EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

ekümenopolis

Yönetmen: İmre Azem

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2011 (93 dk)

Vizyon Tarihi: 4 Mayıs 2012 Cuma

Yapımcı Firma: Kibrit Film

Yapım Ülkesi: Türkiye, Almanya

Resmi Site: www.ekumenopolis.net/

Dağıtıcı Firma: M3 Film

Filmin Özeti

Her açıdan gittikçe büyüyen, ne büyümesi ne de nüfus artışı durdurulamayan bir şehir İstanbul. 1980’de yapılan ilk metropolitan planlamasında kentin kaldırabileceği nüfus 5 milyon olarak belirlenmişken bugün İstanbul 15 milyonu aşan nüfusuyla, halen önlemeyen bir artışın ve iştah kabartan yeni uydu kentlerin merkezi konumunda.

İmre Azem imza attığı bu ilk uzun metrajlı belgeselinde, seyircileri yıkık gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin zirvesine, son yılların büyük projesi Marmaray’dan ihale aşamasındaki üçüncü köprü projesine kadar İstanbul’un yeni rant mekanlarını, ve tüm bu senaryolar arasına sıkışan kent insanlarını beyazperdeye taşıyor.

2011 Saraybosna İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülen film gezdiği çeşitli festivallerden sonra ticari vizyonda da gösterime girecek.

ELEŞTİRİLER

Ekümenopolis’in Ardı

Ekşi Sinema/ 6 Haziran 2012
Asri Zaman 23 Mart 2013

Bu yazı ikisi de önemli ve değerli olan iki filmin birbirini tamamlayıcı özellikleri düşünülerek kaleme alındı. Yazının konusu olacak iki eserden ilki İmre Azem’in Ekümenopolis’i (2010) ve Gary Hustwit’in Urbanized (2011) adlı filmi.

2012’nin başından bu yana yürütülen fon toplama mekanizmasının, katılınan festivaller ve çeşitli kurumlarda yapılan gösterimler neticesinde kulaktan kulağa yayılmasının ve internette fragmanının sıklıkla paylaşılmasının neticesinde Ekümenopolis, Mayıs ayında İstanbul Cine Majestik ve Ankara Kızılırmak Sineması’nda gösterime girdi. Halen izleyici bekleyen filmin gösterimiyle birlikte son derece dikkat çektiğini ve hem akademi hem de aktivizm çevrelerinde destek bulduğunu, insanların Facebook ve Twitter’dan filmin izlenmesi için çağrılarda bulunduğunu gözlemlemek mümkün. Hatta filmle ilgili olarak çeşitli dergilerde ve gazetelerde, internet sitelerinde eleştiri yazılarının ve filmin yönetmeniyle yapılan görüşmelerin ard arda yayınlanması, kentsel dönüşümün görsel tezahürüyle ilgili tez yazan bir yüksek lisans öğrencisi olarak bulunmaz bir hazineye konmama vesile oldu. Tezime başladığım sıralarda filmle ilgili bulabildiğim çok az kaynağa kendim katkı yapmaya çalışıp [1] kara kara düşünürken, sayısına yetişemeyeceğim kadar bilginin bir anda kucağıma düşmesi, bilmediği bir akrabasından yüklü miktarda miras kalan kurmaca film karakterlerinden biri gibi hissetmemi sağladı kısa bir süreliğine.

Ekümenopolis’in son aylarda İstanbul’un, süregelen kentsel dönüşüm ve 3. köprü projeleri ve bunların yanında tarihi kamusal alanların yıkılıp şehrin dokusuna zarar verilirken rantsal dönüşüme meydan bırakacak uygulamalara gebe kalmasına karşı ses çıkarmak amacıyla yapılmış bir film olduğunu yönetmeni defalarca dile getirdi bu güne kadar. Filminin aktivizmle doğrudan bağlantılı olduğunu, kentlerin yapılandırılması ve yeniden üretilmesinde sakinleriyle ortak hareket edilmesi gerektiğini ve kentler üzerine yapılacak her türlü politikanın kamusal alanda tartışılıp üzerinde yaşayan insanlarca karar alınması gerektiğini söylerken de, filminin bu sürece hizmet etmesi için çekildiğini üstüne basa basa söyledi. Bu noktaya kadar filmin, izleyen insanların büyük bir kısmında “İstanbul elden gidiyor, bir şey yapılmalı” hissini çoğunlukla uyandırdığını son bir ay içerisinde gözlemlediğimi söylemeliyim. Yalnız filmin aktivizmini, ekibin duruşunu, yaptıkları işteki yetkinliklerini ve endişelerini saygıyla ve dostça selamlamakla birlikte; sosyal bilimler perspektifinden bakıldığında bazı noktalarda eksiklikleri olduğunu düşünüyorum.

 Bu eksiklikleri üç başlıkta incelemek mümkün: İlki, filmin baştan sona oturtulduğu didaktik yapı. Film İstanbul’un özellikle 1980 sonrasında neoliberalizm sürecinde tüm dünyayla birlikte geçirdiği dönüşümü anlatırken, yönetmenin “araştırmamı görsel olarak aktarmak istediğimden film yaptım” demesi üzerine, görüştüğü akademisyenler ve uzmanların görüşlerini filminin merkezine alıyor. Öyle ki; filmi defalarca izlemiş bir insan olarak, uzman görüşleri çıkartılsa filmin anlatımında ve yapısında sorunlar yaşanabileceğini düşünüyorum. Oluşturulan öğretici yapı, yönetmenin süreci bilmeyen bir insana 90 dakikada olayı anlatmak ve “öğretmek” için kullandığı bir araca dönüştüğü [2] için de, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerde son yıllarda üzerinde çok tartışılan “araştırma alanında araştırmacı ve araştırılan arasındaki güç ilişkisi” meselesini ıskalıyor. Bu mesele sosyal bilimlerde araştırılan öznenin sürece halihazırda güçsüz başlamasından ötürü araştıranın sahaya daha eşitlikçi bir yerden girmesi desturuna son yıllarda daha çok sarılmış vaziyette iken film bunu hesaba katmıyor.

İkinci olarak film, İstanbul’un halihazırda çok fazla olan sorunlarının hepsine yetişmeye çalışmaktan dolayı odak noktasını bulamıyor ve oluşturamıyor. 90 dakika boyunca filmi izlerken kentsel dönüşümden 3. köprüye, Avrupa’daki sosyal konut projelerinin tarihinden(ve bu tarihin TOKİ konutlarına anakronik olarak bağlanışından) Türkiye’deki inşaat ve otomobil sektörünün güç kazanışına kadar 90 dakikaya sığmayacak bir sürü konuyu irdelemeye çalışıyor. Bütün ilmeklerin birbirine bağlı olduğu bir örgü gibi düşündüğü şehrin büyük bir mekanizma içinde devinip durduğunu göstermek istemesi kesinlikle takdire şayan bir çaba; fakat ağırlık merkezi bir odağa tutturulmuş olsa idi, karşımıza bizi bu kadar yoran bir belgeselden ziyade daha konsantre bir yapım çıkabilirdi.

Son nokta olarak da; İstanbul’un ve kentsel dönüşümle ilgili olarak gösterilen üç yerleşim biriminin (Ayazma, Başıbüyük ve Sulukule’nin)mahalli, sosyal ve demografik yapıları, ancak bu semtler hakkında bilgi sahibi olan kişilerin bileceği türden imâ edilen, yukardan bir bakışla incelenmiş. Böyle olunca da kentsel dönüşümün İstanbul’daki her semtte benzer ve gitgide homojen bir yapıya büründüğü, mahallelerdeki nüfusun kendi içindeki güç ilişkilerini, bölgelerde nüfusun büyük bölümünü oluşturan kesimin göç hareketlerini ve etnik kökenlerini dile getirmediğini gözlemlemek ve bu konuda yüzeysel kaldığını söylemek elzem hâle geliyor.

Yazının başlarında belirttiğim üzere; bu üç husustaki eksiklikleri bir kenara bırakırsak; belgeselin, Türkiye özelinde belgesel türünün hak ettiği değeri ve ilgiyi göremediği dönemlerden geçerken kamusal fonla gösterime girmiş olmasını, izleyicileri başından beri yapmak istediği şey olan kışkırtmayı son derece iyi bir şekilde kotardığını ve aktivizminin hakkını, başlangıç seviyesinde, verebildiğini söylemek boynumuzun borcu. Bununla birlikte, aktivizmin belgeselle birleşmesinin ne kadar büyük sonuçları olabileceğini deneyimlemek için Ekümenopolis’in bir adım ötesine geçebilmiş bir belgeseli, Gary Hustwit’in Urbanizedadlı belgeselini dillendirmenin gereği geldi de geçiyor bile. [3]

Hustwit 2011 yılında bir üçlemenin parçası olarak çektiği bu filmde [4], kentlerin nasıl tasarlandığını kendine şiar edinmiş ve yola çıkmış. 85 dakikalık film; kent tasarımının gerçekleşmesinde gerekli ve birbirine bağımlı olarak rol alması gereken unsurları kamu desteği, devlet girişimleri ve mimari ve şehir planlaması olarak tanıtıyor. Bu unsurların kimi zaman birlikte hareket edip kimi zaman da birbiriyle mücadele içinde olarak kentlerin oluşma sürecine doğrudan katıldıklarını belirten uzman görüşlerinin ışığında; dünya üzerinde çok sayıda büyük kentin özgün özelliklerini kent sakinleri, uzmanlar ve politikacılar üçgeninde hareket ederek irdeliyor. Bu noktaya kadar filmin yapısı Ekümenopolis’le benzerlikler taşısa da filmin yapısına güç veren iki önemli etken devreye giriyor: birincisi; Mumbai’den, Santiago’ya, Brasilia’dan Phoenix’e ve Pekin’e kadar pek çok şehir gezen ve oldukça fazla kişiyle görüşme yapan yönetmen, her şehrin özgün haline ve yapısına olabildiğince ekonomik bir şekilde yer veriyor ve bütün bu şehirlerdeki yaşam koşulları, farklılıklarıyla birlikte bir bütünü tamamlayacak şekilde sunuluyor. Eldeki nebulavari malzemeden tutarlı ve içinde kaybolunmayan –böylelikle izlerken yorulunmayan- bir film çıkarken; ziyaret edilen her şehirdeki mevcut düzenin olumlu ve olumsuz taraflarından, didaktik bir yolla değil de farklı görüşler doğrultusunda, haberdar oluyoruz.

Filmin ikinci farklılığı; bahsi geçen şehirlerin ekonomik büyüme ve nüfus artışına ilişkin olarak devlet mekanizmalarıyla olumlu veya olumsuz şekilde şekillendirilmelerinin yanısıra, sakinlerinin bireysel ve kimi zaman müşterek katılımda bulundukları mahalle ya da semt bazlı kitlesel aktivist (ve direniş) hareketleri(ni) ekrana yansıtmadaki mahareti. Kentlerin sanıldığı ya da uygulanageldiği gibi her zaman tamamıyla politikacılar ve belli bir ekonomi pratiği üzerinden tasarlandığını iddia eden meta-anlatılara karşın; dünyanın farklı yerlerinde yaşayan kent sakinlerinin yaşadıkları ortamları değiştirmek adına giriştikleri mücadele ve edindikleri yaşam tarzlarını yansıtıyor. Bu mücadeleler kimi zaman devlet desteğiyle tasarlanan altyapısal değişikliklerle, kimi zaman da kişilerin yaşadıkları çevrede kendi rızaları ve istekleriyle başlattıkları hareketlerle gerçekleşiyor. Sözgelimi; Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da belediyenin bir hizmeti olarak yapılan Trans Milenio (İstanbul’un Metrobüs’üne karşılık geliyor) ulaşımının yanısıra halkla el ele verilerek bisiklet yollarının kullanımına teşvik etmek kentin alternatif ulaşım ağına ciddi bir katkı sağlamış. Yine Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yıllardır süregelen bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması belediye destekli bir yapılanmayı işaret ediyor.

Bununla birlikte filmde, Kuzey Amerika’nın Georgia eyaletinde insanların sebze ve meyvelerini mahallelerinde kendilerinin yetiştirdiği ve bir pazar kurup paylaşıma soktuğu “yeşil halk bahçesi” şeklinde çevrilebilecek, kendini örgütleyen bir kent yaşamının temellerinin atıldığını görebiliyoruz. Ya da Almanya’nın Stuttgart kentinde “Stuttgart 21” adı verilen proje kapsamında şehrin demiryollarını düzenlemek için alınan ihale gereği şehrin yeşil alanlarının ve özellikle yüzyıllık ağaçlarının kesilmesine göz yummayan kent sakinlerinin direniş eylemlerini ve görüşlerini, proje yürütücüleriyle yan yana getiriyor film ve sürecin muhasebesini yapmayı izleyiciye bırakıyor.

Filmin en güçlü yanı şüphesiz; kentlerin tasarımının tepeden inme politikalar doğrultusunda ya da salt uzman görüşlerinin uygulanmasıyla değil, David Harvey’in tanımladığı haliyle “kent hakkı”nın kent sakinlerinin istekleri doğrultusunda, onların görüşleri ve halihazırdaki eylemleriyle desteklenmesi gerektiğini sade anlatımıyla gözümüze sokmadan verebiliyor oluşu. Direnişlerin ve olası olumlu değişimlerin filmdekine benzeyen ve hayal olmayacak kadar somut gerçekliklerde geçiyor oluşu gelecek için bize umut ve bir o kadar da şevk veriyor. Bu nedenle;İstanbul özelinde –şimdilik- Ekümenopolis’in açtığı değerli yolda ilerleyip Urbanized’ın gösterdiği hedefe durmadan yürümeye başlamak lazım, şimdi ve derhal!

Notlar:

[1] Altyazı dergisinin Kasım 2011’de çıkan 111. sayısında filmle ilgili olarak yazdığım yazıya bu linkten ulaşılabilir:http://docistanbul.blogspot.com/2011/11/altyaz-kasm-2011-docistanbul-sayfalar_15.html

[2] http://www.ntvmsnbc.com/id/25346073

[3] Bu filmle tanışmamın Mayıs ayında katıldığım bir sunumda bana konumla ilgili olarak önerildiğini, ve iyi ki önerildiğini, söylemeden geçmeyi istemiyorum.

[4] http://urbanizedfilm.com/about/

****************************

2-  Neoliberal kentleşmenin öyküsü: Ekümenopolis

Sevda Aydın

Her şey Dünya Bankasının Türkiye’den birkaç kenti metropolleştirmesini istemesiyle başladı. Ve İstanbul bu emre karşılık verilen ilk kurban kentimiz oldu. Önce gökdelenlerden oluşan ticaret merkezleri ardından, 2. köprü derken, hızla yüz değiştiren asude İstanbul, artan nüfusuyla da varoşlarını yarattı. Taşı toprağı altın İstanbul’un ne taşı ne de toprağı kaldı. Erguvan ağaçlarının, ormanlarının yerine ithal edilen gübrelerden yeşillendirme çalışmalarının gülünçlüğü kaldı. Bunlar elbette hepinizin senelerdir hayıflandığı şeyler. Şimdi durum çok daha vahim ve katmanlı.

Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında İstanbul, finans ve hizmet kenti olarak görülüyor, diğer dünya kentleri ile yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. Buna son örnek geçtiğimiz günlerde İstanbul’da açılan Trump Towers’ın alışveriş merkezi Trump Towers Mall oldu. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Buna bağlı olarak da sermayenin önüne engel olarak çıkabilecek hukuksal ve kamusal tüm denetimler yasa ve yetki değişiklikleriyle ortadan kaldırılıyor. Bu aynı zamanda kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. İşte ‘kentsel dönüşüm’ denen olgu da tam burada devreye giriyor. TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde ‘çılgın’ dönüşümler gerçekleştiriyor. Bu ‘vizyon’un oluşturduğu iş birliği, uyumsuz görünecek gecekondu halkını şehrin dışında kurulan yerleşimlere sürerek umutsuzluk ve çaresizlikle baş başa bırakıyor. Mahallelerimize giren buldozerlerin neden çıkmadıklarını son 10 yıldır sürekli sorguluyoruz. Bu sorulara biraz da olsa cevap olabilecek bir belgesel film önceki gün vizyona girdi. ‘Ekümenopolis’ neoliberal kentleşmenin hayatımıza yansımalarını, neden olduğu yıkımları ve bunların sonuçlarını ele alıyor. Ekümenopolis, 1967 yılında Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları gözönüne alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terim. 29 Nisan’da Taksim Gezi Parkı’nda sokak galası yapan belgesel, Beyoğlu Majestik ve Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda gösterimde.

Ekümenopolis’in Yönetmeni İmre Azem kendisinin değil sadece filminden fotoğraf kareleri  paylaşmamızı arzu etti.

İstanbul’un ana sorunları; şehircilik, mimarlık, sosyoloji, ekonomi, ulaşım sürekli tartışılıyor. Bütün bunları bir belgeselle anlattınız. Nasıl gelişti bu proje?

Kentsel dokunun tahribatı, kentsel dönüşümle tehdit altındaki mahalleler, trafik sorunu… bunları ben sorun olarak görmüyorum. Bunlar aslında kent üzerinden dışa vuran sonuçlar. Sorunlar ise sistemsel olarak daha derinde duruyor. Ben böyle baktığım için filmi yaparken maksadım sistemsel bir eleştiri getirmek ve bunu kent üzerinden yapmak. Çünkü kent, hepimizin yaşadığı bir yer ve sistem içindeki bozuklukları, saydığımız dışa vurumlar sayesinde net ve fiziksel olarak gözümüzün önüne seren yerlerdir. Uzun süredir kentlerin üzerindeki tahribatı gözlemliyordum ama bunların altında yatan dinamikleri ortaya çıkarma isteği beni filmi yapmaya motive etti.

NEOLİBERAL KENTLEŞME MAHALLE KAVRAMINI YOK EDİYOR

İstanbul varoşlarındaki gecekondu yıkımları ve geleneksel mahalleden sınıfsal farklılıkları öne çıkaran mahalleleşmeye geçiş hızla yayılıyor. Bu sizce nasıl okunmalı?

Yaşadığımız neoliberal kentleşme süreci mahalle kavramını yok eden bir süreç. Mahalle bakkalıyla, manavıyla, kasabıyla, sokakta oynayan çocuklarıyla oluşan ilişkiler mekanıdır. Siz o mahalleyi yıkıp, TOKİ konutlarına taşıdığınız zaman bu ilişkileri koparmış oluyorsunuz. Yaşanan deneylerde de gördük bunu. Sulukule örneğin, bin yıllık geçmişi olan bir mahalle. Dünyanın neresinde bu kadar eski bir mahalle var! İnsanları bu geçmişten koparıp, dikilen binalarla ilişki kurmaya zorlayamazsınız. Neoliberal kentleşme sınıfsal ayrılıkları, mekansal ayrılıklara da çevriyor. Yani kenti mekansal olarak sınıflara bölüyor. Şehir planlamasına aykırı olarak yapılan bir gökdelenler eninde sonunda yıkılır. Bunu Çin’de, Avrupa’nın bazı kentlerinde görüyoruz. Bizim ülkemizde de kesinlikle olacak bu.  10-20 sene sonra gökdelen yıkmak büyük bir endüstri olacak. Gökdelen yıkımı üzerine uzmanlaşmış şirketler olacak.

ÜNİVERSİTELER DE MEDYA GİBİ BU SÜRECİN ORTAĞI

Filmden bir ayrıntıda; kentin birçok noktasında araba hurdalıkları görülüyor. Araba reklamları ve araba satışlarındaki patlamalar nihayetinde, kentin büyük araba hurdalıkları ile dolma  tehlikesinden bahsetmek için çok erken diyemeyiz o halde…

Bu artan araba sayısını işaret ediyor. İlk başta dediğim gibi, bunlar temel nedenlerin dışa vurdukları. Bu hurdalıklar neyin dışa vurumu? Başbakanımız övünerek meclis kürsüsünden rakamlar veriyor. ‘bizim dönemimizde günde 700 araç trafiğe çıktı.’ Bunu bir gelişmişlik göstergesi olarak söylüyor. Esas problem burada. Çarpık ve ilkel gelişmişlik anlayışında. Yapılan konut sayısını, satılan araç sayısını gelişmişlik göstergesi, hatta tek gelişmişlik kıstası olarak görürseniz, o zaman şehirler de hurdalığa döner. Buradaki bağlantı çok net. Çağdaş gelişmişlik anlayışı ülkedeki gelirin eşit bölünmesi üzerinedir. Ancak eşit ve adil bir gelir dağılımıyla daha yaşanılabilinir kentler inşa edebilirsiniz. TV ve gazetelerde her gün boy boy konut ve araba reklamı yer alıyor. Medyanın reklamdan geçindiği bir ortamda bu kentleşmeyi kim, nasıl eleştirebilir?

Medyanın tam manasıyla bir eleştirisi yok, mimarlar ya da akademisyenler içerikli bir eleştiri getiremediler…

Evet. Akademisyenler, üniversiteler bile kentsel dönüşüm konusunda belediyelerle ortak proje üretiyorlar. Üniversite çatısı altında bu sürecin bir parçası haline geldiler.

İMECE USULÜ BİR FİLM OLDU

Belgesel birçok festivalden ödül aldı. Neden vizyona bu kadar geç girdi?

Birinci neden Türkiye’deki sinema sektörünün tekelleşmesi. Büyük filmlerin şansı daha fazla Türkiye’de. İkinci olarak, belgesele olan önyargı etken. Türkiye’de belgesel; hayvan, börtü, böcek gibi algılanıyor. Belgeselin de seyredilebilir olduğu, geniş kitlelere hitap edebileceği pek kabul edilmiyor. Biz biraz bunu da yıkmaya çalışıyoruz. ‘İki dil bir bavul’ belki bunu biraz yıkmıştır. Bir de tabii maddi sebepler var. Sinemaya çıkmak karlı bir iş değil. Zaten biz maddi bir gelir bekleyerek yapmadık bu filmi. Ama bir çok insan destek oldu. İmece usulü bir film oldu diyebiliriz. Sadece sinemaya çıkabilmesi için kitlesel fonlama yöntemiyle bir fon oluşturduk. Masrafları da oradan karşıladık, ancak o zaman çıkabildi vizyona. 2 dijital kopya giriyor. Beyoğlu Majestik, Ankara Kızılırmak Sineması. Bizim için önemli olan bağımsız sinemalarda girmesi. AVM veya zincir sinema salonlarında girmek istemedik.

KİM POLİTİKACI, KİM SERMAYEDAR BELLİ DEĞİL

Ayazma’da ‘yaptım oldu’ diyen Ağaoğlu’yla bugün yıkım ekiplerini mahallelere götüren belediyelerin ‘yaptım oldu’ demeleri bir niyet birlikteliğini mi gösteriyor?

Bizim için önemliydi Ağaoğlu’nun belgeselde olması. Ayazma ve İstanbul özelinde yaptığı projelerle bu konun bir parçası durumunda. Küçükçekmece Belediyesi bize röportaj vermedi. Bizde en azından Ağaoğlu’nun görüşlerini almak istedik. Zaten protokolü beraber yaptıkları için sermaye ve politikacıları birbirinden ayırt etmiyoruz. Beraber hareket ediyorlar, bir ittifak var. Çizgiler de belli değil; kim politikacı? Kim sermayedar? Nişantaşı’nda yeni yapılan rezidans projesine baktığımız zaman ortaklarının tamamı milletvekili. Böyle içiçe geçmişlik var siyasetçilerle sermayeciler arasında.

AKM VE EMEK SİNEMASI MİSYONLARINA KAVUŞACAK

AKM, Emek sineması, Beyoğlu’nun eski binaları yıkım tehdidiyle birlikte yaşıyor. Kent hafızası bu yıkımlardan nasıl etkilenir?

AKM ve Emek sinemasında gördüğümüz şey, Türkiye’deki genel özelleştirme eğiliminin sanata yansıması, yani sanatın özelleştirilmesi. AKM ve Emek sineması kamusal bir mekan ve kamusal görevleri var. Buraları ticarileştirdiğiniz zaman işlevlerinden tamamen kopartmış oluyorsunuz. Demirören’in yanında bir AVM sinemasına dönüşecek Emek Sineması. Bütün tarihi değeri kaybolacak. AKM’e de X şirketinin toplantılarına salon olacak. Aslında bu salonların sanat üretmesi lazım. Ben bütün bunların geri dönüşü olacağına inanıyorum. Eninde sonunda bu misyonlarına tekrar kavuşacaklar.

Kaynaklar:

***************************

TOKİ’den hak sahiplerine aidat şoku! /29-08-2013

Ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak

Sulukule’de evleri yıkılan ve TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığında yapılan yeni konutlarda hak sahibi olan ailelerin derdi bitmek bilmiyor.
Radikal’den Elif İnce’nin haberine göre yüz binlerce lira borca giren hak sahipleri, şimdi de aidat şokuyla sarsıldı. ‘Sulukule Toplu Konutları Site Yönetimi’nden ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak. Yine 96 metrekarelik daire için bir defaya mahsus olmak üzere 307 lira ‘ortak gider avansı’ istendi. Aidat içinde ‘site yönetimi hizmet giderleri, ortak mahal elektrik/su/bakım/onarım giderleri, 39 güvenlik personeli, 10 temizlik görevlisi, 3 idari ve 1 teknik personel hizmeti’ gibi masrafların yanında ‘çim biçme makinesi yakıt giderleri ve personel iş elbisesi giderleri’ de var. Bir defaya mahsus ödenmesi gereken ‘ortak gider avansı’nın içindeyse ‘Site yönetimi kuruluş giderleri, ofis ve merkezi demirbaşların alınması, yönlendirme tabelalarının kurulması, peyzaj malzemeleri, ortak alan bakımı için temizlik araç gereçlerinin alınması’ gibi maddeler sıralandı. Bilgi notunda aidat ödenmediği takdirde aylık yüzde 5 gecikme tazminatı uygulanacağı da yazılı. Siteyi 1 yıl boyunca TOKİ iştiraki Emlak Yönetim A.Ş. yönetecek.

Aidat bilgilendirme notunun ekinde bir de ‘anket’ çıktı. Anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarıldı. Hak sahiplerinin yüzde 70’i bu ödemeyi kabul ederse işlemlerin yapılacağı belirtildi. Şu anda sitenin etrafı derme çatma metal bariyerlerle çevrili, anahtarların teslim edildiği ilk günlerde evlerin su saatlerinin çalınması siteye yeni taşınanları ayağa kaldırmıştı.

‘Haciz gelecek’
Mahalledeki STK’lara göre, Fatih Belediyesi’nin TOKİ’yle yürüttüğü ‘yenileme projesi’ kapsamında Sulukule’de evi yıkılarak zorla tahliye edilenlerin sayısı 3 binin üzerindeydi. Fatih Belediyesi’nin son verilerine göre 575 konut+ 60 bağımsız bölümden oluşan sitede 199 Sulukuleli hak sahibi oldu. Şimdi onlar da mağdur.

‘Sanki ölü şehir’

Doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar, yüz binlerce liralık borcu ödeyemeyeceğinden ve evine haciz geleceğinden endişeli: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkartdık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir. Geçenlerde biri komşunun dairesini kiralamak için geldi, ‘Güvenlik bile yok, ben çocuğumu buraya nasıl bırakırım’ dedi gitti. Kameralar, çit gerekli olabilir ama ödeyemeyeceğim için istemedim.”

Yeni konutlarda 2 aydır yaşayan Mehmet Aksu “Aidatlar 1 Ağustos’ta başlamış ama hâlâ sokağın elektriği yanmıyor, çöpler alınmıyor. Bu sitede ne havuz, ne yeşil alan, ne de sosyal tesis var. Anca çöpü alacak, merdivenleri silecek. Bize sunulan hiçbir hizmet yok. İstanbul ’un neresinde böyle aidat ödeniyor? Bunun neresi sosyal proje?” diye isyan ediyor.

İsmail Gani emekli maaşıyla evlerinin borcu ve aidatını ödemenin olanaksız olduğunu anlatıyor: “Sulukule’de iki katlı eski evimizde çoluk çocuk yaşarken ne kira ödüyorduk, ne de tek kuruş borcumuz vardı. Şu anda toplam borcum 270 bin lira. ‘Emekli maaşıyla bu borcu nasıl ödeyeceğiz’ derken bir de bu aidat çıktı başımıza. Geçen ay evlerden birinde yangın çıktı, yollar o kadar dar ki itfaiye makinesi giremedi, dubaları yıktı. Şimdi yolu yeniden yapıyorlar. Bütün hatalarının bedelini biz mi ödeyeceğiz? 39 güvenlik görevlisi alacaklarmış. Madem siteyi dikenli telle çeviriyorsun o kadar güvenliği ne yapacaksın? Amaç bizi borca batırıp buradan kovmak.”

Havuzlu sitelerde bile 2+1 daire aidatı daha ucuz. Çim biçme aleti yakıtı, jiletli tel masarafı şaşırttı.
Gaziosmanpaşa Avrupa TEM kOnutları: 110 lira
Esenyurt Milpark. 175 lira
Soyak Olimpiakent: 170-190 lira
Beylikdüzü Carmen: 175 lira
Sulukule: 230 lira

http://www.muhalifgazete.com/haber/77225/tokiden-hak-sahiplerine-aidat-soku.html

*****************

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK


Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

(Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

AKBABA İLE ÇAYLAK


Akbaba bir çaylağa:

“Uzağı görmekte benden üstün mahlûk yoktur.” demişti. Çaylak:

“Bunu söylemek yetmez. Gel bakalım ovanın etrafında ne görüyorsun?” diye karşılık verdi. Akbaba bir günlük yol tutan bir yükseklikten aşağılara baktı:

“inanırsan, dedi, ovada bir buğday tanesi görüyorum.”

Çaylak, hayretinden sabredemedi. Yukarıdan aşağı doğ­ru süzülmeye başladılar; fakat akbaba o tanenin yanına gelir gelmez, ayağına uzun bir tuzağın ipliği düğüm­leniverdi. Zavallı, taneyi yemek düşüncesiyle boynuna feleğin kement attığını bilememişti.

Her sedef inciye gebe değildir; nişancı her zaman hedefe vuramaz, değil mi?

Çaylak:

“Sen düşmanın tuzağını fark edemedikten sonra taneyi görmüşsün, ne faydası var?” dedi.

İşittim; akbaba, boynu kemendin içinde, söyleniyor:

“Mukadderattan kaçmanın imkânı yok ki….” diyordu.

Sözün kısası ecel, akbabanın kanına kastetmiş, kaza da onun keskin gözünü bağlamıştı. Kıyısı görünmeyen bir suda, yüzücünün gururu işe yaramaz.

Kaynak:

Sa’dî-i Şirâzi, Bostân, çev:Hikmet İlaydın, MEB, İst.1997, 485s. (s.226-227)

 

(Blöfü görmede kabiliyeti olmayan, neden kumarbazla masaya oturur ki.
Tarih üteceğim derken, ütülen insanlar ve milletlerle doludur.)

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film


Yönetmeni: Andrzej Wajda

Türü: Dram

Yapım Yılı: 1988

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 24 Şubat 1988

Senaryo yazarı: Fyodor Dostoevsky, Edward Zebrowski, Andrzej Wajda

Görüntü Yönetmeni: Witold Adamek

Müzik: Zygmunt KoniecznyTür : Dram

Süre : 116 dakika

Oyuncular: Isabelle Huppert, Jutta Lampe, Philippine Leroy-Beaulieu , Bernard Blier, Jean-Philippe Écoffey, Laurent Malet, Jerzy Radziwilowicz, Omar Sharif, Lambert Wilson, Philippe Chambon, Jean-Quentin Châtelain, Rémi Martin, Serge Spira, Wladimir Yordanoff, Zbigniew Zamachowski, Piotr Machalica, Bozena Dykiel, Bogusz Bilewski, Stanislaw Górka, Ryszard Jablonski, Józef Kalita, Eugeniusz Kaminski , Jerzy Klesyk, Jaroslaw Kopaczewski, Helena Kowalczykowa, Krzysztof Kumor, Tadeusz Lomnicki, Beata Niedsielska, Witold Skaruch, Alina Swidowska, Pawel Szczesny, Tadeusz Wludarski, Grzegorz Wons, Wojciech Zagórski

Film Özeti:

1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır…

Oscar ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor…

Roman Hakkında

Ecinniler (Rusça: Бесы, Besi), Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir.

Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alır ve de eleştirir.

Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. Bu nedenle Dostoyeski’nin son yıllarındaki muhafazakâr görüşleri kitapta fazlasıyla hissedilir. Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır.

 Romanın Altyapısı

Dostoyevski Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı yapıtı ile uğraşırken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir. Rusya’daki nihilist gruplarından birinin başında bulunan Sergey Neçayev, kendi grubundan biri tarafından hiçbir yerden emir almaksızın ekibini kendi düşüncelerine göre yönettiği konusunda bir iddia ile itham edilir. Bunun karşısında Neçayev bu suçlamanın sahibini öldürterek bir havuza attırır. Ülke çapında farklı görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan olay, Dostoyevski’yi de uğraştığı yapıtına Neçayev’i temsil edecek bir karakter ekleyerek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteri ile birlikle yapıt Ecinniler başlığı ile yayınlanır.

Karakterler

  • Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin romanın ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir.
  • Stepan Trofimoviç Verhovenski entelektüel bir baba karakteri. Tanrıtanımaz olmasına rağmen nihilizm, ateizm gibi akımların karşısında duran Stepan Trofimoviç yıllarca Stavrogin’in hocalığını yapmış, Stavrogin’in annesi Varvara Stavrogina’nın kanatları altında yaşamıştır.
  • Pyotr Stepanoviç Verhovenski Stepan Verhovenski’nin oğlu. Rus devrimine gönülden bağlı ve Avrupa’dan gelen emirlerin uygulanması için canla başla çalışan bir nihilist gibi görünse de ütopik bir fikri kendi başına uygulamaya çalışan bir iktidar düşkünüdür. Dostoyevski’nin gerçek hayattan aldığı Sergey Nechaev in romana adapte edilmiş halidir.
  • Varvara Petrovna Stavrogina Stavrogin’in annesi, eski general karısı. Ölen kocasının rütbesi ve geniş mal varlığı ile şehirde oldukça nüfuzlu bir kimliğe sahiptir. Dindar bir hristiyan ve sağlam bir karakterli bir anne figürü sergilemesine rağmen, o da daha sonra şehirdeki herkesin gözünü boyayan eğlencelerin ve materyalist düşüncelerin esiri olmaktan kendini alamayacaktır.
  • İvan Şatov Varvara Stavrogina’nın eski serflerinden birinin oğlu. Varvara Stavrogina’nın koruyucu ve otoriter karakteri ile yaptığı tüm çağrılara karşı gelip, Stavroginler’in evinde yaşamaktansa, Avrupa‘da sefalet içinde yaşamayı tercih etmiş, Stavrogin ile dostlukları sonucunda edindiği Panslavist düşüncelerin ve daha sonra bir arayış içindeyken kolunu kaptırdığı nihilist gruplar arasında kalmıştır. Gerçek hayatta Sergey Nechaev tarafından öldürülen üniversite öğrencisini temsil eder.
  • Yüzbaşı Lebyadkin kentte yaşayan bir emekli asker. Sık sık içen ve kız kardeşi Lebyadkina’yı döven Yüzbaşı’nın daha sonra Stavrogin ile bir alakası ortaya çıkacaktır.
  • Fedka şehirdeki kaçak. İşlenen cinayetlerden ve binaların yakılmasından sorumlu tutulmaktadır.
  • Lizaveta Nikolayevna Varvara Petrovna’nın yakın dostu Praskovya İvanovna’nın kızı. Liza diye hitap edilen Lizaveta Nikolayevna Nikolay’a aşıktır.
  • Mavkiriy Drozov Varvara Petrovna’nın dostlarından Drozovlar’ın oğlu. Kentte Stavroginler’in evinde konuk olarak kalmaktadır. Liza’yı sevmekte, onun her söylediğini yapmakta ve Liza’ya koruyuculuk etmektedir.
  • Aleksey Niliç Kirilov Şatov’un yakın arkadaşı olan bir üniversite öğrencisi. Her ne kadar nihilist gruplara katılmış, yazarın muhafazakar ve nihilist karşıtı görüşlerine tezat oluşturan bir karakter olsa da Dostoyevski’nin sınır tanımayan insan sevgisinden nasibini almış; hikâyede gelişen olaylar, bu ateizmle inanç arasında gidip gelen karakterin iyi yürekli, dürüst ve yardımsever arkadaş imajını ortaya çıkarmıştır. Kirilov’un felsefi görüşleri kitabın en merak uyandıran yanlarından biridir.
  • Mariya Timofevna Lebyadkina Yüzbaşı Lebyadkin’in kızkardeşi. Ağabey’i tarafından sürekli dövülen meczup genç kadın Nikolay Stavrogin’e hayranlık duymaktadır.
  • Piskopos Tihon şehirdeki katedralin çok tanınan ve danışılan piskoposu. Nikolay Stavrogin ile diyaloğu Stavrogin’in tüm ilginç davranışlarının anahtarı olacaktır.
  • Andrey Antonoviç von Lembke şehre daha sonra atanan vali. Muhafazar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır.
  • Yulina Mihailovna von Lembke valinin eşi. Kocasının aksine nihilistleri ılımlı bir şekilde kontrol altında tutmayı savunan Yulina Mihailovna, kendince yaptığı iyi niyetli planlarla, Pyotr Stepanoviç’i yakından tanıyarak nihilistleri yola getirecektir. Saflığı ve gerçeklere gözünü uzun süre kapalı tutması nedeniyle gelişen olayların sorumlularından biridir.
  • Darya Pavlovna Şatova İvan Şatov’un kız kardeşi. Ağabeyinin aksine Varvara Petrovna’dan hiç kopmayan Darya onun kanatları altında büyümüştür. Nikolay’a karşı, arkadaşlıkla karışık bir aşk beslemektedir. Her ikisinin de İsviçre’de olduğu bir sırada aralarında anlaşılamayan bir ilişki yaşanmıştır.
  • Karmazinov kalemini bırakmak üzere olan, birçok kentlinin saygı duyduğu sözde büyük yazar. İvan Turgenyev‘i temsil eder.

Roman Özeti

Roman Stapan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın dostluklarına ilişkin bir girişle başlar. Stepan Trofimoviç, birkaç kez üniversitelerde ders verdiği için profesör diye anılan bir entelektüeldir. Nikolay Stavrogin’e ders vermek için yıllarca Stavroginlerin konağında yaşar Nikolay’ın eğitiminin ardından da Varvara Petrovna’dan tamamen ayrılamaz ve ondan aldığı maaş, verilen bir ev ile bir yardımcı sayesinde eski patronundan hiç kopmaz. Bu arada Stavrogina’ya karşı hiç itiraf edemediği ve saklamaya çalıştığı bir aşk da içinde büyümektedir.

Petersburg‘a ve Avrupa’ya gidip gelen Stavron’i Varvara Petrovna çok nadir görebilmektedir. Bu arada Stepan Trofimoviç’in oğlu Pyotr Stepanoviç’le arkadaşlık kurmuştur. Şatov’un çalışmak için gittiği Amerika’dan dönmesi için ona yardım eden de Stavrogin’dir. Bu gençlerin birbirleri ile ilişkileri nihilist örgütlere dayanmaktadır.

Stavrogin, kente Petersburg’dan ilk gelişinde anlaşılmaz bir tutum takınır. Katıldığı toplantılarda saygın büyüklere hararet sayılabilecek davranışlarda bulunur. Herkes tarafından deli olarak görülmekteyken ortadan kaybolur. Bu arada İsviçre’de yaşarken Liza ile kimsenin çözemediği bir ilişki yaşamıştır.

Kentin en dedikoducu sakinlerinden Liputin Stepan Trofimoviç’in evine gelir. Yanında Kirilov’da vardır. Kirilov felsefesinden kısaca bahseder:

Açıklamada Tanrı’nın varlığı yokluğu konusundaki tartışma farklı bir boyut alır. Kirilov İsa‘nın varlığını reddetmez. Ancak ona göre acı ve korkuyu yenebilen insan ancak insanlığın zaaflarının dışına çıkabilir. Bu insan duygusal ve fiziksel olarak değişir ve tanrı olur. İnsanoğlunun geçirdiği evreler ve çağlar o zaman tanrı olan insana göre , insan-tanrı’ya, göre şekillendirilecektir. Tarih, gorillerden insan-tanrı’ya kadar olan çağ ve sonrası olarak ikiye bölünecektir. Tanrı ancak bu sayede varolabilir. Bu korkuyu yenebilmenin ve korkusuz olabilmenin tek yolu ise intihar etmektir. Kirilov’a göre o güne kadar intihar edenlerin hepsi umutsuzluktan veya yaşamın birtakım zorbalıklarından kurtulmak için intihar etmiştir. Korkusunu yenerek intihar eden tek kişi Kirilov olacaktır. Bu sayede tanrılığa ulaşacaktır.

Liza Stavrogin’in ortadan kayboluşundan sonra kente gelir. Şatov’u bulup Mariya Lebyadkin ile ilgili bilgi almak ister. Mariya Lebyadkin ise bir kilisedeki bir ayin sırasında Varvara Petrovna’yı bulmuş, yardımsever Stavrogina tarafından Stavroginler’in konağına getirilmiştir. Anlatıcı (Stepan Trofimoviç’in dostu) ve Stepan Trofimoviç de konağa çağrılmıştır. Zira Stepan Trofimoviç Varvara Petrovna’nın teklifi ile Darya Pavlovna ile evlendirilmek istenmektedir (Stepan Trofimoviç bunu Darya ile Nikolay’ın İsviçre’de yaşadıklarının günahının kendisine yüklenişi olarak algılar). Liza ve Mavkiriy Drozov da konakta Stepan Trofimoviç ile birlikte Mariya Lebyadkin’in Stavroginler’le ilişkisini çözmeye çalışmaktadırlar. Tam bu sırada, Stavrogin yanında Pyotr Stepanoviç ile çıkagelir. Herkes Mariya Lebyadkina ile ilgili bilgi isterken Stavrogin, Lebyadkina’yı alıp götürür. Pyotr Stepanoviç bir açıklama yapar. Açıklamaya göre, Stavrogin Petersburg’da tanıştığı Lebyadkina’yı korumaya almıştır. Aralarında bir evlilik olmamıştır. Ancak Ağabey Lebyadkin, yıllardır bu dostça ilişkiden yararlanıp para koparmaktadır. Asıl gerçek ise bu konuşmadan sonra ortaya çıkar. Stavrogin Petersburg’da Lebyadkina ile evlenmiştir.

Pyotr Stepanoviç Avrupa’daki örgüt yönetiminden emirler aldığını söyleyerek kentte bir beşli grup kurmuştur. Grubun üyeleri kendilerini gizlillik içinde yürütülen hücre sisteminin yüzlerce parçasından biri sanarken, aslında Pyotr Stepanoviç’in ütopik düşüncesinin uygulayıcılarının tamamını oluşturmaktadırlar. Pyotr Stepanoviç’in fikri geniş çaplı bir ihtilalle Rusya’daki yönetimi ele geçirmek, bunu yaparken de yokedecekleri tanrının yerine bir başka ikonu ,tam bir erkek güzeli olan Stravrogin’i getirmektir. Kentte yapacakları ise bu geniş çaplı ihtilalin yalnızca bir provasıdır.

Pyotr Stepanoviç bundan sonra hızla çalışmalarına devam eder. Valinin Karısı Yulina Mihailovna ile samimiyet kurup işi vali konağında kalmaya kadar götürür. Vali von Lembke ise bu nihilistin karısını kontrol altına almasına tahammül edememekte ancak çekingen karakteri ile suskun kalmaktadır. Pyotr bir süre sonra Yulina Mihailovna’nın aklına bir şenlik fikri sokar. Biletler satışa sunulur. Salon seçilir ve tüm kentin genç kızlarının ilgisini çeken bir eğlence tertip edilir.

Lebyadkin kızkardeşini de alıp kentin dışında bir eve taşınır. Pyotr Stepanoviç’in amacı ağabey-kardeşi azılı suçlu Fedka’ya öldürterek Stavrogin’i Liza ile evlenmesi için serbest bırakmaktır. Bu plan şenlik sırasında uygulanır. Tüm kent göz alıcı süslemeleri, içecekleri, yiyecekleri ile göz kamaştıran eğlence salonuna dolmuştur. Bu arada Pyotr Stepanoviç ortadan kaybolmuştur. Kentte bir anda birkaç koldan çıkarılan yangınlar başlar. Birçok ev kül olur ve yanan evlerden birinde Lebyadkin ile kız kardeşinin cesedi bulunur.

İyice kaosun hakim olduğu kentte Pyotr Stepanoviç’in planı başarı ile devam etmektedir. Oluşturduğu beşlisinin dördünü organize ederek, beşinciyi yani kendilerini ele vermek üzere olan hain Şatov’u öldürmek ve suçu yazdıracağı bir itiraf mektubu ile zaten intihar edecek olan Kirilov’un üstüne yıkmaktır planının son aşaması. Kirilov’la görüşür. Ertesi günü intihar etmesini bildirir. Bu arada Fedka ile aralarında bir diyalog geçer. Fedka ile beraber yaptığı ve Fedka’nın üzerine yıktığı kilise soygunu tartışma konularıdır. Tartışmanın sonunda planının uygulanmasına köstek olan Fedka da sözde ihtilalin uygulanışına kurban gider. Fedka’nın ölümü de Şatov cinayeti gibi ertesi gün intihar edecek olan Kirilov’un üzerine yıkılacaktır.

Ertesi günü Şatov’u ilgilendiren beklenmedik bir olay olur. Kendisini uykudan uyandıran bağırış çağırışın üç yıldır görmediği karısına ait olduğunu görür. Şatova’yı içeri alır. Hasta olduğunu fark eder. Kirilov’dan yiyecek ve buz gibi odada oturan Şatova’nın ısınması için çay ister. Ricası iyi yürekli dostu tarafından gecenin bu saatinde bile geri çevrilmez. Bir süre sonra gece karanlığında dakikalardır fark edemediği karısının hamileliğini fark eder ve gelip giden doğum sancıları karşısında ne yapacağını şaşırır. Silahını satarak bir ebe çağırır. Doğan çocuk Stravrogin’dendir. Şatov her şeye rağmen hala sevdiği karısı gibi kendisinden olmayan bebeği de benimser. Karı koca birbirlerine söz verip ayrılmamaya karar verirler. Artık bebeği beraber büyüteceklerdir.

Doğumun ve karısına duyduğu sevginin etkisi ile tanrıya bağlanan Şatov beşlilerden biri tarafından çağırılır. Devrim için kullanılan baskı makinesi alınacaktır. Şatov makinenin gömülü olduğu yere geldiğinde Pyotr Stepanoviç ve grubun diğer üyeleri üzerine atılırlar. Şatov tam her şeyin kendisi için rayına oturduğu sırada öldürülüp bir havuza atılır. Artık beşlileri ele verecek olan hain öldürülmüştür. Pyotr Stepanoniç son aşamanın da uygulanması için Kirilov’un evine gider. Uzun uğraşlar sonucu itiraf mektubunu yazdırır. Fakat Kirilov insan-tanrı olma yolunda intihar etmekte şimdi kararsızdır. Kararını değiştirmek ister. Yenmeye çalıştığı korku onu sarmış ve planından vazgeçmenin eşiğine getirmiştir. Sinirlenen Pyotr ile aralarındaki boğuşma sırasında Pyotr hafif bir sıyrık alır. Kirilov bu arada odasına kapanmış ve silahını başına dayayıp tetiği çekmiştir.

Pyotr Stepanoviç kenti terk eder. Planı başarıya ulaşmamıştır. Asla ayrılmayacaklarını sandığı beşlinin kalan üyeleri suçlarını itiraf ederler. Liza Mariya Lebyadkinler’in öldürüldükleri yeri görmek isterken, cinayetin kendisi yüzünden işlendiğini sanan halkın hışmına uğrar. Başına aldığı darbeler sonu ölür. Şatova kucağında bebeği kocasını ararken hastalanıp ölür. Bebek ise annesinden de önce soğuk alıp hayatını kaybetmiştir. Bu arada tüm bu olaylarla kent çalkalanırken Stavrogin Petersburg’a gider.

Tüm bu haberler daha Stavroginlerin evine ulaşmamışken, Darya hakkında düşündükleri yüzünden Varvara Petrovna ile ilişkisi kopan Stepan Trofimoviç yollara düşer. Amacı bir tüccarın çocuklarına öğretmenlik yapmak veya ilerleyen yaşında bir duvar dibinde kendisine yaraşır soylu bir ölüm tatmaktır. Bu düşünceler arasında köylü bir çifte rastlar. Çift kendisini rastgele istekleri doğruldutusunda bir kasabaya getirir. Stepan Trofimoviç, kasabada bir zamanlar yaşadığı kentte de gördüğü incil satan bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber bir başka kasabada konaklarlar. Stepan Trofimoviç burada kendidini günden güne tüketen bir hastalıkla boğuşmaya başlar. Bu arada bir inanç arayışına girmiştir. İncil satıcısı kadına derin bir sevgi beslemeye başlamıştır. Birkaç gün sonra kasabaya gelen Varvara Petrovna kendisini derin bir sevgi ve ilahi bir bağlılığa dönüşen inancı ile bulur. Stepan Trofimoviç tutulduğu hastalığa dayanamaz ve beslediği imanla ve başında dua okumak için bekleyen bir papazla can verir.

Stepan Trofimoviç defnedildikten sonra Stavrogin’in kente döndüğü haberi gelir. Odasına gelenler tavana bağlanmış bir halatla intihar ettiğini görürler.

Piskopos Tihon’la Stavrogin Aslında romanın olay örgüsüne göre önceki bölümlerin arasına koyulması gereken bölüm, Stavrogin’in Petersburg’da yaptığı ahlaksızlıkları yansıttığı için sansüre uğramıştır. Dostoyevski de bu sansüre başkaldırmamış ve bölümü romandan çıkarmıştır. Bölümün gerçek yerinin neresi olduğu tartışılmaktadır.

Stavrogin katedrale kabul edilir. Ünlü Tihon’un odasına çıkarılır. Tihon’a elindeki birkaç kağıdı verir. Kağıtlarda Stavrogin’in itirafları yazılır. Tihon dakikalarca kâğıtlarla ilgilenir: Stavrogin Petarsburg’da kaldığı evde evin kapıcılarının yoksul küçük kızları ile bir ilişki yaşamıştır. Küçük kız bu olayın ardından intihar etmiştir. Ardından Stavrogin sefil bir yaşamı seçer ve Lebyadkina ile bu sefil hayat için evlenir. Petersburg’un en berbat batakhanelerine girer. Kendisine işkence eder. Yazdıklarında her ne kadar küçük kızın intiharından etkilenmediğini kanıtlamaya çalışsa da piskopos Stavrogin’in aslında çektiği bu dayanılmaz vicdan azabını dindirmek için sefil bir hayat seçtiğini ortaya çıkarır. Bu vicdan azabının onun iyi yürekli biri olduğu sonucunu çıkararak imana teşvik eder. Stavrogin başta etkilenmişse de sonra tekrar kafasının dikine giderek kapıyı çarpıp çıkar.

Romanın Ölümsüzlüğü

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler’de 19. yüzyıl Rusya’sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakâr, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır.

Yazınsal Anlamda Ecinniler

Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bakış açısına sahip ama aynı zamanda olayın içinde olan anlatıcı Dostoyevski’nin diğer birkaç romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden olan bu yöntem daha sonra modernizmle beraber kullanılmaya başlayacaktır.

Romanın yazınsal anlamda olduğu gibi duygusal anlamda değerlendirilebilecek bir diğer tarafı da realizm‘in vazgeçilmezlerinden olan doğrudan anlatımı benimserken bazı süslü cümleleri aralarda vererek okuru sanatsal açıdan doyurma geleneğinin aksine – zaman zaman kimi romanlarında ağır bir dil kullansa da – Dostoyevski sade ve süslü söyleyişten uzak bir anlatımı tercih etmiştir. Bu yönden eleştirilebilir olsa da, Ecinniler’in asıl özelliği kahramanın duygularının okura olduğu gibi ulaştırılabilmiş olmasıdır. Ruh tahlilleri ile sağlanan bu nitelik sayesinde okur kahramanın duyduğu her ürpertiyi, korkuyu, sevinci sanki kendisi birebir yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski’nin ilahi sesi sayesinde duyulan ürperti güçlenir ve okur istese de kendisini olaydan soyutlayamaz duruma gelir. Okur Şatov’un, karısını görünce yaşadığı sevinci, Şatov’un ölümüyle Şatova’nın yaşadığı düş kırıklığını, Kirilov’un intihar etmeden önce kapıldığı korkuyu olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hisseder. Bu yönden Ecinniler’de duygu yoğunluğu birinci sırada gelir.

Siyasi Yönü

Ecinniler çağının siyasi olaylarına duyarsız kalamayan bir yazarın ürünüdür. Avrupa’ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakâr düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne serer. Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır.

Ecinniler, birkaç yönü ile Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar‘ı için bir karşı savdır. (Eserdeki Karmazinov Turgenyev’i temsil eder.) Bir toprak ağası olan Turgenyev’in Avrupa’ya açılmacı, ateist ve bir taraftan da halkı hor gören düşüncelerine Dostoyevski şiddetle karşı çıkar. Panslavizmden de etkilenen Dostoyevski’ye göre her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir parçası haline gelir. Bu ulusal benlikte halkın da katkısı tartışılamaz.

Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk‘a göre ise:

“Ecinniler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ecinniler

Filmden Alıntılar

“Yapabileceğimiz tek şey tartışmak. Çar, Rusya ve aile haricinde her şeyden konuşabiliriz. Tartışabiliriz, ama sen yokken!”

“Biz halkı sevdiğimiz için böyle konuşuyoruz.”

“Siz ne Rusya’yı, ne de halkı seviyorsunuz. Onlardan kopuksunuz. Halkı olmayanın Tanrısı da yoktur!”

“Bu yaşlı dünyayı siz mi değiştireceksiniz?”

“Haksızlığa karşı hiçbir taviz verilmemeli, derdin. Sert olunmalıydı.”

“Kafa kesmek fikir üretmekten çok daha kolaydır. Ve saldıracağız.”

“En önemli şey ilerlemektir. Shakespeare ve Victor Hugo, ilerlemeyi engellemezler! Kitaba ihtiyacımız yok artık. Victor Hugo yaşlının teki. Ve Shakespeare  Köylülerin ona değil, pabuca ihtiyacı var. Onlara pabuç verecek misiniz peki?”

“İnsanlar neden kötü biliyor musun?  İnsanlar iyi olduklarını bilmedikleri için kötüler.”

“Acı çekmiyorsun ama çekmekten korkuyorsun. Acı taştan kaynaklanmıyor. Onun korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyu aşan kişi, Tanrı olur.”

“Bir maymun bile maymunu anlar. Beni neden kimse anlamıyor?”

“İçimde bir şair var ve domuzlarla yaşamak zorundayım. Çünkü Rusya aklın değil  doğanın bir oyunudur.”

“Bir valinin güçlü görünmesi gerekir. Ben de sakinleşmeye çalışıyorum.   İkona’nın incileri çalınmış. Tanrı bile sağlam durmuyor. Kiliseleri korumak zorunda olsak bile,  bir valinin her şeye rağmen, Tanrıya inanması gerekir.”

“  Yaşam başka bir şey, ölüm başka bir şeydir. Yaşam vardır, ölüm yoktur.”

“İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Bunu bildiği an, mutlu olacaktır zaten.”

“  Eğer inandığını bilseydin, Tanrıya inanırdın. Henüz bilmediğin için, ona inanmıyorsun.”

“Yahni yapmak için bir tavşan lazım. Tanrıya inanmak için de bir Tanrı.”

“Her halkın tek bir hedefinin olduğunu, bunun da Tanrıyı bulmak olduğunu söylemiştin. O zamanlar tavşan yok demiyordun ama.”

“Neden ikimize farklı şeyler anlatıyordun?   Kendimi ikna etmeye çalışıyordum herhalde.”

“İsa tekrar Rusya’da dirilecek.”

“Hem akıllı olup, hem de ona (Tanrıya)  inanmak imkansız.”

“Yaşamalı mı, yoksa intihar mı etmeli?”

“Toprağı öp, onu gözyaşlarınla sula. Affetmesi için yalvar. Çok pişmanım”

“Hangi rolü oynamamı istiyorsun? Mesela,  Yönetim Kurulu’ndansın! Öyle bir şey yok. Sen ve ben. Dinle. Diğerlerine unvan veriyorum, sekreter, başkan yardımcısı gibi ve buna bayılıyorlar. Saf insanlar için işin duygusal boyutu çok önemli. Bir de saf ve bayağı insanlar var. Hepsini bir arada tutan şey korku. Onları gerektiği kadar ilerici olmamakla  suçlamak hep işe yarıyor. Hiçbir bireysel fikirleri yok. Onlar,  kendi başlarına düşünmekten utanç duyar. Grubu birleştirmek için daha iyi bir yol var.

(Anlat.   Kaç kişiler?

  Beş?  Altı?

 Beş. Aralarından dördünün, beşinciyi öldürmeleri gerekir. Hangi bahaneyle?

“İhanet.” Birini ihanetle suçlayıp  onu öldürmek lazım. Kanı döken dörtlü de sonuna kadar  birbirlerine bağlanır.

“Ben özellikle geceleri Tanrıya inanırım. Sabah olunca geçiyor.”

“Biz bile birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz.”

“Kendimi, yerimize geçecek olan geleceğin toplumu  konusunda çalışmaya adadım. Yarının dünyası. Size on bölümden oluşan  örgütlenme sistemimi sunuyorum. Çalışmanın ne yazık ki henüz bitmediğini  ve sonuç kısmıyla başlangıcın çeliştiğini  belirtmek isterim. Sınırsız özgürlükten yola çıkarak, sınırsız zorbalığa varıyorum. Bu çelişki, bende bir çeşit umutsuzluğa yol açtı. Ancak tekrarlıyorum, başka çare yok. Bu yüzden de size on gece boyunca çalışmalarımı  okumayı teklif ediyorum. Yani, İnsanlığı ikiye ayırmayı öneriyor. İnsanların onda biri, diğerlerini yönetecek. Onlar da bir çeşit sürüye dönüşecekler. Ve bir dizi değişimden sonra, ilkel masumiyete erişecekler. Yani ilkel bir cennet gibi. Tabii bu arada hepsi çalışmaya zorlanacaklar. Bu şekilde Eşitliği böyle sağlayabiliriz. Kölelikte bütün insanlar eşittir ve köledir. Başka türlü eşit olamazlar. Aynı seviyede olmaları lazım. Eğitimin seviyesini düşüreceğiz. Ve yetenekli insanlar daima yükselmek  isteyecekleri için de, maalesef Cicero’nun dilini kesmek, Copernic’in gözlerini oymak ve de Shakespeare’i öldürmek gerekecek. İşte benim sistemim. Önerdiğim şey cennet.”

“Biz Rusya’yı kalkındıracağız.  Yok edeceğiz, sorunlar çıkaracağız, yangınlar çıkaracağız. AsıI felaket o zaman başlayacak. Dünyada o güne kadar görülmeyen bir devrim yaşanacak. Rusya’nın üstünü kalın bir sis perdesi kaplayacak. Toprak eski Tanrılarının yasını tutacak. Mülkiyet arzusunu yok edeceğiz. Rus Tanrısı kendini zaten içkiye verdi. Herkesi sarhoş edeceğiz ve insanları  görülmemiş bir çöküşe sürükleyeceğiz. Arzular bitti artık. Zaman, zaman biraz taze kan, o kadar.

[Siyasetçinin tekisin. Sadece kendini, kendi gücünü düşünüyorsun. Sosyalist değilsin.]

Tabii, ben bir suçluyum, ben kötüyüm. Ama bu kadar büyük bir anda bizi bırakıp gidemezsin. Ne kadar güçlü olduğumuzu bilmiyor musun? Güçlüyüz. Dinle haydutlar var, tamam. Ama henüz bizimle olduklarını bilmeyen bir sürü insan daha var. Öğrencilerinin yanında Tanrıyla alay eden din adamı da bizimle. Korkusu olan herkes bizimle. Yeteri kadar liberal olmamak kaygısıyla  suçluları aklayan savcı da yanımızda. Yazarlar, gazeteciler bile. Henüz bilmiyorlar. Suç bir sapkınlık değil, ahlaki bir görev. Mütevazi bir karşı çıkış.

[Benden ne istiyorsun?  Peşimi neden bırakmıyorsun?]

 Çünkü sen güzelsin. Güzelliği severim. İdolleri severim. Benim idolüm sensin. Sensiz ben bir hiçim. İdol olmak istemiyorum. Sen şefsin, güneşsin, beklenilen kişisin. Her yere yaydım o geldi, o burada. Yeni gerçek o, artık. Ve eski bina çökecek. Çelikten bir bina inşa edeceğiz..”

“Biz sizin düşmanınız değiliz. Size “tamam, yakın, yıkın, ateşe verin” diyoruz. Gerekirse de sizi kontrol altına alırız. Sizi kendi kendinizden koruruz. Yani bizim için çalışıyorsunuz. Yolumuzu açıyorsunuz.”

“Lider abartılı bir tanım. Ancak bunu kısa sürede öğrenirsiniz. Biraz daha sert olmalısınız.”

“Tek sorun, Shakespeare’in  bir petro varilinden daha önemli olup olmadığıdır. Bence daha önemli! Evet, Shakespeare. Raphael sosyalizmin ötesindeler. Kimyanın, her şeyin ötesindeler! İnsanlık İngilizlerden, Almanlardan, özellikle de Ruslardan vazgeçebilir. Ekmekten, bilimden vazgeçebilir. Ama güzellikten vazgeçemez! Güzellik olmadan bilimin kendisi  bir an bile var olamaz. İşte büyük sır bu. Güzellik olmasaydı, dünyada yapacak hiçbir şey olmazdı.

“Sadece nefret etmeyi, yakıp yıkmayı biliyorlar.”

“Evli olduğumuz için geri dönmedim. Evlilik aptallıktır.

“Her şey ne kadar değişti bir bilsen. Bizimkiler beni hayal kırıklığına uğrattı. Kağıttan adamlar. Nefretle dolmuşlar. Eğer Rusya bir gün onların istediği gibi  değişip refaha kavuşsaydı   kendilerini çok kötü hissederlerdi. Nefret edecek kimseleri kalmazdı.”

“Hiçbirimiz doğuştan suçlu değiliz. Bu bir rastlantı, olayların bir çakışması.”

“Hepimiz mutsuzuz, ama onları affetmek gerekir. Affedelim”

“Bu nihilistlerin işi. Her şeyi yak, her şeyi yok et. Sonucu da bu işte.”

“Yeni bir insanın doğuşu. Çok gizemli bir olay. Anlaşılamaz. Bazen aniden insanlığın mükemmel olduğuna inanıyorum. Tam bir uyum içinde yaşadığımıza. Dört beş saniye süren, anlatılmaz bir his. Sonra da kendime bu çocuklar  ne işe yarar diye soruyorum. Eğer insanlık kusursuzsa artık çocuk yapmamalı.?”

“İsa’nın çarmıhta, diğer adama  ne dediğini hatırlıyor musun?

  “Bugün, benimle birlikte  cennete gideceksin.” Günün sonunda öldü ve ne cennete gidebildi  ne de yeniden doğabildi. Eğer doğanın kanunları onu bile kurtarmadıysa, onun yalan söyleyerek yaşamasına  ve ölmesine yol açtıysa, o zaman bütün bu gezegen bir yalandan ibaret! Yaşamak ne işe yarar öyleyse?

Bir erkek gibi cevap ver. Doğru tabii yaşamak ne işe yarar?

Ne demek istediğini çok iyi anladım. Eğer Tanrı bir yalansa, o zaman  biz de bir yalanız ve özgürüz. Dolayısıyla sen özgür olduğunu  ve Tanrının var olmadığını kanıtlamak için intihar edeceksin.

…Ben dünya tarihinde ilk defa, Tanrıyı uydurmayı reddettim. Ve diğerlerine insanın yeni  ve korkunç özgürlüğünü göstermek için intihar ediyorum. Bunu kim bilecek?

  Herkes bilecek. Göreceksin, sır olan her şey bilinecek.

“Yaşasın Cumhuriyet! Çürüyecekler!” Evet. Yaşasın Cumhuriyet! Çok iyi. Hayır. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm. Harika.”

“Domuz çığlıkları. İncil’in otuzuncu bölümdeki o harika sözleri hatırlıyor musun?

Orada, dağda otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler domuzların içine girmelerine izin versin diye  İsa’ya yalvardılar. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdi. Sürü uçurumdan aşağı, göle atladı ve boğuldu. Çobanlar olanları görünce kaçtılar, köylülere haber verdiler. Halk koşup geldi. Biraz ötede, dağda cinlerden kurtulan  o adamı   giyinmiş kuşanmış, aklı başında, İsa’nın ayakları dibinde oturur buldular  ve korkuya kapıldılar.

[ Lisam bu muhteşem bölüm, benim için daima bir esin kaynağı olmuştur. Ama şimdi aklıma bir şey geldi.]

“Evet. Hastanın içinden çıkan cinler, yaralardır, pürüzlerdir, hastalıklardır. Rusya’dır. Ancak sorunlar çıkıyor  ve domuzların içine giriyorlar. Yani demek istiyorum ki biz, oğlum ve diğerleri sanki bizi ele geçiriyorlar  ve mahvoluyoruz. Ama hasta iyileşecek ve İsa’nın ayaklarının altında oturacak. Ve sonra Rusya yeniden ayağa kalkacak.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

ŞARK KLASİKLERİNDEN “HİKÂYELER”


DEVECİ İLE KARAYILAN

AKBABA İLE ÇAYLAK

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

DEVECİ İLE KARAYILAN


Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

 

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

 

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

MELANCHOLİA (2011) Film


Melancholia, Melankoli, Melancolia

Yönetmen: Lars von Trier

IMDB Puanı: 7.3

Filmin Türü: Dram, Bilim Kurgu

Yapım Yılı: 2011

Gösterim Tarih: 13 Ocak 2012

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya

Filmin Süresi: 136 Dakika

Oyuncu Kadrosu: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard , Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine Sahlstrom, Christian Geisnæs

Özet:

Yeni evlenen çift Justin ve Micheal evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar. Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdedirler. Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır. Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızları bir bir ortaya çıkmaya başlar. Tam da bu kutlama esnasında Melankolia adlı bir gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir. Şimdi herkesin kıyameti kendisine göredir…

Melancholia kararsızlığı, korkuyu ve karamsarlığı ele alan bir yapım kaldı ki işlediği karamsarlık yönü filminde temel atmosferi. Hal böyle olunca karşılaştığımız karakter psikolojileri süpriz olmuyor…

Filmini “Bu bir düğün, melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.” sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen Lars Von Trier’in son işi olan Melankolia’nın başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ (Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksek…

Lars von Trier’in Malancholia hakkındaki bir röportajında  “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” demiştir… Konusu hakkında ise yönetmen şunları söylemiştir; “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek artan paniğine yenik düşüyor…”

Trier, filmine “Melankoli” ismini verip bu ismi bir gezegen adı olmaktan daha öteye taşımaya, hatta bu ifadeyi filmin tüm duygusal tarafını edinmeye çalıştığı bir “depresyon hırkası” haline getirmeye çalışmaktadır…

Film hakkında Dücane Cündioğlu’nun yazısı
Melankoli günahının Kıyamet esnasında Lars von Trier savunması: Melancholia

 

[DÜCANE CÜNDİOĞLU SİMURG GRUBU]

(Yazının son kısmı)

Lars izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin biricik yoldaşı, tek dostu.

Ölüm karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft erfordet.

Gayet sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin, gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:

Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir. Fevkalade bir güç.

Bir hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.

Önerisi ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın. Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir türlü başaramaz.

Hegel’in bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere vernünftige Bewegung) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu, çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan. Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın yollarından biri olarak ruhun ölümsüzlüğü teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza değin.

Bedenini arayan ruhlar kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler. Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş cesedler. Buna mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret. Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı bir tarzı.

Miguel de Unamuno ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de en önemlisidir. Del sentimiento trágico de la vida (1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten çekinmeyecektir.

İnsan… katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu var, önceden bilmek.

Trajedinin, yaniPrometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı, önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında. Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet çukuruna.

Bilmek, ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı. Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.

Bu ölüme-doğru-varlıkın yokoluşa direnişinin hiç kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer alır.

Kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.

Kimileri çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda. Ophelia gibi. Bilinçsizce.

Malum, Dante Alighieri’nin Divina Commediada (1308-21) inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği zindan. Tanrı’nın rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber (İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum bırakılanlar.

Anlamak çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden gidenlere.

En diptekilere.

(Sonuç: yok/yokluk)

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

 

ANTİCHRİST (DECCAL)


DÜCANE CÜNDİOĞLU

— “Doğa Şeytan’ın mâbedidir!” (Nature is Satan’s church!)

Zihnim bu aforizmanın çağrışımlarıyla meşgul. Hem de fenâ bir hâlde. Çünkü son iki gecedir ‘Antichrist’i seyrediyorum. Deccal’i…

Sinema tarihinin —saygıyla selâmladığım— en büyük meczublarından Lars von Trier’in son filmini…

Kim ne derse desin, Antichrist, daha şimdiden bir başyapıt!

Diliyle… tekniğiyle… ve konusuyla…

Dönüp dönüp bir daha… bir daha seyretmeli… bir daha…

Lâkin öfkeyle değil, hayretle…

Sonra da oturup tartışmalı!

İçtenlikle ve heyecanla…

* * *

İnsanın özüne o özü incitecek denli yakından dokunabilen nadir yönetmenlerden biri Lars von Trier!

Kiminle karşılaştırılabilir?

Elbette öncelikle Tarkovski’yle…

Tarkovski’yi büyük kılan, insanın en temel sorularını/sorunlarını hüzünle ve şefkatle dile getirmesini sağlayan sezgileriydi. Cesurdu çünkü.

Ah, o hakikate dokunmanın temin ettiği insanî coşku!

Cesaret adı da verilen direnç işbu coşkunun meyvesi.

Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu.

Von Trier de öyle. Bilmiyor ama görüyor… hissediyor… anlıyor…

Evet, o da tüm sanatçılar gibi, açıklayamıyor ama anlatıyor…

Sorunun ikamet ettiği o meş’um küflü temeli terkedemeyişinin sebebi de bu!

Tarkovski gürültü çıkarmayı sevmez, insanın dramına onu anlamak gayesiyle değinir. Usulca… Hiç çekinmez, sanatını dua olarak adlandırır; bir çağrı… bir çığlık olarak…

Tanrı’yla başı belâdadır. Tıpkı Dostoyevski gibi. İnanmak ister. Evet, inanmak ve huzur bulmak ister, bütün içtenliğiyle… kuş ürkekliğiyle…

Aslâ arama/kavrama sürecini bitirmiş kendinden emin bir adamın şımarıklığı yoktur onda! Büyük resmi görmeye çalışmanın bedelini öder. Bütün tevazûu ile… olabildiğince…

Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acı’yı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de.

Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hâle getirir.

Hâsılı, Tarkovski’nin dili hüzünlü, Lars’ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır; kehanetin… insanca acı çekmenin…

* * *

Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekliyor:

Antichrist, Tarkovski’ye adanmıştır.

* * *

Filmin en önemli sahnelerinden biri…

Bu yüzden aşağıdaki diyalogları doğru okumak zorundayız, yani dikkatle ve hakettiği özenle…

ERKEK [sözde-akıldışılık]: Ben Doğa’yım… Doğa olarak nitelendirdiğin her şey.

KADIN [sözde-akıl]: Peki Bay Doğa, ne istiyorsun?

— Elimden geldiğince canını yakmak.

— Nasıl?

— Sence nasıl?

— Beni korkutarak mı?

— Seni öldürerek…

— Doğa bana zarar veremez!

— Sen altı üstü dışardaki yeşil yolsun.

— Hayır! Ondan fazlasıyım.

— Anlamıyorum.

— Dışardayım, ama aynı zamanda…. içindeyim. Ben insanlığın doğasıyım.

— Hımm, o anlamda doğa.

— Şu, insanların kadınlara (cadılara) kötü şeyler yapmasına neden olan doğa, işte ben tam olarak oyum.

Bu sahne, bence filmin mihveri.

Doğa’nın, yani kadının “Şeytan’ın mâbedi” olarak tefsir ve tafsil edildiği bu sahneyi bir kenara kaydedin, ve sonra Antichrist denince akla gelen XIX. yüzyılın Son Metafizikçisini, o Büyük Deli’yi hatırlayın!

İsyanın Efendisini… Nietzsche’yi…

* * *

— “Nachdem erst der Begriff ‘Natur’ als Gegenbegriff zu ‘Gott’ erfunden war, musste ‘natürlich’ das Wort sein für ‘verwerflich’. (“Doğa kavramı, Tanrı’nın karşıt-kavramı olarak tayin edilince, doğa sözcüğünün şen’î anlamına gelmesi artık kaçınılmazdı.)

Lars’ın filmini ilk seyredişimde hemen aklıma Nietzsche’nin bu tesbiti geldi. Bu cümle, filozofun ‘Antichrist’ (Deccal) adlı risalesinde yer alır. Nietzsche, kendisine lânetler yağdırdığı Hristiyanlığın kökeninde, doğal olana, yani gerçekliğe karşı iflâh olmaz bir nefretin yattığını iddia eder (… ihre Wurzel im Hass gegen das Natürliche — die Wirklichkeit!); ve her şeyden evvel, Doğa’ya düşman bir Tanrı îcad ettiği için Hristiyanlığı bütün gücüyle lânetler.

Doğa’ya ve Hakikate, yani insana düşman bir Tanrı îcad ettiği için…

* * *

Bir yanında Nietzsche, diğer yanında Tarkovski…

Lars’ın Antichrist’i, Doğa ile Tanrı’nın kıyasıya savaştığı bir bir zeminde varoluyor; kadın cinselliği üzerinde…

Doğa Şeytan’ın mabedi, kadın ise Şeytan’ın bedeni…

Kadın cinselliği, Hristiyanlık nazarında, ilk günahtan bu yana Şeytan’ın varoluş zemini… doğası… kendisi…

Antichrist, sözde bir tanrının sözde bir şeytanla savaşının hikâyesi…

Yanlış anlaşılmasın, erkeğin kadınla savaşı değil, kadının yine kadınla savaşı… kendisiyle…

Bu nedenle tam bir tragedya!

Not: Skandala hazır olun diyemiyorum, zira Türk intelijansiyası, her zaman olduğu gibi bu sorunu da görmezlikten gelecektir; ama utancından ve korktuğundan değil, yetersizliği yüzünden…

*************

ANTİCHRİST – Deccal (2009) Film

Filmin Yönetmeni: Lars von Trier

Filmin Türü: Dram, Psikolojik, Gerilim

IMDB Puanı: 6.6

Yapım Yılı: 2009

Ülke: Danimarka, Almanya, Fransa, İsveç, İtalya, Polanya

Yayınlanan Tarih: 11 Haziran 2010

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Başrol Oyuncuları: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg, Storm Acheche Sahlstrøm

Not: Filmde +18 içerik mevcuttur…

Kendi ihmallerinden dolayı oğulları Nick’i kaybeden evli çift büyük bir yas içindedir. Oğlunun cenaze töreninde fenalaşan kadın, atipik (Düzensiz kabul edilen,normal olmayan) bir yas dönemi içine girer. Panik ataklarla doruk noktasına çıkan bu dönemde, psikoterapist olan kocası ona yardım etmeye çalışır. Karısının korkuları üzerine çalışmaya başlayan adam, onu korkuları yüzleşeceği dağ kulubelerine götürür. Gerçekte onu korkutanın ne olduğunu bulmaya çalışması, gözden kaçan karanlık bir sırrı aydınlatacaktır…

İzlemesi gerçekten çok zor bir film, ama sinemayı seven ve anladığını iddia eden herkesin izlemesi gereken bir film. Dogville’den çok daha hırpalayıcı, şoke edici ve sersemletici bir film. Ama sonunda “iyi ki sinema var diyeceğiniz” filmlerden…

Antichrist, 62. Cannes Film Festivali’nin olay filmi. Filmin başrolündeki Charlotte Gainsbourg, festivalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür…

Filmden Çıkarılmış Bazı Sorular

“Deccal nedir” ve “ne değildir”?

“Sanatın nihaî amacı haz (mı) dır!” (La fin de l’art est la délectation.)

“Bir sanat eserini (Erwin Panofsky) dediği gibi  “Tanımlama, Çözümleme, Yorumlama” dığında maksaDI hâsıl oluyor mu?

Tanrı’nın ilk hatası, insanı can sıkıntısından kurtarmak amacıyla hayvanları yaratmasıdır; ikinci hatası ise kadını yaratması… “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılan’dır, Heva’dır’ (“Das Weib ist seinem Wesen nach Schlange, Heva”), ‘Dünyadaki tüm felâketler kadından gelir'; Her rahip tarafından bilinen Kitab-ı Mukaddes eleştirilerilerinin bir gerçeği var mıdır?

“Yılan simgesinin tıb’da kullanılması da sebebi nedir?”

“Doğa, Kadın ve Yılan… gerçekte ‘hayat’ın en temel simgeleri midir?”

“Tek başına bir kadın bir anormallik midir?”

 “Tek başına bir adam, normal midir?”

” Kadın gücü, erkeğin üzerinden mi yaratılıyor.”

“Zevkin doruğunda iken büyük bir kaza veya hata olursa insan psikolojisinde kadın ve erkek aynı tepkiyi mi verir?”

“Çocukları ölen annelerin, babaların (ailenin)  psikolojik durumlarını göz ardı etmek doğru mudur?”

“Bir annenin çocuğunu kaybettiğindeki acı ile baba aynı durumda mıdır?”

“Vicdan azabı nedir?”

“Bir şeyi anlamak için illâki bir şeylerin ters gitmesi mi gereklidir?”

“Korktuğun şeyler ile yüzleşmek ve söylemek, gerçekten zor mudur?”

“Korktuğun şeyleri bilmemek gibi bir hal var mıdır?”

“Korktuğumuz şeyler, bir nesne veya hedef mi olması gerekiyor?”

“Korktuğun şeyin ne olduğunu söyleyemiyorsan belki nerede olmaktan korktuğunu söylemek senin için daha kolay olur. Kendini en çok nerede savunmasız hissederdin.

En kötü mekan neresi olurdu?

 Apartman dairesi?

 Sokak?

 Bir dükkan?

 Park?

 Ya da söylediklerinin duyulabileceği bir yer?

 Orman. Orman mı?

 – Evet, orman.

- İlginç çünkü ormana en çok sen gitmek isterdin. Ormanda seni korkutan ne var?

 Tüylerini ürperten şey nedir?

 Her şey.

-Ormanda başına geleceğini düşündüğün şeyi söyle bana.”

 

“İnsanın korktuğun şeyle bütünleşmesi için sana biri yardım etmeli mi, yoksa kendisi mi başarmalıdır?”

“Kaosun hükümdârlığı nedir?”

“Kolayca başardığı bir şeyi yaparken, korku, acı ve histeri ile neden zorlaşır?

“Gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler bir doğmanın mı, ölmenin mi işaretidir?

“Tabiat Şeytan’ın Kilisesi’ midir?”

“Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

“ Dişinin doğası. Kadın ırkının doğası farklı mıdır?”

“ Kadınlar neden bedenlerini yönetmiyor?

“ Doğa her şeyi yönetir mi?”

“psiko-terapide  “İyiliğin ya da kötülüğün” temel ilgisi var mıdır?”

“Ağlayan kadın hile yapan kadın mıdır?”

“Kadın erkeği bacaklarıyla, kalçasıyla, göğüsleriyle, dişleriyle, saçı ve gözleriyle kandırmakta mıdır?”

 

“Bugünün sokağa fırlayan dindar kadını gibi modern kadında, üremeyi değil, salt zevki seçtiği için “göz göre göre” yavrusunu (geleceği) kaybetti; sonra da kendisini (şimdi’yi) mi kaybetti?

“Şehvet kadında daha çirkin midir?

“Her şeyin şehveti varmıdır?

“Yazı yazmanın şehveti nasıl olur?

“Bir kadın yavrusunu pencerede unutabilir mi?

“Kadının geleceği yok mu, kim tarafından yok ediliyor?

 “Kadınlar erkeklerin yaptıklarını yapabilmesinin sınırı nereye doğru gidiyor?”

“Bir zamanlar, kadınlar, erkeklerin yaptıklarını değil, yapamadıklarını yaparlardı. Şimdi ise yapacakları ne işleri kaldı ”

 

Filmden Alıntılar

 “Yas. Hastalık değildir. Gayet doğal bir tepkidir.”

“Sevdiğin birinin hatalara maruz kaldığını görmek kadar kötü bir şey yok.”

Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete bozuklukları olarak incelenir. Psikiyatride bir grup hastalığın genel adıdır.

Bu fiziksel bir durum yas sürecin nasıl tehlikeli değildir. Ancak  anksiyete bazı fiziksel etkileri vardır. Bulanık görme. Ağzın kuruması. Duyma bozukluğu. Titreme. Nefes darlığı. Nabız yükselmesi. Bulantı.

“Bırak korku istediği gibi gelsin. Sakın unutma, aklın uydurduğu ya da inandığı her şeyin üstesinden gelebilirsin.”

Buradaki durum, korkunu tetikleyen bir katalizör gibidir. (Duyduğun ses veya hissi hakkında) Yargıya çabuk varıp yaşadığın duygusal olayla mekânla bağdaştırmışsın.

Tehdit altında hissettiğin zaman böyle tepkilerin oluşması gayet doğal. Tehlike gerçek olsaydı korkun hayatını kurtarabilirdi. Çünkü oluşan adrenalin direnmeni ya da kaçmanı sağlar. Ama yaşadığın tecrübe panikten başka bir şey değil. Ağlama sesi gerçek değildi. Ama sonsuza kadar böyle devam etmeyebilir. Bu hiç aklına geldi mi?” (Filmin sonunda karga çığlıkları olduğu anlaşılıyor)

“Meşe ağaçları yüzyıllarca yaşar. Tek yapmaları gereken soylarının devam etmesi için her yüzyılda bir tek ağaç üretmektir. Sana sıradan gelebilir ama yanımda ölen çocuğum varken bunu fark etmek benim için önemliydi. Meşe palamutları çatıya düşüp duruyor. Sürekli düşüyor ve ölüyorlar. Anladım ki eskiden ormanla ilgili bana güzel gelen her şey meğer çok çirkinmiş. Artık eskiden duyamadığım şeyleri duyabiliyorum. Ölmek üzere olan şeylerin çığlıkları gibi.”

“Meşe palamutları ağlamaz. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. İşte korku böyle bir şey. Gerçeği farklı algılamanı sağlayan kendi düşüncelerin.”

“Doğa Şeytan’ın Kilisesi’dir.”

Rüyalar psikolojinin eskisi kadar ilgisini çekmiyor artık. Freud öldü ne de olsa, değil mi?”

 “ Kaos hüküm sürecek.”

Antichrist’in odağa taşıdığı üç kavram var: Keder (grief), elem (pain), yeis (despair)…

Bu üç duygu durumunun, dolayısıyla ceylanın, tilkinin ve karganın yorumlanması açısından

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

“Bir egzersiz daha yapmak istiyorum. Rol yapma oyunu gibi. Benim rolüm korkunu kışkırtan tüm düşüncüler. Seninki ise rasyonel düşünce. Ben doğayım. Doğanın kapsadığı her şeyim.

Pekala, Bay Doğa. Ne istiyorsunuz?

- Elimden geldiğince sana zarar vermek.

-  Nasıl?

 – Sence? Beni korkutarak olabilir mi?

 Seni öldürerek. Doğa bana zarar veremez. Sen sadece dışarıdaki yeşilliksin.

- Hayır, ondan fazlasıyım.

- Kafam almıyor. Ben dışarısıyım ama aynı zamanda da içerisiyim.

- Tüm insanoğlunun doğasıyım.

- Öyle doğa diyorsun. İnsanların kadınlara kötü şeyler yapmasına neden olan doğa diyorsun yani.

-Tam o dediğin kişiyim. Daha önce buraya geldiğim sıralarda doğanın o yönü ilgimi çok çekiyordu.

“Kadınların (doğanın) kötü olması veya kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir.”

Materyallerimin arasında beklediğim bir şeyle karşılaştım. Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

 -Dişinin doğası.

-Kadın ırkının doğası. Kadınlar bedenlerini yönetmez. Doğa yönetir. Kitaplarımda da yazdım bunu. Araştırmalarında kullandığın kitaplar kadınlara yapılan kötü şeylerle ilgiliydi. Ama sen bunları kadınların kötü olduklarına dair kanıt olarak mı anladın?

 Olayı eleştiren tarafta olmalıydın. Tezinin konusu buydu. Benimseyen tarafta olmamalıydın. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 “İyiliğin ya da kötülüğün terapiyle hiçbir ilgisi yok. 16. yüzyılda sadece kadın oldukları için kaç masum kadının öldürüldüğünü biliyor musun?  Bildiğine eminim. Çok fazla çünkü. Kötü oldukları için değil. Senin bahsettiğin kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir. Korkuların asla yapmayacağın bir şeyi sana yaptıramaz yoksa bu hipnoz olurdu. Normalde yapmayacağın bir şeyi de yani doğana aykırı bir şeyi de hipnoz aldında zaten yapamazsın. “

“- Beni öldürmek mi istiyorsun?

- Daha değil.

- Üç dilenci daha gelmedi.

- Üç dilenci mi?

- Üç dilenci ne demek?

- Üç dilenci geldiğinde biri ölmeli. Anladım. Ağlayan kadın hile yapan kadındır. Bacaklarıyla, kalçasıyla göğüsleri, dişleri, saçı ve gözleriyle kandırır. Sarıl bana. Sarıl bana.”

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

ANTİCHRİST: Cennet, Cehennemdir

Zeynep Özen  08.12.2009

Kadın. Doğanın kendisi. Hayatın başlangıcı. Yaratıcı beden. Doğuran, var eden, hayata sunan. Bir anlamda ölümün, çürümenin, yok olmanın karşıtı.

Kadın. Doğanın kendisi. Bilinemezlik. Öngörülemez olan. Sırlarla ve uçurumlarla dolu bir vücut. Kaybolmak mümkün. Tahmin edilemeyen, meşum ve tekinsiz bir arzu nesnesi. Yasak elmanın tadına ilk varan. Belki de bunun için örtülmeli, kapanmalı, himaye edilmeli, zaptu rapt altına alınmalı; bastırılmalı. Tehlikenin, kuşkunun, korkunun ta kendisi. Şeytanın kız kardeşi.

Doğanın çevrimsel döngüsü içinde hayat bulan organik toplumlarla, artık doğallığını yitirmiş sentetik toplumların iki farklı kadın yorumu. Biri ilahi ve Tanrısal, diğeri kötücül ve yabani; tek bir vücutta birleşmiş iyilik ve kötülük. Kibele ve Pandora. Yaratan ve yok eden. İsa’yı da doğuran o, Antichrist anlamındaki Deccal’i de.

Zihni tam bir Gayya kuyusu; Ortega Y. Gasset’nin kastettiği gibi, en iyisi onu kendi bilinemezliği içinde, olduğu haliyle bırakmak. Kendi cenneti içinde. O cennet ki, cehennemlerin en büyüğüne dönüşebilmesi an meselesi.

İşte Antichrist; Lars von Trier’in Tarkovski’ye adadığı en irkiltici, ürkütücü, tüyler ürpertici filmi, artık içinde yalnızca ölümün kol gezdiği terk edilmiş cennete geri dönüyor. Ancak dikkatli olun; bu yolculuk şimdiye kadar başınıza gelecek en travmatik sinema deneyimlerinden biri. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.

Hayli dindar bir müzik adamı olan Handel’in Lascia Chio Pianga adlı eseri eşliğinde, pornografinin kendisi diyebileceğimiz görüntülerle başlayan Antichrist, bir ihmalin nasıl günahlarla örülü olduğunu anlatan bir korku filmi belki. Bir yönden Munchausen by Proxy Sendromu’nun en dehşete düşürücü hallerini gösteren bir gerilim, diğer taraftan Possesion’u andıran bir şizoidliğin hakim olduğu rahatsız edici bir trajedi. Bütün bunları içinde barındırsa da, bundan çok çok daha fazlası. İsimlerini hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir kadın ve bir erkeğin hikayesi değil sadece: O, Havva ile Adem’in ; kadınla erkeğin öyküsü…

Çocuğunu kaybettikten sonra, yarı uykulu, yarı bilinçli bir uyur gezer haline gelen kadının yasla depreşen anksiyetesi, karabasanların ardından gelen panik atakları… Neden korktuğunu bilmeden korkmak. Bulanıklığın, heyecan krizlerinin, nefes darlığının ardındaki korku ne?

Bir ölümün ardından yaşanan suçluluk duygusu ile beslenmiş post travmatik stres bozukluğu olabilir mi tek sebep?

Bu sorunun cevabı saklı cennette gizli. Eden adlı ormanın o huzur veren yeşilliğinin ardındaki korku, tüm gizi açıklayacak.

Karısına uyguladığı hipnoz seansları ile en büyük korkuya ulaşmaya çalışan psikoterapist koca ve onun eşliğinde sürüklenen kadının öyküsü, aslında Eden’la başlar. Kocasının, ölüm karşısındaki soğukkanlılığından ve kendisine karşı hissettiği mesleki kibirinden şikayetçi olsa da, sürüklenmeye devam eden kadının ve duyduğu kuşkuları aşırı sevgisiyle ört bas etmeye çalışan bir adamın öyküsüdür ilk başta. Ama Eden’a ayak basılmasıyla ve tepesine meşe palamutu yağan –kadın için ölümle eşdeğerdir bu- o kulübeye girilmesi ile birlikte, evli çiftin öyküsü bir anda yeniden yorumlanmış bir Hıristiyan mitolojisine döner.

Bu kez mit tersten yazılmıştır: Kadın belki yine şeytanla işbirliği yapmış ve erkeği baştan çıkarmıştır, ama erkek de saf Adem değildir artık. Örtük kibri, soğukluğu ve kendini beğenmişliği ile kadını buna yönlendiren o değildir de kimdir? Kocası samimiyetsiz buldu diye kendi tez çalışmasını bırakan, bastırılan, iyinin ne olduğunu ona bağlayan, ama içten içe bunu sabote eden, yok etmeye çalışan, kendisine biçilmiş anne kimliğinden sıyrılmak için farklı bir yola başvuran bu kadın, cennetten kovulmuş Havva’nın ta kendisi değil midir? Özgürlüğünü cennette yaşayan kadının dünyaya düştüğündeki travmasının adıdır Antichrist; geri dönüşü bu nedenle çok tehlikelidir ve işte bundan dolayı şeytanla özdeştir.

Hz. İsa’nın doğumunu muştulayan Üç Bilge Kral’ın yerini artık Üç Dilenci alır: Yas- Acı- Umutsuzluk. Onlar ne bilgeliğe sahiptir, ne de Mahşer’in atlılarının sahip olduğu karizmatik güce. Yalnızca iğdiş ederler, taşlaştırırlar, dekarakterize eder ve zararın ardından gelen korkunç pişmanlığa sürüklerler. Ama onlar geldiğinde ölüm artık kaçınılmazdır.

Özellikle Epilog ve Prolog bölümlerinde Tarkovski’ye saygı duruşunda bulunan, ama onunla aynı yerde durmayan Trier, uygarlığın kadına biçtiği rolün kandırmacadan ibaret olduğunu gösterir bize. Onu özünden başka bir varlığa dönüştürmek demek, kadının içindeki kayıp cenneti öldürmek demektir. Ve o bir kez öldü mü, kadının gizli nefreti günün birinde geri dönecek ve başa gelmiş en büyük sefaleti yaşatacak demektir. Bu esrime, kendinden geçiş, şuursuzluk anı, bir kez daha, ama bu kez kadının kendisinden duyduğu nefrete dönüşecek, yine bastırılacak ve yine dönecektir. Trajedi işte buradır: Cehennemi bir kısır döngü.

Tüm bunlar erkek aklın şefkatle maskelenmiş baskısının sonuçları değildir. Aslında kadının gerçek cellatı, yine kendisidir. Bu cennetten en çok korkan, içindeki şeytandan kurtulmanın yolunu erkek aklında arayan odur. En çok da kendisinden, kendini yaşamaktan korkar. Nefes alamamanın, bulanıklığın, ölüm hissinin ardındaki hep yaşam korkusu olarak kalır.

Erkek, kadını yok ettikçe, korkular ona geçer. Dev bir seçenekler ormanında artık yapayalnız, siyah beyazdır. Peki ya, o zaman şeytan nerededir? Zevkin, aşkın, cinselliğin, yasağın olduğu her yerde, tam ortada gözümüzün önünde, deyim yerindeyse “o ağacın altında”.

Antichrist, kadın ve erkeğin, Tanrısal olanın ve yaşamın en büyük semptomudur.

Not: Filmle ilgili olarak Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki yazılarını da öneririz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18759&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18776&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.06.2010&y=DucaneCundioglu

http://film.com.tr/ozeldosya.cfm?aid=11800

http://www.rehabasogul.com/2009/10/04/lars-von-trier-charlotte-gainsbourg-williem-dafoe-antichrist-deccal/

Bu filmdeki “haz unsurunun makasla kesilmesi” ile  ilgili olarak İslâm Dünyasını konu alan bir filmide hatırlamak uygun olacak zannediyorum.

DESERT FLOWER/ÇÖL ÇİÇEĞİ (2009)

Yönetmen: Sherry Horman

Ülke: İngiltere, Almanya, Avusturya

Tür: Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi: 05 Eylül 2009 (İtalya)

Süre: 120 dakika

Dil: İngilizce, Somali, Fransızca

Senaryo: Smita Bhide | Waris Dirie | Sherry Horman |

Müzik: Martin Todsharow

Görüntü Yönetmeni:Ken Kelsch

Yapımcılar: Martin Bruce-Clayton | Gerhard Hegele | Peter Heilrath |

Oyuncular: Awa Saïd Darar, Soraya Omar-Scego

 

ÇÖL ÇİÇEĞİ’NDE KIZ SÜNNETİ

Waris Dirie ( Somalice : Waris Diiriye, Arapça : واريس ديري) (1965 doğumlu) bir olduğunu Somalili model , yazar , oyuncu ve insan hakları aktivisti .

Süpermodel Waris Dirie 1965 yılında okuma yazma bilmeyen bir Somalili ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dirie, 6 yaşında ailesinin keçilerine bakmak amacıyla çobanlığa başlamış. Evlendirilmek üzere satılacağını anlayınca da 13 yaşındayken evden kaçmış. Bu, Dirie’nin öyküsünün yalnızca küçük bir bölümü. Şimdi bu öykü bir sinema filmi.  “Çöl Çiçeği” adıyla sinemalarda gösterime giren film büyük ilgi görüyor.  Film, Dirie’nin otobiyografisi ve onun Somali’deki zor çocukluğunu ve bir o kadar da zor olan Londra’daki gençliğini anlatıyor.  Çöl Çiçeği’nde bir başka süpermodel, ilk oyunculuk denemesinde Etiyopyalı Liya Kebede, Waris Dirie’nin gençliğini oynuyor.

Göçebe bir kültürde kadınların sünneti kaçınılmaz. Dirie de çıkış yolu olmadığı için dayanmış. Ancak 13 yaşındayken babası onu çok yaşlı biriyle evlendirmeye kalkınca kaçmaktan başka çaresi kalmamış. Çölde günlerce yürümüş, insanlar ve hayvanlardan kaynaklanan birçok tehlikeyi geride bırakmayı başararak Mogadişhu’daki akrabalarına ulaşmış. Büyükannesi, onu Somali Büyükelçiliği’nde hizmetçilik etmek üzere Londra’ya uğurlarken “Nereden geldiğini hiçbir zaman unutma” diye nasihat etmiş.  Somali Büyükelçiliği’nde tam dört yıl haftanın yedi günü bulaşık yıkayan, temizlik yapan Dirie,  televizyon izleyerek kendi kendine İngilizce öğrenmiş, okuma yazmayı da sökmüş. Dirie,  büyükelçi geri çağrılınca Somali’ye dönmek zorunda kalacağı korkusuyla  tekrar kaçmış.  18 yaşındaymış o zaman. Bir lokantaya temizlik işçisi olarak girmiş. Orada ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilmiş. Sözleşme imzaladığı modellik ajansının sert yöneticisi ona defilelerde yürüme dersi vermiş. İngilizce bilgisinin yetersizliği filmde de görüldüğü gibi çoğu zaman traji-komik durumlara yol açmış. Örneğin  neden model olmak istiyorsun sorusuna, Dirie  “hizmetçilikten çok daha iyi de ondan” diye yanıt vermiş.  “Yürümeyi biliyor musun?” diye sorulduğunda- ki burada podyumda yürümek kastediliyor-  Dirie, “Elbette biliyorum, ben çölü geçip ta Mogadishu’ya kadar yürüdüm” diye yanıtlıyor. Dirie beyaz insanları ilk kez  Mogadishu’dan Londra’ya giderken görüyor, alafranga tuvaleti ilk kez uçakta kullanıyor.

1997’de modellik yaşamının zirvesinde Dirie kendi deneyimini anlatarak kız çocuklarının sünnetinden açıkça söz eden ilk ünlü olmuş. Önce bir gazeteciyle, ardından da Birleşmiş Milletler’de  konuşmuş. Sonra da kendisini bu davaya adamak amacıyla mesleğinin zirvesinde modelliği bırakmış. Waris Dirie’nin hayatını oynayan 32 yaşındaki Liya Kebede filmin Dirie’nin mesajını bütün dünyaya duyuracağını umuyor. Kebede, filmin çok duyarlı ve son derece dürüst bir anlatımı olduğunu söylüyor. “İzlemesi harika bir hikaye, hem üzülecek, hem eğlenecek, buarada özellikle Afrika’da çok yaygın olan ciddi bir sorunu öğreneceksiniz” diyor.  Çöl Çiçeği Avrupa ve Güney Amerika’da büyük ilgi gördü. Amerika’nın yanısıra da Gana, Nijerya ve Güney Afrika’da büyük ses getirdi. Şimdi 46 yaşında olan Waris Dirie Avusuturya’da yaşıyor ve Çöl Çiçeği Vakfı için kadın haklarını savunduğu kampanyalar düzenliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre  dünyada 100 ile 140 milyon kız çocuğu sünnet deneyimi yaşamış. Afrika kıtasında dokuz yaşın üstündeki  yaklaşık 92 milyon genç kız ve kadın zorla sünnet edilmiş.  Her yıl en az 3 milyon kız çocuğu sünnet edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik sorun sadece Afrika’yla sınırlı değil. Arap  ülkelerinde, örneğin Irak’ta, Mısır’da, ayrıca Hindistan’da sünnet vahşeti çok yaygın. Çoğu yerde törensel bir niteliği var bu şiddetin ve kız çocukları kendi babaları dahil bir grup babanın ve ailelerinin  gözleri önünde bu dehşeti yaşamak zorunda kalıyor.

Kız çocukları kadar anneler de çaresiz, çünkü onlar da bu acıyı yaşamış zamanında. Dünyada kız çocuklarına, kadınlara şiddetin durdurulmasını bütün ülkeler öncelik sıralamasında daha yukarılara çekmeli. Bu kabul edilir bir durum değil.  Çocuklara ve kadınlara karşı  şiddet derhal durmalı!

Benim gibi kız çocuğu olan anneler  için bu vahşeti düşünmek bile çok zor, değil görmek ve yaşamak!  Siz olsanız çocuklarınızın bu acıyı çekmesine razı olur muydunuz? Bu çok can acıtan konuda görüşlerinizi bekliyorum.

(Hülya Polat: Cumartesi, 28 Mayıs 2011 http://blogs.voanews.com/turkish/gokkusagi/tag/waris-dirie/)

KADINLARI SÜNNET ETMENİN DİNİ YÖNDEN İZAHI

Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava’da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür (A.J. Wensinck, Hiton, IA, VlI, s. 543).

Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer’dir (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, I, 371).

Hz. Peygamber, “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” (Ahmed b. Hanbel, V, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu’r-Rabbânî, XVII, 1312) buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir (el-Fethu’r-Rabbanî, XVII, 1312). Çoğunluğu Hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu’s-Suud Efendi kendisine yöneltilen; “Diyar-ı Arap’da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?” sorusuna “el-Cevap: Müstehaptır” şeklinde cevap vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35).

Kadınların sünnet edilmesi konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımdan farklı olduklarını kabul ederek Maşrık kadınlarındaki yaradılıştan gelen fazlalık sebebiyle, sünnetle yükümlü olduklarına, öbürlerinde ise böyle bir fazlalığın bulunmayışı sebebiyle sünnetle yükümlü olmadıklarına hükmetmişlerdir.

Rivayetler Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında, bizzat Medine’de, kızların sünnet edildiğini ve sünnet etmeyi kendilerine meslek edinmiş kadınların bile bulunduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin kızların sünnet edilmeleriyle ilgili olarak sağlığa uygun bir tarzda olması için tâlimât verdiğini de öğrenmekteyiz. Ebû Davûd’un rivayeti şöyle:

“Medine’de bir kadın (ki ismi Ümmü Atiyye’dir) kızları sünnet ediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Fazla derin kesme, çünkü derin kesmemen, hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesîlesi) hem de kocası için daha hoştur” der. Hz. Ali kerremallâhü vecheden gelen bir rivayette sünnetci kadına Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem birisini yollayarak (çağırttığını) ve “Sünnet ettiğin zaman üstten hafifçe kes, fazla dipten kesme…” dediğini öğreniyoruz.

Münâvi, bu hadisi şerh ederken, kadınlardaki sünnet mahallinin derin kesilmesi hâlinde, kadının cinsî arzusunun söneceği, bu nedenle de kocası ile cinsel ilişkiden nefret edebileceğini belirtir.

Bu açıklamalardan, kızların sünnet edilmesinin biyolojik yapısına göre değişebileceğini, eğer fazlalık varsa alınması daha uygun ise de, alınmamasında da dini bir sakınca olmadığını söyleyebiliriz.

(Sorularla İslamiyet

 http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/7879/kiz-cocuklarinin-sunnet-edilmesi-gerekir-mi.html)

 

Sonuç olarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu üzere “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” babından kadınların sünnet edilmesi kültür ve adetler kapsamına girmektedir. Dini hiçbir vecibesi ve mecburiyeti yoktur.  Bu nedenle terk edilmesi gereken adetlerdendir.

(Unutmayalım ki; modernlik, bilim, din, örf veya ne adına olursa olsun,

kadının mazlum olma durumu, çağlar boyu devam edecek gibi görünüyor.

Allah Teâlâ’dan bütün insanlığı affetmesini diliyoruz.)

 

 

CİTİZEN KANE /Yurttaş Kane (1941)


Yönetmen: Orson Welles

Ülke: ABD

Tür: Dram | Gizem

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1941 (ABD)

Süre: 119 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo:Herman J. Mankiewicz | Orson Welles | Roger Q. Denny |

Müzik:Bernard Herrmann

Görüntü Yönetmeni:Gregg Toland

Yapımcılar: Orson Welles | George Schaefer |

Nam-ı Diğer:Ciudadano Kane | American | John Citizen, U.S.A.

Oyuncular   Joseph Cotten, Dorothy Comingore,  Agnes Moorehead, Ruth Warrick,  Ray Collins

Özet

Orson Welles’in zamanın ötesine geçmiş bu başyapıtı, Amerikan Film Enstitüsü tarafından “Tüm Zamanların En İyi Amerikan Filmi” seçilmiş, İngiliz Film Enstitüsü’nün yaptığı ankette de eleştirmenler ve yönetmenlerce “Tüm Zamanların En İyi Filmi” ünvanına layık görülmüştür. “Yurttaş Kane”, bu ünvanları yarım yüzyıldan uzun süredir gururla taşımaya devam ettirmekte iken İngiliz Film Enstitüsü’nün “Sight and Sound” dergisinin yaptığı ankette, İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un “Vertigo” filmi en fazla oyu alarak tüm zamanların en iyi filmi seçildi.

İngiliz Film Enstitüsü’nün 10 yılda bir düzenlediği ve en iyilerin belirlendiği, tüm zamanların en iyi filmi anketinde bu sene bir ilk yaşandı. Elli yıldır listede birinciliği kimseye kaptırmayan Orson Welles’in “Yurttaş Kane” isimli filminin yerini Alfred Hitchcock’un 1958 yapımı “Vertigo (Ölüm Korkusu)” filmi aldı.

2 bin 45 filmin, 846 film eleştirmeni ve yönetmen tarafından değerlendirildiği ankette 34 oy farkla Vertigo filmi üst sıralara tırmanarak birincilik koltuğuna otururken, Welles’in ilk uzun metraj filmi “Yurttaş Kane” ise ikinci sıraya düştü. Çekim teknikleri ilgi çekmişti

Vertigo filminin başrollerini James Stewart ve Kim Novak paylaşıyor. Yükseklik korkusu nedeniyle meslektaşının çatıdan düşerek ölümüne sebep olan bir polis memurunun emekliye ayrılmasının ardından meydana gelen olayları anlatıyor.

San Francisco görüntüleri eşliğinde devam eden film, ayrıca Alfred Hitchcock’un, baş dönmesi ve yükseklik korkusu etkilerini beyaz perdeye yansıtabilmek için başvurduğu yeni çekim teknikleri ile de çok konuşulmuştu.

Tüm zamanların en iyi filmleri listesinde ilk 10 şu şekilde:

1. Ölüm Korkusu (Vertigo) (Hitchcock, 1958)

2. Yurttaş Kane (Citizen Kane) (Welles, 1941)

3. Tokyo Hikayesi (Tokyo Story) (Ozu, 1953)

4. Oyunun Kuralı (La Regle du jeu) (Renoir, 1939)

5. Şafak: İki Kişinin Şarkısı (Murnau, 1927)

6. 2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey) (Kubrick, 1968)

7. Çöl Aslanı (The Searchers) (Ford, 1956)

8. Kameralı Adam (Man with a Movie Camera) (Dziga Vertov, 1929)

9. Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (Dreyer, 1927)

10. 8 ½ (Fellini, 1963)

25 yaşındaki “dâhi çocuk” Orson Welles, ilk uzun metrajlı filmi Yurttaş Kane, sinemaya getirdiği “net alan derinliği” gibi teknik yenilikler, Welles’in incelikli senaryosu ve karakteri derinlemesine işleyişiyle sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri haline gelmiştir.

Dönemin en büyük medya patronlarından William Randolph Hearst, kendi hayatını anlattığını düşündüğü bu filmin gösterime girmesine şiddetle karşı çıkmış, hatta yapımcı RKO’ya, filmin imha edilmesi için prodüksiyon giderlerinin çok üstünde bir para teklif etmiştir.

Filmde, zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Citizen Kane – Yurttaş Kane Film hakkında

Belki de Orson Wells’in 1941 yapımı  Citizen Kane bir devin yükselişini ve çöküşünü geniş bir özet vererek başlıyor.

Hayatının özeti Haber bülteni şeklinde sunuluyor.

XANADU’NUN SAHİBİ Kubilay Han, Xanadu’ya görkemli bir saray diktirmişti. Xanadu bir efsaneydi. Kubilay Han’ın görkemli sarayını inşa ettirdiği yerdi. Bugün Florida’nın Xanadu’su, dünyanın en büyük özel sarayı da en az o kadar efsanevi. Burada, Körfez kıyı şeridinin çöllerinde bir dağ özel olarak inşa edildi. Yüz bin ağaç ve yirmi bin ton mermer Xanadu dağının yapımında kullanıldı. Xanadu sarayının içindekiler: Tablolar. Resimler. Heykeller. Çeşitli saraylardan taşlar. Her şeyi içeren bir koleksiyon. O kadar büyük ki ne sınıflandırılabilir ne de paha biçilebilir. On müzeyi doldurmaya yeter. Bütün dünyanın ganimedi. Xanadu’nun canlıları Gökyüzünün kuşları. Denizin balıkları. Karanın ve cangılın yaratıkları Her birinden ikişer adet. Nuh’tan beri en büyük özel hayvanat bahçesi. Aynı firavunlar gibi Xanadu’nun efendisi de mezar yerini belirtmek için birçok taş bırakıyor. Piramitlerden bu yana Xanadu bir insanın kendisi için yaptırdığı en pahalı anıttır. Geçen hafta Xanadu’da 1941’in en büyük ve en tuhaf cenaze töreni gerçekleştirildi. Burada geçen hafta Xanadu’nun sahibi istirahata çekildi.

Yüzyılımızın önemli bir siması Amerika’nın Kubilay Han’ı: Charles Foster Kane.

CHARLES FOSTER KANE, HİZMETLE GEÇEN BİR YAŞAMIN ARDINDAN ÖLDÜ KANE, XANADU’DA ÖLDÜ.

“DEMOKRASİNİN SPONSORU KANE ÖLDÜ”

HABER DÜNYASININ LİDERİ KANE, XANADU’DA ÖLDÜ

BÜYÜK GAZETECİ KANE’İN ÖLÜMÜ

 

44 milyon Amerikan gazete okuru için manşetlerindeki isimlerden daha fazla haber değeri taşıyan Kane, gelmiş geçmiş en büyük basın patronuydu. Bu harap, binada alçakgönüllü bir başlangıç yapan Kane’in imparatorluğu, zirvedeyken 37 gazete, iki basın grubu ve bir radyo ağına hükmediyordu.

İmparatorluk üstüne imparatorluk. İlk market zincirleri. Kağıt fabrikaları apartmanlar. Fabrikalar. Ormanlar. Transatlantikler.

 50 yıl boyunca kesintisiz bir akıntıyla yol almış bir imparatorluk Dünyanın en büyük üçüncü altın madeninin zenginliği.  Kane’in servetinin özünü oluşturuyor.

Nasıl mı?

1868’de hesabı ödeyemeyen bir müşterisi, pansiyon sahibi Mary Kane’e, terk edilmiş bir maden kuyusunun değersiz tapusunu vermişti: The Colorado Lode. Bundan 57 yıl sonra, hükümet soruşturmasından önce, Wall Street’in en önemli isimlerinden yaşlı Walter P. Thatcher Kane’in gazetelerinin tröstlere açtığı savaşın baş hedefi gençliğinde yaptığı bir yolculuğu hatırladı. Bayan Kane, üzerine yeni konduğu büyük bir servet için şirketimi yeddi-emin olarak seçmişti.  Bu çocuğun, Charles Foster Kane’in sorumluluğunu üstlenmem onun isteğiydi. Efendim, Charles Foster Kane karnınıza tam da o sırada bir kızakla vurmadı mı?

Komiteye önceden hazırladığım ve yanımda getirdiğim bir açıklama okuyacağım, soruları cevaplamayı reddediyorum. Bay Charles Foster Kane, toplumsal konulardaki görüşleriyle ve tehlikeli tavırlarıyla Amerikan özel mülk geleneklerine özel teşebbüs ve serbest rekabete saldırmaya devam etti. . o aslında tam anlamıyla bir komünisttir.  Aynı ay, Union Square’de.  Charles Foster Kane kelimeleri bu topraklardaki her çalışan için bir tehdittir.  O, hep olduğu ve olacağı gibi bir faşisttir. Ve bir başka görüş.  Bugün, geçmişte ve gelecekte sadece tek bir şey olacağım:

Bir Amerikalı.” – Charles Foster Kane. 

1895 – 1941 arası Bütün bu yıllar boyunca yaptığı haberlerin çoğu savaş haberleriydi. Kane ülkesinin bir savaşa girmesini desteklerken bir başkasınaysa karşı çıktı. En az bir başkanın seçim kazanmasını sağladı.  Milyonlarca Amerikalı adına konuştu. Çok daha fazlasının nefretini topladı. Kane’in gazetelerinde 40 yıl boyunca taraf olmadığı tek bir toplumsal olay şahsen desteklemediği ya da saldırmadığı tek bir kişi yer almadı. Genellikle destekledi. Ardından saldırdı. Özel hayatı daha fazla ilgi çekiyordu. İki kez evlendi. İki kez boşandı. Önce, bir başkanın yeğeni Onu 1916’da terk eden Emily Norton.  1918’de oğullarıyla birlikte bir trafik kazasında öldü. İlk evliliğinden 16 yıl ve ilk boşanmasından da iki hafta sonra Kane şarkıcı Susan Alexander’la Trenton, New Jersey belediye sarayında evlendi. İkinci eşi, sadece bir kere operada söyleyen Susan Alexander için Kane Chicago Şehir Operası’nı inşa ettirdi. Maliyet: 3 milyon dolar. Susan Alexander Kane için yapılmış, o Kane’i boşamadan önce yarısı tamamlanmıştı. Hala tamamlanmamış Xanadu. Maliyet: Kimse bilmiyor.

Politikada hep ikinci adam oldu, asla esas adam olamadı. Kane. Kitlelerin düşüncelerini şekillendirse de ülkesinin oyverenleri onu hayatı boyunca asla iktidara getirmedi. Ama Kane’in gazeteleri bir zamanlar gerçekten güçlüydü ve bir keresinde ödüle neredeyse ulaşıyordu. 1916’da bağımsız vali adayıydı Eyaletin en güçlü isimleri arkasındaydı Beyaz Saray, yükselen politik kariyerin sıradaki kolay basamağıydı Derken bir anda. Seçimden önce bir haftadan kısa sürede yenilgi. Utanç verici. Küçük düşürücü. ABD’nin reformunu 20 yıl geciktiren yenilgi Charles Foster Kane’in politikadaki şansını sonsuza dek sildi. Derken Büyük Buhran’ın ilk yılında Kane’in bir gazetesi kapandı. Kane için dört yıl içinde çöküş. 11 Kane gazetesi birleşti. Daha fazlası satıldı ve kapatıldı. Ama Amerika hala Kane’in gazetelerini okuyordu ve Kane de hala haberlerdeydi.

Bu doğru mu?

Radyoda duyduğunuz her şeye inanmayın.

- Inquirer’ı okuyun.

- Avrupa’da iş koşulları nasıldı?

Avrupa’daki iş koşullarını nasıl mı buldum, Bay Bones?

Çok zor buldum. Döndüğünüze memnun musunuz?

Dönmek beni hep mutlu eder delikanlı, ben bir Amerikalıyım. Hep bir Amerikalı oldum.

Başka bir soru?

Biz muhabirken soruları daha hızlı sorardık.

Avrupa’da savaş olasılığı üzerine ne düşünüyorsunuz?

İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’nın liderleriyle konuştum. Medeniyetin sonu anlamına gelecek bir projeye girişmeyecek kadar zekiler.  Benim sözüme güvenebilirsin, savaş olmayacak.

 

Kane dünyanın değişmesine yardım etti Ama Kane’in dünyası şimdi tarih oldu Büyük gazetecinin kendisi tarihe geçti ancak tarihi yazabilme gücünü erken kaybetti. Asla bitmeyen, şimdiden çürümeye başlayan zevk sarayında yalnız Herkesten uzakta. Nadiren ziyaret ediliyor, fotoğrafı hiç çekilmiyor Basın imparatoru, çöken imparatorluğunu yönetmeye devam etti.  Boşuna kurtarmaya kalkıştı. Daha önce de yaptığı gibi onu dinlemeyi bırakan ulus ona güvenmekteyi de bırakmıştı. Ve geçen hafta. Ölüm, herkes gibi Charles Foster Kane’in de kapısını çaldı.

Kane’in o kadar büyük bir serverete sahip olmasına rağmen sadece Inquirer gibi küçük bir gazeteyle işe koyulması ve ezilenlerin sesini duyurma, halkın ilgilenmediği ya da belirli bir kesimin halka vermediği olayları halka göserme çabası kane’in gençlik yıllarındaki en büyük arzusu, özelliği. Belki de sadece bu durum Kane’e sonradan vurulan Komünist damgasını destekler nitelikte. Fakat Kane’in geleceği bu durumla bağdaşlaşmıyor.

Kane’in ölmeden önce söylediği son bir söz ”Rosebud” işte hikâyenin çıkışıda burada. Kane’in çöken imparatorluğundan geriye kalan ve merak edilen belki de son şey. ”Rosebud ne?”

Kane’imiz işin başına geçtiğinde yasal nedenlerden ötürü 25 yaşında dinamik, devamlı bir şeyler peşinde koşan bir genç. Yapmak, yaratmak istiyor. Adeta girişimcilik saçıyor. Bu da ne demekse. Ancak Kane büyüdükçe, geliştikçe ağırlaşıyor. Yoruluyor. Ancak bu yorulma fiziksel anlamda değil. Öyle bir yorgunluk ki Kane’in konuşmasından ve davranışlarından anlayabiliyorsunuz. Belki de bu durum paranın, sorumluluğun altında kalmak, kalkamamak. Belki de Kane kendini bulamıyor. Zaten tam bir egoist. Bu nedenle görülmemiş bir koleksiyon yapıyor ve bu koleksiyonu piramitlerden sonra görülen en büyük kişisel mabedine koyuyor. Mabed ki ne mabed. Kane adeta kendi dünyasını kuruyor. İsmini de Xanadu koyuyor.

XANADUİ: Egzotik ve harikulade yer, harikalar diyarı

Dikkat edebildiğim kadarıyla Kane oldukça sakin mizaçlı. Ancak bu durumu hikayenin yarısına kadar geçerli. Ardından belki de farklı bir insana dönüşüyor. Şöyle düşünün ki ilk eşinden ayrılmasına neden olan ve valilik seçimlerini kaybetmesine neden olan rakibi James Gettys’e bu nedenleri ortaya çıkardığı skandal sahnesinde yalnızca arkasından hiddetle bağırıyor ve peşinden gidiyor. Fakat ikinci eşinin ondan ayrılması sonucunda tokatı indiriyor.

Bu hareket Kane’den beklenir mi? Artık beklenir çünkü Kane’i para ezdi bitirdi.

Kane hayatı boyunca devamlı servetine servet ekliyor. Büyüyor, alıyor yapıyor da yapıyor. Anca aldığı birçok şey o kadar boş ki artık Orson Wells bile filminin bir sahnesinde şu şekilde söylüyor.

”Bana ihtiyacım olandan başka her şeyi verdin.” ki sona geldiğimizde görüyoruz gerçekten her şeyi vermiş. Geriye bir şey kalmamış.

 Ayrıca başlardaki dürüst gazeteci imajı zaman geçtikçe değişiyor. Tıpkı Kane’in şehrin en iyi yazarlarını kendi gazetesinin bünyesine geçirdiği sahnede Leland’ın söylediği gibi:

”Peki ya onlar Kane’i değiştirirse.” Aynen de öyle oluyor. Hem yazarların tutumu hem de Kane’e yaranma çabaları Kane’in o büyük skandal sonrasında seçimleri kaybetmesiyle iki farklı gazete manşetiyle ortaya çıkıyor. Birinde ”Kane seçimleri kazandıı!” diğerinde ”Kane seçimleri kaybetti, seçimlerde hile!”.

İşte Orson Wells bugün bile devam eden yandaş ve candaş medya muhabbetinio gün bile bize göstermiş. Gerçi o gün bile ne demek. İnsan her zaman insan ve bunları yapmaya devam edecek.

Orson Welles film dünyasına Citizen Kane filmi ile girmiş ve film büyük sansasyon yaratmış ve sinema tarihini etkilemiş ve değiştirmişti. Sonrasında ise Hollywood’dan aforoz edilmesine neden oldu. Filmin yorumunu okuduğunuzda, filmi yeniden daha dikkatli seyretmek isteyecek olabilirsiniz. Belki de hepimizin bir Xanadu’su ve Rosebud’ı var olabilir. Sizinki hangisi? Seneler ve seneler önceydi. Karanlık bir gecede tel örgü üzerinde yazan bir yazı ve pencereden dışarı sızan ışıkla, başlıyor ve 1941 yılında Citizen Kane filmi gösterime giriyordu. Sinema tarihinin hala en önemli filmlerinden biri sayılan film, hem sinema tarihinin gidişatını ve hem de Orson Welles’in kaderini değiştirecekti. Tel örgü üzerinde yazan “No Trespassing” (Girmek Yasak) yazısı ile başlayan film yayını sonrasında, Hollywood’da Orson Welles’e “No Trespassing” diyecekti. Bu belki de Hollywood’un sermay ile ilk bütünleşmesi sayılabilir, hem de bir kişiye karşı. Hem simgesel ve hem de sosyal açıdan önemli olan bu filmde, çok önemli bilgileri aktardığının kendisi de farkında değildi, Orson Welles’in. Mercury Productions adı gösterilen filmin başında oynayanları görmüyoruz. Bu gün film sonun da akan isimlerin başlangıcı da Citizen Kane filmi sayılabilir.

Filmdeki Citizen Kane sözlerinden

- “Inquirer’ın sahibiyim. Görevim gereği, size küçük bir sır vereceğim. Bu toplumun çalışanlarının para çılgını korsanlar tarafından soyulmadığını görmek bana mutluluk verir.  onların çıkarlarını kollayan yok diye soyulmalarına seyirci kalamam.

Size bir sır daha vereyim, Bay Thatcher: Bunu yapacak adam benim. Param ve mülküm var. Yoksulların çıkarlarını ben gözetmezsem bu işi bir başkası yüklenmeye kalkabilir. Malsız mülksüz biri de olabilir bu. Bu da çok kötü olur.”

****

 [Bay Thatcher:Biliyor musunuz, Charles.  Tek bir yatırım bile yapmadınız. Paranızı hep.  Bir şeyler almaya harcadınız, diyen ]

 -“Bir şeyler almaya. Annem biraz daha az güvenilir bir banker seçmeliymiş. Paradan hep boğulacakmışım gibi hissederdim. Biliyor musunuz, Bay Bernstein bu kadar zengin olmasaydım gerçekten büyük bir adam olabilirdim. Bu koşullar altında gayet iyi idare ettiğimi düşünüyorum. Ne olmak isterdiniz? Sizin nefret ettiğiniz her şey.

****

-. “Neden Inquirer’ın üç sütunluk başlığı yok? Haberler o kadar büyük değildi. Bay Carter, eğer başlık büyük olursa haber de büyük olur.

[Bay Carter; Bizim görevimiz ev kadınlarının dedikodularını iletmek değil. Bu tür şeylerle ilgilenseydik günde iki gazete çıkarırdık!]

-“Bundan böyle bu tür şeylerle ilgileneceğiz.

****

- Bu gazeteye bir şey daha katmam gerek. Fotoğrafların, yazının dışında bir şey. New York Inquirer’ı New York için şu lambadaki gaz kadar vazgeçilmez kılmalıyım.

“Yayıncılık ilkelerim. Bu şehrin sakinlerine bütün haberleri dürüstçe veren bir gazete sağlayacağım.”

“Ben ayrıca, İnsanlar kimin sorumlu olduğunu bilecek ve Inquirer’da gerçeği süratle, basitçe ve eğlenceli bir şekilde öğrenecekler. Gerçeğin önüne kimsenin özel çıkarlarının geçmesine izin verilmeyecek. Ayrıca halka, hem yurttaş hem de insan olarak haklarının yorulmaz.  bir savunucusunu sağlayacağım.”İmza: Charles Foster Kane.

Citizen Kane bildirgesi

****

- (Eşine) “Sevgilim, senin tek rakibin Inquirer’dir.”

****

-“İnsanlar, Ben ne dersem onu düşünürler.

****

-“ Benim ne yapacağıma dünyada yalnız bir kişi karar verebilir. O da benim!”

– Benim için endişelenmeyin, Gettys. Benim için endişelenmeyin! Ben Charles Foster Kane’im! Suçlarının sonuçlarına katlanmaktan kaçan adi, düzenbaz bir politikacı değilim! Gettys! Seni Sing Sing’e gönderteceğim! Sing Sing, Gettys.”

*****

[Arkadaşı Jedediah:  İnsanlardan sanki senin malınmış gibi bahsediyorsun. Sanki sana aitlermiş gibi bahsediyorsun. Tanrım! Hatırlayabildiğim kadarıyla, insanlara haklarını sağlamaktan bahsederken.  Sanki verecekleri hizmetlerin karşılığında onlara bir özgürlük hediyesi sunabilirmişsin gibi! İşçileri hatırlıyor musun? Sendika denen şeylerde toplanmaya başlıyorlardı. Çalışanlarının bazı şeyleri verdiğin hediyeler değil hakları olarak görmesi anlamına geldiğini anlayınca hiç hoşuna gitmeyecek. Senin değerli yoksulların birleşmeyi gerçekten öğrendikleri gün eyvah eyvah.  Senin ayrıcalığından daha büyük bir şey ortaya çıkacak. . o zaman ne yaparsın bilmiyorum. Belki ıssız bir adaya kaçıp maymunlara hükmedersin. Bunun için o kadar endişelenmezdim. Orada da hatalarımı gösterecek birkaç tanesi çıkardı. Hep bu kadar şanslı olamayabilirsin. Kendin dışında hiçbirşeyi umursamıyorsun. İnsanları senin onları çok sevdiğine, onların da seni sevmesi gerektiğine inandırıyorsun. Ancak sevgiyi kendi koşullarında istiyorsun. Senin kurallarına göre oynanması gerekiyor. ]

-“Kendi kurallarıma uygun aşka içelim. Herkesin bildiği tek kural budur zaten: Kendi kuralları.”

****

-(Şarkıcı Eşine)“Sebeplerim bana yeterli Susan. Anlamışa benzemiyorsun. Bunları sana yeniden söyleyecek değilim. Şarkı söylemeye devam edeceksin.

 

Rosebud hakkında Gazeteci Thompson diyor ki;

-“Bay Kane istediği herşeye sahip olmuş ve hepsini kaybetmiş bir insandı. Rosebud, belki de hiç ele geçiremediği ya da kaybettiği birşey. Hiçbir şey açıklamazdı. Hiçbir kelime bir insanın hayatını açıklayamaz. Hayır. Sanıyorum Rosebud yapbozun bir parçasıydı. Kayıp bir parça.

Modern Özneye Yönelik Bir Çözümleme: Yurttaş Kane

1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle birlikte dünya ikinci büyük savaşa girerken 1940 yılının başlarında Amerika’da Yurttaş Kane (Citizen Kane, 1941) filminin senaryosu üzerinde çalışılmaya başlanır. Almanlar Avrupa boyunca ilerlerken ve Avrupa faşizme yenik düşerken, ABD’de de müdahalecilik ile tecrit politikası arasındaki çatışma tüm şiddetiyle sürer. Artık kamuoyunun en sıcak gündemidir savaş. Başkan Roosevelt’in müdahaleci politikasına ve anti-faşist mücadeleye bağlı bir isim olan Orson Welles, filmde dönemin arka plânını keskin bir şekilde dile getirmese de savaş sorununa, özellikle dönemin hâkim temaları olan faşizm tehlikesi ve komünizm korkusuna gönderme yaparak sıradışı bir Amerikan yurttaşının kaderinde ABD’nin sosyo-politik bilinçaltını beyazperdeye yansıtır.

Hem Muktedir Hem Muhtaç…

Welles, bu filmde zamanı ve parası tükenen yaşlı bir kapitalistin portresinden çok, tükenişin eşiğine gelmiş bir dünyanın son çırpınışlarını, bencilliğin ve yalnızlığın güdümündeki modern bireyi oldukça çarpıcı bir biçimde perdeye yansıtır. Bu açıdan filmi modernite eleştirisi olarak okumak da mümkündür.

Modernitenin görünür olanı yüceltmesi ile imajın öze ve içeriğe göre öncelik kazanması, imaja takılıp kalmanın sonucu olarak ortaya çıkan yüzeysellik, güce tapınma, tüketim ve mülkiyet hırsı, yabancılaşma, samimiyet yoksunluğu, anlamsızlık, spontanlık kaybı, memnuniyetsizlik; sistemi değiştirmektense sistem içinde hâkim konuma geçme arzusu, açgözlülük, başarı hırsı, şöhret arzusu vb. özellikleriyle mükemmel olduğunu düşünen ve kendisini başkalarından üstün gören büyüklenmeci; amacına ulaşmak için başkalarını kullanan, egosantrik ve etrafına karşı aldırmaz tavır takınan; her yaptığını kendisi için yapan ve sonuçta yalnızca kendi arzularının tatmini için çalışan kişilik yapısıyla Kane, modernitenin özne tasavvurunu cisimleştirir.

Kane’in herkesin bildiği tek aşkın kişinin “kendi öz aşkı” olduğu şeklindeki değerlendirmesi, narsist kişiliğini ele verir. Nitekim yakın arkadaşı Leland da Kane’i anlatırken hayatta sevdiği tek şeyin Charles Foster Kane olduğunu, hayattan istediği tek şey aşk/sevgi iken bunu hiçbir zaman elde edemediğini çünkü kendisinin insanlara verecek sevgisi olmadığını söyler. Bu noktada gelenekle/geçmişle bağları kopartıp pozitif olana yönelen ve mutluluğu, sahip olmakla eşanlamlı hâle getiren modernitenin en büyük açmazı bir çocuğun sevgiden/anneden koparılıp yarınlarını kurtarmak adına (!) bir bankacıya teslim edilmesi ve çocuğun hayat boyu çırpınışı/hazin sonu ile somutlaştırılmıştır.

Film boyunca aranan ancak filmin sonunda da onu arayanların asla bulamayacağı, yalnızca izleyicinin küçük Charles’nin kızağının markası olduğunu anlayabildiği “rosebud”sözcüğü de bu açıdan anlamlıdır. Kelimenin sırrını çözmeye çalışan gazeteci Thompson’ın en sonundarosebud, belki de Kane’nin hiç ele geçiremediği ya da kaybettiği bir şeydi” açıklaması seyirciye ipucu verir. Rosebud’un bilinen anlamı “gül goncası”dışında argoda “ana rahmi”anlamında da kullanılması, bu sözcüğün rastgele seçilmiş olmadığını düşündürür. Ana rahmi, hem bir cennet hem de boğucu, kaçıp kurtulmak istenilen bir mekândır; bir kez kaçıp gidince tekrar ulaşılamayacak, insanın hayatı boyunca sürekli geriye dönüp içine girmek isteyeceği büyülü bir mağaradır.

Kane, bu sözcüğü filmde iki kez kullanır ve ikisinde de elinde, içinde karlı dağ evi olan cam küre vardır. Karlı dağ evi, yani annesinin mekânı/anne özlemi, kaybettiği çocukluğu ve bütün iktidarına rağmen bulamadığı her şeyi simgelemektedir bir bakıma.

Welles’in modern özneye yönelik önemli bir çözümlemesi de, aklın ve bilimin ön plâna çıkarılıp metafizik ve aşkın değerlerin dışlandığı “Aydınlanma Düşüncesi”nin temel argümanlarıyla ilintili olarak Tanrı’nın ölümünün ilânıyla birlikte modern benlikte öne çıkan, Sartre’ın “TANRI OLMA ARZUSU”dediği şeyin -hayatı boyunca kendisinden başka hiçbir şeye inanmayan ve muktedir olma hevesi ağır basan- Kane’nin en belirgin özelliği olmasıdır. Nitekim kendisinin ölüm ilânını veren haberlerde, dünyanın bütün nimetlerine sahip bir imparatorluk kuran, çağın en kudretli simgesi, piramitlerden beri bir insanın kendisi için yaptırdığı en pahalı anıt olan Xanadu’nun sahibi olarak “firavun” benzetmesiyle anılan Kane, sahip olma arzusu ve kaybetme korkusunun bir yansıması olarak, neredeyse her şeyin koleksiyonunu yapmaktadır. Öyle ki Xanadu sarayı tam bir koleksiyon yuvasıdır; tablolar, heykeller, resimler ve bir dünya hazinesi dolduracak sayıda birçok eşya… Kane’in hayatının kayıp parçası “rosebud” sırrının en sonunda bu yığınlar arasından çıkması da modern insanın kudret ve acziyet dikotomisini yansıtır.

 Welles Yurttaş Kane filmiyle modern kültürde merkezi bir konuma sahip olan medyayı da iktidar bağlamında irdeler. En önemli niteliklerinden birinin “MEDYA MERKEZLİLİK”durumu olan modern dönemde, medyanın sanal dünyasıyla kurulan simülasyonlar neticesinde taklitler gerçeğin yerini almış, toplumsal gerçeği yansıtmaktan ziyade yaratan konuma geçen medya, toplumsal ilişkilere simülatif bir boyut kazandırmıştır. Böyle bir dönemde medya patronu olan Kane, tam da bu doğrultuda çalışmakta, insanların ne düşüneceği konusunda -gazeteleri sayesinde- yetkili olduğunu iddia etmekte ve spekülatif davranmaktan geri durmamakta, gazete yazarlarını/haberlerini de bu şekilde yönlendirmektedir. Nitekim eşi Susan şarkı söylemekte her ne kadar yeteneksiz olsa da Kane, öyle bir ortam yaratır ki bütün basın/yayın camiası Susan Alexander’ı sanatçı (!) olarak takdim etmek durumunda kalır.Aynı şeklide gazetesinin yazarlarını kendi malı gibi gören Kane, haberlerin gerçekten ziyade kendi istediği gibi yazılmasını sağlayarak iktidarı üzerinden gerçekliği üretme konumuna geçer. Welles böylece özne üzerinden gerçekleştirdiği modernite eleştirisinin yanı sıra dönemin Amerikan toplumu özelinde, günümüz dünyasındaki medya-bilgi-iktidar bağlamı ve aynı zamanda iktidarın gücü/doğası üzerine de düşünmeye sevk eder.

[bkz:Orson Welles ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Rekin Teksoy, Sinema Tarihi, Oğlak Yayıncılık, s.317-320.]

İKTİDARIN YURTTAŞ KANE MODELİ

Ulus Baker & Ege Berensel

1. İktidar ile “tutku” arasındaki bağın önemsizleşmesi Max Weber gibi birisini “rasyonelleşmenin”, iktidarın kimliksizleşmesinin modernlik sürecinin bir özelliği olduğunu varsaymaya götürmüştü. Michel Foucault da, aynı düşünceyi devam ettirerek “iktidarın deli ettiği”türünden bir varsayımın “disiplin toplumlarının” ve “iktidar teknolojilerinin”yaygınlaştığı modern yaşamda artık tutulamaz olduğu fikrine varıyordu. Böylece kurumlar ve dayandıkları teknolojiler –fabrika, hastane, tımarhane, hapishane, kışla gibi yerlerde yoğunlaştıkları ölçüde—Michel Crozier’nin yerinde bir deyişiyle “artık insanların arzularına boyun eğmeyi bırakarak kurumların emrettiklerini yerine getirmeye başladığımız” iktidar çatılarına çoktandır dönüşmüş görünüyorlar.

Foucault böylece açıklamalarını asla “deli”falan olmayan, tam aksine aklın ve bilginin bütün olanaklarından faydalanan bilgi-iktidar mekanizmalarının varlığına bağlamakta gecikmeyecektir. Belki de Foucault’nun, “iktidar” ile “tutkular” arasındaki bağın çoktan çözülmüş olduğunu varsayması kendine ait özel nedenlere bağlıdır: özellikle deliliğin ve tutkusal insanın “söndürülen sesini”, işitilmeyeni bulgulamak uğruna yaptığı yoğun araştırma böyle bir varsayımı zorunlu kılıyordu onun için. İktidarın “arzulanır”bir şey olduğu doğrultusundaki günlük, olağan düşünce kuşkusuz bir Yurttaş Kane modelini gözler önüne getirecektir. Belki de Foucault ile birlikte Welles’den daha da öteye geçerek tutkuyu zaten “arzunun iktidarı” olarak yeniden tanımlamamız gerekir. Oysa modern kapitalizm arzuları da denetlemekte, yönlendirmekte daha az iktidar sahibi değildir –tüketim toplumu ideolojilerinin, iletişim kolaylıklarının ve günlük yaşamı kontrol eden “arzu rejimlerinin” ışığında da düşünmek zorundayız. Yurttaş Kane, evet, iktidar “sahibi” olabilmiştir… Ama tutkuları onun üzerinde muazzam, kaçamayacağı bir egemenlik kurdukları ölçüde… Ama biraz daha ilerlemek ve Yurttaş Kane’in tutkularının da (psikanalitik terimlerin baskısından biraz uzakta durursak) modern, endüstriyel kapitalizmin gereklerince nasıl kurgulandıklarını tahlil etmeye girişebiliriz. Böylece birey üzerinde “yoksulluğun iktidarından”, “atomlaşmış bireyliğin iktidarından”, “arzulanır şeylerin aristokratik iktidarından” bahsedebiliriz. Psikanalitik çözümlemelerin genellikle pek değerli kıldığı şu “Rosebud” sembolünün önemini inkâr edemiyoruz.. Ancak onun da ne ise o olarak, yani Orson Welles’in dehası sayesinde bahsettiğimiz üç dereceli iktidarlar sisteminin kristalleşmiş bir metaforu olduğunu söyleyerek tanımlanması mümkündür.

Yurttaş Kane tutkuludur ve film boyunca Spinoza’nın “tutkular fenomenolojisinin” programını aynen takip eder: Her şey bir “sevilme talebi”yle başlar. Bu talep, ikinci safhada bir tutkuya dönüşür. Oysa Spinoza’ya göre yalnızca tutkularımıza bağlı olarak yaşamayı sürdürdüğümüz sürece sevdiklerimizin, bağlandıklarımızın da bizi sevmesini isteriz. Bu aynı zamanda bir dışlayıcılığı da içinde taşımaktadır: yalnızca sevdiklerimize bağlanmamız, başkaları karşısında kayıtsız olmamız, dolayısıyla onları “keyiflerine göre yaşamaya” geri göndermemiz sonucuna varacaktır. “İktidarın deli ettiği” söylenir –Foucault’nun bu varsayıma nasıl karşı çıktığını, iktidar teknolojilerinin modern aklın tezgâhıyla nasıl içiçe geçtiklerini betimlediğini bu noktada hatırlamak gerekir. Spinoza için “salt tutkulara bağlı olarak yaşamak” bir nevi delilik hali olduğuna göre, bu durumun iktidardaki öznellik için nasıl cereyan edeceğini iyice incelemek gerekiyor.

Salt tutkularıyla yaşayan biri, son tahlilde, yalnızca tek bir kişiye bağlanacak, aradığı iyiliğin yalnızca onda bulunduğunu düşünecektir. Sadece tek bir kişiye bağlanmak, ötekileri “dışlamaktır”. Buna karşın, akla uygun yaşayan birisi, yalnızca tek bir kişide yoğunlaşmayı bırakacak ve herhangi birinin dostluğuna açık olacaktır. Buna Spinoza’nın honestas, onur ilkesi adını verebiliriz.

Böylece onursuzluğun tanımı da ortaya çıkar: herhangi birinin dostluğuna elvermeyen kimselere onursuz derler. Böylece akla uygun yaşamak demek, kendine benzeyen herkese mümkün olduğu kadar yoğun ve fazla sayıda bağlarla bağlanmak, sosyal varlık olmak anlamına gelmektedir.

[Bu yazı 1999 yılı sonlarında Ulus Baker’le Yurttaş Kane filmi üzerine elektronik iletiyle yapılan tartışmalardan bir bölümdür.].

 

Kaynaklara bakınız:

http://filminkotuadami.blogspot.com/2011/01/citizen-kane-yurttas-kane.html

http://www.turkcealtyazi.org/mov/0033467/citizen-kane.html

http://www.sinemalar.com/film/1363/yurttas-kane

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,266,0,0,1,0

http://www.haberler.com/yurttas-kane-koltugunu-kaptirdi-3835868-haberi/

Değinilen Kitaplar:

André Bazin, Orson Welles, Okuyan Us Yayın, 2005, 222 s.

Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Om Yayınevi, 2000, 110 s.

Orson Welles, Yurttaş Kane, Bilgi Yayınları, 1995, 191 s.

Güçlü adamlar ancak kadınlar ile devrilir.

INHERİT THE WİND [Maymun Davası/ Rüzgârın mirası] (1960) Film


Senaryo : Jerome Lawrence, Robert E. Lee, Nedrick Young

Görüntü Yönetmeni : Ernest Laszlo

Müzik: Ernest Gold

Oyuncular: Spencer Tracy,Fredric March, Gene Kelly, Dick York, Donna Anderson,   Harry Morgan, , Claude Akins, Elliott Reid, , Paul Hartman, Philip Coolidge, Jimmy Boyd, Noah Beery Jr, Norman Fell, Gordon Polk, Hope Summers,

Yapım : 1960

Ülke : Amerika

Süre : 128 dakika

 

Özet:

Bertram Cates dinci bir Güney kasabasında Evrim Teorisini öğreten bir öğretmendir. Bu durum, dinî duyarlılığı fazla gibi görünen toplulumda büyük bir huzursuzluk yaratır. Hatta çok ünlü aşırı dinci bir avukat olan Matthew Harrison Brady savcılık yapmak üzere küçük kasabaya gelir. Ama öte yandan aynı derecede (Tanrıya inanan fakat ateist fikirleri olan) ünlü avukat Henry Drummond onu savunmaya karar verir. Sonuçta iki usta avukat mahkemede kozlarını paylaşırlar. Yüzeysel dinî bilgilere haiz olan halk ve mahkeme tarafından karşısına türlü zorluklarlar çıkartılan, tüm tanıkları reddedilen Drummond sonunda tanık sandalyesine Brady’i oturtur. Ölümüne sebep olacak derecede tartışmalar ile mahkeme Bertram Cates’in ceza alması ile sonuçlanır.

 “BU ŞEHİRDE DÜŞÜNEN BİR KİŞİ VARDI. O DA HAPİSTE”

 Gürkan Kılıçaslan/Salı, 28 Eylül 2010

Gerçek bir hikâyeye dayalı bir tiyatro oyunundan uyarlanan ve 1920’lerde Birleşik Devletler’de evrim teorisini öğreterek kanunu ihlal etmekle suçlanan bir öğretmenin yargılandığı davanın hikayesi.

Filmi birkaç farklı kavram üzerinden değerlendirmek mümkün; mahalle baskısı, düşünce özgürlüğü, hukuk sistemi, dinsel fanatizm ve (siyasi ve ekonomik sistem olarak) liberalizm. Bu kavramları tartışmaya açmaya çalışan senaryo farklı tiplemeler üzerinden karşımıza getiriyor bunları; yerleşik değerlerden farklı bir fikri öğreten bir genç öğretmenin maruz kaldığı mahalle baskısı, insanların farklı olma hakkını ve düşünce özgürlüğünü savunan bir avukat, rahip ve savcının örneği olduğu her türlü fanatizm, “girişimcilik ve serbestlik” üzerinden (ve aslında sadece bu nedenlerle) öğretmenin yanında olan bankacı ve kalabalıkları (ve yerleşik değerlerine körü körüne sadık olan) ve çoğunluğu temsil eden kasaba halkı. Tüm bu kavramlar ve tiplemeler oyunun/filmin anlatmak istediklerine birer araç görevi görüyorlar ve bu da zaman zaman belki özellikle tiplerin karaktere dönüşememesi şeklinde kendini  gösteriyor.

 Senaryo düşünce özgürlüğüne adanmış görünüyor ve bu konuda da yeterince dürüst ama eleştirilerini herkese eşit ölçüde dağıttığı konusunda şüphelerim var. Örneğin, nerede ise nihilist bir tip olarak filmde yer alan gazetecinin bu inançsızlığı dolaylı da olsa eleştiri konusu yapılırken, kasabanın imajının bu dava nedeni ile bozulması ihtimalini düşünerek hareket eden ve bunun belki de oğlunun Harvard’a gitmesine engel olacağını düşünen bankacı veya davanın kasabada yaratacağı hareketliliğin getireceği ekonomik yararları düşünen girişimci bu eleştiriden nerede ise hiç nasibini almıyor. Filme bakınca hak etmediklerinin söylenmesi zor olan “yasaları yapan bu aptal çoğunluk” ifadesini kasaba halkı için kullananın gazeteci olması da bu taraflılığın bir göstergesi. Tüm bunlar da aslında liberal bakışlı Amerikan filmlerin genel tercihini bir kez daha tekrarlıyor bize: Sistemde değil uygulanışında ve uygulayıcılarında sorun vardır, ve sorunlar bu sistem içinde bir şekilde çözülür.

 Ağırlıklı olarak mahkeme salonunda geçen film, her ne kadar bir oyundan uyarlanmış olsa da laf cambazlıkları, espriler ve akıllı bir mizansen ile tiyatro havasını rahatça aşmış. Bunu destekleyen elbette bir de Spencer Tracy var. Amerikan sinemasının bu dev oyuncusu tam bir oyunculuk şovu yapıyor ve filme damgasını vuruyor. Frederic March ise bazen abartıya kaçsa da etkili olmayı başarıyor.

Sonuçta düşünce özgürlüğü için verilen bir mücadeleyi savunması, fanatikliğin dozunu artırarak eleştirisinin gücünü zayıflatsa da katı muhafazakârlığın karşısında durması ve belki kastettiği bu olmasa da filmin sonunda mahkemenin bir “sirk kaosuna” dönüşmesini göstererek hukuk sistemini eleştirmesi ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir film. Mahalle baskısı üzerine düşünmek, özgürlüklerden verilen ilk tavizin nasıl sonraki tavizleri doğurabileceğini görmek ve düşünce özgürlüğünün kendimiz için değil bizden farklı düşünen başkaları için savunulması gerektiğini hatırlamak için.

http://www.gurkankilicaslan.com/?tag=inherit-the-wind

IMDB sayfası: http://www.imdb.com/title/tt0053946

 

Filmden

Savunma avukatı Henry’nin film sonundaki bağlayıcı sözleri çok manidardır.

“Her şey sizin için değirmeninizde, öğütülecek tahıl, öyle değil mi?

Güzel, öğütmeye devam et.  Brady geçmiş, Cates gelecek. 

Tanrım, bugün burada olanların manasını anlamıyor musunuz? Belki sizin için bir anlamı olmayabilir. 

Boş gömlek kolunu gösteren, insanların hissettiği, arzuladığı, mücadele ettiği her şeye yılışık yılışık gülen, bir hayalet gibisiniz. 

Sizlere acıyorum.   Size dokunan, sizi ısıtan bir şey yok mu?  

Her insanın bir rüyası vardır.  Siz neyi düşlüyorsunuz?

Neye ihtiyacınız vardır?

Hiçbir şeye ihtiyacınız yok, öyle değil mi?

İnsanlara, aşka, bir fikre, sıkıca sarılmak; 

Sizi zavallı serseriler.  Yapayalnızsınız.  Öldüğünüzde mezarınızın üzerinde biten, otları yolacak kimse olmayacak.  Ne kimse yas tutacak, ne de beddua okuyacak.  Yapayalnızsınız.”

[Aykırı fikirler “statik toplumu/ları” rahatsız eder. Hiçbir kimse/toplum rahatının bozulmasını istemez. Olgun tanelerin müşterisi her zaman bir yerde bulunduğundan, eğer birilerinin başı, düşünceyle olgunlaşmışsa, onu koparmak için harekete geçerler. Bunlarda yetmezse bir şeyleri vesile ederek davalar açılır. Bu şekilde dava açanlar kahraman olurlar. Toplumda gündem olmak, para/makam/şöhret kazanmak en önemli kazançlarıdır.

“Maymun Davası” bizlere Darwin’i ve ateistleri savunmaktan çok, düşünmenin ve düşündüğünü söylemenin önündeki engelleri anlatan bir film olarak gün yüzüne çıkarken, fikir hürriyetinin birçok ülkede az olduğuna  işaret ediyor.

(Filmden) İlkeli insan için, bedeninin özgür bırakılması karşılığında zihnini hapsetmesini istemek kadar zor bir durum yoktur.

Zihinlerin hapsedildiği yerlerde hatalar başlamış demektir. Hapsetmek kavramı denilince dört duvardan oluşan hapishaneler akla gelmemelidir.  Asıl hapishaneler dolaylı yollardan konulan engellemeler ve sansürlerdir. Telif hakları bahane edilerek konulan sansürler, düşünce dünyasına vurulan zincirlerdir. Mesela internetteki, kütüphane vasfı taşıyan sitelerin her biri, bir şekilde zaman içerisinde kapatılmaktadır. Örnek: bkz: http://www.scribd.com/ ; http://www.4shared.com/;......

Bu siteler artık yurdumuzda faaliyet gösteremiyorlar. İçeriklerinde kitap çoğunluğu olduğu halde birileri yurt insanların kitap okumasına engel olmaya çalışıyor. Zannediyorum ki; yakın zamanda birçok site bu şekilde ablukaya alınır ve kapatılır. Neticede yurdumuzun kitap okunması yasak/kütüphaneleri kapatılan, bir ülke gibi olacağı aklımıza geliyor.

(Filmden) “İnsan davranışının üzerine, ahlak taşını koyarak, böylece insanın her hareketinin, dakika, derece ve saniye kesinliğinde, doğrunun enlemi ve yanlışın boylamı kıyaslanarak, tartılmak zorunda olması, zamanımızın en tuhaf, embesilliklerinden (ahmak, budala, geri zekalı) biridir.”

 Bu nedenle, insanları putlaştırmak yerine, insan olarak görmeye başlamak ve sorunların çözülmesine yardımcı olmak için, bilgiden başka bir gücümüzün olmadığını düşünmekteyiz.

50 yıl boyunca FBI'ı yöneten J. Edgar Hoover’in meşhur bir sözü vardır. “Bilgi güçtür.” Bu güce ulaşmanın tek yolu düşünce sığınakları olan kitapların/kütüphanelerin serbest bırakılmasıdır. Bilmeyen ve cahil kalan toplumların, tek bir geleceği vardır. Köle olmak veya yok edilmek. Birilerinin dümen suyunda olmakla mesele çözenlere karşı tek yardımcımız/kuvvetimiz kitaplarımız/kütüphanelerimizdir.

Ey Allah Teâlâ’m, zatının insanlara kitapları niçin vahyettiğini, bir daha anlamış oluyoruz.]

“Bir kitap beni nasıl değiştirebilir ki diyorsan, elindeki kitaba bak; o da bir zamanlar odundu!”

“AYDINLARIN İHANETİ”


  Prof. Dr. Şahin UÇAR

Akira Kurosowa’nın Raşomon filmini gördünüz mü?

Bir adam ve karısı Japonya’da bir ormandan geçerken haydudun biri bunlara saldırıp, adamı öldürüyor ve kadına tecavüz ediyor. Bir köylü de bunları görüyor ve iş olup bittikten sonra, ölen adamın yanına gidip üzerindeki değerli hançeri aşırıyor. Haydut yakalanıp mahkemede yaptıklarını itiraf ediyor.

Ancak mahkemede yaşadıklarını anlatması istenen kadının anlattıkları ile haydudun anlattıkları ve köylünün anlattıkları, hatta (bir şaman vasıtasıyla ruhu davet edilen ve bu medyumun ağzından) öldürülen adamın anlattıkları, her biri vakayı kendi açısından anlattığı için, hiç birbirine benzemiyor.

Filmi kasten böyle kabaca hulasa ediyorum ve demek istiyorum ki insanlığın tarih malumatı da bunun gibidir. Tabii ben bu kadar kısaltarak hulasa edince, filmin neye benzediği hakkında pek fikir vermiyor.

Buna benzer bir “özlü” anlatım da Woody Allen’dan. Üstada hızlı okuma kursları hakkında fikrini sormuşlar. “Haa, ben hızlı okuma kurslarına gittim, gerçekten çok işe yarıyor. Tolstoy’un Harp ve Sulh’unun 4 cildini yarım saatte okudum: Aklımda kaldığına göre olay Moskova’da geçiyordu” demiş.

Bizim tarih hakkında bildiklerimiz de böyledir işte: Dört cildi dolduran sayısız cümlenin yukardaki bir cümlelik özeti gibi. Ben şimdi Raşomon’un konusunu anlattım, ama filmi görmeyenler, acaba görmüş gibi mi oldu?

Yaşanan Irak harbinin yıllardır sürdüğü ve bütün dünyada konuşulduğu malum; bu yaşanan rezaletin tam teferruatını bir Allah’ın kulu bilemez ve anlatamaz. Bu işin tarihini yazacağız diye bir kitap yazmaya kalkışsak, yaşanan hadiselerin tam teferruatına nisbetle (askerlerin yaptığı işkenceler hakkındaki dedikoduları da hatırlayın) yazacağımız kitapta verebileceğimiz tafsilat, yukardaki “Raşomon filminin özeti”ne benzemeyecek mi? İlerde tarihler bunu, “2002 yılında Irak’ta savaş oldu” diye yazacak. Yani “olay galiba Moskova’da geçiyordu” yerine “olay galiba Bağdat’ta geçiyordu” demiş olacağız.

Şu anda yaşadığımız bir gerçeklik bu: ve bunun tam teferruatını ve içyüzünü, bu mesele ile ilgili bütün sırları, yalnızca Allah Teâlâ bilir. Şu anda bütün insanlık eline kalem alıp bu hadisenin tarihini yazmaya kalkışsa, hadiseyi birebir bütün teferruatı ile anlatmak gene mümkün olmaz ve elimizde bu hadiseye dair kala kala bir takım “gerçek mahiyeti ve içyüzü anlaşılmaz bilgi kırıntıları” kalır. Üstelik tarihten bize kalan bilgi kırıntıları kabilinden malumat bile, o kadar hacimlidir ki, hepsini okumak imkansız. Cambridge Ünivesitesi’nin neşrettiği ‘Tarih’e bakın: sadece İlkçağlar Tarihi kısmı, 15 kalın cilt. Yani tarihi bilgilerin tamamını okumak imkansızdır.

Hatta tarihi bilmek mümkün değildir. Şu halde niçin tarihle bu kadar meşgul oluyor insanlık? Fransız İhtilali’nden beri ideolojik sebeplerle; yani bir din karikatüründen ibaret olan ideolojiler adına saçmalamak için.

Tarih Tasavvuru

Bunu biraz daha izah etmeliyim; çünkü maksadım bütün dünyada ve bazen tarihçiler arasında dahi yaygın olan bir yanlışı tashih etmek: Her tarihçi sadece kendi ihtisas alanı için birinci elden tecrübeye sahiptir ve kendi ihtisas sahasına mensup meslektaşları arasındaki bütün ihtilafları da bilir ve kendi ihtisası hakkında kafasında oluşmuş bir “tarih tasavvuru” vardır. Elbette tarihi bilgilere dayalı bir “tasavvur”, ama bir tasavvur kesin bilgi değil.

Bu hususta Will Durant’ın deyişini nakletmek benim hoşuma gider: “Tarihin çoğu tahmin, geri kalanı da peşin hükümdür” Bir tarihi araştırma tecrübesine ve bilgi birikimine ve tahminlere müstenid olarak inşa edilmiş “bir tarih tasavvuru”; yoksa kesin, objektif, isbatlanabilen, tecrübe edilebilen ve müsbet ilimlerdeki gibi bir otorite ile, verilen hükümleri kabul etmeye bizi mecbur eden “bilimsel” bir bilgi değil…

Bizim, kendi ihtisas alanımıza ait olmayan, “tarihi hadiseler hakkındaki ve o alanın uzmanları arasındaki” ihtilafları bilmemiz imkansızdır. Söz gelişi, ben Osmanlı tarihi hakkında yalnızca bu sahanın uzmanlarının anlattıklarını okuyarak bir fikir sahibi olabilirim. Ama bakalım ki bu alanın uzmanının anlattıkları doğru mudur? Bu sahanın uzmanları arasındaki sayısız ihtilaftan haberimiz olacak kadar, yani uzman olacak kadar, inceleme imkânımız olmadığı için; bize bir uzman tarafından verilen bilgileri, onun o alandaki ihtisasına güvenerek, uzmanlarca üzerinde uzlaşılmış bir gerçek zannedebiliriz.

Bu hususta ancak o sahanın uzmanları fikir serdedebilir, çünkü o mevzuda elde mevcut olan tarihi materyalleri ve onlar hakkındaki münakaşaları ancak o alanın uzmanı bilebilir. Mesela ben talebe iken rahmetli Şihabettin Tekindağ’a Fatih’in ölümü hakkında Yılmaz Öztuna’nın yazdıklarını nakletmiş ve onun verdiği “Fatih’in Ölümü Meselesi” ismli makalesinin ayrı basımını okumuştum. Yılmaz Öztuna’ya göre Fatih Venedik’le işbirliği yapan hekimler tarafından zehirlenmiştir. Şehabettin Tekindağ’a göre ise hekimlerin böyle bir kastı yoktu…

Entelektüel, Tarihten Ne Anlar?

Entelektüeller veya belli bir tarihi sahanın uzmanı olmayanlar, ancak bir tarihçinin otoritesine ve yazdıklarına güvenmek, yani anlatılanları doğru ve gerçekten olmuş hadiseler zannetmek durumundadırlar. Ve böylece, ancak ikinci elden ve çok şüphe götürür bir bilgiye sahip oldukları için (bu tarihi bilgilerin ve tasavvurların pek çok yönünün o alanın uzmanları nezdinde şüpheli/ tartışmalı bir mevzu olduğunu bilemedikleri için) anlatılanları, anlatanın otoritesi ve ilmi şöhreti ve yazılı metin fetişizmi gibi tesirlerin telkin ettiği bir inançla, “tarihi gerçek” zannederler. Halbuki işin uzmanları arasında hiç bir tartışmaya mevzu olmayan bir tarihi mesele olamaz.

Bu entelektüeller, tarihi mevzular hakkında hangi çeşitten bir bilgiye sahiptir? Sadece diğer tarihçilerin yazdığı ikinci elden tarih kitaplarını okumuş olabilirler. Yani başkalarının tarih tasavvurlarını konuşuyorlardır, hepsi bu. Peki acaba bu tasavvurların doğru olup olmadığını bilebilirler mi? Asla… Tahkik edebilirler mi? O sahanın uzmanı olacak kadar çalışmadıkça, bu da mümkün değil.

Eski zamanlarda tarih bu kadar popüler bir mevzu değildi; ama son iki asırdır bütün dünyada ve nerdeyse bütün entellektüeller, aydınlanma çağından sonra zuhur eden ideolojik saikler ile tarihi meseleler hakkında, biteviye, sonu gelmez bir biçimde konuşmak hastalığına yakalanmıştır.

Sayısız entelektüelin hiç bir ihtisas bilgisine sahip olmadıkları tarihi bahisler hakkında böylesine koyu bir cehaletle ahkam kesip durması modernitenin bence en iğrenç ve en zararlı hastalıklarından biri. Öyle konuşuyorlar ki, üç beş kitap karıştıran herkes, sanki tarihi olayları bizzat görüp yaşamışlar. Tamamen şüpheden vareste ilmi hakikatlerden bahsediyorlar sanırsınız. O sahanın uzmanlarının bile hiç bir zaman erişemeyeceği bir takım kati ve şüphe edilemez bilgilere acaba bu arkadaşlar nasıl ulaşıyor?

Tarih bir gaib zamandır, geçmiş zamandır. Kimse tarihi tecrübe edemez, müşahede de edemez; hatta bahsi geçen tarihi devirde yaşayanlar için bile, tarihi müşahede etmek imkânsızdır; onun hakikatini, eksiksiz kusursuz şekilde, kimse bilemez. Çünkü bu mümkün değildir.

Ey modern dünyanın saf entelleri!

Tarihçilik zordur: kitapları okuyarak veya bir şekilde tarihte vaki olduğu söylenen hadiseler hakkında malumat edinerek, “TARİH ÖĞRENMEK”imkansızdır Ben “TARİH ÜZERİNE” isimli bir konferansımda (bkz: İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy.,2003), demiştim ki: “Historia est terra incognita”: Yani tarih henüz bilinmeyen, keşfedilmemiş meçhul bir ülkedir, Tarihte kesin bilgi yoktur: “Tarihçinin tarih tasavvuru” vardır. O tarih tasavvuru bahsedilen spesifik tarih alanının uzmanları arasında bol bol tartışılabilir; fakat tarih ihtisası dışında bir ihtisasa sahip olan diğer entellektüellerin tarihle ilgilenmesi bile abesle iştigaldir.

Tarih, İdeoloji Ve Siyaset

İdeolojik saiklerle ve aydınlanma çağının doğurduğu bu modernite hastalığı sadece saçma olsaydı, hoş görülebilirdi; fakat siyasi kavgalara gevezelik malzemesi ve mazereti üretmek için istismar edilmesi sebebiyle yaşadığımız dünyanın en saçma ve en zararlı hususiyetlerinden biridir. Mesela bazıları diyor ki “Türkler Ermenilere katliam yapmış?” Ben de bunu söyleyenlere karşı safiyane bir soru sormak isterdim. “Sen orada mıydın, o katliamı yaşadın mı, gördün mü? Nerden biliyorsun böyle bir şey olduğunu?” “-Efendim tarihçiler söylüyor, yazıyor belgeler filan…”Ben de diyorum ki bir takım tarih tasavvurları hakkındaki münakaşaları tarihçilere bırakın. Bırakın, tarihçileri yalnızca tarihçiler okusun. Tarih kitapları okumak enteller için sadece faydasız değil, ayrıca çok da zararlıdır. Hoşça vakit geçirme maksadıyla bile okunması caiz değil; çünkü üzerimizdeki menfi tesiri dünyamıza fevkalade kötü ve tahrib edici zararlara mal olmaktadır.

Üstelik, aydınlar bunu safiyetle, samimi kanaatleri olarak ve iyi niyetle tartışıyor olsalar, haydi neyse. Son üç asır boyunca bu entelektüel zümreler siyaset meraklısı da oldular. Politikacılar gibi güç sahibi olmak sevdasındalar. Politikacılarla işbirliği yaparak, her biri kendi mensub olduğu siyasi kampın hedeflerine göre, halkı politik maksatlar için yönlendirmek istiyorlar, böylece kendileri de politikacılara ve materyalist kitlelere benzediler. Ortaçağ’ın hakikati arayan tahsil-i maarife yönelmiş ilim ve marifet adamlarına hiç benzemeyen, şu veya bu istikametde bir çıkarcılık peşinde, önce kendilerini sonra da halkı aldatmaya yönelmiş bir entelektüel sınıftan söz ediyoruz.

Tolstoy bir yerde demiş ki: “Kimseye zarar vermediği sürece budalalık sevimli bir şeydir.” Halbuki çağdaş entellektüellerin tarihle uğraşıp durması sadece zararsız bir budalalık değil. Kendi fikirlerini “samimi kanaat” zannedebilir; ama çağdaş entellektüellerin bu aşırı tarih merak ve istismarının arka planında yalnızca çok zararlı bir budalalık değil, ideolojiler ve politik menfaatler tarafından kullanılan ve yönlendirilen bir samimiyetsizlik ve kötü niyet de var.

İşte bunun için yıllardır, “yeni bir tarih felsefesi”ne ihtiyacımız var diyorum. Çünkü aşırı safiyetle inşa edilmiş eski tarih anlayışları, sadece yetersiz ve faydasız değil, aynı zamanda dünyamızda cirit atan saçma sapan ideolojiler ve savaşların da motivasyonu olmakta; motivasyonu değilse bile, fikri temelini teşkil etmekte, yalan yanlış bir “dünya tasavvuru” yahut “dünya görüşü” inşa etmek için kullanılmaktadır.

Hulasa, entelektüellerin kendi kafalarında oluşturdukları bu tarih putları hakkında konuşup durmaları ve bunun sonucu olan kavga ve savaşlar, modern devirlerin ideolojik saçmalıkları cümlesindendir. Kendi kafamızda ürettiğimiz “tarih putları”: ideolojiler… Entelektüalizmin deli gömlekleri…

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.270-275

 

Rashômon (1950) Film

Yönetmen :Akira Kurosawa

Senaryo: Ryunosuke Akutagawa, Akira Kurosawa, Shinobu Hashimoto

Görüntü Yönetmeni :Kazuo Miyagawa

Müzik :Fumio Hayasaka

Oyuncu                     Rol

Toshirô Mifune-Tajômaru

Machiko Kyô- Masako Kanazawa

Masayuki Mori-Takehiro Kanazawa

Takashi Shimura- Woodcutter

Minoru Chiaki- Priest

Kichijiro Ueda-Commoner

Fumiko Honma-Medium

Daisuke Katô- Policeman

Özet:

Jponya’da geçen filmin konusu, bir kadın, kocası öldürüldükten sonra tecavüze uğrar. Olayı gören bir kaç kişi vardır fakat herkes farklı birşey söylemektedir. Önce maktülün katilini aramaya zorlanıyoruz çünkü, filmde oynayan hemen hemen her karakter de şüphelidir aslında. Çünkü hepsi bir şekilde maktülü görmüş, yolunun üzerine çıkmıştır. Maktül ölü olarak bulununca bunu kimin yaptığı sorusu filmin bitimine kadar cevapsız kalıyor. Fakat polisiye bir filmin bütün muhteşem özelliklerini bir Rashomon filminde görüyoruz. Her karakterin şüpheli olmasını sağlayan harika deliller, kendilerini kurtarmak için ortaya attıkları iddialar bir film için çok zekicedir…

Akira Kurosawa’nın daha çok tiyatral bir hava verdiği, özellikle ifade verme sahnelerinde ve yıkık bir malikanede bu havayı sezdiğimiz muazzam bir eser. Gerek içerik, gerekse teknik olarak döneminin çok çok ilerisinde bir yapım şüphesiz. Filmi izlerken bu yapıtın gerçekten bir sinema ürünü mü, yoksa bir tiyatro gösterisinin kayda alınmış hâli mi diye birkaç kez şüpheye düşebilirsiniz. Fakat filme genel itibariyle bakıldığı zaman Kurosawa size o harika yönetmenlik zekasını gösteriyor. Kamera hareketleri olsun, açıları olsun çok zor sinemasal yöntemlerin üstesinden ustaca gelmiştir…

 

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film


“Ben sadece bir aktörüm. Beni sahneden uzaklaştırmasınlar diye benliğimi almalarına izin verdim, geri dönemiyorum. Perde kapanıncaya kadar onlarla bu oyunda yer alacağım. Onlar için Hendrik Höfgen, Mephisto’dan başka bir şey değil. Size tavsiyem zamanlar, dönemler ve iktidârlar için kişiliğinizden ödün vermeyin.”

HENDRİK HÖFGEN

Yönetmen: István Szabó

Ülke: Batı Almanya, Macaristan, Avusturya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 01 Ekim 1990 (Türkiye)

Süre:144 dakika

Dil: İngilizce, Macarca, Almanca

Senaryo: Péter Dobai, Klaus Mann, István Szabó,

Müzik: Zdenkó Tamássy

Görüntü Yönetmeni:Lajos Koltai

Yapımcılar:Manfred Durniok

 

Oyuncu                         Rol

Klaus Maria Brandauer Hendrik Hoefgen

Krystyna Janda            Barbara Bruckner

Ildikó Bánsági              Nicoletta von Niebuhr

Rolf Hoppe                  Tábornagy

György Cserhalmi        Hans Miklas

Péter Andorai              Otto Ulrichs

Karin Boyd                  Juliette Martens

Christine Harbort          Lotte Lindenthal

Tamás Major               Oskar Kroge, színigazgató

Ildikó Kishonti              Dora Martin, primadonna

Mária Bisztrai                Motzné, tragika

Sándor Lukács             Rolf Bonetti, bonviván

Ágnes Bánfalvy             (as Bánfalvi Ágnes)

Judit Hernádi                Rachel Mohrenwitz, drámai szende

Vilmos Kun                  Ügyelõ

 

Özet

Hendrik Hoefgen, çok başarılı bir tiyatro sanatçısıdır. Dünyanın hızla yeni bir dünya savaşına savrulduğu 1930’lu yıllarda, büyük kitleleri coşkuyla tiyatro salonuna çeken temsillerde rol almakta ve büyük başarılar elde etmektedir.

Nazi’lerin iktidara gelmesi sonrası ülkede yaşanan kargaşa ve dikta rejiminde, pek çok arkadaşı ve sevdiği insan Nazi terörüne maruz kalırken Hendrik, sadece kariyerini düşünerek çok politik bir tavır alır. Ama zaman ilerledikçe içinde yaşadığı baskıcı ortam sanatına da müdahale etmeye başlar ve sanat, politika, bireysellik ve hayatı üzerine önemli sorgulamalara girer.

Usta Macar yönetmen István Szabó’nun baş yapıtlarından biri olan Mephisto, Taraf Tutmak ve Hanussen’de olduğu gibi politika ve sanat arasındaki ayrımlar ve politik baskılara maruz kalan bir sanatçının yaşadığı çelişkiler üzerine oldukça etkileyici bir film. Usta oyuncu Klaus Maria Brandauer’un da, unutulmaz bir performans ortaya koyduğunu eklemeyi unutmayalım.

Mephisto`nun Düşündürdükleri

Esra Sezer- 19 Ocak 2013

 Sürgün edebiyatın önemli temsilcisi olarak kabul edilen ünlü alman yazar, Thomas Mann’ın oğlu, Klaus  Mann’ın  1936 yılında yayınlanan romanı, “Mephisto:  Bir Kariyer Romanı” Macar yönetmen Istvan Szabo ve Peter Dobai tarafından senoryalaştırılarak, sinemaya uyarlandı.

1938 yılında, bir savaş zamanı çocuğu olarak doğan Istvan Szabo,  Macaristan’ın geçirdiği çeşitli evrelere ve faşizmden komünizme karşıt ideolojilerin her iktidara geldiklerinde uyguladıkları baskı politikalarına tanıklık ettiği için, filmlerinde sanat ve politika ilişkisini irdeleyen, “baskı dönemlerinde sanatçının tutumu ne olmalıdır” gibi sorularla karşımıza çıkar. Özellikle bu konu ile karşımıza çıktığı filmlerin başında da “Mephisto” gelir. Her ne kadar bu konuyu bir başka filminde, “Taraf Tutmak”,  ele almış olsa da bu filmde Mephisto’dan  daha yumuşak bir tutumla, sanatçıyı kendisini iktidara ve düzene satan biri olarak değil de, seçim yapmanın sıkıntısıyla cebelleşen biri olarak perdeye yansıtmıştır.

Politika ile sanatın birbirinde ayrılamayacağını savunan, Szabo bu anlamda Mephisto’yu filme çekmekle doğru bir tercih yapmıştır. Zira filmde, Hendrik Höffgenadlı karakter, başarılı bir tiyatro sanatçısıdır.

Dünya’nın hızla yeni bir dünya savaşına savrulduğu 1930’lu yıllarda, büyük kitleleri çoşkuyla tiyatro salonuna çeken temsillerde rol almakta ve büyük başarılar elde etmektedir.  Nazilerin iktidara gelmesi sonrası ülkede yaşanan kargaşa ve dikta rejiminde, pek çok arkadaşı ve sevdiği insan Nazi terörüne maruz kalırken Hendrik Höffgen, sadece kariyerini düşünerek çok politik bir tavır alır.Ama zaman ilerledikçe, içinde yaşadığı baskıcı ortam sanatına da müdahale etmeye başlar ve sanat politika ve hayatı üzerine önemli sorgulamalara girer.

Szabo, benim esas temam her zaman çağımız nedeniyle yazgısal hale gelen insan karakteridir, derken adeta Hendrik Höffgen’den bahsediyor gibidir. Zira Hendrik Höffgen, tek tek başarı basamaklarını çıkarken, içinde bulunduğu dönem itibariyle, ülke Nazi yönetiminin baskısı altındadır. Höffgen’in etrafındaki insanlar, sevdikleri, bir bir bu baskının kurbanı olurlar,  Nihayetinde de sıra Höffgen’e gelir. Hayallerinden git gide uzaklaşan bir hayatın içinde kendini bulan, Höffgen dört bir yanı saran baskı rejiminin etkisini, kendi hayatında hissedene kadar bencilce davranır. Filmin sonunda, beni neden izliyorlar, ben bir şey yapmadım ki. Hem ben sadece sıradan bir oyuncuyum diyerek, vicdan muhasebesi yapar.Başkalarının üstünde yükselen bir insanın kendi kendine yenilip ezildiği de, filmin son sahnelerinde Höffgen’in hayatını karartan, baskı ışıklarının altında izleyiciye göz kırpar.

 Hendrik Höffgen  rolüyle karşımıza  Alman aktör Klaus Maria Brandauer çıkar ki performansının gözden kaçması gibi bir şey asla söz konusu değildir. Brandauer’in olağanüstü mimikleri, Szabo’nun sıklıkla tercih ettiği yakın çekimlerle, seyirciyi, karakterin gerçekliğine inandırmakta hiç zorluk çekmez; Hendrik Höffgen’in hırsı, çelişkileri, yalnızlığı, iktidarla ilişkisi perdenin dışına taşarak izleyiciye kadar başarıyla ulaşır. Bu başarı da karşılıksız kalmaz ve filmin gösterildiği 1981 yılında, en iyi yabancı film dalında Oscar, Cannes’da  Fipresci ödülünü alır. Mephisto’dan sonra Edes Emma Draga Böbe/ Tatlı Emma Sevgili Böbe ile Berlin Altın Ayı Jüri özel ödülünü alan Szabo, diğer filmlerinde Mephisto’daki başarıyı yakalayamamıştır. Ancak yıllarca hafızalardan silinmeyecek bir film yaratmıştır.

Kaynak:

http://www.zls.web.tr/2013/01/19/mephisto-film-elestirisi.html

http://www.sineterapi.com/2013/01/19/mephisto-film-elestirisi.html

Hendrik Höfgen ile iki ayrı dönem yapılmış röportajlar:
(Filmden uyarlandı)

(Naziler İktidara gelmeden önce yapılan röportaj)

Bir aktör olmak ne demektir?

Bir aktör, insanların arasında  bir maskedir. Tek meselen insani ifadeden yoksun olan kendi yüzün.

O bir maskeyse, duyuyor musunuz?

Benim de senin gibi derim, kemiklerim, ağırlığım  kaşlarım ve tırnaklarım var. Ben de soğuyu hissediyorum. Acıkıp susayabiliyorum. Ben de annemi düşünüyorum. Ve de Filistin’in ve Komünistlerin olduğunu biliyorum. Fakat gözlerim benim gözlerim değil. Bacaklarım benim değil, yüzüm benim değil. Adım benim adım değil, çünkü ben bir aktörüm!

**-

Gerçek tiyatro ve düşünceleriniz nedir?

Hamburg Sanat Tiyatrosu’nun geleceği benim. Yani ikimiziz. Buradaki çoğu oyuncu yüzeysel burjuva tiplerdir. Fakat biz tiyatronun herkesi kapsadığını düşünebiliriz,  işçileri, rıhtım işçilerini, herkesi.

Bu tiyatroyu nerede oynayacaksınız?

Hiç farketmez. Rıhtımlarda, fabrikalarda, mahzenlerde. Bana oyunu sordular. Geçen hafta buna söz verdik. Bırak ilk önce açılış gecesini yapalım. Tiyatronun politik bir işlevi olduğunu kanıtlamalıyız. Ama oyun politik ya da devrimci olmaktan önce, öncelikle iyi olmak zorunda.

Bu tarz bir tiyatroda hangi aktörler oynar?

 Bizim gibi düşünen herkes. Hatta işçiler bile. Ne söylediğimiz önemli, nasıl söylediğimiz değil.

**-

Sizi ürperten hatıralarınız oldu mu?

 On iki yaşımdayken okul korosuna katılmıştım. Çok sevinçliydim. Diğer oğlanlardan daha iyi şarkı söylediğimi düşünüyordum. Kilisede bir düğünde şarkı söyleyecektik. Gösteriş yapmak istedim. Soprano sesimle çok gurur duyuyordum. Harika bir fikir düşünmüştüm. Diğerlerinden bir oktav yüksek söyleyecektim. Orada dikilmiş gururla söylerken  müzik hocası onaylamamaktan öte iğrenir bir ifadeyle bana baktı .ve yumuşakça dedi ki: “Sen sadece sus.” Anlıyor musun?

 Yumuşakça ve kuru bir şekilde, “sen sadece sus” dedi. Bense bir melek gibi şarkı söylüyorum sanıyordum. Sizilerinde böyle anıları var mı? Belki yoktur veya hayatınızda hiç utanç hissetmediniz. Ben çok fazla hissettim. Bu ilkiydi. Sıkça kendimi kendimden müthiş utanır hissederim. Öyle bir utanç ki, cehennemin dibine gidebilirim. Beni anlıyor musunuz?

**-

Tiyatro salondaki her şey konuştuğumuz şeyi ifade etmeli midir?.

Seyircilere dik dik bakarlar. Ve bu pasif izleme sonunda, aktörler ve halk birbirlerinden izole olurlar. Halk aktif rol oynamalı. Dikizleme günleri sona erdirmek gerekir. Aktör bu oyunun sadece tek bir ögesidir merkez noktası değildir. Salon, ışıklar, duvarlar, hareketler, sesler, hepsi bütün haline gelmelidir. Sadece o zaman gerçek bir tiyatromuz olur. İşçilerin tam bir tiyatroya gereksinimi var. Şok eden ve harekete geçirene.

**-

Devrimci Tiyatro nasıl olmalıdır?

Devrimci Tiyatro taşralı amatörlerle yapılamaz. Amatörlerle herhangi bir tarz tiyatro yaratamazsın. Devrimler bile profesyonellere ihtiyaç duyar!

**-

Zamanımızda Naziler iktidâr kavgasında var olmaya başladılar?

Bütün Nazi’ler katildir. Onlarla arkadaşlıktan kaçınmalıyız. Pislilikleri üstüne bulaşır. Anlayamıyor olabilirsinzi. Mesela sizlerin ailenin meşhur liberalistirler. Onların politik inançları yok, sadece merakları vardır. Aslında İdeolojiler pisikolojik garipliklerdir ( “izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Cemil Meriç). Rezil bir piç için ne çok anlayış bu. İktidara gelseler bizi nasıl ezeceklerini biliyor musun?

Sizler, burjuva toleranslılığı, düşmanına anlayış göstermek iktidârın faşist terörizmi bile mazur görebilirsiniz. Öyleki liberalizmin diktatörlüğe bile alışabilirsiniz. Diyebilirim ki yumurtayı tuzlayıp kabuğundan yemek genel adettir.

**-

Ne olmak sizin için daha önemlidir?

Bir gün adımı dikkate almak zorunda kalacaklar. Anlamaya çalışın. Kendimi kısıtlayamam ve kısıtlamayacağım. Kontrat altında olmak çok zorlayıcı bir şey. Özgür olmak zorundayım. Özgür. Taşralı bir matine idolü olamam.

**-

Sahnede daha değişik bir hal içerisindeniz.

Gerçek yaşamda biraz tuhaf görünebilirim ama sahnede öyle değilim. Beni anlmasa da kayınpederim bir kez yerinde bir tespitle yeteneğimin beni dönüştürdüğünü söylemişti.

**-

Şu an hüküm süren Bolşevik kültüründen etkilenmiş gibisisniz. Ne demek istiyorsunuz?

 Alman kültürü sadece ulusal köklerine dönerse yenileştirilebilir  öz ırkına ve öz yurduna dönerse. Rus saçmaları ya da Fransız komedileri ulusal ihtiyaç ve ruha yabancıdır. Doğrudur. Her kültür kendi orijinal kökünü bulmak zorundadır. Alman kültürü şu anda güçlü bir ulusal bilinç taşıyor Neyse, Hölfgen olmadan da sanırım Alman kültürü emin ellerde..

**-

Bir zamanlar meşhur olmuş Hendrik Höfgen olarak Devlet Tiyatrosu’nun en ünlü aktörlerindendiniz. O zamanlar hangi düşünceler sizi etkiliyordu?

 Devlet Tiyatrosunu da şöhreti de unutun. Ben sizin yoldaşınız Hendrik Höfgen’im.

İşçi sınıfı ne ister?  

Kimse hükmetmemeli!  Kimse emretmeyecek Kimse köle olmayacak Özgürlük ve eşitlik tüm insanlar için biz ulusumuzun gücüyüz!

**-

Mephisto’yu oynamak için doğdunuz diyorlar.

Bunu kötü niyetle söylemiyorsunuzdur zannediyorum.  Ben oldukları şeyden dolayı insanlardan nefret etmem.

**-

Hamburg’daki yabancılar da Almanya için çok endişeliler bir numaralı papağanı olduğun Alman kültürü için de sanki bir tehdit varmış gibi. Mesela Yahudiler Almanya’ya karşı planları olabilir mi?

Fahişeler bile merak ediyorlar, ki onlar için fermuarı olduktan sonra pantolonun rengi fark etmez.

Çoğunluğun görüşü benimkinin tersidir. Kelimeler her şeyi söylemez.

**-

(Naziler İktidara geldikten sonra yapılan röportaj)

Nasyonal Sosyalistler seçimi kazandılar. Başkanın kim oldu biliyor musunuz?

Bohemya’lı bir onbaşı mı Başkan oldu diyorlar.

 Nahoş sonuçları olabilir mi veya şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Aklımızı toplayıp, panik içinde olmamalıyız. Avusturya’lı soytarı Reich’ın başkanı oldu yani. Fakat halen bir muhalefet var değil mi?

 Komünistler, Sosyal Demokratlar.

Onlar Onun boyundan büyük işlere kalkışmasını engelleyeceklerdir. Belki de silahlı bir direniş bile olabilir. Ayrıca Naziler hep güçlü kalsalar bile bu beni neden endişelendirsin?  Ben Rhineland’lıyım. Ailem de öyle. Bize ne olabilir ki?  Her şeyin ötesinde, ben bir aktörüm, değil mi?  Tiyatroya giderim, oyunumu oynarım, sonra evime dönerim. Hepsi bu.

Bugün sanatta bir kariyer yapmanın mümkün olmadığı bu ülkeyi bazı insanlar terk ediyor.

İnsanlar spot ışıklarının dışında hiçbir şeyi önemsemediğini düşünecekler. Demokratik bir ülkede seçimler yapıldı ve bir parti kazandı, hepsi bu. Politikayla hiç ilgim olmadı, şimdi niye olsun?

Bu bir çözüm mü?  Kendini içeri kilitlemek, gizlemek, bir şeylere karışmamak? Kesin bir tavır almaktansa düşünebildiğiniz tek şey bu mu?

Kesin  benim cevabım bu! Hamlet! Shakespeare! Taraf tutalım ya da gidelim, özgürlüğümüz tehlikede. Benim için, bir aktör için özgürlüğün tek şekli bu.

Sahnede Shakespeare’in, arkasına saklanabilirsiniz, fakat…

Ben bir aktörüm. Her zaman için Almanya’da bir aktör. Herkes birşeyler yapabilir.  Fakat benim Almanca’ya gereksinimim var! Anavatanıma ihtiyacım var, bunu göremiyor musunuz?

**-

Size bu günlerde ne teklifler geldiğini söyleyebilir misiniz?

Evet, muhalif arkadaşlar tekrar bizimle oyna diyorlar. Bu olaylara sadece böyle cevap verebiliriz. Hepimiz ortak bir cephede görünerek. Böylece geleceğimizi yitirmeyiz. Bende

“Seyircileri bölmek mi istiyorsunuz?” dedim. Onlar,

“ Taktiklerimizi geliştirmeliyiz. Taktikler bizi dize gelmeye zorlayacak. Bu ezici demagoji ile savaşmalıyız. Tereddütü olanlara bunu söylemek bizim görevimiz. Şimdi diktatörlüğe karşı direnme zamanı!” dediler. Bende;

“Arkadaşlar, öncelikle biz birer aktörüz. Hayır, caddelerde bir protestodan değil, sahneden söz edelim. Yine  birşeyler yapmak istiyorsanız biraz beklemeliyiz. Hemen bir şeyler yapmamalıyız. Eğer siz bir şey yapacaksınız “yedek olarak kalmayı tercih ederim” dedim.

**-

 Lotte Lindenthal isimli aptal bir inek bir aktriste “aptal bir inekmiş” diyordunuz şimdi onunla sahne yapacağınız söyleniyor?

Bilmiyorum, fakat öyle. Onu bu iktidardan aşağıladığı biliyorum. Fakat O, Nasyonal Sosyalist liderin arkadaşlarından birisi ile ilişkili. Şimdi Alman sanatını icra ediyoruz. Lotte Lindenthal sahnelenecek komedisinde beni partner olarak istedi. Onu gücendirmek istemedim.

**-

İktdidâr sizin için bizim Mephistoteles’imiz diyor.

Evet, Mephistoteles’imiz diyorlar. Bu maske “Kutsal kötülüğün” “mükemmel kötülüğün”ta kendisidir. Size öyle garip  görünebilir.  Oyunculuğun sırrı, zayıf olsanız da güçlüyü canlandırabilmek. Tüm hayatım boyunca bu role çok uzun bir süre hazırlanmıştım.  Tek yol bu işte. İyi işler yapmaya devam etmenin ve büyük oyunculuğun sırrı da bu. Aktörler çok yaşamalı! Tiyatromuzun bir çok unsuru var ki, bunların Almanya ile ilgisi yok. (Yeni iktidâr gözümüzü açtı) Alman edebiyatını ve tiyatrosunu zehirleyen yabancı unsurları durdurmalıdır. Kültür kaçakçılığına karşıda bir gümrük kontrolü oluşturmalıyız. Bu büsbütün sınır muhafızlarına bırakılamaz. Herkes bu kontrol mekanizmasında işbirliği yapmalıdır.  Anlatabiliyor muyum? Öyle ya her Alman’da bir parça Mephisto’luk yok mu?  Eğer Faust’un ruhundan başka bir şeyimiz olmasaydı düşmanlarımız buna bayılmazlar mıydı? Evet  Mephisto aynı zamanda bir Alman ulusal kahramanıdır. Sadece bunu herkese söylememeliyiz. İşte bu oyunculuk.

**-

Sizin sahnedeki halinizde bir sırrınız var gibi. Sürpriz etki, diyorlar. Her zaman farklı. Bazen hızlı, düzensiz. Sonra yavaş, sonra ani, seyirci sessizleştiğinde. Fakat daima şaşırtıcı ve ne yapacağın belli olmaz şekilde. Böylece orijinal bir şey olduğu duygusu yaratıyorsunuz hatta seyirciler oyununu ezbere bilseler bile. Ve ikna edici dilin, kasıtlı susuşların, kusursuz vurgularınız var. Sanırım sizden yeni bir şeyler öğreniyoruz gibi oluyoruz. Ne yapacağının belli olmaması önemli bir şey. İzleyicilerin bir sonraki adımını ya da nereye gideceğimi bilmelerine gerek yok. Hazır olmadıkları için, bu bir şok oluyor.

- Kesinlikle. Bu sadece bir adım değişikliği veya biraz uzayan bir duraklamayla oluyor. Tiyatroda kralı kral yapan diğerleridir. En önemli şey rolü inşa etmek; çok güçlü sesten çok hafif sese dalgalı geçiş gibi. Doğal olarak, belli bir beceri ve sanatsal yeteneğiniz olmalı ve her zaman söylediğim gibi, yüksek bir kültür düzeyiniz olmalı. Dünya kültürü hakkında ne zaman bir şey duysam, tabancama uzanırım. Burjuva saçmalığı! Boşevikler öğretmenleri kendi taraflarına çekmek için vaaz verirler. Sanatçılar bir yana. Öyle değil mi?  Ben de Bolşevik eğilimine bulaşmamış değilim. Ve itiraf etmeliyim, bir süre için sol ile flört ettim. Herkes bazı aptallıklar yapabilir. Onlar huzursuz zamanlardı. Benim yaptığım aptallığı yapmış olan başka değerli sanatçılar da var. Ben cömertçe bağışlanmışken, onların suçlarının cezasını ödüyor olmalarını unutamıyorum.

**-

Bu fikirlere sahip iken niçin onlarla görünmek zorundasınız?

Çünkü bunu benden istiyorlar. Başkalarından da isterler. Reddedemezsin, hiç birimiz reddedemeyiz. Yapabileceğini söyleyen yalan söyler. Bunun yanında, uslu olmayı seviyorum. Korkuyorsun, diyebilirsin. Tiyatroyu seviyorum. Farklı olmamak için yapabileceğim hiçbir şey yok. Sokakta insanlar yüzüme tükürebilir. Bunun için hiçbir şey yapamam. Başka bir şey istesem bile, burnum, saçlarım aynı kalır.

**-

Bu günlerde bir şeyleri protesto ediyor musunuz?

 Haklarımızı önemsemeyen liderliği. Fakat görüşüm ne olursa olsun, bugün Alman aktörlerine liderlik ediyorum. Şunu söyleyeyim ki kimsenin beni kışkırtmasına izin vermeyeceğim. Zayıflığın yok olduğu yerde insanlık sağlığına kavuşur. Politika da tiyatro gibi bir mücadeledir. Nitekim, her yeniden yapılanma yeni bir savaşın başlangıcıdır. Fakat şimdi konumuz bu değil. İktidârın bana ihtiyaçları var. Göç etmeyi düşünüyordum  ve Prusyalı başbakan benden tiyatroyu kurtarmamı istedi. Besbelli Tanrı’nın benim için büyük planları var.

**-

Siz diğer yöneticiler gibi değilsiniz. Siz bir aktörsünüz.

Anlarsınız. Sanki önemli bir şeyler söylemiyormuş gibi davranmalıyım. Tüm bunları niçin yapıyorum, biliyor musunuz? Çünkü bundan zevk alıyorum.  İkdidarın isteği olsun diye amatör oyunları oynadık ve çoğu tamamen yeteneksiz, sarışın ama yeteneksiz aktörleri kullandık.. Frankfurt seyircisi Markiz Posa’nın “bize düşünce özgürlüğü verin” sözlerini alkışladı diye gösterim durduruld, oyun iptal edildi. Münih’te “Haydutlar” iptal edildi. Schiller, ulusal şairimiz! Alman yazarlarının oyunlarının oynanmasını istiyorlar. Ama hangi yazarların? Göç etmemiş olanların yazmalarına izin verilmiyor veya verilmeyecek. Birkaç eski kaba güldürüyü, bütün o Rococco perukları ve beyaz yüzleri deşip çıkarmadıkça, tiyatroda değerli isimleri teklif etmek gerçekten mümkün değil. Şaka şu ki, rejim Shakespeare’i bizimkilerden biriymiş gibi görüyor. Birisi daha iyi bir dünya için değerlerimizi korumak zorunda. Ben Hamlet’i oynuyorum. İktidardakiler Shakespeare’den hoşlansın ya da hoşlanmasın. Shakespeare onlar için “düşündüğünüz kadar kötü değiliz”i kanıtlayan bir süs. Bence kıskanılması gereken biriydi. Danimarka Prensi, mevkiinden, gençliğinden ve aşkından vazgeçer. O Kuzeyin kurtarıcısıdır. Yüce ülkülerin ve ideal kan ve ırk saflığının Yalnız Şövalye’sidir. Hamlet aynı zamanda karmaşık bir karakterdir. Büyük ve sade bir adamdır. Tekrar etmek olacak; o kuzeyin bir insanıdır. O öldürür. Ve bu intihara eş savaşında bize geleceğin yolunu gösterir. Saf bir yaşama ulaşmamız için bize komuta eder. Bu bugün bize onun mirasıdır. O zayıf değildir, ama aktörler sıklıkla onu nevrotik biri olarak,  marazi bir devrimci olarak canlandırırlar, böylece gözden düşen bir tip olur. Hamlet çetin bir adamdır. Onu enerjik ve azimli bir kahraman olarak göreceksiniz. O aynı zamanda Almanlar için bir tehlikedir. Onu sürekli analiz ediyoruz. Sadece düşüncelerini değil tüm eylemlerini de. En azından ayartılmış hayallerini de. Hamlet eylem ve hareketsizlik arasında bir çatışmadır. “tereddüt”, “düşünme” ve “yapma” arasında bir çatışmadır. Ve biz, Alman kültürünün taşıyıcıları bundan ne yaratacağımızı biliyoruz. Hamlet halkçı bir oyundur. Ne dinci, ne aristokrat ne de burjuvadır.  Fakat Yunan Tragedyaları gibi bir yapıttır.

Hendrik Höfgen, bu spotlardan zevk almak nasıl?

“Ben sadece bir aktörüm, Bunlar hakiki ışık değil, yaratılış zevkim budur. Beni sahneden uzaklaştırmasınlar diye benliğimi almalarına izin verdim, geri dönemiyorum. Perde kapanıncaya kadar onlarla bu oyunda yer alacağım. Onlar için Hendrik Höfgen, Mephisto’dan başka bir şey değil. Size tavsiyem zamanlar, dönemler ve iktidârlar için kişiliğinizden ödün vermeyin.”

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

ULÂİKE KEL-EN’ÂMİ BEL HUM EDALL(U)?


(İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha sapıktırlar.)

               “And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.” (Kur’ân-ı Kerim: Araf, 179)

Hakikatte insan, ne kadar özgür?

Hayatın şartları altında inleyen insanlar, istedikleri/istemedikleri şeyleri yaparken neden zorlanmaları mı gerekiyor?

İnsan hayatı, hayvanlar kadar bireysel, özgür veya sosyalleşme imkânları var mıdır? Veya olmalı mıdır?

………….

Özgürlük dediğimiz unsur nedir?

İçeriği boşaltılmış düşünce ve fiili dünyamızda, “Kontrol sende!” diyerek algılarımızı kaybettiğimiz bulamadığımız insânî kimliğimiz nerededir?

Her yeni günümüz birilerine mahkûm olmamak için, gerçeklerimizden kaçındığımız, yapmacık hareketler, sevgiler ve eylemler içinde, planlar üreterek mi geçmeli?

Hayatımız gerçek mi / gerçekte var mı?

 Paylaşamadığımız dünyada neler hangimizin/kimin, yaşam/özgün hakkıdır ?

Yoksa, fıtraten getirdiğimiz hâkimiyet/iktidar arzularımız veya “Alıcılar” [Zorla hükmedenler/gasp edenler] tarafından ele geçirilmiş köleleştirilmiş varlığımız mıdır?

……

İnsanlığın iyiliği adına hırslarımızla, dünya bataklığının çamurundan, heykeller ve putlarımızın sayısı neden artıyor?

Bu soruların cevabı yok mu?

Gerçek tarihte var.

“Uydurması yok, yalanı yok, olan insanlığın gerçek tarihinde var. İki milyon yıI önce, insanlar Afrika’daydı. Teknoloji denen bir şey de yoktu. Sonra taşındılar. Göç ettiler. 10.000 yıI önce ki Uygarlığı kurdular. Kabile toplumları, avcılar, toplayıcılar, çiftçiler.

Onlar yaşamaları için sadece gerektiği kadar hayvan öldürdüler. İhtiyaçlarından fazla toprak sürmediler. Mücadele ettiler ama hiç savaşmadılar. Soykırım yapmadılar.

Onların Dünyada bir yerleri vardı. Onun parçasıydılar ve paylaştılar. Fakat günümüzde modern denilen bizler bütün bunları nasıl değiştirdik?

Ne için değiştirdik?

Tabii ki, “Hakimiyet” için.

Sonra kan ve zulüm her yeri sardı.

Daha sonra “Ne oldu?”

Bir şey olmadı.

Dünyanın sahibi olamadık.

Kral da olamadık; Tanrı değiliz.

Fakat hırsımız/hırslarımız oluştu!

“Hâkimiyet ve kontrol etmek”

Kontrol çok mu değerli/ yeryüzü Tanrısı olmak çok mu cazip?

Cevap yok, olumsuz..

Öyleyse bu yanlışlardan neden vazgeçmek istemiyoruz?

Cevabı var.

 “Oyun”

 “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Kur’ân-ı Kerim, Enâm, 32)

Allah Teâlâ dünya hayatı için “oyun” diyor.

Evet, insanlar, her gün oyunun dışında kalmamak/yer almak için yalan / doğru olsun kendilerini zorluyorlar. Hayvanlarda dahi bulunmayan bir düzen/sistem/hayat içinde kendilerini korumak/hâkim olmak için komplolar düzenleyip insanları birbirine düşürüyorlar.

Unuttuğumuz bir şey var. “Hepimizi bir ölüm beklemektedir.”

“Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz.” (Kur’ân-ı Kerim: Enbiya, 35)

Bazı gerçekleri anlamak için bu filmi seyretmenizi istirham ediyoruz.

INSTİNCT “Içgüdü” (1999)

Yönetmen:     Jon Turteltaub

Vizyon Tarihi:     12 Kasım 1999 (2s 3dk)

Tür:    Macera , Gerilim

Ülke:    ABD

Senaryo: Gerald Di Pego, Daniel Quinn

Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot

Müzik: Danny Elfman

Oyuncu                          Rol

Anthony Hopkins            Ethan Powell

Cuba Gooding Jr.             Theo Caulder

Donald Sutherland         Ben Hillard

Maura Tierney                 Lynn Powell

George Dzundza             Dr. John Murray

John Ashton                      Guard Dacks

John Aylward                    Warden Keefer

Thomas Q. Morris           Pete

Doug Spinuzza                  Nicko

Paul Bates                          Bluto

Rex Linn                              Guard Alan

Rod McLachlan                 Guard Anderson

Kurt Smildsin                     Guard

Jim R. Coleman                 Guard

Tracey Ellis                          Annie

Özet:

Dr. Theo Calder saygıdeğer bir psikologdur. Uzmanlık alanı ise akıl hastalarıyla kurduğu ilişkidir. Onları çok iyi anlamakta ve onlarla anlaşabilmektedir. Bir gün eski dostu Ethan Powell’ın cinayet nedeniyle yattığı bir Afrika hapishanesinden çıktığını öğrenir. Konu ilgisini çeker zira Ethan birkaç sene önce goriller ile ilgili bir araştırma yaparken aniden ortadan kaybolmuştur. Theo fark eder ki Powell yaptığı araştırmalar esnasında insanî içgüdülerini kaybettiğini zannetmektedir. Görünüşte tıpkı bir hayvanlaşmış gibi reaksiyon göstermektedir. Aslında Powell, hayvanların yaşamındaki gerçekleri görmüştür.Powell beraber çalışacağı kız kardeşiyle beraber bu vakayı derinlemesine incelemeye karar verir.

Nicholas Cage’in başrolünü üstlendiği National Tresure serisinin de yönetmeni olarak tanıdığımız Jon Turteltaub’un yönetmenliğini üstlendiği Instinct’in başrolünde Anthony Hopkins‘i görmek mümkün.

BİR RÜYA


Bezm-i âlem Vâlide Sultan yağmurlu bir havada faytonla saraya giderken, bir su birikintisi içerisinde boğulma tehlikesi ile baş başa kalmış, çırpınmakta olan bir kedi yavrusu görür…

Hemen faytonu durdurur. Ve titremekte olan kedi yavrusunu alır, üzerindeki suları elleriyle silerek ayaklarının arasına alır ve onu büyük bir anne şefkatiyle ısıtmaya çalışır.

Daha sonra saraya geldiklerinde kediyi güzelce doyurur ve ona gereken bütün ihtimâmı gösterir; böylece zavallı kediciğin ölümden kurtulmasına vesile olur.

Vefatından sonra sevenlerinden biri, kendisini rüyasında görür. Me­rakla sorar:

“Valide Sultanım, siz dünya hayatında büyük hayır-hasenat sahibi bir kimseydiniz. Kim bilir Cenâb-ı Hakk, sizlere ne büyük ikram ve ih­sanlarda bulunmuştur!”

Valide Sultan şöyle cevap verir:

“Evet, yaptığım bu hayır ve hasenata karşılık Cenâb-ı Hakk, bana bü­yük ikramlarda bulundu. Fakat asıl büyük ikramı, boğulmakta olan bir kedi yavrusuna gösterdiğim şefkat dolu hizmetimden dolayı bahşetti.”

Ayrıca, Bezm-i âlem Valide Sultanın sık sık kullanmış olduğu mühründe kazınmış olan aşağıdaki ibâre, Onun bu manevi şahsiye­tinin kaynağını ortaya koyan güzel bir örnektir:

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?

Zuhurundan Bezm-i âlem oldu vâsıl.”

Kaynak:

Yavuz BAHADIROĞLU, Tarihimizin Gizli Odaları,
Hayat Yayıncılık,2012, Bayrampaşa / İstanbul, sh:293

Yorum:

Adım kalsın diye devasa camiler için kafa yoranlar  hakkında ibretlik bir mevzu.
Milletin parası ile cami yapılamaz.
Yani, devlet ve millet parası ile camii yaptırmanın helal olmadığını birkez daha anlamış olduk.
Unutmayalım ki, Osmanlı Padişahları adlarını verdikleri camilerini kendi keselerinden yaptırmış ve idâmesi için vakıflar kurmuştur.
Kulların hakkı varken Allah Teâlâ adına bina dikmeye çalışanlar hırsızlarla beraber haşrolacaktır.

FATİHİN MEZARI SONRADAN AÇILDI MI?


Bugünkü Fatih Camii’nin bulunduğu yerde, vaktiyle İstanbul’un ilk Hıristiyan mabedi Havariyun Kilisesininolduğunu biliyoruz…

Kilisenin altında ise başta Bizans’ın kurucusu sayılan I. Konstantin olmak üzere, birçok Bizans İmparatorunu mezarları vardı.

Fatih, Latin işgali sırasında yağmalanıp harabeye döndürülen Havariyun Kilisesinin kalıntılarını temizletip kendi camiini inşa ettirdi.

Vefat ettiğinde de camiinin bahçesine defnedilmesini vasiyet etti.

Böylece, hem “Son Roma İmparatoru” olduğu yolundaki iddia­sını pekiştiriyor, hem de Bizans’ın İstanbul’a dönüşme sürecini ta­mamlıyordu.

Tarihe meraklı şairlerimizden Yahya Kemal ile birlikte başka bazı araştırmacıların iddia ettiği olay işte bu mekânda cereyan etti.

Bir rivayete göre, 1800’lü yıllarda İstanbul’a yağan aşırı yağmur­lar yüzünden, bir başka rivayete göre ise Fatih Camii çevresindeki su borularının patlaması sonucunda, Fatih Sultan Mehmed’in tür­besi sular altında kalmış…

Bu olaydan sonra pek çok Fatihli, yemin billâh ederek, Fatih Sul­tan Mehmed’i rüyalarında gördüklerini, “Boğuluyorum, beni kurta­rın!”diye bağırdığım ifade etmişler…

İstanbul günlerce bu söylentilerle çalkalanmış…

Nihayet iddialar, dönemin padişahı Sultan İkinci Abdülhamid e kadar ulaşmış…

Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, Şerif Paşa (amcası Sultan Abdülâziz’in damadı) ile Fatih ve Aksaray taraflarının itfaiye ku­mandanı Mehmed Paşa’yı, Fatih’in Türbesine giderek mezarın su baskınından zarar görüp görmediğini kontrol etmekle ve tedbir al­makla görevlendirmiş.

Ancak paşalar Fatih’in mezarında ne ile karşılaşırlarsa karşılaş­sınlar, kimseye tek kelime söylemeyeceklerdir.

Bu hususta Kurana el bastırıp yemin ettirmiş.

Mehmed Paşa ile Şerif Paşa, irade-i seniye (Padişah emri) ile Fa­tih Camii’nin yanı başındaki türbeye girmişler ve sandukayı kaldır­mışlar… Önlerine demir bir kapak çıkmış… Kapağı açtıklarında taş bir merdiven görmüşler…

Ellerinde lambalarla merdivenden inmişler. Daha derine uzanan bir tünelle karşılaşmışlar… Tünel boyunca yürüyüp bir odaya gel­mişler. Odanın ortasında musalla taşına benzeyen bir mermer, mer­merin üzerinde de kabartmalarla süslü bir tabut görmüşler.

Dualar, Fatihalar eşliğinde tabutun kapağını açmışlar. İçinde bo­zulmamış bir cesetle karşılaşmışlar: Bu Fatihin çürümemiş cesedi imiş. Yüzü aynen, yaşadığı devirde Gentini Bellini’ye yaptırdığı res­me benziyormuş.

Fatih Sultan Mehmed

 

Eserin Adı: Fatih Sultan Mehmed
Yapım tarihi: 1480
Orijinal Ebadı: 69,9 × 52,1 cm
Tekniği: Tuval Üzeri Yağlıboya
Bulunduğu Yer: National Portrait Gallery, / Londra – İngiltere

Şaşkınlıktan şaşkınlığa düşen paşalar, yine dualar eşliğinde tabu­tu kapayıp hürmetle huzurdan çıkmışlar…

Mezarı eski hâline getirmişler, sandukayı da üstüne yerleştirmişler ve saraya dönüp gördüklerini Sultan İkinci Abdülhamid’e anlatmışlar.

Sultan II. Abdülhamid büyük ceddinin su baskınından zarar gör­memesine çok sevinmiş. Gördüklerini kimseye anlatmamaları ko­nusunda paşaları tekrar ikaz etmiş. Kimsenin Fatihin mezarının bu­lunduğu mahzene girememesi için de demir parmaklıklı kapının bulunduğu yere beton döktürüp kapattırmış.

Ne var ki, Fatihin mezarına giren paşalardan Damad Şerif Paşa, yıllar sonra yeminini bozmuş…

Fatihin kabrinde gördüklerini, 1940’larda müdavimi olduğu İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Mercandaki konağında musikili sohbete katılanlara anlatmış. Olay da böylece duyulmuş…

Yahya Kemal, bir yazısında bu olayı naklettikten sonra, şöyle bir soru soruyor:

 “Madem ki Fatih’in mezarı II. Abdülhamid tarafından kapatıldı, bugün Fatih’in türbesinde yatan kim?”

Fatih’in türbesinde başka birinin yattığı dedikodusu, Yahya Kemal’in bu kuşkulu sorusundan kaynaklanıyor.

Oysa türbeler semboliktir. Gerçek mezar türbenin herhangi bir yerinde olabilir.

Biliyorsunuz, Fatih, 27 Nisan 1481 ’de yeni bir sefere çıkmak için 300 bin kişilik ordusuyla İstanbul’dan ayrılmış, 03 Mayıs günü Mal­tepe civarındaki Hünkâr Çayırında vefat etmişti.

Şehzade Bayezid gelip tahta çıkana kadar, kargaşa çıkması ihti­mali göz önüne alınarak, daha sonra Kanuninin ölümünde de ya­pıldığı gibi, ölümü saklanmıştı. Bu süre içinde cesedin bozulmama­sı için cesedi tahnit edilmişti.

Şöyle bir iddia var: Güya, Fatih’in vefatının duyulması bütün ça­balara rağmen önlenememiş…

Asker ayaklanmış. İstanbul yağmalanmış…

Hâlbuki Fatih’in cenazesi ölür ölmez tahnit edilmiş ve İstanbul’a getirilmişti…

Hemen ardından da Anadolu’da valilik yapan iki oğluna, Şehza­de Bayezid ile Cem’e babalarının vefat ettiği bildirilmişti…

Kader Bayezid’e hükmetti ve II. Bayezid unvanıyla atalarının tah­tına cülus etti.

II. Bayezid’in tahta geçmesinden sonra, babası Fatih için çok büyük bir cenaze merasimi yaptırdı, sonra da Fatih Camii’nin avlusundaki türbesine tekbirler eşliğinde defnettirdi.

 

Kaynak:

Yavuz BAHADIROĞLU, Tarihimizin Gizli Odaları , Hayat Yayıncılık,2012, Bayrampaşa / İstanbul, sh:242-244

belliniselfportra

Gentile Bellini -1429-1507

 Rönesans döneminde Venedik’te yaşamış İtalyan bir ressamdır. 1478 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından Fatih Sultan Mehmed’in portresini yapmak üzere İstanbul’a gönderilmiştir.

Gentile Bellini, ressam bir ailenin çocuğu olarak 1429 yılında Venedik’te dünyaya geldi. Babası Jacopo Bellini ve özellikle erkek kardeşi Giovanni Bellini de o dönemin çok ünlü ressamlarındandı. O dönemde yetenekli ressamlar çok saygı görmekteydiler. İtalyan yarımadasının kuzeyindeki Floransa ve Venedik gibi kentlerinde yaşayan sanatçılar Rönesans döneminin çekirdeğini oluşturmaktaydılar.

Gentile ve Giovanni o dönemde özellikle birçok dinsel temaları tablolar yaptılar. Venedik’teki Scuola Grande di San Marco binasının içindeki tabloları da iki kardeşler birlikte yapmışlardı. Gentile Bellini Venedik’teki Dükler Sarayı’nda da birçok tablolar yaptı ama 1577 yılında çıkan yangında bu tablolar yok oldu.

Gentile Bellini’nin döneminde Osmanlı-Venedik İlişkileri

İtalyan yardımadasında o dönemde tek bir devlet yerine birçok kent krallıkları bulunuyordu. Bunlardan en güçlülerinden biri de yarımadanın kuzeydoğu bölgesinde yer alan Venedik Cumhuriyetiydi.

Venedik ilk önceleri Bizans İmparatorluğunun bir parçasıyken bağımsızlığını kazanmış, güçlü filosuyla başta Girit ve Kıbrıs olmak üzere birçok Ege ve Akdeniz adalarını eline geçirmişti. Venedik 1204 yılında Konstantinopolis’i talan eden dördüncü Haçlı seferi’nde önemli bir rol oynamıştı ve Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiğinde kentte büyük bir Venedikli toplumu yaşamaktaydı.

İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesi Venedik’e büyük bir zarar verdi. O yüzden 1453-1479 yılları arasında Venedik ile Osmanlılar arasında birçok çatışmalar yaşandı. Sonunda Venedik Senatosu’nun Osmanlıların yaptığı barış önerisini kabul etmesiyle bu çatışmalar sona erdi. Barış anlaşması Venedik’in Osmanlılara büyük bir miktarda ödeme yapmasını öngörmesinin yanısıra olağanüstü başka bir koşul daha içeriyordu. Fatih Sultan Mehmed portresini yapmak üzere Venedik’in en yetenekli ressamlarından birinin İstanbul’a gönderilmesini öngörüyordu.

İşte Bellini bu koşullar altında 1479 yılında İstanbul’a geldi, kaldığı 16 ay boyunca Fatih Sultan Mehmed’in ünlü portresinin yanısıra birçok tablolar ve çizimler yaptı.

Gentile Bellini’nin İstanbul Seyahati

Fatih Sultan Mehmed tablosunu yapmasına izin vermeden önce Bellini’nin yeteneğinden emin olmak istemişti. Bu nedenle Bellini İstanbul’daki ilk aylarını sarayda çeşitli insanların tablolarını yaparak geçirdi. “Oturan Katip”” adıyla anılan tablosu da bunlardan biridir. Boston’daki İsabella Gardner Müzesinde bulunmaktadır.

Gentile Bellini’nin Fatih tablosu en önemli tablolarından biridir. Tablonun sağ alt köşesinde latin harfleriyle 25 Kasım 1480 tarihi atılmıştır. Tablonun gerçekçiliği dikkat çeker. Bellini Fatih’in kanca burnunu aynen olduğu gibi yansıtmıştır. Fatih’in Bellini’ye bu tablosunu yaptırtması onun zamanına göre açık görüşlü bir insan olduğunu gösterir. Ne yazık ki ölümünden sonra yerine geçen II. Bayezid tutucu ve bir padişahtı. Babasının ölümünden sonra bu tabloyu ve Bellini’nin İstanbul’da yaptığı diğer tabloları pazarlarda sattırdı.

Venedikli tüccarlar ucuz fiyatlara bu ve diğer tabloları satın alarak Avrupa’ya götürdüler. Bugün Fatih Sultan Mehmed’in Bellini tarafından yapılmış bu tablosu Londra’daki National Gallery‘ye aittir.

 

ATATÜRK’ÜN MUHAFIZ ALAYI KOMUTANI TOPAL OSMAN BEY NEDEN KATLEDİLDİ?


Tüm samimiyetimle bir kere daha belirteyim ki, yakın tarihi tar­tışmak konusunda zihinlerimiz yeterince özgür değil!

Analiz amacıyla yakın tarih tarlasına girmek, mayın tarlasına, gir­mekten farksızdır!

Alışa geldiğimiz övgü-sövgü sarmalı dışında, gerçekleri arayış cehdiyle yakın tarihe yaklaşan tarihçi, mayın tarlasında yürümeyi göze almak mecburiyetindedir.

Birileri istediği kadar aksini söylesin, dilediği kadar “Aslında eleştirmek ve tartışmak yasak değil de, hakaret etmek yasak” şek­linde bir yorumla yasaklara ve yasakçılığa kılıf bulmaya çalışsın, olmuyor: Çünkü insan kendini ancak özgür hissettiği kadar öz­gürdür!

Ve bir kesimden övgüyle, bir kesimden sövgüyle söz etmeye şartlanmamış kalemler, yakın tarih konusunda, bilinen sebeplerden dolayı, kendilerini özgür hissetmiyorlar.

Esasen kimi etkili-yetkili çevrelerin zihinleri de, bu konudaki öz­gürleşmeyi taşımaya henüz hazır değil. Ne zaman yakın tarihe iliş­kin farklı bir şey gündeme gelse, aba altından sopa göstermeye va­ran hassasiyetler ortaya çıkıyor.

Yakın tarihe bakışımız salt duygusal! Duygusal olanın bilimsel, ta­rihsel, mantıksal olmak gibi bir zorunluluğu yoktur! Yakın tarihe iliş­kin derin analizlere rastlayamayışımızın en önemli sebebi bence bu dur. Derinleşme ihtiyacının gerekçesi oluşmamıştır. İnsanlar yasaklar sebebiyle kullanamayacakları bilgilere ulaşmak için çaba harcamazlar.

Bütün bunlardan dolayı gerçek tarihçiyakın tarihten kaçıyor. Ön­celikle yanlış anlaşılmaktan, yanlış anlaşılıp süründürülmekten, hatta bazılarına aykırı gelebilecek bilimsel ve tarihsel yaklaşımından dolayı vatana ihanetle suçlanmaktan korkuyor.

Kimse durup dururken huzurunu bozmak istemez. Ayrıca da kimseden kahraman olmasını filan beklemeye hakkımız yok! O za­man da meydan ya tümüyle yakın tarih şaklabanlarına kalıyor, ya da yakın tarihe tam bir mürit mantığıyla yaklaşan siyasi duygusallığa: Onlar da dönemin belli bölümünü övmek, diğer bölümüne sövmek dışında bir şey yapmıyorlar…

Sonuç olarak yakın tarihimiz ve yakın tarihi olumlu-olumsuz yönleriyle etkilemiş Topal Osman Ağagibi isimler bir alaca karanlık kuşağının, övgü-sövgü sarmalında kalıyor.

Bu yüzden ne Sultan Abdülhamid’i yeterince tanıyoruz, ne Vahideddin’i; ne Cemal Paşa’yı, ne Atatürk’ü, ne İnönü’yü, ne Rıza Nur’u, vesaire…

Meçhuller diyarında gibiyiz. Henüz Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma Vapurunda bile anlaşmış değiliz. Kimilerimiz çürük ol­duğundan söz ederken, kimilerimiz neredeyse transatlantik tanım­laması yapıyoruz!

Çocukluğumda okuduğum ders kitaplarına göre, Atatürk, asker olduğu hâlde ne komutanlarından, ne de Padişahtan izin almaksızın çürük Bandırma Vapurunaatladığı gibi işgal altındaki İstanbul’dan çıkıp sağ salim Samsun’a varmıştı…

Duyduklarım ise çok farklıydı: Güya Atatürk’ü Samsun’a Sultan Vahdettin göndermiş, (Rahmetli Üstad Necip Fazıl, “Vahidüddin”isimli eserinde bunu yazdığı için mahkûm oldu.) bunun için de, Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan en iyi gemilerden biri olan Bandır­ma Vapurunu tahsis etmişti.

Dramın boyutlarına bakınız ki, Birinci İnönü Savaşının gerçekte olup olmadığını bile net olarak bilemiyoruz! (İstiklâl Savaşımızın bazı kahramanlarına ve bazı tarihçilere göre, böyle bir savaş hiç olmamış, dolayısıyla böyle bir zafer de kazanılmamış.)

Eğer bu bir dedikodu ise, böyle dedikodular sadece yasakların kol gezdiği ülkelerde olur. Yazılmasından korkulan şeyler kulaklara fısıl­danır, tabiatıyla tarihe bir sürü yalan-yanlış şey karışır.

Sır tuta tuta, yüreklerimiz sır-küpünedöndü. Kafamızda cevapsız sorular cirit atıyor…

Özet olarak söylemek gerekirse, Türk milleti, yakın uzak tüm ta­rihini devlet ideolojisi giydirilmiş resmi tarihten öğreniyor. Bu yüz­den, doğrulara ulaşmak bazen imkânsızlaşıyor.

Çünkü iktidarı kontrol edenler tarafından bazı sakıncalı tarihi belgeler değiştirilmiş, hatta yok edilmiş olabilir. Bu ihtimal doğru ta­rihe giden yolun üzerinde diken tarlası gibi duruyor.

Özellikle Ali Şükrü Bey ve Topal Osman Bey vakası, doğrudan Atatürk’le bağlantılı bulunduğu için, son derece hassas vakalardan birini teşkil ediyor.

Tabii resmi tarihe (ve Ana Britannica Ansiklopedisine göre) Atatürk’ü (Cumhurbaşkanını) korumakla görevli Muhafız Alay Ko­mutam Topal Osman, Atatürk’ü çok sevdiği için, ona sık sık muha­lefet eden Trabzon Milletvekili (hemşehrisi) Ali Şükrü Bey’i öldür­müş. Olay ortaya çıkınca Atatürk Topal Osman’ı korumamış. O da Atatürk’e kinlenmiş ve Çankaya Köşkünü basmış. Neticede öldürül­müş. Keşke her şey bu kadar yalın, açık ve basit olabilseydi.

Bilinmelidir ki, hiçbir tarihi olayın gerekçesi bu kadar sade ve basit değildir. Tarih iç içe labirentlerden oluşur. Bir şey tarih için­deki her şeyle ilgilidir. Binaenaleyh, bir olay bu kadar sıradanlaştırılmışsa, mutlaka içinde giriftlikler vardır. Zira tarihte bu kadar te­sadüf olmaz.

Artık Topal Osman Bey kimdir? sorusunu kendimize sorabiliriz. Öncelikle, çeşitli savaşlara katılmış, çeşitli yerlerinden yaralanıp to­pal kalmış bir savaş gazisi ve sözün tam manasıyla bir kahramandır.

Giresun’un varlıklı ailelerinden birine mensuptur. Balkan Sa­vaşları ve Birinci Dünya Savaşında; gönüllü olarak, bir grup gen­ci silâhlandırarak savaşa katılmış ve çok yararlılıklar göstermiştir…

Bu savaşlarda ayağından yaralanmış, Topal lâkabı oradan gelmiş­tir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Karadeniz Bölgesi’ndeki Rum çeteleri ile boğuşup geri püskürtmüştür.

Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a çıkmasından itibaren de, tüm gücüyle onu desteklemiş ve tüm imkânlarını Mustafa Kemal’in em­rine vermiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında çeşitli cephelerde aktif görev üstlen­miştir. O kadar büyük ve görkemli hizmetler yapmıştır ki, gerek kendisi, gerekse çetesi âdeta efsaneleşmiştir. Şöhreti yaygınlaştığı için Nisan 1919’da İstanbul Hükümeti tarafından hakkında tu­tuklama emri çıkarılmıştır.

Tarihçi vicdanı, böyle birinin göğsüne rahatlıkla ve hiç çe­kinmeden kahramanlık madalyasıtakabilir. Ancak tarihçinin gö­revi kahraman belirlemek değil, doğru tespitler yapmaktır.

Birinci tespit: Topal Osman tam bir vatanseverdir…

İkinci tespit: Topal Osman, yeri geldiğinde hayatım vatanı için hiçe sayabilen bir fedakârdır…

Üçüncü tespit: Topal Osman, kendisi için bir şey istemeyen bir insandır…

Tarih iç içe labirentlerden oluşur. Bir şey tarih içinde­ki her şeyle ilgilidir. Bina­enaleyh, bir olay sıradanlaştırılmışsa, mutlaka için­de giriftlikler vardır. Zira tarihte bu kadar tesadüf olmaz.

Dördüncü tespit: Mustafa Kemal’e bağlıdır… (O kadar bağlıdır ki, Atatürk, ondan başkasına güvenememiş, kendi­sini koruma görevini ona ve arkadaşlarına vermiştir. Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da, Erzurum Milletvekili ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiye­ti Heyet-i Temsiliyesi Başkanı olarak Ankara’ya geldiği zaman, hiçbir bi­çimde koruması yoktur…

Ankara Garı yanındaki küçük evde uyurken, silâhını yastığının al­tına soktuğunu duyan Topal Osman Ağa, hemşerilerinden kurduğu birli­ğiyle Mustafa Kemal’i korumayı üst­lendi. TBMM’nin küçücük genel kurul salonunda, Muhafız Tabur Kumandanı”olarak, ayrı bir yerinin olduğu bilinir.)

Bundan sonrasını dönemselolarak tespit edelim…

Artık zafer (İstiklâl Savaşı) kazanılmıştır. Dolayısıyla, yöne­tici kadro, savaş esnasında gerekli gördüğü bazı isimlere, grup­lara ve eğilimlere artık ihtiyaç hissetmemektedir…

Yani ileriki aşamalara geçilebilmesi için, bazılarının tasfiye edilmesinin vakti gelmiştir…

Birinci Meclis, yönetici kadronun rahatlıkla kontrol ede­bildiği bir Meclis değildir. Mustafa Kemal ve kadrosu, Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grub’un (Mustafa Kemal Birinci Grubun lideridir) zaman zaman çok sertleşen muhalefetiyle karşılaşmakta­dır. Grubun önder isimlerinden biri de eski bir asker olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’dir. Ali Şükrü Bey, diğer pek çok millet­vekili gibi, Lozan Antlaşmasının Türkiye’yi kayba uğrattığına inan­makta ve antlaşmanın imzalanmamasını istemektedir…

Bu bağlamda Mustafa Kemal’i ağır biçimde eleştirmektedir. Ba­zen tartışma o kadar sertleşmektedir ki, Mustafa Kemal ile Ali Şük­rü birbirlerinin üzerine yürümektedirler.

Tabiatıyla da Mustafa Kemal, düşündüklerini hayata geçire­bilme açısından yeni bir Meclis istemektedir… Yeni Mecliste Ali Şükrü Bey ve fikriyatı asla yer bulamayacaktır. Fakat bunu gerçekleştirebilmek pek o kadar da kolay iş değildir. Zira Ali Şükrü, Mec­liste ve basında tanınan, hatta taraftarı olan lider isimdir.

Hem dinî, hem de millî konularda son derece hassas, son de­rece atak, cesur, liderlik vasfı olan bir insandır. Mustafa Kemal’in Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne karşılık, Ali Şükrü de Tan Gazetesi‘ni çıkarmakta, her alanda Mustafa Kemal ile rekabete gi­riştiği izlenimi vermektedir. Ayrıca hilâfetin kaldırılmasına da taraf­tar değildir. Üstelik Mustafa Kemal ile TBMM çatısı altında dişe diş tartışmayı göze alabilen biridir.

İşte bu gergin günlerde Ali Şükrü Bey birden bire ortadan kay­boldu. Kayboluşunun ancak üçüncü günü, Mühye Köyü civarında koyunlarını otlatan bir çoban tarafından cesedi bulundu. Boğularak öldürülmüştü…

Cinayeti araştırmak üzere kurulan komisyon, pek bir şey bula­madı. Sadece Ali Şükrü Bey’in, sıkılmış yumruğunun içinde hasır parçaları bulunduğu zapta geçirildi…

Derhal Topal Osman’ın evini bastılar. Her nasılsa, cesedin avu­cundaki hasır parçalarının Topal Osman’ın evindeki sandalyeye ait olduğunu tahmin etmişlerdi!

Sonra bu mealde bir açıklama yaptılar: Hemşehrisini Topal Os­man öldürmüştü!

İdddiaya göre, Topal Osman, hemşehrisi Ali Şükrü Bey’in Mus­tafa Kemal’e muhalefet etmesine dayanamamış ve bir gece evine ça­ğırıp öldürmüştü. (27 Mart 1923)

En mühim delilleri, cesedin avucunda tuttuğu, cinayetten sonra konulup konulmadığı bilinmeyen hasır parçalarıydı. Güya o parça­lar, boğuşma esnasında, Osman Ağa’nin evindeki hasır sandalyeler­den koparılmıştı.

Ama Topal Osman böyle bir cinayet işlemediğini söylüyor, hem­şehrisini öldürmesi için deli olması gerektiğini öne sürüyordu. Üs­telik aralarında cinayet sebebi olabilecek bir düşmanlık da yoktu. Birbirlerinin evine girip çıkacak derecede de samimiydiler.

Bunları Atatürk’e anlatıp masumiyetini ispatlama çabasına girdi. Fakat talebi reddedildi. O zaman iktidar kavgasının ortasına düştüğü­nü ve iyi hazırlanmış bir komploya kurban gittiğini düşündü.

Kahramandı, korkusuzdu, ama pek çok kahraman gibi o da saf­tı. Cepheden cepheye mertliğini vuruşturduktan sonra, enva-i çeşit siyaset tilkisinin cirit attığı Ankara havasına alışamamıştı. İntikam hevesine kapıldı. Arkadaşlarıyla birlikte, Çankaya Köşkü’nü kuşat­tı. Atatürk içerideydi. Yanında eşi Latife Hanım ve Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen vardı. “Latife Hanım” isimli kitabın yazarı İpek Çalışlar, Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen’e atfen şun­ları anlatıyor:”Beklenen oldu. Topal Osman çetesi Çankaya’yı kuşattı. Latife’nin kız kardeşi Vecihe de oradaydı. Vecihe İlmen yıllar sonra bir dost mec­lisinde o gün yaşadıklarım anlatmıştı. Bu anlatım Topal Osman olayı­nın bilinmeyen bir yönünü gün ışığına çıkartıyor: Milli Mücadelenin li­deri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbiri hayatta ka­lamazdı. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Adet olduğu üzere, ‘Kadın­lar ve çocuklar önden çıksın,’ dediler. Plan şuydu:Mustafa Kemal Paşa, kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu.

Latife muhafızlarla birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım,’ diyordu. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. An­cak Latife’nin inadını bilirdi. Vecihe bir çarşaf buldu, getirdi. Mustafa Kemal çarşafı giydi, baldızı Vecihe ve hizmetkâr kadınlarla dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı.

Erlerden birine, ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir,’ dedi. San­dıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden ba­kıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışarıdan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yü­rüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Ke­mal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm tehdidi altında çeteyi oyala­mayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yü­rütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya başladı. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anlayınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada To­pal Osman müfrezesi Muhafız Taburu tarafından sarıldı.”

Tabii teslim olmadı. Ankara’da Ayrancı Bağları’ndaki evinde girdiği çatışma sabaha kadar sürdü. Hemen hemen bütün adam­ları öldürüldü. Kendisi de ağır biçimde yaralandı. Ve ancak yaralı olarak ele geçirilebildi. Fakat hazindir; ağır yaralı olarak hastane­ye götürülürken, yolda öldüğü söylenerek başı kesildi… (1923 yılının 1 Nisanını 2 Nisana bağlayan gece) Sonra alelacele gö­müldü. Daha sonra ise Meclis kararıyla mezarı açıldı. Cesedi çı­karılıp TBMM önünde bacaklarından darağacına asıldı ve ceset kokuşuncaya kadar orada bekletildi. Böyle bir kini anlamak, bu­gün için çok zor!

O dönemde TBMM zabıt kâtibi olan Mahir İz, “Yılların İzi”adıyla yayınladığı hatıralarında, bu operasyonla hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden, hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman ve arkadaşlarından kurtulmak isteyenle­rin kurtulduğunu, böylece bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. Atatürk’e sonuna kadar sadık kalmış isimlerden Falih Rıfkı Atay, “Topal Osman da en sonunda nizamî ordunun kıta kumandanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çanka­ya sırtlarında vurulmuştur.”der…

Atatürk’ün eski silâh arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy ise, To­pal Osman yok edilirken Mustafa Kemal’in oturup beklemesini manidar bulur.

Her neyse. Bu olaylardan sonra Birinci Meclis, Meclis üye tam sayı­sının üçte iki çoğunluğu ile alması gereken seçim kararını, Anayasaya aykırı olmasına rağmen, basit çoğunlukla aldı. Seçilecek isimleri biz­zat Atatürk belirledi. Böylece İkinci Meclis teşekkül etti. TBMM’nde dikensiz gül bahçesi oluşmuştu. Tarihçi vicdanı, “Amaç bu muydu?..”diye düşünmeden edemiyor.

***

Bu acı hikâye burada bitmeliydi aslında, fakat bitmedi. Bu kez Gazi Topal Osman ismi etrafında dönen başka bir hikâye çıktı yo­lumuza…

1925’de bizzat Atatürk’ün emriyle Topal Osman’ın naaşı Gire­sun Kalesinde ilk gömüldüğü yerden alınıp, yine kale içindeki anıt mezara nakledildi.

1981’de Giresun mülki amirleri kendisini kahraman ilan etmek için Türk Tarih Kurumu’ndan görüş istediler, ama olumsuz bir ce­vap aldılar…

1983’de Kenan Evren, Giresun’u ziyareti sırasında, Gazi Topal Osman’dan övgüyle söz etti. 1987’de yerel yöneticiler 2 Nisanlarda Topal Osman’ı anmaya başladılar. Derken, bir emekli tuğgene­ral, Topal Osman Ağanın hayatından çok etkilendiğini söyleyerek adına bir heykel yaptırıp dikilmek üzere Giresun’a gönderdi. Ne var ki, dönemin CHP’li belediye başkanı Mehmet Işık buna mani oldu. Başkanın talimatıyla heykel depoya kaldırıldı. Bu da böyle bir hikâye işte.

Gazi Topal Osman’ın hayat ve ölüm hikâyesi, son günlerde çok­ça sorulduğu için, yazılmalı diye düşündük.

Kaynak:

Yavuz BAHADIROĞLU, Tarihimizin Gizli Odaları Hayat Yayıncılık,2012, Bayrampaşa / İstanbul, sh:72-80

Yorum:

Tarihine hükmedenlerin özelliklerinden biri, insan psikolojisini iyi bilmeleri, doğru ve hakikat unsurlarını amaçları ve iktidarları için kullanmaktan çekinmeyişleridir. Günümüzde aynı şekilde siyasî çizgileri olan kişilerin varlığında bu hususları görmek mümkündür.

Atatürk’ün Fedaisi Topal Osman (Film)

    Vizyon Tarihi:     12 Nisan 2013

    Yönetmen:    Atilla Akarsu

    Oyuncular:     Reha Beyoğlu, Mehmet Tokat, Ali Yaylı

    Tür:    Tarihi , Epik , Dram

    Ülke:    Türkiye

Özet & detaylar

Gün gelecek Tarihin Hiçbir Sayfası gizli kalmayacak diyerek güçlü bir söylemle sinema severlerle buluşmaya hazırlanan film Kurtuluş döneminde bu mücadelenin içerisinde önemli rol oynamış olan Milis Yarbay Osman Ağa nam-ı diğer Topal Osman‘ın ölümüne yol açan karanlık olayların vugulandığı özellikle 1. Meclis dönemini yani mücadelenin başladığı ilk zamanları anlatan bir tarih filmi. Kurtuluş mücadelesi uğruna kendi hayatını hiçe sayarak savaşan bir çok isimsiz, kenarda köşe de kalmış bilmediğimiz insanlar ve bunlarla ilgili bilgiler su yüzüne çıkmış filmle birlikte. Karakılıç Film, filmin yapımcılığını üstlenirken Atilla Akarsu’yu hem yönetmen hem de senarist koltuğunda görüyoruz.

Sinemamız açısından bereketli günler yaşıyoruz, her konu masaya yatırılıyor, kıyıda köşede kalmış olaylar sinemaya aktarılıyor. Bu sene Çanakkale ve Sarıkamış üzerine yoğunlaşıldı, aradan Taş Mektep’e uzanıldı, kahramanlıklar döküldü ortaya teker teker…

Eleştiri

Kör topal bir film../Banu Bozdemir

Atatürk’ün Fedaisi Topal Osman da tarihi detaylarda gerçeği aramak, aslında yönetmenin kafasında var olan gerçeği ortaya koymak için yola çıkmış bir film. Bu anlamda Topal Osman’ın farkı, boyut değiştiren bir hikâyeye sahip olmasında… Filmin genel anlamdaki başarısızlığını bir kenara bırakıp olayın tarih içindeki konumuna bakmakta fayda var!

Topal Osman aslında gayet özerk bir yapılanma içeren, Karadeniz bölgesinde özellikle de Giresun’da sivil örgütlenmeleri organize eden, hatta yaratan bir adam. Değişik bir otonom yarattığı için hem saygı uyandırıyor, hem de başına burukluğu zaman zaman başına işler açıyor. Bölgedeki azınlığa epey çektiren, Atatürk’ün gözde adamlarından biri. Balkan Savaşı’nda aldığı yara sebebiyle topal kalıyor, o yüzden lakabı topal olarak kalıyor.  Tabii ne oluyor da Topal Osman Atatürk’ün muhafız alay komutanlığına kadar yükselmişken ve yöresel bir kahraman ilan edilmişken birdenbire katil damgası yiyip arananlar listesine giriyor?

Atatürk’le tartışan Trabzon mebusunu öldürdüğü gerekçesiyle katil damgası yiyor, arananlar listesine giriyor ve yakalanacağını anlayınca Çankaya Köşkü’nü basıyor. Bu arada Atatürk’ün baskından çarşaf giyerek kaçtığı da, kalpağı giyen Latife Hanım’ın onları karşıladığı da  söylentiler arasında. Film tüm süreci anlatmaya çalışıyor, hatta Atatürk’ün Samsun’a çıkışının sebebi olarak da Topal Osman gösterilmekte! Yani onun özerk yapılanmasının, devleti takmayan davranışlarının bir son bulması için! Karadenizlilere özgü ‘uşak’ kıyafetiyle ortalıkta arz-ı endam eyleyen Osman’ın çevresindeki saygınlığı tartışılmaz. O yüzden filmin bir kısmında yerel kıyafetler içindeyken, sonra düzenli orduya geçiyor ve askeri kıyafetler giymeye başlıyor ve devletle arası bozulunca tekrardan siyahlara bürünüyor.

Filmin genel anlamda başarısız olduğunu başta belirttim. Çünkü bir özensizlik hâkim filmde. Oyunculuklar da bu amatörlüğü epey destekliyor, kimi yerler müsamere kıvamında hatta. Hep bir ağızdan söylenmeye çalışan gaz cümleleri hiçbir şekilde seyirciye etki edecek düzeyde değil! Topal Osman’ın evin içinde yaralı bir halde kendisini yakalamaya çalışan dışarıdaki subayla konuşmasından (sanki karşılıklı sohbetteler), arada bir yarıda kesilen ve beş kişinin kendisini ileriye atıp anında öldüğü sahnelere kadar her şey gerçekten de tatminsiz. Eğer karşımıza maddi sorunlar vardı mazereti gelecekse, o zaman çekilmese daha iyi olurdu yanıtını vereceğim. Film zaten derdini çok iyi anlatamıyor, karakterin hikâyesini çok iyi kuşanamıyor. Bari onu çevreleyen oyunculuklar iyi olsa diye umut ediyor insan. Topal Osman’ın askerlerinden biri neden kadın mesela? Hep yanında, yakınında ve onun varlığı bile belirtilmiyor!

Gelelim Topal Osman’ın sonuna. Kafası kopartılarak hayatına son verilen Osman böyle bir sona nasıl geldi? Karşılıklı baskınlar sonuncunda konuşmasın diye Topal Osman’ın hayatına son veriliyor. Film bu sonu biraz ikircikli veriyor. Sonuçta Atatürk’ün yıllarca yanında olmuş, onun muhafız alayında görev yapmış bir adamın ipini çekmek kolay değil ama Atatürk’ün gözyaşları ve filmin sonunda Topal Osman’ın oğluna söylediği cümle aslında olayı ucundan bucağından yakalamaya çalışıyor.Zafere giden yolda bazı kayıplar verilebilir, hatta verilmelidir gibi bir mesaj! Karadeniz insanının hırçınlığını, asabiyetini kuşanmış bir karakter Topal Osman, milliyetçi ve yerel karakter. O yüzden kendi bölgesinden ayrılmıyor, yerel bir mücadele veriyor ve bunun bedelini de kellesiyle ödüyor!

Film bu hayat hikâyesini daha dolu dolu anlatabilirdi, sonuçta tarih içinde farklı bir yere oturan bir karakter Topal Osman. Ama özensiz bir yönetim, bölük pörçük ve olayı tam da kapsamayan bir senaryo kötü oyunculuklarla birleşince ortaya tatminsiz bir film çıkmış ve tabii bir de yanlı!

twitter.com/BanuBozdemir

 

FAUST (2011) Film


Yönetmen: Aleksandr Sokurov
Ülke: Rusya Rusya
Tür: Dram | Fantastik
Vizyon Tarihi:29 Haziran 2012 (Türkiye)
Süre:140 dakika
Dil: Almanca
Senaryo: Aleksandr Sokurov
Müzik: Alexander Zlamal
Görüntü Yönetmeni: Bruno Delbonnel
Yapımcılar: Andrey Sigle |
Vizyon Tarihi:    29 Haziran 2012 (2s 14dk)
Oyuncular:    Johannes Zeiler, Anton Adasinskiy, Isolda Dychauk
Özet:

Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Ayı ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması” nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır. İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?

Filmden Alıntı cümleler ve soru/cevaplar

Şeytanla  Doktor Faust’un diyalogları

(Not: Sorular/cevaplar bazen şeytan, bazen Doktor Faust tarafından soruluyor.
Ayrıca veciz mana taşıyan cümleler, diyaloglarda geçiyor.)

Ruh nerede?

Bize insan vücudunun yapısıyla ilgili çok şey anlattın fakat insan ruhuyla ilgili tek söz etmedin.

Onu bulamadım.

Ruhu nerede aramalıyız?

 Tenimizin altında olabilir, yahut ciğerlerimizin hava keseciklerinde

Ruhumuz  ve hayat  O nereye saklanmış?

 Kafamızın içine mi?

 Orada yalnızca çöplük vardır! Yoksa kalbimizde mi?

 Bazen onun ayaklarımda olduğunu hissediyorum.

- Ne demek istedin?

- Eğer biri korkarsa birden ayaklarında tüm hayatı hisseder.

****

Ruh nedir ve nerede ikamet eder?

 -Bunu yalnızca Tanrı bilir. Bir de tüm insanlığın hasmı(Şeytan).

-Peki bu iki beyefendiyi nerede bulabilirim?

- Tanrı her yerdedir.

- Öyleyse hiçbir yerde.

- Ve dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

****

Şeytan nerede?

-Dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

- Benim hiç param yok.

- Öyleyse sen Şeytan değilsin.

- Peki kim bu Şeytan?

 – Kimse bilmiyor. Dediklerine göre, meydandaki şişman adammış. Gerçekten mi?

Şeytandan ne dilemek isterdin?

İki şey. Öncelikle, kendimi tüm bu dünyadan kurtarmayı, Sonra da seni daha sık görebilmeyi. Eğer bu dünya yok olacaksa beni nasıl daha sık göreceksin?

 Basit. Sen ve ben hariç, dünyada geri kalan her şey yok olursa. Başka biriyle uğraş. Ben insanlıktan umudu kestim. Hepimizin iyiliği için.

****

“Her şey yaşar ve ölür, doğanın kanunu budur”
“Kader içinde bocalayıp duran yalnızca kararan insan hayatıdır;

****

Tanrı kim?

Şu göğsümde ikamet eden ruhumun derinliklerini titreten  tüm güçlerimin üstünde olan  benimle olmadıkça güçsüz olan Tanrı’dır.

****

Amaç:

- Biri olmadan diğeri olmaz.

- Emin olduğum tek bir şey varsa

- Nedir o?

- O da yaptıklarımın bir anlamı olmasıdır.

****

Para  nedir.

Yalnızca kendi mütevazi kaderini yazandır.

Kendi mütevazi kaderini. İnsan çalışmalı ve asla dilenmemelidir. “

****

Ruh:

 Delikte Siyah, bir cisim.

- Kimse ruhu olmadan yapamaz.

Neden işleri zorlaştırıyorsun?

Mutluluğu, öfkeyi şefkati hissetmiyorum.

Eğer ruhum bir boşluktan ibaretse bunun neresi iyi?

****

Şeytanın hayatın anlamını ve verecek hiç parası yoktur.

****

İyi Adam

Senin baban iyi bir adamdı. İyi bir adam, en karanlık arzularda  “ kaybolmuş bile olsa   doğru yolu bulur.

“Onsuz yapmalısın. Onsuz yapmalısın.” Bu ebedi müzik.

*****
“Ebedi müzik.” “Ebedi müzik.” “Ebedi müzik”

****

Takdire şayan bir ikili

Siyah. Sanki bir ölü gibi. “Ya da Ölü gibi gri?”

****

Takdire şayan bir ikili  “Ölüm ve bir rahip. “

****

Ruhlar ağır mı?

 – Hayır, bir bozukluktan daha ağır değil.

****

Felsefe taşı!

Doğada olan şeyleri açıklar.

- Öyleyse değerli bir şey olmalı

- Aksine. Beş para etmez. Hayatın değeri düşüyor ölümden bahsetmeye bile değmez.

-Anlayamadım.

-Bunun hiç değeri yok mu yani?

****

Zaman  ve  Sanat  yerlerde sürünendir.

****

“Sözcükler kalemi terk etmeden evvel can verir.”

****

Şeytanın kalbini insanlığın bu berbat yolları beni tüketti.

****

Şeytana verdiği Rehin:

-Beş para etmez çöp,  hayatın anlamı hakkında bir kitapçık, devir daim makinesi, Aziz Sebastian’ın yazıtları, zaman, para,

****

İşte böyle (insan) büyük bir iştahla, hepsini silip süpürecektir Hepsi tükenir!

Zaman da! Para da yok!

****

Her şey koku gibi uçucudur!

“Hukuk, Tıp, Felsefe  ve ne yazık ki teolojiyi   büyük bir azimle ve tutkuyla okusan da tam bir aptal gibi yerdesin. Eskisinden daha bilge değilsin.

****

Ölü insan ve domuz karşılaşırsa

“Domuzların geçmesine izin verin!”

****

Söz ve düşünce (irade)

İlk önce Söz vardı

İlk önce Söz vardı  ve Söz, Tanrı ile birlikteydi.

- Belki başka bir şekilde çevirmelisin. Belki de “Düşünce” olmalı?

İlk önce her şeyi yaratan ve olduran Düşünce vardı.

****

İlk Önce Ben vardı.

- “Ben” kim?

 – Ben işte.

****

Baldıran Otu!

Şeytanın içeceği

****

Şeytanıın kim olduğunu bilmek!

Bilseydim bile bunun sana yararı olur muydu?

****

Ebedi İkilem

****

Bilgi

Bildiğimizin bize hiç faydası yoktur. Ya da: Bize yarayacak olanı bilmiyoruz.

****

“İnkâr eden ruhlar bu dünyada hayatta kalabilir.”

****

Şeytan Fitnesini nereye bırakır?

Doğrusu kilisenin içi daha uygundur, kilisenin dibine olmaz!

****

Şeytanla her anlaşmaya gelir?

Saygın bir adamın saygın imzası bir anlaşmada elzemdir.

****

Şeytana tapanın mantığında

İyilik yok, kötülük vardır!

Öyle ise; Eğer iyilik yoksa kötülük de yoktur.

****

İlk önce Eylem vardı?

- Eylem!  İlginç bir çözüm yolu

-Ben onu Anlam olarak varsaymıştım. Ya da Güç.

-Hayır. Anlam, Eylemlerin sonucunda meydana gelir.

****

İstekler

İnsan soğuk sudan başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, hala çalışır gece gündüz mutluluğu ister

****

Şeytanın Önü nerededir?

Yaşlı keçi ve maymun götlü gibi arkasındadır.

****

Bir Profesör olmuş, ama hala bir oğlan çocuğu gibi dolaşıp duruyor!

****

Ölüm Sebebi

Yanlış bir tedavi insanı öldürse de insanlar “ tanrı vadesi dolanı alır”, derler

****

Neden herkes gençliği arzular ki?

****

Şeytanın Barış teranesi

Domuz ahırında söylenen şarkılar ve şaraptır.

****

Astroloji bilgisi cahil için nedir?

Herkes Kuyruklu yıldız hakkında konuşuyor, anlamı ne olabilir?

 -Hiçbir şey.

-Hiç mi?  -Bir gaz topu.

Bir gaz topu mu? Evet gökyüzü osurunca kuyruklu yıldız oluşur. Öyleyse kuyruklu yıldız osuruk gibi bir gaz topudur.

****

Şarap

Şarabı, şeytan insanlara dünyanın kanı der, Meryem adına içerir, ancak  eşek sidiğidir..

****

Yardım

Birilerinin yardıma ihtiyacı varsa, ortadan kaybolma zamanı geldi demektir. Unutma ki Yardıma ihtiyacı olan sensin başkası değil.

****

Şeytan sevdiklerine ve anlaşma yaptıklarına yardımı, kaosla ve ölümle öder veya ödetir.

****

Günah şeytan ile yeni yapılmış bir anlaşma ve hayattır.

Yeni hayatınızı tebrik ederim! Ne yaptın sen?

- Öyle yapmak istememiştim. Bir anda oldu. Bu çatalı oraya Şeytan’ın kendisi koymuş olmalı!

Bu ölümcül bir günah!

Eğer kendi ruhuna dikkat etmiyorsan, en azından benimkine minnettar olmalısın. O kadarcık yaradan kimse ölmez! (Musa aleyhisselâmda öyle söylemişti)

Sen öyle san, zavallı oğlan. Neredeyse ölüyordu. Bakıyorum hâlâ çok soğukkanlısın.

****

Günahı şeytan başlatır görünmez.

Kim başlattı bunları?

 Sen mi yoksa ben mi?

 Bunu sen kendi ağzınla söyledin. Öyleyse sorumuz hâlâ cevaplanmadı.

****

Hakaret şeytanın gıdasıdır.

Sen bir soytarısın! Soytarı?

*****

Şeytanla olan arkadaşlık dönüşü olmayan yoldur.

- Sence senin için bu gülüşümden vaz mı geçmeliyim? Söyle bana, her şeyi nasıl düzeltebilirim?

****

Günah borcunu ödemek için ikinci günahı işlemek

 – Onun (kişinin)yarasını iyileştirebilir misin?

 – Hayır.

Akrabalarına bakabilir misin?

 Hayır.

Ailesi kaç kişi ki?

 Yalnızca iki kişi, annesi ve kız kardeşi.

Ne zavallı bir soy.

Her şeylerini kaybettiler.

****

Güven  şeytanın silahıdır.

Güvenemediğin şeyin, doğru olduğuna da inanamazsın.

 ****

Şeytan hazinesini ve “Altın” nasıl kokar?

Hazinesinin kokusu döküntü ve sefalet gibidir. Altının kokusu pasta kreması. Kremalı kek gibi kokar

****

Şeytan tedavisini altınla yapar.

Parlak bir altın iyi bir tedavidir.

****

Tanrı’nın verdiğini yine Tanrı alır.

****

İnsanın iki eli var: Biri almak, bir diğeri vermek içindir.

****

Şehvet bir asalet maskesinin arkasında saklıdır.

****

Ölü ve Ölüm

Ölüm hoş karşılanan bir misafir değildir. Mezara giderken bile, ölüden hemen kurtulmak için acele ediyorlar.

****

Bazıları  Dünya’nın kendi etrafında döndüğünü sanıyor.

****

Cehennem

Kimse cehenneme gitmek istemez. Herkes cehennemin iyiler için değil sadece kötüler için olduğunu varsayıyor. Ve bu yanlış. Bir insanı cehenneme doğru götüren bilgisini şehvetine bağlı kılandır.

****

“Kadınlar her koşula dayanıklıdır: Onları bu özelliğinden dolayı takdir etmek gerekir.

****

“Bütün yollar şehire çıkar.

****

Şeytana göre eşitlik Cehennemdedir.

Şeytan: “Yanacağım o günün hayalini kuruyorum. Bütün insanların, cinsiyet yaş, sınıf, meziyet  ayırmaksızın yanacağı o gün. Eşitlik diye buna derim.”

****

Ölüm insana ne yapar?

 O gerçekten öldü mü?

 Bilim, ölümün var olduğunu iddia ediyor.

- Ama hayat da bize aynı cevabı veriyor.

- Evet, doğru.

****

Öyleyse senin bilimine ne ihtiyacımız var?

 Bilim, eksikleri gidermek için yapılan şeylerdir. Muhtemelen boş zamanlarında örgü örmek gibidir. Bilim de örgü örmek gibidir muazzam şeyleri beni cezbeder. bana göre değil. Bilimi bir sürü arkadaşa ve  dünyevi sadelike  değişmemeyiz..

****

Yaşam ve ölüm

Ölüm ölümdür.

Evet, ölüm hâlâ var. Fakat yakın bir zamanda yok olacak.

- O ne demek?

- Gelecekten bahsediyorum. Ama bazı insanlar zaten doğru yoldalar.

****

“Öbür dünyada hiç mutsuz insan olmayacak mı?

 “Hayır. Mutsuzluk tehlikelidir. Çok tehlikeli.

****

Kadınlarla dalga geçmemek gerekir.

****

Bir kadını bir erkeğe bağlayan nedir?

Gülünç bir döngü, Üç şey para şehvet ve ortak bir ev,

****

Yabancı kadınla uzun süre kalmak onu baştan çıkarmak içindir.

****

Kızların hoşlandığı şeyler

Aklını okuyamasan bile bir kızı etkilemen için ona, aklını okuyabildiğini söyle.

****

Şeytanın en çok kullandığı oyuncaklar din adamlarıdır.

****

Din adamlarının ayaklarının kaydığı yerde Hayırseverlerin bağışları vardır.

****

Şeytan Tanrıya inanıyor mu?

 Bugünlerde “Tanrıya inanıyorum” diyen kaç kişi doğruyu söylüyor ki?

- Ben.(şeytan inanıyormuş)

****

“Tanrı aşktır. Ama aşk kural tanımaz.”

****

Hayatın kitabını da okuyabilir misin?

- Hayatın kitabı değil ama belki belirli birinin kitabını(aklını) okuyabiliyorumdur.

****

Şeytanın anlaşma şartı nedir?

İnsanın ruhunu satın almaktır.

****

Şeytanın ambarında neler vardır?

Korkak ruhlar vardır. bütün genç ruhların acı çektiklerinde geldiği yerdir.

****

Bütün katillerin suçları affedilmez. Bunu haketmek gerekir.

****

Biz insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.

Hiç doğmamış olmayı dilerdim. Hiç doğmamış olmak en iyisi olurdu, dostum!

****

Bir talih olarak görünen ölmekten çok daha iyidir. Hayır, yaşamalısın.

****

- Hep aynı şey İnsan daha baş dönmesini kontrol edemeden uçmayı ister.
Sen bir erkeksin. Bir asker.

****

Neyim ben?

 Nihayetinde, neysen “O”sundur.

****

Buradaki hiçbir şeyi tanıyamıyorum.

Ama durduk yere, onlar  yok oldu.

- Çok basit.

-   Anlamıyorum.

****

Ne demek, yok oldu?

 ****

Şeytanın isimlerinden Mauricius? (Morisyus) Ne anlama geliyor?

Ender bir isimdir,  “Karanlık olan” demektir.  Bazen bu, bir şehidin veya bir tüccarın ismi de olabilir.

****

Zaferi sen mi elde etmek istiyorsun?

 “Eylem” her şeydir. “Zafer” değil.

****

Ebedi yalnızlık ve kurtuluş için umut yok.

****

Her şeye kendim karar verme hakkım var.
Kaynak, senin değil ki karar veriyorsun!

****

Şeytan insana kendi kanınla imzalattığı anlaşmasını bozmaz.

 “Ruhun artık ona ait olur.”

****

“Bitti”, ne aptalca bir kelime!

****

“Nereye gidiyorsun?
 Oraya! Oraya! Uzağa ve daha uzağa!

****

—————————-

Eleştiri/Kaan Karsan

Sinema değişiyor, sinema dönüşüyor… Günümüz sinemasının en tuhaf, en yaratıcı ve en büyüleyici yönetmenlerinden biri olan Alexandr Sokurov ise bu karşı konulamaz dönüşümün alevini iyiden iyiye körüklüyor. Goethe‘nin üzerinde elli yıldan fazla çalıştığı manzumesi, sanatı kökünden etkilemeye, varoluşun tüm dünyasını sorgulamaya, değişmeye, değiştirmeye ve yepyeni evrenler yaratmaya devam ediyor.

Baştan söyleyelim. Alexander Sokurov’un Faust‘u kolay takip edilebilen, hatta müthiş bir yoğunlaşma ile izlenilse bile, sizi içine çeken ve kolayca anlaşılabilen akıcılıkta bir eser değil. Hatta tam olarak bahsetmek gerekirse, bilindik kalıpların tamamen dışında seyir eden, sinemanın klasik formüllerinden sadece öyküsel olarak değil görsel olarak da uzak duran ve yepyeni yollar arayan bir film. İşin ilginci bu aradığı yolları buluyor da…

Goethe’nin klasik metnindeki “ruhunu şeytana satan” ve “lanetlenen” insan çıkış noktasından hareketle günden güne daha fazla yitip giden varoluşsal mânaya ve buna karşılık derin bir arayışa sürüklenen insanoğluna doğru yol alıyor. Yitip giden anlam ve bunun peşindeki zavallı insan Sokurov’un kendine has dünyasında, bugüne kadar pek de aşina olmadığımız fotoğraflarla görselleşiyorlar.

Sokurov’un Faust’unda bulanık olmayan tek yargı, her şeyin bulanık olduğu yargısı. Zira Sokurov, kimi anlarda diyalogları, edebiyattaki bilinç akışı tekniğine yakın seyir ederek takdim ediyor ve seyircisi bu diyalogların içerisinde mantıklı bir çıkış yolu arıyor. Yanınızda ya da zihninizde varoluşa ve yok oluşa dair bir el kitabı olmadan, bu filmden düzenli bir anlam silsilesi çıkarmak neredeyse imkânsız gibi. Bu da Sokurov’un Goethe’nin Faust’unu tekrar yaratırken ana metni ne denli iyi anladığının ve olan biteni ne kadar iyi özümsediğinin net bir kanıtı.

Sokurov’un aynı anda hem çekici hem de ürkütücü olabilen görsel evreni ise sinemada nadiren tadabileceğimiz bir yabancılaşma efektini, arı bir büyülenmeyle birlikte, beraberinde getiriyor. Filmin sinema perdesini farklı bir şekilde kullanan görüntü formatından tutun da, başından sonuna sanki hiç kesilmeyen bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini yaratan tavrı gerçekten sinemada daha önce rastlamadığımız türden. Tamamen özgün bir görsel yaratı ile seyircisini her an güzelce pataklayan Sokurov, aynı anda hayata dair her şeyi çağrıştırabilen bu eseri en tuhaf yollardan, en özgün biçemle peliküle döküyor.

Sanatı ve sinemayı, bu işin ortalama yönelimine göre çok daha farklı bir algıyla ele alan Sokurov, beklendiği gibi oldukça sabırlı bir seyirci bekliyor salonlara. Faust, salonda yaşayacağınız saniyelik bir kopmayla büsbütün uzaklaşabileceğiniz bir deneyim. Zaten olay şu ki: Faust bir filmden çok, bir deneyim. Öyle bir deneyim ki ortada her kişinin farklı şekillerde zihninde tekrar tekrar canlandıracağı ve yepyeni sonuçlara varacağı bir anı vaat ediyor. Bu da içinde bulunduğumuz on yılın en akılda kalıcı sinema olaylarından biriyle yüzleşmemizi sağlıyor.kaankarsan@gmail.com

Faust (Goethe)1808

1749-1832 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman ozanı, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe‘nin Faust adlı şiirsel oyunu dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar. Faust, Goethe’nin bütün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir

Faust, Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaustadıyla onsekiz yaşında başladığı oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir.

Goethe, Faust’un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytanla bahse giren insanoğlu teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe’den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve sonuçlanır. Marlowe, Faust’u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles’e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust’unda evrensel bir insan tragedyası ortaya koymuştur.

Goethe’nin Faust I eseri bir oyun şeklinde görülmekle beraber çok derin ve karmaşık içeriği dolayısıyla genellikle okumak için hazırlandığı ve sahnelenme istenmediği kabul edilebilir. Buna rağmen, Goethe’nin Faust’u içeriğinin çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.

Faust’un ilk bölümü ya da Faust I olarak bilinen “Faust. Eine Tragödie”, Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı bir trajedisidir. Alman Edebiyatı ve Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama, birçok kez tarihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust II’ de genişletmektedir.

Konu

Olay, tarihi Faust’un yaşadığı dönemleri, yani Ortaçağ‘dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya’da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir.

Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Yeni Çağ’ın başlarında tarihi Faust (1480–1538) gibi itibarlı bir araştırmacı ve öğretmen olan Heinrich Faust, hayatının bilançosunu çıkarır ve oldukça sarsıcı bir sonuçla karşı karşıya kalır: Bir bilim adamı olarak derin bir araştırmadan ve gerekli çıkarımlardan yoksun kaldığını ve hayatını dolu bir şekilde yaşamayı beceremediğini anlar. Bu ikilem arasında sıkışıp kalırken, memnuniyetsizlik ve huzursuzluktan kendini kurtarmayı başarırsa, ruhunu şeytana satacağına dair ona söz verir.

Faust’u tekrar hayata bağlayacağına, kendisinin, yani Faust’un beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına dair bir antlaşmaya varırlar, şeytan Faust’u gençleştirerek dünyayı gezmek üzere onu yanında götürür. Ve Gretchen olarak adlandırılan genç Margarete ile olan aşkı için Faust’a yardım eder. Faust’un bu arayışı Şeytan‘ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı’dan Faust’u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust’a dünya hazlarını vaad eder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır.Mefistofeles, Faust’u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles’e beklediği cevabı vermemekte diretecektir.

Oluşum tarihi

Johann Faust’un hayatı, kişiliği ve kaderi çerçevesindeki efsaneler, 1587 yılında hikâyelerin oluşumundan bu yana, birçok kez ele alınan, ünlü bir edebi kaynak olmuştur.

Urfaust

Goethe, çocuk katili Susanna Margaretha karşı açılan dava sürecinden etkilenerek, 1770 yılında Faust çalışmasına başlamıştır (idamı Goethe’yi muhtemelen etkilemiştir.), bu yüzden Urfaust’da arka planda Gretchen çevresinde gelişen aşk trajedisi bulunmaktadır. Urfaust, çalışma odasında Faust’un monoloğu ile başlamaktadır. Mefisto ortaya çıkmaktadır; fakat şeytanla antlaşma yoktur. Auerbachs Keller’daki sahneden sonra, Gretchen trajedisi onun yerini alır; Büyücü mutfağı (Hexenküche) ve Cadılar Bayram (Walpurgisnacht) yer almaktadır. Bu versiyon, Goethe’nin eserinin tümünün ve özellikle Faust’un önemi vurgulandığında, bir el yazısı örneğinin ardından ilk olarak 1887 yılında basılmıştır.

Faust Bir Fragman

Goethe Urfaust’dan yola çıkarak, 1788 yılında tamamlamış ve 1790 yılında basılmış olan Faust. Bir Fragman (Faust. Eine Fragment)’ı oluşturmuştur. Faust fragmanı Urfaust’un aksine, içeriğinde şeytanla antlaşmanın üstü kapalı kaldığı, Mefisto ile geçen bir diyalog şeklinde genişletilmiştir. Büyücü Mutfağı (Hexenküche) sahnesi yeni eklenmekte, bu yüzden Gretchen’in zindandaki sonu yer almamaktadır. Gretchen’e olan aşk trajedisinin yanı sıra ikircimli ve çekingen bilim adamının trajedisi de kendini göstermektedir.

Faust Bir Trajedi

Goethe 1797 yılında fragmana, ithaf, tiyatroda ön gösteri ve gökyüzünde konuşma sahnelerini eklemiştir. Urfaust ve Fragmanda kesinleşmiş olan metin birçok sahne içermektedir, bununla birlikte 1806 yılına kadar olan zaman diliminde Cadılar Bayramı (Walpurgisnacht) sahneye koyulmuştur. Eser 1808 yılında, sergiler için Faust. Eine Trajedi olarak basılmıştır. Mutsuz bir kızın ve ikircimli bir bilim adamının hikâyesinden, gökyüzü ve cehennem arasında geçen bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır.

Goethe, 21 yaşından 57 yaşına kadar, Faust’un ilk bölümü üzerinde çalışmıştır. Bu üç versiyon, içeriksel bir gelişmenin yanı sıra önemli bir stilistik gelişmeyi de belgelemektedir. Goethe, bu projenin gerçekleşebileceğine inanmamasına rağmen, Faust I’in çalışmasında oluşturduğu taslak ve sahneleri, Faust’un ikinci bölümüne de aksettirmiştir.

ÂKİLİ DELİ, DELİYİ ÂKİL YAPMAK


Kime göre?

Neye göre?

“Medeni ve bilge insanlar kendinizi hiç yüceltmeyiniz; övündüğünüz bu sözüm ona bilgeliğin dağılıp yok olması için bir an yeter; beklenmedik bir olay, şiddetli ve ani bir ruh hali, dünyanın en aklı başında ve en akıllı insanını bir çılgına veya eblehe çevirecektir.”  [Matthey, Nouvelles recherches sur les maladies de l’esprit, Paris, 1816,1. bl., s. 65]

[Delilik zamanda siyasal bir sorun da oldu­ğundan kuşku duymak mümkün değildir. Suçlularla bir­likte masumların, çılgınlarla birlikte akıllılarının kapatıldı­ğına kesin olarak inanılması, uzun zamandan beri devrimci mitolojinin içinde yer almaktaydı:

“Bicêtre (deli sığınma hastanesi-hapishanesi) hiç kuşkusuz canileri, haydutları, yırtıcı adamları kapalı tutmaktadır… ama kabul etmek gerekir ki, keyfi iktidara, ailelerin tiranlı­ğına, ataerkil ceberrutluğa kurban olanların oluşturduğu kalabalığı da barındırıyor… Hücrelerde, ışığı daracık ya­rıklardan görebilen kardeşlerimiz ve eşitlerimiz olan insan­lar yatıyor.” [Gazette Nationale, 12 Aralık 1789.]

Masumların hapishanesi Bicêtre, tıpkı eskiden Bastille’in olduğu gibi hayallere musallat olmuştur:

“Laf dinlemeyen bazı adamlar hapishanelerdeki katliam sı­rasında, delilerle akıllıları karıştıran eski-tiranlığın bazı kurbanlarını kurtarma bahanesiyle Bicetre düşkünler yurduna sızmışlardır. Koğuştan koğuşa silahlı olarak gezmektedirler; tutukluları sorgulamakta ve aşikâr delilere rastla­dıklarında kulak asmamaktadırlar. Fakat zincire vurulmuş bir tutuklu, sağduyu ve akıl dolu sözleriyle ve acı yakın­malarıyla hemen dikkatleri çekmektedir. Bu adamı zincire vurulmuş olarak tutmak ve delilerle bir arada bulundur­mak iğrenç değil miydi?..

Bunun üzerine bu silahlı grubun içinden şiddetli homurtular ve yönetime karşı bağırışlar yükselmiştir; yönetimden hesap sorulmaktadır.” [Zikr. Semelaigne, op. Cit]

Kon­vansiyon [Bir anayasa yapmak veya bir anayasayı değiştirmek için toplanan olağanüstü geçici meclis (Akil adamlar)] döneminde yeni bir saplantı.

Bicetre hâlâ muaz­zam bir korku haznesidir, ama mademki burası kuşkulu­ların bir sığınağı olarak görülmektedir -yoksulların arasın­da saklanan aristokratlar, deli numarası yaparak komplo düzenleyen yabancı ajanlar-, o halde masumluğun, ama aynı zamanda iki yüzlülüğün açığa çıkartılması için delili­ğin burada da ifşa edilmesi gerekmektedir. Böylece Bicetre’i tüm Devrim süresi boyunca kuşatan ve onu Paris’in sınır­larındaki bir cins korkutucu ve esrarlı güç haline getiren bütün bu korkuların içinde Düşman, burada ayrılması mümkün olmayan bir şekilde akıl bozukluğuna karışmak­ta, delilik sırasıyla iki yabancılaştırıcı rol oynamaktadır: ti­ranlık etmekte veya aldatmaktadır -aklı başında insanla deli arasında aracılık yapan bu tehlikeli unsur bunların her ikisini de yabancılaştırabilir ve her ikisinin de özgürlüğünü kullanmasını tehdit edebilir-. Gerçeğin ve aklın kendi oyunlarına geri dönebilmeleri için, deliliğin oyununun her halükârda bozulması gerekmektedir.

…..

Deliliğin aynı anda hem nesnel, hem de masum olan saf bir gerçeklik içinde açığa çıkacağı bir alanın oluşturulması, ama bu alanın hep belirsiz bir uzaklığa itilen ideal bir tarza göre oluşturulması ve delilik çehrelerinin her birinin deli- olmama’ya, fark edilmesi olanaksız bir yakınlık içinde ka­rışmaları. Delilik, bilimsel tasviri içinde kesinlik namına ne kazanıyorsa, bunu somut algılamanın içinde güç olarak kaybetmektedir; gerçeğine kavuşacağı tımarhane onu, onun gerçeği olmayan şeyden ayırmaya olanak vermemektedir.

Delilik ne kadar nesnel olursa, o kadar az kesin olmaktadır. Onu gerçek hale getirmek için özgürleştiren jest, aynı za­manda onu tüm somut akıl biçimlerinin içinde dağıtan ve saklayan işlemdir.

[Deliliğin Tarihi/Michel Foucault, trc: Mehmet Ali KILIÇBAY, sh. 659-671]

 

HERKESİN İÇTİĞİ SU

(İfham Gazetesi – 1919)

Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. O kadar ilerlemeyi severdi ki halkın geçmiş ile hiçbir alakası kalmamasını temin için bütün Çin’in eski kitaplarını, eski kütüphanelerini yaktırmıştı. Çinliler adeta onun tanrılığına bile inanır gibi oluyorlardı. Derlerdi ki:

“Ling-Yu, Dünyada Allah’ın dehasından bir örnektir. “

 Devri; rüyasız, yorgun bir uyku gibi geçiyordu.

 Bir gün huzuruna bir soylu girdi. Secdeye kapandı.

 – Efendimiz, baş müneccim geldi, mutlaka size bir şey arzetmek istiyor, dedi.

 İmparator Ling-Yu, dehası sayesinde gelecekte ne olacağını bilirdi.

Derdi ki: “Sebepleri doğru görebilenin sonuçtan şüphesi kalmaz.” Onun için baş müneccimden daima kendi tahminlerini dinlerdi. Şimdiye kadar o, hiç böyle habersiz gelip bir şey söylememişti.

- Tuhaf, diye başını salladı, acaba ne söyleyecek?

- Gayet mühim bir şeymiş efendim.

 İmparator düşündü, işler tıkırındaydı. Öyle mühim bir şeyin olabileceği yoktu.

 – Gelsin, buyurdu.

 Huzura giren başmüneccim, resmi secdesinden kalktıktan sonra:

- Ah efendim, gayet korkunç bir felaket bizi tehdit ediyor, dedi.

 İmparator, dünyanın her şeyine vakıftı. Şaşırdı. Görünürde savaş, kıtlık, ihtilâl gibi bir şey yoktu. Badem gözlerini süzerek:

- Yanılıyorsun, dedi.

- Hayır efendim, muhakkak bir felaket!

- Savaş mı?

- Hayır.

- Ya ne?

- Bir yağmur, efendim.

- Yani taşkın.

- Hayır, yalnız yağmur…

İmparator, liyakatli başmüneccimin saçmaladığına ihtimal vermezdi. Tekrar onu bir süzdü. Merakla sordu:

- Yağmur niçin bir felaket olsun?

- Bu yağmur çok sürecek.

- Sürsün.

- Suyundan kim bir damla içerse deli olacak!

 İmparator düşündü. Hakikaten felaket korkunçtu. Tahmininde yanılıp-yanılmayacağını başmüneccimine tekrar sordu. Zavallı alim bundan son derece emindi. Korkusundan tir tir titriyordu. Saraya hemen bütün soylular toplandı. Günlerce süren görüşmeler, toplantılar sonunda daha bu uğursuz yağmur başlamadan sarayın bütün sarnıçlarının, küplerinin, vazolarının, mahzenlerinin yedek olarak temiz sularla doldurulmasına karar verildi.

Aradan bir hafta geçmedi, başmüneccimin haber verdiği yağmur hafif yağmaya başladı. Bir gün, iki gün oldu. Dinmedi, hızlandı. Bardaktan boşanırcasına yağdı-durdu. Her tarafı sel aldı. Nehirler, çeşmeler, oluklar taştı. Adeta mini mini bir tufan! Başmüneccimin haber verdiği felaket hakikaten, aynen meydana geldi. Kim bu yağmurdan bir damla karışmış bir suyu içerse hemen çıldırıyordu. On beş- yirmi gün içinde bütün halk çıldırdı. Yalnız imparatorla yanındakiler, sarayda saklanmış sulardan içiyorlar, akıllarını başlarında tutabiliyorlardı.

Uğursuz yağmur dinmedi. Memlekette çıldırmayan kimse kalmadı. Umumiyetle deliren halk, işi öyle azıttılar ki; artık ne soylular, ne hâkimler; saraydan sokağa çıkabiliyorlar, ne de içeriden-dışarıya meram anlatabiliyorlardı. Bir curcunadır gidiyordu.

İmparatoru o zaman bir düşünce aldı. Bunun sonu ne olacaktı. Evet, bir kere deli olan artık akıllanamıyordu. Zırdeli halk bahçe surlarının etrafında toplanmış, gece-gündüz , sabah-akşam zurnalarla- davullarla kulakları yırtan bir gürültü koparıyorlar:

- Delilere bakın, yuha, yuha…, diye yedek sulardan içip akıllı kalanlara dillerini çıkarıyorlardı.

Bir gün geldi ki yiyecek filan almak imkansızlaştı. Laf anlayan, söz dinleyen kalmadı. İdare bozuldu. Uğursuz yağmurun suyundan içmeyip akıllı kalanların felaketi çok dehşetliydi. Hayatları tehlike içinde geçiyordu. Bir avuç kişiydiler. Milyonlarca delinin maskarası oldular…

Fakat Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. İşe yaramayan zarar getiren aklın, delilikten hayırlı bir şey olamayacağını bilirdi. Bir sabah çılgın halkın tecavüzünden, eğlencesinden ürkmüş yakınlarına:

- Herkesin içtiği sudan hemen içiniz, emrini verdi.

Soylular, hekimler, filozoflar, hakimler:

- Aman efendim, akıllarımıza, ilimlerimize yazık olur, diye karşı gelmek istediler.

İhtiyar imparator:

- Herkes deli olduktan sonra birkaç kişinin aklına lüzum yoktur, dedi.

Uğursuz yağmurun sularından doldurttuğu ilk kadehi kendi yuvarladı. O anda ufukları sarsan kahkahaları attılar. Surun dışındaki curcunaya katıldılar.

Gel zaman-git zaman bu umumi curcunanın adı “sosyal düzen” oldu. Halk içinde tekrar akıllananlar “delidir” diye tımarhaneye tıkıldı.

ÖMER SEYFETTİN

ONE FLEW OVER THE CUCKOO’S NEST/ Guguk Kuşu (1975)

Yönetmen: Milos Forman

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 01 Nisan 1981 (Türkiye)

Süre: 133 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lawrence Hauben | Bo Goldman | Ken Kesey |

Oyuncular: Jack Nicholson, Louise Fletcher, William Redfield, Michael Berryman, Peter Brocco, Dean R. Brooks, Alonzo Brown, Scatman Crothers, Mwako Cumbuka, Danny DeVito, William Duell

Müzik: Jack Nitzsche

Görüntü Yönetmeni: Haskell Wexler | Bill Butler

Yapımcılar: Michael Douglas | Martin Fink | Saul Zaentz

Özet

Guguk Kuşu, 1975 ABD yapımı dramatik filmdir. Özgün adı One Flew Over the Cuckoo’s Nest olan filmin yönetmeni Milos Forman’dır. 1962’de Ken Kesey tarafından yazılan aynı isimli romandan sinemaya uyarlanmıştır.

“Guguk Kuşu”, 1993 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.[2]

Film, Türkiye’de aynı isimle dans tiyatrosuna uyarlanmıştır.

Orijinal ismi “One Flew Over the Cuckoo’s Nest” ve aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlanan film, akıl hastası numarası yaparak güvenlik önlemleri daha az olan bir akıl hastanesine sevkedilen bir mahkumun (Jack Nicholson) geçirdiği zamanı konu alıyor. Mahkum, bu süre içerisinde hem kaçma planları yapıyor hem de akıl hastanesindeki diğer hastalarla farklı bir diyalog kuruyor. Terapilerdeki kendi başına buyruk hareketleri ve özgürlüğe olan düşkünlüğü nedeniyle diğer hastalara kötü örnek olduğunu düşünen baş hemşire Mildred (Louise Fletcher) ile de büyük sorunlar yaşıyor. Milos Forman tarafından yönetilen film, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor.

Jack Nicholson’ın ustaca sergiledigi rölü onun bugün geldiği noktanın tesadüf olmadığını göstermektedir.

Filmden

Bence bütün bu süre boyunca bizi kandırmaya çalışıyordunuz. Baksanıza, ne yapmamı bekliyorsunuz? Yani  Anlatabildim mi?

Bu mu yani?

Size göre yeterince deli miyim şimdi?

Yere pisleyeyim ister misiniz?

Tanrım! Hiç şu eski deyimi duydunuz mu? ”Yuvarlanan taş yosun tutmaz.” Evet. Bu size bir şey ifade ediyor mu?

”Kirli çamaşırlarını herkese gösterme” ile aynı şey. Ne demek istediğinizi anladığımdan emin değilim. Ondan daha zekiyim, değil mi?

İşte şunun gibi bir anlama gelir  hareket eden bir şeyin üstünde bir şeylerin büyümesi zordur. Dün olanlarla ilgili ne hissediyorsunuz?

 Siz hepiniz deli misiniz?

İşte hepsi bu.

İyisi mi vazgeç bu sevdadan.

Seni yine deliğe tıkacaklar, farkında mısın?

Hayır, tıkmayacaklar. Biz deliyiz!

Yalnızca bizi tımarhaneye geri götürecekler, anladın mı?

Deli falan mı?

Değilsiniz işte.

Değilsiniz! Sokakta dolaşan ortalama gerzeklerden daha deli değilsiniz.

 Aman Tanrım, inanasım gelmiyor!

 

DELİLİK ÜZERİNE

Her kralın bir soytarısı olurmuş, sanırım daha sonra bu her köyün, şehrin, kentin delisine dönüştü…

İnsanın kendine sorası geliyor; ne kadar deliyiz?

Ancak ne kadar akıllı olduğumuza deliliğimize bakarak karar verebiliriz. Onun için sorun ne kadar akıllı olduğumuzda değil, ne kadar deli olduğumuzda yatar gibi geliyor bana.

Deliliğin ölçüsü-boyutu, çağa, mekâna, kişiye göre değişiyor.

Araçlara ayrılmış bir yolda yürümeye kalkarsanız, görenler deli olduğunuzu düşünecekler. Oysa yakın tarihe kadar araç diye bir şey yoktu, daha sonra kaldırımlarla birlikte oluştu ve siz kaldırımlarda yürümek zorundasınız.

Delilik modernizemle birlikte gelişen bir kavramdır, bana göre önemi artarak sürmektedir.

Ancak söylemek istediğinizi delilik kisvesi altında rahat söyleyebilen durumuna gelme acı bir şey, akıllı olunca insana laf söyletmiyorlar…

Kralın soytarısından farklı bir durum yani, kral soytarının konuşmasına istediği zaman izin verir, soytarı için kelle hep koltuktadır.

Oysa delilik farklı bir şey, başta dokunulmazlığınız var, kelle zaten yok ki koltukta olsun…

Delilik ayrıcılık demektir…

Yerine göre bir erdem.

Yerine göre ise zulümdür.

Bilgelik yönü zevklidir…

Konuş konuşabildiğin kadar…

Bir insanın deliliğini bilip bilmemesi de çok önemlidir.

Deliliğini bilmek erdemli bir kişi, bilmemek sizi meczup yapar…

Roza Luxemburg’ un bir sözü var;

“Harekete geçmeyenler zincirlere bağlı olduklarının farkına bile varmazlar.”

Harekete geçmezseniz delilik sınırlarını bilemezsiniz…

Bir  “ deli “ de İspanya’ dan çıktı; Juan Manuel Sanchez Gordillo, adamın işi Marinaleda Belediye Başkanlığı. Bildiğimiz Belediye Başkanlarının dışında bir tip, marketleri soyup halka dağıtıyor, bu yönünü popülist bulabilirsiniz ama adam yoksullara kurduğu çadırlarda yaşıyor. Sorumlu olduğu insanların suni bulduğu küresel krizin faturasını ödemelerini istemiyor.

Biz de ödemek istemiyoruz …

Müslüm Yaşargün/
muslumyasargun@gmail.com

 

LİLİTH ( 1964) Film


Yönetmen: Robert Rossen

Senaryo:  Robert Rossen

Oyuncular:  Warren Beatty, Jean Seberg, Peter Fonda, Kim Hunter , Jessica Walter, Gene Hackman

Müzik:  Kenyon Hopkins

Sinematografi: Eugen Schüfftan

Yayın tarihi :  27 Eylül 1964

Süre:   114 dakika

Ülke:   Amerika Birleşik Devletleri

Dil:  İngilizce

Hakkında özet bilgi

Senaryosunu Robert Rossen’ın yazıp ve yönettiği bu film, JR Salamanca tarafından yazılmış olan Lilith ( 1961 ) romanından uyarlanmıştır.

Long Island North Shore (Locust Valley) yapım şirketi filmi, Amerika Birleşik Devletlerinde Maryland- Rockville psikiyatrik kurum olarak hizmet veren Chestnut Lodge (eski Woodlawn Otel olarak da bilinir) tarihi bir binada çekimine izin verilmeyince, Centur Productions tarafından kiralanan boş bir konakta gerçekleştirmiştir. Dış çekimler, Great Falls Nehri’nin iki yakasında, karnaval görüntüleri ve Barnssville (nişan) oyunu sahneleri, Virginia’nın Potomac kasabasında ve şehir alanında çekildi.

Robert Rossen (d. 16 Mart 1908; ö. 18 Şubat 1966), ABD’li film yönetmeni, senaristi, yapımcısı. Hollywood kara listesi’ndeki isimlerden biridir. All the King’s Men ve The Hustler filmleri ile En İyi Yönetmen Akademi Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

Robert Rossen, 1961 JR Salamanca romanından uyarladığı Lilith,  Ulusal Katolik kilisesinin seks konusundaki sansürü ve tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Cinselliği kendine keşif kararı yapmamaya çalışırken Rossen bu girişimi 70’li yıllara, ışık tutuğunu tahmin edebiliriz. Ancak bu son filmi oldu.

Filmin Konusu:

Film, bir süre orduda çalışmış olan Vincent Bruce (Beatty)’in özel bir akıl hastanesine stajyer-terapist olarak gelişi ve genel sorumlusu Bayan Brice’in zorlu, tehlikeli bir baştan çıkarıcı, çok güçlü, saplantı şizofren hastası Lilith Arthur (Seberg) ile sorumlu kılması  ile başlar.

Lilith Arthur’un kardeşine karşı cinselliği çağrıştıran eğilimi yanında ölümüne sebep oluşu nedeniyle hastaneye yatırılmıştır. Hastanede bulunan Steven Evshevsky (Peter Fonda) yi kardeşi gibi sevmektedir. Steven ise Lilith’ya aşk derecesinde ve sonucu intihar olabilecek olan duygularla bağlıdır. Lilith ise ona bu karşılığı hiçbir zaman sunmamaktadır.

Vincent Bruce’un annesini çağrıştıran Lilith’e karşı duygularında, personel ve hasta ilişkisi düzeyini koruyamayarak, akıllı, seksî dayanılmaz cazibesi tarafından tuzağa düşmüş ve neticede âşık olmuştur. Vincent Bruce’un içindeki ruhsal tepkimeleri harekete geçirmek için harekete geçmiştir.

Narsiste duyguların baskın olduğu Lilith bunu fark eder. Lilith Vincent Bruce’a gerçekten âşık değildir, onun ilgisini çekmesi ve tavizkârlığı, alay eden bir açık bir cinselliktir. Vincent Bruce’sa vurucu darbeyi Bayan Meaghan ile olan lezbiyen/cinsel ilişki düzeyinin farkına varmasını sağlayarak, kıskandırması, bardağı taşıran son damla olmuştur.

Gizliden gizliye seven Steven (Peter Fonda) ise birçok şeyin farkına varmıştır. Kıskançlıkları ve karşılıksız aşkını ispat etmek için sonunda intihar etmiştir. Bu olay Lilith için ikinci kardeş ölümü şoku yaşatmıştır. Lilith, sinir krizleri geçirir ve intihar eder.

Bayan Brice tarafından Vincent Bruce’un (fahişe olan) annesine duyduğu ilişkisindeki sevgi /nefret çizgilerini tam sağlayamadığı ve rahatsızlığı fark edilmiştir. Vincent Bruce bütün bu olaylar sonunda hastaneden tam ayrılacağı zaman, hastanenin doktoruna kendisinin de bir hasta olduğunu itiraf ederek tedavi olmayı ister.

Filmin başlarında Lilith’nın Vincent Bruce’a “Sen Ordu’da, bir kasap dükkânında bir iş bulabilecekken, bakkalda veya benzin istasyonunda çalışabilecekken, bu hastanede ne işin var?” derken ne demek istediği anlaşılmasa, onunda hasta olduğunu söylemek istiyordu.

Lilith’ya göre herşeyin tek bir çözüm vardı. Hastane odasının duvarına yazdığı şifreli sözlerde saklıydı.

“Hıara pırlu resh kavawn” Tam anlaşılmasa da bu ölümü çağrıştıran bir cümleydi.

[Kavawn: öldür demektir. “Herkes ölüyorsa öleceksin. Bitirmek için öldür.”]

Film boyunca Lilith’a pisiko-patolojik durumu narsiste duyguları belirgin şekilde “bir melek demoness (kadın şeytan) cinsel mutluluk ve ölümcül cazibe” arasında gidip gelmektedir..

Ayrıca, bu filmin içeriği daha sonra çevrilmiş olan Shutter Island [Zindan Adası] (2010) ilham kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Yine eleştiriler için, eleştirmen David Thomson‘a bakabilirsiniz.  [http://www.imdb.com/reviews/50/5061.html]

Lilithi: dişi iblis, dişi şeytan

Lilith: (loloh) Musevilik ve Hristiyanlık inançlarında Âdem’in ilk eşidir. Tevrat’ın ilk bölümü olan Yaradılış bölümünün 1. Bab’ında Âdem ile beraber bir dişi yaratıldığından, 2. Bölümde ise Âdem’in kaburga kemiğinden bir dişi yaratıldığı yazılıdır.

Tevrat’ta açıkça yer almamasına rağmen; birçok Musevi dini kaynağı 2. Bölümde sözü geçen dişinin Âdem’in 2. karısı olduğu, birinci bölümdekinin ise ilk karısı olan Lilith olduğuna inanırlar.

İnanışa göre Lilith, Âdem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratıldıklarından Âdemin kendisine eşit olduğu görüşündedir (Tarihin ilk Feministi) bu sebeple de Âdem’e tabi olmayı şiddetle reddeder Tanrı’ya asi olur ve cennetten uzaklaştırılır. Bundan sonra Tanrı Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır Havva sonuçta erkeğinin bir parçasından yaratıldığından ona tabi olur.

Biyografi

JR Salamanca Petersburg, Florida 10 Aralık 1922 tarihinde doğdu. Raul, bir Kolombiyalı mühendis ve Lucy (kızlık soyadı Nuttall), bir yazar, oğlu orta 1920’lerde Duitama, Boyacá ilçesi yakınlarında Babası ve ailesi ile Kolombiya kısa bir süre yaşadı. Onun çocukluk ve erken ergenlik en sırasında yaşadığı Daha sonra, merkezi Florida yaşamak ABD’ye geri döndü. Salamanca ergenlik boyunca, New York’tan Virginia o sonuçta lise bitmiş Washington DC, için geri dönmüş. 1939-1941 itibaren o George Washington Üniversitesi’nde okudu ve tiyatro alanında kariyer peşinde başladı.

1942’de, Pearl Harbor Japon saldırısından sonra, Salamanca ABD Ordusu katıldı ve Noumea, o 1942 ile 1945 hizmet Yeni Kaledonya (Güney Pasifik), radyo operatörü görevi atandı. Savaştan sonra, Salamanca Kongre Kütüphanesi kısa bir süre çalıştı ve daha sonra daha sonra eşi olacak oyuncu Mimi Norton, bir araya geldi Maryland bir tiyatro şirketi için çalıştı.

1940’ların sonlarında, Salamanca Chestnut Lodge, Rockville, Maryland bulunan özel bir akıl hastanesinde de istihdam edildi. Orada çalışan Salamanca hayatındaki en ilginç ve verimli deneyimlerinden biri olduğu ortaya çıktı. Mesleki terapi bölümünde bir yardımcısı olarak çalışırken, Salamanca Joanne Goldenburg adında bir kızla tanıştı; onunla arkadaşlığını ve onun akıl ve yaratıcılığından etkilendi. Bu etki Salamanca’nın en çok satacağı Lilith romanına ilham olacaktır.

1950 yılında, Salamanca ve eşi Avrupa’ya taşındı. Bir süre Paris’te yaşadıktan sonra, onlar Salamanca Drama Sanatları Kraliyet Akademisi’nde kabul edildi. Londra, taşındı. 1953 yılında, Salamanca RADA mezunu ve bir yıl sonra Londra Üniversitesi’nde Drama Diploması aldı. Salamanca tiyatroda çalışırken, akademik çalışma ve seyahat ortasında olmasına rağmen, yine de The Lost Country /Kayıp Ülke başlıklı ilk romanı yazmaya başlamak için zaman bulmak başardı.

Salamanca hayatının en coşkulu dönüm noktalarından birida 1954 yılında Londra’da oğlu Richard’ın doğumu oldu. Birkaç ay sonra, Salamanca ve ailesi Lindsey-Hopkins School öğretirken onun ilk romanı tamamladı Florida, ABD, devlet yeniden tesis. Salamanca en şaşkınlık ve zevk için, Simon & Schuster romanı satın aldı ve 1958 yılında yayınladı. The Lost Country /Kayıp Ülke roman sonunda Elvis Presley ve Umut Lange oynadığı, Wild in the Country Ülkedeki Vahşi başlıklı bir film için düşündü.

Salamanca ilk romanı başarısı, mali bağımsızlık kurulmuş, sonuç olarak, onun yazı ile devam ve sahne için kendi emelleri terk etmeye karar verdi. Lilith, 1961 yılında Simon & Schuster tarafından yayımlandı en çok satan romanı oldu.

 Lilith daha sonra ünlü yönetmen, üretilen ve 1964 yılında filmin yönetmenliğini Robert Rossen, yapıldı. Detroit ve Connecticut Üniversitesi’nde Wayne State Üniversitesi’nde öğretim sonra, Salamanca Maryland yerleşti ve o 30 yılı aşkın için İngilizce departmanında çalışan Maryland Üniversitesi, katıldı. Salamanca tekrar yazdı önce romanlar yazdıktan sonra bir Sea Change (1968) ve Biniş (1973), 13 yıl geçti.

1980 yılında Salamanca daha sonraki romanı, Southern Light, Tuskegee Southern Light (1986 yılında yayımlanan) için yoğun araştırma başladı. Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Hizmet yönetimi altında, çalışma araştırma amacına yönelik olarak okuma yazma bilmeyen ve hastalıklı siyah insanlar kötü muamele oluşuyordu. Yeni vaka ile ilgili belgelerin sıkıcı tıbbi ve tarihi araştırma 6 yıl gerekli, cesareti kırılmasına rağmen bu yorucu ve yazmak için, Salamanca onunla üzerinden takip etmek ahlaki bir zorunluluk hissetti. Southern Light, için  kendisini eleştirenler iyi yorumlarda bulundular.

Salamanca en son romanı, Bu Yaz Trance Knopf tarafından 2000 yılında yayımlandı. Halen Potomac, Maryland bulunur.

Bkz: [http://www.jrsalamanca.com/biography.php%5D

 

Narkissos (mitoloji)

Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Narsis’in öyküsü kısaca şöyle anlatılır:

 Narsis, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kahin, ebeveynine Narsis’in dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narsis bir gün bir su birikintisine dökülen bir kaynağın yanına gelir ve su birikintisine doğru eğilerek oradaki sudan içmeye başlar. Doğal olarak, bu sırada, birikintide yansıyan yüzünü görür. Kendi yüzünü görünce önce şaşkınlığa düşer, sonra kendini hayranlıkla seyre dalar ve kendisine âşık olur. Bu seyirden kendisini bir türlü alamayan Narsis gitgide hissizleşir, dünya yaşamına gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir. Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır.

Narsis’in öyküsündeki sembolizm şöyle açıklanır:

Narsis’in suda kendisini görmesi ve kendisine âşık olması, inisiyenin önceden dışarıda aradığı en büyük sırrın, hâkimiyet asasının, bilgelik anahtarının kendi içinde olduğunu farketmesini, içindeki “spiritüel tesir” kanalını keşfetmesini simgeler.

Narsis’in gitgide hissizleşmesi ve dünya yaşamına gözlerini kapamasında, dünyasal isteklerden tümüyle uzaklaşması, başka insanların önem verdiği dünyasal, maddi değerlerin kendisi için artık hiçbir şey ifade etmemesi simgelenir.

Çiçek ve çiçeğin açılması varlığın “spiritüel tesir”i kendi başına (inisiyatörü olmadan) çekip aktarabilecek duruma gelmesini simgeler. (Çiçek tüm ezoterik ekollerde aynı anlamda kullanılmıştır; nergisin yerini kimi ezoterik ekollerde gül, kimilerinde lotus almıştır.) Aldığını çevresine yayması, rengi ve biçimi küçük bir güneşi andıran nergis çiçeğiyle ifade edilmiştir.

Aldığı spiritüel tesir, burada, tesirin tüm tradisyonlarda en çok kullanılan sembolü olan, içtiği su ile simgelenmiştir.

Ölen çiçeğin ırmağa katılmasında ise, spiritüel tesirin kaynağı ile özdeş olma, spiritüel tesir zincirinin bir halkası olma simgelenir.

Narsist nedir?

Narsist kelimesi, narsistik kişilik bozukluğu olan kişileri nitelemeye yarayan sıfat olarak kullanılmaktadır. Halk arasında kendini beğenmiş kişilere kullanılan terim olarakta bilinmektedir.

Narsist kişiler her zaman, tüm ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar, sürekli her konuda kendi laflarının geçmesini isterler. Narsist kişilerin her zaman amacı en mükemmele ulaşmak, toplumda parmakla gösterilen nadide insanlardan olmaktır. Narsistler kendilerini her zaman büyük bir özveriyle en ufak ayrıntısına kadar mükemmele ulaştırmak için çalışır. Bu şekilde sadece ilgiyi kendi üzerinde toplayan narsistler başka insanları görmezler, onların haklarına saygılı olmazlar. Kısaca iş birliği gerektiren işlerden her zaman kaçınırlar. İş birliği yapamazlar.

Narsistler başkalarının hak ve gereksinimlerini göz önüne almadan kendilerini öne çıkarmaya ve her şeyi istedikleri gibi yönlendirmek için başkalarından yararlanmaya çalışırlar. Gerçek dışı güç, para, başarı, güzellik ya da ideal aşk fantazileri geliştirirler. Hiç bir zaman doymazlar. Bunun sonucunda kendine önem verme duygusunun yerini depresyon ve değersizlik duyguları alır. Çünkü sergiledikleri bu üstünlük tavırları derin bir güvensizliği gizler.

Narsist insanlar eğer bir şeye ulaşmak isterlerse o şey uğruna başkalarınının haklarını hiçe sayabilirler. Çünkü narsist insanların istekleri her şeyden öndedir. Narsistlerin bir diğer özelliği de şöhret ve para uğruna herşey yapabilmeleridir.

Narsistlerin özellikleri nelerdir?

1- Egoist insanlardır. Dünyada sadece kendilerinin olduklarına inanırlar.

2- Kendilerini başkalarının yerine koyamazlar. Empati yapma özelliğine sahip değillerdir.

3- Şöhret, para ve toplumda üst düzey bir yerde olma gibi hayalleri vardır.

4- Başarılı insanlara karşı kin beslemek ve nefret duymak.

5- Eleştiriye açık olmama durumu.

6- Eksiksiz yaratıldığını, mükemmel olduğunu düşünmesi.

 

Narsistliğin belirtileri nelerdir?

1- Kritize edilmeye karşı öfke, utanç ve aşağılanma hissi duyar.

2- Kendi çıkarları için başkalarını kullanır.

3- Sadece kendini düşünmek.

4- Yeteneklerini ve başarılarını abartır.

5- Başarı, güç, güzellik, zeka ya da ideal aşk ile ilgili fantaziler kurar.

6- Başkalarının kendisine farklı davranması gerektiğine dair beklentiler.

7- Sürekli insanların dikkatinin ve beğenisinin üzerinde olmasını beklemek.

8- Başkalarını kıskanmak ve haset etmek.

9- Aşırı gurur ve mükemmel olduklarına dair inanç.

10- Suçunu kabul etmez ya da eleştiriyi kaldıramaz.

11- Fedakârlık ya da iyilik yapmaz ama gösteriş amacı ile küçük davranışlarda bulunabilir.

12- Empati yapamaz.

13- Herşeye hakkı olduğuna inanır.

14- Yüzeysellik.

15- Sürekli şöhret, zenginlik ve başarı hayalleri kurar.

16- Dikkat çekmek, ilgi odağı olmak ve övülmek arzusu.

 

Kişinin narsisist davranışlar göstermesi neye bağlıdır?

Narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar. Nitekim bu kişiler çok alıngan, eleştiriye oldukça tahammülsüz insanlardır. Şuuraltı bu kendine güvensizliği bir nevi bastırarak kendini aşırı beğenen insanı üretir. Narsisistler ayrıca empati kuramayan, başkalarının duygularını anlayamayan kişilerdir. Kendine güvensizlikle başkalarını anlayamama birleşince, narsisistik kişilik gelişir.

Narsisist davranışların eğitim ile bağlantısı var mıdır?

Narsisistler övgüyle beslendikleri için, çok çalışırlar. Dolayısıyla hayatta başarı kazanma, iyi bir yere gelme ihtimalleri yüksektir. Başarı, kendini beğenmişliklerini iyice besler, böylece narsisistin yakın çevresiyle ilişkisi iyice bozulur. Parlak bir statüsü olan, ama yalnız bir insan vardır tepelerde bir yerde. Çalışkan olmayan, başarı kazanamayan narsisistlerin de hayatları kötüdür, çünkü çok ihtiyaç duydukları övgüyü bir türlü elde edemezler.

Narsisist kişiler çevresine zarar verirler mi?

Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler. Fedakarlığı hep başkalarından beklerler, çünkü onlar uğruna her türlü fedakarlığın yapılacağı insanlardır. Vermezler, alırlar. Aşkta bile, beğenilmek için vardırlar. Başkalarının hakkını çiğnemekten çekinmezler, hatta hak çiğnediklerinin farkına bile varmazlar, zaten her şeyin kendi hakları olduğuna inanırlar. Çıkarcıdırlar.

Narsistliğin tedavisi nasıldır?

Narsistik kişiler genelde psikoloğa ya da psikiyatriste kişilik problemleri dışında başka sorunlar için gelirler. Genelde başka insanlar ile yaşadıkları problemleri kendi davranışlarının bir sonucu olarak düşünmezler aksine dış etkenlerin ya da o insanların hataları sonucu olduğuna inanırlar. Bu kişiler çoğunlukla duygusal problemlere tahammül edemezler ve depresyon yaşadıklarında terapiye gelirler. Çoğunlukla gerçekler ile hayalleri arasında fark olduğunu gördüklerinde yada mükemmel olduklarına dair inançlarını sarsacak bir kriz yaşadıklarında (eşlerinin terketmesi, iş kaybı gibi) depresyona girerler.

Terapiye girmek genelde bu kişiler için zor olabilir çünkü yardıma ihtiyaçları olduğu fikri onlar için aşağılayıcı bir olaydır. Fakat ciddi bir kriz yaşıyorlarsa, kendilerine olan güvenlerini kazanmak, mükemmel oldukları inancına ve fantazilerine yeniden kavuşmak için tedaviye gelebilirler. Kendileri hakkındaki düşünceleri, geçmişleri, şu anki durumları ve tedavinin ne için gerektiği konusunda ki fikirleri itibarlarını yükseltme arzusu ile çarpıtılmıştır. Dolayısıyla gerçeklere dayalı yorumları ret ederler ve yeterince egoları beslenmezse terapiyi bırakabilirler. Dolayısıyla belli bir ölçüye kadar kişinin gururunun okşanması tedavinin devamını sağlamak açısından önemli olabilir.

Psikoterapi başkaları ile ilişkilerinde daha pozitif ve faydalı şekillerde davranmayı öğrenmesi, kendisi ve başkaları hakkında daha gerçekçi düşünceler geliştirmesi açısından faydalı olabilir, fakat doktorun hasta ile oldukça dengeli bir iletişim geliştirmesi çok önemlidir.

 

GÖRMEDİKLERİNİZE İNANIN


Gördüklerinizden çok, görmediklerinize inanın.

Şüphe, görmediklerinizde, her hâlükârda aklınıza ve kalbinize gelir ve uyarılabilirsiniz. Fakat gördüklerinizde kendinize güvendiğiniz için bir şekilde aldatılır/aldanabilirsiniz.

Hayatın illüzyonlarından kurtulmanız için açık kapılarınız her konuda, her zaman bulunsun.

Unutmayın ki; görmedikleriniz konusunda daha emniyettesiniz.

Yasalar ve deliller gördüğünüz şeyleri korumak için hazırlanmıştır.  Görünmeyenlerin yasalara ve kabullenme/kabul ettirme şartlarına ihtiyaçları yoktur..

Keza, birçok insanın hür olduğunu zannederiz.  Aslında mahkumdurlar.

Yapılan iyilikler yumağı ise arkaplanında değersiz işlerin göz boyamasıdır.

JACK REACHER (2012) Film

Yönetmen: Christopher McQuarrie

Ülke: ABD

Tür: Aksiyon | Suç | Gerilim

Vizyon Tarihi: 21 Aralık 2012 (Türkiye)

Süre: 130 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lee Child | Christopher McQuarrie | Josh Olson

Görüntü Yönetmeni: Caleb Deschanel

Yapımcılar: Tom Cruise | David Ellison | Dana Goldberg |

Nam-ı Diğer: One Shot

Web Sitesi: Paramount [us]

Çekim Yeri: Saltsburg, Pennsylvania, USA

Oyuncular: Tom Cruise,Rosamund Pike, Robert Duvall, Richard Jenkins, Jai Courtney

Özet

Pittsburgh kentinde sakin ve güneşli bir sabah, mesai saatinden hemen önce insanlar işlerine doğru koşturmakta, günlük telaşlarını yaşamaktadırlar. Tam bu sırada 10th Street köprüsüne bakan parkta, nehrin karşısı yakasından gelen 6 el silah sesi duyulur ve birkaç dakika içinde 5 masum insan kanlar içinde yere yığılarak hayatını kaybeder. Usta bir nişancının elinden çıktığı belli olan bu olayı Pitssburg polis departmanının çözmesi ve katil zanlısını yakalaması fazla sürmez; daha 24 saat dolmadan 5 cinayetin faili yakalanır. Fakat sorgu esnasında hiçbir şey söylemeyen genç adam bir kağıda sadece “Jack Reacher’ı bulun!” yazar. Tüm kanıtlar gün gibi ortadayken eski bir asker olan Jack Reacher olayın görünmeyen yönlerini açığa çıkartacağı bir davanın içine girecektir. Bu arada zanlı Jason Barr’ın avukatı Helen Rodin de Bölge Savcısı olan Alex Rodin’in kızıdır. Baba-kız arasındaki hesaplaşmanın boyutları ise çok farklıdır…

Olağan Şüpheliler filmiyle 1996’da En İyi Senaryo dalında Oscar almış olan senarist ve yönetmen Christopher McQuarrie’nin yönetmenlik koltuğunda oturduğu ikinci filmin başrolü ise Tom Cruise.

Filmden

“Beş masum insan. Rastgele öldürüldü, evet. Bu ülkede yılda kaç kişinin öldüğünden haberin var mı? 2,5milyon kişi, yani günde ortalama 7000 Amerikan son kez uyanıyorlar. Geçen cuma, beş tanesi aynı noktada birlikte öldüler.

Bu rastgele mi?”

—–

“Sana Zack diye hitap ettiklerini duydum. Bu mahkum anlamın geliyor, değil mi? Bu insanları öldürmek için aldığın paranın yeterli olmadığın inanıyorum öyle bir şey yok. – Alabileceğimizi alırız. İşimiz bu. Zach, mahkum demek.

Gerçek adın ne?

 Jiloviak. İnsan demek. “Mahkum İnsan”.

- Gerçek adın bu mu?”

—–

“O güçler “Şehirlerde tek tek çalışıp, yerel inşaatlar edinirler en çok kentsel gelişimle ilgilenirler kimsenin ihtiyacı olmayan köprüler, kullanılmayan otobanlar yaparlar kanser gibidirler büyümesi durmayan bir hücre. 15 yıl içinde on iki kez taşındılar. Atlanta, Albuquerque, Austin Oklahoma, Sacramento her zaman yozlaşma iddialarıyla beraber kamu fonlarından milyonlarca kayıp dolar da dahil ve hiçbir zaman bir araştırma, soruşturma yapılmamış. Sanki onların Şirketi’nin dokunulmazlığı var. Belki de bu, suçlamaların rakipten gelmesinden dolayıdır. Hoşnutsuzluktan, Onlar gibi ya da güçlerin önemli memurlarla işbirliği vardır ve bu işbirliği yetersiz olduğunda satın alınamayan insanlar öldürülüyor.”

KORKUYU YENİP ZAFERE KAVUŞANLAR


İnsanın dört temel direği vardır.

Fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsaldır.

Korku ve panik, farklı iki duygudur.

Korku sağlıklıdır, panikse ölümcüldür.

Ölümden korkuyorsun veya  panik yapıyorsun. Bir süreliğine dünyada kalacağımıza göre,  hayatında korkuyu ve korktuğun şeyi tanı.

Belalar dalgalar gibidir. Eğer hayatında bir durgunluk baş gösterdiyse ve uzun zamanda geçtiyse, gelecek dalganın büyüdükleri anlamına gelir.

Unutmayalım ki, bizler O’ndan dünyaya geldik.  Ancak bütünüyle  dünyaya ait değiliz. Bütün insanlar gibi, gelgitlerin çocuklarıyız. Öncekiler gitti ise, bizlerde  O’na tekrar geri döneceğimizden korkumuzu yenip, bir şeyler başarmanın zamanını kaçırmayalım.

CHASİNG MAVERİCKS /Dalgaların Peşinde (2012) Film

“Başarısızlık korkusunu yenemeyen gençlerin seyretmesi gereken bir film.”

Yönetmen: Curtis Hanson

Ülke: ABD

Tür: Dram | Spor

Vizyon Tarihi: 25 Ekim 2012 (Kuveyt)

Süre: 116 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Brandon Hooper | Kario Salem

Görüntü Yönetmeni: Bill Pope

Yapımcılar: Gerard Butler | Kathleen M. Courtney | Curtis Hanson |

Oyuncular: Gerard Butler, Jonny Weston, Elisabeth Shue

Nam-ı Diğer: Of Men and Mavericks

Çekim Yeri: Half Moon Bay, California, USA

Jay Moriarty-1978-2001

Özet

Efsanevi sörfçü Jay Moriarty’nin gerçek yaşam öyküsünden esinlenilmiş olan filmde, Moriarty’nin Mavericks’te sörf yaparak efsane oluşu ve diğer bir yerel efsane Frosty Hesson ile aralarındaki ilişki konu alınıyor. İki sörfçünün hayatlarını değiştirecek bu arkadaşlık ve zamanla kırılacak bir rekor olmaktan daha da başka bir anlama gelmeye başlamış olan Mavericks ‘te sörf yapmak ve imkansızı başarma arzuları onları bambaşka bir yere taşıyor. Yönetmenliğini Michael Apted ve Curtis Hanson‘ın üstlendikleri, senaryosunu Brandon Hooper ve Kario Salem‘in yazdığı “Chasing Mavericks” filminin başrollerini Jonny Weston, Gerard Butler ve Elisabeth Shue paylaşıyor.

[Bizler denizden geliriz  ancak bütün denize ait değiliz. Öyle olanlarımız; biz medcezirin evlatları usanmadan tekrar tekrar yuvamıza dönmeliyiz ta ki yol boyunca, izlerimizden başka bir şey bırakmadan geri dönmeyeceğimiz güne kadar. Sahip olduklarınız için minnettar olmalısınız. Bana göre hayattaki en önemli şey sahip olduklarının değerini bilmektir. Çünkü hayata bir kez geliriz. Uzun bir süremiz de yoktur, o yüzden tadını çıkarmaya bakın.]

Jay Moriarty, kralların sporundaki gerçek bir prens. Çocukluk aşkıyla evlendi ve ömür boyu sadakât yemini etti. Sonuç olarak sınırları zorlayanlar  bazen sınırların geri teptiğini görürler. Jay, efsanevi sürüşünden 7 yıl sonra  22 yaşında Maldivler’de serbest dalış esnasında boğularak yaşamını yitirdi.

 Gerçek Sörfçüler Kendi Hikâyelerini Anlatıyor

19 Aralık 1994′te sörfçü Jeff Clark, Hi Moon Körfezi, California’daki derin bir uçurumun kenarında durmuş, 12 metre yüksekliğindeki dalgaların Mavericks adı verilen noktaya çarpışını izledi. Denizin açıklarındaki dalgalar korkutucu derecede çalkantılıydı ve yirmi yıldır burada sörf yapan Clark, denize girmek için beklemenin daha doğru olacağını hissediyordu. Aralarında 16 yaşındaki Jay Moriarity’nin de bulunduğu pek çok arkadaşı denizdeydi. O sabahın en büyük dalgası geldiğinde, rüzgâr Moriarity’nin sörf tahtasını bir uçurtma gibi havaya kaldırdı. Moriarity beş kat yukarıdan düşmüş gibi hissetti ve suyun 12 metre aşağısına daldı. Yakınlardaki bir kayıkta olan fotoğrafçı Bob Barbour, olan biteni dehşet içinde izliyordu.

Bir röportajda, “Annesini arayıp oğlunun öldüğünü söylemem gerektiğini düşündüm” dedi. Gerilimli bir yarım dakikanın ardından Moriarity yüzeye çıktı, kırılan tahtasını yenisiyle değiştirmek için kayığa yüzdü ve kıyıya geri döndü. Şaşkına dönen Barbour, spor tarihinin en büyük sörf kazası olarak kabul edilen olayı kaydetti.

Bu görüntü şimdi “Dalgaların Peşinde” (Chasing Mavericks) isimli yeni filmin afişinde görülüyor.

Film, 22 yaşında bir dalış kazasında hayatını kaybeden Moriarity’nin hikâyesini ve önce kız arkadaşı, daha sonra da karısı olan Kim’le ve Frosty olarak anılan akıl hocası Rick Henson’la ilişkisini anlatıyor. Moriarity’nin korkusuz sörf tarzı ve sıcak kişiliği, onu yerel bir kahramana dönüştürmüştü. Hesson, Clark ve diğerleri, filmin yönetmenleri Curtis Hanson ve Michael Apted’ın ender karşılaşılan bir şeyi başardığını söylüyor: Sörfçüler ve sörfle ilgili doğru bir tablo çizmek. Yapımcılardan biri olan Brandon Hooper, Hollywood’un sörfle ilgili özgün bir bakış açısına sahip olmadığından haberdar olduğunu söylüyor.

Mickey Muñoz’un 1959 yapımı “Gidget”ta bikini l i dublörlük yapması; 1964 yapımı “Ride the Wild Surf” filmindeki gülünç fonlar; “Point Break” (1991) filminde tahtanın üzerinde akla mantığa sığmaz bir şekilde ayak değiştiren sörfçüler ve “Blue Crash” filminde Kate Boswor th’un vücut hatlarını büyüten bilgisayar grafikleri buna örnek. Hooper,

“Büyük dalgaları sevenleri , büyük dalgalarla birlikte yakalamak zorundaydık. Sörf yapan bir kızın, aslında bikini giymiş bir erkek olduğu ‘Blue Crash’ gibi yapımlar da gördük” diyor.

Filmin yapımcıları, sörfle ilgisi olmayan Gerard Butler’ı Frosty rolüne, Jonny Weston’ı ise Jay rolüne uygun gördü. Ama aynı zamanda tanınmış sörfçü dublörlerini koordine etmesi için Mavericks sörfçüsü Grant Washburn’le de anlaştılar. Hesson’ın akranlarını, sörf dünyasının en iyi üç ismi olan Mavericks sakinleri oynadı: Zach Wormhoudt, Greg Long ve Peter Mel. Mel seçmelere katıldığında, ilk olarak yapımcılara bir konuşma yaptı.

Bu sörf noktası benim kariyerimi inşa etti ve Jay’in hikâyesi bana çok ama çok yakın. Lütfen tüm detaylara özen gösterin ve lütfen buradaki insanları dinlediğinizden emin olun” dedi. Hooper gözünün korktuğunu söylüyor. Sörfçülerle ilgili,

“Bu adamlar canavar. 15 metrelik dalgaların içine düşüyorlar. Ama çok nazik, yardımsever ve profesyoneldiler. Tek düşündükleri Jay’di ve hikâyeyi doğru anlatmaktı” diyor. Bunu yapabileceklerine herkes inanmıyor. Sam George kısa süre önce “Hollywood Sörf Yapmaz”adında bir sörf belgeselini tamamladı. En başarılısı olan “Surf’s Up” da dâhil neredeyse bütün sörf filmleri, tıpatıp aynı olay örgüsüne (sörfçülerden birinin en büyük dalgayı yendiği filmin kopma noktası) sahip. Ancak Hesson “Dalgaların Peşinde” filminin ilişkilere bakmak için sörfü bir araç olarak kullandığını söylüyor. “Spor bir araçtı ama hikâye bundan ibaret değildi. Bu filmleri ilginç kılan sadece spor değildi” diyor.

CHRIS DIXON

http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes/2012/11/05/gercek-sorfculer-kendi-hikyelerini-anlatiyor

 Jay Moriarty 2--1978-2001

I Am (2010) Film- Belgesel


Yönetmen: Tom Shadyac           

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 01 Ekim 2010 (ABD)

Süre: 76 dakika

Dil: İngilizce

Yapımcılar: Jennifer Abbott , Dagan Handy , Nicole Pritchett ,

Özet:

Yönetmen Tom Shadyac, dünyamızın neyi var ve biz nasıl yaşanır bir hale getirebiliriz diye  entelektüel ve ruhani liderler ile konuşuyor. Tom Shadyac’ın hayata bakışında sizi demeşgul edecek sorulara cevap arıyor.

Belgeselden

“Dünya, sergilediği şaşaanın ötesini görebilenlerindir…
Onun bir yalan olduğunu görenler, ona ölümcül darbeyi vurmuş olur.”

(RALPH WALDO EMERSON)

Tom Shadyac:

Film yönetmeniyim. Filmlerimin çoğu komedi. Şu dans edemeyen adam benim. Jim Carrey’yi kıçından konuşturdum, Eddie Murphy’ye şişman kostümü giydirdim. Steve Carell’i ZZ Top’un beşinci üyesine döndürdüm, Robin Williams’a palyaço burnu taktırdım. Ama bu seferki bambaşka bir hikaye. Bu benim hikâyem ve akıl hastalığını konu alıyor. Ama acele etmeyelim. Bruce Almighty ve Ace Ventura’nın yönetmeni belgesellerin ciddi dünyasında ne arıyor?

İnanın bana, memnuniyetle bir kahkaha tufanı daha çekip hayatıma olduğu gibi devam edebilirdim. Ama başıma hiç beklenmedik bir şey geldi ve beni önceliklerimi düşünmeye ve bilinmeyene doğru ani bir yönelişe itti. Kırık bir el ve kötü bir beyin sarsıntısı, sarsıntı sonrası sendromunun baş göstermesiyle ciddi bir hal aldı. Bu sendromda, sarsıntı belirtileri aylarca, yıllarca, bazense hiç geçmiyor. Bu tip baş yaralanmalarını genellikle depresyon izler, depresyon da kişiyi intihara meyilli hale getirir. NFL savunma oyuncusu Andre Waters, sahada yaşadığı beyin sarsıntıları nedeniyle depresyona girerek Kasım’da intihar etmişti. Belirtilerim çok şiddetliydi. Işığa ve sese karşı müthiş bir hassasiyet, aşırı ruh hali değişimleri ve kafamın içinde hiç geçmeyen bir çınlama. Geleneksel tıp işe yaramayınca biyo-geribildirim ve hiperbarik oksijen gibi alternatif tedavilere başvurdum.

Fakat acı bir gerçekle karşı karşıyaydım, hiçbir şey işe yaramıyordu. Ancak işkence olarak tarif edebileceğim birçok aydan sonra ölüme kucak açtım. Çoğu sarsıntı sonrası hastası gibi intihara meyilli değildim ama işimin bittiği gün gibi ortadaydı. Kendi ölümümle yüzleşmek, bana bir aydınlanma ve amaç hissi getirdi. Gerçekten öleceğimi düşününce, kendime şunu sordum: Gitmeden önce ne söylemek istiyorum?

 Bu, kafamda çok basit ve açık hale geldi. İnsanlara, farkına vardığım şeyi anlatmak istiyordum. O da yaşadığım dünyanın bir yalan olduğu, başarılı olduğum ve dünyayı iyileştireceğini düşündüğüm işin ise muhtemelen onu yok oluşa sürüklediğiydi. Hiç ziyaretçi kabul etmediğim ve dış dünyayla neredeyse hiç iletişim kurmadığım aylar süren inziva sürecinde, birden, hiç beklenmedik bir şekilde, sarsıntı sonrası belirtilerim gerilemeye başladı. Yolculuğa tahammül edebilecek noktaya geldiğimde, yanıma bir kamera ile dört kişilik bir film ekibi alıp hayatımı sorgulamama yardım edenleri bulmak, daha fazlasını anlamaya çalışmak ve hem zor hem de nadiren sorulan iki sorudan yola çıkarak onlarla konuşmak için bir yolculuğa çıktım.

-Dünyamızda yanlış giden ne?

-Bununla ilgili ne yapabiliriz?

 Hiç bir filmimi izlediniz mi?

-Sadece merak ettim. Bilmem. Mesela?

-Dünyamızda yanlış giden ne ve bununla ilgili ne yapabiliriz?

-Daha önemlisi, bununla ilgili ne yapabiliriz?

-Diğer tüm sorunların kaynağı olan bir ana sorun var mı?

-Mutlu olmak istiyorsan, zengin olmalı mı, bir şeyler almalı mı, birçok şeye sahip olmalıyız?

-Mal ve mülkle olan ilişkimize dair temel düşünceler, kültürümüzdeki bir gerçeğe ve bir yalana dayanıyor. Gerçek şu, eğer geceleyin bir ormanda çıplaksanız ve üşüyorsanız, yağmurun altında yapayalnızsanız, mutsuzsunuz?

-Herhalde Bill Gates mutluluk denizinde yüzüyordur. Bu psikolojik bir sorun, çünkü haklısınız, gerçek değil. Gerçek şu ki, bir milyar yerine iki milyarı olan biri, iki kat fazla mutlu olmaz. Ama insanlar hırs yapıp durmadan biriktiriyor, biriktiriyor ve durup kendilerine şunu sormuyor: Bu beni mutlu edecek mi, etmeyecek mi?

-Mevlana, isteklerinize kuşkuyla yaklaşın der. Ama bu tüketici bir topluma çok zarar verir mi?

-Kızılderili dilinde WETİKO diye bir kelime Yamyam anlamına geliyormuş. Başka bir insanın etini değil de, “hayatını” yiyen demekmiş.

“Siz Avrupalılar topraklarımıza geldiğinizde wetiko hastalığına mı kapıldınız?

-Mesela ekonomi ne işe yarar?

 -Ne kadarı yeterli?

-Tek bir tahmin yürütebilirim, o da 200 yıl sonra dünyada hala insanlar varsa bizim gibi yaşamıyor olacaklardır. Ya dünyayı etkileyecek değişimler yapılacak ya da neslimiz tükenecek.

-Farklı kültürlerin hepsi de sonuca çok farklı şekillerde varmışlarsa, genelde ortak fikirleri, ihtiyacının ötesinde kişisel mal mülk biriktirmeyi akıl hastalığı saymalarıdır. İnsanlara yiyecek ve uyuyacakları güvenli bir yer nasıl sunarız?

- Ekonomileri, insanların refahını sağlayacak şekilde nasıl yönetiriz?

 Çünkü artık ekonomileri rekabetçi bir para yarışına dönüştürdük.

Bir gün en yetenekli avcı dedi ki: “Ben en iyi avcıyım. “Payıma düşenden daha çok geyik öldürüyorum. “Neden avımı paylaşayım?

O günden sonra, etini yüksek bir dağdaki mağarada depolamaya başladı. Sonra diğer yetenekli avcılar da “Payımıza düşenden daha çok geyik öldürüyoruz. “Avımızı kendimize saklamaya hakkımız yok mu?” dediler. Onlar da etlerini yüksek dağlardaki mağaralarda depolamaya başladı. Sonra kabilede daha önce hiç olmayan bir şey olmaya başladı. Bazıları iyi beslenirken, diğerleri, özellikle yaşlılar, zayıflar ve hastalar aç kalmaya başladı. Hatta bu durum o kadar kanıksandı ki bazıları açlıktan ölürken bazılarının ihtiyaçlarından fazlasına sahip olması normal karşılanır oldu. Daha da tuhafı, kabilenin büyükleri, çocuklarına bu biriktirme alışkanlığını yaymalarını öğretmeye başladı. Bu hikâye, geçmişte yaşandığı için değil, şu anda yaşandığı için gerçek. O KABİLE BİZİZ. Doğa bu konuda gayet açık. Hatta tüm doğanın uyduğu, insanlığın ise her gün çiğnediği temel bir kanun var. Milyarlarca yılda geliştirilmiş olan bu kanun şöyle der:

DOĞADAKİ HİÇBİR ŞEY İHTİYACINDAN FAZLASINI ALMAZ, ALDIĞI TAKDİRDE DE BU KANUNA TABİ OLUR VE ÖLÜP GİDER. Bir okyanus, bir yağmur ormanı ve insan vücudu ortak yaşar.

BİR SEKOYA AĞACI, TOPRAKTAKİ TÜM BESİNLERİ ALMAZ, BÜYÜMEK İÇİN İHTİYAÇ DUYDUĞU KADARINI ALIR.

Aslan bütün ceylanları öldürmez, sadece birini öldürür.

Vücutta payına düşenden fazlasını alan bir şey için kullandığımız bir terim var. Ona kanser diyoruz.

Wetiko hastalığına kapılmış bir kültürle karşılaşan bir kültürün işi çok zor çünkü ya sizi yok etmelerine izin verirsiniz ya birçok grup gibi kaçarsınız ya da onlara benzersiniz. Eski kabile kültürlerinden birçok kişinin umut ettiği dördüncü seçenek ise, bu akıl hastalığını iyileştirmektir.

“Zor olsa da “Para”, ejderhasına hükmetmeli. Koca nesiller yanlış ilkeleri benimsedi ve fakirleştirdikleri ülkeyi zenginleştirdiklerini sanarak mezarlarına girdi.”

-Peki biz sadece bundan mı ibaretiz?

 -Temelde sadece gezegenini ve birbirini mahveden hırslı, saldırgan ve vahşi yaratıklar mıyız?

- Sevgi, merhamet, nezaket, empati yok mu?

Bu bana en önemli soru gibi geldi, ben de sordum.

-İnsanlığın temel doğası nedir?

 Şu soruyla karşı karşıyayız:

İnsanların doğasının özünde işbirliği yapmak mı, hükmetmek mi var?

-İnsanların doğasının özünde krallık mı, demokrasi mi var?

-doğal düzen budur, değil mi?

-Ne yapacağımıza kimler karar veriyor?

Bir gün bahçede otururken izlediğim bir sığırcık sürüsü ise havada birden yön değiştirip bir o tarafa, bir bu tarafa uçuyordu.

-Bunu nasıl yapıyorlardı?

-Kültürler ve dinler “Komşunu da kendin kadar sev” , “düşmanını bile sev” diyor hiç kimseye siyasi görüşlerini sormuyorsunuz?

“Hastaysan, seni severim” diyorsunuz. Bence bu, daha sık görülmesi gereken bir örnek. Neden hırs yaygınlaşmıyor?

-Kalp stresli ya da olumsuz bir mesaj ya da işaret gönderirse beynimiz gerçek anlamda kısıtlanır. Net düşünemeyiz. Biri sizi kızdırır, tepenizi attıran bir şey söyler, sonra siz öyle bir şey der ya da yaparsınız ki bir dakika sonra “Aman Tanrım, öyle dediğime inanamıyorum. Beynim hiç çalışmıyor muydu?” diyorsunuz.

-Mevlana’nın tüm şiirleri kalbi açmak üzerinedir. “Güle açması için fısıldanan söz, “benim burama, göğsüme fısıldandı” der.

Peki bu ne demek?

-Hava bizi bir arada tutuyor, birleştiriyor, göz alabildiğine geçmişe ve geleceğe bağlıyor. Bir nefeste alınan havaya ne olur?

-Bir nefeste alınan havayı nasıl takip edemiyoruz?

[Açıklama:

Havanın %1'i ARGON denen bir elementten oluşur. Bu element, kibirli aristokratlara benzer, başka hiçbir elementle tepkimeye girmez. Etkisizdir. İçinize bir nefeslik hava çektiğinizde o havanın içinde kaç argon molekülü olduğunu hesaplayabilirsiniz. O nefesteki hava ciğerlerinizden çıkıp odada sürüklenir, sonunda dışarı çıkar ve zamanla dünyanın öbür ucuna varır. Ne kadar argon atomu soluduğunuzu hesaplayabilirsiniz, ki bunları bir zamanlar Büyük İskender ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde solumuştu. Aldığınız her nefeste, bir zamanlar Jeanne d'Arc'ın ve Hz. İsa'nın içlerine çektiği milyonlarca argon atomu bulunur. Aldığınız her nefeste, 65 milyon yıl önce dinozorların içlerine çektiği milyonlarca argon atomu bulunur. Aldığınız her nefes, geleceğe alabildiğine yaşam saçar. Asırlardır, zamanın ve uzayın ötesinde, birbirimize argonla bağlıyız. Aborjinler çok haklı. Tüm canlılar bizim biyolojik akrabamız.

 İnsan Genom Projesi'nin en muhteşem yanı, insandaki genlerin %99'unun büyük maymununkilerle aynı olduğunu, yine genlerimizin büyük çoğunluğunun evcil kedi ve köpeklerimizdekilerle aynı olduğunu, ve binlerce genimizin balıkların, böceklerin, kuşların, mantarların ve ağaçlarınkilerle aynı olduğunu ortaya çıkarmasıydı. Onlar bizim akrabalarımız. Minnettar olmalı ve akrabalarımıza, Dünya'daki diğer canlılara bağımlı olduğumuz için şükretmeliyiz. Yaşamamızı mümkün kılan havaya, suya, toprağa, güneş ışığına şükretmeliyiz.

Mevlana'ya göre, sırf bedene ve hissiyata sahip olmak bile büyük bir saadettir. Sırf burada olmak bile şükretmek için bir vesiledir. Kederlenmemize de vesile olur ama sonuçta keder, neşenin şekil değiştirmiş halidir.

Gül, dökülerek şükreder. Teker teker yapraklarını yere döker. Bulut ise ağlayarak şükreder.

Şu anda yerli kültürlerin, geleneksel kültürlerin ve Doğu dinlerinin başından beri hep farkında olduğu tüm sezgisel fikirleri destekleyen ve açıklayan tarzda bir bilim keşfediyoruz. Artık bilim nihayet din ve maneviyatla arayı kapatarak "Evet, doğruymuş. Başından beri haklıymışsınız. Biz yanılmışız" diyor. Bilimin, kim ve ne olduğumuza dair ürettiği hikâye sorgulanıyor. Ve bu hikâye, davranışlarımızı yönlendirme açısından çok önemli.

Diyelim ki etten yapılmış robotlardan başka bir şey olmadığımızı ve özümüzde hiçbir anlam, erdem ya da değer olmadığını öğrendik. Diyelim ki sadece dünyaya geldik ve her şey mekanik bir sistemden ibaret. Buna yürekten inanırsanız, farklı davranırsınız. Öte yandan bunun ötesinde bir şey olduğuna inanırsanız, dini, hatta manevi bile olmasa olur, yalnızca yürekten inandığınız ve yaşadığınız bir şeyin, bir tür bağla tüm dünyaya yansıdığına ve başkalarını etkilediğine inanırsanız, daha farklı davranırsınız. Yani buna yürekten inanırsam, dünyada aç ve kızgın insanlar varsa, haberim olsun ya da olmasın bunun beni etkilediğine inanırım. Devamlı insanlara yardım etmeye daha meyilli olurum. Yalnız bir evrenin yalnız bir gezegenindeki yalnız insanlar gibi hissediyoruz ama bize söylendiğinden çok daha önemliyiz.

Bilim, hepimizin bağlantılı olduğunu, hiçbir zaman yalnız olmadığımızı gösteriyor. Her zaman bütünün bir parçasıydık. BÜTÜNÜ KUCAKLAMALI, TÜM DOĞAYI, TÜM İNSANLIĞI AİLEMİZ GİBİ GÖRMELİYİZ.

Bu hikaye yeni yeni filizleniyor. Aslında eski bir hikâye. Daha önce de anlatılmıştı ama sanırım teknoloji ve iletişimin bu çok eski hikâye ile kesişmeye başladığı bir noktaya geldik. Acaba bunca zaman dünyaya, birbirimize, gerçekliğe yanlış bakmış olabilir miyiz?]

 Acaba her şey ayrı değil de, bağlantılı mı?

 Eğer öyleyse, bir şeyleri nasıl değiştiririz?

 Bir şeyleri değiştirebilir miyiz?

 Bir şeyleri nasıl değiştiririz?

 Bir şeyler nasıl değişir?

Burada durup tarihe bakmak ve kendimize şunu sormak gerek:

-“Bir şeyler ne zaman ve nasıl değişmiş?

-Değişim nasıl olur?

Asıl soru şu,

-Kültürlerin denge içinde yaşamayı ve iyi bir yaşama geçmeyi öğrenmesini sağlayan nedir?

“Düşmanlarını sev, Sana sövenleri öv, senden nefret edenlere iyilik et ve seni acımasızca kullananlar için dua et…” HAZRETİ İSA (MATTA 5:44)

Bu, son derece zor bir emir. Bu, ütopik bir hayalperestin göstermelik emri değil, medeniyetimizin ayakta kalması için mutlak bir zorunluluktur. Evet, dünyamızı ve medeniyetimizi kurtaracak olan sevgidir, düşmanlarımızı bile sevmeliyiz.

“Güzel olan her şeyde Tanrı’yı sevmek kolaydı. Fakat bilgim derinleştikçe, Tanrı’yı her şeyde kucaklamayı öğrendim.” ASSİSİLİ AZİZ FRANCIS

Eğer bu anlayış geçerli olsaydı, herkes birbirinin dostu, sevdiği olsaydı hiç kimse savaşamazdı. Birkaç yıl önce Dalai Lama ya

“Şu an yapabileceğimiz en iyi meditasyon nedir?” diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdi:

“Eleştirel düşünceyi takiben eyleme geçme.” “Dünyanızı iyice kavrayın, “insan dramının hikayesini, senaryosunu öğrenin, “sonra daha iyi bir dünya için yeteneklerinizi nerede kullanabileceğinizi düşünün.”

Sonuç:

 Her birimiz yüreğimizi titreten bir iş yapmalıyız çünkü tutkulu ve hevesli olmazsak kimse bizimle çalışmak istemez. Bir insana söylediğiniz her sözün bir etkisi vardır ama siz bilmezsiniz. İnsanlar değişimin, önemsiz görünen milyonlarca küçük eylemin sonucunda gerçekleştiğini anlasaydı, o küçük eylemleri başlatmakta tereddüt etmezdi. Bir laf vardır, bilir misiniz?

 “Bir fil ancak tek bir şekilde yenebilir. “Lokma lokma.”

Dünyadaki açlıkla ilgili bir şey yapamayacağını düşünüyorsan, yanılıyorsun, yapabilirsin. Mesela şu adamla ilgili bir şey yapabilirsin. Çünkü unutmayın, deniz bir araya gelmiş su damlalarından ibarettir. Bu gayet açık. Siz bir şey yapmazsanız, etrafınızdakiler bir şey yapmazsa, her şey olduğu gibi kalır.

BİR KİŞİNİN GÜCÜ.

Tanrı der ki, ” Biliyor musunuz, “sizden başka kimsem yok.”

Bunun bir akıl hastalığı hikayesi olduğunu söylemiştim ve muhtemelen böyle bir şey bekliyordunuz. Bunun yerine, böyle bir şey izlediniz. Bu, genel delilik tanımınıza uymayabilir ama sokağın karşısında bunlar yaşanırken başka ne diyebilirim?

 Ya da tüm ülkede?

 Ya da sınırın ötesinde?

 Ya da tüm dünyada?

Birlik ve bağlılığı konu alan bilim, merhamet ve empatinin evrensel yapısı, insan kalbinin gizemi ve sihri.

-“Dünyada yanlış giden ne?”

 “Seyir halindeki bir trende nötr olunmaz” der. Doğru. Hiçbirimiz nötr değiliz. Her gün yaptıklarımızla ve yapmadıklarımızla oyumuzu veriyoruz. Evet, günümüzde hala açlık, insan hakları, savaş ve doğanın yok edilmesi gibi “seyir halinde trenler” var ama yola çıkan bir başka tren daha var. O da doğmakta olan yeni dünya. Küçük eylem diye bir şey yoktur. Biriyle selamlaşmak, ailenizle, arkadaşlarınızla ve yabancılarla doğada yaşadığınız sevinç. Hepsi önem taşıyor. Bilim gayet açık. Her birimiz ve bizi oluşturan yüz trilyon çılgın, tuhaf ve mucizevi hücre gerçekten dünyayı değiştirecek güce sahip.Ölümle karşı karşıyayken öğrendiklerimi size anlatmak istedim. İşte bu. Her şey birbirine bağlı bir bütün. Birbirimize, hatta düşmanlarımıza ayrıymışız gibi davrandığımız sürece şimdiki gibi bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz.

“”””””””” SEVGİ “”””””””””

İşte bu ütopya değil, gerçek. Bilimsel. DNA’mızda var. Şimdi bir soru daha soracağım:
“Dünyamızda doğru giden ne?”
John Lennon aptal değildi, “Sevgi her şeye yeter” diye boşuna demedi.
“Ne, sevgi her şeye yeter mi?”
Yeter mi?”
“Evet. Başlamak için yeter.”
“Hadi başlayalım.”

———————————————————————————–

“İnsanlık varlığını sürdürmek istiyorsa, düşünme tarzını tamamen değiştirmeli.”

[ALBERT EİNSTEİN]

 

BEHİÇ ERKİN (1876 – 11 Kasım 1961)


behic erkin1

Bilgili ve çalışkan bir subay..

1876 İstanbul doğumlu. Harp Akademisi’nden kurmay subay olarak çıkışı 1897.

1902 yılının başında Kurmay Yüzbaşı olarak, merkezi Manastır’da bulunan III. Ordu bölgesindeki Selanik’e tayin olur.

Burada iken 1904 yılında Kurmay Kolağası, 1907 yılında Kurmay Binbaşı rütbelerine terfi eder.

Burada Demiryolu Muhafaza Kuvveti Komutanlığı, Demiryolu Muhafaza Kuvvetleri Müfettişliği gibi görevlerde bulunur.

Demiryolculukla tanışır, öğrenir, konunun önemini fark eder. ‘Bir Osmanlı subayı tarafından demiryolları hakkında yazılmış olan ilk rapordur’ denecek olan bir rapor yazar. Raporunda, “Demiryolu işletmesinde gayrimüslimler değil, Türk memurlar kullanılmalıdır ve işletme lisanı Fransız dili yerine Türk dili olmalıdır”demektedir.

1907 yılında Mustafa Kemal Kurmay Kolağası olarak Şam’dan Selanik’e tayin olur..

Tanışırlar.. Aynı sokakta, bir ev arayla oturmaktadırlar. Mustafa Kemal’in saygısını ve dostluğunu kazanır. Mustafa Kemal ile sohbetlerde bulunurlar, ama onun renkli sosyal hayatına ayak uydurmaz. Akşamlarını genellikle evinde geçirir. Zaten ciddiyeti ve geniş bilgisi ile tanınan bir subaydır. Zaman zaman Mustafa Kemal’e kitaplar tavsiye etmektedir. Siyasetten uzak durur. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmaz. Aralarında karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki gelişir. Behiç Bey, Mustafa Kemal’in ileride çok farklı noktalara geleceğini öngörmüş, Mustafa Kemal ise Behiç Bey’in şahsında güvenilir ve sağlam karakterli bir dost bulmuştur.

Behiç Bey, Mustafa Kemal’in 1911 yılında Trablusgarp’da İtalyanlara karşı savaşırken mektup yazdığı nadir insanlardan biridir. Aynı şekilde, 1914 yılında Sofya’da Askeri Ateşe iken, 1918 yılında Viyana yakınlarında senatoryumda yatarken de Behiç Bey’e mektuplar yazmıştır.

Mustafa Kemal, ilk eseri olan ‘Takımın Muharebe Talimi’adlı eserini, beraber katıldıkları bir manevrada, Behiç Bey’in ısrarlı tavsiyesiyle yazar.. Behiç Bey, rütbece büyük olmasına rağmen, Mustafa Kemal’in askerlik bilgisinden etkilenmiş ve kendisine anlattıklarını yazmasını istemiştir.

1910 Yılında İstanbul – Selanik Demiryolu Müfettişliğine tayin edilir..

Hat muhafızlığı önceleri sadece demiryolunun Bulgar çetecilerin sabotajlarına karşı koruma amaçlı iken zamanla hattın askerliği ilgilendiren tüm işlerinden sorumlu hale getirilmişti. Bu durum hattı işleten yabancı şirketin direnciyle karşılaşmış ise de zamanla oturmuştu.

Bu arada Mustafa Kemal, katıldığı tatbikatlara Behiç Bey’i de davet eder. Mustafa Kemal bu tatbikatlarda rütbesini aşan şekilde insiyatif almakta ancak bunu üst rütbeli subayları gücendirmeden başarabilmektedir. Bu tatbikatlardan çıkardığı dersleri de kaleme alır. ‘V. Kolordu Erkan-ı Harbiye Tabiye ve Tatbikat Seyahati – Selanik 1327 (1911)’isimli bu eserini yine Behiç Bey’e hediye eder.

1911 Yılında Mustafa Kemal ile yolları ayrılır. Mustafa Kemal Libya’ya, İtalyanlar’a karşı yollanan subaylar arasındadır.

1912 Balkanlar’da bozgun yılıdır..

Bu arada Behiç Bey bir Osmanlı tarafından demiryolları hakkında yazılmış ilk ve tek eser olan ‘Demiryolunun Askerlik Açısından Tarihi, Kullanımı ve Teşkilatı’ adlı eserini yazar. Eserinde Fransız, Alman, İngiliz ve Rus demiryolculuğunu inceler. Osmanlı sistemi ile karşılaştırır. Son kırk elli yılda demiryollarının harplerin kaderinde belirleyici rol oynadığını vurgular.

Balkan Harbi başlar. Selanik Yunanlılara savaşmadan teslim edilince, 1912 yılında Behiç Bey de Yunanlılara esir düşer.. Esareti 11 ay 8 gün sürmüştür.

18 Ekim 1913′de İstanbul’a döner. Genel Kurmay Başkanı İzzet Paşa’yı görür. 3 Aralık 1913′de Genelkurmay 3. Şube Şimendifer Kısım Amiri olarak tayini çıkar.

Enver Paşa’nın ordudaki reformları..

1913 ve 1914 yılları, Enver Paşa’nın Alman teknik, mali ve personel desteğiyle yürüttüğü, ordunun yenilenmesini ve güçlendirilmesini amaçlayan reformlarını hayata geçirdiği yıllardır. Alaylı subayların tamamı emekli edilmiş, ordu baştan aşağıya tekrar yapılandırılmış, genç subayların önü açılmıştır.. Başka konulardaki tutum ve politikaları ne kadar eleştirilse de, Balkan Savaşı’nın düşmanla her karşılaştığında yüzgeri eden, aciz ve zavallı Osmanlı Ordusu’nu, I. Dünya Savaşı’nın dört yıl boyunca sekiz cephede başarı ile savaşan Osmanlı Ordusu haline getiren Enver Paşa’dır. Enver Paşa’nın bu baştan aşağıya yenileme gayretleri; seferberlik planlarını, askere alma kurallarını, ikmal sistemlerini de kapsıyordu.

1914 yılı.. Enver Paşa ile yıldızı barışmaz..

Behiç Bey bu yıl Kaymakam (Yarbay)’lığa terfi eder. Enver Paşa artık İTC’nin siyasi gücü ile edindiği Tuğgeneral rütbesi ile Harbiye Nazırıdır. Behiç Bey’den oldum olası hoşlanmaz. Onu ‘Askere Alma Kısım Amiri’ olarak tayin eder. Behiç Bey bu görevde, Alman kurmay subaylarıyla birlikte yeni askere alma kanununu hazırlar. Öte yandan Osmanlı Ordusu’nun seferberlik planları Almanların gözetiminde yenilenmektedir. Ordu Dairesi’nin başına, İkmal Şubesi Müdürlüğü de uhdesinde olacak şekilde Alman Albayı Kannengiesser getirilmişti. Behiç Bey Kannengiesser’e bağlı olarak İkmal Şubesi Müdür Yardımıcısı’ydı.

1914 Sonunda I. Dünya Harbi’ne girilir.. 18 Mart, 1915′de Müttefik donanması Çanakkale’ye dayanır..

Çanakkale Cephesi’nden sorumlu olan V. Ordu’nun Komutanı Liman von Sanders Paşa’ydı. Müttefikler Çanakkale’yi denizden geçemeyeceklerini anlayınca, karaya asker çıkarmaya başlarlar. Liman von Sanders, Başkumandanlık’tan Albay Kannengiesser’in Gelibolu’ya tümen komutanı olarak tayin edilmesini talep eder. Böylece onun boşalttığı Ordu Dairesi Reisliği vekâleten Yarbay Behiç Bey’in üzerinde kalır.

Çanakkale Savaşı – Yarbay Behiç Bey, üstün başarısıyla milletin bu ölüm – kalım sınavında önemli rol oynar..

Yarbay Behiç Bey Çanakkale Savaşı’nın neresindedir? Cephesi hariç her yerinde. Cephede tüketilen her türlü ihtiyaç maddesi, gıda maddesi, silah, cephane, sağlık malzemesi ve maalesef içlerinde binlerce şehit ve gazimizin de olduğu askerlerimiz hep Behiç Bey’in yaptığı planlara göre ve yönettiği ikmal teşkilatı tarafından cepheye ulaştırılmıştır.

Yarbay Behiç Bey’in seferberlik planlarına katkısı..

Behiç Bey, bilgisi, karakteri ve çalışkanlığıyla birlikte çalıştığı Alman kurmaylarını etkilemiş ve güvenlerini kazanmış bir subaydı. Bu sayede Alman usullerine göre yapmaya çalıştıkları planların yürümeyeceğini, Balkan Savaşı’ndan çıkardığı derslerle anlatabilmiş ve kendi görüşlerini kabul ettirebilmiş, bu sayede özellikle Marmara Bölgesi, İstanbul ve Çanakkale Cephesi’ni ayakta tutacak seferberlik ve ikmal planları Behiç Bey tarafından önerildikleri şekilde kabul edilmişlerdir.

Örnek olarak şu olayı anlatabiliriz: Alman subayı Baare Bey’in hazırladığı karmaşık seferberlik plan taslağına göre, o zamanki mevcut demiryolunun sağlı sollu 22,5 km, yani bir yürüyüş mesafesinde yaşayan yükümlüler, yanlarına beşer günlük yiyeceklerini alarak en yakın istasyonda toplanacaklardı. Behiç Bey, Balkan Savaşı’nda, erlerin değil taburların bile orada burada unutulduğunu, bu tip planların bizde çalışmayacağını savunur, Almanları ikna eder. Sonunda Albay Kannengiesser “Peki. O zaman bu planın bir alaturkasını sen yap bakalım” der. Behiç Bey’in yaptığı plan hem Almanlar, hem Genel Kurmay tarafından beğenilerek kabul edilir. Behiç Bey planında İstanbul, Çanakkale ve bölgenin savunmasında görev almak üzere Marmara sahillerinde konuşlanacak altı kolordunun her birisine 300,000 nüfuslu askere alma daireleri tahsis etmiştir.

Behiç Bey’in planlarında Anadolu tarafında Soma – Bandırma, Trakya tarafında İstanbul – Uzunköprü demiryolu hatlarından geniş şekilde istifade ediliyordu. Demiryolu ile ulaşılabilen en yakın noktadan itibaren ulaşımın kağnı, at arabası, at ve hatta eşeklerle nasıl yapılacağı detaylarıyla hesaplanmıştı.

İkmal işlerinin başında..

Bunun gibi pek çok meselenin çözümünde o kadar başarılıdır ki, isteğine rağmen cephe görevi alamaz. İkmal işlerinin başında tutulur. Hatta bu durum kıdem almasını geciktirdiği ve terfisine mani olduğu için, Almanların teklifiyle ve Almanya’da uygulanan bir usul yürürlüğe konur. Yarbay Behiç Bey, bir Ordu Kurmay Başkanı ile eş tutularak kendisine bir yıl dokuz ay kıdem verilir. Bu surette 1917 yılında Miralay (Albay) olacaktır.

Çanakkale’nin ikmali..

Cephe gerisinden yapılan sevkiyat ilk olarak başında Liman von Sanders’in bulunduğu V. Ordu’ya yapılıyordu, oradan da V. Ordu Menzil Müfettişliği’ne. Kullanılan ikmal hatları şunlardı:

1. Hat: Uzunköprü – Keşan – Gelibolu

2. Hat: Biga – Lapseki – Çanakkale

3. Hat: Balıkesir – Ezine – Çanakkale

Ordu bölgesinde, Menzil Müfettişliği emrinde, Menzil Bölge Müfettişlikleri, Menzil Hat Komutanlıkları, Menzil Yiyecek ve Donatım Ambarları, Menzil Hastaneleri, Menzil Hayvan Hastaneleri, ulaştırmayı sağlayacak ‘kol katarları’ vardı.

Bu kuruluşlar, seferberlik planına göre, kolordularca Menzil Nokta Komutanlıkları, Menzil İstasyon Komutanlıkları, Menzil Hayvan Depoları, Menzil Ulaştırma Kolları gibi kademelere ayrılarak kurulmuşlardı.

Cepheler için ikmal noktaları gayet yakın ve uygun yerlere kurulmuşlardı. Gelibolu’daki muharebeyi iki cepheye ayıracak olursak, Arıburnu için işin başında Eceabat – Kilye hattında dağıtım noktaları açılmışken, bu iskeleler düşman gemileri tarafından bombalanınca bunların yerini Akbaş iskelesi almıştı. Seddülbahir için ikmal hattı ise Soğanlıdere’ydi.

Zeytinburnu Fişek ve Mermi Fabrikası, Bakırköy Barut Fabrikası ve Mühimmat Depoları, Haliç’deki Karaağaç Tapa Fabrikası ve Mermi İmalathanesi, Maçka Silah ve Mermi Deposu ve Gülhane’deki Cephane Ambarı’ndan, bu ikmal hatları üzerinden cepheye sevk edilen cephane, yeterli bolluğu sağlayacak düzeyde değilse de, Gelibolu’daki birliklerimizin efsanevi direnişine yardımcı oldu..

Ölüme sevkiyat..

Yarbay Behiç Bey vazifesini elinden gelen en iyi şekilde yapmaya çalışırken aslında bir dram yaşamaktadır. Cephe, kaybettiği askerin yerine yeni askerler geldikçe ayakta durabilmektedir. Bu da sürekli olarak yeni askerlerin ölüme yollanması demektir. Behiç Bey çalışırken sürekli olarak bunun sıkıntısını çekmektedir.

Örnek olarak, V. Ordunun, III. Kolordu ile beraber, iki kolordusundan biri olan XV. Kolordu o kadar zayiat verir ki, asker mevcudu tam iki kere nerede ise sıfırdan başlayarak yenilenir.

ATASE (Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı) yayınlarından, savaş boyunca Çanakkale Cephesi’ne tam 310,000 asker sevk edildiğini, bunların içinden 595′i subay, 56,145′i er ve erbaş olarak toplam 56,740′ının cephede şehit düştüğünü biliyoruz. Bu rakama 100 – 101,000 yaralımızı ve kayıplar, esirler ile hastalanarak cephe gerisine sevk edilenleri ekleyince toplam cephe zayiatının 252,000 kişi civarında olduğu görülüyor.

I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Ordusu’nda üç milyonu civarında insanımızın görev yaptığını, bunların içinden 500,000′den fazlası şehit olmak üzere, gazi, esir ve kayıp olarak verdiğimiz toplam kaybın 1,2 milyon kişiye ulaştığını göz önüne alınca Behiç Bey’in yaşadığı çelişki kolayca anlaşılıyor.

Bu arada Behiç Bey’in elinde olmayan bazı gelişmelerin ikmali kesintiye uğrattığını da biliyoruz. Bunların başında Çanakkale’den Marmara’ya sızan İngiliz ve Fransız denizaltıları gelir. O kadar ki, bunlar tarafından batırılan ikmal gemilerinde ciddi asker ve malzeme kaybedildiğini biliyoruz. Hatta bir keresinde Karaköy rıhtımının hemen açığında asker dolu vaziyette torpillenen gemimiz dahi olmuştu..

Madalya yağmuru..

Çanakkale Harbi zaferle sonuçlanınca, Yarbay Behiç Bey, üstün hizmetlerinin karşılığını bir madalya yağmuru ile alır.

Önce, Çanakkale ve V. Ordu Komutanı Liman von Sanders’in teklifi ile, Alman İmparatorluğu’nun II. Derece Demir Haç Nişanı..

Ardından Osmanlı’nın 3. Rütbeden Kılıçlı Osmani Nişanı ve 3. Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı.

Sonra, 3. Rütbeden Avusturya Demir Haç Nişanı.

1918 yılında II. dereceden Alman Demir Haç Nişanı’na ilave olarak kendisine aynı nişanın I. dereceden olanı da verilmiştir.

I. Derece Demir Haç Nişanı, Alman İmparatorluğu’nun en yüksek madalyasıdır ve çok az sayıda yabancıya verilmiştir.

Azerbaycan Jandarma Teşkilatını kurar..

1917 yılında kendisine verilen görev uyarınca Azerbaycan Jandarma Kararnamesi’ni hazırlar. Bu çalışma onaylanır. Azerbaycan’a giderek teşkilatı kurma görevi kendisine verilir. O sırada Azerbaycan’da Enver Paşa’nın kardeşi Yarbay Nuri Bey Ferik (Tümgeneral) rütbesiyle İslam Ordusu Komutanı olarak bulunmaktadır. Azerbaycan yönetiminde geçici bir hükümet vardır. Enver Paşa, harp bittiğinde Azerbaycan’ın kendiliğinden Osmanlı’ya katılmasını planlarken, Almanlar buna karşı çıkarak, Osmanlı ile Azerbaycan’ın, Avusturya – Macaristan örneğindeki gibi bir birlik oluşturmasında israr etmektedirler.

Niyet edilen, önce jandarma ve polis teşkilatının kurulması, ikinci merhalede ise ‘Harbiye Nezareti’ (Savunma Bakanlığı) ve Ordu teşkil edilmesiydi.

Behiç Bey, 19 Temmuz, 1918′de, Batum’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkar. Vapur bulunamadığından Murat Reis Gambotu Behiç Bey ve yanındaki genç subaya tahsis edilmiştir. Oradan özel bir trenle Tiflis’e ve Azerbaycan’ın Gence şehrine ulaşır.

Behiç Bey’in hazırladığı kararname, 3 Ağustos, 1918 günü, Azerbaycan yetkilileri tarafından, hiçbir değişikliğe uğramadan imzalanarak yürürlüğe girer.

Behiç Bey, aynı yoldan İstanbul’a döner.

Harbin sonu.. Osmanlı teslim olur.. Mondros Mütarekesi (Silah Bırakışması)..

1918′in Eylül sonlarına doğru, okullardaki tarih derslerinde Türk çocuklarına “Müttefiklerimiz mağlup olmuştu.. o yüzden biz de yenik sayıldık..”klişesi ile öğretilen durum ortaya çıkar.. Müttefikimiz Bulgarların, Selanik’e 250,000 asker çıkarmış olan İngilizlere karşı savaştıkları ‘Selanik Cephesi’ çöker. Bulgaristan teslim olur.. Osmanlı’nın Almanya ile olan bağlantısı kesilmiştir. Savaşa devam etmenin imkanı kalmamıştır. Büyük savaş böylece kaybedilir.

7 Ekim’de Talat Paşa başkanlığındaki İTC hükümeti istifa eder. İzzet Paşa Hükümeti kurulur.

30 Ekim’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda ‘Mondros Mütarekesi’ imzalanır..

2 Kasım’da Enver, Talat ve Cemal Paşalar bir Alman denizaltısı ile ülkeyi terk ederler..

13 Kasım’da Mustafa Kemal Adana’dan İstanbul’a döner..

CUMHURİYET YILLARINDA

Yeni Türk Büyükelçisi

31 Ağustos 1939 yılında Fransa’daki bütün gazeteler baş sayfala­rında Türkiye’nin Fransa’ya atadığı yeni Büyükelçi’yi başlıklarına taşımışlardı.

“Yeni Türk Büyükelçisi: Behiç Erkin.”

Bu yıl dünya insanlık tarihi açısından çok büyük bir önem ta­şıyordu, çünkü bir gün sonra, 1 Eylül 1939’da, Nazi Almanya’sı Po­lonya’ya savaş ilan etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı.

Dünya tarihinin en karanlık günleri başlıyordu ve Behiç Bey’i ha­yatının en zorlu görevi bekliyordu. Gazetelerin neredeyse tamamı “Yeni Türk Büyükelçisi” diye başlık atarken, bir tanesi “Olağandışı Büyükelçi” (Ambassador Extraordinaire) tanımıyla Behiç Bey’in kim olduğunu okurlarına anlatmıştı. Behiç Bey herhangi bir diplomat de­ğildi: O, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok önemli bir yere sahip, Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı, Kurtuluş Savaşı’nın kaza­nılmasında en önemli görevlerden biri olan cepheye asker sevkiyatını başarı ile gerçekleştiren komutan, tüm dünyaya Türklerin demiryolla­rını işletebileceği dersini veren ilk Türk’tü. Türk demiryolculuğunun babası diye anılıyordu. Büyükelçi olmadan önce ise genç Türkiye Cumhuriyeti’nde İstanbul Milletvekilliği ile iki sene de Ulaştırma ve Bayındırlık Bakanlığı görevini üstlenmişti.

Erkânı Harp Subayı (Kurmay Subay) olan Behiç Bey, 1903 yı­lında Selanik’e tayin edildiğinde, kader ona Fransa’daki binlerce Yahudi’nin hayatını kurtaracağı bir ağ örmeye başlamıştı.

Selanik’te Üçüncü Ordu’da kendisine verilen görev, Demiryol­ları Hat Komiserliği oldu. Demiryolları ile bu tanışması ona, Os­manlı’da askeri açıdan yazılan ve ordu açısından demiryollarının değerlendirildiği ilk ve tek eseri yazma fırsatı verdi. Yabancılar tarafından kurulan ve özellikle de Almanlar tarafından işletilen yurdumuz üzerindeki demiryolları ile ilgili yazılan bu eser’ [Behiç Erkin, Demiryollarının Askeri Açıdan Tarihi. Kullanımı ve Örgütü], Almanların dikkatini çekti. Behiç Bey’in demiryollarındaki başarılı ça­lışmaları ve Almanlarla Birinci Dünya Savaşı sırasında mecburi teşriki mesaisi Alman Hükümeti tarafından kendisine tam 5 kere madalya verilmesine sebep olacaktı.

O tarihlerde bu 5 madalyadan özellikle 1918 tarihinde verilen son madalyanın, yani Almanların çok ender bir yabancıya verdik­leri 1. dereceden Demir Haç Nişanı’nın, aradan 25 yıl geçtikten sonra, Behiç Bey’in binlerce Yahudi’nin hayatını kendisine bu madalyayı veren Almanların elinden kurtarmasındaki en önemli kozlarından biri olacağını kim tahmin edebilirdi.

ANKARA, 1939

Behiç Bey bakanlıktan istifa ettikten sonra tam 11 yıl Budapeş­te’de Büyükelçilik yaptı. Ancak Avrupa’da sert esen rüzgârları sezen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşı’ndaki komu­tanlardan biri olan, hatta kendisi Genelkurmay 1. Başkanı iken 2. Başkanlığı teklif edecek kadar güvendiği silah arkadaşı Behiç Bey’e şu teklifi yaptı:

“Avrupa’da durum gün geçtikçe daha vahim bir vaziyet almak­ta; bu durumda ben iki kritik şehir olduğuna inanıyorum, birincisi Berlin, öteki de Paris. Sizin önümüzdeki dönemde bu iki yerden birinde görev almanız ülkemiz açısından son derece önemlidir.”

Behiç Bey’in bu teklife cevabı şu oldu: “Ben Almanca bilmem, Osmanlı’da da bir Türk subayının Alman subayından emir alması­nı içimize sindiremediğimizi padişahın nezdinde bile dile getirerek Alman tarafının bütün şimşeklerini üzerime çekmiştim. Oysaki Fransızcam gayet iyidir, orada daha faydalı olabileceğime inanıyo­rum.”

Bu konuşmanın ardından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Behiç Bey’i Türkiye’nin Paris Büyükelçisi olarak Fransa’ya atadı.

Behiç Erkin hatıratının 119. sayfasında Almanlarla ilgili şu yo­rumu yapmıştı:

“Kannengisser Paşa, kitabında, benim Almanları kalpten sevip sevmediğimden şüphe ediyor ve diyor ki: Behiç Bey’in Almanları samimi ve kalpten sevip sevmediğini bilemedim. Enver Paşa Türk ordusunu Alman metotlarına göre teşkilatlandırmak istiyordu, Behiç Bey’in ise bu fikre gönülden taraftar olduğunu zannetmiyo­rum.”

[Behiç Bey aralarında Enver Paşa ve Talat Paşa’nın da bulunduğu bir tören sırasında “Bir Türk subayının bir Alman subayından emir almasını hiçbirimiz içimize sindiremiyoruz Padişahım!” diyerek, ilk defa tüm Türk Erkânı Harp subaylarının duyguları­nı sesli olarak Padişah’a dile getirmişti.

Ayrıca bir Alman Generali olan Kannengisser Paşa, 1934 yılında Paris’teki Payot Kitabeyi tarafından basılan “Gelibolu” adlı kitabında Behiç Bey’le ilgili şu yorumlan yapmıştı: “Behiç Bey beraber çalıştığımız seneler esnasında, Türk subayları arasında hepsinden fazla temasta bulunduğum zattır. Gayet makul, derin görüşlü, gayet geniş umumi kültür sahibi, memleketinin tarihi, mazisi, ahlakı ve âdetleri hakkında esaslı bilgilere sahip bir zattı ki, emsali Türkiye’de epey nadirdir. Behiç Bey’in değerli bir meslek tecrübesi, hayret verici bir iş kapasitesi ve hakiki bir yaratıcı dehası vardı.”]

Behiç Bey şöyle devam ediyor: “Alman milletinin her sahada yük­sek kabiliyetini takdir edenlerdendim. Fakat toplu olarak Almanları sevmemde bir sebep yoktur ve memleketimizde bulunanlardan bazıla­rının yaptıkları münasebetsizlikler benim biraz, Alınanlara karşı so­ğukluk hissetmeme neden olmuştu.”

152. sayfaya ise “Almanlarla Münasebetim”şeklinde bir başlık atmıştı. Başlığın altında kaleme aldıkları ise çok ilginçti: “Karar­gâhtaki ve Alman Büyükelçiliğindeki yüksek rütbeli Almanlar, dairemize intikal eden işlerde çok defa istediklerini yapmadığım için beni sevmezlerdi. Hatta bir gün Enver Paşa’nın bekleme salo­nunda rast geldiğim Alman askeri ataşesi ‘Sizin icraatınız Alman-Türk ittifakını bozabilecek dereceye varıyor,’ demişti. Ben de ‘Be­nim bu kadar büyük salahiyetim varsa bununla gurur duyarım,’ diye cevap vermiştim.”

PARİS, 1939

Behiç Bey 13 Ağustos Pazar sabahı Paris’e vardı. Fransa Dışişleri namına protokolden Bay Dulignier, Büyükelçilik çalışanları ve o dönemde görevli olarak Paris’te bulunan Kâzım Orbay Paşa tara­fından karşılandı.

Ertesi gün Fransa Dışişleri Bakanı Georges Bonnet ile görüşe­rek itimatnamesini Fransa Cumhurbaşkanı’na ne zaman sunabile­ceğini sordu. Cumhurbaşkanı tatildeydi, bu nedenle ancak eylül ortası gibi müsait olabileceğini öğrendi. Behiç Bey çok şaşırdı bu rahatlığa, çünkü kendisi savaşın pek yakında çıkabileceğini dü­şünmekteydi.

Behiç Bey bir küçük çalışma yapıp Paris’teki elçilik kadar kâti­bi az olan bir elçilik olmadığım anlayınca hemen Dışişleri’ne baş­vurdu, Beşir Balcıoğlu ve Melih Esenbel’i 3. kâtip olarak Paris’e getirtti. Elçilikte Leon Mandil isimli bir Yahudi kâtip çalışmak­taydı. Leon Mandil’in Fransızcası mükemmeldi, akıllı ve çok ça­lışkan bir kişiydi. Elçiliğin bütün Fransızca yazışmalarını Leon Mandil yapmaktaydı. Bu arada Büyükelçilik’teki Müsteşar Salih Zeki Örs, Başkâtip Fatin Rüştü Zorlu, üçüncü kâtipler Melih Esenbel ve Beşir Balcıoğlu, Mahalli Kâtip Sadi Eldem ve Reşat Temizer, hepsi Galatasaray Lisesi mezunuydular.

[Leon Mandil Osmanlı’nın Hicaz’daki 3. Ordusundaki Sağlık Komutanı Mandil Paşa’nın oğludur ve Atatürk kendisine “Özel Ataşe” payesi vermiştir.

Bir de Bodo isimli biri gelmişti Behiç Bey’le beraber Fransa’ya, ona bu ismi Atatürk vermişti. Esas ismi Prodromos Stamadiades idi, fakat bu ismi uzun bulan Atatürk, “Senin ismin Bodo olsun,” demiş ve hep öyle kalmıştır. Atatürk Konya’ya gittiğinde ona orda hizmet eden, geceleri paspasa kıvrılıp Ata’nın kapısında yatan uşaktı. Atatürk Mübadele Kanunu’nu çıkardığında yakın arkadaşı Behiç Bey’den bir ricada bulunur. “Bu Rum’dur Rum olmasına ama, hem öksüzdür hem de ne Rumca konuşur ne de orada bir akrabası ya da tanıdığı vardır. Mevkim itibarıyla Mübadele Kanunu’nu çıkartıp da Bodo’yu tutabilmem imkânsız olduğundan, sizden rica etsem bu emanetimi kabul eder misiniz?” O tarihten itibaren Bodo, Behiç Bey Türkiye’ye dönene kadar, hep Behiç Bey’e hizmet etmiştir.]

Siyasette durum tehlikeli bir hal aldığından Fransız Cumhur­başkanı Albert Lebrun 29 Ağustos’ta Paris’e dönmüştü ve Protokol Şefliği’nden Behiç Bey’e ertesi gün kendisini kabul edeceği bildi­rildi. 30 Ağustos günü saat 11.30’da Behiç Bey maiyeti ile beraber Elysee Sarayı’na gitti ve itimatnamesini Cumhurbaşkanı’na sundu. Bu tarihte Fransa’da 61 büyükelçilik bulunmaktaydı.

1 EYLÜL 1939, 2. DÜNYA SAVAŞI

  1. Eylül sabahı Almanya Polonya’ya savaş açtı, iki gün sonra da İngil­tere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etti. Diplomatik olarak ortalık toz duman oldu. Behiç Bey’in yaşadıklarından edindiği çok önemli bir tecrübe vardı: “Savaş olsun olmasın en önemli silah istihbarattır.”Tarafların ne yapacaklarını önceden haber alabiliyorsanız ya da az bir bilginiz dahi olsa atacağınız adımları daha iyi belirler, risklerinizi en aza indirebilirsiniz. Bu nedenle Behiç Bey hemen tanışabildiği kadar çok elçiyle tanıştı ve Fransa Hükümeti nezdinde birçok ilişki kurdu. Türkiye’de Fransa Büyükelçisi iken tanıştığı M. Sarraut’nun İçişleri Bakanı olması Behiç Bey için büyük bir şanstı.

4 Eylül gecesi herkes uykudayken bir anda şehrin bütün sirenle­ri çalmaya başladı, herkes korku içinde uyandı, tedirgin bir bekle­yiş sonucunda uykusuz geçen bir gece oldu. Sonraki günlerde Pa­ris’te alarmlar o kadar çoğaldı ki, uyumak iyice zorlaştı. Ancak 1940 senesi 3 Haziran’ına kadar kente düşman bombası düşmedi.

Ekim sonuna kadar Behiç Bey karşılıklı ziyaretlerle hem resmi görevini yerine getirdi hem de oldukça insan tanımış oldu. Mısır Elçisi Fahri Paşa’nın verdiği bir davette Madame Georgette Jean Brunhes ve Madame Abrami ile tanıştı. Madame Brunhes adlı dul ve zengin kadın evinde sürekli bakanları, diplomatları, akademi üyelerini, generalleri, aristokratları kabul ederdi; diğeri Fransa’nın en meşhur doktorlarından M. Abrami’nin karısıydı, o da evine önemli kişileri kabul eder, Fransa’daki bütün siyasi olayları öğre­nirdi. Behiç Bey bu iki hanım sayesinde Fransa siyasetine hâkim birçok kişiyle tanışma fırsatı buldu. Fransa siyasetindeki bu ağır toplarla tanışması ve ahbap olması ileride işine çok yarayacaktı!

Bunların arasında Başbakan Daladier, Başbakan Paul Reynaud, Dışişleri Genel Sekreteri Alexi Leger, Fransa Meclis Başkanı Herriot, General Mougin, son Berlin Büyükelçisi Monsieur Coulondre, Dışiş­leri Bakanı Georges Bonnet, sonraki Dışişleri Bakanı Champetier de Ribes gibi isimler bulunmaktaydı.

Kurulan ilişkilerin ne işe yaradığının faydası ilerde daha net or­taya çıkacaktı, ama Behiç Bey en ufak bir işte çıkan pürüzü hemen bu sayede gideriyordu. Örneğin savaş zamanında “sauf conduit” denilen özel bir seyahat izin vesikası vardı. Bu vesika olmadan se­yahat etmek imkânsızdı. Elçilik ve konsolosluk personeli için gerekli olan bu belgeyi Dışişleri Protokol Şefliği düzenlemekte problem yarattı, “Sizde Türk çok, ama ecnebi de çok,” denince Behiç Bey derhal Budapeşte’de büyükelçilik yaptığı dönemde Fransa’nın askeri ataşesiyken tanıştığı General Jauard’a giderek meseleyi halletti. Behiç Bey inandığı bir konuyu çözmeden işin peşini bırakmazdı.

Fransa’nın harp ilan ettiği 3 Eylül 1939 tarihinden Almanların Fransa’ya girdiği 10 Mayıs 1940’a kadar (bu döneme Beyaz Harp Dönemi denir)ilk başlarda yoğun olan sirenler yavaş yavaş azalmış­tı, ancak geceleri karartma uygulanıyordu.

Bu arada Büyükelçilik, Ankara ile ciddi bir yazışma, daha doğ­rusu cevap alamama ya da bilgilendirilmeme sorunu yaşıyordu. Mesela: Arnavutluk maslahatgüzarı, Arnavut Kralı’nın eniştesi, ama aynı zamanda da Sultan Abdülhamid’in oğlu Abid Efendi idi. Behiç Bey bunun hassas bir konu olduğuna inandığı için Dışişleri’ne bu kişiye göreve başladığına dair herkese gönderdiği tamimi gönderip göndermeyeceğini sormuştu, ama hiçbir cevap alamadı. Behiç Bey’in hatıratında bu konu ile ilgili “âdetleri olduğu üzere cevap vermediler” yazılıdır.

Başka önemli bir örnekte 19 Ekim 1939’da ABD Büyükelçisi Mr. Bullitt Behiç Bey’i telefonla arayarak tebrik etti. Behiç Bey sebebini anlayamayıp neden diye sorduğunda, Mr. Bullitt İngiliz ve Fransızlarla ittifak anlaşmasının Ankara’da imzalandığı ceva­bını verdi. Behiç Bey hayretler içinde kalıp imzalandığını bize haber vermeleri gerekirdi, diye düşündü ve Mr. Bullitt’e mahcup oldu. Hemen ardından Dışişleri Genel Sekreteri Leger arayıp tebrik etti. Böyle bir anlaşma Paris Büyükelçiliği’ne tebliğ edil­memişti. Aradan bir ay geçti ve 24 Kasım’da ekonomik işbirliği anlaşmaları yapmak üzere Dışişleri Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu geldi. Behiç Bey, Numan Bey’e bu durumu anlattı, Numan Bey hayret bile etmeyerek, soğukkanlılıkla, “Unutulmuş olabilir,” dedi.

Uzun komutanlık dönemi; Atatürk’le 1907’de başlayan, aynı çadırda ikisinin sabaha kadar devlet meselelerini konuşmaları; Atatürk’ün Behiç Bey’e 1912’de Derne’den yazdığı özel mektup­lar; Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti’nin Bakanlar Kurulu’nda söz alıp istifasını vermek suretiyle yanlışların gide­rilmesini sağlaması; Kurtuluş Savaşı’nda üstlendiği, ordumuzu savaş alanlarına taşıma sorumluluğunun tecrübesi; demiryolları­nın ilk genel müdürlüğü sırasında mücadele ettiği zorluklar; İstanbul Milletvekilliği ve Bayındırlık Bakanlığı sırasında edindiği tecrübeler… Behiç Bey çok engin devlet tecrübesine sahip bir devlet adamıydı, yaşadığı bu ender cevap alabilme meselesini hiç sorun etmeyip hemen her konuda inisiyatifi ele almış ve Fran­sa’da resmi görevi ve vicdanı ne gerektiriyorsa yapmış, Anka­ra’ya da her yaptığını bildirmişti.

Bütün bu tecrübeler aslında kısa bir süre sonra Vichy hükü­meti ve Almanlarla yaşayacağı birçok zor durumdan kendisini ve beraberindeki binlerce kişiyi kurtaracaktı.

KADER AĞLARINI ÖRMEYE BAŞLIYOR… Fransa’daki Yahudiler

İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde Fransa’da 330.000 civarında Yahudi yaşamaktaydı, bunların aşağı yukarı 10.000’i Türk vatandaşıydı. Bu rakama Fransız tabiiyetine geçmiş Türk Yahudileri dahil değildi.

Fransız tabiiyetine geçmiş olan Türk Yahudi nüfusu ile ilgili bir rakam ise şu şekildeydi:

Almanlar 1940 sonbaharında Fransızlara Paris’te bir nüfus sayımı yaptırdılar. Amaçlan Paris’teki Fransız kimliği taşıyan Yahudi nüfusunu tespit etmekti. Bu sayımda Paris sınırları içerisinde 15 yaşın üstünde 113.467 Fransız vatandaşı Yahudi olduğu tespit edildi. Bu 113.467 kişinin 26.158’i Polon­ya, 7.298’i Rus, 4.382’si Rumen, 3.38l’i Türk, 1.926’sı Macar, 1.703’ü Alman ve 1.642’si Yunan kökenli Fransız vatandaşı Yahudilerdi. Bu rakamlar 15 yaş üstünü ve sadece Paris şehrini kapsamaktaydı. 3.381 Türk Yahudisine, 15 yaşın altındakiler de eklendiğinde, sadece Paris’te 5.000’in üzerinde Fransız vatandaş­lığına geçmiş Türkiye kökenli Yahudi’nin bulunduğu anlaşıl­maktadır. Bütün Fransa’da ise bu rakam 10.000 civarındadır.

Özetlemek gerekirse 10.000 civarında Türk vatandaşlığını kaybetmemiş, 10.000 civarında Türk vatandaşlığını bırakıp Fran­sa vatandaşlığına geçmiş, toplam 20.000 civarında Türkiye kö­kenli Yahudi Fransa’da yaşamaktaydı. O dönemde bu duruma muntazam Yahudiler ve gayri muntazam Yahudiler denirdi.

Fransa’da yaşayan Türk Yahudilerinin bazılarının babaları ya da büyükbabaları Osmanlı’nın son dönemlerinde Fransa’ya gelip yerleşmişlerdi. Bunların bir kısmı özellikle 19. yüzyılda Paris’te bulunan “Alliance Israelite Üniverselle”kurumunun Osmanlı’da açtığı Fransızca tedrisatlı okullarda okumuş insanların çocukları ya da torunlarıydılar. Bir kısmı ise azınlık haklarına titizlikle saygı göstermiş 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra gelecek olan padişah aynı olmaz kaygısı ile Fransa’ya göç etmiş­ti. Başka bir Fransa yolculuğu yapan Yahudiler ise 1. Dünya Savaşı’nda Fransız ordusu İstanbul ve Anadolu topraklarından çekilirken, onlarla beraber gittiler Fransa’ya. Son olarak da 1920’de İzmir’e saldırıp Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Yunanlıların Müslüman demeden Yahudi demeden herkesi öl­dürdüğünü duyan bir kısım Yahudiler Fransa’ya göç etti.

Paris’te yaşayan Yahudiler genellikle 11. bölgeye, Fauburg Saint Antoine civarına yerleşmişlerdi.

1923 ANAYASASI’NIN 88. MADDESİNDE TÜRK VATANDAŞLIĞI İLE İL­GİLİ AYNEN ŞÖYLE YAZMAKTAYDI:

“Türkiye’de devamlı olarak yaşa­yan herkes Türk vatandaşıdır ve yurtdışında yaşayan vatandaşlar ise en yakın konsolosluğa kayıtlarını düzenli olarak yaptırdıkları müddetçe, ne kadar uzun süre yurtdışında yaşarlarsa yaşasınlar Türk vatandaşlıklarım korurlar.”

Ancak yurtdışında yerleşik bir­çok vatandaşın hiçbir kayıt yaptırmadığı ve yaşadıkları ülkelerin vatandaşlıklarını almaları eğiliminde oldukları anlaşılınca, 1935 senesinde Vatandaşlık Kanunu’nda yeni bir düzenleme yapıldı. Buna göre; Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere veya takip eden 5 sene içerisinde ülkesine dönmeyenler otomatik olarak vatandaş­lıklarını kaybedecekler, ancak 5 yılda bir konsolosluğa gidip kayıtlarını tazeledikleri müddetçe vatandaşlıkları devam edecek, aksi takdirde vatandaşlıktan çıkartılacaklardı.

Bu kanunun ardından birçok kişi kayıt yaptırdı, Fransa’da ya­şayan birçok Yahudi vatandaşımız ise buna gerek duymadı ve kayıt yaptırmadı. Zaten çoğu çok uzun yıllardır Fransız vatanda­şıydı.

Kanunun değiştiği 1935 ve takip eden ilk 5. yıl olan 1940 iti­barıyla kaydını yaptırmayan herkesin vatandaşlığı düşmüştü. Buna göre 10.000 civarında Türk vatandaşı Yahudi kayıtlıydı, neredeyse bir o kadarı ise kayıtsızdı (kaydı olanlar muntazam, kaydı silinenler gayri muntazam).

  1. Mayıs 1940’ta Fransa’da tam bir panik havası hâkimdi. Sabah Başbakan Paul Reynaud’nun özel kalem müdürü elçiliğe telefon ederek Alman ordusunun akşam saatlerinde Paris’e gir­mesinin muhtemel olduğunu ve elçiliğin Paris’i terke hazırlanma­sını bildirdi. Ancak Alman ordusu istikametini kısa bir süre için Manş Denizi’ne doğru çevirince Paris’e girmesi birkaç gün erte­lendi. Bunun üzerine Behiç Bey derhal Başbakan’dan randevu talep etti ve 17 Mayıs saat 19.30’da Başbakan Paul Reynaud’ya gitti. Karşılaştığı manzara son derece üzüntü vericiydi, her tarafı titremekte olan Başbakan’a, Behiç Bey “Vaziyet nedir?” diye sordu, Başbakan ise “Çok tehlikeli olmakla beraber, ümitsiz de­ğildir,” dedi.
  2. Mayıs’ta ABD Büyükelçiliği’ne giden Behiç Bey, Büyü­kelçi Bullitt ile konuşurken bir şeyi fark etti, bütün binanın cam­larına kum torbaları yığılmıştı. Büyükelçi Bullitt, kent civarında Almanların 30 km’lik bir gedik açtığını masanın üstündeki hari­tadan Behiç Bey’e anlattı. Eski bir komutan olduğunu bildiği Behiç Bey ile harita üzerinde epey fikir alışverişinde bulundular.

Behiç Bey 3 Haziran 1940 sabahı saat 13.30’da tam öğle yeme­ğine oturmuşken, müthiş bir bombardıman başladı. Elçiliğin tüm pencereleri sarsıldı. Elçiliğin karşısındaki 7 katlı binanın altında mahalle polisi elçilik personeli için bir oda hazırlamıştı, çünkü Fran­sa’da sığınaklar bir bodrum katından ibaretti, ancak Behiç Bey sü­kûnetini bozmadan yemeğini yemeyi tercih etti. Balkan Savaşı, Kur­tuluş Savaşı, alışıktı bomba seslerine ve bu seslerin kentin çok yakı­nında, ama içinde olmadığını tecrübelerinden anlamıştı. Bombardı­man şiddetini artırarak 40 dakika sürdü. Bu bombardımanla Alman­lar Renault ile Citroen fabrikalarını ve civarını bombalamışlardı. 200 Alman savaş uçağı 40 dakikada iki önemli fabrikayı ve çevresini yerle bir ederken arkada bin küsur ölü ve iki bin küsur yaralı bırak­mıştı. Savaşın ayak sesleri bomba olup gelmiş, ölüm kusup gitmişti 40 dakikada. Bu daha başlangıçtı.

Bu arada Bolonya Ormanı’na giden Behiç Bey bir bombanın elçiliğe yaklaşık 300 m mesafeye düştüğünü tespit etti.

UZUN YILLAR ÖNCE FRANSIZ VATANDAŞLIĞINA GEÇMİŞ BİRÇOK YAHUDİ, FRANSA DEVLETİNİN ALMANYA’YA TESLİM OLMASININ YARATTIĞI PANİKLE TÜRK BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE GELMEYE BAŞLAMIŞTI. BU İNSANLAR TÜRKİYE’NİN VATANDAŞLIKLARINI KAYBETMEMELERİ İÇİN ÇIKARDIĞI TÜM KANUNLARA DUYARSIZ KALMIŞLAR VE TÜRK KİMLİĞİNE İTİBAR GÖSTERMEMİŞLERDİ. AL­MANLAR GELENE KADAR TÜRK YAHUDİSİ OLMAKTANSA FRANSIZ YAHUDİSİ OLMAYI TERCİH ETMİŞLERDİ. (Ah……………)

Başkâtip Fatin Rüştü Zorlu, Büyükelçi Behiç Bey’e gelerek durumu bildirdi, ne yapılması gerektiğini sordu. Behiç Bey te­reddüt etmeden

“Her kim, gerek Osmanlı ve gerekse de Türkiye Cumhuriyeti’ne ait kimlik, belge ya da tapu ibraz ederse, vatan­daşlık başvurusu doldurtup vatandaşlık ilmühaberi kâğıdı verin,” dedi.

Fatin Bey bunun üstüne “Sayın Büyükelçim, hiç belgesi olmadığı gibi, bırakın belgeyi, Türkçe bile bilmeyen, ama baba­sının, dedesinin uzun yıllar önce bizim topraklarımızda yaşadığı­nı iddia eden birçok Fransız var aralarında!” dedi. Bunun üzerine Behiç Bey

O zaman 6 kelime ezberlesinler kâfi: ‘Ben Türküm, akrabalarım Türk topraklarında yaşıyorlar.’ Bunu ezberletin ve verin gerekli evrakları, Almanlar Türkçe anlamaz nasıl olsa,” dedi ve ilave etti: “Bunu konsolosluklara da böylece bildirin.”

İşte henüz hiçbir şey başlamamışken Behiç Bey’in çok net bir tavır alarak inisiyatif kullanıp verdiği bu karar, daha sonra da Ankara’nın Başkonsolosluğu kapatın emrine uymayarak Paris’te Başkonsolosluğu tutması kararı, binlerce Yahudi’nin hayatını kurtaracaktı.

[Behiç Bey herhangi bir büyükelçi değildi, kendisi de Bakan sıfatı taşıyordu, ayrıca Kurtuluş Savaşı esnasındaki askerlik kariyerinde bile karşısındaki kim olursa olsun, yanlış olduğuna inandığı emirleri uygulamadan önce doğrusunun ne olduğunu söyleyen bir yapıya sahipti.

Mesela: Kurtuluş Savaşımızın en can alıcı yerinde, Başkuman­dan Mustafa Kemal’den “Dakika tehiri idamla cezalandırılacaktır” başlıklı bir telgraf aldı, telgrafta Mustafa Kemal cepheye asker sevkıyatının hızlandırılmasını istemek­teydi Behiç Bey’den. Behiç Bey Mustafa Kemal’in bu kesin ve hayati emrini uygu­lamadı ve Mustafa Kemal’e cevabi telgraf çekti:

“Hat daha süratli gitmeye uygun değildir, lokomotifin 40 km’den daha süratli gitmesi raydan çıkmaya sebep olacağın­dan tek sevkıyat bile yapılamayabilir, ikinci bir emrinizi bekliyorum.” Mustafa Ke­mal’den gelen cevap Behiç Bey’i onaylıyordu: “Siz nasıl uygun görürseniz.”]

Behiç Bey 3. Kâtip Melih Esenbel’i çağırtıp bir emir verdi: “Almanlarla uzun zaman çalıştım, onları çok iyi tanırım, burada bizi çok zorlu zamanlar bekliyor olacak, özellikle Yahudiler için tüm personele ve konsolosluklara bildirdiğim kararımın onların hiç hoşuna gideceğini zannetmiyorum. Anlayacağın burada her geçen gün her şey daha zorlu ve belki de tehlikeli olacak bizim için. Bu durumda evli olanların eşlerini ve çocuklarını memlekete göndermeleri zaruri gözükmektedir.”

Melih Bey Büyükelçi’nin bu kararını akşam eşi Emine Esenbel’e söyledi.[ Bin Renk, Bir Ömür, Sefire Emine Esenbel’in anıları sf. 80.]

9 Haziran Pazar günü saat 20.00’de Fransa’nın eski Ankara Büyükelçisi elçiliğe gelerek Behiç Bey’e hükümetin sabahleyin Paris’i terk ettiğini, elçiliklerin Paris’i terk etmeleri için yazılan bildirimin gönderilmesi için Dışişleri Bakanlığı’nda adam bu­lunmadığından, birisini gönderip genelgeyi aldırtmasını istedi.

Behiç Bey’in bir huyu da önceden olacaktan tahmin etmeye çalı­şıp gerekli önlemleri almaktı. Mesela Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in isteği üzerine demiryollarının başına geçtiğinde ilk yaptığı iş İstanbul’dan köprü yapımı ve tamirinde kullanılan çok özel bir teçhi­zatı bulup getirtmek oldu. Bu önemli teçhizata sahip olduğumuzu ise bir tek Mustafa Kemal’e söyledi. Nitekim bu teçhizatın kullanım tari­hinin yaklaştığını Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz’dan hemen önce, 17 Ağustos’ta Konya’ya Behiç Bey’in kaldığı yere gelmesiyle anla­mıştı Behiç Bey. Çünkü Mustafa Kemal gizli gelmişti, Ankara’da programı açıklandığı halde o gizlice Behiç Bey’in evine gelip “Taşları yan yana koydum, taarruza geçmenin vakti geldi,” dedi. İki gün, gün­düzleri Behiç Bey’le cepheye asker sevkıyatının nasıl yapılacağını çalışıp geceleri ise Akşehir’e giderek cephe komutanlarına ne zaman hangi cepheye kaç asker sevk edileceğini açıklayarak cephede ne yapacaklarını anlattı. Bu çalışma sonrası başlayan Büyük Taarruz’da orduyu cepheye şevkte karşılaşılan en büyük problem geri çekilen Yunan ordusunun tahrip ettiği köprülerdi. Yunanlılar nasıl olsa Türkler hiçbir zaman Osmanlı’da demiryollarını işletmedikleri için ne nasıl yapılır bilmezler diye düşünüyorlardı. Oysa demiryolları alanındaki yanlışlıkları dört ülkenin demiryolları ile karşılaştırarak bu konuda 1912’de 300 sayfalık ilk ve tek eseri yazan bir Osmanlı subayını, Behiç Bey’i hesaba katmamışlardı.

Savaşın ilanından birkaç hafta sonra, Melih Esenbel bir öğleüzeri tüm sefaret mensuplarını topladı ve Büyükelçi’nin tüm hanımları ve çocuklarını Türkiye’ye geri göndermelerini istediği­ni açıkladı. Kimsenin itiraz edecek bir hali yoktu. Emir büyük yerden olduğundan, kimse itiraz edemedi.

Behiç Bey Paris’ten taşınma işini 9-10 Haziran gecesi olarak planlamıştı bile, her şey hazırdı. Gerekli emirleri verdi, Paris’teki elçilikte İkinci Kâtip Şevket Utkuman ile bir kapıcı, bir de İsviç­reli Emest isminde bir hizmetkâr kalacaktı. Paris Başkonsolosu Cevdet Dülger elçilikle beraber gitmek istedi, hatta Dışişleri Ba­kanlığı Cevdet Dülger’in gitmesine müsaade ettiyse de, Paris’teki vatandaşlarımızın himayesi için Behiç Bey Başkonsolosluğu Paris’te bırakma kararı aldı. Talimatı vermek üzere gece Cevdet Dülger’i çağırttı. Cevdet Bey, Behiç Bey’in Ankara’dan yazılı onay olmasına rağmen bu kararı vermesine, geride bırakıldığım düşünerek çok bozuldu. Oysaki Behiç Bey Cevdet Dülger’in aksine, Paris’in en emin yer olduğunu düşünmekteydi ve zaman Behiç Bey’i haklı çıkartacaktı.

Behiç Bey, müsteşar, başkâtip ve eşi, ikinci kâtip, iki üçüncü kâtip ve eşleri, askeri ataşe, muavini ve eşleri, mahalli kâtipler ve diğer çalışanlarla birlikte 20 kişilik bir ekip Vichy’ye doğru yola çıktı.

  1. Haziran gecesi Başkâtip Fatin Rüştü Zorlu Behiç Bey’i uyandırdı ve Başbakan Paul Reynaud’nun telefonda olduğunu söyledi, telefona gelen Behiç Bey’e Başbakan, İtalya’nın gece yarısından itibaren Fransa’yla harp haline gireceğini tebliğ ettiği­ni, bu kötüleşen durum karşısında Fransa’nın Türkiye’nin dostlu­ğuna ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Dışişleri Genel Sekreteri Büyükelçi Charles Roux’yu ziyarete giden Behiç Bey’le Roux arasında tarihi bir konuşma gerçekleşti. Roux neden Türkiye’nin savaşa girmediğini sitemkâr bir şekilde dile getirip arkasından ülkesinin içine düştüğü durumdan dolayı ağlamaklı oldu, teselli etmek Behiç Bey’e düştü:

“1918 mütareke­sinden sonra Türkiye’yi ne hale getirdiğinizi bilirsiniz. Dört-beş sene içinde memleketim kendisini kurtardı. Siz büyük ve zengin bir milletsiniz, daha çabuk kurtulursunuz; milletlerin ve bilhassa sizin tarihinizde böyle şeyler çok olmuştur.”

  1. Haziran günü Başkomutan General Weygand, Vichy yo­lunda olan Fransa Hükümeti’ne Tours şehrinde kötü haberi verdi; Cumhurbaşkam’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’na askeri durumun ne kadar vahim olduğunu izah edip Fransa’nın mütareke yapılsın ya da yapılmasın tamamıyla düşman işgalinden kurtulamayacağım bildirdi. Ertesi gün Tours şehrine gelen Churchill’e de Fransa’nın durumu aktarıldı. Bu haberleri öğrenen Behiç Bey oldukça endişelendi, zamanında Osmanlı ordusunda beraber çalışmak zorunda kaldığı Almanları çok iyi tanıyordu, 1. Dünya Savaşı’nda da Almanların hırslı, disiplinli oldukları ve dur durak bilmedikleri anlaşılmıştı. Bu, pek yakında nereye giderse gitsin Almanlarla karşılaşması anlamına geliyordu. “İsmet Bey’in Berlin teklifini kabul etmedik, bak şu başımıza gelenlere, Almanlar alınyazısı olmuş bana galiba,”diye düşündü.

Bu arada Mareşal Petain Başbakan, İçişleri Bakanı da Pomaret olmuştu. Behiç Bey derhal ikisini de ayn ayrı ziyaret ederek Alman­larla ilgili bilgi almaya çalıştı. Behiç Bey’in özellikle 23 Haziran’da ziyaret ettiği İçişleri Bakam Pomaret’nin çok neşeli olduğu dikkatini çekmişti. Hâlbuki durumları içler acısıydı, Almanlarla mütareke imzalanmış, Almanlar mütarekenin mürekkebi dahi kurumadan Pas de Calais, Nord ve Alsace-Lorraine’i de içine alan geniş bir bölgeyi Almanya’ya ilhak etmişlerdi. Bu şu demek oluyordu: Fransa’nın önemli bir kısmı işgal altındaydı. İşin acıklı tarafı mütarekenin 18. maddesinde Fransa’yı işgal eden Alman kuvvetlerinin masraflarının Fransa Hükümeti tarafından karşılanacağı yazıyordu, rakam bile tespit edilmişti: günlük 6 milyar frank (sonradan bu miktar günlük 400 milyon franka indirilmiştir).

Almanlar malum emellerinden dolayı 19. maddeye Alman te­baasından Fransa’ya iltica etmiş olanların iadesini koymuşlardı.

Almanlar General Huntziger başkanlığındaki Fransız delegas­yonuyla 25 Haziran 1940 günü imzaladıkları mütarekeyi, 1918’de, savaşı kaybettiklerine dair kendilerine imzalatılan antlaşma ile aynı yer olan Retheondes Ormanı’nda ve daha da ileri giderek aynı vagonda imzalamışlardı.

[Bir de misal vermiş hatıratında Behiç Bey: “Dostumuz General Mougin’in oğlu olan bir topçu alayı yaveri, Alay Komutanı’nın yanına gitmiş, Alay Komutanı mütarekeden do­layı memnuniyetini dile getirerek ‘Çok şükür bu beladan kurtulduk,’ demiş. Küçük Mougin buna tahammül edemeyerek alay komutanına itiraz etmiş, bu itiraz dolayısıyla Yüzbaşı Mougin’i divan-ı harbe vermişler. Fakat babasının müdahalesiyle bir ceza al­mamış.”]

Adolf Hitler kısa bir süre için vagona binmiş, sonra ayrılmış, mütarekeyi ise generaller imzalamıştı.

Bu delegasyonda bulunan Dışişleri erkânından Lagarde Behiç Bey’e bunu anlatırken beraberinde şunu da eklemişti: General Hutzinger, General Keitel’e “İngiltere’nin işi de birkaç haftada biter değil mi?” sualini sormuş; Keitel bu işin bu kadar basit olmadığını söylemiş. Keitel Huntzinger’e bir soru olarak da “Rica ederim bana söyler misiniz, İtalya sınırında kaç tümeniniz vardı?” demiş. Fransız General 3.5 tümen deyince Keitel İtalyanlar için “Vay edepsizler, bize 25 tümen dediler,” demiş.

25 Haziran mütareke günü Fransa’da matem günü olarak ilan edildi. Ancak herkesin evlerine çekileceğini, perdelerini indire­rek matem bayraklarını asacaklarını, kiliselere koşup dua ede­ceklerini, ağlayıp sızlanacaklarını zanneden Behiç Bey gördüğü duruma çok şaşırdı; bütün halk sokaklarda, kahvelerde güler yüzle gezmekteydi.

Behiç Bey aynı gün Müsteşarı Salih Örs ile Fransa Meclis Baş­kanı Herriot’a gitti. Herriot gayet soğuk davranıp başını pencere tarafına çevirdi. Birçok ahlar ohlar çekip adeta bir aktör gibi rol yaparak, “Beni aldattılar, beni aldattılar!” diye arkası dönük söyle­nip durdu. Behiç Bey “Sizi kim aldattı?” diye sorunca dönüp bağı­rarak ve ellerini Behiç Bey’e uzatarak “Siz ve Ruslar,” dedi. “Ni­çin?” dedi Behiç Bey. Herriot İtalya harbe girer girmez Türki­ye’nin harbe girmemesine kızmıştı. Behiç Bey “İtalya harbe girdiği günlerde mütareke istemeyi düşünüyordunuz, biz kiminle harbe girmeliydik? Değil biz, Amerika dahi harbe girseydi, bu günlerde bir şey değişmezdi,” dedi. Herriot “Hayır, siz girseydiniz her şey başka türlü olurdu,” diye ısrar etti. Herriot o kadar hiddetliydi ki, bir dövmediği kalmıştı Türk heyetini.

Bu görüşme üç sene sonra bir İspanya gazetesinde şu şekilde yer alır:

TÜRKİYE NE YAPIYOR?

Fransa’nın trajik günlerinde Reynaud Hükümeti Paris’ten kaçıp Bordeaux’da görevini sürdürdüğü sırada Türk Büyükelçisi Behiç Erkin yanında müsteşarı ile Fransa Meclis Başkanı Herriot’u ziyaret etti. Herriot bu ziyareti fevkalade soğuk karşıladı ve gecik­meden Türkiye’ye karşı siteme başladı, nedeni Türkiye’nin Müttefiklerle savaşa gir­meyişiydi. Herriot’un kızgınlığı giderek artmakta ve Türk diplomatları neredeyse kendilerinin camdan atılacaklarından endişelenmekteydiler. Fakat Behiç Erkin, İnönü ile aynı ekolden gelmesi dolayısıyla soğukkanlılığını muhafaza ederek Herriot’a sor­du: “Eğer harp ilan etmiş olsaydık Fransa’nın silah bırakmaya ve teslim olmaya hazır­landığı anda, Türkiye’nin hali ne olurdu?”

Herriot kıpkırmızı oldu, “O zaman durum tamamen farklı olurdu,” dedi.

Paris’ten Vichy’ye kadar 1 ay süren yolculuk sırasında Üçüncü Kâtip Beşir Balcıoğlu ile Melih Esenbel çok fedakârca, bazen uy­kusuz, bazen aç, gece gündüz çalışmışlardı. Behiç Bey bu insanla­rın terfilerini temin etmek için aylarca Dışişleri Bakanlığı ile mü­cadele etti.

Bu esnada Vichy Fransa’sında siyasette her gün şoke edici ge­lişmeler yaşanıyordu. Cumhurbaşkanı Albert Lebrun kendisine gönderilen bir heyet artık gitmesi gerektiğini söyleyince, istifa bile etmeden Vichy’yi terk etmişti. Mareşal Petain 10 Temmuz 1940’ta Devlet Başkanlığı’nı ilan etmişti.

Türk Büyükelçisi fevkalade yumuşak, fakat ironiden uzak olmayan bir diplomasi içinde cevap verdi: “Bizim için evet. Fransa için hayır!”

O günden bugüne şartlar hayli değişmiş bulunmaktadır. Mesele şudur ki; bütün deği­şikliklere rağmen Türk siyasileri acaba Behiç Erkin kadar cesur cevaplar verebilmiş­ler midir?

Zira şüphesiz ki, her gün Herriot’unki kadar emrivakilerle dolu şiddetli suallerle karşı­laşmaktadırlar.

ÖLÜMÜN AYAK SESLERİ

Büyükelçi bu gibi konularla uğraşırken Fransa’daki Yahudiler kendilerini nelerin beklediğini henüz bilmiyorlardı. Almanya’da 1933 yılında Nazilerin iktidara gelmesiyle başlayıp 1945’te şartsız teslim olmalarına kadar geçen 10 yılı aşkın dönemde 6 milyon erkek, kadın, çocuk, genç, bebek, ihtiyar sadece dinlerinden dolayı insanlık tarihinin en trajik katliamını yaşayacaklardı. Sistematik olarak planlanan ve 6 milyon insanın diri diri öldürülmesiyle so­nuçlanan bu olay bugün Birleşmiş Milletler tarafından her detayıy­la tanımlanmış ve tanınmış, dünya insanlık tarihindeki tek soykı­rımdır. Hangi ülkede oldukları fark etmiyordu, Nazilerin işgal ettiği bütün topraklarda Yahudileri “Nihai Çözüm” bulacaktı.

[Nihai Çözüm, Hitler’in, Avrupa’da yaşayan milyonlarca Yahudi asıllı insanı, ihtiyar, kadın, erkek, çoluk, çocuk, bebek demeden, sistematik bir şekilde, sadece bu soykırımı için inşa edilmiş ölüm kamplarında yakmak ve gaz vermek suretiyle canlı canlı imha etme planına verdiği isimdir.]

ADOLF HİTLER 1941 EYLÜL’ÜNE KADAR TAM OLARAK YAHUDİLERE NE YAPACAĞINA KARAR VERMEMİŞTİ, HATTA 1940’TA İŞGAL EDİLMİŞ ÜLKELER­DEKİ YAHUDİLERİN 4 YIL İÇİNDE MADAGASKAR’A GÖNDERİLMELERİNİ AMAÇLAYAN PLAN İLE İLGİLİ BELGELER BULUNMAKTADIR. ANCAK NAZİLERİN “NİHAİ ÇÖZÜM”DE KARAR KILMALARI ÜZERİNE 10 ŞUBAT 1942’DE BU PLANDAN VAZGEÇİLMİŞTİR.

18 Eylül 1941 günü Hitler’in “Nihai Çözüm”ün başı olarak gö­revlendirdiği Himmler, Wartheleand Gauleiteri Arthur Greiser’e gönderdiği mektupta şöyle yazmaktadır:

“Führer, eski Reich’ın (Alman İmparatorluğu) ve himaye altın­daki devletlerin batıdan doğuya yürütülecek bir hareketle Yahudilerden mümkün olduğunca çabuk arındırılmasını istemektedir.”

Bu emirden hemen sonra 1941 Ekim başında Einsatzgrupen’in Yahudileri kitle halinde kurşuna dizmeleri sorun yaratmaya başladı­ğında 6 milyona yakın insanın en acımasız şekilde katledilmesi kararını veren dört kişi bir araya gelmiştir: Nazi Partisi Irk Politikası Bürosu Müdürü Erhard Wetzel, Führer Şansölyesi Müdür Yardımcısı ve Ötanazi Programı’nın baş sorumlusu Victor Brack, İşgal Edil­miş Doğu Topraklan Reich Bakanı ve Yahudi İşleri Danışmanı Alfred Roenerg ve SS-Oberstrumbannfıihrer (Yarbay) Adolf Eichmann.

Karar: Yahudiler için kurulacak ölüm kamplarında hepsi büyük odalara alınacak, bu insanlara canlı canlı karbon monoksit ve hid­rojen siyanürü (Zyklon B) verilecek ve 7-8 dakika can çekişerek öldürülen cesetler yakılmak suretiyle imha edilecektir.

Fransa’da Behiç Bey’in Vichy Hükümeti’nin seri olarak Yahu­dilerle ilgili çıkardığı kararlarla uğraşmaya başladığı sırada doğuda bir soykırım planı çerçevesinde sistematik ölüm ve imha merkezle­ri olan Chelmno, Belzec, Treblinka ve Auschvvitz kampları inşa ediliyordu.

FRANSA, EYLÜL 1940

Vichy Hükümeti kısa bir zaman içerisinde kanun ve kararname fabrikası haline gelmişti. Bu sırada Fransa Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Mr. Charles-Roux 11 Temmuz günü saat 11.30’da Behiç Bey’i hükümetin yerleştiği Park Otel’e çağırdı. Behiç Bey otele vardığında gördüğü manzara karşında irkildi, lobi mahşer günü gibiydi! Asansörün kapısına gelen Behiç Bey’i nöbetçi asker en­gelleyerek yukarı çıkmasına engel oldu. Holün ortasında ufak bir masanın başında oturan bir subayı gösteren asker, oraya gidip mat­bu bir kâğıdı doldurması, kimi, ne için görmek istediğini yazması gerektiğini söyledi Behiç Bey’e. Ancak bu prosedürden sonra kâğıt yukarı gidecek, onay alınacak, uygunsa yukarı çıkılabilecekti!.. Behiç Bey derhal nöbetçiye haddini bildirdi:

“BENİM BURADA HİÇBİR İŞİM YOK, MR. CHARLES-ROUX BENİ DAVET ETMİŞTİ, BEN GERİ DÖNÜYORUM, İSTERSEN HABER VER; TÜRKİYE BÜYÜKEL­ÇİSİ GELDİ, BEN YUKARI ÇIKARMADIM!”

Behiç Bey çıkıp gitti. Kısa bir süre sonra Dışişleri Bakanlı­ğından telefon edip özür dilediler ve saat 17.00’de gelmesinin mümkün olup olmadığını sordular. Behiç Bey bu şartlarda geleme­yeceğini bildirince kendisine kapıda onu bir yetkilinin bekleyeceği ve yukarı şahsen çıkartılacağı sözü verildi.

Saat 17.00’de randevusuna giden Behiç Bey, Fransa Dışişleri Bakanı Müsteşarı’na “Eğer biz buraya serbest girip çıkamazsak, ben bir daha buraya ayağımı basmam!” dedi.

Behiç Bey’in ne kadar tavizsiz bir mizaca sahip olduğunu bilen Fransa Dışişleri Bakanı ve diğer diplomatlar aralannda toplanarak bu meseleyi konuşup bir renkli vesika vererek Behiç Bey’in bu problem­le karşılaşmaması için işi hemen çözdüler.

Fransa Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Behiç Bey’den, bir iş ol­sun olmasın, hiç olmazsa haftada bir defa kendisi ile görüşmesini rica etti ve bundan çok memnun ve müstefit olacağını (yararlana­cağını) beyan etti. [Behiç Erkin, Hatırat sf. 460.]

Yeni Dışişleri Bakanı Baudoin elçileri hiç kabul etmezdi, daima Genel Sekreteri ile görüştürürdü. Ancak 31 Ağustos 1940 günü Behiç Bey’i Park Otel’in hemen bitişiğindeki Chante-Claire isimli lokantada yemeğe davet etti. Behiç Bey yemeğe giderek yeni Dı­şişleri Bakanı ile tanıştı.

Behiç Bey de Dışişleri Bakanı Baudoin’i Türk Elçiliği’nde ağırladı 18 Eylül akşamı. Böylece hem Müsteşar ile hem de yeni Dışişleri Bakanı ile iyi bir diyalog tesis etmişti. İleride çok ihtiyacı olacak diyalogları!

27 Eylül 1940 günü Alman askeri yetkilileri işgal altındaki Fransa topraklarında Yahudilere karşı seri şekilde kararlar almaya başladılar. Aynı ay içerisinde de Yahudi nüfus sayımı yaptırdılar.

[Les Juif Sous L’Occupation: Recveil des Textes Officiels Français et Allemands 1940-1944 (Centre de Documantation Juive Contemporaine, Paris, 1982) sf. 18-19, bundan sonra bu kısaca LJSO diye geçecektir. Ayrıca: Warren Green, “The faith of Oriental Jews in Vichy France”.]

16 Ekim 1940 gazeteleri “Le status de juifs” (Yahudilerin statü­leri) başlıklı bir kanunu yayımladı. Bu kanuna göre Fransa Devleti’nin Legion d’Honneur madalyası ile onurlandırdığı ve askeri madalya alanlar istisna olmak kaydıyla, geri kalan tüm Yahudiler devlet memurluğu, öğretmenlik, subaylık ve daha birçok özel işlere girmekten men ediliyorlardı. [Behiç Erkin, Hatırat sf. 463.]

  1. Ekim 1940 günü Laval, Hitler’le Montoire-sur-Loire’da bu­luştu ve Fransa’nın Almanlarla işbirliği (collaboratin) başladı. Hitler’in Laval’a teklif ettiği ve Mareşal Petain’in haberdar edildiği işbirliği bu toplantıda konuşulmuş, fakat tümüyle Almanların iste­diği şekilde gerçekleşmemişti. Mareşal Petain bunu iktisadi anlam­da benimsemiş, oysa Laval ikinci defa iktidara geldiğinde tam anlamıyla gerçekleşmiştir.

Laval Almanlarla işbirliğini daha iyi idare etmek için Dışişleri Bakanlığı’nı kontrolü altına aldı ve Müsteşar Charles Roux’yu istifa ettirerek yerine Rochat’yı Büyükelçilik payesi ile Müsteşar yaptı.

  1. Ekim’de yeni bir karar açıklanmıştı, buna göre her Yahudi mahalli olarak kendini ve evini kaydettirecek, izinsiz evini terk edemeyecek, işgal edilmemiş Fransa’ya giderse geri gelemeyecek­ti. Karar devam ediyordu: Yahudiler artık hiçbir ticari faaliyette bulunamayacak, sahip oldukları işletmeler yönetilmek üzere Hıristiyanlara devredilecek, işletmenin görünür bir yerine hem Almanca hem Fransızca “Bu bir Yahudi işletmesidir” levhası asılacaktı!

Bu işletmeler işgal kuvveti iktisadi ilişkiler Yahudi bölümü yetkilisi Dr. Blanke tarafından yürütülecek operasyonlarla ilk ola­rak Fransızlara devredilecek, sonra da asgari bir fiyata satılacak, alınan paralar, Caisse des Depots et Consignations denilen bir kurumda eski Yahudi sahipleri adına muhafaza edilecekti. Eski sahipleri anaparaya dokunamayacak, ancak senelik % 2.5 faizini çekebilecekti. [LJSO,sf. 17-18,114-127.]

İşgal altındaki Fransa’da Alman Ordu Kumandanlığından Otto von Stulpnagel imzası ile 12 Kasım 1940’ta işletmelerin devri ile ilgili detaylı bir bildirim yayımlandı.

YAHUDİ İŞLETMELERİN GEÇİCİ YÖNETİCİLERİNİN TALİMATLARI

Yahudi işletmelerindeki geçici yöneticiler her şeyden önce Fransa ekonomisine Yahudilerin girmesini engellemek için Yahudilerin sahip olduğu her geçerli belgeyi imha edeceklerdir. Böylece normal seyrindeki Fransa ekonomisi engellenmemiş olacak, işletmelerde oradaki insanlar işlerini kaybetmeden ve sadece Fransız ve Alman müşterilerle ilgilenilerek çalışmaya devam ede­cektir.

Geçici yönetici hiçbir Yahudi’nin, eski işletme sahibi dahi olsa, işletmede söz sahibi olamayacağını sağlamakla yükümlüdür. Şayet çok acil bir durum olursa Yahudiler işletmeden para alabilecek, ancak geçici yöneticiler kesinlikle insanların Yahudilerin bu işlet­melerde söz sahibi olduğu intihasını edinmemelerine özellikle dik­kat edeceklerdir.

Yahudi çalışanlar işletme onlarsız çalışabildiği an işten çıkartı­lacaklar. Geçici yöneticiler hiç unutmamalıdırlar ki, kendileri bir dönem için sadece işin başındadırlar, işletmelerle ilgili nihai ayar­lamalar mümkün olan en kısa zamanda yapılacaktır.

Yahudilerin katılımı olmadan işletmelerin operasyonunun de­vamı 3 şekilde sağlanabilir:

  1. Yahudiler işletmelerini Yahudi olmayanlara satabilirler ya da haklarını devredebilirler. Bu yöntem hiç zaman kaybı olmaması açı­sından yararlıdır. Ancak geçici yöneticiler çok dikkat etmelidirler ki, satın alan kişi kesinlikle Yahudi etkisi altında olmayan bir kişi olmalı­dır. Eğer bir şüphe söz konusu olursa ve bu kişi ikinci bir anlaşma ile bir kukla ise veya daha değişik bir yöntemle sonradan Yahudilerin işlerinin başına dönmesini sağlarsa, tüm anlaşmalar geçersiz sayıla­caktır. Bir anlaşma yapıldığında derhal ilgili Bakanlığa bildirilecek, şüphelenilen anlaşmalar geçersiz sayılacaktır.
  2. Yahudiler işletmelerini satmak ya da devretmek istemezlerse ki birçok durumda bu olacaktır, bu durumda geçici yöneticiler işletmeyi ya bir bütün olarak ya da parça parça Yahudi olmayan­lara satmaya yetkilidirler. Bu satışlarında kontratları derhal askeri karargâha getirilecektir. Bu, bir işletmenin en hızlı şekilde devir yoludur. Rekabetin olduğu alanlarda Yahudi işletmeleri Yahudi olmayan rakiplere satılmalıdır.
  3. Bazı işletmeler Fransa ekonomisi için gerekli ve önemli ol­mayabilir, bunlar envanter satışı ile derhal bir bütün olarak veya tek tek satılmalıdır. Bu işletmelerin kesinlikle yeni mal almalarına izin verilmeden tahliye satışına geçilmelidir.

İhtiyaç olmayan bu işletmeler askeri karargâhlara bildirilerek onay alınacaktır. 4 hafta sonra tüm geçici işletmeciler rapor vere­cek ve başarısız olanlar hemen işlerinden el çektirilecektir.

Geçici yöneticiler hiçbir şekilde eski sahiplerine karşı sorumlu­luk taşımazlar.

Fransa ikiye bölünmüştü, Alman, işgali altındaki Fransa ve işgal edilmemiş Fransa. İşgal edilmemiş Fransa’yı yöneten Vichy Hükü­meti hiç gecikmeden yukarıda bahsi geçen yasaları daha da ağırlaştı­rarak uygulamaya başladı. Birçok Yahudi işgal olmamış topraklara Almanlardan kaçarak gelmişti ama nafile, Almanların çıkarttıkları Yahudi kanunlarını uygulamada Vichy Fransa’sı Alınanlardan bile beterdi ve bu durum Behiç Bey’in canını iyiden iyiye sıkıyordu.

Bu arada Fransız bankaları da Almanların emriyle bütün müşte­rilerine Yahudi olmadıklarına dair bir belge getirmelerini, getirme­yen herkesin kasasına el konulacağını bildirdi. Hemen ardından Almanlar bütün bankalardaki Yahudilere ait kasaları açmaya baş­ladılar ve içinden ne çıkarsa çıksın el koydular.

ALMANLARIN FRANSA’YA GELMESİ İLE BİRLİKTE UZUN SENELERDİR FRAN­SA’DA YAŞAYAN ÇOKTAN FRANSIZ VATANDAŞI OLMUŞ BİNLERCE YAHUDİ, 30-40 YIL ÖNCEKİ TAŞIDIKLARI OSMANLI VE TÜRK KİMLİKLERİNİ HATIRLAMIŞ­LAR, TÜRK BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VE ELÇİLİĞE BAĞLI KONSOLOSLUKLARA GELME­YE BAŞLAMIŞLARDI.

Büyükelçi Behiç Erkin kesin talimat vermişti, başvuran ve bir zamanlar Türk ya da Osmanlı tebaası olduğunu iddia eden herkese vatandaşlık ilmühaberi verilecekti. Böylece o insanların canlarını koruma altına alabileceğini düşünüyordu. Ama gerek işgal altında­ki Fransa topraklarındaki Alman kanunları, gerekse de Alman’dan çok Alman olmaya çalışan Vichy Hükümeti’nin bu insanlarının mallarına, mülklerine, paralarına ve hatta işyerlerine el koyacakları hiç aklına gelmemişti. Fakat daha 1-2 ay önce 29 Temmuz’da Laval ile yaptığı görüşmeyi hatırladı.

Bu görüşmede Laval kendisine siyasi ve askeri vaziyeti anlatarak Avrupa’nın rahat etmesi ve Fransa’nın istiklali için İngiltere’nin mağlup edilmesi lazım geldiğini ve bu işi ancak Almanya’nın yapa­bileceğini, İngiltere İmparatorluğu mevcut oldukça Fransa’nın istik­lalini muhafaza edemeyeceğini, bunun için kendisinin bütün elinden gelen vasıtalarla Almanya’ya yardım edeceğini açık bir lisanla söy­ledi. Mareşal Petain’le beraber Fransa’nın en güçlü iki kişisinden biri olan Başbakan Yardımcısı Laval, Almanlara “her vasıta ile” yardım edeceğini alenen söylüyordu. Behiç Bey bu “her vasıta” ifadesinin açılımı olarak, Yahudilerle ilgili Almanların çıkardığı her kanundan sonra, aynısının daha da ağırlaştırılmışının Vichy Hükü­meti tarafından çıkartılmasına şaşırmıyordu. Sadece bu işin her ge­çen gün daha kötüye gideceğini görüyordu.

“İyi ki Paris’te Başkonsolosluğu bırakmışım, daha neler göre­ceğiz kim bilir?” dedi kendi kendine.

Paris Başkonsolosu, Büyükelçi Behiç Bey’e Almanların Yahudilerin mallan ile ilgili çıkarttıkları emir ile ilgili ne yapılması gerektiğini sordu. Behiç Bey “Çıkartılan kanuna uymak gereklidir, ancak maddi herhangi bir zarar söz konusu olursa bizim himaye­mizin söz konusu olduğunu derhal ilgili makama bildirin,” dedi. Ayrıca, “Her Yahudi Türk vatandaşı işyerine ve evine Türk oldu­ğuna dair bir yazı asacak!” diye ekledi.

  1. Kasım 1940’ta bu sefer Başkonsolos, Büyükelçi’ye yazdığı yazıda Almanların çıkarttığı ikinci kanunla ilgili ne yapılması ge­rektiğini sordu.

Behiç Bey Birinci Dünya Savaşı’na Almanlarla müttefik olarak Osmanlı’nın katılması dolayısıyla Osmanlı ordusuna getirilen Al­man komutanlarla 4 uzun sene çalışmak zorunda kaldığından, on­ları çok iyi tanıyordu. Onları iyi tanıması, dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip etmesi, 11 yıl boyunca Budapeşte’de Büyükelçilik görevi yaparken, tüm Macaristan’ın yakından takip ettiği Alman­ya’da olup bitenleri, Nazi Partisi’nin iktidar yolunu ve politikaları­nı gayet iyi biliyordu. Tüm bilgilerini ve yaşadıklarını yan yana koyduğunda Almanların özellikle “sadece Yahudilerle ilgili” çı­kardıkları bu kanunlar Behiç Bey’i çok rahatsız etmişti.

Bu meseleyi Melih Esenbel konsolosluklara bildirdi. Bu arada kişisel görüşmelerle yürütülmesini istedi işin. Paris Başkonsolosu Cevdet Dülger, Behiç Bey’e 3 Mart 1941’de bir yazı gönderdi, bu yazıda Alman otoriteleri ile görüştüğünü ve kendisine bugün yazılı olarak Almanlardan cevap geldiğini, kanunların Fransa’da yaşayan tüm yabancı uyruklu Yahudiler için geçerli olacağını yazmakla beraber, son cümlede Türk Başkonsolosluğu’nun yapacağı münfe­rit başvuruların memnuniyetle değerlendirileceğini yazdı. Behiç Bey hem şaşırdı hem de planının Almanlar nezdinde en azından şimdilik geri tepmediğini görmekten dolayı mutlu oldu.

Behiç Bey olayları dikkatle izliyordu. Bu arada yine değişen Fran­sa Dışişleri Bakam ile de hemen temasa geçmişti. 30 Kasım’da Mr. Flandin ile teferruatlı ve güzel bir toplantı yaptılar.

Bu arada Vichy Fransası da tam bir kaos içindeydi. 13 Aralık günü Mareşal Petain, politik bir kurnazlıkla Laval’ın istifa etmesini sağladı. Hatta Otel de Parc’a dönen Laval’ı buraya bile almayıp Vichy’den 15 km uzaklıktaki Chateldon’daki ev hapsine gönderdi.

Hitler’e bir tegraf yazan Mareşal, Fransa’nın politikasının de­ğişmeyeceğini, ancak Laval ile çalışmayacağını ifade etti. Ertesi gün Paris’teki Alman Büyükelçisi Abetz ile birkaç general silahlı bir kıta himayesinde Vichy’ye gelip Mareşal ile görüştü. Görüşme olduça hararetli geçti, fakat Laval hiçbir bakanlık teklifini kabul etmedi. Bunun üzerine Abetz Laval’ı da yanına alıp generalleri ile beraber Paris’e döndü.

Savaş başlamadan sayıları 61 olan Fransa’daki yabancı büyü­kelçilikler, Vichy’de 40’a kadar düşmüştü.

Paris’te Yahudi işletmelerini Almanlar ya da Fransızlar sebebi belli olmayan şekilde bir anda mühürleyebiliyorlardı. Bu mühürleme olayları Türk Yahudilerinin yerlerine olduğunda, konsolosluk hemen harekete geçiyor ve gerek Alman otoritelerine gerekse de Fransızlara ilgili mülk ya da işyerinin mührünün kalkması doğrultusunda hem protestoda hem de talepte bulunuyordu. Bu talep Alman tarafında Adolf Eichmann’m Fransa’daki temsilcisi Büyükelçi Abetz’e yapıl­dığı gibi, işgal altındaki Fransa’da Alman güvenlik polisinin başı olan Theodor Dannecker (1942 sonrasında da Heinz Röthke) (82 Avenue Foch, Paris) ve Paris’teki Alman Enformasyon Bürosu Başı Dr. Schmitt’e (11 Rue de Saussieres) yapılmaktaydı.

Şayet bir ay içerisinde bir cevap alınamazsa iletişim daha yo­ğunlaştırılıyor, konsolostuktan bir görevli şahsen gidip ilgili kişinin Türk vatandaşı olduğunu belgelemek suretiyle mührü kaldırtmaya ve/veya kampa götürüldüyse de o şahsı, kamptan çıkartmaya çalı­şılıyordu.

Bazen Fransız otoriteleri topu Almanlara atarak, “Bu düzenle­melerin uygulamaları Alman işgal güçleri otoriteleri tarafından yürütülmektedir,” diyorlardı. Muhatap bulabilmek de ayrı bir dert­ti, bulup anlatabilmek ayrı bir dert. Bu arada da unutmamak gere­kiyordu ki, her geçen saat aleyhte çalışmaktaydı. Türk diplomatla­rına güvenmek zorundaydı Türk vatandaşı olan Yahudiler, ama diplomatların da işi açıkçası çok zordu. Hele karşındaki tavizsiz bir Nazi subayı ya da Alman uşağı olmuş bir Fransızsa.

Bu itirazlarla ilgili neredeyse matbu hale gelen bir form yazısı bile oluşmuştu.

“Türkiye Başkonsolosluğu, Paris, no. 605

Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu, Türk kanunlarında vatan­daşlar arasında dinlerinden dolayı hiçbir ayrım yapılmadığı tezine dayanarak, Alman Büyükelçiliği’nden Türk vatandaşlarının mülk­lerini etkilemeye başlayan 18 Ekim 1940 düzenlemeleri ile ilgili yetkili birimlere talimat verilmesini saygıyla rica eder. ” [Prof. Stanford Shaw, Tıırkey and the Holocaust, sf. 88.]

Alman otoriteleri yabancı uyruklu Yahudilerle beraber tek tük de olsa Türk Yahudilerini de tutuklamaya başladılar. Olaylar her şe­kilde daha kötüye gidileceğinin sinyallerini veriyordu.

1940 senesinin sonunda Büyükelçi Behiç Erkin’in görev süresi sona ermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Behiç Bey’e devam edip etmeyeceğini sordu. Cevap kısa ve netti:

“Sayın Cumhurbaşkanımız, lütfen görev süremi uzatı­nız.” Bunun üzerine Behiç Erkin’in görev süresi bir sene daha Paris Büyükelçisi sıfatı ile uzatıldı.

[Birçok yerde Vichy Büyükelçisi ve yanlış tarihler yazmaktadır, doğrusu: Behiç Erkin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün imzaladığı resmi evrakta 1939-1940-1941-1942-1943 senelerinde “Türkiye Cumhuriyeti Paris Büyükelçisidir. Sadece yazışmalarda Paris Büyükelçisi (Vichy) diye geçer.]

“BÜYÜKELÇİ GİTSİN” BASKILARI ARTIYOR

Behiç Erkin’in Yahudiler için yaptıkları Almanlar ve Vichy Hü­kümeti tarafından, rahatsızlık boyutunu çoktan aşmıştı zaten, ama en son olanlar artık bu iki ülkenin Türkiye üzerinde bu sefer çok daha yoğun baskı kurmalarına sebep oldu. Artık kesinlikle bu Büyükelçi’nin gitmesini istiyorlardı.

Bu arada Behiç Erkin vatandaşı olan Yahudileri Türkiye’ye göndermek için son tarih olan 31 Ocak 1943 tarihini de değiştir­meyi başarmıştı, tahliye 31 Mart 1943’e ertelendi, ancak sonra tekrar ertelendi, tekrar ertelendi. Behiç Erkin 1942’den başlayarak, özellikle 1943 senesinde çok yoğun olarak kafileler düzenledi İstanbul’a.

[Ankara’daki Amerikan Elçisi Laurence G. Steinhardt 9 Şubat 1944 senesinde İstanbul’daki Yahudi Ajansı’nm başındaki Chaim (Hayim) Barlas’a yazdığı mektupta 42 senesinde, 43 senesinde çok teşvik edici bir tahliye artışı gözlendiğini yazar.]

Behiç Bey, Fransa’daki görevinden, Nazilerin milyonlarca Ya­hudi’yi ölüm kamplarına taşıdıkları esnada, Yahudi dolu tren kafi­lelerini ters istikamette yaşama taşıma işlerini başlatması ve bir düzene sokması, bu olaya izin verdikleri halde kabullenemeyenle­rin Ankara’ya yaptıkları büyük baskılar sonucunda 1943 Ağustos’unda ayrılmak zorunda kaldı.

Ama içi rahattı, önce 10.000 Yahudi’ye Türk vatandaşlık vesi­kası verilmesini sağlamış, savaş ortamından onları tahliye edip Türkiye’ye dönmelerinin onayını resmi olarak her iki ülkeden de almayı başarmış ve vatandaşlıktan hiç çıkmamışlarla beraber top­lam 20.000 civarındaki Yahudi’nin hayatta kalmasını sağlayabile­cek seferleri başlatmıştı. O artık burada olmasa bile arkada kalan herkes ne yapılacağını çok iyi öğrenmişti.

Behiç Erkin Yahudilere yaptığı yardımları, her şeyden önce vicdanı olan biteni kabul etmediği için yapıyordu, insan olduğu için yapıyordu. Bir büyükelçi olarak Ankara’ya Fransa’daki Yahudilerin yaşadığı facianın insanlık boyutunu anlatabilmek için yazdığı raporda bile, bir anne ile 7 aylık minik bebeğinin başına gelen­leri anlatmıştı.

Bir diğer gönderdiği yazıda şu cümleler özellikle dikkat çek­mektedir:

“Çocuklara, kadınlara, erkeklere, babalara ve annelere basit bir sürüymüş gibi davranılması, aynı ailenin fertlerinin birbirlerinden ayrılması ve sonu belli olmayan bir yola gönderilmesi…” İşte An­kara’ya gönderdiği bir yazıda geçen bu cümle, Behiç Bey’in vic­danının sesini en iyi yansıtan tanımlama olsa gerek.

Diğer bir sebep ise mantığı ve olayları değerlendirme kabiliyeti idi. Nazi Almanya’sının ve Vichy Fransa’sının Yahudilere yaptığı­nı doğru bulmuyordu, insanlık dışı buluyordu. Ne zaman yanlış bir durumla karşılaşsa, müdahale etme kararını derhal alıp uyguluyor­du.

Atatürk Soyadı Kanunu’nu çıkarttığında 37 yakınına soyadları­nı kendi el yazısı ile yazıp şahsen göndermek suretiyle bildirmiştir. Bu 37 soyadını da Türk Dil Tarih Kurumu’na verip saklamalarını istemişti; memleketin ilk soyadları olarak, dokuzuncusu Behiç Bey’e lütfettiği Erkin soyadıdır. Açıklamasını da şöyle yapmıştır: içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun, o şartlardan etkilenmeden doğru düşünebilen, bağımsız kalabilen.

Alman subaylar Enver Paşa zamanında Osmanlı ordusuna geti­rildi, itiraz edenlerin başında Behiç Erkin vardı. Alman komutanla­rın sonradan çıkarttıkları her kitapta yer aldı Behiç Bey’in işlerine nasıl müdahale ettiği.

Kurtuluş Savaşımızın başında Mustafa Kemal demiryollarının başına geçmesini istediğinde, “İşime karışılmamak şartıyla,” dedi ve sonra işine karışılınca istifa etti. Behiç Erkin’siz zaferin kazanı­lamayacağını söyleyen FEVZİ ÇAKMAK PAŞA, onu geri getirebilmek için zamanın Bayındırlık Bakanı’nın değişmesine kadar giden bir mücadele verdi.

Kurtuluş Savaşı’nın en önemli yerinde Başkumandan Mustafa Kemal’den gelen cepheye asker sevkıyatının hızlandırılması ile ilgili emri, yanlış olduğuna inandığı için uygulamadı. Mustafa Kemal’e uygulamama nedenlerini açıklayarak cesaretini ortaya koydu ve cepheye sevkıyatı dakikası dakikasına planladığı gibi gerçekleştir­meyi başararak cephe gerisindeki, yani perde arkasındaki en önemli başarıya imza attı.

Cumhuriyet kurulur kurulmaz îsmet İnönü Başbakan ve Behiç Erkin ise sadece Demiryolları Genel Müdürü iken, İsmet Bey’e, Başbakan’a, demiryollarının yabancı işletmecilere geri verilmesi fikrine müdahale ederek millileştirilmesini sağlayan konuşmayı yapma cesaretini gösterdi: “İsterseniz Türklerin de trenleri mü­kemmel bir şekilde işleteceğine dair size senet imzalayıp vereyim.”

Mustafa Kemal’le bir sohbet esnasında istihbarat işlerinin resmi olması gerektiği konusunda fikrini beyan ederek, MİT, Milli İstih­barat Teşkilatı’nın kurulmasının fikir babalığım yaptı ve MİT’in kurucu kararnamesine bakan olarak imza attı.

Bakanlıktan istifa sebebi bile İsmet İnönü’nün kendi sorumlu­luk alanı olan Bayındırlık Bakanlığı’na bir bürokratın atanması konusundaki ısrarlı talebiydi. Behiç Erkin yanlış olduğuna inandığı bu atama talebini Başbakan’a, kendi fikrini savunarak yapmadı.

“Benim bakanlığımdaki işlerle ilgili sorumluluk bana aittir, kimseye müdahale ettirmem, bakanlığımı layığı ile idare edemez­sem o zaman hesap sorarsınız, ben de hesap veririm, ama işime kimseyi müdahale ettirmem,” demişti Başbakan İsmet İnönü’ye ve İsmet Bey’le bu konuda anlaşamayınca, bakanlık görevinden o anda istifa ederek o odadan çıktı.

Belki de doğru olmadığına inandığı konularda, karşısındaki kişi ya da güç ne olursa olsun, doğruları savunmadaki kararlılığı ve gücünü aldığı yaradılışından olsa gerek, Behiç Erkin’e 1939-1940-1941-1942-1943 senelerinde insanlığın gördüğü en büyük dramda kader, Nazilerin Yahudilere uyguladığı o korkunç soykırımda, en azından 20.000 Türk asıllı Yahudi’nin hayatta kalmasında başrol oynama görevini yüklemişti. Belki de Allah tarafından gönderil­mişti bu göreve.

Fakat Behiç Erkin’in insanlık namına, zaten Türk kimliği olan muntazam Yahudi tebaası vatandaşları ve sonradan altı kelime ezberleterek verilmesine izin verdiği kimliklerle gayri muntazam Yahudi tebaası için yaptıkları, artık Almanlar ve Vichy Hükümeti tarafından, rahatsızlık boyutunu çoktan geçmişti.

Ayrılmasına bir ay kala Behiç Erkin, uzun zamandır üstünde çalıştığı ve Yahudi mal varlıklarının hepsinin karşılıklı anlaşmalar gereği Türkiye Cumhuriyeti servetinin bir parçası olduğunu ispat­layan, kelimenin tam anlamıyla mükemmel denebilecek bir çalış­mayı Vichy Hükümeti’nin önüne koydu.

Türkiye ile Fransa arasında imzalanan ve hâlâ yürürlükte olan 1923 Lozan Antlaşması, 1929 Denizcilik Antlaşması ve 1931 tari­hinde Denizcilik Antlaşması’na ilave kararnameyi bularak Türk Yahudilerinin servetlerine el koyamayacaklarım kanıtlaması Behiç Bey’in dönmeden önce Vichy Fransa’sına indirdiği ikinci en büyük darbeydi.

Büyükelçiliğe ve konsolosluklara başvuran, Fransa vatandaşı olan, ama zamanında Türk ya da Osmanlı topraklarında doğanlara vatandaşlık vererek koruma altına alıyordu. Çıkan her Yahudi kanununa resmi olarak karşı çıkıp arkasından tüm nüfuzunu kulla­narak ısrarla vatandaşlarını koruyordu. Ama onun gözünde insan olan bu vatandaşlar, Vichy Hükümeti’nin ve Nazilerin gözünde sadece Yahudi’ydiler, Nihai Çözüm için ölüm kamplarına gönde­rilmesi gereken Yahudiler. Bu Yahudileri koruması, sonuç alama­dığında Vichy Hükümet Başkanı Laval’ı bile köşeye sıkıştırarak istediğini kabul ettirmesi, Adolf Eichmann’ı sinirlendirerek Otto Abetz’e Yahudileri ülkesine trenlerle taşıma kararım kabul ettir­mesi, gerek Vichy Hükümeti’ni ve gerekse de Almanları çok sinir­lendirdi ve iki ülke ile Türkiye arasında çok ciddi krize sebep oldu. Bir de muhtemelen son durağı Auschvvitz olacak trenden Necdet Kent’le 80 Yahudi’yi Alman karargâhını terk etmemek suretiyle trenden aşağı indirtmesi!

Vichy Fransa’sı ve Nazi Almanya’sı Behiç Erkin’i bu yardım çalışmalarından dolayı suçlayıp şikâyet ederek Türkiye’ye bu bü­yükelçiyi geri çekmesi için büyük baskı uyguladı. Bu baskı Amerika’da Washington Post gazetesinde bile “Büyükelçinin suç­lanan aktivitelerinde kuvvetli Nazi engeli” başlığı ile yer buldu. Bu başlığın altında, “Türkiye Fransa’daki Büyükelçisi Behiç Erkin’i Almanlar tarafından Vichy’deki Elçiliği üzerinde uygulanan baskı­lar yüzünden geri çağırdı” diye yazarak duyuruyordu Amerikalı okurlarına Washington Post 17 Haziran 1943’te.

Behiç Erkin Yahudilere yapılanın yanlış olduğunu tespit ettiği an, Türk Büyükelçisi olduğu için, kendi vatandaşlarının haklarını ve canlarını korumak için karşısındaki Vichy Hükümeti’ne ve Nazi Almanya’sına sonuna kadar direndi. Çünkü geçmişinden sahip olduğu stratejik yerlerdeki askerlik tecrübeleri, yaşadığı savaşlar ve devlet adamlığı tecrübelerinin ona kazandırdığı çok önemli bir meziyeti vardı: muhakeme gücü. İşte bu muhakeme gücü onun, hem Fransa’nın hem de Almanya’nın Türkiye’yi karşısına almak istemediği ve/veya alamayacağı sonucuna ulaşmasını sağlıyordu. Bu sonuca ulaşması ise, hayatını riske etme pahasına dahi olsa, şahsen hiç tanımadığı binlerce insanın, tek hayatta kalma umudu yapmıştı onu.

Almanlar Fransa’yı işgal edince, binlerce insan için ölümle ya­şam arasındaki tek fark üstünde damga olan bir kâğıt parçasıydı.

Üstünde AY ve YILDIZ taşıyan bir kâğıt parçası ve yine üs­tünde AY ve YILDIZ olan bir resmi damga.

Bu kâğıda sahip olunduğunda, bu hakları kendi hayatı pahasına koruyan bir Büyükelçi vardı o sırada Fransa’da; hem de en yüksek Alman makamının karşısına çıkıp haklarını savunacak kadar inancı ve en yüksek Fransız makamına gidecek kadar da yüreği olan bir Büyükelçi.

İŞTE O BÜYÜKELÇİ BEHİÇ BEY’Dİ…

Ama o sadece bir büyükelçi değil, Çanakkale Harbi’nde cephe­ye asker sevkıyatının aksamadan yapılmasını sağlayan Kurtuluş Savaşımızın lojistiğinin başındaki komutandı, Türkiye Cumhuriye­ti’nin sağlam temeller üstüne kurulmasında büyük emeği geçen bir bakandı.

yahudilere verilen pasoport

İkinci Dünya Savaşı esnasında binlerce Yahudi’yi soykırımdan kurtaran belge.

Yahudilerin sahip oldukları varlıkları üstlerine geçirdikleri Türk va­tandaşlarının listesi. Müslüman Türk vatandaşlarının Yahudi tebaası olan Türk vatandaşlarına yardım eli uzatmasının belgesi.

yakar mektup orjinal

Behiç Erkin’in 30 Ekim 1942 tarihinde Fransa’daki o dönemin Türk Musevi cemaati adına Bay Yakar’ın binlerce gayrı muntazam Yahudi adına gönderdiği mektubun orijinali.

(Bu mektubun orijinali Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Enstitüsü içinde yer alan İnkılâp Tarihi Müzesi’nde bulunmaktadır.)

Zata mahsustur 30.10.1942

Vichy Büyükelçimiz Behiç Beyefendi Hazretleri’ne;

Fransa’da uygulanan seyr-i sefer kanununa göre düzenli kayıtları olmayan biz Türk uyruklu Fransa’da oturan Musevilerin, Musevi Türk uyruğu isteğiyle durumu anlatmak için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye alt Elçiliğin onayı ile yazdığı­mız dilekçenin Ankara’ya gönderilmesi ve gösterilen uğraşlar konusunda Elçiliğinizin üstlendiği rolü memnuniyetle öğren­dik.

Himayemizde bulunan ihtiyar, kadın, çoluk-çocuk, hasta ve fakirler ardı sıra dizilerek bütün kayıtlı olmayan Musevi din­daşlarımızın adına tüm kalbimizle hayır duası ettiğimizi saygı­larımızla bildiririz.

Tarih sayfalarında ender bulunan, içinde bulunduğumuz acıklı facia dönemi esnasında, bizim gibi perişan felaketzedele­rin, zavallıların acılarını ve hanelerinin yükünü azaltmak ve yardım çağrılarımıza koşan yüce insan Behiç Bey; hayır işleri sahibi elbette ki mükâfatı kazanır, mükâfatı hak eder.

Tanrı Büyükelçimize bütün aile efradı ile beraber iyi günler göstersin, mutlu olsunlar. Amin…

Ulu Büyükelçimiz lütfen üstün saygılarımı kabul ediniz.

Fransa’da yaşayan binlerce kayıtsız zavallı Musevi Türk Halkı adına…

B2142

YAKAR

———–

Behiç Erkin’in 19 Haziran 1943 tarihinde Av. Haim Karabiber’e yaptırdığı ve bu çalışma sayesinde Fransa’da o tarihte yaşayan ve/veya yurda dönmüş olan tüm Yahudilerin mallarının, mülklerinin, paralarının ve işyerlerinin Türkiye Cumhuriyeti serveti olduğunu ispatlayan çalışmada göze çarpan önemli birkaç cümle alttaki gibidir:

Yahudi tebaasından Türk vatandaşlarının ticari aktivitelerine getirilen yasaklar doğrultusunda Dışişleri Bakanlığınca el konulan mallan Türki­ye’ye iade etmenin yasal olup olmadığını sordunuz.

Fransa tarafından ırkçı uygulamalarla cezalandırılan vatandaşla­rımız için 41 Temmuz’unda başlayıp birçok kere 42 ve 43 yıllarında da en uygun çözümleri bulup Fransa Dışişleri Bakanlığı ile muhatap olarak onları korumayı unutmadınız…

  1. Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da Türkiye ve diğer yetkili antlaşma sahipleri arasında imzalanan… öngörülen kusursuz karşıtlık koşulunca Türkiye’de anlaşmayı imzalayan diğer ülke vatandaşlarının mallan kamulaştırılamaz veya kullanma haklan ellerinden alınamaz.

Hiçbir kamulaştırma tazminat açıklığı getirilmeden yapılamaz.

29 Ağustos 1929 tarihinde Ankara’da imzalanan Ticaret ve Denizcilik Antlaşması 25 Ağustos 1931’de bir kararname ile değiştirilerek genişletil­miş ve anlaşmaya dâhil tüm ülkeler ithalat ve ihracat veya ticaret özgürlü­ğüne getirilen her türlü yasaklamalar ve kısıtlamalar hakkında mutabakata varmışlardır. Antlaşmanın 20. maddesinde öngörülen karşılıklılık esasına göre Türkiye’de yaşayan Fransızlar, Fransa’da yaşayan Türklerden daha elverişli konumlarda bulunamazlar.

Kesinlikle gereklidir ki, taraf devletlerin vatandaşlarını alakadar eden uluslararası anlaşmalarda, bütün vatandaşlar için, uluslararası iyi niyetten dolayı çeşitli kategorilerle vatandaşlar elenerek bir ant­laşmanın içeriğinin boşaltılması yasaktır.

Ekselanslarının başından beri karşı durduğu Fransa’daki ırksal kanunların uygulanması tezine dair hukuksal kanıtların desteklediği üzere, yapılan incelemeler sonucu elde edilen Fransız-Türk antlaşma­ları ve özellikle Fransa’daki Türklerin ve Türkiye’deki Fransızların mükemmel bir karşılıklılık yasası durumlarına göre… Türkiye’deki Fransızlar herhangi bir ayrıma maruz kalmazken, tek taraflı olarak ihlal edilmemesi gerekmektedir.

Sayın Elçi en yüksek ve derin saygılarımı sunarım.

CHAİM CARABİBER

Merhum Behiç Erkin’in Kabri Saadeti

behic-kabri

Kaynak:

Bu yazı Behiç Erkin’in torunu Emir Kıvırcık’ın ‘Cepheye Giden Yol’ ve ‘Büyükelçi’ kitaplarından yararlanarak yazılmıştır.

http://tevfikizmirli.com/archives/11756

TURKİSH PASSPORT- (2011) Film “Türkler Mazlumların Her Zaman Yanındadır.”


Yönetmen: Burak Arliel

Ülke: Türkiye Türkiye

Tür: Belgesel | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2011 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: Fransızca, Türkçe, İngilizce

Senaryo: Deniz Yesilgun | Gokhan Zincir

Müzik: Alpay Göltekin | Alp Yenier

Yapımcılar: Bahadir Arliel | Gunes Celikcan | Cemal Noyan |

Firma: Interfilm Istanbul

Çekim Yeri: Bucharest, Romania

Özet

“Kim Bir Hayat Kurtarırsa Bütün Dünya’yı Kurtarmış Sayılır”
(Kur’ân-ı Kerim: Maide Suresi 32. Ayet Talmud, Sanedrin 37A)

“Ay, güneşe; bazen de güneş ay’a bakar” demiş atalarımız. II. Dünya Savaşı sırasında Türk diplomatlarının Osmanlı kökenli Musevi yurttaşlara pasaport sağlayarak, trenlerle Türkiye’ye kaçırmalarına odaklanan belgesel film, 66 yıllık sırrı da açığa çıkarıyor.

Projenin tarih danışmanlığını İstanbul 500. Yıl Musevi Vakfı Başkanı Naim Güleryüz, proje direktörlüğünü Yael Habif üstlenirken, Bahçeşehir Üniversitesi, Tekfen Vakfı, Türkiye Musevi Cemati sponsorluğundaki filmin çekimleri Fransa, Romanya ve Türkiye’de gerçekleşti..

İkinci Dünya Savaşı’nda Avupa’da Yahudilerin hayatlarını kurtaran Türk Diplomatları’na ithaf olunmuştur.

TÜRK DİPLOMATLARI
 Numan Menemencioğlu Dışişleri Bakanı, 1942-1944
Behiç Erkin Paris Büyükelçisi, 1940-1943
Fruzan Çelik Belgrad Konsolosu, 1940-1943
 İ. Cemal Özkaya Atina Başkonsolosu, 1942-1944
Saffet Arıkan Vichy Büyükelçisi, 1942-1944
Pertev Şevki Kandemir Budapeşte Konsolosu, 1940-1945
Aldülhalit Birden Budapeşte Konsolosu, 1940-1945
Kudret Erbey Hamburg Başkonsolosu, 1940-1945
Galip Evren Hamburg Konsolosu, 1940-1945
Fuat Aktan Costanza Başkonsolosu, 1940-1945
Ragıp Rauf Arman Costanza Başkonsolosu, 1940-1945
Necdet Kent Marsilya Konsolosu, 1940-1945
Bedii Arbel Marsilya Başkonsolosu, 1940-1945
Mehmet Fuat Carım Marsilya Başkonsolosu, 1940-1945
Cevdet Dülger Paris Başkonsolosu, 1940-1945
Fikret Şefil Özdoğancı Paris Konsolos Yardımcısı, 1940-1945
Namık Kemal Yolga Paris Konsolos Yardımcısı,1940-1945
İrfan Sabit Akça Prag Konsolosu, 1940-1945
Selahattin Ülkümen Rodos Konsolosu, 1940-1945
Burhan Işın Varna Konsolosu, 1940-1945

—————————

Filmden

[Filmde birçok şahıs hatırasını anlatmıştır.
Biz burada tek bir şahıs anlatıyor gibi aktarmaya çalışacağız.]

“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi kişilerin hiçbir şey yapmamasıdır.”

Edmund Burke 1729-1797

İşgal Altındaki Fransa, 1942

Ben bu savaşı yaşadım ve savaştan canlı çıktım. Şimdi bu anılarım bana roman gibi geliyor. Sizin için bunların hiçbiri gerçek değil, çünkü olayları sadece kitaplardan okuyarak öğrendiniz. Sizin için farklı, ama benim için gerçek. O zamanlar 20 yaşındaydım, bebek falan değildim. Anlatacaklarımın hepsini yaşadım sinema salonlarında, lokantalarda. Sokağa çıkma yasaklarını, bombardımanları sokakta dolaşan askerleri hep gördüm. Baskınları, insanların tutuklanıp, götürüldüklerini gördüm. Metrolarda, binaların duvarlarında insanların idam edildiklerini anlatan bildirileri gördüm. Bir gün, babam koltuğunun altında bir gazeteyle eve gelip, anneme, “Savaş ilan edildi!” dedi.

1939 Eylül’üydü. Savaş yıllarını hatırlıyorum da, sokaklarda koşuşturuşumu bombardımanları ve sığınaklarda saklanmamızı. Kardeşlerimden birinin bacakları felçliydi. Çok iç karartıcı, zor zamanlardı.

12 Aralık 1941’de Şanzelize’de metrodan çıkıyordum. O zamanlar bilmiyorduk ama ilk büyük toplu Yahudi gözaltına almalarından biriydi. Polise o gün 1000 tane Yahudi almaları emredilmişti. Ellerinde listelerle, evlerinden Yahudileri topluyorlardı. Ama evleri basarak 1000 kişi toplayamamışlar. Öğleden sonra saat 4-5 gibi sokaklardaki Yahudileri almaya başladılar.

11 Aralık 1941’de Sen Nehri kıyısında bir Alman albayı öldürülmüştü. Almanlar hemencecik akşam 6’dan sonrası için sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Ertesi gün Place de la Republique’deki bir lokantada bir arkadaşımla buluştum. Lokantaya geldik, oturduk. Birden bir ses duyduk. Lokantanın önünde jipler ve motorsikletler durdu. SS içeri girdi ve herkesin evraklarını görmek istedi. Kimliklerimizi çıkardık. Benimkinde büyük kırmızı harflerle “Yahudi” yazıyordu. Kimliğimi gösterdim ve Türk Konsolosluğu’ndan aldığım evrakı çıkardım. Asker bana Fransızca: “Türk olabilirsin ama yine de Yahudi’sin.” dedi. Beni tutukladı. Arkadaşım Katolik’ti. Ondan anneme gidip, tutuklandığımı söylemesini rica ettim. Metrodan çıkarken, Alman inzibatı evraklarımı istedi. “Yahudi” ibaresini gördüler ve onları takip etmemi söylediler. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum, gecenin köründe Compiegne istasyonuna vardık. Trenden indik. Ellerinde silahlar tutan askerlerle çevriliydik. 5’li sıra halinde uygun adım yürüyorduk. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Öylece uygun adım yürüdük.

Aralık 1941 kışıydı. Hava çok soğuktu. Üstümde sadece ceketim vardı. Baskınlar kabus gibiydi. Sanırım 11. Bölgedeki en büyük baskın 1943’te olmuştu. Baskınlar ve tutuklamalar hergün durmaksızın devam ediyordu. O dönendeki atmosfor bu şekildeydi. Uyarılar oldu ama tutuklamalar hiç bitmedi. Daha büyük baskınlar da oldu ama bu baskın işgalin bariz göstergesiydi. Mahallede birkaç akrabamız vardı. Çok acıklı olaylar yaşadık. Kuzenim yeni evlenmişti ki, kocası düğünden hemen sonra sürüldü. Savaş atmosferi çok ağır ve zordu. Alman işgali, baskınlar Birçok insan Auschwitz’e gönderilmişti. Ama o zamanlar orasının ölüm kampı olduğunu bilmiyorduk. Almanya’daki çalışma kamplarından biri zannediyorduk. Korku sonradan geldi. Bize ne olacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Bizi Drancy’e gönderdiler. Drancy kabus gibiydi. Drancy’de hayat kabus gibiydi. Barakalarda ısıtma yoktu. Orada çok az bir yiyecekle 6 ay yaşadık. Çok zordu. Sonra Almanlar, tabi Nazileri kastediyorum, bu sıkıntıları Paris’teki herkese yansıttılar. Kız kardeşim dışarıdaydı. Her hafta Haussmann Bulvarı’ndaki Türk Konsolosluk’una gidip görevlilere acaba ellerinden birşey gelir mi diye sorarmış.

Türk Devleti, Türk vatandaşlarını korumak ve kurtarmak istiyordu. Ne insancıl bir davranış.

1940-43 yılları arasında çok acı çektik. Ekmek ve ayakkabı karne ile dağıtılırdı. Her şey sıkıca kontrol ediliyordu ve şartlar çok zordu. Naziler Paris’e girdiklerinde devlet Nazilerin emirlerine boyun eğmek zorunda kaldı.

Türk kimlik kartlarımıza zorla, “Yahudi” yazan mühürler vurdular. Türk Yahudiler olarak tanındığımız için, o aşağılayıcı Yahudi Yıldızı’nı taşımak zorunda değildik. Yaşadıklarımız korkunçtu. Sürekli bize neler yapabileceklerini düşünerek korkuyorduk.

Sokakta Almanlarla karşılaşırsak, annem çocuklara; “Sana şeker verirlerse sakın alma. Zehirli olabilir.” derdi.

Hep korku içinde yaşıyorduk. Okulda bile. Bize birçok şey yasaktı. Parklara, sinemalara, tiyatrolara girmemiz, birçok işte çalışmamız yasaktı. Tabi çalışma yasağı o yaşta beni etkilemiyordu. Metro’da trenin sadece en son vagonunda seyahat edebiliyorduk. Geceleri sokağa çıkma yasağı vardı. Radyolarımızı Nazilere teslim etmek zorundaydık. Yahudilerin radyo dinlemesi yasaktı. İşgal boyunca sürekli devam eden bir antisemitist kampanya vardı. Meşhur bir tanesi Palais Berlitz Hall’daki büyük bir billboard’daki korkunç bir Yahudi karikatürüydü. Yahudi karşıtı teşhirler nasıl “bazı insanların” Fransızların hayatına sızdığını anlatıyordu. Bununla kastedilen insanlar Yahudiler’di. Bir Fransız bir keresinde: “Onların Yahudi olduğunu bilmiyorduk.” demişti. Bir keresinde, küçük bir çocuk beni göstererek annesine “Anne Bak! Küçük bir Yahudi!” demişti. Ne yapabilirdik ki? Ceketlerimizi alıp kaçsa mıydık? Geceleri Almanların gelip kapıları kırışını, sonrasında insanların ağlayışlarını duyuyordum. Kapıları kırıp, evlere giriyolar ve “RAUS, RAUS (DIŞARI, DIŞARI)”diye bağırıp, insanları sürüklüyorlardı.

Bunları duydukça korkuyor ve ağlıyordum. Dört yıl boyunca korku içinde yaşadık. Hergün sürgün edilen insanların haberlerini duyuyorduk. Londra radyosundan savaş haberlerini dinleyip yatağın altında uyurduk. En yoğun hatırladığım şeylerden biri hava saldırılarını bildiren sirenlerdi. Çalmaya başladıklarında paniklerdik. Anne-babamızın bizi gecenin ortasında uyandırıp, battaniyelere sarışını çok iyi hatırlıyorum. Beni engelli kardeşimi ve diğer bir kardeşimi. “Çabuk Çabuk” diye bağırırlar ve hep birlikte bodruma koşardık. Paris bombalandığında gaz maskelerimizi alıp bodruma koştuğumuzu hatırlıyorum. El feneri ve mum alıp sirenler susana kadar saklanırdık. Hava çok ama çok soğuktu. Çocuklar ağlıyor ve ben soğuktan titriyordum. Sadece korktuğumu hatırlıyorum, hep endişe içindeydim. Sesler beni korkutuyordu. Sirenleri hiç sevmem. Bombalama sesi yüzünden şoka girerdim. Çok korkardım. Alarmlar çaldığında yanımıza gaz maskeleri, biraz şeker ve su alarak metroya koşar alarm susana kadar metroda uyurduk.

Temmuz 1942’deki Vel d’Hiv baskını sırasında insanlar çocuklara ve yaşlılara ne yapıyorlar diye sorgulamaya başladı. Çocuk ve yaşlıları sedyelerle Drancy’e götürüyorladı. O zamana kadar Naziler çocukları tutuklamıyordu, ama ondan sonra herkesi toplamaya başladılar. Çocukları ailelerinden ayırıyorlardı. 100’e yakın çocuk Pithivier ve Beaune-la-Rolande’teki kamplara gönderilmişti. Bu çocukların (ki içlerinde ağlayan bebekler bile vardı) ilgilenecek kimseleri yoktu. İnsanlar sonunda bu zalimliği farketti. Bu kamplar şehrin göbeğindeydi..

Temmuz 1942’de Fransız polisinden bir arkadaşım, ertesi gün mahallemize yapılacak olan bir baskını haber verdi bize. Annem beni tren istasyonuna götürüp: “Ellerimi tut, ancak beni tanımıyormuş gibi görün. Sana göstereceğim kadınla git” dedi.

Annem hiç kimseye hiçbirşey söylememi tembih etmişti. Babam o sıralar saklanıyordu. Ama ben hiçbir şey söylemedim. Kimseyle konuşmuyordum. 1942’deki büyük baskında ailemden 17 kişi götürüldü. Hiçbiri dönmedi. Hiçbiri dönmedi.

Savaşta tarafsız olan Türkiye’nin vatandaşları olarak koruma altındaydık fakat yine de herhangi kötü bir şey başımıza gelebilirdi. 1940-1941 yılları arasında Türk Devletini koruması altındaydık.

Fransız ve Alman kanunları Yahudilerin sarı yıldız takmasını zorunlu kılmıştı. Yabancılar konsolosluklarına ve büyükelçiliklerine gidip korunma talep ettiler. Kayıtlı olanlar “yasal” Yahudi olarak tanınıyordu. Evraklarını yenilemeyenler, Türklerle evli olanlar veya büyükelçiliğe kayıtlı olmayanlar “yasa dışı” kabul ediliyordu. Bu durumdakiler Türkiye’nin koruması altına girmek istiyorlardı. Her sene babam Türkiye Büyükelçiliğine gidip, Türk vatandaşlığını devam ettirmek için gerekli kayıt ücretini öderdi. Ama yine de 1939-1943 yılları arasında 3 kere tutuklandı. Her defasında Türkiye Konsolosluğu sayesinde serbest bırakıldı. Kayıtlı olmayan Yahudiler, Türk vatandaşlığını belgeleyemiyorlardı. Bunlara birkaç kelime Türkçe öğretiliyor, kayıp olan evrakları sorulduğunda daha birkaç dakika önce ezberledikleri kelimeleri ve cümleleri tekrarlıyorlardı.

Bu birkaç cümle ile büyükelçi, Türkçe konuştuklarını teyit ediyordu. Bu Türk soyundan geldiklerinin kanıtı sayılıyor ve vatandaşlık evrakı alabiliyorlardı.

Bu evrak onları kamplardan ve Paris’te Yahudi’lere karşı yapılan baskınlardan koruyordu. Ailem bana hep: “Asla, asla Yahudi olduğunu söyleme.” “Sen Türk’sün” “Sen Türk’sün” derdi. Hep bunu tembihlediler. Okulumdaki tek Yahudi bendim. Ailem ağzımdan birşey kaçıracağımdan korkardı. Bana sürekli, yıldızım olduğunu kimseye söylemememi tembihlediler. Asla. Bu benim mahallede korunmamı sağladı.

Teyzem, Alman işgali sırasında Limoges’da yaşıyordu. Polis ailesini tutuklamaya geldiğinde sahip olduğu Türk pasaportu onu ve iki çocuğunu kurtarmış. Kocasının Türk pasaportu yoktu. Tutuklandı ve sürüldü. Daha sonra ona ne olduğunu hiç öğrenemedik. Almanlar tutuklama emri yayınlayınca SELAHATTİN ÜLKÜMEN adadaki SS Generaline gidip, orada yaşayan Türk Yahudileri’nin Türk vatandaşı olduğunu ve Türkiye anayasasının ırk ve inanç ayrımı gözetmediğini söyler.Alman General’ini ikna etmek kolay olmaz. Sonunda General insafa gelir ve 42 Yahudi kurtulur. Ben hiç sarı yıldız takmadım, çünkü biz Fransa’nın işgal altında olmayan kesimindeydik ve Türk Yahudileri olarak tanındığımız için sarı yıldız takmak zorunda değildik. Ama ailemden birkaç kişi, Türk olmalarına rağmen sarı yıldız takmadıkları için Paris metrosunda tutuklanmışlardı. Bizim durumumuz biraz daha ayrıcalıklıydı. Kimliklerimizde “Yahudi” damgası olmasına rağmen sarı yıldızı takmak zorunda değildik. Bu bizim için büyük bir ayrıcalıktı. Alman yetkililerle konuşup gerekli izni alan Türk Devleti sayesinde. İşgal sırasında, diğer Yahudilere göre daha fazla korunmadaydık ve sarı yıldız takmak zorunda değildik çünkü ailem Türk vatandaşlığında bulunmaya devam ediyordu.

Bir gün Gestapo kapımızı çalıp evraklarımızı istedi. Babam evrakları gösterdi. Türk damgasını görünce “Tamam, Tamam.” deyip gittiler. Biz 5. katta oturuyorduk. Gestapo binaya geldiğinde katları çıkıp bizim daireye gelmezdi. Çünkü kapıcı onlara: “Mizrahi Bey büyükelçilikte çalışan bir Türk.” derdi. Ki bu doğru değildi. Türk konsolosluğu bize, bizleri koruduklarını ama Almanların neler yapabileceklerini kestiremediklerini söylemişti. Bize “partilere gitmeyin ve yaptıklarınıza dikkat edin” dediler. Atmosfer çok ağırdı. Toplama kamplarında olanları düşünmeden edemiyorduk. Tasavvur edilemez bir durumdu. Sonra Yahudileri gözaltına almaya başladılar.

Yahudi iseniz, toplama kamplarına giderdiniz. Çok yazık! İçimizden bazıları açlıktan öldü. İnsanlar hasta, yaşlı ve şeker hastasıydı. Soğuğa dayanamazlardı. Günlük sayım dondurucu soğukta yapılırdı ve 3-4 saat sürerdi.

O zamanlar ben 20 yaşında olduğumdan bu muamelelere katlanabiliyordum. Orada yaklaşık 15 gün birçok sıkıntı içinde yaşadık. Sonrasında sürüklenler için de durum kalanlarınkiyle aynı oldu. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Yaşamaya devam ettik, tabi buna yaşamak denirse hiç birşey yapmayarak. Drancy’de her gün baskı görüyorduk. Drancy’de günlük sayım bahçede günde birkaç kere yapılırdı. Çünkü kaçmamızdan ya da kurtarılmış olmamızdan korkuyorlardı. Saatlerce o soğukta ayakta kalmak çok zordu. Hergün birilerinin Auschwitz veya diğer kamplara gönderildiği ya da öldüğü haberi gelirdi. Savaşlar olur, fakat sadece bir ırkın saldırıya uğraması dehşet verici. Birini inancı yüzünden öldürmek insanlık dışı Sanırım insanlar sonradan böyle bir şeye izin verdikleri için utanç duydular. Aç olmak ayrı birşey, ama açlıktan öldüğünü hissetmek yaşamayanlar için anlaşılması çok zor birşey. Açlıktan hasta olmuştuk. Korku içinde yaşamak çok zordu. Mutsuzduk. Çok mutsuz. Sıradan bir kamp değildi. Özel bir kamptı. Seçilme kampı. Almanlar herkesi bir anda öldürmek gibi bir yanlışa düşmek istemediler. Beni öldürebilirlerdi. Ya da Auschwitz’e gönderebilirlerdi. Bu kamp seçilme yeriydi. İnsanlar seçiliyor, ayrıştırılıyordu. Öldürülmeyecek olanlar bir kenara ayrılıyordu.

Drancy’e 75000 Yahudi gönderildi, en fazla 2500’ü canlı dönmüştür. Tutuklandıktan yaklaşık 15 gün sonra Türk Konsolosluğu bizi almaya geldi. 2.5 aydan sonra Türk olarak tanındığım için serbest bırakılmıştım.

Sonra öğrendim ki, annem konsolosluğa gitmiş. 6 Şubat 1941 günü, sabah sayımından sonra hücremdeyken, bir Alman askeri beni çağırdı. Onu takip etmemi ve kaşığımı, battaniyemi ve demir plakaya basılı numaramı yanımda getirmemi söyledi. Numaram 3233’tü. Daha üst rütbeli bir askerin olduğu bir odaya girdik. Elinde uzunca bir liste vardı. “Lazare Rousso” dedi. “Evet.” dedim. “Şurayı imzala.” dedi. Kağıdı mühürleyip bana verdi. “Özgürsün” dedi. “Paran var mı”, diye sordu. Fazla olmadığını söyledim. Bana 3. sınıf bir Paris bileti verdi. Konsolosluk Yahudilere yapılan baskınları biliyordu. Baskın tarihlerini araştırmışlar. Yahudilerin alıkonulduğunu biliyorlardı. Bu Yahudilerin arasında bir de Türk vardı. İşte o Türk bendim. Bu Türk Yahudi salıverilmeliydi. İşgal altındaki Avrupa’da hiçbir ülke vatandaşlarını koruyacak durumda değildi. Fransa devleti için de durum aynıydı.

Türkiye, Yahudiler öldürülmek üzere kamplara gönderilirken buna karşı ayakta duran tek devletti.

Her fırsatta, cesurca ve gücünü göstererek vatandaşlarını korumaya çalıştı. O zamanın Marsilya Konsolosu Necdet Kentile tanışma şerefine eriştim. Kendisi Türk Yahudilerini tutuklama ve sürgünlerden kurtarmak için çok şeyler yapmıştı. Bana Yahudilerin tutuklanıp, zorla trenlere doldurulup, ölüm kaplarına sürüldüğü bir olayı anlattı. Kendisi Yahudilerle birlikte trene binip Almanlara: “Bunlarla birlikte kampa gidiyorum. Eğer bu Yahudileri salmazsanız Türkiye ile sıkıntı yaşarsınız.” demiş. Almanlar sonunda bu Türk Yahudilerini serbest bırakmışlar. Babam hep bana o zaman yaşadıklarından çok şey öğrendiğini ama dünya’nın yeterince ders almadığından korktuğunu söylerdi.

Bu diplomatlardan biri Marsilya Konsolosu Necdet Kent’di. Marsilya’daki bir baskında 81 Yahudi tutuklanmış ve ölüm kamplarına gönderilmek üzerelermiş. Bu Yahudi’ler Türk vatandaşı olduğu için Necdet Kent onlarla birlikte trene binmiş. Naziler Konsolos Bey’in açıklamasını dikkate almamışlar çünkü onlara göre Türk olsun ya da olmasın, onlar Yahudiydi ve bütün Yahudiler sürülmeliydi. İşte bu noktada Necdet Kent ve yardımcısı trene binerler ve “Yolculuk boyunca onlara eşlik edeceğiz.” derler. Diplomatik bir skandala mahal vermemek için Almanlar bir sonraki istasyonda treni durdurmuşlar. İki Türk diplomatı ve beraberindeki Türk Yahudileri salmak zorunda kalmışlar. Necdet Kent’in bu davranışı 81 Türk Yahudi’sinin hayatını kurtardı.

Bu olaylardan en meşhuru babamın trene bildiği olay olsa da Herkes şunu bilmelidir ki sadece babam değil bütün diplomatlar, Paris Büyükelçilik’indeki görevliler, büyükelçi, yardımcısı Namık Yolga, diğer konsoloslar, Selahattin Ülkümen ve birçoğu hayatlarını ve kariyerlerini riske ederek Türk Yahudilerini kurtardılar. Bir gün bir otobüs bizi almaya Drancy’e geldi. Nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Auschwitz’e mi yoksa başka bir kampa mı Otobüs bizi Paris’te Hotel Lutetia’dan alınca sertbest bırakılacağımızı ve Türkiye’ye gönderileceğimizi biliyorduk. Çabalarıyla bizim ve birçoklarının serbest kalmasını sağlayan Türk Konsolosluk’una gittiği için kardeşime teşekkür ettim. Biz iki milletliydik. Fotoğraflarımız ailelerimizin Türk pasaportlarına işliydi ve böylece biz de Türk çocuklar olmuş oluyorduk. Ailemiz dolayısıyla Türk kabul ediliyor ve Türk vatandaşı olarak seyehat ediyorduk. Türk Konsolos’u annemi 1933’te babamla evlendiğinden beri tanıyordu. Ailesindeki Türklerin Türkiye’ye dönebileceğini duyunca kayıt yaptırmak üzere konsolosluğa gitti. Ama ben Fransa’da doğduğum için sadece Fransız vatandaşlığım vardı ve konsolos benim kaydımı yapmadı. Annem benim Türk olarak tanınıp, Mart 1943’te hareket edecek olan trenle Türkiye’ye gidebilmem için birçok kez Türk Konsolosluk’unu ziyaret etmek zorunda kaldı. Birgün kız kardeşim bana Türkiye Konsolosu’nun kendisine eğer Türkiye’ye dönmezsek Fransızlar gibi Nazilerin merhametine kalacağımızı söylediğini anlattı Bir sene sonra Türk idaresi tarafından çağırıldım. Bana: “Askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye dönmelisin” dediler. Ailemi arkamda Fransa’da bırakmak zorunda kalacaktım. Ama serbest kalırsam, ailem artık tehlikede olmayacaktı.

Hayatımı Türkiye’ye borçluydum. Hiç düşünmeden: “Emredersiniz Komutanım!” dedim.

Cevdet Dülger Paris Konsolosu’ydu. Namik Kemal Yolga da onun yardımcısı. 180 ila 200 kadar Yahudi’nin fotoğraflarını Müslüman Türk öğrencilerin pasaportlarına yapıştırarak, kurtardılar.

Yaptıkları kanunlara aykırıydı. Ama yapılması gerekiyordu. Bir diğeri ise 1940-1943 yılları arasında Vichy büyükelçisi olan Behiç Erkin‘di. Yaptığı müdahaleler birçok kayıtlı ve kayıt dışı Türk Yahudi’yi kurtarmıştır. Türk diplomatları tarafından kurtarılan Avrupa’lı Yahudilerin çoğu aslında Türk değildi. Kendilerini Fransa’da yaşıyorlarsa Fransız, İtalya’da yaşıyorlarsa İtalyan sayarlardı. Kurtuluşlarından 3 ay önce babam Türk Konsolosluk’una gitti. Konsolos: “İsterseniz trenle Türkiye’ye gidebilirsiniz” demiş. Konsolos ya da büyükelçi arkadaşı babama: “Issac, Almanya’ya savaş ilan etmek üzereyiz. Eğer Şubat 1944’te Türkiye’ye hareket edecek olan trene binmezseniz artık sizi koruyamayız” Babam eve gelip bize “Çocuklar, hepimiz birgün öleceğiz. Öleceksek de bu yolculukta birlikte ölelim. Hadi bu trene binelim.” dedi.

1943’ün sonlarına doğru Konsolos Bey, eğer Türkiye’ye gitmezsek artık bizi koruyamayacağını söyledi. Bunun üzerine biz de Fransa’dan ayrılmaya karar verdik. Bu kararı almak kolay değildi. Ama tek çıkar yol buydu. Yolculuk Şubat 1944’te kışın tam ortasında yapıldı. Elçilik bize bir mektup yollamıştı. Bizim de böyle haberimiz oldu. O zamanlar telefonumuz yoktu. Haberler Türkler arasında fısıltı yoluyla yayıldı. Türk olarak tanınanların konsolosluğa başvurmaları istenmişti.

Ocak-Şubat 1944’te, ailem Yahudilerle dolu bir trene binip Nazi Avrupa’sını boydan boya katetmeye nasıl cesaret edebildi. Türk pasaportları ve Türkiye tarafından korunmalarına rağmen, böyle bir karar alma cesaretini nereden buldular?

Haussmann Bulvarı’ndaki Türk Konsolosluk’una yaptığımız birçok ziyaretten sonra, Mart 1944’te bir sabah, elimizde Türk belgeleriyle Gare de l’Est (Fr. Doğu Garı)’den hareket ettik. Çok kasvetli bir havaydı. Lokomotifin buharını, istasyondaki az sayıda insana rağmen bir sürü Alman askerini, çok iyi hatırlıyorum. İstanyonda kompartımanlı normal bir yolcu treni vardı. Ama bizim için ayrılmış sadece bir vagon vardı. Babam beni trene oturttu ve anneme ve bana veda öpücüğü verdi. Öptüğü zamanki ıslaklığı ve bıyığının verdiği hissi hatırlıyorum. Sonra trenden indi. Bu onu son görüşümdü. İstasyona vardım. Tren Mitropa’ydı. Lüks bir Alman treni. Vagonlardan birinde ay yıldız vardı. Gare de l’Est’den trene bindik. Çok iyi hatırlıyorum. Ama bavullarımız bizimle miydi yoksa ayrıca mı geldi, bunu hatırlamıyorum. Vagonları olan normal bir yolcu treniydi. Bir vagonda 40 ila 60 kişiydik. Şubat 1944’te Türk Devleti tarafından İstanbul’a gidecek tren ayarlanana kadar Fransa’da kaldık.

Yolculuk 10 gün sürdü. Bu kadar sürmesinin nedeni 300-500 km’lik kısımdı. Bu kısımda tren başka bir lokomotife bağlanmak zorunda kaldı ve bir süre yeni gelecek lokomotifi bekledik. Lokomotif gelene kadar vagonlar depoda bekletildi. Biz çocuklar çok sıkılmıştık. Çok soğuk ve korkutucu bir ortamdı. Birkaç vagonlu trenimiz Balkanları geçip alevler içindeki Sofya istasyonunda durdu. Orada sıkışıp kalmıştık. Trende çok üşüdüğümü hatırlıyorum. Balkanları geçtiğimizde aylardan şubattı. Pencereler buzla kaplıydı, dışarıyı göremiyorduk. Alarm çalınca, tren durdu. Benimle birlikte, ben yaşlarda birkaç çocuk daha vardı. Beraber oyun oynardık. 7.5 yaşındaydım. Yani, benim için bu anılar o kadar da acıklı değil. Birçoğumuz için macera gibiydi. İstasyona götürüldüğümü hatırlıyorum. 6 gün boyunca trendeydik. Bir kısmımız kalkıyordu ki, değerlerimiz uyuyabilsin. Yiyecek ve su almak için istasyonlarda duruyorduk. Bütün yolculuk boyunda hep endişe içindeydim. Atmosfer çok gergindi. Her istasyonda birbirinden çelişkili emirler veren Almanlar vardı. Treni durdurmamızı ya da bir depoya gitmemizi söylüyorlardı. Ne olacağını bilmeden saatlerce bekliyorduk. Trenin birden bir toplama kampına dönüşebileceğinden korkuyorduk.

Herşey mümkündü. Birgün tren Macaristan’da durdu. Trenden indik ve birkaç adım ilerledik. Hemen yanında bebekli genç bir hanım vardı. Birden tren hareket etmeye başladı. Macaristan’da savaşın ortasında kollarımda bir bebekle ne yapardım? Konsolosluk görevlisi sayım yaptı. Yolcu listesinde olduğumuz için bir sorun yoktu ama görevli yine de bizi takip ediyordu. Bir anne-baba Alman yetkililere bizim Türk Yahudi grubu olduğumuzu söyledi. Hemen sonrasında “Dışarı Dışarı” diye bağıran Almanları duyduk. Ve kendimizi karlı tarlada bütün gece başımızda nöbetçilerle beklerken bulduk. Hepimiz çok korkmuştuk. “Fuhrer” lakabını taktığımız rehberimiz Mr. Gabaille, durumu Almanlara açıkladı ve biz de yolculuğa devam edebildik. Her gece, her duruşumuzda Almanlar köpekleriyle gelip, başınız kim diye soruyordu. Babam esas duruşa geçer, asker selamı verir ve kendini Almanca tanıtırdı. Trendeki Yahudilerin listesini gösterirdi. Annem: “Babanıza güle güle deyin. Bu onu son görüşünüz olabilir.” derdi. Bu olay her gece tekrarlandı. Türkiye’ye dönen Yahudiler olmamız Alman yetkililerin aklını karıştırıyordu. Kimileri bizim geri dönmemizi istiyordu. Bu endişe verici bir durumdu, ama her şey ayarlanmıştı ve yolculuğa devam edebiliyorduk. Yolculuk hiç rahat değildi. Isıtmamız yoktu. Askeri bir trendeydik. Suyumuz da yoktu. Tuvaletler taşıyordu ve nasıl tamir edeceğimizi bilemiyorduk. Trenden inip teneke kutularla, eritip su yapmak için, kar topluyorduk. İnsanlar birbirleriyle muhabbet edip, yardımlaşıyordu. Birçok kişi koridorda oturuyordu. Sanırım Sofya civarında durduk. Hangisi olduğunu bilmiyorum ama Balkan ülkelerinden biriydi. Uzaklarda alevler görüyorduk. Raylarda birçok insan vardı. Alman askerlerini gördük. Rehberimiz, ne yaptığımız, Yahudi olduğumuz hakkında Almanlarla konuştu. Sarı yıldız takmadığımız için insanların kafası karışıyordu. Ama hepimizin yazılı izni ve Türk pasaportu vardı.Bir gece ve bir gündüz bekledikten sonra trenimiz tekrar hareket etti. Vagonda 2 ya da 3 gün bekledik. Çok sıkılmıştık. Benimle birlikte 2 çocuk daha vardı. Çok sıkıldığımız bir sırada içimizden biri alarm kolunu gördü. Kolu çeksek ne olur diye düşündük. Vagon trene bağlı değildi. Herkes birbirine kim çekmek ister diye soruyordu. En son “Tamam. Ben yaparım.” dedim. Vagon bağlı olmadığı için bir şey olmadı. Ama ertesi gün vagon bağlandığında kolu tekrar çektiğimde alarm çaldı. Askerler panikledi. Silahlı askerler, Alman’ların istasyonu, Yahudilerin treni ve Yahudi vagonunda alarm çalıyor. Sanırım Münih’teydik. O zamanlar daha çocuk olan Albert Carel alarmı çaldığında, ses kulaklarımızı yırttı ve trendeki bütün yolcular telaşlandı. Ne olduğunu anlamak için Almanlar rüzgar gibi vagona girdi. Trendeki herkes çok korkmuştu. Bu yolculuk normalde 3-4 gün sürer ama bizimkisi 10 gün sürdü. Stuttgart’ta bombalama yüzünden 2 ya da 3 gün durduk. Sofya civarında bombalandık. Çok korkutucuydu. Vagonun çatısı patlamalardan etkilendi. Tüm bavullarımız patlamada tamamen harap olan arka vagondaydı. Herkes çok korkmuştu. Kompartımana ağır bagaj getirmememizi tavsiye ettiler çünkü Bulgaristan sınırında raylar bombalanmıştı ve en az 3-4 km yürümek zorunda kalmıştık.

Sofya’ya vardığımızda raylar bombardıman yüzünden kopmuştu. Tren daha fazla ilerleyemedi. Trenimiz Bulgaristan’da ilerlerken başörtülü Bulgar kadınlar bize ekmek ve yiyecek getirdi. Şarkı söylemeye bayılırdım. Aile bir araya geldiğinde babam Boğaz’ı özler ve gözyaşları içinde Türkçe şarkı söylerdi. Bir tanesi hafızamda yer etmişti ve trende o şarkıyı söyledim. Annem çıldırdı. Türkçe olarak bana: “Sen nasıl şarkı söyleyebiliyorsun?” dedi. Şarkıyı yine de söyledim. Sürekli duyduğum bir şarkıydı. Şarkı söylemeyi çok sevdiğim için, o şarkıyı söylemiştim.

“Çadırımın üstüne şıp dedi damladı.” “Allah canımı almasın almasın.”

Bu yolcukta hep hatırlayacağım bir şey soğuk ve sisin sebep olduğu ızdırap ve korkuydu. Her şey gri ve sisliydi. Olağanüstü bir şeydi. Asla unutmayacağım bir şey. Gökten düşen bir hediye gibiydi sanki. Müthişti. Türkiye’de kendimizi tamamen özgür bulduk ve orada olmak çok eğlenceliydi. O müthiş şehir İstanbul’a geldik, bizim için müthiş bir keşifti, özgürlüğü bulduğumuz andı. Türk diplomasisi hayatımı kurtardı.

Eğer Türk Konsolosluk’u Nazilerle anlaşma yapmayıp bize pasaport vermeseydi, asla Türkiye’ye seyahat edemezdik ve tutuklanıp sürülürdük.

Hayatımı onlara borçluyum, bu kesinkes böyle. Kesinkes. Sonra öğrendik ki Paris’ten böyle toplam 8 tren kalkmış Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs’ta ikişer tane. Sonuncusu Mayıs’ta kalkmış. Biz sonuncu ya da ondan bir öncekindeydik.

Avrupa’da Yahudilerin kurtarılmasına katkıda bulunan birçok kişi vardı. Bunlar kendilerini terfi ettirdiler. Halbuki Türk Diplomatlarını bunu yaparken kendilerini çok ön plana çıkarmadılar. Sanırım bu Türklerin karakteri.

Sonunda birgün İstanbul’a vardık. İstanbul’da korku yoktu. Fransa’dan korku içindeki küçük bir kız olarak ayrıldım. Sıcak bir ülkeye gelmiştik. Kelimenin her anlamıyla ferahlatıcıydı. Hiç unutamayacağım bir 2 yıl geçirdim orada. Artık korkmuyorduk. Hayat yine kelimenin tek manasıyla Normal’di. Yaşam herkes içindi.

Kimse size Yahudi mi, Katolik mi, Protestan mı, Müslüman mısınız diye soru sormuyordu. Özgürdünüz. Sonsuza kadar Türklere minnettarım.

24 April 1944’de kardeşim ve ben yeniden doğduk ve hayatlarımıza yeniden başladık.

Türkiye’ye olan borcumu asla unutamam. Orası benim ikinci vatanım. Ben Türk ve Fransız’ım. Fransız ve Türk değil. Çünkü 24 April 1944’te yeniden doğdum. Eğer Fransız olsaydım, şimdi hayatta olamazdım. Türk olmak hayatımı kurtardı. Buna kesinkes eminim.

Minnettarım çünkü ailem Türkiye’nin koruması altında olmasa ve biz o trene binmemiş olsak son baskınlardan birinde alınabilirdik. Şimdi hayatta olamazdık.

Babam bana hep: “HAYATINIZ BOYUNCA ŞUNU UNUTMAYIN Kİ TÜRKLER HAYATIMIZI KURTARDI.” derdi. Eğer annem ve Türk Konsolosluk’u Almanlara karşı çıkmasalardı, ben şimdi ölü olurdum ve size bu olayları anlatamazdım. Benim için hayatta olmak bir mucize. Çektiğim acılara bakarsanız diğer Yahudiler gibi ben de ölmüş olabilirdim.

TEŞEKKÜRLER.

Tarihe ettiğim bu tanıklık gelecek kuşaklara olayları aktarmış olacak. İnsanlara gerçekten bu olayları yaşadığımı ve hiçbirinin hayal ürünü olmadığını anlatacak. Herkes bilmeli ki şimdi burada olmamızı Türk Devleti’ne borçluyuz.

BUNU ÇOCUKLARIMIZA VE TÜM İNSANLIĞA ANLATMAK GÖREVİMİZ.

Herkes bilmeli ki, Türk Devleti Türk Yahudilerin hayatını kurtardığı için şimdi biz buradayız.

Size neler yaşadığımı anlattım. Trenlerin Paris’ten ayrılışını, alevler içindeki Avrupa’yı geçişini ve bizi cenneten bir köşe olan İstanbul’a getirişini anlattım. Çok az kişi bunları bilir, ama hiç kimse anlayamaz. Daha fazla birşey söyleyemeyeceğim.

ÇOK TEŞEKKÜRLER.

Çeviri: Hamza Apaydın – apaydinhamza@gmail.com

*************************

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI

BEHİÇ ERKİN (1876 – 11 Kasım 1961)

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)

ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

ZENGİN YAHUDİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

GENARAL PATTON (1970) Film

YAHUDİLERE MÜHLET VERİLMESİNDEKİ SIR

HİTCHCOCK (2012) Film


Yönetmen: Sacha Gervasi

Ülke: ABD

Vizyon Tarihi: 29 Mart 2013 (Türkiye)

Süre: 98 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: John J. McLaughlin | Stephen Rebello

Müzik: Danny Elfman

Görüntü Yönetmeni: Jeff Cronenweth

Yapımcılar: Alan Barnette | Ali Bell | Joe Medjuck |

Özet

Dünya sinema tarihine adını ölümsüz harflerle kazımış olan ustaların ustası sinemacı Alfred Hitchcock’un sıradışı filmi Sapık (Psycho)’ın çekim sürecinde geçen film Hitchcock ve eşi Alma’nın aşklarına odaklanıyor.

Filmde ustayı yine bir başka usta Anthony Hopkins canlandırırken karısı Alma rolünü ise Helen Mirren üstleniyor. Hitchcock’un çığır açan filmi PSYCHO’nun yapım sürecinde geçiyor.

 Projenin yönetmen koltuğunda Sacha Gervasi otururken, senaryo ise John McLaughlin’e ait. Filme kaynaklık eden kitap ise Stephen Rebelloizamlı “Alfred Hitchcock and the Making of Psycho” adlı eser.

Eleştiri babında:

Bu film,  başarılı, devrimci, özgür ve yaratıcı düşünceye sahip kişilerin, diğer insanlardan gördükleri tepkileri; baskıcı tutumlarını ve geri kafalı eziyetlerini; bunların yanı sıra da aile hayatındaki destek ve güvenin o kadar önemli olduğunu; erkek başarısının temelinde  “Gerçek Bir Kadın”a bağlılığını (her kadına değil), en ince detayına kadar gözler önüne sermektedir.

Unutmayalım ki; Âdem kaybettiği cennetini ancak Havva’sının desteğini alarak bulabilecektir. Bu meyanda “Hitch” (Bay Hiç)in “var olma savaşı”nı ve hayata tutunabilmesi için eşi “Alma” ya muhtaç oluşunu itiraf ederken, bizlerin ve bütün insanlığın “Gerçek Kadın”faktörüne çok muhtaç olduğumuzu hatırlamak vechesinden filmi seyretmenizi tavsiye ediyorum.

[Büyük usta, Alfred Hitchcock’un, eşi “Alma”ya itirafı çok güzeldir.]

 “Zavallı yaşlı Whit,  seninle çalışmazsa bir hiç. Ben de öyle. Bu seferki filmde başarılı olamadım. Öylece durup canlanmayı reddediyor. Başka türlü nasıl söyleyeyim bilemiyorum. Ölü doğdu. Seni hayal kırıklığına uğrattım, aşkım.”

“Sapık filmi en büyük başarılarımdan biri oldu ve evimizle havuzumuz eşim sayesinde bana kaldı. Fakat Hollywood’da ne derler bilirsiniz. Yalnızca son filminiz kadar başarılısınızdır. Şimdi izin verirseniz, sonraki projemin teferruatlı araştırmasına başlamam için gitmem icap ediyor. Ne yazık ki kendimi yine ilhamdan yoksun bir hâlde bulmuş durumdayım. Amma velakin, yakında bir şeyler çıkacağını umuyorum.”

 

Filmden “Alfred Hitchcock” sözleri

“Tarz” dediğin kendinden çalmadır.”

“Hepimiz içimizde, vahşi ve karanlık bir yön ve korku barındırırız.”

“İzleyiciler şok olmak istiyor, Barney. Değişik bir şey istiyorlar.”

“Patronlar sürekli aynı şeyi istiyorlar. Şimdi beni bir tabutun içine koydular ve şimdi de kapağına çivi çakıyorlar.”

“Sırf birçok kişi sana “olmaz” dediği için değil, değil mi?”

“Denerdik.”

“Film çekmenin yeni yollarını bulurduk çünkü buna mecburduk. Eskiden olduğumuz gibi, o tip bir özgürlüğü tekrar hissetmek istiyorum.”

“ Müthiş olacak. Emin misin?”

Eşi: “ Film konusunda zerre kadar değilim. Ama senden zerre kadar şüphem yok.”

“Hollywood’daki herkes bana içerlemiş. Onlara milyonlarca dolar kazandırıyorum ve her sene şu rezil ödül töreni yemeklerinde oturup birinin “başarılısın” demesini bekliyorum. Bana o minicik anı çok görmekten sadistçe bir zevk alıyorlar.”

“Son derece, incinmiş olmalısın. Kusura bakmayın fakat bu yönteme pek alışkın değilim.”

“ Beni arkadaşınız olarak görün. Bir süredir gitgide daha da yoğunlaşan dürtülerim var.   Ne tür dürtüler?, derseniz;  Güçlü”

[Eşine] “Alma, buraya gel. Canım, Bizim bu kariyerindeki en büyük başarı olabilir..”

 “Alma hiçbir zaman senin kadar güzel bir Hitchcock sarışını bulamayacağım.

(Alma: Bunu söylemeni otuz yıldır bekliyorum.)

 “İşte hayatım bana bu yüzden “gerilim filmlerinin ustası” diyorlar.”