TERBİYEYE DAİR/ BERTRAND RUSSELL (On Education)


Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ

ÖNSÖZ

Russell’ın «Terbiyeye Dair, bilhassa ilk çocukluk çağında» isimli denemesi ilk defa 1926 da, yani White head’in aynı derecede meşhur «Terbiyenin Gayelerdi ilimli denemesinden altı yıl önce yayımlandı. Bu iki kısa, fakat özlü araştırma birbirini tamamlar. Bunun için terbiye teorisi üzerinde çalışanların ikisini birlikte incelemeleri doğru olur. Russell esas itibariyle küçük çocukların terbiyesi, Whitehead ise zihnî terbiye ile ilgilenmişlerdir, fakat her ikisi de temel mesele olan «çocuğu yalnız yaşamağa uygun yapmak değil, beraber yaşanmağa uygun» yapmağa, medenî memleketlerde genç yurttaşların ömürlerinin dörtte birini, kalan dörtte üçünü en iyi şekilde yaşamağa uygun bir hale getirmek için, harcamalarının sebep ve gayeleri hakkında fikirlerimizi aydınlatmağa çalışmışlardır.

Russell’ın eserinin hemen her sahifesinde okuyucu hemen dikkati çeken bir fikrin tesiri altında duralar. Bu fikir belki ilkte ona doğru gibi görünmezse de sonra meseleyi sükûnetle düşündüğü zaman onda müellifin belki de haklı olabileceği kanaati uyanır. Russell, eserini, birkaç yerinde ısrarla belirttiği gibi, öğretmenler veya eğitim makamları için değil, anne ve babalar için yazmıştır ve ona şu dikkate şayan cümleyle başlıyor: «Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir terbiye vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoçunun fenalıklarına maraz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek çok kimseler vardır.» Bu, İngiltere’de o zamanki halk eğitimine, bir nesil evvelkine nispetle hayli düzelmiş olmasına rağmen, daha başlangıçta yöneltilmiş bir tenkittir. Şu da dikkate değer bir keyfiyettir ki 1944 Eğitim Kanunu ile yapılan ıslahat, yahut hiç olmayan değişiklikler, büyük bir kısmı itibariyle Russell’ın ileri sürdüğü tenkid ve tekliflerin bir neticesidir.

Ne yazık ki terbiye, diğer beşerî faaliyetler gibi, iç bölümünün son asırdaki süratli gelişme ve genişlemesinden müteessir olmuştur. Aile ile ev, beşerî ve sosyal mesuliyetleriyle birlikte, anne, baba ve yetişkin çocukları. Eğer alıştıkları yaşama seviyesini idame etmek veya yükseltmek istiyorlarsa, ücret mukabilinde çalışmağa zorlayan İktisadî tazyik altında süratle dağılmaktadır. Anne-baba tesirinin duyulabileceği aile toplantıları için daha az boş vakit ve imkân vardır. Vaktiyle anne-baba, rahip ve öğretmen, gençlerin terbiyesinde elbirliği ederlerdi. Şimdi anne ve babaların boş zamanları yoktur, rahipler gençlikle temaslarını kesmişlerdir, sosyal, ahlakî ve zihnî terbiyeyi temin işi yalnız öğretmenlere bırakılmıştır. Cemiyetimizdeki bu en mühim meslek en akıllı erkek ve kadınları safları arasına alsaydı, onlar en iyi tarzda yetiştirilmiş olsaydılar bile, bu üç taraflı iş yine onların kudretlerini aşan bir iş olurdu. Çalışmalarının neticeleri ayrı ayrı fertlerden teşekkül eden ahenkli bir cemiyet değil, deha ziyade bir insan sürüsü olurdu. Müvazenesini bulamamış, halâ da muvazenesiz olan bugünkü sistemde mevcut tehlikelere karşı terbiyecileri ikaz etmek gayreti iledir ki Russell «anne-babanın terbiyedeki ehemmiyetini» bilhassa belirtmiştir.

Kendisi bir aristokrat olan Russell aristokratik imtiyaza ve bir kibar sınıf yetiştirilmesine muarızdır. Herkes için eşit imkânlar mevcut olmasını ister. Diğer taraftan, bir kutupta zayıf akıllılar, diğer bir kutupta dâhiler olmak üzere, insanlar arasında zekâ ve kabiliyet bakımından bir eşitlik bulunmadığını da kabul eder. Bu iki tip için hususi terbiye tarzları olmasına taraftardır. Kendisinin hissesi bulunmadığı şeylerin yok olmasını isteyen zihniyete karşı hiç bir sempatisi yoktur, aşağı bir seviyede değil, yüksek bir seviyede eşitlik olması fikrini müdafaa eder. «Her şeyden önce sert, dışına çıkılamaz kaidelerden sakınmalıdır», «ilerleme mekanik bir eşitliğe feda edilmemelidir.» der.

Gerek Russell’ın, gerekse Whitehead’in eserleri İkinci Cihan Harbinden önce, totaliter idarelerin tehlikeleri belirmeden ve dünyacın bir müddet için tahammül etmek zorunda kaldığı şerrin hâkimiyetinden evvel, yazılmışlardı. Bununla beraber hiç olmazsa, Russeli, H. G. Wells’in o kadar övdüğü terbiye «isteminin muhtemel neticelerini, teorinin tatbikinden önce görmüştür. Islahatçılık ateşiyle yanan Wells, cemiyette inkılâplar yapmak için, bu gün bizim «propaganda» olarak bildirimiz, «terbiye» nin kudretini ileri sürmüştü. Russell vaktinde ikazlarda bulunduysa da fayda vermedi; «Terbiyeyi muayyen bazı inançları aşılama vasıtası sayanlarla onun müstakil düşünme kudreti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında bir uzlaşma olamaz.» demişti. O zaman dünya, birinin fikirleri diğerine nüfuz edemeyen veya ettirilmeyen, iki ideolojik bölgeye ayrılmamıştı, Russell, «vasat bir adamın kanaatleri, o kendi başına düşünseydi, varacağı kanaatlerden çok daha az budalacadır » diyor. Bugünkü çıkmazdan kurtulmak için Russell’ın ne gibi çareler düşündüğünü bilmek enteresan olurdu. Önder değiştirmek, zannederim, kâfi olamazdı. Unesco’cun bütün temel terbiye programını da beğenmeyeceği anlaşılıyor, çünkü kısaca: «Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez» hükmünü veriyor.

Daha ziyade fen ve teknolojiye dayanan bir yetiştirme zarureti, kültür derslerine hasredilen zamanın azaltılması hakkında ileri sürdüğü fikirler ancak şimdi İngilterede büyük bir halk kitlesi tarafından kabule şayan görülüyor. Russeli, teknik bilgi ve araştırma insanı daha büyük maddi rahat ve konfora götürmekten başka bir işe yaramayacaksa, ondan daha yüksek olan insanı mânevi kaderine ulaştırmak gayesine takaddüm etmemesi lâzım geldiğini iyice biliyordu, fakat insanın maddeten vok edilmesi veya son üçbin sene zarfında elde edilen kazancın kaybedilmesi tehlikesi mevcut olduğu bir zamanda okullarımızda «modern» ve «klâsik» taraflar arasırdaki nispetin birinci taraf lehine düzeltilmesi lâzım geldiği kanaatindedir. Fakat o bilgi ile bilgelik arasındaki farkı asla gölden kaçırmaz. Aklın ve muhakemenin kontrolünden kurtulmuş bilgi çok defa insan hedefine doğru ilerlerken bir yardımcı değil, bir engel olur.

Bu eseri bir defa okunduktan sonra bir yana atılacak bir kitap değildir. İyice tetkik edilmeğe, İçinde mebzul [Bol. Çok sarf olunan. Ucuz ] olarak bulunan düşündürücü fikirler anlaşılmağa ve tatbike lâyıktır. Eser asrımızın can ve hayat verici tesirlerinden biri olmuştur ve ihtimal sosyal meselelerimizin halline doğru ilerleyişimizde bir merhale olarak kalacaktır.

Prof. E. V. GATENBY

GİRİŞ

Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir tahsil vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoğunun fenalıklarına maruz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek fok kimseler olmalıdır. Bu gibi kimselerin karşılaştıkları güçlükler, ayrı ayrı fertlerin gayretleri ile yenilemezler. Tabiî olarak çocukları mürebbiyeler ve hususi öğretmenlerle evde de yetiştirmek mümkündür, ama bu plân onları tabiatlerinin özlediği ve olmazsa terbiyenin bazı esaslı unsurları eksik kalacak olan arkadaşlıktan mahrum bırakır. Sonra, bir erkek veya kız çocuğunun kendisini «garip» bulması, başka kız ve erkeklerden farklı bulunduğunu hissetmesi son derece fenadır; bu duygunun sebebi anne-baba olduğu anlaşılınca mutlaka onlara karşı bir kin uyandırır, onların en ziyade hoşlanmadıkları şeylere karşı bir düşkünlük yaratır. Vazifesini anlamış bir baba hu düşüncelerle oğullarını ve kızlarını büyük kusurlar bulduğu okullara gönderebilir, çünkü mevcut okullardan hiçbiri onu tatmin etmez •yahut tatmin etse bile onun oturduğu yere yakın değildir. Bu suretle vazifesini anlamış anne- baba, yalnız cemiyetin iyiliği için terbiyede reform istemek zorunda kalırlar. Anne, babanın hal ve vakti yerinde ise kendi hususi meselelerinin halli için bütün okulların iyi olmasına lüzum yoktur, çocuklarını gönderebilecekleri iyi bir okulun bulunması kâfidir. Fakat ücretle çalışan anne-babalar için ilk okulların ıslahını istemekten başka çare yoktur. Herhangi bir anne veya babanın istediği reformlara başka bir anne baba itiraz edeceği için kuvvetli bir terbiye propagandasından başka hiçbir şey faydalı olmayacaktır. Bu da belki ıslahatı yaptıranın çocukları büyüyüp yetişinceye kadar tesirini gösteremeyecektir. Böylece kendi çocuklarımıza karşı duyduğumuz sevgi bizi, adım adım, daha geniş politika ve felsefe sahasına götürür.

Bu daha geniş sahalardan, kitabımda, mümkün olduğu kadar uzak kalmak isterim. Söyleyeceğim şeylerin büyük bir kısmı devrimizin muazzam meseleleri üzerinde müdafaa etmekte olduğum görüşlerle ilgili değildir. Fakat bu bakımdan tam bir ilgisizlik imkânsızdır. Çocuklarımız için istediğimiz terbiye insan karakteri hakkındaki ideallerimize ve onların cemiyette oynayacakları role bağlıdır. Bir pasifist çocuklarına bir militariste iyi görünen terbiyeyi vermek istemez; bir komünistin terbiye hakkında fikirleri bir ferdiyetçinin fikirlerinin aynı olamaz. Daha esaslı bir ayrılık var: terbiyeyi muayyen birtakım inançları ruhlara aşılamak vasıtası sayanlarla onun müstakil muhakeme kabiliyeti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında hiçbir anlaşma olamaz. Böyle meseleler ortaya çıkınca onlardan bahsetmekten kaçınmak boş bir şey olur. Aynı zamanda psikolojide’, pedegojide ve bu nihai meselelerle ilgisi olmayan fakat terbiye ile sıkı alâkası bulunan oldukça ehemmiyetli yeni bilgiler birikmiştir. Bunlar şimdiden pek mühim neticeler hasıl ediyorlar, fakat onlardan öğrendiklerimiz iyice hazmedilinceye kadar yapılacak pek çok şey vardır. Bu, bilhassa hayatın ilk beş yılı hakkında doğrudur; bu yılların, şimdiye kadar sanıldığından, çok daha önemli oldukları anlaşılmıştır. Bu da anne-babanın terbiye bakımından ehemmiyetini artırmıştır. Benim gayem ve maksadım, mümkün olduğu kadar, ihtilaflı mevzulardan sakınmaktır. Tartışmak yazılar bazı sahalarda lüzumludur, fakat anne-babalara hitabederken, onların evlâtlarının iyiliği için samimi bir arzu gösterilebilir ve yalnız bu, yeni bilgilerle birlikte, terbiye problemlerinin büyük bir kısmını çözmeğe yeter. Söyleyeceğim şeylerin çoğu kendi çocuklarım hakkında duyduğum şaşkınlıkların bir neticesidir. Bunun için de yersiz yahut nazari değildirler. Umarım ki onlar buna benzer bir şaşkınlığa uğramış diğer anne-babaların düşüncelerini aydınlatacak, benim vardığım neticeleri kabul etmeğe veya aksine onları sevk edecektir. Anne-babanın fikirleri son derece önemlidir, çünkü, doğru bilgi eksikliği yüzünden, anne baba çocuklarına iyi bir terbiye vermek istiyorlarsa, ben eminim ki, onu vermeğe hazır ve muktedir öğretmen bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir.

Bu sahifelerde, ilkin terbiyenin gayelerini araştırmak istiyorum: bugünkü ham maddeye tatbik edilecek terbiyeyi ve yaratılmış görmeği makul olarak umabileceğimiz fert ve cemiyeti arıyacağım. Öjenikle [Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi.] yahut başka herhangi, tabiî veya sun’î, usulle insan soyunu ıslak meselesine dokunmayacağım, çünkü bu esas itibariyle terbiyenin problemleri dışında kalır. Fakat ben bizden önce gelen en heyecanlı terbiyecilerin düşündüklerinden çok daha büyük nispette karakterin ilk terbiye ile kararlaştığım gösteren yeni psikolojik keşiflere büyük önem veriyorum Karakter terbiyesi ile, dar mânada öğretim diyebileceğimiz, bilgi ile terbiye arasında bir fark gözettim. Bu fark, nihaî olmamakla beraber, faydalıdır’ bilgi verilmek istenen bir öğrenci de bazı faziletler aranır, birçok önemli faziletlerin başarılı olarak tatbik edilebilmesi için de çok bilgiye ihtiyaç vardır. Bununla beraber araştırma maksatları için öğretim, karakter terbiyesinden ayrı tutulabilir, tikin karakter terbiyesinden başlayacağım, çünkü ilk yıllarda bilhassa önemlidir; fakat onu yetişkinliğe kadar götürerek, bu başlık altında da, önemli cinsî terbiyeden bahsedeceğim. Nihayet, zihnî terbiye, gayeleri, programı, imkânları, —ilk okuma yazma derslerinden üniversite yıllarının sonuna kadar— münakaşa mevzuumuz olacaktır. Erkek ve kadınların hayat ve dünyadan aldıkları daha sonraki terbiyeyi sahamın dışında sayıyorum; fakat kadın ve erkeği tecrübeden faydalanmağa kabiliyetli bir hale getirmek erken çağlarda terbiyenin en ziyade göz önünde tutması gereken gayelerden biridir . sh:1-5

MODERN TERBİYE TEORİSİNİN TEMEL ŞARTLARI

İnsan terbiye üzerine eski devirlerde yazılmış en iyi kitapları bile okurken, terbiye teoririsinde birtakım değişiklikler olduğunun farkına varıyor. On dokuzuncu asırdan önce terbiye teorisinin iki büyük ıslahatçısı Locke ile Rousseau idi. ikisi de haklı olarak şöhret kazanmışlardı, çünkü kitaplarını yazdıkları zaman yaygın olan birçok yanlışların düzeltilmesini istemişler, fakat hiçbiri kendi yönünde bugün hemen bütün terbiyecilerin gittikleri kadar ileri gitmemişlerdi. Meselâ, her ikisi de liberalizm ve demokrasiye götüren temayüle taraftar oldukları halde, ancak bir adamın bütün zamanını alacak olan, aristokrat bir çocuğun terbiyesini ele almışlardır. Böyle bir sistemin neticeleri ne kadar iyi olursa olsun, modern görüşlü bir kimse tarafından ciddî olarak düşünülmez, çünkü her çocuğun yetişkin bir öğretmenin bütün zamanını alması riyazî olarak imkânsızdır. Bunun için sistem ancak imtiyazlı bir sınıf tarafından kullanılabilecek bir sistemdir; adaletin hâkim olduğu bir dünyada ise mevcudiyeti imkansızdır. Modern insan, pratik olarak kendi çocukları için hususi faydalar arayabilirse de herkese (yahut hiç olmazsa terbiyeden faydalanabilecek kabiliyette olan herkese) açık olabilecek bir terbiyelerinden daha iyi yetişmişler veya doğuştan daha kabiliyetlidirler, fakat herkesin, sayısı az olan en iyi öğretmenlerden ders alması imkânsızdır. Yüksek tahsil herkes için arzu edilse bile ki bundan şüpheliyim bugün bu maddeten imkânsızdır. Bunun için demokratik prensiplerin kaba bir şekilde tatbiki bunu kimsenin yapmaması lâzım geldiği neticesine vardırabilir. Böyle bir fikir, kabul edildiği takdirde, ilmi ilerlemeyi durdurur ve gelecek yüzyıl zarfında umumi terbiye seviyesini lüzumsuz yere düşürür. Bugünkü durumda ilerlemeyi mekanik bir eşitliğe feda etmemeliyiz; terbiyede demokrasiyi büyük bir dikkatle ele almalıyız ve bunu yaparken de sosyal haksızlıkla tesadüfen birleşmiş olan kıymetli mahsulleri mümkün olduğu kadar az tahrip etmeliyiz.

Fakat biz umuma şâmil olması imkânsız bir terbiye metodunu tatmin edici sayamayız. Zenginlerin çocukları çok defa, annelerinden başka, bir dadıya, bir çocuk hizmetçisine ve diğer ev hizmetçilerinden birkaçına maliktir; bu kadar çok bakım ve itina hiçbir zaman, hiçbir sosyal sistemde, bütün çocuklara gösterilemez. İtina ile bakılmış çocukların, lüzumsuz yere tufeyli bir hale getirilmekle, bir kazanç temin edip edemedikleri de şüphelidir, fakat herhalde bitaraf hiçbir şahıs, aklî zayıflık veya dâhilik gibi hususi sebepler müstesna, birkaç kişi için hususi imtiyazlar tavsiye edemez. Akıllı bir baba, bugün, elinde olursa, belki çocukları için gerçekten evrensel olmayan bir terbiye usulü seçebilir ve sırf tecrübe için anne, babanın yeni usulleri deneme fırsatlarına malik olmaları da arzuya şayandır. Fakat bunlar, iyi neticeler verdikleri takdirde, evrensel olacak mahiyette olmalıdırlar, mahiyetleri itibariyle birkaç imtiyazlı şahsa münhasır kalmamalıdırlar. Bereket versin ki, modern terbiye teori ve pratiğinin en iyi unsurlarının menşei demokratik olmuştur; meselâ, Madam Montessori işine fakir mahallelerdeki ana mekteplerinde başladı. Yüksek öğretimde müstesna kabiliyetlere müstesna imkânlar vermek elzemdir, ama, aksi takdirde, bir çocuğun, herkesin kabul edebileceği sistemleri kabulünden zarar görmesi için bir sebep yoktur.

Terbiyede başka bir modern temayül var. Bu da demokrasi ile ilgili ise de belki üzerinde biraz daha fazla münakaşa edilebilir. Bundan terbiyeyi bir süs olmaktan çıkarıp faydalı yapmak isteyen temayülü kasdediyorum. Süs için terbiyenin aristokrasi ile münasebetini Veblen «Zengin Sınıfın Teorisi» inde uzun uzadıya izah etmiştir. (Veblen, Theory of the Leisure Class, London; George Ailen and Unwin, Ltd.) fakat bizi bu münasebetin ancak terbiye cephesi alâkadar eder. Erkeklerin terbiyesinde, mesele «klâsik» terbiye ile «modern» terbiye arasındaki tartışmaya bağlıdır; kızların terbiyesinde ise «kibar hanımefendi» ideali ile hayatlarını kazanacak kızlar yetiştirmek arzusu arasındaki ihtilâfın bir kısmını teşkil eder. Fakat bütün terbiye sistemi, kadınlarla ilgili hallerde, cinslerin eşitliği için duyulan arzu yüzünden, çığırından çıkmıştır; kendiliğinden hiçbir suretle iyi olmadığı zaman bile, erkek çocuklara verilen terbiyeyi elde etmek için teşebbüsler yapılmıştır. Bu yüzden kadın terbiyeciler kızlara aynı sınıftan erkek çocuklara verilen aynı faydasız bilgiyi vermeyi gaye edinmişler ve annelik için yetiştirmenin kadın terbiyesinin bir kısmını teşkil etmesi gerektiği hususunda ileri sürülen fikirlere şiddetle mukavemet etmişlerdir. Bu birbirine zıt cereyanlar bahsetmekte olduğumuz temayülü bazı bakımlardan, kadınlarla ilgili olduğu hallerde, daha az muayyen yapıyor, fakat «kibar hanımefendi» idealinin zevale yüz tutmuş olması, b» temayülün en dikkate değer örneklerinden biridir. Meseleyi karıştırmamak için şimdilik yalnız erkeklerin terbiyesini ele alacağım.

Ayrı ayrı birçok münakaşalar, — ki bütün bunların içinden başka meseleler de çıkar — kısmen bizim şimdiki meselemize bağlıdır. Erkek çocuklara esas olarak klâsikler mi, yoksa esas olarak fen mi öğretilmelidir?

Birçok mülâhazalar arasında bir tanesi şudur ki klâsik terbiye süs mahiyetindedir, fen ise faydalıdır. O halde terbiye mümkün olduğu kadar çabuk bir sanat veya meslek için teknik öğretim mi olmalıdır?

Faydalı ile süs arasındaki münakaşanın lüzumu bariz olmakla beraber henüz kararlaşmış bir şey yoktur. Çocuklara doğru telâffuz etmek, hoşa gidecek tavırlar öğretmek lâzım mıdır?

Yoksa bunlar sadece aristokrasiden kalmış yadigârlar mıdır?

Sanatı takdir etmek sanatçıdan başkası için değerli midir?

İmlâ fonetik mi olmalıdır?

 Bütün bunlar ve daha birçok ihtilâflar kısmen faydalı ile süs arasındaki ihtilâfa has dille münakaşa edilmektedir.

Bununla beraber, ben bütün bu münakaşanın gerçeklere uymadığına inanıyorum. Terimlerin mâna sınırları belli olur olmaz münakaşa suya düşmektedir. Biz «faydalıyı» geniş, «süsü» dar mânada alacak olursak bir taraf kazanır; aksi mânaya alırsak diğer taraf kazanır. Kelimenin en geniş ve en doğru mânasiyle, bir faaliyet iyi neticeler verdiği zaman «faydalı» dır. Bu aeticeler sadece «faydalı» olmaktan daha başka bir mânada iyi olmalıdırlar, yoksa hakiki bir tarif yapmış olmıyız Faydalı faaliyetin faydalı neticeler veren faaliyet olduğunu söyleyemeyiz. «Faydalı» olanın esası şuradadır ki o sadece faydalı olmayan bir neticeye götürmeğe yarar. Basitçe «iyi» denilen son neticeye varmadan önce bazen uzun bir neticeler zincirine lüzum vardır. Sapan faydalıdır, çünkü toprağı sürmeğe yarar. Fakat toprağı sürmek başlı başına iyi bir şey değildir: o da sadece faydalıdır, çünkü tohumun ekilmesini mümkün kılar. Tohumun ekilmesi faydalıdır, çünkü buğday yetişmesine yarar, buğdayın yetişmesi faydalıdır, çünkü ekmek yapılır, ekmek faydalıdır, çünkü hayatın idamesine yarar. Fakat hayatın gerçek bir değeri olmalıdır: eğer hayat sırf başka bir hayata vasıta olarak faydalı olsaydı katiyen faydalı olmazdı. Hayat hal re şartlara göre iyi veya fena olabilir; bunun için, iyi yaşamanın vasıtası olduğu zaman, faydalı da olabilir. Birbiri ardı sıra gelen faydalılar zincirinin ötesine erişip, zinciri aşabileceğimiz bir aşkı bulmalıyız; aksi halde zincirin her hangi bir halkasında hakiki bir faydalılık yoktur. «Faydalı» bu şekilde tarif edildiği zaman, terbiyenin faydalı olması gerekip gerekmediği sorulamaz. Elbette faydalı olması gereklidir, çünkü terbiye ameliyesi kendiliğinden bir gaye değil, bir gaye için vasıtadır. Fakat terbiyede faydayı müdafaa edenlerin akıllarında olan bu değildir. Onlar istiyorlar ki terbiyenin neticesi faydalı olsun: kısaca ifade edersek, onlara göre tahsil görmüş bir adam makine yapmasını bilen adamdır. Makinelerin ne faydası olduğunu sorarsak cevap neticede aynı olacaktır: onlar vücudumuzun ihtiyaçları ve rahatı için gerekli yiyecek, giyecek, ev v. s. gibi şeyleri imale yararlar. Bu suretle anlarız ki faydayı müdafaa eden bir kimse, görüşü hakkında sualler sorulduğu mânada, yalnız fizik hazla ra gerçek değer veren kimsedir: onun için «faydalı», vücudunun ihtiyaç ve arzularını tatmin eden şeydir. Sahiden kasdedilen mâna bu ise, faydanın müdafii, eğer nihai bir felsefe ileri sürüyorsa, mutlaka hatâ etmektedir, fakat birçok kimselerin açlıktan öldüğü bir dünyada o politikacı olarak haklı olabilir, çünkü fizik ihtiyaçların giderilmesi o anda her şeyden âcil bir iş olabilir.

Bu münakaşanın diğer tarafını düşünürken de aynı şekilde bir teşrih lâzımdır. Öteki tarafa «süs» demek, elbette ki, faydayı müdafaa edene bir noktada hak vermek demektir, çünkü «süs» ün az çok önemsiz olduğu anlaşılmıştır. «Süs» kelimesi ananevi bir «gentleman» yahut «lady» anlamına tatbik edilirse tamamıyla haklıdır. On sekizinci asır «gentleman» i güzel bir şive ile konuşuyor, sözleri arasına gerekli yerlerde klâsiklerden iktibaslar karıştırıyor, modaya uygun giyiniyor, teşrifattan anlıyor, bir düellonun ne zaman şöhretini artıracağını biliyordu. «Zülfün Çalınması» [The R»pe of the Lock. Alexander Pope’an eseri, 1711 de yayımlanmıştı.] nda bir adam vardı ki:

«Amber enfiye kutusundan ve renkli bastonunun güzel hareketlerinden haklı olarak gurur duyuyordu».

Adamın terbiyesi onun için en dar mânasiyle bir «süs» olmuştu, devrimizde ise pek azımız onun marifetleri ile yetinecek kadar zenginiz. Eski mânada «süs» terbiyenin gayesi aristokratiktir: onun için bol paralı ve çalışmaya ihtiyacı olmayan bir sınıfın mevcut olması tarihte seyretmek büyük bir zevktir; onların hâtıratı ve villâları bize artık bizden sonra geleceklere temin etmediğimiz bir haz verir. Fakat onların mükemmellikleri, hakiki oldukları zaman bile, tam üstünlük değildiler, onlar inanılmıyacak kadar pahalı birer mahsuldüler: Hogarth’ın Gin Lane’i onlara ödenen fiyat hakkında bize pek canlı bir fikir verir. Bugün hiç kimse bu dar mânada «süs» terbiyeyi savunamaz.

Fakat asıl mesele bu değildir. Asıl mesele şudur: terbiyede zihni doğrudan doğruya pratik faydası olan bilgi ile soldurmayı mı gaye edineceğiz, yoksa öğrencilerimize, bizatihi iyi olan zihnî varlıklar mı vermeğe çalışacağız?

 Bir kademde on iki pus, bir yardada üç kadem olduğunu bilmek faydalıdır, ama bu bilginin başlı başına bir değeri yoktur; metre sisteminin kullanıldığı yerlerde yaşayanlar için gayet faydasızdır. Diğer taraftan, Hamlet’i takdir etmenin pratik hayatta büyük bir faydası olamaz, belki insan amcasını öldürmek falan isterse bir faydası dokunabilir ama tabiatiyle böyle bir ihtiyaç nadiren duyulur. Bununla beraber o insana mahrum kalmaktan büyük bir teessür duyacağı ve bizi bir bakıma daha mükemmel bir adam yapan zihnî bir varlık kazandırır. İşte faydanın terbiyenin yegâne gayesi olmadığını iddia eden adamın tercih ettiği bilgi bu ikinci çeşit bilgidir.

Faydayı gaye edinen terbiyenin müdafileri ile muhalifleri arasındaki münakaşada üç ayrı ana meselenin bulunduğu görülüyor.  İlkin aristoklarla demokratlar arasında münakaşa şekli var. Aristokratlar imtiyazlı sınıfa, boş vakitlerini kendilerine hoş gelen şekilde kullanmayı öğretmek lâzım geldiği fikrindedirler. Demokratların bu görüşe karşı fikirleri oldukça karışıktır: onlar aristokrata faydasız olanı öğretmek istemiyorlar, aynı zamanda elinin emeğiyle geçinenlerin terbiyelerinin de faydalı olana münhasır kalmasını doğru bulmuyorlar, işte bunun içi» «public school» [devlet okulu. 2. Ing. özel okul ] larda eski usul klâsik terbiyeye karşı demokratik bir muhalefet olduğu, işçilere de Lâtince ve Grekçe öğrenme imkânı verilmesi hakkında bir demokratik istek vardır. Bu vaziyet, nazari bakımdan aydınlık değilse bile, ameli olarak esas itibariyle doğrudur. Demokrat, cemiyeti, biri «faydalı», diğeri «süs» olmak üzere, iki kısma ayırmak istemez; bunun için şimdiye kadar sadece «süs» olan sınıflara sadece daha faydalı bilgi, şimdiye kadar sadece faydalı olan sınıflara daha hoş bilgi verecektir. Fakat demokrasi, kendiliğinden, bu unsurların ne nispetlerde karıştırılacağını tesbit etmemiştir

İkinci tartışma yalnız maddi şeyleri gaye edinenlerle zihnî hazlara değer verenler arasındadır. Bugün geçimi yolunda İngilizlerle Amerikalıların çoğu, bir sihirle Elizabeth devrine nakledilselerdi, kendilerinin modern dünyaya götürülmelerini isterlerdi Shakespeare’in, Raieigh’in, Sir Philip Sydney’in arkadaşlığı, güzel müzik, güzel mimari eserleri onlara banyo odalarının, çay ve kahvenin, otomobillerin, o devirde bilinmeyen diğer maddi konforların yokluğunu unutturamazdı. Bu gibi kimseler muhafazakâr geleneğin tesiri altında kaldıkları zamanlar müstesna, terbiyenin başlıca gayesi istihsal edilen malların miktar ve çeşidini artırmaktır sanıyorlar. Onlar terbiye programları içine tıp ve sağlık korumayı alabilirler, ama edebiyat yahut sanat yahut felsefe için bir heves duymazlar. Hiç şüphe yoktur ki bu gibi kimseler Rönesans’ta kurulan klâsik dersler sistemine hücum edenlerin büyük bir kısmını teşkil ediyorlar.

Bu görüşü zihnî şeylerin sırf maddi olanlardan daha değerli. olduğunu iddia etmekle karşılamanın haklı olacağını sanmıyorum. Bana kalırsa bu iddia doğrudur, fakat tam değildir. Çünkü maddi şeyler pek fazla değerli olmamak la beraber, maddi kötülükler o kadar fena olabilirler ki birçok zihnî meziyetlerden daha ağır basabilirler. Açlık, hastalık ve onların her zaman mevcut korkusu ileriyi görmek mümkün olduğu günden beri insanların büyük bir çoğunluğunun hayatları üzerine gölgesini atmıştır. Kuşların çoğu açlıktan ölürler, fakat yiyecek bol olduğu zaman sevinç içindedirler, çünkü geleceği hiç düşünmezler. Bir kıtlıktan sağ çıkmış olan köylüler daima onun hatıra ve korkusundan kurtulamazlar.

İnsanlar ölmektense biraz yiyecek mukabili her gün uzun saatler çalışmağa razıdırlar, fakat, hayvanlar, cezası ölüm bile olsa, ellerine imkân geçtiği zaman hazdan faydalanmayı tercih ederler. Bu yüzden çok kimseler hazdan büsbütün mahrum bir hayat sürmeğe katlanıyorlar, çünkü diğer bir şart altında hayat kısa sürecektir. Tarihte ilk defa olarak bugün, sanayi inkılâbı ve onun fer’î mahsulleri dolasıyla, herkesin mâkul derecede mesut olabilmesi mümkündür. Maddi fenalık, istersek, pek küçük nispetlere düşürülebilir. Teşkilât ve ilimle, dünyanın bütün nüfusunu, lüks olarak değil, fakat büyük ıztırapları önlemeye yetecek şekilde iaşe ve iskân etmek imkânı vardır. Hastalıkla savaşmak, ve müzmin rahatsızlıkları pek nadir hale getirmek mümkündür. Yiyecek tedariki hususunda elde edilen terakkileri aşan nüfus artışlarını önlemek de mümkün olurdu. İnsanlığın şuuraltı zihnini karartan, beraberinde zulüm, baskı ve harp getiren büyük korkular artık önemli olmayacak derecede azaltılabilirler. Bütün bunlar beşer hayatı için öyle değerlidirler ki onları tatbik mevkiine koymaya yarayacak terbiye şekline itiraz etmeğe cesaret edemeyiz. Böyle bir terbiyede tatbikî ilim başlıca unsur olmak zorundadır. Fizik, fizyoloji ve psikolojisiz yeni dünyayı kuramayız. Lâtince, Grekçe olmadan, Dante, Shakespeare olmadan, Bach ve Mozart olmadan kurabiliriz. Bu faydayı gaye sayan terbiyenin lehinde büyük bir sebeptir. Bunu kuvvetle ifade ettim, çünkü bu hususta kuvvetli kanaatlerim var. Bununla beraber meselenin diğer bir tarafı daha göze çarpıyor. Boş vakit ve sağlık kazanmamızın, kimse onları nasıl kullanacağını bilmezse, bize ne faydası olur?

 Fizik fenalığa karşı savaş, diğer her savaş gibi, insanları barış sanatlarına kabiliyetsiz hale koyacak şiddetle yapılmamalıdır. Nihaî «iyi» ye ait dünyada ne varsa fenalığa karşı mücadelede kaybolmasına müsaade edilmemelidir.

Bu beni münakaşamıza karışan üçüncü meseleye getiriyor. Yalnız faydasız bilginin kendiliğinden değerli olduğu doğru mudur?

 Kendiliğinden değerli bilginin faydasız olduğu doğru mudur?

 Ben gençliğimde zamanımın büyük bir kısmını Lâtince ve Grekçe öğrenmekle geçirdim. Şimdi bu zamanı hemen hemen tamamıyla heder olmuş sayıyorum. Klâsik bilgi daha sonraki hayatımda karşılaştığım her hangi bir meselede bana yardım etmedi. Klâsikleri öğrenenlerin yüzde 99 u gibi ben de hiçbir zaman onları zevk için okuyacak kadar iyi öğrenemedim. Meselâ, «supellex»in genitivi [mobilya , ev mobilyaları; iş için gerekli eşyaları, makale; ]gibi bazı şeyler öğrendim ki bütün hayatımda unutamadım. Bu bilginin bir yardada üç kadem bulunduğu hakkındaki bilgiden daha fazla gerçek değeri yoktur, ve bana buradaki misali vermekten başka bir faydası dokunmadı. Diğer yandan matematik ve fen hakkında öğrendiklerimin büyük bir faydası dokunmakla kalmadı, aynı zamanda gerçekten büyük değeri oldu; onlar bana düşünme ve muhakeme mevzuları verdiler, aldatıcı bir dünyada hakikatin mihek taşları oldular. Tabiatıyla, bu, kısmen şahsıma ait bir hususîliktir; fakat ben eminim ki klâsiklerden faydalanma kabiliyeti de modern insanlar arasında daha da nadir bir hususîliktir. Fransa ile Almanya’nın da değerli edebiyatları vardır: dilleri kolay öğrenilir ve pratik bakımdan pek faydalıdırlar. Bu yüzden Fransızca ile Almanca, Lâtince ve Grekçe karşısında bin defa daha kuvvetlidirler. Hemen pratik faydası olmayacak bilginin önemini küçümsemeksizin, zannederim, şunu isteyebiliriz: uzman yetiştirilmesini istisna edersek, böyle bilgiler meselâ gramer gibi teknik mevzular üzerinde pek fazla zaman ve gayret sarfını gerektirmeyecek şekillerde verilmelidir. Beşer bilgisinin toplamı ve beşer problemlerinin karışıklığı her gün daha ziyade artmaktadır; bunun için her nesil kendi terbiye usullerini, yeni olanlar için vakit bulunabilirse, yeniden gözden geçirmelidir. Uzlaşmalarla muvazeneyi muhafaza etmeliyiz. Terbiyede «hümanist» unsurlar kalmalı, fakat bunlar diğer unsurlara yer bırakacak şekilde basitleştirilmelidir, çünkü fennin mümkün kıldığı yeni dünya bu unsurlar olmadan asla yaratılamaz. Terbiyede «hümanist» unsurların faydalı unsurlardan daha az önemli olduğunu söylemek istemiyorum. Büyük edebiyat, cihan tarihi, müzik, resim, ve mimari hakkında bir şeyler bilmek, zihnin yaratıcılığı tamamıyla geliştirilmek isteniyorsa, elzemdir. Ancak zihnin yaratıcı melekesi vasıtasıyladır ki insanlar dünyanın ne olabileceğinden haberdar olabilirler; onsuz «ilerleme» mekanik ve önemsiz olur. Fakat fen de, zihnin yaratıcı melekesini kamçılayabilir. Ben çocukken astronomi ve jeoloji bu bakımdan bana, şaheserleri hiçbir alâka duymadan zorla okutturulan İngiliz, Fransız ve Alman edebiyatlarından daha müessir oldu. Bu şahsî bir meseledir: bir kız veya çocuk bir kaynaktan hız alır, başka biri başka bir kaynaktan. Teklif etmek istediğim şey şudur: bir konuya hâkim olmak için güç bir teknik elzem olduğu zaman, uzmanların yetiştirilmesinde müstesna, konunun faydalı olması daha iyidir. Renaissance devrinde yaşayan dillerin pek büyük edebiyatları yoktu, şimdi vardır. Grek geleneğinin değerinin çoğu Grekçe bilmeyenlere anlatılabilir; Lâtin geleneğine gelince, onun değeri zaten pek büyük değildir. Bunun için ben, büyük istidat sahibi olmayan çocuklar için, terbiyede «hümanist» unsuru büyük öğrenme güçlükleri arz etmeyen yollardan temin etmeğe taraftarım; terbiyenin zor kısmı, daha sonraki yıllarda, kaide olarak, matematik ve fenne münhasır kalmalıdır. Fakat her ne zaman kuvvetli bir temayül veya hususi bir kaabiliyet diğer yöne dönerse, onun için istisna yapmalıyız. Her şeyden önce dışına çıkılmayan sim sıkı kaidelerden sakınmalıyız.

Bu vakte kadar, ne çeşit bilgi verilmesi gerektiğini araştırdık. Şimdi kısmen öğretim metodlarıyla, kısmen ahlâk terbiyesi ve karakter terbiyesi ile ilgili bir takım meselelere geliyorum. Burada artık politika ile değil, psikoloji ve ahlâk ile ilgiliyiz. Psikoloji, son zamanlara kadar, sadece akademik bir mevzu idi. Pratik işlere pek az tatbik ediliyordu. Şimdi bunun hepsi değişti. Meselâ bugün, sınai psikoloji, klinik psikolojisi, terbiye psikolojisi var ki hepsi pratik bakımdan en büyük önemdedirler. Psikolojinin yakın gelecekte müesseselerimiz üzerindeki tesirinin süratle artmasını umar ve bekleyebiliriz. Terbiyede şimdiye kadar tesiri hem büyük, hem de faydalı olmuştur.

İlkin «disiplin» meselesini ele alalım. Eski disiplin fikri basitti. Bir çocuğa sevmediği bir şeyi yapması veya sevdiği bir şeyi yapmaması emrolunurdu. itaat etmezse bedenî cezaya çarpılır veya bazı hallerde, yalnız başına su ve ekmekten başka bir şey verilmeyerek hapsedilirdi. Meselâ, Fairchild ailesinde küçük Henry’ye nasıl Lâtince öğretildiğini anlatan sahifeleri okuyunuz. Kendisine bu dili öğrenmezse katiyen papaz olamayacağı söylenmişti, buna rağmen çocuk babasının arzu ettiği şekilde kitabına sarılmıyor, derslerine çalışmıyordu. Bunun üzerine tavan arasında bir odaya kapatılıp kendine yalnız ekmekle su verildi, kız kardeşleri ile konuşması yasak edildi. Onlara Henry’nin gözden düştüğü ve ona küsmeleri söylendi. Bununla beraber onlardan biri ona yiyecek götürdü. Uşak bunu haber verdiği için kızın başı da belâya girdi. Hapiste bir müddet kaldıktan sonra çocuk, bize söylendiğine göre, Lâtinceyi sevmeğe başladı ve ondan sonra hiç durmadan çalıştı. Bununla Çehov’un bir kedi yavrusuna fare yakalamayı öğretmeğe uğraşan amcası hakkındaki hikâyesini karşılaştıralım. Çehov’un amcası kedi yavrusunun bulunduğu odaya bir fare getirir, fakat yavrunun avcılık insiyakı henüz gelişmediği için fareye aldırış bile etmez. Bunun üzerine yavruyu döver. Ertesi gün aynı ameliye tekrar edilir, ertesi gün yine, daha ertesi gün yine dövülür. Nihayet profesör yavrunun beyinsiz ve öğrenmeye kabiliyetsiz olduğuna inanır. Büyüdüğü zaman bu kedi yavrusu diğer bakımlardan gayet normal olduğu halde bir fare gördü mü korkudan terler içinde kalır, kaçacak yer ararmış. Çehov «Kedi yavrusu gibi ben de amcamdan Lâtince öğrenmek şerefine nail oldum» diye sözlerini bitirmektedir. Bu iki hikâye eski disiplinle ona karşı modern isyanı gayet iyi belirtmektedir.

Fakat modern terbiyeci de disiplinsiz yapamaz, ama onu yeni usullerle temin eder. Bu mevzuda, yeni usulleri tetkik etmeyenler yanlış fikirlere saplanabilirler. Ben daima Madam Montessoti’nin disiplini ortadan kaldırdığını sanırdım ve bir oda dolusu çocuğu nasıl idare edebileceğine şaşardım. Usullerini anlattığı kitabını okuyunca, disiplinin okulda bâlâ önemli bir yer işgal ettiğini ve onu ortadan kaldırmağa teşebbüs edilmediğini gördüm. Üç yaşındaki oğlumu sabahları bir Montessori okuluna gönderdiğim zaman onun çok geçmeden daha disiplinli bir insan oluverdiğini ve okul nizamlarına severek itaat ettiğini gördüm. Fakat dışarıdan bir zorlama olduğu hakkında en küçük bir duygusu yoktu: nizamlara tıpkı bir oyunun kaideleri göziyle bakıyor, eğlenme vasıtası olarak riayet ediyordu. Eski kanaat şuydu: çocuklar katiyen öğrenmek istemezler, ancak korku ile öğrenmeğe zorlanabilirler. Bunun pedagojide beceriksizlikten ileri geldiği anlaşılmıştır. Öğrenilecek şeyleri — meselâ, okuma yazmayı — münasip merhalelere ayırmakla, her merhale orta zekâda bir çocuğa hoş gelecek şekle sokulabilir. Çocuklar istedikleri şeyleri yaparlarken ise, tabı atiyle, dış disipline hiç ihtiyaç yoktur. «Hiçbir çocuk diğer bir çocuğun işine karışmamalı» gibi birkaç basit kaide kolayca anlaşılır ve mâkul oldukları görülür, bu sebeple bunlara riayet ettirmekte hiçbir güçlük çekilmez. Bu suretle çocuk kısmen iyi itiyatların, kısmen sonunda kazançlı çıkacağı için, bazen ilk içtepiye (ilca) mukavemet etmenin faydalı olduğunu anlamaktan ibaret olan nefis disiplinini elde eder. Herkes bu nefis disiplinin daima oyunlarla kolayca elde edildiğini bilir, fakat bilgi elde etmenin aynı saikleri harekete getirerek yeter derecede alâkalı yapılabileceğini kimse bilmezdi. Buradaki pedagojik keşifleri yapmak için dehaya lüzum vardı, ama onları tatbik edecek öğretmenlerin dâhi olmalarına lüzum yoktur. Onlara yalnız iyi yetişme ve bir de pek nadir olmayan derecelerde sabır ve sempati lâzımdır. Esas fikir basittir: doğru disiplin, dışarıdan zorlamakla değil, arzu edilmeyen faaliyetlerden ziyade arzu edilen faaliyetlere kendiliğinden götüren zihin ihtiyatları demektir. Hayret veren şey bu fikri terbiyede tatbik için teknik usuller bulmakta gösterilen büyük başarıdır. Bunun için, Madame Monetessori övülmeye değer.

İnsanların esas itibariyle günah işlemeğe meyilli oldukları hakkındaki inancın zayıflaması terbiye metotlarındaki değişikliğe çok tesir etmiştir. Eski ve şimdi kaybolmaya yüz tutmuş kanaate göre biz Tanrının gazabına uğramaya mahkûm ve fenalıklarla dolu olarak dünyaya gelmişiz; iyi insanlar olabilmemiz için Tanrının sevgili kulları olmak zorundayız, bu da sık sık cezaya uğramakla hızlandırılır. Yenilerin çoğu bu teorinin babalarımızın ve büyük babalarımızın terbiyesine ne kadar tesir ettiğine güç inanırlar. Dean Stanley’nin yazdığı cDr. Arnold’un Hayatı»ndan iki parça onların yanıldığını gösterecektir. Stanley, Dr. Arnold’un en sevdiği talebesiydi. «Tom Brown’ın Okul Günleri» adlı romanda uslu çocuk Arthur onun portresidir. O elinizdeki bu kitabı yazanın kuzeni oluyordu ve çocukken ona Westminster kilisesini gezdirmişti. Dr. Arnold İngiltere’nin dikleri zaman Hindistan yerlilerini kamçılamaktan çekinmeyeceklerdir.

Diğer bir parça daha var ki «Victoria Devrinin Meşhur Adamları» adlı eserde Mr. Strachey tarafından kısmen iktibas edilmiş olmakla beraber, ben burada uygunluğu yüzünden, tekrar etmekten kendimi alamıyorum. Dr. Arnold bir tatil esnasında Como gölünün güzelliklerini seyrediyormuş. Bunların karşısında neler düşündüğünü karısına yazdığı bir mektupda şöyle anlatıyor:

«Etrafımdaki harikulade güzelliğe bakıp sonra da ahlakî fenalık hakkında düşünmek hemen hemen korkunç bir şey. Bana öyle geliyor ki sanki cennet ile cehennem, büyük bir uçurumla birbirinden ayrılacağı yerde, mutlak surette birbirinin sınırlarına değiyor ve gerçekten de her birimizden pek uzak değil. Keşke ben de ahlakî fenalık duygusu, dış güzelliklerden aldığım zevk kadar kuvvetli olsaydı! Çünkü ahlakî fenalığı derin bir şekilde duyuş, bize belki her şeyden fazla, Tanrı hakkında bizi kurtaracak bilgiyi verir! Ahlakî iyiliğe hayran olmak büyük bir şey değildir; ona hayran olduğumuz halde riayet etmeye biliriz; fakat kötülükten, içinde kötülük olanlardan değil, fakat onların içinde çöreklenmiş kötülükten, çok daha açık ve kesin şekilde kendi bilgimizle nefret edersek —işte bu Tanrı ve İsa’yı anlamak, Tanrının Ruhuyla ruhlarımızı ahenge getirmektir. Heyhat! bunu görüp söylemek ne kolay ama yapmak ve duymak ne kadar güç; bunlara kimin gücü yeter?

 Hiç kimsenin, ancak kendi gücünün yetmediğini duyan ve ıstırap çeken adamın. Tanrı sizleri takdis etsin, sevgili karıcığım ve çocuklarım.»

Bu fıtraten şefkatli adamın kendisini pişmanlık duymadan küçük çocukları kamçılıyabibilecek sadist bir hale zorla getirmesini ve bütün bunları da esası sevgi olan dine riayet kaygusuyle yapmasını görmek acıklı bir şeydir. Ferdin aldandığım görmek acıdır, ama onun «ahlakî kötülükten» nefret havası yaratmakla dünyanın başına belâ ettiği zalim nesilleri düşündüğümüz zaman iş fecidir. Unutmayalım ki «ahlakî kötülüğün» içinde çocukların itiyadî tembelliği de vardır. Doğru kimselerin «ahlakî kö tülüğü» haklı olarak cezalandırmak vehmiyle çıkardıkları harpler, yaptıkları işkenceler ve zulümler aklıma geldikçe tüylerim ürperiyor. Tanrıya şükürler olsun ki artık terbiyeciler küçük çocukları «şeytanın kolları» saymıyorlar. Yetişkinlere karşı harekette, bilhassa suçları cezalandırmada, bu fikir hâlâ hâkimdir; fakat çocuk odalarında ve okulda hemen hemen yok olmuştur.

Dr. Arnold’un düştüğü hatanın aksi bir hata var. Çok daha zararsız olmakla beraber yine de ilim bakımından bir hatadır. Bu da çocukların doğuştan iyi oldukları ve ancak büyüklerin kusurlarını görerek bozuldukları hakkındaki kanaattir. Bu görüş eskiden beri Rousseau’ya atfediliyor; ihtimal o soyut olarak buna inanıyordu, fakat Emile’i okuduğumuz zaman, sistemin yetiştireceği mükemmel kimse olmadan önce, öğrencinin ahlâk terbiyesi görmeye ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Gerçek şudur ki çocuklar doğuştan ne «iyi» ne de «kötü» dürler. Onlar yalnız refleksler (tepkiler) ve birkaç insiyakla doğarlar; bunlardan, muhitin tesiriyle itiyatlar teşekkül eder. Bu itiyatlar ya sağlam, ya marazi olabilirler. Hangisinin olacağı esas itibariyle anneler veya dadıların iz’anına bağlıdır, çünkü çocuk tabiatı, ilkte, hemen hemen inanılmayacak kadar istenilen şekli almağa müsaittir. Çocukların pek büyük bir kısmında iyi bir yurttaş olmak için gerekli ham madde, aynı zamanda bir canî olmak için de gerekli ham madde vardır. İlmî psikoloji gösteriyor ki hafta günlerinde dayak, pazar günlerinde vaiz, çocukları faziletli yapmak için ideal teknik değildir. Fakat bundan, böyle bir gaye için hiçbir teknik yoktur mânası çıkarılmamalıdır. Eski terbiyecilerin çocuklara işkence etmekten zevk aldıkları hususunda Samuel Butler’in ifade ettiği kanaate mukavemet güçtür; aksi halde faydasız ıstırap çektirmekte bu kadar uzun zaman ısrar edebildiklerini anlayamayız. Sıhhatli bir çocuğu mesut etmek güç değildir, çocukların çoğu zihin ve bedenlerine iyi bakıldığı takdirde sıhhatli olurlar. Çocuklukta saadet en iyi tip insan yaratmak için mutlaka lâzımdır. Dr. Arnold’un bir nevi «ahlakî kötülük» saydığı itiyat haline gelmiş tembellik, çocuğa terbiyenin kendisine bilmeğe değer bir şey öğrettiği hissettirilirse, ortadan kalkar. *

* İhtimal Dr. Arnold’un öğrencileri adenoid’den muztariptiler. Bu hastalık itiyadi olarak tembellik tevlit etmekle beraber hiçbir doktor bunun için kamçılamayı ilave olarak tavsiye etmez.

Fakat verilen bilgi kıymetsizse ve onu verenler de gaddar ve zalim görünürlerse çocuk elbette Çehov’un kedi yavrusu gibi hareket edecektir. Her çocukta bulunan öğrenmek hevesi ki bu onun yürüme ve konuşma için sarf ettiği cehdden de anlaşılır terbiyede muharrik kuvvet olmalıdır. Bu muharrik kuvvetin, dayağın yerine konması devrimizin en büyük ilerlemelerinden biridir.

Bu beni modern temayüllerin bu ilk gözden geçirilişinde göstermek istediğim son noktaya getiriyor — bebekliğe verilen daha büyük önemi kasdediyorum. Bu karakter terbiyesi hakkındaki fikirlerimizde husule gelen değişikliklerle sıkı sıkıya ilgilidir. Eski kanaate göre fazilet esas itibariyle iradeye bağlıdır: biz fena arzularla doluyuz ve bunları sırf irade melekesiyle kontrol ederiz. Anlaşıldığına göre fena arzuları köklerinden söküp atmak imkânsız sayılıyordu: yapabileceğimiz tek şey onları kontrol etmekti. Durum tıpkı cani ile polisin durumuna benziyordu. Hiç kimse canisiz bir cemiyetin mümkün olabileceğini sanmıyordu; yapılabilecek yegâne şeyin iyi bir polis kuvveti bulundurmak ve bu suretle halkın çoğunu korkutarak suç işlemelerini önlemekti, suç işleyen birkaç kişi de yakalanıp cezalacacaktı. Modern psikolojik kriminolojisi bu fikirle kanaat etmez; o suç işleme içtepisinin, çok hallerde, uygun bir terbiye ile, gelişmesine mâni olunabileceğine inanır. Cemiyet için doğru olan bu şey fert için de doğrudur. Çocuklar, bilhassa, büyükleri ve arkadaşları tarafından beğenilmek isterler; kaide olarak, onların iyi veya fena yönlerde, içinde bulundukları vaziyetlere göre, geliştirilebilecek içtepileri vardır. Üstelik, onlar yeni itiyatların teşekkülü kolay olan bir çağdadırlar; iyi itiyatlar ise fazilete büyük bir kısmını hemen hemen otomatik bir hale koyabilirler. Diğer taraftan, fena arzuları şahlanmış olarak bırakan ve tezahürlerini önlemek için yalnız irade kudretini kullanan eski tip faziletin, fena hareketleri gemlemek hususunda tatmin edici bir usul sağlamadığı görülmüştür. Fena arzular, tıpkı önü tıkanmış bir nehir gibi, iradenin gözetleyici gözünden kaçmış diğer bir çıkış yeri bulurlar. Delikanlılığında babasını öldürmeği tasarlamış olan bir kimse, sonradan çocuğuna dayak atmaktan zevk alır, ve bunu «ahlakî kötülüğü» cezalandırıyorum sanarak yapar. Zulmü haklı göstermeğe uğraşan teorilerin menşei hemen daima irade tarafından tabiî mecrasından çıkarılmış ve yer altına sürülmüş bir arzudur. Bu arzu en sonunda günahtan nefret veya buna benzer güzel bir şey gibi tanınmayacak bir kılıkla ortaya çıkar. Bunun için fena arzuların irade ile kontrolü, bazı defa lüzumlu olmakla beraber, bir fazilet tekniği olarak kifayetsizdir.

Bu düşünceler bizi psiko analiz sahasına getirir. Psiko analiz’in teferruatında pek çok şeyler var ki ben hayalî ve yeter delillerle desteklenmemiş buluyorum, Fakat umumi metod bana pek önemli, ve ahlâk terbiyesinde doğru usuller yaratılmasına elzem görünüyor. Birçok pisikoanalizcilerin ilk çocukluk çağına verdikleri önem bana mübalâğalı gözüküyor; bazan sanki karakter çocuk üç yaşına gelinceye kadar değişmeyecek şekilde tesbit edilirmiş gibi konuşuyorlar. Ben eminim ki bu doğru değildir. Fakat bu hatâ zararlı da değildir, çünkü ilk çocukluk pisikolojısi mazide ihmal edilmiştir; gerçekten moda olan zihniyeci metodlar bunun hemen hemen imkânsız yapıyordu. Meselâ uyku gibi bir meseleyi ele alalım. Bütün anneler çocuklarının uyumalarını isterler, çünkü hem çocuklarının sıhhatleri için iyidir, hem de anneler için kolaylıktır. Bunun için bir teknik bulmuşlardır: beşik sallarlar, ninniler söylerler. Bu tekniğin esas itibariyle yanlış olduğunu keşfetmek, meseleyi ilmi bakımdan inceleyen erkeklere düşmüştür, çünkü her hangi belirli bir günde başarı ile neticelenmekle beraber, bu teknik fena itiyatlar yaratır. Her çocuk kendi hakkında telâş, heyecan gösterilmesine bayılır, çünkü bu suretle kendi önemi hakkındaki anlayışı tatmin edilmiş olur. Eğer uyumamakla üzerine dikkati çektiğini sezerse, çok geçmeden bu usulü kabul edecektir. Netice hem sıhhate hem karaktere aynı derecede zararlıdır. Burada en önemli iş itiyat teşkilidir: zihinde beşiğin uyku ile birleştirilmesi lâzımdır. Bu tedai yeter şekilde sağlanırsa ve çocuk hasta değilse ve bir yeri ağrımıyorsa, uyanık yatmaz. Fakat bu tedai işinin başarılması epeyce disiplin gerektirir; sırf müsamaha ve tahammülle başarılamaz, çünkü bu, uyanık yatma ile zevkli tedailer yaratır. Buna benzer düşünceler diğer iyi veya kötü itiyatların teşkiline tatbik edilebilir. Bütün bu tetkikler henüz derinleşip olgunlaşmamıştır, fakat önemi şimdiden pek büyüktür ve daha da büyük olacaktır. Açıkça görülüyor ki karakter terbiyesi doğuştan başlamalıdır ve dadılarla cahil annelerin yaptıklarından çoğunun değişmesi lâzımdır. Yine açıkça anlaşılıyor ki kesin öğretime evvelce düşünüldüğünden çok daha erken başlanabilir, çünkü öğretim hoş bir hale getirilebilir ve çocuğun dikkatini yormaz. Bu iki bakımdan terbiye teorisi son yıllarda kökünden değişmiştir. Bu değişmenin faydalı tesirleri, ihtimal yıllar geçtikçe daha aşikâr olacaktır. Bunun için müteakip sahifelerde, ilk çocukluk çağında karakter terbiyesi üzerinde oldukça teferruatlı bir şekilde düşündükten sonra daha ileri yaşlarda verilecek öğretimi ele alacağız. Sh:7-33

TERBİYENİN GAYELERİ

Nasıl terbiye edeceğimizi düşünmeden önce, nasıl bir netice elde etmek istediğimizi açıkça bilmemiz lâzımdır. Dr. Arnold «alçak gönüllülük» istiyordu, Aristo’nun «yüksek ruhlu adanmada bu vasıf yoktur. Nietzsche’nin ideali Hıristiyanlığın ideali değildir. Ne de Kant’ınki: çünkü İsa herkesten sevgi isterken, Kant saiki sevgi olan hiçbir hareketin gerçekten iyi olamayacağını öğretir. İyi bir karakterin ne gibi unsurlardan ibaret olacağı üzerine anlaşan kimseler bile onların birbirine nisbetle önemleri hakkında farklı fikirlere sahib olabilirler. Biri cesareti, diğeri bilgiyi, diğer biri şefkati, bir başkası da doğruluğu önemli bulur. Bir adam, büyük Brutus gibi, devlete karşı vazifeyi aile sevgisinden daha üstün tutar; diğer bir kimse ise Konfuçyus gibi, aile sevgisini en başa alır. Bütün bu ayrılıklar terbiyede de farklar hasıl edecektir. En iyi saydığımız terbiye hakkında her hangi kesin bir kanaatimiz olmadan önce ne çeşit bir insan yetiştirmek istediğimiz hakkında bir fikrimiz olmalıdır.

Tabiî olarak, bir terbiyeci budala olur ve hedef tuttuğu neticelerden bambaşka neticelere varabilir. Uriah Heep * öksüzler okulunda verilen alçakgönüllülük derslerinin bir neticesiydi. Bu dersler gayelerinden tamamıyla farklı bir tesir yaratmışlardı.

* Uriah Heep, İngiliz romancısı Charles Dickens’in Davidi Copperfield adlı romanında tasvir ettiği riyakâr bir tiptir. 

Fakat esas itibarile en değerli terbiyeciler oldukça büyük başarı göstermişlerdir. Misal olarak Çin aydınlarını, modern Japonları, Jesuitleri, Dr. Arnold’u, ve Amerikan okullarının siyasetini idare eden kimseleri ele alalım. Bütün bunlar, kendi sahalarında, büyük başarılar elde etmişlerdir. Her birinin hedef tuttukları neticeler tamamıyla farklı oldukları halde esaslı neticeler elde edilmiştir. Terbiyenin göz önünde tutması gereken gayelerin neler oldukları hakkında kendimiz bir karara varmadan önce bu farklı sistemler üzerinde biraz durmak faydalı olabilir.

Ananevi Çin terbiyesi bazı bakımlardan Atina’nın en iyi günlerindeki terbiyeye pek benziyordu. Atinalı erkek çocuklara Homeros başından sonuna kadar ezberletiliyordu; Çinli erkek çocuklar da Konfuçyus klâsiklerini aynı şekilde öğreniyorlardı. Atinalılar tanrılara karşı dış âyinlerden ibaret ve serbest zihnî araştırmalara engel teşkil etmeyen bir nevi saygı öğretiyorlardı. Aynı şekilde, Çinlilere de cetlere  tapışla ilgili birtakım âyinler öğretiliyor, fakat onlar bu âyinlerde mündemiç görünen itikatlara inanmaya mecbur tutulmuyorlardı. Aydın bir yetişkinden ancak sakia ve zarif bir şüphecilik beklenirdi: her şey münakaşa edilebilir, fakat pek müsbet neticelere varmak biraz bayağılık sayılırdı. Fikirler yemekte hoş bir şekilde konuşulabilecek cinsten olmalı, fakat uğurlarında dövüşülecek cinsten olmamalıydı. Cariyle, Eflâtun için «Zionda pek rahat olan Atinalı bir centilmen» diyor. [Zion, eski Kudüs’de bir dağın adıdır. Burada. «Tanrılar arasında» demektir.]  Bu «zion’da pek rahat» olmak vasfı Çin hakimlerinde de görülür ve, umumi olarak, Hıristiyan medeniyetlerin yetiştirdiği hakimlerde bulunmaz. Yalnız meselâ Goethe gibi, Helenizm ruhunu benliğinde temsil etmiş olanlar bundan müstesnadır. Atinalılar gibi Çinliler de hayatın zevkini çıkarmak istiyorlardı ve onların zevk anlayışı ince bir güzellik hissiyle zarafet kazanmıştı..

Bununla beraber, iki medeniyet arasında, umumi konuşursak, Greklerin enerjik, Çinlilerin tembel olmalarından dolayı, büyük farklar vardı. Grekler enerjilerini sanat, ilim ve birbirlerini imhaya hasrettiler ve bunların hepsinde o zamana kadar görülmemiş başarılar elde ettiler. Politika ve yurtseverlikte Grekler enerjileri için pratik saha buldular: bir politikacı kovuldu mu sürgünlerden müteşekkil bir çetenin başına geçer, doğduğu şehre saldırırdı. Bir Çin memuru azledildiği zaman, dağlara çekilir, kır hayatının zevkleri üzerinde şiirler yazardı. Bu yüzden Grek medeniyeti kendi kendini yıktı, fakat Çin medeniyeti ancak dışarıdan yıkılabildi. Ama bu farklar yalnız terbiyeye atfedilemezler, çünkü Konfuçyanizm Japonyada hiçbir zaman Çin aydınlarının vasfı olan uyuşuk kültürlü şüpheciliği yaratmadı. Bir nevi Faubourg Saint Germain teşkil eden Kyoto asilzadelerini bundan müstesna tutmalıyız.

Çin terbiyesi istikrar ve sanat yarattı; terakki ve fen yaratamadı. Belki bu şüphecilikten ne bekleneceği hakkında bize bir fikir verebilir. Kuvvetli inançlar ya terakki, ya felâket tevlid ederler, fakat istikrar değil. İlim ananevi itikatlara hücüm ettiği zaman bile, kendine mahsus inançlara maliktir ve ebedî şüphecilik havasında güç gelişebilir. Modern icatların birleştirdiği kavgacı bir dünyada, millî varlığı muhafaza için enerjiye lüzum vardır. İlim ve fen olmadan demokrasi olamaz: Çin medeniyeti tahsil görmüş küçük bir azınlığa münhasır kalmıştı, Grek medeniyeti ise köleliğe dayanıyordu. Bu sebeplerden dolayı, Çin’in eski terbiyesi modern dünyaya uygun değildir ve bizzat Çinliler tarafından terk edilmiştir. Bazı bakımlardan Çin aydınlarına benzeyen kültürlü on sekizinci asır centilmenleri aynı sebeplerden dolayı ortadan kaybolmuşlardır.

Bugünkü Japonya bize bütün büyük devletlerarasında hâkim olan bir temayülü en açık şekilde gösteren bir örnektir —yani millî büyüklüğü terbiyenin en yüksek gayesi sayan temayülü. Japon terbiyesinin gayesi ferdin ihtiraslarını terbiye ederek devlete bağlı ve elde ettikleri bilgi ile ona faydalı yurttaşlar yetiştirmektir. Bu iki gayeye erişmek için gösterilen meharet ne kadar övülse azdır. Komodor Perry’nin filosu geldiği günden itibaren Japonlar kendilerini gayet güç koruyabilecek bir duruma düşmüşlerdi; başarıları usullerinin doğru olduğunu ispat eder, meğerki biz nefis müdafaasını fena bir şey sayalım. Fakat yalnız ümitsiz bir durum onların terbiye usullerini haklı gösterebilir, yakın bir tehlikenin tehdid etmediği bir millet için bu usul bir suç teşkil eder Üniversite profesörlerinin bile hakkında sual soramadığı Şinto dininde İncilin Tekvin babında olduğu kadar şüpheli tarih vardır; Japonya’daki teolojik istibdadın yanında Dayton muhakemesi solda sıfır kalır. Aynı şekilde bir ahlaki istibdat vardır: milliyet, Mikadoya ibadet, v.s. hakkında sual sorulamaz ve bu yüzden birçok bakımlardan ilerleme hemen hemen mümkün değildir. Bu çeşit dar çerçeveli bir sistemin büyük tehlikesi ilerlemenin yegâne usulü olarak ihtilâli teşvik etmesidir. Bu tehlike, yakın olmamakla beraber, gerçekten vardır ve sebep çok defa terbiye sistemidir. Bu suretle modern Japon ya da eski Çin’dekinin tam aksi bir kusur göze çarpıyor. Çin aydınları çok fazla şüpheci ve tembel oldukları halde, Japon terbiye sisteminin mahsulleri de aşırı derecede dogmatik ve enerjik olabilirler. Terbiye ne şüpheciliğe, ne de «dogma» ya sessizce muvafakat yaratmamalı. Onun yaratacağı şey bilginin bir dereceye kadar, güç olmakla beraber, elde edilebileceği; belirli bir zamanda bilgi sandığımız şeylerden çoğunun az çok yanlı; olabileceği; fakat yanlışların dikkat ve çalışma ile düzeltilebileceği hakkında bir inanıştır. İnanışlarımıza göre hareket ederken küçük bir hatanın felâket demek olacağı yerde pek ihtiyatlı olmalıyız; buna rağmen inanışlarımıza göre hareket etmeliyiz. Bu ruh haleti oldukça zordur: za’fa uğramamış bir duygu ile yüksek bir zihnî kültür ister. Güç olmakla beraber, imkânsız değildir; gerçekte bu İlmî mizaçtır. Bilgi, diğer iyi şeyler gibi, güç fakat imkânsız değildir. Dogmatist güçlüğü unutur, şüpheci imkânı inkâr eder. Her ikisi de yanılıyorlar ve hataları umumileşirse, sosyal bir felâket olur.

Jesuitlar, [cizvitler] tıpkı bugünkü Japonlar gibi, terbiyeyi bir müessesenin—yani Katolik Kilisesinin— gelişmesini temin için kullanmak hatasına düştüler. Onlar esas itibariyle öğrencinin kendi iyiliği ile ilgilenmediler, fakat onu Kilisenin iyiliği için bir alet yapmağa uğraştılar. Teolojilerini kabul edersek, onları tenkid edemeyiz: insanları cehennemden kurtarmak her hangi bir dünya işinden daha mühimdir ve ancak Katolik Kilisesi bunu başarabilir. Fakat bu «dogma» yı kabul etmeyenler Jesuit terbiyesi hakkında hükümlerini onun neticelerine göre vermelidirler. Bu neticeler, açık söylemek lâzım gelirse, bazen Uriah Heep kadar istenilmez nevidendirler: Voltaire, Jesuit usullerine göre yetişmişti. Fakat esas itibarile ve uzun müddet, istenilen neticeler elde edildi: Fransada reformasyoa’a karşı isyan ve Protestanlığın çökmesi esas itibarile Jesuitlerin gayretlerine affedilmelidir. Bu neticelere varmak için onlar sanatı hissi, düşünceyi sathi ve ahlâkı gevşek bir hale getirdiler; neticede, yaptıkları zararı ortadan kaldırmak için Fransız İhtilâline lüzum hâsıl oldu. Terbiyede suçları, talebelerine karşı sevgi ile değil fakat daha başka maksatlarla hareket etmelerinde idi.

Ingiliz «public» okullarında bugüne kadar devam eden Dr. Arnold’un sisteminde diğer bir kusur vardı: bu sistem aristokratikti. Gaye, yurtta veya imparatorluğun uzak yerlerinde, selâhiyet ve kudret mevkileri için insan yetiştirmekti. Bir aristokrasi, yaşıyacaksa, bazı faziletlere malik olmalıdır: bunlar okulda verilecekti. Yetiştirilen enerjik, stoik, bedenen sağlam, bazı değişmeyen inançları olan, yüksek bir doğruluk seviyesine ulaşmış ve dünyada önemli bir vazifesi olduğuna inanmış olacaktı. Şaşılacak derecede, bu neticeler elde edildi. Zekâ bunlara feda edildi, çünkü zekâ şüphe doğurabilirdi. Merhamet duyguları feda edildi, çünkü «aşağı» kavimleri yahut sınıfları idarede zararlı olabilirdi. Şefkat sertlik hatırı için, muhayyile metinlik hatırı için feda edildi. Değişmeyen bir dünyada, netice İspartalıların meziyet ve kusurlarını haiz daimi bir aristokrasi olabilirdi. Fakat aristokrasinin modası geçmiştir, bugün tâbi halklar en akıllı ve en faziletli hükümdarlara bile boyun eğiniyorlar. Hükümdarlar zulme sürükleniyor, zulümde daha büyük isyanlara yol açıyor. Modern dünyanın muğlâk ve karışık oluşu her gün daha fazla zekâya ihtiyaç duyurmaktadır ve Dr. Arnold zekâyı «fazilete» feda etmiştir. Waterloo savaşı Eton kolejinin oyun sahalarında kazanılmış olabilir, ama Britanya İmparatorluğu o sahalarda kaybedilmektedir. Modern dünyanın daha fazla muhayyile kudreti, daha fazla zihin inceliği olan, bulldog cesaretine daha az, fakat teknik bilgiye daha ziyade inanı olan başka bir tipe ihtiyacı vardır, istikbalin idare âmiri hür yurttaşların hizmetkârı olmalıdır, hayran tebaasının hayırhah bir hükümdarı değil. İngiliz yüksek terbiyesi içine iyice yerleşmiş olan aristokratik anane onun felâketine sebeb olacaktır. İhtimal bu anane tedricen ortadan kaldırılabilir; belki de eski terbiye müesseseleri kendilerini yeni şartlara uyduramayacaklardır. Bunun hakkında bir fikir ileri sürmeğe cesaret edemem.

Amerikan okulları şimdiye kadar büyük ölçüde girişilmeyen bir işi muvaffakiyetle başarmışlardır: birbirinden farklı birçok insanları mütecanis bir millet haline getirmek işini. Bu o kadar büyük bir iktidarla yapılıyor ve öyle faydalı bir iştir ki neticede bunu başaranları dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği kadar övmeliyiz. Ama Amerika Japonya gibi, özel bir durumdadır, özel hallerin haklı gösterdiği şey her yerde re her zaman ardından koşulacak bir ideal olamaz. Amerika’nın bazı üstünlükleri ve bazı güçlükleri vardı. Üstünlükleri şunlardır: daha yüksek bir refah seviyesi; harpte yenilmek tehlikesinden korkusuzluk; Orta Çağdan kalma serbest harekete engeller koyan ananelerin nisbeten az oluşu. Göçmenler Amerika’da genel olarak yaygın bir demokrasi duygusu ile gelişmiş bir sanayi tekniği buldular. Sanırım ki bunlar onların Amerika’ya kendi doğdukları memleketlerden ziyade hayran olmalarının başlıca iki sebebidir. Fakat, kaide olarak, asıl göçmenler iki taraflı bir yurtseverlik muhafaza ediyorlar; Avrupa harplerinde esas itibariyle ait oldukları milletin tarafını hararetle tutmaya devam ediyorlar. Çocukları ise, aksine, babalarının geldiği memlekete karşı her türlü bağlılığı kaybederek sadece Amerikalı oluyorlar. Anne babanın takındığı tavır Amerika’nın umumi meziyetlerine atfedilebilir; çocuklarınki ise pek büyük bir kısmı itibarile okuldaki terbiye ile tâyin edilir. Bizi ilgilendiren yalnız okulun yaptığı tesirdir.

Okul, Amerikanın gerçek meziyetlerine güvenebildiği takdirde, Amerikan yurtseverliği öğretilmesini, yanlış ölçüler verildiği fikriyle birleştirmeğe lüzum yoktur. Fakat eski dünyanın yenidünyaya üstün olduğu hallerde gerçek mükemmelliklere karşı bir istihkar öğretmek gerekli olur. Batı Avrupa’da fikir hayatı seviyesi, Doğu Avrupa’da sanat seviyesi, genel olarak, Amerika’dan daha yüksektir. İspanya ve Portekiz hariç, bütün batı Avrupa’da dine dair bâtıl idkadlar Amerika’dan daha azdır. Hemen bütün Avrupa memleketlerinde fert, Amerika’da olduğundan daha az sürü tahakkümüne tâbidir: onun siyasi hürriyeti az olduğu yerlerde bile iç hürriyeti daha büyüktür. Bu bakımlardan, Amerikan okulları zararlıdırlar. Diğer bütün şeyleri atarak yalnız Amerikan yurtseverliği öğretmek esas itibarile zararlıdır. Zarar, Japonlar ve Jesuitlerde [cizvitler] olduğu gibi, öğrencileri kendiliklerinden bir gaye değil, bir gayeye vasıta saymaktan ileri gelmektedir. Öğretmen çocuklarını devletinden veya dininden daha çok sevmelidir; yoksa o ideal bir öğretmen olamaz.

«Öğrenciler birer vasıta değil, birer gaye sayılmalı» dediğim vakit belki bana «nihayet herkes bir vasıta olarak gaye olmaktan daha önemlidir» diye cevap verenler bulunabilir. Bir gaye olarak bir insan ne ise ölünce yok olur, vasıta olarak ne istihsal ettiyse ebediyete kadar yaşar. Bunu inkâr edemeyiz, fakat ondan çıkarılan neticeleri inkâr edebiliriz. Bir insanın vasıta olarak önemi fenalık veya iyilik için olabilir; insan hareketlerinin uzak tesirleri o kadar belirsizdir ki akıllı bir adam onları hesaplarına katmamaya meyleder. Umumi olarak, iyi kimselerin iyi tesirleri, fena kimselerin fena tesirleri olur: Bu, tabiî, değişmez bir tabiat kanunu değildir. Fena bir adam bir müstebidi öldürebilir, çünkü müstebit onun işlediği cinayetleri cezalandırmak isteyebilir; kendisi ve hareketi fena olmakla beraber, hareketinin tesirleri iyi olabilir. Bununla beraber, umumi bir kaide olarak diyebiliriz ki gerçekten iyi kadın ve erkeklerden ibaret bir topluluk, cahil ve fena kimselerden katışık bir topluluktan daha iyi tesirler yapar. Bu gibi düşüncelerden başka, çocuklar ve gençler insiyaki olarak kendilerinin hakikaten iyiliğini isteyenlere onları sırf bazı plânlar için hammadde sayanlar arasındaki farkı anlarlar. Öğretmende sevgi olmazsa ne karakter, ne de zekâ iyi ve serbestçe gelişemez ve bu çeşit sevgi esas itibariyle çocuğu bir gaye saymakla duyulur. Hepimizde kendilerimiz hakkında bu duygu vardır: kendilerimiz için iyi şeyler isteriz, ama ilkin bunları elde etmekle büyük bir maksadın hasıl olacağına ispat ve delil istemeksizin. Tabiî olarak her şefkatli ana-baba çocukları için aynı şeyi hisseder. Ana-baba çocuklarının büyümesini, kuvvetli ve sıhhatli olmasını, okulda başarı göstermesini v. s., tıpkı kendileri için birtakım şeyler istedikleri gibi isterler; böyle meseleler hakkında zahmete katlanmak hiçbir feragati, cehdi ve hiçbir soyut adalet prensipini istilzam ettirmez. Bu ana babalık insiyakı daima yalnız insanın kendi çocuklarına münhasır değildir. Yayılmış şekliyle, küçük kız ve erkek çocuklara iyi bir öğretmen olacak herhangi bir kimsede bulunabilir. Öğrenciler yaşlandıkça o önemini yavaş yavaş kaybeder. Fakat yalnız buna malik olanlara terbiye plân çizdirilebilir. Boş sebeplerle öldürecek veya öldürülecek insanlar yetiştirmeyi erkek terbiyesinin gayelerinden biri sayanlar açıkça, yayılmış şekliyle, ana baba duygusu olmayanlardır; buna rağmen Danimarka ve Çin müstesna, onlar bütün medeni memleketlerde terbiyeyi kontrol etmektedirler.

Fakat terbiyecinin çocukları sevmesi kâfi değildir; onun insan fazileti hakkında doğru bir anlayışı olması da lâzımdır. Kediler yavrularına fare tutmayı ve onlarla oynamayı öğretirler; militaristler de aynı şeyi insan yavrularıyla yapıyorlar. Kedi yavrusunu sever, ama fareyi sevmez; militarist kendi oğlunu sevebilir, ama memleketin düşmanlarının oğullarını sevmez. Bütün insanlığı sevenler bile iyi bir hayat hakkında doğru fikirleri olmadıkları için hataya düşebilirler. Bunun için, iyice ilerlemeden önce, erkek ve kadında fazilet saydığım şeyler hakkında bir fikir vermeğe çalışacağım, ve bunda tatbik edilebilir veya edilemez olduğunu, yahut ne gibi terbiye metodları ile meydana getirilebileceğini hesaba katmayacağım. Terbiyenin teferruatını düşündüğümüz zaman böyle bir manzara bize sonradan faydalı olacaktır; gitmek istediğimiz yönü bilmiş olacağız.

İlkin iki şeyi ayırt etmeliyiz: bazı vasıflar insanlığın bir kısmı için arzuya değer, bazıları umum için istenir. Sanatkârlar isteriz, fakat aynı zamanda fen adamlarına da ihtiyacımız vardır.

Büyük idareciler isteriz, fakat aynı zamanda saban sürenler, değirmenciler ve ekmekçilere de ihtiyacımız vardır. Herhangi bir sahada büyük bir adam yaratan vasıflar çok defa umuma şamil olsalar arzuya değmeyecek cinstendirler. Shelley bir şairin günlük işini şu sözlerle tasvir ediyor:

Şafaktan karanlığa kadar

Göle akseden güneşin aydınlattığı

Sarmaşık çiçeklerindeki sarı arıları seyreder

Onların ne olduğunu ne düşünür ne de görür.

Bu itiyatlar bir şairde övülmeğe değer, fakat meselâ, bir posta müvezziinde hiç de öyle değildir. Bunun için terbiyeyi herkese bir şair mizacı verecek şekilde ayarlayamayız. Fakat bazı vasıflar umumi olarak arzuya şayandır, ve işte ben bu safhada yalnız bunları ele alacağım.

Ben kadın ve erkek meziyetleri arasında hiçbir fark gözetmeyeceğim. Bebeklere bakmak zorunda olan bir kadın için biraz meslek terbiyesi arzu edilir, fakat bu çeşit fark bir çiftçi ile bir değirmenci arasındaki fark gibidir. Hiçbir derecede esaslı değildir ve bizim şimdiki durumumuzda düşünmeğe değmez.

Ben ideal bir karakterin temelini teşkil ettiğini sandığım dört vasfı alacağım:

hayatiyet, cesaret, hassaslık ve zekâ.

Bu listenin tam olduğunu söylemek istemem, fakat bizi oldukça ileriye götürür sanırım. Üstelik, ben şuna kuvvetle inanıyorum ki gençler beden, heyecan ve zihin bakımlarından doğru bir ihtimam görürlerse, bu vasıfların hepsi pek yaygın bir hale getirilebilir. Bunların herbirini sıra ile ele alacağım.

Hayatiyet zihnî bir vasıf olmaktan ziyade fizyolojik bir vasıftır; sıhhatleri mükemmel olan kimselerde daima mevcut olduğu sanılır, fakat yaş ilerledikçe azalmaya yüz tutar. Mevcut olduğu kimselerde, herhangi belirli hoş bir halden tamamile ayrı, canlı olmaktan duyulan bir haz vardır. Hazların derecesini yükseltir, acıları azaltır. Hâdiselere karşı alâka duymayı kolaylaştırır ve bu suretle aklî selâmet için lâzım olan afakîliği teşvik eder. İnsanlarda gördükleri ve işittikleri ile veya kendi derileri dışında bir şeyle ilgilenmeyerek, sırf kendileriyle meşgul olmaya karşı bir meyil vardır. Bu kendileri için büyük bir talihsizliktir, çünkü en iyi şeklinde can sıkıntısı, en kötü şeklinde melânkoli yaratır; pek müstesna haller bir yana bırakılırsa, o aynı zamanda faydalı olabilmeğe engel olur. Hayatiyet dış dünya ile alâkayı artırır; çalışma kudretini de ziyadeleştirir. Üstelik, hasede karşı bir koruyucudur, çünkü insanın kendi hayatını hoşça yaşanılır bir hale getirir. Haset, insana hayati zehir eden büyük kaynaklardan biri olduğu için, bu hayatiyetin pek önemli meziyetidir. Birçok fena vasıflar tabiîdir ki hayatiyetle beraber gider. .Meselâ sıhhatli bir kaplanın vasıfları. Ve en iyi vasıfların çoğu da onun yokluğu ile uzlaşılabilir: meselâ Newton ve Locke’ta pek az hayatiyet vardı. Bununla beraber bu adamların her ikisinde de asabîlikler ve hasetler vardı ki daha iyi bir sıhhat onları bunlardan kurtarabilirdi. İhtimal Newton’un İngiliz matematiğini yüz yıldan fazla bir müddet kötürümleştiren Leibniz ile bütün tartışması, eğer Newton gürbüz ve alelâde zevklerden faydalanmağa muktedir olsaydı, hiç ortaya çıkmazdı. Bunun için kusurlarına rağmen, ben hayatiyeti bütün insanların sahip olması gerekli vasıflar arasında sayıyorum.

Listemizde ikinci gelen vasfın, yani cesaretin, birçok şekilleri vardır, ve hepsi de karmaşıktır. Korkunun mevcut olmayışı başka bir şeydir, korkuyu kontrol etmek kudreti başka bir şey. Korkunun mevcut olmayışı da, mâkul olduğu zaman başka bir şey, mâkul olmadığı zaman başka bir şeydir. Vehmin olmayışı açıkça iyidir: korkuyu kontrol etme kudreti de öyle. Ama mâkul korkunun yokluğu tartışılabilecek bir meseledir. Fakat bu meseleyi cesaretin diğer şekilleri hakkında birkaç şey söyledikten sonra ele alacağım.

Mâkul olmayan korku birçok kimselerin insiyaki heyecan hayatında olağanüstü büyük bir rol oynar. Patolojik şekillerde, meselâ zulüm manisi, üzüntü kompleksi, v. s. gibi hallerde, deli doktorları tarafından tedavi olunur. Fakat hafif şekillerinde akıllı sayılanlar arasında yaygındır. Etrafta tehlikeler olduğuna dair umumi bir duygu, daha doğru bir tabirle «endişe» olabilir, yahut da fare veya örümcek gibi tehlikeli olmayan şeylerden hususi bir korku olabilir { Çocuklukta korku ve endişe hakkında bk,, meselâ William Stern, İlk Çocukluk Psikolojisi, Bölüm XXXV.}. Eskiden birçok korkuların insiyaki olduğu sanılırdı, fakat şimdi birçok araştırıcılar bundan şüphe ediyorlar. Görünüşe göre birkaç insiyaki korku vardır.  meselâ, büyük gürültülerden korku gibi fakat bunların çoğu ya tecrübeden yahut telkinden ileri geliyor. Meselâ karanlıktan korku tamamıyla telkinden ileri geliyor gibi görünüyor. Belkemikliler, birçoklarına göre, genel olarak tabii düşmanlarına karşı insiyakı bir korku duymazlar, fakat bu heyecan onlara büyüklerden geçer. İnsanlar onları ellerinde yetiştirdikleri zaman, o çeşit hayvanlar arasında umumiyetle görülen korkunun olmadığı görülür. Fakat korku son derecede bulaşıcıdır: çocuklar onu büyüklerden alırlar, hattâ büyükler onu gösterdiklerinden haberdar olmasalar bile. Anne ve dadılardaki korkaklık telkin yoluyla pek çabuk çocuklar tarafından taklidedilir. Şimdiye kadar erkekler kadınların mâkul olmayan korkularla dolu olmasından hoşlandılar, çünkü bu erkeklere, hakiki bir tehlikeye düşmeksizin, koruyucu görünmek fırsatını veriyordu. Fakat bu adamların oğulları annelerini taklid ederek birer korkak oldular, bu çocuklar eğer babaları annelerini hor görmek istememiş olsaydılar, hiçbir zaman kaybetmeyecekleri cesareti sonradan yeniden kazanmağa çalışmak zorunda kalmayacaklardı. Kadının aşağı bir varlık sayılması hesapsız zararlara sebeb olmuştur; bu korku meselesi ancak rastgele alınmış bir tek misaldir.

Ben burada korku ve endişenin asgari hadde indirilmesi yollarını arıyor değilim; bu meseleyi daha sonra ele alacağım. Bununla beraber bu safhada ortaya çıkan bir mesele var: korkuya karşı baskı ile mukabele etmekle yetinelim mi, yoksa daha cezri bir çare mi bulalım?

 Geleneğe bakarsak, aristokrasiler korku göstermeyecek şekilde yetiştirilmişler, tâbi milletler, sınıflar ve cinsler korkak kalmaya teşvik edilmişlerdir. Cesaretin mihengi kabaca «behaviouristic» olmuştur: bir adam savaşta kaçmamalı; «erkekçe spor» larda mahir olmalı; yangınlarda, deniz kazalarında, zelzelelerde, v. s. soğukkanlılığını muhafaza etmeli. Doğru olan şeyi yapmakla kalmamalı, aynı zamanda benzi solmamalı, yahut titrememeli, yahut soluğu kesil memeli, yahut herhangi diğer kolayca göze çarpan korku alâmetleri göstermemeli .Bütün bunları ben son derece önemli sayıyorum. Bütün milletlerin, bütün sınıfların ve bütün kadın ve erkeklerin cesaretli yetiştirildiğini görmek isterim. Fakat kabul edilen metod baskı olursa, o bu usul ile genel olarak ilgili fenalıkları gerektirir. Utanma ve ayıp daima cesaret görünüşü hasıl etmek hususunda kudretli silâhlar olmuşlardır. Fakat bunlar gerçekte ancak korkular arasında bir çarpışmaya sebep olurlar ki bunda halk efkârının vereceği hükme karşı duyulan korkunun daha kuvvetli olması temenni olunur. «Seni bir şey korkuttuğu zamandan gayri zamanlarda hep doğru söyle», çocukluğumda bana bu vecize öğretildi. Korku yalnız harekette değil, duyguda; yalnız şuurlu duyguda değil, fakat şuur  altında da yenilmelidir. Korkuyu yalnız haricen yenmek aristokratları tatmin ediyor, fakat bu, ilcayı şuur altında bırakır ve korkudan olduğu sezilemeyen fena, eğri büğrü tepkilere sebep olur. Ben harpte «mermi şok» unu düşünmüyorum, onun korku ile münasebeti aşikârdır. Ben daha ziyade hâkim sınıfların üstünlüklerini idame için kullandıkları bütün baskı ve zulüm sistemini düşünüyorum. Son zamanlarda Şanghayda bir İngiliz subayı birkaç silâhsız Çin öğrencisinin haber verilmeden arkadan kurşunla öldürülmesini emretttiği zaman, açıkça kendisi de askerden kaçan her hangi bir asker gibi korkuyla hareket ediyordu. Fakat askeri aristokrasiler bu gibi hareketleri psikolojik kaynaklarına irca edecek kadar zeki değildirler; bunları azim ve hakiki cesaret göstermek telakki ederler.

Psikoloji ve fizyoloji bakımından korku ve şiddetli öfke birbirine çok benzer heyecanlardır, şiddetli öfke duyan kimse en yüksek neviden cesareti olan biri değildir. Zenci ayaklanmalarını, komünist isyanlarını ve diğer aristokrasiye karşı tehditleri bastırmakta hemen her zaman gösterilen gaddarlık, korkaklığın bir neticesidir ve bu kusurun diğer daha açık şekillerine karşı gösterilen istihkara lâyıktır. Ben alelâde kadın ye erkeklerin korkusuz yaşayabilecek tarzda terbiye edilmelerinin mümkün olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar yalnız birkaç kahraman ve aziz böyle bir hayat sürmeğe muvaffak oldular; fakat onların yaptığını, yol gösterilecek olursa, başkaları da yapabilir.

Baskıya dayanmayan cesarette birkaç âmil birleşmiş olmalıdır. En önemsizinden başlarsak, sıhhat ve hayatiyet, elzem olmamakla beraber, pek faydalıdırlar. Tehlikeli durumlarda tâlim ve meharet çok arzuya değer. Fakat şu ve bu bakımdan cesareti değil, fakat evrensel cesareti düşünmeğe başladığımız zaman, daha esaslı bir şey istenir, istenen şey izzeti nefis duygusuyla birlikte hayata gayrişahsi bir bakıştır. İzzeti nefisle işe başlayalım. Bazı kimseler içlerinden yaşarlar, bazıları ise ancak komşuları tarafından düşünülen ve söylenilenlerin aynasıdırlar. İkinci çeşit insanlar hiçbir zaman hakiki cesarete sahib olamazlar: onlar hayranlık isterler ve bunu kaybetmekten son derece korkarlar. Eskiden arzuya değer sayılan «alçakgönüllülük», bu aynı kusurun tam aksini hasıl etmek için bir vasıtaydı.

«Alçakgönüllülük» izzeti nefsi öldürüyor, fakat başkalarının saygısına karşı arzuyu öldürmüyordu, o sırf itibari olarak nefsi alçaltmayı, itibar kazanmak için bir vasıta yapıyordu. Bu suretle o riyakârlığa ve insiyakın yanlış yollara sapmasına sebeb oluyordu. Çocuklara düşünmeden itaat öğretiliyordu, onlar da büyüdükleri zaman aynı şeyi başkalarından istiyorlardı. Söylendiğine göre yalnız itaat etmesini öğrenmiş olanlar kumanda etmesini bilirlerdi. Ben şunu teklif ediyorum: kimse itaat etmeyi öğrenmemeli, kimse de emir vermeğe kalkışmamalı. Bundan elbette elbirliğiyle yapılması gereken işlerde önderler olmaması lâzım geldiğini söylemek istemiyorum; fakat onların otoritesi tıpkı bir futbol takımındaki kaptanın otoritesi gibi olmalıdır: müşterek bir gayeyi elde etmek için ona gönül rizasiyle tahammül edilmelidir. Gayelerimiz, dış otoritenin neticesi değil, kendimizin olmalı ve gayelerimiz hiçbir zaman zorla başkalarına kabul ettirilmemelidir. «Kimse emir vermemeli, kimse de itaat etmemeli», dediğim zaman ben bunu anlıyorum.

En yüksek cesaret için bir şey daha gerekir ki ben buna demin «hayata gayrişahsi bir bakış» demiştim. Bütün ümitleri ve korkuları kendi nefsi üzerine toplanmış bir kimse ölüme soğukkanlılıkla bakamaz, çünkü onun bütün heyecan dünyasını yokeder. Yine, burada, bizi kolay ve değersiz baskı usulüne sevkeden bir gelenekle karşılaşıyoruz: velî veya aziz nefis feragatini öğrenmeli, vücuduna eziyet etmeli ve insiyakı hazlardan vaz geçmeli. Bu yapılabilir, ama neticeleri fenadır. Kendisi hazlardan feragat etmiş olan aziz veya velî başkalarının da onları terk etmelerini ister. Bu da kolaydır. Haset şuuraltında kalmakta devam eder ve onu ıztırabın asalet verdiği, bunun için de diğerlerine haklı olarak çektirilebileceği fikrine saptırır. Bu yüzden kıymetler tam manasıyla ters bir şekil alır: iyi olan kötü, kötü olan iyi sanılır. Bütün zararın kaynağı şudur ki iyi yaşama, tabii arzuları ve insiyakları genişletip geliştirmekle değil, menfi bir emre itaatte aranıyor. Beşer tabiatinde bazı şeyler vardır ki bizi hiç bir cehd sarf etmeksizin Nefsimizin ötesine götürür. Bunların en çok görüleni sevgidir, daha özeli ana baba sevgisidir, bazı kimselerde bu bütün insanları kavrayacak kadar genel bir şekil alabilir. Bir diğeri de bilgidir. Galile’nin bilhassa iyiliksever bir adam olduğunu düşünmek için bir sebep yoktur, bununla beraber o ölümü ile yok olmayan bir gaye için yaşadı.

Diğer bir tanesi de sanattır. Fakat gerçekte insanın kendi varlığı dışında her hangi bir şeye karşı duyduğu her alâka onun hayatını o derece gayri şahsi yapar. Bu sebepten, paradoksal görünmekle beraber, geniş ve canlı alâkaları olan bir kimse, hayatı terk etmekte, alâkaları kendi hastalıkları ile sınırlanmış olan zavallı bir evhamlıdan daha az güçlük çeker. Bundan dolayı en mükemmel cesaret, benliğinin, dünyanın ancak küçük bir parçası olduğunu duyan ve bunu kendini hakir görerek değil, fakat kendinden olmayana çok değer vererek hisseden, alâkaları çok olan bir kimsede bulunur. Bu, insiyakın serbest ve zekânın faal olmadığı kimselerde olamaz. İkisinin birleşmesinden gerek zevk düşkünlerinin, gerekse zâhitlerin bilmediği bir görüş genişliği hasıl olur; böyle bir görüş sahibine ölüm ehemmiyetsiz görünür. Böyle bir cesaret müsbet ve insiyakidir, menfi ve zecrî değildir. İşte bu müsbet mânadaki cesareti ben mükemmel bir karakterin başlıca unsurlarından biri sayıyorum.

Listemizdeki üçüncü vasıf hassaslık, bir bakıma alelâde cesareti tashih edici bir mahiyet taşır. Tehlikeleri anlayamayan bir kimse için cesaretli hareket daha kolaydır, fakat böyle bir cesaret çok defa budalalık olabilir. Bilgisizlik ve unutkanlığa dayanan her hangi bir hareket tarzını biz tatmin edici saymayız: mümkün olan en tam bilgi ve düşünme arzuya değer olanın en esaslı kısmıdır. Bununla beraber, bilme ve anlama cephesi zekâ başlığı altında gelir, benim kullandığım mânada hassaslık heyecanlara aittir. Sırf nazari bir tarif şu olurdu ki bir şahıs, birçok münebbihler onda heyecanlar hasıl ettiği zaman, heyecanlı ve duyguludur; fakat böyle geniş bir şekilde anlaşıldığı vakit bu vasıf mutlaka iyi bir vasıf değildir. Eğer hassaslık iyi olacaksa, heyecan tepkisi bir bakıma ona uygun olmalıdır: istenilen şey sırf şiddet değildir. Benim anlatmak istediğim vasıf, birçok şeylerden ve doğru şeylerden zevk veya aksini duymaktır. Doğru şeylerin ne olduğunu izaha çalışacağım. Aşağı yukarı beş yaşındaki çocukların attıkları ilk adım, yiyecek ve sıcaklık gibi, sırf duyum hazlarından, sosyal beğenilme hazlarına geçmektir. Bu haz, meydana çıkar çıkmaz, pek çabuk gelişir: her çocuk övülmeği sever ve kabahatli sayılmaktan nefret eder. Genel olarak herkes tarafından iyi sayılmak arzusu ömür boyunca üstün saiklerden biri olarak kalır, iyi harekete teşvik olması bakımından ve açgözlülük içtepi sine gem vurmak bakımından şüphesiz ki pek değerlidir. Hayranlıklarımızda daha akıllı davransaydık, çok daha da değerli olabilirdi. Fakat en hayran olduğumuz kahramanlar en çok insan öldüren kimseler olmakta devam ettiği müddetçe, hayranlık sevgisi yalnız başına iyi bir hayat için yeter görülemez.

Arzuya değer bir hassaslık şeklinin gelişmesinde ikinci merhale sempatidir. Sırf fizik bir sempati vardır: pek küçük bir çocuk bir kardeşi ağladığı için, ağlar. Bana kalırsa bu, daha ileri gelişmeler için bir esas verir. Gerekli olan gelişmeler şunlardır: ilkin ıstırap çekene karşı hususi bir sevgi beslenmese bile yine sempati duymak; ikinci olarak, ıstırap duyulur derecede mevcut iken değil, sırf vaki olduğunu bilirken onu duymak. Bu genişlemelerin İkincisi büyük bir nispette zekâya bağlıdır. O yalnız iyi bir romanda olduğu gibi canlı ve dokunaklı bir şekilde anlatılan ıstıraba karşı sempati olabilir; diğer taraftan, bir adamı istatistiklerle heyecana getirebilecek kadar ileri gidebilir. Bu soyut sempati kaabiliyeti nadir olduğu kadar önemlidir de. Hemen herkes sevdiği bir kimsenin kanserden ıstırap çektiğini görmekten derin bir keder duyar. Çok kimseler hastanelerde bilmedikleri hastaların ıstırap çektiklerini gördükleri zaman müteessir olurlar. Buna rağmen kanserden ölümün şu ve şu nisbetlere çıktığını okudukları zaman, kaide olarak ancak kendilerinin veya sevdikleri kimselerin hastalığa tutulmalarına karşı geçici bir korku duyarlar. Aynı şey harp için de doğrudur: kendi oğulları veya kardeşleri sakatlandığı zaman onu herkes korkunç sayar, fakat bir milyon kişinin sakatlanmasını milyon kere korkunç saymazlar. Bütün sahsi işlerinde şefkatli olan bir kimse bütün gelirini harbe teşvikten, yahut «geri» memleketlerdeki çocuklara işkenceden kazanabilir. Bütün bu alışık olduğumuz hadiseler sempatinin, çok kimselerde, sadece soyut bir tenbihle uyandırılmamasından ileri gelir, Modern dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı, buna bir çare bulunsa, ortadan kalkardı. Fen uzak diyarlardaki kimselerin hayatlarına tesir etme kudretimizi, onlar için duyduğumuz sevgiyi artırmaksızın, son derece artırmıştır. Farz ediniz ki siz Şanghay’da pamuklu imal eden bir kumpanyanın hissedarısınız. İşiniz çok olabilir ve paranızı bu işe yatırırken yalnız bir malî mütehassısın tavsiyesini tutmuş olabilirsiniz; ne Şanghay, ne de pamuklu sizi alâkadar etmiştir, siz yalnız temettü düşünmüş olabilirsiniz. Ama siz masum insanların öldürülmesine saik olan bir kudretin ortağı olmuşsunuzdur, küçük çocuklar tabiî olmayan tehlikeli işlerde çalıştırıl masalar size temettü verilmeyecekti. Siz aldırış etmezsiniz, çünkü siz bu çocukları hiç görmediniz, ve mücerret bir tenbih de sizi harekete getiremez. işte büyük ölçüde sanayiciliğin bu kadar zalim olmasına, tabi ırkların baskıya maruz kalmasına müsamaha edilmesinin sebebi budur. Soyut tenbihlere karşı hassasiyet yaratan bir terbiye bunları imkânsız yapar.

Buna dâhil edilmesi gereken anlayış hassaslığı ise hemen hemen bir müşahede itiyadıdır. Bu daha tabii olarak zekâ ile birlikte mütalâa edilir. Estetik hassasiyet ise ortaya birçok meseleler çıkarır ki ben bunları bu merhalede ele almak istemiyorum. Bunun için şimdi saydığımız dört vasıftan sonuncusuna geçeceğim. Bu son vasıf zekâ (intelligence) dır.

Geleneksel ahlâkın büyük kusurlarından biri zekâya büyük bir değer vermemesidir. Grekler bu bakımdan hiç yanılmadılar, fakat Kilise faziletten başka hiçbir şeyin önemi olmadığına ve faziletin de indî olarak «günah» diye yaftalanmış olan birtakım hareketlerden sakınmaktan ibaret olduğuna insanları inandırmıştı. Bu inanış devam ettiği müddetçe, insanlara zekânın sunî bir teamüle dayanan «fazilet» ten daha faydalı olacağını anlatmak imkânsızdır. Zekâdan bahsederken ben ona hem mevcut bilgiyi, hem de bilgi edinme kabiliyetini dahil ediyorum. Gerçekten iki şey birbiriyle sıkısıkıya bağlıdır. Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez; meselâ sağlığı koruma, perhiz gibi meselelerde onlar ilmin buluşlarına inanmak kabiliyetinden tamamıyla mahrumdurlar. Bir adam ne kadar bilgili ise onun için bilgi edinmek o kadar kolaydır tabiî dogmatizm ruhile yetiştirilmemiş olmak şartiyle. Cahil insanlar hiçbir zaman zihnî itiyatlarını değiştirmek zorunda bırakılmadıkları için katılaşıp davranışları değişmez bir hale gelmiştir. Onlar yalnız şüphe etmeleri gereken şeylere inanmakla kalmazlar, inanmaları gereken şeylere karşı da o derece itimatsızlık gösterirler. Hiç şüphesiz ki «zekâ» (intelligence) kelimesi edinilmiş bilgiden ziyade esas itibariyle bilgi edinme kabiliyetini ifade eder, fakat ben bu kabiliyetin idmandan başka bir yolla edinilebileceğini zannetmiyorum, tıpkı bir piyanistin veya canbazın kabiliyeti gibi. Tabiî zekâyı işletmeden malûmat vermek de mümkündür, bu yalnız mümkün değil, kolaydır ve sık sık da yapılmaktadır. Fakat malûmat vermeksizin veya hiç olmazsa bilgi edinilmesine sebep olmaksızın zekâyı terbiye etmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Zekâsız karmakarışık modern dünyamız idame edilemeyeceği gibi terakki de edemez. Bunun için zekânın işlenmesini eğitimin başlıca maksatlarından biri sayıyorum. Bu malûm bir şey gibi görünürse de hakikatte böyle değildir. Doğru sayılan inançları öğretmek arzusu çok defa terbiyecileri zekâ terbiyesine karşı kayıdsız bırakmıştır. Bunu aydınlatmak için zekâyı biraz daha vazıh bir şekilde tarif etmek lâzımdır, bu suretle onun gerektirdiği zihnî iti yadları keşfedebiliriz. Bu maksatla ben, haklı olarak zekânın tarifi içine girebilecek mevcut bilgi hâzinesini değil, yalnız bilgi edinme kabiliyetini mütalâa edeceğim.

Zihnî hayatın insiyaki temeli tecessüstür. Tecessüs iptidai şekillerinde hayvanlar arasında bulunur. Zekâ uyanık bir tecessüs ister, fakat bu muayyen bir cinsten olmalıdır. Köy komşularını ortalık karardıktan sonra perdeler arasından birbirlerini gözetlemeğe sevk eden cinsten bir tecessüsün pek büyük bir kıymeti yoktur. Dedikoduya karşı duyulan yaygın alâka, bilgi sevgisinden değil, fena niyettendir: hiç kimse başkalarının gizli faziletleri hakkında dedikodu yapmaz, yalnız gizli suçları hakkında yapar. Bunun neticesi olarak dedikoducun çoğu yalandır, ama kimse doğruluğunu tetkik etmeğe lüzum görmez. Komşularımızın günahları, dinin tesellileri gibi, bize o kadar hoş gelir ki durup delilleri yakından tetkik etmeyiz. Asıl tecessüs dediğimiz şeyi, bize gerçek bir bilgi sevgisi ilham eder. Bu iç-tepiyi biz oldukça saf bir şekilde hiç bilmediği bir odaya getirilip her köşeyi, her koltuk ve masayı koklamağa başlayan bir kedinin hareketinde görebiliriz. Bunu daima kapalı bulunan bir dolap ve çekmece açıldığı zaman şiddetli bir alâka duyan çocukların yüzlerinde de görebiliriz. Hayvanlar, makinalar, gökgürültüleri, elle yapılan şeylerin her türlüsü çocukların tecessüsünü uyandırır, onların bilgiye karşı susuzluğu en zeki yetişkini bile mahcup edecek kadar şiddetlidir. Yaş ilerledikçe bu içtepi zayıflar, nihayet’ alışılmadık şey insana yalnız tiksinti vermeğe başlar, onunla daha sıkı temas arzususu kalmaz. İşte bu merhalede insanlar memleketin mahva süküklendiğini söylemeğe ve «ben gençken böyle değildi» demeğe başlarlar. O uzak zamandakinin aynı olmayan şey konuşanın tecessüsüdür. Tecessüsün ölmesiyle de faal zekâyı ölmüş sayabiliriz.

Çocukluk çağından sonra tecessüs şiddet ve şümul bakımından zayıflamakla beraber, vasfı bakımından uzun müddet iyileşmekte devam edebilir. Umumi meselelere karşı tecessüs hususi olaylara karşı tecessüsden daha yüksek bir zekâ seviyesi gösterir; umumilik derecesi ne kadar yüksekse zekâ da o kadar büyüktür. (Bununla beraber, bu kaide çok dar mânada anlaşılmamalıdır.) Şahsi menfaatle ilgisi olmayan tecessüs, meselâ, yiyecek bulma isteğile ilgili tecessüsten daha yüksek bir inkişaf seviyesi gösterir. Hiç bilmediği biodaya girip etrafını koklayan bir kedi hiçbir menfaat beklemeyen bir ilim araştırıcısı değildir, belki de o etrafta fare bulunup bulunmadığını anlamak istemektedir. Hiçbir menfaat kaygısı taşımayan tecessüsün en iyi tecessüs olduğunu söylemek belki pek doğru olmaz, fakat tecessüs, başka menfaatlerle doğrudan doğruya ve aşikâr surette ilgili olmadığı, ama ilgisi ancak bir derece zekâ ile anlaşılabildiği zaman en iyi bir tecessüstür. Mamafih bu mesele hakkında karar vermeğe mecbur değiliz.

Tecessüs semereli olacaksa, bilgi edinme tekniğiyle müterafik olması gerektir. Müşahede itiyadı, bilgi edinmek imkânına inanma, sabır ve çalışkanlık da olmalıdır. Esas sermaye olan tecessüs ile dürüst bir zihni terbiye olduktan sonra bunlar kendiliklerinden doğup gelişirler. Fakat, mademki zihnî hayatımız faaliyetimizin ancak bir kısmıdır ve tecessüs daimî surette diğer ihtiraslarla mücadele halindedir, o halde birtakım meziyetlere, meselâ, yeni bilgiye karşı açık zihinli olmaya ihtiyaç vardır. Biz hem itiyat, hem de arzu tesiriyle yeni hakikatler öğrenmeğe karşı hassasiyetimizi kaybederiz; yıllarca kuvvetle inandığımız, aynı zamanda izzetinefsimizi veya herhangi diğer esaslı ihtiraslarımızdan birini tatmin eden şeylere karşı inançlarımızı kolayca değiştiremez hale geliriz. Bunun için yeni bilgilere karşı açık zihinli olmak terbiyenin yaratmaya uğraşacağı vasıflardan biridir. Bugün bu pek mahdut bir ölçüde yapılıyor. 31 temmuz 1925 tarihli The Daily Herald gazetesindeki şu parça bunu pek iyi gösteriyor:

«Bootle okulunda öğretmenler tarafından çocuklara zihinlerini ifsadettiği yolundaki iddiatarım doğru olup olmadığını tahkik için seçilen özel komisyon, tahkikatın neticelerini Bootle Kaza İdare Meclisine arz etmiştir. Komisyon iddiaların hakikat olduğu kanaatine varmakla beraber Meclis «hakikat» kelimesini silmiş, «iddiaların tahkikatı haklı gösterecek mahiyette» olduğunu beyan etmiştir. Komisyonun tavsiye ve Meclisin kabul ettiği bir karara göre bundan böyle yapılacak öğretmen tâyinlerinde adaylar öğrencileri Tanrıya, dine karşı hürmet, memleketin sivil ve dinî müesseselerine saygı gösterecek bir tarzda yetiştirmeği taahhüdedeceklerdir».

Görülüyor ki başka yerlerde ne olursa olsun Bootle’da yeni bilgilere açık bir zihin istenmiyor. Kaza idare Meclisinin yakından programını tatbik için en iyi usuller bulmak üzere Dayton’a (Tennessee) bir heyet göndermesi de beklenebilir. Fakat bu belki lüzumsuzdur. Kararın kaleme alınışından anlaşılıyor ki Bootle’ın aydınlık düşmanlığı üzerinde ders almaya ihtiyacı yoktur.

Cesaret hem zihnî namuskârlık, hem de fizik kahramanlık için elzemdir. Hakiki dünyayı biz zannettiğimizden daha az biliyoruz Hayatımızın ilk gününden itibaren birtakım meşkûk istikralarda bulunuyor, zihnî itiyatlarımızı haricî tabiatın kanunlarıyla karıştırıyoruz. Türlü zihnî sistemler Hıristiyanlık, Sosyalizm, Yurtseverlik, v. s., öksüz yurtları gibi, kölelik mukabilinde bizlere emniyet vermeğe hazırdırlar, Serbest bir zihnî hayat, bir inanca bağlı bir hayat kadar sıcak, rahat ve munis olamaz: ancak bir inanış, dışarıda kış ve fırtına hüküm sürerken, rahat bir ocak başı hissini verebilir.

Bu bizi biraz güç bir meseleye getiriyor: iyi bir hayat ne dereceye kadar sürüden ayrılmalıdır?

 «Sürü insiyakı» tâbirini kullanmakta tereddüd ediyorum, çünkü doğruluğu münakaşa mevzuudur. Fakat nasıl tefsir edilirse edilsin, onun tasvir ettiği fenomenler herkesin bildiği şeylerdir, işbirliği yapmak istediğimizi sandığımız gruptan olanlarla ailemiz, komşularımız, meslektaşlarımız, siyasi partimiz yahut milletimiz aramızın iyi olmasından hoşlanırız Bu tabiîdir, çünkü iş birliği yapmadan hayatın zevklerinden hiçbirini tadamayız. Bundan başka, heyecanlar, bilhassa bir anda birçok kimseler ta rafından duyuldukları zaman, sarıdırlar. Çok az kimse heyecanlı bir toplantıda heyecanlanmadan durabilir Muhalif tarafta iseler muhalefetleri kabarır. Çok kimseler için böyle bir muhalefet, tasvibini kazanacaklarını umdukları bir başka kalabalık mevcut olduğunu bildikleri takdirde, mümkün olur. İşte bunun içindir ki Azizlerle Birleşme fikri din yüzünden zulüm görenlere o kadar büyük bir teselli vermiştir. Kalabalıkla iş birliği yapmak arzusunu tatmin mi etmeliyiz, yoksa terbiye ederken onu zayıflatmayamı uğraşmalıyız?

 Her iki tarafı destekliyecek iddialar ileri sürülmüştür, fakat doğru olan iş, katı bir hükme varmadan önce, ikisi arasında haklı bir nispet bulmak olmalıdır.

Benim kanaatime göre hoşa gitmek ve iş birliği yapmak arzusu kuvvetli ve normal olmalı, fakat bazı mühim zamanlarda diğer arzular onu yenebilmelidir. Başkalarını memnun etmek isteğinin arzuya şayan olduğunu evvelce hassasiyet bahsinde ele almıştık. Bu olmazsa hepimiz birer kaba insan oluruz ve aileden yukarıya doğru, bütün sosyal grupların mevcudiyeti imkânsızlaşır. Çocuklarda baba ve analarının gözlerine girmek arzusu olmasaydı, onları terbiye etmek çok güç olurdu. Heyecanların sarî olmasının da faydaları vardır. Sirayet akıllı bir kimseden budala bir insana olduğu takdirde. Fakat toplu korku ve toplu çılgınlık tabiatiyle faydalının tam zıddıdır. Bundan dolayı heyecanlanma meselesi hiç de basit değildir. Büyük kâşifler sürüye karşı gelmek zorunda kalmışlar, bağımsızlıklarından dolayı düşmanlıklara uğramışlardır. Fakat vasat bir adamın kanaatleri, tek başına düşünüp varacağı kanaatlerden daha az budalaca olur: hiç olmazsa ilimde otoriteye saygı umumiyetle faydalı olmuştur.

Bana kalırsa hal ve vaziyeti normal bir kimsenin hayatında sürü insiyakının hâkim olduğu geniş bir sahanın yanıbaşında bu insiyakın nüfuz edemediği küçük bir saha bulunmalıdır. Bu küçük saha onun özel yetkisi olduğu bölgeyi ihtiva etmelidir. Herkesin hayranlık duymadiği bir kadına hayran olamayan bir insana karşı iyi bir fikir beslemeyiz: bir erkeğin karısını seçerken etrafındakilerin duygularına göre değil, müstakil olarak kendi hislerine göre hareket etmesi gerektiğine inanırız. Umumi olarak insanlar hakkındaki hükümleri komşularının hükümlerine uygunsa bunun ehemmiyeti yoktur, ama aşkta müstakil, kendi duygularına göre hareket etmesi lâzımdır. Diğer yönlerde de bu böyledir. Bir çiftçi kendi ekip biçtiği tarlalarda nelerin yetişip yetişemeyeceği hakkında kendi fikrine uymalıdır. Yalnız bu hükme İlmî ziraat bilgisini edindikten sonra varmış olması şarttır. Bir iktisatçının para tedavülü meselelerinde müstakil bir kanaati olması gerekir, ama vasat bir insanın bu hususta yetkili bir kimseye inanması daha iyi olur. Nerede bir hususî yetki varsa orada kendi başına hareket de olmalıdır. Fakat insan kendini, herkesi uzakta tutacak dikenlerle dolu bir kirpi haline getirmemelidir. Alelâde faaliyetlerimizin çoğu iş birliğine dayanmalı, iş birliğinin de insiyaki bir temeli olmalıdır. Bununla beraber, hepimizin iyice bildiğimiz işlerde kendi başımıza düşünmeyi öğrenmemiz, ve ehemmiyetli olduğuna inandığımız fikirleri hoşa gitmeyeceklerini bilsek dahi, açıkça söylemek cesaretini elde etmemiz lâzımdır. Bu umumi prensiplerin hususi hallere tatbiki, şüphesiz, güç olabilir. Ama insanların burada bahsettiğimiz meziyetlere umumiyetle sahib oldukları bir dünyada şimdi olduğundan daha az güç olacaktır. Meselâ, böyle bir dünyada zulüm ve işkenceye uğrayan bir velî mevcut olmayacaktır, iyi insan kendini dikenlerle kaplamayacak, daima kendi varlığını hissetmeyecek, onun iyiliği kendi içinden gelen bir hızdan doğacak ve insiyakî bir saadetle karışık olacaktır. Komşuları ondan nefret etmeyecek, çünkü ondan korkmayacaklardır. Öncülerden (pioneers) nefret edilmesinin sebebi ilham ettikleri korkudur. Bu korku cesaret kazanmış insanlar arasında mevcut olmayacaktır. Yalnız korku duyan insanlar Ku Klux Klan’a, yahut Faşitlere iltihak ederler, cesur insanlarla dolu bir dünyada böyle zulüm ve itisaf için kurulmuş cemiyetler olamaz ve iyi hayat insiyaka bugün olduğundan çok daha az mukavemeti istilzam ettirecektir. İyi dünyada ancak korkusuz insanlar tarafından yaratılabilir ve devam ettirilebilir; onlar işlerinde ne kadar muvaffak olurlarsa cesaretlerini kullanmak için o kadar az fırsat olacaktır.

Terbiyenin verebileceği en yüksek hayatiyet, cesaret ve hassasiyete sahip olan kadın ve erkeklerden kurulmuş bir cemiyet şimdiye kadar görülmüş olan cemiyetlerden çok farklı olacaktır. Böyle bir cemiyette pek az bedbaht bulunacaktır. Bugün bedbahtlığın başlıca sebepleri şunlardır: hastalık, yoksulluk ve tatmin etmeyen bir cinsiyet hayatı. Bütün bunlar gayet azalacak, sağlık hemen hemen umumi olacak,, ihtiyarlık bile geciktirilebilecektir. Yoksulluk, Sanayi inkılâbından beri, sadece İçtimaî budalalık mahsulüdür. Hassasiyet insanlara bunu ortadan kaldırmayı arzu ettirecek, zekâ onlara bunun yolunu gösterecek, cesaret onları bu yola götürecektir. (Korkak insan mûtat olmayan bir işi yapmaktansa sefil kalmayı tercih eder.) Bugün, ekseri insanların cinsiyet hayatları tatmin edici değildir. Bu kısmen fena terbiye, kısmen de resmî makamların takibatından ve taassuptan ileri geliyor. Mâkul olmayan (irrational) cinsiyet korkularından uzak yetiştirilen bir kadın nesli buna derhal son verecektir. Kadınları «faziletli yapmanın yegâne yolu korkudur sanılıyor ve onlar kasden beden ve zihince korkak yetiştiriliyor. Ruhlarında sevgi taşımayan kadınlar kocalarını kabalığa ve riyakârlığa sürüklerler, çocuklarının insiyaklarını yanlış yollara saptırırlar. Korkusuz bir kadın nesli, korku nedir bilmeyen, gayritabii şekillere sokulmamış, fakat doğru, açık, cömert, sevmeğe hazır ve serbest bir çocuk nesli yetiştirerek dünyayı değiştirebilir. Onların ateşli gayretleri tembel, korkak, katı yürekli, ve şaşkın olduğumuz için katlandığımız zulüm ve ıztırabı süpürüp yok edebilir. Bize bu fena vasıfları veren terbiyedir ve terbiye bunların zıtları olan meziyetleri de bize vermelidir. Terbiye yenidünyanın anahtarıdır. Fakat artık bu umumi mütalâaları bırakıp ideallerimizi hakikat yapacak müşahhas teferruata geçmenin zamanı gelmiştir.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, TERBİYEYE DAİR, (On Education), Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ, Maarif Basımevi, 1954, Ankara, 34-68

RUHANİLERİN İMTİYAZI /BERTRAND RUSSELL-Hikâye


 Penelope Colquhoun ağır ağır merdivenleri çıktı, kendini küçük evinin rahatsız koltuğuna bıraktı. «Bıktım, bıktım, bıktım!» diye bağırarak içini çekti. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iç çekişlerin hepsinin bir nedeni vardı. Babası Suffolk’daki Ouycombe Magna köyünün papazıydı. Köy, bir kilise, bir papaz evi, bir postane, bir misafirhane, on köy evi ve eski güzel lüks bir villadan müteşekkildi. O zamanlar, tahminen elli yıl önce dış dünya ile teması haftada bir kez tren garı olan Ouycombe Parva köyüne giden bir otobüs sağlar, oldukça uzun ömürlü olan insanları, belki de Liverpool Street Garı’na ulaşabilecekleri iddia edilirdi.

Beş yıldır dul olan Penelope’nin babası Churchu’n bugün nesli tükenmiş sofu taraftarları ve o her eğlencenin amansız düşmanıydı. Karısı da görüşüyle bir kadının olması gerektiği gibiydi; Alçak gönüllü, uysal, sabırlı ve cemiyet çalışmalarında yorulmadan çalışan bir insandı. Penelope’nin kayıtsız şartsız annesinin izinden gitmesini doğal karşılıyordu. Kızına da başka tercih hakkı kalmadığından o da elinden geleni yapıyordu. Noel yortusu ve ekin ihsan edene şükran bayramı için kiliseyi süslüyor, anneler derneğinin toplantısına başkanlık ediyor, yaşlı kadınları ziyaret edip sıhhatlerini soruyor, görevini unuttuğunda kilise hizmetçisine yol gösteriyordu. Fakat en küçük bir sohbet dahi tekdüze iş gününü renklendirmiyordu. Papaz, kadın kısmının süslenmesinden hoşlanmıyordu. Bu yüzden Penelope yün çorap, manto ve bir zamanlar yeni olan fakat şimdi eskimiş kapalı elbiseler giyiyordu. Saçlar alından geriye doğru sımsıkı taranıyordu. Babası onlarda mutlaka cehennem hayalini göreceğinden her hangi bir ziynet eşyası katiyen düşünülemezdi. Sabahları iki saat gelen temizleyici kadından başka ev işine yardım edecek kimsesi olmadığından ve normal olarak papaz hanımlarının görevi olan cemiyet işlerine ilâveten ev ve mutfak işlerini de başarmak zorunluluğundaydı. Kendine daha fazla boş vakit ayırmak için tesadüfen zayıf denemelere girişmişti; ama boşuna. Babası daima bir İncil metnine dayanarak dinsiz ve imansız birşey üzerinde ısrar ettiğini ispat etmeye hazırdı. Teorik öğretimden çok ahlâk duyguları için elverişli bulduğu İsa Sirach’ın kitabına herşeyden çok önem veriyordu. [Joshua ben Sira (sirach) - Erdemli Bilgelik Kitabı , yaygın Sirach veya basitçe Sirach Bilgeliğini adlandırılan ve aynı zamanda Ecclesiasticus veya Siracides birKitap olarak bilinen veya Ben Sira ( Ecclus . Kısaltılır) , yaklaşık etik öğretilerin bir eseridir . Yahudi kâtip Kudüs Şimon ben Yeshua ben Eliezer ben Sira tarafından yazılmış.] 

 Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Ouycombe Magna’ya kez gezici bir panayır gelmiş ve o da orayı ziyaret edebilmek için izin rica etmişti. Babası da cevap verdi: «Kim isteklerine uyarsa Allah belâsını versin kim isteklerine karşı durursa hayatını taçlandırsın :” Bir başka kez Ipswich yolunu soran geçici bir bisikletliyle bile birkaç kelime konuştuğu meydana çıkmamıştı. Babası çok kızmış ve: «Utanmaz bir kız babasını ve kocasını rezil eder ve ikisi tarafından da hor görülür.» demişti. Penelope görüşmenin tamamen iyi niyetle yapıldığını söylediğinde babası şayet düzelmezse refakatiz köye gidemeyeceğini bildirmiş ve tehdidini İncil’den bir parçayla belirtmişti: «Hoppa kız evlâdını seni rezil etmemesi için sıkı muhafaza altında bulundur.» Penelope müzik seviyor ve bir piyanosu olsun istiyordu ama babası bunu gereksiz buluyor ve şöyle diyordu. «Şarap ve şarkı kalbi sevindirir. Fakat her ikisinden de iyisi gerçek sevgidir.» Onun için ne kadar endişelendiğini ifade etmekten asla yorulmazdı. Şunları söylemeyi alışkanlık haline getirmişti: «Kız evlât baba için gizli bir derttir, kızını düşünmek uykularını kaçırır… Çünkü elbiseden güve, kadından kötülük çıkar.»

Annesinin ölümünü izleyen son beş yıldaki olaylar Penelope için çekilmezliğin hemen hemen hududunu teşkil ediyordu. Yirmi yaşına geldiğinde hapishanesine nihayet küçücük bir ışık düştü. Yıllarca boş kalmış olan lüks villâ, sahibesi varlıklı bir Amerikalı olan Mrs. Menteith tarafından tekrar işgal ediliyordu. Doğu İngiltere’de budalaca hayata tahammül edemeyen kocası Seylan’a yerleşmişti. Hanım, oğullarına uygun bir okul bulmak ve evin kiralanmasıyla meşgul olmak için dönüyordu. Neşeli, modern giyimli ve onun görüşüyle dünyevî olduğundan, papaz kadını mutlaka tanımak isteğinde değildi. Fakat lüks villâ kilise kasasına en büyük bağışı yaptığından, İsa Sirach’ın kitabında zenginleri gücendirmenin akılsızlık olduğunu belirten bir izahat aradı ve buldu. Bu yüzden kızına bu hayat dolu hanımla ilişkileri doğrudan doğruya yasaklamadı.

Penelope yaşantısının tekdüzeliğinden şikâyet etmekten henüz vazgeçmişti ki demode tokmağın kapıyı dövdüğünü duydu ve aşağıya indiğinde Mrs. Menteith’in eşikte durduğunu gördü. Samimi bir kaç kelime Penelope’de Mrs. Menteith’i kalben üzen galeyana sebep olmuştu. Tecrübeli bir bakışla genç kızda ne kendisinin ne de köy halkının akıllarına gelmeyecek yetenekleri keşfetmişti. Mrs. Menteith: «Şekerim», dedi, «şayet size birşeyler yapmanıza izin verselerdi harikûlâde güzel olabileceğinizi biliyor muydunuz?» Genç kız: «Ah, Mrs. Menteith, alay ediyorsunuz muhakkak» diye cevap verdi. «Hayır, gayet ciddiyim», diye açıklamaya koyuldu hanım: «Şayet babanızı kandırmayı başarırsak bunu size ispat edeceğim.» Konuyu birlikte görüştüler ve bir plân hazırladılar. O anda Mr. Colquhoun geldi ve Mrs. Menteith: «Sevgili peder bir gün kızınız olmadan yaşayıp onu bana teslim edemez misiniz? İpswich’te halledilmesi gereken bir hayli işim var ve benim için tek başıma oraya gitmek gerçekten sıkıcı olabilir. Kızınıza bana arabada eşlik etmesi için izin verirseniz gerçekten büyük bir lütufta bulunmuş olursunuz» dedi. Biraz direnişe rağmen nihayet daha fazla rica karşısında papaz gerekli izni verdi.

Büyük gün gelmişti ve Penelope heyecandan hemen hemen kendinden geçiyordu. Mrs. Menteith: «Babanız iğrenç bir herif. Ben sizi onun zulmünden kısa bir süre sonra kurtarmayı düşünmekle meşgulüm. Sizi İpswich’te orada mümkün olduğu ölçüde tepeden tırnağa güzelce giydireceğim. Nihayet siz de size yakışan şekilde saçlarınızı yaptırmalısınız. Ve sanırım sonuca siz de hayret edeceksiniz» dedi. Kuşkusuz bu doğruydu da. Penelope Mrs. Menteith’i memnun etmek için giyindikten sonra kendisini büyük bir aynada tetkik ediyor ve artan bir gurur, hayret ve sevinçle düşünüyordu: Gerçekten bu ben miyim? Yabancısı olduğu duyguların amansız hücumuna uğramıştı. Yeni umutlar ve umulmadık olanakların karşısında köle hayatını sona erdirmeye karar verdi. Fakat özgürlüğe giden yolun nasıl olacağı hâlâ çözülmemiş bir problemdi. O bunları inceden inceye düşünürken Mrs. Menteith saçlarının taranması için onu bir güzellik salonuna götürdü. Biraz beklemek zorundaydı. Birden bakışları bir evlilik dergisine takıldı. «Mrs. Menteith» dedi, «benim için o kadar çok şey yapıyorsunuz ki, sizden bir şey daha istemeye cesaret edemiyorum. Beni hiç bir insan görmeyecek olduktan sonra bu güzelleşmenin bana ne yararı olabilir?

Ayrıca yıllar geçse de hiç bir genç delikanlı yolunu şaşırıp Ouycombe Magna’ya gelmez. Evlilik dergisine bir evlenme ilânı vermeme ve benim için önemli olacak istekliyi orada kabul etmek üzere ev adresinizi benim adresim olarak vermeme müsaade eder misiniz?» Eğlenceden hoşlanmaya başlayan Mrs. Menteith razı oldu. Penelope onun da yardımı ile şu ilânı verdi :

«Eşsiz bir kazada yalnız yaşayan genç, güzel, namuslu, erdemli bir kız ilerde evlenmek üzere genç bir erkekle tanışmak istiyor. İsteklilerin bir fotoğraf göndermeleri rica olunur. Şayet hoşlanırsa genç hanım da bir fotoğraf gönderecektir. Adres Miss. P., Ouycombe Magna Villâsı. Not: Ruhani beylerin istekleri dikkate alınmıyacaktır.»

Bu ilânın müsveddesinden sonra güzellik salonunda bakımı yapılarak tüm güzellik ve görkemi ile fotoğrafı çekildi. O an için de mutlu düş sona erdi, Güzel eşyaları tekrar çıkartıp saçlarını eskisi gibi alnından geriye doğru sımsıkı taramak zorundaydı. Fakat Mrs. Menteith güzel giysileri evine götürmek üzere aldı ve bunları isteklerini karşılamak üzere tekrar giyebileceğine dair söz verdi.

Eve döndüğünde yorgun göründü ve babasına avukat ve emlâk komisyoncularının bekleme salonlarında oturmanın ne kadar can sıkıcı birşey olduğunu anlattı. Babası: «Peneolpe,» dedi, «sen Mrs. Menteith’e bir lûtufta bulundun. Erdemli insanlar iyilik yaparken sıkılmazlar.» Bu izahatı lâyık olduğu biçimde ses çıkarmadan dinledi ve ilânına gelecek cevapları büyük bir sabırla beklemeye karar verdi.

Penelope’nin ilânına çok sayıda değişik özlü mektuplar geldi. Bazıları çok ciddiydi, bazıları alaycı; bir kaçında zengin oldukları ya da yakın zamanda zenginleşecek kadar kendilerini akıllı buldukları anlamı çıkıyor; bazıları da iyi kalpliliklerini; diğerleri amir tabiatlarını ifade ediyorlardı. Penelope fırsat buldukça mektuplarım almak için lüks villâya gidiyordu. Bununla birlikte cevaplardan sadece bir tanesini kendisi için çok vaadkâr bulmuştu :

«Sevgili Miss P.»

«İlânınız beni şaşırttı ve ilgilendirdi. Ne kadar az kadın kendini çok güzel diye tanımlamak cesaretini gösterir ve ne kadar az bir kısmı erdemli olduğunu iddia edebilir? Ruhanilere karşı duyduğunuz nefreti boşuna bağdaştırmaya çalışıyorum, ama bundan genç bir hanımın ifade ettiği gibi kusursuz, erdemli olmadığınız umuduna kapılıyorum. Meraktan çatlıyorum ve şayet bu merakımı tatmin etme fırsatını bana verirseniz dünyanın en mutlu insanı olurum.»

Hürmetkârınız Philipp Arlington.

Not; Fotoğrafımı da ekliyorum.»

Bu mektup onu çok ilgilendirmişti. Mektubu yazanın kendi meziyetleri karşısında susmasından onların izah edilmeyecek kadar çok olduklarına inanmıştı. Fotoğraftan canlı, kibar ve şakacı olduğu görülüyordu. Herkese gösterdiği, fotoğrafını gönderdiği, cevap verdiği ve Mrs. Menteith’in evinde bir öğle yemeği yemeyi teklif ettiği biricik taliplisiydi bu. O da teklifi kabul etti. Ve nihayet beklenen gün geldi.

Villâdaki yemekte Mrs. Menteith’in varlığı, Penelope’nin saygıdeğer oluşu ve toplum içindeki durumu, hakkında önemli etki yaratmakta yararlı olmuştu. Yemekten sonra birbirlerini daha yakından tanımaları için onları yalnız bıraktılar. Philipp önce Penelope’nin ilânındaki güzellikle ilgili kısma temas ederek bunun gerçek olduğunu açıkladı ve böyle bir çareye başvurmakla çabucak bir koca bulabileceğini memnunlukla anlattı. Bunun açıklanması Penelope’nın ailevî durumunu ve nihayet dinsel düşüncelerini anlatmasına vesile oldu. Her geçen dakika ilgisini sempatik buluyor ve onun karısı olmanın, babasının kızı olmakla çelişkili bir durum yaratacağı anlaşılıyordu.

İki saatlik bir sohbetten sonra ona âşık olmuş ve onun da kendisine kayıtsız olmadığı hükmüne varmıştı. Daha sonra kendisini huzursuz yapan bir problemi açıkladı. «Ben henüz yirmi yaşımdayım. Sadece babamın izniyle evlenebilirim. Fakat dindar olmayan biriyle evlenmeme asla müsaade etmez. Sizi ona takdim ettiğimde onu inandıracak şekilde papaz rolü yapabilir misiniz?» Bu sorunun hemen arkasında gözlerinde Penelope’nin tanımadığı bir ışık parladı, fakat o sükunetle cevap verdi: «Evet, yapabilirim.» Onda bir ortak yan bulmak Penelope’yi hayran bırakmıştı ve kendisini her zamankinden daha fazla onunla birleşmiş hissediyordu. Babasına ondan evinde tesadüfen tanıştığı Mrs. Menteith’in bir arkadaşı olarak söz etti. Allah rızası için böylesine ağır işte çalışan bir yardımcıyı kaybedeceği düşüncesi kolayca anlaşılacağı gibi babasını müthiş öfkelendirmişti. Fakat Mrs. Menteith, Penelope’nin durumunu kuvvetlendirdi ve genç erkeğin dindarlığını, piskopos hamilerine müteşekkir olduğu istikbal görüşlerini parlak kelimelerle anlattı. Nihayet ihtiyar adam bu örnek insanı görmek ve şayet sınavdan memnun kalırsa nişan tarihini görüşmek üzere çağrılmasına razı oldu. Penelope bin bir korku içindeydi, çünkü sevgili Philipp’i bir hata yapabilir ve babasına hilekârlığı meydana çıkarma fırsatı verebilirdi. Fakat her şey tereyağından kıl çeker gibi kolay oldu. Genç adam ikinci papazı olduğu cemaatten bahsediyor; âmirlerini anlatıyor, papazlık makamının şimdiki sahibi doksan yaşında olduğundan dinsel törenleri üzerine aldığını belirtiyor ve hayatını adamayı umduğu kutsal eserin anlamını heyecanlı bir İlâhiyle bitiriyordu. Penelope belli etmeden derin bir nefes aldı, fakat genç erkek İsa Sirach’ın kitabını zikretmeye başladığında Philipp’in bir daha silinmeyecek şekilde babasının saygısını kazandığını memnunlukla anladı.

Bütün güçlükler ortadan kalktıktan bir hafta sonra düğün yapıldı. Penelope’nin köy hayatının yeterince tadını çıkardığını, sohbet etmek istediğinde neşeli insanlar arasında olup keyifli dakikalar geçirmek isteğinde olduğunu belirtmesi üzerine balaylarını Paris’te geçirdiler. Balayı günleri onun için bir hayal gibi geçiverdi. Kocası hâlâ cazipti ve senelerce frenlemek zorunda kaldığı delice fikirlerine karşı gelmiyordu. Sadece küçük bir bulut mutluluğunu gölgeliyordu. Masraf bakımından cimri davranıyor ve maddî nedenlerden ötürü Somerset’deki Poppleton köyünde yaşamak mecburiyetinde olduğunu anlatıyordu. Fakat onun anlattıklarından Sir Rostrevor ve Lady Kenyon’un oturdukları komşu sarayda görevli olduğu anlamını çıkarıyordu. Zaman zaman onun kendi durumunu açığa vurmadığına hayret ediyordu, fakat balayı öylesine mutluluk ve neşeyle doluydu ki, bunun üzerinde kafasını yormaya cesaret bile edemiyordu. Belli bir pazar gecesi yine Poppleton’da olmak zorunda bulunduğunu açıkladı. Gece geç vakit yaşadığı Rye House’a geldiler. Hava kararmıştı ve Penelope yatıp uyumaktan başka istek duymayacak kadar yorgundu. Kocası onu merdivenlerden çıkardı ve Penelope yatar yatmaz uyudu.

Ertesi sabah kilise çanının sesiyle uyandı ve kocasını cübbe giyerken gördü. Gözleri açılmıştı. «Neden bunu giyiyorsun anlamıyorum?» diye bağırdı. Kocası gülümseyerek: «Evet sevgilim, sana küçük bir itirafta bulunmamın zamanı geldi. İlânını okuduğumda önce meraklandım ve karşılaşmayı teklif ettim. Fakat seni görür görmez sevdim. Ve bu duygu villâya geldikten sonra daha da derinleşti. Seni kazanmaya karar vermiştim. Bu, doğrulukla mümkün görülmediğinden hileye başvurdum. Buranın papazı olduğumu senden daha fazla gizleyemem. Seni çok çirkin bir şekilde aldattığım doğrudur. Biricik özürüm büyük aşkımdır ki, başka şekilde seni elde edemezdim» dedi.

Penelope, bu kelimelerden sonra yataktan çıktı ve bağırmaya başladı: «Seni asla affetmeyeceğim, asla, asla! Cezanı çekmelisin. Zavallı bir kızı alçakça aldattığın için pişman olacaksın. Senin bana yaptığın gibi ben de seni ruhani meslektaşlarına alay konusu yapacağım.»

Bu arada kocası da giyinmişti. Penelope onu odadan çıkardı ve bütün bir gün öfkeyle başbaşa kaldı. Akşam yemeğine kadar kocası ne göründü ne de haberi geldi; gece elinde bir çay tepsisiyle göründü ve şöyle konuştu: «Şayet beni cezalandırmak istiyorsan hayatta kalmalısın, hayatta kalmak için de bir şeyler yemelisin. Onun için çay tepsisini buraya bırakıyorum, fakat benimle konuşmak zorunda değilsin. Tepsiyi buraya koyup tekrar gideceğim. Afiyet olsun!»

Önceleri azametli davranmak istiyordu, fakat ne kahvaltı etmiş, ne öğle yemeği yemiş ne de çay içmişti. Nihayet açlık galip geldi ve çay tepsisinde bulunanları tamamen yedi. Bununla beraber intikam plânından vaz geçmemişti.

Akşam yemeği ile tekrar canlanarak gecenin yarısını gelecek günler için geçici bir anlaşmayı saptayan vakarlı bir mektup yazmakla geçirdi. Büyük gayret sarfederek çeşitli fikirler ortaya attı. Nihayet rahatlamıştı. Kısaca şöyle yazmıştı :

Beyefendi,

Alçakça tutumunuzdan dolayı sizinle bir daha asla konuşmayacağımı şüphesiz tahmin edersiniz. Bana yaptığınızı dünyaya duyurmayacağım, zira bu kendi akılsızlığımı açığa çıkarmak olur, bununla birlikte herkese sizi sevmediğimi, sizin aldatıcı ve kör olduğunuzu hatırlatacağım. İtibarınız üzerinde etkisiz olmayacağından skandal yaratmaktan zevk duyacağım. Şayet bununla tüm ruhanileri gözden düşürürsem bu beni daha çok sevindirecek.

Hayatta tek hedefim sadece sizin beni alçalttığınız gibi benim de sizi mahcup etmem olacak.

Gelecekte sadece ismen tanıyacağınız karınız Penelope.»

Mektubu dışarıya bıraktığı çay tepsisinin üzerine koydu. Ertesi sabah üzerinde yalnız kahvaltı olmayan mektuplu bir çay tepsisi kapının önünde duruyordu. Önce onu küçük küçük yırtıp pencereden atması gerektiğine inanıyordu. Fakat daha sonra onun böyle durumlarda olduğu gibi utanç ve endişeyle dolu olduğunu, özür dilediğini ümit etmek galip geldi. Zarfı yırttı ve okumaya başladı :

«Bravo sevgili Penelope! Mektubun bir şaheser, eşi olmayan değerli bir suçlama. Şayet bana akıl danışsaydın daha iyi bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Fakat intikamla ilgili noktada beklemek zorundayız. Senin sandığın gibi etkilemeyebilir de.

Daimi ruhani hürmetkârın Philipp.

 Not: Garden • Party’i unutma!»

Balayında Philipp’in anlatmış olduğu sözkonusu garden party bugün Lord Rostrevor ve Lady Kenyon’un daveti üzerine Elizabeth stilindeki Mendip Palas’ta yapılacaktı ve daha çok genç kadının çevre sosyetesine tanıtılması için düşünülmüştü. Bir süre gidip gitmemesi hakkında tereddüte düştü, çünkü kocasının notu Penelope’yi çelişkiye düşürüyordu. Kendi kendine karar verdikten sonra partinin intikam savaşını sürdürmesi için fırsat olacağını anladı. Böylece binbir özenle giyindi. Öfkeyle parlayan gözleri her zamankinden daha karşı konulmazdı. Hedefin çıkarı gereği kocasıyla arasındaki anlaşmazlığı belli etmemeye karar verdi ve birlikte kurallara uygun bir şekilde ortaya çıktılar. Öylesine şaşırtıcı bir güzelliğe sahipti ki erkekler onun görünmesiyle etraftakilerini unuttular. Fakat o kendisiyle tanışmak isteyen asil beylere dikkat etmeyerek gayet sade ve vakarlı davranıyordu. Nihayet bütün dikkatini Vikar üzerinde topladı. Vikar, yani Mr. Reverdy henüz gençti ve Penelope onun tutkusunun köyün arkeolojik durumu olduğunu bir kaç dakika sonra keşfetti. Vikar yakınlarda dev mezar olduğunu -mutlaka prehistorik değerinden olmalı-, fakat merakıyla baş başa kaldığını, kimseyi bu hâzineleri kaldırmak için harekete geçiremeyeceğini ciddiyetle anlatıyordu. Gözlerini açarak hayretle: «Rezalet, Mr. Reverdy!» dedi. Etkisi altında kalan Vikar Papazı hayat arkadaşından dolayı tebrik etti.

Vikar, ertesi gün arabayla Peppleton’dan onbeş kilometre uzaktaki ilginç arkeoloji kalıntılarını seyretmeye gitmek için Penelope’yi elde etti. Herkes izahatlarda bulunan Vikar’la, onu dikkatle dinleyen Penelope’nin köyden arabayla geçtiklerini gördü. Tabii bu, kimsenin gözünden kaçmadı. Özellikle dedikodu yapmayı görev edinmiş olan Mrs. Ouigley adında yaşlı bir hanımın Mrs. Ouigley’in aziz Mr. Arlington’a vermeyi düşündüğü bir kızı vardı ve sözü geçen bakireye önem vermemekle pek akıllıca davranmadığını söylemeye başladı. Vikar Penelope’yle önünden geçerken «Vay!» diye bağırdı. Bunu duyan herkes ne anlama geldiğini biliyordu. Ertesi gün Vikar’ın, papazın cemaat işleriyle görevli olduğu, evde bulunmadığı herkesçe bilinen bir saatte kolunun altında Somerset’in Arkeoloji’si adlı bir kitapla Rye House’a yürüdüğü görüldü. Vikar’ın kitabı teslim etmek için gerektiğinden fazla kaldığı tesbit edildi. Bundan başka Mrs. Ouigley’in -onun sayesinde bütün köye- arka merdivendeki konuşması ile, genç evlilerin ayrı odalarda yattığı açıklanıyordu.

Mrs. Ouigley’in işgüzarlığını bilmeyen zavallı Vikar, papazın eşinin ne kadar güzel, akıllı ve erdemli olduğunu anlatıyordu. Her kelimeyle hem kendisine hem de Penelope’ye isnat edilen suç, yükünü ağırlaştırıyordu. Sonunda Mrs. Ouigley daha fazla dayanamıyarak sevgili Vikar’ın selâmeti için kilise cemaat başkanı Mr. Glasshouse’a yazmanın görevi olduğunu belirterek papazın başka yere nakledilmesini tavsiye etti. Mrs. Ouigley’i tanıyan Mr. Glasshouse durumu feci olarak kabul etmeye niyetli değildi ve Vikar’a isabetli bir konuşmanın kâfi geleceğine inanıyordu. Kendisine Mrs. Arlington’la görüşmenin dünyanın en temiz şeyi olduğunu temin eden Vikar’ı ziyaret etti. Bununla birlikte Penelope’nin suçsuzluğunu başkanın uygun gördüğünden daha hararetli övmüştü. Bu yüzden Mr. Glasshouse hanımla bizzat görüşmeye karar verdi. Çay saatinde Aye House’a gelerek arkeoloji ile Vikar hakkında biraz abartmalı konuşan Penelope tarafından karşılandı. Gerçi Penelope, Mr. Glasshouse’un Mrs. Ouigley’in kendisine bildirdiğini söylediği dedikodu yaratacak fısıltıları incelikle söylemesine rağmen inkâr etmişti, ama bunu öyle bir ifadeyle söylemişti ki, başkanın Vikar’ın düşüncesizce hareket ettiğine kanaat getirdiğini itiraf etmek gerekirdi. O anda Mr. Glasshouse arkeolojinin onun zevkine göre ölü geçmişle çok fazla ilgilendiğini, Vikar’ın yerinde olsa canlı hayatı mezar taşlarına tercih edeceğini itiraf etti.

Penelope, «Alı Mr. Glasshouse ne kadar haklısınız» dedi, «size tamamen hak veriyorum. Sayın başkan lütfen bana hayatın hangi yönüyle ilgilendiğinizi anlatınız.»

«Ender kuşlarla» diye cevap verdi kilise cemaat başkanı. «Özellikle sadece emircik kuşlarının değil sabırlı gözlemcilerin sarıkanatlarla taltif edildiği Sedgemoor Bataklığı’nı ziyaret eden kuşlarla,»

Ellerini birbirine vurarak hayranlıkla başkana baktı ve Norfolk Bataklığı yakınında yaşadığını, keşif denemelerinde bulunmasına rağmen şimdiye dek sarı kanat görmediğini, bunun en büyük isteği olduğunu anlattı. Başkanın işini, ruhanî idareye karşı olan görevini unutarak Penelope’yi bu ürkek kuşun en severek sığındığı yer olan ıssız bir mevkide beraberce gözetlemeye davet ettiği acı olmakla beraber bir gerçekti. Penelope «Ah Başkan bey Mrs. Ouigley ne der buna?» diye sordu.

Başkan, kendini mümkün olduğu kadar hayat adamı gibi göstermeye çalışarak bir el hareketiyle yaşlı kadını değersizleştirdi. Başkan ikinci fincan çayı içmeye karar vermeden önce Penelope onun zorlamalarına dayanamıyarak ilk güzel günde küçük bir sefere katılmaya razı oldu. Ve gitti de. Fakat yer ne kadar ıssız olursa olsun Mrs. Ouigley’in ajanları görevlerini yapıyorlardı. Kaşla göz arasında gerekenden fazlasını öğrenmişti bile. Kilisenin anlayış göstermediğini sanarak Lady Kenyon’dan nezaket çerçevesinde yardım istedi ve aldığı haberlere göre başkanın dikkatini sadece kuşlara vermediğini açıkladı. «Daha fazla konuşmak istemiyorum» diyerek ilâve etti, «çünkü hepsi de birbirine çok yakın şeyler. Sayın Lady, erdem yolunda olan bükülmez ve muhterem rahiplerimizi bile cezbeden bu kızı defedemez misiniz?» Lady Kenyon ne yapılması gerektiğini düşüneceği cevabını verdi. Mrs. Ouigley’i tanıdığından Penelope’yi ziyaret ederek etrafta dolaşan konuşmaların kendisiyle ne ilgisi olduğunu sormayı uygun buldu.

Biraz sevimlilik ve güler yüzlülükle Penelope’den bütün hikâyeyi öğrendi. Lady Kenyon durumu feci bulacağına, gülmeye başladı. «Sevgili çocuğum, siz işi kolaylaştırıyorsunuz. Bu örümceklenmiş ihtiyar adamların size karşı durmasını mı bekliyordunuz? Hayır, hayır onların gözleri size rastlamadan önce hayatlarında asla güzel bir kadın görmemişlerdir…» «Siz hariç» diye atıldı Penelope. Fakat Lady Kenvon bu itirazı duymadı ve devam etti: «Hayır sevgilim, şayet intikamınız bir şeye yarayacaksa hazırlığınızı değerlendirecek biri üzerinde denemelisiniz. Ruhanilerini doğru yoldan ayırdığınız Glastonbury piskoposu bu duruma uygundur. Onda kendinize uygun bir eş bulursanız hiç şaşmam. Sizler için bir turnuva hazırlayacağım ve piskoposa hayran olmama rağmen tamamen tarafsız bir hakem olacağım. Ayrıca girişken ruhlu olmanıza sevindim.» 

Glastonbury Piskoposu dinsel meslekte büyük kariyer yapacak kadar çok bilgili, bazı kimselerin akılsız diye tanımlayacağı kadar dikkati çekmeyen bir adamdı. Ona geçek bir skandal mal edilememesine! rağmen, güzel hanımların bulunduğu topluluğa değer verdiği ve onlarla sohbet ederken beklenilen ciddiyeti muhafaza etmediği herkesçe biliniyordu. Onunla çok iyi dost olan Lady Kenyon, Penelope ve felâketi hakkında bildiği her şeyi anlattı. «Kız aslında kötü değil fakat çok öfkeli», dedi, «bunun bir nedeni olduğunu da itiraf etmeli. Eleştirmeyi beceremediğimden ve hikâyesi de beni çok eğlendirdiğinden onu etkileyemedim. Fakat sayın piskopos, sizin benim yapamadığımı yapacağınıza eminim. Şayet razı olursanız onu size göndereceğim ve sonrasını göreceğiz.»

Piskopos buna razı oldu ve Penelope onunla görüşmek üzere Mendip Palas’a uygun bir şekilde davet edildi. Yeni deneyimleri, kendine olan güveni kuvvetlendirmişti ve piskoposu parmağında oynatacağına hiç kuşkusu yoktu. Penelope hikâyesini anlatıyordu. Fakat o en dramatik yerlerde gülümsediğinden itidalini kaybediyordu. Nihayet Vikar ya da başkanın karşı koyamayacağı şekilde baygın baygın baktığında piskoposun gözlerini oynatması Penelope’yi korkuttu. Bunun üzerine tavrım değiştirerek, sade ve samimi davrandı. Piskopos onun öfke ve hırsına rağmen Philipp’ini hâlâ sevdiğini fakat gururun bunu itiraf etmeye engel olduğunu söyletmeye çalışıyordu. Ona iyi davranan fakat ciddiye almayan Piskopos:

«Sevgili yavrum» diye söze başladı, «aksi tutumunuzun size sükûnet temin etmeyeceğine inanıyorum. Yeryüzünde size âşık olabilecek bir sürü akılsız adam dolaşmaktadır, fakat siz akılsız bir adamı sevemezsiniz. Ve sadece akılsız bir adam sizin hâlâ kocanızı sevdiğinizi fark edemez. Pek tabii size affedilmeyecek bir oyun oynamış, size hiç bir şey olmamış gibi davranmanızı öğütleyemem. Şayet başka şekilde mutlu olmak istiyorsanız budala papazların başını döndürmekten daha iyi bir yol bulmanız gerektiğine inanıyorum. Bunun ne olacağı sizin kararınıza kalmıştır, fakat bu her halükârda sonuçsuz intikamınızdan daha olumlu ve rahatlatıcı olmalıdır.»

Yavaşça elini okşadı ve sözlerine şöyle son verdi: «Sevgili yavrum, önce bunları bir kez düşünün ve kararınızı bana da bildirin.»

Penelope, biraz üzgün eve gitti ve haklı öfkenin bile zamanla hoşa gitmeyen bir tad verdiğini ilk kez anladı. Şayet hayatını değiştirmek istiyorsa karar vermek zorundaydı. Asla vaz geçmek istemiyordu. Bir köy papazının itaatkâr karısı olmaktansa babasının evine dönmeye razıydı. Bu yüzden geçimini sağlamak için bir imkân bulmalıydı.

Uzun bir mektupla Mrs. Menteith’e düğünden piskoposun ihtarına kadar olup bitenlerin hepsini anlattı.

Sonunda: «Sizden o kadar iyilik gördüm ki, daha fazlasını istemeye cesaret edemiyorum. Fakat belki de ayakta kalmama yardım edebilirsiniz. Bana bir iyilikte bulunup bunları konuşmak için Londra’da benimle buluşabilir misiniz?» diye ekledi. Londra’da buluştular ve neticede Mrs. Menteith terzisini Penelope’yi manken olarak alması için harekete geçirdi. Londra’ya yerleştiğinde kocası ile olan bütün ilgisini kesmişti.

Poppleton halkı onu tamamen unutmuştu. Mrs. Ouigley ve hiç söz etmemesine rağmen kocasından başka kimse onun yokluğunu hissetmiyordu. GüzelIiği terziyi etkiledi ve yavaş yavaş moda desinatörlüğüne yeteneği olduğu ortaya çıktı. Çabucak kariyer yapıp üç yıl sonra da hatırı sayılır bir servet sahibi oldu. Babasından hasta olduğunu ve öleceğini belirten bir mektup aldığında firmaya ortak olmak üzereydi.

Babası mektubunda: «Hem bana hem de muhterem eşine karşı çok kötü davrandın» diye yazıyordu. «Ölmeden önce sükûnet bulmak istiyorum. Şayet kısa zaman için de olsa eski evine dönersen memnun olurum.

En derin sevgilerimle baban»

Kalbi sızlıyarak Liverpool Street Garı’na gitti. Kendine yer ararken ruhani kıyafet giymemiş olan kocasını gördü, mümkün müydü bu? Çok varlıklı görünüyordu ve birinci mevkie binmek üzereydi. Bir an birbirlerine baktılar. Nihayet kadın «Philipp!» diye bağırdı ve aynı anda da kocası «Penelope, daha güzelleşmişsin sevgilim» diye karşılık verdi.

Penelope: «Philipp anlaşmazlığımızı yaratan cübbeyi ne yaptın?» diye sordu.

«Güve yedi,» dedi. «Mucit olarak yetenekli olduğumu anladım ve kiliseye elveda dedim. Gelirim hayli yüksek ve İlmî bir aletin yeni patenti için bir kaç fabrikayı dolaşmak amacıyla Cambridge’deyim. Sen nasılsın? Hiç de yoksul ve zavallı görünmüyorsun!»

«Hayır, ben de ilerledim.» Kocasına başarılı kariyerini anlattı.

«Senin ne kadar akıllı olduğunu biliyordum» diye cevap verdi kocası.

«Ben de seni daima bir hilekâr olarak gördüm, fakat şimdiden sonra benim için fark etmez» diye Penelope bir açıklama yaptı. Trenin basamağında birbirlerine sarıldılar. Kondüktör, «binelim beyler» diye bağırdı.

Ve şayet ölmedilerse bugün de yaşıyorlardır.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, Hikayeler, trc: Hârika Aktel. Tel Yay. 1972, İstanbul, sh.34-50

 

 

DENEMELER / BERTRAND RUSSELL


 çev. Türkan Araz 

 

HAYATIMIN KÜÇÜK BİR ÖZETLEMESİ

1914 öncesi dünyasını anımsayamayacak kadar genç olanlar benim yaşımda bir kimse için çocukluk anılarıyla bugünün dünyası arasında ne denli geniş bir uçurum bulunduğunu anlayamazlar. Ben bugün kendimi yepyeni bir dünyaya alıştırmaya çalışıyorum. Eriyip yok olan imparatorluklar, komünizm, atom bombası, Asya’lı devletlerin-varlığını duyurması aristokrasinin çöküşü bu yenidünyanın yeni gerçekleri. Bu garip ve güvensiz ortamda kimse yarını göreceğinden emin değil, koca devletler haritadan silinip gidiyor. Benim gibi gençliği boyunca yıkılmaz bildiği birtakım değerlere sırtını vermiş olanlar için bu gerçekler korkulu bir düşten farksız. Ben çocukken herkesçe sarsılmaz bilinen kuramlardan, değişmez sanılan yaşayış tarzından bugün yalnızca birkaç iz kalmıştır.

Geleneklerle yoğrulmuş bir ortamda büyüdüm diyebilirim. Annemle babam ben çok küçükken ölmüşler bu yüzden onları hatırlamıyorum. Beni büyükannemle, büyükbabam yetiştirdiler. Büyükbabam Fransa ihtilali yıllarında doğmuştu. Napolyon’un İmparatorluğu sırasında İngiliz Parlamentosunda üyeyiydi. Fox (Charles Fox 18. ci yüzyıl sonlarında İngiliz Whig Partisinin (şimdiki adıyla liberal Parti) başkanıydı. çev.) taraflısı bir Whig olduğu için İngiltere’nin Fransa ihtilali ve Napolyon’a karşı olan düşmanca tutumunu aşın ve yersiz buluyordu. Sonraları Elbe’de sürgüne yollanan İmparatoru görmeye bile gitmişti. İngiltere’ye demokrasi yolunu açan Reform kanunu tasarısını 1832 de meclise getiren de oydu. Meksika savaşı ve 1848 ihtilalleri sırasında başbakanlık yapmıştı. 1688 ihtilâlinin temel öğelerinden biri olan aristokratik; liberalizm bütün Russell’lar gibi büyükbabamın da inandığı bir ilke idi. İçinde büyüdüğüm çevrenin etkisiyle Kuramsal Cumhuriyetçiliği benimsemiştim. Buna göre Kral halk tarafından görevlendirilmiş olduğunu, kendisinden bekleneni veremezse görevinden alınabileceğini hiçbir zaman aklından çıkarmamalıydı. Ancak bu koşullar altında bir Kral’a hoşgörürlükle bakılabilirdi. Önemli kişilere karşı gerektiği kadar saygılı davranmayan büyükbabam bu görüşü Kraliçe Victoria’ya da açıklamaya çalışmış, Kraliçe bundan pek hoşlanmamıştı. Ama yine de büyükbabama Richmond Park’ta benim gençliğimi geçirdiğim evi vermişti.

Birtakım siyasal ilkeler ve umutlar edinmiştim. İlkelerimi az çok koruyabildiysem de umutlarımı zamanla bir yana itmek zorunda kaldım. Bütün dünyada düzenli bir ilerleme olmalıydı. İhtilallerin bir sonu gelmeliydi artık; savaş ta ortadan kalkmalıydı. Daha Parlamento nedir bilmeyen geri kalmış ülkelerde parlamenter yönetim kurulmalıydı. Babaannem Rus Büyükelçisiyle yaptığı bir konuşmayı hatırladıkça gülerdi hep; kendisi Büyükelçiye «Belki» demişti, «bir gün sizin de Rusya’da bir Parlamentonuz olacak.» Büyükelçi buna, «Tanrı korusun hanımefendi!» diye karşılık vermişti. Bugün bir Rus elçisi o söze yine aynı karşılığı verir sanırım. yalnız cümlesinin başına başka bir sözcük koyarak. O günlerin umutları şimdi biraz saçma geliyor bana. Demokrasinin gerekliliğine inanmıştım. Halkın hep sağgörü sahibi, olgun aristokratların öğütlerine uyacağını, davranışlarını buna göre ayarlayacağını düşünüyordum. Sömürgecilik rejimine artık bir son verilmeliydi. İngiltere elbet bir gün Asya ve Afrika’daki sömürgelerinden kendi isteğiyle el çekecek, tabii bu arada egemenliklerine kavuşan bu ülkelerin halkı aşağı yukarı eşit sayıda Whig ve Tory’lerden [İngiltere’de Muhafazakar Partinin eski adı. (çev)]kurulu bir «çift meclis» sisteminin devlet yönetiminde ne denli yararlı olduğunu anlamış olacaklardı. En büyük siyasal önyargılarımı edindiğim sıralarda büsbütün kızışmış olan Disraeli-Gladstone (Disraeli muhafazakâr Gladstone Liberal Parti ileri gelenlerindendi.) tartışmalarının benzerleri böylece o tropik ülkelerde de yer alacaktı. İngiliz gücünün sarsılabileceği düşüncesi kimsenin akimın ucundan bile geçmezdi. Britanya denizin dalgalarına değin hükmederdi; gerçek buydu apaçık. Gerçi ortada Bismark denen bir serseri vardı (bana böyle tanıtmışlarda Bismark’ı) ama Goethe ve Schiller’in uygarlaştırıcı etkisi Almanların bu yabani köylü tarafından yanlış yollara sürüklenmesine engel olacaktı elbet. Pek uzak sayılmayacak bir geçmişte kanlı olaylara sahne olmuştu dünya.. Bunu ister istemez kabul etmeliydik. Gerçi Fransızlar ihtilâl olaylarını gericilerin fazlaca büyüttüğünü öne sürüyorlardı ama o’ sıralarda gereksiz birtakım aşırılıklara kapıldıktan da bir gerçekti. Cromwell’in de kralın başını kestirmekle belki biraz ileri gittiği söylenebilirdi-o kadar. Genellikle krallara karşı olan bu tutumlar iyi ve hoş karşalanmalıydı tabii işe örneğin Becket gibi din adamları karışmadıkça o zaman insan ister istemez kraldan yana oluveriyordu.

Evimizin genel havasına tam bir pûriten dindarlığı [Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth'in İngiliz Kilisesi'nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini "saflığı" aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir.] ve ağırbaşlılığı hakimdi. Her sabahın 8 i dua saatiydi., bütün aile bir araya gelip dua ederdik. Evde sekiz hizmetçimiz olduğu halde pişen yemekler son derece basitti. Üstelik bu kadarı bile çocuklar için çok sayılırdı. Örneğin yemekte hem elma tatlısı hem sütlaç varsa ben yalnız sütlaç yiyebilirdim. Yılın her mevsiminde soğuk duş alır her sabah daha şömine yanmandan yarım saat kadar piyano çalışırdım. Büyükannem akşam olmadan koltuğuna oturup şöyle bir dinlenmeyi aklından bile geçirmezdi. Alkollü içkilerle tütüne hiçbir zaman iyi gözle bakılmazdı evimizde; ama geleneğe uymak kaygısıyla konuklara biraz şarap ikram edilirdi. Sağlık, mutluluk ve düşünsel özgürlük pahasına da olsa yalnızca erdem’e değer verilirdi bu çevrede.

Ben bu baskıya önce düşünsel özgürlük yönünden başkaldırdım. Yapayalnız, çekingen, ukala bir gençtim o zamanlar. Çocukken kendi yaşıtlarımla bir arada oynayıp eylenmenin ne olduğunu pek bilmezdim-bu yüzden böyle şeylere karşı bir özlem yoktu içimde. Ama matematiği severdim. Ailem bu sevgiyi hoş karşılamazdı hiç, çünkü matematiğin törel bir konusu yoktu. Ailemin dinsel düşüncelerine katılmıyordum, yaşım ilerledikçe onların hiç de iyi gözle bakmadıkları felsefe’ye karşı daha bir ilgi uyanmaya başladı içimde. Felsefe konusu ne zaman ortaya atılsa hemen alaya alırlardı beni-hem de hep aynı sözlerle: «Akıl nedir?

 Hiçbir şey; madde nedir?

 Boş ver.» Elli altmış kez tekrarlandıktan sonra artık bu şaka da güldürmez olmuştu beni.      ,

Onsekiz yaşında Cambridge’e gittiğim zaman birden kendimi bana doğal gelen bir dille konuşan insanlar arasında bulmuştum. Bu beni çok sevindirmişti. Onlara düşüncelerimi açıkladığım zaman bana ne deli gözüyle bakıyorlar, ne de bir suç işlemişim gibi benden yüz çeviriyorlardı. Zararlı bir törel kaygının düşünsel canlılığı söndürdüğü dar görüşlü bir çevrede geçirmiştim çocukluğumu. Şimdi kendimi aklın ve mantıklı düşüncenin değerlendirildiği bir ortamda bulmak bana sınırsız bir kıvanç veriyordu. Normal bir eğitim ve öğrenim görmemiş olanların genellikle toplum hayatına uymakta güçlük çektikleri söylenir. Oysa ben böyle bir güçlükle karşılaşmadım. Cambridge’de kendimi uzun zaman özlemini duyduğum tam bana göre bir çevre içinde bulmuştum. Daha ilk yılda bir yaşam boyu sürecek arkadaşlıklar kurdum, çocukluk yıllarımın o dayanılmaz yalnızlığını duymadım içimde bir daha. Cambridge’deki ilk üç yılımı matematiğe verdim, dördüncü yıl felsefe çalıştım. Gerçi orada öğrendiğim felsefe sistemlerinin hiçbirini sonraları beğenmez olmuştum ama felsefe öğrenimi zevkli bir şeydi, çözümlemek istediğim birtakım ilginç sorunlar uyandırıyordu kafamda. Özellikle matematiğin temelleri konusundaki sorunlar ilgimi çekiyordu. Doğru, kesin bir bilginin varlığına inanmak istiyor, bunu da matematikte bulacağımı umuyordum. Ama bir yandan da öğretmenlerimin gösterdiği matematik tanıtlarının çürük olduğunu anlamıştım. Gelecekte daha sağlam tanıtların bulunacağına inancım vardı. Sonraları matematik çalışmalarımı derinleştirince bu gibi umutlar beslemekte az çok haklı olduğumu anladım, ama bunun için yirmi yıl beklemem gerekmişti.

Cambridge’deki öğrenimimi bitirdikten sonra felsefe ile politika arasında bir seçme yaparak hayatımı buna göre düzenlemek zorunluğuyla karşılaştım. Politika, 16. yüzyıldan bu yana Russell ailesinin tek uğraşıydı; başka bir yol seçmek atalarıma karşı yapılabilecek en büyük saygısızlık olacaktı. Polititikayı seçmekle rahat bir yaşam süreceğimi ben de biliyordum. İrlanda Bakanı olan John Morley bana bir memurluk teklif etmişti. Paris’te İngiliz Büyükelçisi olan Lord Dufferin de konsoloslukta bir iş bulmuştu. Ailem bana her yoldan baskı yapmakta devam ediyordu. Bir süre kararımı veremedim, ama sonunda felsefenin çağırışı daha ağır bastı. Bu, ilk çatışmam olması bakımından acı bir yaşantı idi benim için. Ondan sonra başımdan öyle çok çatışmalar geçti ki, birçok kimse benim bundan hoşlandığıma bile inanır oldu. Oysa ben herkesle uyuşarak dingin (sakin) bir yaşam sürdürmeyi isterdim. Ama doğruluğuna yürekten inandığım birtakım ilkeler uğruna hep savaşmak zorunda kaldım-hem de en istemediğim zamanlarda. Felsefeyi seçtikten sonra uzun bir süre her şey yolunda gitti. Felsefeyle uğraşmanın budalalık ve züppelik sayılmadığı bilimsel bir ortamda yaşıyordum. Bu dinginlik 1914 e değin sürdü.

O   yıl birinci dünya savaşı patlak verdi. Savaşın korkunç bir budalalık olduğuna inanıyor, her iki tarafın yöneticilerini sorumlu ve suçlu buluyordum. İngiltere’nin savaşa girmeyip tarafsız kalmasını istiyordum-bu da olmayınca savaşı yermeye devam ettim. Artık eski arkadaşlarımın çoğu yüz çevirmişti benden; daha kötüsü ulusal eğilimden ayrı kalmıştım. Bu durumda kendimde varolduğunu daha önce bilmediğim bir takım güçlere dayanmak zorunda kaldım. Dindar olsam Tanrının Sesi diyebileceğim bir şey beni tuttuğum yolda gitmeye zorluyordu. Ne o zaman, ne de daha sonra savaşın bütün bütün saçma ve kolayca kaçınabilecek bir şey olduğunu iddia etmedim.Ama özellikle bu Birinci Dünya Savaşı bana gereksiz görünüyordu. Oysa İkinci Dünya Savaşının gerekliliğine inanmıştım savaş hakkındaki görüşlerimi değiştirdiğimden değil, bu kez koşullar öncekinden çok başka olduğu için böyle düşünüyordum. Daha doğrusu İkinci Dünya Savaşını hazırlayan nedenler Birinci Dünya Savaşının doğal sonuçlarıydı. Rus komünizmi, İtalyan faşizmi ve Alman Nazizizmi hep Birinci Dünya Savaşından almışlardı köklerini. İkinci Dünya Savaşının, sonuncu dünya savaşı olmadığı korkusunu haklı gösteren bu karmakarışık ve dengesiz ortamda her gün biraz daha artan bir komünizm tehlikesi vardır; Almanya, Fransa ve bir zamanların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu uygarlık alanında eski parlak günlerini yitirmiştir; Asya ve Afrika’da durum son derece gergindir, her an karışıklıklar çıkabilir. Bu ortamda dünya şimdiye değin görülmemiş kanlı savaşlara sahne olabilir. İşte bu ortamı yaratan Birinci Dünya Savaşıdır. Bütün bu bozukluklar Birinci Dünya Savaşından almışlardır kaynaklarını. Şimdi, bir an için İngiltere’nin tarafsız kalıp savaşa katılmadığını düşünelim. Ne olurdu bu durumda?

 Bir kere savaş o kadar uzun sürmezdi ve Almanya’nın başarısı ile sonuçlanırdı. Amerika da savaşa katılmak zorunda kalmazdı. İngiltere eski gücünden ve zenginliğinden bir şey yitirmemiş olurdu. Almanya Nazizme sürüklenmez, Rusya’da ise belki yine bir devrim hareketi olurdu ama bu bir Komünist ihtilâli olmazdı elbet. Çünkü, öyle kısa sürecek bir savaş sonunda Rusya 1917 deki gibi korkunç bir karışıklığa düşmezdi. Gerçi bizim, tarafın savaş propagandası Almanya’daki imparatorluğu son derece sert bir rejim olarak gösteriyordu ama aslında bu rejimin yaptıkları kuru kabadayılık ve budalalıktan pek öteye gitmiş değildi. Kaiser’in Almanya’sında bir süre yaşamış, bu ülkedeki ilerici güçlerin sonunda mutlak başarıya ulaşacakları kanısına varmıştım. Kaiser’in Almanyasında İngiltere ve İskandinavya dışında kalan ülkelerin bugün hiçbirinde bulunmayan bir özgürlük vardı. O zamanlar bize bu savaşın özgürlük ve demokrasi uğruna yapıldığını, ve militarizme karşı olduğunu söylemişlerdi. Oysa, savaşın sonunda özgürlük iyice azaldı, militarizm de gittikçe yaygın bir hal aldı. Demokrasiye gelince sonunun ne ye varacağı bugüne değin belli değil. Bence İngiltere savaşa katılmayarak tarafsız kalsaydı Almanya’nın çabuk ve kolay bir başarıya ulaşmasını sağlamış olurdu. Bugün de dünyanın duru mu bu denli karışık, bu denli bozuk olmazdı. Ben buna inanıyorum. Savaş sırasındaki tutumumu bu yüzden her zaman haklı görmüşümdür. Yine Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanların «resmi ağızlar»ın gösterdiği kadar kötü bir ulus olmadığına çevremi inandırmaya çalıştığım için kendimi haksız görmüyorum, Çünkü, Versailles antlaşmasının ağır koşullarla dolu olması birçok kötü sonuçlar doğurmuştur; ve eğer Almanya’ya karşı duyulan bu aşırı ve yersiz korku olmasaydı Versailles antlaşmasının koşulları da o denli ağır olmazdı. İkinci Dünya Savaşı apayrı bir durum sayılmalıydı. Çünkü o zaman kendi budalalıklarımızın cezası olarak insanlığın geleceğini kurtarmak için Nazi Almanyası ile savaşmak zorunda kalmıştık. Eğer bugün Ruslar bütün dünyayı egemenlikleri altına almaya kalkışsalar korkarım bu kere de onlara karşı savaşmak zorunda kalacağız. Ama bütün bunlar hep 1914 ün hatalarından çıkmış sonuçlardır; eğer bu hatalardan kaçınılsaydı bu sonuçlar ortaya çıkmazdı.

Birinci dünya savaşının sonu yalnızlığımın da sonu değildi, tersine daha yoğun bir yalnızlığın başlangıcıydı benim için (birkaç yakın arkadaşımı saymazsam). Bunun da nedeni Rusya’daki yeni ihtilal hükümetini tutmayışımdı. Rus devrim hareketi patlak verince hemen herkes gibi (hatta o zamanki adı ile Petrograddaki İngiliz elçiliği gibi) ben de bunu iyi karşılamıştım. 1918 ve 19 un karmaşık olaylarını uzaktan izlemek pek kolay olmuyordu; ve ben Bolşevikler hakkında henüz olumlu ya da olumsuz bir yargıya varmış değildim. Ama 1920 de Rusya’ya gittim, Lenin ve diğer Rus ileri gelenleriyle uzun ve etraflı konuşmalar yaptım. Bu yönetim örgütünün nasıl işlediği hakkında bilgi edindim. Sonunda şu kanıya vardım ki bu rejim altında tasarlanan ve uygulanan her şey liberal tutumlu bir kimsenin isteklerine taban tabana zıt niteliktedir. Bu rejimin hiçbir iyi yanını göremiyor, insanlar için gittikçe daha da çekilmez olacağını düşünüyordum. Bolşevik rejimindeki tüm kötülüklerin bir tek kaynağı vardı: o da bağnazlığın doğal bir sonucu olan özgürlük ve demokrasi düşmanlığı idi. O günlerde radikaller Rus devriminin her ne pahasına olursa olsun desteklenmesini istiyor, gerekçe olarak da gerici çevrelerin bu devrime karşı olduklarını, devrimi yermenin onların işine yarayacağını söylüyorlardı. Önceleri ben de bu gerekçenin Rus devrimini tutmak için yeterli olduğunu düşünmüş, nasıl bir tutum izliyeceğime bir türlü karar verememiştim. Ama sonunda doğruya daha yakın bulduğum bir tutumu benimsedim. Bolşevik rejiminin kötü bir rejim olduğunu, buna yürekten inandığımı açıkça söyledim. (Bugüne değin bu görüşümü değiştirecek bir sebeple karşılaşmış değilim). Bu konuda 1914 den o yana edindiğim arkadaşların çoğu ile düşüncelerimiz ayrılıyordu; birçok kimse savaşa karşı tutumum yüzünden benden hâlâ nefret etmekteydi. Küçük bir azınlık da Bolşevikleri övmedim diye düşman olmuştu bana.

1920’de Rusya’ya gidişim hayatımda bir dönüm noktası oldu. Orada kaldığım süre boyunca gittikçe artan ve sonunda dayanılmaz bir saplantı halini alan bir korku uyanmıştı içimde. Rusya bana acımasız, ikiyüzlü gardiyanların yönettiği uçsuz bucaksız bir zindan gibi göründü. Arkadaşlarımın bu adamları özgürlük kahramanları gibi el-üstünde tutmaları, kurdukları rejimi bir cennet saymaları beni şaşkına çevirmişti. Bu muydu cennet?

Ya ben çıldırmıştım, ya da onlar. Ama savaş yıllan sırasında başkalarının etkisine kapılmayıp kendi görüşlerime dayanarak yargıya varmasını öğrenmiştim. Tarih kurallarını gözönünde tutarak Rusya’daki devrim gücünün de Fransa ihtilalinde olduğu gibi ergeç emperyalizme kayacağını düşünüyordum. Bolşevikler hakkındaki gerçek düşüncelerimi ( açıkladığım zaman eski politika arkadaşlarım ve daha sonraları bana bu konuda hak verecek olan birçok kimse beni burjuvazinin dalkavukluğunu yapmakla suçladılar, ve benden yüz çevirdiler. Öte yandan gerici çevreler neler söylediğime pek dikkat etmedikleri ve bu yüzden kendilerinden yana olduğum kanısına kapılmadıkları için benden şurada burada, hatta yazılarında «ciğeri beş para etmez bolşevik domuzu» diye söz etmeye devam ediyorlardı. Böylece her iki çevrenin de düşmanlığını kazanmıştım. Bütün bunlar benim için acı şeylerdi. Ama o sıralarda Çin’e giderek orada Avrupa’nın karışıklığından uzak bir yıl geçirmem acılarımı biraz olsun unutmama yardım etti. Ondan sonra yine bir takım çatışmalarım oldu ama bunlar savaş ve bolşevikler hakkındaki düşüncelerim yüzünden giriştiğim çatışmalara kıyasla daha düzeyde kalan, daha etkisiz şeylerdi.

1921’de Çin’den döndükten sonra bir süre aile işleriyle, çocuklarımın eğitimi ile uğraştım. Geleneksel eğitimi beğenmiyordum ama birçok okullarda uygulanan «yeni eğitim»i de bilimsel yönden oldukça yetersiz buluyordum. Bana öyle geliyordu ki (bugün de aynı düşüncedeyim) eğer bir adam gençliğinde sıkı ve özlü bir öğrenim görmemişse İngiltere’deki gibi teknik bakımdan gelişmiş uygar bir toplumda önemli bir yeri olamaz. O zamanki okullar arasında benim istediğim nitelikte bir öğretim, programı uygulayanı yoktu. Kendim bir okul açmayı düşündüm. Ama bu yönetim bilgisi gerektiren bir şeydi, bense bu konuda kendimi oldukça yetersiz buluyordum. Böylece okul kurma tasarılarım da boşa çıkmıştı. Neyse o sıralarda gittikçe düzelerek gerçekten öteki okullar arasında sivrilmiş olan bir okul bulabilmiştim. Eğitim üstüne iki kitap yazdım, ve bu konuda uzun uzadıya kafa yordum; ama tabii bir şeyi düşünmek her zaman onu yapmaktan çok daha kolaydı. Çocuklara tam özgürlük verilmesine karşıyımdır. Bence çocukların günlük yaşayışı belirli bir düzene sokulmalıdır. Ama bu düzenin uygulanmadığı günler de olmalıdır. Yetişkin bir insandan topluma kolaylıkla uyması bekleniyorsa ona daha çok küçük yaşta evrenin merkezinde kendisinin bulunmadığı ve herhangi bir durumda en önemli şeyin kendi istekleri olmadığı öğretilmelidir. Birçok ’yeni eğitimci okullarda olduğu gibi teknik yetkinliği gözetmeden yalnızca özgünlüğe (originality) değer vermek de yanlış bir tutumdur. Yeni eğitimin beğendiğim birçok yanlan var: özellikle konuşabilme özgürlüğü, hayat gerçeklerini görerek, deneyerek öğrenme özgürlüğü, ve acımasız bir davranıştan çok ağızdan kaçan basit bir küfür üstünde duran o saçma törelciliğin bir yana itilmiş olması gibi. Ama genellikle kötü bir disipline karşı olanların disiplinin kaçınılmaz gerekliliğini unutacak kadar ileri gittikleri çok görülmüştür. Oysa disiplin, özellikle öğrenim alanında son derece gerekli olan bir şeydir.

İlerleyen yaşım ve yaşantılarım eski inançlarımı belki değiştirmeli ya da onlara bir şeyler katmalıydı, ama pek öyle oldu diyemem. Yalnız özgürlüğün çok belirli sınırlan olan bir ilke olduğuna inancım gittikçe artmıştı; bu sınırların özellikle eğitim alanında çok tipik bir durum gösterdiklerini anlamıştım. İnsanların belirli bir durum karşısında nasıl davranacakları ençok alışkanlıklarına bağlıdır; iyi alışkanlıklar ise disiplinsiz elde edilemez. Çoğumuz hayatımız boyunca hiç bir şey çalmayı düşünmemişizdir; ama şimdi bize çok doğal gelen bu alışkanlığın yerleşmesinde yüzyıllar boyu süregelmiş polis disiplininin büyük payı olmuştur. Eğer çocuklara iyi ve doğru davranış yollan öğretilmezse hepsi birbirinin elindekini kapmaya çalışır ve en iyi yiyecekler en güçlülerin elinde kalır. Bugün dünyanın daha düzgün bir ortama girmesi devletlerarası anarşinin sürüp gitmesiyle değil ulusarası bir yasanın yürütülmesiyle gerçekleşebilir. Bunun başarılması için de uluslarası bir gücün desteği gerekir. Ekonomi dünyasında eski Laissez Faire (Hükümetin endüstri ve ticaret işlerine karışmaması) öğretisini hâlâ düş peşinde koşan birkaç kişiden başka tutan kalmamıştır bugün. Dünya kalabalıklaştıkça yönetim düzenini sağlamak için denetleme daha da gerekli olmaktadır. Tabii bu sevilecek bir durum değildir. Odysseus’un dünyası ilginç bir dünyadır: gemi ile bir adadan ötekine yolculuk yapmak her limanda güzel bir kadının sevgisini kazanmak iyi bir şey olsa gerek. Ama şimdi göçmen kotaları varken böyle bir yaşam sürdürmek olacak şey değildir. Tek başına olan Odysseus için oradan oraya göçmek zor değildi, ama Yüz milyon Çinli Calypso’nun adasına çıkıverseydi hayat pek de öyle kolay olmazdı sanınm. Aslında basit bir kural var bu gerçeklerin ardında. İnsanlar yalnızca kendilerini ilgilendiren konularda özgür olmalıdır, ama başkalarının hakkını yemek eğiliminde oldukları zaman özgürlüklerinin kısıtlanması gerekir. Bu kural basit gibi görünürse de bütün ayrıntıları ile uygulanması çok zordur. Bu yüzden insan özgürlüğünün sınırları bugüne değin kesinlikle belirlenmiş değildir.

Hayatım boyunca hep dünyada olup biten önemli olaylarla uğraştığım halde yine de kendimi bir soyut düşünür olarak görürüm. Çağlar boyu boş ve belirsiz birtakım varsayımların, elinde kalmış olan alanlara bilimin ve matematiğin kesin, tanımlayıcı yöntemlerini getirmeye çalıştım. Kesinliği, belirli sınırlan severim; bulanıldıktan, belirsizlikten nefret ederim. Anlayamadığım bir sebepten dolayı bu görüşlerim birçok kimsede benim duygudan yoksun soğuk bir insan olduğum kanısını uyandırmıştır. Duygulu bir insanın kendi kendini aldatarak mutlu olması, başka türlüsüne erişemediği için bir budalalar cennetinde yaşamaya boyun eğmesi gerek onlarca. Oysa ben hiç de bu düşüncede değilim. Bir şeye karşı ilgi duydum mu, onun hakkındaki bütün gerçekleri bilmek isterim-iyi de olsa, kötü de olsa. Felsefeyle ilgilenmeye başladığım zaman içimde kalmış bir özlem vardı: bir dine bağlanma, inanma isteği. Felsefede bu özlemimi giderecek bir şeyler bulmayı umuyordum. Bir süre Platon’un sonsuz ideler dünyasında avutmaya çalıştım kendimi. Ama. sonunda bütün çabalarımın boş olduğunu anladım. Bugüne değin felsefede dinsel inanç özlemlerimi karşılayacak bir şey bulamadım diyebilirim Bu bakımdan felsefe beni hayal kırıklığına uğrattı, ama felsefenin insanlığı ilgilendiren birçok sorunu aydınlattığı da yadsınamaz. Gençliğimde «görüş meselesi» diye savuşturulan birçok konu bugün kesin ve bilimsel bir nitelik kazanmıştır. Ben bundan kıvanç duyuyorum ve bu sonuca ulaşılmasında benim de bir payım olduğunu düşündükçe felsefe alanındaki çabalarımın boşa gitmediğine inanıyorum.

Ama bugün içinde yaşadığımız dünyada soyut sorunlar üstünde durmak gittikçe daha imkansız bir şey olmuştur. Günün olayları düşünürün ilgisini beklemekte, içine çekildiği o fildişi kuleyi yavaş yavaş yıkmaktadır. İnsanlığın geleceği ne olacak sorusu her gün biraz daha sanyor düşüncelerimi. Ben, Viktorya Çağının iyimser havası içinde büyüdüm. Bu yüzden o günlerden kalma bir alışkanlıkla biraz çabuk umutlanıyorum belki. Oysa bugünün dünyasında umutlanmak kolay değil; dayanıklı olmak çok ilerisini görebilmek gerek. Ama ben önümüzde karanlık günlerde olsa insanlığın sonunda aydınlığa çıkacağına inanıyorum; elbet bir gün hep birlikte beklemeyi, dayanmayı öğreneceğiz; elbet bir gün kaba kuvvetin baskısı sona erecek. İnsanlık birtakım gerçekleri görmelidir artık. Sağgörünün gelişmesini gözetmeden yalnızca uzmanlığa önem vermek bizi hiçbir yere götürmeyecektir. Bugün törel ve düşünsel nitelikler birbirinden ayrılamayacak kadar içiçe girmişlerdir. Kötü tutkular insanın gerçeği görmesini engeller. Yanlış inançlar da kötü tutkuları özürlü gösterirler. Bu dünyanın üzerine çöken karanlıktan sıyrılıp aydınlığa çıkması için hem mantıklı ve sağlam bir düşünüşe, hem de iyi duygulara ihtiyaç vardır. Ama ne yazık ki insanoğlu bu aşamalara ancak her şey elden gittikten ve en büyük yıkımlara uğradıktan sonra ulaşabiliyor. Bu görüşümde yanılmış olmayı yürekten dilerdim. Ne olurdu sağgörü daha kolay, daha acısız bir yolla elde edilebilseydi… Ama bu yeni dünyanın gereksindiği yeni anlayışa en zor yoldan da olsa ulaşacağız ergeç. İnsanlık tarihinin altın çağlan geçmişte değil gelecektedir-buna sarsılmaz bir inancım var.

NİÇİN FELSEFEYE YÖNELDİM

İnsanoğlunu düşünür olmaya sürükleyen birçok etken vardır. Bunlar arasında en saygıdeğeri dünyayı tanıma, öğrenme isteğidir. Felsefe ile bilim’in kesin olarak ayrılmadığı çağlarda bu etken ağır basıyordu. İnsanları felsefeye yönelten başka bir etken de duyularımızın aldatıcılığıdır. Bu yüzden bir takım sorular takılagelmiştir insanoğlunun aklına:

Gökkuşağı nerededir?

 Varlıklar gerçekte gün ışığında göründükleri gibi midir, yoksa ayışığında göründükleri gibi mi?

 Aynı sorunun daha yeni bir şekli-Varlıklar gözümüzle gördüğümüz gibi midir, yoksa mikroskoptan göründükleri gibi mi?

 Bu türlü bilmecemsi sorulara daha sonra yeni ve büyük bir sorun eklendi: Yunanlılar Olympos Tanrılarının varlığına kuşku ile bakmaya başladıkları zaman yaşamlarında geleneksel inançlarından boşalan yeri doldurmak için felsefe’ye başvurdular. İşte bu iki temel etkenin birleşmesiyle felsefe’de iki yoldan [gelişen bir akım başgösterdi: Bir yanda günlük hayatta bilgi olarak kabul edilen birçok şeyin gerçek bilgi olmadığını tanıtlama amacı-bir yanda evren’i istediğimiz biçime sokan basit inançlarımızın ötesinde çok daha sağlam ve derin bir felsefi gerçek bulunduğunu belirlemek amacı güdülüyordu. Genellikle felsefe’de kuşku bir itici güç, kesinlik ise tek amaç olmuştur. İnsanoğlu zamanla duyularına da, bilime de, dine de kuşkuyla bakmaya başlamıştır. Her düşünürde bu kuşkulardan birinin ötekilere kıyasla daha ağır bastığını görürüz. Düşünürlerin bu konularda öne sürdükleri çözümler de hiç birbirine benzemez. Bu bakımdan aralarında düşünce birliği yoktur. Giderek, bu sorulara bir çözüm bulunup bulunmayacağı konusunda da anlaşmış değillerdir.

Benim felsefeye yönelmemde bütün bu saydığım geleneksel etkenlerin payı olmuştu. Ama bunlar arasında ikisinin etkisi daha belirliydi. İlk ve en devamlı etken kesin olarak doğruluğuna inanılabilecek nitelikte bir bilgi’ye ulaşma amacıydı İkinci önemli etkense içimdeki dinsel özlemleri gidermek çabasıydı. Sanırım beni felsefeye yönelten olayların ilki daha felsefenin ne demek olduğunu bilmediğim sıralarda-onbir yaşımdayken geçmişti başımdan. Bir tek kardeşim vardı, o da benden yedi yaş büyük olduğu için çocukluğum genellikle yalnız geçmişti. Bu yüzden ben ağırbaşlı bir çocuk olarak büyüdüm. Düşünmek için çok zamanım oluyordu, ama üstünde düşünmeye değer konularda bilgisiz sayılırdım. Kendim pek farkında değildim ama bende tam bir matematik kafası vardı. Çünkü tanıtlama eyleminden çok hoşlanıyordum. Sonra büyüyünce benim bu zevkimi paylaşan daha birçok kimse bulunduğunu anladım. (Kuramsal matematik profesörü olan arkadaşım G.H. Hardy bunlardan biriydi.) Bir keresinde bana ‘şimdi senin beş dakika sonra öleceğini belirleyen bir tanıt ele geçirsem seni yitirdiğime çok üzülürdüm ama bir tanıt bulmuş olmanın vereceği kıvanç bütün üzüntümü dağıtırdı..’ demişti. Hiç gücenmemiştim ona, böyle düşünmesini garip karşılamamıştım. Geometri öğrenimine başlamadan önce birisi bana bu bilimin tanıtlayıcı bir niteliği olduğunu söylemişti. Bu yüzden ağabeyim bana geometri öğreteceğini bildirdiği zaman çok sevinmiştim. O zamanlar da geometri deyince akla Euclid gelirdi tabii. Ağabeyim önce tanımlardan başladı öğretmeye. Bunları mantığım çabucak kavrıyor, kabul ediyordu. Ama sıra aksiyomlara gelince iş değişti. «Bunlar tanıtlamaz» demişti ağabeyim. «Ama geometride herhangi bir şey tanıtlamak istediğin zaman bu aksiyomların doğruluğunu varsayacaksın.» Bu sözleri duyunca bütün umutlarım dağılmıştı. Bir şeyi gerçekten tanıtlayabilmek bana büyük kıvanç verecekti, ama bunun için tanıtlanamayan bazı varsayımların doğruluğunu önceden kabul etmek gerekiyordu. Ağabeyime biraz kızgınlıkla bakarak «Peki ama bu varsayımlar tanıtlanamazsa doğru olduklarını nasıl kabul edeyim?» diye sordum. «Sen bilirsin,» demişti ağabeyim «kabul etmiyorsan bu derslere devam edemeyiz.» Bunun üzerine ben-işin nereye varacağını anlamak istediğim için aksiyomların doğruluğunu geçici olarak kabul etmek zorunda kaldım. Ama kesinlik ve açıklık bulacağımı umduğum bir ortamda kuşku ve karışıklık içinde kalmıştım. Benim bilmediğim bir yanıtlaması olduğunu sandığım, çoğu kez de unuttuğum bu kuşkular beni matematikten soğutmamıştı. Bilimler içinde yine en çok matematiği seviyordum. Matematik kurallarının fiziksel dünyaya nasıl uygulanabileceğini hep düşünür dururdum. Günün birinde insan davranışlarının da makinelerinki kadar kesin bir matematiği olacağını umuyordum. Böyle bir umuda kapılmamın nedeni tanıtlama eyleminden hoşlanmamdı. Bu tutkum bendeki «özgür istem»e inanma eğilimini bile baltalıyordu zaman zaman. Ama matematiğin geçerliliği hakkındaki esas kuşkularımı hiçbir zaman gideremediğimi söylemeliyim.

Yüksek matematik öğrenmeye başladığım zaman yepyeni birtakım zorluklarla karşılaştım. Öğretmenlerim bana çürük olduğunu sandığım birtakım tanıtlar gösteriyorlardı. Sonradan bu tanıtların öteden beri çürük olarak bilindiğini öğrendim. Cambridge’deki öğrenimim sırasında ve okulu bitirdikten sonra bir süre Alman matematikçilerin daha tutarlı birtakım yanıtlar bulduğundan habersizdim. Bu yüzden Kant felsefesinin dev ölçülemden etkilenmek için en uygun bir durumdaydım. Kant’ın felsefesi bana yepyeni ve geniş bir görüş açısı vermişti; bu açıdan daha önceleri aklıma takılan sorunlar küçük ve önemsiz geliyordu bana. Sonradan bütün bunların boş ve çürük kanılar olduğunu anladım, ama bu sonuca ancak metafizik karmaşıklıklar içinde kendimi yitirdikten sonra varabilmiştim.. Felsefe’ye yönelişimde önemli etkenlerden biri de matematiğe karşı duymaya başladığım nefret olmuştu. Bunun da nedeni matematik üstüne aşırı derecede kafa yormuş olmam ve sınavlarda başarı sağlama yeteneklerimi geliştirmek için harcadığım çabalardı. Bu çabalarım sonunda matematiğin kurnazlık oyunları ve aldatmacalardan meydana gelmiş bir çapraz bulmaca olduğu kanısı uyandı bende. Cambridge’deki üçüncü yılımın bitiminde hayatımın sonuncu matematik sınavından çıktığım zaman bir daha tek kelime matematik okumamaya andiçtim ve bütün matematik kitaplarımı sattım. Bu durumda felsefe’ye yönelişim bana sınırsız kıvanç vermişti bir düzlüğü aşıp ta yepyeni bir görünümle karşılaşmaşcasına tatlı bir kıvanç.

Kesinliği yalnızca matematikte aramamıştım. Dekart gibi (o zamanlar Dekart’ın felsefesini hiç bilmiyordum) kendi varlığımın kendim için kuşku götürmez bir gerçek olduğunu sanıyordum. Yine Dekart gibi dış dünyanın yalnızca bir düş olduğunu varsaymak mümkün görünüyordu bana. Ama dış dünya bir düş olsa da bu ’düş’ün varlığı yadsınamazdı, benim bu ’düş’ü yaşadığım apaçık bir gerçekti. Bu düşünce dizisi ilk önce onaltı yaşımdayken aklımdan geçmişti, sonraları Dekart’ın felsefesini bu temel üzerine kurduğunu öğrenince doğrusu sevinmiştim.

Cambridge’de felsefe’ye karşı duyduğum ilgiyi arttıran bir etken vardı. Matematiğe karşı bile güvenimi sarsan kuşkuculuk dinin temel öğretilerine körükörüne inanmama engeldi. Ama ben hiç olmazsa içimde dinsel inanç denebilecek bir şey kalsın istiyordum. Onbeş yaşımdan onsekizime değin bu dinsel inanç konusu üstünde çok kafa yordum. Hristiyanlığın temel öğretilerini birer birer inceledim. Bu öğretilerde kendimi inandırabilmek için küçük de olsa bir sebep bulmayı bütün yüreğimle istiyordum. Düşüncelerimi hep bir deftere yazardım o zamanlar bu defteri hâlâ saklarım. Gençlik çağının tecrübesizliği yansıtan düşüncelerdi bunlar, ama o zaman aklıma takılan bu sorunlardaki bilinmezciliğe (agnosticism) (İnsanın kendi yaşantıları dışında bir şeyi bilemeyeceğini, gerçek ve kesin bir bilgi olmadığını öne süren felsefe. (Çev.)) verecek bir yanıt bulamazdım.

Cambridge’de daha önce adını bilmediğim birtakım, düşünce sistemlerini öğrenmiş, bunların etkisinde kalarak çocukluk yıllarımın yalnızlığında oluşan düşüncelerimi bir yana bırakmıştım. Derslerde Hegel’in felsefesini de okumuştuk. On dokuz cilt dolusu karmaşık birtakım söz kalabalığı sonunda ortaya sürdüğü şey daha bilimsel ve daha yapay bir biçime sokulmuş geleneksel inançlardan başka bir şey değildi. Hegel evren’i sıkı örülmüş bir bütün olarak görüyordu. Onun kafasında canlandırdığı evren bir tabak pelteye benzetilebilirdi-çünkü bir yanına dokunulsa bütünü sarsılan bir evrendi Hegel’in evreni. Ama pelteye benzemeyen bir yanı vardı ki o da parçalara ayrılamayışıydı. Hegel’e göre bir bütünün parçalardan meydana gelirmiş gibi görünmesi aslında insanın bir aldanmasıydı. Tek gerçek Saltık olan’dı; bu da Hegel’in Tanrıya verdiği addı. Ben bu felsefede bir süre için aradığım dinginliği bulmuştum. Hegel, hele o sıralarda yakın arkadaşım olan Mc Taggart’tan öğrendiğim şekliyle Hegel felsefesi bana hem güzel, hem, de geçerli bir felsefe olarak görünmüştü.

Mc Taggart benden altı yaş büyük bir düşünürdü, yaşamı boyunca Hegel’in ateşli izleyicilerinden biri olarak kaldı. Çağdaşları üstünde Mc. Taggart’ın belirli bir etkisi olmuştu-ben de bir ara onun etkisine kapılmıştım. Zaman ve uzay’ın gerçek olmadığına, evrenin yalnızca akıl’dan meydana geldiğine inanmak insana garip bir kıvanç duygusu veriyordu. Ama nasıl olduysa bir gün ben bu Hegel hayranlarının çemberinden sıyrılıp Hegel’in kendine çevirdim gözlerimi. Bu ünlü düşünürde gördüğüm yalnızca anlamsız bir karışıklık vs birtakım kelime oyunlarından meydana gelmiş bir söz kalabalığı oldu. Bu yüzden artık Hegel felsefesine de inancım kalmamıştı.

Bundan sonra bir süre başka bir öğretide aradıklarımı bulduğumu sandım. Bu öğreti aslında Platon felsefesine dayanıyordu ama ayrıntılarda değişiklikler gösteriyordu. Platon öğretisine göre ki ben bu öğretinin oldukça ılımlı bir şeklini kabul etmiştim değişmez, süresiz bir ideler dünyası vardı. Duyularımızla kavradığımız dünya ise ideler dünyasının eksik bir kopyasıydı. Yine bu öğretiye göre matematiğin konusu bu ideler dünyasındaydı, bu yüzden matematik bu dünyada bulunmayan bir kesinlik ve yetkinliğe sahipti. Platon’un Pythagoras’dan aldığı bu türlü ’mistik’ bir matematik anlayışı benim kafama da uyuyordu. Ama sonunda bu öğretilere de inancımı yitirdim. O zamandan bu yana mantığımın kabul edebildiği hiçbir düşünsel öğretide dinsel özlemlerimi gideremedim.

FELSEFE ALANINDAKİ İLİŞKİLERİM

Küçük yaşımda bütün çoçuklar gibi ben de hayal kurmaktan hoşlanırdım. Ama belki başkalarınkinden farklı olarak benim düşlerimin birkaçı gerçekleşti. Bu düşlerden biri beni eserlerimden tanıyan birtakım ünlü bilginlerden övgü dolu mektuplar almaktı. Bu çeşit bir mektubu ilk kez alışım düşünsel yaşamımda bir dönüm noktası olmuştu. Mektubu yazan Louis Couturat adlı foir Fransız düşünürüydü. Couturat’nın «matematiksel sonsuz» konusunda bir kitabı çıkmıştı; ben de bu kitap üstüne olumlu bir eleştiri yazmıştım bir yerde. Couturat mektubunda benim geometrinin temelleri konusundaki kitabımdan söz ediyordu. Kendisinden bu kitap üstüne bir eleştiri yazmasını istemişler, o da söylediğine göre-eline koca bir sözlük almış ve işe koyulmuş. (Çünkü pek az biliyormuş İngilizceyi) Mektubun geri kalan kısmı düşlerimde canlandırdığım gibi övgülü cümlelerle doluydu. Kısa zamanda aramızda bir arkadaşlık doğmuştu. Onunla ilk kez Caen’da bir de Paris’te görüştüm. Sonra ikimiz de birbirimizden habersiz Leibniz üstüne birer kitap yazmıştık. Benimki 1901 de onunki 1902 da çıktı. Benim kitabım Leibniz felsefesinin yepyeni bir yorumunu veriyordu. Bu yoruma varmak için belirli birkaç metinden yararlanmıştım. Özellikle bu metinler üstünde durmamın nedeni bu konudaki geleneksel yorumlara kaynak olan metinlere kıyasla bunların Leibniz felsefesini çok daha derin ve tutarlı bir biçimde yaratmış olmalarıydı.

Couturat benim kitabımın varlığından habersiz Leibniz elyazmalarını yerinde incelemek üzere Hanover’e gitti, ve orada benimkine çok yakın bir yorumun doğruluğunu tanıtlıyan (Tanıtlamaya yarayan belge veya herhangi bir şey, beyyine, hüccet. ) bir sürü basılmamış yazı geçti eline. Ama bundan sonra yollarımız ayrıldı. Couturat kendini yeni bir amaca vermişti. Uluslararası bir dil’in bütün dünyaya yayılması ve tutunması için çalışıyordu… (aslına bakarsanız uluslararası dillerin sayısı ulusal dilleri bile geçti diyebilirim) Couturat bu dillerin en çok tutulanı olan Esperanto’yu hiç beğenmiyor İdo’yu hepsine üstün buluyordu. Bana hep Esperantocuların aklın alamayacağı kadar alçak ve kötü ruhlu olduğunu söyler dururdu, ama bu yargıya hangi kanıtlarla vardığını sormamıştım kendisine. Couturat’dan duyduğuma göre Esperanto’nun tek üstün yanı aynı kökten Esperantist (Esperantocu) diye bir sözcük türetilmiş olmasıydı. Oysa İdo sözcüğünden böyle bir türeme yapılamıyordu. Ben bir keresinde dayanamayıp «Niçin türetilmesin canım» demiştim. «İdiot (Bön, kalasız anlamına gelen bir sözcük.) sözcüğü var ya!» Ama arkadaşım İdo’yu tutanlara «idiot» denmesini istememişti nedense. Sonradan işittiğime göre Couturat 1914 seferberliği sırasında bir kamyon kazasında ölmüştü.

Alman bilim dünyasıyla ilk önemli ilişkim Kant yoluyla olmuştur, öğrencilik yıllarım sırasında Kant’a karşı korkuyla karışık bir saygı duyardım. Öğretmenlerim Hegel’e de en azından bu denli bir saygı beslemem gerektiğini söylemişlerdi bana. Ben de onların sözünü yeterli bir gerekçe olarak kabul etmiştim-Hegel’in kendisini okuyana değin. Hegel’i okuyunca da beni özellikle ilgilendiren matematik felsefesi konusunda ne denli bilgisiz olduğunu, nasıl saçmaladığını gözlerimle görmüş oldum. Bu, Hegel’in felsefesini tümü ile yadsımama yol açtı; aynı zamanda başka birtakım sebeplerle Kant felsefesinden de yüz çevirdim. Gerçi böylece geleneksel Alman felsefesinden uzaklaşıyordum ama bir yandan da Alman matematikçilerin matematik kuralları üstüne yazdıkları eserler ilgimi çekmeye başlamıştı. O sıralarda bu konular üstüne yazılmış en iyi eserlerdi bunlar. Weiterstrass ve Dedekind’in kitaplarını yutarcasına okudum. Leibniz’den o yana matematik biliminin temelinde yatan bir yığın fizikötesi molozunu bu Alman matematikçiler ortadan kaldırmışlardı.

Hem bilimsel kişiliği, hem de benim üzerimdeki etkisi bakımından bu iki Alman bilgininden daha önemli olan biri de Georg Cantor’du. Matematik alanında yeni çığırlar açan bir kitap yazmıştı Cantor. Her satırında olağanüstü bir dehanın izleri bulunan bu eserde olumlu bir şekilde geliştirdiği bitimsiz sayılar kuramını açıklıyordu. Kitap çok zor geldi bana önce, içindeki bilgiyi iyice kavrayamadım. Yeniden okumaya başladım ama bu kez okuduklarımı satır satır bir deftere çekiyordum. Böyle yavaş yavaş ilerleyerek daha iyi varıyordum kitabın anlamına. Bu arada kitapta birtakım yanlışlıklar gözüme çarpmıştı. Ama yine okuduklarımı deftere çekmeye devam etmiştim. Eserin sonuna gelince asıl yanılanın kendim olduğunu anladım. Cantor kimseye benzemeyen garip bir adamdı matematikle uğraşmadığı zamanlar Shakespeare’in eserlerini Bacon’a mal eden kitaplar yazardı. Bana da bunlardan bir tane yollamıştı. Kapağında şöyle yazıyordu: «Parolanız ya Kant ya da Cantor değil mi?» Kant onun için korkulu bir umacıydı. Bana yazdığı ‘bir mektubunda ondan «şu matematikten hiç anlamayan safsatacı ukalâ» diye söz ediyordu. Dikkafalı adamdı Cantor. Fransız matematikçisi Henri Poincare ile aralarında süregelen tartışma sırasında bana yazdığı bir mektubunda «sonunda yeniden ben olmayacağım» demişti açıkça. Gerçekten de sözünde durmuştu. Onunla hiç karşılaşmamış olmama üzülürüm. Bir keresinde buluşmayı kararlaştırmıştık ama tam o sırada oğlu hastalandığından hemen Almanya’ya dönmek zorunda kalmıştı.

Bu saydığım kişilerin üzerimdeki etkisi daha çok 19. yüzyılın sonlarında kendini belli eder. Yirminci yüzyılın başlarında kendisine karşı her zaman derin saygı duyduğum bir adamı tanıdım. O zamanlar hiç adı duyulmamış bir bilgin olan Frege idi bu. Eserlerinin gereken ilgiyi görmemiş olması bence gerçekten üzülecek bir durumdur. Dedekind haklı bir ün yapmıştı bilim alanında; oysa Frege aynı konularda Dedekind’den çok daha derinlere inmişti. Onunla aramızdaki ilişki aslında ben daha okul sıralarındayken başlamış olmalıydı. Çünkü felsefe öğretmenim James Ward bana Frege’nin Begriffsschrift adlı küçük bir kitabını vermiş kendisi henüz okumadığı için değeri hakkında bir fikri olmadığını belirtmişti. Utanarak söylemeliyim ki, kitabı ben de okumamıştım-matematik çalışmalarımı kendi başıma ilerlettiğim zamana değin. Daha açıkçası 1879 da basılan kitabı ben ancak 1901 de okuyabilmiştim; sanırım yine de ilk okuyucusu bendim. Frege ile ilk kez ilgilenişim onun daha sonraki bir eseri üstüne Peano’nun yazdığı bir eleştiri yüzünden olmuştu. Peano yazısında Frege’yi gereksiz bir ayrmtı düşkünlüğü ile suçluyordu. Peano’nun kendisi o güne değin tanıdığım mantıkçılar arasında ayrıntı düşkünlüğü ile ün yapmış olduğu için Frege’nin çok ilginç bir yazar olabileceğini düşündüm. Aritmetik üstüne yazdığı kitabın ilk cildini aldım, okumaya başladım, (ikinci cildi daha basılmamıştı o zaman.) Kitabın önsözünü hayranlıkla okudum. Ama yazısında kullandığı kendi buluşu olan çapraşık simgeliği hiç beğenmemiştim. Kitabın geri kalan bölümlerinde Frege’nin ne demek istediğini ancak bu konudaki çalışmalarımı ilerlettikten sonra kavrayabilmişim. Benim de katıldığım ve bugüne değin benimsediğim matematiği mantığın bir devamı sayan görüşü ilk kez belirleyerek açıklayan Frege olmuştu. Yine matematikte sayılan mantık terimleriyle ilk kez tanımlayan oydu. Bütün bunları 1884 de başarmıştı Frege-ama bundan kimsenin haberi yoktu.

Frege de benim yirminci yüzyılın ilk aylarında düşündüğüm gibi matematiğin mantık biliminin sınırlan içinde kaldığına, bu gerçeğin artık iyice kesinleştiğine inanıyordu. Ama ben 1901 in Haziranında bu düşüncelerimde de denli yanıldığımı ortaya koyan bir çelişmeyle karşılaştım. Hemen bu konuda Frege’ye bir mektup yazdım. Frege benim bu uyarmama karşı çok soylu bir davranış örneği gösterdi. Aritmetik üstüne yazdığı kitabın ikinci cildi o sıralarda henüz basılmamıştı. Bu kitabına, benim belirttiğim çelişmeyi göz önüne alarak «die Arithmetik ist ins Schwanken geraten» («Aritmetiğin temelleri sallantı halinde…») diye bir ek not koydu. Anladığıma göre Frege sonraları yadrasyonel matematik kavramları ile başa çıkamayınca Pythagoras’ın yaptığı gibi aritmetiğe geometri ölçülerini uygulama yoluna sapmıştı. Onun bu tutumuna hiçbir zaman katılmadım, ama belirli bir çıkmaz karşısında yüzyıllar önce yaşamış bir matematikçi ile çağdaş bir bilginin aynı tepkiyi göstermiş olman ilginç bir durumdu. Ne yazık ki Frege ile hiç karşılaşamadım. Ama ben bu değerli bilgini bilim dünyasına tanıtmak için elimden gelen her şeyi yaptığımı düşünerek bundan kıvanç duyuyorum.

Felsefe alanındaki daha da önemli bir ilişkim Avusturya’lı düşünür Ludwig Wittgenstein’la olmuştur. Bir ara öğrencim olan bu genç sonra hem Oxford, hem de Cambridge’de benim yerimi almıştı. Başlangıçta mühendis olmayı kafasına koyan Wittgenstein bu amaçla Manchester’a gelmişti. Mühendislik öğrenimi sırasında matematiğe karşı ilgi duymaya başlamış ve matematiğin temelleri üstüne bilgisini genişletmek istemiş. Bu konuda çalışmalar yapan kendisine yardımcı olabilecek birini  aramış çevresinde, beni salık vermişler o da kalkmış beni bulmak için Cambridge’e gelmiş. Garip bir adamdı Wittgenstein, düşünceleri de kendisi gibi garipti. Bütün bir ders dönemi boyunca onun gerçekten üstün zekalı bir genç mi, yoksa acayip yaratığın biri mi olduğunu anlayamamıştım. Dönem sonunda bana ‘geldi, «Size bir şey soracağım» dedi, «ben acaba aptal mıyım, yoksa değil miyim?». «Ben ne bileyim canım» dedim, «hem bunu bana niçin soruyorsun?». «Soruyorum, çünkü eğer kafasızsam gidip havacı olacağım, ama değilsem bir düşünür olmak istiyorum» dedi. Ona tatil içinde felsefi bir konu üstüne bir yazı hazırlamasını söyledim. Bunu okuyunca gerçekten kafasız olup olmadığını anlayacaktım. İkinci dönemin başında yazısını getirdi elime verdi. Daha ilk cümlesini okur okumaz ona «hayır Wittgenstein, sen havacı olmamalısın» dedim; o da olmadı. Wittgenstein’le uğraşmak kolay iş değildi doğrusu. Gece yarılarında kalkar beni görmeye gelir saatler boyu odamda kafese kapatılmış bir kaplan gibi bir aşağı bir yukarı gezinir dururdu. Kapıdan girerken hep buradan dönüşte kendimi öldüreceğim, derdi. Bu yüzden uykudan gözlerim kapandığı halde ona kalk git demek istemezdim. Yine bu gecelerden birinde iki saat kadar süren uzun bir sessizlikten sonra ona, «Ne düşünüyorsun Wittgenstein,» diye sormuştum. «Felsefeyi mi, yoksa günahlarını mı?». «İkisini de» diye cevap vermişti bana-sonra yine sessizliğe dalmıştı. Yalnızca geceleri görüşmezdik tabii. Ara sıra Cambridge çevresinde yürüyüşlere de çıktığımız olurdu. Bir keresinde ısrarlarıma dayanamayıp Madingley’lerin koruluğuna girmişti benimle. Sonra kendisinden umulmadık bir şey yapmış önüne çıkan bir ağaca tırmanıvermişti. Wittgenstein üst dallara vardığı bir sırada korucu tüfeği elinde karşımıza dikilmiş beni bir güzel azarlamıştı. Ben Wittgenstein’a seslenerek bir dakika içinde aşağı inerse korucunun kendisini vurmamaya söz verdiğini söyledim. Bana inanmış ve ağaçtan inmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Wittgenstein Avusturya ordusunda savaşmış ve ateş kes antlaşmasından iki gün sonra İtalyanlar tarafından tutsak edilmişti. Bana göz altında bulundurulduğu Monte Casino’dan bir mektup yazdı. «İyi bir şans eseri tutsak alındığım sırada yazılarım yanımdaydı» diyordu. Sonraları basılan ve geniş yankılar uyandıran bu yazılan Wittgenstein cephedeyken kaleme almıştı. Babasından kendisine büyük bir servet kaldı. Ama o, paranın bir düşünür için sıkıcı bir yük olduğunu söyleyerek hepsini şuraya buraya dağıttı. Sonra geçimini sağlamak için Trattenbach adlı küçük bir köyde öğretmenlik yapmaya başladı. Bana oradan yazdığı karamsar bir mektubunda «Trattenbach’lılar çok kötü insanlar» diyordu. Ben, «Aslında bütün insanlar kötü» diye cevap verdim ona. Bu kez, «Öyle ama dünyanın hiçbir yerindeki insanlar Trattenbach’lılar kadar kötü olamaz» diye karşılık verdi. Ben böyle saçma bir şeyi mantığımın hiçbir zaman kabul edemeyeceğini kesinlikle söyleyince mesele böylece kapanmıştı. Neyse arkadaşım Trattenbach’dan başka yerleri de yakından tanımak fırsatını bulmuş, kötülüğün ne denli yaygın bir şey olduğunu anlamıştı. Wittgenstein sonraları Oxford ve Camridge’de felsefe profesörü oldu. Bu okullardan yetişen genç düşünürlerin çoğu onun öğrencisiydi. Ben bile onun ilk öğretilerinden etkilenmiştim, ama yıllar geçtikçe görüşlerimiz iyice ayrılmıştı. Birbirimizi çok seyrek görür olmuştuk artık; ama onu iyi tanıdığım sıralarda keskin zekâsı, arı bilim kafası ile son derece etkili bir kişiliği vardı.

Bilimsel yeteneklerinden çok en olumsuz bir ortamda kendini felsefeye verebilmesiyle hayranlığımı kazanan biri vardı. O zamanın tek Yugoslav düşünürü olan Branislav Petronievic’ti bu. Onunla yalnızca bir kez 1917 de karşılaşmıştım. İkimizin ortaklaşa bildiği dil almanca idi. Aramızda anlaşabilmek için Almanca konuşmak zorunda kalmıştık ama sokakta yanımızdan geçenler bile kuşkuyla bakıyordu bize. Kısa bir süre önce Sırplar Alman orduları önünde kitle halinde geri çekilmişlerdi. Ben bu olay hakkında bir görgü tanığı olarak Petronievic’den bilgi edinmek istiyordum. Ama onun aklı başka yerdeydi. Uzayda sıralanan noktaların bitimli bir sayısı olduğunu ve bunun sayılar kuramına dayanan varsayımlarla yaklaşık olarak belirlenebileceğini iddia eden kendi öğretisini bana açıklamaya çalışıyordu. Bu zıt amaçlarımız yüzünden aramızdaki konuşma garip bir nitelik kazanıyordu.

Ben: «Çekilme hareketinde siz de var mıydınız?»

O: «Evet, şimdi bakın uzayda sıralanan noktaların sayısını belirlemek için… «

Ben: «Yaya mıydınız?»

O: «Evet… bu sayının bir asal sayı olması gerekir, anlıyorsunuz değil mi?»

Ben: «Bir yerden bir at bulup binemediniz mi?»

o: «Binmiştim ama sonra düştüm… bu asal sayıyı bulmak güç bir şey olmamalı…»

Bütün çabâlarıma rağmen bunlardan başka söz alamadım ağzından. Anlaşılan öyle Dünya Savaşı gibi önemsiz konularda konuşmaktan hoşlanmıyordu. Petronievic’in çevresinde olup bitenlerden, bedensel varlığının kaygılarından düşünsel varlığım bütün bütün sıyırabilmesi hayranlık uyandırmıştı bende. Eski çağların ünlü Stoa’cılan arasında bile onun gibisi az bulunurdu. Birinci Dünya Savaşından sonra Yugoslav hükümeti Petronievic’i 18. yüzyıl Yugoslav düşünürü Boscovic’in eserlerini yeniden derlemekle görevlendirmişti bundan sonrasını bilmiyorum.

Bu saydıklarım yaşamım boyunca beni etkilemiş olan düşünür ya da bilginlerin yalnızca bir kaçıdır. Üzerimde bunlarınkinden de derin bir etkisi olan iki kişi hatırlıyorum yalnızca: İtalyan Peano ile arkadaşım G.E.Moore.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BİR BARIŞÇININ YAŞANTILARI

Yaşamımı kesin olarak iki bölüme ayırabilirim: Birinci Dünya Savaşından önceki ve sonraki bölümler bunlar. Bu savaş bana çok şeyler öğretti, saplandığım bir takım önyargılardan kurtulmamı, insanlığın önemli sorunlarına yeni bir açıdan bakmamı sağladı.

Gittikçe artan savaş tehlikesi birçok kimseleri olduğu gibi beni de korkuya düşürüyordu. Bağdaşık Devletlerin izlediği politikayı hiç beğenmiyordum. Bu politikanın etraflı bir açıklamasını ve savunmasını ilk kez 1902 de bir zamanlar üyesi bulunduğum küçük bir tartışma klübünde Sir Edward Grey’den dinlemiştim. O sıralarda İngiltere Hükümeti Bağdaşık Devletler’in politikasını resmen benimsemiş değildi. Sir Edward Grey ve hükümetin bir üyesi olmamıştı henüz, ama hükümetin eğilimini biliyor ve bunu destekliyordu. Ben bu politikaya karşı olduğumu elimden geldiği kadar belirttim. Çarlık Rusya’sıyla yakınlaşmamızı hiç istemiyordum. Üstelik Almanya ile geçici bir anlaşmaya girişemememiz için önemli bir sebep yoktu ortada. Büyük çapta yaygın bir savaşın içinde bulunduğumuz çağı sona erdireceğini ve genel uygarlık düzeyini çok aşağılara düşüreceğini biliyordum. Bu yüzden İngiltere’nin tarafsız kalmasını çok istedim. Bu konuda ne kadar haklı olduğumu yakın tarih yeterince tanıtlamıştır sanırım.

Temmuz sonunun o bunaltıcı günlerinde Cambridge’de herkesle bu konuyu tartışıyordum. Avrupanın böyle gözü kapalı savaşa atılacak kadar çıldırmış olabileceğine bir türlü in an amı yo rdum. Ama bir savaş çıkacak olursa İngiltere’nin çekimser kalamayacağını anlamıştım artık. Manchester Guardian’da çıkan ve tarafsızlık politikasının yararlarını belirten bir yazının altına birçok profesör ve öğrenciden imza topladım.

Ama İngiltere’nin savaşa katıldığı gün bu imza sahiplerinin çoğu fikrini değiştirmişti. Şimdi düşünüyorum da insanların gözleri önünde büyüyen felaketi nasıl olup da göremediklerine şaşıyorum.

O yılın 4 Ağustos akşamı sokaklarda amaçsız dolaşıp duruyor, özellikle Trafalgar Alanı çevresinde geziniyordum. Sevinç gösterisi yapan topluluklara rastlıyordum ara sıra. Yanımdan geçenlerin duygularını yüzlerinden okumaya çalışıyordum. O gün ve daha sonraki günlerde beni şaşkınlığa düşüren bir gerçekle karşılaştım. Halk savaşı istiyordu, savaşa giriyoruz diye mutluydu neredeyse. Oysa ben, birçok barışçılar gibi tarih boyunca insanlığın zorba ve çıkarcı yönetimlerin baskısı ile savaşa sürüklendiklerine inanmak saflığında bulunmuştum.

Bir yandan yurt sevgisi de eziyordu yüreğimi; Almanların Marne Savaşından önceki başarıları dayanılmaz bir üzüntü vermişti, bana. Almanya’nın yenilmesini bir emekli albay kadar istekle bekliyordum. Yurt sevgisi duygularım içinde en güçlüsüdür diyebilirim. Böyle bir durumda kendimi bu duygunun etkisinden sıyırmak çok zorlu bir özveri oluyordu benim için. Ama yine de ne yapmam, nasıl davranmam gerektiği hakkında bir an bile duraksamaya düşmedim. Bazen, kuşkuculuk elimi kolumu bağlardı, bazen karamsarlığa kaptırırdım kendimi, her şeye kayıtsız kaldığım da olurdu kimi zaman. Ama savaş gelip çatınca bunların hepsini unuttum. Tanrının sesini duymuştum sanki. Boşuna da olsa savaşa karşı olduğumu belirtmenin benim için bir görev olduğuna inanıyordum. Bütün (benliğim bütün inançlarımla yapıyordum bunu. Gerçek sever bir insan olarak o birbirine girmiş kavgacı devletlerin ulusal propagandalarından nefret ediyordum. Uygarlık âşığı bir insan orlarak bu barbarlığa dönüş’e korku ve umutsuzlukla bakıyordum. Acı çekmiş bir baba olarak genç kuşağın kırımı yüreğimi parçalıyordu. Tek başına savaşa karşı durmamın bir yara, n olabileceğini sanmıyordum elbet, ama insanlık şerefi adına bu savaş kasırgasına kendilerini kaptırmamış olanlar dimdik ayakta durduklarını göstermeliydiler. Waterloo’da erleri cepheye götüren trenlerin yola çıkışını gördükten sonra bir takım imgeler canlanmaya başlamıştı gözümün önünde: Londra’yı görüyordum-köprüleri yıkılıp dökülen Londra’yı, koca kentin bir sis bulutu gibi eriyip yok oluverdiğini… Londra’lıları yürüyen hortlaklara benzetiyordum. Bazen, acaba içinde yaşadığım bu dünya beynimi saran ateşli karabasanların yarattığı bir dünya mı diye soruyordum kendi kendime. Ama çalışma 20runluğu bu korkulu düşleri bana kısa zamanda unutturuyordu.

Bu arada Barışçıların düzenlediği birçok toplantıda konuşmalar yaptım, önemli bir olayla da karşılaşmadım sayılır. Yalnız bir gün Kerensky ihtilalini desteklemek amacı ile yaptığımız bir toplantıda birtakım kimseler karışıklık çıkardılar. Olay, Southgate Road’daki Brotherhood Kilisesinde patlak verdi. Birtakım yurtsever gazeteler o çeverenin bütün meyhanelerine bastırdıkları bir bildiriyi dağıtmışlardı. Bu bildiride bizim Almanlarla işbirliği yaptığımız ve bombalanacak yerleri onlar için işaretlediğimiz söyleniyordu. Halkın gözünü öfke bürümüştü bir anda. Büyükçe bir kalabalık toplantı yerimiz olan kiliseyi dışardan sarmıştı. Onlara karşı koymanın akıllıca bir iş olmadığı düşüncesindeydik. Çünkü içimizden birkaç kişi tam karşı koymazlık taraflısıydı. Geri kalan bir avuç insanın da bu gözü dönmüş kalabalıkla başa çıkması düşünülemezdi. Ama arkadaşlarımızdan birkaçı-aralarında Francis Meynell de vardı sanırım-bu saldırıya karşı koymaya çalışmışlardı. Hiç unutmam, kapıdan döndüğü zaman Meynell’in yüzü gözü kan içindeydi. Kalabalık önde bir kaç polisle birlikte içeri daldı. Polislerden başka herkes az çok içkiliydi. Ama en ateşlileri ucunda paslı çiviler bulunan sopalarla üzerimize saldıran gözü dönmüş kadınlardı. Polisler önce aramızda bulunan kadın üyelerin olay yerinden uzaklaşmasını istediler. Böylece hepsinin birer korkak olduğuna inandıkları Barışçı erkekleri yola getireceklerdi. İşte o zaman Bn. Snowden unutulmayacak bir davranış örneği göstererek salondan yalnız erkek üyelerle birlikte çıkabileceğini söyledi, geri kalanlar da onu desteklediler. Polisler güç durumda kalmışlardı. Kadınlara karşı zor kullanmak istemiyorlardı tabii. Ama yandan da kalabalık iyice coşmuştu, bir kaçışına kovalamacadır başlamıştı içeride. Polisler bütün bu olanlara seyirci kalıyordu, içkili kadınlardan ikisi ellerindeki çivili sopalarla üstüme saldırmaya başlamışlardı. Bu türlü bir saldırıya karşı kendimi nasıl koruyacağımı düşünürken üye arkadaşlarımdan biri polislere giderek beni korumaları gerektiğini söyledi. Ama polisler omuz silkip yerlerinden kımıldamadılar bile. Arkadaşım «Ama kendisi tanınmış düşünürlerimizden biridir» dedi. Polisler yine aldırmıyordu. «Ama dünya çapında bir bilgindir» diye diretti. Yine ses yok. Sonunda «Ama kendisi bir asilzadenin kardeşidir.» deyince orada bulunan bütün polisler yardımıma koştular. Oysa artık yardımlarını gereksindiğim yoktu. Çünkü o sırada tanımadığım bir genç kadın saldırgan cadılarla benim arama girerek oradan uzaklaşmamı sağlamış böylece hayatımı kurtarmıştı. Bu kere ona yönelen saldırılara polisler engel olabilmişlerdi neyse. Sonunda ortalık durulup kalabalık dağılırken birçok kimsenin bu arada kadınların da giysileri yırtılmış olduğu göze çarpıyordu.

Brotherhoord Kilisesinin papazı oldukça gözüpek bir Barışçıydı. Bütün bu olanlar onu yıldırmamış benden aynı Kilisede bir konuşma yapmamı istemişti. Ama bu kere de halk kürsüyü ateşe verdi, konuşmamı yapamadım. Hayatım boyunca karşılaştığım şiddet hareketleri bunlar oldu. Yoksa katıldığım hiçbir toplantıda böyle karışıklık çıktığını hatırlamıyorum. Öte yandan gazeteler olanlan öyle büyütmüşlerdi ki, karşı tutumdaki birçok arkadaşım bana gelip «Her toplantınız halkın tepkisi ile dağıtıldığına göre niçin bu işten vazgeçmiyorsunuz artık?» diye soruyorlardı.

1918 de Barışçı propagandası yapmak suçu ile dört buçuk ay hapis yattım. Neyse Arthur Balfour yetkisini kullanarak beni cezaevinin birinci bölümüne aldırmıştı. Böylece Barışçı propagandası yapmamak şartı ile istediğim kadar okuyup yazabiliyordum. Cezaevindeki hayat birçok bakımlardan hoşuma gitti. Birtakım insanlarla buluşup görüşmek, önemli kararlar vermek, zorunluluğu, habersiz bastıran konuklar yoktu bu hayatta. Çalışmalarımı engelleyecek hiçbir şeyle karşılaşmıyordum. Cezaevinde bulunduğum süre boyunca çok okudum. Introduction to Mathemathical Philosophy (Matematiksel Felsefeye Giriş) adlı bir kitap yazdım ve Analysis of Mind (Akıl’ın Çözümlenmesi) adlı kitabım için çalışmalara başladım. Bu arada koğuş arkadaşlarımla da iligileniyordum. Ahlak düzeyleri dışarıdakilerden hiç de aşağı görünmedi bana. Yalnız, zeka düzeylerinin biraz düşük olduğu yakayı ele vermiş olmalarından belliydi. Birinci bölümde bulunmayanlar için-hele okumaya yazmaya düşkünseler-hapis cezaevi korkunç bir ceza. Neyse ben Arthur Balfour’uft kayırması ile böyle kötü bir duruma düşmekten kurtulmuştum Hiç unutmam cezaevine girerken kapıda bir görevli bana bir takım sorular sorup karşılıklarını bir deftere geçiriyordu. Bu arada hangi dinden olduğumu da sormuştu. «Agnostic» (Bilinemezci) dedim. «Nasıl yazılıyor?» diye sordu, onu da söyledim. Sonunda adamcağız için çekerek «Şu dünyada bir sürü din var ama sanırım hepsi de aynı Tanrıya tapıyor.» dedi. Bu söz bir hafta eğlendirmişti beni.

1918 in Eylül ayında cezaevinden çıktım. Savaşın son haftalarında birçok kimse gibi ben de umutlarımı Wilson’un on dört Barış İlkesi ile Milletler Cemiyeti’ne bağlamıştım. Ama savaş öyle çabuk, öyle garip bir şekilde sona ermişti ki, başında kimse ne olduğunu pek anlayamamıştı. 11 Kasım sabahı savaşın bittiğini, antlaşma yapılacağını herkesten birkaç saat önce haber almıştım. Hemen sokağa fırladım. Karşılaştığım bir Belçika’lı askere sevinçli haberi verdim. «Tiens, c’est chic!» dedi adam. Sonra her zaman alışveriş ettiğim tütüncüye gittim. Yaşlı kadın «Bakın buna çok sevindim» dedi, «çünkü artık burada gözaltına alınmış olan Almanlardan kurtulacağız.» Saat On birde antlaşma ilân edildiği zaman ben Tottenham Court yolundaydım. İki dakika içinde bütün mağazalarda, işyerlerinde ne kadar insan varsa sokağa dökülmüştü. Otobüsleri yoldan çeviriyor, içine dolup istedikleri yere sürdürüyorlardı. Sokakta birbirini hiç tanımayan bir adamla bir kadının yol ortasında kucaklaşıp öpüştüklerini gördüm. Herkes sevinçliydi. Ben de sevinçliydim ama eskisi gibi yalnızdım yine.

MANTIK DAN POLİTİKA YA

Birinci Dünya Savaşı beni birçok önyargılarımdan kurtardı, insanlığın önemli birtakım sorunlarına yeni bir açıdan bakmamı sağladı demiştim. Bu savaş, ayrıca yeni bir uğraş getirmişti yaşamıma. Önceleri matematiksel mantık’da sıkıntılarımı unuturdum, ama konusu yine de kuru gelirdi bana. Oysa bu yeni uğraşın hiç de sıkıcı, kuru bir yanı yoktu. Ben bu değişim yüzünden kendimi, yaşıyan bir Faust’a benzetiyordum, Mephistopheles de benim için Birinci Dünya Savaşı olmuştu.

Mantık ve soyut felsefeyi bütün bütün bırakmadım ama toplumsal sorunlar, özellikle savaşları hazırlayan nedenler, savaşı ortadan kaldırmanın yollan gibi konular beni gittikçe daha çok ilgilendirmeye başlamıştı. Bu alandaki çalışmalarım matematiksel mantık konusundaki çalışmalarımdan daha zor ve başarısız oluyordu. Toplumsal ve politik alandaki çalışmalar inandırıcılık esasına dayanır. Oysa, benim ne yetişme tarzım, ne de geçmişteki yaşantılarım inandırıcılık yeteneklerimi geliştirmeme yardımcı olmuştu.

Toplumsal sorunlar ötedenberi ilgimi çekerdi; zorbalıktan nefret ederdim. Bu yüzden savaş denen şeye bütün benliğimle karşıydım. 1890 larda bir süre Sidney Webıbs’in etkisinde kalarak neredeyse bir emperyalist olup çıkmıştım, öyle ki Boer Savaşını (*) bile hoşgörürlükle karşılamıştım.

(*) Güney Afrika’ya Hollanda’dan göç ederek yerleşmiş ve bir cumhuriyet kurmuş olan Boer’lerin, topraklarında bulunan elmas ve altın madenleri yüzünden Avrupacılarla araları açılmış, bu arada İngiltere bir anlaşmazlığı bahane ederek Boer Cumhuriyetine savaş açmıştı.

Ama 1901 in başlarında geçirdiğim bir yaşantı düşüncelerimin yönünü değiştirdi. Birden insanların içinde bulunduğu korkunç yalnızlığın farkına varmıştım. Bu yalnızlığı hiç değilse azaltmanın yollarını araştırmak için güçlü bir istek doğmuştu içimde. Birkaç dakika kadar kısa bir süre içinde Boer Savaşı, eğitim sistemi ve ceza kanununun sertliği, insanlar arasındaki ilişkilere hakim olan kavgacılık konularındaki düşüncelerimi değiştirmiştim.

Bu yaşantılarımın sonucunu The Free Man’s Worship (Özgür Adam’ın Tanrısı) adlı kitabımda belirttim. On yıllık bir süre boyunca bütün çabamı arkadaşım Whitehead’le ortaklaşa yazdığımız Principia Mathematica adlı kitabın tamamlanmasına harcamıştım. Başka konularla ilgilenecek zamanım olmamıştı bu ara. Kitabın tamamlanması ile yeni bir düşünse! özgürlüğe kavuşmuş, böylece savaş sırasında oluşan düşüncelerime yeniden bir yön verebilecek duruma girmiştim.

Savaşın ilk günlerinde politik ortam ile bireyin ruh durumu arasında ne denli yakın bir ilişki bulunduğunu görmek şaşkınlık vermişti bana. Aslında geniş bir insan topluluğunun verdiği kararlar o topluluğu meydana getiren bireylerin ortak duygularına, dayanır. Ben, bu duyguların politik kuramcıların dillerinden düşürmedikleri duygularla hiç bağdaşmadığını kabul etmek zorunda kaldım. O zamanlar psikanaliz diye bir şeyin varlığından habersizdim, ama savaşa susamış insan topluluklarının bende uyandırdığı izlenimler sonra gördüm ki, psikanalizcilerin insanlar hakkındaki genel düşüncelerine çok benziyordu. Dövüşmekten, öldürmekten kıvanç duyan topluluklar üstüne bir barış dünyası kurulamayacağı gerçeğine vardım; hangi iç ya da dış yenilgilerin insanı sertliğe, zorbalığa sürüklediğini anlar gibi oldum. Bir toplum içinde hiçbir devrimin bireylerin inançlarım kökünden değiştirmedikçe yerleşemeyeceği kanısına vardım. Yetişkin bir insanın duygularında, çeşitli etkenlerin payı vardır: çocukluk yaşantıları, eğitim, geçim çabaları, kişisel ilişkilerde başarı ya da başarısızlık gibi. Genel olarak insanların birbirlerine karşı iyi ya da kötü duygular beslemeleri kendi yaşamlarının başarılı ya da başarısız oluşuna bağlıdır. Tabii bu kuralı herkese uygulayanlayız. Hiç kötümserliğe kapılmadan felaketlere göğüs gerebilenler de vardır, hiç bir başarının yumuşatamadığı taş yürekli, yıkıcı adamlar da. Ama genel olarak bir toplumun politik tutumuna yön veren o toplumdaki çoğunluğun ortak duygulandır. Çoğunluğun iyi ya da kötü duygulara sahip olması ise duruma göre değişebilir. 1914 Ağustosunun ilk günlerinden bu yana kafamda iyice yerleşen bir inanç var: insanlığın mutluluğunu sağlamak için yapılacak ilk şey iyi duygulan arttırmak, kötü duygulan azaltmaktır.

1920 de Rusya’ya gittiğim zaman orada benimkinden çok başka, nefret ve zorbalık üstüne kurulmuş bir toplum felsefesiyle karşılaştım. Savaş konusundaki kişisel görüşlerim yüzünden geleneksel düşünce akımının dışında kalmıştım. Rusya’da olan bitenlerin bende uyandırdığı derin tepki yüzünden de sol kanattan ayrılmış oldum. Ama bu yalnızlığım, pek uzun sürmedi; çünkü Batının solcuları Sovyet Komünistlerinin bir yeryüzü cenneti yaratmadıklarını yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. Moskova’nın yorumladığı şekliyle Marxist felsefede bence iki büyük yanılma vardı-biri kuramsal, biri de duygusal bakımdan. Kuramsal yanılma bir toplum için en dayanılmaz baskının ekonomik güç’ten gelen baskı olduğuna, bunun mutsuzluğa, yol açtığına inanılması ve ekonomik güc’ün mülkiyet hakkı ile bir tutulması idi. Bu kuramda askeri, siyasal diğer bütün güçler ve propaganda gücü nedense göz önüne alınmıyor, geniş bir ekonomik örgütlenmede bütün gücün anaparaçı ya da ortakların tümüne dağılmayıp belirli bir yürütme organında toplandığı gerçeği unutuluyordu. Bu yüzden devletin tüm anaparaya sahip olması ile baskının, sömürücülüğün ortadan kalkacağına inanılmıştı. Böylece anapara sahibi bireylerin elinde bulunacak olan baskı gücünün hükümet içinde görev alanların hepsine, hatta bunlara yakın bir takım çevrelere geçeceği göz önüne alınmamıştı. Duygusal yanılma sadece bir sağgörü yanılmasıydı. Bu da gücünü nefretten alan bir akım üstüne mutlu bir ortam kurulabileceği inancından doğuyordu. Nefretlerini özellikle kapitalistlere ve toprak sahiplerine yöneltmiş olanlar için nefret etmek bir alışkanlık olmuş, amaçlarına ulaştıktan sonra nefret edecek yeni bir takım şeyler aramaya başlamışlardı. Sonra bunun doğal bir psikolojik sonucu olarak temizlik hareketleri, zengin Kulak köylülerinin kitle halinde öldürülmesi, zorunlu çalışma kamplarının kurulması birbirini izledi. Bence Lenin ve onun ilk arkadaşları insanlığın iyiliğini düşünerek hareket etmişlerdi. Ama düştükleri kuramsal ve psikolojik yanılmalar yüzünden cennet yerine bir cehennem yaratmışlardı. Ben bundan önemli bir ders çıkarmıştım. O da şuydu: insanlararası ilişkilerin örgütlenmesine iyi sonuçlar alınmak isteniyorsa sakat duygu ve düşüncelere yer vermemek gerekir.

Rusya’da kısa bir süre kaldıktan sonra Çin’e gittim, bir yılımı da orda geçirdim. Böylece Asya’nın dev sorunlarını daha iyi kavramış olduğumu sanıyorum,. O sıralarda Çin tam bir anarşi içindeydi. Rusya’da fazlası ile güçlü bir hükümet varken Çin’de hemen hemen hiç yoktu. Çin geleneklerinin çok güzel tarafları vardı ama bir yanda Batı’nın, bir yanda Japonya’nın bozucu etkileri bunların yaşamasına engel olacaktı şüphesiz. Çin’i en azından karşısına dikilen devletler kadar güçlenmiş modern bir endüstri ülkesi olarak görmek istiyordum. Zamanla üç büyük ülkenin bütün dünya ülkeleri arasında sivrileceğine inanıyordum. Bunlar Amerika, Rusya, ve Çin’di. Bu yeni Çin’in eski Çin’den çok başkalaşmış, eski Çin’in erdemlerinden çok uzaklaşmış olacağı kanısındaydım, Bu görüşlerim artık gerçekleşmeye başladı sanırım.

Dünya yüzündeki bütün kötülükleri ortadan kaldıracak, bütün bozuklukları düzeltecek basit bir çözüm yolu bulunabileceğine hiçbir zaman yürekten inanmış değilim. Tersine, bence bugün dünyamızın en büyük dertlerinden biri iyiliği ya da doğruluğu yeterince tanıtlanmamış birtakım öğretilere insanların körükörüne inanmış, bağlanmış olmalarıdır. Milliyetçilik, Faşizm, Komünizm ve şimdi de Anti-komünizm gibi akımlara kendilerini kaptırmış olanlar arasında tuttukları tarafın çıkarları için her türlü çılgınlığı göze almaya, hazır bir sürü bağnaz insan türemiştir. Bütün bu aşırılıkların özünden benim Moskova Marksistlerinde gördüğüm sakat bir anlayış yatıyor, çünkü bunların hepsi de tüm güçlerini nefretten alan akımlar.

Yaşamım boyunca ben de duygularım, ilkelerini paylaştığım bir topluluğa ait olma duygusunun özlemini çekmişimdir. Bu özlem, zaman zaman beni öylesine etkilemiştir ki, kendimi Liberal, Sosyalist, ya da Barışçı sandığım olmuştur. Ama gerçekte bu tutumların hiçbirini benimsedim diyemem. Çünkü mantığım, sesini en duymak istemediğim zamanlarda bile kuşkular fısıldamıştır kulağıma; çevremdekilerin kolay umutlarına, coşkunluklarına katılmama engel olmuş, sonunda beni bomboş bir yalnızlığa götürmüştür. Birinci Dünya Savaşı sırasında Quaker’ler Karşıkoymazcılar, ve Sosyalistlerle birlikte çalışırken çevremin nefretini üstüme çekme pahasına çoğunluğun paylaşmadığı görüşleri benimsemiştim. Ama bir yandan da örneğin Quaker’lere tarihte birçok kez savaşın gerekli olduğu durumlar görüldüğünü, sosyalistlere aşın devlet baskısının zararlı sonuçlar doğurabileceğini çekinmeden söylerdim. Bana kuşku ile bakarlar, yardımlarımı yine kabul ederlerdi ama, kendilerinden olmadığımı da anlarlardı. İlk gençlik yıllarımdan bugüne değin bütün uğraşlarımın, zevklerimin gideremediği bir yanlışlığın acısını duymuşumdur. Bu ‘herkesten ayrı olmak’ duygusu 1939 dan bu yana biraz azalır gibi oldu; çünkü, son on beş yıldır yurttaşlarım arasında birçok kimse önemli konularda benimle aşağı yukarı aynı düşünceleri paylaşıyorlar.

1914 den bu yana dünyada birçok gelişimler oldu. Ama bunlar benim beklediğim, umduğum yönde gelişimler değildi: Milliyetçilik arttı, millitarizm arttı, özgürlük ise azaldı. Dünyanın birçok yerlerinde uygarlık ilerliyeceğine geriledi. İki büyük savaşta kazandığımız başarı birtakım değerleri yitirmemize sebep oldu. Bugün insanoğlunun tüm duygularını, düşüncelerini karartan bir şey var: öncekilerden çok daha korkunç olabilecek yeni bir savaşın gölgesi. Bilimin yıkıcı gücünü sınırlamak artık elde olan bir şey değildir. Ama bütün bu korkulu durumlara karşın ölçülü bir iyimserliği benimsememiz için zayıf olsa birtakım nedenler var ortada. Bugünün teknik olanakları bütün dünya ülkelerinin biraraya gelerek ’Savaş’ı ortadan kaldırmasını sağlayacak niteliktedir. Yine aynı olanaklar bütün dünyada yoksulluğun önüne geçilmesi için yeterlidir. Bütün bunlar yapılabilir-eğer insanlar düşmanlarının kötülüğünü düşüneceklerine kendi iyiliklerini düşünebilselerdi. Geçmişte insanlığın mutluluğa erişmesini engelleyen birtakım somut nedenler vardı ortada. Ama şimdi bütün engeller insanların kendi içlerindedir. Nefret, budalalık, sapık inançlar-işte bugün mutlulukla bizim aramızda duran engeller yalnızca bunlar. Bu saplantılarımız yüzünden korkunç bir tehlike ile karşıkarşıya bulunuyoruz. Ama belki tehlikenin büyüklüğü sonunda bizi uyaracak sağduyuya yaklaştıracaktır.

BIRAKTIĞIM VE KORUDUĞUM  İNANÇLAR

1898 yılı içinde arkadaşım G. E. Moore’un da yardımı ile Hegel Öğretilerini inancımdan söküp attıktan sonra kendi kendime özgün bir felsefe geliştirmeğe başladım. Sisli bir Londra sabahında size doğru gelen bir otobüs düşünün: ilk önce algıladığınız şey belirsiz, yoğun bir karartıdır. Sonra yavaş yavaş bu görüntünün bir taşıt aracı olduğunu, çeşitli parçalardan meydana geldiğini, içinde yolcuları bulunduğunu görürsünüz. İşte Hegel’e göre ilk gördüğünüz o bulanık imge sonraki izlenimlerinizden daha gerçeğe yakındır; çünkü sonraki izlenimlerinizi esinleyen, ‘çözümsel akıl’ın yanıltıcı uyarıları olmuştur. İşte ben bu görünüşü bir türlü benimseyememiştim, çünkü eski Yunan düşünürleri gibi kesin çizgilerden, belirli sınırlardan hoşlanıyordum. Hegel’den yüz çevirdikten sonra bir süre doğa’nın o garip, görkemli çeşitliliğine inanabilmenin kıvancını tattım. Kendi kendime «Hegel yalnız bir tek ’Gerçek’in varlığına inanıyor, ama Kant’ın felsefesinde Oniki kategori var.» diye düşünüyorum. ’Çoğulluk’ örneği olarak özellikle bundan etkilenmiş olmam biraz garip gibi görünebilir ama ben burada gerçekleri olduğu gibi anlatmak istiyorum.

Hegel’den yüz çevirdikten sonra birkaç yıl onunkilere karşıt görüşlere kaptırdım kendimi. Hegel’in yadsıdığı her şeyin gerçek olduğuna inanıyordum. Hegel salt gerçeğin varolmadığını öne sürmüştü. Onca salt gerçeğe en çok yaklaşan Saltık hakkındaki gerçekti, ama bu da tam gerçek sayılamazdı; çünkü özne ile nesne’yi gereksiz olarak ayıran bir anlatımdı. Buna karşılık ben içimden taşan bir tepkiyle, özellikle matematikte salt gerçeklerin sayısız denecek kadar çok olduğunu öne sürdüm. Hegel bütün ayrımların bir görüş aldanması olduğunu evren’in bir küme tüfek saçmasından çok bir çanak pekmeze benzediğini söylemişti. Bu yüzden ben, «Evren tıpkı bir küme tüfek saçmasına benzer» diye direttim. O zamanki inancıma göre kümedeki katı ve kesin bir yüzeye, bir bütünlüğe sahipti ve Hegel’in ’Saltık’ı kadar saltıktı. Hegel mantık yolu ile sayı, uzay, zaman ve madde gibi şeylerin aslında insan usunun yarattığı birtakım kavramlar olduğunu tanıtlamaya çalışmıştı. Bense bütün bu kavramların gerçekliğini açık ve kesin bir şekilde tanıtlayan yeni bir mantık dizisi geliştirmiştim. 1900 yılında Paris’de toplanan Felsefe Kurultayı’na bir yazımı okudum. Bu yazıda zaman ve uzay içinde belirli durum ve konumların gerçekten varolduğunu öne sürüyordum. Aslında söylemek istediğim, şuydu: Hegel bir tanıtında herhangi bir şeyin varolmadığını belirtiyor diyelim. Eğer bu tanıtın geçerli olmadığı anlaşılmışsa o tanıtta varolmadığı öne sürülen şeyin varolduğunu kabul edebiliriz-özellikle böyle bir varsayım matematikçinin işine yarıyorsa. Pythagoras ve Platon evren görüşlerini matematiğin biçimlemesine bırakmışlardı, ben de mutlu bir yürekle onları izlemiştim.

Bu aydınlık ve bulutsuz cennette mutluluğumu bozan Şeytan Whitehead olmuştu. Bir keresinde bana «Sen dünyayı açık bir havada öğle-üstü gözüne nasıl görünüyorsa öyledir sanıyorsun. Bana sorarsan dünya aslında sabahın ilk saatlerinde uykudan uyanır uyanmaz gözüne göründüğü gibidir.» demişti. Onun bu görüşünü korkunç ve sevimsiz bulmuştum, ama kendi yorumun daha iyi ya da doğru olduğunu tanıtlayamıyordum. Sonra Whitehead matematiksel mantık yöntemini o belirsiz, karmakarışık dünyasına nasıl uyguladığını anlattı bana. Böylece o sevimsiz dünyasını bayramlık giysileri içinde matematikçinin gözleri önüne sermiş oluyordu. Whitehead’den öğrendiğim bu yöntem beni çok etkilemişti. Artık yalın gerçeğin matematik giysilerine bürünmüş gerçek kadar sevimli olmasını beklemiyordum.

Gerçi bilimsel açıdan böyle bir görüşün benimsenmesi gerektiğine şimdi de inanıyorum ama yalın gerçeğin giysileri olan matematik ve mantık ’örtü’lerinin sandığımdan çok daha derin düzeylere indiği kanısındayım. Üstelik bu giysilerden arınmış gerçeğin yalın derisi sandığım şeylerin aslında ustaca biçimlendirilmiş giysiler olduğunu kavramış bulunuyorum. Şimdi örneğin sayılan ele alalım: Sayı saydığımız zaman bir şey’leri sayarız, oysa bu şey’leri insanlar kendi kolaylıkları için uydurmuşlardır. Ama, üzerinde yaşadığımız dünyanın nitelikleri bu gerçeği görmemize engeldir. Çünkü dünyamızda ısı düşüklüğünün sağladığı az çok bir somutluk, bir belirlilik vardır. Oysa, bambaşka bir ortamda, örneğin kasırga gibi dönüp duran sıcak gazlardan meydana gelmiş güneşte yaşamış olsak aynı gerçeği kavramamız pek zor olmazdı-çünkü bilincimizde ’şey’ ya da ’nesne’ gibi kavramlar bulunmazdı. Böylece ortada sayacak bir ’şey’ler olmadığına göre sayı saymayı da düşünemezdik. Böyle bir ortamda Hegel’in felsefesi sağduyu olarak kabul edilebilirdi-tabii bugünkü sağduyu da garip bir fizikötesi varsayım olmaktan öteye gidemezdi.

Bu gibi düşünceler matematik kesinliğin yaklaşık olarak bilinebilen bir gerçeğin simgesi değil de yalnızca bir düş olduğu kanısını uyandırıyordu bende. Önceleri her konuda erişilmesi zor da olsa, imkansız da olsa son ve kesin bir gerçek vardır diye düşünüyordum. Örneğin, diyelim ki, elimizde aşağı yukarı bir yarda uzunluğunda olduğunu bildiğimiz bir çubuk var. Matematiğe sarsılmaz bir güvenle bağlandığım o eski mutlu günlerde size hiç düşünmeden bu çubuğun bir yarda’dan ya biraz kısa ya biraz uzun, ya da tam bir yarda olduğunu söyledim. Oysa şimdi anlamış bulunuyorum ki, bir çubuğun bir yarda’dan uzun ya da kısa olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz ama tam bir yarda olduğunu belirleyemeyiz. Aslında ’tam bir yarda’ sözünün belirli bir anlamı yok bence. Zaten kesinlik Platon’un bu dünya dışına yerleştirdiği bir Helenik mit idi. Bu kavramın yaşadığımız dünyada yeri olamayacağını düşünmekte çok haklıymış. Ama bu, benim Platon ve Pythagoras’ın ülküleriyle uyumlaşan matematik anlayışım için acı bir darbe olmuştu. Şimdiyse matematiği doğa düzeninin işleyişinde gerekli bir araç olarak görmekle kendimi avutuyorum. Bugün bir savaş gemisi ya da bomba yapmağa kalkışsanız, ya da buğdayın yetişmediği kuzey enlemlerinde yeni bir buğday türü geliştirmek isteseniz matematiğe başvurmak zorundasınız. Bir adamı baltayla da öldürebilirsiniz, neşterle de. Matematik belki neştere benzer gibi gelir insana ama aslında daha çok balta’ya benzer. Daha doğrusu gerçek dünyaya uygulandığı zaman baltanın ham kabalığını gösterir; yoksa kendi alanı içinde operatörün elindeki neşter kadar kıvrak ve kesindir. Matematik ve mantık dünyası kendi sınırlan içinde güzel bir dünyadır, ama bu dünya imgelemdedir yalnız. Matematik insan düşüncesinin yarattığı bir güzellik ülkesinde müzikle, şiirle bir arada yaşamalıdır. Bu dünyanın tozu, çamuru içinde değil.

Biraz önce Hegel’e tepki olarak evreni bir çanak pekmez gibi değil de bir küme tüfek saçması gibi gördüğümü söylemiştim. Bugün de bu görüşün genel hatlanyla doğru olduğuna inanıyorum. Yalnız küme içinde somut birer saçma tanesi sandığım birtakım şeylerin bu niteliğe hak kazanmadıklarım arılamış bulunuyorum. Atomların bağımsız birer bütünlük olduğuna inanmaya başladığım sıralarda, o coşkunlukla, anlamlı olarak kullanılan her sözcüğün bir şey belirlediğini, bunun da bir şey’i belirlemek anlamına geldiğini, sanmıştım. Oysa bu görüş açısından, mantıkçıları en çok ilgilendiren eğer, ya da, değil gibi sözcükleri tanımlamak çok zordu. Ben de çıkar yol olarak düşsel bir mantık dünyasında bu gibi sözcüklerin birer karşılığı bulunduğuna, bir gün mantıkçıların bu karşılıkları daha gerçek bir ortamda yakalayabileceklerine inanmaya çalıştım. Ya da, eğer, değil hakkındaki kuşkularımı böylece gidermiştim ama bununla birlikte gibi sözcükler için bir çözüm yolu bulunabileceğini sanmıyordum. Bu sözcüklerin tümünü hayvanat bahçesindeki yaratıklara benzetiyordum. Aralarında garip birtakım canavarlar vardı-ötede beride rahatça gezindikleri halde varolmamak gibi garip bir nitelikleri olan canavarlar. Böyle şeylere inanan düşünürler yine var, bunların inançları varoluşçuluk felsefesinin temeli olmuştur. Ama ben, kendi hesabıma bir çok sözcüğün vs sözcük gurubunun tek başına bir anlamı olmadığı, yalnızca yetkin tümcelerin anlamına bir şeyler kattığı kanısındayım. Bu yüzden düşsel bir dünyada eğer, ya da, değil’in karşılıklarını bulmaktan umudu kestim, Karmaşık bir yöntemin dolambaçlı yollarını izleyerek önceki düşüncelerimden çok daha sağduyuya yakın birtakım görüşlere ulaştım.

Bütün bu değişmelere karşın elli beş yıl önce benimsediğim mantıksal inançlarımın çoğunu bugün de korumaktayım. Dünyanın sayısız küçük parçacıklardan meydana geldiğine, ve mantığın gösterdiği kadarı, bu parçacıklardan her birinin öbür parçalar olmasa da aynı biçimde var olacağına inanıyorum. Hegel’in gerçeklerin ussal olması gerektiğini belirten önermesini doğru bulmuyorum. Bence gerçeğin ne olduğunu bilirlemek olanaklarımızın dışındadır. Whitehead’e göre matematikçinin zaman ve uzay’ı insan elinden çıkmış yetkin araçlardı.

Ben de onun bu görüşüne katılmıştım. Ama Whitehead doğa içinde bu araçları meydana getirecek bir ‘hammadde’ olmadığına inandırmış değildi beni-ne de kendisi böyle bir şey düşünüyordu sanırım. Ben bugün de inanıyorum ki, dünya hakkında ya da yaşayan varlıkların duyguları, düşünceleri hakkında bütün bildiklerimizi yalnızca fiziksel bilim yolu ile öğreniriz; çevremiz hakkında bildiklerimizi ise karmaşık bir takım kanıtlarla değil gözlem yolu ile kavrarız.

Matematiksel mantığı en önemli uğraş olarak benimsediğim süre boyunca toplumsal sorunlarla yakından ilgilenmekten geri kalmadım. Boş zamanlarımda bu sorunlar üstüne uzun uzadıya düşünürdüm. Gümrük reformuna karşıydım, kadınlara oy hakkı verilmesini istiyordum. Bu ilkeler uğruna etkinlik göstermekten çekinmedim. Parlamentoyu tutuyor, genel seçimlerde gönüllü olarak görev alıyordum. Ama ancak 1914 den sonradır ki toplumsal sorunlar başlıca uğraşım olmuştu.

GERÇEKLEŞEN VE SÖNEN UMUTLAR

Seksen iki yıllık yaşamım boyunca dünya belki her zamankine oranla daha hızlı bir değişim geçirdi. Gençliğimdeki dünyanın görünüşte oldukça oturmuş bir düzeni, bir dokusu vardı. Bu düzenin temelden değişmesi hiç bir zaman beklenmezdi. Her şey İngiltere’de olduğu gibi ağır bir evrimle gelişecekti. Birtakım Büyük Devletler vardı-hepsi de Avrupa’lıydı. (O sıralarda iç savaşın sarsıntısından henüz kurtulmamış olan Amerika’yı çoğu kimse hesaba katmıyordu). Fransa dışındaki büyük devletlerin hepsi krallıkla yönetiliyordu. Fransa da ben doğmadan iki yıl önce krallık rejiminden çıkmıştı. Ben belirli bir siyasal inanca eriştiğim sıralarda Disraeli başbakandı; İngiltere emperyalizmin mutlu günlerini yaşıyordu. Kraliçe Victoria’nın Hindistan İmparatoriçesi ilân edildiği, başbakanın «şerefle barışı sağladık,» diye övündüğü zamanlar. Disraeli’nin ’barış’ dediği şey Rusya ile savaşa girmemek, ’şeref’ dediği şeyse bugün bizim için büyük bir utanç kaynağı olan Kıbrıs Adasıydı. İşte jingo (1877 Türk-Rus savaşında Rusya’ya savaş açma taraflısı olan aşırı milliyetçi İngiliz. (Çev.)) sözcüğü ilk kez o yıllarda ortaya çıkmıştı. İngiltere’nin denizaşırı güçleri Afgan Savaşı, Zulu Savaşı ve Birinci Boer Savaşında kendini göstermişti. Oysa benim yetişme tarzım bunlara hoşgörürlükle bakmama engeldi. Çünkü çevremin etkisiyle İmparatorluğa karşı bir tutumu benimsemiştim. Ama bu ülkünün içten bir yanı yoktu. İmparatorluğa karşı olanların en aşırısı bile İngiltere’nin güçlülüğünden kıvanç duyuyordu yüreğinin ta içinde. Aristokratlar ve toprak ağaları eskisi gibi güçlüydüler yine. Amcam büyük bir endüstri kralı’nın kızı ile nişanlandığı zaman büyükannem oğlunun ’esnaf’ sınıfından biriyle evlenmesine karşı gelmemekle ne büyük bir açıkgörüşlülük örneği verdiğini söyler övünürdü. İngiltere’nin dışında üç büyük doğulu imparatorluk göze çarpıyordu: Almanya, Avusturya ve Rus İmparatorlukları idi bunlar. Alman İmparatorluğu daha ben doğmadan bir yıl önce kurulmuştu. Rus İmparatorluğu Batılı liberallere göre nasılsa sonunda parlamenter bir anayasayı kabul edecekti. Ama bu üç büyük imparatorluğun bir gün yıkılabileceğine kimse inanmazdı. Ben iyimser bir liberalizm’e içten inanmış bir genç olarak büyüdüm. Parlamenter demokrasi ve kişisel özgürlüğün zamanla bütün dünyaya yayılacağını, Avrupa’nın ve bu arada İngiltere’nin baskısı altında yaşayan ulusların özgürlüğe kavuşacaklarını umuyor ve bekliyordum. Zamanla herkes serbest ticaretin yararlarını kanıtlarla belirleyen Cobden’e hak verecek, milliyetçilik yavaş yavaş yerini evrensel bir insancılığa bırakacaktı. John Stuart Mill’in öğretilerini benimseyen annemle babam kadın haklarının kısıtlanmasına karşıydılar; ben de bu tutumlarında onları izliyordum. O karanlık, korkulu 1914 öncesi ortamında bile iyimser olabiliyor, diplomatik yollarla gerginliğin azaltılabileceğine, savaşın önleneceğine inanıyordum.

O  günlerde dünya için yararlı bulduğum, doğru bildiğim şeylere inancımı bu güne değin yitirmiş değilim. Bunların ancak birkaçı gerçekleşti; geri kalanından umudu kesmek zorunda kaldım. Özellikle İngiltere’nin kendi içinde olumlu birtakım gelişimler gösterdiğini söyleyebilirim. Kadınlara oy hakkı tanınması ile demokrasi bütünlenmiş oldu. Kişisel özgürlüğü kısıtlamayan ılımlı bir sosyalizm uygulanmaya başlandı. Bugünün ahlâk anlayışına Viktorya Çağı’na kıyasla geniş bir hoşgörürlük gelmiştir. İşçilerin yaşayış düzeyi oldukça yükselmiştir. Ölüm oranı, özellikle çocuk ölümleri son derece azalmış, buna karşılık nüfusta korkulacak bir artış olmamıştır. Bütün bunlar büyük aşamalardır ve sanırım bu barış ortamında İngiltere gençlik yıllarımın İngiltere’sinden çok daha mutlu bir ülke olmuştur.

Öte yandan uluslararası duruma göz atacak olursak bambaşka bir görünümle karşılaşırız. Rusya’daki zorba Çarlık rejimi yerini çok daha aşırı ve acımasız bir yönetime bırakmış durumda. Egemenliği altında tuttuğu ülkelerde baskı yönetimi uygulayan ve gericiliğin simgesi diye bilinen eski Avusturya İmparatorluğu’nun bugün büyük bir kısmı Moskova’dan gelen daha zorlu bir baskı altına girmiş bulunuyor. Uzun bir süre anarşi içinde bocalayan Çin şimdi korkunç bir askeri güç haline sokuluyor.

Ötedenberi liberalizm’in beşiği diye bilinen Amerika bu niteliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bugün-ama yine de her an bir dönüş yapabilir. Bütün bunların üstünde ise her an patlak verebilecek bir atom savaşının korkusu.

Bu dünya gençlik yıllarımın o toz pembe Viktorya Çağı dünyasından o kadar -başka ki yeni koşullara alışmak benim için pek kolay olmuyor. Gerçekleşmesi zor olan ya da uzun zaman isteyen ülkülerin ardından koşmak çoğu kez bıktırır insanı; geçici bir yenilginin verdiği usançla o güne değin el üstünde tuttuğu birtakım, değerlere sarılmanın artık hiçbir anlamı olmadığını düşünebilir. Belki de insanlığın hak ettiği şey düzenli bir zindan hayatından başka bir şey değildir. Bazen en umutsuz anlarımda Şeytan’ın sesi bunu fısıldıyor kulağıma. Ama içimden taşan insanlık gururu bu sinsi kışkırtmalara başkaldırıyor. Kendi kendime, neyin iyi neyin kötü olduğunu kararlaştırırken yargılarımı geçici koşullara bağlamayacağım, diyorum. Savaş kazanacaklar diye kölelerden meydana gelmiş bir orduyu alkışlamayacağım. Bugün dünyamız yeni bir takım tehlikelerle karşı karşıya. Bunları savuşturmak için yepyeni yollar düşünmeliyiz. Ama bu bizim «iyi yaşayış» ve «ideal toplum» kavramlarının gerçekleşmesi için öngördüğümüz koşullar hakkındaki görüşleri değiştirmemizi gerektirmez.

İçinde bulunduğumuz zamanın koşullarına kendini uydurabilmek genellikle olumlu bir yetenek sayılır. Biraz da öyledir. Gerçeklere gözlerini kapamak, ya da hoşumuza gitmediği için onları yadsımak yanlış bir tutumdur. Ama her yeni çıkan şeyin doğru olduğunu düşünerek, gerçekleri olduğu gibi kabul etme kaygısına kapılıp kötülüğe boyun eğmek de gerekmez. Kötülüğe bile bile boyun eğmekten daha zararlı olan şey kötülüğün varlığını yadsıyarak kendi kendini aldatmaktır. Dünyanın her yanında kişisel özgürlüğün yönetim kontrolü ile kısıtlandığını görürken ben kalkıp bu bakımdan yönetim kontrolünün iyi bir şey olduğunu söyleyemem. Bu kontrol bir süre gerekli olabilir ama ideal toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu kimse iddia edemez.

Gençliğimde birey ve toplum açışından yararlı bulduğum şeylere bugün de inanıyorum, gerçekleşmelerini umutla bekliyorum. Bunların en önde geleni modern bir savaşın sebep olabileceği büyük yıkımlara karşı güvenliğin sağlanması. İkincisi: dünyanın her yanında, yoksulluğun önüne geçilmesi. Üçüncüsü: güvenlik ve ekonomik refahın sonucu olarak hoşgörürlü gün, iyi duyguların yaygın halde gelişmesi. Dördüncüsü ise kişinin-topluma zararlı olmamak şartı ile-yeteneklerini geliştirmek, atılımlar yapmak imkanlarına sahip olması. Bunlar yapılamayacak şeyler değildir. İnsanlar isteseler bunların hepsini gerçekleştirebilirler. Ama gel gör ki bugün bütün dünya birbirinden nefret eden, birbirine düşman edilmiş gruplara ayrılmış her gurup karşısındakini son bireyine değin yok etmekle korkutuyor. İnsanlığın bu usanç verici yaşayış şeklinden önünde sonunda bir gün vazgeçeceğini umuyorum. Özel hayatında böyle davranan bir insana deli derler. Şimdi ben elime tabancayı alıp komşumu öldüreceğimi söylesem şüphesiz komşum da kendini korumak için bir tabanca edinecektir-eğer polisin ve kanunların bulunmadığı bir ortam içindeysek. Bu durumda hayat ikimiz için de eskisinden daha tatsız, daha çekilmez olacaktır tabii. İşte çağımız devletlerinin-sözde insan yeteneklerinin sağlayabildiği en üstün zeka ve sağgörü ile yönetilen o koca devletlerin de yaptığı bundan başka bir şey değildir. Dünyanın bu durumu karşısında, bir insan olarak ne yapa bileceğimi kendi kendime sorunca birbirine zıt iki düşünce geliyor aklıma. Durmadan çatışma halinde olan bu iki karşıt görüşten birini ‘içimdeki Şeytanin Sesi dile getiriyor diyeceğim, ötekini ise İyimser Toplumcu’nun sesi. Russell ailesi dört yüz yıl İngiltere’nin toplumsal hayatında önemli bir rol oynamıştır. Üstelik aldığım eğitimin de etkisiyle içimde belirli bir sorumluluk duygusu oluşmuştur zamanla. Bu sorumluluk duygusu bende nedense çok kökleşmiş bir duygudur. İçimdeki Şeytanın sesini ise bir dereceye kadar mantığın sesi olarak tanımlıyabilirim. Bu kötümser, alaycı ses bazen «Hâlâ anlamıyor musun?» der bana

«Bu dünyada olup bitenler senin oyu’na sunulmuyor. İnsanlığın yaşamaya devam edip etmeyeceği Kruschev, Mao Tse-Tung ve Mr. John Foster Dulles’ın kararlarına bağlı, senin gibi sıradan bir ölümlünün dileklerine değil. Onlar ’Öl’ deseler öleceğiz, ’Yaşa deseler yaşıyacağız. Onlar senin kitaplarını okumuyorlar-okusalar bile yazdıklarını budalaca ve saçma bulurlardı. Unutma ki 1688 de yaşamıyorsun. Russell ailesi ile birkaç güçlü ailenin biraraya gelerek kralı tahtından indirip yerine yeni bir kral getirdikleri çağlar geçti artık. Sen değişen zamana ayak uyduramadığın için böyle toplumsal sorunlarla uğraşıp duruyorsun.»

Belki de Şeytan’ın Sesi haklı-ama belki de değil. Belki diktatörler göründükleri kadar güçlü değildirler gerçekte; belki kamoyu onları bir dereceye kadar da olsa dizginleyebilecek durumdadır. Belki de kitaplar kamuoyunun oluşmasında yardımcı olabilir. Bu umutlarla yüklenip içimdeki Şeytan’ın Sesini bastırmaya, doğru bildiğim yolda gitmeye çalışıyorum. Ama bazen yumuşadığı da oluyor Şeytan’ın «Hiç olmazsa,» diyor «kitap yazmak zararsız bir uğraş. Üstelik seni birtakım kötülüklere kapılmaktan da alıkoyuyor.» İşte bu yüzden ben yaptığım işin bir yararı olup olmayacağını bilmiyorum ama yine de kitap yazmaya devam ediyorum.



SANAT AÇISINDAN TARİH

Bu konuda fikir yürütmek benim için kolay olmayacak, çünkü biliyorum, okuyucularım arasında bazı saygıdeğer tarih bilginleri de bulunabilir. Kendilerine tarihin nasıl yazılması gerektiği üstüne öğüt vermeye kalkışmış gibi olmak istemem tabii. Ben bu konuda bir tarih yazarı olarak değil bir okuyucusu olarak düşüncelerimi belirteceğim. Ticarette bir söz vardır, «Müşteri her zaman haklıdır» derler. Ama biz bilimsel yazarlar (kendime de bu niteliği yakıştırıyorum) pek alçak gönüllü değilizdir. Eğer okuyucu kendisine verileni beğenmediyse bu yalnızca onun anlayıştan ya da beğeniden yoksun olduğunu gösterir. Çünkü, okuyucu kendisi için neyin iyi ya da yararlı olduğunu bilemez. Bu görüşe bir yere kadar ben de katılıyorum. Bir matematikçinin hiçbir zaman okuyucu çoğunluğunu memnun etmeye çalışması gerekmez. Doğal bilimler konusundaki eserler yalnızca kendi alanlarındaki uzmanların anlayabileceği bir dille yazılabilir. Ama birtakım serüvenci bilginler bu konularda insanın tüylerini ürperten kitaplar da yazıyorlar. Bu türlü kitaplar gerçi kendilerinin ağırbaşlı eserleri arasına katılmıyor ama yine de isimleri zarar görüyor bundan. Bu bakımdan tarih’in durumu matematik ve doğal bilimlerinkinden farklıdır sanırım. Şimdilik toplum içinde fizik ve matematik bilginlerine ihtiyaç var-hesap makineleri iyice ucuzlayana değin. Ama bu mutlu duruma erişildiği zaman artık kimseye toplama çıkarma öğretmek gerekmeyecek. Çarpım tablosunu modası geçmiş bir eğitim aracı olarak falakanın yanına atabileceğiz. Çarpım tablosu gerçi yararlı bir şeydir, ama güzel olduğunu kimse söyleyemez. Üstelik sağgörünün gelişmesine de pek yardım etmez. Oysa tarih genel olarak insanın kültürünü tamamlayan bir gereç olarak kabul edilir-şiir gibi. Bu görevini yerine getirebilmesi için tarihin genel okuyucu kitlesinin ilgisini çekecek biçimde yazılması gerekir. Ben tarih okumaktan her zaman hoşlanırım; bir okuyucu olarak bana eserlerinde istediğimi veren tarihçilere içten bir saygı duymuşumdur. Bu yazımda tarih üstüne düşüncelerimi işte bu görüş açısından belirtmek istiyorum. İlk önce tarihçi olmayanların tarihten nasıl yararlanabileceği konusunu ele alacağım. Sanırım tarih bilgini olmayanların da bu konuda söz söyleme yetkisi vardır.

Tarihin bir bilim mi, yoksa bir sanat mı olduğu uzun tartışmalara yol açmış bir sorudur. Ben bu tartışmaları bütünü ile saçma ve gereksiz buluyorum. Çünkü tarihin hem bilim hem sanat olduğunun yeteri kadar açık bir gerçek olduğu kanısındayım. Örneğin Trevelyan’ın Social History of Engrland (İngiltere’nin Toplumsal Tarihi) adlı kitabı sanat açısından gerçekten övülmeye değer bir yapıt. Ama içinde İngiltere’nin deniz gücünü ringa balıklarının alışkanlıklarındaki değişikliğe bağlayan bir önermeye de rastladım. Ben ringa balıkları hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden önermeyi bir uzmandan geldiği için kabul ediyorum. Bu bir bilimsel önermedir-bilimsel niteliği ne olursa olsun tüm yapıtın sanat değerinden bir şey eksiltmez. Ama yine de tarih yapıtlarını iki guruba ayırabiliriz sanat kaygısının ya da bilimsel kaygının ağır basmasına göre

Tarihten bir bilim olarak söz edilirken genellikle birbirinden çok farklı iki anlam belirir. Bunlardan birincisi oldukça düzeyde kalmış bir değerlendirmedir: tarihsel gerçeklerin belirlenmesinde bilimin yardımcı olduğu gerekçesine dayanır. Bu durum özellikle kanıtların sayıca az ve belirsiz olduğu ilkel tarih alanında ortaya çıkar. Ama daha yakın tarihte de çelişen kanıtlar söz konusu olunca-ki bu duruma sık sık rastlanır yine bilimin tarihe yardımcı olması gerekir. Procopius’a (Beşinci Yüzyılda yaşamış Bizanslı tarihçi) ne dereceye kadar inanabiliriz?

 Napolyon’un St. Helena’da kaleme aldığı anılarının tarihsel bir değeri var mıdır?

 Bu gibi sorular bir bakıma bilimi de ilgilendirir. Çünkü, bu durumlarda birtakım kanıtların kaynaklarını değerlendirmek gerekir. Böyle konularda bir tarihçi yalnızca kendisi gibi uzmanlara hitap edebilir, çünkü incelenen konu karmaşıktır ve uzmanlık işidir. Geniş çapta bir tarih yapmak için bu türlü derinlemesine çalışmaların daha önceden yapılması gerekir. Tarih gerçi sanat kaygısı gözetleyerek yazılabilir ya da okunabilir, ama gerçeğe bağlılık bakımından değerlendirilmesi zorunludur. Gerçeğe bağlılık sanatın da öngördüğü bir koşuldur, ama kendi başına bir sanat üstünlüğü sağlamaz. Bunu sone’nin kurallarına benzetebiliriz-sone’nin kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmak şiirin kendisine sanat açısından bir değer kazandırmayabilir. Ama bir tarihçi gerçeklere elinden geldiği kadar bağlı kalmamışsa eserini yalnızca sanat açısından da olsa övemeyiz Bu bakımdan bilim, tarih çalışmalarında kesinlikle gerekli olmaktadır.

Tarihin bilimsel niteliğini başka bir yönden değerlendiren ikinci görüş, ortaya karmaşık bir takım sorunlar çıkarmaktadır. Bu anlamda tarih, çeşitli olguları birbirine bağlayan birtakım neden-etki kanunlarını belirlemeye çalışır-tıpkı doğal bilimlerin olgular arasındaki karşılıklı ilişkileri belirlediği gibi. Tarih içinde birtakım neden-etki kanunları arama çabası gerçi övülmeye değer bir şeydir, ama sanırım tarih alanındaki çalışmaların en değerli yanı bu değildir. Bu konuya değinen çok aydınlatıcı bir denemeyi kırk yıl kadar önce okumuştum Ayrıntıları ile pek hatırlayamıyorum ama George Trevelyan’ın İlham Perisi Clio adlı bir yazısıydı. Bu yazısında Trevelyan tarihte önemli olan şeyin yalnızca olgular arasındaki neden-etki bağlantıları değil olguların kendileri olduğunu söylüyordu. Baza kimselerin öne sürdüğü gibi Napolyon’un Leipzig Savaşında yenilgiye uğraması Dresden Savaşından sonra şeftali yemiş olmasına bağlanabilir belki. Gerçek durum buysa şüphesiz ilgiyi çekecektir. Ama bu basit olayın birbirine bağladığı olaylar kendi başlarına çok daha önemlidirler. Doğal bilimlerde bu durumun tam tersini görürüz. Örneğin güneş tutulması kendi başına ilgi çekici bir olay değildir. Ama ilk çağlarda birtakım tarihlerin belirlenmesinde yardımcı olan bir şeydir. Buna örnek olarak Thales’in yaşadığı zamanı belirleyen Anadolu’daki güneş tutulmasını, M Ö. 776 da Çin’de görülen güneş tutulmasını verebiliriz. (Birtakım yetkili uzmanlar M.Ö. 775 üstünde duruyorlar-bu konuyu tarihçilerle gökbilimcilere bırakıyorum.) Güneş tutulması kendi başına ilgi çekici olmamakla birlikte bu olayın tekrarını belirleyen kurallar son derece önemlidir. Bu kuralların bulunması ile birçok boş inan da ortadan kalkmıştır. Aynı şekilde modern fiziğin temelini meydana getiren deneysel olgular yalnızca birtakım neden-etki kanunlarını belirledikleri için önem kazanırlar. Oysa tarih’te bu durumu göremeyiz. Tarihe konu olan olaylar kendi başlarına ilgi çekici değilse tarih değerinden bir şeyler yitirir. Bu bakımdan tarih şiire benzer. Örneğin Coleridge’in Kubla Khan’ı nasıl yazdığım öğrenmekle merakımızı gideririz, ama bu, şiirin bizde bıraktığı izlenim yanında çok önemsiz bir şeydir.

Tarihte birtakım neden-etki dizilerini bulup ortaya çıkarmak gereksizdir demiyorum; yalnızca ‘bunların çok dar bir alanda geçerli olabileceği kanısındayım. Gresham’ın «Kötü para iyi parayı kovar» kuralı bu neden-etki bağlantılarının en tanınmış örneklerinden biridir. Aslında ekonomi biliminin geçerliliği tarihsel olgularla örneklenmiş birtakım neden-etki kanunlarına dayanır. Ama bugün herkesin kabul ettiği bir gerçek de bu varsayılan ekonomi kanunlarının yüz yıl öncesine kıyasla çok daha değişken ve sınırlı bir geçerliliğe sahip olduklarıdır. Tarih alanında bu türlü kanunları bulup belirlemedeki en büyük zorluk tarihte astronomidekinden çok daha az tekrarlama olmasıdır. Meyers’in The Dam of History (Tarihin Doğuşu) adlı küçük kitabında öne sürdüğü gibi tarih boyunca dört kez Arabistan’da başgösteren kıtlığın ardından bir Sami istilâsı gelmiş olabilir. Ama bugün aynı durumun aynı sonucu doğuracağı şüphelidir. Tarih içinde geçmişe dayanarak birtakım neden-etki dizileri bulunsa bile bunların gelecek zamanlar için de geçerli olacağını kesinlikle söyleyemeyiz. Çünkü neden-etki dizilerini meydana getiren olgular o denli karmaşıktır ki daha önceden kestirilemeyen bir takım değişiklikler bütün öndüşünceleri altüst edebilir. Hiçbir tarihçi, elindeki bütün bilimsel olanakları kullansa da, 14. Yüzyıla Colorob’la Vasco de Gama’nın getireceği yenilikleri önceden kestiremezdi. Bu yüzden ben tarih’te «bilimsel» kanunların sanıldığı kadar önemli olmadığına ve kolaylıkla bulunamayacaklarına inanıyorum.

Aynı durum St. Augustine’den Prof. Toynbee’ye değin birçok ünlü tarih bilgininin belirlemeye çalıştığı geniş çaptaki tarihsel gelişim kuralları için de söz konusudur. Çağımızda insanlığın gelişimi üstüne genel kuramlar ortaya atan iki önemli düşünür vardı: Hegel ile öğrencisi Marx. İkisi de geçmiş tarihin mantığa uygun bir çizgeyi (şema) izlediğine, bu çizgeye bakarak geleceğin önceden kestirilebileceğine inanıyorlardı. Ama ne Hegel, ne de Marx Hidrojen bombasının yapılacağını önceden söyleyebildiler. Bugün insanlığın gelişimini konu edinen hiçbir öğreti bu korkunç silahın ileride ne gibi etkileri olabileceğini bize açıklayamıyor.

Bu düşüncelerim size biraz karamsar geldiyse şimdi daha aydınlık bir görüşümü belirteyim: Spengler’in «Her toplum zamanla yıpranıp çürür» diye özetlediği görüşüne katılmıyorum. Bence bu görüş toplumsal ve bireysel varlıklar arasındaki benzerlik ya da ilişkileri gereksiz bir şekilde zorlamaktadır. Tarih boyunca insan topluluklarını tüketen şey kırımdır, yaşlılık değil. Bazı kimseler Çin uygarlığının Han Sülalesinden bu yana çöküntü halinde olduğunu söylerler. Ama bu toplum yine de varlığını sürdürmektedir, çünkü batısında, kalan komşu ülkelerin nüfus yoğunluğu azdır. Aslında geleneksel Çin uygarlığını çökerten şey sonradan dışa vurmuş bir yozlaşma değil Çin’in Batı ile olan ilişkilerindeki gelişmedir. Stoa’cılar arasında dünyanın önce yanıp kül olacağına, sonra yeniden yaratılacağına, bunun çağlar boyu tekrarlanacağına inananlar vardı. Bu inançta insanoğlunun gelecek hakkındaki önyargılarına uyan bir şey olmalı, çünkü tarihçilerin insanlığın gelişimi konusunda ortaya attıkları bütün genel kuramlarda aynı tema daha ılımlı şekilleriyle kendini gösterir. Bana sorarsanız bu türlü kuramların hepsi de birer ‘mit’den başka bir şey değildir. İyimser ya da kötümser nitelikte olmaları ise bulucularının kişiliğine göre değişir.

Tarihin kapsadığı konular içinde biri özellikle ilgimi çekiyor: anavatanlarından, bir parçası oldukları ulusun genel yaşayış akımından ayrı kalmış, zamanla birtakım çapraşık yollardan sızarak başka ulusların akıntısına karışmış topluluklar. Bu topluluklar arasında beni en çok şaşırtan Belh’li Yunanlılar (Bugün Afganistan sınırları içinde kalan Belh kenti eski çağlarda Yunanlıların Asya’daki kültür merkezlerinden biriydi. (Çev.)) oldu. Ben onların soyu tükendiğini, çölde kumlara karışıp kuruyan bir ırmak gibi yok olduklarını sanırken bir gün şaşkınlık ve sevinçle öğrendim ki Belh Grekleri Budist sanatının kaynağı olmuşlar, çağlar boyu birçok doğu ülkesinde heykel sanatını esinlemiş ve etkilemişlerdir.

Yine buna benzer bir örneğe Bulgar Bogomilleri’nde rastlıyoruz. Bogomiller Marcion ve Mani (*) nin öğretilerini benimsemişlerdi.

* Marcion — M.S. II yüzyılda yaşamış Marchionite mezhebini kurmuştur. Hristiyanlığı ‘yepyeni bir din olarak gören Marcion Kutsal kitabın Tevrat bölümündeki Tanrı ile İsa’nın simgelediği Tanrı arasında başkalık olduğunu öne sürmüştü.

Mani — M.S. III. Yüzyılda yaşamış Manichaeism mezhebini kurmuştur. Hristiyarilıkta Zerdüşt dininin karşılığı olan bu mezhebin inancına göre karanlık kötülüktür, ışık ise Tanrı’dır. (Çev.)

Sonra aynı öğretilerin esas amacını yitirmiş birtakım haçlılar yolu ile Kuzey İtalya’daki Cathari’lerle Fransa’nın güneyinde yaşayan Albigens’lere iletildiği görülmüştür. Buna benzer çok daha ilginç bir duruma New England’ın tarihinde rastlıyoruz. Daha çocukken İngiliz tarihinde Albay Pride’ın (*) yerini bilirdim. ’Dinsel gerçekler’ ve ’askerlerin ücreti’ konularında Parlamento ile anlaşmayan bu kibirli askerin parlamento üyelerini nasıl korkudan titrettiğini kitaplardan okumuştum.

* 17. Yüzyılda İngiltere’deki iç savaşlar sırasında parlamento ile ordu arasındaki anlaşmazlık Albay Pride’ın orduya karşı tutumda olan birtakım kralcı milletvekillerini tutuklaması ile sonuçlanmıştı. Meclisin geri kalan üyeleri kralın yargılanmasını kararlaştırmışlardı. Albay Pride kralı yargılayanlar arasındaydı. (Çev.)

Ama 1660 dan sonra Pride’a ne olduğunu hiç düşünmemiştim. 1896 da New England’da bulunduğum bir sırada Pride Geçidi diye bir yere yolum düştü. Orya niçin bu adın verildiğini araştırınca gerçeği öğrendim. Kral tekrar başa geçince Pride yurdunu terketmek zorunda kalmış buraya gelip ıssız, kayalık bir deniz kıyısında, kışları uzun geçen, toprağı verimsiz üstelik Kızılderililerin saldırılarına açık olan bir yerde yerleşmek zorunda, kalmıştı. O zaman İkinci Charles ve çevresindekiler Pride cezasını buldu diye belki sevinmişlerdir ama aradan iki yüz elli yıl geçmiş, bugün Pride’ın torunları dünyayı avucunda tutuyor, İkinci Charles’ınkilerse onların bir sert bakışı karşısında titriyor.

Şimdi tekrar yazımın esas konusuna dönüyorum: Tarih alelade okuyucuya neler verebilir ya da vermelidir. Burada ’tarih’ derken tarihçilerin anladığı bilimsel anlamdaki tarih’ten söz etmiyorum. Tarih’i insana gerekli olan kültürün bir parçası olarak düşünüyorum. Şiiri yalnızca ozanlar okumaz, müziği de dinleyen yalnız besteciler değildir. Aynı şekilde tarih bilgisi yalnızca tarihçilere özgü bir şey olmamalıdır. Tarihçi olmayanların da okuyup yararlanabilecekleri tarih kitaplarında uzmanlar için yazılan eserlerde gereksinmeyen birtakım nitelikler bulunmalıdır. Buna karşılık ayrıntılı bilimsel eserlerde aranan birtakım niteliklerin bu kitaplarda bulunması gerekmez. Şimdi benim için biraz zor olacak ama bugüne değin tarih okumakla kendi açımdan ne gibi yararlar sağladığımı belirtmek istiyorum. Tarih okumak her şeyden önce yaşamıma, görüşlerime yeni bir derinlik ve açıklık getirdi. Bu, insanın kendisini çevresiyle ilintisiz, yetkin bir varlık gibi görmekten çıkıp uçsuz bucaksız bir ırmağın sularında bir damla olduğunu anlaması gibi bir şey. Yaşadığı süre boyunca yalnız kendi zamanının olaylarıyla ilgilenen bir adam dar görüşlüdür, anlayışı sınırlıdır, bu yüzden dilekleri, umutları da yücelemez. Aynı durum bir toplum için de söz konusu olabilir. Henüz köklü bir tarihi olmayan topluluklar Avrupalı’nın gözünde, kenarda kalmış yoğun bir yaşamı olmayan topluluklardır. Bu topluluklar kendilerini çağlar boyu süregelmiş uygarlığın mirasçısı olarak görmezler. Bu yüzden genç kuşaklarına aşıladıkları anlayış, uygarlığın geçirdiği yavaş ve yorucu gelişimin bilincine varmış bir kimse için duygudan yoksun, yavan bir anlayış olacaktır. Tarih bize insanlığı ilgilendiren sorunların sonu gelmediğini, değişmez bir yetkinliğe, her aşamanın ötesinde bir sağduyuya ulaşmanın olanaklarımız dışında bulunduğunu gösterir. Ulaştığımız sağgörü ulaşabileceğimiz aşamalar yanında önemsiz kalacaktır her zaman. Güvenle sarıldığımız en bilinçli inançlarımız bile bir gün anlamını yitirebilir. Bu inançların sonsuz gerçekleri simgelediğini düşünsek bile değişen koşulların yarın bizi gülünç duruma düşürebileceğini unutmamalıyız. Birtakım şeylerin doğruluğuna körü körüne inanmak çağımızda birçok bozukluğun kaynağı olmaktadır. Bu yanlış saplantılardan tarihin bizi kurtarması gerekir. Çünkü tarihi okumakla yalnızca gelmiş geçmiş birtakım bilgelerin görüşlerinden yararlanmış olmayız, geçmişte sağgörü sayılan birçok şeyin aslında ne denli saçma ve sakat olduğunu da görmüş oluruz. Bu da bugün sağgörü diye benimsediğimiz anlayışın ne denli geçerli olabileceğini bize açıkça gösterir.

Ama bu yüzden işin kolayını kuşkuculukta bulup hiçbir şeye inanmayalım demiyorum. İnançlarımıza sarılmalıyız elbet-hem de sıkı sıkı. Çünkü insanın içinde istek olmadan büyük aşamalara ulaşması imkânsızdır. Ama tutkularımızın, amacımızın esinlediği davranışları dizginleyen nesnel bir görüş açısı ve değerlendirme yetisine de sahip olmalıyız. Örneğin Komünizme ya da Kapitalizme karşı iseniz, «Dünyada bir tek komünist ya da kapitalist kalmasın da ne olursa olsun» deyip tüm insan neslini tüketmeniz mi gerekir?

 Pek az kimse böyle bir davranışın doğru olduğunu söyleyebilir. Oysa tarih anlayışı olmayan birtakım politikacılar insanlığı böyle bir sonuca sürüklemektedirler. Bu aşırı bir örnek olabilir ama buna benzer sayısız durum düşünebiliriz.

Şimdi bütün bunları bir yana bırakıp yine esas konumuza dönelim, ve genel okuyucunun en iyi şekilde yararlanabileceği bir tarih eserinin nasıl yazılması gerektiğinden söz edelim. İlk ve en basit kural şu: Eser ilgi çekici olmalıdır. Öyle ki tarihsel olgular üstüne bilgi edinmek için kitap karıştıran kimseyi de, tarihi şiir ya da roman okur gibi okuyan kimseyi de anlattığı olaylara, canlandırdığı kişilere karşı kayıtsız kalmaması gerekir. Tabii, bir tarihçi olguları hiç bir zaman olduğundan başka bir şekilde yansıtmamalıdır, ama bazı durumlarda örneğin birtakım çekişmelerde ya da çarpışmalarda taraf tutabilir. Tarafsız bir tarihçi, yani bir olayı anlatırken ne o yanı, ne bu yanı tutan, canlandırdığı kişiler arasında ‘kahramanlar ya da ’kötü adam’lar bulunmayan bir tarihçi kuru bir yazardır. Yazar okuyucunun ilgisini uyandırmak istiyorsa onun da bir yanı benimsemesini, böylece okuduğu olayların içinde yaşamasını sağlamalıdır. Eğer bunlar bir tarihçiyi nesnellikten uzaklaştırıyorsa okuyucunun yapacağı şey karşı tutumda olan başka bir tarihçiyi bulup onun da aynı konuda yazdıklarını okumaktır. Örneğin, onaltıncı yüzyılda dindeki Reform hareketleri Protestan tarihçinin kaleminden olduğu kadar Katolik tarihçinin kaleminden de ilgi çekicidir. Büyük din savaşları sırasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız hem Protestan hem Katolik tarihçilerin eserlerini okumanız gerekir. Belki böylece o çağı ve ortamı kafanızda canlandırabilirsiniz; ama bu olayları, onlara kayıtsız kalan bir kimsenin kaleminden okumakla sanırım aynı sonuca ulaşamazsınız. Cariyle kendi yazdığı Fransa İhtilalinin Tarihi konulu eseri için, bu kitap kendi başına bir Fransa İhtilali’dir, demişti. Doğrudur, bu niteliği yüzünden Carlyle’ın kitabı bilimsel bakımdan yetersiz olduğu halde bugün de sevilerek okunmaktadır. Bu kitabı okurken içindeki kişilerin niçin şu ya da bu şekilde davranmış olduklarını, yani davranışlarının nedenlerini anlarsınız. Bu da, sanırım tarihin okuyucuya vermesi gereken bir şeydir. Bir keresinde Sicilyalı Diodor’un (Augustus devrinde yaşamış ünlü bir Yunanlı tarihçi.) Agatokles (Kartacalılara karşı savaşmış ünlü Sirakuza tiranı) hakkında neler yazdığını merak etmiş okumuştum. Bu yazara göre Agatokles kana susamış canavarın biriydi. Aynı adamı bir de günümüzde yazılmış bir danışma kitabından okudum. Buradaki Agatokles yumuşak başlı tam olgun bir devlet adamı denecek tipte bir insandı-görünüşe bakılırsa kendisine kondurulan bütün suçlarla ilgisizdi. Bu iki anlatımdan hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu tabii bilemiyorum ama Agatokles’i iyice temize çıkaran yorumu hiç ilginç bulmadığımı söyleyebilirim. Birtakım çağdaş tarihçilerin benimsediği, olayları renksizleştirme, kahramanların pek de o kadar kahraman, kötü adamların pek de o kadar kötü olmadığını belirtme eğiliminden hiç hoşlanmıyorum. Gerçi olayları ‘dramlaştırma’ tutkusu bir tarihçiyi yanlış yollara sürükleyebilir ama gerçekten ’dramatik’ niteliği olan birtakım olaylar vardır tarihte. Ama bunları özgün renkleriyle okuyucuya sunmak da yazınsal ustalık gerektiren bir şeydir.

Yazınsal ustalık çok genel bir terim, bunu daha bir belirlemek, sınırlamak gerekir kanısındayım. Bu kavrama en dar anlamıyla ’stil’ dediğimiz şey girer-yani sözcüklerin yerinde seçimi ve konuyla uyumlu bir akıcılık. Özellikle bilimsel amaçlarla uydurulmuş olan birtakım terimlerin yalnızca sözcükte kalan bir anlamı vardır. Örneğin bir yazıda tetrahedron sözcüğüne rastlayınca yüzünüzü buruşturursunuz. Oysa piramit güzel, zengin bir sözcüktür, Firavunları, Aztek’leri anıştırır insana. Eserin hızı, akışı, yazarın duyuşlarına bağlı bir şeydir. Güçlü bir duygu tabii ki uyumlu ve değişken bir akış, doğal bir anlatım bulacaktır yazarın kaleminde. Bu yüzden başka nitelikler yanında bir yazarda bulunması gereken en önemli şey belirli bir duygu canlılığıdır. Bu canlılık, yorgunluk ya da bir takım ayrıntılar için çeşitli bilgi kaynaklarına başvurma zorunluğu yüzünden durulabilir. Bu bakımdan, kusursuz bir eser yazmak isteyen tarihçi bir bölümü kaleme almadan önce elindeki konuyu bütün ayrıntılarıyla öylesine kavramış olmalıdır ki yazdığı şeyleri doğrulamak için yazısına ara vermek zorunda kalmasın. Doğrulamanın gereksiz olduğunu söylemek istemiyorum, çünkü herkesin belleği yanılabilir, ama bu türlü düzeltmeler yazılış, sırasında değil yazı bittikten sonra yapılmalıdır. İyi bir ’stil’ yazarın duyuşlarını son derece özel bir anlatımla yansıtmasıdır. Bu yüzden en yetkin stili bile taklit etmek doğru değildir.

Öğretici, bilgi verici bir yazının ilginç olması isteniyorsa yazarın gerekli bilgiyi edindikten sonra bir süre beklemesi, bu bilgiyi ‘sindirmesi’ gerekir. Böylece kuru gerçekler daha bir canlanacak, benzetme, duygululuk, alaycılıkla renklenerek uyumlu bir akış, bir bütünlük kazanacaklardır. Bunu sağlayabilmek bir yazar için hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Çalışmalarına ayıracak geniş zamanı olmalı, küçümsenmeyecek bir çaba harcamalıdır. Sorumluluk duygusu olan kimseler genellikle çok çalışırlar, bu yüzden yaptıkları işi de bozarlar. Bagehot bir yazısında «günde sekiz saat çalıştıkları için iflas eden nice adam bilirim, dört saat çalışmakla yetinselerdi büyük para sahibi olurlardı» diyor. Bu basit örnekten birçok bilim adamının ders alması gerekir kanısındayım.

Sanat açısından düşünülecek olursa tarihin değişik türleri vardır. Bunların herbiri kendine göre birtakım özellikler gösterir. Bu türlerden birini en yetkin şekliyle Gibbon’da görüyoruz. Gibbon’un eserlerinde, çağlar birbirini izlerken tarihsel kişiler önümüzde tantanalı bir ’geçit resmi’ yaparlar. Hepsinin sırtında saray giysileri vardır, ama kişiliklerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. Bundan bir süre önce Cambridg-e Ancient History’de Zenobia (*) hakında bir yazı okuyordum, ama üzülerek söylemeliyim ki çizilen portrenin hiç ilginç bir yanı yoktu.

 * Üçüncü yüzyılda yaşamış Palmira Kraliçesi. Roma İmparatoru Aurelianus’a yenilerek tutsak düşmüştür. Kısa siireıı kraliçeliği sırasında Palmira dogu’nun en parlak kentlerinden biri olmuştu. (Çev.)

Gibbon’daki Zenobia’nm çok daha canlı bir kişiliği olduğunu hatırlıyordum. Aynı konuyu bir kez daha okudum Gibbon’dan-yüce kraliçe sanki birden gözlerimin önünde canlanıvermişti. Gibbon işlediği konuya karşı kayıtsız kalmamıştı, Palmira’da Zenobia’nın sarayında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu düşünmüş, canlandırmıştı kafasında. Satırlarını canlı bir hayal gücüyle renklendirmişti, yalnızca bilinen birtakım olguları kuru kuruya sıralamakla kalmamıştı. Gibbon’un çizdiği karakterlerin hepsinde bir onsekizinci yüzyıl damgası bulunması nedense insanı rahatsız etmiyor. Sanırım kitabının bir yerinde Genzerik’ten sonraki Vandallar’dan söz ederken «Afrikanın kibar tiranları» diyordu. Bu adamların ‘kibarlıklarına inanmak zor ama ‘tiran’ olduklarına hiç şüphe yok. Bütün bunlara karşın Gibbon ele aldığı çağların olaylarını şaşılacak derecede canlı bir akış içinde veriyor bize. Kitabı benim doğruluğuna içten inandığım bir gerçeği tanıtlamış oluyor-büyük bir tarih eserinin ancak bir tek kişi tarafından yazılabileceğini, her bölümünü ayrı bir uzmanın yazdığı ortak çaba ürünü bir özetleme’nin sanat açısından aynı düzeye erişemeyeceğini belirtmesi bakımından. Çağımızda öğrenim öyle karmaşık, öyle dallı budaklı bir şey oldu ki tek bir kişinin geniş alanda bilgi sahibi olmasına artık imkânsız gözüyle bakılıyor. Bence bu çok acı bir yanılmadır. Değeri bir danışma kitabı olmaktan öteye gidebilen bir eser tek kafanın eseri olmalıdır. Geniş bir konunun belirli bir anlayışla toparlanmasından meydana gelen bir bütünlük olmalıdır eserde. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi gün geçtikçe daha zor oluyor. Ama yine de bu yolu izlemek, bunun için elden geleni yapmak gerekir kanısındayım — yoksa büyük tarih kitapları da tarihe karışacaktır-.

Bu konuda iş bölümü gereklidir, bunu yadsımıyorum. Örneğin Gibbon Tillemont (Onyedinci yüzyılda yaşamış Fransız tarihçi) dan yararlanmıştır-bunu yapmasa belki de o görkemli eserini bir yaşam boyuna sığdıramazdı. Bir arkeolog ya da eski elyazmalarını okumaya çalışan uzmanın geniş çapta bir tarih eseri yazabilmek içi ne zamanı ne de gücü olabilir. Böyle bir eser yazacak olan kimseden örneğin kazma kürek işçiliği yapması beklenemez. Bilim alanında bu gerçek artık kabul edilmiştir. Kepler’in kanunlan Tycho Brahe’nin gözlemlerine dayanır; Clerk Maxwell’in kuramlarına Faradav’in deneyleri temel olmuştur; Einstein öğretilerini yalnızca kendi gözlemleri üstüne kurmamıştır. Daha açıkçası olguların toplanması başka şeydir, «sindirilmesi» başka şeydir. İkisini birden yürütmek-olgular çok ve karmaşık olduğu zaman tek kişinin başaracağı iş değildir. Örneğin diyelim ki Minos uygarlığının Klâsik Yunan Uygarlığı üzerindeki etkilerini öğrenmek istiyorsunuz. Her halde en doğru ve inanılır bilgiyi yalnızca Minos uygarlığı üstünde incelemeler yapan bi: uzmandan edinmeyi düşünmezsiniz. Aynı şey daha basit sorunlar için de söz konusudur örneğin Plutarch’ın Franca İhtilâli üstündeki etkileri gibi.

Plutarch’in adı bana başka bir tarih türünü ansıttı. Tarih, okuyucunun gözleri önüne yalnızca geniş bir «panorama» sermez, ya da çeşitli toplumların geçirdiği gelişimleri belirtmez. Tarih aynı zamanda kendi başlarına önemli olan kişileri de konu edinir kendine. Plutarch’ın Yunanlı ve Romalı Büyük Adamların Hayatları adlı eseri, içinde yükselme isteği olan birçok gence yiğitlik duyguları esinlemiş, parlak yaşamlara atılmalarına sebep olmuştur. Zamanımızda kişiler üstünde durmayıp yalnızca topluluklara önem vermek gibi bir eğilim var. «Alelade Adam»ın çağında yaşadığımıza öyle inanmışız ki, aramızda üstün varlık gösterebilecek birçok kimse bu akıma kapılıp sıradan bir adam olmaktan öteye gidemiyorlar. Gençlere verilen tarih eğitimde kişilerin, kahramanların çabalarına karşıt olarak kültür tipleri üstünde durmak gibi bir akım başgöstermiştir. Bu, bir bakıma olumlu bir tutum sayılabilir. Cromagnon adamının, ya da Neanderthal adamının yaşayışları hakkında bilgimiz olursa, tarih içinde olayların akışını daha kolaylıkla kavrarız. Plutarch’ın bize tanıtmadığı binlerce adsız Romalıya konut olan akaret tipi yapılar hakkında bir şeyler bilmek yararlıdır. Karı koca Hammond’ların eseri olan Village Labourer (Köy Emekçisi) adlı kitap o güne değin yazılmış hiçbir geleneksel tarih kitabında rastlayamayacağımız bir görüş açısından koca bir çağın izlenimlerini yansıtır. Bütün bunlar birer gerçektir, üstelik önemlidir. Ama önemli olup da gerçek olmayan, hem de zararlı bir yanılma olan şey tarihin yalnızca bu açıdan ele alınmasının sonucu olan bir kanıdır: bireylerin toplum içinde bir önemi olmadığı, kahramanlaştırılan birtakım kişilerin yalnızca toplumsal güçlerin somutlaşmış birer anlatımı oldukları, bunların yaptığı şeyleri nasıl olsa başka birinin de yapabileceği kanısı yani kısacası, hiç kimsenin elinden zamanın, koşulların akımına kapılmaktan başka bir şey gelemeyeceği, hiç kimsenin kendiliğinden bir şeyler yapamayacağı inancı.

Yüce bir yaşamı ancak yüce amaçlar esinler. Hayatta yapılacak önemli bir şey olmadığına inanan bir gencin yaşamı boyunca elle tutulur bir şey yapmayacağı, bir atılıma girişmeyeceği mutlaktır. İşte bu yüzden Plutarch’ın Büyük Adamların Hayatları adlı eseri gibi kitapları en azından daha geniş konuları kapsayan genelleyici tarih kitapları kadar gerekli bulduğumu söyleyebilirim. Topluluk dediğimiz şey yalnızca, birkaç insandan meydana gelebilir çağımızda bunun en güzel örneğini Lenin’le Stalin vermiştir bize. Ama kişisel yaşamları üstünde önemle durmaya değer birçok insan vardır tarihte. Bunlar arasında yalnızca örnek insan olarak kabul edebileceğimiz kimseler değil imgelemimize yeni bir şeyler getiren tipler de yer alır. Sözgelimi İmparator ikinci Frederik hiçbir zaman kendisine benzemek isteyeceğimiz bir örnek insan değildir. Ama onun ilginç serüvenleri herkes için bilinmeye değer şeylerdir. Maiyeti peşinde oradan oraya dolaşan, üstelik baş-nazırını da bir kafese kitleyip birliğinde götüren, İslâm bilgeleriyle fikir tartışmalarına girişen, afaroz edildiği halde haçlı seferlerine çıkan bu adam, dünyanın sayılı harikalarından biridir. Agamemnon, Oedipus, Hamlet vb. gibi büyük trajedi kahramanları hakkında bir şeyler bilmek isteriz. Oysa yaşamları bunlarınkinden hiç de sönük olmayan nice adam gelip geçmiştir-üstelik gerçekten yaşamış olmak gibi bir üstünlükleri de vardır bu trajedi kahramanlarına. İyi olsun kötü olsun her çeşit büyüklüğün paylaştığı ortak bir nitelik vardır. Ben bu niteliğin aleladelik hayranlığı gibi birtakım kaygılarla görmezden gelinmesine karşıyım. Altmış yıl önce Amerika’ya ilk gidişimde yeni anne olmuş bir hanımla tanışmıştım. Orada bulunan konuklardan biri lâf olsun diye çocuk için «belki de büyüyünce bir dahi olacak» dedi. Anne yürekten gelen bir korkuyla «Aman Tanrı korusun!.» diye karşılık vermişti buna. Ne yazık ki dileği gerçekleşti.

Bu sözlerimden Carlyle’ın kahramanlar kültüne, hele Nietzsche’nin bu kültü çığırından çıkaran tutumuna katıldığım anlamı çıkmasın. Toplum içinde alelade adam’ın da bir önemi olduğunu, insan topluluklarını incelemenin önemli kişilerin hayatlarını incelemek kadar gerekli olduğunu yadsımıyorum. Yalnızca bu ikisi arasında bir denge sağlanmalıdır diyorum. Birtakım üstün adamların tarihin akışım etkilediklerine inanıyorum. Onyedinci ve onsekizinci yüzyılın en büyük bilginlerinden yüz kadarı küçük yaşlarında ölmüş olsalardı çağımızın herhangi bir uygar toplumunda yaşayan alelade adam’ın hayatı bugünkünden çok başka olurdu. Shakespeare ve Milton yaşamamış olsalar onların eserlerini bir başkası yazamazdı. Ama nedense birtakım bilimsel’ tarihçilerin okuyucularına böyle garip düşünceler aşılamak istedikleri görülüyor.

Tarihte kişilere önem verenlerle birleştiğim bir nokta daha var, onu da belirteyim: Bence insanlığın ulaştığı aşamalarda asıl bilmeye ve övülmeye değer olan şey topluluklardan çok kişilerin çabalarıdır. Bir topluluğun niteliklerini belirleyen o topluluğu meydana getiren bireylerdir. Bence hiçbir topluluk bireylerinin ortalama değeri ötesinde bağımsız bir değere erişemez. Tarihin Devit, Millet, Kilise vb. gibi kurumlan yüceltmek kaygısı ile kişisel değerleri görmezden gelmesi hiç doğru bir tutum değildir. Ama şimdilik bu konuyu burada kesmeliyim, çünkü işi politikaya dökmekten korkuyorum.

Çağımızda tarih okumaya karşı ilginin azaldığı kanısındayım. Bu bence üzücü bir durum. Tabii bunun çeşitli nedenleri var. Önce, genel olarak okumaya karşı ilgi azalmış durumda. İnsanlar çokluk sinemaya gidiyor, radyo dinliyor ya da televizyon seyrediyorlar. Yerküresi üstünde bugün burada, yarın şurada başdöndürücü bir hızla gidip gelmek, dünyanın her yanını birbirine benzer hale sokmak gibi garip birtakım zevk ve çabalara kaptırmışlar kendilerini. Aralarında okuma sevgisinden vazgeçmemiş olanları varsa da bunlar zamanlarını pek azını tarih okumaya ayırabiliyorlar. Arkadaşım Whitehead bir keresinde bana Paolo Sarpi’nin Trento Konseyinin Tarihi adlı eserini «yastık kitabı» olarak kullandığını söylemişti. Bugün sanmam ki Whitehead’in yaptığını yapacak birtek kimse çıksın. Günümüz insanı için tarih artık eskiden olduğu kadar ilginç bir konu değil. Bunun nedenlerini biraz da çağımızın özelliklerinde aramalıyız. İçinde yaşadığımız çağ, bir sürü önemli olaylar, hızlı değişimlerle öylesine dolu ki çoğu kimsenin geçmiş çağlarla ilgilenmeye ne isteği var ne de zamanı. Bir Hitler’in, Lenin’in, Stalin ya da Trotsky’nin hayatı Napolyon’un hayatı kadar ilginç olabilir, üstelik günümüzün sorunlarıyla daha yakından ilgilidir. Ama-işte burada yadsıyamayacağımız acı bir gerçeğe değinmek istiyorum günümüzde tarih okurlarının azalmasına önemli bir sebep de o eski görkemli tarih eserlerinin artık yazılmaz oluşudur. Çağdaşları Herodot’u. Thucydides’i, Polybius’u, Plutarch ya da Tacitus’u ne denli hevesle okudular bilmem ama onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıl tarihçilerinin karşılarında geniş bir okuyucu kitlesi buldukları herkesin bildiği bir gerçektir. Bu çağlarda tarih yazma sanatı İngiltere’de Clarendon’un History of tlıe RebelIion (İhtilâlin Tarihi) adlı eserinden başlayarak Macaulay’e değin uzanan bir gelişim gösterir. Fransa’da Voltaire’den bu yana tarih konusu karşıt felsefelerin savaş alanı olagelmiştir. Almanya’da Hegel felsefesinden esinlenen tarihçiler eserlerinde yetkinlikle kötülüğü eşit oranda birleştirmeyi başarmışlardır. Örneğin Mommsen’de başlıca iki tema vardır: Bir, Sezar’ın özgürlüğü ortadan kaldırdığı için çok büyük bir adam olduğu; bir de İngiltere’nin Kartaca’ya, Almanya’nın Roma’ya benzediği ve ileride bir gün çıkacak olan Pön Savaşlarının yine eskisine benzer bir şekilde sonuçlanacağı… (Mommsen’i böyle özetlemekle ona karşı pek de haksız davranmış olmadım sanırım). Haince uydurulmuş zararlı bir mit’in yayılmasında Treitschke’nin büyük payı olmuştur. Tarihin öneminden sözederken etkisini hem iyiye hem de kötüye yöneltebileceğini kabul etmemiz gerekir. Bu duruma zamanla halkın inancına giren, folklorun bir parçası haline gelen mit’ler iyi bir örnektir. Hatırlıyorum, bundan yıllar önce iki küçük çocuğumla İrlanda’ya gitmiştim. Beş yaşındaki kızım kendisine karşı yakınlık gösteren bir köylü kadınla arkadaş oluvermişti. Dönüşte ayrılırken kadıncağız bana «kızınıza kanım kaynadı», demiş ve eklemişti «Cromwell’e rağmen…». Bu köylü kadın tarihi ya doğru dürüst bilseydi ya da hiç bilmeseydi daha iyi olma* mıydı diye düşünmüştüm o zaman.

Bugün tarih konusunda büyük eserler yazılmıyor artık demiştim-aynı durum başka alanlarda da söz konusudur. Günümüzün bilginleri arasında Newton’un Principia’sı ya da Darvin’in Origin of Species’iyle kıyaslanabilecek kitaplar yazan çıkmıyor. Ozanlarımız epik yazmıyor artık. Bilim dünyasında her şey o denli hızla değişiyor ki, öyle yazılması yıllar tutan büyük bir kitabın daha basılmadan çürüğe çıkması işten değil. Bilim alanına gelen yenilikler dergilerde kısa yazılar halinde anlatım buluyor-kitap halinde değil. Bugün herhangi bir bilim dalında çalışan kimseler arasında öyle dev eserler yazmak için gerekli çalışma ve araştırmalara ayıracak zaman bulabileni yok denecek kadar azdır. Tabii bu kuralın dışında kalanlar var,: buna verebileceğimiz en iyi örnek Prof. Toynbee’dir. Toynbee’nin bugün geçmişteki büyük tarihçilerinkiyle rahatça boy ölçüşebilecek dev eserleri vardır. Ama böyle bir iki örnek genel durumu değiştiremez tabii. Ayrıca bu eğilimin modası geçeceğini sanmıyorum. Eğer günün birinde dünyamız şimdiki gibi gözü kapalı uçuruma gitmekten vazgeçer de daha bilinçli bir ilerleme yolu tutturursa o zaman her şey değişebilir.

Bu kendini bilmez çağımıza biraz sağduyu getirebilmesi bakımından tarihin önemli bir görevi vardır. Ama bunun birtakım «tarih dersleri» ile gerçekleştirilebileceğini ya da kolayca belirlenen birtakım kurallar halinde öğretilebileceğini söylemek istemiyorum. Tarih’in yalnızca tarihçilere değil, biraz eğitim görmüş, anlayışı gelişmiş herhangi bir insana vermesi gereken şey yeni ve geniş bir görüş açısı ve günün olaylarını değerlendirme, geçmiş ve gelecekle olan ilintilerini kavrayabilme yeteneğidir. Comford’un öne sürdüğü gibi Thucydides tarihini Yunan tragedyası anahatları üstüne işlemiş midir bilmiyorum ama eğer bu doğruysa Thucydides’in konu olarak ele aldığı olayların böyle bir biçimlendirmeye elverişli olduğunu söyleyebilirim. O zamanki Atinalılar kendilerini bu Trajedide rol alan aktörler gibi görmüş olsalardı ’tarjik son’u değiştirmek için bir şeyler yararlardı elbet.

Trajedinin hubris (Çöküntü, kargaşalık. (Çev.)) ten çıktığını iddia eden eski bir öğreti vardır-eski olduğu kadar da geçerlidir. Bu hubris denen şey her çağda sorumsuzluğun, bilinçsizliğin yol açtığı felaketleri unutan topluluklarda ortaya çıkan bir durumdur. Çağımızda insanlar topluca kendilerini daha önce görülmemiş bir hubris’in içine bırakmışlardır. Eski çağlarda Prometheus’a bir «sözde kurtarıcı» gözü ile bakılırdı-insanlığın yaran için harcadığı çabalarına zorba Zeus tarafından set çekilen bir kurtarıcı. Ama şimdi çağımızın Prometheus’lanm dizginleyecek bir Zeus çıksa ortaya diye yakınıyoruz. Prometheus’un amacı insanlığa hizmet etmekti. Oysa günümüzün Prometheus’ları yalnızca insanlığın tutkularına hizmet ediyorlar-hem de en yıkıcı, en çılgınca tutkularına. Bugün akıllı adamlar laboratuarlarda çalışadursun, güçlü mevkilerde budalalar oturuyor. Akıllı adamlar Binbir Gece Masallarındaki devler gibi tutsak olmuşlar. İnsanlık güçlü mevkilerdeki budalaların yönetiminde akıllı kölelerin dahice buluşları ile kendi kendini yok etmek için çabalıyor. Böyle bir konuyu gerektiği gibi ele alabilecek bir Thucydides çıksa ortaya diye düşünüyorum. Bugün dünyayı yönetenlerin kafasında biraz olsun tarih anlayışı bulunsaydı hergün bir adım daha yaklaşan tehlikeyi savuşturmak, korkunç son’dan kaçınmak için bir şeyler yaparlardı sanırım. Çünkü tarih bize yalnızca şu ya da bu ulusun, hatta şu ya da bu kıtanın zaman içinde geçirdiği aşamaları vermez. Tarihin konusu her şeyden önce «insan» dır-evrim’in garip bir ürünü olan insan, zekası ve becerikliliğiyle diğer bütün canlıların üstünde yükselen, bununla da yetinmeyip büyük tehlikelere göğüs gererek cansız doğaya hakim olan yaratık. Ama insan o üstün zekasına karşın yine de kendi cinsini bir bütün olarak benimseyecek anlayışa erişememiştir. Orman’ı ardında bıraktığı halde yine de Ormanın yasalarına bağlı kalmıştır içten. İnsanlık kavramının gerektirdiği basit görevleri, insanlığın geçmişte ulaştığı ve gelecekte ulaşabileceği büyük aşamaları bilinçli olarak kavrayamamıştır. Soydaşını kendisi gibi ortak amaca yönelmiş bir insan olarak değil de öldürmesi gereken yoksa kendisini öldürecek olan bir düşman gibi girmektedir. Bağlı bulunduğu gurup ya da taraf ne olursa olsun onca her zaman geçerli olacak bir sağgörünün doruğunu simgelemektedir. Karşı taraf ise budalalık ve saçmalık bataklığının dibine değin gömülmüştür. Biraz tarih kültürü olan bir kimse böyle bir görüşün özünde yatan saçmalığı kavrayacaktır. Tarihe bir göz atacak olursak şunu açıkça görürüz ki hiçbir insan topluluğu ne kendi kendinin sandığı kadar iyidir, ne de düşmanının onu gördüğü kadar kötü. Ama geçmişte insanlık bütün çekişmelere rağmen bir araya gelip ortak amaçlarına erişebiliyordu ara sıra duraklayarak ya da karşı akımlarla geri sürüklenerek de olsa. Oysa çağımızda yeni olanaklar ancak yeni bir sağgörü ile birleşirse insanlığın geleceği garanti altına alınabilir. Gereksindiğimiz bu yeni sağgörü yalnızca bir tek anlamda ’yeni’dir-geniş insan topluluklarının ve özellikle dünyanın yönetimini elinde tutanların bilincine yerleşmesi gerekmektedir; yoksa geçmişte hiç bilinmemiş, hiç anlatım bulmamış bir anlayış değildir bu. Çağlar boyu ileriyi gören bilgeler insanlığı bu sağgörüye çağırmışlardır-ama seslerini pek duyuramamışlardır. Oysa şimdi artık sağgörüye omuz, silkip geçemeyiz. Bazen yaklaşan tehlike gözümün önünde her zamankinden açık bir şekilde beliriyor. O zaman, bu dünyanın gereksindiği şey yeni bir peygamber-vari biridir, diyorum-gokgürleyişi gibi ama acıyan bir sesle insanlığa tuttuğu yolun yanlış yol olduğunu, bu yolun bizi çocuklarımızın ölümüne, bütün umutların sönmesine götürdüğünü, insanların isterlerse izleyebilecekleri başka bir yol bulunduğunu, bu yolun ise bizi şimdiye değin hiçbir çağda gerçekleşmemiş bir mutlu dünyaya götüreceğini söylese diye düşünüyorum. Ama bu düşünce kısa bir süre için avutabiliyor beni. Aslında dünyanın gereksindiği şey gerçekleşmesi çok daha zor olan bir şey. Bugün böyle bir peygamber Doğu’da çıksa fazla konuşmasına fırsat verilmeden hemen susturulur; Batıda çıksa söyledikleri Doğdakilerin kulağına erişmez, üstelik bulunduğu yerde herkesin nefretini üzerine çekmiş olur. Zaten ne denli yüce olursa olsun, ne denli iyi konuşursa konuşsun bu dünyayı kurtarmak bir tek kişinin başaracağı iş değildir. Bugün eğer dünyadaki güçlü ülkelerin başında bulunanlar ve onları izleyenler, ardından koştukları aldatıcı imgenin kendilerini nefret ve budalalık bataklığında aşağılık bir ölüme götürdüğünü anlayabilirlerse dünya ancak o zaman kurtulabilir. Kitleleri saran bu saçma budalalık henüz evrenselleşmiş değildir. Birtakım ülkeler bunun dışında kalmayı başarmıştırlar, birtakım ülkeler de bu yaygın budalalığın etkisine bütün bütün kapılmamıştırlar henüz. İnsanlığın bir geçmişi olduğu kadar bir geleceği de olduğunu düşünmek, buna inanabilmek için vakit henüz çok geç sayılmaz. Bence insanlığa, bu umudu yetince benimsemesi, ona yapıcı bir güç, bir anlatım verebilmesi için tarih bilinci, tarih anlayışı yardımcı olacaktır.

MUTLULUĞA GİDEN YOL

İki bin yıl öncesinden bugüne değin mutluluk ağırbaşlı törecilerin gözünde değersiz ve bayağı bir konu olmaktan ileri gidememiştir. İnsanoğluna her şeyden önce mutluluğu salık veren Epikür Stoacıların saldırılarına uğramıştır yüzyıllar boyu. Stoacılar Epikür felsefesinin bir hayvanınkinden farksız olduğunu söylemişler, Epikür hakkında bir takım çirkin yalanlar uydurarak sözde kendi erdemlerinin yüceliğini bütün dünyaya tanıtlamışlardır. İşte bunlardan biri olan Cleanthes, Kopernik sistemini benimsedi diye Aristarchus’un ölüm cezasına çarptırılmasını istemiş, bir başkası, Marcus Aureulius, inançları yüzünden hıristiyanları işkence ile öldürtmüştü. Yine ünlü bir Stoacı olan Seneca ise Neron’un çılgınlıklarını körüklemiş, büyük bir servet edinmiş, üstelik ödünç para verirken istediği yüksek faiz yüzünden Boadicea’nın Roma’ya başkaldırmasına sebep olmuştu. Eski çağlar için bu kadar örnek yeter sanırım. Şimdi gelin iki bin yıl ileri atlayarak o korkunç kuramları ile Almanya’yı uçurumun dibine sürükleyen ve bütün dünya ülkelerinin bugünkü durumundan sorumlu olan Alman profesörlerden söz edelim biraz. Bu bilginlerin hepsi de İngiltere’deki taklitçileri Cariyle gibi mutluluktan nefret eden kimselerdi. Cariyle bize hep kutlu davranışlar uğruna mutluluktan kaçınmamızı öğütler dururdu. Kutlu davranışa verdiği örnekler de garip şeylerdi doğrusu: Cromwell’in İrlanda katliamı, Büyük Frederik’in kana susamış dönekliği, Vali Eyre’in Jamaika’da uyguladığı zorba yönetim v.b. Aslında mutluluğa değer vermez gözükenler başkalarının mutluluğunu çekemeyenlerdir. Onların bu davranışları insanlığa karşı duydukları gizli bir nefretin sonucudur. Yüce bir amaç uğruna kendi mutluluğunu gözden çıkaran bir insan bile yücelik peşinde koşmayanların mutluluğunu kıskanabilir; bu kıskançlık, çoğu kez kendilerini bir ’aziz’ sananları acımasız ve yıkıcı yapar Günümüzde bunun en güzel örneklerden birini de Komünistlerde görmekteyiz. İnsanın nasıl yaşaması gerektiği hakkında kuramlar öne sürenler doğanın koyduğu sınırlamaları nedense unuturlar. Eğer yaşayış tarzınız yüce bir amaç uğruna dürtülerinizin durmadan engellenmesini gerektiriyorsa bu yüce amaç sizin için gittikçe anlamını yitirecektir. Doğal yollardan dışa vurulmayan dürtüler yüzeye çıkmak için başka yollara sapacaklar ve genellikle kin ve nefret şeklinde anlatım bulacaklardır. Eğlence tabii böyle bir şeyi kendinizden esirgemiyorsanız-yaşamınızın genel akışından ayrı kalacak, saçma ve aşın bir çılgınlık olacaktır sizin için. Böyle eğlence insana mutluluk vermez, tersine daha derin bir umutsuzluğa sürükler.

Mutluluk ardından koşmakla elde edilemez diye bir inanç vardır töreciler arasında. Bir bakıma doğru sayılır bu inanç eğer mutluluğun ardından nasıl koşulacağını bilmiyorsak. Monte Carlo’daki kumarcılar para peşinde koşarlar; çoğu da kazanacağına kaybeder. Oysa kumardan çok daha verimli para kazanma yolları vardır. Mutluluk için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Eğer mutluluğu içkide arıyorsanız sarhoşluğun verdiği karamsarlığı unutuyorsunuz demektir. Epikür mutluluğa ulaşmak için sevdiği, anlaştığı kimselerden meydana gelmiş, bir çevrede yalnızca kuru ekmek yiyerek yaşamayı denedi. — Bayram günlerinde ekmeğin yanına biraz peynir katık ediyordu. Gerçi bu yöntem kendisi için başarılı sonuçlar verdi ama Epikür zaten midesi zayıf bir adamdı. Sağlıklı bir insanın mutlu olabilmek için daha çok besin alması gerekir, bunu yadsıyamayız. Çoğu kimse için mutluluk peşinde koşmak kendi başına bir yaşayış kuralı olamayacak kadar soyut ve kuramsal bir şeydir. Ama bana kalırsa, kendinize ne türlü bir yaşayış kuralı seçerseniz seçin, bu kural hiçbir zaman mutlulukla çelişmemelidir tabii kahramanlık gösterilerinde bulunmak niyetinde değilseniz.

Nice adam vardır mutluluğun temel koşullarına, yani sağlık ve yeteri kadar paraya sahiptir, ama yine de mutlu olamaz bir türlü. Böylelerine özellikle Amerika’da rastlıyoruz. Bu durumlarda bütün suçun yanlış bir yaşama kuralında olduğu sanılır. Aslında şöyle ya da böyle yaşanması gerektiğini öne süren bütün kuramlar yanlıştır diyebilirim. Biz kendimizi hayvanlardan çok farklı sanırız, oysa az çok ortak yanlarımız vardır onlarla. Hayvanlar yaşamları boyunca içlerinden gelen dürtülere bağlı kalırlar, ve çevrel koşullar iyi olduğu sürece mutludurlar. Kediniz yeterince karnını doyurabiliyor, yatacak sıcak bir köşe buluyor, ve arasıra dam üstünde bir gece geçirebiliyorsa hayatından memnundur. Sizin ihtiyaçlarınız kedininkinden daha karmaşıktır, ama yine de eninde sonunda dürtülerinize dayanırlar. Uygar toplumlarda özellikle İngilizce konuşan toplumlarda-bu gerçek yeteri kadar önemsenmez nedense. Herkes kendisine yüce bir amaç edinir ve bu amaca ulaşmasına yardımcı olmayan tüm dürtülerine set çeker. Para kazanmaktan başka düşüncesi olmayan bir iş adamı bu amacı uğruna sağlığını yitirir, sevmeyi unutur. Sonunda zengin olunca herkese kendisi gibi olmayı salık vererek can sıkmaktan başka zevki kalmaz. Birçok varlıklı hanım tanırım kendilerinde tanrı vergisi bir sanat anlayışı olmadığı halde «kültürlü» niteliğini kazanmayı koymuşlardır kafalarına. Yeni çıkan bir kitap üstüne birkaç söz söyleyebilmek için kendilerini ne sıkıntılara sokmazlar. Bir kitabın züppelere tartışma konusu çıksın diye değil de, okuyucuya bir şeyler iletmek için yazıldığını nedense hiç düşünmezler. Çevrenizdeki mutlu diyebileceğiniz insanlara, bakın, hepsinin ‘birtakım ortak yanlan olduğunu göreceksiniz. Bu gibi insanlar genellikle boş zamanlarını hem eğlenceli, hem de yararlı olan bir faaliyetle değerlendirirler. Çocuklan ile uğraşmaktan içgüdüsel bir zevk duyan kadınlar (günümüz kadınlarının çoğunda hele özellikle kültürlü hanımlarımızda bu duygu pek kalmamıştır) bir yuva kurup çocuk yetiştirmekle mutlu olabilirler. Aynı şekilde bir sanatçı, yazar ya da bilim adamı çalışmalarından memnunsa mutlu demektir. Ama bu mutluluğu, bu zevki daha basit yollardan da duyabiliriz. Günlük çalışma hayatlarını kentte geçirenler çoğu kez hafta sonlarında bahçe işleri ile uğraşmayı tercih ederler. Sonra ilkyaz gelince güzel bir şey yaratmış olmanın kıvancını duyarlar yüreklerinde.

Kendine göre bir faaliyet bulmadan insan mutlu olamaz. Ama bu faaliyet yorucu ya da sıkıcı bir nitelikte değilse. Bir faaliyet beklenen, istenen bir sonuca yönelirse, dürtülerle çelişmiyorsa insana zevk verir. Bir köpek soluğu kesilinceye değin av peşinde koşarken mutludur. Ama hayvanı «ayak değirmeni»ne koşar, yarım saat karnını doyurursanız yiyeceği önüne gelene değin mutlu olmayacaktır. Çünkü değirmen döndürmek doğal bir faaliyet değildir hayvan için. Çağımız insanı da yaşamı boyunca hep buna benzer güçlüklerle karşıkarşıyadır. Bugün uygar bir toplumda bir insan için yapılması gereken şeylerin pek azı ‘avlanmak’ kadar doğaldır. Bu yüzden teknik bakımdan ileri bir toplum içinde yaşayanların çoğu mutluluğu geçimlerini sağladıkları uğraşın dışında aramak zorundadırlar. Eğer işleri çok ağır ise yorucu olmayan pasif eğlenceleri tercih edeceklerdir. Seyredilen bir futbol maçı ya da filmin verdiği doygunluk nedir ki; üstelik devamlı da değildir, ve hiçbir zaman yaratıcı itileri tatmin etmez. Ama duruma bir de maçta ya da filimde oynayan oyuncuların açısından bakın, onların durumu apayrı bir şeydir.

Çevresi tarafından sayılma isteği ve küçük görülme korkusu insanları (ve özellikle kadınlan) içten gelmeyen zoraki bir takım davranışlara sürükler. Her zaman «doğru yolda» olan insanın hayatı sıkıntılıdır çoğu kez. Kibarlığa özenen annelerin çocuklarını uslu bir kukla gibi yetiştirerek onlardaki yaşama kıvancını öldürmeleri yürekler acısı bir durumdur.

Yarışmacılığın esas olduğu toplumlarda bireyin iyi bir ad yapmak ya da güçlü bir mevkiye ulaşmak için harcadığı çaba mutluluğunu engelleyen önemli bir öğedir. Başarının mutluluk için gerekli olduğunu yadsımıyorum. Birçokları için insanın mutluluğu hayattaki başarısına bağlıdır. Ama yalnızca başarıyı mutlu olmak için yeterli bulmayanlar da vardır. Paranız bol olabilir, çevrenizin hayranlığını toplamış olabilirsiniz, ama eğer hayatta birkaç arkadaş edinememişseniz, kendinize göre meraklarınız, içinizden gelen çocuksu bir takım zevkleriniz yoksa mutlu denemez size. Başarı için yaşamak bir çeşit kurama göre yaşamaktır. Kurama göre yaşanan hayat kuru ve sıkıcı olacaktır tabii.

Sağlığı yerinde, karnını yeterince doyurabilen bir insanın mutlu olabilmesi için ilk bakışta çelişir görünen iki şey gereklidir: önce temel bir amaç üstüne kurulmuş sağlam bir çatı, bir de «oyun» diyebileceğimiz şeyler-yani belirli bir amaç için değil de sırf eğlencesine yapılan bir takım şeyler. Sözünü ettiğimiz sağlam çatıyı bir insanın işi ya da ailesiyle olan bağlantıları meydana getirmelidir. Eğer bir adam ailesinden nefret ediyor, işini çekilmez derecede sıkıcı buluyorsa ne aile hayatı, ne iş hayatı ona mutluluk verebilir. Ama ara sıra sinir bozucu ya da hoşa gitmeyen şeylere katlanmak da gerekir. Eğer bir insan «oyun» imkanlarından yeteri kadar yararlanabilirse bu gibi duyguların etkisi azalacaktır.

Bana sorarsanız bu mutluluk ötedenberi ince elenip sık dokuna gelmiştir. İnsanların bir dine ya da bir hayat kuramına bağlanmadan mutlu olamayacağına inanmıştır. Gerçi,, yanlış bir kuram yüzünden mutsuz olanların daha iyi bir kuramı benimsemeleri gerekebilir-tıpkı hastalandığımız zaman ilaç almamız gerektiği gibi. Ama aslında bir insan ilaç almadan sağlıklı, bir kurama bağlanmadan mutlu olabilmelidir. Zaten önemli olan küçük şeylerdir. Eğer bir adam karısını, çocuklarını gerçekten seviyorsa gecenin, gündüzün birbirini izlemesinden mevsimlerin değişmesinden kıvanç duyuyorsa felsefesi ne olursa olsun mutlu demektir. Ama karısından nefret ediyor, çocuklarının gürültüsü ona çekilmez geliyorsa, işyeri onun için bir işkence odasından farksızsa, gündüzleri geceyi iple çekiyor, geceleri gün ışığının özlemini duyuyorsa gereksindiği şey yeni bir felsefe değil yeni bir hayat düzenidir: değişik bir rejim, daha çok çalışma v.b. İnsan da bir hayvandır, ve mutlu olması-belki buna pek inanmak istemez ama-en çok bedensel durumuna bağlıdır. Bu çok basit bir çözüm yolu gibi görünüyorsa da ben başka türlüsüne kendimi inandıramıyorum. Bence mutsuz işadamları için hergün yapacakları altı millik bir yürüyüş her türlü felsefeden daha yararlı olacaktır. Sanırım Jefferson da bu düşüncedeydi, ve yine bu yüzden ata binmeyip yürüyerek giderdi gideceği yere. İleride bir gün insanoğlunun otomobili icad edeceğini bilseydi sanırım söyleyecek söz bulamazdı.

BİLİM VE SAĞGÖRÜ

Çağımız bilim bakımından önceki çağlan çok gerilerde bıraktığı halde sağgörü bakımından buna orantılı bir gelişim gösterememiştir. Sanırım bu görüşü paylaşan benim gibi birçok kimse vardır. Ama iş «sağgörümün tanımını yapmaya, onu geliştirmenin yollarını belirlemeye gelince görüşler ayrılır Ben burada önce sağgörünün ne olduğu sorusunu ele alacağım, sonra da öğretilmesi için neler yapılabileceğini belirteceğim.

Sağgörü kavramını meydana getiren çeşitli katmanlar vardır. Bence bunların en önemlisi belirli bir «orantı» anlayışıdır, yani bir sorunu bütün öğeleriyle kavrayabilme, bunların her birine gereken değeri verebilme yetisi. Çağımızda erişilmesi güç bir yeti olmuştur bu. Çünkü bilim o denli ilerlemiştir ki bugünün bilim adamı kendisinden beklenen karmaşık ve ayrıntılı bilgiye ulaşmak için çalışmalarını dar bir alanda derinleştirerek uzmanlaşmak zorundadır. Örneğin, diyelim ki tıp alanında araştırmalar yapıyorsunuz. Oldukça zor bir uğraştır bu, düşünsel gücünüzün bütününü kapsayacak nitelikte bir uğraş. Buluşlarınızın tıp alanı dışında ne gibi etkiler yapabileceğini düşünecek zamanımız yoktur. Modern tıbbın yaptığı gibi çocuk ölümü oranını iyice düşürmeyi başardınız diyelim — hem yalnız Avrupa ve Amerika’da değil, Asya ve Afrika’da da. Bu durum esas amacınızla ilintisiz başka bir takım sonuçlar doğuracaktır: örneğin besin kaynaklarının yetersiz kalması, dünyanın en kalabalık bölgelerinde hayat düzeyinin düşmesi gibi. Daha korkunç bir örnek verelim — bugün herkesin aklını kurcalayan bir sorun: Hiçbir çıkar gözetmeden, sırf öğrenmek amacıyla atomun yapısını inceliyorsunuz diyelim. Buluşlarınızla güçlü  mevkilerdeki birtakım çılgınların eline insan neslini ortadan kaldırmanın imkânlarını da vermiş olursunuz. Bu bakımdan bilim alanındaki çalışmalar sağgörü ile bağdaşmadıkça zararlı olabilir. Kavrayışlı bir görüş anlamındaki sağgörü’den bilim peşinde koşan uzmanlar da yoksun olabilirler.

Aslında yalnızca kavrayışlı bir görüş sağgörü sahibi olmak için yeterli değildir. İnsanlığın çabalarını, ereklerini tümüyle kavrayabilecek bir anlayışa varmış olmak gerekir. Buna tarih alanından bir örnek verebiliriz. Birtakım ünlü tarihçiler olguları kendi tutkularının açısından yansıttıktan için yararlı olmaktan çok zararlı olmuşlardır. Örneğin Hegel’in ilk çağlardan başlayıp belirlenmeyen bir geleceğe değin uzanan tarih felsefesi kavrayışlılık bakımından yerilemezdi. Ama ünlü düşünürün tarihten çıkardığı ve okurlarına sunduğu tek bir öz vardı: M.S. 400’den o yana Alman ulusunun en önemli ulus olduğu ve uygarlığın öncülüğünü yaptığı. Her halde sağgörü kavramı yalnızca akıl’ı değil duygu’yu da kapsamalıdır. Bilgisi sınırsız ama duygusu kıt kimseler çok görülmüştür dünyada. Bu kimseler işte benim «sağgörü» dediğim şeyden yoksundurlar.

Sağgörü yalnız toplum işlerinde değil kişisel hayatta da gereklidir. İnsan hayatta izleyeceği yollan seçmek, kişisel önyargılarından kurtulmak için sağgörüsünden yararlanır ancak. Bir amaç peşinde koşmak yüce bir davranış olabilir, ama eğer bu erişilmez bir amaçsa ne denli yüce olursa olsun peşinde koşmak akıllıca bir davranış sayılamaz. Geçmişte birçok kimse hayatları boyunca Simya taşını ya da hayat iksirini aramışlardır. Gerçi bunları bulsalardı insanlığa büyük yararlar sağlamış olurlardı, ama zamanlarını ve hayatlarını boşuna harcamaktan başka bir şey yapmadılar. Daha basit bir durum ele alalım.

Birbirinden nefret eden Bay A ile Bay B yi düşünelim. Önce Bay A ya gidip «Bay B den niçin nefret ediyorsunuz?» diye soracak olsanız size şüphesiz Bay B de gördüğü yarısı gerçek yarısı asılsız bütün kusurları sıralayacaktır.

Bay B ye gitseniz o da size Bay A için aynı şeyleri söyleyecektir. Bu kez Bay A’ya dönüp «Belki çok şaşıracaksınız ama Bay B de sizin için aynı şeyleri söylüyor dersiniz, Bay B ye de aynı sözleri tekrarlasanız sonunda ne olacağını kestirmek kolaydır. Bay A ile Bay B uğradıkları haksızlık karşısında şaşıracak, birbirlerinden daha da çok nefret etmeye başlayacaklardır. Ama eğer yeteri kadar sabırlıysanız belki biraz uğraşıp ikisini de karşısındakinin her insan gibi kötü yanları olabileceğine, bunu olağan karşılamak gerektiğine, aralarındaki düşmanlığın her ikisi içinde zararlı olduğuna inandırabilirsiniz. Bunu başarabilirseniz biraz sağgörü aşılamış olursunuz onlara.

Sağgörü’nün özü bence içinde bulunduğumuz zaman ve konumun dar çemberinden mümkün olduğu kadar kurtulabilmektedir. Duyularımızın bencilliğini gidermek elimizde olmayan bir şeydir. İşitme, görme, dokunma duyulan bedenimizde kökleşmiştirler. Duygularımızın kaynağı da benliğimizdedir. Örneğin yeni doğmuş bir bebek açlık ya da bedensel rahatsızlık duyabilir — kendi fiziksel durumu dışında hiçbir şey onu etkilemez. Ama yıllar geçtikçe çocuğun çevreni genişler; duyguları, düşünceleri kişisel niteliğinden uzaklaşmaya, kendi fiziksel durumuyla daha az ilgili olmaya başladıkça aynı oranda gelişen bir sağgörüye sahip olur. Tabii bu insandan insana değişen bir durumdur. Hiç kimse dünyaya tam olarak nesnel bir görüşle bakamaz — bakabilse bu dünyada yaşayamaz zaten. Ama nesnelliğe doğru devamlı bir ilerleme mümkündür. Bunun bir yolu da zaman ve uzay içinde bilgi alanımızı genişleterek bize uzak olan birtakım gerçekleri kavramak, bunları bilincimizde değerlendirmektir. İşte nesnelliğe bu açıdan yönelmekle sağgörü’ye yaklaşmış oluruz.

Bu anlamdaki sağgörü öğretilebilir mi?

 Öğretilebilirse bu eğitim’in amaçlarından biri mi olmalıdır?

 Ben bu soruların ikisine de «evet» diyeceğim. Pazar günleri kilisede bize komşumuzu kendimiz gibi sevmemiz gerektiği söyleniyor Oysa geri kalan altı günde koşullar bizi komşumuzdan nefret etmeye zorluyor. Siz buna saçma diye omuz silker, koşulların sizi nefret etmeye zorladığı kimse ya da kimselerin komşunuz olmadığını söyleyebilirsiniz. Ama unutmayınız ki «Komşunu sevmelisin» diyen kuralda komşu’ya örnek olarak Samiryeli’den söz edilmiştir. Şimdi artık Samiryelilerden nefret etmediğimiz için bu simgenin anlamı gözümüzden kaçıyor. Bu anlama varabilmek için Samiryeli’nin yerine Komünist ya da Anti-komünist’i koymalısınız. Buna karşılık siz bana zararlı olandan nefret etmek gerekir diyeceksiniz. Bence gerekmez. Çünkü zararlı olana karşı duyduğunuz nefret sizi de zararlı yapacağı gibi karşınızdakini kötü yolundan çeviremeyecektir. Kötülükten nefret etmek bir bakıma kötülüğe tutsak olmaktır.. Çözüm yolu anlayışlılıktadır nefrette değil. Bu sözlerimle tam bir karşı koymazlık öğütlemek istemiyorum. Ama kötülüğün yayılmasını önlemek için bir karşı koyma hareketi gerekiyorsa bu geniş bir anlayışla çok az zor kullanarak uygulanmalıdır ki korumak istediğimiz değerler yaşayabilsin.

Bu türlü bir görüşün güçlü bir tutumla bağdaşamayacağı iddia edilir. Ama sanırım tarih bize bunun tersini göstermektedir. İngiltere’de I. ci Elizabeth, Fransa’da IV. cü Henry herkesin bağnaz Katolik ya da Protestan olduğu bir ortamda yaşadılar. İkiside zamanlarının hatalarına kapılmadılar ve bu yüzden yönettikleri toplumlar üstünde yararlı bir etkileri oldu. Abraham Lincoln benim sağgörü dediğim şeyden bir adım ayrılmadan koca bir savaşı yönetti.

Sağgörü’nün bir dereceye kadar öğretilebileceğini söylemiştim. Bu türlü bir sağgörü öğretiminin «ahlâk eğitimi’ne oranla daha belirgin bir düşünsel yanı olmalıdır. Nefret ve dar kafalılığa saplanmış olanlara bunların zararlı sonuçlan üstüne bilgi verilmelidir. Ama bu bilgi verme işi sezdirmeden öğretim süreci içinde yapılmalıdır. Aslında bilimle ahlâk çok kesin bir şekilde ayrılmamalıdır. Gerçi çeşitli uzmanlık alanlarında gereksinen karmaşık bilginin sağgörü ile pek ilişiği yoktur. Ama sağgörünün, insan faaliyetleri arasındaki yerini alabilmesi için eğitim süreci içinde yapılacak geniş çapta incelemelerle desteklenmesi gerekir. En seçkin uzmanlardan bile iyi birer yurttaş olmaları beklenir Tabii burada yurttaş derken belirli bir sınıfı ya da ulusu değil tüm olarak insanlığı benimseyen bir dünya yurttaşını anlıyorum.

Bilim ve uzmanlık geliştikçe sağgörü daha da gerekli olmaktadır, çünkü bu türlü gelişimler amaçlanmışı daha kolaylıkla gerçekleştirmemizi sağladığı gibi kötülük yapma yeteneğimizi de arttırır. Dünyamız sağgörüyü, önceki çağlara oranla daha çok gereksiniyor bugün, bilim ilerledikçe bu gereksinme daha da artacaktır.

ZAMANIMIZIN GEREKSİNDİĞİ FELSEFE

Zamanımızda felsefenin görevleri sanırım geçmiş çağlardakinden pek farklı değildir. Felsefenin her zaman geçerli olan bir değeri vardır bence, bu da yalnız bir noktada değişiklik gösterir: bazı çağlar sağgörüden öteki çağlara oranla daha çok ayrılırlar-bu yüzden hem felsefenin yardımını daha çok gereksinirler, hem de felsefenin gösterdiği gerçekleri yadsımaya daha bir yatkın olurlar. Çağımız birçok bakımlardan sağgörüden yoksundur-bu yüzden felsefenin uyanlarından yararlanabilir.

Felsefenin değeri hem düşünce ile hem de duygu ile ilgilidir; ama bu iki alandaki etkileri sıkısıkıya bağlıdır birbirine. Kuramsal açıdan felsefe evreni bir bütün olarak kavramamıza yardım eder. Duygu açısından felsefe insan yaşamanın amaçlarını değerlendirmemizi sağlar. Ben burada felsefenin hem düşüncelerimiz için, hem de duygulanınız için neler yapabileceğini belirtmeye çalışacağım.

İçinde Bulunduğumuz Zaman ve Ortam

Felsefenin ilk ve en önemli görevi insanın düşünsel imgelenimini geliştirmektir. Hayvanlar ve bu arada insanlar dünyaya içinde bulundukları zaman ve ortam’ın açısından bakarlar. Duyularımız çevremizdeki nesneler üstüne karanlıkta yanan mum ışığı gibi uzaklaştıkça azalan bir aydınlık yansıtır. Ama biz yaşayan bir varlık olarak her şeyi bulunduğumuz noktadan görmek zorundayız.

Bilim bu coğrafi ve kronolojik sınırlan aşmaya çabalar. Fizikte zaman ve uzay içindeki koordinatların konumu belirli değildir hiç bir zaman. Fizikçinin anlatım vermek istediği gerçekler kendi kişisel görüşü ile hiçbir ilgisi olmayan, Sirius yıldızında ya da Samanyolu dışındaki bir nebula’da yaşayan bir kimsenin bile yadsıyamayacağı evrensel gerçeklerdir.

Yukarıda sözünü ettiğim coğrafi ve kronolojik sınırlardan kurtuluşun belirli birtakım aşamaları vardır. Tarih ve jeoloji bizi içinde bulunduğumuz zamandan, astronomi de içinde bulunduğumuz ortamdan uzaklaştırır. Bu konularda az çok bilgi sahibi olan bir insan varlığının zaman ve uzay akımı içinde belirli bir yer tutmasının rastgele ve önemsiz bir olgu olduğunu kolayca sezinleyebilir. Düşünsel etkinliği yavaş yavaş bedensel ihtiyaçlarından uzaklaşır. Böylece görüşleri bir genellik, açıklık ve güçlülük kazanır. Düşünce alanı bedensel ihtiyaçlarıyla sınırlanmış bir insanın erişemeyeceği bir aşamaya varmış olur.

Bu gerçek bir noktaya kadar bütün uygar ülkelerde kabul edilmiştir. Bir bilim adamından yiyeceğini kendi başına üretmesi beklenemez-böylece sırf yaşamını sürdürebilmek için uğraşıp çaba harcamak zorunluğundan kurtulmuş olur. İşte bu toplumsal örgütün çalışmasıyladır ki insanlığın kişilik dışı bir görüşe ulaşması bir dereceye kadar mümkün olmaktadır. Hepimiz bedensel ihtiyaçlarımızı yaşamımızı sürdürebilecek kadar karşılamağa çalışırız. Ama üstün yetenekleri olan birtakım kimselerin kişisel ihtiyaçlarıyla sınırlanmayan bir duyuş ve düşünüş tarzını geliştirmeleri yararlı görülmüş, bu kimselere çalışmalarını rahatlıkla yürütebilecekleri bir ortam sağlamak gerekmiştir. Bu kişilik dışı duyuş ve düşünüş tarzını geliştirmek herhangi bir bilim dalını benimsemekle de mümkün olabilir; ama her şeyden önce bu aşamaya ulaşmamızı sağlayan, felsefeye özgü o genel, kavrayışlı görüş açısıdır.

Değişik Evren Görüşleri

Geçmişte ünlü düşünürlerin geliştirdiği felsefe sistemlerine bakacak olursak görürüz ki belirli bir çeşit imgeleme sahip olan kimselerin beğenip benimsediği birtakım evren görüşleri vardır. Bazı düşünürlere göre evrende varolan yalnızca akıl’dır, fiziksel nesneler yalnızca birer imge’dir. Bazı düşünürlere göre de evrende maddeden başka bir şey yoktur, ’akıl’ denen şey bir takım nesnelerin garip bir çeşit davranışından ibarettir. Ben şimdi bu değişik evren görüşlerinden herhangi birinin daha doğru ya da, daha iyi olduğunu söyleyecek değilim. Belirtmek istediğim şey bu değişik evren görüşlerini değerlendirme çabalarının akıl’ı geliştirdiğidir. Böylece akıl yeni ve belki de verimli birtakım varsayımlara daha bir açık olacaktır.

Felsefe’nin sağlaması gereken başka bir düşünsel yarar daha vardır-ama bu konuda şimdiye değin pek başarılı olduğu söylenemez. Felsefe bize insan aklının ne denli yanılmaya yatkın olduğunu, bilgisi kıt kimselerin gerçek diye inandığı birçok şeyin ne denli kuşkulu bir geçerliliği olduğunu kavrayacak bir anlayış aşılamalıdır. Bir çocuğa dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğiniz zaman önce buna inanmayacak size dünyanın düz olduğunu, bunu gözleriyle gördüğünü söyleyecektir.

Benim asıl belirtmek istediğim kuşkulu durumlar dinsel inanç ya da toplum sistemleri gibi önemli konulardaki görüş ve düşüncelerle ilgilidir. Kişilik dışı bir düşünüş tarzına ulaştığımız zaman bağlı bulunduğumuz ulusun, sınıfın ya da din gurubunun en yaygın ve kökleşmiş inançlarına bizden olmayanların inançlarına baktığımız gibi nesnel gözle bakabileceğiz. Sonra göreceğiz ki, en çok içtenlikle inandığımız, güvenle sarıldığımız inançlar çoğu kez doğruluğu hakkında en az kanıt bulunanlardır. Bir gurup insan A ya inanır, bir gurup insan B ye inanırsa, her iki gurupta da ’böylesine saçma ve budalaca bir inanca sahip olduğu için karşı guruptan nefret etme eğilimleri başgösterir.

Bu yanlış eğilimi düzeltmenin tek yolu yargılarımızı her zaman kanıtlara dayanarak vermek, yeterli kanıt bulamadığımız durumlarda ise körü körüne inanmaktan vazgeçmektir. Bu yalnızca dinsel ve siyasal inançlara değil toplumsal geleneklere de uygulanması gereken bir kuraldır. Antropoloji bize dünya yüzünde aklın alamayacağı kadar sayısız gelenek bulunduğunu, toplumların insan tabiatına aykırı denilebilecek birtakım alışkanlıkları sürdürebildiklerini gösteriyor. Bu türlü bilgi katı öğretilere karşı en iyi silâhtır özellikle çağımız gibi birbiriyle çekişen öğretilerin insanlığı uçuruma sürüklediği bir ortamda.

Kişilik dışı düşünceyle birlikte kişilik dışı duyguların da gelişmesi gerekir ki bu da en azından birincisi kadar önemlidir ve yine onun gibi düşünsel bir görüşün ürünü olmalıdır. İsteklerimiz duyularımız gibi bencildir. İsteklerimizin bu bencil niteliği bilincimizdeki ahlak kavramını etkiler. Her iki durumda da yapmamız gereken şey yaşamaya devam etmek için gerekli olan bedensel ihtiyaçlarımızı karşılamaktan kaçınmak değil buna daha geniş, daha genel, kişisellikten daha arınmış bir şeyler katabilmektir. Örneğin kendi çocuklarını başkalarınınkinden fazla sevmeyen bir insanı övmemiz gerekmez; asıl övgüyü hak eden kendi çocuklarına karşı duyduğu sevgi yüzünden daha geniş anlamda bir insancıllığa, iyilikseverliğe yönelmiş olan kimsedir. Boğazına hiç düşkün olmadığı için çok az yemek yiyen adama değil acıktığı zaman duyduğu yemek ihtiyacını göz önünde tutarak açların halinden anlayabilen adama değer vermeliyiz.

Felsefenin duygu alanında sağlaması gereken şeyler düşünce alanında sağlaması gereken şeyleTle yakından ilgilidir. Felsefe kişisel hayattan bir şeyler eksiltmemeli, tersine bir şeyler katmalıdır ona. Düşünürün görüş açısı basit bir adamınkine oranla nasıl geniş bir kavrayışa sahipse dileklerinin, ilgilerinin çevreni de aynı oranda geniştir. Buddha’nın dünya yüzünde acı çeken bir tek insan olduğunu bilsem mutlu olamam’ dediği söylenir. Gerçi bu ilk bakıştaki anlamıyla aşırı bir tutum sayılabilir, ama benim sözünü ettiğim duyguların evrenselleştirilmesi’ durumunu çok iyi belirleyen bir örnektir. Yalnızca düşüncelerine değil duygularına da. felsefi bir yön verebilmiş olan kimse kendi açısından, kendi yaşantılarına dayanarak iyi ile kötüyü ayırdedecek, hem kendisi, hem de başkaları için iyi’yi arayacak, izleyecek, kötü’den kaçınacaktır.

Toplumsal Gelişimin Kökleri

Ahlak bilimi diğer bilimler gibi genel olmalı insan yaradılışının izin verdiği oranda belirli bir zaman ya da ortam’ın sınırlarından kurtulmalıdır. Ahlâk maxim’lerinin [özdeyis, özlü söz, vecize ] geçerliliğini basit bir kuralla sınayabiliriz. O da şudur: «Bir ahlâk maxim’inde hiçbir özel isim bulunmamalıdır. Burada ’özel isim’ denince zaman — uzay akımının belirlenen her hangi bir bölümü anlaşılmalıdır; — yalnızca belirli kişilerin değil dinlerin, ülkelerin, tarihsel çağların adları da bu kavrama giriyor. Ahlak maximlerinin böyle bir niteliği olması gerektiğini söylerken kuru bir sav öne sürmüyorum. Çünkü yalnızca düşüncede kalan cansız bir kuralın davranışlar üstünde çok az etkisi olabilir. Oysa ben bu ahlak maximlerinde çok daha etkin, insanların içten gelen istekleri ya da dürtüleriyle bağdaşan, iyimser imgelem’in içinde kökleşmiş bir nitelik bulunması gerektiğini öne sürüyorum. Eğer umutlarınız, ülküleriniz yalnızca kendi benliğinize, ailenize, ulusunuza, sınıfınıza ya da inançlarınıza paylaşan guruplara sınırlanmışsa, bütün sevgilerinizin, iyi duygularınızın yanı başında bunlara karşıt birtakım nefretlere, düşmanca duygulara kapılmış olduğunuzu göreceksiniz. İnsan duygularının bu iki-yanlılığı zorbalık, acımazlık, savaş gibi gibi birçok kötülüğe kaynak olagelmiştir. Eğer içinde yaşadığımız dünyayı bu kötülüklerden arındırmak gerekiyorsa, insanlar sevgi, iyi duygu, hoşgörü sınırlarını olduğundan çok geniş tutmayı öğrenmelidirler.

Bu gerçek hiçbir zaman geçerliliğini yitirmemiştir ama şimdi her zamankinden daha belirli bir şekilde ortaya çıkmıştır. İnsanlık elindeki bilimsel ve teknik olanakları kötü yolda kullanmak bakımından söz birliği etmişçesine birleşmiştir; ama aynı olanakları iyi yollara yöneltmek için işbirliği yapacak düzeye henüz erişememiştir. İnsanlar bugün birbirlerini yok etmenin yolunu iyi biliyorlar, ama bir araya gelmenin, iş birliği yapmanın yolunu bir türlü öğrenememişlerdir. Bu konudaki beceriksizliğimizin kaynağı duygusal yetersizliklerdir: iyi duyguları yalnızca kendi inançlarımızı paylaşanlara yöneltmek, karşı tutumda olanlardan korkmak ya da nefret etmek bu yetersizliğin örnekleridir.

Elimizdeki olanaklarla dünya çapında yapılacak bir işbirliği savaşın, yoksulluğun ortadan kalkmasını, insanlığın daha önceki çağlarda görülmemiş bir mutluluk ve refah düzeyine ulaşmasını sağlıyabilir Ama bu gerçek apaçık ortadayken insanlar yine de işbirliğini yalnızca kendi gurupları içinde yapmaktan, başka guruplara karşı aşırı bir düşmanlık beslemekten ve böylece hayatı kendilerine zehir etmekten vazgeçemiyorlar. İnsanların kendi iyiliklerini düşünmek, davranışlarını buna göre ayarlamak konusunda gösterdikleri bu saçma ve acı yetersizliğin nedenleri birtakım dış etkenlerden değil kendi yaradılışlarından, duygularından doğmaktadır. Eğer ara sıra gerçekleri bir bilim adamı gibi kişilik dışı açıdan değerlendirebilsek bizi birbirimize düşüren ayrımların, yarışmacılığın özünde yatan saçmalığı kavrayabilir, bizim yararımıza olan şeylerin başkalarının yararı ile uyumlaştığım, başkalarının felâketi ile bağdaşmadığını anlardık. İnsanlığın birtakım katı öğretilere bağnazca sarılması zamanımızın en büyük yaralarından biridir. Bu durum her şeyden önce bir düşünsel sakatlıktır ve daha önce belirttiğim gibi felsefenin bu sakatlığı giderici bir etkisi olacaktır. Ama dünyayı saran bu öğreti düşkünlüğünün çoğu kez belirli bir duygusal kaynağı olduğu görülür: Bu da korku’dur. Yalnızca sıkı ve yakın bir dayanışma ile düşmana karşı durulabileceğine, ilkelerden biraz da olsa ayrılmanın Savaş gücünü azaltacağına inanılması… Korkuya kapılmış topluluklar hoşgörüsüz topluluklardır. Bu bakımdan akıllıca bir tutum izledikleri söylenemez. Korku hiçbir zaman mantıklı bir davranış esinlemez insana, tersine çoğu kez korkulan şeyin gerçekleşmesini hızlandırır.

Dünyanın büyük bir kısmında yaygın olarak benimsenen mantığa sığmaz öğretiler bu duruma iyi birer örnektirler. Gerçek tehlikeye karşı en iyi savunma yolu felsefe’nin esinleyeceği kişilik dışı duyguları geliştirmektir. Kişilik dışı düşünebilme yetisinin belki en güzel örneklerinden birini vermiş olan Spinoza en olumsuz koşullar altında bile soğukkanlılığını yitirmeyen bir insandı. Hayatının son gününde bile çevresindekilere karşı sağlıklı zamanında gösterdiği insancıl ilgiyi devam ettirebilmişti. Umutları, ülküleri kişisel yaşamının ötesine uzanan bir insan daha sınırlı isteklere bağlanmış bir insanın kapılabileceği korkulardan uzaktır. Böyle bir insan kendisi öldükten sonra da aynı ülkü uğruna çalışacak başka kimselerin bulunacağını, geçmişte en büyük felâketlerin bile er geç atlatılmış olduğunu kavrayacak anlayıştadır. İnsanlığı bir bütün olarak görebilecek, tarihi insanın doğa’ya köle olmaktan zamanla kurtuluşunun anlatımı olarak kabul edecektir. Bu aşamaya erişince çılgınca birtakım korkulara kapılmaktan kurtulacak, felâketlere karşı Stoacılarınkine benzer bir dayanıklılıkla göğüs germesi kolaylaşacaktır. Böyle bir insanın her zaman mutlu olacağını söyleyemem. İçinde yaşadığımız gibisi •bir dünyada her zaman mutlu kalabilmek bütün olanakların dışında bir şey. Ama ne var ki gerçek düşünür bir yıkım karşısında diğer insanları sarıveren o şaşkın umutsuzluğa, o çılgınca korkuya kapılmayacak bir aşamaya varmıştır.

Kaynak: Bertrand Russell /Denemeler ; çev. Türkan Araz , Haziran 1965 İstanbul

BATI FELSEFESİ TARİHİ: ANTİK ÇAĞ / BERTRAND RUSSELL / MUAMMER SENCER


ÖNSÖZ

Çok felsefe tarihi var. Ereğim, sadece onlara bir yenisini katmak olmayacak. Felsefeyi toplumsal ve siyasal yaşantının bütünleyicisi olarak gözlet önüne sermek istiyorum. Onu büyük adamların yalın düşünceleri olarak değil, içinde, değişik sistemlerin geliştiği değişik toplumların karakterine ilişkin neden ve sonuç olarak ele alacağım. Bu erek, felsefe tarihçilerinin verdiğinden daha çok bir genel tarih bilgisi verilmesini gerektirir. Normal bir okuyucunun tanışık olduğu varsayılamıyan dönemler için, özellikle gerekli buldum bunu. Skolâstik felsefenin büyük çağı XI. yüzyıl reformlarının bir sonucuydu. O reformalarsa, daha önceki bozuşmaya karşı bir tepkiden doğmuştu. Roma’nın düşünüşüyle Orta Çağ Papalığının doğuşu konusunda bazı şeyler bilmeden XII. ve XIII. yüzyılların atmosferi güç anlaşılır. Bu dönemi ele alırken, öbür dönemlerde olduğu gibi, kendilerini biçimleyen ve kendilerinin biçimlenmesine yardımcı olduğu zamanlarla ilgili olarak daha içten anlıyabilmek için gerekli bulduğum ölçüde genel tarih bilgisi vermeyi erek edindim.

Bu görüş noktasının bir sonucu onun bir filozofa felsefî artamı (meziyeti) açışından hak etmediği bir önem vermesidir. Söz gelimi, Spinoza’yı Locke’tan büyük sayarım. Fakat, Spinoza daha az etki yapmıştır. Dolayısıyla ona, Lock’a ayırdığımdan daha az bir yer ayırdım. Bazısı, söz gelişi, Rousseau ve Byron, akademik anlamda philosophos değilse de, geçerli felsefe tutumunu büyük ölçüde etkilemiştir. Onlar bir yana bırakılırsa, felsefenin gelişimi kavranamaz. Salt devini adamları da önemlidir bazen.

Çok az filozof felsefeyi Büyük Alexandros, Carolus Magnus (Charlemagne) ya da Napoleon ölçüsünde etkilemiştir. Eğer yaşamışsa Lykurgos daha belirgin bir örnek sayılabilir.

Böyle geniş bir zaman uzanımını kapsamaya girişirken, çok kısa anlatımların, okuyucuya değerli bir şey sağlamadığını öğrenmiş bulunuyorum. Böylece, bir kaçı dışında, uzun boylu ele almağa değer görmediğim kişilerden sözetmedim. Tartıştığım kişilerin yaşantıları ve toplumsal çevreleriyle ilgili ne varsa yazdım. Arada bir gerçekten önemli olmıyan ayrıntıları, kişiyi ya da kişinin yaşadığı zamanı aydınlatacağını umduğum için görmezlikten gelemedim.

Sonunda, geniş konumun herhangi bir parçasına ilişkin olarak, uzmanlara, bir açıklama ve bir savunma sözü borçluyum. Alanı daha dar olan bir kişi için her filozof hakkında bilinebileceklerin tümünü bilmek açıkça imkânsızdır. Leibniz dışında, sözünü ettiğim her filozofu çok kişinin benden daha iyi bildiğinde kuşkum yok. Fakat, eğer bu, uzman kişilerin bilgisine karşı duyulan saygıdan gelme bir susuş için yeterli neden olsaydı, hiç kimse dar bir tarih şeridinden ötesini kaleme almağa çalışamazdı. Sporta’nın Rousseau’ya, Platon’un XIII. yüzyıla değin Hristiyan felsefesine, Nestoriusçuların (Nasturilerin) Araplara, sonra Aquino’lu Thomas’a; Saint Ambrose’un Lombardia kentlerinin doğuşundan günümüze değin siyasal felsefeye yapmış olduğu etki, yalnız kuşatıcı bir tarihin ele alacağı konular arasındadır. Dolayısıyla, konunun şu ya da bu bölümünde bilgimi yetersiz bulan okuyucunun hoşgörüsünü dilerim. «Zaman kıratlı bir arabadır» düşüncesini hatırlamak gerekmeseydi, daha doyurucu olurdu bilgim.

Kitap esas olarak Pennsylvania’daki Bames vakfında tasarlanıp yine orada kısmen konferanslar biçiminde ortaya konduğundan, varlığını Dr. Albert C. Barnes’e borçludur.

Son 13 yıllık çalışmalarımın çoğunda olduğu gibi burada da araştırmalarım için ve daha pek çok nedenle; eşim Patricia Russell’in büyük yardımını gördüm.

BERTRAND RUSSELL

GİRİŞ

Felsefe adını verdiğimiz yaşantı ve dünya görüşleri iki etkinin ürünüdür: 1. Miras kalmış dinsel ve sağ-töresel kavramlar. 2. Bilimsel diyebileceğimiz araştırma türü. (Burada, en geniş anlamıyla kullanıyorum «bilimsel» sözcüğünü.) Her filozof, bu iki etkenin, sistemine giriş orantısına göre, büyük ölçüde ayrılık göstermiştir. Fakat felsefenin öz çizgisini bu iki etkenin bir aşamaya değin varlığı biçimler.

Felsefe, bazısı geniş, bazısı dar, pek çok biçimde kullanılan bir sözcüktür. Onu, imdi açıklıyacağım geniş anlamıyla ele almayı öneriyorum.

Felsefe sözcüğü, anladığım anlamda, Tanrıbilimle bilim arasındadır. Tanrıbilim gibi, kesin bilginin sağlanamaz olduğu konulardaki kurgulardan kuruludur; bilim gibi, gelenek ya da vahiy otoritesinden çok insanın yargı gücüne baş vurur. Gönlümün istediği gibi konuşayım: Bütün kesin bilgi bilime, kesin bilgiyi aşan doğmalar tanrıbilime ilişkindir. Fakat, tanrıbilimle bilim arasında her iki bilimin de saldırısına açık bir tampon bölge bulunmaktadır, işte bu tampon bölge felsefedir. Kurgusal kafalar için çok ilginç olan hemen bütün sorunlar bilimin karşılık veremiyeceği sorulardır. Tanrıbilimcilerin iddialı karşılıkları, önceki çağlarda olduğu gibi kandırıcı görünmüyor.

Dünya zihin ve maddeye mi ayrılmıştır?

Eğer öyleyse, zihin nedir, madde nedir?

Zihin maddeye mi bağlıdır, yoksa bağımsız güçlere mi sahiptir?

Evrenin bir birliği ya da ereği var mıdır?

Yoksa biz onlara, içinizdeki düzen sevgisi dolayısıyla mı inanıyoruz?

Kişi, gökbilimcilere göründüğü gibi, küçük ve önemsiz bir gezegende çaresizce sürünen, sudan ve katkısız olmıyan karbondan yapılmış küçük bir parçacık mıdır?

Yoksa Hamlet’e göründüğü gibi midir, (1) Yoksa belkilikle (muhtemelen) her ikisi midir? Yüce ve aşağılık diye iki ayrı yaşama yolu var mıdır?

Yoksa, bütün yaşama yolları boş mudur?

Yüce bir yaşama yolu varsa onu biçimliyen nedir, ona nasıl ulaşılır?

Değer verilmeye lâyık olması için iyi ilksiz ve sonsuz mu (etanal) olmalı?

Evren, amansızca ölüme gidiyorsa bile iyi, aranmağa değer mi?

Bilgelik diye bir şey var mıdır?

Yoksa o, aptallığının arınmış en son biçimi midir yalnız?

Bu tür sorulara, laboratuvarlarda karşılık bulunamaz. Tanrıbilimciler, hepsi de kesin olan karşılıkları olduğunu ileri sürdüler. Fakat, modern düşüncenin, onları kuşkuyla karşılamasına neden olan, bu kesinlik iddialarıdır. Bu sorulara, karşılık vermese de inceleme alanı açmak felsefenin işidir.

(1) İnsan ne tür bir yapıt! Yan gücü ne yüce onun!

Yetenekleri ne sonsuz.

Biçimi ve duygulanışı ne belirgin!

Ne hayranlık verici!

Davranışı ne kadar meleklere, düşüncesi ne kadar Tanrı’ya benziyor!

Dünyanın süsü, yaratıkların en ulusudur o!

(Hamlet, perde II, sahne II, çeviren).

«Neden?» diye sorabilirsiniz «böyle çözülmez sorunlar üzerinde zaman yitiriyoruz?» Buna, bir tarihçi ya da evrensel yalnızlık korkusuyla başbaşa kalmış bir birey olarak karşılık verilebilir.

Tarihçinin karşılığı, verebileceğim kadariyle kitapta ortaya çıkacaktır. İnsanlar özgür kurguya yetenekli olalıberi, davranışları, sayısız önemli bakımlardan, dünya ve insan yaşantısı, iyi ve kötü olan konusundaki kuramlarına dayanmıştır. Eskiden olduğu ölçüde bugün de doğrudur bu. Bir çağı ya da bir ulusu anlamak için onun felsefesini anlamalı, felsefesini anlamak içinse bir aşamaya kadar filozof olmalıyız. Karşılıklı nedenleme söz konusu burada. Kişioğlunun yaşantı koşulları onun felsefesini, felsefesi de yaşantı koşullarını belirlemede çok iş görüyor. Çağlar boyu akıp gelen bu karşılıklı etki, aşağıdaki sahifelerin konusu olacak.

Daha kişisel bir karşılık da bulunabilir yukardaki soruya. Bilim bize, neyi bilebileceğimizi söyler. Fakat, bilebileceğimiz azdır. Bilemiyeceklerimizin ne denli çok olduğunu unutursak, önemi çok olan pek çok nene karşı duygusuz kalırız, öbür yandan tanrıbilim gerçekte bilisiz olduğumuz yerlerde bir nenler bildiğimiz konusunda dogmatikos bir inanç aşılar bize. Böylece, evrene karşı, sınırı aşar biçimde yersiz davranmamıza yol açar. Etkili umut ve korkuların karşısındaki kesinsizlik acıdır. Fakat avutucu peri öykülerinin desteği olmaksızın yaşamak istiyorsak katlanmalıyız buna. Philosophianın sorduğu soruları unutmamız ya da onlara, üzerinde kuşku duyulmayan karşılıklar bulduğumuz yolunda kendimizi kandırmamız iyi olmaz. Ortada bir kesinlik olmaksızın, çekinmelerle (tereddütlerle) felce uğramaksızm nasıl yaşıyacağımızı öğretmek, çağımızda kendisiyle uğraşanlara, philosophianın yapacağı belki de en belli başlı yardımdır.

Tanrıbilimden ayrı olarak, Yunanistan’da D. ö. VI. yüzyılda başlamıştır philosophia. Eski çağda kendi yolunu izlemiş. Roma düşüp, hıristiyanlık doğunca, Tanrıbilim üste çıkmıştır. Philosophianın XI. yüzyıldan XIV. yüzyıla değin uzanan ikinci büyük dönemi, imparator Friedrich’in (1195 1250) yol açtığı türden birkaç baş kaldırma devinisi dışında katolik kilisesinin baskısıyla geçmiştir. Bu dönem, reformasyona varan kargaşalıkla son bulur. XVII. yüzyıldan günümüze değin uzanan üçüncü dönemde bilim önceki dönemlerdekinden daha çok egemen olmuş ve geleneksel inançlar yine önemli kalmış; yalnız onların yerinde olup olmadıklarını belgileme gereği duyulmuş ve bilimin buyurur göründüğü yerde değişmeye uğramaları türünden bir durum çıkmıştır ortaya. Katolik görüş açısından, philosophosların pek azı dindar kişilerdir. Onların kurgularında, din dışı devlet, kiliseden daha önemlidir.

Toplumsal bağlaşma (cohesion) ve bireysel özgürlük, din ve bilim gibi, bütün dönemlerde bir çatışma ve baysallı (huzurlu) olmayan bir uzlaşma içindedir. Yunanistan’da toplumsal bağdaşma, kent devletine bağlılıkla sağlanmıştı. Aristoteles bile, başka tür bir yönetimi değerli saymamıştır. Halbuki o zamanlar Alexandros (İskender), kent devleti modasını tarihe karıştırmak üzereydi. Birey özgürlüğünün kente karşı revle kısıtlanma aşaması büyük ölçüde değişiktir. Sparta’da birey, modem Almanya (Bu betik yazıldığı sırada Almanya Nazilerin yönetimi altındaydı. (Çeviren).) ve Rusya’daki gibi küçük çapta bir özgürlüğe sahipti. Athena’daysa, arada bir görülen baskılara karşın (rağmen) yurttaşlar, en iyi dönemde, devletçe konulmuş sınırların ötesinde olağan üstü bir özgürlüğe sahiptiler. Aristoteles’e değin, Grek düşüncesini kente karşı dinsel ve yurtseverlik dolu bir bağlılık yönetmiştir. Bu düşüncenin, büyük ölçüde siyasal öğeye sahip olan sağtöre sistemleri kentlilerin yaşantısına uydurulmuştu. Grekler sırasıyla Makedonyalılara ve Romalılara bağlanınca özgürlük günlerinin görüşleri görünmez oldu artık. Bu, gelenekten kopma dolayısıyla bir canlılık yitimini ve öbür yandan daha bireysel, daha az toplumsal bir sağtöreyi getirdi. Sundurmanlar (stoikoslar) erdemli yaşantıyı yurttasın devletle olan ilintisinden çok tinin tanrıyla olan bağlantısı biçiminde düşünmekteydiler. Böylece onlar, sundurmanlar gibi, kökçe siyasal olmayan Hristiyanlığın yolunu hazırlamışlardır. Hristiyanlık kökçe siyasal değildi, çünkü ilk 300 yılda Hristiyanlar yönetime etki etmekten uzaktılar. Alexandros’tan Constantinus’a değin geçen 600 yılda, toplümsal bağdaşma philosophiayla ve dine karşı başlangıçta görülen bağlılıkla değil, önce orduların sonra da sivil yönetimin zoruyla sağlanmıştır. Roma orduları, Roma yolları, Roma yasaları ve Romalı yöneticiler önce güçlü bir merkezsel devlet kurmuşlar, sonra da onu sürdürmüşlerdir. Bu konuda Roma philosophiasına yüklenebilecek bir nitelik yoktur. Çünkü Roma’nın philosophiası yoktur.

Bu uzun dönem boyunca, özgüllük çağından arda kalmış Grek düşünleri (ideaları) yavaş yavaş değişti. Eski düşünlerden bazısı, en başta, özellikle dinsel sayacağımız düşünler göreli bir önem kazandı. Daha usal olan başka inançlarsa, artık çağın tinine uymadığı için atıldı. Daha sonraki paganuslar (paganlar) Hristiyan öğretisine kaynaşma yeteneği kazanana değin Grek geleneğini değiştirmişlerdir.

Hristiyanlık, sundurmacıların öğretisinde zaten içkin, fakat eski çağın genel tinine yabancı olan önemli bir kanıyı yaymıştır. (Kişinin Tanrı’ya karşı olan görevinin, devlete karşı olan görevinden daha buyurucu olduğu kanısından söz etmek istiyorum. (ilk zamanlar bilinmiyordu bu kanı. Örnekleyin Soplıokles’in Antigoııe’sinde söz edilir ondan. Fakat Sundurmacılardan önce savunan azdı bunu.) Sokrates ve havarilerin dile getirdiği biçimiyle aktarırsak «İnsandan daha çok baş Tanrı’ya eğmeliyiz» kanısı,. Constantinos’un Hristiyanlığı kabullenmesinden sonra da yaşamıştır. Çünkü, ilk Hristiyan imparatorlar ya Ariusçuydular ya da Ariusçuluğa yatkındılar. İmparatorlar koyu dindar olduğunda askıda kaldı bu kanı. Bizans imparatorluğunda ve daha sonra ortaya çıkan Hristiyanlığı İstanbul’dan alan daha sonraki Rus imparatorluğunda gizli bir biçimde yaşadı. «Modern Rusun, aytışımcı özdekçiliğe (diyalektik materyalizme) eğilmesinden daha çok baş eğilmesi gerektiğini neden düşünmediği anlaşılıyor böylece.» Katolik imparatorların yerini Gallia’nın bazı bölümleri dışında, hemen itizalcı barbar alganların (fatihlerin) aldığı batıda, dinsel bağlılığın siyasal bağlılığa karşı olan üstünlüğü yaşamıştır ve bir ölçüde yine de yaşamaktadır.

Barbar yayılımı 600 yıl için batı Avrupa uygarlığına son verdi. Bu uygarlık, Danimarkalılar XIX. yüzyılda yıkana değin İrlanda’da belli belirsiz yaşamış, ortadan kalkmasından önce de Scotus Erigena gibi ileri gelen bir kişiyi yetiştirmiştir. Grek uygarlığı, doğu imparatorluğunda, İstanbul, 1453 yılında düşene değin sönük olarak ve müzelik bir durumda süregelmiştir. İstanbul’dan dünya için, sanatçı bir gelenek ve Justinianus’un Roma yasa dizileri dışında önemli bir nen kalmamıştır.

V. Yüzyılın sonundan XI. yüzyılın ortasına değin süren karanlık dönem sırasında, Batı Roma dünyası bazı ilginç değişmeler geçirmiştir. Hristiyanlığın ortaya koyduğu, Tanrı’ya karşı görevle, devlete karşı görev arasındaki çatışma, kilise ve kral arasındaki çatışma biçimini aldı. Papanın dinsel yasama yetkisi, İtalya, Fransa, İspanya, Büyük Britania, İrlanda, Almama, Skandinavia ve Polonia’ya uzamıştı. Italia ve Güney Fransa dışında Papanın piskoposlar ve manastır yöneticileri üzerindeki denetimi, çok belli belirsizdi. Fakat bu denetim, VII. Gregorius zamanından (XI. yüzyılın sonu) başlıyarak gerçek

ve etkili olmuştur, Bu zamandan sonra, baştan başa batı Avrupa’da din adamlara, zekice ve amansız olarak güç sağlamak yoluna düşmüştür, Roma’dan yönetilen tek bir kurumun doğmasına yol açmışlar ve 1300 yılının sonrasına değin, din dışı yöneticilere karşı giriştikleri çatışmalardan genellikle utkulu (zaferli) çıkmışlardır. Kiliseyle devlet arasındaki çatışma yalnız, din adamlarıyla din dışı güçlerin çatışması değil, Akdeniz dünyasıyla kuzeyli barbarlar arasındaki çatışmanın yenilenmesiydi. Kilisenin birliği, Roma imparatorluğunun birliğini yansıtmaktaydı. Kilisenin dili Lâtince, egemen kişileriyse, çoğunlukla İtalyan, İspanyol ya da Güney Fransalıydı. Öğrenim canlandığı sırada kilise adamları klâsik biçimde okuyup yazıyorlardı. Onların yasa ve yönetim kavramlarını Marcus Aurelius olsaydı, zamanın tek yöneticilerden (krallardan, imparatorlardan) daha iyi anlardı. Kilise, o dönem için geçmiş olanla, o dönem için şimdisel olan arasındaki sürekliliği temsil etmiştir.

Din dışı güçse tersine, Alman ormanlarından getirdikleri kurumlardan koruyabildiklerini korumaya çalışan kralların ve teuton soyundan gelen baronların elindeydi. Bağsız (mutlak) güç, bu kurumlara yabancıydı. Katı alganlara (fatihlere) sıkıcı ve tinsiz bir kuralcılık gibi göründü o. Kral, gücünü soylular sınıfıyla paylaşmak zorundaydı. Fakat hepsi de savaş, adam öldürme, yağma, kız kaçırma biçiminde arada sırada görülen tutku patlayışlarına izin verilmesini istiyordu. Tek-yöneticiler içdenlikle sofu olduklarından yaptıkları kötü işler dolayısıyla pişmanlık duyabiliyorlardı. Pişmanlığın kendisi de bir tutku biçimiydi. Fakat kilise, bu tek yöneticilerde modernus bir iş verenin işçilerinden istediği ve çoğunlukla elde ettiği iyi davranışla ilgili ağır başlı düzenliliği yaratamadı hiç içmedikten, öldürmedikten, gönüllerinin çektiğince sevmedikten sonra neye yarardı dünyayı ele geçirmek?

Onurlu şövalyelerinden kurulu ordulariyle, betiklerden baş kaldırmayan kendini bekârlığa adamış, silâhlı güçten yoksun kişilerin buyruklarına neden boyun eğsinlerdi?

Din adamlarının razı olmamasına karşın (rağmen) tekyöneticiler düello ve sorunları savaşla çözümleme alışkanlıklarını sürdürmüşler, şövalyelerin birbirlerini mızrakla attan düşürmeye çalışmasından ibaret olan oyunlarını ve incelikler taşıyan sevgilerini geliştirmişlerdir. Arada bir kızgınlık anında öfkelenip ileri gelen kilise adamlarını bile öldürdükleri olmuştur.          

Bütün silâhlı güçler kraldan yanaydı ama, kilise yine utkuluydu. Utkuluydu çünkü, eğitim tekelciliği kurmuştu; çünkü krallar sürekli olarak birbirleriyle savaşıyorlardı, ve en önemlisi çünkü, çok azı dışında bütün yöneticiler ve halk cennetin açkılarının (anahtarlarının) kilisede bulunduğuna yürekten inanmışlardı. Bir kralın, bitimsiz (eternal) olarak uçmakta mı (cennette mi) yoksa tamuda mı (cehennemde mi) kalacağına kilise karar verir; uyrukların devlete bağlılık görevini ortadan kaldırıp, bir baş kaldırmayı körükleyebilirlerdi. Ayrıca, anarchia’nın olduğu yerde düzeni temsil eden ve sonunda, gelişen tüccar sınıfının desteğini kazanan kiliseydi, özellikle italia’da çok belirgindi bu son durum.

Kiliseden hiç değilse bölümsel bir bağımsızlık koparmak konusundaki teutoncu çaba kendisini yalnız siyasette değil, sanat, romans, şövalyelik ve savaşta açığa vurmuştu. Bu çaba, eğitim din adamlarına özgü kaldığından, pek az duyurabilmiştir kendini. Orta çağların gözle görünen philosophiası, zamanının tam bir gözgüsü (aynası) değil, belirli bir zümrenin düşüncesidir. Din adamları, özellikle Franciscus rahipleri arasında değişik nedenlerle Papaya karşı olanlar bulunmaktaydı. Ayrıca italia’da ekin (kültür), din dışı güçlere, Alplerin kuzeyine olduğundan daha çabuk geçmişti. Yeni bir din kurmağa çalışan II. Friedrich, Papaya aşırı ölçüde karşı olan gücü biçimler. II. Friedrich’in egemen olduğu Napoli krallığında doğan Aquin’lı Thomas, papalık philosophiasının klâsik bir yayıcısı olarak tanınmıştır günümüze değin. Bundan 50 yıl sonra Dante bir bağdaşım (sentez) yapmayı başarmış ve bütün orta çağ düşünce dünyasının dengeli bir açıklamasını sergilemiştir.

Dante’den sonra, siyasal ve anlıksal nedenlerle çökmüştür, orta çağın philosophikos bağdaşması. Bu bağdaşma, sürdüğiince, bir düzenlilik niteliğine ve minyatür bir bütünlüğe sahipti. Sistemin dikkate aldıkları, çok sınırlı evreninin öbür içerikleriyle bağlantılı olarak kesinlikle yerleşmişti. Büyük itizal, kurul (konsül) devinisi ve Rönesans papalığı, Hristiyan birliğini ve Papa çevresinde merkezileşmiş bir yönetimi ön gören skolastikos kuramı yıkan Reformasyona yol açmıştır. Rönesansta eski dönemler ve yeryüzü konusunda edinilen yeni bilgiler, insanları ergisel (zihnî) tutuklaı evi izlenimini veren sistemlerden bıktırdı. Coppernicus gökbilimi yeryüzüne ve insana onların Ptolemaeos kuramında sahip olduklarından daha basit bir yer ayırmıştı. Rönesans aydınları arasında, yeni olguların zevki, usavurma, çözümleme ve sistemleştirme zevkinin yerini almıştır. Rönesans sanatta düzenden yanaysa da, düşüncede geniş ve verimli bir düzensizliği yeğ tutar. Bu bakımdan Montaigne, çağını en iyi biçimde dile getiren bir yazardır.

Siyaset kuramında, sanat dışındaki her şeyde olduğu gibi düzen yıkılmıştır. Uygulamada orta çağlar çok kargaşalıdır. Fakat, yasaya uygunluk tutkusuyla ve siyasal güçle ilgili çok belirgin bir kuramla yönetilmişlerdir. Bütün güç Tanrı’dan gelir en sonunda Tanrı kutsal konularda, gücünü papaya, din dışı işlerde imparatora vermiştir. Fakat, Papa olsun, imparator olsun, XV. yüzyılda önemlerini yitirmişler; papa yalnızca, İtalya prenslerinden biri olmuş, İtalya erk (power) siyasetinin inanılmaz ölçüde karmaşık ve katı oyunlarına karışmıştır. Fransa, İspania ve İngiltere’deki yeni ulusal tek adam yönetimleri (monarchiaiar), kendi bölgelerinde papanın da imparatorun da karışamayacağı bir güce sahip olmuşlardır. Ulusal devlet, barut aracılığıyla, İnsanların düşünce duyguları üstüne büyük ölçüde ve daha önce yapamadığı ölçüde etki yapmış ve bu etki, uygarlık birliği konusundaki Roma inancından kalanları gitgide silip süpürmüştür.

Sözünü ettiğimiz siyasal düzensizlik, Machiavelli’nin, Kağan (Hükümdar) adlı yapıtında anlatımını bulmuştur. Yönetici bir ilkenin yokluğunda, siyaset, erk elde etme uğruna girişilen kavgadan başka bir nen olmamıştır. Kağan adlı betik, bu oyunun nasıl başarıya ulaşacağı konusunda ustaca öğütler verir. Yunanistan’ın büyük çağında olup bitenler, Rönesans İtalya’sında da görülmüştü. Böylece, geleneksel ahlâk bağları, boş inanlarla çağrıştıkları sezildiği için ortadan kalkmış; zencirlerden kurtulmak bireyleri daha enerjik, (energetikos) daha yaratıcı yapmış, seyrek de olsa bir öke (dehâ) parıltısı ortaya çıkarmıştır. Fakat kargaşalık (anarchla) ahlâk çöküşünün kaçınılmaz sonucu olan bağlılık duygusunun kopması, İtalyaları toplu olarak kısırlaştırmış ve onlar Grekler gibi, kendilerinden daha az uygar, fakat toplumsal bağlaşmadan yoksun olmayan ulusların egemenliğine girmişlerdir.

Bu egemenliğin sonucu Grek örneğinde olduğundan daha az yıkımlıdır (felâketlidir) yine de. Çünkü İspanya dışında, yeni güçlü uluslar, kendilerinin de İtalyanların başarısını sağlamaya yetenekli olduklarını göstermişlerdir.

XVI. yüzyılın ardından, Avrupa düşüncesi Reformasyonun egemenliğine girmiştir. Karmaşık ve çok yönlü bir deviniydi reform ve başarısını değişik nedenlere borçluydu. Daha çok, kuzey uluslarının yeni Roma egemenliğine karşı baş kaldırması demektir o. Din, kuzeye baş eğdiren bir erkti. Fakat, italia’da çözüşmüş, papalık bir kurum olarak kalmıştı. Almania ve İngiltere’den büyük ölçüde baç (haraç) alıyordu papalık. Fakat hâlâ sofu kalan bu uluslar, lüks ve ahlâksızlık yolunda kullandıkları para karşılığı tinleri araftan kurtaracaklarını iddia eden Borgia ve Medici ailelerine saygı duymuyorlardı. Ulusal, oikonomikos (ekonomik), ahlâksal itkiler Roma’ya karşı baş kaldırmayı güçlendirmiştir. Ayrıca kağanlar, bölgelerindeki kilisenin ulusallaşmasıyla ona üstün geleceklerini ve böylece yurt içinde, egemenliği papayla bölüşmeleri durumunda sağladıklarından daha çok bir güce sahip olabileceklerini ayırt edebilmişlerdir hemen. Luther’in tanrıbilimsel yenilikleri bütün bu nedenlerle, kuzey Avrupa’nın büyük bir bölümünde, yöneticiler ve halk yönünden hoşnutlukla karşılanmıştır.

Üç kaynaktan türer katolik kilisesi. Onun kutsal tarihi İbranilere, tanrıbilimi Greklere, yönetim ve yasası da hiç değilse dolaylı olarak Romalılara ilişkindir. Reformasyona Roma öğelerini hayırlamış (reddetmiş) Grek öğelerini yumuşatmış ve İbrani öğelerini güçlendirmiş; böylece, önce Roma imparatorluğu, sonra da Roma kilisesinin etkisindeki toplumsal bağdaşmayı sona erdiren ulusçu güçlerle işbirliği yapmıştır. Katolik öğretisine göre, kutsal vahiy, yazıtlarla (scriptures) bitmiş değildir; kilisenin aracılığıyla çağdan çağa sürüp gider. Böylece, birey için, kendi özel kanılarını kiliseye uydurmak bir görev olmuştur. Protestanlarsa, tersine, kilisenin bir vahiy aracı olduğunu hayırlamışlar, gerçeğin, herkesin kendince yorumlayabileceği İncil’de aranması gerektiğini kabul etmişlerdi

Eğer insanlar yorumlarında ayrılıyorlarsa, anlaşmazlığı çözümlemek işini gören Tanrı yönünden belirlenmiş bir orun (makam) bulamayacaklardır. Uygulamada devlet, daha önce kiliseye ilişkin olan hakkın kendinde olduğunu ileri sürmüştür. Fakat, hakkın zor yoluyla alınması demekti bu. Protestan kuramına göre, tinle Tanrı arasında dünya kişileri bulunamazdı.

Bu değişimin sonuçları büyük olmuştur. Doğruluk artık danışma orunuyla (makamıyla) değil içe dönük derin düşünceyle (teemmülle) sağlanmağa başlanmıştır. Siyasette kargaşalığa, dinde koyu katoliklik çerçevesine daima güçlükle uymuş olan bir gizemciliğe (mystikosluğa) doğru çabuk gelişen bir yönelim vardı. Yalnız Protestanlık değil, çok sayıda tarikatlar; skolastikosluğa karşıt olarak tek bir philosophia değil philosophos sayısınca philosophia XIII. yüzyılda olduğu gibi, papaya karşı duran bir imparator değil, çok sayıda itizalcı krallar çıktı ortaya. Bunun sonucu, gökçe yazındakine (edebiyattakine) benzer biçimde düşüncede de sürekli olarak derinleşen ve önceleri tinsel kölelikten sağlıklı bir kurtuluş olarak iş gören, fakat yavaş yavaş toplumsal sağlığa zararlı kişisel bir yalıtkanlığa doğru ilerleyen öznelcikti.

Modernus philosophia, temel kesinliği, kendisinin ve düşüncelerinin varlığında gören Descartes’le başlamıştır. Ona göre dış dünya bu varlıklarla çıkarımlanabilir. Descartes’in bu adımı, Berkeley ve Kant aracılığıyla her neni yalnızca ben’in ortaya çıkışı (emanation’u) sayan Fichte’ye bağlıyabileceğimiz çelişimin ilk sahnesini biçimler. Çılgınlıktı böyle bir durum. Philosophia o zamandan beri, bu aşırı uçtan gündelik sağduyu dünyasına kaçmaya çabalamaktadır.

Philosophiadaki öznelcilikle, siyasetteki kargaşalık el ele yürür. Daha Luther yaşarken, onun hoş karşılanmıyan ve onam (tasvib) görmeyen bazı ardılları, bir ara Münster kendine de egemen olmuş olan anabaptiklik öğretisini geliştirmişlerdir. Anabaptikler, iyi insanın her zaman, formüllere bağlanmıyan kutsal Tin’le yönetildiğini ileri sürdüklerinden bütün yasaları kınamışlar; bu öncülden komünizme ve cinsel aldırmazlığa düşmüşler ve yiğitçe bir karşı koyuştan sonra ortadan kaldırılmışlardır. .Fakat öğretileri yumuşatılmış olarak, Holanda, İngiltere ve Amerika’da yaşadı. Tarihsel olarak Quakerciliğin kaynağı odur. Kargaşalığın dinle ilgisi bulunmıyan daha sert bir biçimi XIX. yüzyılda doğmuş, Rusya’da, ispaniada ve daha küçük aşamada Italia’da büyük ölçüde bağları sağlamlamıştır. Amerikan göç orunlarının (muhaceret makamlarının) umucasıdır hâlâ. Bu modernus biçim, dine karşıysa da Protestanlık dininin pek çok özelliğini taşır. Daha çok Luther’in papalara karşı giriştiği yağılık (düşmanlık) siyasetini din dışı kurumlara uygulamakla Protestanlıktan ayrılır.

Öznellik bir kez, raya girince, varacağı yere varmadan durdurulamadı. Ahlâk alanında, bireysel bulunç (vicdan) üzerindeki protestant vurgu kökçe kargaşalıkçıydı (anarchikostu). Alışkanlık ve görenek çok güçlüydü. Bu bakımdan, Münster’deki gibi seyrek görülen aksamalar dışında, sağ töre için bireyciliği dayanç (temel) sayanların ardılları, uzlaşımsal açıdan erdemli olan bir tutumla davranmayı sürdürmüşlerdir. .Fakat bu tutumun sağladığı denge güvenilmez bir dengeydi. Nitekim XIX. yüzyılın «duyarlık» kültü sarstı onu. Bir davranış iyi sonuçlar verdiğinden yada anlak yasalarına uyduğu için değil, esin verdiği heyecan dolayısıyla hayranlık uyandırır oldu. Bu anlayıştan Cariyle ve Nietzsche’nin dile getirdiği kahramanlık kültü ve şiddetli tutkuyu ön gören Byron kültü doğmuştur.

Sanatta gökçe yazında (edebiyatta), siyasette romantik devini, insanlar topluluğun bir üyesi olarak değil estetik zevk veren düşünce nesneleri olarak ele alıp değerlendiren bu öznel yolla sınırlanmıştır. Kaplanlar koyunlardan daha güzeldir. Fakat biz, onların demir parmaklıklar arasında kalmasını yeğ tutarız. Tipik bir romantikse parmaklıkları kaldırır ve kaplanın koyunu parçalamak için giriştiği görkemli sıçrayışları zevkle izler; insanların, kendilerini kaplan olarak imgelemelerini ister. Bu isteğinde başarıya ulaştığı an doğan sonuçlar bütünüyle hoş değildir.

Özneciliğin daha çılgın tiplerine karşı modernus zamanlarda değişik tepkiler gösterilmiştir. Bu tepkiler önce, yarı yarıya taviz vererek uzlaşmaya gitmek ve yönetimle bireyin kendi sınırlarını çizmek istiyen philosophiadan liberalcilik öğretisinden gelir. Bu, modernus biçimiyle, bağsız (mutlak) otoriteye ve geleneğe körü körüne baş eğmeye iyice karşı çıkan Locke’la başlar. Daha dört başı ongun (mamur) bir baş kaldırma, katolikliğin kiliseye ve dahası bazen Tanrı’ya verdiği yeri devlete veren, bir devlete tapınma öğretisine varmıştır. Hobbes, Rousseau ve Hegel, bu kuramın ayrı görünüşlerini temsil eder. Adı geçen kişilerin öğretileri, Cron\vell, Napoleon ve modern Almania’da edimsel olarak gözlenebilmiştir. Komünistlik, kuram olarak bu tür philosophilardan çok uzaktır. Fakat uygulamada devlete tapınma sonucu olan topluluk türüne çok benzer bir topluluk türüne doğru itilmiştir.,

D. Ö. 600’den günümüze değin varan uzun gelişme boyunca philosophoslar, toplumsal bağlan sıkmak istiyenler ve gevşetmek istiyenler diye ikiye ayrılabilir. Geri kalanlar bu ayrılımla çağrışımlıdır. Disiplinciler, eski ya da yeni bir doğma sistemini savunmuşlar, doğmaları görümsel (emperikos) olarak belgilenemediğinden az çok, bilime yağı (düşman) olmaya zorlanmışlardır. Bunlar, bıkmadan usanmadan, mutluluğun iyi olmadığını «soyluluk» ve «yiğitlik» in yeğlenmesi gerektiğini söylemişler, usun toplumsal bağlaşmaya zararlı olduğunu sandıklarından, insan yapısının us dışı yanlarına duygudaş olmuşlardır. öbür yanda, bağımsızlıktan yana olanlarsa, aşın kargaşalıkçılar dışında, bilimsel, yararcı (utilitarian), aşın tutkuya yağı (düşman), daha derin din biçimlerine karşı olmaya yöneldiler. Yunanistan’da bu çatışma, bizim philosophia olarak tanıdığımız düşünceden önce doğmuştur ve en eski Grek düşüncesinde apaçıktır. Değişen biçimlerle, günümüze değin yaşamıştır. Gelecek uzun çağlarda da süreceği kuşkusuzdur.

Çağlar boyu süren bu anlaşmazlıkta her iki yanında kısmen haklı, kısmen haksız olduğu açıktır. Bir zorunluktur toplumsal bağlaşma. İnsanlık, salt usal kanıtlarla bağlaşmayı güçlendirmiştir. Henüz her topluluk iki karşıt sakıncaya açıktır:

1. Aşırı disiplin ve gelenek saygısı dolayısıyla katılaşma sakıncası,

2. Bireyciliğin ya da iş birliğini olanaksız kılan kişisel bağımsızlığın gelişmesiyle çözüşme ya da yabancı alganlığına (fatihliğine) baş eğme sakıncası. Önemli uygarlıklar, genellikle sert ve boşinansal bir sistemle girişir işe, sonra yavaş yavaş gevşer bu sistem ve belirli bir aşamada parlak bir öke (deha) dönemine varır. Eski geleneğin iyi yanı yaşamaktadır o sırada, geleneğin çözüşmesinde içkin olan kötü yanı henüz gelişmemiştir. Fakat kötü yan kendini bir kez belli etti mi, kargaşalığa ve oradan da kaçınılmazlıkla, yeni bir doğma sistemiyle sağlanan yeni bir bağlaşım ortaya koyarak yeni bir tir anlığa yol açar. Liberalcılık öğretisi bu sonsuz gidiş gelişten kaçıştır. Liberalciliğin özü, us dışı, bir dogmaya dayamayan ve topluluğun sürmesi için zorunlu olanlar dışında sınırlamalar içermeyen bir durağanlığa sahip toplum düzeni kurma çabasıdır. Bu çabanın başarı kazanıp kazanmayacağını gelecek zamanlar belirleyecektir.

Kaynak: Batı felsefesi tarihi: Antik Çağ / Bertrand Russell; trc: Muammer Sencer, 1969, İstanbul , s:56-70

RUSSELL’İN YAŞANTISI ve DÜŞÜNCELERİ/ MUAMMER SENCER


1872’de doğan Arthur William Bertrand Russell, Vikont Amberly’nin en büyük oğlu, liberal devlet adamı olan John Russell’in torunudur, ailenin ikinci oğlu ve üçüncü çocuğudur. Dört yaşından önce, anne ve babasını kaybedince, büyük annesi tarafından büyütülmüştür. Bugün (kitabın yazıldığı tarihte) 97 yaşındadır.

Russell, kendi anlatımıyla «tek başına yaşamaktan hoşlanan, utangaç ve kendini beğenmiş bir çocuktu.» Çocukluğun toplumsal zevklerini tatmamış ve özlememişti de. Yalnız matematiği beğenirdi. Matematikse, ahlâksal içeriği olmadığından, çevresince hoş görülmezdi. (Portraits from Memory, An Autobiographical Epitome, 9—10).

Büyüdükçe, ailesinin teolojik düşüncelerinden uzaklaşmaya ve matematiğe yaklaşmaya başlayan Russell’ın zihnini, felsefî sorular, önceleri uzun süre oyalamaz: Kendi kendine sorduğu «zihin nedir?», «madde nedir?» sorularına «boş ver, aldırma» diye cevap verir. Fakat, bu sorular, yavaş yavaş eğlendirici olmaktan çıkıp, uzun zaman almağa başlar (Portraits, 10).

On sekiz yaşında Cambridge üniversitesine gittiğinde, kendisine çok doğal gelen bir dille konuşan kişiler arasında bulur kendini. Bir düşünce ileri sürdüğü zaman kimse, onu deli veya suçlu gibi görmez. Daha önce, zekâyı felce uğratan, zararlı bir ahlâk atmosferinde yaşamış olduğunu anlar. Mizacına çok uyan ve zekâsını bileyen bu özgürlüğün verdiği hızla ilk üç yıl matematik, son yıl felsefe okur ve 1894’te ahlâksal bilimler dalından pekiyi dereceyle mezun olur.

Russell’ı, daha öğrenciliğinde, kesin bilgiye, erişmeye çalışan, hocalarının vermiş olduğu ispatları yanlış sayıp, onların yerine daha iyisinin bulunabileceğine inanan biri olarak görüyoruz. Bu inancın yerinde olduğunun ispat edilmesi, sonraları yirmi yılını alacaktır. (Portraits, 10).

Cambridge’i bitirdiğinde, aile geleneğini sürdürerek politikaya atılmakla, gençlik umutlarını gerçekleştirecek sağlam bilginin temelini bulmak üzere felsefeye kapanmak arasında tereddütlü zigzaklar çizmiştir. Viktorya dönemi geleneği bir kundak gibi sarmalamıştı onu, Disreali’yle, Gladstone’un çatışmaları dedikodularıyla kulağındaydı. Ailesinin de baskısıyla karar verdi, İngiltere’nin Paris Büyükelçiliğinde görev aldı. Fakat, yaşantısında sonraları bir çok kez görülecek «felsefe mi, değil mi?» soruları ardını bırakmıyordu. Sonunda felsefe galip geldi.

Onu, 1895’ten, 1901’e değin, mezun olduğu üniversitenin yöneticileri, 1910’dan 1916’ya değin de öğreticileri arasında bulmaktayız. 21 yıl süren üniversite dönemi, matematiksel mantık, analitik felsefe çalışmalarnm yanı sıra, vaftiz babası olan John Stuart Mili örneğine uygun etken uğraşılarla geçmiş, aynı dönemde aktüel konuları ele alan Russell, Alman toplumsal demokrasisi üzerine bir yapıt yayınlamış (1896), kadın haklarım savunan dernekler adına seçimlere girmiş, eni konu ilgi uyandırmasına ve yandaş toplamasına rağmen adaylıktan öteye gidememiştir.

Birinci dünya savaşının çıkması, bu savaşı hazırlayan koşulları yakından izlemiş olan Russell’ı hareketsiz bırakamazdı. Nitekim, savaşı büyük bir ahmaklık sayan düşünür, hiç değilse İngiltere’nin tarafsız kalmasını ister. Çevresinde kimseyi bulamaz. En yakın dostları bile onu hu konuda yalnız bırakmışlardır. O, birinci dünya savaşının sonunda, İtalyan faşizmi, Alman Nazizmi ve Rus komünizminin doğacağını, dünyanın büyük bir ekonomik buhrana sürükleneceğini sezmiş gibidir. «Russell için her savaş ahmakça değildir. Nitekim o, ikinci dünya savaşını gerekli saymıştır. Savaş yıllarında kaleme alınmış Felsefe Tarihinde de yer yer Nazizm aleyhine (Platon’un Ütopia’sında olduğu gibi) parçalara rastlanmaktadır. Kuşkusuz, insanların birbirlerini öldürmesi hoş değildir. Fakat, ilk dünya savaşından sonra, sömürgeci ülkelerin sarsıldığını, küçük ülkelerin Milletler Cemiyeti’yle hiç değilse) seslerini duyurmaya başladıklarını ve bugün dünya dengesinde önemli bir faktör olan A.B.D. nin uluslararası politikada ilk kez o sırada önemli bir rol aldığını görmekteyiz. Bu durum, ikinci savaştan sonra kökleşmiş ve Asya’da Afrika’da yeni devletler doğmuş, sosyal hayatin her alanında (teknik ve kültür dahil) engin değişmeler ortaya çıkmıştır. Russell’in bugün de kötülediği ilk dünya savaşını hiç değilse bu açıdan, küçük ve zayıf ulusların lehine yorumlayabiliriz. Bunun en açık ispatı, Türk istiklâl Savaşı ve Türkiye Cumhuriyetidir. Her halde Russell, birinci dünya savaşını «ahmakça» ve İkincisini «gerekli» bulurken, «topraklarında güneş batmayan» İngiliz İmparatorluğunu düşünmekteydi. Fakat bu barışçı çalışmalar kendisine uğur getirmemiştir. 1916 da bu yüzden para cezasına mahkûm olmuş, cezayı ödeyemediği için satışa çıkarılan kitaplarım bir dostu satın alarak kendisne hediye etmiş, böylece borçtan kurtulmuş, kitaplarına kavuşmuş. Fakat bu mahkûmiyeti bahane eden üniversite, kendisini hocalıktan atmıştır.

Manchester Guardian’da yayınlanacak bir bildiri için, çok sayıda profesör ve Fellow’dan imza toplamakla başlayan barışçı davranışlar, gerek, imza verenler dahil, aydınların; gerekse, Russell’ın’ 4 Ağustos 1914 gecesi tesbit ettiği gibi, halkın heyecanla savaştan yana olmaları sonucu, dar bir çevreye özgü kalır. Gerçekten, halk, savaş ilân edildiği için çılgınca sevinmektedir. Russell, barışçı düşünceleri yaymak için toplantılar yapmaya devam eder. Toplantılardan birinin anısını şöyle anlatır: «Pek çok barışçı toplantıda konuşmuştum. Hiç bir.) olay olmamıştı. Fakat, Kerensky devrimini desteklemek için yapılan bir tanesi çok şiddetli geçti. Toplantı, Londra’nın Güney kapısı Yolu’ndaki Kardeşlik Kilisesindeydi. Milliyetçi gazeteler, bu yoksul bölgenin kahvelerinde, bizim Almanlarla işbirliği yaptığımıza ve Alman uçaklarına işaret verdiğimize dair broşürler dağıtmışlardı. Bu yüzden hava gerginleşmiş ve Kilise, bir kalabalık tarafından kuşatılmıştı. Çoğumuz, direnmenin, zararlı veya akılsızca olacağını düşünüyordu. Çünkü bazımız bütünüyle, direnmeye karşı düşünce geleneğinin savunucusuydu, geri kalanımız da direnmekle, kalabalık gecekondu halkına birşey yapamayacağımıza inanmaktaydı. Aramızdan çıkış yapmaya çalışanlar, kapıdan yüz göz kan içinde döndüler. Kalabalık, bir iki kişinin önderliğinde içeri doldu. Hareketi yönetenler dışında herkes azçok sarhoştu… İki kabadayı, çivili sopalarla üzerime saldırdı. Ben kendimi, böyle bir saldırıya karşı nasıl koruyacağımı düşünürken, aramızdaki bayanlardan biri, durumu seyretmekte olan polise gidip beni korumasını istedi. Polis omuzlarını salladı. Bayan, ‘fakat o, ünlü Wr filozoftur’ dedi. Polis yine omuz silkti. Bilim alanında ün salmıştır’ diye devam etti. Polis kılını kıpırdatmıyordu. «Bir Earl’ün kardeşidir» tümcesini söyler söylemez polis yerinden fırladı. Fakat geç kalmıştı. Bir bayan, kendini benimle kabadayının arasına attı. Hayatımı, tanımadığım bu bayana borçluyum.»

Bütün bunlar Russell’ın 1918 yılında İngiliz hükümetini ve Amerikan ordusunu küçük düşürdüğü gerekçesiyle altı ay hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. Bir dostunun yardımıyla, hapishanede birinci bölüme kondu. Burada, istediği gibi okuyup yazabilecek, fakat barışçı propaganda yapmayacaktı. Matematik Felsefesine Giriş bu ayların ürünüdür. Zihnin Analizi’ne de orada başlanmıştır. Russell’ın hapishanedeki en yararlı gözlemi, mahkûmların ahlâk bakımından dışardaki insanlardan hiç de farklı olmadıkları, ancak zekâca aşağı seviyede bulundukları yolundadır. Cezaevine girdiği ilk gün, başgardiyan tarafından künyesi çıkarılırken «dinin nedir?» sorusuna Russell «agnostik» cevabını verince, başgardiyan «agnostik» sözcüğünün nasıl yazılacağını sormuş ve sözcüğü yazınca iç çekerek «ah, çok din var, ama, sanırım, ibâdet edilen Tanrı bir» demiş. Russell’ın, hapishaneden kalma, tek tatlı anısı sanırım budur.

Savaşın bitmesinden az önce tahliye edilmiş olan Russell, savaş bittiği gün, halkın, savaşın başladığı günkü gibi sokaklara dökülüp çılgınca bayram ettiğini görmüştür.

Aristoteles’tenberi mantıkta en büyük devrimi yaratan ve matematiği mantığa indirgiyen (irca eden) Principia Mathematica adlı ve matematikçi filozof Whitehead’le birlikte yazdıkları dev eser de bittiğinden (on yılı almıştır yazılması) dünyada bu yapıtı okuyan kişiler sayılıdır Dahası, Rus&ell’ın yazdığı bölümleri Whitehead’ın, Whitehead’ın yazdığı bölümleriyse Russell’ın okumadığı söylenir şaka yollu. Düşünsel özgürlüğe kavuşan Russell siyasal sistemler üzerindeki görüşlerine yön vermek fırsatını bulmuştur. Onun bu amaçla Rusya ya gittiğini ve Lenin’le de görüştüğünü öğreniyoruz. Savaş konusundaki düşünceleri, kendisini nasıl tutucu cepheden ayırmışsa, Rusya’nın dehşeti de sol cepheden ayırmıştır. Russell Marxism’i veya hiç değilse, Marxism’in Rusya’daki uygulanışını kuramsal ve insansal açıdan eleştirir, özet olarak dendikte, bütün tarihsel olayların sınıf çatışmasından doğduğunu ve tarihe dialektik materyalizmin egemen olduğunu kabul etmez. Lenin ve Stalin elinde, parti diktatörlüğüne ve milyonların ölümüne yol açan gelişmeleri Marxsizme aykırı bulur.

Onun komünizmi eleştirmesi, 1896’da yayınladığı bir eserle Marxismi eleştirmesinden farklıdır.

Rusya’dan sonra Russell Çin’e gider ve orada bir yıl kalır, Çin uygarlığına hayran olur. Batılılar ve Japonlar yönünden bu uygarlığın ortadan kaldırılmasına acır. Daha o zamanlar, Çin’in modem bir endüstri devleti olarak, birinci sınıf kuvvetler arasına gireceğini tahmin eder; kötülüklerin kökünün, dogmatik inançta olduğunu görür ve gerek Quakerlerle, gerekse direnmeye karşı olanlarla, sosyalistlerle çalışırken insanların mutluluğunu göz önünde tutar. Komünizmi önlemenin yolunu da savaşta değil, kütlelerin yoksulluğunu ortadan kaldırmakta bulur.

Öte yandan Russell’ın 1919’da üniversitedeki haklarının iâde edildiğini, fakat bunu bir onur sorunu yaparak oraya dönmediğini 1922 ve. 1923 yıllarında İşçi Partisinden genel seçimlere katıldığını ve seçilemediğini; 1924 yılında A.B.D.’nde konferans turuna çıktığını, 1927’deyse ikinci eşiyle birlikte bir okul kurup, eğitim konusundaki kuramlarını uygulamaya giriştiğini söylenenlere eklemeliyiz. Russell, daha sonra geçen 10 yılı daha çok Amerika’da geçirmiş ve kendini, siyasal ve sosyal gazeteciliğe vermiştir.

Amer ؛ka’nın Chicago ve California üniversitelerinde Profesörlük yapan düşünür 1940 yılında sosyal ve dinsel önyargıyla New York Kenti üniversitesindeki bir profesörlüğe lâyık görülmedi. Barnes vakfında çalıştı 1943 yılında oradan da atıldı. Haksız yere anıldığını ileri sürerek dâva açtı ve kazandı. 1944 te İngiltere’ye döndü. Yeniden Cambridge’e «fellow» oldu, ikinci dünya savaşı sırasında, yazmaya, konferans vermeye ve değişik konularda radyo yayım yapmaya, yapıt vermeye aralıksız devam etti. Yapıtlar arasında iki ciltlik öykü kitabı da bulunmaktadır.

KİŞİLİĞİ

97 yıllık yaşamında Russell karşısına çıkan engellere rağmen bir mücadele adamı olmak niteliğini sürdürmüş ve bu yüzden çeşitli kayıplara uğramıştır. Nitekim barışçı işlevliklerinden dolayı Cambridge üniversitesinden atılınca Harvard üniversitesinden teklif almış, fakat İngiliz hükümeti kendisine pasaport vermemiştir. Onun bu ikinci gadre uğrayışıdır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, daha önce de Cambridge’ten çıkarılmıştır. Oradan çıkarılmasında metafizikçi Mc Taggart’ın rolü vardır. Mc Taggart Hegel’in öğrencisi ve hayranıydı. Russell, daha 1903 yılında yayınladığı Matematiğin ilkeleri (Bu yapıt Principia Mathematica değildir.) adlı yapıtında Hegel mantığım eleştirmişti. Hegel’in bütün parça, süreklilik, kesiksizlik görüşleri bu eleştirilerin sınırına girmekteydi. Mc Taggart ruhun ölümsüzlüğüne inanırdı, Russell içinse ancak nesnel bir varlıkların özellikleri tartışılabilirdi. Ölümsüzlük, geçecek her zaman noktasında bulunmayı içerirdi. Böyle bir içerimi uzay noktalarıyla birlikte ele almalıydı. Uzaysal varlıkların duyu verileriyle algılanması gerekirdi.

Russel’ın başına gelenlerde, inandığı düşünceyi tek başına savunmakla kalmayıp, topluma mal etmek istemesinin rolü büyüktür. Siyasal öğretiler konusundaki bağımsız düşüncesi, ahlâk ilkelerinin mantıksal geçerliği olmadığı yolundaki çıkışları tepkiyle karşılanmıştır. Fakat bütün bunlar, Russell’ın hiç değişmeksizin, belli bir konudaki başlangıç kanılarına saplandığı anlamına gelmez. Nitekim Rus devrimi, ve atom bombası hakkmdaki kanıları böyledir. Her ikisine de önceden taraftarken sonradan onların gösterdiği gelişmeler karşısında tutum değiştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, felsefe alanında da durum aynıdır. Bu, Russell’ın kendini yenileyen bir insan olduğu anlamına gelir.

Russell, kendi içine kapalı hırçın bir filozof tipi değildir. Özel yaşantısında, şakacı, günün sorunlarını eğilmekten zevk duyan bir insandır. Yazılarında yer yer İngiliz mizahının örneklerine rastlanabilir. Bu mizah en ağır konularda bile yer yer ortaya çıkmaktadır, örneğin, mantıksal çelişmelerden sözettikten sonra Hegel’e şöyle yükleniyor: «Sonunda, yukarıki çelişmede, özel hiç bir felsefenin içerilmediği anlaşılır. O çelişme sağduyudan doğar ve bazı sağduyu kanısından vazgeçmekle çözülebilir. Yalnız, çelişmelerle beslenen Hegelci felsefe, her yerde benzer sorunlar bulduğu için bu konuda tarafsız kalacaktır.»

Çok kişide görüldüğü gibi, onun kişiliğinde de yetiştiği çevrenin rolü olmuştur. Bu çevre her şeyden önce, düşünen ve düşünceye değer veren insanların bulunduğu çabaların isim verdiği bir çevredir. James Ward, Sir James Frazer, Sir George Darwin, A. N. Whitehead, Broad, Mc.Taggart, G.E. Moore, Bob Trevelyan kardeşler, Keynes, Wells, Sidney ve Beatrice Webb, G. B. Shaw, Wittengstein, Joseph Conrad, George Santayana gibi tarihten, edebiyata, edebiyattan felsefeye uzanan bir alanın ünlü kişileri ya hocası olmuşlardır, ya öğrencisi, ya da yakın dostu. Hepsiyle tatlı anıları vardır, örneğin Shaw’la birlikte çıktıkları bir bisiklet gezisinde, bisiklete binmeyi henüz öğrenen Shaw, bütün hızıyla Russelî’ın bisikletine çarpar, Shaw havaya fırlar ve birkaç metre öteye sırt üstü düşer. Russelî’ın bisikleti hurda durumuna gelmiş ve Shaw’a bir şey olmamıştır. Dönüş için Russell trene biner. Shaw yavaş giden banliyö trenine her istasyonda yetişerek Russell’ı alaya alır.

Russell’ın öğretisinde mantık, gerçeklik hakkmdaki bütün bilimlerin en geneli, Leibniz’in doctrina formarum’u her doğal dilin kapsaması gereken temel örnekleri ele aldığı için gramerle ilişkiliydi. Fakat Willgenstein daha 1914’ten önce Russell’ın öğrencisiyken, mantıksal doğrulukların, belirli bir sözlükte yeterlikle dile getirilecek gibi olmadığım, başka doğruluklardan «totolojik» olmak özelliğiyle ayırt edilmeleri gerektiğini ileri sürmüştü. Russell cezaevinde Matematik Felsefesine Giriş’ i yazarken, matematiğin tanımı için bu «totoloji» kavramından yararlanmıştır, o tarihte kaleme aldığına göre «sağ mı, ölü mü» olduğunu bilmediği bu eski öğrencisiyle sonradan buluşmuştur. Sözünü ettiğim gerçek, büyük bir düşünürün, öğrencisi kanalından da gelse, yeniye nasıl açık olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Russell böyle bir gelenekte yetişmiştir. Cambridge’te matematik okurken, hidrostatik dersinde hoca, bir banyo küveti içinde gidip gelen kapaklı kapla ilgili bir problemi çözerken, öğrencilerden bl{i «kapak üzerindeki santrfüj kuvvetini unutmadınız mı?» deyince hoca «ben yirmi yıldır problemi böyle düşünmüştüm. Ama haklısın» diye cevap vermiş.

Bu özellikleri dışında Russell’in kendisine gönderilen her mektuba cevap verdiği bilinmektedir. Uğraşıları göz önüne alınırsa, kişiliğinin bu yanı küçümsenmemelidir.

Onun, eski statik hocası Whitehead’la küçük bir anısı düşünceye verdiği değeri ve bilimsel titizliğini göstermesi yönünden ilginçtir. Poincare’ye karşı yazdığı bir makale için Whitehead’ten matematik bir noktanın açıklamasını mektupla istemektedir. Cevap yıkmaz. Yine yazar, yine cevap çıkmaz. Telgraf çeker cevap gelmez, ödemeli telgraf çeker ses çıkmaz. Sonunda, Whitehead’i görmek üzere yola çıkar. Whitehead, mektuplara cevap verirse orijinal esere vakit kalmayacağı kanısındadır. Fakat Russell da araştırıcıdır, gölgede kalmış köşelerin varlığını, hele onların başkaları yönünden ortaya çıkarılmasını istememektedir. Whitehead’ın soruna değişik bir açıdan bakması, işin yönünü değiştirebilir.

FELSEFESİ

Russell felsefeye Hegelci olarak başlamıştır. 1900 yılında Paris’teki felsefe kongresinde okumuş olduğu tebliğde, noktalarla anların varlığını ileri sürmüştü. Bazı şeylerin var olmadığı konusundaki düşüncelerin geçersiz olduğu konusundaki Hegel’ci kanıya yaklaşmaktaydı bu tutum. O aynı zamanda, Hegel’in Mutlak’ına yaklaşan, sayısız mutlak doğruluklar bulunduğunu savunuyor ve bunları matematikte görüyor, mantığı gramere bağlayarak, zorunlu olanı doğal sayan Hegel’e yaklaşıyordu. Mantık önermeleri a priori olarak bilinir. Bu onların kendi içlerindeki özellikleri değil, onları biliş yolumuzun özellikleridir. Fenomenoloji’sinde felsefeyi bilimin seviyesine çıkarmak isteyen Hegel’le Russell’ın ayrı amaçlar güttüğünü iddia etmek güçtür. Russell bu dönemde «eğer» veya, «veya», «değil» türünden mantıksal değişmezleri Platon gibi âdeta gökte arar ve onları insan aklına kondurulmuş varsayarken Hegel’in Weltgeist kavramını içkin olarak kabul ediyordu. Çünkü, metafizik yönetici varlıklar kabul etmeden bu tip temel kavramların açıklanımı yapılamazdı. Kuşkusuz, taslağı öğrencilik yıllarında çizilen bu programda McTaggart’ın büyük etkisi olmuştur. Ancak Russell daha sonra, Hegel felsefesinin uzaktan görülen bulanık bir lekeye, benzediği sonucuna varır,

O, eski Grek filozofları gibi açık olanı sever, insan usu İçin kesinlik, doğayı ele almakta zorunlu bir öğe olan matematikte bulunabilir. Mantığın İlkeleri’ni yazan Bradley, onun Hegelciliğinde asıl rolü oynamıştır. Bradley bu eserinin her noktasında, insan aklının hiyerarşisinde yer alan bütün mantık biçimlerinin, dolaysız bir duygunun yaşantısından doğduğunu anlatmaya çalışmıştır Bu duygunun bütünlüğünü mantıksal biçimler açıklayamadığı için o, kaçınılmaz bir öznellik içerir.

İnsan düşüncesinin bütün kategorilerini aşan mutlak gerçeklik arama çabası, Russell’da bu döneme rastlar. Fakat, henüz onun, mantıksal atomculukta olduğu gibi dışsal bağlantılardan kurulu olduğu sonucuna varmış değildir. Gerçeklik, kendisini kavramak için ancak duygunun ip ucu verdiği ve insanla özdeş tutulmayacak sonlu merkezlere ayrıştırılabilen bir birliktir. Bu, akla nüfuz edebilirse de akıl üstü yapısı olan bir gerçekliğin dile getirilmesidir.

Russell’ın yetiştiği yıllarda, özellikle Oxford’ta yeni idealist bir gelenek egemendir. Bunlar, mantık alanında, bagta Hegel olmak üzere Lotze ve Sigwart gibi Alman düşünürlerden etkilenmişlerdir. Mutlak idealist’ler diyebileceğimiz Hegelci gurubun merkezi Oxford üniversitesidir. Russell’ın önceleri yakın dostu olan Mc Taggart’sa, bazı noktalarda Hegel’den ayrılmasına rağmen, düşüncelerini onun felsefesini inceliyerek türetmiş ve Hegel Kozmolojisi Üzerine Çalışmalar, Hegel Mantığı üzerine Bir Açıklama adlı yapıtlar vermiştir. Russell daha sonra, varlık’a ayırdığı dikkatin kaynağını Mc Taggart’tan alacaktır. Şurası önemlidir: Russell hiç bir zaman McTaggart’ın, biçimsel belirlemeleri empirik materyalin dışında, a priori bir saflığa bağlama çabasına, hatta onunla en çok dost olduğu yıllarda bile yanaşmamıştır. Aynı şekilde, hiç bir zaman Hegel’in psikolojizmine girmemiştir. En çok Hegelci olduğu zaman bile. O, gerçekliğin zihinsel olması konusundaki Hegelci kanıta karşı durarak, gerçekliğin ne olması gerektiği konusunda kanıt getirilemiyeceğini ileri sürer. Whitehead„ matematikçinin uzay ve zamanının insan yönünden yapılmış duyarlı aygıtlar olduğu konusunda kendisini ikna ettiğinde Russell, doğada bu aygıtların yapıldığı maddeler bulunduğunu düşünmemişti. Bu, gerçekliğin zihinsel olduğu görüşüne dönüş sayılamaz. Matematik gerçeklikle, doğadaki gerçeklik değildir. Fakat bir Russeli, bir kısım gerçekliği zihinsel, bir kısmını çevresel sayıp çokçu bir tutuma girdiğinde (kanuna göre burada da McTaggart’ın etkisinden söz edilebilir) çelişmeye düşmese bile doyurucu olamıyor. Çünkü, dış dünya izlenimlerinden doğar sayma yolunda bir kanıma giremediği matematik kavramların kaynağı belirsiz kalıyor. Eğer onlar zillinde kendiliklerinden oluşmuşlarsa, Russell’ın çevrel saydığı kavramların da önceden zihinde oluşmadıklarını düşünmemek için bir neden yoktur. O zaman örneğin, «baba»nın varlığından babalık kavramına değil de «babalık» kavramından «baba»nın varlığına geçmek durumunda kalırız. Böyle bir tutum da Russell’ın empirisizmiyle çelişme yaratır. Empirisizmde, yaşantı, en temel öğelere ayrılabilmektedir. Bu, onun dolaysız ve şaşmaz duyusal gözlemlere indirgenmesi demektir. Zaten dilin, ilkel önermelerin varlığına elveren böyle bir temele dayandırılmasıyla, ilkel ve karmaşık önermeler arasındaki bağlantının «doğruluk fonksiyonu»na bağlanması olanaklı olmaktadır. Doğruluk fonksiyonu, modern mantığın temel direklerinden biridir.

Bu noktada Russell’ın mantıkçılığıyla, empirisizmini ayrı ayrı gözden geçirmek gereği ortaya çıkıyor. Gerçekten onun mantıkçılığı daha G. E. Moore’la tanıştığı 1898 yılında kendini gösterir. Esasen Matematiğin ilkeleri’nin önsözünde Russell «felsefenin temel sorunlarında durumum ana çizgileriyle Bay G. E. Moore’a bağlıdır» şeklinde konuşuyor. Onun Hegelcilikten ayrılıp, Moore’un çözümleyici yolunu seçmesinde sağduyuya karşı güvensizliği ve Hegel felsefesininse sağduyuya uygun gözüken bir yığından ibaret oluşudur. Çünkü asıl felsefe sorunları, sağduyuyla cevaplandırılamıyan sorulardır. Söz gelimi, bir sözcüğün anlamını tartıştığımızda, kendileri o sözcük olmayan pek çok örnekle karşılaşmaktayız. Sözcüğün kendisi, duyulur dünyanın bir parçası değildir. Onun, benzer biçimlerin dolayısıyla mantıksal bir uydum olduğunu söyleyebiliriz. Fakat benzerlik, bir biçimin yani sözcüğü sınıf üyesi durumuna getirmek konusunda zorunlu ve yeterli değildir. Orada gerekli olan «erek» tir. Sağduyu bunun dışında bazı gündelik sorular için bile yeterli değildir.

Dikkati çeken husus, Moore sağduyuyu savunduğu ve bu konuda bir de eser yazdığı halde, Russell’ın sağduyuya dayanan Hegel’den Moore etkisiyle vazgeçtiğidir. Yukarda da belirttiğimiz gibi bunu, Moore’un çözümleyici görüşlerindeki çekiciliğe bağlayabiliriz. Moore’un sağduyuya karşı tutumu, onunla ilgili pek çok inancın, mantık yasaları gibi, ne ispat edilebilir ne de çürütülebilir olduğu temeline dayanmaktaydı, «iyi», «bilmek», «görmek» gibi deyimler böyledir. Moore bunları çözümliyerek, sağduyuya dayanan kullanımlara bağlar. Çözümleme sırasında, deyimlerin anlamlarının birer varlık olduklarını kabul eder. Bu bakımdan, bir deyimin anlamını bilmekle anlamın çözümlenmesini bilmek arasındaki karşıtlık, verilen bir deyimin kavramına sahip olmakla bu kavram karşısında tavır almak karşıtlığı biçiminde dile getirilmiştir.

Russell, bir üst paragrafta dile getirilen düşünceleri benimser. O da matematiğin temel kavramlarını birer varlık saymakta ve sözcüklerin çözümlenmesinde bir deyimi sağduyu aracılığıyla kullanmayı bilmekle onun yapısını dile getirmeyi ayırmaktadır. Russell bir kavramı tanımlarken, onu kuran kavramlara ve o kavramlar arasındaki bağlara geri gitmeyi öğütler. Böylece, söz konusu kavramın, verilen ve ilgili deyimlerle benzerlikleri, ayrılıkları kolayca açığa çıkacaktır.

Algı konusundaki düşüncede de Russell, Moore’un etkilerinden uzaklaşmamıştır diyebiliriz. Bu dönemde (1900) yayınladığı Leibniz’in Felsefesi adlı eleştirisel betikte, Leibniz’in algı konusundaki düşüncelerini eleştirirken, dış dünyada olup bitenlerle duyular arasında nedensel bir bağlantı bulunması gerektiğini, algılıyana çevrel nesnelerin hiç bir etki yapmaması düşüncesinin paradoksallığını ileri sürmektedir, (s. 133 v.ö.). Anlam ve Doğruluk üzerine Bir Araştırma’da da aradan 40 yıl geçmesine rağmen aynı tez savunulur (s. 123). Algılar ve yaşantılarla, olgular hakkındaki bilgimizin yakın nedensel bağlantısı vardır. Algısal bilgiden çıkarımsal bilgiyi ayırmakla Hegelcilerle, entrumantalistler yanılmışlardır. (Anlam ve Doğruluk’a göre) Algısal yargılar Moore gibi çözümlenirken onların, işaret zamirleri veya soyut adlarla dile getirildiklerine dikkat edilir (Anlam ve Doğruluk, s 127) Burada Moore’cu çözümlemenin etkisi büyüktür (bkz. İdealizmin Çürütülmesi, Principia Ethica).

MANTIKÇI RUSSELL

Russell, vaftiz babası, aile dostları John Stuart Mill’ın. Mantık Sistemi adlı betiğini henüz 18 yaşındayken, Cambridge’e gitmeden okumuş bulunuyordu. Onun, zorunlu önermeleri gramere bağlayarak sözel saymasında Mill’in etkisi görülmektedir. 193839 ders yılında Chicago üniversitesindeki derslerden sonra, ünlü mantıkçı Prof. Carnap ve Morris’in de bulunduğu dinleyiciler gurubuyla, doğruluk, dil ve olgu sorunlarını tartışması sonucu Russell, zorunluk konusunda dilin payını azaltmaya girişmiştir.

Russell’ın yapıtlarına (özellikle Matematiğin İlkelerine) bakarak, adlar konusunda da çok eskiden düşünmeye başladığını kabul edebiliriz. Gerçekten onun, değişik bir ad anlayışı vardır. Mili, özel adları bir gösterime, genel adlarıysa bazı özelliklerin içerimine bağlamıştı. Russell, özel adlar görüşünü bağlantılar görüşüyle birleştirerek genişletmiştir. Ad, uzayzaman’ın belirli sürekli bir parçasını kaplayan bir nesnedir. Bir nesne, birlikte var olan niteliklerin demetidir (Anlam ve Doğruluk, 97). Uzay-zaman için gerekli özellikleri taşıyan nitelikler dizisi araştırılırken empirik yasalara dönülür. Böylece uzayzaman konusundaki «sentetik a priori» genel doğruluklar ortadan kaldırılmış olur. Berson’un hafızası bu bakımdan, gözlemleri depo ettiği için işe yarıyacaktır.

Russell 1912 yılında Felsefenin Sorunları’nı yazdığı sırada, fiziksel nesnelerin sadece tanımları aracılığıyla bilindiğine inanmaktaydı.

İmdi, Russell’ın Whitehead’le birlikte çalıştığı döneme geçebiliriz. Bu dönem onun özellikle, matematiksel mantık sorunlarına eğildiği ve Whitehead’la birlikte 26X17 cm boyundaki 2000 sahifeyi aşan, Aristotelestenberi insan aklının ortaya koyduğu en büyük mantık ürünü sayııan Principia Mathematica’yı yazdığı dönemdir, üç ciltlik bu dev eserin dördüncü cildinin de yayınlanması tasarlanmış, fakat bu tasarı gerçekleşmemiştir. 1910-13 yılları arasında yayınlanan Principia Mathematica, matematiği mantığa indirgemiştir. Russell 1900 yılında Whitehead’le birlikte katıldığı Paris’teki matematik kongresine katılması sonucu, mantığın matematik temelinde ve matematiğin teknik araçlarıyla açıklamasını yapmaya çalışan Italyan matematikçisi Peano’yla tanışmış; böylece Whitehead’ten de aldığı destekle salt matematik konusunda verimli ve kesin araştırmalara girişmiş oldu. Çalışmaları, Weierstrass, G. Cantor, F. Klein, Dedekind ve Frege gibi büyük matematikçilerin buluşlarıyla beslendi. Russell bu yoldaki zihinsel yeteneklerini önce, 1903 yılında yayınladığı Matematiğin ilkeleri (Principia Mathematicadan ayrıdır bu yapıt) adlı betiğiyle, zihinsel yeteneklerinin salt matematik yolundaki ilk ürününü vermiş oldu. Russell salt matematiği «p, q’yu içerir» biçiminde bütün önermelerin sınıfı olarak tanımladığı bu yapıtında sembolizme başvurmaksızın sembolik mantığı da ele almakta ve önermeler, sınıflar hesabıyla bağlantılar hesabım açıklamaktadır.

Bütün matematik değişmezlerin mantıksal değişmezler olması, matematiğin bütünü öncüllerinin değişmezlerle ilgili bulunması, füozofların matematiği a priori saymalarına yol açmıştır. önemli olan, bir kez mantık aygıtının kabul edilmesiyle matematiğin zorunlu olarak ortaya çıkmasıdır. Salt matematik, mantıksal değişmezler dışında hiç bir tanımlanamaz olanı içermez. Uygulamsal (tatbiki) matematikte sonuçlar, söz konusu varsayımı doyuran bir değişmez için ileri sürülür. Salt matematikteyse onlar değişkenle ilgili bir varsayımdan doğarlar. Söz gelimi Eukleides geometrisi, salt matematik olarak «U, Eukleides uzayıdır» varsayımına sahip önermelerden kuruludur. Öte yandan, «var olan uzay, Eukleides uzayıdır» dersek, Eukleides geometrisini kuran bir değişmezin varlığını kabul ederek, bu geometrinin bütün sonuçlarını ileri sürmüş oluruz.

Matematik, içinde değişkenler bulunduran biçimler biçimsel içerimleri öncül alır ve onların vargılarından kurulur, örneğin «a, b’yi ve b, c’yi; o halde a, c’yi içerir» biçimindeki kıyas, matematiğe; «içerim bir bağlantıdır» türünden önermeyse mantığa aittir.

Matematiğin ilkeleri, salt matematik alanındaki değişik kişilerin (bunların adları yukarda verilmiştir) düşüncelerini biraraya toplaması ve eleştirmesi açısından ilginçtir. Orada nicelik, büyüklük, sonsuzluk kavramları ve temel kavram olarak sayılar uzun uzadıya tartışılmıştır. Russell için bir dönüm noktası biçimleyen bu yapıtın ayrıntılarına, kısa ve teknik olmaması gereken bir yazı çerçevesi içinde girmek çok güçtür. Ancak, salt onun yaratıcılığına ait olanları gözden geçirebiliriz.

Ayırt edebildiğim kadarıyla Russell’ın buradaki en büyük hizmeti mantıksal paradoksların çözümlenmesi yolunda olmuştur. Mantıksal paradokslar sorunu, daha D.Ö. 490 480 yılları arasında yaşamış Elealı Zerion zamanmdanberi zihinleri işgal etmiştir. Aristotelesin bize bildirdiği en eski ad budur. Belki, paradokslar alanında kafa yormuş onun da bilmediği veya bildiği halde etkisinin azlığı yüzünden Physica’sma almadığı kişiler vardır. Kant’a değin, felsefe literatüründe bu tür mantık güçlerine rastlamıyoruz. Kant, Salt Aklın Eleştirisi’nde:

1-Dünyanın bir başlangıcı, zaman içinde bir başlangıcı olduğu ve uzay bakımından sınırlı bulunduğu,

2-Dünyadaki her karmaşık tözün basit parçalardan kurulduğu, kendisi basit olmayan ya da basit parçalardan kurulu olmayan hiç bir nesnenin bulunmadığı (dünyada), yolundaki tezler ve bunların karşı tezlerinin çatışkısına işaret etmiş, fakat çıkar bir yol göstermemişti. Sonsuzluğun duyu dünyasının itibarını nasıl kırdığını anlamak için ilk iki teze bakmak ve onların karşı tezle’rini düşünmek yeter.. Birinci çatışkıda içerilen sonsuzluk düşüncesi, birbirini izleyen bireşimlerle bütünlenemezlik kanısını içermektedir. Sonsuzluk kavramı, sınıflarla ilgilidir, dizilere ancak türetme yoluyla uygulanabilir. Sonsuz sınıflar kendilerini üyelerinin tanıtıcı özellikleriyle verilirler. Böylece, «tamamlanma» ve «ardışık bireşim» kavramları ortadan kalkar. «Bireşim» zihne başvurmayı gerektirir, Kant felsefesinin özelliğidir. Kant aynı zamanda, sonsuz dizilerin, ardışık bireşimle sonlu zamanda tamamlanmadığını düşünmüştür. Bu, olsa olsa, dünyanın zaman içinde bir başlangıcı olmadığını kanıtlar.

İkinci çatışkıysa, sürekliliğin, sonsuzluğuna dayandığını göstermesi bakımından ilginçtir. Uzay basit parçalardan değil, uzaylardan kuruludur. Geometri, uzayı basit noktalardan yapılmış olarak görür. Bu görüş zorunlu değildir. Eğer, çatışkıdaki tezin ispatı doğru olsaydı ve karşı-tezden, noktaların kabulüyle kaçmabilseydik, çatışkının kendisi, noktaların lehine tüketici bir kanıt sağlayacaktı.

Kant, uzayda esas olanın uzaysal sıra olduğunu kabul ettiğinden ve noktalarda bu özellik bulunmadığı için uzayı noktalardan kurulu saymamış olabilir. Bu, mutlak uzay görüşünü içerir. Öbür yandan, sonsuz bölünebilirlik kabul etmediği için noktalardan vaz geçmiş olabilir. Birinci durumda, uzaysal bağlantılar hayırlanırken, ikinci durumda, sonsuz bölünmenin olanaklı olmadığını ispat edecek bir görüş gösterilmemektedir.

Pythagoras’tanberi 2000 yıldan fazla birzaman insan zihni bazı mantıksal paradokslar dolayısıyla bocalamaktaydı. Bunlardan en önemlisi sonsuzlukla ilgili olandı. Pythagorasçılar ve onların çağdaşları olan atomcular uzayın bölünemez noktalardan zamanında, bölünemez anlardan kurulu olduğuna; ve sonlu bir alandaki nokta sayısıyla, sonlu bir zamandaki an sayısının sonluğuna inanmışlardı. Aristoteles, Physika’da, Phythagorasçılarm boşluğu kabul ettiğini söyler. (IV. 623). Yine Pythagorasçılar ve Platon, sonsuzluğu, kendi başına yaşıyabilen bir tözün ilkesi sayar ve Pythagorasçılar onu, duyu nesneleri arasına yerleştirir (Physika, 41, 4, 203 a).

Parmenides, Grek felsefesini?, gerçekliğin bölünmez ve değişmez olduğu kanısını getirmiş, onun öğrencisi Zenon, ünlü kanıtlarını ortaya atmıştır. Buna göre:

1-Bir yarış alanının sonuna, sonlu bir zamanda, sonsuz sayıda noktalar geçilemiyeceği için varılamazdı. Önce, verilen bir uzaklığın yarısını, sonra o yarının yarısını v.ö. geçmek zorunluydu ve böylece sonsuza değin gidilirdi.

2-Hızlı koşan çabuk koşana yetişmezdi. Çünkü, çabuk koşan önce, ağır koşanın ilk bulunduğu noktaya varmalıdır. Bu sırada yavaş koşan daha ileri bir noktaya varmış olacaktır v.ö.

3-Eğer herşey, kendisine eşit bir uzayı kapladığında hareketsizse ve harekette olmak, verilen bir zamanda belli bir uzayı kaplamaksa hiç bir cisim harekette olamaz.

Zenon’dan Bergson’a değin pek çok filosof, metafiziğini, sonsuz dizilişin olanaksızlığı ilkesine dayandırmışlardır. 1846 48 yıllarında yazdığı küçük bir eserle (Sonsuzluğun Paradoksları) Bolzano, konuya bir çözüm yolu bulmak istemiş ve asıl çözüm 1882 yılında George Cantor yönünden sağlanmıştır. Bildiğim kadarıyla Cantor’un, teknik bilgileri gerektirdiği için burada açıklamasına girmiyeceğimiz düşüncelerini anlaşılır duruma getiren ilk düşünür Russell’dir.

Russell’in, felsefe evreninde asıl yerini bulmasına yol açan onun ilk kez Matematiğin İlkeleri’ne yaptığı bir ekle ana çizgilerini öne sürdüğü ve mantıksal paradoxların çözümünü sağlayan tipler öğretisidir. En eski Paradoks Giritli Epimenides’in sözüyle ilgilidir. Epimenides «bütün Giritliler yalancıdır» demiş. Kendisi de Giritli olduğuna göre; doğru söylediği kabul edildiğinde yalan, yalan söylediği kabul edildiğinde doğru söylüyor demek olur. Zamanla ortaya başka paradokslar da çıkmıştır. Örneğin 1895’te G. Cantor kendi sınıflar kuramının şöyle bir paradoks içerdiğini görmüştü: Her iyi düzenlenmiş dizinin bir sıra sayısı olduğu ve yukan doğru, yerilen, herhangi bir sıra sayısını içeren sıra sayıları dizisinin, verilen sıra sayısının bir aştığı ve bütün sıra sayılarının dizisinin iyi düzenlenmiş olduğu gösterilebilir. Bundan, bütün sıra sayılarının dizisilerinin bir sıra sayısına sahip olduğu sonucu çıkar. Fakat bu durumda bu sayıyı içeren bütün sıra sayılarının dizisi bu sayının bir üstünde bir sıra sayısına sahiptir. Dolayısıyla, bütün sıra sayılarının dizilerine ait sıra sayısı, bütün sıra sayılarının sıra sayısı olmayacaktır. 1899’da Cantor bir paradoks daha keşfetti. Durum 1903 yılma değin, esaslı bir çözüm bulunamadan sürdü. O yıl matematikçi Frege, Aritmetiğin Temelyasaları adlı eserinin ikinci cildini 1902 tarihli bir notla yayınlıyordu. O not şuydu:

«Bilimsel bir yazar için, kurduğu yapının temellerinden birinin, yapı bittikten sonra çökmesi kadar talihsizlik olamaz.»

«Bu betiğin bitimine yakın Bay Bertrand Russell’in mektubunu alınca böyle bir duruma düştüm. Sorun, benim V. aksioma’ınamla ilgilidir. Onun apaçık öbür aksiomalar gibi apaçık olmadığım ve bir mantık yasası sayılamayacağını asla görmezlikten gelmiş değildim. Bu zayıf noktayı, birinci cildin önsözünde de belirtmiştim (s. 7). Yerine bir başkasını bulsaydım, ondan memnunlukla vazgeçerdim. Şimdi bile, bir kavramdan, o kavramın uzanımına geçmeden, aritmetiğin bilimsel olarak nasıl kurulacağını ve sayıların mantıksal nesneler olarak nasıl kavranıp gözden geçirileceğini Dilmiyorum. Daima bir kavramın uzanımından (bir sınıftan) söz edebilir miyim Söz edemezsem, istisnai durumları nasıl ayırt edeceğim? Daima bir kavramın uzamm bakımından öbürüyle çakışmasından, birinin sınırına giren kavramın öbürünün de sınırına girdiğini çıkarımlayabilir miyim? Bay RusseH’in bildirisinde ileri sürülen sorular bunlar.»

«……. imdi Bay Russell’in keşfetmiş olduğu çelişme belirtilebilir: ,

Kimse, insanlar sınıfının insan olduğunu ileri sürecek değildir. Burada, kendine ait olmayan bir sınıfa sahibiz. Bir nesne, o nesne, uzanımı belli bir sınıf olan kavramın sınırına girdiğinde bir sınıfa aittir diyorum, imdi, gözlerimizi, kendine ait olmayan sınıf kavramına çevirelim. Bu kavramın uzanımı (eğer onun uzanımından söz edebilirsek), kendilerine ait olmayan sınıfların sınıfıdır. Ona kısaca S sınıfı diyeceğiz. İmdi bu S sınıfının kendine ait olup olmadığına bakalım, önce, onur kendine ait olduğunu kabul edelim. Eğer bir nesne bir sınıfa aitse, o nesne uzanımı o sınıf olan bir kavramın sınırına girer. Dolayısıyla, eğer, sınıfımız kendine aitse, kendine ait olmayan bir sınıftır, öte yandan, sınıfımızın kendine ait olmadığını düşünelim. Bu durumda o, uzanımı kendisi olan biı kavramın sınırına girer, dolayısıyla kendine ait olmaz. Burada bir çelişmeyle karşılaşınız.» (Aritmetiğin Yasaları, Jena, 1903) Russell’in mektubundan sonra Frege önce, sınıflara kar şılık olmayan kavramlar düşündü. Eğer, kendisinin üyesi ol mayan sınıf kavramı böyleyse, Russell’ın paradoksu ortadaı kalkacaktı. Çünkü artık, kendilerinin üyesi olmayan sınıflara sınıfı bulunmayacaktı, iki kavram, sadece ve sadece birincisi sınırına giren, fakat kendisi birincinin uzanımı olmayan nesne İkincinin sınırına da girmekteyse ve bunun tersi de doğruysa iki kavramın aynı uzanıma sahip olduğu söylenecektir.

Russell 1906 yılında, Londra Matematik Derneğinin yayınladığı dergiye yazdığı bir makalede (Sonsuz Ötesi Sayılar Kuramının Bazı Güçlükleri Üzerine ve Tipler Sırası) sınıf notasyonları üzerine bazı sınırlamalar konulmasını ve matematikten sonsuz küçüklerin çıkarılıp atılması gibi, mantıktan sınıflar hesabının atılmasını öngörmekteydi. Russell aynı zamanda, sınıflardan söz etmenin, paradokslara yol açan tek neden olmadığını ortaya koyan bir paradoks da bulmuştu. Hem Poincare’yle Russell’in çatışmaları da bu tarihlere rastlar. Rusell’ın, bazı önerme fonksiyonlarının yüklemsel olmadığı konusundaki düşüncesini kabul eden Poincare, matematiğin, sembolik mantık aracılığıyla dile getirilemiyeceği tezini savunma] taydı. (Bilim ve Yöntem, H. Poincare).

Artık Russell’in, paradoksları nasıl çözdüğünü, teknik ayrıntılara girmeksizin açıklayabiliriz sanıyorum. Bunun için doğrudan doğruya Principia Mathematica’ya baş vuracağız:

Tipler kuramına girmeden önce, kısır döngü ilkesini öğrenmeliyiz. «Bir derlemenin bütününü içeren, o derlemeden biri olmamalıdır», ya da tersini dile getirmek gerekirse «eğer, bir bütüne sahip olması koşuluyla o, bütünün terimleriyle tanımlanabilir üyelere sahipse, derlemenin bütünü yok demektir.» Söz gelimi, üçüncü durumun olanaksızlığı yasasını alalım. Bu yasa bir önerme olduğu için, onun kendisinin de doğru ya da yanlış olduğunu ileri sürersek kısır döngü yanlışlığına düşmüş oluruz.

Tipler kuramı için bir de doğruluk ve yanlışlığın sistemli çift anlamlılığı üzerinde durmak gerekir. Genel bir anlatımın içerdiği fonksiyon, o anlatımın kanıtı olamaz, örneğin, «bütün insanlar için her insan söz konusu olduğunda, ‘her insan’ ölümlü olmak yüklemine ölümlülük yüklemi verilebilir» genel önermesinde yüklem ölümlülük yüklemi genel önermenin kendisine ait olamaz. Başkaca dendikte, genel önerme, ölülülük yüklemine kanıt verilemez. Çünkü o yüklem tek tek insanlara aittir. Sorunu doğruluk veya yanlışlık yüklemlerine götürürsek, önermelerin tikel ve genel oluşuna göre ayrı dereceden doğruluk veya yanlışlık bulunması gereği anlaşılacaktır. Sonuçta, verilen bir fonksiyon, belirli tipte bir kanıt gerektirecektir. (Burada, «fonksiyon»dan kasdedilen önerme fonksiyonudur. Doğru veya yanlış olma özelliğine sahip her yargı önermedir: Ahmet gitti gibi. Bu önermenin öznesi değişkenle gösterilirse önerme fonksiyonu elde edilir: X gitti gibi, özne önermenin kanıtıdır, fiilse yüklemi.)

İmdi bu görüşe göre, Epimenides paradoksunun nasıl çözüldüğünü görelim: Bir insan «yalan söylüyorum»dediğinde bu, «doğruladığım ve yanlış olan bir önerme var» demektir. Fakat, çift anlamlı olan «yanlış» sözcüğünü bu durumdan kurtarmak için, yanlışlığın yüklendiği önermenin sırasını belirlemeliyiz. Eğer söz konusu önerme, n. sıradaysa, o önermenin ortaya çıktığı bir başka önerme bir üst sıradandır.

«Yalan söylüyorum» önermesi «birinci sıradan bir yanlış önerme ileri sürüyorum», «ikinci sıradan bir yanlış önerme ileri sürüyorum» v.ö. biçimindeki önermelerin kısaca dile getirilmesidir. Birinci sıradan hiç bir önerme ileri sürülmediğinden «birinci sıradan yanlış bir önerme ileri sürüyorum» önermesi yanlıştır, «ikinci sıradan yanlış bir önerme ileri sürüyorum» önermesi doğrudur. (Paradokslar için bkz. Principia Mathematica, Cambridge University Press, c. i. 37 65).

Russell bu biçimde yedi paradoksu çözmüştür. Principia Mathematica’nın yayımı üzerinden 58 yıl geçtiği halde, çözüm, değerini korumaktadır.

Russell’ın kendi adına damgaladığı bir başka ünlü kuram da tanıtlar (tasvirler) kuramıdır. Frege, kavramların ve bağlantıların yapısını anlayabilmek için, fonksiyonlar üzerinde durmamızı öğütlüyordu. Çünkü, bir cümlenin ilgili olduğu bir varlık, yani onun doğruluk değeri bulunmaktaydı. Böylece, kavramlar ve bağlantılar, değerleri daima doğruluk ve yanlışlık olan fonksiyonlardı. Söz gelimi Frege için kırmızı renk halis ve «kırmızı» adının ilgili olduğu nesneydi. O, «kırmızı» sıfatının ilgili olduğu nesne olamazdı. Bu öğreti, Frege’yi yüklem tipleri arasında kesin bir ayırım yapmaya götürmüştür. Dilin ana çizgilerini belirtmek için, onu taklid etmeyen bir sistem kurulabilirdi.

Aritmetiğin Temelleri’nde (Breslau, 1884) bu programı uygulamaya çalışan Frege, anlamla, anlamın başvurduğu nesneyi ayırmaktaydı. Aynı nesneyi gösterdiği halde iki tanıt ayrı anlama sahip olabilirdi. Gündelik dilde özne olan, belirli bir tanıt, açıkça ileri sürülmeyen bir anlatımı önceden varsaydırmaktaydı. Tanıt bir nesneyi göstermediğinde, önermenin doğruluk ya da yanlışlığından söz edilemezdi. Frege, böylece, her tanıt için bir nesne düşünmeye yöneldi. Bazen ilgili nesnenin, tanıtın ereğinden başka olduğunu da kabul ediyordu. Bu konudaki güçlükler, daha sonra Russell ve Whitehead yönünden ele alınmıştır. Ben, tanıtlar kuramının daha çok Russell’a ait olduğunu sanıyorum. Çünkü o, daha Felsefenin Sorunları’nı yayınlarken, fiziksel nesnelerin sadece tanıtlar yoluyla bilinebileceğini düşünmekteydi.

Russell’ı, kendi anlatımıyla «felsefeye en büyük yardımlardan biri» olan tanıtlar kuramını ileri sürmeye götüren neden, var olmayan nenlerden anlamlı olarak nasıl söz edilebileceği sorunudur. Bu var olmayan nesneler, şimdiki Fransız Kralı, yuvarlak kare türündendir. Tanıtlar kuramının, Frege’deki, anlam ve anlamın baş vurduğu nesne arasındaki bağlantıyla ilgili olduğu görülüyor. Russell’ın çözümü «şöyle şöyle» biçimindeki anlatımların hiç değilse kullanımlarında ad olarak görev yapmadıklarını göstermek yolundadır. Onlar, karşılık oldukları bir nesnenin varlığı dolayısıyla anlamlı değillerdir. Russell, belirli bir tamtsal anlatımın ortaya çıktığı tümceyi, onun bir ad gibi görünmiyeceği biçime çevirmiştir. Kendisinin ünlü örneğini alarak açıklıyalım durumu: «Waverley’nin yazan Scott’ tu» tümcesi üç biçimde dile getirilebilir:

1-Waverley’i en az bir kişi yazdı.

2-Waverley’i en çok bir kişi yazdı.

3-Bir kişinin hem Waverley’i yazması hem de Scott’la özdeş olmaması olanaksızdır.

Görüldüğü gibi her üç anlatımda da, «Waverley’nin yazarı» tanıtı, artık ad değildir. Fakat bu kuram son zamanlarda, karşılık nesnesi bulunmayan tanıtsal anlatımları yanlış saydırdığından eleştirilmiştir, örneğin Strawson Karşılık Olan Nesne üzerine adlı yazısında (Mind, sayı 235, 1950), tümce, tümcenin kullanılışı, ve tümcenin kullanıldığı anlatım arasında ayırımlar gözetir. Bunun nedeni, söz konusu nesnenin var olmaması durumunda, kullanılan tümcenin doğru ya da yanlış bir nesneyi dile getirmediğini anlatmaktır. Şurasını hemen ekliyelim: Strawson böyle bir anlatımın doğru ya da yanlış olmayacağı konusunda yeterli kanıt vermemektedir. Kanıma göre, en çıkar yol tanıtın doğruluğunu ya da yanlışlığının, yüklemin doğruluğu ya da yanlışlığına bağlı olduğunu kabul etmek ve böylece çok önemli ve gerekip bir mantık ilkesi olan üçüncü durumun olanaksızlığım feda etmemektir. Çünkü, tersi durumda, tanıt bir nesneyi göstermiyorsa, onun yer aldığı alatım ne doğru ne de yanlış olacaktır. Fakat, biz imdi, kendi düşüncelerimizi değil, Russell’inkileri açıklamağa çalıştığımızdan, bu nokta üzerinde daha fazla durmayacağız.

Russell, ‘Ahmet’, ‘İstanbul’ gibi gündelik özel adların tanıtlara çevrilebileceğini kabul etmektedir. Bu tür adların gösterereği nesneler bulunmıyabilir. Dolayısıyla, onların anlamları, bu nesnelere bağlı bulunmayabilir. Fakat, bu adın anlamı, onu taşıyanla özdeş de değildir. Bu bakımdan sözü geçen adlar, gerçek adlar değillerdir. Anlam kuramıyla, «Waverley’nin yazarı» tanımının görünürde bir nesneye bağlanabileceğini ve yukarda verilen üç tanıta çevrilebilen özel adların gerçek bir nesneyi göstermediği çıkarımlanabilir.

Tanıtsal anlatımlardan elde ettiğimiz uygun yüklemleri doyuran bireyler Russell’a göre «mantıksal özel adlar»dır.

Russell’ın mantığı, bilgi kuramıyla bağlantılıdır. Çünkü göstersel anlatımlarda, mantıksal özel ad sayılabilecek olanlar salt göstersel sözcüklerdir. Böylece, onların karşılık oldukları nesneler gözlenebilir olmalı, adın başvurduğu nesnenin sanrıya (illusion) karşı garantisi sağlanmalıdır. Tümel olanlar da, gözlenebilir olduklarından özel adlar arasında bulunabilirler. Buraya, duyu verilerine dayanan bir bilgi kuramından varıldığı açıktır.

Russell’in göstersel mantıksal adları «ben», «burada», «imdi» türünden adlardır. Bu sözcüklerin her zaman bir nesneyi gösterdikleri kolay kolay ileri sürülemez. Russell böyle bir gösterimi kabul eder. Onun, anlamla gösterimi bir tuttuktan sonra, mantıksal özel adları neden gereksindiğini anlamak güçtür. Bu düşünceye göre, mantıksal özel adların yerine, tanıtlar konulabilecek ve göstersel temelli sözcükler ortadan kalkacak. Sonuçta, genel anlatımlardan kurulu bir dil elde edilmiş olacak. Böyle genel bir dil olup olmayacağı, nesnelerin özellikleriyle bir tutulup tutulamayacağı, (tanıtlar, göstersel sözcüklerin yerine geçince, özellikleri nesnelerin kendileriyle bir tutmuş oluyoruz] uzun tartışmalara yol açar.

Bazı konularda düşüncelerini değiştirerek kendi kendin yeniliyen Russell, «doğrudan doğruya tanımak ve tanıtla tam mak» konusundaki düşüncelerini 1902 yılmdanberi hiç değiştirmemiştir. Fakat, eski arkadaşı Moore’un bu konudaki bazı eleştirilerini kabul eder (B. Russell’s Philosophy, Tudor Company New York, Yaşıyan Filozoflar Kitaplığı, s. 690).

Buraya kadar, Russell’in felsefesinin belirgin yönlerini vermeye çalıştım, üzerinde durmuş olduğum konular, onun felsefeye yaptığı en büyük yardımları kapsamaktadır. Gerçeke Russell, bilim felsefesinden, özgür isteme, özgür istemden Bersson felsefesine ve Einstein fiziğine kadar felsefeye girebilecek her konuda kalem oynatmış çok yönlü bir düşünürdür. Bu ti bir kişiyi, sistemli bir incelemeye tâbi tutmak doğallıkla çok güçtür. Bu arada hemen bir gerçeği belirteyim: Hangi konuda yazarsa yazsın, Russell’ın dehası, konuları iyice hazmetmiş olduğu için, betikleri rahat okunur biçimdedir. En ağır sorunları bile okuyucunun karşısına çekici bir biçimde çıkarmasını bilir. Bakarsınız, mantığın karmaşık bir sorununu açıklarken, gündelik yaşantıdan ilginç, yerine göre mizah dolu bir örnek verivermiş. Dolayısıyla, felsefeyi umacı sayanlar, onun yazılarını okuduktan sonra, büyük bir ihtimalle bu korkularından kurtulacaktır. Nitekim Russell, «Nasıl Yazarım» başlıklı bir makalesinde (Portraits From Memory, George Ailen and Unwin, 1956), açık seçik yazmayı öğütledikten sonra şunları söyler:

«Kısa sözün elverdiği yerde uzun söze kaçmayın.»

«Nicelemelerle dolu bir anlatım ileri sürmek istiyorsanız, o nicelemelerin bir kısmını ayrı tümcelerde dile getiriniz.»

«Tümcenizin başı, okuyucuyu sonuyla çelişkili bir bekleyişe götürmesin. «Söz gelimi sosyolojiyle ilgili bir betikte ortaya çıkabilecek şöyle bir tümceyi alalım ele: ‘Kişioğlu, sadece aktüel durumların belirli bir yüzdesiyle doyurulmamış belirli gerekimler, ister doğuştan gelsin, ister çevreden, pek çok etmenin, toplumsal açıdan yararlı normdan saptığı bir birey ortaya koymak yolunda birleştiği uygun bazı çevre! koşulların rastlantısal akımına sahib olduğunda, istenmeyen davranış örneklerinin dışında kalır.» Bunu konuştuğumuz dile çevirirsek görelim ne olur: «Bütün insanlar, veya bir ölçüde bütün insanlar normal dışıdır. Normal dışı olmayan ya doğuştan ya yetişirken olağanüstü bir şansa sahip olandır.»

«……. Kendimde açık bir dil kullanma yetkisini görmekteyim. Çünkü, herkes bilir ki, istesem matematiksel mantığı da kullanabilirim, örneğin ‘bazı kişiler ölen eşlerinin kızkardeşleriyle evlenirler’ tümcesini, yıllarca sürecek bir öğrenim sonucunda anlaşılabilecek biçimde yazabilirim» (Portraits from Memory, 197).

Kanıma göre, Russell’ın felsefe dilini bu denli rahat ve güzel kullanışında, özellikle üniversiteden çıkarıldığı yıllarda yaşamını kazanmak amacıyla gündelik konularla ilgili kitaplar, gazete yazıları yazması, siyaset alanında veya düşüncelerini yaymak amacıyla konuşmalar yapması, oturumlara katılmasının payı büyüktür. O, üsluba ve edebi sanata değer veren bir yazardır. İki cilt tutan öyküler de yazmıştır. Kendisine Nobel edebiyat armağanı kazandıran da çalışmalarının bu yönüdür.

RUSSELL’İN ETİK GÖRÜŞÜ

Russell’ın daha pratik, dünyaya daha yakın görüşlerini ele almak ve önce, Türkçede gözetilmeyen bir ayrıma işaret etmek istiyorum. Etik, ahlâktan daha genel ve ahlâkı da içine alan bir terimdir. «Şunu yapmalı mıyım?», «Ahmet iyi insan mıdır?», «şu iş doğru mu?» türünden sorulara ahlâk karşılık arar. Halbuki, etik kavramında, kişilerin ahlakî düşünceleri, ahlâk sözcüklerinin anlamı v.ö. tartışılır. Bu nedenle, etik daha nesneldir, bir sistemi olan düşünceleri kapsar, kısası bir bilimdir. Ahlâkın etike olan bağlantısı, bilim felsefesinin bilime olan bağlantısı gibidir.

Bu açıdan, Russell’ın etik konusundaki düşüncelerini ele alırsak onun her şeyden önce geleneksel ahlâka karşı çıktığım görürüz. Eleştirilmez, usdışı ve kuram dışı olan, dinle karışık geleneksel ahlâk onu doyurmaz, Russell, önceleri iyilik ve kötülüğün nesnelerin içkin özellikleri olduğuna inanmışken sonraları ahlaksal değer ve istek kavramlarını biribirine bağlı saymıştır. Bir değer yargısı, bir isteğin dile getirilmesi değil, bir isteğin anlatılmasıdır, bir iddia değil bir nidadır. Ahlâk, kendi başına bir olguya sahip değildir. Herhangi bir olguya değer yüklerken, kendi heyecanlarımızı dile getiririz. Fakat, ahlâksal önermeler belli bir ölçüde kişi dışıdır da. Başkalarının, ayna konuda bir istek duymalarına bağlıdır. İnsan işlevliği itki ve istekten doğar. Doğa felsefesiyle, değer felsefesi ayrıdır. İnsanın düşünceleri ve vücut hareketleri, yıldızları ve atomları tanıtlıyan yasalara uyar (İnancım, Kegan Paul 1925, 14) Doğaysa, bizim tasavvur edebileceğimizin sadece bir parçasıdır. Gerçek olsun, tasavvur edilmiş olsun, bizce her şey değerlendirilebilir. Değerlendirmenin yanlış olduğunu gösteren, bizim dışımızda bir ayraç yoktur (İnancım, 16).

Burada Russell’ın gözünden kaçmış olan bazı noktalar yok değildir. Söz gelimi, ahlâk kurallarını dikkate aldığımızda, «iyi» kendisini arzu ettiğimiz için iyi olabilir. Fakat, bu açıklama yeterli değildir. Madem ki, Russell’ın da kabul ettiği gibi, «iyi» ve «kötü» kavramlarında kişi dışı bir öğe bulunmaktadır, öyleyse bu istek bize kabul ettirilmiş bir istektir. Kısası, karşımıza, bazısı ‘iyi’, bazısı ‘kötü’ damgasıyla damgalanmış kurallar çıkarılmıştır. Olsa olsa biz davranışlarımızda, onlar arasından istediğimizi seçmek özgürlüğüne sahibizdir. Bu da tam bir istek özgürlüğü olamaz. Çünkü, zorunlu bir seçime sıkı sıkıya bağlıdır.         

Bir başka nokta da, etik yargıların kendi başlarına «iyi», «kötü» damgası yemedikleri, insan ilişkilerine ve bu ilişkilerin sonuçlarına sakı sıkıya bağlı olduklarıdır. Kısası, onlar sosyal yaşantıya dönüktürler. Russell, sophistikos’ların göreliliğini (rölativizmini) benimsemiş olmakla, ahlâk alanında anarşiye yol açmaktadır. Ahlâk yargılarının çözümlenmesinde dil biçimlerini dikkate almak bizi bu açıdan ters sonuçlara vardırabilir.

Yalnız burada, Russell’ı bütünüyle haksız bulmak olanaklı değildir. Ahlâksal bir yargı verdiğimizde, söz gelimi «şu kötüdür» dediğimizde, onun başkalarınca yapılmasını istememekteyiz. Dolayısıyla bu alandaki yargılarımız, istek içeriğinden bağımsız sayılamaz. Fakat Russell bunu, insanların isteklerini biribirlerine dikte ettirdikleri anlamına aldığı zaman, pratik sonuçları bir yana itmiş olur.

Görüldüğü gibi Russell ahlâk alanında mantık ilkelerinin geçerli olmasını aramaktadır. Kanıma göre, teoloji, ahlâk ve dilin yapısı gibi görüntüler uzlaşımsaldır. Yani, onların kuralları, kişilerarası bir uzlaşmayla belirlenir. Fizik alanında, tekbiçimlilikler, statistik oranlar ve tahmine elveren nedensellikler araştırdığımızda nasıl onların mantıksal yapısını araştırmıyor, sadece olayların kendileri üzerinde duruyorsak, ahlâk alanında da hiç değilse kısmen böyle davranmamız gerekiyor.

Ahlâksal bir görüşün dile getirildiği anlatımda doğruluk,, pratikteki ahlâksal kanılara bağlıysa, o, tanıtsal bir anlatımdır. Grek hedonistleri böyle düşünmüşlerdir. Russell’ın ahlâk alanında, böyle bir ölçütü (kriteri) kabul etmediğini görüyoruz. Ona göre, doğruluk bilgiden daha geniş bir kavramdır, önce, hakkında hiçbir kanıya sahip olmadığımız doğru tümceler bulunmaktadır. Sonra, inandığımız, fakat yanlış usavurmaya başvurduğumuz için bilemediğimiz tümceler de bulunmaktadır (Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Araştırma G. Ailen and Unwin 1940, 226). «Doğru» ve «yanlış» inançların ve dolayısıyla tümcelerin yüklemidir. «Doğru», «gerçeklenebilir» den de daha geniş bir kavramdır. (Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Araştırma, 226-227). Russell’ın, bu geniş doğruluk anlayışına, ahlâksal alandan da katkılar yapması beklenebilirdi.

Tanıtsal ahlâk anlatımları, içerdikleri terimlerin anlamları hakkında bazı sonuçlara yol açarlar ve bu sonuçlar da ahlâksal sonuçların ispatında kullanılabilir. Doğallıkla, mantıkçı olarak Russell böyle bir yöntemi benimsiyemezdi. Gerçi bu, doğruluğu belirlemeye yarayan dilsel yönteme karşılıktı. Fakat gözlenen nitelikler, duyu verilerinin dışında her zaman ve her yerde aynı olan duyu verilerine benzememekteydi. Bu gün doğru olabilen yarın yanlış olabilirdi. Belirli davranış biçimlerinin sonuçları, yoruma ve ereğe göre değişebilirdi.

Russell, ahlâk konusunda sezgici bir görüşe yaklaşmakta, hiç değilse genel ahlâk ilkelerinin bizce sezildiğini kabul etmiş, olmaktadır. Gerçekten de, olandan, olması gereken başka türlü çıkarılamaz. Russell’ın bu bağlamdaki (konteksteki) düşüncelerini daha iyi anlayabilmek için, onun İnancım (What I Believe) adlı eserini okumak gerekir.

DİN KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Russell’ın din konusundaki eleştirsel felsefesi daha çok hıristiyan diniyle ilgilidir. Genellikle dendikte o, Hristiyan inançlarını reddeder. Konuyla ilgili görüşlerini 1927 yılında yayınladığı Neden Hristiyan Değilim (Watts and Co.) adlı kitabında topladığını görüyoruz. Genellikle dendikte o, Hristiyanlığı.

1-Psikolojik.

2-Mantıksal ve epistemolojik nedenlerle tanımlar.

1-Psikolojik neden, inanç için tutarlı ve kandırıcı bir temel olmayışından doğmaktadır. Geleneğe bağlılık ve güven duygusu, dine bağlıyacak ölçüde güçlü heyecanlar değildir. Hıristiyanlık, uygulanan biçimiyle ahlâksal gelişmenin en büyük düşmanı kesilmiştir. Katolikliğin boşanma kurumu, rahipler için toplanan paralar buna örnektir. Öte yandan, «cehennem», İsa’nın kendine inanmıyanlara kinini temsil eder.

2-Mantıksal ve epistemolojik nedenler, dinin kaynağı ve din doğmalarının geçerliğiyle ilgili tartışmalardan doğar. Genellikle dendikte din, insanın özgür istemini ve kişiliğini tutsak durumuna getirdiği için eleştiriye hak kazanmaktadır.

Evrensel dinlerin eleştirisinden ayrı olarak, Tanrı’nın varlığı konusundaki düşüncelerindeyse Russell, insan aklına başvurmaktan geri kalmaz. Gençlik yıJlarında yayınladığı Leibniz Felsefesinin Eleştirsel Açıklanımı adlı (ilk baskı Cambridge University Press, 19C0; bizim elimizdeki G. Ailen and Unwin’in yayınladığı 1937 tarihli ikinci baskıdır.) yapıtında, Leibniz’in Tanrı varlığım ispat için dört tür kanıt ileri sürdüğünü belirtir. Onlar, ontolojik kanıt, kosmolojik kanıt, ilksiz-sonsuz doğruluklara bağlı kanıt ve önceden kurulmuş uyumdan (harmoni) gelme kanıttır, imdi Russell’in bu konuda neler söylediğini kısaca görelim:

1-Basit veya mutlak, pozitif ve tanımlanamaz olan ve kendini sınırlara bağlı olmaksızın dile getiren her nitelik, bir mükemmelliktir. Böyle bütün nitelikler, tek ve aynı öznenin yüklemi olabilirler. Onların uyuşmaz olan ikisi, Leibniz’e göre, belirlenmedikçe, bu uyuşmazlık ispat edilemez. Yoksa, uyuşmaz olan yüklemler yoktur. Uyuşmaz iki yüklem olmayınca da, tanımlanan türdeki bütün nitelikler, varlığın, eksiksiz olmasından, Tanrı’ya varılmaktadır. Bütün yüklemlerin uyuşması eksiksizliktir (mükemmelliktir). Eksiksiz olan da Tanrı’dır. Dolayısıyla, o tek özne Tanrıdır.

Russell’a göre bu, varlığın yüklem sayılmasına yol açar. Yüklemin varlık olmadığı bir önerme, analitik değil de sentetik olunca; yani varlık yüklemi öznenin kendisinde bulunmaz, ona sonradan eklenirse, Tanrı’nın varlığıyla ilgili önerme de böyle olmalıdır. Halbuki, düşünülen bir varlıkla empirik bir varlık ayrı olmalıdır. Bu bakımdan, varlıkla ilgili önerme analitik olmalı ve öznenin kendisinde varlık yüklemi bulunmalıdır. Fakat bu kanı da yeterli sayılmaz, çünkü iki nesne verildiğinde, birinin varlık yüklemine sahip olması, öbürünün sahip olmaması diye bir durum düşünülemez. Verilen bir nesnenin varlığı, içkin olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan varlık gerçek bir yüklem değildir. Olmayınca da, Tanrı’nın varlığı onun için zorunlu bir yüklem olamaz.

2-Zorunlu ve zorunsuz doğruluk arasındaki boşluk kozmolojik kanıtla doldurulmaya çalışılmıştır (Leibniz’te). Kosmolojik kanıt, dünya mutlak olarak değil, varsayımsal açıdan zorunlu olduğundan, mutlak olarak zorunlu bir varlık gereksinmemiz konusundadır. Değişik dünya durumlarını birbirine bağlayan nedensellik, bir dünyanın neden var olduğunu göstermez. Var olan vardır. Var olacak olan var olacaktır. O kadar. Dünyanın ilksiz-sonsuz olduğunu varsaysak bile, bir dizinin nedeni konusunda zorunluk düşüncesine varamayız. Bu bakımdan, olup bitenlerin dünya üstü bir nedeni olması gerekir.

Russell bu kanıta «bir varlığın nedeni, başka bir varlıksa, ontolojik kanıt geçerli olamaz» diyerek karşı durur. Bu karşı duruşa temel olarak da Leibniz’in «ilksizsonsuz nesnelerde, onlar başka bir olayın sonucu değillerse bile, kendilerini var eden zorunlu bir nedene sahiptirler» anlamındaki düşüncesini alır. Böylece var olan, zorunlu olmayan bir varlığın nedeni olmalıdır. Fakat bu, zorunlu olmayanın nedeninin zorunlu olmayışa yönelmesiyle olur. Böylece Tanrı’nın zorunlu varlığı bir kez kabul edildi mi, zorunsuz olanların dünyası, ondan zorunlu olarak çıkmamalı. Buradan, Tanrı istemlerinin zorunlu olmadığı sonucuna varılır. Tanrı istemleri zorunsuzca, onun sonuçları, ortaya koyduğu işler de öyle olmalıdır. Dolayısıyla Tanrı’nın istekleri zorunlu olarak gerçekleşmemeli veya gerçekleşen istekler, değişmeye, ortadan kalkmaya açık olmalıdır. Halbuki dünya olayları zorunlu değildir.

Söz gelimi, Tanrı’nın iyiliğini alalım ele: Onun iyiliği zorunluysa, dünyada da zorunlu iyiler bulunmalı. Halbuki bu kavramın dönemden döneme değiştiğini çok iyi bilmekteyiz. Bu bakımdan, dünyadaki iyi ve kötüye bakarak Tanrı’nın iyiliğine varamayız.

3-Leibniz, ilksiz-sonsuz doğrulukları varsayımsal ve öznelerinin varlığını ileri sürmez türden saymıştı. Olanaklı, aktüel olandan daha genişti ve bütün olanaklı dünyalar, ilksiz-sonsuz doğruluklarla dile getirilebilirdi. Tanrı’nın varlığı, özü, ilksiz-sonsuz doğruluklar arasındadır. Leibniz, «Tanrı’nın anlığı dahil, hiç bir anlık olmasaydı böyle doğruluklar kavranamayacaktı» der. Bu görüş, Kant’ın a priorf doğruluk görüşüyle desteklenmiş ve Hegelce ilk ilke durumuna getirilmiştir. Bu görüşte, bilinmeksizin hiç bir şey doğru olmadığından ya kişisel bir Tanrı ya da, panteist bir evrensel Zihin ortaya atılmıştır.

Russell, doğruluğu bilgiye dayandıranlara karşı çıkar. Ona göre, bilgi, doğruluk ve inançtan kurulu bir kavramdır. Psikolojik bir görüntü olarak inanç, inanılan önermenin yanlışlığı durumunda, onun doğruluğunun aynıdır, ilk güçlük, doğru ve yanlış inancı, bilgiyi ve yanlışı ayırt etmektir, ikinci güçlük, Tanrı’nın varlığıyla ilgili bir önermenin doğruluğunun, Tanrının bu doğruluğu bilmesine bağlı olduğu konusundadır, üçüncü güçlükse, bilginin basit bir düşünce olmadığı ve onu tanımlayan önermelerin bilginin var olduğunu ileri süren önermeden önce geldiği olgusuyla ilgilidir.

İlksiz-sonsuz, yani zorunlu gerçeklerin Tanrı’da bulunduğu konusu, varlıksal yargı kuramına ilişkindir. Bu kuram, bütün doğruluğu var olanın tanıtlanmasında bulur. Dolayısıyla, doğruluk bilgiye bağlanmıştır. Kosmolojik kanıtla, ilksiz-sonsuz doğruluklar konusundaki kanıt bu noktada birleşmektedir. Kosmolojik kanıtta da, zorunsuz dünya olayları, bütün bu tür olaylar için yeter nedeni, Tanrı’nın zorunlu varlığına indirgemekteydi. Leibniz böyle bir sonuca varmakla yanılmıştır (Russell’a göre). Bu sonuç olanaklıyı, aktüelden daha geniş tutan için kabul edilemez.

Russell’ın yukarda belirtmeye çalıştığımız bilgi anlayışının ışığı altında, zorunlu bilginin Tanri’nın zihninde olduğu görüşünü eleştirebiliriz: örneğin, manlık ilkelerinin, geometri aksiomalarının, Tanrısal psikolojiyle bağlantılı olduğunu kabul etmek keyfi bir tutumdur. Doğrulukların, Tanrısal anlığı biçimlediği onanırsa, geometri aksiomalarının, mantık ilkelerinin bu nedenle doğruluğu varsayılacak demektir, Fakat biz, bir önermeyle onun bilgisini ayırt etmek zorunda olduğumuzdan, Tanrı’nın hiç bir bilgiye sahip olmadığı sonucuna varılır. Doğruluklar, Tanrı’nın zihin durumlarıdır. Biz bu doğrulukları bilmekteyiz. Fakat, Tanrı onları bilemez. Çünkü bilgi, bilinenden farklıdır. Eğer doğruluk, bir zihinde bulunan herhangi bir şeyse bu zihin ve doğruluğu bilen bir başka zihin aynı doğruluktan haberli olamazlar. Doğruluk, Tanrı’nın bilgisinden bağımsız olmadıkça, Tanrı için bilecek bir şey yoktur. Tanrı anlığı, ilksiz-sonsuz doğrulukların bilgisiyle kurulmuşsa ve eğer bu doğruluklar onun bilgisiyse Tanrı bilgisini ele almanın olanağı yoktur. Ayrıca Tanrı’nın niye başka önermeleri değil de bu önermeleri bildiği açıklanamaz. Böylece, ilksiz-sonsuz doğruluklar, Tanrı’nın bilgisinden ayrı olarak doğru olmalıdırlar. Sonuçta, onlara dayanarak Tanrısal varlığın ispatına gidilemez.

Eğer Tanrı anlığı, bir doğruluklar derlemesiyse, Tanrı istemine yer kalmamış demektir. Eğer bu anlık, derlemenin bilgisinden ibaretse, bilginin ya da bilen/in varlığını çıkarımlamak olanaksızdır. Çünkü, Tanrı’nın bildiğinin varlığı, onun bilgisinden bağımsızdır.

4-Önceden kurulmuş uyuşum (harmoni) konusundaki kanıt fiziko teolojik kanıtın özel bir biçimidir. Tasarlama kanıtı olarak da tanınır. Popüler teolojinin çoğunlukla dayanmış olduğu kanıt “budur. Öbür kanıtlara bakıldığında, yetersizliği daha gözle görünür biçimdedir. Kanıt, dünyanın usta bir Yapıcının varlığını gereksindirecek ölçüde bir uyuşuma sahip olduğunu ileri sürer.

Hristiyan Tanrısının yerine getirmek zorunda olduğu iki görev vardır. O hem bir öngörüye (providence) sahip olmalıdır hem de yaratıcı olmalıdır. Öngörü, Tanrı’nın olanaklı en iyi dünyayı yaratmasıyla ilgilidir. Bu bakımdan, yaratıcılık niteliğine öncelik tanımalıdır.

Teologlar, Tanrı’nın işlevliğini yaratıcılığa bağlarken, onun iyiliğinin, iyiyi yaratma isteğine yol açtığını kabul etmişlerdir. Kabaca dendikte, Tanrı’nın bilgeliği ve iyiliği, bizdeki bilgi ve isteme karşılıktır. Fakat, tanrısal güç, yaratıklarda karşılığı bulunmayan bir yüklemi dile getirir. Tanrı’nın bilgeliği, zorunlu olsun, zorunsuz olsun, onun bütün doğruluklar hakkındaki bilgisinden doğar. Doğruluklar zorunlu olduğunda, Tanrı’nın onlar hakkındaki bilgisi, istemlerinden önce gelir. Çünkü, istemleri, iyi hakkındaki bilgisiyle belirlenir ve iyiye dair bütün doğru önermeler zorunludur. İyi, Tanrı’nın istemlerinden bağımsız olmadıkça, Tanrı’nın istemlerine, anlamlı olarak «iyi» denemez. Aynı biçimde, Tanrısal düşünceler, doğruluk onlardan bağımsız olmadıkça, anlamlı olarak, bilgece olamazlar. Böylece, bilgelik ve iyilik, iyi bir dünya yaratmada yarışırlar. Çünkü, dünyanın iyi olduğunu bilmek için bilgelik gereklidir. Teologlara göre, Tanrı’yla ilgili olmayan varlıksal önerme zorunsuzdur. Böylece Tanrı, pozitif bir çelişme olmaksızın herhangi bir tözün yapısını etkiler sayılamazsa da, çelişmeye düşülmeksizin bu tözün varlığının nedeni sayılabilir, önceden kurulmuş olan uyuşumun Tanrı’ya bağlanması bu anlamdadır.

Kosmolojik kanıtın sağlam olması durumunda, Russell’ın düşüncesine göre, önceden kurulmuş düzen konusundaki kanıt gereksizdir. Eğer Tanrı’nın varlığına, sonlu bir varlıktan geçilebiliyorsa, varolanın özel yapısı, konuyla ilgisizdir, veya olsa olsa, Tanrı’nın iyiliğini ‘ispat edecek daha sonraki bir kanıt için yararlıdır, öte yandan, varlık Tanrı’nın özüyse, aynı zamanda onun bir yüklemidir. Fakat eğer, varlık Tanrı’nın yüklemiyse o bir yüklemdir. Böylece, herhangi bir şeyin var olduğunu söylemek, varlığın varolana yüklem olduğunu söylemektir. Fakat eğer varlık bir yüklemse o, tözün yapısının parçasıdır ve bir töz, yaradılmış olduğu an, yeni bir yükleme sahip olur. Dolayısıyla, zorunsuz ve sentetik bir yüklem olarak varlığın özel durumu ortadan kalkmış olur. Bütün tözler, daima, bütün yüklemlerini içeriyorlarsa, varlık yüklemini de daima içerir veya içermezler. Dolayısıyla Tanrı bu yüklem konusunda, başka her hangi bir varlık ölçüsünde güçsüzdür. Sonuçta ya yaradılış kendisiyle çelişmelidir ya da, vârlık yüklem değilse, ontolojik kanıt sağlam değildir.

Tanrı konusundaki Russell’cı düşünceler özet olarak bundan ibarettir. Zaten Tanrı varlığıyle ilgili kanıtlar da, sözü edilenler dışında ya çok önemsizdir ya da sözü edilenlere bağlıdır. (Fazla bilgi için bkz. The Philosophy of Leibniz, George Ailen and Urnvin, Londra, 1937).

Fakat, yapıtları dikkatle gözden geçirilirse Rus&ell’ın, dine tüm karşı olmadığı görülür. Düşüncesi bir yandan, değerleri geçerli olarak bilemiyeceğimizi ileri sürerken öbür yandan, dialektik bir tutumla değerlere başvurduğu olur. Bunlar, yetiştiği yıllarda almış olduğu dinsel terbiyenin izleridir. O bazen (Tenbelliğe Övgü ve Öbür Denemeler, W. W. Norton and Company, 1935) dinin bir boşluğu doldurduğu inancını ileri sürer. Bütün bunlar kanımca, kuşkucu bir tutumun belirtileridir.

Bazen de, toplumda dine gerçekten yer vermiş Naziliğe karşı savaşta, onu önemli bir öğe saymış ve dindeki iyilikseverliği, alçakgönüllülüğü, başkasının hakkına saygı gösterme anlayışını övmüştür. «Bireye olan saygıyı bir dereceye değin Hristiyanlığa borçluyuz» (Tembelliğe Övgü, 192) der. Sonsuzluk duygusu, insanı, küçük, b.encil düşüncelerden kurtarır (Dinin özü, Hibbert Journal 1912). Sonsuzluğun yaşantısı «sisli denizde bir ışık»ın, «karanlık gecede, ağaçlar arasında hışırdayarak esen rüzgâr»ın getirdiği duyguya benzer bir duygu getirir (Dinin özü). Dinin mistik yanı da övgüye değer, Tanrı’ya karşı teslimlilik insanı mutsuzluklardan kurtarır (Mutluluğun Elde Edilmesi, George Ailen and Unwin, 1930).

TOPLUMSAL FELSEFESİ

Değişik düşünceleri dile getirmesi bakımından Russell’ m toplumsal felsefesini de bir sistem içine almak güçleşmektedir. O, Mistiklik ve Mantık’ta (Longmans, Green Co. 1918) olduğu gibi, bazen kötümser bir görüşle, düşünsel alandaki özgürlüğü yeterli bularak dış güçlerin tiranlığına boyun eğmeği uygun görür: «Prometeus inadıyla, kötülüğünü gözönünde bulundurarak düşman bir evrene meydan okumak kaçınılmaz gerçeklerin önünde eğilmiyecek olanların görevi görünüyor. Fakat, nefret de, düşüncelerimizi kötü bir dünyaya bağlı kıldığı için bir tür tutsaklıktır» (Mistiklik ve Mantık, 50). Onun bu öğüdü, gerçekte, herkesin kötülüğü kendine göre yorumlayıp toplumda anarşi yaratacak bir çatışmaya girilmesini önlemeye yönelmişti. Birinci Dünya Savaşma girilmemesi, naziliğe karşı durulması yolundaki çabaları buna dayanır. Erek, insan yeteneklerini iyice kullanmaktır. Kör  güdü, savaşa da götürebilir, sanata da (Toplumsal Yeniden Kuruluşun İlkeleri, G. Ailen and Unv/in, 1916 17).

Russell’ın vargısı, insan toplumlarından savaşın eksik olmayacağı merkezindedir (özgürlüğe Açılan Yollar, G. Ailen and Unwvin, 1918).

Toplumsal bilimde temel kavram erktir. Fizikteki enerji gibi (Erk, New York, W. Norton and Company, 1938, 10). Bu yapıtta erk, erekli etkilerin ürünü olarak tanımlanır. Onlar herkesçe paylaşılmadıkça kötüdür. Güç sahibi, olmanın veya hiç değilse çevreye başeğdirmenin değişik yolları vardır. Nietzsche’nin Hristiyan ahlâkında çok iyi ortaya çıkardığı gibi, tevazu ve yumuşaklık da bir güç kazanma yoludur. Russell «ikna» yoluyla güç edimini kabul ettiğine göre Nietzsche’yle uyuşur. 1920’ierde ortaya çıkan ve Freud, Hans Blüher, Thorndike; William James, Mc.Dougall gibi ileri gelen kişilerin temsil ettiği içgüdücü görüş, avlanmaktan, giyinmeye değin her türlü davranışı içgüdülere bağlamaktaydı. Russell, toplumsal yaşantıyı kuran değişik içgüdüleri tek bir «güç sevgisi» içgüdüsüne indirgemiştir. Bu davranış, Schopenhauer, Nietzsche ve öbür romantik filozofların programına uygundur.

Genellikle dendikte Russell, kişioğlunun ve toplumların geleceğinden kuşkusuzdur, insanların kolayca, savaşların görülmiyeceği mutlu topluluklar kurabileceğini kabul eder. Bu, onun ütopik yanıdır. Özgürlüğe Açılan Yollar adlı yapıtında, teknologların ve tutkulu politikacıların yöneteceği bir toplumun korkunçluğunu belirtir: Böyle bir toplumda bireylerin eğilimlerini, reklâm, propaganda, basın, sinema ve radyo, psikanaliz ve davranışçılık okullarının yöntemlerinden yararlanarak belirleyecektir. Bir kez, yöneticiler kütle davranışını denetleyecek araçlara sahip oldular mı, böyle bir toplumda yaşamaktan kıvanç duyacak bireyler yetiştireceklerdir. Her kuşaktan, kadınların yüzde yirmibeşi ve erkeklerin yüzde beşi damızlık olarak kullanılacak, geri kalan kısırlaştırılacaktır. Damızlık olanlar, anne ve) baba yönünden değil, devlet eliyle besleneceğinden, annelik ve babalık itkileri kaybolacak, yöneticiler, plânlı olan her şeyden hoşlanacaklar, geri kalan zamanı eğlenceyle ve seksle geçireceklerdir. Böyle bir topluma karşı çıkan hoş görülmiyecektir. Devirme eylemini önlemek üzere, resmî makamlar her yere mikrofonlar yerleştireceklerdir.

Russell bunları nefretle öyküler ve «dünya için bu tür bir tiranlık büyük tehlikedir. Bu nedenledir ki, denetsiz bilimsel kullanışın yaratabileceği karanlık dünyanın çizgilerini çizmekten kaçınmıyorum» der (Bilimsel Görünüş, New York, W. Norton and Company, 1931, s. 260). Bilimi bu tür korkunçluklara yol açmaktan kurtaracak tek kaynak eğitimdir. Eğitim sonucu bireyler tarih bilgisiyle ve kendi yaşantılarıyla, insana ve insanların günlük varlığına renk katan heyecanlara saygı duymayı öğrenirler.

Toplumda, kişiyi onurlama ve moral içeriği olan değerleri sürdürme mutluluk için gereklidir. Teknolojik gelişmelerin gereksiz alanlara kaydırılması insanların birdenbire atıl duruma gelmesiyle sonuçlanacak ve böylece, modem toplumlann ufku kararacaktır. Eğer boş zamanlar, güç demek olan ve sevinç verecek bilginin elde edilmesine ayrılırsa, dünyanın katı yüreği yumuşar. Ekonomik yaşantıya da «çıkar kültü» değil, «zevk» kültü egemen olmalıdır. Bütün bunlar uygulanırsa, bilimsel gelişme yoluyla arttırılan zaman, kültür gelişimi yolunda kullanılmış olacaktır.

EĞİTİM GÖRÜŞÜ

Russell bu konudaki düşüncelerini Eğitim Üzerine (G. Ailen and Unwin, Londra, 1926) adlı uzun bir denemede toplamıştır. Kendisi eğitim alanında, sadece kuramsal düşüncelere sahip bir düşünür olarak kalmamış, bizzat okul açmış ve işletmiştir. Eğitimin amacı, zihni pratik yarara sahip bilgiyle doldurmaktır değil, öğrencilere kendileri için yararlı olacak zihinsel yetenekler kazandırmaktır. Çocuk bir gurup kültürü içine doğar. Büyüklerinin inançlarını eleştirmeyen, söyleneni uygulayan çocuk iyidir. Eğitim genellikle, çocukluğun savunmasız oluşundan yararlanarak çocuğu önceden var olan kalıplara sokmaktır.

Devlet, yurttaşlık eğitimi, yani statükonun sürmesini sağlamak ister.

Dinse aziz, evliya yetiştirme yolundadır. Öbür yandan, kurulu bir düzen olarak din yine statükonun bekçiliğini yapmaktadır.

Din, yoksulluk, sayrılık gibi kötülüklerin, dünya yaşantısına ilişkin olduğunu ileri sürerek küçümsemek eğilimindedir. Bu öğreti zenginlerin işine gelir. İleri gelen zenginlerin dinli olmasının nedeni belki de budur. Eğer, öbür dünya koşullarının geliştirilmesini önlemek hakkına sahibiz demektir. Bu bakımdan, başkalarına, bu denli kazançlı ve aynı zamanda kısa olan acıyı çekme izni veren endüstri patronlarının özgeciliğini (diğergamlığmı) takdir etmemek elde değildir (bkz. Eğitim ve Modern Toplumsal Düzen, G. Ailen and Umvin, 1932,18). Eğitim, bütün yanlış inançların değiştirilmesi ne yönelmelidir.

Russell, zihinsel değerlerin düşmanı olduğu için gelenekse eğitime başkaldırmıştır. Din aptallığı cesaretlendirir ve gerçeklik konusunda yetersiz bir duyguya yol açar. Zekânın zararına bir erdem görüşüne yol açar. Bilgi için, bilinenlerin tekrarını yeterli görür. İyi kötü, ceza ödül, cennet, cehennem gibi temel dinsel kavramlar, kişilerin başkalarından çok kendilerini peygamberlerin getirdiğini ve onların açıklanımını bilmeyi düşünmesine varır. Çünkü bu kavramlarda, Tanrı’ya karşı görevler, öncelik kazanmıştır. Cinsel eğitime gelince o, sinir bozuklukları yaratır veya yetişkin mutluluğu olanaksız kılan çatışkılarla doldurur bilinç altını.

Ulusçuluk, okullarda öğretilen biçimiyle, insan öldürmeyi gençlere en önemli görev saydırır. Sınıf duygusu, ekonomik adaletsizliğe baş eğdirir. Yarışma, toplumsal didinmede insafsızlığa götürür (Eğitim ve Toplumsal Düzen, 239 v.ö). Çocuk zihni ve yüreği elde edilmeğe çalışılan unutulmuş insandır, klâsik öğretimin sözü edilen kötü sonuçlarından korunmalıdır.

İyi bir bireyin doğması için, zekâ, heyecan ve istemin geliştirilmesi zorunludur. İyi bir bireyin topluma asıl dönük olan yanı, istemidir. Onun tek başına kalmaya, kendi içine kapanmaya hakkı yoktur. İyi bir yurttaş olmak «tanrısal istem» örneğinde görüldüğü gibi, olup bitenlere uzaktan bakmak değildir. Böylece, bireyle toplum, uyuşma ortamı bulabilir.

Burada, birey ve toplum ikiliğiyle karşılaşmaktayız. Birey, istemiyle1 toplumu etkileyebilmektir. Dolayısıyla toplumsal olaylar bireysel bir kökene dayanır. Toplumsal değerlerin değişmesini sağlamak için, bireyler değişmelidir. Bu da eğitimle olur. Sonuçta, bazı dönemler için birey toplum çatışmasını bir geçiş saymalıdır.    ,

Sadece maddî nesneler için değil, manevi zevklere de değer veren bir eğitimde öğrenciler araç değil erek sayılacaktır. Onlar için var olan okullardır. Onlaı okullar için var olmamışlardır. Yaşantıya bağlılık, cesaret, duyarlık ve zekâyı kapsiyan iyi bir kişilik böyle bir temele oturmalıdır. Çocukta karakter 6 yaşına değin kurulmalıdır. Ondan sonra, zihinsel gelişim başlar.

Zihinsel gelişimin anahtarı, tarafsız meraktır. Orada son erek, yeni bilgi elde etmek olmamalı, bilgi, bilgi adına sağlanmalıdır. Kuru bilginin dışında kalan zihin her şeye açıktır. Dikkati yoğunlaştırmak, sabır, titizlik, gerçek eğitimin ürünleridir.

15 yaşından sonra uzmanlaşmaya izin verilebilir. Bu noktada da önemli olan, müfredat değil, çocuğun kendisidir. O isterse belirli bir konuya yönelir, isterse değişik alanlara uzanabilir.

Uzmanlık alanı üçtür: 1. Klasik öğrenim (eski Yunan, Roma uygarlığı, dili, edebiyatı, tarihi, felsefesi). 2. Matematik ve bilim. 3. Modern insan bilimleri (sosyoloji, psikoloji, pedagoji, felsefe, iktisat, hukuk). Bu alanlardan herhangi birine girmek için aranan tek koşul, ilgidir. Sıkıcı bulunan bir öğretimin yararı yoktur. 22 ve daha ileri yaşlara değin sürebilecek yüksek öğretimi ancak bir azınlık başarabilir. Modern yaşantıda bu başarı, ailenin maddi durumuyla yakından bağlantılıdır. Gençler, 15 yaşında, yararlı işler yapabilme yeteneğine sahiptirler.

SİYASETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELER

Yukarda söylenenlerde içkin olanlardan ayrı olarak Russell, devletin ana fonksiyonunun, yurttaşları, yurt içinden ve yurt dışından gelecek tehlikelere karşı korumak olduğunu belirtir. Devletin çok yönlü güçleri vardır. Siyaset ve iktisatın, büyük kuruluşlarca tekelleştirilmesi birey özgürlüğünü tehlikeye atacak niteliktedir. Bu sakıncayı önlemek için devletin olumlu erekleri, düzen sağlamanın dışında ve üstünde, bağımsız kuruluşlarca yönetilmelidir, (bkz. Toplumsal Yeniden Kuruluşun İlkeleri, Ceorge Ailen and Unwin, Londra 1916).

Russell, bir kişi veya kurumun güç kazandıkça başka kişi veya kurumların özgürlüğünü yitirdiğini ileri sürerken yukarki betiğinin yayınlandığı 1916 yılının eğilimlerini çözümlemiş görünüyor. Fakat durum ‘gerçekte pek öyle olmamış, birinci dünya savaşında, devletin rolüyle birlikte, sendikaların görevi de genişlemiş ve işçiler, yönetimde olsun toplumsal alanlarda olsun çeşitli haklar sağlamışlardır (Encyclopedia of Social Sciences: McMilIan, Sosyalizm, Emek, işçi Partisi maddeleri).

Devlet egemenliğinin bireysel özgürlüğe darbe indirdiği görüşüyle Russell, Kropotkinci bir anarşizme yönelir. Fakat, anarşizmi ütopik bulur: «Görüş çekici, fakat onun sabırsızlıktan ve herkesin arzuladığı ülküye kısa yoldan varma çabasından doğduğunu düşünmeden edemiyorum» (Özgürlüğe Açılan Yollar, Ailen and Unwin, 1918, s. 118). Bu bakımdan, devletin yetkilerinin artacağı sonucuna varır. Toplum için iyiyi, yfi’.nız kendilerinin bildiğini sanan, tiranlık içgüdüsüyle dolu insan veya guruplar daima çıkacaktır.

Başka bir açıdan baktığımızda, Russell’ın toplumsal siyaset konusunda zamanının liberallerinden esinlendiğini görürüz. Yeni toplumsal düzende, ekonomik refah yanında, özgürlük ve kültürel fırsat da gerekliydi. Görülüyor ki Russell devlet konusunda kesin yargı vermeyen tam bir filosof tutumu içindedir. Sadece, olanaklı durumları ayrıştırmakta, önemli noktalara işaret etmektedir. Belki de bu umutsuzluğun ya da yargısızlığın sonucu olarak, yaşantısının bütününü siyasal, toplumsal sorunlara ayırmamış, zaman zaman özel konulara dönmüştür.

MARKSİZM VE SOVYET RUSYA HAKKINDA

Rusya’ya bir komünist olarak giden Russell «insanları mutsuzluğa ve sefalete atacak bir inanca sarılmanın bilgeliği konusunda» kuşkuya düştüğü için olacak, Rusya’dan bir komünist karşıtı olarak dönmüştür (bkz. Bolşevikliğin Uygulanması ve Kuramı, G. Ailen and Unwin, 1920). Bolşevikliği, komünizminden dolayı değil, felsefesini batılı büyük kapitalistlerle bölüşmesinden dolayı beğenmez. Böyle bir ülkede, yaşantı yıkıcıdır. Yaşantının, korkusuzluk, yargılarda özgürlük, sürü durumundan kurtulmuş olmak, çeşitli değerlere sahip bulunmak türünden yanları da olmalıdır. Bunlar belki aristokratik kalıntılarıdır. Fakat, anarşik eğilimlerde bile içkin olan kalıntılar. Kötülüklerin kaynağı, tiranların tutkularıdır. Bu, Marksizmin veya onun uygulanmasının insansal yönden eleştirilmesidir.

Eleştirilerin toplandığı ikinci bir merkez de Marksist ekonomi politiktir. Russell, bu konudaki eleştirilerini geliştirebilmek için, Ricardo (1772 1823), Malthus (1766 1834), Bentham (1748 1832), Mili (1806 1873) ve başka ekonomistlerin kuramlarını gözden geçirir. Her şeyden önce Russell, işçi sınıflarının içinde bulunduğu adaletsizlikten haberlidir ve geleneksel kapitalist ekonominin, iddia edildiği gibi, salt tarafsız bir bilim olmadığını düşünür.      ,

Russell, Marx’ın, ekonomik olguları proletarya açısından ilk ele alan ekonomist olduğuna kabul eder. Sağcı ekonomistler, matematik gibi, kişisel eğilimlerin dışında bir bilim yarattıklarını ileri sürmüşlerdi. Marx, onların kapitalist eğilimlerinin kendilerini yanlışlıklara sürüklediğini ispat etti (bkz. Kuruluşa Doğru Özgürlük, G. Ailen and Unwin, 1934). Özelge (özel mülkiyet) inancı, temel gelişmeye engeldir. Daha iyi bir dünya için onun ortadan kaldırılması gereklidir (Endüstri Uygarlığının Görünüşleri, The Century Co., 1923, 145).

Marxizmin kaynakları konusunda Russell, Marx’ın değer kuramını, eleştirmeden ve tarihsel maddeciliğiyse kanıtsız kabul ettiği inancındadır (Bolşevizm, Ailen and Unwin, 1920,önsöz). Halbuki tarihte bir büyük adam faktörü de vardır. Bismark, Disraeli, Gladstone, dönemlerinde pek çok olaya etki etmiş oldukları gibi, büyük olayların öncesinde ve sonrasında bu tip kişilerin varlığı olayların akışını değiştirebilir. Bilim alanında da aynı şey söz konusudur. Büyük buluşların, onları bulan kişiler olmasaydı, yine ortaya çıkmış olacaklarını düşünmek biraz güçtü. Kuruluşa Doğru Özgürlük betiği bu tür örneklerle doludur.

Ricardo’nun değer kuramı, değeri, emekle ölçer. Fakat örneğin bir sanat yapıtının değeri bu yolla ölçülemez. Russell’in bu eleştirisine karşılık, Marx’ın, toplumsal olarak gerekli emek zamanını, pazarlama fiatına karşılık tutmadığını anım satmak gerekir, örneğin Marx, tenbel bir işçinin, çalışkan biı işçiye bakıldığında, aynı mal için daha çok zaman harcıyacağını açıkça belirtir (Kapital, I, 45 — 46). Değerin özünü biçimliyen, homojen insan emeği, tek biçim bir emek sarfıdır Toplumun, toplam emek gücü insan emek gücünün homojeı kütlesidir.

Emek kuramının, tekelcilikte değil özgür yarışma koşul larmda aşağı yukarı doğru olduğu konusundaki Russell’ci itiraz yine Marx’ın düşünceleriyle karşılanabilir. Fiatları üretin fiatlarının üstüne çıkaran tekelcilik söz konusu olduğun da mal değerlerinin koymuş olduğu sınırlar ortadan kalkmayacaktır. Belirli malların tekel fiatı, öbür, mallardan gelen kazancın bir bölümünü, tekel fiyatına sahip mallara aktaracak tır; artık değerin, değişik üretim alanları arasında dağılımlı da yerel bir bozukluk dolaylı olarak ortaya çıkacak, fakat atık değerin kendisi değişmiyecektir (Kapital, III, 1003). Böyiece, tekelci görüşü Marx da uygun görmemiş ve malın gerçek değerinin değişmezliğini savunmuştur. Anlaşılan Russell, esas değerini, o malın verdiği zevk ve yarattığı, yetinme duyguyla ölçmektedir. Fakat Marx’ın kuramı böyle bir olanağı dışarda bırakmış değildir.   ,

Russell’a göre, emeğin bütün malların öğesi olması durumunda, emek kuramının kurulabileceğini düşünmek mantıksal bir yanlış içerir. Emeğin, tek ortak öğe olduğunu düşünmekse olgusal olarak yanlıştır. Çünkü, yarar da bu özelliğe sahiptir. Her iki durumda da, emek kuramının, değer için tek ölçü olamayacağı itirazı içkindir. Russell, Jevons’un (1835 — 1882) bilimsel değer (nihâi değer) kuramım kabul etmektedir. Burada malın en küçük niceliğinin yaratmış olduğu yarar söz konusu olmaktadır. Gerçekteyse Russell’ın düşüncesi, duyyguları da kapsıyan bir genellikte olması bakımından nicelikler dışındadır. Ya öznel bir ölçüyü dile getirir, ya da zaman zaman ölçü kabul etmez. Böyle bir kuram dolayısıyla, maddî bir ayraça sahip olamaz. Esasen yarar kavramı da böyledir. (Alman Toplumsal Demokrasisi Longmans, Green, 1896).

Russell’ın gözünde, Marx’ın bir başka yanlışı da, artık değer konusundaki kanıtına «ödentiler çalışma zamanına orantılıdır» öncülüğünü katmamış olmasıdır. Halbuki bu, Marx’ m, «değiştirme değeri, iş zamanıyla ölçülür» vargısı. için gereklidir. (Kurmuşa Doğru özgürlük, 202). Halbuki Marx kullanma değeriyle değiştirme değerim ayırır. Girigici (müteşebbis), üretim sırasında iş gücünü, normalden fazla alıkoyabilir. Artık değer, bu fazla çalışmadan doğar. Yalnız, işçilerin, üretim araçlarına sahip olduğu ve kendi ürettiklerini sattığı bir toplumda, iş gücünün değiştirme değeriyle, üretilenin değeri birbirine eş olacaktır.

Russell, Marx’ın haklı olması durumunda, her kapitalistin servet biriktireceğini ve sonuçta yarışmanın ortadan kalkacağını, dolayısıyla, artıkdeğer görüşünün, kapital birikimi görüşüyle çelişmeli olduğunu ile’rı sürer. (Alman Toplumsal Demokrasisi, 15). Doğallıkla RusseJ, bu tür betiklerini, biraz da kazanç ereğiyle yazdığı için, örneğin Marx’ın tüm yapıtlarını okumadan, Manifesto’daki düşünceleri gözden geçirmeyi yeterli saymıştır sanıyorum. Gerçekteyse, Mânifesto Marx’ı tam anlamıyla temsil etmez. Dahası onun yanlış anlaşılmasına da yol açar. Nitekim, Mârx, istismarın yüzde yüz olacağını iddia etmez. Bu bakımdan Russel’ın sözünü ettiği kapital birikimi söz konusu değildir. Kapital’den yukarıya aldığımız parçadan da anlaşılacağı gibi sadece, istismar söz konuşudur.

Alman Toplumsal Demokrasisinde Russell, kapital birikiminin, iş alanını genişleteceği, yarışma dolayısıyla fiatları en küçük sınıra indireceği kanısındadır. Böylece gerek daha fazla işçi kullanılması gerekse sürümü arttırmak endişesi dolayısıyla, artıkdeğer azalacak, sendikalar ve bilinçlenme yoluyla ödentiler yükselecektir: «Emeği ortaya koyan kapitalistler değildir. O kendi kendini ortaya koyar. Böylece, ödentilerin, karın doyuracak aşamanın üstünde olduğu yerde, mal oluş fiatı, emeğin, kendini ortaya koymasınnı karşılığı saydığı ölçüdedir» (Alman Toplumsal Demokrasisi, 22). Fakat, Russell’ın bu düşüncesi, ancak bir iyi niyeti dile getirebilir. Çünkü işçi haklarını korumak üzere sendika kuranların, önce kendi çıkarları için çalıştığını gösterecek örnekler bulmak güç değildir. Sendika yöneticilerinin işverenlerle anlaştığı veya herhangi bir nedenle sendikaya girememiş işçilerin hiç bir haklarım korumadıkları bilinmektedir. Sendikalara giriş bile, sendika yöneticilerinin isteklerini karşılıyacak koşullara bağlanmıştır. Belki bunlar, bilimsel olmıyan soyut iddialar görülebilir. Fakat onların ispati kolay da olsa konuyu dağıtacaktır, öte yandan, Russell’ın dediği gibi Marx, en düşük ödenti yasasını savunmuş da değildir. Marx’ın savunduğu kanı, emeği karşılığında işçinin zorunlu gerekimlerini karşılamasıyla ilgilidir. Gerekimler de, tarihsel açıdan yani, uygarlığa, kent yaşantısına, geleneklere re belirlenecektir. (Kapital, I, 73). Böylece, Russell’ın, «karın doyuracak ödentinin üstünde ödenti alan işçi nerede varsa, Marx’ın kanıtı çöker» (Alman Toplumsal Demokrasisi, 74) demesi doğru sayılamaz. Russell yönünden ileri, sürülen, kapitalizmin, işsizliği azaltacağı görüşü de, teknolojik gelişme karşısında pek tutunacağa benzemez. Hem, nüfusun artışıyle kapital gelişmesi her zaman aynı oranda olmadığı ve günümüzdeki gibi, çok ülkede nüfus çok daha büyük hızla arttığı için, yeni iş gücünün kullanılması daima bir sorun yaracaktır. Halbuki, kapital geliştikten sonra iş gücü, gerek teknik buluşlarla, gerek nüfus artışını destekliyen politikayla, gerekse bugün Almanya’nın yaptığı gibi işçi idhaliyle geliştirilebilir. Malthus’un (1766 — 1834) nüfus yasası artık doğrulanmıştır. O yasaya göre, toplumlar, doğacak çocukların beslenme sorununu çözümlemekten çok çoğalma eğilimindedir. Bu bakımdan Marx, daima korunması gereken atıl bir işçi kütlesi bulunduğunu belirtirken (Kapital, I, 701 v.ö.) Malthus’un doğru çıkan düşüncesinden esinlenmekteydi. Homo economicus kuralı uyarınca, kendi çıkarı için çalışan özel sermayenin atıl kütleyi düşünmesi beklenemezdi. Hele günümüzde, patronların veya yönetim kurullarının, işçi arttıran gelişmeleri uygulıyarak, otomasyona giderek iş gücünden arttırım sağlamaları genel bir görünüş kazanmışken, kütlelerin sorunlarına tarafsız bir kurum olan devletin el atmasını beklemek daha da doğaldır.

Ayrıca Marx’ı, işçilerin teşkilâtlanmasını ve sendikaları öngörmediği için kınayamayız. Çünkü, onun önerdiği toplumda sendikalara zaten yer yoktur. Olsa bile onlar sınırları gittikçe daralan zümrelere dönük olacağından yozlaşmaya mahkûmdur. Halbuki devlet, bütün toplumu içermesi dolayısıyla, herkesin eş çıkarını gözeten bir işlevliğe sahip olacaktır. ,

Russell’ın demokrat görüşüne ilkece karşı çıkmak olanaklı değildir. Fakat, demokrasinin, kapital egemenliği demek olmadığını da bilmek gerekir. Herhalde, özellikle Stalin döneminde görülen insanlık dışı davranışları, kütlelere karşı işlenen cinayetleri, insanların mutluluğunu erek edinmiş, kendisinin de çok yakından tanıdığı yoksulluğun acılarına çözge bulmaya çalışan Marx’a yüklemek doğru değildir. Çünkü Marx sınıf kavramını ortaya attığı ve insanlık tarihinin bir sınıf mücadelesi olduğunu söylediği zaman, hiç değilse kendi açısından bir gerçeğe değinmek istemiş ve kinin sürüp gitmesinden yana olmamıştır, öyle olsaydı, sınıfların ortadan kalkmasını ister miydi. Sınıfların kalkması, kinin, mücadelenin kalkması demekti. Gerçi «proletarya egemenliği» bir gerçektir. Fakat her proleter bir emekçidir. Toplumda da sakatlar ve yaşlılar dışında, emeğiyle geçinmeyene yer olmadığına göre Marx, ütopik bir demokrasiyi öğütlemiştir. Yani, her bireyin katıldığı bir devlet yönetimini. Sonuçta, Rusya’daki mezalimi Rusya’daki uygulamayı bahane ederek Marx’ı suçlamak yersizdir. Marx, Russell gibi, dünyanın ender yetiştirdiği bir deha yönünden bile yanlış anlaşılmak bahtsızlığına uğramış, dünyanın ender yetiştirdiği bir bilim adamıdır. Gerçi Russell Alman Toplumsal Demokrasisi’nde Rus komünizmi dolayısıyla Marx’a yükleniyor değildir. Çünkü bu betik, Rus devriminden önce yazılmıştır. Fakat onun daha sonraki özgürlüğe Yollar, Bolşevizmin Kuramı ve Uygulaması, gibi yapıtlarında böyle bir havanın bulunduğu açıktır. Görüşümüz yukardanberi sıraladığımız nedenlerle, Russell’ın, belki de, Marx’ı yakından inceliyerek yazmadığı için haklı olmadığı merkezindedir.

Fakat buradan, Russell’ı küçümsediğimiz anlamı çıkarılmasın. O, belirliyebildiğimize göre tümü, kendine özgü düşünceleri ve ele aldığı konunun inceliklerini dile getiren 50 tane önemli betik yazmıştır. Bunlar broşür hacminde değil, herbiri en aşağı 200’den fazla sahifeli büyük yapıtlardır. Russell, yapıtlarında, kimsenin göremediği noktaları bulur çıkartır. Getirdiği görüşler ve yaptığı eleştiriler yıllarca tartışılmıştır. Hem de ileri gelen, felsefeciler, matematikçiler, sosyologlar yönünden. Onun, örneğin, Bergson Felsefesi (McMillan, 1914) veya Einstein’ın yerçekimi kuramı (English Review, 1920 c. 30) hakkında yazdıklarını okumak, değişik alanlarda nasıl yetkiyle kalem oynattığım görmek bakımından gereklidir.

Russell, dehasını, fizik, kimya, tıp çalışmalarının buyruğuna verseydi, kuşkusuz bilim tarihini, büyük buluşlarla süsler, insanlığa, yeri doldurulmaz yardımlar yapmış olurdu. Fakat, soyut çalışmaların da, insan zihninin gelişmesi yönünden bir yardımı olduğu kabul edilebilir. Russell’in düşünce disiplinine sahip bir bilgin ve yazar olduğu hayırlanamaz. Bu disiplin çok küçük yaştan başlıyarak, büyük annesinin uyguladığı programdan doğmaktadır. Program bir Isparta sadeliği içinde uygulanır. Örneğin iki tür tatlı varsa yalnız birini yemesine izin verilir. Yaz, kış, soğuk su banyoları yaptırılır. Her sabah, sobalar yakılmadan 7,5 — 8 arası piyano çalmağa zorlanır. Evde bir püriten sofuluğu egemendir. Alkol ve sigara nefretle karşılanır. Saat 8 de bütün aile duaya oturur.

İlk yazısı 1895’te çıktığına göre dev düşünür, çağımızın en eski yazarıdır denebilir. Bu yargı kuşkulu olabilir. Fakat, kendisinin gelmiş geçmiş düşünürlerin en bilginlerinden ve en yaratıcılarından biri olduğu kuşkusuzdur. Ona gereğince saygı duymak için «Russell» imzasını taşıyan her satır yazıyı okumalıdır. ,

MUAMMER SENCER
Kaynak: Batı felsefesi tarihi: Antik Çağ / Bertrand Russell; trc: Muammer Sencer, 1969, İstanbul, s:7-47

 

BERTRAND RUSSELL ANILARI


 

BERTRAND RUSSELL

1872 yılında doğan Bertrand Russell, soylu bir İngiliz ailesindendir. Felsefeci, matematikçi, mantıkçı, konferansçı, hoca, yazar ve eleştirici olarak, çok yönlü kişiliğiyle tanınır. Dört yaşında babasını kaybetti. O günden sonra aydın bir kadın olan anneannesinden yakın ilgi gördü. Daha Trinity Kolejinde öğrenciyken, matematik ve felsefedeki üstünlüğünü kabul ettirdi. İleriki yıllarda bu iki bilim dalında çağımızın dahileri arasına girecekti. Russell, felsefe ve din inancının temelini aramak için öğrenim yaptığım söyler. Bu arada matematik ve felsefe kadar mantık alanında da başarılıydı.

1910 — 1913 yılları arasında yayınlanan «Principia Mathematica» adlı eseri, 1927 de ikinci kez basıldı. A.N. Whitehead’la işbirliği sonucu ortaya çıkan bu yapıt, onu uluslararası üne kavuşturdu. Böylece geçim zorluğundan da kurtulmuş oluyordu.

Russell’in felsefî yönü çok canlıdır. Cümlelerinde geometrik doğruluk ve derin anlam vardır. 1910 yılından sonra felsefeyle ilgili çalışmalarının arttığı görülür. Önceleri Kant ve Hegel’in etkisindedir. Bu temel üzerinde yükselen bir idealizmi benimsemiştir. Ama çok geçmeden buna cephe alacaktır. Gerek arkadaşı G.E. Moore, gerekse Leibniz’in eserleriyle idealizmin yanlışlığını anlar. Bunda «The Philosophy of Leibniz» adlı yapıtın rolü büyüktür. Artık o bir realist düşünürdür.

Düşünürümüz, pratik yönü akademik yönüne ağır basan bir kişiliğe sahiptir. 1918 yılında askerliğe karşı olan tutum ve çalışmalarından ötürü hapishaneyi boyladı.

1922— 23 yıllarında işçi adayı olarak sahnededir. 1927 de teorisinin pratikteki temsilcisi «Progressive Schooll»ü kurdu. Nükleer savaşa karşı çıkışı, dünyanın aydın çevrelerince yakınlık gördü. Bu çalışmalarından ötürü 1961 yılında bir kez daha hapsedildi.

Derin bir konuşma üslûbu, inatçı bir yolu vardır. Voltaire tarzına varan çelik bir inancı olduğu söylenir. Konuşmaları doyurucu ve sürükleyicidir. 1950 yılında Nobel edebiyat ödülünü aldı. Oldukça uzun sayılacak hayatı boyunca dört defa evlendi, üç çocuğu oldu.

Russsell sosyal ve etnik konulardaki çalışmalarıyla halk arasında tanınmıştır. İlk eserini 1896 da yazdı. Bu eser Alman Sosyal Demokrasisi üzerineydi ve o sırada Berlin’de bulunuyordu. Almanca ve Fransızcayı çok iyi bilmektedir. Bu dilleri okul öncesi, özel bir eğitimle öğrenmişti. Koleji bitirir bitirmez kendisini oraya üye seçtiler. Bu arada bir süre Paris İngiliz Elçiliği ateşelik görevini yürüttü.

Evlilik hayatı oldukça maceralıdır. 1894 yılında Alys Pearsall Smith’le evlendi. Çok geçmeden Berlin’e gitti, yukarda sözü edilen kitabı yazdı. Haslemere’deyken zamanın çoğunu felsefî çalışmalarla geçirdi. 1910 da felsefeyle ilgili ilk kitabım yazdı. Bu kitap Leibniz felsefesi üzerine bir çalışmaydı. 1903 te matematik kitabının hazırlıklarına başladı. Bu anıt eser, üç cilt olacaktı. O günlerde çalışmaya

dayanan sade bir hayat sürüyordu. 1908 de «Royal Society» ye alındı. İki yıl sonra da eski kolejine rektör oldu.

İnatçıydı, bildiği yoldan dönmezdi. Felsefedeki inançları yönünden hayli bocalama devri geçirdi. Askerlik ve nükleer savaş karşısındaki tutumları birbirine benzer. 1. Dünya Savaşıyla ilgili yazı ve çalışmaları, etkili bir kişi olduğundan, hükümetin dikkatini çekti. Oldukça ağır bir cezaya çarptırıldı. Hükümlülüğü sırasında kitaplığını bir arkadaşı satın aldı. En değerli eserleri bu arada kayboldu. O, bunu hep üzüntüyle anmıştır. Ardından diğer aksilikler birbirini izledi. Kolej, hocalığına son verdi. Gerçi Amerika’da Harvard Üniversitesi görev teklifinde bulunuyordu ama, İngiliz Hükümeti böyle «zararlı» bir kişiyi göndermeyi sakıncalı görüyordu. Askerî otoriteler de ağırlığını koyunca, gitmesine izin verilmedi. Tribunal’da çıkan bir yazısından ötürü 1918 de yeniden hapsedildi.

İkinci matematik kitabı olan «İntroduction to Mathematical Philosophy» yi böyle bir hava içinde, hapishanede yazdı (1919). 1 yıl sonra Rusya’yı ziyaret etti. Oraya gidişi de ayrı bir âlemdi. Önceleri İngiliz Hükümeti izin vermek istemedi, ardından Rus Hükümeti.

Rusya’da gördükleri de umduğundan farklıydı. İzlenimlerini «The Practice and Theory of Bolshevizm» adlı kitapta topladı.

Daha sonra Çin’e gitti. Peking Üniversitesinde sayısız konferanslar verdi. Ertesi yıl eşinden ayrılıp, Dora Black’ la evlendi. Artık gazeteci, konferansçı, yazar olarak da ünü sınırları aşıyordu. 1927 yılında eşiyle birlikte bir okul açtılar. Bu girişimleri 1935’e kadar sürdü. 1935 de Black’tan ayrıldı. Üçüncü eşi Patricia Helen Spence’dir. 1938 de Amerika’da çeşitli üniversitelerde görev aldı. İki yıl sonra New-York Kenti Koleji felsefe hocalığına atandı.

 Bu tarihten sonra Russell, daha çok İngiltere’de kalmaktadır. Ardarda iki başarısına daha tanık oluyoruz. 1943 da liyakat nişanı, ertesi yıl da Nobel ödülü.

1952 yılında bu eşinden de ayrılır ve Edith Finch’le evlenir. 1961 deki hapisliği de onun savaş ve nükleer felâket karşısındaki direnişini engelleyemez. Nihayet geçen yılların önemli olayı, ünlü Vietnam Mahkemesini kurar. Beş hikâyenin yer aldığı «Satan in the Suburb» (Şeytan Banliyöde) adlı kitabı ise düşünürümüzün sanatçı yönünü göstermektedir.

Bertrand Russell 2 Şubat 1970 gecesi hayata gözlerini yumduğunda 98 yaşındaydı.

ANILARINDAN

ÇİN JAPONYA DÖNDÜKTEN SONRASI MEKTUPLAR

Şanghay’a vardığımızda kimse bizi karşılamaya gelmedi. Önce, «Bu davet soğuk bir şaka olsa gerek!» diye düşündüm. Ama pek az kişi böyle bir şaka için, o devirde büyük para olan 125 sterlin harcamayı göze alırdı. Evde oturup çalıştığım mutlu günlerimi anımsadım. Geldiğime pişman olmuştum. Az sonra durum değişti. Vapurun geleceği saati yanlış hesapladıkları için gecikmişlerdi. Çok beklememiştik ki, güverteye çıktılar. Bizi alıp Çin Oteline götürdüler. Üç hafta orada en göz kamaştırıcı günlerimi geçirecektim.

Dora’yla olan ilişkimi anlatmam gerekiyordu. Onlar, Dora’nın eşim olduğunu sanıyorlardı. Açıklayınca yanlış düşüneceklerinden korkuyordum. Dora’ya eşim gibi davranılmasını istedim onlardan. Gazeteler de böyle bildirmeliydi.

Çin’de kaldığımız sürece karşılaştığımız her Çinli, gerek bana, gerek karım bildikleri Dora’ya içten konukseverlik gösterdiler. Buna rağmen hepimiz Dora’yı «Miss Black» diye çağırmalarını istiyorduk.

Vaktimizi Şanghay’da pek çok olan Avrupalı, Amerikalı, Japon, Koreli ve onlar kadar çok olan Çinli dostlar arasında geçiriyorduk. Elbet bu değişik ülkelerin insanları hep aynı duyguda, düşüncede değildiler. Japon ile Koreli Hristiyan buna güzel bir örnektir. Bunun için konuklarımıza odalarda ayrı masalar gösterirdik. Günlerimiz masadan masaya taşınmakla geçiyordu. Birçok büyük ziyafette bulunduk. Yemeklerden sonra Çinli tanıdıklarla İngiliz tarzı hoş bir hava içinde sohbet ediyorduk. Pek memnun ediyordu bizi bu. Sanki başka bir âleme götürüyordu. İlk görüştüğümüzde Çinlilerin zekî, cana yakın’ olduklarını anlayınca şaşırmadık değil. Öbür zekî insanlardan hiç de başka değillerdi. Sun Yat Sen de beni yemeğe çağırmıştı. Ertesi gece ayrılacaktım. Bunun için davetini kabul edemedim. Çok üzgündüm. Az sonra o Kanton’a gitmiş, memleketin işgalinden sonra millî hareketin başlamasına önayak olmuştu. Ben Kanton’a gidemedim. Böylece Sun Yat Sen’ le bir kez daha görüşmemiz mümkün olmadı.

Çinli arkadaşlarım beni iki günlüğüne Hangchow’a götürmek istediler. Batı Gölü’nü göstereceklerdi. Kabul ettim. İlk gün gölü botla şöyle bir dolaştık. İkinci gün iskemlelerimizde dinleniyorduk. Eski uygarlıkla kaynaşmış harika bir güzellik vardı. İtalya’da gördüklerimi bile bastırıyordu. Oradan Nanking’e, Nanking’ten de botla Hankow’a geçtim. Yengeç ırmağı üzerindeki bu güzel günlerim, Volga’daki dehşetli günlerimin zıttıydı. Hankow’dan Changsha’ ya kültürel konuşma için geçmiştim. Orada da bir hafta kalmam rica edilmişti. Böylece her gün konferanslar vermem mümkün oluyordu. Fakat ikimiz de hem bitmiş, hem dinlenme umudunu yitirmiştik. Pekin’e varmağa can atıyorduk. Vaktimiz dolmuştu. Yirmidört saat bile bekleyemezdik. Hunan valisi, ne pahasına olursa olsun bizi memleketine götürmek istiyordu. Özel tren bile hazırlatmıştı. Aldırış etmedik.

Anılarımda Chengsha kenti önemli yer alır. Burada yirmidört saat içinde yemeklerden sonra dört konferans verdim. Modern otel yoktu. Misyonerler bize yakınlık gösteriyorlardı. Dora bir misyonerin evinde, ben öbüründe kalıyorduk. Davetleri kabul etmemek için en iyi çarenin otelde kalmak olduğunu anlamıştık. Bazan zor durumlara düşüyor, pisliklerle karşılaşıyorduk. Bitler sürüyle yataklarımıza doluyorlardı.

Tuchun askerî valisi bizlere muhteşem bir ziyafet vermişti. Orada ilk kez Dewey’le karşılaştım. Çok zarif, kibar biriydi. Hasta olmuştum. John Dewey bize büyük yakınlık göstermişti. (Bu eğitimci Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye de gelmiştir. Çev. notu.) Ona hastahanede sayıklayarak, «Barış için bir plân hazırlamalıyız » demişim. İyi olduğum zaman anlattılar bunu.

Bu ziyafette yüzden fazla konuk vardı. Geniş bir salonda oturuyorduk. Ziyafet için başka bir salona alındık. Burası düşünemeyeceğimiz kadar muhteşemdi… Vali ortamızdaydı. Konuşmasına özür dileyerek başladı. Günlük yaşantılarını gördüğümüzden memnun kaldıklarını belirtti. Herhangi bir art düşüncem yoktu ama, tercümanın, nükteli sözlerimi eksik verdiğine tasalanıyordum.

Başkentteki ilk aylarımızda mutluluk içindeydik. Bütün zorluklar, anlaşmazlıklar artık geride kalmıştı. Hepsini unutmuştum. Çinli arkadaşlarımız çok hoştu. İşimiz güzel, başkent düşünülemeyecek kadar cana yakındı.

Delikanlı bir ahçımız vardı, iyi bir yardımcıydı bu. Biraz İngilizce de biliyordu. Böylece bütün işlerimiz İngiltere’dekinden daha düzenli gidiyordu. Yemek daha biz eve gelmeden hazırdı. Bugün bilmem kim gelecek, şu yemekler hazır olmalı, dememiz yetiyordu. Delikanlı herşeyi biliyor, herşey elinden geliyordu. Ara sıra işimizi görmeğe dikici kadın gelirdi. Kıştan yaza kadar bize hizmet etti. Kışın çok şişmandı. Yazın sıcağıyle gitgide incelmeğe başlaması ilginçti. Giysileri de incelmeğe başlamıştı tabiî. Başkentte bol mağaza vardı. Eski, değerli eserlerle evimizi süsledik. Çinli arkadaşlarımız İngilizlerin modern mobilyaları dururken, bu eski eşyalara merak sarmamıza akıl erdiremediler. Daimî yardımcı olarak, bir de resmî tercüman verilmişti. İngilizcesi güzeldi. Bu dilde nükte yapabilmekle övünürdü. Onunla yakın bir ilişki kurmuştum. Çinli bir kızla nişanlanmıştı. Aralarındaki bazı zorlukları kaldırarak evlenmelerine yardımcı olmuştum. Ara sıra haberlerini aldığım bu mutlu çift, bir keresinde İngiltere’ye ziyaretime de gelmişlerdi.

Konferanslarım zamanımın çoğunu alıyordu. Ayrıca ilerlemiş öğrenciler için seminer de hazırlamıştım. Bu öğrencilerin hepsi Bolşevik’ti. Bir tek imparatorun yeğeni vardı onların dışında. Birer birer Moskova’ya kaçmanın yolunu buluyorlardı. Zeki, canlı delikanlılardı. Akılları fikirleri Çin geleneklerinden sıyrılmaktı. Çoğu çocuk denecek yaşta, eski geleneklere göre nişanlanmışlardı. Bir kısmı nişanlarını bozarak modern kızlarla evlenmekteydiler. Eski ve yeni Çin kuşağı arasında geniş bir çizgi vardı. Bu gençlerle aileleri arasındaki durum, gittikçe can sıkıcı oluyordu. Dora da okula gidip kızlara öğretmenlik yapmaktaydı. Hep evliliğe dair soruyorlardı ona. Serbest aşk, sevişme gibi sorulara bile oldukça açık cevaplar veriyordu. Elinden geldiğince Avrupa’daki öğretmenler gibi davranmağa çalışıyordu. Geniş düşünceliydi ama, ne de olsa geleneksel davranışların tümünü silememişti üstünden. Dora’ nın ve benim öğrencilerim için partiler veriyorduk. Önce kızlar odalara doldular. Hiç erkek girmeyecek sanmışlardı. Onları alıp erkek arkadaşlarıyla tanıştırdık. Aradaki buzlar eridikten sonra, düşüneceğimiz başka husus kalmamıştı.

Konferans verdiğim Pekin millî üniversitesi ilginç bir yerdi. Chacellor ile Vice Chacellor modern Çin’in amacını anlamış, saygılı kişilerdi. Hele Vice Chancellor tanıdığım en değerli ülkücülerdendi. Paraların çoğu öğretmen maaşlarına gidiyor, derslerse konuşmalar şeklinde geçiyordu. Öğrenciler profesörlerin öğrettiklerini sindirmiş görünüyorlardı. Bilgiye susamış haldeydiler. Memleketleri için kendilerini, göz kırpmadan feda ederlerdi. Öyle görünüyorlardı. Büyük uyanma ve umudun havası esiyordu her yerde. Yüzyıllardan beri uyukladıktan sonra Çin, modern dünyaya ayak uydurmak üzereydi. Fakat devletin reformcu karakteri henüz ortaya çıkmamıştı. İngilizler, reformcu kişilere yan gözle bakarak «Çin daima Çin’dir» diye kendilerini avutuyorlardı. Bu yarı cahillerin, kokmuş konuşmalarının saçma olduğuna inandırmak istiyorlardı beni. Oysa yarı cahil dedikleri bu genç kuşak, birkaç yıl içinde Çin’i kuşatıp İngilizleri de o çok sevdikleri imtiyazlarından edeceklerdi.

Komünistler Çin’e hakim olduktan sonra İngiltere’nin buraya karşı politikası A.B.D. ye bakarak daha belirlidir. Fakat zamanımıza kadar da daima karşı durumda olmuştur. 1926 yılında İngiliz kuvvetleri; üç defa silahsız Çinli öğrencilere yoktan yere ateş açtılar. Birçoklarını öldürdüler, yaraladılar. Ben böylesi saldırıdan sakınılmasını önce İngiltere’de, sonra da Çin’de kaç kez yazmıştım.

Çin’deki bir Amerikan misyoneriyle mektuplaşırdım. Bu olaydan kısa bir süre sonra ziyaretime gelmişti. Kötü davranışların Çinlileri kızdırdığını, İngilizlerin hayatlarının sebebi olarak benim tutumumu gösterdi. Oysa sır de hâlâ durabilmelerinin, kızgın Çinlilerin sakinleşmelerinin sebebi olarak benim tutumumu gösterdi. Oysa sır Çin’deki İngilizler değil, İngiliz hükümeti de yazılarımda! ötürü bana karşıydılar.

Çin’deki beyaz ırk, Çinliler arasındaki en önemli konuları bile bilemiyorlardı. Bir örnek vereyim: Çalıştığın Amerikan bankası, Fransız bankasının bir notunu bana gönderdi. Çinli tüccarların benim bu bankadaki muamelemin kabulüne yanaşmadıklarını bildiriyorlardı. Üç ay sonra Fransız bankası iflâs etmesin mi? Cindeki bütün beyaz bankerler şaşırıp kaldılar.

Doğuda İngilizler her bakımdan haklı sayarlar kendilerini. Hele çevreleriyle ilgilerini hemen tamamen keserler. 18. nci yüzyıldaki misyonerlerin verdiklerinden başka bir şey değildir bildikleri.

Doğuda bilgili gözüktükleri gibi, doğunun bilgililerine de küçümseyerek bakarlar. Yazık ki, bizim politik sağlamlığımız, onların bu görüşüyle değerlendirilmekteydi. Çinli reformcuların İmparatora yapamayacakları hareketleri bizimkiler Windsor’a gidip yapabilmekteydiler. Çin hak, kında görüşlerimi The Problem of China (Çin Problemi» adlı eserimde geniş geniş anlattım zaten. Burada bir daha söylemeyeceğim.

Her ne kadar tahrik edilmiş olsa bile Çin’in Avrupalılarla karşılaştırılması, memleketin filozofik bir sessizlik içinde bulunduğunu gösteriyordu. Bir keresinde İngiltere’den bir mektup almıştık. Gazeteler de geliyordu. Pazar günleri, bir sonraki konuşmalarım için çalışıyor ve tatil yapıyordum.; Bu sırada gördüğüm en güzel binalardan biri olan Gök Mabed’e bakmakla vaktimi geçiriyordum. Kış güneşi karşısında oturuyor, az konuşuyor, çok kez sakin havayı içimize çekiyorduk. Çılgınlıktan, heyecandan, karışıklıktan uzaktık. Huzur içindeydik. Bazen de başkent surları boyunca geziyorduk. Güneş batarken, ya da ay yükselirken buradaki canlılığın renkli nakışlarını unutamam.

Çinli, yaradılıştan nükteyi sever. Ben de onlar gibiydim. Sıcak bir günde, iki şişman iş adamı beni motorla, oradaki ünlü yarı harap pagodayı gezmeye çağırdılar. Gittik. Pagodanın sipiral merdivenini tırmanmaya başladım. Onların beni izleyeceğini sanıyordum. Tepeye çıktığım zaman hâlâ yerde olduklarını gördüm. Neden çıkmadıklarını sordum. Dediler ki:

— Biz de çıkalım mı, çıkmayalım mı, diye tartışıyorduk. Sonunda çıkmamaya karar verdik. Pagoda bir anda çökebilir. O zaman bir filozofun ölümüne kim tanıklık edecek?.

Durum ortadaydı: Hava sıcak, onlarsa şişmandılar.

Çinliler yaptıkları şakayı karşısındakine belli etmeye çalışırlardı. Bu yanlarıyla ünlüydüler. Başkentten ayrılırken, Çinli arkadaşlarım küçük bir zemin üzerine kazılmış mikroskobik bir yazı örneği verdiler bana. Elle yapılmıştı. Ayrıca aynı pasajın büyük, pek güzel el yazısıyla yazılmış kısmını da verdiler. Ne yazıyordu burada? «Eve gittiğimiz zaman Prof. Gile’e sorunuz » dediler. «Sihirbaz danışman» yazıyormuş. Gerçekten şaka yapıyorlardı benimle. Çünkü politik konularda onlarla hiç konuşmamıştım.

Başkentte kışlar pek sert geçer ve Moğolistan’ın buzlu havasını getirirdi. Bronşit olduğum gibi, kendime de iyi bakamadım. Belki çabucak iyi olabilirdim. Fakat Çinli arkadaşlarımın gönlünü kırmak istemedim. Başkentten motorlu arabayla iki saat uzaktaki sıcak su kaynaklarına gittik. Otelde çok güzel çay vardı. Ne yazık ki, birdenbire bir titreme tuttu. Hemen başkente dönmek zorunda kaldık. Arabamız yolda bozuldu. Geç kalmıştık. Başkentin kapıları kapanmıştı. Ancak bir saatlik telefon konuşmasından sonra açtırabildik kapıyı. Eve zor ulaştım. Ağır hastaydım. Az sonra Alman hastanesine kaldırıldım. Dora gündüzleri yanı başımdaydı. İngiliz hastabakıcı da geceleri başımdan ayrılmadı. Doktor her gelişinde, acaba bir gün önce öldü mü, diye meraklanıyormuş. Bu hastalık günlerime ait birkaç hayalin dışında birşey hatırlayamıyorum. Hastabakıcıyı bile tanımamıştım. Dora bana çok hasta olduğumu, nerdeyse ümitlerini keseceklerini söylediği zaman, «Pek ilginç ı diyebilmişim. Öyle halsizdim ki, beş dakika içinde olanı unuttum. Bana bir daha anlattılar. Adımı bile hatırlayamıyacak kadar bitkindim. Bir ay sonra kendime geldiğimde ve yeniden anlattıkları zaman, inanmak istememiştim. Hastabakacı da mesleğinin ehliymiş. Savaş sırasında Sırbistandayken, hastaneyi Almanlar alınca Bulgaristan’a geçmiş. Bulgaristan Kraliçesiyle samimi olduğunu anlatmaktan bıkmıyordu. Dini bütün bir kadındı. Görevinin kendisini ölü hale koymak değil, daha iyiye götürmek olduğunu söylüyordu. Mesleğiyle olduğu kadar içten duygularıyla da olgun bir kadındı.

Gittikçe iyileşiyordum. Fakat zayıf düşmüştüm. Bunun la beraber büyük bir mutluluk içindeydim. Dora çok yardımcı oldu bana. Onun sayesinde her kötü şey silindi gitti önümde.

Daha kendime gelirken, Dora hamile olduğunu anlamıştı. İkimizi de sevince boğmuştu bu. Uzun süredir gittikçe artan bir çocuk sevgisi vardı içimde. Nerdeyse umudumu yitiriyordum. Bir çocuğum olacağı için nekahat devresinde daha mutluydum. Ateş, kalp ağrısı, böbrek, dizanteri gibi bir sıra ciddî rahatsızlıkları da atlatmasını başarmıştım. Ne olursa olsun, sonunda iyileşiyordum ya, pek mutluydum.

Hasta yatağımda ölümden uzaklaştığımı anlamakla memnundum. Aslında herşeyi küçümseyen ve hayata değer vermeyen bir tabiatım vardı. Sonra bunun ne kadar yanlış olduğunu anlıyordum. Hayat şimdi bana tatlı hayallerin olduğu bir yerdi. Pekin’e yağmur az yağardı. Bu sırada hayli yağıyordu. Dört yan tatlı toprak kokusuna boğuldu. Pencerede bu toprak kokusunu duyamamanın acısı içinde düşünüyordum. Başka gün, güneş aydınlığı içinde, rüzgârın uğultusunda hep düşünüyordum. Pencerenin dışında akasya ağaçları vardı. Hayatın tadını duymağa başladığımda, çiçekler de açıyordu. Bu bana yaşama hıncı veriyordu. Birçok kimse de bunu sezmişlerdir…

Eğer ölseydim Batı Gölü’nün bir kıyısına gömeceklerdi beni, bir anıt yaptıracaklardı. Çinliler böyle söylemişlerdi. Yapmadıklarına üzülmedim değil. Böylece ben de bir tanrı olup çıkacaktım. Üstelik «ateist» dedikleri, dinsiz biri olarak… Ne tuhaftı bu!

Başkentte Sovyet diplomatik misyonu da vardı. Bize büyük nezaket göstermişlerdi. Başkentin en güzel şampanyaları onlardaydı. Benim için de bol bol şampanya patlattılar. Susuzluğumuz gidiyordu. Önce eşimi, sonra ikimizi başkentte motorla dolaştırdılar. Zevkli günler geçirdik. İhtilâlcilerin korkusuz motor sürüşleriyle çok heyecanlandık.

Hastalığımda beni kurtarmak için Rockfeller Enstitüsü’nün Pekin şubesi, özel bir serum kullanmış. Hayatımı kendilerine borçluydum. Politik durumumla onlara karşı olmama rağmen, saygılı davranışları değişmemişti.

Japon gazetecileri de Dora’nın başına belâ kesilmişler. Bana nasıl baktığım anlatmasını istemişler. Sonra da işi kısadan kesip, öldüğümü duyurdular. Haberler Japonya’dan A.B.D. ye, oradan da İngiltere’ye ulaşmıştı. İngiliz gazeteleri aynı gün Dora’dan boşandığımı yazıyorlardı. Çok şükür Saray işi ciddiye almadı, ya da mahkemece öyle kabul edildi.

Ortaya çıkan ölüm haberlerinin sonuçları beni umduğumdan çok sevindirdi. Bir misyoner gazetesindeki haber şöyleydi: «Misyonerler Mr. Bertnard Russell’in ölümüyle ilgili haberlerden sonra ve kendisinin göğe yükselmesinden ötürü başsağlığı dilerler.» Gökte daha değişik birşey göreceğimden korksam bile, daha ölmemiştim. Haber İngiltere’de birçok tanıdıklarımı üzüntüye boğmuştu. Başkentteki kardeşimden telgraf geldi. Hayatta olup olmadığımı bildirinceye kadar olandan haberleri yoktu.

Altı hafta sırtüstü yatmak beni sıkmıştı. Memleketime iyi olarak döneceğimden şüphe ediyordum. Fakat doktorlar beklemekten başka çare olmadığını söylüyorlardı. 10 Temmuzda durumum düzelmeye başladı. Pekin’i terketmeğe hazırlandık. Oysa hâlâ çok zayıftım. Değnek yardımıyla ayakta durabiliyordum…

JAPONYA

Hastalığımdan önceydi. Çin’den sonra Japonya’da da bir konferans turnesine çıkmam tasarlanmıştı. Hepsi bir konuşma yapacaktım. Bu arada birçok kişiyi ziyaret edecektim. Oniki gün kadar kaldık orada. Zevkli günler değildi bunlar. Ne olursa olsun, gezimiz ilgi çekici olmuştu. Japonlar, Çinlilere benzemiyorlardı. İyi halliydiler ve sırnaşıklıktan kurtulamamışlardı. Çöp gibi olduğumdan, birçok gelecek olaydan ötürü şimdiden üzülüyorduk. Bilhassa gazetecilerle karşılaşmamızı düşünüyorduk. Limandaydık daha, kayığa biniyorduk. Otuz gazeteciyi beni beklerken görmüştüm. Oysa gizli yapmıştık gezimizi. Fakat onlar polisin yardımıyla izimizi bulmuşlardı. Japon gazeteleri ölümümü tekzip etmedikleri için, Dora onlara daktiloyla yazılmış bir yazı dağıttı. Öldüğümü ve bundan dolayı konuşma yapmamın imkânsızlığını bildirdi. Gazeteciler derin bir göğüs geçirdiler. Dişlerine kadar güldüler. «Ah! Vereee funnee (Çok hoş şey!) diye söylendiler.

Önce Kobe’ye gittim. Japon Chronicle gazetesi editörü Rober Yooıng’u ziyaret edeyim dedim. Sahile yaklaşırken ellerinde bayraklarla büyük bir alay gördük. Gelişimizi kutluyorlardı. Hoş sürprizlerdi bunlar. Çok geçmeden durum ‘lir grev halini almış, polis de davetli yabancıların dışında kimsenin gözünün yaşına bakmamıştı. Grevciler sakin bir hristiyan sayılan Kagawa tarafından yönetiliyordu.

Robert Young hoş bir insandı. Daha küçükken memleketi İngiltere’yi terketmişti. Ülkülerini her zaman korumasını bilmişti. Çalışma yerinde Bradlaugh’nin büyük resmi asılıydı. Ona hayrandı. En iyi gazete olarak bildiğim gazetesine 10 siterlinlik para ile başlamıştı.

Beni şahane güzellikteki Nara bölgesine ziyarete götürdü. Orada eski Japon stilleri hâlâ görülmekteydi. Japonların Kaizo magazinlerinin editörlerinin eline düştüğümüzde de, Kyotu ile Tokyo dolaylarını dolaştık. Gazeteciler daima bizi gözetliyorlardı. Makinalar, flâş ışıkları ta yataklarımıza kadar izliyorlardı. Birçok yerlerden seçkin bilginler gelip, bizi davet ediyorlardı. Bazen de son derece bayağı şekliyle polis nezaretinde bulunuyorduk. Otelde mi yatıyoruz, bitişik odamızda polisler ve bir de daktilo. Kapıcılar bir kral gibi peşimizdeydiler. «Bu kapıcıların da Allah belâsını versin » diye mi söylendik? Hemen polis daktilosunun tıkırtıları duyuluyordu. Söylediklerimiz harfi harfine yazılıyordu. Profesörler şerefimize parti mi veriyorlar? Biriyle konuşmayalım; hemen flâş yanar, fotoğraf çekilir, tabiî konuşmalar da birden sona eriverirdi.

Japonların kadınlara karşı tutumu da ilkseldi. Kyoto’da ilginç bir olay geldi başımıza. Sivrisinek bol, cibinlik delik deşikti. Dora’yla sabaha kadar uyuyamamıştık. Sabahleyin bundan dert yandım. Benimki akşam yamandı. Fakat Dora’nınkine el değmemişti. Ertesi gün bunu söylediğimde, «Bayanın da şikâyetçi olduğunu bilmiyorduk » dediler.

Yörede bir trene binmiştik. Yanımda Japonya’da gezi yapan tarihçi Eileen Power vardı. Oturacak yer bulamadık. Bir Japon kalkıp yerini verdi, Dora oturdu buraya. Bir diğer Japon’un verdiği yere de oturmadım. Eileen’e verdim orayı. O zaman Japonlar bana öyle tiksintiyle baktılar ki, aniden bir olay patlayacak sandım.

Miss İto adında, karşılaştığım Japonların en hoşu olan bir hanım vardı. Genç ve güzeldi. Bir anarşistle yaşıyordu. Üstelik bir de oğlu olmuştu ondan. Dora ona: «Devlet otoritelerinin sana bir şey yapacağından korkmuyor musun?» diye sordu. Elini boğazına götürerek, «Er geç bir şeyler yapacaklarını biliyorum,» dedi. O sırada yer sarsıntısı olmuştu. Polis, İto’nun sevgilisi anarşistle oturduğu eve geldi. Anarşist ile oğulları sandıkları yeğenlerini gördüler evde. Polis merkezine kadar gelmelerini bildirdiler. Merkezde üçü de ayrı ayrı odalara alındılar…

Boğucu sıcakta on saatlik yolculuktan sonra Kyoto’dan, Yokhama’ya yöneldik. Karanlık çökünce vardık oraya. Flâşların magnezyum ışıkları Dora’yı paniğe uğrattı. Çocuğunun düşeceğinden korkarak kendimden geçtim. Elimden bir kaza çıkacaktı nerdeyse. Fotoğraf çekme serüvenleri insanı işte böyle çılgın hale sokabiliyordu. Aynı olay Tokyo’ya giderken de oldu. Sanki Hintlilerle sarılmış ilk Amerikalılar gibi bir durumumuz vardı. Bu yabancıların elinden karısını kurtarmak için insanın yırtıcı olması gerekiyordu.

Deneylerime dayanarak, Millî Yayınlara, Japon milletine veda mesajımı yayınlaması için gönderdim. Daha şövenistlik davranmalarını imâ ettim. Başka gazetelere veda mesajları göndermedim.

Yokohama’dan Canadian Pasific Vapuruyla yola çıkarken, anarşist Ozuki ile Miss İto uğurlamışlardı bizi. Empress of Asia’ydı bu Pasifik vapurunun adı. Empress of Asia’ da sosyal hava birden değişivermişti. Dora’yı gemide doktora göstermiştik. Ağustos sonlarında İngiltere’de Liverpool’a vardığımızda, Dora’nın annesi rıhtımdaydı. Hem, «Hoş geldiniz,» diyordu bize, hem Dora’ya salıkta bulunuyordu. 27 Eylül’de evlendik. Ekim 16 da oğlum John doğdu. Yıllardır özlediğim an gelmişti işte, oğlum olmuştu!..

MEKTUPLAR

 

6 Yu Yang Li
Avenue Joffre
Shanghai, Çin

5 Ekim 1920

Muhterem efendim,

Dünyanın en büyük filozofunun şimdi Çin’e gelmesinden dolayı pek çok memnunuz. Bunun, Çinli öğrencilerimizin kronik hale gelen birçok dertlerinin giderilmesinde önemli bir aşama olacağına inanmaktayız. 1919 yılından bu yana çevrelerindeki en büyük umut Çin’in geleceği üstünedir. Çin toplumu için ihtilâlci bir ortamın yaratılmasına çalışılmaktaydı. O yıl Dr. John Dewey, aydın sınıfa büyük etkiler yapan kişi olarak görülmüştü.

Çinli öğrencilerin de pek çoğunun temsilcisi olarak bunu söylememe izin vermenizi rica edeceğim:

Her ne kadar Dr. Dewey, memleketimizde başarıyla etkili çalışmalarda bulunmuşsa da, öğrencilerin çoğu onun tutucu teorierinden tatminkâr değildirler. Çünkü onların istediği Anarşizm, Sendikacılık, Sosyalizm, v.s. dir. Sosyal ihtilâlci felsefe bilgileri üzerindedir. Bizler Mr. Kuropotkin’in peşindeydik. Çin’de anarşist bir felsefenin ortaya çıkmasını sağlamaktı amacımız. Ümidimiz sizdedir. Muhterem efendim, temeli Anarşizm olacak Sosyal Felsefenin bütün ilkelerini bize lütfediniz. Ayrıca Amerikalı felsefeci Dr. Dewey’in yanlışlarını da ortaya koymanızı rica ediyoruz. İngiltere’de olduğunuz gibi Çin’de de aynı özgürlük içinde olacağınızı umarız. Dr. Dewey’in memleketimizdeki başarısının çok üstünde bir başarı kazanmanızı da dileriz.

Ben Pekin Devlet Üniversitesinin eski bir üyesiyim. Şanghay.da sizinle birçok kez karşılaştık. İlk kez de The Grest Oriental Otel’de gece resepsiyonunda görüşmüştük.

Ebedi Yoldaşınız
Johnson Yuan Çin Anarşist 1. Komünist Birliği
Sekreteri

 

The Nation, Ocak 8, 1921 yılında çıkan ve Ottoliııe Morel’e yazılan mektup.

 

Ottoline Morel’e          28 Ekim 1920

Çin’e ayak bastığım andanberi vaktim çok ilginç geçiyor. Çinli öğrencilerle kimi çok, kimi az Avrupalılaşmış gazeteciler arasındaydım. Sayısız konuşmalar yaptım. Einstein bahislerinden, kültürel ve sosyal birçok probleme kadar… Öğrencilerin öğrenme hevesleri düşünemeyeceğimiz kadar fazlaydı. Ben konuşmağa başlayınca, onlar ziyafet masasına bakan açlar gibiydiler. Her yerde beni bile sıkan eşsiz bir saygı içindeydiler. Şanghay’a vardığımızın ertesi günü büyük bir ziyafet vermişlerdi. İkinci bir Konfiçyüs’tüm sanki. Öylesine ilgi gösteriyorlardı. Kentin bütün gazetelerinde resimlerim çıkıyordu. Ben ve Miss Black sayısız okul, konferans ve kongrelerde konuşuyorduk. Tuhaf, çelişkilerle dolu bir ülkedeydik, Şanghay’ın büyük bir kısmı tamamen Avrupalıdır, hattâ Amerikalı. Sokak adları, ilânları İngilizce ve Çince. Muhteşem iş binaları, bankalarıyla zengin bir görünümü var. Fakat yan sokakları hemen hemen tamamen Çinlidir. Glaskov gibi geniş bir kentti burası. Avrupalıların sefil ve hastalıklı halleri vardı. Çin’in büyük gazetelerden biri beni yemeğe çağırtıyordu. 1917 de bitirilmiş modern bir binada bulunuyordu. Son model makinaları varsa da Çin harflerine uymadığı için Linotype yoktu. Gazete idarecileri binanın üst katında bana Çin yemeklerini, Çin pirincini, Çin şarabını ikram ettiler. Tabak tabak yiyeceklerin önünde çöplerle yeme sanatını da öğreniyorduk. Yemekten sonra sevilen Çin müziğini de sunabileceklerini bildirmişlerdi. Yedi telli, eski model bir müzik âleti getirmişlerdi. Kara odundan yapılmıştı. İki bin yıllık.. Eski bir tapınaktan alındığını da eklediler. Masa üzerine koyulup, gitar gibi parmakla çalınmaktaydı. Çalınan müzik parçalarının da tam dört bin yıllık olduğunu kesinlikle söylediler. Ama bir Avrupalı için modern müzikten daha güzel, tatlı ve hoş bir parçaydı… Müzik bitince gazeteciler yine kaynaşmağa başladılar.

Şanghay’dan Çinli arkadaşlarım beni Hangchov yöresindeki Batı Gölü’ne götürdüler. Söylediklerine göre Çin’in en güzel doğal manzaraları buradaymış. Göl büyük değildi. —Grasmere kadar— çevresi ormanlık tepeler, sayısız pagodalar ve tapınaklarla süslüydü. Binlerce yıl imparatorlar güzelleştirmiş, ozanlar övmüşlerdi. (Eski Çin ozanları modern Avrupanın para babaları gibi bir şey olacak) Göldeki adada evler, manastırlar .vardı.

Çinlilerin dininin insana hoş gelen tarafları yok değildi. Eğer bir tapınağına giderseniz, sigara ve çok lâtif demlenmiş çay sunarlar, sonra çevrenizde dönerler. Budizm, zahitlik olarak düşünenler için hoştu. Azizleri şişkoydu. Halkın yaşadığı hayatla alay ediyormuş gibiydiler. Hiç kimse din olarak inanmıyordu. Hattâ rahipleri bile. Bir yandan da durmadan zengin tapınaklar yapılıyordu.

Kır evlerinde de yakınlık görüp, çay içersiniz. Buraları Çin resimleri gibidir. Her yerde konfor yoksa da güzellik vardır. Bu kır evlerinin en büyük odası, diğer odaların tam tersi, Avrupa tipine yakındır.

Göl kenarında gördüğüm unutulmaz hususlardan biri de, bilginlerden emekli olanlara yer bulunmasıydı. Sekizyüz yıl önce gölde yapılmış yapılarda otururlardı. Bilginler eski Çin’de de böyle güzel yerlerin sahibi oluyorlardı.

AvrupalIların Çin’deki etkileri sanki, 18 nci yüzyıldan başlayıp zamanımıza kadar olan devir, endüstri ve Fransız ihtilâli safhalarını geçirmemiş olan zaman diye iki bölüme ayrılır. Halkın ırkına has millî zevkleri vardı. Buna sahip olmanın yollarını çok iyi biliyorlardı. Artistik duygularla zevklenme hususlarında Avrupalılardan başka özellik gösteriyorlardı. Halkın büyük bir kısmı, hattâ en aşağı sınıf bile nükteyi biliyorlar, nükteden hoşlanıyordu.

Çinliler adımı doğru dürüst söyleyemiyorlar, yazamıyorlardı. Onlar beni Luo-Su diye kendilerine uygun bir isimle çağırıyorlardı.

Hangchovv’dan Şanghay’a geri döndük. Oradan da trenle Nankin’e vardık. Burası hemen hemen terkedilmiş bir kentti. 23 mil uzunluğunda kent duvarları vardı. Kent daha Taiping isyanında harap olmuş, 1911 ihtilâlinde yine zarar görmüştü..

Buradan da Yangçe boyunca giderek Hangkow’a vardık. Gezimizin üçüncü günüydü. Güzel manzaralar görüyorduk. Oradan da trenle Cheng-Sha denen Hu-Nan merkezine vardık. Büyük bir eğitime ait konferans düzenlenmişti. Cheng Sha’da her ne kadar üç yüz Avrupalı varsa da, Avrupalılaşma açık olarak görülmüyordu. Kent de tipik ortaçağ merkezlerini andırmaktaydı. Dar sokakları vardı. Her evden neşeli insanların şarkıları duyuluyordu. Sokaklarda sandalyelerden, onları çeken Çinlilerden ve sedan sandalye tipi araçlardan başka bir şey görülmüyordu. Avrupalıların birkaç banka, fabrika, misyon ve hastaneleri vardı. Batı metoduyla çalışılıyor, tedaviler yapılıyordu. Hu-Nan Eyaletinin valisiyse Çin’de gördüğüm valilerin en akıllılarındandı. Son gece muhteşem bir ziyafet verip bizi geç vakitlere kadar eğlendirdi.

Prof, ve bayan Dewey de oradaydılar. Onlarla ilk kez burada tanıştık. Vali Avrupa dillerinden bilmiyordu. Buna rağmen onun yanında oturuyordum. Komplimanlarımızı tercümanlarla yapıyorduk. Onda iyi izlenimler bıraktık sanıyorum. Kültürünü artırma isteğindeydi. Çin’de herkes kültürünü artırmak istiyordu zaten. Bu en büyük ihtiyaçlarıydı. Daha iyi bir idareci olma yeteneğinden böylece yoksun kalmıyorlardı. Söylendiğine göre kötü idare Avrupa’ya bakarak Çin’de daha az tehlikeli oluyordu. Zamanla tamamen düzelecekti.

Şimdi başkent Pekin yolundayız. 31 Ekimde oraya varacağımızı umuyorum.

Bertrand Russell

 

S. Yamamoto’dan

 

Tokyo Japonya
25 Aralık 1920

Muhterem Efendim,

Bize gösterdiğiniz içten yakınlığa ve «The Prospects of Bolshevik Russia» nin sayısını —ki henüz aldık— gönderdiğiniz için teşekkürlerimizi arz ederiz.

«Vatanperverlik» başlıklı yazınızı tercüme edip, yeni yılda Kaizo’da yayınlayacağız. Genç kuşak büyük bir zevkle okuyacaktır. Şimdi bütün konuşmalarımız, bilhassa centilmenler arasında olduğu gibi, öğrenci ve işçi çevrelerinde de[ sizin bu yazınız üzerine olacaktır.

Asıl üzüntümüz, devlet idarecilerinin isteklerine uyarak, Japonya’da yaptığınız konuşmaların metinlerinde bazı! kısımları çıkarmak zorunda olmamızdır. Devletin bu emri gereğince değerli ifadelerinizin eksikliğinden dolayı affınıza sığınıyoruz. Bunun için sevginizi bizden esirgemeyeceğinize inanmaktayız. Fakat bundan sonra umuyoruz ki, yazılarınızı aynen tercüme edebileceğiz.

Buradaki milyonlarca gencin size olan büyük hayranlığı her türlü tasavvurun üstündedir.

Prensiplerinizin tamamen bizim düşüncelerimize uygun olduğunu bildirmek isterim. Yaşadığımız sürece sizinle beraber olacağız. Fakat memleketimiz üç bin yıllık bir geleneğin çekingenliği içinde olduğundan, esefle bildirmek gerekir ki; reformları yapmak mümkün olamamaktadır. Ancak adım adım ilerliyeceğiz. Yayınlarınız biz genç Japonların gelecek günlerine ışık tutmaktadır.

Geçmişin karışık otuz yılı içinde özellikle Japonya’da Fizik ve Tıp bilimi ilerledi. Asıl önemli olan yeni icatlarda bulunmasıdır. Evet, bilim yolumuzda bizi memnun eden sonuçlar varsa da, bu A.B.D. nin ardından yürüme anlamına gelmemeliydi. Bizim memleketin insanının önemli bir kısmı sınıf farkları yüzünden hâlâ esir muamelesi görmektedirler. Öbürlerinin geriye bakışları bizleri utandırıyordu. Japon askeri ve centilmen klikleri, gençleri taşkın bir yola sürüklemedeydiler. Bunun için millet onlara iyi gözle bakmıyordu. Şimdiki Japon dünyasının düşüncesi bu savaşın altından geçen akımlar olarak beliriyor. Eğer bunların sonunda milletimiz saldırgan olacaksa, kederimiz, kızgınlığımız son derece büyük olacaktır. idarecilerimizin yansı subaylarımızın da onda sekizi sadece ve sadece saldırgan emellerle yaşama gücü buluyorlar. Doğrudur bu. Fakat yenilerde de bir uyanma başladı.

Biz genç kuşaklar, gözlerimiz açmaya başladık artık. Uygar dünyanın da beğeneceği ilerleme yolunu seçmiş bulunmaktayız. Yazılarınızın biz genç kuşaklara yol gösterip, hız vereceğine inanıyoruz.

Lütfen Miss Black’a da ayrıca saygılarımızı bildirmenizi rica ederiz.

Hürmetkârınız
Yamamoto

 DÖNDÜKTEN SONRASI

Eylül 1922 de Çin’den döndüm. Hayatım daha az dramatik bir safhaya girdi. Heyecanlı bir devre başlıyordu. Gençliğimden Matematiğin Prensibi adlı eserimin bitimine kadar olan zamanda, entellektüel alanda çalıştım. Daima anlamak, insanları tanımak tek isteğimdi. Bir anıt gibi kalmak, hatırlanmak, unutulmamak istiyordum. Hayatım boş geçmesin istiyordum. Birinci Dünya Savaşının kopmasından, Çin’den dönüşüme kadar sosyal meseleler benim heyecan kaynağım oluyordu. Savaş da, Sovyet Rusya da trajedi hisleri uyandırmadaydı. İnsanlığa daha az acı verecek, ağrılarını dindirecek yolları arayıp bulmak düşüncesiyle doluyordum. Gizli sırları arayıp bulma çabası içinde, bu sırlan insanlara duyurmak, konuşmak, tartışmak, herkesin inandırmak, tüm insanların anlaşmasını sağlamak istiyordum. Fakat yavaş yavaş gayretim azaldı, umudum kırıldı. Amacım insanların yaşama düzenini değiştirmek değildi. Geleceği biraz daha aydınlık görmelerini sağlamak, pek umutlu değilsem bile, kampanyama devam etmekti.

1894 den beri bir çocuğum olmasını çok istiyordum. Zamanla bu isteğim büyüyor, önüne geçilemez derecede artıyordu. 1921 yılının Kasım ayında ilk çocuğum doğdu. Ne çok sevinmiştim! Artık on yılım sanki hem annesinin, hem de babasının sorumluluğunu taşıyarak geçti. Babalık duygulan içiçe, yüce duygulardı. Artık hayatım mutluluk, sakinlik içinde geçiyordu.

İlk kez kendime yerleşecek bir yer bulmam gerektiğini anladım. Bir ev kiralayayım, dedim. Moral ve politik dertler yanında ev sahibi de bizi istemiyordu. Sidney sokağında bir ev satın aldık. Bu evde ikinci yavrum dünyaya geldi. Bütün yıl Londra’da bulunmak çocuklara iyi gelmediğinden, Cornvvall’da da bir ev satın aldım. Böylece bu iki kent arasında mekik dokuduk.

Cornish sahillerinin güzelliklerini her zaman zevkle anarım. Burada iki yavrum deniz, kayalar, güneş ve rüzgârda pek mutluydular. Sağlıklı büyüyorlardı. Artık bütün babaların yapabileceğinden fazla onlarla haşır neşir oluyordum. Yılın yarısını burada geçiriyor, boş zamanlarımızı değerlendiriyorduk. Gündüzleri karımla işlerimizi yaparken, çocuklar bakıcının yanında oluyorlardı. Yemeklerden sonra evden çıkıp yürüyerek bir plâja gidiyorduk. Küçükler yalınayak dolaşıyorlar, denizde oynuyor, kumda evler yapıyorlardı. Eve geç döndüğümüz için iyice acıkıyorduk. Büyük bir çay sofrasının başına toplanıp karnımızı doyurduktan az sonra, önce çocukları yatırıyor, arkasından da biz yatak odasının yolunu tutuyorduk.

Böyle bir ortam içinde eğitim çalışmalarına başlamam kadar olağan bir şey olamazdı. Principles of Social Reconstruction konusunun özetini yazdım. Fakat zihnimde geniş bir yer tutuyordu bu konu. On Education adında, eğitimle ilgili bir eser de yazdım. Bilhassa çocuklarla ilgili bu eser 1926 yılında satışa çıkarıldı. Çok satıldı. O zamanki düşüncelerime şimdi göz gezdirdiğim zaman, koyduğum kuralların küçük çocuklar için çok sert, çok haksız olduğunu anladım.

1921 27 arasındaki altı yılım yazın şiirli güzellikleri için de geçti. Hele baba olduğum için para kazanmak zorunluğunu duyuyordum. Elimdeki paralarla iki ev almıştım. Çin’den döndüğüm zaman zaten param yoktu. Buna üzülmedim dersem yalan olur. Gazeteciliğe ait nasıl iş verirlerse kabul edecektim. 1922 yılında Çin hakkında bir eser yayınladım. 1923 de eşim Dora’yla Prospect of İndustrial Civilisation’u çıkardıksa da hemen hemen hiç para getirmemişlerdi. İki küçük eser A.B.C. of Atom (1923) ve A.B. C. of Relativity (1925) ve diğer küçük kitaplar İcarus or The Futur of Science (1924), What I Believe (1925) eserleriyle öncekinden fazla kazancım olmuştu. 1924 de A.B.D. içindeki konferans turum faydalı olmuştu. Fakat 1926 yılındaki kitabımın çıkışına kadar geçim durumum pek iyi değildi. O yıl eğitime ait olan eserim çıkmıştı. 1933 yılına kadar Marriage and Morals (1929), The Conquest of Happiness (1930) bana gelir getiren eserler olmuştu. Bu yıllarda yayınladığım kitaplardan çoğu popüler yayınlardı. Daha çok para kazanmak için yazılmıştı. Bu arada bilimsel eserler de yayınlamağa vakit bulabilmiştim. Principia Mathematica’mn yeni baskısı 1925 yılında çıktı. Buna yeni ekler koymuştum. 1927 de The Analysis of Matter çıktı.

1927 yılında Dora’yla düşüncemize uygun çocuklar yetiştirmek için bir okul kurmayı kararlaştırdık. Kurduğumuz bu okulu yıllarca yürüttük. Belki hatalarımız vardı, fakat diğer okullardan daha yeterliydi. Kardeşimin evini kiraladık ama, küçük geliyordu bize. 1927, 1929, 1931 yıllarında A.B.D. turundan aldığım paralar okulun finansmanını sağlaması bakımından yararlı oldu. Dora da ayrıca

aynı memlekete geziye çıktı. A.B.D. de olmadığım zamanlar yalnız para kazanmak için kitaplar yazmağa başladım. Bunun için de okula bütün zamanımı veremedim.

İkinci zorluk, prensiplerimizi kılı kırk yararcasına okul mensuplarına anlatmak oluyordu.

Çocukların eğitim problemi pek güç oluyordu. Önce okula girmek isteyenlerin hepsini almağa karar verdik. Veliler de çocuklarını yeni metodlarımızla okutmak istiyorlardı. Fakat yavrularını hırpalayarak, baskıyla büyütmüşlerdi. Okuldan çıkar çıkmaz, bu ana babalar hemen çocuklara zorbaca davranıyorlardı. Zayıf öğrencilerin durumu daha acıklıydı. Öğrencilerin sınıfların dışında kırıcı olmamaları için devamlı gözaltında tutulması gerekiyordu. Onları büyük, ortanca, küçükler diye üçe ayırdık. Ortancalardan biri her zaman küçükleri dövüyordu. «Neden dövüyorsun?» dedim. «Büyükler beni dövüyorlar, ben de küçükleri dövüyorum. Haksız mıyım yani?» diye karşılık verdi. Kendisini haklı görüyordu. Çorbaya saç iğnesi atmaktan, hayvanlara ağaçlarla eziyet etmeye kadar neler, neler oluyordu.

İki çocuğumun öğrencilerle arası açılmasın diye, özel tatillerimizin dışında, onlara ayrı davranmıyorduk. Böylece çocuklarımızla aramızda bir soğukluğun başladığı belli oluyordu.

Hür bir okuldu, sağlık ve temizliğe çok dikkat ediliyordu; yıkanma, diş temizliği ve uyku saatleri hep aynı zamanlarda oluyordu. Bu konularda serbestlik tanımıyorduk. Fakat bazı akılsızlar, bilhassa sansasyonel haberler ariyan gazeteciler tamamen sıkıcı, eğitimce boğucu bir hava getirdiğimizi yayıyorlardı. Büyük öğrencilere, «Dişlerinizi fırçalamalısınız,» dediğimiz zaman, «Burası hür bir okuldur » diyorlardı bize.

1929 yılında Marriage and Moral adlı eserimi yayınladım. O sırada boğmacadan öksürdüğüm için yazılarımı dikte ettiriyordum. Bu kitap 1940 da New York’ta hücuma uğramama sebep oldu. «Evlilikte karşılıklı uygunluk çok kez umulamaz. Karıkoca nasıl serüven geçirirse geçirsinler, iyi bir arkadaş gibi kalmalıdırlar» diye yazmıştım. Elbet böyle bir evlilikte çocuk da olmamışsa boşanma en iyi sonuçtu. Kolay boşanma üzüntüleri hafifletirse de, evlenme konusunda güçlü düşüncelerim yoktu henüz…

1930    yılında The Conquest of Happness kitabımda mutluluk, kişisel mutsuzluklar ve sosyalekonomik sistemlerin getirdiği değişikler üzerine bilgiler veriyordum. Okuyucular bu kitabı kendi görüşlerine göre üç ayrı bölümde incelediler. Yanlış yorumlamayan okuyucular beğendikleri için çok satıldı.

Kodamanlar iler tutar yerini bırakmadılar, alaya aldılar. Profesyonel ruhbilimciler aksine çok beğendiler. Kitabım böylece değerlendi. Kimin görüşü doğruydu? Bilemiyordum. Fakat uzun hayatımın deney süzgeçinden geçerek, kendi kendimi bularak tam zamanında yazmıştım ba kitabı.

Bundan sonra birkaç yıl çok üzüntülü yaşadım. 1931 Kristmasını (Noel) A.B.D. den dönerken Atlantik’te geçirmiştim. Chrisümas at Sea (Denizde Kristmas) adlı yazımı, en büyük gazetenin sahibi olan Hearst’e yayınlamak üzere göndermiştim.

TELEGRAPH HOUSE’DE SON YILLAR

Ben Dora’dan ayrıldıktan sonra, o, İkinci Dünya Savaşına kadar okuldaki işine devam etti. Çocuklarımızı Dartington okuluna göndermiştik. Oradan çok memnundular. 1932 yazını Carn Voel’de geçirmiştim. Sonra burayı Dora’ya verdim. Burada Education end Social Order kitabım yazdım. Okul derdi kalmayınca bana karşı olanlara yazılar hazırlamağa başladım. Bütün gücümü kitap yaz mağa verdim…

1931    yılında A.B.D. de turnedeyken Norton Yayıneviyle kontrat yapmıştım. 1934 yılında bu yayınevi Freedom and Organisation (1814-1914) eserini çıkardı. Bunu Patricia Spence (daha çok tanınan adıyla Peter Spence) ile beraber hazırladık. Çalışmadan çok memnun kalmıştım. Yazının bir kısmının hazırlandığı Portmerion oteli de hoşuma gitmişti. Otelin sahibi arkadaşımdı: Clough Williams Ellis… İyi bir mimardı. Eşi Amabel de yazardı. Otelde bize çok ilgi gösterdi.

Son kitabımı da bitirdikten sonra, Telgraf Evi denen evimize dönerek Dora’ya başka bir yerde oturmasını rica ettim. Çünkü kardeşimin ikinci eşini geçindirmek için paraya ihtiyacım vardı. Ayrıca Dora’yı ve çocuklarımı da geçindirmek zorundaydım. Üstelik ben de acınacak haldeydim. Parasızdım. Artık halk eskisi gibi kitap okumuyordu. Tabiî bu sırada popüler eser de veremiyordum. Kalifornia’ da, gazeteler kralı Hearst’ın kendi şatosunda kalma teklifini kabul etmeyişim de gelir kaynağımı kurutmuş oluyordu. Hearst’ın gazeteleri bana her hafta yazacağım makaleler için yılda 1.000 sterlin (25 bin lira) vereceklerdi.

Telgraf Evi güzeldi. Satmaktan başka çarem yok, diye düşündüm. Fakat bu evin önemli bir bölümü okuldu. Satmak kolay değildi. Burada kalmağa ve evi alıcılara cazip göstermeğe çalıştım.

Kanarya adalarına kadar uzanıp bir tatil yapayım dedim. Çok dinlendirici oldu bu. Ne yapacağım bilmez halimi üstümden atmış, yaratıcı muhayyileme kavuşmanın sevinci içindeydim.

Harbin korkunçluğuna dair bir eser hazırlamak istiyordum. Kitabımın adı Which Way to Peace? (Barışa Hangi Yoldan Varılır?) dı. Birinci Dünya Savaşındaki tutumumu, sükûneti salık veriyordum. Ayrıca, bir dünya devleti kurulduğu zaman ayaklanmalara karşı kuvvet kullanmanın doğal olacağını söylüyordum. Fakat harp başkaydı. Hiç kimsenin vicdanı bu felâketi kabul etmemeliydi. O günlerde ortalık iyi değildi. Havada harp kokusu vardı. İmparatorluk Almanya’sının üstünlüğünü ister istemez kabul ediyorduk. Bu tehlikeli bile olsa, dünya savaşının önlenmesini istiyorduk. Nazilerin inat, kaba, tutucu, akılsızca davranışlarını gördüm. Bu güçlükler içinde ben hâlâ sükuneti savunuyordum. 1940 yılında İngiltere kuşatılma tehlikesiyle karşılaştığı zaman, Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi, yenileceğimize kesinlikle inanıyordum. Olanaklar çok sınırlıydı. İkinci Dünya Savaşından sonra, acılar çekme pahasına da olsa, zaferi elde etmek zor olacaktı.

Hayatım boyunca mukavemetçi olmamak düşüncesine tamamen bağlanmadım. Polise ve yasalara saygım vardı. Bunların lüzumuna da inanıyordum. Ta Birinci Dünya Savaşının lüzumsuzluğunu açık açık söylediğim zaman da böyle düşünüyordum.

Mukavemete karşı gelmek, şiddetli olmayan bir davranış, en sağlam yoldu. Hep bunu yayıyordum. İngilizlerin Hindistan’ında Gandhi böyle zafere ulaşmıştı. Fakat böyle bir sonuca varmak için erdemli çalışmalar gerekmekteydi. Hintliler demiryolu üzerine mi oturmuşlar? Otoriteler trenleriyle geçiyordu üstlerinden, Hintliler ölüyorlardı. Barış sevgisi, vatan sevgisiydi onları yaşatan. İngilizler anlamadılar bunu.

Hiçbir zaman aşırı düşünceler ortaya koymak istemem. 193240 yılları arasında olaylar öyle gelişti ki, görüşlerimde değişmeler oldu. Fakat ihtilâlciliğe kadar gitmedi bu. Hiç karşı koymadan olmaz. Kabul ediyorum. Birinci Dünya Savaşı bence yok yere çıkmıştı ama, İkinci Dünya Savaşının birçok nedenleri vardı.

Peter Spence’le bir buçuk yıl beraberdik. Ona derin sevgilerle bağlandım. The Amberley Papers’de babamın kısa hayatını yazdım. Sanki fildişi kulede yaşamıştı babam. Modern meselelerden hiç haberi yoktu. Onun radikalizmi kendisini mutlu kılmağa yetiyordu. Bütün hayatı boyunca gittiği yolun doğru olduğuna inanmıştı. Aristokrasinin imtiyazlarına karşı çıkmıştı. İster istemez onun nimetlerinden yararlanmıştı, o da başka…

Onlar bolluk içinde, konforlu bir ömür sürmüşlerdi. Ümit dolu dünyaları olmuştu. Ben onları haklı buluyordum. Anılarım onlara bir evlâdın vereceği sevgiyle doluydu. Çok önemliydi bu benim için. Fakat kendimi çıplak gerçekler devrinde gördüğüm zaman onlardan uzaklaşıyordum.

Bundan sonraki eserim Power, A New Social Analysis kitabıydı. İster sosyalist olsun, ister kapitalist, hürriyetsiz bir dünya düşünülemezdi. Liberal deyimleri kullandığım taze canlılık içinde bir dünya… Hâlâ da bu düşüncedeyim. Bence bu kitabın önemli tezi, hürriyetin gerçekleşeceğini ümit etmekti. Marksizmden, klâsik ekonomik sistemlerden belgeler verme yerine, onların paylaştıkları öz düşünceler üzerinde duruyordum. Zenginlik yerine güçlü olmayı, basit toplumsal düşünceleri, pratikte kullanışlı olacak toplumsal adaleti, kuvvet eşitliklerini anlatıyordum. Demokratik olmadıkça devlet idarecilerinin gelişemiyeceğini, idarecilerinin kuvvetlerine gem vurulmalarının çarelerini söylüyordum. Tezimin bazı bölümleri kitabımdan alınarak, Burnham’ın Managerial Revolution’unda halka mal edildi.

1936 yılında Peter Spence’le evlendim. Bir yıl sonra yavrum Conrad doğdu. Ne mutluyduk!

Conrad’ın doğumundan birkaç ay sonra Telegrapb House denen evimizi satabildik. Birdenbire iki teklif gelmişti. Biri Polonya’lı Prensten, öbürü bir iş adamından. Arttırmada ev iş adamında kaldı. Çok para harcadığımdan elimde bir şey kalmıyacak diye korkuyordum.

Bu güzel evden ayrılırken elbet pek üzüldük. Ağaçlarını, çayırını, kuleli odasını, aydınlığını sevmiştik. Kardeşimin küçüklüğünden beri tam kırk yıldır biliyordum burayı. Ayrılmak kolay olmadı.

Power (Kuvvet) eserimi bitirdiğimde düşüncelerimin yine teorik felsefeye doğru kaydığını anlıyordum. 1918 yılında zindandayken eğilmiştim bu meseleye. Ondan önce hepten cahiliydim. The Analıysis of Mind’i yazdım. Aynı konuda birçok makaleler de hazırladım. Fakat söylenecek daha çok şey vardı. Logical Pozitivistlerle görüşlerim uyuyordu. Bazı bölümlerde Emricism’den, yeni Skolatizme doğru kaymalardan kurtulmalıydı.

Oxford’a davet edildim. Konuşma konusunu kendim seçtim. «Words and Façts» Kelimeler ve gerçek anlamına gelen bir konuşmaydı bu. Bunu 1940 yılındaki An Inquiry into Meaning and Truth’un yayınlanması izledi.

Oxford yakınında bir ev satın aldık. Bir yıl kaldık burada. Ziyaretimize yalnız bir Oxford’lu bayan gelmişti. Pek saygıdeğer kişiler sayılmıyorduk. Bize karşı ilgisizdiler. Cambridge’de de böyle olmuştu. Bu eski kültür kentlerini görgü kurallarına uymayan yerler olarak tanıdım.

Albert Einstein’den

Caputh bei Potsdam
Waldstr, 7/8 den
14 Ekim 1931

Sevgili Bertrand Russel,

Uzun zamandan beri sana mektup yazmayı ne kadar istiyordum. Sana karşı duyduğum derin hayranlığı belirtmek arzusuyla doluydum. Senin mantığında açıklık, önem ve sağlamlık var. Felsefe ve insanlık meselelerini kapsayan eserlerinde bizim kuşak için benzeri bulunmaz örnekler var.

Dışardaki objektif olayları sana bildirmeyi lüzumsuz görüyorum. Ama pek de tanınmamış bir gazeteci bugün ziyaretime geldi. Onunla konuştuktan sonra hemen sana yazmak istedim. Ulusların karşılıklı anlaşmaları konusunda, halk eğitimi alanında çalışmaktayım. Metodumuz devlet adamları ve gazetecilerin sistematik olarak bütün ülkelerde yazılar yazmaları, birlik kurmaları olacaktır.

Dr. J. Revesz yakında İngiltere’yi ziyaret edecek. Onun projeleri, düşünceleri hakkında kısa bir konuşma yaparsanız, faydalı olur kanısındayım. Belki kararsızlık gösterirsiniz, ama onun projeleri sizin de dikkatinizi çekecek kadar ilginçtir.

Derin hayranlıklarımla.

Not: Mektubuma cevap vermeğe lüzum yoktur.

Sizin
A. Einstein

Telegraph House
Harting, Petersfield
7.1.1935

Sevgili Einstein,

Çok zamandan beri sizi davet etmek istiyordum. Fakat bu yıla kadar sizi çağırmak için bir evim bile yoktu. Artık bu engel kalktı. Sizi bir hafta sonu için olsun beklemekle sevineceğim. Ayın 12, yada 19 u benim için uygun olacaktır. Ondan sonra altı haftalık İskandinavya ve Avusturya gezilerim başlayacak. 12 ve 19 ncu günler uygun değilse, Mart’ın ikinci yarısına kadar sizi bekliyorum. Gelişiniz bize zevk bahşedecektir. Dünyanın fizik ve insan meseleleri üzerinde konuşuruz. Düşüncelerinizden çok faydalanacağız.

En içten saygılarımla

Bertrand Russel

 

AMERİKA

1938-1944

1938    Ağustosunda Kidlington’daki evimizi de sattık. Bir gecede evden çıktık. Alan adam böyle istemişti. Bir karavan kiraladık. Günümüzü Pembrokeshare sahillerinde geçiriyorduk. Peter, ben, John, Kate, Conrad ve üç çocuğu, hep bir aradaydık. Conrad’ların köpekleri Sherry’yi de söylemeliyim. Hele hava yağmurlu olduğu zaman, karavanın içinde sıkışıp kalıyorduk. Bazan çekilmez oluyordu bu. Eşim Peter, yemek yapmağa bile usanmağa başlamıştı artık. Sonunda John ve Kate Dartington’a döndüler. Peter, Conrad ve ben de A.B.D. yoluna koyulduk.

Chicago’da büyük bir seminer tertip etmiştim. Oxford’daki gibi konferanslara başladım. İki heceli konferansımızın adı Amerikalıların hoşlarına gitmemiş. Böyle giderse hizmette kusur edeceklermiş. Konferansların adını, «The Correlation between Oral and Somatic Motor Habits» diye değiştirmek zorunda kaldım. Böylece seminerim ilgi göldü. Çok güzel bir çalışma oldu bu. Üç ilginç öğrencim vardı: Dalkey, Kaplan ve Copoliwish. Sık sık tartışıyordum onlarla. Sonunda anlaşıyorduk. Ama felsefi tartışmalara seyrek giriyorduk. Seminerin dışında Chicago’daki hayatım hiç de iyi değildi. Kaba bir kentti. Kötü bir havası vardı. Kent başkanı Hutchins benden hiç hoşlanmamıştı. Bir yıllık anlaşma bitince, ayrılacağım zaman memnuniyetini belirtmişti.

Kaliforniya Üniversitesinde profesör olarak yeni işime başladım. Renksiz, soluk, çirkin Chicago’dan ayrıldığım zaman şiddetli kış vardı. Kaliforniya’yı ilkbaharın güzelliği içinde buldum. Mart sonuydu. Ancak Eylül ayında işe başlıyacaktım. Boş zamanımda konferans turuna çıkmalıydım.

1939 yazında A.B.D. de ilk çocuğum beni ziyaret etti. Az sonra savaş başladığından onları İngiltere’ye göndermek olanağı kalkmıştı ortadan. Öğrenimlerine burada devam etmeleri en doğrusu olacaktı. John 17 yaşındaydı. Kaliforniya Üniversitesine yazıldı. Kate 15 indeydi. Üniversite öğrenimi için daha küçüktü. Arkadaşların salıklarına uyarak, Los Angeles’teki en yüksek akademik standartları bulunan bir okula gönderdik. Sonradan anladım ki, bu okuldaki öğretim sistemi, kızımın da bilmediği kapitalist düzenin faziletlerinden ibaretti. Onu da üniversiteye yazdırmak zorunluğunu duydum. 193940 yıllarında iki çocuğumuz da bizimle beraberdi.

Yaz aylarında yakınımızda olan Santa Barbara’da ev kiraladık. Güzel bir yerdi burası. Fakat sırtımda bir ağrı başlamıştı. Siyatikten bir ay sırtüstü yatmak zorunda kalmıştım. Böylece konferanslarımın hazırlanması gecikmiş oluyordu. Gelecek akademik yıl için de çok çalışmak gerekliydi.

Buranın akademik havası Chicago’yu bile aratıyordu. Halkı için bir şey diyemem. Bulunduğum yerin başkanı düşüncelerimin tam karşısında olan bir kişiydi. Bir konferansçı çok liberal konuşursa, bu adam konferansın kötü, olumsuz olduğuna karar verir, onu kürsüden indirir, çıkardı işin içinden. Fakültede bir miting mi oluyor, uzun çizmelerini giyip başa geçer, onun arkasından gitmemek kimsenin haddine değildir. Herkes onun kaşlarını çatarak bakacağından korkar, titrer. Hitler yönetimindeki Reichstag toplantılarını andırıyordu bu.

1939    sonlarına doğru (193940 akademik yılı sonlarına doğru) New York Kolejine profesörlüğe çağırıldım. Kaliforniya Üniversitesi Rektörlüğüne bir yazıyla ayrılacağımı bildirdim. Mektubumu gönderdikten yarım saat sonra, New York dâvetinin kesin olmadığını öğrendim. Üniversite rektörlüğüne giderek istifamı geri aldığımı bildirdim. Fakat o bana artık çok geç olduğunu söyledi. Bundan çok memnundu.

New York Koleji’nin yöneticilerinin başında Yahudi ve katolikler vardı. Kolej, kent belediyesine bağlıydı. New York Belediyesi de Vatikan’ın uydusu durumundaydı. Kolej öğretmenlerinin akademik özgürlükleri vardı. Şüphesiz bana salık verilecek konular belliydi. Önce bir Amerikan papazı aleyhimde söylentiler uydurdu. Polise durum bildirildi. Bir hanımın kolejdeki kızı (ki bir kez bile karşı karşıya gelmemiştim) hakkımda dâva açtı. Kızların faziletleri için kolejde bulunmamın tehlikeli olduğunu ileri sürdüler. Bu benim değil, aslında New York Belediyesinin aleyhineydi. 1957 de çıkan Ben Niçin Hristiyan Değilim adlı kitabımla onlara güzel bir cevap verdiğime inanmaktayım.

Hemen bir toplantı yaptım. Bunun benimle ilgisi olmadığını anlattım. Belediye istediği kadar savunsun, davayı karşı tarafın kazanacağından endişeliydim. Davacı mahkemede eserlerimi okuyarak, sefih, ar ve haya duygularını kabartan, sert, dar fikirli, yalancı, manevî değerlere sırt çeviren kimse diyor, bayağılık sözcüğüne ne sığarsa hepsini bir bir sıralıyordu. Bir an sustuktan sonra hücumlarına devam edince, özür dilemelerini istedim. New York Belediyesi özürü reddetti. Aleyhimdeki bazı şeyler ise fantastik hale gelmişti. Güya pek körpelere şeytanî şekilde mastürbasyonun cezaya lâyık bir şey olmadığını söylüyormuşum.

Amerika’ya has bir dalavera şebekesi karşıma dikilmişti. New York Bölgesi nüfus memuru açık açık: «Katranlıyarak tüy dikmeli ve memleketten kovmalı!» diyerek suçluyordu beni. Artık bütün A.B.D. içinde yanına varılmayan, tehlikeli kişi olmuştum. İstenmeyen adamdım. Konferans turuna çıkmıştım ama, aleyhimdeki dalaveralar yüzünden ancak bir tanesini verebildim. Yahudi hahamı kontratımı feshetti. Fakat umurumda değildi bu. Onlar beni istemeseler, bana konuşacak yer vermeseler bile, ben halkın karşısına çıkabilirdim. Başka yerlerde de çıkabilirdim. Fakat katolikler beni linç ederlerdi. Polis de seyirci kalırdı buna. Gazetelerden, dergilerden hiçbiri benim yazımı yayınlamağa cesaret edemiyorlardı. Bütün geçim kaynaklarımın kuruduğunu anlıyordum. İngiltere’den para getirtmeme yasalar engel oluyordu. Bu beni büsbütün perişan ediyordu elbet. Üç çocuğum da vardı yanımda. Birçok liberal düşünceli profesörler bu durumu protesto ediyorlardı. Dr. Barnes — Argyrol kâşifi — ve Philadelphia’daki Barnes Vakfının sahibi pratik bir çare bulmuştu. Vakfından bir yıllık konferans kontratı imzalattı bana. Konusu felsefe olacaktı. Böylece zor durumdan kurtuluyordum. İngiltere’ye dönemediğim için bu konferanslar beni kurtarmasaydı, çocuklarımın üniversite öğrenimi de aksayacaktı.

1940 yılıydı. A.B.D. deyken aklım hep İngiltere’deydi.

İngiltere kuşatılacak mıydı acaba? Londra hâlâ yerinde miydi? Postacımız da biraz sadist zevkli olacak ki, bir gün: «Yeni haberleri duydunuz mu?» dedi. «Bütün Londra yıkılmış. Bir tek ev bile kalmamış.» Neye inanacağımızı şaşırmıştık. Eylül olmuştu. İngiltere galiba kuşatılmayacaktı.

A.B.D. deki son günlerimi Princeton’da geçirdim. Göl kenarında küçük bir evde oturuyorduk. Oradayken Einstein’i de gördüm. Evine gittim. Onunla, Gödel ve Pauli’yle konuştum. Konuşma bazı yerde sıkıcı oluyordu. Çünkü üçü de Yahudi’ydi. Menfadaydılar, kozmopolittiler. Almanlara has metafizik düşünceleri vardı.

Princeton toplumu, A.B.D. gördüklerimle karşılaştırırsam, daha içtendi. Oğlum John donanmaya girmek için İngiltere’ye gitti. Japonca öğrenmeğe başlamıştı. A.B.D. de durmak istemiyor, vatanıma geçmeyi arzuluyordum. Zorluklara karşı bir çare arıyordum. Washington’a gidip, lord olduğum için parlâmentodaki görevimin geri verilmesini isteyecektim. İdarecilerin de buna can attıklarını sezdim. Sonunda İngiliz elçiliğine gittim. Onlara dedim ki: «Bu savaşı faşizme karşı mı yapıyorsunuz?» Onlar, «Evet,» dediler. Kararsızlıkla: «Şimdi diyorum ki, siz tatbikçisiniz, ben yasa yapıcısıyım. Beni görevimi yapmaktan uzak tutarsanız, siz faşitsiniz…» Gülümsediler. İznimi çıkardılar. Mayıs 1944 de memleketime döndüm.

Kaynak: Bertrand Russell Anıları, Çeviri: Dr. İlhan Akçay, Deniz Yayınları, 1970, İstanbul

 

 

 

 

 

SEÇKİ -11


BAŞI KOPARILMIŞ, GÖZLERİ OYULMUŞ İNSAN


Georges Bataille (d. 10 Eylül 1897, Billom; ö. 8 Haziran 1962, Paris)

Fransız yazar, sosyolog, antropolog ve filozof. Nietzsche’nin izinde düşüncelerini geliştirmiş, gerçeküstücü düşüncenin geliştiricilerinden biri olmuştur. Kötülüğü üstlenen ve gizemsel yolculuklara dayalı iç deneyimlere dayanan bir ahlakın savunuculuğunu yapmıştır.

Georges Bataille, 20. yüzyıl felsefesinde aykırı filozofların en aykırılarından biridir. Edebiyatta kötülüğün yazarı olduğu gibi felsefede de aşırılığın yazarıdır. Aykırı olduğu kadar felsefeyi aşırılığa vardıran düşünürlerin temsilcilerinin de başında yer alır. Bataille Nietzsche’nin takipçilerindendir, özellikle “Tanrı öldü” fikrinden yola çıkarak yeni bir etik düşünceye yönelir. Yalnızca bu yönelim bilinen etik yaklaşımları altüst etmekle kalmaz, temel kavramları da yerle bir eder. Tanrı yerine iç deneyi, masumiyet yerine günahkârlığı, kesinlik yerine imkânsızı, cinsellik yerine erotizmi ve pornografiyi, iyilik yerine kötülüğü, huzur yerine tehlikeyi öne alarak yeniden düşünür. Vardığı yer felsefenin aşırılığıdır. Bu anlamda Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida gibi bir şekilde Nietzsche’nin takipçisi olan düşünürleri önemli ölçüde etkilemiştir. Bu düşünürler aynı zamanda dilin sınırlarına yönelirler ve gerçekliği sorunsallaştırırlar.

Geniş bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Bataille

“Kötülüğün metafızikçisi” George Bataille kutsalı, kan ve semen, sidik ve dışkıyla kirlenmiş olanda bulmuş; her türlü tabu karşısında dayanılmaz bir aşma isteği duymuştur. Nietzsche’yi çağrıştıran Diyonisos bir coşkuyla günah işlemenin özgürleştirici bir eylem olduğunu vurgulamıştır.

İlk gençlik başkaldırısında çoğu insan tanrıtanımazlığa yönelir. Bataille tam aksi bir yol izledi, katolikliği seçti: “Ergenliğim sırasında, ben de dinsizdim. Fakat, Ağustos 1914’te bir rahibe gittim ve 1920’ye kadar nadiren, en fazla bir haftayı günahlarımı itiraf etmeden geçirdim: 1920’de yeniden değiştim, gelecekteki şansım dışındaki şeylere inanmaya son verdim.”(Gözün Hikayesi s. 82). (Gözün Hikayesi, George Bataille, çev. N.B. Serveryan ve A. Gürsoy Çiviyazıları, 158 s., İstanbul 2001)

Altı yıl süren bu bağlanma ona, günah ve kutsal kavramları üzerinde uzun uzadıya düşünme, bu kavramları köklü biçimde sorgulama, anlamlarını tersyüz etme olanağını verdi.

Bataille 1920’lerde, Ulusal Kütüphane de çalışmaya başladı. Gündüzleri kütüphanede görev yapıyor, geceleri Paris’in genelevlerini dolaşıyordu. “Genelev, benim gerçek kilisem”diyordu. Dinsel olanla erotik olanın kaynaşması onu cezbediyordu.

Bataille kutsal’ı örgütleyici bir ilke olarak değil özgürleştirici bir güç olarak görür. Kendini sınır aşmalarda, aşırılıklarda açığa vuran gizemli bir güç. Hıristiyanlık, kutsal’ı dünyevi olanın ötesine yerleştirmişti. Oysa, kutsal burada, bu dünyadadır. Kirlenmiş halde buradadır. Kirlidir ve yaklaşanı da kirletir. Hem tiksinti verir, hem de cezbeder. İnsan kutsal’a arzuyla, kösnülce yakınlaşmak ister, tıpkı İsa’nın ve ermişlerin dinsel deneyimlerin de olduğu gibi. [Kösnül: psikoloji Cinsel duyumlar veya onlara bağlı olan duyumların uyandırdığı duygu ve coşkularla ilgili olan, erotik. ]

Bataille’e göre edebiyat, özellikle de şiirsel metinler masum değildirler. Ritüele benzer niteliklere sahiptirler. Okura kötülük yapar, onunla kötülük yoluyla iletişim kurarlar. Fakat aynı zamanda, bu niteliklerinden dolayı okura mistik ve erotik bir iç deneyim yaşatırlar. Edebiyat kötücül ve kösnüldür.

Susan Sontag, Bataille’in kitaplarını “pornografik yazının oda müziği” olarak niteliyor. Bataille 1928 yılında, Lord Auch adıyla yazdığı Gözün Hikayesi gerçekten Sontag’ın sözünü ettiği anlamda bir oda müziği. Onun dünyasının temel taşlarını oluşturan metaforları anlayabilmek, kavramları kavrayabilmek açısından büyük önem taşıyan bir oda müziği.

Bataille, gençliğini Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşamış bir kuşağın üyesidir. Bu kuşağın en lirik şairleri siperlerde öldüler (örneğin, Wilfred Owen), savaşın dehşeti karşısında ya da ateşkesin hemen ertesinde intihar ettiler (örneğin, Georg Trakl ve Jacques Vaché). 1916 yılında Bataille de orduya yazılmıştı; fakat tüberküloz tanısı konulunca terhis edildi, onun hayatında savaşın dışında trajediler, travmalar da vardı: “Ben doğduğum zaman, babam genel felce yakalanmıştı ve annemi bana gebe bıraktığı zaman çoktan kör olmuştu; doğumumdan çok da uzun olmayan bir süre sonra, kötü huylu hastalığı onu tekerlekli koltuğa mahkum etti. Ancak, annelerine âşık olan pek çok erkek bebeğin tersine, ben babama âşıktım. Artık onun geleceği felcine ve körlüğüne bağlıydı. İnsanların çoğu gibi tuvalete gidip işeyemiyordu; bunun yerine işini tekerlekli koltuğundaki küçük bir lazımlıkla ve çok sık işemesi gerektiği için bunu benim önümde, bir battaniyenin altında yapmaktan utanmıyordu” (Gözün Hikâyesi, s.74).

Bataille’in çocukluk travmaların kaynağı sadece frengili bahası değildir. Anılarında aklını yitirmiş, bir kaç kez intihar girişiminde bulunmuş bir annenin de yeri vardır: “Babamın çılgınlık krizinden sonra” annem de, kendi annesinin onu maruz bıraktığı şeytani bir sahnenin sonunda birdenbire aklını kaybetti… O kadar kötü bir durumdaydı ki, bir gece odamdaki mermer şamdanlı mumları kaldırdım, uyurken beni öldürebileceğinden korkuyordum” (Gözün Hikâyesi s, 76).

Bataille, okuru dehşete düşüren çocukluk anılarını, “müstehcen bir tasarım sırasında ortaya çıkan kimi acıklı imgelerle” birleştirir, anılarını kendi bakışınca bile tanınmaz hale getiriyor. Onları dönüştürerek yaşama döndürüyor. Bunu niye yapıyor? Bu sorunun yalın bir yanıtı var: Bataille anılarını bozuyor; çünkü onlar, “anlamların en şehvetlisini” ancak böylesi bir bozulma sürecinde kapanıyorlar.

Roland Barthes, Gözün Hikayesi’ni “metaforik bir kompozisyon” olarak adlandırıyor. Göz, bu kompozisyonun ana metaforudur. Olduğu gibi ortaya konulmuş, açık, duru bir metafor. Barthes’in gözleriyle, “arı metafor hiçbir zaman tek başına söylem oluşturamaz”.Bataille’in kompozisyonunda göz metaforu başka metaforları doyuruyor. Özyaşamsal kaynaklan olan bu metaforlar birbirlerinin yerini alıyorlar. Simone ölü rahibin başucunda, sinek konmuş pozu eline alarak, “görüyor musun? Bu bir yumurta” diyor. Bataille metaforlan değiş tokuş ediyor.

Bataille’in metaforik kompozisyonunda göz bir kaç kez oyulur. Simone rahibin, boğa da matadorun gözünü oyar. Bu İkincisi, Bataille’in 1922 yılında İspanya’da gerçekten tanık olduğu bir olaydır. La Rochefoucauld, “İnsan iki şeye doğrudan bakamaz, güneşe ve ölüme”der. Bataille’in tanıklık ettiği olayda boğa matadorun gözünü kör edici güneşin altında oymuştur. Ve Bataille, La Rochefoncauld’un söylediğinin tam aksine, hem güneşe, hem ölüme doğrudan bakmıştır.

Gerçeküstücü ressam Viktor Brauner,1951 yılında yaptığı oto-portrede kendini tek gözü oyulmuş, oyuğundan kanlar akar halde resmetmiştir. Altı yıl sonra meydana gelen bir kazanın ışınında bakıldığında Brauner’in kehanette bulunduğunu söylemek mümkün. Gerçekten, 1937 yılında stüdyosunda kavgaya tutuşan iki arkadaşını ayırmaya çalışırken cam kırıklarının gözüne isabet etmesi üzerine Brauner tek gözünü yitirdi. Fakat burada bizi ilgilendiren sadece kehanet ya da yazgının önceden okunabilmesi değildir; Bataille ve kuşağının, gerçeküstücülerin oyulan ve çıkarılan göz saplantısıdır. Ne vardır bu saplantının ardında?

İki büyük savaş sırasındaki zaman diliminde bu kuşağın perspektifi parçalanmıştı. Parçalanmış perspektifi onarmak, eski bakıştan kurtulmak istiyorlardı. Bunun üstesinden gelebilmek için öncelikle kişisel tarihlerini gözden geçirmek zorunda olduklarını biliyorlardı.

Bunuel, Endülüs Köpeği’nin çekimi sırasında tuttuğu notlarda jiletle kesilen göz sahnesinin bir “düş imge” olduğunu belirtir. Bunuel’in “düş imge”sinde göz erkeklik organının yerini almıştır ve gözün kesilmesi iğdiş edilme korkusunu yansıtır. (Bunuel notlarında ayrıca, “babamın ölümü benim için kesin bir an oldu” der ve babasının ölümünden sonra onun yatağında yattığını, onun çizmelerini giydiğini ilave eder).

Oedipus kompleksi Bataille’de de vardır. Kökleri çok derine, annesinin rahmine düştüğü güne uzanır; ama o, “bilmece”yi çözmüştür: “Babam annemi bana gebe bıraktığı zaman kör olduğu için, gözlerimi Oedipus gibi parçalayamıyorum.” Bu nedenle, rahatlamak için ölmüş babasının, yatağında yatan Bunuel’den farklı bir yol izler: “Geceleyin, annemin cesedinin başında, çıplak olarak mastürbasyon yaptım.”

Bataille’in gözü oymasının, yuvasından söküp almasının nedeni uygar insanın akılcılığından kaçıp kurtulmak, yeniden mağaraya dönmektir. Bu aynı zamanda, baskılanmış olanın geri dönüş yolunda attığı önemli bir adımdır, fakat yeterli değildir. Yolculuğun tamamlanabilmesi için başın koparılması da zorunludur.

Modem devlet akıl temelinde örgütlenmiştir; kendini akılla meşrulaştırır. Yasaları ve yaptırımları akla uygundur. Devlet düzeni öncelikle bir akıl düzenidir. Bütün yurttaşlarından “aklın yolu”nu izlemelerini ister. Akıl böylelikle ortak bir yaşamı mümkün kılar. Modem devlet yurttaşlarına açıkça “itaat edin” demez. Onları “sağduyulu davranmaya” çağırır. Bunun anlamı, “yasalara uyun ve uysal olun”dur. Batailie başsız bir insanı, başı eğilmiş bir insana tercih eder.

Batailie, 1937 yılında, Roger Caillois ve Michel Leiris ile birlikte Sosyoloji Koleji’ni kurdu. 1939 yılında savaşın patlak vermesiyle faaliyetlerini durduran bu alternatif okulda iki yıl boyunca dönemin pek çok entelektüeli dersler verdi. Koleji’nin amaçları arasında kutsalı yeniden tanımlamak da vardı ve Bataille bu projenin bir uzantısı olarak Acephale (Başsız) adlı bir dergi çıkardı. Fakat, Başsız yalnızca bir dergi değildi; devrimci bir örgüttü aynı zamanda. Lideri olmayan ve doğrudan eylem için kolayca harekete geçebilecek bir örgüt. Anarşizmin politik kültürüne göre biçimlenmiş, doğrudanlık, içtenlik için elverişli bir kolektivite. Kurumlaşmaya, katılaşmaya karşı bir panzehir.

Batailie 1920’lerde, gerçeküstücülerin politik ve estetik başkaldırısına katıldı; yazıları gerçeküstücü dergilerde yayımlandı. Fakat, Breton ile anlaşmazlığa düşünce onlardan ayrıldı. Faşizme karşı mücadele amacıyla kurulan Karşı Saldırı (Contre-Attaque) örgütünde Batailie ve gerçeküstücülerin yolları bir kez daha kesişti. Ne ki, bürokratik sosyalistlerin, Halk Cephesi’nin faşizme karsı etkin mücadele yürütemediğini düşünen gerçeküstücüler ve onlara yakın entelektüeller tarafından kurulan bu örgüt uzun ömürlü olamadı, bir süre sonra dağıldı. Başsız, bir anlamda, yarım kalmış sözkonusu projeyi yeniden hayata geçirmeyi hedefliyordu. Ancak vurgulamak gerekiyor: Gücünü arzunun yıkıcılığından alan bu öndersiz örgüt salt direnişi değil, devrimci mikro politikalar yürütmeyi de amaçlıyordu.

Acephale, bu amacını gerçekleştirmeden dağıldı. 1939 Eylülü’nde Fransa’nın Almanya ile savaşa girmesi üzerine, Ulusal Kütüphane’deki görevinden istifa ederek Paris’ten ayrıldı, bir kır evine çekildi. O kır evinde yaşadığı 1941-44 yılları arasında, “Madame Edwards” ve “Nietzsche Üzerine” de dahil, en önemli yapıtlarını kaleme aldı.

Başsız vizyonu 1968 sonrasında, Deleuze ve Guattari’nin devrimci mücadelede şizofren arzunun önemini vurgulayan felsefelerinde, moleküler toplumsal hareketlerin pratiğinde canlandı. Bataille’in “başsız”ı, 1968 sonrası şizo-politikalarda “organları olmayan beden”e dönüştü.

Akıl ve arzu arasında şiddetli ve kesintisiz bir çatışma vardır. Akıl birleştirir, homojenleştirir. Oysa arzu, iktidarı reddeder. Aklın önüne koyduğu yasaları tanımaz. Yasaların gücüne boyun eğmez, çoğunluğu katılmaz. Dışarıda kalır.

Akıl bedeni denetler; arzuyu bastırır, arzunun devrimci coşkusunu söndürmeye ve onun sınır tanımaz gücünü engellemeye çalışır. Arzunun, hayatın akışı içinde başıboş dolaşmasına asla izin vermez. Arzuyu bedenden kovar ve bedeni bir et yığını haline getirir. Bataille bedeni aklın tahakkümünden kurtarmak için insanın başını kesmiş, insanı başsız yapmıştı.Deleuze ve Guattari arzuyu bütün canlılığıyla, bütün çoşkusuyla bedende tutmak için organları kesip atarlar. “Organları olmayan beden”, arzudan yoksun, bir et yığını olarak bedenin tam karşıtıdır.

ÖLÜM VE ORGAZM

Erotizmin filozofu George Bataille, öldürdükleri Tanrı’nın boşalan en yüksekteki yerini insanoğlunun bizzat doldurmasını öneriyor. Bataille’a göre, ancak en coşkulu iç dökmelerle kendisinden geçen insanoğlu böylesine zor bir işin üstesinden gelebilir. Kahkahalarla boğulan, içkiyle sarhoş, uyuşturucularla mest olan, pagan rituellerde vecd haline gelen ve erotik etkinliğinde orgazma ulaşan insanoğlu. Çünkü onun kurtarılmayı bekleyen bir hayatı var. Hayatı kurtarabilmek için önce hayatı yitirmek gerekir. Yitirebilmek için de her şeyden önce kazanmak.

Bataille gençliğinde yaşadığı yoğun dinsel deneyimler sonucunda tüm biçimsel teolojileri ve özellikle de erotizm karşıtı saydığı Hıristiyanlığı yadsıyan bir gizemciliğe yöneldi: “Kutsal ile ilgili öylesine çılgınca deneyimlerim oldu ki, bunları anlatacak olursam benimle alay ederler.”

Bataille da tıpkı büyük ölçüde etkilendiği Sade, Lautréamont, Artaud, Nietzsche gibi, Tanrı’nın ölümüne tanık olanlardan: “İlk önce güldüm; bu evreyi geride bıraktım, gülüşüm de kötü niyetli bir ilkbahar gibi eridi.” Fakat beri yandan Bataille, dinsel geleneklerin altını kazdıkları için Hıristiyan gizemcilerini ruh kardeşleri olarak selamlıyor. Çünkü onlar teslimiyet anlarında şehvani bir dille konuşuyorlar. Maurice Blanchot’ın tanımlamasıyla Bataille’ın gizemciliği, “selâmet ve umuttan feragat edilmiş” yeni bir teoloji.

Ölüm doğumda saklı.Otta Rank doğumu bir yara olarak niteliyor. Doğum travması bütün korku ve tedirginliklerin haznesi. Yaşamın farklı evrelerinde tekrar ve tekrar yürürlüğe giren yabancılık duygusunun biricik kaynağı. İnsanoğlu ana rahminden koparak ışığa çıktığında kendisini yabancı bir dünyada bulmuş ve güvensizlik içinde duyumsamıştı. O, doğarken yitirmiş olduğu her şeyi ölümde yeniden kazanacak. Tibet Ölüler Kitabıölümün üç aşamasından söz eder:

Chikhai Bardo başlıklı ilk bölümde ölümün fiziksel yönü anlatılır.

İkinci bölüm Chonyid Bardo ölümü izleyen düş aşamasına ayrılmıştır.

Sidpa Bardo başlıklı üçüncü ve son bölümde ise, ölene, yaşamın tüm sırlarının ifşa edileceği duyurulur. İnsanoğlu böylece doğumunun sırrına da erebilecektir.

Ölüm, yaşamın nihai noktasındaki en gerilimsiz an ve bunun bilincinde olan yalnızca insanoğlu. Bedeninin faniliğinin bilincinde olduğu için de ruhunu ölümsüz kılmak istemiştir. Bütün büyük kültürleri hep ölümün gölgesinde inşa etmiştir. Ölüm bilinci onun yaratıcılığını besleyen bir pınar olmuştur.

İnsanoğlu, tam da bu nedenle, doğada başıboş sarfiyattan sakınmaya çalışıyor. Fakat beri yandan da büyük bir tutkuyla bölünmek ve kendinden geçmek için uğraşıyor. Bu ikilem bir bakıma onun trajedisi, bir bakıma da ayrıcalığı. Varlığını hem tüketmek hem de sürekli kılmak istiyor. Sürekliliği ona yalnızca ölüm bahşedebilir. Oysa, ölümün bir adım ötesinde, tuhaf ikiz kardeşi yüzünü gösteriyor.

George Bataille, erotizm ve ölüm arasında gizemli bir bağ kuruyor.

İnsan, sonluluğunun, faniliğinin bilincinde olan tek tür. O, tarihini ölülerini gömerek başlatmıştır. Ölümden hem korkar, hem de ölümün cazibesiyle büyülenir. Erotik eylem salt insana özgüdür, çünkü kaynağında ölüm bilinci vardır. Diğer deyişle, insan, ölümün trajik ön bilgisiyle erotik eylemde bulunur.

Kuşkusuz, erotik eylem ve yalın cinsel ilişki birbirinden çok farklı. İlkini haz taçlandırıyor; İkincisi ise üremeye yönelik ve dolayısıyla işlevsel. Erotizm tabuları tanımayı gerekli kılıyor. Eğer yasak çiğnediğini bilmeseydi, insanoğlu haz duyamazdı. Oysa cinsel eylem anında yasak çiğnemek bir yana, “üreyip, çoğalın’’ kutsal buyruğunu yerine getirmektedir.

Bataille, erotizmi “hayatın ölüm ile eşdeğerde beğenilmesi” olarak tanımlıyor. Bataille’a göre, orgazma “küçük ölüm” denilmesinin nedeni de bu.

Freud ve Norman O. Brown’ın metinlerinde penisin karanlığa gömülmesi ve orada çökmesi ölüm ile özdeşleştirilir. Cinsel ilişki (erkek için) döl yatağına geri dönüştür. Vajina penisin mezarıdır. Penis bu iğdiş edici mağaranın karanlık dehlizinde uzağa düşer. Andre Dworkin de vajina sözcüğünün, Latince kökeninde kılıç kını anlamına geldiğini anımsatıyor.

Oysa Bataille erotizmde dişinin ayrı bir varlık olarak eridiğine işaret ediyor. Bataille’a göre bu “ilk yıkıcı eylemin sürekliliğinde” kadın kurban, erkek ise kurban edendir.

Etnoloji (budunbilim), insanların ırklarına ayrılışını, ırkların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel yasalar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran bilim dalına verilen isimdir.

Bataille, budunbilimci (ethnologist etnolog ) Marcel Mauss’dan etkilenerek Azteklerin ve diğer yerlilerin taşkınlık dolu kurban törenlerine büyük ilgi duydu. Aztekler kış gündönümünde, her gece yok olan fakat her şafakta yeniden doğan güneş tanrısı Huitzilopochli için savaş esirleri, yağmur ve fırtına tanrısı Tlaloc için de çocukları kurban ediyorlardı. Bu yerlilerde güneş, cennetin gözü olarak kutsanıyordu. Güneş tanrısı için insan kurban edilmesi ise, cennete yol döşemek anlamına geliyordu. Peru’daki Ma yerlilerinin kültüründe de seçilmiş kadınlar, Güneşin Bakireleri (güneşe tapılan) tapınaklarla özdeşleştiriliyordu. Bataille da güneşi hiçbir karşılık bulma umudu olmadan, insanoğlunu enerjisiyle aydınlığa boğan ideal müsrif olarak kişileştirir.

Bataille yasayı da belirtiyor: “Cazibesiyle büyülemeyen hiç bir şeyin bilgisini edinme. Açık sınırlarda asla durma.” Sh: 153-162

Kaynak: Halil TURHANLI, Kahinler ve Müjdeciler- Radikal Politika, Sanat ve Erotizm Üzerine Denemeler, 1. basım Mart 2004, İstanbul

*********************
NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI