DİN, UYGARLIĞA FAYDALI OLMUŞ MUDUR?


NEDEN HIRİSTİYAN DEĞİLİM
BERTRAND RUSSELL

Çeviren: ENDER GÜROL

[1930 da yayınlanmıştır.] Din üstündeki görüşüm Lucretius’unkine benzer. Dine, korkudan doğan bir hastalık, insanlık için sonsuz bir sefalet kaynağı olarak bakıyorum. Bununla birlikte, uygarlığa bazı faydaları olduğunu inkâr edemem. Tarihin başlangıcında, takvimin yapılmasını sağlamış, Mısırlı rahiplerin, önceden hesaplayabilecekleri güneş tutulmalarım gözlemlemelerine sebep olmuştur. Bu iki hizmeti inkâr etmiyorum, ama başka bir faydası olmuş olduğunu davranmıyorum.

“Din” kelimesi günümüzde pek gelişigüzel kullanılmaktadır. Bazı kimseler, aşırı Protestanlığın etkisi altında bu kelimeyi, ahlâk veya evrenin yaradılışı üstünde, önemli kişisel kanıları anlatmak için kullanmaktadırlar. Kelimenin bu şekilde kullanılışı tarihe aykırıdır. Din her şeyden önce toplumsal bir olgudur. Kiliseler, kuruluşlarını, güçlü kişisel kanıları olan vâizlere borçlu olabilirler, ama bu vâizlerin, kurmuş oldukları Kiliseler üstünde hemen hemen hiç etkisi olmamıştır, oysa Kiliselerin, içinde geliştiği topluluklar üstünde çok büyük etkisi olmuştur. Batı uygarlığından olanlar için en ilginç olan örneği alalım: İsâ’nın, İncil’deki sözlerinin Hıristiyanların ahlâkıyla pek ilgisi olmamıştır. Hıristiyanlıktaki en önemli şey, toplumsal ve tarihsel bakımdan İsâ değil, Kilisedir, Hıristiyanlığı toplumsal bir kuvvet olarak yargılayacak olursak, İncil’lere başvurmamız gerekmez, İsa, malınızı mülkünüzü yoksullara dağıtın, dövüşmeyin, kiliseye gitmeyin, zinayı cezalandırmayın, demişti. Ne Katolikler, ne de Protestanlar, bu sözleri izlemede hevesli görünmemişlerdir. Fransisken mezhebinden bazılarının havariler kadar yoksul olunması için birtakım vaizler verdiği doğrudur, ama Papa, onları mahkûm etmiş ve öğretilerini zındıklıkla suçlamıştır. Sonra İsa’nın, “Yargılamayın ki, sizi de yargılamasınlar” sözüne dikkatinizi çevirin ve bunun Engizisyon ve Ku-Klux-Klan üstünde ne gibi etkisi olduğunu düşünün bir.

Hıristiyanlık için varit olan, Budizm için de varittir. Buddha sevimli ve aydın kişiydi; ölüm döşeğinde, kendisinin ölümsüz olduğunu düşünen müridlerine gülmüştü. Ama Budist rahipler örneğin Tibet’te bilgisiz kalma taraftarı, zorba ve son derece zalim olmuşlardır.

Bir Kilise ile Kurucusu arasındaki bu ayrılığın herhangi tesadüfi bir yanı yoktur. Belli bir kimsenin sözlerinde mutlak gerçek olduğu düşünülür düşünülmez, sözlerini yorumlayacak bir uzmanlar topluluğu çıkar ortaya ve bunlar gerçeğin anahtarını ellerinde bulundurduklarından, mutlaka iktidar elde ederler. Başka her türlü imtiyazlı sınıf gibi iktidarlarını kendi çıkarları için kullanırlar. Bununla birlikte, başka herhangi imtiyazlı bir sınıftan bir bakıma daha kötüdürler, çünkü bir kerecik tam mükemmel olarak vahyedilmiş olan değişmez bir gerçeği açıklamak zorunda olduklarından, bütün zihin ve ahlâk alanındaki ilerlemelere ister istemez karşı çıkarlar. Kilise Galileo ile Darwin’e karşı çıkmıştı; bugünse Freud’a karşı çıkmaktadır. En büyük iktidarı elinde bulundurduğu günlerde zihin hayatına karşı daha güçlü olarak çıkmıştı. Papa Büyük Greguar, piskoposun birine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “Yüzümüz kızarmadan burada sözünü edemiyeceğimiz bir rapor aldık, buna göre siz bazı dostlarınıza gramer öğretiyormuşsunuz.” Piskopos, dini makamlar tarafından, bu kötü işten vazgeçmeğe zorlanmıştır ve Lâtince öğrenmek ancak Rönesansda başlayabilmiştir. Sadece zihin bakımından değil, ahlâk bakımından da zararlıdır din. Bundan demek istediğim, ahlâk kurallarının insanın mutluluğu için olmadığıdır. Birkaç yıl önce, Almanya’da tahttan indirilmiş kral ailelerinin kendi özel mülklerine sahip olabilip olamayacağı konusunda bir referandum yapılmıştı; Almanya’daki Kiliseler, onlardan bu mallan almanın Hıristiyanlığa aykırı olduğunu resmen açıklamıştı. 3ilindiği gibi, kiliseler, ellerinden geldiği kadar esaretin ortadan kaldırılmaması için çalışmıştır, bugün de birkaç istisna dışta kalmak üzere, İktisadi adalete doğru yapılan her türlü harekete karşı çıkmaktadırlar. Papa, Sosyalizmi resmen mahkûm etmiş bulunmaktadır.

HIRİSTİYANLIK VE CİNSİYET

Bununla birlikte, Hristiyan dininin en kötü yanı, cinsiyete karşı tutumudur; bu öyle hasta ve tabiata aykırı bir tutumdur ki, Roma İmparatorluğunun çökmesi sırasındaki uygar dünyanın hastalığıyla ilişki kurarak ancak anlaşılabilir. Bazen Hıristiyanlığın kadınların durumunu düzelttiği konusunda sözler sarf edilmektedir. Bu, tarihte yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Kadınlar pek sıkı bir ahlâk kuralı külliyatına boyun eğmek sorunda olduğu bir toplumda rahat bir durumda olamazlar. Keşişler, Kadın’a, hep baştan çıkartıcı olarak bakmışlardır; onu hep saf olmayan şehvetlerin ilham perisi olarak görmüşlerdir. Kilise, eskiden olduğu gibi, şimdi de, bekâr kalmanın en iyi şey olduğunu, bunu imkânsız görenler için en iyi şeyin evlenmek olduğunu söylüyor. St Paul, kabaca şöyle demektedir: “Yanmaktansa, evlenmek yeğdir.” Evliliği bozulamaz yaparak ve aşk sanatı konusunda her türlü bilgiyi yasak ederek, Kilise elinden geldiği kadar cinsiyetin pek az zevk ve pek büyük acı ile gerçekleşmesini sağlamağa çalışmıştır. Doğum kontroluna karşı çıkmaları da aynı sâikten doğmaktadır: her yıl çocuğu olan bir kadın, ister istemez evlilikten büyük zevk alamayacağından, doğum kontrolünün engellenmesi gerektir.

Hristiyan ahlâk düzeninin ayrılmaz bir parçası olan Günah kavramı, olağanüstü derecede zarar veren bir kavramdır, meşru, hattâ asil olduğuna inandıkları nadizmleri [Nedamet etmiş, pişman ] için bir çıkış yolu sağlamaktadır insanlara, örneğin frenginin önlenmesi sorununu alın ele önceden alınacak tedbirlerle, bilindiği gibi, bu hastalığın önüne geçilmesi bir derece mümkündür. Bununla birlikte, Hıristiyanlar, bu olgunun yayılmasına karşı çıkıyorlar, çünkü günahkârların ceza görmesi gerektiğini düşünüyorlar. Öyle ki, bu cezanın karılarına ve çocuklarına da geçmesini istiyorlar. Bugün, dünyada doğuştan frengili binlerce çocuk vardır, Hıristiyanlar günahkârların ceza görmesini istemeseydi, bu böyle olmazdı. Hayvanca zalimliğe götüren öğretilerin ahlâk üstünde ne gibi iyi etkisi olacağını anlayamıyorum.

Hıristiyanların davranışı sadece cinsel davranış bakımından değil, aynı zamanda cinsel konular üstünde bilgi konusunda da insanın dirliğine düşmandır. Önyargısız olarak bu konu üstünde düşünen herkes, muhafazakâr Hıristiyanların genç çocuklara zorla kabul ettirdikleri suni bilgisizliğin zihin ve beden sağlığı için çok tehlikeli olduğunu, çoğu çocuklar gibi, “münasebetsiz” konuşmalarla bu bilgileri edinenlerde, cinsiyetin, ayıp, gülünç bir şey olduğu duygusu uyandırmakta olduğunu görür. Bilginin istenmeyecek bir şey olduğunu söyleyenlerin savunabilecek tarafı olduğunu sanmıyorum. Kaç yaşında olursa olsun, kişi bilmek isteyince, öğrenebilmelidir. Başka bilgiler bir yana, özellikle cinsel bilgi konusunda, daha ağır basan etkenler vardır. Bir kimse bir şeyi bildiği zaman, çok daha akıllıca hareket eder, önemli bir konu üstünde merak gösterince, çocuklara günah duygusu aşılamağa kalkmak gülünçtür.

Her çocuk trenlere karşı ilgi gösterir. Biz ona trenle ilgilenmek kötüdür, dersek: bir istasyondayken, ya da tren geçerken gözlerini kapasak, yanında “tren” kelimesinin kullanılmamasına dikkat etsek ve bir yerden başka bir yere nasıl gittiği konusunda esrara bürüsek, ne olur?

Trenlere olan ilgisi azalır mı, çoğalır mı, Tabii ki çoğalır, ama marazi bir günah duygusu da olacaktır, çünkü bu ilgilenmesi ona uygunsuz bir şey gibi gösterilmiştir. Faal zekâsı olan her çocuk bu yolla az veya çok sinir hastası yapılabilir. Cinsiyet konusunda da böyle yapılmaktadır; ama cinsiyet, trenlerden daha ilginç olduğu için, sonuçlar daha da kötü olmaktadır. Bir Hristiyan topluluğunda, hemen hemen her ergin kişi, küçükken cinsel bilgi yasağı sonucu aşağı yukarı sinir hastasıdır. Bu şekilde suni olarak zihinlere çakılmış olan günah duygusu, büyüdükten sonra zalimlik, korkaklık veya aptallığın sebeplerinden olmaktadır. Cinsiyet üstüne olsun, başka konularda olsun, çocuğun bilmek istediği şeyi kendisine vermemek için herhangi mantıki bir sebep yoktur. Bu olgu, çocuğun ilk eğitiminde benimsenmezse, hiçbir zaman sağlam kafalı bir nüfus elde edemeyiz, bunun da, Kiliseler eğitim siyasetini elinde tuttuğu süre, gerçekleşmesi imkânsızdır.

Bu oldukça ayrıntılı itirazları bir yana bırakırsak, Hıristiyanlığın temel öğretilerinin ahlâk bakımından birtakım sapıklıklar gerektirdiği açıktır. Dünya, dediklerine göre, iyi ve Kâdir-i Mutlak bir Tanrı tarafından yaratılmıştır. Yaratmadan önce, dünyanın içinde bulunacak olan bütün acı ve sefaleti önceden gördüğü için, bütün olan bitenlerden sorumludur. Dünyadaki acının günah yüzünden olup olmadığı üstünde tartışmak boşunadır. Bir kere bunun böyle olduğu doğru değildir; ırmakları yataklarından taşıran veya yanardağlara lâv püskürten günah değildir. Öyle de olsa, bir şey fark ettirmez zaten. Dünyaya getirecek olduğum çocuğun, katil, manyak biri olacağını önceden bilirsem, suçlarından ben sorumlu olurum. Tanrı, insanın işleyeceği günahları önceden biliyorsa, insanı yaratmağa karar verdiğinde günahlarından da kendisinin sorumlu olması gerektiği açıktır. Buna karşı genellikle ileri sürülen Hristiyan muhakemesine göre, dünyada acı çekmek günahların temizlenmesi içindir, bu bakımdan acı çekmek iyi bir şeydir. Bu muhakeme Tabii sadizmin aklîleştirilmesinden başka bir şey değil; üstelik, kötü bir muhakeme de aynı samanda. Herhangi bir Hristiyan, ne olur benimle birlikte bir çocuk hastanesini ziyaret etsin, orada çekilen acıları görsün, sonra da bu çocukların bu cefaları haketmiş oldukları düşüncesinde ısrar etsin edebilirse. İnsanın böyle diyebilmesi için bütün acıma duygusunu kaybetmiş olması gerektir. Diğer bir deyimle, inandığı Tanrı kadar salim olması gerektir. Bu acı dünyasında her şey, insanın mutluluğu içindir diyen kimsenin ahlâk görüşleri sağlam olamaz, çünkü çektiği acı ve sefalet için daima bahane arar.

DİNE İTİRAZ

Dine iki türlü karşı çıkılabilir zihinsel veya ahlâkî bakımdan. Zihin bakımından herhangi bir dinin doğru olduğunu kabul etmek için bir sebep yoktur; ahlâkî bakımdansa, dinsel kurallar insanların şimdikinden daha zalim olduğu bir zamandan gelmedir ve çağın ahlâkî bilincini etkileyen insafsızlıklarında devam etmektedir.

Zihin bakımından karşı çıkmayı ilk olarak alalım ele; içinde yaşadığımız pratik hayatta, dinsel öğretimin doğru veya yanlış olması, pek o kadar önemli değildir, esas olan şey, faydalı olup olmadığıdır. Bununla birlikte, sorunun birine ötekisiz cevap verilemez. Hristiyan dinine inanıyorsak, iyi olan şey konusundaki kavramlarımız, inanmayanınkinden ayrı olacaktır. Bu bakımdan, Hıristiyanlığın sonuçları Hıristiyanlara iyi, inanmayanlara da kötü görünebilir. Üstelik destekleyecek kanıtı olup olmamasıyla ilgisi olmamak şartıyla, kişinin filan falan şeye inanması gerektiğini söyleyen davranış, kanıta karşı düşmanlık yaratan, ve önyargılarımıza uymayan her olguya zihinlerimizi kapamağa sebep olan bir davranıştır.

Bir çeşit bilimsel açık sözlülük pek önemli bir niteliktir, inanması gereken şeyler olduğunu inanan kimsede bu nitelik olamaz. Bu bakımdan dinin faydalı olup olmadığını incelemeden önce, gerçek olup olmadığını ole almamız gerek. Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler için dinin gerçekliğiyle ilgili en önemli sorun, Tanrının varlığıdır. Dinin zafer kazandığı günlerde, “Tanrı” sözünün kesin bir anlamı vardı; Rasyonalistlerin saldırısının sonucu bu anlam gittikçe değerinden kaybetti, öyle oldu ki, Tanrıya inandıklarını söylediklerinde, insanların kesinlikle ne anladığını bilmek güçleşti. Muhakemede bulunmak için Matthew Arnold’un tanımlamasını alalım ele; “Adaleti sağlayan kendimizde olmayan bir kudret.” Bunu daha da belirsiz yapabiliriz, bu gezegenin yüzeyindeki canlı varlıkların amaçlarından başka, evrende herhangi bir amaç kanıtı var mı? diye kendi kendimize sorabiliriz.

Dindar kişilerin bu konudaki muhakemeleri aşağı yukarı şöyledir: “Ben ve dostlarım son derece zeki ve erdemliyizdir. Bu denli zekâ ve erdemin tesadüfi olmasını insanın aklı almaz. Bu bakımdan hiç olmazsa bizim kadar zeki ve erdemli, bizi meydana getirmek için kozmik mekanizmayı harekete getirmiş olan biri olması gerektir.” Yazık ki, bu muhakemeyi ileri süren kimseler kadar etkilemiyor beni bu. Evren geniştir, Eddington’a inanacak olursak da belki evrenin başka hiçbir yerinde insanlar kadar zeki varlıklar yoktur. Dünyadaki madde yekûnunu düşünecek olursanız ve onu zeki varlıkların yekûnu ile karşılaştıracak olsanız, İkincisi birincisinin yanında son derece küçük kalır. Bu yüzden, tesadüf kanunlarının gelişigüzel atomları seçerek zeki bir organizma yaratacağı tamamıyla imkânsız olsa bile, gene de, evrende pek küçük sayıda organizma olacaktır. Bu denli geniş bir sürecin en yüksek noktası olarak yeterli derecede hârika gibi görünmüyoruz. Tabii din adamlarının çoğunun benden çok daha hârika olduklarını biliyorum, ve kendiminkileri aşan meziyetlerini tamamıyla kavrayamıyorum. Gene de, böyle bile olsa, ezelden beri iş gören Kâdiri Mutlak’ın daha iyi bir şey yapamamış olduğu aklıma sığmıyor. Sonra bu sonucun bile kuru gürültü olduğunu düşünmemiz gerektir. Yeryüzü daima oturulabilecek şekilde kalmayacaktır, insan ırkı kaybolup gidecektir, kozmik süreç kendini bundan böyle doğrulayacaksa, gezegenimiz üstünden başka bir yerde doğrulaması gerekecektir. Bu olsa bile, eninde sonunda durması gerekecektir. Evrenin çökeceğini, en sonunda herhangi bir yerde en ufak ilgi çekici yanı olacak bir şeyin var olmasının imkânsız olacağını Termodinamik biliminin ikinci kanunu kesinlikle söylüyor. Tabii o zaman Tanrının makineyi yeniden kuracağını söyleyebilirler; ama bunu söylersek, sadece inanca dayanmış olacağız, en ufak bilimsel bir kanıt olmayacak. Bilimsel kanıt söz konusu olduğu süre, evren bu gezegen üstünde yavaş yavaş ilerleyen safhalardan geçerek oldukça değersiz bir sonuca varmış oluyor; sonunda evrensel ölüme kadar gene ağır ağır sürünecektir. Bunu amaç kanıtı olarak alacak olursak, bu amacın benim hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Bu bakımdan herhangi bir Tanrıya inanmak için bir sebep göremiyorum, bu inanç ne denli belirsiz ve az dahi olsa. Din savunucuları kendileri vazgeçmiş oldukları için, eski metafizik muhakemelere girmek istemiyorum.

RUH VE RUHUN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ

Hıristiyanlığın kişinin ruhu üstünde durmasının Hristiyan toplulukların ahlâkı üstünde derin etkisi olmuştur. Stoacılarınkine benzeyen bir öğreti olup, onlarınki gibi, artık siyasi ümitler besleyemeyen topluluklarda belirmektedir. Edepli karakteri olan güçlü bir kimsenin Tabii içtepisi, iyi yapmağa eğilimli olmasıdır, ama hiçbir siyasi iktidarı yoksa, ve olayları etkileyecek fırsata sahip değilse, Tabii akışından sapacak ve önemli olan şeyin iyi olmak olduğuna karar verecektir. İlk Hıristiyanlarda böyle hayırlı işle ilgisi olmayan kişisel bir kutsallık kavramına yol açmıştır bu, çünkü kutsallık eylemde iktidarsız kimseler tarafından erişilmesi gereken bir şeydi. Bu yüzden toplumsal erdemin Hristiyan ahlâk düzeninden ayrılması gerekmiştir. Muhafazakâr Hıristiyanlar, zina işleyene, rüşvet alan politikacıdan, -oysa rüşvet alan politikacı aslında binlerce defa daha kötülük yapmaktadır- daha kötü gözle bakmışlardır. Resimlerde gördüğümüz gibi, Ortaçağ erdem kavramı, zayıf, duygusal, cansızdı. En erdemli kişi, dünyadan elini ayağını çeken kimseydi; aziz olarak görülen biricik eylem adamı hayatlarını ve tebalarının hayatlarını Türklere karşı savaşta Saint Louis gibi feda eden kimselerdi. Filân kimse bir mali düzen kurdu, ceza hukuku yazdı diye, kilise aziz demiyordu. İnsanın refahı için yapılan bu kanun ve düzenler önemsiz olarak görülüyordu. Azizler arasında, yaptığı iş kamu menfaatine olan kimse tanımıyorum. Toplumsal ile ahlâkî kişi arasında yapılan bu ayrılıkla birlikte, ruhla beden arasında da bir ayrılık belirdi ve Hristiyan metafiziğinde, Descartes’dan çıkan sistemlerde yaşamağa devam etti. Genellikle, beden insanın toplumsal veya kamusal bölümünü, ruhsa özel yanını temsil ediyor diyebiliriz. Ruhun üstünde durarak, Hristiyan ahlâkı, kendini son derece bireysel yaptı. Bütün Hristiyanlık çağlarının açık sonucunun insanları tabiatın yarattığından daha bencil, daha içine kapanık yaptığını sanıyorum; çünkü insanı, kendi ben’inin duvarlarından dışarı çıkaran cinsiyet, anne-babalık, vatanseverlik ve kabile içgüdüleridir. Kilise cinsiyeti yerin dibine batırmak için elinden geleni yaptı; aile bağıntısına İsa’nın kendi ve bütün izleyicileri karşı çıktı; Roma İmparatorluğunun karışık tebası içinde vatanseverliğe yer olmadı. Incil’lerdeki aileye karşı sarfedilen sözler, gerektiği dikkati görmemiş bir noktadır. Kilise, İsa’nın annesine saygıyla davranmaktadır, ama İsa’nın kendi öyle davranmamıştır. “Kadın, ne ilgim var seninle?” (Yohanna’ya göre II. 4) diye hitap eder ona. Aynı zamanda, oğlanı babasına, kızı anasına, üvey kızı üvey annesine karşı düşman yapmağa geldiğini, babasını anasını, Ondan daha çok sevenin, Ondan olmadığını söylemektedir (Matta’ya göre x 35-7). Bütün bunlar inanç uğruna biyolojik aile bağlarını koparmak demektir Hıristiyanlığın yayılmasıyla dünyaya gelen hoşgörüsüzlükle büyük ilgisi vardır bu davranışın.

Bireycilik en son noktasına bireyin ruhunun ölmezliği öğretisiyle varmıştır, ruh bu dünyadan ayrıldıktan sonra, duruma göre, ya sonsuz mutluluk içinde, ya da sonsuz acı içinde yaşayacaktı. Bu önemi büyük ayrılığın üstüne dayandığı şartlar oldukça acayipti, örneğin, bir rahip bazı sözler söyleyerek üzerinize su serptikten hemen sonra ölecek olursanız, sonsuz mutluluğa eriştiniz demekti; oysa uzun ve erdemli bir yaşayıştan sonra, ayakkabınızın bağı koptuğundan küfretmekte olduğunuz bir an yıldırım çarpacak olursa, size, sonsuz acı olacaktı mükâfatınız. Çağdaş Protestan Hristiyan’ın buna inandığını sanmıyorum, teolojide yeterli derecede eğitim görmemiş Katolik bir Hristiyan’ın da buna inandığını sanmıyorum; bunun muhafazakâr öğreti olduğunu ve yakın zamana kadar buna inanıldığını söylüyorum. Meksika ve Peru’daki İspanyollar, Hintli bebekleri vaftiz ediyorlar, sonra hemen beyinlerini parçalıyorlardı: böylece bu bebekleri cennete göndermiş oluyorlardı. Her ne kadar günümüzde hepsi böyle yapıyorsa da, hiçbir muhafazakâr Hristiyan bunların hareketini, mahkûm ötmek için mantıki bir sebep bulamaz. Hıristiyanlıkta aldığı şekilde, ruhun ölümsüzlüğü öğretisinin ahlâk üstünde pek kötü etkisi olmuştur, ruh ile bedenin metafizik bakımdan ayrılmasının da felsefe üstünde yıkıcı etkisi olmuştur.

HOŞGÖRMEZLİK KAYNAKLARI

Hıristiyanlığın ortaya çıkışıyla dünyaya yayılan hoş görüşsüzlük, Hıristiyanlığın en acayip özelliklerinden biridir, sandığıma göre, buna sebep, Yahudilerin adalete olan inançları ve Yahudi Tanrısının biricik gerçek olduğuna inanmalarıdır. Yahudilerin niçin bu özellikleri olduğunu bilmiyorum. Yahudileri yabancı halk topluluklarına katmak teşebbüsüne, karşı tepki olarak, Yahudilerin esirlikleri sırasında gelişmiş olması muhtemeldir. Her nasıl olursa olsun, Yahudiler, özellikle de peygamberler, kişisel doğruluk ve tek bir dinden başka herhangi bir din kabul etmenin kötü olduğu fikri üstünde durmuşlardır. Bu iki fikrin, Batının tarihi üstünde son derece yıkıcı etkisi olmuştur. Konstantin’den önce Roma Devleti tarafından Hıristiyanlara yapılan zulüm konusunda, Kilise, uzun uzun lâf etmiştir. Oysa bu zulüm hem az, hem aralıklı olup, tamamıyla siyasi sebeplere dayanıyordu. Konstantin devrinden, onyedinci yüzyılın sonuna dek, Hıristiyanların, başka Hıristiyanlar tarafından gördüğü zulüm, Roma imparatorları tarafından kendilerine yapılan zulümden çok daha büyük olmuştur. Hıristiyanlığın doğmasından önce, Yahudiler dışta kalmak üzere, bu zalim davranış eski dünyaca bilinmiyordu, örneğin Herodotos u okursanız, gitmiş olduğu yabancı devletlerde karşılaştığı hoşgörülü davranışı görürsünüz. Bazen barbarca bir töre karşısında hayrete düşer, ama yabancı Tanrılara ve âdetlere karşı hoşgörülü Zeus’a başka bir ad takmış olan kimselerin sonsuzca lânetlendiğini ispat etmek kaygısı duymaz davranır, cezaları bir an önce başlasın diye hemen öldürülmeleri için kaygılanmazlardı. Bu davranış Hıristiyanlara özel olmuştur. Çağdaş Hıristiyanların daha az sert oldukları doğrudur, ama bu Hıristiyanlık sayesinde olmamıştır; Rönesanstan günümüze kadar, Hıristiyanları geleneksel âdetleri yüzünden utandıran Özgür düşünür nesiller sayesinde olmuştur. Çağdaş Hıristiyanların, Hıristiyanlığın gerçekte ne kadar yumuşak ve akli olduğunu söylediklerini duymak ve bütün bu yumuşaklığın ve akilliliğin kendi zamanlarındaki bütün muhafazakâr Hıristiyanlara zulüm ettiğini görmemezlikten geldiklerini fark etmek insanı eğlendiriyor. Bugün, dünyanın, İsa’dan önce 4004 yılında yaratılmadığını herkes biliyor; ama daha yakın bir geçmişte bu konuda şüphe göstermek korkunç bir suçtu. Büyükbabamın babası, Etna’nın yamaçlarındaki lavların derinliğini gördükten sonra, dünyanın muhafazakârların inandığından daha eski olması gerektiği sonucuna varmış ve bunu bir kitap halinde yayınlamış. Bu suçtan bulunduğu şehir ve toplumdan afaroz edilmişti. Durumu kötü olan biri olsaydı, cezası Tabii daha ağır olurdu. 150 yıl önce inanılan saçmalıklara muhafazakârın şimdi inanmaması lehlerine bir şey kazandırmaz. Hristiyan öğretisinin yavaş yavaş zayıflatılması, büyük direnme görmelerine rağmen Özgür-düşünürlerin saldırıları sayesinde olmuştur.

İRADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÖĞRETİSİ

Hıristiyanların tabiat kanunu konusundaki davranışları garipsenecek ölçüde belirsiz ve kararsız olmuştur. Bir yanda Hıristiyanların çoğunluğunun inandığı serbest irade öğretisi vardı; bu öğreti, hiç olmazsa insanların eylemlerinin tabiat kanununa tâbi olmadığını söylüyordu. Öte yandan, özellikle onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda, Tanrıya, adalet sağlayıcı olarak bakılıyordu; tabiat kanununun da bir Yaradanın varlığının kanıtlarından en başta geleni gibi görülüyordu. Yakın samanlarda, serbest iradenin yararına, kanunun hükmüne olan itiraz, bir Kanun Koyucunun kanıtı olarak tabiat kanununa olan inançtan daha güçlü olarak duyulmağa başlandı. Maddeciler, insanların vücut hareketlerinin mekanik olarak tayin edildiğini göstermek, ya da gösterme teşebbüsünde bulunmak için, söylediğimiz her neyin, durumumuzdaki her değişikliğin herhangi serbest bir irade alanının dışında kaldığını göstermemek umacıyla, fizik kanunlarına başvurdular. Bu böyle olunca, zincirsiz, isteklerimize bırakılan bir şey varsa onun da değeri olmaması gerekmekteydi. Bir insan bir şiir yazdığında, ya da bir cinayet işlediğinde, eylemindeki vücut hareketleri sırf fiziksel sebeplerden doğar, dersek, birinci durumda ona heykel dikmek, İkincisindeyse onu asmak anlamsız olurdu. İradenin serbest olacağı bazı metafizik sistemlerde bir saf düşünce bölgesi olabilir; ama bu, başkalarına sadece vücut hareketleriyle aktarılabileceğinden, özgürlük hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve toplumsal değeri olamaz.

Sonra, kabul eden Hıristiyanlar için evrimin büyük etkisi olmuştur. Hayatın başka biçimleri için yapılan iddialardan tamamıyla ayrı bir şekilde insan için iddialarda bulunmanın tutar tarafı olmadığını görmüşlerdir. Bu yüzden, insandaki serbest iradeyi korumak için, yaşayan maddenin davranışım fiziksel ve kimyasal yolla her türlü açıklamağa karşı çıkmışlardır. Aşağı seviyedeki bütün hayvanların otomat olduğunu söyleyen Descartes’ın tutumu, liberal ilâhiyatçılar tarafından pek gözde tutulmamaktadır artık. Devamlılık öğretisi onları bir adım daha öteye gitmeğe eğiyor, ölü madde denen şeyin bile davranışında değişmez kanunlarla sıkı bir disiplin içinde yönetilmediğini ileri sürüyorlar. Şu gerçeği unutuyor gibiler, kanunun hükmünü kaldıracak olursanız, mucize imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz, çünkü mucizeler her zamanki olguları yöneten kanunlara karşı gelen Tanrının işleridir. Bununla birlikte, bir derinlik havasıyla bütün yaradılışın mucize olduğunu, bu bakımdan bazı özel olayların Tanrının özel müdahalesinin kanıtı olması gerekmediğini tahayyül edebilirim.

Tabiat kanununa karşı bir tepkinin etkisi altında, Hıristiyanlığı savunan bazı kimseler, atomun son öğretisine sarılmışlardır, buna göre, bugüne dek inanmış olduğumuz fizik kanunlarının, atomların çoğuna uygulandığında, ancak bir dereceye kadar, şöyle böyle bir gerçekliği vardır, oysa bireysel elektron istediği gibi hareket etmektedir. Bence bu, sadece geçici bir safhadır, fizikçiler zamanla en küçük olguyu bile yöneten kanunları bu kanunlar geleneksel fizik kanunlarından bambaşka da olsa bulacaklardır. Nasıl olursa olsun, küçük olgular konusundaki çağdaş öğretilerin tatbikatta önemi olan hiçbir şeyle ilgisi yoktur. Görünen hareketler, herhangi bir kimse için ilgisi olan her türlü hareket o kadar çok atom gerektiriyor ki, ister istemez eski kanunların çerçevesi içine giriyor. Bir şiir yazmak veya bir cinayet işlemek (eski örneğimizi ele alırsak) için bir hayli mürekkep ya da kurşunu harekete geçirmemiz gerekir. Mürekkebi meydana getiren elektronlar, kendi küçük dans salonlarında oynayabilirler, ama dans salonu bir bütün olarak eski fizik kanunlarına göre hareket etmektedir, sairi veya tâbiyi ilgilendiren sadece budur. Bu yüzden, çağdaş öğretilerin, ilâhiyatçının ilgilendiği, insanla ilgili sorunların hiçbirinin üstünde önemi yoktur.

Serbest irade sorunu, olduğu yerde kalmış oluyor böylece. En son metafizik konusu olarak, bu konuda ne düşünülürse düşünülsün, tatbikatta önemi olmadığı açıktır. Herkes karakterin eğitilebileceğinin mümkün olduğuna inanmıştır; herkes alkol ve afyonun davranış üstünde belli bir etkisi olduğuna inanmıştır. Serbest irade savunucusu, irade kuvvetiyle içkinin bırakılabileceğini ileri sürmektedir, ama sarhoşken bir kimsenin “İngiliz Anayasasını” ayıkkenki kadar açık bir şekilde söyleyeceğini ileri sürmemektedir. Çocuklarla uğraşmış olan herkes, onları erdemli yapmak için uygun bir rejimin, vâizlerin on iyisinden daha iyi olacağını biliyor. Serbest irade eğretisinin tatbikattaki tek sonucu, sağduyuya dayanan bilginin rasyonel sonuca vardırılmasına engel olmasıdır. Bir insan, canımızı sıkıcı şekilde davrandığı zaman, ona kötü olarak bakmak istiyoruz, bu sıkıcı davranışının önceki sebeplerden meydana geldiğini, uzun süre geriye gidilecek olursa, doğumundan önceye kadar inildiğini, bu bakımdan muhayyile ne denli geniş olursa o1sun, onun sorumlu tutulamayacağı gerçeğini görmek istemiyoruz.

Hiçbir insan, otomobiline, başka bir insan varlığına karşı davrandığı kadar delice davranmamaktadır. Otomobil yerinden kalkmıyorsa, bu sıkıcı davranışını günaha yormuyoruz: “Sen kötü bir arabasın, yerinden kalkmadıkça sana benzin vermeyeceğim” demiyoruz. Neresinde bozukluk olduğunu araştırmağa çalışıyoruz, düzeltmek için uğraşıyoruz. İnsan varlıklarına bu şekilde davranmak. kutsal dinimizin gerçeklerine karşı gelmek gibi düşünülüyor. Bu küçük çocuklara karşı davranışa bile uygulanıyor. Çoğu çocukların, ceza yüzünden tekrarlanan birtakım kötü alışkanlıkları vardır, oysa bunlar dikkate alınmazsa, kendiliğinden kaybolabilir. Gene de, hemşireler, sütnineler, birkaçı dışta kalmak üzere ceza vermeyi düşünüyorlar, bu şekilde davranarak, onun zihin sağlığını bozacaklarını akıllarına getirmiyorlar, .Zihin hastalığına, mahkemelerde, kötü alışkanlığını doğurduğu bir şey olarak bakılıyor, cezadan doğan bir şev olarak değil. (New York eyaletinde, geçenlerdeki bir müstehcenlik dâvasına atıfta bulunuyorum burada).

Eğitimde devrim, akıl hastalarıyla geri zekâlıların incelenmesi sonucu yapılabilmiştir, çünkü bunlar, kusurları için ahlâk bakımından sorumlu tutulmamışlardır, bu bakımdan normal çocuklardan daha çok bilimsel olarak incelenmişlerdir. Pek yakın zamana kadar, bir çocuk, derslerini öğrenemiyorsa, uygun tedavinin sopa veya kırbaç olduğu düşünülüyordu. Bu görüş, çocukların terbiyesinde, hemen hemen ortadan kalkmıştır, ama ceza hukukunda hâlâ yaşamaktadır. Suç işlemeğe eğilimli bir kimsenin önüne geçilmesi gerektiği bellidir, ama her ne kadar, kimse onu ahlâk bakımından sorumlu görmezse de, kudurmuş bir insanın da başka birini ısırmaması için ünlenmesi gerekir. Veba çeken bir kimsenin iyileşinceye kadar hapsedilmesi gerekir, kimse onun kötü olduğunu düşünmese de. Kalpazanın da aynı şekilde önlenmesi gerekir; ama hangi vak’a olursa olsun, suç fikri olmamalıdır. Hristiyan ahlâkı ve metafiziği buna karşıysa da, sağduyu bunu gerektirmektedir.

Herhangi bir kuruluşun ahlâkî etkisini yargılamamız için, o kuruluştaki içtepi cinsini, bu içtepinin yeterliliğini o topluluktaki bu içtepiyi kuruluşun ne denli yükselttiğini incelememiz gerekir. Bu içtepi bazen açık, bazen kapalıdır. Bir dağcılar kulübünde, örneğin macera içtepisi vardır, bilim topluluğunda ise bilgi içtepisi vardır. Ailede, bir kuruluş olarak, kıskançlık ve anne-baba duygusu vardır; bir futbol kulübünde veya siyasi partide yarışma oyununa doğru bir içtepi vardır; ama kuruluşların en büyük ikisi, -yani, Kilise ile Devlet psikolojik sâiklerinde, daha karmaşıklık gösterir. Devletin başlıca amacı açıkça, hem içteki suç işleyenlere, hem dış düşmanlara karşı güveni sağlamaktır. Korktukları zaman, çocuklar, birbirine sokulur, onlara bir güven duygusu verecek olan bir büyük ararlar. Kilisenin daha karmaşık başlangıcı vardır. Dinin en önemli kaynağının korku olduğundan şüphe yoktur; bu bugün görülebilir, çünkü tehlike yaratan her şey insanların düşüncelerini Tanrıya çevirebilir. Savaş, salgın hastalık, gemi batması gibi şeyler insanları dindar yapabilir. Bununla birlikte, dinin korkudan başka çekici yanları da vardır; özellikle insanın kendi kendine karşı olan beğenisini okşar. Hıristiyanlık doğruysa, insanlar göründüğü kadar acınacak solucanlar değildir, evrenin yaratanı için ilginçtir, o ki insanlar iyi hareketler yapınca memnun kalmak, kötü davranırsa canı sıkılmak lûtfunda bulunur. Bu, büyük bir iltifattır. Karınca yuvasına bakıp da, karıncaların hangisinin karınca görevini yaptığını, hangisinin yapmadığını inceleyip, görevlerini yapmayanları birer birer tutup ateşe atmağı düşünmeyiz. Tanrı bunu bizim için yapıyorsa, bizim önemimizi gösteren bir iltifatta bulunuyor; aramızda iyi olanları cennette ağırlayacaksa, bu daha büyük bir lütuf olacaktır. Sonra oldukça yeni bir düşünce var, buna göre kozmik evrim, bizim iyi dediğimiz sonuçları meydana getirmek amacıyla kurulmuştur, yani bize zevk veren sonuçları. Bu arada evrenin, bizim zevklerimizi ve önyargılarımızı paylaşan bir Varlık tarafından yönetilmesini, farz etmemiz gönlümüzü okşamaktadır.

ADALET FİKRİ

Dindeki üçüncü psikolojik içtepi, adalet kavramına götüren içtepidir. Çoğu Özgür düşünenlerin bu kavramı büyük bir saygıyla karşıladıklarım ve dogmatikliğin çökmesine rağmen, bunun elden bırakılmaması gerektiğini ileri sürdüklerini pek iyi biliyorum. Bu konuda onlarla aynı fikirde değilim. Adalet fikrinin psikolojik incelemesi, bunun istenmeyen tutkularda kök nalmış olduğunu ve aklın buyruğuyla kuvvetlendirilmesi gerekmediğini gösteriyor gibi. Adalet ilo haksızlık birlikte c’e alınmalıdır; birini ötekinin üstünde durmadan inceleyeceğiz. Tatbikatta “haksızlık” dediğimiz şey nedir? Bu, tatbikatta sürü tarafından beğenilmeyen bir davranıştır. Buna haksızlık diyerek, ve bu kavram çevresinde etraflı bir ahlâk düzeni kurarak, sürü, kendini, beğenmediği nesnelerden öç almada doğruluyor, aynı zamanda, türü, tanım bakımından âdil olduğu için, içtepisini zulüm yapmaya bıraktığı anda kendi onurunu yükseltmiş oluyor. Bu linç etmenin ve suçluların cezalandırıldığı başka yolların psikolojisidir. Adalet kavramının özü, bu bakımdan zalimliği adalet kılığına bürüyerek, sadizm için bir çıkış yolu sağlamaktır.

Ama, denecektir, adalet konusunda anlattıklarınız, İbrani peygamberlere hiç de uygulanamaz, onlar ne de olsa, sizin gösterdiğinize göre, bu fikri ortaya çıkaranlardır. Bunun doğru yanı vardır; İbrani peygamberlerinin ağzında adalet, kendilerinin ve Yahve’nin onayladığı şeyleri ifade ediyordu. Aynı şey, Resullerin İşleri’nde de vardır, şöyle denir: “Çünkü Ruh-ül Kudüs’e ve bize iyi göründü.” (Resullerin İşleri XV. 28). Tanrının zevkleri ve fikirleri konusundaki bu çeşit bireysel güven, frene de herhangi bir kuruluşun temeli yapılamaz. Bu, Protestanlığın çarpışması gereken bir güçlük olmuştur hep: yeni bir peygamber, kendi vâhiyinin ondan öncekilerden daha sahih olduğunu ileri sürebilirdi, bunun geçerli olmadığını gösterecek hiçbir şey yoktu Protestanlığın genel görüşünde. Bu bakımdan, Protestanlık sayısız mezheplere bölünmüştür, bunlar ise birbirlerini zayıflatmışlardır; ve bundan yüzyıl sonra, Katolikliğin Hristiyan inancını gösterecek biricik temsilci olarak kalacağı düşünülebilir. Katolik Kilisesinde peygamberlere gelen vâhiylerin kendine özel yerleri vardır; ama gerçek Tanrısal vahiy gibi görünen olguların, Şeytan tarafından vahyedilebileceği, tıpkı usta birinin sahici bir Leonardo tablosunu sahtesinden ayırdığı gibi, Kilisenin bunu ayırabileceği, bunun Kilisenin işi olduğu kabul edilmektedir. Bu şekilde, vahiy, aynı zamanda kuruluş haline gelmektedir. Adaleti Kilise kabul ediyor, haksızlığı kabul etmiyor. Böylece adalet kavramının etkin bölümü, bir sürü antipatisinin doğrulanması oluyor.

Bu bakımdan, dindeki üç insan içtepisi, korku, kendini beğenmişlik ve nefrettir. Dinin amacının, belli kanallarda aktığı süre, bu tutkulara bir saygıdeğerlik havası verdiği söylenebilir. Bu tutkular, insanın mutsuzluğuna sebep olduğu için, din kötülüğe yönelmiş bir güçtür, çünkü insanlara, müeyyidesi olsaydı bir bakıma kontrol edebilecekleri bu tutkulara, set çekmeksizin kendilerini bırakmalarını öğütlemektedir.

Kovu dindarlar tarafından ileri sürüleceğini tahmin etmediğim, ama gene de İncelenmeğe değer bir itiraz düşünebiliyorum bu noktada. Kin ve nefret, insana özel niteliklerdir; insanlık bu duyguları daima duymuştur, duyacaktır da. Bu konuda en iyi yapılabilecek şeyin, bunları daha az zararlı birtakım kanallara yöneltmek olacağı söylenebilir. Bir Hristiyan ilâhiyatçısı, bunların Kilise tarafından ele ahnmasını, esefle karşıladığı cinsel içtepinın ele almışına benzetebilir. Şehvet düşkünlüğünü, evlilik bağlarıyla sımsıkı bağlayarak, zararsız hale getirmeye çalışabilir. İnsanlık nefret duyacaksa, bu nefreti gerçekten zararlı olan şeylere yöneltmenin iyi olacağını düşünür, Kilise, adalet kavramı konusunda işte bu şekilde hareket etmektedir.

Buna karşı iki cevap verilebilir, biri, oldukça üstünkörüdür; öteki, işin köküne inmektedir, üstünkörü cevap, Kilisenin adalet kavramının on iyisi olmadığıdır; esas cevap ise, nefret ile korkunun, bugünkü psikolojik bilgimizle ve sanayi tekniğimizle insan hayatından tamamıyla kaldırılabileceğidir.

İlk olarak birinci noktayı alalım ele. Kilisenin adalet kavramı türlü sebeplerden toplumsal bakımdan, istenmeyecek bir şeydir her şeyden önce de zekâ ve bilimi baltaladığı için. Bu kusur, İncillerden gelmektedir. İsâ bize küçük çocuklar gibi olmamızı söylüyor, ama küçük çocuklar yüksek matematiği anlayamazlar, paranın ilkelerini ya da hastalıkla çarpışma yollarını bilemezler. Kiliseye göre, bu gibi bilgi edinmek, görevlerimizden değildir. Kilise, eskisi gibi, bilimin kendi başına günah olduğunu ileri sürmüyor artık; ama günah değilse bile, tehlikelidir, çünkü zekânın kibire yol açması dolayısıyla Hristiyan dogmasından şüphelenmeğe başlanabilir, örneğin iki adam alın ele, bunlardan biri geniş bir tropikal bölgede sarı hummayı yenebilmiş, ama bu arada evli olmadığı kadınlarla bazı ilişkilerde bulunmuş; öteki, tembel tembel oturmuş, karısı bitkinlikten ölünceye kadar her yıl bir çocuk yapmış, çocuklarına bakmamış, yarası önlenebilecek hastalıklardan ölmüş, ama hiçbir zaman zinada bulunmamış. Her iyi Hristiyan, bu adamlardan İkincisinin birincisine göre daha erdemli olduğunu ileri sürecektir. Bu gibi bir davranış Tabii tamamıyla boş inanca dayanmakta ve akla aykırı olmaktadır. Günahın önlenmesi, olumlu meziyetten daha önemli görüldüğü süre, bilimin yardımının önemi tanınmadıkça, bu gibi saçmalıklar ister istemez yaşayacaktır.

Kilisenin tatbik ettiği şekilde korku ve nefretin kullanılmasına karşı ikinci, daha temel olan itiraz, bu duyguların bugün eğitim, İktisadi ve siyasi devrimler sayesinde insanın yaradılışından hemen hemen tamamıyla denebileceğidir. Eğitim devrimi, temeli teşkil etmelidir, çünkü nefret ve korku duyan kimseler bu duygulara aynı zamanda hayran kalacaklar ve tekrarlamak isteyeceklerdir, bu hayranlık ve dilek vasat Hristiyan’daki gibi bilinçdışı da olabilir. Korkuyu ortadan kaldırmayı amaç güden bir eğitimin kurulması hiç de güç değildir. Çocuğa iyilikle davranmak, onu feci sonuçlar doğurmayacak teşebbüslerini mümkün kılacak bir ortama koymak, akıldışı korkuları olan büyüklerle temasa getirmemek, karanlıktan farelerden veya toplumsal devrimlerden korkmayan kimseler arasına koymak gerekir. Çocuk ağır ceza da görmemelidir, tehdide, aşırı derecede azara maruz kalmamalıdır. Bir çocuğu, nefret etmesinden kurtarmak daha güç iştir. Kıskançlık doğuran durumlar, türlü çocuklar arasında inceden inceye âdil bir şekilde önlenmelidir. Çocuk, hiç olmazsa ilişkisi olduğu bazı büyükler tarafından sevildiğini duymalıdır, hayata ve sağlığa tehlike teşkil eden durumlar dışta kalmak üzere, Tabii, faaliyet ve meraklarından alıkonmamalıdır. özellikle cinsiyet konusunda yasak konmamalıdır, ya da geleneksel kafalı kimselerin uygunsuz gördüğü konularda konuşmaktan alıkonmamalıdır. Bu basit ilkeler baştan dikkat edilirse, çocuk korkusuz ve dostluk içinde büyür.

Bununla birlikte, ergin hayatına başladığı zaman, böyle yetişmiş bir genç, kendinin bir haksızlık, salimlik, sefillik dünyasına daldığını fark eder. Çağdaş dünyamızda varolan adaletsizlik, zulüm ve sefalet geçmişten bize kalan mirastır, en son kaynağı da iktisada dayanmaktadır, çünkü yaşama vasıtaları için, ölüm-kalım yarışması eskiden kaçınılmaz bir şeydi. Çağımızda kaçınılmaz değildir. Bugünkü sanayi tekniğimizle, istersek, herkesi geçindirebilecek kadar malzeme sağlayabiliriz. Savaşı, salgın hastalıkları ve açlığı, gebeliği önlemeye tercih eden Kiliselerin siyasi etkisi tarafından önlenmese, dünya nüfusunun belli bir seviyede donup kalmasını da sağlayabiliriz. Evrensel mutluluğu sağlayabilecek bilgi vardır; bu amaç için kullanılmasının biricik engeli dinin söyledikleridir. Din, çocuklarımızın rasyonel bir eğitim görmesine engel olmaktadır; din savaşın esas sebeplerini ortadan kaldırmamızı önlemektedir; din, günah ve ceza konusundaki eski vahşi öğretilerin yerine, bilimsel işbirliği ahlâkını öğretmemize engel oluyor. Olmasa, insanlığın bir altın çağın eşiğinde olması mümkündür.

Sh: 22-44

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM
(Why I am Not a Christian an Examination of the God
Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] )
Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM (Why I am Not a Christian an Examination of the God‐Idea and Christianity) BERTRAND RUSSELL


 Çeviren: ENDER GÜROL

 

Bu yazı, ilkin 6 Mart 1927 de Londra’daki bir toplantıda okunmuştur.]

Bugün ele alacağım konu, “Neden Hristiyan değilim?” adını taşıyor, ilkin “Hristiyan” sözünden ne anlaşıldığını belirtmek iyi olur sanırım. Bugün bu kelime çoğu kimse tarafından gelişigüzel kullanılmaktadır. Bazıları, iyi bir hayat sürmeğe çalışan kimse olarak görüyor sadece. Bu anlamda, sanırım bütün dinlerde ve mezheplerde Hristiyan denecek kimselerin olması gerekecek; ama bunun, kelimenin esas anlamı olduğu kanısında değilim, çünkü Budistler, Konfüçyüsçüler, Müslümanlar gibi Hristiyan olmayan birçok insanlar da iyi bir hayat yaşamağa çalışmaktadır. Hristiyan’dan anladığım, kendi içine doğan ışıkların kılavuzluğu altında yaşamağa çalışan kimse değildir. Kendinize Hristiyan diyebilmeniz için önce belli bir ölçüde kesin inancınızın olması gerektiğini sanıyorum. Bu kelime St. Augustine veya St. Thomas’ın zamanındaki anlamı taşımamaktadır bugün. O günlerde, biri Hristiyan’ım dediği zaman, ne demek istediği açıkça anlaşılırdı. Büyük bir kesinlikle açıklanmış bir inançlar topluluğunu kabul ediyordunuz demekti, bu inançların her bir noktasına bütün gönlünüzle inanıyorsunuz demekti.

HIRİSTİYAN KİME DERLER?

Bugünkü anlamı biraz değişti. Hıristiyanlıktan anladığımız bugünkü anlam daha bir belirsiz. Bununla birlikte, kendine Hristiyan diyen kimsenin iki ayrı özelliğe sahip olması gerekmektedir. Bunlardan biri, dogmatik niteliktedir Tanrıya ve ruhun ölümden sonra yaşadığına inanmanız gerektir. Bu iki şeye inanmıyorsanız, Hristiyan’ım diyemezsiniz. Sonra, İsâ konusunda da bazı şeylere inanmanız gerektir. Örneğin, Müslümanlar da Tanrıya ve ruhun öldükten sonra yaşadığına inanırlar, ama kendilerine Hristiyan demiyorlar. Hiç olmazsa, İsâ’nın, Tanrı değilse bile, insanların en iyisi ve en bilgesi olduğuna inanmanız gerekir. Buna da inanmazsanız kendinize Hristiyan demenize hakkınız yoktur. Almanaklarda veya coğrafya kitaplarında bu-kelimenin ayrı bir anlamı yok değildir, dünyanın nüfusunu, Hristiyan, Müslüman, Budist veya fetişistler v.s. diye ayırmaktadırlar; bu anlamda Tabii hepimiz Hristiyan oluyoruz. Coğrafya kitapları hepimizi içine alıyor, ama bu  sadece coğrafya ile ilgili bir konu olduğu için gözönüne getirmeyebiliriz. Bu yüzden, sizlere, Hristiyan değilim derken, iki noktayı gözönünde tutmamız gerekiyor; birincisi Tanrıya ve ruhun ölümden sonra yaşadığına niçin inanmadığımdır; İkincisiyse, her ne kadar İsâ’yı büyük bir ahlâkçı olarak kabul ediyorsam da, insanların niçin en iyisi ve bilgesi olmadığıdır.

Geçmişte, Tanrıya inanmayanların başarılı birtakım çabaları olmasaydı, Hıristiyanlığın bu denli esnek bir tanımını yapamazdım. Demin de dediğim gibi, bu kelime eskiden daha çok şey ifade ediyordu, örneğin, cehenneme inancı kapsıyordu. Yakın zamanlara kadar sonsuz cehenneme inanç, Hıristiyanlığın temel bir konusuydu. İngiltere’de bildiğiniz gibi, Meşveret Meclisinin bir kararıyla temel niteliğinden çıkmıştır, Canterbury Başpiskoposuyla York Başpiskoposu bu kararı kabul etmemişlerdir; ama bizim ülkemizde dinimiz Parlâmentodan çıkan bir Kanun’la düzenlenmektedir, bu bakımdan Meşveret Meclisi piskopos hazretlerine kulak asmadan, cehennem kavramını Hristiyan için gerekli kılmamıştır. Böylece Hristiyan’ın cehenneme inanması gerektiği üstünde durmayacağım.

TANRININ VARLIĞI

Tanrının varlığı konusu büyük ve ciddİ bir sorundur, doğru dürüst ele alabilmem için, İsâ yeniden gelinceye kadar sizleri burada tutmam gerekir, bu bakımdan, oldukça kısa bir özetini yaparsam, beni bağışlayacağınızı umarım. Katolik Kilisesinin, Tanrının varlığının, sadece akılla doğrulanabileceği dogmasını koymuş olduğunu bilirsiniz Tabii. Bu oldukça acayip bir dogmadır, ama onların dogmalarından biridir. Bunu koymalarına sebep, bir zamanlar, özgür düşünürler’in, Tanrının varlığına karşı aklın ileri sürebileceği filân falan kanıtlar olduğunu, ama Tanrının varlığını inançlarıyla kavradıklarını söylemeyi âdet edinmiş olmalarıydı. Kanıtlar ve sebepler, uzun uzun ortaya konmuş, Katolik Kilise ise bunlara bir son verilmesi zorunluluğunu duymuştu. Bu yüzden Tanrının varlığının akılla tek başına doğrulanabilir olduğunu söylemişler ve bunu doğrulamak için kanıt diye düşündükleri bazı şeyler ileri sürmüşlerdir. Tabii bu kanıtlar çoktur, biz sadece birkaçını ele alacağız.

İLK NEDEN

Anlaşılması en kolay ve basit olan ilk Neden’dir herhalde. (Buna göre, bu dünyadaki herşeyin bir nedeni vardır, ama bu nedenler zincirinde gittikçe geriye gidecek olursanız ilk Neden’e varırsınız, bu İlk Neden’e de Tanrı denmektedir.) Bu muhakeme, günümüzde büyük önem taşımamaktadır, çünkü bir kere, neden dediğimiz şey, eskiden nedenden anlaşılan şey değildir artık. Filozoflar ve bilim adamları nedensellik üstünde çalışmışlardır, ama bugün eskisi gibi önem taşımamaktadır; ayrıca bir İlk Neden muhakemesinin geçerli olmadığını da görebilirsiniz. Gençken ve bu sorunlar üstünde ciddİ olarak kafamı yorarken uzun bir süre ilk Neden muhakemesini benimsemiştim, sonunda, bir gün 18 yaşında John Stuart Mill’in kendi hayat hikâyesini okudum; orada şu cümleyle karşılaştım: “Babam bana “Beni kim yarattı?” sorusunun cevaplandırılamayacağını öğretti, çünkü bu soru başka bir soruya yol açıyordu hemen, “Tanrıyı kim yarattı?” sorusuna.” Bu basit cümle, ilk Neden muhakemesinin yanlışlığını öğretti, hâlâ da böyle düşünmekteyim. Her şeyin bir nedeni olması gerekiyorsa, Tanrının da bir nedeni olması gerektir. Nedensiz herhangi bir şey olabilirse, dünya Tanrının kendi de olabilir, böylece bu muhakemenin geçerli yanı kalmaz. Bu, Hindu’ların görüşüne benzer, onlara göre dünya, bir fil üstünde durmaktadır, filse bir kaplumbağanın. “Peki, ya kaplumbağa?” diye sorulunca, Hintli, “Konuyu değiştirsek nasıl olur?” diye cevap vermiştir. Bu muhakeme de hemen hemen berikiyle aynı. Dünyanın nedensiz o1arak meydana gelmemesi için bir sebep yok; aynı şekilde ezeldenberi var olmuş da olabilir. Dünyanın bir başlangıcı olması için sebep yok. Nesnelerin bir başlangıcı olması fikri, hayal gücümüzün yoksulluğundan olsa gerek. Bu yüzden, ilk Neden muhakemesi konusunda fazla durmayabilirim.

TABİAT KANUNU

Tabiat kanunundan da sık sık görülen bir muhakeme çıkmaktadır. Bu muhakeme, bütün onsekizinci yüzyıl süresince, özellikle de Sir Isaac Newton’un etkisi altında, gözde bir düşünüş yoluydu, insanlar, gezegenlerin güneşin çevresinde çekim kanununa göre döndüğünü gözlemişlerdi, Tanrı bu şekilde dönmelerini buyurduğundan, bu gezegenler böyle dönmek zorundaydılar. Bu, Tabii, onları, çekim kanunun açıklamasından kurtaracak olan uygun ve basit bir açıklamaydı. Günümüzde, çekim kanununu, Einstein’ın getirmiş olduğu, oldukça karmaşık bir şekilde açıklıyoruz. Sizlere, Einstein’ın çekim kanunu üstünde ders verecek değilim, çünkü o da epey uzun zaman alır. Bilinmesi gereken şu var ki, günümüzde artık Newton’un sistemindeki tabiat kanunu geçerli değil, Newton’un sisteminde, kimsenin anlayamayacağı bir sebepten dolayı, tabiatın bir örnek bir hareketi vardı. Tabiat kanunları sandığımız birçok şeyin, bugün, aslında insanın alışkanlıkları olduğunu görüyoruz. Yıldızlar uzayının en uzak derinliklerinde bile ölçülerin aynı olduğunu biliyorsunuz. Bu elbette ki ilginç bir olgu, ama tabiat kanunu diyemezsiniz buna. Tabiat kanunları diye bakılan birçok şey de bu cinsten, öte yandan, atomların nasıl hareket ettiğini görecek olursanız, insanların sandığından ayrı olarak bu atomların tabiat kanununa boyun eğmediğinin farkına varırsınız, vardığımız kanunlar istatistik birtakım ortalamalardır ki, tesadüfi olabilirler. Hepimiz biliriz, zar attığınızda düşeş gelmesi için otuzaltı atışta bir ihtimal vardır, buna, zarın herhangi bir niyetle ayarlanmasının kanıtı olarak bakmıyoruz; tersine, her atışımızda düşeş gelecek olsaydı, o zaman bunun ardında bir niyet olduğuna inanırdık. Tabiat kanunlarının çoğu bu durumdadır. Tesadüf kanunlarından çıkan istatistik ortalamalardır; bu da tabiat kanunu konusunu eskisinden çok daha anlamsız yapmaktadır. Yarın değişebilecek olan bilimin geçici durumu bir yana, tabiat kanunlarının, bir kanun koyucusunu gerektirdiği fikri, tabiat ve insan kanunları arasındaki bir karışıklıktan doğmuştur. İnsan kanunları, size belli bir şekilde davranmanızı söyleyen, belli bir şekilde davranabileceğiniz veya davranmayacağınız, emirlerdir, ama tabiat kanunları nesnelerin aslında nasıl hareket ettiklerini anlatır, aslında ne yaptıklarının sırf bir gözlemi olduğu için de, onlara bu şekilde davranmasını söyleyen bir kimse olması gerektiğini, ileri süremezsiniz, çünkü böyle bile olsa o zaman şu soru çıkar karşınıza; “Tanrı niçin filân kanunu çıkardı da falan kanunu çıkarmadı?” Tanrının bunu sırf kendi canı öyle istediğinden yapmış olduğunu, herhangi bir nedene dayanmadığını söyleyecek olursanız, o zaman kanuna tâbi olmayan bir şeyin var olduğunu düşüneceksiniz, böylece tabiat kanunu silsileniz bozulmuş olacaktır. Koyu dindarların dediği gibi, Tanrının filân kanunu koyup, falan kanunu koymamasında bir hikmet vardır derseniz sebebin Tabii, en iyi evreni yaratmak olduğunu düşünürseniz Tanrının koyduğu kanunlarda bir sebep olsaydı, o zaman Tanrının kendi de kanuna tâbi olması gerekirdi, denebilir. Bu bakımdan, Tanrıyı araya sokarak herhangi bir fayda elde etmiş olmuyorsunuz. Tanrısal buyrukların dışında ve ondan önce bir yasa vardır gerçekte, Tanrı sizin amacınıza hizmet etmemektedir, çünkü kendi, En Son-Kanun Koyucu değildir. Kısacası, bu tabiat kanunu muhakemesinin eski gücü kalmamıştır. Muhakemeleri gözden geçirirken, zaman içinde yolculuğuma devam etmekteyim. Tanrının varlığını doğrulamak için ileri sürülen kanıtlar zaman geçtikçe niteliklerini değiştirmektedirler. İlkin kesin birtakım yanlışlar taşıyan, sert birtakım zihin muhakeme yolları vardı. Modern çağlara gelince, bunlar aydınlarca saygı görmemeğe başladı, ve ahlâkçılık belirsizliğine büründü.

NlYET

Bu süreçte atacağımız bundan sonraki adım, bizi niyet’e getiriyor. Hepiniz bilirsiniz niyetten çıkarılan muhakemeyi: dünyadaki her şey bizim yaşayabilmemiz için yapılmıştır, dünyada kıl kadar bir değişiklik olsa, üzerinde yaşayamayız. Niyetten çıkarılan muhakemedir bu.. Bu, bazen acayip bir şekle de bürünür: örneğin tavşanların beyaz kuyruğu olması, daha iyi vurulabilsinler diyedir. Tavşanların bu konuda neler düşüneceğini kestiremiyorum. Kolaylıkla a’aya alınabilecek bir muhakemedir bu. Voltaire’in sözünü bilirsiniz hepiniz, burnun gözlük takılabilmesi için yaratılmış olduğunu söylemişti. Bu çeşit alay, onsekizinci yüzyıldaki kadar gülünç değil, çünkü Darwin’den beri, canlı yaratıkların ortamlarına niçin uyduğunu daha iyi anlamış bulunuyoruz. Ortamları onlara değil, kendileri ortama uyabilecek şekilde meydana gelmişlerdir, ortama uymanın temeli de budur. Bunda herhangi bir niyetin olduğunu gösterecek bir taraf yoktur.

Niyet muhakemesine yakından bakacak olursanız, milyonlarca yıldır bu dünyanın, Hâkimi Mutlak, Kâdiri Mutlak tarafından, içindeki bütün şeylerle birlikte, bütün kusurlarıyla en iyi şekilde yaratıldığına inanıldığını görmek, insanı hayretler içinde bırakıyor. Ben kendim bir türlü inanamıyorum buna. Sizlere dünyayı mükemmelleştirmek için Hâkimi Mutlak ve Kâdiri Mutlak nitelikleri verilseydi, milyonlarca yıldır, Ku-Klux-Klan veya Faşistlerden daha iyi şey yaratamayacağınızı sanır mısınız? Üstelik, bilimin normal kanunlarını kabul edecek olursanız, gezegenimiz üstündeki hayatın ve insan hayatının ergeç sönüp gideceğini düşünmeniz gerek; çökmenin belli bir safhasında protoplâzmaya uygun bir ısı derecesi ve başka şartlar oluyor, bütün güneş sisteminin hayatında kısa bir ömür çıkıyor ortaya. Yeryüzünün gidişini ayda görmek mümkün; ölü, soğuk ve cansız…

Bu görüşün insanın içini öldürdüğü söyleniyor, bazıları size, insanın yaşayacağına olan inancının kaybolması halinde, artık yaşayamayacağını söylerler. İnanmayın; söyledikleri hep saçmadır. Kimse, bundan milyon yıl sonra neler olacağını umursamaz. Düşünseler bile, boşuna kafa yormuş olurlar, sadece kendilerini aldatırlar, o kadar. Onlar daha çok bu dünya ile ilgili sebepler yüzünden ya da sindirim bozukluğundan kaygılanmaktadırlar: ama bu dünyanın başına bundan milyonlarca yıl sonra gelebilecek bir şey için kimsenin ciddİ bir şekilde aldırdığı yoktur. Bu yüzden, her ne kadar hayatın kaybolup gideceği görüşü karanlık bir düşünceyse de her ne kadar insanların kendi hayatlarını kullanış şekillerini gördükçe bir avuntu duyuyor gibiysem de, hiç değilse, bunun böyle olacağını tahmin edebiliriz hayatı yaşanmaz hale getirecek bir şey değildir. Sadece dikkatinizi başka şeylere yöneltecektir.

TANRI KONUSUNDA İLERİ SÜRÜLEN AHLAKÎ KANITLAR

Şimdi başka bir safhaya geçiyoruz. Bu safhayı, Teistlerin (Tanrıya inananların) tartışmalarında zihin seviyesi bakımından bir düşüş gibi görüyorum; burada, Tanrının varlığını doğrulamak için ahlâkî kanıtlar denen şeye gelmiş oluyoruz. Tabii hepiniz bilirsiniz, eskiden Tanrının varlığını doğrulamak için üç zihin muhakemesi vardı, bunların hepsi de Saf Aklın Tenkidi adlı eserinde Kant tarafından ortadan kaldırılmıştır; ama bu kanıtları ortadan kaldırır kaldırmaz, kendisi, yeni bir kanıt ortaya çıkarmıştır, bu; ahlâkî muhakemedir, kendisi de tamamıyla inanmıştır buna. O da herkes gibiydi; zihin meselelerinde şüpheciydi, ama ahlâkî konularda annesinin dizi dibinde almış olduğu ilkelere kayıtsız şartsız inanıyordu. Bu, psikanalistlerin ısrarla üstünde durdukları şeyi gösteriyor: ilk çağrışımlarımızın sonrakilerden alabildiğine daha güçlü olarak karşımıza çıktığını.

Kant, dediğim gibi, Tanrının varlığını doğrulamak için yeni bir ahlâkî muhakeme uydurmuştur, bu da türlü biçimlerde, ondokuzuncu yüzyıl boyunca pek gözde bir muhakeme olmuştur. Türlü biçimlere girmiştir. Biri, Tanrı var olmadıkça doğru veya yanlış hareket diye bir şey olamayacağıydı. Şu anda iyilikle kötülük arasında bir ayrılık olup olmadığı konusunu tartışmıyorum, ayrı bir sorundur bu. Burada beni ilgilendiren şey; iyilikle kötülük arasında bir ayrılık olduğundan eminseniz, durumunuzun nasıl olacağı, bu ayrılık, Tanrının buyruğundan mı ileri gerektedir, yoksa değil mi?

Eğer Tanrının buyruğu yüzündense, o halde Tanrının kendi için iyilikle kötülük arasında bir ayrılık yoktur, bu bakımdan, Tanrı iyidir demenin bir anlamı kalmamaktadır. İlâhiyatçıların dediği gibi, Tanrı iyidir derseniz, o zaman iyilikle kötülüğün Tanrının buyruğuna bağlı olmayan bir anlamı olması gerekir, çünkü Tanrının buyrukları, Onun yapmış olmasına bağlı olmaksızın kötü değil, iyidir. Böyle söyleyecek olursanız, iyilikle kötülüğün sadece Tanrı tarafından yaratılmadığını, öz bakımından mantıken Tanrıdan önce olduğunu kabul etmeniz gerekecektir. Tabii isterseniz, bu dünyayı yaratan Tanrıya emir veren başka üstün bir tanrısal varlık olduğunu söyleyebileceğiniz gibi sık sık bana mümkün gibi gelen bir şey olan bazı gnostiklerin düşündüğü gibi, Tanrının bakmadığı bir ara bu dünyayı Şeytan yaratmış diyen görüşe de katılabilirsiniz. Bu konuda söylenecek pek çok şey var, ama bunu reddetmenin yeri değil şimdi burası.

ADALETİN YERİNE GETİRİLMESİ

Pek tuhaf bir ahlâkî muhakeme de şudur: dediklerine göre, dünyaya adalet getirilmesi için Tanrının varlığı şarttır. Evrenin bildiğimiz bu yanında büyük adaletsizlik vardır, çoğu zaman, iyi, acı çeker; kötü, güzel hayat sürer, bunların hangisinin daha kötü olduğunu söylemek kolay değildir; ama bir bütün olarak evrende adaletin kurulması gerekiyorsa, bu yeryüzündeki hayata denge teşkil etmesi için, gelecek bir hayatın varlığını kabul etmek gerektir. Bu yüzden bir Tanrı olması gerektiğini söylüyorlar, eninde sonunda adaletin kurulabilmesi için cennet ve cehennem de gerekmektedir bu durumda. Bu pek tuhaf bir muhakemedir, işe bilimci gözüyle bakacak olursanız şöyle derdiniz: ‘‘Ne de olsa bütün bildiğim dünya, bu dünya. Evrenin geri kalan bölümünden bir şey bildiğim yok, ama insanlar ihtimaller üstünde düşünebildiği süre, bu dünyanın güzel bir örnek olduğu, burada adaletsizlik varsa, başka yerde de varlığının pek muhtemel olduğu söylenebilir. “Bir portakal sandığını açtınız farz edelim, üzerindeki bütün portakalların kötü olduğunu gördünüz, altındakiler iyi olmalı ki, denge teşkil etsin”, demezsiniz. “Herhalde hepsi de kötü” diyeceksinizdir; bilimci bir göz de evren için böyle düşünecektir. Şöyle diyecektir: “Burada, bu dünyada çok adaletsizlik var, bu böyle olduğuna göre, dünyada adalet yoktur; böylece bir tanrısal varlığın lehine değil, aleyhine ahlaksal bir kanıt çıkmış oluyor.” Sizlere anlatmakta olduğum bu zihin muhakemelerinin gerçekte insanları harekete getirmediğini Tabii biliyorum. İnsanları Tanrıya inanmağa götüren şey, hiç de bir zihin muhakemesi değildir. Çoğu insanın Tanrıya inanması küçük yaştan öyle yetiştirildikleri içindir, başlıca sebep budur.

Sonra en güçlü sebeplerden birinin de, güven duygusu olduğunu sanıyorum; size bakacak, koruyacak kuvvetli bir ağabeyinizin olmasını istersiniz. Bu insanların Tanrıya inanma isteklerini etkileyen en derin etkenlerden biridir.

İSA’NIN KARAKTERİ

Rasyonalistler tarafından yeteri kadar ele alınmamış olan bir konu üstünde birkaç söz söylemek istiyorum; bu İsa’nın insanların en iyi ve en bilgesi olup olmadığı sorunudur. Bunun böyle olduğunu peşinen kabul etmemiz gerektiği sanılıyor genellikle. Ben öyle sanmıyorum. Dindar Hıristiyanlardan belki de daha çok İsa ile anlaştığım bir sürü nokta var. Yolun sonuna kadar onunla birlikte gidebilip gidemeyeceğimi bilmiyorum, ama dindar Hıristiyanların çoğundan daha uzun yol alabilirim birlikte. Hatırlarsınız, İsa şöyle demişti: “Kötüye karşı direnmeyin, sağ yanağınıza vururlarsa, sol yanağınızı çevirin.” Bu yeni bir ilke veya ahlâk kuralı değildir. İsa’dan beş altı yüzyıl önce Lao-Tze ve Buddha tarafından söylenmişti, ama bu Hıristiyanların benimsediği bir şey değildir. Örneğin şimdiki Başbakan Stanley Baldwin’in samimi bir Hristiyan olduğundan hiç şüphem yok, ancak aranızdan hiçbirine, gidip de onun sağ yanağına tokat atmanızı tavsiye etmem. Bu metnin mecazi anlamda söylendiğini düğünmüş olabileceğinizi sanıyorum.

Pek hoş bulduğum başka bir nokta daha var. İsâ şöyle demişti: “Yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.” Hristiyan ülkelerinin mahkemelerinde gözde olacak bir ilke olduğunu sanmıyorum bunun. Benim samanımda, gerçekten Hristiyan birçok yargıç vardı, davranışlarında Hristiyan ilkelerine karşı hareket ettiklerini sananını görmedim. Sonra İsâ şöyle der: “Senden isteyene ver, borç isteyeni geri çevirme.” Bu pek iyi bir ilkedir.

Burada siyasetin yeri değilse de, son genel seçimlerde genel tartışma konusu, senden ödünç isteyeni geri çevirip çevirmemek konusuydu, bu bakımdan ülkemizdeki liberaller ve muhafazakârların İsâ’nın söyledikleriyle uyuşmadığını düşünmemiz gerekiyor, çünkü o durumda ödünç isteyenlere karşı sırt çevirmişlerdi.

Büyük anlam taşıyan bir özdeyişi daha vardır İsâ’nın, ama Hristiyan dostlarımız nedense pek tutmazlar onu. Şöyle der: “Mükemmel olmak istiyorsan, neyin var neyin yoksa git sat, yoksula ver.” Bu pek güzel bir özdeyiştir, ama dediğim gibi, uygulandığı yoktur pek. Bütün bunların, uygulanması güçse de, iyi özdeyişler olduğunu sanıyorum. Ben kendim de uyguladığımı söylemiyorum ; ama bir Hristiyan’ın uygulamaması ile benim uygulamamam arasında tabii ayrılık var ne de olsa.

İSA’NIN SÖZLERİNDEKİ KUSURLAR

Bu özdeyişlerin mükemmel olduğunu kabul ettikten sonra, Incil’lerde söylenilen en üstün bilgelik ve iyilik’in İsâ’ya atfolunabileceğine inanmıyorum; burada tarihsel bir sorunla ilgili değiliz. Tarihsel bakımdan İsâ’nın yaşamış olup olmadığı tamamıyla belirsizdir, yaşamış olsa bile, hayatı konusunda hiçbir şey bilmiyoruz, bu bakımdan pek güç olan tarihsel sorunla ilgilenmiyorum. İncillerdeki İsa’yı ele alıyorum, İncilleri olduğu gibi inceleyecek olduğumuzda, bilgece olmayan birtakım şeyler buluyoruz. Bir kere, İsa’nın ikinci gelişi, o sırada yaşayan herkesin ölümünden önce olacaktı; haşmetle bulutlar arasından inecekti. Bunu doğrulayacak birçok metin vardır. Örneğin şöyle der: “İnsanın Oğlu gelmedikçe, İsrail’in şehirlerine gitmeyeceksiniz.” Sonra şöyle der: “İnsanın Oğlu, ülkesine varıncaya dek ölümü tatmayacak olanlar var aranızda”; ikinci gelişinin o sırada yaşayanların hayatında geleceğine inandığını gösteren daha birçok yerler vardır. İlk izleyicilerinin inancı buydu, ahlaksal vaazlarının çoğunun temeli de buydu.. “Yarını düşünmeyin” gibi sözler söylemesi, ikinci gelişin çok yakında olduğunu ve dünya işlerinin büyük önemi olmadığını sandığı içindi. İkinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyen birkaç Hristiyan tanıdım. Bir köy papazı vardı, cemaatini, ikinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyerek korkutuyordu, ama papazın bahçesinde ağaç diktiğini görünce, halkın içi bayağı rahatlamıştı. İlk Hıristiyanlar gerçekten inanıyorlardı buna, ve bahçelerine ağaç dikmekten çekiniyorlardı, çünkü İsa’nın ikinci gelişinin pek yakın olduğuna inanıyorlardı. Bu bakımdan, başka bilge kişiler kadar bilgelik göstermediği, başka bakımlardan da en üstün bilge olmadığı açıktır.

AHLAKÎ SORUN

Şimdi de ahlâkî sorunlara geliyoruz. Bence İsa’nın ahlâkî kişiliği konusunda pek ciddî bir kusur var, o da cehenneme inanması. Gerçekten tam anlamda insan olan kişinin, sonsuz cezaya uğrayacağına inanamayacağını sanıyorum. İsa, İncil’de anlatıldığına göre, sonsuz cezaya inanıyordu, vaazlarına kulak vermeyen kimselere karşı kinli bir öfke görülmektedir, bu, vâizlerde sık görülen bir davranış olmasına rağmen, en üstün mükemmeliyete uymamaktadır. Sokrates’te böyle bir davranış bulamazsınız örneğin. Kendi sözlerini dinlemeyen kimselere, pek tatlı ve uysal davrandığını görürsünüz; bence bir bilge kişi için, kinle karışık bir öfkeye kapılmaktansa, bu şekilde davranmak daha çok yakışır. Sokrates’in ölürken söylediklerini hatırlarsınız herhalde, kendisiyle anlaşmayan kimselere karşı davranışını da unutmamışısınızdır.

İncil’de İsâ’nın şöyle dediğini bilirsiniz: “Ey siz yılanlar, engerek yılanları, cehennemin lanetinden nasıl kurtulacaksınız?” Va’zını beğenmeyen kimselere söyleti bu sözleri. Bunun iyi bir davranış olduğunu inanmıyorum, cehennem konusunda daha birçok şeyler söylemiştir. Tabii Ruh-ül Kudüs’e karşı işlenen günah konusunda hepinizin bildiği bir metin vardır: “Ruh-ül Kudüs’e karşı söz söyleyen kimseler, ne bu dünyada, ne de ötekisinde bağışlanacaktır.” Bu sözler, dünyada dile getirilemeyecek kadar çok felâkete yol açmıştır; çünkü, her tür insan, Ruh-ül Kudüs’e karşı günah işlemiş olduğunu sanmıştır, ve ne bu dünyada, ne de gelecekteki dünyada affolunmayacaklarını düşünmüşlerdir. Yaradılışında yeterli bir acıma duygusu olan bir kimse, dünyaya bu çeşit korku ve dehşet salmazdı sanırım.

İsâ şöyle der: “insanın Oğlu, meleklerini gönderecektir, ülkesinden, suç işleyenleri, kötülük edenleri toplayıp bir ateş fırınına atacaktır; orada inlemeler ve diş gıcırdatmaları duyulacaktır.” Bu inleme ve diş gıcırdatma üstünde daha bir süre konuşmaktadır. Her satırda aynı şey devam etmektedir, okuyucuda, sanki bu inleyip sızlamadan bir zevk alıyormuş, yoksa bu kadar üstünde durmazmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Sonra, koyunlarla keçiler hakkında ne dediğini hatırlarsınız; ikinci gelişinde keçilerle koyunları birbirinden ayırırken keçilere şöyle diyecektir: “Gidin benden, siz ey lânetliler, sonsuz ateşe girin.” Şöyle devam eder: “Ve bunlar a onsuz ateşe gireceklerdir.” Şöylece ekler: “Eliniz suç işlerse, kesip atın onu; hiçbir zaman dinmeyecek olan ateşe bu elle girmektense, hayatta sakat olarak kalmak yeğdir”, “orada solucan bile ölmez, ateş hiçbir zaman dinmez.” Bunu defalarca söylemektedir. Bütün bu öğreti, cehennem ateşinin günahın cezası olduğu, bir zulüm öğretisidir. Dünyaya zalimlik getirmiş olan ve nesiller boyunca salim işkencelere sebep olmuş olan bir öğretidir; vakanüvislerinin İncillerde gösterdiği gibi ele alınırsa, bunun sebebinin kısmen İsâ’nın kendi olmuş olduğu görülür.

Daha az önemi olan başka şeyler de vardır. Gadarene domuzlarının örneği vardır, domuzların içine şeytan sokup da bayır aşağı denize doğru sürülmelerine bırakmak pek merhametlice bir davranış değildir. Unutmayın ki, kendi kâdiri mutlakdı, isteseydi şeytanları koyabilirdi; oysa, onları domuzların içine göndermiştir. Sonra şu acayip incir ağacı hikâyesi vardır, beni her saman şaşırtmıştır. İncir ağacına olanları hatırlarsınız. “Karnı açtı; uzaktan bir İncir ağacı gördü, üzerinde meyve bulurum umuduyla yanaştı; yanına yaklaştığında yapraktan başka bir şey görmedi, çünkü incir zamanı daha gelmemişti.” İsâ şöyle cevap verdi: “Hiçbir insan bundan böyle senden meyve yemeyecektir,”… Petro da ona şöyle dedi: “Bakın efendim, lânetlediğiniz incir ağacı kuruyuverdi.” Bu pek tuhaf bir hikâyedir, incir zamanı olmadığı için incir ağacında suç bulmak acayiptir. Ne bilgelik konusunda, ne de erdem konusunda, İsa’nın tarihteki bazı şahsiyetlerin seviyesine ulaşmış olduğunu sanmıyorum. Bu bakımdan, Sokrates ile Buddha’yı daha yüksek seviyede tutmaktayım.

DUYGU ETKENİ

Önce de söylediğim gibi, insanların dini kabul etmelerinin gerçek sebebinin akılla ilgisi yoktur. Dini, duygu yoluyla benimsemektedirler. Çoğu zaman, dine saldırmanın kötü olduğu, çünkü dinin insanları erdemli yaptığı ileri sürülmüştür. Böyle denmesine rağmen, ben kendim böyle bir şey görmedim. Bu muhakeme Samuel Butler’in Erewohn Revisited adlı kitabında incelikle alaya alınmıştır. Hatırlarsınız, Erewohn’da. uzak bir ülkeye varan Higgs diye biri vardır, bir süre yaşadıktan sonra, oradan bir balon’la kaçar. Yirmi yıl sonra o ülkeye döndüğünde, yeni bir din görür, bu din, “Güneşin Çocuğu” dinidir. Güneşin çocuğunun göğe yükselmiş olduğu söylenir ona. Göğe Yükseliş Bayramı’nın kutlanmak üzere olduğunu görür, Profesör Hanky ile Panky’nin birbirlerine Higgs denen adamı hiç görmediklerini söylediklerini işitir, inşallah hiç görmeyiz diye fısıldanmaktadırlar; ama bunlar Güneş Çocuğu dininin yüksek rütbeli rahipleridir. Buna çok kızar, onlara yaklaşır ve der: “Bütün bu yalan düzeni ortaya koyacağım ve Erewohn’lulara balonla yukarı gidenin benden başkası olmadığını göstereceğim.” Kendisine şöyle denir: “Sakın ha, çünkü bu ülkenin bütün ahlâkı bu efsane üstüne kurulmuştur, göğe çıkmadığını bilecek olurlarsa, kötü olurlar”; buna inanarak sessizce uzaklaşıp gider.

Fikir budur: Hristiyan dinini kabul etmeyecek olursak hepimiz kötü oluruz. Hristiyan dinini benimsemiş olan kimselerin çoğunun son derece kötü kişiler olduğunu sanıyorum. Herhangi bir devrenin dini ne kadar yoğun olmuşsa, dogmatik inanç o kadar kuvvetli olmuş, zalimlik o denli artmış ve işler o denli bozulmuştur. Hristiyan dinine gerçekten inanan kimselerin olduğu İman devri denen çağlarda, işkenceleriyle birlikte Engizisyon vardı; zavallı insan sürüleri büyücü diye yakılmıştı; din uğruna, insanlara, akla gelebilecek her türlü zalim davranışta bulunulmuştu.

Dünyaya şöyle bir bakındığınızda, insanın duygusunda her ileri gelişme, ceza hukukunda her ilerleme, savaşın azalması için her teşebbüs, renkli ırklara karşı davranışta daha bir düzelme veya köleliği ortadan kaldırmak için yapılan her teşebbüs, dünyada ahlâkî alanda gerçekleştirilen her ilerleme, dünyanın teşkilâtlanmış Kiliseleri tarafından muhalefet görmüştür. Kiliseler halinde teşkilâtlanmış olan Hristiyan dininin bugüne kadar dünyadaki ahlâkî ilerlemenin başlıca düşmanı olduğu gibi, hâlâ da olmakta devam ettiğini açıktan açığa ilân ediyorum.

KİLİSELER İLERLEMELERE NASIL ENGEL OLDU

Bunun hâlâ böyle olduğunu söylersem, belki fazla ileri gittiğimi düşünürsünüz. Fazla ileri gittiğimi sanmıyorum. Şu olguyu ele alın bir. Söyleyeceğim şeyi hoşgörüyle dinleyeceğinizi umarım. Hoş bir gerçek değildir, ama Kiliseler hoş olmayan gerçekleri açıklamak sorunda bırakıyor insanı. Farz edin ki, üstünde yaşadığımız şu dünyada, tecrübesiz bir kız, frengili bir adamla evleniyor, bu durumda Katolik Kilisesi şöyle diyor: “Bu bozulamaz bir kutsal bağdır. Ömrünüz boyunca birlikte kalacaksınız. Bu kadının frengili çocuklar doğurmasını önleyecek hiçbir tedbirin alınmaması gerekiyor. Katolik Kilisesinin dediği bu. Ben bunun hayvanca bir zulüm olduğunu söylüyorum, Tabii yakınlıkları dogmayla engellenmemiş, ya da ahlâkî yaradılışı acıma duygusuna karşı tamamıyla körleşmemiş olan hiç kimse bu durumun devam etmesi gerektiğini ileri süremez.

Bu sadece bir örnek. Bugün Kilise, ahlâk dediği şey üstünde durarak, insanları gereksiz ve haketmedikleri her çeşit cezaya çarptırılmaktadır. Tabii, bildiğimiz gibi, acıyı dünyada azaltmak amacında olan ilerlemelere de geniş çapta muhalefet göstermektedir, buna sebep, insanın mutluluğu ile hiç ilgisi olmayan birtakım dar davranış kurallarına ahlâk damgasını vurmuş olmasıdır; filân filân şeyin insanlığın mutluluğu uğruna yapılması gerektiğini kendilerine söyleyecek olsanız, bunun konuyla ilgisi olmadığını söylemektedirler, “insanın mutluluğunun ahlâkla ne ilgisi vardır?

Ahlâkın amacı, insanları mutlu kılmak değildir.”

DİNİN TEMELİ OLAN KORKU

Dinin, her şeyden önce ve genellikle korku üstüne kurulmuş olduğunu sanıyorum. Bu kısmen bilinmeyenin korkusudur, kısmen de, söylemiş olduğum gibi, başınıza gelecek güçlüklerde ve itişmelerinizde yanı başınızda duracak bir ağabeyin olmasını size isteten korkudur. Bütün dinin kökü korkudur bilinmeyenin, yenilmenin ve ölümün saldığı korku. Zalimliği doğuran korkudur, bu bakımdan zalimlikle dinin baş başa gitmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bu iki şeyin temelini korku teşkil etmektedir. Bu dünyada artık biraz anlamağa başlayabilir, bilimle bu korkulan kontrol altına alabiliriz, bilim, Hristiyan dininin Kiliselerin ve eski ahlâk kurallarının aleyhine adım adım ilerlemektedir, insanlığın çağlar boyunca esiri olduğu bu korkuyu bilim sayesinde yenebiliriz. Bilim, öyle sanıyorum ki, kendi kalbimizde, artık hayali destekler aramamayı, gökte müttefikler uydurmamayı çağlar boyunca Kiliselerin biçime sokmağa çalıştığı bu dünyayı üstünde yaşanabilecek bir yer yapmak için kendi çabamıza güvenmeyi öğretecektir.

NE YAPMAMIZ GEREK

Kendi ayaklarımızın üstünde durmayı, dünyaya âdilce ve doğrudan doğruya bakmayı istiyoruz iyi ve kötü gerçekleriyle, güzellikleriyle çirkinlikleriyle görmek istiyoruz onu; dünyayı olduğu gibi görmek istiyoruz, ondan korkmak istemiyoruz. Bize salmış olduğu korku karşısında köle gibi olmak istemiyoruz; zekâ ile dünyayı fethetmek istiyoruz. Bütün Tanrı kavramı eski Doğu despotizmlerinden türemedir. Özgür insanlara yakışmayacak bir kavramdır. Kiliselerde, insanların alçalarak günah işlediklerini açıklamalarını ve daha başka şeyleri gördükçe, kendine karşı saygısı olan insanlara yakışmayacak bir durum ortaya çıkmaktadır. Ayağa kalkalım ve dünyaya olduğu gibi bakalım.. Dünyadan azami derecede faydalanalım, dilediğimiz kadar iyi olamazsa da, ne de o:sa şu ötekilerin çağlar boyunca yapmak istediklerinden daha iyi olacaktır, iyi bir dünyanın bilgiye, acıma duygusuna, cesarete ihtiyacı vardır; geçmişe özlemle bakmanın, bilgisiz kimselerce söylenmiş olan sözlerin özgür zekâyı zincirlemesine ihtiyaç yoktur. Korkusuz bir görüş ve özgür bir zekâya ihtiyacı vardır. Gelecek için umuda ihtiyacı vardır, ölmüş olan bir geçmişe bakıp durmanın anlamı yoktur, zekâmızın yaratabileceği gelecek, o    geçmişten çok daha yüksek seviyeye ulaşacaktır..

Sh:3-21

Kaynak: NEDEN HRİSTİYAN DEĞİLİM
(Why I am Not a Christian an Examination of the God
Idea and Christianity Bertrand Russell [March 6, 1927] )
Çeviren: ENDER GÜROL Varlık Yayınları, Eylül, 1966, İstanbul

EĞİTİM VE EKONOMİ / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

 

Bugün Batı ülkelerindeki halk eğitiminin eleştirmeyi gerektiren niteliklerini önceki bölümlerde gördük. Eğitimdeki ve başka alanlardaki bozuklukların ekonomik nedenlere dayandığı kanısında olanlar var. Ben buna inanmıyorum. Her ekonomik düzende bir ölçüde saçmalık ve iktidar sevgisi olacağını, bunların da yetkin bir eğitim düzeninin yaratılmasını engelleyeceğini sanıyorum. Bununla birlikte ekonomik etkenlerin eğitim üzerine etkisi çok derindir; çok kez ilk bakışta anlaşılmaz. Bu bölümde, çeşitli çağlarda ve ülkelerde, eğitimdeki ekonomik etkenleri ayırmaya çalışacağım.

Avrupa’da Karanlık Çağlardan sonra tekrar canlanan eğitim, papazlar sınıfının özel hakkıydı. Eğitimin dinsel köklere dayanan bazı özellikleri bugüne dek yaşamıştır. Rönesans’tan önce orta soylular genellikle oldukça bilgisizdi. Oysa papazlar, özellikle keşişler, çok kez geniş bilgiye sahiptiler. Biraz Latince bilmek mesleğin bir gereksinmesiydi, ama bu fazla bir şey sayılmaz. On bir, on iki ve on üçüncü yüzyıllarda öğrenimin yeniden canlanmasının asıl nedenleri, özellikle Sicilya ve İspanya’daki Araplarla ilişkilerdi. Bu ilişkilerin geniş çapta ekonomik nedenleri vardı elbette.

Ama öğrenim üzerine etkileri küçük sayıda insanın çıkarlara bağlı olmayan zihinsel meraklarının sonucu olmuştur.[ Bak, The Legacy of Israel (İsrail'in Mirası), Oxford University Press, çeşitli yazarlar, sayfa 204.]

Skolastik felsefe ve genellikle ortaçağ öğrenimi, rahipler sınıfından küçük bir azınlığın öğrenme isteğinden doğmuştur. Bunlardan çoğu çalışmalarından pek az maddi çıkar elde ediyordu. Atak düşünüşlerinden ötürü adlan kötüye çıkanların sayısı da az değildi. Bu akım için keşişlerin ve rahiplerin varlığı gerekliydi, ama temel neden yalnız bilgi susuzluğuydu.

Dinle uğraşan toplumun dışında kalan Boyluların eğitimi bu biraz daha sonra başlamıştır konusunda da aynı şey söylenebilir. Denilebilir ki, bu dünya ile ilgili öğrenim imparator II. Frederik’le başlamıştır. II. Frederik erken yaşta müslümanla ilişkilerde bulunmuştu, doğruluğu saptanabilecek her şeye karşı doymaz bir merak içini kemiriyordu. On beşinci yüzyılda İtalya’da Yunancanın canlanması ve İtalya’dan kuzey uluslarına yayılan saray aşkının başlangıcı, öğrenmek için öğrenme sevgisine verilebilir. Kısa zamanda bu itici gücün yitirildiği doğrudur. Latince ve yunanca bilmek bir efendinin ayırıcı niteliği haline geldi; çocuklar bunları öğrenmeye zorlandı. Sonuç olarak insanlar öğrenme zevkini yitirdiler. Bununla birlikte o zaman bile klasikleri öğrenme nedeni ekonomik değil gösterişçi idi. Kültür edinemediği nedeni ile hiçbir toprak sahibi kiralarını almaktan geri kalmıyordu. Keşiş gibi soylu da çok boş zamanı olan insandı; isterse, faydacı amaç gütmeden, zevk için öğrenebilirdi. Bilginin kendi başına değerli olduğu kavramı henüz bazı üniversitelerde ve geç kalmış birkaç filozof (ben de bunlardan biriyim) arasında yaşıyor. Ama eğitimin görevinin ne olduğu görüşünü tümüyle değiştiren olaylar olmuştur. Bunların en önemlisi herkes için zorunlu eğitimin kabul edilmesidir. Çocuklar okuma yazmayı bilirlerse daha iyi yurttaşlar ve daha becerikli işçiler olabilecekleri anlaşılmıştır. Skolastik geleneğin bu amaç için çalışan devlet adamlarını engellediği doğrudur. İlkokullarda eğitim hemen tümüyle kitaplara dayanır. Oysa, yarısı kılgılı bir eğitimin devlet adamının amacına daha iyi hizmet edeceği ileri sürülebilir. Bu yönden Rus eğitimi çağımıza daha iyi uyarlanmıştır. Bununla birlikte ilkokullar genellikle kendilerinden istenileni yapmışlardır. Bugün tüm uygar ülkelerde hükümetin en gerekli araçlarından biri ilkokullardır.

Faydacı bir eğitim görüşüne götüren başka bir etken, bilim ve endüstrinin gelişmesidir. Bugün teknik işlemler bilgi gerektirir; yeni buluşlar servetin ve ulusal büyüklüğün kaynağıdır. Daha önceki bir çağın gelenekleri bu yönden de günün gereksinmelerine uymayı, Rusya dışında, engellemiştir. Eğitimi yalnız faydacı düşünüşler yönetse, bilim ve endüstri tekniğine bugünkünden fazla yer verilir, edebiyat kültürü çok daha az yer alırdı. Henüz tümüyle böyle olmasa bile, durum yavaş yavaş değişiyor. Çok geçmeden o duruma gelinecek.

Ekonomik nedenlerin eğitim üzerine etkisi beş bölüm altında incelenebilir. Bunları sıra ile ele alalım.

Bir: Bir devletin ekonomik koşullarına göre eğitime harcayabileceği para miktarı değişir. Endüstri devrimi ile Batı ulusları zenginleşmesiydi, herkes için zorunlu eğitim mümkün olmazdı. Hiçbir ulus bilgiye, Çinlilerin Batı ölçülerini benimsemeden önce gösterdikleri saygıyı göstermemiştir. Fakat Çin, nüfusunun yüzde beşinden fazlasına okuma yazma öğretecek zenginlikte değildi. 1780 ya da 1830 İngiltere’sinde, herkese eğitim sağlamaya yeterli vergiler yüklemek çok zor olurdu. Bugün bile ana okulları sağlamak, az rastlanan bazı durumlar dışında, olanaksız sayılıyor. Öte yandan, okuldan ayrılma yaşının yükseltilmesinin ekonomik sorunlar doğuracağı düşünülmüyor. İşsizlikten ve yüksek gümrüklerden ötürü, iş adamları bir kimsenin işinin diğerini yoksulluğa itelediği düşüncesinde birleşiyorlar. Böylece toplumun bir bölümünün verimli işlerden alıkonması toplumun yararına olacak. Buna dayanarak, çocuklar daha uzun süre okulda tutulursa hepimizin zengin olacağı düşünülüyor. İngiltere’de okul yaşını yükseltmeye karşı engel ekonomik değil, tanrı-bilimseldir; mezhepler çocukların hayata hangi boş inanlarla atılması konusunda anlaşamıyorlar.

İki: Eğitimin amaçlarından biri verimin artırılmasıdır. Belki de bu herkes için eğitim görüşünü ilk ortaya atanların kafalarındaki temel nedendi. Bu sağlam bir nedendir elbette. Okuyup yazabilen bir toplum, okuyup yazamayanlardan daha beceriklidir. Verimi en yüksek düzeyine çıkarma isteği teknik eğitim, bilimsel öğretim ve araştırmanın geliştirilmesinde daha doğrudan etkili olmuştur. İngiliz Hükümeti araştırma alanına çok az para harcıyor. Sağlam ekonomik hesaplarla hareket etse çok daha fazla harcardı. Bunun nedeni, devlet hizmetlerinde çalışanların çoğunu klasik bir eğitim görmüş olması, çağdaş insanın bilmesi gereken şeyleri bilmemesidir, örneğin, tıp araştırmalarını ele alın. Orta bir yurttaş yaşamının başında ve sonunda toplum için bir gider, çalışma yılları süresince bir gelir kaynağıdır. Ölen çocuklar tümüyle ekonomik bir kayıptır. Bu nedenle erken yaşlarda ölümün azaltılması devlet için bir kazançtır. Ya da tarımın birçok kollarında önemli bir sorun olan böcekler bilimini düşünün. Bu konuda yapılan harcamaların azlığı bile bile para yitirmek demektir. Açıkça belli olan ve iyi reklâm edilen endüstri kolları sentetik boyalar, yüksek patlayıcılar, zehirli gazlar v.b.  üzerine bir şey söylemiyorum. Bunların bazıları zararlıdır, bazıları değil. Aydın sayılan kişilerin bile çoğu bilimsel bilginin yararını anlamamışlardır.

Bu anlaşıldığında, daha büyük bilimsel bağışlar olacağını, ve orta öğretim programlarında bilime daha büyük yer verilebileceğini bekleyebiliriz.

Üç : Dağıtım düzeninin eğitim üzerine çok derin etkisi var. Bu etki yukarıda ele alınan iki etkeninkinden daha büyüktür. Dağıtım düzeni, toplumun sınıflara bölünmesini belgiler; sınıflı bir toplumda ayrı sınıflar ayrı eğitim görecektir. Kapitalist bir toplumda en az eğitim görenler ücretli işçilerdir. En çok eğitimi bilgi gerektiren bir mesleğe girmek isteyenler görür. «Efendi» ya da iş adamı olacaklar için orta bir eğitim uygun sayılır. Genellikle bir çocuk ana babasıyla aynı toplumsal sınıfa bağlıdır. Ama üstün yetenekleri ile burs kazananlar ücretli işçi sınıfından meslek sınıflarına yükselebilirler. Böylece İngiltere’de ücretli işçi sınıfında doğan en büyük beyinler siyasal yönden kısırlaştırılıyor, doğumdan bağlı olmaları gereken sınıftan ayrılıyorlar. Sınıfların bu değişkenliği açısından bir zenginler toplumu soylular toplumundan ayrılık gösterir. Zenginler toplumunda soylular toplumundakinden daha az ihtilâl eğilimleri görülmesinin bir nedeni budur.

Ona karşı olanların «kapitalizm» adını verdikleri ekonomik düzen karmaşık bir düzendir. Bu düzenin bir ölçüye dek çözümlenmesi amaçlarımız yönünden önemlidir. Bugün Sovyet Rusya dışında çağdaş dünyada üç ana servet kaynağı olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, toprağa ve doğal tekellere sahip olmak; İkincisi, aterkil ailede kalıt; üçüncüsü iş teşebbüsleridir. Bunlar birbirleriyle ayrılmaz biçimde bağlı değildir. Henry George İkinciye ve üçüncüye dokunmadan birincisini ortadan kaldırmak istedi. Katolik örgütünde birincisi vardır, üçüncüsü de olabilir; ama İkincisi yoktur. Yahudilere karşı olan belirli kişilerin acı eleştirilerine bakılırsa, birincisini ve İkincisini yaşatmak, üçüncüsünü yok etmek isterler. Kanımca, soylular düzeninin kalıntıları olan toprak sahipleri ve kalıt, sosyalist eleştiriye iş teşebbüsünden daha açıktır. Bazan yalnız iş teşebbüsüne dayanıyorsa, Henry Ford’un durumunda olduğu gibi, bunun topluma faydası kadar zararı olduğu söylenemez. Kanıt olmadan genel olarak anlaşıldığı biçimde bir sınıf kavramı mümkün değildir, özellikle eğitimde önemli olan, zengin çocuklarının ücretli işçi çocuklarınınkinden ayrı bir eğitim görüyor olmasıdır. Soyluluk kalıntılarının zenginliği Avrupa’ya göre daha az etkilediği Amerika’da iş teşebbüsü asıl servet kaynağı sayılır. Bunun gençlerin kafasındaki etkisi, saygı gören servet kaynaklarının toprak sahipliği ve kalıt olduğu bir toplumda kinden ayrıdır. Burada bireysel çabalara önem verilir; bu iyidir. Ama yarışçılık biçiminde bir çabaya önem verildiğinden toplumculuğa karşıdır. Daha hakbilir bir ekonomik düzende böyle yarışma ve bildiğimiz şekilde sınıflar olmazdı. Yine de bir biçim yarışma ve bir anlamda ayrı sınıflar olabileceği doğrudur. Ama bu biçim ve anlam alışageldiğimizden ayrı olacaktır. Komünist toplumda iktidar mevkileri ve yapılması hiç hoşa gitmeyen işler olacak. Bu mevkilerde bulunan kişiler bir anlamda yüksek bir sınıf meydana getirecekler. Daha iktidarlı ve daha hoşa giden işleri ele geçirmek için yarışma olacak. Ama servet ve ana-baba gücünün olmadığı bir dünyada her birey yalnız kendi yeteneklerine dayanarak yarışır, daha iyi eğitim koşulları sağladığı durumlara dayanarak değil. Komşusundan daha iyi bir eğitim görmüşse bu babasının zenginliğinden değil, daha iyi bir eğitimi alabilecek nitelikte olduğunu gösterdiği içindir. Bu nedenle, böyle bir toplumda sınıfları haklı kılacak nedenler bireylerin doğal niteliklerine dayanır, örneğin, büyük bir kemancı orta bir kemancıdan daha fazla para almasa bile, ondan üstün olacak ve daha fazla onurlanacaktır. Bu ölçüde bir eşitsizlik ve yarışçılık kaçınılmazdır. Eşitsizliğin kökleri nesnenin yaratılışındadır. Zor işlerin en yeteneklilere verilmesi için de yarış gereklidir, önceki bir bölümde ele aldığımız aşırı eğitim sorununun zor oluşu bu yüzdendir. Ama ekonomik eşitsizlik ve ekonomik güvenlik yalnız kişiler için değil çocuklar için de sağlanırsa eğitimde yarış bu kadar çetin olmayacaktır. Bugün yarışçılığı böyle acı duruma getiren eşitsizlik ve güvensizliktir. Bunlar yok edilirse, yarışçılığın iğnesi alınmış olur.

Yurtseverlik konusunda başka nedenler işe karışır, ama gene de kişisel servetle bağıntı vardır. Bu bağıntı ilk bakışta görünmez ve çoğu bireylerde bilinçli değildir. Daha yağmacı kapitalizm biçimlerinin doğurduğu dolaylı bir bağıntıdır. Yatırımcı açısından, geri kalmış ülkelerin iki yararı vardır: pazar ve hammadde kaynağı. Bu ülkeler yatırımcının bağlı olduğu devletin denetlemesinde bulunursa her iki yönden daha yararlı olurlar. Fransız kapitali Kuzey Afrika’da, İngiliz kapitali Hindistan’da, Amerikan kapitali Güney Amerika’da kazançlı yatırım alanları buluyor. Böylece kendi ülkesi dışında yatırımlar yapmayı düşünen kişi, toprak yönünden olmasa bile ekonomik yönden emperyalizme ilgi duyar. Uygun bir yurtseverlik propagandası ile teşebbüsü için gerekli harcamaların büyük bölümünün vergi ödeyenlerin omuzuna yükletilebileceğini görür. Güçlü ulusların yurtseverliğinin çoğu bu kaynaktan gelir. Oysa bayrak için bağıran yurttaşlar genellikle kendilerini buna iteleyen kötü güçler konusunda bilinçsizdirler. Zayıf ülkelerin ulusçuluğu yağmacı uluslarınkine karşı bir savunmadır. Kendileri sömürmeyip sömürülmeye karşı direndikleri sürece güçlü uluslardan daha iyi bir törel düzeydedirler. Ama özgürlüğü için çarpışan bir ulusta öyle duygular geliştirilir ki, başarıya ulaşır ulaşmaz daha önce kıyıcı uluslarda yerdikleri kötülükleri benimser. Polonya iki yüzyıla yaklaşan bir bağlılıktan sonra bağımsızlığını kazandı; ama daha önce Polonya, halkının çektiği sıkıntıları Ukraynalılara çektirmede bir sakınca görmedi. İlke olarak ulusçuluk kötüdür; özgürlüğü için savaşan uluslarda bile beğenilmeye değmez. Bu, uluslar kıyına karşı direnmesinler anlamına gelmez. Ama yalnız ulusçuluk açısından değil, uluslararası bir açıdan direnmelidirler. Güçlü ya da zayıf bir ulusta olsun, ulusçuluğun kötülükleri kişisel servetle bağıntılıdır. Bu kötülükler sömürü ya da sömürüye karşı direnme ile ilgilidir. Bu nedenle, kişisel kapitalizm ortadan kaldırılırsa, bugün ulusçuluğun üzerindeki kötü etkilerinin tümüyle yok olmasa bile oldukça azalacağını düşünmek akla uygundur.

Ekonomik nedenlerin eğitim üzerine etkileri konusunda dördüncü bölüm bağışlardır. Vasiyet özgürlüğü bulunan bir yerde kişi servetini kamu tutumuna karşı sayılmayan herhangi bir amaca bırakabilir. Yakın zamanlara dek akılcılığın geliştirilmesi amacı için bırakılan vasiyetler İngiltere’de, Hıristiyan bir ülkede akılcılığın kamu tutumuna aykırı olduğu gerekçesiyle hükümsüz sayılırdı. Artık bu değişmiştir. Ama ileri amaçlar için vasiyetler yasaya aykırı sayılmasa bile, bağışların genellikle tutucu bir güç olacakları kaçınılmaz bir gerçektir. Bunlar ölülerin, yüzyıllarca önce ölmüşlerin istekleridir. Din örgütleri, eski üniversiteler ve birçok okullar az ya da çok eski bağışlara dayanırlar. Amerika’da bağışlar çoğunlukla yenidir ve seçkin zenginlerden gelir. Bu zenginler ise tutucu ve genellikle eğitim görmemiş kişilerdir. Eğitimde ilerici hareketleri geciktirme çok etkilidirler. Profesörlerin radikal olduğu sanılan bir üniversite, başkanının iyiliksever endüstri yöneticilerinden bağışlar koparabilmesi, profesörleri statükonun savunmasında bölünmez bir bütün olan başkanınkinden daha az olasılıdır.

Eğitimin dinsel yanının daha tutucu oluşunda başların büyük etkisi vardır. Dinle kişisel servet arasındaki bağıntı, kişilerin paralarını din örgütlerine bırakmalarından ve ölümlerinden yüzyıllar sonla boş inanlarının sürdürülmesinden doğar, İngiltere ve İskoçya’da bunun yasalarla değiştirilebileceği doğrudur. Ortaçağ dindarlarının bıraktığı servet Reform sırasında asıl amaçlarından alınıp Anglikanlık eğitimine yöneltilmiştir. İskoçya’daki özgür Kiliselerin servetlerinin kilise üyelerine ait olduğu yasaya göre kararlaştırılınca, yasa değiştirildi; bağnaz kadercilerin (Predestinarian) bağışlarının kader inancının yok edildiği öğretilerinin yayılmasında kullanılabilmesi sağlandı. Ama Amerika’da böyle yasamalar Anayasaya aykırıdır. Paranızı, Kentaki halkının On Yitik Budun’dan olduğu öğretisine içten bağlı bir kuruma bırakırsanız, paranız başka alanda kullanılamaz. İngiltere’de paranın başka bir yöne çevrilmesi mümkün olsa bile buna çok az rastlanır. Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi zengin kuruluşlardır ve gelirleri ancak uygun öğretiler öne sürenlerce harcanabilir. Böylece, uzak atalarla aynı kanılarda olmak için büyük bir ekonomik neden var. Zihinsel yönden her ilerleme ceza ile karşılanıyor; Colenso tavşanın geviş getirmediğini anladığı zaman aylığı kesildi.

Dinsel bağışlar olmasa her şeyin daha çabuk değişeceğinde şüphe yok. Bugünkü durumda bile asıl, biçimden daha çabuk değişiyor. Bugün Anglikan rahiplerinin inandıklarını söylemeleri gereken birçok şeyler var, ama bunun sözde kaldığım da söyleyebilirler, kimse de onlar için kötü düşünmez. Hıristiyan dogmacılığının bazı bölümleri bir çağda, başka bölümleri başka bir çağda canlılık gösterir, örneğin, bugün çoğu Hıristiyanlar İsa’nın boşanma konusunda öylece anlaşılması gerektiği görüşündedirler. Oysa yetkiye karşı direnmeme, yeminden kaçınma ve servetini yoksullara verme gibi konulardaki sözlerinin mecazi yönden, anlaşılması gerektiği, söylenilenin aksi bir anlam taşıdığı düşünülür. Ama İsa’nın öğretilerinden hangilerinin bir Hıristiyan için uygun olduğu sorunu karmaşık bir sorundur, daha fazla üzerinde durmayacağım.

Eğitim üzerindeki ekonomik etkileri konusunda beşinci bölüm gelenektir. Genel anlamda bir geleneği demek istemiyorum; o çok geniş bir konudur. Demek istediğim, geçmişte etkili olup bugün etkili olmayan ekonomik nedenlerden doğmuş bir gelenektir. Genellikle çok tutucu olan cinsel ahlak bu konuya iyi bir örnektir. Dünya nüfusunun az, çocuk ölümü oranlarının yüksek olduğu eski günlerde çiftlerin çok çocuk yapması bir kamu göreviydi. Eğitim ve çocukların çalıştırılması çocukları bir gider kaynağı durumuna getirmeden önce, çocuklara ana-babaları için mali yönden yararlı oluyorlardı. Doğum kontrolü ve çocuk aldırmaya karşı duygular o günlerde haklı nedenlere dayanıyordu. Bugün böyle nedenler yok, ama duygu yine yaşıyor, çünkü dinle arasında bağıntı kurulmuştur.

Ataerkil ailenin kökü ekonomikti. Çünkü kadın gebelik ve emzirme süresince başarıyla avlanamazdı. Çok yakın zamanlara dek kadının kendi hayatını kazanma olanakları azdı. Bu nedenle kocasına ya da erkek akrabalarına bağlı kalmak zorundaydı. Kadınlara bakılmasını ve erkeklere bağlı bir düzeni gerektiren ataerkil aile, kadın erdemlerine fazla önem verilmesine yol açtı. Bu erdemler, çetin ahlâk ve din kurallarıyla ve ilk uygarlıklarda zina işleyen kadınlara verilen ölüm cezasıyla, zorlanırdı. Kanunî cezalar hafifleyip en sonunda, New York eyaleti gibi bazı ırak bölgeler dışında her yerde, ortadan kalkarken törel ve bilimsel baskı olduğu gibi kaldı. Geleneksel kuralların bu bölümü, kuramda olmasa bile uygulamada, kadın ve erkeğin eşitliği ile bağdaşamaz. Kadınlar kendi hayatlarını kazanınca eşitlik isteklerine karşı durulamaz. Evli kadınların iş bulmalarını önlemek için çılgınca çabalar harcanıyor. Ama bu çabaların sürekli bir başarı sağlayacağı düşünülemez. Aynı zamanda bir kadının geleneğin iyi saymadığı şekilde hayatını kazanma yolları gittikçe artacaktır. Bu nedenle bugün yaşayan kurallar ekonomik nedenlerden ötürü yıkılmak üzeredir. Doğum oranının azalması ve savaşçı eğilimler devleti çocuk gönenci ile gittikçe daha çok ilgilenmeye iteliyor. Çünkü bir erkeğin savaş alanında öldürülebilecek yaşa gelmeden ölmesi hükümet açısından bir boşa harcamadır. Ekonomik nedenler kadınların erdemlerini azaltmak ve çocukların bakımında devletin payını artırmak yönünde birlikte etki yaptıkça, babanın öneminin, onunla birlikte ataerkil aileye bağlı tüm duygu ve törel yargıların azalacağı açıkça bellidir. Bugün ana-babalarla devlet, çocuklara geçmişten kalan ve çağımızın dünyasına uymayan bir cinsel görüş öğretmenin iyi olduğu düşüncesinde birleşiyorlar. Bu, cinsiyet ve aile konularındaki tutucu duygulara bir örnektir. Bu tutuculuk özellikle eğitim alanında güdüdür. Çünkü çoğu kimse gençlere çok sıkı bir ahlâk öğretilmesinin hiçbir zararı olmayacağı kanısındadır. Bu nedenle eğitim, toplumların yeni gereksinmelere gerektiği kadar çabuk uymasını önlüyor; birçok yetişkinleri, doğal olarak kabul edilmesi gereken bazı şeylere karşı ilk yaşlardaki eğitimden dolayı dehşet duymaya iteliyor. Okulda öğretilen cinsel ahlâkın doğuşunda ekonomik nedenlerin önemli yeri olmuşsa da, bu nedenler geçmiştedir ve günümüzün ekonomik ihtiyaçlarında haklı gösterilemezler.

Görüldüğü gibi, kişisel servetle bağıntılı ekonomik nedenler eğitimi tutucu yapıyor. Ama ihtilâlci devreden sonra komünist eğitiminin daha az tutucu olacağı şüphelidir. O zaman eğitim tek elden yönetilen bürokratik bir denetlemeye bağlı kalacaktır. Oysa, genellikle memurlar değişikliği sevmezler. Belki o zaman bugünkü kadar hızlı değişikliğe gereksinme duyulmayacak. Belki barışçı bir dayanışma çağı gelecek, insanlık daha iyiye gidecek. Öyle de olsa, bir eğitim ülküsü olarak yarışçılığın yerini işbirliğinin alması somut bir törel gelişme olarak değerini koruyacaktır. Bu da ancak ekonomik düzende köklü bir değişiklikle mümkün olur. Yalnız buna dayanarak komünist eğitimin bugünkü Batı düzeninin yetiştirebileceğinden daha iyi yetiştireceği umulabilir.

Sh: 136-147

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul

 

EĞİTİMDE CİNSİYET / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

Çok kez uygar yetişkinlerin cinsel ahlâk konusundaki kanıları, çocuklarına öğretilmesini istediklerinden oldukça ayrıdır. Bugün bile bir bölük insanın içtenlikle benimsediği, öbür insanların da bir saygı sorunu olarak kabul ettiği geleneksel bir törel kural var. Genellikle, cinsiyet sorunlarındaki kanıları geleneğe uyanlar, görüşlerini güvenle ortaya atar ve örgütlerler.

Oysa, gelenek arkadaşlarının kişisel davranışları konusunda geniş düşünceli olanlar, törel kuralların ne olduğunu kesinlikle bilmezler ve geleneksel kurallara karşı görüşlerini açıkça söylemekten kaçınırlar. Bundan başka, kurallar ne olursa olsun, cinsel ihtirasların insanları onlara karşı davranışlara iteleyecek güçte olduğunu düşünürler. Bu nedenle, davranışlarda uygun ölçüde bir özgürlüğün gerçeklerin gözetilmesi ile değil, sıkı bir kuramla sağlanabileceği kanısındadırlar. Evlilik dışı cinsel ilişkilerin hiçbir şekilde haklı sayılamayacağı görüşünde olan bir kimse, derin bir sevginin etkisi altında, kendi koşullarının çok ayrı olduğunu, kuralların yumuşayabileceğim düşünebilir. Büyük bir sevginin evlilik dışı ilişkileri haklı kılabileceğini düşünen kişi, her geçici hevesin büyük sevgi olduğunu sanacaktır. Para karşılığı olmayıp karşılıklı duygulara dayanan geçici sevgileri de doğru bulan insan, sık sık duyguları unutup istediğini para ile sağlama yönüne gidebilir. Böylece, çoğu insan uygulamada, kuramda olduğundan daha büyük bir özgürlüğe gider. Bu nedenle, cinsel özgürlükleri savunurken, insanların tanınan özgürlükten daha ileri gideceğini akılda tutmak gerekir. Yetişkinler için doğru cinsel kurallar konusunda hangi görüş benimsenirse benimsensin, çocukların cinsel eğitimleri ile ilgili bazı sorunlar var. Bunlar, temel sorunlara inmeden, sağduyu ve psikoloji açılarından ele alınabilir. Eğitimi, son derece bilgisiz, bağnaz ve dar görüşlü kişiler eline bırakmak bir alışkanlık olmuştur. Zengin çocukları, ilk yıllarda çoğunlukla dadılara bırakılır. Bunlar genellikle hiç evlenmemiş, aşırı iffet taslayan kimselerdir. Bu çocuklar sonraları daha çok eğitim görmüş kadınların eline gelirler. Bu kadınlar da genellikle evlenmemişlerdir ve eksiksiz törel nitelikte olmaları beklenir. Bu demektir ki, çekingen ve duygulu olur, gerçeklerden korkarlar. Cinsiyet konusundaki kanıları sert ve sıkıdır, ama yanlış kaynaklardan elde edilmiştir. Okul müdürlerinin, müzmin bekâr olmasalar bile, çok yüksek törel görüşte olmaları beklenir. Kılgısal sorunları bilimsel psikolojiye göre değil, geleneksel önyargılara göre çözümlerler. Çoğuna göre, çocuğun cinsiyet psikolojisi kötü bir konudur; bu alanda bilgisiz olmak daha iyidir. Bu bilgisizliğin yaptığı zararlardan habersiz kalır, mutlu olurlar.

Çoğu çocuklar iki yaşlarına geldiklerinde, cinsel organlarını boş inanlar açısından görecek şekilde eğitilmişlerdir. Bu organlar özel davranış gerektiren esrarlı ve korkunç şeyler olarak görülür. Çocuklara, doğal gereksinmelerini fısıltı ile ya da kaba sayılan sözcükler yerine daha incelerini kullanarak anlatmaları öğretilmiştir. Dadılar vücudun bazı bölümlerini dokunulmaz sayarlar. Çocuklar oralara dokunurlarsa kendilerine sert dersler verilir. Küçükken böyle yaptıkları sırada anneleri tarafından görülmüş olan İnsanlar tanıyorum. Anneleri onlara ölseler daha iyi olacağım söylemiştir. (Bu hiç de az rastlanan bir şey değildir.) Üzülerek söyleyeyim ki, bu insanlar geleneksel erdemlerin örneği olmamışlardır. Küçük çocuklar arasında istimna (masturbasyon) çok yaygındır; buna karşı ancak korkunç gözdağı veriliyor. Freud’dan öğrendiğimize göre, Almanya’da erkek çocuklara bir leyleğin gelip kendilerini sakat edeceği söylenir. Bu çocuklar bir kızı çıplak olarak görürlerse, onun başına böyle bir şey gelmiş olduğunu düşünebilirler. Bunun gibi gerçekler psikanaliz konusunda yazılanları okuyanlarca bilinmektedir. Bazı kimselerin bu yazıları okuması yasaya aykırıdır. Oysa, böylece o kimseler zararlı oluyorlar. Yetişkinlik çağındaki sinir bozukluklarının kökleri çok kez, çocuklukta istimnanın korkunç sonuçları konusunda verilen gözdağına dayanıyor. Okul yılları boyunca erkek çocuklara istimnanın deliliğe götürdüğü söylenir. Gerçek şu ki, istimnanın kötü sonuçları konusunda verilen gözdağının deliliğe götürdüğü olur. Oysa istimna, yetişkinler ona aldırmadıkça, çok az zarar verir; özellikle çocuklukta.

Çocukların dünyaya nasıl geldiğinin gizli tutulmasının birçok kötü etkileri var. En başta bu, bazı bilgilerin, özellikle ilgi çekici bilgilerin, kötü olduğu inancı ile bağıntılıdır. Tüm bilgilerin iyi olduğu, sağlam ahlâkın temel ilkelerinden biri olmalıdır. Hiçbir bilgi bu ilkelerin dışında bırakılmamalıdır. Bazı doğal meraklarının kaş çatma ve azarlama ile karşılandığını gören çocuk, ilginç bilgilerin kötü olduğunu düşünmeyi öğrenir; ilginç olmayan bilgiler ise iyidir. Böylece bilimsel ilgi erdeme karşı olur. Çocuğun iyi olma çabalan, budala olma çabalan olma haline gelir. Ne yazık ki bu da başarılı olma çabası ile birdir. Kızların gebelik konusunda bilgisiz bırakılmaları çok kötüdür. Kızlar erkek çocuklar yanında kendilerini küçük görür, erkek olabilmeyi isterler. Gebelik konusunda bilgileri olmadığı sürece, erkeklerin hemen her yönde kadınlardan üstün olduğunu sanırlar. Çocukların dünyaya gelişinde kadınların yerini öğrenir öğrenmez, kendi cinslerine saygı duymaya ve durumlarından memnun olmaya başlayan kızlar gördüm. Ama babanın payından söz edilmeden yalnız annenin yeri anlatılırsa, erkek çocuklara haksızlık olur. Bu, hiçbir şey söylememekle, kızlara karşı yapılan haksızlığa benzer. Bundan başka, babalarına düşkün olan çocuklar, anneleriyle olduğu gibi babalarıyla da fiziksel bağıntıları olduğunu öğrenmekten memnunluk duyarlar. Kızların kendilerine saygı duymaları için gebelikte annenin payını bilmeleri gibi, erkek çocukların da doğumda babanın payını bilmeleri gerekir.

Cinsel gerçekler konusunda susmanın başka bir kötü etkisi, çocukların ana-babalarının yalan söylediklerini anlamalarıdır. Genellikle çocuklar gerçeği ana-babaların sandığından daha çabuk anlarlar. Bunu anladıktan sonra da çok kez ana-babalarına sorular sormaya devam eder, gerçeğe aykırı cevapları gençliğe yakışır bir alaycılıkla akıllarında tutarlar. Törebilimciler aynı kanıda olmasalar bile, çocuklara yalan söylemek istenilir bir davranış değildir. Bunu gerekli sayan bir ahlâk sağlam bir ahlâk olamaz.

Cinsiyet konularında bilginin, öteki konulardaki bilgi gibi aynı ses tonu ve aynı tavırla ve doğrudan doğruya verilmesi çok önemlidir. Bir düşünce akımına göre, çocuklara önce çiçeklerin aşkı, sonra İstakozların saf oyunları anlatılmalıdır. Ancak uzun bir girişten sonra ana-babaların davranışlarından söz edilebilir. Bunun da inceden inceye savunulması gerekir. Bu girişi, gerekli bulanlar yalnız yasakçı yetişkinlerin iffet taslaması ile bozulmamış bir çocuğa cinsiyet, öteki konular gibi doğal görünür. Ana-babalar bu konuda çocuklarıyla rahatça konuşamıyorlarsa, onlara böyle konuşabilecek, gelenek ve yasalarla daha az ezilmiş bir kişi bulmalıdırlar. Ergenlik çağından önce çocuğun cinsiyeti doğal görmesini sağlamak güç değildir. Oysa, ergenlikten sonra bu daha zor olur. Ama çocuklar akıllıca yetiştirilirse, ergenlikten sonra bile bu güçlükler küçük; kafaları akla uymayan korku ve yasaklarla doldurulursa daha büyük olur.

Daha büyük çocuklar arasında doğan cinsel sorunlara, olumlu cinsel bir ahlâk dışında bir çözüm yolu bulmak zordur. Alışılagelen görüş, bu türlü ilişkilerden tümüyle kaçınmanın zararlı olmayacağı görüşüdür. İngiltere’de kadın ve erkeklerin ayrılması, karşı cinsle cinsel ilişkileri önler. Ancak bazı girişken gençler bunun dışında kalırlar. Bunun sonucu olarak, az girişken olanlar istimna yönüne gidiyorlar. Bunların kötü ve zararlı olduğu söylenir. Birçokları da buna inanırlar. Bunlar gizli yapmak zorundadırlar, çünkü görülürse sert cezalara uğrarlar. Görülmeleri genellikle bir rastlantı sonucudur. Bu nedenle cezalar haksızca ve rasgele olur. Yaptıkları gizli kalanlar üzerinde de ceza korkusunun ve saklamanın kötü etkileri vardır. Halk okulları, çocuklara boş zaman bırakmayacak ve cinsel eğilimleri önleyecek yolda onları uğraştırmak ve yormak yoluna gidiyor, zekâyı erdeme feda ediyorlar. Bu nedenle, bugün yaşayan düzenin şu kötü yanları var. En başta, çocukların büyük bir yüzdesini korkak, ikiyüzlü yapıyor. Üçüncüsü, cinsel konularda düşünce ve duyguyu ayıp ve bağnaz kılıyor. Dördüncüsü, bilimsel ilgileri günah gibi gösteriyor; bu yüzden bu ilgiler ya yok oluyor, ya marazî hale geliyor. Beşincisi, boş zamanı, böylece de zihinsel gelişmeyi, önlüyor.

Bugünkü düzenin böyle kötü yanları var. Bununla birlikte, tüm törel kurallar değişmedikçe, bütün şikâyetlerden ırak bir düzen düşünebilmek kolay değil. Çağdaş toplumdaki erkek için ergenlikten evliliğe kadar geçen süre uzun yılları kaplıyor. Bu yıllar boyunca cinsel ilişkilerden kaçınmanın iyi olduğu varsayılsa bile, çoğu erkeğin bunu yapmayacağı bellidir. Oysa, bugünkü törel kurallar sürdükçe, bu kurallara aykırı her davranış zararlı olacaktır. Kiralık kadınlara gitmek kötüdür. Çünkü bu bir hastalık nedeni olabilir. Sonra, kadınların kendilerini satması, böyle kadınlar aşağılık görüldüğü sürece, istenilir bir meslek değildir. Ayrıca, bir erkeğin ilk cinsel ilişkileri paraya dayanır, duygudan yoksun olursa, o evlendiğinde karısını ya bir satılık kadın ya da bir ermiş olarak görebilir. Bunlardan hiçbiri de mutluluğa götürmez. Ergenlikten sonra istimna, gelenekçi törebilimcilerin öne sürdüğü ölçüde olmasa bile, yine de zararlıdır. Erkeğin bencil, içe dönük ve çekingen olmasına sebep olur; kimi zaman da olumlu cinsel ilişkilere yetersiz kılar. Göz yumulursa, başka çocuklarla homoseksüel ilişkiler fazla zararlı olmayabilir. O zaman da doğal cinsel gelişmenin engellenmesi tehlikesi vardır. Erkeklerle kızlar ayrılmazsa, aralarında cinsel ilişkiler çok olabilir. Bu da yalnız eğitimi engellemekle kalmaz, istenilmeyen yaşlarda gebeliğe yol açar. Toplumun ve kamuoyunun bugünkü düzeyinde bu soruna bir çözüm bulunabileceğini sanmıyorum. Belki bir zaman gelecek ki, bugünkü kuralların gençlikte yarattığı psikolojik bozukluklar ciddi olarak ele alınacak. O zaman, Samoa’da ve öteki pasifik adalarında gençlere tanınan özgürlükler bütün gençlere tanınacak. Bu gerçekleşirse, gebeliğe karşı korunma bilgileri verilmesi gerekecek; yine de gebelik olursa, anında önlenmesi öğretilecektir. Böyle bir geleceği beğendiğimi söyleyemem. Ergenlik çağında cinsel gereksinmelerden kaçınmak çok zor olmayabilir; ancak bu gereklilik yirmi yaşında son bulmalıdır. Bu, yargıç Lindsey’in geçici, evlenme düzeni ile sağlanabilir. Üniversite öğrencilerinin çoğu, geçici çocuksuz evlilikler yapabilse, üniversite hayatı zihinsel ve törel yönlerden daha iyi duruma gelirdi. Bu cinsel zorunluluğa karşı bir çözüm olurdu. Bu çözüm ne sinir yıpratıcı ne gizli olur; ne paraya dayanır ne de tez gelip geçer. Aynı zamanda iş için gerekli olan zamanı almaz.

Ergenlikten önce eğitimde cinsiyet sorunu, cinsel ahlâk konusunda kesin yargılara varmadan, ruh sağlığı yönünden ele alınabilir. Fakat cinsel davranışta neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda kesin kanılarımız yoksa, okulun son yıllarında ve üniversitede cinsiyetin nasıl ele alınacağını kararlaştırmak zordur. Çoğu insanın cinsel ahlâk görüşü çok karmaşıktır ve üç kaynaktan doğmuştur.

Birincisi, evli kadınların erdemli olmaları ısrarla istenir: bu da ataerkil aile kuruluşu için gereklidir.

İkincisi, evlilik dışı bütün cinsel ilişkilerin günah olduğu konusundaki Hıristiyanlık öğretisidir.

Üçüncüsü ise, çok yeni olan, kadınların eşitliği öğretisidir.

Bu üç unsurdan en eskisi ataerkil aileden gelendir. Bu unsur bugün öbür ikisinden ayrı olarak Japonya’da görülebilir. Japonlar tüm cinsel yasaklardan özgürdürler; cinsel ahlâklarında boş inana dayanan çok az şey vardır. Erkekle kadının eşitliği ileri sürülmez; kadınlar kesinlikle erkeklere bağlıdır. Ataerkil aile köklü olarak kurulmuştur ve soyut törel öğretimden çok, kadınların boyun eğmesi ile desteklenir. Çocuklukta cinsel bilgilere, cinsel konuşmalara ve bir Avrupalıyı şaşırtacak ölçüde cinsel oyuna izin verilir. Yetişkin ahlâkı yalnız kadınlar içindir. Erkeğin üstün gücü bunu kadına zorla kabul ettirir. Bu, Hıristiyanlıktan önceki uygarlıklarda çok yaygın olan eski bir düzendir.

Başlangıçta Hıristiyanlık, cinsel isteklerin aslında kirli bir şey bulunduğu inancını getirdi. Cinsiyet ancak insan ırkını sürdürmek gerekçesiyle hoş görülebilirdi. Evlilik sınırları içinde bile olsa, kaçınmak kadar saygıya değer olamazdı. Hıristiyanlığın doğuşundan önce buna benzer duyguların bulunmadığım söylemek istemiyorum, insan yaratılışının öyle bir yönü var ki, insanlar cinsiyete karşı duygulara eğilimli oluyorlar. Hıristiyanlık zaten var olan bu duyguları işlemiştir. Yahudilerin çok sıkı cinsel yasakları vardı. Ama, bugün kutsallığı kabul edilmeyen eski kitaplarda cinsiyetin kirliliği konusunda doğmaya başlayan duygular görülürse de, Yahudilerde böyle bir duygu yoktur. Tarihte ilk olarak, Hıristiyan ahlâkı erkekle kadın arasında eşitliği kuramsal yönden kabul ediyordu. Oysa uygulamada erkeklerin erdemsizliği daha yumuşak karşılanıyordu. Böylece Hıristiyanların davranışları, Hıristiyanlıktan önceki ataerkil uygarlıklarınkinden pek ayrı olmuyordu. Ancak, erkeğin cinsel özgürlüklerinin günah sayılması büyük bir psikolojik ayrılık olarak kalıyordu.

Cinslerin eşitliği öğretisi ile bu düzen yıkıldı. Kadın hakları öncülerinin dediği gibi ya erkekler kadınlar kadar erdemli olmalı, ya da günümüzde kadın haklarım savunanların öne sürdüğü gibi, kadınların erkekler kadar erdemsiz olmaları kabul edilmeli. Ama kadınların erdemli olmaları istenmezse ataerkil aile zor yaşar. Ataerkil aile düzeninden ayrılmak ise toplumsal düzende büyük değişiklikler gerektirir. Böylece bir karışıklık ortaya çıkıyor. Hıristiyan ahlâkı erkeklerin dayanamayacağı kadar sıkı olagelmiştir. Kadınlar da erkekler kadar özgür olursa, bu ahlâka uymak onlar için de zor gelecek. Aile, kökleri çok derinde olan bir kurumdur. insanlar onun değiştirilmesine göz yummazlar. Bu karışıklıktan çıkmanın bir yolu var: babanın yerini Devletin alması. Bu da ancak Komünizmle sağlanabilir ve özel mal ve miras kurumlarına uyarlanması kolay değildir. Bu yönden özel servet sorunu cinsel ahlâk sorunu ile bağıntılı oluyor. Bir erkeğin kendine ait olmayan çocuklara bakmak için çalışması beklenemez. Bu nedenle, ataerkil aile ile birlikte kişisel servet düzeni, kadınların bir ölçüye dek erdemli olmasını gerektirir. Erkeklerin değil, yalnız karılarının erdemli olmasını istemek cinslerin eşitliği öğretisine aykırıdır. Oysa, baskı ve yasaklar olmadan erdemlerin sağlanabilmesi zordur. Şüphe yok ki, bunun tek çözüm yolu, babanın öneminin gittikçe azalması ve çocuklara babanın yerine devletin bakması eğiliminin geliştirilmesidir. Bunun da İyi bir şey olduğunu sanmıyorum. Babalık duygusu ve oğulların babalarına kargı duygulan uygarlık tarihinin çok önemli unsurları olmuşlardır. Bu duygulardan yoksun bir uygarlığın nasıl bir uygarlık olacağını bilmiyorum. Ama iyi de olsa kötü de olsa, çocuklarla ilişkilerde Devletin önemi gittikçe artıyor, buna bağlı olarak babanınki azalıyor.

Gençlerin eğitimi ile ilgilenenler, bütün bu çağdaşı sorunları ve karışıklıkları görmemekte direniyorlar. Katı Hıristiyan ahlâkı yetişkinlere kabul ettirilemese bile, gençleri yetiştirmekle sorumlu olanların davranışlarını bu ahlâkın yönetmesi gerektiğine inanıyorlar. Okulların ve İngiliz üniversitelerinin törel tutumları, halkınkinden daha katı kalıyor. Bunun sonucu olarak eğitim, gençleri toplum için hazırlayacağı yerde, toplumdan gittikçe koparıyor. Kamu oyu ve toplumsal kurumlar böyle kaldıkça, buna kestirmeden bir çözüm yolu bulunabileceğini sanmıyorum. Çünkü kadınla erkeğin eşitliği ile ataerkil aile artısında köklü bir uyuşmazlık var. Fakat bu uyuşmazlığa rağmen, genel törel ilkeler ve cinselliğin bağnazca görülmemesi çok geyi değiştirebilir.

Çocuklarla İlişkilerde onları iyiye yöneltmek için yalan söylememek, her konuyu akıl yolu ile tartışmak ve bilimsel yönden ele almak saltık bir ilke olmalıdır. Ataerkil aile düzeninin yaşatılması ahlâkın temeli olacakla, bundan, döl vermeyen cinsel ilişkilerin günah olduğu sonucunu çıkarmak zordur. Oysa, yalnız Hıristiyan ahlâkının değil, ceza hukukunun da korkunç saydığı şeyler bu İlişkilerdir. Aynı zamanda şurası anlaşılmalıdır ki, bazı davranışlar istenilmeye değer olsalar bile, katı bir disiplinle ya da marazî korkularla kişinin bu davranışlara zorlanması iyi olmayabilir. Bu ilkeler çocuğun törel eğitiminin büyük bir bölümünü kapsıyor. Bundan ötesi için, hızla değişen karışık toplumu muzun gelişmiş ve yerleşmiş bir biçime girmesini beklemeliyiz.

Çocuklarla bütün ilişkilerde, cinsiyetin aslında kötü ve gizli olduğu sanısına varmalarının önlenmesi gerekir. Cinsiyet ilginç bir konudur; İnsanların onu düşünüp, onun üzerine konuşmaları doğaldır. Çocukların çok doğal olan bu isteği bugün yetişkinlerce kötü sayılıyor. Sonuç olarak çocuklar bu konuya daha çok ilgi duyuyor, hep o konuda, yasak meyve tadı ile konuşuyorlar. Bu konuşmalar bilgisiz ve budalacadır, çünkü tahminleri ve yarım bilgileri ile başbaşa bırakılıyorlar. Çoğu çocuk için cinsiyet konusu alaycı gülüşler ve açık saçık hikâyeler durumuna geliyor. Cinsiyet kavramı, kimi zaman şiire dek yükselen doğal bir haz, kimi zaman neşeli ve şen, kimi zaman acıklı derinliklere inen bir tutku olarak, eğitim ahlâkçılarının görüş açıları dışındadır. Onlara göre, haz verdiği zaman cinsiyet kötü, sıkıcı ve alışılmış olduğu zaman erdemlidir. Bu çirkinlikler ahlâk ve yaşamı şiir, sevinç ve güzellikten yoksun kılıyor; bütün insan ilişkilerine bir katılık ve sertlik getiriyor. Bu hayat görüşünün sonucu erdemlilik taslama, dar görüşlülük ve düş gücünün ölmesidir. Daha özgür bir hayat gücünün de tehlikeli yanları olabilir. Ama bunlar hayatın tehlikeleridir, ölümün değil.

Sh: 80-89

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul

 

EĞİTİMDE DİN / Bertrand Russell


EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ
Education and the Social Order
Bertrand RUSSELL
 Çeviren : NAÎL BEZEL

Din karmaşık bir fenomendir. Hem bireysel hem toplumsal yönleri var. Tarihsel zamanın başlangıcında bile din eskiydi. Tarih boyunca uygarlığın artışı dinin azalması ile bağıntılı olmuştur. Bildiğimiz en eski dinler bireysel olmaktan çok toplumsaldı. Kabilede bulunan bireylerin zarar verici ya da hoşnut edici davranışlarına göre tüm kabileye ödül veren ya da onu cezalandıran güçlü ruhlar vardı. Hangi davranışların iyi ya da kötü olduğu konusunda ruhların duyguları tümevarımla anlaşılır, rahiplerin kayıtlarına geçirilirdi. Bir deprem ya da salgın, bir bölgenin halkını kırarsa, sağ görülü kişiler sözü geçen halkın hangi alışkanlıklarının aykırı olduğunu araştırır, bunlardan kaçınılması gerektiği sonucuna varırlardı. Bu görüş bugün bile yaşamaktadır. Tanıdığım bir papaz, ki İngiltere Kilisesine bağlıydı, büyük savaşta Almanların yenilgisini, onların eleştirmeye düşkünlüklerine veriyordu. Çünkü ona göre evrenin yaratıcısı, İbranice elyazmalarının çalışılıp açıklanmasını istemiyordu.

Savunucularının da söyledikleri gibi din, toplumsal zorunluluk duygusunun kaynağıdır. Kişi, tanrıların hoşuna gitmeyen bir şey yaptığı zaman, tanrılar yalnız onu değil tüm kabileyi cezalandırırdı. Böylece kişinin davranışı herkesi ilgilendirirdi, çünkü kişisel kötülükler kamu zararlarına yol açıyordu. Bugün bile ceza kanunu bu görüşün etkisi altındadır. Cinsel sapıncı olan insanlar tutuklanıyor; oysa sağduyu ile görülürse, onların davranışları yalnız kendilerini ilgilendirir. Cezaları haklı gösterilecekse, Sodom ve Gomore şehirlerinin başına gelenlerle bağıntısı gösterilmektedir. Çünkü ancak o zaman davranışları toplumu ilgilendirir. Gariptir ki, tanrıların beğenmediği şeyler çoğunlukla onları öfkelendirir; oysa bunlar zarar veren şeyler değildir. Tanrılar, domuz ya da sığır eti yenmesini, ya da ölen karısının kızkardeşi ile evlenilmesini istemezler. Kral Davud’un zamanında Tanrı nüfus sayımını istemedi; bir salgınla o kadar insanın hayatına son verdi ki Davud’un istatistikleri işe yaramaz oldu. Aztek tanrıları, tapınanların isteklerini kabul etmeden önce insan kurbanları ve insan eti yenmesini isterdi. Dinden doğan törel kurallar gariptir; ama bu kuralları ortaya çıkaran şeyin yine de din olduğu kabul edilmelidir. Herhangi bir töre, töresizlikten daha iyi ise, din olumlu yönde bir güç olmuştur denilebilir.

Her ne kadar din bir kabile sorunu olarak ortaya çıkmışsa da, kısa zamanda tümüyle bireysel bir yön geliştirmiştir. M.Ö. altıncı yüzyıldan sonra eski dünyada çok ayrı akımlar gelişmeye başladı. Bu akımlar birey ruhu ve Hıristiyanların Kurtuluş dedikleri şeyle ilgiliydi. Çin’de Taoizm, Hindistan’da Budizm, Yunanistan’da Orfik dini ve İbranî peygamberleri bu nitelikleri taşıyorlardı. Bu dinler, doğal yaşamın acılı olduğu sezgisinden ve insanın, kötülükten kurtulmayı yada ona katlanmayı mümkün kılacak bir yaşam yolu aramasından doğdu. Çok geçmeden Parmenides, zamanın gerçek olmadığı ve her şeyin bir olduğu öğretisi ile büyük din felsefesi geleneğini açtı. Eflâtun, Plotinus, ilk Hıristiyan yazarlar, Spinoza, Hegel, Bergson ve tüm gizemci filozoflar aynı yolu izlediler. İbranî peygamberlerden, fizik ötesinden çok, doğrulukla ilgilenen bir din geldi. Protestanlık bu dinin etkisi altındadır. Hıristiyanlığın bütün biçimlerinde hem törel hem de fizikötesi unsurlar var; çünkü Hıristiyanlık, Yahudilikle Helenizmin karışımından doğdu. Ama genellikle Hıristiyanlık batıya doğru ilerledikçe daha az metafiziksel ve daha çok törel olmuştur. Müslümanlık, Iran dışında, metafizikle çok az ilgilendi; oysa Hindistan’da doğan dinler çoğunlukla felsefîdir.

Bireyci dinin doğuşundan bugüne, dinsel yaşamın kişisel ve kuramsal unsurları çatışma durumundadır. Siyasal yönden, kurumsal unsurlar genellikle daha güçlü olmuşlardır. Çünkü bunları, hükümet ve yasaların yanında, rahipler, bağışlar ve gelenek te desteklenmiştir. Kişisel din, özel bir kişi sorunudur; hiçbir şekilde toplumu ilgilendirmemelidir. Oysa kurumsal din büyük siyasal önemi olan bir sorundur. Kurumsal dinin bulunduğu yerde, mal onunla bağıntılıdır ve bir insan bu dinin ilkelerini savunarak hayatını kazanabilir, ama onlara karşı olanlar için bu, kolay olmaz. Eğitim dinin etkisinde kalıyorsa bu kurumsal bir dindir; eski kurumlan, ve birçok ülkelerde, Devleti denetler. Bugün çoğu Batı Avrupa ülkelerinde din, zenginlerin eğitimini etkisi altında tutar. Oysa yoksulların eğitimi üzerinde etkisi daha azdır. Bir bakıma bu bir siyasal rastlantıdır. Hiçbir dinin Devlet’i etkileyecek kadar güçlü olmadığı bir yerde, Devlet okulları herhangi bir dinin öğretilerini gösteremez. Oysa öğrencilerden alınan paralarla yaşayan okullar, ana-babaların parayı ödemeyi değer buldukları şeyleri öğretebilir. İngiltere ve Fransa’da, genellikle devlet işlerinin bir sonucu olarak, zenginler kentli yoksullardan daha dindardırlar. «Dindar» dediğim zaman sözcüğü siyasal anlamda kullanıyorum. Onların doğruluğu kapsayan anlamda dindar olduklarını, ya da Hıristiyanlık inancını metafizik anlamda kabul ettiklerini söylemiyorum. Onlar ancak Hıristiyanlık örgütünü destekler, yaşama sorunlarında bu örgüte oy verir, çocuklarının onun öğretisini kabul edenlerin elinde olmasını isterler. Bu nedenlerden ötürü Hıristiyanlık örgütü bugün de önemlidir.

Liberal kişiler arasında, Hıristiyanlık örgütünün artık toplum yaşamındaki büyük etkisini yitirdiğini düşünenler var. Bence bu çok büyük bir yanılgıdır. Evlenme ve boşanma tümüyle rahiplerin istedikleri gibi değilse bile, saçma ve gaddar yönlerini sürdürüyor; delilik halinde boşanmanın kabul edilmemesi gibi. Hıristiyanlık örgütü olmasa bunlar bir hafta bile yaşamazdı. Hıristiyanlığa açıkça karşı koyanlar, daha dindar ya da sakıngan olanlarla yarışlarında engellerle karşılaşıyorlar. Uygulamada, tanrı bilmezlere karşı birçok kapılar açık değildir. Bunların başarılı olabilmesi daha büyük yetenekler gerektirir.

Bugün kurumsal dinin en önemli olduğu alan eğitimdir. İngiltere’de halk okullarının tümü ve hazırlık okullarının çoğu ya Anglikan ya da Roma Katolik mezhebindendirler. Çocuklarını bu okullara gönderen özgür düşünceli ana-babalar, çoğu insanın eğitime karşı tepki gösterdiğini, bu tepkiden sonra doğruyu bulmaları için çocuklara yanlış şeylerin öğretilmesinin iyi olduğunu söylüyorlar. Bu, korkaklık yüzünden geleneğe uyanların bir özürüdür. Bir an düşünme, istatistik yönünden bunun yanlış olduğunu gösterir. Yetişkinlerin büyük çoğunluğunu yaşamları boyunca, çocuklukta öğrendiklerinin çoğuna inanırlar. Yüzyıllarca ülkeler Protestan, Katolik, Müslüman ve bağlı oldukları öbür dinlerde kalıyorlar. Karşı tepki kuramı doğru olsaydı, her kuşakta dinlerin değişmesi gerekirdi. Çocuklarının geleneksel dinde eğitilmesi için böyle tartışmaları öne süren kimseler, ne ölçüye dek karşı tepkide bulunduklarını kendi tutumları ile gösteriyorlar, iki kere ikinin dört olduğuna inanıyor ama bu kanınızı açıkça söylemekten kaçınıyorsanız, kamu parasının kendi çocuklarınıza ve başka çocuklara iki kere ikinin beş olduğunu öğretmekte harcanmasını doğru buluyorsanız, toplum yönünden etkili olan kanınız iki kere ikinin beş olduğudur. Buna, kargı olan kişisel inancınız önemsiz kalır. Böylece kendileri dindar olmadıkları halde dinsel bir eğitimin iyiliğine inananlar, kendi dinsel eğitimlerine karşı hiçbir tepkide bulunmuş olmazlar. Bunun aksini ileri sürmeleri anlam taşımaz.

Dinsel dogmaları zihinsel yönden kabul etmeyenlerden birçoğu yine de dinin zararsız, hattâ yararlı olduğu görüşündedirler. Bu noktada «liberal» düşünürlere karşı, gelenekçilerle birim. Bir Tanrı olup olmadığı, ölümden sonra yaşamaya devam edip etmediğimiz sorunu bence önemlidir. Bu konularda mümkün olduğu kadar doğru düşünmek iyidir. Tanrıya inanmak insanları iyi davranışa iteler düşüncesi ile Tanrı yoksa bile var olduğunu düşünmenin iyi olacağını öne süren siyasa adamının görüşünü kabul edemem. Çocuklar söz konusu olduğunda birçok özgür düşünceliler bu tutumu benimsiyor. Çocuklara din öğretmeden iyilik nasıl öğretilebilir, diye soruyorlar. Onlara şu cevabı verirdim: alışkanlık olarak ve bile bile çocuklara yalan söylerseniz, iyi insan olmayı onlara nasıl öğretebilirsiniz? Gerçekten İyi davranışlar yanlış nedenlere dayanabilir mi? «iyi» saydığınız davranışlar konusunda geçerli kanıtlar yoksa, iyilik kavramınızda bir yanlışlık olmalı. Zaten çocukların davranışlarını etkileyen din değil, ana-babanın onlar üzerindeki yetkisidir. Din ancak belirli duygular verir. Bu duygular eylemle sıkı bağıntılı olmazlar ve çoğunlukla istenilir nitelikte değildir. Dolaylı olarak davranışlar üzerine etkili olurlar elbette; ama bu dinci eğitimcilerin istediği gibi bir etki değildir. Bu konuya ilerde yine dönülecektir.

Dinci eğitimin kötü etkileri, aşılanan öğretilere ve bazı şüpheli önermelerin doğru olarak kabul edilmesine dayanır. Bu önermelerin doğru olup olmadığını anlamak olanaksız olabilir. Dinci öğretmenler gençlere bu önermeleri kesin doğrular olarak göstermeğe çalışıyor, böylece yanlış olan şeyi öğretiyorlar. Çünkü bu önermeler özellikle kesin değildir. Sözgelimi, ölümden sonra hayatı ele alalım. Bilge kişiler bu konuda bilgisizliklerini itiraf ediyorlar: kanıtlar yetersizdir; şimdilik bu sorun üzerinde kesin karara varmamak akla uygun olan tek yoldu. Oysa Hıristiyanlık ölümden sonraki hayatı kabul etmiştir. Bu din altında eğitim gören gençlere bunu kesin saymaları öğretilir. «Ne önemi var?» diyebilir okuyucuya, «buna inanmak avutucudur, hiçbir zararı da yok». Şu zararları yaptığını söylerim.

En başta, ölümsüzlük konusundaki tartışmaların bir sonuca varmayacağım düşünce yolu ile bulan özel yetenekli bir çocuğu öğretmenleri köreltir, hattâ cezalandırır. Aynı yolda düşünmek eğiliminde olan öteki çocuklar da böyle konularda konuşmaktan çekinecekler, elden gelirse bilgi ve usa vurma güçlerini artıran kitapları okumaları önlenecektir.

İkincisi, bugün, zekâları ortanın pek üstünde olan insanların çoğu açık ya da gizli, agnostik olarak, bu sorunun sonuna bağlanamayacağına inandıklarına göre, dinde direnen bir okulun öğretmenleri ya aklı kıt, ya da ikiyüzlü kişiler olmalı. Yoksa onlar, zihinsel yetenekleri olduğu halde kafalarındaki bir düğümden dolayı usa vurma güçleri olmayan küçük bir azınlıktırlar. Gerçekte olan şudur: skolastik bir meslek seçmek niyetinde olanlar erken yaşta atılgan düşüncelere karşı kafalarını kapamaya başlar, önce tanrı bilim alanında, sonra öteki bütün konularda çekingen ve gelenekçi olurlar. Kuyruğunu kaybetmiş olan tilki gibi onlar da öğrencilerine çekingen ve gelenekçi olmanın iyi olduğunu söylerler. Bir süre böyle yaptıktan sonra yetkililer onların değerlerini görür, onları güçlü kilit noktalarına getirirler. Böylece, tanrıbilimsel ve öbür testler bir öğretmen olarak kalıp, işinde başarılı olabilecek kişilerin niteliklerini belgiler. Bu testler, açık ya da kapalı olarak, öğretmenlerin seçilmesini sınırlar. Gençleri zihinsel ve törel yönden uyandırmaya en yetenekli olanların çoğu öğretmenlik mesleğinin dışında bırakılır.

Üçüncüsü, bazı önermeler kutsal ve şüphe götürmez sayıldıkça gençlere bilimsel ruh aşılamak mümkün değildir. Bilimsel tutum inanılacak şeyler için kanıtlar ister, bu kanıtlar hangi yöne götürülürse götürülsün, onları izler. Yaşatılması istenen bir inan bulunduğu zaman ise onun duygu ve yasalarla donatılması gerekir. Erkekçe ve acıklı bir sesle onun «yüce» gerçekleri içinde bulundurduğu anlatılır. Biliminkinden, özellikle kalbin duyduklarından ve «iyi» insanların törel doğrularından ayrı bir gerçeklik ölçeği kurulur. Dinin büyük günlerinde insanların, Thomas Aquinas gibi, katkısız sağduyunun Hıristiyanlık tanrıbiliminin temel önermelerini tanıtlayabileceğine inandıkları zamanlarda duygular gereksizdi. Thomas Aquinas’ın [ (1225?-1274)ı, İtalyalı skolastik filozof.] Summa (En büyük) adlı eseri David Hume kadar soğuk ve akılcıdır. Ama o günler geçti. Bugünün tanrıbilimcisi duygularla dolu sözcükler kullanıyor, okuyucuda bir tartışmayı mantıksal yönden anlamayacak bir zihinsel durum yaratmaya çalışıyor. Duyguların işe karıştırılması kötü bir durumun belirtisidir. Dini savunanların 2 + 2 = 4 önermesine uyguladıkları yöntemleri düşünün. Sonuç şuna yakın bir şey olurdu: «Bu büyük gerçeği, dairesindeki iş adamı, trafiğin kalabalık saatlerinde gereksinmeleri karşılamaya çalışan biletçi memur, küçük kardeşini hoşnut etmek için çubuklu şeker alan saf çocuk ve Arktik okyanusunun buzlu kıyılarında yakaladığı balığı sayan Eskimo aynı şekilde kabul ediyor.

Derin bir ruh gereksinmesinin insanlarca anlaşılmasından başka bir şey bu birliği sağlayabilir mi?

Sonsuzluğa, bizim caz çağımızda daha yakın olan geçmiş zamanlardan bize parlak bir bilgelik geleneği kalmıştır. Bizi bu bilgelikten yoksun kılmak isteyen alaylı şüpheciyi dinleyecek miyiz? Hayır! Bin kere hayır! Oysa çocukların bu metotla mı, yoksa bugünün metotları ile mi daha iyi aritmetik öğrenecekleri şüphe götürebilir.

Bu nedenlerle, bilimsel inançlarımızı etkileyen zihinsel araştırmadan geçmeyen her inanç eğitimde zararlı olacaktır. Bununla birlikte Hıristiyan ülkelerdeki çocukların büyük bir yüzdesini etkileyen dinsel öğretime karşı belirli itirazlar var.

En başta, din, tutucu bir güçtür, geçmişteki kötülükleri sürdürür, ikinci Punik Savaşı’na kadar Romalılar tanrılara insan kurban ederlerdi. Oysa din olmasa böylesine barbarca bir şeyi yapmazlardı. Aynı şekilde günümüzde insanlar dinsel nedenlerle öyle şeyler yapıyorlar ki, din için olmasa bunlar dayanılmayacak kadar gaddar gelirdi. Roma Katolik Kilisesi bugün bile cehenneme inanır. Canterbury ve York başpiskoposlarının direnmesine karşı Özel Meclis’ in aldığı bir karar gereğince, Anglikan Kilisesi cehennemi inan için gerekli saymaz. Bununla birlikte, Anglikan rahiplerin çoğu cehenneme inanır. Cehenneme inanan herkes öc alıcı cezayı doğru bulur. Bu nedenle, eğitimde ve suçlulara karşı davranışta gaddarca yöntemler kullanmakta kendilerini kuramsal yönden haklı görürler. Ne zaman savaş olsa rahiplerin çok büyük bir çoğunluğu onu destekler.  Oysa barışta çoğu kez barışçıdırlar. Savaşı desteklerken, Tanrının kendi yanlarında olduğunu kesinlikle söyler, toptan öldürmenin iyi olmadığını düşünenlere işkence edilmesini dinsel yönden desteklerler. Köleliğin yaşadığı günlerde dinsel tartışmalar onun desteğindeydi. Bugün kapitalist sömürgesi de benzer tartışmalarla destekleniyor. Toplumun törel duygusu bir yön değişimini zorunlu kılmadıkça, hemen bütün geleneksel gaddarlık ve haksızlıklar örgütlenmiş dinden destek görmüşlerdir.

İkincisi, Hıristiyanlık dini isteyenlere avuntu verir; inanç yok olunca bu avuntuya katlanmak bile acı gelir. Tanrıya ve ölümden sonraki hayata inanmak, şüpheciler için gerekli olandan daha az bir stoacı yürekliliği ile yaşayabilmeyi mümkün kılar. Pek çok genç, kolayca umutsuzluğa düşülecek bir çağda bu dogmalara karşı inançlarını yitiriyor. Böylece onların çektikleri mutsuzluk, hiç dinsel eğitim görmemiş olanlarınkinden daha acıklıdır. Hıristiyanlık, ölümden ve evrenden korkulmaması için nedenler gösterir, böylece yüreklilik erdemini yeteri kadar öğretemez. Dinsel inanç gereksinmesi geniş çapta korkunun sonucu olduğundan, dini savunanlar bazı korkuların hiç de kötü olmadığını düşünürler. Bence bu konuda onlar tümüyle yanılıyorlar. Korkudan kaçınmak için boş inançlarla yaşamak en İyi hayat yolu değildir. Din korkudan yararlandıkça, insanı küçük düşürür.

Üçüncüsü, din ciddiye alındığı zaman, öbür dünyaya kıyasla bu dünyanın önemsiz olduğu görüşüne götürür. Böylece, cennette mutluluğa ermek için, burada yoksulluk ve sıkıntı yaratan eylemleri savunmaya iteler. Bu görüş en iyi şekilde cinsel sorunlarda açıklanabilir. Ama Hıristiyanlık öğretisini içtenlikle benimseyenlerde, yoksulluk ve hastalık gibi kötülükleri küçümseme eğilimi vardır. Çünkü onlar ancak bu dünyayı ilgilendirir. Bu öğreti zenginlerin çıkarlarına çok iyi uyuyor; belki de ileri gelen zenginlerin çoğunun pek dindar olmamanın nedenlerinin birisi budur. Ölümden sonra hayat varsa, ve bu dünyada çekilen yoksulluğun ödülü ise, buradaki koşulları iyileştirmeyi amaç güden çabaları engellememiz doğrudur. Bu dünyadaki geçici acıların başkalarının tekelinde kalmasına göz yuman endüstri yöneticilerinin bu iyilikseverliğine hayranlık duymamız gerekir. Ama öbür dünya inancı yanlışsa, gölge uğruna asıl maddeyi atmış olacağız; bir ömür boyunca ayırdığı paraları batık bir işe yatıran kişilerin bahtsızlığına uğrayacağız.

Dördüncüsü, dinci eğitimin ahlâk üzerine etkisi birçok yönlerde kötüdür. Özellikle günah çıkarma ile bağıntılı olduğu zaman, kendine güveni yıkar. Çocuklara yetkiye bağlı kalmayı öğreterek onları çok kez kendi kendilerini yönetemez duruma getirir. Roma Katoliği olarak öyle insanlar tanıdım ki inançlarını yitirince üzücü sayılacak biçimde davranmağa başladılar. Bazılarına göre bu dinin törel yararlarım gösterir. Ben tam bunun tersini söylüyorum. Çünkü bu insanların istemlerinin zayıflığı eğitimlerinin sonucudur. Bundan başka din, ahlâkın tek temeli olarak gösterilince, din inancını yitiren insan ahlâka da inanmayabilir. Samuel Butler’in The Way of ali Flesh adlı eserindeki kahramanı, din inancını yitirir yitirmez evde hizmetçi kıza saldırır. Hizmetçi kıza saldırmamak için birçok geçerli nedenler var; ama sözü edilen gence bunlardan hiçbirisi öğretilmemişti. Ona ancak Tanrının böyle davranışları beğenmeyeceği öğretilmişti. Günümüzde, inancın yitirileceği beklenilebilecek bir olay olarak düşünülürse, tüm ahlâkı, hattâ kaçınılmaz en küçük parçasını, çökebilecek böyle bir temele dayandırmak sağduyuya aykırı düşer.

Dinci eğitimin törel yönden iyi olmayan başka bir yanı, zihinsel erdemlere gerektiğinden az değer vermesidir. Çok önemli bir nitelik olan zihinsel yansızlığı kötü sayar. En iyi durumda, zor sorunları anlamak için gösterilen sürekli çabayı ancak hoş görür. Bugün hayranlık duyulması için öne sürdüğü kimseler çok kez üstün zekâlı kişiler değildir. Zeki bile olsalar, onlara hayranlık duyuran şey, düşüncesiz anlarında söyledikleri saçmalıklardır. Din erdemlik olarak anlaşıldığından, ve en dindar kimseler hiç de en zeki kimseler olmadığından, dinci eğitim aptallara göz pekliği verir; onlar da eğitim görmüş kişilerin yetkisine karşı direnç gösterirler. Sözgelimi, evrimin öğretilmesinin yasaklandığı yerlerde böyle olmuştur. Hatırladığıma göre, İncil’de zekâyı öğen bir söz bile yoktur. Din görevlilerinin İncil’i en yakından izledikleri yön de budur. Bu, Hıristiyan eğitim kurumlarında öğretilen ahlâkın eksik bir yanı olarak görülmelidir.

Hıristiyan ahlâkının temel eksikliği, toplumsal sonuçları ile ilgisi olmayan nedenlere dayanarak bazı davranışları «günah», bazılarını «erdem» saymasıdır. Boş inançlardan doğmamış bir ahlâk önce hangi toplumsal etkiyi başarmak, hangilerinden kaçınmak istediğini kararlaştırmalıdır. Sonra, bilgimizin mümkün kıldığı ölçüde, hangi eylemlerin istenilen sonuçlara götüreceğini kestirmeliyiz. Bu eylemler övülmeli, karşı etki yapanlar yerilmelidir. İlkel ahlâk bu biçimde gelişmez. Bazı davranış biçimleri baskı görür. Baskının nedenleri ise antropolojinin karanlıklarında yitirilmiştir. Genellikle, başarılı uluslararasında yerilen davranışlar zararlı, övülenler yararlı oluyor. Ama bu tüm ayrıntılarda böyle değil. Aslında hayvanların faydacı amaçlarla değil, dinsel nedenlerle evcilleştirildiğini, timsah ya da aslanı evcilleştirmeğe çalışan budunların yok olduğunu, koyun ve ineği seçenlerin başarılı olduğunu öne sürenler var. Aynı şekilde, ayrı törel kuralları olan budunlar çatıştığında, kuralları daha az saçma olanların kazanmış olacakları beklenir. Ama boş inanlardan doğan hiçbir kural saçmalıklardan kurtulmuş olamaz. Hıristiyanlık kurallarında, bugün daha az olsa bile, böyle saçmalıklar görülür. Pazar günü çalışmanın yasaklanması sağduyu açısından savunulabilir, oyun ve eğlencenin yasaklanması savunulamaz. Hırsızlığın yasaklanması genellikle iyidir. Ama, savaş sonrası Almanya’sında Hıristiyanlık örgütlerinin yaptığı gibi, sürgün edilmiş prenslerin mallarına halkın elkoymasma karşı uygulandığı zaman değil. Hıristiyan ahlâkının boş inanlara dayanan kökü, en açık şekilde cinsiyet konusunda görülür. Bu öyle geniş bir konu ki, ayrı bir bölüm ister.

Sh: 68-79

Kaynak: EĞİTİM VE TOPLUM DÜZENİ /BERTRAND RUSSELL ,[ 1932. Education and the Social Order, London: George Allen & Unwin.] Çeviren : NAÎL BEZEL, Ocak 1976, İstanbul

 

EĞİTİM / Dora ve Bertrand Russell


The Prospects of Industrial Civilization,
in collaboration with Dora-B Russell.
Türkçesi: Melih Ölçer,

Eğitim konusu, evrimden yana kişilerin üzerinde durmak zorunda oldukları konuların en zorlarından birisidir. Toplumsal gelişmenin anahtarı olarak ilk bakışta eğitim görülür. Çünkü kuşkusuz daha iyi eğitim diğer alanlardaki evrimlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırır. Ne var ki bugünkü eğitim düzenimizin pek çok kötü özellikleri, endüstriyel uygarlığımızın da zarar gördüğü başka kötülüklerin sonuçlan niteliğindedir. Eğitimin bu kötü özellikleri, ekonomik düzen değişmedikçe köklü bir iyiliğe dönüştürülemez. Bununla birlikte öğretmenler ve —daha az etkili olarak— ana babalar arasındaki ortak görüşlerle bazı başarılar sağlanarak bugün için eğitim düzeni daha az zararlı bir özelliğe kavuşturulabilir. Toplumda rekabetin ve haksızlığın azalacağı bir örgütlenmeyi amaçlayanlar için bu yönden hedef alınacak bir tek görev yeri değil aynı anda hedef olarak alınacak birbirlerine bağlı birçok görev yeri vardır. Çünkü bir yerde değişiklik başka yerlerde de değişikliklere neden olur. Bu kesimde «Utopia» ülkesindeki eğitim üzerinde duracak değiliz; eğitimin bugünkü durumuyla taşıdığı önemli kötülükleri gidermek için hemen şimdi nelerin yapılabileceğini araştıracağız. Konumuzla ilgili olarak hemen bütünüyle ilköğretim üzerinde durmaya kararlıyım; çünkü bir kitabın da üzerinde durduğu en önemli ve en geniş kapsamlı olgu budur.

Kitabımızın üzerinde durduğu temel sorun, endüstrileşmenin gerektirdiği maddî yönden bir ömekleşme ve büyük çapta örgütlenme ile; yaşamın maddî olmayan yönünün gerektirdiği içtenlik, farklı ve özel olmanın nasıl bağdaştırılabileceğidir. Bu sorun en keskin yönüyle eğitime bağlanır: Endüstriyel bir toplumdaki eğitimde de, fabrika yapısı mallarda her zaman görmeye alıştığımız sakatlık ve bozuklukların bulunması kaçınılmaz mıdır? Eğitim düzenimizin gençlerimize aşıladığı mekanik hayat görüşü ve alışkanlıklar olmadan endüstride makineleşmenin yararlan elde edilemez mi?

İlköğretim bugün büyük ölçüde devletçe sağlanmakta; küçük bir bölümü ise yine devletin yardımıyla kilise tarafından yönetilmektedir. Her iki bölümün de yanlış ve aksak yanları vardır; ama bunlar birbirlerinden farklı aksaklıklardır. Devlet yönetimindeki eğitim; ulusçuluk; rekabet ve başarının üstün tanıtılması; makineleşmeye tapma; bir örnekliği ve biteviyeliği sevme; kişilik sahibi olmayı kötü görme gibi çağımız dünyasının bütün kötülüklerini içermektedir. Kilisenin eğitimi ise aynı şekilde ulusçudur; ama diğer yönlerden çağdaş değil; ortaçağ tutumunu izlemektedir. Kilise eğitiminin amaçları, otoriteye boyun eğme alışkanlığını yaratmak; erken başlayan ve sık sık tekrar edilen öğretilerin yarattığı «hipnotizma» etkisi ile boş şeylere inandırmak; topluluk duygusu yerine üstün bireylere bağlılığı yaymaktır. Çocukların kafalarına ve gönüllerine devletin mi, kilisenin mi daha çok zarar verdiğini söylemek gerçekten güçtür.

Eğer yaygın ve zorunlu eğitimin uygulanması ilke olarak benimsenirse, bunun paraca devlet tarafından karşılanması kaçınılmazdır. Ancak bu zorunluluğun kapsamı içinde de iki yoldan birisi seçilebilir: Devlet eğitimi kendisi yönetip yürütebileceği gibi yalnız denetimle yetinerek eğitimin yürütülüp yönetilmesini özel örgütlere bırakabilir. İlk bakışta ikinci yol, farklı çözüm ve yöntemlere yol açıp ana babaların kendi isteklerine uygun okul seçme olanaklarını arttıracağından, daha iyi gibi görünür. Eğer kilise kurumu olmasaydı bu görüş şimdikinden daha fazla bir gerçeklik kazanırdı. ‘Ama uygulamada geniş çapta eğitim yapma görevini yüklenen tek kurum kilisedir ve kilise bunu, çocuklarımızın düşünme yeteneklerini körletmek için yapmaktadır. Çünkü düşünen insanların çoğu, geleneğin hiç bir çeşidini benimsemezler. Böyle bir görüşü ileri sürmenin sertliğini bilmiyor değilim; ama düşünmeyi engellemeyi amaçlayan bir eğitim biçiminin de iyi olduğu en azından kuşku götürür, öyleyse devletin dışında çeşitli örgütlerin eğitim yaptırmalarının, yarardan çok sorun yaratacakları yukarıdaki görüşe göre ortadadır.

Ancak devletten başka örgütlerin eğitim yaptırmalarından yana başka görüşler de vardır: Devlet bugün için eğitim yaptırma yetkisini devredeceği örgütlere karşı tarafsız değildir; örneğin Katolik ve Anglikan Kurumlarım bu amaçla benimseyip onların okullarını paraca desteklediği halde sosyalistleri aynı amaç yönünden kabul etmemektedir. Eğer Bağımsız İşçi Partisi ilkokul açmaya kalksa şimdi egemen olan devletin, sözü geçen Partiye de din kurumlarına yaptığı gibi yumuşak ve olumlu davranacağı düşünülemez.*

*«The Times»te çıkan Melbourne, 20 Temmuz 1923 günlü bir telgrafta şöyle denilmektedir : New South Wales’in Adalet Bakanı, Sydney kentinde Komünist Pazar okullarının bulunduğunu ve buralarda nelerin öğretildiğini duyunca büyük bir telâşa kapılmıştır. Parlamentoya sunacağı ve kendisinin hazırladığı tasarıda, 15 yaşından küçüklere devleti ve düzeni yıkıcı öğretileri okutanlara 3 ay hapis ve 50 dolar para cezasını önermektedir.» Muhafazakâr milletvekilleri, burada da buna benzer yasaların çıkarılmasına çalışmaktadırlar. «The Times», (27 Şubat 1923) (Pazar Okulu). Din eğitiminin yapıldığı okul; ya da kurslar. (Çev.)

 

Bununla birlikte çok uzak olmayan bir gelecekte bu durum düzelebilir; eğer düzelirse de çok sayıda işçi çocuğu kapitalizmin yargılarından arınmış bir eğitim görme olanağına kavuşurlar. Bu, bir İşçi Partisi Hükümetinin işbaşına geçer geçmez düşünmesi gereken konulardan birisidir.

İkinci olarak bugün devlet de, kilise gibi, yalnız düşüncesizlerin ya da çıkarcıların bağlandıkları birtakım boş inançlara önem vermektedir. Ulusçuluk, Kapitalizm, otoritelere boyun eğme, Devletçe yürütülen eğitimdeki bu dayanaksız inançların bir bölümünü oluşturmaktadır. Hiç kuşkusuz bunlar zararlı inançlardır. Bunlar için söylenebilecek tek iyi şey, devletin yarattığı bu zararlı inançların, kilise doğmalarına göre benimsenmelerinin daha kolay olduğu; öte yandan bu inançların düşün dünyasının büyük bir bölümünü kapsamadıklarıdır. Bu nedenlerle bu inançların kazandırılması din eğitiminin gerektirdiğin den daha az yapaylıkla ve çağdaş düşün akımlarından fazla kopmadan sağlanabilmektedir. Ancak bu özellik geçicidir. Devlet kendi durumunun sarsıldığını hissettikçe çocukların çağdaş düşüncelerle ilgilerini kesmeye, sunî bir akılsızlık yaratmaya daha çok yönelir. Bugüne değin devletin kiliseye üstün olması devletin hücum ve eleştiriye daha az uğramasıdır. Bu durum değişmeye başladığında devlet de kilise gibi karanlık amaçlara yönelebilecektir.

Ne var ki devletten yana; ya da ona karşı neler ileri sürülürse sürülsün, daha uzun bir süre eğitim devletin elinde yürütülecek gibi görünmektedir. Bu durumda gerekli olan soru şu olmaktadır: Devlet eğitiminin kötülüklerini azaltacak bir etken var mıdır?

Ana babaların ortak görüşleri fazla önemli sayılamaz. Ana babalar genel olarak çocuklarının ekmek parası kazanmak için gerekli bir şeyler öğrenmelerini isterler. Bu arada eğer kendileri dindarsa çocuklarına da din kural ve inançlarının öğretilmesini benimserler. Ancak ana babalar öğretilen şeyler o gün egemen olan görüşlere göre çok aykırı değilse, çocuklarının nasıl bir hayat görüşü kazandıkları ile genel olarak pek ilgilenmezler. Ayrıca ana babaların büyük çoğunluğu, eğitimin ne denli kuru ve mekanik olduğunu görecek düzeyde eğitimden geçmiş de değillerdir.

Bu durumda bütün umut öğretmenlerdedir. Öğretmenler, öğretim uygulaması istenilen düzeyde yürütüldüğü sürece, tam bir bağımsızlık üzerinde ısrar edebilirler. Başka bir deyişle, devlet okullarında çalışan öğretmenler, kendi görüşlerinden; eğitim sırasında belirttikleri görüşlerden; okul dışı yaşam ve çalışmalarından dolayı kınanmamalarını isteyip bunu sağlayabilirler. Bunun için aranacak tek koşul öğrencilerinin bilgilerinde gerçek bir yanlışlığın olmamasıdır. Bugünlerde İngiltere’nin birçok yerinde öğretmenlerin bağımsızlığını büyük ölçüde zedeleyen tuhaf bir girişim göze çarpmaktadır: Bununla evli kadın öğretmenlerin işten çıkarılmalarım demek istiyorum.[ Bu tutuma İşçi Partisinin şiddetle karşı koyuşu ile ilgili olarak «Dail Herald’ın 3 Mart 1923 günlü sayısına bakınız.] Evli kadınların bekârlardan daha iyi öğretmenlik yaptıkları savunulamaz. Tersine, bekâr kızların bir yaştan sonra sinir dengelerinin bozulduğunu, histeriye tutulma olasılıklarının arttığını; böylece normal bir yaşam süren kadınlara göre daha kötü öğretmen olabileceklerini herkes bilir. Ama ne yazık ki hiç bir eğitim yetkilisi eğitimi düşünmez.

Öğretmenlerin bağımsızlıklarıyla ilgili daha önemli bir engelleme girişimi son birkaç yıldan beri New York eyaletinde uygulanmaktadır. [21 Şubat 1922 günlü «The New Republic’»e bakınız.] Bu eyalette hiç bir okulun, bütünüyle özel kaynaklardan beslenenlerin bile «eğer buralarda izlenen eğitimde egemen hükümetlerin zorla, eylemle ve yasa dışı yollarla devrilmesine ilişkin öğretilerin okutulduğu görülürse» varlıklarını sürdürmelerine izin verilmemektedir. New York eyaleti okullarında hiç kimse eğer «Bu Eyalet Hükümetine ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine sadık ve bağlı» değilse yasalara göre öğretmenlik görevi alamamaktadır. Aynı şekilde «Bu Eyaletin Hükümetinden ya da Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinden başka bir Hükümeti» savunursa yine öyle bir kimseye öğretmenlik yaptırılmamaktadır. Bu yasal hükümleri koyan Lusk Komitesi, yürürlükteki toplumsal düzeni benimsemeyen öğretmenlerin Komite bürosuna teslim olmalarını; bütün öğretmenlerin «toplumsal değişme kurumlan ile savaşmaya istekli» olmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu, Bolşeviklerin, işbaşına geldiklerinden beri yürüttükleri tutumun aynısıdır. *

*Bolşeviklerin eğitim politikalarının resmî açık’&ması için Lunat- charsky nin Communist International – 1919 Yıllığında çıkan yaygın eğitimle ilgili üç makalesine bakınız. İngiliz Dominyonlarının hiç değilse bazılarında da eğitim politikası en azından N ew York Eyaletindeki kadar kötü dür. «The Maoriland Worker, Siegfried Sassoon’un bir şiirini yayımlama suçunu işledi diye mahkemeye çağrılmıştır. Noah AbletVin Outlines of Economies’i, Friedrich Engels’in Socialism, Utopian and Srirntific’i, ülkeye girmesi yasaklanan kitaplar listesine eklenmiştir, öğretmenler, hatta üniversite profesörleri ve (bir dereceye kadar hükümet denetiminde olan) işçi Öğretim Derneği okutmanları düşünce özgürlüklerinden caymak; ya da işlerinden olmak durumundadırlar. İşçi Öğretim Derneği okutmanlarından birisi kısa bir süre önce Bolşevik görüş yanlısı diye işten çıkarılmıştır. Maori dil ve kültürü üzerine ders veren bir diğerine, Komünist Partisi’ne yakındır diye yeniden görev verilmemiştir. Oysa derslerinde komünist propagandası yaptığı yolunda en küçük bir kanıt bulunmuş değildir. Yirmi yaşlarında başarılı bir öğrenci olan Miss Weitzel «Comunist» adlı gazeteyi satıyor diye Yüksek öğretmen Okulundan çıkarılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki göçmenlik yasalarına göre adı geçen ülkedeki ailesinin yanma da gidemeyen Miss Weitzel, şimdi hizmetçilik ve garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalışmaktadır.» «Dail Herald», 14 Ocak 1922.)  

Yine bu, hangi devlet varlığını tehlikede görürse o devletin benimsediği tutumdur. Ama buna öğretmenlerin de uymaları gereklidir: Bu, kafası ya da yüreği olan hiç kimsenin, son derece korkak olup düşüncelerini kendine saklamaya razı olmadan, öğretmen olamaması demektir.

Bu durum yine öğretmenler tarafından düzeltilebilir. Bunun için öğretmenler kendi mesleklerinin üstünlüğünü ve şerefini göz önüne alarak çalışmalarında kararlılıklarından cay mamalıdırlar. Ulusal öğretmenler birliği çok güçlü bir örgüttür. En üstün öğretim ülküsünü benimserse daha da güçlü ola bilir.

Öğretim yetersizliği; yani gerekli öğretimi yapamama dışında öğretmenlerin görevlerinden alınmaması üzerinde ısrarla durulmalıdır. Böyle bir nedenle bir öğretmen işten çıkarılınca, Ulusal öğretmenler Birliği kendi yönünden de inceleme yapıp durumun gerçekten böyle olduğu, başka saklı bir nedenin olmadığı yolunda kendini ayrıca inandırmalıdır. Bu düzeye ulaşılınca okul müdürlerinin Merkezî Eğitim Kurumu ve mahalli Eğitim Müdürlükleri karşısında bağımsızlıklarını adım adım arttırmaya yönelmelidir. Doğaldır ki bu yapılırken üstün düzeyde öğretim yapılması sürekli olarak kollanacak ve gözetilecektir. Okul müdürleri ders kitaplarını seçmede ve müfredat programlarını daha üstün düzeye çıkarmada özgür olmalıdır. Bütün bunlar eğitim yetkililerinin açısından zorluk çıkaracaktır. Ama eğitim yetkilileri kolay iş görsünler diye eğitimin niteliğinden caymak, olacak şey değildir.

Öğretmenlerin «tarafsızlıklarını korumaları» yani yalnızca Merkezî Eğitim Kurumunun çoğunlukla saptadığı görüşleri öğretmeleri diye bir şey olmamalıdır. En iyi öğretmenler tarafsız olmayanlardır; bu öğretmenler coşkuludur, eğitim çalışma ve uygulamalarına görüşlerini de katarlar. Öğrencilerin tarafsızlığı ise, gerçeklerin genel olarak benimsenen şey olduğu inancına götüren renksiz bir eğitim ile değil, onların farklı ön yargılara sahip öğretmenlerle karşılaştırılmalarıyla sağlanır. Bu yöntemin sonucu bütün aşın görüşler hakkında kuşku duymaya varırsa bundan iyisi de olamaz; çünkü günümüz dünyasının gerek duyduğu şey de budur.

Eğitimi uygularken öğretmenler öğrencilerin düşünce ve davranışlarını kaçınılmaz olarak etkilerler. Eğer öğretmenlerin kendileri birtakım ülküleri benimsemişlerse, bunları öğrencilerinin bir bölümüne olsun aşılayacaklardır. Bunu söylerken Katoliklik, Sosyalizm; ya da başka bir «izm»le ilgili propagandayı düşünmüyorum. Şu durumuyla eğitim içinde bu yolda gereğinde çok propaganda zaten vardır. Demek istediğim, «izm»lerden daha belirsiz şevlerdir: Aydın dürüstlüğü, hoşgörü, geniş görüşlülük, bilim sevgisi; başka bir deyişle aydın olmanın erdemleri diye adlandırılacak nitelikler… Küçük bir çocuk doğal olarak kendisinin bağlı olduğu yanın güçlenmesinden hoşlanır: Manchesterli bir çocuk Liverpool takımının övülmesine dayanamaz. Ancak oyunda haklıdan yana olmak nasıl öğretilebilirse düşüncede de hakkı teslim etmek öğretilebilir. Ne yazık ki oyunda hakkın teslim edilmesi kuralının düşünceye uygulanmasına kötü gözle bakılmaktadır, örneğin savaş sırasında düşmanın yanlışlıklarını reddeden bir kişi vatan haini diye görülür.

Öğretmenlerin benimsedikleri belli bazı görüşler öğrencilerde karşı durma tepkisine yol açar. Ama yine de öğretmenlerin gerçekten benimsedikleri görüşler öğrencileri de aynı yöne yöneltir. Öyleyse öğretmenlerin benimsemeleri gereken ülküler neler olmalıdır?

Bir eğitim düzeninin ulaşmayı istediği iki temel amaç vardır: İyi yurttaş; ya da iyi insan yetiştirmek. Geniş bir hayat görüşü açısından bakılırsa bu iki amaç birbirine zıt değildir; ama yöneticilerin bakma eğiliminde oldukları dar açıdan değerlendirilirse bu iki amaç arasında önemli ölçüde zıtlık görülecektir. Mekanik görüşün tutsağı olan kimseler iyi insan yetiştirmeden çok iyi yurttaş yetiştirmeye önem verecekler; iyi yurttaş yetiştirme yöntemini de iyi insan yetiştirme üzerinde hiç durmadan izleyeceklerdir. Ben hükümetlerin iyi yurttaş yetiştirme anlayışlarında üç tehlikeli yanılgı görmekteyim:

İlk olarak, kadın erkek herkes dünyanın değil; tek bir devletin yurttaşı olarak görülmektedir.

İkinci olarak devlet; yada mahallî idare, kendi yurttaşlarınkinden başka ve daha üstün bir iyiliğe sahip diye varsayılmaktadır.

Üçüncü olarak düşünülen bu iyilik; ya da yarar, bireylerin düşünsel yeteneklerine bağlı değil de; yalnızca mekanik yöntemlerle sağlanabilen bir iyilik ya da yarar olarak görülmektedir. Bu yanılgılardan ilkinin; yani ulusçuluğun, makineleşme ile yapısal bir bağlılığı yoktur. Ancak ulusçuluğun bugünkü büyük gücünü kazanması endüstrileşmenin ulusal kapsamda gelişmesiyle olmuştur, öyleyse ulusçuluğun makineleşme ile mantıksal bağlılığı yoksa bile gerçek bir bağlılığı vardır.

Doğaldır ki bir kamu eğitimi düzeni, hiç değilse kişilerin çağdaş bir toplumdaki işlevlerini yapmalarını sağlayacak gerekli bilgileri onlara vermelidir: Herkes okuryazar, basit toplama çıkarma işlerini yapabilir olmalıdır vb… Zamanla devlet bu en az bilgi düzeyini arttırır; sonunda bu düzey önemli ölçüde yükselir. Ancak ben isin önemli olduğu kadar üzerinde anlaşmaya varılmış denilebilecek bu yönü üzerinde değilim. Üzerinde duracağım konular aykırı görüşlerin çıkabileceği konulardır.

Öğretim süreci içinde öğretmenler belli düsünsel alışkanlıkları verebilirler. İşte tartışma burada başlar: Öğretmen hangi düşünsel alışkanlıkları öğretip kazandıracaktır? Bu alanda çok sayıda seçenek vardır. Cizvitler iyi bir öğretim verme süreci içinde, Katolik Kilisesi’nin dogmalarını hiç tartışmadan benimsemeyi öğretirler. Amerika’da ilkokullar çocuklara yüzde yüz Amerikalı olmayı; yani Amerika’nın bir Taun Cenneti olduğunu, anayasalarının tanrısal bir esinden doğduğunu, milyonerlerinin pazar okulu erdemlerine örnek meydana getirdiklerini öğretirler; bunlara inandırılırlar.

İngiliz İlkokulları İmparatorluğumuzun büyük ve erdemli olduğunu, Hindistan’ı ezmediğini, Çin’e zorla afyon sokmadığını, Afrika’da bir insanlık örneği meydana getirdiğini, bütün Almanların kötü olduğunu öğretirler. Rusya’daki ilkokullar komünistlerin erdemli, anarşistlerin kötü, burjuvaların sapık olduğunu; sosyalist devrimin çok yakında bütün Avrupa’yı saracağını; Komünist Partisinde emperyalist eğilime yer olmadığını, çünkü emperyalizmin kapitalizme dayandığını öğretirler. Japonlar Mikado’nun Tanrısal olduğunu, güneş tanrısından geldiğini, Japonya’nın dünyanın diğer bölgelerinden daha önce yaratıldığını, bütün bunlardan dolayı Japonlar ne derse Çinlilerin boyun eğmelerinin gerektiğini öğretirler. Bildiğim kadarı bunlara benzer görüşler Uruguay’da, Paraguay’da, San Marino’da da öğretilmekte; bütün bu ülkeler Tanrının kendilerini üstün kıldığını, komşularından çok daha üstün olduklarını söylemektedirler. Kısacası nerede bağımsız bir ülke varsa; o ülke, okuma yazma öğretme tekelini, gençlere birtakım gülünç inançları aşılamada kullanmaktadır. Bu inançların amacı ise gençlerin kıyım eğilimlerini arttırmaktır.*

* Fransız Eğitim Kurumunca Alsace – Lorraine’de kullanılmak üzere benimsenip onaylanan bir okuma kitabında yazılanlar: «Unutmayın. Hatıranızdan çıkarmayın. Küçük Fransızlar. Fransa’ya saldıran, onu Büyük Savaşa girmeye zorlayan Almanya’dır… Almanlar akıl almaz bir kıyımın suçlusudurlar: Çocukları sakatlamış ve öldürmüşlerdir, kadınları ve yaşlıları vurmuşlardır… Almanya’ya sonsuzluğa dek lânet yağsın. Güzel vatanımız Fransa ve onun dostlarının zaferleri ölümsüz olsun.» («Dail Herald», 15 Mayıs 1922)

  Yine bu inançları güçlendirmek için özel bilinçsel alışkanlıklar üzerinde durulur: Bir şeyi fazla incelemeden benimseme, gözü kapalı peşin yargılar, toplu yabanıllık; hepsi de ilkel insanlarda olup eğitimin yumuşatacağı umulur nitelikler… Dünyayı yönetenler erdemin yanlış ve yalan şeyler öğretilerek kazanılacağına ve gerçeği bilenlerin kötü kişiler olacağına inana gelmektedirler. Buna asla katılmıyor ve inanmıyorum. İnandığım şey gerçek tutkusunun bütün erdemlerin temeli olduğu; yalanlara dayanan «erdemlerin» ‘zarardan başka bir şey sağlayamayacağıdır. Buna yalnızca bir İnanç olarak da bağlanabilirim; ama bu inancın gerçekliğini kanıtlayan pek çok örnek vardır. Ulusçuluk bu örneklerin en göze çarpıcılarından birisidir. Tarih öğretim kitaplarının yurtseverlik nedeni ile bile bile yazılan yanlışlarla dolu olduğunu dünyadaki bütün eğitim bakanları bilirler. Tarih öğretiminin yanlışlarla dolu olması çok önemli değildir; asıl kötüsü bu yanlışların savaş olasılığını arttırıcı nitelikte olmalarıdır. Ekonomik alanda enternasyonalizmin önemi yolunda sosyalistlerce çok şey söylenmiştir. Ama eğitim alanında enternasyonalizm de en az birincisi kadar önemlidir. Bütün uygar ülkelerde çocuklara aynı tarih öğretilirse, ülkeler birbirlerine daha az düşmanlık beslerler; ayrıca hiç bir ülke bir savaştan galip çıkacağına yüzde yüz güvenemezdi. Okul kitaplarının yazımı ve tarih öğretmenlerinin eğitim yönetimi uluslararası bir otorite tarafından yapılmalıdır. Bugünkü uygulama, her ulusun kendisinin haklılığı ve gücü konularındaki kendi inancını; sonuç olarak da savaş hevesini arttırmaktadır. Gerçekten de yanlış tarih öğretiminin amacı bu olsa gerektir.

Bunun doğurduğu kötülük o kadar fazladır ki sonunda eğitimin bütün genel yararını silip süpüreceğe benzer. Rusya, ya da Çin’deki cahil köylüler ulusçu değildirler; çünkü ulusçuluk gibi geniş kapsamlı ve soyut bir kavramı bilinçlerinde canlandıramazlar. Ülkeleri savaş halinde iken bunu hükümetlerinin bir sorunu diye görür; kendilerine düşen rolün emirlere gönülsüzce uymak olduğunu düşünürler. Rusya ve Çin’in diğer ülkelere, İngiltere. Fransa ve Almanya kadar zarar vermeyecek durumda olmalarının nedeni budur. Eğer Rusya ve Çin ilköğretim düzeylerini Batı Ülkelerinin ulaşmış olduğu düzeye getirebilirlerse; onlar da kendi kalabalık nüfuslarına, gecen savaşı olası yanan «ulusçuluk körlüğünü» kazandırabilirler. işte o zaman Batı Avrupa’nın küçük ulusları Macbeth’in dediğinin çıktığını görüp pişman olacaklardır:

Kanlı öğretiler döner dolaşır da

Onları öğreteni yıkar

Ulusçuluğun kötülüklerinin güçlenmesinden doğan ve önümüzde biriken tehlike bulutları dağıtılamaz değildir. Bunun için yapılacak şey eğitimin yanlışlar yerine gerçekleri öğretmeye yönelmesi; ya da eğitim yetkilerinin, gençleri şimdi yaşamakta oldukları coğrafî bölgelerin değil de bütün dünyanın gelecekteki yurttaşları olarak görebilmeleridir.

Öte yandan ulusçuluğun kötülüklerinin körüklenmesinin bütün suçunu yanlış eğitime yüklemek haksızlıktır. Bir kişinin kendi grubuna bağlılık duyması; grubunun (gerçek, ya da hayal ürünü) başarılan ile göğsünün kabarması, diğer rakip gruplara karşı düşmanca duygular beslemesi insanlardaki içgüdünün görünümleridir. Eğitimini yaptığı, bu içgüdüsel duygulara dayanıp onları belli bir yöne yöneltmektir. Eğitimi yönetenler de bu içgüdülere sahiptirler ve gerçekliğine inandıkları şeylerin tersini bilinçlerini kullanarak yapamamaktadırlar. Ama içgüdülerine uymanın sonucunda Batı uygarlığının yakın gelecekte yıkılıp gideceğini görebilirlerse; diğer konular için olduğu gibi bu konuda da eğitimin, akılcı bir öngörü ile kaba içgüdüleri denetim altına almak; tutkuları düzenleyerek yaşamı kolaylaştırmak amaçlarına dönük olması gerektiğini anlayabilirler. Bugün özel yaşamamızda pek azımız adam öldürürüz; ama ilkel bir kafatası avcıları topluluğunda çoğunluk adam öldürür. Böyle ilkel topluluklarda kişilerin adam öldürmeleri için gerekli içgüdüyü güçlendirmek amacıyla elden gelen her şey yapılır; bizim toplumlarımızda ise bu içgüdü —bir avuç kişi bir yana— başarıyla bastırılmış durumdadır. Ne var ki savaşlarda topluca kıyım açısından izlediğimiz yol kafatasçılarının kişisel katilliklerinin aynısıdır. Tek tek kişilerin adam öldürme içgüdülerini engellemek için yararlandığımız yöntemler, aynı içgüdü savaş tutkusu biçimini aldığında da onu engelleyebilir. Bu yöntemler eğitim alanında uygulanmalı; öldürme içgüdüsü tohumlarını ulusal silahlanma ve uluslararası gerginlik ağaçlarına dönüştüren şimdiki yöntemlerin yerini almalıdır.

Bütün insanlığın bir tek büyük aile olduğu; uluslar ayrımının yapaylığı inancı gençlere çok kolay aşılanabilir. Bunun için gerekli olan da eğitimin bu yöne yöneltilmesidir. İnsanların atalarından ve insanın ortaya çıkışından başlayan gelişmeleri, tüm ulusların katkısı ile gerçekleşen bir bütün olarak açıklayan H. G. Wells’in «Dünya Tarihinin Ana Çizgileri» adlı kitabı gibi eserler, daha insancıl bir görüş yaratmada kesinlikle Agincourt, Trafalgar, Lexington ve Saratoga konu ve olaylarını anlatan yurtseverce eğitimden daha etkilidir. Belki de bir şeyden nefret etmek içgüdülerimizin bir gereğidir. Ortaçağda şeytandan nefret ediliyordu; bunun insanlara bir zararı da yoktu. Ama bugün savaşta olsun, barışta olsun şeytanın varlığına inananlar kalmamış gibidir, öyleyse insanların komşu ülkelerdeki hemcinslerinden nefret etmelerini önlemek istiyorsak yeni bir nefret konusu bulmalıyız, örneğin insanlar Mani dinine, cehalete, salgın hastalıklara karşı nefret duyabilirler. Bunlara düşmanlık duymak yararlıdır ve ufak bir mantık çabasıyla bu duygular nefret içgüdümüzü doyuracak duruma getirilebilir. Diğer insan topluluklarından nefret ise kötülüklere yol açar. Eğitim düzeninin yalanlar ve düşmanca kötülüklerle bu nefreti amaçlaması doğrusu çok yazıktır. Ama yine yazıktır ki Çin bir yana bütün büyük uluslarda durum budur; Çin ise böyle olmadığı için diğer büyük uluslar karşısında zayıf duruma düşmüştür.

Şimdi eğitimimizdeki ikinci yanılgıya gelmiş bulunuyoruz Bu yanılgı bugünkü eğitim düzenimizde güçlenme olanağın,’ bulmaktadır. Bu yanılgı devletin ya da toplumun, bireyler için gerekli olandan daha değişik bir «iyiliğe», sahip olduğu ve bu «iyiliğin» bireylerin iyiliğinden daha üstün bir iyilik olduğu yolundaki sanıdır. Bu, benim «yönetici yanılgısı» adını önerdiğim yanılgıdır. Doğaldır ki kişilerin ancak belli birtakım nitelikleri içeren topluluklarda mutlu yaşayabileceklerini söylemek yanılgı değildir: Robinson Crusoe’nin (sözgelimi) Perikles çağında Atinalı bir yurttaş kadar mutlu olabildiğini öneriyor değilim (Perikles çağı da bizim çağımızdan daha iyi olmayabilir, ama o çağın iyiliğini Varsaymak yanlış değildir ve ben Perikles çağını burada yalnızca örnek gösterme amacıyle belirtmekteyim.) Karşı durmaya çalıştığım yanılgı, bazı toplulukların, içlerinde yaşayanlara iyi şeyler sağladıkları yolundaki olgu değildir. Ama kişilerin yaşamlarındaki bütün iyi şeyler alınıp götürüldükten sonra sırf devlete, ya da topluma bağlı iyi, ya da kötü bir şeylerin kalacağı yolundaki kanıdır. Bu kuram Hegel tarafından savunulmuş, onu izleyen bazı İngiliz düşünürlerince de benimsenmiştir. Kuramın hayli karmaşık olan gerekçesi daha önce de birkaç kez belirttiğim nedenlerle bana göre bütünüyle yanlıştır. Burada gerekçeleri üzerinde yeniden duracak değilim; ancak konumuzla ilgili sonuçlarına eğileceğim.

Devlete ya da topluma bu garip değeri veren kuramı benimseyenler, buna toplumun «organik» açıdan değerlendirilişi diyorlar. Bu adlandırma yanıltıcıdır; çünkü birbirleriyle ilgili bölümlerin ortak amacı sağlaması yönünden toplumlar organiktirler. Bu, tıpkı canlıların organlarının ortak olan yaşama amacına dönük çalışmalarına benzer. Bu örnek, toplumların organik nitelikleri yolundaki görüşün fazla incelenmeden benimsenmesine yol açabilmektedir. Ne var ki söz konusu kuramı savunan toplumbilimciler burada «organik» deyimini kendilerine özgü özel ve felsefî bir anlamda kullanmaktadırlar. Onların demek istediklerine göre toplum, birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen, az çok işbirliği yapan kişilerden kurulu değildir: kendi başına bir yaşam ve bir kişiliği olan bir kavramdır. Söz konusu kuramcılar kişilerin kendi kafalarına, kollarına, ayak parmaklarına ayrı ayrı bağlı olmayan; kendi bütünlerine bağlı olan iyi şeylerden yararlandıklarım, hoşnut olabildiklerini öne sürerler; bunun gibi devletlerin de, tek tek, yurttaşların yaşamlarından ayrı birtakım iyi şeylere sahip olduklarını söylerler. Bunun sonucu olarak kuramcılar tıpkı insan vücudundaki organlardan beklenenin insanın bütün olarak yaşamına dönük çalışmaları olduğu gibi; yurttaşlardan da devletin yaşamasına dönük görev yapmalarını ve bu amaçla yaşamalarının beklendiği görüşüne inanırlar. Böylece devlete olan görevimiz komşularımıza olan görevlerimizden daha büyük bir ağırlık kazanmakta; devletin iyiliği ve yararı, yurttaşların çoğunluğuna zarar veren yöntemlerle de olsa korunması gerekli bir özellik kazanmaktadır.

Bu görüş, uygulamada aristokrat ve mekanik bir toplumun övülmesine yol açmaktadır. Uygulamada «devletin yararı» «devlet adamlarının yararı» demek olmaktadır. Bunu çıkar sağlama anlamına söylemiyorum: «Devlet adamlarının yararı» ndan demek istediğim zenginlik ya da bencillerin genellikle peşinden koştukları şeyler değildir. Gerçi işin içinde bunlar da olabilir; ama iyi yetişmiş kişiler bunlardan uzak durmayı başarabilirler. Öte yandan bu kadar belirgin olmayan başka bazı çekici şeyler vardır ki bunlardan kaçınılması daha zordur; insanlar bilinçaltlarının etkisiyle bunlara yönelme eğilimindedirler. Devlet üzerine kafa yoran bir kişi belli düzendeki bir devlet çeşidi üzerinde durmaya başlar; önünde sonunda bu devlet düzeninin iyi olduğu kanısını benimser. Yöneticilik eğilimi olan bir kimse, yönetim tarafı ağır basan; sıkı bir düzenin egemen olduğu; yurttaşların her birisinin büyük makinede bir vida rolü oynadığı bir devlet düzeni özler: Ama böyle bir devlet, kişilikleri başka olan kimseler; örneğin artistlerce yaşanmaz bir düzen özelliğinde olacaktır. Ne var ki sonuncu kişiler kendi kişiliklerinin yapısı dolayısıyla politikacı, yönetici, ya da girişimci olamazlar. Böylece tek bir eğilim ve istek; hem de pek yaygın olmayan eğilim ve istek «devletin iyiliği»ni saptamada egemen olmuş olur. «Devletin iyiliği»ne inanç sürdükçe bu eğilim kendi isteklerini topluluğa zorla benimsetir; çünkü bunlar devlet kişiliğinin istekleri diye varsayılır. Bu, sonuç olarak, birtakım masum kişilerin yetkililerce suçlanması; yavaş yavaş sanatın, bilimin ve giderek yaşamdan zevk almanın yok edilmesidir.

Devleti organik açıdan değerlendirmeyi savunanlar, bunun mekanik görüşün karşıtı olduğuna inana gelmişlerdir. Bu, şaşılaşacak bir yanılgıdır. Çünkü makinenin parçalan da tek bir yararlı amaca yönelik olarak hep birlikte çalışır ve parçalar ayrı ayrı pek az değer taşır; öyleyse makine de bir anlamda organiktir. Gerçi makineler organik olma özelliğine hayvanlar kadar iyi bir örnek değildir; ama bizler canlı organizma değil; makine yapabildiğimiz için toplumumuzu da «organik» yapmayı isterken düşünebildiğimiz örnekleri makinelere benzetiyor; çünkü toplumu canlı nasıl yapabileceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca mekanik endüstriyel düzenin gelişmesi ile de toplumlar bu açıdan organikleşmişlerdir. Çünkü bu düzen insanların büyük örgütler içinde birbirleriyle işbirliği yaparak çalışmalarını gerektirmiştir. Ayrıca ticaret, insanları eskiçağlara göre birbirlerine çok daha fazla bağımlı kılmıştır. Böylece makineleşme «devletin iyiliği» inancım doğurmuş; giderek bu iyilik, ne üretildiğine bakılmadan —ister yararlı mal, ister zehirli gaz üretsinler— makinelerin bolluğu anlamına gelmeye başlamıştır.

Bu alanda şaşılacak şeylerden birisi de Marx’ın izleyicisi olan, Marx’ın Hegel’den aktardığı bütün görüşleri sürdüren Bolşeviklerin, yurttaşların iyilikleri karşısında devletin iyilik ve üstünlüğünü şiddetle savunanlar arasında olmalarıdır. Bencil olmayıp toplum yanlısı görünen Bolşevikler bile, içinde yaşayanlara mutluluk verip vermeyeceğine aldırmaksızın kendiliğinden iyi olacağına inandıkları bir toplum yaratma peşindedirler. Kendileri farkında değil görünüyorlar ama, amaçladıkları toplum durumları iyi yöneticilerden başka hiç kimseye mutluluk getirecek değildir. Aynı şekilde Kayzer ve Junker’ler de, Almanlar’ın değil; Almanya’nın iyiliği peşinde idiler. Ama bu iyiliğin aslında kendilerinin yararına bir iyilik olduğu ortaya çıktı. Kendimizden de örnek verelim: İngiliz İmparatorluğunu yüceltenler İmparatorluğun adına bütün yurttaşların eziyete katlanmaları gereğinden yanadırlar, buna katlanmayacak olanlar, kendi isteklerine uyan bir İmparatorluğu isteyen yöneticilerdir. Aynı şeyleri Amerikalı tröst kralları ve yöneticiler için de söyleyebiliriz. Bütün bu durumlardaki kişiler, yönetici yanılgısına karşı sürekli uyanık bulunmadıkça, kendi isteklerine uyan bir kamusal iyiliğin peşinden giderler.

Bu görüşün zararı yalnızca onun haksızlığından ileri gelmemektedir. (Söylemek istediğim üçüncü nokta ile ilgili olarak) Sıradan bir yönetimin eğilimi, üretilen mal ve hizmetlerden ikinci kalite ve makine işi olanlara değer vermeden yanadır.

Büyük sanatçılar, büyük düşünürler, büyük din adamları büsbütün farklı değerlendirme ölçülerini uygularlar: Bunlar tek tek kişileri, içtenliği överler, dıştan bir baskı ile zorlanan hayata değil, kendiliğinden yaşanılan hayata güzel derler. İnsanları, yöneticilerin ellerinde yoğrulmaya uygun bir araç değil; bilinçsel ve ruhsal yönlerden özgür birer varlık yapmak isterler. İsa’nın, Buda’nın, Lao-Tze’nin öğretileri de bu yoldadır. Kişilere ve kişiliğe değer verme Shakespeare in eserlerinde de görülür. Galile’nin engizisyona direnmesi de kişiliğin üstünlüğüne dayanır. İnsan hayatının en üstün nitelikleri, kişinin kendine olan saygısına ve döneklik etmemesine bağlıdır. Kendi yaşamının amaçlarını dıştan gelen baskılarla saptayan kişiler esirlikten başkasına lâyık olamazlar.

Bugünkü devlet eğitimimiz, devletin çıkarma uygun yurttaşlar «üretmeye» ağırlık vermekte, içtenliği özendirmek istememektedir; çünkü içtenlik düzeni aksatıp bozar. Benzerlikten, kişisel yargıyı ezmekten, yöneticilere boyun eğmeye ve düşmanlardan nefrete şartlandırılmış toplum yaratmaya doğru bir eğilim vardır. Uygarlığımız savaşlarla yıkılmaktan kurtulsa bile devlet eğitiminin bu özelliği düşünsel bir esirliğe yol açmakta olduğundan, buna dur denilmezse, giderek bilimde ve sanatta değerli ne varsa; hatta insan sevgisi diye ne varsa ölecek, içtenliğin ortadan kalkacağı ortamda yaşama sevinci de kalmayacaktır.

Demokrasinin bu kötülükleri kendi başına yenebileceği sanılmamalıdır. Çünkü söz konusu kötülükler hükümetlerin biçimiyle ilgili değil; güçlülük dereceleriyle ilgilidir. Hükümetlerin güçlü, yöneticilerin yetkili olduğu ortamda, yöneticilerin eğilimleri (pek az görülen ayrıcalı durumlar bir yana) mekanik olmadan yanadır. Çoğunluk grupları da azınlıklar kadar sert tutumlu olabilir. Yenilik yaratan ya da yenilik peşinde koşanlar ise hemen hiç bir zaman çoğunluk olamazlar. Kişiliğe ve kişisel çabalara değer verme, benzerliğin ortadan kalkması, gelişmenin temel koşullarıdır. Geleceğimizi tehdit eden şey herhangi bir sınıfın üstünlük kazanmasından çok politikacılar ve yöneticilerin üstünlükleridir. Önceleri bu kişilerin güçleri çok sınırlı idi. Şimdi ise endüstrileşme ve onun sonucunda savaşların etkinliklerinin artması ile devletin gücü, insanlık tarihinde görülmedik derecede artmıştır. Tek bir Dünya Devleti yaratıla bilse de tehlike yine devam edecek; ama bu durumda onu önlemek daha kolay olacaktır. Bugün için dünyada çok sayıda devlet olduğuna göre bütün büyük devletlerin amacı savaştan üstün çıkmaktır. Devletlerin şaşılacak ölçülere ulaşmış yetki ve güçleri bu amaca yönelmiştir. Söz konusu amaca, kişiliğe değer verilerek ulaşılamayacağı açıktır; bundan dolayı savaşa hazır olmak için sıradan insanların mekanik esirlere dönüştürülmesi büyük bir ağırlık kazanmıştır. Bütün bu eğilimlerin dünyadaki bellibaşlı ülkelerin eğitim düzenlerini nasıl etkilediği ne kadar söylense azdır.

Bu düşünceleri belirtirken eğitim konusundan uzaklaştığım düşünülebilir. Ancak bir eğitim düzeni, kendini yaratan toplumun ülkülerini benimser; bu nedenle ülkülerde bir reforma gidilmeden, eğitim düzeninde de reform yapılamaz. Eğer öğretmenlerin yetiştirilmesinde yetkili olsam özellikle iki şey üzerinde dururdum:

Bunlardan birincisi şudur: İnsanın topluma karşı ödevi herhangi bir sınıfa, ya da bir ulusa yönelik olmaktan çok bütün insanlığa yöneliktir.

İkincisi ise, iyi denilebilecek toplumların iyi insanlardan kurulu toplumlar olduğu; yani böyle toplumlarda yaşayanların yıkıcılık ve düşmanlıklardan uzak, özgür bir hayat sürmeleridir.

Birinci nokta ile ilgili olarak moral bir gelişmenin giderici etkisi olmadan bilimin sürgit yeni yıkım araçları bulması sonucu uygarlığımızın karşı karşıya olduğu tehlikeye ilgi çekmek istiyorum. Bu tehlikeyi pek çok kişi görmekte, ancak bunların içinde pek azı hükümetlerden ve topluluklardan gelen savaş yanlısı baskılardan kendilerini kurtararak ulusçuluğun bugünkü biçimiyle insanları suça yönelten bir kötülük olduğunu kabule yanaşmaktadırlar. Bütün bu tehlikeleri göstermek her öğretmenin başlıca ödevi olmalıdır; öğretmenler tarafsızca yargılara varabilmeyi, kimseden yana olmadan gerçekleri aramayı, parti sloganlarına kapılmamayı öğretmelidir. Ayrıca farklı gruplar ya da ulusların kötülüğü konusundaki doğal eğilimi de gidermeye çalışmalıdırlar. Başarılı bir propaganda ile başımızdakilerin nefret etmemizi istediklerinden bizler de haksız yere nefret etmeye yöneltiliyoruz. Bu nefretin etkisiyle yaptığımız şeyler sonucu, kendilerinden nefret ettiklerimiz de bize karşı nefretle doluyorlar. Böylece haksız nefret dünyadaki kötülüklerin kaynağı oluyor. Cezalandırmak insanların eksik ve yanlış yanlarını düzeltmek için iyi bir yöntem olmadığı gibi bu hakkı kullanacak kadar masum kişi de yok dense yeridir. Bugünkü durumda düşmanlarımızın günahını biliyor; ama kendimizin kileri bilmiyoruz. Böylece haksız nefret karşılıklı düşmanlıkları körüklemekten başka şeye yol açmamaktadır: Amerikalılar Japonların Kore’de yaptıkları kıyımı bilmekte; ama aynı kıyımdan on Japon’un dokuzunun haberi bulunmamaktadır. Buna karşılık Japonlar Amerika’da zencilerin linç edilmesi olayları hakkında Amerikalıların kendilerinden çok bilgi sahibidirler. Böylece nefret karşılıklı olarak körüklenmekte; bunun giderilmesi için iki taraf da bir şey yapmamaktadır. Suçlulara nefret duymak sorunun çözümü değildir. Yapılacak şey kötülüğe uğrayanlara acıyıp yardım etmek, kötülüklerin yalnız düşmanlarımızca yapılmadığı gerçeğine gözümüzü yummamaktır. Eğitimde dünyanın farklı bölgelerinin karşılıklı çıkar ve bağlılıkları üzerinde durmak insancıl tartışma denilen şeyin üzerinde durmaktan çok daha iyidir. Kendimize de zarar vermeden düşmanlarımıza zarar verilemez, sırf kendi çıkarlarımız açısından uluslararası düşmanlıklar böyle sürüp gidemez. Yok, dünyanın bugünkü nüfusunda bir azalma isteniyorsa o zaman iş başkadır.

İkinci noktaya, kişi özgürlüğüne gelince, bu da eğitimcilerin önem vermesi gerekli bir konudur; çünkü sözünü ettiğimiz özgürlük maddî ve ekonomik değil; düşünsel ve ruhsal özgürlüktür. Endüstrileşme, yaşamamızın maddî yönü bakımından kişilerin büyük örgütler içinde birbirleriyle işbirliği yapmalarını gerektirmektedir. Toplumun, her yetenekli üyesinden tüketimine eşdeğer bir üretimde bulunmasını beklemesi haklı ve ye rindedir. Bu ölçüye göre mutlu azınlığın bugüne değin sahip olduğu özgürlük ileride onlar için azalacaktır. Ama öte yandan savaşları, silahlanmayı, reklam kampanyalarım, ticarî rekabetin boşa harcamalarını terk edebilirsek günde dört saatlik çalışma hepimiz için bol bol yeterli olabilecektir. Zamanımızın geri kalan bölümü serbest olmalı, eğitim düzeni ise günde boş kalan yirmi saati nasıl iyi geçirebileceğimiz yolunda bizi hazırlamalıdır. Kurulacak siyasal düzen ne olursa olsun, geçmişte olduğu gibi gelecekte de üstün uğraş ve çabaların çıkar karşılığında değil içten ve gönülden yapılmasını umabilmeliyiz. Herkese fırsat eşitliği sağlanırsa bu çalışmaların bugüne göre çok ileri gideceğini ummak yanlış olmayacaktır. Ama devlet kendi okullarında gençlerin beyinlerini aynı kalıba dökme çabalarını sürdürdükçe bu üstün uğraş ve çabalar ortadan silinecektir. Bürokratların işlerine gelmese bile düşünce özgürlüğü özendirilmelidir. Özellikle gençlerin eğitiminde geçim amacıyla değil de zevk için çalışacak gönüllü öğretmenlere fırsat tanınmalıdır. Yaşam için gerekli şeylerin sağlanması dışında bireycilik, içtenlik ve farklılık egemen olmalıdır. Özgürlüğü elde etme çabası, ekonomik düzenimizde olacak bir değişiklikle başarıya ulaşamaz; bunun için yöneticilerin diktatörlüklerine karşı sürekli olarak direnmek, düşünce özgürlüğünün elde edilebilecek şeylerin en değerlisi olduğunu hiç akıldan çıkarmamak gereklidir. Makineleşmenin de yararı vardır Bu yarar onlar olmadan yaşayamayacağımız yiyecek, giyecek ve barınak sağlanması alanlarındadır. Ama sanat gibi, bilim gibi, dostluk ve sevgi gibi, mutluluk gibi yaşamı değerli yapan şeylerde mekanikliğin yeri yoktur. Bütün bunlar özgürlüğü gerektirir; hem de yalnızca dıştan tanınan özgürlüğü değil, düşüncemizde ve yüreğimizde duyabileceğimiz bir özgürlüğü gerektirir. Okullarımızda olsun ekonomik devrimcilerin hazırladıkları planlarda olsun bu özgürlüğe gereken önem verilmemektedir. Değindiğimiz özgürlük maddî amaçların egemenliği sonucu yok olma tehlikesi geçirmektedir. Ama iyi bir düzen için bunun yerini tutacak başka bir şey yoktur; bizler insanların yalnız ekmekle yaşayamayacaklarını anlamadıkça da bu özgürlüğün yitip gitmesini hiç bir şey önleyemeyecektir.

Sh: 188-204

Kaynak: Dora ve Bertrand Russell, Endüstri Toplumunun Geleceği [1923. The Prospects of Industrial Civilization, in collaboration with Dora Russell. London: George Allen & Unwin] Türkçesi: Melih Ölçer, Birinci Basım Mayıs 1979 İstanbul

 

 

ENDÜSTRİ TOPLUMUNUN GELECEĞİ/ Dora ve Bertrand Russell


(The Prospects of Industrial Civilization,)
Türkçesi: Melih Ölçer

GÜNÜMÜZDEKİ KARGAŞANIN NEDENLERİ

I

Tarih çağları boyunca bakıldığında, insan toplumundaki değişmelerin, zaman zaman birbirini tekrarlayan dönemler biçiminde geliştiği; zaman zaman ise tek yönde ilerlemeler gösterdiği görülür. Bu açıdan değerlendirilince değişim, devamlı olarak tekrarlanan, ama her defasında bir öncekinden daha yüksek perdeden ve daha kalabalık bir orkestra ile çalınan bir melodiye benzer. Bu melodide durgun bölümleri hırçın bölümler izler, sonra son kerte yüksek bir noktaya erişilir ve melodi yeniden başlayana kadar süren bir sessizliğe ulaşılır. Bugün, içinde bulunduğumuz, ya da sonuna ulaşmak üzere olduğumuz dönem işte bu yüksek noktaya bir örnektir. Eğer melodiyi tek başına ele alıp düşünürsek, hiçlikte yok olup gidiyor diyebiliriz; eğer yalnızca tekrarları düşünürsek, o zaman da bütün bu sürecin bir gereği yok demektir. Ancak dikkatimizi gelişen şeylerin, bir dönemi diğerinden ayıran etkenlerin üzerinde toplarsak, çağlar boyunca süregelen ilerlemelerin farkına varabilir; yüzeydeki gelgitlerin yarattığı çalkantıların derinliklerindeki düzenli hareketleri görebiliriz.

Eskiçağların Mısır ve Babil İmparatorluklarını Persler’in yıktığım biliyoruz. Pers İmparatorluğunu Makedonyalılar, Makedonyalıları Romalılar, Romalıları Germenler ve Araplar, Arapları Germenler tarihten silmişlerdir. Bu dönemlerin hepsinde de önce belli bir düzeye ulaşana kadar yükselip sonra eskiyerek yozlaşan uygarlıklar yıkılmış, onların yıkıntıları üzerine yenileri kurulmuş, bu yeniden kuruluşlar bazen uzunca süren kargaşa dönemlerinden sonra olabilmiştir. Bugün eskiyip yozlaşmış uygarlığımız da yıkılmaya hazır görünmektedir. Bizler bütün bu değişmelere bakıp yalnızca tarihin birbirini tekrarlayan hareketini görüyoruz: imparatorluklarda olsun, uygarlıklarda olsun, hayvanlarda görülenin aynısı olan şey: Doğma, gelişip büyüme, yaşlanma ve_ ölüm…

Buna karşılık bu uygarlıkların herhangi birisini kendinden öncekilerle karşılaştırdığımızda, özellikle iki bakımdan kesin ve belirli bir gelişme ortaya çıkmaktadır. Bunların birincisi bilginin artması, İkincisi düzenli kuruluşların, özellikle devlet örgütünün büyüyüp genişlemesidir. Bu iki alanda geçmişte görülen gelişmeler, günümüz için olmasa bile gelecek için umut beslemeyi haklı göstermektedir.

Bilginin artması ve devletlerin büyüyüp genişlemeleri, aynı zamanda hem birtakım iyiliklerin; hem de birtakım kötülüklerin kaynağıdırlar. Bilim, savaşları daha yıkıcı yapmış; büyük imparatorluklar ise bu savaşları yaygınlaştırmıştır. Ama bunlar kötülüklere yol açma özelliğine ne kadar sahip olurlarsa olsunlar, yine de son derece önemli gelişmelerin vazgeçilmez etkenleridirler. Bilgi yönünden bunun böyle olduğu tartışmasız kabul edebilir. Devletlerin büyüyüp gelişmelerinin zorunluluğu ve gerekliliği ise, dünyadaki kargaşanın üzerinde durma; bunu giderme yollarını arama sonunda ortaya çıkmaktadır. Savaşları ortadan kaldırmanın biricik kesin yolu, uluslararasındaki anlaşmazlıkları yasalara göre çözebilecek kadar güçlü bir Dünya Devleti; ya da bir Üstün Devlet yaratmaktır. Böyle bir Dünya Devleti ise, ancak dünyanın çeşitli bölgeleri arasında, çok yakın ilişkiler kurulduktan sonra, düşünülebilir. Çünkü bu durumda hiç bir bölge, diğerlerinde olup bitenlere kayıtsız kalamayacaktır. Bugün bu aşamaya erişilmiştir: Son zamanlara kadar Uzak Doğu’nun Avrupa ile önemli ilişkileri yoktu. Kristof Kolomb’a kadar Amerika, kendi başına yaşayıp gidiyordu. Büyük Petro’ya kadar Rusya, Batı Avrupa Güçleri ile bağlantı kurmamıştı. Son Savaş ise, yıkıp yok etme gücünün sınır tanımamazlığı yanında, insanların çıkarlarının ortak yanlarını da gözler önüne serdi. Bu çıkar ortaklığı, her ikisi de bilimin ürünü olan mekanik buluşlarla endüstrileşmenin sonucudur. Çağımıza, geçmiş çağlara göre, iyi kötü her iki yönde de değişik bir özellik kazandıran etkenlerin en önemlisi bilimdir. Ve doğurduğu birtakım kötülükler yanında insanlığı geçmişte ulaşabildiğinden çok daha iyi koşullara kavuşturacak olan etken de yine bilimdir. 

Bu genel çerçeve içinde, bugünkü kargaşanın ileride varacağı sonuç konusunda iyimser olmak, haklı bir dayanak kazanmış oluyor. Ama bugün için dünyanın görünümü korku vericidir; üstelik ne yazık ki, durum yakın zamanda daha da kötüye gidecek gibi görünmektedir. Eğer bu karanlık dönemde akıllıca davranmaya kararlıysak, eğer yakılıp yıkılmaktan doğacak zararları en aza indirmekte bize düşecek görevi yapacaksak, uygarlığı yeniden kurma döneminde bu işlemi en kısa zamanda ve en sağlam biçimde yürütme işini ciddîye alıyorsak; bu durumda şimdi var olan cesaret kırıcı her şeye, yakın gelecekte karşılaşacağımız bütün tehlikelere göğüs germeyi göze almalıyız. Bulgularımızı, tanımlarımızı, korkmadan, parti sloganlarına aldırmadan, yersiz umutların kolay avuntularına kapılmadan ortaya koymalıyız. Düşüncelerimize, çağımızın en yeni bilgilerini, en parlak ülkülerini katmak zorundayız. Hepsinden daha önemli olarak, gerçekleşmesini arzuladığımız hedeflerle aramızda kümeleşen karşı konulmaz güçlerin görüntüsünden doğabilecek yüreksizlik ve beceriksizlik duygularından kaçınmalıyız. Bu konuda başarıya ulaşabilmek için, siyasal güçlerin kamuoyu tarafından desteklenmedikçe etkinlik kazanamayacaklarını; kural olarak da kötülüklerin kamuoyunca desteklenmesine yalnızca bilgisizliğin yol açtığım hatırlamak yeterli olacaktır. Karşılıklı düşmanlıklar, çılgınlıklar ve asılsız görüşler arasında, gerçeklere yol açarak onların toplum çoğunluğuna ulaşmalarını sağlamak; ya da düşünceleri tutkular yerine verilere göre geliştirme alışkanlığını yaymak güçtür. Ama gerçekte insanlığın umutları herhangi bir siyasal iksire değil, bunlara dayanmaktadır.

Sağlam düşünce alışkanlığı ile bilimsellik, bugün bütün insanlık için her zamankinden daha gereklidir. Çünkü akıl dışı otoriteler üzerinde kurulmuş özdeyişler, varsayımlar artık yıkılmıştır. Tabular, dinsel inançlar, toplumsal gelenekler, uygarlaşmamış toplumlardaki düzenin (bu toplumlardaki düzene ne denli düzen denilebilirse) kaynağıdırlar. Bu etkenler, en sonunda, kuşkucu akıl bunların asılsızlığını gösterinceye kadar, birbirini izleyen kültür aşamaları boyunca düzen kaynağı olmaya devam ederler. Asılsızlığın böyle ortaya çıkmasının bir örneği Atina’nın siyasal ve kültürel alanda en yüksek düzeyde olduğu sırada görülmüş; bunu izleyen kargaşanın sonunda Atina silinip gitmiştir.

Aynı durum İtalya’da on beşinci yüzyılın sonlarında olmuş; bunun sonucunda da İtalya, bağnaz İspanyolların eline düşmüştür. Bunlara benzer bir durum bugün bütün uygar dünyada oluşmaktadır: Geleneksel otoritelerin bağlayıcı güçleri, savaşla gevşemiş bulunuyor; insanlar artık birtakım kurallara, salt ataları da onlara uymuş diye boyun eğmiyorlar. Birtakım hakların kullanılmasından caymak için bunun nedenleri sorulmakta; üstelik ileri sürülen gerekçeler, yalnızca bunlara inanmaktan bencil bir haz duyanları kandırabilen asılsız gerekçeler olarak görünmektedir. Bu başkaldırma eğilimi erkeklere kargı kadınlarda, onları ezenlere karşı ezilen uluslarda, en çok da sermayeye karşı işgücünde görülüyor. Tarihin gösterdiğine göre bu eğilim tehlikelerle doludur. Ama ezilenlerin başkaldırmaları çok şiddetli bir çatışma olmadan başarıya ulaşır, yeni ve dengeli bir toplumsal düzen böylece kurulabilirse, yeni bir umut kapısı da açılıyor demektir.

Bugün birbirleri ile çatışan, bu çatışma sonucunda dünyaya biçim veren güçler nelerdir? Bunların birbirlerine göre ağırlıkları nedir? Aralarındaki çatışmaların sonuçları neler olabilir? Ben bu sorunların üzerinde, savaşanlardan biri gibi değil de, tarafsız bir bilimsel araştırıcı olarak durmak istiyorum.

Dünyada bugün etkinlikleri artan güçler yanında, gittikçe önemini yitiren güçler de bulunmaktadır. Bu İkinciler arasında etkilerini hâlâ sürdürenler varsa da, bunlar artık altın çağlarını geçirmiş durumdadırlar; —ve eğer uygarlığımız felâketten kaçınabilirse— gün geçtikçe de etkinliklerini yitireceklerdir. Önemleri büyüyüp artan güçler arasında ise özellikle ikisi, endüstrileşme ile ulusçuluk, diğerlerine göre öne çıkmış görünüyor. Bunların her ikisinin ardında da, kendisi siyasal nitelikli olmadığı halde, bütün siyasal olayları etkileyen bilim vardır.

Endüstrileşme ile ulusçuluğun her ikisinin de, birer tanesi güçleri ellerinde tutanlar; birer tanesi de kendilerini bu güçlerden kurtarmaya çalışanlar için olan ikişer biçimi vardır. Endüstrileşme akımının iki biçimi Kapitalizm ile Sosyalizm; Ulusçuluk eğiliminin iki biçimi ise Emperyalizm ile «ezilen uluslar için özgürlük sağlama» dır. Ezilen uluslar için özgürlük sağlama, Başkan Wilson’un «self-determination»  [ulusların kendi kaderlerini kendilerinin seçme hakları, bağımsızlık.] deyimiyle dünyaya benimsetmeye çalıştığı kavramın aynısıdır. Ama savaştan üstün çıkanlar bu ilkenin yalnızca «itilâf Devletleri» nin düşmanları tarafından ezilen uluslara uygulanabileceğine karar verdiler; İtilâf devletlerince ezilen ulusların bağımsızlık istemeye hakları olamaz, denildi. Bundan dolayı örneğin bağımsızlık ilkesine, Ruslar tarafından, onların düşmanlarına bağlı topraklar açısından anlam verildi ve böylece kavram Sosyalizm ilkesine bağlandı. Oysa ki bağımsızlık ilkesi bütünüyle farklı bir düşünce ve duygu sistemine ilişkindir ve bununla Karl Marx’ınkiler gibi temeli enternasyonalizm olan ilkeler arasında yüzeysel bir ilişkiden daha ileri bir yakınlık kurulamaz. Böylece dünya üzerinde dört büyük güç var demektir :

Endüstrileşmenin iki görünümü, yani Kapitalizm ile Sosyalizm;

Ulusçuluğun iki görünümü, yani Emperyalizm ve Bağımsızlık,

Dünyadaki kargaşalık, Kapitalizm ile Emperyalizm bir yanda, Sosyalizm ile Bağımsızlık öte yanda olmak üzere bu güçler arasında devasa bir çatışma biçiminde görünmektedir.

2

Endüstrileşmenin iki biçimi ile ulusçuluğun iki biçimi arasında pek çok ortak yan vardır. Ama siyasal ve askerî çatışmaların sertliği bu ortak özellikleri hem dünya kamuoyundan; hem de çatışan taraflardan gizlemektedir. Bugünkü durumu çözümleme çabalarımız sırasında doğru yoldan sapmamak için birbirlerine karşıt bu güçlerin aralarındaki bağlılıkları iyi görebilmemiz gereklidir.

Önce endüstrileşme deyince ne anladığımızı belirtelim.

Endüstrileşme, temel olarak büyük ölçüde sabit sermaye * yatırımlarına dayalı üretim ve dağıtımdır.

* Sermaye para değil, bir üretim aracıdır. Para ile sermaye satın alınabilir ve kural olarak yatırıma dönüştürüldüğünde de para bu amaçla kullanılmış olur. Ama sermaye parayı kapsamaz; makineler, tezgâhlar, demiryolları gemiler, vb.,’lerini kapsar.

Başka bir deyişle endüstrileşme, işgücünün gereksinim ve isteklerimizi karşılayacak malların yapımı için gerekli aletlerin ve tezgâhların üretiminde, çok miktarda kullanılmasıdır. Bu, alet kullanma alışkanlığımızın bir bakıma devamıdır. Ekimden önce toprağı sürmeyi akıl eden ilk insan, endüstrileşmede de ilk adımı atmıştır. Sabanın kendisi bizim gereksinim ve isteklerimizin hiç birini karşılayamaz; ama açlığımızı gidermek için gerekli işgücü miktarını azaltır, işte endüstrileşme, bu alet yapma becerisinin gelişmesidir. Öyle ki giderek bu aletler, onların üretiminde ve kullanımında çok sayıda işçinin işbirliğini gerektiren modern makinelere, tezgâhlara dönüşmüştür. Endüstriyel üretim yönteminin örneği olarak demiryollarını ele alabiliriz. Demiryolu yapımı için başlangıçta büyük miktarda işgücü gereklidir; buna karşılık yapılıp bittiği zaman isteklerimizin hiç birisini kendi başına gideremez: Onu ne yiyebiliriz, ne giyebiliriz, ne de (önemli ölçüde ölüm tehlikesini göze almadan) üzerinde uyuyabiliriz. Demiryolu, örneğin bir somun ekmek gibi dolaysız yoldan tüketilemez; ancak kullanılabilir, yani ekmek ve diğer tüketim mallarının sağlanmasında ondan bir araç olarak yararlanılabilir. Bu yararlanma sonucunda ise, başka yollara göre daha az işgücü kullanılmış olur. Demiryolu yapılırken ve kullanılmasına başlayıncaya kadar onun yapımında çalışanlar kendi çalışmaları ile hayatlarını sürdüremezler.

Çünkü bu çalışmaları, onların yaşamaları için gerekli gereksinmeleri karşılamaz. Öyleyse bu işçiler başkalarının ürettikleri mallardan artanlar ile bakılıp beslenmelidir. Buna göre endüstriye ayrılan sermayenin arttırılması demek, gereksinmelerin giderilmesinde o gün için bir düşüş, bir azalma demek olacaktır: Endüstrileşme yolundaki bir toplum, gelecekte sağlayacağı daha geniş çaptaki gereksinme giderme olanakları karşılığında o günkü gereksinme giderme olanaklarını sürekli olarak kısıyor ve kısıtlıyor demektir.

Açıkça bellidir ki, endüstrileşme, onu başarı ile gerçekleştirecek toplumlar açısından belli birtakım özellikleri gerektirir. İlk olarak bu toplumlarda ortaklaşa yapılacak bir işe girişecek büyük işçi kitlelerine gerek vardır. Örneğin bir demiryolu tek bir kişi ya da tek bir aile tarafından yapılıp bitirilemez. İkinci olarak, böyle toplumlardaki işgücünü yönetecek olanlarda, ileride sağlanacak zenginliğe karşılık o günkü gereksinmelerin daha az giderilmesine razı olma eğilimi bulunmalıdır. Üçüncü olarak, bu fedakârlığa katlananların ileride bunun karşılığını görebilmesi için yeterince dengeli ve kararlı bir hükümet olmalıdır; yoksa herkes, «Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan yeğdir» özdeyişini benimser. Dördüncü olarak, endüstriyel üretimin pek çok yönü karmaşık ve güç bir nitelik taşıdığından, elde oldukça büyük sayıda vasıflı işçi bulunmalıdır. Son olarak, yine böyle toplumlarda mekanik buluşları yaratmak ve onlardan yararlanmak için bilimsel bir birikim de bulunmalıdır. Bu son koşul, daha önce sayılanların hepsinden önemlidir: Endüstrileşmenin yakın çağların ürünü olmasının nedeni, daha önceki çağlarda yeterince bilimsel birikimin bulunmayışıdır.

Bir ülke endüstrileşme sürecinin başlangıcında iken, ekonomik düzenin oligarşik bir özellik göstermesi; gelişmiş ülkelerden büyük çapta borç sağlayamıyorsa halkın çoğunluğunun da ileri derecede fakirliğe düşmesi, hemen hemen kaçınılmaz olarak görünmektedir. Fakirlikle ilgili ilk sorunu ele alırsak, ülke henüz endüstrileşmediğinden üretim yöntemleri fazla verimli olmayacak; genel kural olarak en düşük geçim düzeyi için yetecek miktarlardan daha fazla mal her halde üretilemeyecektir. Böyle bir ülkede endüstriyi geliştirme çabalarının ilk sonucu, bir miktar işçiyi doğrudan doğruya üretken olan birtakım işlerden ayırmak; bunlara demiryolları, makineler yaptırmak; ya da üretilen mallan makinelerin satın alınacağı, çelik rayların yapıldığı ülkelere ihraç etmek olacaktır. Bundan dolayı da sürecin başlangıcında dağıtım yapılabilecek tüketim mallarının miktarlarında bir azalma görülecektir. Zaten ortada bir fazlalık bulunmadığından —çünkü ülke henüz endüstrileşmemiştir— böyle bir azalma, çalışanlar yönünden ciddî bir fakirliğe yol açacaktır. Bunu önlemenin yolu, ya çok yavaş endüstrileşmek; ya da ekonomik bakımdan gelişmiş ülkelerden büyük miktarda borç almaktır. Gelişmiş ülkeler ile ilişkiler dostça ise, genellikle bu ikinci yola başvurulduğu görülür. Ama Sovyet Rusya örneğinde olduğu gibi zıtlıklar ve uyuşmazlıklar gibi nedenlerle borç alma olanak dışı ise o zaman geriye kalan yöntemler, ileri derecede fakirliğe razı olma; ya da çok yavaş endüstrileşmedir.

Endüstriyel gelişmesinin henüz başlangıcındaki bir ülke için endüstri kesiminin ekonomik düzen yönünden oligarşik olması daha da kaçınılmaz bir durumdur. Endüstrileşmesini tamamlamış ülkelerin en eskisi İngiltere’de, endüstri kesiminin kendi kendisini yönetmesi yolunda çok güçlü bir eğilim vardır ve bu eğilim anlayışla karşılanmalıdır. Bu, İngiliz işçi sendikaları arasında son derece canlılık ve güç kazanmış bir sosyalizm biçimidir. Ama buna karşılık aynı eğilim 1917, 1918 yıllarında Rusya’da da vardı; fakat bu eğilim günümüzde bütünü ile bastırılmış; otoritelerce bunun yerine fabrikalarda tek kişinin yönetimine, bütün endüstri kesiminin tepeden ve antidemokratik bir biçimde denetimine dönülmüştür. Bu farklılık, temelde bütünü ile gereksiz olan bir görüş ayrılığına yol açmış bulunmaktadır: Rus komünistleri ile onların Batı’daki izleyicileri, Rusya deneyinin, endüstrinin kendi kendisini yönetmesinin hiç değilse bugün için geçersizliğini kanıtladığını belirtirlerken; sendikacılık görüşünü tutanlar bu alanda Bolşeviklerin uygulamalarım eleştirmek zorunluluğunu duyuyorlar. Bana gelince, ben, kendi kendini yönetme konusunda İngiliz ve Rus Sosyalizmleri arasındaki ayrılığı, endüstriyel gelişmelerin farklı aşamalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyorum. Öyle sanıyorum ki siyasal çatışmaların savaş naraları apaçık gerçekleri örtmese, bu durum herkesçe de görülebilir. Rusya gibi henüz gelişmemiş bir ülkede endüstrinin kendi kendini yönetmesini nasıl açıkça olanak dışı görüyorsam; İngiltere’de bunun hiç bir aksaklığa yol açmadan uygulanabileceğini de aynı şekilde açıklıkla görüyorum. Bunun neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım.

İlk olarak, yukarıda da gördüğümüz gibi, gelişmemiş bir ülkenin endüstrileşmesi, eğer bu ülke borç sağlayamazsa orta karar bir emekçi yönünden büyük ölçüde geçim sıkıntılarına yol açar. Bu sıkıntılar, endüstrinin gelişmeye başlamasından önceki dönemlerde çekilen sıkıntılardan daha da ağırdır. Eğer emekçiler ekonomide söz sahibi iseler, bu artan sıkıntıdan dolayı kızıp gücenecekler; çocukları ve torunlarına ileride sağlanacak yararlar için bugünden verilecek sözler onları yatıştırmayacaktır. İngiltere’deki endüstri devriminin ilk yıllarında, makineler, aynı miktar malı daha az işgücü ile üreterek işçilerin çıkarılmalarına neden oluyorlar diye, işçi grupları tarafından kırılmışlardır. Eğer işçiler o günlerde üretim yöntemleri üzerinde denetim yetkisine sahip olsalardı endüstri devrimi asla gerçekleştirilemezdi.

Ancak, henüz gelişme yolundaki endüstride kendi kendini yönetimi olanaksızlaştıran yalnızca fakirliğin geçici olarak artması değildir. Aynı zamanda —ki bu daha önemli bir nedendir— endüstri yeniyken, kişiler üretimi gerçekleştirecek büyük kitleler biçiminde örgütlenmeye ve aralarında işbirliği yapmaya alışkın değillerdir. Endüstriyel olmayan üretim tek kişinin, tek bir ailenin; ya da küçük bir ustalar grubunun işidir. Bu biçim üretimde yüzlerce, binlerce işçinin gönüllü olarak bir araya gelmelerini kolaylaştıracak gelenekler de yoktur. Yeni örgütler, gönüllü olarak pek ender durumlarda kurulur. Bir grup insanı, kendilerinin seçmediği yukarıdan saptanan ortak bir amaç için çalışmaya zorlamak, ancak yine yukarıdan uygulanacak bir güçle olabilir. Ama kişiler böyle çalışma alışkanlığım bir kez edinip de yararını görünce artık dışarıdan bir zorlamaya gerek kalmadan bunu sürdürürler. Bu, siyasal alanda da böyle olagelmiştir: Kralların daha önce sağlam ve düzenli devlet kurdukları yerlerde demokrasi başarıya ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin durumunu da bu kuralın dışında saymayacağım; çünkü «Amerikan Anayasasının Babaları»nın siyasal gelenekleri, 17’nci yüzyılda İngiltere’de oluşan törelerden başka şeyler değildi. Yine aynı nedenle tek bir devletin ya da birbirlerine yakından bağlı birkaç devletin üstün oldukları bir dönemden geçmeden uluslararası bir dünya devletinin gerçekleşeceğine de inanmıyorum. Gerekli örgütlenme oluşunca, onun yapısı içinde çalışma alışkanlığı da edinilince, kendi kendini yönetim olanağı doğar ve özgürlüğe adım adım ulaşılır. Bu, endüstride de böyledir: Adına ister kapitalist, ister komünist denilsin; gelişmesinin başlangıcındaki bir endüstri az çok despot eğilimli olmak zorundadır. Despotlar ise, birinci örnekte kapitalistler; ikinci örnekte devlet yetkilileridir. Bolşeviklerin bütün denemelerinin doğruladığı bu görüşün, Hindistan’da da, Çin’de de, diğer gelişmemiş ülkeler için de geçerli olduğundan kuşkum yok.

Bu düşüncelerden anlaşılacağı üzere, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki gerçek farklar, her iki yanı tutan politikacıların sandıkları kadar büyük değildir. Belli birtakım özellikler endüstrileşmenin başlangıcında her iki düzende de görülür; endüstrileşmenin ileri aşamalarında ise yine her iki düzende de başka ortak özelliklere rastlanır. Bolşevik yönetimindeki Rus endüstrisi yüz yıl önceki İngiliz endüstrisini hatırlatmaktadır: çalışma sürelerinin uzunluğu, ücretlerin düşüklüğü, grev yasağı, işçilerin yöneticilerine boyun eğme zorunlulukları her iki durumun ortak yanlarıdır; ve her iki durum da endüstrileşmeyi yabancı sermaye yardımı olmaksızın geliştirme çabasının örneklerini ortaya koyduklarından, bu ortak yanların bulunması olağandır.

Yine yukarıdaki düşüncelerden anlaşılacağı üzere sosyalizmin amaçladığı iyiliklere, ancak endüstri gelişip toplumun alışkanlıkları da «endüstrileşince» ulaşılabilir. İngiltere, ya da Amerika’da sosyalizm kurulur ve buna uzun süren bir çatışmaya, ya da endüstride bir sarsıntıya gerek kalmadan ulaşılabilirse; çalışan her yetişkin vatandaştan günde dört beş saatlik işten fazlası istenmeyerek nüfusun tümüne büyük ölçüde yaşama ve geçim rahatlığı sağlanabilir. İşçiler edindikleri deneyimler sonucu kendi çalıştıkları endüstri kesimlerini anlamış, öğrenmiş; bu kesimleri yönetmekte de ustalaşmış olacaklarından, kurulacak sosyalist düzenin merkezden yönetilen bürokratik bir düzen olması da gerekmez. Bütün bu yararlara doğru adım adım yürütülecek bir yaklaşım, kapitalist düzenin bir anda bırakılmasını gerektirmeden; dolayısıyla endüstrileşmeyi ve giderek bütün uygarlık dokusunu topyekün bir sınıf çatışması ile büyük tehlikelere atmadan başarıya ulaşabilir. Buna karşılık henüz endüstrileşmemiş bir ülkede, bu ülke görünüşte ne kadar komünist olursa olsun, bu yararlar sağlanamaz. Çünkü böyle bir ülkede işgücünün sağladığı toplam üretim, yaşama ve geçinme için kesinlikle zorunlu olan miktarlardan pek fazla değildir. Bundan başka nüfus kitlesi içinde, endüstriyel üretim işlemlerinin demokratik açıdan yönetimi ve denetimi için gerekli bilgi, deneyim ve alışkanlıklar da yoktur.

Eğer bu düşünceler doğru ise, sınıfların çatışması çevresinde yoğunlaşan siyasal tartışmalar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar; önce makinelerin, sonra onları kullanma deneyimlerinin Ve en son olarak alışkanlık ve geleneklerin daha büyük çaptaki önemlerini gölgeleyemezler. Çünkü bir ülkedeki gelir dağılımı düzeni ne olursa olsun, o ülkenin ekonomik yaşamının genel çizgilerini bu etkenler belirler. Yine bu etkenler, biri sosyalist, diğeri kapitalist olan az gelişmiş iki ülkeyi; endüstride gelişmiş bir başka ülkeye benzemekten çok birbirlerine benzer duruma getirirler.

3

Endüstrileşmenin yanında çağımız dünyasına yön veren ikinci etkin güç ulusçuluktur. Endüstrileşme gibi ulusçuluğun da iki biçimi, iki görünümü vardır. Bunlardan birisi güçleri ellerinde tutanlar, diğeri kendilerini bu güçlerden kurtarmaya savaşanlar içindir. Güçleri ellerinde tutanların ulusçuluğu emperyalizm, ezilen ulusların ulusçuluğu bağımsızlık diye adlandırılır. Toplu endüstrileşme konusunda olduğu gibi ulusçuluğun bu iki biçiminin ortak özellikleri de, bunlar arasındaki çatışmaya katılanların sandıklarından çok daha fazladır.

Ama ilk önce ulusçuluktan ne anladığımızı açıklayalım.

Ulusçuluk, sürü içgüdüsünün gelişmesinden doğmuştur. Yani ulusçuluk bir insanın; kendi sürüsünü, içinde yaşadığı topluluğu; bağlı olduğu ulus olarak kabul etmesidir. Bir ulusu oluşturan şey için kesinlikle söylenebilecek tek söz, ulus kavramının coğrafî açıdan tanımlanabileceğidir. Bu konuyla ilgili olarak daha başka özellikler taşıyan gruplara, örneğin dinlere, mesleklere, belli bir sanat koluyla uğraşanlara, bilim adamlarına da bağlılık duyulabilir. Ama ancak kişinin bağlılık duyduğu grup coğrafî bir nitelik taşıyorsa buna ulus, bu bağlılığa da ulusçuluk denilebilir. Buna göre «Ulus» ve «Ulusçuluk» birlikte tanımlanmalıdır; çünkü bu kavramların her ikisi de coğrafî bir gruba yönelmiş bulunan sürü içgüdüsünden oluşmuştur. Sürü içgüdüsünün bu görünümünün diğer içgüdülerimize göre ve onların üzerinde dikkate değer bir üstünlük kazanmış bulunması, çağımızın bir özelliğidir. Oysa geçmişteki birçok dönemlerde insanların bağlı oldukları topluluklar, onların yurttaşlarından çok dindaşlarından oluşmaktaydı. Dünya tarihini sınıflar arası bir çatışma biçiminde gören; feodal aristokrasinin yerini bur juvaziye; burjuvazinin de yerini proleteryaya bırakacağım belirten Marx ise; insanın sürü içgüdüsünü ulusunun değil, bağlı olduğu sınıfın yöneteceğine inanıyordu. Bundan dolayıdır ki onun izleyicileri, işçilerin yurtseverlikleri karşısında şaşırmışlar; kapitalist sınıfın yurtsever görünümdeki tutum ve davranışlarım ise kuşkuyla karşılaşmışlardır. «Bütün dünya ülkelerinin işçileri, birleşiniz!» sözü, işçilerin topluluk içgüdülerini ülkelerinden ayırıp bağlı oldukları sınıfa yöneltmek amacını güden Marksça bir çağrıydı. Gerçi bu çağrı, son savaşın da gösterdiği gibi, bugüne değin en küçük bir başarı sağlayamamıştır; ama bu durumda kalacağı da kesin değildir. Rekabet insan yaradılışının içgüdüsel bir örneğidir. Uygarlık ilerledikçe birbirlerine rakip olan topluluklar, aileden kabileye, kabileden küçük uluslara, küçük uluslardan da büyük uluslara doğru, gittikçe büyüme eğilimi göstermişlerdir. Ulusçuluğun temeli ise insanın kendi ulusu ile diğer uluslar arasındaki rekabet duygusudur. Bu duygu vatandaşlara yönelik bağlılık ve iyi duygular yanında, rakip ulusların üyelerine karşı kin ve düşmanlık duygularım doğurur ve geliştirir. Ulusçuluğa bağlanmış kişi, kendi ülkesinin dünyanın en uygar ve en insancıl ülkesi olduğuna; oysa düşmanlarının akla gelebilecek her türlü kötülük ve kıyıcılıktan suçlu bulunduklarına inanır. Bizler bu denli uygar ve insancıl olduğumuz halde onlar böyle kötü ve kıyıcı iseler, biz de onlara haklı olarak her türlü kötülüğü ve kıyıcılığı uygulayabiliriz. İşte ulusçuluğun özü budur.

Açıkça görülmektedir ki bu öz, niteliği gereği yanlış bir temele dayanmakta; bundan dolayı da savaşlara, zulme ve yıkıcılığa yol açmaktadır. Ulusçuluğa bağlı olanların inançları her ülkede başka başkadır. Almanlar kendi «kültür» lerine o kadar değer vermişlerdir ki; onu yaymak için bir Avrupa Savaşını göze alabilmişlerdir. Buna karşılık İngilizler de kendi kültürlerinin üstünlüğüne o derece inanmaktadırlar ki, benimsetmek için süngü ve kamçı kullanmaktan çekinmemektedirler.*

* Örneğin «Daily News»in 5 Ocak 1920 günkü sayısına bakınız: Amritsar  da bir ayaklanma girişimi olmuştur. Ama hangi hükümet görevde olursa olsun, Hindistan’da özgürlük ile yönetim arasındaki çatışmalar olağan sayılagelmektedir. (Amritsar: Hindistan’da Pencap Eyaletinde bir kent. 1919 da kentte çıkan ayaklanmanın bastırılmasına sonradan «Amritsar Kıyımı» adı verilmiştir. Çev.)

 Her ikisi de ulusçuluktan yana oldukları halde İngilizler ve Almanlar birbirlerinin görüşlerini kabul etmemektedirler. Hiç kuşkusuz ki bütün uluslardan daha üstün bir ulus varsa, o da (hangisi olursa olsun) okuyucunun bağlı olduğu ulustur. Öyleyse diğer bütün uluslar, ulusçuluk görüşünü benimsemekle büyük bir hata işlemektedirler: Bu uluslar, okuyucunun ulusunun üstünlüğü benimsemeli; onun isteklerine sessiz sedasız uymalıdır. Ama ne yazık! Diğer ulusların üstünlük iddiaları da, sanki geçerli temellere dayanıyormuşçasına ısrarlı; bizim gerçekten üstün olan ulusumuz örneğinde olduğu kadar da inançlıdır!

Ezilen ulusların tuttuğu ulusçuluk ile emperyalizmin arasındaki farkın küçüklüğü, ezilmekte olan herhangi bir ulus bağımsızlığına kavuşunca daha iyi görülür. Bu konuda Polonya’nın durumunu yeni ve göz kamaştırıcı bir örnek biçiminde ele alabiliriz. Ruslar Polonyalı’ları bir buçuk yüzyıl boyunca ezmiş; Polonyalılar bu süre içinde özgürlükten, bağımsızlıktan başka bir amaç gütmemişlerdir. Dünyadaki bütün özgürlük yanlıları Polonyalıları desteklemişler; onları, altında ezildikleri tiranlığı cezalandırmayacak kadar güçsüz, fakat asil ve uygar bir ulus olarak göre gelmişlerdir. Buna karşılık Polonyalılar ulusal bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz, kendilerinin çar elinden çektiklerinin acısını çıkarmak amacıyla Ruslara karşı bir saldırıya girişmişlerdir. Bunda şaşılacak bir taraf yoktur; bu ulusçuluğa körü körüne bağlanmış bütün ülkelerden beklenebilecek doğal bir davranıştır.

Ulusçuluğun kötü etkilerine yalnızca yapay sınırlar, ya da diplomatların hataları yol açmaz; bazı ulusların ezen; bazılarının ezilen durumda olması da bu kötülüklerin başlıca etkeni değildir. Bazı ulusların ezen, bazılarının ezilen durumunda olması gerçekten de çok önemli bir kötülüktür; ama bu, ulusların güçleri arasında tam bir dengenin sağlanamadığı dünyamızda ulusçuluk duygularının kaçınılmaz bir sonucudur. Uygar insanlığın büyük çoğunluğu, toplumsal borçlarının yalnızca kendi ülkelerine karşı olduğunu düşündükçe, dolayısıyla kendi ülkelerinin çıkarları için başka ülkelerdeki insanlara az ya da çok zarar vermeyi haklı gördükçe, hiç bir diplomatik uyuşma ya da siyasal reform yaşanılır bir dünya yaratamaz.

Zayıf uluslar büyük güçlerle savaşırlarken bağımsızlık ilkesine tutunurlar. Ama bağımsızlığın kendisi ulusçuluk değildir. Bağımsızlık aslında enternasyonalist açıdan ulusçuluğa karşı çıkmak için kullanılan bir araçtır. Ulusçuluk görüşünün gerçek izleyicisi, dostluk gerekleri diğer ulusların isteklerine karşı haksever görünmesi gerektirse de, bağımsızlığı yalnızca kendi ülkesi için ister. Eğer ulusçuluk eğilimi bugünkü etkinliğini sürdürürken bağımsızlık ilkesi de güçlü uluslara karşı gerçekleştirilip uygulanacaksa, o zaman bu bağımsızlık ilkesi uluslararasındaki sınırların düzenlenmesinde bulunabilecek en iyi yöntemdir. Ama ulusçuluk eğilimi bugünkü gibi kaldıkça bunun başarıya ulaşması olacak gibi görünmüyor. Çünkü böyle bir durumda sınır boylarındaki ordular tetikte bekleyecek; uluslararası alışveriş güçleşecek; ticarî ilişkiler kurulup sürdürülebilirse, bu, ulusların birbirlerine karşı düşmanlıklarını körüklemekte kullanılacak; en küçük uyuşmazlıklardan savaşlar patlak verecek ve o zaman galipler bağımsızlık ilkesini unutup gideceklerdir. Ulusçuluğun doğurduğu kötülükler önceden bize uygun gibi görünen hiç bir formülle giderilemez. Bu kötülükler bugün ezilmekte olan ulusların görüşlerine sımsıkı sarılmakla da yok edilemez. Çünkü eğer söz konusu görüşleri savunmada başarıya ulaşırsak bu kez o uluslar ezen durumuna geçeceklerdir. Ulusçuluğun kötülüklerini gidermenin tek yolu, ulusçuluk eğiliminin gücünü kırmak; insanların duygu ve enerjilerini ulusçuluk rekabetinin yararsız uğraşından başka yönlere çevirebilmektir. İleride yeri geldiğinde bunun olup olmayacağı; olursa nasıl olabileceği sorunlarına eğileceğim. Kanım odur ki, bu, bugün için uygarlığımızın karşı karşıya olduğu en önemli sorundur. Hatta bu sorun, daha iyi bir ekonomik düzen kurulmasından da önemlidir.

Bu kesimde çağımız dünyasına yön verdiklerine inandığım iki önemli etken üzerinde durdum. Bu etkenleri, birbirleriyle olan ilişkilerini gözönüne almadan ayrı ayrı açıkladım. Oysa bunların arasındaki ilişkiler hem çok önemli hem de çok ilginçtir. Endüstrileşme, ulusçuluğun güçlenmesine birçok bakımdan katkıda bulunduğu gibi; tarihte ilk kez bütün dünyayı kapsayacak bir uluslararası devletin teknik olanaklarını da hazırlamıştır. Sosyalizm, enternasyonalizmi ve ezilen ulusların kurtarıcılığını savunurken, emperyalizm, ulusçuluğu, emeği ile geçinenleri sosyalist düşüncelerden saptırmanın bir yöntemi olarak benimsemektedir. Emekçilerin yabancı uluslara düşmanlık duymaları sürdürülebilse kapitalistlere o kadar kızmaya zaman bulamayacakları düşünülmektedir. Bütün bunlar, uygarlığımızı yıkıma götürebilecek olan çatışmayı incelemek için gerekli etkenlerdir.

Bu belirtilenlerden başka, geçmişten günümüze dek ulaşmış, eski önemlerini yavaş yavaş yitirmekle birlikte hâlâ güçlü olan etkenler de vardır. El sanatları, eski tarım yöntemleri, din, düşüncelerin anlatımında izlenen alışkanlıklar, bunlar arasındadır. Çağımız düşüncelerinin birbirlerine rakip olan önderleri karşılıklı bir çatışma ile birbirlerini susturmaya çalışırlarken eskiden kalma bu etkenler yeniden güç kazanıyor. Öyle ki, bu gidişle kesin üstünlüğün bu eski güçlere geçmesi hiç de olanak dışı görünmüyor. Ama bütün bu olanakların üzerinde, ilerideki kesimlerde, ayrıntılı olarak duracağım.

Sh: 17-29

Kaynak: Dora ve Bertrand Russell, Endüstri Toplumunun Geleceği [1923. The Prospects of Industrial Civilization, in collaboration with Dora Russell. London: George Allen & Unwin] Türkçesi: Melih Ölçer, Birinci Basım Mayıs 1979 İstanbul