Ezilen Bir Kadının Öyküsü: CAMİLLE CLAUDEL


Camille Claudel (8 Aralık 186419 Ekim 1943), Fransız heykeltraş. Fransız şair ve diplomat Paul Claudel‘in ablası.

Önceden belirlenmiş konu ve temaları olmayan araştırma yapmak bir kentin sokaklarında kaybolmayı göze almak gibidir. Her köşe dönüşünüzde ilginç yapılar, sokak mobilyaları ve hiç kuşkusuz insanlar görürsünüz. Bu tesadüfi karşılaşmaların bazılarındaki yüzler bilinmediktir. Kimi zaman ise (sanki o yüz daha önce yaşamınızda yer almış da, zihninizin dar sokaklarında kayboluvermiş gibi) adeta bir Dejavu yaşarsınız. Camille ile tanışmam böyle başıboş bir araştırma sırasında oldu. Sonra; sanki onu çok önceleri tanıyormuşum gibi geldi. Hikâyesinden etkilendim. Olağanüstü yetenekleri olan bu insanı zihinlerimizin daha aydınlık noktalarına taşımak istedim. Belki de onun yaşamından alacağımız dersler ihtimalini düşünmüş olabilirim. Bir dahi sanatçı olarak onu eserleriyle takdir etmenin ötesinde; bir insan  yalınlığında sevebiliriz de. İyi okumalar…

1866-1945 yılları arasında yaşamış, Servet-i Fünun Edebiyatı’nın ünlü yazarı Halid Ziya’yı kim hatırlar? Eğer onun kaleme aldığı ve ilk önemli Türk romanı kabul edilen “Aşk-ı Memnu” iki kez TV dizisi olarak yayınlanmasaydı, muhtemelen tanıyanı daha az olurdu. Onu az tanıdığımız gibi yaşam öyküsünü de yeterince bilmiyoruz.

1989’da en iyi kadın oyuncu ve en iyi yabancı dilde film dallarında iki adet Akademi Ödülü (Oscar Ödülü) alan filmin adı olmasaydı Camille Claudel’i tanıyıp hatırlayacak mıydık? Claudel’in yaşamını anlatan 1988 yapımı film, 2 Oscar dışında 1989’da (en iyi film ve en iyi kadın oyuncu ödülleri de dâhil olmak üzere) beş tane César Ödülü ve aynı yıl Berlin Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de aldı. Belki de film bu kadar çok ödül almasaydı, Camille’in adı yine unutulmuşlar arasında kalacaktı. Bruno Nuytten tarafından yönetilen ve başrollerini Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadığı film, Camille Claudel’in göze çarpmayan yaşamını sinema diliyle gün ışığına çıkardı. Filme konu olan romanı Camille’in erkek kardeşinin ikinci kuşak torunu Reine-Marie Paris kaleme almış.

Daha önce 19’uncu yüzyılın ünlü yazar ve şairi Edgar Allan Poe ile Virginia Clemm’in duygusal öyküsünü anlatan bir yazı yazmıştım. Yoksulluk içinde sevginin yeşerdiği etkileyici bir öyküydü Edgar ile Virginia’nın hikâyesi… Poe’yu usta bir yazar ve şair olarak tanımakla birlikte Virginia ile olan duygusal birlikteliğini eskimiş bir kitabın sararmaya yüz tutmuş sayfaları arasında bulmuştum. “Buna benzer bir başka yaşam öyküsü var mıdır?” diye bakınırken Camille Claudel’in öyküsü ile karşılaştım.

Camille Claudel 1864-1943 yılları arasında yaşamış bir Fransız heykeltıraş. Kuzey Fransa’da doğmuş. Kendinden iki yıl sonra doğan, ileride bir şair ve diplomat olacak Paul Claudet isimli bir de erkek kardeşi var. Babası Louis Prosper bir bankacıdır. Annesi Cécile Cerveaux oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Camille’in ailesi 1881 yılında Paris’in Montparnasse Bölgesine yerleşmiş.

Camille’in heykele olan ilgisi çocukluk yıllarında taş ve çamurdan yaptığı oyunlarla başlamış. Annesi hiçbir zaman sanata olan ilgisini onaylamamış; babası ise daima maddi ve manevi destekçisi olmuş. Aile Paris’e geldiğinde Camille, Académie Colarassi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmış. O dönemin heykel açısından önemli okulu École des Beaux-Arts… Bugün için biraz şaşırtıcı olabilir ama o dönemde kadınlar bu okula kabul edilmiyor. İşte; böyle bir zaman diliminde Camille heykeltraş olmakta ısrarlı. 1882’de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralıyor. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngiliz… Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb. 1886’da Jessie ile Camille birlikte İngiltere’ye Jessi’nin ailesini ziyarete gitmişler. İlerleyen yıllarda ise araları bozulmuş. Hatta Camille, bir daha asla Jessie’yi görmek istemediğini belirtmiş.

1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır. Rodin’i ünlü “Düşünen Adam” heykeli nedeniyle kolaylıkla hatırlayacaksınız. Rodin’le tanışması Camille için gerçek bir dönüm noktası olur. Kanımca; bu tanışma, zaten yaratıcı bir sanatçı olan Camille’in heykel yapma yeteneğinden daha çok onun ruhsal ve fiziksel dünyasını (dolayısıyla ölümüne kadar olan yaşamını) etkiler.

Camille, 1884’ten başlayarak Rodin’in atölyesine dâhil oldu. Üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin’in ilgisini çekmiş. Birlikte çalışmışlar. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı idi. Rodin’in modeli, arkadaşı ve sevgilisi oldu. Camille ile Rodin tanıştıklarında Rodin’in Rose Beuret ile yaklaşık 20 yıllık bir birliktelik ilişkisi vardı. Rodin, Camille ile tutkulu bir aşk yaşamasına rağmen hiçbir zaman Rose Beuret’den ayrılmadı.

Rodin ve Rose Beuret’nin birlikteliğinin sorunlar yaşıyor olması, Rodin’i Camille ile yakınlaştırdı. Birlikte gerçekleştirdikleri çok sayıda çalışma oldu. Birlikte “Cehennemin Kapıları (Le Port de L’Enfer)” isimli çalışmayı gerçekleştirdiler. Bu eserde Camille’in etkileri açıkça görülür; ciddi bölümünün Camille tarafından yapıldığı söylenmektedir. Ama ne yazık ki, pek çok eserde olduğu gibi “Cehennemin Kapıları” yapıtında da Camille, Rodin’in ününün gölgesinde kaldı. Rodin’in Camille’ye ait pek çok eseri sahiplendiği rivayet edilmektedir.

 

Camille Claudel, Rodin ile birlikteliğinden hamile kaldı; fakat geçirdiği bir kaza sonucu doğmamış bebeğini kaybetti. Bu onun ruhsal dünyasındaki sıkıntıların başlangıcı oldu. Bu dönemde annesi tarafından reddedildi ve evden ayrılmaz zorunda kaldı. Biraz aşktan biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikteliği 1898’e kadar sürdü. Rodin’in kaba tavırları ve Camille’i en büyük rakibi olarak görmeye başlaması, çiftin birlikteliğinin de sonu oldu. Sonunda Camille, Rodin’i terk etti.

Camille çalışmalarını, ilki 1903 yılında olmak üzere Salon des Artistes Français ve Salon d’Automne isimli sergi salonlarında izlenmeye sundu. Baş yapıtlarını bu sancılı döneminde çıkarır ortaya; “Vals/ Le Valse”, “Clotho/ Clotho”, “Geveze Kadınlar/ Les Bavardes” ve “Sakuntala/ Sakountala” gibi eserleri verir peş peşe. Eleştirilerin bir kısmı heykellerde Rodin etkisinin bulunduğu yönde oldu. Ama işin doğrusu; heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırır.

1848-1917 yılları arasında yaşamış ve Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. (Mirbeau, ilişkinin ilk yıllarında Rodin’in Camille ile ilişkisini kesmesi mesajını iletmesi amacıyla zaman zaman Camille’in annesi tarafından görevlendirilmiş.) Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır.

Çocukluk ile yaratıcılığın, deha ile deliliğin sınırlarını çizmek zor. Deha ile deliliğin sınırlarını kolaylıkla (belki de farkında olmadan) ihlal edebilen çok sayıda yaratıcı insan, sanatçı ve buluşçu var. 1905’ten sonra Claudel’in ruh sağlığı bozulmaya başladı. Bu süreçte hiç kuşkusuz Rodin ile olan ilişkisinin olumsuzluklarının da etkisi oldu. Bir kriz anında eserlerini parçaladı. Doksana yakın heykel, çizim ve eskizini yok ettiği söylenir. Giderek daha fazla paranoya işaretleri göstermeye başladı. Hastalığı şizofreni olarak tespit edildi. Bu dönemde Rodin’i onun fikirlerini çalmakla suçladı. Kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etti. Kendisine sürekli olarak destek veren erkek kardeşinin 1906’da evlenmesi ve Çin’e gitmesi üzerine kendisini atölyesine kapattı, inzivaya çekildi.

Babası, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir çağda onun heykel sanatı ile ilgilenmesini onaylamış; ona maddi destek olmuştu. 1913 yılında babasının ölümünü Camille bildirmediler. Aynı yıl Camille, bir ruh hastalıkları hastanesine yatırıldı. Camille’in bilgisine sunulan yatış formunda kendi isteğiyle yazmasına rağmen gerçek belgede doktorun ve kardeşinin imzaları vardı. Hastanede heykel yapmasına izin vermediler. Camille’in sağlığı konusunda hastanede yapılan gözlemler heykel ile uğraştığında normal bir insan gibi davrandığını gösteriyordu. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmedi ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edildi.

Camille’in hikâyesi bu kısa özetten ibaret değil. İlginç detaylar var. Ama ayrıntıları araştırmayı ve öğrenmeyi size bırakarak birkaç küçük notla bitireceğim. Hastanenin doktoru Dr. Brunet 1920’de annesine bir mektup yazarak Camille’in ailesini görmeye ihtiyacı olduğunu bildirdi fakat herhangi bir cevap alamadı. Erkek kardeşi Paul Claudel ise birkaç yılda bir (rivayete göre beş yılda bir) ziyaretine geliyordu.

Camille, erkek kardeşi Paul Claudel’e yazdığı bir mektupta çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: ”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte!

Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

 Camille son yıllarında…

Yukarıda sözünü ettiğim atölye arkadaşı Jessie Lipscomb, aralarının bozulmuş olmasına rağmen 1929’da Camille’i hastanede ziyaret etti; ziyaret sonrası Camille’in ‘deli’ olduğu tezinin doğru olmadığını savundu. Rodin’in arkadaşı Mathias Morhardt ise bir seferinde Camille’in erkek kardeşi Paul Claudel’in ünlü heykeltıraşı hastaneden kapalı tutmaya devam ettiği için bir budala olduğunu söylemişti.

Camille 1943 yılında tam 30 yıl yaşamak zorunda bırakıldığı hastanede “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle öldü. Sanırım; ona layık görülen yaşam, deha sahibi yaratıcı ve farklı bir kadın olmanın cezasıydı. Dünya değişmiş görünüyor; ama görünenin gerçek yüzü, deha sahibi güzel Camille’in yaşamından hâlâ pek farklı değil.

 

Duygu Güncesi’nden alıntı yaptığınızda lütfen referans veriniz    

“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.
Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum en kutsal varlığım…

Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler.
Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım..
Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…”  
            Camille Claudel

http://www.duyguguncesi.net/?p=1342

http://tr.wikipedia.org/wiki/Camille_Claudel

**********

CAMİLLE CLAUDEL 1915 (2013) Film

Yönetmen: Bruno Dumont
Senaryo: Paul Claudel, Camille Claudel, Bruno Dumont
Ülke: Fransa
Tür:Biyografi, Dram
Vizyon Tarihi:26 Temmuz 2013 (Türkiye)
Süre:95 dakika
Dil:Fransızca
Oyuncular    Juliette Binoche, Jean-Luc Vincent,    Robert Leroy, Emmanuel Kauffman ,   Florence Philippe

Özet

1915´te, kış ayazında, Camille Claudel eğilip yerdeki bir taşı alır ve dikkatle inceler. Sanki işine yoğunlaşmış bir heykeltıraştır izlediğimiz; zihninde basit bir taşı yepyeni bir şeye dönüştürüyor gibidir. Ama sonra taşı atar, bir daha da sanata dönmez. Ailesi akıl hastanesine kapatılmasının hayrına olacağına karar kılmıştır.

Film boyunca Camille´in bir sanatçı olarak kabul görmeyi, anlayışla karşılanmayı ummasını izler, sevgili yazar kardeşi Paul Claudel´in onu ziyaret etmesini beklediğine tanık oluruz. Bruno Dumont´un İsa´nın Yaşamı, İnsanlık ve Flanders gibi yetkin filmlerinin ardından gelen ve Berlin´de prömiyerini yapan bu dram, gelmiş geçmiş en yetenekli kadın heykeltıraşlardan birinin içsel karmaşasını inceliyor.

Filmden

Paul Claudel’in Camille Claudel’le bağımsız çalışma ve yazışmalarından ve Camille Claudel’in tıbbi kayıtlarından esinlenilmiştir. Çeviri; Cemocem Camille Claudel, 1864 yılında Aisne şehrinin Villeneuve köyünde doğmuştur. Kendisi, şair Paul Claudel’in 4 yaş büyük ablasıdır, heykeltıraştır. Önce öğrencisi, sonra metresi olduğu Auguste Rodin’le 1895 yılına kadar birlikte yaşamıştır. 1913’de babasının ölümünden sonra Paris, Quai Bourbon’daki bir atölyede 10 yıl boyunca toplumdan izole bir şekilde yaşamıştır. Ailevi sorunlar ve ruhsal hastalığı sebebiyle kardeşinin girişimiyle Paris yakınlarındaki Ville-Évrard akıl hastanesine yatırılmış daha sonra Fransa’nın güneyindeki Vaucluse şehrindeki akıl hastanesine kapatılmıştır.

**

Akıl hastanesi Doktoru: Hanımefendi. Merhaba Hanımefendi. Nasılsınız?

 İşler nasıl gidiyor?

Camille Claudel:  Nedenini bilmeden buraya getirildim. Bu şaka daha ne kadar sürecek?

 Sürmeye devam edecek mi?

 Bilmek istiyorum. Bir suçlu gibi hapsedildim. Daha da kötüsü ne bir avukat ne de bu cehennemden kurtulmamı isteyen bir ailem var. Özgürlükten ateşten yiyecekten ve temel ihtiyaçlarımdan mahrum bir durumdayım. Bana istediğinizi yapıyorsunuz. Ailem bile beni terk etti. Şikâyetlerime tamamen sessiz kalarak cevap verdiler. Bu şekilde terk edilmiş olmak çok berbat bir şey. Beni bunaltan kedere karşı koyamıyorum. Annem ve kız kardeşim beni buraya tıkıp gittiler. Ne bir mektup ne bir ziyaret. Onlar bana kazık attı, buradan asla kurtulamayacağım. Mirasımı alıyorlar. Beni neyle suçluyorlar?

 Tek başına yaşadığım için mi?

 Hayatımı kedilerle geçirdiğim için mi?

 Herkesi düşman görüyorlar. Bu beyefendi geçinen adamlar bütün eserlerimi ele geçirmek için resmen üzerlerine atlamışlar. Beni burada mümkün olduğu kadar tutmak istiyorlar. Onlara göre rahatsız edici bir yaşam süren bu zavallı kadını mahvetmeye pek hevesliler. İşledikleri suçu hatırlatan can sıkıcı hayaleti. Ortada bir tehlike yok, yine de buradan çıkmama izin vermiyorlar. Pençelerini bana geçiren kişi Rodin’dir. Atölyemi ele geçirmek için onları kullanan da Rodin’dir. Hepsini ele geçirmiş onun izni olmadan hareket edemiyorlar. Her şey uzun zaman önce evi terk etmeye cesaret edemeyeceğim şekilde ayarlanmış. Ben evde olmadığım zamanlar, bu beyefendiler evime gelip kitaplarımı karıştırıyor, çizimlerimi götürüyorlarmış. Rodin, kendi yaptığı işi onlara da öğretmiş. Onu diğerleriyle suç ortağı, bir mazeret olarak görüyorum. Serbest kalmam için elinizden geleni yapın lütfen. Benim talep etmemin bir anlamı yok. Bunun için yeterince güçlü değilim. Her zaman yaptığım gibi kendi köşemde yaşıyorum. Buradaki hayat bana göre değil. Benim için çok zor. Açıkçası böyle söylediğim için üzgünüm. Gelin görün ki Rodin’le olan ilişkiniz 20 yıl önce sona ermiş.

**

Paul Claudel’in İç hesaplaşması:

 Âmin. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına Hazırım. Buradayım. Tanrım, dirildim ve bir kez daha seninleyim. Uyuyakaldım. Gece, ölü gibi uyudum. Tanrı, bırak ışık olsun dedi, ve ben çığlık atarak uyandım. Birden ortaya çıkıverdim ve uyandım. Ayaktayım ve yeni doğan günle birlikte yeniden başlıyorum. Tanrım beni şafaktan önce yarattın. Senin huzurunda duruyorum. Tanrım. Sen üç kişinin içinde teksin çarmıha gerilen İsa’nın babasısın. Tüm sözleri barındıran amelsin. Söylediğin her şeye inanıyorum. Sen çivilerle çakılmış, verilmiş sözsün umudum olan başlıksın. Söylediklerine inanıyorum. Parmağındaki yarayım. Kalbindeki elim. Sen her şeye kadirsin. Seni sevdiğim için yardım edemiyorsun. Bilin ki, bana yakın bir kişi sizinle aynı suçu işledi. İki yıldır bir bakımevinde cezasını çekiyor. Ölümsüz bir ruhtaki çocuğu öldürmek çok korkunçtur. Böyle bir suçla vicdanen nasıl yaşayıp nefes alabiliyorsunuz?

 Yanlış anlaşılma olabilir mi?

 Yine de, riyakâr bir öfkeyle konuşamam ama bir erkek kardeş şefkatiyle yazabilirim. Tarascon yakınlarında, Frigolet Manastırında günbatımı. Yakında zavallı kız kardeşim, Camille’yi Montdevergues’de ziyaret edeceğim. Aslında, çoğu durumda delilik olarak adlandırılan bu şeyin gerçekten var olduğuna ben ikna oldum. Meraklı ve her durumda neredeyse benzersiz formları olanlarda, gurur ve korku vardır megalomanlık ve zulüm saplantısı vardır. O büyük bir sanatçıydı gururu ve küçümsemesinin sınırı yoktu. Belki de, yaşı ve talihsizliği nedeniyle daha da kontrolden çıkmıştı. Ben de kardeşimin mizacını almışım yine de biraz daha yumuşak ve hayalperestim, Tanrı’nın lütfu olmasa benim hikâyem de böyle olurdu, belki de daha da kötüsü. Kötü ruhları kovmak mümkün müdür?

 Tanrı, Benedictine rahiplerine katılmama hayır dedi. Gerçekten bir aziz ya da kahraman olsaydım kim bilir belki de Tanrı’nın bu cevabını dikkate almazdım. Peki ya her şeye rağmen gerçek bir aziz olmayı beceremezsem?

Affedersiniz. Şu aralar inancımı kaybettim. Tanrı’ya vahşi bir cehaletle saygı duyardım. Gerçeğin ilk ışığı büyük bir şairin kitaplarıyla bana tesadüfen verildi. Ona sonsuz şükran borçluyum düşüncelerimin şekillenmesinde onun önemli bir yeri oldu. Arthur Rimbaud. “Aydınlanma” ve bir kaç ay sonra “Cehennemde bir mevsim” kitaplarını okumam benim için belirleyici oldu. Hayatımda ilk kez bu kitaplar benim materyalist hapishanemde bir kapı açtı ve canlı bir hale, neredeyse fiziksel bir etkiye dönüştü, doğaüstü bir olay oldu. Bu mutsuz çocuk, 25 Aralık 1886’da Noel etkinliklerine katılmak için Notre Dame de Paris’e gitti. Sonra yazmaya başladım ve bana göre Katolik törenlerde amatör bir üstünlüğün hâkim olduğu, uygun bir motivasyon ve yozlaşmış bir kaç seremoni keşfettim. Önden buyurun. Bu hükümlerin altında, kalabalığa itildim çok da zevk almadan Katolik kilise seremonisine katıldım. Yapacak pek bir şey olmayınca akşam dualarına döndüm. Korodaki beyaz cüppeli çocuklarla Aziz Nikolas Kilisesi ruhban öğrencileri sonradan öğrendiğime göre “Meryem Ana” ilahisini söylüyormuş. Kalabalığın içinde, ikinci sütunun yanında duruyordum koronun giriş tarafında, sağda bulunan kutsal eşyaların tutulduğu yerdeydim. Sonra birden hayatıma egemen olan bir olay gerçekleşti. Bir an kalbime dokundu ve ben de inanmaya başladım. Büyük bir bağlılık ve kesinlik gücüyle hiç bir şüpheye yer bırakmadan huzursuz bir hayatın kitapları, argümanları ve tehlikeleri bu inancı sarsamadı, ona dokunamadı. Yüreğimi burkan masumiyet duygusu bir anda oluştu Tanrı’nın ebedi çocukluğu, anlatılamaz bir vahiy. Ben mistik bir zevk ya da dini duyguların keyfini süren bir Hıristiyan değilim. Bundan her zaman nefret ettim. Benim Hıristiyan olma nedenim benden bekleneni öğrenmek için itaat eden ve ilgilenen bir insan olmamdı. Ama asla Tanrı’dan keyif almadım ondan herhangi bir zevk elde etmek istemedim. Bunu kabul etmek rezilce bir şey olurdu değil mi?

 Tanrı kutsal bir şekilde kalbimde yerini almış gibiydi. Bana geçmişteki iyiliklerini hatırlattı ..ve mesleğimin onu tanıtmak olduğunu gösterdi. Kendisini daha samimi ve daha derin tanıtmamı rica etti.

Rahip: Bay Claudel, aziz olmanızı umuyoruz. Azizliğin sırrı Tanrı’ya kalmıştır.

**

Paul. Camille.

Camille: Benim küçük Paul’um! Ağlıyorlar, çığlık atıyorlar inliyor, kahkaha atıyorlar, dayanılmaz bir şey bu! Bu yaratıklara aileleri bile dayanamıyor. Benim ne işim var burada?

 Götür beni. Beni buradan götür. Beni zehirlemeye çalışıyorlar.

Paul: Camille! Ne zannediyorsun, Camille?

 Annem, Louise ve ben ne yapıyoruz sence?

Yaptığımız her şeyi senin daha iyi olman için yapıyoruz. Savaş zamanında en iyi bakımı aldın. Yanılıyorsun. Ben asla yanılmaktan çekinmem ama dürüst olmaya çalışırım.

Camille: Doğru. Müdür beye hatırı sayılır bir miktarda para gönderdiğini öğrendim. Doğrusunu yaptın, çünkü o büyük bir üne sahip biri. Aynı rahibeler gibi çok hayırsever bir adam. Beni sakinleştirmeye çalıştığını biliyorum büyük paralar harcadın benim için çok efor sarf ediyorsun. Bakacak dört çocuğun var. Otellerde kalıyorsun, korkunç bir yükün var. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ben beceremezdim. Ama biliyor musun burada yaşamak çok zor. Bunu biliyor musun, Paul?

 Burada kurallar, yaşamak için adapte olma yöntemleri var. Bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Çok fazla gürültü var. Ben Villeneuve’ye dönmek istiyorum. Annemle yaşamak istiyorum. Neden beni buradan almadığınızı anlamıyorum. Böyle bir yerde birinci sınıf olmaktansa üçüncü sınıf olmayı tercih ederim. Baksana, diyet yapmış gibiyim. Çok paraya ihtiyacım yok. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ben sadece Müdürle konuş. Ona beni bırakmasını söyle yoksa Burası çok soğuk. Rüzgâr var. Anneme gelip beni görmesini söylemen gerek. Tekrar muayene edilmek istiyorum. Söyleyecek misin?

 Paul?

 Çabucak halledilebilir, dedikleri kadar zor değil. Annem yapabilir. Ne karın ne de diğerleri beni istemiyor zaten fazla bir beklentim de yoktu. Hile yapıyorsun, Paul. Berthelot’du. Bütün çalışmalarımı alanın arkadaşın Berthelot olduğunu biliyorsun. Öyle görünüyor ki, benim küçük atölyem, dandik mobilyam küçük evim, araç gereçlerim onları şehvetle heyecanlandırıyor. Bu milyonerlerin çaresiz bir sanatçının üzerine gelmeleri ne kadar güzel! Onlar benden 40 kat daha zengin. Hayal gücümün, hislerimin ve yeniliğimin gelişmiş ruhumdan gelmesi, onlar için beklenmedik bir şey. Bu tür şeyler onlara çok uzak şaşkın kasaplar, kalın kafalılar, aydınlığa sonsuza kadar kapalılar. Onlara bunu sağlayacak birisine ihtiyaçları var. Diyorlar ki: “Konularımızı bulmak için hayal gücümüzü kullanırız.” Onlarda şükran belirtisi olmaz herhangi bir tazminat ödemezler zavallı bir kadının dehasından bile yoksundurlar. Paul Paul Bu iş bir kadının sömürülmesidir. Ecel terleri dökmemi istiyorlar. Ve Rodin. Rodin’in şeytani zekâsı tek bir şeyi düşünür, çalmak. Hayattayken ondan daha iyi olmamdan korkuyordu ve tabii ki, ölümümden sonra da. Elinin altında olmamı istedi. Mutsuz olmamı istedi. İşte, mutsuzum. Bu seni rahatsız etmeyebilir ama beni ediyor, Paul. Bu kölelikten çok yoruldum. Eve gidip kapımı kapatmak istiyorum. Sen, Tanrı “Tanrı yücedir. Dert çekenler acır” derdin. Hadi, beni bir tımarhanede çürümeye terk eden Tanrın hakkında konuşalım.

Paul:  Tanrı bize deneyim sağlar, Camille! Elini geri çeker. O’nun hikmetinin sırlarını kontrol etmek bizi günaha sürükler. Onun sırları bizleri kararsız, kafası karışık bir hale sokar çünkü bizi ikna etmek için bunlar yetmez. Dünya üzerinde cennetin tasvirini somut anlamda yapabilecek hiçbir şey yoktur. Tanrı her yerdedir. Tüm doğal olayların içindeki bütün anlamlar ondan bir şeyler gösterir. İnsani duyguların hepsinde, Camille. İnsani hareketlerin hepsinde. Onunla ilgili olmayan, onun göremediği onunla bağlantılı olmayan hiç kimse yoktur. Hem iyi hem de kötü. Her şey ibret alınacak bir öyküdür. Her şey sonsuz karmaşıklığı ifade eder. Yaratıcının yarattıklarıyla bağlantısını ifade eder.

Camille: Aslında Paul beni heykel yapmak için zorlamalıydın. Bana sorun çıkarıyor mu, baş edebilir miyiz anlardık. Ama onun yerine böyle bir karar aldık. Söz ver benimle ilgilenecek ve beni terk etmeyeceksin.

Paul: Söz veriyorum, Camille. 20 yıldır her gece, her sabah, senin için dua ediyorum.

Camille:  Hala hastayım, kanım zehirlendi. Vücudum yanıyor, Paul. Protestan Rodin, bana ilaç veriyor çünkü atölyemi almak için umut besliyor.

Paul: Ben gidiyorum, Camille. Tamam.

Camille:  Savaş bittiğinde seninle gelebilir miyim?

 Camille:  Aydınlıkta oturacağım. Huzurlu hissediyorum.

**

Paul: Ne korkunç bir hüzün. Sanattan daha kötü bir şey yoktur. Dahiler bunun bedelini öder. Tam bir trajedi! Kötü bir hayat! Sanatsal meslekler çok tehlikelidir buna çok az kişi karşı koyabilir. Sanat fakülteleri özellikle tehlikeli ruhlara hitap eder. Hayal gücü ve duyarlılık, kolayca dengeyi bozup, kafayı sıyırmaya ve düzensiz bir hayata neden olabilir. Ablam ancak 30 yılda Rodin ile evlenemeyeceğini anlayabildi. Her şey onun kaldıramayacağı kadar üzerine çöktü. Bu onun bilinçli yaşamının sonuydu.

Doktor: Evet. Hanımefendi, yani ablanız çok ıstırap çekiyor. Sürekli zehirlenmekten korkuyor.

Paul: Bütün dahiler için hayat hayal kırıklıklarıyla doludur.

Doktor: Evet, ama Bayan Claudel artık sakin ve uysal, birçok şeyi özlüyor, çok daha güçlü olmak istiyor, Paris’e yakın olmak ve tek başına kırsal bölgelerde yaşamak istiyor. Bana göre onu memnun etmek için bunu denemenin zamanı gelmiş olabilir.

**

Camille Claudel, hayatını son 29 yılını akıl hastanesinde geçirdi ve 19 Ekim 1943’de, 79 yaşında öldü. Toplu bir mezara gömüldü ve cesedi hiç bulamadı. 23 Şubat 1955’de ölen Paul, ablasını ölünceye kadar ziyaret etti. Ablasının Montdevergues’deki cenaze törenine katılmadı.

 

http://www.yalnizlarmektebi.com/tasin-topragin-camurun-ve-mermerin-ruhu-camille-claudel/

 

GERÇEKTEN BİZ VAR MIYIZ?


 Bugün geçti, yarın geldi, ben, dünkü ben miyim, yoksa …?

Dünkü ben olduğuma karar veren ben miyim, yoksa başka biri mi?

Dünkü ben ile , bugünkü ben bir Eşevresizlik içinde interaksiyona (etkileşim) geçiyor mu?

 Doğrusu hangisi dir.

**

Aşağıdakilerden biri doğrudur:

•    Aldığınız her nefes, Marilyn Monroe’nun verdiği nefesten bir atom içerir.

•    Yukarı doğru akabilecek bir sıvı türü vardır.

•    Bir binanın en üst katında, en alt katına kıyasla daha hızlı yaşlanırsınız.

 •    Bir atom aynı anda birçok farklı yerde bulunabilir; tıpkı sizin aynı anda hem New York hem de Londra’da bulunmanız gibi.

•    Tüm insan ırkı, bir küp şekerin sahip olduğu hacme sığdırılabilir.

•    Herhangi bir kanala ayarlanmamış televizyondaki karlanmanm yüzde biri, Büyük Patlama’nın neden olduğu elektromanyetik gürültüdür. Zamanda yolculuk fizik kurallarına aykırı değildir.

•    Bir fincan sıcak kahvenin ağırlığı, soğuk halinden daha fazladır.

•    Ne kadar hızlanırsanız, o kadar incelirsiniz.

Hayır, şaka yapıyorum. Bunların hepsi de doğru!

Bir bilim yazan olarak, bilimin bilimkurgudan çok daha tuhaf bilgiler içermesi ve Evren’in icat edip edebileceğimiz her şeyden çok daha etkileyici oluşu karşısında her zaman hayrete düşmüşümdür. Buna rağmen, 20. yüzyılın sıradışı keşiflerinden pek azı kamuoyunun dikkatini çekebilmiştir. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli iki başarısı, atomlar ve bileşenlerini resmeden kuantum teorisi ile uzay, zaman ve kütleçekimini resmeden Einstein’ın genel görelilik teorisidir. Bu iki teori, dünya ve bizim hakkımızda neredeyse her şeyi açıklamaktadır. Aslına bakılacak olursa, kuantum teorisinin, ayaklarımızın altındaki zeminin neden katı olduğu ve Güneş’in neden ışıldadığını açıklamanın ötesinde, bilgisayarların, lazer teknolojilerinin ve nükleer santrallerin inşasını mümkün kılarak, bildiğimiz anlamda modern dünyayı yarattığı söylenebilir. Göreliliğin gündelik yaşam üzerindeki etkileri bu denli aşikâr değildir belki. Ne var ki, bu teori bize, hiçbir şeyin, ışığın dahi kaçamadığı kara deliklerin varlığını, ezelden beri varolduğu düşünülen Evren’imizin aslında Büyük Patlama denilen devasa bir patlamayla oluştuğunu ve zaman makinelerinin buraya dikkat mümkün olabileceğini göstermiştir. Bu konular üzerine yazılan önemli kaynakların pek çoğunu okumama ve sahip olduğum bilimsel geçmişe rağmen, getirdikleri açıklamalar beni çoğu zaman şaşkınlığa sürüklemiştir. Durum böyleyken, bilimle alakası olmayanlar için konunun nasıl görüneceğini düşünemiyorum bile. Edindiğim tecrübelerin tümü, “Temel bilimsel düşüncelerin çoğu özünde basittir ve dolayısıyla, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek bir dille ifade edilebilir,” diyen Einstein’ın haklı olduğunu gösteriyor. Bu kitabı yazarken aklımdaki fikir, sıradan insanların 21. yüzyıl fiziğinin temel prensiplerini anlamasına yardımcı olmaktı. Yapmam gereken yalnızca, kuantum teorisi ve genel göreliliğin temel fikirlerini ortaya koymak (ki bu işin aldatıcı derecede basit olduğu ortaya çıktı) ve geriye kalan her şeyin, mantıksal ve kaçınılmaz olarak, nasıl bu fikirlerden türediğini göstermekti. Söylemesi kolay. Kuantum teorisi, geçtiğimiz 80 yıl içerisinde biriken ve kimsenin tam bir elbiseye dönüştüremediği parçalardan oluşmuş bir yamalı bohçaya benzetilebilir. Dahası, teorinin eşevresizlik gibi, neden insanların değil, ancak atomların aynı anda iki yerde olabileceğini açıklayan çok önemli parçalarını anlaşılır şekilde aktarmak fizikçilerin gücünün ötesinde görünmektedir. Birçok “uzmanla” konu üzerine görüştükten sonra, onların da bu kavramı tam olarak anlamamış olabileceğini fark ettim. Bu, bir anlamda, beni özgür kılıyordu. Ortaya konmuş tutarlı bir açıklama olmadığından ötürü, farklı kişilerden aldığım görüşleri bir araya getirerek kendi görüşlerimi oluşturmam gerektiğini anladım. Bu yüzden, burada yapılan açıklamaların birçoğunu başka hiçbir yerde bulamayacaksınız. Okuyacağınız sayfaların, modern fiziğin temel fikirlerini sarmış olan sisin bir kısmını dağıtacağını ve böylece, ne denli büyüleyici bir Evren’de bulunduğumuzu görerek bunun değerini vermeye başlayacağınızı temenni ediyorum. (http://www.birazoku.com/biraz-kuantumdan-zarar-gelmez)

Sözü buradan tasavvufun azbuçuk ucudan köşesinden bilgi sahibi olanlara getirirsek, bu bilgiler çok mantıksız gelmez. Birde vahdet-i vücud felsefesine müübtela ise tamamdır. Şimdi diyoruz ki gerçekte ne oluyor/oldu/olacak?

İhramcızâde İsmail Hakkı

******

COHERENCE /Paralel Evren (2013)

Yönetmen: James Ward Byrkit    

Senaryo: James Ward Byrkit, Alex Manugian  

Ülke: ABD

Tür:Bilim-Kurgu, Gerilim

Vizyon Tarihi:19 Eylül 2013

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Kristin Øhrn Dyrud        

Oyuncular Emily Baldoni ,Maury Sterling, Nicholas Brendon ,Elizabeth Gracen , Alex Manugian

Özet

Bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği o gece, yakın dostlar keyifli bir akşam yemeği için toplanmış. Ancak, gerçekliğin ve ilişkilerin yavaş yavaş kırılmaya başlayacağını az sonra anlayacaklar. Mahallede elektrik kesilince, yemekleri yarım kalıyor. Sadece az ilerideki tuhaf evde elektrik var. Ardı ardına gizemli olaylara tanık olan bu konuklar aslında hiçbir gücün çözemeyeceği bir muammanın içine düştüklerinin er geç farkına varacak. Alacakaranlık Kuşağı’ndan esinlenen Parelel Evren insanı saran, düşük bütçeli, doğaçlamaya dayanan, senaryosuz bir bilimkurgu.

2013 Fantastic Fest (Austin) En İyi Senaryo

2013 Sitges En İyi Senaryo | Gönderen: CruSuS

Filmden

Neymiş?

  “Yerçekimi: Günümüz Araştırmalarına Giriş.” – Bir faydası olmaz.

 – Kardeşin bilim adamı falan mı?

  Çok tuhaf biri. Çok ama çok zeki. Mürekkep yalamış tiplerden. Ama biraz zor… sanki sesli düşünüyor. UD’de eğitmen. Bu… Bunlar Brian’ın ders notlarından. “Eşevreli Olmama ve Schroedinger’in Kedisi”. Bundan bahsetmişti. Schroedinger’in Kedisi’ni biliyor musunuz?

  – Benim alerjim var.

 – Bir düşünce deneyi. Bir kutu içinde yaşama şansı 50/50 olan bir kedi var. Çünkü küçük bir şişe zehir de var kutuda. Kuramsal fizik iki şans veriyor. Kedi ya ölüdür ya da canlı. Ama Brian kuantum fizikte iki gerçekliğin de aynı anda var olduğunu tartışıyor. Ancak kutuyu açtığında iki gerçeklik de çöküp tek bir duruma iniyor. Değil mi?

  Ve şunu dinleyin, onun yazdıklarından. “Bir teori daha var: İki durum da ayrı halde var olmaya devam eder ve birbiriyle eşevreli olmadan ikisi de yeni bir gerçeklik yaratarak, iki farklı sonuç verirler. Kuantum eşevresiziliği bu iki farklı sonucun da birbiri arasında interaksiyon olmadığını garanti eder.”

- Bir saniye…

 – Bu her şeyi açıklar. O zaman kutudaki bizleriz. Kedi biziz, hem canlı hem ölüyüz. Ve bunlar iki ayrı gerçeklik ta ki muhtemelen kuyrukluyıldız geçene kadar. Kuyrukluyıldız geçene kadar mı?

  Ya da eşevresizlik sağlandı ve bu iki ayrı gerçeklik kuyrukluyıldız geçtiği an ayrı olarak kalacak. Ve herkes iyi olacak. Eşevresizlik bizi birbirimizden ayrı tutuyor.

 – Doğru. O zaman neden diğer bizler, bizimle bu şekilde iletişime geçiyorlar?

  – Onlar istemedi.

 – Fotoğraflar var, sayılar. Biz başlattık, ışıkları yanan ev bulmaya gittiğimizde. Evet belki de kutu bizim için değildi. Kutu bizim için değil. Ama artık diğer bizlerle interaksiyona geçtik.

 – O zaman şu an kendimizi çökertiyoruz.

 – Birbirimizden ayrı durursak hayır. Artık çok geç. Oraya gittik bile. “Rastlantının Böylesi” filmini hatırlıyor musunuz?

  Saniyenin bir kesimi bile iki ayrı gerçeklik yaratabiliyordu. Birinde koşup metroya yetişmeye çalışıp yapamıyor elini kapıya sıkıştırıyor. Diğerinde yetişiyor ve iki ayrı… Bakın, eğer birbirimize geçiyorsak, şu an, ben onlara çökerim. Onların bizim üzerimize çökmesine izin veremem. Hey, sakin, Mike. Oraya gideceğim. Oraya gidip, onları öldüreceğim.

 – Ne?

  – Yarı şaka.

 – Mike.

 – Lanet olası hayatımı çok seviyorum.

 – Bir süre için zekamızı kullanalım aptalca bir şey yapmadan önce ve planımıza sadık kalalım. Zekice olan ne?

  Burada oturmak mı?

  Hiçbir şey yapmadan… Şimdi şu kutuyu aldık değil mi?

  İlk hareketimiz bunu geri bırakmak olmalı. Değil mi?

  Yok öyle, hayır kutuyu götürmüyoruz. O eve güvenmiyorum. Burada kalacak kutu. Dur, dur, dur.

 – Seni bu kadar delirten nedir?

  – Aptalca, çok aptalca bir soru. Evet güzel! Aşağı sokakta bir evle savaşa girecek değiliz. Onlarda aynı bizim gibi olabilirler. Mike diyor ki hadi gelip bizi öldürün. Lanet olsun böyle işe. Bunu ilk sen yaparsan, kiminle kavga halinde olacağını biliyorsun değil mi?

  Kendinle. Kendi kendinle çarpışacaksın. Kazanan kim olacak?

  Orada camdan içeri baktığında kimi gördün?

  Kendini gördün mü?

  Kendimi görmedim.

 – Ben sana kimi gördüğümü söyledim.

 – Peki, tamam. Peki ya oradaki evde içen bensem?

  Yani bir durup düşünsene. Berbat halde bir Michael var. Lanet olası bir sarhoş bir Mike’ın gelip beni öldürmesini bekleyemeyeceğim. Seni ve seni ve seni öldürmesini de. Bunu beklemeyeceğim. Dur, dur, dur bekle biraz. Orada kimleri gördün sen?

 

 

YALAN’A BİR YÖNDEN İHTİYACIMIZ MI VAR?


Bir dünya düşünün ki, her şeyiyle doğrular üzerine kurulmuş.  Ve bu dünyada bugün ki gibi vasıflar taşıyan bir insan nesli yaşıyor. Herkes doğruyu ve hakikati konuşuyor. Zannediyoruz ki, tekmil doğruluk özellikleri ile çekilmez bir hayatı olabilirdi. Fakat birisi çıkar, bilerek/ bilmeyerek bir yerden başlayarak yalanı icad ederse ne olur, diye düşünelim. Tıpkı Âdem’in cennetten çıkışına sebep olan yalan gibi. Bu yalan cennetten çıkışa neden olmuş oluken, sonsuz hayatın bulunması için yeni bir pencereyi de araladığını da hepimiz biliriz. Buradan anlaşılan hüküm, tarihinde gösterdiği emarelere göre, salt doğruların olduğu hayat akışkanlığını kaybederken,  yalana karışmış doğru, zikzaklar çizsede canlılığını kaybetmemiş ve bugüne kadar gelmiştir.

Yalanın, kötülüğün temsilcisi olduğunu söyleriz. Ancak doğrulukta ise başımızı bela âzade tutamayız. O zaman bir yanlış nerededir?

Cevap olarak, yalanın, faal olduğu zamanı irdelemek gerekir. Bu ise yalanın söylenilmeye başladığı, doğrunun terk edildiği andan başka ne olabilir. Her şeyin doğru olduğu vakitte, yalan kutsalı değiştiriken (cennetten çıkış gibi) , her şeyin yalana dönüştüğü zamanda doğru kutsallaşmaktadır. (Günümüzde). Yani, yalan ve doğru bir yönden kutsallığı içinde barındırabilir.

Düşünün bir kişiyi, sarp diyarın başına çıkmış, intihar edecek, buna doğrularla mı yoksa yalanlar mı tepki vermek gerekir. Öyle ise, o vakit/olay için söylenilmesi gereken doğruyu/yalanı tercih nasıl edeceğiz. Ve bunun kararını kim verecektir. [Bu ayrı bir mevzudur.] Söylenen doğrunun/yalanın etkisinde kalan karşı tarafın, tepkisini ölçmek veya algılamak tercihi muammada kalabilir. Bu meyanda salt doğrunun dayanılmazlığı veya yalanın literatüre girmediği bir dünya sistemindeki düşüncenin birçok zorlukları barındırdığını hemen fark ederiz..

Sonuç olarak yalanın, karakter olarak kötülük/iyilik kazanması söyleyenin niyetinde gizli kalır. Bir adamın doğrusu fitneyi galeyana getiriyorsa, söylediği doğrunun, yalan ile karşılaştırılmaya alınması da, o kadar yanlış demektir.

Yalan ve doğru ancak birbirlerinin var olmasını sağlamaktan başka bir sebep/sonuç ilişkisi olmayan hususlardır.

Mükemmel bir Hükümet adamını sevindirmek isterseniz tenkit ediniz.
Basit bir Hükümet adamını memnun etmek isterseniz methediniz [Yalan söyleyiniz].
İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli

Konuyu Sâdi Şirazi’den bir hikâye ile noktalayalım.

Hikâye

Bir sultanın, masum bir esirin öldürülmesini emrettiğini işittim. Zavallı tutsak, canından ümidini kesince kendi diliyle sultana sövmeye, hakkında kötü, çirkin laflar etmeye başlamış. Çünkü “Canından ümidini kesen, içinde olanı söyler” demiş bilgeler.

Zor zamanda kaçmaya imkân kalmayınca, El, keskin kılıcın ucunu tutar.

Köpeğe saldıran mağlup kedi gibi, Umutsuzluğa düşünce insanın dili uzar.

Sultan bu tutsağın söylendiğini görünce “Bu ne söyleniyor böyle?” demiş. İyi huylu vezirlerinden biri çekinerek cevap vermiş;

“Ey sultanım! Öfkelerini tutanlar, insanları bağışlayanlardır” [Âl-i İmran Sûresi, 3/134]  âyetini okuyor sizin için.” Bunun üzerine sultan tutsağa acımış ve onu affetmiş. Birinci vezirin aksine başka bir vezir kendini tutamayıp araya girmiş;

“Bizim gibilere sultan huzurunda yalan söylemek yaraşmaz. Sultanım, o size sövüp saydı, hakkınızda pek çirkin sözler etti.” diyerek ilk veziri, sultana gammazlamış. İkinci vezirin sözlerine sultanın canı hayli sıkılmış. Önce ortaya konuşmuş;

“Onun yalanı, senin doğru sözünden daha hoş geldi bana.” Sonra ikinci vezirine bakmış; “Çünkü onun sözü iyiliğe, seninkisi ise kötülüğe açılan bir kapıdır.” Bilgeler; “İş bitiren yalan, fitne koparan doğrudan daha iyidir” demişler. Sultanın dinlediği ve sözüne uyduğu kişi, İyilikten başka bir şey söylerse yazıklar olsun! Ferîdûn  köşkünün duvarında meğer şöyle bir beyit yazılıymış: [Ferîdûn ya da Âferîdûn: Pîşdâdî Hanedanı sultanlarından olduğu sanılan bir destan kahramanı.

Kardeş! Dünya kimseye kalmaz.
Gönlünü Allah’a ver de kurtul
Dünya mülküne aldanma sakın.
Çünkü senin gibi nice kişiler beslemiş.
Fakat sonunda öldürmüştür onları.
Madem temiz olan ruh çıkıp gidecek
Ha taht üzerinde ölmüşsün, ha toprakta!
(Kaynak: Gülistan Birinci Hikâye)

 

İhramcızâde İsmail Hakkı

*********

THE INVENTİON OF LYİNG (2009)

Yönetmen: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Senaryo: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Ülke:  ABD

Tür: Komedi, Fantastik, Romantik

Vizyon Tarihi: 14 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tim Atack

Nam-ı Diğer: This Side of the Truth

Oyuncular:    Ricky Gervais,    Jennifer Garner ,   Jonah Hill ,Louis C.K.,    Jeffrey Tambor

Özet

Politikacısından reklamcısına herkesin aklındakini doğru olarak söylediği bir gerçeklik düşünün. Ve o gerçeklikte ezik bir adam olan Mark, yalan söyleyebilmeyi keşfeder…

Filmden

İzleyeceğiniz hikaye, insan ırkının  yalan söyleme kabiliyetinin hiç gelişmediği bir dünyada geçiyor.  Burası, o dünyada sıradan bir şehir.  Gördüğünüz gibi, insanların işleri, arabaları, evleri ve aileleri var ama herkes salt gerçekleri söylüyor.  Yalan, yalakalık veya uydurma diye bir şey yok.  İnsanlar düşüncelerini olduğu gibi söylüyor ve bu bazen biraz sert olabiliyor.  Ama başka seçenekleri yok. Doğaları böyle.

**

Bugün daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir şey keşfettim.  Yaptığım şey, nesiller boyu tarih kitaplarında yazılacak.  Oysa, dakikalar öncesine kadar hem benim için  hem de tüm insanlık için akıl almaz bir şeydi.  Tarif etmesi güç. Ve o kadar kolaydı ki  Nasıl anlatsam?

Olmayan bir şey söyledim. Olmayan bir şey söyledim. Ben  Nasıl söylenir ki?

Bunun için bir kelime yok. Tabii ki yok. Bunu ben icat ettim. YALAN

**

Yorum: Kafa karıştırıcı ama izlenebilir bir film.

Bana bir arkadaşım tavsiye etmişti ve mutlaka izlemelisin demişti. Ben de izlemeyi az önce bitirdim. Çok akıllıca işlenmiş bir kurgusu var, film ilerledikçe her şey yavaş yavaş yerine oturuyor.

Hristiyanlığa, hatta tüm dinlere karşı yapılmış zekice bir karşı koyma diyebiliriz. Bu dünyada kendi içinde herkes özgür, siz de izlerseniz kendi fikirlerinize göre bu filmi değerlendirirsiniz ama basit bir film olmadığını söyleyebilirim.

Öyle eğlence için veya güzel vakit geçirmek için izlediğinizde sizi kafa karışıklıklarıyla ortada bırakabilir.

Diğer yandan filmde cinsellik, şiddet ve kan hiç yok.

Daha çok her şey psikolojik olarak işlenmiş diyebiliriz. Ben bir yere kadar kahraman için şeytanın tasviri yapılıyor demiştim ama sonradan olay yön değiştirdi. [http://www.turkcealtyazi.org/mov/1058017/the-invention-of-lying.html]

************

BENJAMIN DISRAELI

 

************

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

pamela meyer

[Yalan söyleyen doğrucuların gerçeğini öğrenmek için]

Bu odadaki kimseyi telaşlandırmak istemiyorum, ama dikkati çeken birşey var ki sağınızdaki kişi bir yalancı.
Solunuzdaki kişi de bir yalancı.
Şu an oturduğunuz koltuktaki kişi de bir yalancı.
Hepimiz yalancıyız.

Bugün yapacağım şey hepimizin neden yalancı olduğu konusunda araştırmaların ne dediğini, nasıl bir yalan gözcüsü olabileceğinizi ve neden bir adım daha atıp, yalan yakalamaktan gerçeği aramaya ve nihayetinde güven kurmaya geçmek isteyebileceğinizi göstereceğim.

Güvenden bahsetmişken, “Yalan Gözcülüğü”adlı kitabı yazdığımdan beri kimse benimle yüz yüze görüşmek istemiyor, hayır. “Önemli değil, sana e-posta atarız.” diyorlar. Starbucks’ta bir kahve görüşmesi bile yapamıyorum. Kocam da, “Canım, yalancılık mı? Belki de yemek yapmaya odaklanabilirdin. Fransız mutfağına ne dersin?”diyor.

Başlamadan önce, yapacağım şey size amacımı açıklamak olacak, amacım “Yakaladım Seni” oyununu öğretmek değil. Yalan gözcüleri her şeye kusur bulan, odanın arkasından “Yakaladım seni! Kaşın seğirdi. Burun deliklerin genişledi. “Lie To Me” dizisini izliyorum. Yalan söylediğini biliyorum.”diye bağıran o çocuklar gibi değiller. Hayır, yalan gözcüleri yalancılığı nasıl yakalayabileceklerine dair bilimsel bilgiye sahiptirler. Bunu doğruya ulaşmak için kullanıyorlar ve deneyimli politikacıların her gün yaptığı şeyleri yapıyorlar; zor insanlarla zor görüşmeler yapıyorlar, bazen çok zor zamanlarda. Ve bu yola temel bir önermeyi kabul ederek başlıyorlar, ve bu önerme de şu:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir.

Bir düşünün, bir yalanın yalnızca dile getirme ile herhangi bir gücü yoktur.

Gücü, bir başkasının yalana inanmaya razı olması ile ortaya çıkar.

arkadaş yalanı

Biliyorum, bu kulağa sert gibi gelebilir, ama bakın, eğer herhangi bir zamanda size yalan söylendiyse, bu yalan söylenmeye razı olduğunuz için olmuştur.

Yalan söylemek hakkındaki birinci gerçek:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir. Her yalan zarar vermez. Bazen sosyal itibar adına yalancılığa isteyerek katılabiliriz, belki sır olarak saklanması gereken bir sırrı saklamak için. “Güzel şarkı,”deriz. “Tatlım, o elbise içinde hiç şişman görünmüyorsun.”Ya da favorilerden birisi olan şunu söyleriz, “O e-postayı az önce spam dosyasında buldum. Çok özür dilerim.”

Ama bazen yalancılığa istemeyerek katılıyoruz. Ve bunun da bizim için dramatik bedelleri var.

Geçen yıl A.B.D.’de sadece kurumsal dolandırıcılıkta 997 milyar dolar gördük.

Bu neredeyse bir trilyon dolar. Bu gelirlerin yüzde yedisi.

Yalancılık milyarlara mal olabilir.

Enron’u, Madoff’u, ipotek krizini düşünün.

Ya da çift taraflı ajanlar ve hainlerin durumunda,Robert Hanssen ya da Aldrich Ames gibi, yalanlar ülkemize ihanet edebilir, güvenliğimizi riske atabilir, demokrasiyi zayıflatabilir, bizi savunanların ölümlerine sebep olabilir.

Yalancılık aslında çok ciddi bir iştir.

Bu dolandırıcı, Henry Oberlander, o kadar etkili bir dolandırıcıydı ki İngiliz yetkililer Batı dünyasının tüm banka sistemini yerle bir edebileceğini söylüyor. Ve bu adamı Google dahil hiçbir yerde bulamazsınız. Bir kez röportaj verdi, ve şunları söyledi:

“Bakın, tek bir kuralım var.”

Ve bunun Henry’nin kuralı olduğunu söyledi,

“Bakın, herkes size birşey vermeye gönüllü. Aç oldukları her ne ise onun için size birşey vermeye hazırlar.”

Ve bu da düğüm noktası.

Eğer kandırılmak istemiyorsanız, bilmeniz gereken şey, neye aç olduğunuz.

Hepimiz itiraf etmekten nefret ediyoruz.

Herbirimiz daha iyi bir eş, daha akıllı, daha güçlü, daha uzun, daha zengin olmayı diliyoruz — liste devam ediyor.

Yalan söylemek bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantazilerimiz ile gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüstür. Ve bu boşlukları doldurmak için hemen yalanlara başvuruyoruz.

Herhangi bir günde, araştırmalar gösteriyor ki 10 ila 200 sefer arasında yalana maruz kalıyoruz. Varsayalım ki onların birçoğu beyaz yalan.

Ama başka bir araştırma yabancıların birbirleriyle tanışmalarının ilk 10 dakikasında üç kez yalan söylediğini gösterdi.

Bu veriyi ilk duyduğumuzda, irkiliyoruz. Yalan söylemenin ne kadar yaygın olduğuna inanamıyoruz. Temelde hepimiz yalana karşıyız. Ama eğer daha yakından bakarsanız, olaylar dizisi aslında yoğunlaşıyor.

Yabancılara, iş arkadaşlarımıza söylediğimizden daha çok yalan söylüyoruz.

Dışa dönükler, içe dönüklerden daha çok yalan söylüyor.

Erkekler kendileri hakkında, başkaları hakkında söylediklerinden daha çok yalan söylüyorlar.

Kadınlar başka insanları korumak için daha fazla yalan söylüyor.

Eğer ortalama bir evli çiftseniz, eşinize her 10 konuşmanızın birinde yalan söyleyeceksiniz. Şimdi bunun kötü olduğunu düşünebilirsiniz.

Eğer evli değilseniz, bu sayı üçe düşüyor.

Yalan söylemek karmaşık bir eylem. Günlük ve iş hayatımızın dokusuna işlemiştir. Doğru hakkında derinden karışık duygulara sahibiz. Doğruyu gerekli olduğu zaman kullanıyoruz, bazen çok iyi nedenler için, bazen de yalnızca hayatımızdaki boşlukları anlamadığımız için. Yalan söylemeye dair ikinci gerçek bu. Yalan söylemeye karşıyız, ama gizliden gizliye, toplumumuzun asırlardır onayladığı şekillerde yalan söylemenin lehindeyiz. Yalan söylemek nefes almak kadar eski bir eylem. Kültürümüzün bir parçası, tarihimizin bir parçası. Dante’yi, Shakespeare’i, İncil’i, Dünya Haberleri’ni düşünün.

yüzdeki yalanlar

Yalan söylemek bizim için bir tür olarak evrimsel değere sahip. Araştırmacılar uzun zamandır türler ne kadar akıllı olursa, neocorteks ne kadar büyük olursa, yalancı olmanın o kadar daha olası olduğunu bilmekteler.

Koko’yu hatırlıyor olabilirsiniz. İşaret dili öğretilen gorilla Koko hatırlayan kimse var mı? Koko’ya işaret dili ile iletişim kurması öğretilmişti. Burada Koko kedisiyle beraber. Onun küçük, sevimli, tüylü evcil kediciği. Koko bir defasında evcil kedi yavrusunu bir lavabo’yu duvardan sökmekle suçlamıştı.

Sürünün lideri olmak doğamızda var.

Bu çok ama çok erken başlıyor.

Ne kadar mı erken?
Bebekler ağlama numarası yaparlar, kimin geldiğini görmek için susar ve beklerler ve sonra tekrar ağlamaya başlarlar.
Bir yaşındakiler saklanmayı öğrenirler.
İki yaşındakiler blöf yaparlar.
Beş yaşındakiler düpedüz yalan söylerler. Övme yoluyla oyuna getirirler.
Örtbasın efendileri dokuz yaşındakiler.
Üniversiteye girdiğinizde, her beş etkileşimin birinde annenize yalan söylüyorsunuz.

İş dünyasına girdiğimizde ve bir aile sahibi olduğumuzda, spam, sahte sanal arkadaşlar, taraflı medya usta kimlik hırsızları, birinci sınıf Saadet zincircileri, bir yalancılık salgını ile darmadağın olmuş bir dünyaya, kısaca, bir yazarın sözleriyle, doğru sonrası topluma giriyoruz. Uzun bir zamandır her şey çok karışık.

Ne yaparsınız?

Bataklıkta yolumuzu bulmak için atabileceğimiz adımlar var. Eğitimli yalan gözcüleri doğruya yüzde 90 ulaşıyorlar. Geri kalanımızsa, sadece yüzde 54’üne. Öğrenmesi neden bu kadar kolay?

İyi yalancılar var, bir de kötü yalancılar.

Gerçek esas yalancılar yoktur.

Hepimiz aynı hataları yaparız. Hepimiz aynı teknikleri kullanırız. Bu nedenle yapacağım şey size kandırmanın iki örneğini göstermek olacak. Ve sonra sıcak noktalara bakacağız ve onları kendimiz bulabilir miyiz diye bakacağız. Konuşma ile başlayacağız.

(Video) Bill Clintion:
Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu bir daha söyleyeceğim. O kadın, Bayan Lewinsky ile cinsel ilişki yaşamadım. Kimseden yalan söylemesini istemedim, bir kere bile, hiçbir zaman. Ve bu iddialar yanlış. Ve Amerikan halkı için çalışmaya dönmem gerekiyor. Teşekkürler.

Pamela Meyer: Peki, yalan belirtileri nelerdir?

İlk olarak anlaşmasız inkar olarak bilinen şeyi duyduk. Araştırmalar gösteriyor ki inkarlarında aşırı kararlı olan insanlar konuşma dili yerine resmi dile başvururlar. Ayrıca mesafeli dili de duyduk: “o kadın.”

clinton yalanı

Biliyoruz ki yalancılar dili araçları olarak kullanarak bilinçsiz bir şekilde kendilerini özneden uzaklaştırırlar.

Şimdi eğer Bill Clinton şöyle deseydi: “gerçeği söylemek gerekirse…” ya da Richard Nixon’ın favorisi: “Tüm samimiyetimle…” sıfatlandırıcı dilin, adlandırıldığı şekliyle bunun gibi sıfatlandırıcı dilinöznenin itibarını daha da sarstığını bilen her yalan gözcüsü için kendini açığa vururdu. Eğer soruyu tümüyle tekrarlasaydı, ya da olayı, gereğinden fazla detayla açıklasaydı — ve hepimiz bunu yapmadığı için memnunuz — kendisini daha da sarsardı.

Freud haklıydı. Freud dedi ki, bakın, ortada konuşmadan çok daha fazlası var: “Hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sessizse, parmak uçlarıyla gevezelik eder.”Hepimiz ne kadar güçlü olursak olalım bunu yapıyoruz. Hepimiz parmak uçlarımızla gevezelik ederiz. Size parmak uçlarıyla gevezelik eden Dominique Strauss-Kahn ile Obama’yı göstereceğim.

obamanın eli

Bu bizi sonraki örneğimize getiriyor, vücut dili. Vücut dili ile, yapmanız gereken şey şu.Varsayımlarınızı gerçekten sadece kapıdan dışarı atmanız gerekiyor. Bilimin bilginizi biraz kıvama getirmesine izin verin. Çünkü yalancıların her zaman kıpır kıpır hareket ettiğini düşünürüz. Doğrusu, yalan söylerken üst bedenlerini dondurmaları ile bilinirler. Yalancıların gözünüze bakmayacağını düşünürüz. Doğrusu, gözünüze biraz fazla bakarlar, yalnızca o söylentiyi dengelemek için. Samimiyet ve gülümsemelerin dürüstlük ve içtenlik içerdiğini düşünürüz. Ama eğitimli bir yalan gözcüsü bir kilometre uzaktan sahte bir tebessümü fark edebilir. Buradaki sahte tebessümleri ayırt edebiliyor musunuz?

Yanaklarınızdaki kasları bilinçli olarak kasabilirsiniz. Ama gerçek gülümseme gözlerdedir, göz kenarındaki kırışıklıktadır. Bilinçli olarak kasılamazlar, özellikle Botox’u fazla kaçırdıysanız. Botox’u abartmayın; kimse dürüst olduğunuzu düşünmez.

Şimdi sıcak noktalara bakacağız. Bir sohbette ne olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Birisinin sözleri ile hareketleri arasındaki tutarsızlıkları görmek için sıcak noktaları bulmaya başlayabildiniz mi?

 Şimdi çok bariz olduğunu biliyorum, ama yalan söylediğinden şüphelendiğiniz biri ile bir konuşma yaparken, tavır en çok gözden kaçırılan ama yalan işaretlerini veren şeydir.

Dürüst bir insan işbirliği yapacaktır. Sizin tarafınızda olduklarını göstereceklerdir. Coşkulu olacaklardır. Sizin doğruya ulaşmanız için istekli ve yardımcı olacaklardır. Beyin fırtınası yapmaya, şüphelileri adlandırmaya, detaylar sunmaya hazır olacaklardır. Şöyle diyecekler:

“Hey, o sahte çekleri yapanlar belki de kadrodaki insanlardır.”Eğer yanlış yere suçlandıklarını sezerlerse, çileden çıkacaklardır, sadece zaman zaman değil, ama tüm görüşme süresince; tüm görüşme boyunca çileden çıkacaklardır. Ve eğer dürüst birisine, sahte çekleri yapanlara ne olmalı diye sorarsanız, dürüst bir insan çok daha büyük olasılıkla hafif cezalandırma yerine katı cezalandırmayı önerecektir.

Şimdi o aynı konuşmayı yalancı biri ile yaptığınızı söyleyelim. O insan içe dönük olabilir, aşağı bakabilir, sesini kısabilir, duraksayabilir, yerinde duramayabilir.

 

Yalancı bir insandan hikayesini anlatmasını isteyin, hikayeyi her türlü saçma yerde gereğinden fazla detayla anlatacaktır.

Ve sonra hikayelerini kronolojik dizide anlatacaklardır. Ve eğitimli bir sorgu yargıcı içeri girip şunu yapar, çok ince yollarla, birkaç saat boyunca o insana hikâyelerini tersten hikayesini tersten anlatmasını isteyeceklerdir ve sonra kıvranmasını izleyecek ve hangi soruların yalancılık belirtilerinin en yüksek sesini ortaya çıkardığını tespit edeceklerdir.

Bunu neden yapıyorlar? Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Kelimelerimizi prova ediyoruz, ama hareketlerimizi nadiran prova ediyoruz. “Evet” diyoruz, kafamızı “hayır” der gibi sallıyoruz. Çok inandırıcı hikayeler anlatıyoruz, hafifçe omuzlarımızı silkiyoruz. Korkunç suçlar işliyoruz ve paçayı kurtarmanın sevinci ile tebessüm ediyoruz. Şimdi o tebessüm, mesleki çevrede, “aldatıcı sevinç” olarak biliniyor.

İleriki dakikalarda birkaç videoda bunu göreceğiz, ama önce şu video ile başlayacağız — tanımayanlar için söyleyeyim, evlilik dışı bir çocuk sahibi olması haberi ile Amerika’yı şok eden başkan adayı John Edwards. Babalık testi almak hakkında konuşmasını izleyeceğiz. “Evet” derken, başını “hayır” der gibi salladığını, hafifçe omuzlarını silktiğini görebilecek misiniz bir bakın.

(Video) John Edwards: Babalık testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım. Olayların zamanlaması nedeniyle bu çocuğun benden olması imkânsız biliyorum. Yani imkansız olduğunu biliyorum. Test yaptırmaktan mutluluk duyarım, ve gerçekleşmesini isterim. Sunucu: Bunu yakın zamanda yapacak mısınız? Biri var mı –
JE: Ben sadece bir tarafım. Testin sadece bir tarafıyım. Ama testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım.

PM: Peki, bu baş sallamaları, dikkat etmeniz gerektiğini bildiğiniz zaman, fark etmesi çok daha kolay. Bazı zamanlar biri bir yüz ifadesi yaparken, bir diğerini saklar, ve bu ifade bir an için açığa çıkar. Katillerin hüzün sergiledikleri bilinir.Yeni iş ortağınız elinizi sıkabilir, sizinle kutlama yapabilir, yemeğe çıkabilir ve sonra bir kızgınlık ifadesi sergileyebilir. Burada bir gecede yüz ifadesi uzmanı olmayacağız, ama size öğretebileceğim çok tehlikeli bir tane var ve öğrenmesi kolay, ve bu da aşağılama ifadesidir. Şimdi kızgınlık ile eşit bir oyun alanında iki insan vardır. Bu yine de oldukça sağlıklı bir ilişkidir. Ama kızgınlık aşağılamaya döndüğünde, reddedilmişsinizdir. Bu ahlaki üstünlükle ilişkilidir. Ve bu nedenden dolayı, toparlanması çok ama çok zordur. İşte buna benziyor. Bir dudak köşesinin yukarı ve içeri çekilmesi ile belirtilir. Var olan tek asimetrik ifadedir. Ve aşağılama huzurunda, yalancılık takip ediyor olsun ya da olmasın — ve her zaman takip etmez — diğer tarafa bakın, diğer yöne gidin, anlaşmayı tekrar gözden geçirin, ve “Hayır teşekkürler. Sadece bir içki için daha gelmeyeceğim. Teşekkürler,” deyin.

Bilim çok ama çok daha fazla göstergeyi su yüzüne çıkardı.

Mesela, yalancıların göz kırpma oranlarını değiştireceklerini, ayaklarını bir çıkışa doğru çevireceklerini biliyoruz. Engelleyici nesneler alacaklar ve onları, kendileri ile onları sorgulayan insan arasına koyacaklardır. Ses tonlarını değiştirecekler, sıkça daha kısık sesle konuşacaklardır.

Şimdi konu şu. Bu davranışlar sadece birer davranış. Yalancılığın ispatı değiller. Onlar kırmızı bayraklar. Biz insanız. Gün boyunca her yerde aldatıcı tavırlarda bulunuyoruz. Kendi başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Ama bir dizisini gördüğünüzde, sinyaliniz bu olur. Bakın, dinleyin, araştırın, zor sorular sorun, bilmenin o rahat modundan çıkın, merak moduna girin, daha fazla soru sorun, biraz saygın olun, konuştuğunuz kişi ile dostça bir ilişki kurun. “Law & Order”ve o diğer TV dizilerdeki insanlar gibi olmaya çalışmayın, hani faillerini teslim olana kadar vuranlar gibi. Aşırı agresif olmayın, işe yaramıyor.

Şimdi yalan söyleyen biri ile nasıl konuşmak ve bir yalanı nasıl gözlemlemek hakkında biraz konuştuk. Ve söz verdiğim gibi, şimdi doğrunun neye benzediğine bakacağız. Ama size iki video göstereceğim, iki anne — biri yalan, diğeri doğruyu söylüyor. Bunlar Kaliforniya’da araştırmacı David Matsumoto tarafından ortaya çıkartıldı. Ve bence bunlar doğrunun neye benzediğine dair mükemmel birer örnek.

Bu anne, Diane Downs, çocuklarını yakın mesafeden vurdu, onları kanlar içinde arabayla hastaneye götürdü, ince saçlı bir yabancının yaptığını iddia etti. Ve bu videoyu izlediğinizde göreceksiniz ki, acı çeken bir anne gibi bile davranamıyor. Burada görmek istediğiniz şey anlattığı korkunç olaylar ve onun çok ama çok soğukkanlı tavrı arasındaki inanılmaz bir tutarsızlık. Ve eğer yakından bakarsanız, video boyunca aldatıcı tebessümü göreceksiniz.

(Video) Diane Downs: Akşam gözlerimi kapattığımda, ben arabayı sürerken, Christie’nin bana elini uzattığını ve ağzından durmadan kan aktığını görebiliyorum. Ve belki bu zamanla kaybolacak — ama ben öyle düşünmüyorum. Beni en çok üzen bu.

PM: Şimdi size hakikaten acı çeken bir anne olan Erin Runnion’un kızına işkence eden ve öldüren kişi ile mahkemede yüz yüze geldiği videoyu göstereceğim. Burada hiç sahte duygu görmeyeceksiniz, sadece ızdırap içinde bir annenin gerçek ifadesi.

(Video) Erin Runnion: Bu sözleri bebeği aldığın gecenin üçüncü yıldönümünde yazdım, ve ona zarar verdin, ve onu yıktın, kalbi durana kadar onu korkuttun. Sana karşı mücadele etti, biliyorum. Ama o şahane kahverengi gözleri ile sana baktığını biliyorum, ve sen yine de onu öldürmek istedin. Ve ben bunu anlamıyorum. ve asla anlamayacağım.

PM: Tamam, bu duyguların doğrulundan şüphe duyamayız.

Şimdi doğrunun neye benzediği çerçevesindeki teknoloji, bilim gelişmeye devam ediyor. Mesela artık özel amaçlı göz takipçiler ve kızıl ötesi beyin taramaları, kandırmaya çalıştığımızda bedenlerimizin yolladığı sinyalleri deşifre edebilen MRI’ların var olduğunu biliyoruz. Ve bu teknolojiler hepimize yalan için birer ilaç olarak pazarlanacaklar, ve birgün inanılmaz derecede faydalı olacaklar. Ama aynı zamanda kendinize şunu sormalısınız: Bir görüşmede sizin tarafınızda kimin olmasını istersiniz, doğruya ulaşmak için eğitilmiş biri mi yoksa kapıdan 400 pound değerinde bir elektroansefalo itecek biri mi?

Yalan gözcüleri insan araçlarına güvenirler. Biliyorlar ki, eskilerin dediği gibi,

“Karakter karanlıkta ortaya çıkar.”
Ve ilginç olan şey ise günümüzde çok az karanlık var.

Dünyamız günün her saatinde aydınlık.

 Yaşamlarını halka açık yaşama seçimi yapmış yepyeni bir nesil insanların seslerini yayınlayan bloglar ve sosyal ağlarla apaçık ortada. Çok daha gürültülü bir dünya. Bu nedenle sahip olduğumuz bir zorluk, aşırı paylaşımın dürüstlük olmadığını hatırlamak. Delice tweetlemek ve mesajlaşmak insan terbiyesinin — karakter bütünlüğünün — inceliklerinin hala önemli olduğu her zaman önemli olacağı gerçeğinden uzaklaştırabilir. Yani bu daha da gürültülü dünyada, ahlak kodumuz hakkında biraz daha açık olmamız, bizim için mantıklı gelebilir.

Yalancılığı fark etmenin bilimi ile görme, dinleme sanatını birleştirdiğinizde, bir yalana işbirliği yapmaktan kendinizi kurtarırsınız. Biraz daha açık olma yolunda adım adım ilerlersiniz, çünkü çevrenizdeki herkese şunu işaret edersiniz:

“Hey, benim dünyam, bizim dünyamız, dürüst bir dünya olacak. Benim dünyam, doğrunun güç kazandığı ve sahteliğin farkedildiği ve dışlandığı bir dünya olacak.”

Ve bunu yaptığınızda, bastığınız zemin biraz da olsa hareket etmeye başlayacak.

Ve doğrusu da bu.

Erişim Kaynak:
http://www.ted.com/talks/lang/tr/pamela_meyer_how_to_spot_a_liar.html

****************

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDAKİ YALANLA İLİŞKİSİ

“GERÇEK VE YALAN”IN EŞİĞİNDE

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

FİZYONOMİ İLM-İ SİMA (indir-PDF)

İLM-İ SİMA YÜZ OKUMA SANATI (indir-PDF)

 

CALVARY İnfaz (2014)


Günümüz insanlarının çektiği sıkıntılara karşı ne cevaplar veriliyor görmeniz açısından  önemli bir başyapıt.
İyi insan olmak yetmiyor. İyilerin en büyük suçu ihmalkârlıklarıdır. Bu şekilde davranmanın acıklı sonunu görmek için bu filmi seyretmenizi rica ederim.

Yönetmen:John Michael McDonagh      

Senaryo:John Michael McDonagh

Ülke: İrlanda, İngiltere

Tür:Dram

Vizyon Tarihi:11 Nisan 2014 (İngiltere)

Süre:100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Patrick Cassidy    

Oyuncular Brendan Gleeson ,   Chris O’Dowd, Kelly Reilly ,Aidan Gillen,    Dylan Moran

Özet

In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın yönettiği İnfaz bir kara komedi… Günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere Rahip James’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. Şaşırıp kalan James diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. Ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. Yedi gün içinde Rahip James’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

CALVARY İnfaz (2014) 2

Filmden

**

“Umudunu kesme; hırsızlardan biri kurtulmuştu.

Aşırıya kaçma; hırsızlardan biri lanetlenmişti.”

Aziz Augustinus

**

İlk kez 7 yaşımdayken cinsel istismara uğradım.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu?

- Oldukça ürkütücü bir açılış oldu.

 – İroni mi yapıyorsunuz? Özür dilerim. Baştan başlayalım. Bana ne söylemek istiyorsun? Ne söyleyeceksen dinlemek için buradayım.

7 yaşımdayken bir rahip bana tecavüz etti.

Mahkeme kayıtlarında yazana göre oral ve anal olarak.

Bu beş yıl boyunca her gün böyle devam etti.

Çok fazla kan kaybettim, hayal edebileceğiniz gibi aşırı miktarda.

- Kimseyle bu konuda konuştunuz mu?

- Şimdi sizinle konuşuyorum ya! Yani profesyonel yardım istediniz mi?

Niye? Başa çıkmayı öğrenmek için mi? Bununla yaşamayı öğrenmek için mi?

Belki de başa çıkmak, bununla yaşamayı öğrenmek istemiyorumdur. Resmi bir şikayette bulundun mu? Şahitlik ettin mi?

Rahip öldü. Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Sana verecek cevabım yok, özür dilerim.

Hâlâ hayatta olsa ne yararı olurdu ki?

Şerefsizin tekini öldürmenin anlamı ne olurdu?

Şaşılacak bir şey olmazdı. Kötü bir rahibi öldürmenin anlamı yok.

İyi bir rahibi öldürsen sarsıcı olurdu!

Buna ne anlam vereceklerini bilemezlerdi.

Sizi öldüreceğim Peder. Hiç yanlış yapmadığınız için sizi öldüreceğim!

Masum olduğunu için sizi öldüreceğim.

Gerçi şu anda değil.

İşlerinizi yoluna koymanız için size yeterli zamanı tanıyacağım.

Tanrı’yla barışın.

Pazar günü diyelim.

Sahilin, suyun kenarında buluşalım.

Pazar günü bir rahibi öldürmek! İyi bir parça olacak.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu Peder? Şu an yok. Ama kesin pazara kadar bir şeyler düşünürüm.

**

Milo:  İnsanlar niye intihar eder Peder?

İnsanlar niye mi intihar eder?

Rahip James: Direk konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?

Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.

Şık ve bakımlı adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.

Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.

Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor? Her şeyden daha çok sıkıyor.

İster intihar olsun ister orduya katılmak.

 – Bunlar zorlayıcı seçimler.

 – Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.

 – Katılmazsan da öğrenebilirsin.

 – Çok daha fazla hayatı deneyim edinirsin.

Savaşta savaşarak esas birisi olacağını mı sanıyorsun?

İnsanları öldürerek. Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz. Şöyle söyleyelim  Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki   öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

Ya savunma amaçlıysa?

Bu hassas bir iş, kabul.

 – Güç bela bize saldırıyorlar değil mi?

- Terör savaşının sınırları yoktur. Bir terörist grubun listesinde en üst sırada yer aldığımızı sanmam Milo, ya sen?

Teröristlerin akıllarından ne geçtiğini kim bilebilir?

İtiraf etmem gerekirse öldürücü duygularım var. Sevişememekten dolayı kadınlara karşı oldukça öfkelenmeye başlıyorum. Ben de düşündüm de eğer orduya katılırsam sizin deyişinizle bu eğilmler bir ayrıcalık olarak görülür. Başvuruda çıkıp ne aradıklarını söylemiyorlar yani. Reklamlarda dünyayı ve tüm bu saçmalıkları görmekten bahsediyorlar. Ama öldürme isteğini rütbe almaya dönüştürebilirim. Vasıfsızlığımdan daha ağır basar. Elbette.

Hiç pornografi kullanır mısın?

Bütün pornografi olanaklarını tükettim galiba.

Hepsini mi?

Neredeyse hepsini. Şu an transeksüel pornografideyim. Daha basit bir çözüm olabilir.

Evi terk etmek. Orantılı olarak artarak önüne gelenle yatan uygun bir kadınla buluşma şansının olacağı bir yere gitmek.

Âlem mi yapmalıyım yani?

Hayır ben daha çok Dublin, Londra, New York’u düşünüyordum?

New York mu? AIDS kapabilirim.

Benimle konuşmaya zaman ayırdığın için sağ ol Peder.

-Bu konuşma her şeyi meydana çıkarıyor.-

**

Herkes ölümün yaklaştığını bilir.

 – Daha mı kolay oluyor?

- Hiç kolay olmaz. Daha anlaşılır derdim.

Biraz daha adil. Bunun gibi durumlarda insanlar şaşkına uğrar.

Bu tesadüfi bir şey. Tanrıya lanet okurlar. Dostlarına lanet okurlar. Bazı durumlarda inançlarını dahi kaybedebilirler.

İnançlarını mı kaybediyorlar?

Başlayacak kadar fazla bir inanç olmamalı. İnançlarını kaybetmek onlar için bu kadar kolaysa eğer. Evet ama inanç denilen şey çoğu kişi için ölüm korkusudur. Bundan fazlası değildir. Hepsi bu kadarsa kaybetmesi kolaydır.

Kocanız iyi biri miydi?

Evet. İyi biriydi. Birlikte iyi bir hayat geçirdik. Birbirimizi çok sevdik. Şimdiyse o öldü. Ve bu bayağı da adil. Tüm olanlar buydu. Ama çoğu kişi iyi bir hayat geçirmedi. Sevgiyi hissetmediler. Bu yüzden bu hiç adil değil. Onlara acıyorum.

**

- Kimi görmeye geldiniz Peder?

- Freddy Joyce.

 – Freddy Joyce, katil 

- Kim olduğunu biliyorum. Onu niye görmek istiyorsun?

Eski bir öğrencim.

Beni görmek istemiş. Beni asmalarını istemiştim. Bildiğin üzere İrlanda’da ölüm cezası yoktur Freddy.

 – Niye seni asmalarını istiyorsun?

- Leslie Ryan bu şekilde öldü çünkü.

Vicdan azabı mı hissediyorsun?

Ben canavar değilim. Canavara mı benziyorum?

Canavarlar neye benzer?

Geçen gün burada polisler vardı. Şiddet kullandılar. Tüm korkunç detayların üzerinden geçmek istediler. Bunu sağlamaktan mutlu olacağına eminim. Yamyamlığa takmışlar. “Tadı nasıldı?” Sülüne benzediğini söyledim. Biraz av eti gibi. Aferin sana. Şakaya vur hemen.

 – Onlar neden ?

- Her zamanki gibi. Sonuncuyu öğrenmek istiyorlar. Asla bulamadıkları. Konuştuğum kişiyi.

Niye onlara söylemiyorsun Freddy?

Bir tür huzur bulmak için. İstedim ama Peder, hayatım buna bağlıysa onu nereye koyduğumu hatırlamıyorum  Yani ormanda bir yerde olduğunu biliyorum ama.

 – Anahtarlarımı nerede bıraktım?

- Hayır. Aklım başımda değildi. LSD peri masalı gibiydi.

Tüm bunları mahkemede söyledin Freddy. Biraz sıkmaya başladın artık. Sevimli  Sevimli bir kızdı. Bana önceden taciz edildiğini söylemişti. Ben de bir defa daha edilse bir fark yaratmaz dedim.

Gözlerindeki son ışığın sönüşünü görebiliyorsun ve birden Tanrı oluveriyorsun.

 – Hayır olmuyorsun!

Hayır olmuyorsun.

Ben niye buradayım?

Konuşacak birini istemiştim. Yaptığın herhangi bir şey hakkında suç duyduğunu sanmıyorum.

Duyuyorum.

Duyuyorum Peder. İncil’in öğretilerine inanıyorum. Günahlarım için tövbe edersen bağışlanacağıma inanıyorum. Böylece cennete yükselerek o kızları görüp onlardan özür dileyebileceğim. Onları kucaklayıp öpeceğim ve onları gerçekten seveceğim. Onlara hiçbir şekilde zarar vermek istemeyeceğim. Beni Tanrı yarattı değil mi? Değil mi? Demek beni anlıyor. Anlamak zorunda. Sizce?

Bence Tanrı seni anlayamıyorsa Freddy kimse anlayamaz.

**

- Bugün Freddy hapishanede ziyaretine gittim.

 – Neden?

Mahkûm da olsa ruhani rehberliği herkes kadar hak ediyor. Hatta daha fazlasını.

Öyle mi?

 Böylece Tanrılarına kavuşacaklar. Sonra da Tanrı tüm günahlarını affedecek. Yaptıkları şeyin bir önemi yok çünkü artık kurtarılmışlar!

Öyle bir şey, evet.

**

Tanrım Peder. Mesele kokain mi? Ya alacaktım ya da bırakacaktım.

 – Sahi mi?

- Evet. Çoğu insan bırakabilir. Başlama sorunları olmayanlar sadece. Başlamakla sorunu olanları değersiz görmeliyiz.

Hayatınla ilgili ne yapmak istiyorsun Veronica?

Hiçbir şey. Kırdaki zambakların nasıl yetiştiğini düşün.

 – Ne çabalıyor ne de dönüyorlar.

 – Güzel alıntı.

 – Elbette. Herkes bunu bilir.

 – Klişe, evet. “Diğer yanağını dönmek” veya   “başkalarının yargılamasını istemiyorsan sen de yargılama” gibi. Belki aktris olabilirim. Namevcut bir babam ve kontrolcü bir annem var. Bu da bir başlangıç.

Baban ne zaman gitti?

Gitmedi, öldürüldü.

 – Öldürüldü mü?

 – Av kazası. Tamamen kazara. Dayanmanın faydası yok Peder. Ben ümitsizim.

Kimse ümitsiz değildir Veronica.

**

- Peder, Yardıma ihtiyacın var.

 – Biraz tırlatmaya başladın. Belki de psikiyatriste kendin görünmelisin.

 – Yardıma ihtiyacın var mı?

İyi misin?

- Peder 

Bir sorunum yok Peder. Tamam mı?

Ben iyiyim. Dublin’de ilk işime giriştiğimde 3 yaşında bir oğlan çocuğu vardı. Ailesi onu hastaneye getirmiş. Rutin bir operasyon için. Ama anestezist bir hata yaptı. Küçük çocuk sağır, dilsiz ve kör oldu   ve de felç geçirdi. Kalıcı olarak. Bir düşünsene! Küçük çocuğun bilincinin yerine geldiğini düşün. Karanlıkta. Korkardın, değil mi?

Korkunun biteceğini bile bile korkardın. Bitmesi gerekti. Bitmeliydi. Annenle baban yakında olmalıydı. Seni kurtarmaya geleceklerdi. Işığı açacaklardı. Seninle konuşacaklardı. Ama bir düşünsene. Kimse seni kurtarmaya gelmiyor. Hiçbir ışık açılmıyor. Karanlıktasın. Konuşmaya çalışıyorsun ama konuşamıyorsun. Kımıldamaya çalışıyorsun ama kımıldayamıyorsun. Çığlık atmaya çalışıyorsun. Ama kendi çığlıklarını duyamıyorsun. Kendi vücudunun içine gömülmüşsün. Dehşetle inleyerek. O ne lanet bir şey?

Niye böyle bir hikaye anlattın bana?

Sebebi yok. Bazıları da çok alıngan.

**

Geçen gün konuşurken konuyu değiştirdin. Konu neydi?

Konunun ne olduğunu biliyorsun.

Bence ihmal suçu işledin. İhmal suçundan daha kötü suçlar olduğuna eminim.

O konuda uzmanlığı sana bırakıyorum baba. Açıkçası suçlar hakkında konuşulacak çok şey var herhalde.

Namus konusunda konuşulacak olandan fazla.

Haklı olabilirsin.

Bir numaran ne olurdu?

Bence affetmek oldukça küçümsendi.

Seni affediyorum.

Sen beni affediyor musun?

Her zaman.

**

Kendini atmayı mı düşünüyorsun?

Kolay yol olduğunu söylerler.

Kolayı filan yok. Bunu hiç düşünmedim.

Kötü bir durumdayım Peder.

Hayır, şaka yapmıyorum. Açıkçası uzun zamandır kötü bir durumdayım. Kimse hiçbir şey yapmak zorunda değil. Değecek bir şey hissetmemek.

Kopma hissi. Ayrılma.

Karım ve çocuklarım var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Param var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir hayatım var ve bana hiçbir anlam ifade etmiyor.

Sence nereden geliyor bu kopma hissi?

Hiçbir yerden. Hiçbir yerden.

Bak, birisiyle buluşmalıyım. Sana sonra uğrarım. Konuşuruz. Hayatını düzene sok. Tamam mı? – Tamam mı?

 – Teşekkürler.

Teşekkürler Peder. Teşekkürler.

**

CALVARY İnfaz (2014) 3

Sinizm nedir?

- İyi misin?

- Evet. Ellerini cebinden çıkar. Yavaşça.

 – Neden?

- Silahın olduğunu duydum. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Seni aramam gerekeceğini sanmıştım. Burada değilim diye bu işi bitirmen gerekmez. Hayır gerekir! Beklenti etkisi gibi. Buraya kadar geleceğini hiç düşünmüş müydün?

Gelmez diye umuyordum. Dostum olduğunu sanmıştım. Dostun henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

 – Ucuz sinizm.*

 – Ucuz değil. Kazanması zor bir sinizm! Bir sürü fiziksel ve psikolojik işkence sonucunda kazanılmış bir sinizm. Sözümü geri alıyorum o zaman. Ama yine de sinizm bu.

 – Aramızdaki fark budur belki.

 – Tek fark bu değil.

 – Pişmanlığın var mı?

- Evet! “Moby Dick”i bir türlü bitiremedim.

 – Balina Ahab’ı öldürüyor.

 – Sahiden mi? Sonra onunla beraber kalan gemileri ve tayfayı yok ediyor. İsmail hariç hepsini. Bir tek o kaçıyor. İnsanlara anlatmak için.

Kilisenin yanmasını anlarım. Ama köpeğimi öldürmen gerekmezdi.

Köpeğini öldürmedim ki. Köpekleri severim. Niye böyle bir şey yapayım ki?

Onu boğazı kesilmiş vaziyette buldum. Niye bir köpeği öldüreyim lan? Ben  Bunun benimle bir ilgisi yok. O suçtan tamamen masumum. Veronica’yı ittim. İtiraf ediyorum ve üzgünüm.

 – Köpek seni üzdü mü?

- Evet üzdü.

 – Ağladın mı?

 – Evet ağladım. İyiymiş. Rahip dostlarının onca yıl o zavallı çocuklara   yaptıklarını okuyunca ağladın mı peki?

- Sana bir soru sordum. Ağladın mı?

- Hayır. Aynen öyle!

- Galiba  – Ne?

- Galiba bağlılık hissettim.

 – Evet. Gazetede bir şeyi okuyunca 

Kendini bundan kopar! Şanslıydık biz! Orada yanan cesetler var! Köpek gibi yanıyorlar! Bana bakma. Çevir yüzünü, bana bakma!

- Hayır!

Kaç! (çocuk) Mícheál , kaç!

- Stanton’ı çağıracağım Peder!

Bana beni hatırlatıyor.

 – Henüz çok geç değil Jack.

 – Hayır geç. Hayır geç. Duanı et Peder. Çoktan ettim bile.

 

*Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Eski Yunanistan’da bazı İnsanlar, fert hürriyetinin kapsadığı sahayı daha da genişleterek rahatlık ve zenginliğe de sırt çevrilip dudak bükülmesi gerektiğini savunmağa, çalışma ve gayretlerini böylesine maddi gayretlere hasredenleri küçümsemeğe, onlarla istihzaya bağladılar. Onlar beşeriyete itimat etmiyor, insanların her iş ve davranışlarında her zaman kendi çıkar ve menfaatlerini ön planda tuttuklarına inanıyor, insanın asil ve ulvî gayeler peşinde de koşabileceklerine inanmıyorlardı.

Atinalıların bu kelime ile köpeklerin hırlayışı arasında benzerlik bulunduğunu göstermesine dikkat eden eski Türkler, bunu “kelbî” diye Türkçeleştirmişler. Kelimenin sıfat şekli: Sinikal

 

CALVARY İnfaz (2014) 1

 


THE GUARD- İrlandalı (2011)

İrlandalı olmanın farkındalığını görmek için seyredelim.

Yönetmen: John Michael McDonagh     

Senaryo: John Michael McDonagh        

Ülke: İrlanda

Tür: Komedi, Suç, Gerilim

Vizyon Tarihi: 20 Ocak 2011 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Irish

Müzik: Calexico    

Oyuncular:   Ronan Collins, Paraic Nialand ,   John Patrick Beirne,    Liam O’Conghaile ,   Christopher Kilmartin

Özet

Alışılmışın dışında, aykırı ve agresif kişiliğe sahip bir İrlanda polisi, gergin biri olan FBI ajanı ile uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı zincirini araştırmak için birlik olur. (imbd) | Gönderen: kareas

Yorumlar

Baştan sona çok ince göndermelerle dolu son derece eğlenceli bir senaryo ve Brendan Gleeson’ın her zamanki muhteşem performansı beni son derece tatmin etti doğrusu. İsmine ve konusuna bakıp bunu aksiyon filmi sananlar ya da türünün komedi olduğunu okuyup gülemeyenlere çok da şaşırmıyorum. Nitekim bomboş senaryolarla kuru gürültü patırtıdan oluşan aksiyon filmlerine ve sadece belden aşağı ergen espirileriyle dolu filmlere gülmeye alışan seyirciyi tatmin etmeyecek bir film olması bile takdir edilmesini gerektiriyor bana göre. Ben çok eğlendim izlerken. İngiliz gizli servisine ve FBI’ya yapılan göndermeler bile yeter eğlenmek için ki çok daha fazlası var filmde.

Filmden

Bebekler hep aynıdır. Bir bebeğin diğer bebeklerden farklı olması için cidden çok çirkin bir bebek olması gerekir. Şimdi, eğer bana çirkin bir bebek göstermek istemiyorsan, ben de görmek istemiyorum.

**

Sen bir psikopatsın. Ben sosyopatım, psikopat değil. Tımarhanede bana bunu açıkladılar.

 – Farkı ne?

 – Bilmiyorum. Karışık.

**

Sosyapat kelimesi açılımında psikopat tanımına yakındır. pat eklentisi fizyolojik olarak anormal seyreden hastalık bulgusu anlamındadır.

Toplumun temel kuralları ile uyuşamazlık şiddet yoluyla çözme şeklinde kendisini gösteren kişilik bozukluğu, psikolojik bir hastalıktır. olarak tanımlanabileceği gibi temel dürtülerine göre hareket eden. tanımadığı biri ile bile sadece zevk için cinsel ilişkiye girmekten tutunda toplum içince hoş karşılanmayacak dahası toplumsal antipatiyi sağlayacak giyim tarzı giyim , vücudun fiziki görselliğini bozacak şekilde aşırı abartılı dövme veya deriye takılı piyersing benzeri. alışılagelmişin ötesine çıkmaktan ziyade anormalite ile olumlu veya olumsuz ilgi çekmeye çalışma düşüncesi

 

 

THE SACRAMENT (2013) Ayin


Yönetmen: Ti West

Senaryo: Ti West   

Ülke: ABD

Tür: Korku, Gerilim

Vizyon Tarihi: 11 Temmuz 2014 (Türkiye)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tyler Bates 

Çekim Yeri: Savannah, Georgia, USA

Film-Özet

    İki muhabir arkadaş (Sam ve Jake) belgesel yapımcılığıyla uğraşmaktadır. Genellikle enteresan hikâyeler bularak TV için mini diziler hazırlayan kahramanlarımız bir nevi reality tv formatında çalışmaktadır. Günün birinde ekip arkadaşlarından Patrick’in yıllar sonra kız kardeşinden bir mektup aracılığıyla haber alması ve mektupta Caroline’in onu daveti etmesini fırsata dönüştürmek isteyen Sam, yapacakları yolculuğu belgeselleştirmeyi düşünür.

Zira Caroline uyuşturucu tedavisi gördükten sonra Mississippi yakınlarında mütevazi bir yaşam süren gizemli bir cemaate katılmıştır. Cemaatle ilgili daha fazla bilgi edinmek ve olan biteni kayıt altına almak isteyen kahramanlarımız eğlenceli olacağını düşündükleri bir serüvene sürüklenirler. Davet edildikleri yerle ilgili sadece uçaktan nerede ineceklerini öğrenen Sam ve arkadaşları, seyahatin geri kalan kısmında helikopterle yönlendirilirler. Sonrasında kısa süreli bir kamyonet yolculuğuyla en nihayetinde Caroline’in üyesi olduğu cemaatin topraklarına ulaşan belgesel ekibimiz, etraftaki silahlı güvenlikler sebebiyle epey huzursuz olurlar. Çok geçmeden Caroline’in karşılamaya gelmesiyle “Eden Parish” den içeri girmeyi başaran gençler, burada çoğunluğu yaşlılardan ve geçmişte suça bulaşmış gençlerden oluşan yaklaşık iki yüz kişilik bir kabileyle karşılaşır. Caroline rehberliğinde minik kasabayı gezen Sam ve arkadaşları, Caroline’in bahsettiği gibi insanların huzurlu bir şekilde gönüllerince yaşadıklarını gözlemlerler. Günlük yaşamlarından teknolojiyi tamamen çıkaran ve sadece temel gereksinimlerini karşılayabilecekleri kadarıyla geçinen bu insanların nasıl bu kadar mutlu olabildiklerini merak ettiklerinde ise artık pederle tanışmanın vakti gelmiştir. Peder burayı yoktan var ederek dış dünyada her türlü acıyı yaşamış; dışlanmış, hor görülmüş insanları toplayarak huzurlu bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağlamıştır. Caroline’in hatrı sayesinde pederle röportaj yapma iznini kapan Sam ise onunla tanıştıktan sonra kişiliğine ve ikna yeteneğine hayran olmaya başlar. Öte yandan güneş batıp hava karardıkça Eden Parish’de hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar…

KURTARICI BEKLENTİSİ
Mesiyanik teşebbüs; Mesih, Mehdi veya başka bir isimle ifadesini bulan bir kurtarıcı fikriyle hareket eden ve insanları mevcut kötü durumdan kurtaracak bir Mehdi inancına sahip olan mesihçi veya mehdici girişim demektir. Mesiyanik girişimin temel inancı mesiyanizmdir. Mesiyanizm, mesihçilik veya mehdicilik anlamındadır. Mehdicilik, ilahî bir kurtarıcının bir Mehdi’nin, bir Mesih’in insanları kurtaracağı inancıdır. Birçok dinin sosyolojisinde ve teolojisinde bu inancın varlığı bilinmektedir.
Bir mesiyanik hareketin mensupları, içinde bulundukları şartlarda bir kurtarıcıya ihtiyaç olduğuna, o kurtarıcının yolundan gidilmesi gerektiğine, kurtarıcının herhangi bir zamanda geleceğine, hatta belki kendi liderlerinin kurtarıcı olabileceğine/olduğuna ve o kurtarıcıya tâbi olanların kurtuluşa erebileceklerine inanırlar. Mehdi inancıyla yola çıkan insanların meydana getirdiği bir dinsel hareket, hoşnut olmadığı mevcut durumdan kurtulmak için çeşitli yol ve yöntemler izler, stratejiler geliştirir. Mevcut durumu değiştirmek ve kendi istedikleri bir durumu meydana getirmek için geliştirdikleri stratejileri izlerler. Kimi Mehdici hareketler, değişim stratejilerini sertlik üzerine kurarken, kimileri yumuşaklık üzerine kurarlar. Fakat son tahlilde Mehdici hareketler, insanlığı kurtarma hedeflerine erişmek için var güçleriyle çalışır ve mücadele ederler.

FİLMDEN

Merhaba. Tanıştığımıza memnun oldum.

Evet.

Peki, tamam.

Evet, umarım şimdiye kadar geçirdiğiniz zamandan hoşnut kalmışsınızdır. Modern hayatın konforundan vazgeçip, insanlığımızı geliştirmeye çalışıyoruz. Doğru değil mi?

Bizim için de çok hayret vericiydi. Konuştuğumuz her kişi, bize, istedikleri her şeyin, böyle bir hayatın içinde olduğunu ve bütün bunları da size borçlu olduklarını söylediler. Yo, Ben bu iltifatları hak etmiyorum. Biz bunu, hep birlikte başardık. Bu yeri sıfırdan inşa ettik. Bu bizim cemaatimiz ve ziyaretçilerimiz olarak sizler de, burada pay sahibisiniz. Biz, böyle inanıyoruz.

Bu konu hakkında biraz daha konuşmak isterim ama, ondan önce, şu ana soruları aradan çıkarsak, iyi olur diye düşünüyorum. Caroline, az evvel biraz rahatsız olduğunuzdan bahsetmişti, bu nedenle, sizi fazla sıkmak istemiyorum.

Oh, evet. Ama, şimdi iyiyim. Güzel.

Peki, ilk soru. Gerçek adınızı öğrenebilir miyim? Burada herkes size “Peder” diye hitap ediyor ve ben bunun nasıI başladığını merak ediyorum. Bu, takma bir isim. Ne zaman başladı bilmiyorum ama, epey bir zaman oldu. Bazı insanlar, kendilerine yardım eli uzatanları bir baba figürü olarak görürler. Evet, geldiği yerin burası olduğu aşikâr. Gerçek adıma gelince, Charles Anderson Reed.

Bu harika bir isim. Nerelisiniz ve tüm bunlar nerede ve nasıI başladı?

Bizi biraz gezdirin. Ben her yerdenim, dostum. Her büyük şehri ve her küçük köyü ziyaret ettim. Ve neler gördüm, biliyor musunuz? Sefalet, şiddet, açgözlülük ve ırkçıIık. Kanserli bir toplumun temel taşları. Ben de bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bütün bu insanları görüyor musunuz? Hepsi buraya koşup geldiler, çünkü hiç bir şeyleri yoktu. Doğuştan sefildiler. Onlara hiç bir fırsat verilmemişti. Biliyorum, çünkü ben de öyleydim. Toplum, yıllar önce bu insanlara sırt çevirmişti, ama, ben asla çevirmiyeceğim. Ben fakir biri olarak büyüdüm. Bunun acısını bilirim. Ümidini kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Bu dediklerimin hiç biri, burada yok. Madem ki buraya geldiniz, öyleyse ben de size yaşayacak bir yer vereceğim. Size iş vereceğim, yiyecek vereceğim ve sıcak bir yatak vereceğim. Neye ihtiyacınız varsa. Doğru! Ve hayatımızı yaşayacağız, dostum. Gerçek yaşam.

Burada müthiş bir beraberlik duygusu var, ama, gerçekten de böyle münzevî bir hayata gerek var mı?

Öyle olmamasını ummuştum ama, görüyorum ki şimdilik gerekli görünüyor. Bakın, biz bu cemaatimizi yıllar öncesi kurduk. Her yeri dolaştık ve gittiğimiz her yere güzel sözler vaz ettik. Durduğumuz her yerde Tanrı’nın bir, ya da iki çocuğu bize katıIdı. İşin en zor kısmı ise neydi, biliyor musunuz? İnsanları bir arada tutmak büyük çaba gerektirir. America artık köşelerinden çatırdıyor yönetim biçiminden tutun da, kaybettiği değerlere kadar. Hükümetiniz sallanıyor, dostum. Şimdi, siz bana komünist, ya da sosyalist, ya da her ne ise, demeden önce bu insanlara yardım elini uzatan kişiye nasıI hitap edeceğinize siz karar verin, ama, size şunu hatırlatmama izin verin. Bizim burada başardığımız şeyi yapmaya kalkışan bütün büyük liderler ya alaşağı edildiler, ya da öldürüldüler. Bu doğru. Malcolm X. Martin Luther King. Aman, Tanrım. J.F.Kennedy. Robert Kennedy. İnandığım şey uğruna ölmeye ben de razıyım, ama, kavgadan uzak durup, birlikte olduğun insanlarla yeni bir şey yaratman bence çok daha doğru. Şiddetin olmadığı bir yer. “Romalılara, on ikinci bölüm, ikinci ayet”  “Bu âlemin kalıplarına kendinizi uydurmaktan vazgeçin, ama, aklınızı yeniliyerek kendinizi geliştirin. “ Böylelikle, Tanrı’nın bütün inayeti üzerinizde olur. Tanrı’nın, iyi, güzel ve mükemmel inayeti. İşte bizim de burada yaptığımız bundan ibaret. Yaşama sebebimizi barış içersinde sürdürüyoruz. Bunu mutlaka takdir etmeniz gerekir. Gerçekten de. Barış demişken, buraya geldiğimizde, kapıda bizi bir kaç silahlı adam karşıladı.

Madem ki burası son derece barışsever bir topluluk, ki öyle görünüyor, bu silahlar niye?

Haricî dünya hakkında birtakım paranoyalarınız mı var? Bugün, bir kadın bize “haricîler” diye hitap etti. Oh. Gördünüz mü, işte medyayı bu yüzden hiç sevmiyorum. Konuşmaya başlayalı henüz daha beş dakika oldu, siz hemen, “olumsuz bir şey bulabilir miyim” i araştırmaya başladınız. Seni suçlamıyorum, Sam. Bu senin hatan değil. Öyle yaptığının farkında bile değilsin. Çünkü, bu şekilde şartlanmışsınız. Şiddet dolu, hasta bir toplumun içinden çıkıp, geliyorsunuz, ondan sonra da, cemaatimizin görülecek bunca güzelliği varken, tüm dikkatinizi, sınırlarımızı korumak için kullandığımız silahlara çevirmenin, normal olduğunu zannediyorsunuz.

Öyle demiyordum…

 Burada yaptıklarımız çok radikal şeyler, Sam, bu konuda hiç şüphe yok. Üstelik bir o kadar da karmaşık, o nedenle, açıklamama müsaade et. Yanlış anlamanıza müsamaha edebilirim. Hepimiz ederiz. Çünkü, bir zamanlar, bizler de tıpkı sizin gibi düşünürdük. Sana şöyle söyleyeyim, uzun zamandır beni ve bu cemaati gözlemleyen hükümet yetkilileri var, bunu bilmeyen de yok. Ben de bunu saklamıyorum. Ama, ben bu insanlara bir söz verdim, onlara daha güzel bir yaşam vaad ettim ve buna, güvenlikleri de dahil. Burası bizim yuvamız ve onu korumamız gerekiyor.

Bu oldukça makul.

Evet, gördünüz mü? Anlayacağını biliyordum. New York denen arı kovanında yaşamak, seni hayatından bezdirmiş. Güzeel. Peki… Tüm bunları yaratabilmek, mutlaka, belli bir miktar paraya mal olmuştur. Bütün bu insanların, sahip oldukları tüm birikimlerini hibe etmelerinin sonucu mu bu?

Oh, Sam. Bunu, bu şekilde tanımlamandan nefret ediyorum.

Para, senin için bu demek mi?

Bir yaşam mı?

Biz kapitalizme ya da materyalizme tapmayız. Biz buraya, bu topraklar üzerinde yaşamaya geldik. Amerika’nın kuruluş nedeni de bu, ama, artık buna müsaade etmiyorlar Doğru, eğer verginizi ödemezseniz, hapse gidersiniz. Aynen öyle. Dediğin çok doğru. Peki, Sam, şimdi de ben sana bir soru sorayım. Etrafına şöyle bir bak. Şu insanlara iyice bir bak. İçlerinde hiç, hapise gitmesi gereken biri gibi görünen var mı?

Hayır, yok, gerçekten de. Doğru. Parmağında bir alyans olduğunu görüyorum. Sen evlisin, değil mi? Evet. Oh, bu çok güzel. Karını seviyor musun? Pardon? Basit bir soru sordum. Karını seviyor musun? Evet, elbette. Onun için her şeyi yaparsın. Peki ya, yakında doğacak olan çocuğun, onu da seviyor musun? Oh, sorun ne? Soruma hazırlıksız yakalanmış gibi görünüyorsun. Eğer ayakkabı başkasının ayağındaysa, farklı görünüyor, bu çok ilginç değil mi? Üstelik, karını ve doğacak çocuğunu nereden bildiğimi merak ediyorsun?

Sakin ol, Sam. Ben bir konuya işaret etmeye çalışıyorum. Ben buradaki insanları, tıpkı senin karını ve doğmamış çocuğunu sevdiğin kadar seviyorum. Bütün bu insanlar, benim ailem, benim çocuklarım. Okurların için bunları yazdığın zaman, bu noktayı, asla unutmamanı rica ediyorum. Onların üzerinde herhangi bir fırıIdak çevirmeye kalkışacaksan, bu insanların hayatlarıyla oynadığını da, sakın unutma. Şu yüzlere bir bak. Şu insanların yüzlerindeki sevince bir bak, ne olur… Bu akşam, burada neler gördüğünü hep hatırla, Sam. Çok büyük bir sorumluluk taşıyorsun. Umarım, bunun farkındasındır. Farkındayım. Biz fırıIdak çevirmeyiz. Sürekli, dürüst bir şekilde, öznel olmaya çalışırız. Belli bir gündemimiz de yoktur, anlamlı olan şeyleri kaydedip, belgeselleştirmeye çalışırız.

Evet, doğru. Caroline, bana anlatmıştı. Bu röportaja da, bu nedenle, razı oldum. NasıIdır, bilirsin, medyaya inanmam ben. Sürekli yalan üstüne yalan ve üstüne, yine yalan. Çok satsın da, ne olura olsun. Kendine bir bak, Sam, ve şunu söyleyebilirim ki, sen, farklısın. Umursadığını görüyorum. Umursuyoruz.

Evet, doğru. Evet, başka sorunuz var mı, yoksa, sizin için tertiplediğimiz kutlama eğlencelerine başlayabilir miyiz?

Harika bir müzik gurubumuz var. Onlara bayılacaksınız. Sanırım, başlayabiliriz. Tamam, o zaman.

**

İntihar etme zamanı:

Peder:

Bu cennette acı çekmek yok, kıvranmak yok, üstelik, intihar da değil bu. Hayır, bizler günahkâr değiliz. Sadece imanımızı kanıtlıyoruz. Canlı bir kurban gibi, bedenlerimizi kutsal bir biçimde gönüllü olarak, Tanrımıza sunalım. “Romalılara, Bölüm 12 Ayet 1″. Geri dönemeyiz, çünkü dönebilecek bir yer yok. Öyleyse, zamanımız doldu. Korkmayın. Sakın korkmayın. Sadece, eşiğin öbür tarafına geçiyorsunuz. Hepsi bu. Tüm dünyaya, bize bırakabilecekleri huzurun ölümde var olduğunu gösterelim. Şimdi, daha güzel bir dünyaya gidiyoruz. öyleyse, hep birlikte gidelim. Tıpkı, küçük bir hap içip, uykuya dalmak gibi. Hepsi bundan ibaret. Provalarda yaptığımız gibi. Şimdi herkes içkisini alsın.

Peder, Yo, hayır, bakın, üzgünüm ama, bu bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yani, hepimiz burası için var gücümüzle çalıştık, nasıI oluyor da, bu kadar kolayca teslim oluyoruz?

Oh, evlat, teslim olmuyoruz ki. Siz hiç bir zaman yalan söylemedim ve sizler de, onların buraya geleceklerini biliyorsunuz, Bombaları ve silahlarıyla gelip bizi yerle bir edecekler. Amerika, yeni bir savaşın eşiğinde. Biz bu şekilde ölmeyi hak etmiyoruz, biz huzuru hak ediyoruz. Hepiniz buna inandınız ve işte bu nedenle, buradasınız. Peder. Gitmemiz gerekiyorsa, hep birlikte gidelim. Zamanımız doldu.

**

Teröristlerin ailelerinizi öldürmesine izin vermeyin.  Bizim tek veda etme şeklimiz bu.  Bu gerçek bir devrim.  Onların yaşam biçimine geri dönmektense, ölmeyi tercih ederiz.  Tüm dünya kendimizi nasıI kurban ettiğimizi görecek ama,  asla onların bizi öldürmesine izin vermeyeceğiz, hayır!  Hayatlarımızı feda ediyoruz.  Uzanın. Yere uzanın, çocuklarım.  Uzanın ve uykuya dalın.  Uyuyun.  Sadece uyuyun.  Uyuyun.

**

Peder:

İşte, üçümüz de buradayız. Herkes öldü. Bütün geriye kalan. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemezdik ve ben de onu bırakamazdım. Evet, öyle. Tanrı denediğimi biliyor. Onlara verebileceğim herşeyi verdim ve kurtuluş yolunu da gösterdim. Burada harika bir iş başarmıştık. Dünyayı değiştirecektik ve bu sadece daha başlangıçtı. Neden bizi kendi halimize bırakmadınız? Burada, kime, ne zarar veriyoruz? Bunların hiç birini biz yapmadık. Beraberinizde şiddeti getirdiniz. Bununla, gurur duyuyor musunuz? Bu hayatların sorumluluğunu sen üzerine alabiliyor musun? Anlamıyorsan, sen de bizle birlikte öbür tarafa gel. Yeter, kesin artık şunu. Bu insanların hiçbirinin ölmesi gerekmiyordu. Herkes bir gün ölür, dostum, ama arkadaşları uğruna tadılacak bir ölümden de, daha güzel bir ölüm şekli yoktur. Çocuklarımıza biz hep, bunları öğretiyorduk. Bu da, Yuhanna, On beşinci Bölüm, On üçüncü Ayet. Lütfen. Ben yakında baba olacağım, bir ailem var benim. Bunu yapmak zorunda değilsiniz. Siz benim ailemi yok ettiniz. Bir gün, siz de anlayacaksınız, bazı şeylerin, nelere mal olduğunu. Yoruldum. Artık, usandım. Herşeyimi verdim. Şimdi de, ayrıIma vakti geldi. Korkmadığımızı, dünyaya göstermeliyiz. Şimdi sıra bizde. Hayır, sıra bizde, hala yaşama fırsatımız var. Sınavı geçen insan, kutsanmış insandır. Tanrı’nın, kendisini seven insanlara vaad ettiği yaşam tacıyla taçlandırılacaklardır. (Peder tabancaile intihar etti)

**

    Cennet katliamında 167 kişi hayatını kaybetti. Bu tarihte bilinen en büyük toplu intihar olaylarından birisidir…

********

FİLMİN GERÇEK KONU BAĞLANTISI

İnsan Tapınağı (Aslında küçük ve etkisi olmayan bir dini grup olmasına karşılık 1978 de Guyana’daki Jonestown kentinde 918 üyesinin “İnsan Tapınağı”nın da siyanürlü portakal suyu içerek toplu intihar etmelerinden sonra dünya tarafından tanınan bir kült haline gelmiştir. Bu olaydan sonra tapınağın olduğu Jonestown bölgesi utanç verici bölge olarak anılmaya başlanmıştır. James Warren “Jim” Jones (13 Mayıs 1931 – 18 Kasım 1978) ABD’li “People’s Temple (İnsan Tapınağı) kilisesinin kurucusu vaiz. 1978 yılında Guyana’da kendi ve müridlerine özel kasabası Jonestown’da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müridleriyle birlikte ölmüştür.)

 http://en.wikipedia.org/wiki/Peoples_Temple_in_San_Francisco

TIKLA

Tarikat üyeleri lider için intihar ediyor


Vaiz Jim Jones

İnsan Tapınağı, zenci ve beyazlara eşit muamelesiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu yüzden birçok siyah amerikan vatandaşı tarikata üye oldu. Müritler Jones’a Baba diyorlardı. Jones onlar için İlahi bir varlıktı. Onun mucizevi iyileştirici özellikler olduğunu düşünüyorlardı. Jones da bu ününü kullanarak mucizevi iyileştirme gösterileri düzenledi ve bunlar sayesinde tarikatina birçok yeni üye kazandırdı. Kilise üyeleri kendi hareketlerinin toplumun problemlerine çözüm getireceğine inandılar. Bunun yüzünden ana akım hristiyanlıktan uzaklaştılar.

Travis Jones adıyla 1931′de Lynn, Indiana’da dünyaya geldi. Babası Ku Klux Klan üyesiydi. Eğitimini burada tamamladı, 1950′ lerde vaiz oldu. Kendi kilisesine para yardımı olsun diye kapı kapı dolaşıp evcil maymun sattı. Sonraları kilise büyüdü ve “Halkın Tapınağı (People’s Temple) adında bir tarikat kurdu. Tarikat üyelerinin toplantıları kilisede halka kapalı bir şekilde oluyordu, dolayısıyla halk üyelerin toplantılarını, içeride neler olup bittiğini merak ediyordu. Üyeler çoğalınca bu ilgi de arttı. Jones itibar kazandı ve ülke çapında hristiyan birliklerinde önemli görevlere geldi.

http://hafif.org/yazi/halkin-tapinagi-jonestown/

Jim Jones – 1978

1977′de İnsan Tapınağı tarikatı, Guyana‘da ormanın içine bir araziye taşındı. Jones’un hayali burada tarikatiyle kommünal bir yaşam sürüp medyanın ve halkın artan ilgisinden uzak kalmaktı. Fakat kasaba yaşamına geçince işler değişmeye başladı. Jones, ağırlaşan uyuşturucu bağımlılığını gizlememeye başladı. Müridlerine sık sık toplu intihar provaları yaptırıyordu. Tarikat mensuplarının yakınları dernekler oluşturup Jonestown’da insan hakları ihlalleri yapıldığını iddia edip bölgeyi ziyaret etmek için bir basın ekibi ve senatör göndermeyi başardılar. Ekip Jonestown’dayken her şey normal gözüküyordu, fakat birkaç kişi ertesi gün ziyaretçi ekibe artık oradan ayrılmak istediklerini söylediler. Ekip dönerken ayrılmak isteyenleri de aldı ve havaalanına gitti. Uçağa binerlerken kamyon üstünde İnsan Tapınağı tarikatı mensubu silahlı adamlar tarafından saldırıya uğradılar. 5 kişi hayatını kaybetti. Bu olayın patlak verdiği günün akşamı ise aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 911 müridiyle birlikte Jim Jones kasabasında aynı anda intihar etti. Müridler siyanürlü kokteyl ve enjektörler vasıtasıyla intihar ederken, koltuğunda ölü bulunan Jones’un kendini silahla vurduğu görüldü. Ertesi gün bu olaydan haberi olmayan basın helikopterle bölgeye geldiğinde her yere dağılmış 900 ün üzerinde cesetle karşılaşınca şoke oldu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bu eşine rastalnması zor olay Jonestown katliamı olarak tarihe geçti. Ölümlerinin son derece kutsal olacağını söyleyerek son konuşmasını yapan Jim Jones’un bu konuşmasının ses kaydı mevcuttur. Halkın Tapınağı mezhebi, liderleri olan papaz Jim Jones tarafından, müritlerinin büyük bir kısmı ABD’den Guyana ormanları içindeki vaadedilmiş topraklara götürülüp ve orada yine bu adam tarafından 900’den fazlası ilk önce çocuklardan başlamak üzere siyanür içmeye ikna edilince, yok olmuştur. Bu korkunç olay San Francisco Chronicle gazetesi tarafından detaylıca araştırılmıştır.

Tarikat Üyesi Çocuklar Oyun Oynarken

911 Tarikat Üyesinin Toplu İntiharı – Güney Amerika – 1978

 

Jones bu kadar kişi üzerinde denetimi nasıl sağladı?
O­nları ölüme kadar nasıl götürdü?
Veya bu kişiler; yaşamlarını neden liderlerinin dudakları arasından çıkan bir söze teslim ettiler? Guyana oramanlarında yaratılan toplumsal sistem nasıldı?
Hiç bir psikolojik sorunu olmayan, aklı başında olan, bu kadar insan bu toplumsal sisteme nasıl boyun eğdi? 

Bu sorulara yanıt bulmak isteyen psikologlar önce Lider Jim Jones`in kişiliği üzerinde durdular. Jones, Narsist, karizmatik ve paranoyak özelliklere sahipti. Küçük yaşlarında annesi güçlü bir kadınken, babası, birinci dünya savaşında hardal gazıyla sakatlanmış olarak eve dönen zayıf ve pasif bir kişiydi. Jim Jones müritlerine sık sık  annem bana, `benim evlenmemin tek nedeni bir kurtarıcı doğurmak içindir’ derdi. Ve küçükken yaşadığı yalnızlığı, müritlerine yaptığı uzun konuşmalarında, şöyle anlatırdı: „İlkokul üçüncü sınıfının sonuda öldürmeye hazırdım. Yani öyle saldırgan ve düşmanlık doluydum ki, öldürmeye hazırdım. Kimse bana sevgi ve anlayış göstermedi. O Indiana günlerinde, çocukların ana yada babaları okul gösterilerinde çocuğuyla birlikte okula gitmek zorundaydı. Bir çeşit okul faaliyeti vardı ve herkesin Allah`ın belası ana babası oradaydı, ama benimkiler yoktu. Ben orada tek başıma duruyordum. Tek başıma ve yalnızdım..” 

Jones iyi bir Hristiyan olarak büyüdü, ama gençlik yıllarında ruhuna Lenin girdi. Bir ara farklı ırklara ilgi duyan Metodistlerin kilisesine gitmeye başladı, zayıflar, zor durumda olanlar, kafası karışıklar, itilmişlere el uzattı. Onları bazı dini kurumların etrafında birleştirdi. Giderek kariyer sahibi oldu.1960 Yılında Indianapolis insan hakları başkanlığına seçildi. Ardından San Fransisko konut idaresi başkanlığına atandı. Amerika’nın önde gelen Yüz Din adamı listesinde yer aldı. Martin Luter King ödülüne layık görüldü ve büyük bir Amerikan gazetesi o­nu, yılın humanisti seçti. 

Jones şöhretinin doruklarındayken aşırı korkmaya ve çevresindeki insanlardan kuşkulanmaya başladı. Herkesin tehlikeli olduğunu, kendisine komplo kurmaya çalıştığından şüpheleniyor ve kendisini korumak için muhafızlar tutuyor, bir müddet sonra muhafızlardan da korkuyordu. En son olarak, kendisini bir nükleer patlamaya inandırdı. O­na göre bir nükleer savaş çıkacak ve insanlar yok olacaktı. Kendisine güvenli bir yer aramaya başladı. Brezilya`ya taşındı. Burada korkuları daha da büyüdü; öyleki bir uçak sesi duyduğunda nükler savaşın başladığına inanıyor korkudan titriyordu. Kendine bir yer arama kararına vardı. Kendi yağıyla kavrulacak, kendi yaralarını saracak, medeniyetten uzak bir yerde kendi tarikatının üyeleriyle yaşayacaktı.

Nükleer bir savaş patlarsa kendisi ve sürüsü bu savaştan zarar görmeyecek ve insanlık yok olunca kendisi ve Halkın Tapınağı tarikatı yer yüzüne egemen olacaktı, ama kendi yasalarıyla.. Guyana hükümetine baş vurdu. O’na ve tarıkatına Antillerdeki ıssız ormanlarda bir yer verdiler. 

Jones Bu Kervan Geçmez, Kuş Uçmaz Yerde Yüz Kadar Yandaşıyla Birlikte Cemaatini Kurdu.

CEMAATİN İLK YASALARI ŞUNLARDI:

1- Evlilik ve diğer aile bağları kesinlikle olmayacak. Tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, burada da aile ve aile bağları birliğe karşı bir tehditti. 

2- Cinsel ilişki özendiriliyordu. Jones, kadınların çoğuna kendilerini cinsel açıdan Jones için hazır tutmalarını öğütlüyor ve erkek müritlerinin gözleri önünde eşleriyle sevişerek, evlilikleri aşağılayarak yıkıyordu. 

3- Bir iç casusluk sistemi kurarak müritlerinin bütün hareketlerini kontrol ettiriyor ve o­nlarla ilgili tüm bilgileri alıyordu:

4- Müritlerinin dış dünya ile ilişkilerini kesin yasaklamıştı. Sadece o­nlara verdiği vaazlarla dış dünyayı kendisi müritlerine anlatıyordu.

5- Daima, topluluğu dış dünyadan gelecek bir saldırı konusunda korkutuyordu. Dış dünyadan yalıtılmış, bu kapalı toplumda her gece kendi büyüklüğünü açıkladığı ve müritlerini küçük düşürdüğü özel dini ayinler yapıyordu. 

Daha çok bir azarlamaya benzeyen `vaazlar` ı ve müritlerini köle gibi elinde tuttuğunu ortaya koyuyordu:`Hepiniz sürüngensiniz, hayvanlardan bile aşağılıksınız. İsteseniz şakşakçılık yapabilirsiniz, ama şakşakçılığınız beni hasta ediyor…Barış, barış.. Ben çok daha önemli bir şeyle meşgulken, siz şamata yapın. Çünkü ben, neyin ne olduğunu biliyorum. Sevgilim ve ben büyük planlar yaptık.. Sizi aptallar, şimdi size bakmak istiyorum çünkü benim ne kadar akkıllı olduğumu bilmiyorsunuz. Sizin ihanetiniz için uzun zaman önce planlar yaptım. Çünkü kominizmden başka hiç bir şeye güvenmeyeceğimi biliyordum. Kominizm ve benim içimdeki ilke, yani ben!` 

Jones her gün saatlece müritlerine konuşuyor ve o­nları dış saldırıyla korkutuyur sonra vaazlerini toplululuğa eğitim çalışmaları olarak okutuyor ve o­nlara anlattırıyordu. Bir gün Jones`in bazı müritleri firar ettiler. Bu ormanlıkta olan bitenleri anlattılar. Anlatılanların bazıları abartma olarak görülebilir ama korkunç şeylerdi. Tarikatın bazi üyelerinin aileleri, yakınlarının orada hapiste tutulduklarını ifade ettiler. Bu söylentiler üzerine, San Fransisko Senatörü Leo Ryan tarikatın yerleştiği yeri ziyaret edeceğini açıkladı. Yıllardır dış bir saldırıyla korkutulmuş, bütün dünyayı kendilerine düşman olarak algılamış tarikat topluluğu, Sanatörü karşılarında görünce saldırıya geçmiş ve sanatörü yanındaki kişilerle birlikte ödürmüştü. Bu öldürme olayı Jones ve tarikat üyelerinin korkularını doruğa çıkarmış ve sağ hiç bir tanığın olmayacağı son vaizini vererek, müritlerini ikna etmiş ve hep birlikte zehirli içeceği içerek, nükler savaş sonrası bütün insanlardan önce dünyaya gelip Halkın Tapınağı tarikatını kurmak üzere ölmüşlerdi..

Jones`İn Müritleri Üzerinde Bu Kadar Etkin Olmasının Nedenini Araştıran Psikologlar, Antiller’de Kurulan Bu Toplumsal Düzenin Özelliklerini Şöyle Sıralamışlar: 

a- Gelirlerin denetimi: Halkın tapınağına katılan müritler bütün mal varlıklarını, hatta yaşamlarıyla ilgili her şeylerini Jones `e teslim etmişti, artık bundan sonra Jones o­nları besleyecekti. Bununla zoraki bağımlılık uygulamaya geçmiş oluyordu.

b- Aile bağlarının zayıflatılması: Jones karı ve koca arasındaki bağları sistematik bir şekilde zayıflattı. Evlilik dışı ilişkileri özendirdi. Müritler o­na baba demek zorundaydı. Tek sevgi dağı o olmalıydı. 

c- Sosyo politik sınıf sistemi: Tarikat içinde bir iktidar piramidi vardı. En tepede Jones, o­nun altında “Planlama komisyonu” ve muhafızlar, en alttaysa sıradan insanlar.

d- Hareketin denetlenmesi: Tarikatı terk etmek coğrafi açıdan zaten çok zordu. Üstelik Jones oradan ayrılmayı ihanetle eş tutuyor ve ağır cezalar uyguluyordu. 

e- Sözlü ifadenin denetimi: Açık eleştiri çok şiddetle cezalandırılıyordu. Casus ve muhbir ağı farklı fikirleri Jones`e bildiriyordu.

f- Öğrenmeyi denetleme: Dışardan hiç bir bilgi alınmasına izin verilmiyordu, sürekli beyin yıkamaya eşdeğer bir eğitim çalışması sürüyordu. 

g- Duygusal denetim: Tarikat içinde düzenlenen toplantılar çok korkutucu deneyimlerdi. Kitle duygularının birbirlerine bulaşmasındaki olağanüstü gücü yansıtırlardı. Bu toplantıların şiddeti, muhalefet edenlerin herkesin önünde cezalandırılmasıyla artardı. İzleyicilerin kurbanları yuhalaması, saldırganla özdeşleşmesi özendirilirdi. “

 

SAPIK TARİKATLARIN KIYAMET PROVASI

22 Nisan 2000 / MURAT UÇAR

Hz. İsa’nın (AS) yer yüzünden alınıp gök yüzüne yükseltilmesinin kutlandığı yıldönümünden bir kaç gün önceydi. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının dünyaya en yakın olduğu gün. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının arkasında gizlenen UFO’lara binip bu dünyadan ayrılmalarına çok az zaman kalmıştı.

Yapılması gereken tek şey onları bu dünyaya bağlayan etten ve kemikten yapılmış kabdan (vücuttan) kurtulmaktı. Tarikatın karizmatik lideri, gün batarken içine zehir karıştırılan üzüm sularını içmeleriyle yolculuklarının başlayacağını söyledi. Ertesi gün eve gelen polis aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu yüzlerce kişinin cesediyle karşılaştı.

Hikaye hiç de yabancı gelmiyor değil mi?

En dehşet verici olanı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da gerçekleşen toplu intihar vakalarından bir kesitti yukarıda yazılanlar. En son Uganda’daki olaylarla gündeme gelen, kendilerine çoğunluka tarikat adı verilen grupların toplu intiharı gerçekten tüyler ürpertici safhaya ulaştı. İnsanların böylesine dehşet verici bir şekilde canlarına kıymaları sizce de çok garip değil mi?

Tarikatların toplu intihar tarihçesi

Tarihin en büyük toplu intiharı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da meydana gelendi. “Halkın Tapınağı” tarikatının lideri Jim Jones’in müritlerine verdiği emir üzerine 912 kişi siyanürlü üzüm suyu içerek hayatlarına son verdiler. 1970 yılında ABD’nin San Fransisco kentinde kurulan tarikat 1976 yılında lideri Jim Jones’in hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları nedeniyle Guyana’ya taşınmıştı. Jones, bütün kimliklerini aldığı müritlerine sürekli toplu intihar provaları yaptırıyordu. Hakkında açılan bir soruşturma için Guyana’ya gelen Amerikalı görevlileri ve tarikattan ayrılan 14 kişiyi öldürten Jones baskın korkusuyla müritlerine intihar emri verdi. Toplu intiharda ölen 912 kişinin 276’sı çocuktu. Müritlerini birer zombi haline getiren Jim Jones daha sonra kafasına bir kurşun sıkılmış halde bulundu. İsa’nın ruhunu taşıdığını iddia eden Jones’ın Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA adına çalıştığı ve CIA’nın bir zihin kontrolü projesinin üyesi olduğu iddia edildi.

19 Nisan 1993 tarihinde Teksas’ta 51 gün süren FBI kuşatmasına rağmen teslim olmayan “Davidiyen” tarikatı üyeleri, teslim olmak yerine kendilerini yakarak intiharı seçtiler. Akli dengesinin bozuk olduğu söylenilen tarikatın lideri David Coresh müritlerine kendisinin Hz. İsa olduğunu söylüyordu. İntiharda 83 müridi ölen Coresh’in tarikat içinde 20 karısı ve 40’tan fazla çocuğu vardı.

Kıyamet Günü hazırlıkları

İsviçre, Kanada ve Fransa’da müritleri olan “Güneş Tapınağı” isimli tarikatın bazı üyeleri 1994 yılında kendilerini yakarak, toplu olarak intihar ettiler. Ölenlerin boyunlarında bulunan madalyonlarda iki başlı kartal, tarikatın baş harfleri ve Mahşerin Dört Atlısını’nın (ölüm, savaş, veba, kıtlık) isimleri bulunuyordu. Dr. Luc Jouret tarafından kurulan tarikat kıyamet günü hazırlıkları yapıyordu.

Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde “Yüce Kaynak” isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçimin mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı. Tarikatın üyeleri başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı. Asla içki, sigara kullanmıyor ve birbirlerine “kardeşim” diye hitap ediyorlardı.

Uganda da yaşanan vahşet

İntihar olaylarının en sonuncusu 17 Mart 2000’de Uganda’da meydana geldi. Ülkenin güney batısındaki Kanungu kentinde toplanan “Tanrının 10 Emrinin Restorasyonu Hareketi” tarikatı üyesi 500’ü aşkın insan kilisede kendilerini ateşe verdiler. Yetkililer tarikatın başka evlerinde de cesetler buldular. Dehşetin bilançosu evlerde bulunan cesetlerle birlikte toplam 952’ydi. Katolik Rahip Paul İkazire tarafından 1980’li yıllarda kurulan tarikatın başlangıçtaki amacı tanrının 10 emrini insanlara hatırlatmaktı. Daha sonra gruba girip tarikatı ele geçiren Credonia Mwerinde ve Josep Kibwekere, Ruhul Kudüs’ten mesaj aldıklarını, Hz. Meryem ile konuştuklarını iddia ederek insanları etkilediler. İntiharın ardından ortadan kaybolan Mwerinde ve Kibwekere sırra kadem bastı.

Tüyler ürpertici bu intiharlar listesini daha da uzatmak mümkün, ama insanlar niçin intiharı seçiyor, inançlar bu konuda nasıl kullanılıyor?

NEDEN İNTİHAR EDİYORLAR?

Uzmanlara göre insanların böyle toplu şekilde intiharlarının psikolojik alt yapısında bir çok etken bulunuyor. Psikiyatristler intihar eden insaların kültürel, ekonomik, dini, sosyal, ruhsal yapılarının bu girişimlerinde önemli rol oynadığını söylüyor. Psikiyatrist Dr. Mecit Çalışkan, kişisel depresyonlarla kitlesel depresyonların birbirinden çok farklı olduğunu, toplu intiharların altında yatan asıl nedenin, üç büyük ilahi dinin dışındaki küçük dinlerin veya tarikatların kendi içindeki iç dinamizm olduğunu belirtiyor. Dr. Mecit Çalışkan; “Telkine yatkın insanlar bir cemaat bağı adı altında bir araya geldiklerinde birbirlerini etkilerler. Eğer bunlardan biri çıkıp da şeyh, lider, peygamber ya da adı her neyse birtakım telkinlerde bulunursa, bu telkinlerin dozu da çok yüksek olursa toplu intiharların olması mümkündür. Bu tür telkinlerin İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte etkisi çok olmaz ama mümkün olmayacağı anlamına da gelmez. Ben ABD’de yaşanan toplu intiharların kaynağını Hıristiyanlık’tan almadığını düşünüyorum” diyor.

Telkinlerin etkisi zeka seviyesi yüksek olmayan veya ruhsal bunalımda olan insanların üzerinde daha fazla görülüyor. Ruhsal bunalımın içerisinde yaşadığımız toplumda da çok sık görüldüğünü önemle vurgulayan uzmanlar, üyeleri intihar eden tarikatlarda yapılan şeyin bir çeşit beyin yıkama olduğunda birleşiyorlar. Kendini öldürdüğü takdirde daha iyi bir dünyaya gideceğine inanan insan tereddüt etmeden ölümü tercih edebiliyor.

Allah’ın insana verdiği değer bilinmiyor

İntiharların temel sebeplerinden birinin de dini eğitim yetersizliği olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Yeniçeri; “İnsanlara iman ve ahlak eğitiminin yeterli seviyede verilmesi gerekiyor. Manası olmadan verilen dini eğitim insanı intihardan kurtarmaz. Semavi dinler intiharı yasaklasa da Hıristiyan ülkelerde bu görülüyor, aynı şey Müslüman ülkelerde görülmez diye bir şey yok. Tarikat mensupları kilisede de intihar ediyorlar. Bana göre Batı medeniyetinin tamamiyle sorgulanması gerekiyor. Hırisitiyanlık eğitimi yetersiz olabilir veya gelişen teknoloji karşısında Hıristiyanlık insanlara cevap veremiyor olabilir. Konuya ferdi mükellefiyet açısından bakmak da yeterli olmaz. Toplumun bütün yönleriyle sorgulanması gerekiyor. En önemlisi, Allah’ın insana verdiği değerin insanlara anlatılması gerekiyor. İnsanın kendi değerini, kendinin sadece kendine ait olmadığını bilmesi gerekiyor” diyor.

Din intihara engel ama…

Yeryüzündeki üç büyük semavi din de insanın kendi canına kıymasını yasaklıyor. İntihar eden insanın cennete giremeyeceği inancı bu dinlere mensup kişiler için caydırıcı bir etken. Peki buna rağmen neden Hıristiyan ülkelerde toplu intihar vakaları görülüyor?

İçinde bulunduğumuz çağda hangi semavi dine mensup olursa olsun insanlar kendi dinleriyle çok fazla ilgilenmiyorlar. Düşülen manevi boşluk art niyetli ve ekstrem kişilikli fakat hasta ruhlu insanlar tarafından dolduruluyor. Dr.Mecit Çalışkan: “Allah’ın veya peygamberin yerine artık bu boşluğu dolduran lider konulmuşsa her şey yapılabilir. Bir süre önce ortaya çıkan, edep yerini öptüren şeyh meselesine bakın. Şeyh’in edep yeri öpülürse cennete gideceğine inanıyor insanlar ve bunu özel bir törenle yapıyorlar. Küçük ve dışa kapalı topluluklarda Müslüman dahi olsa toplu intiharlar da mümkün olabilir. Bu Türkiye’de olmaz diyemeyiz” diyor.

Dikkat, yakın zamanda bizde de olabilir

Uzmanların insanların giderek manevi boşluğa düştüğü Türkiye’de de benzer girişimlerin olabileceği konusundaki uyarıları çok havada kalmıyor aslında. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında sokaklarda yatan tinerci çocuklar toplu intihar girişiminde bulunmuşlardı. Kadıköy’de toplu intihara kalkışan altı tinerci çocuk polis ve itfaiye görevlileri tarafından zorlukla ikna edilmişlerdi. Yaşları 14 ile 18 arasında değişen bu altı çocuğun zorlukla engellenen girişimi uzmanlara göre kötüye işaret.

Sapık tarikatların karizmatik liderleri

Uzmanların dikkatle üzerinde durduğu bir diğer husus sapık tarikatların liderleri. Normal olmayan bu insanlar çok ilginç kişiliklere sahipler. Bir çoğu akıl hastası, Allah’tan vahiy aldıklarını, Hz. İsa olduklarını veya bazı üstün güçlerin kendilerine yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Böyle insanların mesajlarına gruptaki insanlar inanıyorlar. Allah inancı olsa dahi eğer mensup olduğu din ile ilgileri yeterli değilse liderden gelen mesajların doğru olduğunu kabul ediyorlar. O insana teslim oluyor ve istediklerini yapıyorlar. Bu tür insanlar sahip oldukları yetenekleri insanları etkilemekte kullanıyorlar. Mesela etkili bakışlar, yakışıklılık, kuvvetli bir zeka gibi özellikler böyle insanların elinde güçlü silahlara dönüşebiliyor.

İntiharın şekli de önemli

İntiharın şeklinin intihar aletinin ulaşılma kolaylığıyla bağlantılı olduğu söyleniyor. Toplu intiharlarda en çok tercih edilen yöntem toplu uyuma yöntemi. Zehirin doğrudan içilmesi mümkün olabileceği gibi yemeğe de karıştırılarak intihar edilebiliyor. Toplu olarak yakma da kullanılan yöntemlerden biri. Bu tür vakalarda asıl espri herkesin aynı şekilde, aynı metod ile ölmesi. Gruba dahil insanlar bunu bir ayin veya tören şekline dönüştürerek intihar ediyorlar, kişi o an yapılan ayinin etksi altında oluyor.

Korkunç iddia: Tarikatların arkasında istihbarat örgütleri var

Binlerce insanın ölümüne neden olan sapık tarikatlar hakkında bir çok söylenti dolaşıyor. Söylentilerden en kayda değeri tarikatların çoğunun büyük istihbarat teşkilatlarının kontrolünde olduğu ve bazı deneyler için kullanıldıkları savı. Aum Shinrikyo Tarikatı istihbarat örgütlerinin sapık tarikatları desteklediğine dair delil olarak gösteriliyor. Çalışmalarını ABD’de sürdüren Dr. Ümit Sayın konuyla ilgili bir açıklamasında; “1994—95 yılında Japonya’da kurulan tarikatın üyelerinin çoğu bilim adamı ve üniversite öğretim üyelerinden oluşuyordu. Liderliğini yarı kör, Hitler hayranı, Budist Shoko Asahara’nın yaptığı tarikatın 30 bin üyesi bulunuyordu. Dünyanın sonunun yaklaştığını, büyük bir savaş yaşanacağını söyleyen Asahara müritlerine tonlarca zehirli sarin gazı imal ettirdi. Tarikatin 1995 yılında Tokyo Metrosunda gerçekleştirdiği sarin gazı saldırısı büyük ihtimalle, olayı yakından izleyen başka istihbarat örgütleri tarafından kültün bazı üyelerine düzenlettirildi ve Asahara’yı ortaya çıkarmayı hedefliyorlardı” diyor.

Benzer şekilde kurulan Reverend Sun Myung Moon’un kurduğu Uniterian Church’ün de 1970 yılında yaklaşık birkaç yüzbin müridi vardı. En büyük amacı bütün dinleri birleştirmek olan Moon diğer bir çok tarikat lideri gibi ikinci İsa olduğunu iddia ediyordu. Fakat tarikatın bir CIA projesi olduğu iddia edildi. Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı döneminde bu grubun davetlerine katıldığı için büyük eleştiri aldı.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojinin beraberinde getirdiği yalnızlık, inanç eksikliği gibi olumsuzluklar insanları derinden etkiliyor. İnsanlar teknolojinin gelişimiyle içine düştükleri boşluğu bu tür sapık tarikatlar aracılığıyla doldurmaya çalışıyorlar. Görünen o ki inanç zayıflığı devam ettiği sürece daha birçok intihar vakası göreceğiz.

 

**************************

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

SEÇKİ-2


GEN-X -KAYIP İNSANLARIN İNANÇLARI

Cinsellik, toplumu öncelikle ilgilendiren olgulardan biridir. İçtimai durumda kimliğimizle ilgili sorunun cevabı genellikle cinsel kimlik ekseninde karşılığını bulmaktayız. Öyle ki cinsiyet sınıflandırmasına henüz sokulamayacak konumda yer alan bir bebeğin bile (erkek olsun gibi) toplumda bir huzursuzluğa neden oluşu çok güzel örnektir.

Cinsellik hormonların etkisi altındadır. “Androjen” de belirli bir hormon grubuna verilen isimdir. Ancak günümüzde, içtimai cinsiyet rollerini ve göstergelerini taşımayan ve hatta karşı cinsin özelliklerini de barındıran kişiler için kullanılmaktadır.

Türkçede “erkeksi kadın” ya da “kadınsı erkek” için kullanılan yunanca kökenli “Androgynous” ise ‘Aner’ (erkek) ve ‘Gyne’ (kadın) kelimelerinden türemiştir ve “hem eril hem dişil özellikler gösteren” anlamına gelmektedir.

Günümüzde medya, sinema gibi, içtimai norm ve değerleri yeniden üreten kurumlar, androjen karakterlerle giderek daha fazla ilgilenir görünmektedir. 1980 öncesinde, Batı toplumlarında dahi “öteki” olarak değerlendirilen “androjen erkekler” in dahi yurdumuzda dahi sayıları artmıştır.

Teoride, aile yapısı ve cinsiyet gelişimi psikanaliz kuramları çerçevesinde ele alındığında cinsiyetin oluşmasında en önemli aracın önce aile sonra çevre olduğu söylemektedir. Konu hakkında Rene Girard; “Öznenin Öteki’nde suçlu bulduğu her zaman kendi arzusudur, ama bunun farkında değildir” düşüncesi de cinsiyet gelişiminde etki ettiğini varsayabiliriz. Kişinin gördüğü eksiklik, bir yerde kendi noksanlığıdır. Bu sebeplerle Androjen tipleri “öteki” olarak kabul edip, ilgili teoriler eşliğinde söz konusu toplumun arzuları belirlerken, daha çok erkekliğin andorojenleşmesi ile kadınında ister istemez değişime uğraması toplumun  “Görsel Haz ve Anlatı anlayışında” bilinçdışını karşı cins olarak yalnızca kadınlığı öne alarak eril vasıfları yok etme yoluna yönelmesinde, “Erkekleşme bir doğrultuda değişen kadın temsilinin nedeni, erkeğin androjenleşmesi olabilir mi?” sorusu akıllara getirmektedir.

C.G. Jung:

“Her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imajı taşır. Bu imaj özünde bilinçdışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, ırsî bir unsurudur. Aslında bu imaj, kadınlığın tüm geçmiş deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. İmaj bilinçdışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır.

Bu varsayım Havva Validemizin yaratılışında Adem aleyhisselâmın bir sebep yerinde olmasından dolayı mı, kadın erkekleşmek istemektedir, diye düşünebiliriz.

Bahsedilen sebeplerle androjen özelliği gelişmiş nesil, hayatın belirsizlikleri ve çelişkilerine karşı kendilerini serbest bırakmaları, aidiyetin başka bir yerde olduğu inancıyla bedeviliğe yönelmeleri ve içsel sorgulamalarını içeren karakterlerle toplum düzeninde erkek erkekliğinden kadın kadın kadınlığından  kaçmaya başlayınca Gen-X: Kayıp Nesil (kimliksiz) diyeceğimiz kişileri oluşturmuştur. Bu nesiller şartlar gereği daha sonra bir üst kategori olan sorumluluk düzeyine geçince de, bir alt nesil karşısında da kendileri rahatsızlık duyup şikâyetçi olmaktadırlar. Düzenli hayat insanın fıtrat gereği olan bir isteğidir. Gen-x neslinin, yerleşke bir hayat sürememesi, bir eve ve düzenli bir işe sahip olamaması ve bir sorumluluktan kaçar hale gelmesi de ayrı bir sorundur.

Toplumda hayatın yerleşik düzeni bulması karakter sahibi olmakla eşdeğerdedir. Bunun için yerleşme karakterini kaybeden nesil göçebe bir hayat düşüncesine dalıp bedevileşme ve yanında cehalet etkisinde kalışı sıkıntıya düşüşün habercisi olmuştur.

Bedevilik cahilliğin artışı ile doğru orantılıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hicret ettiği Yesrib’ e Medine (şehir) demesi şehirleşme ve medeniyet çığırını açmak içindir.  Gen-x neslinde ise bir yerlere ait olmadan yaşamını sürdürme isteği bedeviliğin (cahilliğin) bir göstergesidir. Gen-x neslinin göçebeliği tercih etmesi, herhangi bir yere ait olmadığından emin olsada, nereye ait olduğunu da bilmemektedir.

Zamanımızda Gen-x neslinin medya, televizyon gibi iletişim araçlarının yönlendirmesine maruz kalarak büyümesi, hayali kurgulara, reklâmlara ve gereksiz bilgi bombardımanına, dolayısıyla da ben merkezli hayat tarzını kutsayan temsillere hedef olmasına yol açıp toplum düzeni içinde yer almaktan kaçması yıkımın başlangıcını oluşturmaktadır.

Yine bahsettiğimiz durumla ilgili olarak düşünce dünyasında yeni nesil bir fikir adamı çıkaramayışı altında belki en önemli sebep kimliklerin androjenleşmesi ve dolayısıyla düşüncede oluşmuş Gen-X neslinin üretici olmaktan çok tüketici konuma gelmesidir. Bu o kadar ileriye gitmiştir ki, geleneğin geleceğe hükmetmek arzusu ile yeni hayat şekillerine uyumlu ve doğru kararlar üretilemeyip tabular içerisinde boğulup kalınmaktadır. Örnek verecek olursak dinimiz açısından düşündüğümüzde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bulunduğu asırda bırakıp günümüze getirmemekte de andorjenleşme ile oluşan kayıp nesil Müslümanları oluşturmaktadır. Hayatî yerleşimde merkeziyet ve lider kaçınılmazlardandır. Günümüzde ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem lider konumunda olmayıp, hocalar, mezhepler, şeyhler, vb. lider konumunda olunca her şey bir çıkmazın içerisinde yığılıp kalmıştır. Çünkü zihinlerde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yıllar önce görevini yapıp gitmiştir, etkeni gizlice faaliyettedir. Bu şekilde insanlar dar kalıplar içerisinde kalması ile çemberini kıramayan Müslümanlar kayıp nesil kategorisini oluşturduklarından ezilen, sömürülen, mazlum milletler derecesine düşmüştür. Çözüm üretemeyen veya üretmek için gerekli olan düşünce kimliği (erkeklik-kadınlık) kaybolmuştur. Bir konu üzerinde yeterli olabilmenin en önemli şartı sebep-sonuç, ilk-son, geçmiş-gelecek, iyi-kötü…. gibi zıt karakter ve unsurları bağdaştırıp harmanlamayı başarabilmektir. Eğer bugün Müslümanlar dünyada mazlum ve yetersiz durumda oluyorsa bu ayrışmayı başaramayıp andorojenleşmesinden başka bir şey değildir. Her kimlik yerinde ve sebebinde olmalıdır. Eğer bir konu hakkında bir çözüm üretilmek istendiğinde tumturaklı ifade ve görüşlerle oyalanıp duruyorsak, bu bizim diğerleri tarafından değil kendimizle aldatıldığımızdır. Esaslı görüşlerden olan “her şeyi kendisiyle yıkabilirsin” den maksat nesillerin köleleşmesi ve dumura uğratmak için dış etkiye müracaat etmeye gerek yoktur, demektir. Eğer bir düşünce şahsi kimliğini kaybedip andorojenleşmişse tahkikten çok, taklid konumunda kalmıştır. Bu ise kaosun başlıca sebeplerinden biridir. Hz. Ali kerreme’llâhü veche buyurdu ki;

“Sakın Hakk´ı  bazı kişilerle bilip tanımaya çalışma;

Önce Hakkı´ı bil, sonra Hakk ehlini tanımaya çalış.”

Bu söz, insanların bağıntısına ancak birileri ile bakmaktan vazgeçemediğinin delilidir. Allah Teâlâ’nın “düşünün, akledin” demesi “şüphe edin, bu gerçekten doğru mudur?” deyin demektir. Herkesin düşüncesini “mal bulmuş mağribi” gibi kabul etmenin neticesinde hadımlaşmak zaruridir. Bu zarurette köleleşmektir. Köle olmak ayağa zincir vurmak değil, düşünmeye ihtiyaç duymayacak hale gelmektir. Düşünme ihtiyacını yitirmenin hayvanlaşma olduğunu hatırlatmak isteriz. Benim hocam söylediyse doğru söyler gibi düşünceler yanlıştır. Bugün herkesin bir üstadı hocası olduğunu düşünürsek, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem etrafındakilere sahabe (arkadaş) olarak muamele etmesi ne güzel bir durumdur. Uhud Harbinde arkadaşlarına danışarak onlar için vahim olacak bir durum olacak olsa da tabi olmuştur. Çünkü O, onları düşünen kişiler olmasını istiyordu. Ancak her geçen gün Müslümanlar için bu usul devam edememiştir.

Düşünenler (Ebu Hanife rahmetüllah aleyh hakkında) “İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu” olarak nitelendirilmiştir. Buna benzer durumlarla Müslümanlar kimliklerini kaybetmiştir. Çünkü düşüncelerini ya üstadlarının yazdığı kitap, ya arkasına tabi olduğu hocası, ya peşinden gittiği şeyhi olunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi unutulup gitmiştir. Çünkü müslümanın androjenleşmiş iç dünyasında hiçbir şekilde İslam’ın emrettiği özgürlük kalmamıştır. İslam’ın özgürlüğü Kur’ân-ı Kerim’de de açıklandığı üzere “onlar Allah Teâlâ ve rasülüne tabi” olanlardır. Allah Teâlâ ya tabi olmak fıtrata ulaşmak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme tabi olmakta fıtratın hikmetine sahip olmaktır.

“Kurtuluşa erenlerdir” diye bahsedilenden kimliğini bulan Müslümanlar olduğunu belirtmek isteriz. Öyle liderler vardır ki, bir zaman sonra cemaat ona tabi olacağına o cemaatine tabi olmuştur. Çünkü menfaatler ilişkisi onları düşünmeden ilkelerden alıkoyup, donuklaştırmıştır.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dışında bütün insanlar, düşünceler eleştiriye açıktır. Eleştirmek için düşünmek, düşünmek içinde bilmek gerekir. Cahil kalanlar için sömürülmenin huzur verdiğini unutmayınız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

**********

HAYALLERİMİZE NE OLDU?

İnsan, bazen hızla akıp geçen dünyada, içe kapanmayı, hayal kurmayı kendine tutunmayı seçer. Bazen de şahsî eleştirisini kendi gerçekliğini ortaya koyarak var kılmaya çalışır. Benliğini, kendisinden geri kalan her şeyden, dünyadan ayıran ve bir parçası olan hayalleri, yaşadığı dünyası karşısında elbette cılız, sakat ve yetersiz olduğunu görür.

Hakikatte insanın hayatı, dünyanın ve onun içindekilerin bizzat kendisiydi.

Gerçeği ise, dünyaya ait olmak, yenilmek ve sonunda ölmekti.

İnsanın hayali bir manada dünyaya muhalif olan isyanı mıydı? Çünkü dünyanın bir parçası olmak kaderi, benliğin değil bedenin ölümüdür. Bu nedenle insan muhalefet etmek iştiyakından bir türlü hayal kurmaktan vazgeçemeyecekti.

Hayal kurmak dünyanın bir parçası olmaktan kaçınmaktır. Kurulu düzene bir şekilde aykırı olmaktır. Bu fark edenin varlığını bütünleyecek, tamamlayacak düşlerine dalma zamanı demektir. Bu bağlamda insan, aşkı, başta olmak üzere varlığı tamamladığına inanılan her türlü ilişkisinde hayallerin kapsama alanına girmekten kendini nasıl kurtarabilir. Bazen de bunu paylaşmaya çalışır. Eğer hayalini paylaşabilirse çeşitli duygularla ruhî olarak yeni biçimlemelere doğru yol açılır. Fakat yaşanılmayan ve sözlerle ifade edilemeyen kimi hayaller ise, çok zaman ortaya çıkamadan bastırılır, düzeninde ezilir, gider.

Zamanımızda bazı hayallerini  ‘şey’ leşerek çıkaran, insanın anlayış kaymalarına düştüğünde Allah Teâlâ’ya ve dolayısıyla ilk’e olan özlemi dünyasını sarınca, umutsuzluğun, çaresizliğin içinde açılan bir penceresi kırılır gider. Belki hayalimiz ilk’e karşı olan özlem değil, belki ayrılıktan kalan izlerin gölgesinde, bastırılmış duygulardan, zaaflardan, bir arayışın işareti miydi? diye düşünülebilir.

İnsan ilişkilerinde bir kavramı, şahsî olarak veya kendiliğinden maddî imgelere dönüştürürken, duyguların suretinde etkisinde kalması, dışarıdan bakılınca ifade edilebilir, yorumlanabilir. Ancak zamanımızda hayal kurabilme yeteneği zayıflamış veya zayıflatılmış olunca bu durum çok zor olmaktadır. Dışlanan, bugünün dünyasında adı kötüye çıkan birçok kişi yalnızlığa düşürülmüştür. Maddiyatın zafer kazandığı bir dönemde hayal kurmak artık gereksizlik, geleceğe yönelik bir engel, yoldan sapmış olarak görülmektedir. İçine düştüğümüz tüketim toplumunda yabancılaşmış insan, ilişkilerini tüketilebilen bir eşya olarak görmektedir.

Günümüzde insanların, fazla bilginin, fazla görüntünün, kucağında ilişkilerini taklitle ve özentiyle yaşaması tüketimi tetiklemiştir. Televizyon yayınlarında, reklamlarda yaratılan ilişki tiplemelerinin yozlaşması, hayalsiz hayata dönüşümün sebeplerindendir. Bu şekilde hayal kapıları ya kırılıyor, ya da kapatılıp mühürlenip. Sadece gerçeklerin dünyasında bunalmış insanlar toplumu oluşmaya başlamış ve dinsizliğin içine doğru çekilmektedir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de buyurdu ki;

“Andolsun ki biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.

Onların kalpleri vardır, bunlarla idrâk etmezler;

Gözleri vardır, bunlarla görmezler;

Kulakları vardır, bunlarla işitmezler.

Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir.

Hatta daha sapıktırlar.

Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir. (A’raf, 179)

Bu ayet hayal kurmayan insanlar içinde gelmiştir. Hayatı maddiyat içinde boğulup hayal bile kurmayan insan nasıl inançlı olabilir. Allah Teâlâ’yı nasıl idrak edebilir. Zamanımızda hayallerini teknolojik kurguya bağlayan filmlere dikkatli baktığımızda görüyoruz ki, genel temelinde duygusuzluk ve inançsızlık bulunmaktadır. Bunlar hayal değil, safsatadır. Hayal, insana zevk verirken ruhunu okşayan unsurlar ile doludur ve sonu da gelmemektedir. Bir hayvanın hayal kurduğunu düşündüğümüzde sadece yemek olmasını hayal ederdi. Bu hayvanî durumdur. Buna göre bizim bahsettiğimiz hayal ilk’e olan yani Allah Teâlâ’ya olandır. Diğerleri ise şehvet ve hırs yalaklarında sulanan hayvanlara aittir. Bu hayali insanlardan tenzih ederiz.

Son söz için

“Ah, hayallerimiz mi öldü, inancımız mı kalmadı?”

İhramcızâde İsmail Hakkı

************

DÜŞÜNCE BİR BEDDUADIR! 7 Aralık 1967

CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR’I KİTABINDAN

Batı’da peşin hükümleri yıkan, yeni bir değerler levhasını yaratan intelijansiyanın doğuşu 18. yüzyıldadır: Ansiklopedistler.

Ansiklopedi bütün büyük eserler gibi bir aksiyon ki­tabı. Diderot önce herhangi bir tâbinin talebi üzerine İngi­lizce iki ciltlik bir lügati çevirme teklifi alır. Ansiklopedi bir nevî koç başıdır (Şatoları yıkmak için kullanılan âlet).

Ha­yatından memnun olan insan veya sınıf, düşünmez.

Her dü­şünce bir kopuştur.

Düşünce bir bedduadır, rahatsız eder, yaralar.

Düşünce fert plânında bir felâkettir.

Eski Yunan mi­tolojisinde Tanrılar kendilerine benzeyenleri kıskanırlar.

Ansiklopedi Diderot’ya zilletten başka hiçbir şey getirmedi. Fransız burjuvazisi 18. yüzyılda bütün insanlık namına ha­rekete geçiyordu. Onun için Çariçe Katerina ve Rus pren­si Stanislavski, Diderot’u, Voltaire’i ülkelerine davet etmek­ten çekinmezler.

Berdiaeff, Rus rejimi aleyhindedir. Hâtıralarında ihtilâlin zaferinden hemen sonra edebiyat doktoru olan polis müdü­rüyle on iki saat tartışırlar. Berdiaeff e, polis müdürü

“Senin her yazın milyonlarca insanın boşuna kanını döktüğünü is­patlar” diyor.

Tolstoy gayet rahat dolaşırken, Tolstoy’un eserini okuyan­lar tevkif edilir.

Voltaire Avrupa’nın zekâ imparatorudur.

Proletarya eski Roma’dan gelen bir terim. Proleter=çocuk yapan. İstihsal vasıtalarından mahrum olan ve yaşamak için emeğini satan sınıftır proletarya, yeni tarifine göre.

19. yüzyılda düşünce Sorbonne’un dışında gelişir. Resmî felsefesi Spiritüalizm’dir Sorbonne’un.Burjuvazi Paris Komünası’ndan sonra, aristokrasinin put­larına sarılır, Spiritualist olur.

Kaynakça

Cemil MERİÇ hzl: Ümit MERİÇ  Sosyoloji Notları ve Konferanslar [Kitap]. – İstanbul: İletişim, 2010.

*************

TEKÂMÜL, COĞRAFYANIN İNSANLAŞMASIDIR 30 Kasım 1967

CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR’I KİTABINDAN

İnsan toplumlarının kaderini coğrafya ile açıklamak arzu­su Hipokrat’dan Huntington’a kadar uzanır.

İnsan emeğiyle dış dünyayı ve kendini yaratır, tabiatı değiştirirken kendini de değiştirir.

Coğrafya bir hammadde deposudur.

Tekâmül coğrafyanın insanlaşmasıdır. Coğrafya tarihin çerçevesidir.

Dış dünya tarih olaylarını çok etkiler, ancak bu bizi kader­ciliğe sürüklemesin. Dış dünya âletidir insanın, kabuğudur.

Tarihî maddecilik de bir nevî coğrafyacılıktır, istihsal kuv­vetleri coğrafya.. Tarihte coğrafyanın rolüne ısrarla parmak basan Buckle’dir. O da Ibn Haldun gibi tarih felsefesiyle baş­lar medeniyet tarihine. Wittfogel’e göre de Asya’da sadece istibdad vardır (Amerika’da Çin tarihi profesörü, Doğu tari­hini çok iyi bilir. 2. Enternasyonal’in Çin kompetanı). İnsanoğlunun kaderi kucağında doğduğu coğrafyayla mı sınırlı­dır? Asya’nın kaderini sularla, toprakla izah etmek kabil mi­dir? Asya’da ne Batı’daki gibi bir feodalite kurulmuştur, ne sınıflar teşekkül etmiştir. Büyük imparatorluklar kurulmuş­tur, hattâ büyük demokrasiler kurulmuştur.

19. ve 20. yüzyıl Avrupa’da burjuvazinin asrıdır. Gü­nümüzde Lukacs ve Fransız temsilcisi Goldmann’a göre Fransa’da burjuvazi sert bir ihtilâlle iktidara geçmiştir, bu itibarla rasyonalizm gelişmiştir, İngiltere’de emperyalizm gelişir.

Almanya’da rasyonel felsefe doğmaz. Çünkü Almanya si­yasî ve iktisadî gelişmesini tamamlamamıştır, burjuvazi yok­tur. Fikir adamları ya delirirler, ya intihar ederler, ya kaçar­lar (Heine, Marx). Düşünür bir sınıfın düşünürüdür, sınıf olmadan düşünce olmaz diyenler de var. Bu düşünce nere­ye kadar doğru?

Düşünce derken kasdedilen, tarihe damga­sını vuran düşüncedir.

İbn Haldun Müslüman Doğu’nun ye­tiştirdiği tek büyük düşünürdür, ama ne babası, ne oğlu var­dır tarihte.

Mütercimi Cevdet Paşa İbn Haldun’dan tarih an­layışında geridir.

Doğu’da kapitalizmin doğmayışında müslümanlığın rolü nedir?

Müslümanlık bir sebep olmadan, bir neticedir. Müslümanlık belli bir tarihin, ekonomiko-sosyal gelişmenin mahsûlüdür.

Neden Osmanoğulları bir tek fikir adamı yetiştirmemişlerdir?

Neden büyük düşünür yoktur? Bu şartlar içinde düşünür doğabilir mi?

Tek amaç insanı ho­mo sapiens haline, bir düşünür haline getirmektir. Oysa tam tersi varit. Her kelimeyi parçalamak, nelerle yüklü olduğunu anlamak, tarihten neler aldığını görmek gerek önce. Çünkü düşüncenin başlıca taşıyıcısı kelimelerdir. Çeşitli maskeler­le yüklü olan kelimelerden biri de intelligentzia. Başlangıçta Latince’den doğan, Rusya’ya giden, sonra tekrar Avrupa’ya dönen bu kelimeye, 1933 Oxford lügati:

“Hür düşünmeye çalışan, yalanlardan, putlardan kopabi­len zümre” diyor. 1936’da aynı lügat “Cemiyete kendi kafa­sıyla düzen verebilen insanlar” diyor.

Düşüncenin doğabilmesi için evvelâ bir dile ihtiyaç var.

Osmanoğulları’nın karşısında iki yol vardı:

Cennet ve ce­hennem.

Cehennem geçiciydi, Tanrı rahimdi ve affederdi. Osmanlılar’da yokluk, adem korkusu yok.

“Dünya ahiretin tarlası.” Düşüncenin olması için endişe, yokluk korkusu olması gerekti. Anadolu insan deposu ve vergi kaynağı idi, bunun dışında yaşamıyordu.

Düşünce bir sınıf işidir.

Aç in­san düşünemez.

Bir kültür mirasına konmadı Osmanoğulla­rı. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim her meseleyi cevaplandırıyordu. Orijinal bir düşünüre hiç ihtiyaç yoktu. Sınıflar kurulma­mıştı. Önce Avrupa bizden kaçıyordu, sonra biz Avrupa’dan kaçmaya başladık ve sonra o kaçışın korkunç yıkıntısı için­de Avrupa’ya döndük.

Bu bir dönüş değil, bir teslim oluştur.

Tanzimat’la Avrupa girer bize, Mason localarıyla, özel mek­teplerle, mürebbilerle.

Çin’de Batı’nın müttefiki afyondur, bizde ilim olur. Ken­di vatanından kovduğu materyalizmi bizde yeşertir Avrupa. 18. yüzyıl Avrupası’nda ilericilik olan materyalizm, 19. yüz­yıl Osmanlı ülkesinde bir gericilik olur. Avrupa bu suret­le koparır Osmanlı aydınını. Namık Kemal ve Ziyâ Paşa iç­timaî şartların çok değiştiği bir devirde ancak Rousseau’yu, ancak Montesquieu’ü okurlar. Buzlu bir cam arkasından gö­rülen bir mabed kadar anlarlar onları da.

Bir Osmanlı şiiri vardır, ama bir Osmanlı nesri yoktur. Oysa nesirsiz düşünce olmaz (Osmanlıca Türkçe’nin bir de­virdeki ismidir).

Şiir bir avuç insana hitap ediyordu, çün­kü bu bir avuç insanın dışında düşünen kimse yoktu. Na­mık Kemal’le şüphe başlar. Şinasi daha çok Fransız’dır. Ziyâ Paşa tam bir kozmopolit. Bu üç kafa elbetteki Batı’daki gi­bi bir inteligentzia’yı kuramamıştır. Elbette kuramamışlar­dır, çünkü dayandıkları bir sınıf yoktur. Fikir adamı mut­laka memur olmak mecburiyetindedir. Nasıl bir fikir hür­riyetinden sözedilebilir. Bu şartlar altında tek başına bütün bir devir olan Ahmet Mithat gelir. Ahmet Mithat’ın endüstri, 1. Enternasyonal karşısındaki davranışı tam bir ilerici dav­ranışıdır. Ahmet Mithat bir Rönesans adamıdır. Doğulu ol­duğu için utanmayan tek fikir adamı. Max Müller’le lengü­istik üzerine tartışacak kadar geniş bir tecessüsü vardır. İttihat-Terâkki devri karanlık bir devir. Bütün düşünceler in­tihar eder. Yabancı dil öğrenilmeden Batı’yı Batı yapan Greko-Latin kültürünü bilemezsiniz. Yabancı dil bilmek için ya­bancı mektebe gitmek mecburiyetindesiniz. Yabancı mekte­bin hikmet-i vücudu bizi Türklüğümüz’den utandırmaktır.

Saint-Simon’un, Feuerbach’ın, Hegel’in olmadığı yerde Marx’in tek bahsi anlaşılmaz. Düşünce bir bütündür. Dü­şünce yalnız Marksizm değildir. Marksizm bir metoddur, birçok karanlıkları aydınlatmıştır. Tam bir Marksist olmak anti-Marksist olmak demektir.

Marx’i bir peygamber ola­rak telâkki ettiğimiz andan itibaren, Marx bir ilim adamı ol­maktan çıkar. Hiçbir ülkenin tarihi başka bir ülkenin tari­hine benzemez. Diyalektik insan düşüncesinin vardığı son merhaledir, çünkü herhangi bir hadiseyi kökleri ve uzantı­larıyla, bütün tezadlarının içinde incelemektir. Kendi kafa­sıyla düşünmek, hiçbir mektebe bağlanmamak demektir. Bu ne bir liberalizm, ne bir eklektizmdir. Fikir adamı çağı­nın bütün fikirlerini kendi potasında halleder. 3. Enternas­yonal Koestler’in tâbiri ile çok kuvvetli iradesi olan, ama odun kafalı insanları yetiştirmiştir. -Stalin’in ölümüne ka­dar- Çünkü 3. Enternasyonal bir kiliseydi. Düşünce mumyalaştığı gün cesetleşir. Marksist düşünce bu kilisenin dı­şında gelişir.

Kaynakça

Cemil MERİÇ hzl: Ümit MERİÇ  Sosyoloji Notları ve Konferanslar [Kitap]. – İstanbul: İletişim, 2010.

**************************

“DEĞİŞİM SÜRECİNDE İSLAM” İSİMLİ KİTAPTAN

DİYALEKTİK DAVRANIŞ TERAPİSİNDE YOL GÖSTERİCİ FELSEFİ PRENSİPLER

Necip Fazıl KISAKÜREK “SOSYALİZM, KOMÜNİZM VE İNSANLIK” İSİMLİ ESERİNDEN

BAĞIMSIZ MARKSİST

SAĞCILAR-SOLCULAR 13 Ocak 1966

BİZ YOBAZ BİLE DEĞİLİZ! 9 Nisan 1969

SİMYA (ALŞİMİ)


Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırır.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

I

İLK DEFA MART 1953’DE BİR SİMYA cıyla tanıştım. Simya ve simyacılar konusunda, o güne kadar, sadece halk ağzı söylentilerinden, edinilmiş ilkel bilgilere sahiptim ve hâlâ simyacılar bulunduğunu hiç mi hiç bilmiyordum. Karşımda oturan adam ise genç ve şık giyimliydi. Güçlü bir klâsik öğrenim görmüş, kimya da okumuştu. Şimdi ise geçimini ticaretten sağlıyor ve gerek sanatçılarla, gerekse tanınmış kişilerle düşüp kalkıyordu. Otuz beş yaşlarında kadar vardı. Davranışları son derece nazik bir insan izlenimi bırakıyordu. Gene de sanki zamanın dışında yaşıyormuş gibi görünen bu yüzün ardında bir sfenks* vardı sanki. Anlaşılması güç biri olduğu kesindi.

* Sfenks, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel. İlk önce Eski Mısır’da rastlanan Sfenks, eski Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini buradan almıştır (Yunanca: Σφιγξ, “boğucu”). Sözcüğün Mısırca’daki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh’tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi’dir.

Ona simya üzerine sorular sordum. Bu sorular herhalde son derece budalaca gelmiş olmalıydı ama hiç belli etmeden, karşılıksız bırakmamaya çalıştı:

“Maddeden başka bir şey değil. Sadece maddeyle ilişki kurmak, madde üzerinde çalışmak, elleriyle çalışmak.” Bu nokta üzerinde çok duruyordu :

«Bahçeyle uğraşmayı sever misiniz? İşte size bir başlangıç, simya da az çok bahçıvanlığa benzer.»

«Balık tutmayı sever misiniz? Simyanın balık avıyla, da ortak bir yönü vardır.»

Kadın işi, çocuk oyuncağı.

Simya, öğretilemezmiş, Yüzyılları aşmış bütün büyük edebi eserler, bu eğitimi taşırlarmış. Bu eserler, olgun kişilerin malıymış, erişkin bilginin yasalarına uyarak çocuklara seslenen gerçekten olgun kişilerin. Ne var ki kimi ilkeleri ve bu bilgiye giden yol, gizli tutulmalıymış. Bu arada, ön sıradaki araştırmacıların da birbirlerine yardımcı olmak, görevleriymiş! Sonra ekledi :

«Sabır, umut, çalışma. Ve çalışmanın konusu ne olursa olsun, hiçbir zaman yeterli derecede çalışılmaz.»

«Umut : Simyada umut, bir amaç bulunduğu güvenine dayanır. Eğer bana bu amacın varlığını ve şu hayatta ona erişebilme imkânı bulunduğunu açıkça ispatlama muş olsalardı, bu işe hiç girişmezdim,» dedi.

İşte benim simya ile ilk ilişkim böyle oldu. Eğer onunla tanışmam rastgele bir yerde ve rastgele şartlar altında olsaydı, üzerinde araştırma zahmetine katlanmazdım. Çünkü yaradılışım gereği yapmaya değil anlamaya eğilimim varıdır benim. Ve çağdaşlarınım çoğu gibi de zamanı kıt, aceleci bir insanlım. Oysa benim simya ile ilişkim, son derece modern bir yerde, Paris’in pek tanınmış bir kahvesinde oldu. Sonra da Bergier ile karşılaştım. Tam bu yüzyılın adamı olan, laboratuvarlardan ve haber-alma bürolarından çıkmayan bir araştırmacıdır o, ve o da simya yolunda bir şeyler arıyordu. Onun peşine takıldım ve çok geçmeden anladım ki, geleneksel simya ile öncü bilim arasında sakı ilişkiler vardır. Zekânın, bu iki âlem arasına bir köprü attığını gördüm. Bu köprüye çıktım ve anladım ki sağlammış. Simyacının binlerce yıllık fizikötesi anlayışı, aslında XX. Yüzyılda hemen hemen anlaşılır bir teknik gizliyormuş demek. Bugünümüzün korkunç teknikleri ise, eski zamanlarınkine neredeyse benzeyen bir fizikötesine açılmaktaymış. Ve inandım ki insanlar çok uzak bir geçmişte madde ve enerjinin sırlarını ‘çökmüşlerdi. Yalnız düşünce yoluyla değil, el işlemi yoluyla da. Yalnız dinsel yoldan değil, teknik olarak: da.

Ve o zaman gördü ki, binlerce yıllık «sağduyu» ile çağdaş «çılgınlık» arasındaki karşıtlık, fazlasıyla ağır ve zayıf olan akılın bir icadı, çağının gerektirdiği kadar hızlanamayan aydının bir karşı denge ürünüdür.

Temel bilgiye ulaşabilmenin birkaç yolu vardır. Bizim çağımızın kendi yolları var, eski uygarlıkların da kendi yolları vardı. Sadece kurama ait teorik bilgi istemiyorum.

Ve gene gördüm ki günümüzün teknikleri, dünün tekniklerinden daha güçlü dür ve eskilerle aynı noktaya gerçi ulaşıyoruz ama, çok daha yüksek bir derecede. Eskilerin sağduyusunu kınamak da, gerçek bilginin bizim uygarlığımızla başladığını iddia etmek de doğru değildir. Çeşitli görünümler altında, aynı ışık noktasından geçerek döne döne yükselen akıl gücüne hayran olmak, onu saygıyla karşılamak gerektir. Sevmek her şeydir: Hem dinlenme, hem eylemdir sevmek.

Simya üzerine yaptığımız araştırmaların sonucunu burada sizlere çök kısa olarak sunmak istiyoruz. Bize göre simya, (algimi), yok olmuş bir uygarlığın, bir tekniğinin, bir biliminin ve bir felsefesinin en önemli talimatlarından biri olabilir. Böylesine ince, karmaşık ve dakik, bir tekniğin gökten inivermiş olmasına, tanrısal esinle geldiğine inanmıyoruz biz Gerçi dinsel açıklamanın da hiç rolü olmadığını iddia edecek değiliz. Ama Tanrı’nın insanlara teknik dille seslendiğine : «Potanı kutuplanmış ışığın üzerine yerleştir ey kulum! Maden köpüğünü üç kez damıtılmış suda yıka,» dediğine hiçbir büyük sırrın, büyük ermişin kitabında rastlamadık!

Simyacının tekniğine el yordamıyla, bilgisizce yaptığı ufak tefek kimyasal işlemler sonucu ulaştığına da inanamıyoruz. Bizce simya, yok olmuş bir bilimin anlatılması ve kullanılması güç kalıntılarını kapsar. Gerçi bu kalıntıdan el yordamıyla hareket edilebilmiştir ama belirli bir doğrultuda. Teknik, ahlâksa! ve dinsel yorumlar da rol oynamıştır.

Uygarlığımızın, belki de bizden önce gelen bir uygarlığın başka şartlar altında, başka bir anlayış içerisinde erişmiş olduğu bu bilgiyi ciddilikle ele alıp incelemesinin, ilerisi için bir yarar sağlayabileceği kanısındayız.

Simyacı, madde üzerindeki çalışmasının bitiminde, içerisinde de bir değişme olduğunu sezinlermis. Potasında olup bitenler onda da olunmuş. Hâl değişikliğine uğrarmış. Bütün büyük metinler bu noktayı ısrarla belirtir, «Büyük Eser»in tamamlandığında simyacının da “uyanmış adam” haline geldiğini söylerler. Bana öyle geliyor ki bu eski metinler böylelikle madde ve enerji yasalarına erişmenin ve teknik bilginin sonunu belirliyorlar. Bizim uygarlığımız da bu bilgi yolunda hızla ilerlemektedir. İnsanların nispeten yakım bir gelecekte, efsadeki simvacı gibi «hal değiştirmesi» bize hiç akla aykırı gelmiyor. Meğerki uygarlığımız, amacına erişmeden bir saniye önce, öteki uygarlıkların yok olduğu gibi silinip gitsin. Gene de, aklımızın başımızda olduğu son an, umutsuzluğa kapılmayalım ve düşünelim ki eğer aklın bu serüveni tekrarlanacak olursa, her defasında burgunun bir yükseğine çıkabilmektedir. Bu serüveni son noktasına kadar ulaştırmayı, başka binyıllara bırakalım o zaman ve umut içinde yok olup gidelim.

II

SİMYA ÜZERİNE YAZILMIŞ YÜZBİNİ aşkın el yazması ve kitap bilinmektedir. Ama nedense geçmişte dinsel, günümüzde akılcı olan egemen düşünce, bu metinleri küçümsemiş ve bilgisizlikle suçlaya gelmiştir. Bu yüzbin kitap ve el yazması belki de enerji ile maddenin sırlarından birkaçını kapsıyordu. Böyle olmasa bile biç olmazsa bu iddiadadır. Öteden beri, uzak ülkelere sayısız araştırma heyeti gönderilmiş, giderleri devlet kasasından karşılanmıştır. Bu heyetlerin düzenlediği raporları ise bir simya kitaplığında toplatıp incelemek hiçbir zaman kimsenin aklına gelmemiştir. İşte inanılmayacak bir ihmâl örneği. Bizimki gibi hiç olmazsa görünüşte uygarlaşmış insan toplumlarının «Hazine» etiketi taşıyan yüz bin kitap ve el yazmasını tavan arasında unutması, işte en kuşkucuları bile tam bir düş dünyasında yaşadığımıza inandıracak bir örnek.

Simya üzerine yapılmış pek seyrek araştırmalar ya tinsel davranışlarının doğrulamasını metinlerde arayan esrarcıların, ya da bilim ve teknikle bütün ilişkilerini kesmiş tarihçilerin eseridir.

Simyacılar İksir’i hazırlamakta kullanılacak suyun binlerce kez damıtılması gerektiğini öne sürerler. Bir tarihçinin, bunun çılgınlık olduğunu söylediği kulağımıza geldi. Ağır su ve basit suyu ağır suyu haline getirmek için uygulanan yöntemler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bugün ise transistor üzerindeki çalışmalar sayesinde bir madeni tümüyle katıksız hale getirdikten sonra dikkatle seçilmiş yabancı maddelerden gramın milyonda biri kadar eklemekte maddeye yepyeni nitelikler kazandırılacağını öğrenmiş durumdayız. Bunun içindir ki Simya üzerinde girişilecek derin bir araştırmanın ilerisi için yararlı olacağı kanısındayız.

Yüzyılımızın simya kitaplarında, nükleer fiziğin son buluşlarına üniversite eserlerine oranla daha sık rastlanıyor. Ve yarın kaleme alınacak simya eserlerinin ise, en soyut fizik ve matematik kuramlarından söz etmesi muhtemeldir.

Simya ile dalgalar ve ışınları, resmi bilimin buluşundan sonra, yayınlarına katmış olan radyestezi gibi sahte bilimler arasında belirgin bir başkalık vardır. Bizce simya, geleceğin maddenin yapışma dayandırılmış bilgilerine ve tekniklerine önemli katkıda bulunabilir.

Öte yandan, simya edebiyatında sayıları oldukça kabarık öyle metinler de bulduk ki bunların aklı başında kimselerce kaleme alınmış olması imkânsızdı. Bunun içindir ki, teknik metinlerle sağduyu metinleri yanında bu delice metinleri de öylece benimsemeyi uygun bulduk. Ve bu çılgınlığın da açıklamasını yapabileceğimizi sanıyoruz. Simyacılar sık sık cıva kullanırlardı. Cıvanın buharı ise zehirlidir ve bu süreğen (müzmin) zehirlenme, deliliğe yol açabilir. Gerçi kuramsal olarak kullanılan kaplar, potalar sımsıkı kapalıydı ama. bu kapatmanın sırrı rastgele her simyacıya açıklanmıyordu ve bir çok «kimya filozofunun» aklını kaçırmış olduğu anlaşılıyor

Simya edebiyatının bizi şaşırtan başka bir yönü de, şifrelere dayanması oldu. Bugün, kurulmasını istediğimiz o araştırma ekiplerine şifre çözme uzmanları da eklemek, katmak gerekecek sanıyoruz.

Geçmişte ne kadar gerilere gidilirse gidilsin simya eserlerine, yazmalarına rastlanır. Hattâ XV. yüzyılda, enerjinin açığa çıkartılması bilinmezliklerin ve tekniklerinin yazıdan bile Önce varolduğunu öne sürenler çıkmıştır. Mimarlık da yazıdan öncedir ve belki de bir yazı türü sayılabilir. Öte yandan simya ile mimarlık arasında sıkı bir ilişki de görmekteyiz. Kimi Ortaçağ yapılarının, insanlığın pek pek eski çağlarından gelme simya mesajlarını ilettiğini de söyleyenler vardır.

Newton, çok eski zamanlardan beri maddenin değişimine ve dağılmasına eşit sırları bilen bir simyacılar zincirinin uzanıp geldiğine inanırdı. Ve şöyle yazıyordu: «Eğer Büyük Ustalar övünmüyorlar ise mutlaka madenlerin değişime uğramasından da daha büyük sırlar olmalı. Ne var ki bu sırları yalnız Büyük Ustalar biliyor.»

Newton’un değindiği bu Büyük Ustalar hangi geçmişten geliyorlar ve bilimlerini hangi geçmişten alıyorlardı?

Newton diyor ki : «Eğer bu kadar yükseğe çıkabildimse, devlerin omuzlarına bastığım içindir.»

Fulcaneili’ye göre simya, binyıllardan beri silinip gitmiş ve arkeologların bilmezlikten geldiği uyarlıklar bile kurulan bağlantıdır. Hiç kuşkusuz hiçbir ciddi arkeolog ya da tarihçi, geçmişte bizim bilim ve tekniğimizden üstün bilim ve teknik sahibi uygarlıkların varlığını kabul edemez. Ne var ki ileri bilim ve teknik, gereçleri son derece basitleştirir ve belki bunların kalıntıları gözümüzün önündedir de biz anlayamıyoruz. Hiçbir ciddi arkeolog ve tarihçi, ileri bilimsel eğitim görmediğinde, bu konuda bize ışık tutacak araştırmalara, kazılara da girişmez. Akıllara durgunluk verecek çağdaş ilerlemenin bir gereği olan düzencelerin (disiplinlerin) kendi içine kapanması belki de bizden geçmişin çok büyük ve şaşırtıcı şeylerini saklıyor.

Volta’dan on yüzyıl önce, Sasaniler hanedanı zamanında yapılmış elektrik pillerinin, Bağdat altyapı tesislerini kurmakla görevli bir alman mühendisi tarafından, kent müzesinde «din eşyası» gibi belirsiz bir başlık altında toplanmış öteberi arasından bulunup çıkartıldığını unutmayalım..

Arkeoloji yalnız arkeologlar tarafından uygulandığı sürece, “geçmişin gecesi”nin karanlık mı yoksa aydınlık mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru Jean Frederick Helvetius (sakın onu Fransız filozof Clade-Arien Helvetius ile karıştırmayın) simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında transmutasyon (maddenin değişimi) hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok başka birinin yaptığı bir çalışmanın güvenilir Tanığı olmasıdır..

Simyanın şiddetle karşısında olan Jean Frederic Schweitzer ya da Helvetius’a, 27 aralık 1666 Sabahı dürüst ve ciddi görünüşlü, basit giyimli bir yabancı geldi. Felsefe taşına inanıp inanmadığını sordu. Olumsuz karşılık alınca ”küçük bir fildişi kutuyu aştı, «içinde cam ya da panzehir taşı (opal) nı andıran üş parça vardı. Yabancı bunun o ünlü taş olduğunu ve bu kabarcığıyla bile yirmi ton altın elde edebileceğini söyledi.

Helvetius eline bir parça taş aldı ve ziyaretçiden bunu kendisine vermesini rica etti. Simyacı buna yanaşmadı ve Helvetius bütün servetini bağışlasa bile bu mineralin en ufacık bir parçacığından bile vazgeçemeyeceğini söyledi. Nedenini açıklamaya izinli değildi. Üç hafta sonra gene gelip Helvetius’a şaşacağı bir şey göstereceğine de söz verdi. Tam dediği günde geldi ama söylediklerini ispatlayacak gösteriyi yapmasına izin verilmediği gerekçesiyle Helvetius’a taşın «hardal tanesi kadar ufacık» bir parçasını verdi. Ve ev sahibi bu kadar bir şeyin en ufak bir etki bile yaratamayacağını söyleyince, verdiği parçacığı da ikiye böldü, varışını attı ve öteki yarısını uzatırken : «Bu bile size yeter,» dedi.

O zaman Helvetius yabancıya bir açıklamada bulunmak zorunluğunu duydu: İlk gelişinde taşın birkaç parçacığını ele geçirmişti ama bunlar kurşunu altına değil cama dönüştürmüştü,. Simyacı : «Ganimetinizi sarı balmumunda saklamalıydınız kurşuna işlemesinde ve onu altına dönüştürmekte yardımcı olacaktı,» dedi. Ertesi sabah saat dokuzda gelerek mucizeyi gerçekleştirmeye söz verdi ama gelmedi. Bunun üzerine Helvetius’un karısı kocasını değişimi kendisi denemesi için kandırdı. Helvetius üç dirhem kurşun eritdi, taşı balmumuna sararak sıvı madenin içine attı. Maden altına dönüşmüştü! Hemen kuyumcuya götürdüler, kuyumcu, bu kadar katıksız altın görmediğini söyleyerek dirhemine elli florin teklif etti. Helvetius, bunları yazdıktan sonra, altın külçesini, madde değişiminin delili olarak sakladığını ekliyor.

Bu havadis yıldırım hızlıyla yayıldı. Hiç de saf diyemeyeceğimiz filozof Spinoza, işin içyüzünü öğrenmek istedi. Altını ine eleyen kuyumcuya gitti. Olumlu karşılık aldı. Üstelik, ergime sırasında, karışımın içinde bulunan gümüş bile altına dönüştü. Kuyumcu rastgele biri değil, Orange dük asının para basıcısı Brechtel idi. İşinin ustasıydı kuşkusuz. Yanıldığına yada Spinoza’yı aldatmaya kalkıştığına ihtimal verilemezdi. Spinoza bundan sonra Helvetius’a giderek hem altını, hem de işlemde kullanılan potayı gördü. Değerli maden parçacıkları, kabın içine yapışmıştı; ötekiler gibi Spinoza da maddenin gerçekten değişime uğradığına yürekten inandı.

Simyacı için maddenin değişimi ikinci derecede bir olaydır, sadece gösteri olarak gerçekleştirilen. Helvetius’un ki gibi kimi gözlemler her ne kadar şaşırtıcı geliyorsa da, bu değişimlerin gerçekliği konusunda bir yargıya varmak güçtür. Hokkabazlık sanatının sınırı olmadığı söylenebilir, peki o halde dörtbin yıllık araştırmalar ve yüzbin cilt kitap ve el yazması, hepsi de bir aldatmaca uğruna mı meydana gelmiş?

Az sonra görüleceği gibi, biz başka bir çözüm yolu öneriyoruz ve çekinerek öneriyoruz, çünkü edinilmiş olan bilimsel kanının yükü pek ağırdır. Simyacının çalışmasını yakından inceleyecek olursak görürüz ki, kimi işlemlerinin yorumu, maddenin yapısı hakkında bugün yerleşmiş bilgilerle çatışmaktadır. Ama nükleer olaylar üzerine bilgimizin kusursuz ve kesin olduğu söylenemez ki! Özellikle kataliz (kimi cisimlerin kendileri hiçbir değişmeye uğramadan başka cisimlerin bileşimleri üzerine yaptığı etki) bu olaylarda bizim için beklenmedik bir biçimde rol oynamış olabilir.

Kimi tabii karışımların, kozmik ışınların etkisi altında, geniş ölçüde nükleo-katalitik tepkilere yol açması ve elementlerde geniş çapta değişim yaratması imkânsız değildir. Simyanın anahtarlarından biri belki de budur ve simyacının aynı işlemleri defalarca, kozmik şartların bir araya geleceği ana kadar tekrarlaması da belki bundandır.

Karşı çıkanlar şöyle diyor: Eğer bu türden madde değişimleri olabiliyor idiyse, açığa çıkan enerji nerede ya? Birçok simyacının hem oturdukları kenti, hem de çevrede on binlerce metre karelik bir alanı havaya uçurtmuş olmaları gerekmez miydi ?

Simyacılar karşılık veriyorlar: işte pek uzak geçmişte bu gibi felâketler meydana geldiği içindir ki, maddenin içindeki korkunç enerjiden korkarız ve bilimimizi gizli tutarız. Ayrıca, «Büyük Eser» aşamalarla gerçekleştirilir ve yıllar ve yıllarca süren işlemler ve çekilen çileler sonucu nükleer güçleri harekete geçirmeyi öğrenen kişi, elbette tehlikeyi önlemek için ne gibi tedbirler alınması gerektiğini de öğrenmiş olacaktır.

Geçerli bir savunma mı? Belki de. Günümüz fizikçileri, kimi şartlarda, bir nükleer değişimin enerjisinin, nötrinolar veya antinötrinolar denilen özel parçacıklar tarafından yutulabileceğini de kabul ediyorlar. Hâtta nötrinonun varlığı İkimi yerde ispatlanmış gibidir. Belki deaz enerji açığa çıkartan ve çıkan enerjinin de nötrinolar biçiminde dağılıp gittiği madde değişimleri vardır,, Dostumuz Bergier şöyle yazıyordu. «Simyacılara bir noktada, gizlilik konusunda hak vermemek elden gelmiyor. Eğer bir mutfak ocağı üzerinde hidrojen bombası yapmaya imkân sağlayacak yöntem var ise, bu yöntemin herkese açıklanmaması en doğrusu kuşkusuz.»

Eugène Canseliet, ki günümüzün en iyi simya uzmanlarındandır, buna şöyle karşılık vermiştir  «Bu söylenenleri şaka sanmamalı. Haklısınız, alelade ve ucuz bir mineralden hareketle atomu parçalamak mümkündür Bu iş için bir kömür ocağı, birkaç Meker brülörü ile dört şişe bütan gazı gereklidir ve yeter.»

Nükleer fizikte bile, basit araçlarla önemli sonuçlar elde etme imkânı her zaman vardır. Sütün bilimin ve tekniğin geleceği buna yönelmiştir.

Roger Racon : «Bildiğimizden fazlasını yapabiliyoruz?» diyor ve bu sözlere bir simya vecizesi olabilecek şu cümleyi ekliyor: “Her seye izin yoktur ama her şey mümkündür.” Unutulmamalıdır ki simyacı için madde ve enerji üzerinde güç sahibi olmak, ancak ikinci derecede bir gerçektir. Belki de, silinmiş bir uygarlığın malı, pek eski bir bilimin kalıntısı olan simya işlemlerinin asıl amacı, simyacının kendisinin değişime uğraması, üstün bilinç düzeyine erişebilmesidir. Maddesel meseleler, tinsel olan sonucun vaatlerinden de bir şey değildir. Her şey insanın kendi kendisinin değişime uğramasına, belirli tanrısal enerjiye erişmesine yönelmiştir ki, maddenin bütün enerjisi de bu tanrısal enerjiden doğar. Simya, Rabelais’nin sözünü ettiği o «bilinçli» bilimidir.

Bir simya ustası da şöyle yazıyordu : «Bu Sanatı inceleyenler, şunu hepiniz iyi biliniz ki, Akıl, her şeydir ve eğer bu Akılda benzeri bir Akıl daha gizli değilse, her şey hiçbir şeyden yararlanamaz.

 

 

III

DAHA 1933 YILINDA, EN BÜYÜK Fransız kimyacılarından olan bir profesör, öğrencisine nükleer enerji konusunda şunları söylüyordu:

«Boş lâf bunlar canım, bırakın, İlkel ve çocuksu şeyler bunlar. Fizikçilerin nükleer enerji adını verdikleri şey, sadece denklemlerinde kalmaya mahkûmdur. Felsefi bir kavramdır bu. İnsanların belli başlı yol göstericisi bilinçtir. Ama lokomotifleri çalıştıran, bilinç değildir, değil mi? Bu yüzden, nükleer enerji ile çalışacak bir makine hayal etmek… Yok, oğlum yok. Bırakın bu düşleri de geleceğinizi düşünün siz. Şimdilik, biliyorum, sizi çeken şey, insanın o en eski düşlerinden biri, simya düşü. Size bir baba öğüdü vereyim mi? Bunları bırakıp da bir an önce endüstriye girerek çalışmaya başlasanız çok iyi edersiniz. »

 

Ne var ki karşısındaki öğrenci, yani dostum Jacques Bengier, inatçı bir gençti. Kendi kendine gerçi bu konuşmadan yararlanması gerektiğini, ama gene de balın şekerden iyi olduğunu söylüyordu. Atom çekirdeği meselesini incelemesini sürdürecekti. Ve simya üzerinde de belgeler edinmeye çalışacaktı.

İşte dostum Bergier böylece, yararsız denilen öğrenimini sürdürmeye karar verdi.. Ne var ki geçim sıkıntısı, savaş ve toplama kampları onu nükleonik alanından azçok uzaklaştırdı. Gene de uzmanlarca değer verilen kimi katkılarda bulunmadı değil.

1934 ile 1940 arasında Bergier, çağımızın ilgi çekici insanlarından biri olan Halbronner ile işbirliği yaptı. Mart 1944’de Naziler tarafından Buchenwald toplama kampında öldürülen Helbronner, Fransa’da, kimya-fizik öğreten ilk fakülte profesörü olmuştur. İki düzence (disiplin) arasındaki bu sınır bilim, o zamandan beri birçok başka bilimi de doğurmuştur: Elektronik, nükleonik, stereotroniık (enerjinin katı haline dönüşmesini inceleyen yepyeni bir bilim dalının uygulama alanlarından biri, transistordur) gibi. Profesör Helbronner, gazların sıvılaşmasıyla, aeronotik ile ve morötesi ışınlarla da ilgilenmişti.

 

1934’de nükleer fizik ile uğraşıyordu ve nükleonik araştırma laboratuvarı kurmuş, 1940’a kadar önemli sonuçlara ulaşmıştı. Aynı samanda da elementlerin değişimine ilişkin bütün davalarda bilirkişi olarak çağrılıyordu. Böylece Jacques Bergier, birkaç sahte simyacı, dolandırıcı ve meczup ile tanıştı bu arada bir de gerçek usta simyacı tanıdı. Ama onun asıl adını hiçbir zaman öğrenemedi. Ancak, Fulcanelli [1]takma adı altında, Felsefi konutlar ve Katedrallerin Sırrı adında iki önemli kitap veren yazar olduğunu tahmin ediyor.

Simya üzerine yazılı ve sağduyunun kanıtıdır. Bu arada, Helbronner’in isteği üzerine bir deneme laboratuvarında buluştuğu Bergier’ye şunları söylemişti.

«Anladığıma göre, hocanız Helbronner ile başarıya pek yaklaşmış bulunuyorsunuz. Birkaç çağdaş bilgin de öyle. Ama izninizle sizli uyarmak isterim. Uğraşlarınız, sizin ve sizin gibilerin giriştiği çalışmalar, son derece tehlikelidir. Yalnız kendinizi tehlikeye atmakla kalmıyor, bütün insanlığı da birlikte sürüklüyorsunuz. Nükleer enerjinin açığa çıkartılması, sandığınızdan da daha kolaydır. Ve meydana gelen yapay radyoaktivite birkaç yıl içinde gezegenin atmosferini zehirleyebilir Üstelik, birkaç gram madenden bile atom patlayıcıları yapılalabilir ve kentleri yerle bir eder. Açıkça söyleyeyim mi size? Simyacılar bunu uzun zamandan ben biliyorlardı. Simdi ne karşılık vereceğinizi tahmin ediyorum. Simyacılar çekirdeğin yapısından habersizdiler, elektriği bilmiyorlardı, radyoaktiviteyi saptayıcı araçlardan yoksundular. Bunun içindir ki maddede değişim yaratamamış hiçbir zaman nükleer enerjiyi açığa çıkartamamışlardır, diyeceksiniz. Burada söyleyeceklerimi ispatlamaya kalkışacak değilim: Sadece sizden şunları aynen Halbronner’e tekrarlanmanızı rica ediyorum. Son derece katıksız malzemenin geometrik dizilmesi, atom gücünü açığa çıkartmak için yeter, elektrik ya da boşluk tekniği gibi yollara başvurma gereği doğmaksızın Ve öyle sanıyorum ki, geçmişte, enerji ile atomu tanımış ve bu enerjiyi kötü kullandıkları için tümüyle silinmiş uygarlıklar vardı. Bu arada kimi tekniklerin süregeldiğini de kabul etmelisiniz. Şurayı da unutmayınız ki, simyacılar, araştırmalarını ahlaksal ve dinsel kaygıların ışığı altında sürdürürlerdi. Modern fizik ile XVIII. yüzyılda birkaç soylu kişinin eğlencesi olarak doğmuştur. Bilinçsiz bilim… Şurada burada araştırmacıları uyarmakla yerinde bir iş yaptığımı sanıyorum ama bu uyarımın meyve vereceğini hiç ummam. Ummasamda olur zaten.»

Bu madeni ve ciddi ses Bergier’nin kulaklarından hiç silinmedi. Ancak bir soru sormayı uygun buldu:

Mademki siz de simyacısınız, bayım, vaktinizi altın yapmaya çalışmakla geçirdiğinize kesinlikle inanmam. Ama bir yıldır simya üzerine bilgi edinmeye çabalıyorum, bana hayal gibi gelen yorumlarla karşılaştım. Acaba, araştırmalarınızın konusunun ne olduğunu bana söyleyebilir misiniz?

—Benden dört dakika içerisinde dört bin yıllık felsefenin ve bütün ömrümün çabalarının bir özetini istiyorsunuz. Ayrıca, alelade dille anlatılamayacak kavramları anlatmamı istiyorsunuz. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim: Çağdaş resmi bilimde gözlemcinin rolünün gittikçe önem kazandığını bilirsiniz. Simyanın sırrı budur: Madde ile enerjiyi yoğurmanın öyle bir yordamı vardır ki sonunda, çağdaş bilginlerin bir güç alanı diye adlandırdıkları şey ortaya çıkar. Bu güç alanı gözlemci üzerinde etki yaparak onu evren karşısında ayrıcalıkla bir duruma getirir. Bu ayrıcalıklı noktadan, zaman ile mekânın, madde ile enerjinin genellikle biz den” gizledikleri gerçeklere ulaşıla bilinir. İşte “Büyük Ecer” diye adlandırdığımız, budur.

-Peki, ya felsefe taşı? Ya altın yapmak?        

Bunlar ancak uygulamalardan, özel durumlardan ibarettir.    Olan, madenlerin değişime uğraması değil, denemecinin değişime uğramasıdır. Bu, bir yüzyılda bir kaç kişinin erişebildiği eski bir sırdır.

—  Peki, o zaman ne olur?

Belki bir gün gelecek, ben de öğreneceğim.

Dostum, Bergier Fulcanelli adı altında silinmez bir iz bırakmış bulunan bu adamla bir daha hiç karşılaşmadı. Onun hakkında bildiğimiz tek şev, savaştan sağ çıktığı ve ortadan yok olduğudur. Bir daha izine rastlanamadı)

1945 Temmuz ayının bir sabahındayız şimdi de. Toplama kampından yeni çıkmış Jacques Bergier, hâlâ iskelet kadar zayıf ve soluk, hâkiler giyinmiş, bir kasayı matkapla delmeye uğraşıyor. Bir angarya daha; şu son yıllarda birbiri ardından casusluk, tedhişçilik ve siyasal sürgünlük oyunu oynamıştı. Kasa, Konstanz gölü kıyısında güzel bir villâda bulunuyor. Burası eskiden büyük bir alman fabrikatörüne aitmiş. Kasa açılınca içinde son derece ağır bir toz bulunan bir şişe ortaya çıkıyor. Etiketinde : «Atom uygulamaları için uranyum» yazılı. Bu, Almanya’da katıksız uranyum kullanmayı gerektirecek kadar ilerlemiş bir atom bombası taslağının varlığının ilk kanıtı. Goebbels; bombalanmakta olan sığınağından, Berlin’in harabeye dönmüş sokaklarında gizli silâhın «istilâcılar» in suratına neredeyse patlayacağı söylentisini yaymakta haksız değilmiş meğer. Bergier, bulduğunu müttefik makamlarıma açıkladı. Amerikalılar kuşkucu davrandılar ve nükleer enerji konusundaki bütün çalışmaların önemsiz olduğunu ifade ettiler. Böyle görünüyorlardı ama aslında onların ilk bombası Alamogardo’da patlamıştı bile ve fizikçi Goudsmith’in yönetimindeki bir heyet, tam o sırada Almanya’da profesör Heisenberg’in Reidı’in yıkılmasından önce yapmış olduğu atom pilini aramaktaydı. Fransa’da ise, henüz resmen bir şey bilinmiyordu ama, Amerikalıların simyaya, ilişkin tüm el yakmalarını ve belgeleri ateş pahasına satın almaları, uyanık kişilerin gözünden kaçmıyordu.

Bergier, geçici Fransız hükümetine, gerek Almanya’da, gerekse Birleşik Amerika’da, nükleer patlayıcılar konusunda araştırmalar yapıldığı ihtimalini bildirdiyse de raporu herhalde çöp sepetini boyladı. Ve dostum da elindeki şişeyi yetkililerin suratına sallayarak bağırıyordu: «Şunu görüyor musunuz şunu? Paris’in havaya uçması için bu şişenin içine bir nötronun girmesi yeter.». Hadi canımı, şu ufak tefek adamcık herhalde şakadan pek hoşlanıyor olmalıydı ama şaşılacak şeydi doğrusu, Mauthausen toplama kampından henüz kurtulmuş bir tutuklunun da hâlâ şaka edecek halinin kalmış olması! Ne var ki şaka, Hiroşima sabahı birdenbire bütün tadını yitiriverdi, Bergıer’nin telefonu aralıksız çalmaya başladı. Çeşitli yetkili makamlar raporun kopyelerini istiyordu. Amerikan haber-alma servisleri ünlü şişeyi elinde bulunduran baydan, en kısa zamanda, adını vermek istemeyen bir binbaşıyla buluşmasını rica ediyorlardı. Başka yetkililer de şişenin derhal Paris’ten uzaklaştırılmasını istiyorlardı. Bergier boşuna bu şişede herhalde katıksız uranyum 235 bulunmadığını ve bulunsa bile, tehlikeli miktarın altında olacağını anlatmaya çabaladı. Yoksa çoktan patlamış olurdu. Oyuncağını elinden aldılar, bir daha da o şişeden haber çıkmadı. Avutmak için de ona, «İnceleme ve araştırma genel müdürlüğünün bir raporunu gönderdiler. Fransız gizli servisine bağlı olan bu örgütün nükleer enerji üzerine bütün bilgileri bu rapordaydı. Üzerinde üç damga vardı: «Gizli», «Kişiye Özel», «Yayılmayacak», içinde ise sadece Bilim ve Hayat dergisinden kesikler bulunuyordu, hepsi o kadar.

Böylece Bergier için, merakını gidermek amacıyla, adsız binbaşıyı bulmaktan başka çare kalmamış demekti. Bu binbaşı sözde Amerikan askerlerinin mezarlarını araştırmakla görevlendirilmişti. Her şeyden önce Bergier’nin Alman nükleer taşanları hakkında bütün bildiklerini ya da tahmin ettiklerini öğrenmek istedi. Ama müttefik davası ve binbaşının terfii için hepsinden de önemlisi, Fulcanelli adıyla tanınan Eric Edward Dutt’un bir an önce bulunması şarttı.

Dutt, pek eski el yazmalarını eline geçirdiğini söyleyen bir hindu idi. Buradan madenlerin değişime uğraması yöntemlerinden bazılarını öğrendiğini ve bir tungstan borür iletkeni aracılığıyla altın elde ettiğini öne sürüyordu .

Ne yazık ki Bergier, özgür dünyaya da, müttefik davasına da, binbaşının terfiine de yardımcı olamadı. Edward Dutt, Kuzey Afrika’daki Fransız karşı casusluk örgütü tarafından kurşuna dizilmişti Fulcanelli ise ortadan kesinlikle yok olmuştu.

Bununla birlikte binbaşı, teşekkür olarak Bergier’ye, Atom enerjisinin askerlik alanında uygulaması konusunda hazırlanmış bir raporu, daha yayınlanmadan önce sundu. Bu konu üzerinde ilk belge olan bu raporda, simyacının 1937’de söylediklerini doğrulayacak kanıtlar bulunmaktaydı. Gerçekten de bombanın yapımı için en önemli araç olan atom pili, salt «son derece katıksız maddelerin geometrik bir düzenlenmesiyle» oluşuyordu. Prensip olarak bu araç, Fulcanelli’nin dediği gibi, ne elektrikten, ne de boşluk tekniğinden yararlanmaktaydı. Rapor, zehirli ışınlardan, gazlardan, son derece zehirli radyoaktif tozlardan da söz ediyor ve bunların bol bol hazırlanmasının nispeten kolay olacağını belirtiyordu. Simyacı da bütün gezegenin zehirlemenin mümkün olacağından söz etmemiş miydi?

Tanınmadık, yalnız çalışan, gizemci bir araştırmacı nasıl oluyor da bütün bunları öngörebiliyor, bilebiliyordu? «Bu nereden geliyor sana, ey insan ruhu, nereden geliyor sana?»

Büyük Albert de, De Alehima (Simya Üzerine) adlı kitabında şunları yazmamış mıydı? : «Eğer prenslerin ve kralların huzuruna çıkma talihsizliğine uğrayacak olursan, sana durmadan soracaklardır : «Eh, söyle bakalım Üstad. Eser nasıl gidiyor? Ne zaman iyi bir sonuca varabileceğiz?» diye. Ve sabırsızlanarak sana haydut, semeri diyecekler ve başına türlü iş açacaklardır. Ve iyi bir sonuca ulaşamaz isen öfkelerine oyuncak olursun. Tersine, başarırsan da, seni yanlarından ayırmazlar, kendi hesaplarına çalıştırmak için sürekli tutsak ederler.»

Acaba bunun için midir ki Fulcanelli ortadan yokoldu ve ötederiberi simyacılar gizemlerini büyük bir kıskançlıkla koruya geldiler?

Harris papirüsünün verdiği ilk ve son öğüt şu idi; «Kapattın ağızlarınızı! Mühürleyin ağızlarınızı!»

Hiroşima’dan yıllar sonra., 17 ocak 1955’de, Oppenheimer şöyle diyecekti: «Hiçbir ucuz gülünçlüğün bilemeyeceği derin bir anlamda, biz bilginler günah işledik.»

Ve ondan bin yıl önce, bir Çinli simyacı, şöyle yazıyordu: «Sanatının sırlarını askere açıklamak pek büyük bir günah olurdu! Çalıştığın odada bir tek böcek bile bulunmasın sakın!»

IV

MODERN SİMYACI, NÜKLEER FİZİK kitaplarını okuyan bir adamdır. Tek başına araştırma anlayışına çağdaş simyacılarda da rastlamaktayız. Bu, çağımız için çok değerli bir anlayıştır. Gerçekten de, bir gün geldi, bilimde ilerlemenin kalabalık ekipler, dev gibi araçlar, büyük yatırımlar olmadan gerçekleşemeyeceğine yürekten inandık. Oysa sözgelimi radyoaktivite ya da dalgalanma mekaniği gibi önem ve temel buluştan, tek tek çalışan kişilerin eseridir. Kalabalık ekipler ve geniş imkânlar ülkesi olan Amerika bile bugün, özgün zekâya sahip kişileri bulsam diye dünyanın dört bir yanına ajanlarını gönderiyor. Sadece ortak çalışmaya güvenmenin zararlı olduğuna, özgün düşünceler sahibi ve yalnız başına çalışan insanlara başvurmak gereğine inanıyor artık. Rutherford, maddenin yapısı üzerine birinci derecede önem taşıyan çalışmalarını, konserve kutularıyla ve ip parçalarıyla yürütmüştü. Savaştan önce Jean Perrin ile Madam Curie, pazar günleri çalışma arkadaşlarını Bit Pazarına gönderirlerdi, biraz malzeme bulsunlar diye. Gerçi kuşkusuz güçlü araçlarla donatılmış laboratuvarlar gereklidir ama, bu laboratuvarlar ve bu ekiplerle tek başına çalışan özgün düşünceli kişiler arasında iş birliği kurmak da çok önemlidir. Bununla birlikte simyacılar böyle bir çağırıya gelmeyeceklerdir. Onların kuralı, gizliliktir. Amaçları tinsel niteliktedir. Simya eğer bir bilimi kapsıyorsa,, bu, bilim bilince varmanın yolundan başka bir şey değildir. Bunun içindir ki, dışarıya yayılmaz çünkü dışarıda bir amaç haline dönüşecektir.

Simyacının malzemesi nedir? Yüksek ısıda mineral kimya araştırmalarına gerekli malzeme; Fırınlar, potalar, terziler, ölçü araçları ki bugün bunlara nükleer ışınları saptayacak modern ve herkesçe sağlanabilir araçlar da eklenmiştir: Geiger sayacı, parıltı ölçen, v.b. gibi. Bu malzeme üstünkörü olamaz. Katıksız bir fizikçi, basit ve uçsuz araçlarla nötronlar çıkartan bir katod yapabilme imkânını hiç bir zaman kabul edemez. Doğru ise,” simyacılar bunu başarırlar. Elektronun maddenin dördüncü hali sayıldığı zamanlarda, elektronik akımlar yaratabilmek için son derece pahalı ve karmaşık düzenler bulunmuştu. Bundan sonra, 1910’da, gösterildi1 ki kirecin koyu kırmızı hale gelinceye kadar titreştiği, normal ışığın ise bir eksen çevresinde ‘bütün yönlerde titreştiği biliniyor.

Simyacı daha sonra sıvıyı buharlaştırır ve katıyı yeniden kireçlendirir. Bu işlemi yıllar boyu, binlerce kez yenileyecektir. Neden ? Bilmiyoruz. Belki de kozmik ışınlar, dünya manyetizması ve bu gibi en iyi şartların bir araya geleceği beklenildiğinden  henüz bilmediğimiz derin yapıları içinde maddenin «yorulmasını,» sağlamak için  Simyacı «kutsal sabır» dan, ve “evrensel ruh»un âgır ağır yoğunlaşmasından söz eder. Hiç kuşkusuz bu varı dinsel dilin ardında başka şeylerde gizlidir!

Böylesine, aynı işlemi sonsuza kadar tekrarlama, çağdaş bir kimyacıya çılgınlık gibi gelebilir. Çünkü ona, ancak tek bir deney yönteminin geçerli olduğu öğretilmiştir: Claude Bernard yöntemi. Bu yöntemde, gerçi her deney binlerce defa tekrarlanır ama her defasında etkenlerin biri değiştirilerek: Yani ya temel elementlerden birinin oranı, ya ısı, ya basınç, ya katalizör v.b. değiştirilmek yoluyla. Elde edilen sonuçlar not edilir ve bundan, olayı yöneten yasalar çıkartılır. Bu, ispatlanmış bir yöntemdir ama tek değildir. Simyacı ise, işlemini, hiçbir şeyi değiştirmemizin, olağanüstü bir şey meydana gelinceye kadar tekrarlayarak sürdürür. Aslında o, Jung’un dostu fizikçi Pauli’nin öne sürdüğü «ayıklama ilkesi»ne pek benzeyen bir doğal yasaya inanır. Pauli’ye göre, belirli bir sistemde (atom ile molekülleri) iki tanecik (elektron, proton, nötron) aynı durumda olamaz. Doğada, her şey tek ve benzersizdir. Bunun içindir ki hidrojenden helyuma, helyumdan lityuma ansızın aracısız geçilmektedir. Bir sisteme ne bir Tanecik (partikül) eklendiğinde bu tanecik, sistemin içinde varolan durumların hiçbirini almaz. Yepyeni bir durum alır ve zaten varolan taneciklerle karışmasından yepyeni ve benzersiz bir sistem ortaya çıkar.’

Simyacı için, nasıl birbirinin eşi iki ruh, birbirinin eşi iki yaratık, birbirinin eşi iki bitki olamazsa birbirinin eşi iki deney de olamaz. Bir deney binlerce defa tekrarlanırsa, sonunda mutlaka olağanüstü bir şeyler meydana gelecektir. Bizler ise bu konuda onu haklı veya haksız görecek derecede yeterli bilgiye sahip değiliz. Yalnız şu kadarını belirtmekle yetinelim ki çağdaş bir bilim, kozmik boşlukta ısıtmakta yeter . Maddenin bütün yasalarını bilmiyoruz ki!

Eğer simya, bizimkinden ileri bir bilgi dalı ise, bizimkinden daha basit araçlar kullanıyor demektir. Fransa’da birkaç, ve Birleşik Amerika’da iki simyacı tanıyoruz. İngiltere, Almanya, İtalya’da da var; hattâ Fas’ta bile varmış, Prag’dan bize yazan üç simyacı biliyoruz. Sovyet bilim basını, bugün simyaya büyük önem veriyor ve bu konuda tarihsel araştırmalara girişiyor.

Şimdi, öyle sanıyoruz ki ilk kez olarak, simyacının laboratuvarında ne yaptığım anlatmaya çalışalım. Ne var ki burada, simyanın amacının kendisinin değişime uğraması olduğunu unutuyor değiliz. Yaptığı işlemler sadece «aklın kurtuluşu» yolunda atılan adımlardır. Biz bu işlemler üzerine yeni bilgiler vermeye çalışalım.

Herşeyden önce simyacı yıllar boyu eski metinlerin şifrelerini büyük bir, sabırla çözmeye çalışmıştır. Sonunda bu metinleri anlayabilecek düzeye erişince, gerçekten simya denemesine başlayabilecektir. Burada bilmediğimiz bir unsur var. Simyacının laboratuvarında olup bitenleri biliyoruz amâ ruhunda olan bitenden habersiziz. Belki bunlar birbirine bağlıdır. Belki tinsel enerji, simyanın fizik ve kimya işlemlerinde rol oynamaktadır. Belki de simya «çalışmasının başarılı olabilmesi için tinsel enerjiyi edinme, biriktirme ve yöneltmenin “apayrı bir yöntemi“ vardır. Böylesine ince bir konuda ancak Dante’nin şu sözlerine değinebiliriz: “Görüyorum ki bunlara, sana söylediğim için inanıyorsun ama nedenini bilmiyorsun, demek gizli kalmaları, inanılmalarına engel değil.”

Bizim simyacı, üç ana maddeden? oluşmuş bir karışımla işe başlar. % 95 oranında katılan birinci madde bir maden filizidir, İkincisi bir madendir, üçüncüsü ise organik bir asittir. Bu temel maddeleri beş altı ay eliyle yoğurup karıştırır. Sonra tümünü de bir potada ısıtır. Isıyı giderek arttırır ve işlemi on gün kadar sürdürür. Tedbir almayı unutmamalıdır. Zehirli gaflar çıkar çünkü: Cıva buharı ve arsenikli hidrojen ki birçok simyacıyı daha çalışmalarının başında öteki dünyaya göndermişti.

Sonra potanın içindekini bir çökende çözer. İşte bu çözgeni ararken geçmişin simyacıları, asetik asit, nitrik asit, ve sülfürik asidi bulmuşlardır. Bu çözme işi kutuplanmış bir ışık altında yapılmalıdır. Bugün kutuplanmış (polarize) ışığın tek bir yönde (acunsa!) ışınlar bilimi de simyacınınkine benzer bir yöntemi benimsemiştir

Bu bilim yıldızlardan gelen pek büyük enerji taneciklerinin bir bulucu âlete (detektöre) ya da bir levhaya çarpmasından ortaya çıkan olayları inceler. Bu olaylar istendikçe yaratılamaz, beklemek gerekir. Kimi zaman olağanüstü bir olay da kaydedilir. Böylece sözgelimi 1957 yazında, şimdiye kadar hiç kaydedilmemiş pek büyük bir enerjiye sahip, belki de bizim Samanyolu’ndan başka bir gökadadan (galaksiden)” gelme bir tanecik, sekiz kilometre karelik  bir “alan içerisinde 1500 sayıcıyı aynı anda etkilemiş ve yolu üzerinde muazzam bir atom kalıntıları yığını bırakmıştı Böylesine bir enerji yaratabilecek bir makine hayal bile edilemez. Bilginlerin hatırladığı kadarıyla böyle bir olay hiçbir zaman geçmemiştir ve yeniden gelip geçemeyeceği de bilinmemektedir. İşte anlaşılan bizim simyacının da beklediği böyle olağanüstü. kaynağı dünya ya da uzay olan, yollara başvurarak bekleyişini kısaltabilir ve o zaman işlemini haftada birkaç kez değil saniyede birkaç milyar kez tekrarlayarak deneyin basarisi için gerekli olan «olay»ı yakalama ihtimallerini arttırabilir. Ne var ki günümüzün simyacısı da dünün simyacısı gibi gizli çalışmakta, yokluk içinde çalışmakta ve bekleyişi bir erdem saymaktadır.

Biz hikâyemizi sürdürelim: Gece gündüz hiç değişmeden sürüp giden, yıllarca sürüp giden bir çalışmanın sonunda, bizim simyacı, birinci aşamanın tamamlandığı kanısına varır. O zaman karışımına bir oksitleyici, sözgelimi potasyum hitrat ekler. Potasında ise, maden filizinden gelme kükürt ile organik asitten gelme kömür bulunmaktadır. Kükürt kömür ve nitrat: işte bu işlem sırasındadır ki eski simyacılar barutu bulmuşlardır.

(Gene bir işaret bekleyerek, aylar ve yıllar boyu, çözmeye ve yeniden kireçleştirmeye başlayacaktır. Bu işaretin niteliği üzerinde, simya eserleri ayrılık gösterirler ama belki olabilecek birkaç olay vardır. Bu işaret çözülme anında ortaya çıkar. Kimi simyacılara göre, eriyiğin yüzeyinde yıldız biçiminde kristallerin belirmesi demektir. Kimi simyacılara göre ise, eriyiğin yüzeyi de bir oksit katmanı belirir sonra parçalanarak aydınlık bir madeni ortaya çıkartır, bu madenin içinde kimi zaman Samanyolu, kimi zaman takımyıldızlar, ufak ölçüde yansır gibi olur)

Bu işareti alınca simyacı, karışımını potadan alarak havadan ve rutubetten uzakta, gelecek ilkbaharın ilk gününe kadar «olgunlaşmaya» bırakır. Yeniden başladığı zaman işlemleri, eski metinlerdeki deyimiyle «karanlıklara hazırlanmayı» amaç güdecektir.

Karışım bu kez kaya kristalinden, sımsıkı kapalı, saydam bir kaba yerleştirilir. Şimdi iş, bu kabı, ısıları son derece titizlikle ayarlayarak ısıtmaktan ibarettir. Kapalı kap içerisindeki karışımda gene kükürt, kömür ve nitrat vardır. Bu karışımı patlatmadan, belirli bir akkor derecesine getirmek söz konusudur şimdi. Tehlikeli derecede yanmış ya da ölmüş simyacı pek çoktur. Böylece meydana gelen patlamalar özellikle şiddetlidir ve beklenmedik yükseklikte ısı çıkartır.

Güdülen amaç, kabın içerisinde, simyacıların kimi zaman «¡karga kanadı» adını verdikleri bir «esansı»nın, bir «sıvı»nın elde edilmesidir. Açıklayalım. Bu işlemin çağdaş fizik ve kimyada, karşılığı yoktur. Ama benzeri var sayılır. Sıvı amonyak gazı, içerisinde bakır gibi bir maden eritildiği zaman siyaha çalar bir koyu mavi renk elde edilir. Simyacıların elde ettiği sıvının aldığı bu «karga kanadı» mavisinin «elektronik gaz» rengi olması muhtemeldir. Nedir «elektronik gaz» Çağdaş bilginlere göre, bir madeni oluşturan ve ona mekanik, elektrik ve termik niteliklerini kazandıran serbest elektronlar bütünüdür. Bugünün terim düzeninde, simyacının madenlerin «ruhu» ya da «özü» diye adlandırdığı şeyin karşılığıdır. İşte simyacının sımsıkı kapatılmış ve sabırla ısıtılmış kabından çıkan da bu «ruh» ya da bu «öz»dür.

Isıtır, yeniden soğutur, yeniden ısıtır hem de aylar ve yıllar boyu, kaya kristalinden, «simya yumurtası» diye de adlandırılan o şeyin oluşumunu gözleyerek. Bu, mavi siyah bir sıvıya dönen karışımdır. Sonunda karanlıkta, yalnızca bu bir çeşit flüoresanlı sıvının ışığında kabını açar. Havayla temas edince bu flüorışı, katılaşır ve ayrışır.

Böylece simyacı, doğada bilinmeyen yepyeni ve katıksız kimyasal elementlerin bütün niteliklerine sahip yani kimya imkânlarıyla ayrıtırılamaz yepyeni maddelere ulaşacaktır/ Çağdaş simyacılar böylelikle çok miktarda ve yepyeni kimyasal elementler elde ettiklerini öne sürerler. Elementlerin çoğu, işlem başına iki yeni element veriyormuş. Böyle bir iddia laboratuvarcıyı inandıramaz. Öte yandan bizim elimizdeki tekniklere oranla simyacının teknikleri pek üstünkörü ve ilkel kalır ve onun sonunda ulaştığı herhalde maddenin hal değiştirmesi değil, yeni bir madde yaratmak ya da hiç olmazsa, maddenin değişik bir ayrışım ve oluşumunu sağlamaktır. Atom ve çekirdek hakkındaki bütün bilgilerimiz Nagosaka ile Rutherford ’un «Venüs» örneğine dayandırılmıştır: çekirdek ve çevresindeki elektron halkası. Gelecekte başka bir kuramın, şu anda düşünemediğimiz yeni hal değişimlerine ve kimyasal elementlerin yeni ayrışımına götürmesi de ihtimal dahilindedir?

Evet, ne diyorduk, bizim simyacı, kaya kristalinden kabını açtı ve flüor ışınlı sıvının havayla temasıyla soğuması üzerine, bir ya da birkaç yeni element elde etti. Geriye maden köpükleri kalır. Bu maden köpüklerini aylar ve aylarca üç kez damıtılmış suyla yıkayacaktır. Sonra da bu suyu ışık ve hava değişimlerinden uzak bir yerde saklayacaktır. Bu suda sözde olağanüstü kimyasal ve tıbbi nitelikleri varmış. Bu, evrensel çözgen ve geleneksel hayat iksiri, Faust’un iksiriymiş.

Bu arada şunu da belirtelim ki Birleşik Amerikalı Profesör Farley, kimi biyoloji bilginlerinin, yaşlanmanın organizmada ağır su birikmesinden ileri geldiğine dikkat çekiyor.  Simyacıların hayat iksiri de bir çeşit ağır su sayılır. Bu suyun ana maddesi su buharında vardır. Belirli bir işlem uygulanmış sıvı suda niye olmasın? Ama böylesine bir buluşun yayılması tehlikeli değil midir?

Prof. Farley, yüzyıllardan beri var olagelen ve kendi içerisinde çoğalan bir ölümsüzler ve yarı ölümsüzler toplumu hayal ediyor. Politika karışmayan ve insanların işine hiç burnunu sokmayan böyle bir topluluk pekâlâ göze batmış olabilirdi.

Demek oluyor ki bizim simyacının elinde şimdi, doğaca bilinmeyen kimi basit maddeler ile dokuların gençleştirilmesi yoluyla yaşamını epeyce uzatabilecek nitelikte bir simya suyundan birkaç şişe bulunmaktadır. Şimdi de elde ettiği basit elementleri yeniden birleştirmeyi deneyecektir. Bunları havanda döverek karıştırır sonra alçak ısıda eritir, bu iş de yıllar sürecektir. Ne var ki, simya çalışmasında ilerlendikçe metinlerin çözülmesi de güçleşmektedir. Söylendiğine göre böylece, bilinen maddelere, özellikle iyi ısı ve elektrik iletkeni olan maddelere çok benzeyen, simya balkırı, simya gümüşü, simya altını gibi maddeler elde ediyormuş. Ama bunların, bilinen madenlerden ayrı, yepyeni ve şaşırtıcı nitelikleri de varmış. Sözgelimi, görünüşte bilinen bakıra, benzeyen ama pek başka olan simya balkırı, son derece düşük elektrik direncine sahipmiş ve böyle bir bakır eğer kullanılabilirse, elektrokimyayı altüst edecek nitelikte imiş

Simya işlemlerinden elde edilen daha da şaşırtıcı başka maddelerin de varlığından söz ediliyor: Bunlardan biri camda ve camın erimesinden önce alçak ısıda çözülebilirmiş. Bu madde, hafifçe yumuşamış cama değince içinde yayılır, ona yakut kırmızısı, karanlıkta mor flüorışını saçan bir renk verirmiş. İşte «felsefe taşı» veya «ışın saçan taş» bu değişime uğramış camın akik havanda dövülmesiyle elde edilen tozmuş. Bu taş sözde, kimi adi madenleri altına, platine ve gümüşe dönüştürebilirmiş ama bu, gücünün sadece bir yönüymüş. Aslında felsefe taşı, bir tür ertelenmiş, istendiğinde kullanılabilir nükleer enerji deposuna benziyor anlaşılan.

Simyacıların işlemlerinin aydın çağdaş in sana getirdiği meselelere ileride döneceğiz, şimdilik işte, «büyük eser» tamamlandı. Simyacı da bu metinlerin belirttiği ama bizlerin anlayamadığımız bir tür değişime uğramış bulunuyor. Giderek ya da ansızın, uzun çalışmasının anlamını kavrayıveriyor. Madde enerjisinin sırları artık ona açılmıştır ve  aynı zamanda. Hayatin sonsuz ufuklarını da görüvermiştir. Evren mekanizmasının anahtarı elindedir. Demek oluyor ki ateşle kimi maddelerle uğraşmak, yalnız elementlerin değil, deneycinin de değinmesi sonucunu yaratabiliyor. Yaşamı uzuyor, zekâsı ve algıları yükse düzeye çıkıyor. Uyandığını kendisi de seziyor ve bütün öteki insanlar ona hâlâ uyuyor gibi geliyor. Alleau şöyle “Der ki  “Böylece felsefe taşı, insanın Mutlak’a çıkmasına yardım edecek olan ilk basamaktır. Ötesinde bilinmezlik başlar. Bu yanda ise isteklerimizin ve özellikle gururumuzun gölgesinden başka bir şey yoktur. Simya, izdaşlarını büyük sır ile karşı karşıya bırakır… Bize sadece şu kadarını öğretir ki eğer bilgisizlikten kurtulmak için sonuna kadar savaşacak olursak, gerçek de bizim için savaşacak ve sonunda herşeyi yenecektir. O zaman belki de asıl fiziıkötesi başlayacaktır.”

V

ESKİ SİMYA METİNLERİ, MADDENİN anahtarlarının Satürn’de bulunduğunu kesinlikle söyler. “Garip bir rastlantı, bugün nükleer fizikte bütün bilinenler de «satürn» tipi atom tanımlamasına dayanır Nagasoka ile Rutherford’ a göre atom “bir çekimi olan ve çevresinde dönen elektronlar çemberi bulunan bir merkezi kitledir”.

“Dünyanın bütün bilginleri atomun bu «satürn» biçimi kavramını mutlak bir gerçek olarak değil de, en etkin çalışma varsayımı olarak benimsemişlerdir. Belki de geleceğin fizikçilerine pek saflık gibi görünecektir bu tutum. Çekirdeği yöneten yasalar bilinmemektedir. Nükleer güçler üzerine kesinlikle bilinen bir şey yoktur. Bunlar ne elektrik ne manyetik yer çekimsel niteliktedir. Son benimsenen varsayım, bu güçleri, notrön ve pröton anısında aracı taneciklere bağlar ve bu taneciklere “mesonlar” denir.

Ama bu ancak bir bekleyiş sayılır, iki, belki de on yılda, varsayımlar herhalde başka yönler alacaktır. Herhalde şurasını belirtmelidir ki, bilginlerin nükleer fizik yapmaya, ne zaman, ne de hak buldukları bir çağda yaşıyoruz. Temel araştırma arka plâna atılmıştır. Önemli ve acele olan, eldeki bilinenlerden en çok yararı sağlamaktır. Yapabilmek, bilmekten daha önemli geliyor. İşte simyacıların her zaman bu yapabilme oburluğundan uzak tutmaya çabaladıkları anlaşılıyor.

Nereye varmış bulunuyoruz?

Nötronlarla ilişki, tüm elementleri radyoaktif hale getiriyor. Nükleer patlama deneyleri gezegenin atmosferini zehirliyor. Geometrik artış gösteren bu zehirlenme, ölü doğmuş çocukların, kanserin, löseminin, sayısını çılgınca arttıracak, bitkileri bozacak, iklimleri altüst edecek, hilkat garibeleri yaratacak, sinirlerimizi yıpratacak, bizi boğacaktır. Hükümetler ister totaliter, ister demokrat olsunlar, vazgeçmeyeceklerdir, fiti nedenle vazgeçmeyeceklerdir: Birincisi, kamuoyunun sorunu anlayamamasıdır. Kamuoyu, tepki gösterebilecek dünya bilincine erişememiştir ki! İkinci neden ise, hükümet olmayışı, onun yerine insan kapitaline sahip, tarih yaratmakla değil, tarihsel kaderin çeşitli yönlerini ifade etmekle görevli adsız toplulukların bulunuşudur.

Oysa mademki tarihsel kadere inanıyoruz, onun insanlığın tinsel yazgısının ancak bir biçimi olduğuna ve bu kaderin de güzel olduğuna inanıyoruz demektir. Yani insanlığın binlerce felâkete uğrasa bile dünya yüzünden silinmeyeceğine, ama çektiği sonsuz ve korkunç acılardan sonra, «ilerlemekte» olduğunu sezince sevinçle doğacağına ya da yeniden doğacağına inanıyoruz demektir.

Acaba iktidara yöneltilmiş nükleer fizik, insanlığın genetik kapitalini boşu boşuna harcayıp tüketecek mi? Belki de evet, birkaç yıl için. Ama bilimin, atmış olduğu kördüğümü çözmeyi başaracağına inanmamak da elimizden gelmiyor.

Bugün bilinen maddenin değiştirilmesi yöntemleri enerji ile radyoaktiviteyi boyunduruk altına almaya yeterli değil. Bunlar dar sınırlara sıkıştırılmış ve dolayısıyla zararlı sonuçlara, sınırsız olan değişimlerdir. Eğer simyacılar yanılmıyorsa, kitle halinde değişim yaratmanın basit, ekonomik ve tehlikesiz yolları vardır. Bugünkü fizik buna inanmıyor. Ne var ki nükleer güçlerin niteliği ve çekirdeğin yapısı konusundaki bilgisizliğimiz, bizi köklü olanaksızlıklardan söz etmemeye zorluyor. Eğer simyanın öne sürdüğü madde değişimi bir gerçekse, çekirdeğin bizce bilinmeyen özellikleri var demektir. Bu konu, simya edebiyatının ciddilikle incelenmesini gerektirecek derecede önemlidir. Bu inceleme yadsınamaz gerçeklerin gözlemine götürmezse bile, hiç olmazsa yeni düşünceler getirme ihtimali vardır ya… Ve zaten, iktidarın iştihasına kurban olmuş, malzemenin büyüklüğü altında ezilip uykuya dalmış nükleer fiziğin bugünkü durumunda eksikliğini duyduğu şey de düşüncedir.

Proton ile nötronun içerisinde sonsuz derecede karmaşık yapılar sezilmeye başlıyor kimi temel yasalar çekirdeğe uygulanamıyor. Bir “antimadde” den  “karşıt – madde” den, görülebilen evrenimizin içeriğinde birkaç evrenin bir arada yaşaması olasılığından söz edilmeye başlanıyor ki böylelikle gelecekte her şey mümkün olabilir demektir. Su da simyanın bir çeşit öç alması olacaktır. 
Her şeyin zamanı vardır hatta zamanların birbirine karışmasının bile zamanı vardır.
Kaynak: PAUWELS/BERGlER, EVRENİN SAHİPLERİ (Le Matin Des Magiciens), Fransızca aslından çeviren; Nihal ÖNOL 1. Baskı: Mart 1974

 

Açıklayıcı not:

[1]  20. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilen fransız simyacı ve yazarın takma adıdır. gerçek adı bilinmemekle beraber 1922 yılında yazdığı Le Mystère Des Cathédrales isimli kitapla dünya çapında pek çok kimyacının dikkatini çekmiştir. kendisinin öğrencisi olan Eugène Canseliet’in bu kitaptan faydalanarak ustasından almış olduğu felsefe taşını kullanıp 100 gram kurşunu altına çevirmeyi başardığı iddia edilmiştir.  Fulcanelli 1926 yılında yaşadığı paris’ten ayrılmış ve 1936 yılına kadar onu gören kimse olmamıştır.

    ikinci dünya savaşı sırasında alman gestapo ajanları tarafından tüm Fransa’da didik didik aransa da izine ulaşılamamıştır.

    “taş önce ağaç’a ve akabinde yıldız’a nasıl dönüşür?” bilmecesiyle başlayan magnum opusu “katedrallerin sırrı” isimli kitabında simyanın yanı sıra atomu parçalamaktan ve nükleer enerjiden de bahsetmiştir.

    1945 yılında Amerikan g-2generali, savaştan önce nükleer enerjinin tehlikeleri üzerine Fulcanelli ile görüştüğü tahmin edilen sovyet asıllı fransız kimyacı jacques Bergier ile konuşmuş ancak Fulcanelli’nin yeri ile ilgili tatmin edici bir cevap alamamışlardır.

    1953’te Fulcanelli’nin öğrencisi canseliet, İspanya’da eski ustası ile görüştüğünü iddia etmiş ve 1926’daki son görüşmelerinde 80’li yaşlarında olan Fulcanelli’nin en fazla 50 yaşında göstermekte olduğunu vurgulamıştır. Fulcanelli’nin kimya konusunda eğitim aldığı ustasının kim olduğu bilinmemekle birlikte; canseliet, en azından teorik eğitimini 15. yüzyılda yaşamış alman kimyacı basil valentine’dan almış olabileceğini iddia etmiştir. bir diğer iddia da kendisi gibi kimyacı olan eşiyle birlikte çalışmış olabileceğidir.

    1937 yılında Paris’te Bergier ile görüşen Fulcanelli, nükleer enerjinin çok dikkatli kullanılması gerektiği konusunda Bergier’nin asistanlığını yapmakta olduğu atom mühendisi André Helbronner’i uyarmasını istemiş ve nükleer silahlanmanın gezegene verebileceği hasarlardan da bahsetmiştir. Bergier’in felsefe taşıyla ilgili sorusunu da “asıl hedef metallerin yapısını değiştirmektir lakin deneyi yapan kişinin de yapısı değişir. bu, zaman içerisinde birkaç kişi tarafından tekrar tekrar keşfedilebilen kadim bir sırdır. ne yazık ki sadece bir avuç insan bunda başarılı olabildi.” şeklinde yanıtlamıştır.

    Brezilya’lı şarkı sözü yazarı paulo coelho’nun 1986’da yazdığı ve eleştirmenler tarafından “bir fenomen” olarak nitelendirilen simyacı* isimli kitabı Fulcanelli’nin öğretilerini baz almaktadır.

    Fulcanelli’yi canlı olarak gören son insanlardan jacques Bergier 1978’de paris’te, Eugène Canseliet de 1982’de savignies’de hayatını kaybetmiştir.

    Fulcanelli’yi 1953’ten sonra gördüğünü iddia eden kimse olmamış ve Fulcanelli, gerçek ismi de dâhil olmak üzere pek çok sırla birlikte ortadan kaybolmuştur.

    Canseliet’in öğrencilerinden biri olan patrick rivière’e göre ise Fulcanelli 1923’te ölen fransız kimyager ve mucit Jules Violle’nin takma adıdır.

    Aralarında Fulcanelli’nin öğrencilerinden eugène canseliet, Jean-Julien Champagne ve Jules Boucher gibilerinin de bulunduğu heliopolis kardeşliği isimli, Fulcanelli’nin öğretilerini merkez alan bir gizli örgütün vril topluluğu’nun bir kolu olarak çalışmalarına devam ettiği söylenmektedir.

    Biraz daha ayrıntılı bir bilgi için: http://en.wikipedia.org/wiki/Fulcanelli