THE MOST DANGEROUS MAN İN AMERİCA: DANİEL ELLSBERG AND THE PENTAGON PAPERS (2009)


Yönetmen: Judith Ehrlich, Rick Goldsmith

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 11 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 92 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Blake Leyh

Oyuncular Peter Arnett, Ben Bagdikian, Ann Beeson, John Dean, Daniel Ellsberg

Özet

2009 IDFA Amsterdam Jüri Özel Ödülü

2010 Palm Springs İzleyici Ödülü (Belgesel)

2009 National Board of Review İfade Özgürlüğü Ödülü, Beş Belgesel

2009 Mill Valley İzleyici Ödülü

2010 Oscarlarında En İyi Belgesel dalında aday olan bu film, yakın geçmişe ayrıntılı ve aydınlatıcı bir bakış sunuyor. 1971′de, Vietnam savaşı strateji uzmanlarından Daniel Ellsberg, savaşın yıllarca sürdürülen yalanlara dayandığı sonucuna varır ve New York Times’a yedi bin sayfalık çok gizli belgeler sızdırır. Bu cesur hareket Watergate skandalına, başkan Nixon’un istifasına ve savaşın bitmesine neden olur.

Belgesel Filmden

Çok gizli dokümanlara ait birkaç yüz sayfayı ilk kez 1 Ekim 1969 günü akşamında RAND şirketindeki güvenli bölgenin dışına çıkardım. Çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfadan oluşmaktaydı. Planım çalışmayı kopyalamak ve Vietnam savaşının gizli tarihini Amerikan halkına açıklamaktı. FBI, Pentagon’a ait gizli çalışmanın bir kopyasını New York Times’a veren kişiyi bulmaya çalışıyor Yıldırım düşmüş gibiydi, New York Times’a Pentagon’un gizli belgelerini yayınlaması için veriyordunuz ve ülke paniklemişti.

Henry Kissinger: Bu, hükümete yapılmış bir saldırıdır. Eğer bütün gizli dosyaları çalar ve basına verirseniz, ülkenin yönetilmesi imkansız hale gelecektir.

Savunma bakanlığında üst düzey politika analisti olarak görevli olan Daniel Ellsberg’in Times’a Pentagon belgelerini veren kişi olmasından şüpheleniliyor.

Richard Nixon: Bence ülke sırlarını çalıp gazetelere veren kişileri ulusal kahraman ilan etmekten vazgeçme vakti gelmiştir.

Evliliğimizin ilk yılında onun hayatının kalan kısmını hapishanede geçirme olasılığını konuşur olmuştuk. Bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Henry Kissinger, Dr. Daniel Ellsberg’in ülkedeki en tehlikeli kişi olduğunu söylemişti ve o durdurulmalıydı.

DANİEL ELLSBERG VE PENTAGON BELGELERİ

Daniel Ellsberg:4 Ağustos 1964 sabahı ilk işime Pentagon’da başlamıştım. Görevim gereği Savunma Bakanı Robert McNamara’ya bağlı olarak çalışıyordum. İşteki ilk günümde birden kıyamet koptu. Bir kurye Amerikan savaş gemilerinin Kuzey Vietnam kıyısında yer alan Tonkin Körfezinde saldırıya uğradığına dair haber getirdi. Amirim, misilleme yapılması amacıyla Kuzey Vietnam’a ait hedeflerin seçilmesi için bakan McNamara’nın yanına çoktan gitmişti. Dakikalar geçtikçe daha fazla haber geliyordu: üç torpido ateşlendi yedi Kaçınma manevrası yapıyoruz. Saat 1:30′da körfezdeki filo komutanından yeni bilgiler geldi. “Herşeyi durdurun” Önceki raporlardaki torpidolara ilişkin bilgiler şüphelidir”

Lyndon Baines Johnson:[Amerika Birleşik Devletleri'nin 36. Başkanı]Bugün Amerikan gemilerine karşı Tonkin Körfezinde tekrarlanan saldırılar sebebiyle orduya saldırılara karşılık verilmesi yönünde emir verdim.

Günler geçtikçe herhangi bir saldırı olmadığı netleşmişti.

Lyndon Baines Johnson: Kongreden acilen bir çözüm bulunmasını istemem gerekiyor.

Başkan Johnson Güney Vietnam’da komünist zaferini engellemekte kararlıydı. Tonkin Körfezi olayında gerçekleri çarpıtarak Kongrenin kendisine sınırsız askeri güç kullanma yetkisi vermesini sağladı. Bunun ardından 11 yıl sürecek bir savaş başlattı.

Soru: Senator Fulbright, Tonkin sorunu esnasında senatodaydınız.

Senator FulbrightOlayın ardında yatan gerçeği Bize başkan, McNamara ve Rusk tarafından anlatılanların doğru olduğunu kabul etmiştik. General Wheeler’a inanmıştım. O esnada ve o koşullar altında bize verilen bilgilerin doğruluğunu sorgulamak için herhangi bir sebebimiz yoktu.

Lyndon Baines Johnson:Savaşın daha fazla büyümesini istemiyoruz.

Savaş daha fazla büyümesin mi?

O esnada Pentagon’da en önemli önceliğimizin daha büyük bir savaşa hazırlanmak olduğunu görüyordum. Bu savaşın seçimlerden hemen sonra başlayacağını tahmin ediyorduk.

Johnson:Bu savaş kendi topraklarını koruyacak olan Vietnamlıların savaşıdır. Bu sebeple savaşı, daha fazla büyütmeyi düşünmüyoruz.

Bu bilerek söylenmiş bir yalandı. Bunun yalan olduğunu tüm hükümet görevlileri biliyordu, ama hiçbirimiz seçimler boyunca bunu basına sızdırmadık. Bu, içinde benim de bulunduğum binlerce insan tarafından saklanmış bir sırdı.

**

Patricia Ellsberg:Vietnam savaşı hakkında çok şey yazılıp çizildi, ancak halkın orada gerçekten neler olduğunu anlaması için çok az şey söylendi. Bugünkü konuğum, David Halberstam Ülke genelinde birçok radyo kanalında birden yayınlanan bir radyo programım vardı. Washington, d.C’deydim. O esnada kongredekilerle ve hükümet görevlileriyle röportajlar yapıyordum. Ortak bir arkadaşımız benim adıma bir parti vermeyi teklif etti. Bana, “Partiye davet edeceğim bir arkadaşımdan özellikle uzak durmanı istiyorum. Çok akıllı ama aynı zamanda çok tehlikelidir.” dedi. Bunun anlamı arkadaşının yeni boşanmış ve çapkın biri olduğu idi. O kapıyı çaldı, Kapıyı açınca onun mavi gözlerini gördüm. O an çarpılmıştım. O çok yakışıklıydı.

Daniel Ellsberg:O zamanlar onun benimle çıkmak için uygun olmadığını düşünüyordum. Her cumartesi 12 saat boyunca çalışıyordum. Pazarları ise yarım gün çalışıyordum. Pentagon’daki ilk günüm bittiğinde onu aramayı düşünmüştüm. “Yarın boşum, istersen birlikte kiraz çiçeklerini görmeye gidebiliriz”

Patricia Ellsberg:Ben de, “Hayır, yarın radyo programım için barış protestolarına gideceğim” dedim.

Daniel Ellsberg:“Bu ilk boş günümdü, haftada 70 saat savaş üzerine çalışıyordum ve boş günümü barış için yapılan protestoda harcamak istemiyordum.” Savaşa hayır, Savaşa hayır Beyaz Saray’ın etrafında yürüdük. Onun kayıt cihazını taşıyordum ve içimden umarım fotografımı çekip Yarınki Washington Post’ta yayınlamazlar diye düşünüyordum. Çünkü bu açıklaması oldukça zor bir durum olacaktı.

Patricia Ellsberg: orada liberal ya da radikal görüşe sahip bazı arkadaşlarıma rastladım ve onlar “Nasıl olurda Pentagonda Vietnam savaşı üzerine çalışan biri ile çıkabiliyorsun?” dediler.

**

Daniel Ellsberg:1965 senesinin başlarında Vietnam savaşı genişlemek üzereydi ve ben bunun planlayıcılarından biriydim. Savunma Bakanı Robert McNamara’dan Vietkong’un işlediği vahşete ait örnekler bulmak için emir almıştım. Savunma Bakanı bu şekilde Başkan Jonhson’u Kuzey Vietnam’ın düzenli şekilde bombalanmasına ikna edebileceğini umuyordu. Kuzey Vietnam’ın bombalanmasına karşı olduğumu belirtmiştim ancakMcNamara’dan gelen emirler adeta Tanrıdan gelen emirler gibiydi. Vietnam’da benim için istihbarat toplayan görevliler vardı. Hattın diğer ucundaki albaya ertesi gün sabah 7′ye kadar bana iletmesi gereken bilgiler olduğunu söyledim. Vietkong’un işlediği vahşete dair somut kanıtlara ihtiyacım vardı. Ayrıca yaralı Amerikalılara ait korkunç detaylar lazımdı. Albaya şunu dedim “Kanlı görüntülere ihtiyacım var”

**

Richard Falk “60′ların başında, Dan Ellsberg önde gelen, genç bir savaş düşünürüydü. “

**

Thomas Crombie Schelling:[ABD'li ekonomist. Dış ilişkiler, milli güvenlik, nükleer strateji konularında uzman]

Kanal 6 Savaş haberleri Atom bombası herşeyi o kadar değiştirmişti ki, askerler artık daha farklı düşünmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bu sebeple RAND’ı kurdular ve onu bilerek Wahington’dan kimsenin burnunu sokamayacağı kadar uzakta olan batı kıyısına yerleştirdiler. Insanlar farklı şekilde düşünmeleri için cesaretlendirildiler büyük düşünmek için.

Dan EllsbergRAND şirketine 1959′da 28 yaşındayken katıldı. Dan insanları gerçekten etkiliyordu. Zeki, yaratıcı Teknik konularda mantıklı düşünebilen. Mantık yürütmede başarılı. Herşeyden yeni fikirler toplayabiliyordu Kısa öyküler okuyup fikirler üretebiliyordu.

Harvard’da üzerinde çalıştığım konu belirsizlik altında karar verebilmek üzerineydi. RAND şirketinde insanlık tarihindeki en büyük kumar üzerinde çalışıyordum. Doğruluğu kesin olmayan uyarılara dayanarak atom bombası kullanımına karar vermek.

Schelling:Dan şu soruya odaklanmıştı: “Eğer savaşa girmek zorundaysanız, bunu nasıl en az tehlikeli olacak şekilde yaparsınız?

” Kararları kim verecek, Alınan kararlar kimlerle nasıl paylaşılacak ve başkan için alternatif seçenekler neler?”

**

Dan EllsbergSabaha karşı 4 civarında aradığım şeyi bulmuştum. Albay bana, iki Amerikalı danışmanın kaçırıldığı ve öldürüldüğüne dair ellerine bilgi ulaştığını iletti. Olayı daha dramatik ve gerçekçi yapmak için görsel deliller istedim. Albay cesetlerin üzerindeki izlerden zincirle sürüklendikleri izleniminin edinildiğini söyledi. Ben de “Çok iyi” dedim. Tanrım sonunda istediğimi elde etmiştim. Buna benzer başka olaylar oldu mu?” diye sordum. Bulabildikleri tek olay buydu. Vietnam savaşında o ana kadar Amerikalılarla ilgili gerçekleşen tek olay buydu. Raporum için tek olay bile yeterliydi. 6.30′da raporu tamamladım. Saat 9.00 civarında Mcnamara beyaz saray’dan döndü ve patronuma yazdığım rapor için teşekkür etti. Rapor tam olarak istediği şeydi. Aslında bu rapor böylesine kritik bir anda yapılabilecek en rezil hareketti.McNamara’ya, Başkan’ı düzenli bombardıman başlatması için ikna edecek bilgileri vermiştim.

**

Tom Oliphant[Washington muhabiri ve Boston Globe için bir köşe yazarı Amerikalı bir gazeteci]

Dan Ellsberg savaşın ilk yıllarında yaptığı bu şeylerden dolayı büyük suçluluk hissediyordu, bunu kafasından atamıyordu. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş en orantısız bombardımanın başlatılmasında önemli bir role sahipti. Dan Vietnam savaşının pasif ve bürokratik bir katılımcısı değildi, bu konuda inançlıydı.

**

Savaşa katılımımızı diğer iş arkadaşlarım gibi soğuk savaş bağlamında komunizm ile olan mücadelemiz açısından ele alıyordum.

“ vietnam, mu nam!” “Vietnam, mu nam!”

**

Dan EllsbergHükümet içinde genel kabul görmüş temel önermeyi kabul ediyordum: Amerika ile müttefik olmak herkes için en iyisidir. Bu görüşte idealist bir yan da vardı.1965-Vietnam’da demokrasiyi veya demokrasi ihtimalini Stalin tarzı diktatörlüğe karşı koruyorduk. İçinde bulunduğumuz savaşı Washington’da oturup uzaktan izlemek istemiyordum, Orada olmak istiyordum.Denizciyken şunu öğrenmiştim Ne olup bittiğini tam olarak anlamak istiyorsan en ön cephede olmalısın. Bölge karargahında kendi bölgelerinde her gece devriyeye çıkan yüzlerce birliği gösteren bir harita vardı. Haritadan rastgele bir devriye seçtim ve ilgili taburu aradım, taburdaki subay kendi bölgelerinde herhangi bir devriye olmadığını söyledi.Haritadaki diğer devriyeler de gerçekte yoktu. Harita tamamen bir kandırmacaydı, Yıllardır sunulan Diğer tüm iyimser istatistiki bilgiler gibi. Vietnamlı müttefiklerimizin gece devriyesi yoktu.Geceleri sadece vietkong devriyeye çıkabiliyordu. Gece bütün ülke vietkong’a aitti.

**

Patricia Ellsberg: Birbirimize sırılsıklam aşıktık. Dan’in Vietnam’a yaptığı gezide ona katılmıştım. Ona evlenme teklif ettim. Partiye gitmiştik, partide kuzey vietnam’da bulunmuş birisi vardı ve yaptığımız bombardımanın etkilerini anlattı. Mide bulandırıcı bir durumdu.

Dan Ellsberg:Patricia ile partiden ayrıldık. Patricia, biraz içkiliydi ve şunu dedi

“Nasıl olur da böyle birşeyin parçası olabilirsin?”

Patricia Ellsberg: Bazı açılardan, benim düşündüğümden çok daha fazla olayların içindeydi.

Dan Ellsberg:İçimden şöyle düşündüm “Bombardımana karşıyım. Güney vietnam’daki bombardımanı durdurmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bütün savaştan sorumlu tutulmamak için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Patricia Ellsberg: Dan’i bu şekilde suçlamam ve içindeki tutku ayrılmamıza sebep oldu. Çünkü şöyle demişti: “Beni eleştiren ve bombardımanı durdurmak için hayatımı tehlikeye attığım gerçeğini görmek istemeyen biriyle birlikte olamam.”Ancak hala savaşın müşterisiydi. Bu adamlar onun hizmet ettiği meslektaşlarıydı. Dışişleri bakanlığındakiler tehlikeyi ve riski seviyorlardı. Bunu John Wayne filmlerinde veya diğer filmlerdeki maceralar gibi görüyorlardı.

Dan Ellsberg:Sanırım birçok insan başarıp başaramayacaklarını görmek için deniz piyadelerine katılmak istiyordu. topu sert atamayan, asla silahlarla oynayamaz Asker olmak istiyordum deniz piyadeleri bunun için iyi bir fırsattı. 2. deniz piyade bölüğünde tek üsteğmen bendim ve bölük komutanı olmak çok hoşuma gitmişti. 211 askerin eğitiminden ve hayatlarından tamamıyla ben sorumluydum. Hayatımın en mutlu dönemiydi. Geriye bakınca hala aynı fikirdeyim.

Patricia Ellsberg: Ayrıldım ve şunu söyleyebilirim o geri çekilmişti. Kalbi benim sahip olmadığım daha güvenli bir yere geri çekilmişti

Dan Ellsberg:İçimden, böyle olmuş olamaz dedim. Şüphe duymama tahammül edemeyen biriyle nasıl evlenebilirdim?

Benim açımdan, ilişkimiz bitmişti.

**

Peter Arnett: Ellsberg ile ilk kez 1966 yılının ortalarında Kuzey Mekong delta’sındaki çeltik tarlalarında tanıştım. Schmeisser model silahı vardı. Elinde silahı ile köydeki sniper mevzisine saldıran bir piyade bölüğünü yönetiyordu. O zamanlar Dan ellsberg oldukça istekliydi. Deniz piyadesi miydi?

Hayır değildi. Sivildi. Ona elinde schmeisser model makineli tüfeğiyle mekong deltasında ne işi olduğunu sordum. Cevap olarak savaşın nasıl gittiğine bakmaya geldim dedi. Savaşın iyi gitmediğini düşünüyordu ve iyiye gittiğini görmek istiyordu.

Dan Ellsberg:3 kişi ile birlikte eğer bir pusu varsa tespit edebilmek için bölüğün önünden yürüyorduk. Arkamızdan silah sesi duyduk. Geriye bakınca 2 vietkong askerinin kalaşnikof ile ateş ettiğini gördük. bu pozisyonda ayağa kalkamazdınız. eğer kalkarsanız vurulurdunuz. Bu gruplar birbirlerinin üzerinden atlayarak sırayla bize ateş ediyorlardı. suyun içinde saklanmış olmalılardı. Biz yürürken bizi izleyen askerlere ateş açmışlardı.

Onlara ateş edemezdik, çünkü edersek kendi adamlarımızı vurabilirdik. bu koşullarda Amerikan taburunu çembere alan adamlara saygı duyuyorsunuz. Bu tarz bir pusuya 15. düşürülüşümüzde bir çavuşa “kendini kırmızı urbalılar gibi hissediyor musun?” diye sormuştum. O da “evet, bütün gün onlar gibi hissediyorum.” demişti.

Dan Ellsberg:Düşmanı kendi arka bahçesinde yenemeyeceğimizi idrak etmeye başlamıştım. Bu savaşı kazanamayacaktık. Bu adamların pes etmeye niyeti yoktu. ülkeye McNamara’nın uçağıyla geri dönerken, ona hazırladığım yüzlerce kısa notu verme şansım oldu. Öylece oturuyordu ve okunacak daha fazla şey gelmesini bekliyordu. Amirimin hazırladığım notları bir kenara atmak yerine okuyor olması bana mutluluk vermişti. Dolayısıyla Vietnam’daki çıkmaz hakkında ne düşündüğümü biliyordu. İşler iyi gitmiyordu. Uçuşun sonlarına doğru beni uçağın arka bölümüne çağırdı, “Dan, bu yazdıklarına itirazım var. Bana işlerin iyiye gittiğini, ilerleme kaydettiğimizi söyledi. Ben de durumun kötüleştiğini, geçen yıla göre daha kötü olduğunu söyledim. Kendisinin de bunu bildiğini söyledim. Cevabı ne oldu dersiniz?

İşlerin geçen yılki ile aynı şekilde devam ettiğini söyledi. Ben de, “gördünüz mü? Benim dediğimin aynısını söylüyorsunuz. Viernam’a yüzbin asker daha gönderdik. Ancak durumda hiçbir gelişme sağlayamadık.”

dedim. Uçak yere inmişti, sisli bir gündü, McNamara uzaklaştı ve ben arkasında bakakaldım.

**

McNamara:Bana iyimser mi yoksa kötümser mi olduğumu soruyorsunuz. Bugün size şunu söyleyebilirim geçen 12 aydaki askeri ilerlememiz beklentilerimizin oldukça üzerinde gerçekleşti.

Dan Ellsberg:Şöyle dedi, “Baylar, Vietnam’da gördüklerim beni oldukça cesaretlendirdi. Her açıdan işler çok daha iyi gidiyor. İlerleme kaydediyoruz, herşey çok daha iyi. İçimden“Umarım bir daha bu kadar yalan söylememi gerektiren bir işte çalışmam.” dedim.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla Mcnamara’nın savaş ile ilgili endişeleri giderek artıyordu.Kapalı kapılar arkasında bombardımanı durdurmayı ve konuya politik bir çözüm bulmayı öneriyordu. Ancak Başkan Johnson bu tavsiyeleri red etmişti.

Morton H. Halperin[dış politika ve sivil özgürlükler üzerinde bir Amerikalı uzman]McNamara birçok kişinin bugün hissettiği ve bu savaşın bir felaketle sonuçlanacağı hissiyatına kapılmıştı. Tabii ki bu felakete nasıl sürüklendiğimizi de anlamak önemliydi.

1967 yılının Haziran ayında McNamara Pentagon içerisinde Vietnam savaşına nasıl girdiğimize ilişkin detaylı bir araştırma yapılması talimatını verdi. RAND şirketine gittik ve oradakilere savaşın geçmişine ilişkin sorular sorduk. Soru sorduklarımızdan biri de Daniel Ellsberg’ti. Yapılan soruşturmaya dahil oluşum hem benim hayatımı hem de tarihin akışını hayal edemeyeceğim kadar değiştirdi.

Mort Halperin:Yaptığımız soruşturmada incelediğimiz dokümanların tamamını Çok Gizli olarak sınıflandırdığımız için soruşturmanın kendisi de Çok Gizli hale gelmişti. Ancak soruşturmayı gizlemeye çalıştığımız kişiler Vietnamlılar Ruslar veya Çinliler değildi, kendi başkanımız olan Lyndon Johnson’dı. Soruşturma boyunca en büyük korkumuz başkan Johnson’un soruşturmadan haberdar olmasıydı, başkan soruşturmayı öğrenirse soruşturmayı durdurabilirdi.Başkan McNamara’nın savaşın gidişatı ile ilgili şüphelerini biliyordu ve Pentagon’daki bir grup sivilin savaşı bitirmeye çalıştığına inanıyordu.

Lyndon Baines Johnson:Burada kafasından geri çekilmeyi geçiren kimseyi istemiyorum. Bu savaşı kazanacağız.

1968

Dan Ellsberg:Fakat Johnson’un bu iyimser düşünceleri artık sarsılıyordu. Vietnamlılar 1968 yılının yılbaşı gecesinde büyük bir karşı saldırı başlattılar. Savaşın başından bu yana ilk kez çatışmalar Saigon gibi kentlere kadar ulaştı. Bu saldırı ABD kamuoyunun moralini oldukça düşürdü ve halkın geneli savaşın kaybedileceğini düşünmeye başladı. Son 3 gündür arka arkaya gerçekleşen saldırılar, Vietnam’lı müttefiklerimizin ülkeyi kontrol ettiği mitini yerle bir etti. Müttefiklerimizin askeri gücü hakkında ciddi şüpheler oluştu. Komunistler Saigon’u kalbinden vurmuştu Üst düzey bir generalin Johnson’dan daha fazla asker istediği bilgisi New York Times’a sızmıştı. Bu bilgi kongrede büyük gürültü kopardı.

Senator Wayne Morse:Halkımızın yanlış yönlendirildiği ve bilgilendirildiğini düşünüyorum. Daha fazla asker gönderilmesi ciddi bir felakete yol açacaktır. Şu konuda sizinle hemfikirim: Bence de hem kongre, hem kamuoyu, hem de başkan bu savaş ile ilgili uzun zamandır yanlış yönlendiriliyor.

Dan Ellsberg: Daha önceki davranışlarımın birer hata olduğu gerçeği ile yüzleşmiştim. Savaşın başlamasını önleyebilecek bilgileri saklayarak büyük bir hata yapmıştım ve Ülkeme, anayasaya, kamuoyuna ve askerlere karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmemiştim. Asıl soru bu durumu nasıl tersine çevirebileceğimdi. New York Times muhabiri olan Neil Sheehan ile buluştum ve düşmanın askeri gücünü gösteren gizli bir C.I.A. raporunu ona verdim. Raporu gazetenin ilk sayfasında yayınladılar. İlk kez savaşın gidişatını resmi olmayan kanallardan etkilemeye çalışıyordum.

**

Soru:Dan, ne zaman piyano çalmaya başladın?

Dan Ellsberg: 5 yaşımdan 15 yaşıma kadar piyano çalmıştım. Piyano çalma konusunda ne kadar ciddiydin?

Soru:10 yıl boyunda çok yoğun şekilde piyano ile ilgilendim, ancak sonraki 40 yıl hiç çalmadım. Peki bunun sebebi neydi?

Annem ölmüştü ve annem piyanist olmamı istiyordu. 4 temmuz 1946 günü araba ile Denver’a gidiyorduk. Oldukça sıcak bir gündü öğle saatlerinde babam direksiyon başında uyuyakalınca araba yoldan çıkıp kanala düştü. Kazada annem ile kızkardeşim öldüler. Şoför tarafında oturduğum için kazadan sağ kurtulmuştum ancak ayağım kırılmıştı. 36 saat komada kalmışım. Sonrasında 3.5 ay kadar hastanede yattım. Bu olay bende babanız gibi çok sevdiğiniz veya çok saygı duyduğunuz sizin için otorite figürü olan kişilerin de kötü niyetle olmasa da dikkatsizlik sonucunda direksiyon başında uyumak gibi vahim hatalar yapabileceği izlenimini uyandırmıştı. Dolayısıyla onların hareketleri de kontrol edilmeliydi. Bu olaydan 11 ay önce, ben 14 yaşındayken Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmıştı. Bu olay beni oldukça endişelendirmişti. Çok kötü bir olaydı. Oldukça saygı duyduğumBaşkan Harry Truman’ın kararı ahlaki açıdan uygun değildi.Bu durum bana babamın direksiyon başında uyuyup kaza yapmasını ve annem ile kızkardeşimin ölümüne yol açmasını hatırlatmıştı.

Lyndon Baines Johnson:Önümüzdeki dönem başkanlığa aday olmamaya karar verdim.

Dan Ellsberg: Vietnam’da gücümüzü bu kadar etkisiz şekilde kullanmamalıydık. Vietkong’un karşı saldırısı sonrasında kamuoyu nezdinde savaşa verilen destek düştü ve Johnson 1968 seçimlerinde aday olmadı. Size söz veriyorum Vietnam savaşını onurlu bir şekilde bitireceğim.Nixon seçimi savaşı onurlu bir şekilde bitireceği vaadiyle kazandı.Kamuoyu onun savaşı bitirecek gizli bir planı olduğuna inanmıştı.

Henry Kissinger Vietnam’dan bir anda çekilmek yerine zaman yayılarak çekilmemiz gerektiğini düşünüyordu. Aniden çekilme fikri o dönem için oldukça radikal bir karar olacaktı. Savaşın dışına çıkmak istiyorduk ve tek beklentimiz bunun bizi utandıracak şekilde aniden olmamasıydı. Bu herkeste başkan Nixon’un bu şekilde düşündüğü izlenimini uyandırmıştı. Ancak bu izlenim yanlıştı. Nixon bu şekilde düşünmüyordu. Kissinger’a, Vietnam sorununa ilişkin başkan Nixon ile yapacağı ilk ulusal güvenlik toplantısında sunabilmesi için 6-7 tane alternatif yöntemi aktardım. Bana,“Dan, savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok mu?”dedi. Ben de“Bence savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok”dedim. “Asker sayısını ikiye katlayabilirsiniz ancak bu sadece geçici olarak durumu sakinleştirecektir.”dedim. “Nükleer silah kullanıp bütün Vietnamlıları öldürebilirsiniz. Ancak ben bunu kazanmak olarak görmüyorum. Dolayısıyla, savaşı kazanmamızın bir yolu yok”dedim. Bu fırsattan yararlanarak çok gizli dünyaya girmek üzere olan Kissinger’a söylemek istediğim birkaç şeyi söyledim. Ona,“Henry, bundan sonra daha önceden varlığını bile duymadığın çok gizli bilgilere artık erişebileceksin. Bu durum sende bazı etkiler yaratacaktır. Önce, daha önce varlığını bile bilmediğin bu bilgileri öğrenmek seni çok mutlu edecektir. Sonrasında ise, bu bilgileri daha önceden bilmediğin için kendini aptal gibi hissedeceksin. Bu durum çok uzun sürmeyecek. En sonunda, kendinden başka herkesin aptal olduğunu düşüneceksin. İçinden benim bildiklerimden fazlasını bilmeyen bir uzman bana nasıl akıl verebilir diyeceksin. ve en sonunda başkalarını dinlemeyi bırakacaksın” dedim.

Mort Halperin:Herkes Nixon’un savaşı bitirmek için seçildiğini ve savaşı bitireceğini düşünüyordu. Ancak ben durumun böyle olmadığını anlamıştım.

Dan Ellsberg: Mort Halperin Beyaz Saray’da Kissinger için çalışıyordu. 1969 yazında Mort bana“Nixon Vietnam’da kalıyor ve geri çekilmeye karşı”dedi. Savaşı kazanmak için ülkemizin bütün gücünü bu küçük ülkeye karşı kullanmalıyız.

1969 yılının Ağustos ayında McNamara’nın yaptığı soruşturma sonuçlarının ilk kısmını okumaya başlamıştım. Savaşı başlangıcından itibaren görmek beni düşündüğümden fazla etkilemişti. Bu savaşın meşru olduğu fikrini tamamen değiştirebilirdim. Öğrendiğim şey bu savaşı baştan itibaren ABD’nin çıkardığıydı. Truman, Vietnam’da yaşananların halkın desteklediği bir ulusal bağımsızlık mücadelesi olduğunu bildiği halde Fransızların Vietnam’ı işgaline destek vermişti. Özgürlüğü ve Amerika’yı savunmanın bedeli çeşitli yerlerde çeşitli şekillerde ödenecektir. Eisenhower 1954 Genova kararları gereği düzenlenmesi gereken seçimleri erteleyen bir diktatörü desteklemişti.

Kennedy: Demokrasiyi korumak için seçimleri engelliyorduk!!!

Vietnam’ın bağımsızlığını koruması ve komunistlerin eline geçmemesi için uğraşıyoruz. Kennedy Vietnam’daki savaşın Amerikan askerleri olmadan sürdürülemeyeceğini bildiği halde, Vietnam’a sadece askeri alanda danışmanlık sağlayacağımızı söyleyerek halka ve kongreye yalan söylemişti.Lyndon Baines Johnson: Savaşın büyümesini istemiyoruz.

Artık Johnson’un başkanların yalan söyleme geleneğini sürdürdüğünü daha iyi anlıyorum.Hiçbir başkan HindiÇin bölgesini komunistlere kaptıran kişi unvanını almak istemiyordu.Bu durum yanlış tarafta olduğumuz gerçeğini değiştirmiyordu. Soruşturma bu savaşın başlangıçtan itibaren 4 başkan tarafından işlenen bir suç olduğunu gösteriyordu. Sıradaki beşinci başkanın da savaşı bitirmeye hiç niyeti yoktu.

Savaşta yüzbinlerce insan öldürmüştük ve bunun benim açımdan cinayetten bir farkı yoktu. Katliam durdurulmalıydı.

Nixon:Henry gerçekten anlamıyorsun, seninle hemfikir olmadığım tek nokta bombardıman konusu. Senin tek derdin sivilleri korumak, benimse siviller umrumda değil. Sayın başkan, benim sivillerle ilgili endişelerimin tek sebebi, bütün dünyanın sizi kasap olarak nitelendirmesinin önüne geçmek.

Janaki Tschannerl: Oldukça güçlü olan bürokratik savaş makinasınden gelmişti. Dolayısıyla bu makinanın dinamiklerine uygun şekilde düşünüyordu. Geçmişte yaptıklarını sorgulamaya başlamıştı. Neler yapmışım böyle?

Elimde silahla çektirdiğim bu fotoğrafın anlamı ne?

gibi sorular soruyordu.

Dan Ellsberg:Şiddet içermeyen protestolara katılmış insanlarla tanışmak için bir konferansa gittim. Arkadaşlarımdan birisi Troçkist olduğunu söyledi. Ona nasıl olup da Troçkist olmaya karar verdin?

dedim. O da, “Bilirsin işte, bir kızla tanıştım.” Bu şekilde olmuştu. Ben de Gandici olan Hintli bir kızla tanıştım. Onu başka birine“Bizim kültürümüzde düşman kavramı yoktur” derken duymuştum. Bana kalırsa, nasıl ki matematikte sıfır kavramı olmadan birşey yapılmazsa, düşman kavramı olmadan da birşey yapılamazdı.

Janaki Tschannerl: Onun sorgulamalarını okumuştum, gerçekten öğrenmek istiyordu, bunun sebebi, hoşlanmadığı birçok şey görmüş olması ve dünyada işlerin böylece sürmesini istemiyor olmasıydı. Bizi bağlayan şey hepimizin aslında aynı şeyi yapmaya çalışıyor olmasıydı.

Dan Ellsberg:Kendimi broşür dağıtırken bulmuştum. Başlangıçta kendimi gülünç hissettim. Başkaları aklımdan geçen “Burada ne işim var?” gibi soruları duyabilecekmiş gibi geliyordu. RAND şirketindeki veya Pentagondaki arkadaşlarımdan bu yaptıklarımı gören olsaydı, kesinlikle delirdiğimi düşünürdü. Askere gitmeyi redederek savaşı protesto eden ve bunun sonucunda hapse giren gençler beni oldukça etkilemişti. Randy Kehler adlı bir genç konuşma yapıyordu.

Randy Kehler Sizlere aramıza yeni katılmış olan, ancak bizimle çok farklı bir geçmişe sahip olan birini tanıtmak istiyorum Karşınızda Dan. Oldukça samimi konuşuyordu. Dan’ı Stanford’u bırakıp savaşa gitmeye ikna eden şey askerlik şubesiymiş.

Dan Ellsberg:25 yaşında bir gencin herbiri için 5′er yıl istenen 5 suçtan yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılmasını hayal edebiliyor musunuz?

Randy Kehler“Dün arkadaşımız Bob hapse girdi” derken sesi biraz hüzünlenmişti. Sonra, “Bir hafta önce de Joan Baez’in eşi olan David Harris hapse girdi.” dedi. Ve son olarak “Onlara katılacağım için çok mutluyum. Sizlerin ben yokken bu mücadeleyi sürdüreceğinizden hiç şüphem yok.” dedi.

Dan Ellsberg:Bunları söylediğinde herkes onu ayakta alkışladı ve bir yandan da ağladı. Ben de ağlıyordum. Salonu terk ettim ve erkekler tuvaletine gidip yere oturup bir saat kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Aklımdan bir çok şey geçiyordu. Bu ülkede genç bir erkeğin yapabileceği en iyi şey hapse gitmek diye düşünüyordum. O hapse gideceğim derken adeta bir balta ile kafam kesilmiş gibi hissetmiştim. Ancak Ancak gerçekte olan hayatımın bir kırılma yaşamış olmasıydı. Bu andan sonra yeniden doğmuş gibi olmuştum. En sonunda ağlamayı bıraktım ve yüzümü yıkadım. İçimden, bundan sonra bu savaşı bitirmek ve bu insanlara yardım etmek için ne yapabilirim?

Hapse girmeye hazır mıyım?” diye düşündüm.

Tom Oliphant : Dan ile ilgili aklımda kalan şeylerden biri de onun kendisini acımasızca eleştirmesiydi. Tanıdığım birçok insandan farklı olarak, aramıza yeni katılmış olmasına rağmen, sürekli “Daha önceden nasıl oldu da böyle davranabildim?” sorusuna takılıp kalmıştı.

Daha önceden varlığından habersiz olduğum Vietnam Savaşına ilişkin soruşturmadaki boşlukları doldurmaya başlamıştı. Sihirli iksirlere inanmam ancak bize sundukları öyle kesin etkileyiciydi ki görüşlerinizi ve bakış açınızı değiştirecek güçteydi.

Tony Russo:Dan radikal olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu, ancak her zamanki gibi ağır ağır ilerliyordu. RAND şirketine geldi ve beni buldu. Benden Vietnam’a ilişkin askeri istihbarat bilgilerini özetlememi istedi. Ben de “Tamam o zaman, otur bakalım” dedim. Bütün Vietnamlılar aslında tam bağımsızlık istiyorlardı.

Dan Ellsberg:Gerçekten. O Vietnam’da birkaç yıl kalmıştı ve savaşa ilişkin benden çok daha radikal görüşlere sahipti.

Tony Russo:Onunla biraz konuştuktan sonra ondan hoşlanmaya başlamıştım. Oldukça sempatik biriydi. Açık sözlü ve eğlenceliydi. Ayrıca oldukça da zekiydi. RAND şirketindeki bütün eski arkadaşlarını bırakmış ve benimle takılmaya başlamıştı. Hergün odama uğruyordu. Akşam yemeklerini de birlikte yiyorduk. herkes bizim hakkımızda konuşmaya başlamıştı.

Dan Ellsberg: Yukardakilerin hoşuna gitmeyen raporlar yazdığı için en sonunda kovulmuştu. RAND şirketinden ayrıldıktan yaptığı çalışmalardaki yalanlarla ilgili konuşmuştu. Ona şu anda okuduğum bir çalışmanın da bu tarz yalanlarla dolu olduğunu söyledim.

Tony Russo: Ona dedim ki“Dan bunları basına sızdırmalısın.”

Dan Ellsberg: Okuduklarım ve duyduklarımla ilgili sessiz kalmak beni de suç ortağı yapıyordu. Bunları ABD kamuoyundan gizleyen sadece onlar değildi. Aynı zamanda bendim. Başlangıçta RAND şirketinde gözlemci olarak görev yapan bir sosyal bilimler uzmanıydım. Yapılan yanlışları içeriden eleştirsem bile, sonuçta ben de bunların bir parçasıydım. İtirazlarımı dile getiriyordum, ancak sonuçta sadece bir gözlemciydim. Özetle sadece bana verilen işleri yapıyordum. Henry David Thoreau’nun dediği gibiinandığınız şeyler için eylemde bulunmanız gerekirdi.Eğer çok gizli belgelere Up my top secret clearance, erişme ayrıcalığımdan ve kariyerimden vazgeçersem ne olurdu?

Soruşturmaya uğrama ve hapse girme riskini almak istiyor muydum?

En sonunda tamam dedim. Elimde bütün bu aldatmacaları ortaya koyabilecek belgeler vardı. Artık yalan üzerine kurulmuş bu sistemin parçası olmayacaktım. Gittim ve Tony ile görüştüm, ona, “Sana daha önce bahsettiğim çalışma vardı ya, onu seninle paylaşabilirim, bana yardımcı olacak mısın?” diye sordum.

Tony Russo: ”Bir fotokopi makinesi bulabilir misin?” dedi. “Tam yerine geldin” dedim.

Dan Ellsberg:1969 sonbaharında McNamara’nın yaptırdığı çalışmayı kopyalamaya başladım. Her günün sonunda kopyaladığım birkaç cildi çantama koyup dışarı çıkarıyordum. Güvenliği geçerken kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. İş hayatım boyunca bilgileri dışarıya çıkarmayacağıma dair imzaladığım gizlilik sözleşmeleri aklımdan çıkmıyordu. Kopyalama işi bitmek bilmiyordu. Çoğunlukla gece yarısına kadar çalışıyordum. Sabah karşı kopyaladığım belgeleri yerlerine geri koyup eve dönüyordum. Malibu’da sahilde bulunan evime gidiyordum. Her sabah, yatmadan önce denize girip dalgaların arasında yüzüyordum. Gene birgün denizde yüzerken Malibu’daki tepelere doğru baktım, aklımdan şunları geçirmiştim: “Nasıl olup da belgeleri dışarı çıkarmaya cesaret ediyordum ve bütün bunları nasıl bırakacaktım?

Robert Ellsberg: ” O zamanlar 13 yaşındaydım. Bana Vietnam savaşının gizli bir tarihi olduğunu ve onu okuduğunu söylemişti. Ayrıca bunu kopyalayıp kongreye ulaştırma niyetinde olduğunu da söyledi. Bu davranışını sivil itaatsizlik olarak adlandırıyordu.

Ona yardım ettim mi?

O zamanlar benim yardımıma ihtiyacı olabileceğini düşünmemiştim. Ancak yaptığı şey çok riskliydi ve onun için çok önemliydi. Onun için önemli olduğundan, ben de bir şekilde parçası olmak istedim.

Dan Ellsberg: Ve o gün öğleden sonra Pentagon belgelerini birlikte kopyalamaya başladık. Çocuklarım da bu işe bir şekilde dahil olmuşlardı. Eski eşim olan anneleri çok pis işe bulaştığımı ve çocukları da bu işe dahil ettiğimi düşünüyordu. Bense onları tarihi açıdan çok önemli bir işin içine dahil ettiğimi düşünüyordum. Kopyalama işine başladıktan sonra, yakın bir gelecekte çocuklarımı sadece demir parmaklıklar arkasından görebileceğim aklıma gelmişti. Bu sebeple, 13 yaşında olan oğlumu da bu işe katmaya, babasının doğru olan birşeyi sadece doğru olduğu için yaptığını ve babasının deli olmadığını göstermeye karar verdim. Bir gece 10 yaşında olan kızım Mary de oğlumla bana katıldı. Arabada yalnız kalmaktan şikayetçiydi ve yanımıza geldi. Ben de ona bir iş vermek zorunda kaldım. Tony belgelerin fotokopisini çekiyordu, Robert sıralıyordu ve Mary belgelerin üzerindeki çok gizli yazılarını kesiyordu.

Tony Russo: Bu şekilde çalışırken birden kapı çaldı. Kapı çalmıştı ve kapıya gidip delikten baktım, kapıda 2 tane polis memuru bekliyordu. Ve bir adet polis aracı bulunuyordu. Kendi kendime “bu adamlar çok iyiler.” dedim. İçeride 13 yaşında oğlum 10 yaşındaki kızımı gördüler. Ortalığı biraz toparladım görünürde üzerinde çok gizli yazan birşey kalmamasını sağladım ve kapıyı açtım. Bana “alarmınız gene açık kalmış ve çalıyor,” dediler. Ben de “Özür dilerim, bir türlü alarmı kullanmayı öğrenemedim” dedim. Onlar da “Tamam, ama bundan sonra daha dikkatli olun” dediler.

Camdan bana bakan birisi vardı, bu adam yüzyılın tırnak içinde suçuna tanıklık ediyordu. Sanırım kendisi asla bunun farkına varamayacaktı.

Dan Ellsberg:Kopyaladığım çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfaydı.Kopyalama işlemi aylarımı almıştı. Bütün umutlarımı kongreye bağlamıştım. Çalışmayı kongrede savaşı en eleştiren kişilere verecektim. Bu belgelerin onların[ J. William Fulbrigh-Senator G. McGovern]ilgisini çekeceğine emindim. Onlar belgeleri kamuoyu ile paylaşacaklardı. Ulaşmaya çalıştığım kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını beyan eden kişilerdi. Benden çok daha uzun zamandır bu savaşa karşıydılar. Bu kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını, bu savaşın yanlış olduğunu söylüyorlardı. Şimdi onlardan tek isteğim bana yardım etmeleri ve konuşmayı bırakıp eyleme geçmeleriydi. Ama hiçbiri yapmadı.

Bunlar olurken savaş şiddetleniyordu. Bu esnada kongre üyesi Pete McCloskey’in konuşmasını dinledim. Konuşmamda“Bize Vietnam konusunda doğruyu söylemiyorlar” demiştim. Pete McCloskey Laos’un gizli şekilde bombalandığını ortaya çıkarıp kamuoyu ile paylaşmıştı. Yalan kelimesini kullanan bir ABD senatörüydü. Ben de“İşte belgeleri kullanmak isteyebilecek cesaretli bir adam.”diye düşündüm.

Pete McCloskeyBirisi elime bir not tutuşturdu. Notta “iddialarınız doğru, elimde söylediklerinizin doğruluğunu kanıtlayan belgeler var” yazıyordu. Bana bu konu hakkında benimle konuşmak istediğini, ancak çok az zamanı olduğunu, istersem konu hakkında yolda konuşabileceğimizi söyledi.

Dan Ellsberg: Bu noktada o kadar umutsuzdum ki sırf bu adamla konuşabilmek için Kaliforniya’ya kendi cebimden bilet almıştım. Bu konu ile ilgili Oldukça tutkulu gibiydi. Sanırım en iyi bu şekilde tarif edebilirim. Çok fazla gülmüyordu.

Pete McCloskeyBu belgelerin ne olduğunu anlamam konusunda oldukça ciddiydi. Belgeler ciddiye alınmayı hakediyordu, zira bu belgeler herkesin dikkatini bu konuya çekebilecek cinsten belgelerdi. Hepimiz belgelerin çok gizli olduğunu biliyorduk ve bu belgeleri yayınlama hakkımız olup olmadığı konusunda ciddi endişelerimiz vardı. Ancak bu belgeler bir devrimi başlatabilirdi, bunu Fulbright komitesinin önünde test etmiş ve görmüştüm. Senatore gidip,“Senatör elimde belgeler var, eğer bu belgeler kamuoyu ile paylaşılırsa, kamuoyunun savaşa karşı tutumu ciddi şekilde değişecektir”dedim. Senatör bana “Bende de böyle belgeler var.” dedi.

Howard Zinn:Kongre de açık şekilde çekingenlik kültürü hakimdi, senatörler vatan haini olarak damgalanmaktan çekiniyorlar ve yönetime saygı duyuyorlardı. Askeri sırları açığa çıkarmakla itham edilmekten korkuyorlardı. Bu kültür o kadar baskındı ki hiç bir senatör, Dan Ellsberg’in kendilerine verdiği belgelerle birşey yapmak istemiyordu. Savaşa en karşı olanları bile.

Dan Ellsberg: Ne yaptığımı eski eşime anlatmıştım. O da bunu üvey annesine söylemiş. Üvey annesi de F.B.I.’a. Böylece yaptıklarım ortaya çıktı. F.B.I. RAND’ın başkanı olan Harry Rowen’a gitmiş. RAND başkanı olduğu için, Pentagon belgelerine erişim izni almamda onun da payı vardı. Rowen’a göre yaptığım suç teşkil etmiyordu.Eğer belgeleri senatoya vermişsem bunda bir problem yoktu, senatonun bunları görme yetkisi vardı. Ancak gene de F.B.I.’nın beni yakında ziyarete gelmesini bekliyordum.

Patrica Ellsberg:Savaşa karşı olan düşünceleri radikal şekilde değişmişti, bunu biliyordum. O değişmişti. Evliliğimizin ilk yılında onun ömür boyu hapiste kalabileceğini konuşuyorduk. Bana okumam için bazı belgeler verdi. Belgelerin yazım dili oldukça duygusuzdu, işkencecilerin dili beni oldukça korkutmuştu. Belgelerde “Kuzey Vietnam’ın bir kez daha canına okuyacağız” ve “su damlatma tekniğini deneyelim” gibi ifadeler mevcuttu. İçimden “Bütün bunlar ne demek oluyor?” diye düşündüm. Ülkemizi yönetenler nasıl olur da hem böyle bir uslup kullanıp, hem de kamuoyunu yanıltabilirler? ” Sonra ağlamaya başladım. Onun bunları kamuoyuna yayacağını biliyordum. Gözüm yaşlı bir şekilde ona “Bunu yap” dedim.

**

Mart 1971′de Ellsberg Pentagon belgelerini New York Times muhabiri Neil Sheenan’a verdi.

Hedrick Smith:Otel odasına gittim, Neil ile odada buluştuk. Neil, “Rick, şu elimizdeki belgelere bir bak!” dedi. Oldukça şok edici bir durumdu. Sadece belli kişilerin erişim izni olan çok gizli dokümanlardı. Bu belgelere Earle Wheeler, General Westmoreland, Başkan Johnson gibi kişilerin erişim izni vardı. Belgeleri inceleyince, Kennedy’nin Genova anlaşmasına aykırı olmasına rağmen asker gönderdiğini görüyordunuz. Jonhson’un asker göndereceğini söylemesinden daha önce asker gönderdiğini görüyordunuz. Bu hikayeyi nasıl yazdığımı hatırlıyorum. Bu adamlar soluk alıp verirken yalan söylüyorlardı, ancak bu belgeler herşeyi açık ve inkar edilemez şekilde gösteriyordu.

Max Frankel:Editörler durumun hassasiyetini anlamışlardı ve bu belgelerin New York times ofisinde saklanmasının uygun olmayacağına karar verdiler.

Hedrick Smith: Hilton otelinde bir oda tuttuk, ve tüm belgeleri oraya taşıdık. Almamız gereken birçok zor ve önemli karar vardı, ancak bu kararları vermeden önce tüm belgeleri incelemeliydik ve bu biraz zaman alacaktı. Ellsberg bu durumu anlamıyordu Ellsberg sürekli bize baskı yapıyordu, belgeleri ne zaman yayınlayacağımızı öğrenmek istiyordu. Zaman ilerliyor, belgeleri ne zaman yayınlayacaksınız?

Gerçekte ülkeyi sarsacak mı?

Ne zaman açıklayacaksınız?

Dan Ellsberg: Bilgilerin kaynağı olarak kendimi takımın bir parçası olarak görüyordum, kamuoyunu aydınlatmak misyonu üstlenmiş bir takımdık ve birlikte çalışıyorduk. Ancak onlar beni bu şekilde görmüyorlardı.

Hedrick Smith:Birileri bize bilgi ve belge ulaştırdığında, bu bilgi ve belgeleri kullanıp kullanmayacağımıza karar vermek bizim işimizdi.

1971 Mayıs ayında Washington’da bir sivil itaatsizlik eylemi planlanmıştı.

Howard Zinn: İnsanlar savaşa karşı olan tepkilerini göstermek üzere kentteki yolları ve köprüleri işgal edecekler ve böylece kentteki ulaşımı kilitleyeceklerdi. Bir başka ifadeyle savaşa karşı tepki çığ gibi büyüyordu. Arkadaşlarımla benim dairemde buluştuk. Noam Chomsky, Dan Ellsberg ve ben, birlikte bir grup kurmuştuk ve Washington’a gidecektik. Dan Ellsberg grubumuzun lideriydi. Komutayı hemen ele almıştı ve bize ne zaman yatıp ne zaman kalkacağımızı, ne zaman ve nasıl hareket edeceğimizi bildiren emirler vermeye başlamıştı. Çok demokratik bir ortam değildi. Caddenin ortasına oturmuştuk, üzerimize göz yaşı bombası gelmesi durumunda kaçabilecektik. Ulusal muhafızlar ve 101. hava indirme birliği de Washington’a gelmişti. Savaş karşıtı eylemler başlamıştı.

**

Hedrick Smith:Belgeleri yayınlamalı mıydık, yoksa yayınlamamalı mıydık?

Uzun tartışmaların sonucunda belgeleri yayınlamanın ulusal güvenliği tehlikeye sokmayacağını ve aksine bunun bir kamu hizmeti olacağına karar vermiştik.

James Goodale:Bütün bildiğim ellerinde gizlilik derecesi yüksek belgeler olduğuydu. Bir avukat olarak benim açımdan soru “Gizlilik dereceli belgeler yayınlanabilir mi? “ sorusuydu. Yasada bununla ilgili madde casusluk eylemleri başlığı altındaydı. Eğer istenilirse, Pentagon belgelerini yayınlamak yasadaki bu bölüme yedirilebilir ve dava açılabilirdi.

Hedrick Smith:Baskı bölümünde oturuyor ve işimizi yapıyorduk, gazetenin yönetiminde değildik, ancak ortalıkta gazetenin hukuk firmasının belgeleri yayınlamamamızın casusluk kapsamında değerlendirilebileceğine ve hapse girebileceğimize dair gazete yönetimini uyardığına dair dedikodular dolaşıyordu.“Sakın belgeleri basmayın, hepiniz hapse gireceksiniz!!!”İnanın bana bunları duymuştum. Neyse ki gazetenin kendi elemanı olan avukat Jim Goodale, farklı bir tutum takınmıştı.

James Goodale: New York times’ın karşı karşıya olduğu risk ölüm-kalım riskiydi. Burada gazetenin kapanması ve gazetede çalışan 5000 kişinin işşiz kalmasını kastetmiyorum. Özgür bir ülkedeki basın özgürlüğünün ölmesini kastediyorum.

Max Frankel: Bilinçaltımızda bu belgeleri hasır altı edemeyeceğimizin farkındaydık. Er ya da geç bu belgelerin bizde olduğu ortaya çıkacaktı ve bu ortaya çıktığında belgeleri yayınlamadığımız için bütün prestijimizi kaybedecektik.

Hedrick Smith:Duyduğum kadarıyla yayıncı basma konusunda birçok gelgit yaşamıştı ve 10 gün boyunca kararsız kalmıştı. Bu oldukça büyük bir işti, 10 gün boyunca günde üçten fazla baskı yapılacaktı. Gerçekten devasa bir işti. En sonunda yayıncı basmayı kabul etmişti. Jimmy Greenfield yayıncıyı baskıyı yapacağımız Cumartesi günü golf oynamaya götüreceğini söylemişti, böylece yayıncının son anda vazgeçme ihtimali ortadan kalkmış olacaktı.

Howard Zinn: Sanırım cumartesi gecesiydi. Dan ve Pat Ellsberg ile ben ve eşim dördümüz, Dan’in daha önceden 7 kere izlemiş olduğu Butch Cassidy ve Sundance Kid filmini tekrar izlemeye gitmiştik. O gece Dan oldukça durgun duruyordu. Ona problemin ne olduğunu sordum. O da New York Times’ta çalışan bir arkadaşı ile konuştuğunu, arkadaşının New York Times binasının silahlı muhafızlar tarafından çembere alındığını ve gizli belgeleri yarın çıkacak gazetede yayınlayacaklarını söylediğini söyledi.

Haberler

Bu haftasonu çok gizli olarak sınıflandırılmış bazı Pentagon belgeleri ortaya çıktı. Bu belgeler Washington’daki rezaletin boyutlarını gösteriyor. Bu belgeler perde arkasında neler olduğuna ilişkin kamuoyunun ne kadar az bilgiye belgeler savaşa mecburen dahil olduğumuz fikrinin yalan olduğunu ortaya koyuyor Beyaz Saray sözcüsü başkan Nixon’un belgelerin eline bugün ulaşan bir kopyasını incelemeye başladığını bildirdi.

Nixon:Lanet olası New York Times savaşa ilişkin en gizli belgelerimizi ortaya döktü. Bu belgelerin Pentagon’dan mı sızdırıldığını düşünüyorsun?

Henry Kissinger: Efendim bu hayatımda gördüğüm en büyük güvenlik ihlali ve etkileri çok büyük olacak gibi gözüküyor. Peki bu durumun olacağından haberimiz var mıydı?

Hayır yoktu efendim. En yukarıdan başlayarak birilerini kovacağım. Bu belgeler hangi bölümden sızdıysa o bölümün başındaki kişiyi kovacağım.

**

Yayınladıkları ilk belgelerden biri savunma bakan yardımcısından McNamara’ya iletilmiş olan bir bilgi notuydu. Bu notta şöyle yazıyordu: Vietnam’da olma sebebimiz %10 Güney Vietnam’ı korumak için %20 Çin’i engellemek için ve %70 ABD’nin prestijini korumak için. Eşi veya erkek arkadaşı Vietnam’da savaşan her kadın için, Güney Vietnam’ı savunmak kabul edilebilir bir savaş sebebiydi, ancak sadece prestij için savaşıyor olmak kabul edilebilir değildi.

James Goodale: Pazartesi oldukça ilginç bir gün oldu. New York Times binasına geldim, asansöre binip, üst yönetim katına çıktım. Hayatımda gördüğüm en şiddetli tartışma yaşanıyordu. Nixon’un başsavcısı olan John Mitchell’dan bir telgraf gelmişti. Telgrafta baskıyı derhal durdurmanızı istiyoruz, durdurmadığınız takdirde gerekli işlemleri başlatacağız yazıyordu. Bu ülkede 200-300 yıldır düşünce ve ifade özgürlükleri ile basın-yayın özgürlükleri için savaşılmıştı, bütün bunları birisi bir telgraf gönderip engellesin diye mi yapmıştık?

Federal mahkeme New York Times’in yayınlarının geçici olarak durdurulması kararını verdi. Hükümet gazeteye karşı mahkeme emri çıkarttı.

James Goodale: Nixon yönetimine kadar hiç bir gazete için federal mahkeme emriyle yayın durdurma kararı verilmemişti. Pentagon belgelerini sızdıran muhtemel kişinin kim olduğuna dair dedikodular yayılmaya başlamıştı. Bu isim 40 yaşındaki olan ve savunma bakanlığında üst düzey politika analiz uzmanı olarak çalışan Dan Ellsberg’ti. Professor Ellsberg ve ailesinin oturduğu Cambridge’teki evlerinde herhangi bir hareketlilik görülmedi.

Patrica Ellsberg: Televizyonda sabah haberlerini izliyorduk ve FBI’nın Cambrigde’teki küçük dairemize baskın yaptığını görmüştük, artık eve dönemezdik. Birkaç gece sahte isimle bir otelde kaldık. Yanımızda hiç eşyamız yoktu.

Howard Zinn:Dan kendisini aradıklarını biliyordu. Kendisini buldukları anda tutuklayacaklarının farkındaydı, tek isteği belgeleri daha fazla gazeteye vermekti.

Ben Bagdikian:New York Times yayınının durdurulduğu günün ertesi günü saat 3:00′te toplantı için gelmiştim ve yardımcım buna bir baksan iyi olur dedi. Elime verdiği kağıttaki numarayı çevirdim, telefondaki kişi “Eğer size istediğiniz şeyi verirsem bunu yayınlar mısınız?” dedi. Ben de elbette yayınlarız dedim.Washington Post, belgeleri New York Times’in kaldığı yerden yayınlamaya başladı, ancak o da dün gece çıkan bir mahkeme emri sebebiyle yayınını durdurmak zorunda kaldı.

**

New York Time ile Washington Post’a verilen yayın durdurma kararının ne zaman kalkacağını bilmek imkansızdı. Eğer diğer gazeteler hükümete karşı çıkmayı göze almazlarsa bu iş bitmişti. Senator Mike Gravel’in Vietnam’a asker gönderilmesi durdurulana kadar hergün kongrede konuşma yapma kararı aldığını duymuştum. Kongrede konuşmama hazırlanırken tanımadığım birisinden bir telefon gelmişti. Telefondaki ses “Senatör Gravel ile mi konuşuyorum?” dedi. Ben de “Evet, benim” dedim. “Kongre de yapacağınız konuşmalarda Pentagon belgelerini okur musunuz?” dedi. Ben de “evet okurum” dedim. Bana “Lütfen hatta kalın” dedi ve “Size yılbaşına kadar konuşma yapmanıza yetecek doküman vereceğim” dedim. Belgeleri bana teslim eden kişi Ben Bagdikian’dı. Wahington Post gazetesinde editörlük yapıyordu.

**

Ben Bagdikian:Alaska senatörüydü ve oldukça gençti, ancak bunların bizim açımızdan bir önemi yoktu. Sanırım kongredeki yapı işleri komitesinin başkanıydı. Onunla buluştuk, olaya gizlilik katmak için kongre binasının dışındaki sutunların orada buluşmuştuk. Karşıdan Bob Dole geliyordu. Beni görünce, bana söylecek birşeyi varmış gibi yanıma doğru yöneldi. Bunu farkeden Ben Bagdikian sutunların arkasına saklandı, ben de Dole’u hızlıca başımdan savdım. Sonra da Ben Bagdikian yanına geçtim. Yanında Pentagon belgelerini getirmişti, Rock Creek Park’ının uzak bir köşesinde bana belgeleri verecekti. Ben “Bu şekilde yapmamalıyız” dedim. Gece yarısı telefon çaldı. Arabanı Mayflower otelinin tentesinin altına park et, arkana arabamla yanaşacağım ve arabanın bagajını açıp bekle. Arabamla geldim ve ona belgeler oldukça ağır taşıman zor olabilir istersen yardımcılarını da çağır dedim. O da “Hayır olmaz, benim dokunulmazlığım var, onların yok” dedi. Belgeleri saniyeler içerisinde benim arabama aktarmıştık.

Saklandığım dönemde Amerika’nın en güvenilir olan kişisi benimle temasa geçmişti. İyi akşamlar, eski savunma bakanlığı ve Pentagon çalışanı Daniel ellsberg ile gizli bir yerde roportaj yapma konusunda anlaşmıştık. Ona Pentagon belgelerinin ortaya çıkardığı en önemli şeyin ne olduğunu sordum. Bence bu belgelerden çıkarılabilecek en önemli ders, başkanın kongreye ve halka danışmadan bu ülkeyi yönetmesine izin verilmemesi gerektiğiydi.

P Ellsberg: Bu roportaj CBS kanalında ülke genelinde yayınlanacaktı.

Roportajı yaptığımız sırada Lindbergh’in çocuğunun kaçırılmasından bu yana yapılan en büyük insan avı devam ediyordu.

**

Hala belgelerin yeteri kadarını kamuoyu ile paylaşamamıştık. Gizli belgeleri yayınlama kervanına bir gazete daha katıldı. Boston Globe gizlilik dereceli hükümet belgelerine dayanan yeni bir yazı dizisine başladı. Chicago Sun gazetesi de Kennedy yönetiminin Vietnam Savaşına ilişkin tutumuna yönelik bir yazı dizisiyle konuya dahil oldu Bugün itibarıyla 11 cesur gazeteye ek olarak Los Angeles Times’ta belgeleri yayınlamaya başladı Oyun bitmişti.

Tom Oliphant Pentagon belgelerini hasıraltı etme çabaları başarısız olmuştu. Dan ve arkadaşları Pentagon belgelerini 17 farklı kuruluşa ulaştırmayı başarmıştı. Bunu durdurumazlardı. Bir avukatın dediği gibi “arıların çiçeklerden bal toplaması gibiydi”

Hedrick Smith:Basın, bu belgeleri incelemeye hakkımız var, ayrıca neyin ulusal güvenliğimizi ihlal edip etmeyeceğine de karar verebilecek kapasitedeyiz diyordu. Bu adeta bir bağımsızlık bildirgesiydi, bu noktadan itibaren hükümet ile medya ilişkisi ciddi bir değişime girdi.

2 hafta boyunca ana haber bültenlerinde ilk 7-8 dakika Pentagon belgelerine ayrılmıştı.

Dolayısıyla benim istediğim şekilde konuya kamuoyunun dikkati çekilmiş oldu.

Dan Ellsberg: Saklandığım için gece gündüz haberleri izleyebiliyordum.

P.Ellsberg: Bütün bunlar oldukça dramatik şekilde gerçekleşiyordu.

41 Yaşındaki demokrat Alaska senatorü Mike Gravel kongredeki komite toplantılarında toplam 7000 sayfadan oluşan Pentagon belgelerini okumaya ve bu gizli raporu kamuoyu ile paylaşmaya başlamıştı. Bu belgeler 20 yıldır bütün ülkenin Güneydoğu Asya politikasının kurbanı olduğunu gösteriyor.

Senator Mike GravelPentagon belgelerini açığa çıkardığım için öldürülebileceğimden korkuyordum. Hapse girip girmeyeceğime dair bir fikrim yoktu. Tek düşünebildiğim, ülkem insanları öldürüyor ve sakat bırakıyor, bu korkunç birşey” düşüncesiydi. Bu düşünceleri duygularımla yendim. Vatanseverlikle değil, sadece duygularımla. Çok sevdiğiniz birşey yanlış yola sapmıştı. Sabaha karşı 1:00′e kadar belgeleri okumaya devam etti. Kendimi topladım ve bu komitenin tek üyesi olarak bu belgelerin kayıt altına alınmasını oylamaya sunuyorum. Kabul edenler?

Etmeyenler?

Kabul edilmiştir. Sonrasında tokmağı vurup oturumu kapattım. Bu kadardı, artık belgeler kongre kaydıydı.

**

F.B.I. senatörü kongre dışında tutuklamak istiyor, ancak muhtemelen bunu başaramayacaklar.

**

Ellsberg’in etrafı haberciler ve kendisini destekleyenler tarafından çevrildi. Ellsberg belgeleri sızdıranın kendisi olduğunu itiraf etti.

Dan Ellsberg:Bunu yaparak kendimi tehlikeye attığımın farkındayım ve bu kararımın tüm sonuçlarına katlanmaya hazırım.

Daniel Ellsberg Pentagon belgelerini yetkisi olmadığı halde dışarıya çıkardığı için casusluk suçlamasıyla itham edildi. Hakkında 20 yıla kadar hapis cezası istenildi.

**

Bugün ülke tarihindeki en önemli yargı kararlarından biri verildi ve üst mahkeme New York Times ile Washington Post’un gizli Pentagon belgelerini yayınlamaya devam edebileceğine karar verdi.

Dan Ellsberg:Karar oldukça basitti. Hükümetin belgeler yayınlanmadan sansür istemesi oldukça zorlayıcıydı ve kabul edilemezdi. Mahkemenin kararı muhteşemdi. Bu karar ülkemizin anayasasının bizler için ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Güçler ayrımının ne kadar önemli olduğunu son bir haftada çok daha iyi anlamış bulunmaktayım.

**

Anne Beason:Dan Ellsberg, Pentagon belgelerini savaşı bitirmek için sızdırmıştı. Belki de bu olaydan bize kalan en önemli miras yüksek mahkemenin anayasının birinci maddesine dayanarak verdiği karardı. Bu bence yüksek mahkemenin tarih boyunca verdiği en önemli karardı. İnanın bana, bugün bile birçok avukat bu kararı göstererek, hükümetin el uzatmaya çalıştığı basın ve ifade özgürlüklerini korumaya çalışıyor.

**

Yüksek mahkemenin kararı sonucunda yazı dizisine devam edebilmiştik, bu karar ulusal güvenlik bahane edilerek daha yayın bile yapılmadan sansür uygulanmasının haksız bir uygulama olduğunu gösteriyordu. Yüksek mahkemenin kararını duyunca çılgına döndüm Bu mahkeme mutlaka kapatılmalı Öncelikle aldıkları karardan hiç hoşlanmadım.. Ben de hoşlanmadım İnanılır gibi değil, değil mi?

Bu mahkemede yargıç diye gezinen soytarılar, umarım hepsinden daha uzun yaşarım. Başkana yakın kişiler ısrarla başkanın New York Times’a veya başka bir gazeteye gazetesine kin gütmediğini söylüyorlardı. Gazete editorleri ve muhabirler hükümetin bunun intikamını almasından korkuyorlardı. Ancak Nixon’ın adamları bunun paranoyaklık olduğunu söylüyorlardı. Ellsberg birçok kişi tarafından kahraman ilan edilirken, bazı kişiler tarafından da vatan haini olarak nitelendiriliyordu. Evet, karşınızda bütün bunların olmasını sağlayan Dr. Daniel Ellsberg. Bence, Daniel Ellsberg’in kişiliği bu belgelerin sızması olayında, belgelere belki de sahip olmadıkları bir önem atfedilmesine yol açmıştı.

**

Ağzımdan tek kelime bile çıkmadan bu kadar alkışladığınız için teşekkürler

Dan Ellsberg:30 saniyede soruları cevaplamak mümkün olabilir mi?

İnsanlar ne yapabilir?

İnsanlar bu belgeleri okudukları zaman kendilerine karşı sorumlu olan devlet memurlarını yaptıkları işlerde yeterince sorgulamadıkları sonucuna varacaklardır. Bence bu durum anayasamızın gelecekte daha iyi işlev görmesine sebep olacaktır.

Mort Halperin: Bence Ellsberg kendisine gösterilen güvene ihanet etti ve hem kendisinin hem de bu olaya dahil olan herkesin geleceğini tehlikeye attı.

Dan Ellsberg: Bu güvenlik ihlalinin gerçekleştiği dönemde başkan olan ve aynı zamanda en iyi arkadaşım olan Harry Rowen’ın bu olayla ilişkilendirileceğinden hiç şüphem yoktu. Biliyordum ki bu durum onu oldukça üzecek ve belki de işinden olmasına yol açacaktı. E.M. Forster’ın dediği gibi “Eğer ülkeme veya dostlarıma ihanet etmek arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, umarım ülkemi seçebilirim.”

Bu sözü ilk duyduğumda tepkim oldukça netti buna hiçbir şekilde katılmıyordum. Burada birçok kişinin hayatından bahsediyoruz. Bir savaşı kısaltmaktan bahsediyoruz. Pentagon belgelerinin yayınlanmasından kısa süre sonra, U.C.L.A.’da bir konferansa katılmıştım.

Thomas Crombie Schelling:Konferansta RAND şirketinden bir düzine kadar kişi vardı ve bir tanesi bile Dan’in elini sıkmadı. Hiçbiri Dan’ın yakınına bile oturmadı. Ona bir hain gibi davranıyorlardı. Onu bir vatan haini mi yoksa kurumlarına ihanet eden biri gibi mi gördüklerinin ayrımını yapmak oldukça zordu.

Dan Ellsberg: Adeta cüzzamlı muamelesi görüyordum. Saygı duyduğum ve ait olduğum grubun üyelerinin sizi dışlamasının ne kadar korkunç olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştim. Size göre niyeti ne olursa olsun Daniel Ellsberg ülkesine ihanet etti mi?

Nixon:Ben olaya farklı açıdan bakıyorum. Daniel Ellsberg niyeti ne olursa olsun düşmana yardım etmiş oldu, ve bu şartlar altında bu affedilebilir bir hareket değil. Hangi bilgileri kamuoyu ile paylaşılacağına kendi başına karar vererek, hem başkanın hem kongrenin hem de bütün sistemin iradesini çiğnemiş oldu.

John Dean:Nixon’un bu kadar sert tepki göstermesi bence oldukça anlaşılabilir bir durumdu. Ulusal güvenlik konseyinde bir karar alıyordu ve ertesi gün bu kararı New York Times’tan veya başka gazetelerden okuyordu. Bu ülke yönetimini imkansız hale getiriyordu.

Nixon:Bir kişi şehit ilan edilecek diye bu işin yapanların yanına kar kalmasına göz yumamayız. Aksi halde herkes hükümetten bilgi sızdırmaya başlayacaktır. Demek istediğim gözümüzü ağır toptan ayırmamamız gerekiyor.

John Dean:Ağır top Ellsberg’di. Bu o çoçuğunun cezasını vermeliyiz. Pentagon belgelerinin basına sızması Nixon’un Beyaz Sarayını değiştirmişti. Bu birçoğumuzun karanlık dönem adını verdiği dönemin başlamasına yol açmıştı. Bu olaydan önce de sorunlar vardı, ancak bu olaydan sonra iyice kirlendi. Dolayısıyla bu olay Nixon başkanlığı döneminin en belirleyici olayı oldu. Bu olaydan sonra Egil Bud Krogh muslukçular adı verilen birimin başına getirildi. Başkan tarafından oval ofise çağrıldım. John Ehrlichman ve ben onunla tanıştık. Dan Ellsberg’in Nixon’un yeni yaptığı savaş planlarına ilişkin bir şüphe duyuyorlardı ve bu planların da basına verilmesinden korkuyorlardı. Bu görüşmede, ciddi bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuz izlenimi edinmiştim ve bunu önlemek için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Başkan Beyaz Saray içerisinde bir özel araştırma birimi kurmuştu. DanielEgil Bud Krogh:Ellsberg yalnız mıydı?

Yoksa bu işi birileriyle birlikte mi yapmıştı?

Bu olay bir komplo muydu?

Bu kapsamda Howard Hunt Ellsberg’i karalayıp kamuoyu önünde itibarını düşürmek için bilgi toplamamızı önerdi. Gizli bir operasyon ile Ellsberg’in psikoloğu olan Dr. Lewis Fielding’den Ellsberg’e ilişkin bilgileri çalacaktık. Bu fikir John Ehrlichman’a sunuldu. Teklifin altında Onaylıyorum ve Onaylamıyorum şeklinde iki satır vardı. Altına kesinlikle onaylıyorum yazmıştı.

R. Ellsberg:Bir gün FBI’dan geldiler ve büyük jürinin önüne çıkmak üzere mahkeme tarafından çağrılıyorsunuz dediler. Babam oldukça üzülmüştü. Annemin eğer bana daha iyi tavsiyeler verseydi bunu önleyebileceğini düşünüyordu. Annem, mahkemeye gideceksin ve tabii ki sadece gerçeği söyleyeceksin demişti. Babam da “elbette sadece gerçeği söylemelisin” demişti. İddianamenin merkezinde benim Pentagon belgelerini kopyalamış olmam yer alıyordu.

Dan Ellsberg:Savunmamı okumak istiyorum. Bir savunma hazırlamıştım. Kendi kendime ona karşı şahitlik etmemeliyim diyordum. İzin ver sigaramı söndüreyim. ..Herşeyden önce onu bunu yapmaması konusunda uyarmıştım.

Tony Russo:Başsavcı Ellsberg davasından Elsberg’e karşı şahitlik yaparak kendisine yardımcı olmamı istedi. Benim için bu bir seçenek değildir. Bunun üzerine mahkemeye hakaretten hemen gözaltına alınmamı talep etti. Savcılığa yardım etmeyi red ederek suç işlediğimi iddia ediyordu. Eğer Tony bana karşı şahitlik yapsaydı serbest kalacaktı. Aklıma ilk olarak Gandhi’nin şu sözü gelmişti: “Şeytanla asla işbirliği yapmamalısın.”

Aralık 1971′de Russo casusluk suçlamasıyla 35 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaya başladı. Ellsberg’e yöneltilen suçlamalara komplo da dahil olmak üzere 8 yeni suçlama daha eklendi ve Ellsberg için istenen ceza 115 yıla yükseldi.

Pentagon belgeleri olayı belgeler kongreye ulaşınca Pentagon belgeleri medya saçmalığına dönüştü. Sanırım Dan biraz hayalkırıklığına uğramıştı, belgelerin yayınlanması tam olarak istediği sonuca yol açmamıştı. Belgelerin çok daha büyük sansasyona yol açacağını düşünüyordu. Elbette bir sansasyon yaratmışlardı. Bay Ellsberg nerede?

Umarım hapistedir. Sanırım, belgelerinin içeriğinin kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılamamış olması onu hayalkırıklığına uğratmıştı. Amerikan halkının 25 yıldır süren bu katliamın altında yatan gerçekleri öğrenebilmesi için işimi bırakıp bütün kariyerimi ve özgürlüğümü tehlikeye atmıştım. Bunu yaparken şunu öğrenme riskini almıştım: Yurttaşlarınız bu savaşın haksız olduğunu ve altında yatan nedenleri tüm çıplaklığıyla öğrenmişlerdi, ancak bunu görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bu gerçekten çok üzücü bir durumdu.

Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri toplam 50 eyaletin 49′unu alarak ezici bir üstünlükle kazandı ve yeniden başkan seçildi.

Dan Ellsberg:Bu olaydan bir yıl kadar önce bir milyon ton bomba daha Vietnam’a atılmadan önce bu savaşı bitirmeyi umduğunu söylemiştim. Ama bu umudu ne yazık ki gerçekleşmedi. Ellsberg’in iddia ettiği kadar bombayı asla atamadık. Ellsberg’in katıldığı günlük basın toplantılarında “Bugün Vietnam’a kaç ton bomba atıldı?” sorusunu sormak gibi komik bir alışkanlığı vardı. Vietnam’a günde sadece 200,000 Ton bomba atabiliyorduk. Bu da haftada bir Hiroşima kadar patlamaya karşılık geliyordu. Aslında neyin olup bittiği gayet iyi ortaya koyan bu durumdan asla bahsetmediler. Vietnam’ı bombalamaya devam edeceğimizi öğrendiğimde, komşu bir ülke bombalanıyor gibi üzülmüştüm.

Leonard Weinglass: Orada bulunmuştum ve o insanlar benim için sayılardan fazlasını ifade ediyordu. Mahkeme jurisini seçimine bir uzman psikolog getirmiştik. Bize geleceği parlak, oldukça başarılı iki genç adamı savunduğumuzu, bu insanların kendi çıkarları veya kariyerleri için değil, ilkeli davranmak uğruna bu eylemi yaptıklarını söylemişti. Dolayısıyla, jüri seçiminde orta yaştan kimseleri seçmemiz gerektiğini, çünkü bu insanların muhtemelen yaşamlarının geçmiş kısmında aileleri veya kariyerleri uğruna ilkeli davranmamak zorunda kalmış olduklarını söyledi. Bu tarz kişiler bu iki gencin yaptıklarını küçük görecek hatta iğreneceklerdi.

**

Daniel Ellsberg bugünkü duruşmada ilk kez şahit sandalyesine oturdu ve savunma avukatı Ellsberg’in Vietnam savaşı esnasında nasıl bir şahinden güvercine dönüştüğünü ortaya koydu.

Dan Ellsberg:Bende bu değişimi yaratan olay 1966 yılında meydana gelmişti. Askerlerimiz bir köyü ateşe vermişlerdi. O esnada köy yanarken küçük çocukların evlerin küllerinden oyuncak bebeklerini çıkarmaya çalıştıklarını görmüştüm. Bu manzara benim için oldukça acı vericiydi. Savaş bu çocuklar için evlerinin ve hayatlarının yok olması anlamına geliyordu.

**

Pentagon belgeleri duruşmasında Watergate belgelerini çalan kişilerin aynı zamanda Dan Ellsberg’in psikiyatri kayıtlarını çalan kişiler olduğu ortaya çıktı.

Bay Ehrlichman bize Dr. Fielding’in ofisine ABD başkanının emri üzerine mi girdiğinizi söylüyorsunuz?

Başkan böyle bir olayın bir daha asla tekrarlanmamasını istiyordu. Hiç kimse bunu yapmamız doğru mu diye sorgulamamıştı. Olaya asla yasal veya etik açıdan yaklaşmamıştık. Bunların hiçbiri aklımıza bile gelmemişti. Yaptıklarımız ilk emrin ihlaliydi. Pentagon belgeleri davası esnasında Beyaz Saray “muslukçular” ekibini Los Angeles’a göndermişti. Sanırım Watergate skandalının patlak vermesine bu yol açmıştı. En sonunda bu olaylar silsilesi başkan Nixon’ın yargılanması ile sonuçlanmıştı. Ellsberg davasına bakmış olan Hakim Matthew Byrne bugün Ehrlichman tarafından kendisine FBI başkanlığının teklif edildiğini açıkladı. Bu mümkün olamaz. Bugün bile içinde Beyaz Saray’ın geçtiği sansasyonel gelişmeler olmaya devam ediyor: FBI, Dan Ellsberg’i Pentagon belgelerini açığa çıkarmadan önce 2 yıl boyunca dinlediğini açıkladı. İyi akşamlar.

Yüksek mahkeme Los Angeles’ta görülen Pentagon belgeleri davasında önceden verilmiş olan kararı iptal etti. Dan Ellsberg ve Anhony Russo’ya ilişkin tüm suçlamalar düştü. Hakim, hükümetin dava görülürken yargılamanın adil yapılmasını engellediğini, bu sebeple verilen hükmün geçersiz olduğunu belirtti. Başkan’ın yeniden seçilmesini sağlamak için bir soruşturma başlatılmıştı ve bu soruşturma başkan suçlanmasın diye şimdi sona erdiriliyordu. Ancak gerçekler ortadaydı, Ellsberg davası herşeyi ortaya koymuştu bu yüzden süreç durdurulamazdı.

Gerçekler tıpkı Pentagon belgeleri gibi ortaya saçıldı, artık onları toplayıp hasıraltı etmenin imkanı kalmadı. Davanın sona ermesinin ardından, kongre Vietnam savaşı için ayrılan bütçede kısıntı yapma kararı aldı.

Dan’in yaptıkları ve başkan Nixon’un buna karşı gösterdiği aşırı tepki sayesinde tarihin akışı adeta değişmişti.

Watergate skandalına sebebiyet veren olayları Ellsberg’in Pentagon belgelerini açığa çıkarması başlatmıştı.

Dan’in en büyük başarısı yaptıklarının Nixon’u yerinden etmiş olmasıdır. Elbette Dan bu işe başlarken aklında bunların olabileceği yoktu.

Vietnam savaşı Nixon istifa ettikten 9 ay sonra sona erdi. Savaşta 2 milyonun üzerinde Vietnam’lı ile 58.000 Amerikalı öldü.

Pentagon belgelerinin açığa çıkarılması olayından geriye kalan en önemli şey bir devlet memurunun kariyerini hiçe sayarak vicdanının sesini dinlemesidir.

Gerçek şu ki, devlet sırları bütün kariyerleri boyunca bu sırları nasıl saklayacaklarını öğrenen devlet görevlileri tarafından saklanır.

Ben de bu kişilerden biriydim. Eğer Dan gibi devletin içinden gelen ve işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi bilen birisi, halka söylenen tüm yalanları açığa çıkarmak için konuşmaya başlarsa insanlar hem kendi hayatlarını hem ülkelerini hem de dünyayı ilgilendiren konularda daha doğru kararlar verebilirler.

Tek kelimeyle en önde gelen gammazcıydı diyebiliriz. Bizler hem kendimizi hem de tarihi değiştirecek güce sahibiz. Bugün burada Dan’de gördüğüm en önemli özellik hangi şartlar altında olursa olsun ve sonuçları ne olursa olsun sadece en doğru olanı yapmaya çalışması idi.

Devlet için çalışırken, çalışma arkadaşlarıma oldukça bağlıydım. Bu yüzden asla Dan gibi davranamazdım. Ama Dan bunu hep başardı.

Son 30 yılda yaşadıkları ve yaptıklarının sonuçları tek kelimeyle inanılmazdı.

Yaptıkları kendisi üzerinde de derin etkiler bıraktı ve kalan hayatını ciddi şekilde değiştirdi.

Bütün ömrü boyunca savaş karşıtı veya sosyal adaleti savunan grupların içinde aktif olarak yer aldı. Ve bütün bu yıllar boyunca Pentagon belgelerini ortaya çıkarırken sahip olduğu aynı heyecan ile hareket etti. İhtiyacımız olan cesaret adil olmayan bir savaşta dayanma gücü göstermek değil, aynı şekilde kanunsuz hareket eden bir hükümetin yalanlarını saklamaya yardım etmek de değil. İhtiyacımız olan cesaret sadece gerçeklerle yüzleşmek ve dünyayı değiştirmek için sorumluluk almaktır.

Yorum:

Amerika’nın 1945-1967 yılları arasında Vietnam’da izlediği politikaların gerçek yüzünü belgeleyen ve Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından hazırlanan çok gizli belgelerin gazeteci Daniel Ellsberg tarafından elde edilerek basına verilmesi olayıdır. “Pentagon Belgeleri” denilen bu belgelerin bir bölümünü yayınlayan New York Times gazetesi belgelerden Başkan Johnson’un halka ve Kongre’ye sistemli olarak gerçek dışı bilgiler verdiğinin anlaşıldığını yazdı.

Belgelerde Güney Vietnam’ın ayrı bir devlet olarak ortaya çıkartılmasının Amerika’nın eseri olduğu ve Başkan Eisenhower’in Ngo Dinh Diem’in Devlet Başkanlığına seçilmesini sağladığı, daha sonra yönetiminden memnun kalmadığı Diem’e karşı 1963 yılında yapılan askeri darbenin de arkasında olduğu bildirilmekteydi. Amerika’nın darbeyi yapan generallerle önceden işbirliğinde bulunduğu ve darbeden sonra da onları desteklediği ifade edilmekteydi. New York Times bu gizli belgeleri yayınlarken Amerikan Anayasasına uygun hareket ederek hükümetin faaliyetleri hakkında halkı bilgilendirme görevi yaptığını yazdı.

Gazeteci Ellsberg de belgelerin Başkanların Anayasayı ve içtikleri andı ihlal ettiklerini gösterdiğini belirtti. Hükümet yargı yoluna başvurarak New York Times’daki yayınları bir süre için engelledi. Ellsberg aleyhinde de casusluk suçlamasıyla dava açıldı. Buna karşılık New York Times da Yüksek Mahkemede Amerikan Hükümeti aleyhine dava açtı.

18 Haziran 1971’de Washington Post da Pentagon belgelerini yayınlamaya başladı. Savcının bu yayınları durdurma talebi mahkeme tarafından reddedildi. 15 gazete daha belgeleri yayınlamaya başladı. Federal Mahkeme belgelerin yayınlanmasının engellenemeyeceği yolunda karar aldı.

Ellsberg ve arkadaşı Russo yargılandı, ancak Federal Mahkeme ilk yargı sürecindeki hatalar nedeniyle bu iki gazetecinin serbest bırakılmasını kararlaştırdı.

4 Mayıs 2011’de belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı ve 7,000 sayfalık Pentagon Belgelerinin tamamı devletin kütüphanelerinde halkın bilgisine sunuldu.

Basının devletin bazı gizli işlerini ortaya çıkartmasının ilginç bir örneği de Watergate skandalı oldu. Washington Post’un iki başarılı gazetecisi Bob Woodward ve Carl Bernstein, Cumhuriyetçi Başkan Nixon’un Demokrat Parti’nin binasına gizlice ajanlar soktuğu anlaşıldı. Beyaz Saray’da kurulan gizli dinleme aygıtlarıyla Başkanın içlerinde Jane Fonda, Barbra Streisand ve Paul Newman gibi sinema sanatçılarının da bulunduğu siyasi rakiplerini gizlice dinlettiği ortaya çıktı. Gazetecilerin yayınladıkları bu bilgilerin sonucunda Başkan Nixon Kongre tarafından görevinden azledilmek üzereyken istifa etti. Bu gizli işleri belgeleriyle bulup ortaya çıkartan gazetecilere ve onların gazetelerine karşı her hangi bir yasal işlem yapılmadı. Tam tersine, onların çalışmaları ve elde ettikleri bilgeler hakkına övücü sözler söylendi, kitaplar yayınlandı ve bu çalışmalar bütün dünyada büyük yankılar yaptı.

Diğer bir örnek de Wikileaks belgeleri denilen ve 2006 yılından bu yana çeşitli ülkelere ait gizli belgelerin Wikileaks örgütü tarafından basına sızdırılması olayıdır. Bu örgütün elinde toplam 1,2 milyon belgenin bulunduğu söylenmektedir. 2010 yılında Wikileaks’in Amerikan Hükümetinin dış temsilcilikleriyle gizli yazışmalarından oluşan 250,000’den fazla belgeyi New York Times, Le Monde, The Guardian, Der Spiegel, El Pais gibi önemli gazeteler aracılığıyla kamuoyuna duyurması bütün dünyada yankı yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Wikileaks ve onun sorumlusu Julian Assange hakkında adli işlem başlattı. Belgeleri Wikileaks’e sızdıran Amerikan askeri Chelsea Manning 35 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve orduyla ilişkisi kesildi. İsveç ve başka bazı ülkeler Wikileaks’in orijinal belgelerinin bir bölümüne el koydular ama bu belgeleri yayınlayan gazeteler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Aynı şekilde Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA’nın eski görevlisi Edward Snowden, yabancı ülkelerin devlet adamlarının telefon konuşmalarını gizlice dinlendiği yolundaki bilgileri de içeren 200,000 gizli belgeyi basına açıkladı. Bu açıklamaları yapan Edward Snowden aleyhine Amerika’nın hukuki girişimleri oldu. Amerikalılar Rusya’yadan geçici sığınma hakkı elde eden Snowden’in iadesini istediler ama onun verdiği bilgileri yayınlayan gazeteler ve de Spiegel gibi dergiler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, devletler gizli belgelerinin ele geçirilip yayınlanması konusunda çok duyarlıdırlar ve bu belgeleri sızdıranlar hakkında yargı yoluna başvururlar. Ama demokratik ülkelerde bu bilgileri yayınlayan gazetelerin yargılanıp mahkûm edildikleri duyulmadı. /Onur Öymen

http://add.org.tr/index.php/makaleler/1093-gizli-belgelerin-s-zd-r-lmas-ve-bas-n-oezguerluegue

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ


Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?

Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783′tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

TELEVİZYON’UN KİTAP İLİŞKİSİ
BAKIŞIN TELEVİZYONCULUĞU
21.YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ: TELEVİZYON
JACQUES LACAN  “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN

amusing-ourselves33

http://baskaldiraninsan.com/2011/07/29/gercege-donusen-distopya-neil-postmandan-distopyalar-arasi-bir-karsilastirma/

SCANDAL /Skandal (1989)


Yönetmen: Michael Caton-Jones

Senaryo: Michael Thomas

Ülke: İngiltere

Tür: Dram, Tarihi

Vizyon Tarihi: 01 Şubat 1990 (Türkiye)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carl Davis

Oyuncular:   John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda,    Ian McKellen,    Leslie Phillips

•             John Hurt – Stephen Ward

•             Joanne Whalley – Christine Keeler

•             Bridget Fonda – Mandy Rice-Davies

•             Ian McKellen – John Profumo

•             Leslie Phillips – Lord Astor

•             Britt Ekland – Mariella Novotny

•             Daniel Massey – Mervyn Griffith-Jones

•             Roland Gift – Johnnie Edgecombe

•             Jean Alexander – Mrs. Keeler

•             Alex Norton – Detective Inspector

•             Ronald Fraser – Justice Marshall

•             Paul Brooke – John, Detective Sgt.

•             Jeroen Krabbé – Eugene Ivanov

•             Keith Allen – Kevin, Reporter Sunday Pictorial

•             Ralph Brown – Paul Mann

•             Iain Cuthbertson – Lord Hailsham

•             Johnny Shannon – Peter Rachman

Özet ve Hakkında:

Scandal (1989 ) bir İngiliz dram film. Kurgusu 1987’de Anthony Summers ve Stephen Dorril ‘in yazdığı  The Secret Worlds of Stephen Ward, isimli esere dayanmaktadır.

Britanya tarihinin en büyük skandallarından birinin, Savunma Bakanı John Profumo’nun, 19 yaşındaki parti kızı Christine Keeler’la ilişkisinin ortaya çıkmasının üzerinden 50 sene geçti. Bu skandal, daha sonra sinemacılara ve fotoğrafçılara da ilham kaynağı oldu

5 Haziran 1963. Britanya Başbakanı Harold Macmillan’ın danışmanı, Whitehall’da bir basın toplantısı düzenliyor. Konu, hükümetin Savunma Bakanı John Profumo’nun Macmillan’a yazdığı bir mektup. 48 yaşındaki Profumo, mart ayında Avam Kamarası’nda bir konuşma yapmış, ‘parti kızı’ Christine Keeler’la ilişkisi olduğunu reddetmiş. Şimdiyse Başbakan’a şunları yazıyor:

“Söylediklerimin doğru olmadığını ve sizi, meslektaşlarımı ve Avam Kamarası’nı yanlış yönlendirmiş olduğumu kabul etmekten büyük bir pişmanlık duymaktayım.”

 Macmillan, bakanın istifasını kabul ediyor ve kendisine hayatta başarılar diliyor. Ancak 20. yüzyılda Britanya siyaset sahnesinde yaşanan en büyük seks skandalının bir sene sonraki seçimlerde muhafazakar partiye seçim kaybettirmesine, kısmen kendi siyasi kariyerini bitirmesine de engel olamıyor.

SOVYET AJANIYLA İLİŞKİ

Savunma Bakanı, İngiltere’nin Kübalı ve Rus sosyalistlere karşı canla başla mücadele ettiği o günlerde, 1961 yılında, 19 yaşında bir genç kızla tanışıyor. West End’deki müzikhollerde sahneye çıkan ve zengin ve nüfuzlu erkeklerle gününü gün eden Keeler’ın aynı zamanda Yevgeni Eugene Ivanov‘la, yani bir Sovyet ajanıyla da birlikte olduğunun farkında değil. Bu kavgalı iki ideolojinin birleştiği noktada duran Keeler, bu şekilde Britanya siyasetinde taşları yerinden oynatmaya başlıyor. Lord Bill Astor’un Thames kıyısında yer alan Cliveden’deki malikanesinde bir temmuz akşamı tanışıyorlar.

Keeler havuz başında çıplak bir biçimde koşarken kendini, ne olup bittiğine bakmaya gelen Savunma Bakanı’nın kollarında buluyor. Ona birlikte olacağı zengin erkekler bulan, bir nevi seks zincirinin yaratıcısı Doktor Stephen Ward‘ın misafiri olarak orada bulunan Keeler, Profumo’yu görür görmez çarpılıyor. Aynı günlerde tanıştığı Yevgeni Ivanov’a karşı da benzer duygular içinde. Haftanın belli günleri Profumo’yla diğer günlerde de Ivanov’la birlikte oluyor. Kendisi dışında büyük resme hakim olan yegane kişi ise Doktor Ward. Keeler’ın iki kutuplu dünyanın iki kutbuyla da birlikte olmasını keyifle izliyor Ward.

TİYATRO GİBİ

Aradan zaman geçiyor ve Keeler iki erkekle de ilişkisini bitiriyor. Bu arada eskiden birlikte olduğu uyuşturucu satıcısı Johnny Edgecombe’yle yaşadığı fırtınalı ilişki, cinayet girişimleri ve mahkeme duruşmalarıyla son buluyor. Mahkemede Keeler’ın eski ilişkileri gündeme geliyor; güzel bir skandal kokusu alan gazeteciler genç kıza bir çek yazıp hikayesini dinliyor ve duyduklarını hemen manşete çekiyorlar. “Savunma Bakanı Şoku”başlığıyla çıkan gazeteler, Doktor Ward’ın çetesini çökertmeye yemin eden Scotland Yard ve mahkeme salonunu tiyatro sahnesine çeviren avukatlar eşliğinde olay, Britanya’da gündemin birinci sırasına oturuyor. Keeler dokuz ay hapis cezası alırken Profumo görevinden istifa edip 2006′daki ölümüne dek bu konuda hiç konuşmuyor. Doktor Ward ise mahkeme tarafından suçlu bulunduktan sonra intihar ediyor.

İHANETİ İTİRAF ETTİ

Keeler bugün 71 yaşında. Sunday Mirror gazetesine verdiği söyleşide Profumo skandalındaki rolünün düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu itiraf etti. “Gerçek şu ki ülkeme ihanet ettim,”diyor bu söyleşide. Doktor Ward’ın kendisinden, Londra’daki Sovyet Konsolosluğu’na, içinde ‘briç oyununa’ dair ayrıntılar içeren bir zarf götürmesini istediğini söylüyor.

“Bilgi sızdırdığımın farkındaydım ama tüm bu yıllar boyunca kendime bu belgelerin briçle ilgili olduğunu söyledim. Elbette değildi. Ben şapşal bir genç kızdım. Eğer ne yaptığımı tam olarak idrak etmiş olsam, ülkeme zarar verecek bir harekette bulunmazdım. Akıllı, karizmatik ancak tehlikeli bir adam için çalışıyordum…”

Ward ondan, Profumo’yla yattıktan sonra nükleer savaş başlıklarının ne zaman Almanya’ya taşınacağı gibi bilgileri öğrenmesini istemiş. Hikayenin üzerinden 50 yıl geçmiş, olayın tarafları öbür dünyaya göçmüşken hikayenin bilinmeyenlerini basına anlattı Keeler. Böylece Profumo skandalında son sözü kendisini kişisel çıkarları için kullanan erkekler değil, o söylemiş oldu.

EFSANE SANDALYE

Keeler’ın hikayesini filme çekme girişimleri, ta 1963′deki o günlerden başlıyor. Avustralyalı fotoğrafçı Lewis Morley stüdyosunda, Profumo skandalını anlatacak filmin tanıtım malzemesi olarak kullanılmak üzere Keeler’ın fotoğraflarını çekiyor. Genç kızı çıplak görmek istediklerini söyleyen yapımcıların talimatıyla Morley, Keeler’dan stüdyosundaki büro sandalyesine ters oturmasını rica ediyor. Ame Jacobsen tasarımı efsanevi modelin taklidi sandalyeyle vücudunun mahrem yerlerini kapattığı fotoğraflar, Keeler’ı dünya çapında üne kavuşturuyor. Ancak Profumo hikayesi çeyrek asır sonra, 1989 yılında sinemaya çekilebiliyor. Başrollerinde John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda ve Ian McKellen’in olduğu Scandal, anlattığı hikayenin hakkını veren çok çarpıcı bir film.

KAYA GENÇ/  30.06.2013

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2013/06/30/ingiltereyi-sarsan-skandal-50-yasinda

İNGİLTERE’NİN 1963′TE İSTİFA ETMEK ZORUNDA KALAN ESKİ SAVAŞ BAKANI JOHN PROFUMO, 91 YAŞINDA ÖLDÜ.

30 Ocak 1915 doğumlu John Dennis Profumo, 1885′te İngiltere’ye göç eden Sardunyalı aristokrat bir aileden geliyordu.

Profumo’nun tedavi gördüğü hastaneden yapılan açıklamada, 2 gün önce yatırılan eski bakanın bu sabaha karşı öldüğü belirtildi.

Muhafazakar Bakan, Haziran 1963′te, Soğuk Savaş’ın kızıştığı bir dönemde, Londra’daki Sovyet askeri ataşesi Eugene İvanov ile de ilişki yaşayan bir telekızla ilişkisi ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kalmıştı.

İngiliz siyasi yaşamının yirminci yüzyılda en fazla yankı getiren olayı olarak değerlendirilen bu skandal, Profumo’nun siyasi kariyerinin de sonu olmuştu.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4057162&tarih=2006-03-10

 

MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

Profumo Skandalı 1963 yılında İngiltere’de hükümet krizine yol açmış ve hükümet düşmüştü.

Christian Keeler ve Mandy Rice Davies isimli iki mankenin adının karıştığı bu skandalın kahramanlarından Mandy Rice, 1964 yılının Mart ayında İstanbul’a gelmişti.

İlhan Selçuk’un bu gezi üzerine yazdığı köşe yazısı (5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi) sanki bugünü anlatıyor.

Değişen birşey yok…

MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

Gel Mandy, gel… Bize gel. .

Kollarımız açık sana… O süzüm süzüra yürüyüşünle gel.

Sapsarı saçların, kedi gözlerin, tavşan dudakların, balık vücudun, kalkık burnun, burnuna yetişmek için . çabalayan göğüslerinle gel…,

Ne Kıbrıs dâvası, ne Londra Konferansı, ne Birleşmiş Milletler toplantısı… Sir’lerden öğrendiklerinle, Lord’lardan kaptıklarınla, politikacılardan çarptıklarınla gel. 

“Gel, kızlarımız sana hayran; gel, erkeklerimiz cama tırmanır,gel…         

Seni bağrımıza basmak için uzatıyoruz kollarımızı… Sen bize yakışırsın, biz sana. Hiltonun lâlezarına uzan, Topkapı Sarayında yürü, Ayasofya’da gezin, Surları gör, Galata’da tur at…

Bekliyoruz… Bizans artığı, Osmanlı mirasyedisi, Levanten kırması… Bilmezsin, senin gibi kaç çiçeği soldurmuş şu eski bahçede senin güzel topuklarının bastığı yerlerdeki bitmeyen çayırları otlamağa hazır kaç gönüllü var!

Gel, senin İçin naylon fatura keselim… Gel, senin yoluna karşılıksız krediler açalım…

Gel, senin için dövizler harcayalım…

Gel, senin için şehir plânı yontalım;..

Gel, senin için vergilerimiz! kaçıralım…

Gel, senin için bizim olmayan tarlaları satalım…

Gel, senin için ihaleye girip dümen çevirelim…

Gel, yolunu bulalım… Gel, idare edelim…           .

Halı olup yoluna serilelim, haber olup gazeteye yazılalım, reklâm olup caddelere dizilelim, rüzgâr olup eteklerinde dolaşalım…”

Başımıza devlet ol, domuzlar yesin… hükümet ol, yolsuzluklar yutsun… reform ol, kloroform uyutsun…

Gel gör bizi! Dizi dizi…

Yerebatan Sarayında gemisini yüzdüren kaptanlarımızı gör…

Dikilitaşta heykelleşen kazıkçılarımızı seyret… Tarihî çeşmelerimizin çalman musluklarından akmıyan sularımızı iç… İki ayda içi dışına çıkan asfaltımızda yürü.,. Kibar kulüplerimizde kumar oyna… Mahmutpaşadan sütyen al… ördekhanelerde doktor bul… Sinemaya karaborsadan gir… Gez istediğin gibi… Park yasaksa park et… Dur derlerse durma… Durma derlerse, dur… Klakson çal… Fren yap… Kahkaha at…

Oyna.., Gül…

Gel ticaretimizi gör. Mısır çarşısında misk ü amber, baharat… Beyoğlunda mücevherat… Yenicamide karınca duası… Eyüp Sultanda sabır… Fatihte Arap yazısı… Nallı Dedede muska… Helvacı Babada döl… arka sokakta fuhuş… Tophanede esrar… Maltada haraç… mezarlıkta çocuk… siyasi partide nüfuz… iskelede Amerikan sigarası… Ve ithalât ve ihracat ve her çeşit dahilî ticaret…

Güzel dudaklarını büz, kuğu boynunu uzat, yeşil gözlerini aç, şimdiye kadar gördüklerini bir vana bırak. Göreceklerin, daha bir Ömür boyu göremiyeceklerindir.

Uzun saçlı, ince parmaklı, İnce endamlı lordlannı bir yana it, sir’lerini unut, diplomatlarına boş ver… Senin göğüslerin kadar yuvarlak göbekli, senin yaşın kadar kat kat enseli, evinde aslan, işinde sırtlan, sermayesi yalan, düzeni dolan, tanıyan ve tanımıyan pişman erkeklere gel…

Ellerimizin kınası kadınlarımızı gör, yüzümüzün karası çarşaflarımızı gör, gazetelerimizde sütun sütun sosyetemizi gör, ilk sayfalarda başlık başlık kiralık kızlarımızı gör… Sen ki soyluları dize getirmiş, sen ki diplomatları yerle yeksan etmiş, sen ki Bakanları mahvetmiş, sen ki hükümetleri silkelemişsin Mandy…

Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk… Sen ne bilirsen!

Gel bize… Bilmediğini öğren, bildim sandığını da öğren, bileceklerini de öğren…

Sen ne bilirsin! Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk…

İlhan Selçuk/Pencere
(5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi)

http://www.enstitu68.com/mandy-rice-daviese-karsilama.html

 

Filmden

Kararlı biriyim, tatlım. Karar verince, hiçbir şey beni durduramaz.

**

Bugünkü galibiyetle Muhafazakar Parti üçüncü kez seçiliyor. Anlaşıldığı gibi başbakan Harold Macmillan… Lordlarım, baylar, bayanlar, talihlisiniz. Şimdi hep birlikte, bunu kutlayalım! Muhafazakar Parti için üç defa kadeh kaldırdığımda… Hepiniz ve herkes için konuşuyorum. Harold Macmillan için üç kez şerefe. Sizi yeni muhafazakar hükümetle tanıştırıyorum.

**

Yaşasın! İyi bir insandır. Ona dikkat etmeliyiz. Muhafazakârların doğan yıldızı John Profumo yeni savunma bakanı adayıdır. Amerikalılar’ın sıkıcı dedikleri şeyi daima tercih ediyordum.

**

Dr Ward bir rahibin oğlu Günahlarda uzmandır.

**

Basit bir kişi. İlk karısını öldürdüğünü öğrendim. İspat edilmedi. – Korktun mu?

 - Hayır Korkmamalısın Korkulacak bir şey yok. Hepimiz insanız. Kimseye bir şey olmadıkça sorun yok. Herkes eğlendiğini söylemeye korkuyor ya da kabul etmeye utanıyor.

**

Bu ülkeye baktığımda ne düşündüğümü biliyor musun?

 Bir harabe, yozlaşmış bir toprak. O kadar kötü değil. Profumo’yu gördün. Berbat bir sona doğru ilerliyor. – Nasıl bir kişi?

 - Seni yendiği için kızgınsın. Hile yapıyordu. Altta yürüyordu. Kurulda bakan olmasına rağmen oyunlarda hile yapıyor.

**

Dr Ward:

 - Christine, Profumo Sana dokunmadı mı?

 - Utanıyordu. – Utanıyor muydu?

- Adamın nesi var?

 Yürümek istiyordu. Sadece konuşmak istiyordu.

-Onu Cliveden’de gördüm. Herkes gördü. Sana nasıl yapıştığını gördük. Hakikaten ne bekliyordun?

 Sarayın dışında, arabanın arkasında külotumu indirmesini mi bekliyordun?

 Çok şey bekliyorum, mesele o.

-Merak etme. Tekrar arayacak. Öyle mi diyorsun?

**

- Bir şeyler var mı?

 - Henüz değil.

**

. Her zaman mutlusun. Nasıl başardığını bilmiyorum. Sen beni mutlu ediyorsun, Jack. Gitmeliyim. Her zaman acele ediyorsun. Sorumlu olduğum bir ordu var. Rusya tehlikesinden korunmak istersin değil mi?

**

Christine :

- Bir büyücüyüm. Seni kendime esir etmek istiyorum. Sadece senin olacağım, Jack Her istediğinde.

Profumo:

 - Ne kadar süreceğini merak ediyorum.

- Beni istedikçe. Ve buradan ayrıldığımda?

 Buradan ayrılıp, Savunma Bakanlığım bittiğinde, sen nerede olacaksın?

 Anneme bir hediye alacağım. Doğum günü.

Al. Benden de bir hediye al.

**

Mariella’yı tanıyor musun?

 Şehirdeki en tanınmış oruspudur. Babası, Çekoslovakya’nın Cumhurbaşkanı. Hayır sevgilim, amcamdı. Ama öldü. Büyük bir burnu vardı. Mariella sana bir iki şey öğretebilir. JFK’le tanışıyordu. Stephen, sana kaba bir soru sorabilir miyim?

**

- Profumo.

- Hiç duymadım. Hükümetten Savunma Bakanı.

- Nasıl biri?

 - Onu seversin.

- Bana bu çakmağı verdi.

- Chris, güzel bir şey.

- Asprey’den. – Nereden biliyorsun?

 Bir katalogda gördüm. Bütün katalogları okurum.

- Stephen ne diyor?

 - Korkunç olduğunu düşünüyor. Bir Rus diplomat ve savunma bakanıyla birlikte olmamı bir suikast olarak görüyor Peter onun pezevenk olduğunu söylüyor Ona panço diyor

Stephen pezevenk değil. Sadece entrikaları sever. James Bond olduğunu sanıyor.

Ondan ne kadar erken kurtulursan, o kadar iyi. Tanıdığım firmayla konuşmalısın. Televizyona çıkabilirsin.

-Bir daire almamı istiyor Profumo.

Umarım, evet dedin.

Yapamam. Stephen’i bırakamam. Bensiz mahvolur.

**

Stephen:

- Tekrar söylemeyeceğim. Casus mu?

 Eugene?

 Mecburen. Bütün Ruslar casustur. Öyle büyürler. Bir davetiyeye benziyor.

 - Casus mu?

 - Öyle sanıyorum. Niçin olmasın?

 Eğlenceli görünüyor ve çok para kazanabiliyor. Rezilsin. Sen dünyanın en kötü casusu olurdun. Çeneni beş dakika kapalı tutamazsın. Teşekkür ederim.

**

Christine :Kraliçeyle konuşmak eğlenceli olmalı. Ne konuşuyorsunuz?

Profumo: Tilki avı?

 - Sağ ol. – Sana telefon edeceğim.

- Eğer istersen.

- Bekle. Gir içeri.

- Ne oldu?

 - O kim?

 Çöp tenekesinin yanında?

 Burada yaşıyor. Köşedeki dükkanın sahibi. Bu şekilde devam edemeyiz. Burada yaşıyorsun. Bataklık gibi yer. Sana bir yer bulmama izin ver. Buradan memnunum dedim sana.

 Ward’la yaşadıkça seninle görüşemem.

Deli olma. Sevgilim değil. Bunu biliyorsun. Niçin onu sevmiyorsun?

 Çenesini tutamaz. Kibirli ve boş kafalıdır.

Doğru değil.

- Ayak bağı oluyor.

- Olmuyor. Ciddiyim.

Ward’la yaşadıkça birbirimizi görmeye devam edemeyiz.

Demek bu kadardı. Lütfen sevgilim. Anlamalısın Herkesin dilindeyiz. İnsanlar dinliyor. Mevkimde, dikkatli olmalıyım.

O zaman dikkatli ol. Ne istersen yap. Kimse için Stephen’i bırakmayacağım. Başbakan da olsan umurumda değil.

Christine, geri gel! –

**

Stephen:

 - Güzel bir çakmak.

- Jack verdi bana.

- Nereden getir…?

 - Asprey’den. Biliyorum. Ne var?

 Niçin suratın asık?

 Bir şey yok.

- Kavga mı ettiniz?

 - Hayır. – Ne için?

 Benim için mi?

 - Hayır. Geri gelecek. Umurumda değil. Nasıl olsa hoşuma gitmiyor.

 - Telefon edecek.

- Etmesin daha iyi. Onu kaybetmen yazık olacak. Bir gün başbakan olabilir.

 - Ciddi değilsin.

- Yakında bulunuyor. Neslinin en genç milletvekili. Kuzey Afrika’da lekesiz bir adı vardı.

Tek başıma bir daire almamı istiyor.

- Umarım, evet dedin.

 - Mandy de öyle dedi.

Ne dedin?

 Galiba yanlış yaptım. Boşver. Artık buraya gelmek istemiyor.

Sana güvenmiyor. Onu izlediklerini sanıyor. – İzlenmek mi?

 - Takip ediliyor.

- Takip mi?

 - Bilmiyorum.

- Ona sormalısın

- Sen sor! Onunla beraber olan sensin. Kraliçeyi sor ona. O seni açar. Bu kadar yeter. Stephen, ben 18 yaşındayım. Dans etmek istiyorum. Öyle olmak istemiyorum şey gibi hissediyorum. Bir kere de, eğlenmek istiyorum.

**

- Bunlar senin fikrindi.

- İleri gidiyorsun.

“Şeytan ol,” dedin. “Bir ava hiç bir zaman hayır deme”. Beni partilere götürüp, herkese tanıştırdın. Ben seninim, Stephen. İpler senin elinde. Beni sen yarattın.

**

Bayan Keeler?

 Adım Kevin. Sunday Pictorial’danım. Konuşabilir miyiz?

 Oturup bir çay içebiliriz. Buraya yakın bir yer biliyorum. Bir bardak çaya ne dersin?

 Stephen’in hatasıydı. Hepsi onun fikriydi. – Sana para verdi mi?

 - Kim?

 - Profumo. Sana para veriyor muydu?

 - Ben fahişe değilim.

Hayır, özür dilerim. Öyle demek istemedim. Demek istediğim, sevgisini göstermek için, küçük bir hediye.

Bana bunu verdi.

Sana mektup gönderdi mi?

 Birkaç küçük not. Not mu?

 Onları sakladın mı?

 Bir yere koydum.

Bundan aylarca önceydi.

Onları bulmalısın. Hepsi Stephen’in hatasıydı

 **

- Çizmelerini giyiyor musun?

 - Niçin?

 Derin bir bok var. Yarın, West End ateşini basabilirsin. “West Indian’daki silah ateşi” diye basabilirsin. Büyük bir resim kullan. Bu yarısı bile değil. Kızın söyledikleri doğruysa dinamit gibi bir haber olacak. Sana manşeti vereyim. “Savunma Bakanı, manken ve Rus casus.”

 - Evet?

 Mükemmel.

- Hoşuna gideceğini düşündüm. Ondan imza al. Bir şey imzalamalı. Para ver. Mutlaka imzalat.

 Tamam, yapacağım.

Daha sonra oraya geleceğim.

**

Stephen:

Christine’i bana bırak. Onu ben idare ederim.

Profumo:  O kim?

 Kuzenim. Geç kalmam. Affedersiniz. Bir mektup vardı. Bir not.

- Biliyorum.

 - Bir aptallıktı. Evet, öyle. İstersen, geri almaya çalışabilirim. İçinde bir şey yoktu. Gizleyecek bir şeyim yok.

 Açık konuş. Hepimizin gizleyecek bir şeyi var. Olmasaydı, ne sıkıcı bir hayat yaşayacaktık.

 Ona hiç dokunmadım. Bunu biliyorsun. Ona elim değmedi.

Söylemene gerek yok.

- Sağol, Ward.

- Bir şey değil. Arkadaşlık ne içindir?

**

Christine: Bunun ne olduğunu sana söyleyeyim: Hırsızlık.

 - Stephen beni öldürecek.

 - Stephen bir faredir. Sadece kendi çıkarını düşünüyor.

- Doğru değil.

- Beni dışarı attı. Bir aylık kira ödedim ve beni dışarı attı.

Senin için ne dediğini duymalısın.

“O Christine,” diyor. Hayatını mahvettiğini söylüyor.

**

Eugene Ivanov:

 Beni geri Moskova’ya çağırıyorlar. Her şey daha kötü olacak.

Stephen:

 Bugün ben, yarın da sen olabilirsin. Beni düşünme. Burada tehlike yok. Suçu yüklemek için birini arıyorlar.

 -Rusya’da biz, kaz diyoruz. Günah keçisi demek istiyorsun.

-Her şey geçecek. Her zaman geçer. Gelecek hafta başka bir şey bulacaklar.

**

Mecliste:

Saygıdeğer John Profumo’nun, şahsi ifadesi.

 İzninizle şahsi bir açıklama yapmak istiyorum. Anladığım kadarıyla, adım… B…ayan Keeler konusuyla karışıyor. Bayan Keeler’i son defa 1961 Aralık ayında gördüm, ve ondan sonra bir daha hiç görüşmedik Nerede olduğunu bilmiyorum Onunla herhangi bir ilişkim olduğu veya kaybolmasıyla bir ilgim olduğu, tamamen yalandır. Karım ve ben, Bayan Keeler’la ilk defa, 1961 Temmuz’unda Cliveden’da bir partide tanıştık. Bayan Keeler’i, daha sonraları Dr Ward’un dairesinde başka arkadaşlarla gördüm Bayan Keeler ve ben sadece arkadaştık. Bayan Keeler ile ilişkilerimde utanılacak herhangi bir durum yok.

**

Scotland Yard’da:

Stephen:

Doğruyu yaptım. Çenemi kapalı tuttum. Ben de zor durumdayım. Ben de sorgu altında bulunuyorum. İnanılmaz bir durum. Bütün arkadaşlarımla konuştular. Gözardı etmek imkansız. Çok tanıdığın var.

Berbat bir durum.

Çok kişi tanıyorsun.

Yargılanacağım söyleniyor.

 Nereye varmak istediğini anlamıyorum.

Köpekleri geri çek.

Eğer polis adımı kirletmeye, hayatımı altüst etmeye, arkadaşlarımı rahatsız ederek senelerdir görmediğim kadınları ortaya çıkarmaya başlarsa, kendimi korumam gerekecek.

Önce, sana polisin, Muhafazakar Parti’inin idaresi altında olmadığını hatırlatmak isterim. Kendi çıkarlarına göre hareket ederler. Hiçbir şekilde onları durdurma yetkim yok.

Bana seçenek bırakmıyorsun.

İkinci olarak, hükümete şantaj yapıyormuş gibisin. Bunun akıllıca bir şey olmadığını sana hatırlatmak isterim.

Jack Profumo’nun daima iyi bir arkadaşıydım. Arkadaşlarıma, daima sadık kaldığımı ve onların da bana sadık kaldıklarına inanmak isterim.

Ümit ederim öyledir, doktor. Bulabildiğin tüm arkadaşlarına ihtiyacın olacak.

**

Anne.

 - İyi misin?

 - Chris, şu haline bak. Şimdi ne yaptın, nelere karıştın?

 Ben değil. Herkes içinde.

**

Profumo bir milletvekili, Astor da lorddur. Ward ise sadece, Torquay’dan gelen bir pezevenk. Stephen Gerçek bir doktor bile değil.

-Anlamıyorsunuz. Stephen’i seviyorum. Sevdiğim tek erkektir.

**

- Günaydın. Savunma Bakanı, başbakana bir mektup gönderdi. O da mektubu size okumamı istedi “Sayın Başbakan, hatırladığınız gibi 22 Mart’da, Meclis’deki bazı iddialar sonunda özel bir ifade vermiştim. Christine Keeler ile, kötü bir ilişkim olmadığını söylemiştim. Bunun gerçek olmadığını kabul ediyorum.”“Artık ne bakanlıkta ne de mecliste kalabilirim. Size, arkadaşlarıma ve son 25 yıldır hizmet ettiğim partime verdiğim utanç ve sorunlardan dolayı büyük üzüntü duyuyorum. Saygılarımla, Jack Profumo”

Bu, ifadenin sonuydu.

**

Gazete Manşetleri

PROFUMO’NUN SONU: YALAN SÖYLEDİM

AİLESİNİ KORUMAK İÇİN MECLİSE YALAN SÖYLEDİ

BÜYÜK YALAN PROFUMO, ÖZEL MECLİSTEN ALINDI CHRISTINE KEELER RUS SORUNU İÇİN BİZE NE DEDİ

PROFUMO: CHRISTINE’E GÖNDERDİĞİ MEKTUP

PRENS PHILIP VE PROFUMO SKANDALI CEVAPSIZ SORULAR

**

Meclis Muhafazakar lideri Lord Hailsham..

 Tabii ki bu güvenlik sorunudur. Deli olma. Savunma Bakanı, bir Rus casusu ile aynı kadına sahip olamaz. Bu bir güvenlik meselesidir. Mesele güvenlik tehlikesi değil, güvenin suistimal edilip edilmediğidir. Bunu parti meselesi yapmak deliliktir. Bir skandal bir partiden başlayarak, diğerine geçebilir. Ne olduğunu kabul etmeliyiz. Bir skandal. Büyük bir parti, bir sokak kadınlarıyla bir yalancı arasındaki ilişkiden dolayı yenik düşemez. Büyük umutları ve inançları olan bir parti, vatan ve halkına inanan,… büyük ilgi gösteren, onlara güvenen bir parti böylesi durumlardan etkilenemez. Yapacağımız tek şey olayları inceleyerek suçluları cezalandırmaktır. Teşekkür ederim,

**

Stephen:

 Bundan daima korkuyordum. Bu bir kabus. Beni köpeklere atacakları günün gelmesinden korkuyordum. Okulda olduğum zamandan beri Follet adında horlayan bir oğlan vardı. Benim yanımda yatıyordu. Astımı olduğunu biliyordum ama bizi hiç uyutmazdı. Bir gece, biri usanıp ona vurdu. Şiddetli vurmadı. Yere eğilip onun suratına vurdu ama ne yazık kafatasını çatlattı. Follet’in kafası yumuşaktı. Bir hafta komada kaldı. Ağlayıp, bağırmaları düşünebilirsin. Ona kimin vurduğunu biliyordum. Çoğumuz biliyorduk. Kimse bir şey söylemedi. Bunu yapamazdın. Bu nedenle, ona yakın olduğum için beni yakaladılar. Ona benim vurmadığımı biliyorlardı ama kimin vurduğunu biliyordum. Ama bir şey söylemedim. Bunu bunu yapamazdın. Müdür, beni okulun… ö…nüne çıkararak güzelce dövdü. Yıllar sonra, ona bir düğünde rastladım. Ne için, orada olduğunu Allah bilir. Ona hakikaten, benim suçlu olduğuma, inanıp inanmadığını sordum. O da bana, “Birisi cezalandırılmalıydı, Ward” “Bu da sana düştü” dedi. Bu da bana rastladı. Tekrar olmayacak. Bu defa olmayacak. Bu defa kurtulacağım. Bu defa, herkesi beraberimde götüreceğim. Bundan eminim.

**

Merhaba, Stephen. Biraz gerilere gidelim. Maskeli adam hakkında ne biliyorsun?

 Sana onu anlattı mı?

 Christine?

 Çok şey anlattı. En iyisini unuttu. Öyle mi?

 O ne?

 Onu sen söyleyebilirsin. Bu biraz garip bir şeydi Mariella’nın arı dolu küçük bir şişesi vardı. – Arı mı?

 - Arı Kızgın arılar. Bu şişeyi onun taşaklarına dökmüş. Nasıl olduğunu düşünebilirsiniz Biraz Chanel koydu. Arılar, Chanel’e dayanamaz. Onları sinir eder. Sonun geldi. Bunu biliyorsun değil mi?

 Sonun geldi. Seni terk ettiler. Tüm dostların. Tüm lordların, hanımefendilerin, Vekiller ve tanıdıkların. Hepsi, acil görevler için Amerika’ya gidiyor. Kimse seni tanımak istemiyor. Dünyada bir dostun yok. MI5′den dostlarının Thames’e denizaltıyla geleceğini sanma. Bu senin, James Bond’un değil.

- Senin James Bond’un değil, dedim.

- Hayır. Kokuyorsun, Ward. Bir sıçan gibi kokuyorsun. 147 kişi de aynı şeyi söylüyor, 147. Bir pezevenk konusunda kaç şahit incelediğimizi biliyor musun?

 Üç veya dört. En fazla beş. Ve iyi sonuç aldık 147, Ward. 147 farklı ifade aldık. Ben ve John meşguldük. 24 saat. Bulduğumuz bazı kişilere şaşıracaksın. Hakiki bir pislik, John?

 Hastalık dolu.

**

Stephen Ward uzaktan, fahişeliğe teşvik ve kazançtan suçlu bulundu. İntiharateşebbüs etti ve  bilincini tekrar kazanamadan 10 ağustos 1963′de öldü ve yakıldı cenazesine kimse gelmedi.

 Chrıstıne Keeler, Lucky Gordon mahkemesinde yalan ifadeden suçlu bulundu 6 aralık 1963′de Holloway hapishanesine atıldı.

 Mandy Rıce-Davıes bir kabare şarkıcısı oldu ülkeden ayrıldı. İsrail’de bir dizi gece kulubü açtı. Mandy’nin yeri olarak biliniyor.

 1964 Kasım’ında skandallar nedeniyle muhafazakar hükümeti iktidardan düştü John Profumo siyasetten ayrıldı Londra’da bir yardım kampanyasında çalıştı. 1975 Ekimi’nde CBE ödülü kazandı.

**

ADNAN MENDERES’İ, KİM YIKTI?


“Ben asla yorum yapamam”
Francis Urquhart
HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi

***************

“Politika yolunda ilerledikçe anladım ki iktidar ateşten bir gömlek­miş. “
Adnan Menderes
Her kaynak kendi içerisindeki iyi yönlerini söylerken, eksik ve kötü yanlarını görmezden gelmesi yaratılış gerçeklerindendir. İnsanlar yaptıkları iyilikler ile anılırken, kusurları unutulmaz. Bir zaman sonra hatıralardan gerçek hakikatleri sızar. Bu hatıralar ise “House Of Cards”larını yıkmaya başlamıştır. Beşerin bu şekilde hareket etmesi, dünyanın ve hayatın dinamik olması ve kaderdir. İnsan fıtraten kendi nefsini öteki ile kıyasladığında, minnettârlığını hiçbir şekilde kullanmak istemez. Velev ki, bu kişiler ebeveynleri olsun. Hep hataları yüze vurur. Unutmayalım ki, dünyada her şeyin bir sonbaharı yani “ölüm”ü vardır. Gerçek dirilişini görmek için kışını ilkbaharını görmeden duramaz. Ne var ki;  Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi “Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” [Bakara, 281] Kıyamette kazançlar ellere teslim edilecektir. O zaman insanların/mahlûkâtın  iyiliklerine eyvallah, kötülük/zulümlerine itiraz salahiyeti yoktur. Aşağıda alıntı yaptığımız kitap bir dönemin iyilik ve yanlış taraflarını sorguluyor. Biz burada “bilenen bilinmeyenler” kısmına düşenleri/hataları zikrederek kendimize ders vermek istedik. Ayrıca “tarih tekkerürden ibarettir” diyerek kendimizi affedemeyeceğimizi de hatırlatmak istedik.. Her zaman olduğu gibi “Doğruyu vaktinde söylemeyenlere, doğruyu vaktinde duyup da dinlemeyenlere de binlerce kere eyvâhlar olsun.”
İhramcızâde İsmail Hakkı

*****

“27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ

  • Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı”
    İsimli Eserden Alıntılar

Çoğu zaman hükümetler gerçekleştirdiklerinden ve iyiliklerinden çok, yaptıkları hatalara bakılarak yargılanır.Demokrat hükümeti, memleket hizmetindeki gayretlerinin yanında, ne yazık ki, sonunda kendisinin düşüşüne yol açan vahim hatalar da işledi.

Şimdilik pek fazla ayrıntıya girmeksizin, muhalefet karşısında aşırıya kaçan hassaslık, bazen de müsamahasızlık göstermiş olduğunu gözlemlemekle yetinelim.

Özel hayatında son derece yumuşak ve sevimli olan başbakan, yürüttüğü politikaya yapılan, isterse iyi niyetle olsun, en ufak tenkit karşısında kibirli ve kırıcı olup çıkıyordu. Diktatörlüğe eğilimli tutumundan ötürü, kendi bakanları da dâhil, herkesten sadece alkışlar ve övgüler bekliyordu.

Aslında bu tavrıyla o bir geleneği, kendi aleyhine de olsa, devam ettirmekten başka bir şey yapmıyordu. Maalesef Türkiye’de ve genellikle doğu ülkelerinde kendilerini tenkit edenlere karşı tavizsiz, ekseriya da sert görünmek devlet adamlarının pek çoğu için, neredeyse bir kuraldır.

Aslına bakarsanız, Menderes hükümetinin hatalarının pek çoğu, muhalefet karşısındaki hoşgörüsüzlüğüyle, görüş ayrılıklarından aşırı derecede korkmasıyla izah edilebilir. İşte birkaç misâl:

1954 yılında muhalefet partilerinden birinin (Millet Partisi’nin) yasaklanması, ardından liderine karşı oynanan oyunlar, sonunda da hemen hemen keyfî bir şekilde hapse atılması.
Daha az vahim olmayan bir başka hata: Muhalefetin gazetelerine yapılan baskı, özellikle de bazı tanınmış yazarların tutuklanması.
1954 seçimlerinde muhalefet safında yer aldılar ve hükümetin isteğine karşı çıkarak Demokratların rakibi Osman Bölükbaşı’yı seçtiler diye Kırşehir ilinin ilçe hâline getirilmesi hatası.

Yine, Türkiye’nin Yunanistan’la Kıbrıs adası konusundaki tartışmaları sırasında işlenmiş olan son derece ciddî bir yanlış: Hükümetin ileriyi görememesi ve ihmali 1955 Eylül’ünde İstanbul’da müthiş bir gösterinin yapılmasına imkân verdi. Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evde patlamış olan bombayı bahane eden eski başşehir İstanbul’un kenar mahalle halkı, ekserisi Rum kökenli olan Türk vatandaşların oturduğu semtlere hücum edip mağazaların vitrinlerini kırdı, içlerindeki eşyayı yağmaladı veya sokağa atıp ayakların altında çiğnedi. Güvenlik güçleri ise yapılanlara müdahale etmeksizin seyretmekle yetindiler. Neticede hükümet bu tedbirsizliğini bir tazminat kanunu çıkararak telâfi yoluna gitti. Maddî zarara uğramış kimselere otuz milyon İsviçre Frangı’na kadar varan bir meblâğ ödendi.

Ve 1955’te yapılan bir diğer hata ile bu seriyi tamamlayalım: Bir propaganda gezisi sırasında, muhalefet partisinin liderine karşı, kasıtlı veya kasıtsız, çıkarılan güçlükler ve ayak takımı tarafından kendisine yapılan hakaretler. Sh:23-24

**

Hatta bir keresinde, Meclis’i çok dehşetli bir şekilde sarsan bu tartışmalardan birinde CHP lideri İsmet İnönü kürsüden Demokrat Parti milletvekillerine ve hükümet üyelerine şu esef verici, aynı zamanda da tarihî sözleri söyler.

“Arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâller meşru bir haktır, bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.”

Haber bütün yurda yıldırım hızıyla yayıldı. Herkes şaşkına döndü. Gerçi, insanlar bir aydır huzursuzluk içinde yaşıyor ve “ihtilâl”kelimesi ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bununla beraber hiç kimse Demokrat iktidarının bir tek gecede, dahası birkaç saat içinde, çürük bir bina gibi yıkılıp gideceğini düşüne- miyordu.

Öte yandan ise, Demokrat kabinesinin Başbakanı ve iktidar partisinin lideri Adnan Menderes, orada burada verdiği nutuklarda kendisi de ihtiyatsızca şöyle diyordu:

“Gûya onlar (muhalefettekiler) bir ihtilâl yapmaya hazırlanıyorlarmış. Gülerim ben buna. Bilsinler ki ihtilâli yapabilenler sadece muhalefettekiler değildir. İktidardaki parti de yapabilir, hem de en âlâsını!”

Sh:19

**

Demokrat Parti’nin Parçalanması ve Millet Partisi’nin Doğuşu

“Dörtler”in, özellikle de Bayar’ın rakiplerinin başında, yeni partinin il başkanı, İstanbul’un ünlü avukatı, karakter ve büyük medenî cesaret sahibi Avukat Kenan Önerbulunuyordu. Kendisi Meclis’e girememiş olmasına rağmen, Demokrat milletvekilleri ve bilhassa aydın çevrelerde büyük bir nüfuz ve itibara sahipti.

General Sadık Aldoğan, Osman Bölükbaşı ve Fuat Amagibi belli sayıdaki milletvekilleriyle birlikte Demokratların saflarından ayrılıp “Millet Partisi”adında üçüncü bir parti kurdu (20 Temmuz 1948).

Tavrının ve programının orijinalliğiyle bu yeni siyasî oluşum büyük ilgi çekiyordu. Prensipler konusunda, Demokrat Parti CHP’den pek bir farklılık arzetmiyordu.Devletçilik ve lâiklik konusunda ufak tefek değişikliklerle CHP’nin altı temel ilkesini olduğu gibi almıştı. Buna karşılık, tuttuğu yeni yolla Millet partisi CHP’den olduğu kadar DP’den de ayrılıyordu. Gerçekten de bu partinin programı açıkça iktisat sahasında liberal, millî gelenekler konusunda ise muhafazakâr bir demokrasiyi savunuyordu. Zaten Millet Partisi’nin kurucuları Demokratların sıralarını terk etmezden önce de aşırı demokrat muhafazakârlar olarak ünlenmişlerdi.

Daha sonra çeşitli darbelere, birçok değişikliklere uğrayacak olan yeni parti, devlette özel girişime daha büyük yer verilmesini isteyen herkesi bayrağı altında toplayıverdi, bu yeni oluşumun yayılmasını dizginlemek için, rakipleri olan CHP’liler ile DP’liler haksız yere MPlileri “gerici yobazlar” diye karaladılar.Sh:58-59

**

Dört Bakanın Suçlanması

Daha sonra da o dönemde hayli gürültü koparan bir siyasî skandal patlak verdi.

O sırada bu “61’ler”, olumsuz tavırlarına rağmen, henüz Demokrat Parti’nin Meclis grubundan ayrılmamışlardı. Bunlar belli bir bakanlığın koltuğunda oturan üç bakan ile bir devlet bakanı aleyhinde en ağır suçlamalarda bulundular. Bunlar, (Yassıada Mahkemesinde idama mahkûm edilip İmralı’da asılan) Maliye Bakanı Haşan Polatkan, (Kayseri hapishanesinden yeni çıkan) Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı, (ölüme mahkûm edilip İmralı’da idam edilen) Dışişleri Bakanlığına vekâlet eden Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski devlet bakanı ve milletvekili Mükerrem Sarol idi.

Demokrat Parti Meclis grubundaki sert tartışmaların ardından, bu iç muhalifler, sonunda adı geçen dört kişi hakkında bir araştırma yapılması kararını aldırmayı başardılar. Bu maksatla da kabine değişikliğine başlandı.

Suçlama, çok büyük ölçüde yolsuzlukları, özellikle de söz konusu üç bakanın yer aldığı “Döviz Tahsis Komisyonu”nda nüfuzun kötüye kullanılmasını hedef alıyordu.

Gerçekte bu komisyonun vazifesi, kamu kesimi ile özel kesimden gelen döviz isteklerini incelemek ve belgeleri gördükten sonra gerekli izinleri vermekti. O yüzden de bu araştırma, muhtemel döviz kaçırma veya yetkililerin görevleri sırasında yaptıkları tahsislere karşılık “bahşiş” alıp almadıklarıyla ilgiliydi.

Milletvekili sıfatıyla, gayrimeşru yollardan zengin olduğu şeklindeki aynı suçlama Mükerrem Sarol’a da yapılıyordu.

Araştırma komisyonu, iki kanadının da neredeyse aynı oranda temsil edildiği, sadece Demokrat Parti milletvekillerinden oluşuyordu. Araştırma olumsuz olarak sonuçlandı ve komisyon raporunun bütün milletvekillerinin hazır bulunduğu Meclis’te okunmasının ardından da adı geçen dört şahıs aklandı.

Araştırma, suçlanan kişilerin kendi partili arkadaşları tarafından yapıldığı için, aslında bu karar kimseyi tatmin etmedi. Kamuoyunda bu mesele tam bir neticeye bağlanmadan kaldı. Ortadan kalkmayan şüpheye rağmen, Menderes kabinesini bir kere daha değiştirdi ve Fatin Rüştü Zorlu’yu tekrar Dışişleri Bakanlığına, Haşan Polatkan’ı da Maliye Bakanlığına getirdi. Elbette bu gözü pek ve yüce gönüllü bir davranıştı, fakat siyaseten yanlıştı, zira bu iki adama halkın güveni sarsılmıştı.

Bakanlara Yapılan O Suçlamaların Dayandığı Delillerle İlgili Tartışma

Şimdi de, bakanlar ve milletvekilleri aleyhinde suç delili toplama hakkı konusundaki meşhur tartışmaya geçelim. Bu kavgadan “Hürriyet”adında yeni bir parti ortaya çıkacaktır.

Gerçekten de Türk ceza kanununa göre, bir kişiyi meselâ bir gazetede vurguncu, hırsız, vs. olarak teşhir etmek isteyen kimsenin, konuyla ilgili bilgi ve belgeleri yayınlama hakkı yoktur; buna karşılık, söz konusu kanunun 481. maddesine göre, bu niyetinden savcıyı haberdar etmek zorundadır. Bu yasak, kamuoyunda elbette skandal çıkarmayı önlemeye yönelikti. Şayet bu şekilde suçlanan şahıs bir devlet memuru veya hizmetlisi ise, o zaman o kanunun 482. maddesi suçlayan kimseye suç isnadının delillerini açıklama izni verir.

Bakanlar ve milletvekillerine gelince, onlar öteden beri memur sınıfının dışında tutula gelmişlerdir. Özellikle de Temyiz Mahkemesinin 1949’da bu yönde vermiş olduğu bir karardan sonra, onlar hukuken normal vatandaşlarla bir tutuldular ve dolayısıyla 481. maddenin kapsamına girdiler.

O yüzden de, gerekli delillerin yetkili mahkemeye sunulacağı ifade edilerek, bakanlar ve milletvekillerine karşı karalayın bir yayın kabul edilmiyordu. Bu yeni parti aslında hiçbir varlık gösteremedi; belli bir süre faaliyette bulunduktan sonra, kendisini kapatma kararı aldı ve “19″ların çoğu CHP saflarına katıldı.

Bu tartışmada kim haklıydı?

O dönemde Menderes’in ve taraftarlarının bakış açısını pek kavrayamayan kamuouyunun büyük kesimi” 19″ları haklı bulmuştu. Gerçekten de ilk bakışta, “Suçluyorum ve delillerimi mahkemeye sunacağım”gibi bir açıklamadan daha mantıklı ne olabilirdi? Suçlayan bir kimseye suçu ispat edecek belgeleri sunmasına imkân vermekten daha doğru ve davasını daha mahkemeye taşımazdan önce kendisini cezalandırmaya kalkışmaktan daha yanlış da bir şey olamazdı. En azından, o zamanın kamuoyundaki duygu ve düşünce böyleydi.

Sh:86-91

**

“Milliyetçiler Derneği” Şubelerinin Kapatılması

Hükümet ilk hatalarından birini Malatya’da meydana gelen bir hadise dolayısıyla işledi.

İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde, özellikle üniversite öğrencilerinin en iyi kesimini bir araya getiren ve bir taraftan gençler arasında komünist propagandası yapılmasına bir set oluşturma, diğer taraftan da memleketin örf ve âdetlerini koruma gayesi güden “Milliyetçiler Derneği”adıyla dernekler kurulmuştu. Çağdaş Türk milliyetçiliğinin anlamı ve hedefi kısaca şöyle belirlenmişti: Her türlü komünist ideolojiyi red, vatana ve millî değerlere gönülden bağlılık.

Türk milliyetçiliğine karşı çıkan fikirleriyle tanınan “Vatan” gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman,o sırada gazetesi için bir araştırma yapmak maksadıyla Anadolu’daydı. Malatya’ya geldikten sonra, bir akşam postahaneye gitti. Issız, dar bir sokaktan dönerken üzerine tabancayla beş el ateş edildi, fakat kendisine bir kurşun isabet etti. O da çok yüzeyden bir yaralamaydı, zaten birkaç günde sağlığına kavuştu.

Saldırgan, bir lise talebesi olan Hüseyin Üzmez, hemen yakalandı ve yirmi yıl ağır hapse mahkûm edildi. Tutanaklara göre, kendisinin “Milliyetçiler Derneği” taraftarlarından olduğu bahane edilerek suç bütün teşkilâta mal edildi ve bu derneğin şubeleri kapatıldı (Ocak 1953).

Bu aşırı ve acemice tedbir, Demokrat Parti hükümeti için ileride çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bunu yapmakla üniversite çevrelerindeki sağlam bir destekten kendisini yoksun bırakıyor ve bundan böyle oralarda sadece komünist eğilimlerin değil, fakat bilhassa CHP propagandasının iyice güçlenmesine zemin hazırlamış oluyordu. Gerçekten de o Milliyetçiler Derneği mensubu gençler, hem solun ve kozmopolitliğin saldırılarına, hem de komünizm kadar Moskova tipi lâiklik anlayışı dolayısıyla nefret ettikleri CHP’nin gizli heveslerine karşı da bir kale oluşturuyorlardı.

O andan itibaren meydanı boş bulan CHPliler, her biri İnönü’nün partisine gençler kazandırma gayesi güden “CHP Gençlik Kollan”, “Devrim Ocakları” ve “Mustafa Kemal Derneği”başta olmak üzere üniversite gençliği arasında çeşitli kışkırtma odakları kurdular. Demokratlar ise bu hareket karşısında tepkisiz kaldılar ve yaptıkları o çok büyük yanlışın farkına ancak felâket günü, yani 28 Nisan 1960′ta İstanbul Üniversitesi öğrencileri ayaklandığı zaman vardılar.

Millet Partisi’nin Kapatılması Bir Öncekinden Daha Ağır Bir Hata Oluyor

Gelelim öncekinden de daha vahim olan bir başka yanlışa, yani “Millet Partisi”nin 18 Ocak 1954’te kapatılmasına. 1951 ’e kadar çok sınırlı öneme sahip bu parti, o tarihten itibaren ülkenin bazı bölgelerinde, özellikle de muhafazakâr kesimlerde gelişmeye başladı. Gelecekte bir rakip olacağım belli eden bu yaygınlaşmadan kaygılanan Menderes hükümeti, “Millet Partisi”nin halkın dinî duygularını sömürdüğünü ileri sürerek partinin feshine ve teşkilâtının kapatılmasına karar verdi.

Halbuki Demokratlara muhalif olmasına rağmen bu parti, hiç değilse Demokratlarla CHPliler arasında tampon vazifesi görüyordu.Sh:94-95

**

Ekonomik ve Malî Sıkıntı (Liberal Sistem İflâs Ediyor)

1954 sonundan başlayarak birkaç sene süren kuraklık, genel bir ekonomik krizi başlattı.Söylemeye bile gerek yok, ilk kurban, Türkiye’deki önemi bilinen tarım oldu. Sadece kuraklık değil, üç dört sene önce ithal edilmiş olan traktör ve makinelerin bakımsızlıktan yıpranması da tarım işlerini aksatır hâle geldi. Bu traktörler ve bu makineler dışarıdan, bakım ve tamirleri için gerekli yedek parçalar hiç düşünülmeden ithal edilmişti. Bu ise hükümetin ileri görüş ve organizasyon eksikliğini gösterir.

Tarımdaki kriz ihracatın durmasına yol açtı, bu ise ödemeler dengesinin bozulmasından ötürü ithalâtın âniden yavaşlamasını doğurdu. Döviz yokluğundan Merkez Bankası sayısız yabancı alacaklıların taleplerini karşılayamıyordu. Krizin hızla yayılması iç piyasayı tamamıyla rayından çıkardı. Kamu yatırımlarının durması ve böylece işsizliğin alıp başını gitmesi bundan kaynaklanıyordu.

Birkaç sene önce uygulamaya konulan liberal sistem yerini çarçabuk dengeleme sistemine bıraktı ve ithalât en gerekli maddelere indirildi. O kadar ki, iç piyasada ilâçlar gibi zorunlu maddeler bulunamaz oldu. İnsanlar senelerce kahveden mahrum kaldı ve meselâ aspirin karaborsaya düştü. Durum, Türkiye’nin son dünya savaşında yaşadığı o korkunç 1940 ilâ 1944 yılları arasındakinden bile vahim hâle geldi. Ülkenin taze ürünlerini tüketmeye alışmış olan halkın büyük hayal kırıklığı içinde, ABD’den buğday ve dondurulmuş et, tavuk ithal edilmeye başlandı.

Bu acınası hâle bir çare aramak yerine hükümetin başı olan Menderes, İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirlerde devasa çapta imar hareketlerine girişti.

O andan itibaren de, kamu yararı ileri sürülerek ve baskı uygulamaktan bile çekinil- meyerek toplu istimlâklere başlandı.Bunlara hiçbir bedel ödenmiyor, hatta önceden haber dahi verilmiyor, verilse bile çoğu zaman sadece yirmi dört saatlik bir süre tanınıyordu.

Derken, insanlar evlerini ve dükkânlarını yıkılmış olarak buluyorlardı.

Meselâ şu aile babasından bahsedilir: Kendisi işine gitmek üzere sabahleyin evinden ayrılır, dönüşte evini bulamaz, çünkü molozları bile çoktan kaldırılmıştır.

Yıkımlardaki bu hızdan hareketle halk “Menderes Fırtınası” der olmuştu.

Halk elbette yıkım bedellerini istiyordu, fakat belediyenin kasaları boştu. Mülkleri bu şekilde ellerinden alınan insanlara İstanbul Belediyesinin borcunun beş yüz milyon Türk lirasını aştığı tahmin ediliyordu. Bu sıkıntıyı aşmak için eski borçları kapsayan kâğıtların dağıtılması yoluna gidildi. Alacaklılara ister istemez dayatılan bu değerli evrak ise beş para etmiyordu.

Beş sene süren bu imar çalışmaları sayesinde ge İstanbul bugün gördüğümüz modern şeklini aldı. Fakat ne kadar ıstırap ve gözyaşı pahasına?

Sonuçta, CHPliler de şeytanî bir zevk alarak bu millî çöküşe katkıda bulunmaktan geri kalmadılar. 1954 seçimlerindeki bozgunlarına rağmen, pusuda bekleyen ve rakiplerinin karşısına çıkmak için fırsat (ki bu fırsatı DP beceriksizliği yüzünden, CHP’ye vermekte gecikmedi) kollayıp duran CHPliler, halkın sefalet ve sızlanmalarını hem tahrik etmeye, hem de bundan yararlanmaya başladılar.

sh:97

**

1957 Seçimleri ve Bu Seçimlerden Doğan Meclis

Öyleyse bu çıkmazdan kurtulmak gerekiyordu. Ama nasıl?

Millet, sonuçta, hükümet tarafından yürütülen bu siyaseti onaylıyor muydu, onaylamıyor muydu?

Bu soruya, son sözü vatandaşlara bırakan demokrasi kuralı gereği, yeni seçimlerin vereceği cevaptan daha iyi hiçbir cevap verilemezdi. 

1957 sonbaharına doğru karar alındı: Normal seçimlerin yapılacağı zamandan bir sene önce seçmenin huzuruna çıkılacaktı.

Demokratlar için bunun oldukça uygunsuz bir zaman olduğunu söylemeye hâcet yok, çünkü gösterdikleri çabalar meyvelerini daha henüz yeni yeni vermeye başlamıştı. Bu halka danışmanın neticesi ne olursa olsun, iktidardaki parti neye dayanacağını açık seçik bilmek istiyordu.

Seçim nispeten normal şartlar altında 27 Ekim’de yapıldı. Gaziantep’te olandan hariç önemli bir olay çıkmadı. O şehirde ise Demokrat taraftarlar ile CHP yanlıları arasındaki kavgalarda yaralananlar oldu. CHPliler valilik konağı başta olmak üzere kamu binalarına saldırdılar; silâhlı kuvvetlerin araya girmesiyle hadise fazla bir hasara meydan vermeden kapandı. Diğer başka her yerde seçimler sükûnet içinde geçti.

Menderes’in partisi, İnönü’nün partisinin yararına olarak önemli bir kayba uğradı. Herkesi şaşırtan bir sonuçla CHP, Demokratların 404 sandelyesine karşılık 178 sandalye kazandı; Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise 4 milletvekili çıkardı.Demokrat iktidarının bu düşüşü, yaptığı yanlışların elbette bedeli olarak görülebilir. Gerçekten de Ankara’da, İstanbul’un büyük bir kısmında ve diğer büyük şehir merkezlerinde, yani kamu yararı sebebiyle ön ödeme yapmadan istimlâk etme politikasını en ileri noktaya vardırdığı, böylece de halk arasında en fazla hoşnutsuzluğa sebep olduğu bütün yerlerde tam bir bozguna uğradı.

Bu beklenilmedik başarı karşısında ise CHPliler derhal başlarını kaldırdılar ve gitgide daha uzlaşmaz hâle geldiler. Bundan böyle Meclis’te, her mesele, özellikle de hükümetin veya DP grubundan bir üyenin her teklifi, ne kadar güzel olursa olsun, bitmez tükenmez bir tartışma fırtınası koparacaktı. sh:104

**

CHP’nin Ordu İçinde ve Üniversite Gençliği Arasındaki Entrikaları

(Dokuz Subay Olayı)

Bütün bu olup bitenler yetmezmiş gibi, bir de CHP’nin gizli dolapları ordu içinde ve aynı zamanda da üniversite gençliği arasında günden güne artıyordu.

Bu amaçla muhalefet, Güney Kore ayaklanmasını ve bilhassa da 14 Temmuz 1958 Bağdat ihtilâlini alabildiğince sömürüyordu. “Bizim ordumuz ve bizim gençliğimiz de bizdeki zalimleri devirmek için gerekli cesarete elbette sahiptir” gibi sloganları ortalığa yayarak ordu ve gençlik kışkırtılıyordu. CHP çevreleri tarafından bu yönde yapılan yoğun propaganda etkisini göstermekte gecikmedi.

Bu tür telkinlere duyarlı olan çok sayıda subay memnun olmayanlar safında yerlerini aldılar. Bu hoşnutsuzluk ilk defa meşhur “dokuz subaylar”olayında kendisini gösterdi. Gerçekten de 1958’de bir askerî komplo ortaya çıkarıldı. General Faruk Güventürk(Demokrat Parti iktidarının amansız düşmanı ve şimdiki Kayseri garnizon komutanı) ve Albay Cemal Yıldırım’ın (şimdilerde emekli) da içlerinde olduğu dokuz subay bir araya gelmişti.

Anlaşıldığına göre, Demokrat Parti hükümetini devirip iktidarı İnönü’ye vermeye azmetmişlerdi. Komplo, aralarından biri, başarısızlığa uğrayacaklarından korkan Yarbay Samet Kuşçu tarafından, ihbar edildi.
Dokuz komplocu tutuklanır tutuklanmaz, konu, kendisi zaten ihtilâlciler tarafında olan General Cemal Tural’ın başkanlık ettiği askerî mahkemeye taşındı: Menderes hükümetinin şu körlüğünü varın siz hesap edin! Uzun süren duruşmalardan sonra, delil yokluğundan bütün zanlılar beraat etti, buna karşılık komployu haber veren yarbay, mahkemenin gerekçeli kararına göre, yalan beyanda bulunmak ve meslektaşlarına iftira etmekten ötürü on yıl hapse mahkûm edildi!

Olayların daha sonraki gelişimi tabii ki, bu komplonun gerçekliğini ispatlamakta gecikmedi. Zira söz konusu subayların çoğunluğu, bilhassa da General Güventürk, Albay Yıldırımve askerî mahkeme başkanı General Cemal Tural, 27 Mayıs hükümet darbesini hazırlayan kimselerin başında yer almadılar mı?

Üniversite gençliğine gelince, hatırlayalım ki, CHPliler bu gençliği ihmal etmemişlerdi. Taraftarları olan bazı kimselerle, yani İstanbul Hukuk Fakültesindeki profesörlerle işbirliği ederek, daha önce bahsettiğimiz “Milliyetçiler Derneği” kapatılır kapatılmaz kurmuş oldukları çok sayıdaki örgütü harekete geçirdiler. Zaten onlar çoktan hem orduyu, hem de gençliği davalarına kazandırmışlardı. 

1960 Nisan ayında bu çifte destekten güç alan CHPliler, altından kalkılmaz güçlüklerin pençesine düştüğü için bütün cephelerde bozguna uğrayan Menderes hükümetini kuşatma altına aldılar ve dört bir yandan saldırıya geçtiler.

Demokrat İktidar Düşüşte (Ünlü “Yetki Kanunu “)

1960 yılının o Nisan ayında ortaya çıkan olaylar, Demokrat Parti iktidarının kaderinde, 27 Mayıs hükümet darbesiyle sonuçlanana kadar, kesin bir rol oynadı. Muhalefetin sürekli kışkırtması, ayrıca sol unsurların tahrikleri, iktidarın çalışmalarını tamamıyla felce uğratıyordu. O yüzden Demokrat Parti meclis grubu bütün bu karışıklıklara son vermek için elverişli tedbirleri görüşmek üzere hemen hemen her gün toplanıyordu.

7 Nisan’daki oturumda söz alan birçok milletvekili, özellikle de Sebatı Ataman, Mazlum Kayalar ve Sait Bilgiç, iktidarı zorla ele geçirmek niyeti taşıdığını apaçık gözler önüne serdikleri CHP’nin eylemlerine ve canice manevralarına karşı tavır alıp seslerini yükselttiler. Zaten Menderes de 31 Mart 1960’ta Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmada, biraz farklı kelimelerle ifade etse de böyle bir niyeti gözler önüne serip kınamıştı.

Muhalefetin bütün eylemlerinin zor kullanarak iktidarı devirmeyi hedeflediğini ve bir ihtilâlin ilk homurtularının çoktan net bir şekilde duyulmaya başlandığını açıkça dile getirdikten sonra, 7 Nisan’daki o grup konuşmacıları sertlikle harekete geçmenin ve gerekli tedbirleri almanın gerekliliği ve âcilliği ile sözlerini noktalamışlardı.

Sonunda, 18 Nisan günü, çok hareketli geçen bir oturumdan sonra, grup anlaşır ve neticeleri ağır bir karar alır. Bu karar, geniş yetkilerle donatılmış bir Meclis araştırma komisyonunun kurulmasıdır. Bu maksatla “YETKİ” adı verilen kanun tasarısını hazırlamakla yükümlü bir komisyonun belirlenmesiyle işe koyulunur. İvedilikle hazırlanan bu tasarı, 27 Nisan’da görüşülür ve Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilip kanunlaşır.

Bu ünlü yasanın temel hükümleri şöyle özetlenebilir:

Öncelikle şüphelileri sorgulama, ardından gerekirse tutuklatıp yetkili mahkemeye sevketme kararını vermeye salâhiyetli bir araştırma komisyonunun oluşturulmasını öngörüyor. Bu komisyon demek ki, bir bakıma, asliye mahkemesi sorgu hâkimi rolünü oynayacaktı. Bu sıfatla da, herhangi bir gerçek veya -söylemeye gerek yok- partiler de dâhil tüzel kişinin faaliyetleri ve malî kaynakları hakkında derin incelemelerde bulunabilecekti. Nihayet, gerekli gördüğü hâllerde, Meclis görüşmeleri konusundaki değerlendirmelerin gazete ve süreli yayınlarda yayınlanmasını da yasaklayabilecekti.

Önce grup kararı, ardından da kanun tasarısının Meclis’e sunulması CHP çevrelerinde tam bir protesto fırtınası kopardı. Bu arada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden bazı profesörlerin az çok belli desteğiyle üniversite öğrencilerinin bir kısmı ayaklandı. Sh:112-115

**

Beşli Görüşme

Başbakan benden tavsiye istemişti. Fikrimi söylemenin ve somut bir teklifte bulunmanın zamanı gelmişti:

Bu kritik saatlerde vakit dardır. Hemen harekete geçmek, tedbirleri almakta acele etmek gerekir. Bir kere daha söyleyeyim, bana göre, şayet bir felâkete meydan verilmemek isteniyorsa, doğruca zora başvurmaktan kaçınılmalıdır. Bir iktidarın ayakta kalmak ve güçlükleri altetmek için sahip olduğu bütün çareler arasında, baskı yöntemi son çare olarak düşünülmelidir. İş o noktaya varmazdan önce, işte benim teklif ettiğim çözüm:

En başta, Menderes kabinesi derhal istifa etmeli. Ardından, mümkün olduğu ölçüde muhalefete de birkaç bakanlık vererek, Meclis’in ılımlı milletvekilleriyle yeni bir bakanlar kurulu oluşturulmalı. Böylece de bir çeşit koalisyon veya daha doğrusu bir millî birlik kabinesi kurulmalı. Bu yeni hükümet, öncekinin siyasetinden sorumlu olmayacağı için, kararlarını tam bir serbestlik içinde alacak ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen kanunların, bilhassa da yetki kanununun değiştirilmesini Parlâmento’ye teklif edebilecektir. Bu durumda muhalefet artık suçlayacak bir şey bulamayacak ve siyasî tansiyon düşecektir.

Cumhurbaşkanı Bayar bu teklife şiddetle karşı çıktı:

Böyle bir hareket zaaf işareti olur ve rakiplerimizi daha da cesaretlendirmekten başka bir netice de doğurmaz. Bu sıkıntılı günlerde kabine değişikliğinden daha anlamsız bir şey olamaz. Tam aksine direnmeli, kararlı olmalı ve oldukça sert tedbirlere başvurulmalı.

“Söz konusu olan bensem, dedi Menderes, hiçbir tereddüt etmeden derhal istifa eder ve yerimi milletvekili arkadaşlarımdan birine bırakırım.”Fakat, dedi konuşmasına kısa bir ara verdikten sonra, “Sayın Hocam, bir kabine değişikliğinin bütün bu çalkantıya son vereceğinden emin misiniz?”

“Durmak şöyle dursun, gittikçe daha beter bir hâl almasından korkarım.”

Başbakan, çok açık bir şekilde, benim tekliflerimi Cumhurbaşkanı’ndan daha anlayışla ve daha soğukkanlılıkla karşılamıştı. Cevap verdim:

Böylesi durumlarda bir kabine değişikliği, demokratik ülkelerde müracaat edilen ilk tedbirlerden biridir. Bu, bilgelikle gerçekleştirilen bir çözümdür. Bunu bir yana bırakıp, her ne pahasına olursa olsun hemen zora başvurmak, tekrar ediyorum, bana gereksiz ve oldukça riskli görünüyor.

Bize tarihimizde basit birkaç sokak gösterisinin baskısıyla yerini başkasına bırakmış bir hükümet örneği verebilir misiniz?

Ben demokratik bir gelenekten söz ettiğim için, önce müsaade buyurun da ben size sorayım: Siz bana on yıldan beri ülkemizde girişilmiş demokratik uygulamaya benzer bir uygulama örneğini tarihimizde gösterebilir misiniz?…

Bizim memleket idaresinde böyle bir gelenek hiç olmadı, o yüzden Sayın Başbakan bunun ilk örneğini vermek şerefi bundan böyle size düşüyor.

Celâl Bayar araya girdi:

Sayın profesör, içinde bulunduğumuz benzer şartlardan dolayı bizimkinden başka bir ülkede yapılmış bir hükümet değişikliği misali verirseniz memnun olurum.

Fransa’da ortaya çıkmış benzer bir olayı hatırlıyorum. Geçen perşembe İstanbul Üniversitesi’ndeki gösterileri gördüğüm gibi o hâdiseleri de yaşadım. 1925 yılı Mayıs ayı idi, o sıra Paris Üniversitesinde eğitim görüyordum. Bir Uluslararası Kamu Hukuku kürsüsü boşalmıştı. Profesörler Kurulu toplandı ve âdet olduğu üzere iki aday -Sayın Le Fur ile Sayın Georges Sel- belirlendi. O zamana kadar uygulanan yönteme göre Profesörler Kurulu, Millî Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği takdim mektubunda, belirlenen adayları sıralama tercihinde bulunurdu -böylece de kendi tercihinin asaleten tayin edilmesini istemiş olurdu-, dolayısıyla ilk sıradakinin atanması gerekirdi. Bu durumda Bay Le Fur’ün başta yer alıyordu. Alışılagelenin aksine, o zamanki radikal hükümete karşı gösterdiği apaçık sempatiden ötürü, bakan tarafından atanan Sayın Sel oldu.

Bu kurallara uymazlık, üniversite öğrencileri tarafından öğrenilir öğrenilmez, ilkin sert bir protesto ile karşılandı, ardından da Paris Talebe Derneği’nin kışkırtmasıyla protesto genel bir başkaldırmaya dönüştü ve çok geçmeden de gerçek bir isyan havasına büründü. Sayın Sel’in ders vermesi engellendi, Hukuk Fakültesine maddî zarar verildi, sokaklarda ve meydanlarda “Herriot’ya yuh! Herriot istifa!” sloganları atılmaya başlandı. Çıkan bu olaylar yüzünden üniversiteyi on beş gün kapatmak zorunda kalındı ve sonunda Herriot kabinesi de mecburen istifa etti. Yeni kurulan hükümet kürsüyü Sayın Le Fur’e verdi ve düzen sağlandı.

Bizde şu an görülmekte olan olaylar, anlattığım o hâdiselerle benzerlik taşımıyor mu?

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da tartışmaya katıldı:

Orası Fransa, burası Türkiye.Her ülkenin kendi yapısı vardır. Başbakanla Eskişehir’e gideli daha iki hafta olmadı. Hiç abartmadan söyleyeyim, iki yüz bin kişi Menderes’i coşkuyla alkışlayıp bağrına bastı. Böyle bir olayın hiçbir anlamı yok mu?Sanırım Sayın Profesör İstanbul Üniversitesi’ndeki gösteriler karşısında duyduğu heyecanın etkisinden kurtulamamış.

Elbette halkın devlet adamlarına gösterdiği sevginin anlamı küçümsenemez. En azından demokratik bir ülkede bu yakın ilgi, iktidarın takip ettiği siyaseti ayrıca beğendiğini de gösterir. Şüphesiz ki, bu iyidir ve oldukça teşvik edicidir. Fakat öte yandan buna fazlaca bel bağlamamak ve yapılan o alkış ve gösterilen o tezahüratın sağlamlığına da haddinden fazla güvenmemek lâzımdır. Halkın duyguları çoğu zaman ters yönden esen rüzgâra göre istikamet değiştirir. Tarihte bir gün önce taptıkları insanların suratına ertesi gün tüküren yığınlar görülmedi mi?

Burada Menderes biraz sinirli bir tavırla araya girdi:

Şahsen benim kimseden korkum yok. Hemen yarın Kızılay Meydanı’na korumasız gidecek, bir konuşma yapacak ve kalabalık bir kitleye durumu izah edeceğim ve başım dik olarak bana hakaret etmelerini bekleyeceğim.

Sayın Başbakan, böyle bir maceraya kalkışmaktan sakınınız. Sizin gibi önemli bir kişi için kalabalığın arasına rastgele dalmak tehlikeli olur, çünkü orada sizi sevenler olduğu kadar size diş bileyenler de olabilir. Diş bileyenlerin her zaman bir rezalet çıkarma riski vardır. İstirham ederim bu fikirden vazgeçin. [Bu görüşmeden aşağı yukarı on beş gün sonra Menderes kafasındakini yaptı, o meydana gitti, kalabalığın içine girdi ve yuhalandı.]

Efendiler, dedi Cumhurbaşkanı, ben fikrimi söyledim ve bunda kararlıyım. Yararlı görüyorsanız, sizler bu görüşmeyi sürdürün. Lütfen beni bağışlayın. Yarın NATO Konseyi’nin açılışında bulunacağım için trenle İstanbul’a gitmeliyim.

Saat on bir buçuk olmuştu. Kalkıldı. Bitişik salonda bekleyen Benderlioğlu beni otelime götürdü.

Yolda kendisine tartışmayı ve hükümetin istifa etmesi gerektiği telkinimi kısaca anlattım.

Tam da, dedi, benim düşündüğüm gibi konuşmuşsunuz. Ben de başka bir çıkar yol göremiyorum. Birazdan Bakanlar Kurulu toplantısına katılacağım. Oturum gecenin on ikisinde başlayacak. Orada sizin tavsiye ettiğiniz kabul edilse bari. Yarın görüşürüz.

Pazar sabahı, saat 10′da Benderlioğlu’nun evindeydim. Kendisi çok yorgundu. Bakanlar Kurulu toplantısı galiba saat 3.30′a kadar sürmüş ve karar, ne yazık ki, hükümet değişikliğine gitmeme şeklinde alınmıştı.

Bana ise haksız çıkmayı temenni etmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

30 Nisan akşamında İstanbul’a döndüm.

Mayıs Olayları

Her geçen gün durum daha kaygı verici bir hâl alıyordu. Sıkıyönetim ilân edilmiş olmasına rağmen, eski başşehir İstanbul’da da, yeni başkent Ankara’da da talebe çevreleri fokur fokur kaynıyordu. Her Allah’ın günü Ankara’da, Kızılay Meydanı’nda az ya da çok önemli gösteriler oluyordu. İstanbul’da ise gençler ayaklanma günü öldürülen arkadaşlarının nâşını istiyorlardı. Yüzlercesi tutuklanıyor, şehrin biraz dışındaki, eski tarihî kışla olan Davutpaşa’ya götürülüyordu.

Bir gün, Hukuk Fakültesinden birkaç meslektaşımla orada tutuklu bulunan öğrencileri ziyarete gittim. Aralarında benim eski asistanım, hâlen Türkiye İşçi Partisi lideri Mehmed Ali Aybar gibi solun bildik simalarını, tanınmış bir ressam olan Râtip Tahir‘i ve daha başkalarını görünce çok şaşırdım.

Demek ki, CHPliler bu ayaklanmayı başlatmak ve devam ettirmek için solla ittifak yapmışlardı. Hükümete gelince, olayların patlak vermesinden itibaren artık ne yapacağını bilemez hâle geldiğinden, hemen hemen hareketsiz, cansız duruyordu. Demokrat Parti Meclis Grubu ise yerli yersiz toplanıyor ve alınması gereken tedbirleri boş yere tartışıyordu.Menderes’e bakarsanız, moralini hiç bozmuyordu. Ani bir kararla İzmir’e gidiyor, yüz binleri aşan kalabalığa kendisini alkışlatıyordu. Oradan Turgutlu’ya geçiyor, çok sert bir konuşma yapıyor, bazı profesör ve avukatların tutumunu ağır bir dille eleştiriyordu.Çünkü o sıra profesörlerle avukatlar -her zaman olduğu gibi CHPlilerin kışkırtmasıyla- siyah cübbelerini giyerek İstanbul sokaklarında sessiz bir yürüyüş yapmışlardı.

Ben ise, gelmekte olduğunu gördüğüm felâketi durdurabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya gücüm yetmediğinden, bütün bu olayları endişeyle takip ediyordum.

Hükümetin iktidara inatla yapışıp kalması bana anlamsız geliyordu. Ve benim bu sezgim, Kızılay Meydanı’ndaki ardı arkası kesilmez gösterilerle, iktidarı resmen hırpalayan ve dolayısıyla hükümetin hedeflerine erişmesine artık hiçbir şans tanımadığını açıkça gösteren kalabalığın tutumuyla da -şayet ispatı aranıyorsa- ispatlanıyordu.

Acaba hükümet, 29 Nisan gecesi Çankaya’daki beşli görüşme sırasında Bakanlar Kurulu’nun muhtemel bir istifasını çok kesin ve net olarak reddetmiş olan Celâl Bayar’ın etkisi altında mı kalıyordu? Fakat Başbakan’ın anlamış olması gerekirdi ki, şayet Cumhurbaşkanı böyle bir ısrarda bulunduysa, bunun, on dört seneden fazla süren bir dostluğa sadakatten, Menderes gibi hâlâ dirayetli ve kabiliyetli bir yol arkadaşını son anda terketmek düşüncesinin doğurduğu samimi bir üzüntüden ileri geldiğini, -en azından ben bu kanaatteyim- anlaması gerekirdi. Öte yandan, çok güçlü bir karakter yapısına sahip olduğu için, bugün kendisinin ve ekibinin karşısına çıkan engelleri, uzun devlet adamlığı boyunca nice zorlukları altetmiş olduğu şekilde belki de yine aşabileceği umudundaydı. O dönemde Menderes’in halk tarafından çok sevilip tutulması meselesine gelince, daha önce belirttiğimiz destansı başarılarına rağmen, insaf ve iz’an yoksunu bir basının hep tesiri altında kalan kamuoyunun büyük bir kısmı, eskiden topluca derin bir kalbî bağlılık duydukları bu adamdan uzaklaşır gibi görünüyordu.

Doğrusu, bir an, yeni bir görüşme yapıp Başbakan’ı son bir kere daha ikna etmeyi denemek için az kaldı Ankara’ya gidiyordum. Ama neye yarardı? İlk denememdeki başarısızlık, ikinci bir girişimin de kesinkes aynı şekilde sonuçlanabileceğini gözler önüne serecek kadar açık ve net değil miydi?

Derken, Kurtuluş Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biri olan Emekli General Ali Fuat Cebesoyaklıma geldi. Eski Meclis Başkanı ve o sırada Parlâmento’da bağımsız milletvekili olan Cebesoy, nâmı ve tecrübesiyle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a herkesten daha fazla etki edebilecek konumdaki bir şahsiyetti.

Kendisiyle Münip Hayri Ürgüplü’nün evinde buluştuk. Paşa’ya Ankara seyahatimle ilgili bilgi verdim.

Bence de, dedi, Menderes’in istifa etmesinden başka bir çıkar yol görünmüyor.

Çok güzel! Mademki krizin tek çözüm yolunun bu olduğu konusunda aynı fikirdeyiz, o hâlde Paşam meseleye el atmalı ve derhâl Ankara’ya gitmelisiniz.

Karar verildi. Ne yazık! Artık çok geçti. Çünkü 22 Mayıs günü Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında sessiz yürüyüşlerini yapmışlardı. Hiç şühpesiz bu gösteri okul komutanları tarafından gizlice hazırlanmıştı. O yüzden de bu yürüyüş -en azından Türk tarihini bilenler için-, bundan sonra olacak olayların kesin bir işareti olarak gözüküyordu. Bundan böyle hiçbir şeyin Demokrat Parti hükümetini yıkılmaktan alıkoyamayacağı anlaşılıyordu.

Sh:133-150

**

Demokrat İktidarın Düştüğü Hata ve Aşırılıklar

“Benim arkamda millet var…”
Adnan Menderes

Buraya kadar sergilediğimiz olayların bütününden çıkan sonuç şudur ki: Demokrat Parti iktidarının düşme sebeplerinin arasında, en başta yöneticilerin bazı yanlışlarının ve bazı aşırılıkların konulması gerekir. Bu hataların çoğunu şimdi bizer biliyoruz, fakat asıl önemli olan, temel yanlış neydi, onu bilmek.

Bizce bu temel yanlışın kaynağı, gevşeklikle karışık bir ihtiyatsızlıktır. Çünkü iktidardakiler, sanki İngiltere veya İsviçre gibi eski bir demokrasi ülkesinde hükümet ediyorlarmış gibi, kendi güvenliklerini ihmal ettiler.

Bu yüzden, onlar sadece, şartlan bakımından, iğrençliğine tarihte az rastlanan kara bir yazgıya mahkûm olmakla kalmadılar, ülkeyi de öyle bir karışıklık içinde bıraktılar ki, Türk milletinin bundan kurtulabilmesi için muhtemelen onlarca sene gerekecektir.

Türk tarihi, onlara bu ülkede ihtirasların oynadığı rolü öğretmiş olmalıydı. Jön Türkler zamanında siyasi partileri parçalayıp bölen ve sonunda Osmanlı Cihan Devleti’ni yıkılışa sürükleyen o içler acısı çatışmalar ortadaydı.

Türkiye’de halkın egemenliği dönemini açtıklarına inanan Demokratlar, hasımlarının şeytanca ihtirasları olduğunu bilemediler. Bu dikkatsizlik onlara pahalıya mal oldu.

1950 seçimleri ertesinde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Celâl Bayar, selefi İnönü’nün en ufak yer değiştirmesinde bile kendisine eşlik eden o ünlü motorize polis korumasını istememişti. Milletin iradesi ve gücüyle bu makama geldiğini düşünerek -işin teorik yanına bakarsanız, elbette haklıydı- ve bundan dolayı da her türlü tehlikeden uzak olduğuna inanarak, her hangi bir vatandaş gibi gidip geliyordu. Aynı şekilde, İnönü’nün büyük bir gösterişle yolculuklarını yaptığı o beyaz ve zırhlı treni kullanmayı da reddetmişti.

Peki, kendisini korumak için hiçbir tedbir almadan sade bir vatandaş gibi o da kalabalıkların içine karışan şu temiz kalbli Menderes’e ne demeli?

Ya, Millî Savunma Bakanlığı’nın kendi binalarında hazırlanmakta olan komployu tahmin edememek bir ihmal, daha da kötüsü burnunun ucunu görememek değil midir?

Hâlbuki adam akıllı örgütlenmiş bir gizli polis gücü vardı ellerinde. Böylesi bir gevşeklik kesinlikle affedilmez gözüküyor. Tehlikenin geldiğini, yarının kurbanları olacak kişiler dışında, herkes görüyordu.

Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüş yaptığı günün akşamı Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun (hâlen Kayseri hapishanesinde mevkuf) yanında bir grup subayla beraber okul komutanı General Sıtkı Ulayile görüşmeye gider ve ona:

Bu disiplinsizlik kabul edilemez. Suçluları cezalandırmalısınız.

Hayır Generalim, öğrencilerimi cezalandırmaktansa istifa etmeyi tercih ederim.

Bu ret karşısında geri adım atan Erdelhun, öğrencileri paylamak ve nasihat etmekle yetindi. Has askerler bunu zaaf olarak değerlendireceklerdir.

Aslına bakarsanız, seçim döneminin sonunda, kalleşçe bir propagandanın da etkisiyle Menderes hükümeti, gücünden ve kendine olan güveninden çok şey kaybetmişti. Her adımda düşeceğinden korkan ihtiyarlara dönmüştü.

Muktedir olamadığını, acze düştüğünü kabul etmeyi reddettiği için de, kendisine kalan son çareye başvurmak istemedi:
Çekilmek.
Hayal ve kuruntularında ısrar edip durdu.

Nitekim, felaketten az önce, Menderes’e en gözde bakanlarından biri olan Samet Ağaoğlu sohbet sırasında şöyle der:

Muhterem Başbakanım, sıkıyönetimi devam ettirmek için hep sadece ve sadece orduya dayandınız, halbuki güvenlik güçlerine ağırlık verebilirdiniz.

Menderes cevap vermediği için Ağaoğlu devam eder:

Bu tutumu hiç mi hiç doğru bulmadığımı söylememe müsaade buyurun. Çünkü olaylara ikide bir müdahale etmeye alışan ordu, bir gün bize karşı ayaklanacak olursa, onlara karşı koymak için elimizde hiçbir örgütlü gücümüz olmayacak.

Doğru söylüyorsunuz, dedi Menderes, benim ne Mussolini gibi faşist silahlı gruplarım, ne de Hitler gibi SS’lerim var, fakat benim arkamda bütün bir millet var.

Ah Menderes, ah! Bu ne saflık! Ha halka güvenmişsin, ha karınca sürüsüne.

Sh:165-168

**

Sonunda, 1961 Eylül’ünün kasvetli ve yağmurlu bir gününde Menderes, iki arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Haşan Polatkan’ın ardından idam edilmek üzere, Marmara’nın diğer bir adacığına, İmralı’ya götürülecektir.

Aydın’ın zengin ve asil bir çiftlik sahibinin bu biricik oğlunun kaderi işte bu oldu. Yumuşak huylu, son derece terbiyeli, en iyi niyetlerle bezeli bu adamın, parlak siyasi hayatının bir gün adi bir haydut gibi idam sehpasında noktalanacağı kimin aklından veya hayalinden geçebilirdi ki! Kadere inananlar buna “alın yazısı”diyeceklerdir.

Sh:164

**

SONUÇ

27 Mayıs Felâketinin Dört Sorumlusu

“Kendi ayrıcalıklarının sınırları içinde kalarak, hataya düşmeden ve aşırılığa kaçmadan iktidarını yürütebilen, ılımlı bir hükümetin yönettiği;
Yönetmenin ağır sorumluluğunu yüklenmiş olanlara yardımcı, yapıcı ve iyi niyetli bir muhalefetin bu idarecilere tavsiyeleriyle yardım ettiği, tenkitleriyle de aydınlattığı;
Seçkin aydınlarının taşıdıkları yüksek ahlâk ile halk kitlesine kılavuzluk ettiği;
Her şeyden haberdar, fakat dürüst bir basının, maddi çıkarlar karşısında özgürlüğünü koruduğu; Ülkeye ne mutlu!”

Sağlıklı bir demokrasinin temelleri işte bunlardır ve bunlar Türkiye’de yoktu, hâlâ da yok. sh: 165

Kaynak:

Ord. Prof. Ali Fuad BAŞGİL: 27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ- Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı : Eserin Özgün Adı: La Râvolution militaire de 1960 en Turquie (Ses origines) Contribution a letude de Vhistoire politique intârieure de la Turquie contemporaine , trc: Cemal AYDIN, Yağmur Yayınevi, 5 Basım: Nisan 2011, İstanbul

“ALLAH” LAFZINDA GİZLENEN “HAÇ”


Rituel Sembolleri bir şeyin içine gizlemek/saklamak insanoğlunun zevkleri arasındadır. Bunu başaranlar kendilerince orgazm hissine kapılmışlardandır demekte yerinde olur. Bu “Aklın düzülmesi”ni  sağlamış bir cinsel dürtü gibidir. Zamanımızda cinselliğin binlerce türü düşünülünce, bu söz doğrudur. Yine bu tür davranışlar psikolojik hastalıklardan sayılabilir. Yani kendi ritüel sembolünü sevmediğin/sevdiğin birinin değerinde gizlemek başarılı bir sunumdur da diyebiliriz.

Kitap hazırlayan biri olduğumdan ilk dönelerde bir okuyucumun biri beni “duâ” duraklarına yerleştirdiğim

  { } şekilleri bir papazın icad ettiğini ve haç işaretini temsil ediyor şeklinde uyarması ile terk etmiştim. O zaman bu tür aldanmaların/aldatmaların farkına varabilmiştim. Mesela Bir zamanlar Selçuklular zamanında yapılan binaların süslemelerinde “ALİ” yazısını yerleştiren İranlı-Şii ustaların durumu gibi.  (Tabi ki bu tür yazıların konulması hakkında olumlu veya olumsuz fikirler ileri sürülebilir. Buradan yazının pdf sine bakabilirsiniz.)  Fakat bu istifler konulmuştur. Buradaki söz birileri şöyle – böyle birilerini aldatıyor mu, aldanıyor muyuz, gerçek nedir, yalnızca varılacak netice yazıyı oraya koyanın kalbinde gizli olmasıdır. Sözü buradan son dönemlerde hat sanatını icra edenler arasında istiflemede yapılan bize göre yanlışlardan biride “Allah” الله     Lafzında bilerek/bilmeyerek elifin yerini tahrif ederek ikinci “lam” harfinden sonraya nakşetmesi ile haç’ı imâ eden tavrı yerleştirmek moda olmuştur.

haç gizlenmiş allah lafzı2

Günümüz itibarıyla Mekke-Hârem’de  inşa edilen kaşanelerin tepesinde de hükmeden bir edâ ile haç işareti sehven (!) yerleştirilmiş bu form vardır. Umumiyetin bu konuda çok bir görüşü/farkındalığı olmayacağından Lafza-i Celâlin acilen değiştirilmesini düşünüyoruz. Ayrıca binaların durumu da ayrı bir haç komposizyonu oluşturmaktadır.

Kabe

Unutmayalım ki, hiçbir zaman ecdâdımız, hürmeti nedeniyle Harem civârında Kâbe-i Muâzzama’dan yüksek bina yapmamış/izinde vermemişlerdir. Bugün dahi izdiham konusu olmasa müminlerin ekserisi metaf alanında (tavaf yerinde)  bulunan üst katlarda tavaf yapmaktan hazer ederler. Müslümanların bu konuda uyanık olmaları dileği ile.

İhramcızâde İsmail Hakkı