GÖSTERİ ZAMANI


“Zamandan başka bize ait hiçbir şey yok; zamanın tadını tam da yeri yurdu olmayanlar çıkarır zaten.”  (Baltasar Graciân, L’Homme de Cour)

Üretim zamanı, yani meta-zamanı, eşit aralıkların sonsuz birikimidir. Bu, geri dönüşsüz zamanın soyutlanmasıdır; bütün dilimler, kronometre üzerinde sadece nicel eşitliklerini kanıtlamak zorundadır. Bu zaman, bütün fiili gerçekliği içinde, aslında tamamen değişebilir özellikte olan şeydir. Meta-zamanının bu toplumsal hâkimiyetinde “zaman her şey, insan ise hiçbir şeydir; insan olsa olsa zamanın çatısıdır” (Felsefenin Sefaleti). Bu, değersizleştirilmiş zamandır, zamanın “insanlığın gelişme alanı” olarak tamamen tersyüz edilmesidir.

**

İnsanlığın gelişmemesinin genel zamanı da, bu belirli üretim temelinde kurulu olan toplumun gündelik yaşantısına sahte-döngüsel bir zaman olarak geri dönen tüketilebilir zamanın tamamlayıcı biçimi görünümünde mevcuttur.

**

Sahte-döngüsel zaman aslında üretimin meta-zamanının tüketilebilir kılığa girmesinden başka bir şey değildir. Sahte-döngüsel zamanın temel özelliklerini, bilhassa da değişim değeri olan homojen birimleri ve nitel boyutun yok edilmesini kapsar. Ama somut gündelik yaşamın geri kalmasını ve bu geriliği sürdürmeyi hedefleyen bu zamanın yan ürünü olduğundan sahte-değerlendirmelerle yüklü olmak ve gerçeğe aykırı olarak tekilleştirilmiş bir anlar serisi olarak görünmek zorundadır.

**

Sahte-döngüsel zaman, modern iktisadın ayakta kalmasının, giderek şiddetlenen ayakta kalma mücadelesinin tüketim zamanıdır ve bu mücadelede gündelik yaşam hâlâ karar vermekten mahrumdur ve artık doğanın düzenine değil, yabancılaşmış emekle gelişen sahte-doğaya boyun eğer; böylece bu zaman, doğal olarak, sanayi-öncesi toplumların ayakta kalma mücadelesini düzenlemiş olan eski döngüsel ritmine yeniden kavuşur. Sahte-döngüsel zaman döngüsel zamanın doğal kalıntılarına dayanır ve aynı zamanda yeni türdeş bileşimler oluşturmak için onu kullanır: Gündüz ve gece, çalışma ve hafta sonu tatili, tatil dönemlerinin tekerrürü.

**

Sahte-döngüsel zaman endüstrinin dönüştürdüğü zamandır. Temeli metaların üretimine dayanan zamanın kendisi de bir tüketim metasıdır; bu meta eski birleşmiş toplumun çözülmesi aşamasında özel yaşam, iktisadi yaşam, politik yaşam olarak ayrılmış her şeyi bir araya getirir. Modern toplumun tüketilebilen bütün zamanı, kendilerini toplumsal olarak örgütlenmiş zamanın kullanımları olarak pazarda dayatan çeşitli yeni ürünlerin hammaddesi olarak ele alınma noktasına varır. “Zaten tüketilmeye uygun bir halde varolan bir ürün, yine de bir başka ürünün hammaddesi haline gelebilir.”(Kapital).

**

Temerküz etmiş kapitalizm, en ileri sektöründe, “tamamen donanımlı” zaman blokları satışına yönelir; bunların her biri, belli sayıdaki meta çeşidini bir araya getiren bütünleştirilmiş tek bir meta oluşturur. Yaygınlaşan “hizmet” ve eğlence ekonomisinde, bu, “her şeyin dahil olduğu” hesaplanmış ödeme formülünün ortaya çıkmasına yol açmıştır: Gösteri ortamı, tatillerdeki kolektif sözüm ona yer değiştirmeler, kültürel tüketime abone olma, “tutkulu sohbetler” ve “önemli kişilerle karşılaşma” şeklindeki toplumsallık satışı. Sadece birbiriyle ilişkili gerçekliklerin giderek artan sefaleti nedeniyle geçerlilik kazanan bu tür gösteri metası, krediyle ödenerek aslında modernleştirilmiş satış tekniklerinin pilot-malları arasında açıkça yerini alır.           

**

Tüketilebilir sahte-döngüsel zaman, gösteri zamanıdır: Hem dar anlamıyla imajların tüketim zamanı olarak hem geniş anlamıyla zamanın tüketiminin imajı olarak. Bütün metaların aracısı olan imajların tüketim zamanı, ayrılmaz bir şekilde, gösteri araçlarının tam kapasiteyle çalıştığı bir alandır ve bu araçların kendilerini global olarak her türlü özel tüketimin yeri ve asıl biçimi olarak sundukları amaçtır: Modern toplumun —ister ulaşımın hızlanması ister hazır çorba şeklinde olsun- sürekli elde etmeye çalıştığı zaman tasarrufunun Amerika Birleşik Devletleri halkı için, kesin olarak, sadece televizyon seyretmenin günde ortalama üç ila altı saati işgal, etmesi anlamına geldiği bilinir.Diğer yandan, zaman tüketiminin toplumsal imajı ise tamamen eğlence ve tatil anlarının hâkimiyeti altındadır ve bu anlar her gösteri malı gibi uzaktan tanıtılırlar ve tanımları gereği caziptirler. Bu meta burada açıkça gerçek yaşam anı olarak sunulmuştur ve mesele onun döngüsel geri dönüşünü beklemektir. Fakat yaşama adanmış olan bu anlarda bile daha da yoğun bir hale gelerek görülen ve yeniden üretilen şey yine gösteridir. Gerçek yaşam olarak temsil edilen şey, aslında sadece daha gerçekçi bir hale gelmiş gösteri yaşamı olarak ortaya çıkar.

**

Kendi zamanım sanki aslında çok sayıda eğlencenin ani geri dönüşüymüş gibi kendine gösteren bu çağ, aynı zamanda şenliksiz bir çağdır. Döngüsel zamanda, bir topluluğun lüks yaşam harcamasına katılım anı olan şey, cemaati ve hiçbir lüksü olmayan toplum için olanaksızdır. Sıradanlaşmış sahte şenlikler, diyalog ve bağış parodileri iktisadi harcamada bir fazlalığa yol açtığında, bunlar, sürekli olarak yeni bir hayal kırıklığı vaadiyle telafi edilen bir hayal kırıklığından başka bir şey doğurmaz. Gösteride, modern ayakta kalma zamanının kullanım değeri ne kadar azalırsa kıymeti de o kadar artar. Zamanın gerçekliğinin yerini zamanın reklamı alır.

**

Eski toplumların döngüsel zaman tüketimi, bu toplumların gerçek emeğiyle uyum içinde olurken, gelişmiş ekonominin sahte-döngüsel tüketimi de üretimin geri dönüşsüz soyut zamanıyla çelişkiye düşer. Döngüsel zaman gerçekten yaşanmış hareketsiz yanılsamanın zamanı olurken, gösteri zamanı ise yanılsamalı olarak yaşanmış, kendi kendine değişen gerçekliğin zamanıdır.

**

Şeylerin üretim sürecinde her zaman yeni olan şey, aynı olanın yaygın ekran olarak kalan tüketimde yer almaz. Ölü emek canlı emeğe hâkim olmayı sürdürdüğü için gösteri zamanında geçmiş bugüne hükmeder.

**

Genel tarihsel yaşamın yetersizliğinin bir diğer yüzü de bireysel yaşamın bir tarihinin hâlâ olmamasıdır. Gösteri sahnelenirken hızla gelip geçen sahte-olaylar, bu olaylara ilişkin bilgi sahibi olanlar tarafından yaşanmamıştı; üstelik bu kişiler gösteri makinesinin her itkisinde, alelacele gerçekleştirilen ikamelerin bolluğunda kendilerini kaybederler.Diğer yandan, gerçekten yaşanmış olan şey, toplumun resmi geri dönüşsüz zamanıyla ilişkili değildir ve bu zamana ait tüketilebilir yan ürünün sahte-döngüsel ritmine doğrudan doğruya zıt durumdadır. Ayrılmış gündelik yaşama dair bu bireysel deneyim, dilsiz, kavramsız kalır ve hiçbir yerde kayıtlı olmayan kendi geçmişine eleştirel yaklaşım olanağından yoksundur. İletişim kurmaz. Hatırlanmayanın sahte gösteri hafızası adına unutulur ve anlaşılmaz.

**

Tarihin ve hafızanın felce uğramasının, tarihsel zaman temeli üzerinde kurulu olan tarihin terk edilmesinin mevcut toplumsal örgütlenmesi olan gösteri, zamanın yanlış bilincidir.

**

İşçilere, meta-zamanının “özgür” üretici ve tüketicileri statüsünü kazandırmak için gereken öncelikli koşul, onların kendi zamanının vahşice ellerinden alınmasıydı. Zamanın gösterisel geri dönüşü ancak üreticinin bu ilk mahrumiyetinden sonra mümkün olabilmiştir.

**

Hem uyanma ve uykunun doğal döngüsüne bağımlılıkta hem bireysel geri dönüşsüz zamanın bir yaşamın yıpranmasındaki varlığında olduğu gibi, emekte yer alan kaçınılmaz biyolojik unsur, modern üretim açısından sadece tali bir öneme sahiptir; bunun sonucu olarak da bu unsurlar üretim hareketinin resmi bildirilerinde ve bu kesintisiz zaferin elle tutulabilir ifadesi olan tüketilebilir ganimetlerinde önemsenmezler. Kendi dünyasının tahrif edilmiş hareket merkezinde hareketsiz bırakılmış olan seyircinin bilinci, artık yaşamını kendini gerçekleştirmeye ve ölüme yönelik bir geçiş olarak sürdüremez.Yaşamı üzerindeki tasarruf hakkından vazgeçen kişi artık ölümünü kabul edemez. Hayat sigortası reklamlarının yaptığı tek şey, bu iktisadi kayıptan sonra, sistemin düzenini sağlama almadan ölmenin suç olduğunu ileri sürmektir; American way of death reklamları, bu karşılaşmada yaşam görünüşlerinin en büyük bölümünü elinde tutma kapasitesini vurgularlar. REKLAM BOMBARDIMANLARININ GERİ KALAN BÜTÜN CEPHELERİNDE İSE YAŞLANMAK KESİNLİKLE YASAKTIR. Tek tek herkes için tasarlanan ve en sıradan kullanıma sunulan bir “gençlik sermayesi” bile mali sermayenin sağlam ve biriken gerçekliğine asla ulaşamazdı. Ölümün bu toplumsal yokluğu yaşamın toplumsal yokluğuyla özdeştir. (Sağlık adına yapılan TV ve medya programların altında sigorta şirketleri yatmaktadır. Bu şekilde bir taşla iki kuş vururlar. Uzun ömür hayalleri kurdururken diğer taraftan insanları hayat sigortası adı altında paralarını toplarlar.)

**

Seyredilen sahte-döngüsel zamanın önemsiz yüzeyinde kaybolan ve yeniden ortaya çıkan görünüşteki modaların altında çağın asıl üslubu, her zaman için açık ve gizli devrim gerekliliğinin yönlendirdiği şeyin içindedir. (sh:120-128)

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

 

 

BEYNİN GİZLİ HAYATI (INCOGNITO) İSİMLİ ESERDEN


“Geleceğimizin Öngörüsüne Sahip Olmak İsteyenlerin Kitabı”

İki türlü insan vardır.

Beynini geliştirenler ve koruyanlar; Vücudunu geliştirenler ve koruyanlar.

Ne yazık ki ölümsüzlük ve tanrısal dürtüleri dizginleyemeyen insanoğlu her kapıdan kendine yol bulmaya çalışmaktadır. Ancak beynin gizemi çözülene kadar çok şeylerin farkına varılamayacağı kesin gibi görünüyor.

“Can”, “ruh”, “nefis” gibi maneviyat araştırmaların ileri seviyeye çıkması için “beyin bilgisi dopingi” ne ihtiyacımız olduğu kesindir.  Aşağıda çok az bir kısmını paylaşacağım David EAGLEMAN tarafından hazırlanmış olduğu  INCOGNITO (İnkognito) isimli eserde, güncel konuları anlamada ve geleceği önceden görmeye; ayrıca “farkı fark eden” olmaya çalışan gayretli kardeşlerimiz başarılarına eklemeler yapabileceklerdir.

Okuyucularda “yorum” ve “içerik kalınlaşması”nda faydalı olabileceğinden öncelikle  tavsiye ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

Alıntılara konulan başlıklar ilginizi çeksin diye tarafımdan konulmuştur.

Çizgi Filmlerdeki Karakterlerin Gözleri Neden Normalinden Büyük Olarak Çizildi

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendi­lerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarını çekicilik bakımın­dan değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.

Erkeklerin farkında olmadığı gerçek ise, fotoğraflarında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğle­mişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “Bu fotoğraftaki kadının gözbebekleri­nin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim”diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çeki­ci gelmişti yalnızca. (sh.5)

Göz Görmez, Beyin Görür

1960’lı yıllarda Wisconsin Üniversitesinde bir nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellileri yeniden görüşe kavuşturmanın yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Babası geçirdiği inmeden sonra yakın geçmişte mucizevi bir iyileşme göstermiş, Paul ise bey­nin dinamik biçimde yeniden düzenlenme potansiyeli karşısında büyülenmişti.

Kafasında giderek büyüyen bir soru vardı:Beyin, bir duyunun yerine yenisini koyabilir miydi?

Bach-y-Rita sonunda görme engel­lilere dokunsal bir “gösterim” sunmaya karar verdi. Düzeneğin işleyiş ilkesi şöyle açıklanabilir:

Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Titreşimler sizin kendi hareketinize doğrudan bağlı olarak değişim gösterdiği halde neler olup bittiğini anlamak size oldukça zor gelecek. Bacağınızı sehpaya vurduktan sonra ise “bunun görmeyle uzaktan yakından ilgisi yok” diye düşüneceksiniz. Ama acaba öyle midir gerçekten?

Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir haf­ta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal gir­dileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yete­rince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir.

Sırttan gelen sinirsel uyarıların görmeyi temsil edebildiğine inanmak size güç geliyorsa, kendi görme duyunuzun da aslında tıpkı bunlar gibi, yalnızca farklı kablolardan geçmeyi seçmiş bu­lunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını hatırlayın, yeter. Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyal­lerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.

İster gözlerden, ister kulaklardan, ister bambaşka yerlerden olsun, uyarıların nereden geldiği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez. Uyarılar, siz nesneleri itip, yerden yere vurup, onlara tekmeler atarken yaptığınız hareketlerle tutarlı biçimde ilişkilendirilebilir olduğu sürece beyniniz de görme adını verdiğimiz dolaysız algıyı inşa edebilir.

Bu türden başka duyusal değiş-tokuşlar da etkin biçimde incelenmektedir.Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer’i düşünün: Vücudunu hamlelerle ileri itip, son derece tehlikeli ve küçük kaya basamaklarına tutunmasını sağlayan konumlar alarak dimdik ka­yalıklarda kademe kademe ilerliyor. Kör olması ise başarısını kat­layan bir etken. Weihenmayer, kendisini 13 yaşında kör bırakan ve retinoşizis adı verilen ender bir göz hastalığıyla dünyaya gelmişti. Bu durumun dağcı olma düşünü yıkmasına izin vermeyerek 2001 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk (ve kitabın yayımlandığı tarih itibariyle de tek) görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve Brain-Port olarak bilinen küçük bir levha parçasını ağzında taşıyarak gerçekleştiriyor. Bu, onun tırmanır­ken dili aracılığıyla görmesinisağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem ve yarattığı kimyasal ortam, yü­zeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerleşti­rildiğinde onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek di­lin normalde görme duyusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket doğrultusu ve boyut gibi) algılamasını sağlar. Bu düzenek, bize gözümüzden çok beynimizle gördüğümüzü hatırlatır nitelik­tedir. Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere geliştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve sonar girdileri de verilmekte ve böylece dalgıçların bulanık su­larda görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmaktadır.

Eric, dilin bu şekildeki uyarımını başlangıçta tanımlanamaz kenarlar ve şekiller olarak algıladığını, ancak uyarımı daha derin bir düzeyde tanımayı hızla öğrendiğini ifade etmişti. Kendisi artık kahve fincanını rahatlıkla eline alabiliyor, bir futbol topuna vurup kızıyla karşılıklı paslaşabiliyor. (sh:40-42)

Geleceğin Hava Yollarını “Beyin+Cihaz” larla Olacaktır.

Motor sinyaller ve duyu sinyallerinin zamanlamasını yorumlama işi, beynin ortaya sürdüğü bir parti oyunu değildir elbet; nedensellik sorununun çözülmesinde de çok önemli bir rol oynar. Nedensellik, aslında ta temelinde zamansal sıralama değerlendirmesine gereksinim duyar: Yaptığım motor hareket, duyusal uyarıdan önce mi, sonra mı geldi?

Çoklu duyulara açık bir beyinde bu sorunun doğru biçimde yanıtlanmasının tek yolu, sinyallerle ilgili zamanla­ma beklentilerini iyi ayarlanmış biçimde tutmaktır; böylelikle, farklı hızlarla işleyen farklı duyusal yolların varlığında bile “öncelik” ve “sonralık” kesin biçimde belirlenebilir.

Zaman algılaması, gerek benim laboratuvarımda gerekse baş­kalarında, üzerinde etkin biçimde çalışılan bir alandır; ama burada vurgulamak istediğim kapsayıcı husus, zaman duygusunun (neyin ne zaman gerçekleştiği ve ne kadar sürdüğü) beynimiz tarafından oluşturulduğu ve üzerinde kolaylıkla oynanabildiğidir; tıpkı gör­mede olduğu gibi.

Öyleyse duyularınıza güvenmek konusunda alacağınız ilk ders oluşudur:

Siz siz olun, güvenmeyin.

Bir şeyin doğru olduğuna inanmanız ya da doğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten doğru olduğu  anlamına gelmez.

Savaş pilotlarının akıldan çıkarmamaya çalıştığı en önemli ders “cihazlarınıza güvenin” dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanları söyleyebilir ve siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi yeğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak, biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gör­düğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice düşünün.

Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok azının farkındayız. Be­yin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulu­narak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır. Kendimize onlarla ilgili sorular sormaya başlayana kadar çoğu şeyin bilincine varmadığımızı anlamaya başladığımız anda, ken­di derinlerimize inme yolunda yaptığımız yolculuğun ilk adımını da atmış sayılırız. Bu noktada, dış dünyada algıladığımız şeylerin, beynin erişme olanağı bulamadığımız bölgelerince üretildiğini an­larız.

Bu erişilmez düzenek ve yaşadığımız zengin yanılsama çeşitlili­ğiyle ilgili ilkeler, yalnızca görme ve zamana ilişkin temel algılara değil, birazdan göreceğimiz üzere daha üst düzeydeki işleyişlere de (düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız) uygulanabilir. (sh:54-55)

“Bilginin Sabitleşmesi/Kalıtsallaşması”

Tavuk Seksörlerinin Ve Uçak Gözcülerinin Esrarı

Dünyanın en iyi tavuk seksörleri Japonlardır. (Seksör: Hayvanlarda cinsiyet tayini yapan kişi) Civcivler yumur­tadan çıktığında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla erkek-dişi olarak ayrılır. Cinsler birbirinden farklı beslenme prog­ramlarına tabi tutulduklarından, zorunlu bir uygulamadır bu: Sonunda yumurta üretecek olan dişiler bir programa, yumurta üre­timi sektöründe değer taşımayan ve etlerinden yararlanmak üzere ayrılıp semirtilen küçük bir bölümü dışında genellikle imha edi­len erkekler de başka bir programa göre beslenir. Sonuçta tavuk seksörünün işi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölmeyi be­lirlemek üzere hızla cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu iş, bilindiği üzere olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler.

Yani neredeyse. Japonların icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklığın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı. 1930’lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes hayvanı üreticileri, tekniği öğrenmek için Japonya’daki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okulu’na seyahat eder olmuştu.

İşin gizemli yanı, kimsenin tekniğin işleyişini tam olarak açıklayamamasıydı. Yöntem nasıl oluyorsa belli belirsiz görsel ipuçları­na dayanıyor, ama profesyoneller bile bu ipuçlarının ne olduğunu söyleyemiyordu. Görünüşe göre, civcivin gerisindeki deliğe bakar bakmaz hayvanı atacakları doğru bölmeyi biliyorlardı.Profesyonellerin öğrencileri eğitme yöntemleri de bundan ibaretti. Usta, çırağının yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğren­ci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini inceler ve bölmelerden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptığı geribildirimde bulunmaktı: Evet ya da hayır diyerek. Bu etkinlikle geçen haftalar sonunda öğ­rencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.

Bu arada okyanuslar ötesinde benzer bir hikâye daha gelişmek­teydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanma tehdidi altında yaşayan İngilizler için, gelen uçakları hızlı ve doğru biçim­de ayırt etme gereksinimi doğmuştu. Hangi uçaklar eve dönen İn­giliz uçakları, hangileri bomba atmaya gelen Alman uçaklarıydı?

Bu alanda kusursuz birer “gözcü” olduklarını ispatlayan bazı uçak meraklıları ordu tarafından hızla görevlendirildi. Bu kişiler öyle­sine değerliydi ki, hükümet kısa sürede sayılarını artırabilmek için kolları sıvadı; ancak sayıları çok az, bulunmaları da çok zordu. Hükümet bunun üzerine “gözcüleri” diğerlerini eğitmekle görev­lendirdi. Zorlu bir girişimdi bu. Gözcüler izledikleri stratejiyi an­latmaya çalışıyor ancak başarısız oluyorlardı. Kimse bir şey an­lamıyordu; gözcülerin kendileri bile. Tıpkı tavuk seksörleri gibi, gözcülerin de ne yaptıkları hakkında pek fikirleri yoktu; doğru yanıtı bir şekilde buluyorlardı, o kadar.

İşe biraz yaratıcılık katan İngilizler, nihayet yeni gözcüleri ba­şarıyla eğitmenin yolunu buldular: deneme-yanılma geribildirimi. Acemi gelişigüzel bir tahminde bulunuyor, uzman da evet ya da hayır demekle yetiniyordu. Sonunda acemiler de, tıpkı akıl hocala­rı gibi bu gizemli ve tarifsiz uzmanlıktan nasibini alıyordu. (sh:58-59)

TV Programı Hilelerinden

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştir­menin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar]sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları -ve hatırlanmasını um­dukları etki ortadaydı. (sh: 66)

Başarıda En Yüksek Seviye Robotik Düzeneğe Erişmek Midir?

Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri genelde “Biraz kafanı kullan diye bağırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların he­definin aslında düşünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim yatırımının amacı, mücadele alevlendiği sırada doğru ma­nevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı olmaksızın yapılabil­mesidir. İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya çıktığında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen, sahip oldukları iyi eğitimli bilinçdışı düzenektir. Kalabalık, dikkat dağıtmak için bağırır, ayak­larını gümbürtüyle yere vurur. Sporcuyu bu arada yönlendiren şey bilinçli düzenekse, hamlesini mutlaka yanlış yapacaktır. Eğer topu potadan geçirmeyi umuyorsa tek dayanağı ve tek güvencesi, aşırı eğitimli robotik düzenektir.

Artık bu bölümde edindiğiniz bilgileri, teniste her zaman kaza­nacak biçimde kendi yararınıza kullanabilirsiniz. Baktınız ki kay­bediyorsunuz, rakibinize bu kadar başarılı bir servis atmak için ne yaptığını sorun, yeter. Servisinin mekaniklerine dalıp size anlatma­ya çalıştığı an, batmış demektir.

Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde erişme olanağımız da o ölçüde azalıyor. Ama daha yeni başlıyoruz. Bir sonraki bölümde, bilginin daha da derin­lere nasıl gömülebildiğini göreceğiz. (sh: 74)

Sporculara yakından baktığınızda, kendilerini havaya sokmak için bazı fiziksel rutinlerden yararlandıklarını görürsünüz. Sözgelimi, basketbolcular, genellikle topu potaya atmadan önce üç kez zıplatır ve boyunlarını sola kıvırırlar. Bu ritüeller bir anlamda öngörülebilirlik sağlayarak kişiyi daha az bilinçli bir duruma getirmek yoluyla rahatlatıcı etkide bulunur. Tekrarlamalı ve öngörülebilir nitelikteki ritüeller, bazı dinsel uygulamalarda da aynı amaca hizmet eder. Sözgelimi ezbere dua okumak, tespih çekmek ya da ilahi söylemek, bilinçli zihnin gürültüsünü azaltmada yardımcıdır. (sh:214)

Basit Problemler Daha Zor Çözülür.

Beynimize en köklü biçimde kazınmış içgüdüler, psikologların yalnızca insana özgü durumları (yüksek bilişsel beceriler gibi) ya da sorunları (zihinsel bozukluklar gibi) anlamaya daha fazla yö­nelmeleri nedeniyle spotlardan uzağa itilmiştir genellikle. Ama en otomatik ve en az çaba gerektiren (yani özelleşmişlik ve karma­şıklık bakımından en üst düzeydeki nöral devreleri gerekli kılan) davranışlar, aslında ta başından beri gözümüzün önündedir: cin­sel çekim, karanlık korkusu, empati, tartışma becerisi, kıskançlık, adalet arayışı, çözüm bulma, ensestten kaçınma, yüz ifadelerini tanıma… Bu tür davranış ve eylemlerin altında yatan geniş nöral ağlar öylesine ince bir ayardan geçmiştir ki, gündelik işleyişlerinin farkına bile varmayız. Ve tıpkı tavuk seksörleri örneğinde olduğu gibi, bu devrelere kazınan programlara erişmek için iç gözlemden yararlanmaya çalışmak da boşunadır. Herhangi bir eylemin bilincimizce “kolay” ya da “doğal” olarak değerlendirilmesi, bu eylemi olanaklı kılan devrelerin karmaşıklığını ciddi biçimde azımsama­mıza neden olabilir. Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.

Buna bir örnek vermek gerekirse, yapay zekâ alanında olup bi­tenleri bir düşünün. Bu alan, 1960’lı yıllarda gerçeğe dayalı bilgiy­le (“at, bir memeli hayvan cinsidir” gibi) baş edebilen program­larda hızlı ilerlemelere sahne olmuş, ancak bu ilerleme daha sonra yavaşlayarak neredeyse durma noktasına gelmiştir. Kaldırım kena­rında düşmeden yürümek, yemekhanenin yerini hatırlamak, uzun bir vücudu küçücük iki ayak üzerinde taşımak, bir dostu tanımak ya da bir espriyi anlamak gibi “basit” problemleri çözmenin çok daha zor olduğu anlaşılmıştır.Gerçekten de hızlı, etkili ve bilinçsiz biçimde yaptığımız şeyleri modellemek öylesine zordur ki, bunlar çözülememiş problemler olarak yerlerini korumaktadırlar.

Herhangi bir durum bize ne kadar bariz ve zahmetsiz görünür­se, yalnızca altta yatan engin devreler ağından dolayı öyle görün­düğünden de o kadar kuşku duymamız gerekir. 2. Bölüm’de gör­düğümüz üzere, görme eyleminin bunca kolay ve hızlı olmasının en geçerli nedeni, karmaşık ve adanmış bir düzenekçe destekleni­yor olmasıdır. Bir şey ne kadar doğal ve kolay görünürse, gerçekte durum o kadar tersidir”

Şehvet devrelerimiz çıplak kurbağa gö­rüntüsüyle harekete geçmez çünkü onlarla çiftleşemediğimiz gibi, genetik geleceğimiz ile de pek alakaları olduğu söylenemez. Ama buna karşılık, ilk bölümde gördüğümüz üzere bir kadının gözbe­beklerinin büyümesi bizi pekâlâ ilgilendirir çünkü bu tepki cinsel ilgi konusunda önemli bir bilgi yaymaktadır. Sonuçta, kendi içgü­dülerimizden oluşan bir umvvelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar. (sh: 90-91)

Kadınların En Başarılı Ve Güzel Olduğu Zamanlar

Cinsel cazibe ya da çekim duygusu sabit bir kavram olmayıp, durumun gereklerine göre ayarlamalardan geçer. Hayvanlardaki kızışma dönemini ele alalım. Neredeyse bütün dişi memeliler, kı­zışma döneminde açık sinyaller verirler. Sözgelimi, dişi babunların gerisi parlak pembeye döner ki bu değişim, şanslı bir erkek babun için yadsınamaz ve karşı konulamaz bir davettir. Buna karşılık in­san türünün dişileri, bütün yıl boyunca çiftleşebilme konusunda benzersiz olup doğurgan dönemlerini herkese ilan edecek özel bir sinyal de üretmezler.

Acaba?Kadınların en güzel olduğu dönemin, âdet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık geldiği ortaya çıkmıştır..

Bu değer­lendirmeyi yapan ister kadın ister erkek olsun, sonuç her durumda aynıdır; üstelik bu dönemde nasıl davrandıklarının da konuyla pek ilgisi yoktur çünkü aradaki fark, yalnızca fotoğrafa bakmakla bile algılanabilir. Bu dönemdeki bir kadının verdiği sinyaller, babunun gerisiyle verdiği sinyal kadar bariz değildir elbette, ama sinyalin biraz olsun okunabilir olması, onunla aynı odadaki erkeklerin gü­dümlü bilinçdışı mekanizmalarını harekete geçirmeye yeter de ar­tar bile. Sinyaller bu devrelere ulaşabiliyorsa, görev tamamlanmış demektir. Sinyaller, başka kadınların devrelerine de ulaşabilir bu arada: Kadınlar, belki de eş bulmak için girişilen kavgada rakiple­rinin durumunu değerlendirmeye olanak sağladığı için, diğer ka­dınların döngülerine karşı epeyce duyarlıdır. Doğurganlığın ipuç­larının neler olduğu henüz açıklık kazanmış değildir. Kulakların ve memelerin yumurtlamaya yakın günlerde daha simetrik hale gelişi ve bazı ten özelliklerinin (cilt tonu yumurtlama döneminde bi­raz açılır) bu ipuçları arasında yer aldığı düşünülmektedir. Ama ipuçları ne olursa olsun, bilinçli zihnin hiçbirine erişimi olmasa da, beynimiz bunları kavramaya programlanmıştır. Zihin, yalnızca arzunun güçlü ve açıklanamaz çekim gücünü hisseder.

Yumurtlama ve güzelliğin etkileri, yalnızca laboratuvarda değil, gündelik yaşam içinde de ölçülebilir. New Mexico’da yakın geçmişte yapılan bir çalışmada, yerel striptiz kulüplerindeki dansçıla­rın aldıkları bahşişin kadınların âdet döngüleriyle ilişkili olup ol­madığı değerlendirilmişti.

 Doğurganlığın zirveye çıktığı günlerde dansçılar saatte ortalama 68 dolar bahşiş kazanırken, bu ortala­ma kanama dönemlerinde 35 dolara düşmüştü. Aradaki günlerin ortalaması ise 52 dolardı. Bu kadınlar büyük olasılıkla bütün ay boyunca flört davranışları sergilemişken, doğurganlık durumların­daki değişim, beklentiyle dolu müşterilerine vücut kokusu, ten ren­gi, bel/kalça oranı, hatta özgüven değişimi biçiminde yansımak­taydı. İlginçtir ki, doğum kontrol hapı kullanan striptizcilerde bu açıdan herhangi bir zirve değer saptanmamış, bu kadınların aylık kazancının saatte ortalama 37 dolarla kaldığı ortaya çıkmıştı (hap kullanmayanlardaki ortalama 53 dolara karşılık). Daha az kazan­malarının nedeni tahminen, hapların erken gebelik dönemine özgü hormonal değişimlere, dolayısıyla da dışa vuran göstergelerde de­ğişimlere neden olması ve bu tür kulüplerin müdavim Kazanovalarına artık o kadar da ilginç gelmemeleri olabilir.

Peki, bu araştırma bize ne anlatıyor?

Öncelikle, mali yönden endişe duyan striptizcilerin doğum kontrol haplarından kaçınıp yumurtlamanın hemen öncesinde mesai saatlerini ikiye katlama­ları gerektiğini. Ama asıl önemlisi, kadın (ya da erkek) güzelliği­nin beyin devreleri tarafından önceden düzenlenmiş olduğudur. Bu programlara bilinçli olarak erişemez ve onları ancak dikkatle ta­sarlanmış çalışmalarla ortaya çıkarabiliriz. Bu arada beynin, dev­reye giren ipuçlarını algılamada oldukça başarılı olduğunu da not edelim. Tanıdığınız en güzel insana geri dönecek olursak da, farz edin ki, iki gözü arasındaki mesafeyi, burun uzunluğunu, dudak kalınlığını, çene biçimini vb. belirlediniz. Bunları çekicilik bakı­mından ortalama bir insanın değerleriyle karşılaştırsaydınız, ara­daki farkın belli belirsiz olduğunu görürdünüz. Bu iki insan, bir uzaylıya ya da Alman kurduna bu açıdan ayırt edilemez gelir; nasıl ki uzaylılar ya da Alman kurtlarının çekici olan ve olmayanları size ayırt edilemez geliyorsa. Ancak kendi türünüzün bireylerinde görülen ufak tefek farkların beyniniz üzerindeki etkisi büyüktür. Sözgelimi, kimileri kısa şort giymiş bir kadının görüntüsünü büyü­leyici bulurken, kısa şort giymiş bir erkek, onlara itici gelir; oysa geometrik bakımdan iki görüntünün birbirinden farkı pek azdır.

Üstü kapalı ya da incelikli ayrıntılar temelinde ayrım yapabilme becerimiz son derece gelişkindir, çünkü beynimiz eş bulma ve eş seçimi gibi keskin tanımlı işleri yerine getirmek üzere düzenlenmiş­tir. Bütün bunlar, bilinçli farkındalık yüzeyinin altında gerçekleşir, bizler yalnızca yüzeyin üzerine ulaşmayı başarabilen o tatlı duygu­ların keyfine varmakla kalırız. (sh:95-97)

Koku Deyip Geçmeyin (Kötü Parfüm Kullanmayın!!!!)

Bunun yanıtını kimse bilmese de yakın geçmişte yapılan bazı çalışmalar, insan burnunun iç yüzeyini döşeyen dokuda, farelerin feromonlar aracılığıyla ger­çekleştirdikleri haberleşmede rol oynayan reseptörlerin benzerleri­nin bulunduğunu ortaya koymuştur. Reseptörlerin işlevsel olup olmadığı kesinlik kazanmış değilse de, davranışa odaklı araştır­malar olumlu yönde ipuçları vermektedir. Bern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada kız ve erkek öğrencilerde MHC ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu tişörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişört­lerin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi vücut kokusunu yeğle­diklerini belirttiler. Sonuç: Onlar da, tıpkı fareler gibi MHC’leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte ve yine üreme görevini bi­lincin radarına yakalanmaksızın yerine getirmektedir.

İnsan feromonları, üreme dışındaki durumlarda da görünmez sinyaller taşıyor olabilir. Örneğin, yenidoğanların temiz bezlerden çok, annelerinin memelerine sürülmüş bezlere yönelmeleri, ola­sılıkla algıladıkları feromonal işaretlerden kaynaklanmaktadır. Kadınlarda âdet döngüsü süresinin de bir başka kadının koltukaltı terini kokladıktan sonra değişebildiği düşünülmektedir.

Feromonların sinyal taşıdığı açık olmakla birlikte, insan davra­nışlarını ne ölçüde etkileyebildiği bilinmiyor. Bilişsel durumumuz öylesine çok katmanlıdır ki, bu tür işaretlerin oynadığı rol önemini iyiden iyiye yitirmiştir. Ama oynadıkları rol ne olursa olsun, en azından beynin sürekli bir evrime tabi olduğunu hatırlatırlar bize. Çünkü bu moleküller miadını doldurmuş miras yazılımların varlı­ğını gözler önüne serer. (sh:98)

İçkinin Yasaklanması İnsanı Korumak İçindir

Yunan şairi Mytileneli Alcaeus’un popüler deyişi En oino âletheia (Şarapta gerçeklik vardır), Romalı âlim Yaşlı Plinius tara­fından In vino veritas biçiminde tekrarlanmıştı. Babil’in Talmud metinleri de benzeri bir ifade içerir: “Şarap içeri girince, sırlar dı­şarı çıktı.” İzleyen bölümlerde ise “Bir insan üç şeyle ele verir ken­dini: şarap kadehi, cüzdanı ve gazabıyla”sözleri çıkar karşımıza. Romalı tarihçi Tacitus, yalanı önlemek amacıyla Germen halkları­nın konsey toplantıları sırasında mutlaka alkol aldığını yazar. (sh:105) (Bazı Siyasi partilerin kamp uygulamaları altında milletvekillerini etkilemeleri ve bu şekilde sırlarını çözmeleri, veya daha değişik uygulamalar, ilaçlar ve gizli sinyallerle mankurtlaştırıldığı düşünmekten kendimizi alamıyoruz.)

 

Politikacıların Yorumlarındaki Matematik Hesabının Doğrusunu Nasıl Anlarız?

Matematiğin de, öldürmenin de bir zamanı var

Akılcı ve duygusal sistemler arasındaki çatışma, felsefecilerin “va­gon açmazı”(“trolley dilemma”) olarak adlandırdıkları durumla açıklanabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Bir tren vagonu, kontrol­den çıkmış, raylarda hızla ilerliyor, epeyce aşağıda ise beş işçi ray onaranıyla uğraşmakta. Sizse yakından geçiyorsunuz ve hepsinin öleceğini hemen anlıyor ama bu arada yanı başınızdaki makasa müdahale ederek vagonu tek bir kişinin öleceği biçimde yönlendi­rebileceğinizi de fark ediyorsunuz. Ne yaparsınız? (Soruda herhan­gi bir tuzak ya da gizli bilgi olmadığını varsayın.)

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, müdahalede bir an bile tered­düt etmezsiniz: Bir kişinin ölmesi, beş kişinin ölmesinden iyidir nasılsa, değil mi? Evet, doğru bir seçim.

Şimdi açmaza ilginç bir ekleme yapıyoruz: Aynı vagon yine aynı raylardan geçiyor ve yine aynı beş kişi tehlikede. Ancak bu sefer siz, rayların üzerinden uzanan köprüde bir izleyicisiniz ve yakın­larınızda da çok şişman bir adam var. Fark ediyorsunuz ki eğer onu aşağı iterseniz, vücudu treni durdurup o beş işçiyi kurtarmaya yetecek irilikte. Peki onu iter misiniz?

Eğer çoğu insan gibiyseniz, masum bir insanı öldürmek fikri sizin de tüylerinizi diken diken edecektir. Ama durun bir dakika. Bunu, bir önceki seçiminizden farklı kılan nedir ki? Yaptığınız şey, yine beş yaşama karşılık bir yaşamı feda etmek değil mi? İşin arit­metiği, iki durumda da aynı değil mi?

Bu iki olgu arasındaki fark tam olarak nedir? Kant geleneğini izleyen felsefeciler, farkın, insanların nasıl kullanıldığında yattığını savunur. Birinci senaryoda yaptığınız, kötü bir durumu (beş kişi­nin ölümü) daha az kötü bir duruma (tek kişinin ölümü) indirge­mekten ibarettir. İkincisinde ise, köprüdeki adamı belirli bir amaca hizmet eden bir araç olarak kullanmaktasınızdır. Bu, felsefe litera­türünde popülerlik kazanmış bir açıklamadır. Ama ilginç biçimde, insanların seçimlerinde yaptıkları bu dönüşü anlamaya yarayacak, daha beyin merkezli bir yaklaşım da olabilir.

Joshua Greene ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler tarafın­dan önerilen alternatif yoruma göre iki senaryo arasındaki fark, bir insana “dokunmak”, yani onunla yakın mesafeden etkileşim kurmakla ilgilidir. Aynı soru, köprüdeki adamın, bir düğmeye bastığınızda açılan bir kapak yoluyla aşağı düşmesini olası kılacak biçimde kurulduğunda, oyunu adamın düşmesi yönünde kullanan epeyce kişi çıkar. Adamla yakın temasta bulunma düşüncesi, bir nedenle insanları onu ölüme itmekten caydırmaktadır.

Neden mi?

Çünkü bu tür bir kişisel etkileşim, duygusal ağları harekete geçi­rir; problemi soyut, kişiler üstü bir matematik problemi olmaktan çıkarıp kişisel ve duygusal bir karara dönüştürür.

Beyin görüntüleme teknikleri, vagon problemini düşünen insan­larda şu bulguları ortaya çıkarmıştır: Köprü senaryosunda, motor (hareketle ilgili) planlama ve duygularla ilgili alanlar etkinleşirken, makas senaryosunda etkinleşen beyin bölgeleri, akılcı düşünmede rol oynayan bölgelerden ibarettir. İnsan, birini itmek zorunda kal­dığında duygusal bakımdan hareketlenir ama yalnızca bir kaldıra­cı hareket ettirmek durumunda kaldığında beyni Uzay Yolu‘ndaki Mr. Spock’ınkinden farksız çalışır.

Beyindeki duygusal ve akılcı ağlar arasındaki çekişme, Alacaka­ranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birinde oldukça iyi bi­çimde gözler önüne serilir. Hatırladığım kadarıyla öykü şöyleydi:

Kutu (2009)
The Box

Paltolu bir yabancı, bir adamın kapısında belirir ve ona bir tek­lifte bulunur: “İşte üzerinde tek bir düğme bulunan bir kutu. Tek yapman gereken, bu düğmeye basmak. Bunu yaparsan sana bin dolar vereceğim.”

“Peki, düğmeye bastığımda ne olacak?” diye so­rar adam. Yabancı yanıtlar:

“Düğmeye bastığında çok uzaklarda, hiç tanımadığın biri ölecek.” Adam bütün gece, içine düştüğü bu ahlaki açmazdan dolayı kıvranır. Düğmeli kutu mutfak masasının üzerinde öylece durmaktadır. Kutuya uzun uzun bakar, çevresinde döner durur. Alın ter içinde kalmıştır.

Nihayet, içinde bulunduğu berbat mali durumu da değerlendir­meye kattıktan sonra kutuya doğru atılır ve düğmeye basar. Hiçbir şey olmaz. Ortalık sessizdir, sıradan bir hava hüküm sürmektedir.

Derken biri kapıya vurur. Paltolu yabancıdır gelen. Adama pa­rasını verir ve kutuyu alır. “Bekle” diye bağırır adam arkasından. “Şimdi ne olacak?”

Yabancı yanıtlar: “Kutuyu alacağım ve sıradaki kişiye verece­ğim. Çok uzaklarda, hiç tanımadığın birine.”

“Şimdi Al” ile “Sonra Alın” Farkı ile Kurulan Düzen

Öykümüz, kişisellik taşımayan bir tavırla düğmeye basmanın kolaylığını vurgular. Adamdan istenen, eğer birine elleriyle saldır seçimini o anda alabileceği 100 dolar yönünde yapmayı yeğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha beklemeye değmezdi.

Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik yaptı­lar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların çoğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi lehine değiş­tirdi. Burada dikkat edilecek nokta, her iki senaryoda da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, son­ra diğerinde yoğunlaşmasının nedeni ne olabilir?

Bu durum, Sam McClure ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler ile meslektaşlarına yeni bir fikir verdi. Seçimlerin tersinmesi problemini, beyindeki çoklu rakip sistemler ışığında yeniden ele alan araştırmacılar, gönüllülerden, bir beyin görüntüleme cihazıy­la tarandıkları sırada “ya hemen şimdi al ya da daha sonra daha fazlasını al” türünden ekonomik kararlar vermelerini istediler. Amaçları, biri ânında ödüllendirilmeyle, diğeri daha uzun dönemli akılcılıkla işleyen iki sistem bulmaktı. Bu iki sistem birbirinden bağımsız olarak çalışıyor ve birbiriyle çarpışıyor idiyse, bu durum verileri pekâlâ açıklayabilirdi. Sonuçlar, anlık ya da kısa dönemli ödüllerin seçilmesinin gerçekten de duygularla ilgili bazı beyin böl­gelerini ciddi biçimde etkinleştirdiğini göstermekteydi. Bu alanlar, alkol bağımlılığı gibi dürtüsel davranışlarla ilişkiliydi. Buna karşı­lık, daha büyük getirisi olan, daha uzun dönemli ödüllerin seçildiği durumlarda etkinleşen alanlar, korteksin üst düzey bilişsel işlevler ve düşünmeyle ilgili yan (lateral) bölgeleriydi. Bu yan alanlardaki etkinlik ne kadar fazlaysa, katılımcı da ödülü ertelemeye o kadar niyetliydi.

2005 ile 2006 yılları arasına karşılık gelen bir dönemde, ABD’de emlak sektöründe büyük bir kriz patlak vermişti. Sorun, son zamanlardaki ipotek işlemlerinin yüzde 80’inin değişken oran­lı krediye bağlanmış olmasıydı. Bu yüksek risk faizli kredilere imza atan borçlular, daha yüksek ödeme oranları karşısında kendilerini bir anda köşeye sıkışmış bulmuşlardı. Borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı hızla artıyordu. 2007’nin sonlarıyla 2008 arasında ABD’de f haciz yoluyla el konulan evlerin sayısı bir milyona yaklaşmış, ipo­tek teminatlı menkul değerler, büyük oranda ve hızla değer kay­betmişti. Tüm dünyada kredi almak güçleşmişti artık. Ekonomik çöküş yaşanıyordu.

Tüm bunların beyindeki rakip sistemlerle ne ilgisi var? Yüksek risk faizli ipotek teklifleri, aslında “şimdi istiyorum” sisteminden faydalanmaya son derece uygun hale getirilmişti: Bu muhteşem evi, çok düşük geri ödeme oranlarıyla şimdi alın, arkadaşlarınızı ve ailenizi etkileyin, düşünebileceğinizden çok daha rahat yaşayın. Değişken oranlı ipotek faizi bir ara yükselecektir, doğru, ama bi­linmeyen bir gelecekte ve buna daha çok zaman var. Kredi veren bankalar, anlık ödül devrelerine böylece doğrudan bağlanarak, Amerikan ekonomisini neredeyse tümüyle hortumlamayı başardı­lar. Ekonomist Robert Shiller’in bu ipotek krizinin başlangıcında söylediği gibi bu tür tartışmalı mali balonların nedeni “en çok da fiyatların yükselişe geçtiği dönemde ortaya çıkan, gerçeklere bağı­şık, bulaşıcı bir iyimserlik” idi. “Bu balonlar aslında temelde top­lumsal olgulardır” diye sürdürüyordu sözlerini Shiller; “ve bunla­ra yakıt sağlayan psikolojiyi anlayıp onunla baş etmeye çalışana kadar da oluşmaya devam edeceklerdir.”

“Şimdi istiyorum”a dayalı pazarlıklara ilişkin örnekler arama­ya başladığınızda, bunları her yerde görmeye başlarsınız. Kısa süre önce tanıştığım bir adama, öldükten sonra vücudunu bir üniver­sitenin tıp fakültesine bağışlaması karşılığında üniversitesi öğrencisiyken 500 dolar para ödenmişti. Anlaşmayı kabul eden öğren­cilerin hepsinin ayak bileğine, ilgili hastaneyi belirten bir dövme yapılmıştı. Tıp fakültesi için kolay bir satış olmuştu bu: 500 dolanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Noel Kulübü’müze Katılın, Paranız Ona En Çok Gereksinim Duyduğunuz An Elinizde Olsun.”)

Peki ama Noel kulüpleri neden bu kadar tuttu?

Müşteriler ken­di paralarını yıl boyunca kendileri kontrol etseler daha iyi faiz kazanabilir ya da ortaya çıkan fırsatlara yatırım yapabilirlerdi. Herhangi bir ekonomist, onlara kendi sermayelerini elde tutmaları tavsiyesinde bulunabilirdi. Öyleyse bu insanlar neden bile isteye bir bankadan paralarını almasını talep ettiler; hele de bu kadar kısıtlama ve parayı erken çekmeleri halinde ödenecek bir tutar da varken?

Sorunun yanıtı açık: İnsanlar istiyordu ki, birileri onları para harcamaktan alıkoysun.

Para kendilerinde kalırsa, kısa sü­rede yiyip bitirmeleri olasılığının yüksek olduğunu biliyorlardı. Birçok kişi artık Noel kulüplerinin yerine ABD Gelir İdaresi’ni (Internal Revenue Service) kullanıyor: Maaşlarında yapılan daha fazla kesinti sayesinde, Gelir İdaresi yıl boyunca paralarının daha büyük bir oranını elinde tutabiliyor ve bu insanlar bir sonraki Ni­san ayında posta kutularında bir çek bulmanın mutluluğunu ya­şıyorlar. Havadan gelivermiş gibi görünen bu para, aslında kendi paraları. Yine de, fazla paranın yıl içinde ceplerinde delik açaca­ğı sezgisine kapılanlar, bu yolu seçer. Çünkü kendilerini dürtüsel kararlardan koruma sorumluluğunu başkasına devretmek, daha cazip bir seçenektir onlar için.  (sh:118-122)

Suçlu Kim?

Kuledeki Adamla Gelen Sorular

Charles Whitman, 1966 Ağustosunun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. Yirmi beş yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleye­rek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı. Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. Ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

Whitman, bir gece öncesinde daktilonun başına geçmiş ve bir intihar notu yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.

Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. Birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öl­dürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. Polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçakla­mak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra in­tihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. … Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana.

Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. …

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak ça­lışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin İzcileri 5. Grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. Bu nedenle Teksas Üniversitesi kule­sinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardın­dan, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar no­tunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını be­lirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiği­mi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor’u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başı­ma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir ya­pıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesin­den sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacı­lar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahat­sızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930’lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören may­munlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bu­lunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özel­likle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplum­sal fobiler yaşadıklarında artar.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiğigerçekten de son derece isa­betliydi.

Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğü­mü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca…. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin … geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir.

Whitman’daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arka­daşı Elaine Fuess “Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu” diye anlat­mıştı. O “bir şeyler” tahminen Whitman’ın içindeki öfkeli, saldır­gan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil ol­maktan çıkmıştı.

Peki, Whitman’da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acı­masız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu?

Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu?

 Bu tümör, onu ne ölçüde “suç­lu” bulduğunuzu etkiliyor mu?

Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız?

Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?

Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtan “sorumlu tutulabilirlik” sorununun tam kalbine götürmektedir.

Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?

Ne de olsa, biyolojimiz­den bağımsız davranamıyoruz, öyle değil mi? (sh:153-156)

Gelecekte Lobotomi Ameliyatı Gerekli mi Olacak?

Lobotomi, ön loptan beyne giden sinir yollarının birinin veya daha fazlasının alındığı frontal cerrahi ayırma (eskiden bazı zihinsel hastalıkların tedavisinde yapılan)

Lobotominin suçlu konumunda olmayan hastalarda başarılı bir uygulama olarak görülmesinin nedeni, büyük ölçüde ailelerden gelen parlak raporlardı. Kaynakların ne kadar yanlı olduğu başlangıçta anlaşılmamıştı. Ailelerinin kliniğe getirdiği sıkıntılı, gürültücü, sorunlu çocuklar, ameliyattan sonra çok kolay baş edilir hale geliyorlardı. Zihinsel sorunların yerini uysallık almıştı ve geribildirim de bu nedenle hep olumluydu. Bir kadın, annesinin geçirdiği lobotomi ameliyatından sonra durumu şöyle açıklamıştı:

“Öncesinde çok ciddi biçimde intihara eğilimliydi. Transorbital lobotomi ameliyatından sonra bir şeyi kalmadı. Bu davranış biçimi aniden sona erdi. Ortalık sakinledi. Bunu size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum; göz açıp kapayıncaya kadar değişmişti her şey. O kadar çabuk. Sonuçta [Dr. Freeman’ın] yaptığı şey her ne idiyse, kesinlikle doğru bir şeydi.”

Ameliyatın popülerliği arttıkça, kabul edilen yaş sınırı da giderek düşüyordu. Tedaviye alman en genç kişi, Howard Dully adında, on iki yaşındaki bir çocuktu. Üvey annesi, ameliyatı onun açısından zorunlu kılan durumu şöyle anlatmıştı: “Gece yatağa gitmemekte direniyor ama yatınca da iyi uyuyor. Gündüzleri epeyce hayal kuruyor ve ne düşündüğü sorulunca ‘bilmiyorum’ yanıtını veriyor. Dışarısı apaydınlıkken odanın ışığını açıyor.” Ve Howard, bu gerekçelerle bıçak altına yatmıştı. (sh:254)

Ama elimizde biyolojik bir sorunu saptamaya yetecek tekno­loji yoksa, pekâlâ suçlayabiliriz o kişiyi. Bu da bizi tartışmanın kalbine; sorumlu tutulabilirliğin, özünde yanlış bir soru olduğuna götürecektir.

şizofreni ve depresyon gibi artık yardım aranan ve yardım edilen başka tıbbi sorunlara baktığımız gözle bakılmasını sağlayacaktır. Beyinle ilgili bu ve benzeri bozukluklar, artık suçluluk çizgisinin diğer tarafında yerini almış ve şeytani değil, biyolojik olgu konu­muna kavuşmuşlardır. Peki ama ya diğer davranış biçimleri? Söz­gelimi suça giren davranışlar? Yasa yapıcı mercilerin ve oy hakkı olan vatandaşların çoğu, suçluları tıka basa dolmuş durumdaki cezaevlerine yığmak yerine onları rehabilite etmekten yana olsa da sorun, rehabilitasyonun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde­ki yeni fikirlerin eksikliğidir.

Ortak bilinç içinde hâlâ yaşamakta olan bir korkuyu da unut­mamak gerekir bu arada: “frontal lobotomi”. Başlangıçta “lökotomi” adı verilen lobotomi ameliyatlarının mucidi, beynin alın (frontal) loblarını bir neşterle devre dışı bırakarak suçlulara yar­dım edilebileceği düşüncesiyle yola çıkan Egas Moniz idi. Prefrontal korteksin (ön-alın korteksi) bağlantılarının kesilmesinden iba­ret olan bu basit sayılabilecek ameliyatın sonucu, önemli düzeyde kişilik değişimi ve olası zihinsel gerilikti.

Ameliyatı bazı suçlular üzerinde deneyen Moniz memnuniyet­le fark etti ki, yöntem gerçekten de onları sakinleştiriyordu. Hat­ta sakinleştirmekle kalmayıp kişiliklerini tümüyle sıfırlıyordu da. Moniz’in takipçisi Walter Freeman ise, psikiyatrik hasta bakımını üstlenen kuruluşların etkili tedavi yöntemlerinden yoksun olduğunu fark etmiş ve lobotomiyi, büyük grupları tedaviden kurtarıp gündelik yaşamlarına kavuşturmanın elverişli bir yolu olarak görmüştü.

Ancak yöntem, ne yazık ki insanları temel biyolojik haklarından etmekteydi. Sorun, asi bakımevi hastası Randle McMurphy’nin yetkililere başkaldırdığı için cezalandırıldığı, Ken Kesey’nin Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) romanında uç noktaya taşınmıştı. Romanda McMurphy, sonunda bir lobotomi ameliya­tı geçirme talihsizliğini yaşar. Canlı ve neşeli kişiliğiyle koğuştaki başka hastaların yaşamlarına vurulan kilidi açmayı başarmış olan adam, artık bir sebzeye dönüşmüştür. McMurphy’nin bu yeni du­rumuna tanık olan yumuşak başlı arkadaşı “Şef” Bromden, di­ğer koğuş üyelerinin, liderlerinin düştüğü bu aşağılayıcı durumu görmesine izin vermeden onu bir yastıkla boğma iyiliğini yapar. Moniz’e Nobel Ödülü kazandıran frontal lobotomi, suçlu davranışlarımn düzeltilmesinde artık doğru bir yaklaşım olarak görül­memektedir.

Guguk Kuşu (1975)
One Flew Over the Cuckoo’s Nest

İyi ama lobotomi suça engel oluyorsa, neden uygulanmasın?

Bu noktadaki etik sorun, bir devletin, vatandaşını ne ölçüde değiştir­mesine izin vermek gerektiğidir. Bana sorarsanız, modern nörobilimin karşı karşıya olduğu belirleyici sorunlardan bir tanesi de budur: Beyni giderek daha fazla anladıkça, hükümetlerin de onun­la ilgili her şeye burunlarını sokmasını nasıl önleyebiliriz?

Bu so­runun, karşımıza yalnızca lobotomi gibi fiziksel biçimleriyle değil, daha incelikli biçimlerle de (sözgelimi, ikinci kez cinsel suç işleyen kişilerin, şu anda California ve Florida’da yapıldığı gibi kimyasal kısırlaştırmaya zorlanmaları gerekip gerekmediği) çıkabileceğinin altını çizelim.

Ancak bu noktada, etik kaygılar gütmemizi gerektirmeyecek bir rehabilitasyon yöntemini gündeme getiren yeni bir çözüm önerebi­liriz. Buna prefrontal egzersiz adını veriyoruz. (sh:184-185)

 

Parkinson hastaları neden kumar düşkünü oluyor?

Davranış değişikliklerinin beyinsel değişiklikleri izlemesine bir başka örnek olarak, Parkinson hastalığının tedavisindeki ge­lişmeleri ele alalım. 2001 yılında Parkinson hastalarının aileleri ve bakıcıları, bir tuhaflık olduğunun farkına varmaya başladılar. Pramipeksol adlı ilacın verildiği hastalardan bir kısmı kumarbaza dönüşüyordu; üstelik öylesine kumar oynayanlara değil, hasta­lıklı kumarbazlara. Daha önce kumara herhangi bir eğilim gös­termemiş olan bu hastalar, artık düzenli biçimde Vegas’a uçar ol­muşlardı. Altmış sekiz yaşındaki bir adam, ziyaret ettiği bir dizi kumarhanede altı ay içinde toplam 200 bin dolar tutarında para kaybetmişti. İnternet pokerine takılıp kalan kimi hastalar ise öde­yemeyecekleri kredi kartı borçlarının altında ezilmişti. Hastaların çoğu, bu kayıpları ailelerinden gizlemek için ellerinden geleni yapı­yordu. Bu yeni bağımlılık, bazıları için kumarın da ötesine geçerek “zorlanımlı” (kompülsif) yeme alışkanlıklarına, alkol tüketimine ve aşırı cinselliğe kadar varmıştı. (sh:158)

Dövmek Tedavi Edici Metod Değildir

Suçlamadan biyolojiye yapılan geçişin açıklaması ne olabilir? Bu konudaki en büyük itici güç, belki de ilaç tedavilerinin etkililiği olmuştur. Hastayı ne kadar döverseniz dövün, depresyonu berta­raf edemezsiniz, ama fluoksetin içeren küçücük bir hap çoğunlukla işinizi görecektir. Şizofreni belirtileri şeytan çıkarma ayiniyle yok olmaz ama risperidon adlı ilaçla denetim altına alınabilir.Maniler ikna ya da sürgüne değil, lityuma yanıt verir. Çoğu geçtiğimiz alt­mış yıl içinde kaydedilen bu başarılar, bazı bozuklukların beyne, bazılarının da betimlenemez nitelikteki bir ruhsal âleme atfedilmesinin anlamlı bir yaklaşım olmadığı görüşünün altını çizmektedir. Zihinsel sorunlara, artık kırık bir bacağa yaklaşıldığı gibi yaklaşıl­maya başlanmıştır. Nörobilimci Robert Sapolsky, bizi bu kavram­sal dönüşümü birkaç soru eşliğinde düşünmeye davet ediyor:

Artık normal biçimde yaşamasına izin vermeyecek ölçüde derin bir depresyona girmiş bir yakınınız, biyokimyasal temeli, diyelim ki şe­ker hastalığınınki kadar “gerçek” olan bir hastalığın mı kurbanıdır, yoksa yalnızca kendini yiyip bitirmekte midir?

Okulda sürekli ba­şarısız olan bir çocuğun bu başarısızlığının nedeni, motivasyonsuz ve yavaş olması mıdır, yoksa nörobiyolojik temelli bir öğrenme bozukluğu mu?

Madde istismarı ciddi boyutlara varan dostunuz, basit bir disiplinsizlik örneği mi sergilemekte, yoksa ödül mekaniz­masının nörokimyasıyla ilgili sorunlar mı yaşamaktadır? (sh:175)

Erdemli Kişi Aslında Çok İyi Bir Kimse midir, Yoksa  Motor-Fren Düzeneğini İyi Kullanandır?

Erdem kavramını ele alalım. Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne olduğuna ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin sorular soruyorlar. Rakipler takımı çerçevesi, bu konuda da yeni kapılar açar bize. Beyinde birbirine rakip unsurları genellikle motor ve fren benzetmesiyle yorumlarız:

Bazı birimler sizi belli bir davranışa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta, erdemin “kötü bir şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek de daha incelikli bir çerçeveden baktığımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete geçirebildiğini görürüz.

(Erdemli kişinin çok az sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymamak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.)

Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne (mens rea, “suçlu zihin” kavramında olduğu gibi) sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabeti açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir. Elimizdeki yeni gereçlerle, artık farklı beyin bölgeleri arasındaki çarpışmayı ve bu çarpışmanın sonucunu daha ayrıntılı şekilde gözleyebiliriz. Bu ise adalet sistemi içindeki rehabilitasyon uygulamaları için yeni kapılar açacaktır: Beynin gerçekte nasıl çalıştığını ve bazı insanların dürtülerini denetlemekte neden başarısız olduklarını anladıktan sonra, uzun dönemli karar verme süreçlerini güçlendirip, çarpışmayı bu süreçler lehine çevirmede işe yarayacak dolaysız ve yeni stratejiler geliştirebiliriz.

Beyni anlamak, bunun da ötesinde bizi cezalandırma sistemleri konusunda daha üst seviyeye taşıyacaktır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” ile özetlenen sorunlu kavramın yerine, geriye dönük (Suçtaki payı neydi?) değil, ileriye yönelik (Bundan sonra nasıl bir tutum izleyecek olabilir) ve uygulanabilir bir ceza sistemi getirebiliriz sözgelimi. Ve hukuk sistemi, günün birinde sinirsel ve davranışsal sorunlara, tıbbın akciğer ya da kemik sorunlarına yaklaştığı gibi yaklaşabilir. Böylesi bir biyolojik gerçeklik suçluları ortadan kaldırmayacak ama geriye değil, ileriye yönelik bir yaklaşımla akılcı bir ceza sisteminin yanında özelleşmiş bir rehabilitasyon sistemini de mümkün kılacaktır.

Nörobiyolojiyle ilgili daha iyi bir anlayışa kavuşmak, daha iyi toplumsal politikaları da beraberinde getirecektir. İyi de bu, kendi yaşamımızı anlamamızla ilgili ne söyleyecektir bize?

Kendini Bilmek nedir?

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üze­rinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” -Alexander Pope

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişime gitme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kur­du ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi. Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışı­nın abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu, onu yine de aramaktan alıkoyamadı. Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı: Que sais-je?(Ne biliyorum?)

Bu, o zamanlarda olduğu kadar, günümüzde de iyi bir sorudur. İçsel evrenle ilgili gözlemlerimiz, kendimizi bilmek konusunda var­mış olduğumuz o ilk yalın ve sezgisel görüşlerden kurtarır bizi. Görürüz ki kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda kendimizi geliştiremeyeceğimiz anlamına gel­mez. Ne de olsa, orada gerçekten ne gördüğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat etmeyi öğrenebilir, iç sinyallerimizle de tıpkı bir yogi gibi daha yakından ilgilenebiliriz. Ama iç gözlemin de sınırları var­dır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsak­larınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu görevlendirmiştir (buna “enterik” [bağırsak ile ilgili] sinir sistemi adı verilir). Yüz milyon nörondan bahsediyoruz burada. Ve istediğiniz kadar iç gözlemde bulunun, bu işleyişi değiştirecek hiçbir şey yapamazsınız. Gerçi yapmak da istemezsiniz olasılıkla. Sistemin bu şekliyle, yani otomatik ve optimize düzenekler halinde işleyerek yiyecekleri bağırsaklarınızda yönlendirmesi, fikrinizi sor­madan sindirim fabrikasını denetleyecek kimyasal sinyalleri sağla­ması sizin için çok daha hayırlı olacaktır.

Bırakın erişim yokluğunu, erişim yasağı bile söz konusu olabi­lir böyle bir durumda. Meslektaşım Read Montague bir keresinde bizi kendimizden koruyan algoritmalara sahip olabileceğimiz dü­şüncesini dile getirmişti. Bilgisayarlar, işletim sistemince erişilmez olan önyükleme kesimine (boot sector) sahiptir. Önyükleme kesi­mi, bilgisayarın çalışması için, üst düzeyde başka sistemlerin, eri­şebilecekleri iç yollar bulmalarına izin verilemeyecek ölçüde önem­lidir. Montague, kendimiz üzerinde ne zaman çok fazla düşünsek, bir anda “boşluğa düşme” eğilimine girdiğimizi söylemişti. Bunun nedeni, belki de önyükleme kesimine fazla yaklaşmamızdı. Ralph Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmıştı: “Her şey, kendimize ulaştığımız yolu keser.”

Bizi biz yapan şeyin büyük bölümü, görüşlerimizin ya da seçim­lerimizin dışında kalır. Güzellik ya da cazibe anlayışınızı değiştir­meye çalıştırdığınızı varsayın. Toplum sizden, şu anda tercih etme­diğiniz cinse karşı bir eğilim geliştirip bunu sürdürmenizi isteseydi ne olurdu?

 Ya da cazip bulduğunuz yaş aralığının çok dışındaki bir kişiye ilgi göstermenizi bekleseydi?

Ya da başka bir türe? Bunu yapabilir miydiniz? Çok kuşkulu. En temel güdüleriniz, nöral dev­relerinizin dokusuna sıkıca kaynamış durumdadır ve bunlar sizin için erişilmezdir. Bazı şeyleri diğerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz.

Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, iç evreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancıdır. Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller âlemine daldığınız za­manki düşünceleriniz, rüyalarınızın tuhaf içeriği… Bütün bunlar, size gözden ırak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir.

Öyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapınağı’nın girişin­de belirgin harflerle yazılmış Yunanca “kendini bili” fadesi açısından ne anlam taşır?

Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür?

Evet ama yalnızca belirli koşullarda. Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek yolu­nun, “anlamak” fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemiş­ti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımla­rın yerini çok daha zengin başka şeyler almıştı artık.

Tıpkı bunun gibi, insanın kendisini bilmesi de “bilmek” fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir. Kendinizi bilmek, artık bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca küçücük bir oda­da oturduğu ve sizin için kurulan gerçekliğin üzerinde çok az söz hakkı olduğu anlayışını gerektirmektedir. Bu kavram, artık yeni yollarla ele alınmak zorundadır.

Diyelim ki, kendini bilme fikrinin Yunan kökenleri hakkında daha fazla şey öğrenmek için benden onu biraz daha açıklamamı istediniz. Eğer size “Bilmek istediğiniz her şey, harflerinde gizli” şeklinde bir yanıt verirsem, bu işinize fazla yara­mayacaktır. Eğer Yunanca okumayı bilmiyorsanız, bu harfler sizin için gelişigüzel birtakım şekiller olmaktan öteye gitmez. Yunanca okumayı bilseniz bile ifadenin altında yatan fikir, harflerden çok daha fazlasını içermektedir. Bu nedenle, ifadenin köken aldığı kül­türü, iç gözleme yapılan vurguyu ve aydınlanmaya götürecek bir yol olarak neden önerildiğini bilmek istersiniz. Sonuçta bu deyişi anlamak, harfleri öğrenmekten fazlasını gerektirir. İşte trilyonlar­ca nörona ve bunların oradan oraya giden seksilyonlarca protein ve biyokimyasallarına baktığımızda da durum farksızdır. O halde, bize hiç de aşina gelmeyen bu perspektiften bakıldığında ne anla­ma gelir kendimizi bilmek? Birazdan göreceğimiz gibi, nörobiyolojik verilere ihtiyacımız var ve ayrıca bundan epeyce fazlasına da.

Biyoloji muhteşem bir yaklaşımdır ama sınırlıdır da. Sevgiliniz size şiir okurken, bir tıbbi skopi cihazının borusunu boğazından aşağı doğru ittiğinizi düşünün. Spazmlar halinde kasılıp gevşeyen sümüksü ve parlak ses tellerini böylelikle yakından iyice görebilir­siniz. Mideniz bulanana kadar incelemeye devam etseniz de -ki, bi­yolojinin sunduğu bu görüntüye ne kadar tahammül edebileceğinize bağlı olarak, incelemeniz o kadar da uzun sürmeyebilir gördükleri­niz size sevgilinizle yaptığınız gece sohbetlerini neden bu kadar sev­diğinizi daha iyi anlatmayacaktır. Biyoloji ham haliyle ancak kısmi bir bakış sunar size. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey biyolojiden destek almak olsa da, eksiksiz olmaktan çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. (sh:202-205)

Şakak Lobundaki Değişikler Neleri Etkiler?

Zihinsel yaşamımız üzerindeki etkilerin sıralı olduğu uzun listenin kimyasalların ötesine de uzanarak, devrelerdeki ayrıntıları da içerdiğini unutmamak gerekir. Sara örneğini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üstü kapak; bir deneyim yaşayacaktır.

Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlana bilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünül­mektedir.Baş melek Mikail’in, İskenderiyeli Azize Katerina’nın, Azize Margaret’in ve Cebrail’in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşın­dayken Yüz Yıl Savaşları’nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D’Arc’ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı:

“On üç yaşımdayken, Tanrı’nın, kendimi yönlendirmemde bana yardım­cı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim.” Şöyle devam ediyordu:

“Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tan­rı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de.”

Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D’Arc’ın sundu­ğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığın­daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliği­miz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.

Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı mini­cik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizma­lar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür.Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır.Burada ye­rel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışla­rını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyar­da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayat­ta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolu­nu bulmanıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.

Biyolojiye olan bağımlılığımıza son örnek olarak, tek bir gende­ki küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini söyleyelim. Alın korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta­lığında saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksüalite), dürtüsel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibi “On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların­da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır.” Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrıntılarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?

Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf dav­ranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz?

Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine hapşırılır ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne­nin rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki düzenekte gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu gerçeklerin ışığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansı­na sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır. Nöroetik uzmanı Martha Farah’ın ifadesiyle, bir antidepresan tableti “günlük sorunlarımızı mesele yapmamamıza, bir uyarıcı ilaç da işyerindeki işleri zamanında yetiştirmemize ve görevlerimizi yerine getirmemize yardımcı olabiliyorsa, temkinli ve ölçülü bir ruh hali de insan vücudunun bir niteliği olamaz mı? Yanıt eğer evetse, in­sanlarla ilgili olup da onların vücutlarının bir özelliği olmayan bir şey var mıdır o zaman?” (sh:211-213)

İNCOGNİTO (k.dili) incog) (i.), (s.), (z.) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet;“kendini tanıtmadan; takma adla ”  (s.) kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; (z.) takma bir isimle, kıyafet değiştirerek;kimliğini gizleyen kimse, kılık değiştirme, tebdili kıyafet, takma ad, sahte kimlik

Kaynak:
INCOGNITO, DAVID EAGLEMAN, trc: Zeynep Arık Tozar, Domingo, I. ve II. Baskı: Nisan 2013

**************************

Bu kitabı beğenenler bu diziyi de seyretmelidirler

LİE TO ME (2009-2011)  Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

DEMETRİUS AND THE GLADİATORS (1954) Kaplanların Pençesinde


Vizyon Tarihi:16 Haziran 1954 (ABD)

Süre: 101 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Philip Dunne | Lloyd C. Douglas

Müzik: Franz Waxman

Görüntü Yönetmeni: Milton R. Krasner

Yapımcılar: Frank Ross

Oyuncular: Victor Mature, Susan Hayward, Michael Rennie, Debra Paget , Anne Bancroft, Jay Robinson, Barry Jones, William Marshall, Richard Egan, Ernest Borgnine, Charles Evans, Douglas Brooks, John Cliff, Michael Conrad, Harry Cording, Karl ‘Killer’ Davis, Carmen De Lavallade, George Eldredge, Lyle Fox, Ed Fury, Everett Glass, Fred Graham, Frank Hagney, Selmer Jackson, Barbara James, Roy Jenson, Russell Johnson, Kenner G. Kemp, Allen Kramer, Paul Kruger, David Leonard, Dayton Lummis, Paul Newlan, Julie Newmar, Gil Perkins, Nosher Powell, Paul Richards, Dick Sands, Mickey Simpson, Willetta Smith, Ray Spiker, Paul Stader, Bert Stevens, Woody Strode, Gisele Verlaine, Jim Winkler, Jeff York

 

Özet:

Sinema tarihinin ilk sinemaskop filmlerinden olan bu süper prodüksiyon, Diana ve Marcellus şehit edilmesi ile başlıyor. Diana ölmeden önce Hz. İsa aleyhisselâmın cüppesini, koruması için vermiştir. İmparator Caligula azaldığını düşündüğü popülaritesini kazanmanın yolu olarak ise bu sihirli olduğunu düşündüğü cüppeye sahip olmaktan geçtiğini düşünmektedir. Caligula kendisine bu cüppeyi getirebilecek gladyatörleri seçmek ile uğraşırken, İmparator tarafından öldürülen Marcellus’un eski kölesi Hristiyan Demetrius’ta bunu engellemek için harekete geçer. Ancak kaderin cilveleri Demetrius’u inancıyla imtihan ettirecek olayları meydana getirse Muhafızların Tribun’u olsa da sonuçta dinine bağlılığı artırmış şekilde hayatı neticelenir.

Filmdeki İmparator Caligula’nın tanrılaşma nevrozundaki hal ve hareket tarzı, amcasının eşi Messalina’nın hırsı ile günümüzdeki insanları eleştirecek bir tarzda ve ibretlik olması açısından izlenilmesi uygundur.

 

Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus

(d. 31 Ağustos 12 – ö. 24 Ocak 41) Daha çok Caligula takma adı ile bilinen, 37 – 41 yılları arasında görev yapmış, Julio-Claudian Hanedanı mensubu ve Roma İmparatorluğunun dördüncü İmparatoru.

Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır. Kendi muhafızlarının birkaçı tarafından 41 yılında öldürüldü. Romalı tarihçi Suetonius, Sezarların hayatı adlı eserinde döneminin en ünlü olaylarını anlatır.

Günümüze ulaşan kaynaklar, Caligula’nın zalimliği ve var olduğu iddia edilen deliliği üzerine anlatılan anekdotlara odaklanmaya meyillidirler. Bu kaynaklar, özellikle Suetonius, ne kadar kapsamlı olurlarsa olsunlar sansasyonel ve önyargılı oluşları nedeniyle modern araştırmacılar arasında bir tartışma konusudur. Sık sık bu dönemin en tarafsız tarihçisi olarak gösterilen Tacitus‘un Caligula’nı saltanatı hakkında yazdıkları maalesef kaybolmuştur.

Caligula’nın dinle ilgili politikalardaki uygulamaları öncüllerinden sert biçimde ayrılır. Augustus zamanında, özellikle İmparatorluğun batısında, Tanrılaştırılmış imparator kültü oluşturularak, teşvik edildi ve genellikle yeni kurulan bir Roma kolonisinde oluşturulan ilk yapılanma oldu. Tanrılaştırılmış İmparator Kültünün doğası, imparatorun çevresindeki ruhun onore edilmesinden doğrudan Caligula’nın kendisine tapınılmasına doğru değişti. Bunu gibi, Caligula’nın politikaları, sadece külte bağlı uygulamara değil İmparatorluğun tamamındaki dinsel uygulamalara etki etti. Heykellerin başları, birçok kadın heykeli de dahil Caligula’nın başıyla yer değiştirdi ve Caligula bu tanrılara Hellenistik yönetici kültüne benzer şekilde ibadet edilmesini istemiştir.

Daha geniş bilgi için : http://tr.wikipedia.org/wiki/Caligula

Filmden

  • “Diyelim ki şu İsa, sonsuz yaşamın sırrını buldu. İmparatorluktaki her canlının yaşaması ve ölmesi benim elimde. Benim gücüm herhangi bir tanrının gücü kadardır. Doğru mu?

    -Öyleyse, neden ölmek zorunda kalacağım?

 Neden sıradan bir köle gibi, sıradan tebaa gibi ölüm acısını yaşamak zorunda kalayım?

-  Bu mantıklı mı?  Öyle mi?”

 –  Hayır, efendimiz. Belki bir büyü vardı. Birini ölümsüz yapacak bir büyü. Tanrı gibi ölümsüz.

  • “Krallar, kendisine sonsuz yaşam sağlayacak cübbeyi bulsunlar diye muhafızlarını çağırıyor. Oldukça mantıklı, imparatorların çoğunun az ya da çok delirdiğini dikkate alırsan.

“Her imparator hayatını İmparatorluk Muhafızı’nın sadakatine endekslemiştir. Madem imparatoru hayatta tutabiliyorlar, neden sonsuza dek tutamasınlar?”

  • -Yoksa diz çökmek hoşuna mı gidiyor?

“Başında bir zorba varken diz çökmek, ayakta dik durup öldürülmekten daha iyidir. Roma kahramandan geçilmiyordu bir zamanlar. Hepsi öldü gitti eşleri dul kaldı.”

  • Strabo:

Sizler, Claudian okulunda gladyatör eğitimi almaya mahkûm olmakla şanslısınız burası imparatorluk okullarından biri olmanın çok ötesindedir. Burası en iyisidir. Görünüşünüze, sağlığınıza, yiyeceğinize dikkat edecek olan en iyi eğitmenler ve doktorlar burada. Sizi iyi besleyecek, iyi giydireceğiz. Her öğünde et yiyeceksiniz. Bu okulda eğitilmiş olan gladyatörlerin peşinde koşarlar, en önemli festival oyunları için, İmparator’un özel korumalığı için de. Bu yüzden demir gibi bir felsefemiz vardır: “İyi yaşarız, iyi ölürüz.” Zincirlerini çözün. Buraya gönderilme cezasını, ölüm cezası olarak düşünebilirsiniz belki. Ama bu ille de doğru anlamına gelmez.

Ben, Strabo, tıpkı sizler gibi buraya gönderildim, ama iyi dövüştüm. Ün ve servet de kazandım. Ayrıca özgürlüğümü kazandım. İmparator bizzat, adımla çağırır beni. Savaş arabacılarının en ünlüsü bile bana yol vermek zorundadır.

Arenada 52 kez dövüştüm. 52 adam öldürdüm.

Belki içinizden biri de bunu başaracaktır.

Burada en iyi ağ kullanan adam Dardanius’tur. Roma duvarlarına kızların sık sık onun adını kazıdığını görürsünüz. Burada yaşadığımız hayatı sever. Öldürmeye bayılır. Doğuştan bir kasaptır o. Güzel kadınları seçme hakkına sahiptir. Bu gece de öyle yapacak. Arena için hazır olduğunuzda siz de öyle yapacaksınız. Glycon kendi ülkesinin kralıydı. Şimdi ise kılıç ustalarının kralı. Onun gibi kılıç kullanmasını öğrenen, kendi özgürlüğünü kazanmış demektir o da çok yakında özgür olacak, belki de yarın. Çelik kılıçlara hazır olana dek, ahşap kılıçlarla eğitim alacaksınız.

Buradaki adamlar yarın dövüşecekler. Yarısı hayatta kalacak. Gerisi ölecek. Bunu biliyorlar. Buraya yollanan bazı adamlar bundan hoşlanmıyorlar. İyi ölmektense kötü yaşamayı yeğliyorlar ve bu yüzden de kaçmayı deniyorlar. Şu adam gibi. Aldığı bütün eğitim boşa gitti. Adi bir suçlu gibi kötü can veriyor. Kaçmayı deneyenin ödülü budur.

  • Strabo arenada dövüşürken, bir önceki gece hakkında ne düşünürdün?

“-Düşünmenin gladyatöre yararı yoktur,  Öleceğini beklemezsin. Ölecek kişinin sen olacağını asla düşünmezsin. diğer adamlardan yalnızca bir tanesi öleceğini düşünür.”

  • Şimdi, ölümle yaşamın evliliği sürecini başlatacağız.

  • Tanrı olmaya heveslendiğimi söylediğini inkar mı ediyorsunuz? Yalancılar! Hainler! Demek, benim tanrı olduğumu yadsıyorsunuz. Kellelerinizi Senato Binası’na asacağım. Sizi paramparça edeceğim! Diz çökün. Diz çökün! Tanrınıza diz çökün!

  • Cübbe bu mu?

 Ver onu bana. Bekle burada. Dışarı çıkın! Öldür onu! Hayır! Ayağa kalk. Ayağa kalk! Bu cübbenin kudretiyle, sana ayağa kalkmanı emrediyorum!

Sahtekarlık bu. Beni kandırdınız. Nasıralı İsa’nın çarmıhta giydiği cübbe. Yalan söyledin. Büyülü gücü yokmuş bunun!

Sahtekarlık bu, İsa gibi. Bunu denedim. Bir mahkumu öldürttüm. Ayağa kalkmasını emrettim.

-  Hala ölüydü.

 

ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999) Film


 Yönetmen: John Stephenson  

Ülke: ABD

Tür: Komedi , Dram , Aile

Vizyon Tarihi: 15 Haziran 2001 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Orwell , Alan Janes , Martyn Burke ,

Müzik: Richard Harvey

Görüntü Yönetmeni: Mike Brewster   

Oyuncular: Kelsey Grammer, Ian Holm, Paul Scofield

Özet

Filmde bir gün Manor Çiftliği’nde insan sahiplerinin baskısı altında yaşayan hayvanların bir ütopya yaratmak amacıyla bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla örgütlenmesi ve direnişe geçmesi beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır.

Bu toplumsal harekette başı çeken Kartopu ve Napolyon adlı domuzların, insanlardan kurtulduktan sonra bu kez kendi otorite sevdalarıyla hayvanlara zulmetmesi, sosyalist sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde.

KİTABIN KONUSU:

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell’in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945’te yayınlandıysa da asıl ününe 1950’lerde kavuştu. 1996’da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü’nü 1946 senesi için aldı.

Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB’nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere’de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir. Roman 1999’da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

Hayvan Çiftliği, Pink Floyd’un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

“Hayvan Çiftliği” Türkiye’de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edip Adıvar’ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında da kitabın ikinci baskısı yapılmıştır.

Romanın İngilizce versiyonu 1970’li yıllarda Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan devlet okullarında (Maarif Bakanlığı Kolejleri) İngilizce derslerinde okutulmuştur.

Romandaki karakterler

  • Koca Reis, domuz, hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vaat eder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin‘e benzer.
  • Snowball, domuz, hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Leon Troçki‘yi temsil eder. Napolyon değirmene önce karşı çıkar, Snowball’u çiftlikten kovduktan sonra ise değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball’u sorumlu tutar.
  • Napolyon, domuz, köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir, Snowball’u çiftlikten kovar, insanlarınkinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin‘i temsil eder. Kitapta Animalizm- Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm’den kesin olarak dönüş yapar.
  • Bay Jones, insan, çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay‘ı temsil eder.
  • Bay Frederick, düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler‘e benzemektedir.
  • Bay Pilkington, Winston Churchill‘e benzemektedir. Kitabın sonunda Napolyon’un Bay Pilkington ile anlaştığını görüyoruz. Bu da bize onun Theodore Roosevelt olduğunu gösteriyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır yaşlı erkek domuz Koca Reis (yarışmaya Willingdon Gü­zeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis di­yordu), buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder ve şunları konuşur.

“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir ha­yattır?

Açıkça söylemekten korkmayalım:

Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldik­ten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verir­ler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırır­lar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de kor­kunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk ne­dir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız se­fillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplak­lığıyla gerçek budur.

“Peki, bu durum, Doğa’nın bir yasası mıdır?

Ül­kemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?

Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hay­vanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağla­yabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebi­lir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edeme­yeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabi­lir.

Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim?

İnsan­lar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar, işte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan.

Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gü­cü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Biz­se emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besle­riz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yok­tur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin lit­re süt verdiniz?

Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti?

Her bir dam­lası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçın­dan civciv çıkarabildiniz?

Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nere­de?

Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin, insanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

“Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal so­nuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talih­li sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonun­da o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz, inekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekli­yor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bi­zimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer (at), şu koca kas­ların gücünü yitirmeye görsün, Jones (çiftçi) o saat, sakat ve kocamış adarı alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine ma­ma yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeye görsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en ya­kın göle atar.

“Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynak­landığı gün gibi açık değil mi?

Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun, işte o zaman zengin ve özgür olacağız.

Öyleyse, ne yapma­lı?

 Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt et­meye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar:

Ayakla­nın!

Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi gö­rüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsıl­masın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın, insan ile hayvanların ortak bir çıkan vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğ­lu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözet­mez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın.

Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Üç gün sonra Koca Reis kazara öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamış ve Adalet şarkısı ve özgürlüklerini tekrar hayvanlar bir ağızdan söylenir olmuştur.

Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdelerin en güzeline,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba İnsan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

 

Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar,

Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,

Kamımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,

Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,

Buğdayı arpası, yulafı samanı,

Yoncası, baklası, pancarı,

O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere’nin çayırları daha yeşil,

Irmakları daha aydınlık olacak,

Rüzgârlar daha tatlı esecek,

Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de,

Herkes bu uğurda savaşmadı,

İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,

Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır.  

Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğer hayvanlara önderlik yapmaya başlarlar. İlk işleri çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan Manor Çiftliği’nin (Beylik Çiftliği) adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir.

Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball.

Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar.

Yedi Emir şöyledir:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürme­yecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Emirler büyük bir özenle yazılmıştı; ‘dost’un ‘tost’ diye, S’lerden birinin de ters yazılmış olması dışında, hiçbir yazım yanlışı yoktu. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir.

Animalizm dersleri verilmektedir. “Dört ayak iyidir, iki ayak kötü” Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istemektedir.

 Napoleon ve Snowball çiftliğin hakimiyetini ele geçirmiş durumdadırlar. Her şekilde haklılıklarını öne çıkarırlar ve hayvanları ikna ederler. Örnek verilecek olursa  hayvanlar:

“Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?”    Diye sorduklarında saklayamadıkları gerçeği itiraf ederek “Biz domuzlarda!” cevabını verirlerken gerekçeleri de hazırdır.   Snowball der ki;

“Süt ve elma beyini besler.    Ve eğer beyinlerimiz beslenmezse o zaman Çiftçi Jones geri gelebilir.    İçinizden Jones’u tekrar görmek isteyen var mı? Hayvanlar:

“Hayır. Hayır. Hayır”, derler.

“Öyleyse, o zaman iyiliğimiz için sütü içmeye ve    elmaları yemeye devam edeceğiz.” Derler. Ancak bu arada enikleri çok olan Jessie süt tüketimi yüzünden yavrularından uzaklaştırılır ve yavruları komitenin emrinde çalışan kolluk kuvvetlerine dönüştürülür.

Domuzlar hayvanlara ne yapacağını, ne düşüneceğini söylüyorlardı. Ancak  Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un enntrikaları ile köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır.

Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.  Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza:

“Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için” cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.

Domuzlar insan gibi davranmaya başlamışlar ve hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Yaşlı Koca Reisin sözlerinin hiç anlamı yoktu artık.    Domuzlar şimdi evde yaşıyorlardı.    Napoleon arada bir görülüyordu ama onuruna bir heykel yapılarak ahır yakınına dikildi.    Napoleon Hayvanları ikna için şunları söylüyordu:

“Bugün bizim için yeni bir yolun başlangıç işaretidir.    Hayvan çiftliği izole edilmiş olarak kalamaz.    Hayatımızın kalitesini arttırmak için,    değirmeni inşa etmek için,    kendimizi beslemek için ticarete ihtiyacımız var.    (Yaşlı Koca Reis asla ticarete bulaşmayın dememişse de)    Lideriniz olarak,    Ticaretin ağır yükünü ben omuzlarıma alacağım.    Devrimimiz devam ediyor ve Koca Reis’e şimdi bütün aksiyonlarımıza inançlarımızın kurucusu olarak bakılacak.”

Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır.

Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…

Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.

Şarkılar değişmiş Na­poleon Yoldaş için şiirler söylenir olmuştu.

Yetimlerin biricik babası!

Mutluluğumuzun pınarı!

Yem kovalarının sultanı!

Gökyüzündeki güneşi andırırsın,

Dingin ve buyurgan bakışınla Yüreğime coşku salarsın,

Napoleon Yoldaş!

 

Kullarının sevdiği her şeyi

Sensin onlara bağışlayan,

İki öğün yemek, tertemiz saman döşek;

Büyük küçük her hayvan

Rahat uyur her akşam,

Sensin onları koruya ıp kollayan,

Napoleon Yoldaş!

 

Bir gün bir yavrum olursa,

Daha ufacık bir bebekken

Altı karış olmadan boyu

Öğrenmeli senin değerini bilmeyi,

Gözlerini açar açmaz dünyaya

Ciyak ciyak basmalı çığlığı:

“Napoleon Yoldaş!

Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…

Yaz ortalarında, üç tavuğun, Napoleon’a karşı bir suikast hazırlığına katıldıklarını itiraf ettiklerini işiten hayvanlar büyük bir korkuya kapıldılar. Ta­vuklar hemen idam edildi ve Napoleon’un güvenliği için yeni önlemler alındı. Geceleri yatağının çevre­sinde köpekler nöbet tutuyor, yediği her yemek ze­hirli mi değil mi diye önceden Pinkeye adlı genç bir domuz tarafından tadılıyordu.

Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar.

Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:

“Bütün hayvanlar eşittir Fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.”

Bu arada çiftlik zenginleşmiş, ama her nedense hayvanların hayat koşulları değişmemişti; tabii do­muzlarla köpekleri saymazsak. Bu, belki biraz da kalabalık olmalarından kaynaklanıyordu. Gerçi on­lar da kendilerince çalışıyorlardı. Squealer’ın bıkıp usanmadan anlattıklarına bakılırsa, çiftliğin dene­tim ve yönetimi, durmamacasına çalışmalarını ge­rektiriyordu. Bu işlerin çoğu, öteki hayvanların bil­gi ve becerisini aşan uğraşlardı. Örneğin, domuzlar her gün sabahtan akşama kadar ‘fişler’, ‘raporlar’, ‘tutanaklar’, ‘dosyalar’ gibi Kimsenin akıl sır erdire­mediği işlere kafa patlatma': zorundaydılar. Bunlar, sık yazılarla doldurulan, doldurulduktan sonra oca­ğa atılıp yakılan çarşaf çarşaf kâğıtlardı. Squealer, bunun, çiftliğin dirlik ve düzeni açısından büyük önem taşıdığını söylüyordu. Ama gene de, domuzla­rın da, köpeklerin de, kendi emekleriyle yiyecek ürettikleri yoktu; üstelik, hem çok kalabalıktılar, hem de iştahları her zaman yerindeydi.

Öteki hayvanlara gelince; gördükleri kadarıyla, hayatlarında pek değişen bir şey yoktu. Çoğu zaman karınları açtı, samanların üstünde yatıyorlar, suları­nı gölcükten içiyorlar, tarlalarda çalışıyorlardı; kışın soğuktan donuyorlar, yazın sineklerin saldırısına uğruyorlardı. Daha yaşlıca olanlar, belleklerini zor­layarak, Jones’un çiftlikten yeni kovulduğu Ayaklanma’nın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarma­ya çalışıyorlar, ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. Şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı ellerinde; önlerinde yalnızca Squealer’ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini göste­ren rakamlarla dolu listeleri vardı. Bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

Boxer (at) az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi, ama asla pes etmiyordu. Hastalandı ambulans süsü verilmiş mezbaha arabası ile gönderilirken hayvanlar gerçeği görseler de engel olmadılar. Willingdon’daki hastanede öldüğü haberi geldi. Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer’ın yanında bulunduğunu söylüyordu.

Derken, Squealer’ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fırlattıktan sonra başladı anlatmaya. Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşağılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylenti­ye bakılırsa, bazı hayvanlar Boxer’ı götüren araba­nın üzerinde ‘At Kasabı’ yazdığını görmüşler ve he­men Boxer’ın kesilmeye gönderildiği sonucuna var­mışlardı. Bir hayvanın bu kadar salak olması inanı­lır gibi değildi. Ter ter tepmiyor, öfkeyle bağırıyordu.  Sevgili Önderleri Napoleon Yoldaş’ı hiç mi tanımı­yorlardı?

 Napoleon Yoldaş, hiç böyle bir şeye göz yu­mar mıydı? Oysa işi aslı çok basitti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre önce baytar tarafından satın alınmış, ama baytar arabanın üs­tündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun buradan kaynaklanıyordu.

Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sıkıntıyı biraz olsun atmışlardı. Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını sile­rek, “Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!” dedi. “Son âna kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalmamıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel değirmeninin bittiğini göreme­mek olduğunu fısıldadı. ‘İleri, yoldaşlar!’ dedi güç­lükle. ‘Ayaklanma adına ileri! Yaşasın Hayvan Çiftli­ği! Yaşasın Napoleon Yoldaş! Napoleon her zaman haklıdır!’ Son sözleri bunlar oldu, yoldaşlar.” Diyerek hayvanları kandırdı.

Gene de, hayvanlar umutlannı asla yitirmiyor­lardı. Daha da önemlisi, Hayvan Çiftliği’nin üyesi ol­manın ne kadar onurlu ve saygın bir nitelik olduğu­nu bir an bile akıllarından çıkarmıyorlardı. Hayvan Çiftliği, koca ülkede -tüm İngiltere’de!- hayvanların malı olan ve hayvanlar tarafından yönetilen tek çift­likti hâlâ. En gençleri, dahası yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki çiftliklerden yeni getirilmiş olanlar bile bunu bir mucize olarak görüyorlardı. Tüfek sesini duyduklarında, yeşil bayrağın gönderde dalgalandı­ğını gördüklerinde göğüsleri kabarıyor; söz dönüp dolaşıp mutlaka eski kahramanlık günlerine, Jones’ un çiftlikten kovuluşuna, Yedi Emir’in kaleme almı­şına, çiftliği ele geçirmeye kalkan insanların bozgu­na uğratılışına geliyordu. Eski düşlerin hiçbirinden vazgeçmemişlerdi. Koca Reis’in müjdelediği, İngil­tere’nin yemyeşil çayırlarına tek bir insan ayağının basmayacağı Hayvan Cumhuriyeti’ne olan inançla­rını yitirmemişlerdi. Bir gün mutlaka gerçek olacak­tı; belki hemen gerçekleşmeyecekti, belki şimdi ha­yatta olanlar o günleri göremeyeceklerdi, ama düş­leri bir gün mutlaka gerçek olacaktı. İngiltere’nin Hayvanları şarkısının ezgisi bile orada burada gizli­ce mırıldanılıyordu; hiçbiri yüksek sesle söylemeye cesaret edemese de, çiftlikteki her hayvanın şarkıyı ezbere bildiği kesindi. Zor bir hayat yaşıyor olabilir­lerdi, umutlarının tümü gerçekleşmemiş olabilirdi, ama öteki hayvanlardan farklı olduklarının bilincindeydiler. Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değil­se kendileri için çalışıyorlardı. Hiçbir hayvan iki ayaküstünde yürümüyordu. Hiçbir hayvan, hiçbir hayvanın ‘efendisi’ değildi. Bütün hayvanlar eşitti.

Yaz başlarıydı. Bir gün Squealer koyunlara ar­dından gelmelerini emretti ve onları çiftliğin öbür ucunda, körpe huş ağaçlarıyla kaplı bir yere götür­dü. Koyunlar, Squealer’ın gözetiminde, akşama ka­dar ağaçların yapraklarını yediler. Squealer, akşam çiftlik evine dönmeden, koyunlara orada kalmaları­nı tembihledi; hava da sıcaktı zaten. Koyunlar bü­tün bir hafta orada kaldılar; bu süre boyunca öteki hayvanlar koyunlarla hiç karşılaşmadılar. Squealer her gün oraya gidiyor, günün büyük bölümünü ko­yunlarla geçiriyordu. Onlara yeni bir şarkı öğret­mekte olduğunu, rahat çalışabilmeleri için gözler­den uzak olmaları gerektiğini söylüyordu.

Koyunların çiftliğe yeni döndükleri güzel bir akşamüstü, hayvanlar işlerini bitirmişler, çiftlik bi­nalarına yönelmişlerdi. Birden, avlunun oradan, korkunç bir kişneme duyuldu. Hayvanlar ürkerek oldukları yerde kaldılar. Clover’ın sesiydi. Bir kez daha kişneyince, tüm hayvanlar dörtnala avluya dal­dılar. Ve Clover’ın gördüğünü onlar da gördüler:

Arka ayakları üzerinde yürüyen bir domuz.

Squealer’dı bu. Koca gövdesini arka ayaklarının üzerinde taşımaya alışık olmadığından güçlükle ilerliyordu, ama gene de dengesi bozulmadan avlu­nun ortasında gezinebiliyordu. Biraz sonra çiftlik evinin kapısından bir sürü domuz çıktı; hepsi de ar­ka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Daha beceriklileri de vardı, dengelerini korumakta güçlük çeken­ler de; ama hepsi de avlunun çevresinde yere yıkıl­madan dolanıp duruyorlardı. Sonunda, köpekler ürkünç sesler çıkararak havladılar, kara horoz kulakla­rı sağır edercesine uzun uzun öttü ve kapıda Napoleon belirdi: Olanca görkemiyle dimdik yürüyor, sağına soluna kibirli bakışlar fırlatıyordu; köpekleri de çevresinde sıçrayıp duruyorlardı.

Ön ayaklarından birinde bir kırbaç vardı!

Ortalığı ölüm sessizliği kaplamıştı. Hayvanlar, şaşkınlık ve korku içinde birbirlerine sokulmuşlar, avlunun çevresinde ağır ağır yürüyen domuzları iz­liyorlardı. Sanki dünya tersine dönmüştü. İlk şaş­kınlıkları geçer geçmez, köpeklerden korkmalarına, uzun yıllardır ne olursa olsun hiçbir şeyden yakın­mama, hiçbir şeyi eleştirmeme alışkanlığını edin­miş olmalarına karşın, domuzlara karşı seslerini yükseltmek üzereydiler ki, koyunlar birinden işaret almışçasına hep bir ağızdan melemeye başladılar:

“Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!”

 

Meleme aralıksız beş dakika sürdü. Koyunların sesi kesildiğinde, domuzlar çoktan çiftlik evine dönmüşler, protesto etme fırsatı kaçırılmıştı.

Benjamin, birinin burnuyla omzuna dokundu­ğunu fark edince dönüp baktı. Clover’dı. Yaşlı gözle­ri her zamankinden daha donuktu. Hiçbir şey söyle­meden, Benjamin’i usulca yelesinden çekip büyük samanlığın Yedi Emir’in yazılı olduğu duvarına gö­türdü. Bir süre öyle durup katran kaplı duvardaki beyaz yazılara baktılar.

Sonunda, Clover, “Gözlerim artık iyi görmüyor,” dedi. “Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?”

Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover’a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıy­dı:

Bütün Hayvanlar Eşittir Ama Bazı Hayvanlar

Öbürlerinden Daha Eşittir

Ertesi gün, çiftlik işlerini denetleyen bütün do­muzların kırbaçlı olmaları kimseye tuhaf gelmedi. Domuzların kendilerine bir radyo aldıkları, telefon bağlatmaya hazırlandıkları, John Bull ve Tit-Bits dergileriyle Daily Mirror gazetesine abone oldukları işitildiğinde, kimse şaşırmadı. Napoleon’un, çiftlik evinin bahçesinde ağzında piposuyla dolaşması, kimsenin garibine gitmedi. Domuzların, Bayan Jones’un giysilerini gardıroptan alıp giymeleri, Na­poleon’un siyah ceket, külot pantolon ve deri tozluk­larla gezinmesi, gözdesi olan dişi domuzun da Ba­yan Jones’un bir vakitler pazar günleri giydiği şan­janlı ipek elbiseyle dolaşması bile hiç kimseyi şaşırt­madı.

Bir hafta kadar sonra, bir öğleden sonra, çiftliğe tek atlı ufak arabalar geldi. Komşu çiftliklerden bir temsilciler kurulu, bir denetleme gezisi için çağrıl­mıştı. Tüm çiftliği gezen çiftçiler, gördükleri her şe­ye, özellikle de yel değirmenine hayran kaldıklarını belirttiler. Hayvanlar, şalgam tarlasındaki ayrıkotlarını yolmaktaydılar. Kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı, yoksa çiftli­ğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiği­ni kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyor­lardı.

Akşamleyin, çiftlik evinden kahkahalar ve şarkılar yükseldi.

Artık Hayvan Çiftliğinde yılgı ve korku kol gezmektedir. Kitabın başlarında ‘Bütün hayvanlar eşittir’ diyen Koca Reis’in bu sözü garip bir değişikliğe uğramıştır: ‘Bütün hayvanlar’ eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir’. Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka Çiftlik Evi’ne yaklaşırlar, yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni izlemeye koyulurlar: Tombul yanakları attığı kahkahalardan mosmor kesilen Bay Pilkington, kadehini zafere kaldırır ve ‘espri’yi patlatır:

“Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!”

Dışarıdaki hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdir. Köleleştirilen olmasını sağladıkları ve hayvanları aşırı bolluğa bo­ğarak şımartmadıkları için domuzları bir kez daha kutlamaktan kendini alamadı.

En sonunda, herkesi ayağa kalkmaya ve bardaklarını doldurmaya davet eden Bay Pilkington, “Hay­di, beyler!” dedi. “Şerefe! Hayvan Çiftliği’nin şerefi­ne!”

Herkes coşkuyla bağırıp çağırıyor, ayaklarını ye­re vuruyordu. Napoleon, o kadar keyiflenmişti ki, ye­rinden kalkıp masayı dolandı, Bay Pilkington’la bar­dak tokuşturduktan sonra birasını bir dikişte bitirdi. Bağırıp çağırmalar dinince, hâlâ ayakta olan Na­poleon, kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirtti.

Her zaman olduğu gibi, kısa ve öz konuştu. An­laşmazlık dönemi sona erdiği için kendisi de çok mutluydu. Uzun bir süre, kendisinin ve arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yıkıcı, dahası devrimci olduğu yolunda söylentiler dolaşmıştı. Bu dediko­dular, kötü yürekli düşmanlarından biri tarafından çıkartılmış olsa gerekti. Komşu çiftliklerdeki hay­vanları ayaklanmaya kışkırttıkları söylenmişti. Ya­lanın böylesi görülmemişti doğrusu! Oysa, onların tek isteği, her zaman komşularıyla barış içinde yaşa­mak, iş ilişkilerini düzgün bir biçimde sürdürmek olmuştu. Yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik, bir kooperatif girişimiydi. Elindeki tapu senetlerinin ortak sahipleri domuzlardı.

Gerçi eski kuşkuların hâlâ sürdüğüne asla inan­mıyordu, asla gene de son zamanlarda çiftliğin işle­yişinde kendilerine duyulan güveni daha da artıra­cak bazı değişikliklere gidildiğini belirtmekte yarar görüyordu. Bugüne kadar, çiftlikteki hayvanlar ara­sında, birbirlerine ‘Yoldaş’ demek gibi salakça bir alışkanlık söz konusuydu. Bu alışkanlığa son verile- çekti. Nereden kaynaklandığını bilmedikleri tuhaf bir alışkanlık da, her pazar sabahı, bahçedeki kütü­ğe takılı domuz kafasının önünden tören yürüyü­şüyle geçmeleriydi. Bu alışkanlığa da son verilecek­ti. Domuz kafasını toprağa gömmüşlerdi bile. Ko­nuklar, gönderde dalgalanan yeşil bayrağa dikkatle bakmışlarsa bayrağın üzerindeki beyaz toynak ve boynuzun kaldırılmış olduğunu fark etmiş olmalıy­dılar. Bundan böyle, bayrak, düz yeşil olacaktı.

Yalnız, Bay Pilkington’ın dostluk duygularıyla dolu, olağanüstü konuşmasında küçük bir düzeltme yapmak istiyordu. Bay Pilkington, konuşması bo­yunca, çiftliklerinden ‘Hayvan Çiftliği’ diye söz et­mişti. Hiç kuşku yok ki, ‘Hayvan Çiftliği’ adının kal­dırıldığını bilmesi olanaksızdı, çünkü bunu şimdi orada ilk kez açıklıyordu. Çiftlik bundan böyle yeni­den asıl adıyla, ‘Beylik Çiftlik’ adıyla bilinecekti.

Napoleon, sözlerini bitirirken, “Beyler,” dedi. “Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bar­daklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik’in şerefine!”

Gene yürekten bir coşkuyla, “Şerefe!” diye hay­kırdılar; biralar bir dikişte bitirildi. Ne ki, dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlediler. Domuzların yüzlerinde değişen bir şey vardı, ama neydi? Clover’ın yaşlı donuk bakışları, yüzler üzerinde bir bir geziniyordu. Domuzlardan bazılarının çeneleri beş kat, bazılarının dört kat, ba­zılarının da üç kat olmuştu. Ama eriyip değişmekte olan şey neydi?

Biraz sonra haykırışlar kesildi, masadakiler kâğıtlarını alıp yarım kalan oyunlarına ye­niden başladılar; hayvanlar da sessizce uzaklaştılar oradan.

Daha yirmi-otuz metre kadar uzaklaşmışlardı ki, oldukları yerde kalakaldılar. Çiftlik evinde bir gürültüdür kopmuştu. Geri dönüp hızla eve koştular ve pencereden içeri baktılar. Evde korkunç bir kav­ga patlak vermişti: bağırıp çağırmalar, masaya vur­malar, kuşkulu sert bakışlar, küfür kıyamet… Anla­şıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napoleon ile Bay Pilkington’ın aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıy­dı.

İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir do­muzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

 

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

Bay Jones (insan): Çiftliğin sahibi olan bay Jones hakkında hayvanlar arasında bir insan ve aynı zamanda hayvan çiftliğinin eski sahibi olması nedeniyle de pek sevilmeyen birisidir. Hayvanlar onun kendilerini sömürdüğünü düşünmektedirler.

(Koca Reis) Koca Major (domuz): Saygın ve sözü dinlenen bir hayvandır. Romanın başında yaptığı konuşmasıyla hayvanların ayaklanmasını sağlamıştır. İyi niyetli bir kişiliğe sahiptir. Şişman ve yaşlıdır çok az ömrü kaldığını söyler.

Napeleon (domuz): Koca Major Öldükten sonra bayrağı onun elinden almış Snowball’I da saf dışı etmeyi başarmıştır. Hain ve sinsidir. Diğer hayvanları kandırmayı çok iyi başarır. Kendisini düşünür ve her zaman iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. Başka varlıkların zaaflarından yararlanmayı da çok iyi bilir. Günümüzün, kendisi iyiliği için her türlü kötülüğü yapmaya hazır insanını sembolize eder.

Snowball(domuz): Başlarda Napoleon’un sıkı dostu olan bu domuz sonra Napeleon’un düşüncelerine ters düşer; çünkü onun kişiliğinde olumlu düşünmek ve sadece kendisini değil yanında sorumlu olduğu tüm varlıkları da düşünür. İyi olan bir düşünceyi asla saklamaz ve iyi niyetlidir. Romanda sonraları çiftlikten kovulur ve çiftlikte bundan sonra gelişen her türlü kötü olayda Napeleon tarafından onun bir parmağı olduğu dedikodusu yayılır.

Boxer (araba beygiri): Çalışkan ve itaatkar bir hayvan olup hep çalışmayı seven ve başka hayvanlarında çalışması için ikna etme yoluna gider. Onun için iyiliğinde kötülüğün de kaynağı çalışmaktır. Nitekim iyi niyetlidir ve bu onun sonunun bir kasapta bitmesine neden olur.

Benjamin(Eşek): Asık suratlı ve yaşlı olan bu eşek her şeye olumsuz bir gözle bakar onun için iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır.

Kitapta bu kahramanların dışında Napeleon’un özel olarak yetiştirdiği ve sonradan özel güç olarak kullandığı 9 tane köpek bunların yanında Jessie ve Pincer adında iki tane daha bu 9 köpeğin ailesi, sonraları Bay Jones ile kaçacak olan Moses –ki bu karga diğer hayvanlar tarafından dedikoducu olduğu için hiç sevilmemektedir- vardır.

Yazılırken istifade edilen kaynak:

George Orwell, Animal Farm: A Fairy Story , Celal Üster, Can Yayınları, 2008, İstanbul

BİLMEDİĞİMİZ BİRÇOK MESELE- MEGAVİTAMİN TEDAVİSİ- FOOD MATTERS (2008)


MEGAVİTAMİN TEDAVİSİ

Tanım

Bazı vitaminler yönünden yetersiz olabileceğimizi ve bu eksikliğin giderilmesinin, dolayısıyla hastalığın önlen­me ve tedavisinin, eksik vitaminlerin çok fazla dozlarda sindirilmesiyle mümkün olabileceğini öne süren tıbbi ve tıp-dışı uygulama dalı.

Arkaplan

Megavitamin, tıp bilimine oldukça yeni bir katkıdır. Daha önce düşünülemeyen ölçülerde fazla dozda vitaminin hastalıkların önlenme ve tedavisinde kullanılabileceğiyle ciddi olarak ilgilenen iki kişi, çifte Nobel ödülü sahibi  ve C vitamini savunucusu Dr. Linus Pauling’dir. 1963 yılında, en yüksek, en iyi anlamına gelen orto kelimesinden ‘ortomoleküler’ tıp kavramını ortaya attı. İlk çalışmaları, C vi­tamininin soğuk algınlığının önlenme ve tedavisinde kul­lanılması üzerinde yoğunlaşmıştı. Fakat daha sonraki ça­lışmaları, çok fazla dozda vitamin kullanımının ne kadar işe yaradığı üzerinde bazı şüpheler ortaya koydu. Muhak­kak ki, bu tartışma yıllar boyu sürecektir.

Soğuk algınlığı, megavitamin tedavisi uygulayıcıları­nın üzerinde çalıştığı tek alan değildir. Çalışmalarını çok geniş tutup bugün alkolizm, aşın hareketli çocuklar, bazı uyuşturucu bağımlılıkları, kemik ve eklem iltihapları, sinir iltihabı, şizofreni, depresyon ve diğer ruhsal bozuklukların tedavisinde etkili olduğunu iddia etmekteler. Ortomoleküler tıp günümüzde özellikle ortomoleküler psikiyatri üzerin­de yoğunlaşmaktadır, zira toplum bu hiç te hoş olmayan hastalıklardan nisbeten daha kolay bir şekilde kurtulmak istemektedir. Aynı zamanda, psikoanalitik tedavi veya has­taları bir akıl hastanesinde tutma gibi metodlar hem çok pahalıdır, hem de diğer bir çok nedenle kabul edilemez du­rumdadır. Vitamin haplarıyla şizofrenik bir hastayı tedavi edebilme düşüncesi de çok cazip görünmektedir.

Ortomoleküler psikiyatriyi ortaya atan kişiler, normal­de insan vücudunda bulunan maddelerin yoğunluklarının değiştirilmesiyle akıl hastalıklarının kontrolünün mümkün olabileceğini düşünüyorlar. Teorilerine göre, vücuddaki de­ğişik hücreler farklı türde besinlere ihtiyaç duyarlar. Me­sela, beyin ve sinir hücrelerinin vücudun diğer kısımları­na göre çok daha fazla B ve C vitaminlerine ihtiyacı var­dır. Kısacası birçok psikiyatrik hastalıkların tıpkı diğer hastalıklarda olduğu gibi bozulmuş biyolojik-kimyasal den­gelerin anlaşılmasıyla açıklanabileceğini ileri sürüyorlar. Mesela İngiltere’de, psikiyatri çevrelerinin şizofreninin bi­yokimyayla ilgili olduğunu kabulde isteksiz olduğu düşü­nülürse, bu fikir bir çok yönden umut vericidir. Psikiyatristler şizofreniyi aile ve diğer kişilerle olan ilişkilerden doğan bir problem olarak görmektedir. Bu ise. şizofrenik kişinin anne ve babasını fazlasıyla rahatsız etmekte ve bu şanssız hastaların bazılarındaki biyo-kimyasal anormallik ve yetersizlikleri gösteren umut verici gelişmeleri görmez­likten gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletlerinde ise ibre ters tarafı gös­teriyor. Ortomoleküler psikiyatristler birçok akıl hastalığı­nın, vitamin yetersizliğinden ortaya çıktığını ve eksik olan vitaminin verilmesiyle tedavinin mümkün olabileceğini söy­lüyorlar.

Ortomoleküler psikiyatrinin öncülerinden Dr. Hoffer, in­sanda iki tür vitamin açığının olduğunu ileri sürüyor. Birincisi, hepimizin vitamin yetersizliği dediğimiz ve iskorbit (scurvy), pellegna gibi hastalıklarda gördüğümüz durum ki, tedavisi eksik vitaminlerin normal dozlarda hastaya ve­rilmesiyle mümkün olur. Bağımlılık halleri ise çok farklı bir durumdur. Bu tür vitamin hastalıklarına kişinin gıdasın­da almış olduğu vitaminlerin normal bir şekilde emıhm:yip, özümlenememesi neden olmaktadır. Dr. Hoffer, bu tip hastaların aşırı dozda vitamin almaları gerektiğini, böylece hiç değilse bir kısmının sindirim sonrası kan dolaşımı­na katılabileceğini öne sürüyor. Tahmin ettiğimizden da­ha fazla hastalıkta sindirim sisteminin iyi çalışmadığı bir gerçektir. Örneğin şizofreni hastalarında, çölyak hastala­rında olduğu gibi bağırsak dokusunda değişiklik görülmek­tedir ki, bu hastalara vitamin emilmesinin çok yetersiz ol­ması sebebiyle fazladan vitamin verilmektedir. Bağırsak dokusunda değişme olan her rahatsızlıkta, hastanın nor­malden daha fazla vitamine ihtiyacı olabilir.

Beyinin, yeter­li çalışabilmesi için riboflavin (B2), nikotinamid, piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), askorbik asit (C), folik asit gibi vitaminlere ihtiyacı vardır. Sadece beynin dış yü­zeyinin biyo-kimyasını ele aldığımızda bile, bunların ya­nında bir çok kimyasal madde beynin sağlıklı işleyebilme­si için gereklidir.

Resmi beslenme uzmanlarının da belirttiği gibi bu vi­taminlerden vücut için gerekli miktar çok düşük olmasına rağmen günlük gıdalardan aldığımız bu değerli maddeler gerekenden az olabilir. Bazı psikiyatristler vücudumuzun bu vitaminlerden bazılarına gereğinden fazla ihtiyacı ol­duğunu öne sürmekteler. Bazı ruhsal hastalıkları olan ki­şilerin diyetlerine pek çok vitamin ve minerallerin eklen­mesi bu alandaki yeni gelişmelerdendir. En çok B3 ve C vitaminleri kullanılmaktadır. Nikotinamid (B6) vitamini poilepra ve bazı psikotik rahatsızlıkları tedavi eder. Bu vita­minin normal günlük gerekli miktarı 20 mg olmasına rağ­men ortomoleküler psikiyatrinin iki öncüsü Hoffer ve Osmand günlük 3000 mg’lık doz öneriyorlar. Böyle aşın doz­larla bile herhangi bir tehlike olmadığı öne sürülüyor. C vitamini de aynı şekilde fazla dozda kullanılıyor.

Megavitamin tedavisiyle ilgili denemelerin sonuçlan en çok ABD’de görülüyor. Detroit’teki Brighton hastanesin­de alkolizm uzmanı olan Dr. Russell F. Smith yoğun A vi­tamini tedavisine tabi tutulan 507 alkolikten % 77’sinin iyi­leştiğini öne sürüyor. Bu hastalardan 133’i mükemmel ge­lişme göstermiş ve tedavinin sona ermesinden bir yıl son­ra bile herhangi bir gerileme göstermeyerek sağlıklı hal­lerini muhafaza etmişlerdir.

New York Manhasset’teki kliniğinde Dr. David Haw­kins şizofreni ve alkolizm tedavisinde bazı şaşırtıcı sonuç­lar elde etmiştir. Bu klinik 600’ü alkolik olan 4000 hastayı tedavi etmiştir. Amerikan Şizofreni Birliği’nin 1977’de yap­tığı bir araştırma, bu yeni ortomoleküler metodlarm şizof­renilerin tedavi maliyetini % 90 azalttığını göstermekte­dir.

Bu klinik günde 400’er mg B3 ve C vitamini ile 50 mg B6 vitamini vermekte, bazı hastalara 400 mg E vitamini de ilave edilmektedir. Bu derece fazla dozlarda bile hiç bir vak’ada herhangi yan etki görülmemiştir.

Şizofreninin ortomoleküler yöntemle tedavi edilmesinin öncüsü 2000 hastayı sadece yüksek dozda vitaminlerle te­davi etmiş olan Dr. Abram Hoffer’dir. Califomialı iki he­kim de E vitaminini deri soyulması, gece krampları ve ba­cak ağrıları gibi birçok durumun tedavisinde kullanıyorlar.

Bu konuda verilebilecek örnekler çok fazladır. Megavi­tamin tedavisinin faydaları hakkında birçok kitap yazıl­makta ve yapılan çalışmalardan olumlu sonuçlar alınmak­tadır.

İşe yarıyor mu?

Bütün bu sonuçların geçerli olması ve alkolizm, şizof­reni, diğer akıl hastalıkları ve hareketli çocukların tamamıy­la tedavi edilebilir aşamaya gelmiş olmaları umut vericidir.

Alkolizm tahminen dokuz milyon Amerikalının haya­tını olumsuz yönde etkiliyor. Amerika hastanelerindeki ya­takların yansını ruh hastaları doldurmakta ki, bunun ya­nsı şizofreniktir. Amerika’da ilkokul öğrencilerinin nerdeyse % 30 40’ı dengesiz gıda yüzünden düzeltilebilir öğrenme bozuklukları gösteriyor. Ve soğuk algınlığı Batı dünyasın­da milyonlarca işgününün kaybolmasına sebep oluyor. Bü­tün bu problemlerin çözümü için basit bir açıklama arama­mız ve onun getirdiği çözüme sıkı sıkıya yapışmamız ol­dukça şaşırtıcıdır.

Ne yazık ki olanlar aynen böyledir. Bu tür tedavilere halkın ilgisi ve umudu çok fazla olmuştur. Amerika Psiki­yatri Birliği’nin 1974’te megavitamin tedavisini incelemek için kurduğu bağımsız kurul, konu hakkında yapılan yo­ğun reklamları «acınası» olarak nitelemiştir.

Birçok biyokimyacı ve psikiyatrisi faydasına inandıra­cak hadiselerin çok az olması nedeniyle, aşın dozda vita­minin reçetelere yazılmasının gerçekçi bir açıklaması ol­duğunu kabul etmektedirler. Tek bir vitaminle yapılan kontrollü deneylerin tek tek olması bu yöntemin ne gibi faydalar sağlayacağının tahminini güçleştirmektedir. Ame­rikan Psikiyatri Birliği’nin B3 vitaminiyle şizofreni hasta­ları üzerinde yaptığı denemeler bu uygulamanın fazla bir faydası olmadığını ortaya koymuştur.

Hararetli bir tartışmadan sonra 1974’de Alberta Ünivsisitesi doktorları üç bilim adamından oluşan bir komite­yi konuyu gözden geçirmekle görevlendirdi. Bu komite dün­ya literatürünü taradı, öncü uygulayıcılarla ve tedavi oldukları iddia edilen hastalarla görüştüler. Bu çalışmanın sonuçlan 1977’de Kanada Tıp Birliği Dergisinde yayım­landı. Bu üç uzman güvenli sonuçlara ulaşamadıklarını açıklıyorlardı. Megavitamin tedavisinin faydalı olduğuna dair kesin kanıtlar olmamasına rağmen bazı araştırmacıların elde ettikleri sonuçlar da gözden kaçırılabilecek gibi değildi. Şizofreni, artrit, depresyon ve çocuktaki aşın ha­reketlilik gibi durumların tedavisi için kontrollü klinik de­neylerin yapılması gereğini vurgulayan bu üç bilim adamı,

A ve D vitaminleri gibi fazla alındığında zehirli olabilen vitaminlere karşı tedbirli olunmasını da özellikle belirtti­ler.

Shayvvitz ve Yale Üniversitesi’ndeki meslektaşları, nöro­loji kliniklerine başvuran çocuklardan %10’unun beslen­me uzmanlarınca megavitamin yöntemiyle tedavi edilen­lerden oluştuğunu ve şikayetlerinin beyin fonksiyonların­da bozulma olduğunu belirten bir çalışma yayınladılar.

Bunun üzerine Amerikan Tıp Birliği Dergisi’nde iki makale yayınlandı. Birincisinde megavitamin tedavisinin öğrenme bozuklukları, otizm ve şizofreniye faydalarının belirsiz olduğu ileri sürülüyor ve ABD’de önerilen normal dozların 80, 160, 320 katını içeren mültivitamin tabletleri­nin satılmasını bir suç olarak değerlendiriyordu. Diğerinde ise osteoartrit ve nöropsikiyatrik rahatsızlıklar için A vi­tamini, kemik incelmesi için D vitamini, soğuk algınlığını önlemek için C vitamini, nevrit için B vitamini ve kısırlık ve koroner kalp hastalıkları için E vitamini kullanılması gibi bilinen vitamin yanlış kullanım örnekleri sıralanıyor­du.

Soğuk Algınlığı Batı Dünyasında Milyonlarca İşgücünün Kaybolmasına, Sebep Oluyor

Birçok megavitamin terapisti hastalarının, bu yazar­ların belirttiğinin aksine, zararlı olabilecek dozlarda vita­min almalarına izin vermezler ve benim inancıma göre Batı’daki halkın büyük bir kesimi vitamin ve mineraller­den yeterli miktarda alamamaktadır. Batı’nın beslenme re­jimini oluşturan hazır yemekler, basın yönünden çok fa­kirdir ve sağlıklı olmak için gerekli miktarda vitamin ve mineral içerdikleri söylenemez. Yapılması gereken, megavitaminlerin işe yaradığı iddia edilen alanlarda ciddi, kont­rollü deneylerin tatbik edilmesidir. Tek vitamini gözönüne almasının dışında, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yaptı­ğı deneme çok iyidir ve yaygınlaştırılması gerekir. Bitki­sel ilaçların etki biçiminden anladığımıza göre, bir madde­nin yalnız olarak verilmesi yerine başkalarıyla birlikte ve­rilmesi daha yararlı olmaktadır. Bu tür tedavi üzerinde kesin bir yargıya varmamıza yardım edecek türde ciddi ve laboratuvara dayalı araştırmalar çok azdır. Bilim adam­ları megavitaminlenn dozları üzerinde detaylı, aynı zaman­da pahalı biyo-kimyasal araştırmalar yapmalıdırlar. Bunun zor olduğunu ve yıllar alacağım biliyorum, ancak bu konu­daki tanışmalar ancak böyle nihayet bulacaktır. Öte yan­dan tıp camiası hadiselerden daha iyi haberdar edilmeli­dir. Batı dünyasındaki hastalıklardan birçoğunda mineral ve vitamin eksikliği görüldüğü bir gerçektir, buna da dik­kat edilmesi gerekir. Değişkenlerin çokluğu biyo-kimyasal araştırmaları zorlaştırmaktadır. Kanda eksik olduğunu saptadığımız X maddesini hastaya vererek hastalığı tedavi edeceğimize inanmak yanlış olur. Belki bizim varlığından bile haberli olmadığımız Y maddesi tedavi için çok daha önemlidir.

Karmaşık problemleri’ çözebilen kolay çareler her za­man çekicidir. Megavitamin tedavisi de böyle kolay bir çare olarak görülüyor. Ancak bunun faydalı olup olama­yacağını araştırmaların sonuçlan gösterecektir.

Kaynak:
Andrew STANWAY, ALTERNATİF TIP EL KİTABI,
Özgün Adı, alternative medicine -a guide to natural therapiespelican books, 1982, trc. Alp AKER Arif KUT Alptekin OKÇU, 1992, İnsan Y. İstanbul, s.167-163

KONU İLE İLGİLİ DAHA ÖNCE YAYINLADIĞIMIZ
BELGESEL METNİNİ MUHAKKAK OKUYUN.

ŞAŞIRACAKSINIZ

FOOD MATTERS (2008)
‘Gıda Maddeleri ve Konusu Üzerine’

“Let Thy Food Be Thy Medicine, And Thy Medicine Be Thy Food.” –

Yönetmen:James Colquhoun, Carlo Ledesma
Senaryo: James Colquhoun, Laurentine Ten Bosch
Sunanlar: Ian Brighthope, Jerome Burne ,Phillip Day
Belgesel: 80 dk.

“Let Thy Food Be Thy Medicine, And Thy Medicine Be Thy Food.”
“Bırak yiyeceğin ilacın ve ilacın yiyeceğin olsun.”
HİPOKRAT

Bu yeni ve cesur bir belgesel film yankılandı. “Food Matters” mevcut sağlık ve gıda sektörü  durumuna hızlı tempolu ve sert bir eleştiri getirdi. Milyarlarca dolar finansman ve araştırma, kronik hastalıkların gizli sebepleri ve hastalıkları yüzünden acı çekmeye devam eden insanların yeni sözde tedavileri içine rağmen, toksik tedaviler ve besin değeri düşük gıdalar ile aşırı hoşgörülü aldatmalarla insanlara kesinlikle yardımcı olmuyor, olduğunu göreceksiniz.

TÜRKÇE ALT YAZI METNİ
(Altyazı Hzl. – Deepblue)

 ”Bırak yiyeceğin ilacın ve ilacın yiyeceğin olsun”
Hipokrat (M.Ö. 460-370)

Yunanistan dolayları M.Ö. 400 Hipokrat modern tıbbın temellerini attı.  İnsan vücudunun doğuştan kendini iyileştirme kapasitesi olduğuna inandı.  ”Hipokrat Yemini” tıp doktorları tarafından hala ezbere okunur.  Hipokrat’ın zamanından beri hastalıkların tedavisine yaklaşımımız her nasılsa değişti…  Bugünün doktorlarının beslenme eğitimleri varsa bile, çok az.  Modern tıp ‘her hastalık için bir ilaç’ etrafında dönüp duruyor.  Ve hastalık endüstrisinin devam etmek istediği yol bu.  Bir kere soru sormaya başladın mı, bir daha duramazsın.  Görüyorsun, asıl mantıklısı sağlıklı olmak,  fakat sağlık para getirmiyor.

KALP VE KANSER AMERİKA’DAKİ ÖLÜM ORANI EN YÜKSEK İKİ HASTALIK. 

Ek olarak her yıl…

39 BİN KİŞİ gereksiz ameliyat ve diğer hastahâne hataları yüzünden ölüyor,
80 BİN KİŞİ hastanelerdeki diğer enfeksiyonlar yüzünden ve şok edici olan,
106 BİN KİŞİ ters ilaç tepkimesi sonucu ölüyor.  .

1. Kalp hastalığı = 652.486 ölü
2.Kanser = 553.888

Ölüm ve beslenmeyi yeterince dikkate almayarak,  bu insanlara çok büyük zarar verdik.

”İDEAL BESLENME YARININ İLACIDIR.”

Dünyadaki her insan,  her kültürden, dilden, ülkeden,  dünyadaki herkes biliyor ki,  ne yiyorsan o’sundur.

Yiyecek fark yaratır.

SÜPERMARKET;   bugün, bu ülkede kaliteli yaşamın sembolü. 
Bütün bu ürünler mesafe ve mevsim gözetmeksizin tarlalardan ve çiftliklerden geliyor.   Mucizevi tarımın sonucu olarak,   her şekilde masanıza taze ürün kalitesini taşır.

Yiyeceğiniz ne kadar taze?

Eğer bir düşünürseniz, en iyimser şekilde yiyeceğiniz,  siz onu satın alana kadar bir haftalık ve ile 2000 ile 3000 km arası seyahat etmiş oluyor.  Bir sonraki soru ise:  En az 5 günlük olan bir yiyecekten ne kadarlık besin elde ediyorsunuz?

Eğer şanslıysanız, ihtiyacınız olanın %40’ını alırsınız.  Büyük şehirlerdeki marketlerde bulduğunuz yiyeceklerin hemen hemen hepsi işlemden geçmiş,  yolda gecikmiş çoğunlukla tabağınıza gelene kadar besin değerleri azalmış ya da tamamen yok olmuştur.  Sebebi fark etmeksizin her şeyi her türlü tarım ilacı,  bitki ilacı,  lavra ilacı, mantar ilacı ile spreylemeye ve hakkında hiç bir şey bilmediğimiz şeylerin genleriyle oynamaya karara verdik.  Ve en büyük problemlerden biri tabii ki toprak ve bizim toprağa ne yaptığımız ve havaya ve de suya, gıdamızı sağlayan her şeye.  Toprak defalarca ve defalarca kullanılıyor ve bütün besleyici maddeleri çekiliyor ve yeni çöller haline geliyor  ve bu bütün dünyada böyle.  Bizim gerçekten de tarım metodumuz, ne yediğimiz  ve onu nasıl ürettiğimiz hakkında düşünmemiz lazım.

Gübre dediğimiz şey başlıca üç mineralden oluşur:
N,F,P, NİTROJEN, FOSFOR, VE POTASYUM.

Peki, güzel,  ama,  problem şu ki, toprak ortalama 52 farklı minerale gereksinim duyar.  O zaman kalsiyum, magnezyum, manganez, çinko ve demir ve adını sayamadığım diğer mineraller nerede?

   Onlar kayıp.  Ama toprak yetersizse bitkiler de yetersiz ve zayıf kalıyor,  ve savunmasız kalıyorlar,  böylece böcekler, hastalıklar ve mantarlar tarafından saldırıya uğruyorlar.  Böylece ağlayarak ilaç şirketlerine geliyorlar ve diyorlar ki;  ekinlerimiz ölüyor ve büyümeyecekler,  ve haşerelerimiz var,  ve tabii ki ilaç şirketleri onlara tarım ilacı,  mantar ilacı satmaktan ve bunlara ve diğer her türlü şeye artan talepten dolayı gayet mutlular.   İnsanoğlu zekası sayesinde,   diğer bütün hayvan türleri üzerinde üstünlüğünü kurdu.   Modern kimya, biyoloji ve adanmış araştırmalarından gelen ve tarımda devrim niteliğinde verim artışı sağlayan binlerce etkili kimyasal bileşim var.  Yani sadece ticari vejateryan gıdalardan alsak bile eksik ve toksik besin alıyoruz,  çünkü bütün bu tarım ilaçları, kimyasallar, spreyler ve diğer her şey yüzünden,  yiyecekler sağlıklı değil.  Ve yetersiz.  Sonuçta yetersiz ve toksik olmasından başka şansımız yok.  Ve sonra…

SONRA ONU PİŞİRİYORUZ!

Ve araştırmalar gösterdi ki, hafif bir pişirme bile içindeki enzimlerin yok olmasına sebep oluyor.  Yiyeceklerdeki en temel şey,  vücudunuza onların sindiriminde ve içlerindeki besin maddelerinin kullanımında yardım eden canlı enzimler, ya da canlı işçilerdir,  yani herkesin beslenmesinde çiğ gıdalar yer almalı.

Pişmiş gıdaya bağışıklık sistemi zehirmiş gibi tepki verir.  Birçok insan bunu bilmez. Pişmiş gıda aldığında vücut, buna tepki olarak sindirim lökositozu denen ve beyaz hücre aktivasyonuna yol açan bir süreç başlatır.  Muhtemelen pişirme sürecinin yiyeceğin yapısını değiştirmesinden dolayıdır.  Bir şekilde vücut bunun ayrımına varamaz ve besine zehir muamelesi yapar.  Beslenmeyi umduğunuz gıdaya vücudunuzun bunu yapması hoş bir şey değil.

PAUL KOUCHAKOFF ADINDAKİ İSVİÇRELİ BİR DOKTOR  1930 ‘larda ilk defa gösterdi ki;  diyetinizin %51’den fazlası pişmiş gıdalardan oluşursa,  vücudunuz buna yabancı bir organizma tarafından saldırıya uğruyormuş gibi tepki verir.  İlk defa Dr. Kouchakoff ispatladı ki;  gıdanızın %51’i çiğ olduğu takdirde lökosit olmayacaktır.  Ya da beyaz kan hücresi reaksiyonu olmayacak,  böylece vücudun bağışıklık sistemi yanlış alarm almayacak.  Günümüzde çok fazla bağışıklık sistemi sorunuyla uğraştığımızdan,  çiğ gıdaların her öğünümüzün en az %51’ini kapsadığından emin olmalıyız.  Böylece zaten zorlanan bağışıklık sistemini daha da zorlamamış oluruz.  Zayıf malzemeler ile inşa ettiğin bir binanın yüz yıl dayanmasını nasıl beklersin?

  Aynı şey vücudun için de geçerli,  eğer onu sağlam beslemezsen, uzun ve keyifli bir hayat  sürmesini nasıl bekleyebilirsin?

HERKES BİLİYOR Kİ, NE YERSEK OYUZ.  EĞER ÇÖP YERSEN, ÇÖP OLACAKSIN.

Bunu kronik gıdasızlık gibi düşün, çünkü olan o.  İnsanlar bu yüzden yorgun gözüküyor.  Öğleden sonra yorgun olmaman lazım.  Canlı ve hareketli olman lazım.  Bunun doğal sonucu olarak insanlar süper besinler ve çok yüksek kalitede vitamin ve mineraller içeren özel besinler,  her çeşit çoklu etkileri olan enzimler ve özel kimyasallar keşfediyorlar, daha uzun yaşamamızı ya da daha yumuşak bir cilde sahip olmamızı sağlayan gibi.

SPİRULİNA MEKSİKA’DA 5 BİN YIL BOYUNCA BAŞLICA PROTEİN KAYNAĞI OLARAK KULLANILDI.
SPİRULİNA PROTEİN YÖNÜNDEN DÜNYADAKİ EN ZENGİN YİYECEKTİR.
[1]

Max Planck Enstitüsü her hangi bir yiyeceğin pişirildiğinde  % 50 kadar proteinin yok olduğunu bulmuştur.  Bu yüzden, süper gıda bitkisel protein kaynakları geleceğin anahtar besini olacaklar.  Çünkü ihtiyacımız olan tüm proteini ısıyla zarar görmemiş ve tamamen emilebilen bu kaynaklardan alabiliriz.  Kolayca sıvıya dönüştürülebilirler – emilebilirlikten kastım bu.  Spirulinayı sıvıya çevirmek ve tüketmek sizce ne kadar çaba gerektirir?

  Spirulinayı suya ekle, işte sana sıvı hali,  içtiğin gibi hücrelerinde dolaşmaya başladı bile.  Fakat bir bifteği sıvıya dönüştürmek ve sindirim sistemi tarafından emilebilir hale getirmek çok fazla enerji gerektirir.  Bu süper yiyecekler sağlığınıza ve mutluluğunuza olağanüstü katkılar sağlayabilir.

DÜNYADAKİ HİÇ BİR ŞEY MİNERAL YOĞUNLUĞUNDA KAKAO ÇEKİRDEĞİ İLE YARIŞAMAZ.

En yüksek doğal magnezyum kaynağı odur.  En yüksek doğal kromyum kaynağıdır.  Aynı zamanda en yüksek demir kaynağıdır.  Ve yine en yüksek magnezyum kaynağı.  Ayrıca en yüksek çinko kaynaklarından biri.  Bakır oranı en yüksek bitkilerden bir kakao.  Sağlıklı bir metabolizma için gerekli tüm bileşenler kakao çekirdeğinde mevcut.  

DÜNYADAKİ EN YÜKSEK C VİTAMİNİ ORANINA SAHİP YİYECEKLERDEN BİRİ AMA SICAKLIK C VİTAMİNİNİ ÖLDÜRDÜĞÜNDEN, İŞLEM GÖRMÜŞ ÇİKOLATADA HİÇ C VİTAMİNİ YOK. 

En yüksek anti-oksidan içeriğine sahiptir.  Beslenmeyle ilgili öğrendiğimiz her şeyden faydalandığımız takdirde bunun anlamı,  anti-oksidanlar sayesinde DNA bozulmasından, virüslerden, kanserden,  cilt hastalıklarından vb. korunmamız demek.  Ya bu olacak ve onu yiyeceğiz, ya da bu olacak ve onu yiyeceğiz.  Ve burada tüm zamanların en korkunç kimyasal çorbası olabilir,  ya da tüm zamanların en olağanüstü süper yiyeceği…  ve ikisini de yemek aynı miktarda çaba gerektiriyor.  Sanırım tüm değerleri tepe taklak olmuş bir kültürüz.  Paramızı en iyi gıda için harcamaktansa, kiraya yatırmayı tercih ederiz.

ÇOCUKLARIMIZI ŞİMDİYE KADAR KEŞFEDİLMİŞ EN İYİ SÜPER YİYECEKLE BESLEMEKTENSE PARAMIZI ARABA YA DA EV İÇİN HARCAMAYI TERCİH EDERİZ.  ÇÜNKÜ BİLMİYORUZ!  KAFAMIZ KARIŞTIĞI İÇİN DEĞERLER YER DEĞİŞTİRMİŞ.

Bizi bu arabayı almaya ikna eden programlar izliyoruz ve birden bire o arabayı alıyoruz,  aslında o parayı en iyi yiyeceği alarak ailemizin sağlığına yatırmamız gerekirken ki asıl önemli olan budur.  Eğer her gün ucuz sandviç ekmeği yersem,  kahvaltıda bir fincan çay ve bir dilim kızarmış ekmek,  öğleden önce şekerli içeçek, öğle yemeğinde çörek,  ve akşam için fast-food kızarmış tavuk… 

Her türlü besleyici maddeden yoksun kalacağım ve bu sadece tek bir gün.  Bu durumda bazı tamamlayıcılara ihtiyacım olacak.  Böylece ertesi gün durumu düzeltmek için, kulaklarımdan çıkana kadar salata yiyeceğim yine de bir gün önce verdiğim zararı hiç bir şekilde düzeltemem.  Her zaman bir yerlerde bir kalıntı, bir sorun olacak ve bunun cefasını çekmeden ondan kurtulamayacaksınız.  Şanslıyız,  son yüz yıl içinde hiç vitamin takviyesi almamaktan,  onları her yerde hazır bulur hale geldik.  Ve hala birçok insan vitaminlerin ne kadar önemli olduğunu bilmiyor.  Ve onları yeterli miktarlarda alırlarsa,  hastalıklardan korunabilirler ve eğer yeterince fazla alırlarsa hastalıkları tedavide kullanabilirler.  Peki bu nasıl mümkün olur?

VİTAMİNLER

Haberlerde duymadım,  aslında haberlerde ”çok fazla vitamin almayın, zararlı olabilir” deniyor.  Ve yine de buna hiç bir kanıt göstermiyorlar, sadece söylüyorlar.  Doktorlar diyor ki;

”Vitaminlere inanmıyorum.”

Peki..

Biz bir şamana danışmıyoruz. Burada bilim adamlarıyla hareket etmemiz lazım.  İnançlardan değil, gerçeklerden bahsediyoruz.

Amerikan Zehir Kontrol Merkezi Birliği’ne göre, son 25 yılda  10 kişi,  sadece 10 kişi vitamine bağlı olarak hayatını kaybetmiş.  Bu 1 ve 0, 25 yılda 10 kişi.

İki yılda bir ölümden bile az ve bunlar bile kanıtlanmamış, onaylanmamış ama vitaminlere atfedilmiş ölümler.  İnsanlara yardımı dokunacak şeyleri, aslında tehlikeliymiş gibi göstermekte çok başarılı bir ülkemiz var.  Bazı çalışmalar, eğer her gün multi vitamin alırsan bunun sana zarar verebileceğini iddia ediyor. Bu sadece saçmalık

Bazı araştırmalar C vitamininin böbrek taşına sebep olduğunu iddia ediyor.  Tıp kaynaklarını araştırdım, ve tüm öğrencilerimden araştırmalarını istedim, meslektaşlarımdan da  araştırmalarını istedim, ve C vitamininin böbrek taşına neden olduğuna dair her hangi bir bilimsel kanıt bulurlarsa  bana göndermelerini istedim. Referans istedim.   30 yıl geçti ve hiç bir şey almadım.  Bu durumda ya herkes dilsiz,  ya da bu sadece söylenti.

Vitaminleri ilaç gibi gören ve o şekilde değerlendirilmesi gerektiğine dair bir varsayım var.  Bir varsayıma göre iyileştirici özellikleri varsa, tehlikelidirler de çünkü ilaçlar öyle.  Bütün hayatımız boyunca tüketici olmayı öğrendik,  çoğunlukla da modern ilaçların, eczane ilaçlarının tüketicisi.   Peki ya;

 REÇETEYLE ALDIĞINIZ İLAÇLAR?

Bugünlerde bir çok kuvvetli ve doktor tavsiyesi dışında alınması tehlikeli olan ilaçlar var   ama doktorunuza ve eczacınıza bu konuda güvenebilirsiniz.   Her ikisi de alanında eğitim almış uzman kişiler.   Bir eczacı saygıdeğer bir üniversitede eğitim almış olmalı.  Doktor tıp okuluna gider, tıp eğitimi alır,  tıp tecrübesi vardır, reçeteler yazar ve ona Tıp Doktoru denir.  Şimdi bunun yerine beslenmeyi koyalım ve nasıl gözüktüğüne bakalım.  Doktorum diyetisyen okuluna gitmiş, diyetisyenlik eğitimi almış ve diyetisyenlik derecesi olan ve besin reçeteleri yazan bir diyetisyen.  Kulağa çok garip geliyor.  Doktora gittiğimizi söylediğimizde tıp doktorunu ima etmiş oluruz.  Staj yıllarımda kimsenin hastaların diyetiyle ilgilenmemesi beni şaşırtmıştı;  profesörlerimle konuştuğumda diyetle ilgilenmediler,  hastalar diyetle ilgilenmediler ve hastaneler de ilgilenmediler, yani beslenme hiç söz konusu olmadı.

AMERİKA’DA, DİYET ÜZERİNE RESMİ EĞİTİM ALAN MEZUN DOKTORLARIN ORANI % 6’DAN AZ.

 Ne zaman beslenmeden bahsetsem, basitçe duymamazlıktan geldiler.  Öğrenci olarak vaktimi Boston’daki Bringham Hastanesi’nde geçirdim,  Harward Tıp Okulu’nun hemen yanındaydı.  Ve bu hastane, 1974’de bile kriz yeriydi.  Hastadan çok doktor vardı. Gerçekten sevimsiz bir yerdi.  Tıbbın başarısızlığını izlemek ve gözlemlemek için bir şansım oldu.  Benim hatırladığım Lösemili kadın gibi yemesi için beyaz ekmek ve jöle verilen insanlar görürdünüz.  Beyaz ekmek ve jölenin kansere sebep olduğunu söylemiyorum,  ama çare olmadıkları kesin.  Taburcu olan hastaların %26 sı geldikleri güne göre daha fazla gıdasız kalmış oluyorlardı.  Ve hastaneye geliş nedenleri, vakaların % 80 ile 90’nında kötü beslenmeleriyle ilişkiliydi.

William J. McCormack ve Frederick Robert Klenner’ın çalışmalarını okumaya başladım;

YÜKSEK DOZDA C VİTAMİNİ KULLANIMININ ÖNCÜLERİ VE BU ADAMLAR 1940’LARDA BULAŞI HASTALIKLARI YÜKSEK DOZDA C VİTAMİNİ İLE  TEDAVİ EDİYORLARDI. 

Ve sonra duraksadım.  Şimdi bir dakika, bekle bir saniye.  Bunlar tıp doktorları ve vitamin kullanıyorlar,  yüksek dozda vitamin kullanıyorlar ve başarılı oluyorlar.  Bunların hiç birini okulda görmedim.  Tıp mesleği,  tıp eğitimi,  bu amaçla lisans eğitimi,  dergiler ve televizyon yoluyla genel eğitim,  hepsi oturma odasında gergedanlar yürütmeye yarıyor.  Ve ben onları oturma odasında görüp diyorum ki:  ‘

‘Hey, oturma odasında bir gergedan var!”  ve tüm bilgi yığını orada, ortada duruyordu,  tüm bilgi ve daha da içine daldıkça çok daha fazlasını buldum.  İlk kez LİNUS PAULİNG, C vitamininin soğuk algınlığına karşı işe yarayabileceğini öne sürmüştü ama bu tahmin ya da seziye değil, zamanın bilimsel verilerine dayanıyordu.

PAULİNG, ALBERT EİNSTEİN VE ZAMANIN DİĞER BİRÇOK DAHİ İSMİN MESLEKTAŞIYDI.  VE İKİ NOBEL ÖDÜLÜ VAR: KİMYA VE BARIŞ OLMAK ÜZERE.  YANİ HAFİFE ALINMAYACAK ZEKİ BİR ADAM.

Problem şu ki; klinik tıbbın alanına giriyordu  ve bu konuda uzmanlığı yoktu, böylece eleştiriye çok müsait bir durum ortaya çıkıyordu  ve C vitamininin soğuk algınlığı üzerinde etkisi olabileceği önerisi  tıp dünyası tarafından fazlaca alaya alındı.  Ve tıp dünyasının her zaman o kadar bilimsel ve aydın fikirli olmadığını söylemem lazım.  Sorun yaratan başka bir şey daha,  insanların yapı maddeleriyle olan ilişkisi ki bir yapı maddesi birçok şeye iyi geliyor.

E Vitamini kalp hastalıklarıyla mücadelede, kemiklerin güçlenmesinde ve ayrıca epilepsi hastalarının nöbetlerinin azalmasında etkili.  Şimdi bu oldukça değişik.

Mesela C vitamini,  anti-toksin, anti-histamin, anti-virüs,  kan şekerini düzenlemeye ve depresif ruh halini yükseltmeye yardım eder,  birçok şey için çok fazla iyi ve benim bunun için bir cevabım var.  Bir vitaminin birçok hastalığa iyi gelmesinin sebebi,  yine bir vitamin eksikliğinin bir çok hastalığa sebep olmasıdır.  Söz konusu olan sadece iki düzine yapı taşı ama yine de vücudunuzda binlerce kimyasal reaksiyon var.  Bir vitamin bir çok reaksiyona dâhil olduğundan,  her şeyin vitaminle ilişkili olduğunu kabul edebiliriz.  Mineraller için de aynı şey geçerli.

HER HASTALIĞA BİR İLAÇ GİBİ ESKİ BİR TIP İNANIŞIMIZ VAR. 

Her hastalığa bir ilaç; nokta atışı.  Ve bu yapı maddeleri için doğru değil.  Tek bir bölgeyi iyileştiremezsin.  Eğer gerçekten iyileşirsen, her şey iyileşir.

Mesela bir hasta sadece kanser ile değil yüksek tansiyon, ve şeker hastalığı ve hatta  lif dokusu iltihabı ve diğer rahatsızlıklarla gelse  bütün sorunlar ortadan kalkar.  Bir hastalığı iyileştirip diğer ikisini tutamazsınız, bu imkansız.  Vücut iyiye gittiğinde, her şey iyileşir.  Siz bedeni beslersiniz ve beden kendini tamir eder.  İnsanlar vitamin aldığında, vitaminler özellikle iyileşme sağlamaz onlar vücudun bunu yapmasına olanak verir, vücudun kendini iyileştirmesine.  Bu, olaya tamamen farklı bir bakış açısı.  Vücudun, babamın değişiyle, kendini iyileştirme mekanizması var ve biraz daha ileri giderek demişti ki,

”DOKTORLARIN GÖREVİ BU MEKANİZMAYI TEKRAR VE TEKRAR AKTİVE ETMEKTİR.”  Ve rahatsızlığın ne olduğuna bakmaksızın hastalar iyileşir.  İnsan vücudundaki tek bir hücre bile ilaçtan yapılmamıştır.  Cerrahi müdahale size hiç bir şey katmaz.  İçinize plastik bir şeyler koyup,  zararlı bir şeyleri çıkartabilirler.  Ama en sonunda, vücudu kesip biçmek onu daha iyi yapmaz.  Bedene ilaç yüklemek aslında daha fazla sağlık getirmez.  Yani yeni bir boyutta, buna tamamen yeni bir bakış açısıyla bakmamız gerekiyor.  Sağlığı arttırma henüz denenmedi, bu gerçekten de hiç yapmadığımız şeylerden biri.  Yapı maddeleri tedavi amaçlı test edildiğinde çok düşük dozlarda kullanıldığından, halk ve doktorlar hep belirsiz sonuçları olan araştırmaları görüyorlar.  Yayınlanmış bir çalışma vitaminlerin az bir yararı olduğunu ve diğeri vitaminlerin o kadar da faydası olmadığını söylüyor ve siz ikisinin arasında gidip geliyorsunuz.  Ama asıl sorun bu çalışmaların düşük dozlarla yapılmış olması.  Tavsiye edilen günlük alınabilecek vitamin miktarı, nüfusun çoğunluğu tarafından eksiliğinde oluşan rahatsızlıkları önlemek için gerekli görülen miktardır.  Yani, eğer

Avusturya’da herkese günlük tavsiye edilen doz olan 60 mg C vitamini verirsek, bu ülkede  diş eti hastalığına rastlamamamız lazım.  Ancak bu ülkede hala diş eti hastalığına rastlıyoruz.  Eğer çok stresli bir işin içindeyseniz ya da stresli bir hayat tarzınız varsa, ev geçindiriyor, çocuk bakıyor ve aynı zamanda çalışıyorsanız vücut adrenalin üretmek için C vitaminini kullanacak.  Kalp krizi ile stres arasındaki ilişki buradan geliyor,  stresli olduğunuzda vücut adrenalin üretiyor ve bu da vücuttaki C vitamini seviyesini aşağıya çekiyor.  Bu da C vitamini eksikliği yüzünden dolaşım sisteminizin savunmasız kalmasına neden oluyor.  Modern tıp sadece hastalığı tedavi eder,  bir çok şeyin ilk sebebine dönüp bakmazlar çünkü anlayamazlar;  egzersiz sonucu hangi kimyasalların oluştuğunu,  meditasyonla hangi kimyasalların ortaya çıktığını, ya da yediklerimizden hangi kimyasalların çıktığını anlamazlar.  Geleneksel tıbbın uzun süredir tıkanmış olduğu nokta,  başa çıkılması zor, kronik problemler.  Ve kronik sorunlarda tıkanmış olmalarının sebebi, hastanın en başta rahatsızlanmasına neden olan sebebi değiştirmek için hiç bir şey yapmıyor olmaları.  Sadece belirtileri tedavi ediyorlar.  Ve tüm yaptığınız belirtileri tedavi etmekse, hastalığı iyileştirmezsiniz.  Yapmanız gereken asıl sebebi değiştirmek.  Geleneksel tıbbın tahminlerine göre çoktan ölmüş olması gereken hastaların,  KLASİK KLİNİK ORTAMLARDA PEK MÜMKÜN OLMAYAN ŞEKİLDE,  BİR KAÇ AYDAN FAZLA YAŞAMAYI BAŞARDIKLARINI VE BİRÇOK HASTANIN GELENEKSEL TIBBI İZLESELERDİ ÖLMÜŞ OLABİLECEKLERİNİ İDRAK ETMEM NEREDEYSE İKİ YILIMI ALDI.  Bir kaç yıl bir programa katıldıktan ve arka arkaya iyileşen, gayet canlı hastaları gördükten sonra ve ortadan kaybolan tümörler, çeşitli doku sertleşmeleri,  kireçlenme ve egzamalar ve yok olan bütün bu dramatik problemlerden sonra doğru yolda çalıştığıma ve bu çalışmaların gerçekten çok değerli şeyler başardığına yüzde yüz ikna oldum.  Kalp-damar rahatsızlığı medeniyetin getirdiği bir hastalık,  yaşam tarzının hastalığı,  çünkü çok fazla yanlış şey yiyoruz ve yeterince doğru gıda almıyoruz.  Ve büyükannen söylemişti, onun da büyükannesi söylemişti ve herkes böyle olduğunu biliyor ama yine de…  …çok az vitamin barındıran fastfood ve et, ve yağ,  ve şeker, ve nişasta, ve işlenmiş gıda ayrıca vitamin takviyesi de alma çünkü sana zarar verebilir!  Tabii ki

KALP-DAMAR RAHATSIZLIĞI

- ne bekliyorsun ki!  En az 25 yıldır kalp-damar hastalığının geri çevrilebileceğini söylüyorum.  Geleneksel tıp uzun zamandır bunun geri çevrilemez olduğunu iddia ediyor.  Tedavi yöntemine göz atmak, bize sebep hakkında ipucu verebilir.  Dr. Dean Ornish ciddi kalp-damar rahatsızlığı olan kişilerle, onları vejetarten beslenmeye dayalı sıkı bir diyete sokmak yoluyla çok iyi bir çalışma yürüttü.  Bu demektir ki, bitki temelli, yüksek oranda lif içeren ve vitamin ve minerallerle dolu ve en iyisi de organik bir şekilde topraktan yetişip gelmiş bir beslenme.  Ornish ayrıca onların sterslerini de azalttı ve bu insanların kalp-damar hastalıkları bir- iki yıl içinde durakladı ya da geri çevrildi.  Yani kalp-damar rahatsızlığının sebebi,  yeterince vitamin almamak ve yanlış beslenme.  İyi haber ise; ileri derecede damar rahatsızlığı olan kişiler bile  beslenmelerini değiştirip düzgün gıda almaya başladıklarında,  ameliyat olmadan hastalığı durdurabilir ya da geri çevirebilirler.  Beni şaşırtan ise; sınırsız bütçeli lider tıp kurumlarının koridorlarında dolaşan onca zeki, parlak ve en iyi konumlarda olan insanlarımızın bu rahatsızlıklara sebep olan gıda ve batı yaşam tarzı konusuna parmak basmaya hiç istekli olmamaları.  Gerçek şu ki; ölümlerin yarısı kalp-damar hastalıkları yüzünden ve bu ölümlerin yarısında da ilk hastalık belirtisi ölüm.  Yani insanlar ömür boyu hiç bir belirtiye rastlamadan devam edebilirler ve sonra öldüklerinde her şey için geç oluyor.  İlaç almak için çok geç, by-pass için çok geç, ambulans için çok geç,  hatta hayata döndürmek için çok geç.  Eğer her, kişiden biri, tabii böyle bir canlı düşünebiliyorsanız,  kalp-damar hastalıklarından can veriyorsa,  bu toplum temelde bir şeyleri yanlış yapıyor demektir.  Kazanmanın tek yolu oynamamak ve bu da hayatlarını değiştirmelerini gerektiriyor.

Oysa biz ne yapıyoruz?

Her yıl milyarlarca dolarlık by-pass ameliyatı yapıyoruz, aslında  sadece yeme-içme ve yaşam şeklimizi değiştirerek kontrol altına alınabilirler. 
Daha güvenli olduğundan bahsettim mi?

  Ve daha ucuz olduğundan?

  Ve gayet iyi işe yarıyor.  Dolayısıyla neden tüm kardiyologlar bu yolu tavsiye etmiyor?

  ADİL OLMAK GEREKİRSE HEPSİNİN BU KONUDA ÇALIŞMASI YOK.  VE DOĞRUYU SÖYLEMEK GEREKİRSE…  İLAÇ ŞİRKETLERİNİN BU KONUDA EDECEK BİR İKİ LAFI VARDIR.  BU UYGULAMADA İLACA YER OLMADIĞINI FARKETTİNİZ Mİ?

  Meditasyon ve vejetaryen diyetten oluşan tamamen ilaçsız bir tedavi.  Burada hiç kazanç yok!

…Prozak, ADD tablet, taş, toz, yani biliyorsun numaralar çeviriyorum, çünkü  yaşayabilmek için kafayı bulurdum, TV’de gördüğüm her şeye inanırdım , yaşayabilmek için kafayı bulurdum, bana sattığın her pisliği yerdim…

İlaçlara yaklaşımdaki büyük problemlerden biri yan etkileri;  TERS İLAÇ TEPKİMESİ

TERS İLAÇ TEPKİMESİ

başlangıç olarak, İngiltere’de her yıl ters ilaç tepkimesi  sonucu oluşan ölümler için genel olarak kabul edilen rakam  yaklaşık olarak onbin.  Olaya başka bir açıdan bakacak olursak,  her yıl araba kazalarında ölen insanların sayısı 500.  Hepimiz araba kazaları konusunda çok endişeleniyoruz;  ters ilaç tepkimeleri konusunda hiç endişeli gözükmüyoruz.  Bu ülkede prostat kanseri sonucu ölen insanların sayısı ki gayet endişe vericidir ve bu konuda kampanyalar ve dahası var,  ortalama dokuz bin civarındadır.

AMERİKAN TIP BİRLİĞİ DERGİSİ’NİN YAYINLADIĞI ÇALIŞMALARA GÖRE,  REÇETELİ İLAÇLAR YÜZÜNDEN HER YIL YAKLAŞIK 106 BİN AMERİKALI HAYATA VEDA EDİYOR.

Şimdi bunlar olması gerektiği gibi reçetelendirilmiş,  doktor hatası olmayan ve beklenen yan etkileri olan ilaçlar.  Ve bunlar da söylendiği şekilde ilaçları kullanan insanlar.  Aşırı dozlar ve yanlış kullanımlar konu dışı.  Yani sadece bir yılda ve sadece Amerika’da, ilaçların beklenen yan etkileri yüzünden ölen insanların sayısı 106 bin ise,  yirmi üç yılda bu çok büyük sayıda insan demektir,  milyonlarca insanın reçeteli ilaçlar yüzünden ölmesinden bahsediyoruz.  VE 23 YILDA, VİTAMİNLERLE İLİŞKİLENDİRİLEN SADECE 10 ÖLÜM VAR.

VİTAMİNLERİ REÇETELENDİRMEYİ ÇOK DAHA CİDDİYE ALMAMIZ GEREKTİĞİ AÇIK.  (Şu anda vitamin almaya kalkmayın en pahalı ilaç ve reçeteye yazılmıyor. Cebinden alacaksın)

Ve panathenic asidin kaşifi, Roger Williams’ın da dediği gibi şüpheye düştüğünde önceliği vitamine ver.  Eczacılık sektörünün işi ilaç yapmak değil.  Onun işi para kazanmak.  Ki bence bu gayet kabul edilebilir, büyük uluslararası şirketler olarak hissedarlarına karşı sorumlulukları var ve şirketlerin yaptığı şey budur, PARA KAZANMAK.

Kapitalist bir toplumda yaşıyoruz ve ben bunun kötü olduğunu düşünmüyorum.  Ve bence kapitalizmin büyük avantajları var  ve son derece suistimal edilebilir de, biz her iki yönünü de gördük.  Problem onu düzenleme şekillerinden kaynaklanıyor.  Bazı çok iyi düzenleyicilerimiz olduğuna inanıyorum ama çok yetersiz düzenleyicilerimiz de var.  İlaçları patentlendirmek ve onlara daha sonra neler olduğunu izlemekle görevli kurumların ödemeleri ilaç şirketleri tarafından yapılıyor.  Eğer restaurantların hijyenini denetleyenlerin ödemelerinin mekân sahipleri tarafından yapıldığını öğrenseydeniz, onların sundukları sonuçlar konusunda şüpheci olmanız gerekirdi.  Bizim ilaçlarla ilgili olan ve değişmesi gereken durumumuz da böyle bir şey.  İlaçları denetlemesi beklenen düzenleyicilerin paralarını onlar ödüyor,  ilaç araştırmaları yapan akedemisyenlerin paralarını onlar ödüyor  ve yürütülen mahkemeler yine sıklıkla ilaç şirketiyle ilişkisi olan kişilerce yürütülüyor.  Ayrıca tıp dergilerine reklam veriyorlar  ki tıp dergilerinin çoğu ilaç şirketlerinin reklamları ile destekleniyor.  Eğer son 65-70 yıl içindeki tıp literatürüne göz atarsak,  yüksek dozda vitaminin hastalıkları tedavi ettiğini gösteren binlerce çalışma var.  Şimdi bu çalışmaların bazılarını okuyamıyorsunuz.  Çünkü bunların yayınlandığı dergiler, Birleşmiş Milletler Ulusal Tıp Kütüphanesi tarafından indekse alınmamış.  İlginç değil mi?

  Yani ortada kara listeye alınmış tıp dergileri var.  Bazı tıp dergilerinde yayınlananlar, benim asistan  editörlüğünü yaptığım Doğru-Moleküler Tıp Dergisi gibi,  dergimizde son 41 yılda yayınlanan her ne varsa,  ve yüzlerce çalışma,  hiç biri Amerika Ulusal Tıp Kütüphanesi tarafından indekse alınmadı,  dünyadaki en büyük tıp kütüphanesi olduklarını söylüyorlar.  Yani samimi gözüken bilimsel akademik çalışmalar, yayınlanan dergiler ve tüm o ihtişamıyla bilim, aslında ilaç şirketleri tarafından onların pazarlama departmanlarının birer kolu haline dönüştürülmüş.   Ama bize reklamlarla ulaşan sağlık bilgileri hakkında bilmek istediklerim?

   Biz buna ticari sağlık bilgisi diyoruz.   Bu güçlü, büyük bir sektör.   Sağlık ürünleri reklamlarına milyonlarca dolar harcandı her türlü acı ve sancı için her çeşit tablet ve diğer ilaçlar.   Görüyorsunuz ki reklamlar bazen aldatıcı olabilir.  Bu ülkedeki reklamların %25’ini ilaç reklamları oluşturuyor.  Her şeyden önce, neden?

  Çok para harcamayı sevdiklerinden değil elbette.  Çünkü bir yandan TV deki dakikalara yüz milyonlarca dolar harcarken,  milyarlarca doları hasta oldukları için bu ürünleri satın alan insanlardan geri alıyorlar.  Kendilerini iyi hissetmiyorlar.  İlaçlara ihtiyacımız var. Sorgusuz sualsiz.  ACI KONTROLÜ, ÇOK ZEKİCE.  Ve ilaçlar gerekli ama burada şöyle bir noktaya geliyoruz,  eğer azı yararlıysa çoğunun daha da yararlı olduğuna inanan bir toplumda yaşıyoruz.  Yani elimizde her şey için ayrı ilaç bulmaya çalışan bir ilaç sektörü var.  Biliyorsun kötü bir alışkanlığın mı var- bir ilaç al. Depresif mi hissediyorsun mesala- al bir ilaç,  ve halk buna güvenir hale geldi,  halk ilaç almanın hastalığı iyileştirdiğini kabul eder oldu.  Eğer herkes bolca taze organik gıda alsaydı, en az işlem görmüş olanlardan ne olurdu acaba?

  BENCE SALGIN DERECESİNDE SAĞLIKLI OLURDUK.  SANIRIM PİYASALAR SARSILIRDI.  İLAÇ SEKTÖRÜ, YILLIK DEĞERİ YARIM TRİLYON DOLAR OLAN DÜNYA ÇAPINDA BİR HOLDİNG.  Yaklaşık 300 milyar dolarlık kısmı sadece Kuzey Amerika’da.  Bu gerçekten, gerçekten büyük bir sektör.  Herkes sağlıklı olsaydı ne olurdu?

  Sağlık para getirmiyor.  Görüyorsunuz ki asıl mantıklı olan sağlıklı olmak, fakat sağlık para getirmiyor.  Bence etik bir ilaç sektörümüz olabilir.  Gerçekten öyle düşünüyorum.  Bence işe düzenleyicilerle, ilaçları yapan insanların bölümlerini  keskinleştirmekle başlamalıyız ki  burada tam bir dağınıklık söz konusu.  Genel fikire göre bütün ilaçlar kesin olarak kanıta dayanır,  ve bütün ilaçsız tedaviler sadece umut ve kuruntunun bir karışımıdır,  ve placebo etkisi ve şarlatanlar deneyimlere gerçekten göğüs geremezler.  Mesela,  bir ilacın patent alabilmesi için  iki ayrı olayda placebodan daha etkili olduğunu göstermesi lazım.  Bu demek değildir ki ilaç şirketleri başka bir sürü deney yapamazlar,  daha etkili olduğunu ispatlamayacağından dolayı, onlar yayınlanma gereği duyulmaz.  Yapılması gereken düzenleyiciye gidip ve bizim şu iki deneyimiz var demek,  bu ilacın placebodan daha etkili olduğunu gösteriyor.  Pazarlamak için patent alabilir miyiz lütfen?

   Bunlar üreticilerin ünsilin ve antibiyotik yığınlarının arasından seçtiğimiz örnekler.   Onları satılmadan önce saflık ve etkileri için test ederiz.   Tabii her zaman yeni ilaçlar ortaya çıkıyor ve biz onların pazara sürülmeden önce test edildiğinden ve güvenli olduğundan emin oluruz.  Doktorlar size ilaçların denendiğini ve test edildiğini söyleyecekler fakat yeni bir ilaç aldığınızda farketmeniz gereken şey aslında kontrol edilmemiş bir deneye girişiyor olduğunuzdur.  İlaçlar sadece patent alma amaçlı olarak, bir kaç yüz hadi en fazla bir kaç bin kişi üzerinde test edilmiş oluyor ve sonrasında milyonlarca kişiye veriliyor.  Ve bu milyonlarca kişi arasında sistemlerinin çalışma şekli ve ilaçlara verdikleri tepkilerde çok büyük farklılıklar olacak Ve böylece insanlar yan etkilerini görecek.  Ayrıca şöyle bir gerçeklik var; batıda insanların karşılaştıkları asıl problem ilaçların çok kolay başa çıkabildiği akut rahatsızlıklar değil,  kronik rahatsızlıklar.

Depresyon, diyabet, kalp, kireçlenme vb. rahatsızlıklar.

Bunlar seni öldürmeyecek şeyler, daha çok seni perişan hale sokup ve  daha da kötüleşmeni sağlayan ve uzun süre devam eden şeyler.  Bunlar, bütün ilaçların hedef olarak gösterildiği durumlar fakat aynı zamanda ilaçların pek tedavi edemediği durumlar.  Bazıları kısa dönemde gerçekten hayat kurtarır, onlara ihtiyacınız var.  Bazıları kortisoyid steroyidler ve herkesin hayır, hayır dediği diğer başka şeyler.  Kısa dönemde hayat kurtatır, güzel.  Antibiyotikler kısa dönemde hayat kurtarır, sorun değil.  Uzun ilaç tedavileri olan hastalarımın olmasından nefret ediyorum ve dünyada hastalarınızın bırakmasını sağlamayacağınız ilaç yoktur.  Bir ilaç şirketinin gözünde mükemmel ilaç,  insanları tedavi etmez çünkü işin kar getirmesi için  insanların o ilacı uzun süreli satın alması lazım.  Ayrıca, bunlar baştan beri tedavi için en iyi yöntemler mi?

  Ve cevap çok açıkça öyle olmadığı yönünde.  Yani sonuçta birçok kronik durum için, akla en yatkın olanı, başlangıçta ilaçsız olarak ne yapabiliyorsan onu yapmak.  Çünkü birincisi aynı çeşitlilikte yan etkilerinin olma ihtimali pek yok  ve ikincisi bir takım durumlarda sadece semptomları tedavi etmektense, altında yatan problemi yakalama şansları daha fazlaymış gibi gözüküyor.

Doktor Abram Hoffer, Adsız Alkolikler’in kurucusu Bill W. ile çalıştı ve  Bill W ve Abram yakın arkadaşlık kurdular.  Bill W. ağır depresyon geçiriyordu.

ABRAM O’NA NİASİN ALMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.
GÜNDE 3000 MG NİASİN ÖNERDİ.  BU BİLL W İÇİN DEPRESYONUN SONU OLDU.
 

Sonrasında Bill W alkoliklere Niasin (B3 vitamini) [2]almayı denemelerini, depresyon ve alkol  probremlerine çözüm olup olamayacağını görmelerini önerdi.  Ve Niasini deneyen insanların büyük çoğunluğu çok iyi gelişmeler gösterdi.  Böylece Bill W, kurucusu olduğu Adsız Alkolikler’de Niasin ve vitaminin tedavi amaçlı kullanılmasını istedi.  Fakat çoktan ilaç tedavileri tarafından, en iyi tabirle, işgal edilmiş olan Adsız Alkolikler bunu reddetti.  Bugün ise AA övgüye değer birçok adıma odaklanmış durumda,  alkoliklerin içmeyi bırakabilmeleri konusunda.  Ama vitamin tedavisini önermiyor.  Zamanında bir endişe vardı,  SSRI grubu anti-depresan ilaçların intihara sebep olup olmadığı konusunda  büyüyen bir endişe ve bu ilaçlarda sorun olduğunu söyleyen bir kaç, belki   2000 dolayında kampanyacı ile bunu red eden düzenleyici otoriteler  ve ilaç şirketleri vardı.

Amerika’da okullardaki öğrenci terörü üzerine tam bir çalışma yürüttük.  Ve çalıştığımız bir dizi olayın çoğunda,  bir çoğunda…  tetikçi suça karıştığı zaman, ya bu çeşit psikiyatrik tedavide ya da tedaviden geri çekiliyor oluyor.  (Teröristlerde aynı durumda) Ve hala bu tür şeylerin hiç biri mahkemelerde ortaya çıkmıyor.  Ve bir Amerikan araştırmacısının ortaya çıkardığı PROZAK GERÇEĞİ,  tabii ki zamanın lider markasından söz ediyoruz,  patent almak üzereyken yeni bir ilacın ortaya çıkıp çıkmadığını merak ettiler.  Ve yaptıkları araştırmalar sonucunda gerçekten de Prozak R adında,  moleküler yapısı biraz düzeltilmiş bir ilaç  olduğunu buldular.  Yeni bir ilaç üretmek için, ne gibi gelişmeler olacağını söylemek lazım ve Prozak R için olan patent başvurusunda mevcut olan ilaca atfedilen intihar düşünce ve duygularının bunda olmayacağı söyleniyordu.  Tam olarak da ilaç şirketinin son on yıl boyunca inkâr ediyor olduğu şey.  Ölümcül derecede depresyonu olan bir kadınla çalışmıştım.  Ailesiyle birlikte yaşıyordu.  Ellilerindeydi ve bütün günü bir köşede duvara dönük oturarak geçiriyordu.  Kimseyle konuşmazdı. Kimseyle yemek yemezdi.  Tamamen iletişim kurulamaz durumdaydı.  Tabii ki psikiyatrist kontrolündeydi, olması gerektiği gibi,  ve beklenildiği gibi psikiyatrist ona çeşitli ilaç tedavileri uyguluyordu.  Ailesi vitaminleri merak ediyordu,  onlara DR. HOFFERS’IN NİASİN İLE OLAN ÇALIŞMALARINDAN BAHSETTİM,  ve onlar da bu derece hasta biri için ne kadarlık doza gerek olduğunu sordular.  Ben de Dr. Hoffer’ın normalde günde mg Niasin verdiğini, ama bazılarının özellikle çok hasta olanların çok daha fazlasına ihtiyacı olduğunu ve onu iyileştirecek kadar çok vermeleri gerektiğini söyledim.  Bunu deneyebileceklerini anladılar.  BÖYLECE GÜNDE 11.500 MG NİASİN ile masada onlarla oturup muhabbet ediyordu,  sanki hiç bir şey olmamış gibi.  Sonra psikiyatriste gidip ona bu iyileşmiş insanı gösterdiler ve psikiyatrist onlara;

”Bu kadar çok Niasin verebileceğinizi sanmıyorum, zararlı olabilir.” dedi.  Böylece Niasin vermeyi kestiler ve  ve o da köşedeki yerine geri döndü.

NİASİN GÜVENLİ Mİ?

NİASİN YÜZÜNDEN YILLIK ORTALAMA TEK BİR ÖLÜM BİLE YOK,  SON 15-20 YIL İÇİNDE ONA ATFEDİLMİŞ SADECE BİR KAÇ VAKA VAR. 

Ama Niasin yüzünden olan yılda tek bir ölüm bile yok.  Ve intihar derecesinde depresyonda olan kaç kişi gerçekten de hayatlarına son verdi.

İKİ AVUÇ DOLUSU KAJU FISTIĞI, ÖNERİLEN PROZAC DOZUNA EŞİT BİR İYİLEŞME SAĞLIYOR. 

Şimdi herkes diyecek ki;

” İki avuç dolusu kaju, şişmanlatmaz mı?

”  Ve benim sormak istediğim, umurunda mı?

DEPRESYONDAN KURTULMAK İSTİYOR MUSUN?

BASİT BİR TERAPİ ALMAKLA ZORLANIYORDUN.  AMA BUNU YAPABİLİRSİN.  DEPRESYONDA OLANLARIN YAPABİLECEKLERİ İLK ŞEY, DEPRESİF OLMANIN SORUN OLMADIĞINI BİLMELERİDİR.  EĞER İYİ BESLENMİYORSANIZ, DEPRESİF OLURSUNUZ.  Yani buna devam etme ve gidip düzgün beslen.  Zihinde, beyinde olup bitenler -zihin dediğimiz her ne ise- vitaminlerden,  kimyasallardan ve olanlardan etkilenebiliyor.  Psikolojik tedavilerin önemiz olduğu söylenmiyor, tabii ki önemliler ama psikolojik ve psikiyatrik semptomları olan bir hastayla hiç bir yere varamazsınız,  eğer beyinleri aç kalmış, açlıktan ölmüş ya da zehirlenmiş ise.  Tıptaki acı gerçek şu ki, senin kemik ölçümünü yaptığım takdirde vücudunda,  bir Mısır firavununda olması gerekenden kat fazla kurşun bulurum.  Eğer senden yağ örnekleri alırsam, onlarda hala DDT, DDE ve DDD olacaktır,  DDT uzun süre yasaklanmış olmasına rağmen.  Tabii başka çeşitli kimyasallar da olacak.  Ama kimse bunu duymak istiyor mu?

 Hayır.  Ve hala kayıtlı değiller ya da belki de doktorlar sadece bunu yapmak istemiyorlar.  çünkü kullandıkları her şey zehirli, kullandıkları her ilaç,  reçeteli ilaçlar, tezgahlardaki ilaçlar  bütün ilaçların karaciğer toksik sınırı yok.   79 milyon kadar Amerikalı hergün ağızlarına  CİVALI DOLGU koyuyorlar.  Resmi olarak onların toksit olduğunu söylemememiz lazım, yani hastalarıma bundan söz etmem.  Ama bir belgesel için, aynı mı?

  Aynen öyle.  Eğer beynini inceler ve biyopsi yaparsam,  sisteminde büyük miktarda civa bulurum,  ağızında amalgam (civa karışımlı dolgu) dolguları varsa.  Peki ne Amalgam ve civayı dişine konduğunda, dişçinin tepsisinde durduğundan daha güvenli yapar?

  Son derece zehirli ve dişçi, insanoğlu için bilinen en zehirli maddelerden biriyle başa çıkmak durumunda ama ağzınıza konduğu anda güvenli oluyor. Saçmalık bu.  ….eğer onu ağzına koyarsan zehirlenirsin.  Hikayenin sonu.

Toksinleri sisteme tıkmayı bıraktığınızda, dışarı çıkmaya başlarlar.  Ve aslında şimdi sadece diyetinizi organik beslenmeye çevirirseniz,  bütün zehiri serbest bırakırsın, dolaşım sistemine ve böbreklere geçer ve böbreklere onu atması için yardım etmezsen yeni hasarlara yol açabilirsin.  Bu bir hata, bu yarım tedavi, tedavinin diğer yarısı ise DETOKS (Zehiri Giderme).  Kolonik, lavman, vücudunu temizlemene yardım eden şeyler.  Bitkiler toksiklerden kurtulmana yardımcı olur.  Su detoksa yardımcı olur.  Bunlar temizlenme denklemindeki hassas faktörler,  çünkü vücudumuzun başlıca temizlenme ve detoks yöntemi bağırsaklardan geçer.  Besinlerin dokulara girmesine izin vermek için toksiklerden kurtulmak zorundayız.  Eğer zehirle doluysan, onları içeri alamazsın.  Tek bir alana iki şey sığdıramazsın.  Temel fikir, en basit şeyi yaparak başlaman gerektiği, bol bol su içemeye başlamak gibi.

ZAYIFLAMAK İÇİN

 Basitliği kadar ne kadar az insanın gerçekten bunu uyguladığı da şaşırtıcıdır.  Hiç bir şey yemeden önce 1-2 litre su için,  kahvenizden önce, ya da çayınızdan önce, sabaha her ne ile başlıyorsanız.  Sadece su için ve sonra gününüze başlayın.  İlk olarak farkettiğimiz şey, boom, boşaltım sistemi çalışıyor.  Kuzenim 18 aylık programımızın sonunda tam 67 kilo verdi…  Tüm seçenekler arasında çiğ, organik, doğal yiyeceklerden söz ediyoruz.  Ve kuzenim bütün toksikleri bağırsakları yoluyla vücudundan attı.  Günde 12 bağırsak hareketi.  Bir keresinde, bir gün içinde 7 kilo verdi.  Bu gayet ilginç ama topluma bundan bahsetmek çok zor,  çünkü kilo kaybetmekten bahsettiğimizde, egzersiz yapıp olanı kasa çevirmeyi ve bolca terlemeyi düşünürüz, ama aslında bu çağda  ortalama yağ hüsresine sahip, ortalama bir insandaki toksikleri  cildiniz yoluyla vücudunuzdan atmak istemezsiniz.  Onlardan bağırsaklarınız yoluyla ve mümkün olduğunca çabuk atmak istersiniz.  Kanser araştırmalarıyla ilgili en büyük sorun, insanları tedavinin hemen köşe başında olduğuna inandırılmış olmasıdır.

GAZETELERDE ÇOĞU HAFTA ŞÖYLE BİR HABER GÖRÜRSÜNÜZ;
KANSERDE YENİ TEDAVİ.
 

Ve şöyle bir geri çekilip gerçekte ne olup bittiğine baktığında görüyorsun ki akrabaların, akrabalarım ölmeye devam ediyor,  kanser buluşu yine kansere sebep olan yeni bir ilaca dönüşüyor çünkü bu kemoların birçoğu, kendileri kansorejen ve bütün olay şu ki;  bunlar tümör hücrelerini tekrarlamamak üzere zehirlemek için tasarlanmış toksik hücreler.  Yani buradaki büyük yanlış kanser endüstrisinin tümörü kanser olarak görmeye devam etmesi ve biz tümörün kanser olmadığını biliyoruz, çünkü eğer öyle olsaydı,  bu tümörü kesip vücuttun atabileceğimiz ve bir daha ortaya çıkmayacağı anlamına gelirdi ve bunun doğru olmadığını,  tümörlerin yeniden büyüyebildiğini biliyoruz ve tekrar büyümelerinin sebebi altında yatan metabolik süreci düzeltmemiş olman.

KANSER

insanoğlunun karşılaştığı en ölümcül ve ele geçmez düşmanlardan biri.   Kanser hücresi bir kere ortaya çıktı mı, doku parçasında büyüyüp tüm vücuda zarar verecek şekilde yaşar.   Bu doku diğer hücrelerden, dokulardan ve organlardan besinleri çalar.  Birçok insan geleneksel tıbbın işe yaramadığını fark etmeye başladı.

ATB (Amerikan Tıp Birliği)nin verdiğe bilgiye göre,  kanser için doktora gelen hasta, kaçıncı evrede olduğundan bağımsız olarak,  1. ya da 4. evre olsun -çoğu kanser 4 evreye ayrılıyor-  evresinden bağımsız olarak ilk defa doktora gelenlerin %30’undan azı, kemo, ameliyat  ve radyasyon ile 5 yıl yaşıyorBu demektir ki %70’inden fazlası ölüyor.  Bu kabul edilemez.   Ne kadarlık şansım var doktor?

   (Marshall…   Seni yanlış bilgilendirmek istemem   İyileşmenin kesin olmadığını anladığına eminim, fakat…   …mümkün olduğunca çabuk ameliyat edebilirsek   İyileşme şansının iyi olduğuna inanıyorum.)

DR. MAX GERSON’A AİT VE 1930 LARA DAYANAN ÖRNEK OLAYA GÖRE,  VİTAMİNLER VE ÖZELLİKLE BÜYÜK MİKTARLARDA TAZE SEBZE SULARI  VE ORGANİK YİYECEKLER KANSERİN GERİ ÇEVRİLMESİNİ  SAĞLAYABİLİYOR VE GERSON ÖLÜMCÜL HASTALARDA % 50 BİR BAŞARI ELDE ETTİ, 

ki gerçekten yüksek bir oran.  Kötü huylu tümürlerde, Gerson Terapisi olağanüstü.  Gerson Terapi’nin kendisi her doktorun öğrenmesi için yeterli sebep sunuyor, ama öğrenmiyorlar.  Tıp okulu bu tür alternatiflerden bahsetmez.  Bu görüntüler, kanser kurbanlarının Gerson Plus Besin Terapisi’nden önce ve sonra çekilmiş resimleri.  -şiddetli tümör-  – ay sonra-  -non-Hodgkin’s tümörü-  – 18ay sonra-  Normal insan vücudunun  savunma sisiteminin  kuvveti kanseri imkansız kılacak noktadadır.

İNSAN VÜCUDUNUN SAVUNMASI O KADAR KUVVETLİDİR Kİ,  NORMAL SAĞLIKLI BİR VÜCUT KANSER YA DA BAŞKA BİR KRONİK  HASTALIK ÜRETEMEZ VE ÜRETMEYECEK DURUMDADIR.  

Ayrıca iyi, sağlıklı, normal, zengin, organik yiyeceklerle hastalıkları geri çevirebilirsiniz, bizim yaptığımız da bu.  Eğer kanseri geri çevirmek istiyorsanız yapmanız gereken,  içe dönüp kanserin gelişmek için dayandığı içsel çevreyi tahrip etmektir ve bu kliniklerin yaptığı da budur.  Onların yapmadıkları ise, vücuda yığınla kemoterapi, radyasyon ve zehirler yüklemek  ve zaten zayıflamış olan bağışıklık sisteminde daha fazla  soruna yol açmak – kişi bu sebepten kanser oluyor zaten.

KEMOTERAPİ

VE G. EDWARD GRİFFİN’İN SÖYLEDİĞİ GİBİ, EĞER BİRİNİ KANSER ETMEK İSTİYORSANIZ,  ONA KEMOTERAPİ VERİN.  ÇÜNKÜ ÇOĞU ZAMAN BU KEMOTERAPİLERİN KENDİSİ KANSEROJEN. 

Yılda aldığım binlerce telefondan, pek de az olmayan bir kısmı  hastanelerin onlara verebileceği en iyi tedavilerden geçmiş ve tümörleri sürekli geri gelen  insanlardan geliyor… ve neden  kanseri tekrar tekrar yaşadıklarını sorduklarında ise doktor;

”Bilmiyoruz, aslında kansere gerçekten neyin sebep olduğunu bilmiyoruz.” diyor.

ASLINDA BUNU 60 YILDIR BİLİYORUZ! 

Doğrusu Edinburg Üniversitesi’nden PROF. JOHN BEARD’ÜN  1904’TE YAZDIĞI TEZDEN BERİ BİLİYORUZ Kİ;  KANSER DURDURULMAMIŞ BİR İYİLEŞME SÜRECİDİR.  Yine aynı yere geliyoruz, ilaç endüstrisi özellikle insanlara yalan söylemiyor,  sadece olayları olması gerektiği gibi ele almıyorlar.  Klasik bir örnek, hayatta kalma oranlarını değiştirmeleri.  ”Yaşamak” kelimesini bir reklamda duyduğunuzda demek oluyor ki;

” TAMAM, BİZE BAĞIŞ YAP, ÇÜNKÜ ARTIK GÖĞÜS KANSERİ OLAN KADINLARIN  %80’İ HAYATTA KALIYOR.” VE YAPTIKLARI ANCAK  ”HAYATTA KALMAK” İFADESİNİ İLK TEDAVİDEN İTİBAREN 5 YIL ANLAMINDA YENİDEN TANIMLAMAK.

Teyzemi ele alalım – teyzem kanser oldu, kanserden kurtulan olarak ölümsüzleştirildi  çünkü 5 yıl yaşadı ama bundan 6 ay sonra öldü.  Yani iyileştirildi ve öldü.

1972 ‘de Başkan Nixon, eğer kanser  sorununa yeterince para akıtırsak, çözebileceğimizi belirtti.  Aya insan gönderebildiğimize göre bu problemi de çözebilmemiz lazımdı.   Birlikte zor yeniliriz yeryüzünde hiç bir güç yoktur ki Amerikan halkının şevk ve ruhuyla örtüşebilsin.  Ve ‘de büyük miktarda para kaynağı sağlamaya karar verdi.  O sene 25 bin Amerikalı kanserden öldü.  Tam 25 yıl sonra,  USA TODAY, büyük bir gazete,  sanırım Newsweek de  tam olarak ne olduğunu rakamlarla yayınladı.  Olan şey, Amerikan hükümetinin biz vergi  mükelleflerini, 39 milyar dolarlık kanser araştırması yükü altına sokmasıydı.

 25 yıl sonra, 1996’daki sonuç ise   560 bin insan kanserden öldü, iki katından fazla! 

Neredeyse her kanser türü için 5 yıl ya da biraz daha iyi olan yaşam  oranları son kırk yılda değişmedi. Gerçekten çok üzücü.

KANSER İNSANIN İKİ NUMARALI KATİLİ,   İKİNCİSİ KALP RAHATSIZLIĞI.  

Bay Marshall gibi kanser kurbanı biri depresif olur mu merak ediyorum.  Savaşla ilgili bir şey görüyorsun, ve bu kanser savaşı,  savaşlar ancak çatışmaya devam ettiğinde kazançlıdır.  Kabul edelim ki; kanser yarın ortadan kalksa, milyonlarca insan işsiz kalırdı.  Yani ne yapmamız gerektiği konusunda gerçek ortaya çıktığı taktirde, ortadan kaldıracağınız yıllık 200 milyar dolarlık değeri olan bir endüstri.

BİRÇOK ÜLKEDE KANSER HASTALARINI,
BESİN TERAPİSİ İLE TEDAVİ ETMEK YASAK.
BU ÜLKELERDEKİ TEK YASAL TEDAVİ YÖNTEMLERİ;
AMELİYAT, RADYASYON TERAPİ VE KEMOTERAPİ.

Bir çok insan niye Meksika’da olduğumu soruyor.  İşte bu yüzden buradayım.  Amerikan vatandaşıyım, San Diego’da yaşıyorum, çocuklarım burada okula gitti,  doğru olduğuna inandığım şeyi doğduğum ülkede yapmak isterdim.  Hastalarımın birçoğu Amerika’dan geliyor.  Hastalıklarının tedavisi için uygun olduğunu düşündükleri programı kendi ülkelerinde uygulayabilmeyi isterlerdi, bu ister Avustralya olsun,  ister Yeni Zellanda, ister Kanada, ister İngiltere ya da Amerika, fark etmez.  Maalesef sağlık hizmeti kanunları değişmedikçe bunu yapamayız.

Kansere karşı savaşta hep bir kol arkada dövüşüldü ve ben asla ringe çıkıp, dünya ağır siklet şampiyon ile bir kolum arkada dövüşmezdim.  Ve HALA KANSER ARAŞTIRMASINI VE TEDAVİSİNİ TEMELDE İLAÇ,  AMELİYAT,  RADYASYON TEŞEBBÜSLERİ İLE SINIRLI TUTUP VE BESLENMEYİ CİDDİYETLE DİKKATE ALMAYARAK BU İNSANLARA ÇOK BÜYÜK ZARAR VERDİK. 

Yani bu, insanlar yalan söylüyor,  kanser endüstrisinden çalışan herkes bir şekilde şeytan ya da ahlaksız demek değil.  Burada baktığımız şeyde gördüğümüz, bir çok insanın en iyisi olduğuna inandığı şeyi yaptığı.  İçten olabilirsin ve içtenlikle yanılıyor olabilirsin.  İyi haber ise bugün bunu değiştirdiğimiz.  Kişinin az sayıda olan özgür seçimlerinden biri de, neyi yiyip yemeyeceğidir.  Yani vücudu yıkmak için değil, güçlendirmek için her şeyi doğru yaptığımızdan emin olmalıyız. Bu dünyanın her yerinde kabul görür, değil mi?

  Yapabileceğin her şeyi yapmak ve güverteyi yararına şeylerle doldurmalısın,  yani bağışıklık sistemini beslenme ile güçlendirmek ve vitaminleri hastalığa karşı vücuda destek için kullanmalısın çünkü yetersiz beslenme kanseri yenmene yardımcı olmaz.

ERKEKLERDE EN SIK SİNDİRİM SİSTEMİ KANSERE TUTULUR.  KOLON KANSERİ BAŞLANGIÇ İÇİN İYİDİR  ÇÜNKÜ TEDAVİSİ PEK DE KOLAY DEĞİL.

KOLON KANSERİ

çok ciddi bir hastalık ve % 100 önlenebilir, tabii ki  yüksek lif içeren bir diyet ve kanseri ağırlaştıran şeylerden kaçınarak,  bazı katkı maddeleri, gıda koruyucular, çevresel kimyasallar…gibi  her türlü kansere sebep olabilecek şeyler.  Japonya’da yaşayan ve standart Japon yemeklerini yiyen, standart  Japon yaşam sekline sahip Japonlar, dünyadaki en düşük kanser oranına sahipler.  Ve bu düşük oranın, çok miktarda deniz ürünü, balık ve deniz sebzeleri tüketimi ile ilişkili olduğuna inanılıyor.  Bu diyet ile yüksek miktarda SELENYUM, ÇİNKO VE GERMANYUM ALIMI OLUYOR,  VE DİĞER BÜTÜN ANTİ-KANSER ELMENTLERLE BİRLİKTE.  Ayrıca sadece kansere karşı değil,

ALZHEİMER VE KALP HASTALIĞINA KARŞI DA KORUYUCU ETKİSİ OLAN, YÜKSEK MİKTARDA OMEGA BALIK YAĞI ALIMI DA OLUYOR.

Ve yeşil çay içiyorlar,  yeşil çayda bizi, hücrelerimizi, genlerimizi kansere karşı koruyan  bir dizi kimyasallar var.

Kadınlarda meme ve rahim kanseri en yaygın olanları.  Meme kanseri oranının çok düşük olduğu  Japonya’dan, bir Japon kadını alıp Amerika’ya  transfer et ve yaşam şeklini değiştirsin,  kansere yakalanma ihtimali Amerikalı kadınlarınkine ulaşacaktır,  ki bu oran % 13 civarında.  Yani Amerika’daki kadınların % 13 ü meme kanseri riski taşıyor.  Japonlarda bu oran % 1 den az.   Biz doktorlar tekniklerimizi geliştiriyoruz.   Hiç kimse kansere karşı savaşında yalnız değil.   Araştırmacılar her gün daha fazla olgu buluyor ve açıklıyorlar.   Kanseri yeneceğiz.

ASIL KEMOTERAPİK MADDE OLARAK, DAMAR İÇİNDEN YÜKSEK DOZDA C VİTAMİNİ VERİLENLERE BAKTIĞIMIZDA,  DÜNYADAKİ HER KANSER HASTASI İÇİN CANLANDIRICI, HARİKA HABERLERİMİZ VAR. 

Kolay ve güvenli – ucuz olduğunu söyledim mi?

- enjeksiyon yapacak bir doktor lazım.  Sadece ısrarcı olmalısınız.  Önümüzdeki on yıl boyunca bunun daha çok kabul göreceğine inanıyorum  ama kanserli hastaların bekleyecek zamanı yok  ve çoktan ölmüş olanlar ise tıp dünyası ve sözüm ona her ihtimalin özgür araştırma ve  geliştirilmesini desteklediği varsayılan hükümet tarafından  fena halde haksızlığa uğradılar.

KEMOTERAPİ YERİNE C VİTAMİNİ

VE ORTAYA ÇIKIP KEMOTERAPİ İLE KANSERİ TEDAVİ ETMEK YERİNE DAMARDAN GÜNLÜK  30, 60, 100 BİN MG. C VİTAMİNİNİ DOĞRUDAN KAN DOLAŞIMINA  VERMEYİ ÖNEREBİLİRSİNİZ VE BU KANSER HÜCRELERİNİ ÖLDÜRECEKTİR.

BU KADAR YÜKSEK DOZDA C VİTAMİNİ ÖZELLİKLE KANSER HÜCRELERİ İÇİN ZEHİRLİDİR VE BU TAM OLARAK KEMOTERAPİNİN YAPTIĞI ŞEYDİR AMA  C VİTAMİNİ SAĞLIKLI HÜCRELERE ZARAR VERMEZ VE İNSANLARIN MİDESİ BULANMAZ,  SAÇLARINI KAYBETMEZLER,  TEK YAPTIKLARI İYİLEŞMEKTİR.

Dozu 40.000 mg, 50.000 mg, 60.000mg’a yükselttik, 100.000 mg’a kadar çıktık, hatta 200.000 mg, bir günde nerdeyse çeyrek kiloya kadar enjekte yaptık.  Ters etki yok, ters bir yan etki yok sadece hafif bir sersemleme hali.  Oysa büyük miktarlarda C vitamini içeriği,   100 mg almanız halinde böbrek taşına sebep olacağı anlamına geliyordu.  Şimdi bunun neden uygulanmadığını merak ediyoruz.  Çünkü varsayıyoruz ki; eğer bu çok iyi bir şey olsaydı doktorum zaten biliyor olurdu,  eğer gerçekten iyi olsaydı televizyonda olması gerekirdi,  eğer çok iyi olsaydı tıp okulunda öğretiliyor olurdu ve bu da başka bir varsayım.  Tıp okulunda neden vitaminleri öğretmek isteyeceksiniz ki?

  Tıp okumuş ve bunun pratiğini yapmış tıp doktorları,  ve ilaç şirketleri tarafından yüklüce yardım alırken  neden gidip vitaminlerle ilgilensinler ki?

  İLAÇ ŞİRKETLERİ VİTAMİNLERİN REKLAMINI YAPMAYACAKLAR,  BU İŞE YARAMAZ.  HÜKÜMET BUNLARIN İLAÇ ŞİRKETLERİ, DİĞER LOBİLER  VE TIP LOBİLERİ TARAFINDAN SAKLANDIĞI KONUSUNDA HİÇ BİR ŞEY BİLMİYOR.  İNSANLAR HABERSİZLER ÇÜNKÜ ALDIKLARI EĞİTİMDE  ORTOMOLEKÜLER (VİTAMİN TEDAVİSİ) KELİMESİ HİÇ GEÇMEDİ.

Dr Hugh ortomoleküler, yani tedavi edici besinlerin, ORTOMOLEKÜLER TIBBIN [3]tıp fakültesinde  ele alınan hiç bir konunun cevabı olmadığını söyledi.  Yani burada elinde olan, sağlık sektöründeki iki farklı görüş ve karşılaştığın şey bizim şu anda tecrübe ettiğimizle aynı,  imkânsız bir çatallaşma.  İnsanlara kanser için yüksek dozda C vitamini kullanımından bahsettiğinizde,  ve bunun sıkıca test edildiğini söylersiniz  hatta Ulusal Sağlık Örgütü tarafından da onaylandı.  Dr. Reardon’un ekibi bunu 25 yıl ya da daha fazla zamandır yapıyor.  Otuz yıldır, yüksek dozda vitaminlerin bir kanser hastasının hayat kalitesini fazlasıyla yükselttiğini ve ömrünü fazlasıyla uzattığını gördüm.  Ve kaynaklara bakıp bir çok yerde, yüksek dozda vitamin tedavisinin kanseri durdurduğunu ve hatta geri çevirdiğini destekleyen yazılar bulabilirsiniz.

İMKÂNSIZ BİR SORU.
BU NEDEN UYGULANMIYOR?

  Ve cevap tabii ki de, yeterince insan şikayet edene kadar  ….  uygulanmayacak.  Ancak herkes besin terapisini talep ederse durum değişecek.  Şu anda besin terapisi ister ve bunun için doktora gidersen, bu bir şekilde  Fransız restaurantında noodle (erişte) ısmarlamaya benzer.  Menüde yok ve nasıl yapılacağını bilmiyorlar,  ve sen de onu alamayacaksın.  Kendine bakmak ve yardım etmek senin hakkın.  Düzenleyicileri, politikacıları doktorları ve üniversiteleri ve tıp eğitimi alan insanları, anti-kanser özellikleri olan bitkiler olduğunu, kemoterapinin sonucu olan mide bulantısına karşı kusmaya karşı bitkiler olduğunu, isiliğe yardım edebilecek bitkiler olduğunu, yorgunluk ve baş ağrısına çözüm olabilecek bitkiler olduğunu anlamaları için yeniden eğitmeliyiz.   Anne dinle…   Artık eminim ki, hükümet çalışanları işlerinde uzmanlar.   Fakat Bay Kahumana’nın çayını aldığımdan beri harika hissediyorum.   Neden, bir tedavinin bu kadar etkili olabileceğini bilmezdim.   Neden her zamanki ataklarım olmuyor artık.   Peki ya Bay Kahumana’nın çayından dolayı değil ise?

  Ya Amerika’daki herkese bedava sağlık sigortası verseler ve kimsenin buna ihtiyacı olmasaydı?

  Amerika’da herkese sağlık hizmeti sağlamak için nasıl finanse etmemiz ve değiştirmemiz konusunda bir sürü tartışma var.  Çoğu medeni ülkenin, hemen hemen herkes için sağlık hizmetini garantileyen milli sağlık programları var.  Amerika’da ise bunun olmadığı çok açık.  Birleşik Devletlerde sigortasız olan belki milyon insan var.  Bu durum, olması gerektiği gibi dikkat çekiyor.  Ama pek de iyi çalışmayan bir sisteme giriş hakkı vermek çözüm mü?

  Ya da nasıl sağlıklı olunacağını öğretmek mi iyi bir fikir olurdu?

  BENCE TEDAVİYE DEĞİL, EĞİTİME İHTİYAÇLARI VAR.

İnsanlara sağlıklarını geliştirmenin, büyük faydasının anlatılması lazım kanser ya da her ne hastalıkları varsa.  Tıp dünyasında olup bitenlerin büyük ölçüde değiştiği bir dönemdeyiz,  artık bütün bilgi sadece onların elinin altında değil,  internet bu durumu değiştirdi.  Ve nüfusun giderek artan bir kısmı, sağlığını kendi ellerine almaya başlıyor.  Çok daha fazla değişiklikler olacak,  bu şekilde devam edemez.  Yani artık sistem parçalanıyor.  Toplum için besini öncelikli koruma yöntemi yapmalıyız ve bu konuda en az küresel ısınmada olduğu kadar istekli olmalıyız.  Yapmamız gereken şey halkı şunlara ikna edebilmek;  ne yiyorsan osundur, yiyecekler modunu değiştirebilir,  sen, şu ana kadar kendine yaptıklarının sonucusun,  ve yaptığın seçimler hayatının sonucunu direkt olarak etkiler.  Ve yaşında gayet fit ve sağlıklı iken kötü beslendiğini unutmak yeterince kolay olabilir ama40 lı, 50 li ve  60 lı yaşlara geldiğinde her şey çok farklı gözükür ve  bir seri dejeneratif hastalık ile yatağa düşersin.  Hala gerçekte hastalık hizmeti sektörü olan bir sağlık sistemimiz var,  doktorlar, hastaneler, pataloglar ve eczacılarla donatılmış durumda.  Ve bu şekildeki bir sistem kendisiyle ilgilenecektir,  daha fazla iş ister ve gerçekte hastalık ve rahatsızlıkları azaltmakla ilgilenmez.  Daha fazla iş, daha fazla kazanç demek ve bu da tıp endüstrisinin bir parçası  ve orada bulunması gerekiyor, bu son derece önemli.  Tıp endüstrisi birçok şeyi doğru yapıyor.  Doğumda bebek kalımtımı – dahice.  A&K (Acil&Kaza) travma tedavisi – dahice.  Tanrı korusun otobanda paramparça oldunuz ve sizi tekrar bir araya getirmek zorundalar,  bunu yaparken çok başarılılar.

HASTALIK

Tıp dünyası bunu yanlış anladı.  Vitamin öneren tıp okulları bile, çok büyük dozda vitamin önermiyor.  Alternatif tıp üzerine kurs veren fakülteler bile, buna tam anlamıyla odaklanmıyor.  Bence sadece kafa sallayıp geçiyorlar.  Bunu fark eden her insanın vereceği cevap, eğer bir şeyin doğru yapılmasını istiyorsan kendin yapmak zorundasın.  Okumak zorundasın. Araştırmak zorundasın.  Bu bilgiye ulaşmayı istemek zorundasın ve ayrıca eklemeliyim ki,  gerçekten vitaminleri almaya ve gerçekten sebzelerin suyunu çıkarmaya istekli olmalısın.  Bekleneni yapmak zorundasın.  Ve şu anda bunu seyreden, bir seçim yapma seviyesinde olan herkes kendi hayatlarını, ailelerinin, çocuklarının ve gezegenin kendisinin hayatını da iyileştirecek bir şeyler yapmak ister.  Ve bütün bitkilerin ve her şeyin hayatını da.  Eğer bu bizim seçimimiz ise, gıda seçimlerimiz de bununla ilişkilendirilmeli çünkü uçak yolculuğu yaptığında ve pencereden baktığında aşağıda gördüklerin sadece tarlalardır.  Gezegenimizle etkileşimde olduğumuz öncelikli yol tarım ve eğer gıda seçimlerimizi değiştirirsek, tarımı değiştiririz ve birden bire  mısır, buğday, soya diyetlerinden süper gıda diyetlerine  ve organik diyetlere ve çiğ gıda diyetlerine geçeriz  ve gezegenle etkileşim şeklimizi tam anlamıyla ve tamamen değiştiririz.  Bu gezegende yaptığımız bir numaralı şey bir şeyler yetiştirmek.  Bütün bu kimyasal kontrollü dev tarım işine rağmen,  yetiştiricilik hala ön planda.  Genetiği ile oynanmış mısır yetiştirebiliriz,  ya da dünyadaki en muhteşem goji börütlenlerini yetiştirebiliriz.  Daha birçokları alternatiflere dönüyor,  çünkü öncesinde yapılan hiçbir şey işe yaramadı, işe yaramadı işte.

YÜKSELEN KANSER ORANLARINA BAKTIĞIMDA, KALP HASTALIĞI, FELÇ,  ALZHEİMER VE YAŞLILIK BUNAMASI VE BİLİŞSEL ÇÖKÜŞ…

Değişiklik zamanı gelmiş. Eski yöntemlerin işe yaramadığı çok açık ve yapmamız gereken ise, taze bir algılamaya ve esasa dönmeye ihtiyacımız var.  Ve esas olan, bu problemlerin hiç birine sahip olmayan kültürlere dönüp bir bakmak.  Aynı şekilde eğer bir milyoner olmak istiyorsan, git bir milyonerle konuş,  barda oturup, kaçırdığı son altın fırsatın enkazından kurtulmaya çalışan adamla değil.

Git sıradan bir şekilde kanser ve kalp hastalığına yakalanmadan yüz yıl yaşayan insanları bul, ve bak bakalım bunu nasıl başardıklarını anlayabiliyor musun  ve biz bu çalışmayı yaptık, bunu bilimsel olarak geçtiğimiz yüz yıl boyunca yaptık  ve tamamen görmezden gelindi.

Verdiğim ilk kurs 1976 yılındaydı  ve tıpta unutulmuş araştırmalar adını taşıyordu  ve bugün de aynı çalışmayı yapıyorum.  BÜTÜN KALBİMLE İNANIYORUM Kİ DÜNYADAKİ EN İYİ DOKTOR,  DÜNYADAKİ EN İYİ DİYETİSYEN SİZSİNİZ.  ASLINDA HER ŞEY SENİN İÇİNDE VAR, BİR ŞEYLERİN SENİN İÇİN DOĞRU OLUP OLMADIĞINI  HİSSETMENE YARAYACAK TÜM EKİPMANA SAHİPSİN. 

İyi haber ise insanların bir avuç aptal olmadığı.  Abraham Lincoln bunu şöyle ifade etmişti,

”BAZI İNSANLARI HER ZAMAN KANDIRABİLİRSİN,  VE BÜTÜN İNSANLARI BAZEN KANDIRABİLİRSİN,  AMA BÜTÜN İNSANLARI HER ZAMAN KANDIRAMAZSIN.”

Ve bu yüzden nüfusun yarıdan fazlası artık vitamin alıyor, doktorların çoğunun bunun gerçekten gerekli olmadığını söylemelerine rağmen.  Tıp profesörlerinden daha çabuk anlayan bir halkımız var.  Bir şekilde üzücü ama bir şekilde de çok iyi.  İnsanlar hasta olmayı bırakıp, kişi olmaya başlamalılar.  Neden sağlıklı ve mutlu olmayasın?

 NEDEN OLMASIN?

  Hayatını değiştir, biraz egzersiz yap, doğru beslen,  daha iyi hissediyorsun, tamam çok iyi,  daha iyi gözüküyorsun, peki güzel,  daha uzun yaşıyorsun, güzel,  paranı kurtarıyorsun, güzel,  ve bunu kendine yapmaktan dolayı gayet memnun oluyorsun.  İnsanlar düşünüyor ki; ‘

‘TIP EĞİTİMİM YOK, BEN BUNU YAPAMAM.”  Hadi ama! Doğru beslenmek, sebze suyu içmek ve egzersiz yapmak ne kadar zor olabilir?

  Bu bilgi için bir seviyede olman gerekmiyor.  Çok basit işliyor.  Ucuz, basit, güvenli ve etkili.  İnsanların bunu yapmamasındaki en büyük sebep sorumluluk almayı gerektirmesi ve bu da tek çıkış yolu.  Çiğ, organik ve bitkisel temelli beslenmeyi seçtiğimizde, gücümüzü geri kazanırız ve kalitemizin olacağına karar veririz ve kimyasalların içinde olan, daha önceden adını bile duymadığımız farklı içerik yüzünden acı çekmeyiz.  Vejeteryanizm, veganizm ya da çiğ beslenme konusunda vaaz veren büyük bir savunucu değilim.  Ama bir gerçeklik olarak biliyoruz ki; % 80 çiğ, organik bitki bazlı,  her türlü meyveyi, sebzeyi, kuru yemişi, tohumu, deniz bitkilerini, lahanaları, otları,  süper gıdaları ve yabani otları kapsayan bir diyet, sağlıklı ve son derece bereketli bir hayatın büyük değerli bir parçasıdır.

 Sihirli değnek yok; monoterapi yok kanseri ya da kalp hastalığını tedavi eden.  Ama yaşam tarzı değişikliği var;  ciddi kronik hastalıkları önleyen, durduran ve geri çeviren.  Çözüm burada ve her zaman buradaydı.  Geriye kalan tek şey eğitim, çünkü insanların bir kez çözümün en olduğunu bildikten sonra ona göre hareket edeceklerine eminim.  Karar verecekler – evet, bunu yapıyorduk.

“EV ALMAK İÇİN PARA BİRİKTİRECEĞİNİZE SAĞLIĞINIZ İÇİN DAHA İYİ BESLENİN.

Vücudunuz karşılığı bulunmayan en güzel evdir. Allah Teâlâ’ya şükredelim, cihanda sağlıklı vücut ve nesil gibi bir nimet yoktur”


[1] Spirulina her ne kadar 21. yüzyılın süper gıdası olarak tanıtılsa da yüzyıllar önce insanoğlu tarafından keşfedilmiş bir besindir. Spirulina’nın Texcoco gölü kıyısında yaşayan Aztekler tarafından tüketildiğine ilişkin en eski kaynak 1524 yılına dayanmaktadır. Ayrıca Çad Gölü kıyısında yaşayan Kanembu kabilesi yerlileri de bu besini çok eski çağlardan beri tanımakta ve yiyecek olarak tüketmektedirler. Ancak ticari kültürlerinin yapılması ve bilimsel anlamdaki çalışmaların başlaması; ürünün 1963 yılında Fransız Petrol Araştırma Enstitüsü tarafından ortaya çıkarılarak. %60-70 oranında protein içeren spirulina. algini laboratuarlarında üretilmesiyle olmuştur. Daha sonra NASA astronotlara besin tableti yapılması amacıyla bu alg üzerinde yapılan ilk çalışmalara öncülük etmiştir. Dünya üzerinde bir çok ülkede spirulina üretimi yıllardan beri yapılmaktadır. Geçtiğimiz yıl Birleşmiş Milletler ve Dünya Tarım Örgütleri tarafından spirulina’nın çocuklar ve yetişkinler için güvenli ve faydalı bir besin olduğu kabul edilmiş ve tüketimi önerilmektedir. Türkiye’de de 3 yıllık bir çalışmanın sonucunda başarı sağlanarak ilk yerli spirulina Ege Üniversitesi EBİLTEM ve Egert Ltd. işbirliğiyle üretilmiştir.

http://ekolojikurunler.ekoses.com/shopexd.asp?id=863

BU ÜRÜN İTHAL Mİ EDİLİYOR?

Spirulina uzun yıllardır ithal edilmekteydi. Ancak Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi – EBİLTEM – bünyesinde gerçekleştirilen çalışmalar sonrasında ülkemizin ilk yerli Spirulina üretimini İzmir’deki tesislerde gerçekleştirmiştir.

Doğadaki en zengin komple yüksek biyolojik değerde proteine sahiptir. Kendisine en yakın soya fasulyesinden yaklaşık 2 kat daha fazladır.
Doğadaki en zengin B-12 vitaminine sahip besindir. En yakın takipçisi dana ciğerine göre 2-6 kat daha fazladır. B-12 kısaca yüksek enerji anlamına gelmektedir.
Doğadaki en zengin organik demir oranına sahiptir. Ispanaktan 58 kat. dana ciğerinden 28 kat daha fazladır.
Doğadaki en zengin antioxidant kaynağıdır. Başlıca sahip olduğu Antioksidantlar; vitaminler B-1 . B-5 ve B-6. Mineraller çinko . mangenezyum ve bakır. amino asitler methionine ve superantioxidant beta-carotene. vitamin E ve selenyum.
Doğadaki en zengin E vitamini içeren besindir. Kendisine en yakın buğday filizinden 3 kat daha fazladır. Sentetik E vitaminine göre . Biyolojik aktivitesi %49 daha fazladır.
Doğadaki en zengin Gamma Linolenic Asit (GLA) içeren besindir. En yakın Çuha Çiçeği yağından 3 kat daha yüksektir.
Doğadaki en zengin klorofile sahiptir. Alfalfa ve buğday bitkisinden 5-30 kat daha fazladır.

SPİRULİNA HAKKINDA BAZI ÇARPICI GERÇEKLER: 

[2] Niyasin: Niyasin, Nikotinik asit veya B3 vitamini suda çözünür bir vitamindir. Türevleri olan NADH, NADPH, NAD ve NAD+ hücrelerde enerji metabolizması, nükleik asit, protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasında gereksinim duyulan zorunlu bir vitamindir. Vitamin B3 terimine niyasinamit de dahil edilir çünkü bu bileşik vücuda alındıktan sonra niyasine dönüşür.

Vitamin B3 Niacin, aynı zamanda Nicotinik asit veya Niacinamide olarakta bilinir. Yağların, proteinlerin ve karbonhidratlerın metabolizması için gereken vitaminlerdendir. Midedeki sindirimde önemli rol oynayan hidro klorik asit salgılanmasında da niacin önemli bir yere sahiptir.

Hayvansal besinlerin yanısıra kabuklu buğday, limon, kabak, soya, domates, patates, bira mayası, hurma, incir, portakal gibi bitkisel besinlerde bol miktarda bulunur. B3 vitamini eksikliğinde deriyi, sinir sistemini ve sindirim sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar.

Niacin merkezi sinir sistemi içinde çok önem taşır. Beyin fonksiyonları ve düşünmek içinde niacin gereklidir. Bazı ruh hastalıklarının tedavisinde de bir yardımcı olarak niacin kullanılır. Enerji metabolizmamızın en önemli yöneticilerinden insülin yapımı içinde niacin gereklidir. Seks hormonlarımız olan estrojen ve testesteron yapımıda niacin gerektirir.

Niacin eksikliğinde pellegra hastalığı ismi verilen bir hastalık ortaya çıkar. Bu hastalık eskiden uzun süre denize açılan denizcilerde görülürdü. Merkezi sinir sisteminin fonksiyon bozuklukları, sindirim bozuklukları, ishal, bunama,depresyon, ve deride kalınlaşma bu hastalığın bulgularıdır.

Niacin’in kan kollesterol seviyesini düşürücü etkileri konusunda ciddi çalışmalar sürmektedir. Yüksek dozlarda niacin alımı özellikle yüzde ve deride kızarma, yanma ve kaşıntı ile kendisini belli eden, zararı olmayan ve 20 dakika içinde kendinliğinden geçen bir tablo yaratabilir. Bir bardak su içmek tablonun daha kolay geçmesi için yardımcı olur. Yüksek dozlarda niacinin kullanımı bazı hastalığı olanlarda hastalığın şiddetlenmesine neden olabilir. Mide ülserleri, gut hastalığı, glokom, diabet (şeker hastalığı) ve karaciğer hastalıkları şiddetlenebilir. Bu nedenle doktorunuza danışmadan yüksek dozlarda (1.000 mg gibi) kullanılmamalıdır.

Niacin doğal olarak kırmızı ette,havuçta, yoğurtta, yumurtada, balıkta, sütte, patates ve domateste bulunur.

[3] Ortomoleküler Terapi: İnsan organizmasında nice farklı maddeler bulunur. Bunların bir kısmı vücudun kendisi tarafından üretilir, büyük bir kısmıda yiyeceklerle alınır. Bunlar vitaminler, antioksidanlar, mineraller, esensiyel doymamış yağlar, peptidler ve enzimlerdir ve sağlığımız için çok önemlidirler. Olmaları gereken  onsantrasyonda değillerse, eksiklikleri ve buna bağlı hastalıkların oluşması sözkonusudur.  Aşırı efor sarf edilen zamanlar ve hastalıklar esnasında günlük yemekle alınan bu maddeler oranca açığı kapatamazlar (Hele son yıllarda öğünler bu maddeleri içermek açısından hiç de zengin olmadığı için) ! Hastayken vitaminlere, minerallere olan ihtiyacımız yaklaşık yüz katına çıkar.

Bunun üzerine, çok rahatsızlıklar esnasında bağırsakların hazımda zorlanması gerekli maddeleri ayrıştıramaması gelir. Tabii hazım sıkıntısı vücutta gerekli besin ögelerinin tutulmasını engeller. Aynı şekilde bağırsakların kendine has bakteri tabakası değişime uğradığından ya da normalde zararsız olan Candida mikrobu (Mantar hastalığı) yaptığında da zaruri ihtiyaç olan besin ögeleri alınamamakta ve tam manasıyla bağırsaklarda boşaltımda olamamaktadır. Üreme tekniklerinin kullanıldığı dönemlerde hastaların bu maddeler açısından dengede olması şarttır.

Çok Şifalı Bir Bitki: KARA TURP

 “Kara turbu yeme olanağını bulamadıysanız, yılda bir kez tarlasından geçiniz” Türk Deyimi

Kara turp’ un (ing. black radish; Fr. radis noir) bilimsel adı Raphanus sativus ya da Raphanus niger‘ dir. Botanikte turpgillerden Raphantus sativus var. niger olarak bilinir.

Kara turp tarihte 2. Ramses’ce piramitleri yapan işcilere soğan ile sarımsakla birlikte dinç, sağlıklı kalmaları için verildiği bilinmektedir. Günümüzde ilk klinik araştırmaları 1935’de K. Eimer ile H. Heinrich, ayrıca 1938’de W. Golder ile ekiplerince yapılmiştır. Vatanının doğu Akdeniz ülkeleri ya da Türkistan olduğu düşünülmekte olan bu bitki günümüzde hemen hemen dünyanın her yerinde yetişmektedir.

Turp 40-100 cm boyunda bir ya da iki yıllık bir bitki olup, gövdesi yuvarlak, tüysüzdür. Yaprakları kanat biçiminde olup, her kanat 5-11 yaprakcıktan oluşur. Kanar yaprakların ucundaki yaprakcıklar büyükcedir. Yaprakcıkların kenarları kertikli, üzeri pörtüklü, koyu yeşil renklidir. Çiçeklerin raç yaprakları15-25 mm uzunluğunda ters yumurta şeklinde , beyaz ya da açık morumsu renkte olup, genelikle dört tanedir. Kupa yaprakları 6-10 mm uzunluğunda, mızrak biçimindedir. Kökleri küre biçiminde, 5-20 sm çapında, üzeri ağ şeklinde dışı siyah içi bayaz olup acımsı bir tadı vardır.

Bir kültür bitkisi olan turpu nemli ya da sulak olan hemen her yerde yetiştirmek olanağı vardır. Sonbaharda olgunlaşan küre biçimindeki kökler yıkanır, kurutulur, serin bir yerde saklanır.

Birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralıyabiliriz :

a-) Glukosinolatlar (hardalyağglikozitler) : Glucobrassicin (3-indolyl-metiler), 4-metil -3-butenylglucosinolat, allylizotiosiyanat, glucophanin , butiltiosiyanat (butil-hardalyağı) ile allylhardalyağı içeir.

b-) C, B1, B2-Vitaminler ile beta-karotin

c-) Ayrıca raphanol ile raphanin içerir.

İçeriğindeki mineraller ile vitaminleri ayrıntılı biçimde gösteren çizelge aşağıdaki gibidir :

En üste aldığımız deyim çok abartılı olmakla birlikte, kara turbun bir çok şifalı etkisi olduğu bilinmektedir. Genelde bu konuda yazılanlar arasında kalb hastalığını, felç riskini azaltma, katarağı önleme, kansızlığa karşı gelme, yüksek tansiyonu düşürme, böbrek ile safra taşlarını önleme, cinsel gücü arttirma gbi özellikleri sayabiliriz.

Ancak kara turbun bunların dışında olan iki önemli özelliği daha vardır.

Yapısında bulunan 4-metil -3-butenyl glucosinolat ile glucophanin maddeleri yüzünden bağışıklık sisteminin güçlendirmesi, allylizotiosiyanat ile butiltiosiyanat da antioksidan etkisi olmasından ötürü, grip gibi basit enfeksiyonlardan koruduğu gibi kanseri de önler [*].

Ayrıca içerdiği butil-hardalyağı, damarların genişlemesi, bundan ötürü özellikle beyincikte kan dolaşımının artmasıyla, ileri yaşlarda görülen denge bozukluklarını giderir.

Kara turbun şifalı etkisinden yararlanmak için, bununla hazırlanmış bir reçeteyi verelim :

Kara turp (Kabukları soyulup, rendelenmiş) Havuç (rendelenmiş) Soğan (yarım baş, piyazlık doğranmış) Sarımsak (3 – 4 diş, ince doğranmış) Zeytin yağı (yeteri kadar) Bir limonun suyu

Bir küçük meze tabağına üç tutam turp rendesi, bir tutam havuç rendesi ile bütün öteki malzemeyi koyup harman ediniz. Karışıma tuz koymayınız. Bu tabaktaki karışımı bir öğün olarak tüketiniz. Bunu her gün yineleyin.

Göreceksiniz o mevsim, çevrenizdekiler hastalansa da, hiç grip ya da soğuk algınlığına yakalanmayacaksınız!…

—————————————————–

[*] Cruciferae familyasında yer alan pek çok sebzenin bileşiminde yer alan izotiyosiyanatların insan sağlığı için önemini bir çok araştırmacı incelemektedir. Bu bileşiklerin insan vücudunda bulunan, faz 2 enzimleri olarak bilinen bir grup enzimi aktive ederek vücuttaki antioksidan kapasitenin artmasına yol açtığı belirtilmektedir. Bu biçimde indirekt antioksidan etki sağlayan bu bileşiklerin besinlerle alınan fenolik bileşikler, askorbik asit, β-karoten gibi direkt antioksidan etkili bileşikler gibi bazı kanser türlerinin, kalp ile damar hastalıklarının önlenmesinde olumlu etkili olduğu da bildirilmektedir.

Bugüne kadar glukosinolatların antikarsinojenik etkileri üzerine birçok araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalar Cruciferous sebzelerinin tüketimi ile kanser riski arasında çok güçlü bir ters ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Glukosinolatların parçalanma ürünlerinin deney hayvanları üzerine antikarsinojenik aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Bu kimyasal koruyucu etki insan vücudunda faz 1 ile faz 2 enzimlerine etkisinden kaynaklanmaktadır. Dünya Kanser Araştırma Fonu, kanser ile beslenmeyi konu alan derlemesinde, Cruciferous sebzeleri ile zengin bir diyetle beslenmenin özellikle kolon, rektum, tiroid, akciğer, pankreas, prostat, deri, mide kanserlerine karşı koruyucu etkisi olduğunu bildirmifltir. Glukosinolatların parçalanma ürünlerinden izotiyosiyanatlar, faz 1 enzimlerinin inhibe ederek koruyucu etki gösterdiği saptanmıştır.

Avusturyalı Dr. R.Breuss‘a göre bir kanser hastası 42 gün sadece turp, havuç, kiraz ile patates yiyerek beslenirse bedenin kansere karşı direnci artar. Hastalık tümüyle iyileşmese bile tümörlerin olumsuz eylemleri ile başka organlara sıçraması önlenmiş olur.

——————————————————

İlgili Makaleler :

Agerbirk, N., De Vos, M., Kim, J. H., Jander, G. (2009) Indole glucosinolate breakdown and its biological effects. Phytochemistry Reviews 8, 101-120.

Clay, N. K., Adio, A. M., Denoux, C., Jander, G., Ausubel, F. M. (2009) Glucosinolate metabolites required for an Arabidopsis innate immune response. Science 323, 95-101.

Aiton, William Townsend. (1812.) “Hortus Kewensis; Or, A Catalogue of the Plants Cultivated in the Royal Botanic Garden at Kew, Second Edition, Vol. IV” Longman, Hurst, Rees, Orme, and Brown: London. Page 129. Retrieved on 2007-09-28.

Lindley, George. (1831.) “A Guide to the Orchard and Kitchen Garden: Or, an Account of the Most Valuable Fruit and Vegetables Cultivated in Great Britain.” Longman, Rees, Orme, Brown, and Green: London. Retrieved on 2007-09-2

McIntosh, Charles. (1828.) “The Practical Gardener, and Modern Horticulturist.” Thomas Kelly: London. Page 288.

Dashwood, RH; Delage, B; Williams, DE; Dashwood, RH (2007). “Cruciferous Vegetables and Human Cancer Risk: Epidemiologic Evidence and Mechanistic Basis”. Pharmacological research 55 (3): 224–236.

World Cancer Research Fund. 1997. Food, Nutrition and the Prevention of Cancer: a Global Perspective, American Institute of Cancer Research, Washington, U.S.A

Keck AS, Finley JW. 2004. Cruciferous Vgetables: Cancer protective mechanism of glucosinolate hydrolysis products and selenium. Integrative Cancer Therapies, 3(1), 5-12.

Erişim:

http://www.yalcinguran.com/2012/01/kara-turp-cok-sifali-bir-bitki/

****************************

ACI KIRMIZI BİBER – Kanseri Kalbinden Vurup Yok Eden Bitki?!…

 “Evrende her şey insan için haz objesidir. Ancak erdemle gelen bilgi arttıkça haz da artar. Bu nedenle yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır…” Epikuros

Anavatanının Meksika olduğu sanılan, Azteklerin yazılı belgelerinde söz ettikleri kırmızı acı biber, Avrupa’ya 15. yüzyılın sonlarında geldi, 16. yüzyılda kıta ülkelerinei oradan da Osmanlı topraklarına yayıldı.

Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden olan Hindistan’a ise, bu bitki 17. yüzyılda Portekizlilerce ulaştırıldı. Hint ile Meksika mutfağında çok sık kullanılan kırmızı acı biber, Türkiye’de en fazla Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yetiştirilip, tüketilmektedir.

L.T. Tresh adlı bilim adamı, 1846 yılında bibere acılığı veren maddenin kristal yapısında olduğunu saptayarak, adını “capsaicin” koymuştu.

Nottingham Üniversitesi’nce yapılan araştırmada, acı kırmızı biberdeki “capsaicin” maddesinin, hücrelerin enerji üreten ısı odası mitokondriye saldırarak, kanser hücrelerinin ölümünü tetiklediği belirlendi.

Araştırmaya göre, capsaicin’ deki molekül ailesi vaniloidler, kanser hücrelerindeki protein gelişimine engel olarak “apoptosis”i, demek ki hücre ölümünü tetikliyor. Vaniloidler, bunu yaparken, etraftaki sağlıklı hücrelere zarar vermiyorlar.

Capsaicini akciğer ile pankreas kanser hücrelerinde deneyen bilim adamları, bu etken maddenin tümörlü hücrenin tam kalbine saldırdığını belirtti. Araştırmaya başkanlık eden Timothy Bates, kanserli hücredeki mitokondrinin biyokimyasal yapısının normal hücrelerdekinden çok farklı olduğunu kaydetti.

Bates, capsaicin’ nin kanser hücrelerini hedef alarak bunları ölüme sürüklediğini, ancak normal hücrede bu sonuca yol açmadığını belirterek, “Bu, kanserli hücreleri doğuştan diğerlerinden ayıran ve savunmasız olduğunu gösteren bir durum” dedi. Daha önce diabete iyi geldiği açıklanan kırmızı biberde bulunan capsaicin’ nin , başta kanser olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkisi olduğu hekimlerce dile getirilmişti.

ABD nin Los Angeles kentindeki Cedars-Sinai hastanesi Kanser Enstitüsü ile Kaliforniya Üniversitesi’ nde yapılan bir başka araştırmada da kırmızı biberin içinde yoğun olarak bulunan, acılığını veren capsaicin’ nin, prostat kanseri hücrelerini yok eden etkisi ortaya çıkarılmıştı. Los Angeles taki Cedars-Sinai Hastanesi Kanser Enstitüsü ile California Üniversitesi’ nde yapılan araştırmaya göre, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde capsaicin, kanserli prostat hücrelerine enjekte edildiğinde, bunların parçalanarak yok olmalarını sağlıyor.

Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi’ nde geçtiğimiz yılarda yapılan bir araştırmada da acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde capsaicin’ nin, kanser başta olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkisi olduğu belirlenmişti.

Buna karşılık İtalyan bilim adamlarına göre; acı yemek insanı sinirli yapıyor. 5 yıl boyunca 1200 kişiyi inceleyen uzmanlar, bu deneklerin bir kısmına her gün acılı besinler verdi. Sonuçta, bu kişilerin zamanla acı yemeyen kişilerden daha sinirli bir yapıda olduğu ortaya çıktı.

Acılı besinler, sinirliliğe neden olan noradrenalin hormonlarının salgılanmasını hızlandırıyor. Acılı besinlerle beslenen kişilerde, çabuk sinirlenme, öfkesine eğemen olamama gibi durumlar daha sık görülüyor. Uzmanlar, acı yemekten vazgeçmeyen Latin Amerikalı ile Akdenizliler’in ‘çabuk sinirlenme’ ya da heyecanlı olma özelliklerini bu duruma bağlıyor.

Baharat ya da keskin kokulu yiyecekler mukus salgısının incelmesine, kolayca akar hale gelmesine neden olmaktadır. Bu tür yiyeceklerin bu yüzden ciğerler ile solunum yollarının temizlenmesine yardımcı olduğu biliniyor.

Acı bir şey yediğimizde gözlerimiz yaşarır, burnumuz akmaya başlar. Aslında eşzamanlı olarak aynı şey akciğerlerimizde de olur. Acı yiyeceklerin yemek borusundaki, midedeki sinir uçlarını uyararak vücudumuzun bu tip tepkiler vermesine yol açtığı düşünülüyor.

Kimi araştırmacıların çalışmaları, acı yiyeceklerin içinde bulunan maddelerin, solunumla ilgili hastalıklarda kullanılan ilaçlardaki maddelerle çok benzeştiğini ortaya koymuş. Bunlara ek olarak mukus salgısını bu biçimde hareketlendiren maddelere “mukokinetik” dendiğini belirtmekte fayda var. Kırmızı biber bu tip maddelerin en iyi örneği. Sarımsak ile soğanın ise mukus temizleyici özelliği var.

Erişim:

http://www.yalcinguran.com/2012/02/aci-kirmizi-biber-kanseri-kalbinden-vurup-yok-eden-bitki/

PALEONTOLOJİ SAHTECİLİĞİ

 “aptalca bir sözü milyonlarca insan söylese bile o söz yine aptalcadır” Bertrand Russell

Bir söylentiye göre :

Yukardaki resimde gördüğunüz çekiç bir kum taşı içinde bulunmuştur. Demek ki ilkesel olarak, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Kesif 1844 yilinda Fizikçi David Brewster’ ce yapildi. (Kingoodie, Myinfield-Ingiltere). Ingiliz jeoloji araştırma merkezinden Dr. A. W. Med’ in yaptığı analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yil oldugu saptandı.

Demek ki çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre boyle bir şeyin olanağı yok!…

Çünkü, Yaklaşık 435 milyon yıl önce, dünyada insan yaşamıyordu, ama paleozoik dönem’in silüryen bölümünde, çene ile dişleri olan balık türleri gelişmeye başladı. Öte yandan ıstakoz ile karidesi andıran bazı garip biçimli kabuklulara da rastlanıyordu. Paleozoik dönem’in kambriyum bölümündeki hayvan fosilleri, üç bölmeli deniz böceği türünün, bedenlerinin yumuşak kısımlarını korumak amacı ile kabuk geliştiren ilk hayvanlardan olduğunu kanıtlamaktadır

400 milyon yıl önce, kayaların varlığına karşın, yeryüzü gene de yeşilliklerle kaplı idi. Hayvanları barındırabilecek bu ortam gelişince, sudan çıkan bazı hayvanlar karaya uyum sağlamaya başladılar, Bu ilk hayvanlar, büyük bir olasılıkla yengeçler, örümcekler, hamamböcekleri ile kırkayaklardır.

Bu yukarda adı geçen hayvanların çekiç yapıp kullanmaları olanağı yoktur!… Öyleyse bundan 400 milyon yıl önce yeryüzünde insanların var olduğu, bir de paleontolojik bulgu kanıtıyla söylenmek isteniyor. Belki de o dönemde hehüz insanın yaşamadığı bilindiğine göre, bu çekicin uzaydan gelmiş bir varlıkça kullanıldığı dolaylı olarak anlatılmaya çalışılıyor.

Hemen söyleyelim : Resmi görülen çekiç, galaksi içi ya da galaksiler arası uzay yolculuğu yapabileceği düşünülen bir varlık için aşırı derecede kaba, sabadır. Bir uzaylının bu yapıda bir alet kullanabileceğini değil söylemek, düşünmek bile ileri derecede ahmaklık olur.

Öte yandan, buluşu yapan fizikçi David Brewster, British Association for the Advancement of Science’ da verdiği bir bildiride Kingoodie (Perth & Kinross, Scotland) yakınında Mylnefield Quarry’ de bulduğu bir kumtaşı kayası içine gömülü bir ÇİVİ’ den söz etmiştir. Demek ki bulunan bir ÇEKİÇ değil, kumtaşına gömülü, bir bölümü dışarda olan bir çividir. Buna ilişkin bir fotoğraf ta yoktur.

Öyleyse fotoğrafta kaya içine gömülü çekiç, ne için yapıldığı aklı başında herhangi birinin anlamasına olanak olmayan, bir düzentileme (mise en scène) dir. Böyle bir sahteciliğe neden girişilmiştir?!… Buna bizim yanıt verebilmemiz olanağı yoktur.

Çekicin içinde bulunduğu kumtaşının yaşı, olası olarak C 14 yöntemiyle saptanarak, bundan 360 – 460 yıl öncesini gösterdiği söylenmiş.

İyi de, aynı zamanda çekicin yaşı neden aynı yöntemle bulunarak bildirilmemiş?… Büyük olasılıkla çekicin yaşı bu günleri gösterecekti de bu yüzden bu bilgi gözardı edilmiştir. Diyebiliriz.

Buna benzer bir durum, ama sahtecilikle ilgisi olmadan bir örnek olarak, Giza Piramitlerinde gözlenmektedir. Piramitler üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları M.Ö 71.000 yılını göstermektedir. Ancak bu piramitlerin değil, onların yapıldığı taşların yaşını gösterir. Piramitler M.Ö. 2500 – 2800 tarihleri arasında yapılmışlardır.

Bu çekiç buluntusuna benzer onlarca bilgiyi içeren bildiriler internette nice zamandır dolaşıp durmaktadır.

Bunlardan elde edilebilecek yararı bizim anlama olanağımız yoktur!…

Bu tür düzmece bilgileri vermekle gerçek bilimimin verileri çürütülmek istenmekte olabilir?…

Ya da uzaylıların milyonlarca yıl önceden bile dünyamıza geldiklerini ispatlıyan kanıtlar ileri sürme çabası içinde bulunulmaktadır.

Her iki tutumun da ne yararı olabileceğini mantıkla bağdaştırma olanağı yoktur. Bunlar insan zekasını küçümseyen davranışlardan başka bir şey değildir.

Biz, uzaylıların dünyamızı ziyareti konusundaki fikirlerimizi “UZAYLILAR?!… – Aramızda Bizimle Birlikte Yaşamaktalar Mı?…” başlıklı makalemizde anlatmış bulunuyoruz. Bu makaleyi okumanızı öneririz.

Erişim:

http://www.yalcinguran.com/2012/02/paleontoloji-sahteciligi/

BLACK MİRROR (Kara Ayna)


Yapımı : 2012 – İngiltere

Tür : Dram ,  Komedi ,  Korku

Süre: 22 Dak.

Yönetmen : Brian Welsh,  Euros Lyn,  Otto Bathurst

Oyuncular : Toby Kebbell ,  Hayley Atwell ,  Rupert Everett ,  Domhnall Gleeson ,  Jimi Mistry

Senaryo : Charlie Brooker ,  Konnie Huq ,  Jesse Armstrong

 

Film Özeti

Black Mirror, İngiliz Channel 4 kanalında 4 Aralık’ta yayınlanmaya başladı ve 3 haftada sona erdi, zira 3 adet birbirinden bağımsız kısa film gibi bölümü var. Öyle ki her biri farklı yazar, yönetmen ve oyunculara sahip. Üstelik süreleri bile farklı. Üçlemenin ortak paydası ise hayatımızı kolaylaştırması beklenen teknolojinin, bizi nasıl avucuna aldığı ve sosyal yaşantımızı nasıl da alt üst ettiğini görebilirsiniz. Charlie Brooker, Black Mirror’ın temasını kısaca şu sözlerle açıklamaktadır:

Teknoloji bir ilaçsa -ki bir ilaca benziyor- yan etkileri tam olarak nelerdir? Black Mirror (Kara Ayna) dizisi, (teknolojiden kaynaklı) keyif ile huzursuzluk arasındaki bu alanda kurgulanıyor. Başlıktaki kara aynayı dizideki her duvarda, her masada, herkesin avucunda göreceksiniz : Televizyon, monitör, akıllı telefonların soğuk, parlak ekranı.

Eleştiri

Devin Bahçeci 

Bilimkurgu sever misiniz?

 Peki; distopya izler misiniz?

 Ya ingiliz mizah anlaşını sever misiniz? 

Bunların hepsini seviyorsanız, Black Mirror izleyin! 

Black Mirror, bir İngiliz distopya dizisi. Bence böyle.  Tüketim toplumuna kara ayna tutuyor!  Sanata, mizaha kara ayna tutuyor! 

Sisteme kara ayna tutuyor! 

Giderek, yabancılaşan, teknoloji ile özgürleştiğini zanneden herkese diyeceği var bu dizinin. 

Adalet sistemine diyecekleri var.  Üçer bölümlük sezonları olan mini bir dizi Black Mirror. 2. Sezonu yeni bitti. Bu Şubat’ta yayınlandı. 

Her bölümde ayrı bir hikaye anlatılıyor. Diziden öte, her sezonu üç kısa filmden oluşan bir televizyon programı. 

Ne ararsanız var! 

Devlet eleştiriliyor.

Devleti oluşturan bireyler: toplum eleştiriliyor. 

Katılım tartışması var. Adalet anlayışımıza dair eleştiri var. 

Temsili demokrasi eleştirisi var.  Var da var. 

Şu anda yaşadığımız toplumun, düzenin nereye gittiğini  gösteriyor. 

Ayna tutuyor bize.  Her birimize.  Kara bir ayna bu.  Dizinin her bölümü, kendi başına, birer akademik tez konusu olur. 

Dizinin içeriğinden detay vermemek için, yazı yazarken zorlanıyorum. Ancak izleyince göreceksiniz, ne demek istediğimi anlayacaksınızdır. 

Gittiğimiz yol yol değil diyor Black Mirror. Distopyaya gidiyoruz diyor.

Kötü bir gelecek bizi bekliyor diyor.  Bunun dışında da harekete geçin, birşeyleri değiştirin de demiyor. Sadece karanlık yüzümüzü gösteren ayna tutuyor bize. 

Aynadaki görüntümüz ile ne yapacağımız ise bize kalmış. 

GÜNCEL BİR KARA-ÜTOPYA: BLACK MİRROR

Emre Tansu Keten (Spot dergisinin birinci sayısında yayınlanmıştır.)

“Çağımızın,… tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur… Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.”(Feuerbach, Hıristiyanlığın Özü)

Sosyal medya araçlarının “devrimler yaptığı”, iletişim teknolojilerinin küresel bir köy yarattığı, Irak’taki savaşı bile kanlı canlı izleme şansına sahip olduğumuz bir dönemdeyiz, ne kadar şanslıyız değil mi?

 Anlaşılan insanlığın çoğu bu konuda şanslı olduğuna inanıyor. Son yıllarda bu konuda yazan yazarların çoğu bilgi toplumunun nimetlerini anlata anlata bitiremiyor. Akademik çalışmalar sosyal medyanın kitle iletişiminde yarattığı devrimden söz ediyor. Yüzyıllardır aranan gerçek demokrasinin Twitter’la ortaya çıktığı savunuluyor. Kısacası genel kanı “iyi şeyler” olduğu/olacağı yönünde.

Ancak yine de bu iyimser ortamı eleştiryenler yok değil. İngiliz yazar ve senarist Charlie Brooker onlardan biri. Brooker, The Guardian gazetesinde yazdığı yeni medya düzeni eleştirileriyle, BBC için hazırladığı “How TV Ruined Your Life” (Televizyon Hayatınızı Nasıl Bozar”) türü programlarla tanınıyor. Teknoloji bağımlılığı, aygıt (İphone vb.) bağımlılığı, televizyonun manipülasyon etkisi gibi konularda yazan Brooker’ın son projesi Black Mirror (Kara Ayna) isimli bir televizyon dizisi. İngiltere’de Channel 4’da yayınlanan Black Mirror, 45 dakikalık üç ayrı bölümden oluşuyor. Üç bölümün de yönetmeni farklıyken, ilk iki bölümün senaryosunu Brooker, son bölümü ise Jesse Armstrong yazmış. Üç bölüm de, aynı derdi paylaşan ancak bambaşka hikâyeler anlatan bölümler, bu da daha başta genel dizi algısını dağıtan bir yöntem.

Black Mirror S01E01

The National Anthem (Milli Marş)

Black Mirror’un The National Anthem (Milli Marş) ismini taşıyan ilk bölümü, belki de en sarsıcı bölüm diyebiliriz. Bölümün başında İngiltere Başbakanı, İngiltere Prensesi’nin kaçırıldığı haberiyle uykusundan uyandırılıyor. Başbakan henüz ne olup bittiğini anlamadan, prensesi kaçıran kişinin çektiği videoyu Youtube’a koyduğu, bütün engellemelere rağmen videoyu bir milyondan fazla insanın izlediği anlaşılıyor. Youtube’da yayınlanması engellenen video bu sefer de Twitter ve Facebook’ta yüzbinlerce insan tarafından konuşuluyor. Videoda, prensesi kaçıran kişi, başbakanın bir televizyon kanalında canlı yayında bir domuzla ilişkiye girmesini talep ediyor, aksi halde (yanında duran ve ağlayıp, yalvaran) prensesi öldüreceğini söylüyor.

Bu saçma talep ilk etapta, Twitter ve Facebook ahalisi tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan bir talep olarak görülüyor ve başbakan destekleniyor. Bu kanıyı devam ettirmek için, televizyon kanalları hükümet tarafından kullanılıyor. Sahte videolar hazırlanıyor, manipülatif haberler yayınlanıyor. Bunu haber alan “terörist”, prensesin parmağını kestiği bir videoyu daha yayınlıyor. Televizyonlarda yayınlanan canlı Twitter ve Facebook oylamaları, “toplumun” giderek başbakanın arkasından çekildiğini gösteriyor. “Başbakanın bir kere domuzla ilişkiye girmesi, prensesin ölmesinden daha mı kötü” şeklinde düşünenler, anlamsız, hayatta karşılığı olmayan bir etik tartışmanın tam ortasında buluyorlar kendilerini. Dizinin sonunda başbakan, “teröristin” talebini kabul edip, kamera karşısına geçtiğinde, çoktan serbest kalmış, boş sokaklarda dolaşan (ve parmakları yerinde olan) prensesi, ekranların başında hazır ola geçmiş milyonlarca insan doğal olarak göremiyor. Nihayetinde “terörist”in ise ünlü bir oyuncu olduğu, bu eylemi de bir sanat performansı olarak kurguladığı anlaşılıyor.

Sanat performansı olarak ortaya konulan bu eylem, amacına ulaşıyor. Gerçek hayatta bir karşılığı olmayan etik tartışmalar, hayatı esir alıyor. Sanal bir aksiyon, insanların gerçekle bağını biraz daha kopartıyor. Bu performans, izleyicilerini bir mekâna sığdıran diğer performanslardan ayrılıyor, üstelik izleyicilerinin de bir taraf olduğu bir bağlam yaratıyor. Brooker, bu bölümle bize, ekranlar aracılığıyla yaşamanın, ileride hiç tahmin edemeyeceğimiz ikilemler doğuracağını, sosyal medyayla (sonuçta bilgisayar da, İphone da birer ekran) gelişen ortamın herkese söz söyleme olanağının yanında manipülasyon şansı da tanıdığını anlatmak istiyor. Bu bölümde anlatılan, bağlamlar tam olarak aynı olmasa da, Orson Welles’in “Dünyalar Savaşı” eserinin radyo sunumunun ardından, binlerce insanın Marslıların dünyayı gerçekten istila ettiğine inanıp, sokaklara fırlamasına benziyor. Ancak “kara aynaların” radyodan daha etkili olduğu açık.

Black Mirror S01E02:

15 Million Merits

Black Mirror’un ikinci bölümü bambaşka bir ortamda açılıyor. Zamanı belirsiz bir ortamda başlayan dizi, mekan olarak “Yeni Cesur Dünya”daki betimlemeleri akla getiriyor. Tamamen kapalı bir mekanda geçen bu bölümde, onlarca insan, dört yüzeyi de ekrandan oluşan küçücük odalarda uyuyup, uyanıyorlar. Uyku dışındaki zamanlarını ise, bisiklet pedalı çevirerek geçiriyorlar. Pedal çevirerek enerji üreten bu insanlar, kat ettikleri (sanal) mesafe kadar puan (para) kazanıyorlar. Odalarında ekranlarla çevrelendikleri gibi, pedal çevirirken de önlerindeki ekrana bakmak zorundalar. Kazandıkları puanları da, bu ekranlardan zorla izledikleri erotik şovlara, eğlence programlarına ve oyunlara veriyorlar (burada Brooker, sanal metalara yönelik büyük harcamalara gönderme yapıyor).

Böyle çıkışsız bir hayatın tek kurtuluş yolu ise şarkıcı ya da erotik şovlar için oyuncu olmak. “Yetenek Sizsiniz” tarzı bir yarışmaya (15 milyon puan karşılığında) katılıp, şarkıcı veya oyuncu olma hakkını kazandığınızda, pedal çevirmek zorunda kalmıyorsunuz. Tek kurtuluşları, her gün zorla izledikleri programların nesnesi olmak olan ve bunun için çabalayan bir esirler dünyası anlatılan. Dizideki ana kahraman da bu sistemin bir dişlisi olarak “hayatını yaşarken”, kampa yeni gelen bir kadına (Hot Shots) aşık olmasıyla dünyası değişiyor. Abisinden kalan 15 milyonluk puanı, sesinden etkilendiği kadının yarışmaya katılması için ona veriyor. Yarışma sahnesine çıkan Hot Shots şarkısını söyleyip, söz jüriye kaldığında (jüri üyelerinin tavırları Türkiye’deki yarışma jürilerinden ne eksik ne fazla), jüri üyelerinden birisi sesi güzel birçok insan olduğunu, bu nedenle şarkıcı olmasının gereksiz olduğunu, ama erotik şov yıldızı olmak için uygun olduğunu belirtiyor. Aklında hiçbir zaman böyle bir seçenek olmayan Hot Shots, (sanal) seyircilerin “yap, yap” sesleri eşliğinde teklifi kabul etmek zorunda kalıyor. Yani bir şekilde, insanlar kendi arzuladıkları rollere değil sistemin arzuladığı rollere büründürülüyor.

Âşık olduğu kadının erotik şovlarda oynaması ve bu şovların kendisine zorla izletilmesi, ana kahramanımızı çileden çıkartıyor. İntikam almak için yarışmaya bu kez de kendisi katılıyor. Jüri önünde boğazına kesik cam parçası dayayan kahramanımız, sistemin rezilliğini teşhir ediyor, jüri üyelerine hakaret ediyor, sistem içindeki hiç kimsenin duymak istemediği şeyler söylüyor. Bu esnada, dizi izleyicileri ne olacak diye düşünürken, bir isyan dalgasının sistemi kasıp kavuracağını beklerken, jüri üyeleri birden alkışlamaya başlıyorlar kahramanımızı, yaptığı “şov”dan çok etkilendiklerini söylüyorlar. Bir jüri üyesi bu şovu ayda bir tekrarlamasını, yani bir şov yıldızı olmasını istiyor. Bunun karşılığında pedal çevirmekten kurtulacağını belirtiyor, arkadan yükselen “yap, yap” sesleri eşliğinde kahramanımız teklifi kabul ediyor ve her ay boğazına dayadığı cam parçasıyla hayata, sisteme, insanlara olan nefretini kusuyor.

Bu bölümün, günümüz hakkında çok şey söylediğini vurgulamak gereksiz. Gününün büyük kısmını ekranların karşısında geçiren, en büyük hedefi bir gün o ekranlarda kendisinin görünmesi olan çağımız insanı, bu bölümün esas konusu. Bu bölüm bize, Yetenek Sizsiniz yarışmasına katılıp kendini rezil eden, jüri üyelerinin aşağılamalarına tebessümle cevap veren ya da sosyal medya fenomeni olmak adına saçma sapan videolar çekip, mesajlar yazan insanları ve bu insanların eylemlerinin nedenlerini gösteriyor. İçine doğduğumuz ideolojik iklimin, kendisine karşı gelişen isyanları bile nasıl kendi malzemesi yaptığını anlatıyor. Satılan her lisanslı V maskesinden büyük şirketlerin para kazandığı, çatışmayı sevenler için politik gezi paketlerinin pazarlandığı bir dünya, tam da böyle bir dünya değil mi? (Cüneyt Özdemir’in Black Mirror’ı Radikal’deki köşesinde, son dönem popüler kültürün yarattığı bir klişe olan “Uvvv Çok Sert” başlığıyla tanıtması tam olarak bunu kanıtlamıyor mu?)

Ayrıca Bakınız:
God Bless America “TANRI AMERİKA’YI KORUSUN” (2011)

Black Mirror S01E03:

The Entire History of You

Gözlerinizin, bütün gördüğü şeyleri kaydettiğini, istediğiniz zaman, istediğiniz bir geçmişi anında izleyebildiğinizi düşünün. Hayat uzun bir film gibi olurdu muhtemelen. Black Mirror’ın üçüncü bölümü, özellikle son on yılda gelişen teknolojiyle insanlığın kapıldığı görüntü kaydetme hastalığından hareketle böyle bir kurgu yaratmış. Bu bölümdeki insanlar, kulaklarının arkasına yerleştirilen “Grain” denilen cihazla, bütün gördüklerini kaydediyorlar. Bu kaydetme video kameradaki gibi isteğe bağlı bir anla sınırlı değil, grain insanların uyanık olduğu her saniyeyi kaydediyor. Sonrasında ise, istenilen geçmiş bir tarihin, ister gözde, ister televizyon ekranında izlemesini sağlıyor.

Bu bölümün ilk sahnesinde kahramanımız bir iş görüşmesinde gösteriliyor. Karşılıklı yoklamaların yapıldığı bu görüşmenin ardından, kahramanımız toplantı anını tekrar tekrar izleyerek, görüntüyü şirket yöneticilerinin yüzlerine yakınlaştırarak, mimiklerini tek tek değerlendirerek, işe alınıp alınmayacağını anlamaya çalışıyor. Dizinin sonrası ise, kahramanımızın karısıyla yaşadığı sorunlar üzerine kurulmuş. Geçmiş görüntüleri tekrar tekrar izleyerek, karısının, eski sevgilisine kaçamak bakışlarının hesabını soruyor. Geçmiş sevişme görüntüleriyle, geçmiş sevişmeleri tekrarlamaktan sıkıldığını söylüyor (ki herkes böyle yapıyor), son olarak da, karısının grain’inde kayıtlı görüntüleri zorla izleyerek, şüphelerinin haklı olup olmadığını kontrol ediyor.

Dizinin bu bölümü tam bir teknolojik distopya. Görüntü kaydetme furyasının, yaşamı, bütün ilişkilerin saçmalaştığı, her şeyin kanıtlanabilirlik üzerinden tartışıldığı ve insanların sürekli geçmişi yeniden yaşamak zorunda olduğu bir noktaya götürebileceğini gösteriyor. Otantik yaşamın yok olduğu bir ortamda, kara aynaların üzerinden kurulan bir yaşam.

Ekranlar üzerine kurulmuş bir toplum

Black Mirror, farklı kurguları içeren bu üç bölümüyle izleyenleri sarsıyor. Ne gerçekleşmesi çok uzak bir gelecekten bahsediyor, ne de gerçekleşmesi imkansız kabuslardan. Teknolojiyle, özellikle iletişim aygıtlarının gelişimiyle birlikte, insanlığın edindiği kaygılardan, benimsediği reflekslerden ve yaşam tarzından yola çıkarak, bir sonuç kestirmeye çalışıyor. Dizi, teknolojik “atılımların”, birinci bölümde ahlaki, ikinci bölümde ideolojik, üçüncü bölümde ise ontolojik (varoluş) olarak olası etkilerini sergiliyor. Aslında belki de, en önemli sorun epistemolojik alanda. Televizyonun ortaya çıkışıyla, “anlam”ın uğradığı erozyon, internet ve Web 2.0’la daha büyüyor. Baudrillard’ın dediği gibi “Kitleler bu akılcı iletişim zorlamasına insanı aptallaştıracak bir biçimde karşı koymaktadırlar. Onlar anlam yerine gösteri istemektedirler (…), içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar” (Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu). Ekranlardan topluma bir saat içinde milyarlarca imaj akıyor, gösterilerin tek sahnesini bugün ekranlar oluşturuyor. İktidar sahiplerinin dışında imaj üreten “bağımsız” kullanıcıların ezici bir çoğunluğu ise egemen akışa ürün üretmekten başka bir şey yapmıyor. Özetle, Black Mirror, ilkeli övmeden yapılan bir modernlik eleştirisi. Yazımızı, özellikle dizinin ikinci bölümünü izleme şansı olsaydı mutlu olacağını düşündüğüm Guy Debord’un sözleriyle bitirelim:

“Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir. Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal olarak insanın ayrıcalıklı duyusu -ki eski dönemlerde bu ayrıcalık dokunma duyusunundu- kabul eder; en soyut ve en aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun genelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer. Fakat gösteri, sadece bakışla özdeşleştirilemez; bakış, duymayla birlikte olsa bile. Gösteri, insanların etkinliklerine tabi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyaloğun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu yerde gösteri kendini yeniden yaratır.” (Gösteri Toplumu)

kaynak:
http://ulmterzisi.blogspot.com/2012/08/guncel-bir-kara-utopya-black-mirror.html

****************************

Black Mirror S02E01

| Yakın Takip

Damla Sertbarut

Be Right Back

Devamı düşünülmediği halde, ilki başarılı olduktan sonra serinin devamını getirmeye karar veren her yapımda bir hayal kırıklığı şüphesi olmaya başladı bende. Ancak iyi ki Black Mirror sahalara böyle dönmedi, hayal kırıklığı şöyle dursun beklentilerimin çok üzerinde olan bir bölümle geri döndü. Her ne kadar bir dizi bölümü demek istemesem de. Önceden de değindiğimiz gibi her bölümün yönetmen ve yazarı farklı; ancak kendi içinde gittikçe gelişen teknolojiye ve sosyal ağlara bir eleştiri, aynı zamanda distopya olmaları bakımından ortak noktalarda buluşuyorlar. Bu anlamda sinemayı aratmayan kalitede bir yapım izleme imkânımız oluyor.

 Sevdiği adamı(Ash) trafik kazasında kaybeden Martha’ya arkadaşı Sarah bir servisten bahsediyor. Bu sistem aracılığıyla ölen kişinin facebook, twitter gibi online profillerindeki bilgiler, maillerindeki özel yazışmalar, ses kayıtları kullanılarak yakınına onunla yazışma ve konuşma imkanı sunuluyor. Bu açılardan tüm sosyal platformlara, teknolojiye eleştirisini yeniden yapıyor dizi. Aynı zamanda devlet veya şirketler bizim kayıtlarımızı, online bilgilerimizi ne yapacak sorusuna farklı bir komplo teorisiyle cevap veriyor. Tabi Person of Interest dizisinde yer aldığı gibi herkesin kaydını tutan bir sistemin var olabilmesi kadar teknolojinin gelişmiş olması lazım bunun için. Dizide verilen küçük ayrıntılardaki aletlerden anladığım kadarıyla bölümde teknoloji o noktayı da aşmış.

 Aslında onun sevdiği adam olmadığının, bunun ahlaki açılardan da yanlış olduğunun farkında olan Martha, hamileliğinin ve kendisini kırsal yaşamda izole etmesinin etkisiyle kendini Ash’le yazışırken, sonrasında telefonda konuşurken buluyor. Klon robotunu isteyecek kadar da ileri gidiyor. İlginç bir ayrıntı olarak, bir Türk filmi olan Kemal Sunal ve Fatma Girik’in oynadığı Japon İşi böyle bir konuyu yıllar öncesinden işlemişti. Tabi robotun Ash’in tepkilerini çok gerçekçi vermesi ve insana daha çok benzemesi bakımından bir ileriye taşımış yapım bunu. Her ne kadar benzese de o kişi değil ve bir robot elbette. Bunun bilincinde olan Martha, Robot Ash’in kayıt altında olmayan olaylarla karşılaştığı vakit falso vermesiyle de bunun sonlanması gerektiğini anlıyor. Sonuçta sevdiği adamdan bir parça olduğundan bunu da yapamayıp yıllar sonra tavan arasına hapsettiğini görüyoruz. Tüm bunlar ne kadar doğru, ne kadar yanlış sorularının kesin bir cevabı yok bence. Bu noktada ben olsaydım ne yapardım sorusunu kendimize sorarsak vereceğimiz cevap da ne kadar dürüst olurdu bilemiyorum. Son olarak yine de ben Robot Ash’i daha çok sevdim, en azından iki muhabbet ediyor. Merhum olansa kafasını telefonundan kaldırmıyordu. Ki bu klonunun ona bu kadar çok benzemesinin baş nedenidir herhalde.

Black Mirror S02E02

White Bear

Sonu şaşırtmacalı demek tam olarak bu oluyor. Biz izleyiciler senaryoların ve konuların benzer versiyonlarıyla karşılaştıkça tahminimizden fazla zekileştik. Dolayısıyla ortaya çıkan herhangi bir yapımda ne olacağını kolayca bilebilir hale geldik. Black Mirror’ın bu bölümünde bunun pek kimse için mümkün olabileceğini sanmıyorum.

Dizinin en gerilimli bölümü açık ara buydu bence. İlk başta karşılaştığımız durumlar yeterince korkutucuydu: verilen bir sinyal aracılığıyla tek ilgi alanı ellerine yapışık durumda olan telefonlarıyla her şeyi izlemek, çekmek, paylaşmak haline gelmiş bir insanlık; geriye kalan aklı başında birkaç insanınsa garip kıyafetler içinde korku salması. Herkesin durup sadece izlemesi. Çok tanıdık olmayan bir durum da değil bu gerçi. Sonrasında ortaya çıkan manzara ise daha da korkutucu bence. Tüm bunların aslında insanların eğlencesini sağlamak için bir ceza sistemi olması. Eğlencelik bir park alanında bunun tekrar ve her gün gerçekleşmesi.

 Her ne kadar ortada işlenmiş büyük bir ceza olsa da (bir çocuğu kaçırma ve öldürme) bu cezanın karşılığı tam bir sapkınlık, karşıdaki kişinin suçluluğundan dolayı böyle bir ceza sistemi ne kadar akla yatkın o tartışılabilir ancak bundan insanların zevk alması tartışılmaz. Bu da maalesef günümüzde çok sık karşılaştığımız bir durum. Aradaki farkı göz ardı ediyoruz çoğunlukla, bir canavarın toplumdan uzaklaştırılması mı yoksa sinirlerimize hakim olamayıp bizim de onun gibi olmamız mı? Bu bölümü izleyenler suç işleyen kadına sempati duyarsa bunda bir yanlışlık yok o yüzden. Bizi suç işleyenlere sempati duyacak hale getiren toplumun suçu bu. En azından benim ulaştığım sonuç bu.

Aytaç Kara

 İtiraf edeyim, ben başta The Walking Dead’ten hallice bir şey izlediğimizi düşünüyordum. Bence düşünülmemesi mümkün de değil. Ellerinde kamera ve telefon, yüzlerinde insanın bir süre sonra sinirini bozan gülümsemeleriyle zombi gibi dolanan bir grup insan bir kadının peşinden dolanıyor. Üstelik insaları ele geçiren bir salgın gibi bir kurgusu var, ki bana göre ikna olunası olmuş. Ben o kadın olsam ben de yutardım.

 Bölümün son 1/3′lük kısmında öyle bir yere geldiler ki ağız açık bırakırdı. Fikri bulan ve kuran senaristin beynini sipariş edesim geldi. Ama yine de o sona bir şeyler söylemeden olmaz. Geçenkine de sitem etmiştim, buna da edeceğim. Kurgunun insanı ahlaki ikilemde bıraktığı aşikar, tamam. Orijinal, tamam. Zaten kadının yaptığını da savunmuyorum, ama verilen ceza, hele hele bunun bir oyun parkı kurulup “her gün” tekrarlanması, insanların da katılarak eğlenmesi zalimlik. Diğerlerinin o kadından ne farkı kaldı ben anlamadım. İnsanlık ölmüş hakim bey, şikayetçiyim. Yediği halta rağmen kadına acıdım, ki bu bölümü de galiba en çok bu yüzden sevdim.

Bir de bu dizi teknolojinin verdiği zararlar üzerine kurulu güya ama sanırım dizi tarihinde buna dokunmayan bölüm buydu. Herkesin telefonla deliymiş gibi bir kadının peşinden koşması ya da o şovun temayla alakasını kuramadım. Peki şikayetçi miyim? Tabii ki hayır. Bölüm, izlerken o kısmı düşünmeye zaman bırakmadı zaten. Velhasıl, izleyiniz izlettiriniz adlı 2. bölümden sonra son bölümde ne göreceğiz daha bir merak etmeye başladım.

Ayrıca: Bölümü sevdiyseniz ve Agatha Christie’nin “Doğu Ekspresi Cinayeti” kitabını okumadıysanız, tavsiye ederim. Sonunun benzediğini düşünmeyin ama tahmin edilemezliği bu bölümden kesinlikle aşağı değil. Okuduysanız ya da okursanız bu kadar kitap içinden onu neden seçtiğimi anlarsınız zaten.

Black Mirror S02E03

The Waldo Moment

Damla Sertbarut

Bir çizgi karakter olan Waldo’nun arkasındaki komedyen, Jamie’nin politikacı Liam Monroe’ ya karşı eleştirileri onu baş tacı yapıyor. Ki hiç anormal bir durum değil, insanların söylemek istediklerini çıkıp söyleyebilen biri baş tacı yapılır. Böylece twitterda fenomen olan Waldo’nun seçimlere katılmasına karar veriliyor. (Hatırlarsanız ilk sezonun 1. bölümünde yine politikaya eleştiri ve yine twitter’da yapılan yorumlarla şekillenen bir olay vardı.)  Jamie’nin karakteri, çok derin işlenmediyse de, anladığımız kadarıyla biraz içine kapanık ve sorunlu. Uzun zamandır bir ilişki yaşamamış ve Liam’ın lider olduğu partideki Gwendolyn’e ilgi duyuyor. Ancak onun kendisiyle görüşmemesini yanlış yorumlamasının ve Liam’ın onun “bir çizgi karakterin ardına saklanıp yorum yapabilme” eleştirilerinin ardından bölüme adını veren “The Waldo Moment” patlak veriyor.  (Burada nedense sözlük yazarlarını “bir nickin ardına saklanıp(?) istediği gibi yazan” şeklinde eleştiren ünlüler geldi aklıma. Bu noktada dikkatimi çekense bu insanların o nickin –mesela The Waldo Moment’ta izlenen bir programdaki çizgi karakterin- ardında olmadığı sürece gerçekte dikkate alınmamaları.)

Bundan sonra olaylar ise bambaşka bir şekle bürünüyor. Waldo için amaçları farklı olan hırslı program yapımcısı ipleri eline alıyor ve yozlaşmayı başlatıyor. Ardındaki kişinin yüzü de bilinmediğinden bunu yapmak son derece kolay oluyor. Son sahnede ise Waldo’nun dünya çapında bir diktatörlük kurduğunu görüyoruz.

Bu bölümü eleştirmek istediği noktalar açısından beğendiysem de genel olarak Black Mirror’ın şimdiye kadarki en başarısız bölümü buldum. Son sahneleri dışında etki bırakmaması, çok tahmin edilebilir gelişmesi ve özellikle en vurucu olması gereken yerin bile vurucu olmaması –tabii ki bana göre- bunları söylememde etken. Ancak dediğim gibi, siyasette yozlaşmaya karşı bir uyarı sunduysa da Black Mirror keşke böyle veda etmeseydi diyorum.

Kaynak:

http://www.birdizihaber.com/2013/02/black-mirror-s02e01-yakin-takip/

http://www.birdizihaber.com/2013/02/black-mirror-s02e02-yakin-takip/

http://www.birdizihaber.com/2013/03/black-mirror-s02e03-yakin-takip-2/

 

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966) Film


[Thomas More,  seni rahmetle anıyoruz.
Üç kuruşluk dünyaya kendini satmadın]

Yönetmen: Fred Zinnemann

Ülke: İngiltere

Tür:Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi:10 Kasım 1969 (Türkiye)

Süre:120 dakika

Dil:İngilizce, Latin, İspanyolca, Fransızca

Senaryo:Robert Bolt | Robert Bolt

Müzik:Georges Delerue

Görüntü Yönetmeni:Ted Moore

Yapımcılar:William N. Graf | Fred Zinnemann

Oyuncular:  Paul Scofield, Wendy Hiller, Leo McKern, Robert Shaw, Orson Welles, Susannah York, Nigel Davenport, John Hurt, Corin Redgrave, Colin Blakely, Cyril Luckham, Jack Gwillim, Thomas Heathcote, Yootha Joyce, Anthony Nicholls, John Nettleton, Eira Heath, Molly Urquhart, Paul Hardwick, Michael Latimer, Philip Brack, Martin Boddey, Eric Mason, Matt Zimmerman, Vanessa Redgrave, Raymond Adamson, Trevor Baxter, Sylvia Bidmead, Jack Bligh, Bridget Brice, Jan Carey, Gladys Dawson, Edwin Finn, Laura Graham, Raymond Graham, Gay Hamilton, Fiona Hartford, Drewe Henley, Walter Horsbrugh, Ross Hutchinson, Donald Layne-Smith, Graham Leaman, Patrick Marley, Julie Martin, Robert Mill, Robert Morris, Arnold Peters, Christine Pollon, Arnold Ridley, Iain Sinclair, Nick Tate, Michael Wade, Gina Warwick

Özet

Film 8 dalda oskara aday gösterilip bunun altısını almıştır. Çekildiği 1966 yılı ve de günümüz itibariyle tartışmasız bir başyapıttır.

Filmde İngiltere kralı 8. Henry ile Thomas More’un başta dinde reform olmak üzere bazı konularda ihtilafa düşmelere ana konuyu oluşturuyor. Şansölye wolsey’in ölümünün ardından onun yerine gelen Thomas More, zamanının en önemli düşünürlerinden biridir. Ayrıca kralı da çocukluğundan beri düşünceleriyle etkilemiştir. Kral onu çok sever ama bir konuda ihtilafa düşeceklerdir, o da kralın Katolik inancını reddetmesi ve yeni bir din ortaya çıkarmasıdır. Bildiğiniz üzere bu kral 8. Henry, karıya kıza düşkün bir adamdır. Bunun ilk evliliği Aragonlu Catherine iledir ki kendisi İspanyol sarayından gelmiş olup koyu bir katoliktir. Ama kral gönlünü bir gün Anne Boleyn’e kaptırır, bazı bahaneler uydurarak ilk evliliğini iptal etmek ister ama hem ispanya kralı hem de papa bu duruma karşı çıkar. Zaten geçmişte papa bu herif için bazı tavizler vermişti (ilk karısı, ölen abisinin hanımıydı, papa yasak olan bu evliliği onaylamıştı). Bu evliliği  Katolik kilisesi inançları yasaklıyor o zaman bende yeni bir din kurayım diyen kral Henry’ye başta Thomas More olmak üzere herkes karşı çıkar ama nafile, kral kafayı boleyn kızıyla bozmuştur.

Kral kendi kafasından uydurduğu kuralları bir din haline getirmiş ve anglikanizmi çıkarmıştır. Thomas Cranmer isimli devlet adamının da sayesinde yeni din ülkede hızlıca yayılmış ve Katolik inanışını benimseyenler krala karşı gelmek suçundan idam ettirilmiştir. Şu an dünyada angkilanizmi benimseyen ülkeler arasında birleşik krallığa ait ülkeler ve Amerika yer almaktadır (Amerika’da nüfusun neredeyse yarısının Protestan olduğu düşünülmekte). Tabi bu arada papa da İngiltere yi kutsal ittifaktan atmış ve Fransa ile İspanyayı sürekli İngiltere’ye karşı kışkırtmıştır. Gerçi baya bir sonra başka bir papa aforozu kaldırıp barışı sağlayacaktır.

Kral sadece evlenebilmek uğruna yeni bir din ortaya atmış ve bu dinde şuan en güçlülerin devletlerinde yaşanmakta. Bu İngiltere’nin dini masonlara çok uygun o yüzden onlar çıkarmış diyenler var, şimdi tamam din masonlara çok uygun niye, hiç bir ibadet yapmana gerek yok ayrıca bu dinde muhafazakar olan ile olmayan arasında da fazla bir fark yok, doğru düzgün kilise inanışları olduğu da söylenemez ama olayın masonlarla alakası olduğunu düşünmüyorum. Biraz evlenebilmek, biraz papanın himayesinden kurtulabilmek, biraz da milli bir din yapabilmek için verilen mücadelelerin sonucudur bu din.

Kralın tüm Katolik dünyasını karşısına almasına sebep olan Anne Boleyn de krala erkek çocuk veremez ve akabinde o da idam ettirilir, kralın bundan sonra 4 evliliği, yüzlerce metresi olacaktır ama asla huzura kavuşamayacaktır. Ancak bu adamın Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth İngiltere tarihinin en başarılı hükümdarı olacaktır, onun zamanında en parlak devirlerini yaşayıp dünyanın süper gücü olacaklardır. (İspanyollara ait altın dolu gemilerin soyulması da buna katkı sağlayacaktır). Kralın ilk evliliğinden olan çocuğu Mary, her ne kadar Elizabeth’ten önce tahta geçip tüm Katolik karşıtlarını yaktırsa da bu İngiltere’nin dinini değiştirmeyecektir. Elizabethle de birlikte Anglikanizm iyice ülkeye yayılır. Hatta hanedan değiştiğinde bile din değişmez. İngiltere’yi bir 10 dan fazla hanedan sırayla yönetmiş. Bunlardan biri de Tudors hanedanı idi. Tudorslardan 8. Henry ile 1. Elizabeth İngiltere’nin en popüler iki hükümdarı olabilmişler ve getirdikleri kurallar onlar öldükten sonra bile devam ediyor.

Filmde daha çok Thomas More’un kendi mücadelesini görüyoruz. O koyu bir katoliktir ve kralın yanlış yaptığını anlatmaya çalışmaktadır ama nafile, kralın yeni sürüm adamları onu hiç sevmemektedirler. Thomas More, onurlu bir adam olduğundan şansölye görevinden istifa edip kendi izbe mekanına çekilir ama kral onun gibi sadık bir adamın kendisine (yeni dine) inanmamasını kabullenemez, ona şu teklif yapılır canın mı yoksa yeni din mi? Thomas More da inancından taviz vermez ve idam ettirilir. Kralın ölümüne en çok üzüldüğü adam bu Thomas More’dur.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

Filmden

KANUNLAR İYİYİDE KÖTÜYÜDE KORUMAK İÇİN VARDIR.

Tutuklat onu!

-Niçin?

-O tehlikeli biri!

-İftiracı bir casus!

-Kötü bir adam!

-Buna karşı bir kanun yok.

-Tanrı’nın var!

-O halde onu Tanrı tutuklar.

-Sen konuşurken gitti! Kanunları çiğnemediği sürece Şeytan da olsa gitmekte serbest.

-Demek Şeytan da kanunların korumasında!

-Evet, sence olmamalı mı?

Şeytanı yakalamak için kanunları mı çiğneyelim? Tabii. Ben olsam bu uğurda bütün kanunları çiğnerdim. Peki son kanun da çiğnenip Şeytan peşine düşünce kanunlar ortadan kalktığına göre nereye sığınırdın Roper?

Bu ülke baştan başa kanunlarla kuruldu. İlahi değil, insani kanunlar. Bunları çiğnersen  ki sen bunu yapacak adamsın  o zaman rüzgar bizi oradan oraya savururken ayakta durabileceğini mi sanıyorsun?

Evet. Kendi güvenliğim uğruna Şeytanı da kanunların korumasına alıyorum.

 

DOĞRULUK BEDEL ÖDEMEK MİDİR?

-Sir Thomas Paget görevinden ayrılıyor. Yerine ben geçeceğim. Divan Mühürdarlığına mı?

 Siz mi?

 Çok şaşırtıcı, değil mi?

 Aslında mantıklı olan buydu. Otur Rich. Törene, nezakete gerek yok  Majestelerinin de dediği gibi. Gördüğün gibi sana çok güveniyorum. Böyle bir şeyi asla bir başkasına söylemem. Nasıl bir şeyi bir başkasına söylersin?

 Dost meclisinde konuşulanları söylemem. Buna inanıyor musun?

-Evet, tabii ki.

-Aslında hayır. İnanıyorum. Doğruyu söyle Rich. Bu, bana ne teklif edildiğine bağlı. Bana yaranmak için böyle deme. Ama bu doğru. Bana ne teklif edildiğine bağlı. Açıkta bir memuriyet var. York Bölgesi Vergi Tahsildarlığı. Bu bana hediyeniz mi?

 Kesinlikle. Karşılığında ne yapmam gerekiyor?

 Karısını değiştirmek isteyen bir adam tanıyorum. Aslında bu önemsiz bir meseledir, ama söz konusu kişi  Lord Henry, bu adı taşıyan sekizinci hükümdarımız. Bu da demek oluyor ki, karısını değiştirmek istiyorsa değiştirecektir. Memurlar olarak bizim görevimiz de  bu olayın sebep olacağı tatsızlıkları asgariye indirmek. Tatsızlıkları asgariye indirmek bizim tek görevimizdir Rich. Sana zararsız bir uğraş gibi gelebilir, ama değildir. Biz memurları kimse sevmez Rich. Bizler sevilmeyiz. Sana teklif ettiğim York’taki memuriyeti kabul edeceğini düşünerek “biz” diyorum. Evet. Talihi dönmüş insanların canının sıkkın olması kötüye işarettir.

-Canım sıkkın değil.

-Öyle görünüyorsun. Yas tutuyorum. Ne de olsa masumiyetimi yitirdim. Masumiyetini yitireli çok oluyor. Yeni mi fark ettin?

 Dostun, yani şu andaki Basmabeyincimiz, işte o masum bir adam. İşin tuhafı, gerçekten de öyle. Evet, kesinlikle öyle. Maalesef  bu meselede masumiyeti ayağımıza dolanacak. Mesele şu: Boşanmadan karını değiştiremezsin. Papa izin vermeden de boşanamazsın. Bu anlamsız durumun sonucunda da bence biraz

-Tatsızlık mı çıkacak?

 

DOĞRULUK NEDİR?

Pekala Thomas, şu işi bana açıkla. Çünkü bana bu korkaklık gibi görünüyor! Açıklayayım. Bu reform değil, Kilise’ye karşı açılan bir savaş. Kralımız Papaya karşı savaş açtı, çünkü Papa

-Kraliçenin, onun karısı olmadığını söylemiyor.

-Karısı mı peki?

 Karısı mı?

 Söyleyeceklerimin aramızda kalacağına söz verir misin?

 Veririm. Kral, konuştuklarımızı ona söylemeni emretse bile mi?

 Sana verdiğim söze sadık kalırım. Peki Krala sadakat yeminine ne olacak?

 Bana tuzak kuruyorsun! Hayır, içinde bulunduğumuz devir böyle. Papaya karşı savaş açtık. Çünkü Papa bir prens, değil mi?

 Evet. Ayrıca Aziz Petrus’un soyundan, İsa ile tek bağımız. Sen buna inanıyorsun. Peki bir inanç uğruna her şeyini  hatta ülkene duyduğun saygıyı silip atmayı mı göze aldın?

 Çünkü asıl önemlisi buna inanıyor olmam, daha doğrusu, hayır  buna inanıyor olmam değil, buna “benim” inanıyor olmam.

-Bilmece gibi konuşuyorum galiba.

-Kesinlikle. Bu hukukçu ağzıyla niye bana hakaret ediyorsun?

 Çünkü korkuyorum. Sen hastasın. Burası İspanya değil. Burası İngiltere.

İnan bana  sessiz kalmak benim hukuki güvenliğimi sağlıyor. Ayrıca sessizliğim tam olmalı, sana da bir şey söylememeliyim. Kısacası bana güvenmiyorsun. Diyelim ki ben Başhakimim, Cromwell’im, Londra Kulesi’nin gardiyanıyım. Elini aldım  İncil’e ve kutsal haça bastım ve sordum  “kadın, kocan bu meseleler hakkında sana bir şey söyledi mi?

 Doğru cevap vermezsen ruhun alevlerde yanar, cevabın nedir?

” Söylemedi. Bu durum değişmemeli. Meg’e bir şey söyledin mi?

 Sana söylemediğim şeyi Meg’e söyler miyim?

 Sen Meg’i çok seversin. Bunu iyi bilirim. Meg’e bir şey söylemediysen  demek ki bu tehlikeli bir durum. Sanmıyorum. Hayır. Sessiz kaldığımı görünce  beni sessizliğimle kendi halime bırakacaklardır.

 

SUÇ ÜRETİMİ

Sir Thomas’ın hakimlik yaparken rüşvet aldığına dair kanıtım var. Ne?

 Lanet olsun! Cato’dan bu yana rüşvet almayan tek hakim o! Sorarım size, hangi Basmabeyincinin mal varlığı üç yılın sonunda  100 sterlin ve bir altın zincirden ibaret kalmış?

 Dediğiniz gibi bu yaygın bir şey  ama bir şey hem yaygın olup hem de suç teşkil edebilir. Bu suç da adamı Londra Kulesi’ne götürebilir. Buraya gel. Bu kadının adi Averil Machin. Leicester’dan geliyor.

-Bir davası varmış

-Mülk davasıydı. Kapa çeneni. 1528 Nisanında Halk Mahkemesinde mülk davası. Yanlış karar verilmişti! O da Sir Thomas’a başvurup kararı düzelttirmiş.

-Hayır efendim, öyle olmadı!

-Beye anlat. Hani hakime bir hediye vermiştin. Ona bir kupa verdim efendim. Leicester’da 100 şiline aldığım İtalyan gümüşünden bir kupa. Sir Thomas kupayı kabul etti mi?

 Evet efendim, etti. Kupayı kabul etmiş. Bunu teyit edebiliriz. Sen gidebilirsin.

-Benim fikrimce

-Git dedim!

-Tanığınız bu mu?

 -Hayır. Tuhaf bir rastlantı sonucu o kupa sonradan Bay Rich’in eline geçmiş. Nasıl?

-Onu bana verdi efendim.

-Sana mı verdi?

 Niye?

 Hediye olarak. Evet, sen onun dostuydun, değil mi?

 Thomas onu sana ne zaman verdi?

 Tam olarak hatırlayamıyorum. Peki onu ne yaptığını hatırlıyor musun?

 -Sattım.

-Nereye?

-Bir dükkana.

-Kupa hala dükkanda mı?

 Hayır. İzini kaybetmişler. Aman ne güzel. Bay Rich’in sözlerinden şüpheniz mi var?

 Nedense evet. İşte satış makbuzu. O davanın nisan ayında görüldüğünü söylemiştiniz. Bu makbuzun tarihi mayıs. Yani Thomas kupanın bir rüşvet olduğunu anlar anlamaz onu önüne çıkan ilk lağım çukuruna atmış. Sanırım gerçekler de bu yorumu destekleyecektir. Mühürdar, bu deliller yeterli değil. Henüz işin başındayız. Daha iyilerini de buluruz.

-Bu işe bulaşmak istemem.

-Başka seçeneğiniz yok. Ne dediniz?

 Kral, Sir Thomas davasıyla ilgilenmenizi özellikle istedi. Bana öyle bir şey söylemedi. Sahi mi?

 Bana söyledi. Bakın Cromwell  bütün bunların amacı nedir?

 Beni yakaladınız. Bu bir vicdan meselesi sanırım. Kral, Sir Thomas’ın evliliğini onaylamasını istiyor. Sir Thomas düğün törenine katılsa, bizi pek çok zahmetten kurtarabilir. Törene katılmayacaktır. Yerinizde olsam, onu ikna etmeye çalışırım. Yerinizde olsam, gerçekten çaba gösteririm. Cromwell, beni tehdit mi ediyorsunuz?

 Sevgili Norfolk, burası İspanya değil. Burası İngiltere.

 

TUZAK

Artık şu suçlamaları öğrensem.

-Suçlamaları mı?

 -Sanırım bana bazı suçlamalar yöneltilmiş. Suçlamadan ziyade, açıklığa kavuşturulması gereken belirsiz davranışlar. Bunu kayda geçir, olur mu Bay Rich?

 Suçlama falan yok. Kral sizden memnun değil. Çok üzüldüm. Farkında mısınız bilmem, şimdi bile Kilise’yle, üniversitelerle  Lordlar ve Avam Kamaralarıyla fikir birliğine varsanız  Majesteleri sizden hiçbir şerefi esirgemez. Majestelerinin cömertliğini bilirim. Pekala. Kralın aleyhine kehanetlerde bulunduğu için idam edilen  sözde “Kent’li Kutsal Bakire”yi duydunuz mu?

 -Evet, onunla tanışmıştım.

-Demek tanıştınız. Ama Majestelerini bu hain hakkında uyarmadınız. Nasıl oldu bu?

 Söylediklerinde bir hainlik yoktu. Siyasi konular hakkında konuşmadık. Ama kötü bir şöhreti vardı. Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

-Neyse ki tanıklarımız var.

-Ona bir mektup yazmışsınız. Evet. Ona bir mektup yazarak devlet işlerine karışmamasını tavsiye ettim. Bu mektubun bir kopyası bende. Tanıklarım da var.

-Çok ihtiyatlı davranmışsınız.

-Titiz çalışmayı severim. 1521 Haziran’ında Kral bir kitap yayımladı. İlahiyatla ilgili bir eser. Eserin adı, Yedi Ayinin Savunusu idi. Bu sayede Papa Hazretleri Krala “İmanın Savunucusu” unvanını verdi. Roma Piskoposu. Yoksa “Papa” demekte ısrarlı mısınız?

 Hayır. İsterseniz “Roma Piskoposu” olsun. Bu onun yetkisini değiştirmez. Teşekkürler. Hemen konuya girdiniz. Nedir bu yetki?

 Mesela İngiltere Kilisesi üzerinde  Roma Piskoposunun yetkisi tam olarak nedir?

 Mühürdar Bey, Kralın kitabında bunun açıkça ortaya konup  savunulduğunu göreceksiniz. Kralın adıyla yayımlanan kitap demek daha doğru olur.

-O kitabi siz yazdınız.

-Kesinlikle ben yazmadım. Sizin kaleminizden çıktı demedim. Kralın bana sorduğu hukukla ilgili bazı soruları  görevim gereği elimden geldiğince cevapladım. Onu yazmaya teşvik ettiniz. Bu kitap, başından sonuna Kralın kendi tasarısıydı. Kral öyle demiyor. Kral işin aslını biliyor. Ayrıca size her ne söylemiş olursa olsun  bu suçlamayı destekleyecek bir ifade vermeyecektir. Neden?

 Çünkü yemin ederek ifade verilir, o da yalan yere yemin etmez. Bunu bilmiyorsanız, onu henüz tanımıyorsunuz demektir. Sir Thomas More. Kralın  Kraliçe Anne ile evlenmesine ne diyorsunuz?

 Bana bir daha bunun sorulmayacağını sanmıştım. O halde yanılmışsınız. Bu suçlamalar  Bunlar ancak çocukları korkutur Mühürdar Bey, beni değil! O zaman bilesiniz, Kral sizi kendi adına  nankörlükle suçlamamı buyurdu! Ayrıca sizin kadar kötü niyetli bir kulu, hain bir uyruğu olmadığını da  size söylememi istedi. Demek  sonunda bana bu layık görüldü. Layık mı görüldü?

 Bunu siz kendiniz istediniz. Gidebilirsiniz. Şimdilik.

Konuşmamı daha sonra tamamlayacağım. Avam Kamarasının bu tasarıyı hızla kanunlaştıracağından şüphem yok. Zira tasarı, hem Kralın yeni unvanıyla, hem de Kraliçe Anne’le evliliğiyle ilgili. Her iki mesele de sadık bir uyruğu yakından ilgilendiriyor. Yalnız dikkat edin efendiler. Aramızda çok ihtiyatlı davranan Bazı hainler var  ki Kral buna artık müsamaha göstermeyecek. Ve onun sadık avcıları olan bizler, artık bu kurnaz tilkileri yuvalarından çıkarmalıyız.

 

HER İNSAN YALAN YERE YEMİN EDEMEZ

Kralın evliliğini onaylamak için  yemin etme zorunluluğu getiriliyor. Yemini etmemenin cezası ne?

 -Vatana ihanet.

-Yeminin mahiyeti ne?

 Sözcüklerin ne önemi var?

 Anlamını biliyoruz. Sözcükleri söyle. Yemin, sözcüklerden oluşur. Belki bu yemini edebiliriz. Nasıl?

 Eğer mümkünse, sen de yemin etmelisin. Olmaz! Bak Meg. Tanrı, melekleri ihtişamın tezahürü olarak yarattı. Hayvanları masumiyetleri için, bitkileri de basitlikleri için yarattı. Ama insanları, akıllarını kullanarak kendisine hizmet etsinler diye yarattı. Tanrı, kaçışı olmayan bir durum yaratarak bize acı çektiriyorsa  o zaman elimizden geldiğince ilkelerimize asılabiliriz. Ve evet Meg, o zaman tükürüğümüz yeterse savaşçılar gibi bağırabiliriz. Ama kendimizi böyle bir çıkmaza sokmak bizim değil, Tanrı’nın işidir. Bizim doğal vazifemiz kaçmaktır. Bu yemini edebileceksem, ederim.

 

ŞUÇ BULMAK KOLAYDIR

Oturun. Majestelerinin Divani tarafından görevlendirilen  Yedinci Komisyon, Sir Thomas More’u sorguya çekecektir. Söylemek istediğiniz bir şey var mi?

 Yok.

-Bu belgeyi gördünüz mü?

 -Pek çok kez. Vekalet Kanunu. Bunlar da yemin edenlerin isimleri.

-Dediğim gibi önceden görmüştüm.

-Siz de yemin eder misiniz?

 Hayır. Thomas, bize cevap ver  Açıkça cevap verin, Kraliçe Anne’in çocuklarını tahtın varisi olarak  kabul ediyor musunuz?

 Kralın parlamentodan geçen kararı böyle.

-Elbette kabul ederim.

-Buna yemin eder misiniz?

-Evet.

-O zaman niye kanun için yemin etmiyor?

 Çünkü kanunda bundan fazlası var. Doğru. Kanunun önsözünde dendiğine göre, Kralın Leydi Catherine’le olan  önceki evliliği yasadışıdır  çünkü o ağabeyinin dul eşidir ve Papanın bunu tasvip etme yetkisi yoktur. Karşı çıktığınız şey bu mu?

 Kınadığınız şey bu mu?

 Şüphe ettiğiniz şey bu mu?

 Başpiskoposun şahsında Majestelerine ve Divana hakaret ediyorsunuz! Hakaret etmiyorum. Bu yemini etmeyeceğim. Bunun nedenini de size söylemeyeceğim.

-O halde nedeni hıyanetle ilgili olmalı!

-“Olmalı” değil, olabilir. Bu makul bir varsayım! Hukuk varsayımdan fazlasına ihtiyaç duyar, hukuk gerçekleri arar. Elbette bu davayla ilgili yasal dayanaklarınızı bilemem  ama itirazınızın sebebini öğrenemezsem  ruhani dayanaklarınızı da ancak tahmin edebilirim. Eğer bunu tahmin etmeye razıysanız, itirazlarımı tahmin etmek de kolay olmalı. O halde kanuna itirazınız var. Bunu zaten biliyoruz Cromwell! Hayır, bilmiyorsunuz. Bazı itirazlarım olduğunu varsayabilirsiniz, ama tek bildiğiniz yemin etmeyeceğim. Bunun için de hukuken bana daha fazla bir şey yapamazsınız. Ama itirazlarım olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız ve yine itirazlarımın  hıyanet olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız  kanunlara göre boynum vurulurdu. Öyle mi?

 Tebrikler Sir Thomas. Epey zamandır bunu hazretlerine anlatmaya çalışıyordum. Her neyse! Ben alim değilim. Evlilik yasal mı değil mi bilemem  ama lanet olsun Thomas, şu isimlere baksana. Sen de benim yaptığımı yapıp cemaat ruhuyla bize katılsan olmaz mi?

 Peki öldüğümüzde, sen vicdanına uyduğun için cennete gittiğinde  bense vicdanıma uymadığım için cehenneme gittiğimde, cemaat ruhuyla bana katılır mısın?

 Yani isimleri burada bulunan bizler lanetlendik mi Sir Thomas?

 Başkalarının vicdanını görebileceğim bir pencere yok. Kimseyi yargılamam.

-Demek bu mesele tartışmaya açık.

-Elbette. Ama Krala sadakat göstermek zorunda olduğunuz tartışma götürmez. Mutlak bir şey, şüpheden ağır basmalı, hadi imzalayın. Kimileri dünya yuvarlak diyor, kimileri düz diyor. Tartışmaya açık bir mesele. Ama eğer düzse, Kralın buyruğuyla yuvarlak olur mu?

 Ya da eğer yuvarlaksa, Kralın buyruğuyla düz olur mu?

 Hayır, bunu imzalamayacağım. Demek Kralın buyruğundan çok kendi şüphenize değer veriyorsunuz.

-Kendi adıma şüphem yok.

-Neden şüpheniz yok?

 Bu yemini etmeyeceğimden şüphem yok. Ama neden etmeyeceğimi ağzımdan alamazsınız Mühürdar Bey. Bunu size söyletmenin başka yolları da var. Bir sokak zorbası gibi tehdit ediyorsunuz. Nasıl tehdit edeyim?

 Bir devlet bakanı gibi, adaletle! Zaten adaletle tehdit ediliyorsunuz. O halde tehdit edilmiyorum. Beyler, yatağıma dönebilir miyim?

 Evet. Tutuklu istediği zaman çekilebilir.

-Tabii eğer siz

-Bu işi uzatmaya gerek görmüyorum. O halde iyi geceler Thomas. Bir iki kitap daha alabilir miyim?

 Kitaplarınız mı var?

 Evet. Bilmiyordum, buna izin yok. Ailemi görebilir miyim?

 Hayır.

 

KÖTÜ GÜNDE TEK DOST AİLEDİR

-Ziyarete geldiler.

-Kısa kesin Sir Thomas.

-Günaydın kocacığım.

-Günaydın. Günaydın Will. Burası berbat bir yer! Sizden uzak kalmamı saymazsak, o kadar da kötü değil. Başka yerlerden farkı yok.

-Su sızıntısı var!

-Evet. Nehre çok yakın. Ne var?

 Baba, çık buradan dışarı! Şu yemini et ve dışarı çık! Bu yüzden mi gelmenize izin verdiler?

 Evet. Meg sizi ikna etmek için yemin etti. Aptallık etmişsin Meg. Beni nasıl ikna edeceksin peki?

 Baba. “Tanrı, ağızdan çıkan kelimelerden çok düşüncelere değer verir.”

-Bana hep öyle derdin ya.

-Evet. Yeminin sözlerini telaffuz et, içten içe de öteki türlü düşün. Ama yemin dediğin Tanrı’ya söylediğimiz sözler değil midir?

 Dinle beni Meg. İnsan yemin ettiğinde kendi ruhunu bir avuç su gibi  ellerinde tutar. O sırada parmaklarını aralayacak olursa, bir daha kendini bulmayı umamaz. Kimileri bunu umursamaz, ama babanın öyle biri olduğunu düşünmeni istemem.

-Bir de şöyle düşün.

-Ah Meg. Buranın yarısı kadar iyi bir ülkede, şimdiye kadar yaptıkların için, burada değil

-çok daha yüksek bir konumda olurdun.

-Pekala. Bu devletin dörtte üçü kötüyse bu senin suçun değil. Değil. Bu yüzden acı çekmek, kahramanlık etmek olur. Çok doğru. Ama dinle. Erdemin yarar sağladığı bir ülkede yaşıyor olsaydık  sağduyulu davranarak aziz olurduk. Ama etrafımızda pintiliğin, öfkenin, gurur ve aptallığın  cömertlik, tevazu, adalet ve düşünceden çok daha fazla yarar sağladığını görüyorsak  belki biraz kendimizi zorlayıp dayanmalıyız. Hatta kahraman olmak pahasına. Ama makul ol biraz! Tanrı’nın makul oranda istediği kadarını yapmadın mı zaten?

 Bu makul olup olmama meselesi değil. Nihayetinde bu bir sevgi meselesi. Yani evde bizimle olacağın yerde burada fare ve sıçanlarla

-kapalı olmaktan memnun musun?

 -Memnun mu?

 Su genişlikte bir delik açsalardı, kuş gibi içinden geçer, Chelsea’ye dönerdim. Evin sensiz neye benzediğini anlatmadım daha. Anlatma Meg.

-Akşamları sensiz neler yaptığımızı.

-Meg, kapat bu konuyu. Kitap okumuyoruz, çünkü mumumuz yok. Konuşmuyoruz, çünkü senin için endişeleniyoruz. Kral senden çok daha insaflı. O işkence etmiyor. İki dakikanız kaldı efendim.

-Bir haber vereyim dedim.

-İki dakika mı?

 -Gardiyan!

-Afedersiniz. İki dakika kaldı. Bakın, ülkeden ayrılmalısınız. Hep birlikte ülkeden ayrılın.

-Sizi terk mi edelim?

 -Hiç fark etmez. Bir daha görüşemeyeceğiz zaten. Hepiniz ayni gün gitmelisiniz, ama ayni gemiyle gitmeyin.

-Farklı limanlardan farklı gemilere binin.

-Mahkemeden sonra. Mahkeme olmayacak, ortada bir dava yok. Yalvarırım size, bunu benim için yapın.

-Will?

 -Peki efendim.

-Margaret?

 -Peki. Alice?

 -Alice, sana emrediyorum!

-Peki. Bu harika.

-Bunu kimin paketlediğini anladım.

-Ben paketledim. Evet. Yaptığın çörekler hala enfes Alice. Sahi mi?

 Üstündeki elbise de çok güzel. En azından rengi çok hoş. Tanrım, beni küçümsüyorsun! Belki aptalım. Ama elbiselerimin haline üzülüp  çöreklerimin methedilmesine sevinecek kadar değil. Ağzımın payını aldım.

-Alice

-Hayır! Bana yapabilecekleri en kötü şeyleri düşündüğümde korkuyla titriyorum. Ama bundan da kötüsü, neden böyle yaptığımı senin anlamaman olur. Anlamıyorum ki. Beni anladığını söyleyebilirsen, gerekince içim rahat ölebilirim.

-Senin ölmenin bana ne yararı var?

 -Bana anladığını söylemelisin. Anlamıyorum ki! Böyle olması gerektiğine inanmıyorum! Sen böyle dersen, ölümü nasıl göğüslerim?

 Ama gerçek bu!

-Çok dürüst bir kadınsın.

-Bana hiçbir yararı olmadı. Ben neden korkuyorum biliyor musun?

 Ölüp gittiğinde bu yüzden senden nefret edeceğim. Etmemelisin Alice. Etmemelisin. Anlama meselesine gelince, karşima çıkan en iyi adam olduğunu anlıyorum. Ve eğer öleceksen, Tanrı bunun nedenini biliyordur herhalde, ama inan olsun  Tanrı bu konuda çok sessiz kaldı. Ayrıca Kral ve Divanı hakkındaki fikrimi merak eden varsa da  bana sorması yeter! Bir aslanla evlenmişim meğer. Bir aslan. Tam bir aslan. Güzel. Çok güzel. Özür dilerim Sir Thomas!

-Tanrı aşkına!

-Zamanınız doldu efendim.

-Bir dakikacık daha.

-Çok şey istiyorsunuz.

-Bizimle gelin bayan.

-Tanrı aşkına. Yapmayın efendim. Madam, sorun çıkarmayın. Lütfen bizimle gelin Leydi Alice. Çek şu pis ellerini üstümden! Pis, lağımcı kılıklı gardiyan! Bunun cezasını çekeceksin! Hoşçakal.

 

MAHKEME

Sir Thomas More, Kral Hazretlerine ağır hakarette bulunmuş olsanız da  şimdi bile hala tekrar düşünüp inatçı fikirlerinizden döneceğinizi umuyoruz. Böylece Majesteleri sizi bağışlayabilir. Lordlarım, size teşekkür ederim. Bana yöneltebileceğiniz suçlamalara gelince  maalesef çok zayıf düştüğüm için, ne zihnim  ne de hafızam  gerekli cevabı verecek durumda değil. Mümkünse oturmak istiyorum. Tutukluya bir sandalye getirin. Mühürdar Cromwell, ilam yanınızda mı?

 -Yanımda lordum.

-O halde suçlamayı okuyun. “Hükümdarımız Lord Henry’nin şüphesiz ve mutlak unvanını  “İngiltere Kilisesi’nin Başı olmasını  kasten ve kötü niyetle inkar ettiniz.” Ama ben bu unvanı asla inkar etmedim ki. Westminster Manastırı’nda, Lambeth’te ve sonra Richmond’da  yemin etmeyi inatla reddettiniz. Bu inkar değil midir?

 Hayır, bu sessiz kalmaktır. Sessizliğim için de hapse atılarak cezalandırıldım.

-Tekrar çağrılmamın sebebi nedir?

 -Vatana ihanet suçlaması Sir Thomas. Bunun cezası da hapis değildir. Ölüm  hepimizin kapısını çalacak lordlarım. Evet, krallar bile ölür. Söz konusu olan kralların ölümü değil Sir Thomas. Suçlu olduğum kanıtlanana kadar benimki de değil. Hayatın ta başından beri senin ellerinde Thomas! Öyle mi lordum?

 O halde onu sıkı sıkı tutayım. Demek Sir Thomas  sessiz kalmakta ısrar ediyorsunuz. Evet. Ama sayın jüri  sessizliğin pek çok türü vardır. Öncelikle ölmüs bir adamın sessizliğini düşünün. Diyelim ki onun yattığı odaya girdik ve kulak kabarttık. Ne duyarız?

 Sessizlik. Bu sessizlik neyi gösterir?

 Hiçbir şeyi. Bu saf ve sade sessizliktir. Ama bir başka örneği ele alalım. Diyelim ki belimden bir hançer çıkardım  ve tutukluyu öldürmek üzere yaklaştım. Buradaki lordlar da beni durdurmak için bağıracakları yerde, sessizliklerini korudular. Bu bir şeyi gösterir işte! Bu işi yapmamı istediklerini gösterir. Kanunlara göre benim kadar onlar da suçludur. Demek ki bazı durumlarda sessizlik  konuşabilir. Şimdi tutuklunun sessizliğini ele alalım. Ülkenin her yanındaki sadık uyruklar bu yemini etti. Hepsi Majestelerinin unvanını hakli buldu. Ama sıra tutukluya gelince, o reddetti! O buna “sessizlik” diyor. Fakat bu mahkemede  bu koca ülkede bir kişi var mi ki  Sir Thomas More’un bu unvan hakkındaki fikrini bilmesin?

 Ama bu nasıl olabilir?

 Çünkü bu sessizlik bir şeyler anlatıyordu. Hayır, bu sessizlik falan değil, düpedüz inkardır! Hayır. Bu doğru değil Mühürdar Bey. Hukukta bir düstur vardır. Yani, “sessizlik, kabul etmek demektir.” Sessizliğimin anlamını yorumlamak istiyorsanız  inkar ettiğim değil, kabul ettiğim sonucuna varmalısınız. İnsanların bundan çıkardığı sonuç bu mu gerçekten?

 İnsanların varmasını istediğiniz sonuç bu muydu?

 İnsanlar akıllarını kullanıp bir sonuca varmalı. Bu mahkeme de kanunlara göre bir sonuca varmalı. Lordlarım, tanık olarak Sir Richard Rich’i çağıracağım! Richard Rich, mahkemeye buyurun. “Mahkemede vereceğim ifadede gerçekleri ve doğruyu  yalnızca doğruyu söyleyeceğime yemin ederim.” “Tanrı yardımcım olsun” deyin. Tanrı yardımcım olsun. Pekala Rich, 12 Mayıs’ta Londra Kulesi’ne gittiniz mi?

 -Evet.

-Ne amaçla?

 Tutuklunun kitaplarını almak için gitmiştim.

-Tutukluyla konuştunuz mu?

-Evet. Kralın Kilise’den üstünlüğü hakkında da konuştunuz mu?

 Evet. Ne söylediniz?

 Ona şöyle dedim: “Diyelim ki parlamentodan bir kanun geçti. Buna göre ben, Richard Rich, Kralım. O zaman beni kral olarak kabul etmez miydiniz Bay More?

” “Ederdim” dedi. “Çünkü o zaman kral olurdun.” Evet?

 Sonra şöyle dedi: “Ama sana daha zor bir örnek vereyim. “Tanrı’nın Tanrı olmadığını belirten bir parlamento kararı çıksaydı ne olurdu?”

-Bu doğru, sen de dedin ki

-Susun! Devam edin. Ben de şöyle dedim: “Size ikisinin arasında bir örnek vereyim. “Parlamento Kralımızı Kilise’nin başı yaptı. “Neden bunu kabul etmiyorsunuz?

” Evet?

 O da şöyle dedi: “Parlamentonun bunu yapmaya gücü yoktu.” Tutuklunun sözlerini birebir söyleyin. Dedi ki  “Parlamentonun buna yetkisi yoktu.” Ya da bu anlama gelecek bir şeyler. Unvanı reddetmiş! Evet. İnan bana Rich, başıma geleceklerden çok senin yalan yere yemin etmen üzdü beni.

-Bunu inkar mi ediyorsunuz?

 -Evet! Biliyorsunuz ki yeminleri ciddiye almayan bir adam olsaydım  burada olmazdım. Şimdi bir yemin edeceğim. Bay Rich’in söyledikleri doğruysa eğer  Tanrı’nın yüzünü asla görmeyeyim. Durum gerektirmeseydi, böyle bir yemini hiçbir şey için etmezdim!

-Bu bir kanıt değil.

-Bu mümkün mü?

 Bir düşünün, beni bu kadar zorladıkları halde  bu konuda bunca zaman sustuktan sonra  düşüncelerimi böyle bir adama açmam mümkün mü?

 Sir Richard, ifadenizi değiştirmek istiyor musunuz?

 Hayır lordum. Geri almak istediğiniz bir söz var mı?

 Yok lordum. Ekleyeceğiniz bir şey var mı?

 Yok lordum.

-Ya sizin Sir Thomas?

-Ne gerek var ki?

 Ben artık ölü bir adamım. Sizin istediğiniz oldu. O halde tanık çekilebilir. Tanığa sormak istediğim bir şey var. Şu boynunuzdaki bir memuriyet nişanı. Bakabilir miyim?

 Kızıl Ejder. Nedir bu?

 Sir Richard, Galler Adalet Vekilliğine atandı. Galler demek. Ah Richard, insanın ruhunu satması kar getirmez, koca dünyayı verseler bile. Hele Galler için. Lordlarım! Sorgulamamı tamamladım. Jüri çekilip kanıtları değerlendirecek. Kanıtlar ortada olduğuna göre, çekilmelerine lüzum olmasa gerek. Lüzum var mı?

 O halde tutuklu suçlu mu, suçsuz mu?

 Suçlu lordum! Sir Thomas More, vatana ihanetten suçlu bulundunuz.

-Mahkemenin kararı

-Lordlarım! Ben hukukla uğraşırken, kararı açıklamadan önce tutukluya  söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormak mahkeme adabındandı. Söyleyeceğiniz bir şey var mı?

 Evet. Mahkeme beni cezalandırmaya karar verdiğine göre  Nasıl olduğunu da Tanrı bilir  ben de şimdi suç ilamı  ve Kralın unvanı hakkında düşüncelerimi açıklamaya karar verdim. Suç ilamı, bir parlamento kararına dayandırılmış  ki bu karar, Tanrı’nın kanunlarına  ve Kutsal Kilise’sine tamamen aykırı. Çünkü Yüce Kilise’nin idaresini, fani bir insan  bir yasa çikarıp kendi üstüne alamaz. Bu yetki  bizzat  kurtarıcımız Isa tarafından  henüz kendisi yaşarken, dünyada şahsen varolduğu sırada  Aziz Petrus’a ve Roma piskoposlarına  verilmişti. O halde bir Hıristiyan’ı buna riayet ettiği için  suçlamak kanuna sığmaz. Üstüne üstlük  Kilise’nin dokunulmazlığı, hem Magna Carta’da  hem de Kralın kendi taç giyme yemininde güvenceye alınır. Şimdi gerçekten kötü niyetli olduğunuzu görüyoruz! Kesinlikle hayır. Ben Kralın sadık bir uyruğuyum  ve onun için, ülkem için dua ediyorum. Bir kötülük yapmadım. Kötü bir şey söylemedim. Kötü bir şey düşünmedim. Eğer bunlar bir adamı yaşatmaya yetmiyorsa  o zaman inanın, artık yasamak istemiyorum. Fakat  başımı istemenizin nedeni Kralın Kilise’den üstünlüğü meselesi değil  aslında ikinci evliliğine rıza göstermemem! Vatana ihanetten suçlu bulundunuz. Mahkemenin kararına göre  Londra Kulesi’ne götürülecek  ve günü geldiği zaman  infaz edileceksiniz!

İDAM İYİLER İÇİN KURTULUŞTUR

Kral bana lafı uzatmamamı emretti. Ben de Kralın sadık uyruğu olduğum için  lafımı uzatmayacağım. Majestelerinin sadık bir kulu olarak ölüyorum. Ama önce Tanrı’nın kuluyum. Seni şimdiden bağışlıyorum. Görevin seni korkutmasın. Beni Tanrı katına yolluyorsun. Bundan emin misiniz Sir Thomas?

 Böyle güle oynaya ona koşan birini Tanrı reddetmez. Thomas More’un başı, Hainler Kapısı’nda bir ay asılı kaldı. Sonra kızı Margaret onu oradan aldı ve ölene kadar sakladı.

More’un infazından beş yıl sonra, vatana ihanetten Cromwell’in boynu vuruldu. Başpiskopos kazıkta yakıldı. Norfolk Dükü de vatana ihanet suçundan idam edilecekti  ama infazdan bir gece önce Kral frengiden öldü. Richard Rich, İngiltere Basmabeyincisi oldu ve yatağında öldü.

**************

ÜTOPYA

İngilizleri hiç sevmem, sokakta görsem selam vermem belki de döverim ama bu Thomas More beni çok etkilemiştir. Özellikle ütopya isimli eseri yazıldığı tarih itibariyle bir başyapıt bir zekâ abidesi. İlk ütopyayı kendisi yazmamıştır, yunan düşünürlerin eserlerinde ütopya görülmüştür, özellikle Platon’un devleti buna en uygunudur ama ütopya isminden ilk defa bahseden(kitap ismi olarak) kendisidir. Ütopya isimli kitapta ; More, Antwerp’te elçilik görevindedir. Peter Giles adında bir arkadaş edinir, bu adamda onu Raphael Hythladay adlı yenidünyada ütopya adası diye bilinen bir yerde yaşayan ve oradan yeni dönmüş yanık tenli bir denizci ile tanıştırır. More, Giles ve Hythladay; More’un evindeki bahçede bulunan bir yeşilliğe otururlar ve Hythladay’ın yolculuğundan bahsederler. Kitaptaki bu hayali konuşmalarda ütopyadan şu şekilde bahsedilir;

“Ütopyada kimse özel mülk nedir bilmemektedir. Herkes aynı kıyafetleri giymektedir, yaşadıkları şehirler ve evler birbirine benzemektedir. Öyle bir düzen var ki çalışma ve dinlenme saatleri bile programlanmıştır. Hiçbir zaman aylaklık yapmazlar, boş vakitlerinde bile kendilerini geliştirirler. Kumar oynamazlar sadece iki çeşit oyun bilirler. Birinde sayılarla kavga ederler ki; bu kapitalizmin kritiği gibidir. İkinci oyunda ise iyilikle, kötülük savaşır. Her iki oyunda eğiticidir. Ütopyalılar zamanlarını olabildiğince toplum içinde hep birlikte geçirirler. Yemekler büyük halk evlerinde beraber yenir. Devlet politikası hakkında uluorta, yerli yersiz konuşmak yasaktır, cezası idamdır; zira kimsenin kimseyi galeyana getirmesine müsaade edilmez. Hastalıklı fikirlerin ne kadar çabuk yayılabileceğinin farkındadırlar. Genelde saat sekizde yatıp, sabah gün doğmadan kalkarlar. Her yurttaş çeşitli görevlerle uğraşır. Kimisi bilim dersleri alırken, kimisi çeşitli zanaatler ile uğraşırlar, ancak halkın çoğu tarımla ilgilenir.

Ütopyalılar pasif insanlardır, sadece savaşmak zorunda olduklarında savaşırlar. Kendi yurttaşlarından ziyade paralı asker kullanırlar, bazen de özel yetişmiş katiller tutarak düşman liderlerine suikast düzenlerler. Bu bütün orduyu yok etmektense ki çoğunun hiçbir günahı yoktur; belanın kökü olan lideri yok etmek daha mantıklıdır. İlk bakışta ütopya gibi bir yerde kölelik insana barbarca gelebilir ama onlar köleliği disiplin altına almış ve yararlı işlerle uğraşan; bir gün özgür olabilecek insanlardan oluşan bir kurum haline getirmişlerdir. Ütopyalıların zevk anlayışları Avrupalılar ile bağdaşmaz. Ütopyalıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa’da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.”

More, ütopyayı öylesine ironik yazmıştır ki, sonunda ütopyayı güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere’yi kötü bir yer olarak görürsünüz. Okurlar yaklaşık 400 yıldır ütopyayı nükteli bulmuşlardır; ayrıca More’un da kitabı yazarken oldukça eğlendiği şüphesizdir; zira isimler yunancadan gelmektedir. Hythladay’ın anlamı yunanca saçmalama ustasıdır. Ütopya, Yunancada hem hiçbir yer hem de güzel bir yer manasına gelmektedir.

Kitabı iyi okumuş bir okuyucu için belirgin not: “Hıristiyan Avrupa’sı için iyilikler” şeklinde olacaktır. More, bu manayı verirken her zaman ütopyada mükemmel işleyen bir sistemden bahsetmiştir. More’un niyeti Avrupa’da komünizmi falan görmek değildir; fakat Hıristiyan Avrupa’sının daha iyi noktalara geldiğini görmektir. Kitabın sonunda More, Hythladay’ın anlattıklarını kritize eder. Bu, Rönesans zamanında bütün yazarlarca kullanılan iyi bir taktiktir. Amacı bütün kitap boyunca doğru şeyleri anlatıp sonunda bunlar yanlış ve saçma şeylerdir diyerek kilisenin hışmından korunmaktır. Filmin bir başyapıt olduğunu söyledik ama bu 8. Henry, Thomas More ve Tudors hanedanlığıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz  “The Tudors” dizisini izleyebilirsiniz.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

THRONE OF BLOOD, KUMONOSU-JO/ KANLI TAHT


Yönetmen: Akira Kurosawa

Türü: Dram, Tarihi, Savaş

IMDB Puanı: 8.2

Yapım Yılı: 1957

Ülke: Japonya

Yayınlanan Tarih: 22 Kasım 1961

Senaryo: Shinobu Hashimoto, William Shakespeare, Akira Kurosawa

Oyuncular: Toshirô Mifune, Isuzu Yamada, Takashi Shimura , Akira Kubo, Hiroshi Tachikawa, Minoru Chiaki, Takamaru Sasaki, Kokuten Kôdô, Kichijirô Ueda, Eiko Miyoshi, Chieko Naniwa, Nakajiro Tomita, Yû Fujiki, Sachio Sakai, Shin Ôtomo, Yoshio Tsuchiya, Senkichi Ômura, Yoshio Inaba, Takeo Obugawa, Akira Tani, Ikio Sawamura, Yutaka Sada, Seijiro Onda, Shinpei Takagi, Masao Masuda, Akifumi Inoue, Kyoro Sakurai, Kamayuki Tsubono, Takeshi Katô, Hitoshi Takagi, Higuchi, Shirô Tsuchiya, Takaeo Matsushita, Jun Ôtomo, Fuminori Ohashi, Seiji Miyaguchi, Nobuo Nakamura, Gen Shimizu, Isao Kimura

Özet

Akira Kurosawa’dan bir Shakespeare’in Macbeth uyarlaması. Kazanılmış bir savaş dönüşü iki büyük kumandan Taketoki Washizu (Toshirô Mifune) ve Yoshiteru Miki (Akira Kubo) Örümcek Ağı kalesine dönmektedirler. Kaleyi gizleyen ormandan geçerlerken iplik örmekte olan tuhaf, yaşlı birini görürler. Bu yaşlı kadın bir kehanette bulunur.

Entrikalarla dolu bu son derece güçlü öykünün yanı sıra önermesi de çok ilginçtir:

Kehanet kendiliğinden mi olmaktadır yoksa bunu öğrenip ona göre bir plan gibi uygulamaya koyan kahramanlar mı gerçekleştirmektedirler?

Belki de, geleceği bilememek, zaman çizgisi üzerinde yol alırken sıçrayışlar yapamamak, bir denge unsuru olarak insanın ve bütün canlıların varoluşsal kaygılarını gidermesi bakımından gereklidir. Aynı anı yaşarken, başımıza geleceklere aynı tepkileri vermek ve ona göre davranmak bakımından bu geleceği bilememezlik gerekli görülüyor.

Kurosawa’nın karakterleri, bir Japon olmanın da verdiği ağırbaşlılıkla her türlü felaketi olgunlukla karşılıyorlar. Sanki her birini başkalarının bilmediği sırlara vakıf olan bilgelerin sakinliği sarmış.

Shakespeare’in kandırılan, yoldan çıkarılan iyilerin başına gelen kötü şeyler üzerinden ilerleyen eserleri ve iyilere kötülüğü yaptıran kötülerin de bu kaderi paylaşması üzerine ilerleyen kurgusu incelendiğinde, neden hala günümüzde de birçok filme uyarlandığı görülüyor. Etkisinin bir sebebi de olaylar sona erdiğinde, iyiler ve kötüler yenildiğinde geride kalan üçüncü bir kişinin edilgen bir varlık olarak, bizim gibi bir izleyici konumundayken yönetime/tahta geçmesi ve bunun üzerinden biz izleyicilerin de potansiyel olarak bu olanağa sahip olabileceğimiz ihtimalinin bizi keyiflendirmesi.

Filmden

Aldanışın kalesinin ardındaki kalıntılara bak!  Artık sadece   yok olanların ruhları   uğruyor buraya.  Bir katliam sahnesi   Tüketme arzusu   asla değişmiyor. ÖRÜMCEK AĞI KALESİ BURADA YATIYOR.  Şimdi ve sonsuza dek.

Dünya ne garip insanlar neden hayatı karşılıyorlar?

Tıpkı böceklerin hayatı gibi,   insanların hayatı anlamsızdır.

Bu çekilen korkunç ahmaklık.  İnsan yaşar. Ancak ömrü bir çiçek kadar kısadır.

Pis kokan vücudu çürüyene kadar kaderini kendisi çizer.  

İnsanoğlu her gününü kendi vücudunu yakmak için çabalıyor.

Tutkularının alevinde kendini açığa vuruyor.

Kaderin Beş Felaketi’ne yığınlar halinde ilerliyor.  Yolculuğunun en sonunda insanı bekleyen leş gibi kokan çürümüş bir cesettir.  Kötü kokusunu hoş bir parfüme dönüştüren bir çiçek gibi çiçeklenecektir.  Etkileyici.  İnsanoğlunun yaşamı gerçekten etkileyici.

İnsanoğlu çok garip. Kalplerinin derinliklerine bakmaya korkuyorlar.

Bekleyin. Bu, ruhani bir yaratık olmasına rağmen kalbine hedeflenmiş okun ona komik gelmeyebilir.

Miki, Büyük Efendi’ye kehanetten bahsederse Büyük efendi sana yine de güvenecek mi?

 Miki benim  Miki ile çocukluktan beri beraberiz. İhanet edemez o. Bu dünyada kendi çıkarı için aileler çocuklarını, çocuklar ailelerini öldürür. Bu yozlaşmış devirde, ölmemek için öldürmen şart. Miki’nin, Büyük Efendimizi bilgilendirip bilgilendirmediğini merak ediyorum. Bu korkum hiç bitmiyor.

“Dünyayı riske edecek misin?

” Bana da öyle geliyor. Erkeği erkek yapan, hırsıdır. Kalenden -Örümcek Ağı’ndan-    tüm dünyayı idare edebilirsin.

Cinayet için adalet olmaz.

Konumumu onun Miki’nin dostluğuna borçluyum. Sadakatine karşılık vermeliyim.

[Ben öyle düşünmüyorum. Miki sana arkadaşlıktan başka birşey vermedi. Bunu sen de biliyorsun. Böyle konuşma.]

Miki cesurdur. Zeki bir stratejisttir. Düşman olarak korkulacak, dost olarak güvenilecek biridir. Eğer oğlunu varisim olarak tayin edersem benim her işimi görebilir.

Bir kötü ruhun  kehanetlerine inanmayı reddediyorum.  Ruh, kehanetlerinin doğru çıkacağına dair sizi   tuzağa düşürdü ve sen de buna inandın.  O halde kehanetlere inanma.

Bir ulusa hükmetmek istiyorsun fakat bir hayaletten korkuyorsun.

Ne olursa olsun artık bu kalenin yenilmezliğine güvenilmez. Kuledeki nöbetçilerden biri, kale arazisinde bir sürü sıçanın kaçıştığını söyledi. Derler ki: “Ev yanmadan önce sıçanlar evi terk eder.”

Korkakların tavsiyelerine ihtiyacım yok.

Sapkınlıklarının sonuna geldin. İyi ettin, İyi ettin. Korkularını dinlendir. Örümcek Ağı Kalesi’ndeki ağaçlar Örümcek Ağı Kalesi’ne yürümedikçe savaşçı kaybetmeyeceksin,  Eğer kötülüğün zirvesine ulaşmak istiyorsan kanlı yolu seç. Eğer cesetlerden bir dağ oluşturacaksan   doruğunu, yapabildiğin kadar yüksekte tut. Eğer kan akıtacaksan   bir nehir kadar akıt hayır, bir okyanus kadar.

Savaşta son kalan, her şeyi alır.

Çarpışmalar manasızdır.

Can alın. Ben, sizden bana güvenmenizi istiyorum.

Ben hiçbir savaşı kaybetmem. Eğer bana inanmıyorsanız size sebebini söyleyeyim. Bu olay ben Birinci Kale’yi komuta ederken gerçekleşti. Fujimaki’nin isyanını bastırıp kaleye dönüyordum ki Örümcek Ormanı’nda bir ruha rastladım.

Kehanetine göre önce Kuzey Garnizonu’na, sonra da bu kaleye Efendi olacaktım. Kadere bakın. Kehanet tam anlamıyla kaderimle aynı çıktı. Ve bugün bir kez daha geleceğimi sormak üzere atıma atlayıp ormana gittim. Sevinin. Cennet yeryüzüne inse, yer yarılsa bile kimse beni yenemez. Ruh bana ormandaki ağaçlar kaleye saldırmadıkça savaşı kaybetmeyeceğimi söyledi.

Ancak ağaçlar kamuflaj statüsünde saldıracaklarını niçin anlayamadım.

Aldanışın kalesinin ardındaki kalıntılara bak.  Artık buraya sadece yok olanların ruhları uğruyor.   Hayat bir katliam sahnesi.  Şimdi ve sonsuza dek insanda,  Tüketme arzusu asla değişmiyor.
ÖRÜMCEK AĞI KALESİ BURADA YATIYOR

********************

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de, sonunda bize döndürüleceksiniz..”

(Kur’ân-ı Kerim: 21 / ENBİYÂ – 35)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bütün işlerinizde ölçülü olunuz; doğruluktan ayrılmayınız”. (402)
“Âdemoğlu ihtiyarladıkça, onda iki şey gençleşir: Mal hırsı ile ömür hırsı!”. (386)
“Âdemoğlu! Sana yetecek kadar varlığa sâhip olduğun hâlde, sen, yine de azdıracak şeyler peşinde koşuyorsun. Âdemoğlu! Ne aza kanâat ediyor, ne de çokla doyuyorsun”. (398)
“Âdemoğlunun iki vâdî dolusu malı olsa, ona bir üçüncüsünü katmak ister. Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul eder”. (867)
“Âdemoğlunun kalbinin, her vâdîde bir şûbesi vardır. Şâyet onun kalbi, bütün bu şûbelerin peşine takılırsa, Allah, onu hangi vâdîde helâk edeceğini hiç umursamaz”. (719)
“Kıyâmet yaklaştıkça, insanların dünyaya karşı hırsları artar; bu durum, onları (Allah’dan) daha da uzaklaştırır”. (385)

[ŞİHÂB’ÜL AHBÂR]

ÖLECEKLERİNİ UNUTMUŞLAR İÇİN TEKRAR [Bab’Aziz/Baba Aziz Film]


Filmin Yönetmeni: Nacer Khemir

Filmin Türü: Dram

IMDB Puanı: 7.0

Yapım Yılı: 2005

Ülke: Almanya, Fransa, İngiltere, İran, İsviçre, Macaristan, Tunus

Yayınlanan Tarih: 11 Mayıs 2006

Senaryo yazarı: Tonino Guerra, Nacer Khemir

Oyuncular: Parviz Shahinkhou, Maryam Hamid, Golshifteh Farahani, Mohamed Graïaa, Hossein Panahi, Nessim Khaloul, Hessam Hassanipour, Hamed Hassanipour, Morteza Zare, Mohsen Ghazi Moradi, Ali Asghar Nejat, Kaveh Khodashenas, Jahan Souz Fouladi, Abdelmajid Lakhal, Razi Amiri, Soren Mehrabiar, Shahab Tabrizian, Pouria Bahremano, Salimeh Mobakkari, Khazir Moavizadeh, Emnanaoui, Intidhar Kamarti, Hayet Trabelsi, Lilia Gharsallah, Nouridine Chiba, Ramona Shah, Alireza Wasibi, Reza Najifi, Negar Atash Afrouz, Naim Shahmovad Khan

Özet

Yaşı ilerlemiş ve kör bir derviş olan Baba Aziz, çölde sufilerin her otuz yılda bir gerçekleştirdikleri toplantının bilinmeyen yerini aramaktadır. Küçük torunu Isthar da, ona yardım ve eşlik etmektedir. Hayat dolu olan ve dedesini çok seven Isthar, dervişlerin toplantı yerini asla bulamayacaklarından korkmaktadır. Çıktıkları uzun çöl yolculuğunda ilginç insanlarla karşılaşırlar ve Baba Aziz torununa hikâyeler anlatır. Derviş olmak için tahtından feragat eden prensin hikâyesi Aziz Baba’nın yol boyunca anlattığı hikâyeler arasındadır. Dervişlerin toplantı yerini bulduklarında ise, bu uzun yolculuk Baba Aziz için son bulmuştur…

Yazar, şair, ressam ve yönetmen Nacer Khemir’in son filmi Baba Aziz, zamana bağlı olmayan ve görsel açıdan etkileyici yepyeni bir masalla yine sinemaseverleri büyülemeye devam ediyor. Bu yalın ve mistik yol hikâyesi, müziği ve eşsiz görüntülerinin yanı sıra, tasavvufi öğelerle bezenmiş ve Mevlana’dan esinlenmiş diyaloglarıyla da dikkatleri çekiyor

 ‘Bab Aziz Film Eleştirisi’

Bab’Aziz “Herkesin cenneti, diğerininkinden farklıdır”

Yönetmen Nacer Khemir “dinime atılan çamuru temizlemek için bu filmi çektim” diyor Bab Aziz için. Bab’Aziz’in yere düşen Ishtar’ın yüzünde ki kumları temizlediği sahnede bu sözü hatırlattı bana. Khemir ‘in düşüncesi, çabası takdire şayan gerçekten. Ve mükemmelde bir eser vermiş bizlere. Filme geçersek..

     Filmin başında okunan ayetler Ali İmran suresi 33-34-35-36 Ayetler. Meallerini yazının sonuna ekledim, filmin hikâyesi de bu ayetlerle benzer kanaatimce.

     Bab’Aziz; daha masalın başında (masal diyeceğim çünkü bir şark masalı bence bu film) torunun Ishtar’ın bir diriliş mucizesi gibi kumların altından çıkışı, cahiliyede gömülen kız çocuklarını hatırlattı bana. Diğer bir diriliş mucizesini de o mahşer şehrine varmadan hemen önce Bab’Aziz’in selamı ile kumlardan doğrulan dervişler gösterdi bize. Allah Teâlâ’nın Selamı onları sura üflenmiş gibi doğrulttu ve mahşer şehrine yöneltti. Ishtar, çıkar çıkmaz yegane arkadaşın ve koruyucun dedeni aradı gözlerin. Kumun altından secde etmiş vaziyette çıktı bu bilge insanda. Söyle Ishtar, dedenin senin için anlamı nedir. Hani o hasta olduğunda elini yüzünde gezdirip sana dualar eden deden. Öyle değil midir bizim içinde hayatta, somut bir açıklaması yoktur ama hepimizin ihtiyacı vardır üzerimizde gezinecek bir ele. Masalın başına şu bilge sözler damgasını vurur, “Dünyada ki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır” Aslında bu sözü Ali İmran 37’de Meryem’in Zekeriya (as)’a “Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir” sözüyle de ilişkilendirebiliriz. Masal boyunca çölde oradan oraya savruluşun, aynı hedefe gitmenize rağmen diğer yolculardan ayrı yollara gidişin ve nihayetinde aynı yere gelişinde bunu söylemiyor mu zaten. “İnancı olan kişi asla kaybolmaz” dedin ve yürüdün Bab’Aziz, “yürümek yeterli, davet edilenler yolu bulacaktır” deyip yoluna devam ettin o görmeyen ama hep gökleri süzen gözlerinle. “Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır, senin ki sesindir” dedin Zeyd’e. Peki senin hediyen neydi Bab’Aziz Rabbine giden yolda. Ishtar’dı değil mi? Sen güzel torununu hediye ettin bu yolculukta. Belkide Ali İmran suresinin masalın başında verilişinin bir sırrı da buydu. Torunun Ishtar, İmran’ın hanımı tarafından Allah’a bir armağan sunulan Meryem gibi senin bu yolda ki hediyendi.Çölde o muhteşem müzik eşliğinde Ishtar’ın “ama kaybolursan” uyarısıyla arkanda izler bırakarak gözden kayboluşun zihnimden gitmiyor.

Bab aziz

     Sonra masallar başlıyor bize dair. Bize ama unuttuğumuz, kaybettiğimiz bize dair masallar. Sen ey prens, eğlence rahat ve rehavetin içinden, gözlerinin güzelliğini aldığın bir ceylanın peşine sürüklendin. Halkın seni kandillerle aramaya koyuldu bir çöl gecesinde. Bulduklarında Leyla’sını yitirmiş bir Mecnun misali dalmıştı gözlerin suya. O ahu gözlerin ne görüyordu suda prensim. Kendin mi yoksa kendinden özge bir can mıydı gördüğün? Hangi dünyalarda geziyordun?

Hangi âlemeydi yolculuğun İbrahim Ethem misali. Anlat prensim, bir dünya güzeli miydi gördüğün yoksa bir ukba terennümü müydü sudan dinlediğin?

“Sadece âşık olmayanlar kendi yansımalarını görürler” sözü de senin orada neleri temaşa ettiğini söylüyor aslında. Bir tek dervişin unutmadı, terk etmedi seni Rabbinden başka. Kıyafetlerini ve asasını miras bırakır sana ve senin deyişinle “kaybettiklerini bulma zamanına” Hz. Mevlana’nın deyişiyle “Şebi Aruz” vaktine kadar sürecek yolculuğun başlar. Prensim, yoksa Bab’Aziz mi demeliyim artık, zira daha masalımızın başında o ceylanı severken Ishtar’a “biz uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi” deyişinle anlamalıydım o prensin senden başkası olamayacağını.

     Sen Osman. Kum taşıyıcılığı yaparak bu baba mesleğini bırakıp uzak, kumların olmadığı diyarlara gitmek için para biriktiren Osman. Sen yasak aşkın elçisi Osman. Gözlerinde şehveti gördüm o mektubu okurken. Kadının kocasının gelmesiyle kuyuya düşen, kendini bir rüya âleminde sevgilin Zehra’nın yanında bulan Osman. Sevgilini kaybettikten sonra bir damla suyun peşinde dolanıp duran Osman. Senin hikâyen nerede bitti? Buldun mu sevgilini, ya da vardın mı Bab’Aziz’in seni davet ettiği nehre.

     Ve sen Zeyd. Aslında bu senin değil, seninle birlikte birde Nur’un hikâyesi. Nur’un önünde babasının şiirini okuyunca bunu bir işaret bilip kendini sana sundu Nur. Senin aşkın bir kızaydı Zeyd. Çünkü herkesin bahtına ilahi sevda düşmez. Bab’Aziz kaybettiği Mevla’sını ararken, sen Nur’un peşinde koştun. Pervanelik herkesin nasibi değildi çünkü.

     Mevla’sının peşinde koşturan Hüseyin’in, meyhanede zevk eden kardeşi Hasan. Hüseyin dervişin yardımıyla ölmeden evvel ölmüştür. Sonra sen çıkarsın sahneye Hasan. Çöllere düşersin kardeşinin intikamı için. Onsuz sen bir hiçsindir çünkü. Arka planda okunan dizeler sizin bütünlüğünüzü anlatır bize; “Zaman neşelidir/Biz ikimiz vuslata erince/Sen ve Ben/Sen ve Benden kayıtsız/Aynı neşenin sevinci.” Siz ruh ve nefssiniz Hasan, kardeşinle. Ruh elden gidince sen çaresizlik ve ölüm korkusuyla dolu çöllere düştün. İkiniz tek bir candınız. Seni çölde bulup motosikletine alan yolcu bir söz eder; “Allah beni seni kurtarmam için gönderdi” Sonrasında ise seni soyar. Çıplak kaldıktan sonra iyice Mecnun’a dönüp yalınayak çöllerde dolaştın ta ki bayılana ve kızıl saçlı derviş tarafından bulunana kadar. Senin kıyafetlerini çalmamıştı aslında değil mi o yolcu? Sadece sana yeni bir yol açmıştı zira senin asıl kıyafetlerin Bab’Aziz’inkilerdi ve esas yolculuğun O’ndan sonra başlayacaktı. Gerçekten Allah onu sana yardım etmesi için göndermişti bu yolculukta. Bab’Aziz’in hikâyesinin bitmesiyle Senin hikâyen başlar Hasan, O’nun kıyafetleriyle..

     Kızıl saçlı derviş. Ah sen Mecnun musun dervişim. Nasıl bir aşktır senin ki, bir tarif et bize. Daha masalın başında o kubbenin altında ayetlerin müthiş ahengiyle dönüp dururken bir elindede süpürgen, sanki kainatı süpürüyordun o tertemiz kalbinle. Kendini “Canınla süpür Cananın eşiğini, ancak o zaman aşka erersin” diyerek sevgilinin kapısında bir kıtmir eylemişsin. Kainatta o Sevgilinin kapısının bir önü değil midir zaten. Canından Canan için vazgeçmiş, çölde bir caminin bahçesinde ki kumları temizliyorsun. Bitmez o kumlar çekmekle dervişim ama senin umurunda bile değil bu. Aramakla bulunmaz lakin bulanlar yine de arayanlardır sözüne muhatap sensin belkide. Aşk’ınlığınla teksin Sen bu masalda.

     Sona gelinirken o muhteşem diyalog geçiyor Hasan’la Bab’Aziz arasında;

     “Hasan… Seni bekliyordum.”

     “Beni mi bekliyordun?”

     “Ölümüme şahit olman için.”

     “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”

     “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki:

“Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun… ”

Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hasan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”

   “Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu”

     Bab’Aziz’in şu sözleriyle bitirelim;

     Ishtar, “ama o bir derviş değil ki” diye itiraz eder Bab’Aziz’e.. Zeyd’i göstererek. Bab’Aziz ise;

“Kim bilir, bu dünyada herkesin tamamlaması gereken bir görevi vardır. Bunu unutmadığın sürece diğerleri çok da önemli değildir. Ama bundan başka her şeyi hatırlıyorsan, hiç bir şey bilmiyorsun demektir.”

diye cevap verir. Herkes kendi hikâyesini anlattı bu masalda aslında. Sonrası ise yolcuların birer birer geldikleri o mahşer şehri…

Ali İmran Suresi 33-34-35-36

“Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alimdir (her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir). Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti:

“Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan âzade olarak seninyoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz(duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!” Derken onu doğurunca da:

“Ya Rabbî, dedi, ben bir kız doğurdum. -Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek evlat, elbette kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”

Kaynak Alıntı
http://justwerther.wordpress.com/tag/bab-aziz-film-elestirisi/
http://www.createhane.com/search/label/Bab’Aziz

Filmden

Ey gün, yüksel! Zerreler raks etmede…

Ona şükretmek için kâinat raks etmede.

Ruhlar raks ediyor, vecde geliyorlar.

Kulağına fısıldayacağım,  Rakslarının onları götürdüğü yeri

Semadaki ve sahradaki tüm zerreler

İyi bil ki, onlar mecnûn gibi görünürler.

Mutlu yâhut sefil her zerre,  her sözü kifayetsiz bırakan,

Şems’in aşığı olurlar. Hepsi ayrıldı Yalnızca o ve ben, başbaşa kaldık

***

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman olursun   gerçek bir âşık.

Zaman seviniyor  İkimiz birleştiğimizde.

Sen ve ben,  iki farklı beden,  tek ruh!,  sen ve ben  Hüseyin!

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

***

Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki  üç pervane gibidirler.  

İlki aleve yaklaşır ve şöyle der: Ben aşkı biliyorum.  

İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi:  en aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.  

Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı  ve ateş onu eritti.  Yalnızca o bildi:

***

Zaman seviniyor,  İkimiz bir araya gelince.

Sen ve ben   iki farklı beden,  tek ruhuz,  Sen ve ben.

Sen ve benden müstesna,  aynı neşenin sevinci.

Nafile sözcüklerden dingin ve hür,  Sen ve ben.

***

DAVA, THE TRİAL, LE PROCES


Filmin Yönetmeni: Orson Welles

Filmin Türü: Dram, Suç, Fantastik

IMDB Puanı: 7.8

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa, Batı Almanya, İtalya

Yayınlanan Tarih: 30 Mart 1963

Senaryo yazarı: Franz Kafka, Orson Welles, Pierre Cholot

Türkçe AltyazılOyuncuları: Anthony Perkins, Jeanne Moreau, Romy Schneider, Elsa Martinelli , Suzanne Flon, Orson Welles, Akim Tamiroff, Madeleine Robinson, Arnoldo Foà, Fernand Ledoux, Michael Lonsdale, Max Buchsbaum, Max Haufler, Maurice Teynac, Wolfgang Reichmann, Thomas Holtzmann, Billy Kearns, Jess Hahn, Naydra Shore, Carl Studer, Jean-Claude Rémoleux, Raoul Delfosse, William Chappell, Guy Grosso, Paola Mori

Özet

Bir sabah odasında uyandığında karşısında polisleri bulan ve onlardan hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenen, ancak ne ile suçlandığını bir türlü öğrenemeyen banka memuru Josef K’nın gerçek dışı ve absürd durumunun anlatıldığı film, toplum içinde bireyin var oluş yalnızlığını ve paranoyak kâbuslarını romana sadık kalarak yansıtmaktadır. Bir yandan insanın gizli kalmış korkuları, diğer yandan da bürokrasinin çıldırtan yapısı gözler önüne serilmektedir…

Yönetmen Orson Welles, Paris’te terk edilmiş bir tren garı olan Gare d’Orsay’ı çekimler için dev bir yargılama salonuna dönüştürmüştür. Bu ürkütücü görünümlü gizemli mekânın siyah beyaz çarpıcı görüntüleri filmin iç karartıcı atmosferini yaratmada çok etkili olmuştur. Çekimlerden hemen sonra da bu tren garı sanat müzesi haline dönüştürülmüştü…

Dava | Kitap İnceleme

Ebru Gürhan ve Gülşah Seyhan’ın birlikte hazırladıkları ve Franz Kafka’nın eserlerinde sistem, iktidar ve bireyin incelendiği yazılara devam ediyoruz. Der Process / Dava hakkındaki aşağıdaki metin, görünmeyen mahkemenin en alt katındaki temsilcilikleri ile bireyin iletişimsizliği üzerinden, otoritenin ihtişamlı mimari kurgusuyla birlikte yönetim anlayışına dikkat çekiyor. [Yazı, kitabı okumamış ve filmini seyretmemiş okurlara tavsiye edilmez.]

Ulaşılamayan otoritenin aldığı keyfi ve adaletsiz bir karara karşı verilen mücadelenin romanı: Dava

Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josef K.’ya iftira etmiş olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki Josef K. bir sabah, kötü bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Tutuklanmasına rağmen, banka memuru olan Josef K.’nın işine gitmesine ve normal hayatına devam etmesine izin verilir. Tutuklama günü görevli olan ve makamın en alt kademesi olduğunu belirten bir kişi, Josef K.’ya, makamın suçluyu değil, suçlunun makamı seçtiğini vurgular. Değişim romanında, böcek Gregor aradığı besini bulamadığı için hiç bir şey yemediği işlenirken, Dava’da ise bürokrasinin yarattığı sorumsuzluk duygusunun şekillendirdiği makamın en alt kademesi olduğunu belirten bu görevlilerin Josef K.’nın kahvaltısını iştahla yediklerini görürüz. Roman boyunca K.’nın karşısına, görünmez mahkemenin, sadece en alt kademesinde olanlar yani temsilcilerinin temsilcileri çıkar. Bütün mücadelesine rağmen K., görünmeyen mahkemenin dilini çözemez ve onu baştan yenilgiye uğratan iletişimsizliğe sonunda teslim olur.

Mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Josef K. suçunu öğrenebilmek her türlü mücadeleye girer. Nerede olduğu bile söylenmeyen mahkemeyi bulmak için araştırmalar yapar. Avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K’nın karşısına duruşma salonu çıkar. Romanda, duruşma salonunda, locadakilerin, aşağıdaki Josef K.’ya tepeden baktıkları vurgulanılır. Yine karşımızda mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Roman içerisinde cezaevi rahibi tarafından bir katedralde Josef K.’ya anlatılan ‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir. Aynı zamanda bürokratik engeller bu kurgu içerisinde de sunulmaktadır. Mesel, mahkemeye girmek için çok uzun bir yoldan gelen taşralı adam ile karşısına çıkan ve ona yol vermeyen kapıcı arasında mahkemenin kapısının önünde geçmektedir. İçeri girip giremeyeceğini soran taşralı adama kapıcı, ‘istersen beni geçip girmeyi deneyebilirsin’, der. Ardından da ilk kapıdan sonra birçok kapının olduğunu ve her kapıda kendisinden çok daha güçlü kapıcıların olduğunu belirtir. İçeri izinsiz girmeye teşebbüs etmeyen taşralı adam, içeri alınması için her yolu dener ve içeri alınacağı günü kapıcının verdiği tabureye oturarak beklemeye başlar. Taşralı adam gittikçe yaşlanır. İçeri girebilmek için, her türlü yolu denemiştir, rüşvet bile vermiştir. En sonunda ölmeden önce kapıcıya, bunca yıldır mahkemeye kendisinden başka girmek isteyenin neden olmadığını sorar. Ve kapıcı başkasının giremeyeceğini çünkü bu girişin sadece onun için olduğunu söyler. Bu sözler aslında mahkemenin sadece taşralı adamın bakışlarında mevcut olduğunu göstermektedir

‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir.

Kanun önünde bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker. Aynı mekânda bile bir alt-üst ilişkisi kurulur. Bu ilişki meselin anlatılış anında da geçerlidir. Çünkü bu meseli anlatan cezaevi rahibi yüksekte dururken, Josef K. aşağıda durmaktadır. Meseldeki kanunnun yayıldığı mekan sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden.

 Zaman bu meselde, kanun önünde bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez. Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman.

Roman boyunca suçunu öğrenmek için mücadele eden Josef K. sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında, bitişik binanın üst katında birden yanan ışığı ve açılan pencereden kollarını uzatabildiği kadar uzatan bir insanı fark eder. Herhangi bir yararı olmasa da, bir an için Josef K.’nın umudu olur. Sanki bu sahne ile, tüm karamsarlıklara rağmen Kafka bize birey için bir hala ümit ışığı olduğunu belli etmek istemektedir.

Ruhbilimsel çözümleme yöntemi açısından romana baktığımızda süper egonun yani mahkemenin birey üzerindeki hakimiyetini ve bireyin yine onun dilini bilmediğini ve bu nedenle iletişim kuramadığını görmekteyiz. Ancak bu romanda süper ego, Freud’un bakış açısı ile nevrotik tavırlar sergilemektedir. Çünkü, toplumsal hayatta var olabilmek için bastırılan cinsel isteklere karşı yeterince güçlü değildir. Mahkeme, cinselliğin ve keyfiliğin ön plana çıktığı bir yapı sergilemektedir. Önlerinde kanun yerine pornografik kitaplar olan hâkimler, duruşma salonunda oynaşan ve bu nedenle K.nın savunmasını engelleyen çiftler…

Sentez çözümleme yöntemi ile romandaki baktığımızda ‘Kanun Kapısı Önünde’ meseli dikkat çekmektedir. Otorite karşısında pasif kalması için edindiği yanlış bilinçle hayata bakan taşralı adam, bir ömür boyunca herhangi bir aktif rol üstlenememiştir. Eleştirel bakış açısını kaybettiği için gerçeği ancak ölmeden hemen önce anlayabilmiştir.

Söylem analizi açısından romana baktığımızda karşımıza, Foucault’un iktidara karşı koymanın, onu meşrulaştırmaya yarayan, zaten iktidarın bir parçası olan hukuk aracılığı ile sağlanamayacağına yönelik görüşleri çıkmaktadır.Josef K. bir hukuk devletinde yaşadığını vurgular ve suçunu kabul etmez ve suçsuzluğunu mahkemeye çıkarak, avukat tutarak ispatlayabileceğini düşünür. Ancak karşısında öyle bir sistem vardır ki, romanın sonunda kendi kendisine sorduğu gibi ‘ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu’ bile öğrenemez. Tuttuğu avukat ise, bir dilekçe bile yazamayacak durumdadır. Josef K. hukuki yolları kullanarak kendini kurtaramamıştır.

Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Kafka’nın Dava’sı Neydi?

Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına bu zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik vs. gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın aktörleridirler. Kafka yine bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir başkahraman K. Onun için yaşam, sorumluluklar yumağı içinde ve bireylerin özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir. Aslında bu özdeyişi ‘Dava’nın da diğer tüm eserlerinin de ana düşüncesini oluşturur. ‘Dava’da, insanlarıyla, işyeriyle, mahkemesiyle, akrabalarıyla, diniyle ve memurlarıyla bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır. Kafka, kendinden on yıllar sonra Jean Paul Sartre’ın söylediği ve varoluşçuluğun sloganı olan ‘Başkaları Cehennemdir’ düşüncesini tüm eserlerinde olduğu gibi ‘Dava’da da daha 1914-1915 yıllarında işlemiştir. Dava’nın yazıldığı dönemde dünyanın birçok ülkesi, başka ülkeleri avlamaya çıkmış kafes gibidir ve Kafka, ölümünden hemen sonra ortaya çıkacak Hitler’in, Mussolini’nin ve Stalin’in dünyayı kafesleme emellerini görmüş gibidir.

Hepimiz gibi Kafka için de toplumsal otorite ailede başlar. Birey zaten bu yönüyle kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler. ‘Dava’nın kahramanı K. tutuklandığını öğrenir. Başlangıçta tutuklanma nedenini merak etse de bu saçmalığı merak etmeyi anlamsız bulur. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan bir yılında her şeyi bu davadır. Gerçekte, K.’nın tutuklandığını öğrenmesi, zaten toplum içinde tutuklu olmuş olmasının farkına varmasından başka bir şey de değildir. Bundan sonra yaşayacakları, tutuklanma öncesinde yaşayacaklarından çok da farklı değildir. Tek farkı ise K.’nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır. K. dışındaki hiç kimse de bunun farkına varmaz ve bu dava onlara anlamsız gelmez. Farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğunu belirler. Herkesin K.nın davasını biliyor olması, herkesin bir davası olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca herkesin onun davasından haberdar olması, ki bu onlara iktidar da sağlar, K’nın çevrelenmişliğinin bir dışavurumudur. Suçlanan, tutuklanan ve özgürlüğü elinden alınan biri olarak K. davalıdır. Suçlayan, tutuklayan olarak davacı ise toplumdur. Rahip K.ya davanın yapısı hakkında bir bilgi vererek varoluşçuluğa gönderme yapar: “Mahkeme senden bir şey istemiyor ki! Geldiğin zaman niye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor gidiyorsun.” Bu yaşama ilişkin bir bilgidir. Yaşamda kendi varoluşumuzu kendimiz belirleme hakkına sahibizdir ancak sonuçlarına katlanmak şartıyla. Örneğin işe gitmeme hakkı bizde saklıdır ama buna karşılık verilecek ceza bizim dışımızdadır. Aynı durum din için de geçerlidir. İnanıp inanmama özgürlüğüne sahibizdir eğer cehennemi göze alabiliyorsak, cezası bizim dışımızda örgütlenir. K’nın davası da aynı sorunu içinde barındırır. K. kendini savunma hakkına sahiptir, bunun için Amcası Max aracılığıyla bir avukat da tutar. Böylece K. amcasının ısrarı ve avukat yoluyla toplumun istemlerine boyun eğdirilecektir. Ancak K. kendi varoluşunu kendisi belirlemek ister ve avukattan vekaletini alır, kendini savunma ihtiyacı duymaz. K. kararını vermiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır. K.’nın sonu toplum kurbanı olmaktır. O toplum ki kurumlarıyla, baskısıyla, bürokrasisiyle bireyi kafesin içine alır. Bireyden beklenen tek rol zayıflıktır. Ünlü Kafka çözümlemecisi Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

” Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.” (Fischer,1998,33)

Hangimiz paylaşmayız ki bu düşünceleri. Birey olarak Kafka’dan farkımız olmadığı gibi, onun içinde bulunduğu zayıflığı, güçsüzlüğü ve çaresizliği de içimizde barındırırız. Dolayısıyla Kafka, eserlerinde kendini yazarken aynı zamanda bizleri de yazmıştır. Bu nedenledir ki, çağımızı ve kendimizi tanırken Kafkasız çözümlemeler hep eksik kalacaktır. Kafka kendisinin eksikliği içinde yarattığı yapıtlarıyla bizleri tamamlar.

http://www.toplumdusmani.net/v2/franz-kafka/3451-kafkanin-davasi-neydi.html

http://www.franzkafkatr.com/2012/05/futuristika-dava.html

Filmden

(Alıntılar film seyredildikten sonra daha iyi anlaşılacaktır.)

“Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir.  Adam kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı izin vermez

“Sonra girebilir miyim?” diye sorar adam

“Belki,” der kapıcı. Adam aralıktan içeri bakar:

“Kanun kapısının herkese açık olması gerekmez mi?”

“Ben izin vermeden içeri giremezsin! “

“Ben çok güçlüyüm. Gene de kapıcıların en küçüğüyüm “

“İçerde başka kapılar, her kapının önünde başka kapıcılar var “

“ her kapıcı bir öncekinden daha güçlüdür”

Kapıcının izniyle adam oracığa oturur ve beklemeye başlar.  Yıllar geçer. Adam, belki kandırırım umuduyla elinde ne varsa kapıcıya verir. Kapıcı;

“Bunları alıyorum ki sonradan “keşke şunu da yapsaydım” demeyesin” der.

Uzun yıllar boyunca kapıcıyı gözetleyen adam, sonunda.  Kapıcının kürkündeki pireyi bile tanır ve yaşlanıp çocuklaşınca, kapıcıyı ikna etmesi için o pireye bile rüşvet verir.  Yaşlılıktan gözleri iyice körelen adam kanun kapısında bir parıltı fark eder. Parıltı kapıdan dışarı sızmaktadır. Ölmeden önce adamın tüm hayatı bir tek soruya dönüşür. Daha önce hiç sormadığı bir soruya, kapıcı;

“Amma da arsızmışsın, gene ne var?” diye çıkışır Adam soruyu sorar:

“Her insan kanun kapısından içeri girmek ister. Öyleyken, neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?”

Yaşlılıktan adamın kulakları sağırlaştığı için kapıcı bağırır:

“Senden başka kimse bu kapıdan giremezdi,” “ çünkü bu kapı sadece senin içindi “

“Gideyim de kapatayım bari! “

——

- Neyle suçlanıyorum?

 – Bunu söyleme yetkim yok

- Şef

- Evet.

-Neyle suçlanıyorum?

- Temel haklarıma tecavüz ettiniz.

- Yavaş, not alıyorum. Avukat tutacağım. Aile dostumuz olan ünlü bir avukat var. Bizi mi suçluyorsunuz?

 Evet. Ayrıca benden rüşvet istediler. Arkadaşınız Bn. Burstner geliyor. Arkadaşım sayılmaz. Bundan size neyse,  Parmak izi almayacak mısınız?

 – Karakolda alırız.

- Karakolda mı?

 Şikâyette bulunmayacak mıydınız?

 Boş verin. Artık kaydettim. Tehdit kelimesini kullanmışsınız.

- Hayır.

- Pornografo nedir?

 Hiç bir anlamı yok. Yanlış anlaşılmış. Hayır kalın, Bn. Grubach. Bütün bunlar yazdığım raporda iyi bir izlenim bırakmayacak. Adamlarımın şu kelimeyi yazmasına engel olmak istemişsiniz. Yanlış yazdılar da ondan engel oldum. Ovular ne anlama geliyor?

 Böyle bir kelime yok. Bn. Grubach’ın kocası dişçiymiş. Sizinle ne ilgisi var?

- Evet yok.

- O halde neden söylediniz?

 Odamdaki ovular şekli açıklamak için. Ovular şekil. Bunları cidden yazıyorsunuz. Rapor rapordur. Ama sizin lehinize olmayacak. Bu gereksiz ifadeleriniz yüzünden kötü bir izlenim bırakacaksınız

Masasından bir şey eksilse, öğretmen sorardı:

“Kim aldı?” Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Masadan bir şey kaybolduğundan haberim bile yoktu oysa kimse masum değildir. Azizlerin bile aklını şeytan çeler.

Neyle suçlanıyorsun?

 – Söylemediler. Tutuklandığını söyledin ya.

- Öyle dediler.

- Suçun ne?

 Söylemediler. Tek bildiğim sorgulama komisyonuna çıkacağım.

- O halde durum ciddi.

- Galiba öyle.

- Bunu söylediler mi?

- Hayır. Belki de sana şaka yaptılar. İlkin benim de aklıma bu geldi.  büroda şakacı kimseler var. Eşek şakası. Ama emin değilim. Moralim ne kolay bozuluyor. Amaçları da bu. Ne aptalım. Mutlaka birşey yapmışsındır.

- Lütfen böyle söyleme.

- Biri iftira atmış olmalı.

- Dedikoducu kimseler var.

- Neden?

 – İş dedikoduları.

- Nasıl yani?

 Benim durumumda biri için.

- Hiç bilmiyorum.

- Sen politik suçlu musun?

 – Hayır, değilim.

- Sakın beni bulaştırma. Ben suçlu değilim. Sen suçlusun. Odamda ne arıyorsun sen?

 – Siz çağırdınız.

- Hiç de değil. Sorunların varsa üzüldüm. Ama beni karıştırma. Çok uğraştım, ama dinlemediler. Annenizin fotoğrafına dokundular.

- Annenizin.

- Kim dokundu?

—–

Lütfen kürsüye çıkın.

- Boyacı mısınız?

 – Hayır. Sorgu yargıcının sorusu bu mahkemenin saçmalığının bir kanıtıdır. Sorgu yargıcının elindeki not defteri sözlerimi doğrulayacaktır. İşte sayın Yargıç’ın evrakları. Bana yapılanlar önemli değil  ama başkalarına nasıl davranıldığının kanıtıdır. Onlar hesabına buradayım, kendim için değil. Kendini ön plana çıkarma. Tutuklandım. Belki de bir boyacıyı tutuklayacaklardı. Yanlışlıkla beni tutukladılar. Benim kadar suçsuz biriydi o da Ajanlar beni soydu gömleklerimi çaldılar. Katlandım.  Tutuklama nedenimi sordum onlara  Ne cevap verdiler dersiniz?

 Şef burada olsaydı sözlerimi doğrulardı  Ne cevap verdi dersiniz?

 “Bilmiyorum” Yargıç salondaki adamına gizli bir işaret verdi. Bu işaret ne anlama geliyor?

 “Alkışlayın” mı “Islıklayın” mı?

 Sayın Yargıca izin veriyorum.  adamlarına açıkça emretsin  Hiç kuşku yok tutuklamamın ardında büyük bir örgüt var. Öyle bir örgüt ki  hizmetinde görevliler, polisler, şefler ve hatta cellâtlar var. Demek hepiniz memursunuz. Ahlaksızlar sürüsü! Bir grup alkış tuttu  Diğer grup ıslık çaldı. Çekilin yolumdan. Suçsuz insanlarla eğlendiniz. Adalet peşinde olduğunuzu zannetmemle eğlendiniz. Bir dakika. Şunu bilin ki  Bugün, sorgulamanın size sağlayacağı avantajlardan kendinizi yoksun bıraktınız. Bekle de gör.

Davanı merak ediyordun değil mi?

- Makineye sor.

-İzin vermezler. Sen bir yolunu bulursun?

 Ona ne soracağım ki  Daha suçumu bile bilmiyorum. Sen de makineye sor. Veriye ihtiyacı var. Ekonomik, psikolojik  Gene de yanıt veremeyebilir. kişilik testi yapmalı.

- Sonsuz bilgiye ihtiyacı var.

—-

Yeğenim. Josef K. Kim?

 Demek buraya geldin. Güç fakat ilginç bir dava.

- Yanına git Josef.

- Davamı duydunuz mu?

 – Özür dilerim. Anlamadım.

- Asıl ben anlamadım. Davanız hakkında görüşmeye gelmediniz mi?

 Tabii ki. Neyin var senin?

 Bay Hassler davamı önceden duymuş. İlginç davalar mesleki çevremizde tartışılır. Hele bir de  dava bir dostun yeğeni ile ilgiliyse

- Gayet mantıklı. Demek siz de mahkemenin bir parçasısınız. Yargıçları tanıyor musunuz?

 Düşmanı tanımak gerek değil mi?

 Bence avukat haklı. Son günlerde mahkemeye gidemiyorum. ama mahkemedeki dostlarım beni ziyaret ediyor. Her akşam bir ikisi gelir. Tam şu anda  onlardan biri beni ziyaret etmekteydi. Siz gelmeden önce kendisiyle davanız hakkında konuşuyorduk. Çekingen bir tabiatı olduğundan sandalyesini şu köşeye çekti. Mahkemenin Katip Şefi ile tanışın.

- Resimdeki mi?

 – Benim yargıcım belki budur.

- Onu tanıyorum. O kadar uzun değil. Kısa boylu. Neredeyse cüce. Buradaki herkes gibi gösteriş düşkünü. Ben de öyleyim. Beni daha çok sevmeni istiyorum. Yüksek mahkeme yargıçları buraya gelir mi?

 Hayır. O sadece bir sorgu yargıcı. Yüksek mahkeme yargıçları kendilerini iyi saklıyorlar. Bu taht uydurma. Gerçekte bir mutfak sandalyesinde oturuyor.

Uzlaşmacı olmalısın. Uzlaşmacı değil miymişim ben?

 Daha neler!  İlk fırsatta itiraf etmelisin. Kanunun pençesinden ancak böyle kurtulabilirsin.  ve başkalarından yardım almalısın.

Bunlar kanun kitapları olmalı. Eminim kimse okumuyordur. Amma da pismiş! Gerçekten de pis. Beni yargılayanlara da bak!

Hiç bir şeyden korkmam. Ama onların nüfuzu var. Onlardan çekiniyorum çünkü  bana karşı önyargıları var. Kimseye karşı önyargıları yoktur. Ben öyle düşünmüyorum.

- Sen burada ne arıyorsun?

 – Bekliyorum. Neyi?

 Uzun zaman önce dilekçe vermiştim.

- Hala yanıtı bekliyorum.

- Dilekçe vermekle davan ilerlemeyecek.

- Öyle  ama dava bu.

- Ben de sanığım. Dilekçe falan vermiyorum. Ne yararı var?

 Bilemiyorum  Tutuklu olduğuma inanmıyor musun?

- Sen diyorsan öyledir.

- Neden şüphelendin?

 Beni kim sandın?

 Yargıç falan mı?

Bağırmayın! Müfettişleri başımıza toplayacaksınız.  ya sizi görürlerse  onlara ne diyeceksiniz?

 – Onlardan kaçan yok.

- Ne diyeceksin ki onlara?

 – Gerçeği  Bu mahkemenin içinin de dışı gibi  iğrenç olup olmadığını merak ettiğimi söyleyeceğim ve artık öyle olduğunu biliyorum ve buradan bir an önce gitmekten başka isteğim yok.

Bir resim üzerinde çalışıyorum. Daha bitmedi.

- Bir yargıç olmalı.

- Yargıç uzmanıyım. Şu neyi simgeliyor?

 – Belli değil mi?

 Adaleti.

- Evet. Belli. Gözlerinin bağlı olmasından anlaşılıyor. Ama neden kanatları var. Benim fikrim değil. Öyle yapmamı istediler. Adalet kaya gibi sağlam olmalı. Ama bu kanatlarla dengesini kaybedip şaşırmaz mı?

 Adalet tanrıçası ile zafer tanrıçasını birleştirmemi istediler.

- Peki, sizce bu neyi simgeliyor?

 -Av tanrıçasını.

Her şey mahkemeye aittir. Ama perde arkasında başka işler döner. Ne tür bir aklanma istiyorsunuz?

 Sözde aklanma, gerçek aklanma, sürüncemede bırakma?

 En iyisi gerçek aklanmadır, ama benim nüfuzum buna yetmez. Hayatımda hiç bir gerçek aklanma vakası ile karşılaşmadım. Pencere yok mu burada?

 Aralıklardan hava geliyor  ama isterseniz  şu arkadaki kapıyı açabiliriz. Resmini yaptığım yargıç oradan gelir. Stüdyoda olmam diye ona bir anahtar vermiştim. Ben uyurken gelir daima. Uyanıp yargıcın giyinmesini gözlerim  Görmeye değer manzaradır. Tunç zırhını kuşanıp yatağın etrafında yürür.

- Ceketini çıkardı.

- Senin resmini  yapacağımı sanıyorlar.

- Öteki seçenekler neydi?

- Gerçek aklanma dışındakiler mi?

 Sözde aklanma ve Sürüncemede bırakma. Başınız mı dönüyor?

 Burası çok sıcak. Kapıyı açarsak cadılar içeri dolar.

- Hayır. Açmayın.

- Sözde aklanmada sizin masumiyetinizi beyan eden bir belge hazırlarım. Bunu tanıdığım bütün yargıçlara imzalatırım. En başta da resmini yaptığım yargıca  Ona senin masum olduğuna dair kişisel garantimi veririm. Ya inanmazsa?

 Mümkündür. Ama karamsar olmaya gerek yok. Çoğu inanacaktır.

- O zaman özgür olacak mıyım?

 – Sözde özgür olacaksınız. Biz en önemsiz yargıçları tanırız. Kesin aklanma kararını yalnızca yüksek mahkeme verir.

- Yüksek mahkemeye nasıl ulaşırım?

 – Yüksek mahkeme bizlere kapalıdır. Yüksek mahkemenin nasıl iş gördüğünü kimse bilmez. Bilmek de istemeyiz. Umarım anlıyorsunuz. Hayır anlamıyorum. Sözde aklanma kararı ile davadan kurtulursunuz.  elde edilen özgürlük belirsiz bir süre içindir. Kesin bir özgürlük sayılmaz. Kesin aklanmada bütün dava dosyaları ve belgeler yok edilir. Ama sözde aklanmada dosyalar yok edilmez. Mahkemenin çeşitli düzeyleri arasında gider gelir.

- Bütün çabalar boşuna mı yani.

- Öyle. Sözde aklanma kararı çıkar, eve gidersiniz bir bakarsınız ki tutuklama görevlileri sizi beklemekteler. Ama ikinci bir aklama kararı çıkarmak mümkündür. Bu da kesin aklanma olmaz değil mi?

 İkinci aklanmayı üçüncü tutuklama izler.

-  sonra üçüncü aklanma ve tutuklanma

- Vesaire  Sürüncemede bırakmayı da anlatayım mı?

 Bilemiyorum. Sürüncemede bırakmada sürekli olarak dikkatinizi davaya vermelisiniz  Sorgulamalar, ifade vermeler, temyizler  tekrar sorgulamalar, testler

- Gidiyor musunuz?

 – Sonra gene gelirim.

- Hangi aklanmayı seçtiniz?

Sanık Josef K mısınız?

- Evet benim. Davanız kötü seyrediyor. Daha ilk savunmamı yazmadım ki. Kişiler suçsuzluğu ispatlanıncaya kadar suçlu sayılır. Ama ben suçlu değilim. Bir insan insan olur da nasıl suçlu olabilir. Hepimiz insan değil miyiz?

 Suçlular böyle söyler hep. Şimdi ne yapacaksın?

 Daha fazla yardım bulacağım.

- Yardım mı?

 – Daha bütün imkânları tüketmedim. Herkesten yardım bekliyorsun, özellikle de kadınlardan. Kadınların mahkeme üzerinde etkisi var. Sorgu yargıcına baksanıza  Kadın görünce mahkemeyi erteliyor. Mahkemenin bu yönünü bilmiyordunuz değil mi?

 Kapı nerde?

 İşe geç kalacağım. Ben bankanın baş şefiyim  Josef. Burada ne işin var?

 Yoksa kilise de mi mahkemeye bağlı?

- Hasta yatağımdan kalktım.

- O halde oraya geri dön. Kendini savunabileceğini mi sanıyorsun?

 Başka seçeneğim yok. Direneceğim.

- Mahkemeye mi direneceksin?

- Bu da ne?

 – Vaaz için kullanılan bir araç.

- Bıktım bunlardan. Mahkeme yazmalarında senin gibilerin durumuyla ilgili bir mesele anlatılır. Kanun kapısında bir kapıcı beklemektedir. Taşradan bir adam gelir ve bu kapıdan içeri girmek ister. ama kapıcı adamı içeri bırakmaz.

- “Sonra geleyim mi?

” diye sorar adam.

- Gene mi aynı hikâye  Adam bütün hayatı boyunca bekliyor. Tam öleceği zaman kapıcı adama gerçeği açıklıyor. Kapıcı adama der ki: “Kimse bu kapıdan içeri giremezdi ” “Bu kapı sadece senin içindi. Gideyim de kapatayım bari! ” Bazı yorumculara göre adam kapıya kendi isteğiyle geliyor.

- Demek kapıcı adama yalan söylemiş. Doğru olması önemli değil. Bu bir mecburiyet. Ne zavallıca. Yalanı gerçeğin üstüne yerleştirmek.

Mahkemeye direnmekle eline ne geçecek?

 Deli olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyorsun?

 Deli numarası yapma. Bırak şu komplo teorisini.

- Ne komplosuymuş bu?

- Baskı ve kovuşturma fantezileri.

- Evet.

- Şehit rolü oynamıyorum ben. Kendini toplumun kurbanı olarak görmüyor musun?

 Ben toplumun bir üyesiyim. Demek deli numarası yaparak  kurtulmaya çalışıyorsun.

- Bence mahkeme beni deli olduğuma inandırmak istiyor. Evet. İşte komplo bu. Bana dünyanın saçma ve çıldırmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saçma, kaotik, biçimsiz, absürt  Tamam, davayı kaybettim. Ne olmuş! Siz de kaybettiniz. Her şey kaybedildiyse ne olmuş yani! Demek bütün evren çıldırmış.

- Hala gerçeği göremedin mi?

 – Elbette. Ben suçluyum. Ben de oğlum. Ben senin oğlun değilim. Bıçağı kapıp kendim yapayım diye bekliyorsunuz. Kendiniz yapmak zorundasınız. Siz. Sizi korkaklar! Beni öldürmek zorundasınız.

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

ekümenopolis

Yönetmen: İmre Azem

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2011 (93 dk)

Vizyon Tarihi: 4 Mayıs 2012 Cuma

Yapımcı Firma: Kibrit Film

Yapım Ülkesi: Türkiye, Almanya

Resmi Site: www.ekumenopolis.net/

Dağıtıcı Firma: M3 Film

Filmin Özeti

Her açıdan gittikçe büyüyen, ne büyümesi ne de nüfus artışı durdurulamayan bir şehir İstanbul. 1980’de yapılan ilk metropolitan planlamasında kentin kaldırabileceği nüfus 5 milyon olarak belirlenmişken bugün İstanbul 15 milyonu aşan nüfusuyla, halen önlemeyen bir artışın ve iştah kabartan yeni uydu kentlerin merkezi konumunda.

İmre Azem imza attığı bu ilk uzun metrajlı belgeselinde, seyircileri yıkık gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin zirvesine, son yılların büyük projesi Marmaray’dan ihale aşamasındaki üçüncü köprü projesine kadar İstanbul’un yeni rant mekanlarını, ve tüm bu senaryolar arasına sıkışan kent insanlarını beyazperdeye taşıyor.

2011 Saraybosna İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülen film gezdiği çeşitli festivallerden sonra ticari vizyonda da gösterime girecek.

ELEŞTİRİLER

Ekümenopolis’in Ardı

Ekşi Sinema/ 6 Haziran 2012
Asri Zaman 23 Mart 2013

Bu yazı ikisi de önemli ve değerli olan iki filmin birbirini tamamlayıcı özellikleri düşünülerek kaleme alındı. Yazının konusu olacak iki eserden ilki İmre Azem’in Ekümenopolis’i (2010) ve Gary Hustwit’in Urbanized (2011) adlı filmi.

2012’nin başından bu yana yürütülen fon toplama mekanizmasının, katılınan festivaller ve çeşitli kurumlarda yapılan gösterimler neticesinde kulaktan kulağa yayılmasının ve internette fragmanının sıklıkla paylaşılmasının neticesinde Ekümenopolis, Mayıs ayında İstanbul Cine Majestik ve Ankara Kızılırmak Sineması’nda gösterime girdi. Halen izleyici bekleyen filmin gösterimiyle birlikte son derece dikkat çektiğini ve hem akademi hem de aktivizm çevrelerinde destek bulduğunu, insanların Facebook ve Twitter’dan filmin izlenmesi için çağrılarda bulunduğunu gözlemlemek mümkün. Hatta filmle ilgili olarak çeşitli dergilerde ve gazetelerde, internet sitelerinde eleştiri yazılarının ve filmin yönetmeniyle yapılan görüşmelerin ard arda yayınlanması, kentsel dönüşümün görsel tezahürüyle ilgili tez yazan bir yüksek lisans öğrencisi olarak bulunmaz bir hazineye konmama vesile oldu. Tezime başladığım sıralarda filmle ilgili bulabildiğim çok az kaynağa kendim katkı yapmaya çalışıp [1] kara kara düşünürken, sayısına yetişemeyeceğim kadar bilginin bir anda kucağıma düşmesi, bilmediği bir akrabasından yüklü miktarda miras kalan kurmaca film karakterlerinden biri gibi hissetmemi sağladı kısa bir süreliğine.

Ekümenopolis’in son aylarda İstanbul’un, süregelen kentsel dönüşüm ve 3. köprü projeleri ve bunların yanında tarihi kamusal alanların yıkılıp şehrin dokusuna zarar verilirken rantsal dönüşüme meydan bırakacak uygulamalara gebe kalmasına karşı ses çıkarmak amacıyla yapılmış bir film olduğunu yönetmeni defalarca dile getirdi bu güne kadar. Filminin aktivizmle doğrudan bağlantılı olduğunu, kentlerin yapılandırılması ve yeniden üretilmesinde sakinleriyle ortak hareket edilmesi gerektiğini ve kentler üzerine yapılacak her türlü politikanın kamusal alanda tartışılıp üzerinde yaşayan insanlarca karar alınması gerektiğini söylerken de, filminin bu sürece hizmet etmesi için çekildiğini üstüne basa basa söyledi. Bu noktaya kadar filmin, izleyen insanların büyük bir kısmında “İstanbul elden gidiyor, bir şey yapılmalı” hissini çoğunlukla uyandırdığını son bir ay içerisinde gözlemlediğimi söylemeliyim. Yalnız filmin aktivizmini, ekibin duruşunu, yaptıkları işteki yetkinliklerini ve endişelerini saygıyla ve dostça selamlamakla birlikte; sosyal bilimler perspektifinden bakıldığında bazı noktalarda eksiklikleri olduğunu düşünüyorum.

 Bu eksiklikleri üç başlıkta incelemek mümkün: İlki, filmin baştan sona oturtulduğu didaktik yapı. Film İstanbul’un özellikle 1980 sonrasında neoliberalizm sürecinde tüm dünyayla birlikte geçirdiği dönüşümü anlatırken, yönetmenin “araştırmamı görsel olarak aktarmak istediğimden film yaptım” demesi üzerine, görüştüğü akademisyenler ve uzmanların görüşlerini filminin merkezine alıyor. Öyle ki; filmi defalarca izlemiş bir insan olarak, uzman görüşleri çıkartılsa filmin anlatımında ve yapısında sorunlar yaşanabileceğini düşünüyorum. Oluşturulan öğretici yapı, yönetmenin süreci bilmeyen bir insana 90 dakikada olayı anlatmak ve “öğretmek” için kullandığı bir araca dönüştüğü [2] için de, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerde son yıllarda üzerinde çok tartışılan “araştırma alanında araştırmacı ve araştırılan arasındaki güç ilişkisi” meselesini ıskalıyor. Bu mesele sosyal bilimlerde araştırılan öznenin sürece halihazırda güçsüz başlamasından ötürü araştıranın sahaya daha eşitlikçi bir yerden girmesi desturuna son yıllarda daha çok sarılmış vaziyette iken film bunu hesaba katmıyor.

İkinci olarak film, İstanbul’un halihazırda çok fazla olan sorunlarının hepsine yetişmeye çalışmaktan dolayı odak noktasını bulamıyor ve oluşturamıyor. 90 dakika boyunca filmi izlerken kentsel dönüşümden 3. köprüye, Avrupa’daki sosyal konut projelerinin tarihinden(ve bu tarihin TOKİ konutlarına anakronik olarak bağlanışından) Türkiye’deki inşaat ve otomobil sektörünün güç kazanışına kadar 90 dakikaya sığmayacak bir sürü konuyu irdelemeye çalışıyor. Bütün ilmeklerin birbirine bağlı olduğu bir örgü gibi düşündüğü şehrin büyük bir mekanizma içinde devinip durduğunu göstermek istemesi kesinlikle takdire şayan bir çaba; fakat ağırlık merkezi bir odağa tutturulmuş olsa idi, karşımıza bizi bu kadar yoran bir belgeselden ziyade daha konsantre bir yapım çıkabilirdi.

Son nokta olarak da; İstanbul’un ve kentsel dönüşümle ilgili olarak gösterilen üç yerleşim biriminin (Ayazma, Başıbüyük ve Sulukule’nin)mahalli, sosyal ve demografik yapıları, ancak bu semtler hakkında bilgi sahibi olan kişilerin bileceği türden imâ edilen, yukardan bir bakışla incelenmiş. Böyle olunca da kentsel dönüşümün İstanbul’daki her semtte benzer ve gitgide homojen bir yapıya büründüğü, mahallelerdeki nüfusun kendi içindeki güç ilişkilerini, bölgelerde nüfusun büyük bölümünü oluşturan kesimin göç hareketlerini ve etnik kökenlerini dile getirmediğini gözlemlemek ve bu konuda yüzeysel kaldığını söylemek elzem hâle geliyor.

Yazının başlarında belirttiğim üzere; bu üç husustaki eksiklikleri bir kenara bırakırsak; belgeselin, Türkiye özelinde belgesel türünün hak ettiği değeri ve ilgiyi göremediği dönemlerden geçerken kamusal fonla gösterime girmiş olmasını, izleyicileri başından beri yapmak istediği şey olan kışkırtmayı son derece iyi bir şekilde kotardığını ve aktivizminin hakkını, başlangıç seviyesinde, verebildiğini söylemek boynumuzun borcu. Bununla birlikte, aktivizmin belgeselle birleşmesinin ne kadar büyük sonuçları olabileceğini deneyimlemek için Ekümenopolis’in bir adım ötesine geçebilmiş bir belgeseli, Gary Hustwit’in Urbanizedadlı belgeselini dillendirmenin gereği geldi de geçiyor bile. [3]

Hustwit 2011 yılında bir üçlemenin parçası olarak çektiği bu filmde [4], kentlerin nasıl tasarlandığını kendine şiar edinmiş ve yola çıkmış. 85 dakikalık film; kent tasarımının gerçekleşmesinde gerekli ve birbirine bağımlı olarak rol alması gereken unsurları kamu desteği, devlet girişimleri ve mimari ve şehir planlaması olarak tanıtıyor. Bu unsurların kimi zaman birlikte hareket edip kimi zaman da birbiriyle mücadele içinde olarak kentlerin oluşma sürecine doğrudan katıldıklarını belirten uzman görüşlerinin ışığında; dünya üzerinde çok sayıda büyük kentin özgün özelliklerini kent sakinleri, uzmanlar ve politikacılar üçgeninde hareket ederek irdeliyor. Bu noktaya kadar filmin yapısı Ekümenopolis’le benzerlikler taşısa da filmin yapısına güç veren iki önemli etken devreye giriyor: birincisi; Mumbai’den, Santiago’ya, Brasilia’dan Phoenix’e ve Pekin’e kadar pek çok şehir gezen ve oldukça fazla kişiyle görüşme yapan yönetmen, her şehrin özgün haline ve yapısına olabildiğince ekonomik bir şekilde yer veriyor ve bütün bu şehirlerdeki yaşam koşulları, farklılıklarıyla birlikte bir bütünü tamamlayacak şekilde sunuluyor. Eldeki nebulavari malzemeden tutarlı ve içinde kaybolunmayan –böylelikle izlerken yorulunmayan- bir film çıkarken; ziyaret edilen her şehirdeki mevcut düzenin olumlu ve olumsuz taraflarından, didaktik bir yolla değil de farklı görüşler doğrultusunda, haberdar oluyoruz.

Filmin ikinci farklılığı; bahsi geçen şehirlerin ekonomik büyüme ve nüfus artışına ilişkin olarak devlet mekanizmalarıyla olumlu veya olumsuz şekilde şekillendirilmelerinin yanısıra, sakinlerinin bireysel ve kimi zaman müşterek katılımda bulundukları mahalle ya da semt bazlı kitlesel aktivist (ve direniş) hareketleri(ni) ekrana yansıtmadaki mahareti. Kentlerin sanıldığı ya da uygulanageldiği gibi her zaman tamamıyla politikacılar ve belli bir ekonomi pratiği üzerinden tasarlandığını iddia eden meta-anlatılara karşın; dünyanın farklı yerlerinde yaşayan kent sakinlerinin yaşadıkları ortamları değiştirmek adına giriştikleri mücadele ve edindikleri yaşam tarzlarını yansıtıyor. Bu mücadeleler kimi zaman devlet desteğiyle tasarlanan altyapısal değişikliklerle, kimi zaman da kişilerin yaşadıkları çevrede kendi rızaları ve istekleriyle başlattıkları hareketlerle gerçekleşiyor. Sözgelimi; Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da belediyenin bir hizmeti olarak yapılan Trans Milenio (İstanbul’un Metrobüs’üne karşılık geliyor) ulaşımının yanısıra halkla el ele verilerek bisiklet yollarının kullanımına teşvik etmek kentin alternatif ulaşım ağına ciddi bir katkı sağlamış. Yine Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yıllardır süregelen bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması belediye destekli bir yapılanmayı işaret ediyor.

Bununla birlikte filmde, Kuzey Amerika’nın Georgia eyaletinde insanların sebze ve meyvelerini mahallelerinde kendilerinin yetiştirdiği ve bir pazar kurup paylaşıma soktuğu “yeşil halk bahçesi” şeklinde çevrilebilecek, kendini örgütleyen bir kent yaşamının temellerinin atıldığını görebiliyoruz. Ya da Almanya’nın Stuttgart kentinde “Stuttgart 21” adı verilen proje kapsamında şehrin demiryollarını düzenlemek için alınan ihale gereği şehrin yeşil alanlarının ve özellikle yüzyıllık ağaçlarının kesilmesine göz yummayan kent sakinlerinin direniş eylemlerini ve görüşlerini, proje yürütücüleriyle yan yana getiriyor film ve sürecin muhasebesini yapmayı izleyiciye bırakıyor.

Filmin en güçlü yanı şüphesiz; kentlerin tasarımının tepeden inme politikalar doğrultusunda ya da salt uzman görüşlerinin uygulanmasıyla değil, David Harvey’in tanımladığı haliyle “kent hakkı”nın kent sakinlerinin istekleri doğrultusunda, onların görüşleri ve halihazırdaki eylemleriyle desteklenmesi gerektiğini sade anlatımıyla gözümüze sokmadan verebiliyor oluşu. Direnişlerin ve olası olumlu değişimlerin filmdekine benzeyen ve hayal olmayacak kadar somut gerçekliklerde geçiyor oluşu gelecek için bize umut ve bir o kadar da şevk veriyor. Bu nedenle;İstanbul özelinde –şimdilik- Ekümenopolis’in açtığı değerli yolda ilerleyip Urbanized’ın gösterdiği hedefe durmadan yürümeye başlamak lazım, şimdi ve derhal!

Notlar:

[1] Altyazı dergisinin Kasım 2011’de çıkan 111. sayısında filmle ilgili olarak yazdığım yazıya bu linkten ulaşılabilir:http://docistanbul.blogspot.com/2011/11/altyaz-kasm-2011-docistanbul-sayfalar_15.html

[2] http://www.ntvmsnbc.com/id/25346073

[3] Bu filmle tanışmamın Mayıs ayında katıldığım bir sunumda bana konumla ilgili olarak önerildiğini, ve iyi ki önerildiğini, söylemeden geçmeyi istemiyorum.

[4] http://urbanizedfilm.com/about/

****************************

2-  Neoliberal kentleşmenin öyküsü: Ekümenopolis

Sevda Aydın

Her şey Dünya Bankasının Türkiye’den birkaç kenti metropolleştirmesini istemesiyle başladı. Ve İstanbul bu emre karşılık verilen ilk kurban kentimiz oldu. Önce gökdelenlerden oluşan ticaret merkezleri ardından, 2. köprü derken, hızla yüz değiştiren asude İstanbul, artan nüfusuyla da varoşlarını yarattı. Taşı toprağı altın İstanbul’un ne taşı ne de toprağı kaldı. Erguvan ağaçlarının, ormanlarının yerine ithal edilen gübrelerden yeşillendirme çalışmalarının gülünçlüğü kaldı. Bunlar elbette hepinizin senelerdir hayıflandığı şeyler. Şimdi durum çok daha vahim ve katmanlı.

Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında İstanbul, finans ve hizmet kenti olarak görülüyor, diğer dünya kentleri ile yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. Buna son örnek geçtiğimiz günlerde İstanbul’da açılan Trump Towers’ın alışveriş merkezi Trump Towers Mall oldu. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Buna bağlı olarak da sermayenin önüne engel olarak çıkabilecek hukuksal ve kamusal tüm denetimler yasa ve yetki değişiklikleriyle ortadan kaldırılıyor. Bu aynı zamanda kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. İşte ‘kentsel dönüşüm’ denen olgu da tam burada devreye giriyor. TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde ‘çılgın’ dönüşümler gerçekleştiriyor. Bu ‘vizyon’un oluşturduğu iş birliği, uyumsuz görünecek gecekondu halkını şehrin dışında kurulan yerleşimlere sürerek umutsuzluk ve çaresizlikle baş başa bırakıyor. Mahallelerimize giren buldozerlerin neden çıkmadıklarını son 10 yıldır sürekli sorguluyoruz. Bu sorulara biraz da olsa cevap olabilecek bir belgesel film önceki gün vizyona girdi. ‘Ekümenopolis’ neoliberal kentleşmenin hayatımıza yansımalarını, neden olduğu yıkımları ve bunların sonuçlarını ele alıyor. Ekümenopolis, 1967 yılında Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları gözönüne alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terim. 29 Nisan’da Taksim Gezi Parkı’nda sokak galası yapan belgesel, Beyoğlu Majestik ve Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda gösterimde.

Ekümenopolis’in Yönetmeni İmre Azem kendisinin değil sadece filminden fotoğraf kareleri  paylaşmamızı arzu etti.

İstanbul’un ana sorunları; şehircilik, mimarlık, sosyoloji, ekonomi, ulaşım sürekli tartışılıyor. Bütün bunları bir belgeselle anlattınız. Nasıl gelişti bu proje?

Kentsel dokunun tahribatı, kentsel dönüşümle tehdit altındaki mahalleler, trafik sorunu… bunları ben sorun olarak görmüyorum. Bunlar aslında kent üzerinden dışa vuran sonuçlar. Sorunlar ise sistemsel olarak daha derinde duruyor. Ben böyle baktığım için filmi yaparken maksadım sistemsel bir eleştiri getirmek ve bunu kent üzerinden yapmak. Çünkü kent, hepimizin yaşadığı bir yer ve sistem içindeki bozuklukları, saydığımız dışa vurumlar sayesinde net ve fiziksel olarak gözümüzün önüne seren yerlerdir. Uzun süredir kentlerin üzerindeki tahribatı gözlemliyordum ama bunların altında yatan dinamikleri ortaya çıkarma isteği beni filmi yapmaya motive etti.

NEOLİBERAL KENTLEŞME MAHALLE KAVRAMINI YOK EDİYOR

İstanbul varoşlarındaki gecekondu yıkımları ve geleneksel mahalleden sınıfsal farklılıkları öne çıkaran mahalleleşmeye geçiş hızla yayılıyor. Bu sizce nasıl okunmalı?

Yaşadığımız neoliberal kentleşme süreci mahalle kavramını yok eden bir süreç. Mahalle bakkalıyla, manavıyla, kasabıyla, sokakta oynayan çocuklarıyla oluşan ilişkiler mekanıdır. Siz o mahalleyi yıkıp, TOKİ konutlarına taşıdığınız zaman bu ilişkileri koparmış oluyorsunuz. Yaşanan deneylerde de gördük bunu. Sulukule örneğin, bin yıllık geçmişi olan bir mahalle. Dünyanın neresinde bu kadar eski bir mahalle var! İnsanları bu geçmişten koparıp, dikilen binalarla ilişki kurmaya zorlayamazsınız. Neoliberal kentleşme sınıfsal ayrılıkları, mekansal ayrılıklara da çevriyor. Yani kenti mekansal olarak sınıflara bölüyor. Şehir planlamasına aykırı olarak yapılan bir gökdelenler eninde sonunda yıkılır. Bunu Çin’de, Avrupa’nın bazı kentlerinde görüyoruz. Bizim ülkemizde de kesinlikle olacak bu.  10-20 sene sonra gökdelen yıkmak büyük bir endüstri olacak. Gökdelen yıkımı üzerine uzmanlaşmış şirketler olacak.

ÜNİVERSİTELER DE MEDYA GİBİ BU SÜRECİN ORTAĞI

Filmden bir ayrıntıda; kentin birçok noktasında araba hurdalıkları görülüyor. Araba reklamları ve araba satışlarındaki patlamalar nihayetinde, kentin büyük araba hurdalıkları ile dolma  tehlikesinden bahsetmek için çok erken diyemeyiz o halde…

Bu artan araba sayısını işaret ediyor. İlk başta dediğim gibi, bunlar temel nedenlerin dışa vurdukları. Bu hurdalıklar neyin dışa vurumu? Başbakanımız övünerek meclis kürsüsünden rakamlar veriyor. ‘bizim dönemimizde günde 700 araç trafiğe çıktı.’ Bunu bir gelişmişlik göstergesi olarak söylüyor. Esas problem burada. Çarpık ve ilkel gelişmişlik anlayışında. Yapılan konut sayısını, satılan araç sayısını gelişmişlik göstergesi, hatta tek gelişmişlik kıstası olarak görürseniz, o zaman şehirler de hurdalığa döner. Buradaki bağlantı çok net. Çağdaş gelişmişlik anlayışı ülkedeki gelirin eşit bölünmesi üzerinedir. Ancak eşit ve adil bir gelir dağılımıyla daha yaşanılabilinir kentler inşa edebilirsiniz. TV ve gazetelerde her gün boy boy konut ve araba reklamı yer alıyor. Medyanın reklamdan geçindiği bir ortamda bu kentleşmeyi kim, nasıl eleştirebilir?

Medyanın tam manasıyla bir eleştirisi yok, mimarlar ya da akademisyenler içerikli bir eleştiri getiremediler…

Evet. Akademisyenler, üniversiteler bile kentsel dönüşüm konusunda belediyelerle ortak proje üretiyorlar. Üniversite çatısı altında bu sürecin bir parçası haline geldiler.

İMECE USULÜ BİR FİLM OLDU

Belgesel birçok festivalden ödül aldı. Neden vizyona bu kadar geç girdi?

Birinci neden Türkiye’deki sinema sektörünün tekelleşmesi. Büyük filmlerin şansı daha fazla Türkiye’de. İkinci olarak, belgesele olan önyargı etken. Türkiye’de belgesel; hayvan, börtü, böcek gibi algılanıyor. Belgeselin de seyredilebilir olduğu, geniş kitlelere hitap edebileceği pek kabul edilmiyor. Biz biraz bunu da yıkmaya çalışıyoruz. ‘İki dil bir bavul’ belki bunu biraz yıkmıştır. Bir de tabii maddi sebepler var. Sinemaya çıkmak karlı bir iş değil. Zaten biz maddi bir gelir bekleyerek yapmadık bu filmi. Ama bir çok insan destek oldu. İmece usulü bir film oldu diyebiliriz. Sadece sinemaya çıkabilmesi için kitlesel fonlama yöntemiyle bir fon oluşturduk. Masrafları da oradan karşıladık, ancak o zaman çıkabildi vizyona. 2 dijital kopya giriyor. Beyoğlu Majestik, Ankara Kızılırmak Sineması. Bizim için önemli olan bağımsız sinemalarda girmesi. AVM veya zincir sinema salonlarında girmek istemedik.

KİM POLİTİKACI, KİM SERMAYEDAR BELLİ DEĞİL

Ayazma’da ‘yaptım oldu’ diyen Ağaoğlu’yla bugün yıkım ekiplerini mahallelere götüren belediyelerin ‘yaptım oldu’ demeleri bir niyet birlikteliğini mi gösteriyor?

Bizim için önemliydi Ağaoğlu’nun belgeselde olması. Ayazma ve İstanbul özelinde yaptığı projelerle bu konun bir parçası durumunda. Küçükçekmece Belediyesi bize röportaj vermedi. Bizde en azından Ağaoğlu’nun görüşlerini almak istedik. Zaten protokolü beraber yaptıkları için sermaye ve politikacıları birbirinden ayırt etmiyoruz. Beraber hareket ediyorlar, bir ittifak var. Çizgiler de belli değil; kim politikacı? Kim sermayedar? Nişantaşı’nda yeni yapılan rezidans projesine baktığımız zaman ortaklarının tamamı milletvekili. Böyle içiçe geçmişlik var siyasetçilerle sermayeciler arasında.

AKM VE EMEK SİNEMASI MİSYONLARINA KAVUŞACAK

AKM, Emek sineması, Beyoğlu’nun eski binaları yıkım tehdidiyle birlikte yaşıyor. Kent hafızası bu yıkımlardan nasıl etkilenir?

AKM ve Emek sinemasında gördüğümüz şey, Türkiye’deki genel özelleştirme eğiliminin sanata yansıması, yani sanatın özelleştirilmesi. AKM ve Emek sineması kamusal bir mekan ve kamusal görevleri var. Buraları ticarileştirdiğiniz zaman işlevlerinden tamamen kopartmış oluyorsunuz. Demirören’in yanında bir AVM sinemasına dönüşecek Emek Sineması. Bütün tarihi değeri kaybolacak. AKM’e de X şirketinin toplantılarına salon olacak. Aslında bu salonların sanat üretmesi lazım. Ben bütün bunların geri dönüşü olacağına inanıyorum. Eninde sonunda bu misyonlarına tekrar kavuşacaklar.

Kaynaklar:

***************************

TOKİ’den hak sahiplerine aidat şoku! /29-08-2013

Ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak

Sulukule’de evleri yıkılan ve TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığında yapılan yeni konutlarda hak sahibi olan ailelerin derdi bitmek bilmiyor.
Radikal’den Elif İnce’nin haberine göre yüz binlerce lira borca giren hak sahipleri, şimdi de aidat şokuyla sarsıldı. ‘Sulukule Toplu Konutları Site Yönetimi’nden ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak. Yine 96 metrekarelik daire için bir defaya mahsus olmak üzere 307 lira ‘ortak gider avansı’ istendi. Aidat içinde ‘site yönetimi hizmet giderleri, ortak mahal elektrik/su/bakım/onarım giderleri, 39 güvenlik personeli, 10 temizlik görevlisi, 3 idari ve 1 teknik personel hizmeti’ gibi masrafların yanında ‘çim biçme makinesi yakıt giderleri ve personel iş elbisesi giderleri’ de var. Bir defaya mahsus ödenmesi gereken ‘ortak gider avansı’nın içindeyse ‘Site yönetimi kuruluş giderleri, ofis ve merkezi demirbaşların alınması, yönlendirme tabelalarının kurulması, peyzaj malzemeleri, ortak alan bakımı için temizlik araç gereçlerinin alınması’ gibi maddeler sıralandı. Bilgi notunda aidat ödenmediği takdirde aylık yüzde 5 gecikme tazminatı uygulanacağı da yazılı. Siteyi 1 yıl boyunca TOKİ iştiraki Emlak Yönetim A.Ş. yönetecek.

Aidat bilgilendirme notunun ekinde bir de ‘anket’ çıktı. Anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarıldı. Hak sahiplerinin yüzde 70’i bu ödemeyi kabul ederse işlemlerin yapılacağı belirtildi. Şu anda sitenin etrafı derme çatma metal bariyerlerle çevrili, anahtarların teslim edildiği ilk günlerde evlerin su saatlerinin çalınması siteye yeni taşınanları ayağa kaldırmıştı.

‘Haciz gelecek’
Mahalledeki STK’lara göre, Fatih Belediyesi’nin TOKİ’yle yürüttüğü ‘yenileme projesi’ kapsamında Sulukule’de evi yıkılarak zorla tahliye edilenlerin sayısı 3 binin üzerindeydi. Fatih Belediyesi’nin son verilerine göre 575 konut+ 60 bağımsız bölümden oluşan sitede 199 Sulukuleli hak sahibi oldu. Şimdi onlar da mağdur.

‘Sanki ölü şehir’

Doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar, yüz binlerce liralık borcu ödeyemeyeceğinden ve evine haciz geleceğinden endişeli: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkartdık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir. Geçenlerde biri komşunun dairesini kiralamak için geldi, ‘Güvenlik bile yok, ben çocuğumu buraya nasıl bırakırım’ dedi gitti. Kameralar, çit gerekli olabilir ama ödeyemeyeceğim için istemedim.”

Yeni konutlarda 2 aydır yaşayan Mehmet Aksu “Aidatlar 1 Ağustos’ta başlamış ama hâlâ sokağın elektriği yanmıyor, çöpler alınmıyor. Bu sitede ne havuz, ne yeşil alan, ne de sosyal tesis var. Anca çöpü alacak, merdivenleri silecek. Bize sunulan hiçbir hizmet yok. İstanbul ’un neresinde böyle aidat ödeniyor? Bunun neresi sosyal proje?” diye isyan ediyor.

İsmail Gani emekli maaşıyla evlerinin borcu ve aidatını ödemenin olanaksız olduğunu anlatıyor: “Sulukule’de iki katlı eski evimizde çoluk çocuk yaşarken ne kira ödüyorduk, ne de tek kuruş borcumuz vardı. Şu anda toplam borcum 270 bin lira. ‘Emekli maaşıyla bu borcu nasıl ödeyeceğiz’ derken bir de bu aidat çıktı başımıza. Geçen ay evlerden birinde yangın çıktı, yollar o kadar dar ki itfaiye makinesi giremedi, dubaları yıktı. Şimdi yolu yeniden yapıyorlar. Bütün hatalarının bedelini biz mi ödeyeceğiz? 39 güvenlik görevlisi alacaklarmış. Madem siteyi dikenli telle çeviriyorsun o kadar güvenliği ne yapacaksın? Amaç bizi borca batırıp buradan kovmak.”

Havuzlu sitelerde bile 2+1 daire aidatı daha ucuz. Çim biçme aleti yakıtı, jiletli tel masarafı şaşırttı.
Gaziosmanpaşa Avrupa TEM kOnutları: 110 lira
Esenyurt Milpark. 175 lira
Soyak Olimpiakent: 170-190 lira
Beylikdüzü Carmen: 175 lira
Sulukule: 230 lira

http://www.muhalifgazete.com/haber/77225/tokiden-hak-sahiplerine-aidat-soku.html

*****************

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK


Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

(Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

AKBABA İLE ÇAYLAK


Akbaba bir çaylağa:

“Uzağı görmekte benden üstün mahlûk yoktur.” demişti. Çaylak:

“Bunu söylemek yetmez. Gel bakalım ovanın etrafında ne görüyorsun?” diye karşılık verdi. Akbaba bir günlük yol tutan bir yükseklikten aşağılara baktı:

“inanırsan, dedi, ovada bir buğday tanesi görüyorum.”

Çaylak, hayretinden sabredemedi. Yukarıdan aşağı doğ­ru süzülmeye başladılar; fakat akbaba o tanenin yanına gelir gelmez, ayağına uzun bir tuzağın ipliği düğüm­leniverdi. Zavallı, taneyi yemek düşüncesiyle boynuna feleğin kement attığını bilememişti.

Her sedef inciye gebe değildir; nişancı her zaman hedefe vuramaz, değil mi?

Çaylak:

“Sen düşmanın tuzağını fark edemedikten sonra taneyi görmüşsün, ne faydası var?” dedi.

İşittim; akbaba, boynu kemendin içinde, söyleniyor:

“Mukadderattan kaçmanın imkânı yok ki….” diyordu.

Sözün kısası ecel, akbabanın kanına kastetmiş, kaza da onun keskin gözünü bağlamıştı. Kıyısı görünmeyen bir suda, yüzücünün gururu işe yaramaz.

Kaynak:

Sa’dî-i Şirâzi, Bostân, çev:Hikmet İlaydın, MEB, İst.1997, 485s. (s.226-227)

 

(Blöfü görmede kabiliyeti olmayan, neden kumarbazla masaya oturur ki.
Tarih üteceğim derken, ütülen insanlar ve milletlerle doludur.)

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film


Yönetmeni: Andrzej Wajda

Türü: Dram

Yapım Yılı: 1988

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 24 Şubat 1988

Senaryo yazarı: Fyodor Dostoevsky, Edward Zebrowski, Andrzej Wajda

Görüntü Yönetmeni: Witold Adamek

Müzik: Zygmunt KoniecznyTür : Dram

Süre : 116 dakika

Oyuncular: Isabelle Huppert, Jutta Lampe, Philippine Leroy-Beaulieu , Bernard Blier, Jean-Philippe Écoffey, Laurent Malet, Jerzy Radziwilowicz, Omar Sharif, Lambert Wilson, Philippe Chambon, Jean-Quentin Châtelain, Rémi Martin, Serge Spira, Wladimir Yordanoff, Zbigniew Zamachowski, Piotr Machalica, Bozena Dykiel, Bogusz Bilewski, Stanislaw Górka, Ryszard Jablonski, Józef Kalita, Eugeniusz Kaminski , Jerzy Klesyk, Jaroslaw Kopaczewski, Helena Kowalczykowa, Krzysztof Kumor, Tadeusz Lomnicki, Beata Niedsielska, Witold Skaruch, Alina Swidowska, Pawel Szczesny, Tadeusz Wludarski, Grzegorz Wons, Wojciech Zagórski

Film Özeti:

1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır…

Oscar ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor…

Roman Hakkında

Ecinniler (Rusça: Бесы, Besi), Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir.

Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alır ve de eleştirir.

Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. Bu nedenle Dostoyeski’nin son yıllarındaki muhafazakâr görüşleri kitapta fazlasıyla hissedilir. Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır.

 Romanın Altyapısı

Dostoyevski Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı yapıtı ile uğraşırken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir. Rusya’daki nihilist gruplarından birinin başında bulunan Sergey Neçayev, kendi grubundan biri tarafından hiçbir yerden emir almaksızın ekibini kendi düşüncelerine göre yönettiği konusunda bir iddia ile itham edilir. Bunun karşısında Neçayev bu suçlamanın sahibini öldürterek bir havuza attırır. Ülke çapında farklı görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan olay, Dostoyevski’yi de uğraştığı yapıtına Neçayev’i temsil edecek bir karakter ekleyerek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteri ile birlikle yapıt Ecinniler başlığı ile yayınlanır.

Karakterler

  • Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin romanın ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir.
  • Stepan Trofimoviç Verhovenski entelektüel bir baba karakteri. Tanrıtanımaz olmasına rağmen nihilizm, ateizm gibi akımların karşısında duran Stepan Trofimoviç yıllarca Stavrogin’in hocalığını yapmış, Stavrogin’in annesi Varvara Stavrogina’nın kanatları altında yaşamıştır.
  • Pyotr Stepanoviç Verhovenski Stepan Verhovenski’nin oğlu. Rus devrimine gönülden bağlı ve Avrupa’dan gelen emirlerin uygulanması için canla başla çalışan bir nihilist gibi görünse de ütopik bir fikri kendi başına uygulamaya çalışan bir iktidar düşkünüdür. Dostoyevski’nin gerçek hayattan aldığı Sergey Nechaev in romana adapte edilmiş halidir.
  • Varvara Petrovna Stavrogina Stavrogin’in annesi, eski general karısı. Ölen kocasının rütbesi ve geniş mal varlığı ile şehirde oldukça nüfuzlu bir kimliğe sahiptir. Dindar bir hristiyan ve sağlam bir karakterli bir anne figürü sergilemesine rağmen, o da daha sonra şehirdeki herkesin gözünü boyayan eğlencelerin ve materyalist düşüncelerin esiri olmaktan kendini alamayacaktır.
  • İvan Şatov Varvara Stavrogina’nın eski serflerinden birinin oğlu. Varvara Stavrogina’nın koruyucu ve otoriter karakteri ile yaptığı tüm çağrılara karşı gelip, Stavroginler’in evinde yaşamaktansa, Avrupa‘da sefalet içinde yaşamayı tercih etmiş, Stavrogin ile dostlukları sonucunda edindiği Panslavist düşüncelerin ve daha sonra bir arayış içindeyken kolunu kaptırdığı nihilist gruplar arasında kalmıştır. Gerçek hayatta Sergey Nechaev tarafından öldürülen üniversite öğrencisini temsil eder.
  • Yüzbaşı Lebyadkin kentte yaşayan bir emekli asker. Sık sık içen ve kız kardeşi Lebyadkina’yı döven Yüzbaşı’nın daha sonra Stavrogin ile bir alakası ortaya çıkacaktır.
  • Fedka şehirdeki kaçak. İşlenen cinayetlerden ve binaların yakılmasından sorumlu tutulmaktadır.
  • Lizaveta Nikolayevna Varvara Petrovna’nın yakın dostu Praskovya İvanovna’nın kızı. Liza diye hitap edilen Lizaveta Nikolayevna Nikolay’a aşıktır.
  • Mavkiriy Drozov Varvara Petrovna’nın dostlarından Drozovlar’ın oğlu. Kentte Stavroginler’in evinde konuk olarak kalmaktadır. Liza’yı sevmekte, onun her söylediğini yapmakta ve Liza’ya koruyuculuk etmektedir.
  • Aleksey Niliç Kirilov Şatov’un yakın arkadaşı olan bir üniversite öğrencisi. Her ne kadar nihilist gruplara katılmış, yazarın muhafazakar ve nihilist karşıtı görüşlerine tezat oluşturan bir karakter olsa da Dostoyevski’nin sınır tanımayan insan sevgisinden nasibini almış; hikâyede gelişen olaylar, bu ateizmle inanç arasında gidip gelen karakterin iyi yürekli, dürüst ve yardımsever arkadaş imajını ortaya çıkarmıştır. Kirilov’un felsefi görüşleri kitabın en merak uyandıran yanlarından biridir.
  • Mariya Timofevna Lebyadkina Yüzbaşı Lebyadkin’in kızkardeşi. Ağabey’i tarafından sürekli dövülen meczup genç kadın Nikolay Stavrogin’e hayranlık duymaktadır.
  • Piskopos Tihon şehirdeki katedralin çok tanınan ve danışılan piskoposu. Nikolay Stavrogin ile diyaloğu Stavrogin’in tüm ilginç davranışlarının anahtarı olacaktır.
  • Andrey Antonoviç von Lembke şehre daha sonra atanan vali. Muhafazar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır.
  • Yulina Mihailovna von Lembke valinin eşi. Kocasının aksine nihilistleri ılımlı bir şekilde kontrol altında tutmayı savunan Yulina Mihailovna, kendince yaptığı iyi niyetli planlarla, Pyotr Stepanoviç’i yakından tanıyarak nihilistleri yola getirecektir. Saflığı ve gerçeklere gözünü uzun süre kapalı tutması nedeniyle gelişen olayların sorumlularından biridir.
  • Darya Pavlovna Şatova İvan Şatov’un kız kardeşi. Ağabeyinin aksine Varvara Petrovna’dan hiç kopmayan Darya onun kanatları altında büyümüştür. Nikolay’a karşı, arkadaşlıkla karışık bir aşk beslemektedir. Her ikisinin de İsviçre’de olduğu bir sırada aralarında anlaşılamayan bir ilişki yaşanmıştır.
  • Karmazinov kalemini bırakmak üzere olan, birçok kentlinin saygı duyduğu sözde büyük yazar. İvan Turgenyev‘i temsil eder.

Roman Özeti

Roman Stapan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın dostluklarına ilişkin bir girişle başlar. Stepan Trofimoviç, birkaç kez üniversitelerde ders verdiği için profesör diye anılan bir entelektüeldir. Nikolay Stavrogin’e ders vermek için yıllarca Stavroginlerin konağında yaşar Nikolay’ın eğitiminin ardından da Varvara Petrovna’dan tamamen ayrılamaz ve ondan aldığı maaş, verilen bir ev ile bir yardımcı sayesinde eski patronundan hiç kopmaz. Bu arada Stavrogina’ya karşı hiç itiraf edemediği ve saklamaya çalıştığı bir aşk da içinde büyümektedir.

Petersburg‘a ve Avrupa’ya gidip gelen Stavron’i Varvara Petrovna çok nadir görebilmektedir. Bu arada Stepan Trofimoviç’in oğlu Pyotr Stepanoviç’le arkadaşlık kurmuştur. Şatov’un çalışmak için gittiği Amerika’dan dönmesi için ona yardım eden de Stavrogin’dir. Bu gençlerin birbirleri ile ilişkileri nihilist örgütlere dayanmaktadır.

Stavrogin, kente Petersburg’dan ilk gelişinde anlaşılmaz bir tutum takınır. Katıldığı toplantılarda saygın büyüklere hararet sayılabilecek davranışlarda bulunur. Herkes tarafından deli olarak görülmekteyken ortadan kaybolur. Bu arada İsviçre’de yaşarken Liza ile kimsenin çözemediği bir ilişki yaşamıştır.

Kentin en dedikoducu sakinlerinden Liputin Stepan Trofimoviç’in evine gelir. Yanında Kirilov’da vardır. Kirilov felsefesinden kısaca bahseder:

Açıklamada Tanrı’nın varlığı yokluğu konusundaki tartışma farklı bir boyut alır. Kirilov İsa‘nın varlığını reddetmez. Ancak ona göre acı ve korkuyu yenebilen insan ancak insanlığın zaaflarının dışına çıkabilir. Bu insan duygusal ve fiziksel olarak değişir ve tanrı olur. İnsanoğlunun geçirdiği evreler ve çağlar o zaman tanrı olan insana göre , insan-tanrı’ya, göre şekillendirilecektir. Tarih, gorillerden insan-tanrı’ya kadar olan çağ ve sonrası olarak ikiye bölünecektir. Tanrı ancak bu sayede varolabilir. Bu korkuyu yenebilmenin ve korkusuz olabilmenin tek yolu ise intihar etmektir. Kirilov’a göre o güne kadar intihar edenlerin hepsi umutsuzluktan veya yaşamın birtakım zorbalıklarından kurtulmak için intihar etmiştir. Korkusunu yenerek intihar eden tek kişi Kirilov olacaktır. Bu sayede tanrılığa ulaşacaktır.

Liza Stavrogin’in ortadan kayboluşundan sonra kente gelir. Şatov’u bulup Mariya Lebyadkin ile ilgili bilgi almak ister. Mariya Lebyadkin ise bir kilisedeki bir ayin sırasında Varvara Petrovna’yı bulmuş, yardımsever Stavrogina tarafından Stavroginler’in konağına getirilmiştir. Anlatıcı (Stepan Trofimoviç’in dostu) ve Stepan Trofimoviç de konağa çağrılmıştır. Zira Stepan Trofimoviç Varvara Petrovna’nın teklifi ile Darya Pavlovna ile evlendirilmek istenmektedir (Stepan Trofimoviç bunu Darya ile Nikolay’ın İsviçre’de yaşadıklarının günahının kendisine yüklenişi olarak algılar). Liza ve Mavkiriy Drozov da konakta Stepan Trofimoviç ile birlikte Mariya Lebyadkin’in Stavroginler’le ilişkisini çözmeye çalışmaktadırlar. Tam bu sırada, Stavrogin yanında Pyotr Stepanoviç ile çıkagelir. Herkes Mariya Lebyadkina ile ilgili bilgi isterken Stavrogin, Lebyadkina’yı alıp götürür. Pyotr Stepanoviç bir açıklama yapar. Açıklamaya göre, Stavrogin Petersburg’da tanıştığı Lebyadkina’yı korumaya almıştır. Aralarında bir evlilik olmamıştır. Ancak Ağabey Lebyadkin, yıllardır bu dostça ilişkiden yararlanıp para koparmaktadır. Asıl gerçek ise bu konuşmadan sonra ortaya çıkar. Stavrogin Petersburg’da Lebyadkina ile evlenmiştir.

Pyotr Stepanoviç Avrupa’daki örgüt yönetiminden emirler aldığını söyleyerek kentte bir beşli grup kurmuştur. Grubun üyeleri kendilerini gizlillik içinde yürütülen hücre sisteminin yüzlerce parçasından biri sanarken, aslında Pyotr Stepanoviç’in ütopik düşüncesinin uygulayıcılarının tamamını oluşturmaktadırlar. Pyotr Stepanoviç’in fikri geniş çaplı bir ihtilalle Rusya’daki yönetimi ele geçirmek, bunu yaparken de yokedecekleri tanrının yerine bir başka ikonu ,tam bir erkek güzeli olan Stravrogin’i getirmektir. Kentte yapacakları ise bu geniş çaplı ihtilalin yalnızca bir provasıdır.

Pyotr Stepanoviç bundan sonra hızla çalışmalarına devam eder. Valinin Karısı Yulina Mihailovna ile samimiyet kurup işi vali konağında kalmaya kadar götürür. Vali von Lembke ise bu nihilistin karısını kontrol altına almasına tahammül edememekte ancak çekingen karakteri ile suskun kalmaktadır. Pyotr bir süre sonra Yulina Mihailovna’nın aklına bir şenlik fikri sokar. Biletler satışa sunulur. Salon seçilir ve tüm kentin genç kızlarının ilgisini çeken bir eğlence tertip edilir.

Lebyadkin kızkardeşini de alıp kentin dışında bir eve taşınır. Pyotr Stepanoviç’in amacı ağabey-kardeşi azılı suçlu Fedka’ya öldürterek Stavrogin’i Liza ile evlenmesi için serbest bırakmaktır. Bu plan şenlik sırasında uygulanır. Tüm kent göz alıcı süslemeleri, içecekleri, yiyecekleri ile göz kamaştıran eğlence salonuna dolmuştur. Bu arada Pyotr Stepanoviç ortadan kaybolmuştur. Kentte bir anda birkaç koldan çıkarılan yangınlar başlar. Birçok ev kül olur ve yanan evlerden birinde Lebyadkin ile kız kardeşinin cesedi bulunur.

İyice kaosun hakim olduğu kentte Pyotr Stepanoviç’in planı başarı ile devam etmektedir. Oluşturduğu beşlisinin dördünü organize ederek, beşinciyi yani kendilerini ele vermek üzere olan hain Şatov’u öldürmek ve suçu yazdıracağı bir itiraf mektubu ile zaten intihar edecek olan Kirilov’un üstüne yıkmaktır planının son aşaması. Kirilov’la görüşür. Ertesi günü intihar etmesini bildirir. Bu arada Fedka ile aralarında bir diyalog geçer. Fedka ile beraber yaptığı ve Fedka’nın üzerine yıktığı kilise soygunu tartışma konularıdır. Tartışmanın sonunda planının uygulanmasına köstek olan Fedka da sözde ihtilalin uygulanışına kurban gider. Fedka’nın ölümü de Şatov cinayeti gibi ertesi gün intihar edecek olan Kirilov’un üzerine yıkılacaktır.

Ertesi günü Şatov’u ilgilendiren beklenmedik bir olay olur. Kendisini uykudan uyandıran bağırış çağırışın üç yıldır görmediği karısına ait olduğunu görür. Şatova’yı içeri alır. Hasta olduğunu fark eder. Kirilov’dan yiyecek ve buz gibi odada oturan Şatova’nın ısınması için çay ister. Ricası iyi yürekli dostu tarafından gecenin bu saatinde bile geri çevrilmez. Bir süre sonra gece karanlığında dakikalardır fark edemediği karısının hamileliğini fark eder ve gelip giden doğum sancıları karşısında ne yapacağını şaşırır. Silahını satarak bir ebe çağırır. Doğan çocuk Stravrogin’dendir. Şatov her şeye rağmen hala sevdiği karısı gibi kendisinden olmayan bebeği de benimser. Karı koca birbirlerine söz verip ayrılmamaya karar verirler. Artık bebeği beraber büyüteceklerdir.

Doğumun ve karısına duyduğu sevginin etkisi ile tanrıya bağlanan Şatov beşlilerden biri tarafından çağırılır. Devrim için kullanılan baskı makinesi alınacaktır. Şatov makinenin gömülü olduğu yere geldiğinde Pyotr Stepanoviç ve grubun diğer üyeleri üzerine atılırlar. Şatov tam her şeyin kendisi için rayına oturduğu sırada öldürülüp bir havuza atılır. Artık beşlileri ele verecek olan hain öldürülmüştür. Pyotr Stepanoniç son aşamanın da uygulanması için Kirilov’un evine gider. Uzun uğraşlar sonucu itiraf mektubunu yazdırır. Fakat Kirilov insan-tanrı olma yolunda intihar etmekte şimdi kararsızdır. Kararını değiştirmek ister. Yenmeye çalıştığı korku onu sarmış ve planından vazgeçmenin eşiğine getirmiştir. Sinirlenen Pyotr ile aralarındaki boğuşma sırasında Pyotr hafif bir sıyrık alır. Kirilov bu arada odasına kapanmış ve silahını başına dayayıp tetiği çekmiştir.

Pyotr Stepanoviç kenti terk eder. Planı başarıya ulaşmamıştır. Asla ayrılmayacaklarını sandığı beşlinin kalan üyeleri suçlarını itiraf ederler. Liza Mariya Lebyadkinler’in öldürüldükleri yeri görmek isterken, cinayetin kendisi yüzünden işlendiğini sanan halkın hışmına uğrar. Başına aldığı darbeler sonu ölür. Şatova kucağında bebeği kocasını ararken hastalanıp ölür. Bebek ise annesinden de önce soğuk alıp hayatını kaybetmiştir. Bu arada tüm bu olaylarla kent çalkalanırken Stavrogin Petersburg’a gider.

Tüm bu haberler daha Stavroginlerin evine ulaşmamışken, Darya hakkında düşündükleri yüzünden Varvara Petrovna ile ilişkisi kopan Stepan Trofimoviç yollara düşer. Amacı bir tüccarın çocuklarına öğretmenlik yapmak veya ilerleyen yaşında bir duvar dibinde kendisine yaraşır soylu bir ölüm tatmaktır. Bu düşünceler arasında köylü bir çifte rastlar. Çift kendisini rastgele istekleri doğruldutusunda bir kasabaya getirir. Stepan Trofimoviç, kasabada bir zamanlar yaşadığı kentte de gördüğü incil satan bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber bir başka kasabada konaklarlar. Stepan Trofimoviç burada kendidini günden güne tüketen bir hastalıkla boğuşmaya başlar. Bu arada bir inanç arayışına girmiştir. İncil satıcısı kadına derin bir sevgi beslemeye başlamıştır. Birkaç gün sonra kasabaya gelen Varvara Petrovna kendisini derin bir sevgi ve ilahi bir bağlılığa dönüşen inancı ile bulur. Stepan Trofimoviç tutulduğu hastalığa dayanamaz ve beslediği imanla ve başında dua okumak için bekleyen bir papazla can verir.

Stepan Trofimoviç defnedildikten sonra Stavrogin’in kente döndüğü haberi gelir. Odasına gelenler tavana bağlanmış bir halatla intihar ettiğini görürler.

Piskopos Tihon’la Stavrogin Aslında romanın olay örgüsüne göre önceki bölümlerin arasına koyulması gereken bölüm, Stavrogin’in Petersburg’da yaptığı ahlaksızlıkları yansıttığı için sansüre uğramıştır. Dostoyevski de bu sansüre başkaldırmamış ve bölümü romandan çıkarmıştır. Bölümün gerçek yerinin neresi olduğu tartışılmaktadır.

Stavrogin katedrale kabul edilir. Ünlü Tihon’un odasına çıkarılır. Tihon’a elindeki birkaç kağıdı verir. Kağıtlarda Stavrogin’in itirafları yazılır. Tihon dakikalarca kâğıtlarla ilgilenir: Stavrogin Petarsburg’da kaldığı evde evin kapıcılarının yoksul küçük kızları ile bir ilişki yaşamıştır. Küçük kız bu olayın ardından intihar etmiştir. Ardından Stavrogin sefil bir yaşamı seçer ve Lebyadkina ile bu sefil hayat için evlenir. Petersburg’un en berbat batakhanelerine girer. Kendisine işkence eder. Yazdıklarında her ne kadar küçük kızın intiharından etkilenmediğini kanıtlamaya çalışsa da piskopos Stavrogin’in aslında çektiği bu dayanılmaz vicdan azabını dindirmek için sefil bir hayat seçtiğini ortaya çıkarır. Bu vicdan azabının onun iyi yürekli biri olduğu sonucunu çıkararak imana teşvik eder. Stavrogin başta etkilenmişse de sonra tekrar kafasının dikine giderek kapıyı çarpıp çıkar.

Romanın Ölümsüzlüğü

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler’de 19. yüzyıl Rusya’sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakâr, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır.

Yazınsal Anlamda Ecinniler

Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bakış açısına sahip ama aynı zamanda olayın içinde olan anlatıcı Dostoyevski’nin diğer birkaç romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden olan bu yöntem daha sonra modernizmle beraber kullanılmaya başlayacaktır.

Romanın yazınsal anlamda olduğu gibi duygusal anlamda değerlendirilebilecek bir diğer tarafı da realizm‘in vazgeçilmezlerinden olan doğrudan anlatımı benimserken bazı süslü cümleleri aralarda vererek okuru sanatsal açıdan doyurma geleneğinin aksine – zaman zaman kimi romanlarında ağır bir dil kullansa da – Dostoyevski sade ve süslü söyleyişten uzak bir anlatımı tercih etmiştir. Bu yönden eleştirilebilir olsa da, Ecinniler’in asıl özelliği kahramanın duygularının okura olduğu gibi ulaştırılabilmiş olmasıdır. Ruh tahlilleri ile sağlanan bu nitelik sayesinde okur kahramanın duyduğu her ürpertiyi, korkuyu, sevinci sanki kendisi birebir yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski’nin ilahi sesi sayesinde duyulan ürperti güçlenir ve okur istese de kendisini olaydan soyutlayamaz duruma gelir. Okur Şatov’un, karısını görünce yaşadığı sevinci, Şatov’un ölümüyle Şatova’nın yaşadığı düş kırıklığını, Kirilov’un intihar etmeden önce kapıldığı korkuyu olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hisseder. Bu yönden Ecinniler’de duygu yoğunluğu birinci sırada gelir.

Siyasi Yönü

Ecinniler çağının siyasi olaylarına duyarsız kalamayan bir yazarın ürünüdür. Avrupa’ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakâr düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne serer. Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır.

Ecinniler, birkaç yönü ile Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar‘ı için bir karşı savdır. (Eserdeki Karmazinov Turgenyev’i temsil eder.) Bir toprak ağası olan Turgenyev’in Avrupa’ya açılmacı, ateist ve bir taraftan da halkı hor gören düşüncelerine Dostoyevski şiddetle karşı çıkar. Panslavizmden de etkilenen Dostoyevski’ye göre her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir parçası haline gelir. Bu ulusal benlikte halkın da katkısı tartışılamaz.

Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk‘a göre ise:

“Ecinniler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ecinniler

Filmden Alıntılar

“Yapabileceğimiz tek şey tartışmak. Çar, Rusya ve aile haricinde her şeyden konuşabiliriz. Tartışabiliriz, ama sen yokken!”

“Biz halkı sevdiğimiz için böyle konuşuyoruz.”

“Siz ne Rusya’yı, ne de halkı seviyorsunuz. Onlardan kopuksunuz. Halkı olmayanın Tanrısı da yoktur!”

“Bu yaşlı dünyayı siz mi değiştireceksiniz?”

“Haksızlığa karşı hiçbir taviz verilmemeli, derdin. Sert olunmalıydı.”

“Kafa kesmek fikir üretmekten çok daha kolaydır. Ve saldıracağız.”

“En önemli şey ilerlemektir. Shakespeare ve Victor Hugo, ilerlemeyi engellemezler! Kitaba ihtiyacımız yok artık. Victor Hugo yaşlının teki. Ve Shakespeare  Köylülerin ona değil, pabuca ihtiyacı var. Onlara pabuç verecek misiniz peki?”

“İnsanlar neden kötü biliyor musun?  İnsanlar iyi olduklarını bilmedikleri için kötüler.”

“Acı çekmiyorsun ama çekmekten korkuyorsun. Acı taştan kaynaklanmıyor. Onun korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyu aşan kişi, Tanrı olur.”

“Bir maymun bile maymunu anlar. Beni neden kimse anlamıyor?”

“İçimde bir şair var ve domuzlarla yaşamak zorundayım. Çünkü Rusya aklın değil  doğanın bir oyunudur.”

“Bir valinin güçlü görünmesi gerekir. Ben de sakinleşmeye çalışıyorum.   İkona’nın incileri çalınmış. Tanrı bile sağlam durmuyor. Kiliseleri korumak zorunda olsak bile,  bir valinin her şeye rağmen, Tanrıya inanması gerekir.”

“  Yaşam başka bir şey, ölüm başka bir şeydir. Yaşam vardır, ölüm yoktur.”

“İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Bunu bildiği an, mutlu olacaktır zaten.”

“  Eğer inandığını bilseydin, Tanrıya inanırdın. Henüz bilmediğin için, ona inanmıyorsun.”

“Yahni yapmak için bir tavşan lazım. Tanrıya inanmak için de bir Tanrı.”

“Her halkın tek bir hedefinin olduğunu, bunun da Tanrıyı bulmak olduğunu söylemiştin. O zamanlar tavşan yok demiyordun ama.”

“Neden ikimize farklı şeyler anlatıyordun?   Kendimi ikna etmeye çalışıyordum herhalde.”

“İsa tekrar Rusya’da dirilecek.”

“Hem akıllı olup, hem de ona (Tanrıya)  inanmak imkansız.”

“Yaşamalı mı, yoksa intihar mı etmeli?”

“Toprağı öp, onu gözyaşlarınla sula. Affetmesi için yalvar. Çok pişmanım”

“Hangi rolü oynamamı istiyorsun? Mesela,  Yönetim Kurulu’ndansın! Öyle bir şey yok. Sen ve ben. Dinle. Diğerlerine unvan veriyorum, sekreter, başkan yardımcısı gibi ve buna bayılıyorlar. Saf insanlar için işin duygusal boyutu çok önemli. Bir de saf ve bayağı insanlar var. Hepsini bir arada tutan şey korku. Onları gerektiği kadar ilerici olmamakla  suçlamak hep işe yarıyor. Hiçbir bireysel fikirleri yok. Onlar,  kendi başlarına düşünmekten utanç duyar. Grubu birleştirmek için daha iyi bir yol var.

(Anlat.   Kaç kişiler?

  Beş?  Altı?

 Beş. Aralarından dördünün, beşinciyi öldürmeleri gerekir. Hangi bahaneyle?

“İhanet.” Birini ihanetle suçlayıp  onu öldürmek lazım. Kanı döken dörtlü de sonuna kadar  birbirlerine bağlanır.

“Ben özellikle geceleri Tanrıya inanırım. Sabah olunca geçiyor.”

“Biz bile birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz.”

“Kendimi, yerimize geçecek olan geleceğin toplumu  konusunda çalışmaya adadım. Yarının dünyası. Size on bölümden oluşan  örgütlenme sistemimi sunuyorum. Çalışmanın ne yazık ki henüz bitmediğini  ve sonuç kısmıyla başlangıcın çeliştiğini  belirtmek isterim. Sınırsız özgürlükten yola çıkarak, sınırsız zorbalığa varıyorum. Bu çelişki, bende bir çeşit umutsuzluğa yol açtı. Ancak tekrarlıyorum, başka çare yok. Bu yüzden de size on gece boyunca çalışmalarımı  okumayı teklif ediyorum. Yani, İnsanlığı ikiye ayırmayı öneriyor. İnsanların onda biri, diğerlerini yönetecek. Onlar da bir çeşit sürüye dönüşecekler. Ve bir dizi değişimden sonra, ilkel masumiyete erişecekler. Yani ilkel bir cennet gibi. Tabii bu arada hepsi çalışmaya zorlanacaklar. Bu şekilde Eşitliği böyle sağlayabiliriz. Kölelikte bütün insanlar eşittir ve köledir. Başka türlü eşit olamazlar. Aynı seviyede olmaları lazım. Eğitimin seviyesini düşüreceğiz. Ve yetenekli insanlar daima yükselmek  isteyecekleri için de, maalesef Cicero’nun dilini kesmek, Copernic’in gözlerini oymak ve de Shakespeare’i öldürmek gerekecek. İşte benim sistemim. Önerdiğim şey cennet.”

“Biz Rusya’yı kalkındıracağız.  Yok edeceğiz, sorunlar çıkaracağız, yangınlar çıkaracağız. AsıI felaket o zaman başlayacak. Dünyada o güne kadar görülmeyen bir devrim yaşanacak. Rusya’nın üstünü kalın bir sis perdesi kaplayacak. Toprak eski Tanrılarının yasını tutacak. Mülkiyet arzusunu yok edeceğiz. Rus Tanrısı kendini zaten içkiye verdi. Herkesi sarhoş edeceğiz ve insanları  görülmemiş bir çöküşe sürükleyeceğiz. Arzular bitti artık. Zaman, zaman biraz taze kan, o kadar.

[Siyasetçinin tekisin. Sadece kendini, kendi gücünü düşünüyorsun. Sosyalist değilsin.]

Tabii, ben bir suçluyum, ben kötüyüm. Ama bu kadar büyük bir anda bizi bırakıp gidemezsin. Ne kadar güçlü olduğumuzu bilmiyor musun? Güçlüyüz. Dinle haydutlar var, tamam. Ama henüz bizimle olduklarını bilmeyen bir sürü insan daha var. Öğrencilerinin yanında Tanrıyla alay eden din adamı da bizimle. Korkusu olan herkes bizimle. Yeteri kadar liberal olmamak kaygısıyla  suçluları aklayan savcı da yanımızda. Yazarlar, gazeteciler bile. Henüz bilmiyorlar. Suç bir sapkınlık değil, ahlaki bir görev. Mütevazi bir karşı çıkış.

[Benden ne istiyorsun?  Peşimi neden bırakmıyorsun?]

 Çünkü sen güzelsin. Güzelliği severim. İdolleri severim. Benim idolüm sensin. Sensiz ben bir hiçim. İdol olmak istemiyorum. Sen şefsin, güneşsin, beklenilen kişisin. Her yere yaydım o geldi, o burada. Yeni gerçek o, artık. Ve eski bina çökecek. Çelikten bir bina inşa edeceğiz..”

“Biz sizin düşmanınız değiliz. Size “tamam, yakın, yıkın, ateşe verin” diyoruz. Gerekirse de sizi kontrol altına alırız. Sizi kendi kendinizden koruruz. Yani bizim için çalışıyorsunuz. Yolumuzu açıyorsunuz.”

“Lider abartılı bir tanım. Ancak bunu kısa sürede öğrenirsiniz. Biraz daha sert olmalısınız.”

“Tek sorun, Shakespeare’in  bir petro varilinden daha önemli olup olmadığıdır. Bence daha önemli! Evet, Shakespeare. Raphael sosyalizmin ötesindeler. Kimyanın, her şeyin ötesindeler! İnsanlık İngilizlerden, Almanlardan, özellikle de Ruslardan vazgeçebilir. Ekmekten, bilimden vazgeçebilir. Ama güzellikten vazgeçemez! Güzellik olmadan bilimin kendisi  bir an bile var olamaz. İşte büyük sır bu. Güzellik olmasaydı, dünyada yapacak hiçbir şey olmazdı.

“Sadece nefret etmeyi, yakıp yıkmayı biliyorlar.”

“Evli olduğumuz için geri dönmedim. Evlilik aptallıktır.

“Her şey ne kadar değişti bir bilsen. Bizimkiler beni hayal kırıklığına uğrattı. Kağıttan adamlar. Nefretle dolmuşlar. Eğer Rusya bir gün onların istediği gibi  değişip refaha kavuşsaydı   kendilerini çok kötü hissederlerdi. Nefret edecek kimseleri kalmazdı.”

“Hiçbirimiz doğuştan suçlu değiliz. Bu bir rastlantı, olayların bir çakışması.”

“Hepimiz mutsuzuz, ama onları affetmek gerekir. Affedelim”

“Bu nihilistlerin işi. Her şeyi yak, her şeyi yok et. Sonucu da bu işte.”

“Yeni bir insanın doğuşu. Çok gizemli bir olay. Anlaşılamaz. Bazen aniden insanlığın mükemmel olduğuna inanıyorum. Tam bir uyum içinde yaşadığımıza. Dört beş saniye süren, anlatılmaz bir his. Sonra da kendime bu çocuklar  ne işe yarar diye soruyorum. Eğer insanlık kusursuzsa artık çocuk yapmamalı.?”

“İsa’nın çarmıhta, diğer adama  ne dediğini hatırlıyor musun?

  “Bugün, benimle birlikte  cennete gideceksin.” Günün sonunda öldü ve ne cennete gidebildi  ne de yeniden doğabildi. Eğer doğanın kanunları onu bile kurtarmadıysa, onun yalan söyleyerek yaşamasına  ve ölmesine yol açtıysa, o zaman bütün bu gezegen bir yalandan ibaret! Yaşamak ne işe yarar öyleyse?

Bir erkek gibi cevap ver. Doğru tabii yaşamak ne işe yarar?

Ne demek istediğini çok iyi anladım. Eğer Tanrı bir yalansa, o zaman  biz de bir yalanız ve özgürüz. Dolayısıyla sen özgür olduğunu  ve Tanrının var olmadığını kanıtlamak için intihar edeceksin.

…Ben dünya tarihinde ilk defa, Tanrıyı uydurmayı reddettim. Ve diğerlerine insanın yeni  ve korkunç özgürlüğünü göstermek için intihar ediyorum. Bunu kim bilecek?

  Herkes bilecek. Göreceksin, sır olan her şey bilinecek.

“Yaşasın Cumhuriyet! Çürüyecekler!” Evet. Yaşasın Cumhuriyet! Çok iyi. Hayır. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm. Harika.”

“Domuz çığlıkları. İncil’in otuzuncu bölümdeki o harika sözleri hatırlıyor musun?

Orada, dağda otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler domuzların içine girmelerine izin versin diye  İsa’ya yalvardılar. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdi. Sürü uçurumdan aşağı, göle atladı ve boğuldu. Çobanlar olanları görünce kaçtılar, köylülere haber verdiler. Halk koşup geldi. Biraz ötede, dağda cinlerden kurtulan  o adamı   giyinmiş kuşanmış, aklı başında, İsa’nın ayakları dibinde oturur buldular  ve korkuya kapıldılar.

[ Lisam bu muhteşem bölüm, benim için daima bir esin kaynağı olmuştur. Ama şimdi aklıma bir şey geldi.]

“Evet. Hastanın içinden çıkan cinler, yaralardır, pürüzlerdir, hastalıklardır. Rusya’dır. Ancak sorunlar çıkıyor  ve domuzların içine giriyorlar. Yani demek istiyorum ki biz, oğlum ve diğerleri sanki bizi ele geçiriyorlar  ve mahvoluyoruz. Ama hasta iyileşecek ve İsa’nın ayaklarının altında oturacak. Ve sonra Rusya yeniden ayağa kalkacak.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

ŞARK KLASİKLERİNDEN “HİKÂYELER”


DEVECİ İLE KARAYILAN

AKBABA İLE ÇAYLAK

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

DEVECİ İLE KARAYILAN


Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

 

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

 

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

MELANCHOLİA (2011) Film


Melancholia, Melankoli, Melancolia

Yönetmen: Lars von Trier

IMDB Puanı: 7.3

Filmin Türü: Dram, Bilim Kurgu

Yapım Yılı: 2011

Gösterim Tarih: 13 Ocak 2012

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya

Filmin Süresi: 136 Dakika

Oyuncu Kadrosu: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard , Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine Sahlstrom, Christian Geisnæs

Özet:

Yeni evlenen çift Justin ve Micheal evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar. Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdedirler. Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır. Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızları bir bir ortaya çıkmaya başlar. Tam da bu kutlama esnasında Melankolia adlı bir gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir. Şimdi herkesin kıyameti kendisine göredir…

Melancholia kararsızlığı, korkuyu ve karamsarlığı ele alan bir yapım kaldı ki işlediği karamsarlık yönü filminde temel atmosferi. Hal böyle olunca karşılaştığımız karakter psikolojileri süpriz olmuyor…

Filmini “Bu bir düğün, melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.” sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen Lars Von Trier’in son işi olan Melankolia’nın başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ (Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksek…

Lars von Trier’in Malancholia hakkındaki bir röportajında  “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” demiştir… Konusu hakkında ise yönetmen şunları söylemiştir; “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek artan paniğine yenik düşüyor…”

Trier, filmine “Melankoli” ismini verip bu ismi bir gezegen adı olmaktan daha öteye taşımaya, hatta bu ifadeyi filmin tüm duygusal tarafını edinmeye çalıştığı bir “depresyon hırkası” haline getirmeye çalışmaktadır…

Film hakkında Dücane Cündioğlu’nun yazısı
Melankoli günahının Kıyamet esnasında Lars von Trier savunması: Melancholia

 

[DÜCANE CÜNDİOĞLU SİMURG GRUBU]

(Yazının son kısmı)

Lars izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin biricik yoldaşı, tek dostu.

Ölüm karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft erfordet.

Gayet sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin, gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:

Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir. Fevkalade bir güç.

Bir hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.

Önerisi ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın. Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir türlü başaramaz.

Hegel’in bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere vernünftige Bewegung) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu, çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan. Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın yollarından biri olarak ruhun ölümsüzlüğü teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza değin.

Bedenini arayan ruhlar kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler. Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş cesedler. Buna mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret. Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı bir tarzı.

Miguel de Unamuno ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de en önemlisidir. Del sentimiento trágico de la vida (1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten çekinmeyecektir.

İnsan… katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu var, önceden bilmek.

Trajedinin, yaniPrometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı, önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında. Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet çukuruna.

Bilmek, ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı. Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.

Bu ölüme-doğru-varlıkın yokoluşa direnişinin hiç kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer alır.

Kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.

Kimileri çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda. Ophelia gibi. Bilinçsizce.

Malum, Dante Alighieri’nin Divina Commediada (1308-21) inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği zindan. Tanrı’nın rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber (İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum bırakılanlar.

Anlamak çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden gidenlere.

En diptekilere.

(Sonuç: yok/yokluk)

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

 

ANTİCHRİST (DECCAL)


DÜCANE CÜNDİOĞLU

— “Doğa Şeytan’ın mâbedidir!” (Nature is Satan’s church!)

Zihnim bu aforizmanın çağrışımlarıyla meşgul. Hem de fenâ bir hâlde. Çünkü son iki gecedir ‘Antichrist’i seyrediyorum. Deccal’i…

Sinema tarihinin —saygıyla selâmladığım— en büyük meczublarından Lars von Trier’in son filmini…

Kim ne derse desin, Antichrist, daha şimdiden bir başyapıt!

Diliyle… tekniğiyle… ve konusuyla…

Dönüp dönüp bir daha… bir daha seyretmeli… bir daha…

Lâkin öfkeyle değil, hayretle…

Sonra da oturup tartışmalı!

İçtenlikle ve heyecanla…

* * *

İnsanın özüne o özü incitecek denli yakından dokunabilen nadir yönetmenlerden biri Lars von Trier!

Kiminle karşılaştırılabilir?

Elbette öncelikle Tarkovski’yle…

Tarkovski’yi büyük kılan, insanın en temel sorularını/sorunlarını hüzünle ve şefkatle dile getirmesini sağlayan sezgileriydi. Cesurdu çünkü.

Ah, o hakikate dokunmanın temin ettiği insanî coşku!

Cesaret adı da verilen direnç işbu coşkunun meyvesi.

Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu.

Von Trier de öyle. Bilmiyor ama görüyor… hissediyor… anlıyor…

Evet, o da tüm sanatçılar gibi, açıklayamıyor ama anlatıyor…

Sorunun ikamet ettiği o meş’um küflü temeli terkedemeyişinin sebebi de bu!

Tarkovski gürültü çıkarmayı sevmez, insanın dramına onu anlamak gayesiyle değinir. Usulca… Hiç çekinmez, sanatını dua olarak adlandırır; bir çağrı… bir çığlık olarak…

Tanrı’yla başı belâdadır. Tıpkı Dostoyevski gibi. İnanmak ister. Evet, inanmak ve huzur bulmak ister, bütün içtenliğiyle… kuş ürkekliğiyle…

Aslâ arama/kavrama sürecini bitirmiş kendinden emin bir adamın şımarıklığı yoktur onda! Büyük resmi görmeye çalışmanın bedelini öder. Bütün tevazûu ile… olabildiğince…

Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acı’yı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de.

Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hâle getirir.

Hâsılı, Tarkovski’nin dili hüzünlü, Lars’ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır; kehanetin… insanca acı çekmenin…

* * *

Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekliyor:

Antichrist, Tarkovski’ye adanmıştır.

* * *

Filmin en önemli sahnelerinden biri…

Bu yüzden aşağıdaki diyalogları doğru okumak zorundayız, yani dikkatle ve hakettiği özenle…

ERKEK [sözde-akıldışılık]: Ben Doğa’yım… Doğa olarak nitelendirdiğin her şey.

KADIN [sözde-akıl]: Peki Bay Doğa, ne istiyorsun?

— Elimden geldiğince canını yakmak.

— Nasıl?

— Sence nasıl?

— Beni korkutarak mı?

— Seni öldürerek…

— Doğa bana zarar veremez!

— Sen altı üstü dışardaki yeşil yolsun.

— Hayır! Ondan fazlasıyım.

— Anlamıyorum.

— Dışardayım, ama aynı zamanda…. içindeyim. Ben insanlığın doğasıyım.

— Hımm, o anlamda doğa.

— Şu, insanların kadınlara (cadılara) kötü şeyler yapmasına neden olan doğa, işte ben tam olarak oyum.

Bu sahne, bence filmin mihveri.

Doğa’nın, yani kadının “Şeytan’ın mâbedi” olarak tefsir ve tafsil edildiği bu sahneyi bir kenara kaydedin, ve sonra Antichrist denince akla gelen XIX. yüzyılın Son Metafizikçisini, o Büyük Deli’yi hatırlayın!

İsyanın Efendisini… Nietzsche’yi…

* * *

— “Nachdem erst der Begriff ‘Natur’ als Gegenbegriff zu ‘Gott’ erfunden war, musste ‘natürlich’ das Wort sein für ‘verwerflich’. (“Doğa kavramı, Tanrı’nın karşıt-kavramı olarak tayin edilince, doğa sözcüğünün şen’î anlamına gelmesi artık kaçınılmazdı.)

Lars’ın filmini ilk seyredişimde hemen aklıma Nietzsche’nin bu tesbiti geldi. Bu cümle, filozofun ‘Antichrist’ (Deccal) adlı risalesinde yer alır. Nietzsche, kendisine lânetler yağdırdığı Hristiyanlığın kökeninde, doğal olana, yani gerçekliğe karşı iflâh olmaz bir nefretin yattığını iddia eder (… ihre Wurzel im Hass gegen das Natürliche — die Wirklichkeit!); ve her şeyden evvel, Doğa’ya düşman bir Tanrı îcad ettiği için Hristiyanlığı bütün gücüyle lânetler.

Doğa’ya ve Hakikate, yani insana düşman bir Tanrı îcad ettiği için…

* * *

Bir yanında Nietzsche, diğer yanında Tarkovski…

Lars’ın Antichrist’i, Doğa ile Tanrı’nın kıyasıya savaştığı bir bir zeminde varoluyor; kadın cinselliği üzerinde…

Doğa Şeytan’ın mabedi, kadın ise Şeytan’ın bedeni…

Kadın cinselliği, Hristiyanlık nazarında, ilk günahtan bu yana Şeytan’ın varoluş zemini… doğası… kendisi…

Antichrist, sözde bir tanrının sözde bir şeytanla savaşının hikâyesi…

Yanlış anlaşılmasın, erkeğin kadınla savaşı değil, kadının yine kadınla savaşı… kendisiyle…

Bu nedenle tam bir tragedya!

Not: Skandala hazır olun diyemiyorum, zira Türk intelijansiyası, her zaman olduğu gibi bu sorunu da görmezlikten gelecektir; ama utancından ve korktuğundan değil, yetersizliği yüzünden…

*************

ANTİCHRİST – Deccal (2009) Film

Filmin Yönetmeni: Lars von Trier

Filmin Türü: Dram, Psikolojik, Gerilim

IMDB Puanı: 6.6

Yapım Yılı: 2009

Ülke: Danimarka, Almanya, Fransa, İsveç, İtalya, Polanya

Yayınlanan Tarih: 11 Haziran 2010

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Başrol Oyuncuları: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg, Storm Acheche Sahlstrøm

Not: Filmde +18 içerik mevcuttur…

Kendi ihmallerinden dolayı oğulları Nick’i kaybeden evli çift büyük bir yas içindedir. Oğlunun cenaze töreninde fenalaşan kadın, atipik (Düzensiz kabul edilen,normal olmayan) bir yas dönemi içine girer. Panik ataklarla doruk noktasına çıkan bu dönemde, psikoterapist olan kocası ona yardım etmeye çalışır. Karısının korkuları üzerine çalışmaya başlayan adam, onu korkuları yüzleşeceği dağ kulubelerine götürür. Gerçekte onu korkutanın ne olduğunu bulmaya çalışması, gözden kaçan karanlık bir sırrı aydınlatacaktır…

İzlemesi gerçekten çok zor bir film, ama sinemayı seven ve anladığını iddia eden herkesin izlemesi gereken bir film. Dogville’den çok daha hırpalayıcı, şoke edici ve sersemletici bir film. Ama sonunda “iyi ki sinema var diyeceğiniz” filmlerden…

Antichrist, 62. Cannes Film Festivali’nin olay filmi. Filmin başrolündeki Charlotte Gainsbourg, festivalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür…

Filmden Çıkarılmış Bazı Sorular

“Deccal nedir” ve “ne değildir”?

“Sanatın nihaî amacı haz (mı) dır!” (La fin de l’art est la délectation.)

“Bir sanat eserini (Erwin Panofsky) dediği gibi  “Tanımlama, Çözümleme, Yorumlama” dığında maksaDI hâsıl oluyor mu?

Tanrı’nın ilk hatası, insanı can sıkıntısından kurtarmak amacıyla hayvanları yaratmasıdır; ikinci hatası ise kadını yaratması… “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılan’dır, Heva’dır’ (“Das Weib ist seinem Wesen nach Schlange, Heva”), ‘Dünyadaki tüm felâketler kadından gelir'; Her rahip tarafından bilinen Kitab-ı Mukaddes eleştirilerilerinin bir gerçeği var mıdır?

“Yılan simgesinin tıb’da kullanılması da sebebi nedir?”

“Doğa, Kadın ve Yılan… gerçekte ‘hayat’ın en temel simgeleri midir?”

“Tek başına bir kadın bir anormallik midir?”

 “Tek başına bir adam, normal midir?”

” Kadın gücü, erkeğin üzerinden mi yaratılıyor.”

“Zevkin doruğunda iken büyük bir kaza veya hata olursa insan psikolojisinde kadın ve erkek aynı tepkiyi mi verir?”

“Çocukları ölen annelerin, babaların (ailenin)  psikolojik durumlarını göz ardı etmek doğru mudur?”

“Bir annenin çocuğunu kaybettiğindeki acı ile baba aynı durumda mıdır?”

“Vicdan azabı nedir?”

“Bir şeyi anlamak için illâki bir şeylerin ters gitmesi mi gereklidir?”

“Korktuğun şeyler ile yüzleşmek ve söylemek, gerçekten zor mudur?”

“Korktuğun şeyleri bilmemek gibi bir hal var mıdır?”

“Korktuğumuz şeyler, bir nesne veya hedef mi olması gerekiyor?”

“Korktuğun şeyin ne olduğunu söyleyemiyorsan belki nerede olmaktan korktuğunu söylemek senin için daha kolay olur. Kendini en çok nerede savunmasız hissederdin.

En kötü mekan neresi olurdu?

 Apartman dairesi?

 Sokak?

 Bir dükkan?

 Park?

 Ya da söylediklerinin duyulabileceği bir yer?

 Orman. Orman mı?

 – Evet, orman.

- İlginç çünkü ormana en çok sen gitmek isterdin. Ormanda seni korkutan ne var?

 Tüylerini ürperten şey nedir?

 Her şey.

-Ormanda başına geleceğini düşündüğün şeyi söyle bana.”

 

“İnsanın korktuğun şeyle bütünleşmesi için sana biri yardım etmeli mi, yoksa kendisi mi başarmalıdır?”

“Kaosun hükümdârlığı nedir?”

“Kolayca başardığı bir şeyi yaparken, korku, acı ve histeri ile neden zorlaşır?

“Gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler bir doğmanın mı, ölmenin mi işaretidir?

“Tabiat Şeytan’ın Kilisesi’ midir?”

“Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

“ Dişinin doğası. Kadın ırkının doğası farklı mıdır?”

“ Kadınlar neden bedenlerini yönetmiyor?

“ Doğa her şeyi yönetir mi?”

“psiko-terapide  “İyiliğin ya da kötülüğün” temel ilgisi var mıdır?”

“Ağlayan kadın hile yapan kadın mıdır?”

“Kadın erkeği bacaklarıyla, kalçasıyla, göğüsleriyle, dişleriyle, saçı ve gözleriyle kandırmakta mıdır?”

 

“Bugünün sokağa fırlayan dindar kadını gibi modern kadında, üremeyi değil, salt zevki seçtiği için “göz göre göre” yavrusunu (geleceği) kaybetti; sonra da kendisini (şimdi’yi) mi kaybetti?

“Şehvet kadında daha çirkin midir?

“Her şeyin şehveti varmıdır?

“Yazı yazmanın şehveti nasıl olur?

“Bir kadın yavrusunu pencerede unutabilir mi?

“Kadının geleceği yok mu, kim tarafından yok ediliyor?

 “Kadınlar erkeklerin yaptıklarını yapabilmesinin sınırı nereye doğru gidiyor?”

“Bir zamanlar, kadınlar, erkeklerin yaptıklarını değil, yapamadıklarını yaparlardı. Şimdi ise yapacakları ne işleri kaldı ”

 

Filmden Alıntılar

 “Yas. Hastalık değildir. Gayet doğal bir tepkidir.”

“Sevdiğin birinin hatalara maruz kaldığını görmek kadar kötü bir şey yok.”

Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete bozuklukları olarak incelenir. Psikiyatride bir grup hastalığın genel adıdır.

Bu fiziksel bir durum yas sürecin nasıl tehlikeli değildir. Ancak  anksiyete bazı fiziksel etkileri vardır. Bulanık görme. Ağzın kuruması. Duyma bozukluğu. Titreme. Nefes darlığı. Nabız yükselmesi. Bulantı.

“Bırak korku istediği gibi gelsin. Sakın unutma, aklın uydurduğu ya da inandığı her şeyin üstesinden gelebilirsin.”

Buradaki durum, korkunu tetikleyen bir katalizör gibidir. (Duyduğun ses veya hissi hakkında) Yargıya çabuk varıp yaşadığın duygusal olayla mekânla bağdaştırmışsın.

Tehdit altında hissettiğin zaman böyle tepkilerin oluşması gayet doğal. Tehlike gerçek olsaydı korkun hayatını kurtarabilirdi. Çünkü oluşan adrenalin direnmeni ya da kaçmanı sağlar. Ama yaşadığın tecrübe panikten başka bir şey değil. Ağlama sesi gerçek değildi. Ama sonsuza kadar böyle devam etmeyebilir. Bu hiç aklına geldi mi?” (Filmin sonunda karga çığlıkları olduğu anlaşılıyor)

“Meşe ağaçları yüzyıllarca yaşar. Tek yapmaları gereken soylarının devam etmesi için her yüzyılda bir tek ağaç üretmektir. Sana sıradan gelebilir ama yanımda ölen çocuğum varken bunu fark etmek benim için önemliydi. Meşe palamutları çatıya düşüp duruyor. Sürekli düşüyor ve ölüyorlar. Anladım ki eskiden ormanla ilgili bana güzel gelen her şey meğer çok çirkinmiş. Artık eskiden duyamadığım şeyleri duyabiliyorum. Ölmek üzere olan şeylerin çığlıkları gibi.”

“Meşe palamutları ağlamaz. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. İşte korku böyle bir şey. Gerçeği farklı algılamanı sağlayan kendi düşüncelerin.”

“Doğa Şeytan’ın Kilisesi’dir.”

Rüyalar psikolojinin eskisi kadar ilgisini çekmiyor artık. Freud öldü ne de olsa, değil mi?”

 “ Kaos hüküm sürecek.”

Antichrist’in odağa taşıdığı üç kavram var: Keder (grief), elem (pain), yeis (despair)…

Bu üç duygu durumunun, dolayısıyla ceylanın, tilkinin ve karganın yorumlanması açısından

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

“Bir egzersiz daha yapmak istiyorum. Rol yapma oyunu gibi. Benim rolüm korkunu kışkırtan tüm düşüncüler. Seninki ise rasyonel düşünce. Ben doğayım. Doğanın kapsadığı her şeyim.

Pekala, Bay Doğa. Ne istiyorsunuz?

- Elimden geldiğince sana zarar vermek.

-  Nasıl?

 – Sence? Beni korkutarak olabilir mi?

 Seni öldürerek. Doğa bana zarar veremez. Sen sadece dışarıdaki yeşilliksin.

- Hayır, ondan fazlasıyım.

- Kafam almıyor. Ben dışarısıyım ama aynı zamanda da içerisiyim.

- Tüm insanoğlunun doğasıyım.

- Öyle doğa diyorsun. İnsanların kadınlara kötü şeyler yapmasına neden olan doğa diyorsun yani.

-Tam o dediğin kişiyim. Daha önce buraya geldiğim sıralarda doğanın o yönü ilgimi çok çekiyordu.

“Kadınların (doğanın) kötü olması veya kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir.”

Materyallerimin arasında beklediğim bir şeyle karşılaştım. Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

 -Dişinin doğası.

-Kadın ırkının doğası. Kadınlar bedenlerini yönetmez. Doğa yönetir. Kitaplarımda da yazdım bunu. Araştırmalarında kullandığın kitaplar kadınlara yapılan kötü şeylerle ilgiliydi. Ama sen bunları kadınların kötü olduklarına dair kanıt olarak mı anladın?

 Olayı eleştiren tarafta olmalıydın. Tezinin konusu buydu. Benimseyen tarafta olmamalıydın. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 “İyiliğin ya da kötülüğün terapiyle hiçbir ilgisi yok. 16. yüzyılda sadece kadın oldukları için kaç masum kadının öldürüldüğünü biliyor musun?  Bildiğine eminim. Çok fazla çünkü. Kötü oldukları için değil. Senin bahsettiğin kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir. Korkuların asla yapmayacağın bir şeyi sana yaptıramaz yoksa bu hipnoz olurdu. Normalde yapmayacağın bir şeyi de yani doğana aykırı bir şeyi de hipnoz aldında zaten yapamazsın. “

“- Beni öldürmek mi istiyorsun?

- Daha değil.

- Üç dilenci daha gelmedi.

- Üç dilenci mi?

- Üç dilenci ne demek?

- Üç dilenci geldiğinde biri ölmeli. Anladım. Ağlayan kadın hile yapan kadındır. Bacaklarıyla, kalçasıyla göğüsleri, dişleri, saçı ve gözleriyle kandırır. Sarıl bana. Sarıl bana.”

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

ANTİCHRİST: Cennet, Cehennemdir

Zeynep Özen  08.12.2009

Kadın. Doğanın kendisi. Hayatın başlangıcı. Yaratıcı beden. Doğuran, var eden, hayata sunan. Bir anlamda ölümün, çürümenin, yok olmanın karşıtı.

Kadın. Doğanın kendisi. Bilinemezlik. Öngörülemez olan. Sırlarla ve uçurumlarla dolu bir vücut. Kaybolmak mümkün. Tahmin edilemeyen, meşum ve tekinsiz bir arzu nesnesi. Yasak elmanın tadına ilk varan. Belki de bunun için örtülmeli, kapanmalı, himaye edilmeli, zaptu rapt altına alınmalı; bastırılmalı. Tehlikenin, kuşkunun, korkunun ta kendisi. Şeytanın kız kardeşi.

Doğanın çevrimsel döngüsü içinde hayat bulan organik toplumlarla, artık doğallığını yitirmiş sentetik toplumların iki farklı kadın yorumu. Biri ilahi ve Tanrısal, diğeri kötücül ve yabani; tek bir vücutta birleşmiş iyilik ve kötülük. Kibele ve Pandora. Yaratan ve yok eden. İsa’yı da doğuran o, Antichrist anlamındaki Deccal’i de.

Zihni tam bir Gayya kuyusu; Ortega Y. Gasset’nin kastettiği gibi, en iyisi onu kendi bilinemezliği içinde, olduğu haliyle bırakmak. Kendi cenneti içinde. O cennet ki, cehennemlerin en büyüğüne dönüşebilmesi an meselesi.

İşte Antichrist; Lars von Trier’in Tarkovski’ye adadığı en irkiltici, ürkütücü, tüyler ürpertici filmi, artık içinde yalnızca ölümün kol gezdiği terk edilmiş cennete geri dönüyor. Ancak dikkatli olun; bu yolculuk şimdiye kadar başınıza gelecek en travmatik sinema deneyimlerinden biri. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.

Hayli dindar bir müzik adamı olan Handel’in Lascia Chio Pianga adlı eseri eşliğinde, pornografinin kendisi diyebileceğimiz görüntülerle başlayan Antichrist, bir ihmalin nasıl günahlarla örülü olduğunu anlatan bir korku filmi belki. Bir yönden Munchausen by Proxy Sendromu’nun en dehşete düşürücü hallerini gösteren bir gerilim, diğer taraftan Possesion’u andıran bir şizoidliğin hakim olduğu rahatsız edici bir trajedi. Bütün bunları içinde barındırsa da, bundan çok çok daha fazlası. İsimlerini hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir kadın ve bir erkeğin hikayesi değil sadece: O, Havva ile Adem’in ; kadınla erkeğin öyküsü…

Çocuğunu kaybettikten sonra, yarı uykulu, yarı bilinçli bir uyur gezer haline gelen kadının yasla depreşen anksiyetesi, karabasanların ardından gelen panik atakları… Neden korktuğunu bilmeden korkmak. Bulanıklığın, heyecan krizlerinin, nefes darlığının ardındaki korku ne?

Bir ölümün ardından yaşanan suçluluk duygusu ile beslenmiş post travmatik stres bozukluğu olabilir mi tek sebep?

Bu sorunun cevabı saklı cennette gizli. Eden adlı ormanın o huzur veren yeşilliğinin ardındaki korku, tüm gizi açıklayacak.

Karısına uyguladığı hipnoz seansları ile en büyük korkuya ulaşmaya çalışan psikoterapist koca ve onun eşliğinde sürüklenen kadının öyküsü, aslında Eden’la başlar. Kocasının, ölüm karşısındaki soğukkanlılığından ve kendisine karşı hissettiği mesleki kibirinden şikayetçi olsa da, sürüklenmeye devam eden kadının ve duyduğu kuşkuları aşırı sevgisiyle ört bas etmeye çalışan bir adamın öyküsüdür ilk başta. Ama Eden’a ayak basılmasıyla ve tepesine meşe palamutu yağan –kadın için ölümle eşdeğerdir bu- o kulübeye girilmesi ile birlikte, evli çiftin öyküsü bir anda yeniden yorumlanmış bir Hıristiyan mitolojisine döner.

Bu kez mit tersten yazılmıştır: Kadın belki yine şeytanla işbirliği yapmış ve erkeği baştan çıkarmıştır, ama erkek de saf Adem değildir artık. Örtük kibri, soğukluğu ve kendini beğenmişliği ile kadını buna yönlendiren o değildir de kimdir? Kocası samimiyetsiz buldu diye kendi tez çalışmasını bırakan, bastırılan, iyinin ne olduğunu ona bağlayan, ama içten içe bunu sabote eden, yok etmeye çalışan, kendisine biçilmiş anne kimliğinden sıyrılmak için farklı bir yola başvuran bu kadın, cennetten kovulmuş Havva’nın ta kendisi değil midir? Özgürlüğünü cennette yaşayan kadının dünyaya düştüğündeki travmasının adıdır Antichrist; geri dönüşü bu nedenle çok tehlikelidir ve işte bundan dolayı şeytanla özdeştir.

Hz. İsa’nın doğumunu muştulayan Üç Bilge Kral’ın yerini artık Üç Dilenci alır: Yas- Acı- Umutsuzluk. Onlar ne bilgeliğe sahiptir, ne de Mahşer’in atlılarının sahip olduğu karizmatik güce. Yalnızca iğdiş ederler, taşlaştırırlar, dekarakterize eder ve zararın ardından gelen korkunç pişmanlığa sürüklerler. Ama onlar geldiğinde ölüm artık kaçınılmazdır.

Özellikle Epilog ve Prolog bölümlerinde Tarkovski’ye saygı duruşunda bulunan, ama onunla aynı yerde durmayan Trier, uygarlığın kadına biçtiği rolün kandırmacadan ibaret olduğunu gösterir bize. Onu özünden başka bir varlığa dönüştürmek demek, kadının içindeki kayıp cenneti öldürmek demektir. Ve o bir kez öldü mü, kadının gizli nefreti günün birinde geri dönecek ve başa gelmiş en büyük sefaleti yaşatacak demektir. Bu esrime, kendinden geçiş, şuursuzluk anı, bir kez daha, ama bu kez kadının kendisinden duyduğu nefrete dönüşecek, yine bastırılacak ve yine dönecektir. Trajedi işte buradır: Cehennemi bir kısır döngü.

Tüm bunlar erkek aklın şefkatle maskelenmiş baskısının sonuçları değildir. Aslında kadının gerçek cellatı, yine kendisidir. Bu cennetten en çok korkan, içindeki şeytandan kurtulmanın yolunu erkek aklında arayan odur. En çok da kendisinden, kendini yaşamaktan korkar. Nefes alamamanın, bulanıklığın, ölüm hissinin ardındaki hep yaşam korkusu olarak kalır.

Erkek, kadını yok ettikçe, korkular ona geçer. Dev bir seçenekler ormanında artık yapayalnız, siyah beyazdır. Peki ya, o zaman şeytan nerededir? Zevkin, aşkın, cinselliğin, yasağın olduğu her yerde, tam ortada gözümüzün önünde, deyim yerindeyse “o ağacın altında”.

Antichrist, kadın ve erkeğin, Tanrısal olanın ve yaşamın en büyük semptomudur.

Not: Filmle ilgili olarak Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki yazılarını da öneririz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18759&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18776&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.06.2010&y=DucaneCundioglu

http://film.com.tr/ozeldosya.cfm?aid=11800

http://www.rehabasogul.com/2009/10/04/lars-von-trier-charlotte-gainsbourg-williem-dafoe-antichrist-deccal/

Bu filmdeki “haz unsurunun makasla kesilmesi” ile  ilgili olarak İslâm Dünyasını konu alan bir filmide hatırlamak uygun olacak zannediyorum.

DESERT FLOWER/ÇÖL ÇİÇEĞİ (2009)

Yönetmen: Sherry Horman

Ülke: İngiltere, Almanya, Avusturya

Tür: Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi: 05 Eylül 2009 (İtalya)

Süre: 120 dakika

Dil: İngilizce, Somali, Fransızca

Senaryo: Smita Bhide | Waris Dirie | Sherry Horman |

Müzik: Martin Todsharow

Görüntü Yönetmeni:Ken Kelsch

Yapımcılar: Martin Bruce-Clayton | Gerhard Hegele | Peter Heilrath |

Oyuncular: Awa Saïd Darar, Soraya Omar-Scego

 

ÇÖL ÇİÇEĞİ’NDE KIZ SÜNNETİ

Waris Dirie ( Somalice : Waris Diiriye, Arapça : واريس ديري) (1965 doğumlu) bir olduğunu Somalili model , yazar , oyuncu ve insan hakları aktivisti .

Süpermodel Waris Dirie 1965 yılında okuma yazma bilmeyen bir Somalili ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dirie, 6 yaşında ailesinin keçilerine bakmak amacıyla çobanlığa başlamış. Evlendirilmek üzere satılacağını anlayınca da 13 yaşındayken evden kaçmış. Bu, Dirie’nin öyküsünün yalnızca küçük bir bölümü. Şimdi bu öykü bir sinema filmi.  “Çöl Çiçeği” adıyla sinemalarda gösterime giren film büyük ilgi görüyor.  Film, Dirie’nin otobiyografisi ve onun Somali’deki zor çocukluğunu ve bir o kadar da zor olan Londra’daki gençliğini anlatıyor.  Çöl Çiçeği’nde bir başka süpermodel, ilk oyunculuk denemesinde Etiyopyalı Liya Kebede, Waris Dirie’nin gençliğini oynuyor.

Göçebe bir kültürde kadınların sünneti kaçınılmaz. Dirie de çıkış yolu olmadığı için dayanmış. Ancak 13 yaşındayken babası onu çok yaşlı biriyle evlendirmeye kalkınca kaçmaktan başka çaresi kalmamış. Çölde günlerce yürümüş, insanlar ve hayvanlardan kaynaklanan birçok tehlikeyi geride bırakmayı başararak Mogadişhu’daki akrabalarına ulaşmış. Büyükannesi, onu Somali Büyükelçiliği’nde hizmetçilik etmek üzere Londra’ya uğurlarken “Nereden geldiğini hiçbir zaman unutma” diye nasihat etmiş.  Somali Büyükelçiliği’nde tam dört yıl haftanın yedi günü bulaşık yıkayan, temizlik yapan Dirie,  televizyon izleyerek kendi kendine İngilizce öğrenmiş, okuma yazmayı da sökmüş. Dirie,  büyükelçi geri çağrılınca Somali’ye dönmek zorunda kalacağı korkusuyla  tekrar kaçmış.  18 yaşındaymış o zaman. Bir lokantaya temizlik işçisi olarak girmiş. Orada ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilmiş. Sözleşme imzaladığı modellik ajansının sert yöneticisi ona defilelerde yürüme dersi vermiş. İngilizce bilgisinin yetersizliği filmde de görüldüğü gibi çoğu zaman traji-komik durumlara yol açmış. Örneğin  neden model olmak istiyorsun sorusuna, Dirie  “hizmetçilikten çok daha iyi de ondan” diye yanıt vermiş.  “Yürümeyi biliyor musun?” diye sorulduğunda- ki burada podyumda yürümek kastediliyor-  Dirie, “Elbette biliyorum, ben çölü geçip ta Mogadishu’ya kadar yürüdüm” diye yanıtlıyor. Dirie beyaz insanları ilk kez  Mogadishu’dan Londra’ya giderken görüyor, alafranga tuvaleti ilk kez uçakta kullanıyor.

1997’de modellik yaşamının zirvesinde Dirie kendi deneyimini anlatarak kız çocuklarının sünnetinden açıkça söz eden ilk ünlü olmuş. Önce bir gazeteciyle, ardından da Birleşmiş Milletler’de  konuşmuş. Sonra da kendisini bu davaya adamak amacıyla mesleğinin zirvesinde modelliği bırakmış. Waris Dirie’nin hayatını oynayan 32 yaşındaki Liya Kebede filmin Dirie’nin mesajını bütün dünyaya duyuracağını umuyor. Kebede, filmin çok duyarlı ve son derece dürüst bir anlatımı olduğunu söylüyor. “İzlemesi harika bir hikaye, hem üzülecek, hem eğlenecek, buarada özellikle Afrika’da çok yaygın olan ciddi bir sorunu öğreneceksiniz” diyor.  Çöl Çiçeği Avrupa ve Güney Amerika’da büyük ilgi gördü. Amerika’nın yanısıra da Gana, Nijerya ve Güney Afrika’da büyük ses getirdi. Şimdi 46 yaşında olan Waris Dirie Avusuturya’da yaşıyor ve Çöl Çiçeği Vakfı için kadın haklarını savunduğu kampanyalar düzenliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre  dünyada 100 ile 140 milyon kız çocuğu sünnet deneyimi yaşamış. Afrika kıtasında dokuz yaşın üstündeki  yaklaşık 92 milyon genç kız ve kadın zorla sünnet edilmiş.  Her yıl en az 3 milyon kız çocuğu sünnet edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik sorun sadece Afrika’yla sınırlı değil. Arap  ülkelerinde, örneğin Irak’ta, Mısır’da, ayrıca Hindistan’da sünnet vahşeti çok yaygın. Çoğu yerde törensel bir niteliği var bu şiddetin ve kız çocukları kendi babaları dahil bir grup babanın ve ailelerinin  gözleri önünde bu dehşeti yaşamak zorunda kalıyor.

Kız çocukları kadar anneler de çaresiz, çünkü onlar da bu acıyı yaşamış zamanında. Dünyada kız çocuklarına, kadınlara şiddetin durdurulmasını bütün ülkeler öncelik sıralamasında daha yukarılara çekmeli. Bu kabul edilir bir durum değil.  Çocuklara ve kadınlara karşı  şiddet derhal durmalı!

Benim gibi kız çocuğu olan anneler  için bu vahşeti düşünmek bile çok zor, değil görmek ve yaşamak!  Siz olsanız çocuklarınızın bu acıyı çekmesine razı olur muydunuz? Bu çok can acıtan konuda görüşlerinizi bekliyorum.

(Hülya Polat: Cumartesi, 28 Mayıs 2011 http://blogs.voanews.com/turkish/gokkusagi/tag/waris-dirie/)

KADINLARI SÜNNET ETMENİN DİNİ YÖNDEN İZAHI

Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava’da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür (A.J. Wensinck, Hiton, IA, VlI, s. 543).

Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer’dir (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, I, 371).

Hz. Peygamber, “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” (Ahmed b. Hanbel, V, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu’r-Rabbânî, XVII, 1312) buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir (el-Fethu’r-Rabbanî, XVII, 1312). Çoğunluğu Hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu’s-Suud Efendi kendisine yöneltilen; “Diyar-ı Arap’da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?” sorusuna “el-Cevap: Müstehaptır” şeklinde cevap vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35).

Kadınların sünnet edilmesi konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımdan farklı olduklarını kabul ederek Maşrık kadınlarındaki yaradılıştan gelen fazlalık sebebiyle, sünnetle yükümlü olduklarına, öbürlerinde ise böyle bir fazlalığın bulunmayışı sebebiyle sünnetle yükümlü olmadıklarına hükmetmişlerdir.

Rivayetler Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında, bizzat Medine’de, kızların sünnet edildiğini ve sünnet etmeyi kendilerine meslek edinmiş kadınların bile bulunduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin kızların sünnet edilmeleriyle ilgili olarak sağlığa uygun bir tarzda olması için tâlimât verdiğini de öğrenmekteyiz. Ebû Davûd’un rivayeti şöyle:

“Medine’de bir kadın (ki ismi Ümmü Atiyye’dir) kızları sünnet ediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Fazla derin kesme, çünkü derin kesmemen, hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesîlesi) hem de kocası için daha hoştur” der. Hz. Ali kerremallâhü vecheden gelen bir rivayette sünnetci kadına Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem birisini yollayarak (çağırttığını) ve “Sünnet ettiğin zaman üstten hafifçe kes, fazla dipten kesme…” dediğini öğreniyoruz.

Münâvi, bu hadisi şerh ederken, kadınlardaki sünnet mahallinin derin kesilmesi hâlinde, kadının cinsî arzusunun söneceği, bu nedenle de kocası ile cinsel ilişkiden nefret edebileceğini belirtir.

Bu açıklamalardan, kızların sünnet edilmesinin biyolojik yapısına göre değişebileceğini, eğer fazlalık varsa alınması daha uygun ise de, alınmamasında da dini bir sakınca olmadığını söyleyebiliriz.

(Sorularla İslamiyet

 http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/7879/kiz-cocuklarinin-sunnet-edilmesi-gerekir-mi.html)

 

Sonuç olarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu üzere “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” babından kadınların sünnet edilmesi kültür ve adetler kapsamına girmektedir. Dini hiçbir vecibesi ve mecburiyeti yoktur.  Bu nedenle terk edilmesi gereken adetlerdendir.

(Unutmayalım ki; modernlik, bilim, din, örf veya ne adına olursa olsun,

kadının mazlum olma durumu, çağlar boyu devam edecek gibi görünüyor.

Allah Teâlâ’dan bütün insanlığı affetmesini diliyoruz.)

 

 

CİTİZEN KANE /Yurttaş Kane (1941)


Yönetmen: Orson Welles

Ülke: ABD

Tür: Dram | Gizem

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1941 (ABD)

Süre: 119 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo:Herman J. Mankiewicz | Orson Welles | Roger Q. Denny |

Müzik:Bernard Herrmann

Görüntü Yönetmeni:Gregg Toland

Yapımcılar: Orson Welles | George Schaefer |

Nam-ı Diğer:Ciudadano Kane | American | John Citizen, U.S.A.

Oyuncular   Joseph Cotten, Dorothy Comingore,  Agnes Moorehead, Ruth Warrick,  Ray Collins

Özet

Orson Welles’in zamanın ötesine geçmiş bu başyapıtı, Amerikan Film Enstitüsü tarafından “Tüm Zamanların En İyi Amerikan Filmi” seçilmiş, İngiliz Film Enstitüsü’nün yaptığı ankette de eleştirmenler ve yönetmenlerce “Tüm Zamanların En İyi Filmi” ünvanına layık görülmüştür. “Yurttaş Kane”, bu ünvanları yarım yüzyıldan uzun süredir gururla taşımaya devam ettirmekte iken İngiliz Film Enstitüsü’nün “Sight and Sound” dergisinin yaptığı ankette, İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un “Vertigo” filmi en fazla oyu alarak tüm zamanların en iyi filmi seçildi.

İngiliz Film Enstitüsü’nün 10 yılda bir düzenlediği ve en iyilerin belirlendiği, tüm zamanların en iyi filmi anketinde bu sene bir ilk yaşandı. Elli yıldır listede birinciliği kimseye kaptırmayan Orson Welles’in “Yurttaş Kane” isimli filminin yerini Alfred Hitchcock’un 1958 yapımı “Vertigo (Ölüm Korkusu)” filmi aldı.

2 bin 45 filmin, 846 film eleştirmeni ve yönetmen tarafından değerlendirildiği ankette 34 oy farkla Vertigo filmi üst sıralara tırmanarak birincilik koltuğuna otururken, Welles’in ilk uzun metraj filmi “Yurttaş Kane” ise ikinci sıraya düştü. Çekim teknikleri ilgi çekmişti

Vertigo filminin başrollerini James Stewart ve Kim Novak paylaşıyor. Yükseklik korkusu nedeniyle meslektaşının çatıdan düşerek ölümüne sebep olan bir polis memurunun emekliye ayrılmasının ardından meydana gelen olayları anlatıyor.

San Francisco görüntüleri eşliğinde devam eden film, ayrıca Alfred Hitchcock’un, baş dönmesi ve yükseklik korkusu etkilerini beyaz perdeye yansıtabilmek için başvurduğu yeni çekim teknikleri ile de çok konuşulmuştu.

Tüm zamanların en iyi filmleri listesinde ilk 10 şu şekilde:

1. Ölüm Korkusu (Vertigo) (Hitchcock, 1958)

2. Yurttaş Kane (Citizen Kane) (Welles, 1941)

3. Tokyo Hikayesi (Tokyo Story) (Ozu, 1953)

4. Oyunun Kuralı (La Regle du jeu) (Renoir, 1939)

5. Şafak: İki Kişinin Şarkısı (Murnau, 1927)

6. 2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey) (Kubrick, 1968)

7. Çöl Aslanı (The Searchers) (Ford, 1956)

8. Kameralı Adam (Man with a Movie Camera) (Dziga Vertov, 1929)

9. Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (Dreyer, 1927)

10. 8 ½ (Fellini, 1963)

25 yaşındaki “dâhi çocuk” Orson Welles, ilk uzun metrajlı filmi Yurttaş Kane, sinemaya getirdiği “net alan derinliği” gibi teknik yenilikler, Welles’in incelikli senaryosu ve karakteri derinlemesine işleyişiyle sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri haline gelmiştir.

Dönemin en büyük medya patronlarından William Randolph Hearst, kendi hayatını anlattığını düşündüğü bu filmin gösterime girmesine şiddetle karşı çıkmış, hatta yapımcı RKO’ya, filmin imha edilmesi için prodüksiyon giderlerinin çok üstünde bir para teklif etmiştir.

Filmde, zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Citizen Kane – Yurttaş Kane Film hakkında

Belki de Orson Wells’in 1941 yapımı  Citizen Kane bir devin yükselişini ve çöküşünü geniş bir özet vererek başlıyor.

Hayatının özeti Haber bülteni şeklinde sunuluyor.

XANADU’NUN SAHİBİ Kubilay Han, Xanadu’ya görkemli bir saray diktirmişti. Xanadu bir efsaneydi. Kubilay Han’ın görkemli sarayını inşa ettirdiği yerdi. Bugün Florida’nın Xanadu’su, dünyanın en büyük özel sarayı da en az o kadar efsanevi. Burada, Körfez kıyı şeridinin çöllerinde bir dağ özel olarak inşa edildi. Yüz bin ağaç ve yirmi bin ton mermer Xanadu dağının yapımında kullanıldı. Xanadu sarayının içindekiler: Tablolar. Resimler. Heykeller. Çeşitli saraylardan taşlar. Her şeyi içeren bir koleksiyon. O kadar büyük ki ne sınıflandırılabilir ne de paha biçilebilir. On müzeyi doldurmaya yeter. Bütün dünyanın ganimedi. Xanadu’nun canlıları Gökyüzünün kuşları. Denizin balıkları. Karanın ve cangılın yaratıkları Her birinden ikişer adet. Nuh’tan beri en büyük özel hayvanat bahçesi. Aynı firavunlar gibi Xanadu’nun efendisi de mezar yerini belirtmek için birçok taş bırakıyor. Piramitlerden bu yana Xanadu bir insanın kendisi için yaptırdığı en pahalı anıttır. Geçen hafta Xanadu’da 1941’in en büyük ve en tuhaf cenaze töreni gerçekleştirildi. Burada geçen hafta Xanadu’nun sahibi istirahata çekildi.

Yüzyılımızın önemli bir siması Amerika’nın Kubilay Han’ı: Charles Foster Kane.

CHARLES FOSTER KANE, HİZMETLE GEÇEN BİR YAŞAMIN ARDINDAN ÖLDÜ KANE, XANADU’DA ÖLDÜ.

“DEMOKRASİNİN SPONSORU KANE ÖLDÜ”

HABER DÜNYASININ LİDERİ KANE, XANADU’DA ÖLDÜ

BÜYÜK GAZETECİ KANE’İN ÖLÜMÜ

 

44 milyon Amerikan gazete okuru için manşetlerindeki isimlerden daha fazla haber değeri taşıyan Kane, gelmiş geçmiş en büyük basın patronuydu. Bu harap, binada alçakgönüllü bir başlangıç yapan Kane’in imparatorluğu, zirvedeyken 37 gazete, iki basın grubu ve bir radyo ağına hükmediyordu.

İmparatorluk üstüne imparatorluk. İlk market zincirleri. Kağıt fabrikaları apartmanlar. Fabrikalar. Ormanlar. Transatlantikler.

 50 yıl boyunca kesintisiz bir akıntıyla yol almış bir imparatorluk Dünyanın en büyük üçüncü altın madeninin zenginliği.  Kane’in servetinin özünü oluşturuyor.

Nasıl mı?

1868’de hesabı ödeyemeyen bir müşterisi, pansiyon sahibi Mary Kane’e, terk edilmiş bir maden kuyusunun değersiz tapusunu vermişti: The Colorado Lode. Bundan 57 yıl sonra, hükümet soruşturmasından önce, Wall Street’in en önemli isimlerinden yaşlı Walter P. Thatcher Kane’in gazetelerinin tröstlere açtığı savaşın baş hedefi gençliğinde yaptığı bir yolculuğu hatırladı. Bayan Kane, üzerine yeni konduğu büyük bir servet için şirketimi yeddi-emin olarak seçmişti.  Bu çocuğun, Charles Foster Kane’in sorumluluğunu üstlenmem onun isteğiydi. Efendim, Charles Foster Kane karnınıza tam da o sırada bir kızakla vurmadı mı?

Komiteye önceden hazırladığım ve yanımda getirdiğim bir açıklama okuyacağım, soruları cevaplamayı reddediyorum. Bay Charles Foster Kane, toplumsal konulardaki görüşleriyle ve tehlikeli tavırlarıyla Amerikan özel mülk geleneklerine özel teşebbüs ve serbest rekabete saldırmaya devam etti. . o aslında tam anlamıyla bir komünisttir.  Aynı ay, Union Square’de.  Charles Foster Kane kelimeleri bu topraklardaki her çalışan için bir tehdittir.  O, hep olduğu ve olacağı gibi bir faşisttir. Ve bir başka görüş.  Bugün, geçmişte ve gelecekte sadece tek bir şey olacağım:

Bir Amerikalı.” – Charles Foster Kane. 

1895 – 1941 arası Bütün bu yıllar boyunca yaptığı haberlerin çoğu savaş haberleriydi. Kane ülkesinin bir savaşa girmesini desteklerken bir başkasınaysa karşı çıktı. En az bir başkanın seçim kazanmasını sağladı.  Milyonlarca Amerikalı adına konuştu. Çok daha fazlasının nefretini topladı. Kane’in gazetelerinde 40 yıl boyunca taraf olmadığı tek bir toplumsal olay şahsen desteklemediği ya da saldırmadığı tek bir kişi yer almadı. Genellikle destekledi. Ardından saldırdı. Özel hayatı daha fazla ilgi çekiyordu. İki kez evlendi. İki kez boşandı. Önce, bir başkanın yeğeni Onu 1916’da terk eden Emily Norton.  1918’de oğullarıyla birlikte bir trafik kazasında öldü. İlk evliliğinden 16 yıl ve ilk boşanmasından da iki hafta sonra Kane şarkıcı Susan Alexander’la Trenton, New Jersey belediye sarayında evlendi. İkinci eşi, sadece bir kere operada söyleyen Susan Alexander için Kane Chicago Şehir Operası’nı inşa ettirdi. Maliyet: 3 milyon dolar. Susan Alexander Kane için yapılmış, o Kane’i boşamadan önce yarısı tamamlanmıştı. Hala tamamlanmamış Xanadu. Maliyet: Kimse bilmiyor.

Politikada hep ikinci adam oldu, asla esas adam olamadı. Kane. Kitlelerin düşüncelerini şekillendirse de ülkesinin oyverenleri onu hayatı boyunca asla iktidara getirmedi. Ama Kane’in gazeteleri bir zamanlar gerçekten güçlüydü ve bir keresinde ödüle neredeyse ulaşıyordu. 1916’da bağımsız vali adayıydı Eyaletin en güçlü isimleri arkasındaydı Beyaz Saray, yükselen politik kariyerin sıradaki kolay basamağıydı Derken bir anda. Seçimden önce bir haftadan kısa sürede yenilgi. Utanç verici. Küçük düşürücü. ABD’nin reformunu 20 yıl geciktiren yenilgi Charles Foster Kane’in politikadaki şansını sonsuza dek sildi. Derken Büyük Buhran’ın ilk yılında Kane’in bir gazetesi kapandı. Kane için dört yıl içinde çöküş. 11 Kane gazetesi birleşti. Daha fazlası satıldı ve kapatıldı. Ama Amerika hala Kane’in gazetelerini okuyordu ve Kane de hala haberlerdeydi.

Bu doğru mu?

Radyoda duyduğunuz her şeye inanmayın.

- Inquirer’ı okuyun.

- Avrupa’da iş koşulları nasıldı?

Avrupa’daki iş koşullarını nasıl mı buldum, Bay Bones?

Çok zor buldum. Döndüğünüze memnun musunuz?

Dönmek beni hep mutlu eder delikanlı, ben bir Amerikalıyım. Hep bir Amerikalı oldum.

Başka bir soru?

Biz muhabirken soruları daha hızlı sorardık.

Avrupa’da savaş olasılığı üzerine ne düşünüyorsunuz?

İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’nın liderleriyle konuştum. Medeniyetin sonu anlamına gelecek bir projeye girişmeyecek kadar zekiler.  Benim sözüme güvenebilirsin, savaş olmayacak.

 

Kane dünyanın değişmesine yardım etti Ama Kane’in dünyası şimdi tarih oldu Büyük gazetecinin kendisi tarihe geçti ancak tarihi yazabilme gücünü erken kaybetti. Asla bitmeyen, şimdiden çürümeye başlayan zevk sarayında yalnız Herkesten uzakta. Nadiren ziyaret ediliyor, fotoğrafı hiç çekilmiyor Basın imparatoru, çöken imparatorluğunu yönetmeye devam etti.  Boşuna kurtarmaya kalkıştı. Daha önce de yaptığı gibi onu dinlemeyi bırakan ulus ona güvenmekteyi de bırakmıştı. Ve geçen hafta. Ölüm, herkes gibi Charles Foster Kane’in de kapısını çaldı.

Kane’in o kadar büyük bir serverete sahip olmasına rağmen sadece Inquirer gibi küçük bir gazeteyle işe koyulması ve ezilenlerin sesini duyurma, halkın ilgilenmediği ya da belirli bir kesimin halka vermediği olayları halka göserme çabası kane’in gençlik yıllarındaki en büyük arzusu, özelliği. Belki de sadece bu durum Kane’e sonradan vurulan Komünist damgasını destekler nitelikte. Fakat Kane’in geleceği bu durumla bağdaşlaşmıyor.

Kane’in ölmeden önce söylediği son bir söz ”Rosebud” işte hikâyenin çıkışıda burada. Kane’in çöken imparatorluğundan geriye kalan ve merak edilen belki de son şey. ”Rosebud ne?”

Kane’imiz işin başına geçtiğinde yasal nedenlerden ötürü 25 yaşında dinamik, devamlı bir şeyler peşinde koşan bir genç. Yapmak, yaratmak istiyor. Adeta girişimcilik saçıyor. Bu da ne demekse. Ancak Kane büyüdükçe, geliştikçe ağırlaşıyor. Yoruluyor. Ancak bu yorulma fiziksel anlamda değil. Öyle bir yorgunluk ki Kane’in konuşmasından ve davranışlarından anlayabiliyorsunuz. Belki de bu durum paranın, sorumluluğun altında kalmak, kalkamamak. Belki de Kane kendini bulamıyor. Zaten tam bir egoist. Bu nedenle görülmemiş bir koleksiyon yapıyor ve bu koleksiyonu piramitlerden sonra görülen en büyük kişisel mabedine koyuyor. Mabed ki ne mabed. Kane adeta kendi dünyasını kuruyor. İsmini de Xanadu koyuyor.

XANADUİ: Egzotik ve harikulade yer, harikalar diyarı

Dikkat edebildiğim kadarıyla Kane oldukça sakin mizaçlı. Ancak bu durumu hikayenin yarısına kadar geçerli. Ardından belki de farklı bir insana dönüşüyor. Şöyle düşünün ki ilk eşinden ayrılmasına neden olan ve valilik seçimlerini kaybetmesine neden olan rakibi James Gettys’e bu nedenleri ortaya çıkardığı skandal sahnesinde yalnızca arkasından hiddetle bağırıyor ve peşinden gidiyor. Fakat ikinci eşinin ondan ayrılması sonucunda tokatı indiriyor.

Bu hareket Kane’den beklenir mi? Artık beklenir çünkü Kane’i para ezdi bitirdi.

Kane hayatı boyunca devamlı servetine servet ekliyor. Büyüyor, alıyor yapıyor da yapıyor. Anca aldığı birçok şey o kadar boş ki artık Orson Wells bile filminin bir sahnesinde şu şekilde söylüyor.

”Bana ihtiyacım olandan başka her şeyi verdin.” ki sona geldiğimizde görüyoruz gerçekten her şeyi vermiş. Geriye bir şey kalmamış.

 Ayrıca başlardaki dürüst gazeteci imajı zaman geçtikçe değişiyor. Tıpkı Kane’in şehrin en iyi yazarlarını kendi gazetesinin bünyesine geçirdiği sahnede Leland’ın söylediği gibi:

”Peki ya onlar Kane’i değiştirirse.” Aynen de öyle oluyor. Hem yazarların tutumu hem de Kane’e yaranma çabaları Kane’in o büyük skandal sonrasında seçimleri kaybetmesiyle iki farklı gazete manşetiyle ortaya çıkıyor. Birinde ”Kane seçimleri kazandıı!” diğerinde ”Kane seçimleri kaybetti, seçimlerde hile!”.

İşte Orson Wells bugün bile devam eden yandaş ve candaş medya muhabbetinio gün bile bize göstermiş. Gerçi o gün bile ne demek. İnsan her zaman insan ve bunları yapmaya devam edecek.

Orson Welles film dünyasına Citizen Kane filmi ile girmiş ve film büyük sansasyon yaratmış ve sinema tarihini etkilemiş ve değiştirmişti. Sonrasında ise Hollywood’dan aforoz edilmesine neden oldu. Filmin yorumunu okuduğunuzda, filmi yeniden daha dikkatli seyretmek isteyecek olabilirsiniz. Belki de hepimizin bir Xanadu’su ve Rosebud’ı var olabilir. Sizinki hangisi? Seneler ve seneler önceydi. Karanlık bir gecede tel örgü üzerinde yazan bir yazı ve pencereden dışarı sızan ışıkla, başlıyor ve 1941 yılında Citizen Kane filmi gösterime giriyordu. Sinema tarihinin hala en önemli filmlerinden biri sayılan film, hem sinema tarihinin gidişatını ve hem de Orson Welles’in kaderini değiştirecekti. Tel örgü üzerinde yazan “No Trespassing” (Girmek Yasak) yazısı ile başlayan film yayını sonrasında, Hollywood’da Orson Welles’e “No Trespassing” diyecekti. Bu belki de Hollywood’un sermay ile ilk bütünleşmesi sayılabilir, hem de bir kişiye karşı. Hem simgesel ve hem de sosyal açıdan önemli olan bu filmde, çok önemli bilgileri aktardığının kendisi de farkında değildi, Orson Welles’in. Mercury Productions adı gösterilen filmin başında oynayanları görmüyoruz. Bu gün film sonun da akan isimlerin başlangıcı da Citizen Kane filmi sayılabilir.

Filmdeki Citizen Kane sözlerinden

- “Inquirer’ın sahibiyim. Görevim gereği, size küçük bir sır vereceğim. Bu toplumun çalışanlarının para çılgını korsanlar tarafından soyulmadığını görmek bana mutluluk verir.  onların çıkarlarını kollayan yok diye soyulmalarına seyirci kalamam.

Size bir sır daha vereyim, Bay Thatcher: Bunu yapacak adam benim. Param ve mülküm var. Yoksulların çıkarlarını ben gözetmezsem bu işi bir başkası yüklenmeye kalkabilir. Malsız mülksüz biri de olabilir bu. Bu da çok kötü olur.”

****

 [Bay Thatcher:Biliyor musunuz, Charles.  Tek bir yatırım bile yapmadınız. Paranızı hep.  Bir şeyler almaya harcadınız, diyen ]

 -“Bir şeyler almaya. Annem biraz daha az güvenilir bir banker seçmeliymiş. Paradan hep boğulacakmışım gibi hissederdim. Biliyor musunuz, Bay Bernstein bu kadar zengin olmasaydım gerçekten büyük bir adam olabilirdim. Bu koşullar altında gayet iyi idare ettiğimi düşünüyorum. Ne olmak isterdiniz? Sizin nefret ettiğiniz her şey.

****

-. “Neden Inquirer’ın üç sütunluk başlığı yok? Haberler o kadar büyük değildi. Bay Carter, eğer başlık büyük olursa haber de büyük olur.

[Bay Carter; Bizim görevimiz ev kadınlarının dedikodularını iletmek değil. Bu tür şeylerle ilgilenseydik günde iki gazete çıkarırdık!]

-“Bundan böyle bu tür şeylerle ilgileneceğiz.

****

- Bu gazeteye bir şey daha katmam gerek. Fotoğrafların, yazının dışında bir şey. New York Inquirer’ı New York için şu lambadaki gaz kadar vazgeçilmez kılmalıyım.

“Yayıncılık ilkelerim. Bu şehrin sakinlerine bütün haberleri dürüstçe veren bir gazete sağlayacağım.”

“Ben ayrıca, İnsanlar kimin sorumlu olduğunu bilecek ve Inquirer’da gerçeği süratle, basitçe ve eğlenceli bir şekilde öğrenecekler. Gerçeğin önüne kimsenin özel çıkarlarının geçmesine izin verilmeyecek. Ayrıca halka, hem yurttaş hem de insan olarak haklarının yorulmaz.  bir savunucusunu sağlayacağım.”İmza: Charles Foster Kane.

Citizen Kane bildirgesi

****

- (Eşine) “Sevgilim, senin tek rakibin Inquirer’dir.”

****

-“İnsanlar, Ben ne dersem onu düşünürler.

****

-“ Benim ne yapacağıma dünyada yalnız bir kişi karar verebilir. O da benim!”

– Benim için endişelenmeyin, Gettys. Benim için endişelenmeyin! Ben Charles Foster Kane’im! Suçlarının sonuçlarına katlanmaktan kaçan adi, düzenbaz bir politikacı değilim! Gettys! Seni Sing Sing’e gönderteceğim! Sing Sing, Gettys.”

*****

[Arkadaşı Jedediah:  İnsanlardan sanki senin malınmış gibi bahsediyorsun. Sanki sana aitlermiş gibi bahsediyorsun. Tanrım! Hatırlayabildiğim kadarıyla, insanlara haklarını sağlamaktan bahsederken.  Sanki verecekleri hizmetlerin karşılığında onlara bir özgürlük hediyesi sunabilirmişsin gibi! İşçileri hatırlıyor musun? Sendika denen şeylerde toplanmaya başlıyorlardı. Çalışanlarının bazı şeyleri verdiğin hediyeler değil hakları olarak görmesi anlamına geldiğini anlayınca hiç hoşuna gitmeyecek. Senin değerli yoksulların birleşmeyi gerçekten öğrendikleri gün eyvah eyvah.  Senin ayrıcalığından daha büyük bir şey ortaya çıkacak. . o zaman ne yaparsın bilmiyorum. Belki ıssız bir adaya kaçıp maymunlara hükmedersin. Bunun için o kadar endişelenmezdim. Orada da hatalarımı gösterecek birkaç tanesi çıkardı. Hep bu kadar şanslı olamayabilirsin. Kendin dışında hiçbirşeyi umursamıyorsun. İnsanları senin onları çok sevdiğine, onların da seni sevmesi gerektiğine inandırıyorsun. Ancak sevgiyi kendi koşullarında istiyorsun. Senin kurallarına göre oynanması gerekiyor. ]

-“Kendi kurallarıma uygun aşka içelim. Herkesin bildiği tek kural budur zaten: Kendi kuralları.”

****

-(Şarkıcı Eşine)“Sebeplerim bana yeterli Susan. Anlamışa benzemiyorsun. Bunları sana yeniden söyleyecek değilim. Şarkı söylemeye devam edeceksin.

 

Rosebud hakkında Gazeteci Thompson diyor ki;

-“Bay Kane istediği herşeye sahip olmuş ve hepsini kaybetmiş bir insandı. Rosebud, belki de hiç ele geçiremediği ya da kaybettiği birşey. Hiçbir şey açıklamazdı. Hiçbir kelime bir insanın hayatını açıklayamaz. Hayır. Sanıyorum Rosebud yapbozun bir parçasıydı. Kayıp bir parça.

Modern Özneye Yönelik Bir Çözümleme: Yurttaş Kane

1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle birlikte dünya ikinci büyük savaşa girerken 1940 yılının başlarında Amerika’da Yurttaş Kane (Citizen Kane, 1941) filminin senaryosu üzerinde çalışılmaya başlanır. Almanlar Avrupa boyunca ilerlerken ve Avrupa faşizme yenik düşerken, ABD’de de müdahalecilik ile tecrit politikası arasındaki çatışma tüm şiddetiyle sürer. Artık kamuoyunun en sıcak gündemidir savaş. Başkan Roosevelt’in müdahaleci politikasına ve anti-faşist mücadeleye bağlı bir isim olan Orson Welles, filmde dönemin arka plânını keskin bir şekilde dile getirmese de savaş sorununa, özellikle dönemin hâkim temaları olan faşizm tehlikesi ve komünizm korkusuna gönderme yaparak sıradışı bir Amerikan yurttaşının kaderinde ABD’nin sosyo-politik bilinçaltını beyazperdeye yansıtır.

Hem Muktedir Hem Muhtaç…

Welles, bu filmde zamanı ve parası tükenen yaşlı bir kapitalistin portresinden çok, tükenişin eşiğine gelmiş bir dünyanın son çırpınışlarını, bencilliğin ve yalnızlığın güdümündeki modern bireyi oldukça çarpıcı bir biçimde perdeye yansıtır. Bu açıdan filmi modernite eleştirisi olarak okumak da mümkündür.

Modernitenin görünür olanı yüceltmesi ile imajın öze ve içeriğe göre öncelik kazanması, imaja takılıp kalmanın sonucu olarak ortaya çıkan yüzeysellik, güce tapınma, tüketim ve mülkiyet hırsı, yabancılaşma, samimiyet yoksunluğu, anlamsızlık, spontanlık kaybı, memnuniyetsizlik; sistemi değiştirmektense sistem içinde hâkim konuma geçme arzusu, açgözlülük, başarı hırsı, şöhret arzusu vb. özellikleriyle mükemmel olduğunu düşünen ve kendisini başkalarından üstün gören büyüklenmeci; amacına ulaşmak için başkalarını kullanan, egosantrik ve etrafına karşı aldırmaz tavır takınan; her yaptığını kendisi için yapan ve sonuçta yalnızca kendi arzularının tatmini için çalışan kişilik yapısıyla Kane, modernitenin özne tasavvurunu cisimleştirir.

Kane’in herkesin bildiği tek aşkın kişinin “kendi öz aşkı” olduğu şeklindeki değerlendirmesi, narsist kişiliğini ele verir. Nitekim yakın arkadaşı Leland da Kane’i anlatırken hayatta sevdiği tek şeyin Charles Foster Kane olduğunu, hayattan istediği tek şey aşk/sevgi iken bunu hiçbir zaman elde edemediğini çünkü kendisinin insanlara verecek sevgisi olmadığını söyler. Bu noktada gelenekle/geçmişle bağları kopartıp pozitif olana yönelen ve mutluluğu, sahip olmakla eşanlamlı hâle getiren modernitenin en büyük açmazı bir çocuğun sevgiden/anneden koparılıp yarınlarını kurtarmak adına (!) bir bankacıya teslim edilmesi ve çocuğun hayat boyu çırpınışı/hazin sonu ile somutlaştırılmıştır.

Film boyunca aranan ancak filmin sonunda da onu arayanların asla bulamayacağı, yalnızca izleyicinin küçük Charles’nin kızağının markası olduğunu anlayabildiği “rosebud”sözcüğü de bu açıdan anlamlıdır. Kelimenin sırrını çözmeye çalışan gazeteci Thompson’ın en sonundarosebud, belki de Kane’nin hiç ele geçiremediği ya da kaybettiği bir şeydi” açıklaması seyirciye ipucu verir. Rosebud’un bilinen anlamı “gül goncası”dışında argoda “ana rahmi”anlamında da kullanılması, bu sözcüğün rastgele seçilmiş olmadığını düşündürür. Ana rahmi, hem bir cennet hem de boğucu, kaçıp kurtulmak istenilen bir mekândır; bir kez kaçıp gidince tekrar ulaşılamayacak, insanın hayatı boyunca sürekli geriye dönüp içine girmek isteyeceği büyülü bir mağaradır.

Kane, bu sözcüğü filmde iki kez kullanır ve ikisinde de elinde, içinde karlı dağ evi olan cam küre vardır. Karlı dağ evi, yani annesinin mekânı/anne özlemi, kaybettiği çocukluğu ve bütün iktidarına rağmen bulamadığı her şeyi simgelemektedir bir bakıma.

Welles’in modern özneye yönelik önemli bir çözümlemesi de, aklın ve bilimin ön plâna çıkarılıp metafizik ve aşkın değerlerin dışlandığı “Aydınlanma Düşüncesi”nin temel argümanlarıyla ilintili olarak Tanrı’nın ölümünün ilânıyla birlikte modern benlikte öne çıkan, Sartre’ın “TANRI OLMA ARZUSU”dediği şeyin -hayatı boyunca kendisinden başka hiçbir şeye inanmayan ve muktedir olma hevesi ağır basan- Kane’nin en belirgin özelliği olmasıdır. Nitekim kendisinin ölüm ilânını veren haberlerde, dünyanın bütün nimetlerine sahip bir imparatorluk kuran, çağın en kudretli simgesi, piramitlerden beri bir insanın kendisi için yaptırdığı en pahalı anıt olan Xanadu’nun sahibi olarak “firavun” benzetmesiyle anılan Kane, sahip olma arzusu ve kaybetme korkusunun bir yansıması olarak, neredeyse her şeyin koleksiyonunu yapmaktadır. Öyle ki Xanadu sarayı tam bir koleksiyon yuvasıdır; tablolar, heykeller, resimler ve bir dünya hazinesi dolduracak sayıda birçok eşya… Kane’in hayatının kayıp parçası “rosebud” sırrının en sonunda bu yığınlar arasından çıkması da modern insanın kudret ve acziyet dikotomisini yansıtır.

 Welles Yurttaş Kane filmiyle modern kültürde merkezi bir konuma sahip olan medyayı da iktidar bağlamında irdeler. En önemli niteliklerinden birinin “MEDYA MERKEZLİLİK”durumu olan modern dönemde, medyanın sanal dünyasıyla kurulan simülasyonlar neticesinde taklitler gerçeğin yerini almış, toplumsal gerçeği yansıtmaktan ziyade yaratan konuma geçen medya, toplumsal ilişkilere simülatif bir boyut kazandırmıştır. Böyle bir dönemde medya patronu olan Kane, tam da bu doğrultuda çalışmakta, insanların ne düşüneceği konusunda -gazeteleri sayesinde- yetkili olduğunu iddia etmekte ve spekülatif davranmaktan geri durmamakta, gazete yazarlarını/haberlerini de bu şekilde yönlendirmektedir. Nitekim eşi Susan şarkı söylemekte her ne kadar yeteneksiz olsa da Kane, öyle bir ortam yaratır ki bütün basın/yayın camiası Susan Alexander’ı sanatçı (!) olarak takdim etmek durumunda kalır.Aynı şeklide gazetesinin yazarlarını kendi malı gibi gören Kane, haberlerin gerçekten ziyade kendi istediği gibi yazılmasını sağlayarak iktidarı üzerinden gerçekliği üretme konumuna geçer. Welles böylece özne üzerinden gerçekleştirdiği modernite eleştirisinin yanı sıra dönemin Amerikan toplumu özelinde, günümüz dünyasındaki medya-bilgi-iktidar bağlamı ve aynı zamanda iktidarın gücü/doğası üzerine de düşünmeye sevk eder.

[bkz:Orson Welles ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Rekin Teksoy, Sinema Tarihi, Oğlak Yayıncılık, s.317-320.]

İKTİDARIN YURTTAŞ KANE MODELİ

Ulus Baker & Ege Berensel

1. İktidar ile “tutku” arasındaki bağın önemsizleşmesi Max Weber gibi birisini “rasyonelleşmenin”, iktidarın kimliksizleşmesinin modernlik sürecinin bir özelliği olduğunu varsaymaya götürmüştü. Michel Foucault da, aynı düşünceyi devam ettirerek “iktidarın deli ettiği”türünden bir varsayımın “disiplin toplumlarının” ve “iktidar teknolojilerinin”yaygınlaştığı modern yaşamda artık tutulamaz olduğu fikrine varıyordu. Böylece kurumlar ve dayandıkları teknolojiler –fabrika, hastane, tımarhane, hapishane, kışla gibi yerlerde yoğunlaştıkları ölçüde—Michel Crozier’nin yerinde bir deyişiyle “artık insanların arzularına boyun eğmeyi bırakarak kurumların emrettiklerini yerine getirmeye başladığımız” iktidar çatılarına çoktandır dönüşmüş görünüyorlar.

Foucault böylece açıklamalarını asla “deli”falan olmayan, tam aksine aklın ve bilginin bütün olanaklarından faydalanan bilgi-iktidar mekanizmalarının varlığına bağlamakta gecikmeyecektir. Belki de Foucault’nun, “iktidar” ile “tutkular” arasındaki bağın çoktan çözülmüş olduğunu varsayması kendine ait özel nedenlere bağlıdır: özellikle deliliğin ve tutkusal insanın “söndürülen sesini”, işitilmeyeni bulgulamak uğruna yaptığı yoğun araştırma böyle bir varsayımı zorunlu kılıyordu onun için. İktidarın “arzulanır”bir şey olduğu doğrultusundaki günlük, olağan düşünce kuşkusuz bir Yurttaş Kane modelini gözler önüne getirecektir. Belki de Foucault ile birlikte Welles’den daha da öteye geçerek tutkuyu zaten “arzunun iktidarı” olarak yeniden tanımlamamız gerekir. Oysa modern kapitalizm arzuları da denetlemekte, yönlendirmekte daha az iktidar sahibi değildir –tüketim toplumu ideolojilerinin, iletişim kolaylıklarının ve günlük yaşamı kontrol eden “arzu rejimlerinin” ışığında da düşünmek zorundayız. Yurttaş Kane, evet, iktidar “sahibi” olabilmiştir… Ama tutkuları onun üzerinde muazzam, kaçamayacağı bir egemenlik kurdukları ölçüde… Ama biraz daha ilerlemek ve Yurttaş Kane’in tutkularının da (psikanalitik terimlerin baskısından biraz uzakta durursak) modern, endüstriyel kapitalizmin gereklerince nasıl kurgulandıklarını tahlil etmeye girişebiliriz. Böylece birey üzerinde “yoksulluğun iktidarından”, “atomlaşmış bireyliğin iktidarından”, “arzulanır şeylerin aristokratik iktidarından” bahsedebiliriz. Psikanalitik çözümlemelerin genellikle pek değerli kıldığı şu “Rosebud” sembolünün önemini inkâr edemiyoruz.. Ancak onun da ne ise o olarak, yani Orson Welles’in dehası sayesinde bahsettiğimiz üç dereceli iktidarlar sisteminin kristalleşmiş bir metaforu olduğunu söyleyerek tanımlanması mümkündür.

Yurttaş Kane tutkuludur ve film boyunca Spinoza’nın “tutkular fenomenolojisinin” programını aynen takip eder: Her şey bir “sevilme talebi”yle başlar. Bu talep, ikinci safhada bir tutkuya dönüşür. Oysa Spinoza’ya göre yalnızca tutkularımıza bağlı olarak yaşamayı sürdürdüğümüz sürece sevdiklerimizin, bağlandıklarımızın da bizi sevmesini isteriz. Bu aynı zamanda bir dışlayıcılığı da içinde taşımaktadır: yalnızca sevdiklerimize bağlanmamız, başkaları karşısında kayıtsız olmamız, dolayısıyla onları “keyiflerine göre yaşamaya” geri göndermemiz sonucuna varacaktır. “İktidarın deli ettiği” söylenir –Foucault’nun bu varsayıma nasıl karşı çıktığını, iktidar teknolojilerinin modern aklın tezgâhıyla nasıl içiçe geçtiklerini betimlediğini bu noktada hatırlamak gerekir. Spinoza için “salt tutkulara bağlı olarak yaşamak” bir nevi delilik hali olduğuna göre, bu durumun iktidardaki öznellik için nasıl cereyan edeceğini iyice incelemek gerekiyor.

Salt tutkularıyla yaşayan biri, son tahlilde, yalnızca tek bir kişiye bağlanacak, aradığı iyiliğin yalnızca onda bulunduğunu düşünecektir. Sadece tek bir kişiye bağlanmak, ötekileri “dışlamaktır”. Buna karşın, akla uygun yaşayan birisi, yalnızca tek bir kişide yoğunlaşmayı bırakacak ve herhangi birinin dostluğuna açık olacaktır. Buna Spinoza’nın honestas, onur ilkesi adını verebiliriz.

Böylece onursuzluğun tanımı da ortaya çıkar: herhangi birinin dostluğuna elvermeyen kimselere onursuz derler. Böylece akla uygun yaşamak demek, kendine benzeyen herkese mümkün olduğu kadar yoğun ve fazla sayıda bağlarla bağlanmak, sosyal varlık olmak anlamına gelmektedir.

[Bu yazı 1999 yılı sonlarında Ulus Baker’le Yurttaş Kane filmi üzerine elektronik iletiyle yapılan tartışmalardan bir bölümdür.].

 

Kaynaklara bakınız:

http://filminkotuadami.blogspot.com/2011/01/citizen-kane-yurttas-kane.html

http://www.turkcealtyazi.org/mov/0033467/citizen-kane.html

http://www.sinemalar.com/film/1363/yurttas-kane

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,266,0,0,1,0

http://www.haberler.com/yurttas-kane-koltugunu-kaptirdi-3835868-haberi/

Değinilen Kitaplar:

André Bazin, Orson Welles, Okuyan Us Yayın, 2005, 222 s.

Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Om Yayınevi, 2000, 110 s.

Orson Welles, Yurttaş Kane, Bilgi Yayınları, 1995, 191 s.

Güçlü adamlar ancak kadınlar ile devrilir.

INHERİT THE WİND [Maymun Davası/ Rüzgârın mirası] (1960) Film


Senaryo : Jerome Lawrence, Robert E. Lee, Nedrick Young

Görüntü Yönetmeni : Ernest Laszlo

Müzik: Ernest Gold

Oyuncular: Spencer Tracy,Fredric March, Gene Kelly, Dick York, Donna Anderson,   Harry Morgan, , Claude Akins, Elliott Reid, , Paul Hartman, Philip Coolidge, Jimmy Boyd, Noah Beery Jr, Norman Fell, Gordon Polk, Hope Summers,

Yapım : 1960

Ülke : Amerika

Süre : 128 dakika

 

Özet:

Bertram Cates dinci bir Güney kasabasında Evrim Teorisini öğreten bir öğretmendir. Bu durum, dinî duyarlılığı fazla gibi görünen toplulumda büyük bir huzursuzluk yaratır. Hatta çok ünlü aşırı dinci bir avukat olan Matthew Harrison Brady savcılık yapmak üzere küçük kasabaya gelir. Ama öte yandan aynı derecede (Tanrıya inanan fakat ateist fikirleri olan) ünlü avukat Henry Drummond onu savunmaya karar verir. Sonuçta iki usta avukat mahkemede kozlarını paylaşırlar. Yüzeysel dinî bilgilere haiz olan halk ve mahkeme tarafından karşısına türlü zorluklarlar çıkartılan, tüm tanıkları reddedilen Drummond sonunda tanık sandalyesine Brady’i oturtur. Ölümüne sebep olacak derecede tartışmalar ile mahkeme Bertram Cates’in ceza alması ile sonuçlanır.

 “BU ŞEHİRDE DÜŞÜNEN BİR KİŞİ VARDI. O DA HAPİSTE”

 Gürkan Kılıçaslan/Salı, 28 Eylül 2010

Gerçek bir hikâyeye dayalı bir tiyatro oyunundan uyarlanan ve 1920’lerde Birleşik Devletler’de evrim teorisini öğreterek kanunu ihlal etmekle suçlanan bir öğretmenin yargılandığı davanın hikayesi.

Filmi birkaç farklı kavram üzerinden değerlendirmek mümkün; mahalle baskısı, düşünce özgürlüğü, hukuk sistemi, dinsel fanatizm ve (siyasi ve ekonomik sistem olarak) liberalizm. Bu kavramları tartışmaya açmaya çalışan senaryo farklı tiplemeler üzerinden karşımıza getiriyor bunları; yerleşik değerlerden farklı bir fikri öğreten bir genç öğretmenin maruz kaldığı mahalle baskısı, insanların farklı olma hakkını ve düşünce özgürlüğünü savunan bir avukat, rahip ve savcının örneği olduğu her türlü fanatizm, “girişimcilik ve serbestlik” üzerinden (ve aslında sadece bu nedenlerle) öğretmenin yanında olan bankacı ve kalabalıkları (ve yerleşik değerlerine körü körüne sadık olan) ve çoğunluğu temsil eden kasaba halkı. Tüm bu kavramlar ve tiplemeler oyunun/filmin anlatmak istediklerine birer araç görevi görüyorlar ve bu da zaman zaman belki özellikle tiplerin karaktere dönüşememesi şeklinde kendini  gösteriyor.

 Senaryo düşünce özgürlüğüne adanmış görünüyor ve bu konuda da yeterince dürüst ama eleştirilerini herkese eşit ölçüde dağıttığı konusunda şüphelerim var. Örneğin, nerede ise nihilist bir tip olarak filmde yer alan gazetecinin bu inançsızlığı dolaylı da olsa eleştiri konusu yapılırken, kasabanın imajının bu dava nedeni ile bozulması ihtimalini düşünerek hareket eden ve bunun belki de oğlunun Harvard’a gitmesine engel olacağını düşünen bankacı veya davanın kasabada yaratacağı hareketliliğin getireceği ekonomik yararları düşünen girişimci bu eleştiriden nerede ise hiç nasibini almıyor. Filme bakınca hak etmediklerinin söylenmesi zor olan “yasaları yapan bu aptal çoğunluk” ifadesini kasaba halkı için kullananın gazeteci olması da bu taraflılığın bir göstergesi. Tüm bunlar da aslında liberal bakışlı Amerikan filmlerin genel tercihini bir kez daha tekrarlıyor bize: Sistemde değil uygulanışında ve uygulayıcılarında sorun vardır, ve sorunlar bu sistem içinde bir şekilde çözülür.

 Ağırlıklı olarak mahkeme salonunda geçen film, her ne kadar bir oyundan uyarlanmış olsa da laf cambazlıkları, espriler ve akıllı bir mizansen ile tiyatro havasını rahatça aşmış. Bunu destekleyen elbette bir de Spencer Tracy var. Amerikan sinemasının bu dev oyuncusu tam bir oyunculuk şovu yapıyor ve filme damgasını vuruyor. Frederic March ise bazen abartıya kaçsa da etkili olmayı başarıyor.

Sonuçta düşünce özgürlüğü için verilen bir mücadeleyi savunması, fanatikliğin dozunu artırarak eleştirisinin gücünü zayıflatsa da katı muhafazakârlığın karşısında durması ve belki kastettiği bu olmasa da filmin sonunda mahkemenin bir “sirk kaosuna” dönüşmesini göstererek hukuk sistemini eleştirmesi ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir film. Mahalle baskısı üzerine düşünmek, özgürlüklerden verilen ilk tavizin nasıl sonraki tavizleri doğurabileceğini görmek ve düşünce özgürlüğünün kendimiz için değil bizden farklı düşünen başkaları için savunulması gerektiğini hatırlamak için.

http://www.gurkankilicaslan.com/?tag=inherit-the-wind

IMDB sayfası: http://www.imdb.com/title/tt0053946

 

Filmden

Savunma avukatı Henry’nin film sonundaki bağlayıcı sözleri çok manidardır.

“Her şey sizin için değirmeninizde, öğütülecek tahıl, öyle değil mi?

Güzel, öğütmeye devam et.  Brady geçmiş, Cates gelecek. 

Tanrım, bugün burada olanların manasını anlamıyor musunuz? Belki sizin için bir anlamı olmayabilir. 

Boş gömlek kolunu gösteren, insanların hissettiği, arzuladığı, mücadele ettiği her şeye yılışık yılışık gülen, bir hayalet gibisiniz. 

Sizlere acıyorum.   Size dokunan, sizi ısıtan bir şey yok mu?  

Her insanın bir rüyası vardır.  Siz neyi düşlüyorsunuz?

Neye ihtiyacınız vardır?

Hiçbir şeye ihtiyacınız yok, öyle değil mi?

İnsanlara, aşka, bir fikre, sıkıca sarılmak; 

Sizi zavallı serseriler.  Yapayalnızsınız.  Öldüğünüzde mezarınızın üzerinde biten, otları yolacak kimse olmayacak.  Ne kimse yas tutacak, ne de beddua okuyacak.  Yapayalnızsınız.”

[Aykırı fikirler “statik toplumu/ları” rahatsız eder. Hiçbir kimse/toplum rahatının bozulmasını istemez. Olgun tanelerin müşterisi her zaman bir yerde bulunduğundan, eğer birilerinin başı, düşünceyle olgunlaşmışsa, onu koparmak için harekete geçerler. Bunlarda yetmezse bir şeyleri vesile ederek davalar açılır. Bu şekilde dava açanlar kahraman olurlar. Toplumda gündem olmak, para/makam/şöhret kazanmak en önemli kazançlarıdır.

“Maymun Davası” bizlere Darwin’i ve ateistleri savunmaktan çok, düşünmenin ve düşündüğünü söylemenin önündeki engelleri anlatan bir film olarak gün yüzüne çıkarken, fikir hürriyetinin birçok ülkede az olduğuna  işaret ediyor.

(Filmden) İlkeli insan için, bedeninin özgür bırakılması karşılığında zihnini hapsetmesini istemek kadar zor bir durum yoktur.

Zihinlerin hapsedildiği yerlerde hatalar başlamış demektir. Hapsetmek kavramı denilince dört duvardan oluşan hapishaneler akla gelmemelidir.  Asıl hapishaneler dolaylı yollardan konulan engellemeler ve sansürlerdir. Telif hakları bahane edilerek konulan sansürler, düşünce dünyasına vurulan zincirlerdir. Mesela internetteki, kütüphane vasfı taşıyan sitelerin her biri, bir şekilde zaman içerisinde kapatılmaktadır. Örnek: bkz: http://www.scribd.com/ ; http://www.4shared.com/;......

Bu siteler artık yurdumuzda faaliyet gösteremiyorlar. İçeriklerinde kitap çoğunluğu olduğu halde birileri yurt insanların kitap okumasına engel olmaya çalışıyor. Zannediyorum ki; yakın zamanda birçok site bu şekilde ablukaya alınır ve kapatılır. Neticede yurdumuzun kitap okunması yasak/kütüphaneleri kapatılan, bir ülke gibi olacağı aklımıza geliyor.

(Filmden) “İnsan davranışının üzerine, ahlak taşını koyarak, böylece insanın her hareketinin, dakika, derece ve saniye kesinliğinde, doğrunun enlemi ve yanlışın boylamı kıyaslanarak, tartılmak zorunda olması, zamanımızın en tuhaf, embesilliklerinden (ahmak, budala, geri zekalı) biridir.”

 Bu nedenle, insanları putlaştırmak yerine, insan olarak görmeye başlamak ve sorunların çözülmesine yardımcı olmak için, bilgiden başka bir gücümüzün olmadığını düşünmekteyiz.

50 yıl boyunca FBI'ı yöneten J. Edgar Hoover’in meşhur bir sözü vardır. “Bilgi güçtür.” Bu güce ulaşmanın tek yolu düşünce sığınakları olan kitapların/kütüphanelerin serbest bırakılmasıdır. Bilmeyen ve cahil kalan toplumların, tek bir geleceği vardır. Köle olmak veya yok edilmek. Birilerinin dümen suyunda olmakla mesele çözenlere karşı tek yardımcımız/kuvvetimiz kitaplarımız/kütüphanelerimizdir.

Ey Allah Teâlâ’m, zatının insanlara kitapları niçin vahyettiğini, bir daha anlamış oluyoruz.]

“Bir kitap beni nasıl değiştirebilir ki diyorsan, elindeki kitaba bak; o da bir zamanlar odundu!”