ÇAĞDAŞIMIZ MAKYAVEL


“Yenilik getirenlerin kendi başlarına mı iş gördüklerini, yoksa başkalarının yardımına mı bağlı olduklarını araştırmak lazımdır; yani, kendi eserlerini yürütmek için rica etmeye mi mecburdurlar, yoksa zorla iş görebilirler mi?(…)
“İyi silahlanmış bütün peygamberlerin galip çıkmaları ve silahsızların başarısızlığa uğramaları bundandır. {Hükümdar, s. 21)
— Niccoló Machiavelli

Niccoló Machiavelli günümüzde bir siyaset kuramcısı olarak anılıyor. Bir siyaset felsefecisi de diyebiliriz. Felsefe tarihlerinde genellikle ona da bir bölüm ayırıyorlar.

Oysa Machiavelli 1469-1527 yılları arasında yaşamış bir devlet adamı. Floransa’da doğmuş, Floransa’da ölmüş, yaşadığı sürece Floransa’ya hizmet etmiş, görevden uzaklaştırıldığında da, Floransa’yı yönetenlere yazılarıyla yol göstermeye çalışmış bir devlet adamı.

Onun bir siyaset kuramcısı olarak felsefe tarihlerine geçmesine bu tür yazılarından kitap boyutlarındaki II Principe (Hükümdar) ile Discorsi (Söylevler) neden olmuş. Ayrıca, adının, “amacına varmak için her kötülüğü yapan” ya da, kısaca, “ahlaksız” anlamına terimleşmesi de bu yapıtları yüzünden.

Anlaşılan, Medici’ler Machiavelli’yi devlet görevlerinden uzaklaştırmasalar, bu yazılar yazılmayacak, bugün yeryüzünde “Makyavelizm” diye bir terim olmayacak, Niccoló Machiavelli de, çağının pek çok devlet adamı gibi, unutulup gidecekti. Dahası, yüzyılımızda amaçlarına varmak için her kötülüğü yapanlar, işlerini alttan alta, ikiyüzlülükle yürütürlerken, bir yandan da, Makyavelizmin ne kadar kötü bir şey olduğu konusunda söylevler çekmek zorunda kalmayacaklardı.

“Makyavelizm” terimi önce Fransızcada kullanılmış, sonra bu yaygın dilin etkisiyle başka dillere de geçmiş. Türkçe Sözlük’de de var :

“Makyavelizm : öz. a. (Machiavelli’nin adından) Politikada, ereğe varmak için, ahlaka aykırı da olsa, her türlü aracı hoş gören anlayış.”

İngilizce sözlükler de, aşağı yukarı, böyle “politika” çerçevesinde kalan karşılıklar veriyorlar. Ama Yeni Redhouse ucunu biraz aralamış :

“Hileli politika veya iş kabilinden, entrikacı.”

Tahsin Saraç’ın Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük’ünde ise “politika” sınırlaması kaldırılmış :

“Düzen, dolap; düzencilik, dolapçılık; çıkarı için anasını satarlık; hainlik, kalleşlik.”

Bir insan düşünün, adı anılınca bunlar geliyor akla. Ne yapmış bu Machiavelli ki böylesine kötü bir damga yemiş?

Yaşadığı çağda, İtalya’daki hükümdarların, düşmanlarını nasıl alt ettiklerini, ülkeleri nasıl ele geçirdiklerini, yönettikleri devletleri nasıl koruduklarını, başarılı olmak için ahlak kurallarını nasıl çiğnediklerini gözlemlemiş, gerçekçi bir yaklaşımla, tam bir açık sözlülükle, başarılı olmanın yolu budur diye, uygulanan acımasızlıkları, ahlaksızlıkları yazıya geçirmiş.

Hükümdar adlı kitabının bir yerinde şöyle diyor :

“Ve bütün insanların, bilhassa, yargılayıcısı bulunmayan hükümdarların icraatında neticeye bakılır. Bunun için bir hükümdar muzaffer olmayı ve devleti muhafaza etmeyi sağlasın, vasıtalar daima muteber ve makbul sayılır ve herkesçe övülür; çünkü halk görünene ve olana kapılır; dünyada ise halktan başka bir şey yoktur; çoğunluğun dayanacak yeri olunca, azınlığın sözü olmaz. Adını söylemek uygun düşmeyen zamanımızdaki bir hükümdarın ağzı barış ve doğruluktan gayri söz etmez; halbuki her ikisinin de en büyük düşmanıdır; bunlara riayet etmiş olsaydı, bunlar birkaç defa, ya itibarını veya devletini kaybettirirlerdi.” (ss. 71-72)

Evet, başarılı oldun mu, “araçlar her zaman geçerli ve iyi”dir, iş halka iyi görünmekte, halkın gözünü boyamaktadır, “barış ve doğruluk” sözlerini dilinden düşürmez, ama “itibarım ve devletini” korumak için ne gerekliyse onu yaparsın!..

Bunlar Machiavelli’nin düşünüp bulduğu, kendi yarattığı değil, gözlemleyip saptadığı şeyler. Başarılı olanlar böyle yapıyorlar, biz de başarılı olabilmek için böyle yapmalıyız diyerek bir siyaset felsefesi oluşturuyor. Yaşadığı çağda, gırtlağına kadar kötülüklere batmış İtalya’da, Floransa’nın bağımsızlığını yitirmemesini, güvenliğini koruyabilmesini, düzenli bir devlet yapısına kavuşmasını, İtalya’daki dağınık devletlerin birleşerek dış düşmanlara, İspanyollara, Fransızlara, İsviçrelilere, Cermenlere karşı ülke topraklarını korumalarını özlüyor.

Machiavelli, aslında, Medici’lerin Floransa’ya geri dönüşüyle devlet görevlerinden uzaklaştırılmış bir cumhuriyetçi. Gönlü kesinlikle monarşiden yana değil. 1494’de Piero di Lorenzo de’ Medici, Fransızların yardımıyla Floransa’dan sürülüp cumhuriyet yanlıları kentin yönetimini ele aldıktan sonra, genç Machiavelli, daha yirmi dokuz yaşındayken, önemli görevlere atanmış, hem iç, hem dış politikada etkili olmuş, ülkesini korumak için profesyonel olmayan bir ordu kurmuş, tam on dört yıl Floransa Cumhuriyeti’ ne hizmet etmiş. 1512’de Medici’ler Papa’nın baskısıyla geri geldikten sonra ise, cumhuriyetçi bir komploya karıştığı suçlamasıyla tutuklanmış, işkence görmüş, sonunda serbest bırakılmışsa da, özgürlükleri kısıtlanmış, yenik, ezik bir devlet adamı olarak bir köy evine çekilmek zorunda kalmış.

Ama bir cumhuriyetçi olduğu kadar, gerçekçi de Machiavelli. Onun için önemli olan, her şeyden önce, Floransa; iç çekişmelerini düşmanlarının yakından izledikleri, topraklarını paylaşmak, kentlerini haraca bağlamak amacıyla fırsat kolladıkları İtalya… Bu ülkede birliği ancak çok güçlü, herkesi yıldıran bir hükümdar sağlayabilir diye düşünüyor… Kilise’nin de desteğiyle…

.Floransa’nın yeni Medici’si, Papalığı da elinde tutan bir aileden gelen Lorenzo di Piero de’ Medici olabilir bu hükümdar. Machiavelli, onu bu göreve yönlendirmek amacıyla yazdığı anlaşılan Hükümdar adlı yapıtının sonuna doğru şöyle diyor :

“Cansız gibi kalan memleket, yaralarını saracak, Lombardia’daki soygunlara, Napoli Krallığının ve Toskana’nın verdiği haraçlara son verecek ve uzun zamandan beri kanayan cılk yaralarını tedavi edecek kişinin kim olabileceğini beklemektedir. Bu kadar saygısızlık ve zulümden kendisini kurtaracak birini göndermesi için Allaha nasıl yalvardığı görülüyor. Bir bayrağın arkasından gitmeye tamamıyla hazır ve istekli olduğu da görülmektedir; yeter ki bu bayrağı tutacak biri bulunsun.

“Ve bunun için, görünürde, sizin ünlü hanedanınızdan başka daha çok ümit bağlayabileceği bir hanedan da yoktur; o hanedan ki, talih ve liyakati ile, Allah’ın ve başında bulunduğu Kilise’nin inayeti ile bu kurtuluşun önderi olabilir.” (ss. 104-105)

Son sayfada :

“Böylece bu fırsatın geçmesine müsaade edilmemelidir, ta ki bu kadar zamandan sonra İtalya, bir kurtarıcısını görsün. Bu yabancı akınlarından ıstırap çekmiş olan bütün ülkelerde bu kurtarıcının ne kadar sevgi ile, nasıl bir intikam ateşi ile, nasıl sarsılmaz bir imanla, nasıl bir vecd ve ne kadar göz yaşı ile karşılanacağını ifadeden acizim. Ona hangi kapılar kapalı kalabilir?

Hangi halk ona itaat etmemezlik edebilir?

Hangi haset ona karşı koyabilir?

Hangi İtalyan ondan saygısını esirgeyebilir?

Bu barbar tahakküm herkese iğrenç gelmektedir.” (s. 108)

Amaç memleketini düşmanlardan korumak olunca, Makyavelizm daha bir hoş mu görünüyor yoksa!.. Oysa değişen bir şey yok. Haklı bir savaş söz konusu, ama gene her türlü düzen, dolap, kalleşlik geçerli…

Nerden geldi şimdi Machiavelli böyle birdenbire gündeme?

İlginizi çekmiştir, alıntıların dili oldukça eski. Geçenlerde kitaplığımda başka bir kitabı ararken bu Hükümdar çevirisini buldum. 1955 yılında, Ankara’da, Yıldız Matbaası’nda basılmış. Yayınevi yok. Anlaşılan çevirmen kitabı kendisi yayımlamış. İtalyanca aslından yapılmış çeviri. Çevirmen Yusuf Adil Egeli başa kısacık bir “Sunuş” yazısı koyarak birtakım önemli noktalara değinmiş.

Biri şu :

“Hükümdar’ı okurken yazıldığı yüzyılda İtalya Yarımadası’nın irili ufaklı birçok prensliklere, cumhuriyetlere ayrıldığını, bunların birbirleriyle devamlı savaş halinde bulunduklarını, bu savaşlar neticesinde küçük devletlerden birtakımının yok olduğunu, yenilerinin doğduğunu, el değiştirdiklerini, büyük devlet hüviyeti almaya başlamış bulunan İspanya ve Fransa’nın bu iç kavgalara sık sık karıştıklarını, nihayet o devirlerde hemen hiçbir yerde milli ordular bulunmadığını hatırlamak faydalı olacaktır.”

(s- I)

Biri de şu :

“Hisler bir tarafa bırakılarak, vakıalar soğuk ve tarafsız mantığın tahlilinden geçirilince çıkan neticeler ahlak duygularımızı ve ideallerimizi incitirse, bu neticeleri çıkaranı mahkûm etmek doğru olur mu?

“Bu esere, bugünün anlayışına göre, bir bakımdan, İktidar adını vermek de mümkündür : Usuller yumuşatılmış olmakla beraber davranışlar, ana hatlarıyla, her memlekette ve memleketten memlekete pek az farklıdır.

“Bu böyle olagelmiştir : İnsanlık, insanlık idealine henüz pek çok uzaktır.” (ss. I-II)

Yusuf Adil Egeli’nin onca emek verip Hükümdarı neden çevirdiği bu sözlerinden anlaşılıyor. Herkesin sözbirliği etmişçesine yerdiği Makyavelizm, yumuşatılmış, inceltilmiş, bilimselleştirilmiş, iyice sırıtkanlaştırılmış görünümleriyle çağdaşmızdır. Bir dakika ayrılmıyor yanımızdan, her gün, her yerde karşımıza çıkıyor…

Bu kitabı okuduğumu, doğrusu, unutmuştum. Açıp içine bakınca, baştan sona, önemli bulduğum yerlerinin altını çize çize okumuş olduğumu gördüm. Neden böylesine önem vererek okumuşum acaba Hükümdar’ı?

Bilemiyorum, ama Bertrand Russell yüzünden olabilir. Bu filozofun bir sözüne takılmıştım 1960’ların başında :

“Dünya gittikçe Machiavelli’ye yaklaşıyor, bugün onun felsefesini çürütmek isteyen çağdaş insan, on dokuzuncu yüzyılda bu işi yapmak isteyenlerden çok daha derin düşünmek zorundadır.” (Batı Felsefesi Tarihi)

Bu sözü bir yazıma alıp altına da şunu eklemiştim :

“Yıllarca önce yazmış o kitabı Bertrand Russell. Bugün Machiavelli’nin felsefesini çürütemezsiniz.” (Çağını Görebilmek, s. 66)

Hükümdar’ı, altını çizdiğim yerlere ağırlık vererek, baştan sona yeniden gözden geçirdim.

Machiavelli son çözümlemede insanların iyiliğini düşleyen bir düşünür, ama bu her şeyi kapsayan amaca, ya da ara amaçlara yönelirken, insanlara acımanın, kötülük etmeme kaygısının, ahlak kurallarının, güçsüzlüğe yol açacağına inanıyor. Kamunun iyiliği için, devletin gücü için her şey yapılabilir, yapılmalıdır kanısında. Kamunun iyiliği ile devletin gücünü birbirinden ayırmıyor. Küçük, güçsüz devletlerin kargaşa içinde yaşadıkları bir ülkede böyle düşünmesi doğal.

Bir de, en önemlisi, Machiavelli, insanın doğasının değişmez olduğuna inanıyor. Felsefesini kesin doğrular saydığı saptamalarına dayandırıyor. Belli bir çağda, belli bir çevrede yaşayan insanlarda gördüğü özelliklere göre düşünüyor. İnsanın değişmez ÇAĞDAŞIMIZ MAKYAVEL doğası ise hiç de iç açıcı görünmüyor Machiavelli’nin kaleminde :

“İnsanlar hakkında, genel olarak, şu denebilir ki : nankör, dönek, olduğundan başka türlü görünür, düşüncesini gizleyici, tehlikeden kaçıcı ve kazançta açgözlüdürler; ve onlara iyilik yaptığın müddetçe, yukarda söylediğim gibi, ihtiyaç uzak olduğu zaman, hepsi de şenindirler; kanlarım, mallarını, canlarını, evlatlarını sana teklif ederler; fakat sıkışıklığı zaman baş çevirirler.(…)

İnsanlar, kendisinden korkulan bir kimseye olmaktan ziyade, kendisini sevdirmiş olan bir kimseye zarar vermekte daha az çekingendirler; çünkü sevgi bir minnettarlık bağı ile durur; insanlar ise kötü olduklarından, her şahsi menfaat fırsatında bu bağ kopar; fakat korku hiç bırakmayan bir ceza kaygusu ile beslenir.” (s. 66)

“İnsanlar babalarının ölümünü, mal ve mülklerinin kaybolmasından daha çabuk unuturlar.” (s. 67)

“İhtiyatlı bir hükümdar, verdiği sözü tutmak kendi aleyhine dönerse ve bu sözü vermeyi gerektiren sebepler ortadan kalkınca, sözünde ne durabilir ne de durmalıdır. İnsanların hepsi de iyi olsalardı bu kaide iyi olmazdı; fakat kötü oldukları için ve sana karşı sözlerinde durmayacakları için, sen de onlara verdiğin sözde durmaya mecbur değilsin.” (s. 70)

Bu son alıntıda, “İnsanların hepsi de iyi olsalardı…” dediğine göre, Machiavelli bütün insanların kötü olduklarına inanmıyor. Aslında, gönlünde yatan, iyi insanlardan oluşan bir cumhuriyet… İnsanlar için böylesine kötü sözler etmesine karşılık, “halk”a pek vurmuyor. Başlardaki bir alıntımızda, ilginizi çekmiş olabilir, “Dünyada ise halktan başka bir şey yoktur,” diyordu. Şu sözleri de, halktan insanları üst tabakalardan insanlara üstün tuttuğunu gösteriyor :

“Büyükleri namuslu bir surette ve gayriye zarar vermeden memnun etmek kabil olmadığı halde, halkı memnun etmek mümkündür; çünkü büyükler ezmek, halk ise ezilmemek istediği için halkın dilediği büyüklerin dileğinden temizdir.” (s. 37)



Gene halkla ilgili başka alıntılar :

“Halkın zulüm görmemekten başka bir dileği yoktur.” (s. 38)

“Bir hükümdar için halkın sevgisini kazanmak şarttır; başka türlü olursa, kötü günlerinde çaresiz kalır.(…) ‘Halka dayanan batağa dayanır’ meşhur atasözü ile bu inancımı cerh etmeye kimse yeltenmesin; çünkü halktan bir kimse, düşmanlardan veya memurlardan zulüm gördüğü zaman, hükümdar halka dayanır ve onun kendisini kurtaracağını umarsa bu atasözü doğrudur.” (s. 39)

Machiavelli kendisini tutuklatıp cezaevine attıran, işkenceden geçirten Lorenzo di Piero de’ Medici’ye İtalya’yı nasıl kurtarabileceğini, Hükümdar‘da uzun uzun anlatırken, sergilediği engin devlet adamlığı deneyimi karşılığında, herhalde ondan bir görev de bekliyordu. Ülkesi için kaygılanmasının, eylem tutkusunun ötesinde, ailesinin geçimini sağlamak için de böyle bir göreve gereksinimi vardı. Hükümdar ona bu olanağı sağlamadı. Ama daha sonraları, 1520’lerde, Medici’ler Machiavelli’ye bazı görevler verdiler.

1527 Mayısında Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarlken Roma’yı kuşatıp yağmalayınca, değişen koşullar altında, Floransa da bağımsızlığına yeniden kavuştu. Ama cumhuriyetçiler, bir hükümdara kurtarıcı olarak bakmış, yol göstermiş, hizmet etmiş olan Machiavelli’ye artık güvenmiyorlardı. Eski görevlerini alamamak onda büyük bir düş kırıklığı yarattı. Hastalandı, bir ay sonra da öldü.

Buraya kadar yaptığımız alıntılarda, sanırım, Machiavelli yeterince ortaya çıkmadı, günümüzün politikacıları, devlet adamları, hatta iş adamları karşısında pek “masum” kaldı. “Çağdaşımız” dedik, bitirmeden, çağımıza uzanan sözlerinden de hiç olmazsa birkaç örnek verelim :

“İnsanlar ya okşanmak veya söndürülmelidirler; zira insanlar, hafif zararlardan intikam alırlar, ağır zararlardan ise intikam alacak halleri kalmaz. Bir insana yapılan kötülük öyle olmalıdır ki, intikamından korkmaya yer kalmasın.” (s. 6)

“Kim ki başkasının kudretli olmasına sebep olur, kendini mahveder.” (s. 12)

“Bir ülkeye sahip olabilmek için onu yıkmaktan başka hiçbir emniyetli yol yoktur. Ve hür yaşamaya alışmış bir şehri zaptedip de onu yıkmayan kimse, kendisinin o şehir tarafından yıkılacağını beklemelidir.” (s. 17)

“İyi kullanılmış zulüm (kötülüğe iyi denebilirse), kendini güven altına almak zoru ile bir defada toptan yapılan ve, sonra, üzerinde ısrar edilmeyen, fakat mümkün olduğu kadar uyruğun iyiliğine çevrilen zulümdür. Fena kullanılmış zulüm ise, başlangıçta az olduğu halde, zamanla sönecek yerde çoğalan zulümdür.” (s. 35)

Makyavelizm günümüzde hiçbir engel tanımadan derin yatağında gürül gürül akıp gidiyor. Bu suda yıkananlar ise, her gün, değişik kılıklar, değişik yüzlerle, kentte, kırda, her köşe başından, her ağacın arkasından karşımıza çıkıveriyorlar.

(Adam Sanat, Mayıs 1990)

İYİ KULLANILMIŞ ZULÜM

“İyi kullanılmış zulüm (kötülüğe iyi denebilirse), kendini güven altına almak zoru ile bir defada toptan yapılan ve sonra, üzerinde ısrar edilmeyen, fakat mümkün olduğu kadar uyruğun iyiliğine çevrilen zulümdür. Fena kullanılmış zulüm ise, başlangıçta az olduğu halde, zamanla sönecek yerde çoğalan zulümdür.” (Hükümdar, s. 35)

Machiavelli’nin bu sözünü öyle bir çırpıda okuyup geçmemek gerekir. Darbe yapıp bir ülkenin yönetimine el koyanların güdümlü demokrasilere yönelişlerinden, işçileri yaşama savaşımında çaresizliğe düşüren sağlıksız üretim ilişkilerini olduğu gibi koruyabilmek için, toplu sözleşmelerle bir rahatlama olanağı yaratan patronlara kadar, pek çok kişiyi, pek çok durumu kapsıyor bu söz. Günümüzdeki nice eylemin kuramı bu sözden çıkarılabilir…

Hangi düşünür savunduğu böylesine aykırı, aşağı yukarı her dönemde karşı çıkılmış görüşlerle, beş yüz yıl sonrasına kadar, insanları etkisi altında tutabilmiştir!.. İyi insanlar, beş yüz yıldır, kötü bir düşünürün etkisinde kötülük yapıyorlar!.. İnanılır şey mi?..

Sovyetler Birliği’nde uzun bir süre Machiavelli’nin yapıtlarını okumak yasaktı. Yetiştirileceğine inanılan “yeni insan”ın kafasında bu tür pisliklere yer olmasın isteniyordu…

Oysa Machiavelli özgün bir düşünür değil, bir gözlemci… Gerçekler karşısında duygusallığa kapılmayan, gerçekleri özlediği gibi görmeye çabalayarak çarpıtmayan bir gözlemci… Başkalarının göremedikleri şeyleri görmüş olduğu da söylenemez. Uygulayanlar onun gördüklerini çok daha önceden görmüşler, çok daha önceden biliyorlardı ki… Bilmeseler nasıl uygularlar?.. Ama “Başarının yolu budur!” diye açık açık söyleyen, kuramlaştıran, yazıya döken yoktu anlaşılan…

Her dönemde karşı çıkılmış görüşlerle, beş yüz yıl sonrasına kadar, insanları etkisi altında tutabilmenin gizi bu noktada beliriyor :

Machiavelli insanlarda değişik biçimlerde sürüp giden bir özelliği beş yüz yıl önceki görünümüyle gözleyip yazıya geçirmiş. Etki onun gözleminden gelmiyor. İnsanlardaki çok ilkel bir özellik yüzyıllardır sürüp gitmekte… Eğitim bu özelliğin karşısında çaresiz kalmış; bugün de öyle… Kuramın sorumluluğu ise Machiavelli’ye yüklenmiş, ama eylem gittikçe daha karmaşıklaşmış, daha inceliklerle donanmış olarak sürüyor…

Sovyetler Birliği’nde yıllarca kimse okumuyor Machiavelli’yi, “kuram” yok, ama insanlardaki bu çok ilkel özellik, “amaca varmak için her araç geçerlidir” görüşü orada da yaşıyor. Çünkü orada da insanlar, orada da Çıkar çatışmaları var… Yaşam eğitimden güçlü…

İster istemez şöyle düşünüyor insan :

Yoksa Machiavelli’nin suçu bu akışın bir noktasında dürüstlük etmesi, gözlediklerini günün ahlak kurallarına uydurmadan yazıya geçirmesi miydi?

Nâzım Hikmet’in Kan Konuşmaz adlı romanında, olay örgüsüne pek de bağlı olmayan bir bölüm var. Bir düşünceyi yansıtmak için araya sokulmuş izlenimi veriyor. İki avukat konuşuyorlar :

Kâmran derin ve kâbuslu bir uykudan uyanıyormuş gibi silkindi:
Ömer, oğlum, dedi. Avukat da bir insan mıdır? Değil midir?
Ömer bu hiç beklemediği suale birdenbire cevap veremedi.
Kâmran tekrar etti :
Söylesene, avukat denen mahluk da bütün öteki insanlar gibi yiyen, içen, düşünen, seven, gülen, ağlayan bir insan mıdır, değil midir?
Elbette öyledir, hocam.
Öyleyse, avukat da bir makine değil bir insansa, avukatın da bazı meselelerde kanaatleri var demektir. Ve avukat da her insan gibi kanaatleri için, icabında şahsi menfaatlarını çiğneyerek harekete geçer, mücadele eder değil mi?
Evet, tabii…
Mücadele ne demektir, Ömer? Bunu sen iyi bilirsin herhalde… mücadelede bütün mesele düşmanı can evinden vurmaktır. Düşmanla merdane dövüşmek, yüzde yüz kavga etmek lazımdır, kavgada hileye başvurulmamalı gibi palavralara inanmazsın, değil mi?
İnanmam…
Öyleyse, mesele kalmadı. Bak ne yapacağız?.. Benim vicdani kanaatim, senden meseleyi dinledikten sonra, bu çocuğun dedesinin evine gitmesi değil, Kunduracı Hilmi’nin yanında kalmasını bana emrediyor. Mademki bu böyledir, o halde bu kanaatimin tahakkuku için kavga etmeliyim… yani ne yapıp yapıp çocuğu anasının, Hilmi’nin yanında bıraktırmalıyım. Doğru değil mi?..
Doğru… fakat nasıl yapacaksın bu kavgayı? Sen, dedesinin avukatısın? Davayı açmaktan vaz mı geçeceksin? Vazgeçsen bile…
89 birdenbire Ömer’in sözünü kesti :
Hayır, dedi. Davayı bırakacak değilim, bilakis…
Ömer şaşırdı :
Anlamadım…
Kâmran alaylı bir sesle :
Meslek namusumu ayaklar altında çiğneyeceğim, dedi. Anlıyor musun? Kavga kavgadır. Yemek nasıl pişirildi, diye sorulmaz, sofraya geldiği vakit lezzetli mi, lezzetsiz mi, ona bakılır… en iyi pilav toprak tencerede pişer… matlup çocuğun anasında kalması, Kunduracı Hilmi’nin yanında adam olması…
değil mi?.. Bu gayeye ulaşmak için her yol mubahtır. Yalnız davayı kaybettikten sonra, dedenin peşin verdiği ücretin bir kısmını iade ederim. Eh, bu kadar da temizlik ister…
Ömer, Kâmran’ın yanından bir parça şaşalamış, Kâmran’a karşı sevgisi bir hayli artmış olarak çıktı.
Meseleyi o akşam Sait Amcaya anlattığı vakit, Sait Amca :
Yazık ki, dedi, şu Kâmran’ı geç tanıdık… (ss. 280, 281)

Kavgada şövalyelik (günümüzdeki deyimle sportmenlik) yok, “gayeye ulaşmak için her yol mubah”…

“Mubah” Arapça bir sözcük. Anlamı : “Dince yapılmasında sakınca olmayan, yapılması günah ya da sevap olmayan.”

Çevirirsek : “Amaca ulaşmak için her araç geçerlidir,” diyor Avukat Kâmran Bey. Amaç “iyi, haklı, doğru” ise, aracın “kötü, haksız, yanlış” olmasına aldırmamak gerektiğini savunuyor.

Bölümün bir yerinde Kâmran Beyden “89” diye söz edilmesi, bu avukatın 1789 Fransız Devrimi’ne duyduğu hayranlıktan kaynaklanmakta : “1789 Kâmran Bey” takılması “89”a kadar kısalmış. “89” deyince anlaşılıyor “Avukat Kâmran Bey”den söz edildiği. Ömer ise eylemci bir işçi çocuğu. Okuyup avukat olmuş…

Devrimci bir küçük kentsoylu avukat ile devrimci bir işçi avukatın bu tartışmalarından anlıyoruz ki, tartışılan daha kapsamlı bir konu da olsa, eylemi hiçbir zaman denetimlerinde tutamadıkları bilinen kuramsal kentsoylu ya da soylu ahlakına aldırış etmeden, gene “amaca ulaşmak için her araç geçerlidir” görüşüne göre düşünülecek, “meslek namusu”, ya da “mertlik”, “hilesizlik” gibi kaygılara kapılınmayacaktır.

Ömer akşam olayı, sağlam bir devrimci olan Sait Ustaya anlattığında, onun da, Kâmran Beye, bu davranışından dolayı yakınlık duyduğunu görüyoruz. Yazarın da bu parçayı romana Kâmran Beyin düşünüş tarzını sergilemek için eklediği belli…

Demek ki “amaç” olumluysa, “iyi, haklı, doğru”ysa, Makyavelciliğe karşı çıkılmıyor…

Ama “iyi” ile “kötü” görecedir, diyoruz…

Karşılıklı bir çatışmaya giren iki yan da, kendi açılarından, kendi yorumlarıyla “iyi, haklı, doğru” olabileceklerine göre, Makyavelcilik bütünüyle geçerlilik kazanmış olmuyor mu?

Ya da saltık bir ahlak var demektir…

Peki, hangisi? Birinin, “Öldürmeyeceksin!” dediği yerde, öbürü, “Vur pençe-i Ali’deki şemşîr aşkına” diyor… Birinin yücelttiğini öbürü batırıyor…

Ahlak kurallarını toplumsal konumların, çıkarların belirlediği çok açık, açık da…

Sonunda varılan nokta şu :

“Biz, insandışı ve sınıflarüstü kavramlara dayanan her türlü ahlakı reddediyoruz. Bunun toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin çıkarları uğruna işçileri ve köylüleri aldattığını, kandırdığını, uyuttuğunu söylüyoruz.(…) Ahlak, insan toplumunun daha yüksek bir düzeye vardırılması ve kendini emeğin sömürülmesinden kurtarmasına yardımcı olma amacına hizmet eder.” (Anan : Thomson, İnsanın Özü, ss. 132, 133)

Bu sözleri 1920’de Lenin söylemiş. Ama o tarihten beri yaşanan onca çözülmeye, yozlaşmaya, gevşemeye karşın, aşağı yukarı yüz yıl önce, Engels’in Avrupa için yaptığı bölümleme, nerdeyse bugün de geçerli :

“Geçmiş inanç dönemlerinden kalma Feodal-Hıristiyan ahlakı; iki ana bölümlemesi, Katolik ve Protestan ahlaklan, onların da alt bölümlemeleri, Cizvit-Katolik ve Ortodoks-Protestan’dan serbest ‘ileri’ ahlaklara kadar. Bunların yanı sıra çağdaş kentsoylu ahlakı ile geleceğin proletarya ahlakı, öyle ki en ileri Avrupa ülkelerinde bile geçmişin, bugünün ve geleceğin ahlakları üç büyük grup olarak bir arada güçlerini sürdürüyorlar. Öyleyse doğru olan hangisi?” (Anti-Dühring, International Publishers, 1939. pp. 103,104)

“Geleceğin ahlakı hangisiyse o,” demek kolay da… Herkes kendi toplumsal konumu, kendi çıkarları açısından verecektir bu sorunun yanıtını. Geleceği kendi özlemlerine göre çizecektir. Yukarda söylediğimiz gibi, herkesin “amaç”ı kendince “iyi, haklı, doğru” olacağı için de Makyavelcilik bütünüyle geçerlilik kazanacaktır.

Zaten öyle değil mi? Öyle de, işte, üstü örtülü geçiliyor. Açık açık söylemiyor kimse…

Şu “görecedir” dediğimiz “iyi” ile “kötü”nün, “görece” fazla savrulmayacak, genel bir tanımını bulamaz mıyız?

Erich Fromm şöyle diyor :

“Yaşama hizmet eden her şey iyidir; ölüme hizmet eden her şey de kötüdür. İyilik yaşama, yaşamı hızlandırmaya, gelişmeye ve açılmaya duyulan saygıdır. Yaşamı boğan, kısıtlayan, paramparça eden her şey de kötülüktür.” (Aşağıda agy, s. 47)

Güzel de, bu sözler insandaki eğilimlerin bir yönü için geçerli yalnızca. Yaşamseverlik ahlakının yanında bir de “Yaşasın ölüm!” diye bağıranların ahlakı var… Onlara göre…

Erich Fromm’un Sevgi ve Şiddetin Kaynağı adlı kitabından parçalar okuyalım :

“Ölümseverlik eğilimi olan insan yaşamayan, ölü olan her şeye, cesetlere, çürümüş şeylere, dışkıya ve pisliğe büyük bir ilgiyle çekilen ve kendini kaptıran kişidir. Ölümseverler hastalıktan, cenazelerden, ölümden söz etmekten hoşlanan kişilerdir. Yalnızca ölümden söz ederken canlanırlar.” (ss. 38, 39)

“Ölümsever kişi öldürene tutkundur; öldürülenlerden nefret eder.” (s. 40)

“Ölümsever kişilere göre adalet, yanlışsız bir bölme işlemi demektir; bu kişiler, kendilerince adalet saydıkları şey uğruna ölmeye ve öldürmeye hazırdırlar. ‘Yasalara ve düzene’ taparlar yasayı ve düzeni tehdit eden her şey onların gözünde yüce değerlerine karşı girişilmiş şeytanca bir saldırıdır.” (s. 41)

Bu eğilim, ölümseverlik eğilimi, insandaki bir bozulmanın ürünü değil mi? Hasta değil mi ölümseverler?

İşkenceciler, Hitler’ler, Eichmann’lar gibi aşırı örnekler düşünülürse, öyle… Onlara karşı koymak daha kolay… Ne var ki ölümseverlik eğilimleri bireylerde değişik oranlarla ortaya çıkıyor. Yaşamı değil de ölümü, gelişmeyi değil de yıkımı seven herkes hasta izlenimi vermez. Hatta ölümseverliği sonradan açığa çıkan kimi önderler, “yapıcı, koruyucu, kurtarıcı” kişiler olarak yücelip yığınları kendilerine bağlayabilirler…

Şöyle diyor Erich Fromm :

“Öldürme olanağı ve gücü bulamayan ama ölüm sevgisi kendini başka, yüzeysel ya da daha zararsız biçimlerde belli eden birçok birey vardır. Buna bir örnek, hiç durmadan çocuğunun hastalıkları, başarısızlıkları, geleceği için karamsar varsayımlarla uğraşan annedir; bu anne, çocuğundaki olumlu değişikliklere sevinmez, çocuğun neşesine karşı bir tepki göstermez, onun içinde gelişen yeni bir şeyi de fark etmez.(…) Bu anne çocuğuna gözle görülür bir zarar vermez; ama onun yaşama sevincini, büyümeye duyduğu inancını yavaş yavaş öldürür ve sonunda çocuğuna da kendi ölümseverlik eğilimini aşılar.” (s. 42)

Ölümseverlerle yaşamseverler ayrı dünyalarda yaşamıyorlar. Çoğunca iç içeler. Dahası ölümseverlik eğilimleriyle yaşamsever- lik eğilimleri değişik oranlamalarla kişilerde birleşiyor.

“Katıksız ölümsever delidir, katıksız yaşamseverse azizdir. İnsanların çoğunda ölümseverlik ve yaşamseverlik eğilimlerinin özel bir karışımı görülür; önemli olan, bu iki eğilimden hangisinin ağır bastığıdır.” (s. 48)

Öyleyse ahlakların biçimlenmesinde ölümseverlik eğilimleri de etkili olmuştur, diyebiliriz…

Bu sözle ahlaklara karşı bir kuşku ortaya vurulmuş oluyor. Bana öyle geliyor, size de öyle geliyorsa, “Yaşamseverlik iyidir, ölümseverlik kötü” görüşüne katılıyoruz demektir. Açımız belirleniyor. Yoksa ahlaklara ölümseverlik bulaşmış olabilir diye kaygılanmaz, bu düşünceyi yüze çıkarmaz, bir kuşku duymazdık.

Öyleyse Erich Fromm’un yaşamseverler açısından yaptığı tanıma “görece” olmayan bir “iyi” ile “kötü” tanımı diye bağlanabiliriz :

“Yaşama hizmet eden her şey iyidir; ölüme hizmet eden her şey de kötüdür.”

Ne var ki “kötü”nün kötülüğünü saptadığımız anda, iyilik adına, ona karşı çıkmak, onu yok etmek zorundayız. Ölümsever- lik eğilimlerini engellemeli, bütün izlerini, etkilerini yeryüzünden silmeliyiz. Yani yaşamseverliği korumak için ölümseverleşmemiz gerekiyor. İyiliği korumak için kötü olmaya katlanmazsak, gene kötü oluruz. İşte bu, Makyavelciliğin vargeli…

Kötüye karşı kötünün silahlarıyla karşı çıkmak zorunluluğu…

“Ne acıdır ki, bizler de başkaldırdığımız bu haksız anlayışa karşı, aynı yöntemleri kullanarak savaşmak zorundayız.” (M. Komşu, Sirena, s. 184)

Öbür yanağımızı çevirsek?.. İyilikle?.. Belki… Çatışma böylesine büyümeden… Sömürü böylesine örgütlenmeden…

“Yaşamsevgisinin gelişmesi için gerekli koşulların arasında şunları sayacağım : Bebeklik sırasında başkalarıyla sıcak ve şefkat dolu ilişkiler; özgürlük, tehditlerden uzak olma; içte uyum ve güç yaratan ilkelerin — öğütlerle değil de örneklerle — öğretilmesi; (…) toplumsal koşullara gelince, (…) ilkönce söz edilmesi gereken en belirgin etken, hem ekonomik, hem de ruhsal açıdan, kıtlığa karşı bolluk içinde olma durumudur. İnsanın enerjisinin çoğu saldırılara karşı yaşamı savunmak ve açlıktan kurtulmak için harcanırsa, yaşam sevgisi engellenir, ölüm sevgisi güçlenir. Yaşam sevgisinin gelişebilmesi için gerekli başka bir toplumsal koşul da adaletsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bununla (…) bir toplumsal sınıfın ötekini sömürdüğü, doyumlu ve onurlu bir yaşamı engelleyen koşulların insanlara zorla kabul ettirildiği (…) toplumsal durumu belirtmek istiyorum. Son olarak, yaşam sevgisinin gelişmesinde önemli bir koşul da özgürlük’tür. Ne var ki kısıtlayıcı siyasal zincirlerden ‘özgür olmak’ yeterli bir koşul değildir. Yaşam sevgisinin gelişebilmesi için bir şey ‘yapmak’ özgürlüğü gereklidir : Yaratma ve kurma özgürlüğü, şaşabilme ve göze alabilme özgürlüğü.” (Fromm, agy, ss. 51, 52, 53)

Hem toplumsal, hem bireysel koşullarıyla ölümseverlik eğilimlerini besleyen düzenlerde, insanlar, kaçınılmaz olarak, kötülüğe karşı koymanın çaresini gene kötülükte görecek, yaşam- severler de ister istemez ölümseverliğe yöneleceklerdir.

Doğası açısından, önceden, “ne iyi, ne de kötü” denebilen insan, böyle düzenlerde elbette “nankör, dönek, (…) düşüncesini gizleyici, tehlikeden-kaçıcı ve kazançta azgözlü” (Hükümdar, s. 66) görünecektir. Başka türlü olması nasıl beklenebilir?..

Yaşadığımız dünyanın insanları da, yüzyıllardır süregelen zulmün ürünleridir. Bazı dönemlerde, bazı bölgelerde iyi kullanılmış zulmün, bazı dönemlerde, bazı bölgelerde ise kötü kullanılmış zulmün ürünleri…

İnsanlık bir türlü insanlık ülküsü’ne ulaşamıyorsa, ölümseverlik eğilimlerinden kurtulamıyorsa, bunun başlıca nedeni, çıkar çatışmalarında, yüzyıllardır insanın insana uyguladığı zulümdür. Giderek bu zulümden tat alınmaya başlanmış, sadist, mazoşist eğilimler ağırlık kazanmış, toplumsal olaylardan, sporlara kadar, her alanda, acı çektirmenin, acı çekmenin yayıldığı, arandığı, dolayısıyla, paraya dönüştürüldüğü görülmüştür.

Durgun batak, leş kokulu batak!
Atımı getirin benim, kır atımı!

İyi de, bu bataktan “dörtnala” nasıl çıkılacak?.. İnsanlar dayanılmaz düş kırıklıkları içinde bocalarlarken?..

Mehmet Komşu, yukarda bir tümcesini alıntıladığım, Sirena adlı romanına “Önsöz Yerine” dört satır koymuş :

“Uğruna öldüğümüz özgürlük ideallerimize ne oldu? Bu değişen dünyayla onlar da mı değişti? Eğer öyleyse, bu inançlarımız için yüzyıllardır çekilen acıların hiçbir anlamı kalmadı mı?” (s. 5)

Kalmadı mı?

Bu soru ölümseverlik bildirgesi gibi…

Romanın ortalarına doğru bir yerde ise şu sözler yer alıyor :

“Sıradan bir insan olarak yaşamak ne güzel. Neler olup bittiğini anlamadan, yoksulluktan kurtulmak için iyi bir iş aramak, güzelce sayılabilecek bir kadınla evlenmek, akşamları sulusepken bir televizyon filmi seyretmek, çocukların üstü başı, ya da eve alınacak yeni eşyalar, ya da iyi bir yaz tatilinin düşü üzerinde konuşmak, bir daire almak için biriktirilecek para ve geleceğe yönelik planlarla geçecek bir yaşam. Akşamları da yemekle içilen birkaç kadehle, günün olayları üzerine şöyle çok bilmişçesine bir şeyler söylemek.

“Gerçekleri bilmenin insana verdiği o delice sıkıntıdan, cezaevlerinin, soğuk ve insanı ürperten hücrelerinin verdiği korkudan, nereden vuracağı belli olmayan bir silahın her an üzerinde dolaşan gölgesinden, dostlarımızın ve arkadaşlarımızın morgun beton masaları üzerine yatırılmış kanlı cesetlerinin, o insanı kahreden görüntülerinden, gizli avlularda kurulmuş idam sehpalarından, çamurlu sokaklar ve paslı tenekelerle örtülü gecekondularda yaşayan insanlardan, bozkır tozlarının örttüğü toprak damlı evlerde oturan yoksul köylülerden, kömür ve mazot dumanları ile kararmış eski binaların, o izbe ve rutubet kokulu ıslak bodrumlarında yaşamlarını tüketen, terk edilmiş ihtiyarlardan, birçok kişinin, uykunun o doyumsuz kollarında olduğu sırada, batakhanelerin o insanın midesini bulandıran havasım soluyan ve yüzünün beyazlığını renkli boyaların arkasına saklayan kadınlardan habersiz bir yaşam.

“En kolayı da, bütün bunları tanrının kutsal takdirinin kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabul etmek.

“Bizim yanılgımız neydi?” (ss. 84, 85)

Beş sayfa arkada :

“Oysa her şey son derece basitti. Birilerinin daha iyi yaşaması için, diğerlerinin daha kötü yaşaması gerekiyor. İşte, gerçek bu kadar açık ve seçikti. Dünyadaki yaşam sürdükçe, hep birileri diğerlerinden daha iyi ve farklı yaşamak isteyecek, bunun için de kuşkusuz elinden geleni yapacak. Diğerlerinin arasında kalan birkaç kişi de, bu haksız farklılığa başkaldıracak. Daha önce de olduğu gibi, bundan sonra da böyle olacak. Benden sonra, benim yerimi alacak biri mutlaka olacağı gibi, onların yerini alacak birileri de her zaman bulunacak.” (s. 90)

Mehmet Komşu’nun Sirena’sı “yeniden doğan özgürlük sevincinin öyküsü” olmanın ötesinde, yaşamseverlik eğilimleriyle eyleme geçen bir devrimcinin umutsuzluğa kapılarak nasıl ölüm severliğe yöneldiğini de sergiliyor :

“Bir tek şeyin gerçek olduğuna inanıyorum, o da, ölümün bütün acıların sonu olduğuna.” (s. 177)

Evet, insanlar dayanılmâz düş kırıklıkları içinde bocalarlarken, bu bataktan “dörtnala” nasıl çıkılacak? Ölümseverlikten yaşamseverliğe nasıl geçilecek? Maçlarda “Ölmeye geldik!” yerine “Yaşamaya geldik!” diye bağırmak insanımızın içinden ne zaman gelecek? Ölümseverlik ırmağında boğulmadan, kim, nasıl ulaşacak karşı kıyıya?

Çıkarları sömürüye, baskıya bağlı olanlar, “Haydi artık yeter, biraz da insanca yaşayalım!” demeyeceklerine göre, istenmese de, bir savaşıma girilecek… Bu savaşımda yaşamseverliği savunanların da ölümseverlik eğilimleri güçlenecek… Kim üstün gelirse gelsin, yenen yenileni baskı altında tutmak zorunda kalacak… Kısacası, yaşamseverlik kazansa da ölümseverliğe dönüşmüş olacak…

Yoksa Stalin, bugün, Hitler’le birlikte anılır mıydı?..

“Şu karşı kıyıya geçene kadar ölümsever olalım, sonra gene yaşamsever oluruz…” Ne var ki bir düğmeye basıp “Çıt!” diye değiştirilemiyor insanların eğilimleri…

Hayvanlar gibi, davranışları doğuştan hazır olarak dünyaya gelmiyor insan. İçine doğduğu kültür çevresine göre biçimleniyor. Yaşam koşullarıyla, eğitimle, öğrenimle oluşuyor davranışları, ahlakı, kişiliği… Bir kez oluştuktan sonra da kolay kolay değişmiyor. Ya uzun süreli, ya da çok çarpıcı, sarsıcı etkiler gerekli değişmesi için. Ölümseverlik eğilimleri ağır basan bir kişinin, birdenbire yaşamseverlik eğilimleri ağır basan bir kişiye dönüşmesi hiç de kolay değil; olanaksız bile denebilir…

“İyi, haklı, doğru” amaçlara yönelirken, “Her savaşımda Makyavelcilik kaçınılmazdır, amaca varmak için her araç geçerlidir!” diyerek yola çıkanlar, yandaşlarını ölümseverlik eğilimleri ağır basanlardan seçenler, gençlerin eğitimlerini, öğrenimlerini, kavgada güçlü, acımasız olmaları için, nefrete, intikama, şiddete dayandıranlar, başarıya ulaşıldığında, ortada “iyi, haklı, doğru” hiçbir şey kalmadığını, savaşım sona erince söneceği sanılan ölümseverlik eğilimlerinden bir türlü kurtulunamadığını gördüklerinde hiç şaşırmamalıdırlar…

Savaşların eşiğinde bile insanları yaşamseverlik ilkelerine göre eğitmek gerekir.

“Ne acıdır ki, bizler de başkaldırdığımız bu haksız anlayışa karşı, aynı yöntemleri kullanarak savaşmak zorundayız.” Evet, ne acıdır ki!..

İnsanlar, haklı haksız, her savaşın kötü olduğunu bilmelidirler…

Sövmeyi, itişip kakışmayı, dövüşmeyi öğrenmesin diye, çocuğunu sokağa bırakmak istemeyen anneye doktor çıkışıyor :

“Olur mu öyle şey! Koyverin sokağa!.. Dövüşsün de, sövüşsün de!.. Siz hangi topluma çocuk yetiştiriyorsunuz!?”

Gerçekçi bir yaklaşım olduğu, çocuğun yaşayacağı topluma ayak uydurmakta zorlanmamasına yönelik bir öğüt olduğu kesin, ama temelinde Makyavelcilik yatıyor bu anlayışın…

“Nasıl yaşandığı ile nasıl yaşanması gerektiği arasında o kadar fark var ki, yapılanı yapılması gereken için bırakan bir kimse varlığını korumaktan ziyade yok olmayı öğrenmiş olur; çünkü her yönde iyilik gütmek isteyecek bir kimsenin, iyi olmayan o kadar kimse arasında, yok olması tabiidir.” (Hükümdar, s. 61)

Kanımca, bu tür bir gerçekçilik insanlığın bütün kurtuluş yollarını kapatmaktadır. Bu tür kaygılarla eğitim alanına girilince insanlardaki ölümseverlik eğilimleri ağırlık kazanacak, dünya sonu gelmez bir çıkar savaşımının acımasızlıklarında büsbütün kana bulanacaktır.

Makyavelcilik üzerine kurulu bir eğitim, öğrenim düzeni asıl bu — “yok olmayı öğrenmek”tir…

İnsanlık “iyi, haklı, doğru” amaçlarına yönelirken, Makyavelci gerçekçiliğe boyun eğmemenin, ölümseverliğe yönelmemenin çarelerini aramak zorundadır…

“Gücümü gerçekleri görebilmemden, düşüncelerimin doğruluğundan, yaşama, insanlara duyduğum sevgiden, daha iyi bir geleceği özlemekte yığınların yanında olmamdan alıyorum…” diyebilmek…

(Adam Sanat, Haziran 1990)
Kaynak: Memet FUAT, Çağdaşımız Makyavel-Deneme, Adam Yayınları, Anadolu Yayıncılık A.Ş. Birinci Basım: Mart 1992, İstanbul

 

 

HATIRLADIĞIM HÂDİSELERDEN BİR KISIM–Mahir İZ


Medine-i Münevvere kumandanı Şeyhü’l-Harem Osman Paşa idi. Birkaç oğlundan sâdece mektep arkadaşım olan Hamza Osman’ı tanırdım ki bilâhare mebus da oldu. Hicaz Valisi Râtib Paşa idi. Medîne-i Münevvere’de ondokuz ay kaldık. 1908 Meşrutiyet İnkılâbı biz orada iken vuku buldu; şenlikler yapıldı. Tebdil-i saltanat vâki oldu; yine donanmalar oldu. Kanun-ı Esasi ilân edildi; yine şehrâyin [şenlik; büyük hâkimiyet ve kuvvete âit sevinç, donanma. ] yapıldı. Hicaz demiryolu Şam’dan Medine’ye geldi; yine ilân-ı sürür ve şâdmânî edildi..

Meşrutiyetten sonra orada bulunan bir Hamidiye Alayı maaşların verilmemesinden dolayı isyan etti. Harem-i Şerîf’i bastılar, kapılarını kapayıp birer nöbetçi diktiler. Cuma günü bile istediklerini içeri alıp, istemediklerini geri çevirdiler. Hattâ bu münasebetle ulemâ arasında «cumanın sıhhati» hakkında münâkaşalar yapıldı. Bir kısmı «İzn-i âm [Herkese müsaadeli olan. * Ist: Cum'a namazı kılınan cami kapısının kayıtsız şartsız her müslümana açık olması] olmadığı için cuma namazı sahîh değildir.» dedi; bir kısmı da «Bâğînin [isteyen; âsî, zâlim, yoldan sapmış isyan etmiş, meşru idâreye başkaldıran. ] hareketi izn-i âmmı haleldar etmez.» dedi. Bu münâkaşaları ben yakından takip ettim.

O zaman Medine-i Münevvere’de ulemâ arasında en âlim zât Şafiî Müftîsi Seyyid Ahmed Berzencî Efendi idi. Mahmudiye Medresesi Müderrisi ise ileri âlimlerden sayılırdı. Her sabah, vazife başlamadan babamın etrafında toplanarak bazı eserler okurlardı. Nâib Osman Efendi, [Mekke ve Medine Kadısı'ndan başka «Kadı Muavini* mâhiyetinde bir de «Nâib» vardı.]  Mahmudiye Müderrisi, benim hocam ve ismini hatırlayamadığım bir zât daha Buhar-i Şerif ve Edebu’l-Kadî’yi müzakere ederlerdi. Kitabî olarak en fasîh Arapça muhavereyi Medine’ye pazara gelen kabîle şeyhleri yapardı; onları birbirleriyle konuşurken zevkle dinlendim. Konuşmaları, Medine halkının konuşmasına hiç benzemezdi; insan adeta iki âlimin bir kitap okuduğunu zannederdi.

Medine’nin hususiyetlerinden biri de, İslâm diyarından gelen mücavirlerden çoğunun bir iş tutarak oraya yerleşmiş olması, aşk-ı Resûl ile mücâvir olan bazı kimselerin, sabah namazlarını haber vermek üzere şafiî vaktinde sokaklarda yüksek sesle “ent’el-hâdi ent’el-hak, yâ Hak” diye zikretmeleridir. Bir de beni çok heyecana sevkeden şey, hacc zamanı cuma hutbeleri idi. Harem-i Şerifin yirmi yedi hatibi vardı. Bunlardan Sâkıb ve Hammad Efendiler heyecanlı hatiplerdi. Hele Sâkıb Efendi’nin, hutbelerinde Hadîs-i Şerif okuyacağı zaman:

لقد ورد في الخبر عن النبي الصادق الابر

dedikten sonra parmağı ile Ravza-i Mutahhara’yı işâret ederek

صاحب هذا القبر صلى الله تعلى عليه و سلم وهو في قبره حى انه قال

(BU KABRİN SAHİBİ SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYHİ VESELLEM, O KABRİNDE HALİ HAZIRDA DİRİDİR, VE BUYURDU Kİ..”

dediği an, iğne atılsa yere düşmeyecek derecede kalabalık olan Harem’de çığlıklarla kendinden geçenlerin husule getirdiği heyecan, ayrıca bir zevk-i manevî idi.

Diğer zamanlarda olduğu gibi, Ramazan-ı Şerifte de «Ayn-ı Zerka» denilen buz gibi latîf suyun sakalarla halka dağıtılması Vakf’ın en aziz bir ikrâmı idi. Medine-i Münevverde hiç unutamadığım iki sîmâ Şafiî Müftîsi ile Farisî hocam İsâ Ruhî Efendi merhumlardır. Biz orada iken, Şehremini Rıdvan Paşa vak’asından dolayı nefyedilen Bedirhânîler ile büyük mücahit Şeyh Şâmil’in oğlu Kâmil Paşa âilesi de orada bulunuyordu. 1937 senesinde Nişantaşı Erkek Orta Mektebini, Maârifin kiraladığı Kâmil Paşa Konağında açmış ve o vesile ile kendisiyle ilk defa müşerref olmuştum. Sonraları mahdûmu Said Bey’le de görüştüm. Büyük hemşirem Bihîn Hanım da, merhumun kerimeleri Naciye Hanım’la tanışırlardı.

Medine-i Münevvere’de ondört çeşit hurma saydılar. Medine’de «hurma» denilince yerliler gülerler; «hurma» kelimesi telâffuzu itibariyle Arabistan’da «kadın» demektir. Hurma’ya yaş ise «rutab», kuru ise «temr» demek lâzımdır. En çok hoşuma giden, «Çelebi hurması» dedikleri büyük ve pek latif hurmaydı. Bir de çekirdeksiz üzüm gibi, çekirdeksiz bir hurma olurdu ki, ayrı bir nefâseti ve tadı vardır. Bir de dönüşte yolluk olarak aldığımız tahin helvası kadar lezzetli helvayı başka yerde yememiş olduğumu hatırlarım.

Harem-i Şerîf’te sabah namazının husûsiyeti vardır. Şafiîlerce en erken vakitte kılmak daha faziletlidir. Bu sebeple, onlar kendi mihraplarında cemaatle herkesten önce edâ ederler, sonra Malikîler, nihayet daha büyük bir cemaatle Hanefîler kılarlardı.

Ben sabah namazına gelebildiğim zamanlar her üç imama farza niyetle iktidâ ederdim ve bundan çok büyük zevk alırdım. Tabiî bu üç namazdan ikisi nâfile olurdu. Bir de Harem-i Şerîf an’anesi vardı ki, Mescid-i Saadet’e girilince Ravza-i Mutahhara’ya teveccühle Salât ü Selâm getirilir, erbâb-ı takvâ iki rekât «Tahiyyetü’l-mescid» kılarlardı. Bu namaz ‘Câmii selâmlama namazı’ demekti.

İkindi ile akşam arası bir Mısırlı Hâfız «Bâb’ür-Rahme»de mukabele okurdu. Bu, vakfın vazifelisidir. Mısır tilâvetleri arasında merhum Şeyh Rıf’at müstesnâ, onun kadar güzel okuyana rastlamadım. Sh: 40-42

İSPRİTİZMA CELSELERİ

Birinci Cihan Harbinin son seneleriydi. O zaman Ankara’da Hukuk Mahkemesi âzâsından Avni Efendi adında bir zât vardı. Medresede okuduktan sonra Hukuk Fakültesi’ne ve Fen Fakültesi Tabiiyye şûbesine de devam etmişti. Kendisi Kırşehir’in Mucur kazasından olup, fevkalâde kuvvetli bir medyum idi. Her gece Vâli’nin, Kadı’nın ve muhtelif kimselerin evlerinde yapılan ispritizma [Ruhun ölmediğine inanan, gereğinde ölülerin ruhlarıyla ilişki kurulabileceğini ileri süren inanış, ruh çağırma:] tecrübelerinde medyum olurdu. Bir gece de biz ricâ ettik, kabul etti. O gece arkadaşlarımızın hemen çoğu o toplantıda bulundu. Bir de buna hiç inanmayan, yukarıda kendisinden bahsettiğim Mısırlı Abdülhakîm Fehmi Bey arkadaşımız o mecliste bulunuyordu ve hiç inanmadığı için, herkesin parmaklarını koyduğu büyük ve ağır bir yemek masası üzerine bütün kuvvetiyle, fakat hissettirmeyerek koluyla basıyordu.

Medyum: «Ey ruh! Geldiysen masanın ayağını kaldır ve vur» dedi. Masanın ayağı kalktı, bir defa vurdu. Abdülhakîm Efendi bir kere daha vurmasını rica etti. Medyum: «Ey ruh! Uç kere vur» dedi. Masanın ayağı üç defa kalkıp yere inince Mısırlı arkadaş: «Allah Allah! Efendi, yâ Allah!» diyerek şaşırıp kaldı. Ben kâtiplik ediyordum. Arkadaşlardan felsefe hocası Çorumlu Abdurahman Dursun Bey, Kabakçı Mustafa veya Patrona Halil gibi ihtilâlcileri çağırdı. Bu Abdurrahman Bey vaktiyle medresede okumuş, sonra Yüksek Muallim Mektebi’ne girmiş ve felsefe kısmından şahâdetnâme almış, medresede edindiği kanaatlerini değiştirmiş, kendisine göre bir ateist olmuştu.

Öteki arkadaşlar da bazı şeyler sordular; hepsine cevap vermiyordu. Ben de Nâmık Kemâl’in rûhunu istedim, dâvet edildi. Eski edebiyat ile yeni edebiyat arasındaki farkı ve bu husustaki düşüncelerini sordum. Sarı kâğıtlı müsvedde defterinin üçte ikisi verdiği cevapla dolmuştu ve tam kendi üslûp ve ifadesiydi. Ne yazık ki defterimi sonradan kaybettim; o sözleri şimdi buraya aynen geçirmek isterdim.

«Fuzülî’yi çağıralım ve zamana uygun bir beyit söylemesini kendisinden rica edelim» dediler. Mütârekenin ilk yılı idi. Hiç unutmam, çünkü çok tekrar ettim, aynen hatırımdadır. Şu beyti söyledi:

Mü’minlerin başı yok,
Dayanacak taşı yok.

Herkesi bir hayret istilâ etti. Abdülhakîm Efendi’ye anlattık, o da şaşırdı.

Medyum Avni Efendi ile bir gece de Âşir Molla’mn evinde toplandık. Orada Ankara eşrâfından Taşhan sahibi Ziya Bey ve mektebimizin Arapça hocası Trabzon Müftîsi Cûdî Efendi de vardı. Masanın etrafına toplandılar, medyum bir iki defa:

«Ey ruh! Geldinse haber ver» der demez, masanın ayağı vurdu. «Adın ne?», «Şükrü», «Nerelisin?», Ankaralı», «Hangi mahalleden?», «Telüce», «Ne iş yaparsın?», «Ayakkabıcıyım», Ne zaman öldün?», «Kırkyedi sene evvel» «İçimizde Ankaralı tanınmış bir kimse var mı?», «Var», «Babasının adı ne?», «Hacı Süleyman» dedi.

Bütün Ankaralılar ve biz donduk kaldık, zirâ Taşhan sahibi Ziya Bey’in babasının ismi Hacı Süleyman idi. Biz bilmediğimiz için mahallenin yerini sorduk. Telüce mahallesi, lisenin karşısında ve Ankara Hastahanesi’nin karşı cephesindeki tepede imiş. Sorulacak başka bir şey olmadığı için, başkaları çağrıldı. Herkese seviyesine göre cevaplar verildi.

O gece ben, yanımda oturan Cûdî Efendi’ye kendi kanaatimi söyledim. Dedim ki: «Ben bu gelen kuvvetin ruh olduğuna inanmıyorum; çünkü ruh, cesedinin yanında veya mele-i a’lâdadır. Herkesin emriyle hareket etmez ve ona râm olmaz. Akıl buna mânî olduğu gibi, nakilden de uygun bir hüküm bulunamaz. Bu olsa olsa cin taifesidir? Eskiden de biliriz, cinci hocalar vardı. Bunlar bir kısım cinn’i kendilerine râm etmişlerdi. Yıllarca herkes bu hususta birçok menâkıp dinlemiştir. Esâsen cin tâifesinin vücûdu Kur’ân ile sâbittir.» Cûdî Efendi bu sözlerimi tasdik etti ve «Medyuma bir sual tevcih edelim» dedi. «Malûmdur ki, Hazret-i Ali’nin kabrinin nerede olduğu târihen sâbit değildir, kimse bilmez, ancak makamı vardır. Bunu soralım» dedi, sorduk. Gelen kimdi bilemiyorum, fakat müphem bir cevap verdi. Cümlenin bir sıfatı da hatırımda değildir: «İnsan» olan mı, «kâmil» olan mı, hâsılı, faziletli bir sıfat kullanarak dedi ki:

«… olan yerde yatmaz.»

Fakat en mühim cevaplar, o zaman Ankara vâlisi olan akrabamızdan Azmi (Savut) Bey’in büyük dâmâdı Bâb-ı Ali Evrak Müdîri Hacı Nûri Bey’in cep defterindeydi, herhâlde evlâdına intikâl etmiştir. Bize okuduğu bazı parçalar vardı ki, hakîkaten,

O büyük adamlara yakışır ifâdelerdir. Sh: 81-82

**

SÂRÂ HANIM VE İSPİRTİZMA

Beykoz Orta Okulu’nda Kandilli Lisesi mezûnlarından matematik yardımcı öğretmeni bir Sârâ Hanım vardı. Bu, Medineli Hacı Osman Efendi’ye mensûp, yaşına göre çok ağırbaşlı (20 yaşlarında) bir hanım kızdı. Arkadaşları ile birlikte dersler bitip, talebe dağıldıktan sonra muallim odasında ispritizma tecrübeleri yapardı. Sârâ Hanım kuvvetli bir medyum idi. Bir gün tesadüfen odaya girdim. Gülüşmeye başladılar: «Sizin her cuma akşamı nereye gittiğinizi artık öğrendik. Tozkoparan’a gidiyorsunuz.» dediler. Halbuki ben Zeyrek’e Fil Yokuşuna gidiyordum. «Bulamadınız» dedim. «Bir gün bulacağız» dediler. Ve gözümün önünde devam ettiler. Baktım bir fincan, yuvarlak bir kâğıda harfler yazılı, fincan ortada, masa başındakiler parmaklarını fincanın üstüne koyuyorlar ve fincan hareket ederek harfleri dolaşıyor ve derhal cümle peydâ oluyordu. Halbuki bizim yukarıda bahsettiğimiz Mucurlu Hâkim Hüseyin Avni Efendi’nin idâresindeki ispirtizma tecrübeleri çok zordu. Ve saatlerce devam ediyordu. Bu o kadar kolaydı ki hiç zaman kaybedilmiyordu. Çünkü fincan hemen sür’atle harflerin üzerinde dolaşıyor, cümleler meydana çıkıyordu.

«Benim de sorularım var.» dedim. «Siz de istediğinizi sorun.» dediler. İstiklâl Marşı‘nın mübdii ve Safahat şâiri Akif Bey iki ay evvel vefat etmiş ve vefatını bir gün sonra sınıfta haber almış, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Onun teessürü devam etmekteydi. «Mehmed Akif Bey’in rûhunu çağıralım» dedim. Geldi. Ben de şunu sordum: «Aziz Ustâdım! Haber alamadığım için son teşyi’ vazifesini yapamadım. Bana kırılmış olmanızdan şüphe ediyorum.» Derhal cevap verdi: «Şüphene kırıldım.» Bu söz üzerine o kadar irkildim ki, kendimden geçtim. Çünki Akif Bey, sözü hep böyle veciz bir tarzda söylerdi. Demek istiyordu ki: «Ben seni tanımaz mıyım, kırılmış olmamdan nasıl şüphe ediyorsun? Ben darılsam, işte bu şüphene darılırım.»

Babanzâde Nâim Bey’i dâvet ettik. Fakat onunla yaptığımız muhavere hatırımda kalmadı. Maksadım, o ilim ve fazlıyla, kayınpederi Fatih Türbedârı Âmiş Efendi’den, ümmî fakat Hakk’tan mevhûp irfân ve kemâlâtıyla, kendisini tanıyanlarca söylenen keşifleri ile bilinen o ârif zâttan, mânevi yönden istifâde şeklini öğrenmekti. Reisül ulemâ â’yândan Ayasofya kürsü vâizi Manastırlı İsmâil Hakkı Efendi’yi dâvet etmelerini istedim. Hazret geldi. «Rahat mısınız, muazzep misiniz?» diye sordum. «Muazzebim» diye cevap verdi. «Neden?» dedim. «Kaal ilmine bakmışız, hâl ilmini anlamamışız.» dedi. Tasavvufa büsbütün arka çeviren ulemâ-yı âlâmdan olduğuna hükmettim. Müşârünileyh, Ayasofya’da kürsüden inerken düşmüş, ayağı kırılmıştı. Meslektaşları ve muhâlifleri arasında «İttihatçılara boyun eğdiği için Allah câmide dersini verdi.» denmişti. Sh. 325-326

Manastırlı, Meşrûtiyetten evvel din âlimlerinin «Ulemâ-yı Sitte» dedikleri altı otoriteden biri idi. Diğerleri Tikveşli Yusuf Efendi, Tokadî Şâkir Efendi, Evkaf Müfettişi ve Hukuk Fakültesi Ahkâm-ı Arazî muallimi Hüseyin Hüsnü Efendi (bilâhare Şeyhülislâm), Mecelle şârihi ve fakültede müderris Atıf Bey, Mısır Kadısı Yahya Reşid Efendi olup, bu zevât, İlmiye mesleğinin benâm âlimlerindendi.

ÖLDÜKTEN SONRA EVLİYÂNIN TASARRUFU VE TEMESSÜL

Şeriat erbâbı ölümden sonra evliyâdan tasarrufu reddeder. Birçok asırlarda ölüye isnat edilerek, şâyi olan rivâyetler merhûma olan muhabbet ve râbıtanın eseridir. Hayât-ı bâkîye intikal etmiş olan bütün canlılar fânî hayattan artık el etek çekmişlerdir. Müdâhaleleri aklen de muhaldir. Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk, Peygamber Efendimiz için «Sen de öleceksin, onlar da muhakkak öleceklerdir» meâlindeki âyet-i kerîme’de sarahaten beyan buyurmuştur. İkinci hayat artık mahşerdedir. Fakat tevâtür derecesinde bazı vak’alar işitilmiş, görülmüş ve yazılmıştır. Bunlar için o zaman ancak aklî bir yol vardır. Varlıkları Kur’ân-ı Kerim ile sâbit, ecsâm-ı latîfe’den olan cinlerin, o büyük zevâta olan rabıtalarının bir cilvesi dersek, zannederim hiçbir zelleye düşmüş olmayız.

Cinlerin vücûdu ayrıca Huddâm sahipleri ve ispritizma ile sabittir. Birçok âsâr sâhibi meşhur müdekkik âlim İsmâil Ertuğrul Fennî Bey’in de ispirtizma husûsunda bu fikirde olduğunu Edhem Feyzi Gözaydın Bey’in bana getirdiği onun bu hususta yazdığı küçük bir kitaptan öğrendim.

Bu münâsebetle söyleyelim ki, «tevessül» de meşru değildir. Peygamberler dâhil, geçmiş bütün fazl u kemal erbâbı, büyük takvâ sâhipleri, keşif ve kerâmet ehli hürmet ve tevkîr ile yâd edilmeye lâyıktır. Haklarında hiçbir hürmetsizlik gösterilmemelidir. Hayır ile yâd edilmeleri Peygamber Efendimiz’in emridir. Onlara karşı yapılacak en büyük vazife ruhlarına «Fâtiha» okumaktır. Bunun dışındaki bağlantılar kime karşı olursa olsun şirk-i hafîdir.

Biz ancak hayatta bulunan erbâb-ı kemâl’den istifâde yolunu aramalıyız. Çünkü onların vazifeleri tebliğden ibarettir?

Bir kere düşünelim: Herkes kendi şeyhine bu irtibâtı öldükten sonra devam ettirirse, asırlar geçtikçe her yerde yüzlerce binlerce ilâhlaştırılmış putlar peyda olacak, ortada ne Hâtemü’l-Enbiyâ, ne de Vahdâniyet-i İlâhiye mefhûmu kalacaktır. İmânını korumak isteyenler, âhirete intikal etmiş olan zevât eser bırakmışsa ve içindeki yazılar nasslara aykırı değilse, ancak onları okuyup fikren istifâde etmeye bakmalıdırlar.

Birçok meşâyihin eserlerini önüne gelen şerh etmeye kalktığından ve bunlar tasavvuf ve usûl-i fıkhı bilmediklerinden imânı sakatlayacak hatalara düşmüşlerdir. Bunları iyi niyetle yapılan şerhler için söylüyorum. Yoksa Batinîlerin bu dini kökünden yıkmak için uydurdukları sözlerin, yazılan kitapların hadd ü hesâbı yoktur. En güzel delîl olarak İlmî ve târihî bir misal verelim:

Bir gün ben bu husustaki fikirlerimi söylediğim zaman Bağlarbaşı’nda bize gelmiş olan Edebiyat Muallimlerinden Sıdkı Karababa Bey, Lugat-ı Tarihiye ve Coğrafiye müellifi Ahmed Rif’at Bey’in eserinden bahsetti; ricam üzerine o eserden bana istinsah ederek getirdi.”

Hülâsaten arzedelim: Aslı beşinci cildin 180-181. sahifelerinde, meşhur Tabakât sahibi Abdülvahhab Şa’rânî, Futûhât-ı Mekkiye’yi (Levâmi’ül-Envar’il-Kudsiyye)  adıyla hülâsa etmiş, daha sonra onu da özetleyerek El-Kibrîtü’lAhmer         unvânı ile bir eser daha vücuda getirmiştir. İmam Şa’rânî der ki: Futûhât’ı ihtisar ettiğim, (yâni kısalttığım) sıralarda «Ehl-i sünnet ve’l-cemaat» itikadına uymayan bazı yazıları gördüm ve durakladım. Kitabımdan çıkarmak istedim. Fakat tereddütten kendimi kurtaramadım. Nihayet bir gün Mısır’ın tanınmış âlimlerinden Seyyid Ebü’t-Tabîbü’l-Medenî ile karşılaştım ve bu tereddüdümü söyledim. Kendileri hemen cebinden bir kitap çıkardı. Bu eser, Konya’da Muhyiddin-i Arabi’nin el yazısı ile yazılmış olan nüshadan kopye edilmişti. Esere baktım. Kitabımdan çıkarmak istediğim cümlelerin hiçbirini orada göremedim. O vakit anladım ki, Mısır’da elden ele dolaşan Fütûhât-ı Mekkiyye nüshalarının hepsi Şeyh Muhyiddin-i Arabi’nin ehl-i sünnet inancına muhalif olduğunu göstermek ve kendisini halkın nazarından düşürmek için yazılmıştır; birtakım iftiralarla dolu nüshalardır. Nasıl ki kendilerinin Füsûsü’l-Hikem ve diğer nüshalarının da böyle karıştırılmış olduğu esefle görülmüştür.

İtikat ve amelleri sapık olan birçok kimseler, yalnız Şeyh Muhyiddin-i Arabî’yi değil, birçok tanınmış tasavvuf erbâbının manzûm, mensur eserlerini de bu sûretle ifsât etmişlerdir. Gayeleri yalnız o zâtları halkın nazarından düşürmek değil, İslâm akaidini bozup dinî ihtilâle sebep olmaktır.

Bu sebeple en emniyetli yol: Bir eseri bir zâta isnat edebilmek için, matbaanın icadından evvel, eğer kendi el yazısı ile yazılmış veya kendi nezâretinde hayatında başkasına dikte ettirmiş ise, o eser onundur diyebiliriz. Bu yol imâna bir halel vermemekle beraber, aynı zamanda ilmî bir usûl olur. Matbaanın icadından sonra ise, kendi zamanında basılmış eserler için aynı ihtiyata başvurmak yerinde olur. Fakat bu ihtiyat din dışı yazılmış eserler için lüzumlu değildir. Tedkîk metotları dahilinde yazılmış eserler ilmî mahiyet kazanırlar. Sh: 292-294

 

ABDÜLAZİZ MECDÎ EFENDİ

Mecdî Efendi’yi, Mesnevîhan Maraşlı Tâhir Efendi anlatmıştı: Bir gün Bayezid’de Fâtih Türbedârı Amiş Efendi ile karşılaştığında elini öpeyim derken boynuna sarılıp bütün kuvveti ile sıkmaya başlar; «Ver Şeyhim» diyerek nasip almak ister. Âmiş Efendi kurtulmak istedikçe, Mecdî Efendi sarılır, sıkar ve «Vermezsen bırakmam» der. Nihayet Amiş Efendi «Verdim, be adam» diyerek kendini kurtarır.[1]

İstanbul Belediye Mektupçusu Osman Nuri Bey, Abdülaziz Mecdî Efendi’ye mensuptu ve Mecdî Efendi hakkında müstakil bir eser yazmıştır. [2]

Abdülaziz Mecdî Efendi merhum çok kuvvetli mutasavvıf bir şâirdi. Kendi elyazısı dîvânını Prof. Dr. Süheyl Ünver Bey kardeşimiz kırk sene kadar evvel bana iâre [Emaneten vermek. ] etmişti, göz gezdirmiştim. Mecdî Efendi ile dayızâdem Prof. Sârim Hüsnü Çelebioğlu’nun kayınpederi Sâlih Bey’in cenazesi münasebetiyle Cerrehpaşa’da bir kahvede hazırlığa intizarda bulunurken görüşmüştüm.

Abdülaziz Mecdî Efendi âlim, zeki, şâir, üstün dirâyet ve firâset sahibiydi; gördüğünü tesir altında bırakırdı. Istitraden belirteyim ki, bu hâl meşhur Şeyh Ken’an Bey’de de vardı ve daha kuvvetli idi. Bir zamanlar tarîkatlere lâkayıd kalan Hasan Hasri Bey, Abdülaziz Mecdî Efendi ile 1930 yıllarında temastan sonra değişmişti. Ben bir yaz tatilinde Edremit’ten İstanbul’a dönerken Balıkesir’e uğradığım zaman Haşan Basri Bey’i ziyaret etmiştim. Bana Abdülaziz Mecdî Efendi’nin kerâmetinden bahsetti. Şöyle ki, Mecdî Efendi bir gün Basri Bey’in yazıhanesine gelmiş, hava açıkmış. «Basri Bey, hava çok sıcak, biraz yağmur yağsın mı?» demiş. Basri Bey de cevaben: «Nasıl münasipse efendim» dedikten bir müddet sonra hava kararıp şiddetli bir yağmur yağmaya başlamış. Sağnak devam edince «Artık yeter mi Basri Bey?» demiş; o da «Siz bilirsiniz efendim» deyince;

Pekiyi, artık kesilsin» demiş ve yağmur durmuş. Bu hâdise Hasan Basri Bey’i Mecdî Efendi’ye çok bağlamıştı.

Ben, Edremit’te Orta Mektep Müdîri iken Basri Bey ile muhabere ederdik. Kendisiyle Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Balıkesir mebusu iken tanışmıştık, kırk yıllık baba dostu idi. Bir türlü içinden çıkamadığım Merzifonlu Cûdî Efendi’nin «Şuhûd» manzûmesindeki tasavvufî bir beytin mânasını kendisinden sormuştum:

Zemîne düşdü hakîkat semâya saklandı
Türâb-ı Âdem’in idrâke intisabından.

Bu beyti nesre çevirirsek «Âdem’in toprağı idrâke intisap edince, yâni ona akıl verilince, yere düşmüş olan hakîkat semâya yükselip saklandı» demek olur. Bu beyti sormadığım kimse kalmamıştı. Kimse beni tatmîn edememişti. Ferid Bey hocamız bile «Adam, bunu anlaşılmasın diye yazmış.» demişti. Basri Bey beni severdi, itimadı vardı. Kendisi de anlayamadığı için Mecdî Efendi’ye yazmış, onun cevabını bana gönderdi. Baktım ki, tam aksini nesre çevirmiş, hiç anlaşılmaz bir hâl almış. Şair olan Haşan Basri Bey’in edebî kültürünün bunu fark etmeye yeterli olduğunu bildiğim için, Mecdî Efendi’nin bu izâhını nasıl kabul ettiğine hayret ettim. Ve bu mesele dolayısıyla «tasavvuf» hakkında birbirimize altı yedi mektup teâtisinde bulunduk.

Bu hâdiseden beş sene sonra idi. Ben Nişantaşı Erkek Orta Mektebi Müdîri iken kendisinden bir mektup aldım. Muhterem üstad Ali Himmet Berki Efendi, Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâni’ye’sinin tercüme edilmesini Hasan Basri Bey’den istemiş olduğundan bahisle, bu kitabı benim tedârik etmemi istiyordu. Bu münâsebetle yine bir iki kere mektuplaştık. Bir mektubunda, Balıkesir’den bana Edremit’e göndermiş olduğu mektuplarım geri istedi ve benim ona gönderdiklerini de bana iâde etti. Eski fikir ve nokta-i nazarından dönmüş olduğunu bu sûretle anladım.

* *

İnsan günlük hayatında mühim gördüğü hâdiseleri günü gününe not etmezse işte böyle benim gibi «derbeder bir mecmua-yı havâtır» olur. Kronolojik sıra ile yazılmış hâtıralar belki daha fazla tarihî kıymeti hâiz ve alâka çekicidir. Fakat ne çare ki ben eski dostlarımın ve talebelerimin ısrarı üzerine hâtıralarımı yazmaya ilkin 15 yıl önce giriştim, sonra 8 yıl kadar bir fasıla verip tekrar başladımsa da yine ihmâle uğradı. Bu sefer üçüncü defa yazmaktayım. Bu açıklamayı yapmaktan maksadım şu ki, arada unutulmuş hâdiseleri hatırladıkça sıralı sırasız yazıyorum; onları anlatırken okuyucularım beni mâzur görsünler. Asırlık ömrün üçüncü rub’unu tamamlamış bir adamın yazılarındaki bu zikzaklık, onun yürüyüşüne muvâzi sayılabilir. Sh: 205-207

Kaynak: Mahir İZ, Yılların İzi, Kitabevi, Nisan 2000,İstanbul

   [1]Fâtih Türbedârı Âmiş Efendi mazanneden [Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan. ] bir zât imiş. Ben kendisine yetiştim ise de görüşemedim. Meşhur Müderris Babanzâde Nâim Bey’in hem kayınpederi, hem de şeyhi idi. Ummî olmasına rağmen, irfânen yüksekliği Naîm Beyi ona bend etmişti.

   [2]Osman Nuri Bey ile bir gün Profesör M. Hamidullah Bey’in konferansında buluşmuştuk. Söz Mecdî Efendi’ye intikal etti ve şunu anlattı: Bir cuma günü Hazretin yanında bulunuyorduk, üç kişi idik. Ezan okunmaya başladı. Misafirlerden biri kıpırdamaya başladı. Hazret bunu görünce «Bir işiniz mi var?» diye sordu. Misafir: «Hayır, ezan okundu cemaate gidilmeyecek mi?» deyince, «Cuma toplantı değil mi? İşte burada toplanmış bulunuyoruz.» demiş olduğunu nakletti. Bunu ne maksatla söylediğini ben anlamadım. Osman Nuri Bey’in vahdet-i vücud meselesinde vahdet-i mevcud’a saptığını Sahaflarda nakledilen bir sözünden anlamıştım. Ahsen-i takvîm’i, sokaktan geçen bir köpek ile mukayesede bulunmuş, hatta köpeğin medfuâtını [Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar.] da sözüne karıştırmış. İşte yalnız yarım hoca insanı dinden çıkarmıyor, yarım derviş de böylece imânı sarsıyor.

 

 

DEĞİŞEN BİLGİ TABANINDAKİ “Yeni Gerçekler” Peter F. DRUCKER


Önümüzdeki on yıllarda eğitim alanında meydana gelecek değişiklikler modern okulun, üç yüzyılı aşkın bir süre önce kitapların basılmasıyla ortaya çıkışından bu yana görülen değişikliklerden daha büyük olacaktır. Bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak haline gelmekte olduğu bir ekonomi, eğitim performansı ve eğitim sorumluluğu açısından okullara yeni ve zorlu talepler yöneltmektedir. Bilgi işçilerinin egemen olduğu bir toplum ise, sosyal performans ve sosyal sorumluluk açısından daha da yeni -ve daha da zorlu taleplerde bulunur. Eğitimli insanın nasıl bir kimse olduğu üzerinde bir kez daha durup düşünmek zorunda kalacağız. Aynı zamanda, öğrenme ve öğretme biçimlerimiz de çok kesin ve hızlı bir biçimde değişmektedir -bu kısmen öğrenme sürecine ilişkin yeni kuramsal anlayışın, kısmen de yeni teknolojinin sonucudur. Son bir nokta da, okullardaki pek çok geleneksel disiplinin kısır, belki de eskimiş hale düşmesidir. Böylece ne öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz, hatta bilgi derken neyi kastettiğimiz konusunda da birtakım değişikliklerle karşı karşıya bulunmaktayız.

Eğitime İlişkin Sorumluluklar

Okulda kazanılan öğrenim ve okuldan alınan diplomalar, bilgi toplumundaki iş, geçim ve meslek kapılarının açılmasında giderek daha etkili olduğuna göre, toplumun bütün üyelerinin okuryazar olması gerekir. Ve bu yalnızca “okuma, yazma ve aritmetik” le sınırlı olmamalıdır. Okuryazarlık artık temel bilgisayar becerilerini de kapsamaktadır. Teknolojiden, teknolojinin boyutlarından, özelliklerinden, ritimlerinden epey bir şeyler anlamak demektir -bu ise, bugün bütün ülkelerde hemen hiç olmayan bir şeydir. Okuryazarlık, kent, ulus ve ülke sınırlarının insan ufuklarını artık kısıtlamadığı karmaşık bir dünya hakkında epey bilgili olmayı gerektirir. Bu nedenle, insanın kendi kökleri ve topluluğuna ilişkin bilgisi de ayrıca büyük önem kazanmaktadır. Bu yeni tür okuryazarlık, yeni kitle iletişim araçları yoluyla epey sağlanabilmektedir. Televizyon ve video cihazlarının bugünün küçük çocukları için, okulda edindikleri kadar enformasyon sağlayan bir kaynak oldukları kuşkusuzdur-hatta daha fazlasını verdikleri bile söylenebilir. Ancak bu enformasyon yalnızca okul yoluyla -düzenlenmiş, sistemli, amaçlı öğrenme yoluyla kişinin malı ve kullanabileceği bir araç haline dönüşebilir.

Bilgi toplumunun bir gereği de bu toplum içindeki bütün üyelerin öğrenmeyi öğrenmeleridir. Hızla değişmek, bilginin kendi doğasından kaynaklanan bir şeydir. El becerileri çok yavaş değişirler. Taş ustası Sokrates -geçimini bu yolla sağlıyordu-kendisini günümüz taş ustalarının çalışma yerlerinde bulsa yabancılık çekmezdi. Oysa düşünür Sokrates modern felsefenin sembolik mantık ve dilbilimi gibi anahtar disiplinlerinin hem ilgi alanları, hem kullandıkları araçlar karşısında tam anlamıyla afallayıp kalırdı. Mezuniyetlerinin üzerinden on yıl geçmiş olan mühendisler, eğer bilgilerini bu süre içinde tekrar tekrar tazelemem işlerse, “eskimiş” duruma düşmüşlerdir bile. Aynı şey hekimler, hukukçular, öğretmenler, jeologlar, yöneticiler ve bilgisayar programcıları için de geçerlidir. Üstelik, insanın seçebileceği bilgiye dayalı meslekler sınırsızdır. En uzun öğrenimi sağlayan en iyi okul sisteminin bile öğrencileri bu seçim yollarının hepsi için hazırlayabilmesi mümkün değildir. Böyle bir sistemin bütün yapabileceği, öğrencileri öğrenmeye hazırlamaktan ibarettir. Ticaret sonrası bilgi toplumu, öğrenmenin sürekli olduğu ve insanların ikinci meslekler edindiği toplum demektir.

Amerikan Okulları ve Bu Okulların Öncelikleri

Dünyanın çeşitli bölgelerindeki pek çok okul sistemi, herkese okuryazar olma imkânı vermektedir (ancak bu imkan şimdilik geleneksel anlamıyla sınırlıdır): Kuzey ve Batı Avrupa’nın her yerinde, Japonya’da. Kore’de. Pek eski olmayan bir tarihte -1960’a kadar Amerikan okulları da aynı imkânı sağlıyordu. Artık durum böyle değildir. Amerikan okulları şu ya da bu nedenle -bir şeyler öğretme misyonlarını sosyal açıdan gerekli başka hedefler karşısında geri plana itmiş olmaları kuşkusuz bunun önemli bir nedenidir eğitim sorumluluklarına sadık kalmadılar. Amerikan okullarının herkesi okuryazar hale getirme konusundaki başarısızlığı Amerika için gerçek bir “Paslı Bölge” dir. Tüketici ürünlerindeki yüksek maliyet ve bozuk kaliteden çok daha büyük bir zayıflıktır bu. Bilgi toplumunda ekonomiye temel oluşturan şey bilgi tabanıdır.

Otuz yıl öncesi, İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Amerikan okulları öncü durumdaydılar. Başka ülkelerdeki “en iyi” okulların bazıları, 1960 yılının Amerika’sındaki “en iyi” okullardan belki daha iyiydiler. Ama o zamanlar hiçbir ülkede genel düzey Amerika’daki kadar yüksek değildi. Ancak, Amerika’nın sanayi alanındaki öncülüğü, Amerikalı imalatçıları nasıl kendini beğenmiş hale getirmişse, Amerika’nın otuz yıl önceki eğitim öncülüğü de Amerikalı eğitimcileri aynı şekilde kendini beğenmiş bir duruma getirmiştir. O halde. Amerikan okullarına herkes için üst düzeyde ilkokul düzeyinin epey üzerinde okuryazarlık sağlama kapasitesinin yeniden kazandırılması birinci öncelik olmak zorundadır. Okul ve eğitim konuları, ileriki yıllarda Amerikan toplum hayatında ve politikasında çok önemli bir yer tutacaklardır.

Aslında neyin gerekli olduğunu oldukça iyi biliyoruz. Yapılacak iş öyle pek de zor bir şey değildir. Ancak siyasî yönü hayli fazladır. Gerekli olan şey, okullardaki standartları yükseltmek ve oldukça sıkı bir disiplin sağlamaktır. Böyle olmasını, eğilim düzeyleri oldukça yüksek ve bir şeyler öğrenmeye hazır çocukları bulunan ana babaların kendileri talep edeceklerdir (bu tür talepler daha şimdiden vardır). Ama yüksek standartlara ve disipline en çok ihtiyacı olan bazı çocukların ana babaları, bu konuya karşı direnmektedirler -özellikle de bazı yoksul azınlık gruplarındaki çocukların ana babalan. Bu kimseler söz konusu taleplerde “ırkçılık ” ve “ayrımcılık” görmektedirler. Bu, yalnızca Birleşik Devletlerde değil. Batı Almanya’da Yeni Solun altmışlı yıllarda güç kazandığı bölgelerdeki üniversitelerde de olan bir şeydir (sözgelimi, Bremen’de), işveren durumunda olabilecek kimseler, Amerika’daki “sorumlu okullar”ın mezunlarından kendilerini nasıl sakınıyorlarsa, Almanya’dakiler de “sorunlu üniversiteler”in mezunlarından öyle sakınmaktadırlar.

Amerika, okul sistemi içinde rekabetin bulunmadığı tek önemli gelişmiş ülke durumundadır. Fransa’da, ilkokul düzeyinin üzerinde birbirine paralel iki sistem vardır; giderlerin her ikisinde de devletçe karşılandığı devlet okulları ve Katolik okulları. Bu, İtalya’da da böyledir. Almanya’da ise oldukça küçük bir seçkin grubu üniversiteye hazırlamaya yönelik bir okul olan Gymacısium vardır.

Gymnasium: Antik Yunanistan’da halka açık yarışmalara katılan atletlerin beden eğitimi için düzenlenmiş, çevresinde revaklı avlular bulunan büyük bina. Bu yer aynı zamanda sosyalleşme ve hoş entellektüel uğraşlar için de kullanılırdı. Kelime, Yunanca “çıplak” anlamına gelen gymnos sözcüğünden türetilmiştir.

Japonya’daki okullar öğrencilerin üniversiteye giriş sınavlarındaki performanslarına göre sınıflandırılmaktadır. Üst sıralarda yer alan okulların öğretmenleri, bu durumlarına uygun olarak takdir edilmekte, yükseltilmekte ve para almaktadırlar. Buna karşı, Amerika’daki parasız resmî okullar neredeyse tam bir eğitim tekeline sahiptirler -performans standartları yoktur- ve sistemin kendi içinde de dışardan da pek bir rekabet söz konusu değildir. Bu durum şimdiden değişmektedir. Ana babalar -sosyal yenilikler alanında – öncü durumda olan Minnesota’da, artık çocuklarını eyalet sınırları içindeki herhangi bir okula yerleştirebilmekte, eyalet yönetimi de dışardan kabul ettiği her çocuk için harcadığı parayı o okul bölgesine geri ödemektedir. Bu, eyalet yönetiminin çocuk ve ailesinin seçtiği, standartlara uygunluğu onanmış herhangi bir okula, çocuğun öğrenim giderleri için gösterilen gider belgeleri karşılığında ödeme yaptığı bir sisteme doğru atılmış ilk adımdır. Parasız resmî okullar lobisi bu görüşe şiddetle direnmektedir. Ama ne kadar süreyle etkili olabilecektir bu lobi?

Ortak kanıya göre, Chicago’daki parasız resmî okullar ülkedeki en kötü okullar arasındadır. Onların yanı başında ise, Chicago’daki en berbat gecekondu bölgelerinden gelen siyah çocukların bir şeyler öğrenmeyi gerçekten başardıkları Chicago Katolik Piskoposluk Bölgesine ait özel okullar bulunmaktadır. Bu başarılı okullar malî yönden sürekli tehlikededirler. Ancak, Chicago’nun kent içlerindeki yoksul bölgelerinde yaşayan siyah aileler için, bu okulların talep ettiği son derece düşük ücretler bile gerçek bir özveri gerektirir. Chicago’nun önünde yalnızca iki seçim yolu vardır: Ya karşılığında ödeme yapılan gider belgeleri çıkararak Chicagolu siyahların çocuklarını bir şeyler öğrendikleri okullara göndermesini sağlayacak ya da Chicago’lu siyahların (bu, kentteki en geniş seçmen kesimi demektir) öğrenim vergilerine gösterdikleri direnme -daha şimdiden olduğu gibi kentin parasız resmî okullarım yavaş yavaş kapanmaya mahkum edecektir. Zengin ya da yoksul, Chicago’lu beyazlar kentteki resmî okulları çoktan terk etmiş durumdadırlar. Ya kentin doğru dürüst okulları olan varoşlarına taşınmışlar, ya da çocuklarını standartları, disiplini olan, öğretim yapabilen özel okullara yerleştirmişlerdir.

Amerikan Öğretmenler Federasyonu. 1984 yılında New York eyaletindeki Rochester’da kent yönetimiyle yeni bir sözleşme yaptı. Bu sözleşmeye göre, ücretler artmakta,, ama söz konusu artıştan yalnızca performans standartları yüksek olan ve yükselmeye devam eden öğretmenler yararlanmaktadır. Sözleşme, performans standartlarına uymayan öğretmenler için işten çıkarma uygulamasını da getirmektedir. Disiplini, performans standartlarını ve rekabeti, okulun temel nitelikleri -haline getirdiğimiz her yerde sonuç almışızdır -kuşkusuz, bu okullar mucize yaratmış değildirler, ama herkese okuryazarlık kazandırma konusunda kabul edilebilir, nitelikli bir iş yapmaktadırlar.

Öğrenmeyi Öğrenmek

Okuryazarlık kazandırmak -bir bilgi toplumuna yakışan- yüksek düzeyli niteliğiyle bile öğrencilere, öğrenmeye devam etmek ve bunu istemek için gerekli kapasite ve bilgiyi sağlamaktan daha kolay bir iş olacaktır. Henüz hiçbir okul sistemi bu konuya bir çözüm bulmuş değildir. Latincede eski bir söz vardır: Non schola sed vita discimus (Okul için değil, hayat için öğreniriz). Ancak ne öğretmenlerin ne öğrencilerin bu sözü ciddiye aldıkları görülmüş değildir. Aslında, bildiğim kadarıyla, meslek okulları –tıp, hukuk, mühendislik, ticaret okulları- dışında hiçbir okul öğrencilerinin neler öğrendiğini anlamaya bile çalışmamıştır. Öğrencilerin sınav sonuçlarına ilişkin olarak tuttuğumuz kayıtlar ciltler dolusudur. Ama mezunlarının o harika notları aldıkları derslerden -konu ister matematik, ister yabancı bir dil, ister tarih olsun-bir on yıl sonra hâlâ neler bildiklerini sınayan bir okul bilmiyorum ben. Ama, insanların öğrenmeyi nasıl öğrendiklerini biliyoruz. Aslında, bunu iki bin yıldır bilmekteyiz. Küçük çocukların yetiştirilmesi konusundaki görüşlerini kaleme alan ilk ve en bilge yazar, büyük Yunan biyografi yazan ve tarihçisi Plutarch, bunu, Hıristiyanlık döneminin ilk yüzyılında Paidecı (Raising ChiIdren) başlıklı etkileyici küçük kitabında dile getirmişti. Gerekli olan öğrenenlerin sonuç almalarını sağlamaktan ibarettir. Gerekli olan, iyi yapabildikleri her ne ise, öğrenenler o alanda kusursuzluğa ulaşabilsinler diye, onların güçlü yönleri ve yetenekleri üzerinde durmaktan ibarettir. Genç sanatçılara -müzisyenlere, oyunculara, ressamlara- öğretmenlik yapan herkes bunu bilir. Genç atletlere öğretmenlik yapan herkes de. Ama okullar bunu yapmamaktadırlar. Üzerinde durdukları şey, bu değil, öğrenenlerin zayıf yönleridir.

Öğretmenler on yaşındaki bir çocuğun ana babasını görüşmeye çağırdıklarında, genellikle şöyle derler:

“Oğlunuz Jimmy’in çarpım tablosu üzerinde çalışması gerekiyor. Çok geri durumda.”

Şunu söyledikleri pek olmaz:

“Kızınız Mary, zaten iyi yaptığı bir şeyi daha iyi yapabilmek için, yazı yazma konusuna çok daha fazla ağırlık vermeli.”

Öğretmenler –bu, ta üniversite sıralarına kadar böyle gitmektedir- öğrencilerin zayıf yönleri üzerinde durmaktadırlar ve bunda da haklıdırlar: Hiç kimse on yaşındaki bir çocuğun on ya da on beş yıl sonra ne yapacağını önceden kestiremez, insanın bu aşamada eleyebileceği seçenekler bile fazla değildir. Okulun, ilerde yönelecekleri taraf ne olursa olsun, öğrencilerin gene de ihtiyaç duyduktan temel becerileri onlara vermesi gerekir. Öğrenciler iş görecek duruma gelmelidirler. Ama insan, performansı zayıflıklar üzerine kuramaz, hatta bunlar düzeltilseler bile: performans ancak güçlü yönleri temel alabilir. Okullar ise bunları öteden beri göz ardı etmekte, hatta neredeyse önemsiz saymaktadır. Güçlü yönler sorun çıkarmaz -okullar da- sorunlar üzerinde odaklaşırlar.

Bilgi toplumunda öğretmenler şöyle demeyi öğrenmek zorunda kalacaklardır: “Oğlunuz Jimmy ya da kızınız Mary’ ve çok daha fazla yazı alıştırması yaptıracağım. Çocuğun yeteneği var ve bu yeteneğin geliştirilip ilerletilmesi gerekir.” Birazdan tartışılacağı gibi, yeni öğretme teknolojisi bunu mümkün kılacaktır; hatta, bu teknoloji, çoğu zaman. öğrencilerin güçlü yönleri üzerinde durulması için neredeyse zorlayıcı olacaktır.

Ancak ihtiyacımız olan eğitim sistemi bilginin sorumluluğunu vurgulamak durumunda da kalacaktır. “Bilgi, kudrettir” diye eski bir atasözü vardır -bu atasözünde- ilk kez bir gerçek payı buluyoruz. Bilgi işçileri oluşturdukları bütünlük içinde “yönetenler” durumuna geleceklerdir. “Lider” olmaları da gerekecektir. Bunun için de. bir etos, birtakım değerler ve ahlak gerekir. “Ahlakî eğitim” bugün tartışılır duruma düşmüştür. Bu tür eğitimin düşünmeyi, tartışmayı ve görüş ayrılıklarını bastırmak ve otoriteye körü körüne boyun eğmeyi aşılamak için kullanıldığı çok olmuştur. Aslında çoğu kez “ahlaka aykırı eğitim” halini almıştır. Ama eğitimin kurucuları olan ve aşağıda tartışılan kimselerin hepsi de -Konfüçyüs’ten Arnold of Rugby’ye kadar moral değerler olmadan eğitimin de olamayacağını biliyordu. Modem eğitimin önerdiği biçimde, moral değerlerin bir kenara bırakılması, eğitimin yanlış değerleri vermesinden başka bir şey değildir. Böyle bir şey, kayıtsızlık, sorumsuzluk, kinizm aşılar. Bilgi toplumunda, eğitimin moral değerlerinin tam olarak ne tür değerler olacağı ateşli tartışmalara yol açacaktır. Ama moral değerlerle eğitim ve moral değerlere bağlılık büyük önem taşıyacaktır. Bilgi insanları sorumluluk almayı öğrenmek durumundadırlar.

Eğitimin Sosyal Amaç Niteliği

Bugünlerde hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerdeki pek çok okulda aynı konular öğretilmektedir. Genelde, öğretim yöntemleri yüzyılların geçmesiyle değişmez. Ancak, okullar birbirlerine çok benzemekle birlikte, eğitimin sosyal amacı -eğitimin oluşturmaya çalıştığı toplum türü ve biçimlendirmeyi hedeflediği yönetici ve lider tipleri – büyük bir farklılık gösterir.

En açık sosyal amaçlı eğitim kavramı aynı zamanda en eski olanıdır: Çinlilerin hükümdarı Konfüçyüsçü bilim adamı ve beyefendi olarak görme ideali. Hıristiyan dönemden epey önce belirlenen ve bir sisteme bağlanması ancak M.S. yedinci yüzyıldaki T’ang Hanedanı dönemini bulan bu ideal yakın zamanlara kadar değişmeden kalmıştır. Bugün Komünist Çin’de gördüğümüz eğitim içeriği açısından artık Konfüçyüsçü bir nitelik taşımasa bile, yapısı ve temel değerleriyle Konfüçyüsçü özelliğini hâlâ fazlasıyla korumaktadır.

Batıda benzer bir düzenleme girişimi on altıncı yüzyıl sonlarına ve on yedinci yüzyıl başlarına kadar görülmedi. Bu tarihlerde ilk olarak Cizvitler matbaada basılan kitapların ileri düzeyde eğitim üzerinde kurulacak tekel yoluyla, kendilerine toplum üzerinde siyasî ve sosyal denetim imkanı sağlayacağını gördüler. Soylular ve eğitim görmüşler üzerinde egemenlik kurabilmek için, ilk modem okulun tasarımını gerçekleştirdiler. Bundan kısa bir süre sonra ise, John Amos Comenius adında bir Çek -herkesin okuryazar olmasını savunan ilk kişidir- ilk ders kitabını ve okuma kitabını geliştirdi. Comenius, ateşli Katolikler olan Habsburgların siyasî egemenliğine rağmen, yurttaşlarının bu yolla Protestan kalabileceklerini umuyordu. Comenius, okuryazar olmanın insanlara İncil’i kendi evlerinde okuma imkânı vereceğini savundu. Çekoslovakya’da bulunan oldukça büyük bir azınlık gerçekten de günümüze kadar Protestan olarak kalmıştır.

On sekizinci yüzyılda bütün Batı, eğitimin ve okulların önemli sosyal güçler olduğunu kabul etti. Amerika’nın sömürge olduğu dönemlerde, Comenius’un güçlü etkisiyle, okullar baştan itibaren insanlara yurttaş kimliği verecek biçimde tasarımlandı. Thomas Jefferson’un Virginia için düşündüğü eğitim kalıbı -Çin’deki Konfüçyüsçülerden sonra, eğitim alanındaki en kapsamlı stratejidir- herkes için, sınıf farkı gözetmeyen bir nitelikteydi ama gene de, demokrat bir seçkinler grubu yaratmaya yönelikti. Amerika’ya olan göçün bir sel haline dönüştüğü on dokuzuncu yüzyılda. Amerikan Okulu yeni gelenleri Amerikalılaştırmak için bir araç ve Amerikan inancını öğreten bir kurum niteliği kazandı. Okulun oynadığı bu rolde sağladığı başarı, bundan yüzyıl sonra ırkların bütünleştirilmesi için bir araç olarak gene okulu seçmemizde başka bütün etkenlerden daha önemli olmuştur.

Amerika’daki sömürgecilerin herkesi eğitmeye yönelik kendi sistemlerini oluşturmalarıyla aşağı yukarı aynı zamanda, Avrupa’da da benzer bir sistemin tasarımı gerçekleştirildi -bunu yapan da on sekizinci yüzyılda yaşayan Avusturyalı İmparator II. Joseph’di. II. Joseph sosyal politikasının çok önemli bir parçası olarak ileri düzeydeki eğitim -“gymnasium” – üzerinde durdu. Bu okulda Cizvit okullarında ya da Amerika’daki sömürgecilerin kurdukları okullarda öğretilenlerle aynı konular öğretilmekteydi. Ancak amaçlan farklıydı. Joseph’in hareket noktası, eğitim üzerindeki denetimi Katolik Kilisesinin elinden söküp almak: eğitim gören kimselerin eğilimleri açısından laik olmalarını ve din adamlarının siyasî gücüne karşı çıkmalarını sağlamak ve halktan gelme yetenekli gençlere sosyal sınıflarını değiştirebilme imkanı tanımaktı. Avusturya’daki gymnasium eğitimin sosyal araç olarak kazandığı başarıyı gösteren en iyi örneklerden biridir. Bu okul giderek yoğunlaşan milliyetçi çatışmalara ve gerginliklere rağmen, yüz elli yıl boyunca Avusturya’nın birlik içinde kalmasını sağladı. Mezunları, öğrenimlerini imparatorluk sınırlan içinde konuşulan pek çok farklı dilde yapmış olsalar da, aynı değerlere sarılıyor, aynı etosu paylaşıyorlardı. Bu kimseler imparatorluğun 1918’dc yıkılmasına kadar, dil ve ulusal köken sınırlarını aşarak bir arada çalışan eğitimli bir yönetenler sınıfı oluşturdular.

Aşağı yukarı aynı sıralarda -on sekizinci yüzyıl ortalarında çok uzaklarda yer alan Japonya’daki Bunjin (yani “aydınlar sınıfı” ya da hümanistler) eğitimi geleceğe yönelik yeni bir görüş ve yeni bir sosyal sınıf yaratmak için kullandılar. Bu kişiler, kılıçla dövüşen savaşçılar (samurai), köylüler ve kentliler diye ayrılan üç kalıtsal sınıfıyla aile temeline dayanan resmî hiyerarşiyi reddederek, bunun yerine, bilim adamı, hattat ve sanatçı olarak gösterilen performans dışında başka hiçbir şeyin önem taşımadığı bir meritokrasi [Meritokrasi : Düşünsel yönden üstün nitelikli bir seçkinler grubu ve bu grubun ülke yönetimi içinde önemli konumlara geldiği sistem (Çevirenin notu).] oluşturdular. Böylece modern Japonya’nın temellerini attılar. Bundan yüz yıl sonra 1867’de, Tokugawa Şogununun feodal rejimi yıkılıp Meiji Restorasyonu başladığında, yeni liderlerin hepsi de, yetmiş yıl önce hattat-ressamlar Nukina Kaioku ve Rai Sanyo gibi seçkin Bunjin’in kurdukları bir akademinin mezunlarıydılar.

I. Napolyon, eğitim kurumlanın yeni ve farklı bir Fransa yaratmak üzere amaçlı olarak biçimlendirdi. Grandes ecoles‘ü yeni bir seçkinler grubu hedefleyen okullar olarak kurduğu zaman daha imparator bile değildi. Öğretmen yetiştirmek üzere kurulan Ecole Normale ile, mühendis yetiştirmek için kumlan Polytechnique‘in amacı, Fransa’nın Devrim öncesindeki toplum ve yönetim biçimine bir daha geri dönmemesini sağlamaktı. Bu okullar Fransa’ya üstün yetenekleri olan bir yönetenler sınıfı kazandıracaktı -soylu olmayan, din adamlarının siyasî gücüne karşı çıkan ve milliyetçi bir yönetenler sınıfı- Grandes ecoles günümüzde de Fransa’daki yönetici seçkin grubu ve onlarla birlikte Fransız yönetiminin ve Fransız toplumunun temel değer ve görüşlerini biçimlendirmektedir.

Birkaç yıl sonrasında, ama Napolyon savaşlarının hâlâ sürdüğü bir sırada -Prusyalı devlet adamı ve modem dilbiliminin öncülüğünü yapan büyük bilim adamıWilhelm von Humboldt, 1809’da ilk modem üniversiteyi kurdu. Humboldt’un Napolyon’a verilen bir karşılık olarak tasarımlanan Berlin Üniversitesi, Napolyon’un grandes ecoles u gibi, halktan gelme kişilerin oluşturduğu bir seçkinler grubunu eğitecekti. Ancak amaç. Ancien Regime’e dönüşü engellemek değil, böyle bir rejimin Devrim sonrası toplumuna egemen olmasını sağlamaktı. Humboldt’un kurduğu üniversitenin görevi, topluma bir düşünsel özgürlük alanı vermekti. Bir başka özgürlük alanı daha olacaktı, pazar ekonomisi. İkisi bir arada mutlak bir monarşiye destek verecek ve onun ayakta kalmasını sağlayacaklardı. Bu Rechtsstaat, yani yönetenin “halk” yerine “Yasal Kral” olduğu siyasî sistemdi. Bu sistem, Almanya’da şu ya da bu biçimde. 1918’e kadar ayakta kaldı. Hatta 1933 yılında Nazilerin gelişine kadar tam anlamıyla ortadan kalkmış değildi.

Modern ileri düzey eğitime biçim veren son kişi, Dr. Thomas Arnold, ünlü “Arnold of Rugby” dir. Arnold’dan önceki ileri eğitim sistemlerinden hepsi de -Çin’de, Amerika’da, Avusturya’da Japonya’da, Fransa’da, Almanya’da okulu sosyal sınıflar arasında yer değiştirme imkânı veren ve bu yolla yetenekli ve başarılı kimselerin “alt sınıflardan kibar sınıflar arasına ve sosyal bir konuma doğru yükselmelerini sağlayan bir araç olarak görüyordu. Oysa Arnold’un geliştirdiği özel okulun amacı sınıf sistemini sürekli kılmaktı. “Beyefendiler”i eğitecek bir okuldu bu “beyefendiler” ise bu nitelikleriyle doğar, öğrenim yoluyla beyefendi olmazlar.Arnold, özel okulları iyi ailelerin çocukları için yatılı okullar yaparak, İngiltere’deki okul sistemini sosyal sınıflar arasındaki hareketliliği engeller duruma getirmiştir. On dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinde sosyal sınıflar arasındaki hareketliliğin, her bakımdan. Birleşik Devletler dışındaki öbür Batılı ülkelerden daha fazla olduğu çok söylenmiştir. Oysa İngiltere’de bugün bile aşırı bir sınıf bilinci ve sınıf duygusunun sıkıntısı çekilmektedir. Çünkü ileri eğitim sistemleri arasında, bir tek İngiltere’deki okul sistemi, alt sınıflardan gelme yetenekli ve başarılı gençleri lider gruplar arasına girme ya da en azından sosyal saygınlık kazanma yolunda ilerlemeye davet etmek bir yana, onlara bu imkânı vermemiştir bile. (Buna karşı, İskoç okulları ve üniversitesi on sekizinci yüzyılda sosyal sınıflar arasında hareketlilik sağlayacak güçlü araçlar olarak geliştirildi.)

Yeni Gereklilikler

Eğitimin yeni bilgi toplumu gerçekliği karşısındaki sosyal amacı ve sorumluluğu ciddi bir biçimde tartışılacaktır -bu tür tartışmalar olmalıdır da. Alınacak karar oybirliğiyle alınamayacak kadar önemlidir- ya da olduğu gibi bırakılamayacak kadar. Anahtar niteliğindeki birkaç gereklilik şimdiden açık hale gelmiştir:

  1. Bilgi toplumu içinde ve bilgi toplumu için yapılan eğitimin sosyal bir amacı olacaktır. Değerlerden yoksun bir eğitim olmayacaktır; hiçbir eğitim sistemi böyle değildir.
  2. Gerekli olan eğitim sistemi açık bir sistem olmalıdır. Öğrenimi ileri düzeyde olanlarla “öbür yarı” arasındaki çizgiyi geçilmesi mümkün olmayan bir engel haline getirmemelidir. Kökenleri, varlık durumları ya da önceki öğrenimleri ne olursa olsun, yeterli ve başarılı kimseler için eğitim yolu ve eğitim aracıyla toplum içinde yükselme yolu açık olmalıdır. Bu konuda birtakım belirtiler vardır. Sözgelimi Japonya’daki öğretmenlerden sınıflarında gelecek vaat eden çocuklara dikkat etmeleri ve bu çocukları akademik yönden yeterli biçimde yetiştirerek, onların ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye ve liseden de üniversiteye geçmelerini sağlamaları istenir. Japonya’daki öğretmenler dershanede öğretmenlik yaptıkları kadar, öğrenciye ve öğrencinin ailesine danışmanlık da yapmaktadırlar. Batı Almanya’da ise, geleneksel çıraklık eğilimi akademik ilerleme için paralel yükselme basamakları olarak kullanılmaktadır. Bu basamaklardan biri akademik yönü ağır basan ortaöğrenimden -geleneksel Gymnasium- dan üniversiteye doğru uzanmaktadır. Öbürü ise, genç erkek ya da kadınların haftada üç gün çalışıp, üç gün okula giderek, bu yolla hem pratik hem de kuramsal temel kazandıkları çıraklık programı ile başlar. Bu temel onlara, daha sonra Fachhochschule’yedevam etme ve kendilerine özellikle ticaret hayatında ilerleme kapıları açacak bir akademik diplomaya sahip olma imkanı tanımaktadır.

Fachhochschule

A (FH) (plural: Fachhochschulen) or University of Applied Sciences (UAS) is a German type of tertiary education institution, sometimes specialized in certain topical areas (e.g. engineering, technology or business). Fachhochschulen were founded in Germany and later adopted by Austria, Liechtenstein, Switzerland and Greece. An increasing number of Fachhochschulen are abbreviated as Hochschule, which is also the generic term in Germany for all institutions awarding academic degrees in higher education, or expanded as Hochschule für angewandte Wissenschaften (HAW). Due to the Bologna process, Universitäten and Fachhochschulen award legally equivalent academic Bachelor’s and Master’s degrees. Fachhochschulen do not award doctoral degrees themselves. This and the rule to call professors with a professional career of at least three years outside the university system remain their major difference from traditional universities.

Ama bunlar arasında en çok gelecek vaat eden yaklaşım, şimdiki halde Amerika’da vardır. Öbür eğitim sistemlerinin hepsinde öğrenci belli bir aşamaya özgü diplomayı, bu aşama için uygun olan yaşta almak durumundadır -bu, ortaokul, lise ya da kolej için hep böyledir. Almanya’daki öğrenciler üniversitede yedi ya da on yıl süreyle kalabilirler ya da süresiz olarak kalırlar. Ancak 0-11, dokuz ya da yirmi yaşlarında başlamamışlarsa, üniversiteye girdikleri ender görülen bir şeydir. Aynı durum, Japonya, İngiltere ve Fransa için de büyük ölçüde geçerlidir. Birleşik Devletlerde ise, liseden ayrılan öğrenciler yıllar sonra okula geri dönmeye ve lise ya da kolej diplomalarını almaya teşvik edilirler.

  1. Geleneksel sistem içindeki her okul kendisini sonu olan bir şey gibi görmektedir. Öğrenciler belli bir okul için gerekli olan öğrenim süresini tamamladılar mı, eğitimleri “biter.” Bilgi toplumunda “bitmiş eğitim” diye bir şey yoktur. Bilgi toplumunda ileri düzeyde eğitim görmüş kişilerin tekrar tekrar okula geri gelmeleri gerekir. Devamlı eğitim: özellikle de hekimler, öğretmenler, bilim adamları, yöneticiler ve muhasebeciler gibi öğrenim düzeyleri yüksek olan kimselerin eğitimlerine devam etmeleri, ilerde önemli bir büyüme sanayii oluşturacaktır. Ancak, şimdiki halde. Birleşik Devletler ve bir ölçüye kadar da İngiltere dışındaki okul ve üniversitelerde, devamlı eğitimden bütünüyle kaçınılmakta, böyle olmasa bile konu ciddî bir kuşkuyla karşılanmaktadır.
  2. Eğitim artık okullarla sınırlı kalamaz. İşveren durumundaki her kurumun öğretmenlik yapması da gerekir. Japonya’daki büyük işverenler -devlet kurumlan ve ticarî işletmeler bunu şimdiden kabul etmişlerdir. Ancak, bu konuda da öncü durumda olan gene Birleşik Devletlerdir: Birleşik Devletlerdeki işverenler -ticarî kuruluşlar, devlet kurumları, -ordu çalıştırdıkları kişilerin, özellikle de bunlardan eğitim düzeyleri en yüksek olanların eğitimi ve yetiştirilmeleri için, bütün okul ve üniversitelerin bir arada harcadıkları kadar para ve çaba harcamaktadırlar. Avrupa’daki uluslaraşırı şirketler de çalıştırdıkları kişilerin, özellikle de yöneticilerin devam eden eğitimlerini giderek daha çok üstlenmektedirler.
  3. Son olarak da “meritokrasi”nin yozlaşarak “plütokrasi”ye dönüşmesini önlemek, eğilimin sosyal sorumluluğu içine girecektir. İyi işler ve mesleklere giden yolu diplomaya bağlamak, eğer diploma zenginlik için değil de, yetenek ve çalışkanlık için veriliyorsa, kabul edilebilir bir şey olur. Diplomanın yeteneğin takdiri yerine, yeteneğin önüne dikilen bir engel haline gelmemesi için özen gösterilmelidir. Diploma, Dr. Arnold’un İngiltere’de kurduğu özel yatılı okullar gibi bir “sınıf’ sembolü haline gelmemelidir. Bu tehlike en “meritokratik” ülkede daha şimdiden bir gerçek olarak belirmiştir: Japonya’da. Japonya’daki üniversiteler öğrenim için hiç para almamakta, ya da alınan miktarı çok düşük tutmaktadırlar: ancak prestijli üniversitelerine giren ve böylece hem devlet, hem de sanayi kesiminde en çok gelecek vaat eden işlere girme imkânını bulanlar giderek artan bir oranda zengin çocukları olmaktadır. Evlerinde kendilerine ait çalışabilecekleri bir odaları olmayan Japon gençlerinin üniversite giriş sınavlarında başarılı olma şansları pek fazla değildir. Evlerin kalabalık olduğu bir ülkede, ancak durumları iyi olan kimseler çocuklarına böyle bir mekân sağlayabilirler.

Durumları iyi olan ve kendileri de ileri düzeyde eğitim yapmış ana babaların çocukları daima avantajlı olacaktır. Ancak bu avantaj başkaları için aşılması mümkün olmayan bir engel haline gelmemelidir. Bunun bir yolu -ki bu. Birleşik Devletlerde en etkili yol olacaktır ileri düzeydeki eğitim için yapılan masrafların, mezunlar hayata atıldıklarında kazançlarından kesilerek geri alınabilir hale getirilmesidir. Modern ekonomide yapılan hiçbir yatırım, ileri düzey bir eğitim sonucunda elde edilen diploma kadar kazanç getiremez. O halde vergi yükümlülerinin öğrencilere para yardımında bulunmaları için bir neden yoktur. Ama bu kişiler öğrenci olmaya devam ettikleri sürece parasızdırlar. Adaletin, hak duygusunun ve ekonominin bir gereği olarak, ileri düzeydeki diplomalarının kendilerine ömür boyu sağladığı ek kazançtan topluma olan borçlarını ödemek durumundadırlar.

Eğitim ekonomiyi ateşler. Topluma biçim verir. Ama bunları “ürün”ü, yani eğitimli insan yoluyla yapar.

Eğitimli bir insan, hem bir hayat sürmek, hem de hayatını kazanmak için gerekli donanıma sahip kişidir. Sokrates ve Arnold of Rugby, bütün güçleriyle “hayat” üzerinde durup, işin “hayat kazanma” yanını, önemsiz belki de bayağı bir şey gibi görerek dikkate almadılar. Ancak herhangi bir toplumda, ihtiyaçları düşünür Sokrates kadar kısıtlı olan ya da Arnold’un “beyefendiler”i gibi zengin babalara sahip kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Öbür eğitim felsefelerinin hepsi işin iki yanını daima dengelemişlerdir. Bilgi toplumundaki eğitim de aynı dengeyi sağlayacaktır. Ne iyi para kazanıp yaşanmaya değer bir hayatı olmayan öğrenim görmüş barbar tipini kaldırabilir, ne de kararlılık ve etkili olma yeteneğinden yoksun kültürlü amatör tipini. Eğitim. bilgi toplumunda bir yandan etkili olma becerileri öğretirken, bir yandan da “erdem” aşılamak zorunda kalacaktır. Şimdilik eğitim sistemlerimiz ikisini de yapmıyor -bu da sırf şu soruyu sormamış olmamızdan geliyor: Bilgi toplumu içinde eğitimli insan ne demektir?

Bugünlerde, Birleşik Devletlerde “beşerî bilimler”in gerilediğine, belki de ortadan yok olduğuna ilişkin pek çok yakınma duyuyoruz. Pek çok kitapta, uygarlık ve kültüre destek veren büyük gelenekler bilinmiyor diye yazarların hayıflandıklarını görüyoruz. Bu yakınmaların geçerliği vardır. Öğrenim görmüş bir barbarlar toplumu oluşturma tehlikesi belirmiştir. Ama kimin kabahatidir bu? Gençlerin bugünlerde “klasikler”e ilgi duymadıkları söyleniyor: “tarihe cephe almış” oldukları söyleniyor. Oysa, kendi deneyimleri, toplundan, ihtiyaçları ile bağlantılı bir biçimde sunulduğu zaman, gençler tarihe ve bir bütün olarak büyük geleneklere çoşkulu tepki vermektedirler. Yaşları daha büyük olanlar, yani devamlı eğitime katılanlar ise, genellikle, etikten, tarihten, büyük romanlardan: kendi deneyimlerini, kendi hayatlarında ve işlerinde karşılaştıkları zorlukları, anlamalarına yardım edebilecek hiçbir şeyden yeterince yararlanamamaktadırlar. Bu kişiler, aynı zamanda, bilim ve teknolojinin esaslarını yönetim ve politikanın özelliklerini ve değerlerini: kısacası, beşerî nitelikli, kapsamlı bir eğitimi oluşturan her şeyi öğrenmek için de büyük bir istek duymaktadırlar.

Ama bütün bunları anlamlı kılmak ve insanların içinde yaşadıkları gerçeklere yansıtmak zorundayız. “Beşerî bilimIer”i sahip olmaları gereken niteliğe yeniden kavuşturmalıyız: Görmemize yardımcı olan ışık ve doğru hareket etmemizi sağlayan rehber olma niteliğine. Bu, öğrencinin işi değildir: öğretmenin işi olmalıdır. Altmış yıl önce, 1927’de Fransız düşünür Juli en Benda, hakikati, ister sağ, ister sol kökenli olsun, ırkçı ve siyasî dogmaların gerisine iten çağdaş bilim adamları ve yazarlara karşı, La Trahison des clerks (The Betrayal of the Intellectuals) adını verdiği yaman bir saldırı yayımladı. Benda’nın saldırısı, geleceği tahmin ederek, hem Hitler’li yıllarda Alman aydınlanılın hakikate karşı yaptıkları ihaneti, hem de otuzlu yıllarda ve İkinci Dünya Savaşından sonraki yirmi ya da otuz yıl boyunca Komünist Parti sempatizanları ve Stalincilerin hakikate karşı olan ihanetlerini önceden seziyordu. Beşerî bilimlerin, züppelik, küçük görme ya da tembellik yüzünden ölüp gitmelerine izin vermek de aynı şekilde bir ihanettir. Bilgi toplumunun ortaya çıkışı, bizleri, geçmişin bilgeliği ve güzelliğini bugünün ihtiyaçları ve çirkinliği üzerinde odaklaştırmaya zorlayacaktır. Bu, bilim adamlarının ve hümünistlerin bir hayatın yaratılmasına yaptıkları katkıdır.

Bunu yapmak için gerekli anahtarı, öğrencileri hayatlarını kazanacak biçimde yetiştirirken karşımıza çıkan ihtiyaçlarda bulabiliriz. Çünkü eğitim sistemlerimiz hiçbir yönleriyle öğrencileri ilerde içinde yaşayacakları, çalışacakları ve etkili olacakları gerçekliğe hazırlamamaktadır. Okullarımızın bundan sonra kabul etmek zorunda kalacakları gerçek, bilgi toplumu insanlarının çoğunluğunun hayatlarını görevli elemanlar olarak kazanmalarıdır. Bu kişiler bir kuruluş bünyesinde çalışmaktadırlar. O kuruluş içinde etkili olmak zorundadırlar. Bu ise eğitim sistemlerinde hâlâ geçerli olan varsayımın tam tersi olan bir şeydir. Arnold’un özel okulu, mezunlarının toplum içinde lider konumuna sahip olacakları varsayımına dayanıyordu; “çalışan elemanlar” olmalarını beklemiyordu. Amerikan üniversitesinin ya da Alman üniversitesinin ürünü olan profesyoneller ise, hayatlarını bağımsız bir kişi olarak ya da en fazla, küçük bir ortaklıkta çalışarak kazanmak üzere yetiştirilmekteydiler. Hiçbir eğitim kurumu -hatta mezuniyet sonrası yönetim okulları bile öğrencilere bir kuruluşun üyeleri olarak etkili duruma gelmeleri için gerekli temel becerileri vermemektedir: Düşünceleri sözlü ve yazılı olarak sunma yeteneği (kısa, yalın, açık bir biçimde): insanlarla birlikte çalışma yeteneği; insanın kendi çalışmasını, katkısını, mesleğini biçimlendirme ve yönlendirme yeteneği: ve genel olarak, kuruluşu insanın kendi emelleri ve kendi başarıları ile birtakım değerlere gerçeklik kazandırmak için araç olarak kullanma becerileri. Sırası gelmişken, şunu da ekleyebiliriz: Bunlar, 2.500 yıl önce Sokrates’in Eflatun’un Diyaloglarında yaşanmaya değer bir hayatın anahtarları olarak dile getirdiği düşüncelerle çok büyük bir benzerlik göstermektedir.

Öğretmekten Öğrenmeye Doğru

İnsanların nasıl öğrendiklerini artık biliyoruz.

Öğrenme ile öğretmenin aynı madalyonun iki yüzü olmadığını artık biliyoruz -öğrenme ile öğretme farklı süreçlerdir.

Öğretilebilen şeylerin öğretilmesi gerekir ve bunlar başka türlü öğrenilemez. Ama öğrenilebilen şeylerin de öğrenilmesi gerekir ve bunlar öğretilemez.

Yeni kazandığımız bu anlayış, ilgi odağını giderek öğrenmeden yana kaydıracaktır.

Birkaç bin yıldır, odak noktası öğretmek olmuştur: bugünün usta öğretmenlerinin öğretme biçimi, üç bin yıl önceki usta öğretmenlerin öğretme biçimleriyle aynıdır.

Hiç kimse onların yaptığını tam olarak kopya edecek bir yöntemi henüz bulmuş değildir. Ama şu soru ta on dokuzuncu yüzyılın sonuna gelinceye kadar hiç sorulmamıştı:

Nasıl öğreniriz?

Ancak bir kez sorulunca, yeni bilgiler ve yeni anlayışlar hızla çoğaldı.

Yeni bilginin teknoloji ve uygulama halini alması her zaman için uzun bir süre gerektirdiğinden, öğrenme konusundaki bilgimiz, okulların bugüne kadar uygulamaya koyduklarını bir hayli aşmaktadır. Ama artık, öğrenmeyle ilgili yeni bilgilerin uygulamaya dönüşmekte olduğu bir noktadayız. Her şeyden önce, farklı kimselerin farklı biçimlerde öğrendiklerini biliyoruz. Aslında öğrenme işlemi, parmak izleri kadar kişiye özgü olan bir şeydir; öğrenme biçimleri tamamen aynı olan iki kişi yoktur. Herkesin farklı bir öğrenme hızı, farklı bir ritmi, farklı bir dikkat süresi vardır. Eğer öğrenen kişiye, kendisi için yabancı olan bir hız, ritim ya da dikkat süresi zorla uygulanırsa, öğrenme çok düşük düzeyde gerçekleşir ya da hiç gerçekleşmez; yalnızca yorgunluk ve öğrenmeye karşı direnç oluşur. Ama farklı kimselerin farklı konulan farklı biçimlerde öğrendiklerini de biliyoruz. Çoğumuz çarpım tablosunu davranışsal olarak, yani alıştırma ve tekrar yoluyla öğrenmişizdir.Oysa matematikçiler için çarpım tablosunu “öğrenmek” diye bir şey yoktur; onlar çarpım tablosunu algılarlar. Bunun gibi, müzisyenler de notasyonu öğrenmezler; algılarlar. Doğuştan atlet olan hiç kimse topu yakalamayı hiçbir zaman öğrenmek zorunda olmamıştır. Bazı şeylerin öğretilmesi gerçekten de gereklidir -ve bunlar yalnızca değerler, anlayış, anlam değildir. Bir çocuğun güçlü yanlarının neler olduğunu saptamak ve yeteneği başarıya doğru yönlendirmek için bir öğretmen gerekir. Mozart bile babası usta bir öğretmen olmasa, bildiğimiz o büyük deha olmazdı.

İnsan bir konuyu öğrenir. İnsan bir kişiye öğretmenlik yapar.

Artık bu yeni bilgiyi uygulamaya koymak için hazır durumdayız. Bunun bir nedeni demografidir. Gelişmiş ülkelerde, çoğu kimse metropoliten alanlarda yaşamaktadır. Böylece öğrenen kişinin herkes için tek bir öğrenme ve öğretme pedagojisi olan tek bir okulla sınırlı kalması artık söz konusu değildir; küçük köyler ancak bu kadarını kanırabiliyordu. Öğrenen kişi, yaya olarak, bisikletle, ya da otobüsle kolayca ulaşılabilir uzaklıkta olan ama her biri farklı bir öğrenme çevresi sunan okullar arasında seçim yapabilir. Tahmin edilebileceği gibi, öğrenenlerin öğrenme biçimlerinin ne olduğunu saptamak ve onları el altındaki okullar arasında kişisel öğrenme profillerine en uygun olanı hangisi ise, oraya yönlendirmek, yarının öğretmeninin sorumluluğu olacaktır.

Yeni Öğrenme Teknolojisi

Yeni teknoloji bizi bu değişikliği yapmaya zorlayacaktır. Çünkü bu teknoloji bir öğretme teknolojisi olmaktan çok bir öğrenme teknolojisidir. İlk kez kırk yıl önce Kanadalı Marshall McLuhan’ın işaret ettiği gibi, ortaçağ üniversitesini değiştiren şey, Rönesans değildi. Matbaada basılan kitaptı. McLuhan’ın “iletişim aracı mesajdır” biçimindeki ünlü sözü, kuşkusuz abartmalıdır. Ancak “araç” ne tür mesajların gönderilip alınabileceğine gerçekten işaret eder. Aynı ölçüde önemli bir nokta da, aracın ne tür mesajların gönderilemeyeceğini ve alınamayacağını bilerlemesidir. Ve ileşitim aracı hızla değişmektedir. Basılı kitap nasıl on beşinci yüzyılda eğitim için “yüksek teknoloji” haline gelmişse, bilgisayar, televizyon ve video kasetleri de yirminci yüzyıldaki eğitimin yüksek teknolojisi haline gelmektedirler. O halde yeni teknolojinin okullar ve öğrenme biçimlerimiz üzerinde derin bir etki yaratacağı kesindir.

On dördüncü ve on altıncı yüzyıllarda öğretmenler tarafından şiddetli bir dirençle karşılanan basılı kitabın zaferi, Cizvitler ve Comenius, basılı kitabı temel alan okullar kuruncaya kadar mümkün olmadı. Ancak basılı kitap, baştan itibaren okulları öğretme biçimlerinde çok kesin değişiklikler yapmaya zorladı. Daha önce öğrenmenin tek yolu, ya el yazmalarını zahmetli bir biçimde kopya etmek, ya da yapılan konuşmaları ve anlatılan dersleri dinlemekti. Birden insanlar okuyarak öğrenir hale geldiler. Buna benzer, belki daha da büyük bir teknoloji devriminin ilk aşamalarını yaşıyoruz.

Bilgisayar, özellikle çocuklar yönünden, basılı kitaba göre çok daha “kullanıcı-dostu”dur. Sabrının sınırı yoktur. Kullanıcı, ne kadar çok hata yaparsa yapsın, bilgisayar yeni bir deneme için hazır olacaktır.

Dershanedeki hiçbir öğretmenin durumuyla kıyaslanamayacak kadar öğrenen kişinin emrindedir. Öğretmenlerin kalabalık sınıflarda çocuklara tek tek zaman ayırabildikleri enderdir. Buna karşı, bilgisayar hep oracıktadır: çocuk, hızlı da öğrense, yavaş da öğrense, ortalama bir çocuk da olsa: çocuğa şu konu zor, öteki konu kolay da gelse: çocuk yeni bir şeyler öğrenmek istese de, daha önce öğrendiklerine geri dönmek istese de. Ve basılı kitaptan farklı olarak, bilgisayar sonsuz bir çeşitliliğe izin vermektedir. Eğlencelidir.

Ama bir de televizyon ve beraberinde getirdiği koskoca bir görsel pedagoji dünyası vardır. Otuz saniyelik bir reklama, çoğu öğretmenin bir aylık öğrenim süresine sıkıştırabileceğinden daha fazla pedagoji sığmaktadır. TV reklamının konusu, ikincil bir nokta olarak kalır: önemli olan, sunuştaki beceri, profesyonellik ve kandırıcılık gücüdür. Bu yüzden de çocuklar okula düş kırıklığına uğramaya ve boş çıkmaya mahkum birtakım beklentilerle gelmektedirler. Bekledikleri öğretmenlik bilgi-becerisinin düzeyi çoğu öğretmenin sahip olabileceği düzeyi aşmaktadır. Okullar giderek daha büyük bir oranda, bilgisayar, televizyon, film, video ve ses bantları kullanmaya zorlanacaklardır. Öğretmen giderek daha çok bir denetçi ve akıl hocası durumuna gelecektir -belki de, yüzyıl kır önce ortaçağ üniversitesinde oynadığı role çok benzer bir rolü olacaktır. Öğretmenin işi yardım etmek, yol göstermek, örnek olmak, yüreklendirmek olacaktır; asıl işi konunun kendisini aktarmak olmayabilir.

Basılı kitap, Batıda öğrenmeye karşı o güne kadar ve o günden beri hiç görülmeyen bir sevgi dalgasının kabarmasına yol açtı. Her çevreden insana kendisi için en uygun olan hızda, kendi evinin özel ortamında, ya da düşünce yapılan benzer okuyucuların oluşturduğu hoş bir çevrede, öğrenme imkanı verdi. Mesafe ve coğrafya koşullan yüzünden ayrı düşmüş insanların birlikte öğrenmelerini sağladı. En azından Batıda “öğrenme”yi yaratan belirleyici olay, “antik dünyanın yeniden keşfi” olmadı -bu dünya hiçbir zaman kaybedilmiş değildi. Bu olay, basılı kitapla gelen yeni teknolojiydi. Bilgisayarlar ve teknoloji bir araya gelerek, öğrenme sevgisinde benzer bir patlama yaratabilirler mi? Yedi ya da sekiz yaşında bir çocuğun bir saaat boyunca bilgisayarıyla bir matematik programı üzerinde çalışmasını veya daha da ufak bir çocuğun “Susam Sokağı”nı izlemesini gören herkes bu patlama için gerekli olan barutun birikmeye başladığını bilmektedir. Okullar boğmak için ellerinden geleni yapsalar da, yeni teknolojilerin yarattığı öğrenme keyfi bu konuda etkili olacaktır. Birleşik Devletler ve Japonya’daki okullar, otuz yıl boyunca şiddetli bir direnç gösterdikten sonra yeni teknolojileri kullanmak, öğretim yöntemlerine katmak ve öğrencilerinde öğrenme arzusu yaratmak için daha büyük bir istek göstermektedirler; öğrenme arzusu, temelde, eğitimli olmanın esasıdır.

Bilgi Nedir?

Basılı kitap on beşinci yüzyılda ilk ortaya çıktığı zaman “bilgi” içeren şeyler de, bilgiyi aktarma yöntemleri kadar büyük bir değişim geçirecek duruma gelmişti. Bizler de benzer bir dönüm noktasında olabiliriz. Basılı kitabın ortaya çıktığı dönemdeki Skolastikler gibi, bizler de uzmanlaşmanın hem yeni bilgiler kazanmak, hem de bu bilgileri aktarmak için en etkili yol sayıldığı iki yüzyıl geçirmiş durumdayız. Doğa bilimlerinde bu hâlâ işe yarayabilir. Başka alanlarda ise uzmanlaşma bilgiye giden yol üzerinde bir engel durumuna gelmekte, bilginin etkili kılınmasında ise daha da büyük bir engel oluşturmaktadır. Akademik çevreler bilgiyi baskıya geçen şey olarak tanımlamaktadırlar. Ama bunun bilgi olmadığı kesindir: işlenmemiş veridir bu. Bilgi bir şeyi ya da bir kimseyi değiştiren enformasyon demektir -bunu, ya eylem için bir neden oluşturarak yapar, ya da bireyi (veya kuruluşu) farklı ve daha etkili bir eylem gerçekleştirebilecek duruma getirerek. Yeni “bilgi”nin pek küçük bir bölümü bunu başarabilmektedir.

Daha elli yıl önce, dönemin büyük bilim adamları çok satan kitaplar yazmaktaydılar. Ne John Maynard Keynes, ne Joseph Schumpeter -yüzyılın iki büyük iktisatçısı olan bu kişiler”popüler olma amacında” değildi. Ama her ikisinin eserleri de iktisatçı olmayan pek çok kişi tarafından büyük bir hevesle okundu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, 1930’lu yıllarda kitaplarını yazarken kalabalıkları memnun etmeye çalışmadı: iki büyük klasikçi Edith Hamilton ve Werner Jaeger‘in Yunanlılar üzerinde yazdıkları kitaplar da bunu yapmıyordu. Oysa bu kimselerin eserleri sürekli olarak çok satan kitaplar listesine girdi: o dönemin önde gelen Amerikalı tarihçilerinin eserleri de öyle. Bugün onların yerine geçen kimseler ise, yazılarını, kendi meslektaşlarının bile okumadığı bilimsel dergilerde bastırabilmek için para ödemek zorunda kalmaktadırlar. Bilgi sahibi kimselerin kendilerini başkalarınca anlaşılır kılmakla yükümlü oldukları yolundaki eski düşünceyi artık kabul etmiyoruz. Ancak bu yapılmadıkça, üretilmiş bir bilgi de olmayacaktır. Okuyucular hazırdır, hatta susamışçasına beklemektedirler. iyi araştırmacılar -Amerikalı tarihçi Barbara Tuchman, Fransız tarihçi Fernand Braudel, İngiliz astrofizikçi Stephen W. Hawkinslütfedip, çalışmalarını makul bir düzyazı ile sundukları zaman, kitapları hemen büyük bir rağbet görmektedir.

Bilim adamlarının kullandıkları üslubun özellikle anlaşılmaz olmasından kimi ya da neyi suçlamamız gerektiği, konumuzun dışında kalmaktadır. Önemli olan nokta şudur: Akademik kökenli uzmanların bildikleri, hızla “bilgi” olmaktan çıkıyor. En iyi haliyle “bilginlik”, daha yaygın olan en kötü haliyle de salt “veri” olarak kalıyor. İki yüz yıl boyunca bilgi üreten disiplin ve yöntemler artık tam anlamıyla üretken olmaktan çıkmışlardır; bu, en azından, doğa bilimleri dışında böyledir. Farklı disiplinleri bir araya getiren çalışmalarla, disiplinlerarası çalışmalarda meydana gelen hızlı artışa bakarak, yeni bilgiyi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda öğretme, öğrenme ve araştırma süreçlerine çerçeve oluşturan disiplinlerden elde etmenin artık mümkün olmadığı gerçekten de ileri sürülebilir.

Alman-lsviçreli Hermann Hesse, 1943 yılında son romanı Das Glasperlenspiel (Magister Ludi)‘i yayımladı. Hesse, zamanlarım Çin müziği çalarak ve romanın başlığında yer alan boncuk oyunu gibi çapraşık bilmeceler çözerek geçiren ve bu arada dışardaki bayağı dünyayla her türlü temastan kaçınan, kapalı bir aydınlar tarikatı yaratmıştı. Bunu yaparken, aklından geçirdiği şey, Alman düşünür ve yazarlarının Nazi dönemi sıralarında, her türlü kabalıktan uzak, incelikli bir iç dünyasına çekilmeleri oldu. Ama sonunda Hesse’nin kahramanı, düşünceye dayalı oyunlarda yaşanan “iç sürgünü” nü reddeder ve gerçek insanların, dolayısıyla da gerçek bilginin, pis, gürültülü, kirlenmiş ve bozulmuş dünyasına geri döner. Almanca konuşan aydınların Hitler zamanında bir mazeretleri vardı; günümüz akademisyenlerinin böyle bir mazeretleri yoktur ama onlar da çoğunlukla Hesse’nin boncuk oyunuyla yarattığı dünyaya çekilmiş durumdadırlar. Bilgiyi, tekrar etkili kılma, yeniden gerçek bilgi haline dönüştürme zorunluluğunu duyacaklar mıdır?

Okulların ve eğitimin ilerde önemli değişiklikler geçirecekleri kesindir -bu değişiklikler için talep bilgi toplumundan gelecek ve değişiklikleri yeni öğrenme kuramları ve öğrenme teknolojileri başlatacaktır. Değişikliklerin ne kadar çabuk geleceğini, tabiî, bilemiyoruz. Ancak önce nerede meydana geleceklerini ve en çok nerede etkili olacaklarını büyük bir doğruluk payı ile tahmin edebiliriz: Amerika Birleşik Devletlerinde. Bu kısmen, en açık, en esnek ve en az merkeziyetçi, en az denetimci eğitim sisteminin Birleşik Devletlerde bulunmasındandır. Ama kısmen de, elindeki sistemden en az hoşnut olan ülkenin de Amerika olmasından gelmektedir ve Amerikalıların bu hoşnutsuzluğu haklı nedenlere dayanmaktadır. Sh: 237-257

ÇÖZÜMLEMEDEN ALGILAMAYA YENİDÜNYA GÖRÜŞÜ

1680 dolaylarında, o sıralarda Almanya’da çalışan -Protestan olduğu için anayurdundan ayrılmak zorunda kalmıştı-Denis Papin adında bir Fransız fizikçisi, buhar makinesini icat etti. Kendisi böyle bir makineyi fiilen yaptı mı, bilemiyoruz; ancak makinenin tasarımını yaptı ve ilk emniyet supabını gerçekleştirdi. Bir kuşak sonrası, 1712’de, Thomas Newcomen ilk işler durumdaki buhar makinesini İngiltere’deki bir kömür madenine yerleştirdi. Böylece madenden kömür çıkarılması mümkün hale geldi -daha önceleri İngiltere’deki kömür madenleri hep yeraltı sularının baskınına uğramaktaydı. Newcomen’in makinesi, buhar çağını açtı. Bundan sonra, iki yüzyıl boyunca, teknoloji modeli mekanikti. Fosil yakıtlar, hızla, ana enerji kaynağı haline geldiler. En son kullanılan itici güç ise, bir yıldızın, yani güneşin içinde olup bitenlerle aynı şeydi. 1945’te atomik fizyon, bundan birkaç yıl sonra ise, atomik füzyon, güneş içinde olanları kopya etti. Bunun ötesine geçilemez. 1945 yılında mekanik evreni model alan çağ sona erdi. Tam bir yıl sonra, 1946’da, ilk bilgisayar, ENIAC’ın üretimine geçildi. Bu olayla da, enformasyonun çalışma için düzenleyici ilke haline geleceği bir çağ başlamış oldu. Ancak, enformasyon, mekanik süreçlerden çok, biyolojik süreçlerin temel ilkesidir.

Uygarlığı, çalışmayı düzenleyen temel ilkede meydana gelen değişiklik kadar etkileyen pek az olay vardı. M.S.800 ya da 900 yılına kadar, Çin teknoloji, bilim ve genel olarak kültür ve uygarlık alanlarında bütün Batı ülkelerinin çok önündeydi. Sonradan, Kuzey Avrupa’daki Benediktin rahipleri yeni enerji kaynaklan buldular. Bu noktaya kadar, başlıca, belki de tek enerji kaynağı insan denen iki ayaklı hayvan olmuştu. Sabanı çeken köylünün karısıydı. Hamut kullanımı ile çiftçinin karısının yerini, hayvan gücünün alması ilk kez mümkün hale geldi. Benediktin rahipleri ayrıca antik dönemlerde oyuncak olarak kullanılan su çarkları ve yel değirmenlerini ilk makinelere dönüştürdüler, iki yüz yıl içinde teknolojik öncülük Çin’den Batıya geçti. Yedi yüz yıl sonra da Papin’in buhar makinesi, yeni bir teknoloji ve bu teknolojiyle birlikte yeni bir dünya görüşü yarattı -mekanik evren.

Bilgisayarın 1946 yılında ortaya çıkışıyla, enformasyon, üretimdeki düzenleyici ilke haline geldi. Bununla da yeni bir temel uygarlık doğdu.

Enformasyonun Sosyal Etkileri

Bugünlerde, enformasyon teknolojilerinin maddî uygarlık üzerinde, ticarî mallar, hizmetler, ticarî kuruluşlar üzerinde yarattığı etkilere ilişkin pek çok (neredeyse gereğinden çok) şey söylenip yazılmaktadır. Oysa enformasyonun sosyal etkileri de aynı ölçüde önemlidir, hatta daha bile önemli olabilirler. Söz konusu etkilerden biri yaygın bir biçimde görülmektedir: Bu tür bir değişiklik, girişimcilik alanında bir patlama getirir. Gerçekten de, 1970’li yılların sonlarında Birleşik Devletlerde başlayıp, on yıl içinde Komünist olmayan bütün gelişmiş ülkelere yayılan büyük girişimcilik dalgası, üç yüzyıl önceki Denis Papin döneminden bu yana görülen bu tür dördüncü büyük dalgadır. Bunlardan ilki, on yedinci yüzyılın ortasından on sekizinci yüzyılın ilk dönemlerine kadar sürdü: başlaması “Ticaret Devrimi” sayesinde, ücret karşılığı aldıkları ağır yükleri gerçekten de uzun mesafeler arasında taşıyabilen, açık denizlere dayanıklı yük gemilerinin geliştirilmesinden sonra ticaret alanında meydana gelen çok büyük gelişme ile oldu. İkinci büyük girişimcilik dalgası -on sekizinci yüzyılda başlayıp, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru sürmüştür-genellikle “Sanayi Devrimi” diye adlandırdığımız olgudur. Daha sonra da, 1870 dolaylarında, yeni sanayiler üçüncü girişimcilik dalgasını başlattı -bunlar, farklı itici güçler uygulamakla kalmayıp, daha önce hiç oluşturulmamış, ya da ancak çok küçük miktarlarda gerçekleştirilmiş ürünler çıkaran ilk sanayilerdi: Elektrik, telefon, elektronik, çelik, kimya ve ilaç, otomobil ve uçak sanayileri.

Şimdi de, enformasyon ve biyolojinin başlattığı dördüncü dalgaya tanık oluyoruz. Bu seferki de, daha önceki girişimcilik dalgalan gibi, “yüksek teknoloji” ile sınırlı değildir; “yüksek teknoloji”yi olduğu kadar “orta teknoloji”yi, “düşük teknoloji”yi ve “sıfır teknoloji”yi de kapsamaktadır. Daha öncekiler gibi, bu da yeni ya da küçük ticarî teşebbüslerle sınırlı değildir, mevcut ve büyük teşebbüslerde de vardır ve çoğu kez, en etkili, en yararlı biçimde bu tür teşebbüslerde görülmektedir. Ve daha öncekiler gibi, “buluşlar”la, yani teknolojiyle sınırlı değildir. Sosyal alanda gerçekleştirilen yenilikler de, aynı oranda “girişimciliğe dayalı”, aynı oranda önemlidirler. Sanayi Devrimiyle gelen bazı sosyal yeniliklerin -modern ordu, kamu yönetimi, PTT, ticarî bankanın demiryolu ya da buharlı gemi kadar etkili oldukları kesindir. Bunun gibi, içinde bulunduğumuz girişimcilik çağı her türlü yeni teknoloji ve maddî ürün kadar getireceği sosyal yenilikler özellikle de politika, devlet, eğitim ve ekonomi bilimindeki yenilikler açısından da önemli olacaktır.

Enformasyonun bir başka önemli sosyal etkisi de açıkça görülmekte ve geniş bir biçimde tartışılmaktadır: Enformasyonun ulusal devlet üzerinde, özellikle de ulusal devlette yirminci yüzyılda baş gösteren hipertrofi,[ bir organ veya bölümün yapıcı hücrelerinin sayılarının aynı kalmasına rağmen hacimsel büyümelerine bağlı büyüme.] yani totaliter rejimler üzerinde yarattığı etki. Kendisi de modern kitle iletişim araçlarının, gazetelerin, sinemaların ve radyonun ürünü olan totaliter rejim, eğer enformasyon üzerinde tam bir denetim kurabilirse, ayakta kalabilir. Ama herkes evinde oturup, bir uydu aracılığıyla enformasyona doğrudan ulaşabilirken -bunu sağlayan “alıcılar” daha şimdiden öylesine ufalmıştır ki, hiçbir gizli polis örgütünün bunları bulabilme umudu yoktur -enformasyon üzerinde devlet denetimi artık mümkün değildir. Hatta enformasyon artık uluslaraşırı bir nitelik kazanmıştır: para gibi, enformasyonun da “anayurt”u yoktur.

Enformasyon ulusal sınır tanımadığına göre, yeni “uluslaraşırı” insan toplulukları da yaratacak ve bunlar birbirlerinin yüzünü bile görmeden, iletişim halinde oldukları için, paylaşma duygusunu yaşayacaklardır. Dünya ekonomisi, özellikle de para ve krediden oluşan “sembol ekonomisi”, daha şimdiden, ulusal niteliği olmayan, uluslaraşırı topluluklardan biri haline gelmiştir. Enformasyonun başka sosyal etkileri de bunlar kadar önemlidir ama pek fazla görülüp, tartışamamaktadır. Bunlardan biri, yirminci yüzyıl kentlerindeki muhtemel değişikliklerdir. Bugünün kentini, on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirilen büyük atılım yarattı: insanları tren ve tramvay, bisiklet ve otomobil aracılığıyla işe taşıma yeteneği. Değiştirecek olan ise, yirminci yüzyılın büyük atılımı olacaktır: Düşünceleri ve enformasyonu harekete geçirerek, işi insanlara taşıma yeteneği. Aslında kent -Tokyo kent merkezi. New York kent merkezi, Los Angeles kent merkezi, Londra kent merkezi, Paris kent merkezi, Bombay kent merkezi yararlılık özelliğini artık tüketmiş durumdadır. Artık insanları kent içine ve dışına taşıyamaz duruma geldik: Tokyo ya da New York’taki ofis binalarına varabilmek için tıklım tıklım vagonlarda iki saat süren yolculuklar yapılması, Londra’daki Piccadilly Circus’ta yaşanan curcuna, ya da her sabah ve akşam Los Angeles’taki çevre yollarında trafiğin iki saat boyunca kitlenmesi, durumun böyle olduğuna işaret etmektedir. Kredi kartlarının, mühendislik tasarımlarının, sigorta poliçeleri ve sigorta alacaklarının ya da sağlık kayıtlarının kullanımı gibi çalışmalarla, enformasyonu şimdiden insanların bulundukları yerlere -kentlerin dışına taşımaya başladık bile. İnsanlar gittikçe artan bir oranda evlerinde, ya da çok sayıda kimsenin yapacağı gibi, kalabalık kent merkezlerinin dışındaki küçük “uydu ofisler”de çalışacaklardır. Faks makinesi, telefon, çift yönlü video ekranı, teleks, telekonferans, demiryolunun, otomobilin ve aynı zamanda uçağın yerine geçmektedir. Yetmişli ve seksenli yıllarda, bütün büyük kentlerdeki hızlı yapılaşma ve bununla birlikte gelen gökdelen patlaması, sağlık işaretleri değildir. Bunlar, kent merkezlerinin sonlarının gelmeye başladığını gösteren belirtilerdir. Çöküş yavaş olabilir: ama kurulmaları büyük bir başarı olan bu merkezlere, en azından bugünkü halleriyle, ihtiyacımız kalmamıştır.

Kent, iş merkezi olmak yerine, bir enformasyon merkezi haline gelebilir -enformasyonu (haber, veri, müzik) çevreye dağıtıp yayan yer olabilir. Yılda bir iki kere, büyük bayram günlerinde, çevredeki kırsal alanlardan gelen köylülerin bir araya toplandıkları ortaçağ katedraline benzeyebilir: bilge rahipleri ve katedral okulunu saymazsak, ortaçağ katedrali iki bayram arasındaki günlerde bomboş olurdu. Yarının üniversitesi de, öğrencilerin fiilen devam ettikleri bir yer olmaktan çıkarak, enformasyon ileten bir “bilgi merkezi” haline gelecek midir?

İşin yapıldığı yer, işin yapılış biçimini büyük ölçüde belirler. Yapılan iş üzerindeki etkisi de büyüktür. Büyük değişiklikler meydana geleceğinden emin olabiliriz -ancak bunlar nasıl ve ne zaman olacaktır, şimdilik tahmin bile edemeyiz.

Biçim ve İşlev

Belli bir görev ya da kuruluş için elverişli büyüklüğün ne olması gerektiği, bizi zorlayacak temel sorun haline gelecektir. Mekanik bir sistem içinde daha büyük performans belli oranlarda büyümeye gidilerek sağlanır. Daha büyük güç daha büyük verimdir: Daha büyük olan, daha iyidir. Ama bu, biyolojik sistemler için geçerli değildir. Biyolojik bir sistemde büyüklük işlevin ardından gelir. Büyük olmak hamamböceği açısından amaca ters düşer bir şeydir; küçük olmak da, aynı şekilde, fil açısından amaca ters düşer. Biyologların pek hoşlanarak söyledikleri gibi, “sıçan, bir sıçan olarak başarılı hale gelebilmek için ihtiyacı olan her şeyi bilir.” Sıçanın insandan daha zeki olup olmadığını sormak saçmalıktır; söz konusu edilen, bir sıçan olarak başarılı hale gelmenin gerekleri ise, o zaman sıçan, insan da dahil bütün hayvanlardan çok daha ileri durumdadır. (Bu konudaki en iyi kitap, İskoç biyolog Sir D’Arcy Wentworth’ün 1917’de yazdığı On Growth and Form dur -kuruluş tasarımı ve kuruluş yapısıyla ilgili herkes için “şart” olan bir kitaptır bu.) Enformasyona-dayalı bir kuruluşta, büyüklük bir “işlev” ve bağımsız olmaktan çok, bağımlı bir değişken halini alır. Aslında, enformasyonun nitelikleri, etkili olan en küçük boyutların en iyisi olacağına işaret etmektedir. “Daha büyük” boyutlar, iş ancak başka türlü yapılamıyorsa, “daha iyi” olacaktır.

İletişimin etkili olabilmesi, hem enformasyon hem anlam olmasına bağlıdır. Anlam ise paylaşmayı gerektirir. Dilini bilmediğim bir kimse. beni telefonla arasa, aramızdaki hattın son derece temiz olması, bana hiçbir yarar sağlamaz. Ben o dili anlamadıkça, “anlam” diye bir şey yoktur -meteoroloji uzmanının eksiksiz bir biçimde anladığı mesaj bir eczacı için laf kalabalığıdır. Ancak grup çok büyükse, paylaşma doğru dürüst gerçekleşmez. Paylaşma, sürekli olarak yeniden doğrulanmayı gerektirir. Yorum yapabilme yeteneği gerektirir. Bir topluluk olmasını gerektirir. “Bu mesajın ne anlama geldiğini biliyorum, çünkü Tokyo’daki. ya da Londra’daki, ya da Pekin’deki adamlarımızın düşünme biçimlerini biliyorum.” Biliyorum sözü, “enformasyon”u “iletişim”e dönüştüren katalizördür.

Büyük Ekonomik Bunalımın ilk günlerinden 1970’lere kadar geçen elli yıl boyunca, eğilim, merkeziyetçilik ve büyüklükten yana oldu. 1929’dan önce, cerrahî müdahale söz konusu değilse, doktorlar paralı hastalarını hastaneye yatırmıyorlardı. 1920’li yıllardan önce hastanelerde doğan bebek sayısı çok azdı; bebekler çoğunlukla evde dünyaya gelirlerdi. 1930’lar gibi geç bir tarihe kadar, Birleşik Devletlerdeki yükseköğrenim dinamiği, küçük ve orta boy, beşerî bilimler kolejlerinde toplanmıştı. İkinci Dünya Savaşından sonraki yönelim ise, giderek büyük üniversiteye ve daha da büyük olan “araştırma üniversitesi” ne doğru oldu. Aynı şey devlet için de söz konusuydu. Ve büyüklük, İkinci Dünya Savaşı sonrasında iş dünyasında saplantı haline geldi. Her firmanın ille de “milyar-dolarlık şirket” olması gerekiyordu.

Yetmişli yıllarda eğilim değişti. Artık iyi yönetim olmanın belirtisi daha büyük olmak değildir. Artık sağlık hizmetleri söz konusu olduğunda, hastane dışında daha iyi yapılabilen her şey hastaneden başka bir yerde yapılsın, diyoruz. Yetmişli yıllardan önce, Amerika’da durumları hafif olan akıl hastaları için bile en iyisinin bir akıl hastanesine yatmak olduğu düşünülmekteydi. Bu tarihlerden sonra, başkaları için tehlike oluşturmayan akıl hastaları hastanelerden çıkarılmıştır (bu uygulama her zaman iyi sonuçlar vermemektedir). Yüzyılımızın ilk üççeyreğinin, özellikle de İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemin ayırıcı özelliği olan büyüklük sevdasından uzaklaştık. Büyük ticarî işletmeleri hızla yeniden yapılandırıp “daraltıyoruz.” Devlet görevlerini “özelleştiriyoruz”; bunları, özellikle yerel topluluklarda, devlet kesiminin dışındaki müteahhitlere veriyoruz.

O halde, belli bir görev için uygun olan büyüklüğün ne olduğu sorusu, giderek daha büyük bir önem kazanacaktır. Bu işi bir arı mı, sinekkuşu mu, fare mi, geyik mi, yoksa fil mi en iyi yapar? Bunların hepsine de ihtiyaç vardır, ama her biri farklı bir iş için ve farklı bir ekolojide gereklidir. Uygun büyüklük, giderek, görev ve işlev için gerekli olan enformasyonu en etkili biçimde kullanan büyüklük olacaktır. Geleneksel kuruluşu bir arada tutan, kumanda ve kontrol sistemi olmuşken, enformasyona-dayalı kuruluşun “iskelet”i en elverişli enformasyon sistemi olacaktır.

Çözümlemeden Algılamaya

Teknoloji doğa değildir, insandır. Teknoloji aletlerle ilgili değildir: insanın çalışma biçimiyle ilgilidir. Aynı şekilde, insanın yaşama biçimi ve düşünme biçimi ile de ilgilidir. Evrim kuramını -Charles Darwin’le birlikte -keşfeden Alfred Russel Wallace’in ünlü bir sözü vardır. “İnsan yönlendirilmiş ve amaçlı evrim geçirebilen tek hayvandır; insan alet yapar.” Ama teknoloji insanın bir uzantısı olduğu içindir ki, teknolojideki temel değişme, her zaman hem dünya görüşümüzü ifade eder, hem de dünya görüşümüzü değiştirir.

Bilgisayar, bir bakıma, on yedinci yüzyılda Denis Papin’in zamanında ortaya çıkan mekanik evrene özgü, çözümsel, kavramsal dünya görüşünün nihaî ifadesi olmaktadır. Her şeyi hesaba kattıktan sonra, dayandığı kaynak, Papin’in çağdaşı ve dostu olan düşünür -matematikçi Gottfried Leibniz‘in, tüm rakamların “dijital” olarak, yani 1 ve 0’la ifade edilebileceği yolundaki keşfidir. Bilgisayar bu çözümlemenin, Bertrand Russell ve Alfred N. Whitehead’in Principia Mathematica‘sında (1910’dan 1913’e kadar yayımlanmıştır) rakamların ötesinde mantığa’ uygulanması sayesinde mümkün olmuştur; bu da, belirsizlikten kurtarılıp “veri” haline getirilebilirse, her kavramın 1 ve 0’la ifade edilebileceğini ortaya koydu.

Bilgisayar Papin’in üstadı olan René Descartes’a giden çözümsel ve kavramsal modelin bir zaferidir ama bizi bu modeli aşmaya da zorlamaktadır. “Enformasyon”un kendisi, gerçekten de çözümsel ve kavramsaldır. Ama enformasyon her biyolojik süreç için düzenleyici ilkedir. Modern biyolojinin bize öğrettiğine göre, hayat bir “genetik şifre”de, yani programlanmış enformasyonda biçim bulmaktadır. Gerçekten de, o gizemli gerçekliğin, yani “hayat”ın doğaüstüne başvurmayan tek tanımı, hayatın enformasyon tarafından düzenlenen madde olmasıdır. Ve biyolojik süreç çözümsel değildir. Mekanik bir olguda, bütün, kendisini meydana getiren parçaların toplamına eşittir ve bu yüzden çözümleme yoluyla anlaşılabilir. Oysa biyolojik olgular “bütünler’dir. Bunlar, kendilerini meydana getiren parçaların toplamından farklıdır. Enformasyon gerçekten de kavramsaldır. Ama anlam öyle değildir: anlam algılamadır.

Matematikçi ve düşünürlerin Deniş Papin ve çağdaşları tarafından formüle edilen dünya görüşlerinde, algı “sezgi”ydi ve ya sahte, ya da mistik, kolay anlaşılmaz, gizemli bir şeydi. Bilim, algının varlığını yadsımadı (ama pek çok bilim adamı yadsımıştır). Geçerliğini yadsıdı. Çözümlemecilerin belirttiğine göre, “sezgi” ne öğretilebilir ne eğitilebilir. Mekanik dünya görüşü, algının “ciddî” olmadığını, “hayattaki daha incelikli şeyler”in, onlar olmadan da yapabileceğimiz şeylerin düzeyinde olduğunu bildirir. Okullarımızda, “sanat eleştirisi”ni keyif alınacak bir konu olarak öğretiyoruz. Sanatı, sanatçı için olduğu gibi, çetin, zorlayıcı bir disiplin olarak öğretmiyoruz.

Oysa biyolojik evrende, algı merkezde yer alır. Ve eğitilip, geliştirilebilir -hatta böyle yapılması gerekir. Duyduğumuz şey, “K” “E” “D” “İ” değildir: “kedi”dir. “K” “E” “D” “İ”. çağdaş deyimle, “parçalar”dır: çözümlemedir. Gerçekten de, bilgisayar parçaların ötesine geçmezse, anlam gerektiren hiçbir şey yapamaz. “Uzman sistemler”in anlamı da budur: bu sistemler, bilgisayar mantığına, çözümse! bir sürece, bir işin ya da konunun bütününü anlamaktan doğan, deneyim algısını yerleştirmeye çalışırlar.

Aslında, algılamaya doğru yönelişimiz, bilgisayardan epey önce başlamıştı. Yaklaşık yüzyıl önce, 1890’lı yıllarda, konfigürasyon (Geştalt) psikolojisi, duyduğumuz şeyin “K” “E” “D” “İ” değil de, “kedi” olduğunu ilk kez fark etti. O günden bu yana psikolojinin hemen her çeşidi -ister gelişim, ister davranış ya da klinik psikolojisi olsun çözümlemeden algılamaya doğru yönelmiştir. Post-Freudcu “ruhsal çözümleme” bile “ruhsal algılama” halini almakta ve kişinin mekanizmaları, “itkil’er”i yerine kişinin kendisini anlamaya çalışmaktadır. Devletin ya da işadamlarının yaptıkları planlamalarda, giderek daha çok “senaryoIar”dan söz ediyoruz; bunlarda da hareket noktası bir algıdır. Tabiî, herhangi bir “ekoloji” de çözümleme değil algılamadır. Ekolojide ”bütün”ü görmek ve anlamak gerekir; “parçalar” ancak bütüne bakılırken vardır.

Elli yıl kadar önce ilk Amerikan kolejinde -Vermont’taki Bennington’da-beşerî bilimler eğitiminin ayrılmaz bir parçası olarak, uygulamalı sanat dersleri -resim, heykel, seramik, bir müzik aleti çalmak- verilmeye başlandığında, bu tüm saygıdeğer akademik göreneklere meydan okuyan, küstahça, ilkelere aykırı bir yenilik oldu. Bugün her Amerikan kolejinde aynı şey vardır. Kırk yıl önce herkes nesnel olmayan modern resmi reddediyordu. Bugün ise, modern ressamların eserlerini sergileyen müzeler ve galeriler insanla doludur ve bu eserler rekor fiyatlarla alıcı bulmaktadır. Modern resmin “modern” yanı, izleyiciden çok, ressamın gördüğünü sunmaya çalışmasıdır. Modem resim, betimlemeden çok, anlamdır.

Descartes, üç yüzyıl önce ”Düşünüyorum, o halde varım,” diyordu. Bizler artık şunu da demek zorundayız. “Görüyorum, o halde varım.” Descartes’tan bu yana kavramsal olan vurgulanmıştır. Giderek, kavramsal olanla, algısal olanı daha çok dengeleyeceğiz. Aslında, bu kitabın konu ettiği yeni gerçekler, konfıgürasyondurlarve bu yönleriyle, çözümleme kadar algılama da isterler. Sözgelimi yeni çoğulculuk biçimlerinin dinamik dengesizliği: çok-katlı uluslaraşırı ekonomi ile uluslaraşırı ekoloji; çok gerekli olan yeni “eğitimli insan” arketipi. Ve bu kitap düşünmemizi olduğu kadar görmemizi de sağlamaya çalışmaktadır.

İmmanuel Kant‘ın yenidünya görüşünü bir sistem içine oturtan metafiziği yaratması için, Descartes ve çağdaşı Galileo’nun mekanik evren biliminin temellerini atmalarının üzerinde yüzyıldan fazla bir zaman geçmesi gerekti. Sonra da Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi (1871) eseri, yüzyılı aşkın bir süre. Batı felsefesine egemen oldu. Friedrich Nietzsche gibi. Kant düşmanlarına anlamlı gelen soruları bile bu kitap belirledi. Hatta bu yüzyılın ilk yarısında Ludwig Wittgenstein için bile “bilgi” tanımının kaynağı hâlâ Kant’tan geliyordu. Ama çağdaş düşünürler artık Kant’ın ilgi konuları üzerinde durmamaktadırlar. Onlar konfigürasyonlarla uğraşırlar -işaretler ve sembollerle, örüntülerle, mitle, dille. Algıyla uğraşırlar. O halde mekanik evrenden biyolojik evrene olan bu yöneliş, sonunda, yeni bir felsefî sentez gerektirecektir, Kant, bu senteze, Einsicht, ya da Critigüe of Pure Perception [Salt Algının Eleştirisi] adını verebilirdi. Sh: 261-270

Kaynak: Peter F. DRUCKER, YENİ GERÇEKLER-Devlet ve Politika Alanında Ekonomi Bilimi ve İş Dünyasında Toplumda ve Dünya Görüşünde, Çeviren :Birtane KARANAKÇI, TÜRKİYE İŞ BANKASI Kültür Yayınları, 1991 ANKARA

********

DİĞER YAZILAR

Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”
PETER FERDINAND DRUCKER’IN YÖNETSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ
THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER

OSMANLILIĞIN DIŞ SİYASETİNDE: İNGİLTERE


Osmanlılıkta Yeniçerilerin kaldırılmasından önce, dış siyaset diye bir şey vardı denilemez. (Nitekim bu devrede Kapitülasyonlar gibi “Düveli Muazzama” denilen emperyalist devletler de, sürekli savaşlara rağmen Osmanlılar üzerinde önemli bir etki yapmış değillerdi.) Osmanlılarca bütün Avrupa bir tek devlet sayılıyordu. (Küffarı, Millet’i vahide).

Osmanlıların Avrupalıları ayrı siyaset güden ayrı devletin saymaları, her birine ayrı ayrı elçi yollamaya başladıkları zamanın görüşüdür. Yani bu görüşe geldikten sonra Osmanlılar ayrı devletlere ayrı elçiler yollamak lüzumunu duymuşlardır. O zamana kadar dış siyaset buradaki yabancı elçiler ya da, arada bir yollanan fevkalade elçiler aracılığıyla döndürülüyordu. (Avrupa devletlerinin ayrı sayılmasında borç almak zorunluğunun etkisi de gözönünde tutulmalı, bilhassa borcun önceleri bizimle doğrudan doğruya münasebeti henüz bulunmayan, bizim ölçüleninize göre de daha küçük memleketlerden arandığına dikkat edilmelidir.)

Osmanlılar dış siyasetlerinde can düşmanı saydıkları Rusya ve Avusturya’dan sonra ilk büyük devlet olarak Fransız’ları kabul etmişlerdi. (Bunda Fransız büyük inkılâbını hazırlayan Fransa’daki ekonomik temel birikmenin etkisi aranmalıdır)… Üçüncü Selim, daha Veliahtlığındayken Fransa’yla temas aramıştır. Reformcu takımı da, Fransız etkisindeki adamlardan meydana gelmiştir. Bunda, İngiltere’nin Mısır ve Arabistan siyasetinin etkisi olsa gerektir.

Üçüncü Selim, İngiltere’ye karşı Fransa’yı tutmanın cezasını hayatiyle ödemiştir. (Üçüncü Selim’in Fransa siyaseti, büyük inkılâpta biraz zedelenmiş, reaksiyoner Fransız aristokrasisinin göçmenlikteki davranışına atbaşı olarak belki Padişah bir ara İngiltere siyaseti gütmeye kalkmış, bu siyaseti, Napolyon’un Mısır’a saldırışı desteklemiş, Üçüncü Selim, ancak bu devrede başarılı reformlara gidebilmiştir. Napolyon’la Üçüncü Selim arasında, Osmanlı İmparatorluğumun topraklarındaki İngiliz çıkarlarının sağlamca yerleşmesine karşılık yeniden işbirliği başlamış, bu işbirliği, çoğunlukla gericileri kullanan -zorda kalmayınca ilericilerle işbirliği yapmayan İngiliz tutucu politikacılarının kışkırtmasıyla Üçüncü Selim’in canına mal olmuştur.

İkinci Mahmut’un, yeniçerileri kaldırma gücünü elde etmesi, azgınlaşan -emperyalizme doğru hızla ilerleyen batı devletlerinin kapitülasyonları işler hale getirebilme isteklerinden büyük destekler görmüştür, denebilir.

Asker-Ulema-Padişah üçlüsünün milletsiz devlet, ekonomisiz talan sistemine dayanan şartları, kapitülasyonları değil batı anlamında en ufak hukuk sistemini yürürlüğe koyamıyor, yabancı sermayeye değilse bile hammadde toplayan aracılarına hiçbir güven sağlayamıyordu.

Ordunun, batıda olduğu gibi, devlet ortağı olmaktan çıkarılıp aylıklı milli ordu haline getirilmesi kaçınılmaz bir durumdu. Bu durumda belki yalnız İngilizler değil, bütün büyük batı devletleri, Sultan Mahmut’a bu engeli aşması, Osmanlılıkta ilk defa despot bir idare kurabilmesinde büyük yardımlar yapmışlardır.

Fransız rekâbeti karşısında Mısır’ı, vakit kaybetmeden ele geçirmek zorunluğu İngiliz politikasını Sultan Mahmut çağında yeniçerisiz kalmış Osmanlı başkentinden geçici olarak uzaklaştırmış, Osmanlıyı dize getirmek için ileri sürülen Mehmet Ali Paşa-İbrahim Paşa kuvvetleri Kütahya’ya dayanınca, Sultan Mahmut Osmanlı tarihinde ilk ve son defa en büyük, en tehlikeli koza, Rus kozuna, başvurmuştur. Böylece, Mısır’ı ele geçirmek için İstanbul’dan bir zaman ayağını kesmeyi göze alan İngiltere’nin yerini, kolaylıkla Rus Çarı’nın askerleri alıvermiştir.

İngiliz emperyalizmi, Fransızlar da sayılmak şartıyla bütün öteki emperyalistlerden daha usta, daha sabırlı, psikolojik faktörlere daha saygılı ve daha anlayışlı -yani daha tok, daha güçlü ve imkânlı olduğu için, Mısır’ı birdenbire açıktan açığa, kabaca ele geçirmeye gitmemiş, metbuu kolayca yenen Mehmet Ali Paşa idaresini gene Osmanlı tahtına bağlı bırakarak güçten düşürmüş, aynı zamanda bir taşla birkaç kuş vurarak, yeniden İstanbul’a yerleşerek politikasını, öteki rakiplerinden daha iyi bir surette yürütür olmuştur. Bu yürüyüşte bazı uzak-Afrika Osmanlı Eyaletleri’ne Fransa’nın göz dikmesiyle, Çarlığın açık, hoyrat genişleme hırsı İngilizler’in işlerini kolaylaştırmıştır.

Mustafa Reşit Paşa’nın İngiltere’de yetiştiği, İngiliz adamı olduğu bilindiği için, Abdülmecit’in 1839 Tanzimat Fermanının tipik bir İngiliz politikası olduğu artık tamamıyla anlaşılmıştır.

Bu fermanın yürüyebildiği kadarının başarı şerefi gibi, gibi yürütülemeyen yönlerinin suçu veya sorumluluğu da doğrudan doğruya İngiliz politikasına aittir.

Abdülâziz devrinde donanmaya verilen önem genellikle ordunun silâhlanması iktisaden önceleri İngiliz siyaseti güdüldüğünü göstermektedir. Abdülâziz’in tepelenmesinin, Mahmut Nedim Paşa’nın Sadrazamlığına rastlaması da tesadüf olmasa gerektir. Abdülâziz İngiliz siyasetine karşı şantaj olarak Rus siyasetiyle çıkmak istemenin cezasını, belki de Üçüncü Selim gibi -bir parça da Menderes gibi-canıyla ödemiştir.

(Osmanlı İmparatorluğu gibi batı sisteminden geri kalmış ülkelerde emperyalistlerle güdülecek siyasette -şeytanla bir çuvala girmekteki tehlikede- canını kaybetmek, belâların en küçüğü, hatta birincisidir.)

Abdülâziz’e karşı İngiliz siyasetiyle çıkan Mithat Paşa’ya gelince, Paşa, Abdülhamit’in köpeoğluluğunu küçümsemiş, ya da, sırtını dayadığı İngiliz efendinin namusunu, mertliğini değerinden fazla büyütmüş, Abdülhamit’in akıl hocası Mister Tomson’un kimi ve neyi temsil ettiğini anlayamadığı için önce Başvekilliği, sonra vatanı kaybetmiş, Avrupa’da barınamamış, belki de, İngiliz’e karşı Fransa’yla oynamak alıklığına kadar düşmüştür.

Abdülhamit’in, sonraları okul öğrencilerinin batıya gitmelerini önlemeye çalışan herifin, Mithat Paşa gibi bir düşmanı, Osmanlılıkta hiç geleneği bulunmadığı halde, Avrupa’ya sürgün etmesi, aslında İngiliz siyasetine ne kadar güvendiğini, bu güvende de hiç yanılmadığını gösterir. Mithat Paşa, İngiliz efendisini kaybettiği için Avrupa’da barınamamış, memlekete dönmüş, Şam Valiliği’ndeyken belki Fransızlarla biraz daha anlaşmaya çalışmış, nihayet İzmir baskınında son defa sığınmak istediği İngiliz Konsolosluğu’nda meyhane miçolarına kolayca işleyen kapitülasyonlara rağmen sığınak bulamamış, buna karşılık içeri girebildiği Fransız Konsolosluğundan da kapitülasyonlara rağmen çıkıp teslim olmak, yani boynunu ölüme uzatmak zorunda kalmıştır.

Mithat Paşa’nın Taif’te 3 yıl tutulması, Abdülhamit’in elinden aldığı mahut senedin nerede bulunduğunun bilinmemesi ya da İngilizlerin ellerine geçen bu senetle yeteri kadar şantaj yaptıktan sonra Abdülhamit’e istediği güveni sağladıkları güne kadar sürmüş denebilir.

Mithat Paşa’nın boğulması, İngilizlerin Abdülhamit’in kişiliğinde Mithat Paşa’dan daha güçlü, daha güvenilir bir adam bulmuş olmalarındandır. Nitekim Abdülhamit, bundan sonra İngiliz siyasetinin Osmanlı yüksek tabaka ajanlarına zaman zaman hediye ettiği sonuçsuz bir Yunan zaferiyle de mükâfatlandırılmıştır.

Osmanlılığın yıkılmasına kadar İngiliz politikası, Rusya ile anlaştığı zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma, Rusya ile çatıştığı zaman bu İmparatorluğu bitirici savaşlara girmek için zorlama oyunu olarak sürmüş bu savaşlar, başarıyla sonuçlansa bile Osmanlılık gerek toprak, gerek ekonomik bakımdan zararlara uğramaktan kurtulamamıştır. Abdülhamit’i sonunda Alman dostluğuna yatıran baskı bu öldürücü İngiliz siyasetidir.

Abdülhamit’in 1908’de başına gelenler, 93 savaşından sonra Rusya’yla savaşa girmeye kesinlikle karşı olması sonunda İngiltere siyasetine karşı Alman siyasetini çıkarmak alıklığında bulunmasıdır. Buna karşı İngilizler hemen Jön Türkleri tutmuşlar, başından beri İngiliz taraftan görünen Selânikli Jön Türklere Almanya’ya dönerek gelecek dünya savaşı dışında kalabileceğini uman Abdülhamit’i meşrutiyete zorlamışlardır.

İlk zamanlarda bu kadar cezayı yeterli bulan İngilizler, Sait, Kâmil, Hüseyin Hilmi, Tevfik Paşa kabineleriyle oynayıp dururken ya İttihatçıların Abdülhamit’ten kurtulmak, ya da gizli Alman oyunuyla Abdülhamit devrilmiş, buna karşılık bazı İttihatçı şefler açıkça Almanya’yı tutarak Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere karşı dövüşmeye kalkışmışlardır.

Bu davranışın sonunda hem İmparatorluk yıkılmış, hem de Alman taraftarı İttihatçı şefler dünyada barınak bulamayarak birer birer tepelenmiştir.

Mütareke devri, Osmanlılıkta İngiliz siyasetinin büsbütün açığa vurulduğu, yüze çıktığı devirdir. İngilizler bu devirde önce Vahidettin’le oynamaya kalkmışlar, Tevfik Paşa’yı bunadığı halde iktidara getirmişler, sonra, Vahidettin’e karşı, Al’i Osman sülâlesinin artık, dağılmış İmparatorlukta, anavatan denilen Anadolu halklarının Osmanlılığa karşı duyduğu alerjiyi de göz önüne alarak bu halkları tutamayacaklarını görüp, Mustafa Kemal’i tutmayı uygun bulmuşlardır. Bu dönüş İngiliz siyasetine, bir yeni Yunan Zaferi karşılığında Musul’u ve diğer İngiliz çıkarlarını kazandırdığı gibi, İkinci Cihan Savaşı’nda Türkiye tarafsızlığını da kazandırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’deki nüfuzunu Amerika’ya devretmesine rağmen, Adnan Menderes’in Sovyet siyaseti şantajına karşı başına gelenlerde, klasik İngiliz siyasetinin kandığını görenleri büsbütün evhamlı saymamak yerinde olur. Görülüyor ki, 1800’den bu yana, Osmanlılık önce birçok parçalarını kaybetmiş, sonunda yıkılmıştır. Bu süre içinde bütün canlarını veren Padişahlarla politikacıların hayatlarının bir yerinde İngiliz düşmanlarıyla işbirliği yapmaya kalkmalarının birer rastlama olmadığını söylemek aşırı bir iddia olamaz. (Bu o kadar garip bir olaylar zinciridir ki, bağımsızlık isteyen Arnavutların, Arapların, hatta Balkan milletlerinin hiçbirinin siyasi kaderi bu işi jeopolitik durumun aldatmacasıyla Rusya’yla beraber yapmak isteyen Ermenilerin başına gelenlere benzememesi üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Bu tablonun dayandığı temel kanuniyet eğer gerçeği yüzde önemli bir nisbette yansıtıyorsa, Abdülhamit’i Mithat Paşa’ya tercih eden İngiliz siyasetinin, Mustafa Kemal Paşa’yı Vahidettin’e tercih ettiğini söylemek de gene pek aşırı bir görüş olamaz. Nitekim, Anadolu savaşının belli başlı dönemeçlerinde ve dayanaklarında çok önemli birer İngiliz ajanının bulunması da rastlantılarla açıklanamaz. İngilizler bilhassa askeri olaylarda, kurtuluş savaşçılarına hiçbir yerde esaslı bir zorluk çıkarmamışlar, her yerde, silâh atmadan geri çekilmişler, sonra da öne Fransız’ları sürerek Kurtuluş hareketinin İstanbul’a karşı meşruluğunu müttefikleri arkasından kabul etmişlerdir.

Anadolu savaşı sırasında, Kurtuluş kadrosunun güttüğü Sovyet dostluğu siyaseti ise, son hesaplaşmada Anadolu’nun ve boğazların Sovyetleşmesini önlemekten, en kritik durumda, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz siyaseti güdülmesinden başka bir sonuç da vermemiştir. Yüksek siyasette çekilen söylevlere, edilen küfürlere, yani literatüre değil, maddi sonuçlara bakmak gerektir.

Lawrance’in tarih yüzüne çıkışı ile 1917 ihtilâli arasındaki rastlantı.

19’uncu yüzyıl başlangıcından 1917’ye gelene kadar İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına bilhassa parçalanmasına karşıydılar. Bunu Osmanlılar içinde debelendikleri kapitülasyon şartlarıyla anlayamadılar. İngiltere ancak 1917’den sonra Rus baskısından Rus payından kurtulduğunu sanarak, Osmanlılığın gerçekten parçalanıp yıkılmasına yanaşmıştır.

Bir yandan dünyaya yaygın bir gerçek barışseverlik politikası kampanyası sürdürüp bir yandan -hatta el altından ihtilâl -yani vatandaş savaşı körüklenemez. Böyle bir kurnazlığı mümkün sayanlar, kısa bir süre sonra, hele endüstri ve sosyal haklarını elde eden güçlü organizasyonlar -başta sendikalar-bakımından ilerlemiş memleketlerdeki proletaryanın bu iç savaşı kabul etmedikleri gerçeğiyle karşılaşacaklardır.

Bir memlekette sosyalizmin hemen başarı kazanması için o memlekette üretimin sosyalleşmiş olması şarttır.

Milli demokratik devlet, bir sınıfın, hatta karşılıklı duran iki sınıfın değil, halkların ezici çoğunluğunu temsil eden bütün vatansever partilerin meydana getireceği devlettir.

Üretim güçleri yüksek bir basamağa erişememiş bulunan toplumlarda, sosyalizm ancak toplum kuvvetlerinin sosyalizmi kurma güçlüklerini –fedakârlıklarını-gönüllü olarak omuzlamaları, buna uzun zaman dayanmayı isteyerek göze almalarıyla mümkün olur, yoksa, halkları zorlamak icabeder ki, bu zorlama sonunda varılan amaçla bu amacı elde etmek için ödenen pahanın iyi hesaplanması zorlamayı göze alanlar için var olmak şarttır.

Bu süre içinde yalnız İngiliz düşmanlarıyla işbirliği yapmaya kalkan Padişahlarla politikacıların hayatlarını kaybetmiş olmaları rastlantı sayılamaz.      

İngilizlerin mütarekede, İngilizlerin Halifelik’ten yana oldukları yalanını ortaya çıkaran en büyük delil, İstanbul’un sonuna kadar askeri baskı altında tutulması, buna karşılık Ankara’dakilere hiçbir İngiliz asker baskısı gösterilmemesidir. Sh:87-93

**

OSMANLILIK MESELELERİ

Misak-ı Milli neden (Milli) oluyor? Hatay’ın Arap sayılıp Suriye’ye bırakıldığı bir çağda, Kürtçe konuşulan topraklar üstünde (Kürt Teali Cemiyeti), (Kürt Muhtariyeti) meseleleri atılmışken İngilizler-Fransızlar neden durmamışlar bu meselenin üstünde?… Şeyh Sait isyanını çıkaran Kürdistan, niçin, İngiliz kurmayları oralarda fınk attıkları halde, istiklâl, hiç değil muhtariyet istememişler?

Atatürk Bitlis’i kurtarırken Said’i Kürdi yanında idi.

27 Mayıs’ın mümkün olduğu bir memlekette toprak ağalarının, aracı kapitalistlerin devletin dışında devlete dayanarak soyma gücünden başka devletten müstakil bir politik güce gerçek bir sahip bulunduklarını düşünmek gerçeği düpedüz görmemektir.

-Toprak Ofisi’nin hâlâ devletin elinde olması Türk köylüsünün Asyalı ticaret sisteminden uzaklaşmadığını gösterir. (Buna pancar işini de katmak gerektir. Devlet fabrikalarına satmak, tohumu devletten almak. Prim.

Mutlak fikir hareketin tecridinden başka birşey değildir.

Üretim gidişi içinde (Prosesüsü) insanların birbirleriyle olan münasebetleri mülkiyet münasebetlerini (mülkiyet durumunu ( ) belirler, (tayin eder.) Bu mülkiyet durumu üretim prosesü içinde insanların birbirleriyle olan münasebetleri bilindi mi, artık toplumun bünyesi (constitutionu) kolayca anlaşılır. Çünkü toplumun bünyesi, mülkiyetin bünyesine göre kalıp alır.

Bu açıdan Osmanlı toplumuna, kısaca ve cahilce merkezi feodalite demenin -eğer bu sözde yanlışlık varsa bizi nerelere götüreceği, ne korkunç karanlıklara, çıkmazlara atacağı meydana çıkar.

Toplumumuzun dayandığı ekonomik temel bilinmeyince bütün sosyalizm istekleri, kişiliğimizdeki romantik atılımlardan, ütopik hayâllarden ileri gidemez. (Ayaklarımız kesinlikli yere basmaz.) Marks’tan yüzyıl sonra bir ülkenin sosyalist geçinenleri kendi yurtları için, kendilerini böyle bir cahilliğe bilerek bilmeyerek -ki burada bilmemek artık özür değildir-bağlıyorlarsa, burada düpedüz kolaya kaçıp kaytarmak, daha kötüsü boğuşmadan kaçmak, vardır. Hiç değil, kendimize ihanet vardır. (Ekonomik materyalizm bir anlamda şemacılık henüz tarihsel idealizmi, daha sarih olmak üzere idealizmi reddetmez.)

Sh:93-97

 

OSMANLILIK TÜRKLÜK

Bugün karşımıza Lâzlık ve Kürtlük çıkarsa bunun suçu bizde -biz Osmanlılarda-dır. Çünkü Anadolu halkları Türk halkları değil, Osmanlı halklarıdır. Türklük, aslında Osmanlı olan bir toplum için birleştirici bir unsur olarak değil, ayırıcı, dağıtıcı bir unsur olarak düşmanlar tarafından düşünülüp bize dayatılmış bir tutumdur.

Örnek: Türkçeyi “Öz Türkçeye doğru geliştirmek” bir açıdan düpedüz vatan ihâneti sayılır. Türk dilini, Lâzların, Kültlerin büyük kitleler halinde yaşadığı bir vatanda salt öz Türkçe olarak geliştirmeye kalkmak, bu iki unsuru, bunların yanı sıra, öteki Türk olmayan unsurları kendi isteğimizle Türkleşmenin dışında tutmaya çabalıyoruz demektir. Aslında biz batılaşmaya, yani gâvurlaşmaya-Frenkleşmeye-Anglo-Saksonlaşmaya çabaladığımız için, Lâzları, Kürtleri Türkleştirmeyi aklımızdan geçirmekte olamayız. Çünkü bizzat kendisini bir başka şeyle değiştirmeye yönelmiş, buna aptalca koşulmuş bir toplum, başka toplumları kendisine benzetemez, kendisi içinde eritemez. Bu açıdan kendilerini Türk sayan aydınların, İttihatçılardan bu yana sürdürdükleri Türkleşmek akımı düpedüz, bağımsız devletten ve parçalanmaz vatandan vazgeçme atılımıdır.

Her şey, Türkiye Cumhuriyeti lâfının, Osmanlı Cumhuriyeti sözüyle değiştirilmesi sonucu doğru ve güçlü temeline oturacaktır. Bu kadar basit bir gerçeği 1923 Osmanlı aydınları sezmemiş, bilmemiş olamazlar. Tutulan yol, sezmemekten, bilmemekten, idrâk etmemekten değil, dış düşman güçlere, birer maaş karşılığı teslim olmak namussuzluğundan ileri gelmiştir. (Birinci Dünya Savaşı’na hâzinede 35 bin altın lirayla girenler, savaş süresince açlıktan ölmediklerine, çoluk-çocuklarını besledikten başka, her biri kendi veletlerine oldukça mal-mülk de bıraktığına göre, aylıklarını dış düşmanlardan –sözgelimi-AlmanIar’dan alarak yaşamışlardır. Bu açık gerçeği görünce neden Osmanlılığın Türklükle bu kadar kolay değiştirildiği anlaşılır. Çünkü ödenen maaşlar, Osmanlılığı silip süpürmek şartıyla verilmiştir.

Anadolu Türklüğü gibi, Anadolu Türk Halkları lâfı da hiçbir anlamı olmayan bir uydurma lâftır. Aldatmacadır. Eninde sonunda Anadolu’yu parçalamaya götürecek tuzağın en aptal düzenidir.

KÜRDİSTAN (Doğu) MESELESİ

Kürdistan problemini yok saymak, doğuyu yok bahasına satılığa çıkarmaktır. Biz müsbet Osmanlılık tarihsel gelenek çizgisinde toplum olarak kaldıkça, hiçbir bağımsızlık, coğrafya gerçekleri inkâr edilmedikçe, Kürdistan’ı mutlu edemez. Bu, elbette Kürdistan’ın kendi meselelerini kendi şartları içinde kardeşçe halletmeyecektir. Ankara’da ne idükleri belirsizlerin çıkardıkları Batı aktarması kanunlarla yürütmek zorunda kalacaktır anlamına gelmez.

Kürtler kendi meselelerini ellerine almadıkça, çözüm yollarını bizzat araştırıp bulmadıkça, en iyi niyetli davranışlarının bile kendilerini aldatmaktan, emperyalizme alet olmaktan, amacını bilir bilmez şantaja sapmış bulunmaktan kurtulamazlar. Bütün gerçeğe dayanmayan direnmeler, eğer birer emperyalizm ajanlığı değilse, düpedüz bilgisizlik, sorumsuzluk, insan dışılıktır. Sh: 274-275

 

Kaynak: Kemal TAHİR, ÇÖKÜNTÜ, Yayına hazırlayan : Cengiz Yazoğlu, Bağlam Yayınları, Birinci Basım : Eylül 1992, İstanbul

 

“AY ÇÖREĞİ” YAZILARI


Kültür Üzerine ÇEŞİTLEMELER

İnsan, tüylerden, pençelerden, hızlı bacaklardan, kanatlardan ve keskin dişlerden yoksun, biçare bir hayvandır. Tek başına yaşamaya kalktığında kurda kuşa yem olacak kadar da güçsüz… Desmond Morris’in tanımıyla, olsa olsa bir “çıplak maymun”dur o…

Onbinlerce yıldır ayakları üzerinde yürümekteyse de, bu yaratık hâlâ dört ayaktan iki ayağa geçişin sancılarını gövdesinde duymakta, örneğin belkemiği çok çabuk zedelenebilmektedir. Bu nedenle sandalye, koltuk… gibi koltuk değnekleri kullanır. Tüm hayvan yavruları, doğduktan kısa bir süre sonra başlarının çaresine bakabildikleri halde, insan yavruları -büyük bir olasılıkla, beyin hacimlerinin eriştiği büyüklük yüzünden aslında her biri erken doğumla dünyaya geldiği için çok uzun ve yoğun bir bakıma muhtaçtır.

Zayıflıklar listesi böylece uzayıp gider. Ama bütün bunların karşısında, yeryüzünde tutunabilmesini, giderek onu mahvedebilecek güce erişebilmesini sağlayan bir büyük üstünlüğü var homo sapiens’in: Biyolojik varlık olmanın ötesine geçebilmesi.

Kültürümüz, bizi doğanın -uymakta güçlük çektiğimiz ‘katı’ yasalarından, zorunluklarından bağışık tutuyor. Özgürleştiriyor. Marx’ın dediği gibi kültür, “doğanın yarattıklarına karşılık, insanın yarattığı her şey.”

Ne var ki Marx’ın kültüre ilişkin bu betimlemesini bir kültür tanımı olarak görmemek gerekir, yoksa biyoloji-kültür çatışmasına açıkça davetiye çıkarmış olurduk…

Yüzyılımızın en geniş, bu yüzden de en bulanık kavramlarından birisi olan kültür, bir sürü anlama geliyor, her kapıya uyacak kilit arayanlar yuvarlaklığına bayılıp sımsıkı sarılıyorlar ona, böyle olunca bazen hiçbir anlama gelemiyor.

Salt uzmanlar (yani antropologlar ve sosyologlar) tarafından 200’e yakın farklı tanımı yapılagelen (yani bir türlü adamakıllı tanımlanamayan) kültür, eğitim yerine kullanılıyor, eğitimin öğretimin nitelik ve düzeyini betimliyor,

iki yabancı dil bilmektir kültür, bir konuda uzman olmaktır

teknoloji ile bir tutulabiliyor -şu teknoloji de nelerle bir tutulmuyor ki toplum anlamına geldigi gibi toplumsal süreçleri de tanımlıyor, sanata eşitleniyor;

kültür Bach’tır Mozart’tır, Joyce okumak, Van Gogh’u ‘anlamak’ dahası, tehlikelisi, belirli kültürel değerlerle,

cola. cartésien. Beatles, renaissance diyelim

Batı kültürüyle sınırlandırılabiliyor. Oysa kültür bunların her birisi

olduğu kadar, Dede Efendi’dir de, çerkez tavuğu, uskumru dolması, kokoreç, barok müzik, arabesktir, nazar boncukları, adam sen de’ler, naftalin kokan çeyizlerdir, bebeği saran sımsıkı kundak, kara Sevda’ya tutulmak, yağmur duaları ve aleykümselam olduğu kadar hepsidir de. Karışık bir iş vesselam…

Radcliffe-Brown, çok anlamlılığından bezmiş olsa gerek, kültür sözcüğü hiç kullanılmasın, diyesiymiş. Ama, sözcüğü defterden silme önerisine yüz veren bir Allah’ın kulu çıkmamış. O kadar ki, bu yasakçılık eğiliminden ötürü Türk asıllı olmasından kuşkulandığım Radcliffe-Brown’ın kendi yazılan bile, kullanılmamasını istediği kavramla silme doluymuş…

Sözcük bu, sözlükte durduğu gibi durmuyor demek ki.

Günümüzdeki kapsamıyla kültür teriminin buncasına ‘emperyal’ bir nitelik göstermesi, büyük oranda antropolojinin marifetidir.

Bu arada, antropolojiyle yarışan ülkemizdeki ‘kültür dergilerinin’ kavrama getirdiği zenginliği de zinhar unutmamalı:

Yeryüzü kültürü dergisi, spor kültürü dergisi, kadın ve moda kültürü dergisi, kent kültürü dergisi, bilgisayar kültürü dergisi, tasarım kültürü dergisi… Her şeyin kendine has bir kokusu, rengi, tadı var, birde kültürü! Her şeyin bir sınırı da var… İtiraf edeyim ki, bu kültürlü dergilerden ikisinin künyesinde benim de adım geçiyordu, dolayısıyla hafiften kültür öğretmenliği kokan X kültürü dergisi formülünde, istemeyerek de olsa parametrik bir payım var.

İnsanı kültürel varlık olarak tanımlayan antropolojinin perspektifi, kültür dergileri kadar geniş değil ama, kültür kavramının peşinde döneduran sosyal/kültürel antropolojinin bile, kavramı kesin ve sınırlayıcı bir tanıma bağlamakta güçlük çektiği gün gibi ortada.

Hekimlerin aksine, mesleğe yeni başlayan antropologlar törenle Tylor yemini etmiyorlarsa da, antropolojinin babası sayılagelen Edward Tylor’un

  1. insanoğlunun, toplumun bir üyesi olarak kazandığı bilgi, inanç, sanat, ahlâk, gelenek vb. yetenek ve alışkanlıkları kapsayan karmaşık bütün. [A.L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn, Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions, (Vintage, 1952) s. 81 (Kaynağı belirtilmeyen sonraki alıntılar da aynı kitaptandır.)]

1871’deki ilk tanımından beri kültür, özellikle uygarlık sözcüğünün yerini almışa benzer.

Gel zaman, git zaman. Yıllar yılları kovalar, tanımlar da tanımları:

  1. Çevrenin insan eliyle oluşturulan parçası (Herskovits, 1948)
  2. Simgelerle iletilen tüm davranışlar (Bain, 1942)
  3. Bir toplumun ne yaptığı ve ne düşündüğü (Sapir, 1921)
  4. Tüm toplulukların, yaşam biçimi diye adlandırılan davranış örüntüleri (Bennet ve Tumin, 1949)
  5. Canlı-üstü (superorganic) evrenin toplumsal görünümü (Sorokin, 1947)

Ne var ki, yukarıdakiler gibi pek çok tanımın ortalıkta cenk ediyor oluşu; dört başı mâmur, kesin mi keskin, arifane bir tarif özleminden, ya da kültür kavramının ne idügü belirsizliğinden kaynaklanmıyor. Tanım bolluğu, olsa olsa yaklaşım biçimlerinin farklılığına, çeşitliliğine işaret. Onun için, gönül rahatlığıyla, çağdaş antropolojinin -dolayısıyla toplumsal bilimlerin herkesçe kabul görmüş bir kültür kavramına, temel nitelikleri her tanımda yer alan bir kavrama sahip olduğu söylenebilir… Dilerseniz, (dilemezseniz bu sayfayı da atlayın) Kroeber ile Kluckhohn’un kırk küsur yaşım süren kitabını bir yana bırakarak, kültürün temel nitelikleri diye andıklarımıza şöyle bir bakıverelim:

Kültür, bir soyutlama her şeyden önce. Gözlemlenebilen bir olgu değil. Gözlemlenebilense, yekdiğeri ötekine hiç mi hiç benzemeyen kültürler.

Kültür, toplumsaldır, Robinson Crusoe’ların değil,

Defoe’nin Crusoe’su tek bir kişi olarak görülemez aslına bakarsanız; bütün toplumun pratiğini, bilgisini sindirmiş bir birey!

topluluğun ürünüdür ve eğitimle kazanılır. Öğrenilir. Eğitim diyorsak, kültürün safi kara önlükler, kravatlı gömlekler içinde (yaşam boyunca öğrendiğimiz bilgilerin çok çok onda birini öğrendiğimiz okullarda) kazanıldığını kastetmiyoruz; toplumun metazori sunduğu,

metazori bile değil; en sarsılmaz kurallar, farkına bile varmadan uyduklarımız, bir an bile uymamayı düşünmediklerimizdir. Ana rahminden kopar kopmaz içine daldığımız o karmakarışık evreni adım adım, her yandan üstümüze üşüşen bilgi parçacıklarıyla öğrenir, ona katılırız… Katıl(a)mayana yemekten sonra tatlı verilmez. Çokluk, yemek de verilmez, ödül-ceza yöntemine uygun olarak önce aba altından sopa gösterilir, sonra-

Bireysel davranışlar, hiçbir zaman, kültürü oluşturan ideal değerlerle tamı tamına çakışamaz çakışmasına; ama hangi davranışların ne ölçüde sineye çekilebileceği, destek ya da kabul göreceği kestirilebilir… Bu böyle biline, ayaklar denk alma!

Kültür dizgesi, ideal değerlerini, olması gerekeni, topluluk üyelerine her an sezdirecek, benimsetecek mekanizmalarla donanmıştır. Simgeler ve anlamlarla tıka basa dolu Lütfen çimlere basmayınız bir kültür ortamının en sıradan öğeleri, en alışıldık uyarıları bile, yeri geldiğinde, ki yeri sık sık gelir,

Çimlere basmak yasaktır

en süzme ürünler, değerler hiyerarşisinin tepesindeki bilgiler kadar etkin, onlar kadar belirleyici olabilir. Hele bireylerin,

Yasak hemşerim

“hiçbir hiyerarşik düzen taşımayan çelişkili mesajlar akımında” yıkandığı, değerler hiyerarşisinin giderek yıkılmakta olduğu, “mozaik nitelikli modern kültür” söz konusuysa! [Abraham Moles, Kültürün Toplumsal Dinamiği, çev. Nuri Bilgin, s. 15]

Bu arada, değerler hiyerarşisinin yıkılmaya yüz tutuşunun coşkuyla selamlanacak bir devrim sayılmayabileceğini hatırda tutmak için, kültürel değerler ile kuralların, insan gereksinimleri için sınanmış çözümleri içerdiklerini de unutmayalım. Gelenekler, alışkanlıklar, hatta kültür dizgesinin kendisi, temel biyolojik/psikolojik sorunlara uygun çözümler sunabildiği, bireylere gerçek ya da hayalî doyum sağlayabildiği sürece

kültür süreklidir, tarihseldir; kuşaktan kuşağa ayakta durabilir.

Kültürler, varlıklarını sürdürebilmek için çevreye uyarlanmak, değişmek zorundadırlar, babalar ve oğulların yıldızı barışmadığı, iyi ki barışmadığı

kuşaklar birbirleriyle boyuna çatıştıkları için,

zamanla değerler değişir, alışkanlıklar değişir, yeni koşullara göre yaşam biçimleri değişir. Her dönemde

halde aktarılır, iletilir. Ve en köktenci siyasal hareketler bile sil baştan ‘yepyeni’ bir dünya yaratamazlar; kültürel sürekliliği hiçbir devrimin makası, trak, kesemez…

“artık ahlak elden gidiyor” dur. Bir dönemin durmuş olurmuş insanlarını, muhafazakârlarını küplere bindiren atılımcı düşünceler, yenilikler, irili ufaklı devrimler, bir de bakarsınız, sonraki dönemlerin kültürel değerleri oluvermişler… Ne diyeceğim, bu değişmeyi illa ki gelişmeye, ilerlemeye yormak da gerekmez. Tangır Lungur bir düşüşe, çözülmeye, yozlaşmaya da göz kırpıyor olabilir toplumsal değişim: İstanbul Türkçesi taşra ağzına karşı teslim bayrağını çekmiş olabilir, artık kıraathanelerde kıraat etmek dışında her şey yapılıyordun.. Öte yandan, eski Direklerarası’nı yeniden yaşamanın olanağı, “aman milli değerlerimize sahip çıkalım” diye eskiyi özlemenin de âlemi, var mı?

Kültürel değerler, salamura balık gibt tuzlu suya yatırılıp, bozulmaması için üzerlerine titrenerek korunabilir mi? Anglo-Saksonların ‘konserveci’ adını taktığı salamuracıların, değişmeme, ‘öz benliğimizi koruma’ çabası, yürüyen merdiven üzerinde aynı noktada kalmaya çalışmak gibi bir şey. Aynı noktada kalmak -denediğim için biliyorumancak sabit bir hızda

‘Yürüyen’ merdivenimiz pek hoş doğrusu, kültürel değişme tek bir yöne doğru, hep aynı hızda; değişmeye karşı çıkan gericiler ile onu savunan ilericiler de cabası! Teşbihte hata olmazmış. Ben yaptım, oldu.

geri geri gitmekle mümkün, bu da bir tür değişme, değil mi?

Ama bir kültürel değerler bütünü, bir yaşama tarzı, onu yaşayanlar, onunla yaşayanlar tarafından bir şekilde korunur, korunmalıdır. Buysa, bir mirasın yaşamın dinamiklerine uydurulmasıdır, yoksa devletin ya da resmî kuramların dondurmacılığı değil.

Hep biliyoruz, Türkiye’de dondurmacılığın da, salamuracılığın da, kıymet bilmezliğin de bini bir paradır; Bir bölüğümüz tarihimizi, kökenimizi, geçmişimizi yok saymaya, aşağılamaya bayılıyor, ister devrimcilik, isterse batılılaşma adına olsun… Kendilerini kültür ve tarih mirasım korumakla yükümlü tutan bir kısmımızın ise, sanki yaşayan hiçbir şeye tahammülü yok, bu gibilerin yüzyıl uyuyan prenses masalındaki hayat öpücüğü veren prense bile garez duyduklarına bahse girebilirim! Her şeyin sorumluluğunu baştan belirlenmiş bir yetkeye yükleme alışkanlığıyla, aydınlarımız devletten, devletin kültür bakanlıklarından medet umabiliyor, vapurlarda biteviye çaldırılan Bolero’dan acısız arabeske uzanan ‘başarısız müdahale’ örnekleri bir yanda dururken… O devlet ki, büyük kentlerimizi metropol yapan niteliklerinden birer ikişer, zarla zorla yoksun bırakmış, kırk çeşit insanın bir arada, iç içe yaşadığı şehirleri (Ah, eski İstanbul!) tekdüzeliğe ve teksesliğe mahkum etmeyi üzerine vazife bilmiştir…

Ah, o eski İstanbul! Eski İstanbul’u hiç yaşamamış, yaşamasına imkân da olmayan kişilerin bile özlemini çektikleri o masal kenti… Toplumca hâlâ bir kültürel kimlik edinemediğimizden, geçmişe, geçmişin değerlerine bakışımız, pek günübirlik tutumlara dayanıyor gibi. 70’leıde hepimiz köylüydük,

hepimiz: Hani, biz aydınlar; her şeyi bilen, yol gösteren, aydınlatan

 şimdilerde taşraya, taşranın ‘arabesk’ öğelerine karşı korunaklı bir kent kültürü yaratmaya çabalıyor, ‘nostaljik takılıyoruz’…

Günübirlik tutum dediğim şey, galiba en çok okumuş yazmışlarımızın politik seçimleriyle biçimleniyor. 70’li yıllarda halkın yanında olmak, devrimci olmak, köklü bir kültür mirasının reddini gerektiriyordu nedense. Son on yıl ise, her türden köylülüğe, taşralılığa açılmış amansız -ve daha baştan kaybedilmiş bir savaş sürüp gidiyor. Türkiye’de kültürün sınıfsal çizgileri netleşmemişken, burjuvalar kendilerine özgü incelmiş/seyreltilmiş bir kültür yaratma derdine henüz düşmemişken, bir kesim aydınımız bu kez onlar adına, onlar hesabına bir “kent kültürü” yaratma misyonunu yüklendiler sanki. Üç beş kişi, ya da belli bir grup değil; Baylan’lı, Markizli tatlı hatıra düşkünlerinden, köylü kızlarımızın piyanoda Chopin çalacağı zamanları özleyen ‘fantezi’ yazarlara kadar, çok geniş bir yelpaze söz konusu…

O dönemleri yaşamış olanların özlemlerine, anılarına saygı duyulur elbette, ne var ki belli bir yaşın altmdakilerde bir kültür tutuculuğu haline gelen bu -moda deyimle-nostalji, iyiden iyiye alelacayip bir görünüm arzediyor: Bir keresinde, ‘çevreci’ birine Galata civarında sözünü ettiği kiralık ev iyi miymiş diye sormuştum. Cevap şuydu:

Evet, eski…

Evet, eski. Ama ben tarihle koyun koyuna yaşamak için ev tutmayacaktım ki; ayrıca eski evin faresi, böceği, uçanı kaçanı her fırsatta tarihle arama girip huzurumu bozmayacak mıydı?

Öteden beri, “aydın despotizmi”nden söz edilir durulur, kimbilir, belki bundan da tehlikelisi, “yan-aydın demokratizmi”dir! Bu demokratizm adını taktığım şey, hiçbir şeyi yasaklamaya yeltenmiyor; ama çizdiği sınırlarla, sunduğu seçeneklerle, ‘öteki’ni anlamaya hiç mi hiç uğraşmayan tavrıyla yasaklamış kadar oluyor. Buğulu bir geçmişin çoğulcu kendiliğini, ince duyarlıklarını ararken, ‘uçuk’ olan her şeyin bir arada varolmasını dilerken, sıradanlıga ve ‘küçük insanlara’, onları hiç anlamaksızın tepki duyarken…

“Kent kültürü”nü arabeskin ve taşralılığın tahribatına karşı korumak yolunda ‘ödün’ vermeksizin savaş verenlerimiz, en büyük iğrentileri lâyık gördükleri arabeskin kökeninde yatan ve giderek kendini daha çok hissettiren kendiliği göremiyorlar mı? [Arabesk, kentleşme ve modernleşme üzerine kapsamlı, düzeyli ve doyurucu bir tartışma için bkz. Meral Özbek,  Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski(İletişim Yayınları, 1991).]

Maganda’ların varlığını kabul edelim bir an için; özbeöz kent ürünü olan hayal! toplumsal tiplemeyi taşraya ait görmek insafa sigar mı? Yoksa, kent kültürü dendikte, kastedilen kentin sınırları pek o kadar da geniş değil mi?

Türkiye’de taşra kentleri ele geçirdi, istila ettiyse, bunun tek sorumlusu lahmacunlar ve kırolar mı?

Ankara, İzmir… pek kaale alınmıyor ya, biz de İstanbul’u örnek alalım yine: Yüzyılların başkenti İstanbul, Osmanlı imparatorluğunun kültürel mozaiğine dayanan bir merkezdi; imparatorluğun yıkıntıları üzerinde aynı kozmopolit kültürün, kendini yenilemeksizin sürgit yaşaması mümkün olabilir miydi? Yetmiş yıl boyunca kent kültürü, eskiden dağılanın yerine yenisini koyamayıp taşraya direnç gösteremediyse, suçu kimde arayabiliriz? Hem bu taşra dediğimiz nasıl bir umacıdır ki, girdiği her yeri taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadan yok etsin?

Taşra durağandır, kapalıdır, sıkıcıdır. Törpüleyici ve aşındırıcıdır. Öyledir ama, bütün bunların bağrında, o yavaş işleyen zamanın, sıkıntının ve boşluğun içinde saklı derinliği çıkarmak için ille de Çehov olmak gerekmez… Taşra üzerine, taşralılık üzerine ne düşünülürse düşünülsün, büyük kente gelen taşralının “değişmeye karşı direndiği”, yontu imadan kaldığı ve kenti de kendine uydurduğu söylenemez. Söylenirse, acele bir tepkiselligin ürünü, koca bir yanlış olur, başka bir şey değil…

Ömer Madra, “Taşralılık ancak genetik mühendisliğiyle giderilebilecek bir olgudur” gibisinden bir şey söylüyordu Çağdaş Şehir dergisinde çıkan bir yazısında. Belki de haklıdır. Büyük kentleri özgürlüğün kalesi olarak yüceltmeye yatkın değilsem de, taşrada yetişmiş biri olarak, taşralılığın ömür boyu silinmez izler bıraktığım kabul edebilirim.

Bu izlerin, genetik mühendisliğinin müdahalesini gerektirecek kadar illetli olduğunu düşünmüyorum ama. Bağlamından koparılmış sözlerini buraya aktarırken, sevgili Ömer Madra’ya biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Uzun süredir büyük kentte yaşayan bir taşralı olarak taşralılığı, özellikle de kentleşen, kente katılan, katılmaya çalışan taşralıyı savunacağım: Büyük kendiliğin mağrur, kibirli ve seçkinci yanı şu sıralar o denli abartıldı, öylesine haksızca olumlandı ki; temsil ettiği, temsil etmeye çalıştığı değerler ne olursa olsun, hangi tarafı tutarsa tutsun, bu ölçüyü kaçırmış tepkiselliğe kentli kültür, yitirdiği mevzileri kazanmaya çalışıyorsa. belleğini tamir etmeye başlamışsa, en büyük tehlike, bu tamiratın, dozu kaçmış, kolay ve acele tepkilerin kurbanı olması değil midir? İtidalle karşı durmak gerekiyor, ilkin, taşra kültürüne, orta sınıf duyarlıklarına karşı durmanın, taşralıları ve orta sınıfın topunu defterden silmekle aynı şey olmadığı gibi basit bir gerçek var ortada. ‘Başka’ insanları daha baştan, teorik açıdan, sevmek ya da sevmemek zorunluğu, bu insanlarla gireceğimiz fazlasıyla pratik ilişkileri bir öğretmen ya da düşman diskuru içine sokuvermiyor mu?

Taşradan büyük kente gelenlerin bütün geçmişlerini unutmalarını beklemek beyhude; üstelik büyük kentteki taşralı, kendini metropolün ritmine uydurmaya çalışan kasabalı, büyük ve sancılı bir değişim içindedir zaten. Yeni ortama uymak, benliğini tümden yitirmemek, eski dünyasıyla yenisini bir ortak noktada çakıştırarak şoku atlatmak…

Bu şok çoğu zaman hiç atlatılamaz, diken üstünde durulur; doğuştan kentliliğin kendine güveni, rahatlığı asla edinilemez.

Fıkrayı bilirsiniz; yine de tekrarlıyacağım: Şehre yeni gelen köylü, çalınmasın diye parasını şalvarının içine, apış arasına saklar. Geceleyin, dört beş kişinin bir arada yattığı ucuz hanlardan birinde uyumaya çalışırken, parasının elden gideceği korkusuyla elini apış arasından ayırmıyordur. Karanlıkta orası burası ellenip kurcalandığında da var gücüyle para kesesini tutuyordur; tecavüze uğradığında bile yine aynı korkuyla ses çıkarmadan boyun eğer… Düzülmeye razı olur! Ertesi sabah, eli halâ şalvarında, kalabalık caddeye adımını attığında, bir taksinin altında ezilmesine ramak kalmıştır. Taksi şoförü hiddetle bağırır tabii ki:

Önüne baksana ibne!

Bizimki işkillenir:

Çok belli oluyor mu abi?

İşte, büyük kentte yaşayan bir taşralı, çok sıkça bu soruyu sorar gözleriyle, sormak durumundadır: Çok belli oluyor mu?

Kentli tutum, alaylı bir vurguyla “çok belli oluyor” demek değildir, “her zaman belli olacak” diye aşağılamak da değildir. Ne bileyim, bu soruyu duymazlıktan gelmektir belki.

İşkilli olmak iyidir. Kent kültürü’cülerinin uyumsuzluk, beceriksizlik, kültürsüzlük ve görgüsüzlük gördükleri yerde benim gördüğüm ve hoşlandığım; sürekli bir kendini sorgulama, davranışlarını tartma ve tetikte durma. Bu duyarlığı neden es geçmeli, ne adına?

Kültürel kimlik sorunu, kent-taşra ikilemiyle elbette çerçevelenemez; kültüre ilişkin herhangi bir sorun, toplumsal pratiğin hemen her alanına yayılacak, bulaşacak kadar dallanıp budaklanır çünkü.

Kendi geçmişini, geleneğini, Mevlana’sını, Beşir Fuat’larını, Nedim’ini, hatta Tanpınar’ı unutmaya çalışmış, tepeden inme politik kararlar ve inkılaplarla sürekliliği zedelenmiş ‘bellek özürlü’ Türk kültürü için bu dallanıp budaklanma çok daha geniş kapsamlı.

Türkiye’de kültüre ilişkin her sorun, politikanın sınırları içine giriyor, resmî politika ya da sokaktaki siyaset, bağımsız bir kültür alanı bırakmamacasına her özgül soruna sızıyor. Bu, kültürün politize edilmesi değil, olsa olsa iğdiş edilmesidir: Üzerinde politik sorunları tartışacakları dili bizzat bir politika konusu haline getirmiş, 70 yıl boyunca, özleştirmecisiyle, yaşayan Türkçe’cisiyle dili politik müdahaleye açık görmüş başka bir toplum daha var mı?

Uygulanacak/yaratılacak politikalar için bir zemin, bir… süreklilik gerekliyse, bu zemine, dile, en temel kültürel yapılara yayılan bir politik söylemin boşlukta asılı kalması, politik safların birbirlerini asla anlayamamaları çok anlaşılır bir şeydir.

Her zaman, her şeye yeniden başlanabilir mi?

Kültür: Etkileşimler yumağı. Devingen bir ‘yapı’. Açık dizge.

Yuvarlak sözler!

Kavramdan kurama, kültür kuramına uzanan çileli

Çileli olduğu kadar ıssız bir yol: “…Henüz dört başı mâmur bir kültür kuramımız yok. Elimizde, oldukça iyi tanımlanmış bir kavram var, o kadar… Ama bir kavram, ne denli önemli olursa olsun, kuramın yerini tutamaz ki. Çağdaş antropolojide tanımdan geçilmiyor, oysa kuramdan yana pek züğürdüz.” [ AL. Kroeber ve C. Kluckhohn, Culture: A Critical Review ot Concepts and Definiti- ons, (Vintage, 1952) s. 357]

yolda kültür hep organik bir bütün, bir dizge olarak ele almıyor ve bütünsel/dizgesel yaklaşım, bir kültür kuramının ön koşulu olarak gösteriliyorsa da; bütün, parça, dizge, öge… gibi terimlerin -onları ortaya atan yaklaşımlar gibi son derece ‘genel’ olduğu, dolayısıyla ancak belli bir soyutlama düzeyinde anlam kazandıkları ortadadır.

Örneğin, Rüssel L. Ackoff dizgeyi, basitçe, “aralarında karşılıklı ilişkiler olan öğeler kümesi” diye tanımlıyor: 1950’lerden başlayarak yaygınlık kazanan genel dizgeler kuramı da, bütünleştirici bir soyutlama çabası içinde; farklı alanlardaki, farklı boyutlardaki dizgelerin ortak özelliklerini bulmayı, fizikte olsun, kimyada, biyolojide, toplumsal ölçekte olsun, dizgelerin benzer ‘davranışlarından yola çıkmayı amaçlıyordu… O kadar ki, hani Adamo’nun bir şarkısı vardı;

her yerde kar var / kalbim senin bu gece

genel dizgeler kuramının öncülerinden Ludwig von Bertalanffy de kendi güftesiyle aynı melodiyi tutturmuş, Sh: 66-76

İLKEL, YOKSUL, VAHŞİ.. GARİBAN DİLLER

EDUCATİON IN YABANCI DİL: THERE ARE ÇOK PROBLEMS

TUĞLACILAR İŞ BAŞINDA

SÖZCÜKLER YASAKLANMALIDIR

BİLİMKURGU: ALİCE HARİKALAR DÎYARİNDA

Kaynak: Mustafa ARSLANTUNALI, Ay Çöreği-Teknoloji, Dil Ve İletişim Üzerine Denemeler, İletişim Yayıncılık A. Ş. Mart 1992, İstanbul

 

FELSEFİ OYUN YA DA OYUNUN FELSEFESİ “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Oyun kavramına trajik bir boyut ve içerik yükleyen Kostas Axelos’un, Le Jeu du Monde (Dünyanın Oyunu) adlı eseri, iki ünlü Fransız filozofu tarafından değerlendirilmiştir. Bunların önemli gördüğüm bölümlerini aşağıda verdikten sonra, kendi okuma notlarımı aktarıyorum.

Henri Lefebvre, Kostas Axelos’u okuyor

Kostas Axelos yolunu bulmuştur. Bir modeli değil de, zaten belirlenmiş bir yolu izlemektedir. Bir güzergâhı ve bir geleceği göstermektedir. Tümel insan model olmayı istemiştir; dünyevî insan ise bir yol alış, bir oluştan başka birşey değildir. Yolun kendi ise, bir hattan daha çok bir yöneliş, yazıtları olan bir tarihten daha çok bir güzergâhtır… Bu yol boyunca kerteriz ve işaret noktaları vardır. İlk kerteriz; Herakleitos’un 52 numaralı özdeyişi: “Zaman, zarla oynayan, pulları bir dama tahtasının üzerinde oynatan bir çocuk: bir çocuğun hüküm sürdüğü alan”; diğer kerteriz [Balıkçıların denizde sığlıkları belirlemek için kullandıkları işaretlerin bütünü] ise Heidegger’dir.

Her neden (gerekli ve/veya yeterli), nedeni olmayan bir nedeni gerektirir/açıklar. “Böylece varlık, zemin olarak yayılır ama kendi zemini yoktur”. Böylece varlık, kurucu zemindir, kendi zemini yoktur. Derin düşüncemiz, uzağa götüren bir sıçrama haline gelmektedir; çünkü varlığı, kendi huzurunun varlığının oyunun içine düşünceyi sokmaktadır”.

Dünyanın oyununu oynayan çocuk, neden oynamaktadır?

Oynamaktadır; çünkü oynamaktadır. Nietzsche ise, “Eğer zaman, eğer oluş “oyun” değillerse, nihai yargı, suçluluk, günah vardır. İyilik ve ceza dağıtan tanrı vardır” demektedir. Yalnızca dünyanın oyunu, oluş’u masum kılmaktadır.

Kostas Axelos, bu Batı düşünce geleneğinin içine, üçlü bir oyun analitiğini dahil etmektedir.

Oyun dünyası: Oyunsal olan, emekle zıtlaşmakta ve onu tamamlamaktadır. Oyun, bilim alanına matematik aracılığıyla girmektedir: oyun ve strateji teorileri, rastlantı veya enformasyon teorisi vb. Her oyun, zamana ve mekâna hükmeden bir yasa gerektirir: oyunun kuralı, ödülün konumu ve paylaşımı. Oyun faaliyetinden daha rasyonel ve daha az makûl hiçbir şey yoktur. Akıl, oyunu irrasyonel cepheye atma eğilimindedir; oysa onu kabul etmeli, onunla bütünleşmelidir.

Dünyada oyun: Bunu sanat açığa çıkarmıştır ve bu onun rolü olmuştur: şenlik olarak sanat ve sanat olarak şenlik. Sarhoşluk ve düş, hezeyan ve gülüş, tatmin ve acı; bunların birbirlerini ikâme eden güçleri, ancak büyük oyunun içinde anlaşılabilirler. Ödül: hayat ya da ölüm. Bunu kim söylemektedir? Müzik, tiyatro: trajedi ve komedi. Tarihe gelince, ne demektedir ve buna ilişkin olarak ne söylenebilir? Alay, tarihe egemendir. Ters dönüşleri, hızlanmaları ve yavaşlamaları, sıkı ve öngörülmeyen zincirlenmeleri, tarihin oynamakta olduğunu göstermekte değiller midir? Sözümona “tarihsel” insanlarla oynadığını göstermekte değiller midir?

Dünyanın oyunu: Gizli ve metafiziğin açığa çıkartamadığı “bütün oyunları harekete geçiren oyun”: yüzeyin ve derinliklerin, mekânların ve zamanların, görünümleri saydıkları “gerçeklikler”den daha çeşitli olan “görüntüler”in oyunu. Dünyanın oyunu, oyunlar dünyasını ve dünyadaki oyunları kaplamakta ve geliştirmektedir. Onları kapsamakta ve açıklamaktadır, ortaya koymakta ve oynamaktadır. Oyunsuz oyun, oyuncuları, oyunları ve ödülleri birleştirmekte ve ayırmaktadır. İkiye katlamakta ve ikiye katlanmaktadır: aynı ve başka, geçmiş ve gelecek, tekrar ve yaratış, farklılık ve özdeşlik, varlık ve hiçlik. “Dünya tanrısal bir oyun değil de, Tanrı dünyasal bir oyundur”. Logos, physis, insan ve tarih; tabakaları ve oyuncakları oldukları bir büyük oyun tarafından akamete uğratılmaktadırlar.

Oyunun nasıl ve neden’inin artık sorun çıkartmadığı kabul edilince, geriye kim’i kalmaktadır. Dünyanın oyununu kim oynamaktadır? Bu, biri (bir “özne”) veya bir şey (bir nesne) değildir. Ne de varlık veya varlık-olmayan. Parados mu?

Pierre Fougeyrollas, Kostas Axelos’u okuyor

İnsanların yeryüzündeki hayatı, oynadıkları ve sonuçta onlarla oynayan şu dünyanın oyununun hükmü altındadır; bu da bizi nihai çözümlemede, Tanrı’nın ölümünün trajik vizyonuna götürmektedir.

“Konuşmak, düşünmek, çalışmak, mücadele etmek, sevmek, ölmek… bütün bu başat güçlerin bizle oynadıklarını unutmamak” gerekir.

Axelos, Nietzsche’yi Herakleitos’a bağlarken şöyle demektedir: “Oyunun konum ve yorumunun antropolojik ve hümanist düzlemini aşarak, Herakleitos’un düşüncesine yankı yapmayı başaran kişi Netzsche olmuştur. Oluşun masumiyetini ilân eden, Varlık-hiçliğin tam olmayan tamlığını anlayan, kısacası, dünyayı bir oyun olarak anlayan kişi Nietzsche olmuştur; bu aynı oyun,gerçek-avarelik içinde, insanı, kendini ona dayatan şeye bağlamaktadır”.

Burada avarelikle birlikte, Axelos’un düşüncesinin irrasyonalist boyutunu keşfetmekteyiz. Çünkü ratio’yu[akil, us; muhakeme kabiliyeti] sorgulamaktadır. Marx ve Freud, irrasyoneli, ona egemen olmak ve ondan kurtulmak için keşfe çıkmışlardır. İnsanın ölçüsü, bir uygarlığın çökmesiyle bağlantılı olarak fazlasıyla küçülünce, ölçüsüzlüğe başvurmak kaçınılmaz olmaktadır. İnsanın oluşunun yeni macerasını, ölçüsüzlük, irrasyonellik belirlemektedir.

Rasyonel ile irrasyonelin canlı ve diyalektik birliğine dayalı felsefe tarafından paradigma olarak sunulan eski rasyonellikten, irrasyonelin zuhur ediş ve etrafını istila etmesine geçişi kabul etmek gerekir.

Bu şekilde yüklenilen irrasyonel, oyunun ölçüsüzlüğünü vermektedir: bilmezden gelinerek, bilinmeyerek veya reddedilerek, bizi çöküşün işaretleri olan sahte rasyonelleştirmelere götürmektedir.

Çöküşü haber verirken yalnız olan Axelos, hepimizin yaşadığı avareliği yaşarken dayanışma içinde kalmaktadır. “Avarelik, hata ve yanılgı, sahtelik, serserilik ve yalan anlamına gelmez. Artık bir mutlağa atıf yoktur -ama neyin mutlağı-. Artık “Bu”ya; -ne bir fikir, ne bir kişi, ne de bir şey olan kavranamaz’a bir yaklaşımı meydana getirmektedir. Varlığı dondurmamıza, oluşu kişiselleştirmemize, bütünlüğü koymamıza, dünyayı var saymamıza izin vermeyen, zamanın oyunu’dur”(?)

Avarelik böylece, oyunsal gezegenin veya daha doğrusu, gezegensel oyunun karanlık cephesi gibi görülmektedir. Bu konudaki eski ilke ve ölçülerin zaten sahte olan şeffaflıkları sona ermektedir. Kendimize gelmeye zorlandık ve böylece “Bu”nun -varlığın oyununun veya çok boyutlu ve açık dünyanın parçasal ve parçalı bütünlüğünün oluşumunun dış ve iç ışık geçirmezliğine ulaşıyoruz. Avarelik, rastlantısal ölçüsüzlüğünü oyundan almakta ve ancak kendi ölçüsüzlüğünün ölçüsünü keşfederek oyun terimine gelebilmektedir. Veya eğer öylesi istenirse, “Bu”nun ışık geçirmezliği yok olmakta ve rastlantı ile gerekliliğin birliği, isyan ile boyun eğmenin zıtlığının ötesinden zuhur ettiğinde, yeni bir yaradılışın önünde yollar açılmaktadır.

Eski logos’tan gelecekteki dünyasal düşünceye doğru, insan, kendi bilincine vardıkça oyun haline gelen avarelikten geçmektedir. Gecenin dibinde sorunsal etik, “değerlerin nitelik değiştirmesi”nden kaynaklanmaktadır. Bunun anlamı, Axelos’a göre yeni dönemin, ne insanın içine yerleşebileceği bir durum, hatta ne de kölelikten tamamen kurtulmuş bir oluş olmayacağıdır. Yeni dönem, en azından üç yönde dünyasal olacaktır. İlk olarak, yeni tekniğin ve peşinden sürüklediği her şeyin dünyanın tümüne yayılmasıyla; ikinci olarak, devam edecek olan avarelikle; üçüncü olarak, tekniğin avareliği ile avarelik tekniğini bir bakıma birleştirecek olan yeni düşünceyle. Kısacası, çöküşten, yeni bir uygarlığın yükselişinin içine girmek üzere çıkacak değiliz; daha doğrusu, bireysel veya ortaklaşa selâmeti aramaktan vazgeçerek, artık oyundan başka bir egemenin olmadığının ve olamayacağının bilincine vararak oynadığımız gün, çöküşe av olmaktan çıkacağız.

Demek ki temel hata, ölümün hayat içindeki varlığı, hayat ile, ona karşı kendini bir cins oyuna terketmekten başka çarenin olmadığı ölümün birliğidir… Ölümün hayat içindeki varlığı insan doğasının olmadığını, olamayacağını göstermektedir. “… İnsan şu veya bu değildir. Bütün formülasyonlar -ki onları kendi formüle etmektedir-, onu kendi kendini formüle eden varlık olarak işaret etmektedirler”.

Bunlar, Axelos’u nihilizme götürmektedirler: “Nihilizm, bütün totaliterciliklerin beşiği ve mezarıdır.”

Axelos’un oyunu, dünyanın oyununa ve insanın dünya içindeki oyununa nazaran öylece aydınlanmaktadır. Aynı anda hem teori-ötesi ve pratik-ötesi, hem tarih-ötesi ve şiir-ötesi olan bu oyun, geçmişi çözmenin ve şimdiyi hiçleştirerek geleceği sorunsallaştırmanın yolunu aramaktadır.

Uygulamasal-teorik girişimin her başarısı, Axelos’un oyununun hiç değilse geçici bir süre reddine olanak vermektedir; bu aynı girişimin her başarısızlığı, hatta ayak sürümesi, bu oyunun kendini; aldatıcı dirence sahip yanılsamaların çocuksuluğuna ve büyünün bozulmasının ihtiyarsılığına karşı bir cins sığmak olarak sunmasına olanak vermektedir. Tam da logos’un, fetihçi praxis’in karşı konulmazlığını keşfettiği zamanın içinde logos’un praxis’ten rövanşı alması, sonuçta dilin gücünden başka birşey olmayan güç dili; Kostas Axelos’un oynamayı seçtiği ve bizim aramızda oynamayı seçmediği oyun işte böyledir.

Axelos’u okuyan iki filozofu okurken

Ölümün hayatın içindeki varlığı, daha doğrusu, hayatın amacı olarak hep orada durması, hayatm kendini bir oyun haline getirmektedir. Axelos, bu hiçlik durumunu Herakleitos’tan aldığı “zar atan çocuk” imgesiyle vurgulamaktadır. Bu imgenin çağrıştırdığı belirsizlik, bir yandan nihilizme götürürken, öte yandan da oyunun sonucunun belirsizliğiyle paralellik kurmakta ve böylece hayatın boşluğunu ortaya koymaktadır. Hayat, belki de zaten hiç yoktur, tıpkı bir oyunun olduğu gibi bir simülasyondur, bir “varmış gibi yapma”dır. Ama bu oyun bilileri veya birisi tarafından belirlenmiş ve dayatılmış bir durum da değildir; çünkü Nietzsche’den beri bilmiyoruz ki, “Tanrı öldü”, onunla birlikte hayatın sürekliliği ve hatta varlığı…

“Oynamaktadır, çünkü oynamaktadır” önermesi, Axelos’u doğrudan doğruya nedensizliğe götürmektedir. Olaya böyle bakınca, nedensizlik aynı zamanda sonuçsuzluk olmaktadır. Buradan da “alay eden tarih” imgesine ulaşılmaktadır. Madem ki neden ve sonuç yoktur/olamaz, o halde tarih rastlantısaldır, tıpkı bir oyun gibidir. Yönü yoktur. “Bir mutlağa atıf” yapılmasının mümkün olmaması tarihte yön belirlemeyi olanaksız kılmaktadır, zaten yön de yoktur. Demek ki, ne kazanç, ne de kayıp vardır. Tarih, hep tapi [çömelmiş, alçak, bodur, bücür, güdük ] kalınan bir oyundur, tek bir ödülü vardır: ölüm.

Axelos’u okuyanları biraz daha geniş okur ve belki onların söylemini aşarsam, her ölüm bireyseldir, ama aynı zamanda kollektiftir. Her ölen, kendisiyle birlikte dünyayı öldürmekte/ dünya onunla birlikte ölmekte, tarihi sona erdirmektedir. Ama bu ne bir oyunbozanlık, ne de mızıkçılıktır. Dünyanın oyununu oynayan insan/oynamaktan başka çaresi olmayan insan, ödülünü alınca oyundan çekilmekte, ama oyun devam etmekte/etmemektedir. Sh: 75-81

OYUN İNSANA ÖZGÜRLÜK VERİYOR

Metin AND’la Oyun Üzerine Sohbet

MEHMET ALİ KILIÇBAY: Metin Bey, siz oyun konusunda çok uzun zamandan beri uğraşıyorsunuz. Oyun bizim günlük hayatımızda defalarca kullandığımız bir kelime. Ancak siz oyunun uzmanı olan bir kişi olarak “oyun”u nasıl değerlendiriyorsunuz? Nedir oyun? Semantik açıdan olabilir, gündelik hayatta karşımıza çıkışı açısından olabilir\ bizim onu değerlendirip, değerlendiremememiz açısından olabilir; isterseniz Önce haritanın konturlarını çizelim. Oyun hakkında ne düşündüğünüzü söylerseniz oradan söyleşimizi belirleyen ana çizgileri tesbit etmemiz mümkün olabilir gibime geliyor.

METİN AND: Evet, oyun benim hayatımda çok önemli bir yer tuttu. Önce semantik olarak ele alırsak, birçok dilde de var bu ayrım: Örneğin İngilizlerin “game” ve “play” kelimeleri gibi bir çok dilde var bu ayrım. Ben “Oyun ve Bügü” adlı kitabımı yazarken “Homo Ludens” kitabından çok esinlendim. Önce semantikten başladım, oyun kelimesinin bir karşılığı daha var: Bügü kelimesi, daha sonra büyü haline geliyor. Çok anlamlılığı bu iki kelime açıklıyor…

KILIÇBAY: Şimdi izin verirseniz burada bir saptama yapmak istiyorum; diller iki türlü gelişiyor: Ben birine “Cins Ad Dilleridiğerine “Özel Ad Dilleri” diyorum. “Özel Ad Dilleri” kavramsal bağları kuramayan diller, yani çok çeşitli şeyleri teker teker ayrı ayrı kelimelerle ifade ediyor. “Cins Ad Dilleri” ise kavramsal bağları kurabilen diller. Oyun kelimesi çok şaşırtıcı biçimde tüm dünya dillerinde çok çeşitli kavramları ifade ediyor. Çok geniş yelpazeyi içeriyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Semantik açıdan benim çok ilgimi çeken nokta bu.

AND: Evet, çok önemli bir noktaya değindiniz, zaten Huizinga’nın eserinin önemi de buradan geliyor. Oyun yalnız oyalanmak için yaptığımız bir şey değil; ama başlangıçta insanların kozmosla alış verişiyle ilgili. İnsanoğlunun değişmeyen bir yanı evrenden korkusu ve onunla devamlı hesaplaşma isteği. Bugün bile var bu. İnsanlar afetlerle karşılaşıyor, ozon tabakası deliniyor falan. Sürekli evrenin ve doğanın karşısında acizlik hissediyoruz, Türkçe’deki oyun ve büyü kelimeleri bununla ilgili.

KILIÇBAY: İlginç bir yaklaşımınız var ve aklıma bir sürü soru getiriyorsunuz. Herşeyin oyun olduğunu saptadık ve siz de katıldınız buna; çok memnun oldum, ancak bazı alanlar var ki bunları oyun saymıyoruz. Örneğin din alanı… Din ile büyüyü ayırmamız acaba bu noktadan mı geliyor? Dini hiçbir kültür ve uygarlık oyun olarak görmüyor. Oysa din bir simülasyon. Bana öyle geliyor ki bütün simülasyonlara oyun diyoruz. Evrenin yaradılışının ve dinin bir simülasyon olmasına rağmen neden ona oyun demiyoruz da, onun başka bir biçimi olan büyüye oyun diyoruz? Bu semantik kayma nereden kaynaklanıyor?

AND: Din olayında dediğiniz çok doğru ancak bu daha sonraki bir gelişme. Başlangıçta benim verdiğim örnekte oyun ve büyü kelimelerinin birleştiği nokta şu: Orta Asya Şaman’ının adları bunlar. Türkistan’daki erkek Şaman’ın adı: Oyun, yaptığı da oyun. Bügü kelimesine ise sanırım burada giremeyeceğiz, çok dallı budaklı bir konu; tanrıyla bile özdeşleşiyor ve aynı zamanda Şaman’ın da adı. Dikkat edilirse büyüsel ritüeller, toplumu ilgilendiren, kriz zamanlarında başvurdukları ritüellerinde, bir zaman sonra tanrıların yerini rahipler alıyor. Bu oyunu onlar devam ettiriyorlar ve daha-sonra rahibin yerini oyuncular alıyor.

KILIÇBAY: Yani atalarımız evreni bir bilgisayar oyunu olarak mı görüyorlardı da sonradan bu rahiplerin işin içine katılmasıyla bunu daha ciddi bir kisveye büründürdüler dersiniz?

AND: Benim yaklaşımım öyle olmayacak ama tamamıyla evrenin hareketini taklit ederler… Dans da böyle çıkmıştır. Bunun kalıntıları günümüzde de var. Örneğin, Mevlevilerin semahları tümüyle evrenin dönüşünü taklit ediyor. Güneşin etrafında dönüyorlar ayrıca her derviş kendi etrafında dönüyor, bir eli yukarıda, bir eli aşağıda olarak gökyüzünü yeryüzüne bağlıyor. Şaman’ın görevi zaten bu, ikisinin arasında bir medyum olma görevi. Bütün bunlarda anlamlar çoğalıyor ama daha sonraki gelişmelerine bakarsak, bütün Avrupa dillerinde de aynı şeyi görüyoruz. Spiel ve play kelimesinde bir müzik aleti çalmak, dans etmek var. Genellikle İngilizler dans için ayrı bir kelime kullanıyorlar. Kumar da oyuna giriyor ve o da dinle ilgili bir olay, çünkü şansa dayanıyor. Örneğin bizde çocukların oynadıkları aşık oyunları. Eskiden devlet işlerinde (bu Dede Korkut ve Osmanlılarda da vardır), örneğin Musahipzade Celal’in Bir Kavuk Devrildi’sinde sadrazam aşık atarak devlet işlerine karar veriyor. Aşık uygun düşürse ona göre karar veriyor. Kumar, oyun anlamında şans kategorisine giriyor. Oyun kelimesi esrarengiz bir kelime. Bütün araştırmalarıma ve uzmanlara danışmama rağmen oyun kelimesinin kökünü bulamadık. “Un” ekini çıkarıyorsunuz kala kala oy kalıyor elimizde. Buna benzer tek kelime var Orta Asya Türkçesinde, o da sağaltmak, iyi etmek anlamında. Bununla ilgili olabilir ama kesinlikle esrarengiz bir kelime ve kökü bir türlü bulunamadı. Türkçe’deki anlamlarına bakarsak: Namık Kemal’den bu yana yazılı metne oyun deniyor, dans etmeye oyun ve oynamak deniyor, çocukların yaptıklarına, sportif olaylara oyun deniyor. Yalnız bir kelime var ki, müzik aleti çalmak oynamak fiili ile karşılanmıyor.

KILIÇBAY: Ben de bunu soracaktım: Bu farklılık nereden kaynaklanıyor?

AND: Şöyle anlatayım: Bir Türk, yabancı bir kadınla evleniyor; kadın zaman içinde Türkçe’yi öğreniyor ve bir gün “Ben çok iyi piyano oynarım” diyor. Bu bize yabancı geliyor, oysa eski Türkçe’de, Orta Asya’da kullanılan Türkçe’de o zamanki Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğüne bakarsak “Oyunçi” diye bir kelime geçiyor “mızıkacı” demek. Bu kelime sonradan anlamını değiştirmiş, yerini “çalmak” almış. Yani Türkler de müzik için kullanmışlar bu oyun kelimesini. Bunun yan anlamları da var: “oyunbaz, oynaşmak”, bunlarda daha çok seks alanına giren kelimeler: Oynaşmak örneğin.

KILIÇBAY: Örneğin şimdi benim aklıma “oynak tekne” lâfı geldi. Bu “oynak tekne” bir benzetmeden türetilen bir başka benzetme… Biraz önce söylediğiniz “oynak kadın” seks çağrıştıran bir şey, “oynak tekne” ise dalgalı denizin benzetmesi. Başka kelimelerde de böyle kaymalar oluyor mu?

AND: Var. İngilizcedeki “game ve play” kelimesi gibi. Bizde böyle bir ayrım yok. Game kelimesi bizde yok. Game kelimesini araştırırsak onun da etimolojisini benim “Oyun ve Bügü” kitabımda çıkarttım: Bacak anlamına geliyor, dansla ilgisi var, bütün bu değişik anlamları da kapsıyor. Bizde “Game” kelimesinin olmaması birtakım zorluklar yaratıyor. Ben çocuk oyunlarıyla da çok ilgiliyim, çocuk oyunları da çok ilginç; oraya da gelmek istiyorum: Çocukların oynadıkları oyunların çoğu eskiden büyüklerin ritüel olarak çok önemli durumlarda başvurdukları şeylerin devamı. Bir-iki örnek vermek gerekirse; Eskilerde, başrahip keçi kılığına giriyor ve bir günahkeçisi arıyor ama bunu bir şansa bağlı olarak, gözlerini kapatarak yapıyor ve kime değerse “yandın” diyor ve onu gerçekten yakıyorlar, kurban ediyorlar. Bizde, Anadolu’da “Körçepiş” diye bir oyun var. “Çepiş” keçiye verilen ad, “Körçepiş” de aslmda bir tür “körebe” oyunu. Körçepiş olan gözleri bağlı ebe, arıyor. Kime eli değerse “yandın” diyor. Bu oyun eski ilkellerin ritüellerine benziyor. Aynı oyun Almanca’da, İsveççe’de de var. Yani bütün çocuk oyunları bu ritüellerin kalıntısı. Başka örnekler de var. Örneğin “salıncak” oyunu. Hindistan’da rahipler gökle yeryü/.ü arasındaki ilişkiyi kurmak için büyük salıncaklarla sallanıyorlardı. Uçurtma da öyle, bir tür anten gibi göğe salınan birşey; bunun Japonya’da, Kore’de ritüelleri var. Buna benzer çok çocuk oyunu var. Bu yüzden “çocuk oyunu” derken başına “çocuk” koymak gerekiyor ama bu defa da kumara, dansa ayrı kelimeler yok. Türkçe’de bu tek kelime üzerinde kalmışız ve bunun anlamlarına sığınmışız. Bunun nedeni de, kökeninde hep aynı yerden fışkırıyor olması. Evrenden kaynaklanan bir kelime ve bu bakımdan Huizinga’nın kitabı çok önemli çünkü oyunun insan hayatında ne kadar önemli bir yeri, rolü olduğunu gösteriyor. Ben de oyuna çocukluğundan beri ayrı bir önem verdim, benim için bir yaşama biçimi oldu bu. Nitekim,1967’de çıkan “Geleneksel Türk Tiyatrosu” adlı kitabımda (Bilgi Yayınevi’nden çıkmıştı); yayınevinin editörü o zamanlar Cevdet Kudret’ti ve arka kapak yazısını yazarken çok iyi birşeyi yakalamıştı: “Metin And: Oyunu iş gibi, işi oyun gibi yapar; bunun için de mutludur” diyor. Bu sözler üzerine kendime baktığımda ben gerçekten oyunu iş ciddiyetinde yapıyorum. İşi de oyun gibi yapıyorum. Bu herkese göre değil, bazı işler var ki insanoğlu onu istese de istemese de yapmaya mecbur.

KILIÇBAY: Şimdi burada bir zıtlığa temas ettiniz: Oyun ve ciddiyet. Bunların arasında böylesine zıtlaşmak terimlerle ifade edebileceğimiz ne gibi bir farklılık var? Nasıl oluyor da bunlar, insan hayatının iki ayrı düzlemini ifade eden terimler haline geliyorlar? Neden oyun ciddi değil, ciddi olan şey denenen oyun değil? Bana öyle geliyor ki Huizinganın da değindiği temel noktalardan bir tanesi de bu. İnsanlar bir sürü alanda ikilemler yaratıyorlar fakat gündelik hayatta ya da gündelik hayatın daha da üzerindeki anlarda neden böylesine iki tane birbirinden farklı düzlem iki kat oluşturmuşlar: Oyun ve Ciddiyet diye… Yani oyun gayriciddi birşey mi sizce?

AND: Hayır, bu gene tarihsel gelişiminden kaynaklanan bir şey. Birçok kimsenin belirttiği gibi başlangıçta bu çok ciddi bir olay. Hayvanlardan bir örnek verirsem: Onlarda da taklit yoluyla bir eğitim var, örneğin bir kedinin yavrusunu eğitmesi taklit yoluyla oluyor. Bunun provası da bir yün yumağıyla, bir makarayla oynamak şeklinde. Kedinin avı fareyse fareyi yakalamak için yaptığı işlem de bu; yün yumağı yerine fareyi koyuyor. Bu olay avını avlamak için yapılmışsa ciddi bir iş ama oyun olarak da bundan ayrıca zevk alıyor. Bu bir oyun içgüdüsü ki bu da bir haz olayı. İnsanoğlu da böyle. Büyük endüstri holdinglerinde oyun oynayarak kararlar alıyorlar ve bundan büyük keyif duyuyorlar. Sanata dönüşünde de böyle oluyor; yani bir ritüel. Daha önce duvara yapılan resimler bir sanat kaygısıyla yapılmış şeyler değil, tümüyle büyüsel işlevleri olan resimler ve bundan haz duymuşlar. İşte oyun yoluyla, haz veren bir şey olarak sanatlar doğmuş. Bu ikilemi tam olarak açıklamıyorsa bile başlangıçta ciddi olan birşey daha sonra oyuna dönüşüyor.

KILIÇBAY: Yani hayatın haz veren cephesine oyun, haz vermeyen, varlığımızı sürdürmemiz için katlanmak zorunda olduğumuz cemilesine de ciddiyet mi dememiz gerekiyor?

AND: Örneğin askerler oldukça ciddi insanlardır; fakat harp oyunları oynarken büyük bir masanın başında maketlerle stratejilerini tayin ederken, olası durumlarda nasıl hareket edeceklerine karar verirken onlar da adeta çocuk gibi davranırlar. Bugün anı şeyi bilgisayarlarla yapıyorlar. Şüphesiz ki bunun bir ciddi yanı da var. Ciddi kelimesi (burada daha iyisini bulamadığım için ciddi diyorum) ve bunun karşılığında haz veren oyun oynama. İşte ben kendimden bunu biliyorum, mutlu bir insanım çünkü kendi seçimimi yapabiliyorum; eğer haz duymuyorsam, bana oyun gibi gelmiyorsa, bir işten kolaylıkla vazgeçebiliyorum ya da sıkıntı duyuyorum. Benim bu konuda verdiğim bir örnek vardır: Oyun, insana özgürlük veriyor. İşte ciddiyete yeni bir boyut katacaksak: Ben daima bir tapu memuru düşünmüşümdür. O tapu memuru ki… pek sevdiği bir işi olduğunu zannetmiyorum. Kayıt memuru, orada oturuyor, bütün tapu işlemlerini deftere geçiyor. Kolluklar giyiyor, bütün gün orada deftere yazı yazıyor. Burada, bu adamın mutlu olduğunu söylemenin imkânı yok. Buradan geçimini sağlıyor. Aynı adamın evinde bir kuşu olduğunu farzedelim. Mesai saati bittiğinde kolluklarını çıkartıyor, evine gidiyor ve bundan sonra o adamın özgürlük süreci başlıyor. Bu kişi artık özgürlük alanına girmiştir. Orada kuşuyla başbaşa kalıyor. Kuşuna isterse yem verir, isterse vermez ve buna kimse onu zorlayamaz. İşte, oyun alanıyla ciddiyet dediğimiz alan arasında böyle bir fark var. Ben kendimi bundan mutlu hissediyorum, işimi oyun gibi, oyunu iş gibi yapabiliyorum ama herkes bunu yapamıyor. Çocuklar için de öyle; çocuklar evlerinde anne babalarının kısıtlamaları içindeler fakat oyun alanına geldiği zaman yepyeni bir dünyaya giriyor. Orada kendi kuralları geçerli, kurallarında da çok titiz; orada da bir ciddiyet var aslında. Çocuklarda da “mızıkçılık, oyunbozanlık” gibi, kuralların dışına çıkma anlamına gelen kelimelerini saptadım ve bu tür kelimeler korkunç zengin.

KILIÇBAY: Şimdi şurada Huizinga’nın temas ettiği bir noktaya geliyoruz: Oyun ciddiyet alanının dışında belirlenen bir alan olmakla beraber kendi kuralları içinde son derece ciddi. Siz de buna değinirken sözünüzü kestim niçingayrı-ciddi” alanı diyebileceğimiz bölgeyi düzenleyen oyun, kuralları içinde son derece katı olabiliyor? Mızıkçılık, oyunbozanlık gibi terimleri üreterek kendi içinde en ağır cezalarla cezalandırıyor? Oyunu dahi ciddiyet terimleri içinde oynamak zorundayız; bu bence ciddiyetin belirleyiciliğini gösteriyor gibime geliyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

AND: Kesinlikle böyle. Ben hep kendimden örnek veriyorum: Oyunu iş, işi oyun gibi yapmak demek zaten ciddiyetle oyun tarafını bir araya getirmek anlamına geliyor. Yalnız şu fark var: Oyun alanı daima özgürlük alanı oluyor, kurallarına rağmen özgürlük alanı oluyor. Diğer tarafta birtakım baskılar, sınırlamalar var. Burada da bir sınırlama var ama özgürlük alanı olduğu için sorumluluğu daha az diyebiliriz. Ben oyun alanını ve boş zamanları değerlendirme kavramını aslında insanların özgürce seçtiği bir alan olarak görüyorum.

KILIÇBAY: O kadar özgür müyüz acaba? Boş zamanlarımızı istediğimiz gibi seçebiliyor muyuz yoksa bize sunulan ve dayatılanların içinde çok ufak bir hareket etme alanımız mı var? Bütçe, zaman kısıtımız var; bundan daha önemlisi enformasyon kısıtımız var. Son zamanlarda tetris diye bir oyun çıktı herkesin elinde tetris var. Yani modadan da etkileniyoruz. Ben boş zamanlarımızı o kadar rahat ve özgürce kullandığımızı sanmıyorum ama oyun alanının bir başka özgürlük getirdiğini düşünüyorum. Galiba ben ile beni karşı karşıya getiren bir alan gibime geliyor. Oysa ciddiyet alanında benimle sen karşı karşıya geliyoruz. Ben, benle kaldığını için mi oyunu bu kadar çok seviyoruz?

AND: Ben bunu böyle formüle edememiştim, gerçekten çok teşekkür ederim. Söylediğiniz nokta çok önemli. Ben ile ben’in verdiği haz çok önemli. Ben, oyunda bu keyfi duyuyorum. Haz duymasak oynamayız zaten. Profesyonellikte de bu karşımıza çıkıyor: Çocuklar mahallede futbol oynadıkları zaman oyun oluyor, ama futbolcular oynadığı zaman oyun olmaktan çıkar, bu tümüyle profesyonel bir iştir. Anadolu’daki çocukların oyun zenginliği göz kamaştırıcı…

KILIÇBAY: Neye bağlıyorsunuz bunu? Dünyadaki oyunları birkaç kategoriye indirgemek mümkün, ben de çok uzaktan bu konuyla ilgili olduğum için biliyorum. Anadolu, oyun zenginliği açısından gerçekten muazzam. Afrika’ya baktığınız zaman bu kadar oyun zenginliği görmüyorsunuz, Avrupa’ya baktığınızda birkaça indirgemek mümkün, Bruegelin yaptığı meşhur “oyunlar” resmi vardır dört mevsim. Yani bir tabloya sığmaktadır kuzeylilerin oyunları sonuç olarak. Ama Çin’de buna karşılık çok zengin bir oyun var. Acaba kültürlerin harman olduğu yerlerde oyun bollaşıyor mu? Böylesine bir saptama yapabilir miyiz yoksa bu sadece spekülasyon mu?

AND: Dediğiniz çok doğru. Bir kavşak noktası olduğu zaman bir çok kültür bir araya geliyor ve bütün onların zenginlikleri yerleşiyor. Ondan sonraki kuşaklar bunun mirasçısı oluyor ve bu şekilde devam ediyor. Anadolu’da gerçekten korkunç bir kültür rezervi var. Bu rezerv içinde oyun da çok önemli bir yer alıyor. Dansları da alırsak, bu da öyle. Bu bilinmiyor, mesela halk danslarımız çok zengin, Bu konuda dünyanın en zengin ülkelerinden biri olduğumuzu söyleyebilirim. Fakat bunların oyun olduğunun farkında değiller. İki türlü dans olabilir: Birisi, seyirlik danslar, daha çok profesyonellerin yaptıkları sanat dansları ki bunlar başkası için yapılan oyunlardı. Sizin biraz evvel getirdiğiniz kavrama uyuyor. İkincisi ise içe dönük halk dansları, bugün onları ayırt edemiyorlar yani zannediyorlar ki bu seyredilmek için yapılan bir dans. Gerçi seyrediyoruz; bugün bir festival oluyor, çıkıyorlar,. oynuyorlar. Ama o anda otantik şeklinden çıkıyorlar çünkü seyirciye yönelik oluyorlar. Oysa kendilerine yönelik olduğu için, haz aldıkları için, ben’in ben’e karşı yaptığı içe dönük bir şey bu. Seyirliğe dönüştürüldüğü zaman daraltılıyor, yönlendiriliyor. Burada iki ayrım ortaya çıkıyor: Birincisi profesyonel olduğu için dışa dönük olunca yönlendiriliyor, daraltılıyor, elbise giymesi gerekiyor falan ama kendileri için yaptıkları zaman bunu tarlada da yapabiliyorlar. Burada halk dansları ile sanat dansları arasındaki ayrım gösteriyor ki; biri iş gibi, ötekisi ise özgür seçimleriyle yaptıkları ve bundan da haz aldıkları bir olay oluyor.

KILIÇBAY: Bu ayırımı tiyatroda da yapabilir miyiz? Bildiğim kadarıyla tiyatro doğrudan doğruya seyirlik oyun olarak ortaya çıktı. Ben ile ben sektörünü düzenleyen bir tarafı yok, o hep ben ile sen düzleminde yer tuttu. Tiyatroya da oyun diyoruz ama getirdiğiniz ayrım çerçevesinde tiyatro ciddiyet alanı içinde yer alıyor, o zaman tiyatroya oyun derken bir yanlış mı yapıyoruz?

AND: Hayır yapmıyoruz, ayrıca orada iki defa sen ve ben var. Şöyle ki: Bir tanesi, seyirci ile oyuncu arasındaki sen ve ben; İkincisi her oyuncu kendinden başkasını oynar, bu tiyatronun asal kuralıdır, hiç kimse kendini oynamaz. Bu bakımdan iki türlü sen ve ben vardır. Oyun değildir tabii tiyatro. Bence oyun değildir. Oyun diyoruz; bu Namık Kemal’in getirdiği bir kelime. Oyun metnine oyun diyoruz aslında.

KILIÇBAY: İngilizcede “playdeniyor biliyorsunuz, Fransızcada da oyun denmiyor bildiğim kadarıyla. “Jeu’nün kullanıldığını duymadım hiç. Nasıl oluyor; İngilizce ve Türkçe’de aynı mantık var, Fransızca o mantığın içine girmemiş. .

AND: “Jeu” denilebilir, burada bir ayrım yapmak lazım. “Play” kelimesi daha çok piyesi kastediyor. Zannediyorum tiyatro seyirci bakımından oyun olabilir, profesyonel ise oyuncu bakımından değil.

KILIÇBAY: Hâlâ semantikte kaldık. Sinema ve televizyon çekimlerine neden oyun demiyoruz?

AND: Evet demiyoruz ama ona benzer bir kavram söylememekle beraber gene de içimizde olabilir. Fakat belki onların daha yeni olmalarından geliyor bu.

KILIÇBAY: Şimdi siz, oyunun ritüellerden çıktığını söylüyorsunuz; tamamen katılıyorum. Ancak çok kapsamlı ritüeller var, bunlardan bir tanesini de kitaplı dinler diye söyleyebiliriz. Kitaplı dinlerin ritüeli içine, ayinsel çerçevesi içine giren herhangi bir şeyin oyun haline dönüştüğünü ben görmedim. Acaba kitaplı dinlerin belli bir ciddiyet alanı olduğunu ve oyuna müsaade etmediğini söyleyebilir miyiz? Yoksa onun da oyunsal yönlen var mı?

AND: Dediğiniz çok doğru ama tektanrılı dinler, kendisinden önceki dinlerden, mitolojilerden kaynaklanmış olduğu halde onlarla büyük bir savaşa girişmişler. Ben size bir örnek vereceğim: Ortaçağ’ı ele alırsak Hıristiyanlığın zaferiyle sonuçlanıyor. Hıristiyanlık da tıpkı Müslümanlık gibi kendisinden önce gelen paganizm ile büyük bir mücadeleye girişiyor. Bunların başında da tiyatro olayı geliyor çünkü antik kültürle, Yunan ve Roma kültürüyle olan en büyük çatışma tiyatro yoluyla oluyor. Romalılarda bir ölçüde ama Yunanlılarda tümüyle dini bir olay tiyatro. Yalnız dini festivallerde yapılan bir şey tiyatro, her zaman yapılan bir şey değil. Burada şöyle bir olay oluyor: Burada iki tane tohum var. Oyunla da ilgili bu iki tohum. Bunlardan bir tanesi ritüeller, bolluk ritüelleri.

Bolluk ayinlerinde görülen bir olay. Tiyatro oradan çıkıyor. Bir de profesyonel oyuncu var. Bunlar iki tohum, ne zaman tiyatro ölürse bu iki tohumla yeniden tiyatroyu yeşertmek olanaklı. Bu ritüeller ki burada da taklit öğesi var; Anadolu bu bakımdan çok zengin. Eski Sümerlilerin, Mısırlıların ritüelleri, bolluk ritüelleri bugün Anadolu’da oyun olarak oynanıyor. Avrupa’da da köylerde bir ölçüde var bu. Hıristiyanlık bu ikisiyle büyük bir mücadeleye giriyor. Kökünü kazımak için. Deniliyor ki: Tiyatro, Ortaçağ’da kiliseden çıktı, aslında kiliseye rağmen çıktı.

KILIÇBAY: Ama Passion oyunları var, bence Passion [. (Leidenschaft) hırs, ihtiras; şiddetli istek; iptila, düşkünlük, tiryakilik 2. (Leiden) ıstırap spez. Hazreti İsa nın ıstırapları ] oyunları kilisenin icadı…

AND: Evet. Ben de oraya geleceğim. Şimdi, uzun süre mücadele ediliyor. Tiyatro ölmüş, yok ve yasaklanmış bir olay. Paganizmin kökünü kazımak için kilise iki şey yapıyor: Birincisi, kırsal kesimde köylülerin belli günlerde, mevsimlik, bolluk için yaptıkları bu ritüelleri yok etmek. İkincisi ise antik kültürden kopmuş, köy köy dolaşan profesyonel oyuncular (hayatlarını kazanmak için kimi saz çalıyor, kimi maymun oynatıyor, kimi meddahlık yapıyor); devamlı hor görülüyorlar, dövülüyorlar, hapse atılıyorlar. Fakat bu insanlarda öyle büyük bir içgüdü var ki, belki buna oyun içgüdüsü diyebiliriz; bunları yapmadan edemiyorlar. Profesyonel oyuncular her türlü hakarete rağmen bu işi sürdürüyorlar. Bunun üzerine kilise, bükemediği eli sıkıyor. Köylerdeki takvimi Hıristiyan takvimine yerleştiriyorlar, Noel’i yerleştiriyorlar, yani 25 Aralık’tan 6 Ocak’a kadar olan ’12 günler’ dediğimiz dönemde süre duruyor. İkinci önemli takvimse ilkbaharın gelişi. Bu da Gün-Tün Eşitliği, nevruz diye bildiğimiz olay: Tanrı Attis’in ölüp dirildiği tarihe de Paskalya’yı koyuyorlar. Sebebi de yeni tanrı Attis’in yerini alan İsa çarmıha gerilip göğe uçuyor. Bir tür yeniden dirilmiş oluyor.

KILIÇBAY: Nevruz’un Hint-îran kökenli olduğuna dair teoriler var, bu gerçekten böyle mi, Anadolu kökenli mi yoksa birbirlerinden habersiz çeşitli odaklarda türemiş bir gün mü?

AND: Bu bütün dünyada (tabii Ekvator ayrımına göre değişiyor) aşağı yukarı kutlanıyor. Günlerin gecelere eşit olması ve daha sonra giderek günlerin uzaması olayı ilkbaharın gelişi. Bütün dert zaten ilkbahar-yaz ile bunların karşıtı olan sonbahar-kış arasındaki ayrım.

KILIÇBAY: Eski Yunan’da da var bu, doğanın ölmesi ve tekrar canlanması…

AND: Tabii, sembolik olarak Anadolu’da ölüp dirilme üzerine birkaç yüz tane oyun var. Hıristiyanlar bunları değiştiremeyeceklerini anlayınca kendi takvimlerini bunlara adapte ediyorlar. İkinci olarak anlıyorlar ki tiyatroyu insanların içinden atamayacaklar, kendilerine adapte ediyorlar (bunu çok tiyatro tarihçisi bilmez). İlginçtir, ilk tiyatroya giriş, ilahiler, tropeler, her heceye bir nota olan dini ilahilerle karşılıklı konuşma şekline dönüşen türlerde profesyonel aktörlerin yardımını istiyorlar. Yani kilisedeki tiyatro olayını profesyonel oyuncuların bilgileriyle, yardımlarıyla çözüyorlar.

Bunun kanıtlarına gelelim: Ben, Bibliothèque Nationale’de gördüm, fakat izin alması çok zor; bir cam kutunun içine koyuyorlar ve her sayfa için adam çağırıp çevirtebiliyorsunuz. Orada Tropalium denilen Latince ilahilerin toplandığı albümde minyatürler var. Bu İncil gibi bir şey. Niye bu ilahilerde minyatürler var? Minyatürlerin konuları çok ilginç, tamamıyla bu Troubadour’ları gösteriyor. Niye İsa’yı göstermiyor da bu oyuncuları gösteriyor? Çünkü onlardan fışkırıyor tiyatro. İkinci kanıt, Bizans tiyatrosunda (bir kısmını yayımladım ama şimdi ( yeni baskısı yapılacak, daha çok örnek koyacağım). Altı tane minyatürlü Ermeni İncili XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar gelen minyatürler. Bu minyatürlerde aynı şekilde Pantemimus oyuncuları var, yüzü köpek maskeli aktörler var minyatürlü İncirlerdeki resimler böyle. Ahdamar Kilisesi’nin duvarlarında (yanında bir de tiyatro varmış) bu şekilde hayvan masklı minyatürler var. Kiev’de bir Ayasofya var XII. yüzyıldan, onun girişinde de merdivenlerden çıkarken yanda duvarlarda maymun oynatanlar, meddahlar, hayvan eğiticileri, müzik çalan insanların resimleri var. Ben Bizans tiyatrosu kitabımda bu panonun resmini koydum. Başka kanıtlar da var. Bu da gösteriyor ki, kiliseden fışkıran şey tamamıyla bu Mimus oyuncuları dediğimiz, gezici, Troubadour, Trouber gibi adamların eliyle yeniden yaratılıyor tiyatro.

KILIÇBAY: Profan’ın (din dışı olan) din alanına alınması, profan bırakılmaması…

AND: Evet. Zorunlu olarak bırakılmadıkları, vazgeçirilmedikleri için onunla uzlaşma yoluna gidiyorlar.

KILIÇBAY: Çünkü sözünü ettiğiniz dönemde, Ortaçağ’da aşağı yukarı her şeyin dinselleştirilmesine tanık oluyoruz. Şövalyelik başlangıçta din dişi bir faaliyetken tamamen dinsel bir faaliyet haline gelmiştir. Kutsal şövalye! Evlilik din dışı bir olguyken, tamamen dinsel bir olgu haline getirilmiştir. Kilisede evlilik:, papazın kutsaması, vs. Sanıyorum diğer profan unsurlar, insanın gündelik yaşamım, bu arada oyunu da kilisenin içine alma faaliyetinin bir ürünü olsa gerek. Ama passion halkın dinsel alanda yönetilmesine ilişkin şeyler ve bana Troubadour geleneğinden gelmiyormuş gibi geliyor. Sanki passion’lar, İsa’nın çektiği ızdırabı halka anlatarak din konusunda eğitmek, adeta modern tiyatronun gerçek kökeniymiş gibime geliyor. Ben tabii uzaktan bakıyorum. Siz bir uzman olarak ne diyorsunuz bu konuda?

AND: Ben size bunun daha yeni bir örneğini vermek istiyorum: Ben bir tarihte Londra’ya gittim ve orada Trafalgar meydanında büyük bir kalabalık gördüm. Yaklaştım ve gördüm ki meydanda kilisenin düzenlediği bir rock konseri veriliyor. Ben rock çalgıcısı ya da solistinden çok rahiplerin yüzüne baktım, kiliseye ilgi azalmış ve onlar da promosyon için tutunacak dallar arıyorlar. Nedir geçer akçe? Rock! Yüzlerine baktığımda büyük bir ciddiyetle, hafif tebessüm etmeye çalışarak dinliyorlar. Memnun değiller ama mecbur kalmışlar bu işi yapmaya. Yoksa kilisenin kapısını çalan yok.

Bizans tiyatrosunun yarattığı tek dram passion oyunudur. Tipik bir passion oyunudur. Bu passion oyununun ilginç olan yönü: Çünkü üç yönlü kültürü var Bizans tiyatrosunun. Bir tanesi Roma’nm devamı olduğu için, Latin kültürü var. Dilleri Yunanca olduğu için Eski Yunan etkisi var. Bir de Hıristiyan kültürü var. Passion’un yapısı, dili, versifikasyon tamamıyla Oidipus’tan alınmış yapısı var. Yani tiyatro, antik tiyatrodan esinlenilerek yapılmış.

KILIÇBAY: Discourse’n farklı ama. Bu herhalde Hıristiyanlığın tarihsel din olmasından kaynaklanıyor. Tarih içinde oluşan bir din, olduğu için -inmemiştir ya onun için de tiyatroya müsait. Ben bunun devamında İslamiyette böylesine oyunlar var mı diye sormak istiyorum?

AND: Var. Müthiş var. Bunun için olanak olsa da ayrı röportaj yapsak çünkü o müthiş bir olay.

KILIÇBAY: Ama bize gelecek bir program gösterin çünkü biz merak ediyoruz…

AND: Ben bir ömür sarfettim İslam’daki dramın incelenmesine. Bu passion‘ları çok aşıyor ve çok müthiş şeyler; modern tiyatro bunlar. Oldukça eskiye gitmekle beraber bundan bahsedeyim mi?

KILIÇBAY: Lütfen, gerçekten çok ilginç

AND: Bunlara taziye deniyor ve daha çok Şii’lerin olduğu yerlerde görülüyor. Kerbelâ olaylarıyla ilgili bunlar ama passion’u aşıyor. Bütün insanlığı kapsayan şeyler bunlar. Merkezinde Hazreti Hüseyin var. Hazreti Hüseyin bir tür İsa imajı ve annesi, peygamberin kızı Fatima; Betül admı alıyor. Betül bakire demek. Lord Ragren diye bir adam var. Bu adam kahramanlar için 22 tane nitelik bulmuş. Örneğin birincisi bu kimsenin soylu kraliyetten gelen biri olması. Daha sonra doğumunun olağanüstü olması falan gibi birçok niteliği araştırmış. Bunları birçok kimseye uygulamış. Kral Arthur’a, Kral Oidipus’a, Hazreti Musa’ya uygulamış. Hazreti Musa, bu 22 nitelikte oldukça büyük bir yer alıyor. Ben de Hazreti Hüseyin’e uyguladım bunu ve çok yüksek bir puan aldı. Bütün bunlar üzerine taziyeler yapılmış.

KILIÇBAY: Bir şey sormak istiyorum burada taziyeye geçmeden önce: Biraz önce Hazreti Hüseyin’in annesinin adının da Betül olduğunu söylediniz ve Betül adının bakire anlamına geldiğini belirttiniz. Hazreti Hüseyin’i bakire olarak mı doğurmuş?

AND: Bakire olarak değil de, “nur teorisi” deniliyor buna; Allah’ın nuruyla hamile kalmış.

KILIÇBAY: Meryem gibi mi yani?

AND: Gibi, ama bu bütün Şiiler tarafından kabul edilmiş bir şey değil, ama halk arasında böyle inanıyorlar.

KILIÇBAY: Ama bu çok çarpıcı! İsterseniz bir iki satır bunun üzerinde duralım. 12 imam, Betül, burada Hıristiyanlığın etkisi ne, ya da Şiiliğin Hıristiyanlığın üzerindeki etkisi ne? Taziyeye geçmeden önce bunu bir iki satırla açıklar mısınız?

AND: Aslında kesin bir şekilde birbirlerinin üzerinde etkisi vardır demek doğru olmaz. ilk olarak Hıristiyanlık daha yakın geliyor çünkü. Sünnilere o kadar kızgınlar ki, Türkler de var bunların arasında. Bir efsane var, şöyle: (Muhammed)Bakır adında şehit edilmiş bir imam var. Anadolu’da Hazreti Hüseyin’in kesik başının kaybolduğu efsanesi var. Bir Ermeni keşişi bu başı buluyor. Türkler de bu başı arıyorlar yok etmek için. Ermeni keşiş başına gelecekleri bildiğinden bu başı saklamak için özel bir odada, bakır bir kâse içine bal dolduruyor ve başı o bakır kâse içine saklıyor. Keşişin kızı birgün bu odaya gizlice giriyor ve balı görüyor, parmağıyla birkaç damla yiyor ve hemen hamile kalıyor. Bakır kelimesi türkçe olduğuna göre, bu bizim uydurduğumuz bir şey de olabilir; doğan çocuk Bâkır oluyor. Hazreti Hüseyin’den doğmuş ve imamlardan biri oluyor. Bunun gibi ne efsaneler var ki bunlarm bir kısmı taziye olarak drama dönüşmüş.

Yani, eksende hep Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ve ailesinin şehit edilmesi olayı var. Fakat bunun öncesine ve sonrasına insanlar da giriyor. Adem ile Havva, evrenin doğuşu, Hazreti Musa gibi bütün bildiğimiz insanlar hakkında taziyeler var. Taziye metinleri 1000’i aşıyor. Bunların çoğu Farsça, bir kısmı Arapça, dört tanesi de Türkçe olmak üzere yazmaları var bunlar Vatikan’da.

KILIÇBAY: İran’da oynanıyor mu bu taziyeler?

AND: Oynanması lazım. Ben her yıl gidiyordum İran’a, ama İran Devrimi’nden sonra hiç gitmedim. İran’da bunlar için kurulmuş tekkeler var, tiyatro gibi kullanılıyor. Tekke-i Moşir deniyor buna. Bir avlu var, ortada oynanıyor oyunlar; tıpkı Ortaçağ tiyatrosu gibi, ki çok modern bir tiyatrodur Ortaçağ tiyatrosu. Biz nedense Ortaçağ’ı karanlık bir devir olarak düşünürüz.

KILIÇBAY: Bu ideolojik bir tavır.

AND: Aslında birçok modern tiyatro oradan beslenmiş, oradan çıkmış.

KILIÇBAY: Ben bu konuda birçok yazı yazdım, belki rastlamışsınızdır. Ortaçağ’a karanlık demek bizim kafamızın karanlığından kaynaklanan bir şey.

AND: Evet, tiyatroda da öyle. O zamanki tiyatro anlayışı, bugünkü tiyatro anlayışının başlangıcı olmuştur ve bazı yönlerden aşıyor bile.

KILIÇBAY: Sünnilerde taziye benzeri bir tür var mı?

AND: Sünnilerde yok. Yalnız sünniler de Muharrem’in ilk on gününü kutluyorlar. Muharrem’de yapılan aşure örneğin, çok ilginçtir, Antik Yunan’da da var. Ölüler için yapılan bir tür lapa, yedi-sekiz tane hububat var içinde. Bu tamamıyla onu gösteriyor. Anadolu’da bir efsane var: Aşure aslında yemeğe sonradan verilen bir ad. Hz. Hüseyin’in Muharrem’in 10’unda doğduğu söyleniyor; ki bu da yanlış bir şey; Hz. Hüseyin Muharrem’in 10’unda nasıl doğar ki?

Muharrem ayı, ay takvimine göre dolaşan birşey. Çok ilginç şeyler var ve burada bitecek birşey değil. Aşure olayını Nuh peygamberle birleştiriyorlar. 40. gün oluyor, artık tufanı yenecekler ve gemileri tepeye ulaşıp duracak… Erzak çok az kalmış, bunun üzerine sonuncu günde Nuh peygamber, tüm erzaklardan bir parça koyarak bu aşureyi hazırlıyor. Böylece bir tür kurtuluş oluyor. Bunu oluşturan maddelerin hububat oluşu çok ilginç çünkü bu bir tarım ritüeli. Başlangıçta, İslam-öncesi bir tarım ritüeli. Kahramanlar üzerinde yapılan ağıtlar, yas tutmalar İran mitolojisinde de var. Bu çok geniş, dallı budaklı bir konu. Dram olarak, İran’da Irak’ta, Lübnan’da ve bir ölçüde Azeri Türkleri yapıyor bunları. Onun dışında, Hindistan’da seyrettim; ona da taziye diyorlar ama dram yok orada. Taziye dedikleri, Hz. Hüseyin’in türbesi gibi büyük bir maket yapıyorlar, ona Taziye diyorlar. Oysa taziye aslında dram türünün adı. Modern tiyatrocular bunun çok üstüne düşüyorlar.

Örneğin ben bir taziye oyununun Mevlana‘yla ilgili bir özetini yayımladım. Fakat büyük tarih farkları var, anakronizm [tarihi olay ya da olguların içerisinde geçtiği zaman ile olay ya da olguda yer alan nesne ya da özelliklerin birbiriyle uyumsuzluğudur. ] var. Bu oyunda: Hz. Mevlana bir şehrin hakimi ve Hallac-ı Mansur “Enel Hak” dediği için, bunu küfür gibi kabul ediyor ve öldürülmesine karar veriyor. Düşünün, bunu Hz. Mevlana veriyor fakat boynundan düşen kanlar yerde “Enel Hak” yazıyor. Bunun üzerine Hz. Mevlana büyük bir hata yaptığını anlıyor ve yerdeki bu kanları toplayıp bir şişeye koyup, dolapta saklıyor ve aileye de “buna dokunmayın, bu zehirdir” diyor. Hz. Mevlana’nın da zavallı bir kızı var; kör, topal, aklınıza ne gelirse tüm kusurlar mevcut. Bir gün pikniğe gidilecek fakat kızı gelmek istemiyor ve evde kalıyor. Kız hayatından bezmiş “babamın koyduğu zehri içeyim” diyor. İçer içmez hamile kalıyor ve güzelleşmeye başlıyor. Bu birleşmeden Şems doğuyor ve daha sonra Şems büyüyüp Hz. Mevlana’ya akıl vermeye başlıyor. Mevlana yeniden hayat bulmuş gibi oluyor. Bir tür torunu Şems ama o, ona akıl veriyor ve ona doğru yolu gösterecek. Örneğin İsa gibi suyu şarap yapıyor. (Gerçekte bu anlatılanlar gibi bir hadise yoktur.)

KILIÇBAY: O zaman bunlar mucizeyi gösteriyor oysa İslamiyet’te mucize olmadığını; en büyük mucizenin Kur’an olduğunu belirtiyorlar.

AND: İslam’da mucize var ama. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in de mucizeleri var.

KILIÇBAY: Şimdi başka bir dala geçebilir miyiz? Avrupa’da ‘’festivaldenilen, antik kökenli olan ve çok yaygın bir olay var. Bizde öyle zannediyorum ki festivale benzeyen tek şey ‘Esnaf Alayı’. Bunun dışında festival örnekleri var mı?

AND: İki tane büyük kitap yazdım, Osmanlı festivallerine dair. Anadolu’da da var ama bu festivaller ‘total tiyatro’ diyebileceğimiz, yani Jean-Jacques Rousseau’nun Düşleri; o tiyatroyu kabul etmiyor. Bugün ben de kabul etmiyorum artık. Tiyatro benim için öldü. Festivalleri kabul ediyorum çünkü bu festivaller tıpkı ortaçağda, Rönesans’ta olduğu gibi, çok yönlü ve bütün sanatların biraraya geldikleri bir olay. Bu totalliğe erişmek tiyatro adamının rüyası aslında.

KILIÇBAY: Ben şu yüzden sordum: Popüler anlamda halkın coşku içinde olduğu, bütün işin gücün bırakıldığı, günlerce her şeyin serbest olduğu, bir cins Dionysos Ayinleri gibi festival var mı?

AND: Var tabii. İşte bu Osmanlı festivalleri onlar. Gerekçesi çok ayrı, bir düğün oluyor, bir sünnet düğünü oluyor ama tamamıyla demokrat, bütün halk katkıda bulunuyor; içinde oynadığı gibi seyircisi de oluyor. Günlerce sürüyor, örneğin bir tanesi 51 gün 51 gece sürüyor.

KILIÇBAY: Gerçekte mi, teoride mi?

AND: Gerçekte. Maddi kültüre geçsek, madem maddi kültüre çok önem veriyor, Anadolu’daki köylülerin oynadığı oyunlar tamamen yozlaşıyor, bozuluyor. Bunlarla Kültür Bakanlığı hiç ilgili değil. Karun hâzinesini, Bergama bilmem nesini getirmek peşindeler. Maddi kültürse derdiniz; Topkapı Sarayı’nda yüzlerce kılıç, miğfer, kalkan falan var ama ilaç için iki tane en popüler, 18. yüzyıl sonuna kadar en popüler iki çalgının tek örneği bugün dünyada yok. Bunlardan bir tanesi Miskal (Pan flütü), ötekisi ise Çeng (Türk Arp’ı). Bu kitapta bir çok resim var, Çeng çalıyorlar. Bu aletlerden bir tane dahi yok. Düşünün bunlar en yaygın aletken biz bir tane bile saklayamamışız. Bu kadar değer bilmez kırıcı, dökücü ikinci bir millet bulamayız.

KILIÇBAY: Peki, bu oyuna ilişkin şeyleri kültürümüzden dışlamamızı neye bağlıyorsunuz? Kopuş noktası var mı? Varsa eğer bu nerede başlıyor?

AND: Kopuş noktasını batılılaşma ile açıklayabiliriz. Batılılaşma, bizde olanlara bir küçümseme getiriyor ve bu hâlâ devam ediyor aydınlarımız arasında. Bertold Brecht’te buldukları şey bizim geleneksel tiyatromuzda var. Ama bunun farkında değiller. Tiyatroyu eski geleneksel tiyatromuz üzerine bina etmek yerine, gelen-geçen modaya göre hareket ediyorlar. Egzistansiyalizm çıkıyor ona göre bir şeyler yazıyorlar, onun arkasından Bertold Brecht‘i keşfediyorlar. Brecht, Brecht diyorlar sonra o da geçiyor başka şeyler çıkmaya başlıyor. Fakat, tüm bunların bizde olduğunu, ilkel görünümlü olmakla birlikte… Ben bunlara tohum diyorum; tohum gösterişsizdir ama ondan hayat fışkırır. Öyle tohumlar var ki, eski uygarlıklardan, eski toplumlardan kalmış tohum bile hâlâ yeşerebilecek güçte olanları çıkmış içinde. Onun içinde hayat gizli, biz onları bilmiyoruz ve devamlı dışardan ithal ediyoruz. Her şeyi ithal ediyoruz. Onun için elimizdekileri küçümsemişiz, oyun dediğimizi küçümsemişiz. Örneğin, hokey, kriket yani top ve sopayla oynanan oyunlar ilkel görünüşlü olmakla beraber aşağı yukarı aynı kurallara sahip yüzlerce oyun var Anadolu’da. Ama hepsi kaybolmuş oyunlar bunlar. Hiç kimse ilgilenmiyor. Birkaç incelemeci çıkıyor, ben de alan çalışması yaptım ama bu incelemecilerin yazdıklarından yararlandım. Tüm bunlar bizim yabancımız. Karagöz ölüyor. Karagöz oyun olarak çıktı, ortadan kalktı. Geçen yıl çağırdılar, gittik Kırklareli’nde Atatürk’ün heykeli kadar büyük bir heykelini diktiler. Çünkü Evliya Çelebi diyor ki: “Kırklareli, Kırk kiliseden bir kıptiydi”. Bursa’da mezarı var deniliyor ama iki şehirle de alakası yok Karagöz’ün. Çünkü Karagöz yaşamış mı, yaşamamış mı o ayrı bir konu ama oyun olaraktan bir buna sırt çevirmişiz. Yalnız hatıra eşya olarak bakıyoruz ve orada kalmış. En olmadık tiyatrolara milyonlar akıtılıyor, orada beş altı tane çok iyi Karagöz’cü kalmış elimizde, onlar sefalet içinde. Yalnız işlerini dışarda oynatıyorlar. Ben bu insanlarla Japonya’ya gittim, 11 yerde temsil verdiler, büyük tiyatrolarda yapıldı gösteriler ve paralıydı. Buna rağmen tıklım tıklımdı salonlar ve o kadar evrensel bir dil ki, Türkçe bilmedikleri halde gülüyorlardı. Gayet güzel anlıyorlardı. Devlet Tiyatrosu’nu götürün, bakalım anlayabilecekler mi? Evrensel bir dili var Karagöz’ün bunlara karşı tamamen yabancıyız.

KILIÇBAY: Bunu Huizinga’nın bir tespitine bağlayabilir miyiz? Biliyorsunuz, Huizinga; kültürle oyunun, oyunla kültürün yani ikisinin arasında bir karşılıklı enteraksiyon olduğunu söylüyor. Acaba bizim oyunu reddetmemizi ve bu kadar barbarca reddetmemizi kültürsüz bir toplum olmamıza veya kültürsüzleşmiş bir toplum olmamıza bağlayabilir miyiz?

AND: Batılılaşma sürecine girmek bir çeşit akültüralizasyon oluyor. Bir kültür değişimi askerlikle başlıyor. Askerlikteki yenilgilerimizin sebepleri araştırılırsa, Avrupa ordusu niye kazanıyor? Buradan hareketle; mühendisler falan getiriliyor. Toynbee’nin bir gözlemi var kültürden hareket ederek: “Sizde olmayanı almalısınız” diyor. Bu öyle bir şey ki, “sizde olmayan” derken; kapıyı biraz aralarsanız hepsi içeriye girmeye başlıyor. Örneğin; askerlik dedik. Yeni askerlik teknolojisini alalım ama kıyafeti de değiştirelim, bizim mehter müziği yerine Avrupa orkestrası konuluyor. O zaman askerlik alanında yaptıklarınız sivil alana da işliyor. Daha sonra edebiyat giriyor. Bizde şiir var ama roman, tiyatro yok. Onlar da girmeye başlıyor işin içine. Olanı da, olmayanı da işin içine girince dışardan gelen kültür kendini her alanda zorlamaya başlıyor.

KILIÇBAY: Peki, yerli kültür kendini niye korumadı, koruyamadı daha doğrusu? Köksüz müydü acaba yoksa bütünleşmemiş miydi?

AND: Burada aydınların sorumluluğu var. Ortaoyuncular kendilerini korumuşlar. Örneğin Namık Kemal ortaoyunculara, Karagöz’e ateş püskürüyor; kaldırılmalı bu diyor ve batı tiyatrosunu destekliyor. Ona karşı çıkan, politik Hayal dergisini çıkaran Theodor Kasap başyazısında Hacivat-Karagöz diye başlık atıyor.

KILIÇBAY: İmaj yani. Eski Türkçe’deki o benzerlik çok çarpıcı değil mi? Hayal ve imaj. Biz bugün imaj yerine görüntü diyoruz ama görüntü çok maddi bir şey. Maddenin yansıması…

AND: Hayal’in daha geniş anlamları var ki oraya girmeyelim.

KILIÇBAY: İmaj’ın da var.

AND: Biz,, futbol, basketbol oynamayı tercih ediyoruz da, kendi geleneksel oyunlarımız içinde Avrupa’dakinin benzeri olanlarını unutmaya, unutulmaya bırakıyoruz. Çünkü Avrupa’daki daha yerleşmiş, alışılmış; diğeri daha ilkel. Tayland’ı örnek alırsak orada oynanan basketbol çok farklı. Onların geleneksel basketbolu var ve o yaşıyor. Turistler bunu görmek istiyorlar. Ayrıca boksları var: Tayland Boksu, o da günümüzde adeta moda olmaya başladı. Ülkelerin bir kısmı bunları koruyabildiler. Japonya en güzel örnek… Japonya, batı kültürünü batıklardan çok daha ileriye götürdü. Devlet tiyatrosu yalnız Kabuki’yi oynuyor. Geleneksel tiyatrosunu sergiliyor. İki salondan oluşan Tokyo tiyatrosu dünyanın en mükemmel tiyatrosu. Kendi kültürünü sergilerken modern şeyler de yapıyorlar. Bu ikisinin sentezinden yola çıkarak çok avangard işler de yapıyorlar. Biz ne yapıyoruz? Hiç!

KILIÇBAY: Bizim bunu yapamayışımızı kültürümüzü evrensel düzeye çıkcırcımcıyışımıza bağlayabilir miyiz? Ben, homojen bir Osmanlı kültüründen bahsedebileceğimizden kuşkuluyum. Bir İstanbul, bir Bursa, bir Samsun kültürü var ama tek başına homojenleşmiş bir Osmanlı kültüründen söz etmek mümkün değil herhalde?

AND: Değil ama onun içinden alınabilecek ortak değerler var. Yapı özellikleri, bakış açılan var. Örneğin Türk resmini ele alırsak, minyatürün küçümsendiğini görürüz. Perspektif, derinlik, yüz ifadesi yok diyoruz. Bugünkü Avrupa resmine bakarsak onlar da perspektifi dışlamışlar.

KILIÇBAY: Evet ama bir perspektiften geçtikten sonra olmuş bu. Bize perspektif hiç gelmemiş…

AND: Şimdi yapıyoruz biz perspektifi.

KILIÇBAY: Acaba öyle mi?

AND: Ben öyle zannetmiyorum.

KILIÇBAY: Perspektifi Giotto’nun bulduğu söyleniyor. Yoksa Giotto’yu hiç yaşamadan mı resim yaptık biz Yaşamalıydık diye düşünüyorum ben. Yaşayıp terk etmeliydik. Halbuki biz hâlâ eski yerde kaldık.

AND: Kalmadık ama. Şimdi yapıyoruz. 19. yüzyılın başında ya da 18. yüzyılda başlıyor resimde Avrupa etkisi ve orada giderek gölge falan yapılmaya başlanıyor. Picasso’yu örnek verebilirim. Picasso, gözümüzün görmediği ama var olduğunu bildiğimiz şeyleri de bize gösteriyor. Bir kadını yandan gösterirken, görmediğimiz yüzünün öbür yanını da alıp gösterebiliyor. Bunu Osmanlı da yaptı.

KILIÇBAY: Evet ama eski Mısır’da da var, transpozisyon denilen olay. Şimdi bunların sonu gelmeyecek. Sizi yorduğumun da farkındayım. Son bir soru sormak istiyorum: Biz neden oyundan kuşku duyuyoruz, rahatsız oluyoruz? Niye toplumsal değer yargılan içindeki çirkinlikleri oyunun üzerine atıyoruz, niçin böylesine zihinsel iklim içinde yaşıyoruz? Oyun, hangisi olursa olsun mutlaka kötülükler âlemine açılan kapı olarak görülüyor bizim toplumsal zihniyetimizde. Burada bir sakatlık mı var yoksa tarih mi bizi bu noktaya getirdi?

AND: Zannediyorum bu daha genel bir şey, oyunu da aşan bir şey. Bizde nedense içimizden atamadığımız otoriter, baskıcı, yasakçı bir şey var. Bunun nedenini bulmayacağım ama bu var. Bunun bir sonucu olabilir. Oyun, küçümsenen, hafife alman, onsuz da olunabilen bir kavram. Günümüzde sosyolojinin, antropolojinin getirdiği bir kavram var: Boş zamanlan değerlendirme… Bazı yerlerde bunun enstitüleri var. Çünkü insan mutluluğuna açılan en güzel kapılardan biri…

KILIÇBAY: Mutlu olmaktan hoşlanmıyor muyuz? Mutluluğu hafiflik olarak mı görüyoruz?

AND: Evet böyle bir şey var. Örneğin ŞENLİKLER KİTABI’nda, halk şenliklerinin işlevlerini açıklarken üzerinde duruyoruz. Bu şenliklerin bir işlevi de emniyet süpabı olması. Yasakları bol olan bir toplumda bu şenlikler olduğu zaman taşkınlıklara bir tür göz yumuluyor. Hatta bazen hapisten adamlar çıkartılıyor. Toplum, şenlikleri burada bir tür sübap görevi olarak görüyor. Günümüzde böyle bir şey yok ama ne kadar demokratız diye nutuklar atsak da kafamızda yasaklar yine var. Örneğin Fikri Sağlar “Devlet Tiyatrolarını özerkleştireceğiz” diye nutuklar attıktan sonra kendi atadığı  genel müdürden bütün yetkileri aldı. Yücel Erten de her şeyin kendi elinde olmasını istiyor. Bir başka örnek benim başıma geldi. Kitabım için gerekli olan minyatürleri ben Topkapı Sarayı’ndan alabiliyordum. Fakat daha sonra Bakanlığın aldığı bir kararla tüm fotokopi çekimleri için bakanlığa başvurulması gerekiyormuş. Özerklik diyen adam kaç yüzyıllık Topkapı Sarayı’ndan yetkileri alıyor ve bürokratik bir çarkın içine sokuyor. Yasakçı zihniyet, özgürlükten, özerklikten söz eden bakanın kafasında da var.

KILIÇBAY: Efendim sizin özdeyişinizle kapatalım mı: Oynar gibi çalışmak, çalışır gibi oynamak! Sh: 83-104

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul

 

AVRUPA’DA TÜRK-İSLAM ETKİLERİNE DAİR ÇEŞİTLEMELER “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Bir yazıda kullanılacak ana kavramların peşinen tanımlanması ve çerçevelenmesinin, yazarla okuyucu arasında daha sağlam bir haberleşme olanağı yaratacağına inanıyorum. Bu tavır, ülkemizin şu anda içinde bulunduğu zihinsel ve entellektüel iklim içinde daha da zorunlu hale gelmektedir. Çünkü kültürel değişim sürecimizin şu andaki konağında, dil ne yazık ki insanlarımızın çoğu için, yalnızca madde ediniminin ve hini hacette aktarımının araçlarından biri olarak görülmektedir. Bu durumda kavramlar güncel ve gündelik boyutlarına hapsedilmekte, hemen her kavramın arkasında yer alan tarihsel boyut ıskalanmakta ve bundan da kötüsü, bu kavramların tarih içindeki yolculuklarına es kaza atıfta bulunulacak olursa, güncel anlam geçmişi de açıklayacak bir tarzda, hem anlam, hem de kapsam genişlemesine/daralmasına tabi tutulmaktadır. Bugün dünü kesinlikle açıklar yanılgısından kurtulan hemen hemen yoktur.

Burada incelemeye çalışacağım konunun anahtar terimi Avrupa. Coğrafi açıdan sınırlanması, bir harita üzerinde saptanması mümkün olan, dünyanın alan olarak en küçük kıtası.

Ama uygarlık ve kültür küresine intikal ettiğimizde, karşımıza büyük sorunlar çıkmaktadır. Bir kere, Avrupa’nın bir doğum tarihi vardır, yani ezelden beri var olmamıştır, yani analizimize coğrafyadan başka unsurları da katmak zorundayız. İkincisi, Avrupa tarih boyunca hep aynı boyutlarda olmamıştır, genişlemiştir, genişlemektedir. Ve nihayet, Avrupa diğer tüm uygarlık alanlarının tersine, kendi kıtasının dışına da taşmıştır, başka bir ifadeyle Avrupa dünyasallaşmıştır, dünyasallaşmaktadır. Bu işi ya bizzat kendi uzantıları aracılığıyla yeni kıtalarda, ya da kendi uygarlığını dayatarak ve batılılaşmayı herkesçe arzulanan olumlu bir değer haline getirerek, eski kıtalarda gerçekleştirmiştir.

Öyleyse, Avrupa’da Türk ve İslam etkilerine dair tamamen kişisel sözler söylemeye yönelik bir yazı, Avrupa’yı zaman ve mekân içinde belirlemek zorundadır. Benzeri sıkıntılar Türk ve İslam kelimelerine ilişkin olarak da ortaya çıkmaktadır. Etnik bir özelliği vurgulayan Türk kavramının, aynı zamanda bütünsel bir uygarlık veya kültür küresine denk düşüp düşmediğini tartışmak bu yazının boyutlarını fazlasıyla aşmaya adaydır. Böyle bir küre varsa bile, bunu göçebe toplumların genel bilgisinden, yani göçebe antropolojisinden ayıran unsurların olup olmadığını araştırmak gerekir. Eğer bütünsel bir Türk uygarlık veya kültüründen söz etmek mümkün değilse -ki değildir, çünkü uygarlık veya kültür kavramlarını belli bir ırka bağlamak, değişmenin alanı olan tarihte en azında bir unsurun değişmezliğini, yani etnik öğenin zaman içinde hep aynı kaldığını kabul anlamına gelecektir-, uygarlığı başka kıstaslar içinde ele alarak Türklerin de içinde yer aldıkları çeşitli uygarlık ve kültür oluşumlarını gündeme getirmek gerekir.

İslamiyet’in çok daha ele gelen ve sınırlanması çok daha kolay olan bir uygarlık alanı oluşturmasına rağmen, onun da zaman içinde çok farklı şekillerde algılanması ve yaşanmış olması, İslam genel başlığı altında bir araya topladığımız alanın da, bütünsel bir oluşum olarak görülmesine engel oluşturmaktadır. Böylece konumuzun üç ana kavramı zaman ve mekân içinde zaptedilmeleri olanaksız unsurlar olarak ortaya çıkmanın yanı sıra, içerikleri de yalnızca bugünden itibaren doldurulabilmektedir. Her tarihçinin karşısında ecel terleri döktüğü bu başat sorun, geçmiş yaşanmamışlıklara, güncel optiğin başka türlü olamamasından ötürü, yaşanmışlık atfedilmesine dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle bugünün düne taşınması, tarihin anlaşılmazlığını aşabilmenin yegâne yoludur, ama bu kez de tarihsel nesne deforme olmaktadır. Uygulamalı dediğimiz bilimlerin de hiçbir zaman aşamadıkları bu yöntemsel sorun, okuyucunun ve tarih araştırıcısının geçmişe yönelik önermeler konusunda dikkatli olmalarını ön-gerektirmektedir.

Yunan mitolojisisine göre Fenike kralı Agenor’un kızı olan Europe, Zeus’u kendine âşık etmiştir. Baş tanrı beyaz bir boğa haline bürünerek, bu güzeller güzeli ölümlüyü Girit’e kaçırmıştır. Europe’yi aramak için dört bir yana dağılan erkek kardeşleri onu hiçbir zaman bulamamışlar, ama birçok kent kurmuşlardır. Efsane aslında Avrupa’nın oluşma sürecini özetlemektedir. Bir bakıma hissi kablelvuku. Eski Yunan, Helenistik veya Roma dönemlerinde Avrupa kavramı yoktur. Gerek Yunanlılar, gerekse Romalılar kendi yaşadıkları ve egemen oldukları, kendi kurallarının geçerliğini sağladıkları alanı uygarlık, bunun dışını da barbarlık bölgesi olarak görmüşlerdir ve bu uygarlık alanı da her zaman Akdeniz olmuş, ayrıca yalnızca İç Deniz’le de sınırlı kalmıştır. Romalıların mare nostrum’u, Batı Roma’nın 476’da siyaset sahnesinden çekilmesine kadar, uygarlığın alternatifi olmayan alanı olarak görülmüştür. Roma zihniyetinde uygarlık Akdeniz’le özdeştir. Eğer bir kıtadan söz etmek söz konusuysa, buna Akdeniz’den başka aday bulunamaz.

Tuna ve Ren nehirlerinin meydana getirdiği doğal sınırın III. yüzyıldan itibaren Germen kavimlerince aşılması ve Roma dünyasına yönelik bu sızmanın V. yüzyılda kitlesel boyuta ulaşmasıyla, Roma oikoumené’si çökmüş, yerine yerel barbar krallıklar kurulmuştur. Avrupa kavramının köklerinden birini bu oluşumda bulmak mümkündür.

Ama Avrupa’nın oluşabilmesi için asıl gereken etken, Akdeniz kimliğinin dışında, kendine özgü bir kimlik üretmeye başlamasıdır. Bunun için de Akdeniz’den kopması gerekir. Akdeniz’den kopma ise, çok iyi anlaşılacağı üzere Antikite’den antik Yunan-Roma uygarlığından kopmak demektir. Bu kopuşun birinci ayağı, Roma bütüncüllüğünün ortadan silinmesiyle aşılmış durumdadır. Ünlü Belçikalı tarihçi Pirenne’in çeşitli yazı ve kitaplarında geliştirdiği, ama en kapsamlı biçimini Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) -ve Charlemagne adlı sonuncu eserinde sergilediği teze göre, Avrupa’yı Akdeniz’den kopartan olgu, dışsal bir müdahale, VII. yüzyıldaki Müslüman istilalarıdır. Pirenne’e göre, o zamana kadar bütünsel bir uygarlık alanı oluşturan Akdeniz’in güneyine farklı bir uygarlığın yerleşmesiyle, İç Deniz artık bir sınır haline gelmiş ve Avrupa’nın merkezi Akdeniz’den Kuzey’e kaymıştır.

Avrupa’nın merkezinin VII-VIII. yüzyıllarda Kuzey’e kaydığı doğrudur, ama bu Pirenne’in iddia ettiği gibi İslam etkisiyle değil de, Avrupa”nın oluşmaya başlamasıyla ilgilidir. Avrupa oluşumunun iki esas temeli olan feodalite ve katoliklik, bir yandan Doğu’dan kopuşa yol açarken, diğer yandan da ekonomik ve toplumsal birimlerin boyutlarının küçülmesine, buna bağlı olarak da siyasetin atomize olmasına neden olmuştur. Böylece malların, fikirlerin ve diğer insan yapısı her şeyin taşındığı Akdeniz, bu yeni oluşuma dışsal kalmıştır. Çünkü, ortaya çıkmakta olan yeni uygarlık küresinin dışarıyla temasa ihtiyacı yoktur veya başka terimlerle, Avrupa bizzat bu kendi üstüne kapanmışlığından doğmaktadır. Artık ayrı bir kimlik içinde oluşmakta olan Avrupa’nın kalbinin attığı yer, İç Deniz’den iyice uzakta, bugünkü coğrafi terimlerle söylersek, Belçika, Doğu Fransa ve Ren Almanya’sıdır. Veya Moselle, Seine, Loire, Rhein nehirlerinin çevrelediği alandır. İlk Avrupa burasıdır ve kavramların bu anki içeriklerinin ileriye ve geriye doğru her zaman sabit olduğuna inananları çok şaşırtmak pahasına söylemeliyim ki, bu ilk çekirdekten itibaren genişleyerek kendini oluşturmayı sürdürmektedir.

İslamiyet de Avrupa gibi, belli bir çekirdekten hareketle genişleyerek oluşan, bir uygarlık küresi olarak kendini ortaya koymaktadır. Ancak İslami kürenin Avrupa’dan farkı, bir yoktan varolma yerine, varolan bir yapıyı miras almasıdır. Yukarıda andığım Batı-Doğu kopuşu esnasında İslam alemi Doğu’nun kendine kaldığına tanık olmuştur. Başka bir ifadeyle, kopuş tek yanlıdır: Batı (Avrupa) Doğu’dan koparak kendini farklı bir kimlik içinde yeniden üretirken Doğu, Bizans ve İslam’ın ortak mirasları olarak kalmıştır. Veya İslam genişledikçe, Doğu’nun binlerce yıllık kültürlerini, olabildiğince aynı pota içinde eritmiştir. Böylece örneğin Eski Yunan felsefesi, İslam felsefesinin temeli; antik tıb İslam tıbbının önemli bir bölümü; Hind mistisizmi ve aritmetiği, İslam tasavvuf ve biliminin kökleri; Babil astronomisi, İslam astronomisinin atası; İskenderiye yeni-platonculuğu ve Mısır çilekeşliği, İslam düşüncesinin unsurları; Bizans tasvir-kırıcılığı, İslami resim yasağının başlıca dayanağı ve fethedilen tüm topraklardaki tarımsal ve vergisel sistemler, İslam tarım ve vergi sisteminin kökleri haline gelmiştir.

Bir toparlama noktası olarak söylersem, Avrupa’nın Doğu’dan kopması, Bizans’ın gerilemesi, Doğu’yu İslamiyet’in malı haline getirmiş ve İslam bu uygarlık küresine bir bütünlük vermiştir. Türk dünyasına gelince, bu dünyayı ancak dil bazında belirlemek mümkün olmakta; bunun dışındaki kültürel unsurlar birlikten çok, çeşitliliği gözler önüne sermektedirler. Bu nedenle Avrupa ile etkileşim açısından, ancak Müslüman Türkleri ve bunların içinde de Osmanlıları ele almak anlamlı olmaktadır.

Avrupa’nın kendini oluşturması süreciyle, Türk ve İslam kültürleriyle temasa geçmesi ve bunlardan etkilenmesi arasında çoğu zaman bağlantılar bulunmaktadır. Avrupa kavramının ve uygarlık küresinin çekirdeği olan bölge, Charlemagne fetihleriyle İspanya sınırına, İtalya ortalarına ve Almanya içlerine kadar uzanmıştır, ama İngiltere, İskandinav ülkeleri, Slav bölgeleri, Balkanlar, İspanya, Güney İtalya ve Akdeniz adaları henüz Avrupa kavram ve kapsamının dışındadırlar. İspanya, İtalya, Güney Fransa, Akdeniz adaları gibi bölgelerdeki İslam varlığı, yerine göre az veya çok dayanıklı olmuştur. Avrupa’nın İslamiyet’le ilk teması çatışmak ilişkiler halindedir. Bizim tarih anlatısında çok önem verilen 732 Poıtiers savaşı, bu çatışmak ilişkilerin ilk doruklarından biridir.

Fakat bu çarpışma, Avrupa’nın ne denli farklı bir kimlik oluşturma süreci içinde olduğunu ve Akdeniz ile Doğu’dan ne denli kopuk olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü Poitiers’de gelip geçen ve İslam ilerlemesini durduran Frank saray nazırı Charles Martel (Karolenj hanedanının atası), Orta Çağ kahramanlık öykülerinde (gesta) Araplara arşı kazandığı zaferle değil de, Frizyalılara ve Saksonlara karşı (yani iyice Kuzeyde) yürüttüğü fetih savaşlarıyla ünlüdür. Öte yandan, Charles Martel’in Ingelheim’daki şatosunda Poitiers savaşına ilişkin hiçbir şey yokken, Kuzeydeki harekâtına ilişkin sayısız fresk bulunmaktadır. Bu epizodun (olay-perde) anlamı açıktır. Bir kere Avrupa kendini kuzeyine doğru genişletmektedir ve henüz yeni koptuğu güneyini kendi dünyasından saymamakta ve bu nedenle de onunla fazla ilgilenmemektedir. Başka bir açıdan bakıldığında, genişleyen diğer bir uygarlık alanı olan İslamiyet için önemli olan Poitiers savaşı, bu bölgeyle ilgilenmeyen Frank dünyası için tüm önemini kaybetmektedir.

Buna karşın, İspanya müslümanlarıyla olan çatışmalar, Frank döneminin imparatorluktan sonraki en ünlü hükümdarı Charlemagne’a (Karolus Magnus) ilişkin destanlarda yer almaktadır. Bunlardan en ünlüsü olan Cltarıson de Roland, Frank şövalyeliğini müslümanlarla yoğun bir mücadele içinde göstermektedir. Çünkü yeni Avrupa’nın ikinci büyük karakteri kendini kanıtlamaya başlamıştır: Katoliklik. Katoliklik bir yandan Avrupa’nın Hıristiyanlığın kaynağı Doğu’dan kopuşunu simgelemekte ve kanıtlamakta (başka din, başka alem), öte yandan da Roma’nın yok olmasının kabulü anlamına gelmektedir. Roma’nın yok olması veya Bizans ve İslam kanalıyla Doğu’da kalması, Avrupa’nın kendine yeni bir oikoumenik (evrensel) imparatorluk kurma ihtiyacını duymasına neden olmuştur. Bu 800 yılında in gratia dei (tanrının inayetiyle) kurulan Charlemagne veya Frank (sonradan Kutsal Roma İmparatorluğu, buradaki Roma kelimesi Akdeniz’in laik imparatorluğuna değil de, Sanctus Petrus’un Doğu’dan ayırarak, ayrı bir kimlik verdiği Batı teolojik imparatorluğuna veya daha doğrusu Aziz Augustinus’un Civitate Dei‘sine atıf yapmaktadır) imparatorluğudur. Bu durumda kendi alanına (Kuzey), kendi dinine (Katoliklik) ve kendi imparatorluğuna (Frank imparatorluğu) sahip olan Avrupa, kendini bir uygarlık küresi olarak algılamaya başladığı için, diğer uygarlık alanlarıyla olan çatışmalı ilişkilerini varoluş nedeni haline getirebilecek konuma ulaşmıştır. Dedesinin kariyerinde yer tutmayan müslümanlarla mücadele, Charlemagne için önemli olacaktır.

Avrupa ile İslamiyet arasındaki çatışmalı ilişkilerin yerini kültürel etkileşmeye bırakması için, Avrupa genişlemesinin belli bir boyut kazanması ve belli bir eşiğe ulaşması gerekmekteydi. Charlemagne fetihlerinin belli bir Avrupa oluşturmasının arkasından, bu sürecin zirvesini feodalite oluşturacak ve böylece Avrupa kimliğinin derin engebelerinden biri daha ortaya çıkacaktır. Siyaseti son noktasına kadar atomize eden ve merkezi devleti simgesel bir boyuta indiren bu sistem, çatışma öğelerini diğer uygarlıklara yönelik heyecanlardan, iç oluşumlara aktarmıştır. Feodal dönem aynı zamanda entellektüel hayatın manastırların tekeline geçişine ve yegâne laik erdemin, baronlararası sürekli mücadelede kahramanlık göstermek haline gelmesine de tanıklık etmektedir. Böylece askeri bakımdan kendi içine kapanan Avrupa, ilerideki gelişmesinin yollarını da döşemeye başlamıştır. Avrupa’nın yeniden dışa açılmaya başladığı andaki ilk talebi sadece entellektüel düzlemde olacaktır.

Avrupa’nın dışarıyla yeniden ilişki kurduktan sonraki ilk temas odağı Ispanya’dır. Avrupa’nın askeri taleplerinin kendi içsel nedenlerinden ötürü kilitlenmişliği, manastırların ve onların temsil ettiği entelektüel dünyanın, inanılması güç boyutlarda bir kültür aktarımı talebine yol açmıştır. Eski Yunan’m doğal mirasçısı İslam alemi Endülüs aracılığıyla Eski Yunan ve Antik kaynakları önce manastırlara aktarmış, sonra bunlar katedral okullarına (schola) ve ilk üniversitelere ulaşarak, Avrupa’nın ilk erüdisyonunun kökenlerinde yer almışlardır. Avrupa’nın bu geçici istikrarı, feodal sistemin bunalımıyla birlikte, yeni bir genişleme ve yeni toprakların Avrupalılaştırılması hareketine yol açmıştır. XI. yüzyıldan itibaren İngiltere’nin Kuzey-Fransalı Norman baronlar tarafından fethi, İtalya’da ve Akdeniz adalarında İslam egemenliğine son veren Norman harekâtının başlaması, Alman baronların kendi doğularına doğru ilerlemeleri ve İspanya’nın kuzeyindeki Hristiyan senyörlerin Endülüs’e yönelik kapsamlı harekâtları, Avrupa’nın bir kez daha genişlemesine yol açan bir süreç yaratmıştır ve İslam alemiyle ilişkiler tekrar çatışmak hale gelmiştir. Bu çatışmaların doruk noktası XI. yüzyıldan itibaren başlayan ve Avrupa’nın tarihinde ilk kez kendi kıtasının dışına çıkarak özgüvene ulaştığını gösteren Haçlı Seferleri’dir.

Haçlı Seferleri’nin görünüşteki ve en az geçerli olan nedeni, Kutsal Topraklar’ın müslümanlardan kurtarılmasıdır. Asıl neden ise, feodal sistemin o andaki konumu gereği, ekber evlat dışındaki soylu erkek çocukları aile mirasından yoksun bırakmasıdır. Bunlar İslam ülkesine toprak edinmek amacıyla saldırmışlar, ama sonunda Doğulu yaşam tarzını Avrupa feodal şatolarına götürmek üzere geri dönmüşlerdir. Haçlı Seferlerinin bir sonucu bazı Doğulu kültür öğelerinin Avrupa’ya taşınmasıysa, İkincisi de, Akdeniz’i tekrar Doğu-Batı ticaretine açması olmuştur. İç Deniz tekrar malları, ama onlarla birlikte fikirleri ve modaları her iki yönde de taşıyacaktır.

Osmanlıların tarih sahnesine çıkmaları, bu sürecin yarattığı ve içinde yer aldığı ortamda meydana gelmiştir. Osmanlılar hem Doğu-Batı çatışmalarının esas alanlarından birinin üzerinde kurulmuşlar, hem de sonraki ilerlemeleriyle Doğu-Batı ticaretinin ve akımlarının ana düğümlerini ellerine geçirmişlerdir. Haçlı Seferlerinin ana güzergâhım Anadolu’nun oluşturması, bir yandan Bizans’ın zayıflamasına, öte yandan da Anadolu’da kurulan merkezi devletlerin her zaman istikrarsız olmalarına yol açarak, Osmanlının hem kuruluşuna, hem de ilerideki genişlemesine uygun bir ortam yaratmıştır. Bu açıdan Osmanlı formasyonunun Doğu-Batı çatışmalarının yarattığı istikrarsız ortamın tasfiyesi olduğunu söylemek abartma sayılmamalıdır. Çatışma ortamında doğan Osmanlı, XVI. yüzyılın ortalarına kadar bıinu bir misyon olarak benimseyecek ve Avrupa’nın yegâne ciddi karşıtı olacaktır.

Madalyonun diğer yüzünde yer alan Doğu-Batı ticareti, Osmanlıyı Avrupa’nın en büyük partöneri haline getirmiştir. Evet mallar, ama aynı kanallardan yaşama tarzına, maddi hayata ve uygarlığa ilişkin her şey tedavül etmektedir ve asıl etki burada aranmalıdır. Osmanlı yapısı gereği verenden çok, alan bir toplum olmuştur, bu nedenle Avrupa’ya aktardıkları sınırlı kalmaktadır. Ve vurgulanması gereken nokta, Osmanlı bunları dahi Batı’ya aktarmak için en küçük bir gayret bile göstermemiş. Avrupa bunları doğrudan Osmanlı ülkesine gelerek almıştır. Ve soru burada ortaya çıkmaktadır. Osmanlı neden Avrupa’ya gitmemiştir; neden Avrupa Osmanlı’ya gelmiştir?

Bu soruya birçok açıdan cevap verilebilir ve her cevap veren kendi mesleki sapmasını cevabına yansıtır; ben de bir istisna olmadığım için iktisat tarihçisi sapması içinde, bu sorunun cevabını iki toplumsal bütünün maddi örgütlenme farklarına bağlama eğilimindeyim. Avrupa, özellikle XI. yüzyıldan, hatta en baştan itibaren, kendini genişletmek zorunda kalmıştır ve Osmanlı yüzyılları esnasında artık coğrafi kıtasının dışına da taşmaktadır: bunun iktisat diliyle ifadesi, maddi olanaklarına nazaran, beşeri varlığının fazla verdiğidir. Çok sayıda örneğe ihtiyaç yoktur. 1492’de İspanya’daki sonuncu İslam varlığına son verilmesiyle Musevilerin ve Moriskoların (İspanya müslümanları) ülkeden atılmaları eşzamanlıdır; 1492 aynı, .zamanda Amerika’nın keşfi tarihidir ve Avrupa için fazla gelen kaynağının tahliye edileceği bitmez tükenmez bir alan oluşturacaktır. 1492 tehciriyle çok sayıda yetişmiş insanın ülke dışına atılması, dinsel fanatizmle açıklanamayacak kadar önemlidir ve ancak insan sayısının fazlalığıyla iyi bir açıklamaya kavuşturulabilir. Osmanlının bunlara kucak açması da (Moriskolora değil de, onlardan daha iyi yetişmiş olan Musevilere), yalnızca dinsel hoşgörü veya insani kaygılarla değil de, yetişmiş insan gücü açığıyla açıklanabilir (tıpkı bu Musevilerin önemlice bir bölümünü kabul eden, yetişmiş insan sıkıntısı çeken Hollanda gibi. Buna karşılık aynı kadere maruz kalan Moriskoları, köken ülkeleri olan Fas veya Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkeleri dahi kabul etmemiş, onlar da İspanya’ya geri dönerek Hristiyanlığa geçmek zorunda kalmışlardır, oysa İspanya’ya geri dönen Musevi yoktur). Nitekim, Osmanlı ülkesine gelen Museviler, yünlü dokuma, silah, mücevher, matbaa endüstrilerinde devrimci gelişmeler sağladıkları gibi, iç ve dış ticaret yöntemlerinin gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Bu durumda, etkinin daha çok Avrupa’dan Osmanlıya doğru olması anlaşılır hale gelmektedir. Bunun tersinde de, Osmanlı’dan Batı’ya giden etkiler ise, birkaç istisnanın dışında, daha çok müzecilik veya koleksiyonculuk alanlarında yer alan, Batılıların Curiosités adım verdikleri unsurlar olmaktadır. Kahvenin kendini değil de, tüketim ritüelinin Osmanlıdan Batıya yönelik en büyük etki olduğunu söylersem, yukarıdaki irdelemelerim anlam kazanmış olacaktır. Sh: 125-134

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul