eleştiri

THE LAST OF ENGLAND (1988) İngiltere’nin Sonu


Büyük Britanya sonun bir adaya sığınmış balıkçı ülkesi olmak mı?

Yönetmen ve Senaryo: Derek Jarman

Ülke: İngiltere, Batı Almanya

Tür: Dram

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Simon Fisher-Turner     

Oyuncular:  ‘Spring’ Mark Adley, Gay Gaynor,  Matthew Hawkins, Spencer Leigh Gerrard McArthur,  Jonny Phillips,  Nigel Terry, Tilda Swinton

Hakkında:

İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın hazırladığı yenilikçi bir belgeseldir. The Last Of England [İngiltere’nin Sonu] filmini sonradan çektiği standart (+18) erotik görüntüleri birleştirmiştir. Belgesel eski ev filmleri, yeni çekilmiş 8 milimetre filmler, “düz” aktüalite tarzı fotoğraf görüntüleriyle zenginleştirip, bilinen müzikler eşliğinde kıyameti kopmuş İngiltere’nin imajını canlandırmasıyla bir özgünlüğü bulunmaktadır. Siyasi konulara karşı isyanı yanında Londra ve Belfast noktalarındaki görüntü mozaikleri içerisinde İngiltere’nin düşüşünü gözler önüne sermektedir. Açıkçası en başarılı İngiliz yönetmenlerinden birisinin, herkesin beğenisine yönelik olmayacağını bilerek, İngiltere’nin Son’u 1980′lerin acılı ve ağlanacak durumuna dikkat çekmesine, belgesel hakkında  birçok yorum yapılabilir.

Jarman’ın belgeselinde ise, doğrudan dertlerinin, korkuların/nın ve tüm sıkıntılarınızı müşahede edebilir ve hissedersiniz. Aslında herkes için gereksiz bir bilgi gibi bir söylemini tekrarlıyor olsada imaj farkı ile belgesel ve öteki ülkelere nasihat edilmekte olduğunu söyleyebiliriz.. Ayrıca Jarman, bu filmin konusunu işleyen bir kitapta yazmıştır. Sonuç olarak AİDS’ten vefat eden yönetmenin bir iç hesaplaşması mı diye düşüneceğimiz belgesel film, tüm dünyayı tehdit eden yozlaşmanın acıklı bir hikâyesidir.

Önemli not: Kısa bir metni olduğu halde Türkçe altyazısı hazırlanmaması garip karşılanabilir. Altyazıcılara duyurulur.

Belgeselden

Ruhlar ölmüş sessizlik içinde, sıçanlar ise hala ayakta.

**

Onlar ne diyor?

 Tamam, yorum gereksizdir.

Bazıları Sessiz durur.

Ve burada gardiyanlar.

Bunun şifresi nedir?

 Kaçmak.

Başka ne görüyorsun?

 Kanallara dökülen yalanlar ve rüşvet.

Sonra her şey yolunda?

 Evet.

Umut nerede?

**

Genç adam Kral olmak için doğmuş. Bize gülmek olmaz,

Kıyıda duransa bizim düşmanımızdır.

**

Zenginliğimiz çöp kutuları.

Hayallerinizdeki evden topladığınız şeyleri atın.

**

Bir sonrakine hazırlanın?

 - Evet,

- Bu doğru, harika olacak?

 - Umuyoruz.

Sadece ileri

 Devam edin.

****************

YENLİKÇİ AKIMIN İDEOLOJİSİ


Etkisi en yaygın çağdaş edebiyat okulunun hâlâ gerçekçilik karşıtı «yenilikçi» dogmalara bağlı olması hiç de şaşırtıcı bir şey değildir. Bir burjuva gerçekçiliğinin olanaklarını belirleyeceksek, araştırmamıza buradan başlamamız gerekir. Çağdaş burjuva edebiyatının iki ana eğilimini karşılaştırmak ve bunların çağımızdaki başlıca ideoloji ve sanat sorunlarına verdikleri cevaplara bakmak zorundayız.

Burada bu eğilimlerin gerisindeki ideolojik (tam felsefî anlamda değil de, yukarda tanımladığımız anlamda ideolojik) temel üzerinde duracağız. Her ne pahasına olursa olsun kaçınmamız gereken bir şey varsa, o da genellikle yenilikçi-burjuva eleştirmenlerin kendilerinin benimsedikleri, biçimsel ölçülere, üslûp ve edebî teknik sorunlarına aşırı derecede önem veren yaklaşımdır. Bu yaklaşım görünüşte «yeni» edebiyatla «geleneksel» edebiyat (yani geçen yüzyılın üslûplarına bağlı kalan yazarlar) arasında kesin bir ayrım yapmaktadır. Gerçekte ise, asıl biçimsel sorunları saptamayı başaramamakta, bunların ayrılmaz bir parçası olan diyalektiği görmezlikten gelmektedir. Burada üslûp ayrılıklarının önemini abartarak karşıt üslûpları belirleyen ve gerçekte bu üslûpların temelinde yatan karşıt ilkeleri gizleyen düzmece bir kutuplaşma ile karşı karşıyayız.

Bir örnek verelim: iç monolog. Sözgelimi, Ulyssesin başında ve sonunda Bloom’un helâdaki ya da Molly’nin yataktaki monologları ile Thomas Mann’ın Lotte Weimar’da romanında Goethe’nin sabah monologunu karşılaştırın. Her ikisinde de aynı anlatım tekniğinin kullanıldığı açıkça ortadadır. Thomas Mann’m Joyce ve yöntemiyle ilgili bazı sözleri de bunu doğrular niteliktedir.

Oysa temelde Ulysses ile Lotte Weimar’da kadar birbirine benzemeyen iki başka roman düşünmek hiç de kolay değildir. Bu yargı sözünü ettiğim birbirine üstünkörü bir benzerliği olan bölümler için bile geçerlidir. Burada her iki romanın düşünsel nitelikleri arasındaki çarpıcı ayrımı değil, Joyce’da «bilinç akışı» tekniğinin sadece bir anlatım özelliği olmadığını, bu tekniğin doğrudan doğruya anlatı dokusunu ve kişilerin sunuluşunu yöneten oluşturucu ilke olduğunu belirtmek istiyorum. Teknik burada mutlak, Ulysses’e biçim veren estetik kaygının bütünlüğü içinde eriyen bir şeydir. Thomas Mann’da ise, iç monolog sadece yazara Goethe’nin dünyasının değişik yanlarını araştırma olanağı sağlayan bir anlatım özelliğidir. Goethe’nin yaşantısı duyular üzerindeki anlık izlenimlerle sınırlı olarak sunulmuş değildir. Sanatçı, Goethe’nin kişiliğinin özüne; geçmiş, şimdiki, hatta gelecek zamandaki yaşantılarıyla arasındaki ilişkilerin karmaşıklığına uzanır. Çağrışım akışı ancak görünüşte özgürdür. Monolog büyük bir sanatçı titizliğiyle düzenlenmiş, her ayrıntısı Goethe’nin kişiliğinin özüne yaklaşan bir çizgiye göre özenle tasarlanmıştır. Genel akış içinde bir an için belirip sonra yeniden kaybolan her kişiye ve olaya bütünün düzeni içinde belli bir ağırlık ve konum verilmiştir. Sunuluş ne denli alışılmış dışı olursa olsun, romanın bütününün düzeni geleneksel epik düzenidir; olayların akışındaki hıznı denetiminde, geçiş bölümlerinde ve doruk noktalarında epik anlatımın eski kurallarına büyült bir bağlılıkla uyulmuştur.

Joyce’un sanatında gerçekleştirmek istediği amaca ve bilinen yeteneklerine bakarak duyusal verilerin ayrıntılı bir şekilde kaydedilmesine aşırı derecede özen göstermesini, buna karşılık düşüncelere ve duygulara daha az önem vermesini başarısızlık olarak nitelemek saçma olur. Bütün bu özellikler Joyce’un sanatsal amaçlarıyla tutarlıdır ve kendisinin bu teknikleri kullanarak amaçlarım başarıyla gerçekleştirdiği söylenebilir. Oysa Joyce’un amaçlarıyla Thomas Mann’ın amaçları arasında tam bir karşıtlık vardır. Duyulara ve belleğe dayanan verilerin meydana getirdiği kalıplar arasındaki kararsızlık, bunların oldukça yoğun, fakat amaçsız ve yönsüz etki alanları, aslında, olayların dural niteliğine olan bir inancı yansıtan dural bir epik yapının doğmasına yol açar.

Sözünü ettiğim iki ayrı edebiyat okulunu incelemede, biri devingen ve gelişimsel, öbürü dural ve duyusal bu iki karşıt dünya görüşünün büyük önemi vardır. Bu karşıtlığa ilerde gene döneceğim. Burada yalnız bütün ağırlığı biçimsel sorunlara vermenin sanatçının eserinin niteliği konusunda büyült yanılgılara yol açacağını belirtmek istiyorum.

Belli bir sanat eserinin üslûbunu belirleyen nedir?

Amaç biçimi nasıl belirler?

(Bizi burada ilgilendiren elbette eserde gerçekleşen amaçtır; bunun, yazarın bilinçli amacıyla örtüşmesi gerekmez.) Bizi ilgilendiren, biçimsel anlamda anlatım «teknikleri» arasındaki ayrımlar değildir. Bizim için önemli olan, yazarın eserinin temelinde yatan dünya görüşü, ideoloji ya da weltanschauung’dur. Yazarın «amacını» belirleyen ve belli bir yazının üslûbunun temelindeki oluşturucu ilke de yazarın bu dünya görüşünü gerçekleştirme çabasından başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında, üslûp biçimsel bir nitelik olmaktan çıkar. Daha çok özün bir parçası, belirli bir özün belirli biçimi olur.

Öz biçimi belirler. Fakat İnsan’ın kendisinin odak noktası olmadığı hiç bir öz yoktur. Edebiyatın verileri (belli bir yaşantı, öğretici bir amaç) ne denli değişik olursa olsun, temel soru hep şu olacaktır: İnsan nedir?

Burada bir kavşak noktasıyla karşılaşıyoruz: her türlü biçimsel düşünceyi bir yana bırakıp soruyu soyut, felsefî anlamıyla soracak olursak, (gerçekçi okul için) —salt estetik olmayan düşüncelerle de varılan— geleneksel Aristoteles yargısına varırız: İnsan zoon politikon’dur, yani toplumsal bir hayvandır. Aristoteles’in bu yargısı bütün büyük gerçekçi edebiyat için geçerlidir. Akhileus ile Werther, Oidipus ile Tom Jones, Antigone ile Anna Karenina: bunların her birinin bireysel varoluşu —Hegel’in deyimiyle Sem an sich’ı günümüzde daha yaygın bir deyimle «ontolojik varlık»ları— toplumsal ve tarihsel çevrelerinden ayn’t edüemez. Bu kişilerin insan olarak anlamları, kendilerinin özgül bireysellikleri, içinde yaratılmış oldukları ortamdan ayrılamaz.

İleri gelen yenüikçi yazarların eserlerindeki insan anlayışını belirleyen varlık bilimsel görüş ise bunun tam tersidir. Bu yazarlara göre, insan doğuştan yalnız, toplum dışı, başka insanlarla ilişki kurmayı başaramayan bir varlıktır. Thomas Wolfe bir yerde şöyle diyor: «Benim dünya görüşüm, yalnızlığın bana, ya da yalnız olan birkaç kişiye özgü bir durum değil de, insan varoluşunun kaçınılmaz, temel gerçeklerinden biri olduğu inancma dayanıyor». Böyle tasarlanan insan başka bireylerle ilişkiler kurabilir, fakat ancak yüzeysel ve rasgele bir biçimde yapabilir bunu; varlıkbilimsel deyimiyle, ancak geriye dönük düşünmeyle yapabilir. Çünkü «başkaları» da temelde yalnızdırlar, anlamlı insan ilişkilerinin ötesindedirler.

İnsanın bu temel yalnızlığı ile geleneksel gerçekçi edebiyatta karşılaştığımız ayrı ayrı insanların yalnızlığı birbirine karıştırılmamalıdır. Sonuncu örnekte sözkonusu olan, kişiliği ya da yaşama koşulları yüzünden bir insanın içinde bulunduğu belirli bir durumdur. Yalnızlık, Sophokles’in çıplak Lemnos adası kıyılarına bırakılan Philoktetes örneğinde olduğu gibi, nesnel koşulların bir sonucu olabilir. Ya da Tolstoy’un İvan İlyiç, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki Frederic Moreau örneklerinde olduğu gibi öznel koşulların, bir iç gerekliliğin sonucu olabilir. Fakat bu her zaman bütün bir topluluk yaşayışının sadece bir parçası, bir dönemi, bir yükseliş ya da düşüş anıdır. Bu bireylerin yazgısı, belirli toplumsal ya da tarihsel koşullar altındaki belirli insan tiplerine özgü bir yazgıdır. Bunların yalnızlığının yanında ve ötesinde, bildiğimiz hayat, öbür insanların kavgaları ve beraberlikleri, eskiden olduğu gibi sürüp gider. Kısacası, bunların yalnızlığı evrensel bir insanlık yazgısı değil, özgül bir toplumsal yazgıdır.

Bu sonuncu örnek, elbette, yenilikçi akımın kuram ve uygulamasına özgü bir niteliktir. Bu incelemede okura felsefeden can sıkıcı örnekler vermek istemiyorum. Fakat okurun dikkatini, Heidegger’in insan varoluşunu «varlığın-içine-atılmışlık» (Geıvorfenheit ins Dasein) olarak betimlemesine çekmekten kendimi alamıyorum. Bireyin varlıkbilimsel yalnızlığım daha iyi hatırlatan başka bir tanım kolay kolay düşünülemez. İnsan «varlığa atılmıştır. Bu sadece insanın yapısından ötürü kendi dışındaki nesneler ve kişilerle üişki kuramayacağı değil, aynı zamanda insan varoluşunun kökeninin ve amacının da belirlenemeyeceği anlamına gelir.

Böyle tasarlanan insan tarih-dışı bir varlıktır(Heidegger’in kendi sisteminde bir çeşit «gerçek» tarihselliğe yer vermesinin aslmda bu durumla bir ilgisi yoktur. Heidegger’in tarih selliği «kaba» sayarak küçümsediğini başka yerde belirtmiştim; kendisinin «gerçek» tarihsellik dediği şey de tarih-dışılıktan ayırt edilemez.) Tarihin bu yadsınışı yenilikçi edebiyatta iki ayrı biçimde kendini gösteriyor. Birincisinde, kahraman kendi yaşantısının sınırları içine hapsedilmiştir. Ne onun için, ne de görüldüğü kadar yaratıcısı için, kendisinin ötesinde onu etkileyen ya da onun tarafından etkilenen, önceden varolan bir gerçeklik vardır. İkincisinde, kahramanın kendisi kişisel tarihi olmayan biridir. Anlamsız, anlaşılmaz bir şekilde «dünyaya atılmış»tır. Dünyayla ilişki kurarak gelişmez; ne o dünyaya biçim verir, ne de dünya ona. Bu edebiyattaki tek «gelişme», insan yazgısının yavaş yavaş açığa vurulmasıdır. İnsan, şimdi, her zaman ne idiyse ve her zaman ne olacaksa odur. Anlatıcı, inceleyen özne hareket halindedir; incelenen gerçeklik duraldır.

Elbette böylesi dogmalar aslında ancak felsefî soyutlamada, o da gene ancak belli ölçüde bir safsatanın yardımıyla yaşayabilirler. Yetenekli bir yazar, kuramsal yenilikçiliği ne kadar aşırı olursa olsun, uygulamada tarihselliğin ve toplumsal çevrenin gerekleriyle uzlaşma zorunda kalacaktır. Baş eserlerinde yer olarak Joyce Dublin’i, Kafka ile Musil ise Habsburg Krallığı’nı kullanırlar. Fakat sevgi ile çizdikleri yer dekordan öte bir şey, sanatsal amaçları için temel bir öğe değildir.

İnsan varoluşu ile ilgili böyle bir görüşün belirli edebî sonuçları vardır. Şimdi burada belirli bir kategori üzerinde, kuram ve uygulama bakımından birinci derecede önemi olan gizillik (Gizillik: olabilirlik, kuvve, potentiality.) kategorisi üzerinde dikkatle durmamız gerekiyor. Felsefe soyut ve somut (Hegel’de «gerçek») gizillik arasında bir ayrım yapar. Bu iki kategorinin ve aralarındaki karşılıklı ilişki ile çatışmanın kökü doğrudan doğruya hayatın içindedir. Gizillik — soyut ya da öznel olarak görüldüğünde — gerçek hayattan daha zengindir. İnsanın gelişebilmesi için ancak pek azı gerçekleşebilecek sayısız olanaklar düşünülebilir. Düşünülen bu olanakları hayatın gerçek karmaşıklığı olarak gören modern öznelcilik karamsarlıkla büyülenme arasında kararsızdır. Dünya bu olanakları gerçekleştirmede geciktikçe, bu karamsarlığa biraz da küçümseme bulaşır. Hofmannsthal’ın Sobeide’si bu yaşantıyla ilk olarak yüzyüze gelen kuşağın tepkisini dile getiriyordu:

O üzerinde uzun uzadıya durup düşünülen
Ve artık dönmemecesine yiten olanakların yükü…

Bu olanaklar acaba ne kadar somut ya da «gerçek»ti? Belli ki, bunlar sadece öznenin kafasındaki düşler ve hayallerden başka bir şey değildi. Eserlerinde öznel gizilliğin önemli bir rol oynadığı Faulkner da bu yüzden gerçekliğin öznelleştirilmesi, yasasızmış gibi gösterilmesi gerektiğini görmüş olmalı. Kendisinin şu sözlerini düşünün: «Hepsi bir anda konuşuyor, coşup heyecanlanıyor, kavga ediyor, insanların isteklerini kelimelere döktükleri zaman yaptıkları gibi, gerçek olmayanı bir olanağa, sonra bir olasılığa, sonra da çürütülemez bir olguya dönüştürüyorlardı.» Bir insanın kafasındaki olanaklar, bunların sahip oldukları kalıplar, yoğunluk ve anlamlılık elbette o insana özgü niteliklerle belirleneceklerdir. Uygulamada, ele alınan kimse hayalgücü en kıt biri bile olsa, bu olanakların sayısı sonsuzu bulacaktır. Gizillik yoluyla bir insanın gerçek yazgısını kavramak şöyle dursun, bir kişiliğin kaba çizgilerini belirtmek bile umutsuz bir girişimdir. Gizilliğin soyut niteliği, gelişmeyi belirleyememesinden bellidir — zihindeki öznel durumların, ne kadar sürekli ve derin olurlarsa olsunlar, burada kesin bir rolleri yoktur. Daha doğrusu, kişiliğin gelişmesi doğuştan birtakım niteliklerle, büyümeyi kolaylaştıran ya da engelleyen dış ya da iç etkenlerle belirlenir.

Oysa hayatta, gizillik elbette gerçekliğe dönüşebilir. İnsanın bir seçim yapmasını gerektiren durumlar çıkar; seçme eyleminde ise o insanın kişiliği kendisini bile şaşırtacak bir şekilde kendini gösterebilir. Edebiyatta —özellikle oyunlarda— çözüm çoğu zaman birtakım koşulların öne çıkmasını önlediği böyle bir gizilliğin farkına varılmasıyla sağlanırBu durumda, sözünü ettiğimiz gizillikler «gerçek» ya da somut gizilliklerdir. Kişinin yazgısı, sözkonusu olan gizillik, onu trajik bir sona yargılayacak olsa bile, o gizilliğe bağlıdır. Bunu önceden, belli bir kimsenin zihninde öznel bir gizillikken, aynı insanın zihnindeki sayısız soyut gizilliklerden ayırt etmesinin yolu yoktur. Hatta öylesine kıyıda köşede örtülü olarak durmaktadır ki, karar anından önce, soyut bir gizillik olarak bile o insanın zihninde yer etmemiştir. Özne kararını verdikten sonra kendisine bu kararı verdiren nedenlerin farkında olmayabilir. Nitekim, Shaw’un Şeytanının Çırağı Richard Dudgeon kendini Papaz Andersen kimliğiyle feda ettikten sonra şu itirafta bulunur: «Bunu nasıl bir itkiyle yaptığımı sık sık sormuşumdur kendime, ama böyle davranışımı haklı gösterecek bir neden bulamıyorum.»

Oysa hayatının gidişini değiştiren bir karardır bu. Gerçi bu kural dışı bir örnek. Fakat bireysel bilincin sürekliliğini hem bozan, hem de yenileyen çözümün nitel sıçraması hiç bir zaman önceden kestirilemez. Somut gizillik büyük sayıdaki soyut gizilliklerden ayırt edilemez. Sadece kararın kendisi bu ayrımı ortaya çıkarabilir.

Gerçekliği yalansız bir şekilde yansıtma amacını güden gerçekçi edebiyat, bu türden kural dışı durumlardaki insanların hem somut hem de soyut gizliliklerini göstermek zorundadır. Edebî bir eserdeki kişinin somut gizilliği bir kere açıklandı mı, kendisinin soyut gizillikleri kesinlikle gerçek değillermiş gibi görüneceklerdir.

Örneğin Moravia, Gli İndijferenti (Kayıtsızlar) adlı romanında kız kardeşini baştan çıkaran adamı öldürmeye karar veren Michele’yi, çökmekte olan bir burjuva ailesinin genç çocuğunu anlatır. Bir yandan, Michele kararını vermiş cinayeti tasarlarken, önümüze soyut, fakat oldukça anlamlı bir sürü değişik olanağm serildiği görülür. Bu arada cinayet işlenir ve olayın iğrenç ayrıntılarından Michele’nin kimliği olduğu gibi ortaya çıkar: Michele öznel hayal gücünde kaçabileceğini sandığı bu çevrenin, gerçekte, bir temsilcisinden başka biri değildir.

Soyut gizillik tümüyle öznellik alanının bir parçasıdır; somut gizillik ise bireyin öznelliği ile nesnel gerçeklik arasındaki diyalektiğin bir parçasıdır. Demek ki, bu İkincisinin edebiyatta verilişi elle tutulabilir, tanınabilir bir dünyada yaşayan gerçek insanların bir betimlemesini gerektirir. Ancak kişiyle çevrenin birbirini etkilemesi olayında belli bir kimsenin somut gizilliği, salt soyut gizilliklerin «kötü sonsuzluğu»ndan ayırt edilebilir ve yalnız o kimsenin, gelişiminin yalnız o dönemkideki belirleyici gizilliği olduğu ortaya çıkar. Sanatçının, somut gizilliği sayısız soyutlamalardan ayırt edebilmesini ancak bu ilke sağlar.

Yenilikçi edebiyattaki insan imgesinin dayandığı varlıkbilim bu ilkeyi çürüten bir görüşü ileri sürmektedir. Eğer «insanın yazgısı» —insanın yalnız, anlamlı ilişkiler kuramayan bir varlık oluşu— gerçeklikle özdeşleştiriliyorsa, soyut ve somut gizillik arasındaki ayrımın da bir anlamı kalmıyor demektir. Kategoriler birleşme eğilimindedirler. Nitekim, Cesare Pavese, John Dos Passos ile Alman çağdaşı Alfred Döblin’in «üstünkörü verisme»le «soyut ekspresyonist şematizm»arasında kararsız bir tutumları olduğuna değiniyor. Dos Passos’u eleştiren Pavese, hikâye kahramanlarının «kişisel özelliklerin uzun uzadıya düşünülüp seçilerek ve betimlenerek yaratılmaları gerektiğini» öne sürüyor — dolayısıyla Dos Passos’un-nitelendirmelerinin bir kişiden öbürüne aktarılabileceğini belirtiyor. Pavese bunun sanatsal sonuçlarını da şöyle açıklıyor: insanın öznelliğinin, çevresinin nesnel gerçekliği pahasına yüceltilmesi ile doğrudan doğruya insanın öznelliği yoksullaştırılmış olur.

Sorun, her zaman olduğu gibi, ideolojik bir sorundur. Bu, yenilikçi edebiyatın temelindeki ideolojinin her zaman aynı olduğu anlamına gelmez. Tersine, ideoloji oldukça değişik, hatta karşıt biçimlerde kendini gösterir. Anlatımda nesnelliğin reddi, öznelliğin benimsenmesi, Joyce’un büinç akışı, Musil’in «etkin edilginlik», «niteliksiz varoluş» ya da gizilliğin sözde-gerçekleşmeyi sağladığı Gide’in «actiotı gratııite» (nedensiz davranış) biçimlerini alabilir. İnsanın kişiliği hayatın karar anlarında nasıl belirirse, edebiyatta da öyle olur. Soyut ve somut gizillik arasındaki ayrım ortadan kalkar, insanın aslı soyut bir öznellikle özdeş görülürse, insan kişiliği ister istemez parçalanmak zorunda kalır.

T.SEliot bu olayı, insan kişiliğinin bu tanımlanma tarzını şöyle betimliyor:

Şekilsiz biçim, renksiz gölge,
Kötürümleşmiş güç, hareketsiz davranış.

Kişiliğin bu parçalanması dış dünyanın parçalanmasına da uyar. Bir anlamda, bu, ileri sürdüğümüz düşüncenin yeni bir sonucundan başka bir şey değildir. Çünkü soyut ve somut gizilliğin özdeş sayılması nesnel dünyanın özü gereği açıklanamayacağı varsayımına dayanmaktadır. Kuramsal bir savunmaya girişen birtakım ileri gelen yenilikçi yazarlar bunu açıkça kabul etmişlerdir. Çoğu zaman gerçekliği anlamaktaki bu kuramsal olanaksızlık, öznelliğin yüceltilmesinden çok, bir çıkış noktasıdır. Ama ne olursa olsun, her ikisi arasındaki bağ açıkça ortadadır. Sözgelimi, Alman şairi Gottfried Benn’in açıkladığına göre, «dış gerçeklik diye bir şey yoktur, sadece kendi yaratıcılığıyla yeni dünyalar kuran, bunları değiştirip yeniden kuran insan bilinci vardır.»Musil, her zaman olduğu gibi, ahlaksal bir nitelik kazandırır bu düşünüşe. Der Mann ohne Eigenschaften (Niteliksiz Adam) adlı romanının kahramanı Ulrich’e Tanrı’nın yerinde olsaydı, ne yapardı, diye sorulduğu zaman, Ulrich,«Gerçekliği yürürlükten kaldırmak zorunda kalırdım,» der. «Niteliksiz» öznel varoluş dış gerçekliği yadsımanın tamamlayıcı bir parçasıdır.

Dış gerçekliğin yadsınması her zaman böyle bir bağnazlıkla istenmez. Ama hemen hemen bütün yenilikçi edebiyatta vardır bu yadsıma. Musil bir konuşma sırasında büyük romanının geçtiği yılların 1912-1914 arası olduğunu söylemiş, fakat hemen arkasından şu açıklamayı yapmıştı: «Şunu iyice belirtmem gerekir ki, tarihsel bir roman yazmış değilim. Gerçek olaylar beni ilgilendirmez… Olaylar, nasıl olsa, birbirlerinin yerini alabilirler. Beni ilgilendiren benzeri olmayan şeyler, gerçekliğin ‘hortlaksı’ denebilecek yanıdır.» Buradaki «hortlaksı» sözü oldukça ilgi çekici. Yenilikçi edebiyatın önemli bir eğilimini, gündelik olayların önemsenmemesini gösteren bir söz. Kafka’da betimleme ayrıntılarının olağanüstü bir gerçeğe yakınlığı ve sahiciliği vardır. Oysa Kafka’nın sanattaki asıl ustalığı nesnel gerçekliğin yerine tedirginlik dolu dünya görüşünü koymakta kendini gösterir. Gerçekçi ayrıntı, görevi tedirginlik yaratmak olan hortlaksı gerçekdışı bir karabasan dünyasını anlatır. Aynı şeye, Kafka’nın tekniği ile toplum eleştirisini birleştirmeye kalkan yazarlarda rastlanır — Alman yazarı Wolfgang Koeppen’in Bonn’la ilgili yergi romanı Das Treibhaus’da olduğu gibi. Buna benzer bir gerçekliğin azaltılması olayı Joyce’un bilinç akışı yönteminde de vardır. Elbette bu, bilinç akışının doğrudan doğruya gerçekliği yansıtan anlatım yolu olduğu zaman daha da yoğunlaşır. Hele bu, anormal bir kimsenin ya da bir delinin büinç akışı oldu mu, anlamsız bir hale gelinceye kadar abartılır. Faulkner’in Ses ve Öfke’sinin ilk bölümünde ya da daha aşırı bir örnekte, Beckett’in Molloy’unda olduğu gibi.

Demek ki, gerçekliğin azaltılması ve kişiliğin dağılması birbirine bağlı şeylerdir: biri ne kadar çoksa, öbürü de o kadar çoktur. Her ikisinin de temelinde insan yaradılışıyla ilgili tutarlı bir görüşün olmayışı yatmaktadır. İnsan birbirine bağlı olmayan yaşantı parçalarına indirgenmiştir; kendisi için nasıl anlaşılmaz bir varlıksa, başkaları için de öyledir. Eliot’un Kokteyl Parti’sinde yazarın düşüncelerini yansıtan ruh doktoru bu olayı şöyle betimliyor:

Ama hergün ölürüz birbirimizin gözünde
Ne biliyorsak başkaları üstüne
Onları bildiğimiz anların anılarıdır bunlar.
Arada onlar da değişmişlerdir. 
Onlar da, biz de değişmemişiz gibi davranmak
Durumu kurtarmaya yarayan toplumsal bir görenektir.
Arasıra kurtulmalı bundan. Sonra unutmamalı ki,
Her buluşmada bir yabancıdır tanıştığımız.

Kişiliğin dağılması, aslında soyut ve somut gizilliğin özdeşleşmesinin bilinçsiz ürünü, bilincin ışığı altında önceden düşünülmüş bir ilke niteliği kazanır. Gottfried Benn’ın kuramsal kitapçıklarından birine «Doppelleben» (Çifte Hayat) adını vermesi bir raslantı değildir. Benn’e göre, bu kişiliğin dağılması olayı bir şizofrenik bölünme biçimini almıştır. Gene Benn’e göre, insanın kişiliğinde birbiriyle tutarlı bir güdüler ve davranışlar sistemi yoktur. İnsanın hayvansal yaradılışı nitelik değiştirmiş, yüceleştirilmiş düşünce süreçlerinin karşıtıdır. Düşünce ve eylem birliği ilkel felsefedir; düşünce ve varlık birbirinden ayrı niteliklerdir. İnsan ya tinsel (manevî) ya da düşünen bir varlıktır — ikisi birden olamaz.

Bunların bütün bütüne özel, garip düşünceler olduğunu sanmıyorum. Gerçi bu düşüncelerin kaynağı Benn’in özgül yaşantılarıdır. Fakat bu düşüncelerle burjuva düşüncesinin belli bir geleneği arasında daha derin bir bağ vardır. İç ve dış dünyanın nesnel, diyalektik bir bütün meydana getirdiğini görünüşteki karşıtlıklarına rağmen birbirleriyle kopmamacasına kaynaşmış olduklarını ileri süren Hegelci görüşe Kierkegaard’m karşı çıkışı yüz yıldan fazla oluyor. Kierkegaard böyle bir birliği tanımıyordu. Kierkegaard’a göre, birey donuk, tanınmayan bir kimlik içinde yaşar-

Bu felsefe İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şaşırtıcı bir ilgi alanı buldu — en çapraşık kuramların bile toplumsal gerçekliği yansıtabileceği düşüncesi bunun kanıtıydı. Martin Heidegger, Ernst Jünger, Avukat Cari Schmitt, Gottfried Benn gibi kimseler ve başkaları, bir insanın görünüşteki eylemlerinin gerçek tutumlarını yansıtmadığı anlamına gelen bu hiç açıklanmayan gizli kimlik öğretisine dört elle sarıldılar. Burada sözkonusu olan eylemin, gizli kimliğin gerisine sığınarak karanlıkta kalan eylemin bu aydınların Nazi hareketine katılmaları olduğunu söylemek gerekmez bile: Heidegger Freiburg Üniversitesi’nin Rektörü olarak bir açış konuşmasında Hitler’in iktidarı ele geçirişini övmüş, Cari Schmitt eşsiz hukuk bilgisini gene Hitler’in «emrine tahsis» etmişti. Öyle kolay kolay yalanlanmayacak gerçeklerdi bunlar. Ama eğer bu anlaşılmaz gizli kimlik gerçek «insan yazgısı» idiyse, gizli kimliklerinin ardına sığman Heidegger ya da Schmitt bütün bu süre içinde Hitler’i desteklermiş gibi görünüp aslında onun gizli düşmanları olmuş olamazlar mı? Gerçek düşüncelerini kendine saklayan ya da yalnız yakın arkadaşları arasında açıklayan Emst von Salomon’un Sorular’ında kendi fırsatçılığı hakkındaki alaycı içtenliği, Ernst Jünger’in yazılarında rastladığımız bu gizli kimlik ideolojisinin iğneli bir yorumu olarak değerlendirilebilir.

Konu dışı verdiğimiz bu aşırı örnek böyle bir varlıkbilimin toplumsal alanda nerelere varabileceğini göstermeye yardım edebilir. Edebî alanda da bu belirli ideoloji büyük bir önem taşıyordu; insanın çevresi ile arasındaki karmaşık ilişkiler dokusunu ortadan kaldırarak kişiliğin dağılmasına yol açmıştı. Oysa insanın kişiliğini belirleyen de kendisi ile çevresi arasındaki bu çatışmadır. Homeros’un Akhileus’undan Mann’ın Adrien Leverkühn’üne ya da Şolohov’un Grigori Melyekov’una kadar kişiliği böyle bir çatışmanın ürünü olmayan büyük bir hikâye kahramanı yoktur. Soyut ve somut gizillik arasındaki ayrımı yadsımanın edebiyatta kişiyi sunma konusunda ne büyük bir tehlike olduğunu belirttim. İnsanın çevresiyle olan ilişkilerinin karmaşık dokusunun ortadan kalkması bu çatışmanın canlılığım da baltalar. Gerçi bu ideolojiyi benimseyen birtakım yazarlar bu çatışmayı somut bir biçimde vermeyi başarıyla denediler. Fakat temeldeki ideoloji bu çelişmeleri devingen, gelişimsel anlamlarından yoksun bırakır. Çelişmeler varlıklarım bir çözüme varmadan, sözkonusu kişiliğin dağılmasına yardım edercesine sürdürürler.

Kullandığı yöntemin doğuracağı sonuçların farkında olması, Robert Musil adına olumlu bir nokta. Kahramanı Ulrich hakkında şöyle diyordu Musil: «İnsan bir tek seçimle karşı karşıyadır: ya sürüye uymak (Roma’da Romalılar gibi yapmak) ya da sinir hastası olmak.»Musil burada, bütün yenilikçi edebiyatın temel sorunlarından biri olan psikopatolojinin önemi sorununu ortaya atmış oluyor-

Bu sorun ilk olarak Doğalcılık (Natüralizm) döneminde tartışma konusu olmuştu. Elli yıldan fazla bir zaman önce, o zamanki Berlin tiyatro eleştirmenlerinin en kıdemlisi olan Alfred Kerr şöyle diyordu: «Doğalcılığın gerçek şiiridir marazîlik. Çünkü nedir gündelik hayatta şiirsel olan? Ruh hastalığı, hayatın sıkıcı tekdüzeliğinden kaçış. Bir hikâye kahramanı ancak bu yoldan hem daha kuraldışı bir çevreye aktarılabilir, hem de bu arada bir gerçeklik havası koruyabilir.» Burada ilginç olan nokta «marazîliğin» şiirsel gerekliliğinin kapitalist düzendeki hayatın yavanlığının bir sonucu olmasıdır. Kanımca, modern edebiyatta doğalcılıktan günümüzdeki yenilikçi akıma kadar uzanan bir süreklilik vardır — gerçi bu, bellibaşlı ideolojik ilkelerin sınırlarını aşmayan bir sürekliliktir. Başlangıçta sadece yaklaşmakta olan felâketin belirsiz bir beklenişi olan bu tutum, 1914’ten sonra yaygın bir saplantıya dönüştü. Ruh hastalığının gittikçe daha önemli bir rol oynaması da, bence, bu sürekliliğin başlıca özelliklerinden biriydi. Her dönemde —geçerli olan toplumsal ve tarihsel koşullara göre— psikopatolojiye yeni bir önem, ayrı bir anlam ve sanatsal görev verilmiştir. Kerr’in sözlerinden anlaşıldığına göre, doğalcılıkta psikopatolojiye duyulan ilgi estetik bir gereksinmeden doğmuştur; kapitalist düzendeki sıkıcı yaşayıştan bir kaçış çabasıdır bu. Musil’in alıntısı ise birkaç yıl sonra bu çatışmanın ahlaksal bir nitelik kazandığını gösteriyor. Marazîlik saplantısı külrengi gerçekliğe renk katan bir süsleme öğesi olmaktan çıkmış, kapitalizme karşı ahlaksal bir başkaldırışa dönüşmüştü.

Musil’de —ve daha birçok yenilikçi yazarda— psikopatoloji sanatsal amacın varış noktası oldu. Fakat bu sanatçıların amacında, temeldeki ideolojinin gereği, çifte bir güçlük vardır. Bunlardan birincisi tanım eksikliğidir. Bu psikopatolojiye kaçışla açığa vurulan karşı çıkış soyut bir davranıştır: gerçekliğin reddi hiç bir somut eleştiriyi içermeyen toptancı ve kestirme bir reddir. Üstelik, hiç bir yere götürmeyen bir davranış, hiçliğe bir kaçıştır. Öyle ki, bu ideolojinin savunucuları böyle bir karşı çıkışın edebiyatta herhangi bir şekilde verimli olabileceği düşüncelerinde yanılmaktadırlar. Belirli toplumsal koşullara karşı gösterilecek herhangi bir tepkide asıl ağırlığı doğrudan doğruya bu koşullara vermek gerekir. Feodal topluma karşı çıkan burjuva sınıfı, burjuva toplumuna karşı çıkan emekçiler bir önceki düzenin eleştirisini çıkış noktası olarak saptadılar. Her iki örnekte de karşı çıkış —çıkış noktasının ötesine varmak— somut bir varış noktasına, yeni bir düzenin kurulmasına, dayanıyordu. Bu yeni düzenin yapısı ve özü ne denli belirsiz olursa olsun, ona daha kesin bir tanım kazandırma isteği yok değildi.

Musil gibi yazarların karşı çıkışı ise ne kadar başka! Varış noktası (psikopatolojiye kaçış) bir soyutlamadan başka bir şey olmadığı için, çıkış noktası (çağımızın bozuk düzeni) ister istemez başlıca güç kaynağıdır. Modern gerçekliğin reddi tümüyle öznel bir reddir.İnsanla çevresi arasındaki ilişkiler açısından bakıldığında, özü ve yönü eksik bir tutumdur. Varış noktasının niteliği bu eksikliği daha da artırır. Çünkü bu karşı çıkış bulantı, tedirginlik ya da özlem ifade eden boş bir davranıştır. Bu karşı çıkışın özü —daha doğrusu özden yoksunluğu— böyle bir hayat görüşünün herhangi bir yön duygusu veremeyişine bağlıdır. Bu yazarlar en güvenebilecekleri sığınağın psikopatoloji olduğuna inanmakta büsbütün de haksız değildirler; psikopatoloji bu yazarların tarihsel durumlarının ideolojik tamamlayıcısıdır.

Bu marazîlik saplantısına yalnız edebiyatta rastlanmaz. Freud’çu psikanaliz bunun en belirgin ifadesidir. Öznenin ele alınışı edebiyattakinden yüzeysel bir ayrılık gösterir. Herkesin bildiği gibi, Freud’un çıkış noktası «gündelik hayat»tı. Ancak Freud, dil sürçmelerini ve hayal kurma hastalığını açıklamak için psikopatolojiye başvurmak zorundaydı. Konferanslarında, karşı koyma ve baskı konularını ele alırken, «Patalojik durumların araştırılmasının normal bir zihnin işleyişini ne ölçüde aydınlattığını anladıkça belirti-oluşturma (symptom-formation) psikolojisine duyduğumuz ilgi de artmaktadır,» der. Freud normal kişiliği anlamanın anahtarını anormal psikolojide bulduğuna inanıyordu. Ruhsal anormalliklerin normal psikolojiyi açıklayacağını öne süren Kretschmer tipolojisinde bu inanç daha da belirgindir. Freud’un psikolojisini onu ancak ruhsal anormalliklerin bir kuraldan (norm’dan) sapma olduğunu belirten Pavlov’un Hippokratçı görüsüyle karşılaştırdığımız zaman gerçek kimliğiyle görürüz.

Belli ki, bu sadece bir bilim, edebiyat ya da eleştiri sorunu değil, insanın yalnızlığı konusundaki varlıkbilimsel dogmanın yarattığı bir ideoloji sorunudur. Aristoteles’in «insan siyasal bir hayvandır» kavramına dayanan gerçekçilik edebiyatı, bir toplumun evrimindeki her yeni aşama için yeni bir tipoloji ortaya koyabilir. Bu edebiyat toplumun ve bireyin kendi içlerindeki çelişmeleri diyalektik bir bütünün çerçevesi içinde göz önüne serer. Burada, şiddetli ve olağanüstü tutkuları olan kişiler gene de toplumsal açıdan normal bir tipolojinin sınırları içindedirler (Shakespeare, Balzac, Stendhal). Çünkü bu edebiyatta ortalama insan, insan ve toplumda her zaman var olan çelişmelerin sadece daha donuk bir yansımasıdır; gariplik (eksantriklik) toplumca koşullanmış bir çarpıklıktır. Elbette, büyük kahramanların tutkularını konuşma dilindeki anlamıyla «gariplik» saymamak gerekir: Christian Buddenbrook «garip» bir kahramandır, ama Adrian Leverkühn değildir.

«Atılmıştık» kavramı gerçek bir tipolojiyi olanaksız kılar; bunun yerini soyut bir «garip» ve «ortalama» kutupsallığı alır. Geleneksel gerçekçilikte toplumsal normalliği daha iyi anlamamıza yardım eden bu kutupsallığın yenilikçi akımda neden sağlıksız bir gariplik saplantısına yöneldiğini gördük. Gariplik ortalamanın kaçınılmaz tamamlayıcısı olmakta, bu kutupsallık da insan güzelliğinin tükenmesini sağlamaktadır. Bu ideolojinin içerdiği anlamı Musil’in başka bir sözü açıklıyor: «Eğer insanlık topluca düş görseydi, Moosbrugger’in düşünü görürdü.»Moosbrugger, hatırlayacağınız gibi, insan öldürme eğilimleri olan geri zekâlı bir cinsel sapıktı.

Musil’de yeni bir tipolojinin ideolojik temeli yerine geçen şey —toplumun kötülüklerine karşı çıkış olarak sinir bozukluğuna kaçış— öbür yenilikçi yazarlarda değişmez bir insanlık yazgısına dönüşür. Musil’in önerisi «eğer» koşulunu yitirir ve gerçekliğin basit bir betimlemesi olur. Dış dünyanın betimlenmesinde nesnellik eksikliği tamamlayıcı parçasını gerçekliğin bir karabasana indirgenmesinde bulur. Gerçi Joyce’un gerçekliği anlaşılmaz bir bilinç akışı olarak görüşü daha önce Faulkner’da bir karabasan niteliği kazanmışsa da, Beckett’in Molloy’u belki de bu gelişmenin en uç noktasıdır. Beckett’in romanında aynı görüntünün üstüste kullanıldığını görürüz. Beckett bize önce insan bozulmasının en son derecesinin bir imgesini —bir alığın bitkisel yaşayışını— sunar. Sonra, tam anlaşılmaz ve belirsiz bir kaynaktan yardım gelmek üzereyken, kurtarıcının kendisi alıklaşır. Hikâye, alığın ve kurtarıcısının paralel bilinç akışları yoluyla anlatılır.

Sapıklığın ve alıklığın insanlık yazgısının tipleri olarak benimsenmesinin yanısıra bir de abartarak övme diyebileceğimiz bir yöntemle karşılaşırız. Cinsel sapıklığın —kız kahramanın bir boğaya tutkunluğunun— bir zafer ve doğaya dönüş, içgüdünün göreneklerin köleliğinden kurtuluşu olarak sunulduğu Montherlant’ın Pasiphae örneğini düşünün. Koro, yani yazar, şu soruyu soruyor (yalnız etkileme amacı gütmekle birlikte açıkça olumlu bir cevap bekleyen bir soru bu): «Düşünce yokluğunun, ahlâk yokluğunun hayvanların, bitkilerin ve suların soyluluğuna az mı katkısı vardır…?»Montherlant da Musil kadar açık, fakat değişik bir ahlâk ve duygu yoğunluğuyla, bu psikopatoloji saplantısının temelindeki karşı çıkışın gizli —bilinç altına itilmiş denebilecek— toplumsal niteliğini, sapık Rousseauculuğunu, anarşizmini dile getiriyordu. Yenilikçi edebiyatta bunun pek çok örnekleri vardır. Benn’in bir şiiri de bu düşünceyi açıklar niteliktedir:

Ah ilk atalarımız olabilseydik biz,
Sıcak, boğucu bataklıklarda kan pıhtıcıklan;
O özsulardan sessizce ortaya çıkan
Hayat, ölüm, gebe kalma, doğum.
Rüzgârın yığarak biçim verdiği
Bir yosun kümesi ya da bir kum tepesi;

Bir yusufçuk ya da martı kanadıyalnız bunlar bile
Büyük bir acıyı anlatacaktı.

Bu Beckett’te ya da Montherlant’da olduğu gibi açık bir sapıklık örneği değil. Fakat ilkellikte Benn de onlarla birleşiyor. Toplumsal bir varlık olan insana karşı insanın bir hayvan olarak öne sürülüşü —örneğin, Heidegger’in toplumsal insanı «dos Mama, indirgemesi, Klages’in Geist (akıl) ile Seele (ruh) arasındaki uzlaşmazlığı öne sürmesi ya da Rosenberg’in ırkçı mitologyası— doğrudan doğruya anormalin yüceltilmesine ve kendini gizlemeyen bir antihümanizme yönelir.

Böylece sıradan insan ve alık kişilerle sınırlı bir tipoloji aynı zamanda «deneysel» üslûp çarpıtmalarına yol açar. Gerçekliğin çizilişinde çarpıtma da marazîlik kadar vazgeçilmez bir yöntem olur. Oysa edebiyatın çarpıtmayı yerli yerinde kullanabilmesi, yani onu çarpıtma olarak görebilmesi için, bir normallik ölçüsü olması gerekir. Normallik edebî ilginin asıl amacı olmaktan çıktığı için böyle bir tipolojiyle bu değerlendirmeyi yapmak sözkonusu olamaz. Kapitalist düzendeki hayat, çoğu zaman haklı olarak, insan öğesine çarpık bir biçim vererek (donmuş ya da sakatlanmış bir biçim vererek) yansıtılır. Fakat psikopatolojiyi bu çarpıklıktan bir kaçış yolu olarak göstermek de çarpıklıktan başka bir şey değildir. Bu durumda bir çarpıklığı başka bir çarpıklıkla ölçmek zorunda kalır ve ister istemez evrensel bir çarpıklığa varırız.Genel düzenin yerini alacak bir ilke, küçük burjuvayı ya da marazî kimseleri toplumsal çevreleri içinde gösterebilecek bir ölçü yoktur. Bu eğilimler de, zamanla bir görecelik kazanmak bir yana, git gide daha da kesinleşirler. Çarpıklık insan varoluşunun normal durumu; sanat ve edebiyatın asıl araştırma alanı, oluşturucu ilkesi olur.

Buraya kadar bu ideolojinin birtakım edebî sonuçlarının ne olabileceğini gösterdim. Şimdi tartıştığımız düşüncenin bundan sonraki gelişmesini izleyelim.

Yenilikçi akımın, edebiyatı bir perspektif duygusundan yoksun bırakmak zorunda olduğu açıkça ortada sanıyorum. Buna da şaşmamak gerekir; çünkü Kafka, Benn ve Musil gibi aşırı yenilikçiler okurlarına böyle bir duygu sağlamayı her zaman öfkeyle reddetmişlerdir. Perspektif düşüncesinin ideolojik sonuçları konusuna daha sonra gene döneceğim. Burada şunu söyleyeyim ki, herhangi bir sanat eserinde perspektifin çok büyük önemi vardır.Perspektif sanat eserinin yönünü ve özünü belirler: anlatımın değişik düşünce dizilerini sıraya kor; sanatçının önemliyle önemsiz, can alıcı ile geçici öğeler arasında bir seçim yapmasını sağlar. Kişilerin gelişme doğrultusunu da, yalnız gelişmede önemi olan (özelliklerin betimlenmesini sağlayarak, perspektif duygusu belirler. Perspektif, Moliere’de ya da Yunanlılarda olduğu gibi, ne denli açık seçik olursa, yapılan seçme de o ölçüde tutumlu ve çarpıcı olur. Yenilikçi akım bu seçme ilkesini bir yana bırakır. Onsuz yapabileceğini ya da onun yerine kendi insanlık yazgısını koyabileceğini öne sürer. Bunun sonucu ister istemez doğalcı bir üslûptur. Bence son elli yılın bütün yenilikçi sanatını niteleyen bu durum yenilikçi akımı düzenli olarak yücelten eleştirmenlerce gizlenir. Bu eleştirmenler daha çok biçimsel ölçüler üzerinde durarak tekniği özden ayırıp önemini abartarak konunun toplumsal ya da sanatsal anlamını yargılamaktan kaçınırlar. Bunun bir sonucu olarak da gerçekçilikle doğalcılık arasındaki estetik ayrımı yapamazlar. Bu ayrım, bir sanat eserindeki durum ve kişiler arasında bir «önem sıralaması» olup olmamasına bağlıdır. Bunun yanında biçimsel nitelikler ikinci derecede bir önem taşır. Bu yüzden yenilikçi edebiyatın doğalcı niteliğinden söz edilebilir — ve bunda ideolojik bir sürekliliğin edebî ifadesi görülebilir. Bu, üslûp değişmelerinin toplumdaki değişiklikleri yansıttığını yadsımak değildir. Fakat herhangi bir ayıklama yapmayan bu doğalcılığın, bu sıralamadan yoksunluğun alabileceği biçim, önemli bir rol oynamaz. Buna doğalcılığın her şeyi belirleyen «toplumsal koşullarında; simgeciliğin izlenimci yöntemlerinde ve yabancı bir hava yaratma eğiliminde; fütürizm, konstrüktivizm ve yeni-gerçekçilikte nesnel gerçekliğin parçalanmasında ya da gerçeküstücülüğün bilinç akışı tekniğinde rastlarız.

Bu okulların ortak yanı temelde gerçekliğe dural bir yaklaşımları oluşudur. Bu da perspektiften yoksun oluşlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Gottfried Benn’in bunu sanatsal programına alması elbette bir raslant’ı değildir. Kitaplarından birinin adı Dural Şiirler’dir. Tarihin, gelişmenin, dolayısıyla perspektifin yadsınması gerçekliğin özünü kavramanın belirtisi olur.

Değişime, gelişime
aldırmaz bilge kişi
onun dünyasından değildir
çocukları torunları.

Herhangi bir gelecek zaman kavramının reddi Benn için bilgeliğin ölçüsüdür. Fakat yenilikçi yazarlar arasında tarihi yadsımakta daha az aşırı olanlar bile toplumsal ve tarihsel olayları dural olarak göstermek eğilimindedirler. Böyle olunca, bu durumun «sonsuz» ya da beklenmedik yıkımlarla belirlenmiş geçici bir dönem oluşu önemli değildir. (İlk doğalcı yazarlarda bile anlatılan şeyler çoğu zaman temel niteliği değişmeden böyle yıkımlarla kesilirdi.) Örneğin Musil Çağımızda Yazar adlı bir denemesinde şöyle diyor: «İnsan şimdiki zaman hakkında da pek bir şey bilmiyor. Bunun bir nedeni, her zaman olduğu gibi şimdiki zamana çok yakın oluşumuz. Fakat aynı zamanda, yirmi yıl kadar önce içine atıldığımız şimdiki zamanın tümü-kapsayan ve kaçınılmaz bir niteliği oluşunun da bunda payı var.»

Musil’in Heidegger’in felsefesini bilip bilmemesi bir yana, «varhğın içine atılmışlık» kavramı açıkça burada da geçerli. Aşağıdaki alıntı ise, bu dural durumun 1914 yıkımıyla Musil’in gözünde nasıl altüst olduğunu açıklıyor: «Birden, bütün dünyayı bir zorbalık kaplamıştı… Avrupa uygarhğında beklenmedik bir yarık açılmıştı…» Kısacası, yenilikçi edebiyatta gerçekliğin böyle kavranması geçici bir moda değil, kökü yenilikçi akımın dünya görüşünde yatan bir tutumdur.

Yenilikçi akımla Homeros’tan Thomas Mann’a ve Gorki’ye kadar gelen ve değişmeyle gelişmeyi edebiyatın başlıca konusu -sayan gerçekçilik arasındaki temel ayrımı saptamak için altta yatan dünya görüşü sorununu daha ayrıntılı olarak ele almamız gerekir. Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar’ında mahkûmların iş karşısındaki ilginç tutumlarını anlatır. Çok sert disipline rağmen, mahkûmlar dalga geçerler, ya çok kötü çalışırlar ya da çalışır gibi yaparlar. Derken yeni bir gardiyan gelir ve herkese verdiği işi bitirdikten sonra evlerine dönebileceğini söyler«Yapılacak iş zordu» diye devam ediyor Dostoyevski, «ama, Tanrım, hepsi nasıl bir hevesle sarılmışlardı işlerine! Bütün o tembelliklerinden, sözde beceriksizliklerinden sanki iz bile kalmamıştı.» Kitabın daha sonraki sayfalarında Dostoyevski o yaşantısını şöyle özetliyor: «Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.»Edebiyatta perspektif sorununun doğrudan doğruya ayıklama ilkesine bağlı olduğunu daha önce söylemiştim. Bu sözlerime şunu da ekleyeyim: bu sorunun temelinde, sanat eserinin yapısının yansıttığı karmaşık bir törel bütünlük vardır. Her insan davranışı, hiç değilse o davranışın sahibi için, bir anlam taşıdığı varsayımına dayanır. Anlamsızlık her hareketi gülünç bir oyuna, sanatı da doğalcı betimlemeye indirger.

Görülüyor ki, hiç değilse görünüşte bir değişim ve gelişim olmadan edebiyat da olamaz. Bu sonuç dar bir metafizik anlamda yorumlanmamalıdır.Yenilikçi edebiyattaki psikopatoloji saplantısının kapitalizmin gerçekliğinden bir kaçış isteği olduğunu daha önce belirtmiştik. Fakat bu, çıkış noktasının, kendisinden kaçmak istenilen durumun, mutlak önceliğini gösterir. Bir varış noktasına doğru atılacak her adım güçsüzlüğe yargılıdır. Yenilikçi yazarların çoğunun dünya görüşü dış gerçekliğin değiştirilemezliğini öne sürdüğüne göre, (bu gerçeklik sadece bir bilinçlilik durumuna indirgense bile), insan etkinliği, önsel olarak, güçsüz ve anlamsız kılınmıştır.

Bu tutumun bir sonucu olan gerçeklik anlayışı en tutarlı ve inandırıcı biçimini Kafka’nın eserinde bulmuştur. Kafka, Dava adlı romanının kahramanı Joseph K. idam edilmeye götürülürken, onun hakkında şunları söyler: «Sinekleri, sinek kâğıdından kurtulmaya çabalarken kopan küçücük ayaklarını düşünüyordu.» Dış koşulların anlaşılmaz gücü karşısındaki bu mutlak güçsüzlük ve çaresizlik havasına Kafka’nın bütün kitaplarında rastlanır. Şato’daki olaylar Dam’dakinden başka, hatta karşıt bir yönde gelişse bile, yakalanmış ve kurtulmaya çalışan bir sineğin bakış açısını yansıtan bu dünya görüşü kitabın tümünü kapsar. Bu çaresizlik havası, bunaltının ağır bastığı ve anlaşılmaz korkular karşısındaki insanı yansıtan bu dünya görüşü, Kafka’nın eserini yenilikçi sanatın en tipik örneği yapan niteliklerdir. Başka yerlerde yalnızca biçimsel önemi olan anlatım özellikleri burada bütün bütüne garip ve düşman bir gerçeklik karşısındaki ilkel korkuyu yaratmak amacıyla kullanılmıştır. Kafka’nın boğuntusu (angst’ı) yenilikçi akıma özgü yaşantının ta kendisidir.

Edebî eleştiriden hem daha açık sözlü, hem de daha kuramsal olan müzik eleştirisinden iki örnek, sözkonusu ettiğimiz yaşantının gerçekten evrensel bir yaşantı olduğunu göstermektedir. Besteci Hanns Eisler, Schönberg hakkında şöyle diyor: «Schönberg, bombardıman uçaklarının yapılmasından epeyce önce, hava saldırılarından korunmak için indikleri sığınaklarda insanların neler hissedeceklerini dile getirmiştir.» Daha da açık bir örnek, yenilikçi bakış açısından olmakla birlikte, Theodor W. Adorno’nun Modern Müziğin Yaşlanması’ nda yenilikçi müzikte yozlaşma belirtilerini çözümlemesidir: «Sesler gene aynı sesler. Fakat bunların asıllarını büyük yapan iç sıkıntısı yok olup gitmiş.»Yenilikçi müzik, Adorno’ya göre, varlık nedeni olan doğruların izini kaybetmişti. Besteciler artık yenilikçi tutumlarının öngördüğü duyguları yansıtma gücünden yoksundurlar. Yenilikçi müziğin başarısızlığa uğramasının nedeni de budur. Başlangıçtaki iç sıkıntısı saplantısını yansıtan hayat görüşünün (ister, Adorno’nun sandığı gibi, insanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtmayı başaramaması yüzünden; ister, benim inandığım gibi, bu saplantının burjuva aydınlan arasında önemini yitirmesi yüzünden) etkisinin azalması modern müziğin özden yoksunlaşmasına ve yenilikçi bir sanat biçimi olarak sahiciliğinin yok olmasına yol açmıştır.

Yenilikçi sanatçının, özellikle köklü ve gerçek yaşantıları dile getirmeye çalıştığı zaman, içine düştüğü ters durumun yerinde bir çözümlemesidir bu. Yaşantı ne denli köklü olursa, sanat eserinin bütünlüğü de o ölçüde zarar görür. Fakat bu çözülmeyi, sanatsal bütünlükteki bu bozulma eğilimini yalnızca bir moda, deneysel buluşların bir sonucu sayıp geçemeyiz. Unutmamalı ki, modem felsefe bu sorunlarla modern edebiyat, resim ve müzikten çok önce karşı karşıya gelmişti. Bunlardan biri zaman sorunudur. Öznel idealizm, soyut olarak tasarlanan zamanı tarihsel değişimden ve yer özgüllüğünden ayırmıştı bile. Yeni sömürgecilik çağı için bu ayrım yetmiyormuş gibi, Bergson bunu daha da ileri götürmüştür. Yaşanılan zaman, öznel zaman artık gerçek zamanla özdeşti; böylece bu zamanla nesnel dünyanın zamanı arasında tam bir uçurum açılmış oluyordu. Bu temayı alıp işleyen Bergson ve başka düşünürler yalnız kendi zaman kavramlarının sahici, yani öznel gerçekliği aydınlatabileceğini öne sürüyorlardı. Aynı eğilim çok geçmeden kendini edebiyatta da gösterdi.

Bin dokuz yüz yirmilerin solcu Alman eleştirmeni ve denemecisi Walter Benjamin, Proust’un dünyasını ve dünyayı yansıtmak için kullandığı anlatım özelliklerini şöyle açıklıyor: «Hepimiz biliriz ki, Proust bir insanın hayatını gerçekten yaşandığı gibi değil de, o insanın yaşadığı hayatı hatırladığı gibi betimler. Ama sorunun oldukça kaba bir tanımıdır bu. Çünkü burada önemli olan yaşantının kendisi değil, anıların dokusu, bir insanın anılarıyla Penelope’nin ördüğü örgüdür.»Bergson’un zaman kuramlarıyla bunun arasındaki bağlantı açıkça ortadadır. Fakat Bergson’un felsefî soyutlamasında algılama bütünlüğü korunurken, Proust’ta, Benjamin’in de belirttiği gibi, zamanın akışındaki parçalanmanın bir sonucu olarak nesnellik yok olur: «Yaşanmış bir olay belirlidir; hiç değilse yaşantı düzeyinde sonuçlanmıştır. Oysa hatırlanan bir olay sınırsızdır; kendinden önceki ve sonraki her şeyi açabilecek bir anahtardır.»

Felsefî dünya görüşü ile sanatsal dünya görüşü arasındaki ayrımdır bu. Felsefe, idealizmin etkisi altında, uzay ve zaman kavramlarını uzaysal ve zamansal özgüllüklerinden kurtarmak için ne kadar çok çaba gösterirse göstersin, edebiyat bunların bütünlüğünü var saymaya devam eder. Ne var ki, öznel zaman kavramının yalnız edebiyatta ortaya çıkması, öznelliğin çağdaş burjuva aydının yaşantısında ne derin kökleri olduğunu gösterir. Çağın acımazlığı karşısında umutsuzca kendi içine kapanan birey bu kimsesiz durumun büyüsüne kapılarak kendisinden geçebilir. Ama bunun arkasından yeni bir yılgı çıkagelir. Eğer gerçeklik anlaşılamıyorsa (ya da anlaşılması için herhangi bir çaba gösterilmiyorsa), kişinin öznelliği —evrendeki tek başına, yalnız kendini yansıtması— aynı ölçüde anlaşümaz ve ürkütücü bir nitelik kazanır. Hugo von Hofmannsthal bu durumu şairlik hayatının başlangıcında tanımıştı:

Kimsenin anlamaya kalkışmadığı
Ve yakınılmayacak kadar acı bir şey
Her şeyin bizden uzaklaşıp gitmesi,
Ve daha önce bir çocuğun olan benliğimin.
Hiç kimse karışmadan,
Bir sokak köpeği kadar bana yabancı olması.

Nesnel gerçekliğin dış dünyasından zamanın ayrılmasıyla öznenin iç dünyası yolunu şaşırır ve anlaşılmaz bir akıntıya dönüşür ve —-ilk bakışta garip görünmekle birlikte— dural bir nitelik kazanır.

Bu dağılma eğiliminin etkisi, elbette ki, edebiyatta, felsefede olduğundan daha çok olacaktır. Zamanın böylece soyutlanması sonunda, sanatçının dünyası da bir sürü küçük dünyalara bölünecektir. Bu dural dünya görüşü azalan nesnellikle birleşerek burada kendi başına buyruk egemenliğini kurar. Edebiyatın biricik konusu olan insan dünyası, bütünü meydana getiren öğelerden yalnız bir tekini bile yitirse, yıkılır. Zamanı soyutlayıp öznel bir öğe durumuna indirgemenin sonuçlarını daha önce belirtmiştim. Şu da var ki, eksilmesiyle sözünü ettiğim dağılmaya yol açacak tek öğe yalnız zaman değildir. Burada gene Hofmannsthal’ın daha sonraki gelişmelerin haberciliğini ettiğini görüyoruz. Hofmannsthal’ın yaratmış olduğu kahramanlardan Lord Chandos şöyle düşünür: «Herhangi bir konuda açık seçik düşünme ve konuşma yeteneğimi yitirdim.»Bunun sonucu arada bir çılgınlık nöbetleriyle bölünen bir uyuşukluktur. Burada —göz alıcı ve romantik bir görünüşte de olsa— kesinlikle sapık bir karşı çıkış eğilimi öngörülmektedir. Fakat etkisini gösteren gene aynı dağılmadır.

Daha önceki gerçekçi edebiyat, gerçekliği eleştirisi ne denli sert olursa olsun, betimlediği dünyanın birliğini her zaman varsaymış ve bu dünyayı insanın kendisinden ayrılmayan canlı bir bütün olarak görmüştür. Oysa çağımızın büyük gerçekçi yazarları eserlerinde bile bile birtakım dağılma öğelerine —örneğin zamanın öznelleştirilmesine— yer vermekte ve bunları çağdaş dünyayı daha eksiksiz bir biçimde yansıtmak için kullanmaktadırlar. Böylece, daha önce doğal olan birlik bu yazarlarda bilinçli, kurgusal bir birlik olur(Thomas Mann’ın Doktor Faustus’da kullandığı çifte zaman yönteminin bu romanın tarihsel niteliğini nasıl ortaya çıkardığını başka yerde gösterdim.) Fakat yenilikçi edebiyatta insan dünyasının, dolayısıyla da insanın kendisinin yıkılması ideolojik amaçla örtüşmektedir. Bu durumda çağm temel yaşantısı sayılan boğuntu, varlığa-atılmışlığın bu yan ürünü, duygu kaynağını yıkılmakta olan bir toplumun yaşantısında bulur. Fakat etkilerini insan dünyasının yıkılışını yansıtarak sağlar.

Alegori: bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek, örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla anlatılması gibi.

Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) Türk edebiyatındaki algorik eserlerdendir. “Adalet”, “Saadet”, “Devlet” ve “Akıl” iyi bir devletin nasıl olması gerektiğini tartışır. Bu soyut kavramların insan niteliği ile verilmesi “alegori”dir. Daha çok fabl’larda görülür.

Yenilikçi edebiyatı incelememizi tamamlayabilmek için burada alegori sorununa kısaca bir göz atmamız gerekiyor. Alegori insanın nesnel gerçeklikten yabancılaşmasını betimlemeye en elverişli olan bir estetik anlatım yoludur. Alegori, —bilinçdışı, dinsel aşkınlık (transendence) kavramlarıyla ne kadar birleşmiş olursa olsun— geleneksel sanatın temeli olan bir varsayımı, yani insan varoluşunun içkin (immanent) bir anlamı olduğu varsayımını reddettiği için şüpheli bir türdür. Nitekim, ortaçağ sanatında, (dinsel konuların sürekli olarak kullanılmasına rağmen) Giotto’nun zamanından sonra, yeni bir dinsellikten uzaklaşma eğiliminin, daha önceki dönemin alegori yoluyla anlatma yöntemine üstün geldiği görülür.

Bu noktada bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. İlkin, edebiyatla plastik sanatları birbirinden ayırmak zorundayız. Plastik sanatlarda; aşkın ve alegorik konulara (yalnız süsleyici türden de olsa) estetik bir nitelik verilerek alegorinin tehlikelerinin üstesinden gelinebilir ve gerçeklikle arasındaki uçurum bir anlamda ortadan kaldırılabilir — bunu en iyi açıklayan Örnek de Bizans mozayıklarıdır. Bu süsleme öğesinin edebiyatta tam bir karşılığı yoktur; süslemenin ancak mecazî anlamda ve ikinci derecede bir rolü vardır edebiyatta. Bizans mozayığı niteliğindeki alegorik sanata edebiyatta pek az rastlanır. Ayrıca, alegori kavramını gözden geçirirken, ileri sürdüğümüz düşünce açısından büyük önemi olan tarihsel bir ayrımı da unutmamalıyız: sözkonusu ettiğim aşkınlık kavramında (Bizans sanatında ve Giotto’da olduğu gibi) içkinliğe (immanence) doğru bir eğilim var mıdır; yoksa bu doğrudan doğruya bu eğilimlerin reddinin bir sonucu mudur?

Yenilikçi edebiyatta alegori bu ikinci türe girer. Aşkınlık burada, az çok bilinçli olarak, dünyanın ya da insan yaşayışının içkin bir anlamı olabileceğinin yadsınması demektir. Bu anlayışın temelindeki dünya görüşünü ve bunun anlatım özellikleri bakımından yaratacağı sonuçları daha önce incelemiştik. Çözümlememizi bir sonuca bağlamak ve yenilikçi edebiyatın alegorik niteliğini belirtmek için bir kez daha yenilikçi akımın en büyük kuramcılarından biri olan Walter Benjamin’e başvurmak zorundayım. Benjamin’in alegori kavramını incelemesi, Alman barok tiyatrosuyla ilgili araştırmalarının bir sonucuydu. Benjamin bu oldukça önemsiz oyunların çözümlemesini yaparken alegorinin estetiği gibi daha genel bir tartışmaya girişti. Aslında şu soruyu soruyordu Benjamin: alegorinin özü olan aşkınlık neden ancak estetiğin kendisinin yok olmasına yol açar?

Benjamin alegorinin çok çağdaş bir tanımım yapıyor. Bunu yaparken de modern sanatla barok arasındaki benzerlikleri uzun boylu karşılaştırmaya kalkmıyor (bu karşılaştırmaların hem pek bir önemi yoktur, hem de zamanın yaygın eleştiri anlayışı aşırı ölçüde yapmıştır bu karşılaştırmaları). Bunun yerine, barok tiyatroyu yenilikçi akımı eleştirmek, yenilikçi akımın özelliklerinin kaynağının da barok tiyatro olduğunu göstermek için kullanıyor. Böyle yapmakla, Benjamin, yenilikçi sanatın temelinde yatan estetik çelişkinin felsefî bir çözümlemesine girişen ilk eleştirmen oluyordu. Şöyle diyor Benjamin:

Alegoride tarihin ölü yüzü, donmuş bir eski zaman manzarası görünüşündedir. Tarih, içerdiği bütün acı ve başarısızlıkla, bu insan yüzünde—ya da, daha doğrusu, kafatasındadile gelir. Ne anlatım özgürlüğü ne klasik ııyum ne de insan duygusu vardır bu çizgilerde; ölümlülüğün bu en somut belirtisinde simgeleşen yalnız genel olarak insan varoluşunun değil, tek tek her insanın alınyazısıdır. Tarihi dünyanın çilesi olarak gören barok anlayışın, elegorik görüşün özü budur; tarihin ancak soysuzlaşma evrelerinde bir anlamı vardır. Anlam ölümlülüğün bir işlevidirçünkü soysuzlaşabilirlikten anlamlılığa geçişi belirleyen ölümdür.

Benjamin alegori ile tarihin yok edilmesi arasındaki bu bağlantıya sık sık döner:

Bu görüşün ışığında tarih sonsuz hayatın adım adım gerçekleşmesi olarak değil, kaçınılmaz bir yozlaşma süreci olarak görünür. Alegori böylece güzelin ötesinde yer alır. Nesneler dünyasında yıkıntılar neyse, düşünceler dünyasında da alegoriler odur.

Benjamin burada —sorunu barok tiyatronun çerçevesi içinde tasarlayarak da olsa— yenilikçi akımın estetik sonuçlarına çağdaşlarının hepsinden daha keskin ve daha tutarlı bir şekilde işaret etmektedir. Ona göre, tarihi şu ya da bu yoldan anlayabilmek için nesnel zaman kavramı zorunludur ve öznel zaman kavramı bir çöküş döneminin ürünüdür. Bu durumda Benjamin için barok tiyatroda alegorinin en belirgin özelliklerinden biri —kendi açısından haklı olarak— bu sanatın şüpheli niteliğini sezdirmesidir. Bu sanat, bir yandan,, mutlak bir aşkınlığı dile getirmek isterken elindeki araçların yetersizliği yüzünden bunu gerçekleştiremediği için, öte yandan da, soysuzlaşmakta olan bir dünyayı yansıttığı ve bu arada kendi yıkılışına da yol açtığı için şüpheli bir sanattır. Benjamin barok edebiyatta teolojinin belirlediği bir özellikle bunun estetik karşıtı bir öznelliğin birleştiğini görür. (Biraz sonra —başka yerde Heidegger’in felsefesiyle ilgili olarak belirttiğim bir noktayı— böyle bir «dinsel tanrısızlığın» edebiyatta nasıl teolojik bir nitelik kazanabileceğini açıklayacağım.) Romantik —ve daha yüksek bir düzeyde barok— yazarlar bu sorunun iyice farkındaydılar ve bunu yalnız kuramsal olarak değil, aynı zamanda sanatsal —yani alegorik— olarak da dile getirdiler. «Görüntü, alegorik sevgi dünyasında bir yıkıntıya dönüşür,» diyor Benjamin. Teolojinin ışığı bu yıkıntıyı aydınlatır aydınlatmaz, simgesel güzelliği de gider. Bütünlüğün sahte görünüşü kaybolur. Görüntü gözden silinir; mesel artık geçerli olmaktan çıkar; bir zamanlar içerdiği dünya yok olur.»

Bu sürecin sanattaki sonuçlarının kapsamı oldukça geniştir, Benjamin de bunları belirtmekten geri durmaz: «Herkes, her şey, her ilişki bir ötekinin yerine geçebilir. Bu yer değiştirebilme niteliğinde, madde dünyasının haklı olmakla birlikte amansız bir yargılanması vardır — bu dünya böyle şeylerin pek önem taşımadığı bir dünya olarak damgalanmaktadır.»Benjamin elbette bilir ki, ayrıntılar yer değiştir ehilseler ve bu yüzden önemsiz olsalar bile, bütün bütüne de sanat dışına atılmazlar. Tersine, özellikle kendisinin asıl ilgi alanı olan modern sanatta, betimleyici ayrıntı çoğu zaman duyumsal düzeyde şaşırtıcı bir çağrışım gücü taşır — burada gene Kafka akla geliyor. Fakat bu, (bilinçli olarak alegori kullanma amacı gütmeyen) Musil örneğinde de gösterdiğimiz gibi, madde dünyasının sürekli olarak değişmesini, her şeyin gelişigüzel bir şekilde birbirleriyle yer değiştirebilmelerini önlemez. Yenilikçi yazarlar da gerçekliği işte tam böyle kavradıklarını ileri sürmektedirler. Ancak, böyle yansıtılan bir dünya, Benjamin’in de belirttiği gibi, «hem yüceltilmiş, hem de değerinden düşürülmüş» olur. Çünkü ayrıntıların aslında birbirinin yerine geçemeyeceği görüşünün temelinde dünyanın akıl yoluyla anlaşılabileceği ve insanın dünyanın gizlerini açıklayabileceği inancı yatmaktadır. Gerçekçi edebiyatta her ayrıntı hem kişisel hem de tipik bir nitelik taşır. Oysa çağdaş alegori ve yenilikçi dünya görüşü tipik kavramını yadsır. Bu yazarlar dünyanın anlaşılabilirliğini yok ederek ayrıntıyı basit bir özelliğe indirgerler (yenilikçi akımla doğalcılık arasındaki bağ bir kere daha ortaya çıkmış oluyor). Ayrıntı, alegorik yer değiştirebilirliği içinde, ters bir anlamda da olsa, doğrudan doğruya aşkınlıkla bir bağ kurunca, yönelmiş olduğu bu aşkınlığın soyut bir işlevine dönüşür. Yenilikçi edebiyat böylece somut tipikliğin yerine soyut özelliği koyar.

Benjamin’in aykırı düşüncesini burada doğrudan doğruya eleştiriye ve estetiğe, özellikle de yenilikçi akınım estetiğine uyguluyoruz. Ve bunu yaparken onun değer ölçülerini tersine çevirmiş de olsak, düşünce tarzından uzaklaşmış sayılmayız. Kendisi başka bir yerde daha da açık konuşuyor — sanki düşen barok maske yenilikçi kafatasını ortaya çıkarmıştır.

Sonunda alegorinin eli boş kalmıştır. Derinliklerinde gizlenen kötülük güçleri varlıklarını bile alegoriye borçludurlar. Kötülük, alegorinin temsil etmek istediği şeyin yokluğundan başka bir şey değildir.

Benjamin’in vardığı bu aykırı sonuç -kendisinin barok tragedyanın estetiği üstüne yaptığı araştırma, estetiğin yadsınmasıyla sonuçlanmıştır— yenilikçi edebiyatı ve özellikle Kafka’yı büyük ölçüde aydınlatır. Kafka’nın eserlerini alegori olarak yorumlarken, tabiî ki, bu eserlerde belli bir din alegorisi gören Max Brod’un düşüncelerine katılıyor değilim. Kafka böyle bir yorumu Brod’un kendisine söylemiş olduğu şu sözlerle yalanlamıştır: «Biz hepimiz nihilist hayaller, Tanrı’nın iradesinden geçen intihar düşünceleriyiz.»

Hiççilik, Nihilizm veya Yokçuluk 19. yüzyıl ortalarında Rusya’da özellikle genç entellektüel kesim arasında taraftar bulan bir felsefî yaklaşımdır. Latince nihil (hiç) sözcüğünden türetilen Nihilizm, bilimsel bilgi dışında hiçbir gerçek bilgi olmadığını kabul etmektir. Rus edebiyatında ilk kez Nedejin’in bir makalesinde Puşkin için kullanıldı. Bu yaklaşımın uzantısı olarak da toplumda yerleşik kuralların, kurumların, değer yargılarının ve ahlâk kurallarının yadsınmasına varır. Nihilizm, en belirgin olarak İvan Sergeyeviç Turgenyev’in Türkçeye Babalar ve Oğullar adıyla çevrilen romanının kahramânı Bazarov’un kişiliğinde ifâde bulmuştur.

1 .    Moral (ahlâkî) gerçeği ve değerleri reddeden bir öğreti.  
2 .    Her türlü gerçek varlığı inkâr eden aşırı bireycilik, yokçuluk.  
3 .  Her türlü siyasi düzeni inkâr eden, toplumun birey üzerinde hiçbir baskısını kabul etmeyen görüş:

       “Bir nevi şiddetli mefkûrecilik, bir nevi nihilizm, daha doğrusu bir nevi…zırdelilik.”- P. Safa.

Kafka Tanrı’yı kötü ruhlu bir yaratıcı güç sayan bilgece görüşe de katılmaz: «Tanrı’nın insafsız bir şakası, bir günlük delice bir hevesidir dünyamız.»Brod bunu iyimser bir şekilde yorumlamaya kalkınca, Kafka alaycı bir omuz silkişle şöyle der, «Umut olmasına var, sınırsız denecek kadar umut var, ama bizim için değil.» Benjamin’in Kafka üstüne yazdığı parlak denemede yer alan bu alıntılar Kafka’nın eserinin genel havasını belirtiyor: «Onun en köklü yaşantısı insan dünyasının, özellikle de günümüz burjuva insanının umutsuzluğu ve mutlak anlamsızlığıdır-»Kafka açıkça söylese de, söylemese de dinsizdir. Fakat Kafka’nm dinsizliği, Tanrı’nın ortadan kalkışını —Epikuros ve Ansiklopediciler gibi— bir kurtuluş değil de, dünyanın «Tanrı tarafından yüzüstü bırakılışı»nın, mutlak yalnızlığının ve saçmalığının bir belirtisi sayan türden bir dinsizliktir.Jacobsen’in Niels Lyhne adlı romanı tanrısız burjuva aydınlarının ruh durumunu açıklayan ilk romandı. Çağdaş dinsel tanrısızlığın özelliği bir yandan inançsızlığın devrimci hızını yitirmiş olması —boş gökler kurtuluş umudu olmayan bir dünyanın yansımasıdır— öte yandan da, kurtuluş umudunun Tanrısız bir dünyada, Tanrı’nın yokluğunun yarattığı boşluğa taparak azalmayan bir güçle yaşamasıdır.

Dava’dakı yüce yargıçlar, Şato’daki yöneticiler Kafka’nın alegorilerindeki aşkınlığı —Hiçliğin aşkınlığını—temsil ederler. Her şey onlara yönelir ve her şeye onlar bir anlam verebilirler. Herkes onların varlığına ve mutlak kudret sahibi olduklarına inanır; fakat onları ne kimse tanır, ne de onlara nasıl erişilebileceğini bilir. Eğer burada bir Tanrı’nın varlığı söz konusu ise, bu ancak dinsel tanrısızlığın Tanrısı olabilir — atheos absconditus.Bu arada bir sürü sevimsiz alt makamlarla karşılaşırız; bunlar insafsız, ahlâksız, bilgiç, aynı zamanda da güvenilmez ve sorumsuz kişilerdir. Kafka’nın tanıdığı burjuva toplumunun Prag’ın yerel renkleriyle karıştırılmış bir görüntüsüdür bu. Fakat aynı zamanda da, bu bürokrasinin ve onlara bağlı olan çaresiz kurbanların davranışlarının somut ve gerçekçi olmayıp varlığı yöneten Hiçliğin bir yansıması olması bakımından alegorik bir dünyadır. Kafka’nın dünyasının gizli ya da olmayan Tanrı’sı hortlaksı niteliğini kendi yokluğunun tüm varlığın temeli oluşundan alır; bu bağlantı yüzünden, çizilen gerçeklik de, olanca doğruluğuna rağmen, hortlaksı bir nitelik taşır. Bu aşkınlığın —bu cisimsiz hiçleştiren hiçliğin— tek amacı da dünyanın ölü yüzünü açığa vurmaktır.

Alegorinin estetik sonucu olduğunu gördüğümüz o soyut özellik Kafka’da doruğuna erişir. Eşsiz bir gözlemcidir Kafka; gerçekliğin hortlaksı niteliği onu öylesine etkiler ki, kitaplarındaki en basit bölümlerde bile bu karabasan havası vardır. Bir sanatçı olarak hayatın yüzeyini dile getirmekle yetinmez. Tek tek her ayrıntının genel bir anlamı belirleyeceğini bilir.

Peki ama bu soyutlama işini nasıl yapar?

Alegorik yöntemle gündelik yaşayışı anlamsız kılmış, aşkın Hiçlik kavramıyla ayrıntının değersizleşmesini sağlamıştır. Bu alegorik aşkınlık Kafka’ya gerçekçilik yolunu kapar, gözlediği ayrıntıya tipik bir anlam yüklemesine engel olur. Kafka, olağanüstü anlatım gücüne, eşsiz duyarlığına rağmen, gerçekçi sanatın özü olan özelle genel arasındaki kaynaşmayı gerçekleştiremez. Onun amacı bir tek ayrıntıyı (içeriğini genelleştirmeden) o andaki özelliği içinde soyutlama düzeyine yükseltmektir. Kafka’nın yöntemi, burada, yenilikçi akımın alegorik yaklaşımına özgü bir yöntemdir. Belli bir konunun ve üslûp çeşitlemelerinin önemi yoktur; önemli olan öz ve biçimi belirleyen dünya görüşüdür. Beckett’te ve Joyce’da, Musil’de ve Benn’de rastladığımız özellikler, değişik biçimlerde de ele alınsalar, temelde hep aynı dünya görüşünü yansıtan özelliklerdir.

Buraya kadar dağınık bir şekilde söylediklerimizi bir araya getirecek olursak, tutarlı bir eğilimle karşılaşırız. Görürüz ki, yenilikçi akım yalnız geleneksel edebiyatın biçimlerini değil, doğrudan doğruya edebiyatın kendisini de yok etmektedir. Bu yalnız Joyce’da, dışavurumcu ve gerçeküstücü edebiyatta böyle değildir. Sözgelimi, Andre Gide’in amacı da edebî üslûpta bir devrim yapmak değildi; onu geleneksel biçimlerden ayrılmaya zorlayan felsefesiydi. Gide Faux Monnayeurs’ü (Kalpazanlar’ı) bir roman olarak tasarlamıştı. Fakat kitabın yapısı yenilikçi akıma özgü bir kişilik bölünmesi gösteriyordu; kitap, sözde aynı zamanda romanın kahramanı olan biri tarafından yazılmıştı. Uygulamada, hiç bir romanın, hiç bir edebî eserin böyle kurulamayacağını Gide de kabul etmek zorunda kaldı. Burada Benjamin’in başka bir yerde gösterdiği gibi, yenilikçi akımın sanatın zenginleşmesi değil, yadsınması anlamına geldiğinin somut bir örneğiyle karşı karşıya geliyoruz. [Sh:19-51]

SEÇME  PARÇALAR

Benn, Sanatçılar Dünyayı Değiştirebilirler mi?adlı denemesinde bu sorunu hiç bir aldatmacaya ya da yenilikçi akıma, özgü bir bilgisizlik savunuculuğuna düşmeden, tersine modası geçmiş bir açık seçiklikle gözden geçiriyor.

Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci ve saygıdeğer bir davranış olamaz: sen neysen osun ve hiç bir zaman başka türlü olmayacaksın; senin hayatın bu- dur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar; sözünü geçirebilen hiç yanlış yapmaz; güçlü olan doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur! Ecce historia! Gün bugün; yakala ortasından, ye ve öl.

 

Bu sözlerin bayağılığı, karamsarlığı ve yapmacıklı şaşırtıcılığı üzerinde uzun boylu durmak gerekmez sanıyorum. Fakat burada Benn’in birtakım daha karanlık düşüncelerinin anahtarını görebiliriz. Bu sözler, Benn’in çağının toplumsal kötülüklerini hoşgörmesine —hatta Hitler’le işbirliği yapmasına— yol açan kötümserliğini; ona en aşağılık davranışları bile ahlâk bakımından zararsız, hatta gerekli gibi gösteren tutumunu açıklayabilir. Aslında insanlar ve toplum değişmiyorsa, iktidardaki kimselerle işbirliği yapmaktan başka bir yol olabilir mi? Bu ilkelerin ışığı altında, Benn’in dural dünya görüşü de daha kolay anlaşılabilir. Sh: 73

**

Fransız eleştirmeni Maurice Nadeau, Beckett üstüne yazdığı bir denemede Andersch’in görüşüne uyan bir yorum yapmaktadır. Nadeau’ya göre, Beckett’in eserleri, onun «edebiyatın alışılmış alanlarını bırakıp karanlık bir dünyanın; dilin her şeyi anlatamadığı, hayatla ölümün birleştiği, varlıkla bilincin eridiği ve arayıcının yolunun, sessizliğin, salt gerçekliğin giriş odasına yöneldiği o uç bölgenin derinliklerine daldığını gösteren bir gelişme çizgisi izlemektedir.»Nadeau da bir «karşı çıkış»ın sözünü etmektedir; fakat «kimsenin dile getirmediği, amaçsız ve nedensiz» bir karşı çıkıştır bu. «Sonsuz bir hiçliğin içine gömülen bizler, çirkef dolu bir su birikintisinin üstünde patlarken yaşamak dediğimiz o belli belirsiz sesi çıkaran kabarcıklardan başka bir şey değiliz,» diyen Nadeau, konuyu şöyle özetliyor: «Beckett’te kesin bir nihilizm, yarattığı şeyi bir anlamsızlık sisine dönüştürerek sanat eserinin ta içine siner. Sonunda, yazar bir şey söylememek niyetinde olduğunu açıkça ortaya koymakla kalmaz, bir şey söylememeyi de başarır üstelik. Onun kulaklarımızda duyduğumuz sesi, arayıp da sonunda bulduğumuz kendi sesimizdir.»İşte Andersch’in çıkış noktasına dikkatimizi çektiği akımın mantıkî sonucu. Sh: 75

**

Elbette bu sürecin ne demek olduğunu açıkça gören ve onun karşısında rahat bir nihilizme kapılmayan birçok burjuva yazarlar da vardır.Rasgele bir örnek olarak Louis Bromfield’i alabiliriz. Bromfield, Mr. Smith adlı romanında yirmi yıl sonra Babbitt’i yeniden çizmeyi denedi. Kitabın büyük bir sanat değeri olmamakla birlikte, araştırmamız bakımından bazı ilginç yanları yok değil. Bir kere her şeyden önce, yazarın yirmi yıl içinde Babbitt’in toplumsal durumunun büyük ölçüde değiştiğine dikkatimizi çektiğini görüyoruz:

«Hastalık ve sinir bozukluğu kendisi farkında olmadan onun kişisel özelliklerini de, kişisel sorunlarını da tanınmaz hale getirmişti. Babbitt kaba saba, ama sağlıklı bir adamdı.»(Bu, belki de, o kadar doğru bir yargı değil. Sinclair Lewis kahramanının, henüz ortaya çıkmamış olmakla birlikte, marazlı bir yanı olduğunu belirtmişti.) Fakat Bromfield’e göre, hastalık artık Amerikan hayatında daha yaygın bir hale gelmişti: «Bence, toplumumuzun hastalıklı bir toplum olmasının nedeni, korktukları için kulüplere, kumarhanelere, genelevlere ve barlara giden aptal, yüreksiz ve dışadönük insanlardan meydana gelmiş olmasıdır… Bu sinema, televizyon ve spor hastası insanlar büyük, içgüdüsel bir korku içindedirler. Ama neyin korkusudur bu?»İşte Mr. Smith’in düşüşünü anlatan roman bunun cevabını araştırmaktadır.

Perspektifin burjuva gerçekçiliğindeki gelişmesini özetleyebilmek için bu bir bakıma olumsuz ortamı kaba çizgileriyle belirtmemiz gerekiyordu. Geçiş döneminin yazarları arasında karşılaştıkları bu yeni durum üstüne düşüncelerini açıklayanlar da vardı. Sözgelimi, Ibsen, «Benim işim soru sormaktır, cevap bulmak değil,»diyordu. Çehov da, «Bir yazarın sadece sorduğu sorunun akla uygun olması gerekir. Birçok örneklerde, hatta Tolstoy’da bile, cevaplar akla uygun değildir. Fakat bu, sözkonusu eser akla uygun bir soruya dayanıyorsa, o eserin değerini düşürmez,» sözleriyle görüşünü açıklıyordu. Sinclair Levvis’den aldığımız örnekler bu görüşleri daha iyi anlamaya yardım eder niteliktedir. Arrowsmith’de öne sürülen çözüm yolunun neden yanlış olduğunu, Babbitt’in ise babalarına çok güç gelen sorulara oğulların cevap bulacağı inancıyla sona ermesini neden fazlasıyla çocuksu bulduğumu daha önce açıklamıştım. Fakat Ibsen ile Çehov’un görüşlerinin yanlış olduğu söylenemez. Sinclair Levvis’in bu iki romanında önerdiği perspektifi reddetmek, romanlarda sağlanan başarıyı görmemek değildir. Sh:77-78

**

Burada yenilikçiliğin sanata aykırı niteliğinin ne kadar köklü olduğunu bir kere daha görüyoruz. Yenilikçi akımın tarihsel gelişime uygunmuş gibi görünmesi, aslında, insan doğasının çarpıklaşmasının, insan ilişkilerinin sanata aykırı niteliğinin kapitalist toplumun kaçınılmaz bir sonucu olmasından ileri gelmektedir. Ancak yenilikçi sanat bu çarpıklığı eleştirel bir tarafsızlığı benimsemeden yansıttığı, hatta herhangi bir toplumda çarpıklığın gerekliliğinin altını çizen anlatım yolları yarattığı için, bu akımın çarpıklığı daha da çarpıklaştırdığı söylenebilir. Yenilikçi akım çarpıklığı doğrudan doğruya gerçekliğin kendisi saymakla gerçeklikteki karşı güçlerin varlıkbilimsel açıdan önemsiz olduklarını ileri sürer. Çağdaş kapitalist dünyada yaşamanın, özellikle aydınlar arasında, boğuntu. bulantı, bir yalnızlık ve umutsuzluk duygusu yaratmasını anlamak güç değildir.Doğrusu, bu duyguları içermeyen bir dünya görüşü günümüz sanatçısının içinde yaşadığı dünyayı tam bir doğru sözlülükle betimlemesini önler. Sormamız gereken soru, «x gerçeklikte var mıdır?»değil, «x gerçekliğin tümünü temsil eder mi?» olmalıdır. Sonra gene, sorulacak soru, «x edebiyatın dışında bırakılmalı mı?» değil, «x’le yetinilmeli mi?»dir. sh:86

**

 Andre Gide, Dostoyevski ile ilgili incelemesinde, «Güzel duygularla kötü edebiyat yapılır,» ve, «şeytanın yardımı olmadan sanat yapılamaz»diyor. Thomas Mann’ın bazı eserleri de buna benzer bir görüşe dayanır; örneğin, ilk yazdığı hikâyelerden biri olan Tonio Kroger’de bu görüşü yansıtan özellikler vardır. Ancak, gene aynı hikâyede, Mann karşı görüşü de belirtir. Ele alınan sorun, çağdaş dünyada yabancısı olmadığımız bir sorundur. Thomas Mann bu hikâyesinde içinde yaşadığımız toplumsal ortamda insan zihninin iblis yanıyla, karanlık güçleriyle ilgilenir. Kendisi yazarlık hayatının başlangıcında bu tür yaşantıyı en iyi dile getiren öğelerden birinin sanatçı olduğunu anlamıştır. Bu yüzden, gittikçe artan bir titizlikle bu sorunu toplumsal boyutları içinde incelemeye başlamıştır. Mann’ın Tonio Kroger’le başladığı bu araştırma Dr. Fausius’la sona erer. Mann’ın Faustus’u Adrian Leverkühn’de araştırmanın merkezi şimdiki zamandır, ama tarih perspektifi içinde görülen bir şimdiki zaman. Şeytan, Goethe için kendi yardımının kesinlikle gereksiz olduğunu, oysa Adrian Leverkühn’ün yaşadığı çağın koşulları yüzünden öteki dünyanın güçlerinden yardım istemek zorunda kaldığını açıklar. Ancak, Leverkühn’ün son monoloğu, sanatçının daha önceki tutsaklığından kurtulacağı yeni bir toplumu, yani sosyalizmi, öngörür. Öyle ki, insanlığın toplumsal dönüşümü için savaşmak bile, karanlık güçlerin alt edilmesine yetebilir. Sh:90

**

Bunlar acı gerçekler. Ama unutmamalıyız ki, bunlara karşı çıkacak güçler de, özellikle günümüzde, gittikçe gelişip çoğalmaktadır. Kendi temel çıkarlarını ulusunun ve tüm insanlığın çıkarlarıyla özdeş gören ve kapitalist düzende egemen olan güçlerle savaşmaya karar veren yazar artık yalnız değil’ dir. Araştırmalarında ne kadar ileri giderse, kararı o kadar sağlamlaşacak, duyduğu yalnızlık o kadar azalacaktır; çünkü böylece kendisini, yaşadığı dünyada bir gün egemen olacak güçlerle özdeş görecektir.

Faşizmin iktidara hazırlandığı dönem, faşist baskı ve daha sonraki Soğuk Harp dönemi gibi, eleştirel gerçekçiliğin gelişmesi için hiç de elverişli değildi. Bununla birlikte, parlak eserler yaratılmadı değil; ne maddî tehlike, ne de manevî baskı önleyebildi bunu. Her zaman, sıcak ve soğuk her türlü savaşa, sanat ve kültürün ortadan kalkmasını öngören her türlü davranışa karşı çıkan eleştirel gerçekçi yazarlar oldu. Bu mücadeleden sayıları azımsanmayacak değerli sanat eserleri ortaya çıktı. Bugün, Soğuk Harp politikasının önemini yitirmesi ve ulusların barış içinde birlikte yaşama olanağının ortaya çıkması eleştirel ve gerçekçi bir burjuva edebiyatına daha geniş ufuklar açacak gibi görünmektedir. Çağımızın gerçek ikilemi kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çatışma değil, barış ve savaş arasındaki çatışmadır. Burjuva aydınının birinci ödevi, sosyalizm aşamasını gerçekleştirmekten çok, evrenselleşen kaderci boğuntuyu reddederek insanlığın kendini kurtarma çabasına katılmaktır.Burjuva yazarı böyle bir seçimle karşı karşıya olduğu için, bugün içinde bulunduğu açmaza bir çözüm bulma konusunda eskisinden daha iyi bir durumdadır.

Sorun, estetik bakımdan çekici, fakat yozlaşmış yenilikçilikle, olumlu eleştirel gerçekçilik arasında bir seçim yapma sorunudur. Bu seçim Franz Kafka ile Thomas Mann arasında yapılacak bir seçimdir.Sh:104-105

 

Kaynak:

Georg LUKACS, Çağdaş Gerçekliğin Anlamı, trc: Cevat ÇAPAN, İngilizce adı : The Meaning of Contemporary Realism, Payel, Mart 1979, İstanbul

THE LAST HURRAH (1958) Son Haykırış


Yönetmen: John Ford  

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 24 Ekim 1958 (ABD)

Süre: 121 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular:    Spencer Tracy, Jeffrey Hunter, Dianne Foster, Pat O’Brien, Basil Rathbone

 

Özet:

İrlanda asıllı Amerikalı, eski politik patron Frank Skeffington son olarak bir Amerika Birleşik Devletleri eyaletine vali olmak için tekrar yarışmaktadır.

Hikayedeki Skeffington karakteri “Boston belediye başkanı ve Massachusetts Valisi James Michael Curley hayatından esinlenenilmiştir.”

Hikâye genelde Frank Skeffington Belediye Başkanı’nın yeğeni Adam Caulfield, arasında geçiyor.

Frank Skeffington uzunca bir süre hâkimlik yapmış, ardından seçimlere katılıp kazanmış. Yeni bir seçim dönemi geliyor ve Skeffington yeniden adaylığını koyuyor. Ama bu kez karşısına birçok rakip çıkıyor. Bunlar Yeni propaganda usullerini iyi bilen, iyi kullanan rakipler. Mesela  Amos Force ve elindeki güç gazete/medya dır.

Diğer rakibi, Kevin McCluskey, yakışıklı bir yüz. yetenekli bir acemi aday ama hiçbir siyasi tecrübesi ve siyaset veya hükmetme durumu olmasa da, McCluskey yeni bir kampanya ortamından desteğini alıyor: Televizyon reklamcılığı. Ayrıca reklamlarında din adamlarını dahi kullanmaktan çekinmiyor.

Yaşlı adam Frank Skeffington “Hoş ve çok hareketli” geçen kampanya boyunca direniyor. Giderek seçmenlerin sempatisini de topluyor. Fakat fakir halka gecekondu türü ev yapmak için bankalar kredi konusunda yardımcı olmuyorlar. Onlarda seçimde site türü evleri destekleyen McCluskey’i destekliyorlar .

Finale doğru seyircinin tüm ilgisi ” Skeffington acaba seçilecek mi, seçilmeyecek mi?”sorusunda toplanmışken. “Final” çok değişik bir biçimde geliyor. Seçim yenilgisinden sonra, Skeffington kısa bir süre sonra bir kalp krizi geçiriyor. Bu sırada oğlunun seçim sonuçlarına ve babasının hastalığına karşı duyarsız oluşu içler acısı bir durum göstermektedir.

Skeffington öldüğünde, geride yas içinde bir şehir bırakır. Acaba nerde yanlış yapmıştı.

Filmden

Frank Skeffington:

 Şimdi bana bu söyle. Bu ülkede bugün en büyük gösteri sporu nedir?

Yeğen Caulfield:

 Beysbol olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Basketbol?

 Futbol?

 Oh, büyük paralar harcanan basketbol olduğunu düşünüyorum.

Hayır cevabı politika.

Bu doğru.

Siyaset Oyunu.

Her gün   gazetelerde, TV üzerinden, radyoda milyonlarca insanın takip ettiği spor.

**

Frank Skeffington:

 Benim tahminim olduğunu eski moda siyasi kampanya dönemi bitti.  Yeni kuşak  TV ve radyo olacak. Her akıcı olacak ve güzel ve kolay. Bak, ben radyo bazen   TV kullanabiliyorum. İnsanların içine çıkmaya gerek yok. Ben  sokak köşeleri  ve miting alanlarda konuşuyoruz   Her yerde bir kalabalık toplayabilirim. Ancak birkaç yıl içinde, gibi soyu tükenmiş olacak dodo gibi. Hatta bebekleri bile öpebilirim. Ancak propoganda  artık videolarla yapılacak.

**

Frank Skeffington:

Bu benim son kampanyam. Son eğlencem.

**

Tanrım, mitingdeki tüm bu insanlar kim?

- Oh, gangsterler, haraççılar, seks saldırganları, uyuşturucu bağımlıları.

Tüm diğer suç unsurlarından amcam Frank Skeffington destek almaktadır.

-Adam, haksızlık ediyorsun.

 Ben böyle bir şey söylemedim. Bu büyük ve dışarıya kalabalık gösterme meselesi. Onlara ücretsiz eğlence veriyor. Kısa etekli kızlar da var.

Platformdaki kim bu?

 Bu Monsenyör Flannery var! Bir bakan arasında oturan ve bir haham.

**

Sayın Kevin McCluskey. Tanıştığımıza çok memnun,

Bende eminim.

Nasılsınız?

 Eğer onu bir saniye tutabilir miyim, Frank Amca?

 Evet, şimdi Rakib  adayın, Kevin McCluskey tanıştım. O burada ofisinde.

Ya?

 Evet.

Amcam, belediye başkanı, size şans dilemek istiyor. Bu onun çok güzel. O, arkasında Amos’un Kuvvetlerivar diyor.

- Herhangi bir cevap,

Evet, Hangi Kuvvet?

**

Kalp krizi geçirdiğinde Frank Skeffington doktoruna

 Ben bu akşam bir kaç kişi davet etmek istiyorum

Doktor Tom:

Hayır sağlığın için iyi olmaz.. Şimdi konuşmayalım Artık bunun hakkında. Sen şehir çalıştın. Bari sağlıklı bırakın.

Tom şakayı bırakalım. Biz de biliyoruz ölüm var. Haydi, zamanı durdurmak.

Frank, benim işim seni sağlığına kavuşturmak.

Şimdi, bu dur. Ben sizinle tartışmak istemiyorum. Ne kadar çok beni hayatta tutmak istediğini.

 Ben insanlar görmüyorum?

 Bir saat?

 İki saat?

 Yirmi dört saat?

 Dr. Tom: Senin neyin var?

 Ben onlara güle güle demek için insanları görmek istiyorum. Bir kaç   eski arkadaşımı. Bunda ne yanlış var?

 Şimdi, Frank makul ol! Bir süre bekleyin. Yarın,

Hayır, hayır, hayır, Bir süre beklemek olmaz. Biliyor musun, ben istemiyorum. onların beni görmek istediğini düşünüyorum. Onları görmek istiyorum. Şimdi, daha iyiyim burada, Tom

Dr. Tom:

Ben durumdan sorumlu değilim

Ben bu çok iyi olurdu hayal yok Benim durumumda bir adamın son isteği.  Yani o kadar!

Ahlaki şantaj, ha?

 Şey,  Evet.  Ben tam olarak sevmediğim bir kelime  “şantaj,” ama. Benim için alışkanlığı değiştirmek olmaz.

Bir ömür boyu, olur, Tom?

 Tamam. Sen kazandın. Ama sadece bu kez, Frank.

Lütfen.

Ben şüpheliyim uh,

Çok yorulma

 Hiç bir sorun çıkmayacak,

Değil mi?

**

Ziyaret beş dakika, John. Beş dakika.

Frank Skeffington:

Ah, dolu, dolu, Bütün çete burada. Ah, dolu, dolu, Bütün çete burada. Evet, beyler   gelmeniz ne güzel.

**

Frank! Büyük şeyler yaptın, kimsenin yapamadığı büyük büyük işler yaptın.

**

Bir şey var Hepimizin emin olabilirsiniz, en azından Tanrı ile o barış yaptı.

**

Daddy! O barış cehennem gibi mi olur?

KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE


Kerem KARAOSMANOĞLU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi

Özet

Komplo teorileri alıştığımız, bildiğimiz bu dünyanın yerine nihai, aşkın bir gerçekliği bize alternatif olarak sunarlar. Bunu yaparken de belli bir “tarz“a, tartışma biçimine ve kurgusal temaya bağlı kalmaktan kendilerini alamazlar. Bu anlamda komplo teorileri sık sık kendi kendilerine gönderme yapma ve aynı söylemsel düzlem içinde kalma anlamında belli bir “aşinalık” sergilerler. Bu makalede öncelikli amacım bu hitab-vârî düzlemin nasıl oluşturulduğunu irdelemektir. Dolayısıyla, çok-satan popüler Türkçe kitaplardan örneklerle komplo teorilerinin farklı siyasi, kültürel ve toplumsal metinlerle ilişkiye geçip aynı platformu nasıl paylaştığını, özellikle aşırı-milliyetçi etkilere nasıl açık olabildiğini inceleyeceğim. Bu bağlamda esneklik unsurunu vurgularken, komplocu bir söylemin eklektik New Age (Yeni Çağ) akımına bile nasıl eklemlenebileceğini göstereceğim.

Anahtar sözcükler:Komplo teorisi, komploculuk, söylem, milliyetçilik, Yeni Çağ, popüler kültür.

Fragments from a Discourse of Conspiracy: Conspiracy Mentality, Banal Fascism and New Age

Abstract

Conspiracy theories seek to reveal an ultimate, transcendentaltruthand portray it as an alternative to our understanding of theworld“. Consiparcy theories have adopted their own certain style, distinct in their way of argumentation and their use of specific themes. Often making references to themselves, conspiracy theories retain an element of “familiarity” in the sense that they speak from within the same discursive space. In this article, my primary aim is to analyze the way in which this discursive space is constructed. With special reference to popular best-seller books in Turkey, I elaborate how these theories carry a serious potential to attract ultra-nationalist motives and influences, sharing a common platform and interacting with other political, social or cultural texts. To highlight this element of flexibility, I demonstrate how conspiracism can even be intertwined with the eclectic trend of New Age.

Keywords: Conspiracy theory, conspiracism, discourse, nationalism, New Age, popular culture.

kültür ve iletişim • culture & communication © 2009 • 12(1) • kış/winter: 95-126

BİR KOMPLO SÖYLEMİNDEN PARÇALAR: KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE

Plan’ı ellerimizle biçimlendiriyorduk; yumuşak kil gibi baş­parmaklarımıza, kurmaca isteğimize boyun eğiyordu.

Plan’ın oluşturulması günlerimizi alıyordu. Bulduğumuz en son bağıntıyı birbirimize iletmek için çalışmalarımıza ara veri­yorduk. Elimize ne geçerse okuyorduk: ansiklopediler, gazete­ler, resimli romanlar, yayınevi katalogları. Olası kestirme yol­ları bulabilmek için atlaya atlaya okuyorduk. Her kitap sergi­sinin önünde durup kitapları karıştırıyor, gazete kulübelerin­de koku almaya çalışıyor, yengi kazanmışçasına büroya koşup en son buluşumuzu masanın üstüne fırlatıyorduk… Ama ritm ne olursa olsun, şans ödüllendiriyordu bizi; çünkü insan ister­se, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur; dünya ansızın her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.

“[Son Tapınakçılar] hâlâ oradalar”, dedi Salon. “Agarttha’da değil, başka geçitlerde. Belki de, tam burada, bizim altımızda. Milano’da da metro var. Kim karar verdi buna?
Kazıları kim yönetti?”
“Bana kalırsa, uzman mühendisler.”
“Görüyor musunuz, siz yumun bakalım gözlerinizi. Bir de, yayınevinizde ne idüğü belirsiz kişilerin kitaplarını yayımlı­yorsunuz.
Yazarlarınız arasında kaç Yahudi var?”
“Yazarlarımıza soyağaçlarını sormuyoruz,” diye yanıtladım kuru bir sesle.“Yahudilere karşı olduğumu sanmayın. En iyi dostlarım ara­sında Yahudiler de var. Belli bir tür Yahudiyi düşünüyorum ben… “
“Ne tür?”
“Orasını ben bilirim…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı (1992: 435, 447, 427-8)

Komplo teorileri bize gizli saklı bir “hakikati”, alternatif olarak sunarlar. Bu sunumu yaparken gizem unsurunu canlı tutarlar ve belli bir “tarza” bağlı kalmaya çalışırlar. Komplo teorilerinde kulla­nılan tartışma biçimleri de bir düzenlilik (regularity) içerir. Bunun dışında bağlı kalınan kurgusal yapı da teoriden teoriye tematik ben­zerlikler gösterir. Dolayısıyla komplo teorileri belli söylemsel sınır­ların içinden konuşmak anlamında son derece sıradan, tanıdık ve aşinadırlar, sık sık birbirlerine gönderme yaparlar. Söylem, burada, dili ve dilin ötesinde olan alana ait unsurları kapsar. Ne söylendi­ğiyle olduğu kadar bir şeyin nasıl söylendiği ile de ilgilidir. Dolayı­sıyla “değinilmeyenler”, “dışarıda bırakılanlar”, “görmezden geli­nenler” söylemin dışında değildir.[1] Konuşmanın (speech) kendisi dı­şında semboller, metaforlar ve metinlerarası bir alışveriş de söyle­min parçasıdır (Gee, 2005: 21). Sadece basit olarak dile ait maddi gerçekliği değil toplumsal pratikleri ve zihinsel algı biçimlerini de içerir (32). Gee’ye göre söylem, soyut bir düzlemde var olan ve ke­limeleri, hareketleri, değerleri, inanışları, sembolleri, araçları, nes­neleri, yerleri ve zamanları kapsayan koordineli bir örüntüdür ve bir dans gösterisine benzer (28). Bu yönüyle akışkan, değişime açık ve performansa dayalı bir tarafı vardır. Bu yazıda komplo teorile­rini ortak bir söylemin parçası olarak ele almaya ve söylem analizi yoluyla çözümlemeye çalışacağım. Van Dijk’in sınıflandırmasıyla söyleme dâhil olan sentaks yapılarından ziyade söylemin ortak ze­mininin oluşmasına katkıda bulunan özel lügatlere (lexicon), tema­lara (topic), tartışma biçimlerine (argumentation) ve bazı retoriksel araçların[2] kullanımına odaklanacağım.

Söylemler birbirlerinden bağımsız yapılar, kopuk birimler ve­ya soyut “adacıklar” olmadıklarından geçişkenlik arzederler ve za­man zaman birbirlerine eklemlenme eğilimi gösterebilirler (Gee, 2005: 28-30). Bu noktadan yola çıkarak komplo söyleminin milli­yetçi zenofobi, paranoya, köken miti, lidere olan ihtiyaç, popülizm ve ırkçılık gibi faşizan motiflerle nasıl iç içe geçme potansiyeli taşı­dığını incelemeye çalışacağım. Söylemsel akrabalık aynı zamanda Kuzey Amerika’da doğup Avrupa ve dünyada öne çıkmaya başla­yan eklektik New Age (Yeni Çağ) akımı ile de ilginç noktalarda ku­rulabiliyor. New Age maddeci bilimsel paradigmanın yerine Doğu’nun ruhani öğretilerinin yeniden önem kazanmaya başladığını varsayan bir akım. İnsanlık tarihinin bir ruhani sıçrama gerçekleş­tireceği ve “bencil bireyciliğin bireyler-ötesi kozmik bir farkındalıkla yer değiştireceği” ve yeni bir çağın başlayacağı öngörüsüne dayanıyor[3] (Zizek, 2006: 84-85). İdeolojik bir tutarlılıktan ziyade New Age, bünyesine dönüşümlü olarak dâhil olan ve birbirleriyle illa tutarlılık arzetmeyen unsurların, hippilikten sufiliğe, yogadan astrolojiye, Gaia teorisinden Atlantis uygarlığına kadar farklı za­man, mekân, sosyal pratik ve metinlerin kaynaştırılmasıyla anlam kazanıyor. Bu hâliyle popüler kültüre ait birbirine uzak unsurları kapsayan bir kategori hâline gelmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla söylemler arası sözü edilen geçişkenlikten yola çıkarak özellikle üzerinde durmak istediğim odak noktası, komplo teorilerinin za­man zaman taşıdıkları faşizan eğilimlerle beraber nasıl, dünyada ve son zamanlarda Türkiye’de, New Age‘e özgü unsurları kendile­rine çekip kullanabildikleri olacak. Bunu yaparken de komplo te­orilerinin popülerleşmesine hayli katkıda bulunan bazı çok-satanstatüsündeki kitaplara bakacağım. Bu kitapların bir kısmı klasik komplo kurgusuna sadık kalıyor. Bir kısmı şiddetli ırkçı/faşizan unsurlar içeriyor ve bazıları da ek olarak Türkiye’ye özgü bir New Age katkısı içeriyor.

Komplo Teorileri: Söylem

Komplo teorileri[4] hem “teori” olma anlamında metodolojiye ilişkin belirgin bir “form” arzederler, hem de tarih içinde devamlı­lık gösteren ortak bir kurguya dayanırlar. Kurgu hem tematik hem de analitik olarak belirli özellikler gösterir. Dolayısıyla hem “form” açısından, hem de barındırdıkları metinsel muhteviyat açısından benzerlikler taşıdıklarından, komplo teorileri aynı söylemin içinden çıkmış gibi dururlar. Buna göre komplo teorilerini anlamak için “te­orilerin” “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmek, ontolojik bir iz, bir son nokta aramak yerine, bütün bu “teorileri” aynı çatı altında bir­leştiren ve son derece akışkan özellikler gösteren söylemsel düzle­me bakmak faydalı olacaktır.

Her şeyden önce komplo teorileri “kusursuzluk” üzerinden gi­den bir mekanizmaya sahiptir. Çoğu zaman, bir insan veya bir grup tarafından inşa edildiklerine inanmamızı güçleştirecek “kusursuz” bir plan söz konusudur. İnce düşünülmüş dâhiyane bir tasarımın varlığı komplo teorilerinin en önemli yapı taşlarından birisidir, çün­kü tüm argümana dinsel boyutlar taşıyan bir gizem, dinleyenlerin ağzını bir karış açık bırakacak ruhani bir aura katar. “Büyük plan” şeytani bir kusursuzluğa gönderme yaptıkça teoriye yabancı olan­ların doğaüstü bir olayla karşılaşmışçasına donakalmaları beklenir. Komplo, bu gizem sayesinde, öğrenenler, dinleyenler, duyanlar ve­ya okuyanlar üzerinde pornografik bir gözetleme deneyimini andı­ran bir “haz” bırakır.

Merak duygusunu tetikleyen gizem, ruhani aura ve kutsal me­tinleri andıran karanlık/aydınlık dikotomisi, ortaya “bu dün­ya” dan çıktığına inanmakta zorluk çekeceğimiz bir “kusursuz” oyun çıkarır. Bu oyunda hiç şüphesiz iyilerle kötüler ebedi kriterler­le birbirlerinden ayrılırlar. Moskovici’ye göre (1996) insanları, şeyle­ri ve eylemleri ikiye bölen bu köktenci ayrım uzlaşmazdır, zıt-kutupludur. Oyun genellikle bu iki-kutuplu yapı üzerinden sürdürü­lür. Düşmanlar bellidir ve bazen çok farklı noktalarda, tarihlerde ve coğrafyalarda duruyor gibi gözükseler de birbirlerine gizli bir bağ ile bağlı olabilirler (Yahudiler, masonlar, solcular, pasifistler, Müslümanlar, Cizvitler gibi). Düşman (ki bunlar yönetici elit, gizli bir ta­rikat, bir din, azınlıklar ya da var olduğu varsayılan bir ırk olabilir) kurgunun önemli bir unsuru olarak süper güçlere sahiptir. Aşağıda­ki iki örnekte görüldüğü gibi düşmana belli bir bütünlük, mutlak bir tutarlılık ve sahip olmadığı kadar güç vehmedilir (Levin, 2005).

Diktatörlük denilince, bir adamın veya bir partinin diktatörlü­ğü olarak algılanan şu zamanlarda bu kitabın amacı, kendisi­ni özgür sanan bir millete mutlak efendilerinin kimler olduğu­nu açıkça göstermektir (Michel, 2007: 200).
Dünya barışı için İsa Mesih’in etrafında toplanmayı telkin eden egemen güç ve vassalları (köleleri). Tahakküm ve sömürüyü meş­rulaştırmak için politikasını dinselleştiren egemen gücün dil oyunları. İnsanlıkla dalga geçen özgürlük ve demokrasi hava­rileri. Yeni dünyanın vassaları; politik aktörler ve aydınlar. Mesihleri; misyonerler, ılımlı İslamcılar ve diyalogcular. Gü­cün dilini ve çıkarını konuşma ve yayma nispetinde değer ka­zanan ayartma mekânları; sivil toplum kuruluşları. Kesintisiz küresel sermayenin sömürücü ve ihtilalci aktörleri; çok uluslu şirketler. Küresel entrika çemberinin nüfuz alanları; ezoterik cemaatler. Küresel politikanın parçalama aracı; etnik cemaat­ler ve tüm bunların ülkemizdeki görüntüleri (Macit, 2006: 669).

Komplo teorilerinin “bilimsel” gözükme kaygısı olabilir. Fakat komplo teorileri, kurguda bazen bilimsel söylemlerden veya termi­nolojiden yararlanmasına rağmen, bilimsel olmaktan çok uzaktır. Her şeyden önce komplo teorileri toplumsal ve siyasi olayları ince­lerken çok-nedenli (multi-causal) bir analize, farklı bakış açılarına açık bir çok-yönlülüğe ve eleştirelliğe izin vermezler. Her şeyin ne­deni bellidir ve tektir. Castillon, “komplo teorileri yazan kişilerin sorunu hiçbir zaman haklı olmamaları değil, haklı oldukları zaman bile karmakarışık bir dünyayı tek bir boyuta indirme huylarıdır” der (2007: 324). Bu tek-yönlülük içinde her kapı “büyük plana” açı­lır. Aslında zaman zaman çetrefil, anlaşılmaz ve her ne kadar “uçuk” gözükse de kullanılan argüman genellikle basittir, basma­kalıp varsayımlara dayanır. Bazen varsayımların sayısı artar ve te­ori heybetli bir iskambil kulesini andırır. Ama yine de böyle du­rumlarda bile komplo teorileri basitliklerinden pek bir şey kaybet­mezler, analize ve “bilimselliğe” pek ihtiyaç duymazlar. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri, “çocuksu” denebilecek bir naiflikle, “iyi” ve “kötü” karakterlerden kurulmuş aktörlerinin eylemlerini son derece basit ve doğrudan açıklamalarla, çok-nedenlilikten uzak bir şekilde, “büyük oyunun” gerektirdiği tutarlılıkta yorumlarlar. Düşmanın kendisi “muğlâk”, kuklalar ise her yerdedir:

ABD de dâhil olmak üzere dünyanın en büyük devletlerinin başkanlarının, banka ve şirket yöneticilerinin bu insanların emrinde olduklarını ve küçük devlet başkanlarının büyük ço­ğunluğunun ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünme­yen sadece birer kukla yönetici olduklarını duyunca belki bu konuda biraz düşünme ihtiyacı hissedeceksiniz (Mercan, 2005: 441).

Yani hemen herkes büyük oyunda bir piyondur, komplonun nesnesidir. Düşmanın kendisi de çoğu zaman “öznellik” arzetmekten uzaktır, çünkü ezeli ve ebedi bir kötülükle sarmalanmıştır. De­ğişmeyen bir niyeti vardır. Sanki o bile daha derin bir kötülükler dünyasında piyondur. Dolayısıyla kurgunun izin verdiğinin dışın­da otonomiye sahip bir özneden söz etmek pek mümkün değildir. Bu kurgusal yapı içinde özne olarak “birey” hemen hiç var olamaz. “Bireyler” ancak “kukla” ya da “maşa” olarak hikâyedeki yerlerini alabilirler. Moskovici’ye göre:

Komplo zihniyeti, komplo içinde sınırlandırılmış boyutu dı­şında bireyi tanımıyor görünmektedir… Komploda bir araya getirilen bireyler sadece parçası oldukları topluluğun bir ifadesidirler. Bir başka deyişle, birey, görülemez bir gövdenin gözle görülür bir üyesidir. Yahudi birey Siyonizm veya Judaizm anlamına gelir. Mason birey Masonluk anlamına gelir; Cizvit birey Cizvit düzen anlamına gelir vb. Komplo zihniye­ti kişiler arasında ayrım yapmaz. Tam tersine onları ortak bir özü biçimlendirmek üzere eritir… Başka bir deyişle bireyler kuklalar gibi oynatılırlar (1996: 4).

Dolayısıyla, hikâyedeki bir kişinin Yahudiliğini, Ermeniliğini veya Slavlığını kanıtlamak kendinden menkul bir doğruya gönder­me yapar, fazla söze gerek kalmaz. Suskunluk her şeyi anlatan ezeli-ebedi dinsel, etnik veya ırksal bir hakikatin tescil edildiğini göste­rir.

Komplo teorileri görüldüğü gibi bilimsel bir duruştan epey uzak olmalarına karşın, “kusursuz plan”ı bilimsellik söyleminden fragmanlar sunarak açıklamaya çalışırlar. Genellikle sadece veriler üzerinden giden bir bilimselliktir bu (Bozarslan, 2004: 20). Metodo­lojik bir çerçeve içinde kurulan bir argüman ve beraberinde gelen eleştirel bir akıl yürütmeden söz etmemiz mümkün değildir. Sayısal “gerçeklikle” uğraşmak bilimselliğin bir nevi somut kanıtı gibidir. Zira “Kur’an’ın şifresi” ancak “bilimsel” bir zeminde çözülebilir:

Yüzyıllardır süregelen bu ve buna benzer tartışmalar, kimi bilim-din adamları tarafından eleştirilse de sonuç olarak bu ça­lışmaların günümüz pozitif bilim kriterlerinin potasında eriti­lerek ortaya çıkarılan sayısal sonuçlarını inkâr edebilecek bir mekanizma henüz oluşmamıştır (Gündoğdu, 2003: 144).
Işık anlamına gelen “Nur Suresi”nde Edison’un lambayı bul­duğu tarih çıkıyor… Arı anlamına gelen “Nahl Suresi”nde ise helikopterin icadı… Bilimsel ve astronomik bilgilere de bu şif­re sayesinde ulaşılabilmektedir (Çelakıl, 2002: 342).

Bazen bir belge kullanılır; açıklayıcı anlamı, geçerliliği ve bü­tünle ilişkisinden çok “fiziksel” olarak orada olmasına, varlığına vurgu yapılarak. Önemli olan “korkusuzca Türkiye düşmanlarının üzerine gidip, onların hiçbir şekilde inkâr edemeyecekleri belgeleri önlerine koyabilmektir” (Türk, 2004: 294). Aslında her şey, görmek istenilenin görülmesi, alınmak istenen mesajın alınması, büyük oyunun açıklanması içindir. Detaya inildiği zamanlar olur ve uzun açıklamalarla “bilimsellik” pekiştirilir. Bazense daldan dala atlana­rak, kısa yoldan hikâyedeki her öğenin büyük oyunla ilişkisi tescil edilir ve “çok-yönlü”, “bilimsel” bir çaba vasıtasıyla “kusursuz plan” ortaya çıkarılır.

Komplo teorileri metafizik bir gramere sahiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür. Tarihselliği reddeder ve dolayısıyla belli bir dö­neme ya da coğrafyaya ait bir bağlam üzerinden işlemez. Bunların üstündedir. Bu anlamıyla komplo teorileri anakronik olmaya çok yatkındır. Belli bir dönemdeki olayları, değerleri, kültürü, insanları başka dönemdekilerle sorunsuz bir şekilde karşılaştırabilir, ilişkilendirir. Yahudilik mesela Yahudiliktir, kendinden menkul bir de­ğerdir, bin yıldan uzun bir süredir değişmemiştir, değişmeyecektir, önemli olan da budur. Buna uygun olarak “Yahudi asıllı düşünür­lerin Türk ve dünya milletleri üzerindeki yıkıcı tesirleri eleştirilir” (Tanyu, 2005: 955). Bu türden bir yaklaşım sosyolojiyi, siyaset bili­mini, edebiyatı, antropolojiyi, yüzlerce yıllık insanlık mirasını, kül­türel, bilimsel ve tarihi mirası bir çırpıda silebilir, görmezden gele­bilir.

Öne sürülen iddialar genellikle kanıtlanamazlar, fakat iddiala­rın aksi de (en azından o anda) kanıtlanamadığından “bilimsellik” merhalesinde bir basamak daha atlanmış olur. O kişi Yahudi değil midir? Diğerleri de tabii ki masondur ve bu konuda belge bile var­dır. Ayrıca şu gazetedeki filanca da ermenidir. Ve biliriz ki bunların hepsi “Türk düşmanıdır”. Tartışmalar analitik değildir ve genellik­le bilimsel olamayacak kadar “arkaik” kategoriler ve kavramlar kullanılır.

Mesela “dönme”den kastedilen tam olarak nedir?

Ya da “devlet” ne demektir?

Bugünün Türkiye’sinde ne demektir, Os­manlı’da neydi, Fransız İhtilali sırasında tam olarak ne anlama ge­liyordu?

Kavramlar ne analitik olarak ne de tarihsellikleriyle ele alı­nırlar. Bütün bunların önemi yoktur. Siyonist grup dünyayı Siyon Protokolleri‘nde iddia edildiği üzere yüzyıllar boyunca yönetmiştir ve yönetmektedir, onun dışında olup bitenler ise ayrıntıdır, yüzey­de olandır. İnsanlık tarihi diye (o ana kadar) bildiğimiz şey bu du­rumda kaçınılmaz olarak sahnelenen bir tiyatrodur.

Komplo teorilerinin kusursuzluğu ve gizliliği teoriyi dillendirenler tarafından aslında sekteye uğratılmıştır, ama işin bu tarafı hi­kâyenin çekiciliği ve yaşanılan fantazinin yoğunluğu içinde kaynar. Aslında gerçek hayat bize bu kusursuzluğun aksi yönünde veriler sunmaktadır. Fakat teoriyi sarsacak bariz gelişmeler veya kanıtlar bir anda yine “büyük oyun”un bir parçası hâline getirilebilir:

Emperyalizmin egemenliğini Super NATO, CFR, Trilateral ve Bilderberggibi bir dizi örgüt aracılığıyla sürdürdüğü bilgisi her ortaya çıktığında, bu sistemin görevlilerince “komplo teorisi” itirazları ile karşılanır. Bunun en önemli nedeni gizliliği koru­ma çabasıdır… Bu giz sayesinde insanlığa karşı faaliyetlerini sürdürebilme olanağına kavuşmaktadırlar (Bilbilik, 2002: 273).

Hayata “planın” dışından bakabilmek pek mümkün değildir. Komplo teorileri hakkında film yapan yönetmenin kendisi acaba Yahudi midir? Sadece sorulmaktadır… Bazen yalnızca salt gizem ve aura hikâyeyi canlı tutmaya yeter.

Cevabı Bilinen Soru: Cui Bonoo

Sıfırdan bir komplo teorisi inşa ederken veya var olan bir te­oriye gönderme yaparken veya sadece “komplovari” analizler ya­parken bazı yöntemlere başvurulur. Komplo teorileri zaman zaman Latince cui bono adı verilen basit bir soru vasıtasıyla ana bulmacayı yerine oturtmaya çalışırlar (Hepkon, 2007: 106).

Türkiye’de de son dönemde popüler olan cui bono, “kimin çıkarına” ya da “kimin ya­rarına” anlamına gelir. Komplonun dayandığı temel kurgusal yapı bu soru eşliğinde ortaya konur ve pekiştirilir. Cui bono aslında poli­siye vakalarda bazen suçluyu bulmak için başvurulabilecek bir çı­kış noktasıdır. Fakat son derece karmaşık, girift ilişkilere dayanan modern dünyanın toplumsal ve siyasal meselelerini her yönüyle “bilimsel olarak” kapsayıp hâkim olmamıza, anlamamıza imkân vermez.[5]

Soru: 11 Eylül kimin çıkarına?
Cevap: Global kapitalistler ve İsrail.
Öyleyse…

Yukarıdaki akıl yürütmeye ek olarak, ayrıca bir İsrail şirketi 11 Eylül’ün hemen öncesinde Dünya Ticaret Merkezi’nden çekilmiştir. Başka bir İsrail firmasının iki çalışanı cep telefonu mesajlarıyla fela­ketin hemen öncesinde uyarılmıştır. Tüm bunların haricinde New Jersey’de olay sonrası beş İsrailli sevinirken fotoğraflanmıştır. Bu beş İsraillinin daha sonra uçakları uzaktan kumanda ile yönettiği bile iddia edilmiştir (Levin, 2005). Dedikodu düzeyindeki bilgiler, doğru olmayan veriler, bazı doğru veriler ve cui bono sorusu, bize komployu ayağa kaldıran arka planı sağlar.

Cui bono bizi basit ve ivedi cevaplar vermeye yöneltir. Bunu yaparken de birtakım varsayımlara dayanır. “Bu iş kimin çıkarına” sorusu en başta, çevrelerinden bağımsız, kendi kendilerine “doğ­ru” kararı verip bunu en hızlı şekilde uygulama gücünü elinde bu­lunduran, rasyonel (akılcı) düşünme yetisine sahip aktörlerin var olduğu varsayımına dayanır. Rasyonel aktör bir parti, kişi, örgüt, devlet, elit bir grup veya gizli bir cemaat olabilir. Rasyonel aktör modeli uluslararası ilişkilerde de yaygın olarak kullanılan bir mo­deldir. Buna göre uluslararası arena bu dünyaya ait tüm prangalar­dan arınmış, rasyonel aktörlerin “çıkar” peşinde koştuğu ve “fay­da” maksimize ettiği bir mücadele sahasıdır. Hâlbuki yaşadığımız dünyada aktörler ne kadar rasyonel olabilir, rasyonel düşünebilir veya davranabilir, tartışmalıdır. Kant’tan beri eleştirilen ve Aydın­lanma tartışmalarıyla yeniden tanımlanan rasyonaliteyi bu dünya­ya ait, “afakî” olmaktan uzak, ayakları yere basan bir kategori hâli­ne getirmeye çalıştığımızda ve bu kategori üzerinden düşünüp po­litika üreten ve uygulayan siyasetçilerin varlığını işin içine soktu­ğumuzda ciddi problemlerle karşılaşırız. O zaman o her şeyden ba­ğımsız “saf” rasyonalitenin bu dünyadaki çeşitli unsurlar tarafın­dan engellendiğini ve sınırlandığını görürüz.

Bir siyaset adamı ül­kesindeki gelmiş geçmiş dış-politika kalıplarından, geleneklerin­den ne kadar sıyrılabilir?

Kültür bu noktada hiç mi etkili olmaz?

Kamuoylarının bazen karar verme süreçlerine tesiri olmaz mı?

Baş­takilerin sağlıksız psikolojilere, ruh hâllerine veya kişilik bozukluk­larına sahip olmaları mümkün değil midir?

Bütün bunların dışında rasyonel aktör modeli “hatalara” ve “kazalara” yaşama fırsatı vermez. Aslında kusursuz olmaktan epey uzak olan bu dünyada siyasetçiler pekâlâ hata yapabilirler veya planlanmayan kazalar olayların gelişimine katkıda bulunabilir. Graham Allison (1971) önemli eseri Kararın Özü’nde (Essence of Decision) rasyonel aktör modelinin yetersizlikleri üzerinde durur. Allison’a göre aktörlerin rasyonel davranacaklarını varsaymak bilim­sel olarak hiç de yeterli değildir. Gerçek dünyada rasyonalitenin aksine çalışan birçok faktör mevcuttur. Siyasi çok-başlılık, bürokra­si, üst kademedeki anlaşmazlıklar, iletişim sorunları, yanlış anla­malar gibi Allison 1962′deki Küba Füze Krizi’nde ABD hükümeti­nin bir rasyonel aktör olarak karar vermesini ve bu kararı süratle uygulamasını sınırlayan bürokratik ve askeri engellerin varlığın­dan bahseder. Dolayısıyla, Allison sayesinde problemi oyun teorisi marifetiyle çocuksu bir saflıkla çözemeyeceğimizi, gerçekte duru­mun çok daha karmaşık ve ayrıntılarla dolu olduğunu öğreniriz.

Başkan Kennedy ve Johnson dönemlerinin tartışmalı Savun­ma Bakanı Robert S. McNamara bir ölçüde günah çıkarttığı, Errol Morris’in kendisini konu alan belgeseli The Fog Of War’da (2003) sa­vaşın aslında ne kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve insan aklının savaşı tüm değişkenleriyle kavrayabilmesinin imkânsızlığını anlatır.[6] McNamara “bazen yanlış görürüz veya hikâyenin yarısını gö­rürüz… inanmak istediklerimizi görürüz” der. The Fog of War belge­seli McNamara’nın ABD dış politikasında sorumluluğu ve rolü ol­madığını göstermez. Aksine o yıllardaki diğer siyasi ve askeri ak­törler gibi McNamara da oluşmasına katkıda bulunduğu süreçler­den ve politikalardan sorumludur. Fakat The Fog of War‘da rasyonalitenin (belki ancak) ideal bir durum olabildiğini, karar-verme sü­reçlerini etkileyen yüzlerce faktör bulunduğunu, yanlış algılamalar silsilesinin nelere yol açabildiğini ve insani hatalara her zaman yer olduğunu bir kez daha görürüz. Dolayısıyla, iç-yapısı ve çalışma biçimi üç aşağı beş yukarı belli olan “basit” bir dünyaya kusursuz bir plan aracılığıyla ve süper güçleri sayesinde hükmeden bir grup­tan ziyade, neredeyse kaotik bir dünyaya, “modern bir aklın” reh­berliğinde şekil vermeye çalışan ve kişisel, siyasal, tarihsel, ekono­mik ve hatta kültürel etkilerden kaçamayan, hata yapmaya müsait karmaşık bir yapıyla karşı karşıya kaldığımız söylenebilir.[7]

Rasyonel bir aktörün objektif çıkarları doğrultusunda davran­dığı, harekete geçtiği ve politika ürettiği varsayılır. Fakat rasyonel aktör kadar objektif çıkar kavramı da son derece problemlidir.

Top­lumdan, insanlardan, kişilerden, çeşitli sınıf veya kesimlerden ve belki de en başta belli bir dünya görüşünden bağımsız, objektif bir çıkar (peşinde koşan rasyonel aktörleri bir kenara bırakalım) ne ka­dar mümkündür, mümkün olabilir?

Objektifliğin kriteri nedir?

As­lında çıkar meselesi “toplum için iyi olan nedir ve bunu kim tayin eder” sorusuyla yakından alakalıdır. Komplo teorileri demokratik bir tahayyülden uzak bir noktada durduklarından her şeyin bir grup elitin insiyatifinde olduğu savını peşinen, sorgusuz-sualsiz kabul ederler. Uluslararası ilişkiler analizleri çoğu zaman çıkarlar­dan söz ettiklerinde, devletlerin yaptıklarından değil, yapması ge­rekenlerden bahsederler ve gerçekle karşılaştırılabilecek bir “idealtip” tanımından yola çıkarak “bilimsel” bir düzlem içinde kalmayı başarırlar. Komplo teorileri ise “gereken” ile “olan” arasındaki sını­rı çizemezler. Varsayılmış objektif çıkarlar üzerinden komployu hikâyeleştirirler. Cui bono sorusu bu eğilimin kendini ifade ediş tarzı­dır. Bu çerçevede dünya meseleleri var olduğu varsayılan “ideal” bir “mantık” silsilesi üzerinden çözülebilir, anlaşılabilir:

11 Eylül olayının perde arkasında Amerikan derin devleti mi var?
… Söylendiği gibi ABD ve İngiltere Irak’ta batağa mı sap­landı yoksa bu da başka bir planın aşaması mı?
İsrail tüm bu karmaşadan nasıl bir sonuçla çıkmak istiyor?
Dünya bir taraf­ta, ABD ve Avrupa Birliği; diğer tarafta, Rusya ve Çin diye bloklara mı ayrılıyor?
Türkiye’nin yeni Ortadoğu haritası ve yenidünya düzeninde yeri neresi?
Aklınızı kurcalayan tüm bu sorulara, sıra dışı bir akıl yürütme ve kusursuz bir mantıkla ünlü stratejist Mahir Kaynak cevap veriyor (Kaynak, 2006: 153).

Komplo zihniyeti ayrıca (son derece problemli olduğunu gör­düğümüz) rasyonel aktör modelini dini/kutsal bir söylem içinde kullanarak bize sunabilir. Neticede çıkarları için her şeyi göze alan ve bu uğurda en iyisini yapmaya muktedir, şeytani bir tasarımla karşı karşıyayızdır. Karşı taraf sadece akılcı değil, aynı zamanda kötüdür ve düşmandır. Yapılabilecek en iyi şey, aynı akılcılıkla, ya­ni aynı kurnazlık, bazen çabukluk ve belki de “kirli” yöntemlerle düşmana karşılık verebilmektir. Böyle durumlarda öyle fazla dü­şünmenin, bilimsel analizler yapmanın, demokratik yöntemlerle fi­lan süreci yavaşlatmanın pek bir anlamı yoktur. Bunların eninde sonunda kimin işine yarayacağı bellidir.

Dolayısıyla, “bilimsel” ve “akılcı” bir yolu takip ederek cui bo­no sorusunu sormak bazen yaklaşmakta olan bir “akıl tutulması­nın” da habercisi olabilir. İşin içinde şeytani bir grubun, kişinin, düşmanın var olması komplo teorilerine siyasi anlamda da toplum­sal bir hareket alanı sağlayabilir. Düşman algısı içinde olan herkes bir cadı avının, günah keçisi arayışının nesnesi hâline gelebilir. Bu süreç tehlikelidir ve cui bononun her zaman pek de “samimi” bir saikle sorulmadığı izlenimini doğurur. Zira cui bono, zaten hâlihazır­da belli bir komplo kurgusu içinde mimlenmiş düşmanı bir “ce­vap” olarak sunma işlevi görür. Yani sorunun cevabı merak edilme­mekte, zaten bilinmektedir. Aslında “objektif” ve “çıkar” kavramla­rı bu kadar problemliyken, spekülatif cevaplar her zaman bu boş­luğu doldurabilir. Bu şartlar altında pekâlâ “objektiflik” maskesi al­tında herhangi bir hadisenin herhangi bir aktörün çıkarına olduğu bir miktar demagoji, bir miktar varsayım ve bir miktar tarih bilgi­siyle “kanıtlanabilir”. Cui bono da bize yardımcı olur hiç şüphesiz ve bu anlamda soru değil, aslında bir cevaptır ya da istediğimiz ce­vabı vermemizi sağlayan bir akıl oyununun parçasıdır.[8]

Cui bono ilginç bir şekilde komplo teorilerinin sıkıntıya düştü­ğü dönemlerde bir nevi can simidi olarak da kullanılabilir. Bu saye­de yaşanan gelişmelere karşı komplo zihniyetinin bir direnişi ola­rak bir meta-kurgu da geliştirebilir. Örneğin bir hadisede suçluların yakalanıp olayların örgüsünün hiç de komplo teorisinin varsaydığı şekilde gelişmediği kanıtlanmış olsa bile “peki bütün bunlar kimin çıkarına” sorusuyla komplo mantığı her şeyi içine çekerek bir kara delik gibi varlığını devam ettirme potansiyeli taşır. Dolayısıyla komplocu bir ruh hâliyle bir kere işe başladıktan sonra kısır döngü­den kurtulmak pek kolay değildir.[9]

Komplo Teorileri ve Sıradan Faşizm

Komplo teorileri tarihine baktığımızda genel olarak komplo zihniyetinin büyük toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlere bir direnç mekanizması olarak ortaya çıktığı iddia edilebilir. Gerçekten de Fransız Devrimi’ne ve onun bazı “ilerici” kazanımlarına karşı

Avrupa’daki muhafazâkar, baskıcı rejimlerin ortaya çıkan komplo rivayetlerine katkısı göz ardı edilemez (Hepkon, 2007: 10, 40; Castillon, 2007: 75-187, 367). McCharty döneminde farklı düşünenler komünist olmakla suçlanmışlardır. İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal zaman zaman komplo teorisyenlerinin hedefi olurlar. Türki­ye’deki demokratikleşme çabaları “yabancı güçlerin komplosu” olarak nitelendirilir sık sık. Keza Ukrayna ve diğer eski Sovyet Bloğu’na dâhil ülkelerdeki gelişmeler de Soros komplosunun parça­sı” olarak görülmüştür. Komplo teorisinin ortaya çıktığı psiko-politik düzlem genellikle muhafazakâr tınılar taşıyan, statükoya para­noyaya varacak ve değişimden korkacak kadar bağlı bir pozisyona işaret eder. Fakat bundan daha fazlası vardır. Basit anlamıyla mu­hafazakârlığın ötesinde komplo teorilerine gösterilen ilgi ve belki “sadakat”, aşırı-milliyetçi ve faşizme kayan bir hâlet-i ruhiye ile birçok bakımlardan örtüşür.

Aslında komplo teorilerinin ardında yatan gizem, bağlı olu­nan söylemin pek de değişmeyen bir parçasıdır. En yaygın olan, “klasik” diyebileceğimiz komplo kurgusuna göre, dünyayı yöneten yapı bir piramite benzetilir. Ayrıcalıklı bir grup vardır ve piramidin tepesine çıkıldıkça daha ufak ve güçlü gruplar belirir. Ta ki, o tepe­deki son taşın bulunduğu en yüksek noktaya gelene kadar. Orada­ki “seyreden göz” çoğu zaman gizeme dayalı komplo anlatım tek­niğinin önemli bir parçası olarak yerinde durur, ne ya da kim oldu­ğu pek telaffuz edilmez. Telaffuz etmemek, tam telaffuz edecekmiş gibi yapıp suskun kalmak, komplo ifade biçiminin bir parçasıdır.[10] Buna karşın bazen nihai düşmanın varlığı uzun ve özellikle dini (Hristiyan) söylevlerde açıkça deşifre edilir: ezeli-ebedi kötülüğün simgesi Lucifer, yani Şeytan.[11] Fakat yine de gayet yaygın olan tarz gizemi saklı tutmak ve vurguyu, telaffuz “etmeyerek” yapmaktır.

Gizem bir yana, aslen eski, bilindik bir hikâyenin, efsanelerle, geleneksel anlatılar ve masallarla örülmüş ön yargıların tekrar ısıtı­lıp sofraya sürülmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri basit ve tek-yönlüdür, ortak bir form ve kurgusal yapıya sahiptir ve aslında bir hayli sıradandır:

Zamanında harekete geçmiş olan heyecan ve inançlara tekrar canlılık verilir. Bunlar herkesin bilinçliliği üzerinde gizemli bir çekim ve karşı konulmaz bir itki icra ederler. Sanat, efsaneler ve halk dili bu tür öğelerden öyle çok içerir ki, onların önceki tüm etkililiklerini vermek için çok az şey gereklidir. Bu, “komplolar”ın zaman içindeki umutsuz monotonluğunu ve bütün dünyanın aynı arkaik derinliklerden geçip geldiği ger­çeğini açıklar (Moskovici, 1996: 13).

Komplolar bazen eski efsanelere ait imgelere dayanarak bir topluluğu “yabancılara” ya da “düşmana” karşı harekete geçirme­yi amaçlar. Yahudiler hakkındaki yüzyıllardır devam eden efsaneler 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da komplo teorilerine dönüşmüş ve gelmekte olan felakete büyük katkı sağlamıştır. Soğuk Savaş dö­neminde Amerika’da komplo zihniyeti McCharty döneminin cadı avına hizmet etmiş, Stalin’in SSCB’sinde de totaliter rejimin manipülasyon aracı olarak kullanılmıştır. Bugün dünyada, özellikle Amerika’da işin bilim-kurgusal tarafını öne çıkartan, nispeten “za­rarsız” UFO ve NASA komploları revaçtadır. Buna karşın Neo-Nazilerin katkısıyla Hitler dönemi hakkındaki soykırım komploları­nın ve eski Yahudi efsanelerinin yeniden piyasaya sürülmesi ve destekçi bulması önemlidir. Komplo teorileri dünyada ve Türki­ye’de hâlâ belli oranda bir popülariteye sahiptir. Ortodoks Papaz Sergey Nilus’un 1905 yılında yayımlanan kitabı Siyon Protokolleri’nin sahte olduğu artık biliniyor. Protokoller’in sahte olduğu, yüz­yıllar boyunca dünyayı yönetmeye devam eden bir Siyon kliği ta­rafından yazılmadığı, ilk defa 1920′de Lucien Wolf tarafından tespit edilmesine rağmen, kitap etkisini yitirmedi ve Hitler’e ilham verdi (Hür, 2005). Kitabın sahteliği, cümle kalıplarının nereden çalınıp değiştirildiği bile ortaya çıkmış ve günümüze gelene kadar bütün bunlar defalarca yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, Protokoller hâlâ Batı’da aşırı sağcı grupların başucu kaynağı durumunda. Bununla kalmayıp Mısır, Suriye ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinde popüler­liğini koruyor. Türkiye’de de yakın zamanda Hitler’in Kavgam’ı ile birlikte çok-satanlar listesine girmeyi başarmıştı.

Peki, ama zaman zaman entelektüel çevrelerde bile etkili ola­bilen komplo teorilerinin çekiciliği nereden geliyor? (Hanioğlu, 2006: 2). Bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Chomsky’e göre komplo teorileri bir kişi veya grubun gizli iktidarı ile ilgilidir. Bu anlamda komplo zihniyeti ile harekete geçirilen yöntem, yapısal ya da kurumsal analizlerle taban tabana zıttır (Chomsky, 1995; Rai, 1995: 42). Dolayısıyla komplo mantığı tüm problemlerin sanki “Wall Street’deki binaların mahzenlerinden birinde gizlice burbon içen bir grup beyaz adamın yakalanmasıyla çözülebileceğine işaret eder” (Berlet, 2004: 7). Ama belki komplo zihniyeti ile faşizm ara­sındaki muhtemel paralellikler bize bir ipucu verebilir. Aslında fa­şizm üzerinde etkili olan reaksiyoner duygusallık, güdüleri hareke­te geçiren hınç kültürü ve bir anda ortaya çıkan linç eğilimi, komp­locu bir hâlet-i ruhiyenin çok da uzak durmadığı bir mecraya aittir. Karmaşık toplumsal ve siyasal hadiseleri komplo teorilerine başvu­rarak, mevcut ön yargıları ve efsaneleri de destekleyerek basit ola­rak açıklayıvermek aynı zamanda faşizmin düşman yaratma ihti­yacına da cevap verir. Düşman bu sayede ilk önce kuklalıkla suçla­nabilir ve kısa sürede şeytanlaştırılarak kendisine doğaüstü güçler vehmedilir ve insanlıktan çıkarılır (Moskovici, 1996: 12). Bu nokta­da aslında komplo zihniyeti ve faşizmin paralellik arz etmesinde psikolojik boyutun rolünü göz ardı etmemek gerekir. Castillon, ina­nanların ruh hâllerine vurgu yapar:

Komplolora inanmak dolu dolu ve heyecanlı bir yaşam sür­meyi garantiler, bu yaşamda her bir gün kavga günüdür ve her an tarihi bir andır; fakat heyecanlı da olsa rahatsızlık veri­ci bir yaşamdır bu. İnananlar, kötünün avantajlı ve kazanmak­ta olduğunu bilirler (329).

Komplo zihniyetinin komploya maruz kalanı (kendisi de dâ­hil) kurbanlaştıran ve düşman yaratan özelliği ve ajitasyon üzerin­den güdüleri yücelterek harekete geçirme potansiyeli bizi faşizmin karanlık sularına götürür (Bora, 2007). Burada korkuyla beslenme, hedef bulma, gösterme ve rahatlama söz konusudur. Çatlak sesle­re, farklı olana karşı korku, reaksiyoner bir tepkiyi beraberinde ge­tirir. Moskovici bunu güzel tasvir eder:

Bir tabuyu çiğnemek, bir anlaşmayı bozmaktan veya uzlaşma ittifakından sapmaktan her zaman daha ciddi bir şeydir. Kişi­yi sadece zorluklara ve yaptırımlara maruz bırakmakla kal­maz, yakın ilişkide oldukları arasında bile kendisine yönelik kontrol edilemez heyecanlar ve genel bir düşmanlık duygusu uyandırır. Bu tür bir eylem, kendisiyle tamamen orantısız bir tepkiye yol açar; sanki coşkulu bir hayran kitlesinin ortasında bir aktörü yuhalamıştır (7).

Son yıllarda milliyetçilikle yükselen bu hâlet-i ruhiyenin izle­rini Türkiye’de görebiliriz. Tanıl Bora’ya göre (2007) bu hâlet-i ruhi­ye kendini “hıyanet suçlamaları”, “fikri mücadelenin derhal İstik­lal Savaşı’na atıflarla kanlı imgelere boyanması”, “anlatılmak iste­nen lafa bakmadan, mahsurlu sayılan bir kelime geçtiği anda va­veylayı koparan ve her lafı bir şeylere sadakat yükümlülüğü talep ederek yarıda kesen hamasi tavır” ile belli ediyor.[12] Neticede güdü­lerine göre hareket eden ve aklıselimden uzaklaşan insan şiddete daha yatkın hâle geliyor.

“İsim vermek”, “liste yayımlamak”, “afişe etmek”, “tüm çıp­laklığıyla ortaya sermek”, “belgelerle açıklamak”, bir hedef göster­me ve linç faaliyetine kapı aralamak anlamına gelebilir. [13]Bu nokta­da faşizm ile kurulan yakınlık kendini daha belirgin olarak göster­meye başlar. Dünyayı Yöneten Gizli Güçler: Son Bilderberg 2007-İstanbul Yorumları ve Listeleriyle Birlikte (Sayın, 2007) adlı kitapla isim ve­rerek başlayan kampanyanın “sansasyonel” bir boyutu vardır, “Türkiye’de ilk kez bir giz perdesi aralanmaktadır”:

[Kitap] dünyayı yöneten gizli örgütleri oluşturan mafyalaşmış büyük sermayenin elebaşlarını konumlarıyla birlikte ortaya koyuyor. Kitapta ayrıca CFR, Trilateral, Bilderberg üyesi 5000 ki­şinin ve Türk Bilderberg üyelerinin isim listesi yer almaktadır (Bilbilik, 2002: 273).

Söylemsel olarak “gizlilik” ve “güç” kavramları beraber ele alınırlar ve gizli örgütlere bu noktada olduklarının çok ötesinde bir güç vehmedilir. “Şeffaflık”, “demokrasi” ve “kişisel hak ve özgür­lükler” gibi kavramlar “manipülasyon aracı” olmaktan kurtula­mazlar. Bu değerlere bağlılık duyanlar da en iyi ihtimalle “saf” ola­rak değerlendirilebilir. Dünya tarihi bu anlamda büyük güçlerin gizli örgütler aracılığıyla gerçekleştirdiği mücadelelerin toplamıdır. Dolayısıyla direniş de yine ancak gizli örgütler üzerinden olabilir. Masonların ve Yahudilerin beyaz Hristiyanlara karşı komplo kur­duğuna inanan çeşitli ırkçı, Neo-Nazi gruplar eleştirdikleri ezoterik yapıyı kendileri kurmuşlardır. Bir nevi şövalyelik ritüeli ve kutsal­lık miti üzerinden kurgulanan Ku Klux Klan örgütü bunun en iyi örneğidir.[14] Bu minvalde Türklerin de kendilerine karşı kurulmuş bü­yük komploya karşı gizli teşkilatlar aracılığıyla mücadele etmesi “doğanın” gereğidir. Sayın’a göre “Türklerde ve Müslümanlarda gizli bir örgüt benzeri yapı olarak Ahilik ve Bektaşilik” üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan çizgi, ana direniş damarıdır (255). Amerikan, İngiliz, Rus, Alman ve İsrail derin devletleri mevcutken Türkiye gibi bir ülke kendini bu küresel saldırıdan nasıl koruyabi­lir? Direniş üzerine bugünün Türkiyesi için çıkartabileceğimiz so­nuç “Türkiye’nin bu coğrafyada yaşayabilmek için çok güçlü, ulu­salcı ve Türkçü bir derin devlet inşa etmesi” gereğidir, “aksi takdir­de ulus-devlet çökecektir” (482).

Umberto Eco, The New York Review of Books’da yayımlanan “Kök-Faşizm” (Ur-Fascism) adlı makalesinde faşizmi aslında çok da tutarlı olmayan, oradan buradan kaptığı motifler ve fikirlerle senkrektik bir bütünlük yaratmaya çalışan bir totaliterlik olarak tanım­lar (1995: 3-4). Dolayısıyla, duruma göre pozisyon alan ve çelişkile­ri içselleştirmiş bir akımla karşı karşıyayızdır. Senkrektik özellikler göstermesi ve tarihsel ve sosyal bağlam içinde belli bir esnekliğe sa­hip olması komplo teorilerinin de önemli bir özelliğidir. Siyon Protokolleri‘ni Neo-Naziler de, köktendinci İslamcılar da, kendine “ile­rici” ya da “solcu” diyen bazı gruplar da, Amerika’daki fanatik Hristiyan tarikatlar da pekâlâ benimseyip kullanabilir. Bu anlamda komplo zihniyeti ideoloji, siyasi pozisyon, din, ülke, kültür tanı­maz. Herkes bir yerinden tutabilir, dolayısıyla herkesin kendine göre bir şey bulup komployu canlandırma, canlı tutma şansı vardır.

Analitik derinlikten uzak olmak, senkrektik düşünce tarzıyla beraber var olduğunda faşizmle akrabalık daha bir belirginleşir. Düşman arayışı paranoyak bir ruh hâliyle birleşince son derece “absürd” ittifaklar ortaya çıkar. Düşman Lucifer imgesinde olduğu gibi sinsidir, her yere sızmış olabilir ve tabii mutlak kötülüğü tem­sil eder. Her yerden çıkabiliyor olması ihtimali, akıldan çok duygu­lara ve güdülere hitap ettiğine işaret eder. Dolayısıyla çok temel ve belirgin ayrımları yapmak zahmeti bile gösterilmeyebilir. Mesela, çoğu zaman Sabetaycılıktan söz ederken Yahudilik ile aynı şey ol­madığı, zaman zaman çelişen ve çatışabilen tarafları bulunduğu göz ardı edilir. Bazen Amerika’daki Hristiyanlar Türkiye’deki İs­lamcılarla aynı kampta yer almakla kalmazlar, aslında aynı “düş­manın” unsurlarıdırlar (Özakıncı, 2007). Bu bağlamda komplo te­orileri “uyuşturucu ile mücadele edenlerin uyuşturucu tacirlerine, Yahudilerin Nazilere, anti-semitizmin Yahudileri kendi kendilerin­den korumaya yarayan ahlaki bir gerekliliğe” (Pipes, 1997: 10-14) kolaylıkla dönüşebildiği rüya âlemini andıran gerçeküstü bir arka plana sahiptir.[15] Tayyip Erdoğan’ın “İslamcılığı”, onun Yahudi so­yundan geldiği iddiası ile sorunsuz bir şekilde bağdaştırılabilir (Poyraz, 2007).Kürt probleminin PKK ile beraber Ermeniler ve Bü­yük İsrail Devleti peşindeki Yahudilerin eseri olduğu öne sürülebi­lir (Özoğlu, 2006). Nazi döneminde ise, kapitalizm ile sosyalizmin aslında aynı kapıya çıktığı, pek de farklı olmadıkları, ikisinin de ar­kasındaki gücün Yahudiler olduğu teması ısrarla işleniyordu (Hepkon, 2007: 123). Dolayısıyla yerine göre düşman yaratma saiki komplo zihniyetinin faşizme eklemlenmesini sağlar. Nazi dönemi Almanyası’nın siyaset kuramcılarından Schmitt’e göre siyasi birlik gerçek bir düşmanın var olduğu varsayımıyla beslenir (McDonald, 1968: 523).

Eco bu çelişkili çerçeveye rağmen kök-faşizm adını verdiği fa­şizmin bazı değişmez özelliklerini vurgular. Listedeki çoğu özellik komplo teorilerinin arka planını oluşturan yapıyla benzeşmektedir. Farklı olandan korkma, analitik ve eleştirel düşünceden uzak dur­ma (bu anlamda entelektüel düşmanlığı), kişisel ve toplumsal tat­minsizliklerden beslenme, düşmanların gücünü vurgulama, aşağı­lanmış hissetme ve diğerleri. Bu açıdan “komplo teorileri eşittir fa­şizm” demek mümkün olmasa da, yukarıdaki ortak özellikler, komplo zihniyetiyle düşünen bir insanın faşist bir ruh hâline yakın belirtiler göstermeye çok müsait olduğunu bize işaret ediyor. Bu noktada psiko-sosyal faktörlerin devreye girdiği söylenebilir. Reich, küçük adamı homo normalisin dışına çıkamamakla, “ırk, sınıf, ulus gibi aptallıklara” takılıp kalmakla itham eder (2007: 106). Zira “küçük adam hastadır” ve “kendinden kaçmaktadır” (27). Aslında bu anlamda kimlik, “boşluğun” ya da “hiçliğin” tahayyülüyle ko­lektif “travma“, “unutkanlık” ve “inkâr” gibi psişik mekanizmala­rın yardımıyla oluşturulur (Yörük, 2002: 309-310). Dolayısıyla, top­lumsal kriz anlarında yaşanan kitlesel akıl tutulmaları ve güdüler­le birlikte paranoyaların öne çıkması faşizmin siyasi veçhesinin “sokağı harekete geçirme” isteğiyle örtüşmektedir. Bu anlamda fa­şizm, bir “savaş hükümeti” yaratarak ona yaslanma ve daimi bir seferberlik ruh hâli sağlayarak toplumu harekete geçirme itkisi ta­şır (Sabine ve Thorson, 1973: 808). Bunu yaparken komplo teorile­rinin işleyiş mekanizmasını andıran bir şekilde, faşizm bütün prob­lemlerin ve korkuların kaynağını tek bir merkezde toplamayı amaçlar. Zizek’e göre bu süreç Nazi Almanyası’nda örneğin, ekono­mik kriz, “ahlaki çöküntü” veya savaşta kaybetmiş olmak gibi problemlerin birleştirilmesi ve sabit bir anlam noktası üzerine yön­lendirilmesiyle sağlanır: Yahudiler (114-115).

Bir siyasi ideoloji olarak faşizmle doğrudan dirsek teması da söz konusudur. Nazi rejiminin önemli siyasi mekanizmalarından biri hiç şüphesiz dönemin propaganda bakanlığıydı. Naziler (ken­dileri komplolara inanmakla beraber) komplo zihniyetinin manipülatif doğasını çok önceden keşfetmişlerdi. Uzun süre propagan­da bakanlığı yapmış Joseph Goebbels 1928′deki bir konuşmasında “propaganda için önemli olan başarıdır… propagandanın ‘hoş’ ya da ‘teorik açıdan doğru’ olması gerekmez” demiştir (1999: 7). Basit­liğe, her konuyu tek bir noktaya çekmeye ve belli kalıpları usanma­dan tekrar etmenin faydalarına vurgu yapmıştır. Mussolini döne­minin ideologlarından Alfredo Rocco’nun toplumu tasvir ederken yaptığı, Spencer’ın sosyal darwinizmini çağrıştıran biyolojik analo­jiler hayli popülerdi (McDonald, 1968: 523). Faşizmin yararlandığı demagoji odaklı propaganda tarzının önemli bir öğesi de “halk kurgusu”dur (Eco, 1995). Halk adına konuşmak veya halkın “ko­nuşturulması” bilinen bir yöntemdir. Halk bir yandan dillendirilirken, öbür yandan siyasetçilere ve siyasi olana güvensizlik hissi had safhadadır.[16] Komplo üzerinden düşünen bir kitle yaratılmak isten­mektedir. Fakat propoganda araçlarının etkin kullanımına inanan Nazi ideologlarının kendileri de hiç şüphesiz komplo teorilerinin “aurasından” etkilenmişlerdir.

Faşizan bir dünya görüşüyle örtüşen bir diğer özellik, komplo teorilerinin son derece “ilkel” ve içinde belli bir “öz” anlayışı barın­dıran kategoriler üzerinden çalışma eğilimi göstermesidir. “Millet”, “etnisite“, “din”, “ırk” ve hatta bazen “dil” gibi kategoriler hiç sor­gulanmadan, ilkselci (primordialist) bir bakış açısıyla ezelden beri değişmeden var olmuş gibi algılanırlar; “Türk ırkının kökenlerini araştıran Atatürk hangi gizli sonuçlara ulaşmıştır?” (Kuzu, 2006: 204). Özden sapma yaygınlıkla kullanılan bir temadır. “Karışma”, “içeri sızma” ve “kabuk değiştirme” gibi kalıplar son derece tehli­keli bir sürece, değişime ve öz-benlikten kopuşa işaret eder. Bu ko­puş, homojenliğin ve saflığın yitirilişi eşliğinde, bazen mesela “devşirmelikle“, bazen de farklılığın “ihanet” olarak sunulmasıyla ilişkilendirilir. Bununla beraber komplo teorilerinin dayandığı bazen muazzam seviyelere ulaşan anakronizm epistemolojik bir boşlu­ğun habercisi gibidir. Olayları ve olguları kendi bağlamları dışında değerlendirmek hikâyenin kolaylıkla, zahmetsizce ortaya çıkartıl­masına katkıda bulunur:

Osmanlı devlet düzeninde devşirmelerin özel bir yeri olmuş­tur… Zaman zaman devletin en üst makamlarına kadar (sad­razamlık) yükselmişler ve devleti yönetmişlerdir… Osmanlı döneminin bu zoraki devşirmelerinin yerini bugün gönüllü devşirmeler almıştır. Bu gönüllü devşirmeler de Osmanlı’ya ihanet eden zoraki devşirmeler gibi ülkelerine ihanet içinde­dirler. Yenidünya düzeni adı altında egemen ülkelerin emper­yalist emellerine hizmeti kendilerine şiar edinmişler ve ulusal politikalarımızı Amerika Birleşik Devletleri’ne endekslemiş ve ekonomimizi de IMF ve Dünya Bankası’na emanet etmişlerdir (Dikbaş, 2002: 405).

Kayıp Kıta Mu Atatürk için neden çok büyük önem arz edi­yordu?… Atatürk mason localarını kapatan kararı imzalarken, kendi idam fermanını da imzaladığını biliyor muydu?… Ata­türk’ü zehirleyerek öldüren katiller ve işbirlikçileri kimlerdi? (Kuzu, 2006: 204).

Daha önce belirtildiği gibi faşizm bir “daimi savaş”, bir “sefer­berlik ruh hâli” yaratma peşindedir ve bu da komplo teorilerinin keskin, ilahi tonlar taşıyan kurgusal yapısıyla, büyük oyunun bir ölüm-kalım meselesi olması ile ilintilidir. “Ötekileştirme” mekaniz­ması düşmanın gücünü abartır ve fakat bu duygusal dışavurum şiddet eğilimleri göstermeye başladığında kendine güven seviyele­ri tavana vurur. Bu git-gellerle dolu ruh hâli düşmanın bazen çok güçlü, bazen de çok zayıf görünmesini sağlar. Eco’ya göre faşist ik­tidarlar savaş kaybetmeye mahkûmdur, çünkü düşmanın gücünü objektif olarak değerlendirme kabiliyetine sahip değillerdir (1995: 7). Protocols of Zion filminin yönetmeni Marc Levin (2004), Siyon Protokolleri‘ni ilk okuduğunda kitabın tarihten gelen ön yargılarla örülmüş Yahudi imgeleriyle (kemirgen, solucan, böcek, sürüngen) yazılmadığını düşündüğünü, yani kitabın kurgulanmış düşmanı aşağı-insan (sub-human) olarak değil, aksine üstün-insan (super-human) olarak gösterdiğini söyler. Fakat burada karşı tarafın insanlık­tan çıkarılması işin “püf” noktasıdır. Aslında keskin bir “biz” ve “onlar” ayrımına dayanan aşırı-milliyetçi düşünce biçimi faşizmle dirsek teması içindedir ve beslediği paranoyak ruh hâli yukarıda da belirtildiği gibi, düşmanı sub-human ile super-human arasında gi­dip gelerek algılar.

Arendt, totaliter toplumun görünürdeki hissizliğinin ardında sağduyunun (common sense) ötesinde bir süperduygu (super sense) yattığını söyler (138). Ancak bu şekilde tarihin anahtarı bulunabilir, evrenin sırları aralanabilir. Bu totaliter iddialar ciddiye alınmadık­ları sürece sorun teşkil etmezler. Fakat birinci önerme kabul edildi­ğinde der Arendt, paranoyak bir sistemin meşrulaştırılmasına ben­zer bir şekilde size mantıklı ve kendi içinde tutarlı bir zemin sunar­lar (138). Chomsky’e göre (1995) komplo zihniyetine karşı kullanı­lacak en önemli metod kurumsal analiz yapabilmek, modern, kapi­talist kurumların (şirket, devlet, medya organları vs.) çalışma me­kanizmalarını ve birbirleriyle olan ilişkiler ağını çözebilmek, anla­yabilmektir. Bu aynı zamanda problemin kişiler veya çok ufak öl­çekli gruplarla değil kurumların yapısıyla ilgili olduğunu anlamak demektir. Fakat bunun yanında özellikle “ulusal kriz” zamanların­da “farklı olandan korkma”, “linç kültürü”, “tarihsel önyargıların tekrar ısıtılması” ve “azınlık düşmanlığı” gibi faşizme kayan özel­likler ortaya çıktığında “çatlak” sesler pek duyulmaz, duyulmadan bastırılır.

Komplo Literatürüne New Age Katkısı

Bazı komplo teorileri faşizan eğilimler taşımayabilir. UFO‘lardan NASA‘ya, yemek endüstrisinden küresel ısınma ve iklim deği­şikliğine birçok konuda, özellikle Kuzey Amerika’da başlayan yeni spiritüel akımlardan da alınan ilhamla, komplo teorileri ortaya çık­maktadır ve bunlar dünyadaki çeşitli popüler kültürlerin renkli bir malzemesi hâline gelmişlerdir. Komplo mantığı çerçevesinde üreti­len çeşitli kitaplar ve filmler belli bir estetiğe ve bir “haz” ihtiyacı­na da cevap vermektedir. Da Vinci Şifresi’nden, Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati hakkındaki sayısız kitaba, Matrix‘den V for Vendetta‘ya pek çok eser aslında var olan dünyanın, ya da bilinenin sahteliğin­den yola çıkarak gizli bir gerçekliği, bilinmesi gereken kutsal bir hakikati su yüzüne çıkartma üzerine kurgulanmıştır.

Batı’da New Age temalı kitaplar, filmler, seminerler ve gruplar son 20 yıldır yaygınlaşmıştır. Bu popülerlik neticesinde ortak New Age motifleri komplo teorilerine de sirayet etmiş görünmektedir. Aslında New Age denilen şeyin kendisi de (tıpkı faşizm ve komplo teorileri gibi) son derece senkrektik bir yapıdan beslenmektedir. California’daki çeşitli yoga seanslarından, yerkürenin yaşayan bir Tanrıça olduğunu söyleyen Gaia teorisine, kişisel kendini aşma tek­niklerinden, (yeniden popülerleşen) Sufi anlayışa, insanın her şeye muktedir olduğunu iddia eden bir insan-tanrı anlayışından, Budizme, ayurvedadan aromaterapiye, astroloji kitaplarına ve hatta bel­ki alternatif tıbba kadar birçok şey New Age‘in kapsayıcı (catch-all) ve eklektik anlamı içinde bir yer bulmaktadır. Birbiriyle pek de ala­kası olmayan felsefeleri, gelenekleri, bağlamları ve kültürel motif­leri sorunsuz bir biçimde toplayan (postmodern) bir kolajdır; New Age, dolayısıyla gayet bireysel bir saikle herkes kendi New Age‘ini yaratabilir. Bu anlamda New Age belki de kişiye göre özelleştirilebi­len (customizable) ürünlerin sunulduğu bir tüketim kategorisidir.

New Age motiflerin komplo kurgusunun içine yedirilmesi ar­tık Türkiye’de de zaman zaman yapılmaktadır. Atatürk’ün “Kayıp Kıta Mu’ya karşı olan ilgisi” (Meydan, 2006) ve masonların buna karşı kurdukları komplo aynı filmin kareleri gibidir (Kuzu, 2006).

Kur’an üzerine yapılan “numerolojik” çalışmalar dışında (Çelakıl, 2002; Gündoğdu, 2003) Kur’an ve UFO bağlantısı hakkında bir ki­tap mevcuttur (Yunak, 2004). Bunun dışında Atlantis ile “Türklük” arasındaki ilişki de New Age unsurunun nasıl özcülük (essentialism) ve ilksellik (primordialism) üzerinden Türkiye’deki tanıdık ulusalcı-milliyetçi hikâyeye eklemlenme potansiyeli taşıdığını gösteriyor:

Latin alfabesine geçiş Türkçe’nin öz alfabesine kavuşması mı demek?
Türklerin anayurdu neresi?
Orta Asya mı Atlantis mi? Türkçe bir Atlantis dili mi?
Atlantis yoksa Anadolu mu?…
Gü­neş Dil Teorisi’ne karşı tek bir bilimsel karşı çıkış olmamasına rağmen neden hep dalga geçilir?
Güneş Dil Teorisi çalışmala­rından niçin vazgeçildi?
(Batmaz ve Batmaz, 2007: 353).

Ümit Sayın’ın Dünyayı Yöneten Gizli Güçler kitabı neredeyse uluslararası komplo teorileri literatüründeki bütün motifleri içer­mektedir.Gizli örgütlerin tarihsel arka planı analiz edilerek, mason­luk, Kurukafa ve Kemikler Cemiyeti (Skull and Bones Society), Vatikan, İlluminati, Hasan Sabbah, satanizm, Bilderberg, Trilateral Komisyon (Trilateral Comission), CFR (Council on Foreign Relations), Siyon Proto­kolleri, Echelon gibi komplo teorileri meraklılarının aşina olduğu un­surların bağlantısı ortaya konmuş, aynı komplo kurgusunun parça­sı olarak ele alınmışlardır.Bu aşinalığın dışında metin Türkiye’ye özgü güncellemeleri de kapsamaktadır: “Sabetaycılık“, “İstanbul Bilderberg toplantısı”, “sözde Ermeni soykırımı tasarıları”, “Sorosçu vakıflar”, “22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sun Microsytems’ın rolü” gibi. Bu potporinin kapsayıcılığından New Age unsurlar da nasibini alır. Atlantis ve Mu kıtalarının tarihsel gizemi ve önemi, bu uygar­lıkların Türklerle olan ilişkisi ve Mustafa Kemal’in konuya olan il­gisine değinilmeden geçilmez (2007: 252-253).

Sinan Meydan’ın kitabı Köken (2008), bazıları New Age zemini­ne oturan ve birbirinden ilk bakışta bağımsız iddialar içerir. Buna göre “Türklerin tarih sahnesine çıkıp devlet kurmaları MÖ ikinci yüzyılda değil, çok daha eski bir zaman dilimindedir… Atatürk’ün de ifade ettiği gibi bu tarih belki ’en aşağı 7000 yıldır’”[17](174). Türk­lerin Kızılderililer ve Mayalar ile aynı kökenden geldiği ve Pasifik Okyanusu’nda bir yerlerde batık hâlde bırakılmış kayıp Mu mede­niyeti ile bir ilgileri olduğu söylenir. Dahası Mayalar, Kızılderililer, Türkler, Mısırlılar, Sümerler ve Mu gibi eski, ileri uygarlıkların or­tak bir kökene sahip oldukları tezi kitabın ana temalarından birini teşkil eder (445-447). Bu uygarlıkların son derece “ileri” teknolojik seviyeleri dünya-dışı varlıkların denkleme dâhil olmalarını sağlar (406). Ne var ki “Batı merkezli tarih hep yaptığı gibi” kendinden ol­mayan her ileri uygarlığı “barbar” göstermektedir (396). Buna kar­şın Atatürk, Mu Uygarlığı ile yakinen ilgilenmiş ve “Türk-İslam sentezcilerin ve Kemalizmi ‘Marksizm’ zanneden çevrelerin iddi­alarının aksine ölümüne kadar Güneş Dil Teorisi’nden ve Türk Ta­rih Tezi’nin ana hatlarından asla ayrılmamıştır” (443). Aynı metin içinde Sümerler, Mayalar, Türkler, Kızılderililer, uzaylılar, Atatürk, Türk Tarih Tezi, emperyalist Batı ve Türk-İslam sentezciler yer alır. Birbirinden hayli kopuk bu unsurları aynı havuzda toplamak an­cak New Age, komplo teorileri ve faşizm gibi alanların söylemsel geçişkenliği ile mümkün olabilir.

Aslında komplo teorileriyle New Age‘in buluşmasının Avru­pa’daki enteresan örneklerinden biri, bir zamanlar İngiltere’de pro­fesyonel futbolculuk yapmış David Icke’dır. Icke 1980′lerdeki bir talk-showda kendini İsa olarak gördüğünü söylemesi yüzünden alay konusu olmuştur. İngiltere’de herkesin kendisini parmakla gösterdiği, “deli” muamelesine maruz kaldığı “acılı” yıllardan son­ra 1990′larda üst üste yazdığı kitaplarla bir anda “gündeme” dâhil olmuş ve binlerce kişiden oluşan fan kitlesini peşinden koşturarak hatırı sayılır derecede bir popülerlik kazanmıştır. Kitapları sekiz di­le çevrilmiş, hakkında belgeseller çekilmiş, İngiltere dışındaki ülke­lere turneye çıkan bir “yıldız” olmuştur. Alay konusu olduğu geç­mişi Icke üzerinde travmatik bir etki yaratmış ve epey “farklı” ve “aykırı” olmalarına rağmen kendi düşüncelerine daha çok sarılmış­tır. Bu mağduriyet, yalnızlık ve kendi içine dönme Icke’ın ruhsal di­rilişine yardımcı olmuş ve eski tip komplo hikâyelerinden pek de farklı olmayan kurgusuna bir New Age aroması katmıştır. Icke bu anlamda bireysellik üzerinde durur. Herkesin gizli elit bir örgüt marifetiyle hakikatten mahrum bırakıldığını, koparıldığını iddia eder. Bu örgüt her şeyi yönetmektedir, açık açık fiziksel güç kullan­mamakta ve fakat zihnimizi kontrol etmektedir. Dolayısıyla, bu sa­yede bize verileni sorgulamayız ve gerçek olarak kabul ederiz. Icke eğitim sisteminden dini öğretiye, siyasi söylevlerden medyanın ça­lışma sistemine kadar her şeyin “tekrar” mekanizmasına göre işle­diğini iddia eder (2006). Her şey bıkıp usanmadan tekrar edilerek meşrulaştırılmaktadır. Bunu aşmak için ise bireysel bir çaba, araş­tırma ve “eleştirel düşünceye dayalı sorgulama” gerekmektedir.

Burada Icke’ın, onu “klasik” komplo teorisyenlerinden ayıran özelliklerinden söz etmek gerekir. David Icke, faşizm ve komplo te­orileriyle flört eden yaygın söylemsel temanın aksine bireye vurgu yapar. İngiliz Channel 5 televizyonunda yayınlanan belgeselde, po­lislerin kendisini Parlamento Binası (Westminster) yakınından uzaklaştırmasını “liberal” bir pozisyon alarak eleştirir. Vatandaşın devlet karşısında “özgür” olması gerektiğini, ama olamadığını ha­tırlatır. George Orwell’in 1984′üne karşı mücadele eden ve hakikati arayan bir birey, özgürlüğün peşindeki bir kahraman durumuna sokar kendini. Zira düşman her yerdedir ve kudret sahibidir. “En önemli kontrol mekanizması” der Icke, “özgür olduğunuzu düşün­düğünüz anda ortaya çıkar”[18] (2006).

Icke, bireye yaptığı vurguyu popüler olan ve son derece esnek, eklektik özelliklere sahip New Age söyleminin genel çerçevesine sa­dık kalarak devam ettirir. Icke’ın kendi hayat hikâyesi, “spiritüel” bir bireysellik anlaşıyla büyük komplo hikâyesindeki yerini alır. 1991′de Wogan Show adlı televizyon programında “Tanrı’nın oğlu” olduğunu iddia ettiği için herkesin önünde gülünç duruma düş(ürül)en Icke “zor” zamanlar geçirmesine rağmen bunu hakika­tin anlaşılması için bir fırsat olarak görür. “Hayat” der, “bazen en değerli armağanlarını saklayıp, onları bir kâbus olarak bize sunar” (2006). Bireyin kendi “ruhsal enerjisiyle” komploya karşı mücade­le etmesi, hakikati araması gerektiğini ima eder. “Dünya ruhsal dengesini kaybetmiştir ve bu denge ancak sevgiyle yerine getirile­bilir” (2001). Orwellyen İlluminati devleti” der Icke “hareket ettirilemeyen nesne değildir; oradadır, çünkü biz onu orada tutuyoruz, tutmamayı seçtiğimiz anda yok olacaktır” (2006). Aynı belgeselde oğluna şu tavsiyede bulunur: “Hayatını işte böyle kendin çizersin oğlum, hiçbir şey imkânsız değildir, istersin, bilirsin ve yaparsın” (2006). Annesinin ölümünü “sonsuz bilince (infinite consciousness) ulaştı” şeklinde yorumlar (2001). Bütün bunlar “klasik” komplo kurgusunun ultra-şüpheci karakteriyle ve “dünyayı yöneten efen­diler” karşısında sıradan insanları çaresiz gören vizyonuyla hiç de örtüşüyor gibi gözükmemektedir. Aksine, sıradan insanlar isterler­se bu kısır döngüden çıkabilirler ve bunun nasıl olacağını da Icke bilmektedir. Aslında, Icke görüldüğü gibi sık sık popüler New Age terminolojisini kullanarak bu söylemden esintiler sunmaktadır. Belki “başarısının” sırrı da buradadır.

David Icke kendisinden önce defalarca vurgulanan bildik, aşi­na komplo kurgusunu kullanır. Tapınak Şövalyeleri‘nden İlluminati‘ye, masonlardan okkültizme, Bilderberg toplantılarından Kafatası ve Kemikler (Skull & Bones) gizli topluluğuna kadar hemen her un­sur aynı hikâyenin tarihsel parçalarıymış gibi sorunsuz bir şekilde kurguya eklemlenir. Fakat Icke burada klasik komplo teorisyenlerinden biraz daha farklı bir şey yaparak dünyayı yöneten grubun, İlluminati üyelerinin aslında kim (ya da ne) olduklarını deşifre eder: kan ile beslenen insan formundaki sürüngenler (humanoid reptillians). İstedikleri zaman şekil değiştirebilen bu yaratıklar arasında Bush, Clinton, İngiliz Kraliyet Ailesi mensuplarını gibi sayar. Bu­nunla da kalmayıp sürüngenlerle ilgili iddiaları UFO meselesi ile birleştirip komploya farklı bir boyut katar. Icke bu son yaptıkları ile özellikle ABD’de “işlerini ciddiye alan” diğer komplo teorisyenleri ve araştırmacılarının tepkisini çeker (2001). Kendisi “ciddi ve te­melli komplo araştırmalarını sulandırmakla” suçlanır. Aslında Icke insan formundaki sürüngenlerin varlığı ile ilgili iddialarını, daha öncekilerden farklı olmayan bilindik “bilimsel” metodlarla destek­ler. Belgeler, tanıklıklar ve biraz da New Age mistisizmi ile hikâye­sini oluşturur.

Aslında bütün bu insan formundaki sürüngenler meselesinin göründüğünden daha karmaşık ve ciddiye alınması gereken bazı toplumsal etkileri vardır. Icke kitaplarının tanıtımı ve konferans için gittiği Kanada’nın Vancouver şehrinde bir grup ırkçılık karşıtı göstericinin protestosu ile karşılaşır. Icke daha sonra Yahudilere ya­pılan ayrımcılıklara karşı mücadele eden Anti Defamation League’in (ADL) de ilgisine mazhar olur. Protestocuların ve ADL’in iddiası Icke’ın Yahudi karşıtlığı yaptığıdır. Icke ise aklından bile geçirmedi­ğini söyler ve dünyayı yöneten ayrıcalıklı elitin “basbayağı” insan formundaki sürüngenler olduğuna inandığını belirtir. Dünyayı ele geçirmeye çalışan ve uzaydan gelen sürüngenimsi yaratıkların hi­kâyesi 1980′li yılların sonunda Ziyaretçiler (Visitors) adlı diziyle tele­vizyona taşınmış ve hayli popüler olmuştu. Buraya kadar her şey “masum” gözükse de meselenin karmaşıklığının söylemsel kurgu­dan ve onun eklektik yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Icke daha önce komplo teorilerinde yıllardır kullanılan kurgusal ya­pıyı tekrar ederek korumuş, fakat kurgunun içinden çok yaygın olarak yararlanılan bir unsuru çıkarıvermiştir: Yahudiler. Aslında söylemeyerek, telaffuz etmeyerek ve hedefi göstermeyerek komp­lonun gizemli havasına başarıyla katkıda bulunduğu iddia edilebi­lir. Telaffuz ettiği kısım, sürüngenlerin varlığı, yüzyıllardır Yahudiler için kullanılan aşina bir imgedir. “Sinsi”, “soğukkanlı” ve “mut­lak kötü” olarak Yahudiler yoğun olarak Nazi döneminde dünyayı sarıp sarmalayan “sürüngenler” olarak resmedilmişler, karikatürleştirilmişlerdir. Komplo kurgusunun düşman ontolojisine uygun olarak “sürüngen”, aynı zamanda nihai kötüye, yani Lucifer’e gön­derme yapar. Burada Icke konusunda masumiyetin kaybolduğu noktaya yaklaşırız. Nitekim yaptığı işi bir anlamda çok “akıllıca” ve “başını belaya sokmayacak” bir şekilde yaptığı için İngiltere’de­ki Combat 18 gibi neo-Nazi örgütlerinin övgüsünü kazanır. Aynı şe­kilde Icke, konuya girmese bile, soykırım inkârcılarından da pek uzak dur(a)mamaktadır (Offley, 2000). Açıkça ırkçılık yapmasa bile içinden konuştuğu söylem faşizme kaymaya yatkın bir zeminde durduğu sinyalini vermektedir.

“Kendini aşma”, “ruhani yolculuk”, “içine dönerek kendini bulma”, “hakikate veya nirvanaya ulaşma”, “inisiasyon” popüler New Age söyleminin kullandığı yaygın kalıplardan bazıları. Bu söy­lem belirgin sınırlarla ayrılmış bir orası/burası, içerisi/dışarısı ve gerçek/sahte karşıtlığına dayanıyor. Sıklıkla yüzeysel olanla aşkın (trancendental) olan arasında keskin bir ayrım yapıldığını görüyo­ruz. “Öbür” tarafa geçebilmek için de spiritüel/bireysel bir bilgi, çaba ve bilinç gerekiyor. Aynı şekilde komplo mantığına göre de çevremizde gördüklerimizi, sıradan olayları aslında göründükleri gibi zannetme, oldukları gibi sanma yanılgısına düşeriz. Hâlbuki hakikat o kadar rahat ulaşılamayacak kadar saklıdır, maskelerimiz­den kurtulmak gerekmektedir. Birçok insan bu “bilgiye” ulaşmak­tan acizdir. Her ne kadar komplo teorisini dillendiren kişi bunu ba­şarmış gözükse de bu o kadar kolay bir iş değildir. Hakikat, derin ve gizli olmasına rağmen aslında keskin ve basittir de. Çoğu zaman belgelerle, bir resimle, bir isimle, bir şifreyle, bir alıntıyla, bir cüm­leyle veya bir veriyle açığa çıkartılabilir. Ayrıcalıklı, ezoterik ve ob­jektif bir bilgi söz konusudur. Çok-nedenli bir olguyu, çok-yönlü bir analizle ortaya çıkarma çabasından söz edilemez. Anlamak (verstehen), hermönetik anlamda yorumlamak filan da söz konusu olamaz. Bunların yerine dünyayı saran o girift ve karanlık ağın, o ağır ve puslu komplo havasının arkasında kaçışa yönelik (escapist) bir “hafiflik” söz konusudur. Bu dünyadan, gerçek insanlardan ve hakikate ulaşmayı gerektirecek insani çabadan bir kaçış. Kaçışın ol­duğu yerde gerçeklik tektir, keşfedilivermeyi bekler, bazen metin­lerin içinde, bazen olayların arasında, bazen de şifrelerin ardında. Özellikle günlük hayat ve popüler kültür söz konusu olduğunda, söylemin akışkan yapısı her zaman ideolojik bir bütünlük ve tutar­lılığa izin vermez.

Komplo teorilerinin söylemsel yapısı, faşizmin senkrektik doğasıyla ilişkiye girip, günümüzde son derece değişik formlar alarak yoluna devam edebilir. Benzer şekilde faşizan etki­lere bir hayli açık komplo kurgusu, yeni bir New Age[19] havuzundan aynı mantıkla beslenmekte ve ortaya çok daha “renkli” ve yeni dö­nemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir karışım çıkmaktadır.

Kaynakça
Allison, Graham T. (1971). Essence of Decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Boston: Little Brown.
Arendt, Hannah (2003). “Total Domination.” The Portable Hannah Arendt. Peter Baehr (der.) içinde. New York: Penguin. 119-145.
Batmaz, Veysel ve Cahit Batmaz (2007). Atlantis’in Dili Türkçe. İstanbul: Salyangoz.
Bauman, Zygmunt (2007). Modernite ve Holokaust. Çev., Süha Sertabiboğlu. İstanbul: Versus.
Belge, Murat (2006). Milliyetçilik: Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni. İstanbul: Agora.
Berlet, Chip (2004). “Debunking Conspiracy Theories: An Interview with Chip Berlet.” David Barsamian (interview by.). Z Magazine 17(9) (September). http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13597. Erişim tarihi: 12.12.2008.
Bilbilik, Erol (2002). Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler: CFR-Bilderberg-Trilateral. İstanbul: Kaynak.
Bora, Tanıl (2007). “Tanıl Bora ile Söyleşi.” Cem Erciyes (söyleşi). Radikal. 2 Şubat 2007.
Bozarslan, Hamit (2004). “’Komplo Teorileri’ Üzerine Tartışmalara Bir Katkı.” Birikim 183: 19-24.
Castillon, Juan C. (2007). Dünyanın Efendileri: Bir Komplo Teorileri Tarihi. Çev., Sakıp Murat Yalçın. İstanbul: Koridor.
Chomsky, Noam (1995). “Conversations with Noam Chomsky.” Michael Albert (interview by.). Z Magazine (October). http://www.zmag.org/ZMag/articles/oct95chomsky.htm. Erişim tarihi: 12.5.2007.
Çelakıl, Ömer (2002). Kur’an-ı Kerim’in Şifresi. İstanbul: Sınır Ötesi.
Daly, Steven ve Nathaniel Wice (1995). Alt.culture: An A-Z of the 90s. London: Guardian Books.
Dikbaş, Yılmaz (2002). Gönüllü Devşirmeler. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Eco, Umberto (1992). Foucault Sarkacı. Çev., Şaban Karadeniz. İstanbul: Can.
Eco, Umberto (1995). “Ur-Fascism.” The New York Review of Books 22: 1-9.
Fırat, Gökçe (2007). İstila: Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası. İstanbul: İleri.
Gee, James Paul (2005). Discourse Analysis: Theory and Method. London: Routledge.
Goebbels, Joseph (1999). “Knowledge and Propaganda.” German Propaganda Archive. http://www.calvin.edu/academic/cas/gpa/goeb54.htm/. Erişim tarihi: 6.10.2007.
Gündoğdu, Aydın (2003). Kuranın Şifresi: Sistemi ve Mukattaa Harflerinin Çözümü.İstanbul: Ozan.
Hanioğlu, Şükrü (2006). “Komplo Kuramları ve İç Düşmanlar.” Zaman. 21 Eylül 2006.
Hepkon, Haluk (2007). Komplo Teorileri Tarihi. İstanbul: Kaynak.
Hür, Ayşe (2005). “Kavgam ve Siyon Protokolleri.” Radikal 2. 13 Mart 2005.
Icke, David (2001). Secret Rulers of the World: The Lizards and the Jews. Jon Ronson (director). TV Documentary. Channel 4. April.
Icke, David (2006). David Icke: Was He Right?. Norman Hull (director). TV Documentary. Channel 5. December 26.
Işık, Nuran Erol (2006). “Milliyetçilik, Popüler Kültür ve Kurtlar Vadisi.” Doğu Batı 38: 227-247.
Jaworski, Adam ve Nikolas Coupland (2006). “Introduction: Perspectives on Discourse Analysis.” The Discourse Reader. Jaworski ve Coupland (der.) içinde. London: Routledge. 1-38.
Kavcar, Neval (2007). Sivil İhanet: Anadolu’dan Türk Mührü Siliniyor. İstanbul: Kabara.
Kaynak, Mahir (2006). Yeni Dünya Düzeni. İstanbul: Profil.
Kuzu, Ali (2006). Atatürk’ü Kimler Öldürdü?. İstanbul: Bilge Karaca Yayınları.
Küçük, Yalçın (2006). İsimlerin İbranileştirilmesi. İstanbul: Salyangoz.Levin, Marc (2004). Protocols of Zion: Some Lies Never Die. Marc Levin (director). Elephant Films.
Levin, Marc (2005). “Blog #6.” Protocols of Zion. http://thinkfilm.blogs.com/protocols_of_zion/. Erişim tarihi: 7.10.2007.
Macit, Nadim (2006). Küresel Güç Politikaları: Türkiye ve İslam. Ankara: Fark.
McDonald, Lee Cameron (1968). Western Political Theory: Part 3. San Diego: HBJ Publishers.
McNamara, Robert S. (2003). The Fog of War. Errol Morris (director). Sony Pictures.
Mercan, Şeref (2005). İlluminati: Piramitte Sona Doğru. İstanbul: Nokta.
Meydan, Sinan (2006). Atatürk ve Kayıp Kıta Mu. İstanbul: Truva.
Meydan, Sinan (2008). Köken: Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2. İstanbul: İnkılap.
Michel, A.G. (2007). Mason Diktatörlüğü. Çev., Ataman Güneş. İstanbul: Karma.
Moskovici, Serge (1996). “Yabancı Parmağı: Komplo Zihniyeti.” Çev., Hacer Harlak.Birikim 90: 45-59.
Nilus, Sergey (2005). Siyon Liderlerinin Protokolleri. Çev., Naim Erdoğan. İstanbul: Nokta.
Offley, Will (2000). “David Icke and the Politics of Madness Where the New Age Meets the Third Reich.” PublicEye 29.
http://www.publiceye.org/icke/IckeBackgrounder.htm/. Erişim tarihi: 11.11.2007.
Özakıncı, Cengiz (2007). İblisin Kıblesi / United States of İrtica. İstanbul: Otopsi.
Özoğlu, Ali (2006). Şifre Çözüldü, Masonlar’dan Türkiye’ye Kanlı Hediye: ASALA PKK. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Pipes, Daniel (1997). Conspiracy: How the Paranoid Style Flourishes and Where It Comes From. New York: Simon & Schuster.
Poyraz, Ergün (2007). Musa’nın Çocukları: Tayyip ve Emine. İstanbul: Togan.Rai, Milan (1995). Chomsky’s Politics. London: Verso.
Reich, Wilhelm (2007). Dinle Küçük Adam. Çev., Şemsa Yeğin. İstanbul: Payel.
Sabine, George H. ve Thomas L. Thorson (1973). A History of Political Theory. Hinsdale: Dryden Press.
Sayın, Ümit (2007). Dünyayı Yöneten Gizli Güçler. İstanbul: Neden.
Sevinç, Necdet (2007). Pontus’ta Hesaplaşma. Ankara: Bilgi.
Shalom, Stephen R. ve Michael Albert (2002). “Conspiracies or Institutions? 9-11 and Beyond.” Z Magazine 15(7) (July/August).
http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13107. Erişim tarihi: 12.12.2008
Tanyu, Hikmet (2005). Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler. Ankara: Elips.
Türk, Hakan (2004). Büyük Oyun: Türkiye Üzerine Oynanan Oyunlar. İstanbul: Akademi Yayıncılık.
Van Dijk, Teun A. (1995). “Discourse Analysis as Ideology Analysis.” Language and Peace.
C. Schaffner ve A. Wenden (der.) içinde. Aldershot: Dartmouth Publishing. 17-33.
Yalçın, Soner (2004). Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı. İstanbul: Doğan Kitapçılık.
Yiğenoğlu, Çetin (2007). Üç Bin Yıllık Kavga: Ermeniler Ne İstiyor?. İstanbul: Cumhuriyet.
Yörük, Zafer (2002). “Politik Psişe Olarak Türk Kimliği.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt 4. Tanıl Bora (der.) içinde. İstanbul: İletişim. 309-324.
Yunak, Yılmaz (2004). Kurandaki UFO. İstanbul: Arıtan.
Zizek, Slavoj (2006). Interrogating the Past. New York: Continuum.

DİPNOTLAR

 


[1]Gee sadece konuşulanları kapsayan küçük harfle yazılan söylem ile konuşmanın dışında kalanların da dâhil edildiği büyük harfle yazılan Söylemi ayırmak gereğini vurgular (2005: 20-21).

[2]Van Dijk’in deyimiyle retoriksel bağlamda abartı (hyperbole), tekrar (repetition), küçültme (mitigation), ironi gibi araçların kullanılması veya belli metaforlara başvurulması toplumsal inanışlarla olduğu kadar derinde yatan modellerle de yakından ilintilidir (29).

[3] New Age‘i en iyi açıklayan kavramlardan biri “ruhani aydınlanma”dır. “Kristal küreler, kendi kendine yardım kitapları, kadın tanrıçalara tapma, ilkelliğe geri çekilme ve dişil sezgi” gibi unsurlar kullanılır. New Age ismi dünyaya barışın egemen olduğu bir astrolojik dönemden, Su Çağı’ndan (Age of Aquarius) gelmektedir (Daly ve Vice, 1995: 158).

[4] Söylem hem metinlerle hem de toplumsal pratiklerle ilgili olduğundan (ki bazılarına göre ikisi arasında bir fark yoktur), söylem analizi disiplinler arası bir yaklaşımı gerektirmektedir (Jaworski ve Coupland, 2006: 1-6). Bu yaklaşım sayesinde komplo zihniyeti, faşizm ve New Age arasında kurulan söylemsel bağ daha iyi anlaşılabilir.

[5]27 yaşındaki cicero’nun bir hukukçu olarak önünün açıldığı ve ününün iyice yayıldığı, sextus roscius’un savunmasını üstlendiği davanın anahtar sorusudur cui bono? latince bir deyim olup “kim karlı çıktı?” veya “kimin yararına?” anlamına gelmektedir.

Roma hukuku’nda cinayetleri çözmekte kullanılan ve bugün de geçerliliği olan en temel sorudur. cinayetin kimin yararına olduğu, kime fayda sağlayacağı sorgulandığında, elde edilecek cevaplar katilin uşak mı yoksa eski sevgili mi olduğunu öğrenmemizde önemli bir rol oynayacaktır…

cicero, müvekkili olan ve babasını öldürüp mallarına sahip olmakla itham edilen sextus roscius’un suçsuzluğunu bu yolla ispatlayarak Roma’daki bir devlet-mafya-siyaset üçgenini de açığa çıkarır; bütün deliller sextus’un aleyhinedir, ayrıca davadaki savcı ise Roma’nın en ünlü savcısı olan erucius’tur. üstelik kuzeni de aleyhine şahitlik yapmaktadır, öldürülen babasının çiftliklerine ise chrysogonous (okunuşu:krisogonus) adındaki Roma’nın en güçlü isimlerinden biri olan, iç savaştan sonra pek çok kişiyi öldürmüş eski bir yunan köle el koymuştur.

Roma Hukuku’nda babasını öldürmenin cezası ise şudur; katil, derisi yüzülene kadar kırbaçlanır, ardından deri bir torbaya bir yılan, bir köpek ve bir maymunla beraber konulup torbanın ağzı dikildikten sonra da Tiber Nehri’ne atılırdı. yani, anlayacağınız sektus’un başı fena halde belaydaydı.

sektus’un babasının 13 adet çiftliği vardı ve tek varis kendisiydi lakin banasını öldürmekten tutuklandıktan sonra çiftliklerin 10 tanesini chrysogonous diğer 3 tanesini ise kuzeni capito aldı, daha doğrusu capito’ya chrysogonous verdi. cui bono? Sorusu sorulduğunda, bu işten chrysogonous ve işbirlikçi kuzen capito karlı çıkıyordu, zararlı çıkan tek kişi ise sextus’tu ve bu cicero’nun gözünden kaçmamıştı. geriye kalan iki önemli unsur vardı, chrysogonous o mallara nasıl el koymuştu ve neden 3 çiftliği capito’ya vermişti?

Eski Roma’da seçilmişler listesi denen bir liste vardı. Bu listeye, muhalifler, iç çekişme sırasında iktidar mücadelesinden yenik ayrılanlar ve kazananla uzlaşmaya niyeti olmayan ya da iktidar için tehlikeli bulunan isimler girerdi… işte sextus’un babası da bu listeye eklenmişti ama bu listeye eklenmesi için hiçbir sebep yoktu. “cui bono” diye diye chrysogonous’tan iyice kıllanan cicero, seçilmişler Listesi’ni Roma arşivine gizlice girerek inceledi ve o listeye cinayetten sonra eklendiğini gördü, bu belgeyi de mahkeme jürisine sundu, tabi sunmadan önce de öldürülmek istendi ama kurtuldu. olay şuydu; chrysogonous, sektus’un babasının çiftliklerine göz koymuştu, bunun için de capito’yu amcasını öldürmeye azmettirdi ve sus payı olarak da 3 tane çiftliği ona verdi, cinayeti ise capito’nun yalancı şahitler kahvesinden iki arkadaşının ihtamıyla birlikte sextus’a yıktılar. oysa akıl edemedikleri birşey vardı, tek varis olan sextus neden babasını miras için öldürsündü?

Mahkeme jürilerinden çoğunluk ne derse o olurdu. jüri üyeleri kararlarını bir tabletin üzerine a veya c harflerini yazarak bildirirlerdi. a: apsolbo yani suçsuz demekti c: condeimo yani suçlu anlamına geliyordu. mahkeme sonunda oybirliği ile tabletlerin üzerine a yazıldı yani sextus suçsuz bulundu… Savcı Erucius, iddianamesinde ve savlarında yanılmıştı, bunun bedeli ise latincede iftiracı anlamına gelen Calumniater’ın baş harfi olan c harfinin alnına kızgın damga ile vurulmasıydı.

Mahkeme sonunda hayırsız Kuzen Capito cinayetten suçlu bulundu, cicero’un namı ve cesareti iyiden iyiye yayılmaya başladı, kontrgerilla Chrysogonous’a ise hiçbir şey olmadı, Meksika sınırını geçerek durumdan yırttı. Savcı Erucius ise alnına yemesi gereken kızgın damgayı yemediği gibi görevine de devam etti.

[6]McNamara Soğuk Savaş döneminden ders çıkartarak rasyonalitenin bizi kurtaramayacağını anlatır. Bu duruma 1962 Küba Füze Krizi iyi bir örnektir. McNamara “nükleer savaşın çıkışını engelleyen sadece şanstı” der. “Hepimiz rasyonel bireylerdik. Kennedy rasyoneldi, Khrushchev rasyoneldi, Castro rasyoneldi. Rasyonel bireyler kendi toplumlarının nihai yok oluşuna neden olmak üzereydiler. Bu tehlike bugün de devam ediyor.”

[7]Bu yapıyı tarihsel olarak modern devletin doğuşuna, “araçsal akla”, Weber’in “demir bir kafes” olarak tanımladığı bürokrasinin çıkışına götürebiliriz. Bauman (2007) bu modern iradenin Nazi Dönemi Almanyası’nda da etkili olduğunu belirtir. Holokaust Hitler’in kişisel özellikleri veya Nazi ideolojisinin “çarpık”, anti-modern, ideolojik eğilimlerinden ziyade, “istatistik”, “sayım”, “hesap”, “mühendislik”, “kontrol” gibi unsurlarla iktidarını oturtmaya ve “efektif” olmaya çalışan modern/bürokratik yapının bir nevi kendine has (idiosyncratic) sonucu olarak ortaya çıkar.

[8]11 Eylül komplosuna dönecek olursak, kim bilir belki olaydan bir hafta ya da bir ay ya da bir yıl önce kulelerden birinde çalışan bir Arap şirketi ya da işadamları da kuleyi terk etmiştir. Sevinen insanlar geçerli bir kriterse, sevinen beş Arap bulmak da sorun olmayacaktır. Aynı formülü belki İngilizler içinde çalıştırabiliriz, Ruslar ya da Çinliler için de. Bu tarz bir komplo mantığıyla, 11 Eylül’ün herhangi bir ülkenin çıkarına hizmet ettiği “kanıtlanabilir”.

[9]Shalom ve Albert’a göre (2002) komplo zihniyeti iddiayı yanlışlayacak aksi bir kanıtı “uydurulmuş” olarak niteleme eğimi gösterir. Bulunan bu aksi kanıtın doğru olduğuna dair başka bir kanıt bulunursa, o da “uydurulmuştur”.

[10]Komplo kitaplarında kullanılan bu ifade tekniğini, yani telaffuz edecekmiş gibi yapmak, telaffuz etmemek, başka bir konuya geçmek, “geçelim” diyerek cümleyi bağlamak, sessiz kalmak gibi yöntemlerden bazılarını mesela Türkiye’de Efendi adlı kitapta görebiliriz (Yalçın, 2004).

[11]Castillon’a göre komplo teorileri şeytanın olmadığı ülkelerde görülmüyorlar. “Kötülüğün bir irade ürünü olduğunun, bu dünyada yapılanların ölümün ötesinde ödüllendirileceğinin ya da cezalandırılacağının düşünüldüğü, tabii bunun sonucu olarak şeytanın var olduğu ülkelerde ortaya çıkıyorlar” (371).

[12]Linç kültürünün son yıllarda Türkiye’deki tezahürü hakkında bakınız Belge (2006: 1-6). Ayrıca milliyetçilik ve komplocu bakış açısının popüler kültür metinlerine etkisi hakkında bakınız Işık (2006).

[13]Bu bağlamda Türkiye’de zaman zaman çok-satan listesine giren zenofobik eğilimli kitaplarda bir artış var gibi gözükmektedir. Bakınız Fırat (2007), Kavcar (2007), Küçük (2006), Sevinç (2007), Yiğenoğlu (2007).

[14]Umberto Eco’nun eseri Foucault Sarkacında inanıyormuş gibi yapmakla, gerçekten inanmak arasındaki ince çizgiye vurgu yapılır. “[Casuslar] düşmanın gizli servislerine sızarlar, onun gibi düşünmeye alışırlar; sağ kalırlarsa bunu başardıkları içindir. Bir süre sonra karşı tarafa geçerler; artık onlardan olmuşlardır çünkü” (1992: 451).

[15]Çeşitli şekillere bürünebilen karşıtlıklar silsilesi çoğu zaman tahmin edilemeyen, şaşırtan, düşünülmeyen formlarda tezahür eder. Örneğin “Hristiyan inancına karşı okkült kökleri olan dünya sosyalist diktatörlüğü” (Pipes, 1997: 10-14).

[16]Eco’ya göre nerede parlementonun sınırlanması ve siyasetçilere olan güvensizlik gündemdeyse, orada kök- faşizmin kokusu hissedilir (1995).

[17] Vurgu Meydan’a aittir.

[18]The greatest form of control is when you think you are free.”

[19]Komplo teorilerindeki New Age unsurlar Türkiye’de de bazı komplocu kitapların konusu olmuştur. Bakınız Meydan (2006), Batmaz ve Batmaz (2007), Gündoğdu (2003).

 

CONSPİRACY (2001) Komplo


“Ne olursa olsun, yapılanların bir gün hesabı soruluyor.”

Yönetmen: Frank Pierson          

Ülke: İngiltere, ABD

Tür: Dram, Tarihi, Savaş

Vizyon Tarihi: 19 Mayıs 2001 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Almanca

Oyuncular Kenneth Branagh,    Clare Bullus,    Stanley Tucci, Simon Markey , David Glover

Özet

2001 yapımı, HBO tarafından TV filmi olarak çekilmiş, kaliteli bir II.Dünya Savaşı filmi Conspiracy. Filmin temel vurgu noktası, pek çok diğer filmde olduğu gibi Yahudi Soykırımı. Bu sefer soykırıma, soykırım kararını alan Nazi bürokratlarının gözünden bakıyoruz. Bu aşamaya nasıl gelindi, bu karar nasıl alındı, nerelerden itiraz geldi, hangi hususlarda sıkıntı yaşandı film bize bunu anlatıyor.

Nazi subayları ve SS liderleri Yahudi sorununa kesin bir çözüm getirmek için 1942 Wannsee Konferansında bir araya gelirler. Uzun tartışmaların ardından, tarihi Yahudileri Avrupa’dan sürme planını hayata geçirmeye karar verirler. Kararları, insanlık tarihinin en korkunç ve utanç verici olaylarından birine gebedir.

Filmden

1939 yılının Eylül ayında Adolf Hitler, Polonya’yı işgal etti.  Böylece 2. Dünya Savaşı başladı.  1942′nin kışına gelindiğinde orduları Rusya’nın karlarında açlıktan ve soğuktan kırılıyordu. Bir generali de kalp krizinden ölmüştü ve Amerika savaşa katılmıştı.  İlk defa, Hitler’in bin yıl yaşayacak Alman İmparatorluğu hayalinden şüphe edilmeye başlanmıştı.  Generalleri almak ve kovmakla uğraşırken, kış iyice sertleşmişti.  15 kurmay ve bakanına emir verilerek Berlin’deki sakin göl evi Wannsee’ye gelmeleri iletildi.  Cephedeki krizden uzak bir yerdi.  İki saat içinde bu adamlar dünyayı ebediyen değiştirdiler.  Burada olanlar ve söylenenlerle ilgili geriye sadece bir kayıt kalabildi.  Bin Yıllık Reich’ın enkazından kalan tek şey.

**

Güzel bir ev. Bu amaç için yapılmadı. Toplantılar için değil. Yerler, çizmeler için uygun değil.

-Burası hususi bir ev mi?

 -Hususi ev, evet. Kimin?

 Galiba bir Yahudi’ninmiş. O konuda anlaşmazlık var.

**

Geldiğiniz için teşekkürler. Buyurun. Beklettiğim için özür dilerim. Ama lezzetli şaraplar içtiğinizden eminim. Kimse de bunun için daha erken diyemez. Herkes hazır mı?

 -Hazır.

-Güzel. Yaz kampının ilk gününde konuşuyormuş gibi olma riskine rağmen masanın etrafında toplanalım ve kendimizi tanıtalım. Tanışmayanlar için. Ben en son konuşacağım. General Müller’le başlayalım.

Tümgeneral Heinrich Müller. SS Gestapo. Klopfer, parti temsilcisiyim. Onların adına konuşuyorum.

Ben Kritzinger, Reich Mahkemeleri İcra Direktörü. Çağırıldığım için minnettarım ama sebebini merak ediyorum. Yahudi meselesinin koordinasyonu halledildi diye biliyorum. Halledilecek. Başbuğ’un, bana ve üstlerime bildirdiğine göre… Halledilecek.

General Hoffman. Irk ve Yerleşim İdaresi. Irk ve yerleşim meseleleriyle ilgileniyoruz. Bende mi?

 Leibbrandt, elimizdeki ve yönettiğimiz her şeyin Siyasi Ofisi.

Doğu Polonya’da, Baltık ve Sovyetler Birliği’nde. Bakanlığın dışişleri sorumlusuyum.

-İsminizi söyleyin.

-Meyer, Doktor. Özür dilerim.

 Stuckart, İçişleri Bakanlığı. Martin Luther, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı. Hemen hemen herkesle tanıştım.

İsmim Neumann, Dört Yıllık Planlama Ofisi Direktörüyüm. Lange, Letonya’daki SS Görev Gücü komutan yardımcısıyım. -Başka şeyler de var. -Hepimizin başka işleri var.

Ben Joseph Bühler. Almanya hakimiyetindeki Polonya’nın Dışişleri Bakanıyım.

Schöngarth, Genel Vali’ye bağlı SS. Dr. Freisler, Adalet Bakanlığı. Ayrıca Fırtına Birliği’nde rütbem var. İşte ben buyum.

Adolf Eichmann, SS Gestapo. Yahudi İşleri Ofisi ve bu…

Evet, bu kadar. Ben de Heydrich. Reich Güvenliği’den sorumlu SS Şefi. Bohemya ve Moravya Reich Muhafızı.

**

General Heydrich:

 Hoş geldiniz. Hepinize bazı belgeler verildi. Onlar size özeldir. Kopyalanamayacak, başkaları tarafından görülmeyecek ve konuşulmayacak. Üstlerimiz hariç. Buradaki meseleleri ele alışımız düşmanlarımızdan gizlenmeli. Fikirleri kontrol edersek olayları daha iyi kontrol ederiz. Bugün her birimiz sır taşıyıcı olacağız.

-Katip de sır tutacak.

-Kabul ediyor. Kabul ediyor mu?

 Mükemmel. Bundan sonra aramızdaki iletişim iki yönlü olarak işleyecek. Her türlü Yahudi meselesi için yardımcım Yarbay Eichmann merkez noktası olacak. Bu Yahudilerin Almanya’da depolanmaları sorunumuz var. Bir yıldır o Yahudi, bu Yahudi ve yasanın yasanın karmaşıklığı hakkında konuşmalar yapılıyor. Hepinizin bildiği gibi bu sorun canımızı sıkıyor. Önce onları, Alman halkı hayatının hiçbir aşamasında uğraşmak zorunda kalmasın diye kovma işine giriştik. Nürnberg’de çıkarılan yasalar için onları ortaya koyan Dr. Stuckart’a kadeh kaldırmalıyız. Ortak yazarım. Ben sadece ortak yazarım. Tüm dünyaya örnek olacak Yahudisiz toplumun ve ekonominin yaratılması konusunda yasal zemin hazırladılar. Tabii ki Yahudileri ulusal hayatımızdan sildik. Onun dışında, Yahudiler yaşam alanlarımızdan fiziksel olarak silinmeliler.

-Açıklayayım.

-Elbette. Onun da zamanı gelecek. Şiddetli bir göç politikası uygulasak bile daha fazla Yahudi’yi kim kabul eder?

 Onları kim ister?

 Bu politikanın kısıtlaması buydu. Avrupa’daki sınırlar onları reddediyor veya kabul etmek için saldırıyor.

-Amerika.

-Amerika bile, teşekkür ederim. Yahudiler sürekli Roosevelt’le konuşuyorlar ama onları reddediyor. Polonya’yı alınca da elimizde 2,5 milyon daha birikti. Geçen Temmuz ayında yeni bir durumla karşılaştık. Rusya’yı da işgal ettikçe toplamda beş milyon Yahudi daha olacak. Bu sorunun boyutları inanılmaz derecede arttı. Beş milyon. Sorun tam olarak bu. Gettolarımız dolu. Bir sürü getto var ve hepsinin Lehçe isimleri var. Hepsi dolu ama biraz durun. Geçen Temmuz’da bu sorun karşımıza çıkınca Mareşal Göring bir emir hazırladı. Elinizde bir kopyası var. İzin verirseniz etkili kelimeleri okuyayım. Size tüm hazırlıkları yapma görevini veriyorum. Organizasyon ve finans konusunda sorumlu sizsiniz. Yahudi sorununa, Avrupa’daki Alman etkisi çerçevesinde bir çözüm getirmenizi bekliyorum. Buradan bütün Avrupa kıtasının temizlenmesini anlıyorum. Temizlenme kelimesi var. Hassas bir kelime. Devam ediyorum. İkinci paragraf. Hükümetin diğer birimleri nerede olurlarsa olsunlar sizinle iş birliği yapacaklar. Umarım, falan filan. Yahudi sorununda arzu edilen başarıya ulaşmak için bu gereklidir. Bu emir, hepimiz için.

**

Dr. Kritzinger: Bir şey söylemek istiyorum. Yahudi sorunu, benim bölümümün yani Reich İdari İşleri’nin sorumluluğunda ve bize emir gelmedi. Biraz izin verin lütfen. Belge, klasörünüzde mi?

 -Evet, klasörünüzde. Orada olmalı. Sonuç olarak, o emre ne oldu?

 Kısaca, hâlâ Rusya’dayız ve Amerikalılar da savaşa katıldı.  İki olay da askeri, ekonomik, iş gücü ve erzak stoku açısından bizi daha fazla tüketecek. Bu Yahudileri barındıramayız. Göç bitti. Kaçınılmaz sonucu da bugün bu masada tartışacağız. Devam edelim. Avrupa’da kalmış olan Yahudi nüfusuyla ilgili bir belge bulacaksınız. Bir de SSCB veya Rusya’da. Kalan zamanında ne diyorlarsa. Dediğim gibi, göç politikası durdurulacak.

Affedersiniz efendim. General Heydrich’e telefon var.

-Kim olduğunu sor ve başka bağlama. -Emredersiniz. Biraz ara verelim.

Lütfen oturun Dr. Kritzinger. Hepimizi rahatlatın.

**

[Dr. Kritzinger'in anlattığı Hikâye]

Adam babasından nefret edermiş. Annesini acayip severmiş. Anne kendini ona adamış. Ama baba, onu dövermiş, ona hakaret edermiş, reddedermiş. Neyse, çocuk büyümüş. Annesi öldüğünde 30′larındaymış. Onu büyüten ve koruyan annesi. Ölmüş. Adam durmuş ve tabutunu gömerlerken ağlamaya çalışmış. Ama gözyaşı düşmemiş. Adamın babası uzun yaşamış. Oğlu 50′li yaşlardayken ölmüş. Babasının cenazesinde, çok şaşkınlık verici bir şekilde oğlu gözyaşlarını kontrol edememiş. Ağlıyor, zırlıyormuş. Teselli edilemiyormuş. Hatta kendini kaybetmiş.

Açıklaması:

Adam hayatı boyunca babasına olan nefretiyle kamçılanmış. Annesi öldüğünde, bu bir kayıpmış. Babası öldüğünde nefreti nesnelliğini kaybedince o zaman adamın hayatı boş kalmış.
Bitmiş. İlginç.

Kritzinger’in uyarısı buydu.
Ne yani Yahudilerden nefret etmemeli miyiz?
Hayır, bu hayatımızı kaplamamalı. Onlar gittiğinde, uğruna yaşayacak bir şeyimiz kalmaz. Hikâyeye göre öyle.

**

Albay Eichmann, toplantının yazılı kayıtlarını dikkatlice düzeltti.  Katılanlara, okumaları için birer kopya dağıtıldı.  Sonra da yok edilecek.

General Heydrich, Çekoslovakya’daki merkezine döndü.  Birkaç korkunç hafta sonra ona bir lakap takıldı.  Prag Kasabı.  Baharda iki Çek vatansever onu öldürmek için eğitildi. Bir İngiliz uçağından atladılar.  Onu yaralamayı başardılar.  Buna misilleme olarak, binlerce Çek toplandı ve vuruldu.  Heydrich’in yarası mikrop kaptı. Komaya girdi ve öldü.  Heydrich’in Yahudilerle ilişkilerde yardımcısı Eichmann  Wannsee’de başladıklarını bitirmek üzere orada kaldı.  Bunu gurur meselesi yaptı.

Gestapo Şefi Heinrich Müller. Savaştan sonra ortadan kayboldu. Son olarak, 29 Mayıs 1945′te Berlin’de görüldü.

Dr. Gerhard Klopfer. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949′da delil yetersizliğinden salıverildi. 1987′de ölene kadar vergi danışmanlığı yaptı.

Dr. Wilhelm Kritzinger. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve mahkemede Nazilerin suçlarından utanç duyduğunu bildirdi. 1947′de serbest bırakıldı. Aynı yıl içinde öldü.

General Otto Hofmann. 1945′te tutuklandı. İnsanlık suçu nedeniyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Altı yıl sonra salıverildi. Katiplik yaptı ve 1982′de öldü.

Dr. George Liebbrandt. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949′da delil yetersizliğinden salıverildi. Münih Amerikan Kültürü Enstitüsü’nde aktif rol aldı. 1982′de öldü.

Dr. Alfred Meyer. 1945 baharında intihar etti. Dr. Wilhelm Stuckart. 1948′de tutuklandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan 1949′da mahkum edildi. Cezasını çekmiş sayıldı. Helmstadt’ta belediye haznedarı oldu. 1953′te trafik kazasında öldü.

Martin Luther, 1944′te Dışişleri Bakanı Von Ribbentrop’a karşı komplo düzenlemekten Sachsenhausen toplama kampına gönderildi ve Nisan 1945′te serbest bırakıldı. Mayıs 1945′te kalp krizinden öldü.

Bakan Erich Neumann. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1948′de delil yetersizliğinden salıverildi. Aynı yıl içinde öldü.

SS Binbaşı Rudolf Lange, Şubat 1945′te Poznan, Polonya’da görev sırasında öldü.

Dr. Joseph Bühler. 1945′te Polonya halkına karşı işlediği suçlar nedeniyle tutuklandı ve Ağustos 1948′de Krakov, Polonya’da idam edildi.

SS Albay Karl Schöngarth. İngiliz Askeri Mahkemesi tarafından Yetkisi Dışında Terör Programı oluşturmaktan suçlu bulundu. Şubat 1946′da Hollanda’da idam edildi.

Adalet Bakanlığı’ndan Dr. Roland Freisler. Şubat 1945′te, Berlin’e yapılan hava saldırısında öldü.

SS Yarbay Adolf Eichmann. İsrail ajanları tarafından Arjantin’de yakalandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan mahkum edildi ve 31 Mayıs 1961′de Kudüs’te asıldı.

Martin Luther’ın Wannsee Konferansı zabıtları 1947′de Amerikan müfettişler tarafından Alman Yabancılar İdaresi’nde bulundu. Toplantıdan geriye kalan tek kayıt budur.