Kategori arşivi: eleştiri

SİYASAL İDEALLER / BERTRAHD RUSSELL (Political Ideals)


Türkçesi: Mehmet HARMANCI

KARANLIK ÇAĞLARDA insanların duru bir inanç ile güçlü nedenlere dayanan bir umuda ve bunun sonucu olarak da, güçlükleri önemsemeyen sabırlı bir cesarete ihtiyaçları vardı. Geçirdiğimiz günler, pek çoğumuzun inançlarının pekiştirilmesini gerçekleştirmiştir. Kötü olduğunu sandığımız şeylerin gerçekten kötü olduklarını görmekteyiz. Şimdi son hızla yıkımına gitmekte olan dünyanın yıkıntıları arasından daha iyi bir dünya yükselecekse, insanların buna kavuşacakları yolları artık eskisinden çok daha kesin olarak biliyoruz. İnsanların birbirleri ile olan siyasal ilişkilerinin bütünüyle yanlış idealler üzerine kurulduğunu ve bu ilişkilerin ancak acı, yıkım ve günah kaynakları olmakta devam eden ideallerden çok değişik idealler ile kurtulacağını görüyoruz.

Siyasal idealler, kişisel hayat idealleri üzerine kurulmalıdır. Siyasetin amacı kişilerin hayatlarını olabildiği kadar iyiye götürmek olmalıdır. Politikacıların, dünyayı oluşturan çeşitli erkek, kadın ve çocuklar dışında ve üstünde düşünecekleri başka hiçbir şey yoktur.

Siyaset sorunu, insan ilişkilerini herkesin hayatı süresince, mümkün olduğu kadar iyiye sahip olacak biçimde düzenlemekten başka bir şey değildir. Bu sorun da, kişisel hayatta en iyinin ne olduğunu düşünmeye zorlar bizi.

İlk olarak, bütün insanların benzer olmalarını istemeyiz. Erkek ve kadınların aşağı yukarı birbirlerinin benzeri olacağı bir örneği ortaya koymak istemeyiz. Bu, ancak, sabırsız bir yöneticinin ideali olabilir. Kötü bir öğretmen kendi düşüncesini zorla kabul ettirmeyi ve kesin olmayan bir konuda, hepsinin aynı kesin cevabı vereceği öğrencilerinin olmasını ister. Bernard Shaw’un, Shakespeare’in en iyi eseri olarak ‘Troilus ve Cressida’yı kabul ettiği söylenir. Ben bu konuda kendisiyle aynı fikirde değilsem de, bunu, bir öğrencide ancak bir kişilik belirtisi olarak görebilirim. Ancak pek çok öğretmen böylesine muhalif bir görüşe katlanamayacaktır. Değil yalnız öğretmenler üstelik bir yetki sahibi olan bütün sıradan insanlar da, emirleri altındakilerden olsun, bunların önceden kolayca tahmin edilebilecek ve hiçbir zarar vermeyecek olan hareketlerinden olsun, bir tekdüzelik bir benzerlik beklerler. Bunun sonucunda da, eğer olanak bulurlarsa, girişimciliği ve kişiliği ezerler; bulamazlarsa da, bununla çatışırlar.

Oysa olanağı varsa, gerçekleşmesi gereken, bütün insanlar için aynı ideal değil, fakat her insan için ayrı bir idealdir. Herkeste iyiye ya da kötüye gelişecek bir öz vardır. İnsanın kendisi açısından hem en iyi hem de en kötü bir olanak vardır. İyilik yeteneğinin mi gelişeceğini ya da ezileceğini, yoksa kötü içgüdülerinin mi güçleneceğini ya da iyi yollara yöneltileceğini, onun durumu belirler.

Ancak genel bir kabul görecek bir karakter idealini bütün ayrıntılarıyla veremezsek de —örneğin bütün insanların çalışkan, fedakâr ya da müziksever olmaları gerektiğini söyleyemeyiz— mümkün olan ya da arzulanan konusunda düşüncelerimizi yöneltecek bazı yaygın ilkeler vardır.

İki tür maldan ve buna uyan iki tür güdüden söz edebiliriz:

Kişisel mülkiyete konu olabilecek mallar ve herkesin ortaklaşa paylaşabileceği mallar. Bir insanın yiyeceği ve giyeceği, başka bir insanın yiyeceği ve giyeceği değildir. Eğer sağlanan miktar yetersizse, bir insan diğerinin zararına olarak bunlara sahip olmuş demektir. Bu, genellikle maddi mallar içindir. Bir insan bilimsel bilgiye sahipse, bu bilgi, başkalarının onu bilmesine engel değildir. Aksine bu insan, diğerlerinin bu bilgiyi edinmelerinde yararlı olacaktır. Bir insan büyük bir ressam ya da şairse, bu, başkalarının resim yapmalarına ya da şiir yazmalarına engel bir durum değildir. Hatta böyle şeylerin mümkün olacağı bir havayı yaratmak yararlıdır da üstelik. Bir kimse diğerine iyi niyet besliyorsa, bu, diğerleri arasında paylaşılacak daha az iyi niyet olduğu anlamına gelmez. Aksine, bir insan ne kadar iyiniyetliyse, diğerlerinde de o kadar çok iyi niyet yaratır. Bu tür konularda, paylaşılacak belirli bir miktar olmadığından, mülkiyet yoktur. Herhangi bir yerdeki artış, her yanda bir artış doğurur.

İki mal türüne uyan iki tür de güdü vardır: Paylaşılamayan özel malları elde etmeye ve elde tutmaya yönelik mülkiyetçi güdüler; özelliğe ve mülkiyete konu olmayan malların yaratılması amacını izleyen yaratıcı ya da yapıcı güdüler.

En iyi hayat, yaratıcı güdülerin en büyük ve mülkiyet güdülerinin de en küçük rolü oynadıkları hayattır. Bu yeni bir buluş değildir. Kutsal kitap şöyle der:

«Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz ya da ne giyeceğiz diye düşünme!»

Biz, bu konulara ayırdığımız düşünceyi çok daha önemli konulardan çekip almaktayız. Bundan da beteri, bu konuları düşünmekle girdiğimiz zihin alışkanlığının gayet kötü bir alışkanlık haline dönüşmesidir. Bu alışkanlık, rekabete, kıskançlığa, zorbalığa, zalimliğe, dünyada var olan ahlâk dışı kötülüklere ve özellikle yağmacılık gücünün kullanılmasına yol açan bir alışkanlıktır. Maddi mallar soyguncu tarafından zorbalıkla alınır ve kullanılırlar.

Ruhsal mallar bu yolla alınmaz. Bir ressam ya da düşünürü öldürebilirsiniz, ancak onun sanatını ya da düşüncesini elde edemezsiniz. Hemcinsini sevdiği için bir insanı ölüme mahkûm edebilirsiniz. Fakat bu yolla, onu mutluluğa kavuşturan sevgiyi elde edemezsiniz. Bu gibi durumlarda zorbalık güçsüz kalır. İşte bunun için de, zorbalığa inanan insanlar, düşünceleri ve tutkuları maddi mallarla dolu insanlardır.

Mülkiyet güdüleri kuvvetli olduğunda, tümüyle yaratıcı olması gereken girişimlere zarar verirler. Değerli bir buluşa sahip bir insan rakibine karşı kıskançlık duygularıyla dolu olabilir. Bir insan kansere, bir diğeri vereme çare bulmuşsa, bunlardan biri diğerinin buluşunun yanlış olduğu ortaya çıkınca sevinebilir. Oysa, hastaların çektikleri acıları düşünerek üzülmesi gerekirdi.

Böyle bir şey bilgi ya da yararlılık için arzulanacağı yerde, genellikle bir ün kazanmak için arzulanmaktadır. Her yaratıcı güdü bir mülkiyet güdüsüyle gölgelenmektedir. Azizlik yolunda olan biri bile daha başarılı bir azizi kıskanabilir. Sevgi bile, çoğunlukla kıskançlık lekesinden yoksun değildir. Bunlar, mülkiyet güdüsünün yaratıcı alana sataşmasıdır. En kötüsü de, dünyadaki değerli her şeyi kaçırmış olanların başkalarını kendi kaçırdıkları şeylerden zevk almalarını önlemeye çalışmak biçiminde beliren kıskançlıklarıdır. Yaşlıların gençlere karşı tutumlarında bu genellikle göze çarpar.

Bitkiler ve hayvanlarda olduğu gibi insanda da büyümek konusunda kesin bir doğal güdü vardır: bu, beden gelişmesi için olduğu kadar, zihin gelişmesi için de geçerlidir. Bedensel gelişme hava, beslenme ve idman yardımıyla olur. Hatta bu Çinli kadınların ayaklarını küçük bırakan tutumları gibi bir davranışla da engellenebilir.

Bunun gibi zihin gelişmesi de dış etkilerle geliştirilebilir ya da engellenebilir. İnsana yardımcı olan dış etkiler, cesaretlendirilen ya da zihinsel faaliyetleri uygulama fırsatı veren etkilerdir. Engelleyici etkiler de herhangi bir zorlama ile büyümeye engel olurlar. Bu zorlama da disiplin, otorite, kamuoyunun baskısı ya da bütünüyle apayrı bir işle uğraşma zorunluluğudur. Bu etkenlerin içinde en kötüsü, insanın temel güdüsünü bozan ya da altüst edenidir. İnsanın temel güdüsü, ahlâk alanında vicdan olarak görünmektedir. Bu tür etkenler insana hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceği iç zararlar verirler.

Zor kullanılarak başkalarına zarar verilebileceğini ve zorbalıkla alman eşyanın değersizliğini bilen insanlar, başkalarının özgürlüğüne tam bir saygı duyacaklardır.

Onları bağlamaya, zincire vurmaya çalışmayacak, yargılanmakta ağır ve acımakta çabuk davranacak olanlar bu insanlardır. Kendi içlerindeki iyilik ilkesi hem çok duyarlı, hem çok değerli olduğu için, insanlara özel bir sevecenlikle davranacaklardır. Kendileri gibi olmayanları suçlamayacaklar, kişiliğin çeşitlilik getirdiğini, tek biçimliliğin ise ölüm demek olduğunu bileceklerdir. Her insanın olduğu kadarınca canlı ve olduğu kadarınca da az makinalaşmış olmasını isteyeceklerdir. Acımasız bir dünyadaki sert alışkanlıkların yok edeceği her şeyi korumak isteyeceklerdir bunlar. Kısacası, diğer insanlarla olan ilişkilerini derin bir saygı güdüsü esinleyecektir.

Kişiler için istediklerimiz apaçık ortadadır artık: Mülkiyet güdüsünü bastıran ve kendi içine alan güçlü yaratıcı güdüler, başkalarına saygı ve kendi içimizdeki temel yaratıcı güdüye saygı.

İyi bir yaşam için belirli bir kendine saygı, ya da bir ulusal gurur gereklidir. İnsan bir bütün olarak kalmak isterse, o iç yenilgi duygusuna sahip olmamalı, fakat kendi içindeki en iyi ile birlikte (iç ve dış engellerle ne kadar çok karşılaşırsa karşılaşsın) yaşayabilecek cesaret, umut ve özlemi içinde duyabilmelidir. İnsan, kendi elinde olduğu sürece, eğer hayatında şu üç şeye sahipse en iyi olanaklarını gerçekleştirebilecektir: Mülkiyetten çok daha yaratıcı olan güdüler, başkalarına duyulan saygı ve kendi içindeki temel güdüye gösterilen saygı.

Bunun böyle olması gibi, siyasal ve toplumsal kuruluşlar da, kişilere yaptıkları iyilik ve kötülüklerle yargılanırlar. Mülkiyetten daha çok mu yaratıcılığı teşvik etmektedirler? İnsanlar arasında bir saygı ruhu yaratmakta mıdırlar? Kendine saygıyı korumakta mıdırlar?

İçinde yaşadığımız kurumlar, bu açıdan bakıldıklarında, olmaları gerekenden çok uzaktırlar henüz.

Kurumların ve özellikle ekonomik düzenlerin. erkek olsun kadın olsun, insanların karakterlerini oluşturmada büyük etkileri vardır. Serüven ve umut, ya da çekingenlik ve güvenlik aranmasını teşvik edebilirler. İnsan zihnini büyük olanaklara açabildikleri gibi, onu, karanlık talihsizlik tehlikesi dışında her şeye karşı kapatabilirler. İnsanın mutluluğunu gerek dünyanın genel mülkiyetine yaptıkları katkıya, gerekse de başkaları ile paylaşmadan yalnızca kendisinin sahip olacağı özel malları elde etmeye dayandırabilirler. Çağımızın kapitalizmi, bu iki şıktaki yanlış tercihleri, cesaretli ya da çok talihli olmayan insanların tümüne birden zorlamaktadır.

İnsanın güdüleri, bir oranda kendi doğal tutumları, bir oranda da fırsat ve ortamla yoğurulur. Doğrudan doğruya öğüt vermek insanın güdülerini açıklamalarını engellemekten başka bir iş yapamaz. Bunun sonucunda güdüler bir süre gizlenip kalır ve sonra da değişmiş, ezilmiş ve çarpıtılmış bir biçimde tekrar yüze çıkarlar.

Arzuladığımız güdülerin türlerini öğrendiğimiz zaman bunu yalnızca ortaya koymakla yetinmemeliyiz; güdünün, hayatını istenilen yolda kendiliğinden değiştirmesi için, kurumları yeniden düzenlememiz gerekir.

Günümüz kurumları iki temele dayanmaktadırlar: Mülkiyet ve egemenlik. Bunların ikisi de çok adaletsiz bir biçimde dağılmıştır. İkisi de gerçek dünyada kişinin mutluluğu için çok önemlidir. İkisi de mülkiyete ilişkindir, ama yine de eğer bunlar olmasaydı, herkesin paylaşabileceği malların elde edilebilmesi şimdiki gibi güç olurdu.

Şu anda, mülkiyet olmadan bir insanın özgürlüğü ve katlanılabilecek bir hayatın gerekleri için güvenliği yoktur. Egemenlik olmadan da, insanın, fırsatlardan yararlanma olanağı olmayacaktır. İnsanların yaratıcı güdülerine özgür bir alan tanımak isteniyorsa, insanlar belirli bir güvenlik ölçüsünde sıkıntılı zorunluluklardan kurtarılmalı, hayatlarının yönü konusunda kişisel girişimlerini uygulayacak yeterli bir egemenliğe sahip kılınmalıdırlar.

Malik olanın, olamayana karşı adaletsizliğini temsil eden ve kutlayan bir dünyada; onur, egemenlik ve saygının akıldan çok servete tanındığı bir dünyada; maddi malların sağlanmasında dikkatsiz davranmaların büyük çoğunlukları tam bir sefalete düşüreceği bir dünyada; tam rekabet üzerine kurulu bir dünyada, elbette ki, yaratıcı olan pek az insan, mülkiyete düşkün olan başka insanlardan daha başarılı olabilecektir.

Böyle bir ortamda, doğanın büyük yaratıcılıklar bağışlayarak yarattığı insan bile eninde sonunda rekabet zehrine bulaşır. İnsanlar, bir takım gruplar halinde birleşerek maddi malların sağlanmasında daha çok güç toplamaya çalışırlar. Bu gruba bağlılık, temel açgözlülük güdüsü üzerinde bir yarı ideal tacı biçiminde yerleşir. İşçi Sendikaları da, İşçi Partisi de, diğer partiler ve toplum kesimlerinden daha az arınmış değildir bu kötülükten. Kaldı ki, bunlar daha iyi bir dünya yaratma umuduyla kurulmuşlardır. Ancak yine de, sık sık, maddi malların daha büyük bir payını elde etme amacıyla yollarını şaşırdıkları olur. Bu amaçlarının adalet ile uyumlu olduğunu inkâr olanaksızdır. Ancak yarının galiplerinin öteki günün zalimleri olmamaları isteniyorsa daha büyük ve daha yapıcı bir siyasal ideal gereklidir. Bir reform hareketinin esin kaynağı ve sonucu, gereksiz birtakım sınırlamalar ve düzenlemeler değil, özgürlük ve cömert bir ruh olmalıdır.

Şimdiki ekonomik düzen, girişim yeteneği çok zengin olan bir avuç insanın elinde toplanmıştır. Kapitalist olmayanlar, bir meslek ya da iş yolu seçtikten sonra, artık hemen hemen her zaman bir daha başka bir seçim hakkına sahip değillerdir. Bunlar, mekanizmayı işleten gücün bir bölümü değil, ancak makinanın pasif bir parçasıdırlar. Siyasal demokrasinin varlığına rağmen, hâlâ bir kapitalistle hayatını kazanmak zorunda olan bir insanın, kendi yönünü seçme yetkisi arasında şaşılacak derecede büyük bir fark vardır. İktisadi işler insanların hayatlarına çoğunlukla siyasal sorunlardan daha yakın olarak girerler. Sermayesi olmayan bir insan kendisini genellikle, örneğin bir fabrika gibi büyük bir örgüte satmaktadır. Bu örgütün yönetiminde bir sesi, politikasında sendikasının kendisine sağladığından başka bir özgürlüğü yoktur. Sendikanın önemsiz saydığı bir özgürlüğü arzuladığı takdirde kudretsiz kalacaktır. Bu durum karşısında ya boyun eğmeli ya da açlıktan ölmelidir.

Meslek sahibi olanların da başlarına gelen bundan farklı değildir. Gazetecilerin çoğu siyasetlerini beğenmedikleri gazetelere yazı yazmaktadırlar. Ancak zengin biri gazete sahibi olabilir. Zengin olmayanların görüş noktalarına uyan ya da yararlarına olan şeyler gazetelere ancak bir rastlantı sonucu girebilir.

Ülkenin en iyi çalışan beyinlerinin büyük bir kısmı Devlet hizmetindedir. Burada çalışmanın bir koşulu da, memurlardan saklanamayacak kötülükler karşısında, bunların seslerini çıkarmamalarıdır.

Görüşleri cemaatinin hoşuna gitmiyorsa, yerleşmiş kurallara uymayan bir rahip işinden olur. Kamu oyunun bütün girinti ve çıkıntılarını paylaşamayacak ya da izleyemeyecek kadar esnek ve budala değilse, bir milletvekili sandalyesini kaybedebilir. Her hayat yolunda, ekonomik örgütler giderek büyüyüp katılaştıkça, düşünce bağımsızlığı da başarısızlıkla cezalandırılır.

İnsanların giderek uysal, giderek her şeye rıza gösteren ve kendileri için düşünme hakkını terke hazır bir durumda olmaları şaşırtıcı bir şey midir? Ama işte bu yollarla bir uygarlık, bir Bizans uyuşukluğuna düşebilir.

Yoksulluk korkusu, özgür yaratıcı hayatın içinde gelişebileceği bir etken değildir. Değildir ama, yine de çoğu emekçilerin günlük çalışmalarının başlıca etkenidir bu. Bir kimsenin gerektiğinden daha çok servet ve yetkiye sahip olması umudu da (ki bu zenginlerin yukardakine karşılık olan etkenidir), sonuçları açısından aynı derecede kötüdür. Bu durum, insanların zihinlerini adalete kapatmalarına zorlar, toplumsal sorunlar üzerinde dürüst düşünmekten alakoyar. Bu arada da, yüreklerinin ta derinlerinde zevklerinin başkalarının yoksulluğu pahasına satın alındığını düşünerek rahatsızlık duyarlar. İşte bunun için yoksulluğun da, servetin de adaletsizliği olanaksız kılınmalıdır.

İşte ancak o zaman, çoğunluğun hayatından büyük bir korku kalkacak ve azınlığın hayatında da umut daha iyi bir biçim alacaktır,

Fakat güvenlik ve özgürlük, iyi siyasal kurumlar için olumsuz koşullardır. Bunlar kazanıldığı zaman, bir de olumlu koşula ihtiyacımız olacaktır: Yaratıcı kuvvetin teşvik edilmesi.

Tek başına güvenlilik, kendini beğenmiş ve donmuş bir toplum yaratır. Hayatın serüven ve ilgisini canlı tutmak, hareketi sürekli olarak daha iyi, daha yeni şeylere sürüklemek için tamamlayıcı olarak yaratıcılığa ihtiyaç vardır. İnsanlık kurumlan için son bir hedef olamaz: En iyi hedef daha iyilere doğru ilerlemeyi teşvik edendir. Çaba ve değişiklik olmadan insan hayatı iyi kalamaz.

Bizim arzuladığımız tamamlanmamış bir ütopya değil, hayalin ve umudun canlı ve hareketli olduğu bir dünyadır.

Cennetlerinin hiçbir şeyin yapılmadığı ya da değiştirilmediği yerler olması karşısında insanların çok çalışmaktan dolayı çektikleri yorgunluk gerçekten acıdır. Yorgunluk, mutluluk için yalnız dinlenmenin yeterli olduğu hayâlini yaratır. Ancak insanlar bir süre dinlendikten sonra, sıkıntıları onları yeniden bir takım faaliyetlere zorlar. Bu nedenle de, mutlu bir hayat için faaliyet olmalıdır. Bu, aynı zamanda yararlı bir hayat olacaksa, bu faaliyet olabildiği kadar yaratıcı olmalı, yağmacı ya da savunucu olarak kalmamalıdır. Ancak yaratıcı faaliyet, hayâl gücünü ve özgünlüğü gerekli kılar. Bunlar ise status quo’yu baltalayıcıdırlar. Şimdi iktidarda bulunanlar, status quo’nun değiştirilmesinden korkarlar. Haksız üstünlüklerinin ellerinden alınacağını bilirler.

Kurulu düzenden çıkarları olanlar, insanın diğer toplu halde yaşayan hayvanlarla paylaştığı rahatlık güdüsüne ek olarak, özgünlüğü cezalandıran ve zihni, ilkokul çağından ölüme kadar aç bırakan bir düzen kurmuşlardır. Çocukların başkalarının düşünce ve duygularına körükörüne uymamaları ve kendi başlarına düşünüp duymaları için, eğitimi yöneten ruhun bütünüyle birden değiştirilmesi gereklidir. Girişim gücünü yaratan, olaydan sonra verilecek ödüller değil, belirli bir düşünce havasıdır. Böyle bir havanın varolduğu çağlar olmuştur: Eski Yunan ve Elizabeth İngiltere’si örnekleri gibi. Ancak günümüzde, büyük makine tipli örgütlerin baskıcılığı, kişiliği ve düşünce özgürlüğünü öldürmekte, insanları gittikçe daha tek tip, tek örnek olmaya zorlamaktadır.

Geniş örgütler çağdaş hayatın vazgeçilmez unsurları olup bunların kaldırılmalarını istemek yararsızdır. Bunların kişiliğin korunmasını güçleştirdikleri doğru da olsa, gereken şey, bunları kişisel girişim gücü bakımından en geniş bir alan haline dönüştürebilmektir.

Bu yolda atılacak en önemli bir adım örgüt yönetimlerinin demokratik yapıya kavuşması olacaktır. Fakat yönetimimiz hâlâ bürokratik, ekonomik örgütlerimiz de ya monarşik ya da oligarşiktir. Her bir ortaklık, kendi kendini o yere atamış az sayıda kimse tarafından yönetilmektedir. Bir işte çalışan insanlar o işin yönetimini ele almadıkça gerçek özgürlük ya da demokrasi söz konusu olamaz.

Özgürlüğü arttıracak başka bir adım da, ister coğrafi ister ekonomik, ister de dinsel mezhepler gibi olsun, aynı insanca bağa sahip gruplara kendi kendini yönetme konusunda tanınacak olan genişliktir. Çağdaş Devlet öylesine büyük, mekanizması o kadar az anlaşılan bir şeydir ki, oy hakkı olmasına rağmen bir insan kendini bu örgütün siyasetini belirleyen gücün etken bir parçası olarak göremez. Çok güçlü bir grupla birlikte hareket edilen anlar dışında kendisini iktidarsız görür. Hükümet, hava gibi katlanılması gereken uzak ve kişiliksiz bir durum halini alır.

Oysa küçük kuramlarda bir pay sahibi olan insan, Eski Yunan ya da Orta Çağ İtalyası’nda vatandaşlara ait olan kişişel fırsat ve sorumluluk duygusunun bir bölümünü elinde tutabilir.

Bir grup insanın güçlü bir topluluk bilinci varsa —örneğin bir millete, bir ticaret ortaklığına ya da dinsel bir örgüte bağlı insanlar gibi— özgürlük, bu grubun dış dünya için önemli olmayan konularda kendi kendisine karar vermesini sağlar. Ulusal bağımsızlığın evrensel olarak istenme, sinin temelinde bu vardır. Fakat uluslar, iç işleri için kendi kendilerini yönetmeye sahip olmaları gereken tek grup değillerdir. Uluslar da, diğer gruplar gibi, yabancı ülkeler için eşit önemde olan işlerde tam bir hareket özgürlüğüne sahip olmamalılardır.

Özgürlük kendi kendini yönetmeyi öngörür, fakat başkalarının işlerine karışmayı asla!

En yüksek özgürlük derecesi  hiçbir zaman anarşi ile elde edilen değildir. Özgürlüğü hükümet ile bağdaştırmak güç bir sorundur. Ancak hangi siyasal kuram olursa olsun, karşılaşılması gereken bir konudur bu.

Yönetimin ruhu, yetkiyi elinde tutanların, arzuladıkları sonuçları almak için yasalar çerçevesinde zor kullanılmasında yatmaktadır. Bir kişiye ya da bir gruba zorla boyun eğdirmek her zaman için zararlıdır. Ancak hükümet olmasaydı, insanların birbirleri ile olan ilişkilerinde böyle bir zorlama ortadan kalkmayacaktı. Aksine, bu yağmacı güdüye sahip olanların kuvvet gösterilerine yol açacak ve karşılığında ya kölelik doğacak ya da güdüleri daha az güçlü kimselerin bu zorlamaya karşı koyabilmek için sürekli olarak hazır durumda bulunmaları gerekecekti.

Uluslararası bir hükümet olmadığı için, şu anda, uluslararası ilişkilerde bu durumu görmekteyiz. Devletlerarasındaki anarşi, bizi dünyanın kötülüklerini ortadan kaldırmak için anarşizmin yeterli bir çare olmadığına inandırmalıdır.

Hükümet tarafından kuvvet kullanılmasının belki de tek bir amacı olabilir: Dünyada varolan bütün zorlamaların sayısını azaltmak. Örneğin, adam öldürmenin yasalarca yasaklanması dünyadaki şiddet eylemlerini azaltır. Hiç kimse ana babanın çocuklarına kötü davranmak konusunda sınırsız bir özgürlüğe sahip olmasını istemez. Bir kısım insanlar diğerlerine kötülük yapmak istedikleri sürece tam bir özgürlükten söz edilemez. Çünkü ya kötülük yapma arzusu bastırılmalı, ya da kurbanlar acı çekmeye bırakılmalıdır. İşte bu nedenle, kişilerin ve toplumların kendiişleri konusunda sonsuz özgürlükleri olması gereği yanında, diğerleri ile olan ilişkilerinde asla tam bir özgürlükleri olmamalıdır. Kuvvetliye zayıfı ezmesi için özgürlük tanımak, dünyada en geniş bir özgürlüğü tanıma yolu değildir.

İşte laissez faire [hükümetin sanayi ve ticaret işlerine müdahale etmemesi prensibi. ] iktisatçılarının savundukları özgürlüğe karşı sosyalist başkaldırmanın temeli budur.

Demokrasi, hükümetlerin özgürlüğe müdahelesini mümkün olduğu kadar azaltan bir yoldur. Toplum, her ikisinin de dediğinin olmayacağı iki gruba ayrılmışsa, demokrasi, kuramsal bakımdan bunların çoğunlukta olanının istediğinin olmasını öngörür. Fakat beraberinde büyük bir hak intikalini de getirmiyorsa, demokrasi hiç de yeterli bir yol değildir. Tek örneklilik sevgisi, yalnızca işe karışma zevki ya da çeşitli zevk ve huylardan nefret, genellikle bir çoğunluğun, kendisini gerçekten ilgilendirmeyen konularda azınlığı yönetmesi sonucunu doğurur. Biz hiçbirimiz, İngiltere’nin iç işlerinin bir Dünya Parlamentosu tarafından çözümlenmesini istemeyiz. Ancak buna karşılık, böyle bir kuruluşun şimdi varolan herhangi bir hükümet aracından çok daha iyi düzenleyeceği konular da yok değildir.

Hükümetin var olduğu yerlerde, insan ilişkilerinde, yasalara dayanan kuvvetin kullanılması kuramı çok açık ve seçiktir. Kuvvet, başkalarına zor kullanmaya kalkan kimselere karşı ya da azınlığın çoğunluğun hareketlerine karşı olduğu ve ortak bir karar gerektiği durumlarda, yasalara boyun eğmeyen kimselere karşı kullanılmalıdır. Bunlar, zor kullanmanın yasalara uygun yolları olarak görülmektedir.

Uluslararası bir hükümet var olsaydı, uluslararası işlerde de bu durumları, yine bunlar meydana getirecekti. Böyle bir hükümetin yokluğunda yasalara uygun zor kullanma sorunu başka bir konu olup, şimdi bununla ilgilenmemekteyiz.

Bir hükümetin zor kullanabilmesi için iktidara sahip olması gerekir. Bunu, sırası gelince, yasalara dayanarak kullanabilirse de, yine de reformcuların amaçları, gerçek zorlama gereğini azaltacak örgütler kurmaktır. Örneğin, pek çoğumuz hırsızlık yapmaktan kaçınırız. Bu, hırsızlığın yasalara aykırı olduğundan değil, hırsızlık yapmak için içimizde bir arzu bulunmamasındandır. İnsanlar mülkiyete sahip olmaktan çok yaratıcı olarak yaşamayı öğrendikçe, duyguları onları, başkalarının zıddına gitmekten ya da onların özgürlüklerine müdahaleden alıkoyacaktır.

İnsanları ya da örgütleri tartışmaya sürükleyen bütün çıkar çatışmaları bir düş ürünüdür. İnsanlar çatışmanın temeli olan özel mülkiyet yerine, herkesin paylaşabileceği bir düzene yönelebilseler, bu daha açık ve seçik olarak görülebilecektir.

İnsanlar yaratıcı olarak yaşadıkları sürece başkalarına zor kullanarak müdahaleleri de azalır. Şimdi ortak eylemin vazgeçilemez olduğu sanılan pek çok durum kişisel kararlara bırakılabilir o zaman. Eski zamanlarda, bir ülkenin bütün vatandaşlarının hep aynı dine bağlı olmalarının kesinlikle gerekli olduğu sanılıyordu. Oysa artık böyle bir gerekliliğin bulunmadığını biliyoruz. İnsanlar güdülerinde daha hoşgörülü olsalar, şimdi üzerinde direnilen pek çok tek örnekliliğin yararsız ve hatta aksine, zararlı oldukları kolayca görülebilir.

İyi siyasal kurumlar, zor kullanma ve egemenlik güdüsünü iki yoldan zayıflatırlar: Birincisi, yaratıcı güdülerin fırsatlarını çoğaltarak ve bu güdüleri kuvvetlendirecek eğitimi biçimleyerek; İkincisi de, mülkiyet güdülerinin kaynaklarını azaltarak.

Siyasal alanda olsun, ekonomik alanda olsun iktidarın resmi kişilerin ve sanayi önderlerinin elinde toplanması yerine yayılması, zorbalık arzusunun doğurduğu emretme huylarını elde etme fırsatlarını azaltır.

Hem bölgeler hem de örgütler bakımından otonomi, hükümetlere, başka insanların sorunları konusunda, çok daha az bir karışma fırsatı tanır. Kapitalizm ve ücret düzeninin de kaldırılması, bütün özgürlük hayatını boğan o iki tutkuyu, korku ve açgözlülüğü ortadan kaldıracaktır.

Çektiğimiz sıkıntıların bütünüyle gereksiz olduğunu, ortak bir çabayla bunların birkaç yıl içinde yok edilebileceğini pek az insan anlayabilmektedir. Uygar ülkeler halklarının çoğunluğu isteyecek olsa, yirmi yıl içinde bütün yoksulluğu, dünyadaki cehaletin yarısını, nüfusumuzun onda dokuzunu ezen iktisadi köleliği kaldırır, dünyayı güzellik ve neşeyle doldururduk.

Bunun elde edilememesinin nedeni, insanların duygusuz, hayâl gücünün kısır ve her zaman olanın, olması gereken olduğunun sanılmasıdır.

Oysa iyi niyet, bol gönüllülük ve akıl ile bütün bu değişiklikler elde edilebilir.

Sh: 9-32

 

Kaynak: BERTRAHD RUSSELL, SİYASAL İDEALLER, [Political Ideals. New York: The Century Co. 1917. ] Türkçesi: Mehmet HARMANCI, Köprü yay, Ağustos, 1974, İstanbul

 

RUH NEDİR? /BERTRAND RUSSEL


 Türkçesi: Mete ERGİN

Bilimde son ilerlemelerin en acı yanı, bu ilerlemelerin her birinin bize, sandığımızdan daha az şey bildiğimizi öğretmesidir. Benim gençliğimde, insanın ruhtan ve bedenden meydana geldiğini; bedenin uzay ve zamanda, ama ruhun sadece zamanda bulunduğunu hepimiz bilirdik, ya da bildiğimizi sanırdık. Ölümden sonra ruhun yaşayıp yaşamadığı konusunda fikir ayrılıkları bulunabilirdi, ama ruhun varlığı tartışma götürmez bir gerçek sayılırdı. Bedene gelince, sıradan insanlar bedenin varlığını apaçıklığı kendinde bulunan bir gerçek sayarlar; bilim adamları da böyle düşünürdü, ama filozoflar bedenin varlığını şu ya da bu modaya göre çözümlemek, onu çoğunlukla bedenin sahibi olan adamın veya o adama dikkat etmiş her hangi birinin zihnindeki fikirler haline indirgemek eğilimindeydiler. Bununla birlikte, filozofları pek ciddiye alan olmadığı için, bilim oldukça ortodoks bilim adamlarının elinde bile, hiç rahatı bozulmadan maddeci kaldı.

Eskiden herşeyi böyle güzel güzel basite indirgeyiveren anlayış bugün kalmamıştır: fizik uzmanları bize kesinlikle, madde diye bir şey olmadığını, fizyologlar ise aynı kesinlikle, zihin diye bir şey bulunmadığını söylüyorlar. Bu, eşi benzeri görülmemiş bir olaydır. Şimdiye kadar kim bir kunduracının çıkıp da kundura diye bir şey bulunmadığını, ya da bir terzinin çıkıp da bütün insanların gerçekte çırılçıplak olduklarını iddia ettiğini duymuştur? Ama eğer böyle bir iddiada bulunan çıksaydı bile, bu iddia, fizik uzmanlarıyla bazı fizyologların ileri sürmekte bulundukları iddialardan daha acayip kaçmazdı. Önce fizyologları ele alacak olursak, bunların bir kısmı, bize zihin faaliyeti olduğunu iddiaya kalkışmaktadırlar. Ancak, zihin faaliyetlerini fiziksel faaliyetlere indirgemede çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır. Bu zorlukların yenilebilir ya da yenilemez olduklarını henüz kesinlikle söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Doğrudan doğruya fizik bilimiyle ilgili olarak söyleyebileceğimiz şey, şimdiye kadar bedenimiz dediğimiz nesnenin, aslında, hiçbir fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen incelikle işlenmiş bilimsel bir yapı olduğudur. Böylece modern, sözde maddeci, kendini tuhaf bir durum içinde bulmaktadır, zira sözde maddeci zihin faaliyetlerini bir dereceye kadar başarıyla beden faaliyetleri haline indirgeyebildiği halde, bedenin kendisinin zihin tarafından icat edilmiş kullanışlı bir kavram olduğu gerçeğini tevil edememektedir. Böylece, bir kısır döngü içinde dolaşıp durduğumuzu görüyoruz: zihin, bedenin bir türümüdür, beden ise zihnin bir icadıdır. Bunun doğru olamayacağı apaçıktır, dolayısıyla ne zihin, ne de beden olan, ama her ikisinin de kendisinden çıkabileceği başka bir şey aramamız gerekiyor.

Bedenden başlayalım. Sıradan adam, maddî nesnelerin mutlaka var olduğunu, zira bunların varlığını beş duyumuzun apaçık ortaya koyduğunu düşünür. Başka her şeyin varlığından kuşku duyabilse bile, insanın kafasını toslayabileceği herhangi bir şeyin gerçek olması gerekmektedir; bu, sıradan adamın metafiziğidir. Buraya kadar her şey güzel, ne var ki, bu noktada fizikçi ortaya çıkar ve insanın hiçbir şeye toslamadığını gösterir: kafanızı taştan bir duvara çarptığınız zaman bile, aslında duvara dokunmazsınız. Siz bir şeye dokunduğunuzu sandığınız zaman, bedeninizin çarptığınızı sandığınız bölümünü meydana getiren bazı elektron ve protonları, dokunduğunuzu sandığınız cismin bazı elektron ve protonları tarafından çekilir, ya da itilir, ama fiilî bir temas yoktur. Başka elektron ve protonlara yaklaşmaktan dolayı bedeninizdeki elektron ve protonlar rahatsız olur ve bu rahatsızlığı sinirler yoluyla beyne iletirler; beyinde meydana gelen etki, dokunma duygunuz için gerekli olan etkidir ve uygun deneylerle bu duygu aldatıcı kılınabilir. Halbuki elektronlarla protonlar ise sadece kabataslak bir ilk yaklaşmadan (takarrüp) ayrı ayrı, çeşit çeşit cinsten olayların istatistikî ihtimallerini ya da dalga sıralarını deste haline getirme yolundan ibarettir. Böylece madde, zihni dövmek için kullanılacak elverişli bir değnek olamayacak kadar hayalî bir nitelik almış bulunuyor. Evvelce göze o derece su götürmez bir gerçek olarak görünen hareket halindeki maddenin, fiziğin ihtiyaçlarına cevap vermekte tamamıyla elverişsiz bir kavram olduğu ortaya çıkıyor.

Bununla birlikte modern bilim ruh ya da maddenin varolduğuna dair herhangi bir işaret vermiyor; gerçekten de buna inanmamak için varolan nedenler, maddeye inanmamak için varolan nedenlerin hemen hemen aynıdır. Madde ile zihni, tahtı ele geçirmek için savaşan arslan ile masal ejderhasına benzetmek mümkündür; savaşın sonu ikisinden birinin zaferini değil, her ikisinin de hanedan armaları alanında yapılmış birer keşiften ibaret olduğunu ortaya koymuştur. Dünya uzun zaman dayanabilen nesnelerden değil, olaylardan meydana gelmiştir ve değişen özelliklere sahiptir. Olaylar, aralarındaki nedensel ilişkilere göre gruplar halinde toplanabilir. Eğer nedensel ilişkiler bir sınıftansa, bunların sonucu olan olaylar grubuna fiziksel bir nesne denebilir, eğer nedensel ilişkiler başka bir sınıftansa, bunların sonucu olan gruba da zihin denebilir. Bir insanın kafası içinde geçen her olay, her iki gruba da aittir; olay, bir cins gruba ait olarak düşünüldüğü zaman o adamın beyninin meydana getiricilerindendir; başka cinsten bir gruba ait olarak düşünüldüğü zaman da, zihninin meydana getiricilerinden.

Bundan dolayı gerek madde, gerek zillin, sadece olayları örgütlemek için elverişli birer yoldan barettir. Zihnin ya da maddenin bir parçasının ölümsüz olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Güneşin, dakikada milyonlarca ton madde kaybetmekte olduğu kabul ediliyor. Zihnin en temelli belirgin özelliği bellektir, ancak belirli bir kişiyle ilgili belleğin, o kişinin ölümünden sonra da canlı kalacağını varsaymak için bir neden yoktur. Aslında, bunun tam tersini düşünmek için her türlü neden vardır, zira bellek açıkça, belirli bir beyin yapısıyla bağıntılıdır ve yapı ölümle birlikte çürüdüğüne göre, bu çürümeyle belleğin de varolmaktan çıkacağını kabul etmek gerektir. Her ne kadar metafizikal maddecilik doğru kabul edilemezse de, maddeciler haklı olsaydı dünyamız ne olurdu ise, duygusal bakımdan dünyamız hemen hemen yine odur. Öyle sanıyorum ki, maddecilerin karşısında olanlar öteden beri iki istekten hareket etmişlerdir: birincisi, zihnin ölümsüz olduğunu ispat etmek, İkincisi de nihaî gücün fiziksel değil de zihinsel olduğunu ispatlamak. Her iki bakımdan da, ben, maddecilerin haklı oldukları inancındayım. Gerçi isteklerimiz, dünya yüzünde büyük bir güce sahiptir; eğer insanlar dünya üzerindeki karalan, yiyecek ve servet çıkarmakta kullanmasalardı, bu gezegnin üstündeki karaların büyük bir bölümünün görünüşü bambaşka olurdu. Ne var ki, gücümüz son derece sınırlıdır. Şimdilik güneşe, aya, hattâ dünyanın iç taraflarına ulaşamıyoruz ve gücümüzün ulaşamadığı bölgelerde olan şeylerin zihinsel nedenleri bulunduğunu varsaymak için en ufak bir neden yoktur. Meseleyi daha basitleştirirsek, yani dünyanın yüzü hariç, her olan şeyin, birisi olmasını istediği için olduğunu varsayamayız. Yeryüzündeki gücümüz tamamıyla, dünyanın güneşten aldığı enerjiye bağımlı bulunduğuna göre de, biz ister istemez güneşe bağımlı durumdayız; güneş soğuyacak olursa isteklerimizin hiçbirini gerçekleştiremeyiz. Hiç kuşkusuz, bilimin gelecekte gerçekleştirebileceği şeyler konusunda dogmatizme kaçmak ukalâlık olur. İnsan varlığını, şimdi bize mümkün görünenden çok daha fazla uzatmayı öğrenebiliriz, ama modern fizik biliminde, özellikle de termodinamiğin ikinci yasasında eğer bir parçacık gerçek varsa, insan ırkının sonsuza dek sürüp gideceği umudunu besleyemeyiz. Bazıları bu sonucu iç sıkıcı bulabilirler, ama eğer kendi kendimize karşı dürüst isek, bundan milyonlarca yıl sonra olacak şeyin, duygusal yönden bizim için şimdi ve burada pek de fazla bir şey ifade etmeyeceğini kabul etmemiz gerektir. Bilim, kosmos üzerindeki iddialarımızı azaltmakla birlikte, öte yandan da yeryüzündeki rahatımızı büyük çapta artırmaktadır. Teologların bilimden dehşet duymalarına rağmen, genellikle bilimin hoşgörüyle karşılanması işte bundandır.

Sh: 196-200

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

-

 

 

MODERN CİNSTEŞLİK/ BERTRAND RUSSEL


 Türkçesi: Mete ERGİN

 [1930’da yazılmıştır.] Amerika’da dolaşan AvrupalI gezgin —hiç değilse kendimden pay biçebilirim — iki tuhaflık karşısında şaşırır : birincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin her tarafında (eski Güney hariç) dikkati çeken aşırı derecedeki düşünüş benzerliği, İkincisi de, oranın cinsi kendine özgü bir yer ve başka her taraftan farklı olduğunu ispatlamak için her yerde görülen şiddetli arzu. Bu tuhaflıklardan İkincisinin nedeni hiç kuşkusuz, birinci tuhaflıktır. Her yerde, yerel bir gurur nedenine sahip olma arzusu vardır, dolayısıyla da her yer, coğrafya, tarih ya da gelenek yönünden seçkin neyi varsa ona çok büyük değer verir. Gerçekte var olan bir örneklik ne kadar büyük olursa, bu bir örnekliği yumuşatacak ayrılıkların peşinde koşmaya Amerikan insanı o derece hevesli görünmektedir. Gerçekte eski Güney, Amerika’nın geri kalan taraflarından çok ayrıdır, o kadar ayrıdır ki, insan kendini adeta başka ülkede sanır. Eski Güney tarımsaldır, aristokratiktir ve geçmişe dönüktür, buna karşılık Amerika’nın öbür bölgeleri endüstriyel, demokratik ve ileriye dönüktür. Eski Güney dışındaki Amerika endüstriyeldir derken, tamamıyla tarımla uğraşılan bölgeleri bile bu kavram içinde düşünüyorum, zira Amerika’da tarımla uğraşan insanların bile düşünüş biçimi endüstriyeldir. Amerikalı tarımcı pek çok modern makina kullanır; demiryolu ve telefonla sıkı sıkıya bağlıdır; ürünlerinin gönderildiği uzak pazarlarla çok ilgilenir; aslında o, herhangi başka bir işte de görebileceğiniz bir kapitalisttir. Avrupa ve Asya’da bilinen köylü tipini Amerikalı hiç bilmez. Bu, Amerika için eşsiz bir nimettir ve belki de Amerika’nın eski Dünya’ya olan üstünlüklerinin en önemlisidir, zira köylü her yerde zalim, açgözlü, tutucu ve yetersizdir. Ben Sicilya’ da da portakal bahçeleri gördüm, Kaliforniya’da da; aradaki zıtlık aşağı yukarı iki bin yıllık bir zaman bölümünü temsil etmektedir. Sicilya’daki portakal bahçeleri trenlerden, gemilerden uzaktır; orada ağaçlar yaşlı, budaklı ve güzeldir; orada kullanılan yöntemler klâsik antikiteden kalmadır. Orada Romalı kölelerle Arap istilâcıların cahil ve yarı vahşi soyu yaşar; bu insanlar noksanlarını, hayvanları kullanışlarındaki zalimlikleriyle kapatırlar. İnsana sürekli olarak Teokritos’u ya da Hesperides’in Bahçesi efsanesini hatırlatan içgüdüsel bir güzellik anlayışı orada törel alçalış ve iktisadi yeteneksizlikle atbaşı gider. Kaliforniya’daki bir portakal bahçesinde ise Hesperides’ in Bahçesi çok uzaklarda kalır. Burada, son derece bakımlı, birbirinden eşit uzaklıklarla dikilmiş bütün ağaçlar birbirinin tıpatıp aynıdır. Gerçi portakalların hepsi aynı irilikte değildir, ama hassas makinalar bunları iriliklerine göre öyle ayırır ki, aynı kutuya giren bütün portakallar tıpatıp aynı olur. Bu portakallar, uygun noktalarda kendilerine uygun makinalar tarafından uygun işlemler uygulanarak, uygun bir frigorifik kamyona girinceye kadar oradan oraya dolaşır, sonunda da uygun pazara gider. Makinalar bu portakalların üzerine, ‘Güneş öpmüş’ damgasını basarlar, ama bu portakalların üretilmesinde güneşin öpüşü dışında doğanın başkaca bir rolü bulunduğunu hatırlatacak hiçbir şey yoktur. İklim bile yapaydır, zira don olacağı zaman portakal bahçesi baştan başa dumandan bir örtü altına alınarak yapay olarak sıcak tutulur. Bu tip tarımla uğraşan kişiler, eski zamanlardaki çiftçilerin aksine kendilerini doğa güçlerinin sabırlı uşakları gibi hissetmezler; onlar kendilerini, doğa güçlerinin efendileri hissederler. Bundan dolayı Amerika’da endüstricilerle tarımcılar arasında, Eski Dünya’daki gibi bir düşünüş ve anlayış farkı yoktur. Amerika’da çevrenin önemli bölümünü insan meydana getirir; buna oranla, insan dışındaki bölüm hemen hemen hiçtir. Güney Kaliforniya’da bulunduğum sırada bana sık sık, iklimin bura insanlarını uyuşuk hale getirdiğini söyleyip durdular, ama itiraf ederim ki, buna dair en ufak bir delil görmedim ben. Her ne kadar Kaliforniya ile Minneapolis ya da Winnipeg arasında iklim, manzara ve doğal koşullar bakımından dağlar kadar fark varsa da, Kaliforniyalılar da bana tıpkı Minneapolisliler ya da Winnipegliler gibi göründü, insan bir Norveçli ile bir Sicilyalı arasındaki farkı düşünüp de bu farkı (mesela) Kuzey Dakotalı bir adamla Güney Kaliforniyalı bir adam arasındaki farksızlıkla ölçüştürdüğü zaman insanoğlunun içinde bulunduğu fiziksel ortamın kölesi olacağına o ortamın efendisi oluşunun yine insanoğlunun işlerinde meydana getirdiği muazzam devrimi algılıyor. Norveç’in de, Sicilya’nın da çok eski zamanlardan kalma gelenekleri vardır; her iki ülkede de, insanların iklime gösterdikleri tepkileri yansıtan Hıristiyanlık — öncesi dinler vardı ve Hıristiyanlık geldiği zaman bu iki ülkede ister istemez birbirinden çok başka biçimler aldı. Norveçliler buzdan ve kardan korkarlardı; Sicilyalıların korkuları ise lavlardan ve depremlerden idi. Cehennem güney ülkelerinde icat edilmişti; eğer Norveç’te icat edilmiş olsaydı, bu cehennem soğuk olurdu. Halbuki Kuzey Dakota’da da, Güney Kaliforniya’da da Cehennem bir iklim koşulu değildir : her iki yerde de Cehennem, piyasadaki para darlığıdır. Modern hayatta iklimin önemsizliğini göstermeye bu yeter.

Amerika insan yapısı bir dünyadır; daha da önemlisi, Amerika, insanların makinalarla yaptıkları bir dünyadır. Bunu söylerken sadece fiziksel çevreyi değil, aynı zamanda ve en aşağı fiziksel çevre kadar düşünceleri, duyguları da hesaba katıyorum. Heyecan verici bir cinayeti düşününüz: gerçi cinayeti işleyenin kullandığı yöntem çok ilkel olabilir, ama o cinayeti işleyenin bunu nasıl yaptığıyla ilgili haberi yayanlar, bu yayma işini fennin en son yeniliklerinden, olanaklarından yararlanarak yaparlar. Yalnız büyük şehirlerde değil, aynı zamanda en ıssız çiftliklerde, dağ başlarındaki madenci kamplarını da bile radyo en son haberlerin hepsini yayar, bu yüzden de falan ya da filan gün bütün ülke yüzeyindeki her evdeki konuşma konuları aynıdır. Bir trenle Kaliforniya ovalarını geçerken bir sabun reklamının hoparlörden yükselen gürültüsünü duymamaya çalışıyordum; o sırada yaşlı bir çiftçi güleç bir yüzle yanıma yaklaşarak, ‘Bu zamanda nereye gidersen git, uygarlıktan yakanı kurtaramazsın’, dedi. Heyhat! Ne kadar doğru! Virginia Woolf’u okumaya çalışıyordum ama sabun reklamı galip geldi ve günümü yedi.

Hayatın fiziksel aparatında bir örneklik pek vahim bir mesele olmayabilir, ama düşünce ve fikir meselelerinde bir örneklik çok daha tehlikelidir. Bununla birlikte, düşünce ve fikir bir örnekliği, modern icatların hemen hemen kaçınılmaz bir sonucudur. Üretim, birleşmiş ve büyük ölçüde olduğu zaman, ufak ünitelere bölünmüş durumdakinden daha ucuzdur. Bu kural toplu iğne üretimi için ne derece geçerliyse, fikir üretiminde de aynı derece de geçerlidir. Bu cihazdan gittikçe daha çok yararlanıldığı için, ilk okullardaki öğretim de ister istemez gitgide daha çok Standart hale getirilmek zorunda kalıyor. Öyle sanıyorum ki, gerek sinemanın, gerek radyonun yakın gelecekte okul eğitiminde oynadığı rolün hızla artacağı düşünülebilir. Bu demektir ki, dersler bir merkezde hazırlanacak ve bu merkezde hazırlanan malzemelerin kullanıldığı bütün okullarda tamamıyla aynı olacaktır. Bana söylediklerine göre, bazı Kiliseler, az eğitim görmüş bütün papazlarına her hafta bir vaaz örneği yolluyorlarmış; eh, eğer doğanın bilinen yasaları bu papazlar için de geçerliyse, bunların, kendilerini vaaz kaleme alma derdinden kurtaran bu vaaz örneği için müteşekkir kaldıklarına hiç kuşku yoktur. Bu model vaaz, pek tabii, günün en can alıcı konularına eğilmekte ve bir ucundan öteki ucuna kadar bütün ülkede belirli bir yığın heyecanı yaratmayı hedef tutmaktadır. Aynı şey daha da fazlasıyla basında olmaktadır; basın her yerde aynı telgraf haberlerini almakta olup, geniş çapta sendikalaşmıştır. Kitaplarımla ilgili eleştirme yazılarının, kaymak tabakadan gazeteler dışında New York’tan San Francisco’ya ve Maine’den Texas’a kelimesi kelimesine birbirinin aynı olduğunu gördüm, yalnız şu farkla ki, kuzey-doğu’dan güney-batı’ya doğru gidildikçe yazıların boyu kısalıyordu.

Modern dünyada bir örnekliği meydana getiren bütün güçler içinde belki de en büyüğü sinemadır, zira sinemanın etkileyiciliği sadece Amerika sınırları içinde kalmayıp, dünyanın dört bir yanma girebilmektedir; gerçi Amerikan sinemasının etkileyiciliği dışında kalan bir ülke vardır ve o ülke Sovyetler Birliği’dir, ama Sovyetler Birliği’nin de kendine göre başka türlü bir örnekliği bulunmaktadır. Geniş anlamda sinema, Orta Doğu’da halkların nelerden hoşlandığı konusunda Hollywood’un fikrini temsil eder. Aşk ve evlilikle ilgili duygularımız hep bu reçeteye göre standartlaştırılmaktadır. Hollywood, gerek zenginlerin zevklerini, gerek zengin olmak için benimsenmesi gereken yöntemleri gösterişiyle, gençlerin gözünde modernliğin son sözünü temsil etmektedir. Öyle sanıyorum ki, sesli sinemalar çok geçmeden evrensel bir dilin benimsenmesine yol açacak ve bu evrensel dil Hollywood dili olacaktır.

Amerika’da bir örneklik sadece az çok cahil kişiler arasında değildir. Aynı şey, bir parçacık daha az da olsa, kültür alanında da görülmektedir. Ülkenin her yanında kitapçı dükkânlarını dolaştım ve her tarafta aynı bestsellerlerin göze batacak biçimle vitrine konduğunu gördüm. Kanımca, Amerikalı kültürlü hanımlar her yıl bir düzine kitap satın almaktadırlar ve her yerde aynı düzine satılmaktadır. Bir yazar için doğrusu hoşa gidecek bir durumdur bu, yeter ki, kitabı o düzinenin içinde bulunsun. Ne var ki, bu durum hiç kuşkusuz Avrupa ile Amerika arasındaki bir farkı ortaya koymaktadır. Avrupa’da çok satışlı birkaç kitap yerine, az satışlı pek çok kitap vardır.

Bir örneklik eğiliminin tamamıyla kötü ya da tamamıyla iyi bir şey olduğu varsayılmamalıdır. Bir örnekliğin birçok avantajları bulunduğu gibi, bir sürü de dezavantajları vardır; bellibaşlı avantajı, hiç kuşkusuz, barış içinde işbirliği yapabilen bir ulus meydana getirmesindedir;, büyük dezavantajı ise, azınlıktakilerin suçlamaları karşısında boynu bükük bir ulus meydana getirmesidir. Bu kusur muhtemelen geçicidir, zira kısa bir süre sonra azınlık diye bir şeyin kalmayacağı düşünülebilir. Pek tabu, bir ömekliğin nasıl elde edildiği büyük bir önem taşır. Mesela, okulların güney İtalya’dan gelen göçmenlere ne yaptığını ele alalım. Bütün tarih boyunca güney İtalyalılar cinayet, soygunculuk ve estetik duyarlıklarıyla ün kazanmışlardır. Ücretsiz Okullar, güney İtalyalıların üçüncü niteliğini, yani estetik duyarlığını yok etme konusunda tam anlamıyla etkili olmakta ve onları bu ölçüde yerli Amerikan nüfusu içinde eritmektedir, ama öbür iki belirgin niteliklerine gelince, anladığım kadarıyla okulların bu konudaki başarıları o kadar etkili olmamaktadır. Bu örnek, bir amaç olarak düşünüldüğü zaman, bir örnekliğin tehlikelerinden birini gösterir : iyi nitelikleri yoketmek, kötü nitelikleri yoketmekten kolaydır, bundan ötürü de bir örneklik, bütün ölçüleri düşürmek suretiyle daha kolay sağlanır. Geniş çapta yabancı nüfus barındıran bir ülkenin, okulları yoluyla, göçmenlerin çocuklarını kendi potası içinde eritmeye çalışmak zorunda olduğu, pek tabii, apaçık bir gerçektir, bundan dolayı da bir dereceye kadar Amerikanlaştırma, kaçınılmaz bir şeydir. Bununla birlikte bu sürecin böylesine büyük bir bölümünün az çok kaba bir milliyetçilikle gerçekleştirilmesi üzülünecek bir durumdur. Amerika şimdiden dünyanın en güçlü ülkesidir ve üstünlüğü sürekli olarak artmaktadır. Bu olgu, pek tabii, Avrupa’nın gözünü korkutmakta ve militan milliyetçilik yönündeki her belirti bu korkuyu daha da artırmaktadır. Amerika’nın alnında Avrupa’ya politik sağduyu dersi vermek yazılı olabilir, ama korkarım ki, öğrenci büyük ihtimalle inatçı çıkacaktır.

Amerika’da bir örneklik eğilimiyle birlikte, buna paralel, kanımca yalnış bir demokrasi anlayışı vardır. Öyle görünüyor ki, Amerika’da genellikle, demokrasinin, bütün insanların aynı olmasını gerektirdiği ve eğer birisi ötekilerden şu ya da bu şekilde farklıysa, farklı olan kişinin ötekilere “üstünlük tasladığı” kabul edilmektedir. Fransada en aşağı Amerika kadar demokratiktir, ama bu anlayış orada yoktur. Fransa’da doktor, avukat, papaz, memur hep ayrı ayrı tiplerdir; her mesleğin kendine özgü gelenekleri, ölçüleri vardır, ama bu, o mesleklerin ötekilere üstünlük tasladıkları anlamını taşımaz. Amerika’da bütün meslek adamları tipi, bir tip içinde, iş adamı tipi içinde toplanmıştır. Bu adeta, bir orkestranın sadece kemanlardan ibaret olmasını emretmeye benzemektedir. Amerika’da, toplumun bir organizmaya benzediği, bu organizmada çeşitli organların çeşitli roller oynadıkları gerçeği yeteri kadar algılanmamış görünüyor. Göz ile kulağın, görmenin mi, yoksa işitmenin mi daha iyi olduğu konusunda tartıştıklarını ve hiçbiri her iki işi birden yapamayacağına göre, her ikisinin de hiçbirini yapmamaya karar verdiklerini tasavvur ediniz. Bana öyle geliyor ki, Amerika’da demokrasiden bu anlaşılmaktadır. Aristokrasinin hâlâ büyük bir hevesle el üstünde tutulduğu atletizm ve spor alanları dışında, bir kişinin başkalarına oranla, hangi bakımdan olursa olsun, bir mükemmellik kazanmasına karşı garip bir kıskançlık duyulmaktadır Amerika’ da. öyle anlaşılıyor ki, ortalama Amerikan insanı, kafa alanından çok kasları alanında alçakgönüllü olabilmek yetkinliğine sahiptir; bunun nedeni de belki, Amerikan insanının kafadan çok kasa hayranlık duymasıdır. Amerika’da popüler bilimsel kitapların büyük tirajlara ulaşmasının nedeni, tamamıyla değilse bile kısmen, Amerikalıların, bilim alanında uzmanlardan başkasının anlayamayacağı herhangi bir şey bulunduğunu kabul etmek istemeyişleridir. Mesela bağıllık kuramını anlayabilmek için özel bir eğitimin gerekebileceği fikri ortalama Amerikan insanını adeta sinirlendirdiği halde, birinci sınıf bir rugby [Amerikan futbolu] oyuncusu olabilmek için özel eğitimin gerektiği fikri hiç kimseyi sinirlendirmemektedir.

Bir başarıyla ulaşılmış seçkinliğe Amerika’da belki de bütün öbür ülkelerde olduğundan daha çok hayranlık duyulmaktadır, ama bazı seçkinliklere giden yollar gençler için çok zorlaştırılmıştır, zira insanlar, falanın ya da filanın veya herhangi bir şeyin, “Başkalarına üstünlük taslamak”la nitelendirilebilecek her türlü tuhaflığını hoşgörüsüzlükle karşılamaktadır; bunun dışında kalan biricik durum, söz konusu kişiye ‘seçkin’ etiketinin daha önceden yapıştırılmış bulunması durumudur. Bunun bir sonucu olarak, en çok hayranlık duyulan parlak kişilerin birçoğu Amerika’da yetiştirilemeyip, bunları Avrupa’dan ithal etmek zorunda kalınmaktadır. Bu olgu, standartlaştırma ve bir örneklik ile sıkı sıkıya bağlıdır. Herkesten, başarılı bir yapıcının ortaya attığı herhangi bir örneğe uyması beklenildiği sürece, özellikle artistik alanlarda olağanüstü yetenekler, gençlik döneminde ister istemez büyük engellerle karşılaşacaktır.

Standardlaştırmanın olağanüstü bireyler için belki bazı dezavantajları vardır, ama bu ortam içinde ortalama Amerikan insanı düşüncelerini, karşısındakinin düşünceleriyle aynı olacağından emin bulunarak ifade edebileceği için, standardlaştırma ortalama Amerikan insanını mutlu edebilir. Daha önemlisi, standardlaştırma ulusal bağdaşımı pekiştirdiği gibi, politikayı da, daha belirgin ayrılıkların bulunduğu yerlerdekine oranla yumuşaktır. Bu konuda bir kâr zarar bilançosu çıkarmanın mümkün olabileceğini sanmıyorum, ama bence şimdi Amerika’da var olan standartlaştırma, dünya mekanize hale geldikçe aynen Avrupa’da da yer alacaktır. Bundan dolayı, bu konuda Amerika’ya kusur bulan Avrupalılar, gelecekteki kendi ülkelerine kusur bulmakta ve uygarlık alanında kaçınılmaz, evrensel bir akıma karşı çıkmakta olduklarını anlamalıdırlar. Uluslararasındaki ayrılıklar azaldıkça enternasyonalizmin kolaylaşacağı kuşkusuzdur ve enternasyonalizm bir kere yerleştikten sonra, iç barışın korunması bakımından toplumsal bağdaşım muazzam bir önem kazanacaktır. Burada inkâr edilmemesi gereken muhtemel bir tehlike vardır ki, bu da, Roma İmparatorluğu’nunkini hatırlatan bir hareketsizliktir. Ne var ki, buna karşılık biz de, modern bilim ve modern tekniğin devrimci güçlerini ileri sürebiliriz. Tümel entellektüel bozulmadan uzak olan ve modern dünyada yeni bir geleceği temsil eden bu güçler, hareketsizlik olanağını ortadan kaldıracak ve geçmişte birçok imparatorlukları mahva sürüklemiş bulunan çürümeyi önleyecektir. Bilimin doğurduğu büyük değişimler karşısında, tarihten deliller getirip, bunları şimdiki zamana ve geleceğe uygulamak tehlikelidir. Bu bakımdan ben gereksiz bir karamsarlık için hiçbir neden görmüyorum, bununla birlikte standardlaştırma, buna alışık olmayanların ince zevklerine aykırı düşebilir.

Sh: 161-170

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

GENÇLERİN KİNİZMİ ÜZERİNE / BERTRAND RUSSEL


 

 Türkçesi: Mete ERGİN

[1929’da yazılmıştır.]

Batı dünyası üniversitelerini ziyaret eden herhangi bir kişi, zamanımızın akıllı gençlerinin, eski zaman gençliğinden çok daha fazla kinik oluşu karşısında şaşırıp kalabilir. Rusya’da, Hindistan’da, Çin’de veya Japonya’da durum böyle değildir; Çekoslovakya’da, Yugoslavya’da, Polonya’da, hele yaygın bir biçimde Almanya’da böyle olacağını sanmıyorum. Ne var ki, kinizm, İngiltere’de, Fransa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde hiç kuşkusuz akıllı gençlerin dikkati çeken bir belirgin özelliğidir. Batıda gençliğin neden kinik olduğunu anlayabilmeniz için, Doğu’da gençliğin neden kinik olmadığını anlamanız lazımdır.

Rusya’da gençlik kinik değildir, çünkü orada gençlik bütün olarak Komünist felsefesini kabul ettiği gibi, aklın yardımıyla sömürülmeye hazır doğal kaynaklarla dolu koskocaman bir ülkeye de sahiptir. Dolayısıyla orada gençliğin önünde, işe yarayacağına inandıkları bir meslek hayatı vardır. Ütopya yaratma süreci içinde boru döşerken, demiryolu kurarken ya da köylülere dört millik bir cephe üzerinde Ford markalı traktörleri aynı anda kullanmayı öğretirken hayatın amaçlarını düşünmek zorunda değilsiniz. İşte bunun bir sonucu olarak Rus gençliği zindedir, ateşli inançlarla doludur.

Hindistan’da en ağırbaşlı gençlerin inancı, İngiltere’nin kötü olduğudur : Descartes’in varoluşu gibi, *bu öncülden yola çıkıp sonuç olarak bütün bir felsefeyi meydana getirmek mümkündür.

* Russell burada Descartes’m, «Düşünüyorum, o halde varım.» önermesini kastediyor. B. Russell, Deseartes’ın bu önermesinin, dolayısıyla bu önermeye dayanarak çıkardığı bir çok sonuçların da yanlış olduğunu iddia etmektedir. Bak. Aynı yazarın, «Portraits from Memory» adlı eserinde, «Mind and Matter» başlıklı deneme, s. 137-139. (Ç. Notu).

İngiltere’nin Hıristiyan oluşu gerçeğinden hareket edilerek, duruma göre, Hinduizmin ya da Müslümanlığın biricik hak dini olduğu sonucu çıkarılabilir. İngiltere’nin kapitalist bir ülke, bir endüstri ülkesi olduğu gerçeğinden hareket edilerek, mantığı yürütenin meşrebine göre, İngiliz kapitalizm ve endüstriyalizmiyle savaşabilmek için biricik silah olarak yerli endüstriyi, yerli kapitalizmi geliştirmek üzere ya herkesin eline bir öreke alıp yün eğirmesi, ya da ağır gümrük vergileri konulması gerektiği sonucu çıkarabilir. İngiltere’nin Hindistan’ı fiziksel güce başvurarak elinde tuttuğu gerçeğinden hareket edilerek, beğenilecek biricik kuvvetin ahlâk kuvveti olduğu çıkarılabilir. Hindistan’da milliyetçilik hareketlerinin kovuşturmaya uğraması, bu milliyetçilik hareketlerinin kahramanlık sayılmasına yetmekte, ama ziyan olmuş çabalar sayılmasına yetmemektedir. Anglo-İndianlar işte bu şekilde, Hindistan’ın akıllı gençlerini kinizm kırgınından korumaktadırlar.

Çin’de İngilizlere duyulan nefret de kendine düşen rolü oynamıştır, ama İngiltere bu ülkeyi hiçbir zaman fethetmediği için, Hindistan’dakine oranla çok ufak bir rol olarak kalmıştır bu. Çin gençliği yurtseverliği gerçek bir Batıcılık hevesiyle, tıpkı bundan elli yıl önce Japonya’da görüldüğü biçimde birleştirmiştir. Çin gençliği Çin halkının aydınlanmasını, özgür ve müreffeh olmasını isterler; bu sonuca ulaşılması için de önlerinde tam onlara göre iş vardır. Çin gençliğinin ülküleri, Çin’de henüz eskimeye başlamadığı anlaşılan on dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Çin’de kinizm, imparatorluk rejimi memurları arasında vardı ve 1911 yılından beri ülkenin aklını başından alan birbirine düşman militaristler arasında da sürdü, ama artık modern entellektüellerin düşüncelerinde kinizmin yeri yoktur.

Japonya’da genç entellektüellerin düşünceleri ile, Avrupa Kıtasında 1815-1848 yıllarında geçerli olan düşünce arasında oldukça benzerlik vardır. Liberalizmin parolaları hâlâ güçlüdür; parlamenter hükümet, konu, düşünce ve söz özgürlüğü. Geleneksel derebeyliğe ve baskıya karşı yürütülen mücadele, gençleri uğraştırmaya ve hep istim üstünde tutmaya yetmektedir.

Batının ukalâ gençliğine bütün bu gayret, bu ateş bir parça kaba gelmektedir. Batı gençliği, her şeyi tarafsız olarak incelemiş, her şeyin asimi esasını iyice anlamış ve “gezgin ayın altında dikkate değer hiçbir şey kalmadığını” görmüş olduğuna kesinlikle inanmıştır. Bunun nedenlerinin birçoğunu eskilerin öğretilerinde aramak gerektir. Bu nedenlerin meselenin köküne indiğini sanmıyorum, zira başka koşullarda gençler eskilerin öğretilerine tepki göstermekte ve kendilerine özgü bir İncil ortaya koymaktadırlar. Eğer zamanımızın Batılı genci sadece kinizmle tepki gösteriyorsa, bunun özel bir nedeni olsa gerektir. Gençler sadece kendilerine söylenene inanamamakla kalmıyorlar, aynı zamanda başka bir şeye de inanamıyorlar. Bu, üzerinde durulması gereken garip bir durumdur. Önce, eski ülküleri teker teker ele alalım ve neden bu ülkülerin zamanımız gençlerine, eskiden olduğu gibi bağlılık ilham etmediğini araştıralım. Bu gibi ülküler arasında şunları sayabiliriz: din, yurt, ilerleme, güzellik, gerçek. Gençlerin gözünde bunların kusuru nedir?

DİN. — Burada mesele kısmen entellektüel, kısmen de toplumsaldır. Entellektüel nedenler dolayısıyla bugün pek az yetişkin insanın dinsel inanışında, meselâ St Thomas Aquinas için mümkün olan ifrat derecesini görebiliriz. Modern insanların çoğunun tanrısı biraz müphemdir ve bozularak ya Hayat Gücü, ya da “… doğruluğun yardımcısı olan kudret,” halini almak eğilimindedir. Hattâ müminler bile, dinin, inandıklarını ikrar ettikleri öbür dünyadaki etkilerinden çok, bu dünyadaki etkileriyle ilgilenmektedirler; onlar, bu dünyanın Tanrının izzeti için yaratıldığından da pek o kadar emin değildirler, hatta Tanrının bu dünyanın ıslahı için faydalı bir varsayım olduğuna inançları daha kuvvetlidir. Onlar, Tanrıyı bu dünyevî hayatın ihtiyaçlarının giderilmesine memur ederek, imanlarının gerçekliğine gölge düşürmektedirler. Onlar Tanrıya tıpkı Sebt [Sebt günü : Yahudilerin kutsal günü, Cumartesi; Hıristiyanların dinlenme günü, Pazar]  gibi, adeta insanlar için yaratılmış diye düşünmektedirler. Kiliseleri modern ülkücülüğün esası olarak kabul etmemek için, toplumsal nedenler de vardır. Kiliseler, topladıkları bağışlarla, ister istemez mülkiyetin savunucuları haline gelmişlerdir. Kiliseler ayrıca, gençlerin gözüne tamamıyla zararsız görünen birçok zevkleri yasaklayan ve şüphecilerin gözüne gereksiz derecede zalimce görünen birçok işkenceleri ceza olarak veren, ezici törel kurallarla da ilişkilidirler. Mesih’in öğretilerini yürekten kabul eden ciddi gençler tanıdım; onlar kendilerini resmî Hıristiyanlıkla muhalefet halinde ve sanki militan tanrısızlarmışçasına, dinsel kovuşturmaların, dinsel cezaların kurbanı birer kovulmuş olarak bulmuşlardır.

YURT — Birçok zamanlarda ve birçok yerlerde yurtseverlik tutkulu bir inanç olagelmiş ve en iyi kafalar bu inancı tamamıyla onaylamışlardır.

Bu, Shakespeare zamanında İngiltere’de de böyleydi, Fichte zamanında Almanya’da da böyleydi, Mazzini zamanında İtalya’da da böyleydi. Daha hâlâ Polonya’da, Çin’de, Dış Moğolistan’da böyledir. Bu inanç, Batı ulusları arasında hâlâ son derece güçlüdür: bu inanç, siyaseti, kamu harcamalarını, askeri hazırlıkları vb. kontrolünde tutmaktadır. Ne var ki, aydın gençlik bunu elverişli bir ülkü olarak kabul edememektedir; gençlik bu inancın, baskı altındaki uluslar için uygun olduğunu, ama baskı altındaki uluslar baskıdan kurtulur kurtulmaz, daha önce kahramanca olan milliyetçiliğin hemen baskıcı hale geldiğini anlamış bulunuyor. ‘Ağlayan, ama alan’ Maria Teresa’dan beri ülkücülerin sempatisini kazanmış olan Polonyalılar, özgürlüklerini Ukrayna’da baskı kurma yolunda kullanmışlardır. İngilizlerin sekiz yüzyıldan beridir uygarlığı zorla öğrettiği İrlandalılar özgürlüklerini birçok iyi kitabın yayınlanmasını önleyecek yasalar çıkarma yolunda kullanmışlardır. Polonyalıların, Ukraynalıları, İrlandalıların da edebiyatı katledişleri karşısında milliyetçilik, ufak bir ulus için bile biraz uygunsuz bir ülkü olarak görünmektedir. Ama iş güçlü bir ulusa geldi mi, delil daha da güçlenir. Versailles Andlaşması, hükümdarlarının ihanet ettiği ülküleri savunurken ölmemek talihine erenler için hiç de cesaret verici değildir. Savaş sırasında militarizme karşı savaştıklarını bas bas bağırarak ilan edenlerin her biri, savaşın sonunda, kendi memleketlerinin en önde gelen militaristleri kesilmişlerdir. Bu gibi gerçekler, yurtseverliğin çağımızın başlıca belası olduğunu ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdireceğini, bütün aydın gençler için apaçık kılmaktadır.

İLERLEME — Bu, aydın gençleririn, çevresinde fazla gürültü koparılan, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir ülküdür. Üretilen otomobil sayısı gibi, tüketilen yer fıstığı sayısı gibi önemsiz şeylerde ölçülebilir ilerleme zaten zorunludur. Gerçekten de önemli olan şeyler ise ölçülemez, dolayısıyla da propagandacının yöntemlerine uygun değildir. Ayrıca, birçok modern icatlar insanları şaşkına çevirmektedir. Radyoyu, telsizleri ve zehirli gazı örnek gösterebilirim. Shakespeare bir çağın mükemmelliğini o çağın şiir uslûbuyla ölçerdi (bak. Sonnet XXXII), ama bu ölçü tarzının modasının geçtiği anlaşılıyor.

GÜZELLİK— Gerçi nedendir bilinmez, ama güzellikte insana eski moda gibi gelen bir şey var. Modern bir ressamı, güzelliği aramakla suçlayacak olsalar, adam öfkesinden küplere binerdi. Şimdi sanatçıların çoğunun, dünyaya karşı duyulan şiddetli bir öfkeden ilham aldıkları, dolayısıyla da her türlü tasadan uzak bir doymuşluk sağlama yerine, anlamlı bir acı verme isteğini taşıdıkları görülüyor. Bundan başka, çeşitli güzellikler, insanın kendini, modern aydınların yapabileceğinden daha çok ciddiye almasını gerektirir. Atina gibi, Floransa gibi küçük bir site Devletinin ileri gelen bir vatandaşının kendini önemli bir kişi gibi hissetmesi o kadar zor olmazdı. O zamanlarda dünya Evrenin merkezi, insanoğlu da yaratılışın amacıydı; o devirdeki insan ise kendi sitesinin en mükemmel insanları barındırdığını, kendisinin ise, kendi sitesinin en mükemmel insanları arasında olduğunu düşünebiliyordu. Bu durumda Aeskilos ya da Dante, kendi sevinç veya üzüntülerini ciddiye alabilirdi. Aeskilos da, Dante de, tek tek insanların duygularının önem taşıdığı ve trajik olayların ölümsüz nazımla yüceltilmeye layık olduğu inancını besleyebilirdi. Halbuki modern insan, bahtsızlığa uğradığı zaman, kendini istatistik toplamın bir parçası gibi hisseder; geçmiş ve gelecek onun önünde, saçma ve önemsiz yenilgilerin meydana getirdiği ürkütücü alaylar halinde uzar. İnsanoğlunun kendi de, sonsuz sessizlikler arasında kısa bir süre için bağırıp çağıran, yaygaralar koparan az çok saçma, çalımlı bir hayvan gibi görünür. Kral Lear, ‘Gerekli ihtiyaçları sağlanmamış insan, zavallı, çıplak, oklanmış bir hayvandan farksızdır’, [Kral Lear : Perde III; Sahne IV. ]der ve bu fikir alışılmamış bir şey olduğundan onu deliliğe sürükler. Ne var ki, bu fikir modern insan için alışılmış bir şeydir ve onu sadece saçmalığa sürükler.

GERÇEK — Eskiden gerçek mutlaktı, ebediydi ve insanüstüydü. Ben de gençliğimde bu görüşü kabul etmiş, gençlik yıllarımı gerçeğin araştırılmasına adayarak bu yılları yanlış yolda harcamıştım. Halbuki gerçeği boğazlamak isteyen sürüyle düşman ortaya çıkmış bulunuyor : pragmatizm, behaviyorizm, psikolojizm ve bağıllık fiziği. Galileo ile Engizisyon, güneşin mi dünya çevresinde döndüğü, yoksa dünyanın mü güneşin çevresinde döndüğü konusunda ayrılıyorlardı. Ama gerek Galileo, gerek Engizisyon, bu her iki görüş arasında dağlar kadar fark bulunduğu düşüncesinde birleşiyorlardı. Her ikisinin de üzerinde birleştikleri nokta, her ikisinin de yanıldıkları noktaydı: aradaki fark sadece kelimeler arasındaki bir farktan ibarettir. Eskiden gerçeğe tapınmak mümkündü; gerçekten de, bu tapınıştaki samimiliği, insan kurban etme alışkanlığı göstermekteydi. Ne var ki, sadece insanoğluna ait ve bağıllı olan bir gerçeğe tapınmak zordur. Eddington’a göre yerçekimi yasası, ölçme konusunda alınmış kullanışlı bir karardan ibarettir. Metrik sistem nasıl kadem ve yarda sisteminden daha doğru değilse, yerçekimi yasası da öteki görüşlerden daha doğru değildir.

Doğa ve Doğa’nın yasası gece karanlığında gizliydi;

Tanrı, ‘Newton olsun’, dedi ve ölçme kolaylaştı.

Bu düşünce yücelikten yoksun görünüyor. Spinoza bir şeye inandığı zaman, entellektüel Tanrı sevgisinin tadına vardığını düşünürdü. Modern insan ya da Marx’la birlikte, kendisini iktisadi güdülerin yönettiği, ya da Freud’la birlikte, rakamların cebrik kuvvetleri teoremi veya Kızıl Deniz’deki direy (fauna) dağılışı hakkındaki inancının temelinde herhangi bir cinsel güdünün yattığı kanısındadır.

Şu ana kadar modern kinizmi, beyinden gelen nedenleri bulunan bir şey gibi, ussal bir yoldan ele aldık. Ne var ki, inanç, modern psikologların bize anlatmaktan hiç usanmadıkları gibi, ussal güdüler tarafından nadiren belirlenir ve aynı şey, şüphecilerin bu olguyu sık sık görmezlikten gelmelerine rağmen, inançsızlık için de doğrudur. Yaygın bir şüpheciliğin nedenleri ansal olmaktan çok toplumsaldır. Yaygın şüpheciliğin başlıca nedeni her zaman, iktidarsız rahatlıktır. İktidar sahipleri kinik değillerdir, zira onlar kendi fikirlerini başkalarına zorla kabul ettirebilirler. Baskı kurbanları kinik değillerdir, çünkü onların yürekleri nefretle doludur ve nefret, herhangi başka bir güçlü tutku gibi, kendiyle birlikte bir sürü yan inanç getirir. Eğitimin, demokrasinin ve toplu üretimin ortaya çıkışma kadar her yerde, entellektüellerin islerin gidişi üzerinde önemli etkileri vardı ve bu etki, o entellektüellerin kafaları kesilse de yine azalmazdı. Modern entellektüel kendini tamamiyle farklı bir durumda bulmaktadır. ister bir pronagandist, ister bir Saray soytarısı olarak hizmetini budala zenginlere satmaya razı olduğu sürece, modern entellektüelin yağlı bir kuyruk bulması, bol gelir sağlaması hiç de zor değildir. Toplu üretimin verdiği sonuç, budalalığın, uygarlığın gelişmesinden bu yana her hangi bir dönemdekine oranla çok daha sağlam bir temele oturmasını sağlamak olmuştur. Çarlık Hükümeti Lenin’in kardeşini öldürdüğü zaman, bu olay Lenin’i bir kinik yapmadı, zira o, kendisine hayat boyu sürecek ve en sonunda başarıya ulaşacağı bir uğraş ilham eden nefretle doluydu. Ama Batı’nın daha sağlam ülkelerinde ne böylesine güçlü nefret yaratacak bir neden vardır, ne de böylesine gösterişli bir öç alabilme olanağı. Entellektüellerin yapacağı işi, amaşlan bu entellektüellere — tehlikeli değilse bile — saçma görünebilen Hükümetler ya da zenginler emreder ve ücretlerini de yine onlar öder. Ne var ki, kinizm bu entellektüellerin vicdanlarını duruma uydurabilmelerini sağlar. Gerçi iktidar sahiplerinin her bakımdan hayranlık duyulacak cinsten bir uğraş istediği zamanlar da olduğu doğrudur; bu uğraş türleri içinde en önemlisi bilim, İkincisi de, Amerika’da, kamu mimarisidir. Ama bir adamın eğitimi sadece kitap sınırları içinde kalmışsa— ki çoğunlukla böyle olmaktadır — o adam yirmi iki yaşına geldiğinde, epeyce bilgili olduğu halde, bilgisini kendince önemli bir yolda uygulayamadığını görür. Bilim adamları Batı’da bile kinik değillerdir, zira bunlar akıl, zekâ ve bilgilerinin en değerli yanlarını toplumun tam onayı üe uygulayabilmektedir; ne var ki, onlar bu anlamda, modern entellektüeller arasında olağanüstü denecek kadar talihli sayılırlar.

Eğer bu teşhis doğruysa, modern kinizm sadece vaaz vermekle ya da gençlerin önüne, bu gençlerin vaizleriyle hocalarının fersude kör inançlar deposu içinden seçtikleri daha iyi ülküler koymakla tedavi edilemez. Tedavi ancak entellektüellerin yaratıcı dürtülerini cisimlendirecek bir meslek bulabilmeleriyle gerçekleşecektir. Bunun için de, Disraeli’nin savunduğu şu eski reçeteden başka bir reçete göremiyorum : ‘Hocalarımızı eğitiniz’. Ama yine de bu, günümüzde proleterlere de plütokratlara da genellikle verilmekte olandan daha tam bir eğitim, aynı zamanda da, hiç kimsenin yararlanabilmek için yeterli zaman bulamayacağı kadar çok mal üretmeye yönelmiş yararcı istekle yetinmeyen, gerçek kültürel değerleri de hesaba katan bir eğitim olmak zorundadır. Bir insan insan bedeni hakkında belirli birtakım bilgilere sahip olmadıkça o insana hekimlik yaptırmazlar, halbuki bir finansiyer, çalışmalarının banka hesabı üzerindeki etkisi dışında kalan çok yönlü etkilerden tamamıyla habersiz olmasına rağmen, serbeste çalışabilir. İktisat ve Yunan şiirinden sınava girip, bu sınavda başarı kazanmadıkça kimsenin Borsa Oyunları oynamasına izin verilemeyen bir dünya; politikacıların tarih ve modern romanlar üzerine tam bir bilgi sahibi olmak zorunda bulunacakları bir dünya, ne tatlı bir dünya olurdu! Bir para babasının şöyle bir soruyla karşılaştığını aklınıza getirin : “Buğday piyasasını tekelinize alacak olsaydınız, bunun Alman şiiri üzerindeki etkisi ne olurdu?” Büyük örgütlerin artışı dolayısıyla, zamanımızda nedensellik eski zamanlardakinden çok daha karmaşıktır, hele nedenselliğin sonuçlarla birlikte düşünülmesi çok az rastlanan bir şeydir; ama bu örgütleri kontrolleri altında bulunduranlar, eylemlerinin doğuracağı sonuçların yüzde birini bile bilmeyen cahil insanlardır. Rabelais, üniversitedeki yerini kaybetmek korkusuyla kitabını imzasız yayımlatmıştı. Modern bir Rabelais ise o kitabı hiçbir zaman yayınlatmazdı, zira imzasını atmasa bile, mükemmelleştirilmiş haber alma yöntemleri sayesinde kimliğinifn nasıl olsa öğrenileceğini bilirdi. Dünyaya hükmedenler öteden beri hep budalalar olagelmiştir, ne var ki, bu budalalar, eski zamanlarda şimdiki kadar güçlü değillerdi. Bu bakımdan, bu gibi insanların akıllı olabilmesini sağlamak için bir yol bulunması zorunluğu, eskisine oranla çok daha fazladır. Bu sorun çözülemez mi? İmkânsız olduğunu sanmıyorum, ama bunun kolay olduğunu da asla iddia edemem.

Sh: 151-160

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

AYLAKLIĞA ÖVGÜ / BERTRAND RUSSEL, ( In Praise of Idleness)


 Türkçesi: Mete ERGİN

[1932’de yazılmıştır.]Benimle aynı kuşaktan olanların çoğu gibi, “Şeytan hep aylaklara yaptıracak bir kötülük bulur,” atasözünü dinleyerek yetiştim. Epeyce terbiyeli bir çocuk olduğum için bana söylenen her şeye inanırdım; böylelikle, içinde bulunduğum ana kadar beni çok çalışmaktan geri bırakmayan bir vicdan sahibi oldum. Ne var ki, EYLEMLERİM vicdanımın denetimi altında olduğu halde, GÖRÜŞLERİM bir devrim geçirmiş bulunuyor. Dünyada gerektiğinden çok çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğu inancının büyük zararlar doğurduğunu, modern endüstri ülkelerinde vaazedilmesi gereken şeylerin öteden beri vaaz edilegelmekte olanlardan çok değişik olduğunu sanıyorum. Napoli’de dolaşan bir gezginin öyküsünü herkes bilir: Yattıkları yerde güneşlenen on iki dilenci gören bu gezgin (olay Mussolini zamanından önce geçer), bunlardan en tembel olduğunu kanıtlayana bir lira vereceğini söyler. Dilencilerden on bir tanesi yerlerinden fırlayıp, liranın kendi hakları olduğunu iddia ederler, bunun üzerine gezgin de parayı yerinden kıpırdamayan on İkinciye verir. O gezgin tam yerine düşmüş. Ne var ki, Akdeniz güneşinden nasibi olmayan ülkelerde aylaklık daha zordur ve insanlara aylaklık aşılamak için yoğun bir propagandaya ihtiyaç vardır. ileriki sayfalan okuduktan sonra, Y.M.C.A. liderleri umarım ki, gençlere hiç bir iş yapmamayı aşılamak için bir kampanyaya girişirler. Eğer umduğum çıkarsa, ömrümü boşa harcamamış olacağım.

Tembellikten yana kendi savlarımı öne sürmeden önce, kabul edemediğim bir savı gidermeliyim. Geçimini yeteri kadar sağlamış bir kimse günlük işlerden herhangi birine el attığı zaman kendisine, böyle yapmakla başka birinin nafakasını elinden aldığı, dolayısiyle bunun kötülük olduğu söylenir. Eğer bu sav doğru olsaydı, nafakamızın bol bol sağlanması için, hepimizin sadece aylak olmamız yeterdi. Böyle lâf edenlerin unuttukları şey, bir insanın genellikle kazandığını harcadığı ve harcarken de başkalarına iş sağlamış olduğudur. Bir insan kazandığını harcadığı sürece, kazanırken başkalarının ağzından aldığı lokmaları en aşağı katıyla, kazandığını harcarken yine başkalarına veriyor demektir. Bu görüş açısından bakıldığında asıl kötü insan, biriktiren insandır. Eğer insan, atasözüne geçen o Fransız köylüsü gibi kazandıklarını bir çorabın içine tıkıp biriktirmekle yetiniyorsa, bu biriktirilen kazançların kimseye bir iş sağlamadığı açıktır. Eğer biriktirdiklerini bir yatırımda kullanıyorsa, o zaman durum o kadar açık değildir ve bu durumdan değişik sorunlar ortaya çıkar.

İnsanların tasarruflarıyla en çok yaptıkları şeylerden biri, tasarruflarını hükümetin birine ödünç vermektir. Çoğu uygar hükümetlerin kamu harcamalarının geçmiş savaşlar için yapılan ödemelerle, gelecekteki savaşlara hazırlıktan ibaret olduğu göz önüne alındıkta, parasını hükümete borç veren adam, Shakespeare’deki katil kiralayan kötü adamla aynı durumdadır, insanoğlunun tasarruf alışkanlığının net sonucu, parasını ödünç verdiği Devlet’in silahlı kuvvetler gücünü artırmaktan ibarettir. Böyle yapacağına, parasını içkiye ya da kumara bile harcasaydı, kuşkusuz çok daha iyi ederdi.

Ama bana diyecekler ki, tasarruflar sınaî girişimlere yatırılınca durum başkadır. Bu gibi girişimler başarı kazanıp da yararlı bir şey ürettiği zaman, bu sav haklı görülebilir. Bununla birlikte, bugünlerde çoğu girişimlerin başarısızlığa uğradığını da kimse inkâr edemez. Bu da şu demek oluyor ki, yararlı bir şey üretme uğrunda kullanabilecek büyük bir insan emeği, üretildikleri zaman boş yatan ve hiç kimseye hiç bir hayrı dokunmayan makineler üretme uğrunda harcanmıştır. Bundan ötürü, tasarruflarını ilerde iflâs eden bir girişime yatıran adamın, kendi kadar başkalarına da zararı dokunuyor demektir. Eğer o adam parasını, meselâ dostları için eğlenti düzenlemekte harcamış olsaydı, (umarız ki) dostları ve onlar kadar kasap, fırıncı ve içki kaçakçısı gibi, harcanan bu parayı ellerine geçirenler de hoşnut kalırdı. Ama eğer o adam parasını, meselâ tramvaya ihtiyaç olmayan bir yerde tramvay rayları döşemeye harcarsa, büyük bir emek yığınını, bu emeklerin kimseyi hoşnut edemediği kanallara aktarmış olur. Gelgelelim, yatırımın başarısızlığa uğraması yüzünden bu adam yoksul düşerse, ona haketmediği bir talihsizliğin kurbanı olmuş gözüyle bakılır, parasını insan severlik yolunda harcayan hovarda ise, budala diye, hafifmeşrep diye hor görülür.

Bütün bunlar sadece bir girişten ibaret. Gayet ciddî olarak şunu söylemek isterim ki, modern dünyada ÇALIŞMANIN erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer. önce : ÇALIŞMA NEDİR?

Çalışma iki çeşittir : birincisi, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmek; İkincisi de, başkalarına, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan bir maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmelerini söylemektir.

Birinci cins çalışma tatsızdır ve az para getirir; ikinci cins çalışma ise tatlıdır ve çok para getirir, ikinci cins çalışma çok çeşitlidir: emir verenler yanısıra, ne gibi emirler verileceği konusunda akıl verenler de vardır. Genellikle, iki insan grubu tarafından aynı anda, birbiriyle taban tabana zıt iki cins akıl verilir; buna da siyaset denir. Bu cins çalışma için gerekli marifet akü verilecek konu üzerinde değil, meselâ reklâmcılık gibi, inandırıcı konuşma ve yazma sanatı üzerinde bilgi sahibi olmaktır.

Amerika’da değilse bile, bütün Avrupa’da, bu her iki cins işçi sınıfından çok daha fazla saygı gören üçüncü bir sınıfa mensup insanlar vardır. Bunlar, toprak mülkiyetini ellerinde bulundurmak yoluyla, yaşama ve çalışma hakkını kendilerine bir imtiyaz diye verdikleri başka insanlardan bu imtiyazlara karşılık para alanlardır. Bu toprak sahipleri aylaktırlar, bu bakımdan, benim onlara övgü düzeceğim sanılabilir. Ne yazık ki, bunların aylaklığı ancak başkalarının emeği sayesinde mümkün olabilmektedir; gerçekten de, bunların rahat aylaklığa duydukları arzu, çalışmayı öğütleyen tüm kutsal vaazların tarihsel kaynağıdır. Bunların en istemeyecekleri şey, başkalarının da onlar gibi aylak kalmasıdır.

Uygarlığın başlangıcından Endüstri Devrimine kadar insan, bir kural olarak, çok çalışmak suretiyle kendisinin ve ailesinin geçimi için gerekli olandan ancak biraz daha fazlasını üretebiliyordu, hem de karısı da en aşağı onun kadar çok çalıştığı ve çocukları yetişir yetişmez emeklerini anne ve babalarınınkine kattıkları halde. Zorunlu ihtiyaçları karşıladıktan sonra artan az miktardaki üretim fazlası ise, onu üretenlere kalmıyor, savaşçılar ve papazlar tarafından iç ediliyordu. Kıtlık zamanlarında üretim fazlası olmuyordu; ama savaşçılarla papazlar yine de, başka zamanlarda olduğu kadar kazanç sağlıyorlar ve bunun sonucu olarak da birçok işçi açlıktan ölüyordu. Bu sistem Rusya’da 1917’ye kadar sürdü, Doğu’da hâlâ sürmektedir; İngiltere’de ise, Endüstri Devrimine rağmen, Napolyon savaşları süresince ve yeni fabrikatörler sınıfının güçlendiği yüz yıl öncesine kadar bütün şiddetiyle süregeldi. Amerika’da bu sistem, Güney hariç, devrimle birlikte sona erdi. Bu kadar uzun zaman süren ve ancak yakın zamanlarda sona eren bir sistem doğallıkla, insanların düşünce ve görüşlerinde derin izler bırakmıştır. Çalışmanın istenilir bir şey olduğunu doğal karşılamamız, çoğunlukla bu sistemden bize kalan bir alışkanlıktır ve alışkanlıktan doğma bu inanç endüstri dönemi öncesine ait olduğu için de modern dünyaya uydurulmamıştır. Modern teknik, aylaklığın sadece imtiyazlı sınıflara ait bir imtiyaz değil, bütün toplum içinde eşit dağılan bir hak olabilmesini, birtakım sınırlar içinde mümkün kılmıştır. Çalışma ahlakı, köle ahlakıdır, modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur.

İlkel toplumlarda köylüler, kendilerine kalsa, savaşçılarla papazların iç ettikleri o bir parçacık üretim artıklarından yine kendileri yararlanırlardı; bu apaçıktır, ama şurası da aynı derecede açıktır ki, köylüler kendi başlarına kalsalardı ya daha fazla tüketir, ya da daha az üretirlerdi. Başlangıçta köylülerin üretimde bulunmaları ve üretim artıklarının başkaları tarafından iç edilmesine göz yummaları, kaba kuvvet zoruyla oluyordu. Ne var ki, yavaş yavaş bu köylülerin bir çoğuna, üretim artıklarının bir bölümü bazı aylakların geçimini sağlamaya gitse bile, çok çalışmanın kendileri için görev olduğunu aşılayan bir ahlak anlayışını kabul ettirmenin mümkün olduğu anlaşıldı. Bu sayede, köylüleri çalıştırmak için başvurulması gerekli zorlamanın dozu, bununla birlikte de hükümetin harcamaları azaldı. Bugün eğer İngiltere’de kralın bir işçiden fazla geliri olmaması önerilse, İngiliz işçilerinin yüzde doksan dokuzunun bu öneriden dolayı tüyleri diken diken olurdu. Tarihsel bakımdan konuşursak, görev kavramı, iktidar sahipleri tarafından başkalarına kendi çıkarlarından çok efendilerinin çıkan için yaşamaları gerektiği düşüncesini aşılamakta bir araç olarak kullanılmıştır. Doğallıkla, iktidar sahipleri kendi çıkarlarının, insanlığın daha geniş çaptaki çıkarlarıyla özdeş olduğuna kendi kendilerini inandırarak, bu olguyu yine kendi kendilerinden saklamaktadırlar. Bazı hallerde bu doğrudur; meselâ Atina’lı köle sahipleri boş zamanlarının bir bölümünü, uygarlığa sürekli bir katkıda bulunma yolunda harcarlardı ki, böyle bir şey âdil bir İktisadî sistemde mümkün olamazdı. Uygarlık için boş vakit şarttır, eski zamanlarda ise bir azınlığın boş vakte sahip olabilmesi, büyük bir çoğunluğun emeği sayesinde gerçekleşebiliyordu. Şu var ki, bu insanların harcadığı emeğin bir değeri vardı — çalışmak iyi olduğu için değil, boş vakit iyi olduğu için.

Modern teknik sayesinde de uygarlığa zarar vermeksizin boş vakti insanlar arasında pay etmek mümkün olabilirdi.

Modern teknik, yaşamak için herkesin ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmekte harcanan emek miktarını büyük çapta azaltmıştır. Savaş içinde bunun böyle olduğu açıkça görüldü. Savaş sırasında, silâh altındaki bütün erkekler, casusluk işinde, propaganda işinde, mühimmat imalâtında, ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan bütün erkek ve kadınlar üretim faaliyetlerinden çekilip alınmış bulunuyorlardı. Buna rağmen, müttefikler safındaki kalifiye olmayan işçiler arasındaki fiziksel refah düzeyi, savaş öncesi veya savaş başlarındakine oranla çok daha iyi idi. Bu olgunun önem ve anlamını maliye gizlemekteydi: ödünç alma, insanda âdeta geleceğin şimdiki zamanı beslediği izlenimini uyandırıyordu. Ama kuşkusuz, gerçekte böyle bir şey mümkün değildi. İnsan içinde yaşadığı anda var olmayan bir ekmeği yiyemez. Üretimin bilimsel bir biçimde örgütlenmesi sayesinde, modern dünyanın çalışma kapasitesinin sadece bir bölümünü kullanmakla modern insan yığınlarına oldukça rahat bir hayat sağlanabileceğini, savaş, tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesinlikle göstermiş bulunuyor. Savaştırmak ve savaş sanayiinde çalıştırmak için erkekleri serbest bırakmak amacıyla yaratılan bilimsel örgüt, eğer savaştan sonra da korunsa ve çalışma saatleri dörde indirilseydi, herkesin refahı yerinde olurdu. Halbuki böyle yapılacağına, o eski karmaşık sisteme dönüldü, emeklerine ihtiyaç duyulan insanlar uzun saatler çalıştırıldı, emeklerine ihtiyaç duyulmayanlar ise işsizlik yüzünden aç kalmaya bırakıldı. Neden? Çünkü çalışma görevdi de ondan; çünkü insanın, ürettiği oranda değil, ölçüsü çalışkanlık olan erdemi oranında ücret alması gerekiyordu da ondan.

Bu, içinde doğduğu koşullarla zerrece benzerliği bulunmayan bambaşka koşullara uygulanan Köle Devleti ahlakıdır. Bunun felaketli sonuçlar doğurmasına hiç şaşmamalı. Bir örnek alalım. Belirli bir zaman içinde bir takım insanların çamaşır mandalı yapımında çalıştıklarını varsayalım. Bunlar günde (diyelim ki) sekiz saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar. Birisi çıkar, aynı sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin iki katı mandal yapmasını sağlayan bir buluş kor ortaya. Ama dünyanın iki kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile, daha fazla satın alan olmayacaktır. Aklı başında bir dünyada olsa, bu durumda, mandal yapımıyla uğraşan herkes sekiz yerine dört saat çalışır, ama bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürürdü. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır, içinde yaşadığımız dünyada insanlar hâlâ sekiz saat çalışmakta, gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yarısı işten atılmaktadır. Bunun sonunda yine öteki planda olduğu kadar boş vakit kalır insanlara, ama bu sefer insanların yarısı çok fazla çalışırken, öbür yarısı tüm aylaktır. İşte, nasıl olsa kalacak boş vakit bütün insanlık için bir mutluluk kaynağı haline getirileceğine, bu şekilde ne yapılıp edilip evrensel bir sefalet kaynağı haline getirilmektedir. Bundan daha büyük bir delilik düşünülebilir mi?

Yoksul insanların boş vakitleri olması fikrini zenginler öteden beri nefretle karşılamışlardır. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de erkekler için günlük normal çalışma süresi on beş saatti; çocuklar genellikle on iki saat, ama çok kere de yetişkin erkekler kadar çalışırlardı. Ukalâ işgüzarlar bu çalışma saatlerinin çok fazla olduğu fikrini ileri sürdükleri zaman onlara, çalışmanın yetişkin erkekleri içkiden, çocukları da yaramazlıktan alıkoyduğu söyleniyordu. Çocukluğumda, şehirli erkek işçilerin oy hakkını kazanmasından az sonra resmî tatil günleri yasalaşınca, üst sınıflar çok kızdılar. Yaşlı bir Düşesin şöyle dediğini hatırlıyorum : “Tatil yoksulların nesine gerek? Onlar ÇALIŞMAK zorundadır.” Gerçi zamanımızın insanları bu Düşes kadar açık yürekli değiller; ama aynı duygu onlarda da güçlüdür ve bu duygu, içinde bulunduğumuz İktisadî keşmekeşin esas kaynağıdır.

Çalışma ahlakı anlayışını bir an için açık yüreklilikle, kör inançlara bağlı olmaksızın düşünelim. Her insan hayatında ister istemez belirli miktarda bir insan emeği ürünü tüketir. Çalışmanın genellikle tatsız bir şey olduğunu kabul edersek, insanın kendi ürettiğinden fazlasını tüketmesi adaletsizliktir. İnsan doğallıkla, meselâ hekimlikte olduğu gibi, mal yerine hizmet sağlayabilir; ama ne olursa olsun, yediğine ve başını bir çatı altına sokmasına karşılık bir şey sağlamalıdır. Çalışmanın ancak bu kadarı bir görev sayılmalıdır; ama ancak bu kadarı.

S.S.C.B. dışındaki bütün modern toplumlarda pek çok kimsenin, daha doğrusu, mirasa konan veya zenginle evlenenlerin hepsinin bu asgari çalışmadan bile kaçtıkları gerçeği üzerinde uzun uzadıya durmayacağım. Bu gibilerin aylak kalmalarına izin verilmesi olgusunun, işçilerin ya gerektiğinden çok çalıştırıldıkları ya da aç bırakıldıkları olgusu kadar zararlı olmadığı kanısındayım.

Sıradan işçiler günde dört saat çalışsalardı hem her şeyden herkese yetecek kadar bulunurdu, hem de ortada işsizlik kalmazdı — tabii, ufak çapta da olsa, aklı başında bir örgütün bulunduğu varsayarak. Bu fikir, hali vakti yerinde olanların hiç hoşuna gitmez, zira onlar, yoksulların boş vakitlerini nasıl kullanacaklarını bilmedikleri inancındadırlar. Amerika’da erkekler çoğunlukla, halleri vakitleri yerindeyken bile uzun saatler çalışırlar; bu gibiler, işsizlik denen o gaddarca ceza dışında, işçilerin boş vakitleri olması fikrini öfkeyle karşılarlar. Gerçekten de bunlar boş vakti kendi oğullarına bile çok görürler. Ne gariptir ki, oğullarının çok çalışmasını isterlerken ve bu yüzden oğulları, uygarlık öğrenmelerine yetecek kadar bile boş vakit bulamazken, bu adamlar karılarıyla kızlarının hiç çalışmamasına aldırış etmezler. Hiçbir iş yapmayanlara duyulan ve aristokratik toplumlarda her iki cinsi de kapsamı içine alan züppece hayranlık, plütokrasilerde yalnız kadınlara duyulabilir; ama böylesi bile, bu hayranlığın sağduyuya sığdırılabilmesine yetmez.

Kabul etmek gerektir ki, boş vaktin akıllıca kullanılması bir uygarlık ve eğitim sonucudur. Bütün ömrünce çok çalışmış bir adam birdenbire boş kalsa sıkılır. Ama önemli miktarda boş vakti olmayan insan da en iyi şeylerin birçoğundan yoksun kalır. Halk yığınlarının bu yoksunluğu çekmesi için artık hiçbir neden kalmamıştır; artık hiç gereği kalmadığı halde aşırı derecede çalışmakta ısrara bizi ancak budalaca ve çoğunlukla başkası hesabına katlanılan bir çilekeşlik devam ettirebilir.

Rusya’da yönetime egemen olan yeni inançta Batının geleneksel öğretilerinden çok değişik bir sürü şey bulunurken, hiç değişmeden kalmış bazı şeyler de vardır. Yönetici sınıfın, özellikle de eğitim propagandasını yürütenlerin emeğin erdemi konusundaki tutumları, dünyada egemen sınıfların “namuslu yoksullar” dediğimiz insanlara öteden beri aşılaya geldikleri tutumun tıpatıp aynıdır. Çalışkanlık, uyanıklık, uzak çıkarlar uğruna uzun saatler, çalışmaya razı olma, hattâ yetkeye boyun eğme, bütün bunlar S.S.C.B.’de yeniden ortaya çıkmaktadır; üstelik S.S.C.B.’de yetke hâlâ Evrenin Hâkiminin İradesini temsil etmektedir, yalnız şimdi buna yeni bir ad verilmiştir: Diyalektik Materyalizm.        ‘

Rusya’da proletaryanın kazandığı zaferle, başka ülkelerde feministlerin kazandığı zafer arasında bazı ortak noktalar bulunmaktadır. Yüzyıllardan beri erkekler, kadınların manevi üstünlüğünü kabul etmiş ve iktidar konusunda kendilerinden aşağı durumda bulunmaları yönünden de onları, manevî üstünlüğün iktidardan daha değerli olduğu savıyla avutmuşlardır. Feministlerin öncüleri, erkeklerin erdemin değeri konusunda kadınlara söylediklerinin hepsine inandıkları, ama siyasal iktidarın değersizliği konusunda söylediklerine inanmadıkları için, en sonunda feministler kadınların her ikisine de sahip olması gerektiğine karar verdiler. Fiziksel çalışma bakımından buna benzer bir şey Rusya’da gerçekleşmiştir. Yüzyıllarca, zenginler ve zenginlerin çanak yalayıcıları ‘mamuslu emek” üzerine övgüler düzmüşler, basit yaşayışı övmüşler, yoksulların cennete gitme olasılığının zenglnlerinkinden çok olduğunu aşılayan bir dini öğretmişler ve genellikle, tıpkı kadınların cinsel köleliklerinden özce bir soyluluk kazandıkları fikrine, erkeklerin onları inandırmaya çalışmaları gibi, bedenleriyle çalışan işçileri, maddenin uzaydaki durumunu değiştirmenin onlara özel bir soyluluk kazandıracağı fikrine inandırmaya çalışmışlardır. Rusya’da, bedenle çalışmanın üstünlüğü konusundaki bütün bu öğretiler ciddiye alınmış, bunun bir sonucu olarak da bedenle çalışanlar başka herkesten fazla yüceltilmişlerdir. Bu durumu canlandırma yolundaki girişimler ruh bakımından aynı olmakla birlikte, amaç bakımından değişiktir : bu girişimlerin amacı, özel işlerde çalıştırılacak fedaî işçiler yetiştirmektir. Şimdi gençlerin önüne konulan ülkü bedensel çalışmadır ve bu ülkü bütün ahlâk öğretilerinin temelini meydana getirmektedir.

Şimdilik, bütün bunlar belki de yararlı olabilir. Doğal kaynakları zengin koskoca bir ülke gelişmeye hazırlanmaktadır ve borç almadan gelişmesini tamamlamak zorundadır. Bu koşullar içinde çok çalışmak zorunluğu vardır ve bu çok çalışmanın ödülü de büyük bir olasılıkla, görülecektir. Ama uzun saatler çalışmak zorunda kalınmadan herkesin rahat edebileceği noktaya ulaşınca ne olacaktır?

Batı’da, bu problemle uğraşmak için çeşitli yollar vardır bizim elimizde. Biz İktisadî adaleti gerçekleştirmeye kalkışmadığımız için tüm ulusal gelirin büyük yüzdesi, nüfus içinde büyük bir bölümü hiç çalışmayan küçük bir azınlığa gider. Üretim hiçbir şekilde bir merkezden yönetilmediği için, sürüyle gereksiz şey üretiriz. Nüfusun bir bölümünü gerektiğinden çok çalıştırmak suretiyle geri kalanların emeğinden vazgeçebildiğimiz için, çalışan nüfusun büyük yüzdesini aylak bırakırız. Bu yöntemler yetersiz kalınca da savaş çıkarırız: havaî fişekleri ömründe ilk kez görmüş çocuklar gibi, bir kısım insanlara yüksek güçte patlayıcı maddeler yaptırır, bir kısmına da bunları patlattırırız. Bütün bu düzenleri bir araya getirerek, sıradan insanların kaderinin çetin bir bedensel çalışma olduğu fikrini, güç de olsa yaşatmayı beceririz.

İktisadî adalet ve üretimin merkezden yönetilişi dolayısıyla, Rusya’da bu problem ister istemez değişik bir biçimde çözülecektir. Zorunlu ihtiyaç maddeleri ve temel rahatlıklar herkese sağlanır sağlanmaz bu problemi çözmek için başvurulacak akıllıca yol, daha fazla boş vaktin mi, yoksa daha fazla mal üretiminin mi tercih edileceği konusunda her aşamada halkoyuna danışılarak, çalışma saatlerini derece derece azaltmak olurdu. Ama çok çalışmanın erdem olduğu bir kere aşılanmış bulunduğuna göre, içinde boş vaktin çok, çalışmanın ise az olduğu bir cennet hedefine yetkililerin nasıl ulaşabileceklerini kestirmek zordur. Yetkililerin durmadan yeni planlar ortaya atarak, böylece, kazanılmış boş vakti gelecekteki verimliliğe feda edecekleri daha büyük bir olasılık gibi gözüküyor. Geçenlerde Rus mühendislerinin hazırladıkları ustalıklı bir plânla ilgili yazılar okumuştum; bu plân, Kara Deniz’in ortasına bir baraj oturtarak Beyaz Denizle Sibirya’nın Kuzey kıyılarının iklimini ılımanlaştırmak amacını güdüyordu. Hayranlıkla karşılanacak bir plân gerçi, ama aynı zamanda emekçilerin en soyluları ‘Kuzey Buz Denizi’nin buzlu alanlarıyla tipileri arasında çalıştırılırken, proletaryanın rahatını daha bir kuşak geciktirecek bir plân. Böyle bir şey, eğer gerçekleşirse, bu, çok çalışma kavramına, artık çok çalışmaya ihtiyaç duyulmayan bir tembellik düzeyine ulaştıracak araçtan çok, kendi başına bir amaç gözüyle bakmanın sonucu olacaktır.

Gerçek odur ki, maddenin bir bölümü varlığımız için zorunlu olduğu halde, maddeye durmadan biçim ve yer değiştirmek hiç de insan hayatının amaçlarından biri değildir. Eğer öyle olsaydı, kanal açma işinde çalışan her ameleyi Shakespeare’den üstün tutmamız gerekirdi. Bu hususta bizi yanlış yöne sevkeden iki neden vardır. Birincisi, yoksulların hallerinden hoşnut olmalarını sağlama zorunluluğudur ki, bu zorunluk binlerce yıldan beri zenginleri, çalışmanın erdem olduğu konusunda vaaz vermeye — kendileri bu hususta erdemsiz kalmak için ne gerekirse yaptıkları halde — sevketmiştir. İkincisi de, yeryüzünde meydana getirebileceğimiz hayret edilecek değişikliklerden haz duymamıza sebep olan, yeni, makineleşme zevkidir. Bu iki güdünün hiçbiri, bedeniyle çalışan işçi üzerinde bir etki uyandırmaz. Bedeniyle çalışan işçiye, hayatının en iyi bölümü üzerine ne düşündüğünü soracak olsanız, size şöyle söylemesi olasılığı pek yoktur : “Bedensel çalışmadan zevk duyuyorum, çünkü bedensel çalışma bana, insanoğlunun yapabileceği en soylu işi yaptığım duygusunu veriyor, ayrıca insanoğlunun üzerinde yaşadığı gezegeni ne kadar değiştirebildiğini düşünmek de hoşuma gidiyor. Gerçi bedenimin belirli süreler içinde dinlenmeye ihtiyacı var ve ben bu ihtiyacı elimden geldiği kadar gidermek zorundayım, ama yine de en mutlu anlarım, sabah olup da çalışmaya başladığım anlardır, zira ruhumu doyuran kaynak çalışmadır.” Bedenleriyle çalışan işçilerin böyle bir şey söylediklerini hiç duymadım. Onlar çalışmaya hangi gözle bakılması gerekiyorsa o gözle, yani, geçimlerini sağlamanın zorunlu bir koşulu gözüyle bakarlar ve duyabilecekleri mutluluğu da serbest saatleri içinde bulurlar.

Denilecektir ki, aylaklığın azı iyidir, ama insanlar yirmi dört saatte topu topu dört saat çalışsalardı, günlerini nasıl geçireceklerini bilemezlerdi. Bu görüş modern dünyada geçerli olduğu oranda, uygarlığımız için bir yüz karasıdır; bu görüş daha önceki dönemlerin hiçbirinde geçerli olamazdı. Eskiden kaygısızlığa, oyuna bir yer vardı; verimlik fikrine bir dine sarılır gibi bağlanılması, insanlar arasında kaygısızlığın da, oyunun da yerini bir dereceye kadar daraltılmış bulunuyor. Modern insan her şeyin, o şeyin kendisi için değil de, başka bir şey uğruna yapılması gerektiğine inanıyor. Meselâ ciddiliği hayatlarında hiçbir vakit elden bırakmayan yaradılışta olan insanlar, durmadan, sinemaya gitmeyi kötülemekte ve bize, sinemanın gençleri suç işlemeye yönelttiğini söylemektedirler. Ama buna karşılık film yapımıyla ilgili her türlü çalışma saygıyla karşılanmaktadır, çünkü bu çalışmalar para getirmektedir, istenilir eylemin, kâr getiren eylem olduğu anlayışı her şeyi tepetaklak etmiştir. Size et sağlayan kasap, size ekmek sağlayan fırıncı övgüye değer kişilerdir, çünkü bunlar bu işlerden para kazanırlar; ama bunların size sağladığı besinleri siz sadece çalışmak için güç kazanmak amacıyla değil de, bunun yanısıra sırf yemek zevki için de yiyorsanız, hafifmeşrebin birisiniz demektir. Daha genel söylersek, para kazanmak iyi, para harcamak kötü sayılmaktadır. Para kazanmakla, para harcamanın bir alışverişin iki yönü olduğunu düşündüğümüz zaman, birinin iyi, ötekinin de kötü sayılması çok saçmadır; o zaman insan, anahtarların iyi, anahtar deliklerinin kötü olduğunu da savunabilir. Mal üretiminde eğer bir erdem varsa, bu erdem, o malın tüketilmesinin sağlayacağı üstünlükten gelmelidir. Toplumumuzda birey, kâr için çalışır; ama onun çalışmasının toplumsal amacı, ürettiği şeyin tüketilmesi olmak gerektir. Çalışkanlığı artırıcı etkenin kâr sağlamak olduğu bir dünyada insanların duru bir biçimde düşünebilmelerini zorlaştıran şey, bireyle toplumsal üretimin amacı arasındaki bu ayrılıktır işte. Bizler üretimi gerektiğinden değerli, tüketimi de gerektiğinden değersiz tutarız. Bunun bir sonucu olarak da, eğlencenin ve basit mutluluğun önemini çok küçümser, üretimin değerini tüketiciye verdiği hazla ölçmeyiz.

Çalışma saatlerinin dörde indirilmesini önerirken, geri kalan bütün vakit ille de saçma sapan şeylerle harcanmalıdır demiyorum. Dört saatlik çalışmanın bir insana, yaşamak için gerekli ihtiyaç maddeleriyle rahatlıkları sağlayabilmesi ve insanın geri kalan zamanını dilediği gibi kullanabilmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Böyle herhangi bir toplumsal sistemde eğitimin şimdikinden daha ileriye götürülmesi ve eğitimin kısmen, boş vakitlerini akıllıca kullanabilmelerini mümkün kılacak zevk inceliklerini insanlara kazandırmayı hedef alması esastır. Zevk inceliklerinden söz ederken de sadece “alimâne” sayılan şeyleri anlatmak istemiyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez uzak köşeler dışında köylü dansları ölmüştür, ama bu dansların işlenmesini, mükemmelleştirilmesini sağlayan güdüler insan doğasında hâlâ var olmalıdır. Şehir insanlarının zevkleri nitelik bakımından çoğunlukla pasif hale gelmiş bulunuyor: sinema seyretmek, futbol maçlarını izlemek, radyo dinlemek v.b. Bunun nedeni de, şehirlilerin bütün enerjilerini çalışmada tüketmeleridir; eğer daha çok boş vakitleri olsaydı, şehirliler yine eskiden olduğu gibi, bizzat kendilerinin eylemli rol oynadıkları eğlencelerin tadını çıkarırlardı.

Geçmişte ufak bir aylak sınıf, büyük bir çalışan sınıf vardı. Aylak sınıf, toplumsal adalet açısından hiç de hak etmediği imtiyazlardan yararlanıyordu; dolayısıyla bu sınıf ister istemez baskıya yöneliyor, nefret uyandırıyor ve imtiyazlarını haklı gösterecek kuramlar icat etmek zorunda kalıyordu. Bu olgular aylak sınıfın mükemmelliğini büyük çapta azaltmış, ama bu gerilemeye rağmen, bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü bu sınıf yaratmıştır. Sanatı geliştiren, bilimleri bulan bu sınıftır; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf inceltmiştir. Hattâ baskı altındakilerin kurtuluşu bile genellikle yukarıdan aşağı doğru gelişmiştir. Aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı.

Bununla birlikte hiçbir görev taşımayan aylak sınıfta, aylaklığın babadan oğula geçmesi yöntemi olağanüstü denecek kadar zararlı olmuştur. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirine çalışkanlık öğretilmediği gibi, bu sınıf tan olanlar bütünüyle olağanüstü bir zekâya da sahip değildiler. Bu sınıftan bir Darwin çıkmış olabilir, ama Darvin’in karşısına da tilki avından ve yasak yerde avlananları cezalandırmaktan daha zekice hiçbir şey düşünemeyen on binlerce eşrafı koymak gerektir. Aylak sınnıfın rastgele ve bir yan ürün olarak sağladığı şeyleri zamanımızda üniversiteler sözümona sistemli bir yoldan sağlamaktadır. Bu büyük bir ilerlemedir, ama bunun da kendine göre bazı geriletici yanları vardır. Üniversite hayatı genel olarak dünyada yaşanılan hayattan o kadar değişiktir ki, akademik bir ortamda yaşayan kimseler sıradan erkeklerle kadınların düşünce sorunlarının farkında olamamaktadırlar; üstelik, akademik ortamda yaşayanların kendilerini anlatış tarzları, niteliği dolayısıyla, genel halk yığını üzerinde fikirlerinin gerektiği gibi etkili olabilmesini sağlayamamaktadır. Üniversitelerin noksanlarından biri de, burada araştırmaların örgütlü oluşu dolayısıyla, özgün bir araştırmada bulunmak isteyecek bir insanın cesaretinin kırılması ihtimalinin büyük oluşudur. Bundan ötürü akademik kuruluşları, yararlı olmakla birlikte, kendi duvarları dışında kalan, herkesin yararlılıktan uzak amaçlar peşinde koştuğu bir dünyadaki uygarlığın çıkar bekçiliğini yapmaya yetersizdirler.

Hiç kimsenin günde dört saatten çok çalışmak zorunda kalmayacağı bir dünyada bilime meraklı olan herkes aç kalmadan bilimle uğraşabilecek, her ressam, tabloları ne kadar mükemmel olursa olsun, aç kalmadan resim yapabilecektir. Genç yazarlar, anıtsal eserlerini verebilmek için İktisadî bağımsızlıklarını kazanmak kaygusuyla önce geçim sağlayacak ıvır zıvır eserler vererek dikkati çekmek, neden sonra anıtsal eserlerini verme zamanı gelince de hem böyle büyük eserler verme iştahını, hem de yeteneğini kaybetmiş bulunmak zorunda kalmayacaklardır. Meslek çalışmaları sırasında iktisat ya da yönetimin herhangi bir evresine ilgi duyanlar, üniversiteden olan iktisatçüarın eserlerini çoğunlukla gerçek yönünden noksan bırakan akademik çalışma yönteminin bağlayıcılığı bulunmaksızın, kendi fikirlerini geliştirebileceklerdir. Tıp adamlarının, tıbbî gelişmeleri öğrenecek kadar zamanlan olacak, öğretmenler kendi gençliklerinde öğrendikleri ve aradan geçen zaman içinde gerçeğe uymadıkları meydana çıkmış olabilecek şeyleri alışılagelmiş yöntemlerle öğretebilmek için kendilerini parçalarcasına çabalamak zorunda kalmayacaklardır.

Hepsinden önemlisi, sinir bozukluğu yerine, yorgunluk, bıkkınlık, hazımsızlık yerine mutluluk olacak, yaşama sevinci bulunacaktır. Zorunlu çalışma, boş zamanları zevkli kılmaya yetecek kadar olacak, ama bitkinlik yaratacak kadar olmayacaktır, insanlar boş zamanlarında yorgun olmayacaklarından, sadece pasif ve yavan eğlenceler istemeyeceklerdir, insanların hiç değilse yüzde biri, meslek çalışımdan dışındaki vakitlerini şu ya da bu cins bir kamu yararını hedef tutan çalışmalara ayırabilecekler ve bu çalışmalar geçim sağlamak kaygusuyla yapılmadığı için de, özgünlüklerinin karşısına çıkacak hiçbir engelle karşılaşmayacakları gibi, yaşlı üstatların koyduğu ölçülere uymak zorunda da kalmayacaklardır. Ama aylaklığın üstünlükleri sadece bu gibi özel durumlarda ortaya çıkmakla kalmayacaktır. Sıradan erkeklerle kadınlar, mutlu yaşama fırsatı elde edeceklerinden daha şefkatli olacaklar, kendi görüşlerine uymayanlara daha hoşgörüyle ve daha az kuşkuyla bakacaklardır. Kısmen bu nedenle, kısmen de savaş uzun ve zorlu çalışmaları gerektireceğinden, savaş isteği ortadan kalkacaktır. iyi huyluluk, bütün törel nitelikler içinde, dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu bir niteliktir ve iyi huy, çetin çabalarla dolu bir hayatın değil, rahatın, güvenlik duygusunun bir ürünüdür. Modern üretim yöntemleri hepimize rahat etme ve kendimizi güvenlik içinde duyma olanağını verdiği halde, bizler bunun yerine, bazı insanların aşırı derecede çalışması, bazılarının da açlıktan kıvranması yöntemini seçmişizdir. Şimdiye kadar hep, tıpkı makinelerin bulunmadığı zamanlarda olduğu gibi bütün enerjimizi ortaya koymayı sürdürdük, yaptığımız budalalıktı, ama sonuna kadar da budalalıkta diretme için hiçbir neden yok ortada.

Sh:9-26

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

İnsanlığın Yarını (HAS MAN A FUTURE?)/ BERTRAND RUSSELL


Türkçesi: Akşit Göktürk
Accursed be he that first invented war.
[Savaşı icad eden ilk melun olmak]
Christopher Marlowe (1564-1593)

ÖNSÖZ MÜ, SONSÖZ MÜ?

«İnsanoğlu, ya da biraz böbürlenerek kendi kendine verdiği adla, homo sapiens, ‘Yer’ gezegenindeki canlı türlerinin hem en ilginci hem de en sinire dokunanıdır.»

Bu söz, felsefeyle ilgili bir Merih’li biyoloji bilgininin yerküremizin bitki hayvan örtüsü üzerine bildirisinin son bölümünün ilk tümcesi olabilirdik Bizler, topumuz birden, gerek duygusal gerekse içgüdüsel etkilerle, içinde bulunduğumuz durumun iyice derinlerine saplanmış olduğumuzdan, başka bir dünyadan gelecek bir yabancının bakışındaki yantutmazlığa, genişliğe kolay kolay ulaşamayız. Ama, arasıra bizim düşsel Merih’li türünden düşüncelere girişmek, bu düşünceler ışığında soydaşlarımızın geçmişini, şimdisini, geleceğini (varsa), ayrıca, insanın yeryüzündeki yaşam için şimdiye dek yaptığı, yapmakta olduğu, belki de gelecekte başka bir yerdeki yaşam için yapabileceği iyi ya da kötü şeylerin değerini belirlememiz konusunda yararlı olur. Bu nitelikte bir incelemede, geçici tutkular, bir uçaktan bakılınca dümdüz görünen küçük tepeler gibi, önemlerini yitirirler, öte yandan, hiç bir zaman önemden düşmeyecek şeyler de sınırlı bir görüştekinden çok daha seçik olarak öne çıkarlar.

Ta başlangıçta insanın genel varoluş kavgasındaki durumu hiç de parlak görünmüyordu. Seyrek rastlanan türlerden biriydi daha, yırtıcı hayvanlardan kaçmak için ağaçlara tırmanmakta maymundan daha az çevik, kürkü olmadığından soğuğa karşı doğal bir korunmadan hemen hemen yoksun, uzun süreli çocukluk döneminden, öbür canlılarla yaşayarak besisini elde etmekte çektiği güçlükten dolayı eli kolu bağlı bir yaratıktı. Tek üstün yanı kafasıydı. Bu biricik üstünlük gitgide daha çok önem kazanarak insanı ürkek bir kaçkın durumundan yeryüzünün Efendisi durumuna yükseltti. Bu sürecin tarihten önceki çağlarda aşılan ilk basamaklarının niteliğini varsayımlarla kestirebiliriz. Ateşten yararlanmayı öğrendi sözgelişi. Ama ateşin de, günümüzde atom enerjisinin ortaya çıkışıyla beliren sakıncalar yanında hiç kalmakla birlikte, birtakım sakıncaları vardı. Ateş, yalnız yiyeceklerini daha iyi bir duruma getirmekle kalmadı, mağarasının ağzında sürekli yanarak, uyuduğu zamanlarda güvenliğini de sağladı. Mızraklar, yaylar, oklar yapmayı öğrendi insan. Kazdığı tuzaklara düşen öfkeden kudurmuş mamutlar umutsuzca çabaladılar. Hayvanları evcilleştirdi, tarihin tanı ağarırken de tarımın yararlarını bulguladı.

Ama kazançlarından biri bütün öbürlerini gölgede bırakacak önemdeydi: dil. Konuşma dilinin düpedüz hayvan bağırtılarından yavaş yavaş gelişmiş olduğu ileri sürülebilir. Başlangıçta konuşmayı yansıtır nitelikte olmayan yazı dili ise, gitgide daha çok kalıplaşan bilgi verici resimlerden ortaya çıkmıştır. Dilin büyük değeri, yaşantının aktarılması olanağını sağlamasıdır. Bir kuşağın öğrendiği şeylerin topu birden sonraki kuşağa kalabilecekti artık. Öğrenim, kesinlikle, kişisel yaşantının yerine geçiyordu. Yazı, bir bilgi yığınının yaratılması olanağını hazırlamakla, belleği birtakım belgelerle donatmakla, konuşmadan daha etkili bile oldu. Bireylerin buluşlarını belgelerle koruma kolaylığı, insanın ilerlemesini hazırlamakta her şeyden daha büyük bir yer tutmuştur. Bir zamanlar, insan kafasının yeterliğinde doğal gelişmeler, ayrıca, kalıtımla geçmiş yeterliklerde de ilerlemeler görülmüştü. Ama aşağı-yukarı beş yüz bin yıl önceydi bu. O zamandan beri doğal düşünce yetisinde pek az bir gelişme olmuş —bir gelişmeden söz edilebilirse eğer- insanın ilerlemesi, gelenekle, eğitimle kuşaktan kuşağa geçen sonradan kazanılmış ustalıklara dayanmıştır. Temeller, belki de bilinçli bir amaç olmadan, tarihten önceki çağlarda atılmıştı, ama bu temellerin bir kez atılmış olması gerek bilgide gerek ustalıkta gitgide hızlanacak sürekli bir gelişmeyi hazırlamıştı. Son beş yüzyıldaki gelişme, tarihin belgelerle tanıdığımız önceki bütün çağlardakinden daha büyük olmuştur. Çağımızın büyük güçlüklerinden biri, düşünce alışkanlıklarının tekniklerdeki hızlı değişmelere ayak uyduramaması dolayısıyla, ustalığın gitgide artmasına karşılık bilgeliğin gerilemesidir.

Binlerce yıllık sonu belirsiz ölüm-kalım savaşından insan, gösterdiği çabalardan yoğrulmuş yararlı ustalıklar, içgüdüler, alışkanlıklara çıktı. Ama, kıtlıklar, sel baskınları, yanardağ patlamaları gibi dıştan gelecek tehlikelerle savaşmak zorundaydı daha. O ilk günlerde bir kıtlık karşısında nelerin yapılabileceği Tevrat’ın ‘Oluş’ kitabı’nda anlatılmaktadır. Sel baskınlarına ise iki yöntemle karşı konuyordu: Çinliler tarihlerinin başlangıcında Sarı Irmak’ın yakalan boyunca setler kurmuşlardı, Batı Asya da Nuh’un öyküsünde görüldüğü gibi, en iyi korunma yolunun erdemli yaşamak olduğunu düşünmüştü. Yanardağ patlamaları karşısında da etkili olacağına inanılan bu ilke, edebî anlatımını Sodom ile Gomorra’nın yıkımı öyküsünde bulmuştur. Çinlilerle Batı Asyalıların bu iki ayrı kuramı, birbirleriyle çekişe çekişe günümüze dek süregelmiş, ama Çinli görüş gitgide artan bir geçerlik kazanmıştır. Bununla birlikte, son yeni gelişmeler, erdemli yaşamanın da (gelenekçi anlamda değilse bile) korunmamız için en az setler ölçüsünde önemli olduğunu göstermiştir.

İnsan, dış çevresinin tehlikelerinden sıyrılarak ortaya çıkarken, önceki çağlar boyunca varlığını sürdürmesine yaramış içgüdüsel, duygusal temeli de yenidünyasına birlikte getirdi. Kendini ne pahasına olursa olsun kurtarmak için, zaman zaman büyük ölçüde sertliğe, tutkulu bir direnmeye başvurmak zorunda kalmıştı. Uyanık bir sakınırlık, tetikte bir kuşku, çıkmaz durumlardaki tehlikeler karşısında gözüpeklik, gereksindiği şeyler olmuştu hep. Eski güçlükler altedildikten sonra, bu alışkanlıklar tutkular aygıtını nerde kullanacaktı insan? Buna da bir çözüm yolu bulundu ama ne yazık ki pek de mutlu sayılamayacak bir yoldu bu. Şimdiye dek hep aslanlarla kaplanlara yöneltegeldiği düşmanlığı, kuşkuyu insan soydaşlarına yöneltti —hepsine değil tabiî, varlığını sürdürmesine yaramış ustalıkların çoğu toplumsal bir elbirliğini gerektirdiği için, elbirliği düzeninin dışındakilere yüklendi var gücüyle. Böylece, ilkel birbirine tutkunluğun, örgütlü savaşın yardımıyle, yüzyıllar boyunca toplumsal elbirliği gereksinmesini, geçmiş kavgaların kendi içinde yaratmış olduğu içgüdüsel azgınlıkla kuşkuyu birleştirdi. Tarihimizin ta başlangıcından bugüne değin, kafanın yarattığı ustalıklar çevreyi sürekli olarak değiştirmiş, içgüdü ile duygu ise, çoğunlukla daha yırtıcı, daha ilkel bir dünyaya uygun düşecek nitelikteki yoğruluşlarıyle, oldukları gibi süregelmişlerdir.

Korku ile kuşkunun insandışı dünyadan karşıt insan kümelerine çevrilmesiyle, sürü yaşayışının yeni bir örneği doğdu. İnsanın toplum yaşayışına yatkınlığı, görünüşe göre hiç bir zaman toplum törelerine aykırı bir davranışa kalkışmayan arılarınki ya da karıncalarınki ölçüsünde değildir. İnsanların krallarını öldürmeleri az görülmüş bir iş değildir, oysa arılar arı beyini hiç de öldürmezler. [Petek yasalarının gerektirdiği durumlar dışında, arı be­yinin öldürüldüğüne hiç rastlanmaz.] Yabancı bir yuvaya giren dışarılı bir karınca hemen ölüm yargısına çarptırılır, ama bu duruma karşı duran bir ‘barışseverlik’ gösterisi hiç görülmez. Karşıt azınlıklar diye bir şey yoktur, toplumsal dayanışma hiç bir ayrı gayrı gözetmeden her bireyin davranışını belirler. İnsanlarda ise durum başkadır. İlkel insan belki de aileden daha geniş bir toplumsal küme tanımıyordu.

Düşman kimselerden gelebilecek tehlikeler karşısında —böyle saymak zorundayız bunu— aile genişledi, ortak atadan gelenlerden, ya da böyle bilinenlerden kurulu boylar çıktı ortaya. Savaş, ilkin boyların sonra ulusların imparatorlukların birleşmesine, güç bağlaşmalarına yol açtı. Gerekli toplumsal dayanışma çoğunlukla çöküntüye uğradı, ama böyle olunca iş yenilgiyle sonuçlandı hep. Sonunda, biraz ulusal seçmeyle, biraz da kendi çıkarlarını gözeterek insanlar, geniş kümeler arası işbirlikleri kurmaya, atalarınınkini bile gölgede bırakacak bir sürüce yaşayış gütmeye gitgide daha çok artan bir yeterlik kazandılar.

İçinde yaşadığımız dünya aşağı yukarı altı bin yıllık örgütlü savaşın sonucudur. Bir kural olarak, yenilgiye uğrayan topluluklar ortadan silinmişler ya da sayıca geniş ölçüde azalmışlardır. Savaşlarda başarı değişik etkenlere dayanmıştır; bunlardan en önemlileri daha büyük bir nüfus, daha üstün teknik ustalık, daha eksiksiz bir toplumsal dayanışma, bir de alınteridir. Bütünüyle biyolojik bir açıdan, belli bir bölgede yaşayabilen insanların sayısını arttıracak her olayı bir gelişme sayabiliriz. Bu oldukça dar görüş açısından birçok savaşlar yararlı sayılabilir. Romalılar Batı Roma imparatorluğunun çoğu bölgelerindeki nüfusu büyük ölçüde arttırmışlardır. Columbus ile izleyicileri Batı yarımküresini, Columbus’tan önce orada yaşayan kızılderililerden kat kat daha çok sayıda insana yurt ettiler. Çin’de, Hint’te, ancak çağlar boyu savaştan sonra kurulabilen merkez hükümetler nüfusta büyük bir artma sağlayabildiler. Ama savaşlar hep böyle sonuçlanmadı tabiî. Moğollar İran’ı hiç onarılamayacak ölçüde zarara uğrattılar, Halifelik saltanatı döneminde Türkler de öyle. Kuzey Afrika’da şimdi iyice ıssızlaşmış bölgelerdeki yıkıntılar Roma’nın çöküşüyle verilen zararların apaçık tanıklarıdır. Taiping ayaklanmasının Birinci Dünya Savaşı’ndan daha çok sayıda ölüme yol açtığı söyleniyor. Bu durumların hepsinde, daha az uygar olan yan, utku kazanmıştır. Gene de, bu karşıt örnekler varken bile, geçmişteki savaşların, gezegenimizdeki insan nüfusunun azalmasına değil çoğalmasına yaramış olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, biyolojininkinden ayrı bir görüş de vardır. Yalnız sayıyı gözönünde tutarsak, karıncaların insanlardan yüzlerce kat daha başarılı sayılmaları gerekir. Avustralya’da tek insanın bile yaşamadığı ama sayısız ak-karıncanın kaynaştığı uçsuz bucaksız bölgeler gördüm. Bu böyle diye, tutup da ak-karıncaların kendimizden daha üstün olduğunu söyleyemeyiz. İnsanın, kendisini büyük memelilerin en kalabalığı yapan değerlerinden başka değerleri de vardır. Bütünüyle kendine özgü olan bu değerleri topu birden kültürel diye tanımlanabilir. Bunlar toplumlardan daha çok bireylerin özellikleridir, toplumsal dayanışmadan, savaşlarda utkuya erişme yeterliğinden bambaşka sorunlarla ilgilidirler.

İnsanlığın, birbiriyle yarışan, çoğunlukla da birbirine düşman uluslara bölünmesinin, kimin onurlandırılacağı konusundaki ulusal yargılara korkunç ölçüde çarpıtıcı bir etkisi olmuştur. Biz Britanya’da en gözde anıtlarımızı, yabancıları öldürmekteki ustalıklarından dolayı onurlandırdığımız Nelson’a, Wellington’a dikmişizdir. İşin garibi, yabancılar, bu türden bir yararlık göstermiş olan bu Britonlara bizim duyduğumuz hayranlığı duymazlar. Okumuş bir yabancıya Britanya’nın başlıca utkularının neler olduğunu sorarsanız, Nelson’la Wellington’dan değil, büyük bir olasılıkla Shakespeare’den, Newton’dan, Darwin’den söz edecektir. Yabancıların öldürülmesi, kimi durumlarda bütün insan soyunun yararı bakımından gerekli olmuştur belki, ama haklı gösterilmeye çalışılınca, polis etkinliğinden başka bir şey olmadığı, çoğunlukla, ancak ulusal üstünlük kuruntularını, zorbalık eğilimlerini yansıttığı ortaya çıkmıştır. İnsan soyunun saygıdeğerliği, insan soydaşlarını öldürmekteki ustalığından gelmez. Mısır’ın eski Ölüler Kitabı’ndaki gibi, insanların sonuncusu Yeraltı Dünyasının Yargıcı karşısına çıksa, soydaşlarının ortadan kaldırılmasının çok acı bir iş olacağını söyleyerek bağış dilese, hangi kanıtlarla doğrulayacak bu söylediğini? Gönül isterdi ki, insan yaşamının genellikle mutlu olduğunu söyleyebilsin. Ama insan soyunun çoğunluğu, tarımın, toplumsal eşitsizliğin, örgütlü savaşın bulgulanışından beri, çetin, terletici, zaman zaman da yürekler acısı yıkımlarla dolu bir yaşam sürmüştür, denebilir. Gelecekte bunların hiç biri görülmeyebilir belki de, birazcık bilgelik şimdiki insan yaşamının bütününü sevinçle doldurabilir; evet ama bu birazcık bilgeliğin bir gün gösterilebileceğini kim söyleyebilir? Bu arada, bizim sonuncu insan, Osiris’in yargısına, hiç de genel bir mutluluk tarihine benzemeyen bambaşka bir şey sunacaktır.

Osiris’e, insan soyunu ortadan kaldırmaması için yalvarmaya ben gitmiş olsam, şöyle derdim: «Ey adaletli acımak bilmez yargıç, soydaşlarımın yeryüzünden silinmesi pek yerindedir, özellikle günümüz için yerindeliği sugötürmez bu yargının. Ama, biz hepimiz suçlu değiliz, aramızdan ancak birkaçı olayların akışıyle içine sürüklendiğimiz bu durumdan gayrı bir durumun özlemini duymayacak körlüktedir. İlkçağ bilgisizliğinin bataklığından, çağlar boyu süregelen bir varoluş savaşından daha yeni çıktığımızı unutmayın. Bildiklerimizin çoğunu son on iki kuşak zamanında bulguladık. Doğa üstünde kurduğumuz yeni egemenlikten gözleri dönen bir-çoklarımız, başka insanlara da egemen olmak gibi yanlış bir tutkuya saplandılar. Bu durum, bizi azçok kurtulmuş olduğumuz bataklığa yeniden dönmeye ayartan bir ignis faatus‘tur. [ateşe çağıran şeytan] Ama bu gözü dönmüş çılgınlık, bütün gücümüzü tüketmiş değil, içinde yaşadığımız dünya konusunda, nebulalarla atomlar, en büyük ile en küçük konusunda şimdi bildiklerimiz, bizim günümüzden öncekilerin düşüncesine sığmayacak genişliktedir. Burada, kendisini iyi yolda kullanmaya yeterli bilgelikten yoksun ellerdeki bilginin hiç bir işe yaramayacağım ileri sürebilirsiniz. Şimdi dağınık da olsa, olaylara yön verecek güçten yoksun da olsa, bu gerekli bilgelik yok değil. Bilgelerle peygamberler kavga etmenin çılgınlık olduğunu öğütlediler hep, onların sözlerine kulak versek yepyeni bir mutluluğa varacağız.
«Büyük adamlar bize yalnız kaçınılması gereken şeyleri göstermekle kalmadılar. Işıl ışıl güzellikte bir dünya yaratmanın insan gücü ötesinde bir şey olmadığını da gösterdiler. İçlerindeki düşü soylu bir parıltı saçan yapılarla gözümüzün önüne seren ozanlara, bestecilere, ressamlara bakın bir yol. Bütün bu düşler ülkesi bizim olabilir. İnsanlar arası ilişkiler de sevi şiirlerinin güzelliğine erişebilir. Kadın ile erkek sevişmesinde birçok kimselerce arasıra tadılır bu olanak. Böyle dar sınırlar içinde kalmasına da hiç bir neden yoktur: Koral [Dinî ezgi veya kaynağı dinî ezgi olan orkestra parçası. ] senfonideki gibi bütün evreni kucaklayabilir. Bu, insan gücü dışında bir şey değildir, birazcık zamanla, gelecek çağlarda gerçekleşecektir belki de. Bütün bunlardan dolayı, Büyük Osiris, bizlere belli bir süre daha tanımanı, eski çılgınlığımızdan silkinerek bir ışık, sevgi, güzellik dünyasına varmamız için bir şans daha bağışlamanı dileriz senden.»

Olur da bir etkisi görülür bu yalvarımızın belki. Benim bildiğim, eninde sonunda bizim soyumuz, yalnız insanoğlu için varolan böyle olanaklardan dolayı sürekliliğe hak kazanır ancak. Sh:9-19

 

ÖZGÜRLÜK MÜ, ÖLÜM MÜ?

Patrick Henry, Bağımsızlık Savaşı sıralarında ün kazanmış bir Amerikan yurtseveri, şimdi yalnız şu sözleriyle anılıyor: «Ya özgürlük verin bana ya ölüm.» Aşırı Komünist-karşıtlarının ağzında bu söz bir bayrak olmuş, insansız bir dünya Komünist bir dünyadan yeğdir anlamına alınmıştır. Patriek Henry bu sözü bambaşka bir anlamda kullanmıştı oysa. O haklı bir amacı savunuyordu. İngilizlerle düşmanlık yüzünden bu amaç ancak Amerikalı canların yitirilmesiyle gerçekleşebilirdi. Böylece, kendi ölümü de özgürlüğe bir adım olmuştu belki. Buna benzer durumlarda yukarıdaki sözün önemle anılması doğrudur, yerindedir.

Ama aynı söz bir atom savaşını haklı göstermek için kullanılırsa bambaşka bir durum çıkar ortaya. Bir atom savaşının ne sonuçlar doğuracağını bilmiyoruz. Belki de insan soyunun sonu olacaktır böyle bir savaş. Belki de bütün toplumsal tutarlığını yitirmiş bir dünyanın şurasında burasında türeyecek birkaç bozguncu, yağmacı çeteden başka hiç kimse kurtulamayacaktır. Düşünebileceğimiz en iyi koşullar altında bile sonuç, bütün yaşama gereksinmelerini iyice kısıtlayan, gözaçtırmaz bir hükümet zorbalığı olur ancak. Belli koşullar içinde atom savaşının yerinde bir şey olacağını açıklamaya uğraşan Herman Kahn, en olumlu sonuçlardan birinin, kendi deyimiyle ‘karagün sosyalizmi’ olacağını söyler. Ama atom savaşının hiç gerçekleştiremeyeceği tek sonuç varsa o da Patrick Henry’nin istediği, çağdaş hayranlarının da sözde istedikleri, düzenli özgürlüktür.  Bir amaç uğruna ölmek, ancak amaç iyiyse, ölümümüz de o amaca yarıyorsa, soylu bir davranıştır. Ölümünüzün o amaca bir şey kazandırmayacağı apaçık kesinlikteyse, davranışınız softalıktan başka bir şey değildir. Bu özellikle, insan soyunun yokolmasını Komünistlerin üstünlük kazanmasına yeğ tutanların ya da tam tersine, Komünist-karşıtlarının üstünlük kazanmasına yeğ tutanların durumunda açıkça göze çarpar. Diyelim ki Komünizm, en azılı düşmanlarının söylediği ölçüde kötüdür, ama hiç değilse, gelecek kuşakların gününde gerçekleşecek bir ilerleme uğruna seçilebilir. Diyelim, Komünist-karşıtlığı en aşırı Stalincilerin söylediği ölçüde kötüdür, aynı düşünce bu duruma da uygulanabilir. Geçmiş tarihte birçok zorbalıklar görülmüştür, ama zamanla hepsi değiştirilmiş ya da ortadan silinmiştir. İnsanlar varolduğu sürece gelişme olanağı da vardır; ama ne Komünizm, ne de Komünizm-karşıtlığı bir ölü gövdeler dünyası üzerine kurulamaz.

‘Özgür bir Dünya’dan söz ederek Komünizm düşmanlığı körüklemekte büyük etkinlik gösterenler, birçok bakımlardan, savundukları politikaya gönülden bağlı olmadıklarını gösteriyorlar. İngiliz Hükümeti son zamanlarda Portekiz’e dostluk göstermek için değişik bir yol tuttu; hem de Portekiz’ in Angola’daki karaderilileri insanlığa sığmaz yöntemlerle ezmekte olduğuna hiç aldırmadan. İspanya, Franko’nun yönetimi altında, tıpkı değilse bile, Kruşçef Rusya’sı ölçüsünde az özgür, ama Batılılar İspanya’yla dostluk için her yola başvuruyorlar. Süveyş’le ilgili İngiliz Fransız işbirliği, amacı bakımından Rusya’nın Macar ayaklanmasını bastırmasından hiç de geri kalmazdı, daha az zararlı olduysa, başarıya ulaşamadığı içindir. Küba’da, Guatemala’da, İngiliz Ginesi’nde Batılı güçler yerlilerin isteklerini çiğneyip geçmekte kararlılıklarını gösterdiler, hem de onları Batı’nın yanında tutabilmek için böyle davranmanın gerekli olduğuna inanarak. Son zamanlarda Birleşik Devletler’de, Komünist Partisi’ne üye yazılmanın yasalara aykırı sayılacağı, ancak Komünizmin kötülüğünü bilmeden yazıldıklarını tanıtlayabilecek kimselerin hoşgörülebileceği açıklandı. Bunların hepsi özgürlüğe karşı işlenen suçlardır. Durum gerginleştikçe bu suçların da özgürlük uğruna haklı görülebileceği sanılacak.

Batıda genellikle bilindiğinden çok daha fazla kümeleşme, çok daha fazla örgütlü propaganda vardır. Bütün bu kısıtlamaların Doğu ile Batı arasındaki ayrımı hiçe indirdiği, Batı’nın ‘Özgür Dünya’ olma savını gülünçleştirdiği hiç kabul edilmez ama.

İngiltere’deki Amerikan üsleri sorununu alalım sözgelişi. Bu üslerin her birinde, verilecek bir uyarıyı bekleyen, bir iki dakika içinde havalanabilecek ölçüde titizlikle eğitilmiş havacılardan kurulu bir iç-üs bulunduğunu kaç kişi biliyor?

Bu iç-üs, üssün bütününden kesinlikle ayrılmıştır, buraya girmek üssün bütün öbür üyelerine yasaktır. İçinde kendi yemekleri, yemek salonları, yatakhaneleri, kitaplıkları, sineması vb. vardır. Silâhlı gözcüler üs’teki öbür Amerikalıların buraya girmesini önlemekle görevlidir. Her ay ya da her iki ayda bir, iç-üs’teki bütün üyeler komutanlarıyla birlikte Amerika’ya gönderilir, yerlerine yenileri gelir. Bu üyelerin üs’teki öbür Amerikalılarla ilgi kurmaları hemen hemen, çevrede yaşayanlarla ilgi kurmaları ise kesinlikle yasaktır.

Açıkça görülüyor ki bütün sorun, İngilizlerden durumu gizlemek, iç-üssün üyelerinin buyruklara, propagandaya, eğitildikleri üzere bütünüyle mekanik bir tepki gösterme yetisini korumaktır. Üstelik, bunlara verilecek buyruk da belli bir komutandan değil, düpedüz Washington’dan gelir. Bir karışıklık sırasında İngiliz Hükümeti’nin Washington’dan gönderilen buyrukları denetleyebileceğini düşünmek, düş kurmak olur ancak. Washington’dan gönderilecek buyruklar ise her an için Sovyet güçlerini karşı bir tepkiye geçirebilir, İngiltere’nin bütün nüfusunun da bir saat içinde yeryüzünden silinmesine yol açabilir.

Propaganda örgütünün gücünü, Amerika’daki gücünü, gözönüne seren son derece ilgi çekici bir durum, Hiroşima’da bombanın atılması için işaret veren Claude Eatherly’nin durumudur. Ayrıca, çağımızda insanın bir yasayı çiğneyerek nice korkunç suçlar işlemekten kurtulabileceğine de örnektir Eatherly’nin durumu. Bombanın neler yapabileceği ona söylenmemişti, verdiği işaretin sonuçlarını öğrendiği zaman büyük bir sarsıntı geçirdi. Yıllar boyu, görevine türlü aykırı davranışlarla, kendini Atom silâhlarının korkunçluğunu açıklamaya, yoksa yıkımı olacak o suçluluk duygusunu gidermeye adadı. Yetkililer, deli sayılmasına karar verdiler, şaşılacak uysallıkta bir ruhbilimciler kurulu da bu resmî görüşü doğruladı. Eatherly’e, pişmanlık duyduğu için deli belgesi verildi; pişmanlık duymayan Truman’a ise belge verilmedi. Ben Eatherly’ nin, amacını açıklayan birçok konuşmalarını okudum. Dediklerinin usa aykırı tek bir yanı yoktu. Ama yalancı propagandanın etkisi öyle büyüktü ki, hemen hemen herkes, bu arada ben de onun delirmiş olduğuna inandık.

Yakınlarda, Eatherly olayıyla ilgili söylentilerin etkisiyle Washington Başsavcısı araya girdi, Eatherly altı aydır kilitlenmiş olduğu sıkı göz hapsi koğuşundan alınarak hastanenin başka bir bölümüne yerleştirildi. Görülmemiş ayrıcalıklar tanınmıştı şimdi kendisine, yeni bir soruşturmaya başvurulmaksızın pek yakında özgürlüğüne kavuşacağı söylenmişti. Bu doğru çıkmadı, ama Eatherly kaçtı şimdilik.

Bir de Amerikan-karşıtı Etkinliklerle Savaş Komitesi’nde olup bitenlere göz atalım. Bu Komite’ nin hoşlanmadığı, orta yaşlı bir adamın sorgusunda şöyle bir konuşma geçebilir:

Soru: «Otuz yıl önce öğrenciyken tanıdığın Komünistler oldu mu?»

Yanıt: «Evet.»

Soru: «Adlarını verir misin?»

Yanıt: «Hayır.»

Sorguya çekilen bu karayazgılı adam, düşünüp taşındıktan sonra Komitenin saygısını kazanmayı kararlaştırır da arkadaşlarını ele verirse, daha da iyisi, arkadaşlarına uydurma suçlamalar yöneltirse kendini kurtarabilecektir, yoksa Komite’nin öfkesiyle hapishaneyi boylayacaktır. Özgürlüğün kutsal adı uğruna bu işlemin de haklı görülmesi umulur.

Bütün bu sözlerimle S. S. C. B.’ni savunduğum sanılmasın. S. S. C. B. özellikle Macaristan ile Doğu Almanya’da, baskısı altındaki insanları korkunç bir kinle, korkunç zorbalıklarla inletmiştir. İkiyüzlülük bakımından da Batı’dan hiç geri kalmamıştır: Doğu Almanya’daki yalnız Rusya’nın askerî gücüyle ortaya çıkarılmış hükümet, ‘Alman Demokrat Cumhuriyeti’ diye anılıyor. Ama Doğu’nun da suçlandırılabileceği gerçeği, Batı’nın suçsuzluğunu kanıtlamaz ki. Yanlardan hiç biri kendini haklı sanmakta ötekinden geri kalmaz, ikisi de eşit ölçüde iğrençtir.

Atom silâhlarının en korkunç yönlerinden biri, geniş ölçüde kullanıldıkları zaman, yalnız savaşan ülkelere değil, yantutmazlara da sonsuz zarar verecekleridir. Yantutmaz ülkeler, bu bakımdan, her şeyden önce kendilerini korumak için, Atom savaşını önlemeğe çalışmakta haklıdırlar. Bir ülkenin kendi hükümet biçimini dışardan gelecek karşıtlıklardan korumaya hakkı olsa da, kavganın dışında kalmak isteyen ülkelerdeki milyonlarca kişiyi, durup dururken yeryüzünden silmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Birçoğumuz Komünizmden hoşlanmıyoruz diye, bağımsız “kalmaktan başka hiç bir şey istemeyen sayısız Hintliyi, Afrikalıyı ölüme atmaya ne var?

Demokrasinin bu olduğunu kim ileri sürebilir?

Demokrasi, yantutmaz ulusların, kendileri istemedikçe hiç bir şeye karıştırılmamalarını gerektirmez mi ?

Berlin sorununu düşünün örneğin. Benim umutsuzlukla gördüğüm, gerek A.B.D.’nin gerekse S.S.C.B.’nin, hoşlanmayacağı bir çözüm yolunu benimsemektense Atom savaşma hazır olduğudur. İki yanın da bu yoldaki, bütün dünyayı usa sığmaz korkunçlukta sonuçlara sürükleyecek sözleri, hoşgörülecek gibi değildir. Böyle sözler ancak karşılıklı bir melodramın sonucunda doğarlarsa haklıdırlar. Kremlin’in ya da Wall Street’in iğrençliği, her ikisinin de temel bir dogmaya körükörüne tapan, böylece iki yanın ortak yararını göremeyen softalarla dolu oluşundadır. Doğu ile Batı, aralarındaki tartışmalarda kafalarını kullansalar, birbirlerini düşman görmekten çok Hidrojen bombasını ortak düşmanları olarak görürlerdi. Hem Doğu’yu hem de Batı’yı ilgilendirecek tek ortak “sorun, modern silâhlardan doğabilecek yokoluştan kaçınmaktır. Ama iki yandan hiç biri, bir uzlaşmaya varmayı gerçekten istemiyor. İstedikleri, karşı yanın herhangi bir diplomatik başarı sağlamasını ne yapıp yapıp önlemektir.

Bu karşılıklı düşmanlığın ardında, başlıcaları gurur, kuşku, güçlülük özlemi, korku olan birtakım insanca tutkular yatar. Görüşmelere katılan sözcüler karşı yandan gelecek en yerinde önerileri bile terslemekten, bir gurur payı çıkarıyorlar kendilerine. Ülkelerinin genel eğilimi de onların bu duygusunu destekliyor. İki yanın şimdiki sinirliliği sürdükçe hiç de nedensiz diye nitelenemeyecek bir kuşku, yanlardan her birinin, ötekinin söylediklerini kendi sözcülerini faka bastırmak için düzenlenmiş bir dolap olarak görmesine yol açıyor. Gene şimdiki koşullar altında hiç de yersiz sayılamayacak bir korku, bütün korkularda olduğu gibi, korkulan sakıncayı abartacak usdışı tepkilere yol açmaktadır. Bu, özel yaşamda sık sık rastlanan, ruhbilimcilerce çok iyi bilinen bir olaydır. Büyük bir korku etkisinde, birçok kimseler kafalarını kullanamaz, hayvanlar gibi içgüdüsel bir tepki gösterirler. Bir zamanlar benim bir eşeğim vardı. Evimin biraz ötesinde küçük bir kulübe, onun ahırıydı. Bir gün kulübe ateş aldı, birkaç iriyarı adam eşeği dışarıya sürükleyene değin akla karayı seçtiler. Yoksa eşek korkudan hiç kımıldamayacak, yanıp kül olacaktı. Büyük Güçler’ in bugünkü durumu da tıpkı buna benzer. Özellikle silâhsızlanma için biçilmiş kaftandır bu benzetme. Her iki yan da ötekinin Atom silâhlarından korkarak, güvenliği kendi Atom silâhlarını arttırmakta arıyor. Öteki yan baskın çıkmak için bir daha arttırıyor silâhlarını. Böylece, Atom tehlikesini azaltmak için atılan her adım, tehlikeyi daha çok büyütüyor.

Güçlü olma tutkusu, ulusları hiç umulmadık yollara sürüklemekte daha da baskın bir öğedir. Kişilerin yüksekten atıp tutması görgüsüzlük sayılırsa da ulusal atıp tutmalar hayranlıkla karşılanır — atıp tutanların yurttaşlarınca tabiî. Tarih boyunca büyük uluslar, güçlerinin bir sınırı olabileceğini kabul etmedikleri an yıkılmaya başlamışlardır. Bütün dünyaya egemen olma isteği, nice ulusları birbiri ardından yıkıntıya sürükleyen aldatıcı düş olagelmiştir. Bunun en son örneği Hitler Almanyasıdır. Tarihte, başta Napolyon, Cengiz Han, Attilâ gibi ünlü adların yanısıra daha birçok örnekler bulabiliriz. Kutsal Kitap’ı tarih sayanlar Kabil’i ilk örnek diye gösterebilirler: Kabil, Hâbîl’i ortadan kaldırmakla bütün gelecek kuşaklara egemen olabileceğini düşünmüştü belki de. Kruşçef ‘Batı’yı ortadan sileceğini söylerken, Dulles’ın da «silâhlı savaşı kazanabiliriz» demesi, geçmişteki benzer çılgınlıkları anımsatıyor bana hep.

Bu, kendi çıkarını en çok gözetenlerin açısından bile düpedüz çılgınlıktır. Düşman ülkesine olduğu gibi kendi ülkesine de bir uçtan bir uca yıkım, yoksulluk, ölüm saçmak delilere yaraşır ancak. Doğu’yla Batı, aralarındaki düşmanlığa bir son verseler, bütün bilimsel olanaklarını kendi mutluluklarına, budalaca davranışlarından türeyen korkulardan apayrı bir yaşama biçimine adayabilirler. Kötülük denen şey insanın yüreğinde yatar çünkü. Ortaya çıkarılmış olan sayısız vılgı aracı, kendi kötülük tutkularımızın dışımızda dinelen anıtlarıdır. İnsanca dünya dışında hiç bir şey, ortadaki düşmanlıkların nedeni olamaz. Bütün kötülük insanın kafasından doğmaktadır, çıkar yol da insanın kafasının aydınlatılmasında aranmalıdır.

«Savaş insanın yaradılışındadır, insan yaradılışı ise değiştirilemez. Savaş, insanın sonu olacaksa, üzülerek boyun eğmeliyiz bu yazgıya.» diyen kimseler vardır. Bu söz, üzüntülerinde bile ikiyüzlü olan kimselerce hep söylene gelmiştir. Gözü kararmış ulusların, kişilerin var olduğu sugötürmez bir gerçektir; ama bu, insan yaradılışının böyle kişilerle böyle ulusların dizginlenmesine engel olacağı anlamına gelmez. Adam öldürmekten hoşlanan bireyler ceza yasalarıyla dizginlenmişlerdir, birçoğumuz da, adam öldürmemize izin verilmiyor diye yaşamayı hiç de çekilmez bulmuyoruz. Savaş çığırtkanları kabul etmeseler bile, uluslar için de durum aynıdır. İsveç 1814 yılından beri hiç bir savaşa girmedi. Tanıdığım İsveçlilerden hiç biri, savaşsızlıktan doğma bir içgüdü tutukluğuyla kıvranır görünmüyor. Hiç de küçümsenemeyecek birçok barışçı yarışma yolları vardır. Bunlar, insanın kavga içgüdüsünü doyurmaya yeter de artar bile. Uygar bir ülkede politik yarışma, çoğunlukla, ayrı uluslar arasında olsa hemen savaşa yol açacak durumlar çıkarır ortaya. Demokratik politikacılar, yasaların koyduğu sınırlara alışırlar. Uluslararası çatışmaları bir çözüme bağlayacak politik bir kuruluş olsa, insanlar da bu kuruluşa saygı göstermeyi öğrenseler, aynı durum uluslararası ilgiler için de gerçekleşebilir. Yakın zamana değin özel çatışmalar çoğunlukla düello ile sonuca bağlanıyor, düellodan yana olanlar da bu çözüm yolunun yasaklanmasının insan yaradılışına aykırı düşeceğini ileri sürüyorlardı. Günümüzde savaştan yana olan kimseler gibi onlar da ‘insan yaradılışı’ dedikleri şeyin her şeyden önce törelerin, geleneğin, eğitimin bir sonucu olduğunu, ilkel içgüdülerle pek az ilgisi bulunduğunu unutuyorlardı. İnsanlık birkaç kuşak boyunca savaşsız yaşayabilse, savaş bize düello gibi gülünç gelmeye başlayacaktır. Şüphesiz, birtakım öldürme delisi sapıklar gene eksik olmayacaktır ama hiç olmazsa hükümetlerin başına geçemeyeceklerdir. Sh:48-58

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, İnsanlığın Yarını, (1961. Has Man a Future? London: George Allen & Unwin.) Türkçesi: Akşit Göktürk, Bilgi Yayınevi, 1972, İstanbul 

 

 

BANLİYÖDEKİ ŞEYTAN /BERTRAND RUSSELL: Hikayeler


Ben Mortlake’de otururum, işe gitmek için her gün trenle şehre inerim. Bir akşam eve dönerken her gün önünden geçtiğim bir villanın kapısında pirinç bir tabela gördüm. Tabelada doktorlar çevresinde mutad olanın aksine şu kelimelerin bulunduğunu hayretle gördüm :

DR. MURDOCH MALLAKO
Horrors
Manufactured here

(Burada dehşet imal edilir.)

Burada yaratılan dehşetin ne olduğunu merak ediyordum. Eve gelir gelmez Dr. Mallako’ya danışmaya karar vererek detaylı bilgi istediğimi belirten bir mektup yazdım. Şu cevabı aldım

Çok sayın bay,

Tabelamdan ötürü bazı bilgiler edinmek istediğinizi anlamak kolay.. Son zamanlarda merkezimizin banliyölerindeki (varoşlardaki) tekdüze hayattan şikâyetlerin geniş ölçüde arttığı sizin de dikkatinizi çekmiştir. Görüşlerine değer verilecek bazı şahıslar bu yeknesaklığın kurbanının hayatı, tehlikeli de olsa bazı olaylarla dayanılır hale getirilebileceğini ifade ettiler. Bu ihtiyacı gözönüne alarak şimdiye dek tamamen yabancı olan meslekî görevi kabul ettim. Müşterilerime hareketli ve heyecanlı olaylar yaşatacağıma inanıyorum. Önceden alacağınız randevu ile yapacağınız kişisel ziyarette daha etraflı bilgiler vereceğim. Ücretim saatte yirmi liradır.»

Bu cevapla, Dr. Mallako’da insanları sevmenin değişik şeklini gördüğümü kabul ediyorum. Etraflı bilgiyi yirmi liraya satın mı alayım, yoksa bu miktarı başka eğlencelere mi saklayayım, diye düşünüyorum.

Bu sorunun cevabını kendi kendime henüz vermemiştim ki, bir pazartesi gecesi komşum Mr. Abercrombie’nin doktorun evinden çıktığını gördüm. Solgun yüz, delice bakışlar ve sendeleyen adımlarla mütereddit, bahçe kapısının kilidini açtı ve dışarı çıktı.

«Tanrım, size ne yaptılar?»

diye bağırdım.

Sakin görünmeye gayret ederek: «Önemli değil, havalardan sözettik» dedi.

«Boşuna zahmet etmeyin, beni kandıramazsınız» dedim.

«Sizi böylesine korkutan, havadan başka şey.»

«Korku mu?

 Saçma. Sadece viskisi çok kuvvetliydi.»

Başka sorularla rahatsız edilmek istemediğinden yalnız başına evine gitmesi için müsaade ettim ve bir kaç gün kendisinden hiç haber alamadım. Ertesi akşam aynı saatte eve dönerken başka bir komşumu, Mr. Beauchamp’ı aynı ifadelerle doktorun evinden çıkarken gördüm. .Ona seslendiğimde işaretle reddetti. Daha ertesi gün aynı durumda Mr. Cartwright’i gördüm. Perşembe akşamı çok iyi dostum olan evli, kırk yaşlarında Mrs. Ellerker kapıdan çıktı ve kaldırımda bayıldı. Kendine gelmesine yardımcı oldum. Ayıldığında ağzından tek kelime çıktı: «Bir daha asla!» Evi, ne kadar eşlik etmeme rağmen başka hiç bir şey söylemedi.

Cuma akşamı bir olayla karşılaşmadım. Cumartesi ve pazar işe gitmediğimden Dr. Mallako’nun kapısından geçmedim. İyi bir iş adamı olan komşum Mr. Gosling bana gevezelik etmeye geldi. Kendisine içki ikram edip rahat koltuğuma oturttuktan sonra her zamanki alışkanlığı olan çevredeki komşularımız hakkında konuşmaya başladı.

«Caddemizdeki dikkati çeken gidişatı gördünüz mü?

 Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwringht hastalandılar ve büro işlerinden uzaklaştılar. Mrs. Ellerker karanlık odasında inleyerek yatıyor.»

Mr. Gosling, Dr. Mallako’dan ve dikkati çeken pirinç tabelasından haberdar değildi anlaşılan. Ben de ona bundan hiç sözetmeyip araştırmalarımı tek başıma yürütmeyi kararlaştırdım. Sırasıyla Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’i ziyaret ettim, fakat bunlar bana tek kelime bile söylemediler. Mrs. Ellerker’i görmem mümkün olmadı. Çünkü inzivaya çekildiği hasta odasından dışarı çıkmıyordu. Ortada çok ilginç olayların döndüğü ve bunun da nedeninin Dr. Mallako olduğu gün gibi aşikârdı. Bunun üzerine onu ziyaret etmeye karar verdim. Fakat müşahede için değil, bu gidişatın nedenini sormak için gidecektim.

Güleryüzle içeri girdiğinde: «Size ne gibi bir yardımım dokunabilir?» diye sordu. Müşfik görünmesine rağmen tebessümü çok manidardı. İnsanı etkileyen soğuk bakışları vardı. Tebessümünün bu bakışlara etkisi olmuyordu.

«Dr. Mallako cumartesi ve pazar hariç her gece kapınızın önünden geçerken sizin hesabınıza rahatsız edici bulduğum olaylarla karşılaştım. Mektubunuz da dikkate alınacak olursa tabelanızın ne ifade ettiğini hâlâ anlayamadım. Gördüklerim karşısında beni inandırmaya çalıştığınız gibi, gerçekten de insanlık uğruna mı çalıştığınızı, kendi kendime soruyorum. Yanılmış olmam da mümkündür. Şayet öyle ise beni teskin etmek sizin için çok kolay olmalı. Fakat muayenehanenizi terk ettiklerinde düşündürücü durumda olan Dr. Abercrombie, Mr. Beauchamp, Mr. Cartwringht ve Mrs. Ellerker hakkında sağlam bir açıklama yaparsanız memnun olacağımı itiraf ederim.» 

Ben konuşurken Dr. Mallako’nun yüzündeki tebessüm kayboldu ve sert, cezalandırıcı bir tavır takındı.

«Beyefendi, siz beni ahlâksızca ve alçaltıcı bir iş yapmaya zorluyorsunuz. Bir hastanın doktoruna anlattığı sırların tıpkı günah çıkarma gibi açıklanmıyacağını bilmez misiniz?

 Sizin merakınızı giderirken namussuzluk edeceğimi bilmiyor musunuz?

 Doktorun susmasına değer vermeyi bu yaşınızda öğrenemediniz mi?

 Hayır beyim sizin utanmaz sorularınızı cevaplandırmayıp hemen evimi terk etmenizi isteyeceğim. Kapı orada.»

Caddeye çıktığımda mahcup olduğumu hissediyordum. Şayet gerçekten inançlarına bağlı bir doktorsa sorularıma verdiği cevaplar doğruydu. Acaba yanılmış olabilir miydim?

 Doktor olarak dördünde de şimdiye dek bilmedikleri kötü bir vücut arazı mı bulmuştu?

 Mümkün olmasa da, ihtimal dâhilindeydi. Bundan sonra ne yapabilirdim?

 Ertesi hafta sabah ve akşam doktorun bahçesinin önünden geçerken gözetlemelerimi devam ettirdim, fakat dikkati çeken bir durumla karşılaşmadım. Geceleri kâbuslar içinde göğsünde zırh gibi taşıdığı tabelası, pençesi ve kuyruğu ile düşlerime giriyor, sabit bakan gözleri karanlıkta bana çevrilmiş hemen hiç hareket etmeyen dudaklarının arasından şu sözleri fısıldıyordu: «Tekrar geleceksin!» Her geçen gün kapısının önünden daha yavaş geçiyordum. Her seferinde içeri girmek için daha büyük bir istek duyuyordum, fakat bu kez araştırma için değil, muayene olmak için. Bunun delice bir saplantı olduğunu anladığım halde karşı koymuyordum. Fevkalâde çekici bir kuvvet çalışmamı aksatıyordu. Nihayet şefime baş vurdum ve Dr. Mallako’dan hiç söz etmeden onu çok yorgun olduğuma ikna ederek izin istedim. Benden daha yaşlı olan takdir ettiğim şefim kederli yüzüme bakarak ricamı kabul etti.

Uçakla Korfu’ya gittim. Güneş ve deniz sayesinde hepsini unutacağımı sanıyordum. Ne yazık ki, burada da gece ve gündüz rahat değildim. O gözler her gece düşlerimde daha da büyüyerek bakıyorlardı. Geceleri ter içinde uyanıyor ve bana «Gel» diyen sesi duyuyordum. Şayet durumumdaki düzelme mümkünse bunun tatilde olmayacağını anladım ve umutsuzluk içinde geri döndüm. Beni kendisine bağlamış olan, başladığım araştırma işinin zihnimi açacağım sanıyordum. Hararetli bilimsel bir araştırma yaptım ve Dr. Mallako’nun kapısından geçmeyen tren istasyonuna gidebileceğim bir yol buldum.

2

Mr. Gosling beni ziyaret edene dek bu zorlu düşüncelerden yavaş yavaş kurtulduğuma inanıyordum. Bu adam kırmızı yanaklı, sağlıklı ve canlıydı. Benim görüşümle ruh sükûnetimi bozarak hastalık halini alan düşüncelerimi dağıtacak tipti. Fakat henüz içkisini vermiştim ki ilk cümleleri bende daha şimdiden korku yarattı.

«Mr. Abercrombie’nin tutuklandığını duydunuz mu? »

«Aman Allahım! Mr. Abercrombie tutuklandı mı?

 Ne suç işlemiş olabilir?»

«Bildiğiniz gibi Mr. Abercrombie bankalarımızdan birinin saygı değer müdürüydü. Babası gibi o da iş ve özel hayatında kusursuzdu. Kralın gelecek yaş gününde şeref payesi verileceği, hatta seçim çevremizden parlamento adayı gösterilmesi kesinleşmişti. Fakat uzun, şerefli bir geçmişe önem vermeksizin çok miktarda para çalmış ve suçu kalleşçe yanında çalışan bir memura yüklemeyi denemiş.»

Mr. Abercrombie’yi daima bir arkadaş olarak gördüğümden bu habere çok üzülmüştüm. Bin bir güçlükle tutuklu bulunduğu hapishanede onu ziyaret etme müsaadesini aldım. Mr. Abercrombie’yi ilgisiz zayıf, solgun ve ümitsiz buldum. Önceleri bana bir yabancıya bakar gibi baktı, fakat karşısındakinin eski bir dostu olduğunu sonradan anladı. Deva bulmaz durumunu Dr. Mallako’ya yaptığı ziyaretle bağdaştırmaktan kendimi alamıyor, ani değişikliğindeki sırrı sezeceğime inanıyordum.

«Mr. Abercrombie, hatırlayacağınız gibi önceden] farklı tutumunuzu anlamağa çalıştım, fakat o zaman bana bilgi vermekten kaçındınız. Tanrı aşkına bu kez beni reddetmeyiniz. O zamanki tutuk davranışınızın sonucunu görüyorsunuz. Yalvarırım, bana gerçeği söyleyiniz, belki henüz vakit geçmemiştir!»

«Maalesef iyilik vaad eden çalışmalarınız için vakit çoktan geçmiştir. Bana ölüm, zavallı karım ve talihsiz çocuklarıma da sefalet ve utançtan başka şey kalmıyor. Allah’ın belâsı kapıdan içeri girdiğim güne lânet olsun! Şeytan zekâlı habise gittiğim eve lânet olsun!»

«Bundan korkuyordum zaten. Lütfen bana hepsini anlatınız.»

Mr. Abercrombie: «Dr. Mallako’yu merakım üzerine ziyaret ettim» diye itirafa başladı. «Dr. Mallako’nun sipariş üzerine verdiği tüyler ürpertici şey ne olabilirdi?

 Bir kaç kişinin romantik ideallerine verecekleri ile nasıl geçinebileceğine inanıyordu?

 Benim gibi boşuna para verecek çok kişinin olduğunu sanmıyordum. Ama Dr. Mallako yaptığı işten emin görünüyordu. Bana Mortlake’lilerden alıştığım şekilde muamele etmiyordu. Bana itibar göstermiyordu, hatta buna biraz da horgörü diyebilirim. İlk konuşmamdan sonra en gizli düşüncelerimi okuyabileceği hissini duydum. Önceleri bunu budalaca bir düşünce olarak kabul etmiş ve kurtulmaya çalışmıştım. Fakat sesini değiştirmeden ve hissiyatını belirtmeden konuşmasına devam edince bu cazibeye daha çok kapıldım. Arzularım uyanmıştı. Sadece kâbuslarda tanıdığım düşünceler tıpkı balina avcılarım korkutmak için derinlerden yukarı çıkan deniz canavarları gibi beliriyordu. Ümitsiz, çaresiz fakat bağlanmış gibi, güney denizinin ıssız sularındaki gemi enkazı gibi onun tarafından hazırlanan fırtınada yalpa vuruyordum.»

«Peki bütün bu süre içinde Dr. Mallako size neler söyledi?

 Böylesine müphem düşüncelerinizi anlatırsanız size nasıl yardım edebilirim?

 Şayet avukatın size yardımcı olması gerekiyorsa somut bilgilere ihtiyacım var.» diyerek sözünü kestim.

Zorla nefes alarak konuşmasına devam etti: «Önceleri sadece gereksiz olaylardan sözettik. Sonra mesleklerinde mahvolan bazı dostlarımdan söz ettim. Bana dostça davrandığından, kendisine aynı durumdan korktuğumu itiraf ettim. ‘Yıkılmanın önüne geçecek bir yol biliyorum! Yalnız bunu bertaraf etmeye hazırlıklı olmalı. Bir zamanlar bir dostum sizin bulunduğunuz güç durumdaydı. O da banka müdürüydü’ dedi. ‘Herkes tarafından seviliyordu, fakat spekülasyon yaptı ve iflasla karşılaştı. Tembellik edecek adam değildi. Sade yaşantısı, mesleği ile ilgili işleri memnunluk verecek tarzda ifa etmesi ve en önemlisi kendi adını ihmalkâra çıkaran, bankada alt kademede görevli bir adamdan dolayı henüz çalışacağını itiraf ediyordu. Başkalarının paralarının emanet edildiği işinde her zaman kusursuz ve sakin değildi. Ayrıca zaman zaman içki içiyor ve üstelik de devrimci politik görüşlerini açıklıyordu.’

«Dr. Mallako viskisini yudumladığı küçük aradan sonra konuşmasına devam etti:

‘Dostum bankanın hesap raporlarında her hangi bir zimmet anlaşılacak olursa suçu, bu sorumsuz genç adama yüklemenin güç olmayacağını belirtiyordu. Dostum durumu dikkatle hazırlıyordu. Genç adamın haberi olmadan evine bankadan çalınmış bir paket banknot gizledi. Bir bahsi müşterek bürosuna genç adamın adına telefonla kazanmayacak atlara çok miktarda para yatırıyordu. Açık hesaplardan dolayı muhasebecinin göndereceği ihtar mektubunun geleceği günü dikkatle hesaplıyordu. En uygun zamanda banka kasasındaki büyük bir açığı tespit ettirdi. Derhal polisle temas kurdu ve muhtemelen polisin zorlamaları üzerine tek suçlu görünen genç adamın adını verdi. Polis derhal adamın evine giderek para destesini buldu ve büyük bir dikkatle muhasebecinin öfkeli haberini okudu. Genç adamın hapishaneye gittiğini, müdürün her zamankinden daha fazla güvene lâyık görüldüğünü söylemeye gerek yoktur. O andan itibaren borsada daha dikkatli spekülâsyon yapmaya başladı. Büyük bir mirasa konarak baron oldu ve milletvekili seçildi. Kabine üyesi ve bakanlık görevleri üzerine konuşmayacağım. Bu gerçek hikâye sayesinde, biraz teşebbüs ruhu ve keskin zekâ ile alçaltıcı durumun zafer olabileceğini anlarsınız. İnsan tüm yurttaşlarının saygısını kazanır. »

Mr. Abercrombie «O bunları söylerken ben bir isyanla karşı karşıyaydım» diyerek sözlerine devam etti. «Ben de dikkatsiz bir spekülâsyon sonucu güç duruma düşmüştüm. Benim de Dr. Mallako’nun belirttiği karakterde bir memurum vardı. Baron olmayı düşünmedimse bile ben de soyluluk ünvanı ve parlamentoda bir yer elde etme umudundaydım. O zamanlar iyi okullarda okuyan, spordaki başarıları ikisine de mesuliyetli işler ve şerefli bir kariyer vaad eden iki oğlumu düşünüyordum. Oğullarımın birden bire bu cennetten koparılarak bir devlet okulunda okumak mecburiyetinde kalacaklarını, henüz on sekiz yaşına gelmeden basit bir işte çalışarak ekmek parası kazanmak zorunda kalacaklarını düşünüyordum, Mortlake’deki komşularımın bana sevinçle selâm vermeyip başlarını çevireceklerini, içki içmeyeceklerini ya da Çin anlaşmazlığı hakkındaki görüşlerimi dinlemeyeceklerini düşünüyordum. Dr. Mallako sakin ve tekdüze sesle konuşmasına devam ederken bu hayaller gözümün önüne geliyordu. Bunlara nasıl dayanabilirim? diye kendi kendime soruyordum. Bir çıkış yolu olmadığı sürece asla tahammül edemezdim. Acaba şimdiye dek kusursuz hayat sürmüş, komşularının severek selâm verdikleri bu yaşımda ben suçlu olarak yaşamak için bütün bu güveni feda edebilir miyim?

 Foyamı meydana çıkaracak, gece ve gündüz başımın üzerinde sallanan Demokles’in kılıcına tahammül edebilecek miydim?

 Evdeki mutluluğun bağlı olduğu egemenliği karımın üzerinde devam ettirebilecek miydim?

 Oğullarım okuldan döndüklerinde gerçek bir babanın yaptığı gibi onları parlak kelimelerle karşılayabilir miydim?

 Polislerin başarısızlıklarından, soygunları ile ekonomimizi kökünden sarsan hırsızların takibini reddedişlerinden söz edebilir miydim?

 Dr. Mallako’nun dostunu örnek alsam bile bu noktalarda hata yapacağımı anladım. Her hangi biri: ‘Mr. Abrecrombie’ye ne oldu acaba?

 Eskiden kanaatlerini öylesine açık ve yüksek sesle söylerdi ki, her mücrim ondan korkardı. Gerçi şimdi de öz olarak aynını söylüyor fakat konuşurken fısıldıyor ve duraklıyor. Hatta sanki polisin beceriksizliğinden söz edermiş gibi omuzunun üzerinden geriye baktığını fark ettim. Sanırım Mr. Abercrombie bizden bazı esrarengiz durumları gizliyor, diyebilirdi…

«Bu utandırıcı tasavvurlar ıstırap veren hayallerimde her seferinde daha canlı olarak meydana çıkıyordu. Mortlake’deki komşularımın şehirde arkadaşlarımla paraları karşılaştırdıkları ve farklı tutumumun bankadaki güçlüklerle bağdaştığı kanaatine vardıklarını görüyordum. Bunu keşfettikten sonra tek bir adımın beni yıkacağından korkuyordum. Asla bu karanlık işler çeviren adamın sesine kulak vermeyeceğim diye kendi kendime düşünüyordum. Asla doğru yoldan ayrılmıyacağım… Fakat… Fakat…

Bu zaferin kusursuz gidişatını anlatırken her şey ne kadar da kolay görünüyordu. Dünyadaki kötülüklerin rizikoya katlanmamızdan ileri geldiğini bir yerde okumamış mıydım?

Ünlü bir filozof ’insan tehlike içinde yaşamalıdır’ tezini ileri sürmemiş miydi?

Acaba şartların karşıma çıkardığı bu örneği tasvip etmek görevim değil miydi?

Umutların, korkuların, alışkanlıkların ve arzuların nedenleri tartışılırken şaşkınlık ve iç huzursuzluğu içindeydim. Nihayet tahammülüm kalmadı ve bağırmaya başladım: ’Dr. Mallako, sizin şeytan mı, yoksa melek mi olduğunuzu bilmiyorum. Tanrıdan sizi asla görmemiş olmayı dilerim!’. Bunları söyledikten sonra koşarak evden çıktım ve bahçe kapısında size rastladım. «O meşum ziyaretten sonra bir an bile ruhum sükûnet bulmadı. Gündüzleri yolda rastladığım insanlara bakıyor ve şöyle düşünüyordum: Ne yaparlardı acaba, şayet… Geceleri uyumadan önce mahvolma ve hapishane arasında bocalıyordum. Huzursuzluğumdan şikâyete başlayan karım nihayet, benim giyinme odasında yatmamı istedi. Lâkin özlediğim uyku orada uykusuz geçen saatlerden daha ıstırap vericiydi. Korkulu rüyalarda düşkünler evi ile ağır ceza hapishanesi arasında dar yolda gidip geliyordum. Nöbet esnasında kendimi oradan oraya atıyor, nihayet korkunç binalardan birine giriyordum. Daha sonra bir polis görüyor, elini omuzuma koymasıyla korkudan bağırarak uyanıyordum. Bu şartlar altında mesleğimin zarar görmesi hiç de hayret verici değildi. Her seferinde daha dikkatsizce spekülâsyon yapıyor ve daha çok borçlanıyordum. Nihayet Dr. Mallako’nun dostunun yaptığını yapmaktan başka çarem kalmadı. Fakat şaşkınlıktan onun sakındığı hatayı işledim. Akılsız memurumun evine gizlediğim banknotların üzerinde benim parmak izlerim görüldü. Polis, muhasebeciye telefonla verilen siparişin benim evimden yapıldığını tespit etti. Benim kanaatime göre kaybedecek olan at bütün yarışları kazandı. Bunun üzerine şimdiye dek müşterek bahis oynamadığını söyleyen memuruma polis inandı. İşlerimin ümitsiz karışıklığını Scotland Yard açığa çıkardı. Değersiz biri olarak kabul ettiğim memurumun bir bakanın yeğeni olduğu anlaşıldı.

«Bu rastlantıların Dr. Mallako’yu hayrete düşürmediğinden eminim. Başlangıcından korkunç sona dek bütün gidişatı önceden bildiğine hiç şüphem yok. Suçu kabul etmekten başka çarem yoktu. Kanuna göre Dr. Mallako suçsuzdu. Bana verdiği acının onda birini ona verebilirseniz kraliçenin hapishanesinde talihsiz bir kalbin size müteşekkir kalacağından emin olabilirsiniz.»

3

Mr. Abercrombie’nin son kelimeleri Dr. Mallako’ ya duyduğum nefretin artmasına sebep oldu, fakat bununla şahsiyetinin çekici kuvvetinin arttığını da hissettim. Müthiş doktoru unutamıyordum. Istırap çekmeliydi, ama benim yüzümden. Aramızda gözlerindeki gibi derin, karanlık ve korkunç uçurum olmasını istiyordum. Bu isteklerimi yerine getirecek bir yol bulamadığımdan bir süre araştırmalarıma devam etmeye çalıştım. Kurtulmaya çalıştığım felâketler dünyasına, Mr. Beauchamp’ın kaderiyle ilgili olarak yeniden düşmem, çabalarımın ilk zayıf belirtisiydi. Otuzbeş yaşlarındaki Mr. Beauchamp’ı yıllardır Mortlake’de fazilet örneği olarak bilirdim. İncillerin satışını yürüten bir derneğin sekreteriydi ve ayrıca da moralistti. Bir zamanlar yeni olduğu anlaşılan siyah etek ve çizgili pantolon giyerdi. Papyonu siyah, davranışı ciddi ve ölçülüydü. Trende dahi Incil’den kısımlar zikretmeyi severdi. Her alkollü içkiyi tahrik edici mayi olarak nitelendirdiğinden bir damlasını bile dudaklarına değdirmezdi. Bir fincan sıcak kahveyi elbisesine döktüğünde sadece : «Ne kadar kötü!» diye bağırmıştı. Etrafında ciddi insanların bulunduğuna inandığı erkekler toplantısında hemen cinsel ilişkiden dert yanardı. Geç vakitler yenilen akşam yemeğinden nefret ederdi. Çay saatinde harpten kalma bir alışkanlık olarak soğuk et, salatalık turşusu ve haşlanmış patatesten ibaret bir yemek yerdi. Tabii bayramlarda etyemezdi. Mortlake’de hiç kimse kötü bir hareketini hatırlayamazdı.

Fakat Dr. Mallako’nun kapısında ona rastladıktan kısa bir süre sonra değişiklik olduğunun farkına varıldı. Siyah etek ve çizgili pantolon yerini bacakları saran gri bir kostüme bıraktı. Siyah kravat yerine lâcivert takıyordu. İncil’e daha az değiniyordu ve geceleri erkeklerin içki içmelerini, oruç tutmanın yararlarından sözetmeden seyrediyordu. Bir kez onu yakasına kırmızı bir karanfil takmış gara giderken caddede görmüşlerdi. Mortlake’lilerin merakını uyandıran bu hareket bir daha tekrarlanmadı. Fakat kırmızı karanfilden bir kaç gün sonraki olay yeni dedikodulara sebep oldu. Mr. Beauchamp genç güzel bir hanımla güzel bir otomobilde görüldü. Bir kaç gün bu şahsın kim olabileceği araştırıldı. Her zamanki gibi bu merakı gideren Mr. Gosling oldu. Herkes gibi Mr. Beauchamp’daki değişiklik beni de huzursuz etti. Mr. Gosling’in beni ziyaret ettiği bir gece bana şunları sordu.

«Fazilet peygamberimiz üzerinde dikkati çeken tesiri yaratan hanımın kim olduğunu duydunuz mu?»

«Hayır» diye cevap verdim.

«Ben öğrendim» diye konuşmasına devam etti. «Yolanda Molyneux. Cangıllardaki ölümü son harbin sayılı trajedilerinden biri sayılan Kaptan Molyneux’in dul eşi. Güzel Yolanda acısını oldukça kolay unuttu. Hatırlayacaksınız, Kaptan Molyneux tanınmış sabun fabrikatörünün tek oğluydu ve mirasçısı olarak, daha onun sağlığında mutlâka veraset vergisinden düşmek için hatırı sayılır bir servete sahipti. Bu muazzam servet, tükenmek bilmeyen bir merakla çeşitli erkek tipleri üzerinde etüdler yapan dul eşine aitti. Bu şekilde milyonerler, sahtekârlar, Karadağlı maden işçileri ve Hintli fakirlerle tanıştı. Mübalağalı şekilde orijinal olanı tercih eder. Mr. Beauchamp’ın kişiliğinde ilginç etüd olanağı bulana dek yaptığı dünya seyahatlerinde sadece Low Church uğruna kendini feda eden bir ondan kurtulabilmişti. Bu adamı daha ne hallere sokacağını düşündükçe tüylerim diken diken oluyor, çünkü o bunları ciddiye alırken kadın onu kolleksiyonunun bir devamı olarak görüyor.»

Durum Mr. Beauchamp’ın lehine değildi, fakat Dr. Mallako’nun etkisini o zamanlar bilmediğimden kaderi hakkında peşin hüküm vermek istemiyordum. Mr. Abercrombie’nin öyküsünü dinledikten sonra Dr. Mallako’nun bunları yapabilecek yetenekte biri olduğunu anladım. Adamla görüşmek mümkün olmadığından Ham Common’da eskiden kalma bir evde oturan güzel Yolande ile tanışmaya çalıştım. Hayret etmeme sebep, onun Dr. Mallako’yu bilmemesiydi. Çünkü Mr. Beauchamp ondan hiç sözetmemişti. Mr. Beauchamp’tan neşeyle, biraz da horgörüyle sözediyor ve onun zevkine uymak için büyük bir çaba göstermesine üzülüyordu.

«Onun İncil’den kısımlar okumasını zevkle dinliyor, çizgili pantolonundan hoşlanıyordum. ‘Tahrik edici mayi’ içmeyi reddetmesi, mel’un gibi ifadeleri tasvip etmemesi beni eğlendiriyordu. Beni ilgilendiren sadece bunlardı, ama normal insanlara benzemeye çalışması onu her seferinde sevinçle karşılamamı zorlaştırıyor. İyi adama bütün bunların psikolojik anlamın çok üstünde olduğunu anlatmak boşuna zahmet olur!» dedi.

Mrs. Molyneux’e zavallı adama karşı daha hoşgörülü olmasını rica etmem benim görüşümle faydasızdı.

«Saçma» diye cevap verecekti. Kutsal dinin diğer tarafına; his dünyasına küçük bir bakış ona sadece iyi gelir. Başlıca merakı olan günahkârlara karşı, şimdiye dek olduğundan daha iyi davranır. Ben insanları severim ve kendimi onun işinde yardımcı görüyorum. Ben onunla ilişkimi kesmeden yüz misli daha büyük bir başarıyla günahkâr ruhları kurtarmayı bilecektir. Vicdan azapları ateşli uzdilliliğe dönüşecek ve melun olmama ümidi şimdiye dek kaybolmuş gözü ile baktıklarına uhrevi saadet kapısını açma imkânını verecektir. Mr. Beauchamp’tan yeterince bahsettik’ diye gülerek konuşmasına devam edecekti. ‘Bu kuru konuşmadan sonra özel kokteylim bunları yutmanıza yarıyacaktır.’

Mrs. Molyneux’le yapacağım bu tarz bir konuşmanın anlamsızlığını anlıyordum. Ayrıca Dr. Mallako uzakta ve erişilmezdi. Mr. Beauchamp’la ne zaman konuşmak istedimse yerine getirmeye mecbur olduğu işlerle meşgul değilse, Ham Common’a gitmek üzereydi. Bu görevlerin onu gittikçe daha az meşgul ettiği ve dönmeyi adet edindiği akşam trenindeki her zamanki yerinin boş kaldığı dikkati çekiyordu. Daima iyi düşünmeme rağmen kötü bir durumun ortaya çıkmasından korkuyordum.

Maalesef korkularım gerçekleşti. Bir gece evinin önünden geçerken ihtiyar hizmetçinin ağlayarak kapıda toplanan halka yollarına devam etmelerini rica ettiğini gördüm. Mr. Beauchamp’a yaptığım sık ziyaretlerden tanıdığım iyi kadına ne olduğunu sordum.

«Zavallı efendim, zavallı efendim» diye bağırdı.

«Zavallı efendinize ne oldu?»

diye sordum.

«Ah beyefendi çalışma odasının kapısını açtığım andaki korkunç dakikayı asla unutamayacağım. Bu odanın uzun zaman önce, kiler olarak kullanıldığını ve tavanında varlık günlerinde tütsülenmiş domuz budu ile koyun budu asılan çengeller olduğunu belki bilirsiniz. Kapıyı açtığımda bu çengellerden birinde Mr. Beauchamp’ı boynundan iple asılmış gördüm. Efendimin hemen altında düşmüş bir iskemle vardı. Onu bu ümitsiz sona sevkedenin bir ıstırap olduğunu sanıyorum. Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama, efendimi yoldan çıkaran günahkâr ve tanrısız kadının bunlara sebep olduğunu düşünüyorum.»

Daha fazla dinlemek istemiyordum, fakat düşüncelerinin mümkün olabileceğini kabul ediyordum. Belki sadakatsiz Yolande trajediyi açıklayabilirdi. Hemen evine gittim ve onu postacının henüz getirdiği bir mektubun başında buldum.

«Mrs. Molyneux» dedim, «şimdiye kadarki bağımız tamamen dostaneydi, fakat artık ciddi olarak konuşmamız gerektiğini sanıyorum. Mr. Beauchamp benim dostumdu ama sizin için, dosttan da ileri olduğunu ümit ediyordu. Bu yüzden evindeki korkunç olayla ilgili bir açıklama yapabilirsiniz.»

Her zamankinin aksine gayet ciddi: «yapabilirim» dedi. «Derin hislerine değer vermediğim bu talihsiz adamın son kelimelerini biraz önce okudum. Kendimin de suçlu olduğunu itiraf ediyorum, fakat asıl suçlu ben değilim. Bu rolü tehlikeli bir şahıs oynadı. Dr. Mallako’dan sözediyorum. Biraz önceki mektup onun iştirakinden bahsediyor. Mr. Beauchamp’ın dostu ve bildiğim kadarıyla Dr. Mallako’nun düşmanı olduğunuzdan size bu mektubu okutmakta haklıyım.»

Bunları söyledikten sonra yazıyı elime verdi. Kendi dört duvarımın arasına gelmeden mektubu okuyamadım ve orada bile birçok sayfaları ellerim titreyerek açtım. Sayfaları dizlerimin üzerine yayarken doktorun şeytanî atmosferinin etrafımı sardığını hissediyordum. Deva bulmaz bakışlarının hayali ile kamaşan gözlerimi kapamayı güçlükle başarabiliyordum. Okumakla görevli olduğum korkunç kelimeleri güçlükle tanıyabiliyordum. Nihayet Mr. Beauchamp’ı bu yola iten ruhsal savaşı anlayabilmek için kendimi toparladım. Mr. Beauchamp şunları yazıyordu : 

«Kalpten sevdiğim Yolande.

«Bu mektubun içindekilerin sana üzüntü mü vereceğini yoksa bunda dahil olmanın verdiği ıstıraptan kurtuluşu mu göreceğini bilmiyorum. Nasıl olursa olsun dünyadaki son kelimelerimin seni hedef tuttuğunu biliyorum ki, bunlar gerçekten de son kelimelerim. Bu mektup bittiği anda ben artık var olmayacağım. Sana rastlamadan önce hayatım renksizdi, bunu biliyorsun. Seni tanıdıktan sonra insan varlığının yoksunluk ve yasakları aşan değerleri olduğunu anladım. Her şey böylesine deva bulmaz bir şekilde son bulmasına rağmen memnun göründüğün tatlı saatlerden pişmanlık duymuyorum. Fakat artık burada hislerden söz edilmemeli. Merakına rağmen şimdiye dek Dr. Mallako ile ilk karşılaşmamızı açıklamadım. O zamanlar seni etkileyecek parlak görünüşe sahip olmak istiyordum. Bana değer verdiğin takdirde yeni bir hayata başlayabileceğime inanıyordum. Kötülük ve şeytanın insan kılığına girdiği şahsı ziyaret edene dek en küçük bir imkân bulamadım. O öğleden sonra onu ziyaret ettiğimde beni gülerek karşıladı ve konuşma odasına götürdü.

«Mr. Beauchamp sizi yanımda görmek benim için büyük bir sevinç’ dedi. ‘Yaptığınız iyi işlerden söz edildiğini duydum ve asil amaçlarınızdan dolayı hayran kaldım. Size nasıl yararlı olabileceğimi tahmin edemediğimi itiraf ederim. Fakat konuşmadan önce alacağımız bir serinleticinin bize zararı olmaz. Şarap ve birayı reddedeceğinizi bildiğimden bunlardan ikram edip sizi kırmak istemem. Belki bir fincan tatlı kakao içersiniz?

Dostane davranışı ve dikkatinden dolayı teşekkür ettim ve hizmetçisi kakaoyu getirdikten sonra ciddi konuşmamıza başladık. Hemen hemen manyetik kuvvetle düşüncelerimi dikkatsizlikle açıklatıyordu. Ona güvenle senden, ümit ve korkularımdan, yeni istek ve gayretlerimden, kanaatlerimin değiştiğinden, mutluluğun sarhoş edici dakikalarından, uğruna bana soğuk davrandığın uzun günlerden söz ettim. Ona seni kazanmak için sadece dünya iyiliklerine değil, zenginliğe, karaktere ve konuşma yeteneğine sahip olmam gerektiğini bildiğimi söyledim. Bütün bunlarda bana yardımcı olabilirse bütün hayatım boyunca ona müteşekkir olacağımı, konsültasyona ödeyeceğim mundar 20 liranın bir faninin ödeyeceği en iyi sermaye olacağını söyledim. Dr. Mallako bir an düşündü ve düşünceli bir sesle konuşmaya başladı :

«Söyleyeceklerimin size faydası olur mu, emin değilim. Fakat ne olursa olsun sizin durumunuza benzer küçük bir hikâye anlatacağım.

«Meslek hayatında rastlamış olmanız gereken çok tanınmış bir arkadaşım var. O da gençlik yıllarını sizinki ile eş şartlar altında geçirmiş. Sonra tıpkı sizin gibi güzel bir hanıma aşık olmuş. Kısa zamanda onu kazanmak için büyük bir servete sahip olması gerektiğini anlamış. O da sizin gibi birçok memleket ve dildeki İncil’lerin satışı ile uğraşırdı. Bir gün trende şüpheli üne sahip bir yayıncıyla karşılaşmış. Eskiden böyle bir adamla asla konuşmazdı, fakat aşk umudundan dolayı önceleri sefih olarak adlandırdığı insanlara karşı daha ılımlıydı ve ön yargıda bulundu mu?

«Yayıncı ona edepsiz lektürlerden (okunacak şeyler) hoşlananların ellerinde manidar literatürün nasıl değiştiğini anlatmış. Yayıncı ‘Güç olan, bu tip kitaplar için ilân vermektir. Gizli satılması problem değil, gizli alınması ihtilaftır.’ demiş. Bu noktada yayıncı göz kırparak kabaca gülümsemiş: ‘Sizin gibi bir şahıs bize yardım ederse ilân problemi çözülmüş olur. Sattığınız İncil’lerin içine uygun bir işaret koyabilirsiniz. Örneğin, 8. Jeremias’ın insan kalbinin kötülük ve hilekârlıkla dolu olduğunu belirten 9. mısraındaki bahse not koyarak insan kalbinin şeytanlıkları hakkında filanca firmadan bilgi alınabileceğine dikkati çekebilirsiniz. Şayet peygamber kullarına şehir kapılarındaki fahişeleri arama görevini verirse kenarda birçok kutsal kitabın okuyucularının şüphesiz bu mânayı anlamadıklarını, falanca firmanın sorulan suale cevap vereceğini belirtirsiniz. Ve eğer tanrı erkeğin şikâyete değer tutumundan söz ederse bir işaretle bize başvurulabilir.’ Başka türlü kazancın imkânsız olduğunu anlatan yayıncı arkadaşımın bu işle meşgul olacağından emindi.

«Arkadaşım uzun zaman tereddüt etmeden karar verdi. Londra’ya gelir gelmez gardan doğru yayıncının kulübüne giderek bir kaç bardak viskiden sonra karşılıklı anlaşmalarının esasları üzerinde karara varmışlar. Arkadaşım İncil satmaya devam ediyor, İnciller her zamankinden fazla aranıyordu. Yayıncının geliri artmıştı ve arkadaşım da güzel bir ev ve araba alacak kadar çok para kazanıyordu. Not eklediği kısımlar hariç arkadaşım Incil’den parçalar okumaya devam ediyordu. Önceleri onunla alay eden kadın ondan çok memnundu. Evlendiler ve hâlâ mutlu memnun yaşıyorlar. Bu öykü sizi ilgilendirir ya da etmez ama güç durumunuza ekleyebileceğim tek çıkar yol budur.’

«Dr. Mallako’nun öğüdündeki kötülükten korkmuştum. Hayatı boyunca ahlakî yasaklara sıkısıkıya bağlı kalmış benim için bütün dünyanın tiksindiği yazıları satmakla görev almak inanılmaz gibi görünüyordu. Bunu anlaşılmaz kelimelerle Dr. Mallako’ya söylediğimde sadece manidar gülümsedi.

«’Dostum Mrs. Molyneux’ü tanıma bahtiyarlığına eriştiğinizden beri şimdiye kadarki yaşama anlayışınızın dar bir hudut içinde olduğuna kanaat getirmediniz mi?

 Süleyman’ın şarkısını kuşkusuz okumuşsunuzdur. [1]Bunun neden kutsal kitaba alındığını kendi kendinize sorduğunuza da eminim. Bu sualler günah ve dinsizliktir. Arkadaşımın yayıncısının piyasaya çıkardığı kitap esere değiniyor, fakat kadına çok düşkün krala benziyorsa nefsini düşündüğünden alicenaplık gösterememesi, rezilliğe tahammül edememesindendir. Kutsal kitabın iyi örnekler verdiği, vaz geçmek istediğiniz o alanda biraz serbestlik, güneş ışığı ve temiz havanın zararı olmaz.’

«Bu eserlerin okunmasının gençleri, kadın ve erkekleri günaha sürükleme tehlikesi yok mudur? diye cevap verdim. ‘Para kazanacağım işten dolayı bir kaç kişi kendini tehlikeli saadete atarsa, bunu bilerek beraber yaşadığım insanların gözlerine bakabilir miyim?

«Dr. Mallako ‘Kutsal dininizde şimdiye dek iyice öğrenemediğiniz birçok şeyler vardır mutlaka’ dedi. ‘Yobazla ilgili kısmı iyice okumadınız mı?

 Masaya otururken efendiyi suçlayan yobazın neden azarlamaya müstahak olduğunu kendinize hiç sordunuz mu?

 Tövbekar kalbin durmadan methedilmesinde hiç bir şey dikkatinizi çekmedi mi?

 Mrs. Molyneux’le tanışmadan önce tövbekâr bir kalbe sahip olduğunuzu cidden iddia edebilir misiniz?

 İnsan önceden günah işlediği takdirde tövbekâr olacağım anlamadınız mı?

 Protestanlığın kuralı da budur. Şayet insanları tanrıya itaat eder duruma getirmek istiyorsanız önce günah işlemelerine müsaade etmelisiniz. Arkadaşımın yayıncısının çıkardığı kitapları şüphesiz birçokları alacak, daha sonra da pişmanlık duyacaklar ve şayet kutsal dinimizin esaslarına inanıyorsak güzide bir müdafii olduğunuz sarsılmaz haklardan dolayı yaratıcı daha çok memnun kalacaktır.’

«Bu mantık karşısında hayretten dilim tutulmuştu. Tereddüte düştüğüm bir nokta daha vardı. ’Böyle bir rizikoda meydana çıkarılma tehlikesi yok mudur?

diye sordum. ‘Büyük gelir sağlayan hileli işi polisin keşfetmesi mümkün değil midir?

 Yasaya karşı işler çeviren insanlara hapishane kapısı açık değil midir?

«Dr. Mallako ‘Evet’ dedi, ‘sizin ve meslektaşlarınızın gözünden toplum düzenimizin çapraşık yolları kaçmıştır. Çok yüksek paraların söz edildiği böyle bir işte belli bir yüzde karşısında resmi makamların bu teşebbüse katılacaklarına ya da hiç değilse göz yumacaklarına cidden inanmıyor musunuz?

 Emin olunuz, böyle insanlar var ve arkadaşımın yayıncısına onların beraber çalışmaları destek oluyor. Eğer arkadaşımın yolundan gitmeye karar verirseniz resmi makam yönünden de bunu emniyete almalısınız.

«Tek kelime söyleyecek durumda değildim. Kararsızlık içinde Dr. Mallako’nun evinden ayrıldım. Sadece bundan sonraki tutumumdan değil, ahlâk esasları ve tanrıya hizmet eden hayatı düşünerek kararsızdım.

«Önceleri kararsızlıktan çalışamaz hale geldim; Büroya gitmiyor, ne yapacağımı, bundan sonra nasıl yaşayacağımı düşünüyordum. Dr. Mallako’nun delilleri bana yavaş yavaş daha fazla yol gösterir oldu. ‘İçimde uyanan ahlâki problemleri çözemem’ diye düşünüyordum. Neyin kötü, neyin iyi olduğunu artık bilmiyorum. Bildiğim hangi yolun beni sevgili Yolande’min kalbine götüreceğidir.’ Nihayet bir rastlantı, atacağım son adımı belli etti. Bunun gerçekten rastlantı mı olduğunu bilmiyorum, fakat öyle kabul ediyorum. Dünyayı dolaşmış, şüpheli yerleri bilen bir adamla tanıştım. Polisler hakkında bilgisi olduğunu da bana açıkladı. Hangi polislerin elde edilip hangilerinin edilemeyeceğini bildiğini iddia ediyor ve cezaevi adayları ile yumuşak huylu polisler arasında bir nevi aracılık yaparak yaşıyordu.

«’Tabii siz böyle şeylerle ilgilenmezsiniz’ dedi. ‘Sizin hayatınız açık bir kitap gibi meydandadır. Kıl payı doğru yoldan ayrılmayı denememişsinizdir şüphesiz.’

«’Çok doğru’ diye cevap verdim, fakat tecrübelerimi genişletmeyi görev bildiğimden tanıdığınız bu tip bir polisle beni tanıştırırsanız memnun olurum.’ Onun sayesinde gizli polis müfettişi Mr. Jenkins’le tanıştım. Birçok şerefli polislerimiz gibi kurallara bağlı olmadığı belirtildi. Dostça ilgiyle Mr. Jenkins’e yaklaşarak sözü, dikkatle müstehcen eserlere getirdim.

«’Beraberce iyi işler yaptığım bir yayıncıyla sizi tanıştırabilirim.’ dedi.

«Sözünü ettiğim tarz bir yayıncı dediği Mr. Mutton’la beni tanıştırdı. Daha önce firması hakkında hiç bir bilgim yoktu, fakat tanımadığım bir dünyaya girdiğimden hiç de şaşırtıcı değildi. Biraz konuştuktan sonra Mr. Mutton’a Dr. Mallako’nun arkadaşının yaptığı şekilde yardımcı olabileceğimi belirttim. Mr. Mutton kendi güveni için teklifle ilgili bir yazının elinde olması gerektiğini belirtti. Hoşlanmamakla birlikte razı oldum.

«Bunların hepsi parlak umutların beni kötülüklerin derinliğine ittiği gün olmuştu. Sana tüm korkunç gerçeği nasıl açıklayabilirdim?

 Bu, gerçekten sadece, akılsızlığımı değil, alçaklığımı da ispat ediyor. Bugün evimin önünde bir polis belirdi. Onu kabul ettiğimde Mr. Mutton’un isteği üzerine verdiğim yazıyı gösterdi.

«’Bu sizin imzanız mı?’ diye sordu.

«Şaşkınlığıma rağmen ’Bunu ispatlamak sizin göreviniz’ demek cesaretini gösterdim.

«Bu o kadar zor olmasa gerek, ayrıca ne durumda olduğunuzu hemen belirtmek isterim.’ diye izahta bulundu. ‘Mr. Jenkins sır tutan bir memur değildir. Aksine halkımızın toplum hayatını her türlü kötü ve pis unsurlardan uzak tutmaya kendini adamıştır. Adını para ile satın alınabilire çıkarmasının sebebi hilekârları ağına çekmek içindir. Mr. Mutton sadece bir kukladır. Zaman zaman gizli polisin görevini üzerine alarak kötü karakteri canlandırır. Mr. Beauchamp, kurtulma imkânınızın olmadığını kabul etmelisiniz.’ Tahammül edilir bir hayat sürme ümidi ve imkânımın kalmadığını hemen anladım. Hapse girmesem bile şimdiye dek para kazandığım işle ilgili kâğıdın altına attığım imza bu göreve bir son verecekti. Duyacağım utanç seninle karşılaşmamı imkânsız kılacak ve ha yat benim için cazibesini kaybedecekti. Şu halde bana ölümden başka tercih kalmıyordu. Haklı bir öfkeyle beni cehennem azabına mahkûm edecek olan yaratıcımın yanına dönüyorum. Onunla karşılaşmadan önce bir tek söz söylememe mutlaka müsaade edecektir: Yeryüzünde yaşamış kötü insanların en kötüsü, en tehlikelisi Dr. Mallako’dur. Benim de yerim olacak cehennemde ona da yer vermen için sana yalvarırım.

«Yaratıcıma söyleyeceklerim bunlardır. Düştüğüm şaşkınlık uçurumu içinde sana mutluluk ve sevgiler dilerim, sevgilim.»

4

Mr. Beauchamp’ın feci âkıbetinden bir süre son ra Mr. Cartwright’e olanları öğrendim. Neyse ki onun kaderinin o kadar kötü olmadığım memnunlukla söyleyebilirim. Öyküsünün bir kısmını kendisinden, bir kısmını da biricik piskopos dostumdan öğrendim.

Herkesin bildiği gibi Mr. Cartwright artistler ve politikacılar tarafından tercih edilen tanınmış bir fotoğrafçıydı. Özelliği belli bir ifadeye bağlı kalarak, seyredenlerde asıl olduğu etkisini yaratmasındandı. Asistanı Lalage Scraggs adlı dikkati çekecek kadar güzel genç bir hanımdı. İkisini çok iyi tanıyanlar onun. Mr. Cartwright’e karşı daha mültefit davrandığını, çiftin birbirlerini yasal bağ olmaksızın daha ziyade hırslı bir aşkla sevdiğini iddia ederlerdi.

Ne yazık ki Mr. Cartwright’ın bir üzüntüsü vardı. Sabah, öğle ve akşam eksilmeyen sanat anlayışıyla çalışmasına rağmen mâliyenin haydutça talepleri kendisinin ve Lalage’nin pahalı isteklerini yerine getiremiyordu. 

«Moiybden, Wolfram ya da beni ilgilendirmeyen başka bir maddeyi satın almak için gelirimin onda dokuzu hükümet tarafından cebren alınırsa bütün bu ağır işin bana ne yararı var.» diyordu.

Bu hoşnutsuzluk hayatını güçleştiriyor ve Monaco Prensliğine yerleşme plânları yapıyordu. Dr. Mallako’nun tabelasını gördüğünde haykırmıştı :

«Bu iyi adam arttırılan vergilerden daha kötüsünü keşfetmiş olabilir mi?

 Şayet böyle ise fevkalâde hayal gücüne sahip olmalı. Onu ziyaret ederek bilgilerimi artıracağıma inanıyorum.»

Önceden randevu alarak her hangi bir artist, politikacı ya da yabancı diplomatın resmini çekmekle görevli olmadığı bir öğleden sonra Dr. Mallako’yu ziyaret etti.

Malum kibar konuşmalardan sonra Dr. Mallako asıl konuya değinerek Mr. Cartwright’e nasıl yardımcı olabileceğini sordu :

«Çok çeşitlerimle tüm müşterilerimi memnun edebilirim» dedi.

Mr. Cartwright: «Güzel» diye cevap verdi. Benim arzuladığım dehşet bir takım yöntemlere bağlıdır: Mâliyenin dikkatini çekmeden para kazanmak. Tabelanızın vaad ettiği gibi bu işe de bir çare bulabilir misiniz bilmiyorum, şayet bulabilirseniz çok memnun olurum.»

«İstediğinizi yapabileceğimi sanıyorum. Öyle ki meslek hırsımı uyandırdınız, sizi reddedersem bu benim için utandırıcı olur. Önce sizi cesaretlendirecek küçük bir öykü anlatayım.’ diye konuşmaya başladı, Dr. Mallako:

«Paris’te bir arkadaşım var. O da sizin gibi yaratıcı bir fotoğrafçı. Onun da sizin gibi harikulâde güzel, Paris eğlencelerine kayıtsız kalmayan bir asistanı var. İşini kanuni işlemlerle sınırlandırdığı sürece o da vergiler altında eziliyordu. İlerlettiği yöntemler sayesinde bugün bile fotoğrafçılıktan para kazanıyor. Hangi ünlü kişinin dünyaca tanınmış Paris’te hangi otelde kalacağını önceden tesbit ediyor. Güzel asistanı büyük adamın geleceği saatte otelde bulunuyor. Adam müracaatta zorunlu kayıtlarla meşgulken o birden derin nefes almaya, sendelemeye başlıyor. Bayılacağı sanısını uyandırıyor. Yakınında bulunan tek kişi olduğundan ünlü adam onu tutmak için hemen öne atılıyor. Kadın kollarında olduğu an bir flaş patlıyor. Ertesi gün arkadaşım banyo ettiği filmle karşısına çıkarak negatif ve bazı kopyalara kaç para ödemeye hazır olduğunu soruyor. Şayet kurban, yüksek bir şahsiyet ya da Amerikalı politikacıysa tabii oldukça yüksek ücret ödeniyordu. Bu şekilde arkadaşım gelirini haftada kırk saat çalıştığının çok üstüne çıkardı. Asistanı şimdi haftada sadece bir gün çalışıyor, o ise iki gün. Bir günü resim çekmek için, ikinci günü kurbanını ziyaret etmek için. Haftanın diğer beş günü bu çift, mutluluk içinde yaşıyor. Belki bu öyküde işinize yarayacak bir nokta bulabilirsiniz» diyerek Dr. Mallako sözlerine son verdi. Bu öğütte Mr. Cartwright’i korkutan iki nokta vardı. Birincisi keşfedilmek, İkincisi güzel Lalage’nin aşk serüvenine hiddetti. Korkudan polisle çatıştığını hayal ediyordu. Fakat belki de en önemlisi kıskançlıktı ki, onu, meşhurların kuvvetli kollarını Lalage’nin onunkilere tercih etmesine karşı uyarıyordu. O bu meseleleri düşünürken mâliyeden gelir ve muamele vergisi olarak 12.000 liralık bir talep geldi. Tasarruf nedir bilmeyen Mr. Cartwright’in her hangi bir yerde parası yoktu. Uykusuz geçirdiği bir kaç geceden sonra Dr. Mallaka’onun arkadaşı gibi davranmaktan başka yolu olmadığını anladı. Her şey dikkatlice hazırlanıp meşhurların listesi kontrol edildikten sonra Mr. Cartwright Boriaboolaga psikoposunu tercih etti. Anglikan konferansı için Londra’ya gelecek olan piskopos ilk kurbandı. Her şey yağdan kıl çekercesine kolay oldu. Sözde baygınlık geçiren güzel kadın piskoposun uzanan kollarına düştü. Perdenin arkasına gizlenmiş olan Mr. Carthwright görevini yerine getirerek ertesi gün piskoposa ikna edici bir fotoğrafla gitti.

«Muhterem piskopos bu fotoğrafın bir sanat eseri olduğunda bana hak vereceksiniz. Buna sahip olmak isteyeceğinizden eminim. Arap kültürüne meraklı olduğunuz herkesçe bilinmektedir. Amirlerim ve üstün niteliklere sahip asistanıma ödemek zorunda olduğum ücret gözönüne alınırsa negatif ve bir kaç kopyayı bin liradan aşağı veremem. Koloni piskoposlarımızın maddi güçlükler içinde bulunduğu herkesçe bilindiğinden fiatı hayli düşürdüm.»

«Çok kötü bu. Her halde bin lirayı hemen çantamdan çıkaracağımı ummazsınız. Fakat avucunuzun içinde olduğumdan size bir borç senedi ve piskoposluk gelirimi rehin vereceğim.»

Mr. Cartwright piskoposun ne kadar akıllı olduğunu memnunlukla tesbit etti ve birbirinden dostça ayrıldılar.

Bu piskopos diğer meslektaşlarından oldukça farklıydı. Üniversitede arkadaşımdı ve şakacı olarak tanınırdı. Bazı şakalarının pek zevkli olmadığı gerçekti. Takdisleri üzerine almaya karar verdiğinde herkes hayret etmişti, fakat daha da hayret uyandıran, onun binlerce kişiyi dinsel heyecana sürüklemesine rağmen arkadaşlarının bildikleri hallerinden vaz geçmemesiydi. Kilise yüksek makamları yanlış adımlarıyla şiddetle mücadele etmelerine rağmen son anda gülümsemesine karşı duramıyorlardı. Uygun görülen cezanın çok sert olmamasına karar vererek onun Boria-boola-ga piskoposu olmasına, Canterbury ve York başpiskoposlarının açık müsaadeleriyle piskoposluk dairesinden çıkmasına izin verdiler. Bir antropologun Afrika merkezinde yaptığı dinsel tören araştırmalarını okuduktan sonra müzakerenin sonunda oldukça sade bir izahat veren piskoposa rastladım. Onunla beraber olmaktan daima memnunluk duyduğumdan.; oturumdan sonra kulübüme gelmesini rica ettim.

«Sanırım kısa bir süre önce oldukça garip bir şekilde tanıştığım Mr. Cartwright’ın komşususunuz.»; diyerek olayı en küçük detayına kadar anlattı. Sözlerini şu esrarengiz sözlerle bitirdi :

«Korkarım arkadaşınız Mr. Cartwringht onu bekleyen âkibetten pek haberdar değil.»

Piskopos Mr. Cartwringht’ın tekniğinin etkisi altında kalmış, cemaatindeki kötü çocuklarının ne şekilde düzeltilebileceğini düşünmüştü. Nihayet bir yol buldu. Sovyet diplomatını iyice tetkik edip alışkanlık ve jestlerini öğrendikten sonra diplomata çok benzeyen işsiz aktörlerden birini buldu. Adamı, kendini Sovyet Sefaretine davet ettirmesi için harekete geçirdi. Daha sonra diplomatın yazdığı bir mektupla Mr. Cartwright’e kendisini filanca otelde aramasını bildirdi. Teklifi kabul eden Mr. Cartwright’e sözde diplomatın bir zarfı eline verdiği an çok iyi tanıdığı bir kamera sesi duyuldu. Zarfa baktığında üzerinde sadece kendi ismi olmayıp büyük harflerle «On milyon Ruble» yazılı olduğunu gördü.

Tabii ertesi gün piskopos kendisini ziyaret ederek şunları söylemişti:

«Sevgili dostum, biliyorsunuz taklit en namuslu iltifattır. Buraya size iltifat etmeye geldim. Şurada en az sizinki kadar güzel bir fotoğraf var. Fakat bu daha da tehlikeli. Cazip genç bir hanımı kucakladığım için Boria-boola-ga halkının gözünden düşeceğime pek inanmıyorum, fakat eğer buradaki resmî makamlar bu fotoğrafı görürlerse sizin hakkınızda pek iyi şeyler düşünmeyecekler. İşinizi güçleştirecek değilim, çünkü bir noktaya kadar yaratma gücünüze hayran kaldım. Şartlarım gayet basit. Borç senedimi ve piskoposluk gelirimin rehin hakkını vereceksiniz. Mesleğinize devam ettiğiniz sürece bazı şartlara tabi olacaksınız. Şantaj yapmayı düşündüğünüz erkekler dinsiz olacaklardır. Bu yolda elde ettiğiniz paraların yüzde doksanını bana vereceksiniz. Boria- boola-ga’da çok dinsiz olduğunu Nyam Nyam piskoposu ile iddiaya tutuştuğumu bilmelisiniz. Kim onları daha çabuk ve çok sayıda dine bağlıyabilirse o kazanacak, Şayet kabile reisi kabul ederse bir köyün vaftiz olmaya karar verdiğini öğrendim. Reisin kendini üç domuz karşılığı vaftiz ettirdiğini biliyorum. Bu, Afrika merkezinde ortalama 15 liraya mümkündür. Bin reisin dine dönmesine ihtiyacım var. Demek istediğim, görevimi sona erdirmek için on beş bin liraya ihtiyacım var. Bu miktarı elde ettiğim an konuşmamıza devam edebiliriz. Bu arada hem benim, hem de polis yönünden tüm kötü olaylardan uzak durumdasınız.»

Mr. Cartwrght’in piskoposun talimatına uymaktan başka çaresi yoktu. İlk kurbanları Hıristiyanlığa inanmanın yardımı olmaksızın da ebedi sükûnetin bulunabileceğini iddia eden ahlâk hareketlerini devam ettirenlerin başlarıydı. Diğer kurbanlar Amerika, Avustralya ve dünyanın diğer ülkelerinden bir konferansa katılmak üzere Londra’ya gelen komünist liderlerdi. Çok uzun zaman geçmeden, piskopos parayı memnunlukla alarak, bunun dinsizleri imhâ etmeyi kolaylaştıracağını belirtti.

Mr. Chartwright: «Artık göz altında bulunmamayı hak ettiğimi her halde itiraf edersiniz» dedi.

Piskopos: «Sakin olunuz» dedi, «henüz elimde orijinalleri mevcut. Bununla bana verdiğiniz on beş bin lirayı nasıl kazandığınızı polise kolayca ispatlıyabilirim. Fakat sizinle birlik olduğumu belirten bir belgeye sahip değilsiniz. Taleplerimi ispatlıyacak durumunuz yok. Ben merhametli bir adamım, benim kölem olsanız bile sizden tahammül edemiyeceğiniz bir iş istemem. Fakat Boria-booia-ga da eksik iki şey daha var. Birincisi, asıl reis babasının inançlarına bağlı; İkincisi, nüfus, Nyam Nyam’dan daha az. Siz ve güzel asistanınızın bu iki sakıncayı ortadan kalkacaktır.

Bunun ömür boyu sürecek bir ceza olduğunu istemiyorum. Yetmiş yaşına geldiğinizde siz ve çekici güzelliğe sahip Lalage belki o zaman bu kadar güzel olmayacak İngiltere’ye dönüp geçim paranızı vesikalık fotoğraf çekerek kazanabilirsiniz. Kanuni olmayan bir kurtuluş yolu bulursanız dikkati çekecek bir tarzda öldüğüm takdirde hemen açılmak kaydıyla bankada mühürlü bir mektup olduğuna dikkatinizi çekerim. Bu mektuba bir bakış mahvolmanıza sebep olur, Topluluğunuza müşterek sürgünümüze hoş geldin derim. Günaydın.»

Mr. Cartwright bu ıstıraplı durumda hiç bir kurtuluş yolu bulamıyordu. Onu son defa Afrika’ya giden bir gemide limanda gördüm. Piskoposun başka bir gemi ile gitmesi için ısrar ettiği Miss Scraggs’la vedalaşıyordu. Üzülmekten kendimi alıkoyamıyordum, fakat Protestanlığın yayılmasındaki tartışılmaz yararı düşünerek teselli buluyordum.

5

Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’la ilgili heyecana rağmen Mrs. Ellerker’i gözden kaçırmamıştım. Beni huzursuz eden onunla da ilgili olaylar cereyan etmişti.

Mr. Ellerker uçak inşa mühendisiydi ve bakanlıkta bu alanda en yetenekli kişiydi. Biricik rakibi Mr. Ouantox da tesadüfen Mortlake’de oturuyordu. Bazı resmî makam temsilcileri Mr. Ellerker’i daha çalışkan buluyor, diğerleri Mr. Quantox’un çalışmasını tercih ediyorlardı. Kat’i olan şuydu ki, tüm İngiltere’de mesleklerinde ellerine kimse su dökemezdi. Her iki erkek meslekleri hariç dış görünüşte pek farklıydılar. Mr. Ellerker önemli bir akademi öğrenimi olan, edebiyat ve güzel sanatlara karşı kayıtsız, konuşurken övünen, kaba hareketler yapan bir adamdı. Ona karşılık Mr. Quantox zeki ve nüktedan, geniş bilgisi olan, kültürlü, her topluluğu kritikleriyle oyalamasını bilen bir adamdı. Mr. Ellerker kendininki hariç şimdiye dek asla bir kadına bakmamıştı. Mr. Quantox aksine etrafına bakmaktan memnun olurdu.

Mrs. Ellerker bazı bakımlardan kocasından çok Mr. Quantox’a benzerdi. Babası eski üniversitelerimizden birinde antropoloji doçentiydi. Gençliğini İngiltere’nin en kibar çevrelerinde geçirmişti. Zekâ ile nükteyi bağdaştırabildiği söylenirdi. Mortlake’deki komşularının bir kısmı ateşli konuşmasından memnun, diğerleri ise uçarı konuşmasıyle dürüst ahlâkın birleşmesinde tereddüte düşüyorlardı. Ciddi ve yaşlı dostları büyük bir ustalıkla gizlediği aşklarından şüpheleniyor ve kaçamak yapan karısından dolayı Mr. Ellerker’in dertlerine ilgi gösteriyorlardı. Diğerleri kahvaltıda kocasının ‘Times’deki başmakale yorumunu düşünerek Mrs. Ellerker’e acıyorlardı.

Mrs. Ellerker’in Dr. Mallako’nun evinden dramatik bir tarzda çıkışından sonra onunla özellikle dost olmaya çalışıyordum. Dr. Mallako’nun Mr. Abercrombie’nin kaderinde oynadığı rolü bildiğimden onu uyarmayı görev sayıyordum. Doktorla ilgili tüm fikirleri reddettiğinden bunun gereksiz olduğu meydana çıktı. Fakat kısa zamanda onun namına üzüleceğim bir sebep doğdu. Sık sık Mr. Quantox’la buluştuğu açıklandı. Mr. Ellerker’le aralarındaki rekabete bakılacak olursa akıllıca bir hareketti. Mr. Quantox’un güzel konuşma yeteneğine rağmen doktor Mallako’nun ruhsal dengesizliğe düşürdüğü bir kadın için bu dostluğu tehlikeli görüyordum. Konuşma esnasında bu noktaya temas ettim, fakat doktor Mallako’yu anmam üzerine çok farkı bir tepki gösterdi. Öfkeyle bundan sözetmenin hoş olmadığını, Mr. Quantox’a söz getirmek istemediğini anlattı. O kadar hiddetlenmişti ki ziyaretlerime son verdim ve nihayet bütün ilgimi kestim.

Bir sabah gazeteyi açıp korkunç haberi okuduğumda olaylar bu durumdaydı. Mr. Ellerker projesini çizdiği uçak deneme uçuşunda yanarak düşmüştü. Pilot yanmış ve tahkikat açılmıştı. Polis Mr. Ellerker’in kâğıtlarını kontrol ettiğinde onun yabancı bir devletle temasta bulunduğunu, uçak projesindeki hatanın ihanetini ispata yarayacak deliller bulmuştu. Belgeler açığa çıkarıldığında da Mr. Ellerker intihar etti.

Dr. Mallako’yu düşünerek gösterilmek istenen durumun gerçek mi olduğundan şüpheleniyordum. Mrs. Ellerker’i ziyaret ettiğimde onu yaslıdan çok huzursuz ve şaşkın buldum. Bana acıdan ziyade o zamanlar henüz bilmediğim bir korkunun altında ezilir göründü. Konuşmanın yarısında durarak, bir şey duymak mümkün olmamakla beraber fısıldar görünüyordu. Sonra birden kendini toplayarak: «Evet evet neden bahsediyorduk?»

diye soruyordu. Fikren dağınık olduğu halde yarım bıraktığı konuşmaya devam ediyordu. Onun namına çok huzursuzdum, fakat bana güvenmeyi reddettiğinden çaresizdim.

Bu arada Mr. Quantox yeni başarılar elde ediyordu. Biricik rakibi yenilmişti. Hükümet onda yeni ümitler buluyordu. Kralın doğum gününde adı şeref listesine geçti, gazeteler durmadan övüyorlardı.

Mr. Gosling’den Mrs. Ellerker’in kıyafet değiştirerek hava bakanlığına gittiğini, bakanla görüşmek istediğini öğrenene dek bir iki ay olaysız geçti. Bakanın yanına çıktığında anlattığı öyküyü bakan, ıstırabı ile ilgili deliliğe hükmetti. Bakan anlattıklarının hepsini anlamamış, kelimelerinden Mr. Quantox’un ve kendisinin suçlu olduğu anlamını çıkarmıştı. Çağırılan tanınmış bir sinir mütehassısı Mrs. Ellerker’in aklını oynattığını söylemişti Mr. Quantox gibi değerli bir memur isterik bir kadının şımarıklıkları yüzünden tehlikeye atılamazdı. Mrs. Ellerker’e hemen bir doktor raporu hazırlanarak akıl hastanesine sevkedildi.,

Bu hastanenin başhekimi tesadüfen arkadaşımdı. Kendisini ziyaret ederek bana Mrs. Ellerker’in durumunun ne olacağını anlatmasını söyledim. Susması gerektiği noktalar hariç her şeyi anlattıktan sonra şu açıklamayı yaptım:

«Mr. Prendergast, Mrs. Ellerker’in geçimini, dostları ile ilgisini oldukça iyi bilirim. Bizi yalnız bırakarak onunla konuşmama müsaade ederseniz iyileşmesi için bir yol bulabilir, hastalığının nedenini açığa çıkarabilirim. Mrs. Ellerker’in hastalığı ile ilgili olayların nedenini pek az kimse bilir. İstediğim olanağı bana verirseniz müteşekkir kalırım.»

Dr. Prendergast mütereddit, razı oldu. Zavallı kadını terkedilmiş, yıkılmış ve etrafında olanlara tamamen ilgisiz bir köşede oturur buldum. Odaya girdiğimde hemen hemen hiç bakmadı ve beni tanıdığını belirten bir harekette bile bulunmadı.

«Mrs. Ellerker» dedim, «aklınızı oynattığınıza hiç inanmıyorum. Doktor Mallako’yu, Mr. Quantox u ve ölen kocanızı tanırım. Mr. Ellerker’e isnat edilen kusurla kendisinin suçlu kılınması bana inanılmaz görünüyor. Fakat doktor Mallako ve Mr. Quantox’un bu iyi insanın ölümü ve mahvolmasında tesirli olduklarına hükmediyorum. Şayet şüphelerim yerindeyse bana anlatacaklarınıza akıl hastasının hayalleri gözü ile bakmayacağıma emin olabilirsiniz.»

«Bu sözlerinizden dolayı tanrı sizden razı olsun. Gerçeğe hâlâ inanıldığından tekrar ümitlenebilirim. Eğer öykümü dinlemeye hazırsanız tüm acı tarafları ile bütün teferruatı anlatabilirim. Bunları anlatırken kendimi korumayacağım, çünkü oynadığım rol uğruna en ağır hakaretlere hak kazandım. Beni çukura iten şeytanî tesirlerin altında kaldığıma, kocamın hatırasına hürmeten onu suç ve utançtan kurtarmak için cezamı çekmeye razı olduğuma inanınız.»

Bu kelimelerle öyküsünü anlatmaya başladı. Talihsiz sonucun ilk zinciri tahmin ettiğim gibi doktor Mallako tarafından yönetilmişti. Mr. Ellerker yeni taşınan Dr. Mallako’nun son derece bilgili olduğunu duymuş ve dostluğunun zarar vermeyeceğine kanaat getirmişti. Bahçe kapısının önünden geçerken bayılıp yere düştüğünü gördüğüm gün öğleden sonra Mr. Ellerker karısı ile bu şerefli adamı ziyarete gitmişti.

Bir kaç dakika önemsiz şeylerden sözettikten sonra Mr. Ellerker telefona çağrılmıştı. Önemli bir adam olduğundan bakanlığa nerede bulunduğuna dair haber bırakmıştı. Böylece elinde bulunan dokümanları bir ulak vasıtasiyle hemen bakanlığa göndermesi telefonla bildirilmişti. Dokümanlar çantasındaydı. Bir ulak bulup onları vermek için bir kaç dakika izin rica etti. Karısına dönerek: «Sevgilim, yokluğumda şüphesiz Dr. Mallako’ya arkadaşlık edersin. İşimi bitirir bitirmez seni alırım.»

Mrs. Ellerker Mortlake’li sakinlerle konuşmaktansa doktor Mallako ile sohbet etmekten daha çok memnun olacağı için bu fırsattan yararlanmak istedi. Dr. Mallako’nun kocasının teferruatlı konuşmasından ne kadar sıkıldığını keskin bir zekâyla anlamasına darılmamıştı. O zamanlar pek şüphelenmemesine rağmen dikkatini çeken, Dr. Mallako’nun kendisiyle aynı durumda olan şahıslarla ahbap olmasıydı. Önemli ya da önemsiz daha birçok uçak mühendisleri tanıdığını anlatıyordu. Önemsiz olanların ilginç eşleri oluşunun hayret uyandırdığını anlatıyordu.

«Beni yanlış anlamayınız sayın bayan, ben sadece yaşamım boyunca rastladığım çeşitli insanlardan söz ediyorum. Anladığım kadarıyla onların burada oturanlarla en ufak bir benzerlikleri yok.

«Sizinle bir kaç dakika arkadaşlık etmek zevkine varmış olmama rağmen insan kaderiyle ilgilendiğinizi anladım. Belki küçük bir öykü anlatmama müsaade edersiniz.»

«Bir zamanlar iki rakip tanırdım olay yabancı bir ülkede geçti birinin diğerinin başarısını kıskandığını maalesef itiraf edeceğim. Kıskanç olan şakacı, diğeri ise hantal ve işinden başka şey düşünmezdi. Kıskanç olan meslektaşının karısının teveccühünü kazanmayı bilmişti. Belki inanmayacaksınız fakat bunun böyle olduğuna sizi temin ederim. Kadın adama âşık olmuştu fakat onun kendisini aynı şekilde sevmemesinden korkuyordu. Adamın sevgisinin başına getireceklerinden korkmadığını ona itiraf edecek kadar ileri gitmişti. Biraz tereddütten sonra adama kendisi için yapabileceği küçük bir iş olduğunu fakat böyle küçük detayları gereksiz sayacağını bildiğini anlattı.

Aynı vazifeyle görevli olan önemli şahsiyetler gibi onun da kocası muhakkak yarım kalmış projeleri akşam elden geçirmek üzere eve getiriyordu. Bu projeler adam uyurken şüphesiz açık olarak yazı masasının üzerinde duruyordu. Acaba kocasını horlarken rahatsız etmeden sevgilisinin zaman zaman söyleyeceği şekilde projeler üzerinde değişiklikler yapabilir miydi?

 Kadın bunu başarabilirdi ve yapmayı da istiyordu. Durumdan habersiz olan kocası kendi projesine uygun olduğuna inandığı, fakat, gerçek rakibinin değişiklikleriyle inşa edilen yeni bir uçağın çalışmalarıyla uğraşıyordu. Uçak tamamlandı ve başarısından çok memnun olan koca deneme uçuşuna kendi çıktı. Uçak yanarak düştü ve kocası öldü. Belli bir süre geçtikten sonra da sevgilisiyle evlendi. Belki mutluluklarının bir parça gölgelendiğini düşünebilirsiniz sayın bayan, hayır öyle olmadı. Sevgilisi öylesine ateşli, öyle müşfikti ki uğruna kurban ettiği can sıkıcı kocası için bir an bile yas tutmadı. Beraberce ahenkli bir hayat sürdüler ve belki bugün bile tanıdığım sayılı mutlu çiftlerden biridir,» diyerek sözlerine son verdi.

Birden Mrs. Ellerker: «Bir kadın asla bu kadar kötü olamaz!» diye bağırmıştı. Bunun üzerine Dr. Mallako gülerek cevap verdi :

«Yer yüzünde hayli çok kötü kadın, bunlardan daha da fazla can sıkıcı erkek vardır.»

Dr. Mallako konuşurken erdemli yaşamayı güçlükle başaran Mrs. Ellerker’in gözünde boşuna kovmaya çalıştığı bazı resimler canlanıyordu. Mrs. Quantox’a çeşitli toplantılarda raslamış, adam da ona okşayıcı bir ihtimam göstermişti. Onun sadece cazip olmayıp yüksek bir ruha sahip olduğunu da mutlaka anlamıştı. Toplantıda bulunan diğer şahıslarla konuşmaktansa onunla konuşmayı tercih edeceğini söylemişti. Ancak Dr. Mallako öyküyü anlatırken zavallı kocası Henry’nin yerinde Mr. Quantox olsaydı hayatın ne kadar değişik olacağını düşündüğü aklına geldi. Fakat bu çabuk bastırılabilen, geçici bir düşünceydi. Asla Dr. Mallako’nun belirttiği gibi kuvvetli ve ıstırap verici olmamıştı. Ama artık zihinden çıkarılacak gibi değildi. Artık Mr. Quantox onu kollarına alıp öpmek istese neler hissedeceğini tahayyül ediyordu. Bu düşünceyle titriyor fakat karşı koyamıyordu.

«Zihnim hayatın uyuşturucu tekdüzeliği ve Henry’nin kırıcı bayağılığı altında ezilmiş» diye düşünüyordu. «Kahvaltıda sabah gazetesini yorumlarken bağırabilirim. Yemekten sonra onun deyimiyle mutlu saatlerimizde uyuyor, fakat ben bir şeyle meşgul olduğumda hemen farkına varıyordu. Beni gençken okuduğu ve hâlâ takılıp kaldığı Victorya stili romanlardaki güzel aptal kadına benzetmesine daha ne kadar tahammül edebilirdim?

 Rüyalarımda Eustace diye adlandırdığım sevgili Mr. Quantox’umun yanında hayat ne kadar farklı olurdu. Birbirimizi nasıl heyecanlandırıyor, toplantılarda ne kadar dikkati çekiyorduk. Ya aşkta?

 Müşfik, ateşli, un çuvalı gibi hantal olmayıp kibar davranırdı mutlaka.»

Dr. Mallako konuşurken bu düşünce ve resimleri aklından geçiriyordu. Aynı anda daha yavaş fakat etkili bir ses Mr. Ellerker’in iyi bir adam olduğunu, görevlerini yerine getirdiğini, önemli bir işi başardığını ve herkes tarafından takdir edildiğini söylüyordu. Gerçekten Dr. Mallako’nun öyküsündeki kötü kadın gibi böyle bir adamı ıstıraplı bir ölüme mahkûm edebilir miydi?

 Aşkla ıstırap arzuyla görev arasında bocalıyordu. Dr. Ellerker’in geri döneceğini tamamen unutarak evden kaçarcasına çıkıp bahçe kapısında rastladığım gibi bayıldı. Karışık hisler içinde Mrs. Ellerker Mr. Quantox’a bir daha rastlamamaya ya da hiç değilse şu ya da bu şekilde karar verdikten sonra karşılaşmayı arzuluyordu. Bir kaç gün hastalık bahane edip yatağından çıkmadı ama bu bir çare değildi. Henüz ayağa kalkmıştı ki, Mr. Ellerker şunları söyledi :

«Amanda sevgilim, küçük kuşum iyileştiği için Mr. Quantox’u çaya davet edeceğim. Küçük kafanda benim mesleğimle ilgili düşünceler yoktur. Belli bir anlayışla ben ve Mr. Quantox rakibiz, fakat yirminci yüz yıl ve insanlık anlayışı ile dostluğuna değer veriyorum. Bu yüzden Mr. Quantox’u davet etmeyi uygun buluyor, ona karşı kibar davranacağını ümit ediyorum. Sen kibar olduğun zaman seninle kimse boy ölçüşemez sevgilim!»

Hiç bir kaçma imkânı yoktu. Mr. Quantox geldi. Mr. Ellerker fırsat bulur bulmaz kabalık olacağına değer vermeden yazı masasının, projelerinin başına geçti, giderken şunları söyledi

«Umuma karşı görevim beni bir kaç dakika sizlerden ayırmaya mecbur ettiği için üzgünüm Mr. Quantox. Fakat sizi emin ellere bırakıyorum. Gerçi karım güç mesleğinizle ilgili konularda sizi izleyemeyecektir, fakat eminim hayatta bizim için önemli olan konulara değinmediğiniz sürece yarım saat güzelce arkadaşlık etmeyi başaracaktır.»

Kocası gidince Mrs. Ellerker bir an kendini şaşkınlıktan felç geçirmiş gibi hissetti, fakat Mr. Ouantox bunu çabucak geçiştirdi.

«Amanda» dedi, «Müsaade ediniz size böyle kitap edeyim varlığınızla tahammül edilir hale gelen can sıkıcı toplulukta sizi ilk gördüğümden beri hep bu anı bekledim. Bu tenha banliyöde bizden başka akıllıca konuşacak insan var mı?

 Tıpkı benim gibi, sizin de beni, ikimiz için yaratılmış dili konuşan terbiyeli insan olarak gördüğünüzü ümit ediyorum.»

Bundan sonra şahısları ilgilendirmeyen konulardan bahsetti. Mr. Ellerker’in değer vermediği, Mortlake’nin duymadığı konularda, kitap, müzik ve resim hakkında konuşuyordu. Mrs. Ellerker’in endişeleri yok olmuştu. Vedalaşmak üzere ayağa kalktığında Amanda’nın gözleri parlıyordu.

«Amanda» dedi, «geçen yarım saat hayatımın en mutlu anıydı. Yakın zamanda kolleksiyonumun ilk tablarını görmek isteyeceğinizi ümid edebilir miyim?

 Bunları, değer veren bir şahsın görmesinden memnun olurum.»

Önce tereddüt etti, fakat sonra Mr. Ellerker’in mutlaka büroda olması gerektiği bir tarih tespit edildi. Mr. Quantox’un kapısını çaldığında sinirliydi. Kapıyı kendisi açtı. Mrs. Ellerker evde yalnız olduklarını hemen fark etti. Amanda’yı kütüpanesine götürdü. Kapı henüz kapanmıştı ki kadını kollarına aldı…

Henry’nin «Küçük kuşumuz kocası yokken neler yaptı?»

diye selâmlayarak eve gelmesi her an mümkün olduğundan kollarının arasından kurtulduğunda sevgili Eustace ile arasında geçici bir aşk macerası, boş bir heves yerine kuvvetli, devamlı bir bağ kurmanın gerektiğini anladı. «Eustace» dedi, «seni seviyorum, mutluluğun için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırım.»

«Sana üzüntülerimle yük olamam sevgilim. Sen benim güneşimsin. Tekdüze çalışmalarımın eziyetine ortak olabileceğini duymak istemiyorum.»

«Eustace beni bu kadar önemsiz görme. Ben uçarı bir kelebek değilim. Henry’nin söylediği gibi küçük bir kuş da değilim. Senin gibi önemli bir adamın güç hayatına tahammül edebilecek akıllı ve çalışkan bir kadınım. Evde oyuncak yerine konmaktan bıktım. Sen sevgilim, sen bana farklı davranmalısın.»

Mr. Quantox olduğu yerde sallandığını sanıyordu. Nihayet cesaretini topladı. Dr. Mallako’nun küçük öyküsündeki cümleleri tekrarladığını duyunca önce korktu.

«Benim için yapabileceğin küçük bir iş var, fakat böyle küçük teferruatları gereksiz, çocuksu biliyorum.»

«Eustace bunun ne olduğunu söyler misin?»

diye bağırdı.

«Kocan muhakkak yeni uçakların tamamlanmamış projelerini eve getiriyordur. Sana göstereceğim şekilde küçük anlamsız değişiklikler yapmamı mümkün kılarsan bana ve kendine büyük bir iyilik yapmış olacaksın.»

«İsteğini yerine getireceğim. Bana sadece talimat vermen kâfi» dedikten sonra çabucak evden ayrıldı.

Mr. Quantox’un sözleri ve Dr. Mallako’nun küçük öyküsü zihninde tıpkı kötü bir ses gibi yankılanıyordu. Nihayet bir gün kocası yeni uçağının bittiğini, ertesi gün deneme uçuşuna çıkacağını söyledi. Bundan sonra her şey Dr. Mallako’nun hikâyesindeki gibi oldu. Mr. Ellerker’in yerine deneme uçuşuna bir pilot çıktı ve uçak ateş aldığında yandı. Mr. Ellerker üzgün ve çökük eve gelmişti. Polis tahkikatında yabancı devletle yaptığı yazışma, ihanetinin deliliydi. Sözde ispat delilini sevgili Eustace’nin gönderdiğini anladığı halde kocası kendini zehirlediği zaman bile kimseye bundan söz etmedi.

Rakipsiz kalan Mr. Quantox gittikçe yükseliyordu. Kralın yaş gününde görevlerini başarmanın teşekkürü olarak kendisine şeref payesi verildi. Fakat Mrs. Ellerker’e kapısı kapalıydı. Tren ya da tramvayda birbirlerine Tasladıklarında uzaktan kısa bir selâm alıyordu. Yakıcı utanç karşısında aşkı sönmüştü, ölen Henry’nin hayattayken tahammül edemediği basitliklerini duyduğunu her tarafta anlatıyordu. Bütün gazeteler İran’daki huzursuzluktan sözederken kocasının: «Sefil Asyalılara terbiye dersi vermek için neden bir kaç alay göndermiyorlar?

 Tavşanların İngiliz üniformasını görünce kaçacaklarına seni temin ederim» dediğini duyduğunu sanıyordu. Geceleri deva bulmaz gezintilerinden dönüp düşüncelerine başka bir yön vermeyi boş yere denediğinde, kocasının sesini duyduğunu söylüyordu. «Mübalağa etme Amanda! Bu sisli geceler sana göre değil. Çok solgunsun. Senin gibi zarif kadınlar bu kadar üzülmemeli. Sert hayat erkeklerin işidir, fakat küçük hâzinemi tüm şiddetlerden koruyacağım.» Dostları ile konuşurken, alış verişte, trende basit fakat iyi düşüncelerini belirten konuşmasını yanında hissedecek kadar yakından duyuyordu. Sonra birden etrafına bakınıyor, yanındakiler: «Birden ne oldunuz Mrs. Ellerker?

 Şaşkın görünüyorsunuz!» diyorlardı. Daha sonra müthiş bir korkuya kapılıyordu. Her geçen gün daha etkili fısıldıyor, her geçen gün basit cümleleri uzuyor ve dostça endişesi tahammül edilmez oluyordu.

Nihayet dayanamaz hale geldi. Kralın doğum gününde Mr. Quantox’un adını şeref listesinde görmek damlayı taşırdı. Gerçeği açıklamak için aceleyle evden çıktı, fakat sadece akıl hastanesinin dilsiz duvarları onu dinleyebilirdi. 

Korkunç öyküyü dinledikten sonra Dr. Prendergast’la konuştum. Mr. Ellerker’in bakanlıktaki şefiyle konuştum. Zavallı Mrs. Ellerker’e yardım edebilecek herkesle konuştum fakat kimse anlattıklarımı dinlemek istemiyordu.

Hepsi de : «Hayır» diye cevap veriyorlardı, «Sir Eustace çok değerli bir memurdur. Adına gölge düşürülmemelidir. O olmadan Amerikan mühendisleriyle rekabet edemeyiz. O olmazsa Rus uçakları hemen tepemize binerler. Anlattığınız öykü gerçek olabilir, fakat bunun açıklanmamasını, hatta tek kelime bile sarf edilmemesini size emrediyoruz.»

Böylece Mrs. Ellerker eriyip gidiyor ve Mr. Quantox başarı sağlıyordu.

6

Mrs. Ellerker’e yardım etme başarısızlığım beni sadece başarısız bir darbeden dolayı değil, politika yönünden de huzursuz ve şüpheci yapıyordu. «Hitap ettiğim doktor, devlet adamları, bu tüm önemli şahsiyetler katil şereflendirilirken, zavallı bir kadının hak etmediği bir ıztırap altında ezilmesine gerçekten razı olabilirler miydi?

 Bu alçaklıkla neyi amaç edinebilirdi?»

Daha sonra kontrol edemediğim düşünceler arasında kendimi kaybediyordum. Bu arada bir tek şey düşünebilirlerdi: aksi halde yaşıyacak olan Rus’ları yok olmuş görmek. Ruhsal kargaşalık içinde bunu Mrs. Ellerker’in maruz kaldığı haksız davranışa göre kâfi bir uzlaşma olarak görmüyordum. İnsanları gittikçe daha çok hor görüyordum. Aklımdan sınava tabi tuttuğum dostlarım kötü ve değersiz görünüyorlardı. Mr. Abercrombie kendini ve karısını karşı konulamayan basit bir şöhretin zevkine vardırmak için bir günahsıza zillet, namussuzluk ve hapis cezasını çektirmeye hevesliydi. Mr. Beauchamp kalpsiz, hafifmeşrep bir şahsın teveccühünü kazanmak için okul çocuklarının ahlâkını bozmaya razı olmuştu. Dünyanın şımarttığı meşhurlardan hatırı sayılır bir kazanç temin edeceğine inanmış olan Mr. Cartwright kendi pahalı arzularını tatmin için onları utanç, bedbahtlık ve maddî imkânsızlıklara itmişti. Mrs. Ellerker’in de Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright gibi somut bir iş yaptığını itiraf etmem gerek. Fakat şu anda, çökmesini, tezat bakımından ahlaken sorumsuzluk sayıyorum. Onu birlikte tesir etmeleriyle Dr. Mallako ve Mr. Quantox’un talihsiz bir kurbanı olarak görüyorum. Sodom’u mahvetmeye karar veren adam gibi ben de bir istisna hariç, insanlık için hiç bir hafifletici sebep göremiyorum.

O karanlık korkun günlerde Dr. Mallako’nun bu dünyanın hükümdarı olduğunu düşünüyordum. Kötü düşünceleri, ayırıcı zekâsında, tüm alçaklık, merhametsizlik, zayıfların hükmetme ve Titan olma arzusu birleşiyordu. Dr. Mallako kötü bir insandır doğru, fakat yaptığı bu kötülüklerle nasıl başarıya ulaşabiliyor?

 Bir çok saygıdeğer insanlarda parlak günah, hükmetme ve yok etme arzusu olduğundan. Bu gizli ihtiraslar Dr. Mallako’ya hitap ediyordu. O da insanlar üzerindeki korkunç nüfuzunu bunlara borçluydu. İnsanlığın, yaratıcının yanlış yapımı olduğunu düşünüyordum. O tüm evreni kirletiyor ve çirkinleştiriyordu. Eylül güneşi altında çiğler pırlanta gibi parlarken tüm ot sapları temizlik ve güzelliği belirtir, fakat bu güzelliğin onu kirli, korkunç emellerle yok eden cani gözü ile tetkik edildiğini bilmek dehşet verici bir düşünceydi. Tüm güzellikleri gören, buna önem vermeden insanların alçaklığına tahammül eden tanrıyı artık anlayamıyorum. Nuh’un günlerinde kısa zaman için tahakkuk eden tanrının maksadını yerine getirmenin belki şimdiden sonra tamamen bana kısmet olacağını düşünüyordum. Bilimsel araştırmalarım insanlığın yok edilmesinin çeşitli yollarını göstermişti bana. Bunlardan bir tanesini tamamlamayı görev biliyordum. Bulduğum imkânlardan en rahatı, zincirleme tepkinin yardımıyla, denizlerin kaynatılmasıydı. Vaktin geldiğini anladığımda kanaatimce bu amaca hizmet edecek bir alet istiyordum. Bana engel olan bir tek düşünce vardı; gerçi insanlar susuzluktan öleceklerdi, fakat balıklar acıklı bir tarzda pişeceklerdi. Balıkları sevmez değildim. Bildiğim ve akvaryumlarda gördüğüm kadarıyla dertsiz, sevimli, çoğu kez oldukça güzel yaratıklardı ve çarpışmaları, kavgaları geçiştirmekte insanlardan daha ustaydılar.

Zoolog bir arkadaşıma denizi kaynatma olanağından şaka olarak söz ettim. Gülerek bunun balıklara karşı basit bir sertlik olacağını anlattım. Arkadaşım da şakama esprisiyle karşılık verdi.

«Sizin yerinizde olsam balıkları dert edinmem» dedi. «Balıkların korkulacak kadar kötü huylu olduklarına sizi temin ederim. Birbirlerini yerler, yavrularını ihmal ederler. Şayet onların seksüel alışkanlıkları insanlarda da olsaydı din adamları bunu öldürücü bir günah olarak nitelendirirlerdi. Hayır, hayır köpek balıklarını yok etmek hiç bir şekilde sizin zihninizi meşgul etmemeli.»

Bu iyi adam şakacı konuşmasıyla bilmeden kararımı kesinleştirmişti. Kendi kendime düşünüyordum: «Demek ki yırtıcı ve zalim olan sadece insan değil. Yaşamın gerçek unsuru, hiç değilse diğerinin ölmesiyle hayatta kalmanın mümkün olduğu hayvanlar yaşamında. Kötü olan yaşamın kendisidir. Şayet evrende de ay gibi yaşam olmasaydı o da bu gezegen kadar güzel ve günahlardan yoksun olurdu.»

Büyük bir gizlilik içinde çalışıyordum. Bazı başarısız denemelerden sonra kanaatimce önce Themse nehrini, daha sonra Kuzey Denizi’ni, Atlantiği, Pasifik Okyanusunu ve hatta Kutup denizindeki buzları kaynatıp buharlaştıracak aleti hazırladım. Kontrol edemediğim düşüncelerimde, başarı kazanırsam evrenin gittikçe daha fazla ısınacağını, insanların susuzluk çekeceğini ve nihayet delirerek yok olacağını canlandırıyordum. Ve ondan sonra evrende günah kalmayacaktı. Bu muazzam yok etme hayalinde Dr. Mallako’nun rolü olduğunu yadsıyamam. Hileli plânları ile dünyanın efendisi olmak istediğini, ıstırapların zevk verdiğini, alçaltıcı durumların bunu daha da tatlılaştırdığını hayal ediyordum. Bu şeytan ruhlu insana karşı kazanacağım zaferi hayal ediyordum. Bir zafer ki birçokları, kendi yaptıkları tüyler ürpertici hareketlerden daha kötü bulacaklar. Düşüncelerim tıpkı denizlerin kaynadığını görmeyi arzuladığım gibi zihnimde gelişirken aleti tamamlayıp bir saatle birleştirdim. Bir sabah saat onda saati kurdum. Saat on ikide denizler kaynamaya başlayacaktı. Ve daha sonra da Dr. Mallako’yu son kez ziyaret ettim.

Kendisine dost olmadığımı bilen Dr. Mallako, beni gördüğüne hayret etmişti.

«Ziyaretinizin bahşettiği şerefi neye borçluyum?»

diye sordu.

«Doktor» dedim, «haklısınız bu bir nezaket ziyareti değil. Bana viski ve rahat bir koltuk vermeniz gereksiz. Sizinle rahatça konuşmak için gelmedim. İstibdadınızın sona erdiğini, sizinle konuşmak bahtsızlığına uğrayan insanların kalpleri ve ruhlarında artık şeytanî tesirinizi gösteremeyeceğinizi söylemeye geldim. Sizin kadar akıllı ve cesur olan, fakat bunları soylu düşünceler uğruna sarfeden bir adam tarafından hareketlerinize son verilecek. Tıpkı arzuladığınız gibi sebep olduğunuz trajedileri meydana çıkarma çabaları boşa giden, önem vermediğiniz zavallı, değersiz doğal bilimler bilgini ben, nihayet kötü çalışmalarınıza engel olunabileceğini anladım. Laboratuvarımda bir saat çalışıyor. Akreple yelkovan öğleyi gösterdiğinde bir mekanizma harekete geçerek bir kaç gün içinde dünyadaki tüm hayatı mahvedecek, tabii sizinkini de Dr. Mallako!»

«Tanrım ne kadar dramatik! Sabahın erken saatinde içmiş olabileceğinize ihtimal vermediğimden ciddi bir ruhsal rahatsızlıktan korkarım. Şayet zahmete değer buluyorsanız bu çok vahim sonu hangi plânla gerçekleştirmeyi umduğunuzu anlatırsanız memnun olurum.»

«Tabii gülüyorsunuz, fakat belki de yapacak başka şeyiniz kalmadı. Yakında alaylarınız sona erecek ve ölürken mağlup olanın acılığı ile son ve iyi güldüğümü kabul edeceksiniz.»

Dr. Mallako sabırsızlıkla:

«Neyse neyse büyük lafları bırakalım.» dedi, «Gerçekten yaşayacak çok az vaktimiz varsa bu anı akıllıca konuşmaktan daha iyi nasıl geçirebiliriz?

 Bana sisteminizi açıklayınız, kanaatimi söyleyeyim. Buraya dek heyecanlanmadığımı itiraf ederim. Siz eskiden beri geleneksiz bir adamsınız. Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp yada Mr. Cartwright, Mrs. Ellerker’in susmalarından başka ne elde ettiniz?

 Himayeniz sayesinde içlerinden biri, daha mı iyi vaziyette?

 Haydi artık plânınızı anlatınız. Bu birçok alandaki başarısızlığınız zekânızı kuvvetlendirmiş olabilir. Bundan şüphe ediyorum ya neyse.»

Bu isteğe karşı duramadım. Buluşu anlattım. Bu utanmaz doktor karşısında başarı kazanmaya karar vermiştim. Aleti inşa ediş tarzım çok basitti ve doktor fevkalâde kavrama yeteneğine sahipti. Kısa zamanda plânımın kuramını ve çalışmasını öğrenmişti. Ne yazıkki başarı, arzularımı yerine getirmeyecekti.

«Zavallı adam» dedi, «her şey düşündüğüm gibi. Küçük bir noktayı unuttunuz. Bu küçük noktadan ötürü aletiniz çalışamaz. On ikide saatiniz havaya uçacak.»

Kısa, acele ve sarih kelimelerle delilini ispatladı. Yıkılmış ve perişan, gitmek üzere döndüm.

«Bir dakika» dedi, «henüz her şey kaybedilmiş değildir, inanın bana. Şimdiye dek birbirimize karşı çalıştık, şayet size yardım etmeme müsaade ederseniz belki sizi bu komik ümitlerinizden kurtarabilirim. Siz konuşurken sadece yapımınızdaki bir hatayı değil, onu yok etme olanağını da buldum. Şimdi zahmetsizce sizin düşündüğünüz şekilde hareket eden bir makina inşa edebilirim. Dünyayı yıkmakla beni bedbaht kılacağınızı hayal etmiştiniz. Siz beni tanımıyorsunuz. Siz benim dış etkilerim hariç ruh dünyama giremediniz. Garip rabıtamızı dikkate alarak size itimat şerefini bahşedeceğim.

Şahsıma zenginlik, nüfuz ve zafer kazanmak istediğimi düşünerek kuruntu içinde yaşıyorsunuz. Hayır, hiç de öyle değil. Asla egoist, kendi çıkarlarını düşünen bir kimse olmamış, daha ziyade insanüstü soyut hedefleri izlemişim. İnsanlardan nefret ettiğinizi sanıyorsunuz. Size şunu söyleyeyim benim küçük parmağımda sizin tüm şahsiyetinizde bulunandan daha fazla kin var. İçimdeki nefret sizi bir anda kül edecek niteliktedir. Sizde böyle bir nefretle yaşayacak güç, sebat ve irade yoktur. Açıklamanıza müteşekkir olduğum evreni yok edecek aleti daha önce keşfetmiş olsaydım tereddüt eder miydim sanıyorsunuz?

 Ölüm eskiden beri hedefimdi. Gözlerimin önünde daima büyük meseleler vardı. Neden Mr. Quantox’a başarısında yardım ettiğimi kendinize sordunuz mu— Onun ve arkadaşlarının yerine geçecek imha makineleri inşa eden rakibine de aynı yardımda bulunacağımı şüphesiz ki hayır biliyor muydunuz?

 İntikamın hayatımın bir parçası olduğunu, şu ya da bu insana değil, maalesef kendimin de dahil olduğu değersiz nesle karşı olduğunu anlamadınız mı?

 Henüz gençlik yıllarımda sadece bu hedefi görüyordum. Babam bir Rus prensi, annem Londra otelinde hizmetçiydi. Babam annemi ben doğmadan terk ederek New York restoranlarından birine garson olmuş. Onun o zamanlar Sing-Sing’e memnunlukla kabul edildiğine inanıyorum. Beni pek ilgilendirmediğinden sıhhati hakkında araştırma yapmadım. Kendisini terk ettikten sonra annem teselliyi alkolde aradı. Çocukluğumda daima açtım. Emeklemeye başlar başlamaz çöplüklerde ekmek kırıntıları, patates kabukları ya da bana besleyici görünen her hangi bir şeyi araştırmayı öğrendim. Bunlara çok kızan annem meyhaneye gitmeden önce beni kitlerdi. Sarhoş geri döndüğünde kanlar içinde sesim çıkmayıp bayılana kadar döverdi. Altı yaşımdayken bir gün sarhoş olduğu halde döverek caddede sürüklüyordu. Kaçtım. Dengesini kaybetti ve üzerinden geçen bir kamyon hayatına son verdi. O an yoldan geçmekte olan insanları seven bir hanım beni yalnız ve çaresiz görerek acıdı Beni evine götürdü, yıkadı ve yemek yedirdi. Talihsizlik zihnimi çok geliştirmişti ve ben onun her zaman yardıma hazır oluşundan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışıyordum. Bunda başarılı da oluyordum. Benim küçük, iyi bir erkek çocuk olduğumdan emindi. Beni evlat edinerek ders verdi. Bu menfaatlerin uğruna dayanılmaz dualara, kiliseye gitmeye, ahlâki hislere tahammül ediyordum. Onu memnun etmek için benim gibi bir mahlûktan niçin memnun olacağını bilmediğim halde diz çöküp yaratıcıma dua ediyordum. Onu memnun etmek için ‘iyi’ den kastettiği gibi görünüyordum. Yirmibir yaşıma geldiğimde vasiyetini hazırlayarak tüm servetini bana bıraktı. Tahmin edeceğiniz gibi çok uzun zaman yaşamadı.

«Onun ölümünden beri varlık içende yaşıyorum, fakat asla bir an bile çocukluğumu unutamadım. Annemin merhametsizliği, komşuların kalpsizliği, yalnızlık, boğucu ümitsizlik bütün bunlar daha sonraki sahte mutluluğumu dikkate almadan kararıma tesir etti. Hayır, nefret etmediğim bir tek insan yok. Istırap çektiğini görmek istemediğim bir tek insan yok. Siz benim gözlerimin önünde bir resim canlandırdınız: Dünyanın tüm insanları çıldırtan susuzluktan ölüm savaşında yok oluyor. Harikulade bir manzara! Şayet teşekkür edebilecek durumda olsaydım, bunu yapar ve sizi bir arkadaş olarak görürdüm. Fakat bu duygular ben henüz altı yaşıma gelmeden öldürüldü. Sizden memnunum, daha büyük bir itirafta bulunamam. Şimdi eve gideceksiniz ve pis makinanızın havaya uçtuğunu göreceksiniz. Zafer kazanmayı düşündüğünüz, kendinizden daha kötü bildiğiniz benim muzaffer olacağımı öğreneceksiniz. Maksadımı önleyecek yerde mükemmel zaferime yardımcı oldunuz. Susuzluk çektiğinizde benim de aynı ıstırabı çekeceğim ümidine kapılmayın. Gerçekten kusursuz bir makinayı harekete geçirdiğimde ızdırap çekmeden öleceğim. Fakat sizin için bu şerefsiz ölüm savaşından kurtulmak için bir kaç saat, belki de bir kaç gün var. Son anlarımda bu manzarayı zevkle seyredeceğim!»

O konuşurken birden iç huzursuzluğuna kapıldım. Onun kötü olduğundan kesinlikle emindim. Fakat dünyayı yok etmek istiyorsa bu kötü bir niyet olmalıydı. Bu düşüncelere son verdiğimde gözlerimin önünde temizleme usulü canlandı. Zafer kazanmasına müsaade etmemeliydim. Onun benliğini saran insanlara duyduğu kin bende geçici bir durumdu. Sözlerinden dolayı öldürülmesi gerektiğine karar verdim. Pencereden bakıyor ve bağırıyordu :

«Buradan görünen güzel evlerden bir kaç gün içinde yerde sürünen deliler çıkacak. Ben bunu göremeyeceğim fakat öldüğümde bu harikulade resim gözlerimin önünde olacak.» Sırtı bana dönüktü. Tehlikeye karşı kullanmak üzere getirdiğim tabancayı çıkardım.

«Hayır» diye bağırdım, «bu söylediğiniz olmayacak! »

Gülerek isteksizce bana döndü ve onu öldürdüm. Önce tabancayı temizledim, sonra eldiven giyerek silahı yanma bırakmak üzere kabzasını eline verdim.

Aceleyle intiharının sebebini makinasında yazıverdim. «Ümit ettiğim gibi iradesi kuvvetli bir adam olmadığımı anladım. Hatamı anladığımdan pişmanlık duygusu beni helâk ediyordu. Son teşebbüsüm muvaffak olamayacağından beni lekeleyecek ve harap edecekti. Buna tahammül edemezdim. Bu yüzden hayatıma kendi elimle son veriyorum.» Daha sonra eve giderek şikâyet konusu olabilecek patlamayı önlemek için makineyi tam vaktinde parçaladım.

7

Dr. Mallako’nun çalışmalarına son verdikten sonra bir süre kendimi mutlu ve tüm üzüntülerden arınmış hissettim. Onu, etrafına cinayet ve delilik bulaştıran zehirli bir atmosfer gibi görüyordum. Artık o yok olduğuna göre memnun ve mutlu yaşayacak, başarıyla çalışacak, dostluklar kuracaktım. Dr. Mallako’nun pirinç tabelasını gördüğümden beri sanki hiç gözümü kırpmamışçasına aylarca uzun, derin ve rahatça uyudum. Zaman zaman deli gibi yaşamaya mecbur bırakılan zavallı Mrs. Ellerker’in hayali gözlerimde canlanıyordu. Sonuçta ben gücümün yettiğini yapmıştım, artık düşünmenin yararı yoktu. Onunla ilgili her düşünceyi aklımdan çıkarmaya karar verdim.

Psikiatri alanındaki fevkalâde bilgisi ile dikkatimi çeken genç, cazip, akıllı bir hanımla tanıştım. Onda içinde bir süre kaybolduğum kötülerin çılgınlık yollarını açıklayabilecek bir insan bulduğuma inanıyordum. Kısa bir süre sonra bu genç hanımla evlendim. Kendimi mutlu hissediyordum. Bununla beraber beni huzursuz kılan düşüncelere kapılıyor, tam konuşmamın ortasında korkuyla etrafıma bakınıyordum.

Karım «neyin var?

 Hayalet mi görüyorsun?

 Bana anlatmak istemez misin?»

diye soruyordu. 

«Hayır,» diye cevap veriyordum, «sadece aklımdan geçirdiğim kötü hatıralar.»

Fakat bu düşüncelerin gittikçe daha sık ve etkileyici biçimde beni yokladıklarını hissediyordum. Hayallerimde Dr. Mallako ile karşılıklı oturduğumuzu, onun son andaki konuşmasına devam ettiğini görüyordum. Sonra bir an için utanmaz yüzü canlanıyor ve şunları söylediğine inanıyordum: ‘Beni yendiğinizi zannediyorsunuz öyle mi?

’ Çalışma odamda yalnız olduğum bir an dayanamayıp şöyle bağırdım: ‘Evet Allahın cezası öyle!’ Bunun üzerine karım içeri girdi ve hayretle yüzüme baktı.

Dr. Mallako’nun yakınlığını gittikçe daha çok hissettiğime inanıyordum. ’Mrs. Ellerker’e çok güzel yardım ettiğiniz değil mi?

’ dediğini duyuyordum. ‘Ruhen normal olduğunuza inanıyor musunuz?

’ diye sanki fısıldıyordu. Yalnız olduğum her an onu düşünmekten kendimi kurtaramadığım için bu durum işime de tesir ediyordu. Şunları söylediğini her an duyuyordum: ‘Nasıl da parlak fikirleriniz vardı! Dünyayı yok etmek istiyordunuz, daha neler neler. Küçük bir tabancanın yardımı ile benim tesirimden kurtulabileceğinizi mi tahayyül ettiniz?

 Bunun ruhsal bir güç olduğunu bilmiyor musunuz?

 Son görüşmemizdeki adamın rolüne bürününüz, o zaman ne yaptığınızı itiraf edeceksiniz. İtiraf etmek mi?

 Hayır bununla iftihar edeceksiniz. Dünyayı nasıl bir canavardan kurtardığınızı herkese duyuracaksınız. Kendinizi bir kahraman olarak kutlayacak, melun şahsiyetimde birleşen tüm kötü kuvvetleri yendiğiniz için övüneceksiniz. Siz böyle bir iş yapmadınız. Geride sahte, gereksiz bir itiraf bırakarak benim gibi zayıflığı asla tanımamış bir adama bunu isnat ettiniz! Bu affedilir mi?

 Yaptığınız işlerle övünseydiniz belki sizi şerefli bir rakip olarak görmezdim. Fakat önemsiz koca rolünüzle benim öylesine horgörümü kazandınız ki size, ölü olmama rağmen sizi mahvedeceğimi ispatlıyacağım!’ 

Bütün bunları Dr. Mallako’dan duyduğumu sanıyordum. Başlangıçta bunu sadece tahayyül ettiğimi biliyordum, fakat zamanla bu hayaletin gerçekten var olduğu hissine kapıldım. Bir keresinde deli gibi hayallerin arasından geçip bunun bir rüya olduğunu ispata çalıştım, fakat hayalin etrafımı sardığı bir an soğuk bir nefes hissettim ve bağırarak bayıldım. Beni solgun ve titreş bulan karım sorguya çekti. Sisten şiddetli titremeye kapıldığımı söyledim ama bunun gerçek olmadığını biliyordu. Ölümüne sebep olduğumu söylemediğim hayalet benimle alay ettiğinden, itiraf edersem beni rahat bırakacağına inanıyordum. Rüyalarımda farklı bir sonuçla onu tabancayla vurduğumu görüyordum. Ceset yere düşer düşmez bağırmak için pencereyi açıyordum: «Yukarı gelin ve kahramanca öldürdüğüm canavara bakın!» Rüyalarımdaki sahne böyle sona eriyordu. Uyanırken hayaletin alayla güldüğünü duyuyordum:’ ‘Ha ha ha! Böyle olmamıştı değil mi?

‘ Istırabım daha büyüyor, hayaller aralıksız görünüyordu. Heyecanlı bir rüyadan sonra bağırarak uyandım: «Ben, benim o!»

«Ne oluyor?»

diye benim bağırmamla uyanan karım sordu.

«Dr. Mallako’yu öldürdüm» dedim. «Belki cansıkıcı bir bilginle evlendiğini düşünüyorsun, fakat yanıldın. Sen bu banliyödeki sakinlerin sahip olmadığı keskin bir zekâ ve cesarete merhametsiz bir canavarı öldürmüş adamla evlendin. Dr. Mallako’yu öldürdüm ve bundan dolayı gurur duyuyorum!»

Karım: «Tamam tamam» dedi, «Acaba arkanı döner misin?»

Bağırdım, tepindim fakat heyecanım boşunaydı. Korkunun ondaki bütün duyguları nasıl yok ettiğini gördüm. Sabah olmak üzereyken telefonda konuştuğunu duydum. Şimdi pencereden iki polisin ve uzun zamandır tanıdığım meşhur bir psikiatrisin eve geldiğini görüyorum. Mrs. Ellerker’i korumaya çalıştığım âkıbetin aynı beni bekliyor. Anlaşılamayacağım uzun, tesellisiz, yalnızlık günleri var önümde. Karanlık kaderime küçük, küçücük bir ışık düşüyor. İyi hareket etmiş olan kadın ve erkek deliler yılda bir gün hastanedeki danslı eğlenceye katılabilirlerdi. Demek ki yılda bir kez sevgili Mrs. Ellerker’imi görebileceğim. Ve sonra birbirimize gülerek soracağız, yeryüzünde herhangi bir vakit deli olmayan ikiden fazla insan olacak mı? diye.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, Hikayeler, [Satan in the Suburbs and Other Stories. London: George Allen & Unwin. 1953.] trc: Hârika Aktel. Tel Yay. 1972, İstanbul, sh.34-50

Banliyö: isim (ba’nliyö) Fransızca banlieue

Genellikle oturma alanı niteliğinde olan, şehir merkezinden uzakta veya sınırlarına yakın yerlerde bulunan şehir yöresi, çevre, dolay.

[1]

Süleymanın Ezgiler Ezgisi.

Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün!

Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.

Ne güzel kokuyor sürdüğün esans,

Dökülmüş esans sanki adın,Kızlar bu yüzden seviyor seni.

Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün.

Seninle coşup seviniriz, Aşkını şaraptan çok överiz.

Ne kadar haklılar seni sevmekte!

Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları!

Kedarın çadırları gibi, Süleymanın çadır bezleri gibi kara.

Bakmayın esmer olduğuma, Güneş kararttı beni.

Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim,

Bağlara bakmakla görevlendirdiler.

Ama kendi bağıma bakmadım.

Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun,

Öğleyin nerede yatırıyorsun?

Neden arkadaşlarının sürüleri yanında

Yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim? gösterirdi.

Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, Sürünün izine çık,

Çobanların çadırları yanında Oğlaklarını otlat.

Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!

Yanakların süslerle, Boynun gerdanlıklarla ne güzel!

Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.

Kral divandayken, Hint sümbülümün güzel kokusu yayıldı.

Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;

Eyn-Gedi bağlarında Bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.

Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!

Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.

Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

http://bibleonline.ru/bible/tur/22/01/#h1-17

http://www.cafrande.org/?p=28519