olmayanlar, pagan Romalılar için kullanılmıştır. Daha sonra Hıristiyanlarca Hıristiyan olmayan anlamında da kullanılmıştır. Hepsindeki ortak nokta, dönemlerinin çok tanrılı, pagan, putperestlerine atıfla kullanılmış olmasıdır.

ilki olması açısından en güvenilir İncil olarak kabul edilmiş olan Markos’un İncili, Hz. İsa’yı, erkek ve kız kardeşleri olan, oldukça sıradan bir adam olarak sunar. Öyle anlaşılıyor ki, İsa başlangıçta, Esseni olma ihtimali yüksek bir gezgin derviş olan Vaftizci Yahya’nın bir şakirdi idi. Vaftizci Yahya, hemen, Hz. İsa’yı Mesih olarak, tanıdı.

Onun gerçekte söylediği sözlerden çok azının İncillerde yazıldığı ve onların sunduğu bilginin büyük bir kısmının, Hz. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Pavlus tarafından kurulan kiliselerin sonraki gelişimlerinin etkisi altında şekillendiği anlaşılmaktadır. Bazıları Hz. İsa’nın, tıpkı Hıristiyanlığa geçmeden önce bir Ferisi olup Haham Gamaliel’e müritlik eden Pavlus gibi, Hillel’in okuluna bağlı bir Ferisi olduğunu ileri sürer. Matta’nın İncilindeki anti semitik hava, 80′li yıllarda Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki gerilimi yansıtmaktadır.

Ölümünden sonra, takipçileri Hz. İsa’nın tanrısal bir kişiliği olduğuna karar verdiler. Bu hemen gerçekleşmedi; göreceğimiz gibi, Hz. İsa’nın insan şekline girmiş Tanrı olduğu öğretisi, dördüncü yüzyıla kadar nihai şeklini almadı. Hz. İsa, kesinlikle hiçbir zaman kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürmemiştir. Vaftizi sırasında gökten gelen bir ses tarafından Tanrının Oğlu olarak çağrılmıştır, fakat bu, büyük ihtimalle onun sevgili Mesih olduğunun tasdikinden ibaretti.

Daha çok bir Yahudi mezhebi olarak kalmak isteyen ilk havarilerden oluşan bir grup, bundan rahatsız oldu ve çok şiddetli bir tartışmadan sonra Pavlus ile yollanın ayırdılar. Pavlus Hz. İsa’yı hiç bir zaman ‘Tanrı’ olarak anmamış; onu, Yahudilere özgü anlamıyla ‘Tanrının Oğlu’ olarak çağırmıştır.O, Hz. İsa’nın bizatihi Tanrının enkarnasyonu olduğuna kesinlikle inanmamaktaydı. Tanrının Hz. İsa’nın vücudunda tecelli ettiği öğretisi, Yahudilerce her zaman bir kepazelik olarak görülmüş, daha sonra Müslümanlar da bunu küfür saymışlardır. Bazı tehlikeli yanlar içeren bu açıklaması zor öğretiyi, Hıristiyanlar her zaman çok kabaca yorumlamışlardır. Öte yandan, bu tür bir enkarnasyon inancı din tarihinde hep var olagelmiş bir temadır; hatta Yahudiler ve Müslümanlar bile, bu konuda şaşırtıcı benzerlikler gösteren kendi teolojilerini geliştirmişlerdir.

Hz. İsa’nın şaşırtıcı bir şekilde tanrısallaştırılmasının arkasındaki dinsel dürtüyü görebilmek için, aynı dönemde Hindistan’da yaşanan bazı gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Hem Budacılıkta hem de Hindu dininde, bizzat Buda veya insan şeklinde görünen Hindu tanrıları gibi yüceltilmiş varlıklara aşırı bir düşkünlük vardı. Bakti olarak bilinen bu tür kişisel bağlılık, insanın, bir bakıma, insanileştirilmiş bir dine duyduğu sürekli özlemi dile getirmekteydi.

İ.Ö. birinci yüzyıla gelindiğinde, kendi adlarına nirvanaya ulaşmak için manastırlara kapanan Budacı rahiplerinin bu anlayışı artık kaybettikleri anlaşılmaktaydı. Manastır hayatı kolayca göze alınamayacak bir idealdi ve bu, birçokları için altından kalkılamayacak bir şeydi. İ.S. birinci yüzyılda, yeni tip bir Budacı ilah ortaya çıktı: Buda örneğini takip ederek kendini insanlara adayan, bu yüzden kendi nirvanasından vazgeçen bodhisattva.

İ.S. ikinci yüzyılın başlarında, Boşluk Okulu’nun kurucusu olan filozof Nagarcuna, sıradan kavramlarla çalışan dilin yetersizliğini göstermek için paradoksu kullanmış ve diyalektik bir yöntem devreye sokmuştur. Nihai gerçeklerin, yalnızca, meditasyonun zihinsel disiplini içinde sezgisel olarak kavranabileceğini iddia etmiştir. Bu felsefeye inanan Budacılar, yaşadığımız her şeyin bir yanılsama olduğu yolunda bir inanç geliştirmişlerdir: Batıda biz bunları idealistler olarak adlandırıyoruz. Her şeyin derindeki özü olan Mutlak bir boşluk, bildiğimiz anlamda mevcut olmayan bir hiçliktir.

Budalar ve bodhisattvalara yönelik bu bakti’nin (bağlılığın), Hıristiyanların Hz. İsa’ya bağlılığıyla benzeştiğini söylemek mümkündür. Bu, ayın zamanda, bir inancın daha fazla insana ulaşmasını da sağlamıştır; tıpkı Pavlus’un, Yahudiliğin goyim’e de açık olmasını istemesi gibi. Gerçekte, Hindular bir Teslis(Üçleme) geliştirmişlerdi: Brahman, Şiva ve Vişnu; bunlar biricik, tanımlanamaz gerçeğin üç simgesini ya da boyutunu temsil ediyorlardı.

Bugün Hıristiyanlık olarak bildiğimiz dini yaratan ilk Hıristiyan metin yazan olan Aziz Pavlus, Tanrının dünyaya kendini Tevrat yerine, esas olarak, Hz. İsa’da gösterdiğine inanmaktaydı. O, Hz. İsa’nın Mesih olduğuna kesinlikle inanıyordu. ‘Christ’ sözcüğü Yahudilerin Massiach’ının çevirişiydi ve Kutsanmış Kişi anlamına geliyordu. Pavlus, ayrıca, Hz. İsa’dan bir insan olarak da bahsetmekte, ama yine onun sıradan bir insandan daha fazla bir şey olduğunu söylemekteydi. Bununla birlikte, bir Yahudi olarak Pavlus, onun insan şekline girmiş Tanrı olduğuna inanmamaktaydı.

ilk Hıristiyanlar Hz. İsa’nın, gizemli bir şekilde de olsa, yaşadığına ve onun sahip olduğu ‘güçler’ e söz verdiği üzere, şimdi kendilerinin sahip olduğuna inanmaktaydılar. Pavlus’un mektuplarından, ilk Hıristiyanların, yeni tür bir insanlığın başladığını işaret edebilecek bin bir çeşit alışılmadık yaşantıları olduğunu anlıyoruz: Kimileri okuyup üfleyerek şifa dağıtmaya, kimileri tanrısal bir dille konuşmaya başlamıştı; kimileri de, ilhamını Tanrıdan aldıkları kehanetleri etrafa yaymaktaydılar.

Bununla birlikte, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini, bir çeşit Adem’in ‘ilk günahı’nın kefareti olarak gören ayrıntılı kuramlar yoktu. Böyle bir teolojinin dördüncü yüzyıla kadar gündeme gelmediğini ve bunun yalnızca Batıda bir önem taşıdığını ileride göreceğiz. İsa Mesih’in kurban edilircesine ölümü olayı, bu sıralarda Hindistan’ da gelişmekte olan bodhisattva idealiyle benzerlik göstermekteydi. Pavlus, Hz. İsa’nın kurban edilişinin biricikliğinde ısrar etmekteydi. Burada potansiyel bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın, tüketilemez Tanrı gerçeğinin tamamının tek bir insanda tezahür etmiş olduğunu ileri süren tek enkarnasyonu, tam olgunlaşmamış bir putperestliğe yol açabilirdi.

İsa, Tanrısal güçlerin (duanis) yalnızca kendisi için söz konusu olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Pavlus Hz. İsa’nın yeni tür bir insanlığın ilk örneği olduğunu ileri sürerek bu anlayışı geliştirmiştir. Bu, bütün Budalar Mutlak ile aynileştikleri için, insanlık idealinin Budalığa intisap edeceğini ileri süren Budacı inançtan çok farklı değildi.

Bu dua, Hz. İsa’nın, bir bodhisattva gibi, insanlığın çektiği acıyı paylaşmaya karar verip, kendi ‘nefsinden arınmak’ (kenosis) suretiyle insan haline gelmeden önce ‘Tanrı katında’ sürdürülmüş bir yaşamı olduğuna dair ilk Hıristiyanlar arasında yaşayan bir inancı yansıtmaktadır. Pavlus, Mesih’in ezelden beri YHWH‘nın yanı başında ikinci bir tanrısal varlık olarak mevcut olduğu düşüncesini kabul edemeyecek kadar inançlı bir Yahudi idi. Dua, Hz. İsa’nın, yüceltilişinden sonra bile, kendisini yükseltip, ona kyrios unvanını bahşeden Tanrıdan farklı ve daha düşük bir konumda olduğunu dile getirmektedir.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 100 yılı civarında kaleme alınmış olan Aziz Yuhanna İncilinin yazarı benzer bir öneride bulunur. “Her şey onun aracılığıyla var oldu, hiçbir şey onsuz var olmadı.”   İncil yazarının Helenleşmiş Yahudilikten daha çok Filistin Yahudiliğine yakın bir dil kullandığı anlaşılmaktadır.

Petrus, Nasıralı Hz. İsa’nın Tanrı olduğunu iddia etmemişti. O “Tanrının sizlere mucizeler, deliller ve işaretlerle gönderdiği bir insandı ve bizimle birlikte olduğu müddetçe Tanrı eylemlerini onun aracılığıyla gerçekleştirmiştir.” Feci bir şekilde ölmesinden sonra Tanrı onu yeniden yaşama döndürmüş ve Tanrının sağ kolu olarak özel bir konuma yükseltmişti.

Pavlus’un yeni bir şekil kazanmış Yahudiliğinin, bu insanların içine düştükleri birçok ikilemi de ortaya serdiği anlaşılmaktadır. Kimi bölge Yahudileri, Tapınağın yıkılmasından sonra Hahamlar tarafından geliştirilen Talmud Yahudiliğini benimsemişti; kimileri ise, Tevrat’ın konumu ve Yahudiliğin evrenselliği gibi diğer konulardaki sorularına Hıristiyanlıkta cevap bulmuşlardır.

Birinci yüzyılda Hıristiyanlar da Tanrıyı düşünüp, ona Yahudiler gibi ibadet etmeyi sürdürdüler; Hahamlar gibi tartıştılar, üstelik kiliseleri de sinagogları andırmaktaydı. Hıristiyanlar, Tevrat’ı dikkate almadıkları için İ.S. 80’li yıllarda sinagoglardan resmen kovuldular. Önceden Yahudiliğe geçmiş olan paganlar, şimdi yüzlerini Hıristiyanlığa dönmekteydiler. Ancak bunlar daha çok kölelerle alt sınıflara mensup insanlardı, iyi eğitim görmüş paganlar, ancak ikinci yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı seçtiler ve kararsız pagan dünyaya bu yeni dini açıklayabildiler.

Hiç kimse dini, büyük bir meydan okuma olarak görmüyor, onun, yaşamın anlamı hakkında dört başı mamur bir cevap sunmasını beklemiyordu. Son dönem antik çağın Roma imparatorluğunda imanlar, Tanrılara, zor zamanda kendilerine yardım etmeleri, devletlerini takdis etmesi ve geçmişle ferahlatıcı bir süreklilik duygusu yaşamak için tapıyorlardı. Din bir fikirler manzumesi olmaktan ziyade bir kilit ve ritüel meselesiydi; bir ideoloji ya da bilinçli olarak kabul edilmiş bir kuram değil, duygu temelinde yaşanan bir olguydu. Bu, günümüz için yabancı olmayan bir şeydir: kendi toplumumuzda dinsel törenlere katılan insanların birçoğu teolojiyle ilgilenmemekte, çok egzotik bir şey peşinde koşmamakta ve değişim fikrinden hoşlanmamaktadırlar. Ritüellerin, gelenekle bir bağ kurmaları sağladığını ve kendilerine bir güven duygusu verdiğini görmektedirler. Aynı şekilde, antik çağın son döneminde paganların birçoğu, kendilerinden önceki kuşakların yaptığı gibi, atalarının tanrılarına tapınmaktan haz duymaktaydı. Eski ritüeller onlara kimlik duygusu vermekte, yerel gelenekleri ayakta tutmakta ve her şeyin olageldiği gibi devam edeceği konusunda sanki bir güvence teşkil etmekteydi. Babalarının inancını bertaraf etmek amacıyla yola çıkan her bir kült karşısında belli belirsiz kendilerine yöneltilmiş bir tehdit duygusu hissetmekteydiler. Bu yüzden Hıristiyanlık her iki dünyanın da en kötü taraflarını içeriyordu. Yahudiliğin sahip olduğu köklülüğün verdiği saygıdan yoksun olduğu gibi, paganizmin, herkesin görüp tatbik edebileceği o çekici ritüellerinin hiçbirine sahip değildi. Ayrıca, potansiyel bir tehdit kaynağıydı, çünkü; Hıristiyanlık, kendi Tanrısının tek Tanrı, diğer bütün tanrıların ise birer kuruntudan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Romalı biyografi yazarı Gaius Suetonius’a (70-1 60) göre, Hıristiyanlık, sadece ‘yeni’ olduğu için ‘soysuz’   akıl dışı ve eksantrik bir hareketti.

Eğitim görmüş paganlar aydınlanmak için dine değil felsefeye bakmaktaydılar. Hatta onları ‘Tanrının oğulları’ olarak görmekteydiler. Örneğin Platon’un, Apollo’nun oğlu olduğuna inanılmaktaydı. Sokrates ve Platon’un her ikisi de kendi felsefeleri konusunda ‘dinsel’ birer tutum içindeydiler; bilimsel ve metafizik araştırmaları, onlara evrenin ihtişamını gösteren bir görüş kazandırmıştı. Bu yüzden, miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, zeki ve düşünen insanlar yaşamın anlamının açıklanması, kendilerine ilham kaynağı olabilecek bir ideoloji ve etik motivasyon için yüzlerini onlara dönmüştü. Hıristiyanlık barbarca bir itikat olarak görünmekteydi.

Platonculuk antikçağın son döneminin en popüler felsefelerinden biriydi. Birinci ve ikinci yüzyılın Yeni Platoncuları Platon’a, bir ahlakçı ve siyasi düşünür olarak değil bir mistik olarak ilgi duymaktaydılar.

Gnostikoi, yani Bilenler, kendilerinin tanrısal alemden ayrılışlarının tam anlamını açıklamak amacıyla yüzlerini felsefeden mitolojiye çevirdiler.

Gnostikler, Mabud diye adlandırdıkları bütünüyle kavranılması imkansız gerçekle işe başlamışlardır, çünkü o, Tanrı dediğimiz daha düşük konumdaki varlığın da kaynağını oluşturmaktaydı. Sınırlı aklımızın algılama kapasitesinin tamamen dışında olduğu için, onun hakkında söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Ne ‘iyi’ ne ‘kötü’ olan, hatta mevcudiyetinden bile bahsedilemeyen bu Mabut’u tanımlamak imkansızdır. Basilides, başlangıçta Tanrının değil yalnızca Mabut’un var olduğunu ileri sürmüştür; bu, kesin bir ifadeyle Hiçbir şeydir, çünkü o bizim anlayabileceğimiz hiçbir anlamda mevcut değildir.

Bazı Gnostikler, Tanrının dünyayı yaratmadığını, çünkü onun böylesi bayağı bir işle hiçbir alakası olamayacağını ileri sürmüşlerdir, Bu demiourgos ya da Yaratıcı olarak adlandırdıkları çağlardan birinin işiydi.

Tanrıyı, yaradılışı ve benzer diğer şeyleri aramaktan vazgeç. Onu aramaya kendinden başla, içinde her şeyi kendisi yapan ve, Tanrım, zihnim, düşüncem, ruhum, vücudum diyenin kim olduğunu öğren. Üzüntünün, sevincin, sevginin, nefretin kaynağını öğren. Birinin nasıl iradesi dışında seyrettiğini, iradesi dışında sevdiğini öğren. Bütün bunları dikkatlice araştırırsan, onu kendi içinde bulacaksın.

Gnostikler, Hıristiyanlığa yeni geçen insanların Yahudilikten devraldıkları geleneksel Tanrı tasarımından pek memnun olmadıklarını göstermişlerdir. İsa ancak sağlam bir ağacın iyi meyve vereceğini söylemişti: baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir

Tanrı tarafından yaratılmış olabilirdi? Markion’un aklı, adalet hırsı içinde bütün bir nüfusu yok eden zalim ve acımasız bir Tanrı sunan Yahudi metinlerini de bir türlü almıyordu.

Geleneksel tanrılara prim vermediklerini gören halk, Hıristiyanların devlet için bir tehlike oluşturup, hassas düzeni alt üst edeceklerinden korkmaktaydılar. Hıristiyanlık uygarlığın başarılarını görmezden gelen barbarca bir itikat olarak görülmekteydi.

Clemens Hz. İsa’nın bir Tanrı, “acı çeken ve kendisine tapılan yaşayan bir Tanrı”olduğuna inanmaktaydı. Eğer Hıristiyanlar Hz. İsa’yı taklit etmiş olsalar, onlar da tanrılaşırlardı: ilahi, bozulmaz ve duygusuz. Gerçekten de, İsa insan suretine girmiş tanrısal Logos’tu, dolayısıyla, “nasıl Tanrı olunabileceğini bir insandan öğrenebilirsin.”

260-272 yılları arasında Antakya Piskoposu olan Samosatalı Paulos, Hz. İsa’nın, tıpkı bir tapınakta olduğu gibi, içinde Tanrının Söz ve Bilgeliğinin barındığı sıradan bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu da aynı ölçüde ortodoks dışında bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Origenes, bir Platoncu olarak, Tanrı ile insan arasında bir akrabalığın var olduğundan emindi: tanrısalın bilgisi insanlığın doğal bir boyutuydu. Hz. İsa’nın bakire Meryem’in rahminden dünyaya gelişi sözcük anlamıyla, gerçekmiş gibi değil, tanrısal bilgeliğin ruh içindeki doğuşu olarak anlaşılmalıydı. Tanrı derin bir gizemdi ve hiçbir insani sözcük veya kavram onu doğru olarak tanımlayamazdı; ancak ruh, onunla aynı tanrısal doğayı paylaştığı için, Tanrıyı tanıma kapasitesine sahipti.

Dokuzuncu yüzyılda Kilise Origenes’in bazı fikirlerini sapkınca bularak lanetlemiştir. Ne Origenes ne de Clemens, sonradan ortodoks Hıristiyan öğretisi haline gelen, Tanrının dünyayı yoktan (ex nihilo) yarattığına inanmaktaydılar. Burada önemli nokta, Origenes ve Clemens’in Hıristiyan Platonculuğu çizgisindeki düşüncelerini kaleme alıp öğrettikleri dönemde henüz resmi bir öğretinin olmamasıydı. Hiç kimse, Tanrının dünyayı yarattığından ya da insanın nasıl tanrısal bir varlık olduğundan kesin olarak emin değildi. Ortodoks inancın belirgin bir tanımı, ancak dört ve beşinci yüzyılların çalkantılı olayları esnasında yaşanan acı bir mücadele sonunda yapılabilmiştir.

Origenes belki de en iyi kendini kısırlaştırmasıyla bilinir. İncillerde İsa bazı insanların Tanrı Krallığı aşkına kendilerini hadım ettiklerinden bahsetmekteydi; Origenes işte bu sözlerden yola çıkarak kendini hadım etmişti. Filozofların, bilgeliklerinin bir simgesi olarak uzun sakallarla tanımlandığı bir çağda, Origenes’in temiz yanakları ve tiz sesi şaşırtıcı bir görünüm arz etmekteydi.

Plotinos, Platon’un fikirlerine dayanarak özü anlamaya yönelik bir sistem geliştirmiştir. O, ne evrenin bilimsel açıklamasını yapmaya yeltenmiş ne de yaşamın maddi kökenlerini açıklamaya girişmiştir. Plotinos, nesnel bir açıklama için dünyanın dışında bir yere bakmak yerine, şakirtlerinden, kendi içlerine çekilmelerini ve soruşturmaya insan ruhunun derinliklerinden başlamalarını istemiştir.

Gerçeklikteki ayırt edici doğruyu bulmak için ruh kendini yeniden tasarlamalı, bir arınma süreci katharsis yaşamalı ve Platon’un önerdiği gibi, tefekküre (theoria) başlamalıydı. Gerçeğin tam kalbine ulaşmak için evrenin, algıların dünyasının ve hatta anlağın sınırlarının ötesine yöneltmeliydi. Bununla birlikte bu, kendi dışımızdaki bir gerçekliğe yükselme değil, zihnimizin en derin girintilerine bir inişti. Bu bir anlamda içsel tırmanmadır.

Nihai gerçek Plotinos’un Bir olarak isimlendirdiği ezeli birlikti. Bir’in kendisi bizzat sadelikti, hakkında söyleyecek hiçbir şey yoktu: onun, özünden farklı nitelikleri yoktu, dolayısıyla da sıradan bir tanımlaması yapılamazdı. “Sessizlikte daha fazla hakikat buluruz. Kendisi olarak var olduğu, “bir şey olmadığı ve fakat her şeyden farklı olduğu”için, onun var olduğunu bile söyleyemeyiz. Plotinos’a göre “o Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama, bununla birlikte, o hepsidir. Bu anlayış Tanrının tarihinde sürekli bir tema olarak kalacaktır.

Plotinos’un en çok sevdiği benzetmelerinden biri, Bir’i bir çemberin merkezindeki nokta ile karşılaştırmasıdır; bu, bundan ileride daha fazla çemberin doğması olasılığını içermekteydi. Tıpkı bir taşı havuza attığınızda meydana gelen dalgalanma etkisine benzemekteydi. Gnostik mitoslarda olduğu gibi, bir varlık, Bir’deki kaynağından ne kadar uzaklaşırsa o kadar zayıflamaktaydı.

Plotinos’un modelinde ilk ortaya çıkan Zihin (nous), Platon’un idealar alemine karşılık gelmekteydi; Bir’in sadeliğini anlaşılır kılan buydu. Zihnin Bir’den meydana gelmesi gibi Zihinden ortaya çıkan Ruh (psyche), mükemmellikten birazcık daha uzaktır ve bu alemde bilgi, ancak çıkarımsal bir yolla elde edilebilir, dolayısıyla mutlak sadelik ve tutarlılıktan yoksundur. Plotinos, Bir, Zihin ve Ruh’tan oluşan üçlemeyi ‘uzakta, orada’ olan bir tanrı gibi algılamamıştır.

Bir, kesinlikle fiziksel bir varlığa sahip değildir; cinsiyeti yoktur ve bizlere karşı ilgisizdir. Benzer şekilde, Zihin (nous) gramer olarak eril, Ruh (psyche) ise dişildir; bu Plotinos’un, cinsel denge ve ahenk üzerine kurulu eski pagan anlayışı koruma arzusunu ortaya koymaktaydı. Kitabı Mukaddes’in Tanrısının aksine, Bir, bizimle buluşmaz, bize yol göstermez. Bizlere karşı arzu, sevgi beslemez ya da kendini bize göstermez. Kendisi dışında hiçbir şeyi bilmez. Bununla birlikte, insan ruhu zaman zaman vecd halinde Bir’i düşünür ve kendinden geçer. Plotinos’un felsefesi mantıksal bir süreç olmaktan çok tinsel bir soruşturmadır.

Bu Tanrı bir yabancı nesne değil, kendimizin en iyi özüdür.

İleride Hıristiyan düşünürler kendi dinsel deneyimlerini açıklamaya çalıştıklarında, doğal olarak yüzlerini Plotinos’un ve onun pagan ardıllarının Yeni Platoncu anlayışına dönmüşlerdir. Maddi olmayan, insani kategorilerin dışında ve fakat insanlığa özgü bir aydınlanma, aynı zamanda, Plotinos’un çalışmayı çok arzu ettiği Hindistan’daki Hindu ve Budacı ideale çok yakındı. Dolayısıyla, bazı yüzeysel farklılıklara karşın, gerçeğin tek tanrıcı ve diğer görümleri arasında derin benzerlikler vardı: Öyle anlaşılıyor ki, insanlar mutlak üzerinde düşündüklerinde, çok benzer fikir ve deneyimlere ulaşmışlardır. Nirvana, Bir, Brahman veya Tanrı olarak adlandırılan bir gerçeğin varlığı karşısında, varoluş, vecd ve korku duygusunun bir zihinsel duanın, insanoğlunca durmaksızın peşinde koşulmuş doğal bir anlayış olduğu anlaşılıyor.

Doğuda Clemens ve Origenes Tanrıya dönmenin barışçı ve insana haz veren yollarını vaaz ederlerken, Batı Kilisesinde daha korkunç bir Tanrı kurtuluşun baş koşulu olarak feci bir şekilde ölümü talep etmekteydi.

Ortodoks teologlar Gnostiklerin, Markionist ve Montanistlerin kötümser anlayışlarını yasaklamışlar ve orta bir yolda karar kılmışlardı. Hıristiyanlık, gizem kültlerinin karmaşıklığından ve kati münzevilikten uzak duran bir kent inancı haline gelmekteydi. Yeni din, ayrıca kadınlara da seslenmekteydi: Kutsal metinleri Mesih’in ne erkek ne de dişi olduğunu vaaz ediyor ve Onun kiliseyi yücelttiği gibi erkeklerin de kanlarını yücelttiklerinde ısrar ediyordu. Hıristiyanlık, bir zamanlar Yahudiliği cazip kılan bütün avantajlara sahipti, üstelik Yahudilikteki sünnet ve yabancı bir Kanun gibi dezavantajları da yoktu. Paganlarda, kiliselerin sağladığı refah sistemi ve Hıristiyanların birbirlerine karşı merhametli davranışlarından özellikle etkilenmişlerdi, içeriden bir ayrılma yaşamadan, kendilerine yönelik katliam girişimlerine karşı giriştiği uzun mücadele sırasında kilise, neredeyse imparatorluğun bir küçük evreni gibi çalışan yetkin bir örgütlenme haline geldi: çok-ırklı, Katolik, uluslararası, evrensel bir yapıydı ve yetkin bürokratlarca yönetilmekteydi.

Hıristiyanlar artık mülk edinebiliyorlar, özgürce ibadet ediyor, kamu yaşamına özgün katkılarda bulunabiliyorlardı. Paganizmin iki yüzyıl daha canlılığını sürdürmesine rağmen, Hıristiyanlık imparatorluğun resmi dini olmuş, maddi imkanlarını geliştirmek için Kiliseye katılmak isteyen insanları din değiştirmeye teşvike başlamıştı. Zulme uğrayan ve hoşgörü isteyen bir mezhebin temsilcisi olarak doğan Kilise, çok geçmeden, insanlardan, kendi kanunları ve itikatlarına uymalarını talep etmeye başladı. Bu başarıda Roma imparatorluğunun desteğinin kesinlikle önemli bir rolü olmuştur.

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

insanlar, bugün futbolun konuşulduğu aynı şevkle bu soyut konuları tartışıyorlardı. İsa, Baba ile aynı biçimde nasıl Tanrı olabilmişti?

Tartışma o kadar canlandı ki imparator Konstantin müdahale edip Nicaea’da (İznik’te) konuyu görüşmek için bir konsül topladı. Tanrının dünyayı hiçlikten (ex nihilo) yarattığını düşünüyorlardı ve düşüncelerini kutsal metinlere dayandırıyorlardı. Gerçekte Tekvin’de böyle bir iddia yoktu. Yazar Tanrının dünyayı ilk kaostan yarattığını yazmıştı ve Tanrının bütün evreni mutlak boşluktan yarattığı kavramı tamamıyla yeniydi. Ama dördüncü yüzyıla gelindiğinde Hıristiyanları Gnostiklerin dünyanın Tanrıdan engin bir boşlukla ayrılan kırılgan ve mükemmellikten uzak olduğu görüşünü paylaşmaya başlamışlardı. Yeni ex nihilo yaradılış öğretisi evrenin özünde bozuk, varoluşu ve yaşamını tamamıyla Tanrıya borçlu olduğunu vurguluyordu.

Stoacılar, örneğin, erdemli bir insanın tanrısallaşmasını olanaklı görmüşlerdir; Platoncu görüşte de böyledir. Arius Hıristiyanların kurtarılıp kutsandığına, Tanrının yapısını paylaştığına tutkuyla inanır. Bu ancak Hz. İsa’nın bize açtığı yolla olanaklı olmuştur. O mükemmel bir insan yaşamı sürmüş, çarmıhta ölene kadar Tanrıya itaat etmiş, Aziz Pavlus’un dediği gibi, ölene kadar Tanrıya itaati onu özel, yüce konuma çıkarmış ve ona kutsal Efendi (kyrios) adını verdirmiştir. Eğer İsa insan olmasaydı bizim için hiçbir umut kalmazdı. Yapı olarak Tanrı olsaydı yaşamında övgüye değer ve bizim için örnek alınacak bir yön olmazdı. Hz. İsa’nın mükemmel itaat gösterdiği oğul yaşamını tefekkür etmekle Hıristiyanların kendileri de tanrısallaşabilir.

İnsan ancak Logos aracılığıyla Tanrıya katılarak yok olmaktan kurtulabilir, çünkü tek mükemmel varlık yalnızca Tanrıdır. Logos’un kendisi zarar görebilir bir yaratık olsaydı, insan soyunu yok olmaktan kurtaramazdı. Logos bize yaşam verebilmek için ete kemiğe bürünmüştür. Tanrının sarsılmazlık ve ölümsüzlüğünden payımızı almamız için ölümlü ve çürümüş dünyaya inmiştir. Ama bu kurtuluş Logos’un kendisi zayıf, yokluğa dönecek bir yaratık olsa, olanaksız olabilirdi. Ancak

dünyayı yaratmış olan onu kurtarabilir ve bu da ete kemiğe bürünen Logos, Hz. İsa’nın, Baba ile aynı özden yapılmış olmasını gerektirir. Athanasius’un dediği gibi Söz, bizim tanrısallaşmamız için insan olmuştur.

20 Mayıs 325’te piskoposlar bunalımı çözmek için İznik’te toplandığında, çok az kişi Athanasius’un İsa hakkındaki görüşünü paylaştı. Pek çoğu Athanasius ile Arius arası bir tutum benimsiyordu. Gene de Athanasius teolojisini delegelere kabul ettirmeyi becerdi. Bu belge ex nihilo yaratılışı ilk kez resmi Hıristiyan öğretisi yaptı ve Hz. İsa’nın alelade bir mahluk veya sonsuzluk olmadığı kabul edildi. Yaratıcı ve Kurtarıcı tekti.

Bir anlaşmaya varılması, teolojik konularda hiç bilgisi olmayan Constantinus’u memnun etti, oysa gerçekte İznik’te fikir birliği yoktu. Arius’la izleyicileri mücadeleyi sürdürerek imparatorun yakınlığını yeniden kazandılar. Athanasius en az beş kez sürgüne yollandı.

Ankara piskoposu Marcellus, Logos’un ezeli tanrısal varlık olamayacağını ileri sürdü. O yalnızca Tanrı içindeki bir nitelik veya olanaktı; bu durumuyla İznik formülü üç tanrıcılıkla, yani üç tanrı – Baba, Oğul, Kutsal Ruh- olduğu inancı demeye gelmekle suçlanabilirdi.

İsa yaradılış sırasında Tanrıdan çıkmış, İsa biçiminde vücut bulmuş ve kurtuluş tamamlanınca, tanrısal yapı içinde erimiştir ve hepsi Tek Tanrıdır.

Öncelik Arius’a muhalefet etmekte olmalıydı; o, Oğul’un Baba’dan farklı ve temelde başka bir özden olduğunu iddia ediyordu. Hıristiyanlığa sonunda ‘doğru’ veya Ortodoks simgenin önemini ve zorunluluğunu kabul edecek olan dogmatik bir hoşgörüsüzlük girmeye başlamıştı. Kilise İznik’te, tektanrıcılıkla açıkça uyuşmamasına karşın, Diriliş paradoksunu yeğlemiştir.

Basileios dogma ile kerygma arasında ayrım yaparken, aynı görüşü Hıristiyan gözüyle ifade eder, iki tür Hıristiyanlık bilgisi de din için önemlidir. Kerygma Kilisenin kutsal metinlere dayanan açık öğretisidir. Dogma ise, Kitabı Mukaddes’teki hakikatin daha derin anlamını temsil eder ve ancak dinsel deneyim ile elde edilip simgesel biçimde ifade edilebilir.

Hz. İsa’nın liturjik simgeleri ve açık öğretileri yanında, inancın daha gelişkin anlamını taşıyan gizli bir dogma vardır.

Esoterik ve eksoterik hakikat arasındaki ayrım Tanrının tarihinde çok önem taşıyacaktır. Bu yalnız Yunanlı Hıristiyanlarla sınırlı değildir; Yahudi ve Müslümanlar da esoterik bir gelenek geliştirmişlerdir. ‘Gizli öğreti’ düşüncesi insanları dışarıda tutmak değildir. Basileios masonluğun ilk dönem biçimlenişinden söz etmiyordu. Yalnızca bütün dinsel hakikatin mantıkla ve açıkça ifade edilemeyeceğine dikkati çekiyordu. Din, olağan kavram ve kategorilerin ötesinde dile gelmez bir gerçekliğe yöneldiğine göre, konuşma sınırlayıcı ve karıştırıcıydı. Eğer bu hakikatleri ruhun gözüyle ‘görmüyorlarsa’, fazla deneyimi olmayan insanlar yanlış düşünceler edinebilirlerdi. Sözlük anlamları yanında, kutsal metinlerin her zaman iletilmesi mümkün olmayan özel anlamları da vardı.

Kapadokyalılar Athanasius’un Arius’la tartışmasında kullandığı formüle başvururlar: Tanrının bizim için kavranılamaz kalan özü (ousia) tektir fakat onu bildiren üç ifadesi (hypostases) vardır.

Teslis bize “Tanrıdan yaradılışa giden her işlemde”ki örüntü hakkında fikir verir. Kutsal metinlerin gösterdiği gibi, kökeni Baha’dadır, Oğul’un temsilciliğine doğru ilerler ve içkin Kutsal Ruh aracılığı ile bu dünyada etkin olur. Eğer Oğul’da tezahür etmeseydi Baba’yı, Oğul’da bulunan Kutsal Ruh olmaksızın da Oğul’u bilemeyecektik.. Kutsal Ruh Baba’nın Tanrısal Sözüne eşlik eder; aynı soluğun (Yunanca pneuma, Latince spiritus) insanın konuşmasına eşlik etmesi gibi.

Yunan ve Rus Ortodoks kiliseleri Teslis’in tefekküründe esinleyici bir dinsel deneyim bulmayı sürdürüyor. Çoğu Batılı Hıristiyan içinse Teslis sadece şaşırtmadan ibaret.

‘Teori’ sözcüğünün Yunan ve Batılı kullanımları arasındaki fark öğreticidir. Doğu Hıristiyanlığımda theoria daima tefekkür anlamına gelir. Batıda ‘teori’ mantıkla kanıtlanacak, akılcı varsayım anlamına gelir. Tanrı hakkında ‘teori’ geliştirmek ‘O’ nun insani düşünce sistemi içinde yer alabileceğini de içerir. Her kültür kendi Tanrı düşüncesini yaratmak durumundadır.

Teslisi Latin Kilisesi için tanımlayan Latin teolog Augustinus’du. O da ateşli bir Platoncuydu ve Plotinos’a bağlıydı.

Yunanlı Hıristiyanlar Augustinus’u Kilisenin en büyük Babalarından biri kabul edip saygı gösterdiler; ama onun Teslis teolojisini güvenilmez buldular, çünkü Tanrıyı çok akılcı ve insan biçimi bir kılığa soktuğunu düşündüler. Augustinus’un yaklaşımı Yunanlıların yaklaşımı gibi metafizik değil, psikolojik ve fazlasıyla kişiseldi.

Augustinus’a Batı ruhunun kurucusu denebilir. Aziz Pavlus dışında başka hiçbir teolog Batıda bu kadar etkili olamamıştır.

Eğer kendisini seven zihni düşünerek yola çıkarsak, teslis değil ikilik buluruz: sevgi ve zihin. Ama zihin kendini bilmeden, yani bilincine ulaşmadan, kendisini sevemez. Descartes’a öncülük ederek, Augustinus kendini bilmenin bütün öteki bilgilerin başı olduğunu ileri sürüyor. Kuşku deneyimimiz bile bizi kendimiz hakkında bilinçlendirir.

Ruhta üç özellik vardır: bellek, anlama ve istek. Bunlar bilgi, kendini bilme ve sevgiye tekabül eder. Üç tanrısal kişilik gibi, bu zihinsel etkinlikler özünde tektir çünkü üç ayrı zihin oluşturmazlar fakat her biri zihnin bütününü işgal eder ve öteki ikisiyle örtüşür. Kapadokyalıların tanımladığı Tanrısal Teslis gibi, üç özellik de “tek yaşam, tek zihin, tek öz oluşturur”.

Zihnin işleyişine ilişkin bu anlayış, ancak yalnızca ilk adımdır: içimizde bulduğumuz Teslis Tanrının kendisi değildir, bizi yaratan Tanrının izidir. Augustinus zihindeki teslisin aynı zamanda Tanrının varlığının bir yansısı olduğuna ve Ona yöneldiğine de inanıyordu. Ama cama yansıyan karanlık imgenin ötesine geçip Tanrıya nasıl ulaşacağız? Tanrı ile insan arasındaki koca mesafe yalnızca insan çabası ile aşılamaz. Kendimizi bizi üç türlü disiplinle dönüştürecek tanrısal etkinliğe açıyoruz. Augustinus bunlara inanç üçlüsü adını verir: refineo (diriliş hakikatini akılda tutmak), confemplafio (bunların tefekkürü) ve dilecfo (bunlarla hoşnut olmak). Bu bilgi yalnızca öğrenilerin beyne aktarılması değildir bizi kendi derinliklerimizdeki tanrısal boyutu anlayarak dönüştürecek yaratıcı bir disiplindir de.

Bu günler Batının karanlık ve korkunç zamanlarıdır. Barbar kabileler Avrupa’ya akmakta ve Roma imparatorluğu’nu çökertmektedir. Batıda uygarlığın çöküşü kaçınılmaz olarak oradaki Hıristiyan tinselliğini etkilemiştir. Roma’nın düşüşü onun ilk Günah görüşünü etkilemişti. Bu görüş Batı insanının dünyaya bakış biçiminde ana açıyı oluşturacaktı. Augustinus Tanrının insanlığı ezeli lanete mahkum ettiğine inanıyordu; sırf Adem’in, o biricik günahından ötürü. Kalıtımsal günah, Augustinus’un ‘şehvet’ adını verdiği duyguyla kirlenmiş olan cinsel eylemle onun bütün soyuna geçmişti. Şehvet, Tanrı yerine yaratıklardan zevk almaya yol açan akıl dışı arzuydu; özellikle aklımızın tutku ve duyguyla başımızdan gittiği, Tanrının tamamıyla unutulduğu ve yaratıkların utanmazca birbirlerine açıldıkları cinsel eylem sırasında hissediliyordu. Bu etkiyle Augustinus’un katı öğretisi amansız Tanrının korkunç bir resmini çiziyordu:

Ne Yahudiler ne de Yunanlı Hıristiyanlar Adem’in kovuluşunu böyle felakete dönüştürdüler ne de daha sonra Müslümanlar bu karanlık ilk Günah teolojisini benimsediler.

Augustinus bize zorlu bir miras bırakmıştır, insanlara insanlığın tarihsel olarak kusurlu olduğunu öğreten bir öğreti onları kendilerine yabancılaştırabilir. Genelde cinselliğin ve özelde kadınlığın lekelendiği bu yabancılaşma hiçbir yerde bu kadar açık değildir. Hıristiyanlık özgün haliyle kadınlar hakkında oldukça olumlu olmasına rağmen, Batıda Augustinus zamanında çoktan kadın düşmanı bir eğilim içine girmişti.

Kadınların tek işlevi cinsel bir hastalık gibi ilk Günahın etkisini sonraki kuşaklara aktaran çocukları yetiştirmektir, insan soyunun yarısına beğenmeyerek ayrıca da zihnin, yüreğin ve gövdenin her türlü irade dışı hareketini ölümcül bir şehvetin belirtisi olarak görerek bir din ancak erkek ve kadınları kendi konumlarına yabancılaştırır. Batı Hıristiyanlığı bu nevrotik kadın düşmanlığından hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamadı ve hala kadınların papaz olarak atanmasına gösterilen dengesiz tepkiyle gündemdedir. Doğulu kadınlar o zamanki bütün Uygar Dünyanın kadınlarının yaşadığı aşağılanmanın yükünü paylaşırlarken, Batılı kız kardeşleri fazladan, onları toplum dışı bırakan korku ve nefrete yol açan günahkar ve iğrendirici cinselliğin lekesini de taşıdılar.

529’da imparator Justinianos Atina’daki eski felsefe okulunu, entelektüel paganlığın son kalesini kapattı.

Dionysios burada Tanrıyı durağan ve uzak olarak kavrayan, insan çabasına karşı tamamıyla ilgisiz görünen Yeni Platonculuktan ayrılır. Yunanlı filozofların Tanrısı Onunla vecd içinde birlik oluşturan mistiklerden habersizdi;oysa Kitabı Mukaddes’in Tanrısı insanlığa dönüktür.

Plotinos’a göre vecd hali çok nadir bir kendinden geçiştir: yaşamında ancak iki üç kez bunu yaşayabilmiştir. Dionysios vecdi her Hıristiyan’ ın daimi hali olarak görür. Yahudilikte olduğu gibi, Dionysios’un Tanrısının da iki yönü vardır: biri bize dönüktür ve kendisini dünyada gösterir; öteki Tanrının kendindeki uzak yönüdür, tamamıyla kavranılmaz kalır. Bazıları ‘Tanrı’ dediklerinde tanrısal gerçekliğin gerçekten kendi zihinlerindeki idea ile çakışacağını sanır. Bazıları kendi düşünce ve idealarını Tanrıya atfeder. Tanrının şunu istediğini, bunu yasakladığını, ötekini planladığını söyler; bu da tehlikeli biçimde putperestlik içerir. Yunan Ortodoksluğunun Tanrısı ise gizemini sürdürür ve Teslis Doğu Hıristiyan lığı’ nda, öğretilerin eğreti bir yönünü oluşturmaya devam eder. Sonunda Yunanlılar özgün teolojinin Dionysios’un iki ölçütüne uyum göstermesi gerektiğine karar vermişlerdir: Sessiz ve paradoks dolu olmalıdır.

Yunanlılar ve Latinler Hz. İsa’nın tanrısallığı konusunda çok farklı iki görüş geliştirdiler. Yunanlıların diriliş kavramı, Bizans teolojisinin babası olarak bilinen itirafçı Maksimos (580-662) tarafından geliştirildi.

Bu Batılı görüşten çok Budacı ülküsüne yakındır. Maksimos insanların ancak Tanrıyla birleştiklerinde kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirebileceklerine inandı, tıpkı Budacıların insanın kaderinin gerçekte aydınlanma olması gerektiğine inanmaları gibi. Logos, Âdem’in günahını tekrarlamak için insan olmamıştır; gerçekte Adem günah işlememiş olsa da diriliş olabilirdi. Hıristiyanlar Tanrı insan Hz. İsa’ya, Budacıların aydınlanmış Gautama’ya gösterdikleri saygı gibi saygı duymalıdır. Gerçekten yücelen ve insanlığı tamamlayan ilk örnek o olmuştur.

Yunanlıların diriliş görüşü Hıristiyanlığı Doğu geleneğine yaklaştırırken, Batılı İsa görüşü daha kendine özgü bir yol izledi. Söz bizim adımıza onarımın sağlanması için ete kemiğe büründürülmüştür. Tanrının adaleti borcun hem insan hem Tanrı biri tarafından ödenmesini gerektirmiştir. Bu, Tanrının düşünüşünü, yargısını ve insanmış gibi olanları tartışını gösteren küçük, kurallara uygun bir tasarımdı. Ayrıca Batının, ancak bir tür insan kurban gibi sunulan kendi Oğlunun çirkin ölümüyle tatmin olan katı bir Tanrı imgesini de güçlendirdi.

Teslis öğretisi Batı dünyasında genellikle yanlış anlaşılır, insanlar ya üç ayrı kişilik hayal ederler veya bütün öğretiyi görmezden gelip Tanrıyı Baba ile özdeşleştirir ve Hz. İsa’yı pek de aynı düzeyde olmayan tanrısal bir dost yaparlar. Müslüman ve Yahudiler de bu öğretiyi kafa karıştırıcı, hatta zındıklık görmüşlerdir. Ama Yahudi ve Müslüman mistiklerin de çok benzer tanrısallık kavramları geliştirdiklerini göreceğiz. Kenosis düşüncesi, Tanrının kendisini boşaltan vecdi, örneğin, Kabbala ve Sufizmin ikisinde de önemlidir.

Diriliş öğretisi putperestlik tehlikesini etkisiz kılma yolunda bir başka çaba olarak da görülebilir, ‘Tanrı’ bir kez “dışarıda”ki öteki bütün gerçeklik olarak görüldü mü, kolayca basit bir put veya insanların kendi önyargı ve arzularını dışlaştırıp taptıkları yansıtmaları olabilir. Öteki dinsel gelenekler bu anlayışı Mutlak’ın bir biçimde insan koşullarına bağlantısı olduğunda ısrar ederek önlemişlerdir, tıpkı brahman-atman paradigmasında olduğu gibi. Arius ve daha sonra Nestorius ve Eutykhes’in Hz. İsa’yı Tanrı veya insan yapmak istemelerinin bütün amacı, insanlıkla tanrısallık alanlarını birbirinden ayırma eğilimine direnme isteklerinden de kaynaklanmaktaydı. Diriliş öğretisi, Athanasius ve Maksimos tarafından beceriksizce ifade edildiği gibi, ‘Tanrı’ ve insanın ayrı olmaları gerektiği görüşünü evrensel olarak beyan etme girişimidir. Dirilişin bu biçimde dile getirilmediği Batıda, Tanrının insan dışında kalması ve bildiğimiz dünyanın alternatifi bir gerçeklik olması eğilimi olmuştur. Sonuç olarak, bu ‘Tanrı’ kavramını, son zamanlarda inanılırlığını yitirmiş, bu kavramı bir yansıtmaya dönüştürmek de çok kolay olmuştur.

İsa, Tanrının, gelecekteki kurtuluşunu zorunlu olmaktan çıkaracak insanlığa ilk ve son Sözüydü. Sonuçta, Yahudiler gibi, yedinci yüzyılda Arabistan’da bir peygamber çıkıp Tanrıdan vahiy aldığını ve halkına yeni bir kitap indirdiğini iddia ettiğinde şaşırıp kızdılar.

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

610 yıllarında Hicaz’daki işlek Mekke kentinde Mekkeli Kureyş ailesinden Hz. Muhammed bin Abdullah sallallâhü aleyhi ve sellem, her yıl Ramazan ayında, ruhsal inziva amacıyla ailesini şehrin hemen dışındaki Hira dağına götürüyordu. Daha iki kuşak önce Kureyş Arap çölünde, öteki Bedevi aşiretler gibi katı bir göçebe yaşamı sürüyordu: Her gün yaşamda kalmak için acımasız bir mücadele gerekmekteydi. Altıncı yüzyılın son yıllarında ise ticarette büyük başarı göstermişler, Mekke’yi Arabistan’daki en önemli yerleşim yeri haline getirmişlerdi. Şimdi rüyalarında göremedikleri kadar zengindiler. Fakat önemli biçimde değişiklik göstermiş olan yaşam biçimleri eski aşiret değerlerinin, azgın ve acımasız kapitalizmin egemenliği altına girmesi anlamına geliyordu, insanlar kökenlerinden uzaklaşmıştı ve yitiklik duygusu içindeydi.

Bu sırada herhangi bir siyasal çözüm, dinsel nitelikte olmak durumundaydı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’in parayı din edindiğini biliyordu. Ama Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu yeni kendine yeterlik kültünün aşiretinin dağılması anlamına da gelebileceğini biliyordu. Eski göçebelik günlerinde aşiretin önce bireyin sonra gelmesi gerekirdi: Aşiretin her üyesi her birinin yaşamda kalmasının ötekine bağlı olduğunu bilirdi. Sonuç olarak etnik gruplarının fakirlerini ve ihtiyaç içindeki üyelerine bakmakla yükümlüydüler. Şimdi bireycilik toplumsal yaşamın yerini almıştı ve kural haline gelen rekabetti, insanlar kişisel servet biriktiriyor ve Kureyş’in ihtiyaç içindeki üyelerine aldırmıyorlardı. Her kabile veya daha küçük aile grubu, Mekke’nin zenginliğinden pay almak için birbiriyle rekabet içindeydi ve en başarısız kabilelerin bazılarının (Hz. Muhammed’in kendi kabilesi Haşimiler gibi) varlıklarının tehlikede olduğunu hissediyorlardı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Kureyş’in yaşamının merkezine bir başka aşkın değer koymayı, bencillik ve hırsını yenmeyi öğrenmedikçe, aşiretinin ahlaki açıdan parçalanacağına ve siyasal olarak birbiriyle mücadele eder duruma düşeceğine emindi.

Arabistan’ın geri kalan kesiminde de durum pek iç açıcı değildi. Yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan toplumsal ruhun halk arasında gelişmesine yardımcı olmaya yönelik olarak Araplar mürüvvet adıyla anılan bir ideoloji geliştirmişlerdi ve bu ideoloji ilinin işlevlerinden birçoğunu yerine getiriyordu. Arapların geleneksel anlamıyla dinle uyuşacak durumları yoktu. Pagan ilahlar panteonu vardı ve Araplar bunların putlarına taparlardı; fakat Araplar bu tanrıların ve kutsal yerlerin ruhsal yaşamdaki yerlerini açıklayan bir mitoloji geliştirmiş değillerdi.Ölümden sonra yaşam inancı da yoktu ve bunun yerme, zaman veya kader olarak çevrilebilecek olan dehr’in üstünlüğüne inanıyorlardı; ölüm oranının çok yüksek olduğu bir toplumda bunun önemini anlamak zor değildi. Batılı bilim adamları mürüvveti genellikle ‘erkeklik’ olarak çevirirler, ama bundan daha geniş bir anlam vardır: Bu terim savaşta cesareti, acıda sabır ve metaneti ve aşirete mutlak bağlılığı ifade eder. Mürüvvet erdemlerine göre bir Arap, kendi yaşam güvenliği ne olursa olsun seyyid şeyhine anında itaat etmeli, kendisini aşiretine karşı işlenen suçların öcünü almak için şövalyece görevlere adamalı ve aşiretin zayıf üyelerini korumalıdır. Aşiretin yaşamını sürdürebilmesi için seyyid zenginlik ve mülkünü halkıyla paylaşır ve halkından bir kişinin ölümünün öcünü bile, katil aşiretten bir kişiyi öldürerek alır. Komün etiğini burada daha da net biçimde görüyoruz: Katilin kendisini cezalandırmak gibi bir görev yoktur, çünkü İslam öncesi Arap toplumunda bir kişinin iz bırakmadan ortadan yok olması çok kolaydır. Bunun yerine düşman aşiretten bir kişinin cezalandırılması bu tür amaçlar için yeterlidir. Merkezi iktidarın bulunmadığı, her aşiretin kendi yasasını koyduğu ve çağdaş kolluk kuvvetine benzer bir örgütlenmenin bulunmadığı bir yörede, vendetta veya kan davası bir nebze toplumsal güvenlik sağlamının tek yoludur. Böylece kan davası, hiçbir aşiretin öteki üstünde egemenlik kurmaya kalkışamayacağı kaba, ama geçerli bir adalet biçimi olur. Ayrıca çeşitli aşiretlerin kolayca durdurulamaz bir şiddet çevrimine dahil olmaları anlamına da gelir, çünkü bir kan davası, insanlar alınan öcün, işlenen suça göre yerinde olmadığına inanmaları durumunda başka kan davasına yol açacaktır.

Mürüvvet, kuşkusuz acımasız olmakla birlikte, birçok güçlü niteliğe sahiptir. Derin ve kuvvetli bir eşitlik duygusunu yeşertmişi, dolaşımda olan maddi eşyanın fazla olmadığı bir yörede can alıcı öneme sahip bu eşyaya karşı umursamaz bir tavır geliştirilmesini teşvik etmiştir. İhsan ve merhamet kültü önemli erdemlerdendir ve Araplara ertesi günü dert edinmemeyi öğretmiştir. Bu nitelikler, göreceğimiz gibi, İslam’da da çok önem taşıyacaktır. İslam öncesi dönemin, Müslümanların cahiliyye adını verdiği son aşamasında, yaygın tatminsizlik ve ruhsal huzursuzluk bulunduğu anlaşılmaktadır. Araplar, iki güçlü imparatorluk, Sasanilerin İran’ı ve Bizans tarafından kuşatılmışlardır. Arabistan’a yerleşik toplumların yaşadığı ülkelerin çağdaş düşünceler girmeye başlamakta, Suriye ve Irak’a giden tüccarlar yurtlarına uygarlığın harikalarını anlatan öykülerle dönmektedirler. Ama Araplar daimi barbarlığa mahkum görünüyorlardı. Aşiretler sürekli savaş halindeydiler ve bu durum onların yetersiz kaynaklarını birleştirmelerini olanaksız kıldığı gibi pek bilincinde olmadıkları anlaşılan birleşik Arap halkını oluşturmalarını da engelliyordu. Büyük güçlerin sömürüsü altındaydılar; gerçekten de Güney Arabistan’ın daha verimli ve gelişmiş bölgesi olan (muson yağmurlarının yararını gören) şimdinin Yemen’i açıkça İran’ın eyaleti durumuna getirilmişti. Aynı zamanda, bölgeye giren yeni düşünceler, eski komün eliğini zayıflatan bireycilik duygularını getirmişti. Örnekse, ölümden sonraki yaşama dair Hıristiyan öğretisi, her bireyin ebedi kaderine kutsal bir değer katıyordu: Bu durum, bireyi gruba bağlı kılan ve her erkek ve kadının ölümsüzlüğünün aşiretin sürekliliğiyle olanaklı olduğunu öğreten aşiret ülküsüyle nasıl uyuşabilirdi?

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632’de vefat ettiğinde, Arabistan’ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummah (ümmet) içinde toplamıştı.Araplara kendi geleneklerine özgün bir maneviyat getirmiş ve yüz yıl içinde, Himalayalar’dan Pireneler’e uzanan kendi imparatorluklarını ve özgün bir kültürü kuracak biçimde güç kaynaklarını harekete geçirmişti. Ama gene de Hz. Muhammed 610 yılının ramazanında inzivaya çekilip Hira Dağı’ndaki küçük mağarada ibadet ederken bunları öngörmüş olamazdı. Arapların birçoğu gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde, antik Arap panteonundaki, adı sadece ‘Tanrı’ anlamına gelen al-Lah’ın, Yahudi ve Hıristiyanların Tanrısıyla aynı olduğuna inanmıştı. Gerçekten de Araplar, al-Lah’ın, anımsanmayan bir zamandan beri putu aralarında bulunmakla birlikte, kendilerine hiçbir peygamber veya vahiy göndermemiş olduğunun, üzüntüyle, farkındaydılar. Yedinci yüzyıla gelindiğinde, Arapların çoğunluğu, çok eski olduğu ortada olan Kabe’nin, o sırada orada Nebatiyeli ilah Hübel’in egemenliği söz konusu olsa da, gerçekte al-Lah adına yapıldığına inanmaktaydılar. Bütün Mekkeliler, Arabistan’ın en önemli kutsal yeri olan Kabe’yle övünüyorlardı. Her yıl yarımadanın her yerinden Araplar hac için Mekke’ye geliyor, birkaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. Kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve Araplar Mekke’de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. Fakat al-Lah, Kureyş’i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman İbrahim, Hz. Musa, veya İsa gibi peygamber göndermemişti ve Arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.

Bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. Arapların temasa geçtikleri Yahudi ve Hıristiyanlar, onlara Tanrıdan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. Bedeviler gene de şiddetli bağımsızlık yanlısıydı ve Yemen’deki kardeşleri gibi büyük güçlerin iktidarı altına girmek istemiyorlardı; İran ve Bizans’ın Yahudilik ve Hıristiyanlığı bölgedeki emperyal tasarılarını uygulamak için kullanıldıklarının tamamıyla farkındaydılar.

Bazı Araplar tek tanrıcılığın, emperyal bağlantılar dışında, daha yansız bir biçimini keşfetme girişiminde bulunmuş görünüyorlar. Daha beşinci yüzyılda Filistinli Hıristiyan tarihçi Sozomenu; bize Suriye’deki bazı Arapların, İbrahim’in özgül dini adını verdikleri dini yeniden keşfettiklerini bildirir. İbrahim, Tanrı daha Tevrat’ı, incil’i göndermeden yaşamıştı ve dolayısıyla ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, ilk biyograficisi Muhammed bin ishak’ın (öl. 767) bildirdiğine göre, Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelmesinden kısa süre önce, Mekke’de Kureyş’ten dört kişi, İbrahim’in doğru dini Hanifilik’i (.Hanifiyya) benimsemişti. Dört Haniften üçü ilk Müslümanlarca gayet iyi tanınmaktadır:

Ubeydullah bin Cahş, Hz. Muhammed’in kuzenidir; sonunda Hıristiyan olan Varaka bin Nevfel Onun ilk ruhsal hocalarından ve Zeyd bin Amr, Ömer bin el Hattab’ın, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşı ve İslam Devleti’nin ikinci halifesinin amcasıdır.

Zeyd’in tanrısal vahiy özlemi Hira Dağı’nda 610 yılının ramazanının on yedisi gecesi gerçek oldu. Hz. Muhammed uykudan uyandı ve kendisini ilahi bir varlığın şiddetiyle sarılmış hissetti. Kendisine bir meleğin göründüğünü ve kısa bir emir verdiğini anlatmaktadır: “Oku!” (ıkra). Sonunda, üçüncü korkunç sıkmadan sonra, Hz. Muhammed ağzından yeni bir kitabın ilk sözlerinin döküldüğünü duymuştur: “Yaradan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem Sahibidir.”   Tanrı sözü Arapça’da ilk kez dile gelmektedir ve bu kitap sonunda Kur’an (kıraat, okumak kökünden) adıyla bilinecektir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bildiği tek esin biçimi budur ve mecnun, cinlere bulaşmış bir kişi olduğunu düşünmektedir; öyle umutsuzdur ki, artık yaşam isteği kalmamıştır. Şimdi, mağaradan dışarı fırlayarak, kendisini zirveden aşağı atmaya karar verir. Ama yamaçta gördüğü başka bir görümdür; bunun daha sonra melek Cebrail olduğunu anlayacaktır.

İslam’da Cebrail genellikle vahiy getiren Kutsal Ruh olarak tanımlanır; Tanrının insanlarla iletişim kurma aracıdır.

El ve ayakları üstünde sürünerek, korkunç titremeler içinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kendisini karısının kucağına attı. “Beni örtün! Beni örtün!” diye bağırıyor, kendisini bu ilahi varlıktan koruması için yalvarıyordu. Korkusu biraz yatışınca, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karısına mecnun olup olmadığını sordu ve Hatice onu teskin etti: “Sen nazik ve akrabalarına karşı duyarlı birisin. Fakirlere yardım eder, onların acılarına katılıp ortak olursun. Halkının yitirdiği yüce ahlakı diriltmeye çalışıyorsun. Konukları ağırlar, muhtaç durumda olanlara yardım edersin. Mecnun olamazsın” dedi. Tanrı böyle nedensiz iş yapmazdı. Hatice, kuzeni Varaka ibn Nevfel’e danışmalarını önerdi; Varaka, kutsal kitapları bilirdi ve artık Hıristiyan olmuştu. Varaka hiç kuşku duymadı: Hz. Muhammed’e Hz. Musa’nın ve peygamberlerin tanrısından vahiy gelmişti ve O Arapların tanrısal elçisi olmuştu. Sonuçta, birkaç gün sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem durumun böyle olduğuna ikna olmuştu ve Kureyş’e vaaz etmeye başlayarak, onlara kendi dillerinde inen kitabı aktarmaya başladı.

Kitabı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Tevrat’ın Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya bir defada aktarılmış olmasına karşılık, Kur’an, Hz. Muhammed’e parça parça; satır satır indirildi, yirmi üç yıllık bir sürede tamamlandı. Tanrısal sözleri dikkatle dinlemek, görümü anlamaya çalışmak zorundaydı ve vahiyler ona her zaman açık sözlü biçimde gelmiyordu.

Hz. Muhammed hakkında, bütün öteki büyük dinlerin kurucuları hakkında bildiğimizden fazla şey biliyoruz ve çeşitli sure ve ayetlerinin tam tarihleri bilinen Kuran’da, görüşünün nasıl evrilip geliştiğini, evrensel bir açı kazandığını görebiliyoruz. Kuran’da, dinler tarihinde tekil olmak üzere, İslam’ın başlangıcı hakkında anı anına yorumlar buluruz. Bu kutsal kitapta, Tanrı, gelinen durum hakkında görüşler bildiriyor gibidir. Kuran Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme bugün bizim okuduğumuz sıra içinde inmemiştir; olayların gereğine ve içsel anlamlarına göre, ara ara inmiştir. Her yeni bölüm indiğinde, okuryazar olmayan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, bunları yüksek sesle tekrarlamış ve Müslümanlar bunları ezberlemiş ve okuryazar olan bir azınlık da kaleme almıştır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ölümünden yirmi yıl kadar sonra, vahiyler ilk kez resmi olarak bir araya getirilmiştir. Hazırlayıcılar uzun sureleri başa kısaları sona koymuşlardır. Bu düzenleme görüldüğü kadar keyfi değildir, çünkü Kuran ardışık sıra izleyen bir nesir veya açıklama, tartışma değildir. Çeşitli temalar üstüne görüşlerdir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’de vaaza başladığında, rolü konusunda çok kapsamlı bir düşüncesi yoldu. Yeni evrensel bir dinin kurucusu olduğuna inanmıyor, Kureyş’e eski tek Tanrı dinini getirdiğini düşünüyordu. Başlangıçta öteki Arap aşiretlerine vaaz edeceğini bile düşünmemişti, yalnızca Mekke ve çevresindeki halka hitap edeceğini düşünüyordu. Teokrasi kurucusu olacağı veya teokrasinin ne olduğu hakkında bir fikri de bulunmuyordu. Şehirde kendisinin siyasal bir etkinliği yoktu. O yalnızca nezir, öğüt verendi. Allah onu, Kureyş’e, durumlarının içerdiği tehlikeler konusunda uyarmak için göndermişti. Fakat ilk mesajları da hüküm dolu değildi. Daha çok umut dolu, iyimser mesajlardı bunlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’e Tanrının varlığını kanıtlamak zorunda değildi. Hepsi, zımnen yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allah’a inanıyordu ve büyük çoğunluğu onun Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı olduğunu biliyordu.

Kur’an, Kureyş’e yeni bir şey öğretmemektedir. Gerçekten de o, bilinmekte olanların “anımsatıcısı”dır:, bu bilgilere kolay anlaşılır bir açıklık getirmektedir. Kuran sık sık “Görmediniz mi  ?” veya “Düşünmediniz mi  ?” cümlesiyle bir konuyu ele alır. Tanrı sözü yüksekten gelen keyfi emirler vermemekte, Kureyş’le diyaloga girmektedir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yeni inanca soktuklarına günde iki kez ibadet etme (salat = namaz) koşulunu getirmiştir. Bu dışsal hareket, Müslümanlara içsel tutumlarını geliştirme ve yaşamlarını yeniden konuşlandırma olanağı verecektir. Sonuçta Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini İslam, her kabul edenin Allah’a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: Müslüman, bütün varlığını Yaratıcıya teslim eden kişi demektir. Kureyş, ilk Müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: Kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu Bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır.

Pratik anlamıyla İslam, Müslümanların, yoksul ve yoksunların iyi davranış gördükleri adil, eşitlikçi bir toplum yaratması anlamına gelir. Kuran’ın ilk ahlaki mesajı basittir: Zenginlik, biriktirmek ve kişisel servet yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. İbrani peygamberleri gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de, tek Tanrıya tapınmanın sonucu olarak sosyalist diyebileceğimiz bir etik vaaz etmiştir. Tanrı konusunda zorlayıcı öğretiler yoktur: Gerçekten de Kuran teolojik kurgular konusunda fazlasıyla kuşkucudur; kimsenin gerçeğini bilemeyeceği ve kanıtlayamayacağı konularda kendi başına ve aklından tahmini akıl yürütmelerde bulunması zann olarak reddedilir. Hıristiyan Diriliş ve Teslis öğretileri zarın örnekleri olarak görülür ve Müslümanların bu kavramları zındıklık sayması şaşırtıcı değildir.

Kuran’da ise, Allah, YHWH’den daha fazla kişisellikten uzaktır.Kitabı Mukaddes Tanrısındaki merhamet ve tutku onda yoktur. Tanrı hakkında ancak doğadaki işaretlerinden bir şeyler sezebiliriz ve O, o kadar aşkındır ki onun hakkında ancak “mesel’lerle konuşabiliriz.

Kuran, sürekli olarak Tanrının “mesajlarının ve “işaretlerinin anlaşılması için akıl gerektiğini vurgular.

Kuran’ın cümlelerine ayet denir. Adının da ortaya koyduğu gibi, Kuran, yüksek sesle ezberden okumak üzere indirilmiştir ve sesin kullanımı, yarattığı etkinin önemli öğelerinden biridir. Kuran, yalnızca bilgi edinmek için okunacak bir kitap değildir. O, ilahiyat duygusunu tatmak için okunur ve aceleyle okunup geçilecek bir kitap değildir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sıkı muhalifi, genç Kureyşli Ömer bin el-Hattab eski paganizmine bağlı ve Peygamberi öldürmeye hazır biriydi. Birincisinde Ömer gizlice Müslüman olmuş olan kız kardeşini yeni bir surenin okunuşunu dinlerken yakalar. “Bu saçmalık nedir?” diye öfkeyle eve dalar ve zavallı Fatma’yı yere serer. Eve konuk gelen ezbercinin kargaşada düşürdüğü yazmaları kaldırır ve okuma yazması olan birkaç Kureyşliden biri olarak okumaya başlar. Sözlerin güzelliği onun nefret duygularını ve önyargılarını aşmış ve bilincinde olmadığı olumlama özüne ulaşmıştır.

Eski İsraillilerin ilk dinsel bağlantılarını terk etmelerinin ve tek tanrıcılığı kabul etmelerinin yedi yüzyıl aldığını görmüştük, oysa Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Araplara bu zorlu dönüşümü yaşatması yirmi üç kısa yıl içinde olmuştur. Şair ve peygamber olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile bir metin ve ilahi tecelli olarak Kuran elbette dinle sanat arasında var olan derin yakınlığın fazlasıyla çarpıcı bir örneğidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Müslümanlara pagan Tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen Kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. Görevinin ilk üç yılında Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların her zaman yaptıkları gibi, Yüce Tanrı Allah yanında Arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. Ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve Müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi. ilk Hıristiyanlar gibi ilk Müslümanlar da toplumu derinden tehdit eden “ateizm” ile suçlanıyorlardı. Batılı bilim adamları Kureyş’in bu kopma noktasına gelişini, genellikle olasılıkla sahte olan ve Salman Rüştü olayından beri talihsiz bir ün kazanmış olan Şeytan Ayetleri olayına bağlarlar.Üç Arap ilahı Hicaz Arapları için özellikle önemliydi: el-Lat (ki adı yalnızca ‘tanrıça’ demektir), Mekke’nin güney doğusunda Taif ve Nahla’da tapınakları olan el-Uzza (‘güçlü olan’) ve Kızıldeniz kıyısında Kudayd’da tapınağı olan Manat (‘kader çizen’). Bu ilahlar Juno veya Pallas Athena gibi tamamıyla kişileştirilmiş değildi. Bunlara genellikle Tanrının kızları anlamında benat’ullah denirdi. Bu ilahlar tapınak yerlerinde gerçeğe uygun heykellerle değil, fakat koca dikili taşlarla temsil ediliyorlardı, tıpkı eski Kenanilerin yaptıkları gibi. Araplar bunlara kaba, basit biçimde tapınıyorlar; fakat bunları ilahiliğin odak noktası olarak kabul ediyorlardı.

Şeytan Ayetleri öyküsü ne Kuran’da ne de herhangi eski sözlü veya yazılı kaynakta yer alır.Ancak onuncu yüzyılın tarihçisi Ebu Cafer üt-Taberi’nin (öl. 923) eserinde sözü edilir. Taberi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, tanrıçaların kültünü reddettikten sonra kendisiyle aşiretinin çoğunluğu arasında gelişen gerginlikten rahatsız olduğunu ve ‘Şeytan’ dan aldığı ilhamla, benat’ullah’a, melekler gibi şefaatçiler olarak saygı göstermeye izin veren bazı sahte ayetler sarf ettiğini anlatır. “Şeytan” ayetleri adı verilen bu cümlelerde üç tanrıça al-Lah’la eşit değil; fakat insanlar adına ona aracılık yapabilecek daha küçük ruhsal varlıklardır. Taberi’ye göre daha sonra Cebrail Peygambere bu ayetlerin şeytan kaynaklı olduğunu ve Kuran’dan çıkartılmaları gerektiğini, onların yerine benat’ullah‘ın yansıtım ve hayal ürünü olduğunu bildiren şu ayetlerin konmasını söylemiştir:  Kuran’ın ataların pagan tanrılarına yönelttiği en köktenci mahkumiyet buydu ve bu ayetler Kuran’a dahil edildikten sonra Kureyş’le uzlaşma olanağı kalmamıştı. Bu noktadan sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ısrarlı bir tektanrıcı oldu ve şirk (puta taparlık, sözlük anlamıyla Allah’la başka varlıkları ilişkilendirmek) İslam’da en büyük günah oldu.

İslam’da Şeytan, Hıristiyanlıkta olduğundan çok daha fazla tahammül kaldırır bir kimliktir. Kuran, Şeytan’ın Kıyamet gününde affedileceğini söyler ve Araplar Şeytan sözcüğünü bir insanın huylarına benzetme yoluyla veya doğal bir baştan çıkma için sık sık kullanırlar. Kaynaklar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor. O, pragmatik biriydi ve can alıcı önemde görmediği bir konuda uzlaşmaya girebilirdi, ama Kureyş ona çok tanrı arasından birinin en büyük olduğu bir çözümle, kendisi ve Müslümanları Allah’a taparken, kendilerinin ata tanrılarına tapmalarına izin vereceği bir uzlaşmayla geldiğinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu öneriyi şiddetle reddetmişti.

Tanrının birliğini kavramak Kuran ahlakının temeliydi. Maddi varlıklara ver vermek veya daha önemsiz varlıklara güvenmek şirk (putperestlik) ve İslam’da en büyük günahtı.

Athanasius gibi Hıristiyanlar da yalnızca Yaratıcının Varlığın Kaynağı’nın kurtarıcı iktidara sahip olduğunda ısrar etmişlerdir. Bu görüşlerini Teslis ve Diriliş öğretilerinde de ifade etmişlerdir. Kuran Semitik ilahi teklik görüşüne döner ve Tanrının oğul sahibi olacağı görüşünü reddeder. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tektanrıcılığın, aşiretçiliğin düşmanı olduğunu biliyordu: Bütün ibadetlerin yöneldiği tek ilah, bireyin olduğu kadar toplumun da birliğini sağlardı.

Fakat basitleştirilmiş bir Tanrı kavramı da yoktur. Bu tek ilah bizim bilip anlayabileceğimiz türden, bizler gibi bir varlık değildir. Müslümanları salat yani namaza davet eden Allahu Ekber! seslenişi, Tanrı ile geri kalan gerçeklik arasındaki farkla birlikte, Tanrıyla, hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz kendisi (ez-Zat) arasındaki farkı da vurgular. Eski bir geleneğe göre (hadis), Tanrı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım” demiştir. Önceki iki dinde olduğu gibi, İslam da Tanrıyı ancak eylemleri ile görebildiğimizi ortaya koyar; Tanrı böylelikle söze gelmez varlığını insanların sınırlı anlayışına sunmaktadır. Hıristiyan Babaları gibi, Kuran da Tanrıyı mutlak olarak görür, sahici varlığa sahip olan yalnızca odur. Kuran’da Tanrının doksan dokuz adı veya sıfatı vardır. Bu adlar onun büyüklüğüne evrende bulabildiğimiz bütün olumlu niteliklerin kaynağı olduğuna vurgu yapar. Tanrının adları Müslüman imanında merkezi bir rol oynar: Ezbere söylenir, teşbihle zikr edilir ve mantra olarak söylenirler. Bütün bunlar Müslümanlara tapındıkları Tanrının insani kategoriler içine girmediğini ve basit tanımlara sığmayacağını anımsatır.

İslam’ın ilk şartı Kelime-i Şahadet, Müslüman inancının ifade edilişidir: Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem onun peygamberidir. Bu ifadenin varlığı Müslümanların Tanrıyı odak noktası ve tek öncelik konusu yaparak yaşamalarını gerektirir. Hıristiyan Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’i hakiki peygamber olarak tanıdığında, o ne kendisi ne de Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için İslam’a dönmüştü. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanlardan kendi Allah dinine dönmelerini, kendileri özellikle istemedikçe,hiçbir zaman talep etmemişti, çünkü onların kendi otantik vahiylerine sahip oldukları düşünülüyordu. Kuran, daha önceki peygamberlerin mesaj ve görüşlerini ortadan kaldıran bir vahiy değildi, tersine insanlığın dinsel deneyiminin sürekliliği üstünde ısrarla duruyordu. Bugün birçoklarının İslam’ı mahkum ettikleri hoşgörüsüzlük rakip bir Tanrı görüşünden değil, fakat oldukça farklı bir kaynaktan çıkmaktadır. Müslümanlar,  adaletsizlik karşısında hoşgörüsüzdürler. Kuran öteki dinsel gelenekleri, yanlış veya eksik diye mahkum etmez, fakat her yeni peygamberin kendinden öncekilerin görüşlerini doğruladığını ve sürdürdüğünü gösterir. Kuran Tanrının yeryüzünün her halkına bir haberci gönderdiğini öğretir: İslam geleneğine göre böyle 124.000 peygamber olmuştur. Bu, sonsuzluğu simgeleyen bir rakamdır. Böylece Kuran özünde yeni bir mesaj getirmediğini ve Müslümanların eski dinlerle yakınlıklarını ortaya koymaları gerektiğini sürekli yineler.

Kureyş ile yaşanan kopmadan sonra Müslümanlar için Mekke’de yaşamak dayanılmaz bir hale geldi Aşiret korumasına sahip olmayan köleler ve azatlılar o kadar şiddetli sorgulamalara uğradılar ki, bazıları işkencede öldü ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi Haşimi klanına, açlıktan teslim olmaları amacıyla boykot uygulandı: Bu yoksunluk olasılıkla sevgili karısı Hatice’nin ölümüne yol açtı. Sonunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi yaşamı da tehlikeye girdi. Kuzeydeki yerleşim yeri olan Yesrib’in pagan Arapları, Müslümanları kendi klanlarını terk edip oraya yerleşmeye davet ettiler. Yesrib çeşitli aşiretler arasındaki onulmaz savaşla bölünmüştü ve paganların çoğu vahanın ruhsal ve siyasal sorunlarını İslam’ı kabul ederek çözmeye hazırdı. Burada üç büyük Yahudi aşiret vardı ve paganların zihnini tektanrıcılığa alıştırmalardı. Yani Arap ilahların reddedilmesinden Kureyş kadar etkilenmiyorlardı. Böylece 622 yazında yetmiş kadar Müslüman aileleriyle birlikte Yesrib’ e gitti.

Yesrib’e (veya Müslümanların verdiği adla Medine’ye) Hicretten önceki yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem dinini kendi anladığı biçimiyle Yahudiliğe daha yakınlaştırmıştı. Böylece Yahudilerin Kefaret Günü’nde Müslümanların oruç tutmaları ve o zamana kadar iki kez iken, artık Yahudiler gibi günde üç kez namaz kılınması düzenini getirdi. Müslümanlar Yahudi kadınlarla evlenebilir ve bazı yemek kurallarına uyabilirlerdi. Artık Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Kudüs’e yönelerek ibadet edeceklerdi. Yahudiler onu reddetmek için geçerli dinsel nedenlere sahiptiler: Onlar peygamberlik çağının bittiğine inanıyorlardı. Bir Mesih bekliyorlardı, ama bu aşamada hiçbir Yahudi veya Hıristiyan peygamber geleceğine inanılamazdı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise bu aşiretleri yeni İslam ümmeti, Yahudilerin de üyesi oldukları bir üst aşiret bağı altında Kureyş’le birleştirmişti. Medine’deki konumlarının gerilediğini görünce, Yahudiler düşman oldular. Camide toplanıp “Müslümanların anlattıkları öyküleri dinleyerek gülüp, dinleriyle alay etmeye başladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in iddialarıyla da alay ediyor, kaybolduğunda devesini bulamayan bir adamın peygamber olduğunu iddia etmesinin çok tuhaf olduğunu söylüyorlardı.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Yahudiler tarafından reddedilmesi herhalde yaşamındaki en büyük hayal kırıklıklarından biriydi ve bütün dinsel konumunu sorgular bir duruma düşürmüştü. Ama bazı Yahudilerin tutumu dostçaydı ve Müslümanlara manevi açıdan destek oldukları anlaşılıyordu. Onunla Kitab-ı Mukaddesi tartışıyor, ona Yahudilerin eleştirilerini karşılama yollarını anlatıyor ve bu yeni bilgiler Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e kendi görüşlerini geliştirmekte yardımcı oluyordu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ilk kez, daha önce belirsiz kalan, peygamberlerin kesin kronolojisini öğreniyordu. Şimdi İbrahim’in, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan önce yaşamış olmasının çok önemli olduğunu anlıyordu. O zamana kadar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanların aynı dinden olduklarını düşünmüştü belki de, ama artık aralarında ciddi anlaşmazlıklar olduğunu görüyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’nin dost Yahudilerinden, ayrıca Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in öyküsünü de öğrendi. Kitabı Mukaddes’e göre İbrahim, cariyesi Hacer’den bir oğul sahibi olmuştu; fakat Sara, İshak’ı doğurunca Hacer ve İsmail’i kıskandı ve onlardan kurtulmak istedi. İbrahim’i rahatlatmak için Tanrı İsmail’in de büyük bir ulusun atası olacağına söz verdi. Arap Yahudileri bazı yerel efsaneleri de katarak, İbrahim’in Hacer ve İsmail’i Mekke’de terk ettiğini ve Tanrının burada onları gözettiğini, çocuk susuzluktan ölecekken kutsal Zemzem suyunu akıttığını da eklemişlerdi. Daha sonra İbrahim, İsmail’i ziyaret etti ve baba oğul birlikte Kabe’yi, Tanrının ilk tapınağını inşa ettiler. İsmail Arapların atası oldu, yani onlar da İbrahim’in çocuklarıydılar. Bu öykü Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kulağını okşamış olmalı: Araplara kendi kitaplarını getiriyordu ve şimdi inançlarını atalarının inançlarıyla temellendirebilirdi. Ocak 624’de, Medine Yahudilerinin düşmanlığının kalıcı olduğu anlaşıldığında, Allah’ın yeni dini bağımsızlığını ilan etti. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Müslümanlara Kudüs yerine Mekke’ye dönük ibadet etmelerini emretti, ibadet yönündeki (kıble) bu değişiklik Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in en yaratıcı dinsel hareketi olarak görülür, Müslümanlar iki eski vahiyden bağımsız olarak Kabe’ye dönmekle, hiçbir kurumlaşmış dinle bağlarının olmadığı, fakat yalnızca Tanrıya teslim olduklarını ilan ediyorlardı. Tek Tanrının dinini dinsizce savaşan gruplara bölen mezheplere katılmıyorlardı. Onlar İbrahim’in esas dinine dönüyorlardı; İbrahim Tanrıya teslim olan ve onun evini inşa eden ilk m üslim’ di.

Müslümanlar, tarihi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğumuyla veya ilk vahiyleri almasıyla değil -bunlarda zaten yeni bir taraf da yoktu- İslam’ı siyasal bir gerçekliğe dönüştürmeye başlayarak tarihteki ilahi planı uygulamaya başladıkları Hicret’le başlatırlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta siyasal bir önder olmak için yola çıkmamıştı, ama öngörülmeyen olaylar onu Arapların tamamıyla yeni bir siyasal çözüme doğru itmişti. Hicret ile 632’de ölümü arasındaki on yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ilk Müslümanlar, Medine’deki muhalifleri, Mekke’deki Kureyş ve ümmeti yok etmek isteyen herkese karşı umutsuz bir yaşam savaşına girdiler. Batıda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem genellikle isteksiz bir dünyada zorla İslam’ı kabul ettiren bir savaş önderi olarak tanıtılır. Gerçeklik oldukça farklıdır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yaşamı için savaşıyordu ve Kuran’da birçok Hıristiyan’ın kabul edeceği bir adil savaş teolojisi gelişirken, hiçbir zaman kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamıştı. 630′ da Mekke, kapılarını kan dökmeden onu almayı beceren Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e açtı. 632’de vefatından kısa süre önce, Veda Haccı olarak bilinen ziyaretini yaptı ve eski pagan Arap riti haccı İslâmlaştırarak Araplar için çok kıymetli olan hacılığı dininin beşinci şartı yaptı.

Yahudi ve Hıristiyanlar da cemaat ruhunu vurgulamışlardır. Hac her Müslüman bireye merkezinde Tanrı olmak üzere ümmet bağlamında kişisel birleşme deneyimi sunar.

Ne yazık ki, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din daha soma, metinleri Müslüman kadınlar hakkında olumsuz biçimde yorumlayan erkekler tarafından zorla ele geçirildi. Kuran bütün kadınlar için peçe zorunluluğu gerektirmez, yalnızca toplumsal konumlarının işareti olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in eşleri için bunu getirir. Abbasi halifeliği zamanına (750-1253) gelindiğinde Müslüman kadınların durumu da Yahudi ve Hıristiyan toplumlardaki kardeşlerininki kadar kötüydü.

Hz. Ali’nin kendisi-Ebu Bekir’in önderliğini kabul etmişti, fakat sonraki birkaç yıl içinde ilk üç halife Ebu Bekir, Ömer bin el-Hattab ve Osman bin Affan’ın siyasalarını kabul etmeyen siyasal muhaliflerin bağlılık odağı oldu. Sonunda Hz. Ali, 656’da dördüncü halife oldu. Şia ona ilk imam ve ümmetin önderi adını verecekti. Önderlikle ilgili olarak Sünni ve Şiilerin arasındaki ayrılık öğretiye ilişkin olmaktan çok siyasaldı ve bu İslam dininde Tanrı kavramı kadar siyasetin taşıdığı önemi de gösterir. Şia-i Ali (Ali taraftarları) azınlık olarak kaldılar ve babası Ali’nin ölümünden sonra halifeliği zorla ele geçiren Emevileri kabul etmeyi reddettiği için, 680 yılında küçük bir toplulukla birlikte Emevi halifesi Yezid’in adamlarınca Kerbela’da, bugünkü Irak’ta Kufe yakınındaki vahada, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in torunu Hüseyin bin Ali’nin trajik biçimde öldürülmesiyle tipik ifadesini bulan bir protesto inancı geliştirdiler.

Müslümanlar İslam’ın Yahudiliğin Yakup’un oğulları için olduğu gibi, Araplara ait olduğuna inanıyorlardı. Ehl-i Kitap olarak Yahudi ve Hıristiyanlar da zımmi olarak, koruma altındaki azınlık gruplar olarak din özgürlüğüne sahiplerdi. Müslümanlar kendilerini Tanrının isteği

doğrultusunda adil bir toplum işleyişini sağlamakla yükümlü görürler. Ümmetin kutsal bir önemi vardır; Tanrı, insanlığı baskı ve zulümden kurtarmak için bu girişimi kutsamıştır.

En sofu Müslümanlar kurulu düzeni Kuran’ın sosyalist mesajı ile tehdit ettiler ve İslam’ı yeni koşullara uydurmaya çalıştılar. Farklı çözümler ve mezhepler ortaya çıktı.

En çok taraftar bulan çözüm Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Raşidin in ülkülerine dönmeye çalışan hukuku ve gelenekçilerin çözümüydü. Bu durum Şeri hukukun oluşması sonucunu verdi. Şeri hukuk, Tevrat’a benzer biçimde, Kuran ile Peygamberin yaşamı ve sözleri üstüne kurulmuştu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sözleri (hadis) ve yaptıkları (sünnet) ile arkadaşları hakkında şaşırtıcı sayıda sözlü gelenek oluşmuştu ve bunlar sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda bazı derleyiciler tarafından toplanmıştı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Tanrıya mükemmel biçimde teslim olduğuna inanıldığından, Müslümanların günlük yaşamlarında onu taklit etmeleri gerekiyor. Müslümanlar sünneti izleyerek birbirlerini onun yaptığı gibi “Selamun aleykum” (Esenlik üstünüze olsun) diye selamladıklarında, hayvanlara, ve yetimlere, fakirlere, onun gibi iyilikle davrandıklarında ve başkalarıyla ilişkilerinde cömert ve güvenilir olduklarında Tanrıyı anımsarlar. Tanrı bilinci anlamındaki takva Tanrının sürekli anılmasını [zikr] içerir.

Hadis veya Peygamberin toplanmış sözleri genellikle günlük sorunlarla ama aynı zamanda metafizik, kozmoloji ve ilahiyatla da ilgilidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in taklit edilmesine dayalı bu tür bir sofuluk peşinde olan Müslümanlar; genel olarak ehl-i hadis, gelenekçiler olarak anılırlar. Ruhban kastına veya aracılara gerek yoktu. Her Müslüman, Tanrı karşısında kendi kaderiyle sorumluydu.

Şia ise Hıristiyan diriliş görüşüne daha da yakın düşünceler geliştirdi. Hüseyin’in trajik ölümünden sonra Şiiler ancak babası Ali bin Ebu Talib’in soyundan gelenlerin ümmete yönetici olabileceğini benimsediler ve İslam içinde ayrı bir mezhep oldular. Şiiler bu kavramı genişlettiler ve ancak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Ali kolundan gelen aile üyelerinin doğru Tanrı bilgisine (ilm) sahip olduğuna inanmaya başladılar. Ümmeti ancak onlar tanrısal kılavuzlukla yönetebilirlerdi.

Ali’nin kişiliğine duyulan sevgi şaşırtıcı biçimlerde gelişti. Daha köktenci Şii grupları Ali ve soyunu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’den de yukarıda bir konuma yerleştirdi ve onlara Tanrısala yakın bir nitelik atfetti. Müslümanlar ümmetin gerçek imamı’nı (önder) ancak Tanrı tarafından belirlenmiş bu aileden gelen kişiler arasında bulabilirlerdi, iktidarda olsun olmasın, onun kılavuzluğu mutlak zorunluluktu ve her Müslüman onu bulmak ve önderliğini kabul etmek zorundaydı. Bu imamlar hükümete karşı gelmenin odağı olarak görüldüğünden halifeler bunları devletin düşmanı olarak gördüler. Her imam ölürken, akrabalarından birini ilm’i miras bırakmak üzere seçiyordu. Zamanla imamlar tanrısallığın avatar’ları olarak görülmeye başlandı: her biri Tanrının dünyadaki varlığının kanıtı (hüccet) idi ve gizemli bir biçimde tanrısallığı insanda diriltiyordu. Onun sözleri, kararları ve emirleri Tanrınındı. Hıristiyanların Hz. İsa’yı insanları Tanrıya götüren Yol, Hakikat ve Işık olarak görmeleri gibi, Şiiler de imamlara Tanrının kapısı (bab), yol (sebil) ve her kuşağın kılavuzu olarak saygı gösterdiler.

On iki imam Şiileri Ali’nin Hüseyin kolundan on iki torununu kabul etti ve 939’da son torun imam saklanarak ortadan kayboldu; soyundan gelen kimse olmadığından kol böylece sona erdi. Yedililer olarak bilinen İsmailliler, bu imamların yedincisinin sonuncu olduğuna inandılar. On iki imamcılar arasında mesihçi bir çizgi doğdu; On ikinci veya Kayıp imamın Altın Çağ’ı başlatmak üzere döneceğine inandılar. İran devriminden beri Batıda Şiiliği İslam’ın kalıtımsal olarak köktenci bir mezhebi olarak görme eğilimi var, ama bu doğru bir değerlendirme değil. Şiilik sofistike bir gelenek olmuştur. Gerçekten de Şiiler, Kuran’a akılcı yorumlar getirmeye çalışan Müslümanlarla birçok ortak yana sahiptirler. Mutezile olarak bilinen bu akım kendi ayrı gruplarını oluşturmuştu, ayrıca katı bir siyasi görüşleri de vardı: Şiiler gibi, Mutezile de sarayın lüksüne karşı fazlasıyla eleştireldi ve kurulu düzene karşı sık sık siyasal hareketlere girişiyorlardı.

insanın kendi kaderinin yazarı ve yaratıcısı olduğunu savunan Mutezile bu noktada Tanrının kadir-i mutlak olduğu düşüncesi ile çelişerek Gelenekçilerle ters düşüyorlardı. Gelenekçiler, Mutezilenin Tanrıyı aşırı akılcı ve fazlasıyla insan biçimli gördüklerinden şikayetçiydiler. Eğer onu anladığımızı iddia edersek, O Tanrı olmaktan çıkar, basit bir insan yansıtması olurdu. Tanrı insanların basit, doğru, yanlış kavramlarından aşkındı ve bizim ölçülerimiz ve beklentilerimizle tanımlanamazdı. Mutezile tamamıyla insani bir ülkü olan adaletin, Tanrının özü olduğunu söylerken yanılıyordu. Tanrıyı kişisel görüşlerimize göre bir Tory veya Sosyaliste, ırkçı veya devrimciye dönüştürebiliriz. Bu tehlike bazılarını kişilik sahibi Tanrıyı dindışı bir görüş olarak görmeye itmiştir, çünkü böyle bir görüş bizi kendi önyargılarımıza hapseder ve bizim insani düşüncelerimize mutlaklık kazandırır.

Yahudilerin Tanrının Bilgeliği veya Tevrat’ın zamanın başlamasından önce Tanrıyla birlikte var olduğunu düşünmeleri gibi, Müslümanlar da şimdi Tanrının kişiliğini açıklama konusunda, onun tamamıyla insan aklıyla kavranamayacağına yönelik benzer bir görüş geliştiriyorlardı.

Eşari genellikle ilahiyat olarak çevrilen Kelam (sözlük anlamıyla söz veya söylem) geleneğinin kurucusu olmuştu.

Hem Mutezile hem de Eşariciler farklı yollardan dinsel Tanrı deneyimiyle sıradan akılcı düşünce arasında ilişki kurma çabasında bulunmuşlardı.

6 Filozofların Tanrısı

Dokuzuncu yüzyıl boyunca Araplar, Yunan bilimiyle ve felsefesiyle ilgilendiler ve sonuç, Avrupa terimleriyle, Rönesans’la Aydınlanma arasında bir geçiş olarak adlandırılabilecek kültürel verimlilik oldu. Yunan filozoflarının Tanrısının Allah’la aynı olduğuna inanıyorlardı.

Bugün bilim ve felsefenin dinle uzlaşmaz olduğunu düşünürüz, oysa feylezoflar genellikle inançlı kişilerdi ve kendilerini Peygamberin sadık çocukları olarak görüyorlardı, iyi Müslümanlar olarak siyasal açıdan uyanıktılar, sarayın lüksünü reddediyorlardı ve aklın gösterdiği yollarla toplumlarını düzeltmek istiyorlardı. Feylezofların elini ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu; fakat onu ilkel ve dar görüşlülük olarak gördükleri öğelerden arındırmak istiyorlardı.

Tanrıyı gizem olarak görmek yerine, feylezoflar onun aklın kendisi olduğuna inanmaktaydılar. Vahiyle bilim arasında, akılcılıkla inanç arasında temel bir çelişki görmüyorlardı.

Felsefe ex nihilo yaratılışı reddetme yolunu tuttuğundan el-Kindi gerçek bir feylezof olarak tanımlanamaz. Ama İslam dünyasında dinsel hakikatle sistematik metafiziği birbirine uydurmaya çalışan ilk kişi odur.

Felsefenin İslam dünyasında azınlık mezhebi olarak kalmasının nedenlerinden biri seçkinciliğidir. Ancak belirli zeka derecesindekilere hitap etmiş ve böylece Müslüman toplumu biçimlendirmeye başlayan eşitlikçi ruhun dışında kalmıştır.

Türk feylezof Ebu Nasr el-Farabi (öl. 950),felsefi akılcılığa yeteneği olmayan eğitimsiz kitleler konusuna eğilmiştir    Farabi, Rönesans insanı diyebileceğimiz biridir: Hekim olması bir yana aynı zamanda müzisyen ve mistiktir. Devlet’de Platon iyi toplumun, filozof tarafından, sıradan insanlara kabul ettireceği akılcı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Farabi Peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in tam da Platon’un öngördüğü türden yönetici olduğunu kabul eder. Farabi Aristoteles’e yakındı. Tanrının dünyayı ‘aniden’ yaratmaya karar verdiğine inanmıyordu. Bu uygunsuz değişimler içinde ezeli ve durağan bir Tanrı anlamına gelirdi.

Kuran’ın gerçeklik anlayışına göre açık farklılıklar varsa da Farabi felsefeyi, halka yakın gelmesi için peygamberlerin şiirsel, benzetme yoluyla ifade ettikleri hakikatleri anlamanın üstün yolu olarak görüyordu. Felsefe herkes için değildi.

Farabi’nin yayılma öğretisi, feylezoflar arasında genel kabul gördü. Felsefe ve aklı dine muhalif görmekten uzak olan Müslüman Sufiler ve Yahudi Kabalacılar genellikle feylezofların öngörülerini kendi daha imgelemci anlayışları için esinleyici buldular. İsmaililer on İkililerden altıncı imam Caferü’s-Sadık’ın ölümünden sonra 765’de ayrıldılar. Cafer, oğlu İsmail’i halefi olarak atamıştı, fakat o genç yaşta ölünce on İkililer kardeşi Hz. Musa’nın yetkesini tanıdılar, İsmailliler ise İsmail’e bağlandılar ve soyun onunla sona erdiğine inandılar.

Şiiler imamlarının gizemli biçimde Tanrının dünyada vücut bulması olduğuna inanmaya başlamışlardı, Kuran’ın simgesel yorumuna dayanan kendilerine has bir batini inanç geliştirmişlerdi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, kuzeni ve damadı Ali bin Talib’e gizli bir bilgi aktardığına ve bu ilm’in onun soyundan gelen belirli imamlar yoluyla taşındığına inanıyorlardı. Ne Peygamber ne de imamlar tanrısaldılar, fakat Tanrıya karşı o kadar açıklardı ki, Onun sıradan bir ölümlüde olduğundan çok daha eksiksiz biçimde onlarda mevcut olduğu söylenebilirdi. Nasturiler de İsa için aynısını düşünüyorlardı. Nasturiler gibi Şiiler de imamları tanrısallığın ‘tapınak’ veya ‘hazine’si, ağzına kadar aydınlatıcı tanrısal bilgiyle dolu olarak görüyorlardı.

Farabi Tanrı ile Ptolemaios’un kürelerinin ilki olan maddi dünya arasında on yayılım öngörmüştü, İsmaililer de peygamber ve imamları bu gök şemasının ‘ruh’tan olarak gördüler, ilk gök katının en yüksek ‘peygamberlik küresinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem vardı, ikinci katta Ali ve ardından gelen yedi imam, sonraki kürelerde sıra ile yer alıyorlardı. Son, maddi dünyaya en yakın kürede bu kutsal soyu olanaklı kılan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kızı, Ali’nin karısı Fatma bulunuyordu. Dolayısıyla o, İslam’ın Annesiydi ve tanrısal Bilgelik Sofia’ya karşılık geliyordu.

Dinin gizli (batini) boyutunu arayan ismaili Batıniler oldukça farklı bir sorunla uğraşıyorlardı. Şair veya ressamlar gibi, mantıkla pek ilgisi olmayan bir simgesellik kullanıyorlardı, ama bunun duygularla veya akılcı kavramlarla ifade edilenden çok daha derin bir gerçekliği açıkladığını hissetmekteydiler. Dolayısıyla tevil (sözlük anlamıyla geri taşıma) adı verilen bir Kur’an anlama yöntemi geliştirdiler. Henri Corbin, İran Şiiliğinin son dönem tarihçisi, tevil disiplinini müzikteki armoni ile kıyaslar. Tıpkı kutsal OUM hecesini saran kavranılmaz sessizliği dinleyen bir Hindu gibi.Bu, önde gelen bir İsmaili düşünür olan Ebu Yakub es-Sicistani’nin (öl. 971) açıklamasına göre, Müslümanların Tanrıyı hak ettiği gibi anlamalarına yardım eden bir disiplindir. Müslümanlar Tanrıdan genellikle insan biçimli terimlerle söz ederler. Onu dünyevi boyutlardan daha büyük bir insan getirirler. Başkaları ise bütün dinsel anlamlarından sıyırarak Onu bir kavrama indirgemiştir. Oysa O, çifte olumsuzluk kullanımını savunmuştur. Tanrı hakkında konuşmaya olumsuzlukla, örneğin Onun ‘varlık’ olmasından çok ‘varlık dışı’ oluşu ile, ‘bilge’ oluşundan önce ‘cahil olmayışı’ ile vb. başlayarak konuşmalıyız. O insan sözlerinin hiçbirine tekabül etmez. Bu dil disiplinini kullanarak batini, Tanrının gizemini açıklamaya çalıştığında dilin yetersizliğinin farkına varır.

Tevil Tanrı hakkında bilgi edinmek için tasarlanmamıştır, batini akıldan daha derin bir düzeyde aydınlanmak için hayranlık duygusu yaratmanın aracıdır. Bu bir tür kaçamak da değildir, İsmaililer siyasal eylemcilerdi. Gerçekten de Caferü’s-Sadık, Altıncı imam, inancı eylem olarak tanımlar. Peygamber ve imamlar gibi, mümin Tanrı görümünü dünyada etkin kılmalıdır.

St.Agustinus’un kendini tanımayı Tanrı bilgisinin ayrılmaz yönü olarak kabul etmesi gibi, kendini anlamak İslam mistisizminin önde gelen öğesi olmuştur. Sufilerin, İsmaililerin yakınlık duydukları Sünni mistiklerin de, bir sözü vardı: “Kendisini bilen, Tanrısını bilir”. Bu söz Kardeşlerin ilk risalesinde de anılmıştı. Ruhun rakamlarını sayarken, ilkTek’e, ruhun yüreğinde insanın kendisi olduğu ilkesine varmışlardı. Kardeşler feylezoflara da yakındı. Müslüman akılcılar gibi, onlar her yerde aranması gereken hakikatin birliğin vurguluyorlardı. Hakikatin peşinde olan kişi “hiçbir bilimden kaçınmamalı, hiçbir kitabı küçümsememeli, tek birinanca da fanatik biçimde bağlanma malıydı. Kardeşler Yeni Platoncu bir Tanrı kavramı geliştirdiler; Tanrı, Plotinos’un kavranılamaz, ifade edilemez Tek’iydi. Feylezoflar gibi onlarda Kuran’daki ex nihilo öğretisinden çok Platoncu yayılma öğretisini benimsemişlerdi.

Felsefe doruk noktasına, Batıda Avicenna olarak tanınan Ebu Ali İbni Sina (980-1037) ile ulaştı. Parlak, berrak bu entelektüeldi, hiç kuru bir bilgiç olmadı. Aynı zamanda güzellik tutkunuydu ve elli sekizinde genç bir yaşta şarap ve sekse aşırı düşkünlüğü nedeni ile öldüğü söylenir.

Vahyedilen dini, Felsefenin daha aşağı bir değişkesi olarak görmek yerine, İbni Sina, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi bir peygamberin bütün filozoflardan üstün, olduğunu çünkü insan aklına dayanmayıp doğrudan ve içgüdüsel Tanrı bilgisine sahip olduğunu savundu. İbni Sina Tanrının varlığı konusunda, orta çağın daha sonraki Yahudi ve Müslüman filozoflarınca standart haline gelen Aristoteles’in kanıtlarına dayalı akılcı bir kanıtlama geliştirdi. Ne o ne de feylezoflar Tanrının varlığından en küçük kuşku duyuyorlardı. Yardımsız insan aklının Üstün Varlığın varoluşunun bilgisine ereceğinden asla kuşkulanmadılar. Akıl insanın en yüce eylemiydi. İbni Sina entelektüel yeteneği olanların bu yolla Tanrıyı keşfettiklerini dinsel bir görev olarak görüyordu; çünkü akıl, Tanrı kavramını geliştirebilir, onu boş inanç ve insan biçimlilikten kurtarabilirdi.

Gerçekliğin mantıksal olarak uyumlu bir bütün oluşturduğu Felsefenin ilk savıdır, yani bizim sonsuz yalınlık arayışımız şeyleri daha geniş ölçekte yansıtmalıdır. Bütün Platoncular gibi İbni Sina da çevremizdeki çokluğun birincil bir tekliğe dayandığını düşünmektedir. Zihinlerimiz bileşik varlıkları ikincil ve türev olarak değerlendirdiğinden, bu eğilim onların dışındaki yalın, daha yüce bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmalıdır. İbni Sina gibi bir feylezof evrenin akılcı oluşunu evrende Koşulsuz bir Varlığın, varoluş hiyerarşisinin tepesinde ilk Hareket Ettirici’nin bulunması gerektiğini veri olarak kabul eder. Bir şey, neden sonuç ilişkisi zincirini başlatmış olmalıdır. Böyle üstün bir varlığın yokluğu bizim zihinlerimizin bütün olarak gerçeklikle uyum içinde olmadığını gösterecektir. Bu (işeyin en üstünde olduğu için, mutlak olarak mükemmel, saygıya ve ibadete değer olmalıdır. Fakat varlığı her şeyden farklı olduğu için, varlık zincirinde o da bir başka varlıktan ibarettir.

Filozoflar ve Kur’an, Tanrının yalın olduğu düşüncesinde uyuşurlar: O Tek’tir. Buradan çıkan sonuç da, Onun çözümlenemez olduğu veya bileşenlerine veya kendisini oluşturan öğelere ayrılamaz olduğudur. Bu varlık mutlak yalınlık olduğundan, nedeni, niteliği, zamana bağlı boyutu yoktur ve hakkında söyleyebileceğimiz kesinlikle hiçbir şey yoktur. Tanrı mantıkla sonuçlar çıkaran düşüncenin konusu olamaz, çünkü bizim beyinlerimiz Onu başka her şeyi konu ediniş biçimiyle konu edinemez. Tanrı esas olarak tek olduğu için olağan, uyumlu anlamda var olan hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Sonuç olarak Tanrıdan söz ettiğimizde, olumsuzları kullanmak ve hakkında konuştuğumuz başka her şeyden Onu ayrı tutmak daha iyidir. Fakat Tanrı her şeyin kaynağı olduğu için Onun hakkında bazı önerilere sahip olabiliriz, iyiliğin varolduğunu bildiğimize göre, Tanrı özünde veya zorunlu olarak ‘iyilik’ olmalıdır; yaşam, iktidar ve bilginin varlığını bildiğimize göre, Tanrı en gerçek ve bütünlüklü anlamda canlı, güçlü ve bilgili olmalıdır. Aristoteles, Tanrı saf Akıl, akıl yürütme eylemi olduğu kadar, düşüncenin öznesi ve nesnesi olduğuna göre, yalnızca kendisini düşünebilir ve olumsal bir gerçekliği bilemez sonucuna varmıştı. Bu vahiyde tanımlanan Tanrı portresine uymamaktadır, ona göre Tam her şeyi bilir, yaratılmış düzen içinde vardır ve eylemlidir, İbni Sina bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışmıştır: Tanrı, insan ve eylemleri söz konusu olduğunda görmezlikten gelinebilir, özel varlıkların bilgisine inmeyecek kadar yücedir. Ama Tanrı bizi ve bizim dünyamızı ancak genel olarak ve evrensel terimlerle bilir; özel olanlarla uğraşmaz.

Fakat İbni Sina bu soyut Tanrı açıklaması ile gene de tatmin olmuş değildir. Platoncu yayılma şemasını peygamberlik deneyimini açıklamak için kullanır. Bir’den aşağıya doğru yayılımın aşamasının her birinde, İbni Sina on saf Aklın, hareket eden on Ptolemaioscu küreyi oluşturan ruh veya meleklerle birlikte, insan ve Tanrı arasında bir ara alan oluşturduğunu ileri sürer. Kendi küremizdeki son akıl onuncu Cebrail, ışık ve bilgi kaynağı olarak bilinen Kutsal Vahiy Ruhudur, insan ruhu, bu dünya ile ilişkili pratik akılla ve Cebrail ile yakınlık içinde yaşamamıza olanak sağlayan düşünen akılla donatılmıştır. Böylece peygamberler için Tanrının sezgisel, imgeci bilgisine ulaşmak olanağı doğar; bu bilgi pratik, mantıki aklı aşan Akılla aynı türdendir. Sufiler kıyas yolunu kullanmak yerine simgeciliğin imgeci ve hayalci araçlarını kullanırlar.

İbni Sina yaşamının sonlarında mistisizmi benimsemiş gibidir. ‘Doğu Felsefesi’ (el-Hikmetü’l maşrikiyye) adını verdiği görüşe yaklaşır. Bu coğrafi olarak doğuyu değil, fakat ışığın kaynağını belirtir.

Kelam ve Felsefe disiplinleri İslam imparatorluğundaki Yahudiler arasında da benzer bir entelektüel harekete esin kaynağı olmuştur. Müslüman feylezofların tersine Yahudi filozoflar felsefi alanın bütünü ile uğraşmamış, hemen hemen tamamıyla dinsel konularla ilgilenmişlerdir. İslam’ın meydan okuyuşuna İslam’ın terimleri ile karşılık verme gereğini hissetmişlerdir, bu da Kitabı Mukaddes’in kişilik sahibi Tanrısı ile Feylezofların Tanrısı ile uyumlulaştırmayı içermiştir. Saadya bin Yusuf (882-942), böylece, Yahudiliğin felsefi yorumunu ilk gerçekleştiren kişi olmuştur ve hem Talmudçu hem de Mutezile okulundandır. Aklın kendi gücüyle Tanrı bilgisine ulaşabileceğini savunmuştur. Bir feylezof gibi, Tanrının akılcı kavranışını mitzvah, dinsel bir görev olarak görmüştür. Saadya da Müslüman akılcılar gibi Tanrının yarlığı konusunda hiç kuşku duymamaktaydı. Yaratıcı Tanrının gerçekliği Saadya’ya göre o kadar ortadadır ki,   kanıtlanmasını gerekli bulduğu dinsel inanç değil, dinsel kuşkudur.

Saadya ex nihilo yaradılış düşüncesinin felsefi zorluklar içerdiğini ve akılcı terimlerle açıklanmasının olanaksız olduğunu ortaya koymuştur, çünkü felsefenin Tanrısı ani bir karar alma ve bir değişikliği başlatma gücünden yoksundur. Maddi dünyanın kökeni nasıl tamamıyla tinsel bir Tanrı olabilir? Burada aklın sınırlarına ulaşım ve Platoncular gibi, sadece dünyanın ezeli olmadığını, zaman içinde bir başlangıcı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kutsal Yazılarla ve sağduyuyla uyumlu tek olanaklı açıklama budur. Bir kez bunu kabul edince, Tanrı hakkında başka olgular da çıkartabiliriz. Yaratılmış düzen akılla planlanmıştır; yaşam ve enerji sahibidir: dolayısıyla onu yaratan Tanrı da Bilgelik, Yaşam ve Güç sahibi olmalıdır.

Bahya ibn Pakuda (öl. yk. 1080)   Dünya elbette kazayla varolmuş değildir: Bu, mürekkep döküldüğünde kağıdın üstünde mükemmel yazılmış bir paragraf belirdiğini iddia etmek kadar saçma bir düşüncedir.

Bahya, Tanrıya doğru dürüst ibadet eden insanların yalnızca peygamber ve filozoflar olduğuna inanıyordu. Peygamber doğrudan, sezgisel Tanrı bilgisine sahipti, filozofunsa akılcı bilgisi vardı. Başka herkes sadece kendi yansımasına tapmaktaydı, kendi hayallerindeki Tanrıya.

Eğer akıl bize Tanrı hakkında hiçbir şey anlatmıyorsa ilahiyat konularında akılcı tartışmalara girişmenin yararı neydi? Bu soru, din felsefesi tarihinin önemli Müslüman düşünürü Ebu Hamid el- Gazali’yi (1058-1111) uğraştırmıştı. Gazali’nin davası İsmaililerin Şiiliğine karşı Sünni öğretiyi savunmaktı. Gazali “şeyler kendi içlerinde nedir?” sorusunun karşılığını bulmak için bütün bu disiplinlerle uğraşmış görünüyor. Gazali’nin araştırdığı İslam’ın bu dört ana yolunun izleyicileri tatmin olmuş gibi, ama o bu iddianın nesnel olarak nasıl kanıtlanabileceğin soruyordu.

Kelam ilahiyatçıları kutsal kitaplarda bulunan önermelerle yola çıkıyorlardı, ama bunlar akılcı kuşku dışında doğrulanabilmiş değildi. Gazali polemiğinin önemli bölümünü Farabi ve İbni Sina’ya karşı çıkmaya ayırmıştı. İnsan herhangi bir yoldan yayılma öğretisini nasıl kanıtlayabilir? Feylezoflar hangi yetkeyle Tanrının özel değil yalnız genel, evrensel şeyleri bildiğini ileri sürebilmişlerdir? Bunu kanıtlayabilirler mi? Tanrının basit gerçeklikleri bilmeyecek kadar yüce olduğu görüşleri çok yetersizdir: Ne zamandan beri bir konuda cahillik mükemmellik sayılmaktadır?

Sorusunun gerilimi Gazali’yi o kadar bunalttı ki, kişisel olarak yıkıma uğradı. Yeme içmeden kesildi, hüzün ve umutsuzluk omuzlarına çöktü. Sonunda 1094’lerde konuşamayacak ve ders veremeyecek halde olduğunu gördü, inancını yeniden kazanmazsa cehennem ateşinin tehdidi altında olduğundan korkarak Gazali prestijli akademik görevinden istifa etti ve sufilere katılmaya gitti.

Aradığını orada buldu. Mistik disiplinlerin ‘Tanrı’ adı verilen bir şeye doğrudan, fakat sezgisel bir duyuyla ulaştığını keşfetti. Bowker, Arapça varoluş sözcüğünün (vücud) vecede: buldu kökünden türediğini gösterir. Dolayısıyla vücut sözlük anlamıyla ‘bulunabilir olan’ demektir. Sufiler açıkça Tanrının vücuduyla böyle bir deneyim yaşadıklarını iddia etmektedirler, fakat vecd sözcüğü Sufilere, onun hayal değil gerçek olduğunu tam bir kesinlikle (yakin) anlatan Tanrıya vecd halinde ulaşmaya ilişkin teknik bir terimdir. On yıl sufi olarak yaşayan Gazali, onların dinsel deneyiminin insan aklının ve beyin işleyişinin ötesine varabilen gerçekliği doğrulayan tek yol olduğunu gördü. Sufilerin Tanrı bilgisi akıcı ve metafizik bilgi değildi, ama eski peygamberlerin sezgisel deneyimine çok yakındı: Sufiler onun ana deneyimini yaşayarak İslam’ın esas gerçeklerini buluyorlardı.

Gazali böylelikle,   İslam mistiklerine genellikle iyi gözle bakmayan Kurulu Müslüman düzen için kabul edilebilir mistik bir inanç dizgesi oluşturdu. insan iki gerçeklik dünyasında da dolaşıyordu: O fiziksel dünyaya olduğu kadar ruhun yüce dünyasına da aitti, çünkü Tanrı ona Tanrısal imgeyi nakşetmişti. Bu konuları ancak benzetme diliyle tartışabiliriz, yaratıcı imgelemi korumanın yolu budur.

Bazı insanlar akıldan daha güçlü yeteneklere sahip olabilirler, Gazali buna ‘peygamberce ruh’adını verir. Bu yeteneğe sahip olmayan insanlar bunun varlığını inkar edebilirler, çünkü böyle bir deneyimleri yoktur. Bu sağır birinin, yalnızca kendisi tadını almadığı için müziğin hayal olduğunu ileri sürmesi kadar saçmadır. Tanrı hakkında akıl yürütme ve imgelem gücümüzle bazı bilgilere ulaşabiliriz ama bilginin en yüksek derecesi ancak bu özel Tanrı vergisi yeteneğe sahip peygamber veya mistiklerce elde edilebilir. Bu seçkinci bir tutum olarak görülebilir, ama başka geleneklerdeki mistikler de, Zen veya Budacı türü tefekkürün, şiir yazma yeteneği gibi özel bir yetenek gerektiren sezgisel, algısal nitelikler gerektirdiğini ifade etmişlerdir. Herkesin mistik bir yapısı yoktur. Gazali bu mistik bilgiyi yalnızca Yaratıcının varlığı veya var olduğu bilgisinin bilincinde olmak diye tanımlamıştır. Bu bilinç nefsin yokluğunu ve Tanrıda erimesini getirir. Mistikler, ancak daha az yeteneği olan ölümlüleri tatmin edecek olan benzerlikler dünyasının üstüne çıkma yeteneğine sahiptirler, onlar Tanrı, dışsal, nesnelleşmiş ve varlığı akılla kanıtlanabilir bir Varlık olmak yerine, her şeyi kapsayan bir gerçeklik ve O’na bağlı varlığını O’nun zorunlu varlığından alan varlıkları algıladığımız gibi algılanmayacak nihai varlıktır; özel bir görme biçimi geliştirmemiz gerekir.

Gazali sonunda Bağdat’taki eğitim görevine döndü, ama Tanrının varlığını mantık ve akılcı kanıtlamayla göstermenin olanaksız olduğu inancını hiçbir zaman yitirmedi. ‘Tanrı’ adını verdiğimiz gerçeklik duyguyla ve mantıklı düşünce ile algılanan dünyanın ötesindeydi, dolayısıyla bilim ve metafizik Allah’ın vücudunu ne kanıtlayabilir ne de reddedebilirdi. Ondan sonra Müslümanlar, Tanrının bütün varlıklar gibi bir varlık olduğu veya varlığının bilimsel veya felsefi olarak kanıtlanabileceği yolunda kolayca varsayımlarda bulunamadılar.

Gazali Yahudiler üstünde de etkili oldu. İspanyol filozof Josef ibn Saddık (öl. 1143). Tanrıyı anladığımız iddiasında bulunursak bu, O’nun sınırlı olduğu ve mükemmel olmadığı anlamına gelirdi. Toledo’lu doktor Juda Halevi (1085-1141) Gazali’yi yakından izledi. Tanrı akılla kanıtlanamazdı; bunun anlamı Tanrı inancının akıldışı olduğu değildi, yalnızca varlığının mantıkla gösterilmesinin dinsel bir değeri olmadığıydı.

Halevi, felsefede Gazali kadar usta değildi; fakat Tanrı hakkında tek güvenilir bilginin dinsel deneyimle elde edilebileceğim katılıyordu. Gazali gibi o da özel dinsel yeteneğin varlığını ileri sürüyordu, ama bunun yalnızca Yahudilerin ayrıcalığı olduğunu iddia etmekteydi.  el-Hazari‘nin amacı öteki uluslar arasında Yahudilerin tekil konumunu kanıtlamaktı.

Fakat Felsefe Gazali’nin polemiği sonucu tamamıyla ölmedi. Avrupa’da Averroes olarak tanınan Ebu’l-Velid ibn Ahmed ibni Rüşd (1126-1198) Batıda hem Yahudi hem Hıristiyanlar arasında yetke olarak kabul edildi. On dokuzuncu yüzyılda Ernest Renan onu özgür bir ruh, kör inanç karşısında akılcılığın şampiyonu olarak selamladı. İslam dünyasında ise ibni Rüşd marjinal bir kişilik olarak kaldı. ibni Rüşd Gazali’nin Felsefeyi mahkum etmesine ve esoterik konuları açıkça tartışma biçimine tutkuyla karşı çıktı. Farabi ve İbni Sina gibi seleflerinin tersine ibni Rüşd filozof olduğu gibi bir kadı, şeri hukuk uygulayıcısıydı. Ulema, felsefeye ve onun temelden farklı Tanrı kavramına kuşkuyla bakıyordu, ama ibni Rüşd Aristotales ile daha geleneksel İslam inancını birleştirmeyi becerdi. Dinle akıl arasında hiçbir çelişki olmadığına inanıyordu, ikisi de aynı hakikati farklı yollarla ifade ediyordu; ikisi de aynı Tanrıya yöneliyordu. Ama herkesin felsefi düşünce yeteneği yoktu ve Felsefe ancak entelektüel seçkinler içindi.

ibni Rüşd, belirli hakikatlerin kabul edilmesinin kurtuluşun özü olduğuna inanıyordu. Bu İslam dünyasında yeni bir görüştür.

Kuran kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dünyayı Tanrının yaratmış olduğunu söylemesine karşın, bunu nasıl yaptığını veya dünyanın zaman içinde belirli bir anda yaratılmış olup olmadığını açıklamış değildir. Bu durum feylezofları akılcıların inançlarını benimsemekte özgür bırakmıştır.

İslam dünyasında mistisizm o kadar önemliydi ki, ibni Rüşd’ün Tanrı kavramı katı akılcı ilahiyata dayanmasına karşın, hiç de etkili olamamıştı, ibni Rüşd saygı gören, fakat ikinci derecede kalan bir kişilikti; oysa Batıda gerçekten de çok önemliydi ve Batı Aristoteles’i onun aracılığıyla keşfetmiş ve daha akılcı bir Tanrı kavramı geliştirmişti. Yahya Suhreverdi ve Muhiddin el-Arabi ibni Rüşd’den çok İbni Sina’nın izinden gitmekte ve felsefe ile mistik dinselliği kaynaştırmaya çalışmaktaydılar.

ibni Rüşd’ün Yahudi dünyasındaki en büyük öğrencisi büyük Talmudçu ve filozof, genellikle Maimonides olarak bilinen Haham Moses ibn Maimon’du (Musa bin Meymun) (1135-1204). Maimonides’de ibni Rüşd gibi, felsefenin Tanrıya giden en soylu yol olduğuna inanıyordu, fakat bunun kitlelere açık edilmemesi gerektiğini, felsefi seçkinlere ait olarak kalması gerektiğini savunuyordu. Ama ibni Rüşd’ün tersine sıradan insanlara da kutsal metinlerin simgesel yorumunun öğretilebileceğine, böylece onların da Tanrı hakkında insan biçimli görüşlerden kurtulacağına inanmaktaydı. O da ibni Rüşd’ünkine çok benzer on üç maddelik bir inanç sıralaması yapmıştı. Bu Yahudilikte bir yenilikti ve hiçbir zaman geniş kabul görmedi.

Maimonides gene de Tanrının özünde insan aklınca kavranılmaz ve ulaşılmaz olduğu düşüncesini özenle savunmuştu. Tanrının varlığını Aristoteles ve İbni Sina’nın akıl yürütmeleri ile kanıtlamaktaydı, fakat mutlak yalınlığı nedeniyle Tanrının tanımlanamaz ve söze gelmez kaldığında da ısrar ediyordu.

Maimonides akılcılığa yaptığı vurguya karşın, Tanrı hakkında en yüce bilginin, tek başına akıldan elde edilenden çok imgelemden elde edildiğini savunmaktaydı.

On üç ve on dördüncü yüzyıllarda Hıristiyan yeniden fetih savaşları İslam’ın İspanya’daki, sınırlarını geri itiyordu ve Batı Avrupa’nın anti-semitizmini ispanya’ya sokmuştu. Bu gelişme kaçınılmaz olarak ispanya Yahudiliğinin yıkımına varacak ve on altıncı yüzyılda Yahudiler felsefeden uzaklaşarak bilimsel mantıktan çok mitolojiden esinlenen tamamıyla yeni bir Tanrı kavramı geliştireceklerdi.

İlk haçlı seferine katılanlar, Yakın Doğuya yaptıkları seferlerini Kutsal Topraklara hacca gitmek olarak görmüşlerdi ve Tanı ile din hakkında halen çok ilkel görüşlere sahiptiler. Yolculuklarına başladıklarında haçlılardan bazıları Ren Vadisindeki Yahudi topluluklarını Hz. İsa’nın öcünü almak için katlettiler. Sonunda 1099 yazında Kudüs’ü fethettiklerinde, şehrin Yahudi ve Müslüman sakinlerine Yeşu’nun hırsıyla saldırdılar ve çağdaşlarını bile şok eden bir vahşilikle onları katlettiler.

Bundan sonra Avrupa Hıristiyanları, Yahudi ve Müslümanları Tanrının düşmanları olarak gördüler; uzun süre, kendilerini barbar ve aşağı hissetmelerine yol açan Bizans’ın Yunan Ortodoks Kilisesine karşı derin bir düşmanlık beslediler.

Paradoks sonuca varmak için bizi Tanrı hakkında konuşma konusundaki Dionysos’un üçüncü yoluna zorlar: ‘Tanrı bilgeden daha fazla bir şeydir’. Bu Yunanlıların apofatik cümle dedikleri şeydi, çünkü ‘bilgeden daha fazla’nın ne anlama gelebileceğini bilmiyoruz. Ama bu basit bir söz oyunu değil, iki birbirini dışlayan cümleyi yan yana getiren ve insani bir kavrama sığdırılamayan bizim ‘Tanrı’ sözcüğümüzün bizde gizem duygusu yaratmasına yardımcı olan bir disiplindi.

Bu yöntemi “Tanrı vardır”cümlesine uyguladığında Erigena, doğal olarak “Tanrı var olmaktan daha fazla bir şeydir”sentezine yatıyordu. Ve gene, bu anlaşılamaz bir cümleydi çünkü Erigena’nın da açıkladığı gibi, “var olmaktan daha fazla bir şeyin” ne olduğunu ortaya koymuyordu. Çünkü öteki varlıklar türünden olmadığını bildiriyor, onlardan fazla bir şey olduğunu söylüyor ama bu ‘şey’in ne olduğunu tanımlamıyordu. Gerçekte Tanrı “Hiçbirşey”di. Ama eğer Tanrı “Hiçbirşey” ise “Herşey” demekti, çünkü bu ‘üstün varlık’ın anlamı Tanrının tek başına sahici varlık olması, her şeyin parçası olduğu öz olması demekti.

796’da Batılı piskoposlardan oluşan bir kilise meclisi güney Fransa’daki Frejus’de toplandı ve İznik kararına fazladan bir cümle ekledi. Buna göre Kutsal Ruh yalnız Baba’dan değil fakat Oğul’dan da (filiogue) türemişti. Latin piskoposlar Baba ile Oğul’un eşitliğini vurgulamak istiyorlardı çünkü cemaatlerinin bir bölümü Ariusçu görüşlere katılmışlardı. Kısa bir süre sonra Batının imparatoru olacak olan Charlemagne, teolojik konularda elbette hiç anlayış sahibi olmamasına karşın, yeni cümleyi benimsedi. Yunanlılar ise onu mahkum ettiler. St. Augustinus Kutsal Ruh’u Teslis’teki, Baba ile Oğul arasındaki sevgiyi sağlayan birlik ilkesi olarak görmüştü. Dolayısıyla Ruh’un ikisinden de çıktığını söylemek doğruydu ve yeni cümle üç kişiliğin özdeki birliğini vurguluyordu.

Yunanlılar daima Augustinus’un Teslis kuramına kuşkuyla yaklaşmışlardı, çünkü çok insan biçimliydi. Gerçekte Yunan apofatik tinselliğiyle uyuşmasa da, Latin bildirisinde sapkın bir yön yoktu. Çelişki barış için istek duyuluyor olsa kapatılmayacak kadar değildi, ama Batı ile Doğu arasındaki gerilim haçlı seferleri sırasında arttı – özellikle dördüncü haçlı seferinde 1204’te Konstantinopolis yağmalanıp Bizans ciddi bir yara alınca tırmandı. ilerdeki bölümlerde Batılı Hıristiyanların sık sık Teslis kuramından huzursuzluk duyduklarını ve on sekizinci yüzyılda Aydınlanma çağında, birçoğunun bundan vazgeçtiğini göreceğiz.

Ünlü duasında Anselmus işaya’nın sözlerinden esinleniyordu: “inancınız olmadıkça anlamayacaksiniz”:Yüreğimin inandığı ve sevdiği gerçeğini bir nebze anlamak istiyorum, inanayım diye anlamak istemiyorum, anlayayım diye inanıyorum (credo ut intellegam). Çünkü şuna inanıyorum: inancım olmadıkça anlamayacağım.

O zaman credo sözcüğü henüz bugünkü ‘inanmak’ sözcüğünün entelektüel yanlılığı yoktu, güven ve sadakat içinde olmayı anlatıyordu. Batı akılcılığının ilk parlayışında bile dinsel Tanrı deneyiminin temel konu olarak kaldığını, tartışma veya mantıklı anlayıştan önce geldiğini görmek önemlidir.

Anselmus Tanrıyı “daha yüce hiçbir şeyin düşünülemeyeceği bir şey” olarak tanımlıyordu. Bu tanım Tanrının düşüncenin nesnesi olabileceğini içerdiğinden, O’nun insan zihni tarafından kavranılabileceği ve anlaşılabileceği düşüncesini de taşıyordu. Varoluş, var olmamaktan daha ‘mükemmel’ olduğundan, düşündüğümüz mükemmel varlık var olmalıydı yoksa mükemmel olmazdı.

Augustinus’un Teslis’inde yürek ve akıl ayrılamazdı, İbni Sina ve Gazali gibi Müslüman feylezoflar, Tanrıyı tek başına aklın bulamayacağını ileri sürmüş olabilirlerdi, ama ikisi de sonuç olarak sevgi ülküsü ve mistisizm disiplini ile aydınlanmış bir felsefe öngörüyorlardı. Batı Hıristiyanlığına Thomas Aquinas (1225-74) kadar kalıcı katkıda bulunan düşünür pek azdır. Aquinas, Augustinus ile Batıda yeni ulaşılır olan Yunan felsefesinin sentezini yapmaya çalışmıştı. On ikinci yüzyılda Avrupalı bilim adamları İspanya’ya doluşmuştu. Burada Müslüman bilimi ile karşılaşıyorlardı. Müslüman ve Yahudi entelektüellerin yardımıyla bu engin entelektüel hâzineyi Batıya taşımak için büyük bir çeviri tasarısını gerçekleştirmeye koyuldular. Platon, Aristotales ve antik dünyanın öteki filozoflarının Arapça çevirileri şimdi Latince’ye çevriliyor ve Kuzey Avrupa halklarının kullanımına ilk kez giriyordu. Aquinas özellikle ibni Rüşd’ün Aristoteles yorumundan etkilenmişti. Fakat Anselmus ve Abelardus’un tersine, o, Teslis türünden gizemlerin akılla kanıtlanabileceğine inanmıyordu ve Tanrının dile sığmaz gerçekliği ile O’nun hakkındaki insani öğretileri özenle birbirinden ayırıyordu. “Önünde sonunda insanın Tanrı hakkında bütün bildiği, O’nu bilmediğini bilmek olduğuna göre, insan, Tanrının O’nun hakkında bütün anlayabileceklerimizden üstün olduğunu da bilir.”

Tanrının varlığını kanıtlamak için, Katolik dünyada çok önem taşıyan ve Protestanlarca da kullanılan beş ‘kanıt’ sıralıyor:

  1. Aristoteles’in ilk Hareket Ettirici savı.
  2. Sonsuz etkiler dizisi olamayacağı, bir başlangıç olması gerektiğini savunan benzer bir ‘kanıt’.
  3. İbni Sina tarafından savunulan, bir Zorunlu Varlık’ın olmasını gerektiren tesadüfi olaydan kaynaklanan sav.
  4. Aristoteles’in Felsefe’de ileri sürdüğü, bu dünyadaki mükemmellik hiyerarşisinin hepsinin en mükemmeli olan bir Mükemmel gerektirdiği savı.
  5. Evrende gözlemlediğimiz düzenin yalnızca tesadüfün eseri olamayacağını savunan, düzenden çıkartılan sav.

7 Mistiklerin Tanrısı

Yahudilik, Hıristiyanlık, bunlar kadar olmasa da Müslümanlık, kişileştirilmiş bir Tanrı düşüncesi geliştirmişlerdir. Kişileştirilmiş Tanrı, tektanrıcıların, bireyin kutsal ve elinden alınamaz haklarına değer vermesine ve insan sorumluluğuna kıymet vermeyi geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Üç tektanrıcı dinde, Tanrılarını kişisellik kategorisi dışına çıkaran, Nirvana ve Brahman Atman’a çok daha yakın kişisellik dışı gerçekliklere benzeten mistik bir gelenek geliştirmişlerdir.

Tarihsel tektanrıcılık köken olarak mistik değildir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam özünde etkin dinlerdir. Tanrının iradesinin gökte olduğu kadar yerde de geçerli olmasına bağlılık gösterirler.

Peygamberler mitolojiye savaş açmışlardır: onların Tanrısı, mitosların zaman öncesi, saygın devirlerinden çok, tarihte ve günlük siyasal olaylarda etkindir. ‘Mitos’, ‘mistisizm’ ve gizem [mystery] sözcükleri arasında dilsel bir bağlantı vardır. Hepsi Yunanca musteion sözcüğünden türemiştir: Gözü veya ağzı kapamak. Dolayısıyla üç sözcük de sessizlik ve karanlık deneyiminden kaynaklanır.

Mitoloji genellikle ruhun iç dünyasının açıklanmasına yönelik bir girişim olmuştur ve hem Freud hem Jung yeni bilimlerini açıklamak için sezgisel olarak, Yunan öyküsü Oidipus gibi antik mitoslara başvurmuşlardır. Batıdaki insanların dünyanın saf bilimle algılanmasına seçenek olacak bir şeye ihtiyaç duymaları söz konusu olabilir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Tanrının kendisini değil, tanrısal gerçekliğe işaret eden simgeleri görmüştür. Göğe yükselme, insan ruhunun en uç noktaya kadar ulaşmasının simgesidir ve nihai anlamın eşiğini gösterir.

Bu hayali yükseliş çok yaygındır. Şamanların “Sibirya’dan Tierra del Fuego’ya kadar”ki vecd deneyimlerinde aynı uçuş imgesinin bulunduğu görülmüştür.

Tektanrıcılar zirvedeki bu iç görüyü ‘Tanrının görümü’ olarak adlandırmışlardır. Plotinos bunun Tek olanın deneyimi olduğunu kabul etmiş, Budacılar buna nirvanaya ulaşma demişlerdir. Mistik Tanrı deneyiminin bütün inançlarda bazı ortak özellikleri vardır. Bu içsel yolculuk gerektiren öznel bir deneyimdir, insan özünün dışındaki nesnel bir olgunun algılanması değildir. Mistiğin kendi içinde isteyerek yarattığı bir şeydir, sonuca belirli fiziki ve zihinsel uygulamalar ulaştırır, habersizce değil.

Tanrıya ancak ‘zihnin büyük çabası’ ile ulaşılabilir.

“Soyut olana soyut bir biçimde” yaklaşmalıydılar. Euagrios bir tür Hıristiyan Yoga’sı öneriyordu. Bu düşünme süreci değildi, gerçekten de “ibadet düşüncelerin dökülmesi” demekti. Bu Tanrının biraz sezgisel idrakiydi. Her şeyle birlik duygusu yaratacak, şaşkınlık ve çokluktan kurtuluşu ve benin yokluğunu getirecek, Budacılık gibi tanrısız dinlerde bilgelerin yaşadığına benzer bir deneyim yaratacaktı. Zihinleri sistematik olarak gurur, hırs, üzüntü veya kızgınlık gibi onları bene bağlayan tutkulardan arındırmakla hesychasflar, kendilerini tanrısal etkinlikler yoluyla dönüştürüp aşarak Tabor Dağı’nda tanrısallaşan İsa gibi olabilirlerdi.

Nefes almayı da içeren bir yoğunlaşma yöntemi öğretiyordu: Soluk aldıkça hesychasflar “İsa, Tanrının oğlu” diye zikretmeliydiler, soluk verdikçe “bize merhamet et” demeliydiler. Daha sonra bu uygulama geliştirildi: Bilgeler baş ve omuzlarını eğip oturarak yürek veya göbeklerinden bakmalıydılar. Dikkatlerini içeri yöneltmek, yürek gibi psikolojik odak noktalarında yoğunlaştırmak için yavaş nefes almalıydılar. Yavaş yavaş, Budacı bir keşiş gibi, hesychast akılcı düşünceleri bir tarafa bıraktığını, zihni işgal eden hayallerin söndüğünü görecek ve tamamıyla zikirleri ile birleştiğini hissedecekti.

ikonlar, Bizans’ın Tanrı deneyiminde o kadar merkezi bir rol oynamışlardı ki, sekizinci yüzyılda Yunan Kilisesi’nde tutkulu bir öğreti çekişmesinin odağı oldular. ikonoklastlar ikonları tamamıyla yasaklamak istiyorlardı.

Yunanlıların inancı ikonlara o kadar bağımlı duruma gelmişti ki, 820’de ikonoklastlar halk direnci ile yenilgiye uğratıldı. Bu dinsel resimlerin etkisini tanımlarken, Nikephoros bu etkili ancak müzikle, sanatların en söze gelmezi ve halde en dolaysızı ile karşılaştırmaktaydı. Müzikle ifade edilen duygu ve deneyim bir anlamda sözcük ve kavramları aşar. Dokuzuncu yüzyıl Bizans’ında Yunanlı Hıristiyanlar teolojiyi ikonografinin düzeyine göz dikmiş görüyorlardı. Tanrının akılcı bir söylemden çok, sanat eserinde daha iyi ifade edildiğini düşünmekteydiler.

Tanrı hakkında konuşmak bir bakıma ‘kavranılamaz olanı kavradığım’ söylemek demeye geliyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem peygamberin ana kaygısı adil bir toplum yaratmak olmakla birlikte, hem kendisi hem de bazı arkadaşları mistik eğilimler taşıyorlardı ve Müslümanlar kısa sürede kendi farklı mistik geleneklerini geliştirmişlerdi. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda öteki mezheplerle birlikte zahit bir İslam içimi de gelişti. Medine’deki ilk Müslümanların basit yaşamına dönme çabasıyla, peygamberin sevdiği söylenen kaba ünlü elbiseler giyiyorlardı. Sonuçta sufi olarak bilindiler. Fransız bilim adamı Louis Massignon’un dediği gibi: Mistik çağrı kural olarak bilincin toplumsal adaletsizliklere karşı, yalnız başkalarının değil fakat özellikle ve öncelikle insanın kendi hatalarına karşı, ne pahasına olursa olsun Tanrıyı bulmak için içsel arınma ile yoğunlaştırılmış bir arzuyla, iç isyanının sonucudur.

Ulema, İslam’ı, tek doğru din olarak başka dinlerden katı biçimde ayırt etmeye başlıyordu, fakat sufiler genel olarak Kuran’ın doğru yönlenmiş bütün dinlerin birliği görüşüne bağlı kalmışlardı.

Tanrı sevgisi sufizmin ayırt edici yanı olmuştur. Sufiler Yakın Doğunun Hıristiyan zahitlerinden etkilenmiş olabilirler, fakat Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in etkisi başat kalmıştır.

Ebu Yezid Bistami’dir (öl. 874). Bistami, Rabia gibi, Tanrıya sevgili olarak yaklaşır.

Böylece yok olma aşaması (fena) sufi ülküsünün odağı oldu. Bistami Kelime-i şahadet’i, başka birçok Müslümanca Kuran’da emredilen özgün İslam deneyimi olarak bilinmeyeydi, zındıklık olarak anlaşılacak biçimde tamamıyla yeniden yorumlamıştı.

Bağdatlı El Cüneyd (öl. 910), Bistami’nin aşırılığının tehlikeli olabileceğine inanıyordu. Fena, yok olmanın ardından, beka (canlanış), nefsin zenginleştirilmesine bir dönüşün gelmesi gerektiğini savundu. Tanrı ile birleşme bizim doğal yeteneklerimizi yok etmemeli onları tam kullanmamızı sağlamalıydı. Bir sufi, kendi varlığının yüreğindeki Tanrısal varlığı keşfetmek için engelleyici benliğinden sıyrıldıktan sonra, daha yüce biçimde kendi gerçekliğini ve kendini denetleme gücünü bulmalıydı. Daha insan olmalıydı. Yani, fena ve beka’yı yaşadıklarında, sufiler, Yunanlı Hıristiyanları Tanrısallaşma dedikleri aşamaya gelmiş olacaklardı. Ayrılma ve yabancılaşma deneyimi sufiler için Platoncu ve Gnostik deneyim kadar önemliydi. Belki de bu, psikanalistler bunu ilahi olmayan bir kaynağa atfetseler de, Freudcu ve Kleincilerin bugün sözünü ettiği ‘ayrılma’dan fazla farklı değildi. Tanrı ayrı, dışsal bir gerçeklik ve yargıç değildi, ama herkesin varlığının temelindeki varlıktı. Birlik hakkındaki vurgu, Kuran’daki tevhid ülküsüne bağlanır: Kendi dağılımı benliğini toparlayarak mistik, kişisel bütünl eşmesinde tanrısal varlığın deneyimini yaşayacaktır.

Cüneyd’in ünlü öğrencisi, Hallac-ı Mansur olarak tanınan Hüseyin bin Mansur uyarıları dinlemedi ve mistik inancın şehidi oldu. Irak’ta dolaşarak halifeliğin devrilmesini ve yeni bir düzen kurulmasını vaaz eden Hallaç, yetkililerce hapsedildi ve kahramanı İsa gibi çarmıha gerildi. Vecd halindeki Hallaç yüksek sesle “Ben Hakikatim!” [ene'l Hakk]diye bağırmıştı. İncil’e göre İsa da, kendisinin Yol, Hakikat ve Yaşam olduğunu söylediğinde, aynı iddiada bulunmuştu. Kur’an sürekli olarak Hıristiyanların Tanrının İsa olarak dirilişi inançlarını kafirlik olarak mahkum etmişti, dolayısıyla Müslümanlar Hallac’ın vecd halindeki bağırışından dehşete kapılmışlardı. El-Hakk (Hakikat) Tanrının adlarından biriydi ve basit bir ölümlünün bu adı kendisine alması kafirlikti. Hallaç kafirlikle suçlandığında sözünü geri almayı reddetti ve bir aziz gibi öldü. Hallac’ın ene’l Hakk! (Ben Hakikatim!) bağırışı mistiklerin Tanrısının nesnel bir gerçeklik olmayıp, fazlasıyla öznel oluşunu gösterir. Kelime-i Şahadet’in belirttiği gibi, Allah’tan başka gerçeklik yoktu, bütün insanlar özünde tanrısaldı. Sufilere göre Hıristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaradılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı. Hallac’ın öyküsü mistiklerle kurulu düzen arasındaki Tanrı ve vahiyleri konusundaki kavramlarda bulunan derin uyuşmazlığı gösterir. Mistik için vahiy kendi ruhunda olan bir olayken, ulema gibi daha gelenekçi insanlar için bu tamamıyla geçmişte kalan bir olaydı. Gazali sufizmi kurulu düzene kabul ettirmiş ve onun Müslüman tinselliğinin üzgün biçimi olduğunu göstermiştir. On ikinci yüzyılda iranlı filozof Yahya Suhreverdi ve ispanya’ da doğan Muhiddin Arabi İslam Felsefesi ile mistisizmi ayrılmaz biçimde birbirleriyle ilişkilendirdiler ve sufilerce bilinen Tanrıyı İslam imparatorluğunun çoğu yerin de normatif hale getirdiler. Fakat Suhreverdi de, Hallaç gibi, tam olarak bilinmeyen nedenlerle, ulema tarafından 1191 ‘de Hal ep’te öldürtüldü.

Mezhep çekişmelerinin yaşandığı dogmatik dinlerin tersine,’ mistisizm genel likle Tanrıya giden yolun insan sayısı kadar çok olabileceğini savunur. Sufizm özellikle başkalarının inancı konusunda dikkate değer bir saygı içindedir.

Arapça’da ışrak doğudan yükselen, şafağın ilk ışıkları kadar aydınlanmaya da verilen addır. Doğu, dolayısıyla, coğrafi bir yön değil, ışık ve enerjinin kaynağıdır.

Hakikat nerede bulunursa orada aranmalıydı. Ona kalırsa sahici bilge felsefe ve mistisizmin ikisinin de ilerisindeydi. Dünyada daima böyle bilgeler olmuştu. Şii imamlığına bu kadar yakın bir kuramla, Suhreverdi, bu ruhsal önderin, bilinmezlikte ile olsa var olmaması durumunda dünyanın varlığının devam edemeyeceği gerçek bir kub’a inanıyordu.Suhreverdi’nin işraki mistisizmi İran’da halen yaşamaktadır.

Adından anlaşıldığı gibi işraki felsefesinin çekirdeğini, Tanrının mükemmel eşanlamlısı olarak görülen ışık simgesi oluşturuyordu. En azından on ikinci yüzyılda ışık dünyadaki yaşamın en somut ve tanımlanamaz fakat en açık olgusuydu: tamamıyla kendine dayanan, hiçbir tanım gerektirmeyen, fakat herkes tarafından algılanan yaşamı olanaklı kılan öğe oydu.

Tanrıya giden yol, dolayısıyla, feylezofların düşündüğü, gibi yalnızca akla bağlı değildir, mistiklerin diyarı olan yaratıcı imgeleme de bağlıdır.

Bugün Batıdaki birçok insan, önde gelen bir teolog Tanrının büyük oranda imgelemin ürünü olduğunu söylese hayal kırıklığına uğrar. Ama bu imgelemin başlıca dinsel yetenek-olduğu da açıktır. Jean Paul Sartre bunu, ne olmadığını düşünme yeteneği olarak tanımlamıştır, insan bulunmayan veya henüz mevcut olmayan, ama yalnızca olası olanı öngörme yeteneğine sahip olan tek hayvandır.Dolayısıyla imgelem sanat ve dinde olduğu kadar bilim ve teknolojide de bizim ana kazanımlarımızın nedeni olmuştur. Tanrı düşüncesi, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, belki de görünmeyen gerçekliğin birincil örneğidir; bütün içsel sorunlarına karşın, binlerce yıldır insanlığa esin vermeye devam etmektedir. Duygu ve mantıklı kanıtlarla algılanamaz kalan Tanrıyı kavramamızın tek yolu, imgelemci zihnin ana işlevinin yorumlanmaları olan simgelerin aracılığıyladır. Simge, bizim duyularımızla algıladığımız veya zihnimizle yakaladığımız, fakat onda kendinden fazlasını gördüğümüz bir nesne veya kavram olarak tanımlanabilir.

Suhreverdi’den daha da fazla etkili olan ve yaşamı, belki de, Doğu ile Batının ayrılık noktası diye görülebilecek olan kişi Muhiddin Arabi’dir (1165-1240). Malatya’ya yerleşti. Genellikle Şeyhü’l Ekber olarak tanındı ve Müslümanların Tanrı kavramını fazlasıyla etkiledi.

Bu tecelli, eğer felsefenin akılcı tartışmalarıyla sınırlı kalırsak bizim Tanrıyı sevmemize olanak olmadığını anlamasına yaradı. Felsefe Allah’ın aşkınlığını vurguluyor ve bize hiçbir şeyin O’na benzemediğini anımsatıyordu. Böyle yabancı bir Varlığı nasıl sevebilirdik?

Onu, Tanrının dünyasına işaret eden bir simge, avatar olarak görmesi gerekir.

Muhiddin Arabi de imgelemin Tanrı tarafından verilen bir yetenek olduğuna emindi.

Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi – mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir-başka örneği.

Ancak kendi Tanrımızı bilebiliriz, çünkü O’nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O’nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi’nin dediği gibi: “Herkes kendi Tanrısı olarak kendi özel Rab’bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz”.Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: “Tanrının kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (Zat) üstüne düşünmeyin”.

Herkes Tanrının tekil deneyimine sahip olduğuna göre, hiçbir dinin tek başına bütün tanrısal gizemi ifade edemeyeceği ortaya çıkıyordu. Tanrı hakkında herkesin onaylaması gereken nesnel bir hakikat yoktu; bu Tanrı kişilik kategorisinden aşkın olduğuna göre, O’nun davranışları ve eğilimleri hakkında öngörüler olanaksızdı. Başka insanlar aleyhine ,bir kimsenin inancında şovenist olması, açıkça kabul edilir bir iş değildi, çünkü hiçbir din Tanrı hakkında; bütün hakikati içeremezdi. Muhiddin Arabi, Kur’an’da da bulunabilen, başka dinlere karşı olumlu bir yaklaşım geliştirdi ve bunu yeni bir uç hoşgörüye vardırdı:

Benim yüreğim her biçime girebilir.
Keşişler için bir manastır, putlar için mabet,
Gazeller için çayır, kendini adamışlar için Kabe Tevrat ve Kur’an için rahle.
Benim inancım sevgidir: nereye çevirse Delilerini, gene de tek doğru inanç benimkidir.

 

Muhiddin Arabi şunu öğütler:
Kendini hiçbir özel itikada aşırı bağlama yoksa başkalarına inanmazsın; böyle yaparsan birçok iyiliği kaçırır ve maddenin doğru gerçekliğini tanımayı başaramazsın. Her yerde hazır ve nazır olan Tanrı, hiçbir inançla sınırlı değildir çünkü O, ‘Nereye dönersen Allah’ın yüzünü görürsün’ (Kur’an 2:109) demektedir. Herkes inandığını över; onun Tanrısı onun kendi yaratığıdır ve onu överken kendini över. Sonuçta başkalarının inancını suçlar, oysa adil olsa bunu yapmazdı ama onun sevgisizliği cahilliğinden gelir.

Ama mistik (arif) bu bizim Tanrımızın, sadece bir ‘melek’ veya tanrısalın özel bir simgesi olduğunu On iki ve on üçüncü yüzyıllarda sufizm azınlık hareketi olmaktan çıkmış ve İslam imparatorluğunun bir çok bölgesinde başat İslamcı anlayış haline gelmiştir. Sufi şeyhin halk üstünde geniş etkisi vardır ve genellikle Şii imamlara benzer biçimde bir aziz gibi saygı görür. Bu dönem siyasal ayaklanmaların da zamanıdır: Bağdat halifeliği dağılmakta, Moğol akınlarıyla birbiri ardından Müslüman şehirlerini yağmalanmaktadır. Halk, feylezofların uzak ve ulemanın kuralcı Tanrısından ziyade, daha somut ve sevgi dolu b