“ŞEVKETLÜ SULTAN MUHAMMED VAHİDEDDİN EFENDİMİZ HAZRETLERİNİN BEYANNAME-I HÜMAYUNLARIDIR”


Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anılarında anlatıyor.

 Evrakımı karıştırırken —hiç de aklımda kalmamış ve bir kere bile okumaya sıra gelmemiş— fena bir kağıda, kaba Arap harfleriyle yazılmış risale şeklinde bir şey elime geçti: Arapça ve Türkçe bir beyannamedir bu. Evirip çevirerek ötesine berisine göz gezdirince tarihî bir vaka olduğunu anladım: Vahideddin Han’ın firarından sonra davet edildiği “Mekke’’de basılmış ve yayınlanmış olacak. Ne tarih var, ne de matbaa, ne nâşir ismi ve yeri. Türkçe kısmının başlığı şu:

(Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-nâme-i Hümâyunudur)

Öyle sanıyorum ki bizim matbuatta ve belki de hiçbir tarih eserimizde bahsedilmemiş, vesikalar arasında da böyle bir beyanname yer almamıştır. Bu itibarla meraklılarca okunup bilinmesi —yine tarih bakımından— faydalı olsa gerektir. Ben de zaten şu sayfaya geçirirken ilk defa okumuş olacağım. Hele bir kendimizi sıkıp okuyalım da, sonra bir fikir beyan etmek lâzım gelirse beş, on söz söyleriz.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçlan) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek Kanun-u Esasî-i Osmanînin bahşettiği hakka istinaden ve ehlü-l hail ve-l akdin (bağlayıp çözenlerin, yani devlet ileri gelenlerinin) biat-ı umumiyyesiyle (genel onayıyla) makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım). O günler gözönüne getirilirse, makam-ı hükümdarîyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilâtın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur. Bilâhare cephelerimizin birbirini müteakip sukut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hâilin temadisi (korkunç savaşın sürüp gitmesi) ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikâbı (örtüsü) altında 324-1908’den beri re’s-i idaremize yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkânından müfrit ve müteneffız (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bilistifade dahil-i memlekette revaç verdiği yağma, ihtikâr [s.3] ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika’ettikleri gûnagun (renk renk» türlü türlü) yangınlar sebebiyle payitahttan müntehay-ı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi hevlengiz (cansuyu korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. Bu fecâi karşısında tevcih-i mesâi edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin (barışıklığın) iadesinden başka, bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terâhi tevciz edilmemiş (gecikmeye izin verilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat, harbin devamından müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima daire-i hukuk ve selâhiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile yine o hükûmet-i mütehakkimenin (diktatör yönetimin) etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet, mesâimin semeredâr olmasına hâil (engel) olarak münferiden müzakerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menâfi (çıkarlar) ve şerait-i müsaideye (uygun koşullara) ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanını) bilâsebep heder olmaktan vikâyeye imkân-ı vusul (korumayı sağlama olanağı) bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş’um (Mondros) mütarekenamesini imlâ mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm Ankara’daki heyet-i vekile reisi Rauf Beyin taht-ı riyasetinde, ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki Ankara meclisi [s.4] reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü imzası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mücibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdarı için hükûmet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere [s.5] karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllisini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte taht-ı Osmaniye cülusundan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi (siyasal adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icrata germi (sıcaklık hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düvel-i selâse-i muazzamanın kat’i ve nagehanî (üç büyük devletin kesin ve âni) kararına istinad etmekte olduğu gibi vak’anın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selâse-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama [s.6] meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahavvülü Yunanistan’daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünrileyhanın ittifakına haleldârî olduktan (girdikten) sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir kararı kafinin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gayz-i umumiyyenin zevaline intizaren teşebbüsat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş (çıkmış- başkaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi, “Sevr” muahedesine ait teklif-i düvelî de Yunanistan’da vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldârî olmadan mukaddem olarak (önce), hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek yirmi [s.7] dört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben “Sevr” müahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. Meselenin kat’iyet kesbetmesi, Meclis-i Meb’usanın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf (bağlı) olduğunu ve hak ve adaletle te’lif olunamayacak surette gayr-i tabiî olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini (yerleşemeyeceğini) bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hululüne kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile, muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye şevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’ule ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı esbab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil olmuştur. Bundan maada gerek kabine tebeddülâtında, gerek icraat-ı sairede nâzım-ı harekâtım, efkâr-ı hissiyat-ı şahsiyyemden [s.8] ziyade daima efkâr-ı umumiyye veyahut gayr-i kabil-i mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en bariz delili; son Tevfik Paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkâr-ı umumiyye tezahüratı meşhut olmadığı (gözlemlenmediği) için, şahsım ve makamım hakkında su-i niyetleri zâhir olan (görünen) Kemalcilerin, İstanbul’da tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakârlıklardan geri durmamakla beraber, hilâfetin saltanattan tefriki veya tahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi, ulema-yı İslâmın malûmu olduğu veçhile şer’-i şerife (kutsal şeriate) katiyyen mugayir (aykırı) ve müekkilim bulunan (temsilcisi olduğum, gönderilmişlerin [peygamberlerin] övüncü = Hz. Muhammed) Fahr ül-Mürselîn efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla (içermekle) benim için selâhiyet ve imkân haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı (yaranma) mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilâfeti İstanbul gibi siyasî ve tarihî bir istinatgâhtarı mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularını tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her akıl ve iz’an sahibinin bilmesi lâzım gelir ki [s.9] dünyanın en büyük cah ü mansıbı (onuru) olan hilâfet ve saltanat makamını fiilen ve bi’l-irs ve’l-istihkak (babadan kalarak ve lâyığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bifcürm-ü şenîe (kötü suça) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların ve simâ-i hilâfet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile göze alırdım. Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i İlahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn” [dayanma takatim aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehvayı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyeierine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde Ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı âhire (aldığı son kararlar) üzerine, muarızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i âhireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı [s. 10] var idi, Selim-i Evvei’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle) Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti.

Şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilâfeti hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tatil ederek bu Saltanat-ı Muhammediyye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün âlem-i Islâma ihanet etmişlerdir. Ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-ı umumîye iştirakimizdeki ifratların acısını attıktan sonra, siyaset-i hariciyyede muarrızlarımın tâbiri veçhile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, ıcab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarrızlarımın müfrit ve herçibâd abâd mesleği (aşırı ve her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; halbuki onlar devlete Saltanat-ı islâmiyyesini kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrib ve tagbirine (yıkılmasına ve gücendirilmesine) (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükelâ ve ulemâ ve ukalâ ve ricâl-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. Ben, devletin hayat ve mematıyla herkesden ziyade alâkadar olan münevveran-ı [s. 11] milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece suistimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selâhiyeti dâhilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir. Binaenaleyh şimdi ben, hilâfet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü kat’iyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları), isnad edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilâtefrik-i cins ve mezheb bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adi ü itidalin hâkim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlûp edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i ıtrnâkinin ezelûen müştakı (güzel kokulu toprağının ötedenberi özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytüllahta ımar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni ‘‘beldetüllah”a isal eden (Tanrı’nın şehrine ulaştıran) şu maceret-i mucib ül-mefharet (övünülmesi göçme) ile, [s. 12] hilafetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücahedem, nasibe-i hestîmi ve dehr-i ahiretimi teşkil edecektir.

Misafir olduğum bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin hükümdar-ı âlîtebarı (yüce soylu) ile ahali-i necîbesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen âsâr-ı mihman-nevaziyi (konukseverlikleri) şükür ve mahmidetle (övgüyle) yad ettiğim gibi, haiz oldukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık (seçkin ve temiz soyluluğa uygun) bir suretle hareket eden müşarünileyh celâlet ül-mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkânının teâli-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle lâyık oldukları inkişaf-ı mes’uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan müfarekatimden sonra bu ilk beyanımdır.

Vesselamu ala men itteba’l-Hüda [Tanrı’ya uyanlara (doğru yoldan gidenlere) selâm olsun.]

Muhammed Vahideddin bin es-Sultan Abdülmecid Han.”

Şimdi [yapılacak en doğru iş,] —lisan itibarıyla güçlükle okunup mânâsını kavramakta da epey zorluk çektiğimiz— şu beyanname hakkında söylenecekleri de tarihe bırakmaktır. Ancak tarih inceleyici ilim adamları için bir vazife var: beyanname kimin kaleminden çıkmıştır? Bunu meydana koymak eski padişahla birlikte, Hicaz’a kimlerin gittiğini belirttikten sonra yazılış tarzına bakarak o adamların birini seçmektir.

Fikrimce bu, daha ziyade resmî kitabeye tamamıyla vakıf bir zatın eseridir. Araya o kitabete pek uygun düşmeyen cümleler de karıştırılmışsa da, umumî hitabı değiştirilmemiştir. Tarihçi olmadığıma göre ben bu işin ehli değilim, vaktimi de öldüremem. Ancak padişaha yoldaşlık edenler arasında Rıza [Tevfik] merhumun da bulunduğunu biliyorum, ama üslûp onunki değil.

Zaten hasbıhallerinde Filozof Hicaz seyahatini —hatta lüzumsuz noktalara kadar— birçok kere anlattığı, tekrarladığı halde tizlere bir beyannameden bahsetmedi. Kâbe’yi nasıl süpürdüğünü belki sekiz, on defa dinledik. Mısır’dan Kral Abdullah’ın ısrarıyla heyete katılması, kafileye pek geç ve güç yetişmesi hikâyeleri de çok anlatıldı, daha bir sürü tafsilat… Fakat beyanname lâfı geçmedi.

Böyle olduğuna göre, Rıza Tevfik’in rolü ya hiç yoktur yahut pek siliktir. Beyanname —kim verdi veya kim yolladı? hatırlamıyorum— elime geçtikten sonra, ben de, başka işlere dalarak dosyama attığımdan, unuttuğumdan dolayı olacak kendisinden sormadım. Esasen “dosya” dediğime de bakmayınız; bir gün gelip de vesikalar dolu, tarihî kıymette bir eser yazacağımı hiç düşünmediğim ve hâlâ da öyle bir iddiada bulunmadığım için, sadece kağıtları yırtıp atmaz, bir tarafa koyardım. Artık bunu da yapmıyorum.

Şimdi ihtiyaç hasıl oldu da, mevzu çıkar ve bir şeyler hatırlatır diye gerçekten perişan vaziyette duran o kağıtlara göz atıyorum. Meğerse bir şeyler de varmış aralarında…

Eğer “beyanname” tahminim gibi henüz elde edilmemiş ve yayınlanmamışsa, bir nokta daha aydınlanmış oldu. Tarih çorbasında tuzum var demektir. Yayınlanmışsa okuyucusu artmış olacağı için, yine de bir işe yaramış sayılır.

Tarih zaten birtaraflı olmakta devam edemez. Uzun zaman yaptığımız hep öyle idi; tek taraftan bırakıyorduk, bakmakla da kalmıyor, tek tarafı tutuyorduk, öte tarafa sadece atıp tutuyorduk. Bugün de tarafsız görmemize ve düşünmemize elverişli bir devreye eriştiğimiz, yıllar aştığımız, ciddî mânâsıyla tarih’e girmek çağında bulunduğumuz için her noktayı aydınlatacak vesikaları ortaya koyabiliriz.

Vahideddin de bir şeyler düşünmüş ve yapmış; söylüyor, dinleriz. Bizi kandırması artık bahis konusu değil; zamanı geçmiştir… Ama bunların tarihe geçmesini de yine tarih namına isteriz.

Not: Bu belgeyle ilgili geniş bilgi için, Tarih ve Toplum dergisinin 16. sayısındaki (Nisan 1985), J.-L. Bacque-Grammont ile Hasseine Mammerî’nin “VI. Mehmed’in Sürgündeki Hac Yolculuğu” yazısına bakılabilir.

Refik Halid KARAY

(İstanbul 1888 — İstanbul 1965) Türk romancısı, hikâyecisi ve yazarı. İlk öğrenimini Vezneciler’de ve Göztepe’de tamamlamış, daha sonra Galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) Hukuk Mektebi’nde okumuştur. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gazeteciliğe başlayan Karay, 1913’e kadar Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazar ve mütercim olarak çalışmıştır. Bu arada, Kalem ve Cem dergilerinde “Kirpi” takma adı ile mizah, Eşref dergisinde “Yeniler” başlığı altında Şehabeddin Süleyman, Fazıl Ahmet (Aykaç), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vb. üzerine portreler ve tanıtma yazıları yazmıştır. 1909’da Fecr-i Âti adlı edebî topluluğa katılmıştır. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yardımı ile 1912’de Beyoğlu Belediye Başkâtibi olan Karay, 1913’te yeniden iktidara gelen İttihatçılar tarafından İstanbul dışına çıkarılmış; Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te beş yıl sürgün kalmıştır. Mütareke yıllarında (1918) İstanbul’a dönen Karay, bir süre Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği ve Yeni Mecmua’da yazarlık yapmış, daha sonra Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Genel Merkezi’nde görev almıştır.

1919’da Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Karay, Alemdar, Peyam-î Sabah gazeteleri ile Aydede dergisinde yayımlanan yazıları ile de Anadolu’da başlayan Millî Mücadele Hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzden Millî Hükümet’in yurt dışına sürdüğü Yüzellilikler arasında 9 Kasım 1922’de yurdu terk etmiş, 1938’de af kanunu çıkıncaya kadar 16 yıl Beyrut ve Haleb’de kalmıştır. Yurda dönüşünde, Tan’da, diğer bazı gazete ve dergimde hikâye, roman ve fıkralar yayımlamış, sürgünde kaleme alınmış 19 kitaplık külliyatını çıkarmıştır (1939-1944). Bir ara Aydede dersini de yeniden yayımlamıştır (1948-1949).

Açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikâyeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan Karay’ın başlıca eserleri şunlardır:

Sakın Aldanma, İnanma, Kanma (1915), Üç Nesil-Üç Hayat (1915-1943), Kirpi’nin Dedikleri (1916), Ago Paşa’nın Hâtırâtı (1918) Ay Peşinde (1918), Memleket Hikâyeleri (1919-1939), İstanbul’un İçyüzü (1920), Guguklu Saat (1922), Tanıdıklarım (1922), Deli (1939), Bir içim Su (1939), Yezid’in Kızı (1939), Çete (1939), Gurbet Hikâyeleri (1940), Bir Avuç Saçma (1940), ilk Adım (1941), Sürgün (1941), Makiyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün, 3 cilt (19501961), Yeraltında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), 2000 Yılın Sevgilisi (1954), Bugünün Saraylısı (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi, 2 cilt (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Sonuncu Kadeh (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Minelbab ilelmihrab (1964), Yerini Seven Fidan (1977), Ayın Ondördü (1980), Yüzen Bahçe (1981), Ekmek Elden, Su Gölden (1985) (Bu bibliyografyaya yazarın ölümünden sonra yayımlanan kitapları da eklenmiştir.)

Bir Ömür Boyunca

Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anıları, Minelbab İlelmihrab’ın devamıdır. Bu eserin ilk kısmı, 1946 yılında Yeni Tanin gazetesinde (30 Mayıs — 13 Temmuz arası, günlük 45 sayı); üçüncü kısmı ise, 1985 yılı boyunca Tarih ve Toplum dergisinde (aylık 12 sayı) tefrika edilmiştir.

Refik Halid, hiç kuşkusuz, tarihçi değil, gazeteci ve edebiyatçı idi. Ama anılarının önemi, ciddi tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılmasından bellidir.

Bir Ömür Boyunca kronolojik bir sıra takip etmez. Tefrika yapısına uygun olarak kaleme alınmış episodlar, bazan 1918 öncesine, yazarın ta çocukluk günlerine uzanır, bazen 1922-38 arası sürgünlük yıllarına; bazen da Minelbab İlelmihrab’ta anlatılan olayların, orada geçiştirilmiş bir ayrıntısını işler.

Refik Halid, Hürriyet ve itilâf Fırkası’nın bir mensubu olarak Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış, ama sonradan o dönemde yaptıklarına ve yazdıklarına nedamet duymuş, kefaretini de ödemiştir. Bugünden bakılınca, Refik Halid’in yapıp ettiklerinden, yaşayıp gördüklerinden daha önemlisi, onları nasıl akıcı bir üslûpla hikaye ettiği oluyor.

Bu anıların ikinci bölümü Yeni Tanin’de tefrika edilmeye başlamadan bir gün önce, o gazetede Refik Halid’le yapılmış bir röportaj çıkmıştı. Refik Halid şöyle diyordu:

Ben hayatta her şeye muhalifim, ama benim bu hareket tarzım her zaman yanlış anlaşılmıştır. Ben Atatürk’e hiçbir zaman karşı olmadım. Daha doğrusu, her ikimiz de birbirimizi yanlış anladık. Ben İttihat ve Terakki Fırkası’na muhaliftim. Atatürk’e muhalefetim oradan gelir. İttihat ve Terakki’yle beraber çalıştığı için uzak kaldım. O da bir süre sonra onlardan uzaklaşınca, onun yanma geldim. Bir İmparatorluğu mahvetmiş bir partinin yanında olamazdım. Sonradan anladım ki, o da onları temizlemeye kararı vermiş.

Bundan başka, eskiden de hoşlanmadığı İsmet Paşayı hedef alan bir söz söylüyordu: “Bugün hükümet idare edenler, Atatürk’ün tam zıddıdır. O cesurdu, bugünküler ise korkaktır.” Röportajı yapan gazeteci (Ergin Konuksever), Refik Halid’in şimdi (ölümünden bir yıl önce) tamamıyla Epiküryen bir hayat sürerek günlerini geçirdiğini söylüyor ve onun “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” dediğini aktarıyor.

Kaynak:

Refik Halid KARAY,
Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayıncılık, 1990, İstanbul sh: 239-248

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

HOUSE OF NUMBERS: ANATOMY OF AN EPİDEMİC (2009) “Bir Salgın Anatomisi”


Yönetmen: Brent Leung             

Senaryo: Llewellyn Chapman  

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 2009 (ABD)

Süre: 90 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Joel Diamond   

Çekim Yeri: Australia

Oyuncular: Luc Montagnier, Francois Barre-Sinnousi, Anthony Fauci, Kenneth Cole,    James Curran

Hakkında

HIV nedir ?
AIDS nedir?
Tedavi için yapılıyor ?

Bu belgeselde, Kanadalı sinemacı Brent Leung AIDS’in gerçeğini araştırmak için  dünya çapında bir yolculuğa çıktı.

Belgeselinde AIDS’in 28 yıldır ön sayfa haberi olmasına rağmen, zar zor anlaşıldığı/anlatıldığı/bilgilerin doğruluklarının ne durumda olduğu  göz önüne sermektedir.

Neden tedavisi yoktur ?

Harcanan büyük emek, zaman ve para rağmen, salgın dorukta ve kesin bir tedavisi görünürde yok.

Ne demek bu?

Neden Alzheimer veya kanser gibi tedavisi yoktur ?

Lütfen BS alarm en az yüz kere çalmadı mı?

“Bu hasta adam bile çaresizlik içinde onun gündemi ile gitti”

“HIV ilacı alan bu adamı videoya kaydettikten sonra bir kaç saniye sonra öldü  ya da ölecek …

Komplo teorisi dünyasında Brent Leung’da ” bilim ” ve ” gazeteciler “e biraz dikkat verdikten sonra belki filmin sonucunu  görmeden veya olanlar hakkında bilgisi olamadan ölecektir.

Bu da bizim sorumuz: En basit filmlerin Türkçe alt yazısı varken bu belgeseli araştırın İngilizce alt yazısı dahi yok.  

Belgeselden Notlar

  Küresel UNAIDS tahminlerine 42 milyon kişide HIV var.  Bu rapora göre her saniye 10 kişi  AIDS’ten ölmektedir.

**

“HIV ve AIDS arasındaki fark nedir ?” diye sorduk:

 Ben tam olarak bilmiyorum!

**

HIV bir virüstür.  AIDS hastalıktır.  Yani tamamen farklı! 

**

 HIV / AIDS konusunda tam bir uzlaşıda yok.

Masumca Uzmanlara da sordum :

HIV ve AIDS arasındaki fark nedir ? 

HIV ve AIDS arasındaki fark  çok kritik bir kavramdır.  Ve ne yazık ki, yeterli bir açıklama hatırlamıyorum. Bazıları ise;

HIV bir virüstür.  AIDS ‘de virüsün neden olduğu bir sendromdur

Büyük sorun  HIV bile  teoridir. 

**

HIV’in var olmadığını söyleyen şüpheci bir grup bile var.

**

HIV varlığını ispat yoktur.

**

Gerçekte bir HIV  vardır ve hatta AIDS neden olur.  HIV, neden  AIDS’e sebep olur.

**

 Her kafadan bir söz.

**

Neredeyse HIV üzerine 30 araştırma var.  Neden hala tartışmalar bitmiyor?

 Neden görünürde hiçbir tedavi şekline karar verilemiyor?

**

Bu soruların yanıtları için 1981 yılına gidelim.

CDC’ye ( Ulusal Salgınlar Merkezi) kontrol için iki vaka bildirmiştir. İki nadir ve ölümcül hastalık ve eşcinsel topluluk keşfedilmiştir.

Ama açıkçası bir sorun var. Çünkü merkezin belirgin bir salgın/hastalık açıklaması yok.

**

GRID !  Gay Related Immune açılımı  (gay bağışıklıkları Eksikliği ile ilgili ) bilgi verilmiyor.
CDC Yeni bir hastalığın bir belirtisi olduğu hakkında bulguları saklıyor.

**

Hemen sonra , Kaposi sarkomu adı verilen nadir bir kanser  olan  bir genç gey tespit edildi . 

Birçok nedenler ile üzerine gidilmedi.

**

AIDS tanımlamak:

  AIDS bir sendrom anlamına gelir mi?

  AIDS kronik  bir hastalık mı?

  AIDS birçok şey anlamına geliyor.

 AIDS var !

Aslında sadece siyasi AIDS vardır  Tıbbi olarak sanmıyorum !  Eğer bir dizi fırsatçılar hastalıkları kullanmasa.

**

 AIDS bir sendrom mudur?

 Kronik bir hastalık mıdır ?

AIDS diye bir hastalık var mı?

Mümkün bilmiyorum.

 AIDS nedir?

 AIDS tanımlamak çok zordur,

Değişiklikler/teorler nedeniyle  her yıl AIDS tanımı zaman içinde değişmiştir .

Bu tanım 1985 yılında revize edildi  Ve 1987 yılında yine yaptım .

Tanımların değişmesi siyasi idi. 

Kaç kere değişti,  bilmiyorum.

**

AIDS, 200 e yakın tanım var. Tanımda en  büyük değişiklik 1993 yılında oldu .

Ve 1993 yılında AIDS te bir düşüş oldu . Tanımının geriye dönük değişiklik  tahminler % 100’ün üzerinde arttı .

AIDS tanımı olarak birçok hastalıklar bu sendroma dahil edildi.

Kesinleşme oldukça   Hastalara daha fazla tedavi olma şansı arttı.

Tanımlamada zamanın uzaması arkasındaki kararlarda siyaset ve  kapitalizm olduğunu unutmayalım. 

Çünkü bu hastalık için sağlanan avantajlar bir kısım insanlar tarafından istismar edilme olasılığı var/dı.

**

Belgesel uzun

“Tüm gerçekler,  üç aşamadan geçer.

Önce alaya alınırlar; sonra kendilerine şiddetle karşı çıkılır;

ve son olarak ise doğruluklarının çok açık olduğu ilan edilir.”

[ Arthur Schopenhauer]

Not: Türkçe Alt yazısının çıkması umuduyla benden bu kadar.

********************************

 “Gerçek şu ki, insan çok zalim ve nankördür.”

Kur’ân-ı Kerim

————————-

DALLAS BUYERS CLUB
Sınırsızlar Kulubü (2013)

 

A CRUDE AWAKENİNG: THE OİL CRASH/ Ham Madde Rüyasının Sonu: Petrolün Çöküşü (2006)


Akıllı Yatırımcılar:  Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

Yönetmen: Basil Gelpke, Raymond McCormack, Reto Caduff 

Senaryo: Basil Gelpke, Raymond McCormack  

Ülke:  İsviçre, Almanya Almanya

Tür: Belgesel, Savaş

Vizyon Tarihi:01 Mart 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Philip Glass, Daniel Schnyder   

Nam-ı Diğer: A Crude Awakening | OilCrash

Oyuncular    Wade Adams, Abdul Samad Al-Awadi, Fadhil J. Al-Chalabi,    Roscoe Bartlett, Robert Bottome

Çeviri: lonelyloner

Belgesel Metni

Petrol şeytan dışkısıdır.
Petrol siyah kandır.
Petrol dinozorların kanıdır.
Dünya ekonomisinin atardamarı budur.
Petrol, Dünya’nın kanıdır.

Ucuz ve bol bir enerji çağından sınırlı, elde edilmesi zor ve pahalı bir enerji çağına geçiyoruz. Aynı zamanda, Dünya’nın hayli buhranlı bölgelerindeki oldukça tutarsız rejimlere kendimizi bağımlı hale getiriyoruz. Dünya’nın petrol bağımlılığını olabildiğince uzatmak önemlidir. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil.İşsizliğin, yoksulluğun, iflasların ve açlığın artması, tüm bunlar bir toplum çöktüğünde ortaya çıkacak olan şeylerdir. Oldukça inanılmaz boyutlardaki yeni bir Dünya’da yaşamaya başlayacağız ve fazla da vaktimiz yok.

Çok Kıymetli ve Yenilenemez

Merhaba arkadaşlar, ben bir karbon atomuyum ve ham petrolün her hidrokarbonunun önemli bir parçası olduğumdan benzin hakkında sizlere bilgi vermeye geldim. Petrol buğday gibi her sene tarlada yetişen bir şey değildir. Petrol, jeolojik tarihin milyonlarca yıllık emeğinin ürünüdür. Dünya petrolünün büyük bölümü, 90 ve 150 milyon yıl önce yaşanan kısa süreli büyük küresel ısınma anlarında oluşmuştur.

Okyanusta ölen hayvan ve bitkiler kum birinkileri altında sıkışmışlar ve yıllar geçtikçe bu kum birikintileri daha fazla baskı uygulamış ve onları ezmişlerdir. Daha sonraki zaman içinde de, şimdi “mutfak” olarak tabir ettiğimiz yerde pişmişlerdir. Organik maddeler 2.000 metrelik bir derinliğe gömüldüğünde, kimyasal reaksiyona girerek petrole dönüşmüşlerdir. Bu dönüşüm, jeolojik zamanda bir kerede olup bitmiştir ve bizler 1 ya da 2 yüzyıldır bu mahsulü tüketip duruyoruz.İşlendiğinde 42 galon benzin elde edilen ve 100 doların biraz üzeri bir paraya satın alınabilen bir varil petrol, bir yıl boyunca sizin için çalışan 12 kişi kadar enerji ve iş üretmektedir. 25.000 saatlik fiziksel emek harcayan sıradan bir insanı ele alırsak, ürettiği toplam enerjinin bir varil petrolün barındırdığı enerji ile aynı olduğunu görürüz. Bu petrol varili, eğer Irak’ta doldurulursa, sadece 1 dolara doldurulabilir. Bu, ortaya 1 dolar koyup, 25.000 saatlik insan emeği almak demektir. Bu enerji kaynağı çok yoğundur ve temelde bedava enerjidir. Tamamen yenilenemeyen, oldukça pahalı sermaye gerektiren ve muhtemelen de şu ana dek keşfedilen en değerli ham madde kaynağıdır.

Her Şeyde Onu Kullanıyoruz!

Daha önce hiç görülmemiş bir şey görüldüğünde yaşanan heyecanı tatmak üzeresiniz. Güzel, heyecan verici, mükemmel bir yeni Dünya’ya ayak basmak üzeresiniz. 1960’ın Dünyası’na. Tarihte ilk kez göreceğiniz şey: Ford’un mükemmel yeni Dünyası.

1960 model Thunderbird!

Petrol Tanrı konumundadır. İsa’ya, Buda’ya, Allah’a ya da başka bir şeye taptığını söyleyen biri, aslında petrole tapmaktadır.

Petrol varillerinin %70’i, ulaşımda kullanılmak için rafine edilmektedir. Ulaşımdan kasıt benzin, mazot, jet yakıtı, tren yakıtı ve gemi yakıtıdır. Ulaşım enerjisinin %98’i petrolden sağlanmaktadır. Ortalama bir arabanın yapımında, 24 ila 54 varil petrole eş değerde enerji kullanılmakta ve bu veriler hangi kaynağı kullandığınıza göre bu değişmektedir. Ortalama bir masaüstü bilgisayarın yapımında kendi ağırlığının 10 katı kadar fosil yakıt kullanılmakta, mikroçip yapımında ise, kendi ağırlığının 630 katı kadar fosil yakıt kullanılmaktadır. Amerika’da ve muhtemelen diğer sanayileşmiş ülkelerde aldığınız her kalori hidrokarbon enerjisinden 10 kalori götürmektedir.Sanırım Dünya üzerinde şu an 6.4 milyar insan yaşamakta ve bu insanların çoğu da oldukça iyi beslenmektedir, bu durum 20. yy.ın ikinci yarısında “Yeşil Devrim” olarak adlandırılan gelişmenin sonucudur.

Yeşil Devrim petrokimyasallarla, yani petrolden elde edilen gübrelerle toprağın oldukça yoğun şekilde gübrelenmesine dayanmaktaydı. Çiftçilik, önceki 1.000 yıla oranla son 50 yıl içinde oldukça değişmiştir. Bugünün çiftçisi babasının sürdüğü tarlayı 5 kat daha fazla sürebilmekte ve buna rağmen babasının hiç sahip olamadığı kadar boş vakte sahip olmaktadır. Bu modern ırgatları çalıştıran petrol gelişimi ve tarla ekip-biçmeyi sınırlandırmamış, çiftçi eşlerinin hayatlarını da kolaylaştırmıştır. İşin özüne inecek olursak, petrol endüstrisi Bayan Martin’i ve onun gibi milyonlarcasını memnun etmelidir. Bugün, daha şimdiden plastik pastırma ambalajı ve süt kutusu da dahil, petrol ürünlerinden 87 tanesini kullandı bile ve gün bitmeden 100’ün üzerine çıkmış olacak.

Petrolün işlenişi ve rafine edilişi sırasında ortaya çıkan sıvılar petrokimyasalların, kimyevi maddelerin, plastiklerin, ilaçların ve daha milyarlarcasının yapımında bir yapı taşı vazifesi görmüştür.

- Lastikler, böcek ilaçları, kozmetikler, otkıranlar, hayatı daha da güzelleştiren milyonlarca çeşit ürün. Daha fazla para kazanmak için birbiriyle yarışanlar sadece petrol şirketleri değildir, aynı durum neredeyse tüm Dünya’daki her başarılı işletme için geçerlidir.

Belki farkındasınız, belki de değilsiniz ama bu güzel kadının tuvalet masasının üzerindeki her bir ürün, giymiş olduğu her şey petrolden etkilenmiştir. Onun da gözlerinin önünde, petrolden üretilen tüm ürünleri alıp götürelim: el aynasını, kozmetiklerini, parfümünü ve plastikten yapılmış manikür takımını, sentetik ipek sabahlığını, ipek iç çamaşır.

 Bilimin de bir sınırı var. Ani Yükselişten İflasa

Hazar Denizi, Dünya’daki ilk petrol kaynaklarından birisiydi. İnsanlar Bakü’de petrol üretmek için basit çukurlar kazıyorlardı, asıl petrol üretimi, 1800’lü yılların sonunda batılı şirketlere ruhsat verilmesiyle tam anlamıyla tavan yapmıştır.

1900’de, Rus petrolünün %95’i Bakü’den sağlanıyordu. Bu petrol alanları, en parlak dönemlerinde günde 5.000 ton ham petrol üretmişlerdir. Bakü o zamanların büyük bir endüstri merkezine ve Dünya’nın en varlıklı şehirlerinden birisine dönüşmüştür.

Babam nerede, anne?

 Jeff, sana şuradan göstereyim. Biz burada, Amerika’dayız ve baban da burada, Venezüella’da. Tam burada, yani Maracaibo petrol sahasında. Babanın çalıştığı yer işte burası, Jeff. Bizim için de bir ev ayarladığında, biz de yanına gideceğiz.

Venezüella petrolü 20. yy.ın başlarında keşfetmiştir. İlk asıl keşif 1914 yıllarına rastlar. Asıl dönüm noktası 16 Aralık 1922’de Cabimas’ta kazılan kuyudan petrolün fışkırmasıyla yaşanmıştır ve bu tarih “kara yağmur” olarak bilinmektedir.

2 ya da 3 gün boyunca fışkıran kuyudan, 150.000 varillik petrol havaya saçılmış, bu durum Venezüella’nın bir anda Dünya Petrol Haritası’ndaki yerini almasını sağlamıştır. Venezüella o zamanlarda, Dünya’daki en büyük ihracatçı konumuna yükselmiştir.

Dünya’nın lider petrol üreticisi Suudi Arabistan değil, Amerika’ydı, ayrıca askeri ve endüstriyel gücümüzün büyük kısmı dev petrol endüstrimizden kaynaklanmıştır.

1950’lere kadar Dünya’nın Suudi Arabistan’ı bizdik. McCamey, Teksas – 1930 McCamey uzun yıllar boyunca kalkınmaya devam etmiştir. Bu durumun sonsuza kadar devam edeceğini düşünüyorlardı ve bence bu insanlar basiretli davranarak Teksas’ın bu kısmındaki petrolün kökünü kurutabileceklerini görememişlerdir. Petrol her yerden çıktığından ve her şeye bulaştığından, tükendiğini fark edememişlerdir.

McCamey, Teksas – Bugün Artık kaynakların er ya da geç, bir şekilde tükeneceğini biliyoruz. Artık binlerce dinozor yapmıyorlar.

Maracaibo, Venezüella – Bugün Bakü, Azerbaycan –

Bugün Savaş Mıknatısı Petrol, bir savaş mıknatısıdır. Petrol yüzünden savaşlar çıkmaktadır.

Örneğin; Sudan’ın Darfur Eyaleti. Herkesin etnik ve dini çatışma olarak düşündüğü olaylar, aslında Güney’deki büyük petrol kaynakları için yapılan çatışmalardır. Bu da demek oluyor ki; farklı bir etnik ve dini görüşe sahip Kuzey’deki hükümet, bu petrolün geliri kendine gelsin diye oradaki insanları tehcir etmekte ve bölgeden çıkartmaktadır. Petrol her zaman savaşlarla ilişkilendirilmiştir. Tarihteki ilk savaşlarda, 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda petrol her zaman önemli bir yer tutmuştur, kimi zaman savaşın sebebi, kimi zaman devam ettiricisi olmuş, kimi zaman da levazımı koruma altına almıştır. Makinelerin savaşı olan 2. Dünya Savaşı esnasında, Bakü’den yapılan sürekli yakıt ikmâli Rusların Almanlar karşısındaki zaferini garantilemiştir.

70’li yıllar boyunca Mısır ve İsrail arasında petrol boykotu da dahil, siyasi sorunlar ve bir savaş yaşanmıştır. Humeyni Devrimi, Filistin’le yaşanılan sorunlar, Irak-İran savaşı… Tam anlamıyla petrol yüzünden çıkan ilk savaş; bir petrol sahasını ele geçirmek için Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesidir.

Irak, 2003 Ekselansları, bayanlar ve baylar; Irak petrolü uzun yıllardır uykuda olan bir devdir. Söz konusu petrol en az keşfedilmiş, en az geliştirilmiş ve en az üretilmiş olan petroldür. Eğer Washington’u dinleyecek olursanız, yaşanan savaşın petrolle alâkası olmadığını söyleyecek olanların sayısı oldukça yüksektir. Biz de savaştan bahsederken “P” Savaşı diye bahsederdik. Aslına bakılacak olursa, tüm kanıtlar Amerika’nın kitlesel imha silahlarını emniyet altına almadığını ama petrol alanlarını emniyet altına aldığı gerçeğine işaret etmektedir.

A.B.D. daha önce Irak’ta çalışmasına izin verilmeyen Amerikan şirketlerinin Irak’ta çalışmasını sağlayacak planlar yapmıştı. Savaş planlarının arasında petrol sahalarının haritaları da vardı, 1998’de, yani savaştan çok önceleri Amerika’nın enerji kaynaklarını güvence altına almanın bir yolunun bu olduğunu söyleyen insanlar vardı.Irak’la savaşa girme gerekçelerini öğrenmek için akıllarını okuyamam ama orada bulunma sebeplerinden en az birkaçının, Irak’ın jeopolitik konumu olduğuna inanan birçok insan var ve aslına bakarsanız Irak Dünya petrol rezervlerinin tam da ortasında bulunmaktadır. Iraklılar Saddam Hüseyin’den kurtulmak istemişler ve Amerikalılar yardım ettiğinde mutlu olmuşlardı, ama ne olduğuna bir baksanıza. Saddam Hüseyin’den sonra, ortada ne bir kurum, ne devlet, ne ordu, ne de kolluk kuvveti kalmıştır, insanlar kaçırılmakta, öldürülmekte, infaz edilmektedirler. Kanunsuzluk almış başını gitmiş, ülke devletsiz bırakılmıştır. Barış ortamı yaratmak yerine, çatışma ortamı yaratılmaktadır. Gittikçe istikrarsızlaşan, güvenliği azalan ve ilk başlarda petrol vermede sorun çıkaran yerlerden petrol sevkiyatı giderek artacaktır.

Petrol savaşların deposunu doldurur, katalizör vazifesi görür, savaşların süresini uzatır, şiddetlendirir, ortaya da güzel bir resim çıkmaz.

Veriler Çok Akla Yatmıyor

Rezervlerin sınıflandırılması, öyle sanıyorum ki; sınıflandırmayı yapan kişinin motivasyonuna göre değişiyor. İnsanları bir şekilde tahmin etmeye zorlayın ki, dengeleri bozulsun. Bahsettiğimiz bu sonuçlara bizi ulaştıran Dünya genelindeki rakamların çoğu kanıtlanmış artı muhtemel, hatta bazen de kanıtlanmış artı olası verilerin toplamıdır. Aslında, kamusal veriler oldukça yanıltıcıdır ve yanlış algılanmaktadır. OPEC her çeşit politik sebepten ötürü, kalan petrol miktarını şişirmektedir. Orta Doğu rezervlerinin basında yayınlanan miktarı konusunda şaibe çıkartmak, süregelen oyunlardan birisidir.

1985’te, Kuveyt rezervlerini bir gecede %50 arttırmıştır, o zamanlar OPEC kotası, yani OPEC Ülkeleri’nin üretebileceği petrol miktarı rapor edilen rezervlere bağlıydı. Yani daha fazla rapor edince, daha fazla üretebiliyordunuz.

İki yıl sonra Venezüella rezervlerini bir gecede ikiye katladı ve bu durum diğer ülkelerin, en sonunda da Suudi Arabistan’ın üretim kotasını korumak için bir gecede müthiş artışlar duyurmasına sebep oldu. O günden sonra da bu rakamlar hiç değişmedi ve sürekli üretimde kalan kaynaklara ait rakamların aynı kalabileceğini hayal bile etmek imkânsızdır.

Onlara ben de aynı soruyu sordum. “Günde 8 ila 9 milyon varil petrol üretiyorsunuz ama yıl sonundaki rezervler yıl başındakiyle aynı kalıyor, hatta 10 yıl öncekiyle aynı kalıyor.” dediğimde, bana: “Planımız da bu zaten.” dediler. Ayrıca, “Petrolü ürettikten sonra, yıl boyunca ürettiğimiz petrolü dengelemek için rezervleri ayarlıyoruz, böylece gelecek yılın başında rezervlerimiz bir önceki yılla aynı oluyor.” dediler.

Siz inanıyor musunuz bilmiyorum ama dedikleri tam olarak buydu. Planları tam olarak bu şekilde işlemektedir.

OPEC Ülkeleri 20, 30 ya da 40 yıl sonra ne olacağını umursamamaktadırlar, sadece bugün ceplerine ne girdiğiyle ilgilenmektedirler.

Çünkü; onlar politikacıdır ve harcamak için her zaman daha fazla para istemektedirler. Mantıklı olsun ya da olmasın, bir bütçeleri vardır ve bu bütçelerin esiri haline gelmişlerdir. 20 yıl sonra ölmüş olacaklarından ne olabileceği hiç umurlarında değildir.

Zirveden İniş

Korkarım çoğu insanın düşündüğünden daha kısa bir zaman içinde petrol ve benzinimiz bitmiş olacak. Bence üretim zirve yaptığında, yarısından çoğu çoktan yeraltından çıkarılmıştı. Tabii ki, zaman ilerledikçe şu an çıkarılandan daha fazlasını çıkarmanın bir yolunu belki de bulabilirler. Zamana yayarak da çıkarabilirler ama bu ister istemez ekonomik olarak uygun olmayacaktır, çünkü o durumda bir varilin fiyatı 50 doların üzerine çıkabilecektir. Ama öyle bir zaman gelecek ki, hiç petrolümüz kalmayacak. Bu durum petrolcülerin takıntılarından biridir. “Gün gelecek, petrol üretimi daha fazla artmayacak, tersine dönerek inişe geçecek ve yavaş yavaş azalmaya başlayacak.”derler. O noktadayız, yakınız, uzağız, kimse bilmiyor. Amerika’daki petrol üretiminden ders almaya çalışmışlardırlar. Gerçek petrol efsanesi Peru’da, California’da, Teksas’ta, Oklahoma’da, Pennsylvania’da hiç olmadığı süratle devam etmektedir. Milyonlarca işçi, mühendis, jeolog yeni rezervler bulmakta, yeni kuyular açmakta, yeni şaftlar daldırmaktadırlar. Amerika yaklaşık 100 yıl boyunca Dünya’nın en büyük petrol üreticisi konumundaydı ve hiç kimse en üst sınıra ulaşacağımızı düşünmemişti. Pompalar gece gündüz durmadan çalışırlar. Her gün onlar için aynıdır. Sürekli olarak 24 saatlik gelişim sağlarlar. Vatanımızı geliştirir, güvenliğini sağlar, Amerika’nın geleceğini garanti ederler. Hepsi değilse de, çoğu petrol jeologu, bu durumun sonsuza dek süreceğini düşünüyordu. Yarım yüzyıllık süre boyunca, Dr. Hubert enerji kaynakları ve bu kaynakların insan ilişkilerindeki etkileri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Dr. Hubbert son 20 yıldır, petrol endüstrisindeki meslektaşlarına; Amerika’nın 10 ila 15 yıl içinde petrol üretiminde muhtemelen en üst noktaya ulaşacağını belirtmektedir. Bu kadar saçma bir tahminde bulunduğu için adeta kendisiyle dalga geçilmiştir. O zamanın iyimserleri, bu fikrin çılgınlık olduğunu, tüketilen her varile karşılık 6 varil çıkarıldığını, hiçbir zaman tükenmeyeceğini, üst sınıra varılmayacağını ya da bunun gibi bir şey olmayacağını söylüyorlardı.

Petrol keşiflerinin 1930’larda zirve yaptığını ve inişe geçtiğini fark etmişti. Ayrıca, ne kadar petrol kaldığını da hesaplayabilmişti. Keşfettiğiniz miktar ilk başlarda hızlı bir şekilde yükselirken, bir süre sonra keşfedilecek miktar azaldığından, yavaşlamaya başlar. Ve en sonunda inişe geçerek, bu şekilde aşağıya inecektir. Petrol üretim, çıkarım ve kullanım oranı ise, ikinci bir çan eğrisi oluşturacak ve üretime geçmeden önce keşfetmek zorunda olduğunuzdan ister istemez bundan sonra gelecektir. Böylece, üretim için bu şekilde ikinci bir eğri olacak ve en sonunda o da sıfıra inecektir. Ve buradaki zirve, yani üretim eğrisindeki zirve, Hubbert Zirvesi olarak adlandırılmaktadır.

100 yılda sadece 50 milyar varil ürettiysek ve hâlâ üreteceğimiz 100 milyar varilimiz daha varsa petrol sıkıntısı yaşamamıza ne kadar kaldığını merak ediyorum. Amerika 10 ila 15 yıl içinde, petrol üretiminde en üst noktaya çıkmış olacaktır. Tarih 1970’i gösterinde, olaylar tam da söylediği şekilde gelişti.

1970’in Aralık ayında, Amerika günde 10.2 milyon varil petrol üreterek en üst noktaya çıktı ve petrol fiyatları tavan yaptı, petrol arama çalışmalarında da müthiş bir artış yaşandı. 10 yıl sonra, zirve yaptığımız zamanlara oranla 4.5 kat daha fazla petrol kuyusu açıyor ve bitiriyorduk ve Alaska hariç tüm eyaletlerden ve kıtalar arası sahanlığın sığ sularından sağlanan yurt içi petrol üretimimiz günlük 10.2 milyon varilden 6.9 milyon varile gerilemişti.

 30 yıl öncesinde bulduğumuza oranla, her sene daha fazla petrol tüketerek yaşıyor oluşumuz tamamen mantıksız değildir. Sanırım er ya da geç, kaçınılmaz olarak bu noktaya ulaşacaktık. Alaska North Slope, Sibirya ve Kuzey Denizi petrolü yeni petrol keşiflerinin son büyük sınır noktası haline gelmiştir ve bu keşifler 1967, 1968 ve 1969 yıllarında gerçekleşmiştir. Kuzey Denizi’nde petrolün bulunması tam bir sürpriz olmuştu, hiç kimse doğal olarak böyle bir şey beklemiyordu.Ünlü Leydimiz Thatcher da iktidara gelip, girişim, yatırım, gayret, rekabet vb. şeyler hakkında nutuklar atınca, siz de tahmin edersiniz, herkes bildiği en hızlı yöntemle petrol üretmeye başladı. Ama bu işle ilgili komik bir ironi söz konusudur, petrol ve gaz çıkarma işini ne kadar iyi yaparsanız, o kadar çabuk işsiz kalırsınız.

İngiliz Hükümeti, gelecek yıl dış ticaret açığı vereceğini ve 2020 yılında petrolün tamamen biteceğini şimdiden kabul etmektedir.

Bu, büyük bir değişikliktir. Yani, Kuzey Denizi kadar büyük herhangi bir kuyunun gözden kaçacağını düşünmek bile abesle iştigaldir. Dünya’daki diğer ülkelere baktığımızda, aynı yapının her ülkede sürekli olarak kendini tekrarladığını görüyoruz. Günümüzde aktif olarak üretim yapan yaklaşık 58 ülkenin geçmişe oranla daha az üretim yaptığı görülmektedir. Petrol endüstrisinin kullanabileceği verimli alanların tümü yeterince keşfedilmiştir. Yüksek verimlilikteki alanların hepsi belirlenmiştir. Keşfedilmemiş yeni bölgelere her zaman bir matkap ucu uzaklığındayız, keşifleri müthiş kılan şey de zaten budur ama gerçeği söyleyecek olursak oldukça uzun bir zamandır kayda değer yeni bir saha bulunamamıştır. Yenilikler ve bilimsel gelişmeler ışığında petrol mühendislerinin petrol bulmaya devam edecekleri konusunda oldukça ümitli ve iyimserim. Ekonomistlerin, “Teknoloji ve yaratıcılık tüm bu değişimleri yapacaktır.” dediklerini duymak çok hoşuma gidiyor, ben de onlara: “Hadi canım siz de!” diyorum. Petrol teknolojisinin çok geliştiğini biliyorum ama ortada bir sonuç yok ve tüm bu müthiş aletleri geliştirmek bile 30 ila 35 yıla mâl olmuştur. Elimizin altında petrol bulmak için müthiş bir teknoloji var. İnanılmaz çözünürlükte sismik araştırmalar yapabilmekte, yer kabuğundaki en ufak oluşumları fark edebilmekteyiz.

Petrol üretiminde çok ileri bir mühendislik bilgisine sahibiz. Gelişmiş üretim tekniklerinin doğmasına yol açan tüm bu müthiş aletler, sadece çıkarılması kolay olan petrolü daha yüksek hızlarda yer altından çeken süper çubuklardı ve belirli bir petrol sahasından üretilebilecek petrol miktarında fark edilir bir artış sağlayamamışlardır. Hepsi tamamen masaldı. Bazı kuyulardan çıkan petrol ucuz, üretimi kolay ve hızlı, bazıları ise tam tersidir.

Orta Doğu’da fışkıran bir kuyudan üretilen petrolle, Kanada’nın katranlı kumunu tıpkı bir maden arar gibi kazarak üretilen petrol arasında dağlar kadar fark vardır. Petrol üretmek için, yağlı şistlerden ve katranlı kumdan elde edilenden daha fazla doğal gaz enerjisi kullanmaktadırlar. Aslına bakarsanız, insanların “Petrollü kumdan petrol üreteceğiz.” demeleri zirveye çok yakın olduğumuzun göstergesidir. Çünkü iyi malzemenin hepsini tüketmeden, bu tip yerlere gitmezsiniz.

Petrol rezervlerinin 3’te 2’si Orta Doğu’da, yani esas olarak Basra Körfezi’ndedir ve burada herhangi bir kaynağın 10 katı kadar petrol bulunmaktadır. Şu anda, Dünya’nın zirve yapmamış tek bölgesi Orta Doğu’dur.

2030’a dair ciddi projelerin çoğu, Orta Doğu’dan günde 50-51 milyon varil petrol çıkarılacağını varsaymaktadır. İran’ın 1978’de günde 6 milyon varille zirve yaptığını ve şu anda günde 3 ila 3.5 milyon varil arasında kalmaya çalıştığını biliyoruz.

Kuveyt günde tam olarak 2.5 milyon varil üretmeye çalışmakta, “Belki günlük üretimi yarım milyon daha arttırabiliriz, belki B.A.E. günlük üretimi yarım milyon daha arttırabilir.” diye düşünmektedirler. Bu noktaya ulaşabilmek için Suudi Arabistan’ın günlük üretimini 20 ila 25 milyon varile, hatta 30 milyon varile çıkarmasını sağlamanız gerekmektedir. O günler biteli çok oldu. Şu an için günde 15 milyon varil rakamı; önümüzdeki 50, 75 hatta 100 yıl için yeni sihirli rakamlarıdır. Suudi Arabistan’dan çıkan güçlü seslere kulak verecek olursak, verdikleri açık mesaj şudur: “Günde 12 milyon varil mi?

 Muhtemelen tamam ama bu rakamdan 1 fazlasını bile düşünmek kesinlikle hayal olur.” Son 35 yıldır yoğun olarak arama yapmışlar ama bir bölge, yani Qatif Bölgesi hariç 1967’den 2005’e kadar dikkate değer bir yer bulma başarısı gösterememişlerdir. Suudi Arabistan sürdürülebilir zirve miktarını arttırabilirse, Dünya’nın sürdürülebilir zirve miktarını attırdığına dair güçlü şüpheler duymaya başlarım.

Zirveye vardığınızda, dağın en üst noktasına varmışsınız demektir. Bazen dağın diğer tarafından iniş oldukça yavaştır ama bazen de oldukça serttir. Asıl önemli olan, dikkat edilmesi gereken şey; zirveye çıktığınızda vadiye giden uzun, acımasız ve amansız meylin zirvenin diğer tarafından nasıl göründüğüdür.

Mesele şudur ki; bu sıradağların sürekli yükselmesine alışmış olan Dünya’nın, madalyonun diğer yüzüyle yüzleşmek zorunda oluşudur. Şu an herkes bir tepe noktası olduğu fikrini kabul etmiş gibi görünmektedir.

M. King Hubbert yeni yüzyılın başlangıcında bunun Dünya genelinde gerçekleşeceğini öngörmüştü. Arap petrol ambargosu yüzünden aniden artan petrol fiyatları ve belirgin bir şekilde petrol talebini azaltan Dünya genelindeki durgunluk yüzünden tarih biraz sapmış ve tepeye çıkışı, çoğu insana göre günümüze kadar ertelemiştir. Petrol çağının birinci yarısının sonuna gelmek üzereyiz. Bu 150 yıl boyunca, her şeyde yaşanan gelişmelere şahit olduk.

Endüstride, ulaşımda, ticarette, tarımda. İnsan nüfusunda patlamalar yaşadık. Bunların hepsi ucuz ve bol olan petrol kaynaklı enerjinin tedarik edilmesiyle gerçekleştirilebilmiştir.

Bitmek Bilmeyen Talep

Talep eğrisi yükselmekte, arz eğrisi ise düşmektedir. Şu an günde 80 milyon varil olan ve 2030 yılında 120 milyon varile çıkacak olan talebi karşılamak istiyorsanız, petrol tedarik etmek zorundasınız demektir. Ama bu profili karşılamak için, günde 200 milyon varil yeni petrol eklemek zorundasınız. Çünkü, bu yeni petrolün büyük kısmı şu an var olan kuyuların açığını kapatacaktır. 70’lerin başlarında, Dünya’nın yarısından fazlası tam anlamıyla petrol kullanmamıştır. Gerçek manada petrol tüketenler; Avrupa, Japonya’nın bir kısmı, Amerika, Kanada ve Eski Sovyetler Birliğiydi. Afrika bir zerre bile petrol kullanmamıştır. Orta Doğu, Asya’nın hiçbir bölümü ve Japonya da hiç petrol kullanmamıştır. Bugün, Papua Yeni Gine çok az petrol kullanmaktadır. Güney Pasifik’te hiç petrol kullanmayan muhtemelen 2 ya da 3 ada vardır. Bunların haricindeki herkes bize benzeyen bir toplum yaratmaya çabalamaktadır. Enerji talebi 5 yıl önce tahmin edilenden daha hızlı bir şekilde yükselmektedir. Dünya’nın her yerindeki insanlar gelişmiş ülkelerin nasıl yaşadığını ve bu bölgelerdeki insanların ne kadar iyi şartlarda yaşadıklarını görmektedirler. Bu yüzden bize özenmekte, güzel arabalara binip, kliması ve buzdolabı olan güzel evlerde yaşamak istemektedirler. Ayrıca neden yaşamasınlar ki?

 Enerji talebi ancak, Hindistan’ın yaşam standartları arttıkça, ekonomisi çeşitlendikçe, dinamikleştikçe yükselecek ve gelişmiş ülkelerle olan fark kapanmaya devam edecektir.

Çin sert bir iniş yaşamak üzere değildir, enerji ihtiyaçları katlanarak artmaktadır ve daha yeni yola çıkmışlardır. Şehirde yaşayan çoğu Çinli, 5 sene içinde kendi arabasına bineceğine inanmaktadır, Çin otomobil pazarının en hızlı geliştiği ülkedir.

Şu anda yaklaşık 3 kişiden 1’inin ehliyet sahibi olduğu Çin’de, gelecekteki petrol ve benzin talebinde tam anlamıyla patlama yaşanacaktır.

Çin geçen yıl petrol ithalatını %25 arttırarak, Dünya’nın 2. büyük ithalatçısı konumuna yükselmiştir. Petrol tüketimlerini arttırdılar, tam nasıl hesapladılar bilmiyorum ama %14.7 gibi bir rakam okumuştum. Ama bu rakam yılda %10 büyüyen bir ekonomi için oldukça tutarlıdır ve yeri gelmişken, %10 büyüme hızıyla 7 yılda 2’ye katlanacak, 14 yılda da 4 kat daha büyük olacak ve çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklar demektir. Çin ve Hindistan deyim yerindeyse, bardak yarıya kadar boşalınca partiye katılmışlardır. Bu yüzden, kalan miktar için bizimle savaşmak zorunda kalacaklardır.

Amerikan Rüyasının Sonu

Bence, Hummer daha çok bir statü göstergesidir. Bilirsiniz işte; “Herkes ama herkes bana baksın. Hummer alacak param var, en iyisini sürüyorum.” Sürüş halinde, sürekli olarak 1 galonla 16 km yol gideceksiniz. Şehir içi ya da dışı olması bir fark yaratmayacaktır. 6.0 litre, 325 beygir ve 380 tork motor. Beğensek de beğenmesek de, biz canlı bir modeliz ve Dünya petrolünün %25’ini kullanmaktayız. Biz 22 kişiden sadece biriyiz ve bilinen petrol rezervlerinden sadece %2’sine sahibiz. Aşırı derecede enerji kullanıyoruz. Biz zengin, enerji de ucuz kaldığı sürece bu durum böyle devam edecektir. İçme suyuna, benzinden daha fazla para ödüyoruz. Benzin Amerika’da satın alabileceğiniz en ucuz sıvıdır, böyle kaldığı sürece, Amerikalıların rahatı hiçbir zaman bozulmayacaktır.

# En kaliteli hizmet ve en temiz benzin. #

# Esso güneşinin sıcaklığı içinize işlesin. #

# E – s – s – o arabanızı şahlandırır.

# Mutlu yolculuklar!

Şu an Amerika’da, insanlar bir galon benzine 3.20 dolar ödediğini düşününce, gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi oluyor. Bu, bir fincana 20 sent vermek demektir. Bir fincana ödenen 20 sent az gibi görünebilir ama sıradan bir otomobiliniz varsa, sıradan bir Amerikan otomobili olduğunu düşünelim, bu otomobile 6 kişi binmiş, bagaja da bir şeyler koymuşsanız, 2.5 km.yi 20 dakikada 20 sente gidersiniz. Ama eğer benzininiz yoksa, fayton, bisiklet ya da şanslıysanız çekçek süren bir adamla pazarlık yaparak: “Affedersiniz, beni ve arkadaşlarımı 20 sente 2.5 km uzağa götürebilecek olanınız var mı?” diye sorduğunuzda, o insanları kendinize güldürmüş olursunuz.

Bu yüzden, petrol fiyatlarını yükseltmemiz gerektiğini, örneğin bir fincana 5 dolar gibi, oldukça değerli ve yenilenemeyen birçok şeye ödediğimiz fiyatlarla aradaki farkı kapatacak rakamlar ödememiz gerektiğini düşünüyorum.

3. Dünya Ülkeleri’ndeki insanlar, Avrupalıların çevreyi koruma ve vergilendirmeye bu kadar önem verirken, Amerikalıların neden önem vermediğini anlayamıyorlar. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil. Değişim için petrol fiyatlarının yükselmesini beklersek, bunun çok ciddi ekonomik sonuçları olacaktır.

10 yıl önce bile önlem alınsa, ciddi ekonomik sonuçlar doğacaktır. Herhangi bir ekonomik sonuç olmaması için, 20 yıl önceden önlem almak gerekmektedir.

20 yılımız kalmadığından adım gibi eminim, 10 yılımız kaldığını da düşünmüyorum, bence şu an o noktadayız. Herkese geldiği için teşekkür ederim, lütfen oturun. Açıklayın da, gerçekleri herkes görsün.

Resmi ağızdan topluma açıklama yapan kişilerin, bu sorun hakkında tamamen dürüst olduklarını düşünmüyorum.

Seçimleri kazanacak olan kişi, topluma en inandırıcı şekilde yalan söyleyebilen, toplumun duymak istediklerini söyleyebilen kişidir. Söyleyeceği şey de; “Her şey çok güzel olacak, yeter ki bana oy verin.”dir.

Enerji kaynaklarımız tam olarak geliştirilebilirse, yüzyıllar boyunca, enerji ihtiyacımızı karşılayabilirler. Şu anda ihtiyacımız olan şey; enerji kaynaklarımızı arttıracak kararlı ve güvenilir adımlardır. Bu adımlar, ekonomimizi, çevremizi ve ulusal güvenliğimizi düşünerek atılan adımlar olacaktır.

Antik Yunan’da, kötü haber getiren kişiler infaz edilirdi, günümüzde ise kötü haber veren politikacılar çoğu kez yeniden seçilememektedirler.

 

Siyasal sistemimiz büyük şirketlerin elindedir.

 

Bu durumu makul bir şekilde ifade etmek için radikal bir şekilde atmamız gereken adımlar ölçek küçültme gerektirir. Yani, siz büyük bir şirketin CEO’su olsanız, “Ekonomiyi yavaşlatmak, araba satışlarını düşürmek istiyorum.” diyen bir politikacıya maddi destek verir misiniz?

 Böyle bir durumda, araba süren insan sayısı azalacak, bu da insanları– Arabalar çok fazla bakıma ihtiyaç duymayacaktır. Bu araba üretim sektörüne darbe indirecek, bu da ekonomiyi küçültecektir. Kimse buna oy vermez. Ben bile buna oy verir miyim, vermez miyim, bilmiyorum. Amerika, Dünya’daki tüm ülkelerden daha fazla hareket halindedir. Otomobiller ve ardındaki güç, her zaman ülkemizin gelişimindeki en büyük etkenler olmuşlardır. Eğlence de dâhil her sebeple, istediğimiz her yere, her zaman arabamızla gidebiliriz. Bir bakıma başarımızın kurbanı olduk. Banliyöler başlı başına sorunludur çünkü buralarda oturan herkes işe gidip gelmek için her gün 60, 70 ya da 80 km yol yapmaktadır. Bu durum sadece ucuz benzin bulunabildiği müddetçe mümkündür.Ülkemiz rastgele bu şekilde yayılmamıştır, araba kullanımı için şehirlerimizi bu şekilde geliştirdik. Daha etkili ve kullanılabilir toplu taşıma için şehirleri en baştan yeniden inşa etmemiz gerekecek. Arabanın icat edilmesinden önce yerleşmiş olan Avrupa Şehirleri için durum çok daha farklıdır. Bu yüzden, evet, bu derece sevdiğimiz petrolümüzün bitmesi, Amerika için korkunç bir darbe olacaktır. Uzun zamandır geçiştirdiğimiz ve ihtiyacımız olan 3 şey artık bitmek üzeredir. Onlardan birisi paradır, ki biz bu ülkede para konusunda endişelenmek yerine, çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç alarak borçlanmayı tercih ederiz. Fakat diğer 2 şeyi, yani zaman ve enerjiyi çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç almamız mümkün değildir. Yatırımda kullanılacak enerji bulmak ve zaman kazanmak için oldukça güçlü bir koruma programı sistemine sahip olmamız gerekmektedir. Amerika, Dünya petrolünün dörtte birini kullandığından, diğerlerine örnek olmalıdır. Amerikalıların büyük bir vatanseverlik ve girişimcilik ruhuna sahip olduklarına inanıyorum, sorunun gerçekten ne kadar büyük olduğunu bilseler, bu savaştan en az yarayla çıkmamız için gerekli olan adımları atmada oldukça sorumlu davranacaklardır.

Eğer Amerikalılara: “Hidrojen motorlu yeni bir araba yapıldı, kendi arabanıza binmek yerine, bir tane ondan alabilirsiniz.” derseniz, onlar da size: “Tamam, harika.” der ve satın alırlar ama onlara bisiklete binmeleri gerektiğini söylerseniz, bu, hayatlarında büyük bir değişime neden olacağından böyle bir şey yapmak istemezler.

20 Temmuz 1969, Pazar. Dünya’dan Ay’a gönderilen ilk insan, ilk adımlarını atmaya hazırlanırken tüm Dünya’da yaklaşık 1 milyar insan da bu anı televizyondan izlemektedir. Amerikan Başkanı J.F. Kennedy’nin 1960’da: “On yıl içinde, Ay’a ilk insanı göndereceğiz.” dediğinde, bunu yapmak büyük teknik zorluklar gerektirdiği halde bunu başarmışsak, yine bir Amerikan Başkanı çıkıp: “On yıl içinde, bilim adamlarımız ve mühendislerimizi fosil yakıt alışkanlığını nasıl bırakabileceğimizi öğretmekle görevlendiriyorum.” derse, sanırım bu şekilde başarabiliriz. Yaşadığımız sorun Ay’a insan göndermekten ziyade, Plüton’u sömürgeleştirmeye çalışmaya benzemektedir. J.F. Kennedy: “On yıl içinde, 100.000 insanı Plüton’da 3 yatak odalı evlerde yaşatacağız.” deseydi, tabii ki böyle bir şeyi başaramayacaktık.

Son 40 yıllık dönem içinde, petrol şirketleriyle en sıkı fıkı olan yönetim Bush iktidarıdır ve enerji güvenliğini, ulusal güvenlik ve Amerikan dış politikasıyla en üst seviyede ilişkilendiren yine aynı iktidardır.

Bilinen rezervlerin %2’sine sahipseniz, Dünya petrolünün %25 kullanıyor ve kullandığınızın 3’te 2’sini de ithal ediyorsanız, bu koşullar, sizin dış politikanızı ister istemez etkileyecektir. Petrol sahalarını koruma altına alma ve aslında bunu Amerikan halkının desteğini alarak yapma ve daha tutarlı bir Dünya yaratma yolunun, Orta Doğu’yu demokratikleştirmeden geçtiğine inanmaktadırlar. Orta Doğu’ya demokrasi getirmenin, petrol sahalarını fiilen koruma altına almanın bir yolu olduğuna inanmaktadırlar. Doğu ve Batı, gelişimde yeni çığırlar açmada öncülük yapmak için güçlerini birleştirdiler.

Suudi Arapların, Amerika’nın amaçlarına hizmet edecek ve Amerikan sisteminin serbest girişim ruhunu gözler önüne serecektir.Bu sistem, bu yeni bölgeden Dünya Petrol Ticareti’ne petrol pompalayarak, modern medeniyetimizin en büyük yapı taşlarından birisi haline gelecektir. Amerika’nın 1945’ten günümüze kadar uyguladığı dış politikanın temelini; güvenli, ucuz, değerli petrolün alınması ve karşılığında da Suudi Arabistan’da hüküm süren düzenin korunması oluşturmaktadır. Aslına bakarsanız, bu değiş-tokuş tehlike altındadır. 10, 15 yıl önce kişi başına düşen milli gelir 28.000 dolar iken, bugün 6.000 dolardır.

Sıradan bir Suudi’nin yaşam standartlarında muazzam bir düşüş söz konusudur.

Suudi Arabistan büyük bir genç nüfusa sahiptir, iş arayan birçok insan kendisine uygun bir iş bulamamakta ve kendisini toplumun bir hissedarı olarak değil, yabancı gibi hissetmektedir.

Ülkeyi yöneten oligarşi düzeniyle, ülkede yaşayan insanlar arasında gerginlikler yaşanmaktadır ve radikal harekete mensup birçok insan yönetimin, yani Suudi Arabistan iktidarının tamamen yozlaştığını, tüm petrolü Batı’ya sattığını, Batı’nın yönetime silah temin ettiğini, yönetimin de bu silahları kendi insanına karşı kullandığını düşünmektedir.

Radikal hareket güçlü ve tehlikelidir. Hiç şüphesiz, Irak’ta sorun çıkaran ve infaz gerçekleştirenlerden bazıları Suudi Arabistanlıdır.

Bu, gerçek bir çatışma düzeni, oldukça tehlikeli yönlere doğru gitmekte olan bir ülke düzenidir. Suudi Arabistan’ın istikrarı uzun vadede tartışmaya açıktır. Eğer Krallık dağılacak olursa, petrol ihraç eden bir ülkeye verilen öneme binaen, Amerika’nın sadece köşesine çekilip krallığın dağılmasını seyretmesi pek muhtemel değildir.

Irak’ta yaşanılan onca soruna, alınan onca derse rağmen, Amerika kesinlikle müdahil olacaktır. Ben de dâhil, birçok insanın korktuğu şey; Krallık dağıldığında, ihtiyacımız olan petrolü gidip, silah zoruyla alacak oluşumuzdur ve bu durum bizi çok farklı bir ülkeye, Dünya’yı da çok farklı bir Dünya’ya dönüştürecektir.

Aslında uzun süredir devam eden, birçok nesli ilgilendiren kaynak savaşlarını seyrediyoruz. Sonuç olarak, ortada 2 seçenek vardır. Birincisi; petrol alımını askerileştirmektir, yani eğer insanlarınız ciplere binmeye, araba sahibi olmaya ve aynı şekilde enerji tüketmeye devam etmek istiyorlarsa, bunun için sürekli savaşmak zorunda kalacaklarını anlamalarını sağlamalısınız. Diğer seçenek ise; kaçınılmaz olanı karşılamaya hazırlanmaktır, yani ucuz petrol dönemi kapanacak, daha temiz, daha güvenli ve petrol ihraç eden ülkelerin politik ve sosyal yapısına daha az zarar veren alternatif enerji teknolojilerine yatırımlar başlayacaktır.

Teknoloji Bizi Kurtarabilecek Mi?

 Petrol ve doğal gazın yerine bir şey koymamız gerekecek mi acaba diye, 100 yıl boyunca hiç ama hiç düşünmedik. Doğal kaynaklar tükenebilir ama insan yaratıcılığı gelişime açıktır. Petrol tükendiğinde, insan zekâsının alternatif beslenme ve yakıt kaynakları bulacağına inanıyorum. Taş bittiği için Taş Devri’nin sona ermemesi gibi, at nesli tükendiği için atlardan inip otomobile binmeye başlamadık. İnsanların pratik zekâsını görmezden gelmiyorum. Günümüzde yaşanan son gelişme; hem yanmalı motoru, hem de elektrik motoru olan elektrikli hibrit otomobillerdir. Ben bir Prius kullanıyorum, bir galonla 72 km gidiyor, bir galon benzin 10 dolar olsaydı, yine de depomu doldurup 800 km gidebilecektim, hiç de fena bir rakam değil. Sihirli bir asanız olsa ve şu an yollarda olan tüm arabaları dönüştürseniz dahi, önümüzdeki 5 ila 7 sene boyunca yine şu an kullandığımız miktarda petrol tüketimi yaşanacaktır. Çünkü; her geçen sene ekonomi büyümekte ve hep daha fazla petrol ihtiyacı oluşmaktadır. Bu yüzyılda oldukça büyük sorunlarla karşılaşacağız. Şu an Dünya üzerinde 6 milyar insan yaşamaktadır ve yüzyıl sonunda bu rakam muhtemelen 9 milyara çıkacaktır.

Sorunumuz çok büyüktür, 2050 yılında 14 teravat enerjiye ihtiyaç duyacağız, bu kadar büyük bir enerji için bize yeni bir kaynak gerekecek. Bu miktar, günde 220 milyon varil petrole eş değerdir. Dünya yollarında hareket eden içten yanmalı motora sahip 700 milyon aracımız var. Yine ölçek hakkında konuşuyoruz ve ulaşımda fosil yakıtların yerini değiştirmenin bize neye mâl olacağını düşünüyoruz. Asıl olay hidrojendedir, işimizi görüp en sonunda petrolün yerini alacak olan odur. Hidrojen kullanımı kavramsal olarak iyi bir fikirdir. İşin özüne bakacak olursanız, karşınıza büyük sorunlar çıkar. Endüstride yaşanacak sorun da bir çeşit kısır döngüdür. İşletmeler yakıt pili teknolojisine yatırım yapmaya pek hevesli değildir, çünkü hidrojeni ucuz şekilde üretecek ve dağıtacak bir hidrojen altyapısı yoktur. Öte yandan, hidrojene talep olmadığından, bu altyapı elverişli de değildir. Bu durumda nereden başlayacaksınız?

 Ve her ikisi de teknolojide, yakıt pili teknolojisinde, hidrojen üretim teknolojisinde, hidrojen sevkiyatı ve stoklanmasında büyük atılımlara ihtiyaç duymaktadır, bunlar henüz çözülememiş temel sorunlardır. Şu anki durum şudur; 1 galon benzinle bir arabanın aldığı mesafeyi almamızı sağlayacak miktarda hidrojen yapmak için 3 ila 6 galona eş miktarda benzin kullanıyoruz.Bu yüzden, hidrojen kullanımı şu an için bir şey ifade etmemektedir. Eğer hidrojenden bahsediyorsanız, kullanımı en az 40 yıl alacaktır. En az 30 ila 50 sene.

Biyoyakıta geçmedeki ana sorun biyoyakıtın genel olarak yetersiz oluşudur.Ülkemizin oldukça saygı duyulan birkaç bilim adamına göre, etanol üretimindeki tüm enerji girdilerine bakılacak olursa, etanol üretimine harcanan fosil yakıt miktarı, elde edilen enerjiden daha fazladır. Etanolden ve biyodizelden elde edilen miktar oldukça küçüktür ve tükettiğimiz petrolün çok az bir kısmının yerini tutabilmektedir. Biyodizel üretimini en üst seviyeye çıkarsanız ve bu üretimi de 10 katına bile çıkarsanız, petrolden elde ettiğimizle kıyasladığınızda elinizdekinin devede kulak olduğunu görürsünüz.

Tarlalarımızın ne kadarını yakıt yetiştirmeye ayıracağız?

 Eğer yakıtı tercih edersek açlığa ne kadar dayanabileceğiz?

 Malzemelerin güvenli bir şekilde muhafazası konusunda son 20, 30, 40 yılda edindiğimiz tecrübelere bakacak olursak NÜKLEER ENERJİ oldukça maliyetli olacaktır. Özellikle Avrupa’da, atıklara ne yapılacağı, nereye atılacağı konusunda çok fazla tartışma yaşanmaktadır. Bu tip enerji kullanımı yeniden düşünülmelidir. Patlama riskinden, bir çeşit nükleer kaza olabileceğinden, hatta terörist bir eylem ihtimali yüzünden insanlar diken üstündeler.

Bugün Dünya genelinde yakılan tüm fosil yakıtların yerine geçecek miktarda, yani 10 teravat nükleer enerji üretmek istiyorsanız, en büyüğünden 10.000 adet nükleer santral yapmanız gerekmektedir. Ve bunu yapsanız ve içlerinde U-235 yaksanız dahi, 10 ila 20 yıl içinde Dünya uranyum rezervleri tükenmiş olacaktır. Bu yüzden, en iyi ihtimalle kısa bir zamanı kurtarmış olacaktır. Rüzgâr enerjisi gitgide daha popüler ve ekonomik olarak uygun hale gelmektedir ama sürekli olmayışı ve düşük güç yoğunluğu yüzünden, enerji ihtiyacımızı karşılamada hiçbir zaman büyük bir yer tutamayacaktır. Rüzgâr ya da güneş enerjisi çok yeterli değildir.

- Evet, çalışmaya başladı.

- Işığı biraz daha açabilir miyiz?

 – İşte çalışıyor.

- Tamam. Bu küçük mekanizma ışığı elektrik enerjisine çevirmektedir, şu an yapay ışık geliyor olsa da, güneş ışığında da aynı olay gerçekleşmektedir. Gelen ışığın %10 ila 12’sini elektrik enerjisine çevirmektedir. Şu an bu teknolojiye sahibiz, nasıl yapıldığını biliyoruz. Yarın sabah güç santralleri inşa edecek değiliz ama nasıl yapılacağını biliyoruz. Çok fazla gelişim gerektirse de, şu an nasıl yapılabileceğini biliyoruz. Gezegenimize ulaşan toplam güneş ışığı, şu an kullandığımız fosil yakıt gücünün 20.000 katıdır. Yani, güneş ışığı denizinde yüzüyoruz, elde edilebilecek çok enerji var ama tam olarak nasıl kullanmamız gerektiğini henüz bilmiyoruz. Güneş ışığından elektrik üretiminin önündeki asıl engel; maliyetidir. Fosil yakıttan elde ettiğimiz gücün aynısını elde etmek için California’nın yarısı büyüklüğünde bir alanı kaplamanız gerekmektedir.

Şu ana kadar tüm Dünya’da üretilmiş tüm güneş pilleri muhtemelen sadece 10 km karelik bir alanı kaplayacaktır, bu çok küçük bir alandır, bu yüzden imkânsız ya da olanaksız değildir ama çok büyük bir teknolojik atılım gerektirmektedir.

Her çeşit enerji kaynağını araştırmak zorundayız ve hepsini bir araya getirsek bile, fosil yatıklardan elde ettiğimiz enerji kalitesi ve miktarını yakalayabilmemiz konusunda çok ama çok iyimser olmak durumundayız.

Dünya genelindeki talep toplamı şu an günlük 25 ila 30 milyar varil arasındadır ve endişe verici şekilde yükselmektedir. Asıl sorun da budur, talep çok fazla ama bu miktarda talebi başka bir kaynakla karşılayabilme durumumuz söz konusu değildir. Çok fazla fikir var ama bu fikirleri birisi deneyip, çalışıp çalışmadığını göstermezse ya da bir yan etkisi olup olmadığı anlaşılmazsa yok olup gitmektedir. Buna araştırma denilir ve biz şu anda böyle bir şey yapmıyoruz.

Zirve Sonrası Yaşam

Olmuş olanı geri çeviremezsiniz. Gelişim hep ileriye doğrudur, geriye doğru gidemeyiz, yani gelişim farklı bir şekilde oldu diye tarlalara geri dönecek değiliz, kısacası yeni koşullara ayak uydurmak zorundayız. Hubbert Zirvesi’nin diğer tarafına bir kez geçince, şu an sürdürdüğümüz hayatları daha fazla sürdürebilecek olmamız mümkün değildir. Petrol çok ucuz, çok kolay işlenebilir olduğundan, bu durumu kullanma ve sürdürülebilirliği imkânsız olan bir hayat şekli kurma tutkusu vardı. Atların, otomobillerde olmayan bir albenisi vardır. At canlı bir şeydir ve bazen atla sahibi arasında duygusal bir yakınlık oluşmaktadır. Şu an saatte 14 km hızla gidiyoruz. Benzin Alınabilecek Azami Miktar: 10 Galon Petrol zirve yaptığında ne olabileceğinin provasını yapmıştık.

- Benzin yok.

- Benzin yok mu?

 – Yok. 1973’te geçici bir zirve yaşanmıştı. Orta Doğu ve OPEC ülkeleri İsrail’deki 1973 Savaşı’ndan dolayı sinirliydiler ve petrole ambargo koydular. Biz de gelecekteki hayat şeklimiz konusunda panik yapmaya başlamış ve benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşturmuştuk. Gelecekte araba sürmek ya da uçağa binmek sıradan bir insanın karşılayabileceği bir şey olmaktan çıkarak sadece süper elit kesime, yani %1’in %1’ine hitap eden bir şeye dönüşecektir.

Mezun olmak üzere olan bir öğrencim bana: “Torunlarımın uçağa binme şansı olacak mı?” diye sordu. Müthiş bir soru sormuştu, çünkü cevabın “Hayır.” olma ihtimali yüksektir.

Uçak yolculukları son bulacaktır. Çoğu insan Dünya’yı döndüren şeyin para olduğunu düşünmektedir, ama aslında çoğunluğu petrolden sağlanan ucuz temel enerji kaynaklarıdır. En sonunda, “Hangisi daha gerçek, finansal pazar mı, yoksa yer altındaki petrol kaynakları mı?” diye sorarsınız ve herkes yer altındaki petrol kaynaklarının daha gerçek olduğu konusunda birleşecektir.

Finansal sistem, petrol gelirleriyle dönen bir sistemdir ve bu gelirleri çıkaracak olursanız, küçülmeye mahkûmdur.

Borsaya kayıtlı olup da, bir alım satıma üstü kapalı olarak ucuz petrol kaynağı gözüyle bakmayan bir şirket yoktur. Eğer bu durum değişirse, borsadaki hemen hemen her şirkete aşırı değer biçilmiş olacaktır ve mali piyasalar bunu fark ettiği anda da, bu durum aşırı tepkileri tetikleyecek ve borsa çökecektir. Böyle olması çok muhtemeldir.

1930’lardaki Büyük Buhran’a kıyasla daha kötü bir krize davetiye çıkarırsa, şahsen ben şaşırmam, çünkü bu seferki spekülatif bir balondan çok, doğanın zoruyla ortaya çıkacaktır.

Bu zaman çizelgesini 5.000 yıl öncesi ve 5.000 yıl sonrası şekilde hazırladım. Kayıtlı tarih dediğimiz dönem 5.000 yıl önce başlamaktadır. Bu çıkıntı, fosil yakıtların; kömürün, petrolün, doğal gazın ve insanlık tarihindeki tüm fosil yakıtların gösterildiği bölümdür. İnsanlığın başına gelen en sinir bozucu şeydir. Teknolojik toplumun sorumlusudur ve insanlık tarihi açısından bakıldığında da oldukça kısa bir çağdır. İsa zamanında Dünya’da yaklaşık 300 milyon insan yaşamaktaydı, bu rakam 18. yy.ın sonunda ikiye katlanmış, kömür, ardından da kaliteli petrolün devreye girmesiyle nüfus birden 6 katına çıkmıştır. Bırakın 20 ya da 30 yıl sonrasını, Dünya’nın şu anki nüfusunu petrokimyasal kullanmadan devam ettirebileceğimizi sanmıyorum. Bu, petrolden önceki nüfusa yakın bir rakama mı dönmek zorunda kalacağız demek oluyor?

 Dünya fosil yakıtlar olmadan ne kadar insanı besleyebilir?

 Birçok insan bu sayının 1.5 ila 2 milyar insan olduğunu düşünüyor. Genellikle haksız çıkmayı ummayız ama umarım haksız çıkarım, petrol zirvesi konusunda endişelenen tanıdığım herkes haksız çıkmayı ummaktadır. Yanılacağımı ya da onların yanılacaklarını zannetmiyorum. Bir çeşit eşsiz, emsalsiz bir durumla karşı karşıya oluşumuz, kabullenemeyişimizin nedenini bir nebze de olsa açıklıyor, insanlar bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyor. Bu tip şeyleri düşünmek yapımıza terstir, hoşumuza gitmez, kendimizi bildiğimizden beri dolum istasyonlarını kullanmaya alışmışızdır ve herkes “Onlar gelecekte de orada olacaklar.”der. Çok zordur ve daha önce böyle bir şeyin yaşanmaması durumu daha da zorlaştırmaktadır. Yapımıza, tutumlarımıza, tecrübe ve davranışlarımıza ters geldiğinden, oldukça hazırlıksız yakalanmış durumdayız. Petrolün gücüyle yaşayan hidrokarbon memeliler olarak tabir ettiğimiz türün günleri artık sayılıdır. Modern insanoğlu hep birlikte daha farklı, daha basit bir şekilde yaşamanın yolunu bulabilecek mi, bulamayacak mı?

 Bu da başka bir konu.

Şu an sadece Amerika’da değil,
Dünya’nın hiçbir yerinde bizi bu problemden haberdar edecek ve bu konuda bir şeyler yapacak türde bir politik lider bulunmamaktadır.

Bu konuda politikacıların önayak olması çok düşük bir ihtimaldir çünkü iktidardaki insanlar için bir politikacı için bir kriz ortaya çıkmadan önce önlem almak yerine, ortaya çıktığında müdahalede bulunmak çok daha kolaydır.

İş, toplumun vekillerini ve Kongre’yi arayıp: “Bir şeyler yapmalısınız ve alacağınız tüm kararlarda biz sizin arkanızdayız.” demesine bağlıdır. Bugünlerde bu amaçla telefona sarılan kimse dahi bulunmamaktadır.

Not:

Akıllı Yatırımcılar:
Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

**************************************************
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

1929: THE GREAT CRASH (2009) BÜYÜK ÇÖKÜŞ/ Kara Perşembe


Son günlerde TV de artan maket binalardan daire satışı ve süper yeni otoların reklam taarruzuna uğrayan milletimize uyarı olacak belgesel.

“ŞİMDİ AL, SONRA ÖDE”
Parası olan alır. Olmayan kredi çeksin.
Bu mantık yanlış mantıktır.

Refah yaşayacağım diye düşülen hırs hastalığından  kurtulmanız ve bir zamanlar bankerlerden kazıklanan milletimizin bu tür reklamlar ile çok aldatıldığını hatırlatırız.

Paul Warburg’u rahmetle anıyoruz.

Ülke: İngiltere

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi: 24 Ocak 2009 (İngiltere)

Süre: 58 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular:    Ray Lonnen, Jimmy Durante, Al Jolson

Çeviri: shield1963

Özet

New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur.

Belgesel Metni

1929’da, hızla ilerleyen refah yılları bir felaketle son buldu. Bu, kayıtlara geçen en büyük borsa çöküşüydü. Yaşanan şoku ve güvensizlik duygusunu hafife almak mümkün değil. İlk dönem yatırımcıları, borsada spekülasyon yaratmak için çok büyük miktarlarda borç para almışlardı. Borsa çok sert bir şekilde dibe vurdu ve birçok insan da onunla birlikte battı. Bu çok acı verici bir durumdu. Sonrasında, binlerce banka iflas etti. Milyonlarca insan her şeyini kaybetti. Yoksulluk her yanımızı sarmıştı. Gerçekten çok, ama çok acı dolu günlerdi. Bu krizi on yıl süren, dünya çapında bir bunalım takip etti ve bu da savaşın başlangıcı oldu. Bu, bir daha asla başımıza gelmemesini ümit ettiğimiz finansal bir felaketin hikayesidir.

23 Ekim 1929 Çarşamba günü, New York Borsası’nda hisse senedi fiyatları hiç bir uyarı vermeden, aniden düştü. Yatırımcılar şaşkındı. Çünkü son beş yıldır borsa sadece yükselmişti. Bir saat içinde, sarsıcı bir şekilde 2.5 milyon hisse senedi satıldı. Bu sarmal düşüş ertesi gün de devam etti.

24 Ekim tarihinde, hisse senedi ticareti yapanlarda bir şeylerin değişmiş olabileceği duygusu hakimdi. Ama aniden tüm alıcılar yok olmuştu. İnsanlar hisse senedi satmak istiyorlardı ama satın alacak kimseyi bulamıyorlardı. Hisse senedi fiyatları 2 dolar, 4 dolar, 10 dolar düşmeye başladı. Dehşet vericiydi. O sabah borsada öylesine büyük ve keskin bir düşüş vardı ki hisse senetleri bir anda 10, 20, 30 puan değer kaybetti.

New York Menkul Değerler Borsası’nda soluksuzluk ve feryat hakimdi. İnsanlar bu olay karşısında serseme dönmüş ve dehşete kapılmıştı. Binlerce insan, hep birlikte borsanın önünde toplanmaya başladı. 10,000 kişi. Broadway’den East River’a kadar tüm sokakları doldurdular. Neler olup bittiğini öğrenmek isteyen insanlar oraya gidiyordu. Borsa binasının etrafında, heykelin etrafında, merdivenlerin üstünde çok büyük bir kalabalık toplandı. İçerden çıkan birinden herhangi bir haber alabileceklerini umuyorlardı. Hisse senedi alıp satanların haykırışlarını duyabiliyorlardı ama neler olduğunu bilmiyorlardı. Öğrenene kadar toplanmaya ve beklemeye devam ettiler. Bekleyen binlerce kişiden pek azı açıklanmak üzere olan felaketin boyutunu kavrayabilmişti. Hiç kimse büyük bir mali felaketin, beş gün içinde Amerika’nın refah dayanaklarını silip süpüreceğini tahmin edemezdi.Ancak, bu krizi tetikleyen nedeni anlamak için on yıl geri gitmemiz gerekiyor. Amerika’nın kendine olan güveninin hızla yükseldiği ve sonsuza kadar o şekilde süreceği sanılan bir zamana.

1919 yılında ABD, 1. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmıştı. Her tarafta iyimserlik havası hakimdi. Savaş, İngiltere’yi ve Avrupalı müttefiklerini mali açıdan tüketmişti. Ama Amerika’nın ekonomisi gelişiyordu ve tüm dünya Amerikan ezgileriyle dans ediyordu. Belirsizlikler son bulmuştu. Olanlar hakkında çok az kuşku kalmış gibiydi. Amerika, tarihteki en büyük çılgınlığı yaşamaya devam ediyordu ve bu konuda söylenecek çok şey vardı.

1920’lerde günlük yaşam değişti. Elektriğin kullanılmaya başlanması Amerika’yı değiştirdi.Kentler elektrik şebekesine bağlandı. Yeni teknolojiler ortaya çıktı. Uçaklar, radyolar. Başlangıçta lüks kabul edilen ev eşyaları artık sıradan ihtiyaç haline gelmişti. Otomotiv endüstrisinde de patlama yaşandı. Tıpkı yeni bir Ford veya Chrysler marka otomobil satın almak için akın eden insanlarda olduğu gibi. Sonsuz bir refah devri başlamış gibi görünüyordu.Bu şimdiye kadar görülmemiş boyutta bir tüketim kültürünün ve kitlesel tüketimin gelişmesidir. Ayrıca, insanları pahalı eşyalar satın almaya teşvik etmek için taksitle satışlar da söz konusu.Böylece bu eşyaları krediyle satın alabilirler. Bu tür tüketici kredisi 1920’lerin getirdiği başka bir yenilikti. İlk başlarda “şimdi al, sonra öde” fikri çok popüler oldu.Burada, tüketim kültürüyle birlikte gelişen bir tür eğlence kültürü de var. Ana fikir… “Biz artık anlık zevklere inanıyoruz. Bugüne bak. Gelecek için endişelenme. Anı yaşa.” Tüm düşünce tarzı şuydu: Biz yeni bir ekonomik çağın başındayız ve her onurlu Amerikalının zengin olmaya hakkı vardır. Daha kullanılabilir gelir için alınan kolay kredi sayesinde Amerikalılar daha da zengin olmak için yeni yollar arıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Amerikan hükümeti savaşın faturasını ödemek için Özgürlük Tahvilleri olarak de bilinen tahvilleri satıyordu.Bu, halktan borç para almanın bir yoluydu. Geri ödemede, tahvil değeri üstünden faiz geliri elde edeceklerdi.

Charlie Chaplin ve Douglas Fairbanks gibi ünlüler devasa toplantılarda onlara önayak olmak için görevlendirilmişlerdi.Özgürlük tahvilleri bir çok insanın ilk kez güvenli bir şekilde yatırımcı olmasına neden oldu. Hayatlarında ilk kez, her altı ayda bir faiz ödemesi alıyorlardı ve tahvil öyle bir şeydi ki, borsada alım satım yapabiliyorlardı. Yani gazeteye bakıp, tahvillerinin değeri o gün ne oldu, görebiliyorlardı. Özgürlük tahvilleri bir yatırım kültürü yaratmıştı. Birçok insan daha önce hiç tahvil satın almamıştı ve sıradan insanları tahvil satın almaya alışık hale getirdi. Artık bu yeni yatırım kültüründen çıkar sağlayabileceğini düşünen başka bir insan topluluğu vardı. Wall Street bankacıları.

Amerika’nın finans merkezi olan Wall Street, yıllardan beri genel halka kapalı bir çevrede, birbirleriyle iş yapan bir grup seçkin bankacıdan oluşuyordu. Ama bir adam finans dünyasının çehresini değiştirecek bir fırsat gördü. National City Bank’ın başkanıCharles Mitchellpiyasada kârlı bir boşluk farketti.

Mitchell, Birinci Dünya Savaşı sırasında yatırımcıların büyük miktarda devlet tahvili satın aldığını gördü ve dedi ki… “Elimizde yatırım yapan bir halk var.” “Tüm yapmamız gereken şey şirket tahvilleri, hisse senedi gibi diğer ürünleri de pazarlamak ve halka bunların hatırı sayılır yatırımlar olduğunu söylemek.”

Mitchell doğuştan pazarlamacıydı ve çok hırslıydı. Eğer insanlar devlet sermayesini arttırmak için tahvil almaya gönüllü idiyseler elbette New York Borsası’nda adı geçen özel şirketlerin de sermayesini arttırmak için hisse senedi satın almaya teşvik edilebilirlerdi. Ve onlar da bu süreçte kâr elde edebilirlerdi. Hisse senedine yatırım yapmayı hayal bile edemeyen insanlar yavaş yavaş bu işe giriştiler ve borsa kötü etkilerinden kurtuldu. Tarihsel olarak, hisse senetlerinin sıradan insanlar için çok riskli olduğu kabul edilir. Oysa 1920’lerde, hisse senedine yatırım yapmak sadece güvenilir değil aynı zamanda çok saygın bir iş olarak algılanıyordu. Fikir büyük rağbet gördü ve bu yeni, kârlı pazarı sömürmek için Mitchell, ülke genelinde aracı şirketler kurdu. Böylece, parası olan ama yatırım konusunda bilgisi olmayan insanlar da borsada oynayabileceklerdi.

Bu spekülatif çılgınlık sadece profesyonelleri değil her türden insanı sarmıştı. Görülmemiş sayıda sıradan insan hissedar olmaya başladı. Ülke çapında, sadece New York’ta değil, tüm şehir ve kasabalarda tüm Amerika’da halk borsayla aşk yaşıyordu. Teknoloji her şeyi mümkün kılıyordu. Wall Street’ten gelen anlık hisse senedi fiyatları, telgraf bağlantılı kağıt şerit makineleriyle dakikalar içinde tüm Amerika’da yayınlanabiliyordu. Kağıt şerit makinelerini gece kulüplerinde, tren istasyonlarında güzellik salonlarında, okyanus aşırı yolcu gemilerinde bulabilirdiniz.

1920’lerde borsa, Amerikan kumar kültürünün yaygın bir parçası haline geldi. Yerim, uyurum, rüya görürüm, hisse senetlerini konuşurum. Para kazanmak için tek yolun bu olduğuna inanıyorum. Heyecan verici bir şey. Bunu seviyorum.

 3,500 dolar sermayeyle 17,000 dolar kâr. Hiç fena değil! Her tür hisse senedi için çılgın spekülasyonlar yapılıyordu. Film şirketi hisseleri, havacılık hisseleri, tüm otomobil şirketi hisseleri.

1920’lerde büyük rağbet gören hisselerden biri de Radio Corporation of America hisseleriydi. Günümüz Google’ına çok benziyordu. Bilirsiniz, çok yenilikçi bir teknolojiydi.Arabalara bile radyo konabileceğine inanıyorlardı. Düşünün artık. Amerikalı yatırımcılar, Amerikan şirketlerinin ürettiği ve kendi kullandıkları ürünlerle aralarında ilgi kurmaya başladılar. Fikirleri şuydu, “hey, beğendiğim o ürünü yapan şirketin hisselerine sahip olabilirdim.”

20’lerin ortalarında, 3 milyon civarında Amerikalı borsadaydı ve Wall Street, halkın hayal gücüne hakim olmuştu. Bir gecede servet sahibi olma hikayeleriyle birlikte hisse senedi değerlerinin yükselmesi için yatırımcıların sadece satın alması fikri tavan yaptı. Her popüler dergi, her gazete, her radyo istasyonu borsada olan bitenle yakından ilgileniyordu.

İnsanlar, Charlie Chaplin, Groucho Marx gibi ünlülerin etkinliklerini izliyor ve onların hangi hisselerle borsada oynadıklarını merak ediyorlardı.

Genç komedyen Groucho Marx, tüm birikimini borsaya yatırmıştı ve elde ettiği kârdan o kadar memnundu ki erkek kardeşlerini de yatırım yapmaya ikna etti. Ne kolay bir iş. RCA hisseleri bu sabahtan itibaren yedi puan yükseldi. Bizzat kendim 7,000 dolar kazandım. Ne var ki spekülatör olanlar sadece ünlüler değildi. Büyük Wall Street spekülatörleri, kendileri ünlü olmaya başlamışlardı. Onların yaratıcı, girişimci ve Amerika’ya zenginlik getiren insanlar oldukları düşünülüyordu.

Geleceğin başkanı Kennedy’nin babası Joseph Kennedy bu yeni türeyen, zeki mali süperstarlardan biriydi.Halk hayran kalmıştı, çünkü Joseph Kennedy gibi adamlar sıradan insanlardı. Onlar herhangi bir yerden gelmiş adamlardı ve piyasadaki hızlı yükselişleri sıradan halk için bir tür ilham kaynağı olmuştu. Bunun bir gün kendileri için bile mümkün olabileceğini düşünüyorlardı. Her yerde, komilerden berberlere kadar herkesin borsada kolay para kazanabildiği hikayeleri dolaşıyordu.

Pat Bologna

Wall Street’te ayakkabı boyacılığı yapan Pat Bologna da bu zengin olma hikayelerinden ilham alanlardan biriydi.

Herkes zengin olmaya gidiyordu. Eğer New York’ta yaşıyor olsaydınız, borsa kraldı.

Willam Bologna: Babam muhtemelen 17 veya 18 yaşlarındaydı. Her gün olduğu gibi, kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın büyük adamlarının ayakkabılarını parlatacaktı. Joseph Kennedy gibi kişilerin, Mitchell gibi yöneticilerin ayakkabılarını. Birazcık uzmanlaşmak için onlarla Amerikan Merkez Bankası hakkında ve bir ayakkabı boyacısının uzmanlaşabileceğini düşünmeyeceğiniz şeyler hakkında sohbet edecekti. Ama o, Wall Street’in büyük beyinleri ile her gün konuşuyordu. Ve böylece, babam borsaya yatırım yapmaya başladı. Doğruyu söylemek gerekirse, hisse senedi sayfalarının nasıl okunacağını ve yorumlanacağını öğrenmiştim. Çünkü babamın yaptığı şey buydu. Yani biz borsayla büyüdük. Sabah kahvaltıda borsa, akşam eve geldiğinde, yemekte yine borsa vardı. Borsa, dünya demekti. Ben 1928’de başladım. Çünkü birçok genç insan gibi ben de herkesin tüm bu paraları kazandığı yere gitmek istedim.

**

İrving Khan

İrving Khan:  İlk işim kambiyo katında haberci çocuk olarak çalışmak oldu. İnsanların çoğu zaman aç gözlü olduklarını anlamam bir veya iki haftamı aldı. İnsanların borsaya olan inançları o kadar büyüktü ki yükselen hisse senedi fiyatları üstünde spekülasyon yapmak için giderek artan miktarlarda borç para alıyorlardı. Bu şekilde yapılan hisse senedi alımları “ihtiyat akçesiyle satın alma”olarak biliniyordu. Yatırımcı sadece paranın bir bölümünü koymak için gerekliydi. Aracıları geriye kalanı finanse ediyorlardı. “Şimdi al, sonra öde” kültürü borsaya da sıçramıştı.İhtiyat akçesiyle hisse senedi satın almak, aslında borç parayla satın almak demektir.

1920’lerin sonlarında, hisse senedi bedellerinin %90’ı borç parayla ödenmiştir. Ne kadar borç alabileceğinize dair hiç bir kural yoktu ve insanlar hisse senedi satın almak için inanılmaz miktarlarda borçlanıyorlardı.

25 dolara 100 dolarlık hisse senedi satın alabilirdiniz ve aracı kurum diğer 75 doları size borç verirdi.Eğer hisse senedinin değeri yükselirse, ki 20’lerin sonlarında her şey sürekli yükselecek gibi görünüyordu, 25 dolarınız 200 veya 300 dolarlık bir yatırıma dönüşebilirdi.

Bu yüzden, borsa için ödünç para vermek Amerikan ekonomisinin büyük bir parçası oldu. Aslında, 1920’lerin sonlarında her bir doların yaklaşık 40 senti hisse senetleri için borç alınmıştı. Borsadaki bu büyük ödünç para akışı hisse senetlerine olan talebi arttırdı ve fiyatları sürekli yukarı çekti.

1928 yılında, sadece 12 ay içinde, borsa yaklaşık %50 yükseldi. Ve hisse senetleri yükselmeye devam etti daha da fazla yatırımcı bu hareketten bir parça elde etmek için borç para aldı. Onlardan biri de ayakkabı boyacısı Pat Bologna idi. Babamın borsada çok fazla parası yoktu. Bana o zaman yaklaşık 6,000 dolar nakiti olduğunu söylemişti. Ama unutmayın, 6,000 dolar nakit, oldukça fazla hisse senedine dönüştü. Çünkü o yıllarda paranın sadece %10’unu ihtiyat akçesi olarak yatırmak zorundaydınız. Yani 6,000 dolarla 60,000 dolarlık hisse senedine sahip olabilirdiniz.

Wall Street yeni bahisçilerin açlığını çekiyordu. Street’in her zaman göz ardı ettiği yatırımcı olabilecek bir grup vardı. Ama şimdi onların da parasını istiyordu.

1920’lere kadar kadınlar borsada çok küçük bir rol oynamıştı. İşin bu kısmı basitçe cinsiyet önyargısıydı. Kadınlar soğukkanlılık konusunda yeteneksiz kabul ediliyorlardı. Piyasada spekülasyon yapmak için bu gerekliydi. Fakat 1920’lerde borsanın popülerleşmesinde muazzam sayıda kadının payı büyüktü. 20’ler, kadınlar için her yönden önemli yıllardı. Gerçek anlamda kabuklarından sıyrıldılar. Kendi paralarını yönetmeye başladılar 1920’lerde rekor düzeyde üniversiteye gittiler aynı zamanda borsayla ilgilendiler ve bu da kendi servetlerini oluşturmanın bir yolu oldu. Bu tip yatırımcılardan biri de, New Yorklu öncü bir fotografçı olan Alice Austen’di.

Alice Austen

Wall Street suyunun diğer yakasında bulunan Staten Island’da yaşıyordu. Birkaç ay deneyim kazandıktan sonra bu eve taşınmıştı. Zeki ve maceraperest bir kadındı. 11 yaşına geldiğinde o zamanların yeni buluşu olan bir fotoğraf makinesi almıştı. Ve ona hemen alışmıştı. Yıllar içinde 8,000 cam negatif çekti. Bu da onu, Amerika’nın en eski ve en üretken fotografçılarından biri yaptı. Büyükbabasından kalan miras Alice’e rahat bir yaşam için kaynak sağlıyordu. Ama 1920’lerde parası azalınca Wall Street’in çabuk para kazanma vaadi onu da cezbetti. Alice Austen, biraz yavaş koştuğunu farketti ve kafasında şu soru oluştu, “Ne yapmalıyım?”Arkadaşları tutumlu olması için ona baskı yapıyorlardı. Bazı harcamaları kısacaktı. Belki Avrupa’ya gitmeyecekti, belki araba almayacaktı. Onun yerine, Alice, tüm bunlara hayır diyen bir borsa aracısı buldu.

Hisse senedi alın, çabucak zengin olun. Biliyor musunuz?  Ödünç para alabilirsiniz. Böylece daha fazla hisse senedi satın alabilirsiniz.Ve Alice Austen şöyle düşündü, “Hey, bu bana iyi bir fikir gibi geldi.”

Borsanın tırmandığı 1920’lerde Cumhuriyetçi Parti iktidardaydı ve Amerika’nın yükselen refahının arkasındaydı.

Calvin Coolidge 1923 yılında Devlet Başkanı oldu.Kendisi de bir yatırımcıydı. Wall Street’i saran spekülatif çılgınlığa özellikle sessiz kaldı. Calvin Coolidge, 1920’lerin boşvermişliğinin, pervasızlığının bir simgesidir. “İş iştir” sözüyle ünlüdür.Refah dolu bir dönemdi. İş para kazandırıyordu. Wall Street para kazandırıyordu. Politikacılar sanırım şöyle diyordu, “Güzel, her şey yolunda. Ekonomi büyüyor.” “Piyasa işini biliyor. Hükümetin görevi buna engel teşkil etmemektir.”

Coolidge’in başkanlığı döneminde Wall Street’in gücü kontrolsüz bir şekilde büyümeye devam etti. Hükümetinin bir grup seçkin bankacı ve finansörle yakın ilişkisi vardı. Wall Street’in iç çevresi. Onların zenginliklerinin ve bağlantılarının, hükümetin mali politikası üzerinde muazzam bir etkisi vardı. Orada küçük, seçkin ve özel bir ortaklık vardı. Bu gerçekten Wall Street’in hükümdarlığıydı. Buraları çok esrarengiz ve gizli yerlerdi. Onlar sınırlı sermayeyle kurulmuş küçük şirketlerdi ama gerçekten çok büyük güçleri vardı. Bu seçkin şirketlerin en prestijli olanı JP Morgan Bank‘tı.Stratejik olarak borsa binasının tam karşısındaydı ve gelişecek olaylarda kilit rol oynayacaktı.

Thomas Lamont‘un kıdemli ortağı JP Morgan, Wall Street’in en güçlü adamıydı.Onun nüfuzu New York’u bile aşıyordu. Lamont ve JP Morgan’nın diğer ortakları art arda gelen tüm başkanlarla düzenli olarak görüşüyorlardı.

Edward Lamont: Büyükbabam çok meşgul bir adamdı. Diğer büyükbabaların yaptığı gibi torununu beysbol maçına veya balık tutmaya götürmek gibi şeyler yapmaya bile zamanı yoktu. Büyükbabamın yaşam tarzı kesinlikle etkileyici bir yaşam tarzıydı. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Reynard adını verdiği, 22 metre uzunluğunda çok hoş bir yatı vardı. Sık sık Palisades’deki evinden teknesiyle ayrılır, Hudson Nehri’ni geçerek Wall Street’e ulaşır ve oradan da bankaya kadar yürürdü.

Lamont’un liderliğinde, JP Morgan, piyasanın aşırılıklarından uzak durdu. Fakat seçkin bankacılarla politikacılar arasındaki yakın ilişki Wall Street’e uygulanan düzenlemeleri en az seviyede tutmaya yardımcı oldu.

Amatör spekülatörler, yatırımlarının kazandığı değer karşısında donup kalmışken Wall Street’in gerçekte nasıl çalıştığından umutsuzca habersizdiler.

Biraz hükümet denetimiyle piyasa kendi başına bir yasa oldu ve içerden alım satımlar yaygınlaştı.

Ortalıkta bir sürü piyasa spekülasyonu vardı ve her tarafa yayılmıştı.

Hiçbir şekilde açığa vurulmuyordu.

Wall Street’in çok küçük olduğu ve kendi kendine yettiği zamanlarda muhtemelen bu pek önemli değildi.

Ama senin benim gibi insanlar binbir zorlukla kazandıkları paraları borsaya yatırıyorlarsa, gerçekten önemliydi.

1920’lerin borsası ne dürüst, ne de demokratik değildi. Büyük bir kumarhaneydi ve profesyonel spekülatörler tarafından hile ile yönetiliyordu. Küçük yatırımcılar tüm tasarruflarını kumara yatırdılar ama karşılarına yığılmış olan eşitsizliği farketmede başarısız oldular.

Joseph Kennedy gibi adamlar servetlerini basitçe doğru hisseleri seçerek yapmadılar. İşin gerçeği, onlar, yeni gelen ahmakların saflıklarını paraya çevirdiler.

Bir grup açıkgöz spekülatör bir araya gelecekti ve koordineli bir şekilde sessizce ama acımasızca, bireysel hisseleri satın almaya başlayacaklardı.

Yapacakları şey, bireysel hisse senedinin düzmece reklamını yapacaklar onu kendileri satın alacaklar, sonra da borsaya yığacaklardı.

Böylece bu hisselere para yatıran sıradan yatırımcılar kaybederken onlar kâr edeceklerdi.

Wall Street’teki bazı seçkin yatırım şirketleri bile bu tip piyasa manipülasyonuyla uğraşıyorlardı. 1929’un Mart ayında, yeni bir Cumhuriyetçi Başkan olan Herbert Hoover, törenle göreve başladı  ve yaptığı konuşmada Amerikalılara güvence verdi.

“Biz, konfor ve güvencede bugüne kadar dünya tarihinde var olandan daha da yüksek bir dereceye ulaştık.”

Ama perde arkasında bundan o kadar da emin değildi. Hoover aslında, genel olarak, Wall Street’in gidişatından ve ekonomiden şüpheliydi. Ama görüşlerini ortaya koyacak siyasi cesareti yoktu ve bu nedenle, Başkan olduğu zaman bu vahşi spekülatif coşkuyu dizginleyecek hiçbir şey yapmadı. Borsadaki spekülasyon sınırını daraltmak için Amerikan Merkez Bankası’na veya Maliye Bakanlığı’na destek vermek adına hiçbir şey yapmadı.

Özel hayatında, Hoover, bir spekülasyon aleminden söz ediyordu ama tıpkı selefi Coolidge gibi, o da piyasanın düzenlenmesi konusunda isteksizdi. Ancak Hoover, borsa balonunun her an patlayabileceği hakkındaki endişelerinde yalnız değildi.

Günler sonra, seçkin ve çok saygın bir bankacı olan Paul Warburg, açılış konuşmasında Wall Street aristokrasisini bir kenara atıp hiç de iç açıcı olmayan bir uyarıda bulundu.

“Eğer bu dizginlenmemiş spekülasyon çılgınlığının daha da ileri gitmesine izin verilirse nihai çöküşün tüm ülkeyi saran bir bunalıma yol açacağı kesindir.

Katharine Weber: Büyük büyükbabam, 1929’un Mart ayında bir uyarı yayınladı. Aslında “bunalım” kelimesini kullanmıştı. Ve onu susturdular. O, önemsenecek biri değildi. Bilirsiniz, o bir oyunbozandı. Sanırım şöyle dediler, “Hayır, hayır! Her şey yolunda.” Herkes para kazanıyor ve eğlencelerde iyi vakit geçiriyordu. O kadar ki, borsanın iyi gittiği dönemlerde, birisi… “Bunun değeri şişirilmiş olabilir, dikkatli olsan iyi olur” derse işinden oluyordu.

Warburg’un öngörüsüne kimse kulak asmadı. 1929’un Mayıs ve Eylül ayları arasında 60 yeni şirket New York Borsası’na girdi piyasaya 100 milyondan fazla hisse senedi sürüldü ve yatırım coşkusu körüklendi. Her göz boyamacılıkta aynı şeyi duyarsınız: Bu sefer farklı, bu farklı bir finans dünyası, yeni bir finans dünyası. Aslında, Groucho Marx komisyoncusuna gitti ve…

Pat Bologna: “Bu fiyatların nasıl yükselmeye devam ettiğini anlamıyorum” dedi.

Komisyoncusu da ona, “Bunun küresel bir ekonomi olduğunu anlayın artık” dedi.

Bu 1928, 1929 yılıydı! Vay be, o günden beri bunu arada bir duydum sanırım. Bazı profesyonel spekülatörler piyasanın aşırı ısındığını hissettiler. En zeki olanı, o yaz borsadan çekildi.

Bir gün, anılarından anladığımıza göre, Joe Kennedy, şöyle dedi:

“Eğer ayakkabı boyacısı bile borsadan benim kadar anlıyorsa belki de benim için gitme vakti geldi.”

Eylül ayında piyasa giderek daha da istikrarsız hale gelmişti. Kapalı kapılar ardında, Başkan Hoover’ın tedirginliği büyüyordu. Herbert Hoover Wall Street’teki arkadaşları arasında bir araştırma yaptı ilgilenmesi gereken bir durum var mı diye sordu ve JP Morgan’ın en büyük ortağı olan Thomas W Lamont’tan kısa bir mektup aldı.

Büyükbabam mektubunda, piyasanın kendi kendine düzeleceğini ve herhangi bir hükümet müdahalesine gerek olmadığını yazmıştı.

JP Morgan’ın en büyük ortağı olan Thomas W Lamont, Hoover’a kesinlikle endişelenecek bir durum olmadığına dair güvence veriyordu ve mektup şu satırla son buluyordu,

“Gelecek çok parlak görünüyor. “

BEŞ GÜN SONRA BORSA BATTI.

23 EKİM 1929, ÇARŞAMBA

Ani güven kaybını neyin tetiklediğini kimse bilmiyor. 23 Ekim Çarşamba günü oldu ve bitti. Ama ortada hiçbir şey yokken, otomobil hisselerindeki keskin düşüş hummalı bir akşam pazarı mantığında alışverişi tahrik etti. Aniden milyonlarca hisse senedi satıldı. Ertesi gün 1929’un büyük krizi başladı.

4 EKİM 1929, PERŞEMBE 24 Ekim 1929, Kara Perşembe, çoğu kez krizin başlangıcı olarak kabul edilir.

Gerçekten pek çok insanı korkutan muazzam bir düşüş vardı. Yaşanan şoku hafife almak mümkün değil. Bu, insanı serseme çeviren bir güvensizlik duygusudur. Borsanın sürekli düştüğünü gören insanlar paniğe kapıldılar. Haberlerin umutsuzluğu binlerce insanı borsanın dışına topladı. Korkunç bir kalabalık, gaddar bir ifade ve sabit bakışlarla bekliyordu. Hepsi de batmış adamlardı. Kent yetkilileri bu durumdan çok rahatsız oldular ve 400 atlı polis gönderdiler. Bastille saldırısına benzer bir olayın borsada da gerçekleşmesinden korkuyorlardı. Havada garip bir homurtu vardı. Çok çok garip, rahatsız edici bir sesti. Bu muhtemelen kaygılarını paylaşan tüm bu insanların çıkardığı toplu ses olmalı. En popüler tepkilerden biri de “Böyle bir şey olamaz” idi.

İngiltere’den gelen bir ziyaretçi de o gün oradaydı. Winston Churchill, şahsi parasının büyük bölümünü Amerika borsasına yatırmıştı ve ziyaret etmeye karar vermişti. Yaşanan paniğin en kötü anında tesadüfen Wall Street’te yürüyordum ve hiç tanımadığım beni tanıdı ve beni Menkul Kıymetler Borsası’na davet etti. Bir kargaşayla karşılaşacağımı umuyordum. Ama gözlerimin gördüğü şey şaşırtıcı bir sakinlik ve düzenlilikti. Menkul Kıymetler Borsası’nın 1200 üyesi, rahatsız edilmiş bir karınca kümesinin ağır çekim görüntüleri gibi bir ileri bir geri yürüyor… birbirlerine eski fiyatlarının üçte birine inanılmaz miktarlarda hisse senedi lotları teklif ediyorlardı. Churchill, borsanın battığı o gün bir servet kaybetti.

Dışarıda ise, toplanan kalabalık hâlâ bir haber bekliyordu. Söylentiler tırmanan paniği körüklüyordu. Bir kez kriz başlarsa, gerçek sorunlardan biri de güven olur. Eğer iyinin ve kötünün birlikte battığı bir ekonomiye karşı tüm güveninizi yitirirseniz ve baş yatırımcı olan seçkin tabaka bu güveni tazelemek ve halkı ikna etmek için canla başla çalışıyorsa o ekonomi ve borsa sağlam demektir. Bankacılar mevcut mali erimeyi gidermek için bir şeyler yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Bir Times muhabiri, gelişen olayları izledi. Kalabalık, yoğun ve gürültülü bir şekilde büyüdü. Birden ortasında bir girdap oluştu. Gömlekli bir adam, Morgan’ın ofisine doğru gitmeye çalışıyordu. O, National City Bank’ın yönetim kurulu başkanı Charles E. Mitchell’di.Morgan’ın ofislerinin bulunduğu binaya kadar gitmeyi başardı. Ve kısa bir süre sonra oraya neden gittiğini öğrendik. Charles Mitchell, JP Morgan’ın ofisine bir toplantı için çağırılmıştı. Masanın etrafında dört ileri gelen bankacı daha vardı. Onlardan biri de New York Borsası Başkanı Richard Whitney‘di. Bunlar, altı milyon dolar civarında mal varlıkları olan Amerika’daki zengin iş adamlarından bazılarıydı. Başkan Thomas Lamont’tu.

Sanırım büyükbabam için büyük bir şok oldu. Bu tür ekonomik kriz gibi bir şeyin olacağını önceden görememişti. Büyükbabam şehrin bazı ileri gelen bankacılarıyla Wall Street 23 numaradaki ofisinde bir toplantı yaptı ve dibe vurmuş olan borsayı desteklemek için neler yapabileceklerini bulmaya çalıştılar. Buldukları çözüm, hep birlikte 250 milyon dolarlık bir havuz oluşturma planıydı. Ve bu birikim, anahtar listedeki hisse senetlerini desteklemek için kullanılacaktı. Öğlen vakti, Richard Whitney caddenin karşısındaki Menkul Kıymetler Borsası’nın alım satım katına gitti. Bankacıların devasa nakit enjeksiyonu sayesinde Whitney, piyasanın tekrar hareketleneceğini umuyordu.

Whitney, Amerikan Çelik hisselerinin satıldığı masaya gitti ve en yüksek satış bedelinden 25,000 Amerikan Çelik hissesi aldı sonra, diğer değerli hisse senetlerine de benzer bir gezinti yaptı ve benzer alımlar yaptı.Amacı, piyasaya olan güveni herkese tekrar kazandıracaklarını belli etmekti. Zamanın diğer finansal devleri de, John D Rockefellerda dahil olmak üzere bu sembolik davranışın her şeyi düzelteceğini umarak benzer alımlar yaptılar. Ve işe yaradı.

Whitney ve Morgan adının öylesine sihirli bir gücü vardı ki borsa geri döndü ve hisse senetleri aniden değer kazanmaya başladı.

Toplantının haberleri çoktan dışarı sızmıştı ve gazeteciler bilgi alma konusunda umutsuzdu. Büyükbabam Wall Street’te, banka ofisinin dışında toplanan bir grup gazeteciyle bir araya geldi. Her zaman sakin bir tarzı vardı ve borsada insanların güveninin sarsılmasına neden olacak bir şey asla söylemedi. Kır saçlı Bay Lamont, son derece güven veren bir tavırla bizi kabul etti. Yanan bir tiyatroda sahneye çıkıyor gibiydi. Herkese soğukkanlılıklarını korumalarını telaşlanmak için hiç bir neden olmadığını söyledi. Borsadaki satışlarda biraz sıkıntı yaşadık ve durumu değerlendirmek için bir toplantı yaptık. Hiç bir şirketin zorluk içinde olmadığını tespit ettik ve teminatlar tatmin edici bir şekilde korunmaktadır. Büyükbabam ve diğerleri, en kötü durumun atlatıldığını zannettiler. Ama çok yanılmışlardı. Hafta sonu süresince, bankacıların müdahalesi işe yaramış gibi görünüyordu. Cuma ve cumartesi günleri alım satımlar sakin ve olaysız geçti. Başkan Hoover ayrıca, o güne kadar yaşanan tüm piyasa krizlerinde kullanılan bir mantrayı tekrarlayarak sinirlerini sağlam tutmayı denedi. Ülkenin temel konusu olan üretim ve malların dağıtımı ise sağlam ve başarılı temellere dayanmaktadır. Ne var ki finansal ofislerde tam bir kaos yaşanıyordu. Unuttuğumuz şeylerden biri de teknolojinin ne kadar ilkel olduğuydu. 24 Ekim’de pek çok hisse senedi işlem gördü ve hepsinin fiyatlarının şeride kaydedilmesi piyasa kapandıktan sonra tam dört saat sürdü. Şerit yazma makinesi, umutsuzca suya gömüldü güncel ticaretin saatlerce gerisinde kaldı ve tamamen anlamını yitirdi. Gece boyunca, teminat katiplerinin ve muhasebecilerin ertesi gün tekrar başlamadan önce o günü umutsuzca kurtarmaya çalıştıkları abartılı ofis binalarının ışıkları hiç sönmedi. Onlar masalarının başında bitkin düştüler. Yorgun koşucu bankaların mermer zemini üstünde tükendi ve uyudu.

28 EKİM 1929, PAZARTESİ

Pazartesi günü, yazıcıların şeritlerinin tükenmesiyle birlikte paniğe kapılan yatırımcılar, son hisse senedi fiyatları için her şeyi göze alıp New York ve diğer büyük kentler arasındaki telefon hatlarını kilitlediler. İlk kez birçok spekülatör, kolay kredi ve teminatla satın almanın dezavantajını keşfediyordu.

1920’lerde hisse senedi satın alanların çok önemli bir bölümü onu borç parayla satın alıyordu. Tabii ki borç parayla hisse senedi satın almanın en büyüleyici yanı işler yolundayken, kazancın çok hızlı ve büyük olmasıdır. İşler ters gittiğinde de, doğal olarak tüm mekanizma ters işlemeye başlar ve kayıplar da aynı oranda büyük olur. Hisse senedi satın almak için borçlanan tüm bu insanlar artık teminat göstermek zorundaydılar ve bu da borsanın sürekli yükselmesi gibi hiç olmamış bir şeydi. Eskiden 25 dolarla 100 dolarlık hisse alabilirdiniz. Ama şimdi, eğer hisse senedinin değeri düşerse alabilirsiniz. Aracı kurumlar verdikleri ödünç paraların geri ödenmeyeceğinden çok endişeliydiler. Bu nedenle insanlar, daha fazla nakit para getirmezlerse hisse senetlerinin satılacağına dair çağırılar aldılar. Hesabınızın 600 dolara ihtiyacı var. Bu miktarın Salı günü saat 13’ten önce elimize geçmemesi halinde hesabınızdaki tüm hisseler satılacaktır. Bu doğrultuda uyarımızı dikkate alın. Bu, yapılması çok zor bir şeydi. Bazılarının ödeyecek fazladan parası yoktu veya bunu yapmaları bazen biraz zaman alırdı. Ne var ki, aracılar bekleyemeyecek kadar huzursuzlardı. Böylece Pazartesi günü borsa düşmeye başladı. Üstelik Perşembe günkü düşüşten çok daha sert bir şekilde. Aslında bu, Birleşik Devletler borsası tarihinin en kötü günlerinden biri olarak sonuçlanacaktı.

1929’da borsa çöktüğü zaman, yedi yaşında, çok küçük bir kızdım. Yine de o güne dair bölük pörçük de olsa bazı şeyleri çok net hatırlıyorum. Fazla İletişim imkanlarımız yoktu ve gazetelerde sıradışı bir şey olursa, “yazıyor” diye duyurulurdu. Öyle denirdi. Yazıyor. İki sent için. Küçük çocuklar, kafalarında kasketleriyle cadde boyunca koşarlar “Yazıyor, yazıyor, her şeyi okuyun!” diye bağırırlardı. Her zaman birileri evden iner ve iki sent karşılığında günlük gazeteden bir tane alırdı ve neler olduğunu öğrenirdik. Piyasadaki çöküşü de bu şekilde öğrendik. O sırada Vera, bir aile dostlarının yanındaydı. Ama arkadaşının halasının her şeyini kaybettiği haberi geldi. Genç kadın sessizce ağlıyordu. Sessizce ağlıyor, ellerini sıkıyor ve odadan odaya dolaşıp duruyordu. Bu, o güne dair yaşadığım gerçek bir anıydı.

29 EKİM 1929, SALI

Salı sabahı,  Amerika’da kurumsallaşmış bazı ünlü isimler hisselerinin dimdik düştüğünü gördü. Amerikan Çelik, Radyo General Motors hisseleri, refah yıllarının sembolleri olmuştu. Salı günü, sadece muazzam bir satış dalgası vardı, devam ediyordu. Bu kez satışlar o kadar güçlü ve acımasızdı ki öğlen vakti JP Morgan’la toplantı yapacak zaman bile yoktu. Açıkçası, satışların hacmi, bankacıların her türlü piyasadaki dalgalanmayı engelleme çabalarını bozguna uğratmıştı. Pazartesi sabahı borsanın açılışından Salı akşamına kadar tüm Amerikan hisseleri yaklaşık %22 değer kaybetti.36 saat içinde Amerikan endüstrisi %22 değer kaybetti. Başkan, Hoover’dı. O ve Hazine Bakanı Andrew Mellon doğru bir yol izlediklerini ve bunun hükümetin müdahale edeceği bir iş olmadığını düşünüyorlardı. Onlar, saf ve özgür kapitalizme inanıyorlardı ve dolayısıyla, krizi hafifletecek çok az şey yaptılar veya hiçbir şey yapmadılar. Kendi başına çözümlenir diyorlardı. Borsa çok sert bir şekilde dibe vurdu ve birçok insan da onunla birlikte battı. Bu çok acı verici bir durumdu. Hemen hemen herkes para kaybetti. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Hatıralar: Oh, piyasa bugün pek iyi değil “Hisselerin keyifsiz görünüyor Aslında yazıcının her tıkırtısında hepsinin değeri düştü. Sadece beş işgünü sonunda ortalama 25 milyon dolarlık kişisel servet basitçe yok olmuştu. Borsa durmaksızın düşmeye devam etti. Her şeyi satmak için talimat vardı. Eğer şansım varsa, yaklaşık 500 dolarımın kalacağını tahmin ediyorum. Halbuki dört aydan daha kısa bir süre önce olası kâr oranı en düşük ihtimalle yaklaşık 100,000’di. En azından kendi kendime, “her şeyimi tarihin en büyük paniğinde kaybettim” diyorum.

W. Khan: İşimi asla kaybetmediğim için çok şanslıydım. Maaşım kesintiye uğradı. Neyse ki işverenlerim varlıklı insanlardı ve bu konuyu konuşurken bana “Neden gülümsüyorsun?” dediler. Ben de “Beni işten atacağınızı sanmıştım.” dedim.

Bir başkası: Maddi gücü yerinde olanlar ise kayıplarını kara mizahla karşılıyorlardı. Ben Wall Street’in kırptığı kuzulardan biriyim. Ben henüz küçük bir kızken bir sanat patronu, müzik eğitimim için bana bir milyon dolar bıraktı. Ama ben, bir milyon doların getirisiyle yaşayamayacağımı düşündüm ve bu yüzden borsa hakkında tüyo almak için tüm zengin arkadaşlarıma danıştım. Onlar da bana verdiler ve bir milyonumu kaybettim. Şimdi ise elimde kalan tek şey, bu kürk mantom. Bundan böyle, ellerim borsa için değil piyano tuşları için var. Ama, bir milyon dolara sahip olmak için yeteri kadar şanslıysanız her şeyinizi koruyun ve borsada oynamayın.

Borsada oynayıp kaybeden bir başka sanatçı da Groucho Marx’tı.Onun pervasız spekülasyonu kazandığı her şeye mal oldu.

Staten Island’dan fotografçı Alice Austen’ın kaderi de riskleri kavramadan piyasanın cazibesine kapılanlarla aynı oldu. Temel olarak, her şeyini kaybetti. 1929, 1930 yıllarında tüm hesabı silindi ve bu, Alice Austen için bir şok oldu. Birçok insan gibi, onun da bu duruma inandığını sanmıyorum.

İnanamazsınız. Herkes, “Tüm yapmam gereken, biraz beklemek. Borsa yeniden yükselecek.”diye düşündü ve sanki zenginmiş gibi yaşamına devam etti. Alice, ayrıca evini de ipotek etmişti. Faturalarını ödemek için değil, bir kez daha fantazi bir Avrupa seyahati yapmak istemişti.

Babam her şeyini kaybetti. Her şeyini kaybediyordu ama 22 yaşındaydı. Bunu cömertçe karşıladı. 22 yaşındaysanız, bu durum size hiç dramatik gelmez. Onun etrafındaki insanlar daha çok 50, 60 yaşlarındaydılar ve tüm tasarruflarını kaybediyorlardı. Tam bir panik içindeydiler. Herkes kayıplarının üstesinden gelemedi. İntihar edenlerin sayısı abartılmış olmasına rağmen bazıları onu tek çıkış yolu olarak gördü. İnsanların Wall Street’teki ofislerinin penceresinden kendilerini atanlarla ilgili hikayeler okuduklarını biliyorum. Bu bir şehir efsanesi değil. Gerçekten oldu.

İnsanlar intihar ettiler. Onlar, 30-40 yıl Wall Street’te çalışıp kendilerine bir servet edinmiş ve günler içinde her şeylerini kaybetmiş insanlardı.

Henüz iki kitabı iade edemediğim için üzgünüm. Mali çevredeki keyifsiz durum, bizi çalışmaya zorladı gibi. Dün bir kadın, 44 katlı binamızın çatısından atladı. Tam penceremizin önüne. Sokakta yatan vücudunu gördüm. Çok asap bozucu bir görüntüydü. Beni hasta etti. Wall Street’teki korkunç çöküşün etkileri dalga dalga tüm Amerika’ya yayıldı. Hatta hisse senedi sahibi olmayanlar ve borsanın yükselişinden hiç bir çıkarı olmayanlar bile mağdur duruma düştüler. Kriz, Amerikalıların kırılgan bankacılık sistemlerine olan güvenini sarstı. Bu sistem, müşterilerini paralarının güvence altında olduğuna ikna edecek çap veya itibardan yoksun binlerce kasaba bankasından oluşuyordu. Ekonomide güvenin batması domino etkisi yarattı. 1931’de, 2000’den fazla banka battı.

Vera Pillitier: Krizden sonra bankalar kapandı. Sanırım bu bizi biraz daha ciddi etkiledi. Biz derken, benim konumumdaki insanları kastediyorum. Birçok insanın bankada parası vardı. Çok az bir para, birkaç yüz dolar. Bilirsiniz, belki 1000 dolar. Hiçbir altyapı oktu. İnsanların birikimlerini güvence altına alacak hiçbir Federal Mevduat Sigortası Şirketi yoktu.

Bankaları destekleyecek hiçbir yol yoktu. Yani eğer bankalar kötü seçimler yaptılarsa siz de bir mudi olarak paranızı ona yatırdıysanız, paranızın yerinde yeller esiyordu. Sonra, insanların duydukları, caddenin aşağısındaki bankanın durumunun iyi olmadığıydı… Herkes kendi bankası için endişelendi ve oraya koştu ve bu, korkunç bir kısır döngü haline geldi. Bu olayı takip eden birkaç yıl içinde yaklaşık 3000 banka kapandı ve tüm finansal sistemin sadece kararsız değil aynı zamanda işe yaramaz olduğu da görüldü. Ondan sonra, insanlar para biriktirdikleri zaman bankalara kuşkuyla baktılar ve paralar yastık altına gitti. 1929 yılında borsanın çöküşü Büyük Buhran’ı yaratmadı ancak daha sonra Büyük Buhran’la sonuçlanacak bir dizi olayın başlamasına neden oldu.

Bilirsiniz, görünen köye kılavuz istemez. Bankalar borsa için ödünç para verdi, şirketler ödünç para verdi aracı kurumlar ödünç para verdi ve hisselerin değeri düştüğünde tüm bu paralar yok oldu. Şirketler, sermaye sahibi olmamanın ve para kaybetmenin acısını hemen hissettiler ve insanları işten çıkarmaya üretimi durdurmaya başladılar. Kitlesel bir iflas vardı. Bu, tam olarak bugün yaşadığımıza benzer bir tür likidite kriziydi. Başka bir deyişle, hangi firma olursa olsun ayakta kalmak için tamamen ödeyecek gücü olsa bile, bundan böyle borç alamazdı. Çalışanlarının maaşını ödemek için, yeni demirbaş satın almak için tedarikçilerine ödeme yapmak için kısa vadeli ticari kredi alamazdı. Bu nedenle iflas etmeye başladılar. İflas edince, insanları işten çıkardılar. İnsanları işten çıkarınca da yıkıldılar.

Tüm topluma travmatik zarar veren şey de bu. O kadar travmatik ki, Amerikan tarihinde trajik bir an olmasına rağmen Amerikalıların belleğinde tek ikinci iç savaş olarak yer etmiştir.

Babamın mütevazı bir sigorta acentesi vardı. Bir akşam, yemekte, babam bir çalışanını işten çıkarmak zorunda olduğunu söyledi. Ben de ukalaca dedim ki, “İyi. Kendine bir iş bulabilir, değil mi?” Ve babam ” Hayır, o yaşlı ve çok yetenekli olmayan bir adam. Bunu yapabileceğini sanmıyorum.” dedi Ve babam bunu söylerken gözyaşlarına boğuldu. O gece babamı ilk kez ağlarken gördüm.

Vera Pillitier: İflastan sonra hayatımızda ve çevremdeki tüm insanlarda çok büyük değişiklikler olmuştu. Kız arkadaşlarımdan çoğunun babası işini kaybetti ve kiralarını ödeyemedikleri için evlerinden çıkarıldılar. Yoksulluk gerçekten her yanımızdaydı. Erkeklerin giyecek hiç bir şeyleri yoktu. Üstlerinde paçavralar vardı. Ayaklarını gazete kağıdıyla sararak ve kartonları kullanarak yolda yürümek için kendilerine geçici ayakkabılar yapıyorlardı. Ve eğer Central Park’ta bir yürüyüş yapsaydınız, o büyük alanı terkedilmiş ve suyu çekilmiş rezervuarı görürdünüz. Onlar, mukavva kutulardan kulübeler yaparlar ve geceyi orada geçirirlerdi. Oraya Hoover Şehri diyorlardı.Çünkü o, zamanın Başkan’ının adıydı ve tabii ki tüm bu krizin ve yoksulluğun faturası ona kesiliyordu. Gerçekten çok acıklı bir durumdu.

Pek çokları gibi, fotografçı Alice Austen da Büyük Buhran’ın etkisi altına aldığı ipotek bedellerini ödeme mücadelesi veriyordu. Birkaç yıl içinde Alice Austen’ın parası tükenmişti. Hiçbir şeyi kalmamıştı. Evinden çıkardılar. Onu bir düşkünler evine koydular ki, Dickens’ın romanındakine benzemeyen bir evdi birkaç yılını orada geçirdi. Mucizevi bir şekilde fotoğrafları keşfedildi. Birkaç fotoğrafı Time’a ve Life Magazine’e satıldı ve bu da onun düşkünler evinden çıkıp nezih bir huzurevine yerleşmesi için yeterli parayı sağladı. Bir bakıma, fotoğrafları onu kurtardı ve birkaç yıl içinde yoksulluktan çıkarıp nezih bir hayata taşıdı.

Borsanın çöküşünü ve Buhran’ı doğru tahmin eden Paul Warburg bankayı tam zamanında piyasadan çekerek bir felaketten kurtardı.Ama bu onun için küçük bir teselliydi.

Katharine Weber: Büyük büyükbabam muhtemelen borsanın çöküşünden sonra kişisel dengesini asla toparlayamadı. Wall Street’e Cassandra denmesi sanırım ona çok acı veriyordu. Hepimizin hatırlayacağı gibi, Cassandra geleceği göremiyordu ve ayrıca önemsenmemeye mahkum edilmişti. Bu durumun onu depresyona soktuğunu düşünüyorum. “Size söylemiştim” dediğinden emin değilim. Onun dünya çapındaki bu bunalımın önlenememiş olmasını ya da en azından etkisinin azaltılmamış olmasını trajik bulduğunu düşünüyorum. Ve muhtemelen, bu onun erken ölümüne neden oldu. Öldüğü zaman, Hoover’ın başkanlıktaki son yılıydı ve görünürde hiç bir çözüm ümidi yoktu. Fakat 1932’de, Cumhuriyetçilerin 12 yıllık iktidarı sona erdi.

Ben, Franklin Delano Roosevelt, ABD Başkanlığı görevimi sadakatle yürüteceğime şerefim üzerine ant içerim.

Democrat, Franklin Roosevelt, ezici bir zaferle Başkan seçildi. İlk görevi, güveni tekrar oluşturmaktı.

ROOSEVELT:

Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir.

Kurtarıcı gözüyle bakılan Roosevelt, Amerikalılara yeni bir düzen ve finansal sistemi düzenleme sözü verdi. Tüm bankacılık, kredi ve yatırım alanında sıkı bir denetim olmalıdır. Başka insanların parasıyla yapılan spekülasyona bir son verilmesi gerekiyor. Yeni Başkan hızlı davrandı. Banka birikimlerini teminat altına aldı ve bankacıları hükümet denetimi altında çalışmaya zorlayacak yasaları ortaya koydu.Senato Bankacılık Komitesi tarafından krizle ilgili soruşturma başlatıldı. Soruşturma üç yıldan fazla sürecek ve tanıkların 10,000 sayfalık ifadesi Wall Street’in itibarını lekeleyecekti.

Komitenin hırslı avukatı Ferdinand Pecora seçkin bankacılara davranışlarının nedenlerini açıklamaları için meydan okudu.Bankacıları ifade vermeye çağırdı ve ne öğrendi dersiniz?

 National City Corp’tan Charlie Mitchell’ın vergi kaçırmak için karısına hisse sattığını öğrendi. Richard Whitney, Kara Perşembe günü çılgınca satın aldığı hisse senetleri yüzünden para kaybedince, kardeşinden boç almaya başlamıştı. O da işe yaramayınca müşterilerinden çalmıştı. Zamanında yaptıklarını, hapse girerek ödedi. Ayrıca, Amerika’nın en prestijli bankası JP Morgan, suçsuz bulundu.

Soruşturmalar, yüksek mevkideki dostlara ayrıcalıklı şartlarla hisse senedi teklif edildiğini kanıtlayan bir liste ortaya çıkardı. Bir önceki Başkan da dahil olmak üzere. Listede sadece Morgan ortakları ve Morgan aile üyeleri değil, aynı zamanda önde gelen şirket yöneticileri, hatta bazı politikacılar bile vardı. Örneğin Calvin Coolidge, öncelikli hisse senedi listesindeydi.

Bu, birçok insanın yanlış olduğunu hissettiği bir uygulamaydı. Ferdinand Pecora, büyük bir alıntı yaptı. “Ayakların baş olduğunun sarsıcı bir açıklamasıydı” dedi. Bunu seviyorum , çünkü bugün de aynı şeyleri söylemek mümkün.

Bankacıların kirli ilişkileriyle yarattıkları rezalete cevap olarak Başkan Roosevelt, Menkul Kıymetler Ve Borsa Komisyonu’nu kurdu. Komisyonun görevi, Wall Street’i toparlamaktı. Başına da, etik olmayan yöntemler hakkında pek çoğundan daha fazla bilgisi olan bir adam getirdi.

Başkan Roosevelt, Wall Street’i düzenlemek için Menkul Kıymetler Ve Borsa Komisyonu’nu tanıttığı zaman, eski dostu ve destekçisi Joe Kennedy’yi birinci başkan olarak atadı. Bu, tavuk kümesine tilki sokmak demekti.

Roosevelt’in bankacılık sistemine olan güveni yeniden kurmasına rağmen Büyük Buhran, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar sürecekti. Bugün olduğu gibi, küreselleşen ekonomi, tüm dünyaya dalga dalga yayılan ekonomik kriz ve devamında da bunalım anlamına geliyordu. İngiltere’de üretimde ani bir düşüş yaşandı ve milyonlarca insan işini kaybetti. Almanya… Hâlâ Birinci Dünya Savaşı’nda uğradığı yenilginin acısını yaşıyordu daha da fazla sarsıldı. Pek çok insan tüm birikimini Büyük Buhran sürecinde kaybetmişti. Bu da, birçok ülkede onları ve ekonomiyi kurtaracak otoriter bir hükümet arzusu yarattı. Hiç şüphe yok ki, ekonomik çöküş ve bunalım, kapitalizm karşıtı hareketleri güçlendirdi. Rusya’da komünistler yönetimi ele geçirdi ve faşist hareketlerde artış söz konusuydu. Mussolini zaten İtalya’da iktidardaydı ve Hitler’in siyasi tabanı Almanya’da gitgide büyüyordu.

Amerikan tarzı serbest piyasa kapitalizminin Wall Street’in batması yüzünden kıvranması ve onu takip eden bunalım, daha iyi bir yol var demek isteyen bu insanları güçlendirdi.Komünizm ve faşizm başarılı olurken birçok ülke serbest ticareti önlemek için engeller koydular ve ekonomilerini kurtarmak adına içe döndüler.

Ekonomik milliyetçilik önce ticari savaşa,

sonra da dünya savaşına neden oldu.

80 yaş üstü olup, 20’lerin hayalini ve onu izleyen krizi hatırlayanlar tüm bunları daha önce gördüklerini düşünürler.

 

Bu olaydan ders aldığımızı sanmıyorum.

İnsan hafızasının çok kıt olduğunu keşfettim. Hâlâ riskleri görmeden kesin kararlar veriyorlar.

1920’lerde bolca ucuz krediniz vardı. Bugün de ucuz kredimiz vardı ve insanlar konut üstüne spekülasyon yaptılar. …ve şimdi, konut edindirme fasafisosu da suya düştü.

Aşırı yüklenilmiş bir Amerikalı tüketiciniz var. Gırtlağına kadar borca batmış durumda ve bu borcu karşılayamaz.

Sub-prime mortgage krizi bunun bir belirtisidir. 80’li ve 90’lı yıllarda, serbest piyasada güven yeniden canlandı iyimserlik geri geldiği gibi, Roosevelt’in ortaya koyduğu mali düzenlemelerin birçoğunun geçerliliğini yitirdiği anlaşıldı ve yavaşça yürürlükten kaldırıldı.

Bir kez daha, önem verilmeden yapılan piyasa düzenlemesi spekülasyonun kontrolsüz bir şekilde büyümesine olanak sağladı.

Biz şimdi o denetimsizliğin yarattığı kasırganın ceremesini çekiyoruz ve 1929’da hükümetin finans dünyasında olanları görmezden geldiği dönemdeki insanlarla aynı konumda ve aynı duygudayız.

Benim umudum ve düşüncem, hükümetin bundan bir ders çıkarmış olduğu ve 1930’larda acıyı ve çöküşü engellemek için atılan adımlardan daha aktif ve çok daha agresif adımlar atmaya çalışacağı yönündedir.

Umarız atılacak bu adımlar işe yarar.

 

Ne var ki, 1929 krizinden çıkarılması gereken ders, tarihin tekerrürden ibaret olduğu insan aptallığının ve açgözlülüğünün mali işlerde sağduyu ve itidalden çok daha büyük bir güç olduğudur.

PAUL WARBURG’UN ANISINA

***

“…Kapitalist, iplikçiye işgücünün gündelik ya da haftalık değerini ödemekle, bu işgücünü bütün bir gün ya da bütün bir hafta boyunca kullanma hakkını elde etmişti. Şu halde onu, diyelim ki, günde on iki saat çalıştıracaktır.

İplikçi kendisine ücretinin, yani kendi işgücünün değerinin eşdeğerini üretmek için gerekli olan altı saatin üzerinde, artı-emek saatleri diye adlandıracağım bir altı saat daha çalışmak zorunda olacaktır ki bu artı-emek, bir artı-değer ve bir artı-ürün olarak gerçekleşecektir.

Eğer iplikçimiz örneğin altı saatlik gündelik çalışması ile pamuğa, kendi ücretinin tam eşdeğerini oluşturan 3 şilinlik bir değer katıyorsa, on iki saatte pamuğa 6 şilinlik bir değer katacak ve bu değere orantılı bir iplik fazlası üretecektir.

İşgücünü kapitaliste satmış olduğundan, yarattığı tüm değer ya da ürün, kapitaliste, belirli bir zaman için onun işgücünün sahibi olan kapitaliste aittir. Demek ki, kapitalist 3 şilin ödemekle, 6 şilinlik bir değer gerçekleştirecektir, çünkü içerisinde altı saatlik emek bulunan bir değer ödemekle, bunun karşılığında içerisinde on iki saatlik emek bulunan bir değer elde edecektir.

Bu süreci her gün yineleyerek, kapitalist, her gün cepten 3 şilin çıkaracak ve altı şilin de cebe indirecektir ki bu 6 şilinin yarısı, yeniden ücretleri ödemek için kullanılacak, öteki yarısı ise, kapitalistin karşılığında hiç bir eşdeğer ödemediği artı-değeri oluşturacaktır.

Ve işte kapitalist üretim, yani ücret sistemi, sermaye ile emek arasındaki bu tarz bir değişim üzerine kuruludur ve durmadan, işçiyi işçi olarak, kapitalisti de kapitalist olarak yeniden üretmek zorundadır.”

(Karl Marks, “Ücret, Fiyat ve Kâr”, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt: II, Sol Yayınları, Ankara, 1977, s. 69-70)

 

İBN SÎNÂ AFORÎZMALARINDAN


Ord. Prof. Dr. A. SÜHEYL ÜNVER’in
ÜÇ MAKALESİNDEN DERLENMİŞTİR.

Şark’ın Türk âleminde yetişmiş, Garb’da hayatından bin sene geçmesine rağmen hâlâ ilim ve marifet ve müspet ilim araştırmalarında sönmez bir ışık olan Buhâra’lı İbn Sînâ’mızın bugün de bütün dünyada en baş düsturları­mızdan olan sözlerine burada tekrar değineceğiz.

Onun ruhunun bize hâlâ hâkim olduğu XX. asrın son beşte birinde gönlümüz onun, cidden hayat tecrübeleri süzgecinden geçmiş sözlerinin binlercesinden üzerinde işleme en güzellerinden seçmek ve bunları hayatta bizi ileriye götürecek anayasamızda yer almasını istemek yerindedir. Onları yaşayamadığımızın bir nişanesi olarak seçtiklerimizi birlikte yeniden ortaya koymayı ihmalimiz bizim için ziyandır ve acı neticeler vermektedir. Bu cihetle yeni ve lüzumlu bir seçime girdik.

İbn Sînâ’nın bu sözleri zihnî olgunluğunun meyvelerindendir. Kendi ayarında büyük mütefekkirlerin aforizmalarını yapmaları ilerlemelerinin bi­rer ölçüsü mesabesindedir. Bunlar zaman zaman insanların doğru düşünce­lerinin, kendilerinde olduğu gibi diğer insanlarda da çoğalması lüzumlu sayılmalıdır. Zira İbn Sînâ gibi büyük insanların çoğalmaları lüzumunu da hatırlatmaktadır. Onun için bu sözleri benimsemek icabeder. Biz de bu deneme ile mecbur olduğumuz bir vazifeyi yerine getirmeye çalıştık ve tam yapa­madığımıza inanarak bu tecrübelerimizin en yenisini yine eskilerinden sıra­lamakla yetindik.

Kaynaklarımız bibliyografyamızda görüleceği üzere çok çeşitlidir. Hep el birliğiyle bu gibi kaynaklardan seçmeler yapmayı denemeliyiz. Biz yarım asrı dolduran araştırmalarımız esnasında bunları topladık. İşte bunla misal olarak sunmayı uygun bulduk, Herkes her konuda burada zikrolunmayanları toplamalı ve ayrı yazılarla bildirmeyi vatan borcu saymalıdır.

Binlercesinden çok az birkaçı :

Zaman bir ağız ise ben onun diliyim. (1)

Bana hased edenleri bir tarafa attım. Adlarını anmadım. Onların ise bütün ömürleri hased ile geçti, (1)

Bir kimse kendisinin ne olduğunu bildikten sonra kendisini bilmeyen­lerin onun hakkında söylemekte oldukları sözlerin onun nazarında hiç bir önemi ve etkisi yoktur, (1)

Sana karşı bir hata eden kimse özür dileyecek olursa onun özürünü kabul­de tereddüt etme… (1)

Rızk için biç kıvranma; şuraya buraya saldırma.. Herkes nasibinden fazla bir habbeye nail olamaz. (1)

Kişinin aklı bol olursa zamanındaki kıtlıktan ona bir ziyan olmaz. Kıt­lığa rağmen o, aklının bolluğu sayesinde boş yaşayabilir, (1)

İyiliklerin en faydalısı sadakadır. En iyi huy herkesin eza ve cefasına katlanmaktır, kimseye ses çıkarmamaktır. Yapılan işlerin en kötüsü riyakârlıktır, insan canını dedikodudan, münakaşa ve kavgadan ve her­hangi bir hale karşı infialden çekmedikçe, çekemedikçe kir ve pastan temizlenemez. (1)

Dünya dediğin budur : Kenetlenmesi kırılmak ve yapılması yıkılmak içindir. (1)

Nice sevap zannolunan şeyler vardır ki sevap değil hatadır. (1)

İnsan avunur, aldanır; günler ise durmadan geçer, ilerler. (1)

Taliin (kısmet) yüz göstermesinin ucu, kulpu, sebat ve kararı yoktur. (1)

Zenginliği bulmuş, akıl ve idraki kaybetmişlerdir. Acaba bulmuş olduk­ları şeyle kaybettikleri değerce bir midir? (1)

Buna ihtiyarlık derler; elbette saça, sakala kır düşecektir. İstersen saç ve sakalındaki akları kes, yol, istersen ört. (1)

İhtiyarlara hürmet eyle ve onları azizlemeyen gençlere darıl!.. (1)

Darılmada pek ileri gitme .. Tasrih ve tayini bırakıp kinaye ile söz söy­leme. .. (1)

Öfkelenildiği vakit haykırılmamalıdır. (1)

İnsanın ruhu kandil, hilm aydınlığı ve İlâhî hikmet te ondaki zeytinyağı terkibidir.

Benim fazilet sahibi bir hekim olduğumu çekemiyorlar. Kendilerinin ce­hilleri karşısında faziletlerimi görmek onlara ağır geliyor. (1)

Onlar kendi akıllarıyla beni çekiştirmekte, didiklemekte olmalarıyla bana bir fenalık yaptıklarını zannediyorlar. Bence onların beni çekiş­tirmeleri, dağ keçilerinin dağa tos vurmalarına benzer. (1)

Tâun vakt-i vebada çok vâki olur ve belli yerlerde de çoktur. (2)

Çok kere kanser olup gizli kalır. Ve ona iyi gelecek odur ki seretan tahrik olunmaya. Zira dokunulursa helâke sebep olur. İlaçlanmayıp terk olunur­sa hastalığın müddeti uzar. Görünürde hastalık küçük ve yeni başlamış ise içeri dalacak dal ve budaklarıyla tamamen alınırsa hastalık ortadan kaldırılır. (2)

Seksüel birleşmede ileri gitmiyesin. Bu durumda ileri gitmemek sağlık yapısının temelidir. (3)

Yemek ile karnını tamamıyla doyurmadan önce yemekten elini çek. (3)

Bağırsağını üçe ayır. Biri yiyecek, diğeri içecek, üçüncüsü de hava payı olsun. (3)

Eğer tozlar ve dumanlar olmasaydı insanoğlu bin sene yaşardı. (3)

Her ne istersen sor, korkma. Her hastalığın devasını bilen ve her söyle­diğini anlatmaya kadir kimsenin karşısındasın. Tıbbın gizli sırlarını sana haber verir. Bukrat, (Hipokrat) Batlamyus, Sokrat, Calinos’tan sonra bu mey­danın sahibi benim.(3)

Sanat tabiattan daha zayıftır. (4)

Her insanın sevinmeye ve mahzun olmağa kudreti vardır. Fakat insanla­rın bazısı feraha ve bazısı da daima hüzne müsaittir.

Çokça âdet edinilmiş şeyler maruf olmayan sebeplerdir. Çünkü çok alı­şılan şeye akıl ve zekâsı ulaşmaz. (4)

Ferahın arka arkaya gelmesi ferahı hazırlar. Yine kederin arka arka­ya bulunması da kederi ve sıkıntıyı hazırlar. (4)

Her kalbi kuvvetli olan çok sevinen olmadığı gibi her çok sevinçlinin de kalbi kuvvetli değildir. (4)

Kızgınlık çabuk geçerse hayalde tesiri sürmez, bozulur ve kin hâsıl ol­maz. (4)

Perhiz tabiatın yardımcısı ve her türlü dert ve hastalıklardan kurtaran şifacısıdır. (5)

Fevkalâde muhtaç olmadıkça hiçbir ilaç ve şerbeti içme!.(6)

Her hastalığı yapan bir kurttur (mikroptur). Yazık ki onu görecek elimizde âlet yok­tur. Temizlik bu gibi kurttan ileri gelen hastalığın önünü alır. (7)

Bukrat Hekim ne güzel demiştir: ilaç hem temizler, hem fenalık yapar. (8)

Her uzvumuzun kendisine göre bir mizacı vardır. Ruh mizacının diğer uzuvların tabiatı ile karışmaya ihtiyacı yoktur. (8)

Eğer ben insanların gönüllerinde bir tesir ve sevgi bırakmamış olsay­dım benimle ilgilenmezler ve leh ve aleyhimde bulunmazlardı. (9)

Bana yan yan bakıyorlar; çünkü ben yüceliğin uğrunda çalışarak gece­lerimi sabah ettim. Onlar ise sabahlara kadar uyudular. Sevmeyerek baktıklarından beni fena görüyorlar. Severek baksalardı, bende fena görmekte oldukları şeylerin iyi olduklarını anlarlardı. (9)

Ey beni hasta olmayan gözleri ile hastalandıran güzel! Senin gözlerin beni hasta ettiği gibi aynı zamanda benim hastalığımın dermanıdır. (10)

İhtiyarlığın rengi benim sakallarımın yanında bir ihtar nişanıdır ki bana yolsuz davranışlar, kötü işler yapmaya meydan kalmadığını bildirir. Bana bu akları boya diyenler oldu. Ben de onlara şöyle dedim: Ben bu ihtiyarlığı, bu ak saç ve sakalı diri olarak üzerimde taşımak istemiyorum. Bir de onları siyah boyaların altına gömüp ölü olarak nasıl taşıyayım. (10)

Sırrını herkesten sakın ve daima kuşkulu ol! Çünkü akıllı olmak demek kuşkulu olmak demektir. Eğer sen sırrını saklarsan sır senin esirin olur. Onu açığa vurursan sen onun esiri olursun.

Benim gönlümün kırılmaz sabrı, senin gönlünün de erimez sertliği var. Şu halde sevdiğim, aşk ve sevda yolunda ikimiz de iki katı taşız. (10)

Nice cansız insan vardır ki yüksek mertebelere erişmişler ve kocamanlaşmışlardır. Bunların cansız olmalarına rağmen büyümelerine şaşılmaz mı ? (10)

Dünyanın haracını kendisi alan padişah benden daha mutlu, ve hiçbir Bey benden daha bahtiyar değildir; fakat siz bu zevki bilemezsiniz. Dünya hırsı peşinde olanların gözleri bunları seçemez, onlar tek göz­lüdür. (10)

Bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılma­mıştır. (11)

Şu anda öyle bir haldeyim ki her ne görüyorsan onu tanrım (Rabbim) diye görü­yorum. (12)

Malın seni aldatmasın. Eğer malını koruyup saklarsan o başkalarınındır. ondan sarfettiğin senindir. (13)

Ey hevâ vü hevese bağlanmış nefis! Acele et ki bir nefesin himayesindesin. (14)

Rindin dünyalıktan bir yudum şarabı var. Serhoş olunca onu da elinden bırakır. Şeyhin iyi, kötü yüz bin ilişiği (muttasılı-bağlantısı) var. Muttasıl bu iyidir, bu fenadır diye ıkınır. Pek tuhafı budur ki uzağı görmeyen insanlar, rindi avam takımından, şeyhi de Huda-perest sayar. (14)

Avam topluluğu tarafından reddedilmeyip kabul edilmek için kendini eşek yapma.(Komedyen). Çünkü avâmın işi eşeklikten, hırıltıdan başka olamaz. (15)

Şarap ruhun gıdasıdır. Onun rengi uzaktan gölün rengiyle alay ediyor. Şarap içen ahmak bunu içince hemen elini kılıca veya bayrağa götürürse bunda şarabın ne günahı var. Eğer Ebû Ali İbni Sînâ gibi şarabı hikmet yoluyla içecek olursan, Hakk’a kasem olsun ki vucudun mutlak hak kesilir. (16)

Tıb ilmi iki beyte sığdırılmıştır. Ye, söylemenin güzeli de kısa söylenmesindedir. Az ye! Yedikten sonra hazmoluncaya kadar başka bir şey alma! Zira şifa yemeğin hazmolmasındadır. İnsanın sağlığını bozan yemek üzerine yemek yemektir. (17)

Belâlar seni sıkıntıya sokarsa “Elem neşrah” sûresini düşün. Zira orada her güçlük iki kolaylık arasındadır, der. Bunu düşün de ferahla.. Zira sıkıntı sürüp gitmez, sonu selâmettir. (17)

… Elinden geldiği kadar cimâi azalt.. Zira onunla rahme akıtılan hayatın suyudur. (18)

Kara toprağın dibinden (yani arzın merkezinden) ta Zühal’in evcine (ucuna) kadar cihanın bütün zor noktalarım hallettim. Her fikrin ve her cümlenin kaydından çıktım, fırladım. Her bağ açıldı fakat ecel bağı açılmadı. (19)

Günün birinde hekimlerden vukuf sahibi birine sordum: Saçımın sakalı­mın ağarması nedendir, dedim. O da (balgam) dandır dedi. Bunun üzerine sıkılmadan o zata “Sözünde hata ettin. Balgamdan değil, belki gamdan­dır” dedim. (20)

Ey feleğin hareketlerinden gafil olan kimse.! Allah seni uyandırsın, ne kadar gafilsin. Sakladığın surette malın başkası içindir. Maldan ne ki harcarsan işte o senindir. (21)

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. İbn Ebi Usaybia, Tabakatü’l-etibbâ’da İbn Sînâ biyografisi şiirlerinden. Ord. Prof. Dr. Şerefeddin Yaltkaya tercümesi.
  2. İbn Sînâ’nm Kanûn’unun Tokatlı Hekim Mustafa Efendi tercümesinden. El yazı­sıyla 19 cilt defter. Ragıp Paşa Kütüphanesi nüshası, vr. 49, 134, 150. Eskilerin vebai-sâri (bulaşıcı hastalıklar), tâun seyyar (Peşte) sözüne uyarcasınadır.
  3. İbn Sînâ’nın tıbdan küçük Urcûze’si. Ord. Prof. Şerefeddin Yaltkaya tercümesinden. Türk Tıb Tarihi Arkivi N. 3, 1935. arabca asılını Beyrutlu Osman Efendi verdi.
  4. Berthelot, La chimie des anciens, 1889, Paris, p. 260,,
  5. İbn Sînâ’nın bir manzumesi. Köprülü Ktp. Fazıl Ahmed Paşa Kısmı N, 792.
  6. Bursalı Hekim İbn Şerif, “Yadigâr!, cildinin metni dışında. I. Sultan Hamid Ktp. N. 1040.
  7. Veteriner Osman Rahmi, Tababet-i Îlâhîyeden Bir Nebze. 1334 (1908).
  8. İbn Sînâ’mn kalp ilaçları eseri, Kilisli Rıfat çevirisinden.
  9. İşârât Şerhi bitiminde. Râgıp Paşa Ktp. N. 847.
  10. Bir mecmuadan. Ayasofya Ktp. N. 4829. M. Şerefeddin Yaltkaya tercümelerinden.
  11. Şerh-i multahha’u Çağmînî. Topkapı Sarayı Müzesi III. Ahmed Ktp. N. 3003.
  12. Bir mecmua sonunda, İbn… bunu ölürken söylemiştir. Süleymaniye Ktp. Reisül- küttab N. 1200.
  13. Rûhü’l-beyân sahibi Bursalı İsmail Hakkı el yazısıyla. Süleymaniye Ktp. Esad Ef. N. 3369. ve Köprülü Ktp. N. 1353.
  14. Bir mecmua. Süleymaniye Ktp. Lala îsmail N. 579.
  15. İstanbul Üniversite Ktp. N. 235.
  16. Müntehâbu Sıvânü’l-hikme. Köprülü Ktp. N. 902.
  17. Şifâü’l-Eskaam dışında İbn Sînâ’nm bir şiirinden. Süleymaniye Ktp. Cârullah Ef. N. 1521. Üstadım Nazmi Tura çevirisinden.
  18. Mu’cezü’l-kanûn boş yerinde. Üniversite Ktp. Yıldız kitapları N. 237.
  19. Mecma’u’l-fusehâ’dan.
  20. Nûnîye şerhi. Hüseyin Avni’nin. Süleymaniye Ktp. Esad Ef. N 3420. vr. 23 ve N. 3431.
  21. Süleymaniye Ktp. Esad Efendi N. 3396. Boş yerinde bir kayıttan,

İBN SÎNÂ AFORÎZMASI LİTERATÜRÜMÜZ BİBLİYOGRAFİSİ :

  1. İbn Sînâ Hayatı ve eserleri hakkında çalışmalar. Dr. A. S. Ünver î. Ü. Tıp Tarihi Ensti­tüsü N 49. 1955
  2. İbn Sînâ’nın Güzel Sözleri. Yücel m. N 29. 1937
  3. İbn Sînâ Tababeti ve Fikirleri. Birim N 7. 1937
  4. İbn Sînâ ve Sözleri T. Tıp Tarihi Arkivi N 5 1938
  5. İbn Sînâ’nm manzum bir nasihati T. T T. arkivi N 14. 1939
  6. İbn Sînâ diyor ki. Yeniden doğuş T. T. T. arkivi N 19-20. 1944
  7. İbn Sînâ’nın hissi ve müspet mahiyette sözleri. İstanbul Klinik dersleri d. N 10. 1950
  8. İbn Sînâ Aforizması üzerine. İran’da Nisan 1954. İbni Sina hicri bininci yılı ihtifalinde Farsça ve Fransızca tebliğim. İbn Sînâ hayatı ve eserleri eserinde.
  9. Diğer dillerde yayınlar. İbn Sînâ Hayatı ve Eserleri.

Kaynak: İbn Sînâ Doğumunun Bininci Yılı Armağanı, Atatürk Kültür, Dil Ye Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları VII. Dizi — Sa. 80 Derleyen, Ord. Prof. Dr. AYDIN SAYILI, Türk Tarih Kurumu Basımevi 19 8 4— Ankara sh: 243-249

 —

İBNİ SİNA- HAYATI ve ESERLERİ HAKKINDA ÇALIŞMALAR İSİMLİ ESERDEN

Aforizmaları Makalesi

Kısa kelimelerden daha ufak ve daha az şeylerden dolayı bu, şuna hased eder, ve bunu, şu kendisine rakip görür. Size yüksel­mek ve göklerin muhitine çıkmak yaraşır. Daha ne vakte kadar bu merkeze sıkışıp kalacağız [1].        

Her işte ihtiyatı elden bırakan ve düşünüp taşınmadan bir işe başlıyan kimselerin peşiman olmaları tabiidir [2].

Kişinin aklı bol olursa zamandaki kıtlıktan ona bir ziyan ol­maz. Kıtlığa rağmen, o aklının bolluğu sayesinde hoş yaşayabilir [2].

Ölüyor, hâlbuki elde edilmiş bir şey yok. Bilmediğini bildi­ğinden başka [3].

Benim gibi bir kimsenin küfrü lâf ile, kolay olmaz. Benim imanımdan daha sağlam bir iman olamaz. Âlemde benim gibi birisi bulunsun, o da kâfir olsun. Öyle ise hiç zamanda bir müslüman bulunamaz [4].

Sevgilim geceyi çevirmek, tekrar bir gece icad etmek için siyah saçlarının örgülerini çözdü. Fakat bu siyah saçlar arasında parlayan yüzü onu geceyi çevirmekten âciz bıraktı [5].

Tanrı hem iç ve hem dışdır ve her şeye her şeyle tecelli et­miştir. [6]

Gönül (yâni akıl) bu çölde çok koştu. Bir kılı bilemedi, halbuki çok kıl yardı. Gönlümde bin güneş parladı. Nihayet bir zer­renin kemâline yol bulamadı [7].

Herkim hadiselerden ibret alırsa başı sert ata benzeyen felek ona râm olur [8]

 

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. Ayasofya K. No. 4829 S. 5 ve 82, bu şiiri İbni Ebî Usaybia «Tabakatül Etıbba» da Farabînin olmak Üzere zapteder.
  2. İbni Ebî Usaybia «Tabakatül’Etibba’ da Ebu Ubeydi Cuzcaniden naklen  İbni Sina hâl tercümesinden «Şerafettin Yalkaya».
  3. Şehid Ali Paşa K. N. 2793 ve No. 2853 ölürken söylemiş.
  4. İbn i Sina’nın farsça bir Rubaisi. Kilisli Hacı Abdurrahman Fazıl’ın «Kıya» risalesinden Kilisli Rıfat Bey tercümesinden. Ayrıca Köprülü K. No 489 Üçüncü Sultan Ahmed K. No. 3308 Köprülü K. Fazıl Ahmet Paşa K. No. 1680
  5. Topkapı Sarayı Müzesi Üçüncü Sultan Ahmet K. No. 3303 (Şerhi Mulahhasul’ Cagmini) de.
  6. Hamidiye K . Lala kısmı No. E.79 da kayıtlı mecmuadan.
  7. Halet elendi K. No. 773. Atıf efendi K. N .; 2257 Şehid Ali Paşa K. No: 2251,86 beytin birinci beyit.
  8. Berthelot-La Chimie des Anciens. Paris 1889 p. 260.

 

Buharalı İbni Sina’nın Hissî Ve Müsbet Mahiyette Sözleri Makalesi

Ruhunun yüzünü kendisinin mensûp olduğu kudsî âleme çevir; işte burada ölüyorken ruhunun ebedî yaşaması bu suretle olur [1].

Ben yüksek mertebelerin en yükseğine çıkmak isterim. Aşa­ğı bir mertebeye aslâ razı olmam. Ya istediğim bu yüksek mertebeyi isterim veya ölüm beni yere verir [2].

Tarak saçları düzeltmek için kullanıldığı halde kılların bazıları bu tarama ile yerlerinden kopar düşer. [3]

Gençliğimin hisleri ve sevgilimle vakit geçirdiğimiz yerlerin izleri yok oldu. Onlar bir vakit ne kadar terütaze, ne kadar canlı idiler.[3]

O gençliğimin izleri benim gözyaşlarımdan soldular. Ağardı­lar. Sevgilimle yaşadığımız yerler ise bulutların döktükleri yaşlar ile yeşillendiler.[3]

Solan gençlik, açık surette ölümünün geldiğini haber veriyor. Sevgili ile yaşadığımız yerler ise yeniden yeniye diriliyor.[3]

Bu dünyadan nefret etmiş ve ondan kurtulmağa can atmakta bulunmuş kimse burada, tuzağa tutulmuş ve harekete mecali kalma­mış bir kuşa benzer.[3]

Her şeffaf ne ziyâdar ve ne de muzlimdir. Kendisinden ancak görme keyfiyeti nüfuz eder… Göz ziyadâr olan cisimleri idrâk eder, Semâ hava gibi bir cismi şeffaftır. Ziyânın kendisine vurmasıyla ziyâlanmaz ve ziya da mahrumiyetle muzlim olamaz. Semanın görü­nen rengi ise hakikî olmayan bir emri hayâlidir [4].

Sabah vakti ortalığın ağarması gibi ihtiyarlıktan sakalların ağarmağa başladı. Onların gecenin zulmeti gibi önce karlığı gitti.[4]

Sen artık ne zamana kadar aşk ve sevda peşinde dolaşacaksın? İhtiyarlıktan saçına ve sakalına düşen aklar gökteki şahablar gibi­dir. Senin gençliğin de gûya Allah’ın evinden kovulmuş bir şeytan­dır ki bu şahablarla recmolunmuştur [4].

Kara çamurun tepesinden zuhalin tepesine kadar cihanın hep müşkiilerini hallettim, Her nevi mekrû hiyle bağlarından fırlayıp çıktım, Her bağ çözüldü. Ancak ölüm bağı kaldı.[5].

Ahmaklıklarından na’şi kendilerini cihanın allamesi sayan bu iki üç cahil arasında bulundukça sen pek eşek ol ki bu cemaât müfrit eşekliklerinden dolayı kim ki değilse onu kâfir diye anarlar [5].

Her kim hâdiselerden ibret alırsa başı sert ata benzeyen felek ona râm olur [6].

Ey âdemoğlu, annen seni, ağlayarak doğurmuştur. Halbuki et­rafında bulunanlar sevinçlerinden gülüyorlardı. Öldüğün gün senin için onlar ağladıkları zaman sen gülücü ve mesrur olmağa çalış [7].

Çokça itiyat edilmiş olan şeyler maruf olmayan sebeplerdir. Çünkü çok itiyat edilen şeye şuur lâhik olmaz.

Bir takım diğer nefsanî sebepler vardır ki bunlar ruhanî ferah ile kederden birisini hazırlarlar. [8]

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. Üçüncü Ahmed K . N. 3255 de kayıtlı mecmuadan.
  2. Nuruosmaniye K,N. 4484. 14m m
  3. İbni Ebî Usaybia’nin (Tabakatületibba) eserinde İbni Sînâ Hal tercümesindeki şiirlerden seçilmiştir. N. 25-32 Dostlarından Ebü Sait Ebülhayra yazdığı vasiyetnamedir.
  4. Köprülü K. N. 191 de boş bir yerde yazılıdır.
  5. Veled Çelebi İzbudak, İbni Sina – Hekim Senâyî, gayri matbu makalesinden (40-41)
  6. Halet efendi. K N. 773 Atıf Efendi K. 2257 Şehit Ali Paşa K. 2251.85 beyitlik pendnâme’den birinci beyit.
  7. Reşid efendi K. 1057. Bunun aslı başkalarına atfolunmuştur.
  8. Berthelot-la chimie des anciens Pris 1889 P. 260

 

Kaynak: Tıp Tarihi Enstitüsü Müdürü Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER,  İBNİ SİNA- HAYATI ve ESERLERİ  HAKKINDA ÇALIŞMALAR, Etudes sur la vie et les oeuvres d’ Avicenne, İstanbul Üniversitesi Tıp Tarîhi Enstitüsü N. 49 Bürhaneddin Erenler Matbaası 1955, İstanbul sh: 111-116;136-140