SEÇKİ -10


NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

*****
DEVECİ İLE KARAYILAN

Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

**********
İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

*******
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

PHİLOMENA / Umudun Peşinde (2013)


Yönetmen: Stephen Frears         

Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope, Martin Sixsmith  

Ülke: İngiltere, ABD ABD, Fransa Fransa

Tür:Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 09 Mayıs 2014 (Türkiye)

Süre: 98 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alexandre Desplat

Oyuncular Judi Dench, Steve Coogan,    Sophie Kennedy Clark, Mare Winningham, Barbara Jefford

Özet

Filmde evlilik dışı doğduğuna inanılan ve bu nedenle evlatlık verilen bir çocuğun annesi olan Philomena Lee’nin çabaları anlatılıyor. Kilisenin doktrinine uygun olarak, kadın oğlunun nerede olduğunu araştırmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Yıllar sonra İngiltere’de bir aile kurduktan sonra, Philomena uzun zamandır kayıp olan oğlunu birlikte bulmaya karar vereceği bir BBC muhabiriyle tanışır.

Yorumlar

Doğumumdan birkaç ay sonra annemle babam ayrılmış. Ne hikmetse üç dört aylık bebeği anneme vermemiş mahkeme. Babaannem büyüttü beni. Babam da zorunlu görev sebebiyle uzaktaydı. 15 yaşına kadar annemi hiç görmedim. Annemin yanımda olmadığını hissettiğim ilk andan itibaren bütün olanlardan annemi sorumlu tuttum. Bir anne yaşına değmeyen evladını nasıl bırakıp giderdi ki, nasıl boşanırdı. Ve nihayetinde Philomena’yı izlerken yeniden hatırladım onunla ilk karşılaşmamızı, suçlayışımı, yüzüme bakarken ki hıçkırışını, gözyaşları içinde bana sarılışını. Ne kadar zordu kim bilir onun için. Yıllarca izin verilmemişti oğlunu kucaklamasına. Okula gittiğim zamanlarda yolun köşesinde beklerdi bir kadın beni, oğlum ben annenim derdi. beni kaçıracak sanır, korkar kaçardım. Bir anne için bunu yaşamak zorunda kalmanın ona nasıl acı çektirdiğini çok sonra anladım.

Peki aslında ne oldu?

Suçlu kim?

bir suçlu varsa ortada bu durumdan sorumlu. Ne yapabilirim? İşte Philomena’da bu sorulara cevap arıyor ve Buldum dediği an, başladığı noktaya geri dönüyor.

Philomena gibi affedebilmek isterdim. Öylesine derin bir hoşgörüyü içimde taşıyabilmek. Kim bilir belki birgün o da olur.

Philomena’nın çektiği acıyı hissediyorum. Annemi daha iyi anlıyorum. . İzleyin bu filmi. ve annenizi çok ama çok sevin.

**

harika bir film, gerçek bir hikaye… aşırı duygusal olmasına rağmen film kendine has tatlı bir anlatımla sizi gözyaşlarına boğmuyor bir yandan da tanrının varlığı, din, dini kullanarak insanlara eziyet edenler, onları kullananlar, siyaset ve onun iki yüzlülüğü (bir partide üst düzey bir çalışan bir gay ama parti politikasında eşcinsellere yer yok) gibi her zaman karşımıza çıkan olgulara atıfta bulunuyor ayrıca empati ve onun yoksunluğu aynı anda anlatılıyor ben filmi çok çok beğendim herkese tavsiye ederim son birkaç yıldır gerçek hikayelerden alınma,esinlenilme harika filmler izledik umarım devam eder böyle…

**

Philomena, bu yıl Nebraska ile birlikte izlediğim en iyi biyografiydi. Karşılaştırılacak filmler değiller tabi ki. Birisi amaç arzusunu diğeri ise geçmişte kaybedilenler için bir arayışı odak noktasına alıyor.

Oscar’ı ben verseydim eğer ‘en iyi uyarlama senaryo’ dalında 12 Yıllık Esaret’i değil Philomena’yı tercih ederdim.

**

Philomena, 60’ların ortasında yaşlı bir bayandır. Gençliğinde anlık bir ilişki sonucu hamile kalmıştır. Bağlı olduğu kilise çocuğunu ondan ayırmış ve evlatlık vermiştir. 50 yıl sonra Philomena, gazeteci Martin Sixsmith ile birlikte çocuğunu bulmaya karar veriyor. Ateist ve olabildiğince realist olan Martin’in iyi bir hikaye umuduyla Philomena ile birlikte hareket ederken, istemese de onun durumuna acır ve onunla duygusal bir bağ kurar. Ayrıca film boyunca aralarında tanrının varlığına dair tartışmalar geçer.

Hiç kuşku yok ki bir nevi dedektiflik hikayesi kıvamında ilerleyen filmin en can alıcı noktası, Philomena’nın olanlara karşı kayıtsız(belkide fazlasıyla kayıtlı ama sakin) tutumu ve sadece hikaye için bunu yaptığını zanneden Martin’in öfkelendiği sahne.

Bu sahne öyle muhteşem bir diyalogla süslenmiş ki kalitesini saniyeler içerisinde izleyiciye gösteriyor. Seyirci olarak kendinizi duygusal yönden Martin’e yakın hissediyorsunuz ve Philomena’nın tavrı karşısında ne kadar aciz olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Tabi seçimler dünyasındayız. Aciz de olsan, yanlış da olsan bir şeyi seçiyorsun. Filmin bu seçiminizi size sorgulatacağından şüpheniz olmasın! Yılın en iyilerinden bu filmi kaçırmayın!

http://www.turkcealtyazi.org/mov/2431286/philomena.html

BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ Alper Turgut

Tehlikeli İlişkiler, Sensiz Olmaz ve Kraliçe gibi iyi filmleri dışında, vasat yapıtlara da imza atan, yani ayarı pek tutturamayan İngiliz yönetmen Stephen Frears, bu kez kariyerinin en sağlam işlerinden biriyle geri dönüyor. Dört dalda Oscar için yarışan, pek çok ödül kazanan ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok izlenen filmi olan “Umudun Peşinde” (Philomena), gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan, hüzünle tebessümü buluşturan, din odaklı bağnazlık, merhametsizlik ve vicdansızlık hakkında kafa yorduran bir yapım bu, bahtsız analar ve onlardan kopartılan çocuklarına dair.

Filmin başrollerini 80 yaşındaki büyük aktris Judi Dench ile bir dramı bile hafifletecek yetenekteki komik adam Steve Coogan sırtlıyor. Özellikle filme de adını veren Philomena rolündeki Judi Dench, resmen döktürüyor. Kibirli, öfkeli ama iyi niyetli bir entelektüeli ustalıkla canlandıran Steve Coogan, filmin aynı zamanda senaristlerinden biri, belirtelim. 50 yıl sonra ondan çalınan oğlunun peşine, işsiz kalmış bir gazeteciyle düşen bir annenin yaşadıkları, filmin ana ekseni, inanan ve inanmayan arasındaki çatışma ise, filmin tali meselesi… Ancak bu çatışma, tartışma sert ve keskin köşeli değil, esprilerle rahatlatılıyor, akıcı bir hale dönüştürülüyor. Hâlihazırda mevcut olan ağır bir dramı kanırtarak, aman ağlatayım, acilen mendil aratayım kolaycılığına kaçmıyor film, istismardan medet ummuyor. Devamında bu bir yol filmi ve bu yolculuk, aynı zamanda içsel de… Zaten ötesi; güzel bir müzik, naif bir işçilik ve insana dair güzellik…

Umudun Peşinde’yi seyrederken 2002 tarihli ve benzer içerikli  “Günahkar Rahibeler” (The Magdalene Sisters) filmini hatırladım, Katolik Kuzey İrlanda’nın, en karanlık yüzü, tekrar karşıma çıktı. Al şehvetin büyüsüne kapıldı, bak çok büyük bir günah işledi, şimdi tövbe etmeyi öğrenmeli diyerek, çamaşırhanelere, bakımevlerine tıkıştırılan, ‘kutsal’ kilisenin gözetimine, hayli muhafazakâr ve harbiden gaddar tiplerin insafına bırakılan genç kızlarının gerçek öyküsüdür bu, sayıları 30 bini aşan bu mağdurlar, asri zamanların mezhep köleleridir, ne yazık ki…

Hamile kaldığı için toplumca aşağılanan, ailesince dışlanan, ziyadesiyle yoksul ve gencecik anne adayları, yaşamadıkları cinselliği, yaşayan hemcinslerine nefret olarak kusan, kalbinin attığı yeri unutan rahibeler… Kötü ve zor şartlarda doğurmak zorunda kalanlar, bebeğini veya kendi canını kaybetmediyse, asıl zulüm başlamak üzeredir, kilise para kazansın diye, çocuklar, zenginlere evlatlık olarak verilir. Sonrası çaresizlik, haksızlık, insanlık adına utanç hissi, kadının tükenmişlik hali… İnsanın insana ettiğine, bitmeyen zulmüne, işkencesine, kinine, öfkesine, nefretine, Allah’ı karıştırmak istemesi, yaratan adına ceza kesmeye yeltenmesi, en büyük günah olsa gerek. İnanıyorsan, bağışlanacağın makam bellidir, inanmıyorsan, affedilmek gibi bir ihtiyaç da duymuyorsun demektir. Peki, sevişmeyi yasak, zevki yasak, kadını meta, kadını düşkün, kadını günahkâr gören, ahlak bekçisi erkekler ve erkekleşmiş kadınlar, bu var olmayan hakkı nerede buluyorlar?  Haftanın en iyi filmi, kesinlikle seyretmeli.

Filmden

Tanrı bize neden cinselliği arzulamamızı sonra da bu arzuya karşı koymamızı ister ki?

 Her şeye gücü yettiğinden canı sıkılıp bunu hafifletmek için mi böyle garip bir oyun uydurdu?

 Kafamı karıştırır hep. Oldukça zeki olduğumu sanırım, üstelik.

Belki de değilsin.

**

. Günah çıkarmak istiyorum. Yolun üstünde bir kiliseyi geçtik.

Neden günah çıkarmak istiyorsun?

 – Günahlarımı çıkartmak için tabii ki .

- Ne günahları?

 Asıl Katolik kilisesi günah çıkartmalı, senin değil. “İşlediğim günahlar için beni affet peder.” “Bir sürü genç kadını istememelerine rağmen hapsettim.” “Onları köle gibi çalıştırdım ve bebeklerini en yüksek fiyat verenlere sattım.”

- Umarım tanrı seni şu an dinlemiyordur .

- Böyle bir Tanrıya inanmıyorum .

**

- Bak, şimşek-mimşek yok .

- Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun. Hiçbir şeyi. Sadece mutlu ve huzurlu bir hayat için dine ihtiyacın yoktur. Mutlu ve huzurlusun, değil mi?

 Ben gazeteciyim Philomena. Bizler soru sorarız Bize doğru denildi diye ona inanmayız. İncil ne der peki?

 “Görmeden inananlara ne mutlu” .

- Yaşasın körü körüne inanç ve cehalet!

- Peki sen neye inanıyorsun?

 Herkesi eleştirmeye ve ukala olmaya mı?

 İstediğinde fotoğraf çekmeye mi?

 Geçen gün Türkiye’deki deprem hakkında hicivci bir gazetede komik bir başlık gördüm. “Tanrı yine teröristleri geçti.” Tanrı beni bırakıp, neden binlerce masum insanı aniden temizleme ihtiyacı duydu ki?

 Oradayken bunu sormalısın. Muhtemelen “Gizemli bir şekilde hareket ediyorum” diyecektir. Hayır, sanırım senin tam bir embesil olduğunu söyleyecektir.

**

- Merhaba, Sally .

- Elindekileri dök bakalım?

 – Bil bakalım ne oldu. Hem Reagan hem de Bush yönetiminin kodaman hukukçusuymuş.  Dalga geçiyorsun?

 Bu inanılmaz. Aynı zamanda, AIDS’ten ölen gizli bir eşcinselmiş.  Hafta sonu baskısı için mükemmel! Ve… onunla tanışmışım .

- Onu tanıyor musun?

 – Evet. O halde kişisel bir bakış açısı var. Evet, açılardan biri o. Ancak insanlar ona ne olduğunu öğrenmeli .

- Ortada büyük bir adaletsizlik var .

- Kötü rahibelerden ne haber?

 Onlara ne olmuş?

 Hala oradalar, bir yere gitmemişler. Sadece, biraz daha şeytanlar. Bu çok iyi, Martin. Seni birazdan arayacağım.

**

Buraya girmeniz yasak!

Öylece içeri giriverdi. Bu tamamen uygunsuz bir davranış.

Rahibe Hildegarde, sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.

Philomena Lee’nin arkadaşıyım. Oğluyla seni bir filmde gördüm.

Birbirlerini aradıklarını biliyordun. Neden onları ayrı tuttun?

 Derhal buradan ayrılıyorsun, yoksa güvenliği çağıracağım. Sorumu cevaplamadan buradan ayrılmam. Ne?

 Bu tavırların son derece iğrenç. Asıl iğrençlik ölen bir adama yalan söylemektir. Ölmeden önce annesiyle geçirebileceği çok değerli zamanı verebilirdiniz. Ama siz vermemeyi seçtiniz. Asıl iğrençlik budur.

Gidelim Rahibe Hildegarde, bunları dinlemek zorunda değilsiniz .

- Hıristiyanlığa pek uymadı, değil mi?

 – Dur biraz! Sana şunu söyleyeyim cinsel ilişkiye girmeme yeminimi tuttum, ömrüm boyunca tuttum. Nefsine hakim olmak ve bedensel isteklerden utanç bizi bunlar tanrıya yaklaştırır. Bu kızların kendilerinden ve şehvetlerine hakim olamamaktan başka kimseyi suçlamaya hakları yok.

Rahibe Hildegarde, lütfen. Seks yaptıklarını mı kastediyorsunuz?

 Olan olmuş. Bu konuda şu an ne yapmamızı bekliyorsun?

 Hiçbir şey. Yapılacak ya da söylenecek hiçbir şey yok. Oğlumu bulduğum için buraya geldim .

- Martin .

- Dur biraz. Ne yapabileceğini söyleyeyim. Özür dilemeye ne dersin?

 Af dile ve olanları örtbas etmeyi bırak. Çık ve doğumda ölen anne ve bebeklerin mezarlarındaki bütün çöpleri ve yabani otları temizle.

Istırapları günahlarının kefaretiydi. Onlardan birinin annesi 14 yaşındaydı!

Martin, bu kadarı yeterli!

Yargılayanım yüce tanrı olacak, senin gibiler değil. Gerçekten mi?

 Bence şu an burada olsaydı, şu lanet tekerlekli sandalyeni tekmeler.. .

-  kalkıp yürüyemezdin.

- Yeter artık! Özür dilerim. Böyle bir rezalet çıkarmamasını istemiştim.

Neden özür diliyorsun ki?

 Anthony ölürken ona senden söz etmediler bile. Olanlar benim başıma geldi, senin değil. Yaptıklarım benim isteklerimdi. Olanlar benim seçimimdi! Bir şey yapmayacak mısın o zaman?

 Hayır. Rahibe Hildegarde sizi affettiğimi bilmenizi isterim. Bu kadar basit mi?

 Bu kadar basit. Olanlar acı verici, benim için çok acı verici. Ama ben insanlardan nefret etmek istemiyorum. Senin gibi olmak istemiyorum. Şu haline bak. Ben kızgınım. Çok yorucu olmalı.

Rahibe Claire, beni oğlumun mezarına götürme lütfunda bulunur musun?

 Pekala ben sizi affedemeyeceğim.

**

Martin Sixsmith 2009 yılında “Philomena Lee’nin kayıp çocuğu” kitabını yayınladı. Binlerce evlatlık İrlandalı çocuk ve onların “utanmış” anneleri birbirlerini aramaya devam ediyor. Philomena Lee Güney İngiltere’de çocukları ve torunlarıyla yaşıyor. Roscrea’daki oğlunun mezarını ziyaret etmeye devam ediyor. Martin Sixsmith, şu an yazar ve radyo-televizyon yayımcısı olarak çalışıyor. Rus tarihiyle ilgili birkaç kitap yayınladı.

**************

İzledim / Philomena

“12 Yıllık Esaret”, Düzenbaz” ve “Sınırsızlar Kulübü”nden sonra, yine gerçek ve çarpıcı bir film ile karşı karşıyayız. Adını başrol karakterinden alan “Philomena” aralarında  “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu”nun da bulunduğu tam 4 dalda Oscar adayı.

“Philomena” öncelikle bir anne-oğul hikayesi. Sevgi, hasret, çaba gibi insanı acıtan pek çok duygunun yoğun olarak işlendiği bir film. Ama en baskın duygu -izleyene de yoğun olarak geçen- “çaresizlik”

İrlanda’nın küçük  bir kasabasında Philomena,  panayırda tanıştığı bir yabancıdan hamile kalır.

O zamanların tutucu İrlanda’sında evlilik dışı hamilelikler oldukça kötü karşılanmaktadır. Anne ve babasını küçükken kaybeden genç kadının çaresizce başvuracağı tek yer Roscrea kasabasındaki bir manastırdır.

Burada kendine ve çocuğuna bakılacağı duygusuyla yerleşen Philomena, bir süre sonra bu manastırda hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmadığını fark eder. Buraya sığınan genç kadınların bebeklerini, manastıra yüklü bağışta bulunan ailelere satan evlatlık veren bu adanmış insanlar, böylece günahkar annelere de gereken cezanın verildiğini düşünüyorlar.

Oğluna ait elinde sadece küçücük bir fotoğraf bulunan Philomena, bir politika muhabiri sayesinde arayışına başlar. Gazeteci Martin Sixsmith için, bu acı hikaye kariyerinin yeniden canlanması demektir.

İrlanda’dan Amerika’ya uzanan bu arayışta, Sixsmith giderek bu hikayeye duygusal açıdan bağlanmaya başlar ve artık bu çaresiz kadının oğlunu bulmak tek amacı haline gelir.

Aslında konu itibarıyla film, kilise (ve dolayısıyla din) kavramına ciddi bir eleştiri getiriyor. Din adı altında insanlara reva görülen eziyetler, acımasız rahibeler, insan hayatından daha kutsal kabul edilen sıkı kurallar, izlerken gerçekten canınızı acıtıyor.

Ama Philomena’nın kendisine bunca acıyı çektiren bu insanlara karşı hala kin ve nefret duymaması “Her inançlıyım diyen iyi bir insan mıdır?” sorusunun cevabı olarak da kabul edilebilir. Özellikle filmin son sahnelerini izlerken kendinizi benim gibi sinir küpü içinde bulabilirsiniz :-s

Bu filmdeki rolüyle İngiliz oyuncu Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar adayı. Kendisi Meryl Streep ve Helen Mirren gibi zamansız oyuculardan biri. Bu rolüyle Oscar alır mı bilinmez ama onu izlemek her daim keyifli.

Gazeteci rolünde “Lies and Alibis” filminden de hatırlayacağınız Steve Coogan soğuk tiplemesiyle, İngiliz espri anlayışının güzel örneklerini sergiliyor! Bu iki isim dışında diğer rollerde Barbara Jefford, Sophie Kennedy Clark, Peter Hermann ve Sean Hess yer alıyor.

 

Martin Sixsmith’in “Philomena Lee’nin Kayıp Çocuğu” (The Lost Child of Philomena Lee) kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni ise “Benim Küçük Çamaşırhanem” (My Beautiful Laundrette), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity) ve “Kraliçe” (The Queen) gibi pek çok başarılı filmde imzası olan Stephen Frears.

Mücadele dolu, gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olmak isterseniz şayet, “Philomena” tüm saflığı ve duygusallığıyla sizleri bekliyor olacak…

Erişim: http://mor-rimel.blogspot.com.tr/2014/02/izledim-philomena.html

 

 

 

Ezilen Bir Kadının Öyküsü: CAMİLLE CLAUDEL


Camille Claudel (8 Aralık 186419 Ekim 1943), Fransız heykeltraş. Fransız şair ve diplomat Paul Claudel‘in ablası.

Önceden belirlenmiş konu ve temaları olmayan araştırma yapmak bir kentin sokaklarında kaybolmayı göze almak gibidir. Her köşe dönüşünüzde ilginç yapılar, sokak mobilyaları ve hiç kuşkusuz insanlar görürsünüz. Bu tesadüfi karşılaşmaların bazılarındaki yüzler bilinmediktir. Kimi zaman ise (sanki o yüz daha önce yaşamınızda yer almış da, zihninizin dar sokaklarında kayboluvermiş gibi) adeta bir Dejavu yaşarsınız. Camille ile tanışmam böyle başıboş bir araştırma sırasında oldu. Sonra; sanki onu çok önceleri tanıyormuşum gibi geldi. Hikâyesinden etkilendim. Olağanüstü yetenekleri olan bu insanı zihinlerimizin daha aydınlık noktalarına taşımak istedim. Belki de onun yaşamından alacağımız dersler ihtimalini düşünmüş olabilirim. Bir dahi sanatçı olarak onu eserleriyle takdir etmenin ötesinde; bir insan  yalınlığında sevebiliriz de. İyi okumalar…

1866-1945 yılları arasında yaşamış, Servet-i Fünun Edebiyatı’nın ünlü yazarı Halid Ziya’yı kim hatırlar? Eğer onun kaleme aldığı ve ilk önemli Türk romanı kabul edilen “Aşk-ı Memnu” iki kez TV dizisi olarak yayınlanmasaydı, muhtemelen tanıyanı daha az olurdu. Onu az tanıdığımız gibi yaşam öyküsünü de yeterince bilmiyoruz.

1989’da en iyi kadın oyuncu ve en iyi yabancı dilde film dallarında iki adet Akademi Ödülü (Oscar Ödülü) alan filmin adı olmasaydı Camille Claudel’i tanıyıp hatırlayacak mıydık? Claudel’in yaşamını anlatan 1988 yapımı film, 2 Oscar dışında 1989’da (en iyi film ve en iyi kadın oyuncu ödülleri de dâhil olmak üzere) beş tane César Ödülü ve aynı yıl Berlin Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de aldı. Belki de film bu kadar çok ödül almasaydı, Camille’in adı yine unutulmuşlar arasında kalacaktı. Bruno Nuytten tarafından yönetilen ve başrollerini Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadığı film, Camille Claudel’in göze çarpmayan yaşamını sinema diliyle gün ışığına çıkardı. Filme konu olan romanı Camille’in erkek kardeşinin ikinci kuşak torunu Reine-Marie Paris kaleme almış.

Daha önce 19’uncu yüzyılın ünlü yazar ve şairi Edgar Allan Poe ile Virginia Clemm’in duygusal öyküsünü anlatan bir yazı yazmıştım. Yoksulluk içinde sevginin yeşerdiği etkileyici bir öyküydü Edgar ile Virginia’nın hikâyesi… Poe’yu usta bir yazar ve şair olarak tanımakla birlikte Virginia ile olan duygusal birlikteliğini eskimiş bir kitabın sararmaya yüz tutmuş sayfaları arasında bulmuştum. “Buna benzer bir başka yaşam öyküsü var mıdır?” diye bakınırken Camille Claudel’in öyküsü ile karşılaştım.

Camille Claudel 1864-1943 yılları arasında yaşamış bir Fransız heykeltıraş. Kuzey Fransa’da doğmuş. Kendinden iki yıl sonra doğan, ileride bir şair ve diplomat olacak Paul Claudet isimli bir de erkek kardeşi var. Babası Louis Prosper bir bankacıdır. Annesi Cécile Cerveaux oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Camille’in ailesi 1881 yılında Paris’in Montparnasse Bölgesine yerleşmiş.

Camille’in heykele olan ilgisi çocukluk yıllarında taş ve çamurdan yaptığı oyunlarla başlamış. Annesi hiçbir zaman sanata olan ilgisini onaylamamış; babası ise daima maddi ve manevi destekçisi olmuş. Aile Paris’e geldiğinde Camille, Académie Colarassi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmış. O dönemin heykel açısından önemli okulu École des Beaux-Arts… Bugün için biraz şaşırtıcı olabilir ama o dönemde kadınlar bu okula kabul edilmiyor. İşte; böyle bir zaman diliminde Camille heykeltraş olmakta ısrarlı. 1882’de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralıyor. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngiliz… Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb. 1886’da Jessie ile Camille birlikte İngiltere’ye Jessi’nin ailesini ziyarete gitmişler. İlerleyen yıllarda ise araları bozulmuş. Hatta Camille, bir daha asla Jessie’yi görmek istemediğini belirtmiş.

1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır. Rodin’i ünlü “Düşünen Adam” heykeli nedeniyle kolaylıkla hatırlayacaksınız. Rodin’le tanışması Camille için gerçek bir dönüm noktası olur. Kanımca; bu tanışma, zaten yaratıcı bir sanatçı olan Camille’in heykel yapma yeteneğinden daha çok onun ruhsal ve fiziksel dünyasını (dolayısıyla ölümüne kadar olan yaşamını) etkiler.

Camille, 1884’ten başlayarak Rodin’in atölyesine dâhil oldu. Üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin’in ilgisini çekmiş. Birlikte çalışmışlar. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı idi. Rodin’in modeli, arkadaşı ve sevgilisi oldu. Camille ile Rodin tanıştıklarında Rodin’in Rose Beuret ile yaklaşık 20 yıllık bir birliktelik ilişkisi vardı. Rodin, Camille ile tutkulu bir aşk yaşamasına rağmen hiçbir zaman Rose Beuret’den ayrılmadı.

Rodin ve Rose Beuret’nin birlikteliğinin sorunlar yaşıyor olması, Rodin’i Camille ile yakınlaştırdı. Birlikte gerçekleştirdikleri çok sayıda çalışma oldu. Birlikte “Cehennemin Kapıları (Le Port de L’Enfer)” isimli çalışmayı gerçekleştirdiler. Bu eserde Camille’in etkileri açıkça görülür; ciddi bölümünün Camille tarafından yapıldığı söylenmektedir. Ama ne yazık ki, pek çok eserde olduğu gibi “Cehennemin Kapıları” yapıtında da Camille, Rodin’in ününün gölgesinde kaldı. Rodin’in Camille’ye ait pek çok eseri sahiplendiği rivayet edilmektedir.

 

Camille Claudel, Rodin ile birlikteliğinden hamile kaldı; fakat geçirdiği bir kaza sonucu doğmamış bebeğini kaybetti. Bu onun ruhsal dünyasındaki sıkıntıların başlangıcı oldu. Bu dönemde annesi tarafından reddedildi ve evden ayrılmaz zorunda kaldı. Biraz aşktan biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikteliği 1898’e kadar sürdü. Rodin’in kaba tavırları ve Camille’i en büyük rakibi olarak görmeye başlaması, çiftin birlikteliğinin de sonu oldu. Sonunda Camille, Rodin’i terk etti.

Camille çalışmalarını, ilki 1903 yılında olmak üzere Salon des Artistes Français ve Salon d’Automne isimli sergi salonlarında izlenmeye sundu. Baş yapıtlarını bu sancılı döneminde çıkarır ortaya; “Vals/ Le Valse”, “Clotho/ Clotho”, “Geveze Kadınlar/ Les Bavardes” ve “Sakuntala/ Sakountala” gibi eserleri verir peş peşe. Eleştirilerin bir kısmı heykellerde Rodin etkisinin bulunduğu yönde oldu. Ama işin doğrusu; heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırır.

1848-1917 yılları arasında yaşamış ve Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. (Mirbeau, ilişkinin ilk yıllarında Rodin’in Camille ile ilişkisini kesmesi mesajını iletmesi amacıyla zaman zaman Camille’in annesi tarafından görevlendirilmiş.) Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır.

Çocukluk ile yaratıcılığın, deha ile deliliğin sınırlarını çizmek zor. Deha ile deliliğin sınırlarını kolaylıkla (belki de farkında olmadan) ihlal edebilen çok sayıda yaratıcı insan, sanatçı ve buluşçu var. 1905’ten sonra Claudel’in ruh sağlığı bozulmaya başladı. Bu süreçte hiç kuşkusuz Rodin ile olan ilişkisinin olumsuzluklarının da etkisi oldu. Bir kriz anında eserlerini parçaladı. Doksana yakın heykel, çizim ve eskizini yok ettiği söylenir. Giderek daha fazla paranoya işaretleri göstermeye başladı. Hastalığı şizofreni olarak tespit edildi. Bu dönemde Rodin’i onun fikirlerini çalmakla suçladı. Kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etti. Kendisine sürekli olarak destek veren erkek kardeşinin 1906’da evlenmesi ve Çin’e gitmesi üzerine kendisini atölyesine kapattı, inzivaya çekildi.

Babası, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir çağda onun heykel sanatı ile ilgilenmesini onaylamış; ona maddi destek olmuştu. 1913 yılında babasının ölümünü Camille bildirmediler. Aynı yıl Camille, bir ruh hastalıkları hastanesine yatırıldı. Camille’in bilgisine sunulan yatış formunda kendi isteğiyle yazmasına rağmen gerçek belgede doktorun ve kardeşinin imzaları vardı. Hastanede heykel yapmasına izin vermediler. Camille’in sağlığı konusunda hastanede yapılan gözlemler heykel ile uğraştığında normal bir insan gibi davrandığını gösteriyordu. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmedi ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edildi.

Camille’in hikâyesi bu kısa özetten ibaret değil. İlginç detaylar var. Ama ayrıntıları araştırmayı ve öğrenmeyi size bırakarak birkaç küçük notla bitireceğim. Hastanenin doktoru Dr. Brunet 1920’de annesine bir mektup yazarak Camille’in ailesini görmeye ihtiyacı olduğunu bildirdi fakat herhangi bir cevap alamadı. Erkek kardeşi Paul Claudel ise birkaç yılda bir (rivayete göre beş yılda bir) ziyaretine geliyordu.

Camille, erkek kardeşi Paul Claudel’e yazdığı bir mektupta çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: ”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte!

Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

 Camille son yıllarında…

Yukarıda sözünü ettiğim atölye arkadaşı Jessie Lipscomb, aralarının bozulmuş olmasına rağmen 1929’da Camille’i hastanede ziyaret etti; ziyaret sonrası Camille’in ‘deli’ olduğu tezinin doğru olmadığını savundu. Rodin’in arkadaşı Mathias Morhardt ise bir seferinde Camille’in erkek kardeşi Paul Claudel’in ünlü heykeltıraşı hastaneden kapalı tutmaya devam ettiği için bir budala olduğunu söylemişti.

Camille 1943 yılında tam 30 yıl yaşamak zorunda bırakıldığı hastanede “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle öldü. Sanırım; ona layık görülen yaşam, deha sahibi yaratıcı ve farklı bir kadın olmanın cezasıydı. Dünya değişmiş görünüyor; ama görünenin gerçek yüzü, deha sahibi güzel Camille’in yaşamından hâlâ pek farklı değil.

 

Duygu Güncesi’nden alıntı yaptığınızda lütfen referans veriniz    

“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.
Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum en kutsal varlığım…

Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler.
Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım..
Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…”  
            Camille Claudel

http://www.duyguguncesi.net/?p=1342

http://tr.wikipedia.org/wiki/Camille_Claudel

**********

CAMİLLE CLAUDEL 1915 (2013) Film

Yönetmen: Bruno Dumont
Senaryo: Paul Claudel, Camille Claudel, Bruno Dumont
Ülke: Fransa
Tür:Biyografi, Dram
Vizyon Tarihi:26 Temmuz 2013 (Türkiye)
Süre:95 dakika
Dil:Fransızca
Oyuncular    Juliette Binoche, Jean-Luc Vincent,    Robert Leroy, Emmanuel Kauffman ,   Florence Philippe

Özet

1915´te, kış ayazında, Camille Claudel eğilip yerdeki bir taşı alır ve dikkatle inceler. Sanki işine yoğunlaşmış bir heykeltıraştır izlediğimiz; zihninde basit bir taşı yepyeni bir şeye dönüştürüyor gibidir. Ama sonra taşı atar, bir daha da sanata dönmez. Ailesi akıl hastanesine kapatılmasının hayrına olacağına karar kılmıştır.

Film boyunca Camille´in bir sanatçı olarak kabul görmeyi, anlayışla karşılanmayı ummasını izler, sevgili yazar kardeşi Paul Claudel´in onu ziyaret etmesini beklediğine tanık oluruz. Bruno Dumont´un İsa´nın Yaşamı, İnsanlık ve Flanders gibi yetkin filmlerinin ardından gelen ve Berlin´de prömiyerini yapan bu dram, gelmiş geçmiş en yetenekli kadın heykeltıraşlardan birinin içsel karmaşasını inceliyor.

Filmden

Paul Claudel’in Camille Claudel’le bağımsız çalışma ve yazışmalarından ve Camille Claudel’in tıbbi kayıtlarından esinlenilmiştir. Çeviri; Cemocem Camille Claudel, 1864 yılında Aisne şehrinin Villeneuve köyünde doğmuştur. Kendisi, şair Paul Claudel’in 4 yaş büyük ablasıdır, heykeltıraştır. Önce öğrencisi, sonra metresi olduğu Auguste Rodin’le 1895 yılına kadar birlikte yaşamıştır. 1913’de babasının ölümünden sonra Paris, Quai Bourbon’daki bir atölyede 10 yıl boyunca toplumdan izole bir şekilde yaşamıştır. Ailevi sorunlar ve ruhsal hastalığı sebebiyle kardeşinin girişimiyle Paris yakınlarındaki Ville-Évrard akıl hastanesine yatırılmış daha sonra Fransa’nın güneyindeki Vaucluse şehrindeki akıl hastanesine kapatılmıştır.

**

Akıl hastanesi Doktoru: Hanımefendi. Merhaba Hanımefendi. Nasılsınız?

 İşler nasıl gidiyor?

Camille Claudel:  Nedenini bilmeden buraya getirildim. Bu şaka daha ne kadar sürecek?

 Sürmeye devam edecek mi?

 Bilmek istiyorum. Bir suçlu gibi hapsedildim. Daha da kötüsü ne bir avukat ne de bu cehennemden kurtulmamı isteyen bir ailem var. Özgürlükten ateşten yiyecekten ve temel ihtiyaçlarımdan mahrum bir durumdayım. Bana istediğinizi yapıyorsunuz. Ailem bile beni terk etti. Şikâyetlerime tamamen sessiz kalarak cevap verdiler. Bu şekilde terk edilmiş olmak çok berbat bir şey. Beni bunaltan kedere karşı koyamıyorum. Annem ve kız kardeşim beni buraya tıkıp gittiler. Ne bir mektup ne bir ziyaret. Onlar bana kazık attı, buradan asla kurtulamayacağım. Mirasımı alıyorlar. Beni neyle suçluyorlar?

 Tek başına yaşadığım için mi?

 Hayatımı kedilerle geçirdiğim için mi?

 Herkesi düşman görüyorlar. Bu beyefendi geçinen adamlar bütün eserlerimi ele geçirmek için resmen üzerlerine atlamışlar. Beni burada mümkün olduğu kadar tutmak istiyorlar. Onlara göre rahatsız edici bir yaşam süren bu zavallı kadını mahvetmeye pek hevesliler. İşledikleri suçu hatırlatan can sıkıcı hayaleti. Ortada bir tehlike yok, yine de buradan çıkmama izin vermiyorlar. Pençelerini bana geçiren kişi Rodin’dir. Atölyemi ele geçirmek için onları kullanan da Rodin’dir. Hepsini ele geçirmiş onun izni olmadan hareket edemiyorlar. Her şey uzun zaman önce evi terk etmeye cesaret edemeyeceğim şekilde ayarlanmış. Ben evde olmadığım zamanlar, bu beyefendiler evime gelip kitaplarımı karıştırıyor, çizimlerimi götürüyorlarmış. Rodin, kendi yaptığı işi onlara da öğretmiş. Onu diğerleriyle suç ortağı, bir mazeret olarak görüyorum. Serbest kalmam için elinizden geleni yapın lütfen. Benim talep etmemin bir anlamı yok. Bunun için yeterince güçlü değilim. Her zaman yaptığım gibi kendi köşemde yaşıyorum. Buradaki hayat bana göre değil. Benim için çok zor. Açıkçası böyle söylediğim için üzgünüm. Gelin görün ki Rodin’le olan ilişkiniz 20 yıl önce sona ermiş.

**

Paul Claudel’in İç hesaplaşması:

 Âmin. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına Hazırım. Buradayım. Tanrım, dirildim ve bir kez daha seninleyim. Uyuyakaldım. Gece, ölü gibi uyudum. Tanrı, bırak ışık olsun dedi, ve ben çığlık atarak uyandım. Birden ortaya çıkıverdim ve uyandım. Ayaktayım ve yeni doğan günle birlikte yeniden başlıyorum. Tanrım beni şafaktan önce yarattın. Senin huzurunda duruyorum. Tanrım. Sen üç kişinin içinde teksin çarmıha gerilen İsa’nın babasısın. Tüm sözleri barındıran amelsin. Söylediğin her şeye inanıyorum. Sen çivilerle çakılmış, verilmiş sözsün umudum olan başlıksın. Söylediklerine inanıyorum. Parmağındaki yarayım. Kalbindeki elim. Sen her şeye kadirsin. Seni sevdiğim için yardım edemiyorsun. Bilin ki, bana yakın bir kişi sizinle aynı suçu işledi. İki yıldır bir bakımevinde cezasını çekiyor. Ölümsüz bir ruhtaki çocuğu öldürmek çok korkunçtur. Böyle bir suçla vicdanen nasıl yaşayıp nefes alabiliyorsunuz?

 Yanlış anlaşılma olabilir mi?

 Yine de, riyakâr bir öfkeyle konuşamam ama bir erkek kardeş şefkatiyle yazabilirim. Tarascon yakınlarında, Frigolet Manastırında günbatımı. Yakında zavallı kız kardeşim, Camille’yi Montdevergues’de ziyaret edeceğim. Aslında, çoğu durumda delilik olarak adlandırılan bu şeyin gerçekten var olduğuna ben ikna oldum. Meraklı ve her durumda neredeyse benzersiz formları olanlarda, gurur ve korku vardır megalomanlık ve zulüm saplantısı vardır. O büyük bir sanatçıydı gururu ve küçümsemesinin sınırı yoktu. Belki de, yaşı ve talihsizliği nedeniyle daha da kontrolden çıkmıştı. Ben de kardeşimin mizacını almışım yine de biraz daha yumuşak ve hayalperestim, Tanrı’nın lütfu olmasa benim hikâyem de böyle olurdu, belki de daha da kötüsü. Kötü ruhları kovmak mümkün müdür?

 Tanrı, Benedictine rahiplerine katılmama hayır dedi. Gerçekten bir aziz ya da kahraman olsaydım kim bilir belki de Tanrı’nın bu cevabını dikkate almazdım. Peki ya her şeye rağmen gerçek bir aziz olmayı beceremezsem?

Affedersiniz. Şu aralar inancımı kaybettim. Tanrı’ya vahşi bir cehaletle saygı duyardım. Gerçeğin ilk ışığı büyük bir şairin kitaplarıyla bana tesadüfen verildi. Ona sonsuz şükran borçluyum düşüncelerimin şekillenmesinde onun önemli bir yeri oldu. Arthur Rimbaud. “Aydınlanma” ve bir kaç ay sonra “Cehennemde bir mevsim” kitaplarını okumam benim için belirleyici oldu. Hayatımda ilk kez bu kitaplar benim materyalist hapishanemde bir kapı açtı ve canlı bir hale, neredeyse fiziksel bir etkiye dönüştü, doğaüstü bir olay oldu. Bu mutsuz çocuk, 25 Aralık 1886’da Noel etkinliklerine katılmak için Notre Dame de Paris’e gitti. Sonra yazmaya başladım ve bana göre Katolik törenlerde amatör bir üstünlüğün hâkim olduğu, uygun bir motivasyon ve yozlaşmış bir kaç seremoni keşfettim. Önden buyurun. Bu hükümlerin altında, kalabalığa itildim çok da zevk almadan Katolik kilise seremonisine katıldım. Yapacak pek bir şey olmayınca akşam dualarına döndüm. Korodaki beyaz cüppeli çocuklarla Aziz Nikolas Kilisesi ruhban öğrencileri sonradan öğrendiğime göre “Meryem Ana” ilahisini söylüyormuş. Kalabalığın içinde, ikinci sütunun yanında duruyordum koronun giriş tarafında, sağda bulunan kutsal eşyaların tutulduğu yerdeydim. Sonra birden hayatıma egemen olan bir olay gerçekleşti. Bir an kalbime dokundu ve ben de inanmaya başladım. Büyük bir bağlılık ve kesinlik gücüyle hiç bir şüpheye yer bırakmadan huzursuz bir hayatın kitapları, argümanları ve tehlikeleri bu inancı sarsamadı, ona dokunamadı. Yüreğimi burkan masumiyet duygusu bir anda oluştu Tanrı’nın ebedi çocukluğu, anlatılamaz bir vahiy. Ben mistik bir zevk ya da dini duyguların keyfini süren bir Hıristiyan değilim. Bundan her zaman nefret ettim. Benim Hıristiyan olma nedenim benden bekleneni öğrenmek için itaat eden ve ilgilenen bir insan olmamdı. Ama asla Tanrı’dan keyif almadım ondan herhangi bir zevk elde etmek istemedim. Bunu kabul etmek rezilce bir şey olurdu değil mi?

 Tanrı kutsal bir şekilde kalbimde yerini almış gibiydi. Bana geçmişteki iyiliklerini hatırlattı ..ve mesleğimin onu tanıtmak olduğunu gösterdi. Kendisini daha samimi ve daha derin tanıtmamı rica etti.

Rahip: Bay Claudel, aziz olmanızı umuyoruz. Azizliğin sırrı Tanrı’ya kalmıştır.

**

Paul. Camille.

Camille: Benim küçük Paul’um! Ağlıyorlar, çığlık atıyorlar inliyor, kahkaha atıyorlar, dayanılmaz bir şey bu! Bu yaratıklara aileleri bile dayanamıyor. Benim ne işim var burada?

 Götür beni. Beni buradan götür. Beni zehirlemeye çalışıyorlar.

Paul: Camille! Ne zannediyorsun, Camille?

 Annem, Louise ve ben ne yapıyoruz sence?

Yaptığımız her şeyi senin daha iyi olman için yapıyoruz. Savaş zamanında en iyi bakımı aldın. Yanılıyorsun. Ben asla yanılmaktan çekinmem ama dürüst olmaya çalışırım.

Camille: Doğru. Müdür beye hatırı sayılır bir miktarda para gönderdiğini öğrendim. Doğrusunu yaptın, çünkü o büyük bir üne sahip biri. Aynı rahibeler gibi çok hayırsever bir adam. Beni sakinleştirmeye çalıştığını biliyorum büyük paralar harcadın benim için çok efor sarf ediyorsun. Bakacak dört çocuğun var. Otellerde kalıyorsun, korkunç bir yükün var. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ben beceremezdim. Ama biliyor musun burada yaşamak çok zor. Bunu biliyor musun, Paul?

 Burada kurallar, yaşamak için adapte olma yöntemleri var. Bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Çok fazla gürültü var. Ben Villeneuve’ye dönmek istiyorum. Annemle yaşamak istiyorum. Neden beni buradan almadığınızı anlamıyorum. Böyle bir yerde birinci sınıf olmaktansa üçüncü sınıf olmayı tercih ederim. Baksana, diyet yapmış gibiyim. Çok paraya ihtiyacım yok. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ben sadece Müdürle konuş. Ona beni bırakmasını söyle yoksa Burası çok soğuk. Rüzgâr var. Anneme gelip beni görmesini söylemen gerek. Tekrar muayene edilmek istiyorum. Söyleyecek misin?

 Paul?

 Çabucak halledilebilir, dedikleri kadar zor değil. Annem yapabilir. Ne karın ne de diğerleri beni istemiyor zaten fazla bir beklentim de yoktu. Hile yapıyorsun, Paul. Berthelot’du. Bütün çalışmalarımı alanın arkadaşın Berthelot olduğunu biliyorsun. Öyle görünüyor ki, benim küçük atölyem, dandik mobilyam küçük evim, araç gereçlerim onları şehvetle heyecanlandırıyor. Bu milyonerlerin çaresiz bir sanatçının üzerine gelmeleri ne kadar güzel! Onlar benden 40 kat daha zengin. Hayal gücümün, hislerimin ve yeniliğimin gelişmiş ruhumdan gelmesi, onlar için beklenmedik bir şey. Bu tür şeyler onlara çok uzak şaşkın kasaplar, kalın kafalılar, aydınlığa sonsuza kadar kapalılar. Onlara bunu sağlayacak birisine ihtiyaçları var. Diyorlar ki: “Konularımızı bulmak için hayal gücümüzü kullanırız.” Onlarda şükran belirtisi olmaz herhangi bir tazminat ödemezler zavallı bir kadının dehasından bile yoksundurlar. Paul Paul Bu iş bir kadının sömürülmesidir. Ecel terleri dökmemi istiyorlar. Ve Rodin. Rodin’in şeytani zekâsı tek bir şeyi düşünür, çalmak. Hayattayken ondan daha iyi olmamdan korkuyordu ve tabii ki, ölümümden sonra da. Elinin altında olmamı istedi. Mutsuz olmamı istedi. İşte, mutsuzum. Bu seni rahatsız etmeyebilir ama beni ediyor, Paul. Bu kölelikten çok yoruldum. Eve gidip kapımı kapatmak istiyorum. Sen, Tanrı “Tanrı yücedir. Dert çekenler acır” derdin. Hadi, beni bir tımarhanede çürümeye terk eden Tanrın hakkında konuşalım.

Paul:  Tanrı bize deneyim sağlar, Camille! Elini geri çeker. O’nun hikmetinin sırlarını kontrol etmek bizi günaha sürükler. Onun sırları bizleri kararsız, kafası karışık bir hale sokar çünkü bizi ikna etmek için bunlar yetmez. Dünya üzerinde cennetin tasvirini somut anlamda yapabilecek hiçbir şey yoktur. Tanrı her yerdedir. Tüm doğal olayların içindeki bütün anlamlar ondan bir şeyler gösterir. İnsani duyguların hepsinde, Camille. İnsani hareketlerin hepsinde. Onunla ilgili olmayan, onun göremediği onunla bağlantılı olmayan hiç kimse yoktur. Hem iyi hem de kötü. Her şey ibret alınacak bir öyküdür. Her şey sonsuz karmaşıklığı ifade eder. Yaratıcının yarattıklarıyla bağlantısını ifade eder.

Camille: Aslında Paul beni heykel yapmak için zorlamalıydın. Bana sorun çıkarıyor mu, baş edebilir miyiz anlardık. Ama onun yerine böyle bir karar aldık. Söz ver benimle ilgilenecek ve beni terk etmeyeceksin.

Paul: Söz veriyorum, Camille. 20 yıldır her gece, her sabah, senin için dua ediyorum.

Camille:  Hala hastayım, kanım zehirlendi. Vücudum yanıyor, Paul. Protestan Rodin, bana ilaç veriyor çünkü atölyemi almak için umut besliyor.

Paul: Ben gidiyorum, Camille. Tamam.

Camille:  Savaş bittiğinde seninle gelebilir miyim?

 Camille:  Aydınlıkta oturacağım. Huzurlu hissediyorum.

**

Paul: Ne korkunç bir hüzün. Sanattan daha kötü bir şey yoktur. Dahiler bunun bedelini öder. Tam bir trajedi! Kötü bir hayat! Sanatsal meslekler çok tehlikelidir buna çok az kişi karşı koyabilir. Sanat fakülteleri özellikle tehlikeli ruhlara hitap eder. Hayal gücü ve duyarlılık, kolayca dengeyi bozup, kafayı sıyırmaya ve düzensiz bir hayata neden olabilir. Ablam ancak 30 yılda Rodin ile evlenemeyeceğini anlayabildi. Her şey onun kaldıramayacağı kadar üzerine çöktü. Bu onun bilinçli yaşamının sonuydu.

Doktor: Evet. Hanımefendi, yani ablanız çok ıstırap çekiyor. Sürekli zehirlenmekten korkuyor.

Paul: Bütün dahiler için hayat hayal kırıklıklarıyla doludur.

Doktor: Evet, ama Bayan Claudel artık sakin ve uysal, birçok şeyi özlüyor, çok daha güçlü olmak istiyor, Paris’e yakın olmak ve tek başına kırsal bölgelerde yaşamak istiyor. Bana göre onu memnun etmek için bunu denemenin zamanı gelmiş olabilir.

**

Camille Claudel, hayatını son 29 yılını akıl hastanesinde geçirdi ve 19 Ekim 1943’de, 79 yaşında öldü. Toplu bir mezara gömüldü ve cesedi hiç bulamadı. 23 Şubat 1955’de ölen Paul, ablasını ölünceye kadar ziyaret etti. Ablasının Montdevergues’deki cenaze törenine katılmadı.

 

http://www.yalnizlarmektebi.com/tasin-topragin-camurun-ve-mermerin-ruhu-camille-claudel/

 

GERÇEKTEN BİZ VAR MIYIZ?


 Bugün geçti, yarın geldi, ben, dünkü ben miyim, yoksa …?

Dünkü ben olduğuma karar veren ben miyim, yoksa başka biri mi?

Dünkü ben ile , bugünkü ben bir Eşevresizlik içinde interaksiyona (etkileşim) geçiyor mu?

 Doğrusu hangisi dir.

**

Aşağıdakilerden biri doğrudur:

•    Aldığınız her nefes, Marilyn Monroe’nun verdiği nefesten bir atom içerir.

•    Yukarı doğru akabilecek bir sıvı türü vardır.

•    Bir binanın en üst katında, en alt katına kıyasla daha hızlı yaşlanırsınız.

 •    Bir atom aynı anda birçok farklı yerde bulunabilir; tıpkı sizin aynı anda hem New York hem de Londra’da bulunmanız gibi.

•    Tüm insan ırkı, bir küp şekerin sahip olduğu hacme sığdırılabilir.

•    Herhangi bir kanala ayarlanmamış televizyondaki karlanmanm yüzde biri, Büyük Patlama’nın neden olduğu elektromanyetik gürültüdür. Zamanda yolculuk fizik kurallarına aykırı değildir.

•    Bir fincan sıcak kahvenin ağırlığı, soğuk halinden daha fazladır.

•    Ne kadar hızlanırsanız, o kadar incelirsiniz.

Hayır, şaka yapıyorum. Bunların hepsi de doğru!

Bir bilim yazan olarak, bilimin bilimkurgudan çok daha tuhaf bilgiler içermesi ve Evren’in icat edip edebileceğimiz her şeyden çok daha etkileyici oluşu karşısında her zaman hayrete düşmüşümdür. Buna rağmen, 20. yüzyılın sıradışı keşiflerinden pek azı kamuoyunun dikkatini çekebilmiştir. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli iki başarısı, atomlar ve bileşenlerini resmeden kuantum teorisi ile uzay, zaman ve kütleçekimini resmeden Einstein’ın genel görelilik teorisidir. Bu iki teori, dünya ve bizim hakkımızda neredeyse her şeyi açıklamaktadır. Aslına bakılacak olursa, kuantum teorisinin, ayaklarımızın altındaki zeminin neden katı olduğu ve Güneş’in neden ışıldadığını açıklamanın ötesinde, bilgisayarların, lazer teknolojilerinin ve nükleer santrallerin inşasını mümkün kılarak, bildiğimiz anlamda modern dünyayı yarattığı söylenebilir. Göreliliğin gündelik yaşam üzerindeki etkileri bu denli aşikâr değildir belki. Ne var ki, bu teori bize, hiçbir şeyin, ışığın dahi kaçamadığı kara deliklerin varlığını, ezelden beri varolduğu düşünülen Evren’imizin aslında Büyük Patlama denilen devasa bir patlamayla oluştuğunu ve zaman makinelerinin buraya dikkat mümkün olabileceğini göstermiştir. Bu konular üzerine yazılan önemli kaynakların pek çoğunu okumama ve sahip olduğum bilimsel geçmişe rağmen, getirdikleri açıklamalar beni çoğu zaman şaşkınlığa sürüklemiştir. Durum böyleyken, bilimle alakası olmayanlar için konunun nasıl görüneceğini düşünemiyorum bile. Edindiğim tecrübelerin tümü, “Temel bilimsel düşüncelerin çoğu özünde basittir ve dolayısıyla, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek bir dille ifade edilebilir,” diyen Einstein’ın haklı olduğunu gösteriyor. Bu kitabı yazarken aklımdaki fikir, sıradan insanların 21. yüzyıl fiziğinin temel prensiplerini anlamasına yardımcı olmaktı. Yapmam gereken yalnızca, kuantum teorisi ve genel göreliliğin temel fikirlerini ortaya koymak (ki bu işin aldatıcı derecede basit olduğu ortaya çıktı) ve geriye kalan her şeyin, mantıksal ve kaçınılmaz olarak, nasıl bu fikirlerden türediğini göstermekti. Söylemesi kolay. Kuantum teorisi, geçtiğimiz 80 yıl içerisinde biriken ve kimsenin tam bir elbiseye dönüştüremediği parçalardan oluşmuş bir yamalı bohçaya benzetilebilir. Dahası, teorinin eşevresizlik gibi, neden insanların değil, ancak atomların aynı anda iki yerde olabileceğini açıklayan çok önemli parçalarını anlaşılır şekilde aktarmak fizikçilerin gücünün ötesinde görünmektedir. Birçok “uzmanla” konu üzerine görüştükten sonra, onların da bu kavramı tam olarak anlamamış olabileceğini fark ettim. Bu, bir anlamda, beni özgür kılıyordu. Ortaya konmuş tutarlı bir açıklama olmadığından ötürü, farklı kişilerden aldığım görüşleri bir araya getirerek kendi görüşlerimi oluşturmam gerektiğini anladım. Bu yüzden, burada yapılan açıklamaların birçoğunu başka hiçbir yerde bulamayacaksınız. Okuyacağınız sayfaların, modern fiziğin temel fikirlerini sarmış olan sisin bir kısmını dağıtacağını ve böylece, ne denli büyüleyici bir Evren’de bulunduğumuzu görerek bunun değerini vermeye başlayacağınızı temenni ediyorum. (http://www.birazoku.com/biraz-kuantumdan-zarar-gelmez)

Sözü buradan tasavvufun azbuçuk ucudan köşesinden bilgi sahibi olanlara getirirsek, bu bilgiler çok mantıksız gelmez. Birde vahdet-i vücud felsefesine müübtela ise tamamdır. Şimdi diyoruz ki gerçekte ne oluyor/oldu/olacak?

İhramcızâde İsmail Hakkı

******

COHERENCE /Paralel Evren (2013)

Yönetmen: James Ward Byrkit    

Senaryo: James Ward Byrkit, Alex Manugian  

Ülke: ABD

Tür:Bilim-Kurgu, Gerilim

Vizyon Tarihi:19 Eylül 2013

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Kristin Øhrn Dyrud        

Oyuncular Emily Baldoni ,Maury Sterling, Nicholas Brendon ,Elizabeth Gracen , Alex Manugian

Özet

Bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği o gece, yakın dostlar keyifli bir akşam yemeği için toplanmış. Ancak, gerçekliğin ve ilişkilerin yavaş yavaş kırılmaya başlayacağını az sonra anlayacaklar. Mahallede elektrik kesilince, yemekleri yarım kalıyor. Sadece az ilerideki tuhaf evde elektrik var. Ardı ardına gizemli olaylara tanık olan bu konuklar aslında hiçbir gücün çözemeyeceği bir muammanın içine düştüklerinin er geç farkına varacak. Alacakaranlık Kuşağı’ndan esinlenen Parelel Evren insanı saran, düşük bütçeli, doğaçlamaya dayanan, senaryosuz bir bilimkurgu.

2013 Fantastic Fest (Austin) En İyi Senaryo

2013 Sitges En İyi Senaryo | Gönderen: CruSuS

Filmden

Neymiş?

  “Yerçekimi: Günümüz Araştırmalarına Giriş.” – Bir faydası olmaz.

 – Kardeşin bilim adamı falan mı?

  Çok tuhaf biri. Çok ama çok zeki. Mürekkep yalamış tiplerden. Ama biraz zor… sanki sesli düşünüyor. UD’de eğitmen. Bu… Bunlar Brian’ın ders notlarından. “Eşevreli Olmama ve Schroedinger’in Kedisi”. Bundan bahsetmişti. Schroedinger’in Kedisi’ni biliyor musunuz?

  – Benim alerjim var.

 – Bir düşünce deneyi. Bir kutu içinde yaşama şansı 50/50 olan bir kedi var. Çünkü küçük bir şişe zehir de var kutuda. Kuramsal fizik iki şans veriyor. Kedi ya ölüdür ya da canlı. Ama Brian kuantum fizikte iki gerçekliğin de aynı anda var olduğunu tartışıyor. Ancak kutuyu açtığında iki gerçeklik de çöküp tek bir duruma iniyor. Değil mi?

  Ve şunu dinleyin, onun yazdıklarından. “Bir teori daha var: İki durum da ayrı halde var olmaya devam eder ve birbiriyle eşevreli olmadan ikisi de yeni bir gerçeklik yaratarak, iki farklı sonuç verirler. Kuantum eşevresiziliği bu iki farklı sonucun da birbiri arasında interaksiyon olmadığını garanti eder.”

- Bir saniye…

 – Bu her şeyi açıklar. O zaman kutudaki bizleriz. Kedi biziz, hem canlı hem ölüyüz. Ve bunlar iki ayrı gerçeklik ta ki muhtemelen kuyrukluyıldız geçene kadar. Kuyrukluyıldız geçene kadar mı?

  Ya da eşevresizlik sağlandı ve bu iki ayrı gerçeklik kuyrukluyıldız geçtiği an ayrı olarak kalacak. Ve herkes iyi olacak. Eşevresizlik bizi birbirimizden ayrı tutuyor.

 – Doğru. O zaman neden diğer bizler, bizimle bu şekilde iletişime geçiyorlar?

  – Onlar istemedi.

 – Fotoğraflar var, sayılar. Biz başlattık, ışıkları yanan ev bulmaya gittiğimizde. Evet belki de kutu bizim için değildi. Kutu bizim için değil. Ama artık diğer bizlerle interaksiyona geçtik.

 – O zaman şu an kendimizi çökertiyoruz.

 – Birbirimizden ayrı durursak hayır. Artık çok geç. Oraya gittik bile. “Rastlantının Böylesi” filmini hatırlıyor musunuz?

  Saniyenin bir kesimi bile iki ayrı gerçeklik yaratabiliyordu. Birinde koşup metroya yetişmeye çalışıp yapamıyor elini kapıya sıkıştırıyor. Diğerinde yetişiyor ve iki ayrı… Bakın, eğer birbirimize geçiyorsak, şu an, ben onlara çökerim. Onların bizim üzerimize çökmesine izin veremem. Hey, sakin, Mike. Oraya gideceğim. Oraya gidip, onları öldüreceğim.

 – Ne?

  – Yarı şaka.

 – Mike.

 – Lanet olası hayatımı çok seviyorum.

 – Bir süre için zekamızı kullanalım aptalca bir şey yapmadan önce ve planımıza sadık kalalım. Zekice olan ne?

  Burada oturmak mı?

  Hiçbir şey yapmadan… Şimdi şu kutuyu aldık değil mi?

  İlk hareketimiz bunu geri bırakmak olmalı. Değil mi?

  Yok öyle, hayır kutuyu götürmüyoruz. O eve güvenmiyorum. Burada kalacak kutu. Dur, dur, dur.

 – Seni bu kadar delirten nedir?

  – Aptalca, çok aptalca bir soru. Evet güzel! Aşağı sokakta bir evle savaşa girecek değiliz. Onlarda aynı bizim gibi olabilirler. Mike diyor ki hadi gelip bizi öldürün. Lanet olsun böyle işe. Bunu ilk sen yaparsan, kiminle kavga halinde olacağını biliyorsun değil mi?

  Kendinle. Kendi kendinle çarpışacaksın. Kazanan kim olacak?

  Orada camdan içeri baktığında kimi gördün?

  Kendini gördün mü?

  Kendimi görmedim.

 – Ben sana kimi gördüğümü söyledim.

 – Peki, tamam. Peki ya oradaki evde içen bensem?

  Yani bir durup düşünsene. Berbat halde bir Michael var. Lanet olası bir sarhoş bir Mike’ın gelip beni öldürmesini bekleyemeyeceğim. Seni ve seni ve seni öldürmesini de. Bunu beklemeyeceğim. Dur, dur, dur bekle biraz. Orada kimleri gördün sen?

 

 

YALAN’A BİR YÖNDEN İHTİYACIMIZ MI VAR?


Bir dünya düşünün ki, her şeyiyle doğrular üzerine kurulmuş.  Ve bu dünyada bugün ki gibi vasıflar taşıyan bir insan nesli yaşıyor. Herkes doğruyu ve hakikati konuşuyor. Zannediyoruz ki, tekmil doğruluk özellikleri ile çekilmez bir hayatı olabilirdi. Fakat birisi çıkar, bilerek/ bilmeyerek bir yerden başlayarak yalanı icad ederse ne olur, diye düşünelim. Tıpkı Âdem’in cennetten çıkışına sebep olan yalan gibi. Bu yalan cennetten çıkışa neden olmuş oluken, sonsuz hayatın bulunması için yeni bir pencereyi de araladığını da hepimiz biliriz. Buradan anlaşılan hüküm, tarihinde gösterdiği emarelere göre, salt doğruların olduğu hayat akışkanlığını kaybederken,  yalana karışmış doğru, zikzaklar çizsede canlılığını kaybetmemiş ve bugüne kadar gelmiştir.

Yalanın, kötülüğün temsilcisi olduğunu söyleriz. Ancak doğrulukta ise başımızı bela âzade tutamayız. O zaman bir yanlış nerededir?

Cevap olarak, yalanın, faal olduğu zamanı irdelemek gerekir. Bu ise yalanın söylenilmeye başladığı, doğrunun terk edildiği andan başka ne olabilir. Her şeyin doğru olduğu vakitte, yalan kutsalı değiştiriken (cennetten çıkış gibi) , her şeyin yalana dönüştüğü zamanda doğru kutsallaşmaktadır. (Günümüzde). Yani, yalan ve doğru bir yönden kutsallığı içinde barındırabilir.

Düşünün bir kişiyi, sarp diyarın başına çıkmış, intihar edecek, buna doğrularla mı yoksa yalanlar mı tepki vermek gerekir. Öyle ise, o vakit/olay için söylenilmesi gereken doğruyu/yalanı tercih nasıl edeceğiz. Ve bunun kararını kim verecektir. [Bu ayrı bir mevzudur.] Söylenen doğrunun/yalanın etkisinde kalan karşı tarafın, tepkisini ölçmek veya algılamak tercihi muammada kalabilir. Bu meyanda salt doğrunun dayanılmazlığı veya yalanın literatüre girmediği bir dünya sistemindeki düşüncenin birçok zorlukları barındırdığını hemen fark ederiz..

Sonuç olarak yalanın, karakter olarak kötülük/iyilik kazanması söyleyenin niyetinde gizli kalır. Bir adamın doğrusu fitneyi galeyana getiriyorsa, söylediği doğrunun, yalan ile karşılaştırılmaya alınması da, o kadar yanlış demektir.

Yalan ve doğru ancak birbirlerinin var olmasını sağlamaktan başka bir sebep/sonuç ilişkisi olmayan hususlardır.

Mükemmel bir Hükümet adamını sevindirmek isterseniz tenkit ediniz.
Basit bir Hükümet adamını memnun etmek isterseniz methediniz [Yalan söyleyiniz].
İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli

Konuyu Sâdi Şirazi’den bir hikâye ile noktalayalım.

Hikâye

Bir sultanın, masum bir esirin öldürülmesini emrettiğini işittim. Zavallı tutsak, canından ümidini kesince kendi diliyle sultana sövmeye, hakkında kötü, çirkin laflar etmeye başlamış. Çünkü “Canından ümidini kesen, içinde olanı söyler” demiş bilgeler.

Zor zamanda kaçmaya imkân kalmayınca, El, keskin kılıcın ucunu tutar.

Köpeğe saldıran mağlup kedi gibi, Umutsuzluğa düşünce insanın dili uzar.

Sultan bu tutsağın söylendiğini görünce “Bu ne söyleniyor böyle?” demiş. İyi huylu vezirlerinden biri çekinerek cevap vermiş;

“Ey sultanım! Öfkelerini tutanlar, insanları bağışlayanlardır” [Âl-i İmran Sûresi, 3/134]  âyetini okuyor sizin için.” Bunun üzerine sultan tutsağa acımış ve onu affetmiş. Birinci vezirin aksine başka bir vezir kendini tutamayıp araya girmiş;

“Bizim gibilere sultan huzurunda yalan söylemek yaraşmaz. Sultanım, o size sövüp saydı, hakkınızda pek çirkin sözler etti.” diyerek ilk veziri, sultana gammazlamış. İkinci vezirin sözlerine sultanın canı hayli sıkılmış. Önce ortaya konuşmuş;

“Onun yalanı, senin doğru sözünden daha hoş geldi bana.” Sonra ikinci vezirine bakmış; “Çünkü onun sözü iyiliğe, seninkisi ise kötülüğe açılan bir kapıdır.” Bilgeler; “İş bitiren yalan, fitne koparan doğrudan daha iyidir” demişler. Sultanın dinlediği ve sözüne uyduğu kişi, İyilikten başka bir şey söylerse yazıklar olsun! Ferîdûn  köşkünün duvarında meğer şöyle bir beyit yazılıymış: [Ferîdûn ya da Âferîdûn: Pîşdâdî Hanedanı sultanlarından olduğu sanılan bir destan kahramanı.

Kardeş! Dünya kimseye kalmaz.
Gönlünü Allah’a ver de kurtul
Dünya mülküne aldanma sakın.
Çünkü senin gibi nice kişiler beslemiş.
Fakat sonunda öldürmüştür onları.
Madem temiz olan ruh çıkıp gidecek
Ha taht üzerinde ölmüşsün, ha toprakta!
(Kaynak: Gülistan Birinci Hikâye)

 

İhramcızâde İsmail Hakkı

*********

THE INVENTİON OF LYİNG (2009)

Yönetmen: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Senaryo: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Ülke:  ABD

Tür: Komedi, Fantastik, Romantik

Vizyon Tarihi: 14 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tim Atack

Nam-ı Diğer: This Side of the Truth

Oyuncular:    Ricky Gervais,    Jennifer Garner ,   Jonah Hill ,Louis C.K.,    Jeffrey Tambor

Özet

Politikacısından reklamcısına herkesin aklındakini doğru olarak söylediği bir gerçeklik düşünün. Ve o gerçeklikte ezik bir adam olan Mark, yalan söyleyebilmeyi keşfeder…

Filmden

İzleyeceğiniz hikaye, insan ırkının  yalan söyleme kabiliyetinin hiç gelişmediği bir dünyada geçiyor.  Burası, o dünyada sıradan bir şehir.  Gördüğünüz gibi, insanların işleri, arabaları, evleri ve aileleri var ama herkes salt gerçekleri söylüyor.  Yalan, yalakalık veya uydurma diye bir şey yok.  İnsanlar düşüncelerini olduğu gibi söylüyor ve bu bazen biraz sert olabiliyor.  Ama başka seçenekleri yok. Doğaları böyle.

**

Bugün daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir şey keşfettim.  Yaptığım şey, nesiller boyu tarih kitaplarında yazılacak.  Oysa, dakikalar öncesine kadar hem benim için  hem de tüm insanlık için akıl almaz bir şeydi.  Tarif etmesi güç. Ve o kadar kolaydı ki  Nasıl anlatsam?

Olmayan bir şey söyledim. Olmayan bir şey söyledim. Ben  Nasıl söylenir ki?

Bunun için bir kelime yok. Tabii ki yok. Bunu ben icat ettim. YALAN

**

Yorum: Kafa karıştırıcı ama izlenebilir bir film.

Bana bir arkadaşım tavsiye etmişti ve mutlaka izlemelisin demişti. Ben de izlemeyi az önce bitirdim. Çok akıllıca işlenmiş bir kurgusu var, film ilerledikçe her şey yavaş yavaş yerine oturuyor.

Hristiyanlığa, hatta tüm dinlere karşı yapılmış zekice bir karşı koyma diyebiliriz. Bu dünyada kendi içinde herkes özgür, siz de izlerseniz kendi fikirlerinize göre bu filmi değerlendirirsiniz ama basit bir film olmadığını söyleyebilirim.

Öyle eğlence için veya güzel vakit geçirmek için izlediğinizde sizi kafa karışıklıklarıyla ortada bırakabilir.

Diğer yandan filmde cinsellik, şiddet ve kan hiç yok.

Daha çok her şey psikolojik olarak işlenmiş diyebiliriz. Ben bir yere kadar kahraman için şeytanın tasviri yapılıyor demiştim ama sonradan olay yön değiştirdi. [http://www.turkcealtyazi.org/mov/1058017/the-invention-of-lying.html]

************

BENJAMIN DISRAELI

 

************

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

pamela meyer

[Yalan söyleyen doğrucuların gerçeğini öğrenmek için]

Bu odadaki kimseyi telaşlandırmak istemiyorum, ama dikkati çeken birşey var ki sağınızdaki kişi bir yalancı.
Solunuzdaki kişi de bir yalancı.
Şu an oturduğunuz koltuktaki kişi de bir yalancı.
Hepimiz yalancıyız.

Bugün yapacağım şey hepimizin neden yalancı olduğu konusunda araştırmaların ne dediğini, nasıl bir yalan gözcüsü olabileceğinizi ve neden bir adım daha atıp, yalan yakalamaktan gerçeği aramaya ve nihayetinde güven kurmaya geçmek isteyebileceğinizi göstereceğim.

Güvenden bahsetmişken, “Yalan Gözcülüğü”adlı kitabı yazdığımdan beri kimse benimle yüz yüze görüşmek istemiyor, hayır. “Önemli değil, sana e-posta atarız.” diyorlar. Starbucks’ta bir kahve görüşmesi bile yapamıyorum. Kocam da, “Canım, yalancılık mı? Belki de yemek yapmaya odaklanabilirdin. Fransız mutfağına ne dersin?”diyor.

Başlamadan önce, yapacağım şey size amacımı açıklamak olacak, amacım “Yakaladım Seni” oyununu öğretmek değil. Yalan gözcüleri her şeye kusur bulan, odanın arkasından “Yakaladım seni! Kaşın seğirdi. Burun deliklerin genişledi. “Lie To Me” dizisini izliyorum. Yalan söylediğini biliyorum.”diye bağıran o çocuklar gibi değiller. Hayır, yalan gözcüleri yalancılığı nasıl yakalayabileceklerine dair bilimsel bilgiye sahiptirler. Bunu doğruya ulaşmak için kullanıyorlar ve deneyimli politikacıların her gün yaptığı şeyleri yapıyorlar; zor insanlarla zor görüşmeler yapıyorlar, bazen çok zor zamanlarda. Ve bu yola temel bir önermeyi kabul ederek başlıyorlar, ve bu önerme de şu:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir.

Bir düşünün, bir yalanın yalnızca dile getirme ile herhangi bir gücü yoktur.

Gücü, bir başkasının yalana inanmaya razı olması ile ortaya çıkar.

arkadaş yalanı

Biliyorum, bu kulağa sert gibi gelebilir, ama bakın, eğer herhangi bir zamanda size yalan söylendiyse, bu yalan söylenmeye razı olduğunuz için olmuştur.

Yalan söylemek hakkındaki birinci gerçek:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir. Her yalan zarar vermez. Bazen sosyal itibar adına yalancılığa isteyerek katılabiliriz, belki sır olarak saklanması gereken bir sırrı saklamak için. “Güzel şarkı,”deriz. “Tatlım, o elbise içinde hiç şişman görünmüyorsun.”Ya da favorilerden birisi olan şunu söyleriz, “O e-postayı az önce spam dosyasında buldum. Çok özür dilerim.”

Ama bazen yalancılığa istemeyerek katılıyoruz. Ve bunun da bizim için dramatik bedelleri var.

Geçen yıl A.B.D.’de sadece kurumsal dolandırıcılıkta 997 milyar dolar gördük.

Bu neredeyse bir trilyon dolar. Bu gelirlerin yüzde yedisi.

Yalancılık milyarlara mal olabilir.

Enron’u, Madoff’u, ipotek krizini düşünün.

Ya da çift taraflı ajanlar ve hainlerin durumunda,Robert Hanssen ya da Aldrich Ames gibi, yalanlar ülkemize ihanet edebilir, güvenliğimizi riske atabilir, demokrasiyi zayıflatabilir, bizi savunanların ölümlerine sebep olabilir.

Yalancılık aslında çok ciddi bir iştir.

Bu dolandırıcı, Henry Oberlander, o kadar etkili bir dolandırıcıydı ki İngiliz yetkililer Batı dünyasının tüm banka sistemini yerle bir edebileceğini söylüyor. Ve bu adamı Google dahil hiçbir yerde bulamazsınız. Bir kez röportaj verdi, ve şunları söyledi:

“Bakın, tek bir kuralım var.”

Ve bunun Henry’nin kuralı olduğunu söyledi,

“Bakın, herkes size birşey vermeye gönüllü. Aç oldukları her ne ise onun için size birşey vermeye hazırlar.”

Ve bu da düğüm noktası.

Eğer kandırılmak istemiyorsanız, bilmeniz gereken şey, neye aç olduğunuz.

Hepimiz itiraf etmekten nefret ediyoruz.

Herbirimiz daha iyi bir eş, daha akıllı, daha güçlü, daha uzun, daha zengin olmayı diliyoruz — liste devam ediyor.

Yalan söylemek bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantazilerimiz ile gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüstür. Ve bu boşlukları doldurmak için hemen yalanlara başvuruyoruz.

Herhangi bir günde, araştırmalar gösteriyor ki 10 ila 200 sefer arasında yalana maruz kalıyoruz. Varsayalım ki onların birçoğu beyaz yalan.

Ama başka bir araştırma yabancıların birbirleriyle tanışmalarının ilk 10 dakikasında üç kez yalan söylediğini gösterdi.

Bu veriyi ilk duyduğumuzda, irkiliyoruz. Yalan söylemenin ne kadar yaygın olduğuna inanamıyoruz. Temelde hepimiz yalana karşıyız. Ama eğer daha yakından bakarsanız, olaylar dizisi aslında yoğunlaşıyor.

Yabancılara, iş arkadaşlarımıza söylediğimizden daha çok yalan söylüyoruz.

Dışa dönükler, içe dönüklerden daha çok yalan söylüyor.

Erkekler kendileri hakkında, başkaları hakkında söylediklerinden daha çok yalan söylüyorlar.

Kadınlar başka insanları korumak için daha fazla yalan söylüyor.

Eğer ortalama bir evli çiftseniz, eşinize her 10 konuşmanızın birinde yalan söyleyeceksiniz. Şimdi bunun kötü olduğunu düşünebilirsiniz.

Eğer evli değilseniz, bu sayı üçe düşüyor.

Yalan söylemek karmaşık bir eylem. Günlük ve iş hayatımızın dokusuna işlemiştir. Doğru hakkında derinden karışık duygulara sahibiz. Doğruyu gerekli olduğu zaman kullanıyoruz, bazen çok iyi nedenler için, bazen de yalnızca hayatımızdaki boşlukları anlamadığımız için. Yalan söylemeye dair ikinci gerçek bu. Yalan söylemeye karşıyız, ama gizliden gizliye, toplumumuzun asırlardır onayladığı şekillerde yalan söylemenin lehindeyiz. Yalan söylemek nefes almak kadar eski bir eylem. Kültürümüzün bir parçası, tarihimizin bir parçası. Dante’yi, Shakespeare’i, İncil’i, Dünya Haberleri’ni düşünün.

yüzdeki yalanlar

Yalan söylemek bizim için bir tür olarak evrimsel değere sahip. Araştırmacılar uzun zamandır türler ne kadar akıllı olursa, neocorteks ne kadar büyük olursa, yalancı olmanın o kadar daha olası olduğunu bilmekteler.

Koko’yu hatırlıyor olabilirsiniz. İşaret dili öğretilen gorilla Koko hatırlayan kimse var mı? Koko’ya işaret dili ile iletişim kurması öğretilmişti. Burada Koko kedisiyle beraber. Onun küçük, sevimli, tüylü evcil kediciği. Koko bir defasında evcil kedi yavrusunu bir lavabo’yu duvardan sökmekle suçlamıştı.

Sürünün lideri olmak doğamızda var.

Bu çok ama çok erken başlıyor.

Ne kadar mı erken?
Bebekler ağlama numarası yaparlar, kimin geldiğini görmek için susar ve beklerler ve sonra tekrar ağlamaya başlarlar.
Bir yaşındakiler saklanmayı öğrenirler.
İki yaşındakiler blöf yaparlar.
Beş yaşındakiler düpedüz yalan söylerler. Övme yoluyla oyuna getirirler.
Örtbasın efendileri dokuz yaşındakiler.
Üniversiteye girdiğinizde, her beş etkileşimin birinde annenize yalan söylüyorsunuz.

İş dünyasına girdiğimizde ve bir aile sahibi olduğumuzda, spam, sahte sanal arkadaşlar, taraflı medya usta kimlik hırsızları, birinci sınıf Saadet zincircileri, bir yalancılık salgını ile darmadağın olmuş bir dünyaya, kısaca, bir yazarın sözleriyle, doğru sonrası topluma giriyoruz. Uzun bir zamandır her şey çok karışık.

Ne yaparsınız?

Bataklıkta yolumuzu bulmak için atabileceğimiz adımlar var. Eğitimli yalan gözcüleri doğruya yüzde 90 ulaşıyorlar. Geri kalanımızsa, sadece yüzde 54’üne. Öğrenmesi neden bu kadar kolay?

İyi yalancılar var, bir de kötü yalancılar.

Gerçek esas yalancılar yoktur.

Hepimiz aynı hataları yaparız. Hepimiz aynı teknikleri kullanırız. Bu nedenle yapacağım şey size kandırmanın iki örneğini göstermek olacak. Ve sonra sıcak noktalara bakacağız ve onları kendimiz bulabilir miyiz diye bakacağız. Konuşma ile başlayacağız.

(Video) Bill Clintion:
Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu bir daha söyleyeceğim. O kadın, Bayan Lewinsky ile cinsel ilişki yaşamadım. Kimseden yalan söylemesini istemedim, bir kere bile, hiçbir zaman. Ve bu iddialar yanlış. Ve Amerikan halkı için çalışmaya dönmem gerekiyor. Teşekkürler.

Pamela Meyer: Peki, yalan belirtileri nelerdir?

İlk olarak anlaşmasız inkar olarak bilinen şeyi duyduk. Araştırmalar gösteriyor ki inkarlarında aşırı kararlı olan insanlar konuşma dili yerine resmi dile başvururlar. Ayrıca mesafeli dili de duyduk: “o kadın.”

clinton yalanı

Biliyoruz ki yalancılar dili araçları olarak kullanarak bilinçsiz bir şekilde kendilerini özneden uzaklaştırırlar.

Şimdi eğer Bill Clinton şöyle deseydi: “gerçeği söylemek gerekirse…” ya da Richard Nixon’ın favorisi: “Tüm samimiyetimle…” sıfatlandırıcı dilin, adlandırıldığı şekliyle bunun gibi sıfatlandırıcı dilinöznenin itibarını daha da sarstığını bilen her yalan gözcüsü için kendini açığa vururdu. Eğer soruyu tümüyle tekrarlasaydı, ya da olayı, gereğinden fazla detayla açıklasaydı — ve hepimiz bunu yapmadığı için memnunuz — kendisini daha da sarsardı.

Freud haklıydı. Freud dedi ki, bakın, ortada konuşmadan çok daha fazlası var: “Hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sessizse, parmak uçlarıyla gevezelik eder.”Hepimiz ne kadar güçlü olursak olalım bunu yapıyoruz. Hepimiz parmak uçlarımızla gevezelik ederiz. Size parmak uçlarıyla gevezelik eden Dominique Strauss-Kahn ile Obama’yı göstereceğim.

obamanın eli

Bu bizi sonraki örneğimize getiriyor, vücut dili. Vücut dili ile, yapmanız gereken şey şu.Varsayımlarınızı gerçekten sadece kapıdan dışarı atmanız gerekiyor. Bilimin bilginizi biraz kıvama getirmesine izin verin. Çünkü yalancıların her zaman kıpır kıpır hareket ettiğini düşünürüz. Doğrusu, yalan söylerken üst bedenlerini dondurmaları ile bilinirler. Yalancıların gözünüze bakmayacağını düşünürüz. Doğrusu, gözünüze biraz fazla bakarlar, yalnızca o söylentiyi dengelemek için. Samimiyet ve gülümsemelerin dürüstlük ve içtenlik içerdiğini düşünürüz. Ama eğitimli bir yalan gözcüsü bir kilometre uzaktan sahte bir tebessümü fark edebilir. Buradaki sahte tebessümleri ayırt edebiliyor musunuz?

Yanaklarınızdaki kasları bilinçli olarak kasabilirsiniz. Ama gerçek gülümseme gözlerdedir, göz kenarındaki kırışıklıktadır. Bilinçli olarak kasılamazlar, özellikle Botox’u fazla kaçırdıysanız. Botox’u abartmayın; kimse dürüst olduğunuzu düşünmez.

Şimdi sıcak noktalara bakacağız. Bir sohbette ne olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Birisinin sözleri ile hareketleri arasındaki tutarsızlıkları görmek için sıcak noktaları bulmaya başlayabildiniz mi?

 Şimdi çok bariz olduğunu biliyorum, ama yalan söylediğinden şüphelendiğiniz biri ile bir konuşma yaparken, tavır en çok gözden kaçırılan ama yalan işaretlerini veren şeydir.

Dürüst bir insan işbirliği yapacaktır. Sizin tarafınızda olduklarını göstereceklerdir. Coşkulu olacaklardır. Sizin doğruya ulaşmanız için istekli ve yardımcı olacaklardır. Beyin fırtınası yapmaya, şüphelileri adlandırmaya, detaylar sunmaya hazır olacaklardır. Şöyle diyecekler:

“Hey, o sahte çekleri yapanlar belki de kadrodaki insanlardır.”Eğer yanlış yere suçlandıklarını sezerlerse, çileden çıkacaklardır, sadece zaman zaman değil, ama tüm görüşme süresince; tüm görüşme boyunca çileden çıkacaklardır. Ve eğer dürüst birisine, sahte çekleri yapanlara ne olmalı diye sorarsanız, dürüst bir insan çok daha büyük olasılıkla hafif cezalandırma yerine katı cezalandırmayı önerecektir.

Şimdi o aynı konuşmayı yalancı biri ile yaptığınızı söyleyelim. O insan içe dönük olabilir, aşağı bakabilir, sesini kısabilir, duraksayabilir, yerinde duramayabilir.

 

Yalancı bir insandan hikayesini anlatmasını isteyin, hikayeyi her türlü saçma yerde gereğinden fazla detayla anlatacaktır.

Ve sonra hikayelerini kronolojik dizide anlatacaklardır. Ve eğitimli bir sorgu yargıcı içeri girip şunu yapar, çok ince yollarla, birkaç saat boyunca o insana hikâyelerini tersten hikayesini tersten anlatmasını isteyeceklerdir ve sonra kıvranmasını izleyecek ve hangi soruların yalancılık belirtilerinin en yüksek sesini ortaya çıkardığını tespit edeceklerdir.

Bunu neden yapıyorlar? Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Kelimelerimizi prova ediyoruz, ama hareketlerimizi nadiran prova ediyoruz. “Evet” diyoruz, kafamızı “hayır” der gibi sallıyoruz. Çok inandırıcı hikayeler anlatıyoruz, hafifçe omuzlarımızı silkiyoruz. Korkunç suçlar işliyoruz ve paçayı kurtarmanın sevinci ile tebessüm ediyoruz. Şimdi o tebessüm, mesleki çevrede, “aldatıcı sevinç” olarak biliniyor.

İleriki dakikalarda birkaç videoda bunu göreceğiz, ama önce şu video ile başlayacağız — tanımayanlar için söyleyeyim, evlilik dışı bir çocuk sahibi olması haberi ile Amerika’yı şok eden başkan adayı John Edwards. Babalık testi almak hakkında konuşmasını izleyeceğiz. “Evet” derken, başını “hayır” der gibi salladığını, hafifçe omuzlarını silktiğini görebilecek misiniz bir bakın.

(Video) John Edwards: Babalık testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım. Olayların zamanlaması nedeniyle bu çocuğun benden olması imkânsız biliyorum. Yani imkansız olduğunu biliyorum. Test yaptırmaktan mutluluk duyarım, ve gerçekleşmesini isterim. Sunucu: Bunu yakın zamanda yapacak mısınız? Biri var mı –
JE: Ben sadece bir tarafım. Testin sadece bir tarafıyım. Ama testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım.

PM: Peki, bu baş sallamaları, dikkat etmeniz gerektiğini bildiğiniz zaman, fark etmesi çok daha kolay. Bazı zamanlar biri bir yüz ifadesi yaparken, bir diğerini saklar, ve bu ifade bir an için açığa çıkar. Katillerin hüzün sergiledikleri bilinir.Yeni iş ortağınız elinizi sıkabilir, sizinle kutlama yapabilir, yemeğe çıkabilir ve sonra bir kızgınlık ifadesi sergileyebilir. Burada bir gecede yüz ifadesi uzmanı olmayacağız, ama size öğretebileceğim çok tehlikeli bir tane var ve öğrenmesi kolay, ve bu da aşağılama ifadesidir. Şimdi kızgınlık ile eşit bir oyun alanında iki insan vardır. Bu yine de oldukça sağlıklı bir ilişkidir. Ama kızgınlık aşağılamaya döndüğünde, reddedilmişsinizdir. Bu ahlaki üstünlükle ilişkilidir. Ve bu nedenden dolayı, toparlanması çok ama çok zordur. İşte buna benziyor. Bir dudak köşesinin yukarı ve içeri çekilmesi ile belirtilir. Var olan tek asimetrik ifadedir. Ve aşağılama huzurunda, yalancılık takip ediyor olsun ya da olmasın — ve her zaman takip etmez — diğer tarafa bakın, diğer yöne gidin, anlaşmayı tekrar gözden geçirin, ve “Hayır teşekkürler. Sadece bir içki için daha gelmeyeceğim. Teşekkürler,” deyin.

Bilim çok ama çok daha fazla göstergeyi su yüzüne çıkardı.

Mesela, yalancıların göz kırpma oranlarını değiştireceklerini, ayaklarını bir çıkışa doğru çevireceklerini biliyoruz. Engelleyici nesneler alacaklar ve onları, kendileri ile onları sorgulayan insan arasına koyacaklardır. Ses tonlarını değiştirecekler, sıkça daha kısık sesle konuşacaklardır.

Şimdi konu şu. Bu davranışlar sadece birer davranış. Yalancılığın ispatı değiller. Onlar kırmızı bayraklar. Biz insanız. Gün boyunca her yerde aldatıcı tavırlarda bulunuyoruz. Kendi başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Ama bir dizisini gördüğünüzde, sinyaliniz bu olur. Bakın, dinleyin, araştırın, zor sorular sorun, bilmenin o rahat modundan çıkın, merak moduna girin, daha fazla soru sorun, biraz saygın olun, konuştuğunuz kişi ile dostça bir ilişki kurun. “Law & Order”ve o diğer TV dizilerdeki insanlar gibi olmaya çalışmayın, hani faillerini teslim olana kadar vuranlar gibi. Aşırı agresif olmayın, işe yaramıyor.

Şimdi yalan söyleyen biri ile nasıl konuşmak ve bir yalanı nasıl gözlemlemek hakkında biraz konuştuk. Ve söz verdiğim gibi, şimdi doğrunun neye benzediğine bakacağız. Ama size iki video göstereceğim, iki anne — biri yalan, diğeri doğruyu söylüyor. Bunlar Kaliforniya’da araştırmacı David Matsumoto tarafından ortaya çıkartıldı. Ve bence bunlar doğrunun neye benzediğine dair mükemmel birer örnek.

Bu anne, Diane Downs, çocuklarını yakın mesafeden vurdu, onları kanlar içinde arabayla hastaneye götürdü, ince saçlı bir yabancının yaptığını iddia etti. Ve bu videoyu izlediğinizde göreceksiniz ki, acı çeken bir anne gibi bile davranamıyor. Burada görmek istediğiniz şey anlattığı korkunç olaylar ve onun çok ama çok soğukkanlı tavrı arasındaki inanılmaz bir tutarsızlık. Ve eğer yakından bakarsanız, video boyunca aldatıcı tebessümü göreceksiniz.

(Video) Diane Downs: Akşam gözlerimi kapattığımda, ben arabayı sürerken, Christie’nin bana elini uzattığını ve ağzından durmadan kan aktığını görebiliyorum. Ve belki bu zamanla kaybolacak — ama ben öyle düşünmüyorum. Beni en çok üzen bu.

PM: Şimdi size hakikaten acı çeken bir anne olan Erin Runnion’un kızına işkence eden ve öldüren kişi ile mahkemede yüz yüze geldiği videoyu göstereceğim. Burada hiç sahte duygu görmeyeceksiniz, sadece ızdırap içinde bir annenin gerçek ifadesi.

(Video) Erin Runnion: Bu sözleri bebeği aldığın gecenin üçüncü yıldönümünde yazdım, ve ona zarar verdin, ve onu yıktın, kalbi durana kadar onu korkuttun. Sana karşı mücadele etti, biliyorum. Ama o şahane kahverengi gözleri ile sana baktığını biliyorum, ve sen yine de onu öldürmek istedin. Ve ben bunu anlamıyorum. ve asla anlamayacağım.

PM: Tamam, bu duyguların doğrulundan şüphe duyamayız.

Şimdi doğrunun neye benzediği çerçevesindeki teknoloji, bilim gelişmeye devam ediyor. Mesela artık özel amaçlı göz takipçiler ve kızıl ötesi beyin taramaları, kandırmaya çalıştığımızda bedenlerimizin yolladığı sinyalleri deşifre edebilen MRI’ların var olduğunu biliyoruz. Ve bu teknolojiler hepimize yalan için birer ilaç olarak pazarlanacaklar, ve birgün inanılmaz derecede faydalı olacaklar. Ama aynı zamanda kendinize şunu sormalısınız: Bir görüşmede sizin tarafınızda kimin olmasını istersiniz, doğruya ulaşmak için eğitilmiş biri mi yoksa kapıdan 400 pound değerinde bir elektroansefalo itecek biri mi?

Yalan gözcüleri insan araçlarına güvenirler. Biliyorlar ki, eskilerin dediği gibi,

“Karakter karanlıkta ortaya çıkar.”
Ve ilginç olan şey ise günümüzde çok az karanlık var.

Dünyamız günün her saatinde aydınlık.

 Yaşamlarını halka açık yaşama seçimi yapmış yepyeni bir nesil insanların seslerini yayınlayan bloglar ve sosyal ağlarla apaçık ortada. Çok daha gürültülü bir dünya. Bu nedenle sahip olduğumuz bir zorluk, aşırı paylaşımın dürüstlük olmadığını hatırlamak. Delice tweetlemek ve mesajlaşmak insan terbiyesinin — karakter bütünlüğünün — inceliklerinin hala önemli olduğu her zaman önemli olacağı gerçeğinden uzaklaştırabilir. Yani bu daha da gürültülü dünyada, ahlak kodumuz hakkında biraz daha açık olmamız, bizim için mantıklı gelebilir.

Yalancılığı fark etmenin bilimi ile görme, dinleme sanatını birleştirdiğinizde, bir yalana işbirliği yapmaktan kendinizi kurtarırsınız. Biraz daha açık olma yolunda adım adım ilerlersiniz, çünkü çevrenizdeki herkese şunu işaret edersiniz:

“Hey, benim dünyam, bizim dünyamız, dürüst bir dünya olacak. Benim dünyam, doğrunun güç kazandığı ve sahteliğin farkedildiği ve dışlandığı bir dünya olacak.”

Ve bunu yaptığınızda, bastığınız zemin biraz da olsa hareket etmeye başlayacak.

Ve doğrusu da bu.

Erişim Kaynak:
http://www.ted.com/talks/lang/tr/pamela_meyer_how_to_spot_a_liar.html

****************

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDAKİ YALANLA İLİŞKİSİ

“GERÇEK VE YALAN”IN EŞİĞİNDE

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

FİZYONOMİ İLM-İ SİMA (indir-PDF)

İLM-İ SİMA YÜZ OKUMA SANATI (indir-PDF)

 

CALVARY İnfaz (2014)


Günümüz insanlarının çektiği sıkıntılara karşı ne cevaplar veriliyor görmeniz açısından  önemli bir başyapıt.
İyi insan olmak yetmiyor. İyilerin en büyük suçu ihmalkârlıklarıdır. Bu şekilde davranmanın acıklı sonunu görmek için bu filmi seyretmenizi rica ederim.

Yönetmen:John Michael McDonagh      

Senaryo:John Michael McDonagh

Ülke: İrlanda, İngiltere

Tür:Dram

Vizyon Tarihi:11 Nisan 2014 (İngiltere)

Süre:100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Patrick Cassidy    

Oyuncular Brendan Gleeson ,   Chris O’Dowd, Kelly Reilly ,Aidan Gillen,    Dylan Moran

Özet

In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın yönettiği İnfaz bir kara komedi… Günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere Rahip James’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. Şaşırıp kalan James diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. Ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. Yedi gün içinde Rahip James’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

CALVARY İnfaz (2014) 2

Filmden

**

“Umudunu kesme; hırsızlardan biri kurtulmuştu.

Aşırıya kaçma; hırsızlardan biri lanetlenmişti.”

Aziz Augustinus

**

İlk kez 7 yaşımdayken cinsel istismara uğradım.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu?

- Oldukça ürkütücü bir açılış oldu.

 – İroni mi yapıyorsunuz? Özür dilerim. Baştan başlayalım. Bana ne söylemek istiyorsun? Ne söyleyeceksen dinlemek için buradayım.

7 yaşımdayken bir rahip bana tecavüz etti.

Mahkeme kayıtlarında yazana göre oral ve anal olarak.

Bu beş yıl boyunca her gün böyle devam etti.

Çok fazla kan kaybettim, hayal edebileceğiniz gibi aşırı miktarda.

- Kimseyle bu konuda konuştunuz mu?

- Şimdi sizinle konuşuyorum ya! Yani profesyonel yardım istediniz mi?

Niye? Başa çıkmayı öğrenmek için mi? Bununla yaşamayı öğrenmek için mi?

Belki de başa çıkmak, bununla yaşamayı öğrenmek istemiyorumdur. Resmi bir şikayette bulundun mu? Şahitlik ettin mi?

Rahip öldü. Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Sana verecek cevabım yok, özür dilerim.

Hâlâ hayatta olsa ne yararı olurdu ki?

Şerefsizin tekini öldürmenin anlamı ne olurdu?

Şaşılacak bir şey olmazdı. Kötü bir rahibi öldürmenin anlamı yok.

İyi bir rahibi öldürsen sarsıcı olurdu!

Buna ne anlam vereceklerini bilemezlerdi.

Sizi öldüreceğim Peder. Hiç yanlış yapmadığınız için sizi öldüreceğim!

Masum olduğunu için sizi öldüreceğim.

Gerçi şu anda değil.

İşlerinizi yoluna koymanız için size yeterli zamanı tanıyacağım.

Tanrı’yla barışın.

Pazar günü diyelim.

Sahilin, suyun kenarında buluşalım.

Pazar günü bir rahibi öldürmek! İyi bir parça olacak.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu Peder? Şu an yok. Ama kesin pazara kadar bir şeyler düşünürüm.

**

Milo:  İnsanlar niye intihar eder Peder?

İnsanlar niye mi intihar eder?

Rahip James: Direk konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?

Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.

Şık ve bakımlı adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.

Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.

Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor? Her şeyden daha çok sıkıyor.

İster intihar olsun ister orduya katılmak.

 – Bunlar zorlayıcı seçimler.

 – Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.

 – Katılmazsan da öğrenebilirsin.

 – Çok daha fazla hayatı deneyim edinirsin.

Savaşta savaşarak esas birisi olacağını mı sanıyorsun?

İnsanları öldürerek. Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz. Şöyle söyleyelim  Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki   öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

Ya savunma amaçlıysa?

Bu hassas bir iş, kabul.

 – Güç bela bize saldırıyorlar değil mi?

- Terör savaşının sınırları yoktur. Bir terörist grubun listesinde en üst sırada yer aldığımızı sanmam Milo, ya sen?

Teröristlerin akıllarından ne geçtiğini kim bilebilir?

İtiraf etmem gerekirse öldürücü duygularım var. Sevişememekten dolayı kadınlara karşı oldukça öfkelenmeye başlıyorum. Ben de düşündüm de eğer orduya katılırsam sizin deyişinizle bu eğilmler bir ayrıcalık olarak görülür. Başvuruda çıkıp ne aradıklarını söylemiyorlar yani. Reklamlarda dünyayı ve tüm bu saçmalıkları görmekten bahsediyorlar. Ama öldürme isteğini rütbe almaya dönüştürebilirim. Vasıfsızlığımdan daha ağır basar. Elbette.

Hiç pornografi kullanır mısın?

Bütün pornografi olanaklarını tükettim galiba.

Hepsini mi?

Neredeyse hepsini. Şu an transeksüel pornografideyim. Daha basit bir çözüm olabilir.

Evi terk etmek. Orantılı olarak artarak önüne gelenle yatan uygun bir kadınla buluşma şansının olacağı bir yere gitmek.

Âlem mi yapmalıyım yani?

Hayır ben daha çok Dublin, Londra, New York’u düşünüyordum?

New York mu? AIDS kapabilirim.

Benimle konuşmaya zaman ayırdığın için sağ ol Peder.

-Bu konuşma her şeyi meydana çıkarıyor.-

**

Herkes ölümün yaklaştığını bilir.

 – Daha mı kolay oluyor?

- Hiç kolay olmaz. Daha anlaşılır derdim.

Biraz daha adil. Bunun gibi durumlarda insanlar şaşkına uğrar.

Bu tesadüfi bir şey. Tanrıya lanet okurlar. Dostlarına lanet okurlar. Bazı durumlarda inançlarını dahi kaybedebilirler.

İnançlarını mı kaybediyorlar?

Başlayacak kadar fazla bir inanç olmamalı. İnançlarını kaybetmek onlar için bu kadar kolaysa eğer. Evet ama inanç denilen şey çoğu kişi için ölüm korkusudur. Bundan fazlası değildir. Hepsi bu kadarsa kaybetmesi kolaydır.

Kocanız iyi biri miydi?

Evet. İyi biriydi. Birlikte iyi bir hayat geçirdik. Birbirimizi çok sevdik. Şimdiyse o öldü. Ve bu bayağı da adil. Tüm olanlar buydu. Ama çoğu kişi iyi bir hayat geçirmedi. Sevgiyi hissetmediler. Bu yüzden bu hiç adil değil. Onlara acıyorum.

**

- Kimi görmeye geldiniz Peder?

- Freddy Joyce.

 – Freddy Joyce, katil 

- Kim olduğunu biliyorum. Onu niye görmek istiyorsun?

Eski bir öğrencim.

Beni görmek istemiş. Beni asmalarını istemiştim. Bildiğin üzere İrlanda’da ölüm cezası yoktur Freddy.

 – Niye seni asmalarını istiyorsun?

- Leslie Ryan bu şekilde öldü çünkü.

Vicdan azabı mı hissediyorsun?

Ben canavar değilim. Canavara mı benziyorum?

Canavarlar neye benzer?

Geçen gün burada polisler vardı. Şiddet kullandılar. Tüm korkunç detayların üzerinden geçmek istediler. Bunu sağlamaktan mutlu olacağına eminim. Yamyamlığa takmışlar. “Tadı nasıldı?” Sülüne benzediğini söyledim. Biraz av eti gibi. Aferin sana. Şakaya vur hemen.

 – Onlar neden ?

- Her zamanki gibi. Sonuncuyu öğrenmek istiyorlar. Asla bulamadıkları. Konuştuğum kişiyi.

Niye onlara söylemiyorsun Freddy?

Bir tür huzur bulmak için. İstedim ama Peder, hayatım buna bağlıysa onu nereye koyduğumu hatırlamıyorum  Yani ormanda bir yerde olduğunu biliyorum ama.

 – Anahtarlarımı nerede bıraktım?

- Hayır. Aklım başımda değildi. LSD peri masalı gibiydi.

Tüm bunları mahkemede söyledin Freddy. Biraz sıkmaya başladın artık. Sevimli  Sevimli bir kızdı. Bana önceden taciz edildiğini söylemişti. Ben de bir defa daha edilse bir fark yaratmaz dedim.

Gözlerindeki son ışığın sönüşünü görebiliyorsun ve birden Tanrı oluveriyorsun.

 – Hayır olmuyorsun!

Hayır olmuyorsun.

Ben niye buradayım?

Konuşacak birini istemiştim. Yaptığın herhangi bir şey hakkında suç duyduğunu sanmıyorum.

Duyuyorum.

Duyuyorum Peder. İncil’in öğretilerine inanıyorum. Günahlarım için tövbe edersen bağışlanacağıma inanıyorum. Böylece cennete yükselerek o kızları görüp onlardan özür dileyebileceğim. Onları kucaklayıp öpeceğim ve onları gerçekten seveceğim. Onlara hiçbir şekilde zarar vermek istemeyeceğim. Beni Tanrı yarattı değil mi? Değil mi? Demek beni anlıyor. Anlamak zorunda. Sizce?

Bence Tanrı seni anlayamıyorsa Freddy kimse anlayamaz.

**

- Bugün Freddy hapishanede ziyaretine gittim.

 – Neden?

Mahkûm da olsa ruhani rehberliği herkes kadar hak ediyor. Hatta daha fazlasını.

Öyle mi?

 Böylece Tanrılarına kavuşacaklar. Sonra da Tanrı tüm günahlarını affedecek. Yaptıkları şeyin bir önemi yok çünkü artık kurtarılmışlar!

Öyle bir şey, evet.

**

Tanrım Peder. Mesele kokain mi? Ya alacaktım ya da bırakacaktım.

 – Sahi mi?

- Evet. Çoğu insan bırakabilir. Başlama sorunları olmayanlar sadece. Başlamakla sorunu olanları değersiz görmeliyiz.

Hayatınla ilgili ne yapmak istiyorsun Veronica?

Hiçbir şey. Kırdaki zambakların nasıl yetiştiğini düşün.

 – Ne çabalıyor ne de dönüyorlar.

 – Güzel alıntı.

 – Elbette. Herkes bunu bilir.

 – Klişe, evet. “Diğer yanağını dönmek” veya   “başkalarının yargılamasını istemiyorsan sen de yargılama” gibi. Belki aktris olabilirim. Namevcut bir babam ve kontrolcü bir annem var. Bu da bir başlangıç.

Baban ne zaman gitti?

Gitmedi, öldürüldü.

 – Öldürüldü mü?

 – Av kazası. Tamamen kazara. Dayanmanın faydası yok Peder. Ben ümitsizim.

Kimse ümitsiz değildir Veronica.

**

- Peder, Yardıma ihtiyacın var.

 – Biraz tırlatmaya başladın. Belki de psikiyatriste kendin görünmelisin.

 – Yardıma ihtiyacın var mı?

İyi misin?

- Peder 

Bir sorunum yok Peder. Tamam mı?

Ben iyiyim. Dublin’de ilk işime giriştiğimde 3 yaşında bir oğlan çocuğu vardı. Ailesi onu hastaneye getirmiş. Rutin bir operasyon için. Ama anestezist bir hata yaptı. Küçük çocuk sağır, dilsiz ve kör oldu   ve de felç geçirdi. Kalıcı olarak. Bir düşünsene! Küçük çocuğun bilincinin yerine geldiğini düşün. Karanlıkta. Korkardın, değil mi?

Korkunun biteceğini bile bile korkardın. Bitmesi gerekti. Bitmeliydi. Annenle baban yakında olmalıydı. Seni kurtarmaya geleceklerdi. Işığı açacaklardı. Seninle konuşacaklardı. Ama bir düşünsene. Kimse seni kurtarmaya gelmiyor. Hiçbir ışık açılmıyor. Karanlıktasın. Konuşmaya çalışıyorsun ama konuşamıyorsun. Kımıldamaya çalışıyorsun ama kımıldayamıyorsun. Çığlık atmaya çalışıyorsun. Ama kendi çığlıklarını duyamıyorsun. Kendi vücudunun içine gömülmüşsün. Dehşetle inleyerek. O ne lanet bir şey?

Niye böyle bir hikaye anlattın bana?

Sebebi yok. Bazıları da çok alıngan.

**

Geçen gün konuşurken konuyu değiştirdin. Konu neydi?

Konunun ne olduğunu biliyorsun.

Bence ihmal suçu işledin. İhmal suçundan daha kötü suçlar olduğuna eminim.

O konuda uzmanlığı sana bırakıyorum baba. Açıkçası suçlar hakkında konuşulacak çok şey var herhalde.

Namus konusunda konuşulacak olandan fazla.

Haklı olabilirsin.

Bir numaran ne olurdu?

Bence affetmek oldukça küçümsendi.

Seni affediyorum.

Sen beni affediyor musun?

Her zaman.

**

Kendini atmayı mı düşünüyorsun?

Kolay yol olduğunu söylerler.

Kolayı filan yok. Bunu hiç düşünmedim.

Kötü bir durumdayım Peder.

Hayır, şaka yapmıyorum. Açıkçası uzun zamandır kötü bir durumdayım. Kimse hiçbir şey yapmak zorunda değil. Değecek bir şey hissetmemek.

Kopma hissi. Ayrılma.

Karım ve çocuklarım var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Param var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir hayatım var ve bana hiçbir anlam ifade etmiyor.

Sence nereden geliyor bu kopma hissi?

Hiçbir yerden. Hiçbir yerden.

Bak, birisiyle buluşmalıyım. Sana sonra uğrarım. Konuşuruz. Hayatını düzene sok. Tamam mı? – Tamam mı?

 – Teşekkürler.

Teşekkürler Peder. Teşekkürler.

**

CALVARY İnfaz (2014) 3

Sinizm nedir?

- İyi misin?

- Evet. Ellerini cebinden çıkar. Yavaşça.

 – Neden?

- Silahın olduğunu duydum. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Seni aramam gerekeceğini sanmıştım. Burada değilim diye bu işi bitirmen gerekmez. Hayır gerekir! Beklenti etkisi gibi. Buraya kadar geleceğini hiç düşünmüş müydün?

Gelmez diye umuyordum. Dostum olduğunu sanmıştım. Dostun henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

 – Ucuz sinizm.*

 – Ucuz değil. Kazanması zor bir sinizm! Bir sürü fiziksel ve psikolojik işkence sonucunda kazanılmış bir sinizm. Sözümü geri alıyorum o zaman. Ama yine de sinizm bu.

 – Aramızdaki fark budur belki.

 – Tek fark bu değil.

 – Pişmanlığın var mı?

- Evet! “Moby Dick”i bir türlü bitiremedim.

 – Balina Ahab’ı öldürüyor.

 – Sahiden mi? Sonra onunla beraber kalan gemileri ve tayfayı yok ediyor. İsmail hariç hepsini. Bir tek o kaçıyor. İnsanlara anlatmak için.

Kilisenin yanmasını anlarım. Ama köpeğimi öldürmen gerekmezdi.

Köpeğini öldürmedim ki. Köpekleri severim. Niye böyle bir şey yapayım ki?

Onu boğazı kesilmiş vaziyette buldum. Niye bir köpeği öldüreyim lan? Ben  Bunun benimle bir ilgisi yok. O suçtan tamamen masumum. Veronica’yı ittim. İtiraf ediyorum ve üzgünüm.

 – Köpek seni üzdü mü?

- Evet üzdü.

 – Ağladın mı?

 – Evet ağladım. İyiymiş. Rahip dostlarının onca yıl o zavallı çocuklara   yaptıklarını okuyunca ağladın mı peki?

- Sana bir soru sordum. Ağladın mı?

- Hayır. Aynen öyle!

- Galiba  – Ne?

- Galiba bağlılık hissettim.

 – Evet. Gazetede bir şeyi okuyunca 

Kendini bundan kopar! Şanslıydık biz! Orada yanan cesetler var! Köpek gibi yanıyorlar! Bana bakma. Çevir yüzünü, bana bakma!

- Hayır!

Kaç! (çocuk) Mícheál , kaç!

- Stanton’ı çağıracağım Peder!

Bana beni hatırlatıyor.

 – Henüz çok geç değil Jack.

 – Hayır geç. Hayır geç. Duanı et Peder. Çoktan ettim bile.

 

*Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Eski Yunanistan’da bazı İnsanlar, fert hürriyetinin kapsadığı sahayı daha da genişleterek rahatlık ve zenginliğe de sırt çevrilip dudak bükülmesi gerektiğini savunmağa, çalışma ve gayretlerini böylesine maddi gayretlere hasredenleri küçümsemeğe, onlarla istihzaya bağladılar. Onlar beşeriyete itimat etmiyor, insanların her iş ve davranışlarında her zaman kendi çıkar ve menfaatlerini ön planda tuttuklarına inanıyor, insanın asil ve ulvî gayeler peşinde de koşabileceklerine inanmıyorlardı.

Atinalıların bu kelime ile köpeklerin hırlayışı arasında benzerlik bulunduğunu göstermesine dikkat eden eski Türkler, bunu “kelbî” diye Türkçeleştirmişler. Kelimenin sıfat şekli: Sinikal

 

CALVARY İnfaz (2014) 1

 


THE GUARD- İrlandalı (2011)

İrlandalı olmanın farkındalığını görmek için seyredelim.

Yönetmen: John Michael McDonagh     

Senaryo: John Michael McDonagh        

Ülke: İrlanda

Tür: Komedi, Suç, Gerilim

Vizyon Tarihi: 20 Ocak 2011 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Irish

Müzik: Calexico    

Oyuncular:   Ronan Collins, Paraic Nialand ,   John Patrick Beirne,    Liam O’Conghaile ,   Christopher Kilmartin

Özet

Alışılmışın dışında, aykırı ve agresif kişiliğe sahip bir İrlanda polisi, gergin biri olan FBI ajanı ile uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı zincirini araştırmak için birlik olur. (imbd) | Gönderen: kareas

Yorumlar

Baştan sona çok ince göndermelerle dolu son derece eğlenceli bir senaryo ve Brendan Gleeson’ın her zamanki muhteşem performansı beni son derece tatmin etti doğrusu. İsmine ve konusuna bakıp bunu aksiyon filmi sananlar ya da türünün komedi olduğunu okuyup gülemeyenlere çok da şaşırmıyorum. Nitekim bomboş senaryolarla kuru gürültü patırtıdan oluşan aksiyon filmlerine ve sadece belden aşağı ergen espirileriyle dolu filmlere gülmeye alışan seyirciyi tatmin etmeyecek bir film olması bile takdir edilmesini gerektiriyor bana göre. Ben çok eğlendim izlerken. İngiliz gizli servisine ve FBI’ya yapılan göndermeler bile yeter eğlenmek için ki çok daha fazlası var filmde.

Filmden

Bebekler hep aynıdır. Bir bebeğin diğer bebeklerden farklı olması için cidden çok çirkin bir bebek olması gerekir. Şimdi, eğer bana çirkin bir bebek göstermek istemiyorsan, ben de görmek istemiyorum.

**

Sen bir psikopatsın. Ben sosyopatım, psikopat değil. Tımarhanede bana bunu açıkladılar.

 – Farkı ne?

 – Bilmiyorum. Karışık.

**

Sosyapat kelimesi açılımında psikopat tanımına yakındır. pat eklentisi fizyolojik olarak anormal seyreden hastalık bulgusu anlamındadır.

Toplumun temel kuralları ile uyuşamazlık şiddet yoluyla çözme şeklinde kendisini gösteren kişilik bozukluğu, psikolojik bir hastalıktır. olarak tanımlanabileceği gibi temel dürtülerine göre hareket eden. tanımadığı biri ile bile sadece zevk için cinsel ilişkiye girmekten tutunda toplum içince hoş karşılanmayacak dahası toplumsal antipatiyi sağlayacak giyim tarzı giyim , vücudun fiziki görselliğini bozacak şekilde aşırı abartılı dövme veya deriye takılı piyersing benzeri. alışılagelmişin ötesine çıkmaktan ziyade anormalite ile olumlu veya olumsuz ilgi çekmeye çalışma düşüncesi

 

 

THE SACRAMENT (2013) Ayin


Yönetmen: Ti West

Senaryo: Ti West   

Ülke: ABD

Tür: Korku, Gerilim

Vizyon Tarihi: 11 Temmuz 2014 (Türkiye)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tyler Bates 

Çekim Yeri: Savannah, Georgia, USA

Film-Özet

    İki muhabir arkadaş (Sam ve Jake) belgesel yapımcılığıyla uğraşmaktadır. Genellikle enteresan hikâyeler bularak TV için mini diziler hazırlayan kahramanlarımız bir nevi reality tv formatında çalışmaktadır. Günün birinde ekip arkadaşlarından Patrick’in yıllar sonra kız kardeşinden bir mektup aracılığıyla haber alması ve mektupta Caroline’in onu daveti etmesini fırsata dönüştürmek isteyen Sam, yapacakları yolculuğu belgeselleştirmeyi düşünür.

Zira Caroline uyuşturucu tedavisi gördükten sonra Mississippi yakınlarında mütevazi bir yaşam süren gizemli bir cemaate katılmıştır. Cemaatle ilgili daha fazla bilgi edinmek ve olan biteni kayıt altına almak isteyen kahramanlarımız eğlenceli olacağını düşündükleri bir serüvene sürüklenirler. Davet edildikleri yerle ilgili sadece uçaktan nerede ineceklerini öğrenen Sam ve arkadaşları, seyahatin geri kalan kısmında helikopterle yönlendirilirler. Sonrasında kısa süreli bir kamyonet yolculuğuyla en nihayetinde Caroline’in üyesi olduğu cemaatin topraklarına ulaşan belgesel ekibimiz, etraftaki silahlı güvenlikler sebebiyle epey huzursuz olurlar. Çok geçmeden Caroline’in karşılamaya gelmesiyle “Eden Parish” den içeri girmeyi başaran gençler, burada çoğunluğu yaşlılardan ve geçmişte suça bulaşmış gençlerden oluşan yaklaşık iki yüz kişilik bir kabileyle karşılaşır. Caroline rehberliğinde minik kasabayı gezen Sam ve arkadaşları, Caroline’in bahsettiği gibi insanların huzurlu bir şekilde gönüllerince yaşadıklarını gözlemlerler. Günlük yaşamlarından teknolojiyi tamamen çıkaran ve sadece temel gereksinimlerini karşılayabilecekleri kadarıyla geçinen bu insanların nasıl bu kadar mutlu olabildiklerini merak ettiklerinde ise artık pederle tanışmanın vakti gelmiştir. Peder burayı yoktan var ederek dış dünyada her türlü acıyı yaşamış; dışlanmış, hor görülmüş insanları toplayarak huzurlu bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağlamıştır. Caroline’in hatrı sayesinde pederle röportaj yapma iznini kapan Sam ise onunla tanıştıktan sonra kişiliğine ve ikna yeteneğine hayran olmaya başlar. Öte yandan güneş batıp hava karardıkça Eden Parish’de hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar…

KURTARICI BEKLENTİSİ
Mesiyanik teşebbüs; Mesih, Mehdi veya başka bir isimle ifadesini bulan bir kurtarıcı fikriyle hareket eden ve insanları mevcut kötü durumdan kurtaracak bir Mehdi inancına sahip olan mesihçi veya mehdici girişim demektir. Mesiyanik girişimin temel inancı mesiyanizmdir. Mesiyanizm, mesihçilik veya mehdicilik anlamındadır. Mehdicilik, ilahî bir kurtarıcının bir Mehdi’nin, bir Mesih’in insanları kurtaracağı inancıdır. Birçok dinin sosyolojisinde ve teolojisinde bu inancın varlığı bilinmektedir.
Bir mesiyanik hareketin mensupları, içinde bulundukları şartlarda bir kurtarıcıya ihtiyaç olduğuna, o kurtarıcının yolundan gidilmesi gerektiğine, kurtarıcının herhangi bir zamanda geleceğine, hatta belki kendi liderlerinin kurtarıcı olabileceğine/olduğuna ve o kurtarıcıya tâbi olanların kurtuluşa erebileceklerine inanırlar. Mehdi inancıyla yola çıkan insanların meydana getirdiği bir dinsel hareket, hoşnut olmadığı mevcut durumdan kurtulmak için çeşitli yol ve yöntemler izler, stratejiler geliştirir. Mevcut durumu değiştirmek ve kendi istedikleri bir durumu meydana getirmek için geliştirdikleri stratejileri izlerler. Kimi Mehdici hareketler, değişim stratejilerini sertlik üzerine kurarken, kimileri yumuşaklık üzerine kurarlar. Fakat son tahlilde Mehdici hareketler, insanlığı kurtarma hedeflerine erişmek için var güçleriyle çalışır ve mücadele ederler.

FİLMDEN

Merhaba. Tanıştığımıza memnun oldum.

Evet.

Peki, tamam.

Evet, umarım şimdiye kadar geçirdiğiniz zamandan hoşnut kalmışsınızdır. Modern hayatın konforundan vazgeçip, insanlığımızı geliştirmeye çalışıyoruz. Doğru değil mi?

Bizim için de çok hayret vericiydi. Konuştuğumuz her kişi, bize, istedikleri her şeyin, böyle bir hayatın içinde olduğunu ve bütün bunları da size borçlu olduklarını söylediler. Yo, Ben bu iltifatları hak etmiyorum. Biz bunu, hep birlikte başardık. Bu yeri sıfırdan inşa ettik. Bu bizim cemaatimiz ve ziyaretçilerimiz olarak sizler de, burada pay sahibisiniz. Biz, böyle inanıyoruz.

Bu konu hakkında biraz daha konuşmak isterim ama, ondan önce, şu ana soruları aradan çıkarsak, iyi olur diye düşünüyorum. Caroline, az evvel biraz rahatsız olduğunuzdan bahsetmişti, bu nedenle, sizi fazla sıkmak istemiyorum.

Oh, evet. Ama, şimdi iyiyim. Güzel.

Peki, ilk soru. Gerçek adınızı öğrenebilir miyim? Burada herkes size “Peder” diye hitap ediyor ve ben bunun nasıI başladığını merak ediyorum. Bu, takma bir isim. Ne zaman başladı bilmiyorum ama, epey bir zaman oldu. Bazı insanlar, kendilerine yardım eli uzatanları bir baba figürü olarak görürler. Evet, geldiği yerin burası olduğu aşikâr. Gerçek adıma gelince, Charles Anderson Reed.

Bu harika bir isim. Nerelisiniz ve tüm bunlar nerede ve nasıI başladı?

Bizi biraz gezdirin. Ben her yerdenim, dostum. Her büyük şehri ve her küçük köyü ziyaret ettim. Ve neler gördüm, biliyor musunuz? Sefalet, şiddet, açgözlülük ve ırkçıIık. Kanserli bir toplumun temel taşları. Ben de bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bütün bu insanları görüyor musunuz? Hepsi buraya koşup geldiler, çünkü hiç bir şeyleri yoktu. Doğuştan sefildiler. Onlara hiç bir fırsat verilmemişti. Biliyorum, çünkü ben de öyleydim. Toplum, yıllar önce bu insanlara sırt çevirmişti, ama, ben asla çevirmiyeceğim. Ben fakir biri olarak büyüdüm. Bunun acısını bilirim. Ümidini kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Bu dediklerimin hiç biri, burada yok. Madem ki buraya geldiniz, öyleyse ben de size yaşayacak bir yer vereceğim. Size iş vereceğim, yiyecek vereceğim ve sıcak bir yatak vereceğim. Neye ihtiyacınız varsa. Doğru! Ve hayatımızı yaşayacağız, dostum. Gerçek yaşam.

Burada müthiş bir beraberlik duygusu var, ama, gerçekten de böyle münzevî bir hayata gerek var mı?

Öyle olmamasını ummuştum ama, görüyorum ki şimdilik gerekli görünüyor. Bakın, biz bu cemaatimizi yıllar öncesi kurduk. Her yeri dolaştık ve gittiğimiz her yere güzel sözler vaz ettik. Durduğumuz her yerde Tanrı’nın bir, ya da iki çocuğu bize katıIdı. İşin en zor kısmı ise neydi, biliyor musunuz? İnsanları bir arada tutmak büyük çaba gerektirir. America artık köşelerinden çatırdıyor yönetim biçiminden tutun da, kaybettiği değerlere kadar. Hükümetiniz sallanıyor, dostum. Şimdi, siz bana komünist, ya da sosyalist, ya da her ne ise, demeden önce bu insanlara yardım elini uzatan kişiye nasıI hitap edeceğinize siz karar verin, ama, size şunu hatırlatmama izin verin. Bizim burada başardığımız şeyi yapmaya kalkışan bütün büyük liderler ya alaşağı edildiler, ya da öldürüldüler. Bu doğru. Malcolm X. Martin Luther King. Aman, Tanrım. J.F.Kennedy. Robert Kennedy. İnandığım şey uğruna ölmeye ben de razıyım, ama, kavgadan uzak durup, birlikte olduğun insanlarla yeni bir şey yaratman bence çok daha doğru. Şiddetin olmadığı bir yer. “Romalılara, on ikinci bölüm, ikinci ayet”  “Bu âlemin kalıplarına kendinizi uydurmaktan vazgeçin, ama, aklınızı yeniliyerek kendinizi geliştirin. “ Böylelikle, Tanrı’nın bütün inayeti üzerinizde olur. Tanrı’nın, iyi, güzel ve mükemmel inayeti. İşte bizim de burada yaptığımız bundan ibaret. Yaşama sebebimizi barış içersinde sürdürüyoruz. Bunu mutlaka takdir etmeniz gerekir. Gerçekten de. Barış demişken, buraya geldiğimizde, kapıda bizi bir kaç silahlı adam karşıladı.

Madem ki burası son derece barışsever bir topluluk, ki öyle görünüyor, bu silahlar niye?

Haricî dünya hakkında birtakım paranoyalarınız mı var? Bugün, bir kadın bize “haricîler” diye hitap etti. Oh. Gördünüz mü, işte medyayı bu yüzden hiç sevmiyorum. Konuşmaya başlayalı henüz daha beş dakika oldu, siz hemen, “olumsuz bir şey bulabilir miyim” i araştırmaya başladınız. Seni suçlamıyorum, Sam. Bu senin hatan değil. Öyle yaptığının farkında bile değilsin. Çünkü, bu şekilde şartlanmışsınız. Şiddet dolu, hasta bir toplumun içinden çıkıp, geliyorsunuz, ondan sonra da, cemaatimizin görülecek bunca güzelliği varken, tüm dikkatinizi, sınırlarımızı korumak için kullandığımız silahlara çevirmenin, normal olduğunu zannediyorsunuz.

Öyle demiyordum…

 Burada yaptıklarımız çok radikal şeyler, Sam, bu konuda hiç şüphe yok. Üstelik bir o kadar da karmaşık, o nedenle, açıklamama müsaade et. Yanlış anlamanıza müsamaha edebilirim. Hepimiz ederiz. Çünkü, bir zamanlar, bizler de tıpkı sizin gibi düşünürdük. Sana şöyle söyleyeyim, uzun zamandır beni ve bu cemaati gözlemleyen hükümet yetkilileri var, bunu bilmeyen de yok. Ben de bunu saklamıyorum. Ama, ben bu insanlara bir söz verdim, onlara daha güzel bir yaşam vaad ettim ve buna, güvenlikleri de dahil. Burası bizim yuvamız ve onu korumamız gerekiyor.

Bu oldukça makul.

Evet, gördünüz mü? Anlayacağını biliyordum. New York denen arı kovanında yaşamak, seni hayatından bezdirmiş. Güzeel. Peki… Tüm bunları yaratabilmek, mutlaka, belli bir miktar paraya mal olmuştur. Bütün bu insanların, sahip oldukları tüm birikimlerini hibe etmelerinin sonucu mu bu?

Oh, Sam. Bunu, bu şekilde tanımlamandan nefret ediyorum.

Para, senin için bu demek mi?

Bir yaşam mı?

Biz kapitalizme ya da materyalizme tapmayız. Biz buraya, bu topraklar üzerinde yaşamaya geldik. Amerika’nın kuruluş nedeni de bu, ama, artık buna müsaade etmiyorlar Doğru, eğer verginizi ödemezseniz, hapse gidersiniz. Aynen öyle. Dediğin çok doğru. Peki, Sam, şimdi de ben sana bir soru sorayım. Etrafına şöyle bir bak. Şu insanlara iyice bir bak. İçlerinde hiç, hapise gitmesi gereken biri gibi görünen var mı?

Hayır, yok, gerçekten de. Doğru. Parmağında bir alyans olduğunu görüyorum. Sen evlisin, değil mi? Evet. Oh, bu çok güzel. Karını seviyor musun? Pardon? Basit bir soru sordum. Karını seviyor musun? Evet, elbette. Onun için her şeyi yaparsın. Peki ya, yakında doğacak olan çocuğun, onu da seviyor musun? Oh, sorun ne? Soruma hazırlıksız yakalanmış gibi görünüyorsun. Eğer ayakkabı başkasının ayağındaysa, farklı görünüyor, bu çok ilginç değil mi? Üstelik, karını ve doğacak çocuğunu nereden bildiğimi merak ediyorsun?

Sakin ol, Sam. Ben bir konuya işaret etmeye çalışıyorum. Ben buradaki insanları, tıpkı senin karını ve doğmamış çocuğunu sevdiğin kadar seviyorum. Bütün bu insanlar, benim ailem, benim çocuklarım. Okurların için bunları yazdığın zaman, bu noktayı, asla unutmamanı rica ediyorum. Onların üzerinde herhangi bir fırıIdak çevirmeye kalkışacaksan, bu insanların hayatlarıyla oynadığını da, sakın unutma. Şu yüzlere bir bak. Şu insanların yüzlerindeki sevince bir bak, ne olur… Bu akşam, burada neler gördüğünü hep hatırla, Sam. Çok büyük bir sorumluluk taşıyorsun. Umarım, bunun farkındasındır. Farkındayım. Biz fırıIdak çevirmeyiz. Sürekli, dürüst bir şekilde, öznel olmaya çalışırız. Belli bir gündemimiz de yoktur, anlamlı olan şeyleri kaydedip, belgeselleştirmeye çalışırız.

Evet, doğru. Caroline, bana anlatmıştı. Bu röportaja da, bu nedenle, razı oldum. NasıIdır, bilirsin, medyaya inanmam ben. Sürekli yalan üstüne yalan ve üstüne, yine yalan. Çok satsın da, ne olura olsun. Kendine bir bak, Sam, ve şunu söyleyebilirim ki, sen, farklısın. Umursadığını görüyorum. Umursuyoruz.

Evet, doğru. Evet, başka sorunuz var mı, yoksa, sizin için tertiplediğimiz kutlama eğlencelerine başlayabilir miyiz?

Harika bir müzik gurubumuz var. Onlara bayılacaksınız. Sanırım, başlayabiliriz. Tamam, o zaman.

**

İntihar etme zamanı:

Peder:

Bu cennette acı çekmek yok, kıvranmak yok, üstelik, intihar da değil bu. Hayır, bizler günahkâr değiliz. Sadece imanımızı kanıtlıyoruz. Canlı bir kurban gibi, bedenlerimizi kutsal bir biçimde gönüllü olarak, Tanrımıza sunalım. “Romalılara, Bölüm 12 Ayet 1″. Geri dönemeyiz, çünkü dönebilecek bir yer yok. Öyleyse, zamanımız doldu. Korkmayın. Sakın korkmayın. Sadece, eşiğin öbür tarafına geçiyorsunuz. Hepsi bu. Tüm dünyaya, bize bırakabilecekleri huzurun ölümde var olduğunu gösterelim. Şimdi, daha güzel bir dünyaya gidiyoruz. öyleyse, hep birlikte gidelim. Tıpkı, küçük bir hap içip, uykuya dalmak gibi. Hepsi bundan ibaret. Provalarda yaptığımız gibi. Şimdi herkes içkisini alsın.

Peder, Yo, hayır, bakın, üzgünüm ama, bu bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yani, hepimiz burası için var gücümüzle çalıştık, nasıI oluyor da, bu kadar kolayca teslim oluyoruz?

Oh, evlat, teslim olmuyoruz ki. Siz hiç bir zaman yalan söylemedim ve sizler de, onların buraya geleceklerini biliyorsunuz, Bombaları ve silahlarıyla gelip bizi yerle bir edecekler. Amerika, yeni bir savaşın eşiğinde. Biz bu şekilde ölmeyi hak etmiyoruz, biz huzuru hak ediyoruz. Hepiniz buna inandınız ve işte bu nedenle, buradasınız. Peder. Gitmemiz gerekiyorsa, hep birlikte gidelim. Zamanımız doldu.

**

Teröristlerin ailelerinizi öldürmesine izin vermeyin.  Bizim tek veda etme şeklimiz bu.  Bu gerçek bir devrim.  Onların yaşam biçimine geri dönmektense, ölmeyi tercih ederiz.  Tüm dünya kendimizi nasıI kurban ettiğimizi görecek ama,  asla onların bizi öldürmesine izin vermeyeceğiz, hayır!  Hayatlarımızı feda ediyoruz.  Uzanın. Yere uzanın, çocuklarım.  Uzanın ve uykuya dalın.  Uyuyun.  Sadece uyuyun.  Uyuyun.

**

Peder:

İşte, üçümüz de buradayız. Herkes öldü. Bütün geriye kalan. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemezdik ve ben de onu bırakamazdım. Evet, öyle. Tanrı denediğimi biliyor. Onlara verebileceğim herşeyi verdim ve kurtuluş yolunu da gösterdim. Burada harika bir iş başarmıştık. Dünyayı değiştirecektik ve bu sadece daha başlangıçtı. Neden bizi kendi halimize bırakmadınız? Burada, kime, ne zarar veriyoruz? Bunların hiç birini biz yapmadık. Beraberinizde şiddeti getirdiniz. Bununla, gurur duyuyor musunuz? Bu hayatların sorumluluğunu sen üzerine alabiliyor musun? Anlamıyorsan, sen de bizle birlikte öbür tarafa gel. Yeter, kesin artık şunu. Bu insanların hiçbirinin ölmesi gerekmiyordu. Herkes bir gün ölür, dostum, ama arkadaşları uğruna tadılacak bir ölümden de, daha güzel bir ölüm şekli yoktur. Çocuklarımıza biz hep, bunları öğretiyorduk. Bu da, Yuhanna, On beşinci Bölüm, On üçüncü Ayet. Lütfen. Ben yakında baba olacağım, bir ailem var benim. Bunu yapmak zorunda değilsiniz. Siz benim ailemi yok ettiniz. Bir gün, siz de anlayacaksınız, bazı şeylerin, nelere mal olduğunu. Yoruldum. Artık, usandım. Herşeyimi verdim. Şimdi de, ayrıIma vakti geldi. Korkmadığımızı, dünyaya göstermeliyiz. Şimdi sıra bizde. Hayır, sıra bizde, hala yaşama fırsatımız var. Sınavı geçen insan, kutsanmış insandır. Tanrı’nın, kendisini seven insanlara vaad ettiği yaşam tacıyla taçlandırılacaklardır. (Peder tabancaile intihar etti)

**

    Cennet katliamında 167 kişi hayatını kaybetti. Bu tarihte bilinen en büyük toplu intihar olaylarından birisidir…

********

FİLMİN GERÇEK KONU BAĞLANTISI

İnsan Tapınağı (Aslında küçük ve etkisi olmayan bir dini grup olmasına karşılık 1978 de Guyana’daki Jonestown kentinde 918 üyesinin “İnsan Tapınağı”nın da siyanürlü portakal suyu içerek toplu intihar etmelerinden sonra dünya tarafından tanınan bir kült haline gelmiştir. Bu olaydan sonra tapınağın olduğu Jonestown bölgesi utanç verici bölge olarak anılmaya başlanmıştır. James Warren “Jim” Jones (13 Mayıs 1931 – 18 Kasım 1978) ABD’li “People’s Temple (İnsan Tapınağı) kilisesinin kurucusu vaiz. 1978 yılında Guyana’da kendi ve müridlerine özel kasabası Jonestown’da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müridleriyle birlikte ölmüştür.)

 http://en.wikipedia.org/wiki/Peoples_Temple_in_San_Francisco

TIKLA

Tarikat üyeleri lider için intihar ediyor


Vaiz Jim Jones

İnsan Tapınağı, zenci ve beyazlara eşit muamelesiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu yüzden birçok siyah amerikan vatandaşı tarikata üye oldu. Müritler Jones’a Baba diyorlardı. Jones onlar için İlahi bir varlıktı. Onun mucizevi iyileştirici özellikler olduğunu düşünüyorlardı. Jones da bu ününü kullanarak mucizevi iyileştirme gösterileri düzenledi ve bunlar sayesinde tarikatina birçok yeni üye kazandırdı. Kilise üyeleri kendi hareketlerinin toplumun problemlerine çözüm getireceğine inandılar. Bunun yüzünden ana akım hristiyanlıktan uzaklaştılar.

Travis Jones adıyla 1931′de Lynn, Indiana’da dünyaya geldi. Babası Ku Klux Klan üyesiydi. Eğitimini burada tamamladı, 1950′ lerde vaiz oldu. Kendi kilisesine para yardımı olsun diye kapı kapı dolaşıp evcil maymun sattı. Sonraları kilise büyüdü ve “Halkın Tapınağı (People’s Temple) adında bir tarikat kurdu. Tarikat üyelerinin toplantıları kilisede halka kapalı bir şekilde oluyordu, dolayısıyla halk üyelerin toplantılarını, içeride neler olup bittiğini merak ediyordu. Üyeler çoğalınca bu ilgi de arttı. Jones itibar kazandı ve ülke çapında hristiyan birliklerinde önemli görevlere geldi.

http://hafif.org/yazi/halkin-tapinagi-jonestown/

Jim Jones – 1978

1977′de İnsan Tapınağı tarikatı, Guyana‘da ormanın içine bir araziye taşındı. Jones’un hayali burada tarikatiyle kommünal bir yaşam sürüp medyanın ve halkın artan ilgisinden uzak kalmaktı. Fakat kasaba yaşamına geçince işler değişmeye başladı. Jones, ağırlaşan uyuşturucu bağımlılığını gizlememeye başladı. Müridlerine sık sık toplu intihar provaları yaptırıyordu. Tarikat mensuplarının yakınları dernekler oluşturup Jonestown’da insan hakları ihlalleri yapıldığını iddia edip bölgeyi ziyaret etmek için bir basın ekibi ve senatör göndermeyi başardılar. Ekip Jonestown’dayken her şey normal gözüküyordu, fakat birkaç kişi ertesi gün ziyaretçi ekibe artık oradan ayrılmak istediklerini söylediler. Ekip dönerken ayrılmak isteyenleri de aldı ve havaalanına gitti. Uçağa binerlerken kamyon üstünde İnsan Tapınağı tarikatı mensubu silahlı adamlar tarafından saldırıya uğradılar. 5 kişi hayatını kaybetti. Bu olayın patlak verdiği günün akşamı ise aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 911 müridiyle birlikte Jim Jones kasabasında aynı anda intihar etti. Müridler siyanürlü kokteyl ve enjektörler vasıtasıyla intihar ederken, koltuğunda ölü bulunan Jones’un kendini silahla vurduğu görüldü. Ertesi gün bu olaydan haberi olmayan basın helikopterle bölgeye geldiğinde her yere dağılmış 900 ün üzerinde cesetle karşılaşınca şoke oldu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bu eşine rastalnması zor olay Jonestown katliamı olarak tarihe geçti. Ölümlerinin son derece kutsal olacağını söyleyerek son konuşmasını yapan Jim Jones’un bu konuşmasının ses kaydı mevcuttur. Halkın Tapınağı mezhebi, liderleri olan papaz Jim Jones tarafından, müritlerinin büyük bir kısmı ABD’den Guyana ormanları içindeki vaadedilmiş topraklara götürülüp ve orada yine bu adam tarafından 900’den fazlası ilk önce çocuklardan başlamak üzere siyanür içmeye ikna edilince, yok olmuştur. Bu korkunç olay San Francisco Chronicle gazetesi tarafından detaylıca araştırılmıştır.

Tarikat Üyesi Çocuklar Oyun Oynarken

911 Tarikat Üyesinin Toplu İntiharı – Güney Amerika – 1978

 

Jones bu kadar kişi üzerinde denetimi nasıl sağladı?
O­nları ölüme kadar nasıl götürdü?
Veya bu kişiler; yaşamlarını neden liderlerinin dudakları arasından çıkan bir söze teslim ettiler? Guyana oramanlarında yaratılan toplumsal sistem nasıldı?
Hiç bir psikolojik sorunu olmayan, aklı başında olan, bu kadar insan bu toplumsal sisteme nasıl boyun eğdi? 

Bu sorulara yanıt bulmak isteyen psikologlar önce Lider Jim Jones`in kişiliği üzerinde durdular. Jones, Narsist, karizmatik ve paranoyak özelliklere sahipti. Küçük yaşlarında annesi güçlü bir kadınken, babası, birinci dünya savaşında hardal gazıyla sakatlanmış olarak eve dönen zayıf ve pasif bir kişiydi. Jim Jones müritlerine sık sık  annem bana, `benim evlenmemin tek nedeni bir kurtarıcı doğurmak içindir’ derdi. Ve küçükken yaşadığı yalnızlığı, müritlerine yaptığı uzun konuşmalarında, şöyle anlatırdı: „İlkokul üçüncü sınıfının sonuda öldürmeye hazırdım. Yani öyle saldırgan ve düşmanlık doluydum ki, öldürmeye hazırdım. Kimse bana sevgi ve anlayış göstermedi. O Indiana günlerinde, çocukların ana yada babaları okul gösterilerinde çocuğuyla birlikte okula gitmek zorundaydı. Bir çeşit okul faaliyeti vardı ve herkesin Allah`ın belası ana babası oradaydı, ama benimkiler yoktu. Ben orada tek başıma duruyordum. Tek başıma ve yalnızdım..” 

Jones iyi bir Hristiyan olarak büyüdü, ama gençlik yıllarında ruhuna Lenin girdi. Bir ara farklı ırklara ilgi duyan Metodistlerin kilisesine gitmeye başladı, zayıflar, zor durumda olanlar, kafası karışıklar, itilmişlere el uzattı. Onları bazı dini kurumların etrafında birleştirdi. Giderek kariyer sahibi oldu.1960 Yılında Indianapolis insan hakları başkanlığına seçildi. Ardından San Fransisko konut idaresi başkanlığına atandı. Amerika’nın önde gelen Yüz Din adamı listesinde yer aldı. Martin Luter King ödülüne layık görüldü ve büyük bir Amerikan gazetesi o­nu, yılın humanisti seçti. 

Jones şöhretinin doruklarındayken aşırı korkmaya ve çevresindeki insanlardan kuşkulanmaya başladı. Herkesin tehlikeli olduğunu, kendisine komplo kurmaya çalıştığından şüpheleniyor ve kendisini korumak için muhafızlar tutuyor, bir müddet sonra muhafızlardan da korkuyordu. En son olarak, kendisini bir nükleer patlamaya inandırdı. O­na göre bir nükleer savaş çıkacak ve insanlar yok olacaktı. Kendisine güvenli bir yer aramaya başladı. Brezilya`ya taşındı. Burada korkuları daha da büyüdü; öyleki bir uçak sesi duyduğunda nükler savaşın başladığına inanıyor korkudan titriyordu. Kendine bir yer arama kararına vardı. Kendi yağıyla kavrulacak, kendi yaralarını saracak, medeniyetten uzak bir yerde kendi tarikatının üyeleriyle yaşayacaktı.

Nükleer bir savaş patlarsa kendisi ve sürüsü bu savaştan zarar görmeyecek ve insanlık yok olunca kendisi ve Halkın Tapınağı tarikatı yer yüzüne egemen olacaktı, ama kendi yasalarıyla.. Guyana hükümetine baş vurdu. O’na ve tarıkatına Antillerdeki ıssız ormanlarda bir yer verdiler. 

Jones Bu Kervan Geçmez, Kuş Uçmaz Yerde Yüz Kadar Yandaşıyla Birlikte Cemaatini Kurdu.

CEMAATİN İLK YASALARI ŞUNLARDI:

1- Evlilik ve diğer aile bağları kesinlikle olmayacak. Tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, burada da aile ve aile bağları birliğe karşı bir tehditti. 

2- Cinsel ilişki özendiriliyordu. Jones, kadınların çoğuna kendilerini cinsel açıdan Jones için hazır tutmalarını öğütlüyor ve erkek müritlerinin gözleri önünde eşleriyle sevişerek, evlilikleri aşağılayarak yıkıyordu. 

3- Bir iç casusluk sistemi kurarak müritlerinin bütün hareketlerini kontrol ettiriyor ve o­nlarla ilgili tüm bilgileri alıyordu:

4- Müritlerinin dış dünya ile ilişkilerini kesin yasaklamıştı. Sadece o­nlara verdiği vaazlarla dış dünyayı kendisi müritlerine anlatıyordu.

5- Daima, topluluğu dış dünyadan gelecek bir saldırı konusunda korkutuyordu. Dış dünyadan yalıtılmış, bu kapalı toplumda her gece kendi büyüklüğünü açıkladığı ve müritlerini küçük düşürdüğü özel dini ayinler yapıyordu. 

Daha çok bir azarlamaya benzeyen `vaazlar` ı ve müritlerini köle gibi elinde tuttuğunu ortaya koyuyordu:`Hepiniz sürüngensiniz, hayvanlardan bile aşağılıksınız. İsteseniz şakşakçılık yapabilirsiniz, ama şakşakçılığınız beni hasta ediyor…Barış, barış.. Ben çok daha önemli bir şeyle meşgulken, siz şamata yapın. Çünkü ben, neyin ne olduğunu biliyorum. Sevgilim ve ben büyük planlar yaptık.. Sizi aptallar, şimdi size bakmak istiyorum çünkü benim ne kadar akkıllı olduğumu bilmiyorsunuz. Sizin ihanetiniz için uzun zaman önce planlar yaptım. Çünkü kominizmden başka hiç bir şeye güvenmeyeceğimi biliyordum. Kominizm ve benim içimdeki ilke, yani ben!` 

Jones her gün saatlece müritlerine konuşuyor ve o­nları dış saldırıyla korkutuyur sonra vaazlerini toplululuğa eğitim çalışmaları olarak okutuyor ve o­nlara anlattırıyordu. Bir gün Jones`in bazı müritleri firar ettiler. Bu ormanlıkta olan bitenleri anlattılar. Anlatılanların bazıları abartma olarak görülebilir ama korkunç şeylerdi. Tarikatın bazi üyelerinin aileleri, yakınlarının orada hapiste tutulduklarını ifade ettiler. Bu söylentiler üzerine, San Fransisko Senatörü Leo Ryan tarikatın yerleştiği yeri ziyaret edeceğini açıkladı. Yıllardır dış bir saldırıyla korkutulmuş, bütün dünyayı kendilerine düşman olarak algılamış tarikat topluluğu, Sanatörü karşılarında görünce saldırıya geçmiş ve sanatörü yanındaki kişilerle birlikte ödürmüştü. Bu öldürme olayı Jones ve tarikat üyelerinin korkularını doruğa çıkarmış ve sağ hiç bir tanığın olmayacağı son vaizini vererek, müritlerini ikna etmiş ve hep birlikte zehirli içeceği içerek, nükler savaş sonrası bütün insanlardan önce dünyaya gelip Halkın Tapınağı tarikatını kurmak üzere ölmüşlerdi..

Jones`İn Müritleri Üzerinde Bu Kadar Etkin Olmasının Nedenini Araştıran Psikologlar, Antiller’de Kurulan Bu Toplumsal Düzenin Özelliklerini Şöyle Sıralamışlar: 

a- Gelirlerin denetimi: Halkın tapınağına katılan müritler bütün mal varlıklarını, hatta yaşamlarıyla ilgili her şeylerini Jones `e teslim etmişti, artık bundan sonra Jones o­nları besleyecekti. Bununla zoraki bağımlılık uygulamaya geçmiş oluyordu.

b- Aile bağlarının zayıflatılması: Jones karı ve koca arasındaki bağları sistematik bir şekilde zayıflattı. Evlilik dışı ilişkileri özendirdi. Müritler o­na baba demek zorundaydı. Tek sevgi dağı o olmalıydı. 

c- Sosyo politik sınıf sistemi: Tarikat içinde bir iktidar piramidi vardı. En tepede Jones, o­nun altında “Planlama komisyonu” ve muhafızlar, en alttaysa sıradan insanlar.

d- Hareketin denetlenmesi: Tarikatı terk etmek coğrafi açıdan zaten çok zordu. Üstelik Jones oradan ayrılmayı ihanetle eş tutuyor ve ağır cezalar uyguluyordu. 

e- Sözlü ifadenin denetimi: Açık eleştiri çok şiddetle cezalandırılıyordu. Casus ve muhbir ağı farklı fikirleri Jones`e bildiriyordu.

f- Öğrenmeyi denetleme: Dışardan hiç bir bilgi alınmasına izin verilmiyordu, sürekli beyin yıkamaya eşdeğer bir eğitim çalışması sürüyordu. 

g- Duygusal denetim: Tarikat içinde düzenlenen toplantılar çok korkutucu deneyimlerdi. Kitle duygularının birbirlerine bulaşmasındaki olağanüstü gücü yansıtırlardı. Bu toplantıların şiddeti, muhalefet edenlerin herkesin önünde cezalandırılmasıyla artardı. İzleyicilerin kurbanları yuhalaması, saldırganla özdeşleşmesi özendirilirdi. “

 

SAPIK TARİKATLARIN KIYAMET PROVASI

22 Nisan 2000 / MURAT UÇAR

Hz. İsa’nın (AS) yer yüzünden alınıp gök yüzüne yükseltilmesinin kutlandığı yıldönümünden bir kaç gün önceydi. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının dünyaya en yakın olduğu gün. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının arkasında gizlenen UFO’lara binip bu dünyadan ayrılmalarına çok az zaman kalmıştı.

Yapılması gereken tek şey onları bu dünyaya bağlayan etten ve kemikten yapılmış kabdan (vücuttan) kurtulmaktı. Tarikatın karizmatik lideri, gün batarken içine zehir karıştırılan üzüm sularını içmeleriyle yolculuklarının başlayacağını söyledi. Ertesi gün eve gelen polis aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu yüzlerce kişinin cesediyle karşılaştı.

Hikaye hiç de yabancı gelmiyor değil mi?

En dehşet verici olanı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da gerçekleşen toplu intihar vakalarından bir kesitti yukarıda yazılanlar. En son Uganda’daki olaylarla gündeme gelen, kendilerine çoğunluka tarikat adı verilen grupların toplu intiharı gerçekten tüyler ürpertici safhaya ulaştı. İnsanların böylesine dehşet verici bir şekilde canlarına kıymaları sizce de çok garip değil mi?

Tarikatların toplu intihar tarihçesi

Tarihin en büyük toplu intiharı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da meydana gelendi. “Halkın Tapınağı” tarikatının lideri Jim Jones’in müritlerine verdiği emir üzerine 912 kişi siyanürlü üzüm suyu içerek hayatlarına son verdiler. 1970 yılında ABD’nin San Fransisco kentinde kurulan tarikat 1976 yılında lideri Jim Jones’in hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları nedeniyle Guyana’ya taşınmıştı. Jones, bütün kimliklerini aldığı müritlerine sürekli toplu intihar provaları yaptırıyordu. Hakkında açılan bir soruşturma için Guyana’ya gelen Amerikalı görevlileri ve tarikattan ayrılan 14 kişiyi öldürten Jones baskın korkusuyla müritlerine intihar emri verdi. Toplu intiharda ölen 912 kişinin 276’sı çocuktu. Müritlerini birer zombi haline getiren Jim Jones daha sonra kafasına bir kurşun sıkılmış halde bulundu. İsa’nın ruhunu taşıdığını iddia eden Jones’ın Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA adına çalıştığı ve CIA’nın bir zihin kontrolü projesinin üyesi olduğu iddia edildi.

19 Nisan 1993 tarihinde Teksas’ta 51 gün süren FBI kuşatmasına rağmen teslim olmayan “Davidiyen” tarikatı üyeleri, teslim olmak yerine kendilerini yakarak intiharı seçtiler. Akli dengesinin bozuk olduğu söylenilen tarikatın lideri David Coresh müritlerine kendisinin Hz. İsa olduğunu söylüyordu. İntiharda 83 müridi ölen Coresh’in tarikat içinde 20 karısı ve 40’tan fazla çocuğu vardı.

Kıyamet Günü hazırlıkları

İsviçre, Kanada ve Fransa’da müritleri olan “Güneş Tapınağı” isimli tarikatın bazı üyeleri 1994 yılında kendilerini yakarak, toplu olarak intihar ettiler. Ölenlerin boyunlarında bulunan madalyonlarda iki başlı kartal, tarikatın baş harfleri ve Mahşerin Dört Atlısını’nın (ölüm, savaş, veba, kıtlık) isimleri bulunuyordu. Dr. Luc Jouret tarafından kurulan tarikat kıyamet günü hazırlıkları yapıyordu.

Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde “Yüce Kaynak” isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçimin mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı. Tarikatın üyeleri başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı. Asla içki, sigara kullanmıyor ve birbirlerine “kardeşim” diye hitap ediyorlardı.

Uganda da yaşanan vahşet

İntihar olaylarının en sonuncusu 17 Mart 2000’de Uganda’da meydana geldi. Ülkenin güney batısındaki Kanungu kentinde toplanan “Tanrının 10 Emrinin Restorasyonu Hareketi” tarikatı üyesi 500’ü aşkın insan kilisede kendilerini ateşe verdiler. Yetkililer tarikatın başka evlerinde de cesetler buldular. Dehşetin bilançosu evlerde bulunan cesetlerle birlikte toplam 952’ydi. Katolik Rahip Paul İkazire tarafından 1980’li yıllarda kurulan tarikatın başlangıçtaki amacı tanrının 10 emrini insanlara hatırlatmaktı. Daha sonra gruba girip tarikatı ele geçiren Credonia Mwerinde ve Josep Kibwekere, Ruhul Kudüs’ten mesaj aldıklarını, Hz. Meryem ile konuştuklarını iddia ederek insanları etkilediler. İntiharın ardından ortadan kaybolan Mwerinde ve Kibwekere sırra kadem bastı.

Tüyler ürpertici bu intiharlar listesini daha da uzatmak mümkün, ama insanlar niçin intiharı seçiyor, inançlar bu konuda nasıl kullanılıyor?

NEDEN İNTİHAR EDİYORLAR?

Uzmanlara göre insanların böyle toplu şekilde intiharlarının psikolojik alt yapısında bir çok etken bulunuyor. Psikiyatristler intihar eden insaların kültürel, ekonomik, dini, sosyal, ruhsal yapılarının bu girişimlerinde önemli rol oynadığını söylüyor. Psikiyatrist Dr. Mecit Çalışkan, kişisel depresyonlarla kitlesel depresyonların birbirinden çok farklı olduğunu, toplu intiharların altında yatan asıl nedenin, üç büyük ilahi dinin dışındaki küçük dinlerin veya tarikatların kendi içindeki iç dinamizm olduğunu belirtiyor. Dr. Mecit Çalışkan; “Telkine yatkın insanlar bir cemaat bağı adı altında bir araya geldiklerinde birbirlerini etkilerler. Eğer bunlardan biri çıkıp da şeyh, lider, peygamber ya da adı her neyse birtakım telkinlerde bulunursa, bu telkinlerin dozu da çok yüksek olursa toplu intiharların olması mümkündür. Bu tür telkinlerin İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte etkisi çok olmaz ama mümkün olmayacağı anlamına da gelmez. Ben ABD’de yaşanan toplu intiharların kaynağını Hıristiyanlık’tan almadığını düşünüyorum” diyor.

Telkinlerin etkisi zeka seviyesi yüksek olmayan veya ruhsal bunalımda olan insanların üzerinde daha fazla görülüyor. Ruhsal bunalımın içerisinde yaşadığımız toplumda da çok sık görüldüğünü önemle vurgulayan uzmanlar, üyeleri intihar eden tarikatlarda yapılan şeyin bir çeşit beyin yıkama olduğunda birleşiyorlar. Kendini öldürdüğü takdirde daha iyi bir dünyaya gideceğine inanan insan tereddüt etmeden ölümü tercih edebiliyor.

Allah’ın insana verdiği değer bilinmiyor

İntiharların temel sebeplerinden birinin de dini eğitim yetersizliği olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Yeniçeri; “İnsanlara iman ve ahlak eğitiminin yeterli seviyede verilmesi gerekiyor. Manası olmadan verilen dini eğitim insanı intihardan kurtarmaz. Semavi dinler intiharı yasaklasa da Hıristiyan ülkelerde bu görülüyor, aynı şey Müslüman ülkelerde görülmez diye bir şey yok. Tarikat mensupları kilisede de intihar ediyorlar. Bana göre Batı medeniyetinin tamamiyle sorgulanması gerekiyor. Hırisitiyanlık eğitimi yetersiz olabilir veya gelişen teknoloji karşısında Hıristiyanlık insanlara cevap veremiyor olabilir. Konuya ferdi mükellefiyet açısından bakmak da yeterli olmaz. Toplumun bütün yönleriyle sorgulanması gerekiyor. En önemlisi, Allah’ın insana verdiği değerin insanlara anlatılması gerekiyor. İnsanın kendi değerini, kendinin sadece kendine ait olmadığını bilmesi gerekiyor” diyor.

Din intihara engel ama…

Yeryüzündeki üç büyük semavi din de insanın kendi canına kıymasını yasaklıyor. İntihar eden insanın cennete giremeyeceği inancı bu dinlere mensup kişiler için caydırıcı bir etken. Peki buna rağmen neden Hıristiyan ülkelerde toplu intihar vakaları görülüyor?

İçinde bulunduğumuz çağda hangi semavi dine mensup olursa olsun insanlar kendi dinleriyle çok fazla ilgilenmiyorlar. Düşülen manevi boşluk art niyetli ve ekstrem kişilikli fakat hasta ruhlu insanlar tarafından dolduruluyor. Dr.Mecit Çalışkan: “Allah’ın veya peygamberin yerine artık bu boşluğu dolduran lider konulmuşsa her şey yapılabilir. Bir süre önce ortaya çıkan, edep yerini öptüren şeyh meselesine bakın. Şeyh’in edep yeri öpülürse cennete gideceğine inanıyor insanlar ve bunu özel bir törenle yapıyorlar. Küçük ve dışa kapalı topluluklarda Müslüman dahi olsa toplu intiharlar da mümkün olabilir. Bu Türkiye’de olmaz diyemeyiz” diyor.

Dikkat, yakın zamanda bizde de olabilir

Uzmanların insanların giderek manevi boşluğa düştüğü Türkiye’de de benzer girişimlerin olabileceği konusundaki uyarıları çok havada kalmıyor aslında. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında sokaklarda yatan tinerci çocuklar toplu intihar girişiminde bulunmuşlardı. Kadıköy’de toplu intihara kalkışan altı tinerci çocuk polis ve itfaiye görevlileri tarafından zorlukla ikna edilmişlerdi. Yaşları 14 ile 18 arasında değişen bu altı çocuğun zorlukla engellenen girişimi uzmanlara göre kötüye işaret.

Sapık tarikatların karizmatik liderleri

Uzmanların dikkatle üzerinde durduğu bir diğer husus sapık tarikatların liderleri. Normal olmayan bu insanlar çok ilginç kişiliklere sahipler. Bir çoğu akıl hastası, Allah’tan vahiy aldıklarını, Hz. İsa olduklarını veya bazı üstün güçlerin kendilerine yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Böyle insanların mesajlarına gruptaki insanlar inanıyorlar. Allah inancı olsa dahi eğer mensup olduğu din ile ilgileri yeterli değilse liderden gelen mesajların doğru olduğunu kabul ediyorlar. O insana teslim oluyor ve istediklerini yapıyorlar. Bu tür insanlar sahip oldukları yetenekleri insanları etkilemekte kullanıyorlar. Mesela etkili bakışlar, yakışıklılık, kuvvetli bir zeka gibi özellikler böyle insanların elinde güçlü silahlara dönüşebiliyor.

İntiharın şekli de önemli

İntiharın şeklinin intihar aletinin ulaşılma kolaylığıyla bağlantılı olduğu söyleniyor. Toplu intiharlarda en çok tercih edilen yöntem toplu uyuma yöntemi. Zehirin doğrudan içilmesi mümkün olabileceği gibi yemeğe de karıştırılarak intihar edilebiliyor. Toplu olarak yakma da kullanılan yöntemlerden biri. Bu tür vakalarda asıl espri herkesin aynı şekilde, aynı metod ile ölmesi. Gruba dahil insanlar bunu bir ayin veya tören şekline dönüştürerek intihar ediyorlar, kişi o an yapılan ayinin etksi altında oluyor.

Korkunç iddia: Tarikatların arkasında istihbarat örgütleri var

Binlerce insanın ölümüne neden olan sapık tarikatlar hakkında bir çok söylenti dolaşıyor. Söylentilerden en kayda değeri tarikatların çoğunun büyük istihbarat teşkilatlarının kontrolünde olduğu ve bazı deneyler için kullanıldıkları savı. Aum Shinrikyo Tarikatı istihbarat örgütlerinin sapık tarikatları desteklediğine dair delil olarak gösteriliyor. Çalışmalarını ABD’de sürdüren Dr. Ümit Sayın konuyla ilgili bir açıklamasında; “1994—95 yılında Japonya’da kurulan tarikatın üyelerinin çoğu bilim adamı ve üniversite öğretim üyelerinden oluşuyordu. Liderliğini yarı kör, Hitler hayranı, Budist Shoko Asahara’nın yaptığı tarikatın 30 bin üyesi bulunuyordu. Dünyanın sonunun yaklaştığını, büyük bir savaş yaşanacağını söyleyen Asahara müritlerine tonlarca zehirli sarin gazı imal ettirdi. Tarikatin 1995 yılında Tokyo Metrosunda gerçekleştirdiği sarin gazı saldırısı büyük ihtimalle, olayı yakından izleyen başka istihbarat örgütleri tarafından kültün bazı üyelerine düzenlettirildi ve Asahara’yı ortaya çıkarmayı hedefliyorlardı” diyor.

Benzer şekilde kurulan Reverend Sun Myung Moon’un kurduğu Uniterian Church’ün de 1970 yılında yaklaşık birkaç yüzbin müridi vardı. En büyük amacı bütün dinleri birleştirmek olan Moon diğer bir çok tarikat lideri gibi ikinci İsa olduğunu iddia ediyordu. Fakat tarikatın bir CIA projesi olduğu iddia edildi. Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı döneminde bu grubun davetlerine katıldığı için büyük eleştiri aldı.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojinin beraberinde getirdiği yalnızlık, inanç eksikliği gibi olumsuzluklar insanları derinden etkiliyor. İnsanlar teknolojinin gelişimiyle içine düştükleri boşluğu bu tür sapık tarikatlar aracılığıyla doldurmaya çalışıyorlar. Görünen o ki inanç zayıflığı devam ettiği sürece daha birçok intihar vakası göreceğiz.

 

**************************

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ