BELALAR ÇAĞI


Sıkıntı Dönemi: Arnold Toynbee’nin 20. Yüzyılı
Time of Troubles’: Arnold J Toynbee’s twentieth century

Amold J. Toynbee (1889-1975), tarihinin ilk ya­rısında Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü ile eşanlamlıydı. (1) 1925-1954 yılları arasında Araştırmalar Direktörlüğü’nü yürüttü; daha sonra da ölümüne kadar Chatham House’ta bir ofisi oldu. Bu yarım yüzyıl süresince, akademisyen ve halk entelek­tüeli rollerini özdeşleştirdi; araştırmalarının meyvele­rini ve bulgularını politika-yapıcılara ve toplumun ge­neline ulaştırmak için International Affairs (Uluslararası İlişkiler) dergisini kullandı. Chatham House’daki 50 yılı boyunca, Toynbee, dergide 19 ma­kaleye katkı sağladı ve çok ciltli iki anıt eser bıraktı: 19241958 yılları arasında kaleme aldığı, düzelttiği veya yetkilendirdiği Survey of International Affairs (2) ve 1934-1961 yılları arasında 12 cilt halinde ya­yımlanan Tarihin bir Araştırması (3). Aynı zamanda hayatı boyunca 50 tane daha kitap ve yüzlerce akade­mik makale yayımlamasının yanı sıra, birçok röporta­ja katıldı. Eğer diğerleri tarafından kendisinin yazdığı kitapların incelemelerini de katarsak, Toynbee’nin tüm çalışmaları neredeyse 3000’e çıkar.

Toynbee iki dünya savaşı sırasında da ülkesine hiz­met etti; politika yapımını şekillendirmenin ve onu araştırmanın yollarını aradı. İlk savaş sırasında, Dışiş­leri Bakanlığı’nın Siyasi İstihbarat Departmanı için çalıştı (5) ve Versay Konferansı’na giden İngiliz dele­gasyonuna katıldı. İngiltere’nin Versay’da ve sonra­sında Orta Doğu’ya yönelik yaklaşımında çok tartışı­lan, önemli bir rol üstlendi. (6) İki savaş arası dönemde, Toynbee, kamusal yaşantıda etkili ve ağırlıklıydı: Britanyalı politika-yapıcılar, onun tavsiyele­rini ve Chatham House gibi yerlerdeki konuşmalarını dikkate alırdı. Yabancı politikacılar, ve hatta Adolf Hitler bile, oldukça şüpheci yaklaşan Toynbee’yi 1936 yılında Almanya’ya özel bir görüşmeye davet etmişti. 1920’li ve 1930’lu yaşlarda, savaş sırasında birçok arkadaşını ve eski öğrencisini kaybetmenin verdiği travmayla, Milletler Cemiyeti’nde önde gelen bir “halkların hak savunuculuğuna” soyundu. Cemiyet’in başarısızlığı netlik kazandığında ise pozisyonu­nu değiştirdi, yatıştırma politikasının kararlı bir savu­nucusu haline geldi. Savaş bir kez daha patlak verdiğinde ise, savaş sonrası yeniden inşa konusunda araştırmalar yapmak üzere Dışişleri Bakanlığı’na ye­niden katıldı. Savaş sona erdikten sonra ise, halk ente­lektüeli rolüne geri döndü; yazdıkları ve konuşmaları, hem Britanya içinde hem de dışında talep aldı.

Toynbee’nin şöhreti ve kendine has akademisyenli­ği aynı anda hem takdir hem de kaçınılmaz olarak eleştirileri kendine çekti. Lig’deki pozisyonları, ar­dından yatıştırma politikası, 1930’lu yıllarda oldukça eleştiri çekti. Örneğin E. H. Carr, Toynbee’nin libera­lizme olan bağlılığıyla ve kolektif güvenlik gibi soyut kavramlarıyla dalga geçti. (8) Carr’ın Yirmi Yıl Krizi (1939) adlı kitabında da, Toynbee, paradigma seven bir Ütopyacı olarak hicvedildi; sadece ahlaki yönden değerlendirmeler yapabilen biri gibi gösterildi, kısa süre sonra da Realist’in tarih çöp sepetine gönderile­ceği ileri sürüldü; keza her ne kadar totaliter olsa da aydınlık bir geleceğe doğru ilerleniyordu. (9) 1950’li yıllarda, Toynbee, daha sert saldırılarla karşılaştı, özellikle de Tarihin Bir Araştırması adlı kitabının 7lO.ciltleri arasındaki bölümleri yayımlandıktan sonra. (10) Kıdemli tarihçiler sıraya geçip, onun tarihsel yön­temini “taklit” diyerek açıkça suçladılar ve medeniye­tin büyümesi ve çöküşüne dair “kanunlarını” reddetti­ler. (11) Çoğu onlarca yıl önce yazılıp güncelliğini yitirmiş olan ikincil kaynaklara dayandırması konusun­da hayıflandılar ve bazı yerler ve dönemlere dair bilgi­sinin derme çatma olduğunu iddia ettiler. (12)

Bununla birlikte, eleştirenlerin en büyük öfkesi, Batı ve onun yeni keşfedilmiş dindarlığına yönelik yaklaşımı konusundaydı. (13) 1930’lu yıllarda, Toyn­bee’nin yaptığı nazik uyarı (“Batı medeniyetinin in­san başarısının en üst noktasını temsil etmeyebilece­ği”) iyi karşılanmıştı. (14) 1950’li yıllarda ise, aynı argüman, Avrupa emperyalizmi tarafından Batılı ol­mayan halklar üzerinde uygulanan korkuların da anımsanması sonucunda, o kadar iyi görülmedi. (15) Toynbee, muhafazakarlar ve bazı liberaller tarafından son derece büyük bir yalancı ve gizli Komünist ol­makla itham edildi; Sovyetler Birliği ve sömürgecilik karşıtı devrim gibi iki tehditle karşılaşan Batı’nın altı­nı oymaya çalıştığı söylendi. (16) Argümanlarını din­dar bir söylem üzerine temellendirmesi ise, herhangi bir yardımda bulundu: onu eleştirenlerin çoğu açısın­dan kendisinin kehanette bulunması, artık yarı dönekliğinden daha çok arzu edilen bir şey değildi. Savaş sonrası İngiliz akademisine hakim olan saldırgan sekülaristler ki aralarında AJ.P. Taylor ve Hugh Trevor Roper vardı. Toynbee’nin “karmakarışık” diniyle ve dünyanın tüm sorunlarını çözebileceğine dair inan­cıyla dalga geçmeye yöneldiler. (17)

Toynbee’nin imajına dair bu lekelemelerin talihsiz sonuçları oldu. Her şeyden önce, geç dönem akade­misyenlerin, kendisinin uluslararası ilişkiler araştır­masına yaptığı sıradışı katkılara ve bir halk entelektü­eli olarak rolüne odaklanmalarını engelledi. (18) “Kısa” süren yirminci yüzyılın 1914-1989 arasında­ki kanlı ve çalkantılı dönem, bir diğer adıyla Belalar Çağı uluslararası ilişkilerinde krizin sebeplerine dair yorumları, Atlantik’in her iki yakasında, daha sonra da dünyanın geri kalanında, önemli düşünürlerin fi­kirlerini şekillendirmişti. (19) Bu makale, Toyn­bee’nin düşüncesine dair yorumları, kökenlerini ve gelişimini analiz etmektedir. Makalenin argümanı ise; çalışmasının şekli ve içeriğinin büyük kısmı oldukça kişisel ve modem okur açısından dostane değilken, o dönemde dünya siyaseti hakkındaki kamusal tartışma­lara İngiltere’den en büyük katkıyı sağlayan yirminci yüzyıl düşünürlerinden biri olarak kendisinin uluslara­rası düşünce tarihçilerinin takdirini alması gerektiğidir.

Temeller

Benim kuşağım, İngiltere’de Yunanca ve Latince dillerinde eğitim almış ve 15.yüzyılın en sıkı standart­larına bağlı kalmış olan neredeyse son kuşaktır. (20)

Toynbee’nin uluslararası düşüncesi, en iyi şekilde, çağdaş dünyayı Yunan ve Roman klasiklerinin objek­tifinden yorumlama girişimi olarak yorumlanabilir. İlk önce Harrow’da, ardından Oxford’da, kendisine en kaliteli klasik eğitim verilmiş, bu çalışma alanla­rında mükemmeliyete kavuşmuştur. Bununla birlikte, yönünü bulmak için zamana ihtiyacı oldu. Etkileyici bir başlangıç olarak, 1912 yılında, Balliol Koleji/Oxford’da bir eğitim bursu kazanmıştır. Ancak, dünyevi düzeydeki öğretim ve idare angaryalarından kısa süre içerisinde mutsuzluğa sürüklenmiştir. (21) Birinci Dünya Savaşı, değişim için bir fırsat sundu, ancak Toynbee’nin söz konusu değişimi sağlama yönündeki eylemleri, zorlu bir miras doğurdu. Her ne kadar as­keri hizmete uygun yapıda olsa da, Toynbee, onu bu görevden muaf tutması için barış yanlısı bir doktoru ikna etti, birkaç yıl önce dizanteriye yakalandığını söyledi. (22) Bu, belirleyici bir karar oldu; Toyn­bee’nin daha sonraki kariyerinin büyük kısmını ta­nımlayan bir dönemeç oldu. Savaş meydanından ken­dini kurtaran Toynbee’nin peşini, bunu başaramayan herkesin meslektaşlarının, arkadaşlarının, öğrencile­rinin hatıraları bir daha asla bırakmadı, Chatham House’taki ofisinde hepsinin fotoğraflarım astı. Keder ve suçluluk duygusu, 1918’den sonraki çalışmalarında ağır bastı, yazdıklarının bjiyük kısmında bu duygular kendini belli etti.

1915 yılında, Toynbee, Oxford’dan ayrılarak Dışiş­leri Bakanlığı’na geçti ve burada Siyasi İstihbarat De­partmanında Versay Konferansı sırasında ve sonra­sında çalıştı, propagandalar üretti, ardından da savaş sonrası düzeni planladı. 1919 yılında, entelektüel ilgi alanlarının klasiklerdense, artık çağdaş siyasete yö­neldiğinin sinyalini verdi; Londra Üniversitesi’nde Bizans ve Modem Yunan Tarihi alanında kürsü baş­kanlığı yaptı. Ancak bu görev sırasında yaptıkları pek de mutlu şeyler değildi. Eğitimini tamamladığından beri Toynbee’nin görüşleri, Yunan Hayranlığı’ndan modern Yunanistan’a neredeyse düşmanlığa ve hatta Türk yanlısı duygulara doğru kaydı. (23) Bu durum ise, Kürsü’nün kurucularının pek hoşuna gitmedi. 1924 yılında, 35 yaşındayken, Toynbee, bu kez Chat­ham House’a kaçmayı başardı ve burada yeni yayınını hazırlamaya başladı: Yıllık Uluslararası İlişkiler Araştırması. Enstitü, bu araştırmanın, dünya siyaseti hakkında kamuoyunu bilgilendirmek anlamında önemli bir katkı sağlayacağını düşünmüştü.

Toynbee, Enstitü’ye uluslararası ilişkilere dair nevi şahsına münhasır bir anlayış getirdi, bazı çok Ortodoks unsurlar varken bazıları kesinlikle bu nitelikte değildi. Kendisi liberal görüşlüydü, ama sosyalist eğilimleri de Vardı. O dönemde ise ateistti, ancak metafiziğe derin bir ilgisi vardı ve metafizik kapsamında “gelişimsel idealizm” olarak nitelendirdiği şeye ilgi duyuyordu. Henri Bergson ve J.C. Smuts bunun birer örneğiydi. (24) Kendisi, Milletler Cemiyeti’mim bir destekçisiydi, ama kuralları veya kurumlar karşısında büyük bir her yecan duymaktan daha çok, bu kurumun ilkelerini be­ğenmişti. Uluslararası ilişkiler hakkında çok az yazı yazmıştı savaş dönemi propagandası ve Milliyetçilik ve Savaş adlı 1915 tarihli kitabı haricinde. Ancak, Versay’da Arap dünyasına aşina oldu. Bunun dışında, Toynbee, “uluslararası ilişkiler teorisi” hakkında çok az şey biliyordu; çağdaş tarihe ilişkin tarihsel kuram ko­nusunda bilgileri de kısıtlıydı. Temel bilgileri, geç dö­nem Viktorya ve Edward dönemi İngiltere idi: endüs­triyel ekonomi dünyayı birleştinnişti ve bunun ardından siyasi birlik de bir şekilde sağlanmalıydı. (25) Ekonomi ve finans konusunda neredeyse hiçbir şey bil­miyordu ve Araştırma’nın bu kısımlarını bu konuların uzmanlarına devretmek konusunda kararlıydı. (26) Bu­nunla birlikte, gerisini kendisi halletti.

İlk birkaç cilt boyunca, 1920-1929 dönemi ele alın­dı; Toynbee ise diplomatik düzeyde yapılanlar ve söylenenlere dair az çok tutkudan arınmış söylemler sundu. Bu söylemler derhal bir araya getirildi nor­mal olarak altı aydan kısa süre içerisinde. Resmi ya­yınlardan ve Chatham House kütüphanesindeki basın dosyalarından veriler derlendi. Araştırmaların ilk dö­nemlerinde Toynbee’nin kendi görüşleri sadece iki noktada davetsiz misafir olarak girdi. Birinci; tüm toplumların artık tek bir uluslararası sistem altında birleşme biçimini yansıtacak şekilde, dünya siyaseti­ne bütüncül bir bakışın gerektiğini vurgulamak, böy­lelikle de “olayların birliği” ile “tertip birliği”ni öz­deşleştirmek konusunda hassastı. (28) İkinci olarak, klasik analojileri çağdaş olayların örgüsüne eklemle­meyi severdi. Toynbee’nin örneğin 1920 yılında Fran­sa’nın kolektif psikolojisine dair açtığı tartışma, Kartaca’nın yıkımı öncesi ve sonrasında Romalıların davranışlarına dair uzun, ancak pek de orijinal olmayan bir tartışmaya giden yolu araladı. (29) Bununla birlikte, farklı oyuncuların davranışlarına yönelik tarafsız bir duruş olarak gördüğü şeyi sürdürmek için 1920’li yıllarda yoğun bir çalışma içerisine girdi.

Toynbee dünya sahnesindeki olayları açıklarken, bir yandan da “Safsata Kitabı”olarak adlandırdığı şe­yin üzerinde çalışıyordu: Tarihin bir Araştırması. Ol­dukça iddialı ve kapsamlı bir kitap olan Tarihin bir Araştırması, çağdaş siyaset ve uluslararası ilişkileri belli bir bağlam içerisine yerleştirmeye ve Modern Batı tarihinin yeniden ve eksiksiz bir şekilde yorum­lanmasını sağlamıştır. Toynbee’nin 19. ve erken 20.yüzyıl dönemine dair tarihsel araştırmalardaki amacı şuydu: modem tarih, durdurak bilmeyen bir ilerleme tarihidir ve ulus devlet, insanlığın hedefleye­bileceği en yüksek siyasi noktadır; Batı ise bu süreçte “muzaffer” olmuş, değerleri, kurumlan ve fikirleri özellikle de demokrasi ve endüstriyelleşme dolayı­sıyla diğerlerinden üstün olmuştur. Hatta, diğer tarih­çilerin üzerinde çalıştığı “tarihsel düşüncenin endüstriyelleşmesi” meselesine bile saldırmıştır; keza söz konusu yaklaşım, geçmişe dair zekice, kapsamlı ve kitaplar boyunca gerçekleştirilen yorumlar yerine, giderek daha dar kapsamlı ve muğlak konular üzerin­deki ezbere makalelere öncelik veriyordu. (30)

Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, çok farklı bir yaklaşım benimsemiştir ve oldukça farklı bir hikâyeyi ele almıştır. Küresel bir yaklaşım benimsemiş, emper­yalizm ve teknolojik değişim yoluyla 19.yüzyılda or­taya çıkan insanlığın birleşme sürecini incelemiştir. (31) Toynbee’nin iddiasına göre; İngiltere’nin tarihi­nin ancak Avrupa’nın geniş kapsamlı olayları çerçe­vesinde incelendiğinde anlam kazanması gibi, Batı medeniyetinin (veya Batı Toplumu’nun) tarihi de, an­cak kapsamlı, mekânsal ve uzunlamasına ele alındı­ğında “anlaşılır” olduğudur. (32) Ve bir adım daha ile­ri gider; herhangi bir medeniyetin tarihine dair gerçek bir anlayışın, kıyaslamak bir yaklaşım gerektirdiği konusunda ısrarcı olur. (33) Bu çerçevede, daha önce var olmuş olan tüm medeniyetler karşısında kıyasla­ma yapılmalı ve onları birbirleri karşısında “felsefi açıdan çağdaşmış gibi” değerlendirmek gerekir. (34) Bu şekilde yaklaşıldığında, Toynbee’ye göre, medeni­yetlerin gelişim eksenlerinde bazı benzerlikler göze çarpar: doğuş noktaları, büyümeler, kopuşlar, dezentegrasyon, evrensel devletler ve birçok toplumun tar­ihinde birbiri ardı sıra gelen evrensel kiliseler.

Toynbee, sadece, bu benzerlikleri betimlemekle il­gilenmedi, aynı zamanda medeniyetler tarihinde bu farklı dönemlerin sebeplerini belirlemekle de uğraştı. Tarihin bir Araştırması, tarih yazımına dair tutkusuz bir çalışma değildi; daha ziyade oldukça güncel bir girişimdi. Geçmişin araştırılması, Toynbee’ye göre, günümüzdeki meselelerimizi yönetmemize yardımcı olabilirdi uluslararası ilişkiler de buna dâhil. Toyn­bee, medeniyetlerin yükselecekleri veya düşecekleri­nin önceden belirlendiğine inanmıyordu. Irksal üstün­lük ve aşağılık yönündeki kuramlar, ona göre, medeniyetlerin ortaya çıkması ve gelişmeleriyle bağlantılandırılamazdı; keza 21.yüzyılda ve öncesinde yükselen ve düşen medeniyetler, farklı ırktan insanİardan oluşmaktaydı. (35) Çevresel belirleyicilik ku­ramları da, benzer şekilde, kırılgandı; keza medeni­yetler oldukça farklı bir doğal ortamda gelişmişlerdi. (36) Büyümeyi, kırılmayı, dezentegrasyonu tetikleyen, evrensel devletlerin veya imparatorlukların ve evrensel kilise veya dinlerin yükselişini sağlayan şey, insanların etkisiydi, veya daha spesifik olmak gerekir­se, insanların “yaratıcılığı”ydı.

Toynbee’nin bu konu karşısındaki hayranlığı, üni­versite yıllarına dayanıyor; bu dönemde Henri Berg­son ve onun “yaratıcı evrim” kavramının etkisi altına girmişti. (37) Bergson, sosyal değişimin, temel sıçra­ma olarak adlandırdığı şeyin aşılandığı, yeni inanışlar, kavramlar, değerler üreten ve toplumların statik hale gelmemeleri ve çöküşe geçmemeleri için kendilerine ihtiyaç duyulan yaratıcı bireylerle sağlanabileceğini ileri sürüyordu. (38) Bu tür fikirler, genç Toynbee’nin aklına yatmıştı: 1911 yılında bir arkadaşına yazdığı gibi, “iki büyük toplum sınıfı olduğu konusunda ikna olmuştu: (1) fanatikler (peygamberler, şehitler (ve ba­kireler) ve yeni çalışmanın görevini ve yaratıcılığını bunlar belirlerdi; (2) yaratılan şeyin sürdürülebilirliği gibi devasa bir işi gerçekleştiren çok fazla sayıda sa­kin insan.”(39) Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, bu çerçevede argümanlar ileri sürdü; yaratıcı bireyler tarafından sosyal değişimlerin genellikle toplumun marjinal noktalarında veya bir tür sürgün sırasında yaratıldığı ölçüde medeniyetlerin “büyüdüğünü” be­lirtti. (40) Bu bireyler, yeni kavramları, inanışları ve­ya değerleri sunmaktaydı ve böylelikle medeniyetler sosyal pratiklerini yeniden örgütlemektedirler; kitleler ise kendilerini bu yeni inancı taklit etmeye uyarlarlar.

Toynbee’nin Tarihin Bir Araştırması, medeniyetle­rin doğuşu, büyümesi ve çöküşüne dair nedenler ko­nusunda bir araştırmadan ötedir; bir diğer ifadeyle, çağdaş dünya için bir dizi kapsamlı kısa hikaye içine entegre edilmiş, daha kapsamlı bir sosyal felsefe sun­maktaydı. (41) Toynbee, bu tür bir felsefeye acilen ih­tiyaç olduğuna inanmıştı. Modem Batı, ona göre, do­ğuş ve büyüme aşamalarını çoktan geride bırakmıştı ve şu anda bir kırılma noktasındaydı ve içinde bulun­duğu bu “Belalar Çağı’ndan ancak ve ancak “yaratı­cılığın yemden canlanmasıyla” çıkabilirdi.

Arnold J. Toynbee, 1 April 1947.

BELALAR ÇAĞI

Batılı ve endüstriyel dünyanın tüm insani ve maddi kaynaklarının Gaddar Tann’nın büyük fırınım besle­mek için harekete geçirildiğini gördük; burada Homo Occidentalist, 1914-18 yılları arasında büyük Batılı iç savaşımızda kendi çocuğunun soykırımına göz yum­muştur. (42) Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, geçmişteki birçok Bela Dönemi’ni belirlemiştir. Dik­katini ilk aşamada çekenlerden biri; “Hannibal Savaşı’yla başlayan, Helen Toplumu’nun artık yaratıcı ol­madığı ve çöküşe geçtiği” dönemdir. (43) Bir diğer dönem ise, Beşinci Hanedanlığın sona ermesinden sonraki “Egyptaic” Toplumdur; bu da İngiltere haki­miyetindeki Mısır’ın dağılmasına ve bir dizi küçük devletin ortaya çıkmasına yol açmıştır. (44) “Hindu Toplumu”nda, Belalar Çağı’ndan önce, yaratıcı bir dönem olmuştur ve Mauryan İmparatorluğu’nun İ.Ö. üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda yükselmesi ve çök­mesiyle aynı döneme rastlamıştır yani tam da Bu­dizm’in ortaya çıkmasından önce. “Sinik Toplum”da, bu durum daha da erken, Konfüçyüs’ten önce, İ.Ö. beşinci ve altıncı yüzyıllarda gerçekleşti. (46) Ve Toynbee, “fosil” medeniyetlere dair koleksiyonunda çok daha fazla örnek bulmuştur: Minos medeniyeti, Sümerler, Hititler, Babiller, And medeniyeti, Mayalar, Yukatekler ve Aztek medeniyeti. Bunların her birinin benzer bir yöresel ve elden ayaktan düşüren bir çatış­ma yaşadığını belirtmiştir. (47)

Toynbee’nin ifadelerini kullanırsak, kalıcı, sınırsız savaş, Belalar Çağı’nın en bariz semptomuydu; ancak sebebi değildi. Savaşlar, bir medeniyetin “yaşam”ının içinde erken dönemde, yaratıcılık aşamasında, zaten birçok farklı siyasi birime bölünmüş durumda olduk­larında cereyan eder. Ancak, bu savaşlar medeniyet üzerinde büyük bir etki doğurup, büyük bir şeytanlık yaparlarkengenellikle “az çok belli sınırlar içerisinde tutulmuşlardır.” (48) Belalar Çağı’nda, savaş, bu bağla­rı aniden çözdü ve medeniyetin varlığını tehdit etti. Toynbee’ye göre, bu gelişimin sebepleri çok ve çeşit­liydi. Öncelikle, yaratıcılığın gözle görünür bir kaybı söz konusuydu, yeni sorunlara yanıt verme yeteneği azalmıştı. İkinci olarak, her medeniyetin, “Sosyal Be­dende bir Ayrılık” yaşadığını gözlemlemişti; elitlerle kitle arasında, “başat azınlık” ile “ülke içindeki prole­tarya” arasında. (49) Üçüncü olarak, her vakada, bar­barlar veya farklı bir medeniyetten gelen yabancıların oluşturduğu bir “dış proletarya” olduğunu belirtmişti; ve bu proletarya, söz konusu medeniyetin sınırlan öte­sine geçmesini engellemiştir. (50) Son olarak, Toynbee, her medeniyetin “Ruhunda bir Ayrılıkçılık” olduğunu tespit etmişti ki bu da, kayıp bir geçmiş veya erişilemeyecek bir gelecek adına sosyal şeytanlıkların ortaya çıkmasına, bireysel veya kolektif özdenetimin kaybe­dilmesine, “şehitlik” eğilimlerinin artmasına, kaderci­lik eğilimine ve kültürel, dilsel ve cinsel gelişigüzellikte sıçrama yaşanmasına sebep olmuştur.(51)

1930′lu yıllara gelindiğinde, bu kuramlar, Tarihin bir Araştırması’ndan Toynbee’nin Uluslararası İlişki­ler Araştırması’na doğru kaydı; okurları da “çağdaş dünyanın şimdilerde kendi Belalar Çağı’nda olduğu” yönündeki inanışını kuşku duymaksızın kabul etmeye yöneltti. İlk yarım düzine ciltte, günlük diplomasiye dair sıkıcı dökümler yer alıyordu. (52) Bununla birlik­te, 1930’dan sonra işlerin seyri değişti. Toynbee, anla­şılması güç bir tarza doğru ilerlemesinin sebeplerini şu şekilde açıkladı: “İnsanoğlu’nun kısa süre önce Batı girişiminde bütünleştiği Büyük Toplum”a dair olasılıklar, dünyanın her bir yerinde tüm sınıflar ve milliyetten halklar arasında endişeli bir bekleyiş do­ğurmuştur. Bu durumda, son takvim yılı boyunca uluslararası meselelerin gelişiminde yaşanan başarı­sızlıklar ve başarıların dengesini kısaca ve üstünkörü şekilde tespit etmek, uygunsuz kaçmayabilir.” (53)

E.H. Carr’ın Yirmi Yılın Krizi adlı kitabındaki te­mel argümanı önceden ortaya atan ve Tarihin bir Araştırması’ndaki argümanı geliştiren Toynbee, “aç ile doymuş, sahip olan ve mahrum olan, endişeli ile huzursuz arasındaki ayrılığın ortaya çıktığı” konusun­da uyarıda bulunmuştur. Ona göre, bu durum, her iki tarafta da, savaş sonrası Avrupa’daki sorunların yeni mantık yöntemleri, tartışmalar ve uzlaşılarla değil, ancak eski şiddet yöntemleriyle çözülebileceği konu­sunda bir kanıya varılması anlamına gelecektir. (54)

Uluslararası İlişkiler Araştırması’nın sonraki bö­lümlerinde, Toynbee, Cemiyet’in ilkeleri ve pratikle­rine dönmek üzere tutkulu bahaneler eşliğinde karma bir tarafsız söyleme ve Batı devletleri arasında ve içinde artan bölünmeleri çözmeye dönük araçlar bul­ma çabalarına girişir. 1931 yılındaki sayısı, annus horribilis (korkunç yıl) olarak adlandırdığı yıla dair alınan dersler konusunda uzun ve duygulu bir fikir muhakemesiyle başlatılmıştır. O yıl, “dünyanın dört bir tarafındaki kadınlar ve erkekler, Batı’nm güvenlik sisteminin artık işlemediğini düşünmeye başlamışlar­dır.” (55) 1930’lı yıllar ilerledikçe, duygularını daha fazla dışa vurmaya başladı. Toynbee, 1933 yılındaki Uluslararası İlişkiler Araştırması’nda, Batı medeniye­tinin iki sacayağı olan hümanizma ve Hıristiyanlığın, “günahkar İnsan Doğası’nın ibadetiyle” yer değiştir­diği konusunda sitemde bulunmuş, Nazizm’i “siyasi dini bir hareketin ikmali, pagan bir tapınma ve darkafalı insan topluluklarının ibadeti” olarak yaftalamıştır.(56) 1935 yılında yayımlanan Uluslararası İlişkiler Araştırması’nda ise (2 ciltlik olarak yayımlanmıştı), bir adım daha öteye gitmiş, Mussolini’nin Habeşis­tan’ı fethetmesini ve Batı’nın bu konuda ona karşı gelmemesini, “uluslararası tarihin trajik bir olayı” olarak nitelendirir ve bu olayın ancak “günah ve inti­kam öyküsü” olarak tanımlanabileceğini söyler. (57)

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, Uluslararası İlişkiler Araştırması ve Tarihin bir Araştırması, Toyn­bee’nin 21.yüzyılın Belalar Çağı’nın sebeplerini de­ğerlendirmesinin bir temelini sunmuştur. Toynbee, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığını ve siyasi elitle­rin “yerel” veya “sınırlı” egemen devletlerin ötesine geçmedeki beceriksizliğini, “yaratıcılığın” kaybının göstergeleri olarak nitelendirmiştir. (58) Endüstriyel­leşme ve dünyayı ekonomik olarak birleştiren modem iletişimin doğurduğu sorunlara uygun yanıtlar veril­memişti. Toynbee’ye göre, “eksiksiz uluslararasıcılık, modem medeniyetin dağılmasının tek alternatifiydi, ancak halen gerçekleşmedi.” (59) “Ülke içindeki pro­letaryanın” büyük kısmı, bunun doğru olduğunu bili­yor, ancak “başat azınlık” bunu fark edemedi ve gere­ken yaratıcı yanıtı veremedi. Daha da kötüsü, ülke dışında bir proletarya toplanıyor, bu kez duvarların içinde ve ötesinde, ve bunlar hem komünist hem de faşist olup şiddet yanlısı aşinalar. Bunlar, kendi sahte idollerine eşit bir tapınmayla bağlılar ve onlar için ibadet ediyorlar.

Toynbee, bu zor durumun geçmişte nasıl çözüldü­ğünü biliyor. Helen dünyasında, Romalı başat azınlık, sınırları içinde düzeni sürdürmek için şiddet içeren yollara başvurdular, onlar dışındaki barbarlara savaş açtılar, bir imparatorluk kurdular. Ancak, Toynbee’ye göre, böylesi bir imparatorluk veya “evrensel devlet,” tebrik edilmesi gereken bir şey değildi. Bu, “başat bir azınlığın toplanmasıydı; medeniyetin karşılaştığı so­runlara yönelik tam da yaratıcı bir yanıt olarak görü­lemezdi ve iç ve dış proleterlerin elinde olası bir “he­zimet” olmaya mahkumdu. (60) Çağdaş dünyaya yönelik ders ise netti. 1938 yılı itibariyle, Toynbee, hal­ihazırda yaşanan Belalar Zamanı ’nın, yeni bir “evren­sel devlet” kurulmasına yol açabileceği konusunda hal­ka yönelik uyanlarda bulunuyordu. “Kolektif güvenliğin başarısını sağlayamazsak,” demişti o yılın Mart ayında Chatham House’taki bir topluluğa yaptığı konuşmada,” bu durumda dünya siyasi olarak birleşe­cek, ama banşçıl bir anlaşma olmayacak bu; bazı güçlü ülkeler veya ülkeler grubu tarafından askeri bir fetih şeklinde eski güç yöntemleriyle olacak.” (61) Ve İngi­liz imparatorluğunun bu süreçte galip gelmesi mümkün değildi Toynbee’ye göre; keza “anarşik bir dünyada herkesin herkesle mücadele ettiği bir ortamda birden fazla raundda hayatta kalması mümkün değildi.” (62)

Nazizm’in mağlubiyeti, Toynbee’nin, dünyanın kı­sa süre içerisinde ya anlaşmayla ya da daha muhtemel güçle birleştirileceğine dair kanısını değiştirmek konusunda fazla bir etkide bulunmadı. Bu savaş son­rası ortamda, dünyanın ekonomik ve kültürel olarak birleştiği, bundan sonra da siyasi birleşmenin gelmesi gerektiği noktasının üzerinden gitmeye devam etti. (63) Ancak, bu düşünce yapısı, iki kritik noktada de­ğişti. Öncelikle, Avrupalıların şimdilerde bu büyük girişimde anlamlı bir rol oynayabilecekleri konusun­da kuşkulara kapılmıştı. 1946 gibi erken bir tarihte, Toynbee, ABD ve Sovyetler Birliği’nin yeni “dev devletlerinin”, şimdilerde sözü dinlenen yegane dev­letler olduğunu söylüyordu dinleyicilere. Bu devletler, Britanya ve Fransa’yı gölgeleri altında bırakmışlardı, keza bu yükselen ulus-devletler, dört yüz yıl önce Ve­nedik, Floransa, Gent ve Brüges gibi şehir devletlerini de gölgede bırakmışlardı. (64) Toynbee’nin Uluslara­rası İlişkiler’de iddia ettiğine göre, ABD ve SSCB, şimdilerde tıpkı Roma ve Kartaca gibi, birbirleriyle karşı karşıya kalmışlardı ve “hayatta kalan bir Büyük Güc’ün geriye kalan son rakibi yere serdiği ve fetih yoluyla dünyaya barışı getirdiği” bir savaş ortamını bekliyorlardı. (65) Bu sebepten ve başka sebeplerden ötürü, Toynbee, günümüzdeki Belalar Çağı’nın sorun­larına verilecek doğru yanıtların siyasette değil, dinde olduğu konusunda görüş birliğine varmıştı. Toynbee’nin düşüncesinin bu boyutu karmaşıktır ve çeliş­kili olmaya devam etmektedir. Kendisi, klasik bir Anglikan olarak yetişmiş, ancak 10’lu yaşlarında inancını yitirmiş ve 20’li yaşları ile 30’larm başında agnostik olarak kalmıştır. 1930’ların başında ise, kişi­sel ve kamusal koşullar gereği, perspektifinde bir de­ğişim yaşamıştır. Evliliğinde sorunlar ortaya çıkmış, bir tarihçi olan Eileen Power ile bir ilişki yaşamayı denemiş, herhangi bir ilişki başlamamasına rağmen daha sonraları bunun pişmanlığını yaşamıştır. (67) Karısı Rosalind kendi ateist ailesine karşı isyan etti­ğinde ise, yeni gerilim noktaları ortaya çıkmış, 1932 yılında Roman Katolikliğine geçmiş ve “Katolik ger­çekliğini savunmaya” karar verdi. (68) Toynbee o ka­dar uzak bir noktaya gitmeyecekti, ancak kendi inanç­larını yeniden değerlendirmeye başladı, en tercih ettiği siyasi çözümlerin artık işe yaramadığını giderek daha çok fark eder hale geldi. Seküler toplumları eleş­tirirken giderek daha çok dini kavramlara başvurmaya başladı; 1930’ların başında söylemi giderek daha din içerikli hale geldi; günahtan, putperestlikten, kurtu­luştan söz etmeye başladı.

1939 yılının çifte felaketleri savaşın patlak vermesi ve en büyük oğlu Anthony’nin intiharıToynbee’yi Hıristiyanlığın kabulü noktasına oldukça yak­laştırdı ama Rosalind’in istediği gibi Roma Katolikliği’ne değil.(69) 1940 yılında Burge’yi oku­yunca ise (“Hıristiyanlık ve Medeniyet”) kritik bir dö­nemece erişmiş oldu. İlk başta Gibbon’a, Hıristiyanlı­ğı Helen medeniyetini “yıkan unsur” olarak ele aldığı için saldırdı; Hıristiyanlığın çöküşünün sebeplerinin çok daha derinde, İ.Ö. 5.yüzyılda ve siyasi teorinin doğduğu dönemlerde olduğunu iddia etti; bireyin dev­let karşısındaki yükümlülüklerine odaklandı. (70) Toynbee, aynı zamanda, “evrensel devletlerin” yıkın­tılarından ortaya çıkan “evrensel dinlerin”, (tıpkı Hı­ristiyanlığın Roma imparatorluğundan ortaya çıkması gibi) medeniyetlerin entelektüel miraslarının koruyu­cusu olduğu ve kendi içlerinde koruduklarını sonraki medeniyet kuşaklarına aktardıkları yönündeki ilk dö­nem tezini reddetti.(71) Artık, Toynbee şuna inanı­yordu: medeniyetler, “dinin hizmetçileridir” ve “tarih­sel işlevleri”, çöküşleriyle birlikte, “her zaman için daha derin bir dini öngörünün ortaya çıkmasına dair ilerlemeci bir sürecin atlama taşlan” olmalarıdır.(72) Batı medeniyetlerinin çöküşü, eğer gerçekleşirse, ma­temi tutulacak bir şey değildir: Batı, dünyayı bir araya getirmiştir, tıpkı Roma imparatorluğunun daha önce yaptığı gibi ve artık Hıristiyanlık yayılabilirdi. (73)

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Toynbee, bir Angli­kan olarak ibadetini yapmıştı, ancak Hıristiyanlığın Or­todoks yorumlarından da uzallaşmıştı. Ortada üç etmen vardı: (1) yavaş yavaş ilerleyen inancı (bunu 1930’lardan beri koruyordu ve bunu. Tanrı’ya giden birçok yol olduğu ve Hıristiyan yolunun da bunlardan sadece biri olduğu şeklinde yorumlıyordu)(74). (2) 1942 yılında Rosalind ile evliliğinin bitmesi, ki bu da Roma Kato­likliği’ne geçiş yolunu kapatmış oldu. (3) İkincisiyle bağlantılı: oğlu hakkındaki üzüntüsü ve Rosalind’e dair duygularıyla başa çıkabilmek için Toynbee psikoterapi sürecinden geçti, bu sırada da C.G. Jung’un çalışmala­rını inceleme fırsatı buldu. (75) Jung’un fikirleri, Toynbee’nin daha erken dönemde Platon, Bergson ve diğer­leriyle kesişen yollarıyla uyumluydu. Jung’un “arketipleri” sayesinde, “yüksek dinler” olarak nitelen­dirdiği şeyin farklı boyutları hakkında düşüncelerini örgütlemenin bir yolunu bulmuş oldu.Araştırma’nın son ciltlerinde ve Gifford Okumaları dizisinde (“Bir Tarihçinin Dine Yaklaşımı” olarak yayımlanmıştır), Toynbee’nin iddiası şuydu: çağdaş dünyanın önde ge­len dört “yüksek dini” olan Hıristiyanlık, Hinduizm, İslam ve Mahayana Budizm, aynı amaca farklı yollar­dan gidiyordu: Allah Aşkı. (76)Hepsi, erken dönem din düşünceleri konusunda ilerlemeleri temsil ediyor­du, çünkü insanoğlunu doğadan ve kendinden alıp Tanrı’ya yakınlaştırmalardı. Ve tümüne de çağdaş dünyada ihtiyaç duyuluyordu, keza sadece bu yüksek dinler, insanları diğer insan yapımı putlara (mantık, bilim veya modem egemen devlet gibi) tapmaktan alıkoyabilirdi. Bir diğer deyişle, “Belalar Çağı”, tari­hin bize yüksek dinler konusunda söylediklerinin ka­bulünü gerektirmektedir: her bir dinin siyasi söylem­lerin ötesine geçmesi ve medeniyeti daha üst bir aşamaya çıkarması. Araştırma ve diğer birçok kitap, makale, okuma ve konuşmada, Toynbee, insanoğlu­nun materyalizmden, eşitsizlikten, bölgesel çatışma­lardan ve nükleer yok ediş tehdidinden (keza bir dev­letin evrensel imparatorluk arayışlarında bu aşamalar söz konusu olabilmektedir) azade olması için “ruhani bir devrim”önermekteydi.

SONUÇ:

İnsan ırkı, elde ettiği’ teknolojik hüner sa­yesinde, taahhüt edilmiş evrensel soykırım ile tek bir aile olarak yaşamayı öğrenmek arasında bir tercih yapmak zorundadır artık. Toynbee, bugün artık göz­den düşmüştür en azından uluslararası ilişkiler ko­nusunda çalışan akademisyenler arasında. Bu ilgi noksanlığının ardında iyi sebepler bulunmaktadır ve kötü sebepler de… Yazdıkları sıkıcıydı, aşırı süslüydü, genellikle de iyi bir editörün elinden çıkmamış olur­du. Çok fazla ve çok hızlı yazardı. Teorilerini genel­likle net olmayan bir şekilde ifade ederdi; kinaye veya alegori kullanırdı. Onları anlamak, klasikleri, İncil’i ve diğer büyük din kitaplarını, Bergson’u ve Jung’u bilmeyi gerektirirdi.

Foreign Affairs ve International Affairs’te yayımlanan denemelerinin yanı sıra -ki bunlar net, direkt ve anlaşılırdı- Toynbee’nin çalışmalarının geri kalanının büyük bölümü, ilgi çekici değildi; bazıları insanı hiç tatmin etmezdi. Toynbee, ulus lararası ilişkilerin akademik düzlemine ciddi katlılarda bulundu; daha sonraki kuramcıların (örneğin Martin Wight) (79) ve Orta Doğu araştırmaları yapan bazı tartışmalı yazarların (80) düşüncelerini şekillendirdi ve tarihte kalıcı bir etki bıraktı – özellikle de Amerika’da. (81) Ancak, son kertede, Toynbee’nin politika ve uygulama konusundaki kamusal tartışmalara olan katkısı, en uzun erimli olanıydı.

Toynbee’nin bir tarihçi veya kuramcı olarak gözden düşme sebebi ne olursa olsun, kendisi güncel gelişmeleri çok iyi okurdu. 1930′ lu yılların sonunda yayımlanmış makaleleri ise, oldukça etkileyicidir: “Münih’ten sonra: dünyanın görünümü” ve “tarihte bir dönüm noktası” Avrupa’daki güç dengesinin dokunaklı açıklamalarıdır. (82) Toynbee’nin liberalizme yönelik ütopik inancı, Carr’ın totaliter realizminden baskın gelmişti; Hitler’e direnmek, ahlaki ve stratejik olarak tercih edilir bir amaçtı. (83) Toynbee’nin Avrupa emperyalizminin adaletsizlikleri hakkındaki görüşleri -ve Batı’nın “geri kalanlar” üzerindeki geniş etkisi- şimdilerde kapsamlı bir şekilde kabul ediliyor. Ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir dünya devleti kurulacağına dair öngörüsü gerçekleşmezken, ABD ve Sovyetler Birliği’nin dünya siyasetindeki en nüfuzlu güçler olarak Britanya ve diğer Batı Avrupalı devletlerden üstün çıkması konusundaki tahmini de, oldukça kurnazca ve öngörülüydü. (84) Toynbee, genellikle cesur, insancıl biri olarak takdiri hak ediyor; kendisi Yirminci Yüzyıl’ın Belalar Çağı’nı oldukça doğru yorumlamıştır. Her zaman haklı değildir ve yöntemleri, taklit girişimlerini reddeder. Ancak, özellikle International Affairs’ın sayfalarında, bu alanın akademisyenleri tarafından kamu tartışmalarının etkilenmesi ve bilgilendirilmesi için neler yapılabileceğini ve nelerin yapılması gerektiğini göstermiştir. (Chathamhouse)

Dipnotlar

  1. 1

    See esp. Andrea Bosco and Cornelia Navari, eds, Chatham House and British foreign policy, 1919–1945: the Royal Institute of International Affairs in the inter-war period (London: Lothian Foundation Press, 1994); and, notoriously, Elie Kedourie, ‘The Chatham House version’, in his The Chatham House version and other essays (Hanover and London: Brandeis University Press and University Press of New England, 1984; first publ. 1970), pp. 351–94.

  2. 2

    Toynbee handed over the postwar volumes first to Coral Bell and then to others, including Geoffrey Barraclough, in the early 1950s, though he continued to work on those on the war years. The last of these was published in 1958.

  3. 3

    Arnold J. Toynbee, A study of history, 12 vols (London: Oxford University Press, 1934–61).

  4. 4

    See W. H. McNeill, Arnold J. Toynbee: a life (New York: Oxford University Press, 1989); and, for a full list of his work, S. Fiona Morton, ed., A bibliography of Arnold J. Toynbee (Oxford: Oxford University Press, 1980).

  5. 5

    There is controversy about this episode. See esp. W. H. McNeill, ‘Toynbee revisited’, in Wm Roger Louis, ed., Adventures with Britannia: personalities, politics and culture in Britain (Austin, TX: University of Texas Press, 1996), p. 177.

  6. 6

    See Kedourie, ‘The Chatham House version’.

  7. 7

    McNeill, Arnold J. Toynbee, p. 172. Toynbee’s recollections of the interview were typed up and passed on to the then Foreign Secretary, Anthony Eden. See the transcript, dated 13 March 1936, in Toynbee MS 76, Bodleian Library, Oxford.

  8. 8

    Carr, review of Toynbee, Survey of International Affairs, 1935 in International Affairs 16: 2, 1937, p. 28ya.

  9. 9

    E. H. Carr, The twenty years’ crisis: an introduction to the study of international relations, 1st edn (London: Macmillan, 1939), pp. 53, 82n. 2, 100–101, 103, 142.

  10. 10

    Toynbee replied at length to his many critics in A study of history, vol. 12 (London: Oxford University Press, 1961), but his peers were unconvinced. Among today’s historians, as Michael Lang recently observed, Toynbee is ‘regarded like an embarrassing uncle at a house party’: ‘Globalization and global history in Toynbee’, Journal of World History 22: 4, 2011, pp. 747–83.

  11. 11

    Maurice Cowling, Religion and the public doctrine in modern England, I (Cambridge: Cambridge University Press, 1980), p. 20. On Toynbee’s ‘laws’, see Pieter Geyl, ‘Toynbee’s system of civilizations’, in M. F. Ashley Montagu, ed., Toynbee and history: critical essays and reviews (Boston, MA: Porter Sargent, 1956), pp. 39–72.

  12. 12

    See, for example, Wayne Eltree, ‘Toynbee’s treatment of Chinese history’, in Montagu, ed., Toynbee and history, pp. 243–72.

  13. 13

    Ian Hall, ‘The “Toynbee convector”: the rise and fall of Arnold J. Toynbee’s anti-imperial mission to the West’, The European Legacy 17: 4, 2012, pp. 455–69.

  14. 14

    For a representative review, see Geoffrey Hudson, ‘Professor Toynbee and Western civilisation’, The Criterion, xv, October 1935–July 1936, collected edn (London: Faber & Faber, 1967), pp. 441–54.

  15. 15

    Ian Hall, Dilemmas of decline: British intellectuals and world politics, 1945–75 (Berkeley, CA: University of California Press, 2012), pp. 131–51.

  16. 16

    Douglas Jerrold, The lie about the West: a response to Professor Toynbee’s challenge (London: J. M. Dent & Sons, 1954).

  17. 17

    A. J. P. Taylor, ‘Much learning … ‘, in Montagu, ed., Toynbee and history, p. 117. See also Hugh Trevor-Roper, ‘Testing the Toynbee system’, in Montagu, ed., Toynbee and history, pp. 122–4.

  18. 18

    This neglect has begun to be addressed. See, for example, Luca G. Castellin’s Ascesa e decline delle civiltà: La teoria delle macro-trasformazioni politiche di Arnold J. Toynbee (Milan: Vita e Pensiero, 2010) and Cornelia Navari, ‘Toynbee, decline and civilization’, in her Public intellectuals and international affairs: essays on public thinkers and political projects (Dordrecht: Republic of Letters, 2012), pp. 113–36.

  19. 19

    See Henry Kissinger, ‘The meaning of history: reflections on Spengler, Toynbee and Kant’, unpublished undergraduate honours thesis, Harvard University, 1950; Hans J. Morgenthau, ‘Toynbee and the historical imagination’, Encounter 4: 3, 1955, pp. 70–76; Kenneth Thompson, Toynbee’s philosophy of world history and politics (Baton Rouge and London: Louisiana State University Press, 1985); also Martin Wight, Systems of states, ed. Hedley Bull (Leicester: Leicester University Press, 1977); Hedley Bull and Adam Watson, eds, The expansion of international society (Oxford: Clarendon Press, 1984). Toynbee still has a particularly strong following in Japan. See Jacob Kovalio, ‘A. J. Toynbee and Japan’, in Kovalio, ed., Japan in focus (Toronto: CAPTUS Press and York University Publications, 1994), pp. 301–312.

  20. 20

    Toynbee, A study of history, vol. 12, p. 577. See also ‘Three Greek educations’, in Arnold J. Toynbee, Experiences (London: Oxford University Press, 1969), pp. 10–45.

  21. 21

    Toynbee, Experiences, pp. 66–71.

  22. 22

    Toynbee, Experiences, pp. 38–40. For a discussion of this episode and its significance, see McNeill, ‘Toynbee revisited’, p. 177.

  23. 23

    See Richard Clogg, Politics and the academy: Arnold Toynbee and the Koraes chair (London and New York: Routledge, 1986).

  24. 24

    Lang, ‘Globalization and global history in Toynbee’, pp. 750–55. See also Henri Bergson, Creative evolution, trans. Arthur Mitchell (Mineola, NY: Dover, 1998; first publ. 1911); J. C. Smuts, Meaning and holism, 3rd edn (London: Macmillan, 1936).

  25. 25

    See Toynbee, Nationality and the war (London and Toronto: Dent, 1915), p. 6. For a later iteration of this argument, see Toynbee, ‘Economics versus politics’, The Listener 4: 95, 1930, pp. 824–5.

  26. 26

    Toynbee, Experiences, p. 75.

  27. 27

    Roland N. Stromberg notes that from the mid-1920s to 1939, Toynbee established the habit of finishing the Survey for the previous year by June of the next, then handing over the copy-editing and proofs to his assistant, Veronica Boulter, so that he could write the Study from July to November: ‘A study of history and a world at war: Toynbee’s two great enterprises’, in C. T. McIntire and Marvin Perry, eds, Toynbee reappraisals (Toronto: University of Toronto Press, 1989), p. 141.

  28. 28

    See the opening epigraphs in Arnold J. Toynbee, Survey of international affairs, 1920–1923 (London: Oxford University Press, 1927).

  29. 29

    Toynbee, Survey of international affairs, 1920–1923, pp. 61–4.

  30. 30

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 5.

  31. 31

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 27.

  32. 32

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 17–50.

  33. 33

    Here Toynbee took his cue especially from Edward Freeman, whose Historical essays he once called, in correspondence, ‘one of the greatest historical books of the world’ (Toynbee to Darbishire, 19 Aug. 1912, Toynbee MS 80).

  34. 34

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 172–7.

  35. 35

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 207–49.

  36. 36

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 250–71.

  37. 37

    See e.g. Toynbee’s unpublished essay, ‘What the historian does’, read to an undergraduate club in the academic year 1910–11, Toynbee MS 1, p. 6. He was still reading Bergson in the 1920s: see Toynbee to Darbishire, 23 Sept. 1925, Toynbee MS 80.

  38. 38

    See Bergson, Creative evolution and The two sources of morality and religion, trans. R. A. Audra and C. Brereton (Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press, 1986).

  39. 39

    Toynbee to Darbishire, 17 May 1911, Toynbee MS 80.

  40. 40

    A lengthy discussion of examples of these individuals takes up the second half of vol. 3 of A study of history. See esp. pp. 217–376.

  41. 41

    In 1918, Toynbee had considered writing ‘a short history of Greece, and a much longer history of how Rome destroyed the world’, specifically to recount his understanding of the causes and consequences of the Great War in parables, noting: ‘I believe that one can put one’s experience of the war best in parables’ (Toynbee to Darbishire, 5 May 1918, Toynbee MS 80).

  42. 42

    Toynbee, A study of history, vol. 5, p. 16.

  43. 43

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 53.

  44. 44

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 137.

  45. 45

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 86–7.

  46. 46

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 89.

  47. 47

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 92–129.

  48. 48

    Toynbee, Democracy in the atomic age, the Dyason Lectures 1956 (London: Oxford University Press, 1957), p. 39.

  49. 49

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 35–193.

  50. 50

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 194–319.

  51. 51

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 376–568.

  52. 52

    The one exception to this rule was the Survey for 1928, which contained an extraordinary paean of praise for the Pact of Paris.

  53. 53

    Toynbee, Survey of international affairs, 1930, pp. v–vi.

  54. 54

    Toynbee, Survey of international affairs, 1930, p. 10.

  55. 55

    Toynbee, Survey of international affairs, 1931, p. 1.

  56. 56

    Toynbee, Survey of international affairs, 1933, pp. 4, 111.

  57. 57

    Toynbee, Survey of international affairs, 1935, vol. 2, p. 1.

  58. 58

    Arnold J. Toynbee, ‘Historical parallels to current international problems’, International Affairs 10: 4, 1931, pp. 479–92.

  59. 59

    Arnold J. Toynbee, ‘The trend of international affairs since the war’, International Affairs 10: 6, 1931, p. 806. See also hisEconomics and politics in international life, Montague Burton Foundation Lecture 1930 (Nottingham: University College, 1930).

  60. 60

    On the dynamics of ‘rally-and-rout’, see Toynbee, A study of history, vol. 6.

  61. 61

    Arnold J. Toynbee, ‘The issues in British foreign policy’, International Affairs 27: 3, 1938, p. 317.

  62. 62

    Toynbee, ‘The issues in British foreign policy’, p. 318.

  63. 63

    Arnold J. Toynbee, Civilization on trial (London: Oxford University Press, 1946), pp. 91, 158. See also ‘The unification of the world and the change in historical perspective’, History 33: 117–18, 1948, pp. 1–28.

  64. 64

    Arnold J. Toynbee, ‘The virtue of the middle way’, The Listener 36: 931, 1946, p. 661.

  65. 65

    Arnold J. Toynbee, ‘The international outlook’, International Affairs 23: 4, 1947, p. 464.

  66. 66

    For a good but terse treatment of the subject, see Christian Peper, ‘Toynbee: an historian’s conscience’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, pp. 50–62.

  67. 67

    McNeill, Arnold J. Toynbee, pp. 141–3.

  68. 68

    William H. McNeill, ‘Some unresolved questions’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, p. 43.

  69. 69

    See the reference to Toynbee’s ‘public anxiety and private grief’ in the Preface to A study of history, vol. 4, p. viii, as well as his references to St Augustine’s City of God on p. ix. For context, see McIntire, ‘Toynbee’s philosophy of history: his Christian period’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, pp. 66–71.

  70. 70

    Arnold J. Toynbee, Christianity and civilisation, Burge Memorial Lecture (London: Student Christian Movement Press, 1940), pp. 8–11.

  71. 71

    On the role of Christianity in bridging Hellenic and western society, see Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 56–7. For one intriguing take on this supposed phenomenon, see Walter M. Miller Jr’s extraordinary novel A canticle for Leibowitz (New York: Eos, 2006; first publ. 1959).

  72. 72

    Toynbee, Christianity and civilisation, pp. 14, 23.

  73. 73

    Toynbee, Christianity and civilisation, p. 23.

  74. 74

    See Peper, ‘Toynbee: an historian’s conscience’, p. 53.

  75. 75

    For an account of what Toynbee took from Jung, see Arnold J. Toynbee, ‘The value of C. G. Jung’s work for historians’, Journal of Analytical Psychology 1: 2, 1956, pp. 193–4.

  76. 76

    See esp. Toynbee, A study of history, vol. 7, and Arnold J. Toynbee, An historian’s approach to religion (London: Oxford University Press, 1956).

  77. 77

    Arnold J. Toynbee, America and the world revolution (London: Oxford University Press, 1962), pp. 75–7.

  78. 78

    Toynbee, A study of history, vol. 12, p. 579.

  79. 79

    Ian Hall, ‘Challenge and response: the lasting engagement of Arnold J. Toynbee and Martin Wight’, International Relations 17: 3, 2003, pp. 389–404.

  80. 80

    On Toynbee’s influence, see Albert Hourani, The emergence of the modern Middle East (Berkeley and Los Angeles, CA: University of California Press, 1981).

  81. 81

    Toynbee was particularly important for scholars like W. H. McNeill, whose The rise of the West: a history of the human community(Chicago: University of Chicago Press, 2009) continues to appeal, 50 years after its original publication in 1964.

  82. 82

    Arnold J. Toynbee, ‘After Munich: the world outlook’, International Affairs 18: 1, 1939, pp. 1–28; ‘A turning point in history’, Foreign Affairs 17: 2, 1939, pp. 305–20.

  83. 83

    E. H. Carr, The Soviet impact on the western world (New York: Macmillan, 1947).

  84. 84

    Arnold J. Toynbee, ‘The international outlook’, International Affairs 23: 4, October 1947, pp. 463–76.

 Kaynak: http://www.chathamhouse.org/publications/ia/archive/view/196607
Pdf ve metin: http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1468-2346.12093/full
http://www.chathamhouse.org/sites/default/files/public/International%20Affairs/2014/90_1/INTA90_1_02_Hall.pdf
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

“BEYAZ YAHUDİLER” ile “SİYAH YAHUDİLER”


Çin Radyosu Ve Bianet

ETYOBYA, İMALAT MERKEZİ OLMA YOLUNDA

YENİ ETYOBYA’NIN ARKASINDA İSRAİL VE ÇİN OLACAK

Etyopya, Çin yatırımlarının desteğiyle Afrika’nın imalat merkezi olmaya çalışıyor. Çinli şirketler, aldıkları işçileri eğitmekle işe başlıyor. Andrew Moody ve Whang Chao, 27 Ocak günü China Daily gazetesinde, Etyopya’daki Huajian ayakkabı fabrikasından izlenimlerini yazdılar. Yazı şu sözlerle başlıyor: “Modem, pırıl pırıl bir tesis, tüm personel düzgün üniformalar içinde; bu Shenzhen veya Guangzhou’da bir kamu üretim tesisi olabilir. Ama değil. Huajian ayakkabı fabrikası, Addis Ababa’nın merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzakta yer alıyor…”

3 bin işçi istihdam eden Huajian, sadece bir fabrika olmanın ötesinde anlam taşıyor. Afrika Boynuzu üzerine yer alan ve Afrika’nın en önemli ekonomilerinden biri olan Etyopya’daki bu yatırım, devrim niteliğinde yatırımlar zincirinin başlangıcı olabilir.

Afrika için model olabilir

Etyopya hükümetinin desteklediği Çin yatırımlarıyla, Etyopya’nın tarıma bağımlı bir ekonomi olmaktan kurtulup, imalat ekonomisi haline gelmesi umuluyor. Tarım Etyopya milli gelirinin yüzde 43′ünü, imalat ise sadece yüzde 4′ünü oluşturmaktadır. Bu dönüşüm başarılı olursa, Afrika’nın geri kalanı için bir model olabileceği düşünülüyor. Böylece Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Kamboçya ve Çin’den başka yatırımların, çok uluslu şirketlerin bölgeye çekilebileceği belirtiliyor. Yüzde 50 ile dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden biri olan Etyopya’da imalat sektörünün gelişmesi, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayabilir!

“Batı artık yapamaz, Çin yapıyor”

Çin merkezli Huajian Grubu, Çin Afrika Kalkınma Fonu ile birlikte 2,5 milyar dolarlık yatırım planladı. Plana göre beş yıl içinde 100 bin istihdam yaratacak büyük bir ayakkabı üretim üssü oluşturulacak ve yılda ortalama 4 milyar dolarlık ayakkabı ihraç edilecek. Şirket, Coach, Clarks ve Guess gibi önde gelen markalar için ayakkabı üretiyor.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su ve eski başkan yardımcısı Helen Hai’nin, fabrikanın kurulmasında önemli rolü oldu. Helen Hai, Çin’in 20 yıldır “dünyanın üretim atölyesi”olmasının, bu alanda Çin’e karşılaştırmalı üstünlük sağladığını vurguluyor. Batı’da Çin’in yüksek işgücü maliyetleri nedeniyle imalat sektöründe gerilediği söyleniyor. Ancak Afrika gibi alanlar, Çin şirketleri için yeni kaldıraç olabilir.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su Helen Hai, “İmalat avantajı, Çin’e Batı’dan gelmişti. Batı artık bu tür girişimleri yapamaz. Şimdi Çin, teknolojisini ve birikimini, buralardaki rekabetçi işgücü maliyeti ile birleştirecek” diyor. Çin’de üretim maliyeti yüzde 22 iken Etyopya’da yüzde 2. Ancak lojistik yüzde 2′den yüzde 8′e yükseliyor. Helen Hai, “Lojistik maliyetleri, Afrika’da iş yaparken karşılaşılan en büyük sorun” diyor.

“Afrika halkına armağan”

Çin, bölgede altyapı eksikliğinin giderilmesi için de son on yıldır önemli katkılarda bulundu. Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan China Çommunications Construction, 2004 yılında tamamlanan 100 milyon dolarlık bir ring yol projesi de dahil olmak üzere, Addis Ababa’da birçok otoyol inşa etti. Yine Addis Ababa ile Adama kenti arasında 80 kilometrelik yol inşasıyla ilgili 612 milyon dolarlık bir başka proje de devam ediyor. Yakın zamanda duyurulan 250 milyon dolarlık bir başka proje, Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanı’nm genişletilmesiyle ilgili. Proje, Çin Exim Bank kredisiyle finanse edilecek.

Çin’in Afrika ile derinleşen ilişkisinin bir başka sembolü, Çin hükümeti tarafından “Afrika halkına armağan” edilen pırıl pırıl yeni Afrika Birliği merkez binasıdır. Bina 124 milyon dolara maloldu.

Çin ile Etyopya arasındaki ticaret geçen on yılda 25 kat arttı ve 2012′yılında 1,8 milyar dolara yükseldi. Ancak Çin’in ihracatı 1,5 milyar dolar iken Etyopya’nm ihracatı 300 milyon dolar. İki ülke arasındaki ticaretin 2015 yılına kadar 3 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Addis Ababa Milenyum Salonu’nda 2013 Aralık’ında düzenlenen Çin-Afrika Mal, Teknoloji ve Hizmet Fuarı’na 150′den fazla Çinli şirket katıldı. Fuar, iki ülke arasında planlanan ilişkilerde bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, bu yılın başlarında Addis Ababa ziyareti sırasında Etyopya ile özellikle tarım ürünleri ve tekstil alanlarında ticari ilişkileri derinleştirmek istediklerini söyledi. Wang Yi, yurtdışında işlerini genişletmek isteyen Çinli tekstil ve tarım şirketleri için Afrika’nın en uygun yer olduğunu; Çinli şirketlerin kendi sanayileşme sürecini hızlandırırken Afrika’ya yardım edeceklerini belirtti. Addis Ababa Çin Büyükelçiliği, Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, özellikle düşük maliyetli makine üretiminde ve yüksek mühendislik gibi alanlarda, Çin’in Batı ülkeleri karşısında üstünlükleri olduğunu belirtiyor. Çin’in Etyopya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynadığını belirten Qin, Etyopya ilişkilerinin, Batı’nın suçlamalarını yalanladığına dikkat çekiyor. Batı medyası, devamlı olarak, Çin’in Afrika’nın kaynaklarına göz diktiğini, yeni bir sömürgeci güç olduğunu işliyor. Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, Etyopya’nın doğal kaynak zengini bir ülke olmadığına dikkat çekiyor.

“Siyasi olarak önemli”

Addis Ababa Üniversitesi ekonomi profesörü Alemayehu Geda, 80 milyondan fazla nüfusuyla Etyopya’nın, Afrika’nın ikinci en kalabalık ülkesi olduğunu ve siyasi olarak önemli olduğunu belirterek şöyle konuşuyor; “Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir. Çinli şirketlerin inşa ettiği elektrikli demiryolu gibi altyapı tesisleri, diğer ülke liderleri için de cezbedici olacaktır.”

Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir.

Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden öğretim görevlisi Fana Gabresenbet, Çin’in Etyopya ya da Afrika’da bir sömürgeci güç olarak hareket etmediğini, ancak siyasi etki yaratmak istediğini düşünüyor. Fana Gabresenbet, şöyle konuşuyor: “Biz petrole ve değerli doğal kaynaklara sahip değiliz. Ancak Etyopya, Sudan’daki siyasi süreç açısından potansiyel olarak önemli bir ülkedir.”

En büyük çelik şirketi, faaliyete başladı

Spiral çelik ve diğer çelik ürünleri yapan Eastern Steel, ülkeye gelen son Çin şirketlerinden biri. Doğu Sanayi Bölgesi’nde 8 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan fabrikada Ekim ayında faaliyet başladı. Eastern Steel, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesiyle, Etyopya’daki en büyük çelik şirketi. Şirket, aralık ayında 108 işçi aldı, 50 Çinli personelle eğitime başladı. Eastern Steel, Çinli inşaat şirketlerine malzeme sağlayacak. 42 yaşındaki Genel Müdür Miao Wenwei, Etyopya’da kaliteli çeliğe ihtiyaç olduğunu söylüyor. Miao şöyle konuşuyor: “Emek ucuz. Çin’de yevmiye 160 yuan ile 200 yuan arasında. Burada ise 20 yuan.”

11 fabrikanın bulunduğu Doğu Sanayi Bölgesi, Çin yatırımları için bir cazibe merkezi oldu. Bölge, Afrika’da kendi türünün en büyük sanayi parklarından biri. Park, Çin Etyopya hükümetinin ortak projesi ama Jiangsu merkezli Jiangsu Qiyuan Grubu tarafından geliştirildi ve işletiliyor.

Unilever de geldi

Bölge sadece Çinli şirketlere yönelik değil. İngiltere-Hollanda ortaklığı Unilever, 5 bin metrekarelik alanda kurduğu şampuan fabrikasını Haziran ayında açmaya hazırlanıyor. Bir Vietnam tekstil şirketi de bölgede üslenmek için hazırlık yapıyor. Site Müdür Yardımcısı Lu Qixin, 80 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını söylüyor. Çin Ticaret Bakanlığı’ndan sübvansiyon almak istediklerini belirten Lu, siteyi geliştirmek için beş yıldızlı otel, ona bitişik konutlar ve perakende geliştirme kompleksi planladıklarını belirtiyor. Ek projeyi, 2017 yılında tamamlamayı planlıyorlar.

“Sanayi merdivenin alt basamakları”

Sun Guoqiang, CGC Yurtdışı İnşaat Grubu Genel Müdürü. 15 yılı aşkın süredir Etyopya’da yaşıyor. Şirketin Etyopya’da sondaj ve yol yapım projelerinde oldukça büyük bir ağırlığı var. Sun, Afrika’da hâlâ bol inşaat projesi olmasına rağmen, şirketinin 510 yıl içinde başka alanlara yöneleceğini belirtiyor. Zira inşaat, sanayi merdivenin alt basamaklarıdır. Sun, “Biz inşaat işlerinin yanısıra üretim, tarım, su temini ve rüzgar enerjisi gibi alanlara yönelmeye başladık ve inşaat işlerini yerel şirketlere bırakacağız” diyor.

Falaşalar: İsrailin Öteki Yahudileri

Falaşalar, 1970lerden bu yana Etiyopyadan İsraile göç eden siyah Yahudiler. Ama orada da mutsuzlar:

“Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Şimdi laikim.”

Falaşalar, EtiyopyalI Yahudiler. Falaşa, Amhara dilinde ” yaban ” gibi bir anlama geldiği için kendilerini Beta İsrael (İsrail Evi) olarak adlandırmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu topluluğun yaşadıkları, Etiyopya’daki “falaşalık”larımn İsrail’de de sürdüğünü gösteriyor ve modern İsrail’deki “ırk sorunu”na dikkat çekiyor.

Falaşalar ‘ın kökeni

Falaşalar binlerce yıldır, Yahudi dünyasından habersiz şekilde, Etiyopya’nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşadılar. Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Kral Süleyman ile Şiba Kraliçesi’nin (bizde Saba melikesi Belkıs olarak bilinir) oğulları olan Menelik I’e dayandıranı. Falaşalar ı ilk “keşfeden”, 1862′de bölgeyi ziyaret eden, Sorbonne Üniversitesi profesörü Joseph Halevi olmuştur . Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıydı. Ancak, cemaatin diasporaya tanıtılması için, 1920′lerde Siyonist hareketle bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu. Dr. Jacques Faitlovitch’i beklemek gerekecekti.

Bu ilgiye rağmen, Falaşalar’ın Yahudi sayılıp, sayılmayacağı (dolayısıyla meşhur Geri Dönüş Yasası’ndan yararlanıp, yararlanamayacakları) uzun süre tartışma konusu olarak kaldı. Yahudi olmadıklarına dini gerekçe aranacaksa çok fazla uğraşmaya lüzum kalmayacaktır. Falaşalar Torah’tan habersizdirler. Eski Ahit’in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanırlar ve bu kitap da İbranice değil, Etiyopya’nin klasik dili olan Ge’ez dilinde yazılmıştır. 1973 Sefardi Hahambaşı Ovadia Yosefin, Falaşalar ‘ın da Yahudi olduğunu kabul etmiş olması ve 1989 tarihli Yüksek Mahkeme kararı bile pek çok kişiyi hala ikna edememiş durumda. Öyle ki Aşkenazi Baş Rabbi bugün bile onları Yahudi olarak tanımıyor.

Etiyopya’dan İsrail’e

1970′lere kadar topluluğun, İsrail’e göç etme yönünde yaygın bir eğilimini gözlemlemiyoruz. Ancak, 1974 iktidardaki Derg rejimi ile Tigre Halk Kurtuluş Cephesi arasında yoğun çatışmaların başlaması bu durumu değiştirdi. 1977 yılına kadar, İsrail’e ulaşanlar kendi bireysel gayretleriyle yola çıkıp hedefe ulaşmayı başaran bir avuç gençten ibaretti.

1977-1983 arasında ise 6 bin civarında Falaşa Sudan’a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail’e taşındı. 1984 ise tam bir dönüm noktasıydı. O yıl, 10 bin kadar Falaşa İsrail’e gitmek için yola çıktı. Yolculuk çok zorlu ve acı doluydu. Yaklaşık 4 bin’i Sudan’daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can verdi. Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984′te “Musa Operasyonu” ile hava yoluyla İsrail’e taşındı. 199 l’e kadar 7 yıl Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa’ya yığılmasıyla geçti. 1991 ‘de “Süleyman Operasyonu” 15 bin kişiyi bir gecede İsrail’e taşıdı.(Kulislerde, operasyonların, İsrail’den çok, ABD’deki Yahudi-Siyah ilişkilerini düzeltmek isteyen Amerikan Yahudileri tarafından desteklendiği fısıldanıyordu.) İsrail’in bu “milli başarısı” ile, Etiyopya Ekzodüsü’nün tamamlandığı ilan edildi ve bu gürültüpatırtı içinde, ” Yahudi olmadıkları” gerekçesiyle Gondar’da bırakılan 3 bin Falaşa ’nın sesi duyulmadı.

Arzı Mevud

İsrail’e ulaşanlar, Arzı Mevud’un, “süt ve bal ülkesinden daha farklı bir yer olduğunu keşfettiler. Bu ülke, kendilerine yabancı bir Batı ülkesiydi. İnsanları ise Falaşalar hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. (EtiyopyalIların gelmesine sevinmek için bir sebebi olan insanlar sadece, Hadar Yosefteki atletizm antrenörleriydi .) Evet, Süleyman Operasyonu İsraillilerin milli gururunu okşamıştı ama onlar için önemli olan uçakların inip kalkmasıydı. İçinden kimin indiği ilgilerini çekiniyordu.

Falaşalar , İsrail’de, binlerce yıldır üzerine titredikleri ve kendilerini diğer Etiyopyalılar’a göre ayrıcalıklı kıldığını düşündükleri (eskiden, bir Falaşa ister istemez, Yahudi olmayan birisine dokunursa, yıkanana kadar kirli kalacağı düşünülürmüş) şeyin, Yahudiliklerinin aşağılandığını gördüler . Yahudi olup, olmadıklarına dair tartışma onlara çoğu kez daha doğrudan ve kırıcı şekilde yansıtıldı. 1984′de İsrail’e gelen Yişayahu Degu şöyle diyordu: ” Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Simdi ise laikim. Benim gibi pek çok insan var.”

Aşağılanma biçimleri

Yahudilikleri ile ilgili bir diğer aşağılanma ise evlilik alanında ortaya çıktı. Öncelikle İsrail’de seküler nikâh olmadığına işaret etmek gerek. Dolayısıyla nikâhlar hahamlıklar tarafından kıyılır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1973 kararım veren Hahambaşılık, bir Etiyopyalının evlenmeden önce (Yahudiliğini garantilemek için) sembolik bir ihtida törenine katılması gerektiğini savunmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin bunun gerekli olmadığını belirtmesine rağmen, İsrail’de sadece bir kişi, Netanya Hahambaşısı David Şlouş bu tören olmaksızın nikâh kıymaya cesaret edebildi. Ancak bir süre sonra o da (başka şeyleri gerekçe göstererek) bu işi bıraktı.

Yahudilik tartışmalarından öte, doğrudan doğruya ırkçılık iddialarını gündeme getiren bir olay 1996′da yaşandı. Ma’ariv gazetesi, Falaşalar dan alman kanların gizlice yok edildiğini yazdı. Kan bankasının yaptığı açıklama kuşkusuz “tıbbi olarak” haklıydı: AIDS yüksek risk alanı olan Etiyopya’dan gelen kanları kullanmıyorlardı. Ancak bu, Etiyopya kökenli nüfusu yatıştırmaya yetmedi. Kabinenin toplantıda olduğu sırada Başbakan İtsak Rabin’in ofisinin dışında protesto gösterileri yapıldı. Polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba ve tazyikli su ile karşılık verdiği olaylardan sonra Rabin, protestocuların temsilcilerini kabul etti.

Kan bankasının tutumu için hükümet adına özür dilerken, olaylar sırasında polislerin yaralanmasını kınamayı da ihmal etmedi. Göstericilerin taşıdığı pankartlar ise Falaşalar’ın İsrail’deki hayal kırıklıklarını ve umutlarını yansıtıyordu: “İsrail’de Apartheid!” ve yanında ” Bizim tenimiz siyah, sizinki beyaz olabilir ama bizim kanımız da kırmızı ve biz de Yahudiyiz”

Ucuz iş gücü

Etiyopyalı Yahudilerin “falaşalık” hali, okullarda uğranılan ayrımcılığa, konut projelerinde uygulandığı iddia edilen kotalara kadar pek çok alana uzanıyor ve Falaşalar, İsrail’de ikinci sınıf (hatta Ortadoğu Yahudileri Mizrahim’i de sayarsak üçüncü sınıf) Yahudiler mi olduklarını kendilerine soruyorlar. Ancak, bu konuda “umut verici” gelişmeler de yok değil. İşsizlik oranının yüzde 80 civarında olduğu söylenen Falaşa toplumunda, çalışanların yüzde 90′ı kol işçisi. İsrail toplumu tarafından daha iyi özümsenmeleri halinde, İsrail’in ucuz işgücü kaynağı olarak Filistinlilerin yerini almaları bekleniyor. Ayrıca, İsrail standartlarına göre daha genç bir nüfusa sahip olmaları sebebiyle, ordu saflarında gittikçe daha belirgin hale geliyorlar .(Askere alınan Etiyopyalı gençlerin dörtte biri seçkin birliklere girmek için gönüllü oluyorlar.)

“Siyah Yahudi Yoktur”

Tüm bu söylenenlerden sonra, “beyaz Yahudiler” ile “siyah Yahudiler” arasındaki ilişkileri herhalde en iyi şekilde, İsrail Radyosu’nun Amhara dili yayınları servisi müdürü Rahamin Elazar’ın anlattığı şu öyküler) betimliyor. Joseph Halevi’nin Yahudi olduğunu duyan bir Falaşa, ona döner ve şöyle der: ” Sen Yahudi olamazsın, beyaz Yahudi yoktur !”.Bu olaydan bir yüzyıl sonra o zamanlar genç bir adam olan Elazar, Etiyopya’ya gelmiş üç turistin kendi aralarında, tanıdık bir yabancı dilde konuştuklarını farkeder. Yanlarına yaklaşır ve seslenir: “Şalom!” İsrailli turistler çok şaşırırlar ve sorarlar: “Sen de kimsin?” “Ben bir Yahudiyim.” İsraillilerin cevabı tanıdıktır: ” Sen Yahudi olamazsın, siyah Yahudi yoktur!”(eri ve bianet)

Kaynak:
20 Mart 2014
Turquie Diplomatique

YAHUDİLERİN TÜRKİYE’YE OLAN BORCU


Yahudilerin dünyada tek sığınacakları ülke olan Türkiye’nin,  bugünlerde maruz kaldığı “Güdümlü Kaos” tan çıkışı için gerekli siyasi yardımın, Yahudiler tarafından yapılması  niyetiyle bu yazıyı siteye ekledim.

DMITRY SHUMSKY

İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat… Ze’ev Jabotinsky, Odessa News’ta 14 Şubat 1909 tarihli “Türkiye’deki Yahudiler” başlıklı yazısında, Osmanlı Türkiye’sinin yüzyıllar boyunca Yahudi tebaası için ne anlama geldiğini tarif ediyor: “Diğer tüm ülkeleri cehennem olarak gören kavmin tek vahası.”

Türk gemisi Mavi Marmara’nın filonun bir parçası olarak Gazze’ye doğru yo­la çıkmasının ardından İsrail’in Türkiye düşmanlığının düzeyi, Türkler ve Yahudi­lerin ortak geçmişiyle alakalı her şeyin inkârıyla benzer düzeydeydi. Bu sebeple Jabotinsky’nin sözleri, muhtemelen şüpheyle şaşkınlık arasında bir hissiyata se­bep olacaktır. Sonuç olarak Türklerin bir zamanlar İsrail ülkesini yönettiği ve onu Herzl’e devretmeyi reddetme cesaretini gösterdiği gerçeğinden başka Türkler ve Yahudiler hakkında ne biliyoruz?

 İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat. Görünen o ki buradaki halk, İspanya’dan sürgün edilişlerini çok iyi hatırlıyor ancak sürgü­nün olduğu 1492 yılında İspanya’dan sürülenlere kapılarını açan ülkenin Osmanlı Türkiye’si olduğunu hatırlamıyor.

O tarihten itibaren 400 yıldan fazla bir süre Osmanlı imparatorluğu Hristiyan Avrupa’dan gelen Yahudi mülteciler için güvenli bir bölge oldu, imparatorluk 1541 ’de, Bohemya ve Moravya’dan sürgün edilenleri kabul etti.

1555’te İtalya’yı terk eden İtalyan Yahudileri kabul etti.

19 ve 20’inci yüzyıl boyunca Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan gibi kuruluşları zulümler, baskınlar, etnik te­mizliklerle bir arada gerçekleşen yeni Hristiyan ülkelerden birçok Yahudi’yi ka­bul etti.

1881, 1884, 1892 ve 1903 yıllarında Çarlık Rusya’sındaki kıyımdan top­luca İstanbul’a kaçan Yahudileri kabul etti.

Hepsi bu da değil. 19. yüzyılın ortasında çoğu Hristiyan Avrupa ülkesi, Yahudi halkına henüz eşit vatandaşlık hakları vermemişken (emansipasyon)Osmanlı imparatorluğu’ndaki Yahudiler neredeyse eşit haklara sahipti ve hatta bir kısıtlama olmadan kamu hizmetinde çalışmalarına izin veriliyordu. Ayrıca Yahudi emansipasyonunun ayrı bir grup kimliği hakkından feragat şartına bağlı olduğu Avrupa’dan farklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin bireysel haklarını oluşturma süreci, Yahudilerin koiektif özerkliğinin yeniden tesis edilmesine dâhil olan Müslüman tebaayla eşitti. “Türkiye ve Siyonizm”meselesine ne demeli?

 İsrail eğitim sisteminden mezun olanlar, Sultan Abdülhamit’in siyonist yapılanmaya yönelik muhalefetiyle ilgili her şeyi biliyorlar. Bilmedikleri şey, siyonist hareketin ilk zamanlarında, arzu ettiği ulu­sal vatanının Osmanlı Türklerinin yönetimi altında olmasının ne kadar önemli bir şans olduğu. (İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesi 20 Şubat 2014, özet çeviridir)

 

Kaynak:
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

TÜKETİCİLER NE YEDİKLERİNİ BİLMİYORLAR


POLİTİKA, BİLİMDEN ÜSTÜN GELDİ

STEPHEN LENDMAN

Bugün menümüzde genetiği değiştirilmiş gıdalar var. Sadece ABD’de, tüm işlenmiş gıdaların %80’inden fazlasında bu maddelerden bulunuyor.Diğerleri arasında; pirinç, mısır, buğday, soyafilizi ve soya ürünleri, bitkisel yağlar, hafif içecekler, salata sosları, sebzeler ve meyveler, yumurta dahil olmak üzere günlük gıdalar, kırmızı et, tavuk, domuz ve diğer hayvansal ürünler, ve hatta çocuk gıdaları ve proses ürünlerindeki gizli katkı maddeleri ve bileşenler (domates sosu, dondurma, margarin ve fıstık yağı gibi) yer alıyor. Tüketiciler, ne yediklerini bilmiyorlar; çünkü etiketleme yasak. Bununla birlikte, tehlike net bir şekilde ortada. Bağımsız bir şekilde gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki bu gıdalardan ne kadar çok yersek, sağlığımıza potansiyel olarak daha büyük bir zarar verir.

Bugün, tüketiciler bilgilendirilmiyorlar ve sonuçları bilinmeyen, kontrolsüz, düzensiz bir kitlesel insani deneyimin parçasıdırlar. Bununla birlikte, bunun doğurduğu riskler çok fazla; bu riskleri öğrenmek yıllar alacak ve en sonunda öğrendiğimizde de, genetik mühendislik ürünü olan gıdaların giderek daha fazla bağımsız uzmanın inandığı gibi insan sağlığını tehdit ettiği yönünde nihai bir kanıt elde edilirse, doğurduğu hasarı tersine çevirmek için artık çok geç kalınmış olacak. GDO tohumları bir alana yerleştirildiği andan itibaren, cin şişeden çoktan çıkmış demektir.Amerika’nın tarıma elverişli çiftliklerinin üçte ikisinden fazlasına doğru şimdiden başlayan ve durdurulamazsa her yere doğru yayılması muhtemel olan kontaminasyonu tersine çevirmek üzere bilimde şu anda bilinen herhangi bir yöntem yok.

Bu; F. William Engdahl’ın çok önemli ve iyi bir belgelendirmeye dayanan Aldatmaca Tohumları: Genetik Manipülasyonun Gizli Gündemi (Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation) başlıklı kitabında ortaya konan riske rağmen gerçekleşiyor. Bu; Washington ve dört İngilizAmerikan tarım devinin, hayvansal ve bitkisel yaşam biçimlerinin patentini almak suretiyle, gıda tedarikimizi dünya çapında denetimleri altına almak, gıdayı tamamen genetik mühendisliği ürünü haline getirmek ve bunu dostlarını ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmak üzere bir silah olarak kullanmak için yaptıkları şeytansı plandır.

Bugün, tüketiciler, potansiyel sağlık risklerini bilmeksizin bu gıdaları günlük olarak tüketiyorlar. 2003 yılında, Jeffrey Smith Aldatmaca Tohumları (Seeds of Deception) başlıklı kitabında bunları açıklamıştı. Halkı bilgilendirme çabalarının bastırıldığını, güvenilir bilimin adeta toprağa gömüldüğünü açıklamış; iki saygın bilimadamının (UC Berkeley’den Ignacio Chapela ve iskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski araştırmacısı ve dünyanın önde gelen lektin ve bitki genetik modifikasyon uzmanı Arpad Pusztai’ın) başına gelenleri mercek altına almıştı. Söz konusu kişiler iftiraya maruz kaldılar, peşlerine casuslar takıldı, araştırmaları konusunda tehdit edildiler ve Pusztai’ın durumunda olduğu gibi işlerini yaptığı için işinden kovuldular.

Arpad Pusztai, GDO gıdalarının vaat ettiklerine inanmıştı, bunları incelemek üzere görevlendirilmişti ve bunlara dair ilk bağımsız araştırmayı gerçekleştirdi. Diğer araştırmacılar gibi kendisi de eline geçen bulgular karşısında şok olmuştu. GDO’lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı; bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı ve bu durum onları (GDO’suz patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu.Durum daha da kötü bir noktaya evrildi. Boyunaltı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıktı; dokular genişledi (pankreas ve bağırsaklar da dahil); karaciğerde atrofi durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşandı, ki bu da kanser riskinin gelecekte daha fazla olduğunun bir işareti olabilir. Bunun kadar alarm verici olan bir diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve 110 günden sonra da etkileri kalıcı olarak devam etti ki bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyor.

Daha sonra yapılan bağımsız araştırmalar da, Pusztai’ın öğrendiklerini teyit etti ve Smith de bu konuda 2007 yılında Genetik Rulet: Genetiği Değiştirilmiş Gıdaların Belgelendirilmiş Sağlık Riskleri başlıklı kitabında bir takım bilgiler paylaştı. Söz konusu kitap, derinliği açısından ansiklopedik bilgiler içermektedir; eşsiz ve kapsamlı bir kaynaktır ve bu makale, bu kitaptaki bazı şaşırtıcı verileri gözden geçirmektedir.

Smith, kitabının girişinde, ABD Gıda ve ilaç İdaresi FDA’nın GDO’lu gıdaların güvenliğine dair politika açıklamasından söz eder; ancak bunu destekİeyecek herhangi bir kanıta başvurulmamıştır. Söz konusu açıklama, GHW Bush’un “GDOların sıradan tohumlar ve mahsullerin tamamen muadili olduğu ve bu konuda herhangi bir hükümet düzenlemesine gerek olmadığı konusundaki”Başkanlık Emri’ni desteklemektedir. FDA, “bu yeni yöntemlerle oluşturulan gıdaların diğer gıdalardan anlamlı veya yeknesak bir şekilde ayrıştığını gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadığım” belirtmiştir. Tek bu açıklama, güvenlik araştırmalarına gerek olmadığı ve “son kertede, güvenliği sağlamadaki sorumluluğun gıda üreticisine ait olduğu” anlamına gelmekteydi. Bunun sonucunda, bu yeni&cesur&tehlikeli dünyada kuzu, kurda emanet edilmiş oluyor.

FDA’nın politikası, baraj kapaklarını açmış oldu ve Smith bunu şu şekilde açıklar: “Yeni teknolojinin hızlı bir şekilde konuşlandırılmasının ortamı hazırlandı,”tohum endüstrisinin “konsolide hale gelmesini, milyonlarca dönüm araziye GDO’lu tohum ekilmesini, yüz milyonlarca insanın beslenmesini (söz konusu gıdalar, buna karşı çıkan uluslara ve tüketicilere rağmen tedarik edildi) ve bunu güvence altına alan yasaların çıkarılmasını sağladı. Bugün karşımıza çıkan vergi bedeli ise; kontamine edilmiş mahsuller, milyarlarca dolar paya kaybı, zarar görmüş olan insan sağlığıdır ve görülen o ki FDA yalan söylemiş.

FDA şunu biliyordu ki GDO’lu mahsuller “anlamlı bir şekilde farklıdır” çünkü teknik uzmanları onlara bu şekilde söylemiştir. Sonuç itibariyle, insanlar üzerinde olanlar da dahil olmak üzere uzun vadeli araştırmalar yapılmasını, olası alerjilere, toksinlere, yeni hastalıklara ve beslenme sorunlarına dair test yapılmasını tavsiye etmişlerdi. Onun yerine, politika, bilimden üstün geldi; Beyaz Saray FDA’ya GDO’lu mahsulleri desteklemesini emretti ve Monsanto’nun eski bir başkan yardımcısı, FDA’ya giderek bunun güvence altına alınmasını sağladı. Bugün, endüstri kontrolsüz durumda; ve şirketler gıdalarının güvenli olduğunu söylediğinde, görüşleri sorgulanmıyor. Dahası, Smith’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerdeki politika yapıcılar FDA’ya güveniyorlar ve değerlendirmelerinin geçerli olduğu konusunda yanlış bir yargıda bulunuyorlar. Bağımsız araştırmalar, endüstrinin yürüttüğü araştırmalarla örtüşmediğinde tasvip edilmiyor. Farklılıklar ürkütücü. İlki aleyhte etkilerini aktarırken, İkincisi bunun tersini iddia ediyor. Sebebi ise malum. Tarım alanında faaliyet içindeki devler, karlılıklarına kimsenin müdahale etmesine izin vermiyorlar; güvenlik diye bir şey masada yer almıyor; tüm negatif bilgiler ise reddediliyor.

Sonuç olarak, araştırmalar standart altında kalıyor; aleyhte bulgular gizleniyor; ve “GDO’lu gıdaların sindirim sistemi işlevleri, karaciğer, böbrek işlevleri, bağışıklık sistemi, endokrin sistemi, kan bileşeni, alerjik yanıt, bebekler üzerindeki etkiler, kansere sebep olma potansiyeli veya sindirim sistemi bakterileri üzerindeki etkileri tipik olarak inceleyemiyorlar.” Buna ek olarak, endüstrinin fonladığı araştırmalar, yaratıcı bir şekilde, sorunları ortaya çıkaramıyor ve ortaya çıkarılmış şeyleri gizliyor. Deneylerde daha genç ve daha hassas hayvanlar yerine daha yaşlı hayvanları kullanıyor, istatistiksel anlam ifade etmeyecek kadar düşük düzeyde numune ölçekleri kullanıyor, kullanılan yemlerdeki GDO içeriğini seyreltiyor, besleme denemelerinin süresini sınırlandırıyor, hayvan ölümleri ve hastalığı yok sayıyor ve diğer bilimsel olmayan pratikler içerisine giriyorlar. Bunun amacı ise, insanların, bu gıdaların potansiyel tehditlerini asla öğrenmemelerini sağlamak ve Smith’e göre “bunu yapabilirler çünkü kötü bilimi bilimselleştirmişlerdir.”

Gerçek araştırmalar ise, GDO’ların “bir bitkinin DNA’sının doğal işleyişinde yoğun değişimler yarattığını” gösteriyor. Doğuştan gelen genler dönüşebilir, silinebilir, kalıcı olarak devre dışı kalabilir veya devreye sokulabilir. Eklenen genin tepesi kesilebilir, parçalara ayrılabilir, diğer genlerle karıştırılabilir, tersyüz edilebilir veya çoğaltılabilir; ve ürettiği GDO’lu protein, zararlı olması muhtemel ve beklenmedik karakteristiklere sahip olabilir. GDO’lar aynı zamanda başka sağlık riskleri de doğuruyor. Bir transgen yeni bir hücrede faaliyet gösterdiğinde, beklenenlerden daha farklı proteinler üretebilirler. Bunlar zararlı olabilir; ancak bilimsel testler olmadan bunu bilmenin imkanı yoktur. Protein tamamen aynı olsa bile, halen bazı sorunlar vardır. Bt-toksin adı verilen bir pestisit proteini üretmek için tasarlanmış mısır çeşitlerini göz önüne alın. Çiftçiler, bunları sprey formlarında kullanıyorlar; şirketler ise bunların insan sağlığına zararsız olduğu konusunda sahte iddialarda bulunuyorlar.Aslında, spreye maruz kalan insanlar, alerjik türde semptomlar geliştiriyorlar; farelere yedirilen Bt, bağışıklık sisteminde güçlü yanıtlar veriyor ve normal olmayan, aşırı hücrebüyümelerine yol açarken, insanlarda ve çiftlik hayvanlarında görülen ve sayıları giderek artan hastalıklar da Bt mahsulleriyle bağlantılı oluyor.

Smith, eklenen genlerle ilintili bir başka soruna daha parmak basıyor. Söz konusu genlerin sindirim sistemimiz tarafından yok edildiği endüstrinin iddia ettiği gibi yönündeki iddia hatalıdır. Aslında, gıdalardan gut bakterilerine veya iç organlara doğru yer değiştirebilirler ve potansiyel zararlarını buralarda gösterebilirler. Eğer Bt-toksin eşliğindeki mısır genleri, gut bakterisi içine girerse, bağırsak floramız pestisit fabrikalarına dönüşebilir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğuna dair herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Tarım işletmelerindeki devler de FDA da bu konuya bakmamışlardır. Tüketiciler ise, “genetik rulet” oynamaya terk edilmişlerdir. Hayvanların beslenmesiyle ilgili yapılan az sayıda araştırma ise, avantajın onların aleyhine olduğunu göstermektedir.

Arpad Pusztai ve diğer bilimadamları, GDO’lu besinlerle beslenen hayvanların sonuçları karşısında şok geçirmişlerdir. Bu sonuçlar aşağıda yer almaktadır. Diğer bağımsız araştırmalar ise, büyümenin engellenmesi, bozulmuş bağışıklık sistemleri, mide kanamaları, normal olmayan ve potansiyel olarak kanser öncesi dönemde görülen “bağırsaklarda hücre büyümeleri”, kan hücresi gelişimlerinde bozulma, karaciğerdeki, pankreastaki ve testislerdeki hücre yapılarının şeklinin bozulması, gen ifadelerinin ve hücre metabolizmasının değişmesi, karaciğer ve böbrek lezyonları, kısmi körelmeye uğrayan karaciğerler, iltihaplı böbrekler, daha az gelişmiş organlar, sindirim enzimlerinin azalması, kan şekerinin artması, iltihaplı akciğer dokusu, artan ölüm oranları ve artan bebek ölümlerini göstermektedir.

Dahası da var. İki düzine çiftçi, domuzlarının ve ineklerinin GDO’lu mısırla beslendikten sonra kısırlaştığını ileri sürmüştür; 71 çoban ise Bt pamuk fidanlarıyla beslenen koyunlarının dörtte birinin öldüğünü açıklamıştır.Diğer raporlar ise, inekler, tavuklar, su aygırları ve atlar üzerinde de benzer etkiler yaşandığını ortaya koymuştur. GDO’lu soyaların İngiltere’de piyasaya çıkarılmasının ardından üründen kaynaklanan alerjiler, %50 düzeyine fırlamıştır ve 1980’li yıllarda ABD’de GDO’lu bir gıda takviyesi sonucunda düzinelerce insan ölmüş, beş ila on bin kişi de hasta veya fiziksel engelli kalmıştır.

Bugün, Monsanto, dünyanın en büyük tohum üreticisi. Smith ise, şirketin bunun gibi haberlerle nasıl başa çıktığını anlatıyor. Toksik PCB’lerinden kaynaklanan aleyhte tepkilerle ilintili olarak ABD Kamu Sağlığı Hizmeti’ne yanıt olarak, şirket, “deneyiminin zorluklardan bağışık olduğunu” iddia etmiştir. Bu iddiasını da, uzun yıllar boyu sorumsuzca davranan (yoğun rüşvet, düzenlemeden sorumlu ajansların gaspedilmesi, ürünleri hakkındaki olumsuz bilgilerin bastırılması ve bu bilgileri açıklamaya cüret eden bilim adamları ve gazetecilerin tehdit edilmesi gibi eylemlerde bulunan) bir şirketin “on yıllar süren örtbas ve inkar çalışmalarının parçası olduğunu” gösteren kayıtlara rağmen dillendirdi. Şiket, uzun süreden bu yana, insan sağlığını koruma konusunda kendisine güvenilmeyeceğim çoktan göstermişti bile. Engdahl, “İmha Tohumlan” adlı kitabında, dünya çapında dört büyük tarım işletmesi devinin ismini zikreder; Monsanto, DuPont, Dow Agrisciences ve İsviçre’de Novartis ile AstraZeneca’nın tarım birimlerinin birleşmesi sonucu kurulan Syngenta. Smith, söz konusu şirketleri, Ag biyoteknolojisi olarak adlandırır ve beşinci olarak da merkezi Almanya’da bulunan Bayer CropScience AG (Bayer AG’nin birimi) ve onun merkezi Fransa’da bulunan Çevre Bilimi ve Biyo-Bilim şirketinin adını listeye ekler.

Bu şirketlerin iş alanı; imkansızı başarmak ve bunu pratik bir şekilde bir gecede bitirmektir; yani doğa yasalarının değiştirilmesi ve bunun da bir tarafın daha iyi kar elde etmesi için yapılması. Bu zamana kadar bağımsız olamadılar, çünkü genetik mühendisliği doğal ıslah gibi çalışmaz. İnsan geni terapisine müdahil olmuş bir moleküler genbilimci olan Michael Antoniou’ya göre, genetik modifikasyon “teknik ve kavramsal olarak, doğal ıslaha herhangi bir şekilde benzemez.” Yeniden üretim süreci, binlerce genin ortaya çıkmasına katkıda bulunan ebeveynlerle başlatılır. Onlar ise, bunun karşılığında, doğal bir şekilde ayrışırlar; ve bitki yetiştiricileri, bu şekilde binlerce yıldır başarılı çalışmalara imza atmışlardır.

Genetik manipülasyon, farklıdır ve bu zamana kadar tehlikelerle doludur. Bir canlının DNA’sından tek bir geni diğerine doğal olmayan yollardan ve zorla yerleştirmekle çalışır. Smith bunu şu şekilde açıklar: “Bir domuz, bir domuzla çiftleşebilir; bir domates de bir başka domatesle. Ancak bir domuzun bir domatesle çiftleşmesi mümkün değildir, ve bunun tam tersi de.” Süreç, genlerin, milyonlarca yıldır türleri birbirinden ayıran doğal engelleri aşmalarını sağlar ve bunu da başarmıştır. Biyoteknoloji endüstrisi, şimdilerde, bizden, doğayı daha iyi hale getirebileceğine inanmamızı istemektedir ve genetik mühendislik, doğal ıslahın sadece bir uzantısıdır veya bir üst alternatifidir. Bu, kanıtlanmamış, savunmasız sözde bir bilimdir; ve asıl sorun da buradan ileri gelmektedir.

Biyoloji uzmanı David Schubert ise, endüstrinin iddialarının “bilimsel olarak sadece hatalı olmakla kalmayıp sıradışı bir şekilde yanıltıcı olduğunu” da açıklamaktadır; keza bu şekilde GDO sürecinin konvansiyonel bitki ıslahıyla aynı şey olduğu yönünde bir intiba uyandırmaktadır. Bu; laboratuvarlarda yaşananların doğayı taklit edemeyeceği (en azından şimdilik edemeyeceği) gerçeğini gizlemek üzere kullanılan bir sis perdesidir. Genetik mühendislik, daha önce hiçbir zaman birlikte var olmamış olan genleri bir araya getirir; bu süreç binlerce yıldır güvenilirliği kanıtlanmış olan doğal ıslahı yok sayar; ve ölümcül bir sonuçla karşılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Endüstri, potansiyel tehdit olduğuna dair iddiaları küçümser ve bilimdışı bir şekilde ABD’de ve dünya çapında milyonlarca insanın on yıllardır GDO’lu gıdalar tüketmelerine rağmen hiçbirisinin hastalanmadığını iddia eder. Smith’in buna yanıtı ise şu şekildedir: “GDO’lu gıdaların ciddi sağlık sorunlarına sebep olduğunu biliyoruz, ancak kimse bunu denetlemediği için bu durumun ortaya çıkarılması on yıllar alabilir.” O zaman da çok geç kalınmış olabilir ve endüstriye eleştiri getiren bazı kesimler, daha şimdiden o noktaya tehlikeli bir şekilde yaklaşıldığını iddia ediyorlar.

Bugün en çok karşılaşılan hastalıklara dair etkin bir denetim sistemi bulunmamaktadır. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yeni hastalıklar yaratıyorlarsa, bu durum potansiyel olarak sorunu birçok açıdan şiddetlendirmektedir. HIV/AIDS’İ düşünelim. Bu sorun on yıllardır gözardı edildi ve tam tespit edildiğinde de, dünya çapında binlerce insan etkilenmiş veya ölmüştü.

Öte yandan, bağlantı sorunu var.ABD ve birçok ülkede, GDO’lu gıdaların etiketi bulunmuyor; dolayısıyla, binlerce insan etkilenmiş olsa bile, mideye indirilen spesifik maddelerin hastalık yaratıp yaratmadığını takip etmek imkansız.Bu durum karşısında, özellikle de hükümetler ve düzenleyici ajansların endüstrinin güvenilirlik iddialarını destekledikleri bir ortamda, bu suç her şeye atfedilebilir. LTryptophan salgını (1980’lerin sonu) gibi sorunların tespit edildiği durumlar çok enderdir, ancak binlerce insan zarar gördüğünde harekete geçilir.LTryptophan, birçok proteinin içinde bulunan doğal bir amino asittir ve yıllardır Japonya’daki Showa Denko da dahil olmak üzere birçok şirket tarafından üretilmiştir. Şirket, daha sonraları açgözlü hareket etmiş ve doğal yollardan uyku getirmeye dönük bir üründen karlarını artırmanın bir yolunu bulmuş ve bunun için de doğal bir ürünün içine bir bakteri genini yerleştirmeye karar vermiştir. Bunun sonucunda ise, onlarca insan öldü, 1500′ün üzerinde insan sakatlandı ve 10.000’e yakın insan da Eosinophilia Myalgia Syndrome veya EMS denen yeni bir tedavi edilemeyen hastalıktan kaynaklanan kan düzensizliğine yakalandı.

Bu, devanlı bir yara izine ve sinirlerde ve kas dokularında fibroza sebep olan, acılı ve çoksistemli bir hastalıktır; devamlı iltihaplanma ve bağışıklık sisteminde daimi bir değişime yol açar. Bu durum, şirketi, davalar için 2 milyar dolar harcamak zorunda bıraktı. O zamandan beri yüzlerce insan, muhtemelen EMS sebebiyle öldü. İşte tek bir ürünün yarattığı sonuç. Dünya çapında tüm gıdaların üzerindeki GDO etiketlerinin çıkarılmasını isteyen Ag biyoteknoloji firmalarının ve onların karşısında direnç gösteremeyen hükümetlerin (keza Dünya Ticaret Örgutü’nün Tarım Anlaşması ve Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları kuralları, bu şekilde davranmalarını gerektiriyor) yaratacağı potansiyel tehlikeyi bir düşünün. Bu şirketler, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasfna göre de müdahale edemiyorlar. Buna göre, GDO’lu ürünleri yasaklayan ulusal yasalar, her ne kadar bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor olsalar da, “adil olmayan ticaret uygulamalarıdır”. Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer kuralları da buna uygulanmaktadır: “ticaretin önündeki teknik engeller.” Söz konusu engeller, GDO etiketlemeyi yasaklarlar; dolayısıyla tüketiciler, ne yediklerini bilemezler ve bu potansiyel olarak tehlikeli gıdaları tüketmenin önüne geçemezler.

1996 Biyogüvenlik Protokolü, bu sorunu önlemek için kaleme alınmıştı ve bunu sağlamak için de yürürlükte kalmalı. Bununla birlikte, kamu güvenliği, Washington, FDA ve tarımticaret lobisi tarafından pusuya düşürüldü. Görüşmeleri sabote etti ve biyogüvenlik tedbirlerinin diğer endişeleri (kamu sağlığı ve güvenliği de dahil olmak üzere) dikkate almaksızın uygulanan Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret kurallarına maruz kalması konusunda ısrarcı oldu. Dolayısıyla, GDO tohumları ve gıdalarının dünya çapında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaygınlaşmasının yolu açılmış oldu ta ki bunu durduracak bir yol bulunana dek.

Bağımsız Hayvan Araştırmaları, GDO’ların Zararlarını Gösteriyor

Genetiği değiştirilmiş Calgene Flavr-Savr domatesleriyle (yani haftalar boyu taze gözükmesi için geliştirilmiş bir üründür) beslenen fareler, 28 gün boyunca mide kanamaları (mide lezyonları) yaşadılar ve içlerinden yedisi öldü ve araştırmada yerlerine yenileri getirildi. Monsanto 863 Bt mısırıyla 90 gün boyunca beslenen farelerde ise, alerjiler, enfeksiyonlar, toksinler, kanser, anemi ve kan basıncı sorunları gibi hastalıklara yanıt olarak karşılaşılan çoklu reaksiyonlar geliştirdiler. Kan hücreleri, karaciğerleri ve böbrekleri, hastalık belirtisi olarak ciddi değişimler sergiledi.

Ya Bt-toksin üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu patateslerle ya da toksin içeren doğal patateslerle beslenen farelerde ise, bağırsaklarında hasar görüldü. Her iki variyete de, bağırsağın aşağı kısmında normal olmayan ve aşırı hücre büyümeleri yarattı, insanlarda buna eşdeğer görülen zararlar ise, idrarını tutamama veya gribe benzer semptomlar olabilir ve kanser öncesi dönemin göstergesi olabilir. Araştırma, sindirimin Bt-toksin’i yok ettiği ve memelilerde biyolojik olarak aktif olmadığı iddiasını yok sayar.

Bt pamuğuna, toplarken, yüklerken, ağırlığını ölçerken ve lifi tohumdan ayırırken dokunan işçilerde de alerjiler gelişmiştir. “Ilımlıdan ciddi boyutlara dek varan kaşıntılarla” başlamış, ardından kızarıklıklar ve şişmeler yaşanmış, daha sonra da cilt kabarıklıkları olmuştur. Bu belirtiler, cildi, gözleri (kızarma ve aşırı yaşarma) ve üst solunum yollarını etkilemiş; burun akmaları ve hapşırmalara yol açmıştır. Bazı durumlarda hastaneye kaldırılan vakalar da olmuştur. Bir çırçır fabrikasında işçiler hergün anti-histamin payı almaktadırlar. Bt pamuğu otlayan koyunlar “gizemli” şekilde ölmeden önce “alışmadık sistemler” geliştirdiler. Dört Hint köyünden gelen haberlere göre, bunların dörtte biri bir hafta içerisinde öldü. Otopsilerinde bir toksik reaksiyon yaşandığı ortaya çıktı. Araştırma, pamuk çekirdeğinden elde edilen yağın güvenliği konusunda sorulan gündeme getiriyor ve GDO’lu pamuklarla beslenen hayvanların etini yiyen insanların sağlığı üzerinde bunun nasıl etkiler doğurabileceğini araştırıyor, insanlar gibi hayvanların da ne yediklerini anlamak önemlidir.Bir Bt mısır tarlasına yakın yerde yaşayan 100 Filipinlinin neredeyse tümü hasta oldu. Semptomları, mahsuller, havadan yayılan polenler ürettiğinde ve onlar da bunları soluduklarında ortaya çıktı. Bunun sonucunda başağrıları, baş dönmeleri, aşırı bir mide ağrısı, kusma, göğüs ağrıları, ateş, alerjilerin yanı sıra solunum, bağırsak ve cilt reaksiyonları ortaya çıktı. 39 kurban üzerinde gerçekleştirilen kan testleri, Bt-toksine vücudun ters tepki verdiğini gösterdi; bu da sebebin kaynağını ortaya koyuyordu. Diğer dört köyde de benzer sorunlar yaşandı ve birçok hayvanın ölümüyle sonuçlandı.

lowa çiftçileri, GDO’lu mısırla beslenen dişi domuzları arasında döllenme oranlarının %80’den %20’ye gerilediğini belirttiler. Birçok hayvanda, ayrıca, kusurlu hamilelikler yaşandı; içlerinden bazılarında su torbaları oluşurken, diğerleri de adetten kesildi. Erkek domuzlar da, inekler ve boğalar gibi etkilendi. Hepsi kısır oldular ve tümü de GDÖ’lu mısırlarla beslenmişlerdi. Alman çiftçi Gottfried Glockner, GDO’lu mısır üretti ve ineklerini bunlarla besledi. İçlerinden 12’si Bt 176 varyetesi sonucu öldü, diğer ineklerin de imha edilmesi gerekti, çünkü “gizemli” bir hastalığa tutuldular. Mısır ekilen arsalar, Ag biyoteknoloji devi Syngenta için ayrılmış arazilerdi; şirket daha sonraları hatasını kabul etmeksizin ürünü piyasadan çekti.

Monsanto Roundup Ready markalı soyafilizleriyle beslenen fareler ise, karaciğer hücrelerinde önemli değişimler yaşadılar ki bu da genel metabolizmalarında çarpıcı bir artışa karşılık geliyordu. Semptomlar arasında, düzensiz bir şekilde şekillenen çekirdekler ve artan sayıda nükleer gözenekler ve diğer değişimler yer alıyordu. Bunun sebebi olarak, bir toksine maruziyet yaşandığı düşünüldü ve semptomların çoğu da, Roundup Ready diyetlerinden çıkarılır çıkarılmaz ortadan kalktı. Roundup Ready ile beslenen farelerde pankreas sorunları, ağırlaşan karaciğer ve açıklanamayan testis hücresi değişimleri yaşandı. Monsanto ürünü, aynı zamanda, tavşan organlarında hücre metabolizması değişimleri doğurdu ve bu diyetle beslenen farelerin doğurduğu yavruların büyük kısmı da üç hafta içerisinde öldü.

GDO’lu Liberty Link mısırıyla 42 gün boyunca beslenen tavukların ölüm oranlan iki katına çıktı. Aynı zamanda ağırlık artışlarında azalma yaşadılar ve beslenmeleri düzensiz bir hal aldı. 1990’ların ortasında, AvustralyalI bilim adamları şunu keşfettiler ki, GDO’lu bezelyeler, farelerde alerjik türde bir iltihap tepkimesi doğurdu; doğal protein ise herhangi bir kötücül etki yaratmadı. Bu ürünün ticarileştirilmesi ise iptal edildi; çünkü insanlarda da benzer bir tepkime yaratmasından korkuldu. Kendilerine bir tercih imkanı verildiğinde, hayvanlar GDO’lu gıda yemekten sakınıyorlar. Bu durum, İllinois’de bir göleti her yıl ziyaret eden ve bitişikteki çiftlikteki soyafılizlerini yiyen bir kaz sürüsü gözlemlenerek öğrenildi. GDO’lu mahsullerin yer aldığı arazinin diğer yarısında GDO’lu olmayan böiüm vardı ve kazlar artık sadece oradaki mahsulleri yemeye başladılar. Bir diğer gözlem ise, 40 tane geyiğin, bir sahadaki organik soya filizlerini yediklerini, ancak yolun diğer tarafındaki GDO’lu mahsullerden uzak durduklarını gösterdi. Aynı durum GDO’lu mısırlar için de geçerliydi.

Yabancı veya transgenlerin yerleştirilmesine, yerleştirilebilir mutajenis veya mütasyon yerleştirme denir. Böyle bir şey gerçekleştirildiğinde, genellikle, yerleştirilen alandaki DNA’da bozulma yaşanır ve genel itibariyle genin işleyişi etkilenir; keza yerleştirme alanının yakınlarındaki genetik kod silinir, karıştırılır veya yeri değiştirilir. Bir GDO’lu bitki yaratma süreci, bilimadamiarının ilk aşamada bir doku kültürü süreci kullanmak suretiyle laboratuvarda bitki hücrelerini uzaklaştırmak ve büyümesini gerektirir. Sorun; bunu gerçekleştirdiklerinde genom boyunca yüzlerce ve binlerce DNA mütasyonu yaratabilmeleridir. Tek bir baz çiftini değiştirmek zararlı olabilir. Bununla birlikte, yaygın genom değişimleri, potansiyel sorunu birçok açıdan şiddetlendirir.

GDO’lu ürünlerin içerisinde, yabancı geni devreye sokmak üzere aktifleştiriciler kullanılır. Bu gerçekleştiğinde, süreç, tesadüfen, kalıcı olarak diğer doğal bitki genlerini devreye sokabilir. Bunun sonucunda, alerji yapan bir madde, toksin, kanserojen, antibesin, hormon üretimini harekete geçiren veya engelleyen enzimlerden ve genleri susturan RNA’lardan aşırı üretim veya cenin gelişimini etkileyen değişimler yaşanabilir. Bu durum, aynı zamanda, diğer genleri engelleyen düzenleyiciler de üretebilir ve/veya büyük bir zarar doğurabilecek türden gizli virüsleri devreye sokabilir. Buna ek olarak, eldeki kanıtlar gösteriyor ki, aktifleştiriciler, genetik istikrarsızlık ve mütasyonlar yaratabilir ve bu durum gen ardışıklığında kopuşlara ve yeniden birleşimlere neden olabilir.

Bitkiler, doğal olarak, hastalıklara karşı korumak ve sağlığı güçlendirmek üzere binlerce kimyasal üretir. Bununla birlikte, bitki proteinini değiştirmek, bu kimyasalları değiştirebilir, bitki toksinlerini artırabilir, ve/veya bitkisel gıdaları azaltabilir. Örneğin GDO’lu soya filizleri, kanserle mücadelede kullanılan izoflavonlardan daha az üretir. Genel itibariyle, araştırmalar şunu gösterir: genetik modifikasyon, besin maddelerinde, toksinlerde, alerjenlerde ve küçük molekül metabolizma ürünlerinde beklenmedik değişimlere sebep olur. Daha bütünsel bir protein dengesiyle GDO’lu bir soya filizi üretmek için, Pioneer HiBred, bir Brezilya fındık geni yerleştirmişti. Bu esnada, alerji yaratan bir protein. Brezilya fındığına alerjisi olan insanları etkilemek için eklendi. Testler sonucu bu durum ortaya çıktığında proje iptal edildi.Mısır ve papaya gibi diğer mahsullerdeki GDO’lu proteinler de alerji yaratabilir. Aynı durum, Bt mısırı gibi diğer mahsuller için de geçerlidir; ve kanıtlar gösteriyor ki GDO’lu mahsullerin kullanılmaya başlanmasından beri alerjilerde çok hızlı bir artış yaşandı.

Monsanto’nun yüksek lisinli mısırına dair bir diğer araştırma ise, içerisinde toksin ve diğer potansiyel olarak tehlikeli maddeleri içerdiğini göstermektedir ve bu maddelerin özelliği de, gelişimi geciktirici olabilmeleridir. Eğer yüksek miktarlarda tüketilirlerse, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyebilirler. Buna ek olarak, bu ürün yemek olarak pişirildiğinde, Alzheimer’la, diyabetle, alerjilerle, böbrek hastalıklarıyla, kanserle ve yaşlanma semptomlarıyla bağlantılı toksinler doğurabilir. Kabak, balkabağı ve Hawai papayası gibi hastalıklara dirençli ürünler, insan virüslerini ve diğer hastalıkları güçlendirebilir; ve bu ürünleri yemek, vücudun viral enfeksiyonlara karşı doğal savunmasını olumsuz yönde etkileyebilir.

GDO’lu mahsullerin protein yapısal boyutları, öngörülemeyen şekillerde değiştirilebilir. Yanlış bir şekilde devreye sokulabilirler veya ilave moleküllere sahip olabilirler. Devreye sokulmaları süresince, transgenlerin tepesi kesilebilir, yeniden düzenlenebilirler veya zararlı etkileri bilinmeyen diğer DNA parçalarının arasına serpiştirilebilirler. Transgenler, aynı zamanda, istikrarsız olabilirler ve zaman içerisinde spontane biçimde yeniden düzenlenebilirler ve bu durum öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Buna ek olarak, “alternatif zincirleme” adı verilen bir süreçten birden fazla protein üretebilirler. Çevresel etmenler, hava, doğal ve insan eliyle üretilen maddeler ve bir bitkinin genetik düzeni, işleri daha da karmaşıklaştırmama ve riskler doğurmaktadır. Genetik mühendislik, karmaşık DNA ilişkilerini bozmaktadır.

Endüstrinin iddialarının aksine, araştırmalar gösteriyor ki transgenler insanların veya hayvanların sindirim sistemlerinde yok edilmiyorlar. Yabancı DNA’lar, başıboş dolaşabilirler, midebağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabilirler ve iç organlara kan yoluyla taşınabilirler. Bu durum, transgenlerin gut bakterilerine aktarılma, zaman içerisinde yaygınlaşma ve hücre DNA’sına karışma, kronik hastalıklara sebep olma riskini artırır, insanların beslenmesine dair yapılan bir araştırma şunu göstermiştir ki, genler, aslında, teste tabi tutulan yedi bünyeden üçünde GDO’lu soyalardan DNA gut bakterisi içine taşınmıştır.

Antibiyotik Direnç Simgesi (ARM) genleri, yerleştirilmelerinden önce transgenlere ilişiktir ve hücrelerin antibiyotik uygulamalarından sağ kurtulmalarını sağlar. Eğer ARM genleri patojenik gut veya ağız bakterilerine taşınırsa, potansiyel olarak antibiyotiğe dirençli süper hastalıklara da sebep olabilirler. GDO mahsullerinin yaygınlaşması, bu olasılığı artırmaktadır. Neredeyse tüm GDO’larda bulunan CaMV aktifleştiricisi de sıradan genlere veya toksin, alerjen veya kanserojen madde üreten ve genetik istikrarsızlık yaratan virüslere de aktarabilir ve bu virüsleri devreye sokabilir.

GDO mahsulleri, ortamlarıyla etkileşim içerisindedir ve gıdalarımızı içeren karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu mahsuller, gıda zinciri boyunca akümüle olabilen çevresel ve diğer toksinleri artırabilir. Glufosinat (herbisit) dirençli olması için genetik olarak tasarlanan mahsuller ise, bilinen toksik etkilere sahip bağırsak lıerbisitleri doğurabilir. Eğer gut bakterisine nakil gerçekleşirse, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Monsanto’nun Roundup Ready soyafilizleri gibi tohumların sürekli kullanımı, mücadele etmek üzere daha güçlü ve daha fazla miktarda herbisit gerektiren yeni ve zararlı süperotlar yaratılmasıyla sonuçlandı. Bunların toksik kalıntıları ise, daha sonra hayvanların ve insanların yedikleri mahsullerde kalmaya devam ediyor. Bu toksinlerden küçük miktarlarda olması bile, insanların üreme özelliklerini olumsuz yönde etkileyen endokrin bozucular olabilir. Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, GDO’lu mahsuller toksinleri biriktiriyor veya onları GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlarda veya sütte yoğunlaştırıyor. Hastalıklara dirençli mahsuller, aynı zamanda, insanları etkileyen yeni bitki virüsleri de üretebilir.

Tüm GDO’lu gıda türleri sadece mahsuller değilbu riskleri taşımaktadır. Örneğin, Monsanto’nun sığır büyüme hormonu rbGH enjekte edilen ineklerden elde edilen sütün içerisinde, göğüs, prostat, kolon, akciğer ve diğer kanser risklerini doğuran IGFI hormonundan yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bu süt, ayrıca, daha düşük miktarda besin değerine sahiptir. GDO’lu gıda katkı maddeleri, aynı zamanda sağlık riskleri doğurur ve bunların kullanımı, proses ürünlerde yaygınlaşmıştır. Yetişkinlere yönelik potansiyel tehlike, mevzu bahis çocuklar olduğunda daha da artmaktadır. Bir diğer endişe kaynağı ise, GDO’lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir. Çocuklar, yetişkinlerle kıyaslandığında tehlikelere daha çok açıktır özellikle de içerisinde ciddi miktarlarda rbGHişlenmiş süt içenler…

SONUÇ

Yukarıda verilen bilgiler, büyük ölçüde, Smith’in Genetik Rulet başlıklı kitabından alıntılandırılmıştır. Veriler çok şaşırtıcıdır ve net bir sonuca varılmasını da kolaylaştırmaktadır. Test edilmemiş ve herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmayan GDO’lu gıdaların on yıl boyunca yaygınlaşması, güvenilir bilim olmaktan ziyade bir inanç sıçramasıdır, insanların adeta gözünü karartmasıdır. Mikrobiyoloji uzmanı Richard Lacey, bu riski şu şekilde aktarmaktadır: “Gıda zincirine girdiğinde GDO’lu gıdaların sağlık etkilerini değerlendirmek için derhal bir teste tabi tutmak neredeyse imkânsızdır; ayrıca bu gıdaların gıda zincirine sokulmasının ardında herhangi bir geçerli besinsel veya kamu çıkarı bulunmamaktadır.” Dünya çapında diğer bilimadamları da, GDO’lu gıdaların, güvenlikleri ve faydalarının bilim tarafından değerlendirilmesinden çok önce piyasaya girdiklerini kabul etmektedirler. Gerçekleri görmemiz için onlarca yıl kapsamlı araştırmalar ve testleri gerektiren bu tehlikeli deneyin durdurulmasını istemektedirler.

Kontrol edilmeyen ve düzenlenmeyen bu ürünler karşısında insan sağlığı ve güvenliği risk altındadır çünkü GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir. Ne mutlu ki, bu konudaki direnç dünya çapında artıyor; milyonlarca insan bu duruma karşı çıkıyor ama bu gidişatı tersine çevirmek de pek kolay olmayacak. Washington ve Ag biyoteknoloji, büyük ve ifade edilmeyen hedefler karşısında şanslı bir dönemlerindeler: tüm gıdalarımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar, bunları tamamen genetik mühendislik ürünü haline getiriyorlar ve düşmanlarını cezalandırmak, dostlarını da ödüllendirmek için bunu bir silah olarak kullanıyorlar.

Smith, aynı zamanda, karlılık karşısında insanların yaşamlarına daha çok önem verileceği yönünde umutlu. Umarız bu umudunda haklı çıkar çünkü insan sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman tehlikeye atılmamalıdır. Bu konuda gösterilen direnç, daha şimdiden, yeni mahsul çeşitliliğinin askıya alınmasını sağladı, ve Smith şuna inanıyor ki yeterli bir ivme kazanılırsa mevcut mahsuller de en nihayetinde piyasadan çekilecek. 2007 yılında “ABD’de GDO’lu gıdalardan kopuş”olarak adlandırılan bir şeyden bahsediyor. Buna öncülük eden ise, geçen bahar döneminde başlatılan bir girişimdi ve amacı; GDO’lu bileşenleri tüm doğal gıda sektöründen çıkarmaktı. Girişimin liderliğini ise, doğal gıda ürünü üreticileri, distribütörleri ve perakendecilerin yanı sıra Sorumlu Teknoloji enstitüsü IRT’nin oluşturduğu bir koalisyon çekiyordu, ismi, “Amerika’da Daha Sağlıklı Beslenme Kampanyası”ydı ve amaçları oldukça büyüktü: tüketicileri GDO’lu gıdaların riskleri konusunda eğitmek ve alışverişe yönelik kılavuz ilkeler yoluyla sağlıklı alternatifleri teşvik etmek.

Pew’in bir araştırmasına göre, Amerikalıların %29’u yani 87 milyon kişi demek bu gıdalara var güçleriyle karşı çıkıyorlar ve bunların güvenilir olmadıklarına inanıyorlar. Eğer, bunları engellemek için çabalar da ortaya konarsa, bu saygın bir başlangıç anlamına gelir.

Jeffrey Smith, 2003 yılında IRT’yi kurarken amacı, “teknolojinin sorumlu bir şekilde kullanımını teşvik etmek ve hem halk temelli hem de ulusal stratejiler yoluyla GDO’lu gıdaları ve mahsulleri durdurmak”olarak belirlemişti. Güvenilir alternatifler arıyordu ve “gıda tedarikimizin genetik mühendisliğe maruz kalmasını yasaklamak ve en azından bu ürünlerin güvenilir olduğu konusunda bağımsız ve güvenilir veriler temelinde bir bilimsel görüş gelene kadar GDO organizmalarının yayılmasını önlemek” gibi bir hedefi vardı. IRT, tüketicilerin riskler konusunda daha eğitimli olmaları konusunda onları teşvik ediyor, onları harekete geçiriyor ve ortak çıkar doğrultusunda hareket etmelerini sağlıyor. Böyle bir şey gerçekleşecek ve Smith’in kanısına göre, eğer halk bunu talep ederse, “gıda üreticilerinin yakın gelecekte GDO’lu gıdalardan vazgeçmeleri için mükemmel bir şans var”.

Kitabını ise şu cümlelerle sonlandırıyor: “Her ne kadar GDO’lar en büyük tehlikelerden birini oluştursa da, aslında, bilgilendirilmiş, motivasyonlu halklar sayesinde küresel çapta çözülmesi en kolay sorunlardan biridir.” Umarız haklı çıkar. (Globalresearch)

 

Kaynak ve dipnotlar:
http://www.globalresearch.ca/potentialhealthhazardsofgeneticallyengineeredfoods/8148
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

*************************

BARIŞ VE EMPERYALİZM

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

SİLAH VE BESİN

AMERİKANIN TÜRKİYE’YE YAĞ KAZIĞI

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

DOĞUM KONTROLÜ

TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

LAST DANCE /Son Dans (2012)


Yönetmen: David Pulbrook      

Senaryo: Terence Hammond, David Pulbrook 

Ülke: Avustralya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Haziran 2012

Dil: İngilizce

Oyuncular :   Julia Blake ,Danielle Carter, Nicole Chamoun,    Firass Dirani,    Alan Hopgood

Özet

Bir sinagogda düzenlenen intihar bombalaması planlandığı gibi gitmeyince, yaralanan terörist Sadık yakınlardaki bir eve sığınır. Evin sahibi olan Nazi soykırımından sağ çıkan Ulah (Julia Blake) eve dönünce, Sadık (Firass Dirani) onu rehine olarak tutar. Fakat gelişen olaylar sonucunda Yaşlı Yahudi Hanım ile Filistinli Sadık arasında bir anne oğul ilişkisi ve sevgisi gelişir. Sadık sinagog eyleminde içinde taşıdığı şefkat ile eylemde başarısız olmayı seçmiş kaçmıştır.  Ulah ile konuştukça antisemit duygularını sorgulamaya başlamıştır. Ancak çıktığı yol onu yanlış bir tarafta seyir ettirdiğinden acı onun peşine bırakmayacaktır.

Film terör faaliyetindeki insanların gerçek duygularla karşılaştığında değişime uğrarlar mıya cevap teşkil etmesi ve kararların acele verildiğinde yanlış olduğu bir kez daha göz önüne seriliyor.

Soru: Kim ne kadar doğru/yanlıştır?
Cevap: Kime göre

Bizce en güzel sonuç hiçbir zaman insanın elemine ortak olacak faaliyette bulunmamaktır. Sözü en güzel şu hikâye anlatıyor.

Allah Teâlâ, peygamberi Davud’dan kendisi için bir ev yapmasını istemiş -ki kastedilen Beyt-i Makdis’tir-, Davud aleyhisselâm binayı her yaptığında bina yıkılmış ve bu birkaç kez tekrarlanmış. Bunun üzerine Rabbi kendisine vahiy göndererek, evinin onun eliyle yapılamayacağını bildirmiş ve (gerekçe olarak da) ‘Çünkü sen kan akıttın’ demiş.

Davud aleyhisselâm:

‘Allah’ım! O kanlar senin için akıtılmadı mı?’ deyince, Allah Teâlâ;

‘Haklısın, benim uğruma akıtıldı, fakat onlar benim kullarım değil miydi? Bu ev kan akıtmakla kirlenmemiş temiz bir elle yapılacaktır’ demiş. Davud aleyhisselâm

‘Allah’ım o benim (soyumdan) olsun’ diye dua edince, Allah Teâlâ, evinin oğlu Süleyman aleyhisselâmın eliyle yapılacağını bildirmiş, Hz. Süleyman, Beyt-i Makdis’i inşa etmiştir.

 Filmden

Dünya acı dolu. Yahudiler, herkesten daha fazla acı çekmeye hakları olduğunu düşünüyorlar.

**

Ne yaptım ben?

 Bu ne cüret?

Onu evime getirmeye nasıl cesaret edersin?

 Çıkartırsan patlar mı?

 Çıkar. Bunu neden yaptın?

 Çıkar, dedim. Neden bana yardım ediyorsun?

 Neden diğer adam gibi kendini havaya uçurmadın?

 İnsanları gerçekten öldürmenin zamanı geldiğinde   bunu yapamadın, değil mi?

 Ben bir korkağım. Hayır. Böyle bir şeyi yapamıyor olman, senin korkak olduğun anlamına gelmez. Seni bir şey engelledi. Neydi o?

 Seni ne durdurdu?

 Seni neyin durdurduğunu anlat bana.

Ben askerim.

Sen asker değilsin.

Geçmişte dökülen kanların intikamını almak için saldırmaya hazırım.

Masum insanları öldürüyorsunuz.

- Masum insanları siz öldürüyorsunuz!

- Hayır.

Ben sıradan insanlardan bahsediyorum. Öldürülen masum insanlar. Masum insanlar, benim ülkemde   Yahudiler’in ellerinde her gün ölüyorlar. Ülkemi işgal ediyorlar, insanlarımı öldürüyorlar. Masum insanları. Masum insanları. Toplama kampındaydın.

Ailemden kurtulan bir tek benim.

O zaman, nefret etmenin ne demek olduğunu biliyorsun Yapabilseydin, onları öldürürdün, değil mi?

 Nazileri. Aileni öldüren onlar. Yapardın.

Tek bildiğim   annenin bunu yapmanı istemeyeceğidir.

Annem gurur duyardı.

- Hayır. Ben bir anneyim

 - Benim annem değilsin. Hz. Muhammed’in askerleri olarak ölenler   O’nunla birlikte cennette yaşıyorlar. Bu bizim yolumuz. Annelerimiz bununla gurur duyar.

Anneler savaşmaz. Bu dünyayı anneler yönetseydi   daha fazla erkek evlat olurdu.

Sen oğlunla gurur duymuyor musun?

 Tabii ki duyuyorum. O zaman, nasıl öldüğünü anlat. Anlat bana. Çok gururlusun. Nasıl öldüğünü anlat. Anlat.

Oğlum askerde öldü.

Bir İsrail Askeri. Benim insanlarımı   öldürürken öldü. Bu, onu benden daha iyi biri mi yapıyor?

**

Sekiz yaşımdayken   arkadaşlarımla sokakta oynardık. Evde yemek yedikten hemen sonraydı. Annemin, küçük kız kardeşim Lina’ya, gözlerini elleriyle ovuşturmamasını söylediğini hatırlıyorum. Gözleri kaşınıyordu. “Dokunmaya devam edersen daha kötü olacak.” dedi. Annem gülümsedi. Arkadaşlarımla dışarıdayken   İsrail tankları geldi. Bu ilk değildi. Köyümüzde tankları görmeye alışmıştık. Köyümüzde cenaze törenlerine alışmıştık. Çatımızda duran adam tanklara ateş etmeye başladı. Evimiz   ve dükkanımız tamamen yıkıldı. Çok hızlı oldu. Her şey gitmişti. Annem,   babam,   küçük kız kardeşim, Lina. Hepsi öldü. O sadece beş yaşındaydı. Altın hilal kolye takıyordu. Onu sakladım.

**

Sadık:

Bombayı niye patlatmadın diye sormuştun ya,  küçük bir kız gördüm. Beş yaşında, belki de altı. Bana baktı. Yapamadım. Hareket edemedim. Kız kardeşime benziyordu. Arkadaşım Yusuf içeri girdi, döndü ve bana baktı. Yapmayacağımı biliyordu. Bana bir metal parçası çarptı. Bir köpek gibi kaçtım.

Ulah:

Senin yüzünden kimse ölmedi ve Tanrı bunu biliyor. Yapamamanın kız kardeşinle bir alakası yok. Burada kalbinde olanla ilgili. Derinlerde, içinde. Utanmamalısın. İnsanları öldürmek onurlu bir şey değildir.

**

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI