THE PHYSİCİAN / Hekim/ El Medico (2013) [İBN-İ SÎNÂ]


Avrupa’da orta çağlarda, roma döneminde gelişen şifa sanatları neredeyse unutulmuştu. Hekim ya da hastaneler yoktu sadece bilgileri kıt seyyar berberler vardı. Aynı dönemde İslâm Dünyası ve doğuda ise tıp bilimi büyük ilerleme içerisindeydi.

 

Yönetmen: Philipp Stölzl           

Senaryo: Jan Berger, Noah Gordon       

Ülke: Almanya Almanya

Tür: Macera, Dram

Süre: 150 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Ingo Frenzel      

Nam-ı Diğer: The Medicus

Çekim Yeri: Morocco

Oyuncular: Emma Rigby,    Stellan Skarsgård, Ben Kingsley, Olivier Martinez, Tom Payne

Özet

9 yaşındaki Rob Cole doğal bir yetenekle dünyaya gelmiş ve annesinin yaklaşmakta olan ölümünü tuhaf bir biçimde sezmiştir. Engelleyemediği ölüm gerçekleştiğinde, Bader onu ikna ederek uzun bir yolculuğa çıkarır; bu yolculuk ise küçük hokkabazlıkları ve hekimlik alanında çeşitli yöntemleri öğrendiği bir eğitim süreciyle geçer. Ne var ki Cole için bir noktadan sonra bu metodlar sınırlı kalır ve daha engin bir bilgi birikimine sahip olmayı istemeye başlar. Bu amaçla rotasını Pers topraklarına çevirir ve görmeyi dilediği kişi tüm doktorların doktoru İbn-i Sina’dır. Ünlü hekimin Isfahan’daki okuluna ulaştığında ise zorluk ve yasaklarla karşılaşır. En büyük sorunu ise Hristiyan olması ve bu nedenle okula kabul edilemeyecek olmasıdır. Ancak genç Rob içindeki bu bilgi açlığıyla hepsini aşmaya hazırdır ve nihayetinde kutsal amacı uğruna, sorunları kendi belirlediği yöntemlerle çözmeye başla

Yorumlar için bkz: http://www.turkcealtyazi.org/mov/2101473/the-physician.html

Filmden

(Katarakt ameliyatı) Bunu nerede öğrendiniz?

 İsfahan denilen bir yerde.

İsfahan.

Londra’nın ötesinde bir yer mi?

 Londra’nın ötesinde mi?

 Şaka mı yapıyor?

 İşte bu. Bu nedir?

 Dünya.

Dünya.

Bak. Biz buradayız.Burası Londra. Ve burası da İsfahan.

Dünyanın en iyi doktoru burada öğretiyor. İbn Sina. Dünyada onun bilgeliğine eşdeğer kimse yoktur.

- İbn…

- İbn Sina. İbn Sina.

Karın ağrısını tedavi edebilir mi?

 İbn Sina birçok hastalığı tedavi edebilir.

**

İbn Sina: Bütün bu yıldız ve gezegenlerin yörüngelerini hesapladım. Hesaplamalarla ciltler doldurdum. Yaratılışın gerçek sırlarını çok az eşeleyebildim.

Rob: Bilmediğiniz çok şey olması sinir bozucu değil mi?

 Hayır. Beni merakla dolduruyor. Gizemsiz dünya çok sıkıcı olurdu.

Efendim. Annemin karın ağrısını tedavi edebilir miydiniz?

 O şu an bizim erişimimizin dışında. Belki yüz yıl sonra. Belki bin yıl.

**

İBN-İ SÎNÂ’NIN HAYATI

Çocukluk ve Gençlik Devresi

Büyük Türk filozofu ve âlimi İbn-i Sînâ, Batı dünyasında Latinler nezdinde “Avicenna” ismiyle tanınmıştır.

Bilindiği üzere, Türklerin İslâmiyet’i kabul edip, Müslüman oluşlarından sonra yetişen Türk-İslâm filozofları eserlerini o zamanın ilim ve felsefe lisanı olan Arapça ile yazmışlardır. Nitekim çeşitli milletlere mensup Orta Çağ Hristiyan ilim adamları ve hatta daha sonra gelen bazı Batı filozofları dahi eserlerini o zamanın ilim ve felsefe lisanı sayılan Latince ile yazmışlardır. Bu bakımdan Türk-İslâm filozoflarını, eserlerini Arapça olarak yazdılar diye yadırgamamak gerekir.

Tabii ki, Türkler Müslüman olduktan sonra, diğer milletler gibi, İslâm’ın da tavsiyesine uygun olmak kaydıyla (Arapça) Müslüman isimleri de almışlardır.

Bu İslâmî geleneğin ışığında İbn-i Sînâ’nın tam ismini, şeceresini (soy ağacını) kaynaklar şu şekilde tespit etmişlerdir: Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah İbn-i Sînâ.Oldukça uzun bir isim. Buradaki Hüseyin, İbn-i Sînâ’nın kendi ismi, Abdullah babasının, Ali’de dedesinin adıdır.

İbn-i Sînâ’ya ayrıca eş-Şeyhu’r-Reis ünvanıverilmiştir. Bu, onun ilim, felsefe ve tıpta rakipsiz olduğunu, biricik olduğunu gösteren ve baş âlim, bilginler bilgini vb. manalara gelen bir Unvandır. Kıftî, “İhbaru’l-Ulema bi Ahbaru’lHükema”adlı eserinde İbn-i Sînâ için “eş-Şeyhu-r-Reis ünvanını kullandım, çünkü İbn-i Sînâ’ya verilen bu ünvan onun isminden daha meşhurdur.” der.

Öğrencilerinden biri olan Ebu Ubeyd el-Cüzcanî’nin sorduğu bir sual üzerine, İbn-i Sînâ hayatını bu pek vefalı öğrencisine yazdırmıştır. Talebesi Cüzcanî de âdeta İbn-i Sînâ’nın ağzından çıkanları aynen kaleme almıştır. Şimdi İbn-i Sînâ’ nın hayatını (Cüzcanî) vasıtasıyla, kendi lisanından dinleyebiliriz:

“Babam, Belh ahalisindendi. (Nuh İbn-i Mansur zamanında) Belh’den ayrılarak Buhara’ya yerleşti. Yine bu hükümdar devrinde Buhara’nın en büyük köylerinden olan Harmeysen’de vazife aldı, maişetini bu şekilde temin ediyordu. Harmeysen köyünün yakınında bir köy vardı: Efşene. Babam Efşene’de bir hanımla evlendi. Önce ben M. 980 Ağustos ayında, sonra da erkek kardeşim Efşene’de dünyaya gelmişiz. (Nur topu gibi) iki erkek çocuğu sahibi olduktan sonra, ailemiz Buhara’ya yerleşti. Buhara’da iki kardeş ilim tahsil etmeye başladık. Ben bir muallimden (ilim öğreten, öğretmen) Kur’an ve edebiyat dersleri aldım. On yaşına geldiğim zaman Kur’an’ı ezberledim ve edebiyatı da hemen hemen tamamıyla öğrendim. Pek küçük yaşta benim (İbn-i Sînâ) Kur’an’ı ezberleyip hafız olmam ve edebiyatı da hakkıyla öğrenmem herkesin takdir ve hayranlığını kazanmıştı.”

(Kıftî’nin İhbar’ı, İbn-i Ebi Useybia’nm Uyunü’l-Enba’ı ve Dairetü’l-Maarifi’l-İslâmiyye) gibi kaynakların naklettiğine göre:

İbn-i Sînâ’nın babası, Mısır-İsmailiyye mezhebi davetçilerinin propaganda ve davetlerini kabul etmişti. İsmailiyye’den sayılıyordu.Bu mezhep davetçilerinin (nefs-ruh) ve (akıl) hakkındaki konuşmalarını dinlemiş olan (İbn-i Sînâ’nın) babası ve onun arkasından da kardeşi bu davetçilerin görüş ve fikirlerini kabul etmişti.

Bu hadiseyi İbn-i Sînâ şöyle anlatıyor:

“Babam İsmailiyye davetçilerine icabet edenlerden, uyanlardandı. İsmailî sayılıyordu. Nefs ve aklın manâlarını onlardan duymuştu. Babam gibi kardeşim de bu mezhebi kabul etmişti. Bazan onlar kendi aralarında konuşurlar, ben de konuşmalarını duyar ve anlardım. Fakat içim o görüşleri kabul etmezdi. Bunlar beni de kendi görüşlerine sokmak istediler. Fakat İsmailiyye mezhebinin görüşlerini hatalı bulup beğenmediğim için kabul etmedim.

Babam ve kardeşim felsefe, geometri, Hind aritmetiğini (Hisabu’l-Hind) dillerine teşbih etmişlerdi. Bundan ötürü de babam benim Hind aritmetiğini öğrenmemi istiyordu. Bu maksatla beni, Hind aritmetiğini bilen bir adama göndermeye başladı. Sonra Buhara’ya, felsefeci olduğunu söyleyen Ebu Abdullah en-Natılî adında birisi geldi. Bana ders vermesini temin maksadıyla babam onu evimize buyur etti, konuk etti. Hâlbuki ben o gelmezden önce fıkıh (İslâm Hukuku) ile meşgul oluyor ve meşgul olduğum bu ilim dalında İsmail ez-

Zahid’in (derslerine de) gidip geliyordum. (Münazara sanatında) en iyi itiraz edenlerden (sâil) idim. Bu bakımdan delil isteme yollarını ve (münazarada) mucib’e yani iddiayı, tezi ortaya koyan, savunan tarafa kurallara uygun şekilde itiraz yollarını tesbit etmiştim. Sonra en-Natılfden “İsagoji” okumaya başladım. O, bana, cinsi; “Hakikatları çeşitli olan şeyler hakkında “bunlar nedir?” diye sorulan soruya verilen cevaptır” şeklinde tarif etmişti. İşte o zaman ben bu tarifi gece gündüz demeden araştırmaya başladım. en-Natılî benim bu halime o kadar çok şaşırmıştı ki benim ilimden başka bir şeyle meşgul olmamam için babamı sıkı sıkı tenbihledi. Hangi meseleden bahsetse ben o meseleyi ondan daha iyi düşünebiliyordum. Bu tarzda mantığın kolay kısımlarını, dış yüzünü ondan okudum. Mantığın ince ve derin konularına gelince: Onun bu inceliklerden haberi yoktu. Bu itibarla kitapları kendi başıma okumaya ve şerhleri mütalaa etmeye, incelemeye başladım. Bununla mantığa hakim olmayı, mantık bilgimi olgunlaştırmayı hedeflemiştim. Ayrıca, Öklides’in baş tarafında da beş altı konuyu (eşkâl) onunla okudum. Sonra kitabın geri kalan kısmını kendi kendime halletme yoluna gittim.

Sonra “el-Mecesti” kitabına geçtim. Bu kitabın baş taraflarını okuyup, geometrik şekiller bahsine gelince, Natılî bana “Kitabı kendi başına okuyup halletmeye çalış, sonra da okuduğun kısımları bana göster ki, doğru olup olmadığını sana izah edeyim” dedi. Ne var ki Natilî bu kitabı anlayacak kapasiteye sahip değildi. Bu yüzden kitabı ben kendim çözümlemeye, halletmeye başladım. Nice zor şekil vardı ki, bunları ben kendisine arzettiğim vakit izahlarımla anlıyor, öğreniyordu.

Sonra Natilî, Gûrganc’a gitmek üzere benden ayrıldı. Ben de fizik ve metafizik dalında önemli şerhleri ve bölümleri ihtiva eden kitapları öğrenmekle meşgul oluyordum. Bu şekilde ilim kapıları (bir bir) bana açılıyordu.

Sonra tıp ilmine rağbet ettim, bu konuda yazılmış olan kitapları okudum. Şüphe yok ki tıp ilmi zor ilimlerden değildir. Kısa zamanda bu konuda sivrilmiştim. O derecede ki, tıp üstatları, büyük tıp adamları benden tıp ilmi okumaya başladılar. Bir yandan bunlara ders veriyor, bir taraftan da hastaları üzerime alıyor bunları tedavi ediyordum. Bu sıralarda kazandığım pek çok tecrübelerimle birçok ilaçların bulunmasına ve tespitine muvaffak oldum. Böylelikle tedavi yolları ve metodları tarif edilemez biçimde bana açılıyordu. Bununla beraber ben fıkıh derslerine de gidip geliyor ve fıkhî konularda münazara (bir tartışma sanatı) yapıyordum. Bu esnada ben onaltı yaşlarında bir çocuktum.

Sonra bir buçuk yılımı sırf tetebbû ve okumaya ayırdım. Mantık ilmini ve bütün felsefî ilimleri yeniden okudum. Ve bu müddet zarfında bir tek gece bile uyumadım. Gündüzleri de (mantık ve felsefeden) başka bir şeyle meşgul olmadım. Öğle vakti mantık ve felsefe (kitaplarını) önüme yığardım. incelediğim her delili (istidlal-akıl yürütme vb.) her meseleyi kıyas şekline koymaya çalışır ve kıyasta da öncülleri (mukaddeme) ve öncüllerin tertip ve sıralanma işini tesbit ederdim. Bütün meseleleri kıyas şekline koyduktan sonra, onları önümdeki kâğıtlara yazardım. Arkasından, sonuç verip vermeyeceklerini, verdikleri taktirde neticenin ne gibi şartlara tâbi, bağlı bulunduğunu birer birer gözden geçirirdim. Bu suretle meselenin hakikatma ererdim. Her ne zaman bir meselede şaşırır, kıyasta orta terimi bulamazsam; camiye gider, namaz kılar, her şeyi güzel yaratan Yüce Allah’a dua eder, yalvarır, yakarırdım. Bu teslimiyetle, kapalı, karanlık görünen şeyleri bana aydınlatsın, zor gelen şeyleri kolaylaştırsın'(isterdim). Bu suretle müşkillerimi hallederdim.”

Burada bazı meseleler vardır, bunları bir defa daha hatırlamakta pek çok faydalar vardır: İsmailliye mezhebi dâîleri (davetçi-propogandist) Ibn-i Sînâ’nın babasının evine gelip gitmektedirler. Bu suretle kendi inanç ve akide sistemi içinde ilim ve felsefe anlayışlarını telkin ve aşılama gayesi gütmektedirler. Nitekim kaynakların naklettiğine bakılırsa İbn-i Sînâ’ nın babası ve kardeşi, onların görüşlerini kabul etmişlerdir. Ama İbn-i Sînâ hatta babasının ısrarına rağmen bu davetçilerin fikirlerini kabul etmemiştir. “Çünkü onların nefs (ruh) ve akıl hakkmdaki düşünceleri İbn-i Sînâ’yı tatmin etmemiş, genel olarak da fikir sistemleri onun üzerinde hiç de hoş bir intiba ve tesir bırakmamıştır. Bu yüzden onları bütünüyle reddetmiştir.

Yaşça çok genç ve toy olmasına rağmen İbn-i Sînâ’nın ortaya koyduğu bu kararlılık, onun ruhen ve ilim bakımından ne kadar olgun olduğunu gösterir sanıyorum.

İbn-i Sînâ dokuz on yaşlarına geldiği zaman edebiyatı hemen hemen bütünüyle öğrenmiş, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş yani Hafız-ı Kur’ân olmuştur. Onun bu hali de her türlü taktirin üstündedir.

O, Natili’den, aritmetik (Hind hesabı), mantık ve Öklides geometrisi almıştı. Bu dersleri alırken hocasıyla tartışmış, onun yanlışlarını çıkarmıştı. Bu suretle İbn-i Sînâ, Natilî’yi yetersiz ve aciz bırakırken, Natilî’de ona “Sen bunları kendin oku” der ve özellikle öklides geometrisinde şekillerle ilgili bir çok meseleyi İbn-i Sînâ’dan öğrenir. Burada sanki Natilî talebedir de İbn-i Sînâ hocadır. Onun, bu şekilde, en zor ilimleri, en çetin meseleleri çözecek seviyeye gelmiş olması dikkat çekici bir hadisedir.

Ne kadar kabiliyetli ve güçlü olursa olsun, insanoğlunun gücü ve kuvveti de sınırlıdır. Onun için “pehlivansan, yiğitsen ölümü yen de görelim” denilmiştir. Burada her şeyin bir de zor hatta imkansız tarafı olduğu anlatılmak istenmiştir. Ama “dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar”denilmekle de her şeyin bir çaresi olduğu vurgulanmıştır. Bununla birlikte doğmak ve ölmek gibi birtakım meseleler vardır ki bunlar insanı aşar. Onun için biz Müslümanlar, eli ayağı düzgün, hayırlı evlat vermesi, hayırlı bir ölüm vermesi, son nefeste imandan ayırmaması için Yüce Allah’a sığınırız. Tarlamızı süreriz, ekinimizi ekeriz, yani mahsul alabilmek için yapılması gerekli her şeyi yaparız. Ama sel, su baskını, kuraklık vb. afetlere uğramaması için Allah’a sığınırız, dayanınz. Gücü bize veren Allah’tır. Ta işin başında olduğu gibi, gücümüzün bittiği yerde bir başka ifadeyle işin bizi aşan kısmında da neticeyi Allah’tan bekleriz. Buna İslâm dininde tevekkül (Allah’a sığınmak, sonucu Allah’tan beklemek) denir. Böyle davranana da mütevekkil (Allah’a sığınan, neticeyi Allah’a bırakan) denir. Tevekkül, kadere inanmanın bir gereğidir. Mütevekkil insan kayıtsız şartsız Allah’a teslim olmuştur. Ulaştığı neticelere, başarılara sadece kendi gayretinin tabii bir mahsulü olarak bakmaz, Onları Allah’ın irade ve takdiriyle gerçekleşmiş olan başarılar olarak görür. Allah’ı her işinde yanında hisseder.

Tevekkül asla miskinlik, tembellik değildir. İslâm, tembelliği şiddetle yasaklamış, bunun aksine devamlı çalışmayı emretmiştir. Hz. Peygamber, devesini başıboş salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen kişiye: “Hayır, deveni bağla ondan sonra tevekkül et”buyurmaktadır. Zaten bir işe başlamadan, çalışmadan tevekkül mümkün değildir. Bir insan hiç çalışmadan kırk yıl Allah’a yalvarsa. bir tek kelime dahi öğrenemez. Bildiklerini de unutur.

İbn-i Sînâ: “Her ne zaman bir meselede şaşırır ve kıyasta orta terimi bulamazsam, hemen camiye gider namaz kılar ve her şeyi Güzel Yaratan Yüce Allah’a dua eder, yalvarır, yakarırdım. Bununla Allah’ın bana kapalı ve karanlık görünen şeyleri aydınlatacağına, zor gelenleri de kolaylaştıracağına inanırdım” diyor. İbn-i Sînâ güçlükle karşılaştığı her zaman camiye gittiğine göre, Yüce Allah onun duasını kabul ediyor, zorunu kolay; karanlığını aydınlık ediyordu. Demek ki İbn-i Sînâ ideal bir Müslüman çocuğu gibi, on-onbeş yaşlarındayken, birçok ilim dalında olduğu gibi tevekkülün de (Allah’a, sığınmak) şuuruna varmıştı. Buradan İbn-i Sînâ’nın “İmanınız varsa Allah’a tevekkül ediniz” (Maide 23), “Bir kimse Allah’a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir”(Al-i İmran 159) gibi Kur’an âyetlerini ve Sevgili Peygamberimizin “Her kim Allah’a sığınırsa Allah onun her işine yetişir” mealindeki sözlerini (hadis) daima uyguladığı anlaşılıyor. Bunun için de, önce onun çok çalıştığını, ancak zorlandığı zamanlarda Allah’a sığınıp tevekkül ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in “Her kim Allah’a sığınırsa Allah onun her işine yetişir”sözündeki va’d ve müjde gereği Allah’ın ibn-i Sînâ’nın da imdadına yetiştiği, böylece İbn-i Sînâ için bütün karanlıkların aydınlık, bütün zorların kolaylık haline geliverdiği görülmektedir.

İbn-i Sînâ’nın çözülmesi zor meseleler karşısında camiye gidip problemi kolaylaştırıp çözmesinde yardımcı olması için Allah’a dua etmesi, onun çok dindar bir filozof olduğunu gösteriyor.

İbn-i Sînâ, daha onaltısında tıp ilminde o kadar sivrilmiş ve ilerlemişti ki tıp üstadları, tıp adamları ondan tıp okumaya başlamışlardı. Hastaların tedavisinde tecrübeye, deneye çok önem veriyor, böylece bütün tedavi yollan ve metodlarının kapıları kendisine açılıyordu. Anlaşılan tecrübe ile yeni orjinal ilaçlar buluyor, o zamana kadar tedavi edilemeyen hastaları ve hastalıkları tedavi ediyordu. Çok çalışması ve tecrübeye önem vermesi bu sayede yeni yeni tedavi şekilleri ortaya koyması onun uzun asırlar Batı’da ve Doğu’da biricik, emsalsiz bir hekim olarak hüküm sürmesini sağlamıştır.

İbn-i Sînâ anlatmaya devam ediyor:

“Geceleri evime dönüyor, önüme lambayı koyuyor, okuma ve yazma ile meşgul oluyordum. Ne zaman uyku bastırsa veya bir zaaf bir isteksizlik hissetsem, bir bardak şurup içerdim. Kuvvetimi topladıktan sonra tekrar okumaya başlardım. En hafif şekilde uyukladığımda dahi o problemleri aynen rüyamda görürdüm. Hatta, uykuda bir çok mesele çeşitli yönleriyle bana açık olarak çözülürdü. Bu durum, ben bütün ilimlerde olgunlaşıncaya, derinleşinceye kadar devam etti. Bu ilimlere, insan takati ve imkânları ölçüsünde vakıf oldum. O vakitde o çağda öğrendiklerimin hepsi, bugün bildiklerimden ibarettir. İlim konusunda bende bir artma olmamıştır. Ama mantık, fizik, matematik ilimlerini sağlamlaştırdım. Sonra, metafizik (ilm-i İlâhi) ilmine döndüm. (Aristo’nun) Maba’det-Tabîa (Metafizik) kitabını okudum. Fakat içindeki mevzuları anlayamıyordum. Yazarının (Aristo’nun) maksadı bana çok karışık geliyordu. Bu sebeple anlayabilmek için kitabı kırk defa okudum. Kitabı ezberlemiştim ama bununla beraber ne kitabı ne de yazarıntn maksadını anlayamıyordum. Bu yüzden ümidimi kesmiştim. Bu kitabı anlamak mümkün değil, diyordum. İşte bugünlerde bir ikindi vakti, sahaflar çarşısına uğradım. Bir tellalin elinde bir kitap vardı, kitabı tanıtıyordu. Sonra onu bana gösterdi. Fakat ben kesin bir tavırla kitabı geri çevirdim. Zira bu ilimde (metafizik) hiç bir fayda olmadığına inanıyordum. Bana, bu kitabı satın al, çünkü ucuzdur, onu sana üç dirheme vereyim, sahibi bunun parasına muhtaçtır dedi. Ben de satın aldım. Bu, (Aristo’nun) “Maba’det-Tabîa” kitabının maksatları konusunda el-Farabî’nin (yazdığı) bir kitap idi. Hemen eve döndüm, kitabı çarçabuk okudum. Daha önce kırk defa okuyup anlayamadığım fakat ezberlemiş olduğum (Aristo’nun Metafiziğinin Maksatları) kitabının muhtevası, manası birden bana malum oldu, açılıverdi. Anlaşılmayan yeri kalmadı. Bu işe pek sevinmiştim. Bundan dolayı Yüce Allah’a şükretmek için ertesi gün fakirlere pek çok sadakalar verdim.”

Gençlik ve Olgunluk Devresi (M. 997 -1005)

Onaltı-onyedi yaşlarında iken bu uyanık ve genç İbn-i Sînâ için Buhara Sultanı Nuh İbn-i Mansur’u tedavi etme fırsatı doğdu. Tedavi neticesinde sultanın kütüphanesine girebilecek, kitaplarından istifade edecekti.

Mevzuyu İbn-i Sînâ’nın kendisinden dinleyelim:

“Bu sırada Nuh İbn-i Mansur Buhara sultanı idi. Amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Doktorlar ona bir çare bulamıyorlardı. Bu doktorlar, benim pek çok tıp kitabı okumuş ve okutmuş olduğumu biliyorlardı. Bunlar, hükümdardan benim de çağrılmamı, tedavide hazır bulunmamı istemişler. Bunun üzerine ben de saraya gittim, sultanın tedavisine iştirak ettim. Neticede onun tedavisindeki hizmetlerimle sivrilip meşhur oldum. Birgün sultandan kütüphanesine girmek, kitapları tetkik etmek ve orada bulunan tıbba dair kitapları okumak için izin istedim. Bana izin verdi. Ben de hemen pek çok odası bulunan ve her odada birbiri üzerine yığılmış kitap sandıkları olan bir yere (binaya) girdim. Bir odada Arapça ve şiir kitapları, diğer (bir odada) fıkıh kitapları bulunuyordu. Aynı şekilde her bir odada diğer ilim dallarına ait kitaplar vardı. Bizden öncekilerin kitaplarını inceledim. İhtiyaç duyduğum kitapları istedim. Daha önce görmediğim; keza ondan sonra da (başka yerlerde) bulamadığım ve pek çok insanın ismini dahi duymadığı kitaplar gördüm. O kitapların hepsini okudum, çok istifade ettim. Böylece her adamın (her kitabın yazarının) ilim mertebesini de görmüş oldum.

Vaktaki onsekiz yaşına ulaşmıştım. Bu ilimlerin hepsini tamamladım. Çünkü o zamanlar ilmi ezberliyordum. Bu gün ise, (ilimler) bende olgunlaşıyor, derinleşiyor. İlim birdir bir bütündür. O dönemden sonra benim için yeni bir şey olmamıştır.

Buhara’da (Sâmanoğulları sarayında bulunduğum sırada) yakınımda Ebu’l-Hüseyin el-Aruzî denilen bir adam vardı. Benden kendisi için bu ilimleri toplayan bir kitap yazmamı istedi. Ben de ilimlerin, toplanmış (el-mecmu’) olduğu (kitabı) yazdım. Kitaba (el-Hikmetü’l-Aruziyye) diyerek o adamın adını vermiş oldum. Burada matematik dışında bütün ilimlerden bahsettim. O sırada yirmibir yaşındaydım.

Yine civarımda Ebu Bekr el-Berkî isminde bir adam daha vardı. Harizm doğumlu idi. Âlimdi; fıkıh, tefsir ve tasavvuf gibi ilimlerde eşi, emsali yoktu. Bu ilimlere düşkündü. Benden kendisi için kitapların şerhini (izahını) istedi. Ben de onun için aşağı-yukarı yirmi ciltlik (el-Hasıl ve’l-Mahsul) kitabını şerhettim. Onun için “bir de ahlâka dair el-Birr ve’l-İsm (İyilik ve Günah) isimli kitabı tasnif ettim. Bu iki kitap sadece onda (elBerkî’de) bulunmaktadır. Kendisi bu iki kitabı hiç kimseye ödünç olarak vermemiştir. Bu yüzden, o iki kitabı istinsah etmek (kopyesini çıkarmak, çoğaltmak) mümkün olmamıştır.”

Seyahatler Devresi (M.1005-1014)

“Sonra babam öldü” Benim için ahval (durumlar) değişti, halden hale girdi. Sultanın hizmetinde bir vazife aldım.

Ancak zaruretler beni Buhara’dan Gûrganc’a göçmeye mecbur etti. Orada (bu) ilimleri seven Ebu’l-Hüseyin es-Sühelî, vezir (bakan) idi. Onun vasıtasıyla emir Ali bin el-Me’mun’a takdim edildim. O sırada ben fukaha (hukukçular) kıyafetinde (olduğum için) başımdaki sarığın ucunu omuzlarımın üzerine salıvermiş vaziyetteydim Sonra bana, benim gibisini rahat rahat geçindirecek kadar bol bir maaş bağladılar.

Daha sonra birtakım zaruretler beni oradan (Gûrganc’dan) Fera’ya,) oradan Baverd’e, oradan Tûs’a, oradan Şakkan’a’ oradan Semerkand’a, oradan Horasan’ın hudut başı olan Cacerm’e ve oradan da Cürcan’a  aldı götürdü. Maksadım Emir Kâbûs ile görüşmekti. Ancak bu esnada Kâbûs yakalanmış, bir kaleye hapsedilmiş ve orada ölmüştü.

Bunun üzerine Dihistan’a, geçtim, burada zorlu bir has talığa yakalandım. Cürcan’a geri döndüm. Burada (Cürcan’ da) daha sonra sadakatli talebem olacak olan el-Cüzcanî. benimle ilk defa karşılaştı.

Kendi halimi dile getiren bir kaside yazmıştım. Bir beyti şöyle: Yüceldim (ilimle) sığacağım bir şehir kalmadı Arttı kıymetim, alacak hiç müşteri bulunmadı.

İbn-i Sînâ’nın vefalı öğrencisi Ebu Abid el-Cüzcanî’nin söylediğine göre, İbn-i Sînâ’nın kendi hayatına dair hikâye ettiği, şeyler burada nihayete eriyor. Bu sebeple buradan itibaren İbn-i Sînâ ile olan sohbetlerimizde onun ahvaline dair müşahade ettiğim (hususları) sonuna kadar ben hikâye edeceğim diyor. Cüzcanî’yi dinliyoruz:

“Cürcan’da Ebû Muhammed eş-Şirazî adında ilim âşığı bir adam vardı. Kendi yakınında İbn-i Sînâ için bir ev satın almış ve İbn-i Sînâ’yı oraya misafir etmişti. Ben (Cüzcanî) de her gün oraya gidip geliyor. el-Mecesti (Astronomi) okuyor ve man tık (kitabı) yazmak (dikte etmek) istiyordum. İbn-i Sînâ bana, “el Muhtasaru’l-Evsat fi’l-Mantık” isimli mantık kitabını dikte ettirdi. Ebu Muhammed eş-Şirazî için de “el-Mebde ve’l-Meâd ve el-Ersadü’l” Külliye adlı kitapları yazdı. Orada (Cürcan’da) “el-Kanun Başlangıcı” “d-Mecesti Muhtasarı” (özeti) gibi bir çok kitap, ayrıca çok sayıda risale yazmıştır. Geri kalan eserlerini ise Arzı’l-Cebel denilen yerde kaleme almıştır.”(el-Kıftî, İhbar, 417-418)

Yukarıdaki ifadelerden, İbn-i Sînâ’nın (M. 1012 senesinde geldiği) Cürcan’da pek çok risale ve eser verdiği, kalan kitaplarını da Arzu’l-Cebel’de yazdığı anlaşılmaktadır.

(İbn-i Sînâ’nın Hayatında) Büveyhîler Devresi

Bu devre (M. 1012-1024) tarihleri arasında geçen süredir. 980 tarihinde doğduğuna göre İbn-i Sînâ 32-44 yaş arasında bulunmaktadır. İbn-i Sînâ için bu devre oldukça sıkıntılı ıztıraplı bir manzara arzetmektedir. Çünkü, siyasete, politikaya bulaşmaya başlıyor. Önce, bir hükümdar ailesi olan Büveyhîler’e mensup bulunan Mecdüddevle’nin hastalığını Rey şehrinde tedavi ediyor. Bu sayede hanedanla arasında güzel münasebetler tesis ediyor, kuruyor. Bu güzel ilişkiler neticesinde vezir oluyor, savaşlara da katılıyor. Daha sonra vezirlikten alınıyor. Bir ara evi, varı-yoğu yağma ediliyor, hapse atılıyor. Sonunda İbn-i Sînâ, Büveyhîler’den nefret ediyor. Onlardan kurtulmak için Kâkûyîlere, hükümdar Alâuddevle’ye iltica etmek istiyor.

Bu hadiseleri talebesi Cüzcanî’den dinliyoruz:

“Daha sonra, İbn-i Sînâ (Cürcan’dan)’ Rey’e gitti, esSeyyide ve onun oğlu Mecdüddevle zamanına ulaştı. Onlar da, İbn-i Sînâ’yı, beraberinde getirdiği ve kendi kadrini, kıymetini, değerini gösteren kitapları sayesinde tanıdılar. O günlerde Mecdüddevle, karasevda (melankoli) olmuştu. İbn-i Sînâ onun tedavisi ile meşgul oldu.

İbn-i Sînâ orada (Rey’de) el-Meâd isimli kitabı yazdı. İbn-i Sînâ, Hilal bin Bedr bin Hasanveyh’in (öldürülmesi) ve Bağdat ordusunun hezimetinden sonra Şemsüddevle ile müşavere edinceye kadar orada kaldı.

Ama beklenmedik bazı sebepler İbn-i Sînâ’nın Rey’den çıkıp Kazvin’e, Kazvin’den de Hemedan’a gitmesini zaruri kıldı. Hemedan’da Kezibanveyh’in hizmetine girdi ve onun (saltanatta) baki kalmasının sebeplerini araştırdı.

Sonra Şemsüddevle ile tanıştı ve yakalanmış olduğu kulunç hastalığı sebebiyle, onun meclisinde hazır bulundu. Onu tedavi etti ve Allah onu sağlığına kavuşturdu. Bu başarısından ötürü İbn-i Sînâ, o meclisten pek çok hediyeler ve kıymetli elbiseler kazandı. Orada geceleriyle birlikte kırk gün geçirdikten sonra kendi evine döndü. İbn-i Sînâ, Emirin yani Şemsüddevle’nin yakınlanndan oldu. Daha sonra, Emir (Şemsüddevle) İnaz (?) harbi için Karmisin’e hareket etti. İbn-i Sînâ da Şemsüddevle’nin hizmetinde sefere çıkmıştı. Fakat bozguna uğramış olarak Hemedan’a yöneldiler. Sonra da İbn-i Sînâ’dan vezirlik vazifesini üzerine almasını, deruhte etmesini istediler. O da bu vazifeyi kabul etti. Fakat kendi hesaplarına onun vezirliğinden korktukları için askerler arasında İbn-i Sînâ aleyhine birtakım hareketler başgösterdi.  İbn-i Sînâ’nın evini sardılar ve onu hapse attılar. Birtakım sebeplerle varını yoğunu, malını mülkünü aldılar. Emir’e (Şemsüddevle’ye) İbn-i Sînâ’nın öldürülmesi için şantaj yaptılar. Emir onun öldürülmesinden imtina etti ama, ayaklanan asilerin hoşnutluğunu almak için de İbn-i Sînâ’yı devlet hizmetinden uzaklaştırmakta tereddüt etmedi. O da Şeyh Ebû Sa’d bin Dahdûk’un evinde kırk gün saklandı. Emir Şemsüddevle’nin kulunç hastalığı nüksedince, İbn-i Sînâ’yı istetti. O da emirin meclisinde hazır bulundu. Emir ondan çok özür diledi. Bunun üzerine İbn-i Sînâ da onun tedavisi ile meşgul oldu. Emir’in gözünde tekrar saygı değer, yüce insan mevkii kazandı. Böylece vezirlik ona ikinci defa iade edilmiş oldu.” (Kıftî, İhbar, 419; Dairetü’l-Maarifi’lİslâmiye I, 204-205)

Burada dikkat çekici bazı hususlar vardır: İbn-i Sînâ âlim, ilim adamı çok yönlü bir bilge ve emsalsiz bir doktor olarak kaldığı müddetçe, en sade insandan tutunuz, en yüksekteki devlet adamlarına, hükümdarlara varıncaya kadar herkesten hürmet, sevgi ve itibar görmüştür. Bu ekseriya böyledir:

Nitekim, büyük Türk tarihçisi, hukukçu, âlim ve devlet adamı KemalPaşazâde (Tokat 1468 İstanbul 1534) başlangıçta, genç yaşında subay oldu. 24-25 yaşlarında iken bir gün Filibe’de bulunan sadrazamın (başbakan) meclisine girdi. Maksadı orada büyük akıncı beyi millî kahraman Mihailoğlu Gazi Alaaddin Ali Paşa’yı (1435-1507) görebilmektir. Tuna’yı 330 defa kuzeye doğru geçen ünlü akıncıyı hayranlıkla seyrederken, meclise devrin büyük bilginlerinden Molla Lütfi girdi.Sadrazam Molla Lütfi’ye bu ünlü akıncı beyinin üstünde bir yer gösterdi. Bu hadise Kemal Paşazâde’yi fevkalâde düşündürdü. Demek ki bilginlere, ilim adamlarına hürmet ve iltifat fazla oluyor en başa buyur ediliyorlardı. Bu itibarla kendisinin ünlü akıncı Mihailoğlu Ali Bey’in şöhretine ulaşması mümkün değildi. Ama çok çalıştığı takdirde ilimde bir Molla Lütfi’yi geçebilirdi. Bu sebeple subaylıktan ilim dünyasına geçti ve çok büyük bir âlim oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Anadolu Kazaskeri oldu. Yavuz, Kemal-Paşazâde’ye bilhassa ilminden ötürü büyük saygı besliyordu. Bu konuda Yavuz ile Kemal-Paşazâde arasındaki bir tarihi hadise, Mısır seferinden dönerken Kahire-Şam arasında cereyan etmiştir. Yavuz at üzerinde giderken büyük ilim adamı Kemal-Paşazâde ile sohbet ediyordu. Çamurlu bir sahadan geçilirken, Kemal-Paşazâde’nin atı sürçmüş ve yükselen çamurlar Hakan’ın kaftanına sıçramıştı. Büyük bilgin derin bir mahcubiyet içinde kalmış, telaşından özür bile dileyememişti. Fakat Yavuz: “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bana şeref verir. Öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar”demişti.

Yavuz ölünce vasiyeti yerine getirilmiş, o zamandan beri çamurları ile muhafaza edilmiş olan kaftanı, sandukasının üzerine örtülmüştür.

Bizilim adamlarına gösterilen hürmete, kendi tarihimizden (sayısız misaller arasından) birini misal vermek istedik.

Şimdi tekrar mevzumuza dönelim: En son İbn-i Sînâ’nın siyasete  bulaşmadan, sadece bir bilgin, bir ilim adamı, bir hekim olarak kaldığı sürece herkesten saygı ve itibar gördüğünü söylemiştik. Ama aynı İbn-i Sînâ’nın siyasete karıştığı andan itibaren birtakım şantajlar, komplolarla karşılaştığını bunun neticesinde de hapislerde kaldığını, varını yoğunu kaybettiğini görüyoruz. Demek ki ekseri halde politika, mevki, mansıp, menfaat peşinde koşan insanların işidir. Bu insanlar İbn-i Sînâ gibi tam bilgin ve dürüst bir insanın kendi menfaatlarına zarar verebileceğinden korkmuşlar. Bundan dolayı onu birtakım tertip ve düzenlerle bertaraf etmişler. Böylece ondan geleceğine inandıkları zarardan korunma yolunu tutmuşlar. Sonunda İbn-i Sînâ da siyasete bulaşmanın cezasını oldukça ağır bir biçimde çekmiştir. El üstünde tutulan bir ilim adamı politikaya bulaşınca, devlet hizmetinden uzaklaştırılan, hapislerde ceza çeken bir insan oluvermiştir.

Cüzcanî anlatmaya şöyle devam ediyor:

“Daha sonra ben ondan (İbn-i Sînâ’dan) Aristo’nun kitaplarını şerhetmesini (izah ederek yazmasını) istedim. Bunun için, şu sıralarda boş vaktinin olmadığını söyledi. Bununla beraber, eğer razı olursan, (muhaliflerle tartışmaya girişmeden) benim nazarımda doğru olan ilimlerden bahseden bir kitap yazabilirim dedi. Ben de razı oldum. İbn-i Sînâ “Kitabü’ş-Şifa” adlı eserine, fizik (tabiiyyat)le başladı. İbn-i Sînâ el-Kanun’un birinci kitabını da yazmıştı.

İlim talebeleri, her gece onun evinde muhtelif dersler okurdu. Ben eş-Şifa okurdum. Benden sonra başkalarına el-Kanun okuturdu. Dersler bittikten sonra meşrubat ve dinlenme meclisi kurulur ve türlü türlü hanendeler, ses sanatkârları ortaya çıkardı. Tedrisin, (öğretimin) geceleri olması (İbn-i Sînâ’nın) gündüzleri hükümdarın işleriyle meşgul olmasından dolayı idi.

Bu minval üzere, bir müddet zaman geçirdik. Bilahare (Şemsüddevle), Târım Beyi’yle muharebeye çıkmıştı. Buraya yaklaştığı sırada İbn-i Sînâ’nın tavsiyelerine riayet etmemesi yüzünden yine şiddetli bir kulunç hastalığına ve başka hastalıklara tutuldu. Askerler onun hayatından ümitlerini kesmişlerdi. Bu sebeple kendisini sedye içinde (Hemedan’a ) geri götürürlerken yolda sedye içinde öldü.

Şemsüddevle bu şekilde ölünce, oğlu SemâUddevle hükümdar oldu. Onun hükümdarlığı sırasında, İbn-i Sînâ’ya vezirlik teklif ettilerse de kabul etmedi.

İbn-i Sînâ gizli surette (Kakûyîler hükümdarı) Alâüddevle ile mektuplaşarak, bu hükümdarın yanına gelmek arzusunu izhar etti. Bu esnada kendisi Ebu Gâlip el-Attar isminde birinin evinde gizlenmişti.

Ben, İbn-i Sînâ’dan Şifa kitabını tamamlamasını istedim. Ebu Gâlib’i rica etti, ondan kâğıt kalem istedi. O da kâğıt ve kalemi getirdi. İbn-i Sînâ aşağı-yukarı yirmi cüzde (bölüm, parça) açık bir ifadeyle temel meseleleri yazdı. İbn-i Sînâ ana meselelerin hepsini (müracaat edeceği esas kaynaklar ve faydalanacağı hiç bir kitap bulunmadığı halde) yazıncaya kadar orada kaldı. Sadece hafızasına ve bilgisine dayanarak bütün ana meseleleri tamamladı, yazdı.



Sonra Ibn-i Sînâ bu cüzleri, (bölümleri) önüne koydu: Kâğıdı eline alıyor, her meseleyi derinlemesine inceliyor, incelediği her meselenin şerhini (açıklamasını) yapıyordu. (Şifa kitabı) için her gün elli varak yazıyordu. El-Hayevan (Zooloji) ve en-Nebat (Botanik) kitapları hariç et-Tabiiyyat (Fizik) ve el-İlâhiyât (Metafizik) kısımlannı tamamen bitirdi. Sonra mantık kitabına başladı, ondan da bir cüz, bir bölüm yazdı.

Daha sonra, (Şemsüddevle’nin diğer oğlu ve Semâüddevle’nin kardeşi olan) Tâcülmüik; (Kâkûyî hükümdarı) Alâüddevle ile gizlice mektuplaştı diye Ibn-i Sînâ’yı suçladı. Fakat İbn-i Sînâ bunu reddetti. Ama Tâcülmüik iddiasında ısrar etti. Bazı düşmanları da onun aleyhinde bulundular. Bunun üzerine onu (İbn-i Sînâ’yı) aldılar Ferdecan (Nerdevan ?) denilen köye götürdüler, hapsettiler. İbn-i Sînâ orada bir kaside (bir çeşit şiir) yazdı ki onun bir beytinde şöyle diyordu:

Gördüğün gibi, hapse atıldım gün gibi aşikâr

Çıkmama gelince, bu ancak imkânsız bir karar.

(Türkçeye çevirdiğim bu beytin Arapçası şudur:

Dühûlî bi’l-yakîni kemâ terâ hu ve küllü’ş-şekki fl emri’l-hurüci)

 

İbn-i Sînâ dört ay mahpus kaldı, hapis yattı. Bu arada Alâüddevle Hemedan’a doğru yola çıkmış ve Hemedan’ı almıştı. Tâcülmüik ise bozguna uğramış ve aynı kaleye sığınmıştı. Sonra Alâüddevle Hemedan’dan geri dönmüştü. Bunun üzerine Şemsüddevle’nin oğlu (Semâüddevle) ve (kardeşi) Tâcülmülk Hemedan’a geri geldiler. Beraberlerinde İbn-i Sînâ’ yı da Hemedan’a getirdiler. İbn-i Sînâ el-Ulvî? (el-Alevî ?) nin evine misafir oldu. Orada eş-Şifa adlı kitabın mantık bölümünü yazmakla meşgul oldu. Kalede (hapis) iken el-Hidâyât kitabını, Hayy Ibni Yekzan risalesini ve el-Kulunç kitabını yazmış idi. Ei-Edviyetü’l-Kalbiyye kitabını da Hemedan’a ilk gelişinde kaleme almıştı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra. Tâcülmüik İbn-i Sînâ’ya birtakım güzel vaatlarda bulundu. Sonra da bu vaatlarından vazgeçti.” (el-Kıftî. İhbar. 421)

Başta Tâcülmüik olmak üzere, Büveyhflerin itimad vermeyen davranışları, çeşitli vaatlarda bulunup arkasından vazgeçmeleri, Ibn-i Sînâ’yı hapsettirmeleri ve benzeri hadiseler İbn-i Sînâ’yı bıktırmış, bunaltmıştı. Bu yüzden İbn-i Sînâ onlardan kurtulmak, Hemedan’dan bir an önce uzaklaşmak istiyor, fakat bunu gerçekleştiremiyordu.

Gerçi İbn-i Sînâ her türlü şartta kitap yazabiliyordu. Nitekim, o dört aylık hapishane hayatında; el-Hidayât ve Kulunç kitabını bir de Hayy İbni Yekzan risalesini yazmıştı.

Allah’ın bir lütfü olarak, bir gün Kâkûyî hükümdarı Alâüddevle, Büveyhîler üzerine yürümüş (M. 1023), Hemedan’ı zaptetmişti. Semaüddevle ve Tacüddevle de, İbn-i Sînâ’nın hapis yattığı Ferezân kalesine kendilerini dar atmışlardı. Alâüddevle bu zaferden sonra İsfahan’a geri dönmüştü. Bunun üzerine Tacüddevle ve kardeşi İbn-i Sînâ’yı da hapishaneden çıkardılar ve hep birlikte tekrar Hemedan’a döndüler. İbn-i Sînâ ancak bu suretle hapisten kurtulmuş oldu.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, itimat telkin etmeyen, güven vermeyen, ne yapacaklan belli olmayan bu adamlara (Tacülmülk v.b.) İbn-i Sînâ artık hiç güvenemezdi. O halde geriye bir an önce onlardan kurtulmak ve Alâüddevle’ye sığınmak kalıyordu.

İbn-i Sînâ’nın Hayatında Kâkûyîler Devresi (M. 1024 -1037)

İbn-i Sînâ, büyük bir ihtimalle 1024 senesinde Hemedan’ dan sessiz sedasız kaçıyordu. Beş kişiden teşekkül eden kafile tanınmamak için derviş kılığına girmişlerdi. Sonrasını, Cüzcanî şöyle anlatıyor:

“İbn-i Sînâ’ya İsfahan’a gitmek (göçetmek) düşüyordu. Bunun için İbn-i Sînâ, beraberinde kardeşi, iki köle ve ben bulunduğumuz halde, tanınmamak için sûfî (derviş) kıyafetine bürünerek yola çıktık. Yolda birtakım güçlüklerle karşılaştık. Sonra Isfahan yakınlarındaki Taberan’a gücün ulaştık. İbn-i Sînâ’nın arkadaştan ve Kâkûyîler hükümdarı Alâüddevle’nin yakınları ve has adamları bizi karşıladılar.[İbn-i Sina’nın İsfahan’da kendi arkadaşları ile hükümdarın yakınları tarafından karşılanması hadisesi bize, İbn-i Sina’nın Hemedan’dan kaçış planından ve gününden İsfahan’ın haberdar olduğunu göstermektedir.] İbn-i Sînâ’ya özel elbiseler ve binitler getirildi. Kunkünbet denilen mahallede Abdullah İbni Bâbî’nin evinde misafir edildi. Bu evde her türlü ihtiyaç duyulabilecek eşya ve âlet-edevât mevcut idi. İbn-i Sînâ Alâüddevle’nin meclisinde, kendi şanına yaraşır bir izzet ve ikram gördü. Burada Alâuddevle’nin emriyle cuma geceleri sarayda, muhtelif ilim dallarındaki bilginler, kendi aralarında mübahase (ilmi tartışma) de bulunacaklardı. İbn-i Sînâ da bunlardan biriydi. Münazara ve mübahase başlamıştı. İbn-i Sînâ bunların hepsine galip geldi. Bunların hiç biri İbn-i Sînâ’ya güç yetiremedi, onun karşısında bir varlık gösteremediler.

İbn-i Sînâ İsfahan’da “eş-Şifa” kitabını bitirmekle meşgul oldu. Eş-Sifa’nm mantık kısmını ve el-Mecesti kitabını tamamladı. Daha önce zaten Öklides’i ve Aritmetik’i ve Musikiyi özetlemişti. Matematik (er-Riyaziyât) in her kitabına ihtiyaç hissedildiği her yerde ilâvelerde bulunmuştu. El-Mecesti konusunda da görünüşleri farklı on şekil ilâve etti. £1Mecestî’nin sonunda astronomiyle ilgili daha önce hiç geçmemiş şeyler ortaya koydu. Öklides (geometrisinde) şüpheler, aritmetik konusunda kıymetli yenilikler, musiki alanında öncekilerin gafil olduğu (yeni birtakım) meseleler getirdi, keşfetti.

Böylece Botanik (en-Nebat) ve Zooloji (el-Hayvan) kısımları müstesna, meşhur eş-Şifa kitabı tamamlandı. Şu sebepten dolayıdır ki, botanik ve zoolojiyi, Alâüddevle’nin Sâburhast’a gittiği sene yolda yazmıştır. en-Necat kitabını da aynı şekilde (bu) yolda yazmıştır.

İbn-i Sînâ, Alâüddevle’nin sohbet arkadaşları (nedim) arasında bulunuyordu. Bunun için bu hükümdar (Hemedan) üzerine ikinci defa hareket ettiği vakit (İbn-i Sînâ) da kendisiyle yola çıkmış bulunuyordu. Bir gece Alâüddevle’nin huzurunda eski rasatlara göre yapılmış takvimlerde görülen hatalardan bahsedilmişti. Bunun üzerine Alâüddevle, Ibn-i Sînâ’ya, yıldızların gözlenmesi işiyle meşgul olmasını emretti. Ona bu konu için gerekli olacak her şeyin temin edilmesini sağladı. Ibn-i Sînâ işe başladı, ilgili âletlerin tedarik edilmesini ve bu hususta istihdam edilecek kimselerin bulunmasını da bana bıraktı. İşe başlanıldı ve bir kaç mesele tashih edildi düzeltildi. Ancak bir yerde kalınmadığından rasatlara muntazam olarak devam edilemiyordu.

İbn-i Sînâ, İsfahan’da el-Alâî  kitabını yazdı.

Ben (Cüzcanî) İbn-i Sînâ’ya yirmibeş sene öğrencilik yaptım ve onun hizmetinde bulundum. Onun acaip yönlerinden birisi de eline yeni bir kitap aldığı zaman onu baştan sona okuduğunu hiç görmemiş olmamdır. O sadece kitabın en güç yerleri ve en lüzumlu meselelerini gözden geçirirdi. Kitabın yazarının o konuda ne dediğine bakardı. Böylece kitabın ve yazarının ilmîlik derecesini anlardı.”

Görüldüğü üzere İbn-i Sînâ, bal alacağı çiçeği çok iyi bilen bir arı gibi, bir kitapta nerelere bakılır, en fazla nereler okunur, bunları çok iyi biliyor. Fakat fayda ummadığı yerlerle pek ilgilenmiyor ama her halükârda, her kitaptan, o kitabın bütün balını alıyor, götürüyor. Alâüddevle’nin huzurunda meşhur lisan âlimi el-Cübbaî ile yaptığı tartışma bize; İbn-i Sînâ’nın ilim öğrenme hususundaki üstün kabiliyeti, sür’ati ve iradesi konusunda kâfi derecede fikir vermektedir. Bu hadiseyi Cüzcanî’nin ağzından dinliyoruz:

“Bir gün İbn-i Sînâ Alâuddevle’nin meclisinde oturuyordu. (Lisan bilgini) Ebû Mansur el-Cübbaî de orada hazır bulunuyordu. Lisan mevzuunda bir mesele ortaya çıktı. İbn-i Sînâ mevcut bilgisiyle o mesele hakkında konuştu. Bunun üzerine el-Cübbaî İbn-i Sînâ’ya dönerek şöyle dedi: -Şüphesiz sen bir filozof (hakîm) ve hekimsin. Dil mevzuunda kendini dinletecek kadar bir şey okumadın-. Bunun üzerine İbn-i Sînâ konuşmaktan vazgeçti. Üç yıl boyunca lügat (Arap diliyle ilgili) kitaplan ziyadesiyle okudu, inceledi. Ebu Mansur el-Ezherî’nin “Tehzibü’l-Lüga” adlı eserini Horasan’dan getirtti. Bu yoğun çalışmanın sonucu İbn-i Sînâ (Arapça) dil konusunda eşine az rastlanır bir mertebeye yükseldi. Üç (adet) kaside yazdı. Bu kasidelerde, herkesin bilmediği, garip (zor anlaşılan, üstü kapalı) lafızlar kelimeler kullandı. Üç de kitap yazdı. Biri İbnu’l Amîd üslûbuyla, İkincisi es-Sâhip üslûbuyla, üçüncüsü ise es-Sâbî üslûbuyla yazılmıştı. (İbn-i Sînâ), bu kitapların ciltlenmesini ve ciltlerine de yıpranmış eski bir görünüş verilmesini emretti. Sonra da Alâüddevle’den bu ciltlerin Ebû Mansur elCübbaî’ ye arzedilmesini, gösterilmesini istedi. Bu ciltler elCübbaî’ye sunuldu ve denildi ki: Biz bu kitapları av sırasında sahrada bulduk. Senin onlara bakman, onları incelemen ve içindeki konuları bize söylemen icap ediyor. Ebu Mansur elCübbaî onları inceledi fakat birçok yerlerini bilemedi, anlayamadı. Bunun üzerine İbn-i Sînâ ona:

 -Senin bu kitapta bilemediğin her şey, lügat kitaplarından falan, falan kitabın falanca yerlerinde zikredilmiştir dedi. El-Cübbaî’ye en tanınmış bir çok lügat kitabının (adını) sıraladı. İbn-i Sînâ o lafızları, terimleri el-Cübbaî’ye tavsiye ettiği bu lügat kitaplarından öğrenip ezberlemişti. El-Cübbaî ise lügat, dil araştırmaları konusunda ölçüp tartmadan, gelişigüzel davrandığından, dikkatli ve güvenilir değildi. Bununla beraber el-Cübbaî bu risalelerin İbn-i Sînâ tarafından yazılmış olduğunu ve İbn-i Sînâ’yı bu risaleleri yazmaya, ilk karşılaşmalarında ona karşı yaptığı kırıcı davranışının sebep olduğunu anlamakta gecikmedi. Bundan dolayı özür diledi, böylece hatasını tamir etmek istedi.

İbn-i Sînâ bunlardan sonra Lisanü’l-Arap adını verdiği bir kitap daha yazdı. Lisan konusunda bir eşi bir benzeri daha yazılmamıştı. Fakat onu ölünceye kadar temize çekmedi. Bu yüzden (Lisanu’l-Arap adındaki) kitap müsvedde halinde kaldı. Hiç kimse de bu eseri temize çekmeye muvaffak olamadı.” (Kıftî, İhbar, 422-423).

Hemen yukarıda gördüğümüz üzere İbn-i Sînâ, Alâüddevle’nin huzurunda lisan âlimi Ebu Mansur el-Cübbaî ile karşılaşmıştı. Orada lisanla ilgili bir mevzu geçmişti. İbn-i Sînâ, mevcut bilgisine dayanarak o konu üzerinde konuşmuş, el-Cübbaî de:

-Sen bir filozof (hakîm) ve hekimsin. Lisan konusunda sözünü dinletecek kadar pek bir şey okumadın diyerek İbn-i Sînâ’nın konuşmasına âdeta engel olmuştu.

Maruz kaldığı bu davranış üzerine İbn-i Sînâ sadece dile, lisana lügat kitaplarına ağırlık vererek, üç yıl boyunca devamlı lisanla, Arap diliyle ilgili kitapları okudu. O derecede ki o konuda üç kaside yazdı, farklı üslûplarla üç tane de kitap yazdı. Neticede bu kitaplar el-Cübbaî’ye gösterildi. Fakat o, kitapların muhtevasındaki bir çok konuyu anlayamadı, bilemedi. İbn-i Sînâ da bu kitapların kaynaklarını birer birer el-Cübbaî’ye söylemiş ve onları (okumasını da) tavsiye etmişti.

Daha önce de temas ettiğimiz üzere, İbn-i Sînâ o eşsiz iradesi, hiç uyumayan, devamlı çalışan mesaisiyle; dimağında şimşekler çakan ateşli zekâsıyla bir ilmi, bir meseleyi ne kadar süratli, çabuk öğreniyor değil mi?

Nitekim bu hadise üç yıl gibi bir süre içinde Ibn-i Sînâ’nın lisan ilmini iyice öğrendiğini, hatta lisan âlimi el-Cübbaî’yi ilzam ettiğini (cevap veremez hale getirdiğini) onu, özür dilemek zorunda bıraktığını göstermektedir.

Ayrıca İbn-i Sînâ yukarıda zikri geçen Lisanu’l-Arap isimli büyük bir lügat yazmıştır. Ama maalesef bu eseri kimse temize çekememiş, bu sebeple de ilim dünyası bu büyük eserden mahrum kalmıştır.

Eskiden, ilimle uğraşanların ekseriyeti bir veya bir kaç ilim dalında otorite haline gelirken, diğer ilim dallarıyla da ciddi olarak uğraşırlardı. Yani ilmi bir bütün olarak telakki ederlerdi. İbn-i Sînâ da bunlardan biriydi. Nitekim kendisi felsefe, mantık, tıp vb. ilimlerde büyük bir şöhrete sahipti, bir otoriteydi. Fakat (Arap dilinde, lisan ilminde olduğu gibi), diğer ilim dallarıyla da ciddi olarak meşgul olmuş ve eserler vermiştir.

Cüzcanî diyor ki: …. “İbn-i Sînâ yaptığı tedavilerle (tıp) konusunda pek çok tecrübeler kazanmıştı. Bunları el-Kanun kitabında yazmaya kararlıydı, niyetliydi. Bu tecrübeleri küçük kağıtlara kaydedip yazmıştı. Bunlar el-Kanun kitabı tamamlanmadan kayboldu. Bu tecrübeler cümlesinden olarak, bir gün başağrısma yakalanmıştı. Bu ağrının, başının üst kısımlarına inen bir maddeden neşet ettiğini, doğduğunu ve bundan başında bir şiş peyda olabileceğini tahmin etti. Bunu def etmek için bol miktarda kar hazırlattı. Karları sıkıştırttı, bir beze sardırıp başına koydurttu. Bu suretle ağrıyan yer kuvveten dirildi, takviye edildi. Neticede hastalık yok oldu, İbn-i Sînâ sağlığına kavuştu.

Bu cümleden olarak Harizm’de veremli bir kadın (vardı). Bu kadına hiç bir ilaç verilmemesini, sadece ve yalnız şekerli gûyengûbin’i (bal ile yapılan gül mürabbası) yemesini emretti. Israrla tavsiye etti. O kadın bundan bir müddet içmiş ve şifa bulmuştu.”

Yukarıda zikredilen bu iki misalde, İbn-i Sînâ’nın tedavi konusunda edindiği tecrübelere dayanarak başağrısı ile veremli kadını nasıl tedavi ettiğini gördük.

Biz yine Cüzcanî’ye kulak verelim:

“İbn-i Sînâ Cürcan’da mantığa dair el-Muhtasaru’l-Asgar fi’l-Mantık’ım yazmıştı. İşte daha sonra en-Necat’ın başına koymuş olduğu (kitap) budur. Bu (el-Muhtasaru’l Asgar)m bir nüshasını Şiraz’da bulunan âlimler görmüş ve bunun bazı meselelerinde şüpheye düşmüşlerdi. Bu şüphelerini bir kağıda yazıp (İbn-i Sînâ’ya) gönderilmek üzere, bu âlimlerden biri olan (Şiraz) kadısına (Şeriat hakimi) verdiler. Kadı da bunu kendi yazdığı bir mektupla birlikte münazara ilmiyle iştigal eden, uğraşan (İbrahim İbn-i Baba ed-Deylemî)nin (İsfahan’da kalan) arkadaşı Şeyh Ebu’l Kasım el-Kirmani’ye gönderdi. Ve bunun vasıtasıyla İbn-i Sînâ’dan cevap istediler.

Şeyh Ebu’l-Kasım, bir yaz günü, güneşin solduğu gurup vakti İbn-i Sînâ’nın huzuruna girdi. Mektubu ve kâğıtları ona arzetti. İbn-i Sînâ, Şiraz kadısının mektubunu okuyup Ebu’l Kasım’a iade etti. İtiraz ve suallerin bulunduğu kâğıdı önüne koydu. Bir taraftan onlara bakıyor, bir taraftan da mecliste bulunanlarla konuşuyordu. Ebu’l-Kasım (oradan) ayrıldı. İbn-i Sînâ, bana kâğıt hazır etmemi emretti. Her biri on yaprak olmak üzere (fir’avni çeyreği = Rub’u firavni) ölçüsünde beş kıta (cüz, parça) kâğıt hazırladım. Sonra yatsı namazını kıldık. Mumlar (lambalar) getirildi. İbn-i Sînâ şurup hazırlanmasını emretti. Beni ve kardeşini de karşısına aldı, şurup içmeye buyur etti. O da, o meselelerin cevaplarını yazmaya başladı.

Gece yarısı olmuş beni ve kardeşini uyku bastırmıştı. Kendisi bize izin verdi.

Sabah olunca kapı vuruldu. (Açtığımızda) karşımızda Şeyh Ebu’i-Kasım’ın gönderdiği adamını, elçisini (gördük). Kendisini İbn-i Sînâ ile görüştürmemi istedi. Ben de onu İbn-i Sînâ’nın huzuruna çıkarttım. İbn-i Sînâ seccadenin üzerinde idi. Önünde de, o hazırlamış olduğum beş deste kâğıt duruyordu. Dedi ki -Onları al, Şeyh Ebu’l-Kasım el-Kirmani’ye götür ve Ona-: Cevapları, postacıyı geciktirmemek için acele verdiğimi, (Ebu’l-Kasım’ın kendisinin de böyle istediğini) söyle dedi. Onları kendisine götürünce Ebu’l-Kasım, (İbn-i Sînâ’nın) bu kudret ve sürati karşısında şaşırdı kaldı. Postacıya cevap kâğıtlarını verdi. Hayretinden de bu durumu postacılara anlatıyordu. Postacılar yola çıkmış Şiraz’a doğru hareket etmiş idiler. Bu hal halk arasında bir tarih (unutulmaz bir tarih) olmuştu.” (Kıftî, İhbar, 424).

Anlaşılan İbn-i Sînâ, ilmi öğrenmekte ne kadar sür’at ve kabiliyet sahibiyse, (istenildiği taktirde) mantık meseleleri gibi zor konulara da acele cevap vermek babında da aynı sür’at ve kabiliyete sahiptir. Yukarıdaki hadise bunu pek güzel göstermektedir.

Cüzcanî’nin dediğine göre:

“İbn-i Sînâ rasat esnasında (kullanılmak üzere) daha önce bilinmeyen birtakım âletler icad etmişti. Aynı konuda bir de risale yazmıştır. Ben (yani talebesi Cüzcanî) de sekiz sene rasatla meşgul oldum. Maksadım rasatlar (deneyler) sırasında, Batlamyus’un rasatlar konusunda söylediklerinin izah edilmesi, açıklanmasıydı. Nitekim bunların bazısı benim için açıklanmış oldu.

İbn-i Sînâ el-İnsaf (isimli) kitabını te’lif etmişti. Sultan Mes’ud’un İsfahan’a geldiği gün onun askerleri, İbn-i Sînâ’nın evini yağmaladılar. Bu kitap da yağma edilenler arasındaydı. Bu yüzden o eserden artık hiç bir eser (iz) kalmamıştır” (cl-Kıftî, İhbar, 424-425)

İbn-i Sînâ’nın en büyük eserlerinden biri olan el-İnsaf yirmi bölümden meydana geliyordu. İbn-i Sînâ bu eserde Aristo’nun bütün eserlerinin bir nevi açıklamasını yapmıştı.

Cüzcanî diyor ki:

“İbn-i Sînâ, çok kuvvetliydi, bütün kuvvetleri âdeta kendi nefsinde toplamıştı. Şehvani kuvvetlerden biri olan cinsî (seks) kudret ise en kuvvetlisi, en üstünüydü. Onunla çok meşgul oluyordu. Bu yüzden de bünyesi (mizacı) etkileniyordu.

İbn-i Sînâ bünyesinin kuvvetine güveniyor, dayanıyordu. Ancak, İbn-i Sînâ, Alâüddevle, Babü’l-Kerh’te Tâş-Ferraş ile harbettiği sene kulunca yakalandı. Muharebede bir hezimet vukuunda kaçamamak korkusuyla, hastalığı süratle tedavi için bir günde kendisine sekiz defa hukne (lavman) yapıyordu. Bu yüzden barsaklarının bazı yerlerinde yaralar çıkmıştı. Ve bağırsaklarının ince zarları soyulmuştu. Bu hasta haline rağmen (Alâüddevle ile harekete mecbur kalıp, İziç tarafına doğru sür’atle yollandılar. Yolda (İbn-i Sînâ’ya) sar’a geldi. (Kulunç hastalığının böyle sar’aya sebebiyet verdiği olur.) Bunun neticesinde Ibn-i Sînâ yere yüzüstü düştü. Bu halde iken bile kendi kendini tedavi ediyor, kulunç hastalığından dolayı bağırsaklardaki artıkları dışarı atmak için kendi kendine hukne (lavman) yapıyordu. Konuyla ilgili olarak bir gün, iki dânık (denk) (bir dânık =1/6 dirhem) kereviz tohumu alınmasını emretti. Bunun, kulunçtan kaynaklanan gaz çokluğunu azaltmak için, hukne suyuna karıştırılmasını istedi. Fakat kendisinin hizmetinde bulunan bazı tabipler, onun lavman (hukne) ilacına (iki yerine) beş dânık kereviz çekirdeği atmıştı. Bunu kasten mi yoksa bilmeyerek mi yaptılar? Bilemiyorum. Çünkü ben orada değildim. Bu tohumların fazlalığından dolayı etkisi de artmış, bunun sonucu olarak da hastalık azmıştı. Aslında İbn-i Sînâ sar’a sebebiyle (Masruzitûs)  yiyordu. Kölelerinden biri kalkıp, masruzitusun içine fazla miktarda afyon atıverdi. İbn-i Sînâ da (bilmeyerek) bunu yemişti. Sebebi de İbn-i Sînâ’nın hâzinesinden çok miktarda malı çalmış olmalarıydı. (Bir gün çaldıklarımızın cezasını çekeriz diye) İbn-i Sînâ’dan korkuyorlardı. Yaptıklarının akibetinden emin olmak için onun ölmesini istiyorlardı.

İbn-i Sînâ öylece hasta haliyle İsfahan’a getirildi. (Isfahan’ da) kendi kendini tedavi etmeye çalışıyordu. O derece zayıflamıştı ki ayağa kalkacak takati kalmamıştı. Bu durumdayken bile kendini tedavi etmeye devam ediyordu. Sonunda yürümeğe muktedir duruma geldi. Ve Alâüddevle’nin meclisinde hazır bulundu. Fakat o bununla beraber ihtiyatlı davranmıyor, cinsî konularla alâkadar oluyordu. Hastalıktan da tam kurtulamamıştı. Hastalık (âdeta) bir geliyor bir gidiyordu.

Daha sonra Alâüddevle Hemedan’a doğru hareket etti. İbn-i Sînâ da onunla beraber (yola çıktı). Yolda Hemedan’a varırken o hastalık yine nüksetti. (Artık) kuvvetinin çekildiğini ve (bu inatçı) hastalığı yenmeğe yetecek gücü kalmadığını biliyordu. Bu yüzden kendi kendisini tedavi etmeyi de ihmal etti, terketti. Benim bedenimi idare eden kuvvet artık idareden aciz kaldı. Bundan sonra ilacın da, tedavinin de bir faydası olmaz demeye, başladı. Günlerce bu durumda kaldı. Sonra da Rabbına Allah’ına kavuştu.  Hemedan’a defnedildi. Öldüğü zaman 57 yaşındaydı. M. 1037 tarihinde Rahmana kavuştu .” (elKıftî, İhbar, 425-426).



ESERLERİ

İbn-i Sînâ’nın; te’lif. tasnif (sınıflama), araştırma, münakaşa vb. tarzında pek çok eseri bulunmaktadır. Malumdur ki İbn-i Sînâ kitap, risale (küçük kitap), kaside halinde ikiyüzyetmişaltı (276)’nın üzerinde eser vermiştir. Ayrıca musikî nâmelerini birbirine bağlayan kaideleri yani şarkıları besteleme (şarkıların makam ve ahengi) kurallarını ilk defa ortaya koyan kimse İbn-i Sînâ’dır.

Kitaplarının çoğu yabancı lisanlara tercüme edilmiştir. Baskıları da onlarca defa yapılmıştır. Hatta (el-Kanun) isimli eserinin XVI. asır boyunca otuz kere basıldığı ifade edilmektedir. (Mustafa Galib, İbn-i Sînâ, Beyrut, 1981, 28)

İbn-i Sînâ’nın muhtelif ilim dallarında te’lif ve tasnif ettiği, yazdığı eserlerin ayrı ayrı üzerinde durmak isterdik. Ancak bu, çok fazla vakit alırdı. Çünkü İbn-i Sînâ (az yukarıda da temas ettiğimiz gibi) çok çeşitli konularda çok çalışmış ve çalışmalarının mahsulü olarak da çok sayıda eser vermiştir.

Eş-Şifa, el-Kanun fi’t-Tıp, el-İşârât ve’tTenbîhât, enNecât, İbn-i Sînâ’nın en başta gelen son derece meşhur eserleridir.

El-Şifa:

Fizik, metafizik, matematik ve mantık ilimlerinden bahseder. Felsefî kitaplarının hacim olarak en büyük ve madde bakımından en zengin olanı budur. Ibn-i Sînâ bu kitabını Hemedan’da ikamet ettiği (kaldığı, oturduğu) esnada yazmıştır. Latince tercümesinin ilk baskısı, Venedik 1508 baskısıdır.

El-Kanun fi’t-Tıp:

İbn-i Sînâ bu kitabın ilk bölümünü Hemedan’da yazmış, fakat onu İsfahan’da tamamlamıştır. Bu eser İbn-i Sînâ’nın büyük tıp ansiklopedisidir. İlk baskısı 1593’de Roma’da yapılmıştır. Kahire baskısı 1290, Bulâk (Kahire) 1294 h.; Lucknow’da 1307, 1324 h.

Gerard de Crâmone tarafından XII. asırda Latince’ye tercüme edilmiştir. Pek çok defalar basılmıştır: Milan 1473, Padoue, 1476; Venedik 1482, 1591 (Junta), 1708. P.de Koning, onun bazı bölümlerini fransızcaya çevirdi, Leyden 1896. Latince tercümesinin bazı kısımları ayrı ayrı basılmıştır: Venedik 1433, 1520-22, 1562 (apud Juntas), 1582, 1564, 1608; Lyon 1498, 1523; Paris 1532, 1555; Bonn 1560.

El-İşârât ve’t-Tenbîhât:

Konulan itibariyle eş-Şifa gibidir.

J.Forget tarafından basılmıştır. Leyde 1892. Madmazel A.-Mari Goichon tarafından; -Livre des Directives et Remaarquesadı altında Fransızca’ya çevrilmiştir. Paris 1951 J. Forget 119-137 sayfalarını Fransızca’ya çevirmiştir. Baskısı, Revve neoscolastique içinde 1894, 19-38 sayfalarda.

En-Necât:

Eş-Şifa’nın muhtasarı (özeti) mahiyetindedir. Mantık, fizik ilimleri, metafizik gibi felsefî konulan ihtiva etmektedir.

Kahire baskısı 1913; İkinci baskısı 1938.

Metafizik, kısmı, Nimetullah Kerem tarafından: Metaphysices Compendium adıyla Latinceye tercüme edilmiştir. Roma 1926.

Mantık, kısmı P. Vattier tarafından: La iogique du Fils de Sînâ, communement appele Avicenne adıyla Fransızca’ya çevrilmiştir. Paris, 1658.

Psikoloji bölümünü F. Rahman “Avicenna’s Psychologie”adı altında İngilizce’ye çevirmiştir. Oxford 1952.

Yukarıda İbn-i Sînâ’nın musiki nâmelerini, şarkıları besteleme kurallarını ilk defa ortaya koyan kimse olduğunu belirtmiştik. Onun bu konudaki bir kitabı da “Kitabu’n-fi’l-Mûsikî (Musiki Konusunda Bir Kitap) adındaki eseridir.

Aslında çeşitli bibliyografyalarda, İbn-i Sînâ’nın eserlerinin 276’nın üstünde olduğu kaydedilmiştir. Tabiidir ki bunları sağlıklı bir şekilde tespit etmek bir hayli güçtür. Binaenaleyh biz burada önce İbn-i Sînâ’nın sadakatli öğrencisi Cüzcanfnin (el-Kıftî, İhbar, 418) tespit ve tanzim etmiş olduğu bibliyografyayı (İbn-i Sînâ’nın eserlerini); sonra da İbn-i Sînâ’nın, İbn-i Ebî Useybia tarafından (Uyunu’l-Enba’)’da zikredilen eserlerini takdim edeceğiz.

Kıftî’nin İhbar’ında Zikredilen Eserleri:

  1. El-Mecmû’ : Bir bölüm (cild)dür.
  2. El-Hasıl ve’l-Mahsûl: Yirmi bölümdür.
  3. El-Birru ve’l-İsm : İki bölümdür.
  4. Eş-Şifa: Onsekiz bölümdür.
  5. El-Kanûn : Ondört bölümdür.

Tercüme ve baskı yer ve tarihleri için Bkz. A. Bedevî, Histoire de La Philosophie En İslam (Paris, 1972), II, 603-607.



  1. El-Ersadü’l Külliye : Bir bölümdür.
  2. El-İnsaf : Yirmi bölümdür.
  3. En-Necât : Üç bölümdür.
  4. El-Hidâye : Bir bölümdür.
  5. El-İşârât: Bir bölümdür.
  6. El-Muhtasaru’l-Evsat: Bir bölümdür.
  7. El-Alâîy : Bir bölümdür.
  8. El-Kûlunç : Bir bölümdür.
  9. Lisanü’l-Arap: On bölümdür.
  10. Ei-Edviyetü’l-Kalbiyye: Bir bölümdür.
  11. El-Mûciz: Bir bölümdür.
  12. El Hikmetü’l-Meşrkiyye: Bir bölümdür.
  13. Beyanü Zevati’l-Cihet: Bir bölümdür.
  14. El-Meâd: Bir bölümdür.
  15. El-Mebde ve’l-Meâd: Şir bölümdür.
  16. El-Mübâhasât: Bir bölümdür.

İbn-i Sînâ’nın (Bazı) Risaleleri:

  1. El-Kaza ve’l-Kader
  2. Ei-Âletü’r-Rasadiyye
  3. Garazü Katîgoryas
  4. El-Mantık bi’ş-Şiir
  5. El-Kasaid fi’l-Azame ve’l-Hikme
  6. Fi’l-Hurûf
  7. Teakkubü’l-Mevazı’ıl-Cedeliyye
  8. Muhtasaru Öklides
  9. Muhtasaru’n-Nabz
  10. El-Hudûd
  11. El-Ecrâmu’s-Semâviyye
  12. El-İşârât ilâ İlmi’l-Mantık
  13. Aksâmu’l-Hikme
  14. En-Nihâye ve’l-Lâ Nihâye
  15. Ahd (vasiyet) Ketebehu Linefsihi
  16. Hayy İbn Yekzan
  17. Fî Enne Eb’âdeTCismi gayru zâtiyyetin lehu
  18. El-Kelam fi Hindiba
  19. Lâ yecûzu en yekûne şey’un vâhidün cevheran ve arazan
  20. İlmu Zeyd gayru ilmi Amr
  21. Resail İhvaniyye ve Suitaniyye
  22. Resail fî mesâil cerat beynehû ve beyne bazı’l-Fuzâlâ
  23. El-Havâşî alâ-l-Kânûn: Bu. kitaptır.
  24. UyûnuTHikme: (Kitaptır)
  25. Eş-Şebeke ve’t-Tayr: (Kitaptır)

El-Cüzcanî’nin zikrettiği eserler burada bitiyor.

Bîbn-i Ebî Useybia’nın Uyûn’unda Zikredilen Eserleri:

  1. El-Levâhik: El-Şifa’nın şerhi olduğu söylenir.
  2. Eş-Şifa
  3. El-Hâsıl ve’l-Mahsûl: Yirmi bölüm civarındadır.
  4.  El-Birr ve’I-İsm
  5. El-İnsaf: Yirmi bölümdür. Burada Aristo’nun bütün kitaplarını şerhetmiştir. (Gazneli) Sultan Mes’ud (Isfahan şehrini) yağma ettirdiğinde kaybolmuştur.
  6. El-Mecmû’, (El-Hikmetü’l-Aruziyye) diye de bilinir.
  7. El-Kânun fi’t-Tıbb
  8. El-Evsatü’l-Cürcânî
  9. El-Mebde vel-Meâd
  10. El-Ersâdü’I-Külliyye
  11. El-Meâd
  12. Lisanü’I-Arab: Arap dili konusundadır. Temize çek memiştir. Nüshası yoktur.
  13. Danişnâme-i Alâî: Farsçadır.
  14. El-İşârât ve’t-Tenbihât: En son felsefî eseridir.
  15. En-Necât
  16. El-Hidâye: Mevzuu hikmet (felsefe) dir.
  17. El-Kûlunç
  18. Hayy Ibni Yekzân: Risaledir
  19. El-Edviyetü’l-Kalbiyye
  20. En-Nabz: Farsça makale
  21. Mehâricü’l-Hurûf: Makale
  22. Risale ilâ Ebî Sehl’el-Mesihî fi’z-Zâviye
  23. El-Kuvâ’t-Tabiyye
  24. Et-Tayr Risâlesi
  25. El-Hudûd: Kitaptır
  26. Taarruzu Risaleti’t-Tabîb fi’l-kuvâ’t-Tabiiyye: Makaledir.
  27. Uyûnu’l-Hikme: Kitaptır
  28. Ukûsu Zevati’l-Cihet: Makaledir
  29. El-Hutabu’t-Tevhidiyye: Metafizik konusundadır.
  30. El-Mû’cizü’l-Kebir: Mantık konusunda kitaptır
  31. El-Mû’cizü’s-Sağîr: Necat’ın mantık kısmıdır.
  32. El-Kasidetü’l-Müzdevice: Mantık konusundadır
  33. Tahsilü’s-Saade: Makaledir
  34. El-Hindiba: Makaledir
  35. El-Kaza ve’l-Kader: Makaledir
  36. El-İşârâ ilâ ilmi’l-Mantık
  37. Tekasimu’l-Hikme ve’l-Ulûm
  38. El-Sekencebîn: Risaledir
  39. El-Lânihâye: Makaledir
  40. Tealik : Kitaptır
  41. Havâssu hatt’il-İstivâ: Makaledir
  42. El-Mübahâsât
  43. Aşere Mesâil: !bn-i Sînâ’nın Ebu’r-Reyhan el-Bîrûnî’ye verdiği cevaplar
  44.       Hey’etü’l-Arz min es-Semâ ve kevnuhâ fi’l-Vasat
  45. El-Hikmetü’l-Maşrikiyye: Kitaptır
  46. Taakkubu’l-Mevazii’l-Cedeliyye
  47. El-Medhal ilâ smâati’l-Mûsikî: Makaledir
  48. El-Ecrâmû’s-Semâviyye
  49. Et-Tedârûk li Enva’ı-Hata’l-Kebîr: Kitaptır.
  50. El-Ahlâk: Makaledir
  51. Risâle ile’ş-Şeyh Ebi’l-Hasen Sehl İbni Muhammed es-Sehlî: Kimya konusundadır.
  52. Âletûn Rasadiyyetûn: Makaledir
  53. Ğarazu Katîguryâs: Makaledir
  54. Risaletü!‘l-Adhaviyye
  55. Haddü’l-Cism
  56. El-Hikmü’l-Arşiyye
  57. Ilmü Zeyd gayru ilmi Amr : Makale
  58. Tedbirû’l-Cünd ve’l-Memâlik ve’l-Asâkir ve erzakuhum ve haracu’l-Memalik: Kitap
  59. Münâzarât
  60. Hutab ve Temcidât ve Escâ
  61. Muhtasaru Öklides
  62. El-Aritmatikî: Makale
  63. Asru Kasâid ve Es’âr
  64. Resai’l-bi’l-Farisiyye ve’l-Arabiyye
  65. Muhatabat ve Mükâtebât ve Hezeliyyât
  66. Tââlîku Mesâil’i Hüneyn: Tıb konusundadır
  67. Mesailu iddet Tıbbiyye
  68. Kavâninu ve Mualecatü’t-Tıbbiyye
  69. Risale ilâ Ulema-i Bağdat
  70. Risale ilâ sâdıkîn
  71. Cevab li iddet-i Mesâil
  72. Kelâm fî tebeyyun-i mâhiyeti’l-Hurûf
  73. Şerhu Kitabi’n-Nefs li-Aristotâiîs
  74. En-Nefs: Makaledir. El-Fusûl olarak da bilinir
  75. El-Milh Kitabı. Gramer, Nahiv konusundadır.
  76. Fusûlün ilâhiyyetûn fî ısbati’l-Evvel
  77. Fusûl fî’n-Nefs ve’t-Tabîiyyât
  78. Risâle ilâ Ebî Saîd İbni Ebi’l-Hayr es-Sufî
  79. Lâ yecûzu en yekûne şey’ün vâhidün cevheren ve arazan
  80. Mesail ceret beynehu ve beyne ba’zı’l-Fuzalâ fî funûniTulûm
  81. Ta’likât: Ebu’l-Ferec et-Tabib el-Hemadanî’nin meclisinde sorulan sorulara Ibn-i Sînâ’nın verdiği cevaplar.
  82. Makâle zekeraha fî tasanîfihi ennahâ fi’l-Memâlik ve buka’ıl-Arz.
  83. Ez-Zâviyât elletî min el-Muhît ve’l-Mûmasz lâ kemiyyete lehu (özet)
  84. Ecvibe li Sûâlât seelehû anhâ Ebu’l-Hasen el-Amirî
  85. El-Mu’cizu’s-Sağîr Kitabı Mantık Konusundadır
  86. Kıyamu’l-Arz fî vasatı’s-Semâ kitabı
  87. Mefâtihü’l-Hazaîin kitabı: Mantık kitabı
  88. El-Cevher ve’l-Araz
  89. Te’vilü’r-Rüya kitabı
  90. Er-Red alâ makaleti’ş-Şeyh Ebi’l-Ferec İbni’t-Tayyib
  91. El-Aşk risalesi
  92. El-Kuvâ’l-İnsaniyye ve İdrâkatüha: Risâledir
  93. Tebeyyûnû mâ’i-Hüzn ve esbabuha
  94. Makâle ilâ Ebî Ubeydillâh el-Hüseyin İbni Sehl İbni Muhammed es-Sehlî

*****************

İBN-İ SÎNÂ’NIN NAMAZ RİSALESİ

(Muhakkak okuyun)

Hamd, O (Allah)a mahsustur ki, ilâhî hitabının şerefine mazhar kılmakla insanı yüceltmiş, müstesna bir mevki vermiştir. Ve ona yanlış akide ve inançlara karşı, müdafaa ve mücadele etmeyi, doğruya dost olmayı ve yakın olmayı ilham etti.

O Allah ki, evliyasının (dostlarının) kalplerini kuvvetlendirmesi ve nurlandırmasıyla pâk ve temiz kıldı. Has (kıymetli) kullarının ruhlarını ve batınlarını (içlerini), onlara verdiği keşif ve kendisine yakınlığın lezzeti ile temizledi, saflaştırdı.

Yaratılmışlar silsilesinde insanlığı vasıta ve şaheser kıldığı için insan, bütün yaratılmışlardan üstün ve faziletli oldu. Yine bu sebepten dolayı (Allah), yaratılanlar arasında ancak beşeriyete hitap etti ve onu, ilâhî hitabına ehil ve âkil (akleden, kavrayan) kıldı.

Gökleri ve yıldızları yoktan var, unsurları, madenleri, nebatları ve sonra da hayvan cinsini yarattı. Bunların arasından insanı, konuşma-idrak-fikir; fesahat ve belagatla hususileştirdi (diğerlerinden üstün kıldı). Bu itibarla, sair ekvan, insanın bakiyyesinden yaratılmış gibi oldu.

Bu sebeplerden ötürü, daimi Hamd, Allah’a mahsustur. Çünkü kendisine yalvarılmaya layık olan ancak O’dur.

Salât, ta’zim (büyükleme) ve tekrim (ululama), Yaratılanların hayırlısı ve insana ait bulanıklıklardan arınmış ve bütün önceden gelenlerle sonra gelenlerin Ulu’su Hz. Muhammed’in ve onun ak-pâk olan âl’i ve ashabının üzerine olsun.

Allah’a hamdü sena ve Resûlüne salât ve selâmdan sonra derim ki:

Şefkatli kardeşim, Âkil dostum!

Namaz hakkında senin için bir risale yazmamı ve o risalede namazın emrolunan zahirine (dış görünüşüne) ve daha ziyade, istenen batınına (özüne) taalluk eden hakikatini açıklamamı ve namazın sayılarının şahıslar üzerine taalluk eden gerekliliğini ve lüzumunu, ruhanî hakikatlerinin kalpler ve ruhlar üzerine uygun gelmesini izah etmemi benden istedin. Bunun üzerine umduğun şeyi düşünmek ve istediğini yapmak hususunda gücümün yettiği kadar fikrimi sarf etmek bana pek hoş ve sevimli gelmiş olmakla; fayda veren bir ş&rih (açıklayıcı) gibi değil, faydalanan bir müctehid gibi bu şerhi yazmaya başladım. Ve beni doğru yolda yürütmesi için Yüce Allah’tan yardım diledim. Hatadan, ayak kaymasından, illet ve sebeplere dayanmasından dolayı paslanmış ve bulanmış fikirlerden Rabbime sığındım. Fikrim beni yorarsa (meydana gelecek) aciz, benim şânımdır. Keremini üzerime dökerse lütuf, O’nun şanıdır. Başarıya ulaştıran, Allah’tır. Doğru yolda yürütmek de ancak O’nun işidir.

Bu risaleyi üç kısma ayırıp, üç bölümde açıkladım.

Birinci bölüm: Namazın mahiyeti.
İkinci bölüm: Namazın zâhiri ve bâtını
Üçüncü bölüm: Namazın bu her iki kısmının birden kimlerin üzerine vacib olduğu ve iki kısımdan yalnız birisi üzerine vacib olup da diğer kısmı üzerine vacib olmayanın ve Rabb’ına dua edip yalvaran namazcının kimler olduğunun izahıdır ki bununla beraber risaleyi bitirmiş olacağım.

Namazın Mahiyeti:

Burada şu mukaddime (giriş)ye ihtiyaç vardır:

Allah Teâlâ Hazretleri, hayvanı yaratma silsilesinin sonunda, yani zatında yetkin olan akıllardan, mücerred (soyut) nefislerden, gezegen ve yıldızlardan, unsurlar, madenler ve nebatlardan sonra yaratmış ve şu yapma ve yoktan yaratma son bulunca, -yaratmaya cinsin en mükemmeli ile başladığı gibi yaradılışın dahi, nev’in en mükemmelinde son bulmasını istemiştir. Yaratmaya başlayışı akıl ile olduğu gibi, sonunun da akıl ile nihayet bulması için mahluklar arasından insanı seçmiş ve yaratmaya cevherlerin en şereflisi olan akıl ile başlayarak, varlıkların en şereflisi olan akıl ile yani insan ile son vermiştir. Buna göre yaratılışın fayda ve gayesinin ancak insan olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Sonra şunu da bilmen lazımdır ki;

İnsan, başlı başına bir âlemdir. Varlıklardan her birinin kendi âlemlerinde birer mertebe ve dereceleri olduğu gibi insanın da fiilinde ve şerefinde kendine mahsus mertebe ve derecesi vardır.

Bir kısım insan vardır ki fiilleri meleklerin fiiline uygun olduğundan melek tavırlı olur. Bir kısmının işi de şeytanın işine uygun olduğundan helâk olur. Çünkü insan, tek bir şeyden hâsıl olmamıştır ki hepsine aynı hüküm verilebilsin. Aksine Cenab-ı Allah, insanı biri öbürüne benzemeyen bir çok şeylerden, çeşitli karakterlerden meydana getirmiş ve cevheriyetini, basitlik itibariyle ruha, bulanıklık (karmaşıklık) itibariyle de bedene ayırmış; zahirine duyu, batınına aktl vermiş, sonra dışını beş duyu ile en mükemmel surette süslemiş ve içini ise en şerefli kuvvetlerle sağlamlaştırmıştır.

Yiyip içmekle bozulan kısımların tebdilleri, organların sağlığına kavuşturulması, hazım, cezb ve defi (dışarı atma), perhiz hususları için tabiî ruhu ciğere ve muvafık olan şeylere uymak, olmayanlara muhalefet etmek için gazab ve şehvet kuvvetlerine bağlı olarak hayvanî ruhu da kalbe yerleştirdi. Bu ruhu, beş duyunun kaynağı, hayal ve hareketin başlangıç yeri yaptı.

Sonra insanın nefs-i natıkasını dimağın en yüksek ve en münasip bir yerine yerleştirerek fikir, duyu, hafıza ve hatırlama kuvvetleriyle onu süsleyip akıl denen cevheri de onun üzerine musallat etti. Bu şekilde akıl denen cevher, vücut şehrinin emiri ve padişahı; kuvve (güç)ler, onun askerleri, müşterek duyu da ulağı oldu. Hiss-i müşterek (ortak duyu), akıl ile duyular arasında vasıta; duyular ise vücut şehrinin kapısına konulmuş casuslardır. Bunlar zaman zaman kendi âlemlerine yolculuğa çıkarlar. Kendilerinin ve muhaliflerinin şekillerinden düşüp ve dökülen şeyleri ve topladıktan duygulan, mühürlü, kapalı ve gizli olarak yükseltip, kuvve-i akliyyeye (akıl kuvveti) arz etmek için has ulağa (müşterek duyuya) ulaştırırlar. Ulak vazifesini yapar yapmaz akıl da o duygulardan kendisine uygun olanı uyarır, seçer; uygun olmayanı ise bırakır ve atar. Binaenaleyh, insan yüklendiği bu ruhlar ve kuvve (güç)lerle beraber bu âlem cümlesinden olup, bu kuvvetlerin her biri ile varlıklardan bir sınıfa ortak olmaktadır.

İnsan, hayvanî ruh ile hayvanlara, tabiî ruh ile nebatlara ortak olup, İnsanî ruh ile de meleklere uygun olmaktadır. Bu kuvvetlerden her birinin kendine mahsus bir keyfiyet (nitelik), kendilerine lâzım bir iş ve hareketi vardır ki bunlardan birisi ne zaman diğerlerine galip olursa insan, yalnız o galip olan şey ile, o galip olan vasıfla tanınır (tarif olunur). Nesebi, idraki ve duyusu itibariyle kendi cinsine birleşir, kendi cinsine kavuşur.

İnsanın her bir fiili için de hususî bir sevap, hususî bir fayda vardır.

Tabiî fiil, yalnız yemek, içmek, bedenin azalarını iyileştirme ve bedeni, mide ve mesane salgılarından arıtmaktan ibarettir. Diğer kuvvetlerin işinde, tabiî fiil için bir çekişme ve düşmanlık yoktur. Fiilinin faydası ancak bedene nizam, organlara ölçülülük ve cisme kuvvet vermektir. Bedenin nizamı ki etinin yağlılığı ve tavlılığında; cismin kuvvetlenmesinde ve uzuvların kalınlaşmasındadır. İşte bu nizam ancak, tabiî fiil demek olan yemek ve içmekle elde edilir. Bu fiilin sevabı, insanın ruhanî âleminde ne beklenilir ve ne de ümid edilir. Kıyamette de beklenilemez. Çünkü tabiî fiil, ölümden sonra dirilmez. Onun misali nebatlar (otlar) gibidir. Bir defa öldü mü, yıkılıp gider, yok olur ve bir daha dirilmez.

Hareket, hayal ve hüsn-ü tedbiri ile bütün bedenini korumaktan ibaret olan hayvanî fiilin gereği ve buna mahsus olan fiil, sadece şehvet ve gazabdır. Gazabı şehvetten bir şube, bir parçadır. Çünkü gazab zelil etmek, üstün gelmek ve zulmetmek ister. Bu sıfatlar, başkanlığın dalları, budaklarıdır. Riyaset (başkanlık) ise, şehvetin meyvesidir. Hayvanî ruha has olan fiilin aslı ve kökü şehvettir. Dalı ve budağı gazaptır.

Hayvanî fiilin faydası, gazap kuvveti ile bedenin korunması, şeheviyye kuvveti ile de nev’in (neslin) bekasıdır. Yani nev’i yaşatmaktır. Çünkü nev’i, devamlı doğumlarla baki kalır. Doğumlar ise şehvet kuvvesi ile muntazam olur. Beden, hıfz ile afetlerden korunabilir. Hıfz (koruma) düşmanlara galip olmak, zarar kapısını bağlamak ve bedenin zulüm ile zararlandırılmasını menetmektedir ki işte bu manalar gazap kuvvetine münhasırdır.

Bu hayvanî fiilin sevabı, emellerinin dünya âleminde meydana gelmesidir. Öldükten sonra bunun için bir sevap beklenemez. Çünkü bu hayvanî fiil de, bedenin ölmesi ile ölür gider. Hayvanî ruh kıyamette dirilmez. Zira o, diğer hayvanlara benzemektedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk’ın hitabına mazhar olmak kabiliyeti de yoktur. Buna göre hitaba kabiliyeti olmayan, sevap da bekleyemez. Bu hayvanî fiilin bir feyz ve sevabı olmamasındandır ki öldükten sonra bir daha dirilmez. Ölünce, varlığı da ölmüş olur, saadeti de yok olmuş olur.

Nâtık (konuşan-akıllı) sıfatı ile sıfatlanan insanın fiiline gelince; hu fiil, bütün fiillerin en şereflisidir. Çünkü insan ruhu, ruhların en şereflisidir. Binaenaleyh insan nefsinin fiili, âlemlerdeki san’atları düşünmek ve varlıklardaki güzellikleri tefekkür etmektir. Yüce âlemi arzu etmektedir. Aşağı ve bayağı mevkileri, kötü ve adi yerleri sevmez. Çünkü o, en yüksek makamdan ve ilk cevherlerdendir. Yemek, içmek, öpmek ve cinsî münasebette bulunmak, onun şanından ve gerekli şeylerinden değildir. Aksine onun fiili, hakikatların keşfine bakmak, tam ve mükemmel bilgisi ile karışıksız ve safi zihni ile derin ve ince mânaları idrak etmek ve görmekten ibarettir. Kalp gözü ile iç âlemi levh-i mahfuzu görür, düşünür, her türlü mücadele ve gayret çareleri ile arzu ve istek hastalıklarından sıyrılır. Kâmil olan idraki ile, düzgün ve muhtevalı fikri ile diğer ruhlardan ayrılır. Bütün ömründe maksadı ve gayreti, mahsûsâtı (beş duyu ile duyulan, anlaşılan şeyler) süzmek, ma’ kulâtı (akılla bilinenler) -metafizik âlemi idrak etmekten ibarettir.

Allah Teâlâ onu öyle bir kuvvet ile hususileştirmiştir ki diğer ruhların hiç birisi onun benzerine nail olmamıştır. O kuvvet, nutuk-akıl kuvvetidir. Çünkü nutuk, meleklerin lisanıdır. Meleklerin harfle söylenen sözleri ve lafızları yoktur. Belki onların kendilerine has olan nutukları vardır ki o da duyuşuz idrak, harfsiz ve sözsüz anlatmak ve anlamaktır. Binaenaleyh, insanın melekûta yani batın ve ruh âlemine nisbeti, mensup oluşu ancak nutuk vasıtasıyla muntazam olmuştur. Konuşma ve telaffuzdan ibaret olan nutuk, idrak manasına olan nutka tâbidir. Bu hakiki nutku bilmeyen kimse, hakkı ortaya çıkarmaktan ve anlamaktan aciz olur. İşte ruhun fiili, şu en kısa bir ifadeye sığdırdığımız şeydir. Bunun için pek çok izahlar varsa da biz özetledik. Çünkü bu risalede bizim maksadımız İnsanî kuvvetleri ve fiillerini açıklamak değildir. Bu mukaddimede yalnız muhtaç olduğumuz şeyi söyledik ve isbat ettik ve İnsanî ruha has olan şeyin ancak ilim ve idrak olduğunu bildirdik.

Bunun ise faydası pek çoktur. Bunlardan birisi, bir şeyi hatırlamak, tazarru (yalvarmak), taabbüd (kulluk etmek ve tanımak) dür. Çünkü insan Rabbini bildiğinde ve kendi bilgisi (aklı) ile Rabbının varlığını idrak ettiğinde ve müdrikesinde, zihn ile Rabbının varlığını idrak ettiğinde ve müdrikesinde, zihni ile Rabbmın lütfunu gördüğü vakitte, bu mahlukların hakikatlerini anlamak hususunda gök cisimlerinde ve gezegenlerdeki yaratılışı tam olarak görür ve müşahade eder. Zira bunlar fesaddan, bozuk düzen bir yaradılıştan ve çeşitli terkiplerden uzak bulunduklarından, yaradılmışların en tam olanıdırlar. Gök cisimleri için sabit olan bekâ ve idrâke; nefs-i natıkasında (idrak eden nefs) bir benzerlik görür. Yaradanı hakkında ve O’nun şanında tefekkür eder, derin derin düşünür. Bu suretle bilir ki halk -madde âlemive emir -nefs-i natıka ve ruh âlemiher ikisi de Allah’ındır. Nitekim bu mânada Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Elâ lehulhalku vel emru”(Dikkat edin madde ve ruh âlemi Allah’ındır) ve yine bilir ki halk ve madde âlemine dökülen feyz, emir âleminden yani o ruhi cevherlerden iner. Bunu bildiğinden dolayıdır ki ruhî cevherler, mertebelerini idrak etmeye can atarlar.

O ruhî cevherlerin nisbetlerine yetişip kavuşmaya, onların mertebelerinde onlara benzemeye sabır ve kararı kalmaz; ızdırap duyar, devamlı yalvarmaya başlar, hayrette kalarak Hakk’ı zikreder. Hemen namaza ve oruca sarılır ve hayatını çokça sevap kazanmaya adar. Çünkü insanı ruh için sevap vardır. Zira İnsanî ruh, bedenin yok olmasından sonra baki kalır. Uzun zamanlar geçmesiyle çürümez. Ona çürümek yoktur. Ölümden sonra o dirilecektir.

Ben, ölüm ile ruhun cisimden ayrılmasını; ba’s ile yani dirilmek ile de ferdi ruhun, ruhî cevherlere kavuşmasını kast ediyorum. Ruhun sevap ve mutluluğu, yeniden dirilmesidir. Yani ruhî cevherlere kavuşmadır. Sevap kazanması, fiiline göredir. Fiili olgun olursa çok sevap kazanır. Fiili noksan olursa, mutluluğu kısa, sevabı az olur; hüzünlü ve gamlı olarak kalır. Hayır!…. Belki hakir (bayağı, değersiz), düşkün ve sefil olarak bırakılır. Eğer hayvanî ve tabiî kuvvetleri, kuvve-i nutkıyyesine (İnsanî ruha) galip gelirse, öldükten-sonra şaşkın; dirildikten sonra ise azgın ve haylaz olur.

Kötü ve çirkin kuvvetleri az olur; ruhu, kötü fikir ve çirkin aşktan ayrılır ve zatı (özü) akıl ziyneti ile ilim gerdanlığı ile süslenir ve güzel ahlâkı ile ahlâklanırsa; lâtif ve temiz olur ve sevaba nail olup kavim ve kabilesi, hısım ve akrabası ile birlikte ahiretinde saadet içinde ebedî olarak yaşar.

İmdi, bu mukaddimeyi bitirdikten sonra deriz ki;

Namaz: Namaz, nefs-i natıkanın, gök cisimlerine benzemesi ve ebedî sevap istemek için Mutlak olan Hakk’a tapınması demektir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Namaz dinin direğidir”Din, İnsanî ruhu şeytanın bulanıklıklarından, beşerî hatıralardan süzmek, temizlemek ve dünyaya ait kötü maksatlardan istek ve arzulardan yüz çevirtmektir.

Namaz ilk sebebe (Allah), yüce ve en büyük mabuda kulluktur. Bu itibar ve bu manaya göre Allah Teâlâ Hazretlerinin: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” âyet-i kerimesindeki “liya’budûn” kelimesini, “liya’rifûn” (bilsinler diye) ile te’vil etmeye ihtiyaç kalmaz. Çünkü ibadet, İnsanî alâkalardan süzülmüş bir ruh ile ve beşerî bulanıklıklardan arınmış, pak ve temiz bir kalp ile ve Allah’tan başka bütün bağlardan kurtulmuş bir ruh ile Vacibü’l Vücûd’u bilmektir. Bu takdire göre:

Namazın hakikati:

Allahu Teâlâ Hazretlerinin bir olduğunu ve varlığının kendi zatından olduğunu; zatı (özü) ve sıfatlarının bütün noksanlıklardan uzak olduğunu bilmek ve kıldığı namazda ihlâsın (samimi bağlılık) ortaya çıkışma ve tecelli edişine şahit olmaktır.

İhlâs ile şunu kastediyorum:

Allah’ın sıfatlarını o şekilde bilmelisin ki, o vecihde ne çokluk için bir yol ve ne de (başka sıfatlar) izafesi için çıkacak ve kurtulacak bir yer vardır. Bu dediğimi yapan ve bu bilgiyi gerçekleştiren kimse, fiilinde ve amelinde ihlâs etmiş ve namazı kılmış olur. O kimse sapıklık ve azgınlıkta  kalmaz. Bunu yapmayan ve bu bilgiyi uygulamayan kimse, iftira etmiş, yalan söylemiş ve asî olmuş olur. Allah Teâlâ bu iftiradan, bu yalandan ve isyandan uzak ve münezzeh ve mukaddestir. Alî ve kavî yüce ve güçlüdür.

Namazın Zahir ve Batına Ayrılması Beyanındadır:

Şu mukaddimeyi bildin ve namazın açıklaması ve ne olduğu hakkmdaki sözlerimi anladınsa şimdi bil ki namaz, iki kısma ayrılmıştır:

  1. Zahirî (dış). Bu kısım riyazî (hesap, ölçü, vakit ve adetle ilgili)dir. Zahire ilişkindir.
  2. Batınî (iç). Bu hakiki namazdır ve batına lazım gelir.

Zahirî namaz, şer’an (hukuken) kılınması emrolunmuş ve nasıl kılınacağı bildirilmiş olan bir takım özel fiillerdir ki kanun koyucu yani Cenab-ı Hak, onu mükelleflere farz etmiş ve onu imanın kökü ve temeli kılmıştır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem : “Namazı olmayanın imanı olmaz, emaneti olmayanın da imanı olmaz” buyurmuştur.

Zahirî namazın sayıları bilinir, vakitleri tayin edilmiş ve isimlendirilmiştir. Şeriat, onu ibadetlerin en şereflisi kabul ederek derecesini diğer ibadetlerin hepsinden üstün saydı. İşte riyazî olan bu zahir kısım, cisimlere bağlıdır. Çünkü bu kısır namaz, şekillerden, kıraat, rükû ve secde gibi rükünlerden r. aydana gelmiştir. Cisim de toprak, su ve ateş gibi unsurlardan ve rükünlerden ve bunların dışında bir takım benzer mizaçlardan meydana gelmiştir ki bu da insan bedenidir. Binaenaleyh mürekkep (birleşmiş, terkib edilmiş) olan şey, mürekkep olan şeye bağlıdır. İşte kıraat, rükû ve sücuttan mürekkep olan, bilinen, tayin edilmiş bir dizi adetlere ve şekiller, yani namaz nefsi natıkaya gerekli olan ve gerçek namazdan bir eserdir.  Bu namaza âlemin intizâmı için bedenlerin siyasâtı manasına câri olur. Namzaın bu belirlenmiş sayıları ise insanlığın kurtuluşu için İslâmiyet’in kabul ettiği hükümlerdendir. Çünkü şeriat hem ruhî hakikatleri, hem de bedenî faydaların yollarını açıklar.

Şeriat, namazı; insan ruhuna mahsus olan dua ve niyaz ile yüksek cinsine benzesin ve bu fiil ve sıfat ile hayvanlar ve diger canlılardan aynisin diye, âkil ve baliğ olan insana emretmiştir. Zira hayvanlar ilahî hitaba muhatap olmayıp, hesap ve cezaya da tâbi tutulmayacaklardır. İnsan ise ilahî hitaba mazhar ve muhatap olmuştur. Şer’î ve aklî emirlere itaatinden dolayı sevap verilir, itaat etmemesinden dolayı da cezayı hak eder, şeriat ise aklın izine tâbidir.

Kanun koyucu aklın, nefs-i natıkaya yalnızca, Allah’ı bilmekten ibaret olan hakiki namazı vacib kıldığını görünce, o namaza bağlı olarak bedene de zahirî namazı teklif etti. Ve hususi sayılardan terkib etti. Bu namazı en düzenli bir nizam ve en mükemmel bir şekilde ve gayet güzel bir şekilde tanzim ve tertip etti ki bedenler -her ne kadar mertebede ona uygun değilse de kullukta ruhlara uymuş olsun.

Yine şâri (kanun koyucu) insanların hepsinin akıllar derecelerine yükselemeyeceklerini, yüksek olan ruhî derecelere çıkamayacaklarını ve binaenaleyh onlara bir dinî hüküm ve tabii durumlarına aykırı olan mükellef tutacak bir bedenî ibadet lazım geleceğini bildi. Bu sebeple bir yol açtı ve insanları hayvanlara benzemekten korumak ve kurtarmak ve diğer hayvanlardan ayırmak için onların da görünüşleri ile ilgili ve her görenin gözünü dolduracak, hayret ve takdirini artıracak şekilde bulunan namazın vakit ve rek’atlerine mahsus olan sayılardan meydana gelen umumî bir ibadet esası kurdu. Bu hareket ve adetlere (namaza) bağlanmayı umuma emretti ve Cenâb-ı Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem: “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de bende gördüğünüz gibi kılınız”hadis-i şerifiyle namazın rükünlerine riayeti kesin olarak bize emir buyurdular.

Namazda, aklı olanlara gizli olmayan birçok maslahat (menfaat) ve umumî bir çok faydalar vardır. Bu maslahat ve faydaları bilmeyenler, bilgisizliklerinden dolayı her ne kadar ona yaklaşamıyorlarsa da bu fayda ve maslahat apaçıktır.

İkinci kısım namaz, batınî hakiki namazdır. Bu namaz, samimi ve saflaşmış bir kalp ve bütün arzuları terkedip temizlenmiş bir ruh ile Hakk’ı müşahede etmektir. İşte bu kısım, bedenî ibadet ve hissî olan bedenî rükünlere dâhil değildir. Ancak bu namaz, temizlenmiş hatıra ve baki ruhlar mecrasında cereyan eder.

Buna dayanarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem çok defa bu hakikati idrak etmekle meşgul olduğu için, bu durum onu bazen namazın sayısına uymaktan alıkoymuş ve bazen namazı uzatmış, bazan da kısaltmıştır.(Seferde)   Akla dayalı namaz, işte bu namazdır. Bu hususun isbatında akıl, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in şu hadisine dayanmaktadır: “Namaz kılan Rabbine münacaat eder, yani Rabbı’na gizlice niyazda bulunur.”

Rabb’a dua etmenin bedenî uzuvlar ve hissî lisanlarla olmadığını âkil olan bilir. Çünkü böyle bir mükâleme (dialog) ve böyle bir dua, mekânda ve zaman içinde olan bir varlıkla olur. Hâlbuki Bir olan ve noksanlıklardan münezzeh olan Allah’ı mekân kaplayamaz. O, zamandan uzaktır. O’na herhangi  bir yön tayin edilemez, sıfatlarından hiç biri değişmez ve hiç bir zaman zatı başkalaşmaz, bozulmaz. O halde duyulan, bedenî kuvvetleri ve cismi ile mekân ve zamanda bulunan, sınırlı, cisimden ve bir şekilden meydana gelen bir insan nasıl olur da bütün bunlardan uzak olan Yüce Allah ile karşı karşıya gelebilir?

Bütün sınırlar ve yönlerden münezzeh ve mukaddes, cemali görülemeyen bir zata nasıl münacaat olunabilir?

Çünkü Mutlak Varlık olan Allah, fizik âlemi için gaybî bir varlıktır, duyuların O’nu hissetmesine imkân yoktur ve bir mekânda bulunmamaktadır. Halbuki cismin âdeti şudur ki, münacaatını ve bir arada olma işini ancak gördüğü ve işaret edebildiği kimse ile yapabilir. Kendisine bakamadığı ve göremediği kimseyi, gaib ve uzak sayar. Gaip ile münacaatta bulunmak ise muhaldir. Vacibü’l-Vücudun şu cisimlerden gaip ve uzak olması ise zaruridir. Çünkü cisimler, değişmeleri ve bedene sonradan gelen arazları kabul etmektedirler. Bu değişmeleri kabul eden cisimler, mekâna ve kendisini koruyan ve saklayan bir saklayıcıya muhtaçtırlar. Cisimler ağırlıktan ve yoğunlukları sebebiyle yeryüzünde sabit ve ber-karar olabilirler.

Kendilerini zamanın çevreleyemediği ve hiç bir mekânda bulunmayan ve kesafetten, yoğunluktan uzak bulunan müfret (tek-ferdî) cevherler bile (tezat) düşmanlığı ile anılan şu cisimlerden ve sıfatlardan çekinir ve kaçınırlar. Vacibü’l-Vücud (Allah) ise bütün ferdî cevherlerden çok yüce ve noksanlıklardan münezzeh olma yönünden pek yüksektirler. O halde duyulan ve cisimleri bulunan varlıkların onunla münacaat etmeleri ve birlikte olmaları nasıl doğru olabilir?

İmdi Vacibü’l-Vücudun herhangi bir yönde ve mekânda bulunmasının apaçık bir muhal, imkânsız olduğu sabit olmuştur. Bu böyle olunca derunî mânalar ve zihnî, kalbî düşünceler konusunda, Hak Tealâ’ya zevahir-cismaniyet ile münacaat etmenin de muhaller muhali olduğu ortaya çıkmıştır. Bu taktirde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, “Namaz kılan Rabbına münacaat eder”manasındaki buyruktan; zaman ve mekandan uzak ve ayrı olan nefs-i natıkanın Hakk’ı bilmesine hamledilir. Bu nefisler, Hakk’ı akıl ile görürler ve ibadet edilmesi gereken Allah’ı, Rabbanî olan kalp gözüyle görürler, cismanî göz ile değil. Buna göre apaçık bir şekilde anlaşıldı ki; gerçek namaz, ancak kalp gözü ile müşahede ve sırf kulluktur ki bu da ilâhî sevgi ve ruhî görme (kalp gözü ile)den ibarettir. İşte bu açık ifadeden namazın iki kısım -zahir, batın olduğu anlaşıldığına göre; şöyle dememiz gerekir:

Şahısların, bir takım belirlenmiş hareketler, rükünlerle kıldıktan namazın riyazî olan zahirî kısmı; terkip edilmiş, sınırlı ve bayağı olan şu cüz’i cisimin; oluş ve bozuluş âlemimizde, faal akıl ile tasarrufta bulunan kamer (ay) felekine yalvarması, dua etmesi, arzu duyması ve beşer dili ile ona dua etmesinden ibarettir. Çünkü kamer feleği, varlıkları terbiye eden ve mahlûktan idare edendir. Ve yine zahirî namaz, namaz kılan kimsenin, bu âlemde yaşadığı müddetçe, zamanının afetlerinden korunabilmesi için kamer feleğine sığınması ve faal akıl ile kendisini muhafaza ve kulluk etmesinden ve ona benzemesinden dolayı hallerin intizamına riayet etmesini kamer feleğinden istemesi demektir.

Şekillerden ve değişmelerden ayn olan namazın hakikî, batınî kısmına gelince: Bu kısım, namaz kılanın, Allah’ın birliğini kalbi ile anlayan ve bilenin, nefs-i natıkası ile hiçbir yöne işaret etmeden ve bedenini karıştırmadan Rabb’ına yalvarması ve dua etmesidir. Aynı şekilde mutlak varlıktan, kendisini göstermesini ve bu müşahede sebebiyle ruhun olgunlaşmasını istemesi ve onu; Mutlak Varlığı bilmesi sebebiyle saadetinin tamamlanmasını dilemesinden ibarettir.

Aklî emir ve kutsal feyiz, samevî akıldan nefs-i natıka durağına işte bu namazla iner. Ve bedenî bir yorgunluk ve İnsanî bir teklif olmaksızın, nefs-i natıka işte bu kullukta mükellef tutulur. Namazı bu şekilde kılan kimse, hayvanî kuvvetlerden ve onun tabiî neticelerinden kurtulmuş, aklî derecelere yükselmiş ve ezelî sırları ve mânaları öğrenmiş olur. Cenab-ı Allah şu âyet-i celile ile, işte bu namaza işaret buyurmuştur: “Şüphesiz namaz, kötü ve haram şeylerden meneder. Allah’ı zikretmek, en büyüktür. Allah, yaptığınız ve işlediğiniz şeyleri bilir.”

Bu bölüm önceki iki kısım namazdan her birinin kime ve hangi sınıfa vacib olduğunu bildirir:

Namazın mahiyetini anlatmak, kısımlarını izah ve her iki kısmı açıkladıktan sonra sıra, her bir kısmın kimleri ilgilendirdiğini ve hangi kimselere sahih (uygun) ve yeterli olduğunu bildirmeye geldi.

Şimdi diyoruz ki -şefkatli dostum yukarıda kısaca izah ettiğimiz gibi insanda aşağı âlemden ve yüce âlemden şeyin mevcut olduğunu açıkça anladım. Buradan, namazın bedenî hareketlere ve ruhî hakikatlere ayrıldığı da ortaya çıkmış oldu. Bu her iki kısmın açıklamasını, bu risaleye layık olacağı surette kâfi miktarda bildirdik ve şimdi -bunu biraz daha izah ederek diyoruz ki:

İnsanlar kendisinde mevcut oian ruhî kuvvetlerin tesiriyle, farklı farklıdır. Kendisine tabiî kuvvetler (nebatî ruh) ve hayvanî kuvvetler (hayvanî ruh) galebe eden kimse, bedenine âşıktır. Bedenin düzenini, terbiyesini, sıhhatini, yemesini, içmesini, giymesini, menfaat cezbetmesini ve zararı uzaklaştırmasını sever. İşte bu kimse hayvanlar kısmından ve zümresindendir. Onun hayatı, bedeninin alışık olduğu şeylere düşkünlükle doludur. Vakitleri, şahsi işlerine bağlıdır. Yaratılışındaki hikmeti ve Hakk’ı bilmemektedir. Kendisi için gerekli ve üzerine vacip olan şu namazı kılmaya karşı tembellik etmeye hiç bir cevaz, izin yoktur. Üzerine vacib olan şeyi yapmaya cüret eden kimse, kanuni yönden sorguya çekilir ve o vacibi yapmaya zorlanır ki faal akla ve devreden feleke yalvarma, arzu ve sığınma kaybolmasın. Bu suretle faal akıl, onun üstüne kendi kereminden feyzini döksün ve varlığı azabından onu kurtarsın, bedeninin arzu ve isteklerinden kurtarsın ve isteklerin gayesine ve sonuna ulaştırsın. Çünkü o kimseden, faal aklın feyz ve merhametinden azıcık bir hayır (iyilik) kesiliverirse o kimse, kötülük ve fenalığa koşup, sürüklenir; yırtıcı hayvanlardan daha aşağı derecelere düşer.

Fakat ruhî kuvvetleri, cismanî kuvvetlerine galip gelen kuvve-i nâtıkası, arzu ve isteklerine hâkim olan, nefsi, dünya meşguliyetlerinden ve süflî (bayağı-aşağı) âlemin engellerinden sıyrılıp kurtulan kimse ise hakiki olan emir ve ruhanî olan kulluğa ulaşmıştır.

Anlattığım bu saf namaz, vaciplerin en şiddetlisi ve farzların en kuvvetlisi olarak işte bu kimse üzerine vaciptir. Çünkü bu kimse, nefsinin paklığı ve temizliği ile Rabb’inin feyzine kabiliyet kazanmış ve hazırlanmıştır. Bu kimse, yüzünü Rabb’ inin aşkına çevirir ve ibadetlerinde güçlük ve zorluklara katlanırsa; bütün iyiliklerin en yüksek mertebeleri ve ahirete ait bütün mutluluklar ona ve onun tarafına koşarlar. Yani o kimse iki âlemde de mutlu olur.

O kadar ki, o kimse, cisminden ayrıldıkça ve dünyadan uzaklaştıkça Rabb’ını müşahade eder. İlâhî huzura kabul edilir. Kendi cinsinin yani mes’ut ruhların komşuluklarının lezzetiyle lezzetlenir ki bu komşular melekût (ruhlar âlemi) sakinleri ve ceberût (ilahî isim ve sıfat âlemleri) âlemlerinin şahıslarıdırlar.

İşte bu namazdır ki, en Ulumuz ve dinimizin muktedası, önderi olan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine, peygamberimizin bedeninden soyunduğu, arzularından arındığı bir gecede (Miraç) vacip olmuştur. Bu sırada onunla beraber beşeriyet izlerinden hiç bir şehvet ve tabiat gereklerinden hiç bir kuvvet baki kalmamıştı. Ruhu ve aklı ile Rabb’ına münacaat etti ve dedi ki:

“Ya Rab! Bu gecemde garib ve anlatılmaz bir lezzet buldum. O lezzeti bana daimi olarak ver ve beni o yola sok ki, o yol beni her vakit bu lezzete ulaştırsın!”Bu niyaz ve istek üzerine Allah ona namazı emretti ve buyurdu ki: “Ya Muhammed! Namaz kılan, Rabb’ma münacaat eder.”Rabb ile gizlice konuşur.

Binaenaleyh, zahirî namaz kılanların namazdan aldıkları zevk ve nasip az, batınî ve hakikatli kılanların zevk ve nasibi ise pek çok ve tamdır. Nasibi en tam olanın sevabı da en mükemmeldir.

Pek acele yazdığım bu risalede, namaz hakkında kısaca söylemek istediğim şey, bundan ibarettir. Namazın mahiyetini ve her iki kısmını izah ve açıklamaya almaktan uzun süre çekinmiştim.

Fakat gördüm ki halkın ukalâ geçinenleri namazın zahirine karşı tembellik etmekte; batını ise hiç düşünmemektedirler. Bunu görünce namazın mahiyetini açıklamaya ve anlatmaya lüzum hissettim. Şunun için:Aklı olan düşünsün ve namazı iyice incelesin ve araştırma konusu yapsın ve riyazî kısmının kime vacip, ruhanî kısmının da kimi ilgilendirdiğini bilsin; olgun ve faziletli akıl sahibine kulluk yoluna girmek ve namaza devam etmek kolay olsun. Rabb’ma münacaatında sözü ile değil özü ile, ten gözüyle değil can gözüyle, hissi ile değil sevgisi ile ve iç duygusu ile lezzet alsın.

Rabb’ını şahsı ile isteyip, gözü ile görmek isteyen ve kulluğunda ve münacaatında hissi ile cismi ile hareket eden kimse gururludur, aldanmıştır. O kimsede Allah’ın bilgisinden iz yoktur.

Şeriat emirlerinin hepsi, şu risalede şerh ettiğimiz şekilde cereyan etmektedir.

Hususî ibadetlerin hepsini sana bu şekilde açıklamak istemiştik. Fakat her bir kimsenin bilgi sahibi ve haberdar olması doğru olmayan şeylerden bahsetmek bize müşkil ve zor göründü. Bundan dolayı yalnızca namaz hakkında açık ve doğru bir taksim ortaya koyduk. Hür olana işaret kâfidir.

Nefsinin arzu ve hevası kendisini azdırmış ve kalbi tabiat mührü ile mühürlenmiş olan kimselere bu risalenin gösterilmesini yasaklıyorum. Çünkü erkekliği olmayan, cinsî lezzeti tasavvur edemez. Anadan doğma kör, bakma ve görme lezzetine inanamaz.

Engellerin çokluğu ve boş zamanımızın azlığına rağmen şu risaleyi yalnız Allah’ın yardımı ve sonsuz olan büyük lütfü ile yarım saatten daha kısa bir zamanda yazdım. Risaleyi tetkik edenlerden ve üzerine akıl feyzi ve adalet nuru dökülenlerden beni mazur görmelerini ve kendilerine bir zararımın dokunmasından emin olsalar bile yine de sırrımı yaymamalarını ve herkese söylememelerini dilerim. Çünkü her hal ve şan, Yaratanla beraberdir. Benim durumumu ve şanımı ancak Yaradanım bilir, başkası bilmez.

Hamd ve sena âlemlerin Rabb’ı olan Allah’a mahsustur.

Kaynak:
İBN-İ SÎNÂ, Prof. Dr. Mehmet N. BOLAY, Türk Büyükleri Dizisi: 82
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988, ANKARA

  ************

İBN SÎNÂ’NIN RUH İLE İLGİLİ KASİDESİ

THE FİFTH ESTATE / WikiLeaks: Beşinci Kuvvet (2013)


“Işık açılırsa, sıçanlar kaçar.”

Yönetmen: Bill Condon              

Senaryo: Daniel Domscheit-Berg, David Leigh, Luke Harding   

Ülke: ABD, Belçika

Tür: Biyografi, Dram, Gerilim

Süre: 128 dakika

Dil: İngilizce, Icelandic, Swahili, Arapça

Müzik: Carter Burwell 

Çekim Yeri: Hoeilaart, Belgium

Oyuncular    Peter Capaldi,    David Thewlis,    Anatole Taubman, Alexander Beyer,    Philip Bretherton

Özet

Wikileaks’in ilk kurulduğu dönemi ve kurucuları Julian Assange ile Daniel Domscheit-Berg arasındaki ilişkiyi anlatan yapım, bir dönem tüm dünyayı sarsan bu önemli olayı tekrar gündeme taşıyor… Yolun başında Assange’ın destekçisi ve çalışma arkadaşı olan Daniel Domscheit-Berg’in bakış açısıyla Wikileaks’in ilk günlerine dönüyoruz. Bir gecede sessizce açığa vurduğu kimi gizli belgelerle tüm dünyayı yerinden oynatan Wikileaks, kendisini yaratan mimarları da aynı ölçüde meşhur etmişti. Tarihin karanlık sayfaları açığa çıktıkça ve her seferinde daha sert yankılar buldukça Berg ve Assange arasındaki anlaşmazlıklar da çığ gibi büyümektedir. Assange ve Berg arasındaki fikir ayrılıkları iki yakın arkadaşın yollarını ayırmak ve ilişkilerinde onarılmaz yaralar açmak üzeredir.

Daniel Domscheit-Berg’in kendi kaleme aldığı kitabından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Dreamgirls’ün yönetmeni, aynı zamanda Twilight serisinin son iki filmini de çeken Bill Condon yer alıyor. Başrollerinde ise son dönemin dikkat çeken yeteneklerinden Benedict Cumberbatch ve Daniel Brühl bulunuyor.

Filmden

Julian Assange:

-  Evet,  küresel yozlaşmaya kafa tutuyorsan, birkaç süper güce ihtiyacın oluyor. Ben, aslen bir matematikçiyim.  Melbourne’de yüksek lisans öğrencisiyken istihbarata ilgi duymaya ve bilgiye ilgi duymaya başladım; Ve bilginin toplum içindeki yayılımına dair, bilgi gün ışığına çıktığında ne büyük bir değişim getirdiğine ilgi duydum. İzninizle bu tablo üzerindeki veriler ile gösterecek olusam;  İki insan ve bir sır.Herhangi bir komplonun ve tüm yolsuzlukların başlangıcı. Ve büyüdükçe daha çok yalan ve hile. Daha çok insan ve daha çok sır. Ancak sadece tek bir ahlak sahibi bulabilirsek tek bir muhbir. Tüm bu sırları ortaya çıkarmaya niyetli birini. O adam en baskıcı rejimleri bile devirebilir.

- İşte sorun da bu.

-Cezalandırma.  Muhbirler cezalandırılmaktan korktukları için ortaya atılmaktan çekiniyorlar.  Ancak, ya o korkuyu ortadan kaldırırsak ne olur?   Yirmi yıl önce ilk modemimi satın aldım ve bir birliğe katıldım.  Cypherpunks’a. Özgürlük, mahremiyet ve şifre bulutları arasında gizli kalma hakkı için savaşanlara. Günümüz bilgisayar korsanları normal karşılıyor ama şu anda internette,  bizim, verilerini ve kimliklerini  saklamak için yarattığımız programlar sayesinde geziniyorlar. O zaman bile, bu teknolojinin, yeni bir sosyal adalet sisteminin anahtarı olacağını kesinlikle biliyorduk. Yüzlerce gönüllü bize gönderilen belgeler üzerinde çalışıyor. Ama teknolojimizi, benim bile kaynaklarımızın kimliğini bilmediğim bir noktaya getirdik. Ve muhbirin kimliğin gizliyse, korkmasına hiç ama hiç gerek yoktur. Oscar Wilde’ın dediği gibi: “Adama bir maske ver,  sana gerçeği söylesin.”

**

Daniel, Unutma, cesaret bulaşıcıdır.

**

Hikâyeleri bloglarda, Twitter’da yayınlamalıyız. Dünyayı kandırıyorlar.

 – Bunu yapmalarına izin veremeyiz.

 –  Kesinlikle. Kaliforniya’daki tek bir hâkim, her şeyi yok edemez. Artık yayınlandı.  Ama Soljenitsin’in ne dediğini hatırla. “Gerçeğe giden yolu kimse engelleyemez.” 

Ve Soljenitsin’in Twitter’ı bile yoktu. İfade özgürlüğünün kalesinden yapılan sansür saldırılarına karşı fazladan sunucuya ihtiyacımız olacağını kim tahmin ederdi?

 Sızıntıları iki sitemize de gönderdim. Bir bakıp Tarihi okumak yerine onu yazmak eğlenceli mi?

 Evet. Ve yorum yazman gereken bir WIRED bloğu var. Bir bakalım.  Evet ama eğer Julius Baer gerçekten bir siteyi sansürlemenin sorunları çözeceğine inanıyorsa, bilginin yirmi birinci yüzyılda nasıl yayıldığını henüz anlamamış demektir.  İki sitemizin olması, bankanın sorunun üstesinden gelmesini imkânsız hale getiriyor. Elbette EFF ve ACLU’nun arkamızda olmasından memnunuz. Ama doğrusunu istersen kamuoyu zaten bizim lehimize karar verdi bile. Birkaç Fransız hacker, ücretsiz alan bağışladı. Bağlantıları Bellman’a gönder, o LISTSERV’i de patlatır.

**

Daniel:

- İnanabiliyor musun?

 Pislikler için gerçek adalet.

Julian Assange:

 –  Harika. Harika. Vay canına. Yargıç mahkeme emrini kaldırmış olmalı. Bak, yeniden çevrimiçiyiz. Vay canına. Kazandık. Milyar dolarlık bir bankayı devirdik.

 –  Bu inanılmaz.

 –  Biliyorum.

 –  Bunu kutlamalıyız. Evet, kutlamalıyız. Ne bileyim bir bira falan mı söylesek?

 Hayır, herkesle. Bellman, Jay Lim, herkesle. Bu bir takım çalışmasıydı. Skype’a falan bağlanmalıyız.

 –  Bilemiyorum. Aslında epey geç oldu.

 –  Hadi ama. Bellman’dan az önce e-posta aldım. On beş dakika önce de Jay Lim’le sohbet ediyordum. Pekâlâ. Sanırım herkesle yüz yüze görüşmenin vakti geldi. Ama burada olmaz. Hadi içeri geçelim. Anlayamıyorum.

-Burada aradığım kişi  Jay Lim sen misin?

 – Ve Bellman’sın.

 –  Evet.

 –  Kaç tane gönüllümüz var?

 – Yüzlerce. Yüzlerce gönüllümüz var. Ne?

 – Yüzlerce e-posta adresimiz var.

 –  Aynı şey değil. Bak, her yeni başlayan büyüklüğünü abartır. Yoksa neden insanlar bize gizli bilgi sızdırsın?

 – İki ucube ve tek bir sunucu için mi yani?

 – Sadece bir sunucumuz mu var?

 Dış dünyanın bildiği kadarıyla, hayır. Bak, Castro sadece seksen iki kişiyle bir devrim başlattı. İnancın ve bir eylem planın olduğu sürece ne kadar küçük olduğunun bir önemi yoktur. Onlarca muhabire yalan söyledim. Julius Baer’deki kaynağımıza da. Bunlar gerekli kurgular. Julius Baer,  iki kişilik bir orduya karşı olduğunu bilseydi

- Ne?

 Bizi temizlerler miydi?

 Onlar banka, mafya değil. O halde neden takma isim kullanıyorsun?

 Hadi ama Daniel. Bu bir çare.

 –  Kaba bir çözüm, evet.

 –  Çok basit olabilirdi. Çağırabileceğim yüzlerce dostum vardı. Bu saçmalık! Dostlarını çağırabilirsin, tabii. Peki, sana hemen bir şey göstereceğim.

Nerede bu?

 Aç hadi. Oku. İçinde yazanı oku. Üç kişiydik. Mendax, Trax, Prime Suspect. İsimlerini, zararsız bir çizgi roman dizisinden alan üç oğlan. Her biri örgüt üyesi. Ve federal polis sonunda bizi yakaladığında, Trax suçunu itiraf etti. Prime Suspect, aleyhimde şahitlik yaptı. Çıldırmış bir arı gibi o küçük odada ileri geri sekiz çizerek kararı bekleyişimi hatırlıyorum da. Küçük bir hücrede hayatın nasıl olacağını düşünüyordum. Stresliydi. Gerçekten, neden saçım ağardı sanıyorsun?

 Bu dünyada başkalarına güvenerek asla yol alamazsın.

İnsanlar, imkânsızlık mümkün olana kadar sadıktır.

Mücadele ettiğimiz zorbaların adamları, paraları ve silahları var.

Ve benim savaşacak ordularım yok. Tek sahip olduğum şey, bir site.

Birkaç sahte e-posta adresi ve ve sensin. Benimle misin?

**

Julian Assange:

Kutsal Guardian, bizi varlığıyla onurlandırıyor.

-  İzninizle.

 –  Elbette. Şuna bak, haber almak için nasıl çırpınıyor. Dünyanın ilgisini çekmeye çalışıyor. Onun için çalışmalıyız. Gazetecileri kovma oranlarına bakınca, başka şansın olmayabilir. Bizi işsiz bırakmaya çalışır gibisin. Sadece işinizi düzgün yapmanızı istiyorum. Yapmazsanız, birileri boşluğu doldurur. Demek senin yaptığın şey bu?

 Woodward: Bak, herkes bir yığın bilgiyi alır, bir siteye yükleyerek buna haber diyebilir. Ama insanlar biraz daha anlaşılır şeyler için gazete alıyor.

-Hâlâ gazetenizi alıyorlar mı yani?

 Bakın beyler, hepimiz aynı taraftayız. Ian bu, vatandaş gazeteciliği.

 –  Yeni bir sinir sistemi değil.

**

Anlamadığım şey, adresler.

 –  Ne?

 – Ulusal Parti üyeleri. Yani, bu insanlar ifşa edilmeli ama kişisel bilgilerini de yayınlamışsınız. Telefon numaraları, ev adresleri.

 –  Belgelerde vardı.

 –  Evet, ama neden çıkarmadınız?

 Onların aileleri, çocukları var. Birileri zarar görebilir. Düzenlemek önyargıyı yansıtır. Kaynaklarımız ve sitedeki insanlar bize güveniyor çünkü belgelerle oynamıyoruz.Julian’ın dediği gibi, “Özgür insanlar bilgiye sahip olur.” Ya da Orwell’ın dediği gibi, “Büyük Birader izliyor.”

**

Sence sitemiz savunmasız mı?

 Bence başkanlara kafa tutuyorsunuz. Krallara, elebaşlarına. Güvenli bir iletişim sistemine girebilecek türden uzmanları kolayca bulabilecek adamlara. Ve inan bana, işletim sisteminiz biraz olsun güvensizse geri kalan kaynakları saptamaları ve ele geçirmeleri hiç uzun sürmez.Hey! Benden yardım iste Daniel.

**

WikiLeaks:11 Eylül 2001 günü gönderilen yarım milyondan fazla çağrı cihazı mesajının kaydını yayınladı.  Sarah. Kahire’ye gidebilirsen, kendime vakit ayırabilirim diye düşündüm.

- Başkan, Birleşmiş Milletlerdeki iş için bana baskı yapıyor.

 –  CNN’i aç.  WikiLeaks, kaynağın; devlet içinde mi,   emniyet teşkilatında mı, özel sektörde mi,   yoksa sivil bir vatandaş mı olduğu hakkında bilgi vermiyor.  Özel yaşam uzmanları, özel yaşamların yayınladığını görmekten ve dahası, bu mesajların toplanıp sekiz yıl boyunca saklanmasından hiç hoşnut değil.  Saat 8.45’te ilk uçak, Dünya Ticaret Merkezi’ne çarptı.  8.50’de ilk mesajlar, bir şeylerin ters gittiğini belirtiyordu. 

WikiLeaks, bunun bazı mesajları doğruladığını söylüyor.  Ve hepsinin güvenilir olduğuna inanıyor.

**

Lütfen.  Ben Doğu tarafında büyüdüm.  Bozuk bir lağım borusu hakkında mektup yazsanız bile izlenirdiniz.  Belki de sorguya çeker, hapse atarlardı.  Bence, Bay Assange sizin gibi biri olsaydı Duvar yıllar önce yıkılmış olurdu.

Çok teşekkürler.  Teşekkür ederim.

Bu bayan, başarmaya çalıştığımız şeyin esasını tanımlıyor.  Bireyler için mahremiyet, kurumlar için şeffaflık,   muhbir olarak kişisel güvenliğiniz gizlilikle, garanti altına alınır.  Elbette, korumak istediğinizde yok etmek isteyenler de olacaktır.  Ancak biz Biz, kaynaklarımıza bir söz veriyoruz.  İşte bu yüzden, ekibimizi güçlendirmek amacıyla sürekli nitelikli ortaklar alıyoruz.  Büyük bir fikirle dünyayı değiştirebilirsiniz.  Ama bunu yalnız başaramazsınız.  İnsanlara ihtiyacınız var.  Kendilerini riske atmaya hazır insanlara.

**

Julian Assange:

-  Müthiş bir koleksiyonunuz var.

 –  Evet. Oldukça anarşist, öyle değil mi?

 Tuhaf olan,  yirmili yaşlarıma kadar biyolojik babamla tanışmamıştım. Evine gittiğimde, raflarda Kafka, Kropotkin, Soljenitsin vardı. Tüm bu kitaplarla kendimi keşfetmek için yıllarımı harcadım.

Belki birini almak istersiniz.

**

  Irak Savaşı-Video,iki Reuters muhabirinin canice katledilişini gösteriyor.  Burada, savaşın barbarlığına dair ilk elden kanıtımız var.  Çocuklarını, okula bırakmaya giden bir adam başka birinin kaldırımda, kan kaybından ölüşünü görüyor.  Bu sivile yardım etmek için duruyor.  Ve bu sırada öldürülüyor.  Ve aracı, Apache helikopterinin, aracın yan tarafını delip geçen ve mucizevi biçimde içerideki iki çocuğu öldürmeyen 30 milimetrelik mermilerin gücüyle, ters dönüyor.

İnternet sitesi buna, “Sivil Cinayet”adı veriyor.  Albay Nash bu, birliklerimizin yaptığı işin doğru bir tanımı mı?

  Bir çatışma bölgesinde, teröristlerin arasında muhabirlik yaparsanız ve o teröristler çatışmaya girdiğinde öldürülürseniz,   bu cinayet değildir.

Çirkin görüntüler istemiyorsan, çirkin savaşlardan uzak duracaksın.

ABD Ulusal Güvenlik Başkanı hatta. Videoyu YouTube’da on iki milyon kişi izledi. Bana hala küçük bir siteden mi bahsedeceksin?

**

Bu malzemelerin masumlara zarar vermediğinden emin olmak için çok uğraştık. Bizim ortaya çıkardığımız şeyleri kötü kullananlara aşinayız.
Zararı en aza indirme sürecindeyiz, ne yapacaksak düzenli yapmalıyız.  Tüm malzemeler yedi aydan daha eski, dolayısıyla bu  Daniel, ikimiz de vazgeçmeyeceğini biliyoruz. Ona güvenemeyiz, durdurmamız gerekiyor. Bunu yapmak istiyorsan, şimdi yapmalıyız.  Bu suiistimali yapanlar dikkati başka yöne çekmek amacıyla, haber vereni eleştiriyorlar.  Dünyayı değiştirmek için iki şey gerekir.  Ve kaç kişinin güzel fikirleri olduğunu bilsen şaşarsın.  Ama bağlılık gerçek bağlılık, özveri gerektirir. İyi gazetecilik güçlü suiistimalcileri ifşa eder. Ve de bu sık sık tepkiye neden olur, ancak ancak devrim,  geçmişle gelecek arasındaki bir mücadeledir. Ve gelecek daha yeni başladı.

**

Daniel: Saçını boyuyor, biliyor musun?

  Bir keresinde görmüştüm.  Bir konferanstaydık ve otel odasına çıkmıştı.  Üyesi olduğu tarikat, “Aile”   Çocukların saçlarını beyaza boyatıyordu.  Sanırım herkesin sırları var.  Yaraları var.  Yaşananlar, onları şekillendiriyor.  Bazılarını atlatırız ama   Bazılarını atlatamıyoruz. Her şeyin mümkün olduğu bir an vardı. Dünyayı değiştirdik. O, dünyayı değiştirdi. Ama sonra, o “her şey” kendini şekillendirdi. Hep öyleydi. Ancak kendi sırlarına bu denli takıntılı olan biri başkalarınınkini ortaya çıkarmanın bir yolunu bulabilirdi.

Biliyor musun, bir zamanlar İngiliz gazeteleri Parlamento tartışmalarını yayınlayamıyordu. Sonra birkaç cesur adam broşür basıp o tartışmaları sızdırmaya başladı. Ve sanırım, adamlar asıldı. Ama halk bu broşürleri gördü. Ve erişim talep ettiler. Sonunda, çağdaş dördüncü kuvvet doğdu. Bu, tutkulu ve amaçları olan birkaç cesur adam sayesinde.

 –  Ve de asıldılar.

 –  Ve de asıldılar. Ve şimdi, kendimizi aynı durumda buluyoruz. Yeni bir bilgi devrimi. Sonuncusundan son derece güçlü, beşinci bir kuvvet. Görünüşe göre de seleflerini yok etmeye kararlı. Tüm eski modeller, yerlerine yeniler gelmeden ölüp gidiyor. Bu yüzden çok daha fazla cesur insana ihtiyacımız var. Sen ve Julian, tüm bu karmaşanın içinden doğruya yönelen bir yol çizdiniz. Ve evet, bu dünyanın zorbaları dikkatli olmalı.  Şimdi, bunun bilincinde bir gün hepsini başımızdan def edecek bilgiyi talep etmek için yeterli gücünüz var.

**

Buna ne dersin?

 Peki ya, nereden başlamalı?

 Evet, çoğu iyi hikâye en başından başlar.

**

 2010 yılında The Guardian, The New York Times ve üç Avrupa gazetesi,  Amerikan diplomatik mesajları hakkında bir yazı dizisi yayınladılar. 2011’de söz konusu gazetelerin itirazlarına rağmen WikiLeaks, 251.287 mesajın tümünü orijinal halleriyle, düzeltme olmadan yayınladı.

Assange’a özgürlük!

WikiLeaks sitesinde, düzenlenmeden ve tümüyle ifşa edilen belgeler nedeniyle herhangi bir şahsın zarar gördüğüne dair hiç bir kanıt yoktur. Tek bir kanıt bile yoktur. Kendilerini korumak için güçlü lobileri olan büyük ve güçlü gruplarla mücadele ediyoruz. Yani, elbette her tür saldırıya uğrayacağız.

Ağustos 2010’da İsveçli savcılar, cinsel tacizle suçlayarak,  Julian hakkında bir tutuklama kararı çıkardılar. Julian, söz konusu kadını tanımadığını iddia etti. Julian daha sonra her iki kadınla da yattığını itiraf etti. Ardından sığınma hakkı talep etti ve şu an Londra’daki Ekvator Büyükelçiliği’nde ikamet ediyor.

 Aman Tanrım. Ana akım medyanın ön yargılı olduğunu biliyorum ama bu, çok saçma. Bu suçlamaların hiç bir dayanağı yok ve içerikleri de oldukça rahatsız edici.

Bir organizasyon olarak, elbette elbette bazı, hatalar yaptık. Belki de işe aldığımız bir kaç kişi- Bir kişi vardı ve, belki de onu işe almamalıydık. Bu, muhtemelen en büyük hataydı. 2011’de Daniel Berg, WikiLeaks yıllarıyla ilgili bir kitap yazdı. Julian, hemen dava açmakla tehdit etti.

WikiLeaks filmi mi?

 Hangisi?

 O mu?

 Şey o film, yalan ve saptırmayla dolu ve kötü propaganda yapan, en kötü iki kitaba dayanıyor. WikiLeaks filmi değil daha çok “anti-WikiLeaks” filmi gibi.

Eğer gerçeği bilmek istiyorsanız kimse size gerçeği anlatmayacak. Sadece kendi yorumlarını anlatacak.

Yani, gerçeği istiyorsanız onu kendiniz aramalısınız.
Hatta bu hikâyenin, herhangi bir hikâyenin ardına bakmak için gereken gerçek güç bu niyetinizin altında yatar.
Ve siz araştırdığınız sürece, onlar için tehlikeli olacaksınız.
Onların korktuğu işte bu.
Sizsiniz.
Her şey size bağlı.

Ve birazcık da bana bağlı.

**************************

WİKİREBELS:
THE DOCUMENTARY (2010) Film

WİKİLEAKS’Lİ YENİDÜNYA

WE STEAL SECRETS: THE STORY OF WİKİLEAKS
Sırları Çalıyoruz: Wikileaks’in Öyküsü (2013)

THE AVİATOR /Göklerin Hâkimi (2004)


Okullarda öğrencilere seyrettirilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Senaryo: John Logan    

Ülke:   ABD, Almanya 

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 18 Şubat 2005 (Türkiye)

Süre: 170 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Howard Shore  

Oyuncular: Leonardo DiCaprio,    Cate Blanchett, Kate Beckinsale, John C.  Reilly ,Alec Baldwin

Özet

Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor. Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.

ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri. Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak. Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş. Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından. Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte. Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor. Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor. Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.

Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in. Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru. Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması, insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler. Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor. Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes. Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu. Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş. Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogersgibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş. Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış. İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış. Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.

Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza. Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek. Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor. Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek. Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı. The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi. İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış. Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış. Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz. Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator. Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

Erişim: http://pispapaz. com/2012/09/12/the-aviator/

Filmden

Hughes: Nasıl bir uçak bu?

Jack:  DC-3 modelinin 21 koltuğu ve 14 ranzası var.

 – Daha büyük bir şey mi istiyorlar?

  50 koltuk ve 3650 metreye çıkma kapasitesi. Yo yo, 6000 metre. Düşünsene. 6000 metreye çıkmak ne sağlar?

  – Daha az türbülans.

 – Çünkü hava akımlarının üstünde olur. Jack, biz de bunu yapmak istiyoruz. Bugüne kadar nüfusun sadece % 1’i uçağa bindi. Çünkü korkuyorlar. Haklılar da… 2100 metrede beşik gibi sallanıyorsun. Hava akımlarının üstünde uçabilen bir uçak yaparsak herkesin kendini güvende hissetmesini sağlayabiliriz. Ülkenin, hatta dünyanın dört yanına, hava akımlarının üzerinde uçmayı başaracak bir uçak. Gelecek budur işte.

 – Duydun mu beni?

 – Evet. Yönetim kurulu buna destek vermezse ben de karışmak istemiyorum.

 – Destek verirler mi?

  – Bilmiyorum.

 – Finansal durumun nedir?

  – Pek parlak değil.

 – Geçen yılın bütçe açığı?

  – 770.000 dolar.

 – Kaçtan satılıyor?

  – Hisse senedinin tanesi 8 dolardan. Şimdiye kadarki en düşük fiyat, değil mi?

  Ben yapabilirim.

 – Ne yapabilirsin?

  – Satın alırım.

 – Havayolunu satın mı alacaksın?

  - Tanrı aşkına birkaç bürokratın uçağı yapmamıza engel olmasına izin veremeyiz. Detayları istiyorum. Hisselerin çoğunluğuna sahip olmak kaça patlar?

  Aşağı yukarı 15 milyon dolar. Çok para, değil mi?

  Noah Dietrich’i ara. Hisse satın almaya başlasın.

Bekle Howard. Emin misin?

  Beş dakika düşünmek istemez misin?

  Çok büyük bir plan bu Jack. Bu işin peşini bırakmaya niyetim yok.

**

  Kate?

  Uzun zamandır, iyi kötü şöhret sahibiyim… Bunun gerçekten ne demek… olduğunu biliyor musun?

  “Cehennem Melekleri” nedeniyle ben de basınla çok uğraştım. Alışkınım. Emin misin?

  Howard, biz… diğer insanlar gibi değiliz. Çok rahat yanlış anlaşılabiliriz. İnsanları yanımıza çok yaklaştırmamalıyız. Değilse bizi birer canavara çevirecekler. Buraya giremezler. Burada güvendeyiz. Onlar her yere girebilirler. Kardeşim intihar ettiği zaman cenazesinde bile gazeteciler vardı. Bu işin hiçbir ahlakı yok.

Biliyor musun, bazen öyle şeyler hissediyorum ki Katie. Öyle şeyler düşünüyorum ki gerçekte var olmayan şeyler, orada olmayan şeyler hakkında çılgınca düşünceler… Evet. Bazen gerçekten aklımı kaçırdığımı düşünüyorum. Eğer aklımı kaçırırsam kör olup da uçmaya çalışmak gibi olacak. Anlıyor musun?

  Bana uçmayı sen öğrettin, Howard. Her şeyi bana bırak.

**

DÖRT GÜNDE DÜNYA TURU

Tüm rekorları alt üst etti Jules Verne’in rüyalarını bile geride bıraktı. New York’tan New York’a, dünya çevresini 4 günde dolaştı Wylie Post’un rekorunu 3 gün farkla kırdı. Hughes’un Lockheed tek pervaneli uçağının inişi ile Havacılık tarihi yeniden yazıldı. Büyük havacı! Gerçek bir öncü! Lindbergh’in yarı zamanında New York’tan Paris’e, sonra da Moskova’ya uçtu. 35 saatte New York’tan Sibirya’ya. 60 saatte New York’tan, yolculuğun en tehlikeli bölümü olan Alaska’ya… İnanılmaz bir hızla yolculuğuna devam eden Hughes eve döndü. Amerikan havacılığında…

PAN AM HAVAYOLLARI BAŞKANI …çığır açan Hughes ve ekibi…

**

. Şuna bir göz at. XF-11, bir casus uçağı. Her santimini ben tasarladım. En yüksek hızı 450 yani her şeyle başa çıkabilecek kadar hızlı. Japonlar tasarımımı çaldıktan sonra ondan daha iyisini tasarlamam gerektiğini düşündüm.O benim uzay mekiğim.

Çok güzel gerçekten. Pekala, neymiş bakalım?

  Vay canına!

Oturma kapasitesi 60. Kanat boyu 37 metre. Dört tane çifte motor. Tavanı 7620 metre.

 – Net ağırlığı?

  – 86,000, kalkışta kanatlar 20 kilo. Böylece sürtünme azalıyor. Yani, yüksek uçuşta hız 340’ı buluyor. Bu da yakıt takviyesiz 4800 km’ye kadar uçuş demek.

 – Ülkenin bir ucundan diğerine.

**

7 Temmuz 1946 XF-11 Test Uçuşu

Düşüyorum!

Başaramayacağım dostum!

Kahretsin!

İçerde başka birisi daha var mı?

  Başkası var mı? ! Hayır.

Ben havacı Howard Hughes.

Vücudunun yüzde yetmiş sekizinde yanıklar var. Dokuz kaburgası parçalanmış. Kırık değil, parçalanmış. Burnu, çenesi ve yanağı, sol dizi ve direği de öyle. Yüzünde kemiğe kadar 60 yırtık var. Göğüs kafesi ezildiği için sol ciğeri iflas etmiş ve kalbi olduğu gibi göğüs kafesinin sağına kaymış.

 Aman Tanrım! – Şu anda kan nakli yapılıyor ama…

 – Kimin kanı?

  – Efendim?

  – Kimin kanı?

  Kan bankamızdan.

 – Bundan pek hoşlanmayacak.

**

  12 Şubat 1947 Howard, merhaba.

 – Owen, seni gördüğüme sevindim.

 – Ben de öyle. İçeri gel.

 – Emma yemeği hazırlayabilirsin.

 – Emredersiniz. Çok güzel bir yer. Dekorasyonunu beğendim.

Teşekkürler.

Otur lütfen. Geldiğin için teşekkürler.

Özel olarak konuşmamız gerektiğini düşündüm. Yani, ofis dışında.

 Teşekkür ederim Owen. Uluslararası uçuşlarla ilgili tasarıya karşı çok sert bir tavır sergiliyorsun.

 – Asıl senin tavrın çok sert Owen.

 – Benim tasarım Howard, elbette sert olacağım. Amerika’nın birden fazla uluslararası havayolunu… kaldırabileceğini gerçekten düşünmüyorum. Uluslararası uçuşların bir havayolunun tekelinde olması sence adil…?

  Tekel mi?

  Yo, yo, yo. Tek bir havayolunun, rekabet olmadan, bunu daha iyi yapabileceğini düşünüyorum. Ben sadece yolcuların çıkarlarını düşünüyorum. Tek kelimeyle harika.

Açık olalım. Adamlarım adamlarım, birçok kirli çamaşırını buldu. Basına yansırsa senin için utanç verici olacak şeyler. Seni bu utançtan kurtarmak isterim. Çok düşüncelisin Owen. Kurulum halka açık bir duruşma isteyebilir. Seni böyle bir duruma sokmak istemem. Gerçekten mi?

  Dinle… Tarihte savaş vurguncusu olarak yer etmek ister misin Howard?

  Bu mu istediğin Ne istiyorsun, Owen?

  Sen tasarıya destek çık, ben de halka açık duruşmadan vazgeçeyim.

 – Yapamam.

 – Neden?

  Yapamam, Owen. Tasarı TWA’in sonu olur. TWA’yı Pan Am’a sat. İyi fiyat verirler. Yerinde bir fiyat… Sonra?

  Kamuya yansıtmayacak mısın?

  Evet. Soruşturma kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek. Bu, herkes için daha iyi olacak. Owen, merak ettiğim bir şey daha var.

   – Evet. Bunu yapmak istediğine emin misin, Owen?

  Bana savaş açmak mı istiyorsun?

  Benimle değil, Howard. devletle karşı karşıyasın. Almanya ve Japonya’yı alt ettik. Sen kimsin ki?
  Juan Trippe’ye benden bir mesaj götür. Ona çiçekler için teşekkür ettiğimi söyle. Bir de kıçımın iki kanadını öpmesini!
Uzun bir liste söz konusu ama en önemli suçlama ülkemiz savaştayken, çok zor bir dönemde devleti 56 milyon dolar dolandırmış olması. Cesur, genç adamlar Normandy’de ölürken Bay Hughes namuslu vatandaşların vergilerini çalıyordu. Bu odada karanlıkta uyuyorum. Gerekirse onu Washington’a sürükleyeceğim. Bütün yalanlarını ortaya çıkartacağım.

**

Howard?

  Merhaba?

  Kim o?

  Benim, Juan. Juan. Juan, evet. Randevumuz vardı, değil mi?

  Evet. Hatırladım. Ben… çok kötü nezle olmuşum. Çok kötüyüm. O yüzden sen orada otur, sana bulaştırmak istemem. Hasta olursan kendimi asla affetmem Sana bulaştırmak istemiyorum. Sana… Teşekkürler. Peki, Howard, oturuyorum. Muhasebe evraklarını getirdim. Pan Am’ın bir senedi borsada 13 dolar. TWA ise 4 dolar.

 – Eğer ki sen…

 – Yapma ama. Olacak iş değil. TWA’yı satmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Ayrıca senin almaya gücün yetmez. Sadece iç hatlarımız Pan Am’ın iki katına bedel. Borsada hisse değerimiz sizinkinin 3 katı olduğuna göre… bu iddian yersiz görünüyor. Demek istediğim… İç hattın yok. Tamam mı?

  TWA’yı alırsan, tüm dünyada egemenlik kuracaksın. Satmayacağım. Bunu sen de biliyorsun. Asıl konu şu. Owen Brewster sana çalışıyor. Senatör Brewster’ı ben seçmedim. Bunu Maine’deki seçmenlere borçlusun. Juan eğer tanıklık edersem sonuçlar çok vahim olabilir. Hepimiz için. Bence, en vahimi senin açından olur. Amerika, Anzio’da kaybettiği evlatlarının acısını çekerken sen açık saçık bir film çekip uçmayan uçaklar ürettin. Adalet mi bu şimdi?

  XF-11, 1 saat 45 dakika boyunca gayet iyi bir şekilde uçtu. Keşke sen de benimle olsaydın Juan. Çok heyecan vericiydi. Öyle olsa bile, o hilkat garibesi için hesap vermek zorundasın. Adı Herkül! Ve o uçacak! Umarım. Vatandaşlarımız, 13 milyon dolar karşılığında bunu hak ediyor. TWA’yı satmayacağım! Satmayacağım! Biliyorum, Howard. Biliyorum. Ama ben onu gene de alacağım. Senatör Brewster namını yerle bir ettikten sonra Equitable’dan aldığın krediyi ödeyemeyeceksin ve başka paran kalmayacak. Duruşmalar Hughes Havacılık’ın kötü yönetildiğini ve başarısızlığını ortaya serecek ve iflas edeceksin. Ama parasız kalmayacaksın çünkü Hughes Ltd. olacak hâlâ. Belki Houston’a geri dönüp her şeye baştan başlarsın. Umarım öyle olur. O zamana kadar Pan Am TWA’yı satın olmuş olur. Ve bütün uçaklarını mavi-beyaza boyamış olur. Böylece bir Pan Am uçağıyla dönmüş olursun.

Öyle görünüyor ki beni köşeye sıkıştırdın. Pek rahat bir konumda değilim.

Senatör Brewster’ın duruşmasında daha da rahatsız olacaksın.

Her şey göz önünde olacak, Howard. Bir sürü kamera ve gazeteci. Kalabalıktan pek hoşlanmadığını duydum. Seni bu durumdan kurtarsak.

 İlgine teşekkür ederim Juan. Çok etkilendim.

Büyük zevkti. Noah seni havaalanına götürür. İyi uçuşlar. İyi uçuşlar. Teşekkürler,

Howard, sen de şu nezleden kurtulup iyileş. Merak etme.

 İyileşeceğim. Hoşça kal.

Eğer duruşmalara çıkarsa herkes onun ne hale geldiğini görecek. İnsanlar onu eskiden olduğu gibi hatırlamalı. Üç gün sonra Washington’da bir duruşması var. Odadan çıkarabilirsen tabii.

**

  6 AĞUSTOS 1947 Brewster Senato Duruşmaları

………………

Bay Hughes Hava Kuvvetleri için 100 tane XF-11 casus uçağı üretmek için 43 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Hava Kuvvetleri’ne kaç tane uçak teslim ettiniz?

  Sıfır. Mikrofona biraz daha yaklaşır mısınız?

  Sıfır. Herkül adında bir uçan gemi örneği inşa etmek için 13 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Peki onu teslim ettiniz mi?

  Etmedim. O zaman Bay Hughes, bu odaya girdiğiniz anda teslim etmediğiniz uçaklar için Amerikan devletinden 56 milyon dolar almıştınız. Doğru. Affedersiniz ama Bay Hughes o kadar para nereye gitti?

  Uçaklara gitti Senatör. Hatta daha bile fazlası. Fazlası mı?

  Buyrun anlatın, başka ne hırsızlıklar yaptınız?

  Kendi paramı uçaklara yatırdım. Kendi paramı.

 – Benim için…

 – Sizin maddi durumunuz…

Bırakın konuşsun.

Buyrun, Bay Hughes.
Benim için havacılık büyük önem taşıyor. Hayattaki en büyük zevkim bu. O yüzden, bu uçaklara kendi paramı koydum. Ve milyonlarca dolar kaybettim Senatör, kaybetmeye de devam edeceğim bu benim işim. Savaş sırasında kaybetmiş olduğum devlet parasını düşündüğünüzde şunları da hesaba katacağınızı umuyorum. Lockheed, Douglas, Northrop ve Boeing gibi firmalardan da 60’dan fazla uçak ısmarlandı ve bunların hiçbiri hizmete girmedi. Savaş sırasında, hiç uçamamış uçaklar için 800 milyon dolar harcandı. 6 milyar dolar da, teslim edilmemiş silahlara harcandı. Ancak konuyla ilgili hakkında soruşturma açılan tek şirket Hughes Havacılık. İster istemez, bunun uçmayan uçaklarla değil TWA ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

 – Anlaşıldı, Bay Hughes.

 – Bir saniye. Komiteye söyleyecek bir şeyim daha var. Herkül’le ilgili. Hakkımda pek hoş olmayan birçok şey söyleniyor. Kaprisli çapkın ve hatta kaçık olduğum söylendi ama bugüne kadar yalancılıkla itham edildiğimi hatırlamıyorum. Elbette ki Herkül zor bir projeydi. Gelmiş geçmiş en büyük uçaktı. 5 katlı bina yüksekliğinde ve futbol sahası kadar kanat uzunluğuna sahip. Başlı başına bir sokak gibi. Dünya kadar emeğimi ve bütün itibarımı bu projeye adadım ben. Defalarca, Herkül uçamazsa ülkeyi bir daha dönmemek üzere terk edeceğimi belirttim. Ve bunda ciddiydim de.

Senatör, dilerseniz bana celp gönderebilir, tutuklayabilir, hatta pes edip kaçtığımı iddia edebilirsiniz. Ama bu saçmalığa daha fazla tahammül edemeyeceğim. İyi günler.

Bunu yapmam gerekiyordu.

 – Bay Hughes.

**

Bayanlar, baylar, Herkul uçtu. Hughes’un bunu planladığını sanmıyorum. Bilemiyorum. Gerçekten havadaydık. Gerçekten uçuyorduk. Bayanlar ve baylar, Hughes’un devasa uçağı bugün Los Angeles Limanı’ndan havalandı. Görünüşe bakılırsa Howard Hughes bir süre daha Amerika’da kalacak. Bunun gibi teknolojilerin geleceğin kapılarını açacağını unutmayalım.

 – Bu kadar soru yeter.

 – TWA ve Hughes Havacılık bugün bu deneyimi bizimle yaşadığınız için teşekkür eder.

**

  – Howard?

- Geleceğe açılan yol.

 – Geleceğe açılan yol.

 – Yürüyelim Howard.

- Geleceğe açılan yol.

SINIRLARDA GEZİNEN BİR ADAMIN HİKÂYESİ; HOWARD HUGES

Howard Huges ilk kez dikkatimi çektiğinde Leonardo DiCaprio’nun oynadığı The Aviator, Göklerin Hâkimi filmini seyretmiştim. Filmden sonra çeşitli notlar aldım. Ama ilgim bu çılgın adamla ilgili bir belgesel izlememle pekişti ve astrolojik olarak mutlaka incelenmeli diye düşündüm…

Howard Huges, 24 Aralık 1905 de Houston Teksas’da çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Babanın serveti, petrol çıkarmada kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aletinin patenti ile olmuştu. Howard, babasından bu araştırmacı yanını, annesinden ise müthiş bir titizlik ve “mikrop korkusu”nu miras aldı. Bu iki özellik önündeki yıllarda onu sınırlarını zorlayan, delilikle deha arasında gidip gelen çılgın biri haline getirecekti. Daha 10 yaşlarında matematik ve mekanik mühendislik dallarında bir dahi sayıldı. 14 yaşında uçuşa merak sardı ve pilot brövesi aldı. 17 yaşında annesini ve bir yıl sonrada babasını kaybetti. 18 yaşında muazzam bir servetin tek varisi oldu ve bu servete konup, “Hughes Tool” şirketinin başına geçmek için, yasaların saptadığı 21 yaş sınırını beklemedi, dava açtı, kazandı. Şirketlerin başına geçti.

Sonrasında mı? Sinema ve film dünyası, uçaklar, havayolu şirketleri… Derken uzun yıllar hastalıklı takıntıları ve problemli kişiliğini parasının da yardımıyla üstün zekâsının ardına gizleyebilecekti. Tabi bir süreliğine…

Ruhu o kadar hastaydı ki, yakın çevresindeki herkes ondaki tuhaflıkları fark etmeye başlasa da problemlerinin derinliğini çok sonra anlayabildiler. Sürekli duş alması, kimse ile tokalaşmaması, ellerini kanatana kadar yıkaması dikkat çekiyor ama kimse bu konular da bir uzmana görünmesi gerekliliğini söyleyemiyordu bile.

Howard’ın en büyük sorunu ileri derecede Obsesif Kompolsif (takıntı) hastalığı olmasıydı. Ancak o yıllarda bu rahatsızlık henüz tam olarak bilinmiyor ve üstüne Huges, bu rahatsızlığı en ağır biçimde yaşıyordu. Obsesif sorunu doğuştan var olan ve çevre koşullarının yardımı ile körüklenen önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Howard aynı rahatsızlığa sahip bir anne tarafından büyütülmüş ve nerdeyse tüm çocukluğu mikroplarla ilgili saplantıları olan annesinin bu takıntılarını oğluna itina ile anlatmasıyla geçmişti. Ama tüm bunlara rağmen sorunun kronik bir hal alması, başına aldığı ciddi travmalarla iyice pekişti.

Howard’ın kariyer hayatı oldukça zengin bir sofra gibi o daldan o dala, sektörden sektöre geçer. Aile servetine kanuni olarak da ulaşmasından sonra iki büyük merakını birleştiren çılgın bir projeye daldı. Savaşta iki pilot arkadaşın serüvenlerini anlatan “Hell’s Angels- Cehennem Melekleri” adlı savaş ve pilot filmi. Bu filmin olabildiğince gerçekçi olmasını, hiçbir sinema hilesi içermemesini istiyordu. Dediği oldu ve bir bölümü renkli olan bu iki saati aşkın film, perdedeki en unutulmaz hava savaşı ve uçuş cambazlığı içeren filmlerden biri olarak sinema tarihine geçti.

Dört milyon dolara yakın maliyetiyle o zamana (yani 1930 yılına) dek yapılmış en pahalı film olan yapım, belki bu maliyeti asla çıkaramadı.Ama Hughes için bunun önemi yoktu. İstemiş ve tam istediğini elde etmişti. Filmin çekimleri 4 yıla yakın sürdü zira o kadar mükemmel olsun istiyordu ki, adeta her kareyi tekrar tekrar kontrol ediyor, en küçük bir pürüzü atlamıyor, her şeyi defalarca gözden geçiriyordu. Sonuç gerçekten de mükemmeldi ve ortaya çok ses getiren bir film çıkmıştı. Ama binlerce kez tekrarladığı ve kontrol ettiği sahneler çekimleri de çekilmez hale getirmişti. Yapımcılığa bu şekilde başladı.

Ardından birçok ilginç filme yönetmen ve yapımcı olarak imza atarken, dönemin ünlü yıldızlarıyla başlayan ve tüm basına malzeme olan ilişkileri: Jean Harlow, Bette Davis, Ginger Roger ve üç yıl boyunca fırtınalı bir ilişki sürdürdüğü büyük aşkı Katharine Hepburn, Rita Hayworth, Lana Turner, kendi keşfi olan Faith Domergue, derken güzeller güzeli Ava Gardner…

Howards, 30 ların ortalarında birden Hollwood’tan sıkılıp asıl tutkusu olan havacılığa döndü. Kendi tasarladığı bir uçak ile o dönem için önemli bir uçuş becerisini gerçekleştirerek saatte 500 km ye ulaştı. Ardından 1938 de yine kendi tasarımı olan bir uçakla 3 günde dünyanın çevresini dolaşarak rekor kıldı. Ardından TWA havacılık şirketinin hisselerinin büyük çoğunluğunu satın aldı. 2. dünya savaşı sırasında uçak yaptı ve büyük bir servet edindi. 1948 de ise tekrar filmciliğe döndü ve 53 te tıbbi araştırma enstitüsü kurdu.

Hayatındaki tüm bu hızlı gelişmeler sırasında uçmayı hiç bırakmadı ve bu arada da çeşitli kazalar geçirdi, bizzat kullandığı uçaklar düştü, ölümlerden döndü. Ama hep hayatta ve ayakta kalmayı başardı. Ama özellikle 1946 yılında Beverly Hills’de düşüp birçok evi de harap eden büyük kazadan kurtulması adeta bir mucize olarak görülür ki bu olaydan sonra sinirlerinin iyice bozulduğu ve çılgınlığa giden döneminin de başladığı bilinir. Uçak kazaları ciddi kazalardır.

Bu kazaların çoğunda Howard Hugges’ın özellikle baş bölgesi travmaları yaşadığı bilinmektedir. Özellikle bir tanesinde alın bölgesinde ciddi biçimde yaralanma söz konusu olmuştur.Dolayısı ile zaten doğuştan gelen ruhsal sorunlarının başına aldığı bu darbelerle daha da kronik hale geldiği düşünülebilir. Kaldı ki yaşadığı dönemde tıbbi cihazlar bugün ki gibi gelişmediği için birçok sorunu anlamak çok kolay değildi. Diğer yandan son geçirdiği oldukça önemli kazada boyun ve bel omurlarında ciddi hasar meydana gelmiş ve dayanılmaz ağrılarla boğuşmaya başlamıştır. Kaza ile sinir sisteminin iyice zayıflaması da, sürekli ağrılar içinde yaşaması ve zamanla kuvvetli ağrı kesiciler ve morfine bağımlı hale gelmesiyle bağlantılıdır.  Diğer yandan tıbbi araştırmalara olan ilgisi de yaşadığı bu ağrılarla alakalıdır.

Bu arada 1957 yılında Jean Peters ile evlendi ve 1971’e kadar süren bu evlilik Jean Peters’in kariyerine mal olsa da, onu ABD’nin en zengin kadınlarından biri yaptı. Howard’ın hastalığı 1958 yılıyla birlikte iyice ilerlemiş ve bu tarihten sonra çok yakınları dışında onu gören olmamıştır. Kendini evine kapatmış, tüm işlerini evinden yönetmiş kimseye görünmemiştir. O dönemlerinde günlerce karanlık odalarda çıplak olarak bir koltukta oturduğu anlatılır. Bu durum mikrop takıntısı nedeniyle diye bilinse de aynı zamanda bir türlü çözülemeyen dayanılmaz baş ve omurga ağrılarıyla da ilgilidir.

1966 sonra sağlığının artık çökme noktasına geldiği biliniyor. 5 Nisan 1976 yılında Meksika’dan Amerika’ya uçarken tutkusu olan uçakta ve havadayken 71 yaşında öldü.

Howard Hughes doğum bilgilerini araştırırken (daha çok yabancı kaynaklardan baktım) verilen saatin Hughes’in özellikleriyle örtüşmediğini düşündüm ve tekrar rektifiye (doğum saati bulma) çalışması yaptım ve yeni bir saat buldum. Buna göre Hughes’in doğum bilgileri ve Hint astrolojisine göre çözümü şöyledir; 24 Aralık 1905 Houston Teksas// Amerika saat: 21.14

Hint astrolojisine göre iki harita açarız. Birincisi Rasi dediğimiz ana harita, diğeri de Navamsa dediğimiz ek haritadır.

Howard Hughes’in yükseleni 29 derece ile Yengeç burcundadır. Haritalarda ev dediğimiz bölümlerin ve gezegenlerin ilk ve son derecelerde yerleşimleri her zaman o gezegen ve evin etkilerini zorlayan enerjiler verirler. Hughes’ın haritasında dikkat çekici bir durumda daha var ki bu da Rahu dediğimiz gezegenin yükselende 29 derece ile tam yükselen derecesinde bulunması.

Rahu, Hint sisteminde bir anlamda Uranüs yerine kullanılan özel bir gezegendir. Normal koşullarda bile yükselende oturan Rahu farklı bir kişilik verirken, sağlık açısından da daha dikkatli incelenmesi gereken haritalara işaret eder. Kaldı ki, bu haritada olduğu gibi yükselenle yaptığı kavuşum riskli bir derecede bulunmaktadır. H. Hughes’ın saplantılı kişiliği ve hayata sanrılar içindeki bakış açısında bu yerleşimin büyük rolü var.

Hint sisteminde kişilikle ilgili önemli belirtileri veren diğer bir gezegen de AY’dır. Ay bizim hayatı nasıl algıladığımızdan tutunda, iç dünyamıza, duygusal tepkilerimizden, algılamamıza ve anneyle ilişkilerimize kadar birçok noktayı aydınlatan haritalarımızın en önemli noktalarından birini oluşturur. Hughes’ın annesiyle olan yakın ama sorunlu ilişkisinin ardındaki perdeyi de bir anlamda gezegenin yerleşimi ile araştırabiliriz. Yükselen yöneticisi olarak Ay düşüşte olduğu Akrep burcunda yerleşmiş. Satürn’den görünüm almakta. Bunun anlamı haritada sağlığımızın da temsilcisi olan yükselen yöneticisinin yara alarak sıkıntılar vereceğine işaret etmesidir ki, gezegen Ay olunca bu sorunlar ruhsal ve duygusal da olmakta.

Yükselen etkileriyle devam edecek olursak Howard’ın önemli tutkularından birisi de uçaklar ve havacılık sektörü. Bunun nedeni yükselene yerleşen Rahu ’dur. Hint astrolojisinde Rahu, pilotların, havacılık endüstrisinin temsilcisi olarak bilinir. Yükseleninde Rahu yerleşimi bulunan herkes havacılık ve uçak tutkunu olmaz kuşkusuz ama Howard’ı böylesine bir tutku ile bu konuya bağlayan öncelikle Rahu’nun derecesi ve yükselenle olan tam kavuşumudur. Diğer yandan Howard Hughes’ın hayatında Rahu’nun bu kadar yoğun biçimde etkili olması, Navamsa olarak açtığımız ikinci haritada da gezegenin yükselene yerleşmiş olması diyebiliriz. Rahu ve Ketu aksı, Hint astrolojisinde oldukça derin ve tek başına bir kitap konusu olabilecek kadar da ilginç gezegenlerdir. Dolayısı ile yaşamlarında bu gezegenin etkileri yoğun olan kişiler, farklı ve sıra dışı yapılarıyla dikkat çekerler. Gölge yönlerinde ise; takıntılara, fobilere, tiklere, psikolojik sorunlara neden olabilen enerjiler vardır.

Howard Hughes yukarda kısaca değinmeye çalıştığım biyografisinde görüldüğü gibi ruhundaki tatminsizliği işine de yansıtmış, bir konudan diğerine sıklıkla geçerek her ne kadar başarılı ve zengin bir adam olsa da, birçok konuyu kariyerinde denemiş biridir. Bunun altında kuşkusuz tatminsiz ruhu ve içsel mutsuzluğu yatıyor olsa da, astrolojik olarak baktığımızda kariyer evi yöneticisi Mars’ın değişimler (transformation) dönüşümler evinde konakladığını görürüz. Bu etkiye sahip insanlar kariyerlerinde sık değişiklik yaparlar. Öte yandan yeteneklerimizi ve hobilerimizi temsil eden 5.evde oluşan Rajayoga ve kuvvetli yerleşimler kişiye hobilerinden keyif alan ve başarılı etkiler verir. İşi ile hobilerini bir paralelde tutmasının bir nedeni olarak da bu oluşumu görebiliriz.

Kadınlarla arasının iyi olmasının sebepleri ise; ana haritada (Rasi) Akrep burcunda yerleşen ve Ay ile birleşen Venüs’ün, Navamsa da yükselende yerleşmesi olarak ifade edebiliriz. Fakat net şekilde boşanma belirtisi veren evlilik evi yöneticisinin 8 deki yerleşimi evliliğini yürütememesinin sebebi olarak gösterilebilir. Evlilik evine oturan Ketu, bu evin yöneticisinin 8. veya 12.evlerle olan bağlantısı evlilik yaşamında ve ikili ilişkilerde sorunlara sebep verir.

Gelelim onca ciddi kazaya, yaralanmaya ve aslında yıllarca çektiği ruhsal ve fiziksel sağlık sorunlarına rağmen 71 yaşına kadar ki kısa bir ömür değildir, yaşama şansının astrolojik olarak nerden kaynaklandığına…

Öncelikle bu haritada kuvvetli yogalar var. Yoga, Hint astrolojisiyle ilgili yazılarımı takip edenlerin aşina oldukları gibi, bu sistemde önemli gezegen oluşumlarına verilen addır. Bu yogaların başında yine Hint astrolojisinde oldukça değerli kabul edilen GAJEKARİ YOGA bulunmakta. Bu yoga Howard’ın tanınmış biri olmasını sağlarken hayatında birçok koruma unsurunu da harekete geçirmiş.

Hint astrolojisinde hayat uzunluğumuz ve yaşam kalitemizle beraber bu hayattan nasıl ayrılacağımızda net biçimde görülebilen teknikler içerir. Bu teknikleri ben kişisel olarak çok ekstrem durumlar dışında danışanlarıma uygulamıyorum ama mutlaka bilinmesi de gereklidir. Zira vefat etmiş kişilerin haritalarında rektifikasyon yani saat bulma uyguluyorsak ölüm şekli ve zamanıyla ilgili çalışmalarda yapmak zorundayız.

Bu çalışmayı yaparken ilk bakacağımız nokta 8.evdir. Bu ev bize yaşam uzunluğumuzla ilgili önemli ipuçlarını verir. Daha sonra yükselene ve genel olarak haritada koruyucu rolleri üstlenen güçlü yogaların olup olmadığına bakarız.

8.eve yerleşen Mars gezegeni kazalara yatkınlık verir. Satürn ise uzun ömür. Bu haritada her iki gezegende 8.evde yerleşirken, Satürn yöneticisi olduğu kova burcunda kuvvetli durumda. Mars, Howard’a birçok kaza, travma kaynağı olurken ki -bulunduğu noktada düşman burçta çalışmakta- Satürn ise uzun ömür vermiş. Hem Navamsa da, hem de ana harita da bulunan çift etkili Gajekari yoga ise bu badireleri atlatmasını sağlamış. Ancak yükselenin sorunlu yerleşimi onu sağlıksız kılmış, Ay ve Rahu el ele vererek ruh sağlığını bozmuşlar. Ay yükselene göre 4.evinde bulunan Mars-Satürn kavuşumu onu kendi içine dönük, esneklikten uzak zor biri haline getirmiş.

5 Nisan 1976 da öldüğünde Rahu- Güneş- Satürn-Ketu dasa işlemekte imiş. Bu harita da ölüme sebep olabilecek maraka gezegenler 2 ve 7 nin yöneticileri Güneş ve Satürn’dür. Rahu ise zaten kritik yerleşimi nedeniyle başladığı dönemden itibaren (1960) ölümüne kadar sağlık sorunlarını gittikçe kötüleşen biçimde etkilemiş ve herkesten kaçar hale getirmiştir. Üstüne tüm malefiklerin harekete geçtiği bir zamanda son darbe inmiş diyebiliriz. Diğer yandan ölüm biçiminin zorlu olacağı haritasında görülmektedir. Mars ve Satürn birlikteliği karışık etkiler vermekte. Aslında Howard’ın ölüm biçimi hala bir muamma olarak gizliliğin korumakta. Öldüğünde 40 kilo civarında kaldığı ve büyük bir çoğunluğun ağırlıklı düşüncesine göre de bir süredir beraber olduğu Mormonlar tarikatı tarafından öldürüldüğü dedikodular arasında yer alır. Kişisel olarak her durumda uzun süredir acı çektiğini ve çok da doğal bir ölüm olmadığını düşünüyorum.

Howard Hughes gibi kişiler hayatlarındaki tüm çalkantılara rağmen yaşamda iz bırakan ve ölümünden 33 yıl sonra bile hala dikkat çekebilecek kadar farklı yapıdaki özel insanlardır.

Astrolog Şebnem Ekşib Ocak 2009/

 

GİZLİ SAYI ” 555 ” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Gizem dünyasında, ‘5 ‘ sayısı Ölüm sayısıdır!

Gizli güçleri kullananlar, sayıların sembolik durumlarından istifade ederek mümkün olan en yüksek çarpıma/güce ulaşmak için birçok usulden faydalanırlar. Bunlardan biride sayıyı üç defa tekrarlamaktır. Bu nedenle, ‘555 ‘ ‘5’inen sembolik çarpma olduğunu ‘ ve kelimenin tam anlamıyla “Üç Ölüm” anlamına geldiği varsayılır.

Üç tek sayıların başlangıcı sayıldığından ve olası en yüksek sembolik çarpma olduğundan, neticeleri Pagan, İncil ve Trinity üçleminde,  hem de 3 sayısı Trinity olması nedeniyle, eski satanist inancında ‘555 ‘ çıkan anlamın bir sonucu , “Hıristiyan, Trinity, Ölüm “olabileceği varsayılmıştır.

http://www.cuttingedge.org/News/n1789.cfm :

http://www.tr.amazinghope.net/sayi-beast-666-canavarin-tanrinin-isareti-ve-muhru/

 Devamını oku

555 Rakamları anlamı Washington, DC deki Washington Anıtı (Dikilitaş) O – Baal – ISK içinde masonik semboller ile bağlantılı gibi görünüyor. Tanrı Baal’in fallusu olan biçimli yapı 555 metre boyundadır. Yukarıdaki zemin yüksekliği, toplam uzunluğu 666 metre ile kombine edildiğinde bu 6.660 inç ve yapının tabanını eşittir.

İşte konuya buradan giriş yaparsak, Birleşik Devletler başkanı George Washington’ı Masonlar öldürdü. Bir teoriye göre, Washington Masonluktan ayrılarak örgütün kötü emellerini dünyaya açıklamaya niyetlenmişti. Söylendiğine göre, Masonların onun adına dikilitaş dedikleri ama kendisinin Fallus Anıtıolarak nitelediği ve oldukça başka bir şekilde algıladığı anıt dikme girişimlerinden rahatsız olmuştu. Ülkesinin Babası’nı susturmak amacıyla, diye devam ediyor hikâye, öldüğü gün dört kez Mason doktorlar tarafından kanı akıtılmıştı.

Masonlar anıtın on sekizinci yüzyılın son günü olan 31 Aralık 1799’da dikilmesine çoktan karar vermişlerdi. Washington’ın itirazlarına rağmen, tesadüf eseri Satanizmde suikastı simgeleyen rakam olan 555 fit yüksekliğindeki bu ‘fallik’ Washington anıtı dikilmiştir.

Bazıları bu iddiayı komik olmaktan öteye gidemediğini söylerler. Kan akıtma on sekizinci yüzyılda yaygın olarak kullanılan tıbbi bir prosedürdü ve Washington 31 Aralık’ta değil, 14 Aralık 1799’da ölmüştü. Washington Anıtı hakkındaki tartışmalar ise onun ölümünden bir hafta sonra başlamış ve ne Satanizmin gerçekliği, ne de 5 rakamının ölümü, 555’in de suikastı simgelediğine dair bir bilgi mevcut olmasada polemiği devam etmektedir.

” Kötü ya da uğursuz üçlü 5 numaralar  sayısı”  555 = 15 = 1 + 5 = 6 . 555 3 kez kullanılan ve bir sayıya indirildi zaman, o gizli bir ile 666  olur. Bunun bilinen tek anlamı aydınlanma ya da aydınlatma olduğudur. “

http://helpfreetheearth.com/news565_numbers.html :Devamını oku

Bu nedenle Vahiy kitabının Beast (canavar) sayısı 555 örtülü bir şekilde İlluminatinin sayısal kodu olan 666  dır.

http://boymeetsworldilluminati.tumblr.com/post/80089355917/danielle-fishel-the-best-love-advice-youll-ever: Devamını oku

TARİHTEN ÖRNEKLER

555K

Bir Dönemin ünlü parolası: 555-K

555K; 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da, Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır.

555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşmiştir.

CHP-Menderes kavgası dönemi… 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesi iktidardaki Demokrat Parti ile muhalefetteki CHP arasındaki gerilimin doruğa çıktığı günler. Demokrat Parti, Meclis’te kurduğu ‘‘Tahkikat Komisyonu” aracılığıyla CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü TBMM’den uzaklaştırır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri, 28 Nisan’da İstanbul’da, bir gün sonra da Ankara’da DP iktidarına karşı protesto gösterileri düzenler ve polisin sert müdahalesi sonucu büyük çatışmalar yaşanır.

İşte Demokrat Parti yönetimi de, bu olayların ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e destek amacıyla 5 Mayıs’ta Ankara’da bir gösteri planlar. Buna göre DP’li gençler saat 5’te Atatürk Bulvarı’nda toplanacak ve o sırada Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Bayar ile Menderes’i alkışlayacaklardı. Bunu haber alan CHP’li öğrenciler aynı saat ve yerde bir karşı gösteri düzenlemeye karar verdiler. ‘‘5’inci ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da” şeklinde planlanan karşı gösteri, ‘‘555-K”parolasıyla dilden dile yayıldı.

Kaynak: John Lawrence Reynolds, GİZLİ ÖRGÜTLER, Özgün Adı: Secret Societies, Çeviren: Şükrü Kanter, 1. baskı: Koridor Yayıncılık, İstanbul, sh:79

THE HOAX/ Sahtekar (III) (2006)


Seyretmeniz gereken filmlerden

Yönetmen: Lasse Hallström     

Senaryo: William Wheeler, Clifford Irving        

Ülke: ABD

Tür: Komedi, Dram

Vizyon Tarihi: 22 Haziran 2007 (Türkiye)

Süre: 116 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carter Burwell 

Oyuncular    Richard Gere, David Aaron Baker,    John Carter, Judi Barton, Raul Julia Jr. ,James Biberi

Özet

1971 yılında, bir İspanya gezisi sırasında tanışan iki yazar Clifford Irving (Richard Gere) ve Richard Suskin (Alfred Molina) birlikte servet kazanmak için inanılmaz bir plan yaparlar. Çok kapsamlı araştırmaların ardından Irving, toplum hayatından uzak yaşayan milyarder Howard Hughes’un izinsiz (ve elbette asılsız belgelere, hayal ürünü ayrıntılara dayalı) otobiyografisini yazar. Irving, ünlü yayınevi McGraw-Hill’i, Hughes ile yakın ilişkisi olduğuna inandırmakta, ustaca hazırladığı belgeler sayesinde zorlanmaz ve kitabı için oldukça karlı bir sözleşmeyi imzalamayı başarır. Sahte kitap yayınlandığında uzmanlar güvenilirliğinden kuşkulanmakta gecikmez. Hughes sessizliğini bozup telefonla basın toplantısı düzenlediğinde bile, yayınevi Irving’den desteğini çekmez. Uzun soruşturmalar ve neredeyse bir medya hezeyanının ardından Irving suçunun cezasını çekmek zorunda kalır.

Hakkında

Sahtekar – Kral Çıplak!
Gazeteci Clifford Irving, münzevi hayatı yaşayan havacı, kadın düşkünü ve egzantrik dolar milyoneri Howard Hughes’la yaptığı söyleşiler dizisiyle Amerikan gazeteciliğinin zirvesine ulaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. Hughes, Irving’in adını bile duymamıştı.

Friedrich Nietzsche insanların doğruyu söylemesinin nedenini bir yalanı sonuna kadar götürecek zekaya sahip olmamalarına bağlar Ve daha önce hiçbir gazeteci yayınladığı uydurma haberlerle 1971 yılında gündemin başına oturan sofistike yalancı Clifford Irving kadar zeki ve cesur olmamıştır. Yalan dolanla dolu kitapları ve hayal ürünü haberleriyle Clifford Irving modern Amerikan kültürünün en hilebaz prenslerinden biridir. Yalan, onun için bir sanattır. Usta bir örümcek gibi kendi özgün dünyasını örer ve bunu kimseciklere fark ettirmeden gerçek dünyanın ortasına yerleştirir.

Sahtekar’ın hemen filmin başında, “Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır” diye yazıyor olması belki de filmin sarf ettiği en komik cümlelerden biri. “Gerçek” denilen olaylar Clifford Irving adlı yazarın herkesin peşinde koştuğu ancak uzun zamandır bir münzevi hayatı süren dünyanın en zengin ve güçlü adamı Howard Hughes’la yaptığı röportajların toplandığı biyografiye dayanıyor. Ancak ne röportajlar ne de biyografi gerçek. Irving’in uydurma yapıtında sadece Hughes’un sahte itirafları yer almıyor, üstüne üstlük onunla yapılmış çok samimi söyleşiler de bulunuyor. Irving, doğruların ve yalanların omuz omuza ilerlediği 70’li yıllar medya dünyasının kozmopolit ve fazlasıyla özgür atmosferinde, insanları kandırmak için öyle dökümanlar hazırlıyor, sesini değiştirerek kendi kendisiyle öyle röportajlar yapıyor ki, yayınevinin en titiz uzmanlarının bile denetiminden başarıyla geçiveriyor. Tüm Amerikan halkını kandıran bu adamın gerçek diye yutturduğu hayal dünyası, sonunda Howard Hughes’un ortaya çıkıp bu röportajların düpedüz yalan olduğunu söylemesiyle sona eriyor.

Ancak bu sahtekarlığın altında medya dersi kitaplarına girecek kadar usta ve yaratıcı bir başlık gizli: Medya Yalanları. Uydurma haberleri ve hayal ürünü araştırmalarıyla medya yalanları, her zaman modern Amerikan kültürünün en önemli parçalarından birisi olmuştur. Şöhret ve servete açılan en kısa ve en cazip yollar üzerine yazılan kupürleri okumayı seven geniş kitlelere ulaşmanın en kolay yollarından birisi küçük beyaz medya yalanlarıdır. Anna Nicole Smith’ten Paris Hilton’a, günümüzde üst üste patlayan bütün skandalların çıkış noktası hiç kuşkusuz bu yüzyılın en görkemli sahtekarlık olaylarından biri olarak bilinen ve 1970’lerin başında meydana gelen Clifford Irving / Howard Hughes sahtekarlığıdır.

Sahtekar, aralarında New York yayıncılık endüstrisi, Watergate skandalı, Richard Nixon, Vietnam Savaşı ve Pop Art’ın olduğu halüsinasyonlar ve paranoyayla dolu bir dönemin Amerika’sında geçiyor ve o günlerin yapısındaki şizofreniyi çok iyi yansıtıyor. Time dergisi tarafından Yılın Sahtekarı seçilen Irving’in anlattığı olaylara dayanan filmin gerçekliğinden şüphe edebilirsiniz ama sinema da böyle bir şey değil mi zaten: Hepsi hepsi küçük yalan bir dünya…

Erişim: http://delalaydin.blogspot.com.tr/2007/06/sahtekar-kral-plak.html

Filmden

- Sahtekâr.

- Evet. Melica, Clifford “Sahtekar”ı yazan adamdı. Şu adam hakkındaki harika bir kitaptı. Adamın adı, sanatçı, yardım et. Hatırlamıyorum  Kimdi o?

 - Tablo taklitçisi.

- Tablo taklitçisi.

- İsmi Elmyr de Hory’di.

- Tamam. Picasso’nun, Matisse’nin, Modigliani’nin eserlerini taklit ediyordu. Doğru. Sanat olarak taklit teorisi. Sanat nedir?

 Bir çeşit sanat mı?

 Aslında çok yıkıcı bir eylem. Ama kitap, kitap az satmıştı.

- Evet  Evet, daha iyi, daha iyi satabilirdi.

- İsterseniz bugün bundan bahsetmeyelim. Yine de, yenisi, kurgu.

- Evet.

- “Rudnick’in Sorunu”.

Gerçekten, bayıldım. Harikaydı. Beni çok, çok korkuttu, aslında, gerçeği söylemek gerekirse.

- Öfkeli bir kitap.

- Ama komik. Yani ben okudum ve ben çok komik buldum. Benim için o kadar öfke dolu değildi. Benim için iyiydi. Beni güldürdü. Ama öfke de çok önemli. Öfkeye ihtiyacımız var. Bu Almanya’da çok işimize yarar.

**

- Kitabı yayımlamıyoruz.

- Kesinlikle, kesinlikle. 30.000 baskı ile, gerçekten de kitabı yayımlamamız doğru olmaz  Life Dergisi’nden Brad Silber ondan nefret etti. Kitabı  “Üçüncü sınıf bir Philip Roth taklidi” olarak niteledi. Harold’a söylemiş. Her şey korkunçtu Birden bire kar topu gibi büyüdü.

Cliff. McGraw- Hill kitabını yayımlamayacak. Kitap öldü. Bomba atıldı. Bitti.

**

Dışarıda daha fazla açıklama yapılacaktır. Herkes başka bir otele yerleştirilecek!

Affedersiniz, acaba  Bir bana Howard Hughes’in bu otele taşınacağını söyledi.

Nedir bu?

 Neler oluyor?

 Otel yönetimi hafta sonu için oteli kapatma kararı aldı efendim.

- Başka otele yerleştirileceksiniz.

- Otel yönetimi mi?

 Howard Hughes havuzda yalnız yüzmek istediği için gecenin yarısı herkesi kapı önüne mi koyuyorsunuz?

 Benim bundan haberim yok efendim. İşte buna güç derler.

“Howard Hughes’un Gizli Dünyası”

**

- Şu anda 20. yüzyılın en önemli kitabı üstünde çalışıyorum. Eşine rastlanmış değil. Bunu yarın sunacağım.

- Sana ayrıntılarını yarın getireceğim.

**

Tüm makaleler aynı şeyi söylüyor. Hughes milyarlık şirketleri yönetiyor ama sadece el yazısı mektuplarla haberleşiyor. En üst düzey adamlarıyla bile konuşmuyor. Hiç kimseyle doğrudan bağlantısı yok. Bu yüzden işe yarayacak.

**

Andrea:

 Milyarder Howard Hughes mu?

 Sadece bize özel, izin verilmiş bir otobiyografi.

Cliff’in onunla birlikte yazmasını istiyor. Ve bizim de yayınlamamızı istiyor. El yazısı analizi. Tamam, yazı.

Hemen getirmen mümkün mü?

Cliff’in hazırladığı sahte izinde

Hayatının gerçeklerini, kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmaz. Yakışmaz. Bu yüzden anılarımı ve biyografimi yazması ve yayınlanması için gerekli ayarlamaların yapılması konusunda aracılık yapması için Clifford Irving’e yetki veriyorum. Bazı yanlış anlamalar temizlenmeden ve hayatım hakkındaki gerçekleri kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmayacaktır.”

- Evet, senin sözüne inanıyoruz.

- Evet. Bay Hughes bundan sonra nasıl devam etmemiz gerektiğini düşünüyor?

 Ben ah, bakın bu gerçekten çok garip. Ben de durumu daha yeni kavramaya başlıyorum ama şimdiye kadar anlayabildiğim kadarıyla, dışarı çıkmayı reddediyor. Sadece kendisi arıyor, hiçbir zaman telefon kabul etmiyor. Bu iki özel söylenti doğruya benziyor. Ama, yasal gerekçeler için el yazısı kontratları göndereceğini söyledi ve başka bir sorunuz olursa bana söyleyin, bağlantı kurduğunda ben ona aktarırım. Ama bunun dışında, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Gerçekten.

Neden sen Cliff?

 Dünyada herhangi bir yazara bu işi yaptırabilirdi.

Hey, Albert, bu konuda benim de hiçbir fikrim yok. Bu şimdiye kadar başıma gelen en garip şey. En iyi tahminim, beni seviyor.

Evet. Evet, Newsweek dergisinde basılmış mektuplardaki yazılarla uyuşuyor.

Osborn şirketinin ilk inceleme sonunda fikri, el yazısı örneklerinin gerçekten ona ait olduğu yönünde.

- Tamam, evet.

- Bir saniye izin verir misin?

 Evet, elbette. Evet.

- Clifford.

- Evet?

 Sen ve Howard, ikiniz de ne kadar istediğinizi konuştunuz mu?

 Çünkü sana bir tek teklif yapmak istiyoruz. Bugün. Konuştuk Andrea, konuştuk. Biz, bu konuyu konuştuk.

- Bir şey söyleyebilir miyim?

 – Hayır.

**

Hayır, tek söylemek istediğim şu ki bu şey ortaya çıktıktan sonra bu adamın bizi dava etmesine ne engel olacak?

TWA, hissedarlar davası. Howard herhangi bir mahkeme salonuna girecek olursa onu bekleyen 137 milyon dolarlık bir ceza kararı var. Yani kitabın çıkması hiç önemli değil. Dava edemez.

- Hala sahte olduğunu söyleyebilir.

- Hiçbir konuda hiçbir şey söylemiyor. Bu adam, terlik olarak yırtılmış peçete kutularını kullanıyor. Kendi idrarını içiyor. Adam psikopat. İnterneti duydun mu?

 Adamın kendi özel CIA’sı var. Acımasız danışmanlar. Danışmanları kitap hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çünkü, onlara söylemeyecek kadar paranoyak. Ve beni yalancı çıkarmak için saklanmaktan da vazgeçmeyecektir. Çünkü adam kaçık bir münzevi. Ve, o kaçık münzevinin sözcüsü de benim. Yani ne kadar inanılmaz konuşursam o kadar inandırıcı olacağım. Buna inanabiliyor musun?

 Mükemmeliyet.

**

- Yarım milyon önerdiler.

- Yarım milyon dolar mı?

 Evet, 400 bin Howard için. Ve 100 bin de bizim için. Oh, ben de yarım milyon dolar bizim için dedin sanmıştım. Aptal, hepsi bizim için. Howard Hughes diye biri yok.

- Yani bu, beni dinliyor musun sen?

 – Evet. Şimdi sorunumuz şu. Bu sözlü bir anlaşma. Avukatları bu işi en küçük ayrıntısına kadar inceleyecek. Bu yüzden hemen şimdi gitmek zorundayız. Bu adamın hayatı konusunda uzman olmak zorundayız.

**

Howard şartları kabul ediyor. Gizliliğin şart olduğunu söylüyor. Yoksa kitap olmayacak. Cliff. Harold, bu kitap İncil’den daha çok satacak. Rakiplerimiz ellerine geçirmek için her şeyi yapacaklardır. Ve alamazlarsa yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Ben bu kontratı hemen imzalayalım ve hemen tam ve kesin bir gizlilik maddesi devreye sokalım diyorum. Tamamen. Karılarımız bile bilmeyecek. Mantık sınırları içinde. Bundan sonra, Hughes’dan Octavio olarak bahsedeceğiz. Kitabın adı da “Octavio Projesi” olacak.

**

Büyük gol:

İkinci el yazısı analizine göre de Bay Hughes’un size gönderdiği mektuplar, gerçek.

- % 100.  (Aslında sahte idi)

- Burada sürpriz yok. Uzmanlar işverenlerine iyi haberler vermeyi severler.

**

Cliff: Howard Hughes’dan bahsedelim.

Dick: Bana erik verdi. Howard Hughes, bana erik verdi. Howard Hughes bana Nassau’da plajda erik verdi. Hughes’la ilk kez Meksika’da buluştuğunuzu sanıyordum. Ralpf, işte olan şuydu. Bana bir telefon geldi. Gerçekten, birden bire. Ve arayan kişi, George Gordon Holmes. Howard Hughes’un çok eski ortaklarından biri. Bize Meksiko City’e gelmemizi ve telefon beklememizi istediğini söyledi. Biz de gidip bunu yaptık. Uçakla gittik. Orada işe yaramaz döküntü bir otele yerleştik. Tam on sekiz saat bekledik. Klima yoktu. Küvette yengeçler dolaşıyordu. Canları cehenneme demek üzereydim. O zaman bir zarf buldum. Kapının altından atılmıştı. Çok ender tatile çıkar ama çıktığında genelde Juchitan Dağları’nda Salina Cruz adında çok uzak bir oteli kapatır. Şöyle diyordu. Pilotu bizi Juchitan’a götürmek için bekliyordu. Ve sabahın altısında, dağların üstünde, alçaktan uçuyorduk. Endişeliydim. Ama bu pilot çok yetenekliydi. Bizi doğruca gri çakıl kaplı bir piste indirdi. Ve tam inerken, göz ucuyla gördüm bir cip vardı. Dağdan aşağı doğru geliyordu. Meksika ordusu mu?

 Hayır, bu Holmes’du.

- Bay Irving?

 – Evet, çok doğru.

- Evet, Bay Holmes.

- Siz kimsiniz?

 Bu Richard. Benim yardımcı yazarım. Dick’i gördüğüne biraz şaşırmıştı, bu yüzden ona Dick’in benim araştırmacım ve arkadaşım olduğunu açıkladım. Bu yüzden oradaydı ve onsuz çalışmam imkansızdı. Cipe bindik. Bizi dağda sonsuz gibi gelen bir yolculuğa çıkardı. Tepenin üstüne doğru daireler çizerek tırmandık ve şeye ulaştık, otele, adı neydi  Salina Cruz. Holmes bizden kendisini izlememizi istedi. Sessizdi. Kulübenin gerisinde bir oda vardı.

- Beyler.

- Okyanus manzarası bile yoktu. Önümüzü zor görüyorduk. Ve orada küçük bir adam silueti gördük. Bir yataktaydı. Keşiş gibi oturuyordu. Howard Hughes. Howard Hughes. Howard Hughes orada karşımızda oturuyordu. Kalbim, deli gibi çarpıyordu. Ve sonra, sineklikten elini dışarı doğru uzattı ve Dick’e bir şey ikram etti.

- Bir erik.

- Bir erik. Dick eriği aldı  Eriği yedi. Fena değil dedi. Ve bize Meksika toprağının olağanüstü değerinden bahsetmeye başladı. Organik tarım organik besinler, vesaire  İkisi orada iki eski arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. Sonunda biraz da işten bahsetme imkanı bulduk. Sonra Dick’le eve döndük.

- Ben biraz acıktım.

- Yemek yiyelim. Evet, senin için güzel bir şey seçmek istiyorum. Latour lütfen. 61. Yemekleri sonra söyleyeceğiz.

- Oh evet.

- Ve biraz da morina alalım mı beyler?

 – İyi olur.

- Evet. Biliyor musunuz, Howard Hughes havyar sevmiyor.

- Sahi mi?

 – Evet, aslında onunla konuşurken bunu özellikle belirtti. Bunu hatırlıyorum, ben, bu çok ilgisiz bir konuydu. Çok garipti. Teşekkür ederim. Tam şeyden sonraydı  Clifford şeyden bahsetmeyi bitirdikten sonraydı, şeyden  – Kaza.

- Çok doğru, kaza.

- Beverly Hills.

- Uçağı. Bir evin çatısına düşmüştü. Bir evin çatısına park etmişti. Sırtını incitmişti ama başka yarası yoktu. İşte o zaman şey dedi, Beverly Hills’de insanlar havyar yerler dedi ama kendisi sevmiyordu. Sonra uçağı düşmüştü. Tamam, öyleyse ordöv olarak iki morina alalım. Lütfen.

- Üç belki.

- Ah, üç, tamam mı?

 – Üç yapalım. Güzel. Tamam, güzel.

- Evet, iyi olur. Peki, peki iş zekası konusunda bir şeyler sezebildiniz mi?

 – Sen söyle.

- Şey ah, şey demesi çok ilginç gelmişti. Bu aslında gerçekten çok ilginçti, şey dedi  İnsanlar işi her zaman iş olarak düşünürler dedi, ki zaten böyledir ama aynı zamanda, işin içinde aynı zamanda zevk de vardır. Yani iş zevk demektir. Zevk aynı zamanda iş olabilir. İşin zevkleri vardır. İkisi de. İkisi de aynı anda. Bunu pek anlayamadım ama bir süre sonra düşününce şunu anladım ki, onun dehası bu. Bu sizin yazar olarak hak ettiğiniz çek. Bay Hughes’a kesilecek ikinci çek ya da Octavia’ya, özür dilerim. Ah, bunu işleme koymak biraz daha uzun sürecek.

Şey ah, anladığım kadarıyla Bay Hughes’un ödemesini almaya yetkilisiniz.

Evet. Alabilir miyim?

 Teşekkürler. Ama fazla uzun sürmesin, tamam mı?

 Life dergisi Howard Hughes hikayesinin dizi haline getirilmesi için tüm dünyayı kapsayacak haklarına 250 bin dolar ödemeye hazır.

**

Davayı kaybetmesi Hughes’un 137 milyon dolar kaybetmesine ve imparatorluğunun temellerinin zarar görmesine sebep olabilir. Nixon’ın Adalet Bakanlığı şimdiye kadar bunu reddetmişti. En ince ayrıntılara girmemiz gerek.

Bizi bu koruyacak. Ayrıntılar. Kan lazım. Para lazım. Gerçek, dişe dokunur, insanların ilgisini çekecek şeyler gerek.

Şu anda iktidardaki başkanı savaş suçlusu olarak eleştirmek mi istersin?

 Böyle bir şeyle kültürü bile etkileyebilirsin, tamam mı?

 Ben kültürü etkilemek istemiyorum. Sadece para kazanmak ve yakalanmamak istiyorum.

- Bunu gerçekçi yapmamız gerek.

- Dick, onlara üç sarı mektup verdim.
- Bana 500 bin dolar verdiler.Bu gerçekçi miydi?

 – Hiç sanmıyorum.

**

- Bir kaç ay önce Ibiza’da Elmyr’ı gördüm.

- Peki eski dostumuz Elmyr nasıl bakalım?

 Evet, ben arkadaşlarımla yemek yiyordum. O da barda yalnız başına oturmuş içki içiyordu. Bana geldi ve şöyle dedi. Senin Clifford’la olan ilişkini hem bayağı hem de ahlaksız bulmuştum.

- Ve çekip gitti.

- Yalan söylüyorsun. Bunu Elmyr söylemedi. Oh, ben mi yalancıyım?

 Peki kim dünyanın en ünlü adamı hakkında sahte bir kitap yazıyor?

**

Ah, insanlar babama Büyük Howard derdi. Büyük Howard  Büyük Howard parasını petrol işinde matkap uçlarını kiraya vererek kazanmıştı. Bana demişti ki, şöyle demişti, evlat  Bu matkap uçları senin evinin ekmeği. Onları sakın kaybetme. Büyük Howard ben 18 yaşındayken öldü. Onun o işe yaramaz, Teksaslı kaba köylü dostları şirketini satmaya kalktılar. Beni devreden çıkarmak istediler. İtilip kakılmaktan hoşlanmam.

Şimdi, iki grup pazarlık yapar. Bir grupta aslan, diğerinde eşek vardır.Bir grup, boş tehdit ya da güçle, durumun hemen kontrolünü ele almaya çalışır, bu aslandır. On sekiz yaşında, babamın şirketini satmaya kalkan bu adamları dava ettim. Onları dava ettim, onlara saldırdım, onlara şantaj yaptım. Ben, o zaman elimden gelen her türlü yöntemi kullandım. Bir aslan olmayı öğrendim.

**

Foya meydana çıkar.

İnanılmazsın Cliff. Beyaz Saray mali yolsuzluk iddiasını reddetti.

- Son günlerde kadın gazetelerini okuyor musun?

 – Merhaba.

Ev kadınları gazetesinde Howard Hughes’un otobiyografisinden alıntılar. Kitabı yazan Robert Eaton‘un. Life’ın avukatları, kemiklerimin üstünden etleri kemirmeye hazırlanıyorlar. Tanrı aşkına söyler misin Clifford, burada neler oluyor böyle?

 Hey, benim bu konudan haberim yok. Bu lanet olası Eaton’ın elinde notlar olduğunu iddia ediyor. Sendeki lanet olası el yazısı notlar. Şimdi ya bunu iki kez satıyorsun ve Robert Eaton takma ismini olarak kullanıyorsun

- Bu suçlamaya cevap bile vermeyeceğim.

- Ya da daha büyük olasılıkla senin yarı tanrı, kaçık arkadaşın, iki yazar kullanıyor. Anladın mı?

 Şu anda şirketin karşısında tek başına sen varsın. Bu şu demektir. Sen hiç acımadan dava edecekler ve elindeki her kuruşu geri alacaklardır ve ayrıca sahte sözler vererek sadece bize vaat ettiğin bir kitabı başkalarına sattığın için de tazminat ödemek zorunda kalacaksın.

- Yani ikimizi de mi dava edeceklerini söyledi?

 – Evet.

- İkimizi de mi?

 Yani benden adımla mı bahsetti?

 – Evet. O pisliğin de aynı fikri bulduğuna inanamıyorum. Ama ben parayı harcadım. Sana geri vermemiz gerekebileceğini söylemiştim. Tanrım Dick. Zaten çok büyük bir yüzde de değildi. Bak, onlara parayı öde. Hughes’un durup dururken fikir değiştirdiğini söyle.

- Ve ben de sana farkı ödeyeyim.

- Yapamam, ben de çoğunu harcadım. Öyleyse borç alırız. Yani bu artık bir oyun değil Cliff. Yani bu bir şekilde basının eline geçerse lanet olası Howard Hughes peşimize düşer. Ve, Intertel. Bunu hatırlıyor musun?

 Bizi sodyum pentatolla zehirlerler. Bizi öldürürler ya da bağlarlar ya da öyle bir şey. Howard, bizim peşimizden gelmeyecektir. Danışmanları gelebilir ama kendisi gelemez.

- Oh sahi mi?

 – Evet.

**

Cliff bir manevra ile herşeyin yönünü değiştirir.

. Dick, bence bir tatile çıkman gerekiyor. Pasaportun yanında mı?

 Mektup sende mi?

 Tamam, harika. Her şey yolunda gidecek. Evet. Alo, benim Andrea. Evet, Andrea, benim Cliff. Evet, bir şey daha.

- Shelton Fisher’ın da toplantıda olması gerek.

- Kim olduğunu biliyor musun?

 McGraw- Hill’in Başkanı, evet. Toplantıda olması gerek.

- Tamam, ne yapabileceğime bakarım.

- Bunu ben istemiyorum. O istiyor. Pazarlık yok. Fisher yoksa toplantı da yok.

Bay Irving, görünüşe bakılırsa ya siz ya da ünlü sponsorunuz birine büyük bir şaka yapıyor. Bu şakada Life dergisinin bir bağlantısı olmadığını garanti ediyorum. Şimdi, neden Robert Eaton’un kim olduğunu ve sizin yazıyor olmanız gereken kitabı satmaya çalıştığını açıklayarak başlayın.

Shelton bugün mektup aldın mı?

 – Anlayamadım?

 – Ralpf, ben Shelton’la konuşuyordum. Ve küçük bir not, ses tonuna dikkat et. Tam iki geceyi çok inatçı bir milyarderle pazarlık yaparak geçirdim. Ve inan bana, sözlü hakaret limitime ulaştım.

- Mektupları getirir misin lütfen?

 – Life dergisi, yazarların kariyerleri üstünde küçük de olsa etki yapabilmekle tanınmıştır sevgili dostum.

- Ve biz bir dava açmaktan da çekinmeyiz.

- Bu ses tonu, işte, anladın mı?

 Dikkat et. O mu?

 Şimdi, Shelton onu okurken elbette Howard bana yazacağını söylediği şeyleri yazmışsa senden önce gruba özetleyebilirim. Howard, Eaton’un kim olduğunu bilmiyor. O kitap bir uydurma. Ama bu şu anda önemli değil. Çünkü, McGraw- Hill’in dizi yazı haklarını Life dergisine kendisinin izni olmadan sattığını öğrendiği için şu anda, nasıl denir, kriz geçiriyor. Bir sorunun var Ralpf. Derginin sahibi Henry Luce.

- Henry Luce ne olmuş?

 – Howard’ın fikrine göre Luce Pan- Am’da Juan Trippe’le anlaşmış. Adam lanet olası bir sosyalist ve kötü bir golf oyuncusu. Bu sadece, sadece küfür. Kısaca bu Luce’nin ne kadar büyük bir pislik olduğuyla ilgili üç sayfa dolusu küfür. Bunlar Howard’ın sözleri. Benim değil. Benim Luce ile bir sorunum yok. Ve pul üstündeki damga Nassau’ya ait. Bunun konumuzla hiçbir ilgisi yok. Ve biz burada mahkemeye götürüldüğü taktirde lehimize sonuçlanacak bir iş anlaşmasından bahsediyoruz. Bir iş anlaşmamız vardı. Artık yok. Ona yeniden düşünmesi için yalvardım ama başarılı olamadım. Bu yüzden, Howard’ın istediği şekilde bu 100 bin dolarlık avans çekini size iade ediyorum. Şimdi isterseniz bizi dava etmekle uğraşabilirsiniz.

- Bu arada biz başka bir yayıncı arayacağız.

- Dur, hayır, Cliff. Bay Irving, sizinle bir kontrat yaptık. Bu şirketimizin bu eserin sahibi olduğunu gösterir. Yanlış. Saatlerce ona yalvarmam sonuç vermiş olsaydı, inanın bana sizin olabilirdi. Olabilirdi, hatta bir hafta içinde genel bir açıklama bile yapabilirdiniz. Yani hatta Ralpf’ın bu işle hala bağlantısının olmasını bile kabul edebilirdi. Ama tek şartı, avansını bir milyon dolara çıkarmanızı istiyor.

- Bir sent bile eksik değil.

- Oh, tanrım.

- Ne, bir milyon dolar mı?
 – Evet.
- Bir milyon dolar.

- Tamam, bence burada iyi niyet atmosferi yaratmamız çok önemli. Güven mi?

 Adam bir Teksas engereği yılanı. Güvenmiş.

- Tamam, teşekkürler.

- Sen nereye gidiyorsun?

 Nereye gidiyorsun?

 Bekle bir dakika. Şimdi şunu iyi dinle. O kitap benim. Altına imza attınız. Ve bunun için bir milyon dolar ödemeye de niyetim yok. Bunu anlıyor musun?

 Beni iyi dinleyin “Bay lanet olası Clifford Irving”.

- Şimdi gidip ona söyleyin  – Ben Clifford Irving değilim. Ben Howard Hughes’um. Howard’ın ağzı Howard’ın sözleri. Bir milyon dolar, yolun karşısına Doubleday’e geçiyorum. Seçim sizin. Shelton, seninle bir şeyi paylaşmak istiyorum Howard’ın bahsettiği alternatif fikirlerden biri şuydu. Neden McGraw- Hill’de kontrolü bana geçirecek kadar hisse almıyorum?

 Sonra dedi ki, sadece baskı makinelerini tutarım ve diğer aptallardan kurtulurum. Bunu aynen aktardım. Hoşça kalın. Howard Hughes. Bir milyon dolar.

- Hepsi bu. Teşekkürler.

- Önemli değil. Oh.

**

 Neden suratınız böyle asık?

 Parlak planımızı yaparken Bay Howard Hughes adına yazılmış bir çeki bankaya gidip nasıl bozduracağımızı düşünmeyi unutmuşuz. Bir İsviçre bankasında kendinize, onun adına bir hesap açtırın. Biz de bunu yapacaktık. Ama sonra sosyal güvenlik numarası gerektiğini öğrendik. Ve bunun izi sürülebilir. İsviçre’de bile olsa. İnan bana, biz her türlü yolu düşündük. Çeki bir kadının bozdurmasına ne dersiniz?

 Hayır, hesabı açan kişinin, çeki bozduran kişi olması gerekiyor. Howard Hughes. Bir erkek olması gerek. Yapımcısına, fikrini değiştirdiğini söyleyin. Çekin artık baş harfleriyle yazılmasını istediğini söyleyin. H.R. Hughes. Sonra, bir sahte pasaport. Sahte bir isim. Harriet Rhonda Hughes. Helga Rhinoceros Hughes gibi. Çeki ben bozdurabilirim.

Hayır, İsviçre’ye gitmeyeceksin.

Oh tanrım, bu harika bir fikir. Cliff, bu işe yarayabilir. Çeki o bozdurabilir.

- Hayır, hayır, olmaz.

- Bunu yapabilirim. O benim karım Dick, lütfen. Buna karışma. Evet, senin karın olduğunu biliyorum. Sana arada sırada bunu hatırlatan kişi benim. Biliyorsun, aramadığı zaman, o tür şeyler.

**

McGraw-Hill Yayıncılık ve Life dergisi Hughes’un otobiyografisini yayınlayacaklarını açıkladılar. Biyografiyi Clifford Irving yazacak. Irving Hughes’la pek çok kez röportaj yaptı.

McGraw- Hill müşterilerini yüzyılın en çok tartışma yaratacak kitaplarından birine sahip olmak için şimdiden sipariş vermeleri konusunda uyardı.

 Telefonlar alıyorum. Telgraflar geliyor. Yayını ve dağıtımı durdurma emirleri alıyorum Bayan Tate.

Bu adama bir milyon doları yayınladığım için beni dava edeceği bir kitap için mi ödüyorum?

 Belim kırılacak gibi. Ne istediniz böyle?

 Bu konuda endişen varsa, belki Howard’dan bu sert tepkilere bir son vermesini isteyebilirsin. Evet. Onunla bunu konuşacağım.

McGraw- Hill, büyük tartışmalar arasında Hughes’un otobiyografisini yayınladı. Hughes’un avukatı kitabın tamamen uydurma olduğunu açıkladı.

İşte oldu, artık yalancıyız. Hughes’un avukatları bize yalancı diyor. Bunun olacağını biliyorduk.

 Neden şimdi korkuyorsun?

**

İşler karışıyor

Las Vegas. Hiç şüpheye bırakmayacak şekilde inanıyorum ki Bay Hughes’un 1956 yılında Nixon’un kardeşine verdiği 205 bin dolarlık borç

 Aman Tanrım.

- Dick, işlerini bitirdik. İşlerini bitirdik.

- Neyi bitirdik?

 Buna inanmayacaksın. Tamam, dinle.

Rebozo Nixon’un evinin dekorasyonu için 100 bin dolar nakit aldı. Bu parayı kabul etmesi şu anlama gelecekti. TWA temyizi ve Air West konusu en önemli öncelik olacaktı. Ayrıca, 1956’da Hughes, Nixon’un kardeşine Pentagon ihalelerini alabilmek için 205 bin dolar vermiş.

Burada para aklama var. Rüşvet var. Bu son. Bunu yayınlarsak, Nixon, Başkan Nixon, yargılanır. Bunun bize vereceği gücün farkında mısın?

 – Cliff, bunun bana vereceği gücü istediğimden emin değilim.

- Ama ben eminim. Cliff, bunu yayınlarsan, üstüne yağacak belanın sınırı olmaz. Ve insanlar olacak kim bilir kim  Nixon’un politik düşmanları, Hughes’un danışmanları nerede yaşadığını biliyorlar.

- Evet?

 – Ben bunu gördüğünü bile unutmanı söylüyorum. Boş versene. Bu tıpkı kutsal kitap gibi. Bize Tanrı tarafından tarihin bir parçası olabilmemiz için gönderildi. Ve sen unutmamı mı söylüyorsun?

 Dick, buraya gel. Sana bir şey göstereceğim. Bu paket Nevada’dan gönderilmiş. Bu Hughes’un eyaleti.

- Demek istediğin ne?

 – Nixon’un işini bitirmemize yardım etmek istiyor. O bizim yanımızda Dick. Howard bizim yanımızda. Dillon Read hidrolik sisteminin arızalı olduğunu nasıl anladın?

 Beni dinlemiyorsun Clifford. Lanet olası.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle arızalı olmalarını ben sağladım. Neden bilgiyi savunma bakanlığına götürüp ihaleyi kendin almadın?

 Evet, o zaman ihale alabilecek durumda değildim. Bu yüzden, üretmek yerine, uçaklarını onardım. Onlarınkiyle teknolojilerimizi birleştirdim. Ve o şirketi içinden tükettim. Ve buna izin verdiler. Çünkü hipnotize olmuşlardı.

Böyle olur Clifford. Rakibin güçlü olduğu zaman, bir fırsat bulursun, onun için bir kriz yaratırsın. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine, onun için günü kurtarırsın. Hiçbir şey düşmanından gelen bir jestten daha fazla karıştırmaz. Hiçbir şey insanı, daha savunmasız yapamaz.

Bu Edith. Kapat, kapat.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle  Arayan Andrea’ydı.

 Bir sorunumuz var. Sessiz olun çocuklar. Komşuları uyandıracaksınız.

Clifford, Frank McCullough ile tanıştığını sanmıyorum.

- Hayır, merhaba Frank.

- Nasılsın?

 Dick Suskind. Ah, dün Chester Davis’ten bir telefon geldi.

- Hughes’un özel avukatı.

- Evet, evet. Anlaşılan, bizim saatimizle saat birde Howard Hughes, telefonla arayacak ve bir aracı aracılığıyla konuşacakmış. Ve Bay Hughes’la konuşan son gazeteci sen olduğun için ortak kararımız telefona Bay McCullough’un bakması yönünde oldu. Çünkü Bay Hughes’u sesinden tanıyabilecek kişilerden biri. Bay McCullough aynı zamanda şu garantiyi verdi. En azından şu an için bunların hepsi kayıt dışı kalacak. Ve Bay Daves ayrıca Ralph Graves’in de telefon geldiğinde odada olması ve hazır bulunması konusunda ısrar etti. Ki söylemek zorundayım Cliff, bu beni çok şaşırttı. Bu özellikle Hughes’la sözüm ona görüşmelerinde onu, sunuş biçimini bildiğim için geçerli. Ah, affedersiniz. Benim tuvalete gitmem gerek. Shelton bu

Ne dememi bekliyorsun?

 Bu bir tuzak. Hattın diğer ucundaki adamın ne diyeceğini çok iyi biliyorsun. Bay McCullough bu yüzden burada. Sözü geçen adamın sesini teşhis etmek için. Ben tarafsızım Bay Irving. Evet, şimdi bekleyeceğiz. Ben bu saçmalığı izlemeyeceğim. Beni lobide bulabilirsiniz.

- Fazla uzaklaşma Clifford.

- Alo?

 **

- Ne oldu?

 – Henüz bilmiyoruz. McCullough bizden odadan çıkmamızı istedi. Konuştuğum adam Howard Hughes’du. Konuşma biçimi ve tonlamalarını taklit etmek imkansızdır. Bana seninle hiç karşılaşmadığını söyledi. Ve kitabın da sahteymiş. Bir yalan.

- Bay Irving.

- Sizi dinliyorum. Şimdi, Howard’ı tanıyorsam, bunu hiçbir zaman kesin sonuç olarak görmem. Yani kendisi gerçekten çok garip bir adamdır. Ama sunduğunuz kanıtların azlığını da göz önünde bulunduracak olursak şu anda en iyi tahminim sizin bir şarlatan olduğunuz yönünde. Bu şeyde bir parça bile gerçeklik payı varsa en küçük bir ayrıntıyı bile abartmış ya da değiştirmişsen kanunların izin verdiği en uç noktaya kadar peşine düşeceğim. Buna dolandırıcılık ve hırsızlık suçlamaları da dahil. Bundan kurtulmanın tek yolu hemen şimdi bana neler olduğunu açıklaman olabilir.

(Kalbi: Ben, güveninize ihanet ettim. Kitap ve tüm hikaye sahtedir. Tüm dünyaya yalan söyledim. Ve şimdi ne olursa olsun, artık içim rahat; demek istese de]

Irving:  Elimde, o iki yüzlü pisliğin hapse girmesini sağlayabilecek kayıt dışı bazı malzemeler var! Howard ya karıncaların yara içinde bıraktığı yüzünü gösterir ya da ben elimdekileri yayınlarım. Bu kadar yeter!

Howard Hughes’u ve elindeki belgeleri getirmen için üç günün var!

Hırsızlık mı Cliff?

 Mektup dolandırıcılığı mı?

 Tanrım, bu inanılmaz. Bu sadece çok fazla, çok fazla.

**

- Ne?

 – Artık bitti Cliff. Ben hapse giremem. Seninle ya da sensiz yarın onlara açıklayacağım. Howard Hughes aradı diyeceğim. Anlaşmadan çekilmiş. Onlara parayı geri ödeyebilirsin. Barbara’yla konuştum.

- Bu konuda o da bana hak veriyor.

- Eminim öyledir. Sen onurlu bir adamsın Dick. Değil mi?

 Onurlu bir adam mısın?

 Bana bir söz vermedin mi Dick?

 – Sonuna kadar yanındayım demedin mi?

 – Evet. Evet ya. Dünya çapında okuyucuya ulaşmak. Yolsuzluk yapmış bir başkanı alaşağı etmek. İşte son bu! Bu değil! – Bitti Cliff. Bitti.

- Evet ah, elbette.

- Hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim.

**

Octavio yüz yüze görüşmeyi kabul etti. Şartları öğleden sonra gönderilecek. Bay Octavio ile görüşme ayarlamışlar. Ve buraya gelecekmiş. Bu muhtemelen benim şimdiye kadar aldığım en garip mesajdı. Ve şartlarını yerine getirmek için yardımınıza ihtiyacım var. Yarın saat birde, binanın üst dört katı boşaltılacak. 14. kattaki tüm halılar, kaldırılacak. Yerler yıkanacak ve cilalanacak. Tüm pencereler, siyah malzemelerle kapatılacak. Şu toz toplamayan türden kumaşlardan olacak.

- Bu benim pencerem için de geçerli mi, Bay Irving?

 – Ah evet, ben olsam gidip kapatırdım. İşimizi garantiye almak en iyisi olur Harold. Bunlar çok hassas bilgiler. Bunları kitaba koyup koymamak konusunda hala karar vermedim.

- Bunu güvenli bir yere koysan iyi olur.

- Elbette Cliff. Tamam. Şimdi bakalım. İşte kitabın metni. Howard Hughes’un otobiyografisi. Ön söz ve yorum. Clifford Irving.

- Umarım beğenirsiniz.

- Ben de öyle umuyorum. Tamam, ben iner inmez Howard’ı buraya getireceğim. Pekala. Tamam batı ucunu kontrol et. Çapın tam olarak doğru olması gerek.

- Her şey yolunda mu?

 – Evet, benim için endişelenme. İyi gidiyorsun. Evet, tam burası. Doğru. Eğer duman görecek olursanız, uzaklaştırın. Bunun binadan uçup gitmesine izin veremeyiz. Ne diyorsun?

 – Ne bu?

 Ver şunu.

- Bunu elle mi kopyaladın?

 – Evet.

- Orijinalinden.

- Fotokopi değil, değil mi?

 – Hayır. Ben, kısıtlamaların farkındayım.

**

- Nereye gidiyor?

 – Bilmiyorum. Oh hayır bu gerçek olamaz. Geri dönecek miyiz?

 Lanet olası binaya inmesine sadece yirmi metre kalmıştı! Bana bak, benim diyagramımda sorun yok.

- Bu benim yapamayacağım bir şey değil.

- Andrea, orijinal sende mi?

 Yazdığı şeyin basit bir kopyasını çıkarabilirim, tamam mı?

 – Bunu yapabilirim.

- Evet, tamam  Göreceğiz, göreceğiz.

- Bunu yapabilirim.

- Doğu ve batıyı karıştırmışsın.

- Bunu neden yaptın?

 Bak.

- Hayır, ben kağıt üstünde olanı yazdım. Hayır, yapmamışsın. Adam saplantılı bir dahi. Bir şeylerin istediği gibi olmasından hoşlanıyor. Neden değiştirdin?

 – Batı ve doğu mu?

 – Dua et ölüp kurtul, seni acınası aptal.

Yemin ederim, ben bu sayfada yazanları kopyaladım. Tam olarak. Hepsi aynıydı. Kitabın gerçek. Bu malzemenin Howard Hughes dışında birinden gelmiş olması imkansız. Konuşma dili. Kendine özgü felsefesi. Hatta Howard’la yaptığım bir konuşmanın neredeyse tamamını eksiksiz aktarmışsın.

- Ve ben bunu hiç kimseye anlatmadığımı biliyorum.

- Sahi mi?

 Bu tipik Howard Hughes. Yazar ve reddeder. Evet, evet. Yani bu ben de çok, evet. Sana tam bir cehennem hayatı yaşattı değil mi Cliff. İnan bana, hiç kolay olmadı.

Hayır değildi. Ama çok fazla yardım aldım.

- Bu bir baş yapıt Cliff.
- Sahi mi?
 Tam bir baş yapıt.

- Beğendin mi?

 – Bayıldım. Oh evet! İzninizle izninizle.

**

Bir açıklama lütfen. Bay Hughes kitaba neden karşı. Madem kitap gerçek neden bu karşı çıkıyor?

Geçen sonbaharda, gerçekleşen ziyaretten sonra başkanın ülkemize geleceği açıklanmıştı. Batı yakası liman işçileri  Evimin her yerine izleme cihazları yerleştirmiş olmalarına hiç şaşmam. Hemen burada. Her yerde. Clifford Irving’in Howard Hughes hakkında yazdığı kitap üzerindeki tartışmalar kitabın satışından kar elde etmeyi ümit edenleri yakından ilgilendiriyor.

Benim önerim şudur ki Birleşik Devletler Senatörü olarak George Bush’u seçin. Bunun hem Teksas hem de Amerika için iyi olacağından eminim.

Kitap yayınlandığında, karşı çıkan herkes bu bilgilerin derinliği kalitesi ve gerçekliği karşısında hayranlıklarını gizleyemeyecekler. Bize verildiği şekilde aktardık. Biliyor musun öyle güzel yalan söylüyorsun ki. Yani, böyle bir kitap için böyle bir günah çıkarma için aracı olduğum için ne kadar gurur duyduğumu bilemezsiniz. Bu sadece bu adamla ilgili değil, aynı zamanda, çağımız hakkında, kim olduğumuz hakkında.

**

Buradan sonra işler karışıyor

- Howard nerede?

 – Biliyor musun Clifford  19 yıldır Bay Hughes için çeşitli işler yapıyorum. Ve bir kere bile ona ilk adıyla hitap etmedim. Sen böyle formalitelerle fazla vakit kaybetmiyorsun.
- Onunla birlikte bir kitap yazdık.
- İstersen bir an için yazmadığını biliyorum ve gecenin konusu da bu değil diyelim.
- Konu ne?
 Bay Hughes’un yarattığı dünya büyüktür Clifford. Pek çok alanda çalışan pek çok şirketi vardır. Yapılar, fraksiyonlar vardır. Hainler ve küçük isyancılar. Anlayacağın Clifford, Bay Hughes’un dünyada araç olarak kullandığı insanlar çoğunlukla aslında, tarih yazan insanlardır. Yani Nixon mı?
 Bay Hughes sana gönderilen bu bilgileri kitabında kullanıp kullanmadığını öğrenmek istiyor.

Howard, Nixon’u gömmek istiyor, değil mi?

 Çünkü köpeği artık istediği numaraları yapmıyor. TWA ve Air West birleşmesi ve diğerleri  Bay Hughes’un amaçları konusunda tahminde bulunacak kadar küstah değilim. Biz sadece bu sorunun cevabını öğrenmek istiyoruz. Sadece şunu söyleyeceğim  Hiçbir şey bu kitabın tam olarak yazdığım şekilde yayınlanmasına engel olamaz. Yardımımı istiyorsa doğrudan benimle konuşması gerek. Howard Hughes’a koşul öne sürmeye mi kalkıyorsun?
 Ben Howard Hughes’un habercisiyim.

 Tanımadığın bir adama böyle ateşli bir bağlılık neden?

 Hayır, ben onu tanıyorum. Ve onu görmeyi hak ediyorum. Aynı şeyi bana başkanlar söylemişti Clifford. Sana da onlara söylediğim şeyi söyleyeceğim  Sorun bir kapıdan geçip geçmeme sorunu değil Clifford. Geçecek bir kapı yok. Ama olsaydı Clifford bir kapı olsaydı  Sen şu anda kapanış sesini duyuyor olacaktın. Bay Hughes kitaptaki o bilgiyi istiyor Clifford.

Biliyordum. Şimdi, içine bu iddiaları koyarsam, Howard kitabın yayınlanmasına izin verecek, değil mi?

 Anlaşma bu mu?

 Peki garantimiz var mı?

 Sadece güven Clifford. Demek istediğim Hughes’un yaptığı her şeyde olduğu gibi bunun da bir mantığı var. Mailor gibi biri yerine Cliff’i seçmesi çok mantıklı. Çünkü o zaman Mailor’un kitabı olacaktı. Teşekkürler.

***

Bazı köşelerden Bay Irving’in bu kitabı tamamen kendisinin uydurduğu yönünde söylentiler var.

Biz okuyanlara soracak olursanız sadece Shakespeare böyle bir şeyi uydurmayı başarabilirdi. Ve Bay Irving çok iyi bir insan olsa da Shakespeare’in olmadığını biliyoruz. Bayanlar ve baylar Bay Clifford Irving.

**

Bulmacanın en önemli parçasını Zürih’teki bir İsviçre bankası oluşturuyor. Bu bankada H.R. Hughes adına çekler bozdurulmuş. Burada adı geçen H.R. Hughes, Helga R. Hughes adında bir kadın olarak görülüyor. Normalde sessizlikleriyle tanınan İsviçre bankacıları olayla ilgili konuşurken polis şu anda bu kadını arıyor. Bay Irving! Bay Irving efendim. Çekleri kim bozdurdu?

 İsviçre’deki hesap sahibi Helga Hughes adında bir kadın. Belgelerin sahte olduğundan şüpheleniyorlar. Bu aşağılık ve küçük düşürücü olmaya başladı.

**

- Ben bir yayıncıyım Shelton.

- Sen bir çalışansın Harold. Adının ne olduğu önemli değil. Bir kitaba para ödedik ve yayınlayacağız. Sadece, lanet olası baskı makinelerini çalıştır.

**

Bunu yapıyorum efendim, çünkü başkanın bir uyarıyı hak ettiğini düşündüm.

Hayır, elbette hayır. Elbette Hiç kimse. Bu öğleden sonra kuryeyle teslim edilecek.

**

- Kitapta ne var?

- Her şey. Hughes’un başkana verdiği borçlar. Borçların gerçek miktarları. Florida’da Bebe’yle olan şeyler. Demek istediğin başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

- Başka nasıl bilebilirlerdi?

- Bu Fisher denen adamla konuşmamız gerek. Kitabın yayınlanmasını engellemeliyiz. Hughes başkana ulaşmak için yapıyor olabilir mi?

Aslında başkan bu sabah çok kızgındı. Kitabın demokrat ulusal komitesine sızdırılmış olmasından korkuyor. Kahretsin. Watergate Oteli’nde oturmuş çaylarını içerken bu kitabı okuduklarını düşünüyor. Tamam, Hunt’ı arayacağım. Adamlarını gönderip baksın bakalım. Demokratların elinde bir kopya var mı baksın. Bu erken ortaya çıkarsa diye başkan için bir şey hazırlayacağım. Ulusa sesleniş konuşması için.

- Ne diyecek?

- Bir şeyler düşüneceğim. Henüz karar vermedim.

**

İnsan ilişkileri çok zordur. Özellikle kadınlarla olanlar. Bu yüzden onları mutlu edebilmek için kendimize olabildiğince hakim olmaya çalışırız. Onların mutluluğunun bizim mutluluğumuz olacağına inanırız.

**

- Cliff, ben senin gibi değilim. İtiraf ettim.

- Özgürlüğüne ihtiyacın var Dick. Nedir bu?

 Senin fikrin mi?

 Yani hayatımı lanet olası fikrin için mi mahvettin?

 Bak, bunu kendim için olduğundan çok senin için istedim! En başından beri, hep öyleydi. Ve başardık Dick, lanet olsun, başardık! Şuna bak. Gel, gel.

- Şuna bir bak.

- Bu umurumda değil. Bu senin. Alabilirsin. Hepsi senin Dick. Hepsi senin.

- Al, bu senin.

- Neler oluyor burada?

 İntertel. Dick. İntertel. O lanet pislikler. Kilidi kırdılar. Dün gece evime girdiler. Buradaydılar. Beni kaçırdılar. Beni bir arabaya bindirdiler. Uçakla Nassau’ya götürdüler. Ve orada, orada, beni tehdit ettiler. Beni dövdüler ve pencereden attılar, hayır dedim. Çünkü bu kitap yayınlanacak. Ve buna hiç kimse engel olamaz. Ciddi konuştum. Bana sözler verildi. Howard Hughes’a hiç kimse engel olamayacak.

- Bu Howard Hughes mu?

 – Bu Howard Hughes. Clifford Irving. İntertel seni kaçırdı ve Nasau’ya mı uçurdu?

 Evet, CIA, eski ajanlar, kiralık katiller! Dövüş sanatları. Haklıydın.

- En başından beri haklıydın! – Dün gece buradaydım Cliff. Buraya karıma nasıl yalan söyleyeceğimle ilgili ders almak için gelmiştim. Ne de olsa sen bu konuda bir uzmansın. Tanrı aşkına, hemen bu lanet olası pencerenin dışındaydım. Seni burada gördüm. Yerde oturuyordun. Sünger gibi içmiştin. Bana inanmıyorsun. Özellikle sen. Al lanet olası paranı.

- Al, paranı al dedim.

- Tanrım Cliff. Al dedim, al paranı, al lanet olası paranı! Alabildiğin kadarını al! Hadi, al dedim. Hadi, lanet olası paranı al ve git buradan! Canın cehenneme! Üstüme para atma dedim! Ve uzak dur benden lanet olası, uzak dur benden! Hiç kimse seni Nassau’ya götürmedi Cliff.

**

Chester Davis, Howard Hughes’un avukatı birinci hatta. Tamam. Emin misin?

 Saat kaçta olacak?

 Ne kadar teşekkür etsem az Chester. Başkan sana borçlandı. Elbette elimde büyük bir dosya var. Fotoğraflar ve başka kaydedilmiş malzeme. Hayatım küçüklüğümden beri eksiksiz olarak kaydedilmiştir. Elimde ciltler dolusu, odalar dolusu malzeme var. Bay Highes. Irving adında bir adamla işbirliği yaptınız  – Tebrikler.

- Teşekkürler.

- Harika bir gece.

- Teşekkürler. Teşekkür ederim. Öğrenmek istediğim benim bu konuda neden hiç uyarılmadığım. Neden uyarılmadık Clara?

 Elimde ciltler dolusu odalar dolusu malzeme var. Bay Hughes, Irving adında bir adamla iş birliği yaptınız  Ya da onu tanıyor musunuz?

 Kendisi bu biyografinin kaydını sizinle yaptığını iddia ediyor. Evet bu tarihe bu şekilde geçmeli. Keşke hala sinema işinde olsaydım. Çünkü şimdiye kadar hayal gücü bu kitaptaki kadar güçlü ya da uçuk bir senaryo görmemiştim. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm, ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum. Tüm bu şeyler ilk olarak bir kaç gün önce dikkatimi çekti. O kadar inanılmaz ve hayal gücünün sınırının o kadar ötesinde ki  Yani bana öyle geliyor ki Irving’in amacı para olmalı. Ama bence McGraw- Hill ve Time’ın böyle sahte metinler için anlaşmalar yapmamayı öğrenmeleri gerekiyor. Bundan çok daha kaliteli işler çıkarabilecek kurumlar olduklarını biliyorum. Bir yerde bu paranın aktarıldığını gösteren bir banka kaydı olmalı.

- Ayrıca sizin başkan Nixon’un arkadaşı Bebe Rebozo’yla.

- Yalan söylemiş.  çeşitli anlaşmalar yaptığınızla ilgili söylentiler dolaşıyor. Ayrıca başkanın kendisiyle de bazı anlaşmalarınız olmuş. Bu söylentiler konusunda yorumunuz ne olacak?

 Polis tarafından yapılan açıklamaya göre Clifford Irving’in karısı hakkında bir tutuklama emri çıkarıldı. Edith Irving dolandırıcılık ve imza taklidi suçlarından aranıyor. Kocası Clifford Irving’in Howard Hughes’un otobiyografisini yazdığını iddia ettiği Bayan Irving bir İsveç bankasına Howard Hughes adına yatırılan parayı çekmişti. Hughes, otobiyografinin gerçekliğini reddetti.

**

Bizi her zaman ayrıntılar ele verir.

- Sana bir şey sorabilir miyim George?

 – Elbette Clifford. Ben bunun için buradayım. Bu Howard için çok kötü bir yıl oldu değil mi?

 Yani şu TWA konusu, Air West satışının gerçekleşmemesi. Nixon’un kontrolünü de kaybetti. Onun maşalarından biriydi değil mi?

 Bir şeye ihtiyacı vardı, onu yeniden hizaya sokmak için bir koza ihtiyacı vardı. TWA hissedarlarının açtığı davanın görülmesine devam ediliyor. Hughes’un davayı kaybetmesi ona 137 milyon dolara mal olabilir. Bu yüzden, bir gün dezenfekte edilmiş gazetesini açtı ve işte oradaydık. Küçük kitabımızla biz. Rakibin güçlü olduğu zaman, fırsat bulursun. Onun için bir kriz yaratırsın. Bir şey yapmasına bile gerek kalmadı, sadece  Sadece biraz destek. Yolsuzluk belgelerini, gönderdi.

- Bebe’yle Florida’daki iş?

 – Nixon’un dikkatini bu yolsuzluklara çekti.

- Başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

 – Başka nasıl bilebilirlerdi?

 Nixon paniğe kapıldı. Kitabın gerçek olduğunu düşündü. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine onun için günü kurtarırsın. Ve sonra Howard başkan için günü yine kurtardı. O istediğini almış oldu ve biz de gömüldük. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum.

Kızgın değilim George.

Hayal kırıklığına uğradım. Yani sanmıştım ki belki, ortak olduğumuzu sanmıştım. Howard ve benim. Bunu kişisel algılamamalısın Clifford. Bu şeye benzer  Tıpkı bir ormanın kereste için kesildiğinde ağaçların bunu kişisel algılamamalarına. Hepsi büyük planın parçası.

- Ama rolümü iyi oynadım değil mi?

 – Muhteşemdin Clifford.

- Bay Hughes sana iltifat etti.

- Sahi mi?

 Sana yalan söyler miyim?

 Howard Hughes yıllardır ilk kez canlı olarak konuştu ve onu çok yakında daha fazla duyabileceğimizin işaretini verdi.

**

SONUÇ

Sahtekar.

İşbirliği yaptı.

Karşılığında Dick’e ve özellikle de Edith’e ceza indirimi istiyorum.

Bay Irving, 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bay Susskind altı ay hapis cezası aldı.

Ek olarak McGraw-Hill’e olan tüm borçlarını ödeyecekler ve vergi dairesine ödeyecekleriyle birlikte tam miktar 1,5 milyon dolar olacak.

Bayan Irving’in cezası ertelendi ama İsviçre yetkililerinin vereceği karar konusunda söz hakkımız yok. Karardan memnun musunuz

Bay Newman?

İnsan bir anlaşma yaptığında çok da mutlu olamaz. Ve sürpriz bir gelişmeyle Nixon adalet bakanlığı Air West’in Howard Hughes’un şirketi Tool Şirketi tarafından satın alınmasını onayladı. Bu haber geçen haftaki anayasa mahkemesinin TWA hissedarları davasını reddetme kararının ardından geldi. Bu kararla Bay Hughes tam 137 milyon dolar ödemekten kurtulmuştu.

Bu olağan dışı milyarder için çok iyi bir hafta oldu.

Diğer haberlerimize göz atacak olursak, bugün beş kişi demokrat ulusal komitesinin karargahı olan Watergate Oteli’ne gizlice girerken yakalandı.

Yılın dolandırıcısı. Clifford Irving. Clifford Irving 17 ay hapis yattı.

Bu arada Edith Irving de bir yıl İsviçre hapishanesinde kaldı. 1974’te salıverildikten kısa süre sonra  Cliff ve Edith boşanma başvurusunda bulundular.

Beyaz Saray danışmanları Clifford’ın kitabının Nixon’un Hughes paranoyasını körüklediğini ve sonunda Watergate skandalının patlak vermesine sebep olduğunu onayladılar.

Haçlı kralı. Aslan yürekli Richard. Yazan Richar Suskind. Dick, 1973’te “Aslan Yürekli Richard”ı yayınladı. Oğlancılıkla ilgili bölümü çıkarmıştı.

Dick Suskind 1999’da ölene kadar evli kaldı. Clifford roman yazarı olarak kariyerine, yaşadığı bu olaylarla ilgili anılarını anlattığı “Sahtekar” romanıyla devam etti.

Evet, işte onlar. Dumanında boğulma. 1972’deki telefon hoparlörlü basın toplantısı Howard Hughes’un son kez halk önünde görülüşü oldu.

Bir ölüm sertifikasına göre Hughes’un 5 Nisan 1976’da öldüğü iddia ediliyor.

Clifford günümüzde hala Hughes’un otobiyografisini yayınlatmaya çalışıyor.

*************

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)

 

 

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)


Ölmeden önce seyredilmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Orson Welles          

Senaryo: Orson Welles, Oja Kodar        

Ülke: Fransa, İran, Batı Almanya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1973 (İspanya)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca

Müzik: Michel Legrand               

Nam-ı Diğer: F for Fake | F for Fake | About Fakes | Truths and Lies

Oyuncular    Orson Welles    Oja Kodar    Joseph Cotten, François Reichenbach ,   Richard Wilson

Özet

Eğlenceli bir Orson Welles’in Yurttaş Kane  gibi güzel fikirleri olan belgesel  filmidir.

Orson Welles, belgeselde sanat, sinema dünyası ve gerçek hayatla ilgili izlenimlerine resmi geçit yaptırıyor.

Film sanat kalpazanı bir şarlatan Elmyr de Hory’nin  biyografisini odaklanmıştır. Aynı zamanda ünlü hileleri ile meşhur Howard Hughes otobiyografisini yazan  Clifford Irving’e, sahte bir özgeçmişi ile Yurttaş Kane bir parodi şeklinde özetleyişi, sahte Mars işgali ve Orson Welles’i de efsane yapımcısı ve sihirbaz olarak işler.

Karakterler hakkında  hikayeleri işlerken  sanatın doğası içindeki çatışma, illüzyon , yaşam , sahtecilik ve yapay arasındaki bağlantılarını ele alır.

Filmin son 17 dk içinde Picasso için bir dizi sahte hikâye uydurup piyasadaki Picasso tablolarının gerçekliği sorgulanır.

Filmde Oja Kodar ile bir kadının erkekleri etki altına nasıl aldığı ve gerçek ve yalan arasındaki varlığın temelinde faktör oluşunu irdeler.

Elmyr, birçok galerileri için resim yapmış bir usta kalpazan olduğunu belirtirken “sanat nedir?” diye sahteciliğin ve gerçekliğin doğasının cevabını bulmaya çalışır.

Kesinlikle harika bir belgesel filmdir. Eski olmasına rağmen seyretmeyenlerin seyretmesini şiddetle tavsiye ederim.

Elmyr de Hory (Hoffmann Elemér Albert) (14 Nisan 1905 – 11 Aralık 1976) Tüm dünyada saygın sanat galerilerine binden fazla sahte tablo  sattığı söylenen bir Macar doğumlu ressam ve sanat kalpazandır. Clifford Irving tarafından hayatı kitaplaştırıldı. Orson Welles tarafından hazırlanan bir belgesel filmi F for Fake Sahte (1974)  çok ünlü oldu.

Nerdeyse 60 tane ismi vardı. “De Hory, Hory, Heury, Bory, Sury, Kury, Bury, Dury” Gerçek adı “Elmyr Ferenc Huffman” idi. İspanya’nın ciddi ve   çok ılımlı bir bölgesi Ibiza adasında inzivaya çekildi.

Hakkında çıkan haberlerde “Londra Ekspresi”nde  “Sanat Dünyasını Haraca Bağlayan Adam Ortaya Çıktı !”;

“Dünyanın en iyi sahteci ressamı Elmyr Dory-Boutin’in  …orjinal bir Modigliani tablosu çizmesi yalnızca bir saatini aldı “

Fakat sahtekarlıkları onu zengin etmedi. Aslında Elmyr de Hory, sanatta uzmanlık iddiasında bulunanların foyasını ortaya çıkarmak, zenginlerin koleksiyonlarında bulundurdukları tabloların o kadar da gerçekçi olmadığını göstermekti.

“Altın yıllarında” 

- Sana sattığım taklitler için.

- Evet , ama sen onlardan iyi para kazandın.

- Evet de onu bunu bilmiyor.

- Anladım.  ve ne yaptı biliyor musun?

  Bana bir çek verdi ama çekin karşılığı yoktu.

- Sana sahte bir çek verdi.

- Evet.

- Sahte bir resim için.

- Evet.  İlahi adalet denen bir şey var.

Tüm elime geçen tek şey $250,000 ‘lık ufacık bir televizyon.  Hatta içinde oturduğu ev bile kendisinin değil. Sanat simsarının teki onunla bir anlaşma yapmış. Birileri ilginç bir şey yapmış olmalı  – bir anlaşma. – anlaşma.  Aldandım.  Kullanıldım.  iliğimi kemiğimi sömürdüler.  Şu çatısı altında yaşadığım ev bile benim değil.  Adıma tek kuruşum yok.  Bunca yıldır süren koşuşturmacadan sonra  Sahtekarlık işindeki o son değişimden sonra, şimdi bile,   Elmyr bu son sığınağında da kendini pek güvende hissetmiyor  hani derler ya..

Gerçek ve sahteciliğin hakikatini inceleyenler için Hory’nin hayatı incelenmesi gereken şahsiyetlerden olduğunu düşünüyoruz.

http://en.wikipedia.org/wiki/Elmyr_de_Hory

Clifford Michael Irving (5 Kasım 1930 doğumlu) bir Amerikan araştırmacı gazeteci ve yazardır. O en iyi 1970’lerin başında Howard Hughes hakkında hazırladığı sahte bir “otobiyografi” tanınıyor olmasıdır. Yazar Clifford M.Irving ,  Howard Robard Hughes ile yapılan 100 röportaja dayanarak yazdığı anılarını Amerika’daki  McGraw-Hill yayınevi ile bir milyon dolar karşılığında kontrat imzalamıştır.  Kitap yayınlanır. Milyarder Hughes araştırma mahsulü olan her şeyi inkâr yoluna giderek skandallarla tanınmak istemdiğinden telefonla katıldığı bir basın konferansında adı geçen anıların gerçeklere dayanmadığını ileri sürer.  Sonra, Irving, gördüğü baskı karşısında Hughes’ı dolandırdığını mahkeme önünde itiraf eder. Hughes onu kınar ve yayıncı McGraw-Hill, dava eder. 17 ay süren mahkeme sonucunda, bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Bundan dört yıl sonra 70 yaşındaki Hughes, Acapulco’dan Houston’a yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

http://en.wikipedia.org/wiki/Clifford_Irving

Filmin en kayda değer vurgusu, sahtenin bireye değil, paylaşıma dair olmasının altını çiziyor olması.

“Eğer birileri sahteyi, yalanı kabullenecek ortamı yaratmıyorsa, yalan ve sahte var olmaz.”

Belgeselden

Houdin , bugüne kadar yaşamış en büyük sihirbazdır.  Ve ne demiş biliyor musun?

 – “Sihirbaz yalnızca bir aktördür”demiş.

**

Bir resmin hakiki kalitesinden bahsediyorsak  asıl idrak edilmesi gereken şey aslında gerçek mi taklit mi olduğu değil , İyi mi yoksa kötü bir taklit mi olduğudur.   [Clifford Irving]

**

Sen bir ressamsın.

Niye insanların sahte tablolar yapmasını istiyorsun?

 Çünkü sahteleri de orjinalleri kadar iyi ve alıcısı var, talep var.  Eğer sanat camiasında alıcısı olmasa, sahtekarlar var olamazlardı. – yani , ne kadar çok , o kadar iyi , değil mi?

**

- Uzmanlar.

- “Sözde” uzmanlar.

-Uzmanlar günümüzün kahinleri .

- Fazlasıyla gösterişçi

- Bizimle daima bilgisayar netliğinde konuşuyorlar. Bir şey biliyormuş gibi davranıyorlar Ama aslında bildikleri , çok yüzeysel şeyler. Ve biz de onların önünde diz çöküyoruz. Onlar, bizzat tanrının sahtekarlara armağanı. Ve bütün dünya uzmanlar ve kurumların kendilerini aptal yerine koymalarından hoşlanıyor. 

Varsayalım ki Kisling , Elmyr  ve Modigliani’nin kendisi tarafından resmedilmiş  üç Modigliani tablosunu  yanyana koyduk.  Knoedler’den Paris’e kadar kendisine uzman diyen herkese sorabiliriz. Hangisinin orjinal , hangisinin çakma olduğunu söyleyebilirlerse  Eğer isim vermemiz yasak olmasaydı  her biri Elmyr tarafından resmedilmiş  postmodern akımın iftihar duyulan önemli eserlerinin sergilendiği  ünlü bir müzeden bile bahsedebilirdik. Aslında 20. yy’ın büyük sahtekârlarından biri olan Elmyr’e dalavereleri seven bu insanlar arasında kahraman gözüyle bakılıyor ama bunu açıkca ifade etmeye cesaretleri yok.

**

Bir tabloya  nasıl değer biçilir ki?

  Değer fikirlere göre oluşur. Fikirler de uzmanların görüşüne göre.  Elmyr gibi bir sahtekar da uzmanları aptal yerine koyarsa o zaman uzman kime denir?

  – Sahtekar kime denir?

**

Böylece Irving’in belgeleri de, tıpkı Elmyr’in tabloları gibi  doğruluğunu kanıtlamıştı. Sahte tablolar üzerinde bir uzman görüşü alıp , sonucu görmek istedim ve Elmyr’e benim için 3 resim yapmasını istedim: iki Matisse ve bir de Modigliani tablosu -ki öğle yemeğinden önce hepsini bitirmişti- ve hatta Modigliani tablosunun kenarına , Paris’te bir kafede gibi görünmesi için bir kahve lekesi bile bıraktı.

- Sonra ben bu üç tabloyu alıp Modern Sanatlar Müzesi’ne götürdüm.  Orada bu tabloları iki saat boyunca incelediler ve kesinlikle gerçek oldukları kararına vardılar ve hatta satmak istediğimi duyunca şok oldular. Hem de, gerçekten yaşanmış bir olay.

Bu hikaye kesinlikle gerçek. Şey , Irving bu tabloları yok etmiş gibi davranıyor.  Ama ben Irving karakterinde birinin 15.000$ değerinde bir şeyi yok ettiğine pek inanmıyorum.  Bence tablolar şimdi iyi korunan bir bankanın kasasında 15 sene paketini açmadan bekleyecekler. Anlattığı bütün hikayeler Yıllarca kafasında kurmuş , büyütmüş  ve şimdi de onlara inanacak hale gelmiş.

**

Et voila.

Güzelmiş , ama az bulunan bir şey olduğu söylenebilir mi?

  Bir sürü istiridye vardır ama inci bulmak kolay değildir.  Hep bu ustalar taklit ve düzmecelere neden oluyor ve sahtekarları da cesaretlendiriyorlar  -hatta şimdi şu yediklerimizde bile-  Günümüzde mutfaklarda ne sahtekarlıklar dönüyor bilseniz. (Size şu diye, hangi eti yedirdiler) Çok şükür , buradaki deniz ürünleri de sahte değil. 

**

Biyografisinin yazarına göre-   pek çene çalmıyorlarmış. Ben sanat simsarlarının kendilerinin de sahtekar olduklarını düşünüyorum.Jüriyi oluşturan baylar ve bayanlar ! Tanıkların huzurunda şunu söylemem gerek ki Sizin kararınız da -en kibar şekliyle söylemek gerekirse- pek kolay değil. Her ne kadar Clifford Irving kitabında bahsettiğinin aksine – Asla kişilere satış yapmadığım konusundaki ısrarımı sürdürüyorum.

**

- Peki ya uzmanlar?

  Sahtekarlar var oldukça , uzmanların da var olmaları gerek sanırım .  Ama hiç “uzman” olmasaydı  kimse “sahtekar” olur muydu?

**

Bir arkadaşım -başka bir arkadaşım-  bir zamanlar Picasso’ya bir Picasso tablosu gösterir  ve bunun sahte olduğu söyler.  Aynı arkadaş , bir yerden bulduğu  Picasso tablosu olduğunu iddia ettiği resmi gösterir fakat Picasso “bu da çakma” der.  Sonra başka birinden bulduğu , başka bir tabloyu da gösterir ve Picasso yine “bu da çakma” der.  “Ama , Pablo,” der arkadaşı  “Seni bu tabloyu çizerken gözlerimle gördüm.”  Picasso da der ki ; “Çakma Picasso tablolarını ben de herkes kadar iyi yapabilirim.”

 Kendimi affettirmeye veya bir bahane bulmaya çalışmıyorum. Ruh halimi ve bir insanın acizliğini anlatmaya çalışıyorum.

Bugün hapiste olmamasının başlıca iki sebebi var:   Birincisi ; Bu konuda açılacak bir mahkeme , sanat dünyasına öyle bir açıklık getirir ki  A court case would bring such publicity upon the art world  buna karşı çıkacak her sanat simsarı otomatikman şüpheli durumuna düşer.

Hapiste olmamasının bir diğer sebebi de   -Oradayken fransız polisi bana bunu açıklamıştı- Onu tutuklayabilmeleri için , onu resim yaparken ve -Vlamincks’in , Derains’in , Picasso’nun- imzasını atarken gören iki görgü tanığı olması gerekliymiş.  Yazarın imzası , resim bittikten çok sonraları atılır. Ben yaptığım hiç bir tabloya imza atmadım zaten. Bu çok önemli bir nokta.  Hayır , hiçbirine imza atmadım. Yok. Hayır , hiç atmadım. Hiç atmadım. Tabii ki imzalanmışlardı.  Artık her kim imzaladıysa ,   birisinin Elmyr’e yaptığı resimlerin  birçok önemli koleksiyonda , birçok farklı imza ile   sergilenerek mutlak bir ebediyete   kavuştuklarını söylemeli.  Eğer bu tabloları uzun bir süre müzede veya önemli bir resim koleksiyonunda sergilerseniz bir süre sonra hakiki olurlar.

**

Bu yapı , yüzyıllardır burada duruyor.  Batı dünyasının belki de en eski yapısı.  Ve üstüne bir imza bile atılmamış.  Chartres.  Tanrının azametinin ve insanın aczinin bir anıtı. Bugünlerde tüm sanatçılar yalnızca etten kemikten ibaret gibiler. Çıplak. Yavan , meydanda. Artık bir anıt yaratmak isteyen kimse yok.  Evrenimiz, -bilim adamlarının devamlı söylediği gibi-  tek kullanımlık.  Bütün yaptıklarımızın içinde   belki de-  bu anonim eser ,  bu taştan orman ,  bu epik ilahi ,  bu göz alıcı güzellik ,   bu şehadet sancağı ,  bütün şehirlerimiz yok olduktan sonra  öylece el değmemiş bir şekilde ayakta kalır  ve nereden geldiğimizi ,  neyi başardığımızı bize gösterir  Yaptığımız bütün taş yapıtlar , resimler , yazılar   birkaç yıl -belki de bin yıl- hayatta kalıyor ,  sonrasındaysa miladını doldurup  nihayetinde de toprağa karışıyorlar.  Zaferler ve hileler  Hazineler ve taklitler. Hayatın değişmeyen bir gerçeği Hepimiz ölümü tadacağız. “Gönlünüzü ferah tutun”  diye sesleniyor bizlere geçmişten seslenen merhum sanatçılarımız.  “Türkümüzü  “kimse söylemeyecek.  “Ama nolmuş söylemeyecekse?

  Biz şarkımızı söylemeye devam edelim.”  Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir. 

**

Orson Welles’in filmin sonunda uydurduğu hikâye ise şu şekildedir.

Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir.  Ve filmin sonunda geldik.  Oja’ya.  Şimdi sizlere Oja’nın da taktıklarıyla   yakın bir tarihte gerçekten yaşanmış bir hikayenin canlandıracağız.  Ta en başta dediğim gibi, Oja işin içine en sonda giriyor  ve biz de bu sebepten onu en sona bıraktık.  Tesadüflere gelirsek-  Misal , şimdi sizlere Oja’nın dedesini tanıtayım.

Oh, hayır. Vazgeçtim , ona daha sonra gelelim. Zaten film yeterince karıştı. 

Oja, bildiğim kadarıyla  şimdiye kadar ondan kimseye bahsetmedi.  O çağımızın en büyük sanatçısının dikkatini çektiğinde-  işin içine dahil oldu.  İnsanlık tarihinin en ünlü  ve şüphesiz en zengin ressamı. Picasso , çağımızın en büyük fenomenidir.  Bugüne kadar hiçbir ressam çıkmamıştır ki  10 saniyeden kısa bir sürede , – elinin tek hareketiyle  – onun gibi sihirli bir  dokunuş bırakmayı becerememiştir. John D. Rockefeller bile bunu becerememişti. Tahmini mal varlığı :  750 milyon dolar. Ama Oja onu bir dikizciye çevirmişti.  Bu çok da eski bir olay değil  Picasso, kendince sebeplerden dolayı  Toussaint köyünde kendini resme verdiği sıralarda ,   Oja da tatil yapmak için orada bulunuyordu. Ve yanında da Olaf adında iskandinav bir arkadaşı vardı.  Olay denen bu çocuk, memleketinin soğuk dağlarında  New Orleans’ın jazz şarkılarına kendini kaptırmıştı  ve bütün gün Picasso’nun penceresinin önünde elinde bir trambolinle bir şeyler çalmaya çalışıyordu.  Olaf’ın trambolini sabahın köründen geceye kadar öttürüyordu ve Picasso’da kafayı sıyırmak üzereydi. Sonra…dikkatini dağıtan başka bir şey daha vardı.  Çok daha dikkat dağıtıcı  Oja.

Oja , sabah erkenden sahile gidiyor. Oja , saat 10 , güneş kremini almak için geri dönüyor. ve tekrar sahile gidiyor ve öğle yemeği için tekrar geri geliyor.  Buralarda herkes öğle yemeğinden sonra biraz kestirir.  Ama Oja değil. Tabii Picasso da değil. Kokteyl zamanı.  Akşam yemeği zamanı. Herhangi bir zaman.  Pazar Oja , pazartesi Oja , salı Oja..  haftanın her günü  Haftalarca  Oja ,tramboline şöyle bir bakış atıyor.  ve şimdi de Oja , oradan uzaklaşıyor.  Ama Picasso’nun öyle bir kaçış şansı yok.  Kendini kaptırmış mıydı?

  Belki de yalnızca…ilham alıyordu. Orada tam olarak ne olduğunu bilemem. Ama Picasso, eli çabuk bir adamdı. Yani demek istediğim…

- Anladınız siz bu rastlaşmaların sonucu nereden bakarsanız bakın çok verimliydi.  Ağaçlarda , incirler tatlandı  Şaraplardaki üzümler olgunlaştı  Ve Bayan Oja Kodar’ın   55×55′ lik geniş portreleri  işte bu güçlü fırçadan çıktı.  Para.

Elmyr’in bu konuda dediklerini duyduk.  Sonuçta Picasso da Oja’nın bunu babasının hayrına yapmadığını biliyordu.. Kırıntılarını önüne atarak ya da resimlerinden birisini modeline vererek.  Ama Oja şartlarını sundu. Ve aydınlatıcı ışığının  fiyatını belirledi.  Hakkını ödeyebilmesi için, karşılığında ona bir şey vermesi gerekiyordu. Doğru olduğunu siz de biliyorsunuz.  Picassodan talep ettiği bedel tam olarak şuydu : bütün resimlerin -22 tanesinin de- onun olması gerekiyordu , derhal. Onun malıydı. Kendi malıydı , isterse alıp götürürdü -ki tam olarak da böyle yaptı-. 

Piyango! Ya da biz buna ganimet diyelim.  Yanına kar kaldı. “Kesin zengin olmuştur” dediğinizi duyar gibiyim.  Ama durun, daha bitmedi. Şu aralar, bütün Paris sis altında. O zamanlar da -bakın burası hikâyemiz için önemli- benzeri bir durum olmuştu. Paris, ağustosu yaşıyordu.  Her yıl olur.  Sis çöker ve hayat felç olurdu ve bu zamanda koca bir memleketi telefonla fethedebilirsin tabii eğer telefona cevap verecek birisini bulabilirsen. Ve bu da o zaman, Toussaint köyünde  Picasso, sabah gazetesini açıp  Paris’teki az bilinen bir sanat galerisinde  Pablo Picasso sergisinin gösterime  girdiği haberini okuduğu zamandı.  Tam bu sırada , Riviera’da  yeri göğü inleten bir fırtına kopar.   Bizim Amerika’da büyük kasırgalara  EThel , Mary Lou ve Dolores gibi  isimler veriyoruz.  O gün , Fransa’nın güneyindeki bu fırtınaya da  “Pablo.” denmesi gerekiyordu. İlk uçaktan yer ayırtır ve kasırga Paris’i terk eder. V hava durumunda bir gelişme olmadığından havaalanında beklediği sırada başka bir gazetede gördüğü haber sanatçımızın sinirlerini yerinden oynatır.  Başlıkta “Picasso” “Yeniden doğdu !” diyordu. Eleştiriler, eserlerin yenilikçi olduğundan , kudretinden ve verimliliğinden bahsediyordu. Ama kimin umrunda ?!?

 Picasso’nun değil.  Hayır, Ortada olan bir şey vardı ki o da ; Bu resimlerin hiçbirinin satılmaması gerektiğiydi. Oja zengin olacaktı ama Pablo’ya hiçbir şey düşmeyecekti. Büyük ressamın sanat galerisine girdiği anda gözünden alevler çıktığına yemin edenler var.. Şimdi hatırlanan -ve asla unutulmayacak olan – Picasso’nun öfkesinin ne kadar büyük olduğu.  Sonra birden bire gözle görülür bir değişiklik oldu.  Bu ünlü gözler Daha önce bakmadıkları gibi bakmaya başladılar. Her bir resme tek tek göz gezdirdi. 22’sine de ancak hiçbirini tanıyamadı. Bu koleksiyondaki tek bir resim bile Picasso tarafından yapılmamıştı. Ve o da yanında durmuş bekliyordu. Ona dedenin…ölüm döşeğinde olduğunu söyledin.

- Onun varlığındna bile haberi  yoktu ki.

- Kimsenin yoktu.  En iyi sanat sahtekarları.. daima bir efsane olarak kulaktan kulağa dolaşmışlardır. Oja, Picasso’ya ne yaptığını anlat. Onun elinden tutup ufak arabama götürdüm. Ve onu dedenin gizli atölyesine götürdün?

 Bu doğru , biliyorsunuz. Şaşırtıcı olan Picasso’nun onunla gitmesi. İşte bir kaç resim. Son zamanlarında çekmiştim  ve resmini ilk kez birisine gösteriyorsun, hmm?

  Asla fotoğraf çekilmedi , aile içindekiler hariç.  – Bu konuda çok dikkatliydi. Bu yüzden hiç yakalanmadı.

Bak, Elmyr’e onu tanıyıp tanımadığı hiç sormadım. Sonuçta hemşeriler. Rönesans dönemimde birçok büyük ressam vardı ama yalnızca bir tane Da Vinci. Yani bütün büyük sanat sahtekarlarının içinde senin deden Da Vinci’ydi mi diyorsun?

 Da Vinci tablolarından biri o kadar ünlü ki söylemeye cürret edemiyorum  Ona hakettiği değeri vermek de suçunun yakalanması kadar zor iş.

- Suçu?
 – Şey  sonuçta o sahte Picasso tablolarının her birini kendisi yaptı.

Ve her biri de Picasso’ya büyük övgü getirdi.  Ama, kibarca söylemek gerekirse , pek memnuniyet getirmedi. Bu işten böyle paçayı sıyıramayacağınızı bilmeniz gerekirdi. Picasso ile tanışmalıydım. Ve işte burada, dünyanın en az tanınan dahileri.  Dedem onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.  “Picasso';  dedi dedesi..  “Yıllardır senin resimlerini çiziyorum.  Her dönemdeki çalışmalarını ”  Macar aksanını tam da beceremiyorum ama  – böyle bir şey olması lazım.

- Oh, evet. “Bu kız,” dedi Picasso, “senin ölmek üzere olduğunu söyledi.” “Ölmek üzere olan bir sanat sahtekarı da sonuçta bir ‘sanat sahtekarı’dır.” dedi. Picasso’nun ne dediğini senden duyalım. Bize bir çift dolandırıcı olduğumuzu söyledi.  “Oja,”dedi deden, “o kadar genç  “o kadar güzel ve o kadar macar birisi ne kadar dürüst olabilirse , o kadar dürüst” Picasso , “benim resimlerimi çaldı,” dedi. “O , size bir armağan verdi senyor. Dopdolu bir yaz geçirmenizi sağladı.” “22 Picasso tablosu etmez ama değil mi ve şimdi neredeler?

” Pablo”

- ” Size Pablo diyebilir miyim?

  “Hayır.” “Pekala , senyor “Öyle görünüyor ki damadımın küçük sanat galerisinde , “…22 tane ve her birinin …şaheser” olduğu iddia edilen tablo var.” En azından , genel kanı bu yönde ”  “Genel kanı bir boka yaramaz” Ya da ona bir şeyler söyledi. “Bakın bu konuda ne kadar iyi anlaşıyoruz, senyor.  “Ama bu kadar canınızı sıkmanıza hiç gerek yok “Dünya üzerinde sizin adınızı bilmeyen kimse var mı ki?

 Ve benimkini bilen bir kimse?

 ” “Sen de şu çok fazla isim kullanıp kendisininkini unutanlardansın !” “Ben , senyor “hiçbir genellemedekilerden biri değilim. “Tıpkı sizin gibi , ben de eşsiz biriyim.  “Metropolitan’daki büyük Cézanne tablomu gördün mü?

  “O da mı taklit , dostum?

 O da sonuçta bir resim değil mi ?

”  Şimdi Picasso’nun ne dediğini söyle bizlere. İspanyolca bir şeyler sövdü , sanırım. Dedeni kibirle suçladı. Kibir?

 Adam hayatında bir kez olsun çizdiği bir resme imzasını atmamış. Bundan daha alçak gönüllü olunabilir mi?

 “O önemli Rembrandt tablolarını ,” –  – Beş tanesi Şikago’da. Önemli olanlarından.

- “ve Londra’dakiler. “Brezilya’daki iki ufak Tintoretto tablosu.

- ” ve Tokyo’daki.

- Büyük olan. ve Cincinnati’deki. Bütün Goya’ları , Greco’ların da çoğunu ben yaptım. ” ve “Monet”i. ve Detroit’deki “Manet”i. “Yani sence ben hala  “…büyük ressamlardan biri değil miyim?

” dedi deden. “Hayır mı?

 Hayır “Ama işte buradasın Picasso Bir hayaletin ölüm döşeğinin başında dikiliyorsun. “Bütün hayatım boyunca bir hayalet gibi yaşadım. “Ve galerilerde , müzelerde varlığımı daima sürdüreceğim. “Sence itiraf etmeli miyim?

 Neyi itiraf edeceğim?

 “Şaheserler yarattığımı mı?

 “O zaman hepsini duvardan indirirler. O zaman bana ne kalır?

..  “Ama ölmeden önce bir şeye ihtiyaç duydum. “İnanmaya – “Sanatın kendisinin “Gerçek olduğuna “inanmaya. Çünkü eğer değilse , senyor” – Tam burada Picasso , “maval okumayı bırak!” diyerek dedemin sözünü kesti. “Biz , yalnızca benim çizdiğim “22 tuvalin akibetini “tartışıyoruz. “Picasso, sen kendin bir çizim döneminden “diğerine o kadar kolay atlıyorsun ki “Bir aktörün kendisini role bürünmesi gibi  “tıpkı bir sanat sahtecisi gibi  “Seni bu kadar takdir eden şu adama “mutlu bir ölüm yaşatamaz mısın?

 “En azından dünyaya “yeni bir şey yarattığımı bilerek “gidemez miyim?

 “Koca bir Picasso dönemi.Bana bunu verir misin?”

“Resimlerimi ver,” dedi Picasso.  “Bana o 22 resmi geri ver. ”  “Ah,” dedi deden. “Maalesef bu imkansız. Onların hepsini yaktım.”  Picasso , hadi eyvallah. İtiraf vakti?

 – Gitme vakti.

- İyi geceler , Oja. Bu gerçek adı. Oja. Oja Kodar.  O gencin gerçekten trambolin çalabildiğini sanmıyorum.. ama Oja’nın dedesi bir macardı.

 – Peki deden hiç resim yaptı mı?

 – Hiçbir zaman yapmadı.  Bayanlar ve baylar, Oja’nın dedesini  bu hikayeyi gözünüzde canlandırmak için kullandık. Ama “canlandırmak” demek doğru mu?

  Demek istediğim , böyle bir hikayeyi  canlandırmak kolay iş değil.

- Di mi , François?

 – Evet. Ta en başta sizlere bir söz vermiştim.  Hatırladınız?

 Sizlere bir saat boyunca yalnızca doğruları anlatacağımı söylemiştim. ve -baylar bayanlar- o bir saat doldu.

Son 17 dakikadır söylediklerimi kafamdan uydurdum.  Gerçek şu ki -bunun için bizi affedin-  sahte bir sanat hikayesi uydurduk. 

Tabii , bir şarlatan olarak benim işim , tüm bunları gerçekmiş gibi göstermek  Neyin gerçek olduğu da önemli olduğundan değil. 

Gerçek nedir biliyor musunuz?

  Gerçek , sizin banyoda duran diş fırçanızdır gerçek.  Bir otobüs biletidir , bir çektir  bir mezardır  Hatta kimi zaman , Elmyr’in de bazı pişmanlıkları vardır  benim de olduğu gibi.   bizler de -ikimiz de-  toplumun geri kalanından çok da kötü olmadığımızdan dolayı  pek gurur duymuyoruz.  Hayır , biz profesyonel yalancılar doğruya hizmet ederiz.  Korkarım ki bunun cafcaflı adı da: “Sanat”  Picasso şöyle demişti bir zamanlar :  “Sanat , bir aldatmacadır.  “Kandırmacalar ,  bizi doğruya götürür.”  Oja’nın dedesi, havada tek kelime etmeden süzülüyor  -ki bu da şaşırtıcı değil-  sonuçta öyle birisi yok. O , asla varolmamış yüce adamın anısına Özürlerimi sunuyorum ve hepinize yalan veya gerçek çok güzel bir akşam geçirmenizi diliyorum.

 

 

ENEMY/ Düşman (2013)


Yönetmen: Denis Villeneuve

Senaryo:Javier Gullón, José Saramago

Ülke: Kanada, İspanya

Tür:Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi:16 Mayıs 2014 (Türkiye)

Süre:90 dakika

Dil:İngilizce

Müzik:Danny Bensi, Saunder Jurriaans

Çekim Yeri:Toronto, Ontario, Canada

Oyuncular Jake Gyllenhaal, Mélanie Laurent, Isabella Rossellini,    Sarah Gadon, Stephen R. Hart

Çeviri: Melih Adıgüzel

Özet

Richard Ayoade’nin izinden giden Denis Villeneuve, José Saramago’nun The Double/2004 isimli romanından  beyazperdeye aktardığı film, bilinçaltı konusunu işlemektedir.. Bu arada Dostoyevski’nin The Double’den romanını da  unutmamak gerekir.

Adam Bell (Jake Gyllenhaal), güzel kız arkadaşı Mary (Mélanie Laurent) ile bile seks yapma isteği duymayan asık suratlı, dağınık bir tarih profesörüdür. Bir iş arkadaşının tavsiyesi üzerine film izleyen Adam, seyrettiği bir filmde bilinç altına kazınan bir sahne, onun filmi tekrar seyretmesine yol açar. O sahnede yer alan otel görevlisinin kendisine birebir benzediğini fark ettikten sonra oyuncunun kim olduğunu araştırmaya başlar. Kısa bir arayıştan sonra bedeninin her yönüyle kendisinin kopyası olan Anthony ile tanışır, fakat artık işler beklediği kadar sıradan seyretmemektedir. Sevgilisi, annesi ve Anthony’nin karısı meseleye müdahil oldukları zaman Adam için neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu çözmek korkunç güç bir hale bürünür. Benzer karakterler sonunda karşılaşır. Bu arada Anthony’nin, Adam’ın sevgilisi Mary (Mélanie Laurent) ile kaçamak yaşaması üzerine tarih öğretmeninin kopya kişiliğinin yerine geçmesi ile biter. Adam, bazı soruları yanıtlayabilse de ne karakterin kendisi ne de seyirci bu cevaplardan tatmin olamıyor. Çünkü benzer adamların hayatları garip ve geri döndürülemez bir biçimde birbirine geçmiştir. Yardımcı görüşler olmadan bu filmin anlaşılması biraz zordur. Film iktidar olmanın kabuslarını taşırken ” bilinçaltı korkular”,” narsizm “, ” yabancılaşma”, “erotizm ” ve ” korku ” anaforunda geçitler taşımaktadır.

Filimin çözümlenmesinde yardımcı olmak için hatırlatma yapacak olursak; örümcek kadının erkek üzerindeki hakimiyetini gösterir. Adam ve Anthony kişiliklerinde gerçek olan Adam’dir. Anythoy hayalde var olan kişidir. Helen, Adam’ın zihnini yavaş yavaş işgal etmiştir.
Adam ve Anthony’in tek karakter olduğu annesinin her iki karakterin telefon mesajlarında Adam adına bırakılması, Anthony’nin hayaldeki karakter olduğunu gösteriyor. Ayrıca Adam ve Helen yatağa uzandıklarında Helen’in okul’daki durumun nasıl sorduğunda Adam’ın gerçek kişi olmasını da ortaya koymaktadır.
Adam’in Mary ile tedirginliği, Mary ve Anthony seks sahneleri ve Anthony ve Mary araraba kazasında ölümleri Adam’ın zihninde bu düşünceleri bitirme ile algılanmalıdır.
Filmin sonunda striptiz kulübüne gidiyorken örümceğin gitmesine engel olması/kızması yönünde odayı dolduruşu ile filmin başında örümceğin ezilmesi biribirleri ile ilintilidir. Örümceğin karşısında tedirgin olmayan Adam Helen’in düşüncelerini kabullendiğine de işaret eder. Film bitişi tekrar başa dönüş şeklinde bir durumu da hayatın iç döngüsünü içermektedir.

 

Filmden

Kaos, henüz anlaşılamamış bir düzendir.
Kontrol.  Her şey kontrolde bitiyor.

Her diktatörlükte bir takıntı vardır. Bu takıntı da kontroldür.

Eski Roma’da insanlara ekmek ve sirk verdiler.

Halkı eğlenceyle meşgul ettiler. Ama diğer diktatörlükler fikirleri ve ilmi kontrol altında tutmak için farklı stratejiler uygularlar.

Peki bunu nasıl başarıyorlar?

 Eğitimden kısarak kültürü kısıtlayarak, bilgi edinmeyi yasaklayarak. Bireylerin her söylemini yasaklayarak. Şunu unutmamak çok önemli.

Bu olay tarih boyunca kendini tekrar eden bir düzen biçimi.

Hegel, “Dünyadaki büyük olayların iki kez yaşandığını” söylemiştir. Sonra da Karl Max “ilk seferin bir felaket olduğunu ikincisinin ise saçmalık olduğunu” ekledi. 
Büyük düşünürlerin içinde bulunduğumuz yüzyılın geçen yüzyılın tekerrürü olacağını düşünmesi çok tuhaf.  Ve ortada çok ilginç bir gözlem var.  Yaratıcı bir aklın her zaman bir şeyi, bir kimseyi hatırlaması bariz olana eğilimli olmasıdır.

**

Helen: Ben… Şeye gittim… O adamı görmeye gittim.

Anthony Clair: Kimi görmeye gittin?

 Ne diyorsun sen?

 Telefondaki adamın iş yerine gittim.

Neden gittin ki?

 Çok tehlikeli tatlım.

Öğrenmek istedim. İyi misin?

 Sesiniz aynıydı. Tıpatıp sana benziyor.

Tıpatıp sana benziyor da ne demek?

 Ne oluyor?

 Neden bahsettiğini hiç bilmiyorum.

Bence biliyorsun. Bence biliyorsun.

**