Kategori arşivi: film

BERTRAND RUSSELL İLE RAHİP F. C. COPLESTON, S. J. ARASINDA BİR TARTIŞMA


NEDEN HIRİSTİYAN DEĞİLİM
BERTRAND RUSSELL

Çeviren: ENDER GÜROL

 

BERTRAND RUSSELL İLE RAHİP F. C. COPLESTON, S. J. ARASINDA BİR TARTIŞMA

[Fr. Copleston vs. Bertrand Russell:The Famous 1948

BBC Radio Debate on the Existence of God]

[Bu tartışma ilkin B.B.C. nin üçüncü programında 1948 sonbaharında yayınlanmıştır.]

COPLESTON — Tanrının varlığı üstünde tartışacağımızdan, önce “Tanrı” teriminden ne anladığımız konusunda bir anlaşmaya varmamız doğru olur inanıyorum. Ben, dünyadan ve dünyayı yaratandan ayrı, ulu bir varlık düşünüyorum. Hiç olmazsa geçici olarak, “Tanrı” teriminin bu anlamını kabul ediyor musunuz?

RUSSELL — Evet, bu tanımı kabul ediyorum.

COPLESTON — Bence böyle bir varlık gerçekten vardır ve varlığı felsefi bakımdan doğrulanabilir. Siz tutumunuzun agnostik mi, ateist mi olduğunu açıklayabilir misiniz? Yani, Tanrının yokluğu sizce ispat edilebilir mi?

RUSSELL — Hayır, ispat edilebilir demiyorum, tutumum agnostiktir.

COPLESTON — Tanrı sorununun büyük önemi olan bir sorun olduğunu kabul eder misiniz? örneğin. Tanrı yoksa, insan varlıkları ve insanlık tarihinin, kendi istedikleri gibi kendileri için tayin edecekleri amaçtan başka amacı olamayacağı konusunda benimle hemfikir misiniz, ki –tatbikatta- bu amaç, zorla kabul ettirme iktidarları olan kimselerin zorla kabul ettireceği amaç demektir.

RUSSELL — Genellikle evet, bununla birlikte, son cümlenizi bazı bakımlardan sınırlandırmak isterdim.

COPLESTON — Tanrı yoksa -mutlak bir varlık yoksa-mutlak değer denen şeyin olamayacağı konusunda da benimle aynı fikirde misiniz? Yani mutlak bir iyi yoksa, bundan değerlerin izafiliği ortaya çıkacağı konusunda demek istiyorum.

RUSSELL — Hayır, bence bu sorular mantık bakımından birbirinden ayrı şeyler, iyi ile kötü arasında bir ayrılık olduğunu, bunların her ikisinin de kesin kavramlar olduğunu ileri süren G. E. Moore’un Principia, E’thica adlı kitabını alalım ele. Orada Moore, ileri sürdüğü bu fikri desteklemek için Tanrı fikrini işin içine sokmamaktadır.

COPLESTON — Ahlâkî muhakemeye gelinceye dek “iyi” konusunu bir yana bıraksak da, ben ilkin metafizik bir muhakeme ileri sürsem. Leibniz’in “İhtimaliyet” muhakemesine dayanan metafizik muhakeme üstüne vermek istiyorum bütün ağırlığı, daha sonra ahlâkî muhakemeyi ele alabiliriz, önce size metafizik muhakeme üstünde kısa bir beyanda bulunsam, sonra üstünde tartışsak olur mu?

RUSSELL — Bence çok iyi olur.

“İHTİMALİYET”E DAYANAN MUHAKEME

COPLESTON — Açık bir şekilde anlatabilmem için, muhakemeyi birbirinden kesinlikle ayrı iki safhaya ayıracağım. İlkin, dünyâda, kendi özlerinde Var olmalarının nedenlerini bulundurmayan, hiç değilse bazı varlıklar olduğunu biliyoruz, örneğin, anne ve babama bağlıyım, derken havaya, besiye, filân, ikinci olarak, dünya sadece tek tek nesnelerin gerçek veya hayali bütünü ya da topluluğudur, ki bunlardan hiçbiri yalnızca kendi İçlerinde varlıklarının nedenlerini bulundurmamaktadır. Kendisini teşkil eden nesnelerden ayrı bir dünya yoktur, nasıl ki insan ırkı, üyelerinden ayrı bir şey değilse. Bu bakımdan, nesneler ve olaylar var olduğuna göre ve hiçbir tecrübe nesnenin kendi içinde, kendi varlığının nedenini bulundurmadığına göre, bu sebebin, nesnelerin bütününün kendi dışında bir nedeni olması gerekir. Bu nedenin varolan bir varlık olması gerekir. Bu varlık, kendinin nedeni olabileceği gibi, olmayabilir de. Öyleyse, tamamdır, değilse, daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varlığın bir açıklanması yapılmış olmaz. Bu bakımdan varlığı açıklamak için, kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurması gereken, yani var olmadan yapamayacak olan bir varlığa varmamız gerekir.

RUSSELL — Bu, türlü noktalar çıkarıyor ortaya, nereden başlanması gerektiği de kolay değil, ama düşüncenize cevap vermek için başlanacak en iyi nokta bence, gerekli varlık sorunudur. “Gerekli” kelimesinin, sadece önermelere anlamlı olarak uygulanabileceğini ileri sürebilirim. Sadece analitik olanlara yani inkâr etmesi kendini çelişmeye düşürecek olanlara. Gerekli bir varlığı, ancak varlığını inkâr etmek kendi kendiyle çatışan bir şey olsaydı kabul edebilirdim. Leibniz’in, önermeleri, aklın doğruluklarıyla, gerçeğin doğrulukları diye ikiye ayırmasını kabul edip etmediğinizi bilmek isterdim. Aklın doğrulukları gereklidir.

COPLESTON — Leibniz’in aklın doğrulukları ile gerçeğin doğrulukları fikrine elbette ki katılmıyorum, çünkü onca, eninde sonunda sadece analitik birtakım önermeler vardır. Leibniz’e göre gerçeğin doğrulukları, sonunda aklın doğruluklarına irca olunabilir. Yani hiç olmazsa her şeyi bilen bir zihin için analitik önermelere irca olunabilir. Bu hususta hemfikir değilim. Bir kere, özgürlük yaşantısının ihtiyaçlarını karşılayamaz. Leibniz’in bütün felsefesine katılmıyorum. Muhtemel varlıktan, gerekli varlığa giden muhakemesini kullandım, ve muhakemeyi yeterli akıl ilkesi üzerine dayadım, buna sebep sırf, bence Tanrının varlığının temel metafizik kanıtı olan şeyin kısa ve açık bir ifadesi gibi görünmesidir.

RUSSELL — Ama bence “gerekli bir önerme”nin analitik olması şarttır. Başka ne ifade edebileceğini anlamıyorum. Analitik önermelerse, daima karmaşıktır ve mantıki bakımdan oldukça geç kalmaktadır. “Akıldışı hayvanlar, hayvandırlar” analitik bir önermedir; ama “Bu bir hayvandır” önermesi hiçbir zaman analitik olamaz. Nitekim analitik [ Çözümlemeli. ] olabilecek bütün önermeler, önermelerin yapısında oldukça geç kalmaktadır.

Analitik felsefe: Yirminci yüzyılın geleneksel felsefi bakış açılarını redderek kurulmuş bir felsefe okulu. Analitik felsefe dışında Analiz, Lingüistik Analiz, Mantıkçı Analiz, Felsefi Analiz, Sıradan Dil Felsefesi, Cambridge Analiz Okulu ve Oxford Felsefesi gibi adlarla anılır. Analitik felsefe İngilizce konuşan ve Kuzey İskandinav ülkelerindeki yaygın bir felsefi anlayıştır. Kıta felsefesi ise daha çok ana dili İngilizce olmayan ülkelerdeki felsefi akımdır.

COPLESTON — “Muhtemel bir varlık varsa, o halde gerekli bir varlık vardır” önermesini alın ele. Ben varsayım olarak ifade olunan bu önermenin gerekli bir önerme olduğunu düşünüyorum. Her önermeye gerekli analitik önerme diyecek olursanız, o zaman terminolojide bir anlaşmazlığa mahal vermemek için-, her ne kadar bir deyimi gereksiz yere tekrarlamak diye görmüyorsam da, ona ben de analitik derim. Ama bir önermenin gerekli bir önerme olması için ancak muhtemel bir varlığın olması gerekir. Gerçekten var olan bir muhtemel varlığın olması, tecrübeyle açığa çıkarılması gerektiği ve muhtemel bir varlığın olmasını söyleyen önerme analitik bir önerme değildir, muhtemel bir varlığın var olduğunu bildiniz mi bir kere, ister istemez gerekli bir varlık olacaktır.

RUSSELL — Bu muhakemenin çetin tarafı, gerekli bir varlığın var olduğunu, ve başka varlıklara “muhtemel” demede özel bir anlam olduğu fikrini kabul etmemededir. Bu sözlerin, kabul etmediğim bir mantık dışında bence hiçbir anlamı yoktur.

COPLESTON — Bu terimleri, “modern mantık” denen şeye uymadığı için mi reddediyorsunuz

RUSSELL — Herhangi bir anlamı olabileceğini görmüyorum. Bana öyle geliyor ki “gerekli” kelimesi, geylere değil de, analitik önermelere uygulandığı durum dışta kalmak üzere, anlamsız bir kelimedir.

COPLESTON — Bir kere, “modern mantık”tan ne anlıyorsunuz? Benim bildiğime göre, birbirinden ayrılan birtakım sistemler var. Sonra, bütün modern mantıkçıların metafiziğin anlamsızlığını kabul edeceğini sanmıyorum. Hiç değilse ikimizin de bildiği ünlü bir düşünür var, kendisinin modern mantık konusundaki bilgisi ilerindi, ama metafiziğin anlamsız veya, özellikle Tanrı sorununun anlamsız olduğunu kesinlikle düşünmüyordu. Ayrıca, bütün modern mantıkçılar metafizik terimlerinin anlamsız olduğunu ileri sürse bile, bu haklı olduklarını göstermez. Metafizik terimlerinin anlamsız olduğunu söyleyen önerme, bana, farazi bir felsefe üstüne dayatılan bir önerme gibi geliyor. Ardındaki dogmatik tutum şöyle gibi: makineme girmeyen şey yoktur, ya da anlamsızdır; heyecanın ifadesidir. Modern mantığın belli bir sisteminin anlam için biricik ölçü olduğunu söyleyen kimsenin aşırı derecede dogmatik bir şey dediğini göstermeğe çalışıyorum sadece; felsefenin bir kısmının felsefenin bütünü olduğuna dogmatik olarak inat etmekte olduğunu söylüyorum. Ne de olsa bir “muhtemel” varlık, kendi içinde var olması için tam bir nedeni olmayan bir varlıktır, muhtemel varlıktan anladığım budur. Ben bildiğim gibi siz de bilirsiniz ki, hiçbirimizin varlığı, kendi dışımızdaki bir şeye veya birine, anne-babalarımıza atıfta bulunmadan açıklanamaz. Oysa “gerekli” bir varlık, var olması gereken, ama var olamayan bir varlık demektir. Siz böyle bir varlık olmadığını söyleyebilirsiniz, ama kullanmakta olduğum ifadeleri anlamadığınıza beni pek ikna edemezsiniz. Anlamıyorsanız, o halde, böyle bir varlığın var olmadığını nasıl söyleyebilirsiniz, eğer böyle demek istiyorsanız?

RUSSELL — Burada üstünde uzun uzadıya durmayacağım noktalar var. Metafiziğin herkes için anlamsız olduğunu söylemiyorum. Bazı belli ifadelerin anlamsızlığını ileri sürüyorum bunu genellemiyorum, sadece bu belli ifadelerin yorumunu anlayamadığımı söylüyorum, Genel bir dogma değildir bu, özel bir şeydir. Ama bu noktaları şimdilik bir yana bırakıyorum. Söylemekte olduğunuz şeyler, bana öyle geliyor ki, özü var olmasını gerektiren, böylece varlığı analitik olan bir varlık olduğunu söyleyen ontolojik muhakemeye getiriyor bizi. Bu bana imkânsız gibi geliyor, Tabii bu da insanın varoluştan ne anladığı sorununu ortaya çıkarıyor ki, bence adlandırılan bir nesne, anlamlı bir şekilde vardır denemez, sadece tanımlanan bir özne olur kanısındayım.

COPLESTON — Öyle sanıyorum ki, örneğin “T. S. Eliot vardır” demenin kötü bir gramer veya sözdizimi olduğunu söylüyorsunuz; örneğin şöyle demek gerekti: “Murder in the Cathedral’ın yazarı vardır.” “Dünyanın nedeni vardır” önermesinin anlamsız olduğunu mu söylemeyeceksiniz? Dünyanın nedeni yoktur diyebilirsiniz; ama “dünyanın nedeni vardır” önermesinin anlamsız olduğunu nasıl söyleyebileceğinizi aklım almıyor. Bunu bir soru şekline koyun: “Dünyanın bir nedeni var mıdır?” Çoğu kimse, cevabı konusunda hemfikir olmasa da soruyu anlayacaktır elbette.

RUSSELL — “Dünyanın bir nedeni var mıdır?” sorusunun Tabii anlamı vardır. Ama derseniz ki “Evet, Tanrı dünyanın nedenidir” burada Tanrıyı bir öznel isim olarak kullanıyorsunuzdur; böylece “Tanrı vardır” anlamı olan bir beyan olmayacaktır; benim tutumum bu. Bu yüzden Tabii, şu veya bu var demek, analitik bir önerme olamaz hiçbir zaman. Örneğin konu olarak “varolan yuvarlak kare”yi alın, “varolan yuvarlak kare vardır” önermesi bir analik önerme gibi görünecektir, ama var değildir.

COPLESTON — Tabii var değildir, varlığın ne olduğu üstünde bir kavramınız yoksa var değildir diyemezsiniz Tabii. “Varolan yuvarlak kare”nin de hiç bir anlamı yoktur bana göre.

RUSSELL — Tamam. O halde başka bir metinde “gerekli varlık” konusunda da aynı şeyi söyleyeceğim.

COPLESTON — Öyle geliyor ki bana, bir çıkmaza geldik. Gerekli varlık var olması gereken ama var olamayan bir varlıktır demenin bence kesin bir anlamı vardır. Sizce hiç bir anlamı yok.

RUSSELL — Bunu biraz ileri götürelim. Var olması gereken ama var olamayan bir varlık, sizce Tabii, özü var olmasını gerektiren bir varlıktır.

COPLESTON — Evet, özü var olmak olan bir varlıktır. Ama Tanrının varlığını, sırf özü fikrinden çıkarak tartışmak istemem, çünkü şimdilik Tanrının özü konusunda açık bir sezgimiz yok. Yaşantı dünyasından Tanrıya doğru muhakeme yürütmemiz gerek sanıyorum.

RUSSELL — Evet, ayrılığı anlıyorum. Ama aynı zamanda, yeterli bilgisi olan bir varlık için, “özü var olmasını gerektiren varlık işte” demek doğru olur.

COPLESTON — Evet, Tabii biri Tanrıyı görmüş olaydı, Tanrının var olması gerektiğini görürdü.

RUSSELL — Ben de diyorum ki, özü var olmasını gerektiren -bu özü bilmiyorsak da- bir varlık olduğunu söylüyorum. Böyle bir varlık olduğunu sadece biliyoruz.

COPLESTON — Evet, özü a priori [deneyden önce] olarak bilmediğimizi de ilâve etmek isterim. Ancak o posteriori [nedenini etkileyen, doğmasına neden... ] olarak, dünya yaşantımız yoluyla o varlığın varoluşu konusunda bir bilgimiz oluyor. Sonra özle varoluşun aynı şeyler olduğu ileri sürülüyor. Çünkü Tanrının özüyle varoluşu aynı olmasaydı, o zaman bu varoluş için yeterli bir nedenin Tanrının ötesinde aranıp bulunması gerekirdi.

RUSSELL — Her şey dönüp dolaşıyor şu yeterli neden sorununa geliyor, “yeterli nedeni” anlayabileceğim şekilde tanımlamadığınızı söyleyebilirim yeterli nedenden ne anlıyorsunuz? Sebebi mi ifade etmek istiyorsunuz?

COPLESTON — Şart değil, sebep bir çeşit yeterli nedendir. Ancak muhtemel varlığın bir sebebi olabilir. Tanrı kendi kendinin yeterli nedenidir; kendi kendinin sebebi değildir. Tam anlamında yeterli nedenden anladığım, belli bir varlığın varoluşu için yeterli bir açıklamadır.

RUSSELL — Ama bir açıklama ne zaman yeterlidir? Farz edin, bir kibritle alev meydana getirmek üzereyim. Bunun tam açıklamasının kibriti kutuya sürtmem olduğunu söyleyebilirsiniz.

COPLESTON — Pratik olarak tamam ama kuramsal bakımdan bu sadece kısmi bir açıklama. Tam bir açıklama, başka hiçbir şeyin ilâve edilemeyeceği açıklamanın bütünü olmalıdır en sonunda.

RUSSELL — O zaman elde edilemeyecek, insanın elde etmeyi beklememesi gereken bir şey arıyorsunuz diyebilirim ancak.

COPLESTON — insanın bunu bulmamış olması bir şey, insanın onu aramaması gerektiğini söylemek başka bir şey olup, bana oldukça dogmatik gelmektedir.

RUSSELL — Bilmem. Bir şeyin açıklanması başka bir şeydir ki bu başka şey öteki şeyi, yine başka bir şeye bağımlı yapar, istediğinizi yapmak için bu nesnelerin bozuk plânını kavramanız gerekir ki bu elimizden gelmemektedir.

COPLESTON — Ama siz, bu bozuk nesnelerin plânını, bütün evrenin plânının varlığı sorusunu soramayız, ya da sormamamız gerekir diyeceksiniz değil mi?

RUSSELL — Öyle. Hiç bir anlamı olmadığını sanıyorum. “Evren kelimesi bazı durumlarda elverişli bir kelimedir, ama anlamı olan herhangi bir şeyin yerini tuttuğunu sanmıyorum.

COPLESTON — Kelimenin anlamı yoksa, pek elverişli olmasa gerek. Hem ben evrenin, onu meydana getiren nesnelerinden ayrı bir şey olduğunu söylemiyorum (bunu ispat konusundaki kısa özetimde söyledim), yaptığım gerçek veya hayali bütününün evren dediğimiz şeyi teşkil ettiği nedeni. Bu durumda nesnelerin sebebini aramaktır. Evren isterseniz benim varoluşum, ya da her türlü başka varoluş anlaşılmaz diyorsunuz sanıyorum.

RUSSELL — Bir kelimenin anlamı yoksa, elverişli olamaz meselesini ele alayım müsaade ederseniz. Doğru gibi görünüyorsa da aslında değildir. Örneğin İngilizcenin harfi tarifi olan “The” veya karşılaştırmada kullanılan “nazaran” anlamına gelen “than” kelimesini alın ele. Bu kelimelerin ifade ettiği nesneleri gösteremezsiniz, ama pek elverişli kelimelerdir; aynı şey “evren” için de varittir. Ama bu noktayı bir yana bırakırsak, bana evrenin anlaşılmaz olup olmadığını soruyorsunuz. Anlaşılamaz diyemem açıklanması olmaz sadece. Anlaşılabilirlik bence ayrı şeydir. Anlaşılırlık nesnenin kendisinin içinde olan bir şeyle ilgilidir, bağıntılarıyla değil.

COPLESTON— Ben diyorum ki dünya dediğimiz şey, Tanrının varlığı dışında kendi içinde anlaşılamaz. Olaylar serilerinin sonsuzluğunun söz gelişi yatay seriler diyebiliriz buna böyle bir sonsuzluk ispatlanabilseydi, durumla herhangi bir ilgisi olabileceğine inanmıyorum. Çikolatalara çikolata ilâve edecek olursanız elde edeceğiniz koyun değil yine çikolatadır. Çikolataları sonsuza ilâve edecek olursanız, belki sayısız çikolata elde etmiş olursunuz. Böylece muhtemel varlıkları sonsuzluğa ilâve edecek olursanız, gerekli bir varlık değil, yine muhtemel varlık elde etmiş olursunuz, Benim düşünceme göre sonsuz bir varlıklar serisi, tek bir muhtemel varlık gibi, kendi kendinin sebebi olamaz. Bununla birlikte, herhangi belli bir nesnenin varlığını neyin açıklayacağı sorusunu sormanın kanuna uymayacağını söylüyorsunuz yanılmıyorsam?

RUSSELL — Açıklamaktan amacınız sadece onun için bir sebep bulmaksa diyeceğim bir şey yok.

COPLESTON — Belli bir nesne üstünde durmanın gereği yok. İnsan niçin tek tek bütün nesnelerin varoluşunun sebebi sorusunu sormasın?

RUSSELL — Çünkü herhangi birinin olması için bir neden göremiyorum da ondan. Bütün sebep kavramı belli şeylerin gözleminden çıkardığımız bir kavramdır; bütünün herhangi bir sebebi olması için herhangi bir neden göremiyorum.

COPLESTON — Herhangi bir sebep yok demek, bir sebep aramamamız gerek demekle aynı şey değildir. Herhangi bir sebep yoktur beyanı bir araştırmanın başında değil sonunda olabilir ancak, o da sebep yok olduğunu farz edersek. Her neyse, bütünün sebebi yoksa, benim düşünceme göre kendi kendinin sebebi olması gerekir ki, bu da bana imkânsız gibi görünüyor. Bir soruya karşı dünya işte var demek, sorunun önceden bir anlamı olduğunu gösterir.

RUSSELL — Hayır, kendi kendinin sebebi olması şart değildir, benim demek istediğim sebep kavramının bütüne uygulanamayacağıdır.

COPLESTON — O halde evrenin sebepsiz olduğunu söyleyen Sartre ile aynı fikirdesiniz?

RUSSELL —“Sebepsiz” kelimesi başka bir şey olabileceği fikrini verebilir; ben evrenin sadece var olduğunu söylüyorum o kadar.

COPLESTON — Bütünün veya herhangi bir şeyin nasıl karşımızda olduğunu sorma hakkını ortadan nasıl kaldırıyorsunuz anlamıyorum. Hiçbir şey değil de, niçin bir şey var’da mesele? Nedensellik bilgimizi özel sebeplerden ampirik olarak elde etmemiz, serinin sebebinin ne olduğunu sorma imkânını ortadan kaldırmamaktadır. “Sebep” kelimesinin anlamı yok idiyse, ya da Kant’ın madde hakkında görüşünün doğru olduğu ispat edilebilseydi sorunun gayrimeşru olduğu konusunda sizinle hemfikir olurdum, ama “sebep” kelimesinin anlamsız olduğunu ileri sürdüğünüzü sanmıyorum, zannımca Kantçı da değildiniz.

RUSSELL — Bana yanlışlık gibi gelen şeyi şöyle anlatayım. Var olan her insanın bir annesi vardır, bence siz bundan insan ırkının bir annesi olması gerektiğini çıkarıyorsunuz, ama insan ırkının annesinin olmadığı açıktır bu ayrı bir mantık alanıdır.

COPLESTON — Herhangi bir benzerlik göremiyorum. “Her nesnenin fenomenal bir sebebi olduğundan, bütün serinin fenomenal bir sebebi vardır” diyecek olsaydım o zaman bir benzerlik olabilirdi; ama ben böyle demiyorum ki; serilerin sonsuzluğu üstünde ısrar ediyorsanız, her nesnenin fenomenal bir sebebi olduğunu söylüyorum ama fenomenal sebepler serisi, serinin yetersiz bir açıklamasıdır. Bu bakımdan serinin sebebi fenomenal değil, deneyüstü bir sebeptir.

RUSSELL — Dünyadaki sadece tek tek şeylerin değil, bütün olarak dünyanın bir sebebi olduğunu farz edersek tabi. Bu faraziyeye mahal göremiyorum. Bana bir sebep gösterecek olursanız söyleyin.

COPLESTON — Olaylar serisinin ya bir sebebi vardır, ya da yoktur. Varsa, seriler dışında bir sebebin olması şarttır. Sebebi yoksa, kendi kendiyle yetiniyor demektir, kendi kendiyle yetiniyorsa da, gerekli dediğim şey olmaktadır. Ama her üye muhtemel olduğundan gerekli olamaz, ve bütünün üyelerinin dışında gerçek olmadığı üstünde anlaşmıştık, bu yüzden gerekli olamaz. Böylece sebep olunmuş olamaz sebepsizdir bu yüzden bir sebebi olması gerekir. Bu arada şunu da söylemek isterim, “dünya sadece vardır ve açıklanamaz” sözü mantık analizi ile çıkarılamaz.

RUSSELL — Küstahlık gibi olmasın ama, ben sizin insan zihni kavrayamaz dediğiniz şeyleri kavrayabiliyorum. Sebebi olmayan şeylere gelince, fizikçiler atom-ardaki tek tek quantum geçişinin sebebi olmadığını temin ediyorlar.

COPLESTON — Bunun sadece geçici bir yargı olup olmadığını merak ediyorum.

RUSSELL — Olabilir, ama bu fizikçilerin zihinlerinin kavrayabileceğini göstermektedir,

COPLESTON — Evet kabul ediyorum, bazı bilimciler fizikçi’er sınırlı bir alan içinde kesinliğin olmadığına inanmağa gönüllüler. Ama bilimcilerin çoğu böyle değil. Yanılmıyorsam, Londra Üniversitesinden Profesör Dingle’in ileri sürdüğüne göre, Heisenberg belirsizliği ilkesi, ortak bağıntıları olan gözlemlerde şimdiki atom kuramının başarısı (ya da başarısızlığı) konusunda bir şeyler söylüyor, ama tabiatın kendi başına niteliği konusunda değil, çoğu fizikçiler de bu görüşü kabul ediyorlar. Hem, fizikçilerin kuramda olmasa bile tatbikatta kuramı nasıl kabul etmediklerini anlayamıyorum. Bilim, tabiatta düzen ve anlaşırlık faraziyesinden başka herhangi bir faraziye üstünde nasıl iş görebilir anlayamıyorum. Fizikçi hiç olmazsa zımnen, tabiatı araştırmakta ve olayların sebeplerini araştırmakta bir anlam olduğunu önceden farz etmektedir, tıpkı detektifin cinayetin işlenmesindeki sebebi araştırması gibi. Metafizikçi fenomen’n nedeni veya sebebini araştırmakta bir anlam olduğunu önceden farz eder, Kantçı olmadığım için de, bence metafizikçi, fizikçi kadar faraziyesinde haklıdır. Sartre dünyanın sebepsiz olduğunu söylediği zaman örneğin, “sebepsiz” kelimesiyle neler imâ edildiğini yeterince incelemediğini sanıyorum.

RUSSEL — Bana öyle geliyor ki, burada caiz olmayan bir genişletme var; fizikçi sebepler arar; bu her yerde sebep olduğunu ifade etmez. Bir insan altın arayabilir, ama her yerde altın bulacağını düşünmez; altını bulursa ne âlâ, bulamazsa, talihi yoktur dönektir. Fizikçilerin sebep aramasında da aynı şey varittir. Sartre’a gelince, ne demek istediğini anladığımı iddia etmiyorum, onu yorumlayacağımı da sanmıyorum, ama bence dünyanın açıklaması olacağı kavramı yanlıştır. Niye açıklanmasının gerekeceğini anlamıyorum, ve bilimcinin neyi farz ettiği konusunda söylediğiniz de aşırı bir beyandır.

COPLESTON — Bence bilimcinin böyle bir faraziyede bulunduğu doğrudur. Belli bir gerçeği ararken bir denemede bulunduğu zaman, bu deneyin ardında, evrenin sadece devamsız olmadığı faraziyesi vardır. Bir gerçeği deneyle bulma imkânı vardır. Deney kötü olabilir, her hangi bir sonuç vermeyebilir, ya da istediği sonucu vermeyebilir, ama ne olursa olsun farz ettiği gerçeği, deneyle bulma imkânı vardır. Bu da bana düzenli ve anlaşılabilir bir evrenin farz edilmesini gerektiriyor gibime geliyor.

RUSSELL — Bence gereğinden fazla genelleştiriyormuşsunuz gibime geliyor. Bilimcinin böyle bir şeyin bulunma ihtimali olduğunu çoğu zaman bulunacağını farz ettiğine şüphe yoktur. Ama bulunacağını farz etmemektedir, buysa modern fizikte pek önemli bir konudur.

COPLESTON — Bence farz ediyor, ya da tatbikatta farz etmek zorundadır. Profesör Haldane’in sözünü burada yazarsak, “Çaydanlığın altındaki havagazını yaktığım zaman, su moleküllerinin bazıları buhar olarak uçup gidecektir, hangisinin uçup gideceğini bilmenin imkânı yoktur” ama bizim bilgimize bağlı olmadıkça buraya ihtimaliyet fikrinin sokulmasının anlamı yoktur.

RUSSELL — Yoktur Tabii dediğine inanırsam Tabii. Birçok şey ortaya çıkarmakta bilimci dünyada olup bitenden birçok şeyi ortaya çıkarıyor, bunlar ilk nedensellik zincirinin başlangıçlarıdır kendilerinin bir sebebi olmayan ilk sebeplerdir bunlar. Her şeyin bir sebebi olacağını farz ettiği yoktur.

COPLESTON — Seçilmiş belli bir alanda bu elbette ki ilk sebeptir. Nisbî olarak ilk sebeptir.

RUSSELL — Öyle düşündüğünü sanmam. İçinde hepsi değil de çoğu olayların sebepleri olduğu bir dünya varsa, ilginizi çeken o belli olayın muhtemel bir sebebi olacağım farz ederek ihtimalleri ve belirsizlikleri açığa çıkarabilir. İhtimalden başka bir şey elde edemeyeceğinizden de bu yeter size.

COPLESTON — Bilimci ihtimalden fazla şey elde etmeyi düşünmeyebilir de, ama soruyu ortaya atarken, açıklama meselesinin bir anlamı olduğunu farz etmektedir. O halde, Lord Russell sizce dünyanın sebebini sormak da doğru olmuyor, öyle mi?

RUSSELL — Öyle.

COPLESTON — Sizin için anlamı olmayan bir çoruysa bu, üstünde tartışmak Tabii çok güç olur değil mi?

RUSSELL — Evet çok güç olur. Şey başka bir konuya geçsek?

DİNSEL YAŞANTI

COPLESTON — Geçelim. Önce dinsel yaşantı konusunda birkaç söz söylemek istiyorum, sonra ahlâkî yaşantıya geçebiliriz. Ben, dinsel yaşantıya Tanrının varlığını gösteren dolaysız bir kanıt diye bakmıyorum, bu bakımdan tartışmanın özü biraz değişmektedir, ama en iyi açıklamasının da Tanrının varoluşu olduğunu söylemek doğru olur sanıyorum. Dinsel yaşantı derken sadece insanın kendini iyi duymasını ifade etmek istemiyorum. Kişiye ben’i aşan, bütün normal yaşantı nesnelerinin üstünde, insanın gözünde canlandıramayacağı, kavrayamayacağı ama gerçeğinden şüphe edilemeyecek -hiç olmazsa yaşantı süresince bir şeymiş gibi kaçınılmayacak bir şekilde görünen bir nesnenin hoş, ama belirsiz bir farkında oluşu ifade etmek istiyorum. Bunun tamamıyla sadece öznel olarak anlatılamayacağını, bir şeyin yine kalacağını söylemek isterim. Nasıl olursa olsun gerçek temel yaşantı, o yaşantının belli bir nesnel sebebi olduğu varsayımları üstüne dayanılarak pek kolayca açıklanabilir.

RUSSELL — Kendi zihin durumlarımızdan, bizim dışımızda olan bir şeye giden muhakemenin pek nazik bir mesele olduğunu sanıyorum. Hepimiz bunun geçerliliğini kabul edecek bile olsak, insanlığın bu konudaki hemfikir olması yüzünden ancak böyle davranırken kendimizi haklı bulabiliriz. Bir odada kalabalık varsa, odada da bir saat varsa, hepsi de saati görebilir. Hepsinin saati görebilmesi onların bir hayal görmediklerini düşünmelerine götürür: oysa bu dinsel yaşantılar pek kişisel olmağa eğilimlidir.

COPLESTON — Evet öyledir. Ancak ben yalnız sadece mistik yaşantıdan söz ediyorum, araya vizyon dedikleri görüşleri sokmuyorum. Sadece yaşantıyı ifade etmek istiyorum, ve bunun tanımlanamayacağını kabul ediyorum deneyüstü nesne gibi görünen şeyin yaşantısını. Verdiği bir konferansta Julian Huxley’in dinsel ya da mistik yaşantının, âşık olmak ya da bir şiir veya sanat eserinin karşısında yaşantı duymak gibi bir şey, o kadar gerçek, olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Şiir ve sanatı beğendiğimizde belli şiir ve sanat eserini beğeniyoruzdur. Âşık olursak, filan kimseye âşık oluruz, hiçe değil.

RUSSELL — Bir dakika sözünüzü kesebilir miyim? Her zaman böyle değildir. Japon romancıları, gerçek bir sürü insan, hayali kahraman aşkı uğruna intihar etmedikçe kendilerini büyük bir başarı elde etmiş saymazlar.

COPLESTON — Japonya’da olanları sizden duyuyorum. Ben kendim, isabet, intihar etmiş değilim, ama iki biyografinin hayatımda attığım önemli iki adımda büyük etkisi olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte, bu kitapların benim üstümdeki gerçek etkisiyle esas mistik yaşantı arasında yani bu yaşantı konusunda dıştaki birinin edinebileceği fikir çerçevesi içinde pek az benzerlik olduğunu söylemem gerek.

RUSSELL — Demek istiyorum ki, Tanrıya, bir romanın kahramanları seviyesinde bakamayız. Burada bir ayrılık olduğunu kabul edersiniz?

COPLESTON — Ederim Tabii. Demek istediğim en iyi açıklamanın tamamıyla öznel bir açıklama olmadığıdır. Birsam veya hayal görenlerde dış hayatla iç hayat arasında fark olmayan kimselerde öznel bir açıklama Tabii mümkündür. Ama St. François d Assise gibi katıksız bir tip olunca, dinamik bir yaratıcı aşka çevrilen bir yaşantı olduğu zaman, bunun en iyi açıklaması bana göre yaşantının nesnel sebebinin gerçek varoluşudur.

RUSSELL — Dogmatik bir şekilde Tanrının olmadığını söylemiyorum. Söylemek istediğim şey, var olduğunu bilmediğimizdir. Başka yazılı olan şeyler gibi sadece yazılı olan şeyleri elime alabilirim, bu durumda birçok neyin söylenmiş olduğunu görüyorum. Cinler, şeytanlar filân hakkındaki şeyleri kabul etmeyeceğinizden eminim bunlar da aynı ses ve kanı havası içinde anlatılmaktadır. Vizyonu gerçekse mistiğin cinler periler olduğunu bilmesi gerekir. Ama ben olduklarını bilmiyorum.

COPLESTON — Tabii, cin konusunda insanlar genellikle bir takım hayallerden meleklerden filân bahsetmiştir. Gözle görünen şeyleri dışta bırakıyorum, çünkü bunların göründüğü farz olunan bir nesnenin varlığı dışında açıklanabileceğini sanıyorum.

RUSSELL — Mistiklerin Tanrı’nın varlığını iddia ettikleri gibi, Şeytanın kalplerine fısıldadığını duyduğuna inanan bir sürü insan yok mu dış bir hayalden bahsetmiyorum, tamamıyla bir zihin yaşantısından söz ediyorum. Bu, mistiklerin Tanrı yaşantısına benzeyen bir yaşantı gibi görünüyor, mistiklerin bize söylediklerinden ise aynı zamanda Şeytan için geçerli olmayan her türlü muhakeme çıkartabilmektedir.

COPLESTON — İnsanların Şeytanı duyduğu veya gördüğünü sandıklarını inkâr etmiyorum. Bu arada, Şeytanın varlığını da inkâr etmek istemiyorum. Mistiklerin Tanrıyı yaşadıkları şekilde, insanların Şeytanı yaşadıkları iddiasını kabul etmiyorum. Hristiyan bir kimse olmayan Plotinus’u alın ele. Yaşantının anlatılmayacak bir şey olduğunu, objenin bir aşk objesi olduğunu, bu yüzden dehşet ve tiksinti uyandıracak bir obje olmadığını kabul ediyor. Bu yaşantının sonucunun, yani yaşantının geçerliliği Plotinus’un hayatının kayıtlarında tanıtlanmaktadır. Plotinus’un genel iyi yürekliliği ve iyilikseverliği konusunda Porphyry’nin sözüne inanacak olursak bu yaşantıyı duymuş olduğunu düşünmek daha akla yatkındır.

RUSSELL — İnancın bir insanüstünde iyi bir ahlâkî etkisi olması, onun doğruluğunun kanıtı olamaz.

COPLESTON — Hayır, ama inancın bir insanın hayatı üstünde iyi etkisi olduğu gerçekten ispatlanacak olsaydı, bir gerçeğin lehine bir tahmin sayardım, hiç olmazsa inancın baştanbaşa geçerliliği için değil, olumlu yanı için. Ama nasıl olsa hayatın karakterini inançlarının gerçekliğinin ispatı gibi değil, mistiğin gerçekliği ve aklının yerinde oluşu lehine kullanmaktayım.

RUSSELL — Ama bunun bile kanıt olabileceğini sanmıyorum. Ben kendim türlü yaşantılar yaşadım, ama karakterimi büyük çapta değiştirdim. Hiç olmazsa, o sıralarda iyiye doğru bir değişiklik olduğunu sanıyordum. O yaşantılar önemliydi, ama benim dışımda bir şeyin varlığını gerektirmiyordu, gerektirdiğini düşünseydim bile iyi bir etkisi olmasının bana haklı olduğumu göstereceğini sanmıyorum.

COPLESTON — Ama iyi etki yaşantınızı anlatmanızdaki gerçekliğinizi ispat ederdi. Bir mistiğin şefaati ya da yaşantısının yorumu tartışma ve tenkidden muaftır demediğimi hatırlamanızı isterim.

RUSSELL — Elbette ki bir delikanlının karakteri, tarihteki büyük bir adamın hikâyesiyle son derece etkilenebilir çoğu zaman etkilenmektedir de, o büyük adam bir efsane de olabilir, var olmamış da olabilir, ama delikanlı o adam sanki varmış gibi etkilenmiştir yine de. Bu gibi insanlar yok değildir. Plutarkhos’un “HAYATLAR”ı Lycurgus’u örnek olarak almaktadır ki, yaşamamış olduğu bellidir, ama sanki önceden yaşamış gibi Lycurgus’u okuyarak etkisi altında kalabilirsiniz. O zaman sevmiş olduğunuz bir objenin etkisi altında kalmış olabilirsiniz, ama o obje var olmamış olabilir.

COPLESTON — Tabii bu konuda sizinle hemfikirim, bv insan bir roman kahramanının etkisi altında kalabilir. Onu etkileyen aslında nedir sorusuna girmeden (gerçek bir değerin olması gerektir) o adamla mistiğin durumu aynı değildir. Ne de olsa Lycurgus’un etkisi altında kalmış olanın, bir yolla en son gerçeği yaşamış gibi karşı durulamayacak bir izlenimi olmamıştır.

RUSSELL — Bu tarihi kahramanlar konusunda galiba demek istediğimi pek anlamadınız bu tarihsel olmayan kahramanlar tarihin ta kendisidir. Akıl üstüne etki dediğiniz şeyi farz etmiyorum. Bu adam hakkında okuyan ve onun doğru olduğuna inanan delikanlının onu sevdiğini farz ediyorum -ki bu kolaylıkla olabilir, ama yine de bir hayaleti sevmektedir.

COPLESTON — Bir bakıma tamamıyla gerçek bir hayaleti sevmektedir, yani var olmayan bir X veya Y’yi sevdiği gibi. Ama öte yandan delikanlının hayaleti sırf hayaletin kendi için sevdiğini sanmıyorum; gerçek bir değer, nesnel olarak geçerli olarak tanıdığı bir fikir sezmektedir ki, bu da aşkını tahrik etmektedir.

RUSSELL — Roman kahramanları konusundaki anlamda Tabii.

COPLESTON — Evet, bir bakıma adam bir hayalet sevmektedir tamamıyla doğru. Ama başka bir bakıma da değer gibi gördüğü şeyi sevmektedir.

AHLAKSAL MUHAKEME

RUSSELL — Dediğiniz, bütün iyi ya da iyi olan şeyin bütünü Tanrıdan gelir, değil mi: iyi olanın sistemi; bu yüzden bir delikanlı iyi bir şeyi sevdi mi, Tanrıyı seviyor demektir. Bu mudur demek istediğiniz, buysa, biraz ‘tartışmak gerektirir.

COPLESTON — Tabii, Tanrının “panteist anlar”ında iyi olanın sistemi ya da bütünü olduğunu söylemiyorum, ama bütün iyiliğin Tanrıyı şöyle böyle bir şekilde yansıttığını ve Tanrıdan çıktığını düşünüyorum, bu bakımdan gerçekten iyi olanı seven bir adam Tanrıyı ima ötmese bile, Tanrıyı seviyor demektir. Ama yine de bir insanın davranşının bu gibi yorumunun geçerliliği, Tabii Tanrının varlığının tanınmasına dayanmakta olduğunu kabul ediyorum.

RUSSELL — Evet, ispat edilmesi gereken bir noktadır bu.

COPLESTON — Ben metafizik muhakemeyi kanıt gibi görüyorum, işte orada ayrılıyoruz.

RUSSELL — Bakın, ben bazı şeylerin iyi, bazılarınınsa kötü olduğunu duyuyorum. İyi olan şeyleri, iyi sandığım şeyleri seviyorum, kötü olduğunu sandığım şeylerdense nefret ediyorum. Şunun bunun iyi olması Tanrısal iyiliğin bir parçası olduğu için değildir.

COPLESTON — Peki, iyi ile kötüyü nasıl ayırıyorsunuz?

RUSSELL — Mavi ile sarıyı birbirinden nasıl ayırıyorsam öyle. Sadece ayrı olduklarını söyleyebilirim.

COPLESTON — Kabul, mavi ile sarıyı gözle görerek ayırabiliyorsunuz, peki iyi ile kötüyü hangi melekenizi kullanarak ayırıyorsunuz?

RUSSELL — Duygularımla.

COPLESTON — Duygularınızla. Benim de sorduğum buydu. İyi ve kötünün ilgisi sadece duyguyla demek Bizce?

RUSSELL — Niye filân nesne sarı da, falan nesne mavi? Fizikçiler sayesinde bir cevap verebilirim, niye filân şeyin iyi, falan şeyin kötü olduğu konusunda da benzer bir cevap vardır belki, ama aynı şekilde incelenmemiştir, bu yüzden nedenini söyleyemem.

COPLESTON — Belsen Toplama Kampı Kumandanının davranışını ele alalım. Bana da, size de kötü görünmektedir. Adolf Hitler’e ise iyi, ve istenecek bir şey gibi gelmiştir. O zaman hu davranışın Hitler için iyi sizin için kötü olduğunu söyleyeceksiniz.

RUSSELL — O kadar ileri gitmek gerekmez. İnsanlar her şeyde olduğu gibi, bu konuda da yanılabilirler. Sarılık hastalığına tutuldunuz mu, aslında sarı olmayan şeyleri de sarı görmeğe başlarsınız. Bir yanlış yapıyorsunuzdur.

COPLESTON — Tabii insan yanılabilir, ama sadece duygu ve heyecanı ilgilendiren bir şeyse yanılabilir misiniz? Tabii duygusuna hitap eden şeyin biricik mümkün yargıcı Hitler’in kendisiydi.

RUSSELL — Duygusunun hoşuna gitmiş olması doğru, ama başka şeyler de söyleyebilirsiniz, böyle bir şey Hitler’in hoşuna gidiyorsa, Hitler benim duygularıma bambaşka türlü hitap etmektedir.

COPLESTON — Tamam. O halde sizce Belsen Kumandanının davranışını mahkûm etmek için duygu dışında herhangi nesnel bir ölçü yok?

RUSSELL — Renk körlüğü çeken bir adam için nasıl yoksa. Zihince niçin renk körünü mahkûm ediyoruz, azınlıkta olduğundan değil mi?

COPLESTON — Normal olarak insanın yaradılışında olan bir şeyi eksik diye.

RUSSELL — Ama çoğunlukta olsaydı aynı şeyi düşünmezdik, değil mi?

COPLESTON — O halde, Belsen Kumandanının davranışıyla, örneğin Sir Stafford Cripps, ya da Canterbury Başpiskoposunun davranışı arasındaki ayrılığı görmek için duygu dışında bir ölçü yok öyle mi?

RUSSELL — Duygu burada fazla basitleştirilmiş durumda. Eylemlerin sonuçlarını ve bu sonuçlara karşı sizin duygularınızı da hesaba katmanız gerekir. Bazı olayların hoşunuza gidecek cinsten, bazılarınınsa gitmeyecek cinsten olduğunu söyleyerek bir muhakemede bulunabilirsiniz. Sonra eylemlerin sonuçlarını hesaba katmanız gerekir. Belsen Kumandanının eylemlerinin sonuçlarının acı verici ve nahoş olduğunu pekâlâ söyleyebilirsiniz.

COPLESTON — Kamptaki herkes için acı verici ve nahoş olduğu belli.

RUSSELL — Öyle ama sadece kamptakilere değil, onları seyreden kampın dışındakilere de.

COPLESTON — Evet, hayalde tamamıyla doğru. Eylemlerini tasvip etmiyorum, sizin etmediğinizi de biliyorsam, ama niçin tasvip etmediğinizi anlamıyorum, çünkü ne de olsa Belsen Kumandanı için eylemleri hoştu.

RUSSELL — Öyle ama renk algısında nasıl “niçin” gerekmiyorsa, burada da gerekmiyor. Bazı kimseler her şeyin sarı olduğunu sanıyorlar, sarılık hastalığına tutulmuş kimseler bunlar, onlarla aynı fikirde değilim. Nesnelerin sarı olmadığını ispat edemiyorum, ispatı yok, ama çoğu kimse nesnenin sarı olmadığı konusunda benimle hem fikir, ve Belsen Kumandanının da yanlış harekette bulunduğu konusunda çoğu kimse hemfikir.

COPLESTON — Herhangi ahlâkî bir zorunluluk kabul ediyor musunuz?

RUSSELL — Buna cevap vermek epey uzun sürer. Tatbikatta evet. Kuramsal bakımdan ahlâkî zorunluluğu daha dikkatle anlatmam gerekir.

COPLESTON — “Meli, malı” takısı sizce duygusal bir anlam taşıyor mu?

RUSSELL — Hayır, çünkü, bakın, demin de dediğim gibi, insanın sonuçları hesaba katması gerekir, doğru davranış bence filân şartlar içinde mümkün olan bütün eylemlerin asli değerinde mümkün olan en büyük dengeyi sağlayacak davranıştır, doğru olanı incelerken eyleminizin muhtemel sonuçlarını da hesaba katmanız gerekir.

COPLESTON — Tanrının varlığına bu şekilde varılabileceğinden ahlâkî zorunluluk sorununu ortaya koydum. İnsan ırkının büyük çoğunluğu doğru ile yanlış arasında hep ayrılık yapmıştır. Büyük çoğunluğun ahlâksa! alanda belli bir çapta bilinçliliği vardır. Değerlerin algısı, ahlâkî yasanın ve zorunluluğun bilinçliliği, değerin deneyüstü bir zemini ve ahlâkî yasanın bir koyucusunun varsayımı yoluyla en iyi şekilde açıklanabileceğini sanıyorum. “Ahlâkî yasanın koyucusu” derken herhangi bir ahlâkî yasa koyucusu demek istiyorum. “Tanrı yoktur, dolayısıyla da mutlak değer ve yasa yoktur” diye tersinden muhakeme yürüten şu modern ateistlerin tamamıyla mantıki olduğunu sanıyorum.

RUSSELL — “Mutlak” kelimesi hoşuma gitmiyor. Herhangi bir şeyin mutlak olduğunu sanmıyorum, örneğin ahlâkî yasa durmadan değişmektedir. İnsan ırkının gelişiminin bir ânında hemen hemen herkes yamyamlığın bir ödev olduğunu düşünmüştü.

COPLESTON — Özel ahlâkî yargılardaki ayrılıkların ahlâkî yasanın evrenselliğine karşı ikna edici bir muhakeme olduğunu sanmıyorum. Bir an için, mutlak ahlâkî değerler olduğunu kabul edelim, bu varsayıma dayanarak bile ayrı ayrı kimselerle ayrı ayrı toplulukların bu değerlere türlü derecelerde nüfuz edecekleri beklenir sadece.

RUSSELL —“Meli, malı” takısı, bu takı hakkındaki kişilerdeki duygular, bence bir kimsenin annebabası veya mürebbiyesi tarafından söylenen şeylerin bir yankısıdır.

COPLESTON — “Meli malı” takısındaki fikri sadece anne-baba veya mürebbiye ile açıklayabileceğinizi sanmıyorum. Bunların herhangi bir kimseye kendinden başka herhangi bir vasıtaya aktarılabileceğini sanmıyorum. Bana öyle geliyor ki, insan vicdanını etkileyen bir ahlâk düzeni varsa, Tanrının varlığı olmaksızın bu ahlâk düzeni açıklanamaz.

RUSSELL — O zaman iki şeyden birini kabul etmek zorundasınız. Ya Tanrı insanlığın pek az sayıdaki bir yüzdesine hitap ediyor ki bunun içine siz de giriyorsunuz ya da vahşilerin vicdanına hitap ederken, bile bile doğra olmayan şeyler söylüyor.

COPLESTON — Bakın, Tanrının doğrudan doğruya ahlâkî vicdana ilkeler buyurduğunu söylemiyorum. İnsan varlığının ahlâk yasasının içindekileri konusundaki fikirleri büyük çapta, elbette ki eğitime ve ortama bağlıdır, bir insanın, kendi toplumsal gurubunun gerçek ahlâkî fikirlerinin geçerliliğini hesaplarken aklını kullanması gerekir. Ama kabul edilmiş ahlâkî kuralları tenkit edebilme imkânı nesnel bir ölçü olduğunu, kendi kendini kabul ettiren (Yani zorunlu niteliğinin belirttiği) ideal bir ahlâk düzeni olduğunu önceden farz eder. Bu ideal ahlâk düzeninin tanınması, bence muhtemelliğinin tanınmasının bir kısmıdır. Tanrının gerçek temelinin varlığını ima etmiş olur.

RUSSELL — Ama kanun koyucu bence daima insanın anne babası ya da onlar gibi biri olmuştur. Bunu gösterecek birçok dünyalı kanun koyucular vardır, bu aynı zamanda insanların vicdanının türlü yerlere ve türlü zamanlara kadar nasıl değiştiğini açıklar.

COPLESTON — Başka türlü açıklanamayacak olan belli ahlâkî değerlerin algısındaki ayrılıkları açıklamağa yarar. Ahlâk yasası konusunda filân falan ulus veya filân falan kimse tarafından kabul edilen düsturların muhtevasındaki değişiklikleri açıklamağa yarar. Ama Kant’ın “categorical imperative” dediği biçimin “meli, malı”nın mürebbiye veya anne-baba tarafından nasıl başkasına aktarılabileceğini anlamıyorum, çünkü bunu açıklayabilecek herhangi mümkün bir ifade yoktur. Kendinden başka şeyle tanımlanamaz, çünkü kendinden başka bir ifadeyle tanımladınız mı açıklamış olursunuz. Bu artık ahlâkî bir “meli, malı” değildir. Başka bir şeydir.

RUSSELL — Bence, “meli, malı” nın anlamı birinin hayali bir tasvip etmeyişinin, bu Tanrının da ola-



bilir sonucudur. Bence “meli, malı” dan anlaşılan budur.

COPLESTON — Sadece ortam ve eğitim ile en kolay bir şekilde açıklanabilecek olan şeyler, dış töreler, yasaklar gibi şeylerdir, ama bütün bunlar yasanın konusu içindekiler dediğim şeye aittir gibime geliyor. Başlı başına “meli, malı” fikri bir oymak başkanı ya da başka bir başkan tarafından bir kimseye aktarılamaz, çünkü aktarılabileceği başka ifade biçimi yoktur. Bana tamamıyla (Russell sözünü keser).

RUSSELL — Ama bunu söylemenin anlamını anlamıyorum hepimiz şartlı refleksleri biliyoruz. Yaptığı belli bir hareket için cezalandırılan hayvanın o hareketten bir süre çekineceğini biliyoruz. Hayvan bunu şu muhakemeyi yürüterek yapmamaktadır: “Filân şeyi yaparsam efendim kızar” dememektedir. Sadece yapılmaması gereken bir şey olduğunu duyar. Biz kendimiz başka durumda değiliz.

COPLESTON — Bir hayvanın ahlâkî zorunluluk bilinci olduğunu farz etmenin anlamı yok; hayvanlara da ahlâksızca davranmış diye bakmıyoruz. Ama insanın bir zorunluluk ve ahlâk bilinci vardır. İnsanın hayvan şartlandırıldığı şekilde şartlanabileceğim sanmıyorum, öyle olsa bile, bunu gerçekten istemezsiniz herhalde. “Biheyviyorizm” gerçek olsaydı, İmparator Neron ile St. François d’Assise arasında nesnel bir ahlâkî ayrılık olamazdı. Lord Russell, Belsen Kumandanının ahlâk bakımından iyi davranmadığını kabul ediyorsunuz, siz kendiniz de o şartlar altında aynı şekilde davranmazdınız, insan ırkının mutluluğunun dengesi, bazı kimselerin bu denli korkunç şekilde muamele görmesiyle bile düzeleceğini düşünmüş olsaydınız veya düşünmenize mahal olmuş olsaydı bile.

RUSSELL Hayır. Kuduz bir köpeğin davranışım örnek almam. Ama böyle davranmamamın tartışmakta olduğumuz konuyla gerçekten ilgisi yok.

COPLESTON — Yok ama, sonuçlan bakımından doğru ile yanlış’ın fayda bakımından bir açıklamasını yapsaydınız, her ne kadar bu şekilde davranmak esef edilecek bir şey idiyse de, dengenin sonunda daha büyük bir mutluluğa yol açacağını Nazilerin insaflıları düşünebilirdi. Böyle demek istemiyorsunuz herhalde? Sadece o cinsten bir hareketin doğru olmadığını söyleyeceksiniz üstelik genel mutluluk ister artmış olsun ister eksilmiş olsun, bunun yarım bir şey olduğunu ileri süreceksinizdir. Böyleyse, demek ki doğru ve yanlış için bir ölçünüz olması gerekir, buysa nasıl olursa olsun duygu ölçüsünün dışındadır. Bence bunu kabul etmek Tanrıdaki en son bir değer temelini kabul etmeğe götürür eninde sonunda.

RUSSELL — İşleri karıştırdık galiba. Yargılarken başvuracağım hareket, hakkında doğrudan doğruya duyulan duygu değildir, sonuç bakımından olan duygudur. Tartışmakta olduğunuz davranış gibi bazı davranış şekillerinin iyilik yapacağı hiç bir şart kabul edemem. Bunların iyi etkisi olabileceği şartlar düşünemem. Böyle düşünen insanların kendini aldattığını sanıyorum. Ama iyilik yapabilecekleri şartlar olaydı, istemiye istemiye de olsa, o zaman “Ne yapayım, bu gibi şeyleri sevmememe rağmen boynumu eğmem gerek” diyebilirdim, her ne kadar cezadan son derece nefret ediyorsam da, Ceza Hukukuna boyun eğdiğim gibi.

COPLESTON — Galiba tutumu özetlememin zamanı geldi. İki muhakeme yürüttüm. Birincisi Tanrının varlığının metafizik ile doğrulanabileceği; öteki insanın ahlâkî ve dinsel yaşantısına ancak Tanrının varlığının bir anlam kazandıracağı. Bence sizin insanın ahlâkî yargılarını anlatışınız ister istemez kuramınızın gerektirdiği ile kendi kendiliğinden meydana gelen yargılarınız arasında bir çelişme çıkarıyor ortaya. Üstelik kuramınız ahlâkî zorunluluğu tevil ediyor, tevil ise bir açıklama değildir. Metafizik muhakemeye gelince, dünya dediğimiz şeyin sadece muhtemel varlıklardan meydana gelmiş olduğu konusunda anlaştık gibi. Yani hiç birinin kendi varlığını kendine borçlu olmadığı varlıklardan. Olaylar serisinin açıklanma gerektirmediğini söylüyorsunuz: ben diyorum ki, gerekli varlık olmasaydı, var olması gereken ama olamayan hiç bir varlık olmasaydı, hiçbir şey var olmazdı. İspat edilse bile, muhtemel varlıklar serisinin sonsuzluğu yersiz olurdu. Var olan bir şey vardır; bu bakımdan bunun bir sebebi olması gerekir, muhtemel varlıklar serisinin dışında biri. Bunu kabul etmiş olsaydınız o varlığın şahıs mı olduğu, iyi mi olduğu v.s. üstünde tartışırdık. Gerekli bir varlığın olup olmadığı konusunda ben büyük klâsik filozofların çoğuyla hemfikirim.

Yanılmıyorsam, ileri sürdüğünüze göre, var olan varlıklar sadece vardır ve bunların varoluşunun nedenini açıklamak için herhangi bir soru sormağa hakkım yok. Ama bunun mantık analiziyle de destek bulamayacağını göstermek isterim; kendi ispatlanması gereken bir felsefe ifade etmektedir. Felsefe konusundaki fikirlerimiz kökten ayrı olduğu için, galiba bir çıkmaza geldik; öyle geliyor ki bana, benim felsefenin bir kısmı dediğim şeye siz, felsefe rasyonel olduğu kadar, bütün diyorsunuz. Kusura bakmayın ama eskimiş (maksatlı bir sıfattır bu) mantığa karşılık “modern” dediğiniz kendi mantık sisteminizden başka mantık analiziyle doğrulanamayacak bir felsefe ileri sürüyorsunuz. Ne de olsa Tanrının varlığı bir varoluşçu sorunudur, mantık analiziyse varoluş sorunlarıyla doğrudan doğruya ilgilenmez. Böylece bana öyle geliyor ki bir sorun gurubundaki ifadelerin saçma olduğunu ilân etmek, başka bir sorun gurubu incelerken gereksiz diye, felsefenin niteliğini ve çapını sınırlamak demektir, bu da doğrulanması gereken bir felsefi eylemdir.

RUSSELL — Ben de özet olarak birkaç söz söyleyeyim. İlkin metafizik muhakemesi konusunda. “Muhtemel” gibi bir terimin ifade ettiği anlamları, ya da Copleston’un anlamında açıklanma imkânı olduğunu kabul etmiyorum. “Muhtemel” kelimesi ister istemez sadece var olmanın tesadüfi niteliği diyebileceğiniz şeyi olmayacak bir şeyin imkânını ima etmektedir, bunun tamamıyla nedensellik anlamı dışında doğru olmadığını sanıyorum. Bazen bir şeyin başka bir şeyin sonucu olduğunu söyleyerek nedensellikle bir açıklamada bulunabilirsiniz, ama bu sadece bir şeyi başka bir şeye atfetmeden başka bir anlam taşımaz bence Copleston’un hiçbir şeyin açıklaması yoktur, bunlara “muhtemel” demenin de anlamı yoktur, çünkü olabilecekleri başka şey yoktur. Bu konuda söyleyeceğim bu, ama Copleston’un, beni mantığa bütün felsefe olarak bakmakla suçlaması üstünde birkaç sözüm var. Mantığa felsefenin bütünü olarak hiç de bakmıyorum. Mantığın felsefenin gerekli bir kısmı olduğunu, felsefede kullanılması gerektiği kanısındayım, bu bakımdan ikimizin fikirleri de uyuşuyor. Kullanmış olduğu mantık yeni iken yani Aristo zamanında epey yaygaraya verildi ortalık. Bugün artık eskidi ve saygıdeğer bir ihtiyar halini aldı, bu bakımdan, artık fazla yaygarada bulunmanın anlamı yok. Benim inandığım mantık oldukça yenidir, bu bakımdan yaygara koparmada Aristo’yu örnek almam gerek; ama bunun bütün felsefeyi teşkil ettiğini ileri sürdüğüm yok. Felsefenin önemli bir bölümüdür, filân kelime için bir anlam bulamıyorum dersem de bu sadece üstünde düşünerek o kelime hakkında bulduğum şeye dayanan bir teferruat meselesidir. Metafizikte kullanılan bütün kelimeler anlamsızdır diye genelleme yaptığım yok, bunu ileri sürdüğüm yok.

Ahlâkî muhakemeye gelince, insan antropolojiyi ve tarihi inceledikçe, iğrenç bulduğum hareketleri yapmanın ödev gibi göründüğü topluluklar buluyor, Copleston’un benden istemediği gibi ahlâkî zorunluluk konusunda Tanrısal bir çıkış noktası atfedemiyorum; babanızı filân yemenizi şart koşan bir hale gelen ahlâkî zorunluluk biçimi bile bana güzel ve asil gibi gelmiyor; bu bakımdan, ahlâkî zorunluluğun bu anlamına Tanrısal bir çıkış noktası atfedemem, her ne kadar bambaşka yollardan anlatılmağa çalışılıyorsa da.

Sh: 173-202

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM (Why I am Not a Christian an Examination of the God‐Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] ) Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

NEYE İNANIYORUM


NEDEN HIRİSTİYAN DEĞİLİM
BERTRAND RUSSELL

Çeviren: ENDER GÜROL

I. TABİAT VE İNSAN

[Bu deneme, bir kitapçık halinde 1925 te basılmıştır.]

İnsan, Tabiatın bir bölümüdür, Tabiata karşıt bir şey değildir. Düşünceleri ve vücut hareketleri, yıldızları ve atomları yöneten aynı kanunlara tâbidir. Fiziksel dünya, insanla karşılaştırıldığında büyüktür Dante’nin samanında sanıldığından daha büyüktür, ama yüzyıl kadar önce sanıldığı kadar da büyük değildir. Yukarıya, aşağıya doğru, büyükte, küçükte, bilim sınırlarına varıyor gibi. Evrenin uzayda sınırlı olduğu, ışığın, çevresinde birkaç milyon yılda dolaşabileceği düşünülmektedir. Maddenin, belirli büyüklükte ve dünyada belirli bir sayıda var olan elektron ve protonlardan meydana geldiği düşünülmektedir. Eskiden düşünüldüğü gibi, belki değişmeleri sürekli olmayabilir, belli asgari bir sıçramadan daha küçük olmayan sıçramalarla yol alması muhtemeldir. Bu değişikliklerin kanunu, pek az sayıda, pek genel ilkeler topluluğu ile özetlenebilir, bu ilkeler tarihinin herhangi küçük bir bölümü bilindiğinde, dünyanın geçmişini ve geleceğini tayin etmektedir.

Fizik bilimi öyle bir safhaya erişmek üzere ki, yerdeyse tamam olacak, dolayısıyla da ilginçliğini kaybedecektir. Elektron ve protonların hareketlerini yöneten kanunlar bilindi mi, geri kalan sadece coğrafyadan İbarettir dünyanın tarihinin bir bölümü boyunca dağılışını anlatan bazı belli olaylar topluluğudur. Dünyanın tarihini tayin etmek için gereken coğrafya olaylarının tutarı muhtemelen sonludur; kuramsal bakımdan hepsi büyük bir kitabın içine girebilir ve bir hesap makinesiyle, bir kol çevirmeyle, araştırıcının yazılı olanlardan başka zamanlardaki olayları da bilmesini sağlayabilir. Eksik buluşun tutkulu zevkinden daha az ilginç ve daha çok ayrı herhangi bir şey tahayyül etmek güçtür. Bu uzun bir dağa tırmanıp da tepesinde sis’e çevrili, ama telsizle donatılmış, bira satan bir lokantadan başka bir şey bulamamağa benzer. Ahmes’in zamanında kerrat cetveli heyecan verici bir şey olmuş olabilir.

Kendi başına ilginç olmayan bu fiziksel dünyada, İnsan, bir bölümü teşkil etmektedir. Vücudu, başka maddeler gibi elektron ve protonlardan meydana gelmiştir  ki bildiğimizce, hayvan ve bitkiler gibi aynı kanunlara tâbidir. Bazıları fizyolojinin fiziğe indirilemeyeceğini düşünüyorlar, ama bunların yanıldığını düşünmek tedbirlice bir şey olur. Yolculuklar nasıl yollara ve demiryollarına bağlıysa, aynı şekilde “Düşüncelerimiz”, dediğimiz şeyler, de beyindeki kıvrıntılara dayanmaktadır. Düşünürken kullanılan enerjinin kimyasal bir başlangıcı olduğu sanılıyor; örneğin iyot eksikliği, zeki bir adamı budala yapıveriyor. Zihin olguları, maddi yapılarla ilgili gibi görünüyor. Bu böyle olursa, tek bir elektronun veya protonun “düşünebileceğini” hayal edemeyiz; yoksa bu tek bir kimsenin kendi başına futbol oynaması gibi bir şey olur. Bireyin düşüncesinin de ölümden sonra yaşayabileceğini düşünemeyiz, çünkü ölüm, beyinin düzenini bozmakta ve beyin kıvrıntılarını kullanan enerji boşa gitmektedir.

Hristiyan dininin merkez dogmaları olan Tanrı ve ruhun öldükten sonra yaşaması, bilimde destek bulamıyor. Bu öğretilerin her biri, din için elzem denemez, çünkü Budizmde bunların hiçbiri yoktur. (Ölümsüzlük konusunda, kayıtsız şartsız bu gibi bir beyan yanıltıcı olabilir, ama incelemenin sonunda doğru olduğu görülür). Ama biz, Batıda, bunları ilâhiyatın daha küçültülemeyecek asgarisi olarak düşünmeğe başladık. Bu inançlara bağlı kalacak kimseler olacaktır Tabii, çünkü kendimizi erdemli, düşmanlarımızı kötü görmek bize nasıl hoş geliyorsa, bu da bize hoş gelmektedir. Ama bence, hiçbiri için sebep yok. Tanrının var olmadığını ispat edebileceğimi iddia etmiyorum. Şeytanın da bir hayal olduğunu ispat edemem. Hristiyan Tanrısı var olabileceği gibi, Olimpos’un, eski Mısır’ın, Babil’in Tanrıları da var olmuş olabilir. Ama bu varsayımlardan hiçbiri, bir ötekinden daha muhtemel değildir: bu muhtemel, bilgi alanının ötesindedir, bu bakımdan, herhangi birini ele almak gerekmez. Bu soru üstünde fazla duracak değilim, çünkü Leibniz üstüne yazdığım kitapta bundan bahsettim.

Bireyin ölümsüzlüğü sorunu oldukça başka bir temele dayanıyor. Burada her iki bakımdan da kanıt mümkündür. İnsanlar, bilimin uğraştığı her günkü dünyanın bölümüdür, varlıklarını tayin eden şartlar da ortaya çıkarılabilir. Bir su damlası, ölümsüz değildir, oksijen ve hidrojene çevrilebilir. Bu bakımdan, bir su damlası kaybolduktan sonra, sululuk niteliğini muhafaza edeceği söylenseydi şüpheyle karşılardık bunu. Aynı şekilde beynin ölümsüz olmadığını biliyoruz, canlı bir vücudun teşkilâtlı enerjisi sanki ölümde terhis oluyor, bu bakımdan kollektif eylem için uygun olmuyor. Zihin hayatımız diye baktığımız şeyin, beyin yapısına ve teşkilâtlı vücut enerjisine bağlı olduğunu gösteriyor bütün kanıtlar. Bu bakımdan, vücut hayatı bitince, zihin hayatının da bitmesi rasyonel oluyor. Bu muhakeme, imkânlardan biridir sadece, ama çoğu bilimsel sonuçların dayandığı ihtimaller kadar kuvvetlidir.

Bu sonuca saldırılabilecek türlü sebepler var. Psişik araştırma, ruhun ölümden sonra yaşadığını gösteren gerçek bilimsel kanıtlar olduğunu söylüyor, şüphesiz ki, tatbik ettiği usuller de bilimsel bakımdan doğrudur. Bu çeşit kanıt, bilimsel yaradılışı olan kimsenin reddedemiyeceği derecede insanı etkileyebilir. Bununla birlikte, kanıta verilecek değerin, ruhun ölümden sonra yaşaması varsayımının önceki ihtimaline dayanması gerekir. Herhangi bir olgu serisini anlatmak için, türlü yollar vardır, bunlardan önceden en az muhtemel olanını tercih edeceğiz, ölümden sonra yaşamamızı muhtemel görenler, bu görüşü psişik gerçeklerin en iyi açıklaması olarak görecektir. Bu kurama başka sebeplere dayanarak imkânsız olarak bakanlar, başka açıklamalar arayacaklardır. Ben, ruhun ölümden sonra yaşadığından yana olan psişik araştırma tarafından şimdiye dek ileri sürülen kanıtları, öte taraftaki fizyolojik kanıtlardan çok daha zayıf görüyorum. Ama her an, daha kuvvetlenebileceğini kabul ediyorum, o zaman ruhun ölümden sonra yaşamadığına inanmak bilime aykırı olur.

Bununla birlikte, bedenin ölümden sonra yaşaması ölümsüzlükten ayrı bir şeydir: sadece psişik ölümün bir gecikmesi olabilir. İnsanların inanmak istediği ölümsüzlüktür. Ölümsüzlüğe inananlar, benim burada kullandığım fizyolojik kanıtlara karşı çıkacaklardır, bedenle ruhun tamamıyla ayrı şeyler olduğunu, ruhun bedenimiz içindeki organlar aracılığıyla meydana gelen ampirik belirtilerden apayrı şey olduğunu ileri süreceklerdir. Bunun bir metafizik boş inanç olduğunu sanıyorum. Zihin ve madde, en son gerçekler olmayıp, bazı amaçlar için kullanılan uygun terimlerdir. Ruh gibi, elektron ve protonlar da mantıki birtakım hayallerdir; aslında herbiri, bir tarih, tek bir sürekli varlık değil, bir olaylar dizisidir. Ruh konusunda, bu gelişmenin ortaya koyduğu gerçekler yüzünden apaçık bir şeydir. Gebe kalmak, hamilelik, ve bebeklik üstünde düşünen herkes, ruhun bölünmez bir şey olduğunu, bu süreç boyunca mükemmel ve tam olduğuna inanmaktadır. Beden gibi geliştiği apaçıktır, hem sperma, hem de yumurtalıktan çıkmaktadır, bu bakımdan bölünemez. Bu, maddecilik değildir: sadece, her ilginç olan şeyin, ilk madde meselesi değil, bir teşkilât meselesi olduğunun kabulüdür.

Metafizikçiler ruhun ölümsüz olması gerektiği konusunda sayısız muhakemeler yürütmüşlerdir. Bütün bu muhakemeleri yıkabilecek basit bir deney vardır. Hepsi de aynı zamanda ruhun bütün uzaya yayılması gerektiği üstünde durmaktadırlar. Ama uzun yaşamak için şişmanlama kaygısında olmadığımızdan, sözü geçen metafizikçilerin hiçbiri muhakemelerinin bu tatbikatına dikkat etmemişlerdir. Pek kabiliyetli adamları bile körleştirebilecek, onların yanlış yapmalarına sebep olacak, isteğin şaşırtıcı gücünün bir örneğidir. Ölümden korkmasaydık, ölümsüzlük fikrinin ortaya çıkmış olacağını sanmıyorum.

Korku, hayatta daha birçok şeyin olduğu gibi, din dogmasının da temelidir. Birey ya da toplu halde insan varlıklarından korkma, toplum hayatımızı çok etkilemektedir, ama tabiattan korkma, dini doğurmaktadır. Zihin ve madde antitezi, görmüş olduğumuz gibi, oldukça hayalidir; ama daha önemli olan bir antitez daha vardır bu, isteklerimizle değiştirebileceğimiz ve değiştiremeyeceğimiz şeyler arasındaki antitezdir, ikisi arasındaki çizgi, ne kesindir, ne değişmez cinstendir bilim ilerledikçe, birçok şey daha bir kontrol altına alınabilmektedir. Gene de kesin olarak öte yanda bazı şeyler kalmaktadır. Bunlar arasında dünyamızın büyük olayları vardır, astronominin uğraştığı olaylar cinsindendir bunlar. Ancak yeryüzünün üstündeki, ya da yakınındaki şeyleri isteğimize göre bir derece kalıba sokabiliyoruz. Yeryüzünün üstünde bile iktidarımız sınırlıdır. Her şeyden önce ölümü önleyemiyoruz, her ne kadar çoğu zaman geciktirebiliyorsak da.

Din bu antitezi yenmek için bir teşebbüstür. Dünya Tanrı tarafından kontrol ediliyorsa, Tanrı da dua ile harekete gelebilirse, Kâdiri Mutlaklıktan kendimize bir pay almış oluyoruz. Eskiden dualara mucizeler cevap verirdi, Katolik Kilisede durum hâlâ böyledir, ama Protestanlar bu gücü kaybetmişlerdir. Bununla birlikte, mucize olmadan da olur, çünkü Takdiri İlâhi, mümkün en iyi neticeleri verecek şekilde tabiat kanunlarını düzenlemiştir. Böylece Tanrıya inanma hâlâ tabiat dünyasını insanlaştırmağa yardım etmektedir ve fizik kuvvetlerini gerçekten kendi müttefikleri gibiymiş gibi görmelerini sağlamaktadır. Aynı şekilde ölümsüzlük de ölüm korkusunu ortadan kaldırmaktadır, öldüklerinde sonsuz mutluluğa erişeceklerine inanan kimselerin ölüme dehşetle bakmamaları gerekir, bununla birlikte ki bu doktorlar için iyidir, daima böyle olmamaktadır. Bununla birlikte, tamamıyla ortadan kaldıramasa da, insanların korkusunu oldukça yatıştırmaktadır.

Temeli korku olduğu için, din, bazı korkulara kötü olarak bakılmamasını sağlamıştır. Bunda, insanlığa çok kötü bir hizmette bulunmuştur: bütün korkular kötüdür, öldüğüm zaman çürüyeceğime, ben’imden hiçbir şeyin yaşamaya devam etmiyeceğine inanıyorum. Genç değilim, ve hayatı seviyorum. Ama yok olma düşüncesi karşısında korkuyla titremeyle alay ederim. Mutluluk sona erse de, gene mutluluktur, sonsuz olmadıklarından, düşünce ve aşk değerlerinden kaybetmezler. Giyotine gururundan bir şey kaybetmeden giden çok insan vardır; aynı gururun, bize, insanın dünyadaki yerini öğretmesi için, yardımı gerektiği açıktır. Geleneksel insansı mitosların içerdeki sıcaklığından sonra, bilimin açık pencereleri ilkin bizi biraz titretse bile, sonunda taze hava insana güç verir, ve büyük mekânların kendilerine özel bir görkemi vardır.

Tabiat felsefesi başka, değer felsefesi başka şeydir. Bunları karıştırırsak, sadece zarara uğramış oluruz. İyi diye düşündüğümüz şeyin, olmasını istediğimiz şey ile hiçbir ilgisi yoktur; bu, tabiat felsefesinin sorunudur, öte yandan, insan-olmayan dünya bunu değerlendirmiyor diye, şunu bunu değerlendirmemiz yasaklanamaz bize, “tabiat kanunu” diye de ille de bir şeye hayran kalmamız gerekmez. İsteklerimizi, ümitlerimizi, korkularımızı, fizikçinin bulmağa başladığı kanunlara göre meydana getirmiş olan tabiatın parçası olduğumuza şüphe yok. Bu anlamda tabiatın bir parçasıyız, tabiata tâbiyiz, sonunda da tabiat kanunlarının sonucunun kurbanı olacağız.

Tabiat felsefesi ille de yeryüzüne inhisar etmemelidir; çünkü yeryüzü Saman Yolu’nun küçük yıldızlarının küçük gezegenlerinin sadece bir tanesidir, önemsiz gezegenimizin minik parazitlerinin hoşuna gidecek birtakım sonuçlar elde etmek için tabiat felsefesini bozmak gülünç olur. Vitalizm, [İlke olarak hem ruhtan hem de organizmadan ayrı bir hayatı kabul eden fizyolojik öğreti. Bu görüş, bütün uzvi aksiyonları kapsar. ] bir felsefe olarak ve evrimcilik, bu bakımdan bir nisbet duygusu ve mantık yokluğu göstermektedir. Bizim kendimiz için ilginç olan hayatın gerçeklerine, kozmik bir önemi varmış gibi, yeryüzüne inhisar eden bir şey değilmiş gibi bakıyorlar. İyimserlik ve kötümserlik de, kozmik felsefeler olarak, aynı safdil hümanizmi göstermektedir; tabiat felsefesinden tanıdığımız kadar, büyük dünya, ne iyidir, ne kötü ve bizi mutlu veya mutsuz kılmak için kaygılanmamaktadır. Bütün bu felsefeler insanın kendi kendine önem vermesinden doğmaktadır ve az bir astronomiyle düzeltilebilmektedir.

Ama değer felsefesinde durum tersine çevrilmektedir. Tabiat, bizim hayal edebildiğimizin ancak bir parçasıdır; gerçek veya hayali her şey bizce takdir edilebilir, bizim verdiğimiz değerin yanlış olduğunu gösterecek dışta bir standart yoktur. Biz kendimiz değerin en son ve reddedilemeyecek hakemleriyiz, değer dünyasında da Tabiat, sadece bir bölümdür. Böylece bu dünyada bizler, Tabiattan daha büyük oluyoruz. Değerler dünyasında, Tabiatın kendi nötrdür, ne iyidir, ne kötü, ne hayranlık, ne de yargılanmak ihtiyacındadır. Değeri yaratan bizleriz, değer veren isteklerimizi de yaratan bizleriz. Bu alanda krallarız, Tabiatın karşısında eğilirsek, krallığımızı küçük düşürmüş oluruz. İyi hayatı sağlayacak bizleriz, Tabiat değildir Tanrı olarak kişileştirilmiş Tabiat bile değil.

İYİ HAYAT

Türlü zamanlarda ve türlü topluluklarda iyi hayat konusunda türlü kavramlar ortaya çıkmıştır. Bir dereceye kadar bu ayrılıklar muhakeme yoluyla açıklanabiliyordu; bu, insanlar belli bir sonuca varmak için başvurulacak yollar konusunda ayrıldıkları zamanlardaydı. .Bazıları hapis etmenin suçu önlemek için iyi bir yol olduğunu düşünmektedir; bazılarıysa eğitimin daha iyi olacağı üstünde durmaktadır. Bu çeşit bir ayrılık, yeterli kanıt göstererek bir sonuca vardırılabilir. Ama öyle ayrılıklar vardır ki, bu şekilde denenemez. Tolstoy her türlü savaşı mahkûm ediyordu; bazıları hak uğruna savaşan bir askerin asilce davrandığını söylemektedir. Burada sez konusu olan muhtemelen amaçlardaki gerçek ayrılıktı. Askeri övenler, günahkârların cezalandırılmalarını başlı başına iyi bir şey olarak görürler; Tolstoy böyle düşünmüyordu. Bu gibi bir konuda herhangi bir muhakeme yürütülemez; bu bakımdan iyi hayat konusundaki görüşüm ispatlanamaz, sadece görüşümü açıklayabilir, mümkün olduğu kadar çok sayıda kimsenin benimle hemfikir olmasını ümit edebilirim. Şudur benim görüşüm: İyi hayat, sevgiden ilham alan ve bilgiyle yönetilen bir hayattır

Bilgi olsun, sevgi olsun, ikisi de sonsuzca genişletilebilir, bu bakımdan iyi bir hayat ne denli iyi olursa olsun, daha iyi bir hayat düşünülebilir. Bilgisiz sevgi, ya da sevgisiz bir bilgi iyi bir hayat doğuramaz. Ortaçağlarda salgın hastalık bir ülkede patlak verdi mi, rahipler halkın kiliselerde toplanmasını ve kurtuluş için dua etmesini sağlarlardı; bunun sonucu hastalık dua edenler yığını arasında olağanüstü derecede çabuk yayılırdı. Bu, bilgisiz sevginin bir örneğidir. Son savaş sevginin yer almadığı bir bilgi örneğiydi. Her iki durumda da sonuç büyük çapta ölüme sebep olmuştur.

Her ne kadar hem sevgi, hem de bilgi gerekse de, sevgi bir bakıma daha temeldir, çünkü zeki kimselerin bilgi peşinde koşmasını sağlar, sevdiklerine nasıl fayda sağlayacağını arar. Ama insanlar zeki değilse, kendilerine ne söylenirse ona inanırlar, en gerçek iyilik severliklerine rağmen kötülük etmiş olurlar. Demek istediğimi en iyi Tıp sağlıyor sanıyorum. İyi bir doktor, bir hastaya dostundan daha büyük iyilik eder, tıp biliminde ilerleme de, bilgisiz bir insancıllıktan, bir topluluğun sağlığına daha çok yardım eder. Gene de bilimin buluşlarından sadece zenginler faydalanacaksa, burada bile bir iyilikseverlik unsurunun bulunması gerekir.

Sevgi türlü duyguları içine alan bir kelimedir; bütün bu anlamları ifade etmek istediğimden bu kelimeyi bile bile kullandım. Sevgi bir hareket olarak bu anlamda alacağım çünkü sevgi “prensip” bakımından bana gerçek gibi gelmiyor iki kutup arasında hareket eder: bir yandan istiğraktan büyük zevk duyma, öte yandan büyük bir iyilikseverlik. Cansız nesneler söz konusu olduğunda sadece zevk giriyor işin içine; bir manzaraya veya sanata karşı iyilikseverlik duymayız. Bu çeşit zevk alma herhalde sanatın kaynağıdır. Bu küçük çocuklarda erginlerden daha güdüdür genellikle, büyükler nesnelere daha çok faydası nispetinde değer verirler. Sadece estetik, istiğrak konusu olarak baktığımızda insan varlıklarına karşı duyduğumuz duygulardan büyük rol oynar, kimilerini güzel, kimilerini çirkin buluruz.

Sevginin karşı kutbu saf iyilikseverliktir. İnsanlar cüzzamlılara yardım etmek için hayatlarını feda etmişlerdir; bu anlamda duydukları sevginin herhangi bir estetik zevkle ilgisi yoktur. Anne-baba sevgisi, genel olarak çocuğun görünüşünden zevk duyar, ama çocuk uzaktayken de bu duygu güdü olarak devam eder. Bir annenin hasta çocuğuna karşı gösterdiği ilgiye “iyilikseverlik” demek saçma olur, çünkü bu kelimeyi büyük yanı yalan olan bir duygu için kul1 anmaktayız. Ama başka bir kelime bulmak güçtür. Bu çeşit bir istek, anne-baba duygusu söz konusu olduğunda her türlü kuvvet derecesine çıkabilir. Başka durumlarda çok daha az şiddetlidir; başkalarına karşı duyulan duyguların hepsi, bir çeşit anne-baba sevgisi, ya da bazen onun bir başka şeye yönelmesidir. Daha iyi bir kelime bulamadığım için bu duyguya “iyilikseverlik” diyorum. Ama bir ilkeden söz etmediğimin bir duygudan bahsettiğimin kesinlikle bilinmesini istiyorum; bu kelimeye, bazen atfolunduğu gibi, herhangi bir üstünlük duygusu da katmıyorum. “Sempati” (duygudaşlık) kelimesi demek istediğimi bir bakıma açıklarsa da. içine sokmak istediğim hareket unsurunu ihtiva etmemektedir.

Sevgi tam anlamında zevk ile iyilik-dileme gibi iki etkenin birbirinden ayrılamayacak bir karışımından meydana gelir. Bir anne-babanın güzel başarılı bir çocuğu için duyduğu sevgi iki etkeni de içine alır; cinsiyet sevgisinde de durum böyledir. Ama cinsiyet sevgisinde emin bir şekilde mülkiyet olduğunda iyilikseverlik vardır, yoksa, her ne kadar zihindeki zevk daha büyük çapta artarsa da, kıskançlık onu yıkar. İyilik duygusu olmayan zevk, zalim olabilir; zevk almaksızın iyilik duygusu duymak soğukluk, biraz da üstünlük doğurur. Sevilmek isteyen bir kimse, her iki etkeni de içinde bulunduran bir sevginin nesnesi olmayı ister, ancak bebeklik çağındaki gibi veya hastayken son derece zayıf olunduğunda durum değişebilir. Tersine olarak, son derece kuvvetli olunduğu zamanlarda da, iyilikten çok hayran kalınmak istenir: zorbaların ve ünlü güzellerin zihin durumu böyledir. İnsanlardan iyilik, ancak onlardan, yardım, tehlike sezdiğimiz nispette isteriz. Bu hiç olmazsa biyolojik mantık bakımından böyledir, hayat için gerçek değildir pek. Yalnızlık duygusundan kurtulmak için, dediğimiz gibi “anlaşılmak” için sevgi isteriz. Bu sadece iyilikseverlik değil, aynı zamanda bir sempati, yani duygudaşlık meselesidir de; sevgisi hoşumuza giden kimse sadece iyiliğimizi istemekle kalmamalı, aynı zamanda nasıl mutlu olacağımızı da bilmelidir. Ama bu iyi hayatın öteki etkenine, yani bilgiye aittir.

Mükemmel bir dünyada her duygulu varlık, her bir başkası için, zevk, iyilikseverlik ve anlayışlılık’ın bölünmez bir şekilde meydana getirdiği sevgi nesnesi olur. Bundan, günümüzün dünyasında karşılaştığımız bütün duygulu kimselere karşı böyle davranmamız gerektiği çıkarılmamalıdır. Tiksinç geldiği için hoşumuza gitmeyecek çok kimse vardır. Onlarda güzel arayarak yaradılışımıza karşı şiddet kullanacak olursak, Tabii olarak güzel bulduğumuz şeylere karşı olan algılılığımızı körleştiririz. İnsanlar bir yana, dünyada daha pire, tahta kurusu ve bit gibi şeyler de vardır Tabii.Bazı azizlerin bitlere “Tanrının incileri” dediği olmuştur, ama bu adamların bitten zevk almaları sadece kutsallıklarını teşhir içindi.

İyilikseverlik daha da genişletilmeye elverişlidir, ama iyilikseverliğin de sınırları vardır. Bir hanımla evlenmek istiyorsak, sonradan onunla evlenmek isteyen biri olduğunu anlarsak, hanımı bırakıp o alsın diyerek iyilik etmek istemeyiz, buna haklı olarak bir yarış alanı gözüyle bakabiliriz. Yine de rakibimize karşı duygularımız tamamıyla iyi olmaz. Yeryüzündeki iyi hayat tariflerinin hepsinde bir hayvan canlılığı ve içgüdüsü temeli olduğunu farz etmemiz gerekiyor sanıyorum. Onsuz hayat pek ehli olur, ilginçliği kalmaz. Uygarlık buna eklenecek bir şeydir, yerini alacak bir şey değil; riyazetçi aziz ile yalnız yaşayan bilge tam insan varlığı olamamaktadır bu bakımdan. Bunların pek azı bir topluluğu bencileştirebilir; ama hep onlardan meydana gelen bir dünya (sıkıntıdan patlar.

Bu düşünceler, en iyi sevgide bir zevk etkeni üstünde durmağa götürüyor. Bu gerçek dünyada, zevk, kaçınılmaz bir şekilde seçmeyle ilgili, bu yüzden, bütün insanlık için aynı duyguyu duymamızı önlüyor. Zevkle iyilikseverlik arasında çatışma doğunca, genellikle bir uzlaşma yoluna gitmeleri gerektir, hiç biri ötekisine tamamıyla teslim olmamalıdır. İçgüdülerin kendi haklan vardır, ve bir noktadan öte, onlara karşı şiddet kullanacak olursak, sonra bizden ince yollardan öcünü alır. Bu bakımdan, iyi bir hayat düşünürken, insan imkânının sınırlarını da göz önüne getirmek gerektir. Bununla birlikte, burada da, yine bilgi gerekliliğine gelmiş oluyoruz.

Bilgiden, iyi hayatın bir etkeni olduğundan söz ederken, ahlâk bilgisini düşünmüyorum, bilimsel bilgiden, belli bazı olayların bilgisinden sez ediyorum. Ahlâk bilgisi diye bir şey olabileceğini sanmıyorum. Belli bir amaca erişmek istiyorsak, bilgi bize yolu gösterir, bu bilgiyse bir bakıma ahlâk bilgisi diye geçer. Muhtemel sonuçlarına atıfta bulunmadan, hangi davranışın doğru, hangisinin yanlış olduğu üstünde karar verebileceğimizi sanmıyorum. Erişilecek bir amaç olduğunda, onu nasıl gerçekleştirmek meselesi bilime kalmış bir iştir. Bütün ahlâk kurallarını, istediğimiz sonuçları gerçekleştirmeğe eğilimli olup olmadığını inceleyerek, denememiz gerekir, istediğimiz amaçlar diyorum, istemek zorunda olduğumuz amaçlardan söz etmiyorum. İstemek zorunda olmak, başka birinin bizim için filân şeyi istemesi demektir. Genellikle makamlar bizlerden birtakım şeyler ister -annebaba, okul öğretmenleri, polis, yargıçlar- Bana “filân falan şeyi yapman gerekiyor” derseniz, sözünüzün harekete getirici gücü, benim, sizin tasvip etmeniz isteğimdedir muhtemelen aynı zamanda tasvibiniz veya tasvip etmemenizle ilgili mükâfat veya ceza da olacaktır. Her türlü davranış istekten doğduğu için, ahlâk kavramları da, isteği etkilediği süre, ancak önem kazanabilir. Bunu tasvip olunmamaktan korktuğu için yapar. Bunlar güçlü toplumsal kuvvetlerdir, herhangi toplumsal bir amaç gerçekleştirmek istiyorsak, ister istemez onları kendi tarafımıza geçirmeğe çalışacağız. Davranışın, ahlâkın muhtemel sonuçlarıyla yargılanabileceğim söylerken, dilediğimiz toplumsal amaçları gerçekleştirmesi muhtemel davranışın tasvibini, karşı davranışın ise tasvip olunmamasını istiyorum demektir. Bugün böyle davranılmamaktadır; bazı geleneksel kurallar vardır, bunlara göre tasvip veya ret, sonuçlar göz önüne getirilmeden yapılmaktadır. Ama bu gelecek bölümde ele alacağımız bir konudur.

Kuramsal ahlâkın boşluğu, basit durumlarda apaçık görünür. Örneğin, farz edin çocuğunuz hasta. Sevginiz onun iyi olmasını istiyor, bilim de nasıl iyi olacağını söylüyor size. Kuramsal ahlâkda çocuğunuzun iyileşmesinin daha iyi olacağını söyleyen bir ara safha yoktur. Hareketiniz, bir amaç gerçekleştirmek isteği ile çare bilgisinden doğmaktadır. İyi olsun kötü olsun, bu, aynı zamanda bütün hareketler için böyledir. Durumlara göre amaçlar değişebilir, bilgi de bazı durumlarda başkalarına nazaran daha yeterli olabilir. Ama insanlara yapmak istemedikleri şeyi yaptırma yolları yoktur. Mümkün olan bir mükâfat veya ceza sistemiyle -bu arada toplumsal tasvip veya reddin de büyük rolü vardır- isteklerini değiştirmektedir. Kanun koyucu ahlâkçı için, mesele şu oluyor böylece: kanun koyucu makam tarafından istenenin azamisini sağlamak için bu mükâfat ve ceza sistemini nasıl düzenlemek gerekir? Kanun koyucu makamın kötü istekleri olduğunu söyleyecek olursam, isteklerinin, kendimin ait olduğu topluluğun bir bölümünün istekleriyle çatıştığını demek istiyorumdur sadece. İnsan isteklerinin dışında ahlâk ölçüsü yoktur.

Böylece ahlâkı bilimden ayıran şey, herhangi özel bir bilgi değildir, sadece istektir. Ahlâkta gereken bilgi, başka yerdeki bilgiye benzer tamamıyla; özel olan şey, bazı amaçların ve onlara götürecek doğru davranışın istenmesidir. Doğru davranışın tanımı çoğunluğa hitap edecekse, amaçların, insanlığın büyük bir kısmının istediği amaçlar olması gerekecektir. Doğru davranışın kendi gelirimi arttıracak bir şey olduğunu söyleyecek olsaydım, okuyucularım benimle aynı fikirde olmazlardı. Herhangi bir ahlâk muhakemesinin bütün etkinliği bilimsel yatımdadır; yani, başka değil de, belli bir çeşit davranışın genellikle istenen bir amaca götüren yol olmasındadır. Bununla birlikte, ahlâk muhakemesi ile ahlâk eğitimi arasında bir ayrılık yapmam gerekir. Ahlâk eğitimi bazı istekleri kuvvetlendirmek, bazılarını zayıflatmaktan ibarettir. Bu, daha sonra ele alınacak olan apayrı bir süreçtir.

Bu bölümün başlangıcındaki iyi hayat tanımının demek istediğini, daha dakik olarak açıklayabiliriz şimdi.

İyi hayatın, bilgi tarafından yönetilen sevgiden meydana geldiğini söylediğim zaman beni harekete getiren istek mümkün olduğu kadar böyle bir hayat yaşamak, başkalarının da böyle yaşamasını görmek isteğiydi: beyanın mantıki muhtevası, bu şekilde yaşayan insanların bulunduğu bir toplulukta, daha az sevgi ve bilgi olan bir topluluktan, isteklerin daha çok gerçekleştirileceğidir. Bu hayatın “erdemli”, ya da karşıtının “günah” olduğunu söylemiyorum, çünkü bunlar, bana bilimsel bakımdan doğrulanamayacak gibi gelen kavramlardır.

Sh:45-59

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM
(Why I am Not a Christian an Examination of the God
Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] )
Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

 

DİN, UYGARLIĞA FAYDALI OLMUŞ MUDUR?


NEDEN HIRİSTİYAN DEĞİLİM
BERTRAND RUSSELL

Çeviren: ENDER GÜROL

[1930 da yayınlanmıştır.] Din üstündeki görüşüm Lucretius’unkine benzer. Dine, korkudan doğan bir hastalık, insanlık için sonsuz bir sefalet kaynağı olarak bakıyorum. Bununla birlikte, uygarlığa bazı faydaları olduğunu inkâr edemem. Tarihin başlangıcında, takvimin yapılmasını sağlamış, Mısırlı rahiplerin, önceden hesaplayabilecekleri güneş tutulmalarım gözlemlemelerine sebep olmuştur. Bu iki hizmeti inkâr etmiyorum, ama başka bir faydası olmuş olduğunu davranmıyorum.

“Din” kelimesi günümüzde pek gelişigüzel kullanılmaktadır. Bazı kimseler, aşırı Protestanlığın etkisi altında bu kelimeyi, ahlâk veya evrenin yaradılışı üstünde, önemli kişisel kanıları anlatmak için kullanmaktadırlar. Kelimenin bu şekilde kullanılışı tarihe aykırıdır. Din her şeyden önce toplumsal bir olgudur. Kiliseler, kuruluşlarını, güçlü kişisel kanıları olan vâizlere borçlu olabilirler, ama bu vâizlerin, kurmuş oldukları Kiliseler üstünde hemen hemen hiç etkisi olmamıştır, oysa Kiliselerin, içinde geliştiği topluluklar üstünde çok büyük etkisi olmuştur. Batı uygarlığından olanlar için en ilginç olan örneği alalım: İsâ’nın, İncil’deki sözlerinin Hıristiyanların ahlâkıyla pek ilgisi olmamıştır. Hıristiyanlıktaki en önemli şey, toplumsal ve tarihsel bakımdan İsâ değil, Kilisedir, Hıristiyanlığı toplumsal bir kuvvet olarak yargılayacak olursak, İncil’lere başvurmamız gerekmez, İsa, malınızı mülkünüzü yoksullara dağıtın, dövüşmeyin, kiliseye gitmeyin, zinayı cezalandırmayın, demişti. Ne Katolikler, ne de Protestanlar, bu sözleri izlemede hevesli görünmemişlerdir. Fransisken mezhebinden bazılarının havariler kadar yoksul olunması için birtakım vaizler verdiği doğrudur, ama Papa, onları mahkûm etmiş ve öğretilerini zındıklıkla suçlamıştır. Sonra İsa’nın, “Yargılamayın ki, sizi de yargılamasınlar” sözüne dikkatinizi çevirin ve bunun Engizisyon ve Ku-Klux-Klan üstünde ne gibi etkisi olduğunu düşünün bir.

Hıristiyanlık için varit olan, Budizm için de varittir. Buddha sevimli ve aydın kişiydi; ölüm döşeğinde, kendisinin ölümsüz olduğunu düşünen müridlerine gülmüştü. Ama Budist rahipler örneğin Tibet’te bilgisiz kalma taraftarı, zorba ve son derece zalim olmuşlardır.

Bir Kilise ile Kurucusu arasındaki bu ayrılığın herhangi tesadüfi bir yanı yoktur. Belli bir kimsenin sözlerinde mutlak gerçek olduğu düşünülür düşünülmez, sözlerini yorumlayacak bir uzmanlar topluluğu çıkar ortaya ve bunlar gerçeğin anahtarını ellerinde bulundurduklarından, mutlaka iktidar elde ederler. Başka her türlü imtiyazlı sınıf gibi iktidarlarını kendi çıkarları için kullanırlar. Bununla birlikte, başka herhangi imtiyazlı bir sınıftan bir bakıma daha kötüdürler, çünkü bir kerecik tam mükemmel olarak vahyedilmiş olan değişmez bir gerçeği açıklamak zorunda olduklarından, bütün zihin ve ahlâk alanındaki ilerlemelere ister istemez karşı çıkarlar. Kilise Galileo ile Darwin’e karşı çıkmıştı; bugünse Freud’a karşı çıkmaktadır. En büyük iktidarı elinde bulundurduğu günlerde zihin hayatına karşı daha güçlü olarak çıkmıştı. Papa Büyük Greguar, piskoposun birine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “Yüzümüz kızarmadan burada sözünü edemiyeceğimiz bir rapor aldık, buna göre siz bazı dostlarınıza gramer öğretiyormuşsunuz.” Piskopos, dini makamlar tarafından, bu kötü işten vazgeçmeğe zorlanmıştır ve Lâtince öğrenmek ancak Rönesansda başlayabilmiştir. Sadece zihin bakımından değil, ahlâk bakımından da zararlıdır din. Bundan demek istediğim, ahlâk kurallarının insanın mutluluğu için olmadığıdır. Birkaç yıl önce, Almanya’da tahttan indirilmiş kral ailelerinin kendi özel mülklerine sahip olabilip olamayacağı konusunda bir referandum yapılmıştı; Almanya’daki Kiliseler, onlardan bu mallan almanın Hıristiyanlığa aykırı olduğunu resmen açıklamıştı. 3ilindiği gibi, kiliseler, ellerinden geldiği kadar esaretin ortadan kaldırılmaması için çalışmıştır, bugün de birkaç istisna dışta kalmak üzere, İktisadi adalete doğru yapılan her türlü harekete karşı çıkmaktadırlar. Papa, Sosyalizmi resmen mahkûm etmiş bulunmaktadır.

HIRİSTİYANLIK VE CİNSİYET

Bununla birlikte, Hristiyan dininin en kötü yanı, cinsiyete karşı tutumudur; bu öyle hasta ve tabiata aykırı bir tutumdur ki, Roma İmparatorluğunun çökmesi sırasındaki uygar dünyanın hastalığıyla ilişki kurarak ancak anlaşılabilir. Bazen Hıristiyanlığın kadınların durumunu düzelttiği konusunda sözler sarf edilmektedir. Bu, tarihte yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Kadınlar pek sıkı bir ahlâk kuralı külliyatına boyun eğmek sorunda olduğu bir toplumda rahat bir durumda olamazlar. Keşişler, Kadın’a, hep baştan çıkartıcı olarak bakmışlardır; onu hep saf olmayan şehvetlerin ilham perisi olarak görmüşlerdir. Kilise, eskiden olduğu gibi, şimdi de, bekâr kalmanın en iyi şey olduğunu, bunu imkânsız görenler için en iyi şeyin evlenmek olduğunu söylüyor. St Paul, kabaca şöyle demektedir: “Yanmaktansa, evlenmek yeğdir.” Evliliği bozulamaz yaparak ve aşk sanatı konusunda her türlü bilgiyi yasak ederek, Kilise elinden geldiği kadar cinsiyetin pek az zevk ve pek büyük acı ile gerçekleşmesini sağlamağa çalışmıştır. Doğum kontroluna karşı çıkmaları da aynı sâikten doğmaktadır: her yıl çocuğu olan bir kadın, ister istemez evlilikten büyük zevk alamayacağından, doğum kontrolünün engellenmesi gerektir.

Hristiyan ahlâk düzeninin ayrılmaz bir parçası olan Günah kavramı, olağanüstü derecede zarar veren bir kavramdır, meşru, hattâ asil olduğuna inandıkları nadizmleri [Nedamet etmiş, pişman ] için bir çıkış yolu sağlamaktadır insanlara, örneğin frenginin önlenmesi sorununu alın ele önceden alınacak tedbirlerle, bilindiği gibi, bu hastalığın önüne geçilmesi bir derece mümkündür. Bununla birlikte, Hıristiyanlar, bu olgunun yayılmasına karşı çıkıyorlar, çünkü günahkârların ceza görmesi gerektiğini düşünüyorlar. Öyle ki, bu cezanın karılarına ve çocuklarına da geçmesini istiyorlar. Bugün, dünyada doğuştan frengili binlerce çocuk vardır, Hıristiyanlar günahkârların ceza görmesini istemeseydi, bu böyle olmazdı. Hayvanca zalimliğe götüren öğretilerin ahlâk üstünde ne gibi iyi etkisi olacağını anlayamıyorum.

Hıristiyanların davranışı sadece cinsel davranış bakımından değil, aynı zamanda cinsel konular üstünde bilgi konusunda da insanın dirliğine düşmandır. Önyargısız olarak bu konu üstünde düşünen herkes, muhafazakâr Hıristiyanların genç çocuklara zorla kabul ettirdikleri suni bilgisizliğin zihin ve beden sağlığı için çok tehlikeli olduğunu, çoğu çocuklar gibi, “münasebetsiz” konuşmalarla bu bilgileri edinenlerde, cinsiyetin, ayıp, gülünç bir şey olduğu duygusu uyandırmakta olduğunu görür. Bilginin istenmeyecek bir şey olduğunu söyleyenlerin savunabilecek tarafı olduğunu sanmıyorum. Kaç yaşında olursa olsun, kişi bilmek isteyince, öğrenebilmelidir. Başka bilgiler bir yana, özellikle cinsel bilgi konusunda, daha ağır basan etkenler vardır. Bir kimse bir şeyi bildiği zaman, çok daha akıllıca hareket eder, önemli bir konu üstünde merak gösterince, çocuklara günah duygusu aşılamağa kalkmak gülünçtür.

Her çocuk trenlere karşı ilgi gösterir. Biz ona trenle ilgilenmek kötüdür, dersek: bir istasyondayken, ya da tren geçerken gözlerini kapasak, yanında “tren” kelimesinin kullanılmamasına dikkat etsek ve bir yerden başka bir yere nasıl gittiği konusunda esrara bürüsek, ne olur?

Trenlere olan ilgisi azalır mı, çoğalır mı, Tabii ki çoğalır, ama marazi bir günah duygusu da olacaktır, çünkü bu ilgilenmesi ona uygunsuz bir şey gibi gösterilmiştir. Faal zekâsı olan her çocuk bu yolla az veya çok sinir hastası yapılabilir. Cinsiyet konusunda da böyle yapılmaktadır; ama cinsiyet, trenlerden daha ilginç olduğu için, sonuçlar daha da kötü olmaktadır. Bir Hristiyan topluluğunda, hemen hemen her ergin kişi, küçükken cinsel bilgi yasağı sonucu aşağı yukarı sinir hastasıdır. Bu şekilde suni olarak zihinlere çakılmış olan günah duygusu, büyüdükten sonra zalimlik, korkaklık veya aptallığın sebeplerinden olmaktadır. Cinsiyet üstüne olsun, başka konularda olsun, çocuğun bilmek istediği şeyi kendisine vermemek için herhangi mantıki bir sebep yoktur. Bu olgu, çocuğun ilk eğitiminde benimsenmezse, hiçbir zaman sağlam kafalı bir nüfus elde edemeyiz, bunun da, Kiliseler eğitim siyasetini elinde tuttuğu süre, gerçekleşmesi imkânsızdır.

Bu oldukça ayrıntılı itirazları bir yana bırakırsak, Hıristiyanlığın temel öğretilerinin ahlâk bakımından birtakım sapıklıklar gerektirdiği açıktır. Dünya, dediklerine göre, iyi ve Kâdir-i Mutlak bir Tanrı tarafından yaratılmıştır. Yaratmadan önce, dünyanın içinde bulunacak olan bütün acı ve sefaleti önceden gördüğü için, bütün olan bitenlerden sorumludur. Dünyadaki acının günah yüzünden olup olmadığı üstünde tartışmak boşunadır. Bir kere bunun böyle olduğu doğru değildir; ırmakları yataklarından taşıran veya yanardağlara lâv püskürten günah değildir. Öyle de olsa, bir şey fark ettirmez zaten. Dünyaya getirecek olduğum çocuğun, katil, manyak biri olacağını önceden bilirsem, suçlarından ben sorumlu olurum. Tanrı, insanın işleyeceği günahları önceden biliyorsa, insanı yaratmağa karar verdiğinde günahlarından da kendisinin sorumlu olması gerektiği açıktır. Buna karşı genellikle ileri sürülen Hristiyan muhakemesine göre, dünyada acı çekmek günahların temizlenmesi içindir, bu bakımdan acı çekmek iyi bir şeydir. Bu muhakeme Tabii sadizmin aklîleştirilmesinden başka bir şey değil; üstelik, kötü bir muhakeme de aynı samanda. Herhangi bir Hristiyan, ne olur benimle birlikte bir çocuk hastanesini ziyaret etsin, orada çekilen acıları görsün, sonra da bu çocukların bu cefaları haketmiş oldukları düşüncesinde ısrar etsin edebilirse. İnsanın böyle diyebilmesi için bütün acıma duygusunu kaybetmiş olması gerektir. Diğer bir deyimle, inandığı Tanrı kadar salim olması gerektir. Bu acı dünyasında her şey, insanın mutluluğu içindir diyen kimsenin ahlâk görüşleri sağlam olamaz, çünkü çektiği acı ve sefalet için daima bahane arar.

DİNE İTİRAZ

Dine iki türlü karşı çıkılabilir zihinsel veya ahlâkî bakımdan. Zihin bakımından herhangi bir dinin doğru olduğunu kabul etmek için bir sebep yoktur; ahlâkî bakımdansa, dinsel kurallar insanların şimdikinden daha zalim olduğu bir zamandan gelmedir ve çağın ahlâkî bilincini etkileyen insafsızlıklarında devam etmektedir.

Zihin bakımından karşı çıkmayı ilk olarak alalım ele; içinde yaşadığımız pratik hayatta, dinsel öğretimin doğru veya yanlış olması, pek o kadar önemli değildir, esas olan şey, faydalı olup olmadığıdır. Bununla birlikte, sorunun birine ötekisiz cevap verilemez. Hristiyan dinine inanıyorsak, iyi olan şey konusundaki kavramlarımız, inanmayanınkinden ayrı olacaktır. Bu bakımdan, Hıristiyanlığın sonuçları Hıristiyanlara iyi, inanmayanlara da kötü görünebilir. Üstelik destekleyecek kanıtı olup olmamasıyla ilgisi olmamak şartıyla, kişinin filan falan şeye inanması gerektiğini söyleyen davranış, kanıta karşı düşmanlık yaratan, ve önyargılarımıza uymayan her olguya zihinlerimizi kapamağa sebep olan bir davranıştır.

Bir çeşit bilimsel açık sözlülük pek önemli bir niteliktir, inanması gereken şeyler olduğunu inanan kimsede bu nitelik olamaz. Bu bakımdan dinin faydalı olup olmadığını incelemeden önce, gerçek olup olmadığını ole almamız gerek. Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler için dinin gerçekliğiyle ilgili en önemli sorun, Tanrının varlığıdır. Dinin zafer kazandığı günlerde, “Tanrı” sözünün kesin bir anlamı vardı; Rasyonalistlerin saldırısının sonucu bu anlam gittikçe değerinden kaybetti, öyle oldu ki, Tanrıya inandıklarını söylediklerinde, insanların kesinlikle ne anladığını bilmek güçleşti. Muhakemede bulunmak için Matthew Arnold’un tanımlamasını alalım ele; “Adaleti sağlayan kendimizde olmayan bir kudret.” Bunu daha da belirsiz yapabiliriz, bu gezegenin yüzeyindeki canlı varlıkların amaçlarından başka, evrende herhangi bir amaç kanıtı var mı? diye kendi kendimize sorabiliriz.

Dindar kişilerin bu konudaki muhakemeleri aşağı yukarı şöyledir: “Ben ve dostlarım son derece zeki ve erdemliyizdir. Bu denli zekâ ve erdemin tesadüfi olmasını insanın aklı almaz. Bu bakımdan hiç olmazsa bizim kadar zeki ve erdemli, bizi meydana getirmek için kozmik mekanizmayı harekete getirmiş olan biri olması gerektir.” Yazık ki, bu muhakemeyi ileri süren kimseler kadar etkilemiyor beni bu. Evren geniştir, Eddington’a inanacak olursak da belki evrenin başka hiçbir yerinde insanlar kadar zeki varlıklar yoktur. Dünyadaki madde yekûnunu düşünecek olursanız ve onu zeki varlıkların yekûnu ile karşılaştıracak olsanız, İkincisi birincisinin yanında son derece küçük kalır. Bu yüzden, tesadüf kanunlarının gelişigüzel atomları seçerek zeki bir organizma yaratacağı tamamıyla imkânsız olsa bile, gene de, evrende pek küçük sayıda organizma olacaktır. Bu denli geniş bir sürecin en yüksek noktası olarak yeterli derecede hârika gibi görünmüyoruz. Tabii din adamlarının çoğunun benden çok daha hârika olduklarını biliyorum, ve kendiminkileri aşan meziyetlerini tamamıyla kavrayamıyorum. Gene de, böyle bile olsa, ezelden beri iş gören Kâdiri Mutlak’ın daha iyi bir şey yapamamış olduğu aklıma sığmıyor. Sonra bu sonucun bile kuru gürültü olduğunu düşünmemiz gerektir. Yeryüzü daima oturulabilecek şekilde kalmayacaktır, insan ırkı kaybolup gidecektir, kozmik süreç kendini bundan böyle doğrulayacaksa, gezegenimiz üstünden başka bir yerde doğrulaması gerekecektir. Bu olsa bile, eninde sonunda durması gerekecektir. Evrenin çökeceğini, en sonunda herhangi bir yerde en ufak ilgi çekici yanı olacak bir şeyin var olmasının imkânsız olacağını Termodinamik biliminin ikinci kanunu kesinlikle söylüyor. Tabii o zaman Tanrının makineyi yeniden kuracağını söyleyebilirler; ama bunu söylersek, sadece inanca dayanmış olacağız, en ufak bilimsel bir kanıt olmayacak. Bilimsel kanıt söz konusu olduğu süre, evren bu gezegen üstünde yavaş yavaş ilerleyen safhalardan geçerek oldukça değersiz bir sonuca varmış oluyor; sonunda evrensel ölüme kadar gene ağır ağır sürünecektir. Bunu amaç kanıtı olarak alacak olursak, bu amacın benim hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Bu bakımdan herhangi bir Tanrıya inanmak için bir sebep göremiyorum, bu inanç ne denli belirsiz ve az dahi olsa. Din savunucuları kendileri vazgeçmiş oldukları için, eski metafizik muhakemelere girmek istemiyorum.

RUH VE RUHUN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ

Hıristiyanlığın kişinin ruhu üstünde durmasının Hristiyan toplulukların ahlâkı üstünde derin etkisi olmuştur. Stoacılarınkine benzeyen bir öğreti olup, onlarınki gibi, artık siyasi ümitler besleyemeyen topluluklarda belirmektedir. Edepli karakteri olan güçlü bir kimsenin Tabii içtepisi, iyi yapmağa eğilimli olmasıdır, ama hiçbir siyasi iktidarı yoksa, ve olayları etkileyecek fırsata sahip değilse, Tabii akışından sapacak ve önemli olan şeyin iyi olmak olduğuna karar verecektir. İlk Hıristiyanlarda böyle hayırlı işle ilgisi olmayan kişisel bir kutsallık kavramına yol açmıştır bu, çünkü kutsallık eylemde iktidarsız kimseler tarafından erişilmesi gereken bir şeydi. Bu yüzden toplumsal erdemin Hristiyan ahlâk düzeninden ayrılması gerekmiştir. Muhafazakâr Hıristiyanlar, zina işleyene, rüşvet alan politikacıdan, -oysa rüşvet alan politikacı aslında binlerce defa daha kötülük yapmaktadır- daha kötü gözle bakmışlardır. Resimlerde gördüğümüz gibi, Ortaçağ erdem kavramı, zayıf, duygusal, cansızdı. En erdemli kişi, dünyadan elini ayağını çeken kimseydi; aziz olarak görülen biricik eylem adamı hayatlarını ve tebalarının hayatlarını Türklere karşı savaşta Saint Louis gibi feda eden kimselerdi. Filân kimse bir mali düzen kurdu, ceza hukuku yazdı diye, kilise aziz demiyordu. İnsanın refahı için yapılan bu kanun ve düzenler önemsiz olarak görülüyordu. Azizler arasında, yaptığı iş kamu menfaatine olan kimse tanımıyorum. Toplumsal ile ahlâkî kişi arasında yapılan bu ayrılıkla birlikte, ruhla beden arasında da bir ayrılık belirdi ve Hristiyan metafiziğinde, Descartes’dan çıkan sistemlerde yaşamağa devam etti. Genellikle, beden insanın toplumsal veya kamusal bölümünü, ruhsa özel yanını temsil ediyor diyebiliriz. Ruhun üstünde durarak, Hristiyan ahlâkı, kendini son derece bireysel yaptı. Bütün Hristiyanlık çağlarının açık sonucunun insanları tabiatın yarattığından daha bencil, daha içine kapanık yaptığını sanıyorum; çünkü insanı, kendi ben’inin duvarlarından dışarı çıkaran cinsiyet, anne-babalık, vatanseverlik ve kabile içgüdüleridir. Kilise cinsiyeti yerin dibine batırmak için elinden geleni yaptı; aile bağıntısına İsa’nın kendi ve bütün izleyicileri karşı çıktı; Roma İmparatorluğunun karışık tebası içinde vatanseverliğe yer olmadı. Incil’lerdeki aileye karşı sarfedilen sözler, gerektiği dikkati görmemiş bir noktadır. Kilise, İsa’nın annesine saygıyla davranmaktadır, ama İsa’nın kendi öyle davranmamıştır. “Kadın, ne ilgim var seninle?” (Yohanna’ya göre II. 4) diye hitap eder ona. Aynı zamanda, oğlanı babasına, kızı anasına, üvey kızı üvey annesine karşı düşman yapmağa geldiğini, babasını anasını, Ondan daha çok sevenin, Ondan olmadığını söylemektedir (Matta’ya göre x 35-7). Bütün bunlar inanç uğruna biyolojik aile bağlarını koparmak demektir Hıristiyanlığın yayılmasıyla dünyaya gelen hoşgörüsüzlükle büyük ilgisi vardır bu davranışın.

Bireycilik en son noktasına bireyin ruhunun ölmezliği öğretisiyle varmıştır, ruh bu dünyadan ayrıldıktan sonra, duruma göre, ya sonsuz mutluluk içinde, ya da sonsuz acı içinde yaşayacaktı. Bu önemi büyük ayrılığın üstüne dayandığı şartlar oldukça acayipti, örneğin, bir rahip bazı sözler söyleyerek üzerinize su serptikten hemen sonra ölecek olursanız, sonsuz mutluluğa eriştiniz demekti; oysa uzun ve erdemli bir yaşayıştan sonra, ayakkabınızın bağı koptuğundan küfretmekte olduğunuz bir an yıldırım çarpacak olursa, size, sonsuz acı olacaktı mükâfatınız. Çağdaş Protestan Hristiyan’ın buna inandığını sanmıyorum, teolojide yeterli derecede eğitim görmemiş Katolik bir Hristiyan’ın da buna inandığını sanmıyorum; bunun muhafazakâr öğreti olduğunu ve yakın zamana kadar buna inanıldığını söylüyorum. Meksika ve Peru’daki İspanyollar, Hintli bebekleri vaftiz ediyorlar, sonra hemen beyinlerini parçalıyorlardı: böylece bu bebekleri cennete göndermiş oluyorlardı. Her ne kadar günümüzde hepsi böyle yapıyorsa da, hiçbir muhafazakâr Hristiyan bunların hareketini, mahkûm ötmek için mantıki bir sebep bulamaz. Hıristiyanlıkta aldığı şekilde, ruhun ölümsüzlüğü öğretisinin ahlâk üstünde pek kötü etkisi olmuştur, ruh ile bedenin metafizik bakımdan ayrılmasının da felsefe üstünde yıkıcı etkisi olmuştur.

HOŞGÖRMEZLİK KAYNAKLARI

Hıristiyanlığın ortaya çıkışıyla dünyaya yayılan hoş görüşsüzlük, Hıristiyanlığın en acayip özelliklerinden biridir, sandığıma göre, buna sebep, Yahudilerin adalete olan inançları ve Yahudi Tanrısının biricik gerçek olduğuna inanmalarıdır. Yahudilerin niçin bu özellikleri olduğunu bilmiyorum. Yahudileri yabancı halk topluluklarına katmak teşebbüsüne, karşı tepki olarak, Yahudilerin esirlikleri sırasında gelişmiş olması muhtemeldir. Her nasıl olursa olsun, Yahudiler, özellikle de peygamberler, kişisel doğruluk ve tek bir dinden başka herhangi bir din kabul etmenin kötü olduğu fikri üstünde durmuşlardır. Bu iki fikrin, Batının tarihi üstünde son derece yıkıcı etkisi olmuştur. Konstantin’den önce Roma Devleti tarafından Hıristiyanlara yapılan zulüm konusunda, Kilise, uzun uzun lâf etmiştir. Oysa bu zulüm hem az, hem aralıklı olup, tamamıyla siyasi sebeplere dayanıyordu. Konstantin devrinden, onyedinci yüzyılın sonuna dek, Hıristiyanların, başka Hıristiyanlar tarafından gördüğü zulüm, Roma imparatorları tarafından kendilerine yapılan zulümden çok daha büyük olmuştur. Hıristiyanlığın doğmasından önce, Yahudiler dışta kalmak üzere, bu zalim davranış eski dünyaca bilinmiyordu, örneğin Herodotos u okursanız, gitmiş olduğu yabancı devletlerde karşılaştığı hoşgörülü davranışı görürsünüz. Bazen barbarca bir töre karşısında hayrete düşer, ama yabancı Tanrılara ve âdetlere karşı hoşgörülü Zeus’a başka bir ad takmış olan kimselerin sonsuzca lânetlendiğini ispat etmek kaygısı duymaz davranır, cezaları bir an önce başlasın diye hemen öldürülmeleri için kaygılanmazlardı. Bu davranış Hıristiyanlara özel olmuştur. Çağdaş Hıristiyanların daha az sert oldukları doğrudur, ama bu Hıristiyanlık sayesinde olmamıştır; Rönesanstan günümüze kadar, Hıristiyanları geleneksel âdetleri yüzünden utandıran Özgür düşünür nesiller sayesinde olmuştur. Çağdaş Hıristiyanların, Hıristiyanlığın gerçekte ne kadar yumuşak ve akli olduğunu söylediklerini duymak ve bütün bu yumuşaklığın ve akilliliğin kendi zamanlarındaki bütün muhafazakâr Hıristiyanlara zulüm ettiğini görmemezlikten geldiklerini fark etmek insanı eğlendiriyor. Bugün, dünyanın, İsa’dan önce 4004 yılında yaratılmadığını herkes biliyor; ama daha yakın bir geçmişte bu konuda şüphe göstermek korkunç bir suçtu. Büyükbabamın babası, Etna’nın yamaçlarındaki lavların derinliğini gördükten sonra, dünyanın muhafazakârların inandığından daha eski olması gerektiği sonucuna varmış ve bunu bir kitap halinde yayınlamış. Bu suçtan bulunduğu şehir ve toplumdan afaroz edilmişti. Durumu kötü olan biri olsaydı, cezası Tabii daha ağır olurdu. 150 yıl önce inanılan saçmalıklara muhafazakârın şimdi inanmaması lehlerine bir şey kazandırmaz. Hristiyan öğretisinin yavaş yavaş zayıflatılması, büyük direnme görmelerine rağmen Özgür-düşünürlerin saldırıları sayesinde olmuştur.

İRADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÖĞRETİSİ

Hıristiyanların tabiat kanunu konusundaki davranışları garipsenecek ölçüde belirsiz ve kararsız olmuştur. Bir yanda Hıristiyanların çoğunluğunun inandığı serbest irade öğretisi vardı; bu öğreti, hiç olmazsa insanların eylemlerinin tabiat kanununa tâbi olmadığını söylüyordu. Öte yandan, özellikle onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda, Tanrıya, adalet sağlayıcı olarak bakılıyordu; tabiat kanununun da bir Yaradanın varlığının kanıtlarından en başta geleni gibi görülüyordu. Yakın samanlarda, serbest iradenin yararına, kanunun hükmüne olan itiraz, bir Kanun Koyucunun kanıtı olarak tabiat kanununa olan inançtan daha güçlü olarak duyulmağa başlandı. Maddeciler, insanların vücut hareketlerinin mekanik olarak tayin edildiğini göstermek, ya da gösterme teşebbüsünde bulunmak için, söylediğimiz her neyin, durumumuzdaki her değişikliğin herhangi serbest bir irade alanının dışında kaldığını göstermemek umacıyla, fizik kanunlarına başvurdular. Bu böyle olunca, zincirsiz, isteklerimize bırakılan bir şey varsa onun da değeri olmaması gerekmekteydi. Bir insan bir şiir yazdığında, ya da bir cinayet işlediğinde, eylemindeki vücut hareketleri sırf fiziksel sebeplerden doğar, dersek, birinci durumda ona heykel dikmek, İkincisindeyse onu asmak anlamsız olurdu. İradenin serbest olacağı bazı metafizik sistemlerde bir saf düşünce bölgesi olabilir; ama bu, başkalarına sadece vücut hareketleriyle aktarılabileceğinden, özgürlük hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve toplumsal değeri olamaz.

Sonra, kabul eden Hıristiyanlar için evrimin büyük etkisi olmuştur. Hayatın başka biçimleri için yapılan iddialardan tamamıyla ayrı bir şekilde insan için iddialarda bulunmanın tutar tarafı olmadığını görmüşlerdir. Bu yüzden, insandaki serbest iradeyi korumak için, yaşayan maddenin davranışım fiziksel ve kimyasal yolla her türlü açıklamağa karşı çıkmışlardır. Aşağı seviyedeki bütün hayvanların otomat olduğunu söyleyen Descartes’ın tutumu, liberal ilâhiyatçılar tarafından pek gözde tutulmamaktadır artık. Devamlılık öğretisi onları bir adım daha öteye gitmeğe eğiyor, ölü madde denen şeyin bile davranışında değişmez kanunlarla sıkı bir disiplin içinde yönetilmediğini ileri sürüyorlar. Şu gerçeği unutuyor gibiler, kanunun hükmünü kaldıracak olursanız, mucize imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz, çünkü mucizeler her zamanki olguları yöneten kanunlara karşı gelen Tanrının işleridir. Bununla birlikte, bir derinlik havasıyla bütün yaradılışın mucize olduğunu, bu bakımdan bazı özel olayların Tanrının özel müdahalesinin kanıtı olması gerekmediğini tahayyül edebilirim.

Tabiat kanununa karşı bir tepkinin etkisi altında, Hıristiyanlığı savunan bazı kimseler, atomun son öğretisine sarılmışlardır, buna göre, bugüne dek inanmış olduğumuz fizik kanunlarının, atomların çoğuna uygulandığında, ancak bir dereceye kadar, şöyle böyle bir gerçekliği vardır, oysa bireysel elektron istediği gibi hareket etmektedir. Bence bu, sadece geçici bir safhadır, fizikçiler zamanla en küçük olguyu bile yöneten kanunları bu kanunlar geleneksel fizik kanunlarından bambaşka da olsa bulacaklardır. Nasıl olursa olsun, küçük olgular konusundaki çağdaş öğretilerin tatbikatta önemi olan hiçbir şeyle ilgisi yoktur. Görünen hareketler, herhangi bir kimse için ilgisi olan her türlü hareket o kadar çok atom gerektiriyor ki, ister istemez eski kanunların çerçevesi içine giriyor. Bir şiir yazmak veya bir cinayet işlemek (eski örneğimizi ele alırsak) için bir hayli mürekkep ya da kurşunu harekete geçirmemiz gerekir. Mürekkebi meydana getiren elektronlar, kendi küçük dans salonlarında oynayabilirler, ama dans salonu bir bütün olarak eski fizik kanunlarına göre hareket etmektedir, sairi veya tâbiyi ilgilendiren sadece budur. Bu yüzden, çağdaş öğretilerin, ilâhiyatçının ilgilendiği, insanla ilgili sorunların hiçbirinin üstünde önemi yoktur.

Serbest irade sorunu, olduğu yerde kalmış oluyor böylece. En son metafizik konusu olarak, bu konuda ne düşünülürse düşünülsün, tatbikatta önemi olmadığı açıktır. Herkes karakterin eğitilebileceğinin mümkün olduğuna inanmıştır; herkes alkol ve afyonun davranış üstünde belli bir etkisi olduğuna inanmıştır. Serbest irade savunucusu, irade kuvvetiyle içkinin bırakılabileceğini ileri sürmektedir, ama sarhoşken bir kimsenin “İngiliz Anayasasını” ayıkkenki kadar açık bir şekilde söyleyeceğini ileri sürmemektedir. Çocuklarla uğraşmış olan herkes, onları erdemli yapmak için uygun bir rejimin, vâizlerin on iyisinden daha iyi olacağını biliyor. Serbest irade eğretisinin tatbikattaki tek sonucu, sağduyuya dayanan bilginin rasyonel sonuca vardırılmasına engel olmasıdır. Bir insan, canımızı sıkıcı şekilde davrandığı zaman, ona kötü olarak bakmak istiyoruz, bu sıkıcı davranışının önceki sebeplerden meydana geldiğini, uzun süre geriye gidilecek olursa, doğumundan önceye kadar inildiğini, bu bakımdan muhayyile ne denli geniş olursa o1sun, onun sorumlu tutulamayacağı gerçeğini görmek istemiyoruz.

Hiçbir insan, otomobiline, başka bir insan varlığına karşı davrandığı kadar delice davranmamaktadır. Otomobil yerinden kalkmıyorsa, bu sıkıcı davranışını günaha yormuyoruz: “Sen kötü bir arabasın, yerinden kalkmadıkça sana benzin vermeyeceğim” demiyoruz. Neresinde bozukluk olduğunu araştırmağa çalışıyoruz, düzeltmek için uğraşıyoruz. İnsan varlıklarına bu şekilde davranmak. kutsal dinimizin gerçeklerine karşı gelmek gibi düşünülüyor. Bu küçük çocuklara karşı davranışa bile uygulanıyor. Çoğu çocukların, ceza yüzünden tekrarlanan birtakım kötü alışkanlıkları vardır, oysa bunlar dikkate alınmazsa, kendiliğinden kaybolabilir. Gene de, hemşireler, sütnineler, birkaçı dışta kalmak üzere ceza vermeyi düşünüyorlar, bu şekilde davranarak, onun zihin sağlığını bozacaklarını akıllarına getirmiyorlar, .Zihin hastalığına, mahkemelerde, kötü alışkanlığını doğurduğu bir şey olarak bakılıyor, cezadan doğan bir şev olarak değil. (New York eyaletinde, geçenlerdeki bir müstehcenlik dâvasına atıfta bulunuyorum burada).

Eğitimde devrim, akıl hastalarıyla geri zekâlıların incelenmesi sonucu yapılabilmiştir, çünkü bunlar, kusurları için ahlâk bakımından sorumlu tutulmamışlardır, bu bakımdan normal çocuklardan daha çok bilimsel olarak incelenmişlerdir. Pek yakın zamana kadar, bir çocuk, derslerini öğrenemiyorsa, uygun tedavinin sopa veya kırbaç olduğu düşünülüyordu. Bu görüş, çocukların terbiyesinde, hemen hemen ortadan kalkmıştır, ama ceza hukukunda hâlâ yaşamaktadır. Suç işlemeğe eğilimli bir kimsenin önüne geçilmesi gerektiği bellidir, ama her ne kadar, kimse onu ahlâk bakımından sorumlu görmezse de, kudurmuş bir insanın da başka birini ısırmaması için ünlenmesi gerekir. Veba çeken bir kimsenin iyileşinceye kadar hapsedilmesi gerekir, kimse onun kötü olduğunu düşünmese de. Kalpazanın da aynı şekilde önlenmesi gerekir; ama hangi vak’a olursa olsun, suç fikri olmamalıdır. Hristiyan ahlâkı ve metafiziği buna karşıysa da, sağduyu bunu gerektirmektedir.

Herhangi bir kuruluşun ahlâkî etkisini yargılamamız için, o kuruluştaki içtepi cinsini, bu içtepinin yeterliliğini o topluluktaki bu içtepiyi kuruluşun ne denli yükselttiğini incelememiz gerekir. Bu içtepi bazen açık, bazen kapalıdır. Bir dağcılar kulübünde, örneğin macera içtepisi vardır, bilim topluluğunda ise bilgi içtepisi vardır. Ailede, bir kuruluş olarak, kıskançlık ve anne-baba duygusu vardır; bir futbol kulübünde veya siyasi partide yarışma oyununa doğru bir içtepi vardır; ama kuruluşların en büyük ikisi, -yani, Kilise ile Devlet psikolojik sâiklerinde, daha karmaşıklık gösterir. Devletin başlıca amacı açıkça, hem içteki suç işleyenlere, hem dış düşmanlara karşı güveni sağlamaktır. Korktukları zaman, çocuklar, birbirine sokulur, onlara bir güven duygusu verecek olan bir büyük ararlar. Kilisenin daha karmaşık başlangıcı vardır. Dinin en önemli kaynağının korku olduğundan şüphe yoktur; bu bugün görülebilir, çünkü tehlike yaratan her şey insanların düşüncelerini Tanrıya çevirebilir. Savaş, salgın hastalık, gemi batması gibi şeyler insanları dindar yapabilir. Bununla birlikte, dinin korkudan başka çekici yanları da vardır; özellikle insanın kendi kendine karşı olan beğenisini okşar. Hıristiyanlık doğruysa, insanlar göründüğü kadar acınacak solucanlar değildir, evrenin yaratanı için ilginçtir, o ki insanlar iyi hareketler yapınca memnun kalmak, kötü davranırsa canı sıkılmak lûtfunda bulunur. Bu, büyük bir iltifattır. Karınca yuvasına bakıp da, karıncaların hangisinin karınca görevini yaptığını, hangisinin yapmadığını inceleyip, görevlerini yapmayanları birer birer tutup ateşe atmağı düşünmeyiz. Tanrı bunu bizim için yapıyorsa, bizim önemimizi gösteren bir iltifatta bulunuyor; aramızda iyi olanları cennette ağırlayacaksa, bu daha büyük bir lütuf olacaktır. Sonra oldukça yeni bir düşünce var, buna göre kozmik evrim, bizim iyi dediğimiz sonuçları meydana getirmek amacıyla kurulmuştur, yani bize zevk veren sonuçları. Bu arada evrenin, bizim zevklerimizi ve önyargılarımızı paylaşan bir Varlık tarafından yönetilmesini, farz etmemiz gönlümüzü okşamaktadır.

ADALET FİKRİ

Dindeki üçüncü psikolojik içtepi, adalet kavramına götüren içtepidir. Çoğu Özgür düşünenlerin bu kavramı büyük bir saygıyla karşıladıklarım ve dogmatikliğin çökmesine rağmen, bunun elden bırakılmaması gerektiğini ileri sürdüklerini pek iyi biliyorum. Bu konuda onlarla aynı fikirde değilim. Adalet fikrinin psikolojik incelemesi, bunun istenmeyen tutkularda kök nalmış olduğunu ve aklın buyruğuyla kuvvetlendirilmesi gerekmediğini gösteriyor gibi. Adalet ilo haksızlık birlikte c’e alınmalıdır; birini ötekinin üstünde durmadan inceleyeceğiz. Tatbikatta “haksızlık” dediğimiz şey nedir? Bu, tatbikatta sürü tarafından beğenilmeyen bir davranıştır. Buna haksızlık diyerek, ve bu kavram çevresinde etraflı bir ahlâk düzeni kurarak, sürü, kendini, beğenmediği nesnelerden öç almada doğruluyor, aynı zamanda, türü, tanım bakımından âdil olduğu için, içtepisini zulüm yapmaya bıraktığı anda kendi onurunu yükseltmiş oluyor. Bu linç etmenin ve suçluların cezalandırıldığı başka yolların psikolojisidir. Adalet kavramının özü, bu bakımdan zalimliği adalet kılığına bürüyerek, sadizm için bir çıkış yolu sağlamaktır.

Ama, denecektir, adalet konusunda anlattıklarınız, İbrani peygamberlere hiç de uygulanamaz, onlar ne de olsa, sizin gösterdiğinize göre, bu fikri ortaya çıkaranlardır. Bunun doğru yanı vardır; İbrani peygamberlerinin ağzında adalet, kendilerinin ve Yahve’nin onayladığı şeyleri ifade ediyordu. Aynı şey, Resullerin İşleri’nde de vardır, şöyle denir: “Çünkü Ruh-ül Kudüs’e ve bize iyi göründü.” (Resullerin İşleri XV. 28). Tanrının zevkleri ve fikirleri konusundaki bu çeşit bireysel güven, frene de herhangi bir kuruluşun temeli yapılamaz. Bu, Protestanlığın çarpışması gereken bir güçlük olmuştur hep: yeni bir peygamber, kendi vâhiyinin ondan öncekilerden daha sahih olduğunu ileri sürebilirdi, bunun geçerli olmadığını gösterecek hiçbir şey yoktu Protestanlığın genel görüşünde. Bu bakımdan, Protestanlık sayısız mezheplere bölünmüştür, bunlar ise birbirlerini zayıflatmışlardır; ve bundan yüzyıl sonra, Katolikliğin Hristiyan inancını gösterecek biricik temsilci olarak kalacağı düşünülebilir. Katolik Kilisesinde peygamberlere gelen vâhiylerin kendine özel yerleri vardır; ama gerçek Tanrısal vahiy gibi görünen olguların, Şeytan tarafından vahyedilebileceği, tıpkı usta birinin sahici bir Leonardo tablosunu sahtesinden ayırdığı gibi, Kilisenin bunu ayırabileceği, bunun Kilisenin işi olduğu kabul edilmektedir. Bu şekilde, vahiy, aynı zamanda kuruluş haline gelmektedir. Adaleti Kilise kabul ediyor, haksızlığı kabul etmiyor. Böylece adalet kavramının etkin bölümü, bir sürü antipatisinin doğrulanması oluyor.

Bu bakımdan, dindeki üç insan içtepisi, korku, kendini beğenmişlik ve nefrettir. Dinin amacının, belli kanallarda aktığı süre, bu tutkulara bir saygıdeğerlik havası verdiği söylenebilir. Bu tutkular, insanın mutsuzluğuna sebep olduğu için, din kötülüğe yönelmiş bir güçtür, çünkü insanlara, müeyyidesi olsaydı bir bakıma kontrol edebilecekleri bu tutkulara, set çekmeksizin kendilerini bırakmalarını öğütlemektedir.

Kovu dindarlar tarafından ileri sürüleceğini tahmin etmediğim, ama gene de İncelenmeğe değer bir itiraz düşünebiliyorum bu noktada. Kin ve nefret, insana özel niteliklerdir; insanlık bu duyguları daima duymuştur, duyacaktır da. Bu konuda en iyi yapılabilecek şeyin, bunları daha az zararlı birtakım kanallara yöneltmek olacağı söylenebilir. Bir Hristiyan ilâhiyatçısı, bunların Kilise tarafından ele ahnmasını, esefle karşıladığı cinsel içtepinın ele almışına benzetebilir. Şehvet düşkünlüğünü, evlilik bağlarıyla sımsıkı bağlayarak, zararsız hale getirmeye çalışabilir. İnsanlık nefret duyacaksa, bu nefreti gerçekten zararlı olan şeylere yöneltmenin iyi olacağını düşünür, Kilise, adalet kavramı konusunda işte bu şekilde hareket etmektedir.

Buna karşı iki cevap verilebilir, biri, oldukça üstünkörüdür; öteki, işin köküne inmektedir, üstünkörü cevap, Kilisenin adalet kavramının on iyisi olmadığıdır; esas cevap ise, nefret ile korkunun, bugünkü psikolojik bilgimizle ve sanayi tekniğimizle insan hayatından tamamıyla kaldırılabileceğidir.

İlk olarak birinci noktayı alalım ele. Kilisenin adalet kavramı türlü sebeplerden toplumsal bakımdan, istenmeyecek bir şeydir her şeyden önce de zekâ ve bilimi baltaladığı için. Bu kusur, İncillerden gelmektedir. İsâ bize küçük çocuklar gibi olmamızı söylüyor, ama küçük çocuklar yüksek matematiği anlayamazlar, paranın ilkelerini ya da hastalıkla çarpışma yollarını bilemezler. Kiliseye göre, bu gibi bilgi edinmek, görevlerimizden değildir. Kilise, eskisi gibi, bilimin kendi başına günah olduğunu ileri sürmüyor artık; ama günah değilse bile, tehlikelidir, çünkü zekânın kibire yol açması dolayısıyla Hristiyan dogmasından şüphelenmeğe başlanabilir, örneğin iki adam alın ele, bunlardan biri geniş bir tropikal bölgede sarı hummayı yenebilmiş, ama bu arada evli olmadığı kadınlarla bazı ilişkilerde bulunmuş; öteki, tembel tembel oturmuş, karısı bitkinlikten ölünceye kadar her yıl bir çocuk yapmış, çocuklarına bakmamış, yarası önlenebilecek hastalıklardan ölmüş, ama hiçbir zaman zinada bulunmamış. Her iyi Hristiyan, bu adamlardan İkincisinin birincisine göre daha erdemli olduğunu ileri sürecektir. Bu gibi bir davranış Tabii tamamıyla boş inanca dayanmakta ve akla aykırı olmaktadır. Günahın önlenmesi, olumlu meziyetten daha önemli görüldüğü süre, bilimin yardımının önemi tanınmadıkça, bu gibi saçmalıklar ister istemez yaşayacaktır.

Kilisenin tatbik ettiği şekilde korku ve nefretin kullanılmasına karşı ikinci, daha temel olan itiraz, bu duyguların bugün eğitim, İktisadi ve siyasi devrimler sayesinde insanın yaradılışından hemen hemen tamamıyla denebileceğidir. Eğitim devrimi, temeli teşkil etmelidir, çünkü nefret ve korku duyan kimseler bu duygulara aynı zamanda hayran kalacaklar ve tekrarlamak isteyeceklerdir, bu hayranlık ve dilek vasat Hristiyan’daki gibi bilinçdışı da olabilir. Korkuyu ortadan kaldırmayı amaç güden bir eğitimin kurulması hiç de güç değildir. Çocuğa iyilikle davranmak, onu feci sonuçlar doğurmayacak teşebbüslerini mümkün kılacak bir ortama koymak, akıldışı korkuları olan büyüklerle temasa getirmemek, karanlıktan farelerden veya toplumsal devrimlerden korkmayan kimseler arasına koymak gerekir. Çocuk ağır ceza da görmemelidir, tehdide, aşırı derecede azara maruz kalmamalıdır. Bir çocuğu, nefret etmesinden kurtarmak daha güç iştir. Kıskançlık doğuran durumlar, türlü çocuklar arasında inceden inceye âdil bir şekilde önlenmelidir. Çocuk, hiç olmazsa ilişkisi olduğu bazı büyükler tarafından sevildiğini duymalıdır, hayata ve sağlığa tehlike teşkil eden durumlar dışta kalmak üzere, Tabii, faaliyet ve meraklarından alıkonmamalıdır. özellikle cinsiyet konusunda yasak konmamalıdır, ya da geleneksel kafalı kimselerin uygunsuz gördüğü konularda konuşmaktan alıkonmamalıdır. Bu basit ilkeler baştan dikkat edilirse, çocuk korkusuz ve dostluk içinde büyür.

Bununla birlikte, ergin hayatına başladığı zaman, böyle yetişmiş bir genç, kendinin bir haksızlık, salimlik, sefillik dünyasına daldığını fark eder. Çağdaş dünyamızda varolan adaletsizlik, zulüm ve sefalet geçmişten bize kalan mirastır, en son kaynağı da iktisada dayanmaktadır, çünkü yaşama vasıtaları için, ölüm-kalım yarışması eskiden kaçınılmaz bir şeydi. Çağımızda kaçınılmaz değildir. Bugünkü sanayi tekniğimizle, istersek, herkesi geçindirebilecek kadar malzeme sağlayabiliriz. Savaşı, salgın hastalıkları ve açlığı, gebeliği önlemeye tercih eden Kiliselerin siyasi etkisi tarafından önlenmese, dünya nüfusunun belli bir seviyede donup kalmasını da sağlayabiliriz. Evrensel mutluluğu sağlayabilecek bilgi vardır; bu amaç için kullanılmasının biricik engeli dinin söyledikleridir. Din, çocuklarımızın rasyonel bir eğitim görmesine engel olmaktadır; din savaşın esas sebeplerini ortadan kaldırmamızı önlemektedir; din, günah ve ceza konusundaki eski vahşi öğretilerin yerine, bilimsel işbirliği ahlâkını öğretmemize engel oluyor. Olmasa, insanlığın bir altın çağın eşiğinde olması mümkündür.

Sh: 22-44

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM
(Why I am Not a Christian an Examination of the God
Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] )
Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM (Why I am Not a Christian an Examination of the God‐Idea and Christianity) BERTRAND RUSSELL


 Çeviren: ENDER GÜROL

 

Bu yazı, ilkin 6 Mart 1927 de Londra’daki bir toplantıda okunmuştur.]

Bugün ele alacağım konu, “Neden Hristiyan değilim?” adını taşıyor, ilkin “Hristiyan” sözünden ne anlaşıldığını belirtmek iyi olur sanırım. Bugün bu kelime çoğu kimse tarafından gelişigüzel kullanılmaktadır. Bazıları, iyi bir hayat sürmeğe çalışan kimse olarak görüyor sadece. Bu anlamda, sanırım bütün dinlerde ve mezheplerde Hristiyan denecek kimselerin olması gerekecek; ama bunun, kelimenin esas anlamı olduğu kanısında değilim, çünkü Budistler, Konfüçyüsçüler, Müslümanlar gibi Hristiyan olmayan birçok insanlar da iyi bir hayat yaşamağa çalışmaktadır. Hristiyan’dan anladığım, kendi içine doğan ışıkların kılavuzluğu altında yaşamağa çalışan kimse değildir. Kendinize Hristiyan diyebilmeniz için önce belli bir ölçüde kesin inancınızın olması gerektiğini sanıyorum. Bu kelime St. Augustine veya St. Thomas’ın zamanındaki anlamı taşımamaktadır bugün. O günlerde, biri Hristiyan’ım dediği zaman, ne demek istediği açıkça anlaşılırdı. Büyük bir kesinlikle açıklanmış bir inançlar topluluğunu kabul ediyordunuz demekti, bu inançların her bir noktasına bütün gönlünüzle inanıyorsunuz demekti.

HIRİSTİYAN KİME DERLER?

Bugünkü anlamı biraz değişti. Hıristiyanlıktan anladığımız bugünkü anlam daha bir belirsiz. Bununla birlikte, kendine Hristiyan diyen kimsenin iki ayrı özelliğe sahip olması gerekmektedir. Bunlardan biri, dogmatik niteliktedir Tanrıya ve ruhun ölümden sonra yaşadığına inanmanız gerektir. Bu iki şeye inanmıyorsanız, Hristiyan’ım diyemezsiniz. Sonra, İsâ konusunda da bazı şeylere inanmanız gerektir. Örneğin, Müslümanlar da Tanrıya ve ruhun öldükten sonra yaşadığına inanırlar, ama kendilerine Hristiyan demiyorlar. Hiç olmazsa, İsâ’nın, Tanrı değilse bile, insanların en iyisi ve en bilgesi olduğuna inanmanız gerekir. Buna da inanmazsanız kendinize Hristiyan demenize hakkınız yoktur. Almanaklarda veya coğrafya kitaplarında bu-kelimenin ayrı bir anlamı yok değildir, dünyanın nüfusunu, Hristiyan, Müslüman, Budist veya fetişistler v.s. diye ayırmaktadırlar; bu anlamda Tabii hepimiz Hristiyan oluyoruz. Coğrafya kitapları hepimizi içine alıyor, ama bu  sadece coğrafya ile ilgili bir konu olduğu için gözönüne getirmeyebiliriz. Bu yüzden, sizlere, Hristiyan değilim derken, iki noktayı gözönünde tutmamız gerekiyor; birincisi Tanrıya ve ruhun ölümden sonra yaşadığına niçin inanmadığımdır; İkincisiyse, her ne kadar İsâ’yı büyük bir ahlâkçı olarak kabul ediyorsam da, insanların niçin en iyisi ve bilgesi olmadığıdır.

Geçmişte, Tanrıya inanmayanların başarılı birtakım çabaları olmasaydı, Hıristiyanlığın bu denli esnek bir tanımını yapamazdım. Demin de dediğim gibi, bu kelime eskiden daha çok şey ifade ediyordu, örneğin, cehenneme inancı kapsıyordu. Yakın zamanlara kadar sonsuz cehenneme inanç, Hıristiyanlığın temel bir konusuydu. İngiltere’de bildiğiniz gibi, Meşveret Meclisinin bir kararıyla temel niteliğinden çıkmıştır, Canterbury Başpiskoposuyla York Başpiskoposu bu kararı kabul etmemişlerdir; ama bizim ülkemizde dinimiz Parlâmentodan çıkan bir Kanun’la düzenlenmektedir, bu bakımdan Meşveret Meclisi piskopos hazretlerine kulak asmadan, cehennem kavramını Hristiyan için gerekli kılmamıştır. Böylece Hristiyan’ın cehenneme inanması gerektiği üstünde durmayacağım.

TANRININ VARLIĞI

Tanrının varlığı konusu büyük ve ciddİ bir sorundur, doğru dürüst ele alabilmem için, İsâ yeniden gelinceye kadar sizleri burada tutmam gerekir, bu bakımdan, oldukça kısa bir özetini yaparsam, beni bağışlayacağınızı umarım. Katolik Kilisesinin, Tanrının varlığının, sadece akılla doğrulanabileceği dogmasını koymuş olduğunu bilirsiniz Tabii. Bu oldukça acayip bir dogmadır, ama onların dogmalarından biridir. Bunu koymalarına sebep, bir zamanlar, özgür düşünürler’in, Tanrının varlığına karşı aklın ileri sürebileceği filân falan kanıtlar olduğunu, ama Tanrının varlığını inançlarıyla kavradıklarını söylemeyi âdet edinmiş olmalarıydı. Kanıtlar ve sebepler, uzun uzun ortaya konmuş, Katolik Kilise ise bunlara bir son verilmesi zorunluluğunu duymuştu. Bu yüzden Tanrının varlığının akılla tek başına doğrulanabilir olduğunu söylemişler ve bunu doğrulamak için kanıt diye düşündükleri bazı şeyler ileri sürmüşlerdir. Tabii bu kanıtlar çoktur, biz sadece birkaçını ele alacağız.

İLK NEDEN

Anlaşılması en kolay ve basit olan ilk Neden’dir herhalde. (Buna göre, bu dünyadaki herşeyin bir nedeni vardır, ama bu nedenler zincirinde gittikçe geriye gidecek olursanız ilk Neden’e varırsınız, bu İlk Neden’e de Tanrı denmektedir.) Bu muhakeme, günümüzde büyük önem taşımamaktadır, çünkü bir kere, neden dediğimiz şey, eskiden nedenden anlaşılan şey değildir artık. Filozoflar ve bilim adamları nedensellik üstünde çalışmışlardır, ama bugün eskisi gibi önem taşımamaktadır; ayrıca bir İlk Neden muhakemesinin geçerli olmadığını da görebilirsiniz. Gençken ve bu sorunlar üstünde ciddİ olarak kafamı yorarken uzun bir süre ilk Neden muhakemesini benimsemiştim, sonunda, bir gün 18 yaşında John Stuart Mill’in kendi hayat hikâyesini okudum; orada şu cümleyle karşılaştım: “Babam bana “Beni kim yarattı?” sorusunun cevaplandırılamayacağını öğretti, çünkü bu soru başka bir soruya yol açıyordu hemen, “Tanrıyı kim yarattı?” sorusuna.” Bu basit cümle, ilk Neden muhakemesinin yanlışlığını öğretti, hâlâ da böyle düşünmekteyim. Her şeyin bir nedeni olması gerekiyorsa, Tanrının da bir nedeni olması gerektir. Nedensiz herhangi bir şey olabilirse, dünya Tanrının kendi de olabilir, böylece bu muhakemenin geçerli yanı kalmaz. Bu, Hindu’ların görüşüne benzer, onlara göre dünya, bir fil üstünde durmaktadır, filse bir kaplumbağanın. “Peki, ya kaplumbağa?” diye sorulunca, Hintli, “Konuyu değiştirsek nasıl olur?” diye cevap vermiştir. Bu muhakeme de hemen hemen berikiyle aynı. Dünyanın nedensiz o1arak meydana gelmemesi için bir sebep yok; aynı şekilde ezeldenberi var olmuş da olabilir. Dünyanın bir başlangıcı olması için sebep yok. Nesnelerin bir başlangıcı olması fikri, hayal gücümüzün yoksulluğundan olsa gerek. Bu yüzden, ilk Neden muhakemesi konusunda fazla durmayabilirim.

TABİAT KANUNU

Tabiat kanunundan da sık sık görülen bir muhakeme çıkmaktadır. Bu muhakeme, bütün onsekizinci yüzyıl süresince, özellikle de Sir Isaac Newton’un etkisi altında, gözde bir düşünüş yoluydu, insanlar, gezegenlerin güneşin çevresinde çekim kanununa göre döndüğünü gözlemişlerdi, Tanrı bu şekilde dönmelerini buyurduğundan, bu gezegenler böyle dönmek zorundaydılar. Bu, Tabii, onları, çekim kanunun açıklamasından kurtaracak olan uygun ve basit bir açıklamaydı. Günümüzde, çekim kanununu, Einstein’ın getirmiş olduğu, oldukça karmaşık bir şekilde açıklıyoruz. Sizlere, Einstein’ın çekim kanunu üstünde ders verecek değilim, çünkü o da epey uzun zaman alır. Bilinmesi gereken şu var ki, günümüzde artık Newton’un sistemindeki tabiat kanunu geçerli değil, Newton’un sisteminde, kimsenin anlayamayacağı bir sebepten dolayı, tabiatın bir örnek bir hareketi vardı. Tabiat kanunları sandığımız birçok şeyin, bugün, aslında insanın alışkanlıkları olduğunu görüyoruz. Yıldızlar uzayının en uzak derinliklerinde bile ölçülerin aynı olduğunu biliyorsunuz. Bu elbette ki ilginç bir olgu, ama tabiat kanunu diyemezsiniz buna. Tabiat kanunları diye bakılan birçok şey de bu cinsten, öte yandan, atomların nasıl hareket ettiğini görecek olursanız, insanların sandığından ayrı olarak bu atomların tabiat kanununa boyun eğmediğinin farkına varırsınız, vardığımız kanunlar istatistik birtakım ortalamalardır ki, tesadüfi olabilirler. Hepimiz biliriz, zar attığınızda düşeş gelmesi için otuzaltı atışta bir ihtimal vardır, buna, zarın herhangi bir niyetle ayarlanmasının kanıtı olarak bakmıyoruz; tersine, her atışımızda düşeş gelecek olsaydı, o zaman bunun ardında bir niyet olduğuna inanırdık. Tabiat kanunlarının çoğu bu durumdadır. Tesadüf kanunlarından çıkan istatistik ortalamalardır; bu da tabiat kanunu konusunu eskisinden çok daha anlamsız yapmaktadır. Yarın değişebilecek olan bilimin geçici durumu bir yana, tabiat kanunlarının, bir kanun koyucusunu gerektirdiği fikri, tabiat ve insan kanunları arasındaki bir karışıklıktan doğmuştur. İnsan kanunları, size belli bir şekilde davranmanızı söyleyen, belli bir şekilde davranabileceğiniz veya davranmayacağınız, emirlerdir, ama tabiat kanunları nesnelerin aslında nasıl hareket ettiklerini anlatır, aslında ne yaptıklarının sırf bir gözlemi olduğu için de, onlara bu şekilde davranmasını söyleyen bir kimse olması gerektiğini, ileri süremezsiniz, çünkü böyle bile olsa o zaman şu soru çıkar karşınıza; “Tanrı niçin filân kanunu çıkardı da falan kanunu çıkarmadı?” Tanrının bunu sırf kendi canı öyle istediğinden yapmış olduğunu, herhangi bir nedene dayanmadığını söyleyecek olursanız, o zaman kanuna tâbi olmayan bir şeyin var olduğunu düşüneceksiniz, böylece tabiat kanunu silsileniz bozulmuş olacaktır. Koyu dindarların dediği gibi, Tanrının filân kanunu koyup, falan kanunu koymamasında bir hikmet vardır derseniz sebebin Tabii, en iyi evreni yaratmak olduğunu düşünürseniz Tanrının koyduğu kanunlarda bir sebep olsaydı, o zaman Tanrının kendi de kanuna tâbi olması gerekirdi, denebilir. Bu bakımdan, Tanrıyı araya sokarak herhangi bir fayda elde etmiş olmuyorsunuz. Tanrısal buyrukların dışında ve ondan önce bir yasa vardır gerçekte, Tanrı sizin amacınıza hizmet etmemektedir, çünkü kendi, En Son-Kanun Koyucu değildir. Kısacası, bu tabiat kanunu muhakemesinin eski gücü kalmamıştır. Muhakemeleri gözden geçirirken, zaman içinde yolculuğuma devam etmekteyim. Tanrının varlığını doğrulamak için ileri sürülen kanıtlar zaman geçtikçe niteliklerini değiştirmektedirler. İlkin kesin birtakım yanlışlar taşıyan, sert birtakım zihin muhakeme yolları vardı. Modern çağlara gelince, bunlar aydınlarca saygı görmemeğe başladı, ve ahlâkçılık belirsizliğine büründü.

NlYET

Bu süreçte atacağımız bundan sonraki adım, bizi niyet’e getiriyor. Hepiniz bilirsiniz niyetten çıkarılan muhakemeyi: dünyadaki her şey bizim yaşayabilmemiz için yapılmıştır, dünyada kıl kadar bir değişiklik olsa, üzerinde yaşayamayız. Niyetten çıkarılan muhakemedir bu.. Bu, bazen acayip bir şekle de bürünür: örneğin tavşanların beyaz kuyruğu olması, daha iyi vurulabilsinler diyedir. Tavşanların bu konuda neler düşüneceğini kestiremiyorum. Kolaylıkla a’aya alınabilecek bir muhakemedir bu. Voltaire’in sözünü bilirsiniz hepiniz, burnun gözlük takılabilmesi için yaratılmış olduğunu söylemişti. Bu çeşit alay, onsekizinci yüzyıldaki kadar gülünç değil, çünkü Darwin’den beri, canlı yaratıkların ortamlarına niçin uyduğunu daha iyi anlamış bulunuyoruz. Ortamları onlara değil, kendileri ortama uyabilecek şekilde meydana gelmişlerdir, ortama uymanın temeli de budur. Bunda herhangi bir niyetin olduğunu gösterecek bir taraf yoktur.

Niyet muhakemesine yakından bakacak olursanız, milyonlarca yıldır bu dünyanın, Hâkimi Mutlak, Kâdiri Mutlak tarafından, içindeki bütün şeylerle birlikte, bütün kusurlarıyla en iyi şekilde yaratıldığına inanıldığını görmek, insanı hayretler içinde bırakıyor. Ben kendim bir türlü inanamıyorum buna. Sizlere dünyayı mükemmelleştirmek için Hâkimi Mutlak ve Kâdiri Mutlak nitelikleri verilseydi, milyonlarca yıldır, Ku-Klux-Klan veya Faşistlerden daha iyi şey yaratamayacağınızı sanır mısınız? Üstelik, bilimin normal kanunlarını kabul edecek olursanız, gezegenimiz üstündeki hayatın ve insan hayatının ergeç sönüp gideceğini düşünmeniz gerek; çökmenin belli bir safhasında protoplâzmaya uygun bir ısı derecesi ve başka şartlar oluyor, bütün güneş sisteminin hayatında kısa bir ömür çıkıyor ortaya. Yeryüzünün gidişini ayda görmek mümkün; ölü, soğuk ve cansız…

Bu görüşün insanın içini öldürdüğü söyleniyor, bazıları size, insanın yaşayacağına olan inancının kaybolması halinde, artık yaşayamayacağını söylerler. İnanmayın; söyledikleri hep saçmadır. Kimse, bundan milyon yıl sonra neler olacağını umursamaz. Düşünseler bile, boşuna kafa yormuş olurlar, sadece kendilerini aldatırlar, o kadar. Onlar daha çok bu dünya ile ilgili sebepler yüzünden ya da sindirim bozukluğundan kaygılanmaktadırlar: ama bu dünyanın başına bundan milyonlarca yıl sonra gelebilecek bir şey için kimsenin ciddİ bir şekilde aldırdığı yoktur. Bu yüzden, her ne kadar hayatın kaybolup gideceği görüşü karanlık bir düşünceyse de her ne kadar insanların kendi hayatlarını kullanış şekillerini gördükçe bir avuntu duyuyor gibiysem de, hiç değilse, bunun böyle olacağını tahmin edebiliriz hayatı yaşanmaz hale getirecek bir şey değildir. Sadece dikkatinizi başka şeylere yöneltecektir.

TANRI KONUSUNDA İLERİ SÜRÜLEN AHLAKÎ KANITLAR

Şimdi başka bir safhaya geçiyoruz. Bu safhayı, Teistlerin (Tanrıya inananların) tartışmalarında zihin seviyesi bakımından bir düşüş gibi görüyorum; burada, Tanrının varlığını doğrulamak için ahlâkî kanıtlar denen şeye gelmiş oluyoruz. Tabii hepiniz bilirsiniz, eskiden Tanrının varlığını doğrulamak için üç zihin muhakemesi vardı, bunların hepsi de Saf Aklın Tenkidi adlı eserinde Kant tarafından ortadan kaldırılmıştır; ama bu kanıtları ortadan kaldırır kaldırmaz, kendisi, yeni bir kanıt ortaya çıkarmıştır, bu; ahlâkî muhakemedir, kendisi de tamamıyla inanmıştır buna. O da herkes gibiydi; zihin meselelerinde şüpheciydi, ama ahlâkî konularda annesinin dizi dibinde almış olduğu ilkelere kayıtsız şartsız inanıyordu. Bu, psikanalistlerin ısrarla üstünde durdukları şeyi gösteriyor: ilk çağrışımlarımızın sonrakilerden alabildiğine daha güçlü olarak karşımıza çıktığını.

Kant, dediğim gibi, Tanrının varlığını doğrulamak için yeni bir ahlâkî muhakeme uydurmuştur, bu da türlü biçimlerde, ondokuzuncu yüzyıl boyunca pek gözde bir muhakeme olmuştur. Türlü biçimlere girmiştir. Biri, Tanrı var olmadıkça doğru veya yanlış hareket diye bir şey olamayacağıydı. Şu anda iyilikle kötülük arasında bir ayrılık olup olmadığı konusunu tartışmıyorum, ayrı bir sorundur bu. Burada beni ilgilendiren şey; iyilikle kötülük arasında bir ayrılık olduğundan eminseniz, durumunuzun nasıl olacağı, bu ayrılık, Tanrının buyruğundan mı ileri gerektedir, yoksa değil mi?

Eğer Tanrının buyruğu yüzündense, o halde Tanrının kendi için iyilikle kötülük arasında bir ayrılık yoktur, bu bakımdan, Tanrı iyidir demenin bir anlamı kalmamaktadır. İlâhiyatçıların dediği gibi, Tanrı iyidir derseniz, o zaman iyilikle kötülüğün Tanrının buyruğuna bağlı olmayan bir anlamı olması gerekir, çünkü Tanrının buyrukları, Onun yapmış olmasına bağlı olmaksızın kötü değil, iyidir. Böyle söyleyecek olursanız, iyilikle kötülüğün sadece Tanrı tarafından yaratılmadığını, öz bakımından mantıken Tanrıdan önce olduğunu kabul etmeniz gerekecektir. Tabii isterseniz, bu dünyayı yaratan Tanrıya emir veren başka üstün bir tanrısal varlık olduğunu söyleyebileceğiniz gibi sık sık bana mümkün gibi gelen bir şey olan bazı gnostiklerin düşündüğü gibi, Tanrının bakmadığı bir ara bu dünyayı Şeytan yaratmış diyen görüşe de katılabilirsiniz. Bu konuda söylenecek pek çok şey var, ama bunu reddetmenin yeri değil şimdi burası.

ADALETİN YERİNE GETİRİLMESİ

Pek tuhaf bir ahlâkî muhakeme de şudur: dediklerine göre, dünyaya adalet getirilmesi için Tanrının varlığı şarttır. Evrenin bildiğimiz bu yanında büyük adaletsizlik vardır, çoğu zaman, iyi, acı çeker; kötü, güzel hayat sürer, bunların hangisinin daha kötü olduğunu söylemek kolay değildir; ama bir bütün olarak evrende adaletin kurulması gerekiyorsa, bu yeryüzündeki hayata denge teşkil etmesi için, gelecek bir hayatın varlığını kabul etmek gerektir. Bu yüzden bir Tanrı olması gerektiğini söylüyorlar, eninde sonunda adaletin kurulabilmesi için cennet ve cehennem de gerekmektedir bu durumda. Bu pek tuhaf bir muhakemedir, işe bilimci gözüyle bakacak olursanız şöyle derdiniz: ‘‘Ne de olsa bütün bildiğim dünya, bu dünya. Evrenin geri kalan bölümünden bir şey bildiğim yok, ama insanlar ihtimaller üstünde düşünebildiği süre, bu dünyanın güzel bir örnek olduğu, burada adaletsizlik varsa, başka yerde de varlığının pek muhtemel olduğu söylenebilir. “Bir portakal sandığını açtınız farz edelim, üzerindeki bütün portakalların kötü olduğunu gördünüz, altındakiler iyi olmalı ki, denge teşkil etsin”, demezsiniz. “Herhalde hepsi de kötü” diyeceksinizdir; bilimci bir göz de evren için böyle düşünecektir. Şöyle diyecektir: “Burada, bu dünyada çok adaletsizlik var, bu böyle olduğuna göre, dünyada adalet yoktur; böylece bir tanrısal varlığın lehine değil, aleyhine ahlaksal bir kanıt çıkmış oluyor.” Sizlere anlatmakta olduğum bu zihin muhakemelerinin gerçekte insanları harekete getirmediğini Tabii biliyorum. İnsanları Tanrıya inanmağa götüren şey, hiç de bir zihin muhakemesi değildir. Çoğu insanın Tanrıya inanması küçük yaştan öyle yetiştirildikleri içindir, başlıca sebep budur.

Sonra en güçlü sebeplerden birinin de, güven duygusu olduğunu sanıyorum; size bakacak, koruyacak kuvvetli bir ağabeyinizin olmasını istersiniz. Bu insanların Tanrıya inanma isteklerini etkileyen en derin etkenlerden biridir.

İSA’NIN KARAKTERİ

Rasyonalistler tarafından yeteri kadar ele alınmamış olan bir konu üstünde birkaç söz söylemek istiyorum; bu İsa’nın insanların en iyi ve en bilgesi olup olmadığı sorunudur. Bunun böyle olduğunu peşinen kabul etmemiz gerektiği sanılıyor genellikle. Ben öyle sanmıyorum. Dindar Hıristiyanlardan belki de daha çok İsa ile anlaştığım bir sürü nokta var. Yolun sonuna kadar onunla birlikte gidebilip gidemeyeceğimi bilmiyorum, ama dindar Hıristiyanların çoğundan daha uzun yol alabilirim birlikte. Hatırlarsınız, İsa şöyle demişti: “Kötüye karşı direnmeyin, sağ yanağınıza vururlarsa, sol yanağınızı çevirin.” Bu yeni bir ilke veya ahlâk kuralı değildir. İsa’dan beş altı yüzyıl önce Lao-Tze ve Buddha tarafından söylenmişti, ama bu Hıristiyanların benimsediği bir şey değildir. Örneğin şimdiki Başbakan Stanley Baldwin’in samimi bir Hristiyan olduğundan hiç şüphem yok, ancak aranızdan hiçbirine, gidip de onun sağ yanağına tokat atmanızı tavsiye etmem. Bu metnin mecazi anlamda söylendiğini düğünmüş olabileceğinizi sanıyorum.

Pek hoş bulduğum başka bir nokta daha var. İsâ şöyle demişti: “Yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.” Hristiyan ülkelerinin mahkemelerinde gözde olacak bir ilke olduğunu sanmıyorum bunun. Benim samanımda, gerçekten Hristiyan birçok yargıç vardı, davranışlarında Hristiyan ilkelerine karşı hareket ettiklerini sananını görmedim. Sonra İsâ şöyle der: “Senden isteyene ver, borç isteyeni geri çevirme.” Bu pek iyi bir ilkedir.

Burada siyasetin yeri değilse de, son genel seçimlerde genel tartışma konusu, senden ödünç isteyeni geri çevirip çevirmemek konusuydu, bu bakımdan ülkemizdeki liberaller ve muhafazakârların İsâ’nın söyledikleriyle uyuşmadığını düşünmemiz gerekiyor, çünkü o durumda ödünç isteyenlere karşı sırt çevirmişlerdi.

Büyük anlam taşıyan bir özdeyişi daha vardır İsâ’nın, ama Hristiyan dostlarımız nedense pek tutmazlar onu. Şöyle der: “Mükemmel olmak istiyorsan, neyin var neyin yoksa git sat, yoksula ver.” Bu pek güzel bir özdeyiştir, ama dediğim gibi, uygulandığı yoktur pek. Bütün bunların, uygulanması güçse de, iyi özdeyişler olduğunu sanıyorum. Ben kendim de uyguladığımı söylemiyorum ; ama bir Hristiyan’ın uygulamaması ile benim uygulamamam arasında tabii ayrılık var ne de olsa.

İSA’NIN SÖZLERİNDEKİ KUSURLAR

Bu özdeyişlerin mükemmel olduğunu kabul ettikten sonra, Incil’lerde söylenilen en üstün bilgelik ve iyilik’in İsâ’ya atfolunabileceğine inanmıyorum; burada tarihsel bir sorunla ilgili değiliz. Tarihsel bakımdan İsâ’nın yaşamış olup olmadığı tamamıyla belirsizdir, yaşamış olsa bile, hayatı konusunda hiçbir şey bilmiyoruz, bu bakımdan pek güç olan tarihsel sorunla ilgilenmiyorum. İncillerdeki İsa’yı ele alıyorum, İncilleri olduğu gibi inceleyecek olduğumuzda, bilgece olmayan birtakım şeyler buluyoruz. Bir kere, İsa’nın ikinci gelişi, o sırada yaşayan herkesin ölümünden önce olacaktı; haşmetle bulutlar arasından inecekti. Bunu doğrulayacak birçok metin vardır. Örneğin şöyle der: “İnsanın Oğlu gelmedikçe, İsrail’in şehirlerine gitmeyeceksiniz.” Sonra şöyle der: “İnsanın Oğlu, ülkesine varıncaya dek ölümü tatmayacak olanlar var aranızda”; ikinci gelişinin o sırada yaşayanların hayatında geleceğine inandığını gösteren daha birçok yerler vardır. İlk izleyicilerinin inancı buydu, ahlaksal vaazlarının çoğunun temeli de buydu.. “Yarını düşünmeyin” gibi sözler söylemesi, ikinci gelişin çok yakında olduğunu ve dünya işlerinin büyük önemi olmadığını sandığı içindi. İkinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyen birkaç Hristiyan tanıdım. Bir köy papazı vardı, cemaatini, ikinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyerek korkutuyordu, ama papazın bahçesinde ağaç diktiğini görünce, halkın içi bayağı rahatlamıştı. İlk Hıristiyanlar gerçekten inanıyorlardı buna, ve bahçelerine ağaç dikmekten çekiniyorlardı, çünkü İsa’nın ikinci gelişinin pek yakın olduğuna inanıyorlardı. Bu bakımdan, başka bilge kişiler kadar bilgelik göstermediği, başka bakımlardan da en üstün bilge olmadığı açıktır.

AHLAKÎ SORUN

Şimdi de ahlâkî sorunlara geliyoruz. Bence İsa’nın ahlâkî kişiliği konusunda pek ciddî bir kusur var, o da cehenneme inanması. Gerçekten tam anlamda insan olan kişinin, sonsuz cezaya uğrayacağına inanamayacağını sanıyorum. İsa, İncil’de anlatıldığına göre, sonsuz cezaya inanıyordu, vaazlarına kulak vermeyen kimselere karşı kinli bir öfke görülmektedir, bu, vâizlerde sık görülen bir davranış olmasına rağmen, en üstün mükemmeliyete uymamaktadır. Sokrates’te böyle bir davranış bulamazsınız örneğin. Kendi sözlerini dinlemeyen kimselere, pek tatlı ve uysal davrandığını görürsünüz; bence bir bilge kişi için, kinle karışık bir öfkeye kapılmaktansa, bu şekilde davranmak daha çok yakışır. Sokrates’in ölürken söylediklerini hatırlarsınız herhalde, kendisiyle anlaşmayan kimselere karşı davranışını da unutmamışısınızdır.

İncil’de İsâ’nın şöyle dediğini bilirsiniz: “Ey siz yılanlar, engerek yılanları, cehennemin lanetinden nasıl kurtulacaksınız?” Va’zını beğenmeyen kimselere söyleti bu sözleri. Bunun iyi bir davranış olduğunu inanmıyorum, cehennem konusunda daha birçok şeyler söylemiştir. Tabii Ruh-ül Kudüs’e karşı işlenen günah konusunda hepinizin bildiği bir metin vardır: “Ruh-ül Kudüs’e karşı söz söyleyen kimseler, ne bu dünyada, ne de ötekisinde bağışlanacaktır.” Bu sözler, dünyada dile getirilemeyecek kadar çok felâkete yol açmıştır; çünkü, her tür insan, Ruh-ül Kudüs’e karşı günah işlemiş olduğunu sanmıştır, ve ne bu dünyada, ne de gelecekteki dünyada affolunmayacaklarını düşünmüşlerdir. Yaradılışında yeterli bir acıma duygusu olan bir kimse, dünyaya bu çeşit korku ve dehşet salmazdı sanırım.

İsâ şöyle der: “insanın Oğlu, meleklerini gönderecektir, ülkesinden, suç işleyenleri, kötülük edenleri toplayıp bir ateş fırınına atacaktır; orada inlemeler ve diş gıcırdatmaları duyulacaktır.” Bu inleme ve diş gıcırdatma üstünde daha bir süre konuşmaktadır. Her satırda aynı şey devam etmektedir, okuyucuda, sanki bu inleyip sızlamadan bir zevk alıyormuş, yoksa bu kadar üstünde durmazmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Sonra, koyunlarla keçiler hakkında ne dediğini hatırlarsınız; ikinci gelişinde keçilerle koyunları birbirinden ayırırken keçilere şöyle diyecektir: “Gidin benden, siz ey lânetliler, sonsuz ateşe girin.” Şöyle devam eder: “Ve bunlar a onsuz ateşe gireceklerdir.” Şöylece ekler: “Eliniz suç işlerse, kesip atın onu; hiçbir zaman dinmeyecek olan ateşe bu elle girmektense, hayatta sakat olarak kalmak yeğdir”, “orada solucan bile ölmez, ateş hiçbir zaman dinmez.” Bunu defalarca söylemektedir. Bütün bu öğreti, cehennem ateşinin günahın cezası olduğu, bir zulüm öğretisidir. Dünyaya zalimlik getirmiş olan ve nesiller boyunca salim işkencelere sebep olmuş olan bir öğretidir; vakanüvislerinin İncillerde gösterdiği gibi ele alınırsa, bunun sebebinin kısmen İsâ’nın kendi olmuş olduğu görülür.

Daha az önemi olan başka şeyler de vardır. Gadarene domuzlarının örneği vardır, domuzların içine şeytan sokup da bayır aşağı denize doğru sürülmelerine bırakmak pek merhametlice bir davranış değildir. Unutmayın ki, kendi kâdiri mutlakdı, isteseydi şeytanları koyabilirdi; oysa, onları domuzların içine göndermiştir. Sonra şu acayip incir ağacı hikâyesi vardır, beni her saman şaşırtmıştır. İncir ağacına olanları hatırlarsınız. “Karnı açtı; uzaktan bir İncir ağacı gördü, üzerinde meyve bulurum umuduyla yanaştı; yanına yaklaştığında yapraktan başka bir şey görmedi, çünkü incir zamanı daha gelmemişti.” İsâ şöyle cevap verdi: “Hiçbir insan bundan böyle senden meyve yemeyecektir,”… Petro da ona şöyle dedi: “Bakın efendim, lânetlediğiniz incir ağacı kuruyuverdi.” Bu pek tuhaf bir hikâyedir, incir zamanı olmadığı için incir ağacında suç bulmak acayiptir. Ne bilgelik konusunda, ne de erdem konusunda, İsa’nın tarihteki bazı şahsiyetlerin seviyesine ulaşmış olduğunu sanmıyorum. Bu bakımdan, Sokrates ile Buddha’yı daha yüksek seviyede tutmaktayım.

DUYGU ETKENİ

Önce de söylediğim gibi, insanların dini kabul etmelerinin gerçek sebebinin akılla ilgisi yoktur. Dini, duygu yoluyla benimsemektedirler. Çoğu zaman, dine saldırmanın kötü olduğu, çünkü dinin insanları erdemli yaptığı ileri sürülmüştür. Böyle denmesine rağmen, ben kendim böyle bir şey görmedim. Bu muhakeme Samuel Butler’in Erewohn Revisited adlı kitabında incelikle alaya alınmıştır. Hatırlarsınız, Erewohn’da. uzak bir ülkeye varan Higgs diye biri vardır, bir süre yaşadıktan sonra, oradan bir balon’la kaçar. Yirmi yıl sonra o ülkeye döndüğünde, yeni bir din görür, bu din, “Güneşin Çocuğu” dinidir. Güneşin çocuğunun göğe yükselmiş olduğu söylenir ona. Göğe Yükseliş Bayramı’nın kutlanmak üzere olduğunu görür, Profesör Hanky ile Panky’nin birbirlerine Higgs denen adamı hiç görmediklerini söylediklerini işitir, inşallah hiç görmeyiz diye fısıldanmaktadırlar; ama bunlar Güneş Çocuğu dininin yüksek rütbeli rahipleridir. Buna çok kızar, onlara yaklaşır ve der: “Bütün bu yalan düzeni ortaya koyacağım ve Erewohn’lulara balonla yukarı gidenin benden başkası olmadığını göstereceğim.” Kendisine şöyle denir: “Sakın ha, çünkü bu ülkenin bütün ahlâkı bu efsane üstüne kurulmuştur, göğe çıkmadığını bilecek olurlarsa, kötü olurlar”; buna inanarak sessizce uzaklaşıp gider.

Fikir budur: Hristiyan dinini kabul etmeyecek olursak hepimiz kötü oluruz. Hristiyan dinini benimsemiş olan kimselerin çoğunun son derece kötü kişiler olduğunu sanıyorum. Herhangi bir devrenin dini ne kadar yoğun olmuşsa, dogmatik inanç o kadar kuvvetli olmuş, zalimlik o denli artmış ve işler o denli bozulmuştur. Hristiyan dinine gerçekten inanan kimselerin olduğu İman devri denen çağlarda, işkenceleriyle birlikte Engizisyon vardı; zavallı insan sürüleri büyücü diye yakılmıştı; din uğruna, insanlara, akla gelebilecek her türlü zalim davranışta bulunulmuştu.

Dünyaya şöyle bir bakındığınızda, insanın duygusunda her ileri gelişme, ceza hukukunda her ilerleme, savaşın azalması için her teşebbüs, renkli ırklara karşı davranışta daha bir düzelme veya köleliği ortadan kaldırmak için yapılan her teşebbüs, dünyada ahlâkî alanda gerçekleştirilen her ilerleme, dünyanın teşkilâtlanmış Kiliseleri tarafından muhalefet görmüştür. Kiliseler halinde teşkilâtlanmış olan Hristiyan dininin bugüne kadar dünyadaki ahlâkî ilerlemenin başlıca düşmanı olduğu gibi, hâlâ da olmakta devam ettiğini açıktan açığa ilân ediyorum.

KİLİSELER İLERLEMELERE NASIL ENGEL OLDU

Bunun hâlâ böyle olduğunu söylersem, belki fazla ileri gittiğimi düşünürsünüz. Fazla ileri gittiğimi sanmıyorum. Şu olguyu ele alın bir. Söyleyeceğim şeyi hoşgörüyle dinleyeceğinizi umarım. Hoş bir gerçek değildir, ama Kiliseler hoş olmayan gerçekleri açıklamak sorunda bırakıyor insanı. Farz edin ki, üstünde yaşadığımız şu dünyada, tecrübesiz bir kız, frengili bir adamla evleniyor, bu durumda Katolik Kilisesi şöyle diyor: “Bu bozulamaz bir kutsal bağdır. Ömrünüz boyunca birlikte kalacaksınız. Bu kadının frengili çocuklar doğurmasını önleyecek hiçbir tedbirin alınmaması gerekiyor. Katolik Kilisesinin dediği bu. Ben bunun hayvanca bir zulüm olduğunu söylüyorum, Tabii yakınlıkları dogmayla engellenmemiş, ya da ahlâkî yaradılışı acıma duygusuna karşı tamamıyla körleşmemiş olan hiç kimse bu durumun devam etmesi gerektiğini ileri süremez.

Bu sadece bir örnek. Bugün Kilise, ahlâk dediği şey üstünde durarak, insanları gereksiz ve haketmedikleri her çeşit cezaya çarptırılmaktadır. Tabii, bildiğimiz gibi, acıyı dünyada azaltmak amacında olan ilerlemelere de geniş çapta muhalefet göstermektedir, buna sebep, insanın mutluluğu ile hiç ilgisi olmayan birtakım dar davranış kurallarına ahlâk damgasını vurmuş olmasıdır; filân filân şeyin insanlığın mutluluğu uğruna yapılması gerektiğini kendilerine söyleyecek olsanız, bunun konuyla ilgisi olmadığını söylemektedirler, “insanın mutluluğunun ahlâkla ne ilgisi vardır?

Ahlâkın amacı, insanları mutlu kılmak değildir.”

DİNİN TEMELİ OLAN KORKU

Dinin, her şeyden önce ve genellikle korku üstüne kurulmuş olduğunu sanıyorum. Bu kısmen bilinmeyenin korkusudur, kısmen de, söylemiş olduğum gibi, başınıza gelecek güçlüklerde ve itişmelerinizde yanı başınızda duracak bir ağabeyin olmasını size isteten korkudur. Bütün dinin kökü korkudur bilinmeyenin, yenilmenin ve ölümün saldığı korku. Zalimliği doğuran korkudur, bu bakımdan zalimlikle dinin baş başa gitmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bu iki şeyin temelini korku teşkil etmektedir. Bu dünyada artık biraz anlamağa başlayabilir, bilimle bu korkulan kontrol altına alabiliriz, bilim, Hristiyan dininin Kiliselerin ve eski ahlâk kurallarının aleyhine adım adım ilerlemektedir, insanlığın çağlar boyunca esiri olduğu bu korkuyu bilim sayesinde yenebiliriz. Bilim, öyle sanıyorum ki, kendi kalbimizde, artık hayali destekler aramamayı, gökte müttefikler uydurmamayı çağlar boyunca Kiliselerin biçime sokmağa çalıştığı bu dünyayı üstünde yaşanabilecek bir yer yapmak için kendi çabamıza güvenmeyi öğretecektir.

NE YAPMAMIZ GEREK

Kendi ayaklarımızın üstünde durmayı, dünyaya âdilce ve doğrudan doğruya bakmayı istiyoruz iyi ve kötü gerçekleriyle, güzellikleriyle çirkinlikleriyle görmek istiyoruz onu; dünyayı olduğu gibi görmek istiyoruz, ondan korkmak istemiyoruz. Bize salmış olduğu korku karşısında köle gibi olmak istemiyoruz; zekâ ile dünyayı fethetmek istiyoruz. Bütün Tanrı kavramı eski Doğu despotizmlerinden türemedir. Özgür insanlara yakışmayacak bir kavramdır. Kiliselerde, insanların alçalarak günah işlediklerini açıklamalarını ve daha başka şeyleri gördükçe, kendine karşı saygısı olan insanlara yakışmayacak bir durum ortaya çıkmaktadır. Ayağa kalkalım ve dünyaya olduğu gibi bakalım.. Dünyadan azami derecede faydalanalım, dilediğimiz kadar iyi olamazsa da, ne de o:sa şu ötekilerin çağlar boyunca yapmak istediklerinden daha iyi olacaktır, iyi bir dünyanın bilgiye, acıma duygusuna, cesarete ihtiyacı vardır; geçmişe özlemle bakmanın, bilgisiz kimselerce söylenmiş olan sözlerin özgür zekâyı zincirlemesine ihtiyaç yoktur. Korkusuz bir görüş ve özgür bir zekâya ihtiyacı vardır. Gelecek için umuda ihtiyacı vardır, ölmüş olan bir geçmişe bakıp durmanın anlamı yoktur, zekâmızın yaratabileceği gelecek, o    geçmişten çok daha yüksek seviyeye ulaşacaktır..

Sh:3-21

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM
(Why I am Not a Christian an Examination of the God
Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] )
Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

EĞİTİM VE EKONOMİ / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

 

Bugün Batı ülkelerindeki halk eğitiminin eleştirmeyi gerektiren niteliklerini önceki bölümlerde gördük. Eğitimdeki ve başka alanlardaki bozuklukların ekonomik nedenlere dayandığı kanısında olanlar var. Ben buna inanmıyorum. Her ekonomik düzende bir ölçüde saçmalık ve iktidar sevgisi olacağını, bunların da yetkin bir eğitim düzeninin yaratılmasını engelleyeceğini sanıyorum. Bununla birlikte ekonomik etkenlerin eğitim üzerine etkisi çok derindir; çok kez ilk bakışta anlaşılmaz. Bu bölümde, çeşitli çağlarda ve ülkelerde, eğitimdeki ekonomik etkenleri ayırmaya çalışacağım.

Avrupa’da Karanlık Çağlardan sonra tekrar canlanan eğitim, papazlar sınıfının özel hakkıydı. Eğitimin dinsel köklere dayanan bazı özellikleri bugüne dek yaşamıştır. Rönesans’tan önce orta soylular genellikle oldukça bilgisizdi. Oysa papazlar, özellikle keşişler, çok kez geniş bilgiye sahiptiler. Biraz Latince bilmek mesleğin bir gereksinmesiydi, ama bu fazla bir şey sayılmaz. On bir, on iki ve on üçüncü yüzyıllarda öğrenimin yeniden canlanmasının asıl nedenleri, özellikle Sicilya ve İspanya’daki Araplarla ilişkilerdi. Bu ilişkilerin geniş çapta ekonomik nedenleri vardı elbette.

Ama öğrenim üzerine etkileri küçük sayıda insanın çıkarlara bağlı olmayan zihinsel meraklarının sonucu olmuştur.[ Bak, The Legacy of Israel (İsrail'in Mirası), Oxford University Press, çeşitli yazarlar, sayfa 204.]

Skolastik felsefe ve genellikle ortaçağ öğrenimi, rahipler sınıfından küçük bir azınlığın öğrenme isteğinden doğmuştur. Bunlardan çoğu çalışmalarından pek az maddi çıkar elde ediyordu. Atak düşünüşlerinden ötürü adlan kötüye çıkanların sayısı da az değildi. Bu akım için keşişlerin ve rahiplerin varlığı gerekliydi, ama temel neden yalnız bilgi susuzluğuydu.

Dinle uğraşan toplumun dışında kalan Boyluların eğitimi bu biraz daha sonra başlamıştır konusunda da aynı şey söylenebilir. Denilebilir ki, bu dünya ile ilgili öğrenim imparator II. Frederik’le başlamıştır. II. Frederik erken yaşta müslümanla ilişkilerde bulunmuştu, doğruluğu saptanabilecek her şeye karşı doymaz bir merak içini kemiriyordu. On beşinci yüzyılda İtalya’da Yunancanın canlanması ve İtalya’dan kuzey uluslarına yayılan saray aşkının başlangıcı, öğrenmek için öğrenme sevgisine verilebilir. Kısa zamanda bu itici gücün yitirildiği doğrudur. Latince ve yunanca bilmek bir efendinin ayırıcı niteliği haline geldi; çocuklar bunları öğrenmeye zorlandı. Sonuç olarak insanlar öğrenme zevkini yitirdiler. Bununla birlikte o zaman bile klasikleri öğrenme nedeni ekonomik değil gösterişçi idi. Kültür edinemediği nedeni ile hiçbir toprak sahibi kiralarını almaktan geri kalmıyordu. Keşiş gibi soylu da çok boş zamanı olan insandı; isterse, faydacı amaç gütmeden, zevk için öğrenebilirdi. Bilginin kendi başına değerli olduğu kavramı henüz bazı üniversitelerde ve geç kalmış birkaç filozof (ben de bunlardan biriyim) arasında yaşıyor. Ama eğitimin görevinin ne olduğu görüşünü tümüyle değiştiren olaylar olmuştur. Bunların en önemlisi herkes için zorunlu eğitimin kabul edilmesidir. Çocuklar okuma yazmayı bilirlerse daha iyi yurttaşlar ve daha becerikli işçiler olabilecekleri anlaşılmıştır. Skolastik geleneğin bu amaç için çalışan devlet adamlarını engellediği doğrudur. İlkokullarda eğitim hemen tümüyle kitaplara dayanır. Oysa, yarısı kılgılı bir eğitimin devlet adamının amacına daha iyi hizmet edeceği ileri sürülebilir. Bu yönden Rus eğitimi çağımıza daha iyi uyarlanmıştır. Bununla birlikte ilkokullar genellikle kendilerinden istenileni yapmışlardır. Bugün tüm uygar ülkelerde hükümetin en gerekli araçlarından biri ilkokullardır.

Faydacı bir eğitim görüşüne götüren başka bir etken, bilim ve endüstrinin gelişmesidir. Bugün teknik işlemler bilgi gerektirir; yeni buluşlar servetin ve ulusal büyüklüğün kaynağıdır. Daha önceki bir çağın gelenekleri bu yönden de günün gereksinmelerine uymayı, Rusya dışında, engellemiştir. Eğitimi yalnız faydacı düşünüşler yönetse, bilim ve endüstri tekniğine bugünkünden fazla yer verilir, edebiyat kültürü çok daha az yer alırdı. Henüz tümüyle böyle olmasa bile, durum yavaş yavaş değişiyor. Çok geçmeden o duruma gelinecek.

Ekonomik nedenlerin eğitim üzerine etkisi beş bölüm altında incelenebilir. Bunları sıra ile ele alalım.

Bir: Bir devletin ekonomik koşullarına göre eğitime harcayabileceği para miktarı değişir. Endüstri devrimi ile Batı ulusları zenginleşmesiydi, herkes için zorunlu eğitim mümkün olmazdı. Hiçbir ulus bilgiye, Çinlilerin Batı ölçülerini benimsemeden önce gösterdikleri saygıyı göstermemiştir. Fakat Çin, nüfusunun yüzde beşinden fazlasına okuma yazma öğretecek zenginlikte değildi. 1780 ya da 1830 İngiltere’sinde, herkese eğitim sağlamaya yeterli vergiler yüklemek çok zor olurdu. Bugün bile ana okulları sağlamak, az rastlanan bazı durumlar dışında, olanaksız sayılıyor. Öte yandan, okuldan ayrılma yaşının yükseltilmesinin ekonomik sorunlar doğuracağı düşünülmüyor. İşsizlikten ve yüksek gümrüklerden ötürü, iş adamları bir kimsenin işinin diğerini yoksulluğa itelediği düşüncesinde birleşiyorlar. Böylece toplumun bir bölümünün verimli işlerden alıkonması toplumun yararına olacak. Buna dayanarak, çocuklar daha uzun süre okulda tutulursa hepimizin zengin olacağı düşünülüyor. İngiltere’de okul yaşını yükseltmeye karşı engel ekonomik değil, tanrı-bilimseldir; mezhepler çocukların hayata hangi boş inanlarla atılması konusunda anlaşamıyorlar.

İki: Eğitimin amaçlarından biri verimin artırılmasıdır. Belki de bu herkes için eğitim görüşünü ilk ortaya atanların kafalarındaki temel nedendi. Bu sağlam bir nedendir elbette. Okuyup yazabilen bir toplum, okuyup yazamayanlardan daha beceriklidir. Verimi en yüksek düzeyine çıkarma isteği teknik eğitim, bilimsel öğretim ve araştırmanın geliştirilmesinde daha doğrudan etkili olmuştur. İngiliz Hükümeti araştırma alanına çok az para harcıyor. Sağlam ekonomik hesaplarla hareket etse çok daha fazla harcardı. Bunun nedeni, devlet hizmetlerinde çalışanların çoğunu klasik bir eğitim görmüş olması, çağdaş insanın bilmesi gereken şeyleri bilmemesidir, örneğin, tıp araştırmalarını ele alın. Orta bir yurttaş yaşamının başında ve sonunda toplum için bir gider, çalışma yılları süresince bir gelir kaynağıdır. Ölen çocuklar tümüyle ekonomik bir kayıptır. Bu nedenle erken yaşlarda ölümün azaltılması devlet için bir kazançtır. Ya da tarımın birçok kollarında önemli bir sorun olan böcekler bilimini düşünün. Bu konuda yapılan harcamaların azlığı bile bile para yitirmek demektir. Açıkça belli olan ve iyi reklâm edilen endüstri kolları sentetik boyalar, yüksek patlayıcılar, zehirli gazlar v.b.  üzerine bir şey söylemiyorum. Bunların bazıları zararlıdır, bazıları değil. Aydın sayılan kişilerin bile çoğu bilimsel bilginin yararını anlamamışlardır.

Bu anlaşıldığında, daha büyük bilimsel bağışlar olacağını, ve orta öğretim programlarında bilime daha büyük yer verilebileceğini bekleyebiliriz.

Üç : Dağıtım düzeninin eğitim üzerine çok derin etkisi var. Bu etki yukarıda ele alınan iki etkeninkinden daha büyüktür. Dağıtım düzeni, toplumun sınıflara bölünmesini belgiler; sınıflı bir toplumda ayrı sınıflar ayrı eğitim görecektir. Kapitalist bir toplumda en az eğitim görenler ücretli işçilerdir. En çok eğitimi bilgi gerektiren bir mesleğe girmek isteyenler görür. «Efendi» ya da iş adamı olacaklar için orta bir eğitim uygun sayılır. Genellikle bir çocuk ana babasıyla aynı toplumsal sınıfa bağlıdır. Ama üstün yetenekleri ile burs kazananlar ücretli işçi sınıfından meslek sınıflarına yükselebilirler. Böylece İngiltere’de ücretli işçi sınıfında doğan en büyük beyinler siyasal yönden kısırlaştırılıyor, doğumdan bağlı olmaları gereken sınıftan ayrılıyorlar. Sınıfların bu değişkenliği açısından bir zenginler toplumu soylular toplumundan ayrılık gösterir. Zenginler toplumunda soylular toplumundakinden daha az ihtilâl eğilimleri görülmesinin bir nedeni budur.

Ona karşı olanların «kapitalizm» adını verdikleri ekonomik düzen karmaşık bir düzendir. Bu düzenin bir ölçüye dek çözümlenmesi amaçlarımız yönünden önemlidir. Bugün Sovyet Rusya dışında çağdaş dünyada üç ana servet kaynağı olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, toprağa ve doğal tekellere sahip olmak; İkincisi, aterkil ailede kalıt; üçüncüsü iş teşebbüsleridir. Bunlar birbirleriyle ayrılmaz biçimde bağlı değildir. Henry George İkinciye ve üçüncüye dokunmadan birincisini ortadan kaldırmak istedi. Katolik örgütünde birincisi vardır, üçüncüsü de olabilir; ama İkincisi yoktur. Yahudilere karşı olan belirli kişilerin acı eleştirilerine bakılırsa, birincisini ve İkincisini yaşatmak, üçüncüsünü yok etmek isterler. Kanımca, soylular düzeninin kalıntıları olan toprak sahipleri ve kalıt, sosyalist eleştiriye iş teşebbüsünden daha açıktır. Bazan yalnız iş teşebbüsüne dayanıyorsa, Henry Ford’un durumunda olduğu gibi, bunun topluma faydası kadar zararı olduğu söylenemez. Kanıt olmadan genel olarak anlaşıldığı biçimde bir sınıf kavramı mümkün değildir, özellikle eğitimde önemli olan, zengin çocuklarının ücretli işçi çocuklarınınkinden ayrı bir eğitim görüyor olmasıdır. Soyluluk kalıntılarının zenginliği Avrupa’ya göre daha az etkilediği Amerika’da iş teşebbüsü asıl servet kaynağı sayılır. Bunun gençlerin kafasındaki etkisi, saygı gören servet kaynaklarının toprak sahipliği ve kalıt olduğu bir toplumda kinden ayrıdır. Burada bireysel çabalara önem verilir; bu iyidir. Ama yarışçılık biçiminde bir çabaya önem verildiğinden toplumculuğa karşıdır. Daha hakbilir bir ekonomik düzende böyle yarışma ve bildiğimiz şekilde sınıflar olmazdı. Yine de bir biçim yarışma ve bir anlamda ayrı sınıflar olabileceği doğrudur. Ama bu biçim ve anlam alışageldiğimizden ayrı olacaktır. Komünist toplumda iktidar mevkileri ve yapılması hiç hoşa gitmeyen işler olacak. Bu mevkilerde bulunan kişiler bir anlamda yüksek bir sınıf meydana getirecekler. Daha iktidarlı ve daha hoşa giden işleri ele geçirmek için yarışma olacak. Ama servet ve ana-baba gücünün olmadığı bir dünyada her birey yalnız kendi yeteneklerine dayanarak yarışır, daha iyi eğitim koşulları sağladığı durumlara dayanarak değil. Komşusundan daha iyi bir eğitim görmüşse bu babasının zenginliğinden değil, daha iyi bir eğitimi alabilecek nitelikte olduğunu gösterdiği içindir. Bu nedenle, böyle bir toplumda sınıfları haklı kılacak nedenler bireylerin doğal niteliklerine dayanır, örneğin, büyük bir kemancı orta bir kemancıdan daha fazla para almasa bile, ondan üstün olacak ve daha fazla onurlanacaktır. Bu ölçüde bir eşitsizlik ve yarışçılık kaçınılmazdır. Eşitsizliğin kökleri nesnenin yaratılışındadır. Zor işlerin en yeteneklilere verilmesi için de yarış gereklidir, önceki bir bölümde ele aldığımız aşırı eğitim sorununun zor oluşu bu yüzdendir. Ama ekonomik eşitsizlik ve ekonomik güvenlik yalnız kişiler için değil çocuklar için de sağlanırsa eğitimde yarış bu kadar çetin olmayacaktır. Bugün yarışçılığı böyle acı duruma getiren eşitsizlik ve güvensizliktir. Bunlar yok edilirse, yarışçılığın iğnesi alınmış olur.

Yurtseverlik konusunda başka nedenler işe karışır, ama gene de kişisel servetle bağıntı vardır. Bu bağıntı ilk bakışta görünmez ve çoğu bireylerde bilinçli değildir. Daha yağmacı kapitalizm biçimlerinin doğurduğu dolaylı bir bağıntıdır. Yatırımcı açısından, geri kalmış ülkelerin iki yararı vardır: pazar ve hammadde kaynağı. Bu ülkeler yatırımcının bağlı olduğu devletin denetlemesinde bulunursa her iki yönden daha yararlı olurlar. Fransız kapitali Kuzey Afrika’da, İngiliz kapitali Hindistan’da, Amerikan kapitali Güney Amerika’da kazançlı yatırım alanları buluyor. Böylece kendi ülkesi dışında yatırımlar yapmayı düşünen kişi, toprak yönünden olmasa bile ekonomik yönden emperyalizme ilgi duyar. Uygun bir yurtseverlik propagandası ile teşebbüsü için gerekli harcamaların büyük bölümünün vergi ödeyenlerin omuzuna yükletilebileceğini görür. Güçlü ulusların yurtseverliğinin çoğu bu kaynaktan gelir. Oysa bayrak için bağıran yurttaşlar genellikle kendilerini buna iteleyen kötü güçler konusunda bilinçsizdirler. Zayıf ülkelerin ulusçuluğu yağmacı uluslarınkine karşı bir savunmadır. Kendileri sömürmeyip sömürülmeye karşı direndikleri sürece güçlü uluslardan daha iyi bir törel düzeydedirler. Ama özgürlüğü için çarpışan bir ulusta öyle duygular geliştirilir ki, başarıya ulaşır ulaşmaz daha önce kıyıcı uluslarda yerdikleri kötülükleri benimser. Polonya iki yüzyıla yaklaşan bir bağlılıktan sonra bağımsızlığını kazandı; ama daha önce Polonya, halkının çektiği sıkıntıları Ukraynalılara çektirmede bir sakınca görmedi. İlke olarak ulusçuluk kötüdür; özgürlüğü için savaşan uluslarda bile beğenilmeye değmez. Bu, uluslar kıyına karşı direnmesinler anlamına gelmez. Ama yalnız ulusçuluk açısından değil, uluslararası bir açıdan direnmelidirler. Güçlü ya da zayıf bir ulusta olsun, ulusçuluğun kötülükleri kişisel servetle bağıntılıdır. Bu kötülükler sömürü ya da sömürüye karşı direnme ile ilgilidir. Bu nedenle, kişisel kapitalizm ortadan kaldırılırsa, bugün ulusçuluğun üzerindeki kötü etkilerinin tümüyle yok olmasa bile oldukça azalacağını düşünmek akla uygundur.

Ekonomik nedenlerin eğitim üzerine etkileri konusunda dördüncü bölüm bağışlardır. Vasiyet özgürlüğü bulunan bir yerde kişi servetini kamu tutumuna karşı sayılmayan herhangi bir amaca bırakabilir. Yakın zamanlara dek akılcılığın geliştirilmesi amacı için bırakılan vasiyetler İngiltere’de, Hıristiyan bir ülkede akılcılığın kamu tutumuna aykırı olduğu gerekçesiyle hükümsüz sayılırdı. Artık bu değişmiştir. Ama ileri amaçlar için vasiyetler yasaya aykırı sayılmasa bile, bağışların genellikle tutucu bir güç olacakları kaçınılmaz bir gerçektir. Bunlar ölülerin, yüzyıllarca önce ölmüşlerin istekleridir. Din örgütleri, eski üniversiteler ve birçok okullar az ya da çok eski bağışlara dayanırlar. Amerika’da bağışlar çoğunlukla yenidir ve seçkin zenginlerden gelir. Bu zenginler ise tutucu ve genellikle eğitim görmemiş kişilerdir. Eğitimde ilerici hareketleri geciktirme çok etkilidirler. Profesörlerin radikal olduğu sanılan bir üniversite, başkanının iyiliksever endüstri yöneticilerinden bağışlar koparabilmesi, profesörleri statükonun savunmasında bölünmez bir bütün olan başkanınkinden daha az olasılıdır.

Eğitimin dinsel yanının daha tutucu oluşunda başların büyük etkisi vardır. Dinle kişisel servet arasındaki bağıntı, kişilerin paralarını din örgütlerine bırakmalarından ve ölümlerinden yüzyıllar sonla boş inanlarının sürdürülmesinden doğar, İngiltere ve İskoçya’da bunun yasalarla değiştirilebileceği doğrudur. Ortaçağ dindarlarının bıraktığı servet Reform sırasında asıl amaçlarından alınıp Anglikanlık eğitimine yöneltilmiştir. İskoçya’daki özgür Kiliselerin servetlerinin kilise üyelerine ait olduğu yasaya göre kararlaştırılınca, yasa değiştirildi; bağnaz kadercilerin (Predestinarian) bağışlarının kader inancının yok edildiği öğretilerinin yayılmasında kullanılabilmesi sağlandı. Ama Amerika’da böyle yasamalar Anayasaya aykırıdır. Paranızı, Kentaki halkının On Yitik Budun’dan olduğu öğretisine içten bağlı bir kuruma bırakırsanız, paranız başka alanda kullanılamaz. İngiltere’de paranın başka bir yöne çevrilmesi mümkün olsa bile buna çok az rastlanır. Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi zengin kuruluşlardır ve gelirleri ancak uygun öğretiler öne sürenlerce harcanabilir. Böylece, uzak atalarla aynı kanılarda olmak için büyük bir ekonomik neden var. Zihinsel yönden her ilerleme ceza ile karşılanıyor; Colenso tavşanın geviş getirmediğini anladığı zaman aylığı kesildi.

Dinsel bağışlar olmasa her şeyin daha çabuk değişeceğinde şüphe yok. Bugünkü durumda bile asıl, biçimden daha çabuk değişiyor. Bugün Anglikan rahiplerinin inandıklarını söylemeleri gereken birçok şeyler var, ama bunun sözde kaldığım da söyleyebilirler, kimse de onlar için kötü düşünmez. Hıristiyan dogmacılığının bazı bölümleri bir çağda, başka bölümleri başka bir çağda canlılık gösterir, örneğin, bugün çoğu Hıristiyanlar İsa’nın boşanma konusunda öylece anlaşılması gerektiği görüşündedirler. Oysa yetkiye karşı direnmeme, yeminden kaçınma ve servetini yoksullara verme gibi konulardaki sözlerinin mecazi yönden, anlaşılması gerektiği, söylenilenin aksi bir anlam taşıdığı düşünülür. Ama İsa’nın öğretilerinden hangilerinin bir Hıristiyan için uygun olduğu sorunu karmaşık bir sorundur, daha fazla üzerinde durmayacağım.

Eğitim üzerindeki ekonomik etkileri konusunda beşinci bölüm gelenektir. Genel anlamda bir geleneği demek istemiyorum; o çok geniş bir konudur. Demek istediğim, geçmişte etkili olup bugün etkili olmayan ekonomik nedenlerden doğmuş bir gelenektir. Genellikle çok tutucu olan cinsel ahlak bu konuya iyi bir örnektir. Dünya nüfusunun az, çocuk ölümü oranlarının yüksek olduğu eski günlerde çiftlerin çok çocuk yapması bir kamu göreviydi. Eğitim ve çocukların çalıştırılması çocukları bir gider kaynağı durumuna getirmeden önce, çocuklara ana-babaları için mali yönden yararlı oluyorlardı. Doğum kontrolü ve çocuk aldırmaya karşı duygular o günlerde haklı nedenlere dayanıyordu. Bugün böyle nedenler yok, ama duygu yine yaşıyor, çünkü dinle arasında bağıntı kurulmuştur.

Ataerkil ailenin kökü ekonomikti. Çünkü kadın gebelik ve emzirme süresince başarıyla avlanamazdı. Çok yakın zamanlara dek kadının kendi hayatını kazanma olanakları azdı. Bu nedenle kocasına ya da erkek akrabalarına bağlı kalmak zorundaydı. Kadınlara bakılmasını ve erkeklere bağlı bir düzeni gerektiren ataerkil aile, kadın erdemlerine fazla önem verilmesine yol açtı. Bu erdemler, çetin ahlâk ve din kurallarıyla ve ilk uygarlıklarda zina işleyen kadınlara verilen ölüm cezasıyla, zorlanırdı. Kanunî cezalar hafifleyip en sonunda, New York eyaleti gibi bazı ırak bölgeler dışında her yerde, ortadan kalkarken törel ve bilimsel baskı olduğu gibi kaldı. Geleneksel kuralların bu bölümü, kuramda olmasa bile uygulamada, kadın ve erkeğin eşitliği ile bağdaşamaz. Kadınlar kendi hayatlarını kazanınca eşitlik isteklerine karşı durulamaz. Evli kadınların iş bulmalarını önlemek için çılgınca çabalar harcanıyor. Ama bu çabaların sürekli bir başarı sağlayacağı düşünülemez. Aynı zamanda bir kadının geleneğin iyi saymadığı şekilde hayatını kazanma yolları gittikçe artacaktır. Bu nedenle bugün yaşayan kurallar ekonomik nedenlerden ötürü yıkılmak üzeredir. Doğum oranının azalması ve savaşçı eğilimler devleti çocuk gönenci ile gittikçe daha çok ilgilenmeye iteliyor. Çünkü bir erkeğin savaş alanında öldürülebilecek yaşa gelmeden ölmesi hükümet açısından bir boşa harcamadır. Ekonomik nedenler kadınların erdemlerini azaltmak ve çocukların bakımında devletin payını artırmak yönünde birlikte etki yaptıkça, babanın öneminin, onunla birlikte ataerkil aileye bağlı tüm duygu ve törel yargıların azalacağı açıkça bellidir. Bugün ana-babalarla devlet, çocuklara geçmişten kalan ve çağımızın dünyasına uymayan bir cinsel görüş öğretmenin iyi olduğu düşüncesinde birleşiyorlar. Bu, cinsiyet ve aile konularındaki tutucu duygulara bir örnektir. Bu tutuculuk özellikle eğitim alanında güdüdür. Çünkü çoğu kimse gençlere çok sıkı bir ahlâk öğretilmesinin hiçbir zararı olmayacağı kanısındadır. Bu nedenle eğitim, toplumların yeni gereksinmelere gerektiği kadar çabuk uymasını önlüyor; birçok yetişkinleri, doğal olarak kabul edilmesi gereken bazı şeylere karşı ilk yaşlardaki eğitimden dolayı dehşet duymaya iteliyor. Okulda öğretilen cinsel ahlâkın doğuşunda ekonomik nedenlerin önemli yeri olmuşsa da, bu nedenler geçmiştedir ve günümüzün ekonomik ihtiyaçlarında haklı gösterilemezler.

Görüldüğü gibi, kişisel servetle bağıntılı ekonomik nedenler eğitimi tutucu yapıyor. Ama ihtilâlci devreden sonra komünist eğitiminin daha az tutucu olacağı şüphelidir. O zaman eğitim tek elden yönetilen bürokratik bir denetlemeye bağlı kalacaktır. Oysa, genellikle memurlar değişikliği sevmezler. Belki o zaman bugünkü kadar hızlı değişikliğe gereksinme duyulmayacak. Belki barışçı bir dayanışma çağı gelecek, insanlık daha iyiye gidecek. Öyle de olsa, bir eğitim ülküsü olarak yarışçılığın yerini işbirliğinin alması somut bir törel gelişme olarak değerini koruyacaktır. Bu da ancak ekonomik düzende köklü bir değişiklikle mümkün olur. Yalnız buna dayanarak komünist eğitimin bugünkü Batı düzeninin yetiştirebileceğinden daha iyi yetiştireceği umulabilir.

Sh: 136-147

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul

 

EĞİTİMDE CİNSİYET / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

Çok kez uygar yetişkinlerin cinsel ahlâk konusundaki kanıları, çocuklarına öğretilmesini istediklerinden oldukça ayrıdır. Bugün bile bir bölük insanın içtenlikle benimsediği, öbür insanların da bir saygı sorunu olarak kabul ettiği geleneksel bir törel kural var. Genellikle, cinsiyet sorunlarındaki kanıları geleneğe uyanlar, görüşlerini güvenle ortaya atar ve örgütlerler.

Oysa, gelenek arkadaşlarının kişisel davranışları konusunda geniş düşünceli olanlar, törel kuralların ne olduğunu kesinlikle bilmezler ve geleneksel kurallara karşı görüşlerini açıkça söylemekten kaçınırlar. Bundan başka, kurallar ne olursa olsun, cinsel ihtirasların insanları onlara karşı davranışlara iteleyecek güçte olduğunu düşünürler. Bu nedenle, davranışlarda uygun ölçüde bir özgürlüğün gerçeklerin gözetilmesi ile değil, sıkı bir kuramla sağlanabileceği kanısındadırlar. Evlilik dışı cinsel ilişkilerin hiçbir şekilde haklı sayılamayacağı görüşünde olan bir kimse, derin bir sevginin etkisi altında, kendi koşullarının çok ayrı olduğunu, kuralların yumuşayabileceğim düşünebilir. Büyük bir sevginin evlilik dışı ilişkileri haklı kılabileceğini düşünen kişi, her geçici hevesin büyük sevgi olduğunu sanacaktır. Para karşılığı olmayıp karşılıklı duygulara dayanan geçici sevgileri de doğru bulan insan, sık sık duyguları unutup istediğini para ile sağlama yönüne gidebilir. Böylece, çoğu insan uygulamada, kuramda olduğundan daha büyük bir özgürlüğe gider. Bu nedenle, cinsel özgürlükleri savunurken, insanların tanınan özgürlükten daha ileri gideceğini akılda tutmak gerekir. Yetişkinler için doğru cinsel kurallar konusunda hangi görüş benimsenirse benimsensin, çocukların cinsel eğitimleri ile ilgili bazı sorunlar var. Bunlar, temel sorunlara inmeden, sağduyu ve psikoloji açılarından ele alınabilir. Eğitimi, son derece bilgisiz, bağnaz ve dar görüşlü kişiler eline bırakmak bir alışkanlık olmuştur. Zengin çocukları, ilk yıllarda çoğunlukla dadılara bırakılır. Bunlar genellikle hiç evlenmemiş, aşırı iffet taslayan kimselerdir. Bu çocuklar sonraları daha çok eğitim görmüş kadınların eline gelirler. Bu kadınlar da genellikle evlenmemişlerdir ve eksiksiz törel nitelikte olmaları beklenir. Bu demektir ki, çekingen ve duygulu olur, gerçeklerden korkarlar. Cinsiyet konusundaki kanıları sert ve sıkıdır, ama yanlış kaynaklardan elde edilmiştir. Okul müdürlerinin, müzmin bekâr olmasalar bile, çok yüksek törel görüşte olmaları beklenir. Kılgısal sorunları bilimsel psikolojiye göre değil, geleneksel önyargılara göre çözümlerler. Çoğuna göre, çocuğun cinsiyet psikolojisi kötü bir konudur; bu alanda bilgisiz olmak daha iyidir. Bu bilgisizliğin yaptığı zararlardan habersiz kalır, mutlu olurlar.

Çoğu çocuklar iki yaşlarına geldiklerinde, cinsel organlarını boş inanlar açısından görecek şekilde eğitilmişlerdir. Bu organlar özel davranış gerektiren esrarlı ve korkunç şeyler olarak görülür. Çocuklara, doğal gereksinmelerini fısıltı ile ya da kaba sayılan sözcükler yerine daha incelerini kullanarak anlatmaları öğretilmiştir. Dadılar vücudun bazı bölümlerini dokunulmaz sayarlar. Çocuklar oralara dokunurlarsa kendilerine sert dersler verilir. Küçükken böyle yaptıkları sırada anneleri tarafından görülmüş olan İnsanlar tanıyorum. Anneleri onlara ölseler daha iyi olacağım söylemiştir. (Bu hiç de az rastlanan bir şey değildir.) Üzülerek söyleyeyim ki, bu insanlar geleneksel erdemlerin örneği olmamışlardır. Küçük çocuklar arasında istimna (masturbasyon) çok yaygındır; buna karşı ancak korkunç gözdağı veriliyor. Freud’dan öğrendiğimize göre, Almanya’da erkek çocuklara bir leyleğin gelip kendilerini sakat edeceği söylenir. Bu çocuklar bir kızı çıplak olarak görürlerse, onun başına böyle bir şey gelmiş olduğunu düşünebilirler. Bunun gibi gerçekler psikanaliz konusunda yazılanları okuyanlarca bilinmektedir. Bazı kimselerin bu yazıları okuması yasaya aykırıdır. Oysa, böylece o kimseler zararlı oluyorlar. Yetişkinlik çağındaki sinir bozukluklarının kökleri çok kez, çocuklukta istimnanın korkunç sonuçları konusunda verilen gözdağına dayanıyor. Okul yılları boyunca erkek çocuklara istimnanın deliliğe götürdüğü söylenir. Gerçek şu ki, istimnanın kötü sonuçları konusunda verilen gözdağının deliliğe götürdüğü olur. Oysa istimna, yetişkinler ona aldırmadıkça, çok az zarar verir; özellikle çocuklukta.

Çocukların dünyaya nasıl geldiğinin gizli tutulmasının birçok kötü etkileri var. En başta bu, bazı bilgilerin, özellikle ilgi çekici bilgilerin, kötü olduğu inancı ile bağıntılıdır. Tüm bilgilerin iyi olduğu, sağlam ahlâkın temel ilkelerinden biri olmalıdır. Hiçbir bilgi bu ilkelerin dışında bırakılmamalıdır. Bazı doğal meraklarının kaş çatma ve azarlama ile karşılandığını gören çocuk, ilginç bilgilerin kötü olduğunu düşünmeyi öğrenir; ilginç olmayan bilgiler ise iyidir. Böylece bilimsel ilgi erdeme karşı olur. Çocuğun iyi olma çabalan, budala olma çabalan olma haline gelir. Ne yazık ki bu da başarılı olma çabası ile birdir. Kızların gebelik konusunda bilgisiz bırakılmaları çok kötüdür. Kızlar erkek çocuklar yanında kendilerini küçük görür, erkek olabilmeyi isterler. Gebelik konusunda bilgileri olmadığı sürece, erkeklerin hemen her yönde kadınlardan üstün olduğunu sanırlar. Çocukların dünyaya gelişinde kadınların yerini öğrenir öğrenmez, kendi cinslerine saygı duymaya ve durumlarından memnun olmaya başlayan kızlar gördüm. Ama babanın payından söz edilmeden yalnız annenin yeri anlatılırsa, erkek çocuklara haksızlık olur. Bu, hiçbir şey söylememekle, kızlara karşı yapılan haksızlığa benzer. Bundan başka, babalarına düşkün olan çocuklar, anneleriyle olduğu gibi babalarıyla da fiziksel bağıntıları olduğunu öğrenmekten memnunluk duyarlar. Kızların kendilerine saygı duymaları için gebelikte annenin payını bilmeleri gibi, erkek çocukların da doğumda babanın payını bilmeleri gerekir.

Cinsel gerçekler konusunda susmanın başka bir kötü etkisi, çocukların ana-babalarının yalan söylediklerini anlamalarıdır. Genellikle çocuklar gerçeği ana-babaların sandığından daha çabuk anlarlar. Bunu anladıktan sonra da çok kez ana-babalarına sorular sormaya devam eder, gerçeğe aykırı cevapları gençliğe yakışır bir alaycılıkla akıllarında tutarlar. Törebilimciler aynı kanıda olmasalar bile, çocuklara yalan söylemek istenilir bir davranış değildir. Bunu gerekli sayan bir ahlâk sağlam bir ahlâk olamaz.

Cinsiyet konularında bilginin, öteki konulardaki bilgi gibi aynı ses tonu ve aynı tavırla ve doğrudan doğruya verilmesi çok önemlidir. Bir düşünce akımına göre, çocuklara önce çiçeklerin aşkı, sonra İstakozların saf oyunları anlatılmalıdır. Ancak uzun bir girişten sonra ana-babaların davranışlarından söz edilebilir. Bunun da inceden inceye savunulması gerekir. Bu girişi, gerekli bulanlar yalnız yasakçı yetişkinlerin iffet taslaması ile bozulmamış bir çocuğa cinsiyet, öteki konular gibi doğal görünür. Ana-babalar bu konuda çocuklarıyla rahatça konuşamıyorlarsa, onlara böyle konuşabilecek, gelenek ve yasalarla daha az ezilmiş bir kişi bulmalıdırlar. Ergenlik çağından önce çocuğun cinsiyeti doğal görmesini sağlamak güç değildir. Oysa, ergenlikten sonra bu daha zor olur. Ama çocuklar akıllıca yetiştirilirse, ergenlikten sonra bile bu güçlükler küçük; kafaları akla uymayan korku ve yasaklarla doldurulursa daha büyük olur.

Daha büyük çocuklar arasında doğan cinsel sorunlara, olumlu cinsel bir ahlâk dışında bir çözüm yolu bulmak zordur. Alışılagelen görüş, bu türlü ilişkilerden tümüyle kaçınmanın zararlı olmayacağı görüşüdür. İngiltere’de kadın ve erkeklerin ayrılması, karşı cinsle cinsel ilişkileri önler. Ancak bazı girişken gençler bunun dışında kalırlar. Bunun sonucu olarak, az girişken olanlar istimna yönüne gidiyorlar. Bunların kötü ve zararlı olduğu söylenir. Birçokları da buna inanırlar. Bunlar gizli yapmak zorundadırlar, çünkü görülürse sert cezalara uğrarlar. Görülmeleri genellikle bir rastlantı sonucudur. Bu nedenle cezalar haksızca ve rasgele olur. Yaptıkları gizli kalanlar üzerinde de ceza korkusunun ve saklamanın kötü etkileri vardır. Halk okulları, çocuklara boş zaman bırakmayacak ve cinsel eğilimleri önleyecek yolda onları uğraştırmak ve yormak yoluna gidiyor, zekâyı erdeme feda ediyorlar. Bu nedenle, bugün yaşayan düzenin şu kötü yanları var. En başta, çocukların büyük bir yüzdesini korkak, ikiyüzlü yapıyor. Üçüncüsü, cinsel konularda düşünce ve duyguyu ayıp ve bağnaz kılıyor. Dördüncüsü, bilimsel ilgileri günah gibi gösteriyor; bu yüzden bu ilgiler ya yok oluyor, ya marazî hale geliyor. Beşincisi, boş zamanı, böylece de zihinsel gelişmeyi, önlüyor.

Bugünkü düzenin böyle kötü yanları var. Bununla birlikte, tüm törel kurallar değişmedikçe, bütün şikâyetlerden ırak bir düzen düşünebilmek kolay değil. Çağdaş toplumdaki erkek için ergenlikten evliliğe kadar geçen süre uzun yılları kaplıyor. Bu yıllar boyunca cinsel ilişkilerden kaçınmanın iyi olduğu varsayılsa bile, çoğu erkeğin bunu yapmayacağı bellidir. Oysa, bugünkü törel kurallar sürdükçe, bu kurallara aykırı her davranış zararlı olacaktır. Kiralık kadınlara gitmek kötüdür. Çünkü bu bir hastalık nedeni olabilir. Sonra, kadınların kendilerini satması, böyle kadınlar aşağılık görüldüğü sürece, istenilir bir meslek değildir. Ayrıca, bir erkeğin ilk cinsel ilişkileri paraya dayanır, duygudan yoksun olursa, o evlendiğinde karısını ya bir satılık kadın ya da bir ermiş olarak görebilir. Bunlardan hiçbiri de mutluluğa götürmez. Ergenlikten sonra istimna, gelenekçi törebilimcilerin öne sürdüğü ölçüde olmasa bile, yine de zararlıdır. Erkeğin bencil, içe dönük ve çekingen olmasına sebep olur; kimi zaman da olumlu cinsel ilişkilere yetersiz kılar. Göz yumulursa, başka çocuklarla homoseksüel ilişkiler fazla zararlı olmayabilir. O zaman da doğal cinsel gelişmenin engellenmesi tehlikesi vardır. Erkeklerle kızlar ayrılmazsa, aralarında cinsel ilişkiler çok olabilir. Bu da yalnız eğitimi engellemekle kalmaz, istenilmeyen yaşlarda gebeliğe yol açar. Toplumun ve kamuoyunun bugünkü düzeyinde bu soruna bir çözüm bulunabileceğini sanmıyorum. Belki bir zaman gelecek ki, bugünkü kuralların gençlikte yarattığı psikolojik bozukluklar ciddi olarak ele alınacak. O zaman, Samoa’da ve öteki pasifik adalarında gençlere tanınan özgürlükler bütün gençlere tanınacak. Bu gerçekleşirse, gebeliğe karşı korunma bilgileri verilmesi gerekecek; yine de gebelik olursa, anında önlenmesi öğretilecektir. Böyle bir geleceği beğendiğimi söyleyemem. Ergenlik çağında cinsel gereksinmelerden kaçınmak çok zor olmayabilir; ancak bu gereklilik yirmi yaşında son bulmalıdır. Bu, yargıç Lindsey’in geçici, evlenme düzeni ile sağlanabilir. Üniversite öğrencilerinin çoğu, geçici çocuksuz evlilikler yapabilse, üniversite hayatı zihinsel ve törel yönlerden daha iyi duruma gelirdi. Bu cinsel zorunluluğa karşı bir çözüm olurdu. Bu çözüm ne sinir yıpratıcı ne gizli olur; ne paraya dayanır ne de tez gelip geçer. Aynı zamanda iş için gerekli olan zamanı almaz.

Ergenlikten önce eğitimde cinsiyet sorunu, cinsel ahlâk konusunda kesin yargılara varmadan, ruh sağlığı yönünden ele alınabilir. Fakat cinsel davranışta neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda kesin kanılarımız yoksa, okulun son yıllarında ve üniversitede cinsiyetin nasıl ele alınacağını kararlaştırmak zordur. Çoğu insanın cinsel ahlâk görüşü çok karmaşıktır ve üç kaynaktan doğmuştur.

Birincisi, evli kadınların erdemli olmaları ısrarla istenir: bu da ataerkil aile kuruluşu için gereklidir.

İkincisi, evlilik dışı bütün cinsel ilişkilerin günah olduğu konusundaki Hıristiyanlık öğretisidir.

Üçüncüsü ise, çok yeni olan, kadınların eşitliği öğretisidir.

Bu üç unsurdan en eskisi ataerkil aileden gelendir. Bu unsur bugün öbür ikisinden ayrı olarak Japonya’da görülebilir. Japonlar tüm cinsel yasaklardan özgürdürler; cinsel ahlâklarında boş inana dayanan çok az şey vardır. Erkekle kadının eşitliği ileri sürülmez; kadınlar kesinlikle erkeklere bağlıdır. Ataerkil aile köklü olarak kurulmuştur ve soyut törel öğretimden çok, kadınların boyun eğmesi ile desteklenir. Çocuklukta cinsel bilgilere, cinsel konuşmalara ve bir Avrupalıyı şaşırtacak ölçüde cinsel oyuna izin verilir. Yetişkin ahlâkı yalnız kadınlar içindir. Erkeğin üstün gücü bunu kadına zorla kabul ettirir. Bu, Hıristiyanlıktan önceki uygarlıklarda çok yaygın olan eski bir düzendir.

Başlangıçta Hıristiyanlık, cinsel isteklerin aslında kirli bir şey bulunduğu inancını getirdi. Cinsiyet ancak insan ırkını sürdürmek gerekçesiyle hoş görülebilirdi. Evlilik sınırları içinde bile olsa, kaçınmak kadar saygıya değer olamazdı. Hıristiyanlığın doğuşundan önce buna benzer duyguların bulunmadığım söylemek istemiyorum, insan yaratılışının öyle bir yönü var ki, insanlar cinsiyete karşı duygulara eğilimli oluyorlar. Hıristiyanlık zaten var olan bu duyguları işlemiştir. Yahudilerin çok sıkı cinsel yasakları vardı. Ama, bugün kutsallığı kabul edilmeyen eski kitaplarda cinsiyetin kirliliği konusunda doğmaya başlayan duygular görülürse de, Yahudilerde böyle bir duygu yoktur. Tarihte ilk olarak, Hıristiyan ahlâkı erkekle kadın arasında eşitliği kuramsal yönden kabul ediyordu. Oysa uygulamada erkeklerin erdemsizliği daha yumuşak karşılanıyordu. Böylece Hıristiyanların davranışları, Hıristiyanlıktan önceki ataerkil uygarlıklarınkinden pek ayrı olmuyordu. Ancak, erkeğin cinsel özgürlüklerinin günah sayılması büyük bir psikolojik ayrılık olarak kalıyordu.

Cinslerin eşitliği öğretisi ile bu düzen yıkıldı. Kadın hakları öncülerinin dediği gibi ya erkekler kadınlar kadar erdemli olmalı, ya da günümüzde kadın haklarım savunanların öne sürdüğü gibi, kadınların erkekler kadar erdemsiz olmaları kabul edilmeli. Ama kadınların erdemli olmaları istenmezse ataerkil aile zor yaşar. Ataerkil aile düzeninden ayrılmak ise toplumsal düzende büyük değişiklikler gerektirir. Böylece bir karışıklık ortaya çıkıyor. Hıristiyan ahlâkı erkeklerin dayanamayacağı kadar sıkı olagelmiştir. Kadınlar da erkekler kadar özgür olursa, bu ahlâka uymak onlar için de zor gelecek. Aile, kökleri çok derinde olan bir kurumdur. insanlar onun değiştirilmesine göz yummazlar. Bu karışıklıktan çıkmanın bir yolu var: babanın yerini Devletin alması. Bu da ancak Komünizmle sağlanabilir ve özel mal ve miras kurumlarına uyarlanması kolay değildir. Bu yönden özel servet sorunu cinsel ahlâk sorunu ile bağıntılı oluyor. Bir erkeğin kendine ait olmayan çocuklara bakmak için çalışması beklenemez. Bu nedenle, ataerkil aile ile birlikte kişisel servet düzeni, kadınların bir ölçüye dek erdemli olmasını gerektirir. Erkeklerin değil, yalnız karılarının erdemli olmasını istemek cinslerin eşitliği öğretisine aykırıdır. Oysa, baskı ve yasaklar olmadan erdemlerin sağlanabilmesi zordur. Şüphe yok ki, bunun tek çözüm yolu, babanın öneminin gittikçe azalması ve çocuklara babanın yerine devletin bakması eğiliminin geliştirilmesidir. Bunun da İyi bir şey olduğunu sanmıyorum. Babalık duygusu ve oğulların babalarına kargı duygulan uygarlık tarihinin çok önemli unsurları olmuşlardır. Bu duygulardan yoksun bir uygarlığın nasıl bir uygarlık olacağını bilmiyorum. Ama iyi de olsa kötü de olsa, çocuklarla ilişkilerde Devletin önemi gittikçe artıyor, buna bağlı olarak babanınki azalıyor.

Gençlerin eğitimi ile ilgilenenler, bütün bu çağdaşı sorunları ve karışıklıkları görmemekte direniyorlar. Katı Hıristiyan ahlâkı yetişkinlere kabul ettirilemese bile, gençleri yetiştirmekle sorumlu olanların davranışlarını bu ahlâkın yönetmesi gerektiğine inanıyorlar. Okulların ve İngiliz üniversitelerinin törel tutumları, halkınkinden daha katı kalıyor. Bunun sonucu olarak eğitim, gençleri toplum için hazırlayacağı yerde, toplumdan gittikçe koparıyor. Kamu oyu ve toplumsal kurumlar böyle kaldıkça, buna kestirmeden bir çözüm yolu bulunabileceğini sanmıyorum. Çünkü kadınla erkeğin eşitliği ile ataerkil aile artısında köklü bir uyuşmazlık var. Fakat bu uyuşmazlığa rağmen, genel törel ilkeler ve cinselliğin bağnazca görülmemesi çok geyi değiştirebilir.

Çocuklarla İlişkilerde onları iyiye yöneltmek için yalan söylememek, her konuyu akıl yolu ile tartışmak ve bilimsel yönden ele almak saltık bir ilke olmalıdır. Ataerkil aile düzeninin yaşatılması ahlâkın temeli olacakla, bundan, döl vermeyen cinsel ilişkilerin günah olduğu sonucunu çıkarmak zordur. Oysa, yalnız Hıristiyan ahlâkının değil, ceza hukukunun da korkunç saydığı şeyler bu İlişkilerdir. Aynı zamanda şurası anlaşılmalıdır ki, bazı davranışlar istenilmeye değer olsalar bile, katı bir disiplinle ya da marazî korkularla kişinin bu davranışlara zorlanması iyi olmayabilir. Bu ilkeler çocuğun törel eğitiminin büyük bir bölümünü kapsıyor. Bundan ötesi için, hızla değişen karışık toplumu muzun gelişmiş ve yerleşmiş bir biçime girmesini beklemeliyiz.

Çocuklarla bütün ilişkilerde, cinsiyetin aslında kötü ve gizli olduğu sanısına varmalarının önlenmesi gerekir. Cinsiyet ilginç bir konudur; İnsanların onu düşünüp, onun üzerine konuşmaları doğaldır. Çocukların çok doğal olan bu isteği bugün yetişkinlerce kötü sayılıyor. Sonuç olarak çocuklar bu konuya daha çok ilgi duyuyor, hep o konuda, yasak meyve tadı ile konuşuyorlar. Bu konuşmalar bilgisiz ve budalacadır, çünkü tahminleri ve yarım bilgileri ile başbaşa bırakılıyorlar. Çoğu çocuk için cinsiyet konusu alaycı gülüşler ve açık saçık hikâyeler durumuna geliyor. Cinsiyet kavramı, kimi zaman şiire dek yükselen doğal bir haz, kimi zaman neşeli ve şen, kimi zaman acıklı derinliklere inen bir tutku olarak, eğitim ahlâkçılarının görüş açıları dışındadır. Onlara göre, haz verdiği zaman cinsiyet kötü, sıkıcı ve alışılmış olduğu zaman erdemlidir. Bu çirkinlikler ahlâk ve yaşamı şiir, sevinç ve güzellikten yoksun kılıyor; bütün insan ilişkilerine bir katılık ve sertlik getiriyor. Bu hayat görüşünün sonucu erdemlilik taslama, dar görüşlülük ve düş gücünün ölmesidir. Daha özgür bir hayat gücünün de tehlikeli yanları olabilir. Ama bunlar hayatın tehlikeleridir, ölümün değil.

Sh: 80-89

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul

 

EĞİTİMDE DİN / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

Din karmaşık bir fenomendir. Hem bireysel hem toplumsal yönleri var. Tarihsel zamanın başlangıcında bile din eskiydi. Tarih boyunca uygarlığın artışı dinin azalması ile bağıntılı olmuştur. Bildiğimiz en eski dinler bireysel olmaktan çok toplumsaldı. Kabilede bulunan bireylerin zarar verici ya da hoşnut edici davranışlarına göre tüm kabileye ödül veren ya da onu cezalandıran güçlü ruhlar vardı. Hangi davranışların iyi ya da kötü olduğu konusunda ruhların duyguları tümevarımla anlaşılır, rahiplerin kayıtlarına geçirilirdi. Bir deprem ya da salgın, bir bölgenin halkını kırarsa, sağ görülü kişiler sözü geçen halkın hangi alışkanlıklarının aykırı olduğunu araştırır, bunlardan kaçınılması gerektiği sonucuna varırlardı. Bu görüş bugün bile yaşamaktadır. Tanıdığım bir papaz, ki İngiltere Kilisesine bağlıydı, büyük savaşta Almanların yenilgisini, onların eleştirmeye düşkünlüklerine veriyordu. Çünkü ona göre evrenin yaratıcısı, İbranice elyazmalarının çalışılıp açıklanmasını istemiyordu.

Savunucularının da söyledikleri gibi din, toplumsal zorunluluk duygusunun kaynağıdır. Kişi, tanrıların hoşuna gitmeyen bir şey yaptığı zaman, tanrılar yalnız onu değil tüm kabileyi cezalandırırdı. Böylece kişinin davranışı herkesi ilgilendirirdi, çünkü kişisel kötülükler kamu zararlarına yol açıyordu. Bugün bile ceza kanunu bu görüşün etkisi altındadır. Cinsel sapıncı olan insanlar tutuklanıyor; oysa sağduyu ile görülürse, onların davranışları yalnız kendilerini ilgilendirir. Cezaları haklı gösterilecekse, Sodom ve Gomore şehirlerinin başına gelenlerle bağıntısı gösterilmektedir. Çünkü ancak o zaman davranışları toplumu ilgilendirir. Gariptir ki, tanrıların beğenmediği şeyler çoğunlukla onları öfkelendirir; oysa bunlar zarar veren şeyler değildir. Tanrılar, domuz ya da sığır eti yenmesini, ya da ölen karısının kızkardeşi ile evlenilmesini istemezler. Kral Davud’un zamanında Tanrı nüfus sayımını istemedi; bir salgınla o kadar insanın hayatına son verdi ki Davud’un istatistikleri işe yaramaz oldu. Aztek tanrıları, tapınanların isteklerini kabul etmeden önce insan kurbanları ve insan eti yenmesini isterdi. Dinden doğan törel kurallar gariptir; ama bu kuralları ortaya çıkaran şeyin yine de din olduğu kabul edilmelidir. Herhangi bir töre, töresizlikten daha iyi ise, din olumlu yönde bir güç olmuştur denilebilir.

Her ne kadar din bir kabile sorunu olarak ortaya çıkmışsa da, kısa zamanda tümüyle bireysel bir yön geliştirmiştir. M.Ö. altıncı yüzyıldan sonra eski dünyada çok ayrı akımlar gelişmeye başladı. Bu akımlar birey ruhu ve Hıristiyanların Kurtuluş dedikleri şeyle ilgiliydi. Çin’de Taoizm, Hindistan’da Budizm, Yunanistan’da Orfik dini ve İbranî peygamberleri bu nitelikleri taşıyorlardı. Bu dinler, doğal yaşamın acılı olduğu sezgisinden ve insanın, kötülükten kurtulmayı yada ona katlanmayı mümkün kılacak bir yaşam yolu aramasından doğdu. Çok geçmeden Parmenides, zamanın gerçek olmadığı ve her şeyin bir olduğu öğretisi ile büyük din felsefesi geleneğini açtı. Eflâtun, Plotinus, ilk Hıristiyan yazarlar, Spinoza, Hegel, Bergson ve tüm gizemci filozoflar aynı yolu izlediler. İbranî peygamberlerden, fizik ötesinden çok, doğrulukla ilgilenen bir din geldi. Protestanlık bu dinin etkisi altındadır. Hıristiyanlığın bütün biçimlerinde hem törel hem de fizikötesi unsurlar var; çünkü Hıristiyanlık, Yahudilikle Helenizmin karışımından doğdu. Ama genellikle Hıristiyanlık batıya doğru ilerledikçe daha az metafiziksel ve daha çok törel olmuştur. Müslümanlık, Iran dışında, metafizikle çok az ilgilendi; oysa Hindistan’da doğan dinler çoğunlukla felsefîdir.

Bireyci dinin doğuşundan bugüne, dinsel yaşamın kişisel ve kuramsal unsurları çatışma durumundadır. Siyasal yönden, kurumsal unsurlar genellikle daha güçlü olmuşlardır. Çünkü bunları, hükümet ve yasaların yanında, rahipler, bağışlar ve gelenek te desteklenmiştir. Kişisel din, özel bir kişi sorunudur; hiçbir şekilde toplumu ilgilendirmemelidir. Oysa kurumsal din büyük siyasal önemi olan bir sorundur. Kurumsal dinin bulunduğu yerde, mal onunla bağıntılıdır ve bir insan bu dinin ilkelerini savunarak hayatını kazanabilir, ama onlara karşı olanlar için bu, kolay olmaz. Eğitim dinin etkisinde kalıyorsa bu kurumsal bir dindir; eski kurumlan, ve birçok ülkelerde, Devleti denetler. Bugün çoğu Batı Avrupa ülkelerinde din, zenginlerin eğitimini etkisi altında tutar. Oysa yoksulların eğitimi üzerinde etkisi daha azdır. Bir bakıma bu bir siyasal rastlantıdır. Hiçbir dinin Devlet’i etkileyecek kadar güçlü olmadığı bir yerde, Devlet okulları herhangi bir dinin öğretilerini gösteremez. Oysa öğrencilerden alınan paralarla yaşayan okullar, ana-babaların parayı ödemeyi değer buldukları şeyleri öğretebilir. İngiltere ve Fransa’da, genellikle devlet işlerinin bir sonucu olarak, zenginler kentli yoksullardan daha dindardırlar. «Dindar» dediğim zaman sözcüğü siyasal anlamda kullanıyorum. Onların doğruluğu kapsayan anlamda dindar olduklarını, ya da Hıristiyanlık inancını metafizik anlamda kabul ettiklerini söylemiyorum. Onlar ancak Hıristiyanlık örgütünü destekler, yaşama sorunlarında bu örgüte oy verir, çocuklarının onun öğretisini kabul edenlerin elinde olmasını isterler. Bu nedenlerden ötürü Hıristiyanlık örgütü bugün de önemlidir.

Liberal kişiler arasında, Hıristiyanlık örgütünün artık toplum yaşamındaki büyük etkisini yitirdiğini düşünenler var. Bence bu çok büyük bir yanılgıdır. Evlenme ve boşanma tümüyle rahiplerin istedikleri gibi değilse bile, saçma ve gaddar yönlerini sürdürüyor; delilik halinde boşanmanın kabul edilmemesi gibi. Hıristiyanlık örgütü olmasa bunlar bir hafta bile yaşamazdı. Hıristiyanlığa açıkça karşı koyanlar, daha dindar ya da sakıngan olanlarla yarışlarında engellerle karşılaşıyorlar. Uygulamada, tanrı bilmezlere karşı birçok kapılar açık değildir. Bunların başarılı olabilmesi daha büyük yetenekler gerektirir.

Bugün kurumsal dinin en önemli olduğu alan eğitimdir. İngiltere’de halk okullarının tümü ve hazırlık okullarının çoğu ya Anglikan ya da Roma Katolik mezhebindendirler. Çocuklarını bu okullara gönderen özgür düşünceli ana-babalar, çoğu insanın eğitime karşı tepki gösterdiğini, bu tepkiden sonra doğruyu bulmaları için çocuklara yanlış şeylerin öğretilmesinin iyi olduğunu söylüyorlar. Bu, korkaklık yüzünden geleneğe uyanların bir özürüdür. Bir an düşünme, istatistik yönünden bunun yanlış olduğunu gösterir. Yetişkinlerin büyük çoğunluğunu yaşamları boyunca, çocuklukta öğrendiklerinin çoğuna inanırlar. Yüzyıllarca ülkeler Protestan, Katolik, Müslüman ve bağlı oldukları öbür dinlerde kalıyorlar. Karşı tepki kuramı doğru olsaydı, her kuşakta dinlerin değişmesi gerekirdi. Çocuklarının geleneksel dinde eğitilmesi için böyle tartışmaları öne süren kimseler, ne ölçüye dek karşı tepkide bulunduklarını kendi tutumları ile gösteriyorlar, iki kere ikinin dört olduğuna inanıyor ama bu kanınızı açıkça söylemekten kaçınıyorsanız, kamu parasının kendi çocuklarınıza ve başka çocuklara iki kere ikinin beş olduğunu öğretmekte harcanmasını doğru buluyorsanız, toplum yönünden etkili olan kanınız iki kere ikinin beş olduğudur. Buna, kargı olan kişisel inancınız önemsiz kalır. Böylece kendileri dindar olmadıkları halde dinsel bir eğitimin iyiliğine inananlar, kendi dinsel eğitimlerine karşı hiçbir tepkide bulunmuş olmazlar. Bunun aksini ileri sürmeleri anlam taşımaz.

Dinsel dogmaları zihinsel yönden kabul etmeyenlerden birçoğu yine de dinin zararsız, hattâ yararlı olduğu görüşündedirler. Bu noktada «liberal» düşünürlere karşı, gelenekçilerle birim. Bir Tanrı olup olmadığı, ölümden sonra yaşamaya devam edip etmediğimiz sorunu bence önemlidir. Bu konularda mümkün olduğu kadar doğru düşünmek iyidir. Tanrıya inanmak insanları iyi davranışa iteler düşüncesi ile Tanrı yoksa bile var olduğunu düşünmenin iyi olacağını öne süren siyasa adamının görüşünü kabul edemem. Çocuklar söz konusu olduğunda birçok özgür düşünceliler bu tutumu benimsiyor. Çocuklara din öğretmeden iyilik nasıl öğretilebilir, diye soruyorlar. Onlara şu cevabı verirdim: alışkanlık olarak ve bile bile çocuklara yalan söylerseniz, iyi insan olmayı onlara nasıl öğretebilirsiniz? Gerçekten İyi davranışlar yanlış nedenlere dayanabilir mi? «iyi» saydığınız davranışlar konusunda geçerli kanıtlar yoksa, iyilik kavramınızda bir yanlışlık olmalı. Zaten çocukların davranışlarını etkileyen din değil, ana-babanın onlar üzerindeki yetkisidir. Din ancak belirli duygular verir. Bu duygular eylemle sıkı bağıntılı olmazlar ve çoğunlukla istenilir nitelikte değildir. Dolaylı olarak davranışlar üzerine etkili olurlar elbette; ama bu dinci eğitimcilerin istediği gibi bir etki değildir. Bu konuya ilerde yine dönülecektir.

Dinci eğitimin kötü etkileri, aşılanan öğretilere ve bazı şüpheli önermelerin doğru olarak kabul edilmesine dayanır. Bu önermelerin doğru olup olmadığını anlamak olanaksız olabilir. Dinci öğretmenler gençlere bu önermeleri kesin doğrular olarak göstermeğe çalışıyor, böylece yanlış olan şeyi öğretiyorlar. Çünkü bu önermeler özellikle kesin değildir. Sözgelimi, ölümden sonra hayatı ele alalım. Bilge kişiler bu konuda bilgisizliklerini itiraf ediyorlar: kanıtlar yetersizdir; şimdilik bu sorun üzerinde kesin karara varmamak akla uygun olan tek yoldu. Oysa Hıristiyanlık ölümden sonraki hayatı kabul etmiştir. Bu din altında eğitim gören gençlere bunu kesin saymaları öğretilir. «Ne önemi var?» diyebilir okuyucuya, «buna inanmak avutucudur, hiçbir zararı da yok». Şu zararları yaptığını söylerim.

En başta, ölümsüzlük konusundaki tartışmaların bir sonuca varmayacağım düşünce yolu ile bulan özel yetenekli bir çocuğu öğretmenleri köreltir, hattâ cezalandırır. Aynı yolda düşünmek eğiliminde olan öteki çocuklar da böyle konularda konuşmaktan çekinecekler, elden gelirse bilgi ve usa vurma güçlerini artıran kitapları okumaları önlenecektir.

İkincisi, bugün, zekâları ortanın pek üstünde olan insanların çoğu açık ya da gizli, agnostik olarak, bu sorunun sonuna bağlanamayacağına inandıklarına göre, dinde direnen bir okulun öğretmenleri ya aklı kıt, ya da ikiyüzlü kişiler olmalı. Yoksa onlar, zihinsel yetenekleri olduğu halde kafalarındaki bir düğümden dolayı usa vurma güçleri olmayan küçük bir azınlıktırlar. Gerçekte olan şudur: skolastik bir meslek seçmek niyetinde olanlar erken yaşta atılgan düşüncelere karşı kafalarını kapamaya başlar, önce tanrı bilim alanında, sonra öteki bütün konularda çekingen ve gelenekçi olurlar. Kuyruğunu kaybetmiş olan tilki gibi onlar da öğrencilerine çekingen ve gelenekçi olmanın iyi olduğunu söylerler. Bir süre böyle yaptıktan sonra yetkililer onların değerlerini görür, onları güçlü kilit noktalarına getirirler. Böylece, tanrıbilimsel ve öbür testler bir öğretmen olarak kalıp, işinde başarılı olabilecek kişilerin niteliklerini belgiler. Bu testler, açık ya da kapalı olarak, öğretmenlerin seçilmesini sınırlar. Gençleri zihinsel ve törel yönden uyandırmaya en yetenekli olanların çoğu öğretmenlik mesleğinin dışında bırakılır.

Üçüncüsü, bazı önermeler kutsal ve şüphe götürmez sayıldıkça gençlere bilimsel ruh aşılamak mümkün değildir. Bilimsel tutum inanılacak şeyler için kanıtlar ister, bu kanıtlar hangi yöne götürülürse götürülsün, onları izler. Yaşatılması istenen bir inan bulunduğu zaman ise onun duygu ve yasalarla donatılması gerekir. Erkekçe ve acıklı bir sesle onun «yüce» gerçekleri içinde bulundurduğu anlatılır. Biliminkinden, özellikle kalbin duyduklarından ve «iyi» insanların törel doğrularından ayrı bir gerçeklik ölçeği kurulur. Dinin büyük günlerinde insanların, Thomas Aquinas gibi, katkısız sağduyunun Hıristiyanlık tanrıbiliminin temel önermelerini tanıtlayabileceğine inandıkları zamanlarda duygular gereksizdi. Thomas Aquinas’ın [ (1225?-1274)ı, İtalyalı skolastik filozof.] Summa (En büyük) adlı eseri David Hume kadar soğuk ve akılcıdır. Ama o günler geçti. Bugünün tanrıbilimcisi duygularla dolu sözcükler kullanıyor, okuyucuda bir tartışmayı mantıksal yönden anlamayacak bir zihinsel durum yaratmaya çalışıyor. Duyguların işe karıştırılması kötü bir durumun belirtisidir. Dini savunanların 2 + 2 = 4 önermesine uyguladıkları yöntemleri düşünün. Sonuç şuna yakın bir şey olurdu: «Bu büyük gerçeği, dairesindeki iş adamı, trafiğin kalabalık saatlerinde gereksinmeleri karşılamaya çalışan biletçi memur, küçük kardeşini hoşnut etmek için çubuklu şeker alan saf çocuk ve Arktik okyanusunun buzlu kıyılarında yakaladığı balığı sayan Eskimo aynı şekilde kabul ediyor.

Derin bir ruh gereksinmesinin insanlarca anlaşılmasından başka bir şey bu birliği sağlayabilir mi?

Sonsuzluğa, bizim caz çağımızda daha yakın olan geçmiş zamanlardan bize parlak bir bilgelik geleneği kalmıştır. Bizi bu bilgelikten yoksun kılmak isteyen alaylı şüpheciyi dinleyecek miyiz? Hayır! Bin kere hayır! Oysa çocukların bu metotla mı, yoksa bugünün metotları ile mi daha iyi aritmetik öğrenecekleri şüphe götürebilir.

Bu nedenlerle, bilimsel inançlarımızı etkileyen zihinsel araştırmadan geçmeyen her inanç eğitimde zararlı olacaktır. Bununla birlikte Hıristiyan ülkelerdeki çocukların büyük bir yüzdesini etkileyen dinsel öğretime karşı belirli itirazlar var.

En başta, din, tutucu bir güçtür, geçmişteki kötülükleri sürdürür, ikinci Punik Savaşı’na kadar Romalılar tanrılara insan kurban ederlerdi. Oysa din olmasa böylesine barbarca bir şeyi yapmazlardı. Aynı şekilde günümüzde insanlar dinsel nedenlerle öyle şeyler yapıyorlar ki, din için olmasa bunlar dayanılmayacak kadar gaddar gelirdi. Roma Katolik Kilisesi bugün bile cehenneme inanır. Canterbury ve York başpiskoposlarının direnmesine karşı Özel Meclis’ in aldığı bir karar gereğince, Anglikan Kilisesi cehennemi inan için gerekli saymaz. Bununla birlikte, Anglikan rahiplerin çoğu cehenneme inanır. Cehenneme inanan herkes öc alıcı cezayı doğru bulur. Bu nedenle, eğitimde ve suçlulara karşı davranışta gaddarca yöntemler kullanmakta kendilerini kuramsal yönden haklı görürler. Ne zaman savaş olsa rahiplerin çok büyük bir çoğunluğu onu destekler.  Oysa barışta çoğu kez barışçıdırlar. Savaşı desteklerken, Tanrının kendi yanlarında olduğunu kesinlikle söyler, toptan öldürmenin iyi olmadığını düşünenlere işkence edilmesini dinsel yönden desteklerler. Köleliğin yaşadığı günlerde dinsel tartışmalar onun desteğindeydi. Bugün kapitalist sömürgesi de benzer tartışmalarla destekleniyor. Toplumun törel duygusu bir yön değişimini zorunlu kılmadıkça, hemen bütün geleneksel gaddarlık ve haksızlıklar örgütlenmiş dinden destek görmüşlerdir.

İkincisi, Hıristiyanlık dini isteyenlere avuntu verir; inanç yok olunca bu avuntuya katlanmak bile acı gelir. Tanrıya ve ölümden sonraki hayata inanmak, şüpheciler için gerekli olandan daha az bir stoacı yürekliliği ile yaşayabilmeyi mümkün kılar. Pek çok genç, kolayca umutsuzluğa düşülecek bir çağda bu dogmalara karşı inançlarını yitiriyor. Böylece onların çektikleri mutsuzluk, hiç dinsel eğitim görmemiş olanlarınkinden daha acıklıdır. Hıristiyanlık, ölümden ve evrenden korkulmaması için nedenler gösterir, böylece yüreklilik erdemini yeteri kadar öğretemez. Dinsel inanç gereksinmesi geniş çapta korkunun sonucu olduğundan, dini savunanlar bazı korkuların hiç de kötü olmadığını düşünürler. Bence bu konuda onlar tümüyle yanılıyorlar. Korkudan kaçınmak için boş inançlarla yaşamak en İyi hayat yolu değildir. Din korkudan yararlandıkça, insanı küçük düşürür.

Üçüncüsü, din ciddiye alındığı zaman, öbür dünyaya kıyasla bu dünyanın önemsiz olduğu görüşüne götürür. Böylece, cennette mutluluğa ermek için, burada yoksulluk ve sıkıntı yaratan eylemleri savunmaya iteler. Bu görüş en iyi şekilde cinsel sorunlarda açıklanabilir. Ama Hıristiyanlık öğretisini içtenlikle benimseyenlerde, yoksulluk ve hastalık gibi kötülükleri küçümseme eğilimi vardır. Çünkü onlar ancak bu dünyayı ilgilendirir. Bu öğreti zenginlerin çıkarlarına çok iyi uyuyor; belki de ileri gelen zenginlerin çoğunun pek dindar olmamanın nedenlerinin birisi budur. Ölümden sonra hayat varsa, ve bu dünyada çekilen yoksulluğun ödülü ise, buradaki koşulları iyileştirmeyi amaç güden çabaları engellememiz doğrudur. Bu dünyadaki geçici acıların başkalarının tekelinde kalmasına göz yuman endüstri yöneticilerinin bu iyilikseverliğine hayranlık duymamız gerekir. Ama öbür dünya inancı yanlışsa, gölge uğruna asıl maddeyi atmış olacağız; bir ömür boyunca ayırdığı paraları batık bir işe yatıran kişilerin bahtsızlığına uğrayacağız.

Dördüncüsü, dinci eğitimin ahlâk üzerine etkisi birçok yönlerde kötüdür. Özellikle günah çıkarma ile bağıntılı olduğu zaman, kendine güveni yıkar. Çocuklara yetkiye bağlı kalmayı öğreterek onları çok kez kendi kendilerini yönetemez duruma getirir. Roma Katoliği olarak öyle insanlar tanıdım ki inançlarını yitirince üzücü sayılacak biçimde davranmağa başladılar. Bazılarına göre bu dinin törel yararlarım gösterir. Ben tam bunun tersini söylüyorum. Çünkü bu insanların istemlerinin zayıflığı eğitimlerinin sonucudur. Bundan başka din, ahlâkın tek temeli olarak gösterilince, din inancını yitiren insan ahlâka da inanmayabilir. Samuel Butler’in The Way of ali Flesh adlı eserindeki kahramanı, din inancını yitirir yitirmez evde hizmetçi kıza saldırır. Hizmetçi kıza saldırmamak için birçok geçerli nedenler var; ama sözü edilen gence bunlardan hiçbirisi öğretilmemişti. Ona ancak Tanrının böyle davranışları beğenmeyeceği öğretilmişti. Günümüzde, inancın yitirileceği beklenilebilecek bir olay olarak düşünülürse, tüm ahlâkı, hattâ kaçınılmaz en küçük parçasını, çökebilecek böyle bir temele dayandırmak sağduyuya aykırı düşer.

Dinci eğitimin törel yönden iyi olmayan başka bir yanı, zihinsel erdemlere gerektiğinden az değer vermesidir. Çok önemli bir nitelik olan zihinsel yansızlığı kötü sayar. En iyi durumda, zor sorunları anlamak için gösterilen sürekli çabayı ancak hoş görür. Bugün hayranlık duyulması için öne sürdüğü kimseler çok kez üstün zekâlı kişiler değildir. Zeki bile olsalar, onlara hayranlık duyuran şey, düşüncesiz anlarında söyledikleri saçmalıklardır. Din erdemlik olarak anlaşıldığından, ve en dindar kimseler hiç de en zeki kimseler olmadığından, dinci eğitim aptallara göz pekliği verir; onlar da eğitim görmüş kişilerin yetkisine karşı direnç gösterirler. Sözgelimi, evrimin öğretilmesinin yasaklandığı yerlerde böyle olmuştur. Hatırladığıma göre, İncil’de zekâyı öğen bir söz bile yoktur. Din görevlilerinin İncil’i en yakından izledikleri yön de budur. Bu, Hıristiyan eğitim kurumlarında öğretilen ahlâkın eksik bir yanı olarak görülmelidir.

Hıristiyan ahlâkının temel eksikliği, toplumsal sonuçları ile ilgisi olmayan nedenlere dayanarak bazı davranışları «günah», bazılarını «erdem» saymasıdır. Boş inançlardan doğmamış bir ahlâk önce hangi toplumsal etkiyi başarmak, hangilerinden kaçınmak istediğini kararlaştırmalıdır. Sonra, bilgimizin mümkün kıldığı ölçüde, hangi eylemlerin istenilen sonuçlara götüreceğini kestirmeliyiz. Bu eylemler övülmeli, karşı etki yapanlar yerilmelidir. İlkel ahlâk bu biçimde gelişmez. Bazı davranış biçimleri baskı görür. Baskının nedenleri ise antropolojinin karanlıklarında yitirilmiştir. Genellikle, başarılı uluslararasında yerilen davranışlar zararlı, övülenler yararlı oluyor. Ama bu tüm ayrıntılarda böyle değil. Aslında hayvanların faydacı amaçlarla değil, dinsel nedenlerle evcilleştirildiğini, timsah ya da aslanı evcilleştirmeğe çalışan budunların yok olduğunu, koyun ve ineği seçenlerin başarılı olduğunu öne sürenler var. Aynı şekilde, ayrı törel kuralları olan budunlar çatıştığında, kuralları daha az saçma olanların kazanmış olacakları beklenir. Ama boş inanlardan doğan hiçbir kural saçmalıklardan kurtulmuş olamaz. Hıristiyanlık kurallarında, bugün daha az olsa bile, böyle saçmalıklar görülür. Pazar günü çalışmanın yasaklanması sağduyu açısından savunulabilir, oyun ve eğlencenin yasaklanması savunulamaz. Hırsızlığın yasaklanması genellikle iyidir. Ama, savaş sonrası Almanya’sında Hıristiyanlık örgütlerinin yaptığı gibi, sürgün edilmiş prenslerin mallarına halkın elkoymasma karşı uygulandığı zaman değil. Hıristiyan ahlâkının boş inanlara dayanan kökü, en açık şekilde cinsiyet konusunda görülür. Bu öyle geniş bir konu ki, ayrı bir bölüm ister.

Sh: 68-79

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul