DİL VE DİN İLİŞKİSİNDE BOĞANIN SIRRI


Din, sosyal organizasyon ve ahret inancı gibi konular dilsiz olmaz. Özellikle dini konular ve bunlarla ilgili mitoslar bilinçdışının ürünleridir ki, bilinçdışı dil yoluyla oluşmuştur. Din kavramının oluşması, zihinde yer edinmesi ancak dil yoluyla mümkün olabilir. Dil, dinin ve tanrının koşuludur. Dil olmaksızın, inanç mümkün değildir. Tanrının buyruğu dille iletilir. Daha da önemlisi tanrının varlığı dil yoluyla gerçekleşir. Dil yoksa tanrı da yoktur, öteki dünya da.Bu yüzden inanç sahibi tek canlı insandır. İnsan konuşarak tanrıyı yaratmıştır. Tanrının insanı yaratması ise yine dil yoluyla olmuştur. Ol!, demiştir tanrı. Ol! demiştir ve her şey olmuştur. Çünkü insan gibi tanrı da konuşmaktadır. Dil yaratıcıdır ya da yaratıcı olan dildir. Her şeyden önce söz vardır.

Ontolojik sorunların diyalektik materyalizmle yanıtlanabileceğim ileri sürdüğü, Madde ve Manaisimli kitabında Saffet Murat Tura, bu konuda bireyin doğduktan sonra içine düştüğü kültür dünyasının bir gereği olarak tanrıya inandığını ileri sürer. Ona göre, insanın tanrıya inanması maddi bir beyin olayının sosyal pratikteki yansımasıdır (2011:282). İnsanın inancının sosyal bir olay olduğunu, yaşadığı sosyal ortam gereği insanın kendi varlığına aşkın bir anlam yüklediğini ve bu dünyadan başka bir dünya olmadığını ispat etmeye çalışan Tura, bununla birlikte bu inanç ve anlam dünyasının dil yoluyla gerçekleşebileceğini söylemektedir. Yani sonuçta nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, hangi ihtiyaca binaen şekillenirse şekillensin, inanç bir dil ve yasa dünyasıdır. Ve insanın yaşamını şekillendiren fallik baskılarla varlığını güçlendirmeye çalışır. (sh:92-93)

Yazılı kültürün en eski mitik ifadelerinden birisi olan Gılgamış, boğanın ölümle ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Mezopotamya’nın yazılı tabletlerine yansıyan, tanrılar ve ölüler ülkesi ile ilişkili boğa (Gugalnanna) figürü, tarih öncesi mağaraların duvarlarından fırlamış gibidir. Öte yandan Yakındoğu’nun kadim kültürlerinde, neredeyse bütün yazının temel taşları olan alfabeler A harfi ile başlarlar. Alaf ya da alfa öküz demektir.Bu harf İslami Arap kültüründe Elife dönmüş ve Allah manasını almıştır. Alfabenin ilk harfinin rakamsal değeri de birdir. Öküzün, bir anlamına gelmesi ve ilk harf olması büyük bir tesadüf değildir. Sözün başında ölüm vardır. İnsanın zihnini meşgul eden asli konu bu olduğundan öküz alfabenin ilk harfidir. Her şeyden daha önemli ve anlamlıdır. Bu nedenle de önceliği vardır. Elif in Allah’ı sembolize etmesi de bu anlamı güçlendirmektedir.

Antik Yunan kültüründeyse bu hayvan [Gökboğası] ancak genç erkek veya kızları yiyerek teskin olan, bir labirente hapsedilmiş Minotauros‘tur (Hard 2006:339).32 Aynı boğa belki de binlerce yıl sonrasında ve bambaşka bir coğrafyada Boğaç Han’ın bir yumrukta yere serdiği boğaya dönüşmüştür. Birçok kültürde varoluş ancak büyük bir hayvanın parçalanması sonucunda gerçekleşebilir.

Örneğin Doğu’nun gizemli dinlerinden birisi olan Mitraizm’ de, Mitras’ın Kozmik Boğayı öldürmesinin ardından ancak maddi dünya yaratılabilmiştir. Yaşamın varlığı boğanın ölümüne borçludur (Russel 1999:174-177). [Kur’ân-ı Kerimde geçen Bakara Suresinin (İnek. Dişi sığır) varlığıda bu konuyu imâ ediyor olmalıdır]

Anadolu’nun pek çok yerinde boğa başta olmak üzere, boynuzlu hayvanların kafataslarını bahçe duvarlarına asma geleneği halen devam etmektedir. Dünya hızla dönmüş, zaman su gibi akmış ama Paleolitik mağaraların gürbüz hayvanlarının anlamı hiç değişmemiştir. Ölümü alt etmeye çalışan insan, bugün bile hâlâ İspanya’da arenalarda boğayı alt etmeye çalışmaktadır. Tüm bu süregelen örneklerin dayandığı mitleri biliyoruz. Ancak öykülerini bilmediğimiz mağara duvarlarına yansıyan resimlerin de benzer mitik anlatımlar olduğu çok açıktır. Hayvan kurbanı, kendisine verilen yaşamın bedeli olmasının yanı sıra insan için tanrılara, tanrısallığa ve cennete ulaşmanın bir yoluydu; zaman bu anlamın özünü hiç değiştirmemişti. Allah Teâlâ en eski insandan başlayarak yasalarını koymuş, insanı hayvanlara mecbur kılmıştır. (sh:102-103)

 

 Kaynak:
İsmail GEZGİN, Fallusun Arkeolojisi- Doğal Olanın Kültüre, Kültürün İktidara Dönüşümü, Ekim 2012,İstanbul

İNSANLAR NEDEN KORKU FİLMİ SEYREDERLER


KANIN ESTETİĞİ

Kariyerinin başında, Dario Argento’ya büyük bir zevkle, kadın düşmanlığı suçlamaları yağdırıldı. Film eleştirmeni Mark Le Fanu bir keresinde Argento’nun ‘kadın karakterlerini öldürmek için tuhaf ve artan bir şekilde dehşet verici yöntemler tasarlamakla meşgul olduğunu’ifade etti. 1

Ancak bu yönetmenin sıkı entelektüelliğini, film dilini ve tekniğini kavrayışını göz ardı ederek ve Argento filmlerinde ölümleri uzun uzun filme çekilmeseler de erkeklerin de, daha güvenli olmadığı gerçeğinin üzerinden atlayarak Argento’nun çalışmasını aşırı basitleştirmekti.

Kadın düşmanlığıyla suçlanan diğer yönetmenler en azından çalışmalarını savunma girişiminde bulundular. Örneğin Dressed to Kill -Öldürmeye Hazır (1980) ve Body Double – Sahte Vücutlar (1984) gibi ilk filmleri kadın düşmanı olarak etiketlenen Brain De Palma şunları kaydetti:

Tehlikedeki kadınlar gerilim türünde daha çok işe yarıyor. Bu The Perils of Pauline (1914)‘e kadar uzanır. Eğer perili bir ev ve şamdanla yürüyen bir kadın varsa, onun için iri yarı bir adam için duyduğunuzdan daha fazla korku duyarsınız. 2

Ancak Argento hiçbir zaman kendisini açıktan savunuyor izlenimi uyandırmadı. ‘Kadınları severim, özellikle de güzel olanları; güzel bir yüzleri ve görünüşleri varsa, çirkin bir kız ya da adamı izlemek yerine onların cinayete kurban gidişlerini izlemeyi tercih ederim’ 3 şeklinde açıklamalar yaptığında, Argento, böyle eleştirileri bastırma girişiminde bulunuyor gibi görünmedi. Bu belki de Argento’nun çalışmalarına resimsel yaklaşımına ve kadın tarzına yakınlığına uygun düşebilir. Eğer birisi onun çalışmalarına dikkatli bir şekilde bakarsa, inkâr edilemez biçimde, bol bol takip edilen ve katledilen güzel kadınların görüntülerinin öne çıkarılmasına rağmen, cinsiyet politikaları asla apaçık değildir. Erkekler aynı sapkınlıkla öldürülür ve Argento kendisinin bir ‘fırsat eşitliği katili’olduğu şakasını yapmıştır. Argento’nun çalışmalarında kadının daha zayıf, daha vicdanlı ve bu yüzden daha savunmasız olduğuna dair çok eski stereotip altüst edildiği kadar kullanılmıştır da. Filmleri güçlü dişi karakterler tarafından yönlendirilir. Katiller çoğu zaman kendisini koruyan veya kötü niyetli erkeklikten intikam alan kadınlardır. Hatta bu, anlam kargaşası ve cinsel entrikaların daha dolambaçlı yollarım açar.

Argento’ya yöneltilen kadın düşmanlığı iddialarını körükleyen bir diğer şey de gözü pek bir şekilde eşi Daria Nicolodi ve kızı Asia’ya sık sık roller vermesidir. Argendo ve Nicolodi Derin Kırmızıyı çektiklerinde tutkulu ve sık sık fırtınalı bir ilişkiye başladılar. Onların ilişkileri Argento’nun bazı en büyük çalışmalarına yol açtı. İlk başlarda Nicolodi yönetmen için ilham kaynağı oldu ama ilişkilerinin karanlık anları da yok değildi. Eleştirmenler bu ilişkideki bozulmanın Argento’nun filmlerinde izini sürmenin mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Deep Red Derin Kırmızı’da göz alıcı bir kadın kahraman gibi görünse de, Nicolodi’nin canlandırdığı karakterlerin hepsi gitgide daha şiddetli ve kanlı ölümlerle karşılaştılar. InfernoCehennemide esrarengiz bir şekilde mavi ışıklı bir tavan arasında şeytan ruhlu kedilerce paramparça edilen nevrotik ve ürkek bir kadını canlandırır. TerebreÖlümün Sesi’ nde yaşananlardan sağ kurtulsa da incinmemiş değildir, karakteri delirmenin eşiğine itilmiştir. Phenomenada ustura kullanan bir şempanze tarafından parça parça doğranır.

Opera yıllar içerisinde birlikte çalıştıkları son film olur. Bu filmde Nicolodi bir kapının gözetleme deliğinden bakarken başından vurulur. Tipik Argento stiliyle, kamera havada geri doğru düşen Nicolodi’nin gözlerinden girip başının arkasından düşmesini ağır çekimle takip eder. En son bir araya gelişleri Argento’nun ‘Üç Anne’ üçlemesinden Mother of Tears: The Third MotherGözyaşlarının Annesi’nde, Nicolodi mezardan kızma öğütler veren bir hayalet anne olarak görüntülenir.

Dario ve Daria arasında bu problemli ilişki Argento tarafından kızı Asia ile ekranlardaki ilişkisinde tekrar tekrar ziyaret edilir. Halihazırda çalışmalarında var olan rahatsız edici ve belirgin Freudyan temayüllere yenilerini ekleyerek, Argento kızının canlandırdığı karakterlerin uyuşturulduğu, tecavüz edildiği, dövüldüğü veya cinayete kurban gitmekten kıl payı kurtulduğu birçok filmi yönetmiştir. Buna rağmen baba ve kızın birlikte çalıştığı filmlerin her ikisinin kariyerinde keskin, güçlü, problemli ve bütünüyle çetin çalışmalar olarak yer edindiği göze çarpıyor.

Her ne kadar ekranlarda olsa da, Asia’nın Scarlet Divada annesini öldürmesiyle Argento ailesi meselelerini işleri aracılığıyla çözüyor ve ilişkilerindeki kötü yönleri işleriyle defediyorlar; sinema seyircisinin önünde ve zalimce şiddetli yollarla.

Argento’nun diğer kızı Fiore’nin Demons, Phenomena ve Rest’de ekranlarda göründüğünde daha iyi iş çıkarmadığım belirtmek ilginç. (Kamera arkası çalışmayı tercih ediyor.) Ayrıca Argento’nun annesiyle ilişkisinin sorunlarla dolu olduğu söylenir, bu yüzden filmlerinde onun korkunç anaç figürlere olan Hitchcockçu saplantısı saklıdır.

Tüm bu spekülasyonlar sadece Argento’nun insan doğasının karanlık yanının ve karanlık düşüncelerin katarsisinin keşfinde biriktirdiği absürd ve dehşetli namına nam katar. Zaman zaman Argento’nun bundan haz duyduğu görülüyor.

MÜKEMMEL ÖLÜM

Argento neredeyse ansiklopedik nizamda edebiyat, sanat, felsefe ve gerçekte sinemadan etkilenmiştir. Ancak Argento, Edgar Allan Poe’nin dehşet verici yazınının çalışması üzerinde büyük etkisi olduğunu özel olarak aktarmıştır. Argento’nun filmlerini ve çalışmalarında açıktan kurbanları ve suçluları cinselleştirişini izlerken Poe’nun de seks ve ölümle kafasını meşgul ettiğini ve her ikisinin de karanlık bir dünyada iç içe olduğunu fark etmek sürpriz olmayabilir.

Poe ‘Yazma’nın Felsefesi’ isimli makalesinde şunları ileri sürer:

Kendi kendime sordum; tüm melankoli konularından insanlığın evrensel anlayışına göre en melankolik olanı hangisidir? Aşikar yanıt, ölümdü. Ve o zaman dedim ki bu en melankolik konu en şiirsel konu mudur? Ölüm kendisini güzellikle birleştirdiğinde, güzel bir kadının ölümü sorgulanamaz biçimde dünyadaki en şiirsel konudur.

‘Ölüm estetiğine’ olan bu büyülenmeden dolayı Argento çoğu zaman Edgar Allan Poe ile aynı yerdeydi. Argento’nun kendisi de şöyle demiştir:

Çocukken Poe’yu okumak beni rahatsız etti ve bende uzun bir zaman tuhaflık ve hafif üzgünlük hissi uyandırdı… Film yapmaya başladığımda temalarımın Poe’nun hikayelerinde anlattığı olaylar; evham verici sözcükleri, kanlı hayal gücüyle benzer yanlar taşıdığını fark ettim… Tek başıma olduğum anlarda bazı korkutucu fikirler beni sarstığında ve ‘bu fikirlerle bir film yapacağım’ diye düşündüğümde Poe’nin yakışıklı ve keskin yüzü beni izler, dikkatli olmam, kulak asmam konusunda beni uyarır.4

Belki de basit bir şekilde kadına ve -ölüme ilginin esin kaynağı· Edgar Allan Poe’ya duyulan ilgi ve ikisinin bir araya getirildiğinde nasıl bir sonuç vereceğini araştırma Argento’yu aşk ve ölüm hedefine sürükledi. Her şeye rağmen, Argento’nun Jung terminolojisini kullanmada, insan ruhunun karanlık aynasına bakmakta ve derinliklerde yatan esrarengiz şeyleri ele almada zorlandığı açık. Seks ve ölümün bu türbülansı bir keresinde şunları söyleyen Argento tarafından daha karanlık, ölümcül bir alana düşürülmüştür:

Cinayet gibi yoğun bedensel bir eylemde, katil ve kurbanı arasında çok hassas, bir şekilde derinlemesine erotik bir ilişki kurulur. Bu eylemler, erotik ve kana susamış eylemler arasında bağ kuran bir şey var… ölüm orgazmı ve cinsel orgazm 5

Bu sanat ve edebiyatın dünyasını etkilediği görüşünü pekiştirecek bir ifade gibi görünüyor.Argento filmleri tarz sahibi olduğu kadar kesinlikle alt-metinsel anlamdan da yoksun değillerdir; aslında kritik analize de gayet uygundurlar. Aslında Argento’nun etkilerinin nereden kaynaklandığını anlamak isteyen biri, Rönesans ressamları tarafından yaratılan kadın ve ölüm tasvirlerine -Hasn Baldung’un ‘Kadın ve Ölüm’ü gibi kadın ölümlerinin melankolik ve kendinden geçmiş grafik ve tutkulu tasarımlarınabakmalıdır.

Sanat, ölüm ve şiddetin bu karışımı yönetmen Lucio Fulci tarafından da kuru bir şekilde “Şiddet İtalyan sanatıdır” diye yorumlanmıştır. Aslında İtalya’nın geçmişi kan ve şöhretle ıslanmıştır ve bu yerilmek yerine sanat ve kültüründe kutlanmıştır. Michelangelo, Da Vinci ve Caravaggio gibi büyük Rönesans dönemindeki İtalyan sanatçılar miraslarının geçiciliğini kutlayan barok ve görkemli sanat çalışmalarını yarattılar. Boccaccio ve Dante’nin koyu romantik metinleri diri diri gömmelerin ve Cehenneme düşüşlerin cehennemsi tasvirlerinden zevk alırlar. Opera da derinlemesine tutkuludur ve dehşetli taşkınlık ve sapkın aşk ve ölümü içerir.

Şiddet sahnelerini izlemenin röntgenci dürtüleri binlerce yıllık bir geçmişe sahip; birilerinin halka açık infazı?
Roma gladyatörleri?
Boks?

Önceki İtalyan sineması da seks ve şiddetin sınırlarını zorlamayı başardı: Francesca Bertini muhtemelen ekranlarda kısmen çıplak görünen ilk hakiki sinema yıldızıdır. Tarihi İtalyan filmleri ve ‘kılıç-sandalet’ (sword-and-sandal) filmleri geniş ölçekli kanlı savaşları gösteren ve yakın çekim kanlı ölümleri detaylandıran ilk filmlerdi. Spagetti Western ve gialli İtalyan filmlerinin neredeyse şiddet, seks ve abartılı ölümle eşanlamlı olmasını kesinleştirerek aynı yoldan devam etti. Lucio Fulci ve Ruggero Deodato’nunkiler gibi zombi ve yamyam filmleri sarsıcı aşırı dehşet ve kan dökme görüntüleriyle bu meşguliyeti kucaklayacak ve derinleştireceklerdir.

Violence in Arts (Sanatta Şiddet) yazarı John Frazer şu yorumda bulunmuştur:

Birisinin kendi değerlerini tekrar teyit etmek veya tekrar değerlendirmek ve mümkün olduğu kadar güçlü ve net ortaya konulmuş bir değerler sisteminin, keskin bir şekilde tariflenmiş özbenliğin, diğerlerine karşı olabildiğince uyanık olmanın ve kararlı bir iradenin gerekliliğini tanımak durumunda olduğu yer şiddetle karşılaştığı yerlerdir.

Filmlerinin şiddetten dolayı kabul gördüğü eleştirilerine rağmen, Argento kan serpiştirilmiş eserleriyle şiddet ve karanlık eylemleri keşfetmeye, değerler ve ahlakın zayıflığını açığa çıkarmaya ve belirlenmiş kurallara karşı mücadele etmeye devam eder. Argento’dan ciddi biçimde etkilenen, diğer bir şiddet filmi ustası Quentin Tarantino bir keresinde şöyle demiştir: ‘Bir film yapımcısı olarak şiddetle uğraştığınızda aslında iyi bir iş yapmakla cezalandırılmışsınızdır’

Sonuç olarak Argento seyircilerin İtalya sinemasında sevdiği ve nefret ettiği her şeyin simgesi oldu. Onun şık ölüm ve kargaşa sahneleri sinema tarihinin en sarsıcı sahneleri arasındadır.

 

Kaynak:

James GRACEY, Korku ve Gerilim Filmlerine İtalyan Dokunuşu, Kitabın Orijinal Adı:  Darıo ARGENTO, Türkçesi: Zeynel Gül, İngilizce 1. Baskı: Kamera Books 2010 Türkçe 1. Baskı: Ocak 2011, Kalkedon Yayınları 2011, İstanbul, sh: 15-21

——————————————————————-

[1]  Revievv of Tenebraefrom Films & Filming (Sepi 1983)

[2 ] Clover, Carol J, ‘Her Body, Himself: Gender in the Slasher Film’ in Barry Keilh Grant (ed), The Dread of Difference: Gender and ihe Horror Film (University of Texas Press, 1996), s 77

[3]  Age, s 77

[4 ] Jones, Alan, Profondo Argento: The Man, the Myths & the Magic (FAB Press, 2004), s 195

Fuchs, Christian, Bad Blood: An Illustrated Guide to Psycho Cinema (Creation Books, 2002), s 295

[5] Knapp, Laurence F (ed), Brian De Palma: Interviews – Conversations with Filmma- kers Series(University Press of Mississippi, 2003), s 143

GERÇEĞİN ÇÖLÜNE HOŞGELDİNİZ – SLAVOJ ZİZEK


–>

Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır.

Bunun en son örneği, Jim Carrey’nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı, Peter Weir’ın The Truman Show (1998) filmidir:

Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick’in Time Out of Joint (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50′li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece olduğunu keşfeder … Time Out of Joint’la The Truman Show’un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. Demek ki mesele sadece, Hollywood’un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim toplumunda, “gerçek toplumsal hayat”ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız “gerçek hayat’ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar … Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinsellikten arındırılmış evrenin nihai hakikati, “gerçek hayat”ın kendisinin maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçek-dışılığını ifade etmişti:

“Amerikan motelleri gerçekdışıdır! / .. ./ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. /… / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız.” Peter Sloterdijk’ın “küre” kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz’dan Logan’ın Kaçışı’na bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler.

Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı olduğu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves’in oynadığı) kahraman “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür – küresel savaştan sonra Şikago’dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin.” II Eylül’de New York’ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün “gerçeğin çölü”yle tanıştı – ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollywood’un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.

Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek imkansız’ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli değil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu – New York’tan Kaçış’tan Bağımsızlık Günü’ne uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen İmkansız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş oldu ki en büyük sürpriz de buydu.

Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.

Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değil midir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunun gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New York’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değil midir? Bond’un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekanını havaya uçurarak “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?

Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir: Bu katıksız Dışarı’da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AİDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD, Saraybosna’dan Grozni’ye, Ruanda’dan Kongo ve Sierra Leone’ye dünyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New York’taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saraybosna’nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.

İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, “reality TV şovları”nın sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar “gerçek” olsa bile, insanlar bunlarda yine de rol yaparlar – kendilerini oynarlar. Romanların klasik tekzibi (“bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir”), “reality şov” programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler görürüz. “Gerçeğe dönüşe” farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakarların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile – arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, “hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, özgürlüğün düşmanları tarafından “suistimal edilen” özgürlüklerimizin bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı “açık” ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir. vakıa değil midir? İngiltere’de, otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol edildiğinden hiç bahsetmeyelim.

Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika’nın “tarihten aldığı mola”nın sonunun geldiğini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odağını paramparça ettiğini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de, darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç, köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç örneği olmayacak mıdır? Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke … Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan’ın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca “ama ışıkta aramak daha kolay oluyor” demiş hani. Kabil’in şu anda zaten Manhattan’ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik değil mi?

Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül’de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir – gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda “savaş” ne anlama gelecek? “Onlar”, eğer devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak?

Burada karşılaşıldığı söylenen “medeniyetler çatışması” anlayışı kısmi bir hakikat içerir – ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: “Nasıl oluyor da bu insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan bir tutum takınabiliyorlar?” Bu şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların “acısını hissedebildiği”ni söylerken, Bill Clinton’ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkar bir hayat sürme ile kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava’ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor.

Gelgelelim, bu “medeniyetler çatışması” anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalardır. Üstelik İslam’la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamalı olarak şöyle bir baktığımızda, İslam’ın (anakronik bir terimle söylersek) “insan hakları sicili”nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz: Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ’da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam’ın “kendisi”ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyo-politik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar.

Öteki’ne atfedilen bütün özellikler ABD ‘nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizm mi? Bugün ABD’de, (kendi) Hıristiyanlık(anlayış)larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist “fundamentalist” vardır. Amerika bir şekilde onları “barındırdığı”na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu’nun onları da cezalandırması mı gerekiyordu?

Jerry Falwell ve Pat Robertson’ın bombalamalara verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tanrı’nın, Amerikalıların günahkâr hayat tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika’nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli?

Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı?

Bir New Yorklu’nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu – bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine genç Afro-Amerikalıların, caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.

Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği, simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi “özgür dünyalının birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi “özgür dünya” ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette:

Özgür-olmayan dünyaya ait olanlar kim peki?

Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal-demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha gündeme getirildiğidir.

Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım – bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70′Ierin Almanyası’ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsverbot’un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor – doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir – aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir. .. ) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur.

Ya her yerde işitilen “11 Eylül’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır – aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde “derin” bir şeyler söylermiş gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz ilk tepki “Sahi mi?” demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey, Amerika’nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990′da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünist’lerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; “gerçeklikte” hiçbir şey değişmemişti – yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir mesele haline gelmişti … Ya 11 Eylül’de aynı tür bir şey olduysa?

Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar “küre”lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika’ya “Bu neden bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!” şeklindeki o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar Dışarı’ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya’dan ayıran fantazmatik Perde’nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!,’dan “Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!” tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.

Amerika’nın “tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru, felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hakim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınkidir – bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).

Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “Komşunu sev”, “Müslümanları sev!” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.

 

Kaynak:

Kırılgan Temas- Çev:Tuncay Birkan Metis yayınları / Üçüncü Basım / Mayıs 2011, sh:293-301

“DİL”İN GERÇEĞİNDE KİMLİK BOZUMU


Dil, insanların karşılıklı konuşmasını mümkün kılar. Bu da dilin yapısında önceden belirlenmiş ve biz onları öğrenmeden önce de var olan anlamlara uyduğumuz takdirde mümkün olabilir. Kişiye özel bir dilden söz edilemez. İnsanlar farklı bir mana kasteder veya kullanmaya çalışırsa iletişim kurabilmek için kullandığı dili “çevirmek” zorunda kalır. Ancak bu kelimenin karşıtlığı konusunda kimin kontrolünde olacağı sorununu çıkardığı gibi/çözüm bulmayı gerektirir.

Dil, kültür ve geleneksel kurumların kontrolünde geliştiğinden dilde kesin olmayan ögeler artar/ karşılık bulmanın sorunsalı baş gösterdiğinde paylaşılan değerler sarsılmaya başlar. Ayrışmanın başlamasına neden dilin karşılığını bulmada çekilen sıkıntıdır. Bilinçsizliğin [Bilinçdışı] temelide dil gibi olduğunu söylerken Lacan bu ayrışmaya dikkat çeker.

Kelimeler göstergesinin hiçbir öğesi bir diğerini belirlemediği, gösterge anlamını “açık” etmediği gibi, gösterilen de formla ya da sesle benzeşmez. Tam tersine, gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki rastlantısaldır. Mesela “Köpek” sözcüğünün köpeğe özgü hiçbir yanı yoktur. Zaten olamaz da, çünkü Dili yeni öğrenen çocuklar, kelimenin  ancak göstergesini öğrendikleri zaman anlamı da ayrımsamayı öğrenirler. Bir terimi doğru kullanabilmek, anlamını bilmekten geçer. Yunanca bilmiyor olabilirsiniz. Kelimedeki bir inceliğe örnek olarak aşağıdaki Yunanca kelime saf bir göstergedir:

λόγος

Yazıldığı zaman yukarıdaki şekli alır; seslendirilişi de şöyledir: logos. Ve eğer Yunanca biliyorsanız gösterilenin tam bir İngilizce karşılığı olmadığını da bilirsiniz; “sözcük”, “düşünce”, “anlam” ve “mantık” gibi karşılıklarını verebilirsiniz. Eğer baş harfini büyüterek şeklini çok az -ve sessizce- değiştirirsek, Λόγος halini alır ve gösterilen bir anda “Tanrı’ya ya da “Us”a dönüşür.

Dildeki karşıtlığın maddî ve mânevi yönden sorunları olduğu günümüzde,  icraatın içinde olanların zafiyetlerini örtbas etmek konusunda, hitabet sanatından alınan güçle dil kullanımını, ileri seviyeye kavuşturma trendleri ile kemiyet faktörlerini, keyfiyete üstünlük sağlayabilirler. İmaj/mecaz/hile/toplumu-dizayn tasarımcılığı ile başarısızlıklarını örtbas edebilirler.  Bu konuda yine revaçta olan reklamcılığın temelinde yatanda dilin kullanımı gelmektedir.  

Kelime göstergelerinin, adetler, gelenekler, vs. birer tezahürü olarak düşünmeye başladığımızda, zafiyet göstermeye ve değişim gösteremeye başlamış  olgulara yeni bir anlam kazandırmanın gerekliliği ortaya çıkmıştır.  Mesela:  Günümüzde ağartıcı ya da amonyak kullanan geleneksel temizlik ürünleri mikroplara karşı “savaş açar” ya da kirleri “yok eder” denilerek dramatize edilmektedir. Oysa ikinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından satışa sunulan deterjanlar, kiri kumaştan “nazikçe” çıkarmayı vaat ediyorlardı. [“Deterjanların esas amacı nesneyi koşullara bağlı kusurlarından arındırmaktır” sözlerinden yola çıkarsak, deterjanın üstün meziyetleriyle karşılaşan yabancı maddeler uzaklaşıyor ve beyazların düşmanları bertaraf oluyordu. Aslında kast edilen, “onların işlevi savaşmak değil, toplumsal düzeni korumak”tı.] Şimdi ise soğuk savaş döneminde “savaş” kelimesi ile çağrıştırılıyor. Yine  cilt bakım ürünü reklamlarında “mahrem olanın abartılı temsilinden yola çıkıyor”, söz konusu nemlendiriciler cildin derinlerine dışarıdan “sızarak” ve “nüfuz ederek” kırışıklıkları önlüyor ve ona doğal güzelliğini geri kazandırıyor, şeklinde dile getirilerek, bilinçdışı/bilinçsizlik etki altına alınarak, insanlar yönlendirilmeye çalışılıyor.

Günümüz reklamcılarının çoğu, Roland Barthes’in 1957’de Fransızca olarak basılan Mythologies (Çağdaş Söylenler) kitabını okumuştur. Barthes burada Saussure’ün kültürel değerlerimizi anlamlandırırken dilin kullanımına dair getirdiği açıklamalarından çıkarımlar yapar.

j. Lacan’da insanı toplumsal bir organizmadır ve yaşadığı sorunların temelinde kopukluk yatar diye ele aldığı kimlik/özne sorununu açıklarken, insan birer organizma olarak doğar (elbette) ve daha sonra birer özneye dönüşür, der.. Ama nasıl? Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çevremizi kuşatmaya başlayan ve göstergesel uygulamalarla bezeli kültürümüzü özümseyerek, konuştuğumuz dili öğrenme sürecinde birer özneye dönüşürüz ki, bu da artık “ben”i gösterebilme yetisine sahip olduğumuz anlamına gelir. Bunun da bir getirisi, bir isteğimiz olduğunda çaresizce ağlamak yerine artık onu dile getirebilir, doğru otobüse binebilir, dostlarımıza e-posta gönderebilir ve siyasi konuşmalar yapabiliriz-ya da zevkimize göre felsefe okuyabiliriz. Tüm bunları mümkün kılan dil, her şeye rağmen Ötekidir. Lacan bu tanımı yaparken özellikle büyük harf kullanarak dilin Ötekiliğini ve insanlar arasındaki kültürel ötekiliği ayrı tutmaya çalışmasına karşın, göstergenin Ötekiliğini diğer insanlardan öğrendiğimizi ve içselleştirdiğimizi de aklımızdan çıkarmamak gerekir, der. En nihayetinde, bunlar hepsi dilin ürünleridir.

“Büyük Öteki” dediğimiz şey bizden önce de oradadır, varlığı bizim dışımızdadır ve bize ait değildir. Örneğin, bir isteğimizi iletirken kullanmamız gereken terimleri, iletişim kurabilmek adına ve başka bir seçeneğimiz de olmadığı için Ötekinden temin etmemiz gerekir. Bu sayede başlangıçta kendisi ve dünya arasında herhangi bir ayrım yapma duygusundan yoksun, bu insan denen küçük organizma, her ne kadar yabancılaştıran bir etkisi de olsa, çevresinden ayrışarak dilin içinde zaten kullanıma hazır olan ayrımlardan yola çıkarak isteklerini formüle etmek durumunda kalır.

Oysa burada eksik olan bir şeyler var – organik varlığımızın devamlılığından gelen bir kalıntı ya da isteklerimizi sözde tanımlaması gereken göstergelerin yetersizliğidir. Lacan bu kaybolan şeyin hakikat olduğunu söyler. Aslında kültürün bize gerçek olarak sunduğu hususların geneli hakikatin kendisi değildir. Anlamlamanın dışında yer alan özne organik varlıktır. Özne’de hakiki olan bizler bunun tam olarak ne olduğunu asla bilemeyiz, çünkü nesnenin bulunduğu çevredeki adlar dünyasında ona “tüm olarak” işaret edebilecek bir gösterge bulunmaz. Hakikat, bilincimizde kavranabilir olmaktan uzaklaştığı için bastırılmıştır ve bildiğimizi sandığımız gerçeklikle olan ilişkimizi zedelemek ve altüst etmek için durmaksızın geri döner. Var olan dilin imkâsızlığında kaybolan hakikat, rüyalarımızda, dil sürçmelerimizde, sözcük oyunlarında, esprilerde ya da hastalıklarla ve psikolojik bir nedeni olmaksızın gelişen yetersizlikler gibi bedensel belirtilerle kendini gösterebilir. Bunu uyumsuzluklarda daha çok görebiliriz.

Kaybolmuş fakat kendisinden kaçış olmayan organik varlığımıza ait hakikatin o bildik etkisi, tam olarak tanımlayamadığımız bir tatminsizlik duygusuyla ortaya çıkar. Artık organizma ve gösteren özne arasında bir boşluk vardır ve işte bu boşluktan da arzu/lar doğar. Lacan’nın deyişiyle arzu adlandırılamaz, çünkü o bilinçdışına[bilinçsiz tarafımıza] aittir ve dilin bize sunduğu bilincin bir parçası değildir. Ancak, yine de, kayıp hakikatin emaresi olan o boşluğun bir neticesi olması ve dolayısıyla biçimsiz oluşu nedeniyle yapısaldır da. Arzu/lar her ne kadar bilindışımızdan da doğsa, pek çoğumuz çeşitli nesnelere bağlanır, onları arzularımızın merkezi haline getirir ve böylece tekrar bir bütün olabileceğimizi, özne ve kayıp hakikat arasındaki uçurumu kapatabileceğimizi umarız. Oysa bunu asla başaramayız – yine de salt bu arayış bile bize keyif verebilir. Ancak yapılanmış dilin gerçekliğindeki hakiki/hakikat sorun olmaya başlayınca öznenin kimlik sorunu taraf bulmakta zorlanır. Bu en fazla cinsiyette ve ayrımda büyük sorunları oluşturur. “Abel Barbin”’in bütün geçmişini silerek yeni bulduğu kimliği kazanamadığı gibi dönüşünü sağlayamamasında gördüğümüz durum ile The Truman Show’(1998) un temelindeki hiper-gerçekliğin, “gerçek toplumsal hayat”ın kendisi için bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmece olduğunun farkına varması aynı argümanları dile getirir.…

Dilin karşılığında olan kimlik/özneyi bulmakta, Lewis Carroll’un “Aynanın İçinden” kitabında, Humpty Dumpty biraz da küçümseyen bir tonla, Bir sözcüğü kullandığım zaman, onun anlamı, ben ne demek istemişsem odur – ne eksik ne de fazla,”deyişinde  Alice’in buna verdiği karşılık, “Yalnız buradaki sorun, sözcüklere pek çok farklı anlam yüklenip yüklenemeyeceği,”cevabını verince  “Asıl sorun,” der Humpty Dumpty ve ekler, hangisinin Patron olduğudur – hepsi bu.”

Eğer sözcüklerin anlamı kişiye göre değişiyor olsaydı, başkalarıyla iletişim kurabilmemiz mümkün olmazdı. Bu nedenle anadilimizi öğrenme sürecinde, Öteki’nin anlam kurgusuna başvururuz. Küçük çocuklar ördek ve sincap arasındaki ayrımı daha önce öğrenmiş olanlardan öğrenirler: ördekler uçar gibi. Ama çocuklar hatalar da yapar: uçak uçabilir ama bu onun ördek olduğu anlamına gelmez.

Buradan sözün bağlamını günümüzdeki insanın kimliğini kaybetmiş düşünce, yaşayış [bilhassa siyaset] alanında eşcinsel karakterlere bürünmüş olmasıdır. Birilerinin erkek veya kadın olduğu şüphesi çoğunluk üzere yaygınlaşmıştır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ahir zamanda “sabah mümin, akşam kâfir olurlar” buyurarak, kayganlaşmış sosyal bir zeminin olacağını ve “ben”in yapısallığındaki keşmekeşe yön vermenin zorlaşacağı hikmetini haber vermesi çok mânidardır. İnsan fıtratının, temiz ve uyumlu değerleri yapılanırken uğradığı bozulmaların, bastırılması, aktarılması ve bilinç seviyesinden bilinçsizliğe ulaşmasında zor günleri yaşadığımızı söyleyebiliriz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Yazı oluşturulurken faydalanılan Kaynak:
Postyapısalcılık,  Poststructuralism, Cathenne Belsey,
Türkçesi, Nursu Örge, Dost Yayınları, 2013, Ankara

 

JACQUES-MARİE EMİLE LACAN
JACQUES LACAN “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN
YAMUK BAKMAK- Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş , Slavoj Zizek
LACAN’I ANLAMA KILAVUZU
‘BİLİNMEYEN BİLİNENLER’, BİLDİĞİMİZİ BİLMEDİĞİMİZ ŞEYLER: Slavoj Zizek
THE PERVERT’S GUİDE TO CİNEMA / Normdışı Olanlar İçin Sinema Rehberi (2006)

DALLAS BUYERS CLUB/ Sınırsızlar Kulubü (2013)


Yönetmen: Jean-Marc Vallée  

Ülke: ABD

Tür: Biyografi | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 28 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 117 dakika

Dil: İngilizce, Japonca

Senaryo: Craig Borten, Melisa Wallack               

Görüntü Yönetmeni: Yves Bélanger     

Yapımcı: Robbie Brenner, David L. Bushell, Nicolas Chartier    

Firma: Voltage Pictures | Truth Entertainment (II)

Oyuncular:    Jared Leto,  Matthew McConaughey,    Jennifer Garner ,   Dallas Roberts ,   Denis O’Hare

Özet

“Emin olduğum şeylerden biri, karakterin anarşist mizahına ve bencil bir serseri olduğu gerçeğine sadık kalmaktı.”

Amerikalı tipik bir kovboy Ronald Woodroof, beyaz, taşralı, ırkçı ve homofobik. Çok yakında bu ‘sempatik’ kişiliğine yeni bir özellik ekleyecek: ilaç kaçakçılığı. AIDS’liolduğunu ve 30 günlük ömrü kaldığını öğrenip büyük bir öfke nöbeti geçirdikten sonra, bize bir adamı neyin ‘iyi’ yaptığını göstermek üzere harekete geçiyor. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) onaylı ilaçların hastalıkla savaşta etkisiz kaldıklarını anlayınca, internette duyduğu etkili ama yasak ilaçları edinmek üzere Meksika’ya yola çıkıyor. 80’lerden bahsediyoruz.

AIDS sendromunun en yüksek olduğu, AIDS’li insanları dışlamanın meşru olduğu dönemler… Doktorların ve ilaç şirketlerinin hastaların yaşamı pahasına korkunç paralar kazandıkları dönemler… Fondaki gerçeklik buyken, bizim adamımız Dallas’ta bir satış noktası kuruyor: Sınırsızlar Kulübü. Kendisiyle aynı durumdaki yüzlerce insana ilaç temin ediyor. Drama ve sosyal eleştiriyi maharetle birleştiren etkileyici bir gerçek hayat hikâyesi… Merkezinde de sevgiyle nefret edilesi, nefretle sevilesi bir anti-kahraman.

DALLAS SATINALMA KLÜBÜ

Filmden

Azidothymidine yani AZT aslında kanser için geliştirilmişti. Gel gör ki HIV’in başlangıcı ile, Avinex Endüstüri’de efekte laboratuar hayvanlarına AZT tatbik etmeye başladık. İlk buluşlar CD4 değerinin yükseldiğini,… – …T hücrelerinin onarıldığını… – Hayvan testlerinde bazı can sıkıcı yan etkiler olduğu doğru değil, değil mi?

 Kırmızı ve beyaz kan hücrelerinde aşırı düşüşün olduğu. Evet, ama virüsün etkileri test edilmiş diğer her şeyden daha iyi. 1964’te AZT kanser tedavisi için geliştirildiğinde ertelenmişti. Anti kanser etkisi yoksunluğu ve toksik etkiden dolayı. Doz bazlı olduğuna inanıyoruz. Yani başka bir hayvan testi daha yürütüyorsunuz?

 FDA insan testi için bize izin verdi. Bu yüzden buraya geldim. ABD’nin her yerinde plasebo kontrollü çift kör çalışma yöntemi yürütüyoruz.

Doktor. Bana AZT bulabilir misin? Bir ay ömrün var diyorlar.
 Avinex Endüstri, ilacı test için daha yeni piyasaya sürdüler değil mi?
 – Hemen şimdi biraz satın almak istiyorum.
- İşler öyle yürümüyor. Bir yıl kadar bir grup hastaya ilaç ya da plasebo veriliyor, tamamen şansına kalmış, doktorların bile bilmeye hakkı yok.
-Ölen insanlara şeker mi veriyorsunuz?
 İlacın işe yaradığını anlamanın tek yolu bu. Benim için biraz bulabilir misin?

Dr. Vass’ı arıyordum.

 – Buyurun. AZT için arıyorum. Öyle mi?

 Onu burada bulamazsın. Kendini zehirlemek mi istiyorsun?

 – Allah kahretsin!

- Maria?

 Onu kontrol edin. Kokain, alkol, metamfetamin. AZT mi?

 Buna felaketin formülü derim işte.

- Burası berbat bir yer, doktor.

- Doktor olduğumu kim söyledi?

 Lisansımı 3 yıl önce iptal ettiler.

Bu yüzden bu berbat yerdeyim. Neden?

 Ne yaptın?

 Kullandığın uyuşturucular bağışıklık sistemini bozuyor, enfeksiyonlara karşı duyarlı yapıyor.

Kokain beni zatürree mi etti yani?

 Hayır, kokain seni daha duyarlı yaptı diyorum. Tıpkı AZT gibi. AZT’nin beni iyileştirmesi gerekiyor sanıyordum. AZT sadece onu satanlara yardım eder. İrtibata geçtiği her hücreyi öldürür. Sana bir dozaj vitamin ilaveten mineral çinko yazıyorum. Bağışıklık sistemin inşa etmek için. Ayrıca esansiyel yağ asidi de alacaksın.

Eğlenceli geliyor mu?

 Son deneme randevunu kaçırdın, Ray. Neredeydin?

 Bu elbiseyi beğendin mi?

 Çünkü bence ön taraf biraz fazla aşağıda gibi. Bu çalışmanın tek amacı AZT’nin insanlara yardım edip etmediğini belirlemek. Hadi ama Eve, bana yardım edecek bir şey olmadığını biliyorsun. Bu denemeyi bırakacağım anlamına gelmez.

Bana karşı neden bu kadar iyisin?

Üç Ay Sonra Pekala?

 Daha iyi. – T hücrelerin gelişme gösteriyor.

- Hala HIV var mı?

 HIV’in her zaman pozitif çıkacak, ve şimdi de AIDS’sin, kanına pompaladığın bütün o pislikler toksik olabilir. Bağışıklık sistemini vurmuşsun. Şimdi diğerlerinin arasında bir de zatürreesin. Hafıza kaybı, ruh hali değişimi,… – …eklemlerde ağrıya sebep…

 – Berbatsa bende vardır. Dalgamı kaldıramam filan falan.

- Her ne boksa bende var değil mi?

 – Evet. Acıma partisini erkenden başlatmayalım. Bu DDC. AZT gibi virüs önleyici ama daha az toksik. Ve bu Peptide T. Protein, hiç toksik yok. Önceki çalışmalar bunların yardımı dokunabileceğini gösterdi. Buraya geldiğinden beri sana bunları veriyordum.

- Bunlardan ABD’de satın alınamıyor mu?
 – Hayır, onaylanmadılar.
Şuraya bak. Çinliler, homolar, mahkumlar. Seksi hemşireler. Burada yeni dünya düzenin var, Vass. Bundan bir servet kazanabilirdin. Eğer yakalanırsan AIDS olduğunu söyleme. Yoksa bir daha gelmene izin vermezler.
Zararlı AZT faydalı ilaç gibi piyasaya sürüldü. [Rant]

Avinex Endüstiri AZT’nin AIDS tedavisinde onaylanan ilk ilaç olduğunu bugün duyurdu.  AZT hasta başına yıllık 10 bin dolarlık fiyatıyla ilaç piyasasındaki en pahalı ilaç oldu. Avinex borsada sıçrama yaparak %12 yükseldi.

AZT Rakibi Peptide T

Sizin. AZT kullandık, başlarda biraz yardımcı oldu

 Öncelikle, o pisliği tuvalete atın. Kötü haber.

İkincisi, içinizi yakacak her şeyden uzak durun. Temiz kalmanız lazım. Tamam mı?

 Üçüncüsü, sağlıklı yaşayın ve beyninizde sorun olursa Peptide T düzeltecek. Tamam mı?

 Başlangıç paketim var. Bir hafta içinde daha çok gelecek. O zamana kadar, yediğinize ve kiminle yiyiştiğinize dikkat edin.

Roger Thompson?

 Bu benim hastam. Bu insanları sen mi tedavi ediyorsun?

 – Kendi kendilerini tedavi ediyorlar.

 – Neyle?

 Vitamin, Peptide T, DDC. Sizin sattığınız zehirler harici her şey.

FDA  onaylı AZT, Rakibi Peptide T karşısında yenik duruma düşünce kanunî hilelere başvuruyor.

11 Mart 1987 FDA mevzuatında daimi değişikliğe gidiyor. Bu yeni mevzuatlar özellikle doğrudan hayati tehlike taşıyan durumlar için uygulanacak. Bu tür hastaların normal durumlara göre daha büyük risk olduğu kabul edilecek. Bu mevzuat sadece hekim tarafından reçete yazılmış hastaları kapsayacak. Ne demek oluyor bu?

 Onaylanmadık demek. Artık yasa dışıyız!

Dr. Vass:

Tırtılların kuluçka döneminde kendilerini korumak için kullandıkları hücre içi salgılar insanlarda virüs önleyici olarak davranıyor ve toksik değil. Soruna cevap. Şuna bir bak. The Lancet tıbbi incelemesi. Fransa’da yürütülen bir çalışma yayınladılar. AZT’nin tolere edilmek için çok toksik olduğunu kanıtlıyor. HIV’in kandaki seviyesine de kalıcı bir etkisi yok. Elbette Avinex ve NIH kendi yayınlarında buna yer vermediler. Elbette vermezler. Bunlar önceki Fluconazole deneme sonuçları.

- Mantar önleyici mi?

 – Evet. – Okumuştum.

- Biraz eve götürmek ister misin?

 – Taşıyabildiğim kadar.

Peptide T’yi neden kestiniz

 İşe yaradığına dair kanıtım olan toksik olmayan ilacı. Sadece Uluslararası Akıl Sağlığı Enstitüsü değil, sizinkiler de öyle diyor. Tamamen güvenilir.

 Bay Woodroof. Korkarım sıradan bir uyuşturucu satıcısından farkınız yok.

- Ben mi uyuşturucu satıcısıyım. Hayır, sensin o. Lanet olsun, insanlar ölüyor. Ve siz oradakiler, siz olmadan bir alternatif bulacağımızdan korkuyorsunuz. İlaç şirketleri kendi mallarını kabul ettirmek için FDA’e para ödüyor.Ama yok, benim araştırmalarımı görmek istemiyorlar. Cebimde bunlara bahşiş verecek kadar para yok.

Karar

San Francisco Bölge Mahkemesi Anayasa, özellikle 9. Düzenleme zihinsel ya da fiziksel olarak sağlıklı olma hakkınızı ifade etmez. Kendi tıbbi tedavinizi seçme hakkınızı ifade eder. Ama bu yorum FDA tarafından tıbbi tedavi olarak onaylanmıştır. FDA’e gelince, mahkeme FDA’in zorba yöntemlerini ve sahibi olduğu ajans tarafından ilacın toksik olmadığının bulunması konusunda doğrudan müdahalede bulunmasından aşırı rahatsız olmuştur. FDA insanları korumak için kurulmuştur onların yardım almasını engellemek için değil. Kanunlar bazen sağ duyulu gözükmeyebilir. Eğer kişi ölümcül derecede hasta olarak bulunmuşsa elinden geldiğince hastaya yardım edecek şekilde her şeyi vermelidirler ama bu kanun değil. Bay Woodroof, zor durumunuzdan etkilenmiş bulunmaktayım. Ama buradaki yetersizlik adli makama müdahale etmektir. Üzgünüm. Bu dava böylelikle kapanmıştır.

Sonuç

Mahkemenin  Devamında FDA Ron’un kişisel kullanımı için Peptide T almasına izin verdi.

Ronald Woodroof AIDS olduğunu öğrendiği gün bir ay sonra öleceğini duysa da mücadelesi sonuç verdi.  2557 gün sonra 12 Eylül 1992’de HIV teşhisinden yani 7 yıl sonra öldü. İlaç karışımları ile yaygınlaşan düşük doz AZT kullanımı milyonlarca hayat kurtardı.

*************

Sınırsız hayat yaşayanların imtihanları ağır olur. Ancak onların bu halini yine insanlık için hayra çeviren Allah Teâlâ’ya şükretmek gerekir. Onlar olmasa idi sömürücü ilaç şirketlerinin elinden çok çekerdik. Cesur adamlara selam olsun.

Aşağıdaki yazılara bakmanızı tavsiye ederim

COMA (2012)
İLAÇLAR, DNA VE PSİKANALİZ DİVANI
İLAÇLAR ZİYAN OLUYOR!!!!!!
KATARAKT ARTIK İLAÇLA TEDAVİ EDİLİYOR
VİTAMİNLER -NİÇİN VİTAMİNLER?
ASTIM TEDAVİSİNDE VİTAMİN D’NİN ROLÜ
B12 VİTAMİNİ İLE FOLİK ASİTİN NÖROLOJİK HASTALIKLARLA İLİŞKİSİ
BİLMEDİĞİMİZ BİRÇOK MESELE- MEGAVİTAMİN TEDAVİSİ- FOOD
ÇOCUK SAĞLIĞINDA DOKTORLARIN DİKKAT ÇEKMEDİĞİ VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİ
HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR” KİTABINDAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM
HASTALIĞIN ÜSTESİNDEN GELMEK-KANSER
BİLİNMESİ GEREKEN MUHTELİF BİLGİLER
AHMED BÎCAN YAZICIOĞLU KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZ -DÜRR-İ MEKNUN-(SAKLI İNCİLER) KİTABINDAN
OSMAN NURİ KOÇTÜRK
OSMAN NURİ KOÇTÜRK YAZILARI
FOOD MATTERS (2008)
MİLLETİN BESLENMESİ
ROTANIZI DEĞİŞTİRİN
FORKS OVER KNİVES (2011)
MONSANTO KERAMETLERİ
THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM
HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL
ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011)

Not: Son günlerde vitaminler üzerine bir operasyon başlatıldı. İki ay öncesi B12 Vitamini piyasada yoklar arasına katıldı. Talep çok olunca serbest bırakıldı. Şimdilerde  ise  “D VİTAMİNİ İŞE YARAMIYOR” bunun benzeri vitamin  haberleri iki günde bir yayınlanıyor. Yeni bir salgın olacağı şüphesini duyuyoruz.  Ayıca Deposilin (nedense 2Tl gibi ucuz bir fiyatı olan aylık pensilin iğnesi ) piyasada yok satıyor.

Unutmadan yıllarca milletimize kollestrol hikayesi ile yumurta, tereyağ yedirmeyenler  şimdi yiyin diyorlar. Milleti  aptal yerine koydular. Şimdi düzeltmeye çalışıyorlar….

İlmî çevrelerdeki ters bilgilerin akışı ve  çıkışı üzerine Rahmetli Aytunç Altındal Beyefendinin açıklamaları hepimize  ışık tutacaktır.

AYTUNÇ ALTINDAL BEYEFENDİNİN AÇIKLAMALARI

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR?

İnsan dünyayı yönetendir. Hayvanın yöneticilik vasfı yoktur. Peki yönetmek ve yönetilmekteki kıstas nedir? Bunda esas olan bilenler, bilmeyenleri yönetmekle hükümlü kılınmış olasıdır. Ancak “Bilen Yöneteciler” çıkar çizgisinde olunca sorunlar çıkmaktadır. Tarihin geçmişinden gelen yönetenleden en güçlü olanlar okült örgütlerdir.  Bunların yönetimdeki etkinlikleri ve dünya yöneticilerini fark etmekte zor olmaktadır.

Gizliliğin içinde olan okült yönetenleri bilebilmek için gizli ilimlere ulaşan bilgiye sahip olmak ve  onların kendi aralarında kullandığı takvimi bilmek gerekir. Onların takvimi 360 gün üzerinedir.  Bu nedenle onların bize göre gaybî kendilerine göre huzûrî bilgileri bugün  itabarıyla 2500 gün öncedendir. Onların bu bilme özellikleri ile yönetilen dünya üzerinde hâkimiyet kurmaktadırlar.

Dünyayı yönetenlerdeki hâkimiyette bir ayrıcalık var mı diye düşündüğümüzde, onlar için devletlerin esası ve varlıkları üzerinde “üst tasarımcılar” diye adlandırılırlar. Bu hâkimiyet her zaman bir şekilde kendilerini yok eder gibi, görünerek bir diğer guruba intikal ettirilir.

Dünyada olaylar bahsedilen takvim esasına göre  36 yıllık periyotlar ile 108 yıllık zaman çevresinde doğudan batıya dönüşümlü olarak devreder. Her otuzaltı yılda insanlar bir önceki yılın inkarı ve çelişkisi ile uğraştırılırken “üst tasarımcılar” yönetilen bilmeyenlere hâkim olurlar.

Günümüz itibarıyla yönetenler, 19 yüzyılın izimleri iken, gelecek yüzyılı kuantum ve teknoloji terorileri bilgileri ile mücehhez olanlar yönetecektir, denilebilir.

Yöneten  “üst tasarımcılar” koydukları kuralları tespit eder. Yönetilen insanlara bildirdikleri kavramlar da kozmik âlemde pek değer taşımayanlardır. Her 36 yılda değişim tekrar eder. (1989 baz aldığımızda enigma oprasyonlarının bu yüzyıl için başlangıç kabul edilmektedir. ) eski bilgiler paçavraya dönüştürlmekte ve  yeni bilgiler ile inasn bilgilikleri  sarsıntıya uğratılmaktadır. İşte bu sebeple bazı kimselerin önceden bildikleri komplo türüne varacak kadar olan bu bilgiler ve olaylar 2500 gün önceden tasarlanmış ve uygulamaya sokulmuş planın aksiyon şeklidir.

Kavramlar, bilgiler “üst tasarımcılar”elinde oyuncak gibidir. Bu şekilde oluşan gelecek zaman zuhuratı, daha önceden yönetilenlere kehanet ve öngürü gibi sunulması ve ön aşamada  kastî bilgi sızdırılması ile mümkün olmaktadır. Neticede bu tür bilgiler toplumda tatmin sağlama yanında bir korku imparatorluğu da oluşturulmaktadır. Bu korku yönetilen gurubta tahliye, tasfiye ve mankurtlaşmayı sağlamaktadır.

TAVİSTOCK ENSTİTÜSÜ

İlluminati, gül ve haç kardeşliği vesair örgütlerin en tepesinde bulunan ve bir çatı vazifesi gören bu örgütlenme CIA’in kontrol etmek istediği ülkelerde operyasyon yapabilmek için kurduğu bir enstitüdür. Bunlar anglo sakson kökenlidir ve dünyadaki atmosfere İngiltere kanadından gizli olarak yön verildiği kanısı oluşurken göz ardı edilmemesi gereken örgütlenmedir. Haklarında çok geniş bilgiye ulaşmak mümkün değildir.

tavistock enstitüsü’nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmund Freud’un “insan davranışlarının kontrolü” konusundaki araştırmaları olmuştur.  Zihin kontrol operasyonları, toplumların psikolojileri ve insanların psikolojileri üzerinde çok derin araştırmalara sahiplerdir ve bir enstitü olmasından dolayı bu alanda çok önemli çalışmaları vardır. Bu örgütün en üstte olduğunu düşünmek, işlerini gizliden yönetmeleri ve doğrudan insan ve toplum psikolojileri üzerine çalışmalarından dolayı gayet mantıklı bir yaklaşımdır. Teknolojik yapılanma ve tasarımda bu örgüt ve silsilesinde on yıllar olacak kadar en üst düzeydedir.

AMERİKA’NIN DIŞ SİYASETİ

Amerika tarihte tek başına bir savaş kazanamamıştır. Bir tek 81 ölü vererek Ordusu olmayan Panama’ya karşı kazanmıştır.

Amerika’da her şey olağanüstüdür. Hiçbir olay, suikast vb. onun imajını zedelemez.

Amerikan toplumunda ekonomik çıkarları zedelenenince temizleme operasyonları vardır. Kovboy demokrasisi olduğundan Amerika’nın imajı hiç zedelenmez.

Amerikan, son dönme dış siyasette Afganistandan Suriye meselesine kadar 40 000 askeri öldüğü için Amerika artık HOLİSTİK DIŞ POLİTİKA uygulamasına geçmiştir.

HOLİSTİK, şumulî bütünselci, bütüncülük, eşyaların bütün birimler olduğu ve bunların böylece muamele görmesi ve birbirinden ayrılmaması teorisi dir. Yani bedensel hastalıkların tedavisi ancak beden tarafından yapılmalı, dışarıdan müdahale edilmemelidir. Ancak dışardan yardımcı olacak takviye yapılarak bedene yardımcı olmaktır. Bu nedenle son dönemde Amerika İslâm âlemine bir bütün olarak bir hastalığı var olarak bakmaktadır. Hastalık vardır, bu İslâm Dininin kendisidir ve bu din getirmiştir demektedirler.  Öyle ise biran önce İslâm Devletlerine Laikleşme ve sekülerleşme ilacı verilmelidir. Dil yapısına göre Fransızca konuşanlara ve kültürüne yakın olanlara laisizm, İngilizce konuşanlara ve kültürüne sahip olanlara sekülerizm ilacı verilmesi gerekiyor, diye dış politikalarını geliştirmektedirler.

Dünya bankası Amerika’ya ı değil, BM ye bağlı ekonomik Ve sosyal Konseye bağlıdır. Bu Konseyde 26 şirkete bağlıdır. Son Arap Baharı da Finans sektörüne 65 Milyon Kredi kartı kullanıcı sağlanması için demokratikleşme paketi altında canlandırma operasyonlarının görünmeyen yüzüdür.

İSRAİL HAKKINDA

İsrailin güvenliği Ortadoğu’daki terörle korunmakta olduğundan Siyonistlerin iktidarda kalabilmeleri için bir Orta Doğuda 20-30 yıl daha sürmesi beklenen Kürt problemi çıkartılmıştır. Çünkü Amerika’nın İsrail’in toprak büyütmesine izin vermemesi ve Filistin arasında büyük bir savaş yükünü çekmek artık mümkün değildir.

Yakın zamanda bir İsrailli ere karşılık 1073 Filistinli serbest bırakılması, İsrail için bir vatandaşının ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. Ayrıca Filistin BM devlet olmak için başvurduğu için İsrail’in ona direk olarak bir saldırı yapması mümkün olmadığından pasif görünümden kaçınma politikalarına örnek teşkil eder.

İsrailin hedefleri için yeni “çatışma bölgeleri” oluşturulması gerekiyordu. Bu nedenle sorun merkezi için Türkiye en uygun bölge seçilmiş ve 1960 larda PKK yı İsrail bir örgüt olarak dizayn etmiştir. Burada unutulmaması gereken hiçbir zaman PKK istese de dahi kendi iradeleri ile silah bırakamazlar.

İsrailin gerçek adı “İsrail Siyonist Devleti” dir. Yahudiler ikiye bölünmüştür. Siyonizm tutarsızlıkları nedeni ile çökecek önümüzdeki 20 yılda bir çok değişim tedbirleri almazsa sıkıntılara düşeceği görülmektedir. Çünkü Siyonizm İsrailin de başına bela olmuştur.

KÜRT AÇILIMINDAN SONRA GELECEK DİĞER AÇILIMLARDAN

Türkiyenin bütünlüğünü bozmak için Kürt açılımından sonra “Laz açılımı” da hazırlanmaktadır. Almanya’da yaşayan Lazlar kendi anadillerine sahip çıkmak için kurdukları Lazebura Birliği’yle dillerine sahip çıkmaya çalışıyorlar adı altında Lazebura, 1983′te bir çalışma gurubu olarak Almanya’nın Stutgard yakınlarında Üç kişi tarafından kuruldu.. Aralarında etnolog Wolfgang Feurstein de vardır. Lazca’ya uygun bir Latince alfabe geliştirdiler. Ayrıca 1984′te Kafkasoloji Kongresi’ne sunulmuştur.

IRAK DEVLETİ

1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne bağımsız bir devlet olarak katıldı. Irak Devleti (1932)de BM girişinde 12 maddeyi kabul etmiştir. Bu 12 maddeden biri Sınırlarında Irak’ın kontrol edemediği bir sınır çatışmasında ve bir şiddetle karşılaştığı zaman sınırdaşı olduğu komşu ülkeyi davet etme hakkı vardır. (Yani Amerika’dan izin alması gerekmez.)

Irak tarih boyunca kaynayan kazan gibi etnik çatışma kabiliyetine sahip konumdadır. 1933 Kral Faysal’ın ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı. Son zamanlarda Amerika Kuzey Irakta tam teçizatlı 600 Binlik taşeron bir ordu kuruluşuna yardım ettiği için ileride Irak kendi arasında çatışmalara sahne olacaktır, denilebilir.

TESETTÜR SOYGUNU- İTALYA İLİŞKİSİ “SEVAB, KEBAB, MENFAAT ÜÇGENİ”

Nino Lo Bello tarafından yazılan The Vatican Empire “Vatikan İmparatorluğu” isimli kitabın son  bölümünde 1958 de Katolik kadınlar nasıl tesettüre girme yani başlarına şapka giydirdiklerini ve örttürdüklerini izah etmiştir.

1958 baharında, Amerika (İtalyan Menşeli) şapka üreticileri  “Dinsel araştırmalar Merkezi” diye bir paravan örgüt kuruyorlar. Guido Orlando adında bir gazeteci Amerika Şapkacılık Enstitüsü tarafından işe alındı.[1] Orlando derhal ilan Araştırma Enstitüsü, oluşturulan yirmi milyondan fazla “bir anketin sonuçları” Kuzey Amerika’da kadınların her hafta ayinine katılırken başlarını kapatmadan gitmedikleri hakkında bir rapor hazırlayarak Papa Pius XII giderek sundular. Katolik kadınların kiliseye giderken başlarının örtmesi gerektiğini belirterek papayı yönlendirip bir açıklama yapmasını istediler. Papa kiliseye ve dini törenlere giderken şapka giysinler diyerek bildiri yayınlandı.  Sonuçta şapka üreticileri 63 Milyon şapka satıldı.

Daha sonra aynı şirket İran’da ortaya çıkıyor. Şahın döneminde bu İtalya’daki şirket İran’da eşarp, çarşaf ile İranı din adına soydular. Daha sonrada Türkiye’de aynı senaryo dindarlık adına uygulamaya sokuldu ve başarı sağlandı. Şimdilerde  Lüks Eşarplar ve giyim tarzı  Lümpen burjuva (Paçavra burjuvası)nın bütün hayatî alanlarını da kapsayacak şekil ve tarzda muhafazakar ve mutaassıp geçinen elit tabaka tarafından temsil ediliyor. Yeni olarak İtalyanlar Kuzey Irak’ta Kürt kadınlarına başlarını nasıl modern örtmeleri gerektiği şekilleri empoze ediyorlar.

ARAP KARNIBAHARI

Arap baharından sonra Mısır Libya hepsi ikiye bölüncektir. Doğu- batı, şii- sünni, kuzey güney diye ayrılacaktır, öngörüsü hâkimdir.

TÜRKİYENİN İÇ VE DIŞ SİYASASI[2]

Üniter Devlet Tevhid anlayışını kabul eden Merkezi sistem içerisinde bireysel özgürlükleri savunan Müslüman devlet tipine denir. İslam devletleşme tipidir. Muhammedanlar da denir.

Avrupa’da üniter devletler yoktur. 12 tane krallık vardır. Türkiye devleti üniter devlettir. Osmanlıdaki Ümmet toplumundan  Cumhuriyet Türkiye’sinde millet toplumuna geçilmiştir.

Anayasada Türk Devleti değil,  Türkiye devleti denmiştir. Niçin, Özellikle bir ırka dayalı devlet kurulmadığını belirtmek için denmiştir. Ayrıca Hilafet makamı TBBM bünyesinde mevcuttur.

ULUS DEVLET

Ulus Devleti demek kendi içerisinde başka ulusları barındıran ve anayasal vatandaşlıktır. Bir kişinin Çerkez olması kültürel kimliktir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Osmanlı döneminde insanlar Ümmet kategorisinde “kul” vasfındadır. Cumhuriyet dönmesinde Ulus devlet içinde bir vatandaştır.

Dilleri ana, resmi ve meşru dil diye ayrım yapılarak ayrışıma gidenler, meşru dile literatürde yer bulamazlar, bu uydurma bir terimdir.

***

“Dış siyasette ve komşularla sıfır sorun yoktur” bir masaldır.

***

Türkiye’de her genelge ve söylevle 30 yıldır irticai faaliyetler ve bölücülük terimleri ile süslendiğinden bölünmenin psikolojik alt yapısı zihinlerde hazırlanmış bu şekilde Türk insanının beyni yıkanmıştır. Bu meyanda bu iki unsurun biri iktidarda diğeri dağda faaliyet göstermektedir.

***

Türkiye de siyasetçi kıtlığı vardır. Osmanlıda Siyasî at cambazı  olarak geçmektedir. Bizdeki siyasilerin ekseriyeti devlet adamı da olamamışlardır.

***

“Türkiye hiçbir şeye hazır değildir” politikası her zaman geçerlidir.

***

Avrupalılar Türkiye’yi merak ederler. Türkiye bir şey yapmayacak olsa bile Tarih Türkiye’yi bir şey yapmaya zorlamaktadır.

***

Ortadoğudaki insanların davranışları incelenmiş, Anadolu’daki insanların olaylar karşısındaki tepkiler tahmin edilemeyen ülke insanların kategorisinde olduğu görüldüğünden yabancılar  Türkiye İnsanı ile güven sorunu yaşarlar.

NOT: Aytunç ALTINDAL Beyefendinin internet üzerindeki video bilgilerinden derlenmiştir.


[1] http://tr.scribd.com/doc/13225339/Bello-The-Vatican-Empire-The-Authoritative-Report-That-Reveals-the-Vatican-as-a-Nerve-Center-of-High-Finance-and-Penetrates-the-Secret-of-Papal-We

[2] Siyasa, İngilizcedeki policy sözcüğünün karşılığıdır. Belli bir konuda belirlenen hedef, izlenen yöntem ve izlemler bütünüdür. Örneğin Türkiye’nin kurduğu barajlar, Türkiye’nin su siyasasının bir parçasıdır. Siyasa sözcüğü, siyaset bilimi dışında fazla yaygın değildir. Onun yerine siyaset ya da politika sözcükleri kullanılmaktadır. Siyaset biliminde en çok kullanılan kelimelerden biridir. Yerini “siyaset” kelimesi almıştır. ama aralarında ince bir nüans farkı yok değildir. Buna göre, siyasa, daha ziyade kâğıt üzerindeki temel, genel planı ifade ederken siyaset, işin daha çok eyleme geçirilmiş, somutlaştırılıp daraltılmış halini anlatır.

Siyaset, siyasadan daha özel ve somuttur. Siyasa ise daha genel ve daha soyuttur.

*********************

 

FUTUR ANTERİEUR’DE [Gelecekte Bitmiş Zaman] NE OLACAK? Slavoj ZIZEK


TABİATIN SONU

Bugün tehdit altında olan, sadece Tarihin sürekliliği değil şahit olduğumuz, bizzat Tabiatın sonu gibi bir şey. Yakın zamanlarda Pakistan’da vuku bulan su baskınlarının ya da Rusya’daki yangınların etkisi Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısından çok daha feci. Yoğun nüfuslu dev bir toprak parçasının sular altında kaybolması ve böylelikle milyonların yaşam alanlarının temel koordinatlarını yitirmesi, bunu bizzat yaşamamış kişi için hayali güç bir olay: Toprak, sadece üstündeki tarlalarla değil ama oralarda yaşayanların rüyalarının malzemesini teşkil eden kültürel anıtlarla birlikte ortadan kalkmıştır ve böylelikle insanlar, suyun orta yerinde kalmış olmakla birlikte, sudan çıkmış balık gibidirler. Aynı şekilde, sokağa çıkıp solumanın artık tehlike arz ettiği Moskova gibi bir megapolde kişinin neler hissettiğini hayal etmek de çok güçtür binlerce kuşağın hayatlarının en aşikar temeli olarak gördüğü çevreler çatırdamaya başlamış gibidir. Tabii yüzyıllardır benzer afetlerin varlığını biliyoruz, hatta bunların bir kısmı tarihöncesidir. Ancak bugün yeni olan bir şey var: Artık biz, “büyüsünü yitirmiş” din-sonrası bir çağda yaşadığımız için bu türden afetleri, büyük doğal döngünün bir parçası ya da tanrısal gazabın bir ifadesi olarak anlamlandıramıyoruz bunlar artık, çok daha dolaysız bir biçimde, açık bir nedeni olmayan yıkıcı bir öfkenin anlamsız müdahaleleri olarak yaşantılanıyor. Fukusima nükleer santralının civarında yaşayan Japonların yaşantıladığı çıkmazı tahayyül edelim yıkım ve radyasyon, artık basit tabii felaketler olarak değil, Tabiatın sonu, tabii döngülerdeki derin bir bozukluk olarak yaşantılanmaktadır. Bu durumla kıyaslamak üzere, William James’in depreme verdiği tepkiyi nasıl anlattığına bakalım:

“Neşe ve hayranlıktan başka bir şey hissetmedim. Neşe, ‘deprem’ gibi soyut bir fikrin somutlanıp duyumsanır gerçekliğe tercüme edildiği zaman kazandığı canlılıktan ötürü /…/ ve hayranlık hissi de böylesi bir sallantıya rağmen, şu çelimsiz küçük ahşap evin kendini birarada tutmasından, dağılmamasından ötürü. Yüreğimde bir dirhem olsun korku yoktu; deprem tam bir zevkti, hoş gelmiş sefalar getirmişti.”

Yakın zamanlarda hayat alanlarını ta temellerinden sarsan depremi Japonlar’ın hissediş şeklinden ne kadar uzağız, bu alıntıda. Zaten, biyogenetikteki büyük buluşlardan çıkan ders de Tabiatın sonunun geldiği değil miydi? Gelişmelerini düzenleyen genetik mekanizmalara ulaşabilir hale geldiğimizde doğal organizmalar, teknolojik manipülasyonlara boyun eğen nesnelere dönüşecek. Sigmund Freud“medeniyetin memnuniyetsizliğinden söz etmişti insan denilen hayvan, medeni hayatın talep ettiği kısıtlar altında asla huzur bulamıyor, insanların içindeki bir şey daima medeniyete başkaldırıyor, diyordu. Çağda bilim ve teknolojinin getirdikleriyle birlikte memnuniyetsizlik, kültürden bizzat tabiata yöneliyor: Nüfuz edilemeyen yoğunluğunu kaybettikçe insani formunda olsun ya olmasın tabiat gayri tabiileşiyor. Bu haliyle bize, herhangi bir anda patlayıp felaketli istikametlere doğru saçılabilecek kırılgan bir mekanizma gibi görünüyor.

Günümüzde bilim ve teknoloji, hedefini doğal süreçleri anlamak ve yeniden üretmekle sınırlamıyor; bizi şaşırtacak yeni hayat biçimleri yaratmayı da hedefliyor. Amaç artık, (olduğu şekliyle) tabiata efendilik yapmaktan ibaret değil; amaç, alışageldik tabiattan buna kendimiz de dahil daha büyük, daha güçlü, yeni bir şey yaratmak doğal olamayan metotlarla üretilmiş tüm ucubeler, deforme inek ve ağaçlar, ya da, daha olumlu bir rüyadan örnek verelim, genetik manipülasyona uğratılmış organizmalar, hep işimize gelen bir istikamette “geliştirilmiştir. Acaba, nanoteknolojik deneylerin hangi öngörülmemiş sonuçlara gebe olduğunu tahayyül edebilecek miyiz: Kontrol dışı, kanser benzeri biçimlerde kendini yenide nüreten yeni yaşam biçimlerini?

Radikal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, işbu “tabiatın sonu” hali, Darvinizm’in temel dersi akılda tutularak tüm risk ve açılımları ile kabul edilmelidir: Tabiatın nihai öngörülmezliği. Biosfer üzerinde tam bir denetim sağlamayı beceremiyoruz; buna karşılık, maalesef, tabiatı çığrından çıkartabilir, dengesini bozup çıldırmasına ve arada bizi de süpürüp atmasına yol açabiliriz. Örnek, yakınlarda Batı Sibirya’da keşfedilen dev donmuş turbalık (Fransa’yla Almanya’nın toplamı büyüklüğünde): Bu turbalık çözült meye başladı; bu hal, ihtimaldir ki, karbon dioksitten yirmi kez daha reaktif bir sera gazı olan metandan milyarlarca tonu atmosfere salıverecek./ Bu hipotez üzerine düşünürken, bir yandan da Mayıs 2007 tarihli bir raporu13 da okumak gerek.

Radyasyonla Beslenen Mantarlar

Albert Einstein College of Medicin’deki araştırmacılar, bu makalede, bir kısım mantarın radyoaktiviteyi besin üretmek ve büyümelerini hızlandırmak amacıyla kullanma kapasitesine sahip olduğuna dair bulgular aktarıyor. Araştırmacıların ilgisini çeken şey, beş yıl önce, o sırada hâlâ yüksek radyoaktivite saçan Çernobil’deki reaktöre gönderilen bir robotun, yıkılan reaktörün duvarından aldığı siyah, melanin açısından zengin mantar örnekleriyle dönmesiydi. Araştırmacılar bundan sonra pek çeşitli mantarlar kullanarak bir dizi deney yaptılar. Biri melanin üretmeye zorlanan, diğeriyse tabii olarak melanin içeren iki tip mantar, iyonizasyona yol açan radyasyonun normal düzeyinin yaklaşık 500 katına tabi tutuldu; melanin içeren türlerin her ikisi de normal radyasyon seviyesindekine nisbetle kayda değer ölçüde hızlı büyüme kaydetti. İncelemelerini sürdüren araştırmacılar, melaninin, radyasyona maruz bırakıldıktan sonraki elektron spin rezonansını ölçtüler ve radyasyonun elektron yapısını değiştirecek şekilde melaninle etkileştiğini tespit ettiler ki bu, besin üretmek üzere radyasyonu zapt edip bir başka enerji formuna dönüştürmekte kritik bir adımdır. Böylelikle, radyasyon yiyen mantarı gelecek uzay yolculuklarının menüsüne eklemek yollu fikirler de dolaşıma girmiş bulunuyor: Iyonizasyona yol açan radyasyon, uzay boşluğunda bolca mevcut bulunduğundan, uzun sürecek uzay yolculuklarında ya da başka gezegenlerin kolonizasyonu esnasında astronotlar, tükenmez bir besin kaynağı olarak mantardan yararlanabilir…

Bu ihtimal karşısında dehşet hissine teslim olmaktansa, böyle durumlarda kişinin zihnini yeni olanaklara açık tutmasında fayda var. Unutmamalı ki “tabiat”, ihtimallere gebe, çokyüzlü bir mekanizma; tıpkı Altman’ın Sosyeteden İnsan Manzaraları’ında [Short Cuts] feci bir araba kazasının hiç akılda olmayan bir arkadaşlığa yol açtığı gibi tabiatta da felaketler beklenmedik olumlu sonuçlar da yaratabilir.

Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi]

Çevreciliği,“Batıyı kahreden ve sürekli genişleyen bir ruhi boşluğu doldurmak üzere şehirli ateistlerin benimsediği köktenci bir din”[ Adam Morton, “Sceptics Shadow of Doubt” The Age (Sidney), 2 Mayıs 2009, s. 4.] diye reddetmek kolay olmakla birlikte, ekoskeptiklere holokost inkarcılarının bir başka versiyonu gibi davranmak için hiçbir neden yok.

Global ısınma ile ilgili olarak ekoskeptiklerden öğrenilmesi gereken ikili bir ders var:

(1) Ekolojik kaygılara fiilen ne kadar çok ideolojik yatırım yapıldığı;

(2) faaliyetlerimizin doğal çevreler üzerindeki etkileri hakkında fiilen ne kadar az bilgimiz olduğu.

Ancak, bu “ucu açık”tarih mefhumu bile yetersiz kalıyor. Çizgisel tarihi evrimin ufkunda düşünülmez olan şey, geçmişe şamil olarak kendi varlığının imkanını başlatan seçim/eylem mefhumudur: Radikal bir Yeni’nin ortaya çıkmakla geriye dönük olarak geçmişi değiştireceği fikri tabii kasıt, aktüel geçmiş değil (burada bilimkurgu yapmıyoruz); kasıt, geçmişteki ihtimaller, ya da daha formal terimlerle ifade edecek olursak, geçmişe değin modal önermelerin değeri. Jean- Pierre Dupuy’un yaklaşımı şu ki, eğer (sosyal ya da çevresel) bir felaket tehdidi ile kozumuzu gereğince paylaşmak istiyorsak şu “tarihi” zaman- sallık mefhumundan da kurtulmamız gerekiyor: Yeni bir zaman mefhumunu devreye sokmak zorundayız. Dupuy bu zamanı “bir projenin zamanı”diye, geçmişle gelecek arasındaki bir kapalı devrenin zamanı diye adlandırıyor: Gelecek, geçmişteki eylemlerimiz tarafından rastlantısal olarak üretilir, bu sırada bizim eylemimiz de gelecekle ilgili kestirimimiz ve bu kestirime verdiğimiz tepki tarafından belirlenir.

“Felaketin kaydı geleceğe, şüphesiz, bir kader olarak düşülür ama olumsal bir kaza olarak da:Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi] zorunluluk kimliğinle gözükse de bu felaket vuku bulmayabilirdi. /…/ eğer sıradışı bir olay, örneğin bir felaket, cereyan etmişse, artık cereyan etmemiş olması mümkün değildir; ama henüz vuku bulmadığı sürece bu olay kaçınılmaz değildir. Öyleyse, olayın kaçınılmazlığını geçmişe dönük olarak yaratan şey, onun gerçekleşmesidir – vuku bulmuş olmasıdır.’’

[Jean-Pierre Dupuy, Küçük Tsunami Metafiziği, Paris: Seuil 2005, s. 19.]

Dupuy, Fransa’da 1995’te yapılan başkanlık seçimlerini örnek veriyor; ülkenin başlıca kamuoyu araştırma kurumunun Ocak tarihli öngörüsü şöyle:

“Eğer, önümüzdeki 8 Mayıs’ta Madam Balladur seçilecek olursa, başkanlık seçiminin sonucunun vukuundan önce karara bağlanmış olduğu söylenebilir”

 Eğer –hasbelkader- bir olay cereyan edecek olursa, kendisiyle birlikte onu kaçınılmaz gösteren olaylar zincirini de yaratacaktır. Hegel’deki olumsallık zorunluluk diyalektiği “in nuce” budur, altta yatan zorunluluğun kendini zahirinin tesadüfî oyunları içinde ve bunlar vasıtasıyla ifade ettiğine dair beylik lafız değil. Bu anlamda, kader tarafından belirlenmiş olmakla birlikte, kaderimizi seçmekte özgürüz. Dupuy, ekolojik krize de böyle yaklaşmamız  gerektiğini söylüyor: Felaket ihtimalleri hakkında “realistik” tahminlerde bulunarak değil, sözün eksiksiz Hegelci anlamında, çevre felaketini bir Kader olarak kabul etmek suretiyle: Balladur’un seçilmesi gibi, eğer felaket gerçekleşecek olursa, gerçekleşmesinin vukuundan önce tayin edildiği söylenebilecektir. Kader ve özgür eylem (“eğer’i kaldırmak üzere) demek ki kol kola gitmektedir: Özgürlük, en radikal şekliyle, kişinin Kaderini değiştirme özgürlüğüdür.

Öyleyse, Dupuy’un felaketle nasıl yüzleşmemiz gerektiğine dair önerisi de şöyle oluyor: Önce felaketi kaderimiz gibi, kaçınılmaz bir olay olarak, anlamamız ve bunu takiben de kendimizi bu kadere yerleştirerek, onun nokta-i nazarını kabul ederek geçmişe şamil olmak üzere onun geçmişine (geleceğin geçmişine) karşı olgusal ihtimaller (“şunu şunu yapsaydık, içinde bulunduğumuz felaket vuku bulmazdı.”) eklememiz ve son olarak da, bugünden bu karşı-olgusal ihtimallere dayalı eylemler üretmemiz gerekir.

İhtimaller seviyesinden bakıldığında, geleceğimizin yazgısı karadır, felaket vuku bulacaktır, kaderimizdir o ancak bundan sonra, bu kabulün ön planında, bizzat bu kaderi değiştirecek aksiyon için seferber olmalı ve böylelikle geçmişe yeni bir ihtimal yerleştirmeliyiz. Paradoksal ama felaketi engellemenin yegane yolu, onu kaçınılmaz kabul etmektir. Badiou’ya göre bir olaya sadakatin kipi “futur anterieur”dur: Kendini geleceğe doğru sollayarak geçen kişi, bugünkü eylemlerini, gerçekleşmesini istediği gelecek sanki şimdiden vakiymiş gibi düzenler. İşbu döngüsel futur anterieur stratejisi, aynı zamanda, bir felaket ihtimali (mesela, bir ekolojik felaket) karşısında yegane gerçekten efektif stratejidir: “Gelecek ihtimallere açıktır, hâlâ eyleme geçmek ve fecaatin büyüğünden kaçınmak için zamanımız var,” demek yerine kişi, felaketi kaçınılmaz olarak kabul etmeli ve sonra da kaderimiz namına “yıldızlarda yazılı”olanı geçmişe şamil olmak üzere silmek üzere geçmelidir.

Fransızcada “gelecek” anlamına gelen iki ayrı sözcük var ki bunları İngilizceye anlam kaybı olmadan çevirmek mümkün değil: futur ve avenir.

Futur şimdiki zamanın bir devamı, mevcut eğilimlerin tam bir aktüalizasyonu anlamında gelecek demekken; avenir, daha çok, bugünle radikal bir kopuşa, süreksizliğe işaret eder. Avenir, “gelmek” fiilindeki gibi gelecek olan /avenir/ anlamını taşır, sadece olacak olan anlamında değil. Farz edelim, günümüzün kıyamet benzeri global durumunda “geleceklin nihai ufku, Jean-Pierre Dupuy’un distopik “sabit nokta”sı, ekolojik yıkımın, global ekonomik ve sosyal kaosun sıfır noktası vb. olsun gelmesi süresiz olarak ertelenebilse bile bu sıfır noktası, kendi haline bırakıldığında gerçekliğimizin esas “atraktoru”udur. Bu felaketle savaşmanın yolu, felaketli “sabit nokta”ya doğru işbu kayışı kesintiye uğratan ve radikal bir Başkalık’ın ‘gelmesi’ için risk alan eylemlerden geçmektedir. Burada “gelecek yok” sloganındaki çokanlamlılık da görünür hale gelmektedir: Daha derin bir düzlemde slogan, ihtimallere kapalılığa, değişimin imkansızlığına değil, tersine, uğrunda çabalamamız gereken şeye işaret etmektedir felaketli “gelecek”in savunmasını kırmaya ve böylelikle Yeni bir şeyin “gelmesi”ne.

Yirminci yüzyılda Sol, ne yapması gerektiğini (proletarya diktatörlüğünü kurmak, vb.) biliyordu, ancak bunun için bir fırsatın doğmasını sabırla beklemek zorundaydı. Bizim durumumuzsa, bu sevimsiz halin tam tersidir. Bugün biz, ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz buna mukabil hemen şimdi eyleme geçmek zorundayız; zira eylemsizliğin sonuçları feci olabilir. Bugün biz, hepten uygunsuz koşullar altında, Yeni’nin gayyasına doğru adımlar atmak; sırf Eski’nin iyi yanlarını korumak için bile Yeni’nin özelliklerini yeniden icad etmek zorundayız. 1920’lerin ilk yıllarında Gramsci’nin yazılarını yayımladığı derginin adı Ordine Nuovo ’ydu (Yeni Düzen) sonraları bu isim aşırı Sağ tarafından iç edilecekti. Bu iç etme eyleminden hareketle, Gramsci’nin kullandığı adın altında yatan “doğru”nun kendini ortaya koyduğunu düşünmek ve, otantik bir Solun isyankar özgürlüğüne aykırı bulup hepten terk etmek yerine, her devrimin bir kere başarılı oldu mu kurmak zorunda kalacağı yeni düzeni tanımlamaktaki zorluğun bir endeksi sayıp bu ada geri dönmek gereklidir. Özetle, içinde yaşadığımız zamanlar, Stalin’in atom bombasını anlatmak için kullandığı sözlerle karakterize edilebilir: Sinirleri zayıf kişilere göre değil.

Bütün bunlardan çıkarılacak temel ders şu ki, insanlık daha “plastik” ve konargöçer bir tarzda yaşamaya hazırlıklı olmak zorundadır: Çevredeki yerel ve global değişimler, benzeri görülmemiş geniş-çaplı toplumsal transformasyonları zorunlu kılabilir. Diyelim dev bir volkanik patlama tüm bir İzlanda’yı yaşanmaz hale getirdi: İzlanda halkı nereye göçecek?

Hangi koşullarda?

Onlara kendilerine ait bir toprak parçası mı verilecek yoksa İzlandalılar dünyanın şurasına burasına mı dağıtılacak?

Ya da Kuzey Sibirya bugünkünden daha yaşanır ve tarıma uygun hale geldi, Sahra’nın Güney bölgeleri ise büyük bir nüfusu beslemek için fazla kuraklaştı buralardaki nüfusun hareketi nasıl örgütlenecek?

Geçmişte benzer şeyler olduğunda sosyal değişim vahşi ve spontan şekillerde, şiddet ve yıkım eşliğinde, cereyan etmişti böyle bir ihtimal bugünün koşullarında, tüm ulusların elinde kitle imha araçları varken, büyük bir felaket demektir. Şurası açık: Ulusal egemenliğin radikal bir şekilde yeniden tanımlanması ve global işbirliğinin yeni formlarının icad edilmesi gerekiyor. Peki, yeni iklim koşullarının ya da su ve enerji kaynaklarındaki bir kıtlığın zorunlu kılacağı muazzam iktisadi ve tüketimsel değişiklikler ne olacak? Hangi karar alma süreçleri ile bu değişimlere karar verilecek ve bunlar uygulanacak? Böylesi projelere girişmeye hazır mıyız?

Nicholas Stern, iklim krizini “insanlık tarihinin en büyük pazarlama fiyaskosu’’ diye nitelerken haklıydı.Yakınlarda Kishan Khoday adlı bir BM grup lideri bir yazısında şöyle diyor: “Yükseliş halinde bir global çevresel yurttaşlık ruhu ve iklim değişikliğini tüm insanlığın ortak kaygısı olarak görme arzusu var.”

Burada “global yurttaşlık” ve “ortak kaygı” terimlerini olanca ağırlığı ile anlamak gerek global bir politik örgütlenmeye ve piyasa mekanizmalarını nötralize edip yönlendirecek bir katılıma duyulan ihtiyaç, sözün gerçek anlamıyla komünist bir perspektif anlamındadır. “Ortak mülkiyet’e yapılan işbu atıf Komünizm mefhumunu diriltmenin de bir haklı gerekçesi olarak görülmelidir: Bu atıf, ortak olanın durmadan “çevrilip kapatılması” sürecininin, bu meyanda mülklerinden mahrum bırakılanların da proleterleştirilmesi süreci olduğunu görmemizi sağlar. Toplumlarımızdaki çeşitli proleterleşme süreçlerinin bir kıyamet noktasına doğru ilerlediği de artık bir sır sayılmaz: Ekolojik çöküş, insanların biyogenetik tarafından manipüle edilebilir makinelere indirgenmesi, hayatlarımız üzerinde mutlak dijital kontrol… Günümüzün tarihi durumu, bizi proletarya mefhumunu terke falan zorlamıyor; tersine, tarihi durumumuz bizi bu mefhumu Marx’ın bile muhayyilesini zorlayacak bir varoluşsal seviyeye dek radikalize etmeye zorluyor.

Kaynak:

Slavoj ZIZEK, Kıyametin Versiyonları, İngilizce Orijinali Versions of the Apocalypse Çeviren: Mehmet Budak, ENCORE, 2012,İstanbul, sh:59-76

THE DEAD / Ölüler (1987)


“Bir kadının gönlünü fethetmek,
gökyüzünden bir melek indirmek gibidir.”
Mümin

Yönetmen: John Huston

Ülke: İngiltere , İrlanda ,, ABD,

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 1989 (Türkiye)

Süre: 83 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Tony Huston, James Joyce

Müzik: Alex North

Görüntü Yönetmeni: Fred Murphy

Yapımcı: William J. Quigley, Wieland Schulz-Keil, Chris Sievernich

Nam-ı Diğer: John Huston’s The Dead

Özet:

Dublin’de iki yaşlı kız kardeş, yeni yılın hemen ertesinde bir davet verir. Görünürde herkes çok eğlenmektedir: Güzel bir ziyafet sofrası, sohbetler, müzik ve dans, davetlileri birbirine yakınlaştırır. Konuklar arasında ev sahiplerinin yeğeni olan Gabriel ve karısı Gretta da bulunur. Ancak dinlediği hüzünlü bir şarkı Gretta’ya kocasıyla paylaşmadığı bir sırrı hatırlatacaktır. Gecenin sonunda açığa çıkan bu sır yüzünden, Gabriel sadece eşiyle olan ilişkisini değil, yaşamın ve ölümün anlamını da sorgulayacaktır.

Filmden

“İnsan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.”

Şimdi öykü zamanı. Bay Grace bizi bir kere daha büyüleyecek misiniz?

Bayanlar ve baylar!

Bu akşam niyetim size eğlenceli bir öykü sunmaktı. Ama son zamanlarda elime öyle bir şey geçti ki bunu sizlerle paylaşmayı çok istiyorum. Bayan Gregory’nin çevirdiği Mükemmel bir aşk şarkısı gibi öykü.  Adı “Tutulmamış Yeminler”.

“Dün gece geç bir saatti.

Köpek seni konuşuyordu.

Bataklıktaki çulluk senden söz ediyordu.

Bütün ormana dağılan o yalnız cümle

sendin ve belki de bir eşin yoktu

ta ki beni bulana kadar.

Bana söz verdin.

Ve bana yalan söyledin.

Sürünün toplandığı yerde beni bekleyeceğini söylemiştin.

lslık çaldım, 300 kez adını haykırdım ama orada meleyen kuzulardan başka hiçbir şey bulamadım.”

“Bana zor olanı bulma sözü vermiştin. Gümüş direkli bir altın gemi. Her birinde pazar yeri olan 12 kasaba ve denizin kenarında beyaz, güzel bir avlu. Bana mümkün olmayan şeyler söz verdin. Balık derisinden yapılmış bir çift eldiven. Kuş derisinden yapılmış pabuçlar verecektin. Ve İrlanda ipeğinden yapılma bir elbise.”

“Annem bana seninle konuşmamamı söyledi. Ne bugün, ne yarın ne de pazar. Ama bana bunu söylemek için kötü zaman seçmiş. Bu kapıyı, ev soyulduktan sonra kapatmak demek. Doğuyu benden alıp götürdün. Batıyı benden alıp götürdün. Önümde olanı, arkamda olanı alıp götürdün. Benden Ay’ı aldın. Benden Güneş’i alıp götürdün. Korkarım ki, benden Tanrı’yı alıp götürdün.”

Bayan Gregory’nin çevirdiği bir öykü, çok tuhaf ama çok güzel. Böylesini hiç duymamıştım. Son derece gizemli. Böyle bir aşk hayal edemiyorum.

- Bence de çok güzeldi.

- Çok güzeldi. Mükemmel bir aşk şarkısı gibi.

Farklı bir isim kullandığınızı biliyorum.

- Benim mi?

 – G.C. kim?

 Daily Express’e yazı yazdığınızı öğrendim. Bence kendinizden utanmalısın.

- Kendimden neden utanacakmışım?

 – Ben sizden utanıyorum. Basit bir İngiliz gazetesine yazdığınız için. Batılı Briton olduğunuzu düşünmemiştim.

“Batılı Briton” da ne anlama geliyor?

 Sadece kendimize inanmak yerine, kurtuluşumuzu İngiltere’de gören biri demek.

Bayan Julia Morkan bir köle gibi gece gündüz kendini kilise korusuna adadı. Gece gündüz. Noel sabahı saat 6’da oradaydı, peki ne için?

 Tanrı’ya övgü için olabilir mi Kate Teyze?

 Kate Teyze:

Tanrı’yı övmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim Mary Jane. Papa’nın, yıllarını bir köle gibi koroya veren kadınları kovması ve yerlerini yumurcaklara vermesi bence övülesi bir davranış değildi. Papa bunun kilisenin iyiliği için olduğunu söyleyebilir ama bu hiç adil değil. Hiç değil!

Papa’nın haklılığını sorgulamıyorum. Yaşlı aptal bir kadınım, böyle bir şeyi düşünemem bile. Ama önemli başka şeyler de var, nezaket ve minnet duymak gibi. Eğer Julia’nın yerinde ben olsaydım,

Freddy, bir hafta sonra Melleray Dağı’na gideceğini söyledi mi?

 – Sahi mi?

 – Evet, çok hoş. Dinlenmek için sanırım. Orada havanın çok temiz olduğunu duydum. Keşişler de konuklardan tek kuruş dahi talep etmiyorlarmış. Ne konukseverler keşişler. Melleray Dağı’nda bolca kereviz bulacaksınız. Yani birisi oraya gidip, manastırı otel gibi kullanıp, yemeklerden yiyip içip sonra da tek kuruş ödemeden dönebilir mi?

 Çoğu insan dönerken manastıra bağışta bulunuyor. Keşke bizim kilisemiz de böyle bir olanak sağlasa. Keşişler asla tek kelime etmezler.

- Ve her sabah ikide kalkarlar.

- Dahası tabutlarında uyurlar.

Neden?

 Neden?

 – Çünkü orada düzen böyle.

- Evet ama neden?

- Kural böyle, hepsi bu.

Evet ama mantıklı bir açıklaması olmalı.

-Doktrini biliyorsunuz.

-Kilisenin bakış açısını demek istiyorum. Başkasının günahının kefaretini bizler ödeyebiliriz. Bunu bana Peder O’Rourke’un anlatmıştı. Bu şekilde hoşgörü edinilirmiş, evet. Günahlar affedilirmiş. Keşişlerinde yaptığı şey bu evet. Günahkarların bu dünyada işlediği bütün günahların bedelini ödüyorlarmış. Yaşanan bütün günahların  Yani bizim ipe gitmemizi önlemeye mi çalışıyorlar?

- Son günde, evet. Kıyamet gününde.

-Buna agnostikler, ateistler ve dinsizler de dahil mi?

 -Senin de nazik bir dille ifade ettiğin gibi, diğer inançlara sahip olanlardan söz ediyorum. Sanırım. Bu fikirden hoşlandım. Gayet makul. Bir tür beleş sigorta gibi. Ama tabut yerine şöyle yaylı bir yatakta olmaz mıydı bu iş?

 Keşişler çok iyi adamlardır. Dindardırlar. Tabutu, onlara nihai sonlarını hatırlattığı için kullanıyorlar.

Gabriel ve karısı Gretta 14 numaralı odada son konuşmaları.

Gabriel :

- Yorgun görünüyorsun.

Gretta:

- Biraz yorgunum.

- Hasta değilsin dimi?

 – Sadece yorgunum, o kadar. Freddy Malins’ı düşünüyorum da.

- Zavallı Freddy Malins. – Ne olmuş?

 Zavallı adam. Onunki gibi bir annem olsa, ben de kendimi içkiye verirdim. Hayır, sen sorumluluk sahibi birisin Gabriel.

Ne düşünüyorsun?

 Galiba biliyorum ben de.

- Biliyor muyum?

 – O şarkıyı düşünüyordum, hepsi bu.

Ne olmuş o şarkıya, seni neden ağlatıyor?

 Bana eski zamanlarda o şarkıyı söyleyen birini hatırlattı.

Kimmiş o eski zamanlardaki biri?

 Galway’de büyükannemle yaşarken tanıdığım biriydi.

Aşık olduğun biri mi?

 O zamanlar tanıdığım genç bir çocuk. Adı Michael Furie’ydi. Sık sık bu şarkıyı, “Lass of Aughrim”i söylerdi. Çok hassas biriydi. Onu çok net hatırlıyorum. Çok güzel gözleri vardı. İri, koyu renkli gözler. Hele gözlerindeki o ifade. Bakışları. Yani ona aşıktın. Galway’deyken onunla uzun yürüyüşlere çıkardım. Belki de lvors’la Galway’e gitmek istemenin nedeni budur.

- Ne için?

 – Ne bileyim?

 Onu görmek için belki. O öldü. Öldüğünde henüz 17 yaşındaydı. O yaşta ölmek korkunç bir şey, değil mi?

 – Ne yapıyordu?

 – Gazhanede çalışıyordu. Anladığım kadarıyla bu Michael Furie’ye aşıktın, Gretta?

 Çok iyiydik onunla o zamanlar.

Genç yaşta ölmesinin nedeni neydi?

 Verem miydi?

 Sanırım benim için öldü. Kış mevsimindeydik, henüz ilk günlerinde. Dublin’deki rahibe okuluna gelmek için büyükannemin evinden ayrılacaktım. O günlerde Galway’deki evinde hastaydı. Evden çıkmaması gerekiyordu. Oughterard’daki ailesine de durumu bildirmişlerdi. Kötüye gittiğini söylüyorlardı. Doğrusunu hiç bilmedim. Zavallı çocuk. Bana çok düşkündü. O çok ince bir çocuktu. Birlikte yürüyüşlere çıkardık, Gabriel. Kırların nasıl olduğunu bilirsin. Sağlığı elverse şarkı söylemeyi öğrenecekti. Çok güzel bir sesi vardı.

-Zavallı Michael Furie. Peki, sonra ne oldu?

 Sonra Galway’den ayrılıp okula gelme vaktim yaklaştığında durumu daha da kötüleşmişti. Onu görmeme izin yoktu. Ben de ona mektup yazdım, Dublin’e gideceğimi yazın döneceğimi ve o zamana dek iyileşeceğini umduğumu söyledim. Yola çıkmadan bir gece önce, büyükannemin evinde valizimi hazırlıyordum. Pencereye bir çakıl taşının atıldığını duydum. Ama cam ıslaktı ve dışarısı seçilmiyordu. Hemen alt kata indim ve arka kapıdan bahçeye çıktım. Zavallı Michael orada bahçenin köşesinde soğuktan titriyordu. Ona geri dönmesini söylemedin mi?

 Ona hemen eve dönmesi için yalvardım. Yağmurun altında öleceğini söyledim ama o yaşamak istemediğini söyledi. Gözleri bugün gibi gözümün önünde. Eve döndü mü?

 Evet, döndü. Ama manastıra gideli sadece bir hafta olmuştu ki öldüğünü öğrendim. Onu Oughterard’a gömdüler. Ailesinin olduğu yere. Öldüğünü öğrendiğim gün Bunu öğrendiğim gün

Gabriel :

   Kocan olarak hayatında ne kadar küçük bir rol oynuyormuşum. Sanki karı koca gibi hiç yaşamamışız. Eskiden nasıldın? Yüzün hâlâ çok güzel. Ama Michael Furie’nin uğruna cesurca öldüğü yüz, aynı yüz değil. Duygularım neden böyle ayaklandı? Bu nasıl oldu? Arabayla evden ayrıldık. Elini öptüğümde tepki alamadım  Teyzemin partisi  Aptalca konuşmam. Şarap, dans, müzik  Zavallı Julia Teyze  Gelin Kılığında’yı seslendirirken yüzünde bitkin bir ifade vardı. Yakında o da bir gölge olacak. Patrick Morkan ve atı gibi. Belki yakında ben de o misafir odasında siyahlar giyinmiş, oturuyor olacağım. Perdeler çekilmiş olacak. Avutucu taziye sözcükleri arayacağım ancak sadece işe yaramaz laflar bulacağım. Evet, çok yakında böyle olacak. Gazeteler doğru yazıyor. İrlanda’nın her yerinde kar var. Merkezdeki karanlık ovanın her yerini, ağaçsız tepeleri kaplıyor. Allen Bataklığı’nın üzerini örtüyor. Karanlık ve asi Shannon’ın dağlarının üzerine düşüyor  Hepimiz sırayla birer gölge oluyoruz. Diğer dünyaya tutkuyla, başımız dik, cesur bir edayla gitmek varken siliniyor, yaşlanmaya yenik düşüyoruz.Sana yaşamak istemediğini söyleyen sevgilinin gözlerini kalbinde ne kadar sakladın? Ben hiçbir kadın için böyle hissetmedim. Ama böylesi bir duygunun aşk olduğunu biliyorum. Bunu başaranları düşünüyorum. Zamanın varoluşundan beri. Onlar gri dünyalarına doğru yol alırken  ben hafifçe çırpınıyorum. Etrafımdaki her şey gibi; onların iz bıraktığı ve yaşadığı bu dünya küçülüyor ve yok oluyor. Karlar düşüyor. Michael Furie’nin gömülü olduğu ıssız kilise mezarlığına yağıyor. Evren boyunca yavaşça süzülüyor ve düşüyor. Nihai sonlarının inişi gibi, tüm yaşayanların ve ölülerin üzerine

******

http://shortstorydunyasi.blogspot.com.tr/2012/01/olu-dead-james-joyce.html http://shortstorydunyasi.blogcu.com/olu-james-joyce-1-bolum/3463942

 

‘BİLİNMEYEN BİLİNENLER’, BİLDİĞİMİZİ BİLMEDİĞİMİZ ŞEYLER: Slavoj Zizek


Çin’de, eğer birinden gerçekten nefret ediyorsanız, ona “inşallah ilginç zamanlarda yaşarsın.”diye beddua edilirmiş.

Rumsfeld Ve Arılar

Kaçınmamız gereken bir çifte tuzakla karşı karşıyayız: Bir yanda, çevre felaketlerini bilim ve teknoloji yoluyla çözülebilir bir probleme indirgeyerek ekolojiyi “ideolojik olmaktan çıkarma” [de-ideologize] eğilimi; diğer yanda da, ideolojiyi New Age mitolojisi usulü “tinselleştirme” eğilimi.

Bu iki yaklaşım, ekolojik problemin ekonomik, politik ve ideolojik köklerini açıklayan somut bir sosyal analizi paylaşıyor. Bilim şarttır, ancak işi bilime bırakamayız: Hayatlarımızı nasıl dönüştürmemiz gerektiğini söyleyemez bize. Çünkü bu dönüşüm, nasıl bir hayat sürdürmek istediğimize ilişkin sosyopolitik “normatif’ fikirlere dayanmak zorundadır. Öyleyse birbirine çatışır gözüken bir dizi çözümü yetersiz bulmak ve reddetmek zorundayız: Ekolojik tehditlere tamamen teknik ve yeni üretim biçimleri (nanoteknoloji) ve yeni enerji biçimleri ile çözülesi problemlerimiz gibi muamele etmek yeterli olmadığı gibi, dolaysız bir New Age ruhiyatçılığı da meseleyi halletmez. Kapitalizmin ekolojik bir yeniden örgütlenmesini talep etmek yeterli olmadığı gibi, modem öncesi organik bir topluma ve onun bütüncül bilgeliğine dönmek de meseleyi halletmez. İhtiyaç duyduğumuz şeylerden birincisi, durumumuzun benzersizliğine yeni gözlerle bakmaktır. Her ne kadar kapitalizm, sonsuz bir uyarlanabilirliğe sahipse de (akut bir çevre krizi durumunda mahut uyarlanırlık, ekolojiyi kolayca kapitalist bir yatırım ve rekabet sahasına çevirmektedir), karşı karşıya olduğumuz riskin tabiatı pazar esaslı bir çözümü tamamen dışlamaktadır.

Neden?

Çünkü kapitalizm, çok belirli sosyal şartlar altında çalışır: Pazarın “görünmez eli”ne duyulan bir güvene dayalıdır, bu güven de bir çeşit Aklın Kurnazlığı gibi, bireysel egotizmlerin kamu yararına hizmet etmesini güvence altına alır. Ancak şimdilerde radikal bir değişimin orta yerindeyiz: Bugün misli benzeri görülmemiş bir ihtimal ufukta belirmiş bulunuyor — bir ekolojik felaket, ölümcül biyogenetik mutasyon, nükleer savaş ya da benzeri bir askerisosyal belayı tetikleyen insanoğlunun müdahalesiyle dünyanın akışının felakete doğru bir şekilde değişmesi olası. Artık eylemlerimizin kapsamının sınırlı olduğu varsayımına bel bağlayamayız: Artık, biz ne yaparsak yapalım, tarihin umursamadan yoluna devam edeceği doğru değil.

Günümüzde sık sık, bilimsel uzmanlığın sağladığı bilgilere fazlaca güvendiğimiz, buna mukabil bize bilimsel-teknolojik yaklaşımda bir şeylerin hatalı olduğunu söyleyen içgüdülerimize yeterince güvenmediğimiz iddia ediliyor. Ancak problem, çok daha derinlerde; problem, bizzat, bildiğimiz şekliyle sıradan yaşantılar dünyasına uyumlanmış ve bu yüzden de gündelik gerçekliğin akışının gerçekten bozulabileceğine inanmayı bir türlü beceremeyen aklı selimin güvenilmezliğinde yatıyor. Bu noktada tutumumuz, garip bir şekilde çatallanıyor:

“Gayet iyi biliyorum ki (küresel ısınma tüm insanlık için bir tehdit oluşturuyor), ama yine de … (buna gerçekten inanamıyorum).”

“Aklımın dolaysız bağlarla bağlı olduğu çevreme şöyle bir bakmak yeterli: Yeşil otlar ve ağaçlar, rüzgarın ıslığı, gün doğumumsan bütün bunların gün gelip bozulacağına inanabilir mi? Ozon delindiğinden dem vuruyorsunuz  ancak ben göğe ne kadar bakarsam bakayım, delik falan görmüyorum; tek gördüğüm, hep o gri ya da mavi gökyüzü.”

Bir kısım çiftçinin Çernobil faciasının olduğu yerlerde hayatlarını her zamanki gibi sürdürmesine şaşmamalı  bunlar, radyasyon denilen nesne hakkındaki anlaşılmaz muhabbeti duyuyor, ama kulak asmıyorlar.

Her tarafta patır patır riskler beliriyor ve biz de bunlarla başa çıkar diye bilim insanlarına güveniyoruz. Problem tam da burada: Bilimcilerin bilmesi gerek, ama bilmiyorlar işte.

Bilimin toplumlarımızdaki yayılımının iki beklenmedik özelliği var: Bizler, en mahrem tecrübelerimizde bile (cinsellik ve din) bilime gittikçe fazla itimat ederken, bizzat bilimin bu heryerdelik hali, bilimsel bilgiyi de çok sayıda çatışan açıklamadan oluşan tutarsız bir alana çeviriyor. Sıkça kullanılan “uzman görüşü” terimi de bu yeni durumun bir belirteci: Eskiden, biz sıradan ölümlülerin türlü çeşitli görüşleri olurdu da tek, evrensel ve bilimsel doğruyu, döner bilim insanlarından beklerdik. Günümüzün yeni biliminden duyup duyacağımızsa bir dizi çatışan “uzman görüşü” oluyor… Bu durumda, Avrupa’da uçuş yasaklarının kalkmasından bir hafta sonra, medyada, bu kez bir başka “uzman görüşü”ne dayanan, ve Avrupa üstünde gerçekten tehlike arz eden bir volkanik kül bulutunun falan zaten hiç oluşmadığını söyleyen haberleri okumanın da şaşırtıcı bir yanı kalmıyor  bütün yaygara, bir panik reaksiyonundan ibaretmiş meğer.

Mesele kime inanacağımızı bilmemekte:Ekolojik bozulmanın etkilerini bizzat hissetsek bile (ötede bir kuraklık, beride alışılmadık derecede şiddetli bir fırtına) uzmanların bu sonuçlarla onların nedenleri arasında kurduğu bağlantılar, biz sıradan insanlar için aşikar olmaktan uzak kalıyor.

Bilimin işbu çaresizliğini bir yandan açığa vuran ve öte yandan da uzmanların verdiği teminatların oluşturduğu aldatıcı bir perdeyle örten paradigmatik kategorinin adı, “sınır değeri”dir. Çevreyi korkmadan ne kadar daha kirletebiliriz, daha ne kadar fosil yakıt yakabiliriz, zehirli bir maddenin ne kadarı sağlığımız için tehdit oluşturmaz… (bir de ırkçı bir versiyon ekleyelim, topluluğumuza, kimliğimizi tehlikeye atmadan, daha ne kadar yabancıyı entegre edebiliriz)? Burada karşılaştığımız apaçık problem, durumun şeffaf olmaması nedeniyle, her sınır değerinde keyfi ve kurgusal bir yan bulunmasıdır doktorların önerdiği azami kan şekeri değerinin doğru değer olduğundan, bunun üstüne çıktık mı tehlikeli alana girdiğimizden, altında kaldığımızda güvende olduğumuzdan, emin olabilir miyiz? Ya da global sıcaklıkta 2 dereceyi aşmayan bir artışın tolere edilebileceğinden, bunun üstününse felaketlere yol açacağından?

Durumu daha da karmaşıklaştıran şey, ekolojik tehditlerin birçoğunun bizzat bilim ve teknoloji tarafından yaratılması (endüstrinin ekolojik sonuçları, kontrolsüz biyogenetiğin psişik sonuçları, vb.). Ama, modern bilimi suçlamak da burada fazla basit kaçıyor: Bilimler hem riskin kaynağı (kaynaklarından biri), hem tehditleri anlamak ve tanımlamakta kullanabileceğimiz yegane araç ve hem de tehditlerle başa çıkmakta, bir çıkış yolu bulmakta yararlanacağımız kaynak (kaynaklardan biri). Global ısınmadan bilimsel-teknolojik toplumu sorumlu tutsak bile, sadece bu tehdidi kaldırmak için değil, çoğu kez tehdidin farkına varmak için bile dönüp dolaşıp yine bu bilime başvuracağız  gökyüzündeki “ozon deliği”ni sadece bilim insanları görebiliyor, örneğin. Richard Wagner’in Parsifal’indeki “yarayı sağaltan onu açan kargıdır, yine” dizesi yeni bir bağlam kazanıyor: Bilim-öncesi holistik bilgeliğe dönüş yok, içinde bulunduğumuz dertten bizi kurtaracak olan bilimdir, yine.

Ancak, bilgimizin işbu sınırlılığından asla, ekolojik tehdidi abartmayalım yollu bir sonuç çıkarılamaz. Tersine, madem son derecede öngörülemez bir durumdayız, o zaman daha da dikkatli olmamız gerekiyor. Kompleks sistemler teorisi, bu türden sistemlerin iki karşı özelliği bulunduğunu —bir yandan kuvvetli, dengeli bir karaktere sahip olduklarını, öte yandan da aşırı hassas olduklarını açıklar, bize. Bu sistemler, şiddetli bozucu etkilere intibak kabiliyetindedir, onları bünyelerine entegre edebilir, yeni bir denge ve stabiliteye kavuşabilirler tabii, belli bir eşiğe (bir “devrilme noktası”na) kadar. Bu eşik aşıldı mı, küçücük bir bozucu etki, topyekun bir felakete neden olabilir ve tamamen yeni bir düzenin kurulmasına yol açabilir. Uzun asırlar boyunca insanlık, üretim faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkisini dikkate almaya ihtiyaç duymadı tabiat ormansızlaştırmaya, kömür ve petrolün kullanılmasına, vb. kendini uyarlayabiliyordu. Ancak bugün bir devrilme noktasına yaklaşıp yaklaşmadığımızdan emin değiliz gerçekten de bundan emin olamıyoruz, zira bu türden eşikleri ancak iş işten geçtikten sonra net bir şekilde algılayabiliyoruz.

2010’da global ısınmanın gerçek durumu konusunda yürütülen çok sayıda tartışmaya tanık olduk bir kısım şüpheci, olgunun varlığını bile sorguladı. Bu kesinsizlikler, durumun fazla da ciddi olmadığına dair belirtiler olarak görülmemelidir; bunlar sadece, durumun sandığımızdan da kaotik olduğuna, doğal ve sosyal faktörlerin artık ayrılamayacak şekilde birbirine dolaşmış bulunduğuna delalettir. Bugün, doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımları atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa, her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır bu durumda, ne yapsak kaybetmiş olacağız. Söz konusu olan bir ekolojik felaketse, ikisinin arası diye bir şey olamaz. Böyle bir durumda, bütün o öngörü, ihtiyatlı davranma ve risk kontrolü muhabbetleri anlamsızlaşır; çünkü, Rumsfeld’in bilgi teorisinin terimleriyle, uğraştığımız nesne, “bilinmeyen bilinmeyenler”dir: Sadece devrilme noktasının nerede olduğunu bilmemekle kalmıyoruz, tam olarak neyi bilmediğimizi de bilmiyoruz.

Mart 2003’te Donald Rumsfeld bilinen ve bilinmeyenin ilişkisi hakkında bir parça amatör filozofluğa soyundu:
2003’te Rumsfeld biraz amatörce, bilinen ve bilinmeyen arasındaki ilişki hakkında felsefe yapmaya girişti:
“Bilinen bilinenler vardır. Bunlar bildiğimizi bildiğimiz şeylerdir. Bilinen bilinmeyenler vardır. Yani, bazı şeyler vardır ki bilmediğimizi biliriz. Fakat bilinmeyen bilinmeyenler de vardır. Bunlar bazı şeyler ki bilmediğimizi bilmeyiz.”
Onun eklemeyi unuttuğu önemli bir dördüncü tanım var:
‘bilinmeyen bilinenler’, bildiğimizi bilmediğimiz şeyler.
Eğer Rumsfeld, Irak’la bir ihtilaf halinde başlıca tehlikenin “bilinmeyen bilinmeyenler”den yani Saddam’dan kaynaklanan ve ne olabilecekleri konusunda bir şüphe dahi oluşturamayacağımız tehditlerden oluştuğunu düşünüyor idiyse, ona verilecek cevap, tersine, başlıca tehlikenin “bilinmeyen bilinenler”den kaynaklandığıdır, yani varlıklarını bile fark etmediğimiz ve onun  için inkar ettiğimiz inanç ve varsayımlarımız dan…
Ekoloji söz konusu olduğunda, bu inkar edilen inanç ve varsayımlar bizi, bir felaketin muhtemel olduğuna inanmaktan alıkoymakta ve “bilinmeyen bilinmeyenler”le karışıp kaynaşmaktadır.

Arılar neden kitlesel olarak ölüyor, özellikle de ABD’de? Bazı kaynaklara göre, bu ülkedeki arı nüfusu %80’ler mertebesinde gerilemiş bulunuyor. Bu felaketin besin zincirimiz üzerinde yıkıcı bir etkisi olabilir: İnsanoğlunun gıdasının yaklaşık üçte biri, böcekler tarafından tozlaştırılan bitkilerden geliyor, ki bunun da %80’inden bal arıları sorumlu… İşte, olası bir global felaketi kafamızda tam da böyle canlandırmalıyız: Bing bang falan değil, kahredici global etkileri olan ufacık bir kesinti, insan burada yapılması gereken şeyin doğal dengeyi tekrar tesis etmek olduğundan bile emin olamıyor hangi dengeye? Ya ABD ve Avrupa’daki arılar sınai kirliliğin belli bir derecesine ve tarzına uyum geliştirdiyse?

Arıların kitlesel ölümünde bir gizem var: Aynı şey eşzamanlı olarak dünyanın (gelişmiş ülkelerin) her tarafında vuku buluyorsa da yerel incelemeler farklı nedenlere işaret ediyor: Tarım ilaçlarının arılar üzerindeki zehirleyici etkisi, iletişim araçlarının saldığı elektronik dalgaların bunların uzamsal yön bulma duyularını yitirmesine neden olması, vb. Nedenlerin işbu çokluğu, nedenle sonuç arasındaki bağı belirsizleştirmekte ve, tarihten de bildiğimiz gibi, ne zaman nedenle sonuç arasında bir kopukluk doğsa, orada daha derin bir Anlam arayışı da insanların kanına girer: Ya doğal nedenlerin altında daha derin bir ruhsal neden yatıyorsa? Yoksa, doğa bilimlerinin bakış açısıyla başka başka nedenlere bağlanan bu olgunun gizemli eşzamanlılığını nasıl açıklayabiliriz? İşte burada “ruhiyatçı ekoloji” dediğimiz nesne sahneye çıkıyor: Arı kovanları, bir çeşit köle kolonisi, arıların insafsızca sömürüldüğü temerküz kampları değil midir? Ya onları sömürdüğümüz için Tabiat Ana bize sillesini vuruyorsa?

Bu ruhiyatçı iğvaya karşı en iyi antidot, tekrar Rumsfeld’in epistemolojisine başvurarak söyleyeceğim, arılar vakasında hem bildiğimizi bildiğimiz (tarım ilaçlarına karşı hassasiyetleri) ve hem de bilmediğimizi bildiğimiz (örneğin insanın yol açtığı radyasyona nasıl tepki verdikleri) şeyler olduğunu akıldan çıkartmamaktır. Ama her şeyin ötesinde bilinmeyen bilinmeyenler ve bilinmeyen bilinenler var. Arıların çevreleri ile etkileşiminin öyle boyutları var ki, bunları sadece bilmemekle kalmıyoruz, bu boyutların farkında dahi değiliz. Ve, bir de “bilinmeyen bilinenler” var: Arılar konulu incelemelerimizi hem saptıran ve hem de bunları tarafgir gözlerle görmemize neden olan her türlü insan-merkezli önyargı.

Ancak bu türden olayların en rahatsız edici yönü, Lacan’ın “gerçekteki bilgi”diye adlandırdığı bir başka türden bilgideki hayvansal ve bitkisel hayatı düzenleyen “içgüdüsel” bilgideki— bozulmadır. Bu anlaşılması güç bilgi birden çığrından çıkabilir. Kış fazla sıcak geçtiğinde bitki ve hayvan alemi Şubat ayındaki sıcak havayı Bahar’ın bir işareti olarak okuyup buna göre davranmaya başlar ve böylelikle gecikmiş soğuklara karşı bizzat savunmasız kalmanın dışında doğal üreme ritmini hepten aksatırlar. Büyük ihtimalle arıların başına gelen de, bu türden bir şey.

Ancak, anlam arayışını besleyen şey de, bu oldukça nedensel geçirimsizlik, nüfuz edilmezlik hali. Alışılageldik varoluş şeklimizin temel çerçevesini dengesizleştirecek bir felaket tehdidi ile karşılaştığımızda ilk ve kendiliğinden tepkimiz, gizli bir anlam arayışına girmek oluyor: Böyle bir tehdit doğduğuna göre bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız, diyoruz… Anlam olsun da çamurdan olsun: Gizli bir anlam varsa, evrenle bir diyalog da var demektir, işte bu nedenle, AIDS’ten ekolojik felaketlere ya da Holokost’a dek, potansiyel ya da fiili felaketlerle karşılaştığımızda anlam arayışı denilen iğvaya direnmek, bizim için hayati. Jerry Fahvell ve Pat Robertson’ın 9/11 saldırısına ilk reaksiyonu, bu olayı, Amerikalıların sürdürdüğü günahkar hayat nedeniyle, Tanrı’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne sağlaya geldiği korumayı kaldırdığının bir işareti olarak görmekti. Hedonist materyalizmi, liberalizmi, gemi azıya almış cinselliği suçlamış ve Amerika’nın hak ettiğini bulduğunu söylemişlerdi.Peki, çevresel dertlerimizi doğal kaynakları insafsızca sömürdüğümüz için Tabiat Ana’nın bizden aldığı bir intikam olarak okuyan “derin çevreciler”in yaptığı da buna benzer bir şey değil mi?

Böyle iğvalara karşı, Düşüş-öncesi [] özsel birliğe dönmeyi öneren her türü ideolojiyi ısrarla ve yoruma yer bırakmayacak şekilde reddetmeliyiz. Arthur Rimbaud’nun dediği gibi il faut etre absolument moderne  kararlı bir şekilde modern kalmalı ve kapitalizm eleştirisinden kalkıp “araçsal akıl” ve “modem teknolojik uygarlık”ın eleştirisine doğru aşırı hızlı ve üstünkörü genellemeler yapılmasını reddetmeliyiz. 28 Kasım 2008’de Bolivya devlet başkanı Evo Morales“İklim Değişikliği: Gezegenimizi Kapitalizmden Koruyun” başlıklı bir açık mektup yayınladı. Açılış cümleleri şöyle:

 “Kardeşler: Günümüzde Tabiat Ana hasta. /…/ Her şey kapitalist sistemi doğuran 1750’deki endüstri devrimi ile başladı. ‘Gelişmiş ülkeler’, ikibuçuk asırda, beş milyon asırda oluşmuş fosil yakıtların çoğunu tüketti. /…/ Rekabet ve kapitalizmin sınır tanımaz kâr hırsı, gezegenimizi harap ediyor. Kapitalizmde bizler insan değil, tüketiciyiz. Kapitalizmde Tabiat Ana yok, onun yerine hammaddeler var. Dünyadaki asimetri ve dengesizliklerin kaynağı kapitalizmdir.”

[www.bolwiarising.blogspot.com/2007/09/lets'respect'0ur'inoth er'earth.html adresinde bulunabilir.]

Morales hükümeti, Bolivya’da izlediği politikalarla, günümüz ilerici mücadelesinin en ön saflarında yer alıyor ancak alıntıladığım satırlar, acı verici bir açıklıkla, bu politikanın ideolojik sınırlarına işaret ediyor (ki, bunlar için daima pratik bedeller ödenir). Morales konuşmasında, hiç problem etmeden, çok belirli bir tarihsel anda vuku bulan bir Düşüş anlatısına dayanıyor:

“Her şey 1750’deki endüstri devrimi ile başladı” ve, tahmin edileceği üzere, bu Düşüş de Tabiat Anamızı yitirmemiz anlamına geliyor: “Kapitalizmde Tabiat Ana yok.”(Burada insan, kapitalizmin bir tane iyi yanı varsa, o da, artık kapitalizmde Tabiat Ana’nın olmamasıdır, dememek için kendini zor tutuyor.) “Dünyadaki asimetri ve dengesizliklerin kaynağı, kapitalizmdir.”  bu, amacımız “doğal” denge ve simetriyi yeniden tesis etmek olmalıdır, anlamına geliyor. Burada Morales’in saldırdığı ve reddettiği şey, bizzat modern öznelliğin yükselmesi sürecidir; ki, tabiat anaya (ve cennet babaya) ve tabiatın “ana-erkil düzenindeki sağlam köklerimize dair geleneksel cinselleştirilmiş kozmolojiyi ortadan kaldıran da, bu modern öznelliktir. Bu tür bir ekolojinin, güçlenip, yeni yüzyılın hâkim ideoloji biçimi olma ve kitlelerin yeni afyonu sıfatıyla, düşüş halindeki dinin yerine geçme şansı çok yüksek:

Eski dinin temel fonksiyonunu, sınırlar dayatabilecek sorgulanamaz bir otorite oluşturma fonksiyonunu, devir alıyor. Bu nedenden ötürü, her ne kadar çevreciler sürekli olarak, yaşam şeklimizi radikal bir şekilde değiştirmemizi talep ediyorsa da, bu talebin altında yatan şey, tam da zıddıdır  değişime, gelişmeye, ilerlemeye duyulan derin bir güvensizlik hissidir: Her radikal değişim hiç istemeden de olsa, bir felaketi tetikleyebilir.

***************

Bu konuya “dengeli bir bakış” ı tercih edersek, Hitler’e daha “dengeli bir bakış” talep edenler gibi davranmış oluruz:
Tamam, Hitler toplama kamplarında milyonları öldürmüş olabilir ama bir yandan da iktidarı esnasında işsizlik ve enflasyonu kaldırdı, otoyollar yaptı, trenlerin zamanında kalkmasını sağladı… (Gerçi ekoloji konusunda önerilen “dengeli bakış”, daha çok, bir kısım neoNazi yeşilin önerdiği sapkın Hitler savunmasının tersine çevrilmesine benziyor:

Tamam, Hitler Yahudileri öldürmek gibi bir kısım iyi işler yaptı; ancak otoyollar inşa etmek ve böylelikle, tabiatı tahrip etmek gibi korkunç şeyler de yaptı. Bu nedenle onu reddetmeliyiz!”) Eşiğinde bulunduğumuz felaketin konturları gitgide netleşiyor:
Deniyor ki, Çin’de, eğer birinden gerçekten nefret ediyorsanız, ona “inşallah ilginç zamanlarda yaşarsın.” diye beddua edilirmiş. Tarihi olarak ilginç zamanlar, kargaşa, savaş ve iktidar mücadelelerinin yaşandığı, milyonlarca masumun ağır bedeller ödediği dönemlerdir. Bugün, apaçık ki, bir ilginç zamanlar çağına yaklaşmaktayız. [sh:23-24]

 

Kaynak:
Slavoj ZIZEK, Antroposen’e Hoşgeldiniz, İngilizce Orijinali Welcome to the Anthropocene trc: Mehmet Budak, Encore, Şubat 2012,  İstanbul, sh:59-76

[1]  Adem’in günaha düşüşü, Cennet’ten düşüşü

YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter


Çocuklarımızın 2001 yılında tanıştıkları/tanıştırıldıkları Wicca Dini ve peygamberi Harry Potter, nasıl bir “üst çalışma”nın ürünü olduğunu anlamakta çok geç kalmış olabiliriz. Konunun maddi getirisi yanında, çocuklarımız, peygamberimizin hayatından çok Wicca dinini ve gizlice servis edilmiş sahte  peygamber Harry Potter’u çok iyi tanımaktadırlar.

Bu meyanda Allah Teâlâ, her zaman olduğu gibi, Harry Potter, karakterini canlandıran Daniel Radcliffe’nin,“Uyuşturucu Batağında”ki haberleriyle, uydurma dinin baş aktörünü ve yan getirilerinin perişan hallerini tezahür ettirmiştir. Yaşı geçkin olanlar bilir, ‘Superman’filmlerinin unutulmaz yıldızı Christopher Reeve, Reeve, attan düşerek felç olmuştu. 9 yıl felçli olarak yaşam mücadelesi vermiş ve kalp kriziyle vefat etmişti.  

Burada anlatmak istediğimiz hikmet, Allah Teâlâ’nın kullarını ve İslâm Dinini muhafaza ettiğini göstermektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”

[Kur’ân-ı Kerim,Kıyamet,36]

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katliisimli eserinden sizlerle bir kısmı paylaşacağım.

Wicca dini: [Hristiyanlık öncesi geleneklere dayandırılan çok tanrılı neo-pagan din (doğa üzerine odaklanmış, genellikle inançsızlarca bir çeşit büyücülük olarak görülen)]

Harry Potter, 2001 yılından bu yana etkinliğini sürdürüyor ve Wicca dini bugünün dünyasında en hızlı yayılan dinlerden biri olma niteliğini ko­ruyor.Yirmi birinci yüzyılda cadılar ve cadılık bizi hâlâ ebedi bir büyünün etkisi altında tutmaya devam ediyor. Harry Potter’ın görülmemiş başarısı daha çok JK Rowling’in bazı orijinal figürleri canlandırmaktaki dahiyane yeteneğinden kaynaklan­maktadır.

Cadı, büyücü ve sihirbaz: hepimiz içgüdüsel olarak bunların kim olduğunu ve neler yapabildiklerini biliriz. Dö­nüştürücüler, şekil değiştiriciler, iyileştiriciler, falcılar, meydan okuyucular ve yıkıcılar: her kültür kendi cadısına ve büyücü­süne sahiptir ve her kültürde bunlara imrenilir ve bunlardan korkulur. Genç Harry Potter ve okul arkadaşları zarif bir şekil­de Batı’nın cadı ve büyücü masallarının bakış açısını yansıtır­lar. Süpürgelerle uçar, sivri şapkalar giyer, büyücü asalarıyla büyülü kelimeler söyler, kazanlarda iksirler kaynatır, tozlu bü­yü kitaplarına başvurur ve kurbağalar ile baykuşlara yakınlık duyarlar. Hogvvarts Ekspresi’ne binmek; gerçekliği ardında bırakmak ve iyinin ve kötünün siyaha ve beyaza dönüştüğü, kimsenin cadıların ve büyücülerin sahip oldukları yeteneklere nasıl ulaştıklarını sorgulamaktan vazgeçmediği masalsı diyar­lar ve kolektif hayaller dünyasına girmek demektir.

Gerçek dünyada ise, eski zamanlardan beri beynimizdeki cadı algısının merkezinde duran ve toplumlunuzdaki cadıla­rın ve cadılığın rolünü genellikle ölümcül sonuçlara yol aça­cak şekilde belirleyen sorular işte bu tür iyi ve kötü, doğal ve doğaüstü sorularıdır.

Zaman­la cadılık, coğrafyayla ve hepsinden önemlisi gerçeklikle sınırlamıştır. Masallardaki cadılıkla değil, modern pagan cadılıkla ya da Av­rupa dışı kültürlerdeki cadılıkla ilgilenmektedir. Bunu söyler­ken, yanlış anlaşılmayı ve karışıklığı önlemek adına, bir ara verip tarihsel cadılıkla neyi kastettiğimizi ve özellikle onun Modern Pagan WiccaDini’nden hangi noktada ayrıldığını tam olarak açıklamalıyız. Modern pagan cadılar arasında, inançla­rının kökenlerine ve tarihteki cadılarla ilişkilerine dair çok sa­yıda kavram kargaşası vardır.

Yakın zamanda, akademisyen Ronald Hutton Ayın Zaferi adlı kitabında kendi deyimiyle
“İn­giltere’nin dünyaya armağan ettiği tek din” in doğuşunun ilk tarihsel analizini yapmıştır ve böylece Wicca sonunda yarı gerçeklere ve romantik söylencelere değil de somut akademik verilere dayalı bir tarihsel temele sahip olmuştur.

Modern pagan cadılıkla tarihsel cadılık arasındaki karmaşa ve tutarsızlıkları ele almanın belki de en kolay yolu, konuya her bir cadılık türünün temelini oluşturan iki klasik düşünce sistemini ele alarak yaklaşmaktır. Wicca’nın büyücülük öğesi nihayetinde Neo-Platoncu Rönesans’ın bir çocuğu (ya da en azından torununun torununun torununun torunu) iken, ta­rihsel cadılık inançları köklerini ortaçağın Aristotelesçi dü­şüncesinden almaktadır. Orta Çağların Aristotelesçi araştır­macıları büyünün yalnızca iblislerin yardımıyla yapılabilece­ğine inanıyorlardı, bu nedenle cadılığı Şeytan işi olmakla suçluyorlardı. Rönesans düşünürleri ise büyünün bir doğa bilimi olduğunu ve insanların çevrelerine büyüyle yaklaşmaları için hiçbir iblise ihtiyaç duymadıklarını öne sürüyorlardı. NeoPlatonculuk büyü için doğaya dönük bir açıklama yaparken, Arisiotelesçilik ona doğa üstü bir açıklama getirmektedir.

Nco-Plaloncu düşünce sistemi, Rönesans’tan beri, büyü pra­tiğini tam bir doğal fenomen olarak gören gizemciler arasında oldukça yaygınlaşmıştı. Modern YVicca’da, bu Neo-Platoncu Doğal Büyü gizem felsefesi, kendine on sekizinci yüzyıl Ro­mantik hareketinden türemiş çok tanrıcı pagan inancından bir yol arkadaşı bulmuştur.

Wicca, doğal dünyanın bütününü, doğum ve ölüm döngülerinde dolaşan ve her bir canlıya nüfuz edip onları birbirine bağlayan yaşamsal bir gücü canlandıran ve renklendiren dini bir hareketi yapılandırmıştır. Tanrılar, tanrıçalar, periler ve ruhlar bu kutsal yaşam gücünün kişileş­tirmeleri ya da doğadan fışkıran madde dışı varlıklar olarak görülür. Belirgin bir iyi-kötü kavramı yoktur ve insan işi kö­tülükler genellikle doğadan ve onu canlı kılan yaşam gücün­de yabancılaşmayla ilişkilendirilir.

Bu cadılık; Hıristiyan Orta Çağların Aristotelesçi baskın dünya görüşüyle şekillenmeye başlayıp on beşinci yüzyılın so­nuna doğru klasik basmakalıp biçimine evrilen cadılıktan tam bir dünya (ve düşünce sistemi) kadar uzaktır. Bu kitabın bun­dan sonraki aşamalarında peşine düşeceğimiz de, işte bu cadı­lık algısıdır. Bu fikre göre, cadının Şeytanla bir sözleşme im­zaladığına ve genellikle kimi yabanıl ve kuytu yerlerde ya da mağaralarda gerçekleşen Sabbat (ya da Sabbath) adıyla bilinen gece ayinlerinde ona ibadet ettiğine inanılır. Kendisine yakın cadılarla birlikte genellikle bir süpürgeyle Sabbat’a uçar ve orada ibadet tapındıkları Şeytan’a sadakat yemini eder. İblisle­re dua eder, vaftiz edilmemiş çocukların etinden yapılmış deh­şet verici yemekler hazırlar, ardından ışıkları söndürür ve en yakınında kim varsa utanmazca onunla ilişkiye girer. Bizzat Şeytan ya da onun hizmetindeki iblislerden biri bu Sabbat’ları yönetir. Bunlar genellikle siyah ya da siyahlar giymiş bir adam olarak tasvir edilir. Başka zamanlarda keçi, köpek, kurbağa ya da başka bir hayvan olarak görünebilir. Şeytan, cadılarını Şey­tan işareti olarak bilinen tanımlayıcı bir işaretle vaftiz eder ve onlar da genellikle komşuların çocuklarını ya da davarlarını büyülemek, ürünlerine zarar vermek ve toplumlarında hastalıklara ve ölümlere sebep olmak gibi kötücül ve zararlı büyü­cülük işlerine girişerek efendilerine hizmet ederler. Cadılara büyücülük yetenekleri Şeytan tarafından bahşedilmiştir ve yaptıkları kötülüklerde genellikle akrabalar ya da ev hayvan­ları kılığına giren iblislerden yardım alırlar.

Bu cadılığın ideolojik temelleri Orta Çağlarda olsa da, onun bir ortaçağ keşfi olduğu söylenemez. O; ortaçağdan önce de sonra da görülmüştür. Cadılık inancı antik dönemlere kadar dayandırılabilir ve Cadı Avı olarak bilinen yaygın cadı idam­ları ciddi biçimde on altı ve on yedinci yüzyıllara dek görül­memiştir. Bir çoğumuz cadılıkla suçlananların işkenceden ge­çirilip kazığa bağlanarak yakıldığı meşhur “Yakma Dönemleri”ni duymuşuzdur. Görünürde bu idamların salgın boyutları­na ulaşması bu cadı avı feveranlarına “çılgınlık” kavramının yakıştırılmasına neden olmuştur. Modern araştırmacılara göre bu durum bir çeşit kitlesel histerinin sonucudur. Büyük ölçü­de, Cadı Avı bir Batı Avrupa fenomenidir ve cadılık Batı Avru­pa’da, Britanya ya da Avrupa’nın çevre bölgelerinde olduğun­dan daha farklı bir gelişme göstermiştir.

Aslında, Cadı Avı’nın temel gücü Batı Avrupa’nın Fransa ve Almanya ile sınırlı kü­çük bir bölgesinde yoğunlaşmıştır.
Tarihçi Robert Thurston’a göre, “tüm cadı avlarının yüzde ellisinden fazlası Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı bir dairede gerçekleşmiştir.”

Tarihçiler, uzun süre Cadı Avı’nın neden, ne zaman ve ne­rede gerçekleştiği üzerine kafa yormuşlardır. Bu, Avrupa tari­hindeki belli bir döneme has bir olgudur, ancak cadılık inan­cı yeni bir şey değildi ve Avrupa’yla sınırlı da değildi. Cadılık üzerine tarihsel araştırmalar özellikle Cadı Avı sürecinde söz­de “cadılık” suçunu işledikleri savıyla tahminen 40.000 insa­nın öldürülmesi sonucunu doğuran Avrupalı cadı inançları­nın çok sayıda öğesini bir araya getirmeye odaklanmıştır. Ca­dı Avı’nı açıklamak için toplumsal, ekonomik ve dinsel çekiş­melerden kadınların ezilmesine ve felaketler ile doğal afetlere günah keçileri bulma uğraşma dek pek çok işlevsel teori üre­tilmiştir. Her ne kadar tüm bu teoriler genelde cadı avının özelde de bireysel cadı avlarının yükselişine katkıda bulunan birçok etmenin anlaşılmasında önemli rol üstlenseler de, bunların hiçbiri olguyu tamamıyla açıklamamaktadır. Avrupa cadılık tarihini yeterli oranda kapsayan bir “numunelik” teori yoktur. Modern tarihçiler, Orta Çağlar boyunca aşamalı olarak biriken ve evrilen, aynı zamanda Cadı Avı’nın şekillenmesi için gerekli koşulları hazırlayan çok sayıda kültürel, dinsel ve yasal dizge arasındaki ilişkileri çözmeye odaklanmışlardır. Hem Kıta’da gelişmiş cadı prototipi hem de onun hizmet etti­ği iddia edilen Şeytan, bir dizi farklı ideolojik ve kültürel kay­naklardan devşirilmiş ve birkaç yüzyıl boyunca Avrupa toplumunun yasal ve toplumsal örgüsündeki değişimlerle beslen­miş karma figürlerdir. Cadılık inancı, on beşinci yüzyılın so­nuna dek klasik, prototip formuna ulaşmamıştır ve tarihçilerin Cadı Avı’nın altında yatan cadılık inançlarının kökenlerini or­taya çıkarmaları için daha önceki yüzyıllara bakmaları gerekir.

Cadılar ve cadılık toplumda şu ya da bu biçimde her zaman varolmuşlardır. Erken Ortaçağ Avrupası’nda büyücülere ve si­hir işlerine gündelik hayatın toplumsal yapısının bir parçası olarak genellikle hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Büyü yoluyla yara­lamaya ya da ölüme sebep vermeye dair yasalar vardır ancak soruşturmalar çok yaygın değildir. Geç ortaçağ ve erken mo­dern dönemle birlikte cadılık, bir şekilde, çok yeni ve ayırt edi­ci bir anlam kazanmıştır. Algıda yaşanan bu değişimin sebep­leri Avrupa toplumunun temellerini sarsan yeni bir paranoya­da gizlidir. 1000-1400 yılları arasında Avrupa’nın toplumsal ve politik çizgisinde büyük bir değişim yaşandı. İşgalci Müslü­man orduların tehdidi, doğu Ortodoks Kilisesi ile yaşanan ay­rım, heretikliğin yükselişi ve Kara Ölüm’ün yıkıcı etkileri bir araya gelerek Avrupalı zihninde toplumsal, ruhsal ve politik hayatın pek çok yanında radikal değişikliklere neden olacak yeni bir kuşatılmışlık hissi yarattı.

Ortaçağ Avrupası kendini saldırı altında hissetti ve sonraki dönemler komplo teorileriy­le dolup taştı. Yahudiler, cüzamlılar, heretikler ve kafirler Av­rupa Hıristiyanlığını bizzat Şeytan tarafından kurgulanan acı­masız bir komployla yıkmaya çalışan yeni “iç düşmanlar” ola­rak görüldü.Zamanla, cadı figürü topluma karşı çalışan bu gizli şeytanın nihai sembolü olarak yeşermeye başladı ve Orta Çağların paranoyası derinlere yerleşmiş bir Şeytan korkusuyla erken modern döneme taşındı, korundu ve büyütüldü.

Kaynak:

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Orijinal Adı: The History of Witchcraft Türkçesi Barış Baysal , Kalkedon Yayıncılık, 2009, İstanbul, sh:11-16

 http://www.turktime.com/haber/Harry-Potter-Daniel-Radcliffe-Uyusturucu-Bataginda-FOTO-HABER/241058/

http://www.sondakika.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/

http://taraf.com.tr/haber/uyusturucu-bataginda-mi.htm

http://www.acunn.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/7820

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/290751.asp

 

AN ENEMY OF THE PEOPLE (Bir Halk Düşmanı) 1978


Yönetmen: George Schaefer

Senaryo: Alexander Jacobs, Henrik Ibsen (oyun).

103 min 

Tür: Drama 

Gösterimi : 1978 (Turkiye)

Oyuncular: Steve McQueen (Dr. Thomas Stockmann), Bibi Andersson (Catherine Stockmann), Charles Durning (Peter Stockmann), Richard A. Dysart (Aslaksen).

Filmin Konusu:

Dr. Thomas Stockmann (McQueen), bölgedeki kaplıcanın suyunun kirli olduğunu keşfettiğinde bütün kasabayı karşısında bulan bir bilim adamı. Kaplıcanın açılışının durdurulması gerektiğini düşünerek belediye başkanı olan ağabeyi Peter (Durning)’le konuşur. Ağabeyi, maliyetin çok yüksek olduğunu ve bu durumun duyulması sonucunda turistlerin gelmeye çekineceklerini öne sürerek projenin durdurulmasını reddeder. Tom konuyu yerel gazetenin sahiplerine götürür, onlar da hikâyeyi yazmayı istemektedirler ama Peter bu konuyu yazacak olurlarsa, bunun suyun temizlenme masraflarını karşılamak için vergilerin arttırılmasıyla sonuçlanacağını ve bu durumun da oy kaybına neden olacağını açıklar. Gazete makaleyi geri çeker.

Dr. Stockmann’ın mücadelesinde belirginleşen iki kardeşin savaşımı giderek genişler ve önce doktorun çevresini, sonra bütün kenti kapsar. Stockmann’ın “halk düşmanı” ilan edilip taşlanmasına, çocuklarının okuldan atılıp, kendisini destekleyen arkadaşının işsiz kalmasına varan olaylar zinciri, konunun başkahramanını, kentsoylu çıkar çevreleri ve iktidara karşı olan, gerçekçi yolundan döndüremeyecektir.

Halkın genel çıkarı için çabalarken kimilerinin özel çıkarlarına çomak sokan birisinin sonunda çıkarlarını savunmak uğruna çırpındığı halk tarafından düşman ilan edilmesini anlatan film, Seneler geçse de farklı coğrafyalarda olsa da durumun değişmediğini görmek üzücü oluyor.

Seyirciler McQueen’i saçlı sakallı bilim adamı rolünde görmeleriyle dağılan toplumsal McQueen imajı, filmin zayıf bir gişe hasılatı yapmasının ardından gösterimden çekilmesiyle sonuçlandı. Film 70’lerin sonlarında paralı televizyon kanallarında gösterildi ve ABD prömiyerini Los Angeles bölgesini kapsayan SelectTV’de yaptı. New York’ta 1981 yılında birkaç sinematek salonunda gösterildi.

Bulunamama derecesi: 3/5

Warner Home Video tarafından piyasaya verilmişti ve kopyaların bazıları zaman zaman internet alışveriş sitesi eBay’de görülür.

Steve McQueen: Yarışmak onun hayatıydı ve spora olan tutkusu kendi akrobatik hünerlerini sergilediği The Great Escape (Büyük Firar), Le Mans (Büyük Yarış) ve elbette Bullitt (Gangsterin Sonu) filmlerinde görülebilir. Ama ne gariptir ki onu kanserden ölüme götüren şey yarış kıyafetlerinin astarındaki asbeste maruz kalmasıdır. Beyazperdede canlandırdığı karakterler gibi, ıslahevlerinde başlayan hayatı ve iki kez mide kanserinden ölümün eşiğine gelen hayatında büyük riskler aldı McQueen. The Magnificent Seven (Muhteşem Yedili) filminde silahlı soyguncu, The Thomas Crown Afjair (İkili Oyun) filminde aşık, Papillon (Kelebek) filminde kaçak mahkum rolleriyle geniş bir hayran kitlesi kazandı.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:158-159

HealtH (1980)- Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür)


Yönetmen: Robert Altman        
Ülke: ABD
Tür: Komedi
Vizyon Tarihi: 12 Eylül 1980 (ABD)
Süre: 105 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Robert Altman, Frank Barhydt, Paul Dooley               
Müzik: Joseph Byrd      
Görüntü Yönetmeni: Edmond L. Koons              
Yapımcı: Robert Altman, Scott Bushnell, Wolf Kroeger             
Nam-ı Diğer: H.E.A.L.T.H. | Health | Health!
Oyuncular:  Carol Burnett (Gloria Burbank), Glenda Jackson (Isabella Garnell), James Garner (Harry Wolff), Lauren Bacall (Esther Brill), Paul Dooley (Dr Gil Gainey).

Filmin Konusu:

Konusu Florida’da bir oteldeki sağlıklı be­sinler kongresinde geçen, sağlıklı yaşam ve sağlıklı beslenme çılgınlığına hicivsel bir bakış.

Filmin adı bir kısaltma: Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür) ve film organizasyonun başkanlık kampanyasıyla açılıyor.

Başlıca adaylar 83 yaşında­ki bunak Esther Brill (Bacall) ile kötümser, huysuz ihtiyar Isabella Gamell (Jackson). Bağımsız aday olarak Dr Gil Gainey (Dooley) var. Carol Burnett, Beyaz Saray danışmanı GloriaBurbank’i, Henry Gibson, üçkağıtçı kampanyacı Bobby Hammer’i, Alfre Woodard otel müdürü Sally Benbow’u oynuyor.

Bütün Akman filmleri gibi bu film de sadece siyasetle dalga geçmekle kalmayıp, aynı zamanda son derece sıra dışı ve tica­ri olmayan bir film. Ama filmlerin çekiciliği de bu zaten.

Film 1980’deki başkanlık kampanyası sırasında gösterime girmesi için hazırlanmıştı ama 20th Century Fox şirketi filmi iki yıllığına geri çekmeye karar verdi.

Bulunamama Derecesi:4/5

Kablolu televizyondaki gezintileri dışında film bulunmuyor.

Robert Altman: İlk filmi The Delinquents, Hitchcock’u o ka­dar çok etkilemiştir ki, Altman’ı Hitchcock Saati TV dizisinin bazı bölümlerine davet etmiştir. Altman, o tarihten itibaren film yapımcılarını ve sinema tutkunlarını etkilemiştir. Filmle­ri, Tim Robbins, Susan Sarandon, Jack Lemmon, Donald Sutherland, Elliott Gould, Warren Beatty, Julie Christie, Lauren Bacall, Lily Tomlin, Meryl Streep, James Garner, Woody Harrelson gibi kaymak tabaka oyuncuları kendine çekmiştir. Altman’ın filmlerinde ses doğal biçimde kullanılır ve diyaloglar gerçekte olduğu gibi sıklıkla yavaş yavaş yok olur ya da anlamsızlaşır. Alışıldık senaryoyu bir tarafa bırakıp, oyuncuların kendi diyaloglarını ve ifade tarzlarını belirlemelerine izin ve­rir, öyle ki, izleyiciler hayatın bir parçasına kulak misafiri ol­duklarını hissederler. Altman, kendi film yapma yöntemini caza benzetirdi: “Filmini yaptığınız hiçbir şeyi planlamıyorsu­nuz. Ele geçiriyorsunuz.”

Film çekiminde girip çıkan ya da bir sahnenin arka planın­da performans gösteren insanlarla The Player (Oyuncu) Altman’ın doğaçlama betimlemesinin en mükemmel örneğidir. Film, işi geri çevrilen bir senaryo yazarı tarafından ölüm teh­ditleri almaya başlayan stüdyo yöneticisi Griffin Mili (Robbins) üzerine kuruludur. İnsanın seyretmekten yorulmayacağı, sinemanın görkemli örneklerinden biridir. Bütün filmle­rinde olduğu gibi Altman, kaostan berraklık yaratmıştır. 2006 yılında, 81 yaşında ölmüştür.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:163-164

 

 

JACQUES LACAN “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN


“Beni sorgulayan beni okumasını da bilir.

JACQUES LACAN

[Lacan’ı okumak biraz zor.
Fakat okumak gerekiyor.]

Unbewusst =Bilinçdışı’nın Gerçek Çevirisi

Unbewusst’un  “Bilinçdışı” diye çevrilmesi Türkçe’de yürürlük kazanmıştır. Unbewusst teriminde “un” ön eki, bir olumsuzlamayı belirtir. Olumsuzlama “bewusst”ile ilgilidir, öyleyse “bilinçli” ile. Böylece bu terimin aslına tam uygun çevirisi “bilinçsiz”olmalıdır. Türkçe’deki “dışı” belirlenimi eksik bir yorumdur.

Bilincin dışı, her çeşit ruhsalın (psişiğin), düşünselin (mentale’ın) dışını da belirtebilir, öyleyse ruhsal ve düşünsel ile hiç ilgisi olmayanı da, örneğin dışsal, maddî nesneleri. Oysa bilinçsiz, ruhsal alan, düşünsel alan ile sınırlanan bir konumu dile getirir. Kabul etmek gerekir ki, doğru olmakla birlikte, bu “bilinçsiz”teriminin dilimizde isim olarak yürürlük kazanması kolay görünmemektedir. Öyleyse bilinçdışı sözcüğü kullanılmaya devam edilecektir ama elbette sözcüğün aslına göre anlam kaybı ya da çarpıtmasıyla. Çeviri sorununa ileride gireceğiz; şimdilik, kısaca, bu “bilinçsiz” teriminin felsefede yarattığı salınımı ve devinimi kuşatmaya çalışmak istiyoruz ve bu salınım ve devinimde Lacan’ın oynayabilmiş olduğu ya da oynayabileceği rolü.

Bilinçsiz teriminin kapsamına, öncelikle belleğin gücüllüğünü alabiliriz. Bilinç, en basit anlatımıyla, belleğin geçmişe giden derinliğinin yüzeyinde, insan öznesinin şimdiki zamanındaki pratik konumuna bağlanan bir yüzeydir. Oysa belleğin gücüllüğü kendi içinde etkindir. Bu etkinlik zaman zaman bilince yansır. Oysa tersine bir devinim de söz konusu olmaktadır: Bilinç, zaman zaman belleğe döner, bazı anıları yeniden anımsar, gün ışığına çıkarır. Böylelikle, bilinçsiz, bilincin dikkatine açılabilmektedir. Ama zaten bilinç, Derrida’nın Husserl okumasında (La voix et le phenomene, 1967) çok iyi belirttiği gibi belleğe yapısal olarak bağlıdır: geçmiş ile kurulmayan şimdiki zaman yoktur.

Psikanaliz, romancıların, sanatçıların ve daha nicelerinin bildiğini teorileştirme çabası olmuştur: belleğin bilinçsizini öncelikli olarak fantazm, cinsel arzu ve daha da berisinde itkiler belirlemektedir. Öyleyse belleğin bilinçsiz’i yalnızca bir çeşit birikimsel depo (belleksel izlerin, anıların biriktiği, üst üste yığıldığı) değil ama devingen bir gizli ve “kör” alandır: orada (Freud’un, Lacan’ın devraldığı bir terimle, “başka sahne” dediği yerde), yaşam ve ölüme kayıtlı güçler devinmekte, nesnel bağlar kurulmakta, imgeler kurulmakta, “yasaklar” ve “yasalar” devreye girmektedir. [2. Kitap; sh:18-19 Ahmet Soysal Sunuşu ]

Jacques Lacan, Benim Öğrettiklerim isimli eserinde diyor ki;

Herkes psikanaliz üzerine yeterli bir fikri olduğuna inanır. “Bilinçdışı, şey işte, bilinçdışıdır.” Artık herkes bir bilinçdışı olduğunu biliyor. Artık sorun yok, itiraz yok, engel yok. Peki ama nedir bu bilinçdışı?

Bilinçdışı, onu olduk olası biliyoruz. Elbette bilinçdışı olan bir sürü şey var ve hatta felsefede çok uzun zamandır herkes bundan bahsediyor. Ama psikanalizde, bilinçdışı, sıkı düşünen bir bilinçdışıdır. Şu bilinçdışında karıştırdı­ğı haltlar, delilik. Düşünceler, diyorlar.

Aman dikkat, bir dakika. “Eğer bunlar düşünceyse, bi­linçdışı olamaz. O düşündüğü an, düşündüğünü düşü­nür. Düşünce kendi kendisine açıktır, düşündüğümüzü bilmeden düşünemeyiz.” [1. Kitap; sh:23]

Bilinçdışı ve Dil

 “Bu bakımdan dil, üstyapıdan köklü bir biçimde ayrılır. Dil belirli bir toplumdaki şu ya da bu, eski ya da yeni bir altyapının ürünü değil, toplumun ve altyapıların yüzyıllardır süregelen tarihlerinin bir ürünüdür; belli bir sınıfın değil, bütün bir toplumun, toplumun bütün sınıflarının gereksinimlerini karşılamak için yaratılmıştır. Tam da bu nedenle, toplum için tek bir dil olarak, toplumun tüm üyeleri, tüm halk için ortak dil olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı dilin insanlar arasında bir haberleşme aracı olma işlevi, diğer sınıfların zararına tek bir sınıfa değil, toplumun tüm sınıflarına eşit ölçüde hizmet etmektedir. Gerçekte bu, bir dilin neden eski, köhnemiş düzene olduğu gibi yükselen yeni düzene, eski altyapıya, sömürücülere olduğu gibi sömürülenlere de eşit ölçüde hizmet edebildiğini açıklamaktadır.” (ç.n. 1. Kitap, sh:43 J. V. Stalin, “Marksizm ve Dil”, Evrensel Basım, 2005, çev. S. Nasuhoğlu:).

Tek cümleyle söylersek,  kendimi “bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını”söy­leyerek ifade ediyorsam, bu, Freud’un koruyuculuğunda yapı’lanan her şeye gerçek işlevini yeniden kazandırmayı denemek içindir, ve bu şimdiden ilk adımımızı görmemi­ze olanak tanır.

Herkesin akıl edebileceği gibi, dil olduğu için hakikat vardır. Kendini canlı nabız atışı olarak gösteren, istendiği ka­dar bitkisel bir seviyede ya da jest (gestuel) bakımından daha gelişkin bir seviyede vuku bulan şey, ne adına geri kalandan daha doğru olacaktır?

Yalnızca biyolojik kavga söz konusu olduğu müddetçe hakikat boyutu hiçbir yer­de değildir. Düşmanı yanıltmak için yaratılmış bu boyu­tu işin içine soksak bile, hayvandaki bir gösteriş buna ne katar ki? O herhangi başka bir şey kadar doğrudur, çün­kü tam da elde edilmesi gereken şey gerçek bir sonuçtur, yani başka’nın köşeye sıkışmasıdır. Hakikat, ancak dil var olduğu andan itibaren yerleşmeye başlar. Eğer bilinçdışı dil olmasaydı, Freudcu anlamda bilinçdışı diye adlandı­rılabilecek şeyin hiçbir ayrıcalığı, hiçbir önemi olmazdı.

En başta, eğer bilinçdışı dil olmasaydı, Freudcu anlam­da bilinçdışı olmazdı. Bilinçdışı olur muydu? Şey, evet, bilinçdışı, çok iyi, sözünü edelim. Bu da, bu masa da, bilinçdışıdır.

fade ediyorsam, bu, Freud’un koruyuculuğunda yapı’lanan her şeye gerçek işlevini yeniden kazandırmayı denemek içindir, ve bu şimdiden ilk adımımızı görmemi­ze olanak tanır. Herkesin akıl edebileceği gibi, dil olduğu için hakikat vardır. [ 1. Kitap, sh:46-47]

 

Dindar Nevrotik’midir?

Dindar kesinlikle nevrotik değildir. Dindardır. Ama nevrotiğe benzer, çünkü o da aslında Başka’nın arzusu olan [şey] etrafında bir şeyleri bir araya getirir. Yalnız, bu var olmayan bir Başka olduğu için çünkü Tanrı’dır kanıt göstermek gerekir. O zaman, o bir şey talep ediyormuş, örneğin kurbanlar istiyormuş gibi yapılır. İşte bu yüzden yavaş yavaş nevrotiğin, özellikle de takıntılı nevrotiğin tavrıyla karışmaya başlar. Bu tüm kurban törenle rinde kullanılan tekniklere çok benzer. Size bunları, kesinlikle kullanışlı olduklarını ve Freud’un söylediklerinin tersi olmamakla kalmayıp, onu tamamıyla okunmaya değer bile kıldıklarını anlatmak için söylüyorum.

Bu bizzat Freud okumasından çıkar, tabii eğer onu, yalnızca, genelde psikanalistlerin kendi dinginlikleri için kullandıkları tamamen opak büyüteçle okumak istemiyorsak, çünkü çok sarp ama konuyu biraz yenileyen topraklara girildiğini fark etmek için oyunu azıcık ileri götürmek yeterlidir.

Bunları yan yana koyarak birazcık hızlı/aceleci olacak bir gizli anlaşma yapmanın gerekmesi, nevrotik ile dindar arasında bir bağ fark ettiğimiz için değildir. Yine de bir nüans olduğunu görmek, bunun neden doğru olduğunu, nereye kadar doğru olduğunu, neden tamamıyla doğru olmadığını anlamak gerekir.

Bu Freud a karşı çıktığımız değil, onu kullandığımız anlamına gelir. O zaman o kadar kapak anlattığı şeyin bir önemi olduğu fark edilir. Zavallı Freud, oradaydı, diyordu, bir arkeolog gibi, delikler, çukurlar açıyor ve nesneleri topluyordu. Hatta belki ne yapması gerektiğini, yani şeyleri in situ [yerin de] mi bıraksın yoksa onu hemen rafına mı taşısın pek bilmiyordu. Bu, Freud ile birlikte başlayan, yeni bir üslupla bu hakikat araştırmasında gerçekten neyin doğruluk taşıdığını anlamaya olanak tanır.

Başka’nın arzusuna yapılan göndermeye geri dönelim.

Eğer arzuyu, düzdeğişmece adı verilen kendi temel dil sel tabanına bağlayıp dilin fonksiyonu olarak arzuya ilişkin doğru bir kurulum elde etmek için zaman ayırdıysanız, psikanalizin alanı olan, keşfedilecek alanda çok daha kesin bir biçimde ilerlersiniz. Hatta psikanalitik teoride öylesine kapalı, küt, tıkanmış kalan bir şeyin hakiki sinirini gayet iyi fark edebilirsiniz.

Arzu Başkanın alanında oluşuyorsa da, eğer “insanın arzusu, Başkanın arzusu”ise de, insana ait arzunun, özbeöz kendi arzusu olması gerektiği de olur. [ 1. Kitap, sh:57-58]

Medeniyet = Borular Ve Lağımlar = Kanalizasyon

Uzun zaman önce tanıştığım ve daha fazla göremediğim için üzüldüğüm ince zekalı bir adam var, oldukça tanınmış biri: Aldous Huxley. İyi bir aileden gelen hoş bir adamdı ve kesinlikle aptal değildi, hatta hiç değildi. Hala hayatta mı bilmiyorum. Fransızca çevirisi Stock yayınlarından çıkan, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, Adonis ve Alfabeadlı kitabını edininiz. Bu başlık elbette az önce bahsettiğim şeyi, büyük dışkı dolaşım yolunu içeren bölümü haber vermiyor.

Bundan bahsetmek her zaman şok edicidir, oysaki bu her zaman medeniyet dediğimiz şeyin bir parçasını oluşturur. Büyük bir medeniyet en önce kanalizasyon sistemine sahip bir medeniyettir.Bu türden şeylerden yola çıkmadıkça, ciddi hiçbir şey söylenemez.

Kesinlikle hiçbir ilkellik niteliği taşımadıkları halde neden bilmem belli bir zamandan beri ilkel denen halklarda, ya da etnologların ilgilendiği toplumlarda diyelim her ne kadar teorisyenler ilkel, arkaik, mantık öncesi olana ve böyle başka zırvalara dair ağız kalabalığı ederek bu konuya burunlarını soktuklarından beri, kimse hiçbir şey anlamasa da işte bunlarda en azından kanalizasyon problemleri vardır. Böyle bir problem olmadığını söylemiyorum. Ve belki bu problemi daha az yaşadıkları için onlara vahşiler ve hatta iyi vahşiler denmiş ve doğaya daha yakın insanlar olarak değerlendirilmişlerdir.

Ama iş büyük medeniyet = borular ve lağımlar eşitliğine geldiğinde, bunun hiç istisnası yoktur.

Babil’de lağımlar vardı, Roma’da sadece lağım vardı.

Şehir bununla başlar, Cloaca maxima .Dünya imparatorluğu ona yazgılıydı. Demek ki onunla gurur duyulmalıydı. Gurur duyulmamasının sebebi, bu olguya, deyim yerindeyse, temel önemi verilirse, kanalizasyon sistemi ile kültür arasındaki mucizevi benzeşimin fark edilecek olmasıdır.

Kültür şimdi artık bir ayrıcalık değildir. Tüm dünya bununla fazlasıyla kaplanmıştır. Üzerinize yapışır kültür. Yine aynı yerden gelen bu atık kabuğuna sanki gömülmüş halde, buna belli belirsizce bir biçim vermeye çalışırız. Peki bu neye indirgenir? Hani denir ya, büyük genel fikirlere. Örneğin, tarihe.

Tarih pek çok şeyi hale yola koyar. Tek bir anlamı yoktur, bin bir anlama sahiptir. Buna bir dayanak değeri vermiş olan insanlar vardır. [ 1. Kitap, sh:88]

Aklın uykusu canavarlar yaratır

Goya’nın küçük bir gravürünün kenarına, şöyle yazıldığını görürüz: “Aklın uykusu canavarlar yaratır”.Bu güzeldir, ve sanki Goya yapmış gibi, daha da güzeldir, bu canavarları görürüz.

Görüyorsunuz ya, konuştuğumuzda, hep zamanında durmayı bilmek gerek. “Canavarlar yaratır”ı eklemek iyi olmamış mı? Biyolojik bir sayıklamanın (elucubration) başlangıcı bu. Biyoloji de bilim doğurmaya uzun zaman harcamıştır. Uzun süre altı bacaklı danaya takılıp kaldılar. Ah! Bu canavarlar yok mu, hayal gücü, hoşumuza gidiyor. Oh! Bilirsiniz, ne güzeldir psikopatlar, der psikaytrlar, dolup taşarlar, karıncalar gibi, icat eder, hayal eder, harika. Bunu hayal eden sadece onlar. Psikopat için bu nasıl size söyleyemem, yeterince psikopat değilim, ama kesinlikle psikiyatrların hayal ettiği gibi değil, özellikle de önce kuruluma sonra da genellemeye geçmek için duyum ya da algı psikolojisi bilmem neden hareket ettikleri zaman olduğu gibi değil, bunların hepsi de zavallıcıkların nerede çuvalladıklarını anlamaya çalışmalarından kaynaklanıyor. Bunun onların kurulumlarıyla hiçbir alakası yok, bu apaçık görülebilir.

O yüzden durmayı bilmek gerek. Aklın uykusu hepsi bu.

Peki bu ne demek?Uykuda kalmamızı teşvik eden akıldır demek. Yine burada da, benim küçük bir usdışıcılık beyanında bulunduğumu anlamanız tehlikesi yok mu bilmiyorum. Ama hayır, tam tersi. Kapı dışarı edilmek, dışlanmak istenen şey, yani uykunun egemenliği, böylece akla, aklın imparatorluğuna, işlevine, söylemin hakimiyetine, başka birinin söylediği gibi, insanın dilde ikamet etmesi olgusuna ilave edilmiş olur. Bunun farkına varmak ve rüyanın metninin ta kendisinde aklın çizdiği yolu takip etmek usdışıcılık mı? Belki tüm bir psikanaliz, belki vuku bulabilecek olandan, yani bir uyanma noktasına gelip dayanmamızdan önce cereyan ediyor. [ 1. Kitap, sh:105-106]

Düşünce Hastası

Freud bize, bu hastalar arasında, düşünce hastaları olduğunu öğretti. Yalnız, bu şekilde tasvir edilen işleve dikkat etmek gerek. “Kafadan çatlak olmak”dendiği anlamda mı, bunun düşünce düzeyinde cereyan etmesi anlamında mı düşünce hastayızdır?

Bunun anlamı bu mudur?

Freud’a kadar kısacası insanların söylediği buydu. Tüm sorun işte buradadır. “Zihinsel psikopatoloji”den bahsedilir. Organizmada katlar vardır ve bir de üst kat vardır. Komut aygıtları seviyesinde, küçük bir salonda bir yerlerde biri olmalı, buradan tavanda yukarıda olan her şeyi söndürebilir. Özet bir bakış açısından düşünce işte böyle hayal edilir. Bir yerlerde yönetici olan bir şey var ve işte bozukluklar bu seviyedeyse, düşünce bozuklukları olacaktır. Kuşkusuz, her şey söndürülürse, bu belli bir düzensizlik doğuracaktır, ama yine de hayatta olacağız, bir kapıya doğru el yordamıyla yöneleceğiz ve o düzeltilecektir. Klasik düşünce hastası anlayışı böyledir.

“Düşünce hastası” [Akıl hastası] ifadesi belki başka bir düzlemde alınabilir. “Vebadan hasta hayvanlar” dendiği gibi “Düşünce hastaları hayvanlar” denebilir. Bu başka bir kabuldür. Düşüncenin kendinde bir hastalık olduğunu söylemeye kadar gitmeyeceğim. Veba basili de, kendinde, bir hastalık değildir. Bu hastalığı doğurur. Bu basile dayanmak üzere yaratılmamış hayvanlarda bu hastalığı doğurur. Belki de söz konusu olan budur. Düşünmek kendinde bir hastalık değildir, ama bazı insanları hasta edebilir.

Ne olursa olsun, Freud’un ilk başta keşfettiği, buna çok yakın bir şeydir. Hastalık seviyesinde, dolaşan düşünce vardır ve hatta herkesin düşüncesi, ekmeğimiz ve şarabımız, az paylaştığımız düşünce, hakkında “birbirinizi düşünün”denebilecek düşünce. Söz konusu olan işte bu düşüncedir. Belli bir hastalıklar alanı nevrozlar alanı oluşturan fenomenler sıkı sıkıya bu “birbirinizi düşünün’le bağlıdır. İşte Freud kendini bununla takdim eder. [ 1. Kitap, sh:124-125]

Kaynaklar:

[1. Kitap ]

Jacques Lacan, Benim Öğrettiklerim,  Özgün Adı: Mon Enseignement, MonoKL Yayınları, Fransızcadan Çeviren: Murat Erşen, Birinci Basım: 2012 Ağustos, İstanbul

[2. Kitap ]

Jacques Lacan,Televizyon, Özgün Adı Television, MonoKL Yayınları, Fransızcadan Çeviren: Ahmet Soysal, 2012, İstanbul

HAYATIN GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ TARAFLARINDAN


KAMPLAR (ZAYIFLAMA-STRES ATMA) VE BİREYSEL TATİL YAPMANIN GÖSTERİLMEYEN YÜZÜ

Yazları tatil yapma veya kampa gitme düşük gelirli insanlar için geçerlidir. Zenginler için tatil yapma mefhumu yoktur. Onlar, her zaman tatil yaparlar. Zenginlerin kendi aralarında aradıkları farklılık ise Extreme (uç değerler) /normüstü veya sapıklıkta nerede olduklarını araştırmaktır. Zenginler için sözü uzatmadan kriterleri aynı seviyede olan insanların tatmin oldukları dünyasına örnek verelim.

Plajlar-Kamplar.

İnsanlar, bireysel neden tatil yapar ve altındaki sorun nedir? (Ailelerini beraberinde alıp götürenler konu kapsamı dışındadır.)

Bu gibi yerlerdeki tatil sağlık için mi yoksa “kişiliğini bulma/bütünlüğü bozulmuş olmanın çıkar yollarıdır?

Bahsedilen yerler hakkında “sosyal bir ihtiyaç olduğu”umumî intibası vardır. Fakat günümüzde bu yerlerin bu şekilde olmayıp, yalnızlık / narsist duygular içinde palazlanmış insanların çıkmazlarına çare gibi görünmektedir.

Neden mi?

Tabii ki günümüzde akrabalık ilişkileri ve aile bağları kopmuş toplum olma yolunda ilerleyen ülkemiz (yabancılar için bu zaten yoktur) de bile bayramlarını kaçamak/tatile çeviren insanlarımızın içler acısı durumunu/ bakışımızı irdelemenin gerekeli olduğunu düşünüyoruz. Haber programları dahi magazin haberleri ve gençleşme hülyaları ile paparazzi gibi olunca çok söze gerek kalmıyor.

Toplum ahlak ve düşüncede çeşitliliği barındırır. Eğer çoğunluk, aşağılanmış ve umut trendi yükseklerde olan insanlar tarafından oluşursa, bulunduğumuz yerler ve durumlar yetmez olmuştur, demektir. “Daha fazlası”, “her şey senin için”, varsa yoksa benlik/ narsizm.

İnsanın, bir “Dur” diyeni olmazsa, tatmin olmasını ötekilerin ifâ edemeyeceğini bilmekteyiz. Çare üreticisi zannedilen âkillerde gerçekleri korkmadan söylemeyedikleri zaman, birileri yanlış tedavilere yönlendirmedeki başarıları sayesinde; güncel doğrulara uymak mecburunda hissetmeyi artırmıştır. Evet, bazı istismarcılar (firmalar) düzeneklerini bir ahtapot gibi hazırlamış ve insanları sarmalamaktadır.

Korkunç bir durum.

Mesela; son dönemlerde erkeklerde pek aşağıda kalmasa da en çok mağdur olan insanlar “kadın ve çocuklardır”. Kendini çirkin gören veya kilolu hisseden kadınlar, beğenilmek arzularını nasıl tatmin edecekler. Bu bir sorundur. Onlarında arzularına kavuşmaları gerekir kabilinden “normal hayat yaşamadığını hissettirmek” için propogandatif iletişimin paranoyası ile çöküşe uğratılmaktadır. Bu mazlum kişiler normal hayatını sürdürmediği hissinden kaçış/arayış içine düşmüşlerdir.

Çare “kabuğu kırmak”tır. Fırsat yaratılmalıdır. tatiller ve Afrika gibi uzak diyarlar tercih sözkonusudur. “Uzaklık emniyeti”

İşte kısa bir dönemde az bir kazancını harcayarak eziklik duygusundan kurtulmaya çalışmak bir umuttur.

Yanlış mıdır?

Bunun cevabı çok zordur. Her insan çıkmaz yolda kalmak istemez, bir şekilde çıkmak ister.

Buradaki sorun tercih edilen çıkışın doğrusunun yapılıp/ yapılmadığını, anlamak / anlatmaktır.

Ruhsal psikozun ve aşağılanmışlığın tedavi edilmesinde, meşruiyetin içinde gizlenmiş gayri meşru ilişkiler, ne kadar doğrudur. Bu hususa doğru taraftan bakmak gerekir. Normal hayatta herkesin dışarı çıkaramadığı arzu ve duyguları vardır. Bunu kısa dönemli ilişkilerle dışa vurmak/tatminini sağlamak ise tehlikeler barındırdığı gibi geleceği de ipotek altına alabileceği gibi, gerçek ruhsal tedavisi de olmayan yöntemlerdir.

Tatil yerlerinin “Aşk Yazı” ritüellerini barındırması, insanın yozlaşmış ve vahşi tarafını tatmin ederken kendi cehennemini yaratışının mekânları olduğunu hatırlayalım. Bu durumun istatiksel verileri vardır. Bilinir, ama kimse söylemeye yanaşmıyor. Sonuçta, kampların, gerçeğinde ayak kaydırıcı yerler olduğu biraz anlayabildik.

İnsan geçmişine bakarsa, üzüleceği çok yanlışlarını olduğunu görebilir. Ancak son kararında geçen geçmiştir dese de, geleceği bu geçmişin üzerine çoktan kurulmuştur. Bu nedenle aile yapısın kuvvetlendirilmesinde, devletin ve milletin hassas olması gerekir. Bunu söylemek çok zor.

İnsanlık şirketlerin kapitalist rüzgarında köleler gibi olma yolunda ilerliyor.

Bu oyun bozulmalı, hepinizle.

********************************

YİYECEK SATAN FİRMALARININ PAZARLAMA HİLELERİ

Unutmayalım ki, yiyecek rengi bize tat kategorisi hakkında bilgi verir.

Kırmızı tatlıdır, siyah ise acıdır.

Kırmızı yiyecekler genelde kabul görür ve çok tutulur. Kiraz, çilek veya kırmızı et gibi.

Siyah yiyecekler çürüme ve ölüm anlamını taşır ve menfi şeyleri akla getirir.

Böylece renk psikolojisi yiyeceğimizi değerlendirir ve satın alırken önemli bir rol oynar. Üniversitelerde yapılan denemelerde, Patatesleri siyaha, karnabaharı yeşile ve kuşkonmazı kırmızıya boyadılar. Tatları ayni olmasına rağmen kimse yemek istemedi. Tatlarını çağrıştırarak yemek istemediler. Tamamıyla değişik tatlarla eşleştirme yaptılar.

Yiyecek endüstrisinin yeme psikolojisini uygulayarak ürünlerinin en iyi tarafını göstermektedirler.

İyi takdim edilen ve ambalajları uygun olan ürünler daha çok satar.

Unutmayın ki; şirketler en iyi neticeyi yani paramızı çalmak istediklerinden karşılığında her hileyi sunmaktan korkmazlar. Bu yapılanların yasal olarak bir cezâi yaptırımı şu an için mümkün görünmüyor.

Allah Teâlâ’ya sığındık. Kulları aciz kalınca, yardımını muhakkak gönderir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

PARANOİA / Paranoya (2013)


İnsanlığın Başbelası Olan İletişim ve Teknolojisi

Bahaneler üretmeyeceğim.  Bunların olmasını ben istedim.  Hepsini hem de.  Ve bunları yapabilmek için başka birine dönüşmem gerekti.  Daha fazlasını istedim.. 

Bizler geleceği bizden çalınan nesle aitiz.

Ailelerimizin inandıkları Refah Gelecek Rüyası, kendi zenginlikleri için,  yalan söyleyen, düzenbazlık yapan ve dolandıran kişiler tarafından yok edildi. 

Eskiden iyi notlar aldığınızda, doğru okula girebilir ve doğru işe sahip olabilirdiniz. 

15 yıllık zorlu bir çalışma hayatından sonra,  kendinize ait bir odanız olabilir.  Ama o dünya geride kaldı. 

İnsanlar istedikleriniz konusunda her zaman dikkatli olmanız gerektiğini söyler.  Onlara hiçbir zaman inanmadım. 

Bana nehrin karşısındaki ışıklar her zaman daha parlak geldi.

Yönetmen: Robert Luketic
Ülke: ABD, Fransa
Tür: Dram | Gerilim
Vizyon Tarihi: 18 Ekim 2013 (Türkiye)
Süre: 106 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Jason Dean Hall, Barry L. Levy, Joseph Finder
Müzik: Junkie XL
Görüntü Yönetmeni: David Tattersall
Yapımcı: William S. Beasley, Jason Beckman, Jason Colodne
Oyuncular:    Liam Hemsworth ,Gary Oldman, Amber Heard,    Harrison Ford ,   Lucas Till

Özet

Adam Cassidy uzun zamandır bir parçası olduğu Wyatt isimli önemli bir telekomünikasyon şirketinde iyi bir kariyere sahip olmak için var gücüyle ve büyük bir hırsla çalışmaktadır. Ancak anlık bir dikkatsizliğinden kaynaklanan ufacık bir hataya sebep olması şirketin önemli miktarda para kaybetmesine neden olur. Bu nedenle de patronu Nicholas Wyatt’ı bir hayli zor bir durumda bırakır. Bu hatayı telafi etmesi ise ilginç bir görevle mümkün olacaktır. Jack Goddard’ın yönettiği rakip firmaya transfer olup, Wyatt için muhbirlik yapması gerekecektir. Varlıklı bir adam olmanın ve lüks arabalara sahip olmanın hayallerini kuran Adam, acımasız ve iki yüzlü piyasanın maşalarından biridir.

Legally Blonde ve 21 filmlerinin yönetmenliğini yapan Robert Luketic’in imzasını taşıyan filmin başrollerinde usta oyuncular Harrison Ford, Gary Oldman ve genç yıldız Liam Hemsworth bulunuyor.

Filmden

Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Gezegendeki en iyi teknoloji şirketlerinden biri olan, Wyatt Şirketi için çalışıyoruz. Bizi işe aldıklarında, dünyayı ele geçireceğiz sanmıştık.Altı yıl içinde, hala küçücük odalarda, girdiğimiz zamanki maaşlara sıkışıp kalmış olarak  patronlarımızın bize prim vermelerini bekliyorduk. Yeterince bekledik. Artık bizim sıramız. Kendimizi gösterme zamanımız geldi.

Şimdi, bu oyunu oynamanın iki yolu var.

Sen köpek misin yoksa at mı?

 At, korkuyla hareket eder. Kamçıdan kaçmaya çalışır. Buradaki kamçı, dolandırıcılık suçu.

- O bir köpek.

- Köpek ise açlıkla hareket eder. O sıradaki yemeğini, tavşanını kovalıyor.

Eğer onu ikna edebilirsen, onun gibisindir, onunla aynı inançları paylaşırsan, sana güvenmesini sağlar.

Küçücük bir adam sadece bir iğneyle tüm imparatorluğu ipe diziyor.

Picasso ne demiş biliyor musun?

 “İyi sanatçılar kopya çeker. Mükemmel sanatçılar ise çalarlar.”Dünyada artık orjinal bir şey kalmadı, Adam. Hepimiz birinden bir şeyler çalıyoruz.

Korkarım ki sosyal ağ olarak X Modeli için çok para kaybettiniz. Fakat askeri uygulamalar için bu cihaz biçilmiş kaftan. Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim. Bir kişi dışında, bu odadaki herkese e-mail gönderdim. Dost ateşi ile ölmek, savaşların acımasız gerçeklerinden biri. 3DPS, GPS’ten daha etkili ve kendi ekseninde çalışabiliyor. Bu ürün sivillere çok ağır gelirken, 12 parça eklemek, askerler için hiçbir şey demek. Böylelikle hangimizin telefonunun hangi katta olduğunu görebilirsiniz?

 Evet. Çünkü savaşın ortasındayken, düşmanı öldürmenizde fark yaratabilir. Veya kendi ölümünüze neden olabilir. X Modeli az önce onun hayatını kurtardı.

Facebook gibi bir yerden buldum. Özel hayat için çok fazla. Özel hayat. Tamamen efsane, öyle bir şey yok.

Bazı şeylerde başarılı olduğunda bazı şeyler üzerinde biraz kontrolün olduğunu sanırsın, fakat aksilikler herkesi bulur.

Hücresel cihazının pilini çıkarmak isteyebilirsin. Ne?

 Onların sen telefon görüşmesi yaptığında seni dinleyemeyeceklerini mi sandın?

Ben yokum. Yoksun ha?

 Sadece ben sana yoksun dediğimde yoksun, evlat. Şu anda bana aitsin. Görüyor musun?

 Herkese sahip olabilirim.

Hiçbir şeyin olmadığını düşün, sadece cep telefonun yanında. Cüzdan yok, anahtar yok. Dijital cüzdan gibi. Ehliyetin o olacak, kredi kartın o olacak, ve daha birçok şey o olacak. Çok ince. Katlanabilir, ortamdaki herhangi bir enerji kaynağından şarj olabilen bataryaya sahip olacak. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu bilecek. Önceliklerini belirleyecek, harcamalarını, sağlık durumunu ve günlük listeni belirleyebilecek. Kim olduğunu bilecek. Ve bunların hepsi bizim. Sizce insanlar kişisel bilgilerinin tek bir çatı altında toplanmasını isteyecekler mi?

 Önemli olan tek bir çatı altında değil, Adam. Evinin sıcaklığı hissinin altında toplamak. Bugünlerde insanlar kendinden geçmişler, kim olduklarından bihaberler. Ama biz kim olduğumuzu bileceğiz. Biz onları, kendilerinden daha iyi tanıyacağız.

Bu insanlar heryerdeler. Evinizin heryerine kamera koyuyorlar.

BİR ZAMANLAR HIRSIZ OLAN, HER ZAMAN HIRSIZDIR.

Nereden başlayacaksın?

 Başlarda bunun olmayacağını sanmıştım. Wyatt elemanlarını bana satmak yerine, öldürmeyi tercih eder. Sen de doymak bilmeyen hırsın yüzünden buraya geldin. Her şeyi kaydettik. Her konuşmayı, sen ve Wyatt arasında her cümleyi kaydettik. Nick’e şirketindeki çoğunluk hisselerini bana satmasını söyleyeceksin ya da çevirdiğiniz dolapların hepsi FBI’a gidecek. Beni kullandın. Evet. Yarın bu saatlerde Sutton Kulübü’nde olacaksınız. Sen, Nick ve ben. Başka kimse olmayacak. Ne avukat, ne yardımcı. Hiç kimse. Bırakın çıksın! Çok büyük hata yaptın.

Asıl soru şu ki biz bu konuda ne yapacağız?

 Onların bana öğrettiklerini yapacağım inşa ettiklerini ben yıkacağım.

Olabilenin en iyisini yapacağım. Sadece onun işlemcisinin çalışması gerek.

- Kimsiniz?

 – Bay Goddard?

 Kimsiniz?

 E-maillerinizi okuduktan sonra silmelisiniz.Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim.

Birileri her zaman dinliyor (Arada bir gelen mesajlar dinlemenin habercisi olduğunu anlamadın mı?)

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

CLEAN, SHAVEN [(Temiz Tıraşlanmış) (Aklı Silen Düşünceler)] (1993) Film

 

Yönetmen: Lodge Kerrigan       

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1993 (ABD)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lodge Kerrigan            

Müzik: Hahn Rowe       

Görüntü Yönetmeni: Teodoro Maniaci               

Yapımcı: J. Dixon Byrne, Lodge Kerrigan, Melissa Painter         

Oyuncular: Peter Greene  ,  Alice Levitt,    Megan Owen ,   Jennifer MacDonald, Molly Castelloe

Özet

Yazar yönetmen Lodge H. Kerrigan bu ilk filmini 94’de çekmiştir. Sanıldığı üzere bir porno değil, neo-noir bir filmdir midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı çalışmanın konusu ise şöyledir:

Peter Winter paranoid şizofrendir. Çok sevdiği karısı bir biçimde öldükten sonra, küçük kızı Nicole başka bir kadına evlatlık verilmiştir. Peter hastaneden çıkar ve kızını bulmak üzere yollara düşer, olaylar gelişir…

Gerçekle hayal âlemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine ölesiye karanlık olan film, insan bu filme kötü diyemediği gibi, iyi de diyemez, ortada kalır. Amerikan küçük kasaba yaşantısını gayet acımasızca ortaya serisi ise, kasvetli ve gerçekçidir, insanın içini daraltır.

Paranoid: paranoya ile ilgili
 Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.
Şizofreni, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen ‘şizo’ ve akıl anlamına gelen ‘frenos’ kelimelerinin birleşiminden gelir.
Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.

Filmden

Peter’in annesi hastalanışını anlatıyor.

Bütün gün beşiğinde uyurdu. Bu Miscou’ya gitmemizden hemen sonra. Köpek beslemesine izin verilmiyordu, bizde Mr. Miller’ınkine giderdik. Köpekle oynuyor. Sanırım ismi Dash’ti. Bütün gününü o köpekle geçirirdi. Sonra köpek öldü. Sonra herhangi bir hayvan besleyebileceğini söyledik ama ilgilenmedi. Sınıfında ilk beşteydi. Sonra kolej için Bathurst’a gitti. Fen çalışmak istedi. Ancak daha başta bıraktı. Anlayamadık. Bizimle birlikte olmak istemedi. Sonra botla Gaspé’ye geçti. Sanırım zorluk çekiyordu. İşte burada çok kilo aldığını düşünmüştü   ve diyete başladı. Bir aydan daha az bir sürede 20 kilo verdi ve sonra bu halden buna dönüştü. Sağlıklı bir görünüşü kalmadı. Sonra biraz kilo aldı ama yeterli değildi. Kendisi gibi olamadı. Bütün bu fotoğrafları kocam çekti. O iyi bir adamdı. Ailesine bakabiliyordu. Oğlum kız kardeşini görmeye geldi ve göremeyince gitti. Nicole’u evlatlık verdik.

 Oğlumun kötüye gidişini görmek nasıl bir şey biliyor musun?

 İlk zamanlarında sessiz bir çocuktu ama mutluydu. Sonra aniden değişti. Aynı şeyin ona da olmasına izin veremezdim.

(Peter’in kafayı ütüleyen/silen iç konuşmaları/vehimleri )

Kafandan atmak istediğin bir şey mi var?   Çünkü kafanı bir daha oynatacak olursan, onun için endişelenmene gerek kalmayacak.  Çünkü onu kafandan atacağım.  Anladın mı?

 Pek bir şeyden hoşlandığım söylenemez ve senden de hoşlanmıyorum.  Sabahları uyandığında ,   bugün birini öldürmeliyim diye düşünür müsün?

  Paranoya mı bu?

 Senin için paranoya. Benim için gerçeklik.

Ve şu andan itibaren  “Şu andan” ne demek kim biliyor?

 “Şu andan itibaren.” Biri söyledi bana. Sonsuza kadar, öleceğim güne kadar. Tek bir hata yaparsan işin biter. Anladın mı?

 Bir sürü başağrıtıcı zil duyuyorum. Çalmadıkları zaman bile duyuyorum onları. Ben konuşurken suratıma bak, onun bunun çocuğu. Sıkı çocuk. Anladın mı?

 Ve sonra ne olacağını düşünüyorsun?

 Bunu aklında tut. Çünkü orada hepimizin birer ailesi var.

Bununla ilgili bir şey mi yapmak istiyorsun?

 Neden?

 Hadi, bir şeyler yap. Yapman gereken tek şey beni geçip onu yakalaman.

Hadi, hadi, seni görüyorum. Hadi. Sikeyim! Hadi. Hadi. Yolu yok. Bana asla vuramazsın, adamım. Asla, asla. Hadi, hadi. Asla. Yolu yok. Ben çok iyiyim. Hadi! Hadi! Hadi. Görüyorum seni. Hadi, gel buraya. Dön etrafında. Hadi. Seni görüyorum. Dön etrafında. Dön etrafında! Görüyorum seni! Hadi! Yapamazsın. Dön etrafında. Hadi. Görüyorum seni. Dön etrafında. Hadi. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Hadi. Benden saklanamazsın. Sadece dön etrafında. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Sadece dön. Sadece dön. Duydun mu beni?

 Benden saklanamazsın.

Onu evlatlık vermiştiniz. Onu evlatlık vermiştiniz. Yardım edemem.

Pekala, hadi bir şeyler yap. Tek yapacağın beni geçerek onu yakalaman. Burada geçirdiğim her gün için pişmanlık duyuyorum. Bunu almamakla gerçekten aptallık ediyorsun.

- Burada olmamalıydım.

- Bu çocuk oyunu değil! Burada ihtiyaçlar için oynarız. Ve ben seni öldüreceğim.

Nicole Sen büyürken ben bir hastane yatağındaydım ve üzerimde operasyon yapılıyordu. Kafamın arkasına küçük bir alıcı,   parmağıma da bir verici yerleştirdiler. Ne olduklarını biliyor musun?

 – Radyo mu?

 – Evet. Radyo. Herneyse vericiyi almak için   tırnağımı çıkarmak zorunda kaldım. Nasıl yaptın bunu?

 Nasıl mı çıkardım?

 Ben  Daha iyi hissediyorum. Daha sağlıklı düşünebilirim. Ama hala alıcı kafamın arkasında. Eğer biraz daha yavaş olabilirsem   biliyorum bir çözüm bulabilirim.

Lütfen. Beni yalnız bırak! Seni dinlemeyeceğim! Ben temizim. Kafamdan attım.

SHORT TERM 12 “Kısa Dönem 12” (2013)


Hayatı vakitsiz kararanlar için

Yönetmen: Destin Cretton

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 10 Mart 2013

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Destin Cretton

Müzik: Joel P. West

Görüntü Yönetmeni: Brett Pawlak

Yapımcı: Joshua Astrachan, Asher Goldstein, Frederick W. Green

Oyuncular Brie Larson, John Gallagher Jr.,    Kaitlyn Dever ,   Stephanie Beatriz ,Rami Malek

Özet

Grace, bir çocuk bakım evinde çalışan, orada evlerinden alınmış kötü durumdaki çocuklar için elinden geleni yapmaya çalışan genç bir danışmandır. Her ne kadar kendi hayatını yaşamaya çalışsa da derinden yaralar almış çocuklarla ilgilenmek bunu kolaylaştırmamaktadır. Şimdi ise, uzun süredir birlikte olduğu sevgilisiyle ciddi adımlar atmaya hazırlanırken, onu derinden etkileyecek dönüm noktaları onu beklemektedir. Tüm bunlarla baş edebilmek için, kariyerini ve daha da önemlisi kendisini tehlikeye atabilecek kararlar alması gerekecektir.

Filmden

Babasının evindeyiz. Kimsenin evde olduğunu sanmıyorum ama yine de içeri girdi.

Tamam, sağ ol. Evde yok mu?

 Dönmek ister misin?

 Tamam. İyi misin?

 Yarın görüşürüz. Yazdığım hikâyeyi duymak ister misin?

 Elbette. Çocuk hikâyesi. O yüzden öyle şaşaalı sözler yok. Tamam.

Bir varmış bir yokmuş. Okyanus yüzeyinin millerce altında Nina adında genç bir ahtapot yaşarmış. Nina zamanının çoğunu taşlardan ve deniz kabuklarından garip şeyler yaparak geçirirmiş. Çok mutluymuş. Ama sonra bir pazartesi günü bir köpekbalığı gelmiş.
“Adın ne senin?” demiş köpekbalığı. “Nina” diye yanıtlamış o da.
“Arkadaşım olmak ister misin?” demiş köpekbalığı.
“Tamam. Ne yapmam gerekiyor?” demiş Nina.
“Pek bir şey değil. ” demiş köpekbalığı. “Kollarından birini yememe izin ver yeter.”
Nina’nın daha önce hiç arkadaşı olmadığından acaba bu arkadaş olmak için yapılması gerekenlerden mi diye düşünmüş. Sekiz koluna bakmış ve bir tanesinden vazgeçmenin çok da kötü olmayacağına karar vermiş. Bir kolunu yeni ve harika arkadaşına bağışlamış. O hafta Nina ile köpekbalığı her gün birlikte oynamış. Mağaralar keşfetmişler, kumdan kaleler yapmışlar. Çok çok hızlı yüzmüşler. Ve her gece köpekbalığı acıktığında Nina, yemesi için bir kolunu daha vermiş. Pazar günü tüm gün oynadıktan sonra köpekbalığı Nina’ya çok aç olduğunu söylemiş.
“Anlamıyorum. ” demiş Nina.
“Altı kolumu çoktan verdim. Şimdi bir tane daha mı istiyorsun?”
Köpekbalığı ona arkadaşça bir tebessümle bakmış ve “Bir tanesini istemiyorum” demiş.
“Bu sefer hepsini istiyorum. ”
“Ama neden?” diye sormuş Nina.
Köpekbalığı da: “Çünkü arkadaşlar birbirleri için böyle yaparlar. ” diye yanıt vermiş. Köpekbalığı yemeğini bitirdiğinde çok üzgün ve yalnız hissetmiş. Birlikte mağaralar keşfedeceği, kumdan kaleler yapacağı, çok çok hızlı yüzeceği birine sahip olmayı özlemiş. Nina’yı çok özlemiş. Bu yüzden başka bir arkadaş bulmak için çok hızlı yüzmüş.

Jayden?

Baban sana hiç zarar verdi mi?

 Hâlâ zarar veriyor mu?

 Onun oraya dönmesine izin veremeyiz.

Jayden nerede?

 Babası dün gece geldi ve hafta sonu için götürdü.

- Ne?

 – Jack onayladı. Dalga mı geçiyorsunuz benimle?

 – Gitmesine nasıl izin verirsiniz?

 – Jan, sana sonra döneyim tamam mı?

 Adam aradı. Özür diledi. Kişisel acil bir durumu varmış. Bunun bir alakası bile yok Jack. Raporumu okudun mu?

 Tabii ki okudum ve çok endişelendim. Ama Jayden’dan sorumlu sosyal hizmet görevlisi konuyu ona açtığında babasının hiçbir zaman hiçbir şekilde taciz etmediğini söylemiş. Tabii ki öyle söyleyecek. Kız korkuyor ulan! Size üniversitede ne sikim öğrettiler?

 Jack, babası onun aklının hep bir köşesinde. Onu hep izliyor. Uyurken. Sıçarken. Terapistiyle yalnızken. Babası hep orada. Onu izliyor, saldırıya hazır bekliyor. Ve sen onun birden çıkıp gerçeği söylemesini mi bekliyorsun?

 Salak mısınız siz?

 Kız burada yardım arıyordu. Siz gittiniz, kızı köpekbalığının yanına gönderdiniz. Kızgınlığını anlıyorum Grace. Ama bana bağırmak etkili bir iletişim yolu değil.

Tamam. Tamam

Jack. Jack, üzgünüm. Bu olayı çözene kadar lütfen izni kaldır. Çünkü onu tanıyorum ve evdeki durumun iyi olmadığını biliyorum. Nereden biliyorsun bunu?

 Sana bir çocuk hikâyesi okudu diye mi?

 Benimle dalga geçme Jack. Her gün bu çocukların yanındayım ben. Dün gece o kız yanıma oturdu ve ağladı. Bildiği tek yoldan anlatmaya çalıştı. Grace, bu zincirin en altındasın sen. Gözyaşlarını yorumlamak senin işin değil. O iş için eğitim görmüş terapistler var. O zaman eğitim görmüş terapistleriniz bir bok bilmiyor. Babası tarafından tacize uğradığını söyledi mi?

 – Söylemesine gerek yoktu.

- O çocuğu biyolojik babasının elinden alacaksam evet gerekiyor. Saçmalık bu. Grace, senin yaşından uzun süredir bu çocuklarla çalışıyorum ben. Her biri için canımı veririm. Onların o yıkılmış gözlerine bakıyorum. Bunu onlara yapan şerefsizleri çıkıp bulmak ve dövmek istiyorum. Ama bunu her gün hissetmeme rağmen onlara zarar vermiş her kişinin izine düşemeyeceğimi biliyorum. Tüm yaralarını iyileştiremeyeceğimi ve her birinin babalarını cinsel tacizci olarak suçlayamayacağımı biliyorum. Özellikle de arkadaşlarının arkadaşlarıysa değil mi Jack?

 Burada işimiz bitti Grace.

Deliriyor musun?

 Muhtemelen. Senin yaşındayken bir dolu yabancının bulunduğu bir odada tacizlerini her yönüyle anlatmak zorunda kalmıştım. Beni neyle vurduğunu. Nasıl sarhoş olduğunu. Onunla banyo yapmam için beni nasıl zorladığını. Beni nasıl hamile bıraktığını. Onu hapishaneye ben gönderdim. Bu konuda hiç konuşmadım. Bu konuyu hiç düşünmedim. Seninle tanışana kadar. Ve bilmiyorum. İçimde bir bebek var ve bilmiyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Sadece sana yardım etmeye çalışıyordum. Tanrım. Kemeri çok sever. Tam bir klişe.

Jayden, bu konuda bir şey yapmalıyız.

Uyurken beysbol sopasıyla yüzünü mü dağıtalım?

 Buradan gitmeliyiz.

PiCCO (2010)

(CHARLES MANSON) Bir Seri Katilin Hikâyesi


“Bana tepeden bakarsanız, bir aptal görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız, tanrınızı görürsünüz. Bana tam karşımdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz”(Charles Manson)

“Vay be, hakikaten uçtum.”
(Manson ailesinin üyesi Susan Atkins, Sharon Tate’in ellerine bulaşan kanını yaladıktan sonra bu sözü söylemiştir)

Manson, canı manyaklar arasında en özel olanıdır. Ona daimi kötü ününü kazandıran cinayetler – 1960’ların en şok edici olan 1969 Tate-LaBianca cinayetleri – aslında başkaları tarafından işlenmişti; kendisi ala bir silah ateşlememiş veya bıçak kullanmamıştır. Fakat onun karanlık cazibesinin kaynağı tam olarak budur: köle gibi kendisini takip eden ve onun en kanlı emirlerini yerine getirmeye hazır olan müritleri üzerindeki etkisi. Esasında Manson bazı büyülü sözler söyleyen zeki bir dolandırıcıdan daha fazlası olmamasına rağmen, kendisini şeytani bir Mesih, habis bir mürşit yapmıştı; o, barış, aşk ve çiçeklerin gücü vaazlarıyla başlayıp Rosemary nin Bebeği, Şeytan ve “Sympathy for the Devil”gibi satanist fantezilerle sona eren bir dönemin en karanlık güdülerinin vücut bulmuş haliydi.

Ahlaksız bir annenin gayri meşru oğluydu. Söylendiğine göre, annesi bir defasında onu bir sürahi bira ile değiş tokuş etmeye çalışmıştı. Manson’ın terk edilmeler, dayak ve istismarla dolu karabasan gibi bir çocukluğu olmuştu. Gençliği de sonu gelmez bir suç tutuklanma, hapis ve kaçış döngüsüydü. (“İşin doğrusu şu ki,” demişti Manson kendini tahlil ettiği nadir anlardan birinde, “ben yakalanmadan bir şey çalmayı beceremeyen salak bir hırsızdan başka bir şey olamadım.”)

18 yasındayken koğuş arkadaşlarından birine bıçak tehdidiyle livata uyguladığından, federal ıslah evinde kendine bir yer edindi. 1954’te şartlı tahliye edilmesinden sonraki 13 yılı sahte çek vermekten, kadın satıcılığına kadar muhtelif suçlardan değişik hapishanelere girip çıkarak geçirdi. 1967 de serbest bırakıldığında – tüm itirazlarına rağmen – 33 yasındaki Manson, hayatının büyük bir bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmişti.

Aşk Yazı diye anılan dönemin en cafcaflı zamanında, karşıt kültürün coşkunluğunun doruk noktasına vardığı günlerde serbest kaldı. San Francisco’nun Haight-Ashbury bölgesinde – hippiliğin anavatanı – Manson, uyuşturucuyu, özgür seksi ve dönemin büyüsünü keşfetmişti. Çok geçmeden meşum karizması, serserilerden ve kaybedenlerden oluşan bir “aileyi” etrafına toplamasını sağlamıştı.

Los Angeles’ın dışındaki tozlu bir çiftlikte müritleriyle beraber yaşayan Manson, kısmen – diğer tüm etkilerin yanı sıra – bu güne dek kaydedilmiş en ılımlı ve mizahı rock n roll albümlerinden biri olan Beatles’ın White Albüm ünden esinlenerek çok tuhaf bir kıyamet teorisi geliştirmiştir. Özellikle “Helter Shelter”adli şarkıyı (bir lunaparkta çocukların bir alete binişlerini anlatan bir şarkıdır) siyahların ayaklanıp tüm beyazları öldürecekleri, yalnızca Manson ve onun az sayıdaki seçilmiş müridinin geri kalacağı ( çünkü Manşon ve taraftarları dünyanın hakimi olacaklardır) bir ırk savaşının habercisi olarak yorumlamıştır.

Manson savaşı kışkırtmak için bazı önde gelen beyazları suçun siyah devrimcilere yıkılabileceği bir şekilde öldürmeleri için müritlerini sapıkça bir göreve gönderdi. 9 Ağustos 1969 da Manson’ın “ailesinden” 5 kişi, yönetmen Roman Polanski’nin evine girip hamile karısı aktris Sharon Tate ile birlikte 4 kişiyi daha vahşice öldürdüler. Ayrılmadan önce kurbanlarının kanlarıyla duvara kışkırtıcı yazılar yazdılar. Ertesi gece, Manson, “sürüngenleri”ne bizzat öncülük etti ve LaBianca soyadlı bir çifti aynı şekilde öldürüp parçaladılar.

Cinayetler, Los Angeles bölgesinde panik yarattı ve tüm ulusu şok dalgaları sardı. Manson, en sonunda, olaylarla hiç ilgisi olmayan bir suçtan ötürü hapse düşen kadın taraftarlarından birisinin hücre arkadaşına işledikleri cinayetleri öğünerek anlatması sonucu tutuklandı.

Manson, 1970 teki duruşmasını bir sirke dönüştürmüştür, ancak jüri hiç de eğlenmemiştir. Yakalandıktan sonra mahkemeye alnına büyük bir ‘x’ kazıyarak çıkmıştır. Kendisi ve 4 taraftarı gaz odasına mahkum edildiler, fakat California Yüksek Mahkemesi idam cezasını kaldırınca, cezaları ömür boyu hapse çevrildi.

Amcası kendisini etekle okula yollar ve “Bir gün sen de erkek gibi olup kavga etmeyi öğreneceksin” dermiş. Daha 9 yasında hırsızlığa başlamıştır. Uzun süre hapse girip çıkmış, hiç bir olayı olmayan bir serseriydi. Hippilerin ortamlarına girip gitar çalmaya başladı. Oradaki çocuklardan ailesini oluşturmaya başladı.

Sharon Tate cinayeti, aileden Susan Atkins adlı kızın itirafıyla aydınlandı. Kısa süre sonra da Manson tutuklandı.

Bu kadar ünlü olmasının nedeni kurbanlarının kimlikleridir. Ayrıca diğer seri katillerden farklı olarak bir inanış yaratması da bir nedendir. (Helter Skelter saçmalığıyla kandırmış insanları, siyahlar ayaklanacak tüm beyazları öldürecek sadece Manson Ailesi kurtulacak)

Hala yattığı cezaevine dünyanın her yerinden özellikle gençler tarafından binlerce mektup geliyor.

Bir ara gazetecilerden birinin “Büyük bir hayran kitleniz var hapisten çıkmanızı heyecanla bekliyorlar” yorumuna, “Burada yemekler harika ayrıca kitabım ve gelen mektuplarımla uğraşıyorum, pek heyecanlanmasınlar, Amerika ilk kez iyi bir şey yapıyor bana ” şeklinde cevap vermiştir.

Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyardaki Yabancı romanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Genç güzel kızlardan kurulu haremiyle seri cinayetlere kalkışan komün sahibi kişi. Kızların mahkemeye çıkmadan önce koridorlarda kendilerinden geçerek şarkı söyledikleri görüntüler insanı ürpertir. Bunlardan bazıları hala Charles Manson’ın peygamber olduğuna inanırken Susan Atkins gibi kimileri kendini Hristiyanlığa adayıp kitaplar dahi yazmıştır. İçlerinden Linda Kasabıan’ın Türk kökenleri olduğu bilinir.

Çete Üyeleri:

Sharon Tate

Vincent Buğliosi

Susan Atkins

Pat Krenwinkel

Catherine Share

Paul Watkins

Kitty Lütesinger

Abigail Folger

Kurbanları:

6/8/69 Gary Hınman

8/8/69 Steven Earl Parent

8/8/69 Voytek Frykowski

8/8/69 Abigail Folger

8/8/69 Jay Sebring

8/8/69 Sharon Tate

9/8/69 Leno LaBianca

9/8/69 Rosemary LaBianca

25-26/8/69 Shorty Shea

Milyonlarca gencin hayranı olduğu Axl Rose (gün’s roses), bir Manson hayranıdır ve Spaghetti İncident albümünde şiirini kullanmıştır. Bu yüzden mahkemelerde süründürülmüş kurbanların ailelerine tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Ayrıca Türkiye konserinde üzerinde Manson T-Shirtleriyle de gezindiği gözden kaçmamalıdır.

Charles Manson’un Hz. İsa olduğunu zanneden çete üyesi, ömür boyu hapse mahkum Leslie Van Houten 1969 yılında 19 yasındayken 2 kişiyi tabanca ile öldürmüş. Tutuklandıktan 33 yıl sonra (28.06.2002) tahliye talebinde bulunmuş. Amerikan adlı makamları başvuruyu reddetmiştir.

Hakkında Kitap:

-Helter Skelter,1975, Vincent Buğliosi

Hakkında Film:

-The Manson Family,

-13.hayalet filminde hayaletlerden biri Manson’a benzetilmiştir.

-Bu arada Charles Manson çetesini ve cinayetlerini anlatan Helter Skelter adlı bir film çekilmekte olduğu söylenmektedir.

Tüm akıllı insanlar bir zaman sonra öleceklerini biliyor ve Tanrı’nın önünde haklı olmak zorundadırlar. Kötünün karşılığını cehennem ödeyecektir. Yeryüzü de en kötü cehennem. Birilerinin ölmesi gerekiyorsa,  bu yanlış değildir. Bu hareketi birisinin yapması gereklidir.[Charles Manson]

(http://forum.turksportal.net/vb/showthread.php?t=93382

http://www.frmtr.com/garip-olaylar/1841989-bir-seri-katilin-hikayesi-charles-manson.html)

MARİLYN MANSON

Charles Manson’a büyük hayranlığından dolayı Manson soyadını aldığını söylemiştir. Her ne kadar müzik kritikleri çokça farkında olmasa da, Marilyn Manson’ın ‘weird’ goth ve endüstriyel sound’u son yirmi yılın en görkemli müziklerinden biri oldu ve Reverend Manson’ı ana akım popüler müziğin karşı kahramanlarından biri haline getirdi. Özellikle ülkesi Amerika’da ebeveynlerin ve politikacıların hakkında konuşurken nahoş bir ifade takındığı Manson’ın müzik medyasında da pek güzel duygular yaratmadığı kesin. Muhafazakar ve dinci yönetimler tarafından konserleri sık sık iptal edilen Marilyn Manson’ın ruhunu şeytana sattığı iddiaları bugün müzik medyasının en sevdiği iddialar arasında. Evinde bir simya laboratuvarı bulunan Marilyn hakkında kara büyü yaptığı iddiasıyla açılan soruşturma sonuca ulaşmamıştı. Amerikan panik tarihinin bir numaralı olayı Columbine Katliamı’ndan sorumlu tutulan Marilyn, bu konuda pek çok kez mahkemede tanıklık yaptı.

Seri katil Jeffrey Dahmer’le yazıştığı için tepki çekti ve seri katil kurbanlarının akrabaları tarafından kurulan bir dernek Marilyn’in malikanesine saldırıda bulundu. İrili ufaklı Marilyn Manson suçlarının sonuncusu ise yakın bir tarihte vuku buldu. Sahne şovu sırasında sahneye davet ettiği bir güvenlik görevlisine cinsel tacizde bulunduğu iddia edildi ve hem mahkemelerde süründü hem de Güvenlik şirketleri tarafından tehdit edildi. Marilyn Manson FBI’ın yakından izlediği bir isim. Hayatı film desek yeridir.

http://www.notdenizi.com/marilyn-manson-hayati-23903/

Ek:

Dünya, bizim dışımızda kendini nasıl eviriyor?

Çocuklarımız bizim görmediğimiz cepheden dünyaya baktıklarından bildiklerini ve duyumlarını çok tahmin edemiyoruz ve bilemiyoruz. Sonuçta “bilmeyen noksan olur” kavlince; onların doğrularında, bizler yenilen ve mahkum sınıfında kalıyoruz.

Neden, biz bilemiyoruz.

Bilmek sıkıntıdır.

Duymak sıkıntıdır.

Günümüzde bir sorunun var mı diyene, çözmene gerek yok, halının altı ne güne duruyor, süpür, terke et diyoruz.

Unutmayalım ki; sahte olan her şey tehlikelidir.

Seri katil, ve tarikat lideri Charles Manson’u tanıyabiliyoruz. Onu bilgimize göre bir sınıfa dahil edip, mahkûm edebiliyoruz. Ama çocuklarımız…

Sahteliğin hayatın hiçbir yerinde sağlam dayanağı yoktur. Değer verilen ilkelerde gerçek yüzümüzü/yüzünü göstereme erdemine ulaşamazsak; PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ deki anlatılarla, dayanağımız ve gücümüz olan kudretin yıkılmasına sebep olduğumuz gibi, buharlaşmayada mahkûm oluruz. Yazık değil mi?

Suçlu olan dört duvar ve içindekiler değil, onu inşa eden özelliklerimizdir. Üstâd Necip Fazıl’ın dediği gibi  “Kuduz köpek, ısırdığı adam için değil, kuduz olduğu için mahkûmdur.”

Mahkûm hayatın ve yalanın gizeminden kurtulmak umuduyla

THE TRUMAN SHOW-Truman Şov (1998)

1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984) FİLM

TWELVE MONKEYS/ 12 Maymun (1995)


Yönetmen: Terry Gilliam

Ülke: ABD

Tür: Gizem | Bilim-Kurgu | Gerilim

Vizyon Tarihi:31 Mayıs 1996 (Türkiye)

Süre:129 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Chris Marker, David Webb Peoples, Janet Peoples

Müzik: Paul Buckmaster

Görüntü Yönetmeni:Roger Pratt

Yapımcı: Robert Cavallo, Mark Egerton, Robert Kosberg

Nam-ı Diğer:12 Monkeys

Oyuncular    Joseph Melito,    Bruce Willis, Jon Seda, Michael Chance,    Vernon Campbell

Özet

1997’de ortaya çıkan bir virüs, 5 milyar insanın ölümüne yol açar. Çok az sayıda insan, yer altına çekilip virüsten korunmayı başarır. Kurtulanlar, çözüm bulabilmek için bir zaman makinesi geliştirirler. Henüz test aşamasında olan cihazı kullanmak üzere, mahkumlardan James Cole’u seçerler.

Cole, ilk denemesinde yanlış bir tarihe gider. Başarılı olan ikinci denemesi sonucunda, kendisini 1990’da bir akıl hastanesinde bulur. Burada psikiyatrist Kathryn Railly ve çılgın oda arkadaşı Jeffrey Goines ile tanışır. Goines’un virüsün yayılmasında kilit rol oynadığından şüphelenen Cole, tekrar zaman yolculuğu yaparak birkaç yıl ileri gider. Ona inanmaya başlayan Dr. Railly’nin de yardımıyla Goines’un bu virüsü yaymasını engellemeye çalışan Cole, kendisini karmaşık olayların içinde bulur.

Filmden

“Bununla beraber, sayısız mikro dalga sinyalleri kızıl ötesi mesajlar, gigabaytlarca birler ve sıfırlar arasında  şimdi bayt büyüklüğünde kelimeler bilimden bile daha minnacık  belirsiz bir elektriğin içinde saklanıyor. Ama kulak verirsek  şairin bize hitap eden tek sesini duyuyoruz  bugünün çılgınlığı dün hazırladı  yarının çaresizliğinin sessiz zaferini. İç, çünkü bilmiyorsun nereden ve neden geldiğini. İç, çünkü bilmiyorsun neden ve nereye gittiğini.”

Tabii, senin akıl hastası olmadığını söylemiyorum. Bildiğim kadarıyla zır delisin. Ama burada olmanın nedeni bu değil. Sistem yüzünden buradasın.

Reklamlar!

 Artık üretici olmaktan çıktık.

Bir şey yapmıyoruz. Her şey otomatik.

O halde biz neyiz?

  Biz tüketiciyiz,

Bir sürü şey satın al, iyi bir yurttaş olursun. Ama bir sürü şey satın almazsan, ne olursun?

  Ne?

  Akıl hastası olursun.

Gerçek, bu Gerçek!

Mal satın almazsan: tuvalet kâğıdı, yeni araba  elektrikli cinsel aletler  beyne yerleştirilmiş kulaklı stereo sistemleri  entegre radar cihazlı tornavidalar, sesle çalıştırılan bilgisayarlar

Burada beni hayatımdan bezdiren  adı koyulmamış bazı gerçeklerden kaçtığım için  zihnen sapkınım. Oraya gitmekten vazgeçtiğim zaman iyileşmiş olacağım.

Sen de sapkın mısın, dostum?   Burası deliler için.

 Ben deli değilim.

Biz o “deli” terimini kullanmıyoruz, Burada tam anlamıyla kaçıklar var! Sizin bilmediğiniz bazı şeyleri biliyorum. Bunları anlayabilmeniz çok zor olacak. Kimseye zarar vermeyeceğim! Pekala. Bakın, aranızda On İki Maymun Ordusunu  duyan var mı?

  Bunu her tarafta binaların duvarlarına şablonla resmediyorlar. Bunu gördünüz mü?

. “Deli” ne demek, biliyor musun?

Deli, “çoğunluk iktidarı” demek.

Ya. Örneğin, mikroplar. Mikroplar mı?

  18. Yüzyılda öyle bir şey yoktu. Nada. Yok. Hiç kimse bunu hayal bile etmemişti! Yani aklı başında olan hiç kimse. Derken bir doktor çıktı. Semmelweis! Semmelweis çıktı, insanları, esas olarak da başka doktorları  mikrop denen bu mini minnacık, göze görülmez kötü şeylerin  insanların vücuduna girip onları hasta ettiğine ikna etmeye çalıştı. Doktorların ellerini yıkamalarını sağlamaya çalışıyordu. Bu herife ne oluyor?

  Deli midir nedir?

  Mini minnacık, göze görünmez-

- “Ne diyorsun onlara?

  Mikrop?

  Ne?

 ” Şimdi, 20. Yüzyıla atlıyoruz. Geçen hafta, aslında beni bu cehenneme sürüklemelerinden hemen önce! Bir fast-food dükkânında hamburger ısmarlıyordum. Herif onu yere düşürdü. Jim, sonra onu yerden aldı, sildi. Sonra da bir şey olmamış gibi bana uzattı.

“Ya mikroplar? ” dedim.

Dedi ki, “Ben mikroplara inanmam. Mikroplar, bize dezenfektan ve sabun satmak için bir komplodur.”

Şimdi, o herif deli, değil mi?

  Gördün mü?

Doğru yoktur.

Yanlış yoktur.

Yalnız halkın görüşü vardır.

Sen, sen, sen mikroplara inanıyorsun, değil mi?

  Ben deli değilim.

 Tabii değilsin!

- Öyleyse neden hastaneden çıkmıyorsun?

  – Neden kaçmaya çalışmıyor muyum?

  İyi soru. Çok iyi bir soru. Zeki. Çünkü kaçmam çılgınlık olur. Dışarıya haber gönderdim.

- Benim işim ayarlandı.

- Ne demek bu?

Babamla temas kuracak olan bazı çömezlerle, habis ruhlarla  sekreterlerin sekreterleriyle ve çeşitli diğer  ayakçılarla temas kurmayı başardım. Ve babam böyle bir yerde olduğumu öğrenince  beni insanın insan gibi, misafir gibi muamele gördüğü  o klas hastanelerden birine naklettirir! Büyük otellerdeki gibi çarşaflar, havlular  bizim gibi kaçık, üşütük, manyak şeytanların tümüne iyi ilaçlar!

Biraz heyecanlandım. Kaçma fikri aklımdan geçti.

. Salaklar, kim olduğumu öğrenince görürsünüz siz!

Babam çok kızacak. Ve babam kızınca, yer yerinden oynar. Babam Tanrıdır! Ben babama taparım!

Hayvan hakları militanlarının gizlice elde ettiği bu çarpıcı  video bantları kamuoyunda öfke yarattı.

Ama birçok bilim adamı şiddetle karşı çıkıyorlar. İşkence deneyleri.
- Hepimiz maymunuz.

“Büyük salgın hastalık dönemlerinde  alamet ve kehanetler ortaya çıkar.”  “Alexander Konferansları

- Bu Gece” Ve dört yaratıktan biri yedi meleğe  sonsuzluklar boyunca yaşayan Tanrı’nın  öfkesiyle dolu yedi altın tas verdi.” Esinlemeler.

 14. Yüzyılda, o zamanın görevlilerinin anlattığına göre  1362 yılının Nisan ayında Stonehenge yakınlarındaki  Wyle köyünde birden bire bir adam ortaya çıktı. Bilinmeyen kelimeler kullanan ve garip bir şiveyle konuşan  adam salgın hakkında korkunç kehanetlerde bulundu  ve yaklaşık 600 yıl sonra salgının insanlığı yok edeceğini söyledi. Tabii bu salgın-kıyamet günü senaryosu, ister veba olsun ister çiçek hastalığı veya AİDS olsun  gerçekler tarafından desteklendiğinde çok daha inandırıcı olmaktadır. Şimdi ise, 1 . Dünya Savaşı sırasında hardal gazı saldırılarıyla  çirkin yüzünü ilk defa gösteren kimyasal savaş gibi  teknolojik iğrençliklerle de karşı karşıyayız. 191 7 Ekiminde, Fransız siperlerindeki böyle bir saldırı sırasında  şarapnel yarası alan ve görünüşte  isteri krizi geçirir durumda hastaneye kaldırılan  bir askerle ilgili bilgilere sahibiz. Doktorlar, Fransızca anlama yeteneğini tamamen yitirdiğini  ama yerel bir şiveyle olsa bile  akıcı bir şekilde İngilizce konuştuğunu saptadılar. Gazdan bedenen etkilenmemiş olmasına karşın  adam kendinde değildi. Gelecekten geri geldiğini  ve 1996 yılından başlayarak sonunda insanlığı  yeryüzünden silecek olan saf bir mikrop  aradığını söylüyordu. Yaralanmış olmasına rağmen, bu genç asker hastanede ortadan kayboldu. Şüphesiz başkalarını uyarma görevini yerine getiriyor  ve savaşın acılarının yerine  “Kassandra kompleksi”dediğimiz kendi yarattığı acıyı koyuyordu. Yunan efsanesinde, Kassandra geleceği görmeye  ama gördüklerini anlattığı zaman inanılmamaya mahkum edilir. Dolayısıyla da geleceği görme, ama bu konuda bir şey yapamamanın üzüntüsü.

Gizli ordu ,  On İki Maymun Ordusu. Virüsü etrafa yayanlar.

Bu yüzden buradayım. Onları bulmam lazım. Benim görevim bu. Onların yerini bulmam lazım, çünkü virüsün mutasyona uğramadan önceki  saf şekli onların elinde.

Çılgınlık yapacak değilim, ama bunların hiçbiri düşündüğün gibi değil. Onlardan saklanamazsın, Bob. Onlardan saklanamazsın, dedim. Hayır, efend  kardeşim. Buna teşebbüs bile etme. Onlar her şeyi duyarlar. Sana o izleme aygıtını yerleştirdiler. Nereye gidersen git, seni istedikleri zaman bulurlar. O senin dişinde.Anladın mı,?

O hasta, tamam mı?
Gelecekten geldiğini sanıyor. Özenle kurulmuş ve çökmekte olan bir fantezi aleminde yaşıyor. Onun yardıma ihtiyacı var.

Biliyor musunuz, siz mevcut değilsiniz. Aslında gerçek değilsiniz. Biz zaman içinde geriye gidemeyiz. Siz burada değilsiniz. Beni kandıramazsınız. Siz benim kafamın içindesiniz. Ben deliyim ve siz de benim deliliğimsiniz.

Sen aklı başında bir insansın. Eğitilmiş bir psikiyatrsın. Gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırt edebilirsin. Gerçek dediğimiz şey herkesin kabul ettiği şeydir, öyle değil mi?

Psikiyatri en yeni dindir.

Neyin doğru veya yanlış olduğuna, kimin deli olduğuna biz karar veririz. Burada zorlanıyorum.

Gerçek olmadığımızı söyledin. Bence insan aklı  iki farklı boyutta  var olmaya uygun değil. Fazla stresli. Kendiniz de söylediniz ya. Çok kafa karıştırıcı.

Neyin gerçek olduğunu, neyin olmadığını bilemiyorsun. Ama şimdi neyin gerçek olduğunu biliyorsun

Kadın psikiyatrlar! Bir keresinde onun derslerinden birini dinlemiştim. “Kıyamet Kehanetleri.”Birden bire Jeffrey hakkında  en akıl almaz fikirlere kapılmış. Acaba kendi geliştirdiği “teorik”  “Kassandra” hastalığına mı yakalandı?

Ben hastanede yatarken akıl sağlığı adı altında  beynimi kapsamlı bir şekilde incelediler. Sorgulandım, röntgenlerim çekildi ve iyice muayene edildim. Sonra da benim hakkımdaki her şeyi bir bilgisayara yüklediler  ve bilgisayarda beynimin modelini yarattılar. Evet! O modeli kullanarak  önümüzdeki on yılda benim kafamdan geçe bilecek olan  her düşünceyi üretmeyi başardılar  sonra da bunları bir çeşit olasılık matrisinden süzerek  o dönemde yapacağım her şeyi belirlediler. İşte görüyorsunuz  böylece On İki Maymun Ordusunu tarihin sayfalarına geçireceğimi  daha benim aklımın köşesinden bile geçmemişken o biliyordu. Yapacağım her şeyi o benden önce biliyor.

Bir ihtimal eğer deli değilsem, bizi böyle Dişlerimizden buluyorlar. Beni hiçbir zaman bulmalarını istemiyorum.

Tıpkı bizim başımıza gelenler gibi. Geçmiş gibi. Film hiç değişmiyor. Değişemez. Ama onu her gördüğünde farklı görünüyor, çünkü sen değişiyorsun. Farklı şeyler görüyorsun.

Şimdi senden ben sorumluyum. Çinliler şöyle der.: birisinin hayatını kurtarırsan  sonsuza kadar ondan sorumlu olursun.

. İşte orada! Şu adam!

Öldürücü virüs taşıyor! Durdurun onu!

Lütfen, durdurun onu!

“….7 yılında öldürücü bir virüs yüzünden 5 milyar insan ölecek.

Hayatta kalanlar gezegenin yüzeyini terk edecekler. Hayvanlar gene dünyanın hakimi olacaklar.”

“Paranoyak şizofren teşhisi konmuş bir hastayla yapılan görüşmeden alıntılar

“12 Nisan 1990,Baltimore İl Hastanesi.”

 

BİLGİYİ KANALDAN GİZLİCE AKITMAK


Misyonerler, Nasıl Çalışırın Arkaplanı

Bu yazıyı yazmama neden olan geçenlerde bir siteye tesadüf etmemdir. Site içeriğinde kendince zıt bir konuyu anlatıyor görünürken birçok kişinin ulaşamayacağı bilgiler yığınına beş dakikada ulaşabilmesi için bilinçaltının yoğunlaşmasını sağlıyordu. Belki bu kişiler için yapılan doğru bir ilkenin tarafında olmaktı. Fakat doğru olan hayalinde bile düşünemeyeceği bir etkeni veya düşünmesini sağlayacak “ilk muharrik sebep” içeriği gazete küpürleri ile deklere ediliyordu. Yani ters bilgi ile bilmeden/bilerek “hedef yanlış düşünce bilgisi”nin duyurusu yapılıyordu.

Bunun etkisinden kurtulmak mümkün müdür?

Çok defa “Hayır” diyebilirsiniz.

Hedef bilginin öz içeriğini, aktarım kanalının içinden gizlice alırken, yoğrulmuş zihin, bir dönem sonra doğrular kısmındaki verdiği tepkilerine kattığı etkilenmesi kalmamış ve yanlış bilgiyi kabullenmekten kurtulamaz.

Psikanaliz bilimin temel esası, aslında günahların, rahatsılıkların ilmî alana aktarılarak, anlaşılmasını hazmını sağlayarak, mutluluğun ele edilmesidir. Bilginin arkaplanında gizlenen ortak payda “suçlu değilsin” yanında “saptığın zannettiğin şey seni rahatsız etmez, başkalarını etkiler,” olmaktadır.

Yalnız değilsiniz!

Kendinizi çıkmaz bir sokakta görmenize gerek yok. Bu sokakta çok kişi bulunmaktadır. Bunun ilişkilendirilmesini yapabilirsin. Bir video oyununda süper kahraman olan olabilme şansın ne kadar yüksek ise, öldüğünü görebilme, öldürme şansında o kadar varsayılır. Sonuçta sen her hareketinden sorumlu olmadan çıkacağın bir zamanın vardır. Hayatı oyunun gerçeğinden kendi gerçeğine, daha sonra sanal gerçeğe yönlendirebilirsin.

Doğru Bilginin Zehirlenmesi

Bilginin zehirlenmesinde veya çarpılmasında doğrunun tarafında olmak çok zaman şizofrenik bir alt yapıya sahip oluşundan [Doğru sözlüyü kırk kapıdan kovarlar.]  kapıları tam kapatmak yerine aralıklı bırakmak yerinde olur. Hayatta bütün kapıları kapalı tutmak mümkün değildir. Hepsinde sonuna kadar açılmasının da bir gereği yoktur. Asıl olan gerçeklerinde ötesinde olan hakikat pencerelerini kırmadan açmak için dikkat edilmelidir.

Sözün imalı söylenmesi

İstibdat ve dikta dönemlerinde fikri beyanda zorlukları aşmanın tek çaresi mecazi terminoloji kullanmak esas olabilir. Fakat korkunun zihni melekeleri mahkûm edişi baskısı altında birçok akıl sahibi dumura uğramaktan korkar. Bulanıklaşan mantığının içerinde dizüstü kapaklanıp kalır.

Toplumun yanlış kabul ettiği bir konun reklamı imalı olarak yapmak aldatmanın geçerli sebebi olabilir. Yani, tenkit ettiğiniz şeyin reklamını yapmak yerine iyi bölümünü varsa onu beyan etmek uygundur. Reklamını “ters bilgi ile yapmak” hatadır ve aldatmadır. Beyanın hatıra içeriği gibi canlandırıcı özelliği olmamalıdır. Bu konuda örnek vereceğimiz birçok site var. Bizim sitede dahi bazen bu tür yanılgıya düştüğü olabilir. Fakat içeriğinde bilgi yükü ağırlıklı olduğundan tahammülü internet sörfçüsüne ağır gelmektedir. Yazının İmaj ve resim içeriği de çok düşük olunca günümüz insanı için ağır gelmektedir. Düşünürseniz günümüz insanın düşüncelerini bit twitter mesajına sığdırmak kadar aceleci bir hayatın girdabında olunca okumaya dahi çok zamanı olmuyor.

Bir konuyu öğretebilmenin kolay yollarında biri zıddı olan düşünceyi anlatarak yapma metodudur.

Bu durum beyan sahibini koruyucu olduğu gibi karşı tarafı etkileyicidir. Anlatan bu durumdan etkilenmediği gibi uzakta kalarak, normalden aktarması mümkün olmayan zıt ve hatalı meseleyi de karşı tarafına, konu genişliği ile etraflıca anlatmış olur. Günümüzde bu metodu kullanan birçok görüş ve etkinlikler bulunmaktadır. Bu usul aldatıcıların, misyonerlerin uygulamaları içerisindedir. Zaman ve gayretlerini bir konuya hasrederek zıt yönden anlatıyor görünerek asıl öğretmeleri gereken meseleye vukufiyet kazandırırlar. Örnekleri çoktur.

Eskilerin söylediği şu söz çok manidardır. Sevap diye yaptığımız günahlar. Sevaplarımız meğer kuyumuzu kazarken biz üstüne cennet köşkleri bina eder zannından ferahlık duyar olmuşuz.

Yükselen paradigmalarımız ağır ağır enigmaya dönüşürken doğrularımız yamulmaya başlamıştır. Yapılması gereken ölümlü olduğumuzu unutmadan yaşamalı eğer inancınız varsa onu da meşrulaştırmanın kaygan zeminden koruyarak ideal hedefe doğru yönelmeye çalışmalıyız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Not:

Örnek vermek gerekirse aşağıdaki bir sitenin linkleri düşüncesinde hayale getiremediği şeyi hatırlatmak vazifesi gibi gazete manşetleri ile misyonerlerin hoşuna gidecek bilgileri temiz kanaldan sunuyorlar. İlk etapta bu durum başka gibi algılansada subliminal mesaj içeriği ile zihinler doğru akmaktadır. Bilginin görsel aktivitesine ihtiyaç olmadan sunulması mümkün iken bu kardeşlerimizin bu konuda duyarlı olmaları gerekir. Yukarıda beyan ettiğimiz üzere “Yalnız Değilsin” kategorisindeki günah çizgisini kalınlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Yeri gelmişken bir konuyu da hatırlatalım. Pornografinin daha güncel hayata tam olarak oturmadığı 70 ve 80 li yıllarda gazetelerin yaptığı promosyanlar vardı. Ansiklopediler. Bu kitaplar görünüşte ülkenin en ücra köşesine ulaşırken içeriğinde denetimsiz olarak o zaman ki kültürün hazmedemediği resimleri içlerine serpiştirerek evlere sokmaya başladılar. Temiz suyun içindeki virüsler gibi. Denetimsiz kontrolsüz akan bu bedava kitaplar her yere ulaştı. Unutulmamalıdır ki Ansiklopedik bilgiler devamlı güncellenmesi gereken bilgi kaynağıdır. Çoğumuz bu kitapları kütüphanelerimizden atmaya başladık. On sene sonra içindeki bilginin yanlış olma ihtimali artmaktadır. Yani ansiklopedik bilgi süreğendir. İşte bu konuda misyonerler, dini çevrede tepki ile karşılansa da psikanalizmin metodlarını uygulamada çok mahirdirler. [Bkz: BEN ASRI]

 Allah Teâlâ, milletimizi ve Müslümanları muhafaza buyursun. Amin

Örnek linkler

http://www.islamustundur.com/batiranbati.html

http://www.islamustundur.com/islamin_escinsellige_bakisi.html

YANLIŞ ANLAMALAR


İki yazı Hakkında Yorum

MU’NUN ÇOCUKLARI

Şaman TÜRKSOY
01.06.2011

Geleneksel Hristiyan anlatılarına göre; çarmıha gerilmiş ve ölmek üzere olan İsa yüksek sesle “Hele, hele, lamat zabak ta ni” diye bağırmış, olay esnasında hazır bulunanlar İbranice ya da Ön Asya dillerinden hiçbirine ait olmayan bu sözlerden bir anlam çıkaramamışlar, “Alahım, Allahım! Beni neden yalnız bıraktın?” anlamına gelen “Eli, eli lema şevaktani?”şeklinde Aramice bir cümle olduğunu sanmışlardır. Bu olay Matta İncili’nin 27.bölüm/46 nolu ayetinde şöyle anlatılır: “…Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, Elî, Elî, lema şevaktani? diye bağırdı…”.

(İsa’nın bu söylemi bazı kaynaklarda “Eloi, Eloi, lama sabachthani”şeklinde geçmektedir.)

Halbuki İsa çektiği büyük acıyı ve ıstırabı hazır bulunan düşmanlarına sezdirmemek için,senelerce Hindistan’da ve Himalaya manastırlarında öğrendiği Mu dili ile “Hele, hele lamat zabak ta ni “ yani “Fenalaşıyorum, fenalaşıyorum, yüzümü karanlık istila ediyor”anlamına gelen bu sözleri sarfetmiştir. Maya dili, Mu dilinin devamı niteliğindedir. Maya dili konusunda uzman bulunan Prof. Don Antonio Batres Jaurequi ‘in açıklaması kaynak gösterilerek kitaba konulmuş olan bu bilgi İsa’nın da bir Naa-caal rahibi olduğuna işaret etmektedir.

Erişim: [ Yorumlar bölümünde] http://www.gavurege.com/webroot/home.php?op=ege&action=outview&article_id=1120&author_id=515&arsiv=yes

***********

MÂ VEDDEAKE RABBUKE: “RABBİN SENİ TERK ETMEDİ

 Sabah olunca tüm başkâhinlerle halkın ihtiyarları, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak konusunda anlaştılar. O’nu bağladılar ve götürüp vali Pilatus’a teslim ettiler. İsa’yı ele veren Yahuda, O’nun mahkûm edildiğini görünce yaptığına pişman oldu. Otuz gümüşü başkâhinlere ve ihtiyarlara geri götürdü.  “Ben suçsuz birini ele vermekle günah işledim” dedi. Onlar ise, “Bundan bize ne? Onu sen düşün” dediler. Yahuda paraları tapınağın içine fırlatarak oradan ayrıldı, gidip kendini astı. Paraları toplayan başkâhinler, “Kan bedeli olan bu paraları tapınağın hazinesine koymak doğru olmaz” dediler. Kendi aralarında anlaşarak bu parayla yabancılar için mezarlık yapmak üzere Çömlekçi Tarlasını satın aldılar. Bunun için bu tarlaya bugüne dek `Kan Tarlası’ denilmiştir. (Matta; 27/1-8)

İsa valinin önüne çıkarıldı. Vali O’na, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” diye sordu. İsa, “Söylediğin gibidir” dedi. Başkâhinlerle ihtiyarlar O’nu suçlayınca hiç karşılık vermedi. Pilatus O’na, “Senin aleyhinde yaptıkları bunca tanıklığı duymuyor musun?” dedi.  İsa bir tek konuda bile ona cevap vermedi. Vali buna çok şaştı. Her Fısıh bayramında vali, halkın istediği bir tutukluyu salıvermeyi adet edinmişti. O günlerde Barabas adında ünlü bir tutuklu vardı. Halk bir araya toplandığında, Pilatus onlara, “Sizin için kimi salıvereyim istersiniz, Barabas’ı mı, Mesih denilen İsa’yı mı?” diye sordu. İsa’yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. Pilatus yargı kürsüsünde otururken karısı ona, “O doğru adama dokunma. Dün gece rüyamda O’nun yüzünden çok sıkıntı çektim” diye haber gönderdi. Başkâhinler ve ihtiyarlar ise, Barabas’ın salıverilmesini ve İsa’nın öldürülmesini istesinler diye halkı kışkırttılar.Vali onlara şunu sordu: “Sizin için ikisinden hangisini salıvereyim istersiniz?”  “Barabas’ı” dediler. Pilatus, “Öyleyse Mesih denen İsa’yı ne yapayım?” dedi. Hep bir ağızdan, “Çarmıha gerilsin!” dediler. Pilatus, “O ne kötülük yaptı ki?” diye sordu. Onlar ise daha yüksek sesle, “Çarmıha gerilsin!” diye bağrışıp durdular. Pilatus, elinden bir şey gelmediğini, tersine, bir kargaşalığın başladığını görünce su aldı, kalabalığın önünde ellerini yıkayıp şöyle dedi: “Bu adamın kanından ben sorumlu değilim. Bu işe siz bakın!” Bütün halk şu karşılığı verdi: “O’nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun!” Bunun üzerine Pilatus onlar için Barabas’ı salıverdi. İsa’yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. (Matta; 27/11-26)

Dışarı çıktıklarında Simun adında Kireneli bir adama rastladılar. İsa’nın çarmıhını ona zorla taşıttılar. Golgota, yani Kafatası denilen yere vardıklarında içmesi için İsa’ya ödle karışık şarap verdiler. İsa bunu tadınca içmek istemedi. (Matta; 27/32-34)

Bütün ülkenin üzerine öğleyin saat on ikiden saat üçe kadar süren bir karanlık çöktü. Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?” diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bunu işitince, “Bu adam İlyas’ı çağırıyor” dediler. İçlerinden biri hemen koşup bir sünger getirdi, ekşi şaraba batırıp bir kamışın ucuna takarak İsa’ya içirdi. Diğerleri ise, “Dur bakalım, İlyas gelip O’nu kurtaracak mı?” dediler.  İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti. (Matta;27/45-50)

 

Henüz iki ile başlayan yaşlara yeni adım atmışım. Felsefe ve teoloji merakım en kibirli, en alevli safhasında. Özellikle bazı mukaddes şahsiyetlerin hayatlarına dair ayrıntılar üzerine okuyorum. Kutsal kitapları da öyle; altlarını çize çize, geniş paragraflı notlar çıkara çıkara. Ancak bu temel bilgileri aşan kaynaklara, yorum ve tartışmalara ulaşma becerim henüz çok zayıf. İngilizce yazılanları anlama yetim de öyle. Samimi bir arkadaşım var. Ablası Almanya’da yaşıyor uzun zamandır. Onunla paylaşıyorum arada kafama takılanları. O da meraklı biri. Sabahlara dek oturup konuştuğumuz oluyor. Böyle gecelerden birinde, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği esnada ettiği o cümleden bahsediyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?”  dediğinden. O zamanlar bu cümlenin Hıristiyan teologları arasında da çokça tartışılan bir alan yarattığından haberli değilim.  Benim de çok kafama takıldığını anlatıyorum uzun uzun. Bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Derken arkadaşım; ablasının görüştüğü önemli sayılacak pozisyonda bir Katolik kilise görevlisi  olduğunu, ablasına bakılırsa adamın çok yetkin bir teoloji bilgisi bulunduğunu, adresini alarak ona yazıp, aklıma takılan bu şeyi sorabileceğimi söylüyor. Mal bulmuş magribi gibi atlıyorum bu fikrin üzerine. Ablasına telefon ediliyor, adamın adresine ulaşılıyor. Hemen kolları sıvıyorum bir İngilizce mektup yazmaya-ne de olsa papaz efendinin iyi derecede İngilizce bildiğini de öğrenmişiz abladan. Mektup sandığımdan çok daha uzun zaman alıyor. Kötü İngilizcemi yanımda envai sözlükler, şunlar bunlarla “Ben var size önemli bir şey sormak” mesabesine çıkarma derdindeyim. Nihayet mektup yazılıyor, postalanıyor. Aradan sanıyorum on gün falan geçtiğinde-her günü sabırsızlıkla geçirip, çok bekledim, iyi anımsıyorum- papaz efendiden mektup geliyor. Çok düzgün bir bitişik el yazısıyla, siyah dolmakalemle yazılmış tamı tamına yedi buçuk sayfalık bir mektup.

Büyük heyecanla, evrenin sırlarını bana ifşa eden bir kriptoymuşçasına okuyup anlamaya çalıştım mektubu. Kendi anlayışımdan tatmin olmayıp, birinden yardım alarak yeniden okudum; hatta çevirisini saatlerce uğraşıp yazdım bir deftere. Hıristiyanlık propogandasına vardırmış olmasa da yer yer tebligatçı satırlar bir yana, sahiden çok içtenlikle cevap verme arzusu taşıyordu mektup. Adama bu bakımdan hayran bile oldum. Ancak sık sık yaptığı tekrar cümlelerine rağmen, kalın kafama takılı o şey, takıldığı yerdeki sabitliğini koruyordu. Bir çok kaynak adına atıf yapıyordu. Zerre anlamıyordum. Dahası açıklamaları, benim o güne dek ulaştığım izahatlardan dirhem fazlasını vaad etmiyordu. Kısa bir teşekkür mektubu yazıp, bu konuyu kapatmaya karar verdim. Papaz efendi bir kez daha yazdı bana. Genç yaşta, üstelik farklı bir din mensubu olarak ona bu tür sorular sorduğum için beni övüyor; ona ne zaman istersem yazabileceğimi söylüyordu. Bir daha yazmadım. Bir daha yazmadı. Kafama takılanı olduğu yerde bırakıp, konuyu kapattım. Bir anlamda dönem dönem soruyu rölantiye aldım. Her yanıtlama çabası, yeni soru dağarcıkları getirdiğinde, yıldım. Hz. İsa sorusuna yanıt alsa da, ben soruyu sorma nedeninin peşini bıraktım. Artık daha çok öykü ve roman okumaya başladım.

Matta İncili’nin 27. Bölüm 46. Ayetinde; Markos İncili’ninse 15. Bölüm  34. Ayetinde yer alan  “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” biçimindeki haykırış diğer iki kanonik İnciller olan Yuhanna ve Luka’da bulunmuyor. Aradan onca zaman geçmişken, tamamen rastlantı eseri, yine bu cümleye döndüm. Rastlantı dediğim şuydu: Kur’an’da yer alan güzel bir sure,Duha Suresi. Kuşluk vakti üzerine and olsun diye başlıyor Duha Suresi; 3. Ayet’te ise Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ” deniyor. İşte bu cümleyi okur okumaz  birden durakladım. Çünkü “Rabbin seni terk etmedi” anlamına geliyordu: Rabbin seni terk etmedi.

 

Zaman nedir? Doğumu milad olup, bir takvime sıfır noktası kabul edilen zat açısından bakıldığında hele zaman nedir? Bükülgen midir mesela, döngüsel mi, doğrusal mı? Sürekli genişlemekte olan evrenin esnemesine uyarlanmış bir tatlı rüyalar repliği mi? Zamanı Tanrı yaşar! Defaatle alıntıladım bu cümleyi; “Öd tengri yaşar, kişi ogli köp ölgeli törümiş.” Bundan yaklaşık 12 yüzyıl önce dikilenGöktürk Anıtları üzerindeki cümlelerden biri. Hakikaten de zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölümlü türemiş. Hz.İsa da öyle. Tam kendini feda ediş, çarmıhta ruhunu teslim ediş esnasında sorduğu o yakıcı soruya, bizim zaman anlayışımız bakımından yüzyıllar sonra cevap geldi belki. Ama Tanrı açısından zaman neydi, nedir; var mıdır kimse bilmez.

Duha Suresi’nin “iniş” sebebini elbette biliyorum. Kutsal metinlere ilişkin herhangi bir “tevil” küstahlığına kalkıştığımı düşünenlere tek bir şekilde karşılık verebilirim. Tanrı sözü konu olduğunda, verilmiş cevap kimindir? Soruyu kim en samimi iç yangınıyla sormuşsa, cevap onadır bana kalırsa. Kim figan etmiş ah çekmişse, kimsesizlerin kimsesi ona (da) cevaptır. 

Şimdi bizim nezdimizde bambaşka zamanlarda, bambaşka dillerde sorulmuş soruyu yinelemek istiyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?/Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” Belki ona (da) verilmiş cevabı da: “Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ/Rabbin seni terk etmedi”

Notlar:

Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü.(Matta, 27/45; Markos, 15/33 )

Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Eli, Eli, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.(Matta, 27/46; Markos, 15/34)

Kur’ân-ı Kerim; 93-Duha Suresi:

1- Vedduha/Kuşluk vaktine andolsun,

2- Vel leyli izâ secâ  /‘Karanlığı iyice çöktüğü’ zaman geceye,

3- Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ / Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4- Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ /Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.

5- Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ/ Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.

6- Elem yecidke yetîmen fe âvâ./Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?

7- Ve vecedeke dâllen fe hedâ. / Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8- Ve vecedeke âilen fe agnâ  / Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?

9- Fe emmel yetîme fe lâ takher/ Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.

10-Ve emmes sâile fe lâ tenher./ İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.

11- Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis/Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.

Erişim: ESKİ TAS

EK-YORUM:

Kur’ân-ı Kerim’de geçen her söz bütün insanlığı ilgilendirir. Hz. İsâ aleyhisselâmın  son deminde söylediği cümleyi MU’NUN ÇOCUKLARI başlığı altındaki tevil ile anlamak daha yerinde olacaktır. Bilindiği üzere Nübüvvet çizgisinde olanın düşüncesindeki karamsar ifade  muhakkak Allah Teâlâ tarafından hemen çözüme kavuşturulmuştur. Eski Tas sitesinin yaptığı yorum ile Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir nevi İsâ aleyhisselâmın nüzülü imiş gibi bir mana çağrıştırtılma gayreti vardır. [Yani Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin beşeriyeti İsâ’nın bedeni demek gibi. (Reenkarnasyon) ]

Bu meyanda Hıristiyan ilahiyatının bilgilerindeki karmaşa ve dolayısıyla nüzul etmiş olan İsâ’ya iman etmemeleri ile Hıristiyanların bir günahı daha ortaya çıkarır. Öyle ise Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman etmeleri gerekirdi. Fakat Hıristiyanlar konuda küfür üzere kaldılar.

Ayrıca  Kur’ân-ı Kerim’in diğer surelerinde Hz. İsâ aleyhisselâm ilgili ayetler gereksiz hale gelir ki, bu tevilin tamamen safsata olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim’in bütünlüğünde Hıristiyanlar ehl-i kitap çerçevesi altında anılmıştır. İlk inen sûrelerden olan Duha sûresi 3. Ayet Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme hitaben inmiştir. Hz. İsâ aleyhisselâmın son demindeki yanlış anlaşılmış sözlere cevap değildir. Bu konu hakkında MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANÎ GÖRÜNEN KOMPLOLAR yazısında geniş bilgi mevcuttur.

Allah Teâlâ temeli olmayan sözlerden beridir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

MR. NOBODY /Bay Hiçkimse (2009)


“Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
 (Kur’ân-ı Kerim; Mü’minûn,23/115.)
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?”
(Kur’ân-ı Kerim: Kıyame,75/36.)

Yönetmen: Jaco Van Dormael

Ülke:  Fransa,  Almanya,  Kanada,   Belçika

Tür: Dram | Fantastik | Romantik

Vizyon Tarihi: 12 Nisan 2010 (Türkiye)

Süre: 141 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jaco Van Dormael

Müzik: Pierre van Dormael

Görüntü Yönetmeni: Christophe Beaucarne

Yapımcı: Jean-Yves Asselin, Nathalie Gastaldo, Mark Gill

Oyuncular:    Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger ,   Linh Dan Pham ,Rhys Ifans

Özet

Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse, 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo genç bir çocukken bir peronda durduğunu hatırlar. Tren kalkmak üzeredir. Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar, sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır… Ve pek çok gezegen, iki ölüm arasında kalmak.

“Bay Hiç Kimse” ile , aşk, sicim teorisi, nedensellik, belirlenemezcilik, bilinçaltı, felsefe, psikiyatri, zamanın lineerliği ile özgür irade sorunu, paralel evrenler gibi konular irdeleniyor görünse de inançsızlık almış gidiyor. Film Allah Teâlâ’yı bertaraf etmek isteyen insanın kendini kâinatta kaybedip arafa düşenler gibi [Bizim Evimiz (2010) Astral City: A Spiritual Journey filmindeki] reankarnasyonun değişik tarzda işlenilmesi; hesap kitap sorgusundan kurtulmaya çalışmanın, fizik ve metafizik karmaşasının garip hikayesi.

Var mısın, yok musun?
Yaratılışın başını inkar etmeye çalışan, zorunlu olarak sonunu da inkar edecektir.

Filmden

“Güvercin İtikatı”

Birçok canlı gibi güvercinler de, düğmeye basmasıyla ödül kazanması arasında çabucak bir bağ kurar.   Fakat zamanlayıcı her 20 saniyede bir otomatik olarak kapağı açmaya başlarsa güvercin şöyle der: “Bunu hak edecek ne yaptım ben? ”   O sırada kanatlarını çırpıyorsa olanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğuna ikna olana kadar kanatlarını çırpmaya devam edecek demektir.

 Büyük Patlama’dan önce ne vardı?

 Aslında öncesi yoktu çünkü Büyük Patlama’dan önce zaman kavramı yoktu. Zaman, evrenin genişlemesi sonucu ortaya çıkan bir şeydi. Peki evren genişlemeyi bitirdiğinde ve devim durduğunda ne olacak?

  Zamanın niteliği ne olacak?

  Sicim teorisi doğruysa evrende 9 uzaysal boyut mevcut. Bir de zamansal boyut. Başlangıçta, tüm boyutların birbirine bağlı olduğunu düşünebiliriz. Büyük Patlama sırasında; uzunluk, genişlik ve derinlik olarak bildiğimiz üç boyut ve zaman olarak bildiğimiz bir zamansal boyut dağıldılar. Diğer 6 boyut ufacık kalıp, birbirlerine bağlandı. Hasarlı boyutların bulunduğu bir evrende yaşıyorsak yanılsama ve gerçeklik arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

  Bildiğimiz kadarıyla zaman, sadece tek yönde hissettiğimiz bir boyut.

Peki ya diğer boyutlardan biri uzaysal değil de zamanî ise?

    Püreyle salçayı karıştırırsanız, sonradan onları birbirinden ayıramazsınız.   Mümkün değildir.   Duman, babamın sigarasından çıkar; ama asla geri dönmez.   Biz de geri dönemeyiz.   Bu yüzden seçim yapmak zordur.   Doğru seçimi yapmanız gerekir.   Hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız. [Ancak insan seçim yapmaya mecbur tutuldu. “Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım” Kur’ân-ı Kerim: 51 / Zâriyât - 56  ]

Deja-vu

Babam, Mars’ın gökyüzündeki yerini tam olarak tahmin edebileceğimizi söylüyor.   100 sene sonraki yerini bile.   Tuhaf olan şu ki, babam 2 dakika sonra olacakları kestiremiyor bile.

Baba! Bu mümkün değil. Kimse geleceği bilemez. Ama ben hatırlıyorum. – Geçmiş hatırlanır, gelecek değil. – Ama ben hatırlayabiliyorum. Bazen benim önceden olduğunu sandığım şeyler gerçekleşiyor. Buna deja-vu denir. – Ara sıra herkese olur.

  Ömrü yapay yollardan uzatılmalı mıdır?

Kimse geleceği göremez.

Nemo geleceği önceden görebileceğini sanıyor. Görebiliyorum. Babamın kazasını da görmüştüm. Evet, sürekli aklıma el frenini indirenin sen olduğu geliyor. Kimse geleceği göremez. Kimse neler olacağını bilemez.

Ben biliyorum.

 Görebilseydin, bu tokatı yiyeceğini de bilirdin.

Böyle söyleyeceğini biliyordum.

Âşık olursak ne olur?

    Bazı uyarıcıların neticesinde hipotalamus, etkili bir endorfin salınımı sağlar.

Peki neden özellikle o kadın ve adamda yaşanır bu?

    Tamamlayıcı genetik sinyallerimize tekabül eden kokusuz bir feromon salınımı mı olur?

    Yoksa farkına vardığımız fiziksel özellikler midir sebep?

Aşk planın bir parçası mı?

  Üremenin iki biçimi arasındaki muazzam bir savaş planı. Bakteriler ve virüsler eşeysiz organizmalardır. Her hücre bölünmesinde, her çoğalmada dönüşüp, kendilerini bizden çok daha çabuk geliştirirler. Buna karşın biz en korkutucu silahımızla karşılık veririz: Seks. İki kişi kartları karar gibi genlerini karıştırır ve virüslere daha dayanıklı olan bir birey meydana getirir. Erkek ya da kız, daha farklı olurlar. Üremenin iki biçimi arasındaki savaşın katılımcılarının farkında değil miyiz?

Kış uykusu

90 günün sonunda, mekik bilgisayarı yolcuların metabolizmalarını uyku modundaki bir kurbağa seviyesinde sürdürmeye devam eder.   Yedi kurbağanın tüm kışı tamamen donarak geçirebilmelerine ve bahar geldiği zaman çözülüp tekrar birlikte yaşamaya başlamalarına hayranlık duymuştur her zaman – nokta.

Bilgisayarın ekranında şöyle yazdı:   “Kış uykusu bitti”.

“Tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir.”     Çin atasözü

 Küçülme:

İnsan yaşlandıkça küçülüyor. Kimse küçülmez, saçmalık bu. Yanlış ayakkabıya bakmışsındır. Astronotlar Dünya’ya indikleri zaman 5 cm. küçülüyormuş.

- Yer çekiminden miymiş neymiş.

Neden moleküller birbirlerinden uzaklaşır?
  Neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez?

  Çünkü Evren, dağılım gösterme eğiliminde yol alır. Bu bir entropi ilkesidir. Evren’in artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimi var gibi derler. Değildir.

Entropinin ilkesi Evren’in genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:
Allah Teâlâ Hazretleri uyumaz, zaten O’na uyku da yakışmaz. Tartıyı, rızkı indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah Teâlâ’a yükseltilir. O’nun hicâbı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye, kudret gözü herşeye ulaşır bütün mahlûkatını yakar yok ederdi..” [Müslim, İmân 293 (179).]

Peki yerçekimi kuvveti, genişleme kuvvetine denk geldiğinde ne olacak?

  Ya da kuantum boşluğu enerjisi zayıf düşerse?

  O durumda Evren, daralma aşamasına geçebilir:

Peki, Büyük Çöküş. Zamana ne olacak?

  Tersine mi dönecek?

  Kimse cevabı bilmiyor.

Bazıları Büyük Çöküş 2092’de gerçekleşecek ve o zamana kadar dayanabilen insanların ertesinde zaman döngüleri olmayacak, diyorlar.

Yani bu dünyada sen yoksun.   Hesaplamalarım doğruysa 12 Şubat 2092, saat 5:50’ye kadar hayatta olman gerekiyor.

Anlattığınız her şey çelişkili. İnsan aynı anda iki yerde birden olamaz. Seçim yapmamız mı gerekiyor diyorsun yani?

  O hayatlardan, hangisi hangisi gerçek?

  O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. “Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı.”

Ölümden sonra yaşam var mı?

  Ölümden sonra demek…

Sen kendinin var olduğundan nasıl bu kadar emin oluyorsun?

Önceden, neler olacağını bilmediğinden seçim yapamıyordu. Şimdiyse neler olacağını bildiği için seçim yapması imkânsızlaştı.

*****************

[Tesadüf yoktur.
http://www.birey.com/avnia/mc/all/zar.htm%5D

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek), yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.”
[Kur’ân-ı Kerim; Kaf, 16-18]

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
[Kur’ân-ı Kerim: Bakara, 2/21]

ZAMANDAKİ GEÇMİŞ VE GELECEK

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR

 

SECRET STATE / Derin Devlet (2012- ) Mini Dizi


Bu diziyi hikâye olarak izlemeyin.
Biraz gerçek gibi.

Yönetmen: Ed Fraiman

Ülke: İngiltere

Tür: Gerilim

Senaryo: Robert Jones, Chris Mullin

Tarih: 2012

Müzik: Alex Heffes

Görüntü Yönetmeni: Owen McPolin

Yapımcı:  George Faber, Ed Fraiman, Johann Knobel

Oyuncular : Gabriel Byrne, RalphIneson, Charles Dance, Jamie Sives, Gina McKee

Hakkında

Chris Mullin‘inA Very British Coup romanından esinlenilerek oluşturulmuştur.

ChrisMullin, aynı zamanda eski bir İngiliz milletvekilidir.

Siyasi çekişmeler, büyük şirketlerin ve gizli güçlerin devlet üzerindeki etkilerin anlatıldığı,  politik arenadaki geriliminin doruğa çıktığı sürükleyici bir mini dizi olan Secret State‘i gelin yakından tanıyalım.

Konu

İngiltere’deki Petrofex rafineri şirketinin tesislerinde büyük bir facia yaşanır. Patlamada 19 kişi ölür, 94 kişi yaralanır. Patlamanın meydana geldiği bölge savaş alanı gibidir. Bütün yaşam alanları kullanılamaz hale gelir.

Secret State kül olmuş, canlı hayat izi kalmamış bir sokaktan başlıyor diziye. Öyle ki adını duymasanız ve geçmişte Battlestar Galactica izlediyseniz terk edilmiş bir gezegende veya bir nükleer felaketin sonrasında olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Şirketin Amerika’daki tesislerinde de 4 sene önce böyle bir tehlike yaşanma aşamasına gelinmiş. Şirket, gizli bir rapor oluşturarak tesisin güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri sağlamıştır. Bu tedbirleri İngiltere’deki tesisler için uygulamadığı, faciayla birlikte belli olur. Bu bilginin medya aracılığı ile açığa çıkmasıyla halk öfkelenir; medya, hükümetin daha bir üstüne gitmeye başlar. Hükümet, şirketten mağdur olanların yakınları lehine tazminat koparıp, içinde bulunduğu kötü durumdan sıyrılmaya çalışır. Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer. Seçimlere bir ay kala yaşanan bu iki facia, iktidardaki liderlik savaşını da kızıştırır.

Bu siyasi gerilimde sadece politikacıların iç çekişmelerini değil büyük şirketlerin neler yapabildiklerine, gizli güçlerin nasıl etkilere sahip olabildiklerine büyük bir çıplaklıkla tanık oluyoruz. Öyle ki dünyanın en çok “izlenen” ülkesi İngiltere’de gerçeğe ne kadar yakın bilemiyorum ama dinlemelerin nasıl yapıldığını dahi tüm çıplaklığı ile görüyoruz. ..ki bu çıplaklık algısı dizinin her aşamasında uygulanmaya çalışılan bir ana olgu haline gelmiş.

Google’da ufak bir Türkçe araştırma yaparsanız akla hayale gelmeyecek bir ton komplo teorisi bulabilirsiniz. Herkes Mason’dan İlluminati’ye, oradan CIA ve Mossad’a kadar son derece uçuk fikirlerle karşılaşırsınız. Ülkemizde, sahip olmadığımızda mütevellit olsa gerek çok uluslu şirketler bu konularda hep göz ardı edilir, düşünülmez. Fakat dünyada durum daha farklıdır. Git gide hükümetlerden çok, dev şirketlerle yönetilmeye başladığımız bir çağdayız. Bunu gerek Jericho gerek Continuum’un gelecek tasarımında görüyoruz. Aslında Secret State de bu dev şirketlerin güçleri ve cüretlerine ilişkin bir başka örnek sadece.

 Diziden Dikkatinizi Çekecek Kısımlar

Secret State – 01×01

Nankör olduklarını mı söylüyorsun?

Hayır. Hayır. Biraz nankör bir görev. Başbakan yardımcısı olmak nankör görevlerin halefidir.

Bugün böyle ulusal düzeyde bir trajedi yaşanırken Başbakanın ülkede olmamasının altını çizdi hükümetin kendilerine hizmet etmesi gerekenin sanlarla iletişimde bulunmadıklarını iddia etti.Son anket sonuçları da onun iddiasını destekliyor. Hükümet muhalefetin ortalama olarak dokuz puan gerisinde.

Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer.

Başbakan Yardımcısı! Başbakan istifa edecek mi? Seçimlerde şansınız ne? Charles Flyte istifa edecek mi?

Amerika’dan dönen başbakanımızı taşıyan uçakla bütün radar ve telsiz kontağımızı kaybettik.  Son kontak, uçak Atlantik üzerindeki Britanya Adaları’nın yaklaşık 1500 km batısındayken yapıldı.

Peki ülkeyi kim yönetiyor Bay Dawkins? Charles’a ne oldu öyle Tom?

Keşke bilseydim. Biliyor gibiydin. Senin gibi askeri arka planı olanlar böyle zamanlarda yararlarını görüyor sanırım.

Baylar! Kapıda yazan bu Ros. Hiçbir şey kaçırmak istemiyorum.  Kimin uçağı Öncelikle bakanlar uzak yerlere dağılmışken Tom Dawkins’in önden böyle bir açıklama yapması etkili oldu. Ve başbakan Yardımcısı olarak Tom’un sular duruluncaya kadar bu şekilde devam etmesi süreklilik kazandırır.

Anlaşıldı! Muvakkaten kendisinin duruma el koymasını tavsiye ediyorum. Güvenlik durumu ile ilgili Laura Duchenne’e sözü bırakıyorum.

Her türlü senaryoyu inceliyoruz, Belli terörist açılardan, El Kaide, İrlandalı muhalif cumhuriyetçiler Scarrow patlamasında çift vardiya çalışanlar. Ama Scarrow’da bomba yoktu ki? Henüz emin değiliz, ama olmadığını düşünüyoruz. Şu var ki tarifesiz bir uçuştu ve çok az

Kimin uçağıydı?

PetroFex şirketine aitti.

Söylemeye çalıştığım gibi başbakanın bu uçakla geleceğini çok az kişi biliyordu bir saldırı olması pek muhtemel değil ama tamamen elemiyoruz. Kaza olup olmadığını hâlâ bilmiyoruz. Bence her şey normale dönecek. Hâlâ havada dönüp durduklarını mı düşünüyorsun.

Haber geldi. Enkazı bulmuşlar.

O öldü. Bunu değiştirmek için yapacağımız bir şey yok. Seçimleri kaybettikten sonra başbakanı değiştirecektik zaten.

Eğer Tom Dawkins Başbakan yardımcılığımı kabul ederse daha da fazlasını veririm. Ros, Felix, dayanışma göstermemiz gerekiyor. Güvenilir birine ihtiyacımız var! Siz bunun için güreşebilirsiniz. Ben tarafsız olarak Tom’un dizginleri ele almasını öneriyorum.

Başbakan yardımcısı Tom Dawkins:

 Sabahın erken saatlerinde Kuzey Atlantik’ten gelen bilgilerle ulusumuzun başbakanını taşıyan uçağın enkazının teşhis edildiğini büyük bir üzüntüyle bildiriyorum.  Hükümet bu sebeple resmi olarak başbakanımızın öldüğünü esefle ilan ediyor.  Cenaze töreni önümüzdeki hafta içinde yapılacak ve parti seçime kadar bir lider seçecektir.  Hepimiz adına konuşarak bir insan, bir lider olarak çok özleneceğini düşünüyorum. Bu olayın olmasıyla Trajik bir şekilde Scarrow’daki olay meydana geldi. Ve ardından Bu ülkenin birçok insanı için zor geçecek birkaç yıl var. Sizler de benim gibi ulusumuzun zor bir şekilde sınandığını düşünüyor olabilirsiniz. Sınanıyor. Sınanıyor. Ama böyle bir trajedi politik farklılıklarımız ve ekonomik sıkıntılarımıza rağmen bizi birleştirebilir. Bu büyük ulusta yaşayan herkesin bunun bir parçası olacağına dair kuvvetli bir inancım var hatta böyle bir trajedinin ortasında bile daha iyi bir yol olacağına dair inancımızı korumalıyız. Charles Flyte ölmüş olabilir ama inanç ve umut fikri devam etmelidir. Eşine ve ailesini taziyelerimizi bildiriyoruz. Teşekkür ederim.

Araştırmadan bir şey çıktı mı?

Kara kutu yok, anlatılacak bir şey yok. Uçağın şirkete ait olması konusunda ne düşünüyorsun?

Bu histerik komplo teorisini takip edip etmeyeceğimi mi soruyorsun? Başbakanın ekibinden birisinin yaptığı bir arama tehlikeli olabilir.

Bu nedir John?

Aramızda kalsın özel olarak küçük bir anket yaptım. Öyle mi? Başbakan olarak kimi görmek istersiniz diye sorup seni, Ros Yelland ve Felix’i seçenek verince Wayne Rooney dediler. Yüzde 56’sı seni söyledi. İstikrarı sağlayabiliyorsun Tom, insanlar bunu istiyor.

Hayır. Ros Yelland bu iş için en iyi aday.

Halk buna katılmıyor. Sevimli biri değil. Önümüzdeki beş yıl için onu bu pozisyonda istiyor musun gerçekten?

Ben lider değilim.

Geçen gün o konuşmayı yaparken gayet iyi bir liderdin. Orduda on yıl komutanlık yaptın.

Dersimi orada aldım zaten. Artık farklı bir adamsın. Bunu sen de biliyorsun.

Şimdi gözümün içine bak ve bunun doğru olmadığını söyle. Yardımcısı olmamı istiyor. Tom, taşaklı birine ihtiyacımız var. Ros Yelland’ın başbakan yardımcısı olarak sultanın haremağası gibi görünürsün! Lütfen!

Yanık izlerindeki koyu kısımlar bomba olması ihtimalini gösteriyor. Öldüğü gün patolojistle konuştuğunuz doğru mu? PFX44 diye bir maddeden bahsediyor.

Bugün bir spekülasyonla kaynıyor hükümet olarak genel seçimlere girecek lideri seçme kararı aldılar. İyi şanslar efendim.

Secret State – 01×02

Tom, Durum çok kritikti ama yine hükümetiz. Eğer bu masada oturabiliyorsan işini bu adama borçlusun. Kesinlikle! Ülkenin bize hâlâ inanıyor olması güzel bir haber. Tabii halletmemiz gereken büyük bir iş var. Kollarımızı sıvamaya başlamadan önce söylemek istediğim bir şey var. Kısaca alalım.

Tom seçim süresi boyunca büyük iş sahipleri aleyhine konuşarak birçok puan topladı. Buna kimsenin itirazı yok. Ama o seçim süreciydi. Bu hükümeti yönetmek.

Yani? Yanisi dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım.

Evet kesinlikle dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım. Ama aynı zamanda bize oy verenleri de hatırlayalım.

Tom, Heyecanlandığında kulağını çekme. Eğer ellerin titrerse podyumun üzerine koy. Unutma, konudan sapma ve olaylardan bahsetme.

Evet sorularınız?

Başbakan Charles Flyte’ın uçağının kayıtlarından haber var mı?

Henüz bulunamadı. Muhakkak rapor edilecek bir şeyler vardır.

Üç hafta geçti.

Söyleyecek bir şey olsaydı size söylerdim. Saygısızlık etmek istemem ama birçok hükümet bilir ama söylemez. Bu hükümet söyleyecek. Onun başına iş açacak laflar –

Başbakanın yardımcısı Sayed Khan’ın kuzeni geçen hafta salıverildi. Bu o konuyla ilgili araştırma kapandı anlamına mı geliyor?

Sayed Khan başbakanlık istişare ekibinin güvenilir bir üyesiydi. Charles Flyte’ın uçağının planlarını kuzenine neden yollamış o zaman?

O uçaklara çok düşkündü, kuzeni de öyleymiş. Gülebilirsiniz ama bu doğru.

Peki uçağın güvenlik kaydı konusunda raporlar?

O modelin örnek bir kaydı yok ama kara kutu olmadan, biz Kara kutuya gelince Amerikalılar buldukları her şeyi size sunuyorlar mı?

- Neden sunmasınlar ki? –

 Scarrow’da durum nedir Sayın Başbakan?  En yüksek miktarda tazminat için baskı yapacağınızı söylemiştiniz.

Sağlık ve Güvenlik Dairesi’nin raporunu tamamlamasına az kaldı. Bildiğiniz gibi kamu soruşturması konusunda Yüksek Mahkeme hakimi Holbeck’i atadım. İşte adam. Ne derse yapacağız. “Atla” derse atlarız biz de. Buna sen de dâhilsin Gecelambası. Hakim Holbeck patolojistin ölümünü de araştıracak mı? İntiharını mı? Evet. Patolojist zor şartlar altında işini yapmaya çalışan dürüst bir adamdı. Ona gösterdikleri tavır şahsi fikrime göre çok utanç vericiydi. Öldüğü gün onunla konuştuğunuz doğru mu? – Evet. Ve toksik anomaliler bulduğunu biliyordum Toksik anomaliler mi? Lord Holbeck’in tespit ettiği sonuçlar ne zaman açıklanacak? Adli tıptan bir açıklama yapılacak mı? Yüksek mahkemeden şirket ile adli tıp arasındaki bu kördüğümü de araştırmasını istedim.

- Peki ya Scarrow araştırması?

- Bu kadar soru yeterli. Sabrınız için teşekkür ederim. İyi günler. “Konudan sapma ve olaylardan bahsetmeme” kısmına ne oldu?

Ben kendiminkileri aşamadım. Aşacaksın Tony. Aşacaksın. Gel buraya. Seni bekleyen penguenlerin yanına gitmeden aşağıda ki barda bir tek atalım mı?

- Yapamam, gerçekten yapamam.

- Evet yaparsın tabii. Sen başbakansın. Gitmeliyim Tony. Dadın kiminle oynayıp kiminle oynamayacağını da mı söylüyor artık? Kötü bir etki mi bırakıyorum? Bu mu? Hakkında çok şey biliyorum, değil mi?

İyi geceler Tony.

Bu El-Gamdi olmalı. Tom, Tanrı aşkına! Bizi görebilirler. Saklanacaklar. Başbakanım Tom.

Namaz kılıyorlar. Onları şimdi vurabiliriz.

 Namaz kılarken bir adamı öldüremezsin. Tam zamanı elin güçlü olduğunda hamleni yaparsın. Bu adamları izlerken öğrendiğim tek bir şey var ve onu da Kur’an’da bulamazsınız.

Kendimizi Tanrı yerine koyacaksak en azından bitirmelerine izin verebilir miyiz?

-Araçlarına geri dönüyorlar. Tom!

Başbakanım, zamanımız azalıyor. Harekete geçtiler. Bu son şansımız.

Tamam. Vurun. Evet! Tamamdır!

Tebrikler başbakanım. Bugün çok kötü bir adamı öldürdünüz. Bence buna içilir.

Tom:

Eğer uymazlarsa o zaman peşlerine düşmem için bana iki katı sebep verirler. Teşekkür ederim.  Elbette bu teröre karşı savaşımızın bittiği anlamına gelmez. Ülkemizde hâlâ demokrasi sürecini baltalamaya kararlı kötü niyetli güçler var. Ve eminim aranızda bazılarınızın operasyonla ilgili soracak soruları vardır. Ama şundan emin olun. İngiliz İstihbaratı ve İngiliz teknolojisi sayesinde binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terörist durduruldu.

PetroFex /Paul Clark, efendim. Havaalanında çalışan bir arkadaşım haber verdi. Görünüşe göre Clark Davos’a gidiyormuş. Buraya gelmekten başka her yere gidiyor! Pek sayılmaz efendim Biggin Hill’de yakıt almak için duracaklar. İsteğiniz üzerine onları bekletiyoruz ama uçaktan dışarı çıkmayı reddediyorlar.

Peki ya ben ona gidersem?

Bu bizi endişelendirir başbakanım. Çavuş? Bacaklarımı esnetebilirim efendim.

Bizi vurmazlar değil mi?

Amerikalılardan emin olamayız efendim.

Sayın Başbakan sizden orada durmanızı isteyeceğim. Adamınız silahlı mı? Umarım öyledir. Gerçi çekilmenizi öneririm. Teşekkür ederim.

Tom! Senin için ne yapabilirim?

Dava etmekten başka tabii. Biz konuşurken avukatlarım çalışıyorlar. Bir şeyler bulacaklar. Amerikan iletişim bakanıyla da irtibat halindeler. PFX-44 nedir bilmek istiyorum. Ve Dermot Matthews’a neler olduğunu bilmek istiyorum. Bu alanı genişletmek için İngiltere Hükümetiyle yasal bir kontrat imzaladım. Polonya’ya götürebileceğim, 1600 kişiye iş imkanı sağladım. Dermot Matthews’a onun, ailesinin hatta onun jenerasyonunun dahi hayal edemeyeceği bir iş verdim.

-Peki karşılığında ne aldım? Şirketin bu tesisten milyonlar kazandı. Ve bir de 19 ölünün ve 94 yaralının olduğunu hatırlatayım.

Scarrow’lular onlara ödeme yapacak mısınız yoksa istifinizi bile bozmayacak mısınız bilmek istiyorlar.

-Scarrow’lularla iyi geçinmemizi istiyorsan kırmızı kurdeleleri kes, mühlet vermeyi ve kamu soruşturmalarını bırak. Kendi kurallarını getirerek bunu sen yaptın. Akaryakıt patronları bu ülkeyi satın alabilirler. Ve seni de. Sözlü anlaşmamızı ödersek minnettar olun.

-PFX-44 nedir?

Scarrow’da geliştirdiğimiz yeni, hafif, insansız uçak yakıtı. Değerli ülkeniz için daha fazla iş, daha fazla sayı demek. Ya da isterseniz her şeyi Polonya’ya taşıyabiliriz. Bırakalım mı? Charles Flyte kabul etmişti.

-Başka kim biliyor?

Sana söylemek isterdim ama ne yazık ki Genel Kurmay Başkanınız söyleyemeyeceğimi bildiren bir kağıt imzalattı.

Bu yakıtın felaketin oluşmasına ya da çoğalmasına sebep olduğuna dair hiçbir delil yok. Buna gerçekten inanıyor musunuz General?

Yoksa ağzınızdan kelimeler öylesine mi çıkıyor?

Biraz saygı gösterin Sayın Başbakan, lütfen.

Rütbenizin yüzbaşıdan yukarı hiç çıkmadığını hatırlatmak isterim.

Genel Kurmay Başkanı olmanız için size kim oy verdi?

Bu yakıtla ilgili herhangi bir kötü reklam bu olayı tehlikeye atabilir diye düşündük.

Hangi olay?

El-Gamdi mi yoksa Scarrow’da ölen 19 kişi mi?

-Bundan haberi olan herkesin listesini istiyorum. Uzun vadeli düşünün. 24 saat önce verdiğiniz vur emriyle kurtardığınız hayatları düşünün.

Yeni yakıtı kullandınız.

Beni bu komploya dâhil etmek belirli bir teşebbüs müydü?

Bu ilk değildi Başbakanım. Umarım zırhını saklıyorsundur General. İhtiyacın olacak.

Devlet sırlarını unutuyorsunuz.
Kendi sırlarını devlet sırrı sanıyorsun.

- Nills.

- Paul. Dermot Matthews. Rafineri kapısında.

Yani? Patlamadan hemen önce. Ve vardiyası yokmuş.

Başbakan Tom:

Şirkete verdiğim mühlet bugün öğle saatlerinde doldu.  Bir grup insanın PetroFex şirketiyle gizli olarak insansız hava uçakları yakıtı konusunda gizlice çalıştıklarını öğrendim.  Tamin al-Gamdi’nin öldürülmesinde kullanılan. Hiçbirimiz El-Gamdi gibi soykırımcı bir katilin arkasından gözyaşı dökmez ama benim kanaatime göre bu deneysel yakıt Scarrow’daki patlamadan ve ve birkaç gün önceki basın toplantısında size bahsettiğim toksik anomalilerden sorumlu olabilir.

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri ülkemizin güvenlik yönetmeliğine ve İngiltere Hükümetiyle yaptığı anlaşma şartlarına burun kıvırıyor.

Hepimizin ulus olarak harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum.

Bugün bana büyük petrol şirketlerinin bu ülkeyi satın alabileceği söylendi.

Petrol dolarları çok güçlü bir para birimi olabilir, buna şüphe yok. Ama demokrasimizi bundan daha güçlü bir şey ayakta tutuyor.

Biz ona oy diyoruz.

Tom rahatsız ettiğim için özür dilerim. Şu bombalama. İranlılar sınırın kendi taraflarında olduğunu söylüyor. Bunu savaş sebebi olarak gördüklerini söylüyorlar.

İranlılara karşı hiçbir şekilde askeri eylem düşünmüyoruz. Füzenin sınırı aştığında dair küçük bir ihtimal var. PetroFex rafineriyi Polonya’ya taşıyacağını söyledi. Tazminat tekliflerini askıya aldılar. Mal varlıklarını donduracağım.

Secret State – 01×03

Benzin fiyatları yükseliyor.  İşsizlik oranı yükselmeye devam ediyor.  İngiltere ekonomisi gittikçe hassaslaşıyor ve biz hâlâ Charles Flyte’a ne olduğunu bilmiyoruz.  Bu durum için aklıma gelen tek kelime şu Meclis Başkanı. Kaos.

İranlıları elçiliklerinden atmak kimin fikriydi?

Şirket Sayın Başbakan.

General, bu bildirimlerinizi azaltmanızı açıkça söylediğimi sanıyordum. Bu son bilgilendirmem Sayın Başbakan.

Şimdi Afganistan’da mı yoksa İran’da mı?

Hangisi?

Oradaki sınır eskiden beri tam olarak net değil. Coğrafi yapı açısından kesin konuşmak zor. Sınırların bu kadar yakın olduğu konusunda daha önce neden hiçbirinizin bir şey söylemediğini sorabilir miyim? Uçaklar herhangi bir bölgesel ihlal olursa bizi uyarmaya programlılar. O zaman sınırın öbür tarafında olamaz?

Ufak bir ihtimal var füzenin atılmasında. Tekrar ediyorum, küçük bir ihtimal.

 İran’da seçim zamanı. Büyük bir ihtimalle muhafazakârlar savaş tehditleri ile seçim avantajı kazanmaya çalışıyorlar. Dayanakları olmadan böyle bir şey iddia ederlerse aptallık ederler. Eğer onlara gerçek savaş sebebi nasıl olur gösterirsek daha büyük bir aptal gibi görünürler. Modernistlere bir iyilik yapılabilir. İyi yerleştirilmiş bir ya da iki Cruise füzesi. Bu yüzden mi durdular?

Güvende olduklarını düşündüklerinden? Namaz kılmak için durdular. Çünkü sağ salim sınırı geçtiklerini sanıyorlardı?

Bu yüzden mi?

Başbakanım Orada adamımız var mı?

Pek uzak olmayan bir yerde özel operasyondan birileri var Kahrolası sınırın hangi tarafında olduğunu gidip kontrol edebilirler.

İyi şanslar. İnanın buna ihtiyacınız var.

Kara kutunun aramaları nasıl gidiyor General?

Orası çok derin Sayın Başbakan. Okyanus.

Bu oyunu oynamayacağız. İranlılar olayı büyütmek istiyorlar.

Paul Clark Polonya’ya gitmelerini durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığını söyledi.

Banka, mal varlıklarını dondurdu mu?

Tanrım! Michael Bey Sayın Başbakan. Davos’a giden uçağımın kalkmasına iki saatten az zaman var.

Anlaşıldı. Lütfen oturun. Sizin aceleniz var, ikimizin de saklayacak bir şeyi yok. Lütfen.

Parayı ne yaptınız Michael Bey?

PetroFex hesaplarından mı bahsediyoruz?

Mal varlıklarını yok ettiniz. PetroFex gibi çok uluslu bir şirket her zaman mülküne bir telefonla ulaşabilir.

Sermaye son günlerde çok portatif, haklı olarak. Paralarını başka yerde istediler ve siz de onlar için transfer ettiniz. Fareye tıklamakla bunu yapıyorlar, çok büyük bir çaba gerekmiyor. Neredeyse üç milyar sterlinlik parayı bir anda başka bir ülkeye transfer etmeklerinde hiçbir tuhaflık sezmediniz mi?

Biz bankayız. Verilen talimata göre hareket ederiz. Bize duyulan güveni kırmak istemeyiz. Ama biliyordunuz, kişisel olarak biliyordunuz. Bu fareye tıklama herhangi bir hesaptan yapılmamıştı. Bankanız şirketin en büyük hissedarlarından, değil mi?

Şirket tanıtım ilanını okumuşsunuz. Ve onların en büyük hissedarı olarak büyük kararlarında etkiniz olsun istersiniz?

Geç kalıyorum. Şirket tanıtım broşürlerinden okuduğum kadarıyla bankanızın en büyük hissedarı kim biliyor musunuz Michael Bey?

Ben. İngiltere hükümeti. İngilizler. Ve biz de sizden o küçük fareye tıklayıp üç milyarı geri almanızı istiyoruz.

Dünya böyle yürümüyor Sayın Başbakan

O zaman onu yönlendirmeliyiz.

Bu sabahın bir başka haberi de piyasalar gözle görülür derecede düşük seviyede güne başladı Metro şirketleri bankalarının kart işlemlerini ve ödemelerini teyit etmediklerini söyledi.

Kapıları açarlarsa karışıklık çıkacak.

Hangi banka?

- RCB

İngiltere Bankasına gitmen gerekiyor Felix. Onlardan yeraltı şirket işlemlerini yapacaklarının garantisini istiyorum böylece tekrar trenleri hareket ettirebileceğiz. Valinin ne dediğini biliyorsun. İngiltere Bankası hükümetten bağımsız bir banka. RCB böyle ortalığı karıştıracaksa bizim de onlara karşılık verebileceğimizi anlamalılar. İngiltere Bankası bu işe daha başlayamadan RCB bu konuyu çözer. Yollar açıldı ve çalışıyor. Sıcak saatler bitti. Biraz dürtülmeye ihtiyaçları varmış. İran konusunda ve Royal Caledonian’la olan bu karışıklık konusunda çözüme ihtiyacımız var Tom. Pound zaten düşük seviyede şimdi RCB de sterlini düşürüyor. Sonra ne olacak?

İngiltere Bankası yabancı kaynakları bir süre satmak için destek olabilir. Ama bu sürekli gidemez.

Anlatılacak bir şey yok. Gözlerinde görebiliyorum. Orada hiçbir şey yok. Şimdi müsaade edersen Michael Bey, benim ölçüsüzlüğümün piyasalardaki istikrarsızlığa katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Açgözlü tahvil sahipleri kesinlikle piyasalarda aptalca davranabiliyorlar. İngilizler bankanıza 50 milyar para akıttı. Bu kıymetler halkın yararına kullanılabilecek mi?

İdeal bir dünyada bu dediğinize katılırım ama ne yazık banka sadece görevini yapıyor. Yatırımcıların menfaatine göre hareket eder.

İyi o zaman. Biz yüzde seksen sekizi temsil ediyoruz. Bütün yatırımcıların menfaatine.

Politika dar görüşlüdür Başbakanım. Finans ise globaldir.

Evet ama siz benim yetkim altında işinizi hallediyorsunuz. Yarına toparlanıp gidebiliriz. İşte bu tarz yorumlarınız ölçümü kaçırmama sebep oluyor Michael Bey.

50 milyar para yatırdınız ve evet bu parayla bankamda etki sahibi olabilirsiniz benim demeye çalıştığım şey eğer bu yetki konusunda baskı yaparsanız çok geriliriz. Ve bankanın geri kalan hissedarları da. Eğer gerilirsek hisse fiyatlarımız düşer. Ve eğer hisselerimiz düşerse sizin 50 milyarlık yatırımınız çöp olur. Ve bununla birlikte banka üzerindeki etkiniz de. Yani kullanmadığımız müddetçe banka üzerinde etkimiz var mı demek istiyorsanız?

İsterseniz kullanın.

İngiltere başbakanı Tom Dawkins birkaç şey söyleyecek.

Birçok bankanın ayaklanıp Londra’dan ayrılacaklarına dair yorumlar aldım hiç şüphesiz sizin oralara gelip yerleşecekler. Onları kollarınızı açıp karşılamadan önce size hatırlatmak isterim tarlasını sürerek geçimini sağlayan İngiltereliler 2008 yılında bankalarına onlarca milyar para yatırdılar. Bu yatırımların karşılığında onlara küçük işyerleri açmaları konusunda katkıda bulunacaklarına söz verdiler. Bu konuda verdikleri sözleri tuttular mı? Kusura bakmayın ama sıçıp batırdılar!
Ve bana Royal Caledonian Bankasının işlerine burnumu sokarsam ulusun yatırımını tehlikeye atacağım söylendi. Ama bana öyle geliyor ki ulusun yatırımı çok yakında değersiz olacak şimdi yapacağım şeye geliyorum. Kalan hisseleri almayı ve bankayı bir refah lokomotifine dönüştürmeyi teklif ediyorum ve işyerlerini yükseltmeyi, özellikle küçük işyerlerini ve bilhassa genç nesilden istihdam oluşturmayı.   Hindistan 300 yıldır kömür tedarik ediyor ve 400 milyon insan orada elektriksiz yaşıyor. Acilen ülke çapında güce ihtiyaçları var. İngiltere’de iki milyon insan işsiz dünyanın yenilenebilir enerji teknolojisine ihtiyaç var ve bugün itibariyle bir banka kendisini bu insanlara ve bu teknolojiye adıyor. Yeni Royal Caledonian Bankası büyük ölçüde yatırım yapacak. Evet, büyük ölçüde. İngiltere ve Hindistan ortak araştırmasıyla İngiltere temelli ve Hindistan kömürüne dayanarak tek amacı yenilenebilir alternatif enerji yaratmak geliştirme ve üretme projesi kuruyoruz. Aynı zamanda İngiltere Hindistan ulusal düzeyde elektriklenmeyi başarana kadar onlara iklim değişikliğini azaltma konusunda baskı yapan tüm uluslararası anlaşmaları geri çekecektir.

Secret State – 01×04

 Bir başka haber de başbakanın Hindistan hükümetinin sterlini garanti altına alacağı haberine piyasalar olumlu sonuç verdi.  Pound toparlandı ve Amerikan dolarına karşı iki pens değer kazandı.  Bu, Tom Dawkins için kişisel bir başarı olarak tahlil edilebilir her ne kadar uluslararası anlaşmaları iptal ettiğinden dolayı çevreci kampanyacıları tarafından eleştirilse bile.

Tüm petrol şirketleri onayların kaldırılacağı gün için İran’da yedek kadro tutuyorlar. Petrol şirketlerinin adamları yani?

AB yaptırımları batılı petrol şirketlerinin İran’da faaliyette bulunmasını yasakladı bu yüzden bir anda İranlılar onların farklı bir kimlik altında orada durduğunu söylemeye başladı. Radikaller seçim öncesi davullarını çalıyorlar Vakitlerinin azaldığını biliyorlar. Vakitleri azalan sadece onlar değil. Bizden ortaya atlayıp tehditler savurmamızı emperyalist savaş çığırtkanı olarak bize biçtikleri rolü oynamamızı bekliyorlar.

350 yıldır devam eden ticaret senin görevin sırasında bankamı dize getiriyor. Beni suçlama Michael. Ben şirketi yönetiyorum, ülkeyi değil.

Michael:

Geleceğin ne kadar önemli olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz.  Bu ülkenin PetroFex ve RCB gibi şirketlere ihtiyacı var.  Uluslar ve şirketler her ikisi de hisse sahiplerinin menfaatine ve göreve yakışan bir liderlikle sorumluluk içinde yönetilmesi gerekir.  Şirketlerimizin geleceğini güvence altına almamız gerektiğine inanıyorum.  Şimdi hükümetimizdeki arkadaşlarımız için elimizden geleni yapmalıyız.

Bugün, Tom Dawkins ve hükümet üyeleri için İran’a karşı nasıl bir duruş sergileyecekleri ve Charles Flyte’ın ölümüyle ilgili iddialara nasıl yanıt verecekleriyle ilgili hesap verme günü.

Şirket adamı Felix:

Tom, Şunları gözden geçirmenizi istiyorum PetroFex’le yaşanan mühlet verme fiyaskosu hava saldırısı boyunca devlet sırlarını ortaya dökmek savaş suçları ithamnameleri ve rupileri tahvil etmeyi teklif ederek büyük ulusumuzu aşağılamak. Ve şimdi de Charles Flyte’ı öldürdüklerine dair kesin delil varken İranlıları yatıştırmaya çalışmak.

Şu anda bir çukurdayız. Kazıp durmayı bırak. Başbakanımızı öldürdüler, kabul et. Bu ülkenin büyük bir çoğunluğu İran’la savaş istemiyor. Önemi olan tek rakamlar bunlar. Seçme hakkın var. Ya meclise gelir İran’a karşı misilleme yapılacağını duyurursun ya da gelir istifanı verirsin.

- Ya vermezsem? O zaman müzakereden sonra buraya gelir bu listede olan sağ elini kaldırmış adamlarla birlikte seni şu pencereden atarız.

Paul Clark burada efendim. Bence söyleyeceklerini dinlemelisiniz. Neden her zaman sen ve ben kendimizi bokun içinde buluyoruz sence Tom?

Doğru okullara gitmedik. Haydi oradan Clark. Bana yaptıklarını sana da yapacaklar. Ayağını kaydıracaklar. Hepsi savaş istiyorlar. Sorun bu. Bankalarla hapisten çıkabilirsin. Anlaşmazlık orada başlıyor sermaye yarın yokmuşçasına etrafta uçuşur geleceği yer burası. Bankamız sonuna kadar onu içecek. Ve petrol şirketleri, piyasalar, çok uluslular, Amerikalılar. Her seviyede işe yarar, değil mi Felix?

Ben derim ki eğer birileri başbakanını öldürmüşse sen ona sert, daha sert cevap verirsin. Sharour terörist değil. İran’a bu kadar çok gitmesinin sebebi onu ben gönderdim. Ve New York’taki şu camii oraya yeğenini kulağından çekip çıkarmak için giderdi. Bilmek istersin diye düşündüm.

Sorun ne Felix?

Gerçekler stratejine uymadı mı?

Gerçekler mi? Paul Clark’tan mı?

Başbakan Tom, dürüst olabilmenin zorluğunu yaşarken, Felix, Başbakan olarak şirket hizmetine talip oluyor. Düzensiz düzen halkın başında devam ediyor.

Meclisin saygıdeğer üyeleri, Başbakan!
İranlılar başbakanımızı öldürmedi.
PetroFex öldürdü.
Öyle görünüyor ki şirket yeni insansız hava uçağına ait yakıttan bir örneği başbakanın olduğu uçakta taşıyormuş aynı yakıt bildiğimiz kadarıyla 19 kişinin öldüğü ve 94 kişinin yaralandığı Scarrow’daki patlamada .patlamanın başlamasına değil ama çoğalmasına sebep oldu. Yakıtı taşıyan kutu Teksas’taki Houston Havaalanında kaza ile hasarlandı ve muhtemelen uçak gök gürültüsü ve sağanaktan geçerken katalizör ile kontak haline geçti. Bu bilgiden emin miyim? Hayır, değilim.
Sami Sharour’un İranlıların yönlendirmesi ile uçağı düşürdüğünden emin miyim? Hayır, değilim.  Eğer barış olursa piyasalardan, bankalardan büyük işletmelerden ve Amerikalılardan oluşan bu karanlık ittifakın dağılacağından emin miyim?  Aynı şekilde, hayır değilim.  Bu kararı size bırakıyorum doğruluğundan hiçbir şekilde emin olmadığımız bu bilgilere dayanarak sayısız İngiliz ve İranlının hayatlarını yok edecek miyiz? Siz söyleyeceksiniz. Çünkü bunu siz oylayacaksınız.  Aynı Agnes Evans’ın, Tony Fossett’in yaptığı gibi bir kere olsun kendimizi riske atalım. Partiye sadakati unutun, kazanılmış hakları unutun. güvenoyunu unutun. Her birimiz şunu bir düşünelim bu, savaşı haklı kılar mı? Doğru söylüyor! Bu ülkenin insanlarının istediği nedir?
Bizim başarmak istediklerimizi başaracak mı? Peki başaramazsa ne olacak?
Size ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşündüğümü söyleyeyim. Biz bu ülkenin insanlarını temsil etmeliyiz. Bizi yedirip içiren lobi şirketlerini değil ya da bize dünyanın nasıl döndüğünü anlatan bankaları veya büyük işletmeleri borusunu öttürmeye çalışan sendikaları değil ya da memurların ve savaş yanlısı generaller ve güvenlik şeflerinin değil. Başkanlık merkezinde akşam yemeği talebinde bulunan fabrikatörler ve multi milyoner bağışçıları değil. Parti denetçileri, resmi ideoloji ya da statükolar değil. Bu ülkenin insanları buna siz karar vereceksiniz, başka bir savaş daha istemeyin. İstemeyeceğinizden eminim. O kadar eminim ki politik kariyerimi ortaya koyuyorum.
Neyin yeteceğini size söyleyeceğim. Geçmişimizden ders almak ve başka bir mesnetsiz, yasadışı savaşın yolumuza çıkmasını engellemek bize yeter.
Bu meclisin demokratik sisteme dönmesi ve ülkeyi temsil etmesi yeterli olacaktır. Bu amaçla emsali olmayan bir adım atıyorum ve sizi kendi hükümetine güvensizlik oyu vermeye çağırıyorum. N’apıyor bu?!
İran’la savaş istiyor ve işlerin her zamanki gibi gitmesini diliyorsanız buyurun. Bana karşı oy verin. Ama gerçekten değer verdiğiniz bir şeyin doğru olduğuna inandığınız bir şeyin sorumluluğunu üstlenmeye hazırsanız bu alışılmadık durumda bir adım öne çıkın bana katılın ve bu hükümete karşı oy verin.

Sonunda ancak kaderin bir cilvesi ile gelebilecek dürüst Başbakan Tom gider, yerine düzenin adamı Felix gelir.
Gariban halk hiçbir zaman perdenin arkasındaki oyundan haberi olamayacaktır.

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ


pamela meyer

[Yalan söyleyen doğrucuların gerçeğini öğrenmek için]

Bu odadaki kimseyi telaşlandırmak istemiyorum, ama dikkati çeken birşey var ki sağınızdaki kişi bir yalancı.
Solunuzdaki kişi de bir yalancı.
Şu an oturduğunuz koltuktaki kişi de bir yalancı.
Hepimiz yalancıyız.

Bugün yapacağım şey hepimizin neden yalancı olduğu konusunda araştırmaların ne dediğini, nasıl bir yalan gözcüsü olabileceğinizi ve neden bir adım daha atıp, yalan yakalamaktan gerçeği aramaya ve nihayetinde güven kurmaya geçmek isteyebileceğinizi göstereceğim.

Güvenden bahsetmişken, “Yalan Gözcülüğü”adlı kitabı yazdığımdan beri kimse benimle yüz yüze görüşmek istemiyor, hayır. “Önemli değil, sana e-posta atarız.” diyorlar. Starbucks’ta bir kahve görüşmesi bile yapamıyorum. Kocam da, “Canım, yalancılık mı? Belki de yemek yapmaya odaklanabilirdin. Fransız mutfağına ne dersin?”diyor.

Başlamadan önce, yapacağım şey size amacımı açıklamak olacak, amacım “Yakaladım Seni” oyununu öğretmek değil. Yalan gözcüleri her şeye kusur bulan, odanın arkasından “Yakaladım seni! Kaşın seğirdi. Burun deliklerin genişledi. “Lie To Me” dizisini izliyorum. Yalan söylediğini biliyorum.”diye bağıran o çocuklar gibi değiller. Hayır, yalan gözcüleri yalancılığı nasıl yakalayabileceklerine dair bilimsel bilgiye sahiptirler. Bunu doğruya ulaşmak için kullanıyorlar ve deneyimli politikacıların her gün yaptığı şeyleri yapıyorlar; zor insanlarla zor görüşmeler yapıyorlar, bazen çok zor zamanlarda. Ve bu yola temel bir önermeyi kabul ederek başlıyorlar, ve bu önerme de şu:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir.

Bir düşünün, bir yalanın yalnızca dile getirme ile herhangi bir gücü yoktur.

Gücü, bir başkasının yalana inanmaya razı olması ile ortaya çıkar.

arkadaş yalanı

Biliyorum, bu kulağa sert gibi gelebilir, ama bakın, eğer herhangi bir zamanda size yalan söylendiyse, bu yalan söylenmeye razı olduğunuz için olmuştur.

Yalan söylemek hakkındaki birinci gerçek:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir. Her yalan zarar vermez. Bazen sosyal itibar adına yalancılığa isteyerek katılabiliriz, belki sır olarak saklanması gereken bir sırrı saklamak için. “Güzel şarkı,”deriz. “Tatlım, o elbise içinde hiç şişman görünmüyorsun.”Ya da favorilerden birisi olan şunu söyleriz, “O e-postayı az önce spam dosyasında buldum. Çok özür dilerim.”

Ama bazen yalancılığa istemeyerek katılıyoruz. Ve bunun da bizim için dramatik bedelleri var.

Geçen yıl A.B.D.’de sadece kurumsal dolandırıcılıkta 997 milyar dolar gördük.

Bu neredeyse bir trilyon dolar. Bu gelirlerin yüzde yedisi.

Yalancılık milyarlara mal olabilir.

Enron’u, Madoff’u, ipotek krizini düşünün.

Ya da çift taraflı ajanlar ve hainlerin durumunda,Robert Hanssen ya da Aldrich Ames gibi, yalanlar ülkemize ihanet edebilir, güvenliğimizi riske atabilir, demokrasiyi zayıflatabilir, bizi savunanların ölümlerine sebep olabilir.

Yalancılık aslında çok ciddi bir iştir.

Bu dolandırıcı, Henry Oberlander, o kadar etkili bir dolandırıcıydı ki İngiliz yetkililer Batı dünyasının tüm banka sistemini yerle bir edebileceğini söylüyor. Ve bu adamı Google dahil hiçbir yerde bulamazsınız. Bir kez röportaj verdi, ve şunları söyledi:

“Bakın, tek bir kuralım var.”

Ve bunun Henry’nin kuralı olduğunu söyledi,

“Bakın, herkes size birşey vermeye gönüllü. Aç oldukları her ne ise onun için size birşey vermeye hazırlar.”

Ve bu da düğüm noktası.

Eğer kandırılmak istemiyorsanız, bilmeniz gereken şey, neye aç olduğunuz.

Hepimiz itiraf etmekten nefret ediyoruz.

Herbirimiz daha iyi bir eş, daha akıllı, daha güçlü, daha uzun, daha zengin olmayı diliyoruz — liste devam ediyor.

Yalan söylemek bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantazilerimiz ile gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüstür. Ve bu boşlukları doldurmak için hemen yalanlara başvuruyoruz.

Herhangi bir günde, araştırmalar gösteriyor ki 10 ila 200 sefer arasında yalana maruz kalıyoruz. Varsayalım ki onların birçoğu beyaz yalan.

Ama başka bir araştırma yabancıların birbirleriyle tanışmalarının ilk 10 dakikasında üç kez yalan söylediğini gösterdi.

Bu veriyi ilk duyduğumuzda, irkiliyoruz. Yalan söylemenin ne kadar yaygın olduğuna inanamıyoruz. Temelde hepimiz yalana karşıyız. Ama eğer daha yakından bakarsanız, olaylar dizisi aslında yoğunlaşıyor.

Yabancılara, iş arkadaşlarımıza söylediğimizden daha çok yalan söylüyoruz.

Dışa dönükler, içe dönüklerden daha çok yalan söylüyor.

Erkekler kendileri hakkında, başkaları hakkında söylediklerinden daha çok yalan söylüyorlar.

Kadınlar başka insanları korumak için daha fazla yalan söylüyor.

Eğer ortalama bir evli çiftseniz, eşinize her 10 konuşmanızın birinde yalan söyleyeceksiniz. Şimdi bunun kötü olduğunu düşünebilirsiniz.

Eğer evli değilseniz, bu sayı üçe düşüyor.

Yalan söylemek karmaşık bir eylem. Günlük ve iş hayatımızın dokusuna işlemiştir. Doğru hakkında derinden karışık duygulara sahibiz. Doğruyu gerekli olduğu zaman kullanıyoruz, bazen çok iyi nedenler için, bazen de yalnızca hayatımızdaki boşlukları anlamadığımız için. Yalan söylemeye dair ikinci gerçek bu. Yalan söylemeye karşıyız, ama gizliden gizliye, toplumumuzun asırlardır onayladığı şekillerde yalan söylemenin lehindeyiz. Yalan söylemek nefes almak kadar eski bir eylem. Kültürümüzün bir parçası, tarihimizin bir parçası. Dante’yi, Shakespeare’i, İncil’i, Dünya Haberleri’ni düşünün.

yüzdeki yalanlar

Yalan söylemek bizim için bir tür olarak evrimsel değere sahip. Araştırmacılar uzun zamandır türler ne kadar akıllı olursa, neocorteks ne kadar büyük olursa, yalancı olmanın o kadar daha olası olduğunu bilmekteler.

Koko’yu hatırlıyor olabilirsiniz. İşaret dili öğretilen gorilla Koko hatırlayan kimse var mı? Koko’ya işaret dili ile iletişim kurması öğretilmişti. Burada Koko kedisiyle beraber. Onun küçük, sevimli, tüylü evcil kediciği. Koko bir defasında evcil kedi yavrusunu bir lavabo’yu duvardan sökmekle suçlamıştı.

Sürünün lideri olmak doğamızda var.

Bu çok ama çok erken başlıyor.

Ne kadar mı erken?
Bebekler ağlama numarası yaparlar, kimin geldiğini görmek için susar ve beklerler ve sonra tekrar ağlamaya başlarlar.
Bir yaşındakiler saklanmayı öğrenirler.
İki yaşındakiler blöf yaparlar.
Beş yaşındakiler düpedüz yalan söylerler. Övme yoluyla oyuna getirirler.
Örtbasın efendileri dokuz yaşındakiler.
Üniversiteye girdiğinizde, her beş etkileşimin birinde annenize yalan söylüyorsunuz.

İş dünyasına girdiğimizde ve bir aile sahibi olduğumuzda, spam, sahte sanal arkadaşlar, taraflı medya usta kimlik hırsızları, birinci sınıf Saadet zincircileri, bir yalancılık salgını ile darmadağın olmuş bir dünyaya, kısaca, bir yazarın sözleriyle, doğru sonrası topluma giriyoruz. Uzun bir zamandır her şey çok karışık.

Ne yaparsınız?

Bataklıkta yolumuzu bulmak için atabileceğimiz adımlar var. Eğitimli yalan gözcüleri doğruya yüzde 90 ulaşıyorlar. Geri kalanımızsa, sadece yüzde 54’üne. Öğrenmesi neden bu kadar kolay?

İyi yalancılar var, bir de kötü yalancılar.

Gerçek esas yalancılar yoktur.

Hepimiz aynı hataları yaparız. Hepimiz aynı teknikleri kullanırız. Bu nedenle yapacağım şey size kandırmanın iki örneğini göstermek olacak. Ve sonra sıcak noktalara bakacağız ve onları kendimiz bulabilir miyiz diye bakacağız. Konuşma ile başlayacağız.

(Video) Bill Clintion:
Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu bir daha söyleyeceğim. O kadın, Bayan Lewinsky ile cinsel ilişki yaşamadım. Kimseden yalan söylemesini istemedim, bir kere bile, hiçbir zaman. Ve bu iddialar yanlış. Ve Amerikan halkı için çalışmaya dönmem gerekiyor. Teşekkürler.

Pamela Meyer: Peki, yalan belirtileri nelerdir?

İlk olarak anlaşmasız inkar olarak bilinen şeyi duyduk. Araştırmalar gösteriyor ki inkarlarında aşırı kararlı olan insanlar konuşma dili yerine resmi dile başvururlar. Ayrıca mesafeli dili de duyduk: “o kadın.”

clinton yalanı

Biliyoruz ki yalancılar dili araçları olarak kullanarak bilinçsiz bir şekilde kendilerini özneden uzaklaştırırlar.

Şimdi eğer Bill Clinton şöyle deseydi: “gerçeği söylemek gerekirse…” ya da Richard Nixon’ın favorisi: “Tüm samimiyetimle…” sıfatlandırıcı dilin, adlandırıldığı şekliyle bunun gibi sıfatlandırıcı dilinöznenin itibarını daha da sarstığını bilen her yalan gözcüsü için kendini açığa vururdu. Eğer soruyu tümüyle tekrarlasaydı, ya da olayı, gereğinden fazla detayla açıklasaydı — ve hepimiz bunu yapmadığı için memnunuz — kendisini daha da sarsardı.

Freud haklıydı. Freud dedi ki, bakın, ortada konuşmadan çok daha fazlası var: “Hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sessizse, parmak uçlarıyla gevezelik eder.”Hepimiz ne kadar güçlü olursak olalım bunu yapıyoruz. Hepimiz parmak uçlarımızla gevezelik ederiz. Size parmak uçlarıyla gevezelik eden Dominique Strauss-Kahn ile Obama’yı göstereceğim.

obamanın eli

Bu bizi sonraki örneğimize getiriyor, vücut dili. Vücut dili ile, yapmanız gereken şey şu.Varsayımlarınızı gerçekten sadece kapıdan dışarı atmanız gerekiyor. Bilimin bilginizi biraz kıvama getirmesine izin verin. Çünkü yalancıların her zaman kıpır kıpır hareket ettiğini düşünürüz. Doğrusu, yalan söylerken üst bedenlerini dondurmaları ile bilinirler. Yalancıların gözünüze bakmayacağını düşünürüz. Doğrusu, gözünüze biraz fazla bakarlar, yalnızca o söylentiyi dengelemek için. Samimiyet ve gülümsemelerin dürüstlük ve içtenlik içerdiğini düşünürüz. Ama eğitimli bir yalan gözcüsü bir kilometre uzaktan sahte bir tebessümü fark edebilir. Buradaki sahte tebessümleri ayırt edebiliyor musunuz?

Yanaklarınızdaki kasları bilinçli olarak kasabilirsiniz. Ama gerçek gülümseme gözlerdedir, göz kenarındaki kırışıklıktadır. Bilinçli olarak kasılamazlar, özellikle Botox’u fazla kaçırdıysanız. Botox’u abartmayın; kimse dürüst olduğunuzu düşünmez.

Şimdi sıcak noktalara bakacağız. Bir sohbette ne olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Birisinin sözleri ile hareketleri arasındaki tutarsızlıkları görmek için sıcak noktaları bulmaya başlayabildiniz mi?

 Şimdi çok bariz olduğunu biliyorum, ama yalan söylediğinden şüphelendiğiniz biri ile bir konuşma yaparken, tavır en çok gözden kaçırılan ama yalan işaretlerini veren şeydir.

Dürüst bir insan işbirliği yapacaktır. Sizin tarafınızda olduklarını göstereceklerdir. Coşkulu olacaklardır. Sizin doğruya ulaşmanız için istekli ve yardımcı olacaklardır. Beyin fırtınası yapmaya, şüphelileri adlandırmaya, detaylar sunmaya hazır olacaklardır. Şöyle diyecekler:

“Hey, o sahte çekleri yapanlar belki de kadrodaki insanlardır.”Eğer yanlış yere suçlandıklarını sezerlerse, çileden çıkacaklardır, sadece zaman zaman değil, ama tüm görüşme süresince; tüm görüşme boyunca çileden çıkacaklardır. Ve eğer dürüst birisine, sahte çekleri yapanlara ne olmalı diye sorarsanız, dürüst bir insan çok daha büyük olasılıkla hafif cezalandırma yerine katı cezalandırmayı önerecektir.

Şimdi o aynı konuşmayı yalancı biri ile yaptığınızı söyleyelim. O insan içe dönük olabilir, aşağı bakabilir, sesini kısabilir, duraksayabilir, yerinde duramayabilir.

 

Yalancı bir insandan hikayesini anlatmasını isteyin, hikayeyi her türlü saçma yerde gereğinden fazla detayla anlatacaktır.

Ve sonra hikayelerini kronolojik dizide anlatacaklardır. Ve eğitimli bir sorgu yargıcı içeri girip şunu yapar, çok ince yollarla, birkaç saat boyunca o insana hikâyelerini tersten hikayesini tersten anlatmasını isteyeceklerdir ve sonra kıvranmasını izleyecek ve hangi soruların yalancılık belirtilerinin en yüksek sesini ortaya çıkardığını tespit edeceklerdir.

Bunu neden yapıyorlar? Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Kelimelerimizi prova ediyoruz, ama hareketlerimizi nadiran prova ediyoruz. “Evet” diyoruz, kafamızı “hayır” der gibi sallıyoruz. Çok inandırıcı hikayeler anlatıyoruz, hafifçe omuzlarımızı silkiyoruz. Korkunç suçlar işliyoruz ve paçayı kurtarmanın sevinci ile tebessüm ediyoruz. Şimdi o tebessüm, mesleki çevrede, “aldatıcı sevinç” olarak biliniyor.

İleriki dakikalarda birkaç videoda bunu göreceğiz, ama önce şu video ile başlayacağız — tanımayanlar için söyleyeyim, evlilik dışı bir çocuk sahibi olması haberi ile Amerika’yı şok eden başkan adayı John Edwards. Babalık testi almak hakkında konuşmasını izleyeceğiz. “Evet” derken, başını “hayır” der gibi salladığını, hafifçe omuzlarını silktiğini görebilecek misiniz bir bakın.

(Video) John Edwards: Babalık testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım. Olayların zamanlaması nedeniyle bu çocuğun benden olması imkânsız biliyorum. Yani imkansız olduğunu biliyorum. Test yaptırmaktan mutluluk duyarım, ve gerçekleşmesini isterim. Sunucu: Bunu yakın zamanda yapacak mısınız? Biri var mı –
JE: Ben sadece bir tarafım. Testin sadece bir tarafıyım. Ama testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım.

PM: Peki, bu baş sallamaları, dikkat etmeniz gerektiğini bildiğiniz zaman, fark etmesi çok daha kolay. Bazı zamanlar biri bir yüz ifadesi yaparken, bir diğerini saklar, ve bu ifade bir an için açığa çıkar. Katillerin hüzün sergiledikleri bilinir.Yeni iş ortağınız elinizi sıkabilir, sizinle kutlama yapabilir, yemeğe çıkabilir ve sonra bir kızgınlık ifadesi sergileyebilir. Burada bir gecede yüz ifadesi uzmanı olmayacağız, ama size öğretebileceğim çok tehlikeli bir tane var ve öğrenmesi kolay, ve bu da aşağılama ifadesidir. Şimdi kızgınlık ile eşit bir oyun alanında iki insan vardır. Bu yine de oldukça sağlıklı bir ilişkidir. Ama kızgınlık aşağılamaya döndüğünde, reddedilmişsinizdir. Bu ahlaki üstünlükle ilişkilidir. Ve bu nedenden dolayı, toparlanması çok ama çok zordur. İşte buna benziyor. Bir dudak köşesinin yukarı ve içeri çekilmesi ile belirtilir. Var olan tek asimetrik ifadedir. Ve aşağılama huzurunda, yalancılık takip ediyor olsun ya da olmasın — ve her zaman takip etmez — diğer tarafa bakın, diğer yöne gidin, anlaşmayı tekrar gözden geçirin, ve “Hayır teşekkürler. Sadece bir içki için daha gelmeyeceğim. Teşekkürler,” deyin.

Bilim çok ama çok daha fazla göstergeyi su yüzüne çıkardı.

Mesela, yalancıların göz kırpma oranlarını değiştireceklerini, ayaklarını bir çıkışa doğru çevireceklerini biliyoruz. Engelleyici nesneler alacaklar ve onları, kendileri ile onları sorgulayan insan arasına koyacaklardır. Ses tonlarını değiştirecekler, sıkça daha kısık sesle konuşacaklardır.

Şimdi konu şu. Bu davranışlar sadece birer davranış. Yalancılığın ispatı değiller. Onlar kırmızı bayraklar. Biz insanız. Gün boyunca her yerde aldatıcı tavırlarda bulunuyoruz. Kendi başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Ama bir dizisini gördüğünüzde, sinyaliniz bu olur. Bakın, dinleyin, araştırın, zor sorular sorun, bilmenin o rahat modundan çıkın, merak moduna girin, daha fazla soru sorun, biraz saygın olun, konuştuğunuz kişi ile dostça bir ilişki kurun. “Law & Order”ve o diğer TV dizilerdeki insanlar gibi olmaya çalışmayın, hani faillerini teslim olana kadar vuranlar gibi. Aşırı agresif olmayın, işe yaramıyor.

Şimdi yalan söyleyen biri ile nasıl konuşmak ve bir yalanı nasıl gözlemlemek hakkında biraz konuştuk. Ve söz verdiğim gibi, şimdi doğrunun neye benzediğine bakacağız. Ama size iki video göstereceğim, iki anne — biri yalan, diğeri doğruyu söylüyor. Bunlar Kaliforniya’da araştırmacı David Matsumoto tarafından ortaya çıkartıldı. Ve bence bunlar doğrunun neye benzediğine dair mükemmel birer örnek.

Bu anne, Diane Downs, çocuklarını yakın mesafeden vurdu, onları kanlar içinde arabayla hastaneye götürdü, ince saçlı bir yabancının yaptığını iddia etti. Ve bu videoyu izlediğinizde göreceksiniz ki, acı çeken bir anne gibi bile davranamıyor. Burada görmek istediğiniz şey anlattığı korkunç olaylar ve onun çok ama çok soğukkanlı tavrı arasındaki inanılmaz bir tutarsızlık. Ve eğer yakından bakarsanız, video boyunca aldatıcı tebessümü göreceksiniz.

(Video) Diane Downs: Akşam gözlerimi kapattığımda, ben arabayı sürerken, Christie’nin bana elini uzattığını ve ağzından durmadan kan aktığını görebiliyorum. Ve belki bu zamanla kaybolacak — ama ben öyle düşünmüyorum. Beni en çok üzen bu.

PM: Şimdi size hakikaten acı çeken bir anne olan Erin Runnion’un kızına işkence eden ve öldüren kişi ile mahkemede yüz yüze geldiği videoyu göstereceğim. Burada hiç sahte duygu görmeyeceksiniz, sadece ızdırap içinde bir annenin gerçek ifadesi.

(Video) Erin Runnion: Bu sözleri bebeği aldığın gecenin üçüncü yıldönümünde yazdım, ve ona zarar verdin, ve onu yıktın, kalbi durana kadar onu korkuttun. Sana karşı mücadele etti, biliyorum. Ama o şahane kahverengi gözleri ile sana baktığını biliyorum, ve sen yine de onu öldürmek istedin. Ve ben bunu anlamıyorum. ve asla anlamayacağım.

PM: Tamam, bu duyguların doğrulundan şüphe duyamayız.

Şimdi doğrunun neye benzediği çerçevesindeki teknoloji, bilim gelişmeye devam ediyor. Mesela artık özel amaçlı göz takipçiler ve kızıl ötesi beyin taramaları, kandırmaya çalıştığımızda bedenlerimizin yolladığı sinyalleri deşifre edebilen MRI’ların var olduğunu biliyoruz. Ve bu teknolojiler hepimize yalan için birer ilaç olarak pazarlanacaklar, ve birgün inanılmaz derecede faydalı olacaklar. Ama aynı zamanda kendinize şunu sormalısınız: Bir görüşmede sizin tarafınızda kimin olmasını istersiniz, doğruya ulaşmak için eğitilmiş biri mi yoksa kapıdan 400 pound değerinde bir elektroansefalo itecek biri mi?

Yalan gözcüleri insan araçlarına güvenirler. Biliyorlar ki, eskilerin dediği gibi,

“Karakter karanlıkta ortaya çıkar.”

Ve ilginç olan şey ise günümüzde çok az karanlık var.

Dünyamız günün her saatinde aydınlık.

 Yaşamlarını halka açık yaşama seçimi yapmış yepyeni bir nesil insanların seslerini yayınlayan bloglar ve sosyal ağlarla apaçık ortada. Çok daha gürültülü bir dünya. Bu nedenle sahip olduğumuz bir zorluk, aşırı paylaşımın dürüstlük olmadığını hatırlamak. Delice tweetlemek ve mesajlaşmak insan terbiyesinin — karakter bütünlüğünün — inceliklerinin hala önemli olduğu her zaman önemli olacağı gerçeğinden uzaklaştırabilir. Yani bu daha da gürültülü dünyada, ahlak kodumuz hakkında biraz daha açık olmamız, bizim için mantıklı gelebilir.

Yalancılığı fark etmenin bilimi ile görme, dinleme sanatını birleştirdiğinizde, bir yalana işbirliği yapmaktan kendinizi kurtarırsınız. Biraz daha açık olma yolunda adım adım ilerlersiniz, çünkü çevrenizdeki herkese şunu işaret edersiniz:

“Hey, benim dünyam, bizim dünyamız, dürüst bir dünya olacak. Benim dünyam, doğrunun güç kazandığı ve sahteliğin farkedildiği ve dışlandığı bir dünya olacak.”

Ve bunu yaptığınızda, bastığınız zemin biraz da olsa hareket etmeye başlayacak.

Ve doğrusu da bu.

Erişim Kaynak:
http://www.ted.com/talks/lang/tr/pamela_meyer_how_to_spot_a_liar.html

****************

FİZYONOMİ : İLM-İ SİMA
LİE TO ME (2009-2011)  Dizi Üç Sezon
PAUL EKMAN ‘ LİE TO ME ‘ TİM ROTH ÜÇGENİ

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDAKİ YALANLA İLİŞKİSİ

“GERÇEK VE YALAN”IN EŞİĞİNDE

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

FİZYONOMİ İLM-İ SİMA (indir-PDF)

İLM-İ SİMA YÜZ OKUMA SANATI (indir-PDF)

 

EXTREME MEASURES/ Uç Noktalar (1996)


Yönetmen: Michael Apted

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gizem

Vizyon Tarihi: 10 Ocak 1997 (Türkiye)

Süre: 118 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Michael Palmer, Tony Gilroy

Müzik: Danny Elfman

Görüntü Yönetmeni: John Bailey

Yapımcı: Chris Brigham, Elizabeth Hurley, Jeanney Kim

Nam-ı Diğer: Body Bunk

Oyuncular: Hugh Grant, Gene Hackman, Sarah Jessica Parker  ,  David Morse, Bill Nunn

Özet

New York Gramercy Hastanesi’nde Doktor Guy Luthan’IN (Hugh Grant) sorumluluğundaki bir hasta esrarengiz bir şekilde ölür ve Luthan bunun nedenini öğrenmek istemektedir. Nitekim, ölüm sonrası detaylarını incelerken, ne cesedi bulabilir, ne de ilgili notları…

Film bittikten sonra bile uzun süre sizi düşündürecek olan, tıp ahlakı konusunda bir ikilem sunan bu esrarengiz gerilimde, Gene Hackman ve Sarah Jessica Parker da diğer başrolleri üsteniyor. Luthan, yanlışlıkla adım attığı tuhaf komployu çözmek konusunda kararlıdır. Ama, uçlara gitmeye cesareti olan tek kişi o değildir.

Filmden

İki yaralı geldi. Biri polis diğeri zanlı.  Müdahale için bir ameliyathane verirlerse doktor nasıl karar vermelidir?

 Zanlı olanın durumu ağırken polisi mi tutmalı?

Doktor:  Evet, biliyorum. Ama öbür adamın durumunun çok daha kötü olduğunu biliyordun.

- İkisi de yaşayacak.

 – Bunu bilmiyordun. Biliyordum.

Sen tıbbi değil ahlaki bir seçim yaptın.
Ahlaki seçim doğru mudur?

Dr. Myrick, gayrı meşru yollardan yaptığı araştırmalarını savunurken dedi ki;

Dr Guy,  68 yaşındayım. Fazla zamanım kalmadı. Üç yılımı bir fareyle mi harcayayım?

 Beş yıl sonra, eğer şanslıysam bir şempanzeyle deney yapabilirim belki. Bundan daha hızlı hareket etmemiz lazım. Tıpta kimsenin hayal etmediğini yapıyorum. Sinir oluşumunun temeli bu. İnsanları öldürüyorsun. İnsanlar her gün ölüyor. Ne uğruna?

 Hiç. Uçak kazası. Tren çarpışması. Bosna. İstediğini seç. Lokantaya dalan biri 15 kişiyi vuruyor. Haberlerde seyrediyoruz. Ne yapıyoruz?

 Sen ne yapıyorsun?

 Kanalı değiştiriyorsun. Bir sonraki hastaya bakıyorsun. Kurtarabileceğini düşündüklerinle ilgileniyorsun. İyi doktorlar gerekeni yapar. Büyük doktorlarınsa doğru olanı yapacak cesaretleri vardır. Babanda bu cesaret vardı. Sende de var. İki hasta var. Biri altın madalyalı bir polis öbürü belediye otobüsüne ateş açan bir manyak. Önce hangisine bakarsın?

 Biliyordun. Biliyordun. Eğer bir kişiyi öldürünce kansere çare bulacağını bilsen yapmaz mıydın?

 Bu cesur bir davranış olmaz mıydı?

 Bir kişi ölecek ve yarın kanser diye bir şey kalmayacak. Felç olduğunu sandığında tekrar yürüyebilmek için ne yapardın?

 “Her şeyi.” Bunu kendin söyledin. Her şeyi. Sen sadece 24 saat o halde kaldın. Helen 12 yıldır yürüyemiyor. Onu iyileştirebilirim. Ve onun gibi herkesi. Kapı açık. Buradan çıkıp gidebilirsin ve her şeye bir son verebilirsin. Ya da yukarı çıkıp tıbbı ebediyen değiştirebiliriz. Karar senin.

Dr. Guy:

Belki de haklısın. Belki yukarıda yatan o adamların hayatlarının fazla bir anlamı yok. Belki de dünya için büyük bir şey yapıyorlar. Belki hepsi birer kahraman. Ama bunu kendileri seçmedi. Onların yerine sen karar verdin. Karını ya da torununu seçmedin. Gönüllü var mı diye araştırmadın. Onları sen kendin seçtin. Ve bunu yapmaya hakkın yok. Çünkü sen bir doktorsun. Ve bir yemin ettin. Ve sen Tanrı değilsin. Söylediğin şeyi yapıp yapamayacağın beni ilgilendirmiyor. Ya da bu gezegendeki bütün hastalıkları iyileştirip iyileştiremeyeceğin. Yukarıdaki o adamları öldürüp onlara işkence ettin. Mesleğinin yüz karasısın. Umarım hayatının geri kalanını hapiste geçirirsin.

—————

Kim ne olursa olsun başkasının özlük hakkında kendi doğrusunu kabul ettirme ve icbar etme hakkı yoktur. Hakikat birdir. Doğruyu  insanlar bulabilir. Hep ben doğruyum ve doğru olmak benim tarafımda demenin sonucu yalnızca kaostur.

İnsan örnek olur. Örneğin doğruluğu ve eğriliği söz götürebilir. Fakat diğer insanlar o örneğin iyi olanına yönelme eğilimini kendi içinde hissedebilir. Çünkü insanın yaratılışında temiz ve doğruluk esastır.

BU HİKMETİ BİLENLERDEN MİSİNİZ?


Vaktiyle valinin biri azlolunmuş, hayli zaman açıkta kalmış. Bir gün uşağı: Efendi, demiş, filân ağaç kovuğunda bir zat oturur herkes gidip onun duasını alır, büyük bir zattır. Haydi, biz de gidelim de senin için duâ isteyelim!

Efendi de uşağın sözünü dinleyerek kalkar ve beraberce o zâta giderler. Elini öpüp hacetlerini söylerler. O zat da:

“Yâ Rabbî, der, ne ka­dar hayır sahipleri ne kadar sâlihler, âşıklar varsa onların yüzü suyu hürmetine bu adama yakında bir memuriyet ihsan et!”

Bu duayı aldıktan sonra Efendi ve uşak evlerine dönerler. Biraz son­ra da bir yaver gelerek filân yere vali tayin olduğunu bildirir. Aradan beş on sene geçtikten sonra vali tekrar azlolunur. Yine uşağın teklifi üzerine ağaç kavuğundaki zâta gidip yeniden duâ isterler. Ama bu defa o zat:

Yâ Rabbî, ne kadar meyhaneci, edepsiz, katil, hırsız kulların var­sa onların yüzü suyu hürmetine bu adama bir memuriyet ver,”

diye duâ eder. Bu türlü bir niyaz beklemeyen valinin hayreti karşısında:

“Merak etme oğlum, tecelli devir devirdir bu da hak, o da hak… Sen işine bak tayin olunursun,”

diye cevap verir. Gerçekten de üç gün sonra tekrar bir tâyin çıkarak adamcağız yeni işine gider.

Bazı kimseler görüyorsun, Hak yolunda oldukları halde birçok maddî mahrumiyetler ve elemler içindedirler. Fakat onların içinde bu­lundukları ateşte ne gülistanlar gizlidir. Allah Teâlâ’dan uzak kalan bir kim­se ise, ne kadar zevk ve safa içinde de olsa yine ateşin içindedir. Çünkü aslı ateştir neticede de yine ateşe munkalip olur.

Fakat bu iki ateş arasında azîm farklar vardır. Biri ateş görünür içi gülistandır. Biri gülistan görünür içi ateştir. Fark bu..

Kaynak: Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000 s. 160