GENÇLERİN KİNİZMİ ÜZERİNE / BERTRAND RUSSEL


 

 Türkçesi: Mete ERGİN

[1929’da yazılmıştır.]

Batı dünyası üniversitelerini ziyaret eden herhangi bir kişi, zamanımızın akıllı gençlerinin, eski zaman gençliğinden çok daha fazla kinik oluşu karşısında şaşırıp kalabilir. Rusya’da, Hindistan’da, Çin’de veya Japonya’da durum böyle değildir; Çekoslovakya’da, Yugoslavya’da, Polonya’da, hele yaygın bir biçimde Almanya’da böyle olacağını sanmıyorum. Ne var ki, kinizm, İngiltere’de, Fransa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde hiç kuşkusuz akıllı gençlerin dikkati çeken bir belirgin özelliğidir. Batıda gençliğin neden kinik olduğunu anlayabilmeniz için, Doğu’da gençliğin neden kinik olmadığını anlamanız lazımdır.

Rusya’da gençlik kinik değildir, çünkü orada gençlik bütün olarak Komünist felsefesini kabul ettiği gibi, aklın yardımıyla sömürülmeye hazır doğal kaynaklarla dolu koskocaman bir ülkeye de sahiptir. Dolayısıyla orada gençliğin önünde, işe yarayacağına inandıkları bir meslek hayatı vardır. Ütopya yaratma süreci içinde boru döşerken, demiryolu kurarken ya da köylülere dört millik bir cephe üzerinde Ford markalı traktörleri aynı anda kullanmayı öğretirken hayatın amaçlarını düşünmek zorunda değilsiniz. İşte bunun bir sonucu olarak Rus gençliği zindedir, ateşli inançlarla doludur.

Hindistan’da en ağırbaşlı gençlerin inancı, İngiltere’nin kötü olduğudur : Descartes’in varoluşu gibi, *bu öncülden yola çıkıp sonuç olarak bütün bir felsefeyi meydana getirmek mümkündür.

* Russell burada Descartes’m, «Düşünüyorum, o halde varım.» önermesini kastediyor. B. Russell, Deseartes’ın bu önermesinin, dolayısıyla bu önermeye dayanarak çıkardığı bir çok sonuçların da yanlış olduğunu iddia etmektedir. Bak. Aynı yazarın, «Portraits from Memory» adlı eserinde, «Mind and Matter» başlıklı deneme, s. 137-139. (Ç. Notu).

İngiltere’nin Hıristiyan oluşu gerçeğinden hareket edilerek, duruma göre, Hinduizmin ya da Müslümanlığın biricik hak dini olduğu sonucu çıkarılabilir. İngiltere’nin kapitalist bir ülke, bir endüstri ülkesi olduğu gerçeğinden hareket edilerek, mantığı yürütenin meşrebine göre, İngiliz kapitalizm ve endüstriyalizmiyle savaşabilmek için biricik silah olarak yerli endüstriyi, yerli kapitalizmi geliştirmek üzere ya herkesin eline bir öreke alıp yün eğirmesi, ya da ağır gümrük vergileri konulması gerektiği sonucu çıkarabilir. İngiltere’nin Hindistan’ı fiziksel güce başvurarak elinde tuttuğu gerçeğinden hareket edilerek, beğenilecek biricik kuvvetin ahlâk kuvveti olduğu çıkarılabilir. Hindistan’da milliyetçilik hareketlerinin kovuşturmaya uğraması, bu milliyetçilik hareketlerinin kahramanlık sayılmasına yetmekte, ama ziyan olmuş çabalar sayılmasına yetmemektedir. Anglo-İndianlar işte bu şekilde, Hindistan’ın akıllı gençlerini kinizm kırgınından korumaktadırlar.

Çin’de İngilizlere duyulan nefret de kendine düşen rolü oynamıştır, ama İngiltere bu ülkeyi hiçbir zaman fethetmediği için, Hindistan’dakine oranla çok ufak bir rol olarak kalmıştır bu. Çin gençliği yurtseverliği gerçek bir Batıcılık hevesiyle, tıpkı bundan elli yıl önce Japonya’da görüldüğü biçimde birleştirmiştir. Çin gençliği Çin halkının aydınlanmasını, özgür ve müreffeh olmasını isterler; bu sonuca ulaşılması için de önlerinde tam onlara göre iş vardır. Çin gençliğinin ülküleri, Çin’de henüz eskimeye başlamadığı anlaşılan on dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Çin’de kinizm, imparatorluk rejimi memurları arasında vardı ve 1911 yılından beri ülkenin aklını başından alan birbirine düşman militaristler arasında da sürdü, ama artık modern entellektüellerin düşüncelerinde kinizmin yeri yoktur.

Japonya’da genç entellektüellerin düşünceleri ile, Avrupa Kıtasında 1815-1848 yıllarında geçerli olan düşünce arasında oldukça benzerlik vardır. Liberalizmin parolaları hâlâ güçlüdür; parlamenter hükümet, konu, düşünce ve söz özgürlüğü. Geleneksel derebeyliğe ve baskıya karşı yürütülen mücadele, gençleri uğraştırmaya ve hep istim üstünde tutmaya yetmektedir.

Batının ukalâ gençliğine bütün bu gayret, bu ateş bir parça kaba gelmektedir. Batı gençliği, her şeyi tarafsız olarak incelemiş, her şeyin asimi esasını iyice anlamış ve “gezgin ayın altında dikkate değer hiçbir şey kalmadığını” görmüş olduğuna kesinlikle inanmıştır. Bunun nedenlerinin birçoğunu eskilerin öğretilerinde aramak gerektir. Bu nedenlerin meselenin köküne indiğini sanmıyorum, zira başka koşullarda gençler eskilerin öğretilerine tepki göstermekte ve kendilerine özgü bir İncil ortaya koymaktadırlar. Eğer zamanımızın Batılı genci sadece kinizmle tepki gösteriyorsa, bunun özel bir nedeni olsa gerektir. Gençler sadece kendilerine söylenene inanamamakla kalmıyorlar, aynı zamanda başka bir şeye de inanamıyorlar. Bu, üzerinde durulması gereken garip bir durumdur. Önce, eski ülküleri teker teker ele alalım ve neden bu ülkülerin zamanımız gençlerine, eskiden olduğu gibi bağlılık ilham etmediğini araştıralım. Bu gibi ülküler arasında şunları sayabiliriz: din, yurt, ilerleme, güzellik, gerçek. Gençlerin gözünde bunların kusuru nedir?

DİN. — Burada mesele kısmen entellektüel, kısmen de toplumsaldır. Entellektüel nedenler dolayısıyla bugün pek az yetişkin insanın dinsel inanışında, meselâ St Thomas Aquinas için mümkün olan ifrat derecesini görebiliriz. Modern insanların çoğunun tanrısı biraz müphemdir ve bozularak ya Hayat Gücü, ya da “… doğruluğun yardımcısı olan kudret,” halini almak eğilimindedir. Hattâ müminler bile, dinin, inandıklarını ikrar ettikleri öbür dünyadaki etkilerinden çok, bu dünyadaki etkileriyle ilgilenmektedirler; onlar, bu dünyanın Tanrının izzeti için yaratıldığından da pek o kadar emin değildirler, hatta Tanrının bu dünyanın ıslahı için faydalı bir varsayım olduğuna inançları daha kuvvetlidir. Onlar, Tanrıyı bu dünyevî hayatın ihtiyaçlarının giderilmesine memur ederek, imanlarının gerçekliğine gölge düşürmektedirler. Onlar Tanrıya tıpkı Sebt [Sebt günü : Yahudilerin kutsal günü, Cumartesi; Hıristiyanların dinlenme günü, Pazar]  gibi, adeta insanlar için yaratılmış diye düşünmektedirler. Kiliseleri modern ülkücülüğün esası olarak kabul etmemek için, toplumsal nedenler de vardır. Kiliseler, topladıkları bağışlarla, ister istemez mülkiyetin savunucuları haline gelmişlerdir. Kiliseler ayrıca, gençlerin gözüne tamamıyla zararsız görünen birçok zevkleri yasaklayan ve şüphecilerin gözüne gereksiz derecede zalimce görünen birçok işkenceleri ceza olarak veren, ezici törel kurallarla da ilişkilidirler. Mesih’in öğretilerini yürekten kabul eden ciddi gençler tanıdım; onlar kendilerini resmî Hıristiyanlıkla muhalefet halinde ve sanki militan tanrısızlarmışçasına, dinsel kovuşturmaların, dinsel cezaların kurbanı birer kovulmuş olarak bulmuşlardır.

YURT — Birçok zamanlarda ve birçok yerlerde yurtseverlik tutkulu bir inanç olagelmiş ve en iyi kafalar bu inancı tamamıyla onaylamışlardır.

Bu, Shakespeare zamanında İngiltere’de de böyleydi, Fichte zamanında Almanya’da da böyleydi, Mazzini zamanında İtalya’da da böyleydi. Daha hâlâ Polonya’da, Çin’de, Dış Moğolistan’da böyledir. Bu inanç, Batı ulusları arasında hâlâ son derece güçlüdür: bu inanç, siyaseti, kamu harcamalarını, askeri hazırlıkları vb. kontrolünde tutmaktadır. Ne var ki, aydın gençlik bunu elverişli bir ülkü olarak kabul edememektedir; gençlik bu inancın, baskı altındaki uluslar için uygun olduğunu, ama baskı altındaki uluslar baskıdan kurtulur kurtulmaz, daha önce kahramanca olan milliyetçiliğin hemen baskıcı hale geldiğini anlamış bulunuyor. ‘Ağlayan, ama alan’ Maria Teresa’dan beri ülkücülerin sempatisini kazanmış olan Polonyalılar, özgürlüklerini Ukrayna’da baskı kurma yolunda kullanmışlardır. İngilizlerin sekiz yüzyıldan beridir uygarlığı zorla öğrettiği İrlandalılar özgürlüklerini birçok iyi kitabın yayınlanmasını önleyecek yasalar çıkarma yolunda kullanmışlardır. Polonyalıların, Ukraynalıları, İrlandalıların da edebiyatı katledişleri karşısında milliyetçilik, ufak bir ulus için bile biraz uygunsuz bir ülkü olarak görünmektedir. Ama iş güçlü bir ulusa geldi mi, delil daha da güçlenir. Versailles Andlaşması, hükümdarlarının ihanet ettiği ülküleri savunurken ölmemek talihine erenler için hiç de cesaret verici değildir. Savaş sırasında militarizme karşı savaştıklarını bas bas bağırarak ilan edenlerin her biri, savaşın sonunda, kendi memleketlerinin en önde gelen militaristleri kesilmişlerdir. Bu gibi gerçekler, yurtseverliğin çağımızın başlıca belası olduğunu ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdireceğini, bütün aydın gençler için apaçık kılmaktadır.

İLERLEME — Bu, aydın gençleririn, çevresinde fazla gürültü koparılan, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir ülküdür. Üretilen otomobil sayısı gibi, tüketilen yer fıstığı sayısı gibi önemsiz şeylerde ölçülebilir ilerleme zaten zorunludur. Gerçekten de önemli olan şeyler ise ölçülemez, dolayısıyla da propagandacının yöntemlerine uygun değildir. Ayrıca, birçok modern icatlar insanları şaşkına çevirmektedir. Radyoyu, telsizleri ve zehirli gazı örnek gösterebilirim. Shakespeare bir çağın mükemmelliğini o çağın şiir uslûbuyla ölçerdi (bak. Sonnet XXXII), ama bu ölçü tarzının modasının geçtiği anlaşılıyor.

GÜZELLİK— Gerçi nedendir bilinmez, ama güzellikte insana eski moda gibi gelen bir şey var. Modern bir ressamı, güzelliği aramakla suçlayacak olsalar, adam öfkesinden küplere binerdi. Şimdi sanatçıların çoğunun, dünyaya karşı duyulan şiddetli bir öfkeden ilham aldıkları, dolayısıyla da her türlü tasadan uzak bir doymuşluk sağlama yerine, anlamlı bir acı verme isteğini taşıdıkları görülüyor. Bundan başka, çeşitli güzellikler, insanın kendini, modern aydınların yapabileceğinden daha çok ciddiye almasını gerektirir. Atina gibi, Floransa gibi küçük bir site Devletinin ileri gelen bir vatandaşının kendini önemli bir kişi gibi hissetmesi o kadar zor olmazdı. O zamanlarda dünya Evrenin merkezi, insanoğlu da yaratılışın amacıydı; o devirdeki insan ise kendi sitesinin en mükemmel insanları barındırdığını, kendisinin ise, kendi sitesinin en mükemmel insanları arasında olduğunu düşünebiliyordu. Bu durumda Aeskilos ya da Dante, kendi sevinç veya üzüntülerini ciddiye alabilirdi. Aeskilos da, Dante de, tek tek insanların duygularının önem taşıdığı ve trajik olayların ölümsüz nazımla yüceltilmeye layık olduğu inancını besleyebilirdi. Halbuki modern insan, bahtsızlığa uğradığı zaman, kendini istatistik toplamın bir parçası gibi hisseder; geçmiş ve gelecek onun önünde, saçma ve önemsiz yenilgilerin meydana getirdiği ürkütücü alaylar halinde uzar. İnsanoğlunun kendi de, sonsuz sessizlikler arasında kısa bir süre için bağırıp çağıran, yaygaralar koparan az çok saçma, çalımlı bir hayvan gibi görünür. Kral Lear, ‘Gerekli ihtiyaçları sağlanmamış insan, zavallı, çıplak, oklanmış bir hayvandan farksızdır’, [Kral Lear : Perde III; Sahne IV. ]der ve bu fikir alışılmamış bir şey olduğundan onu deliliğe sürükler. Ne var ki, bu fikir modern insan için alışılmış bir şeydir ve onu sadece saçmalığa sürükler.

GERÇEK — Eskiden gerçek mutlaktı, ebediydi ve insanüstüydü. Ben de gençliğimde bu görüşü kabul etmiş, gençlik yıllarımı gerçeğin araştırılmasına adayarak bu yılları yanlış yolda harcamıştım. Halbuki gerçeği boğazlamak isteyen sürüyle düşman ortaya çıkmış bulunuyor : pragmatizm, behaviyorizm, psikolojizm ve bağıllık fiziği. Galileo ile Engizisyon, güneşin mi dünya çevresinde döndüğü, yoksa dünyanın mü güneşin çevresinde döndüğü konusunda ayrılıyorlardı. Ama gerek Galileo, gerek Engizisyon, bu her iki görüş arasında dağlar kadar fark bulunduğu düşüncesinde birleşiyorlardı. Her ikisinin de üzerinde birleştikleri nokta, her ikisinin de yanıldıkları noktaydı: aradaki fark sadece kelimeler arasındaki bir farktan ibarettir. Eskiden gerçeğe tapınmak mümkündü; gerçekten de, bu tapınıştaki samimiliği, insan kurban etme alışkanlığı göstermekteydi. Ne var ki, sadece insanoğluna ait ve bağıllı olan bir gerçeğe tapınmak zordur. Eddington’a göre yerçekimi yasası, ölçme konusunda alınmış kullanışlı bir karardan ibarettir. Metrik sistem nasıl kadem ve yarda sisteminden daha doğru değilse, yerçekimi yasası da öteki görüşlerden daha doğru değildir.

Doğa ve Doğa’nın yasası gece karanlığında gizliydi;

Tanrı, ‘Newton olsun’, dedi ve ölçme kolaylaştı.

Bu düşünce yücelikten yoksun görünüyor. Spinoza bir şeye inandığı zaman, entellektüel Tanrı sevgisinin tadına vardığını düşünürdü. Modern insan ya da Marx’la birlikte, kendisini iktisadi güdülerin yönettiği, ya da Freud’la birlikte, rakamların cebrik kuvvetleri teoremi veya Kızıl Deniz’deki direy (fauna) dağılışı hakkındaki inancının temelinde herhangi bir cinsel güdünün yattığı kanısındadır.

Şu ana kadar modern kinizmi, beyinden gelen nedenleri bulunan bir şey gibi, ussal bir yoldan ele aldık. Ne var ki, inanç, modern psikologların bize anlatmaktan hiç usanmadıkları gibi, ussal güdüler tarafından nadiren belirlenir ve aynı şey, şüphecilerin bu olguyu sık sık görmezlikten gelmelerine rağmen, inançsızlık için de doğrudur. Yaygın bir şüpheciliğin nedenleri ansal olmaktan çok toplumsaldır. Yaygın şüpheciliğin başlıca nedeni her zaman, iktidarsız rahatlıktır. İktidar sahipleri kinik değillerdir, zira onlar kendi fikirlerini başkalarına zorla kabul ettirebilirler. Baskı kurbanları kinik değillerdir, çünkü onların yürekleri nefretle doludur ve nefret, herhangi başka bir güçlü tutku gibi, kendiyle birlikte bir sürü yan inanç getirir. Eğitimin, demokrasinin ve toplu üretimin ortaya çıkışma kadar her yerde, entellektüellerin islerin gidişi üzerinde önemli etkileri vardı ve bu etki, o entellektüellerin kafaları kesilse de yine azalmazdı. Modern entellektüel kendini tamamiyle farklı bir durumda bulmaktadır. ister bir pronagandist, ister bir Saray soytarısı olarak hizmetini budala zenginlere satmaya razı olduğu sürece, modern entellektüelin yağlı bir kuyruk bulması, bol gelir sağlaması hiç de zor değildir. Toplu üretimin verdiği sonuç, budalalığın, uygarlığın gelişmesinden bu yana her hangi bir dönemdekine oranla çok daha sağlam bir temele oturmasını sağlamak olmuştur. Çarlık Hükümeti Lenin’in kardeşini öldürdüğü zaman, bu olay Lenin’i bir kinik yapmadı, zira o, kendisine hayat boyu sürecek ve en sonunda başarıya ulaşacağı bir uğraş ilham eden nefretle doluydu. Ama Batı’nın daha sağlam ülkelerinde ne böylesine güçlü nefret yaratacak bir neden vardır, ne de böylesine gösterişli bir öç alabilme olanağı. Entellektüellerin yapacağı işi, amaşlan bu entellektüellere — tehlikeli değilse bile — saçma görünebilen Hükümetler ya da zenginler emreder ve ücretlerini de yine onlar öder. Ne var ki, kinizm bu entellektüellerin vicdanlarını duruma uydurabilmelerini sağlar. Gerçi iktidar sahiplerinin her bakımdan hayranlık duyulacak cinsten bir uğraş istediği zamanlar da olduğu doğrudur; bu uğraş türleri içinde en önemlisi bilim, İkincisi de, Amerika’da, kamu mimarisidir. Ama bir adamın eğitimi sadece kitap sınırları içinde kalmışsa— ki çoğunlukla böyle olmaktadır — o adam yirmi iki yaşına geldiğinde, epeyce bilgili olduğu halde, bilgisini kendince önemli bir yolda uygulayamadığını görür. Bilim adamları Batı’da bile kinik değillerdir, zira bunlar akıl, zekâ ve bilgilerinin en değerli yanlarını toplumun tam onayı üe uygulayabilmektedir; ne var ki, onlar bu anlamda, modern entellektüeller arasında olağanüstü denecek kadar talihli sayılırlar.

Eğer bu teşhis doğruysa, modern kinizm sadece vaaz vermekle ya da gençlerin önüne, bu gençlerin vaizleriyle hocalarının fersude kör inançlar deposu içinden seçtikleri daha iyi ülküler koymakla tedavi edilemez. Tedavi ancak entellektüellerin yaratıcı dürtülerini cisimlendirecek bir meslek bulabilmeleriyle gerçekleşecektir. Bunun için de, Disraeli’nin savunduğu şu eski reçeteden başka bir reçete göremiyorum : ‘Hocalarımızı eğitiniz’. Ama yine de bu, günümüzde proleterlere de plütokratlara da genellikle verilmekte olandan daha tam bir eğitim, aynı zamanda da, hiç kimsenin yararlanabilmek için yeterli zaman bulamayacağı kadar çok mal üretmeye yönelmiş yararcı istekle yetinmeyen, gerçek kültürel değerleri de hesaba katan bir eğitim olmak zorundadır. Bir insan insan bedeni hakkında belirli birtakım bilgilere sahip olmadıkça o insana hekimlik yaptırmazlar, halbuki bir finansiyer, çalışmalarının banka hesabı üzerindeki etkisi dışında kalan çok yönlü etkilerden tamamıyla habersiz olmasına rağmen, serbeste çalışabilir. İktisat ve Yunan şiirinden sınava girip, bu sınavda başarı kazanmadıkça kimsenin Borsa Oyunları oynamasına izin verilemeyen bir dünya; politikacıların tarih ve modern romanlar üzerine tam bir bilgi sahibi olmak zorunda bulunacakları bir dünya, ne tatlı bir dünya olurdu! Bir para babasının şöyle bir soruyla karşılaştığını aklınıza getirin : “Buğday piyasasını tekelinize alacak olsaydınız, bunun Alman şiiri üzerindeki etkisi ne olurdu?” Büyük örgütlerin artışı dolayısıyla, zamanımızda nedensellik eski zamanlardakinden çok daha karmaşıktır, hele nedenselliğin sonuçlarla birlikte düşünülmesi çok az rastlanan bir şeydir; ama bu örgütleri kontrolleri altında bulunduranlar, eylemlerinin doğuracağı sonuçların yüzde birini bile bilmeyen cahil insanlardır. Rabelais, üniversitedeki yerini kaybetmek korkusuyla kitabını imzasız yayımlatmıştı. Modern bir Rabelais ise o kitabı hiçbir zaman yayınlatmazdı, zira imzasını atmasa bile, mükemmelleştirilmiş haber alma yöntemleri sayesinde kimliğinifn nasıl olsa öğrenileceğini bilirdi. Dünyaya hükmedenler öteden beri hep budalalar olagelmiştir, ne var ki, bu budalalar, eski zamanlarda şimdiki kadar güçlü değillerdi. Bu bakımdan, bu gibi insanların akıllı olabilmesini sağlamak için bir yol bulunması zorunluğu, eskisine oranla çok daha fazladır. Bu sorun çözülemez mi? İmkânsız olduğunu sanmıyorum, ama bunun kolay olduğunu da asla iddia edemem.

Sh: 151-160

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

AYLAKLIĞA ÖVGÜ / BERTRAND RUSSEL, ( In Praise of Idleness)


 Türkçesi: Mete ERGİN

[1932’de yazılmıştır.]Benimle aynı kuşaktan olanların çoğu gibi, “Şeytan hep aylaklara yaptıracak bir kötülük bulur,” atasözünü dinleyerek yetiştim. Epeyce terbiyeli bir çocuk olduğum için bana söylenen her şeye inanırdım; böylelikle, içinde bulunduğum ana kadar beni çok çalışmaktan geri bırakmayan bir vicdan sahibi oldum. Ne var ki, EYLEMLERİM vicdanımın denetimi altında olduğu halde, GÖRÜŞLERİM bir devrim geçirmiş bulunuyor. Dünyada gerektiğinden çok çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğu inancının büyük zararlar doğurduğunu, modern endüstri ülkelerinde vaazedilmesi gereken şeylerin öteden beri vaaz edilegelmekte olanlardan çok değişik olduğunu sanıyorum. Napoli’de dolaşan bir gezginin öyküsünü herkes bilir: Yattıkları yerde güneşlenen on iki dilenci gören bu gezgin (olay Mussolini zamanından önce geçer), bunlardan en tembel olduğunu kanıtlayana bir lira vereceğini söyler. Dilencilerden on bir tanesi yerlerinden fırlayıp, liranın kendi hakları olduğunu iddia ederler, bunun üzerine gezgin de parayı yerinden kıpırdamayan on İkinciye verir. O gezgin tam yerine düşmüş. Ne var ki, Akdeniz güneşinden nasibi olmayan ülkelerde aylaklık daha zordur ve insanlara aylaklık aşılamak için yoğun bir propagandaya ihtiyaç vardır. ileriki sayfalan okuduktan sonra, Y.M.C.A. liderleri umarım ki, gençlere hiç bir iş yapmamayı aşılamak için bir kampanyaya girişirler. Eğer umduğum çıkarsa, ömrümü boşa harcamamış olacağım.

Tembellikten yana kendi savlarımı öne sürmeden önce, kabul edemediğim bir savı gidermeliyim. Geçimini yeteri kadar sağlamış bir kimse günlük işlerden herhangi birine el attığı zaman kendisine, böyle yapmakla başka birinin nafakasını elinden aldığı, dolayısiyle bunun kötülük olduğu söylenir. Eğer bu sav doğru olsaydı, nafakamızın bol bol sağlanması için, hepimizin sadece aylak olmamız yeterdi. Böyle lâf edenlerin unuttukları şey, bir insanın genellikle kazandığını harcadığı ve harcarken de başkalarına iş sağlamış olduğudur. Bir insan kazandığını harcadığı sürece, kazanırken başkalarının ağzından aldığı lokmaları en aşağı katıyla, kazandığını harcarken yine başkalarına veriyor demektir. Bu görüş açısından bakıldığında asıl kötü insan, biriktiren insandır. Eğer insan, atasözüne geçen o Fransız köylüsü gibi kazandıklarını bir çorabın içine tıkıp biriktirmekle yetiniyorsa, bu biriktirilen kazançların kimseye bir iş sağlamadığı açıktır. Eğer biriktirdiklerini bir yatırımda kullanıyorsa, o zaman durum o kadar açık değildir ve bu durumdan değişik sorunlar ortaya çıkar.

İnsanların tasarruflarıyla en çok yaptıkları şeylerden biri, tasarruflarını hükümetin birine ödünç vermektir. Çoğu uygar hükümetlerin kamu harcamalarının geçmiş savaşlar için yapılan ödemelerle, gelecekteki savaşlara hazırlıktan ibaret olduğu göz önüne alındıkta, parasını hükümete borç veren adam, Shakespeare’deki katil kiralayan kötü adamla aynı durumdadır, insanoğlunun tasarruf alışkanlığının net sonucu, parasını ödünç verdiği Devlet’in silahlı kuvvetler gücünü artırmaktan ibarettir. Böyle yapacağına, parasını içkiye ya da kumara bile harcasaydı, kuşkusuz çok daha iyi ederdi.

Ama bana diyecekler ki, tasarruflar sınaî girişimlere yatırılınca durum başkadır. Bu gibi girişimler başarı kazanıp da yararlı bir şey ürettiği zaman, bu sav haklı görülebilir. Bununla birlikte, bugünlerde çoğu girişimlerin başarısızlığa uğradığını da kimse inkâr edemez. Bu da şu demek oluyor ki, yararlı bir şey üretme uğrunda kullanabilecek büyük bir insan emeği, üretildikleri zaman boş yatan ve hiç kimseye hiç bir hayrı dokunmayan makineler üretme uğrunda harcanmıştır. Bundan ötürü, tasarruflarını ilerde iflâs eden bir girişime yatıran adamın, kendi kadar başkalarına da zararı dokunuyor demektir. Eğer o adam parasını, meselâ dostları için eğlenti düzenlemekte harcamış olsaydı, (umarız ki) dostları ve onlar kadar kasap, fırıncı ve içki kaçakçısı gibi, harcanan bu parayı ellerine geçirenler de hoşnut kalırdı. Ama eğer o adam parasını, meselâ tramvaya ihtiyaç olmayan bir yerde tramvay rayları döşemeye harcarsa, büyük bir emek yığınını, bu emeklerin kimseyi hoşnut edemediği kanallara aktarmış olur. Gelgelelim, yatırımın başarısızlığa uğraması yüzünden bu adam yoksul düşerse, ona haketmediği bir talihsizliğin kurbanı olmuş gözüyle bakılır, parasını insan severlik yolunda harcayan hovarda ise, budala diye, hafifmeşrep diye hor görülür.

Bütün bunlar sadece bir girişten ibaret. Gayet ciddî olarak şunu söylemek isterim ki, modern dünyada ÇALIŞMANIN erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer. önce : ÇALIŞMA NEDİR?

Çalışma iki çeşittir : birincisi, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmek; İkincisi de, başkalarına, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan bir maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmelerini söylemektir.

Birinci cins çalışma tatsızdır ve az para getirir; ikinci cins çalışma ise tatlıdır ve çok para getirir, ikinci cins çalışma çok çeşitlidir: emir verenler yanısıra, ne gibi emirler verileceği konusunda akıl verenler de vardır. Genellikle, iki insan grubu tarafından aynı anda, birbiriyle taban tabana zıt iki cins akıl verilir; buna da siyaset denir. Bu cins çalışma için gerekli marifet akü verilecek konu üzerinde değil, meselâ reklâmcılık gibi, inandırıcı konuşma ve yazma sanatı üzerinde bilgi sahibi olmaktır.

Amerika’da değilse bile, bütün Avrupa’da, bu her iki cins işçi sınıfından çok daha fazla saygı gören üçüncü bir sınıfa mensup insanlar vardır. Bunlar, toprak mülkiyetini ellerinde bulundurmak yoluyla, yaşama ve çalışma hakkını kendilerine bir imtiyaz diye verdikleri başka insanlardan bu imtiyazlara karşılık para alanlardır. Bu toprak sahipleri aylaktırlar, bu bakımdan, benim onlara övgü düzeceğim sanılabilir. Ne yazık ki, bunların aylaklığı ancak başkalarının emeği sayesinde mümkün olabilmektedir; gerçekten de, bunların rahat aylaklığa duydukları arzu, çalışmayı öğütleyen tüm kutsal vaazların tarihsel kaynağıdır. Bunların en istemeyecekleri şey, başkalarının da onlar gibi aylak kalmasıdır.

Uygarlığın başlangıcından Endüstri Devrimine kadar insan, bir kural olarak, çok çalışmak suretiyle kendisinin ve ailesinin geçimi için gerekli olandan ancak biraz daha fazlasını üretebiliyordu, hem de karısı da en aşağı onun kadar çok çalıştığı ve çocukları yetişir yetişmez emeklerini anne ve babalarınınkine kattıkları halde. Zorunlu ihtiyaçları karşıladıktan sonra artan az miktardaki üretim fazlası ise, onu üretenlere kalmıyor, savaşçılar ve papazlar tarafından iç ediliyordu. Kıtlık zamanlarında üretim fazlası olmuyordu; ama savaşçılarla papazlar yine de, başka zamanlarda olduğu kadar kazanç sağlıyorlar ve bunun sonucu olarak da birçok işçi açlıktan ölüyordu. Bu sistem Rusya’da 1917’ye kadar sürdü, Doğu’da hâlâ sürmektedir; İngiltere’de ise, Endüstri Devrimine rağmen, Napolyon savaşları süresince ve yeni fabrikatörler sınıfının güçlendiği yüz yıl öncesine kadar bütün şiddetiyle süregeldi. Amerika’da bu sistem, Güney hariç, devrimle birlikte sona erdi. Bu kadar uzun zaman süren ve ancak yakın zamanlarda sona eren bir sistem doğallıkla, insanların düşünce ve görüşlerinde derin izler bırakmıştır. Çalışmanın istenilir bir şey olduğunu doğal karşılamamız, çoğunlukla bu sistemden bize kalan bir alışkanlıktır ve alışkanlıktan doğma bu inanç endüstri dönemi öncesine ait olduğu için de modern dünyaya uydurulmamıştır. Modern teknik, aylaklığın sadece imtiyazlı sınıflara ait bir imtiyaz değil, bütün toplum içinde eşit dağılan bir hak olabilmesini, birtakım sınırlar içinde mümkün kılmıştır. Çalışma ahlakı, köle ahlakıdır, modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur.

İlkel toplumlarda köylüler, kendilerine kalsa, savaşçılarla papazların iç ettikleri o bir parçacık üretim artıklarından yine kendileri yararlanırlardı; bu apaçıktır, ama şurası da aynı derecede açıktır ki, köylüler kendi başlarına kalsalardı ya daha fazla tüketir, ya da daha az üretirlerdi. Başlangıçta köylülerin üretimde bulunmaları ve üretim artıklarının başkaları tarafından iç edilmesine göz yummaları, kaba kuvvet zoruyla oluyordu. Ne var ki, yavaş yavaş bu köylülerin bir çoğuna, üretim artıklarının bir bölümü bazı aylakların geçimini sağlamaya gitse bile, çok çalışmanın kendileri için görev olduğunu aşılayan bir ahlak anlayışını kabul ettirmenin mümkün olduğu anlaşıldı. Bu sayede, köylüleri çalıştırmak için başvurulması gerekli zorlamanın dozu, bununla birlikte de hükümetin harcamaları azaldı. Bugün eğer İngiltere’de kralın bir işçiden fazla geliri olmaması önerilse, İngiliz işçilerinin yüzde doksan dokuzunun bu öneriden dolayı tüyleri diken diken olurdu. Tarihsel bakımdan konuşursak, görev kavramı, iktidar sahipleri tarafından başkalarına kendi çıkarlarından çok efendilerinin çıkan için yaşamaları gerektiği düşüncesini aşılamakta bir araç olarak kullanılmıştır. Doğallıkla, iktidar sahipleri kendi çıkarlarının, insanlığın daha geniş çaptaki çıkarlarıyla özdeş olduğuna kendi kendilerini inandırarak, bu olguyu yine kendi kendilerinden saklamaktadırlar. Bazı hallerde bu doğrudur; meselâ Atina’lı köle sahipleri boş zamanlarının bir bölümünü, uygarlığa sürekli bir katkıda bulunma yolunda harcarlardı ki, böyle bir şey âdil bir İktisadî sistemde mümkün olamazdı. Uygarlık için boş vakit şarttır, eski zamanlarda ise bir azınlığın boş vakte sahip olabilmesi, büyük bir çoğunluğun emeği sayesinde gerçekleşebiliyordu. Şu var ki, bu insanların harcadığı emeğin bir değeri vardı — çalışmak iyi olduğu için değil, boş vakit iyi olduğu için.

Modern teknik sayesinde de uygarlığa zarar vermeksizin boş vakti insanlar arasında pay etmek mümkün olabilirdi.

Modern teknik, yaşamak için herkesin ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmekte harcanan emek miktarını büyük çapta azaltmıştır. Savaş içinde bunun böyle olduğu açıkça görüldü. Savaş sırasında, silâh altındaki bütün erkekler, casusluk işinde, propaganda işinde, mühimmat imalâtında, ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan bütün erkek ve kadınlar üretim faaliyetlerinden çekilip alınmış bulunuyorlardı. Buna rağmen, müttefikler safındaki kalifiye olmayan işçiler arasındaki fiziksel refah düzeyi, savaş öncesi veya savaş başlarındakine oranla çok daha iyi idi. Bu olgunun önem ve anlamını maliye gizlemekteydi: ödünç alma, insanda âdeta geleceğin şimdiki zamanı beslediği izlenimini uyandırıyordu. Ama kuşkusuz, gerçekte böyle bir şey mümkün değildi. İnsan içinde yaşadığı anda var olmayan bir ekmeği yiyemez. Üretimin bilimsel bir biçimde örgütlenmesi sayesinde, modern dünyanın çalışma kapasitesinin sadece bir bölümünü kullanmakla modern insan yığınlarına oldukça rahat bir hayat sağlanabileceğini, savaş, tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesinlikle göstermiş bulunuyor. Savaştırmak ve savaş sanayiinde çalıştırmak için erkekleri serbest bırakmak amacıyla yaratılan bilimsel örgüt, eğer savaştan sonra da korunsa ve çalışma saatleri dörde indirilseydi, herkesin refahı yerinde olurdu. Halbuki böyle yapılacağına, o eski karmaşık sisteme dönüldü, emeklerine ihtiyaç duyulan insanlar uzun saatler çalıştırıldı, emeklerine ihtiyaç duyulmayanlar ise işsizlik yüzünden aç kalmaya bırakıldı. Neden? Çünkü çalışma görevdi de ondan; çünkü insanın, ürettiği oranda değil, ölçüsü çalışkanlık olan erdemi oranında ücret alması gerekiyordu da ondan.

Bu, içinde doğduğu koşullarla zerrece benzerliği bulunmayan bambaşka koşullara uygulanan Köle Devleti ahlakıdır. Bunun felaketli sonuçlar doğurmasına hiç şaşmamalı. Bir örnek alalım. Belirli bir zaman içinde bir takım insanların çamaşır mandalı yapımında çalıştıklarını varsayalım. Bunlar günde (diyelim ki) sekiz saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar. Birisi çıkar, aynı sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin iki katı mandal yapmasını sağlayan bir buluş kor ortaya. Ama dünyanın iki kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile, daha fazla satın alan olmayacaktır. Aklı başında bir dünyada olsa, bu durumda, mandal yapımıyla uğraşan herkes sekiz yerine dört saat çalışır, ama bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürürdü. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır, içinde yaşadığımız dünyada insanlar hâlâ sekiz saat çalışmakta, gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yarısı işten atılmaktadır. Bunun sonunda yine öteki planda olduğu kadar boş vakit kalır insanlara, ama bu sefer insanların yarısı çok fazla çalışırken, öbür yarısı tüm aylaktır. İşte, nasıl olsa kalacak boş vakit bütün insanlık için bir mutluluk kaynağı haline getirileceğine, bu şekilde ne yapılıp edilip evrensel bir sefalet kaynağı haline getirilmektedir. Bundan daha büyük bir delilik düşünülebilir mi?

Yoksul insanların boş vakitleri olması fikrini zenginler öteden beri nefretle karşılamışlardır. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de erkekler için günlük normal çalışma süresi on beş saatti; çocuklar genellikle on iki saat, ama çok kere de yetişkin erkekler kadar çalışırlardı. Ukalâ işgüzarlar bu çalışma saatlerinin çok fazla olduğu fikrini ileri sürdükleri zaman onlara, çalışmanın yetişkin erkekleri içkiden, çocukları da yaramazlıktan alıkoyduğu söyleniyordu. Çocukluğumda, şehirli erkek işçilerin oy hakkını kazanmasından az sonra resmî tatil günleri yasalaşınca, üst sınıflar çok kızdılar. Yaşlı bir Düşesin şöyle dediğini hatırlıyorum : “Tatil yoksulların nesine gerek? Onlar ÇALIŞMAK zorundadır.” Gerçi zamanımızın insanları bu Düşes kadar açık yürekli değiller; ama aynı duygu onlarda da güçlüdür ve bu duygu, içinde bulunduğumuz İktisadî keşmekeşin esas kaynağıdır.

Çalışma ahlakı anlayışını bir an için açık yüreklilikle, kör inançlara bağlı olmaksızın düşünelim. Her insan hayatında ister istemez belirli miktarda bir insan emeği ürünü tüketir. Çalışmanın genellikle tatsız bir şey olduğunu kabul edersek, insanın kendi ürettiğinden fazlasını tüketmesi adaletsizliktir. İnsan doğallıkla, meselâ hekimlikte olduğu gibi, mal yerine hizmet sağlayabilir; ama ne olursa olsun, yediğine ve başını bir çatı altına sokmasına karşılık bir şey sağlamalıdır. Çalışmanın ancak bu kadarı bir görev sayılmalıdır; ama ancak bu kadarı.

S.S.C.B. dışındaki bütün modern toplumlarda pek çok kimsenin, daha doğrusu, mirasa konan veya zenginle evlenenlerin hepsinin bu asgari çalışmadan bile kaçtıkları gerçeği üzerinde uzun uzadıya durmayacağım. Bu gibilerin aylak kalmalarına izin verilmesi olgusunun, işçilerin ya gerektiğinden çok çalıştırıldıkları ya da aç bırakıldıkları olgusu kadar zararlı olmadığı kanısındayım.

Sıradan işçiler günde dört saat çalışsalardı hem her şeyden herkese yetecek kadar bulunurdu, hem de ortada işsizlik kalmazdı — tabii, ufak çapta da olsa, aklı başında bir örgütün bulunduğu varsayarak. Bu fikir, hali vakti yerinde olanların hiç hoşuna gitmez, zira onlar, yoksulların boş vakitlerini nasıl kullanacaklarını bilmedikleri inancındadırlar. Amerika’da erkekler çoğunlukla, halleri vakitleri yerindeyken bile uzun saatler çalışırlar; bu gibiler, işsizlik denen o gaddarca ceza dışında, işçilerin boş vakitleri olması fikrini öfkeyle karşılarlar. Gerçekten de bunlar boş vakti kendi oğullarına bile çok görürler. Ne gariptir ki, oğullarının çok çalışmasını isterlerken ve bu yüzden oğulları, uygarlık öğrenmelerine yetecek kadar bile boş vakit bulamazken, bu adamlar karılarıyla kızlarının hiç çalışmamasına aldırış etmezler. Hiçbir iş yapmayanlara duyulan ve aristokratik toplumlarda her iki cinsi de kapsamı içine alan züppece hayranlık, plütokrasilerde yalnız kadınlara duyulabilir; ama böylesi bile, bu hayranlığın sağduyuya sığdırılabilmesine yetmez.

Kabul etmek gerektir ki, boş vaktin akıllıca kullanılması bir uygarlık ve eğitim sonucudur. Bütün ömrünce çok çalışmış bir adam birdenbire boş kalsa sıkılır. Ama önemli miktarda boş vakti olmayan insan da en iyi şeylerin birçoğundan yoksun kalır. Halk yığınlarının bu yoksunluğu çekmesi için artık hiçbir neden kalmamıştır; artık hiç gereği kalmadığı halde aşırı derecede çalışmakta ısrara bizi ancak budalaca ve çoğunlukla başkası hesabına katlanılan bir çilekeşlik devam ettirebilir.

Rusya’da yönetime egemen olan yeni inançta Batının geleneksel öğretilerinden çok değişik bir sürü şey bulunurken, hiç değişmeden kalmış bazı şeyler de vardır. Yönetici sınıfın, özellikle de eğitim propagandasını yürütenlerin emeğin erdemi konusundaki tutumları, dünyada egemen sınıfların “namuslu yoksullar” dediğimiz insanlara öteden beri aşılaya geldikleri tutumun tıpatıp aynıdır. Çalışkanlık, uyanıklık, uzak çıkarlar uğruna uzun saatler, çalışmaya razı olma, hattâ yetkeye boyun eğme, bütün bunlar S.S.C.B.’de yeniden ortaya çıkmaktadır; üstelik S.S.C.B.’de yetke hâlâ Evrenin Hâkiminin İradesini temsil etmektedir, yalnız şimdi buna yeni bir ad verilmiştir: Diyalektik Materyalizm.        ‘

Rusya’da proletaryanın kazandığı zaferle, başka ülkelerde feministlerin kazandığı zafer arasında bazı ortak noktalar bulunmaktadır. Yüzyıllardan beri erkekler, kadınların manevi üstünlüğünü kabul etmiş ve iktidar konusunda kendilerinden aşağı durumda bulunmaları yönünden de onları, manevî üstünlüğün iktidardan daha değerli olduğu savıyla avutmuşlardır. Feministlerin öncüleri, erkeklerin erdemin değeri konusunda kadınlara söylediklerinin hepsine inandıkları, ama siyasal iktidarın değersizliği konusunda söylediklerine inanmadıkları için, en sonunda feministler kadınların her ikisine de sahip olması gerektiğine karar verdiler. Fiziksel çalışma bakımından buna benzer bir şey Rusya’da gerçekleşmiştir. Yüzyıllarca, zenginler ve zenginlerin çanak yalayıcıları ‘mamuslu emek” üzerine övgüler düzmüşler, basit yaşayışı övmüşler, yoksulların cennete gitme olasılığının zenglnlerinkinden çok olduğunu aşılayan bir dini öğretmişler ve genellikle, tıpkı kadınların cinsel köleliklerinden özce bir soyluluk kazandıkları fikrine, erkeklerin onları inandırmaya çalışmaları gibi, bedenleriyle çalışan işçileri, maddenin uzaydaki durumunu değiştirmenin onlara özel bir soyluluk kazandıracağı fikrine inandırmaya çalışmışlardır. Rusya’da, bedenle çalışmanın üstünlüğü konusundaki bütün bu öğretiler ciddiye alınmış, bunun bir sonucu olarak da bedenle çalışanlar başka herkesten fazla yüceltilmişlerdir. Bu durumu canlandırma yolundaki girişimler ruh bakımından aynı olmakla birlikte, amaç bakımından değişiktir : bu girişimlerin amacı, özel işlerde çalıştırılacak fedaî işçiler yetiştirmektir. Şimdi gençlerin önüne konulan ülkü bedensel çalışmadır ve bu ülkü bütün ahlâk öğretilerinin temelini meydana getirmektedir.

Şimdilik, bütün bunlar belki de yararlı olabilir. Doğal kaynakları zengin koskoca bir ülke gelişmeye hazırlanmaktadır ve borç almadan gelişmesini tamamlamak zorundadır. Bu koşullar içinde çok çalışmak zorunluğu vardır ve bu çok çalışmanın ödülü de büyük bir olasılıkla, görülecektir. Ama uzun saatler çalışmak zorunda kalınmadan herkesin rahat edebileceği noktaya ulaşınca ne olacaktır?

Batı’da, bu problemle uğraşmak için çeşitli yollar vardır bizim elimizde. Biz İktisadî adaleti gerçekleştirmeye kalkışmadığımız için tüm ulusal gelirin büyük yüzdesi, nüfus içinde büyük bir bölümü hiç çalışmayan küçük bir azınlığa gider. Üretim hiçbir şekilde bir merkezden yönetilmediği için, sürüyle gereksiz şey üretiriz. Nüfusun bir bölümünü gerektiğinden çok çalıştırmak suretiyle geri kalanların emeğinden vazgeçebildiğimiz için, çalışan nüfusun büyük yüzdesini aylak bırakırız. Bu yöntemler yetersiz kalınca da savaş çıkarırız: havaî fişekleri ömründe ilk kez görmüş çocuklar gibi, bir kısım insanlara yüksek güçte patlayıcı maddeler yaptırır, bir kısmına da bunları patlattırırız. Bütün bu düzenleri bir araya getirerek, sıradan insanların kaderinin çetin bir bedensel çalışma olduğu fikrini, güç de olsa yaşatmayı beceririz.

İktisadî adalet ve üretimin merkezden yönetilişi dolayısıyla, Rusya’da bu problem ister istemez değişik bir biçimde çözülecektir. Zorunlu ihtiyaç maddeleri ve temel rahatlıklar herkese sağlanır sağlanmaz bu problemi çözmek için başvurulacak akıllıca yol, daha fazla boş vaktin mi, yoksa daha fazla mal üretiminin mi tercih edileceği konusunda her aşamada halkoyuna danışılarak, çalışma saatlerini derece derece azaltmak olurdu. Ama çok çalışmanın erdem olduğu bir kere aşılanmış bulunduğuna göre, içinde boş vaktin çok, çalışmanın ise az olduğu bir cennet hedefine yetkililerin nasıl ulaşabileceklerini kestirmek zordur. Yetkililerin durmadan yeni planlar ortaya atarak, böylece, kazanılmış boş vakti gelecekteki verimliliğe feda edecekleri daha büyük bir olasılık gibi gözüküyor. Geçenlerde Rus mühendislerinin hazırladıkları ustalıklı bir plânla ilgili yazılar okumuştum; bu plân, Kara Deniz’in ortasına bir baraj oturtarak Beyaz Denizle Sibirya’nın Kuzey kıyılarının iklimini ılımanlaştırmak amacını güdüyordu. Hayranlıkla karşılanacak bir plân gerçi, ama aynı zamanda emekçilerin en soyluları ‘Kuzey Buz Denizi’nin buzlu alanlarıyla tipileri arasında çalıştırılırken, proletaryanın rahatını daha bir kuşak geciktirecek bir plân. Böyle bir şey, eğer gerçekleşirse, bu, çok çalışma kavramına, artık çok çalışmaya ihtiyaç duyulmayan bir tembellik düzeyine ulaştıracak araçtan çok, kendi başına bir amaç gözüyle bakmanın sonucu olacaktır.

Gerçek odur ki, maddenin bir bölümü varlığımız için zorunlu olduğu halde, maddeye durmadan biçim ve yer değiştirmek hiç de insan hayatının amaçlarından biri değildir. Eğer öyle olsaydı, kanal açma işinde çalışan her ameleyi Shakespeare’den üstün tutmamız gerekirdi. Bu hususta bizi yanlış yöne sevkeden iki neden vardır. Birincisi, yoksulların hallerinden hoşnut olmalarını sağlama zorunluluğudur ki, bu zorunluk binlerce yıldan beri zenginleri, çalışmanın erdem olduğu konusunda vaaz vermeye — kendileri bu hususta erdemsiz kalmak için ne gerekirse yaptıkları halde — sevketmiştir. İkincisi de, yeryüzünde meydana getirebileceğimiz hayret edilecek değişikliklerden haz duymamıza sebep olan, yeni, makineleşme zevkidir. Bu iki güdünün hiçbiri, bedeniyle çalışan işçi üzerinde bir etki uyandırmaz. Bedeniyle çalışan işçiye, hayatının en iyi bölümü üzerine ne düşündüğünü soracak olsanız, size şöyle söylemesi olasılığı pek yoktur : “Bedensel çalışmadan zevk duyuyorum, çünkü bedensel çalışma bana, insanoğlunun yapabileceği en soylu işi yaptığım duygusunu veriyor, ayrıca insanoğlunun üzerinde yaşadığı gezegeni ne kadar değiştirebildiğini düşünmek de hoşuma gidiyor. Gerçi bedenimin belirli süreler içinde dinlenmeye ihtiyacı var ve ben bu ihtiyacı elimden geldiği kadar gidermek zorundayım, ama yine de en mutlu anlarım, sabah olup da çalışmaya başladığım anlardır, zira ruhumu doyuran kaynak çalışmadır.” Bedenleriyle çalışan işçilerin böyle bir şey söylediklerini hiç duymadım. Onlar çalışmaya hangi gözle bakılması gerekiyorsa o gözle, yani, geçimlerini sağlamanın zorunlu bir koşulu gözüyle bakarlar ve duyabilecekleri mutluluğu da serbest saatleri içinde bulurlar.

Denilecektir ki, aylaklığın azı iyidir, ama insanlar yirmi dört saatte topu topu dört saat çalışsalardı, günlerini nasıl geçireceklerini bilemezlerdi. Bu görüş modern dünyada geçerli olduğu oranda, uygarlığımız için bir yüz karasıdır; bu görüş daha önceki dönemlerin hiçbirinde geçerli olamazdı. Eskiden kaygısızlığa, oyuna bir yer vardı; verimlik fikrine bir dine sarılır gibi bağlanılması, insanlar arasında kaygısızlığın da, oyunun da yerini bir dereceye kadar daraltılmış bulunuyor. Modern insan her şeyin, o şeyin kendisi için değil de, başka bir şey uğruna yapılması gerektiğine inanıyor. Meselâ ciddiliği hayatlarında hiçbir vakit elden bırakmayan yaradılışta olan insanlar, durmadan, sinemaya gitmeyi kötülemekte ve bize, sinemanın gençleri suç işlemeye yönelttiğini söylemektedirler. Ama buna karşılık film yapımıyla ilgili her türlü çalışma saygıyla karşılanmaktadır, çünkü bu çalışmalar para getirmektedir, istenilir eylemin, kâr getiren eylem olduğu anlayışı her şeyi tepetaklak etmiştir. Size et sağlayan kasap, size ekmek sağlayan fırıncı övgüye değer kişilerdir, çünkü bunlar bu işlerden para kazanırlar; ama bunların size sağladığı besinleri siz sadece çalışmak için güç kazanmak amacıyla değil de, bunun yanısıra sırf yemek zevki için de yiyorsanız, hafifmeşrebin birisiniz demektir. Daha genel söylersek, para kazanmak iyi, para harcamak kötü sayılmaktadır. Para kazanmakla, para harcamanın bir alışverişin iki yönü olduğunu düşündüğümüz zaman, birinin iyi, ötekinin de kötü sayılması çok saçmadır; o zaman insan, anahtarların iyi, anahtar deliklerinin kötü olduğunu da savunabilir. Mal üretiminde eğer bir erdem varsa, bu erdem, o malın tüketilmesinin sağlayacağı üstünlükten gelmelidir. Toplumumuzda birey, kâr için çalışır; ama onun çalışmasının toplumsal amacı, ürettiği şeyin tüketilmesi olmak gerektir. Çalışkanlığı artırıcı etkenin kâr sağlamak olduğu bir dünyada insanların duru bir biçimde düşünebilmelerini zorlaştıran şey, bireyle toplumsal üretimin amacı arasındaki bu ayrılıktır işte. Bizler üretimi gerektiğinden değerli, tüketimi de gerektiğinden değersiz tutarız. Bunun bir sonucu olarak da, eğlencenin ve basit mutluluğun önemini çok küçümser, üretimin değerini tüketiciye verdiği hazla ölçmeyiz.

Çalışma saatlerinin dörde indirilmesini önerirken, geri kalan bütün vakit ille de saçma sapan şeylerle harcanmalıdır demiyorum. Dört saatlik çalışmanın bir insana, yaşamak için gerekli ihtiyaç maddeleriyle rahatlıkları sağlayabilmesi ve insanın geri kalan zamanını dilediği gibi kullanabilmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Böyle herhangi bir toplumsal sistemde eğitimin şimdikinden daha ileriye götürülmesi ve eğitimin kısmen, boş vakitlerini akıllıca kullanabilmelerini mümkün kılacak zevk inceliklerini insanlara kazandırmayı hedef alması esastır. Zevk inceliklerinden söz ederken de sadece “alimâne” sayılan şeyleri anlatmak istemiyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez uzak köşeler dışında köylü dansları ölmüştür, ama bu dansların işlenmesini, mükemmelleştirilmesini sağlayan güdüler insan doğasında hâlâ var olmalıdır. Şehir insanlarının zevkleri nitelik bakımından çoğunlukla pasif hale gelmiş bulunuyor: sinema seyretmek, futbol maçlarını izlemek, radyo dinlemek v.b. Bunun nedeni de, şehirlilerin bütün enerjilerini çalışmada tüketmeleridir; eğer daha çok boş vakitleri olsaydı, şehirliler yine eskiden olduğu gibi, bizzat kendilerinin eylemli rol oynadıkları eğlencelerin tadını çıkarırlardı.

Geçmişte ufak bir aylak sınıf, büyük bir çalışan sınıf vardı. Aylak sınıf, toplumsal adalet açısından hiç de hak etmediği imtiyazlardan yararlanıyordu; dolayısıyla bu sınıf ister istemez baskıya yöneliyor, nefret uyandırıyor ve imtiyazlarını haklı gösterecek kuramlar icat etmek zorunda kalıyordu. Bu olgular aylak sınıfın mükemmelliğini büyük çapta azaltmış, ama bu gerilemeye rağmen, bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü bu sınıf yaratmıştır. Sanatı geliştiren, bilimleri bulan bu sınıftır; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf inceltmiştir. Hattâ baskı altındakilerin kurtuluşu bile genellikle yukarıdan aşağı doğru gelişmiştir. Aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı.

Bununla birlikte hiçbir görev taşımayan aylak sınıfta, aylaklığın babadan oğula geçmesi yöntemi olağanüstü denecek kadar zararlı olmuştur. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirine çalışkanlık öğretilmediği gibi, bu sınıf tan olanlar bütünüyle olağanüstü bir zekâya da sahip değildiler. Bu sınıftan bir Darwin çıkmış olabilir, ama Darvin’in karşısına da tilki avından ve yasak yerde avlananları cezalandırmaktan daha zekice hiçbir şey düşünemeyen on binlerce eşrafı koymak gerektir. Aylak sınnıfın rastgele ve bir yan ürün olarak sağladığı şeyleri zamanımızda üniversiteler sözümona sistemli bir yoldan sağlamaktadır. Bu büyük bir ilerlemedir, ama bunun da kendine göre bazı geriletici yanları vardır. Üniversite hayatı genel olarak dünyada yaşanılan hayattan o kadar değişiktir ki, akademik bir ortamda yaşayan kimseler sıradan erkeklerle kadınların düşünce sorunlarının farkında olamamaktadırlar; üstelik, akademik ortamda yaşayanların kendilerini anlatış tarzları, niteliği dolayısıyla, genel halk yığını üzerinde fikirlerinin gerektiği gibi etkili olabilmesini sağlayamamaktadır. Üniversitelerin noksanlarından biri de, burada araştırmaların örgütlü oluşu dolayısıyla, özgün bir araştırmada bulunmak isteyecek bir insanın cesaretinin kırılması ihtimalinin büyük oluşudur. Bundan ötürü akademik kuruluşları, yararlı olmakla birlikte, kendi duvarları dışında kalan, herkesin yararlılıktan uzak amaçlar peşinde koştuğu bir dünyadaki uygarlığın çıkar bekçiliğini yapmaya yetersizdirler.

Hiç kimsenin günde dört saatten çok çalışmak zorunda kalmayacağı bir dünyada bilime meraklı olan herkes aç kalmadan bilimle uğraşabilecek, her ressam, tabloları ne kadar mükemmel olursa olsun, aç kalmadan resim yapabilecektir. Genç yazarlar, anıtsal eserlerini verebilmek için İktisadî bağımsızlıklarını kazanmak kaygusuyla önce geçim sağlayacak ıvır zıvır eserler vererek dikkati çekmek, neden sonra anıtsal eserlerini verme zamanı gelince de hem böyle büyük eserler verme iştahını, hem de yeteneğini kaybetmiş bulunmak zorunda kalmayacaklardır. Meslek çalışmaları sırasında iktisat ya da yönetimin herhangi bir evresine ilgi duyanlar, üniversiteden olan iktisatçüarın eserlerini çoğunlukla gerçek yönünden noksan bırakan akademik çalışma yönteminin bağlayıcılığı bulunmaksızın, kendi fikirlerini geliştirebileceklerdir. Tıp adamlarının, tıbbî gelişmeleri öğrenecek kadar zamanlan olacak, öğretmenler kendi gençliklerinde öğrendikleri ve aradan geçen zaman içinde gerçeğe uymadıkları meydana çıkmış olabilecek şeyleri alışılagelmiş yöntemlerle öğretebilmek için kendilerini parçalarcasına çabalamak zorunda kalmayacaklardır.

Hepsinden önemlisi, sinir bozukluğu yerine, yorgunluk, bıkkınlık, hazımsızlık yerine mutluluk olacak, yaşama sevinci bulunacaktır. Zorunlu çalışma, boş zamanları zevkli kılmaya yetecek kadar olacak, ama bitkinlik yaratacak kadar olmayacaktır, insanlar boş zamanlarında yorgun olmayacaklarından, sadece pasif ve yavan eğlenceler istemeyeceklerdir, insanların hiç değilse yüzde biri, meslek çalışımdan dışındaki vakitlerini şu ya da bu cins bir kamu yararını hedef tutan çalışmalara ayırabilecekler ve bu çalışmalar geçim sağlamak kaygusuyla yapılmadığı için de, özgünlüklerinin karşısına çıkacak hiçbir engelle karşılaşmayacakları gibi, yaşlı üstatların koyduğu ölçülere uymak zorunda da kalmayacaklardır. Ama aylaklığın üstünlükleri sadece bu gibi özel durumlarda ortaya çıkmakla kalmayacaktır. Sıradan erkeklerle kadınlar, mutlu yaşama fırsatı elde edeceklerinden daha şefkatli olacaklar, kendi görüşlerine uymayanlara daha hoşgörüyle ve daha az kuşkuyla bakacaklardır. Kısmen bu nedenle, kısmen de savaş uzun ve zorlu çalışmaları gerektireceğinden, savaş isteği ortadan kalkacaktır. iyi huyluluk, bütün törel nitelikler içinde, dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu bir niteliktir ve iyi huy, çetin çabalarla dolu bir hayatın değil, rahatın, güvenlik duygusunun bir ürünüdür. Modern üretim yöntemleri hepimize rahat etme ve kendimizi güvenlik içinde duyma olanağını verdiği halde, bizler bunun yerine, bazı insanların aşırı derecede çalışması, bazılarının da açlıktan kıvranması yöntemini seçmişizdir. Şimdiye kadar hep, tıpkı makinelerin bulunmadığı zamanlarda olduğu gibi bütün enerjimizi ortaya koymayı sürdürdük, yaptığımız budalalıktı, ama sonuna kadar da budalalıkta diretme için hiçbir neden yok ortada.

Sh:9-26

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

İnsanlığın Yarını (HAS MAN A FUTURE?)/ BERTRAND RUSSELL


Türkçesi: Akşit Göktürk
Accursed be he that first invented war.
[Savaşı icad eden ilk melun olmak]
Christopher Marlowe (1564-1593)

ÖNSÖZ MÜ, SONSÖZ MÜ?

«İnsanoğlu, ya da biraz böbürlenerek kendi kendine verdiği adla, homo sapiens, ‘Yer’ gezegenindeki canlı türlerinin hem en ilginci hem de en sinire dokunanıdır.»

Bu söz, felsefeyle ilgili bir Merih’li biyoloji bilgininin yerküremizin bitki hayvan örtüsü üzerine bildirisinin son bölümünün ilk tümcesi olabilirdik Bizler, topumuz birden, gerek duygusal gerekse içgüdüsel etkilerle, içinde bulunduğumuz durumun iyice derinlerine saplanmış olduğumuzdan, başka bir dünyadan gelecek bir yabancının bakışındaki yantutmazlığa, genişliğe kolay kolay ulaşamayız. Ama, arasıra bizim düşsel Merih’li türünden düşüncelere girişmek, bu düşünceler ışığında soydaşlarımızın geçmişini, şimdisini, geleceğini (varsa), ayrıca, insanın yeryüzündeki yaşam için şimdiye dek yaptığı, yapmakta olduğu, belki de gelecekte başka bir yerdeki yaşam için yapabileceği iyi ya da kötü şeylerin değerini belirlememiz konusunda yararlı olur. Bu nitelikte bir incelemede, geçici tutkular, bir uçaktan bakılınca dümdüz görünen küçük tepeler gibi, önemlerini yitirirler, öte yandan, hiç bir zaman önemden düşmeyecek şeyler de sınırlı bir görüştekinden çok daha seçik olarak öne çıkarlar.

Ta başlangıçta insanın genel varoluş kavgasındaki durumu hiç de parlak görünmüyordu. Seyrek rastlanan türlerden biriydi daha, yırtıcı hayvanlardan kaçmak için ağaçlara tırmanmakta maymundan daha az çevik, kürkü olmadığından soğuğa karşı doğal bir korunmadan hemen hemen yoksun, uzun süreli çocukluk döneminden, öbür canlılarla yaşayarak besisini elde etmekte çektiği güçlükten dolayı eli kolu bağlı bir yaratıktı. Tek üstün yanı kafasıydı. Bu biricik üstünlük gitgide daha çok önem kazanarak insanı ürkek bir kaçkın durumundan yeryüzünün Efendisi durumuna yükseltti. Bu sürecin tarihten önceki çağlarda aşılan ilk basamaklarının niteliğini varsayımlarla kestirebiliriz. Ateşten yararlanmayı öğrendi sözgelişi. Ama ateşin de, günümüzde atom enerjisinin ortaya çıkışıyla beliren sakıncalar yanında hiç kalmakla birlikte, birtakım sakıncaları vardı. Ateş, yalnız yiyeceklerini daha iyi bir duruma getirmekle kalmadı, mağarasının ağzında sürekli yanarak, uyuduğu zamanlarda güvenliğini de sağladı. Mızraklar, yaylar, oklar yapmayı öğrendi insan. Kazdığı tuzaklara düşen öfkeden kudurmuş mamutlar umutsuzca çabaladılar. Hayvanları evcilleştirdi, tarihin tanı ağarırken de tarımın yararlarını bulguladı.

Ama kazançlarından biri bütün öbürlerini gölgede bırakacak önemdeydi: dil. Konuşma dilinin düpedüz hayvan bağırtılarından yavaş yavaş gelişmiş olduğu ileri sürülebilir. Başlangıçta konuşmayı yansıtır nitelikte olmayan yazı dili ise, gitgide daha çok kalıplaşan bilgi verici resimlerden ortaya çıkmıştır. Dilin büyük değeri, yaşantının aktarılması olanağını sağlamasıdır. Bir kuşağın öğrendiği şeylerin topu birden sonraki kuşağa kalabilecekti artık. Öğrenim, kesinlikle, kişisel yaşantının yerine geçiyordu. Yazı, bir bilgi yığınının yaratılması olanağını hazırlamakla, belleği birtakım belgelerle donatmakla, konuşmadan daha etkili bile oldu. Bireylerin buluşlarını belgelerle koruma kolaylığı, insanın ilerlemesini hazırlamakta her şeyden daha büyük bir yer tutmuştur. Bir zamanlar, insan kafasının yeterliğinde doğal gelişmeler, ayrıca, kalıtımla geçmiş yeterliklerde de ilerlemeler görülmüştü. Ama aşağı-yukarı beş yüz bin yıl önceydi bu. O zamandan beri doğal düşünce yetisinde pek az bir gelişme olmuş —bir gelişmeden söz edilebilirse eğer- insanın ilerlemesi, gelenekle, eğitimle kuşaktan kuşağa geçen sonradan kazanılmış ustalıklara dayanmıştır. Temeller, belki de bilinçli bir amaç olmadan, tarihten önceki çağlarda atılmıştı, ama bu temellerin bir kez atılmış olması gerek bilgide gerek ustalıkta gitgide hızlanacak sürekli bir gelişmeyi hazırlamıştı. Son beş yüzyıldaki gelişme, tarihin belgelerle tanıdığımız önceki bütün çağlardakinden daha büyük olmuştur. Çağımızın büyük güçlüklerinden biri, düşünce alışkanlıklarının tekniklerdeki hızlı değişmelere ayak uyduramaması dolayısıyla, ustalığın gitgide artmasına karşılık bilgeliğin gerilemesidir.

Binlerce yıllık sonu belirsiz ölüm-kalım savaşından insan, gösterdiği çabalardan yoğrulmuş yararlı ustalıklar, içgüdüler, alışkanlıklara çıktı. Ama, kıtlıklar, sel baskınları, yanardağ patlamaları gibi dıştan gelecek tehlikelerle savaşmak zorundaydı daha. O ilk günlerde bir kıtlık karşısında nelerin yapılabileceği Tevrat’ın ‘Oluş’ kitabı’nda anlatılmaktadır. Sel baskınlarına ise iki yöntemle karşı konuyordu: Çinliler tarihlerinin başlangıcında Sarı Irmak’ın yakalan boyunca setler kurmuşlardı, Batı Asya da Nuh’un öyküsünde görüldüğü gibi, en iyi korunma yolunun erdemli yaşamak olduğunu düşünmüştü. Yanardağ patlamaları karşısında da etkili olacağına inanılan bu ilke, edebî anlatımını Sodom ile Gomorra’nın yıkımı öyküsünde bulmuştur. Çinlilerle Batı Asyalıların bu iki ayrı kuramı, birbirleriyle çekişe çekişe günümüze dek süregelmiş, ama Çinli görüş gitgide artan bir geçerlik kazanmıştır. Bununla birlikte, son yeni gelişmeler, erdemli yaşamanın da (gelenekçi anlamda değilse bile) korunmamız için en az setler ölçüsünde önemli olduğunu göstermiştir.

İnsan, dış çevresinin tehlikelerinden sıyrılarak ortaya çıkarken, önceki çağlar boyunca varlığını sürdürmesine yaramış içgüdüsel, duygusal temeli de yenidünyasına birlikte getirdi. Kendini ne pahasına olursa olsun kurtarmak için, zaman zaman büyük ölçüde sertliğe, tutkulu bir direnmeye başvurmak zorunda kalmıştı. Uyanık bir sakınırlık, tetikte bir kuşku, çıkmaz durumlardaki tehlikeler karşısında gözüpeklik, gereksindiği şeyler olmuştu hep. Eski güçlükler altedildikten sonra, bu alışkanlıklar tutkular aygıtını nerde kullanacaktı insan? Buna da bir çözüm yolu bulundu ama ne yazık ki pek de mutlu sayılamayacak bir yoldu bu. Şimdiye dek hep aslanlarla kaplanlara yöneltegeldiği düşmanlığı, kuşkuyu insan soydaşlarına yöneltti —hepsine değil tabiî, varlığını sürdürmesine yaramış ustalıkların çoğu toplumsal bir elbirliğini gerektirdiği için, elbirliği düzeninin dışındakilere yüklendi var gücüyle. Böylece, ilkel birbirine tutkunluğun, örgütlü savaşın yardımıyle, yüzyıllar boyunca toplumsal elbirliği gereksinmesini, geçmiş kavgaların kendi içinde yaratmış olduğu içgüdüsel azgınlıkla kuşkuyu birleştirdi. Tarihimizin ta başlangıcından bugüne değin, kafanın yarattığı ustalıklar çevreyi sürekli olarak değiştirmiş, içgüdü ile duygu ise, çoğunlukla daha yırtıcı, daha ilkel bir dünyaya uygun düşecek nitelikteki yoğruluşlarıyle, oldukları gibi süregelmişlerdir.

Korku ile kuşkunun insandışı dünyadan karşıt insan kümelerine çevrilmesiyle, sürü yaşayışının yeni bir örneği doğdu. İnsanın toplum yaşayışına yatkınlığı, görünüşe göre hiç bir zaman toplum törelerine aykırı bir davranışa kalkışmayan arılarınki ya da karıncalarınki ölçüsünde değildir. İnsanların krallarını öldürmeleri az görülmüş bir iş değildir, oysa arılar arı beyini hiç de öldürmezler. [Petek yasalarının gerektirdiği durumlar dışında, arı be­yinin öldürüldüğüne hiç rastlanmaz.] Yabancı bir yuvaya giren dışarılı bir karınca hemen ölüm yargısına çarptırılır, ama bu duruma karşı duran bir ‘barışseverlik’ gösterisi hiç görülmez. Karşıt azınlıklar diye bir şey yoktur, toplumsal dayanışma hiç bir ayrı gayrı gözetmeden her bireyin davranışını belirler. İnsanlarda ise durum başkadır. İlkel insan belki de aileden daha geniş bir toplumsal küme tanımıyordu.

Düşman kimselerden gelebilecek tehlikeler karşısında —böyle saymak zorundayız bunu— aile genişledi, ortak atadan gelenlerden, ya da böyle bilinenlerden kurulu boylar çıktı ortaya. Savaş, ilkin boyların sonra ulusların imparatorlukların birleşmesine, güç bağlaşmalarına yol açtı. Gerekli toplumsal dayanışma çoğunlukla çöküntüye uğradı, ama böyle olunca iş yenilgiyle sonuçlandı hep. Sonunda, biraz ulusal seçmeyle, biraz da kendi çıkarlarını gözeterek insanlar, geniş kümeler arası işbirlikleri kurmaya, atalarınınkini bile gölgede bırakacak bir sürüce yaşayış gütmeye gitgide daha çok artan bir yeterlik kazandılar.

İçinde yaşadığımız dünya aşağı yukarı altı bin yıllık örgütlü savaşın sonucudur. Bir kural olarak, yenilgiye uğrayan topluluklar ortadan silinmişler ya da sayıca geniş ölçüde azalmışlardır. Savaşlarda başarı değişik etkenlere dayanmıştır; bunlardan en önemlileri daha büyük bir nüfus, daha üstün teknik ustalık, daha eksiksiz bir toplumsal dayanışma, bir de alınteridir. Bütünüyle biyolojik bir açıdan, belli bir bölgede yaşayabilen insanların sayısını arttıracak her olayı bir gelişme sayabiliriz. Bu oldukça dar görüş açısından birçok savaşlar yararlı sayılabilir. Romalılar Batı Roma imparatorluğunun çoğu bölgelerindeki nüfusu büyük ölçüde arttırmışlardır. Columbus ile izleyicileri Batı yarımküresini, Columbus’tan önce orada yaşayan kızılderililerden kat kat daha çok sayıda insana yurt ettiler. Çin’de, Hint’te, ancak çağlar boyu savaştan sonra kurulabilen merkez hükümetler nüfusta büyük bir artma sağlayabildiler. Ama savaşlar hep böyle sonuçlanmadı tabiî. Moğollar İran’ı hiç onarılamayacak ölçüde zarara uğrattılar, Halifelik saltanatı döneminde Türkler de öyle. Kuzey Afrika’da şimdi iyice ıssızlaşmış bölgelerdeki yıkıntılar Roma’nın çöküşüyle verilen zararların apaçık tanıklarıdır. Taiping ayaklanmasının Birinci Dünya Savaşı’ndan daha çok sayıda ölüme yol açtığı söyleniyor. Bu durumların hepsinde, daha az uygar olan yan, utku kazanmıştır. Gene de, bu karşıt örnekler varken bile, geçmişteki savaşların, gezegenimizdeki insan nüfusunun azalmasına değil çoğalmasına yaramış olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, biyolojininkinden ayrı bir görüş de vardır. Yalnız sayıyı gözönünde tutarsak, karıncaların insanlardan yüzlerce kat daha başarılı sayılmaları gerekir. Avustralya’da tek insanın bile yaşamadığı ama sayısız ak-karıncanın kaynaştığı uçsuz bucaksız bölgeler gördüm. Bu böyle diye, tutup da ak-karıncaların kendimizden daha üstün olduğunu söyleyemeyiz. İnsanın, kendisini büyük memelilerin en kalabalığı yapan değerlerinden başka değerleri de vardır. Bütünüyle kendine özgü olan bu değerleri topu birden kültürel diye tanımlanabilir. Bunlar toplumlardan daha çok bireylerin özellikleridir, toplumsal dayanışmadan, savaşlarda utkuya erişme yeterliğinden bambaşka sorunlarla ilgilidirler.

İnsanlığın, birbiriyle yarışan, çoğunlukla da birbirine düşman uluslara bölünmesinin, kimin onurlandırılacağı konusundaki ulusal yargılara korkunç ölçüde çarpıtıcı bir etkisi olmuştur. Biz Britanya’da en gözde anıtlarımızı, yabancıları öldürmekteki ustalıklarından dolayı onurlandırdığımız Nelson’a, Wellington’a dikmişizdir. İşin garibi, yabancılar, bu türden bir yararlık göstermiş olan bu Britonlara bizim duyduğumuz hayranlığı duymazlar. Okumuş bir yabancıya Britanya’nın başlıca utkularının neler olduğunu sorarsanız, Nelson’la Wellington’dan değil, büyük bir olasılıkla Shakespeare’den, Newton’dan, Darwin’den söz edecektir. Yabancıların öldürülmesi, kimi durumlarda bütün insan soyunun yararı bakımından gerekli olmuştur belki, ama haklı gösterilmeye çalışılınca, polis etkinliğinden başka bir şey olmadığı, çoğunlukla, ancak ulusal üstünlük kuruntularını, zorbalık eğilimlerini yansıttığı ortaya çıkmıştır. İnsan soyunun saygıdeğerliği, insan soydaşlarını öldürmekteki ustalığından gelmez. Mısır’ın eski Ölüler Kitabı’ndaki gibi, insanların sonuncusu Yeraltı Dünyasının Yargıcı karşısına çıksa, soydaşlarının ortadan kaldırılmasının çok acı bir iş olacağını söyleyerek bağış dilese, hangi kanıtlarla doğrulayacak bu söylediğini? Gönül isterdi ki, insan yaşamının genellikle mutlu olduğunu söyleyebilsin. Ama insan soyunun çoğunluğu, tarımın, toplumsal eşitsizliğin, örgütlü savaşın bulgulanışından beri, çetin, terletici, zaman zaman da yürekler acısı yıkımlarla dolu bir yaşam sürmüştür, denebilir. Gelecekte bunların hiç biri görülmeyebilir belki de, birazcık bilgelik şimdiki insan yaşamının bütününü sevinçle doldurabilir; evet ama bu birazcık bilgeliğin bir gün gösterilebileceğini kim söyleyebilir? Bu arada, bizim sonuncu insan, Osiris’in yargısına, hiç de genel bir mutluluk tarihine benzemeyen bambaşka bir şey sunacaktır.

Osiris’e, insan soyunu ortadan kaldırmaması için yalvarmaya ben gitmiş olsam, şöyle derdim: «Ey adaletli acımak bilmez yargıç, soydaşlarımın yeryüzünden silinmesi pek yerindedir, özellikle günümüz için yerindeliği sugötürmez bu yargının. Ama, biz hepimiz suçlu değiliz, aramızdan ancak birkaçı olayların akışıyle içine sürüklendiğimiz bu durumdan gayrı bir durumun özlemini duymayacak körlüktedir. İlkçağ bilgisizliğinin bataklığından, çağlar boyu süregelen bir varoluş savaşından daha yeni çıktığımızı unutmayın. Bildiklerimizin çoğunu son on iki kuşak zamanında bulguladık. Doğa üstünde kurduğumuz yeni egemenlikten gözleri dönen bir-çoklarımız, başka insanlara da egemen olmak gibi yanlış bir tutkuya saplandılar. Bu durum, bizi azçok kurtulmuş olduğumuz bataklığa yeniden dönmeye ayartan bir ignis faatus‘tur. [ateşe çağıran şeytan] Ama bu gözü dönmüş çılgınlık, bütün gücümüzü tüketmiş değil, içinde yaşadığımız dünya konusunda, nebulalarla atomlar, en büyük ile en küçük konusunda şimdi bildiklerimiz, bizim günümüzden öncekilerin düşüncesine sığmayacak genişliktedir. Burada, kendisini iyi yolda kullanmaya yeterli bilgelikten yoksun ellerdeki bilginin hiç bir işe yaramayacağım ileri sürebilirsiniz. Şimdi dağınık da olsa, olaylara yön verecek güçten yoksun da olsa, bu gerekli bilgelik yok değil. Bilgelerle peygamberler kavga etmenin çılgınlık olduğunu öğütlediler hep, onların sözlerine kulak versek yepyeni bir mutluluğa varacağız.
«Büyük adamlar bize yalnız kaçınılması gereken şeyleri göstermekle kalmadılar. Işıl ışıl güzellikte bir dünya yaratmanın insan gücü ötesinde bir şey olmadığını da gösterdiler. İçlerindeki düşü soylu bir parıltı saçan yapılarla gözümüzün önüne seren ozanlara, bestecilere, ressamlara bakın bir yol. Bütün bu düşler ülkesi bizim olabilir. İnsanlar arası ilişkiler de sevi şiirlerinin güzelliğine erişebilir. Kadın ile erkek sevişmesinde birçok kimselerce arasıra tadılır bu olanak. Böyle dar sınırlar içinde kalmasına da hiç bir neden yoktur: Koral [Dinî ezgi veya kaynağı dinî ezgi olan orkestra parçası. ] senfonideki gibi bütün evreni kucaklayabilir. Bu, insan gücü dışında bir şey değildir, birazcık zamanla, gelecek çağlarda gerçekleşecektir belki de. Bütün bunlardan dolayı, Büyük Osiris, bizlere belli bir süre daha tanımanı, eski çılgınlığımızdan silkinerek bir ışık, sevgi, güzellik dünyasına varmamız için bir şans daha bağışlamanı dileriz senden.»

Olur da bir etkisi görülür bu yalvarımızın belki. Benim bildiğim, eninde sonunda bizim soyumuz, yalnız insanoğlu için varolan böyle olanaklardan dolayı sürekliliğe hak kazanır ancak. Sh:9-19

 

ÖZGÜRLÜK MÜ, ÖLÜM MÜ?

Patrick Henry, Bağımsızlık Savaşı sıralarında ün kazanmış bir Amerikan yurtseveri, şimdi yalnız şu sözleriyle anılıyor: «Ya özgürlük verin bana ya ölüm.» Aşırı Komünist-karşıtlarının ağzında bu söz bir bayrak olmuş, insansız bir dünya Komünist bir dünyadan yeğdir anlamına alınmıştır. Patriek Henry bu sözü bambaşka bir anlamda kullanmıştı oysa. O haklı bir amacı savunuyordu. İngilizlerle düşmanlık yüzünden bu amaç ancak Amerikalı canların yitirilmesiyle gerçekleşebilirdi. Böylece, kendi ölümü de özgürlüğe bir adım olmuştu belki. Buna benzer durumlarda yukarıdaki sözün önemle anılması doğrudur, yerindedir.

Ama aynı söz bir atom savaşını haklı göstermek için kullanılırsa bambaşka bir durum çıkar ortaya. Bir atom savaşının ne sonuçlar doğuracağını bilmiyoruz. Belki de insan soyunun sonu olacaktır böyle bir savaş. Belki de bütün toplumsal tutarlığını yitirmiş bir dünyanın şurasında burasında türeyecek birkaç bozguncu, yağmacı çeteden başka hiç kimse kurtulamayacaktır. Düşünebileceğimiz en iyi koşullar altında bile sonuç, bütün yaşama gereksinmelerini iyice kısıtlayan, gözaçtırmaz bir hükümet zorbalığı olur ancak. Belli koşullar içinde atom savaşının yerinde bir şey olacağını açıklamaya uğraşan Herman Kahn, en olumlu sonuçlardan birinin, kendi deyimiyle ‘karagün sosyalizmi’ olacağını söyler. Ama atom savaşının hiç gerçekleştiremeyeceği tek sonuç varsa o da Patrick Henry’nin istediği, çağdaş hayranlarının da sözde istedikleri, düzenli özgürlüktür.  Bir amaç uğruna ölmek, ancak amaç iyiyse, ölümümüz de o amaca yarıyorsa, soylu bir davranıştır. Ölümünüzün o amaca bir şey kazandırmayacağı apaçık kesinlikteyse, davranışınız softalıktan başka bir şey değildir. Bu özellikle, insan soyunun yokolmasını Komünistlerin üstünlük kazanmasına yeğ tutanların ya da tam tersine, Komünist-karşıtlarının üstünlük kazanmasına yeğ tutanların durumunda açıkça göze çarpar. Diyelim ki Komünizm, en azılı düşmanlarının söylediği ölçüde kötüdür, ama hiç değilse, gelecek kuşakların gününde gerçekleşecek bir ilerleme uğruna seçilebilir. Diyelim, Komünist-karşıtlığı en aşırı Stalincilerin söylediği ölçüde kötüdür, aynı düşünce bu duruma da uygulanabilir. Geçmiş tarihte birçok zorbalıklar görülmüştür, ama zamanla hepsi değiştirilmiş ya da ortadan silinmiştir. İnsanlar varolduğu sürece gelişme olanağı da vardır; ama ne Komünizm, ne de Komünizm-karşıtlığı bir ölü gövdeler dünyası üzerine kurulamaz.

‘Özgür bir Dünya’dan söz ederek Komünizm düşmanlığı körüklemekte büyük etkinlik gösterenler, birçok bakımlardan, savundukları politikaya gönülden bağlı olmadıklarını gösteriyorlar. İngiliz Hükümeti son zamanlarda Portekiz’e dostluk göstermek için değişik bir yol tuttu; hem de Portekiz’ in Angola’daki karaderilileri insanlığa sığmaz yöntemlerle ezmekte olduğuna hiç aldırmadan. İspanya, Franko’nun yönetimi altında, tıpkı değilse bile, Kruşçef Rusya’sı ölçüsünde az özgür, ama Batılılar İspanya’yla dostluk için her yola başvuruyorlar. Süveyş’le ilgili İngiliz Fransız işbirliği, amacı bakımından Rusya’nın Macar ayaklanmasını bastırmasından hiç de geri kalmazdı, daha az zararlı olduysa, başarıya ulaşamadığı içindir. Küba’da, Guatemala’da, İngiliz Ginesi’nde Batılı güçler yerlilerin isteklerini çiğneyip geçmekte kararlılıklarını gösterdiler, hem de onları Batı’nın yanında tutabilmek için böyle davranmanın gerekli olduğuna inanarak. Son zamanlarda Birleşik Devletler’de, Komünist Partisi’ne üye yazılmanın yasalara aykırı sayılacağı, ancak Komünizmin kötülüğünü bilmeden yazıldıklarını tanıtlayabilecek kimselerin hoşgörülebileceği açıklandı. Bunların hepsi özgürlüğe karşı işlenen suçlardır. Durum gerginleştikçe bu suçların da özgürlük uğruna haklı görülebileceği sanılacak.

Batıda genellikle bilindiğinden çok daha fazla kümeleşme, çok daha fazla örgütlü propaganda vardır. Bütün bu kısıtlamaların Doğu ile Batı arasındaki ayrımı hiçe indirdiği, Batı’nın ‘Özgür Dünya’ olma savını gülünçleştirdiği hiç kabul edilmez ama.

İngiltere’deki Amerikan üsleri sorununu alalım sözgelişi. Bu üslerin her birinde, verilecek bir uyarıyı bekleyen, bir iki dakika içinde havalanabilecek ölçüde titizlikle eğitilmiş havacılardan kurulu bir iç-üs bulunduğunu kaç kişi biliyor?

Bu iç-üs, üssün bütününden kesinlikle ayrılmıştır, buraya girmek üssün bütün öbür üyelerine yasaktır. İçinde kendi yemekleri, yemek salonları, yatakhaneleri, kitaplıkları, sineması vb. vardır. Silâhlı gözcüler üs’teki öbür Amerikalıların buraya girmesini önlemekle görevlidir. Her ay ya da her iki ayda bir, iç-üs’teki bütün üyeler komutanlarıyla birlikte Amerika’ya gönderilir, yerlerine yenileri gelir. Bu üyelerin üs’teki öbür Amerikalılarla ilgi kurmaları hemen hemen, çevrede yaşayanlarla ilgi kurmaları ise kesinlikle yasaktır.

Açıkça görülüyor ki bütün sorun, İngilizlerden durumu gizlemek, iç-üssün üyelerinin buyruklara, propagandaya, eğitildikleri üzere bütünüyle mekanik bir tepki gösterme yetisini korumaktır. Üstelik, bunlara verilecek buyruk da belli bir komutandan değil, düpedüz Washington’dan gelir. Bir karışıklık sırasında İngiliz Hükümeti’nin Washington’dan gönderilen buyrukları denetleyebileceğini düşünmek, düş kurmak olur ancak. Washington’dan gönderilecek buyruklar ise her an için Sovyet güçlerini karşı bir tepkiye geçirebilir, İngiltere’nin bütün nüfusunun da bir saat içinde yeryüzünden silinmesine yol açabilir.

Propaganda örgütünün gücünü, Amerika’daki gücünü, gözönüne seren son derece ilgi çekici bir durum, Hiroşima’da bombanın atılması için işaret veren Claude Eatherly’nin durumudur. Ayrıca, çağımızda insanın bir yasayı çiğneyerek nice korkunç suçlar işlemekten kurtulabileceğine de örnektir Eatherly’nin durumu. Bombanın neler yapabileceği ona söylenmemişti, verdiği işaretin sonuçlarını öğrendiği zaman büyük bir sarsıntı geçirdi. Yıllar boyu, görevine türlü aykırı davranışlarla, kendini Atom silâhlarının korkunçluğunu açıklamaya, yoksa yıkımı olacak o suçluluk duygusunu gidermeye adadı. Yetkililer, deli sayılmasına karar verdiler, şaşılacak uysallıkta bir ruhbilimciler kurulu da bu resmî görüşü doğruladı. Eatherly’e, pişmanlık duyduğu için deli belgesi verildi; pişmanlık duymayan Truman’a ise belge verilmedi. Ben Eatherly’ nin, amacını açıklayan birçok konuşmalarını okudum. Dediklerinin usa aykırı tek bir yanı yoktu. Ama yalancı propagandanın etkisi öyle büyüktü ki, hemen hemen herkes, bu arada ben de onun delirmiş olduğuna inandık.

Yakınlarda, Eatherly olayıyla ilgili söylentilerin etkisiyle Washington Başsavcısı araya girdi, Eatherly altı aydır kilitlenmiş olduğu sıkı göz hapsi koğuşundan alınarak hastanenin başka bir bölümüne yerleştirildi. Görülmemiş ayrıcalıklar tanınmıştı şimdi kendisine, yeni bir soruşturmaya başvurulmaksızın pek yakında özgürlüğüne kavuşacağı söylenmişti. Bu doğru çıkmadı, ama Eatherly kaçtı şimdilik.

Bir de Amerikan-karşıtı Etkinliklerle Savaş Komitesi’nde olup bitenlere göz atalım. Bu Komite’ nin hoşlanmadığı, orta yaşlı bir adamın sorgusunda şöyle bir konuşma geçebilir:

Soru: «Otuz yıl önce öğrenciyken tanıdığın Komünistler oldu mu?»

Yanıt: «Evet.»

Soru: «Adlarını verir misin?»

Yanıt: «Hayır.»

Sorguya çekilen bu karayazgılı adam, düşünüp taşındıktan sonra Komitenin saygısını kazanmayı kararlaştırır da arkadaşlarını ele verirse, daha da iyisi, arkadaşlarına uydurma suçlamalar yöneltirse kendini kurtarabilecektir, yoksa Komite’nin öfkesiyle hapishaneyi boylayacaktır. Özgürlüğün kutsal adı uğruna bu işlemin de haklı görülmesi umulur.

Bütün bu sözlerimle S. S. C. B.’ni savunduğum sanılmasın. S. S. C. B. özellikle Macaristan ile Doğu Almanya’da, baskısı altındaki insanları korkunç bir kinle, korkunç zorbalıklarla inletmiştir. İkiyüzlülük bakımından da Batı’dan hiç geri kalmamıştır: Doğu Almanya’daki yalnız Rusya’nın askerî gücüyle ortaya çıkarılmış hükümet, ‘Alman Demokrat Cumhuriyeti’ diye anılıyor. Ama Doğu’nun da suçlandırılabileceği gerçeği, Batı’nın suçsuzluğunu kanıtlamaz ki. Yanlardan hiç biri kendini haklı sanmakta ötekinden geri kalmaz, ikisi de eşit ölçüde iğrençtir.

Atom silâhlarının en korkunç yönlerinden biri, geniş ölçüde kullanıldıkları zaman, yalnız savaşan ülkelere değil, yantutmazlara da sonsuz zarar verecekleridir. Yantutmaz ülkeler, bu bakımdan, her şeyden önce kendilerini korumak için, Atom savaşını önlemeğe çalışmakta haklıdırlar. Bir ülkenin kendi hükümet biçimini dışardan gelecek karşıtlıklardan korumaya hakkı olsa da, kavganın dışında kalmak isteyen ülkelerdeki milyonlarca kişiyi, durup dururken yeryüzünden silmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Birçoğumuz Komünizmden hoşlanmıyoruz diye, bağımsız “kalmaktan başka hiç bir şey istemeyen sayısız Hintliyi, Afrikalıyı ölüme atmaya ne var?

Demokrasinin bu olduğunu kim ileri sürebilir?

Demokrasi, yantutmaz ulusların, kendileri istemedikçe hiç bir şeye karıştırılmamalarını gerektirmez mi ?

Berlin sorununu düşünün örneğin. Benim umutsuzlukla gördüğüm, gerek A.B.D.’nin gerekse S.S.C.B.’nin, hoşlanmayacağı bir çözüm yolunu benimsemektense Atom savaşma hazır olduğudur. İki yanın da bu yoldaki, bütün dünyayı usa sığmaz korkunçlukta sonuçlara sürükleyecek sözleri, hoşgörülecek gibi değildir. Böyle sözler ancak karşılıklı bir melodramın sonucunda doğarlarsa haklıdırlar. Kremlin’in ya da Wall Street’in iğrençliği, her ikisinin de temel bir dogmaya körükörüne tapan, böylece iki yanın ortak yararını göremeyen softalarla dolu oluşundadır. Doğu ile Batı, aralarındaki tartışmalarda kafalarını kullansalar, birbirlerini düşman görmekten çok Hidrojen bombasını ortak düşmanları olarak görürlerdi. Hem Doğu’yu hem de Batı’yı ilgilendirecek tek ortak “sorun, modern silâhlardan doğabilecek yokoluştan kaçınmaktır. Ama iki yandan hiç biri, bir uzlaşmaya varmayı gerçekten istemiyor. İstedikleri, karşı yanın herhangi bir diplomatik başarı sağlamasını ne yapıp yapıp önlemektir.

Bu karşılıklı düşmanlığın ardında, başlıcaları gurur, kuşku, güçlülük özlemi, korku olan birtakım insanca tutkular yatar. Görüşmelere katılan sözcüler karşı yandan gelecek en yerinde önerileri bile terslemekten, bir gurur payı çıkarıyorlar kendilerine. Ülkelerinin genel eğilimi de onların bu duygusunu destekliyor. İki yanın şimdiki sinirliliği sürdükçe hiç de nedensiz diye nitelenemeyecek bir kuşku, yanlardan her birinin, ötekinin söylediklerini kendi sözcülerini faka bastırmak için düzenlenmiş bir dolap olarak görmesine yol açıyor. Gene şimdiki koşullar altında hiç de yersiz sayılamayacak bir korku, bütün korkularda olduğu gibi, korkulan sakıncayı abartacak usdışı tepkilere yol açmaktadır. Bu, özel yaşamda sık sık rastlanan, ruhbilimcilerce çok iyi bilinen bir olaydır. Büyük bir korku etkisinde, birçok kimseler kafalarını kullanamaz, hayvanlar gibi içgüdüsel bir tepki gösterirler. Bir zamanlar benim bir eşeğim vardı. Evimin biraz ötesinde küçük bir kulübe, onun ahırıydı. Bir gün kulübe ateş aldı, birkaç iriyarı adam eşeği dışarıya sürükleyene değin akla karayı seçtiler. Yoksa eşek korkudan hiç kımıldamayacak, yanıp kül olacaktı. Büyük Güçler’ in bugünkü durumu da tıpkı buna benzer. Özellikle silâhsızlanma için biçilmiş kaftandır bu benzetme. Her iki yan da ötekinin Atom silâhlarından korkarak, güvenliği kendi Atom silâhlarını arttırmakta arıyor. Öteki yan baskın çıkmak için bir daha arttırıyor silâhlarını. Böylece, Atom tehlikesini azaltmak için atılan her adım, tehlikeyi daha çok büyütüyor.

Güçlü olma tutkusu, ulusları hiç umulmadık yollara sürüklemekte daha da baskın bir öğedir. Kişilerin yüksekten atıp tutması görgüsüzlük sayılırsa da ulusal atıp tutmalar hayranlıkla karşılanır — atıp tutanların yurttaşlarınca tabiî. Tarih boyunca büyük uluslar, güçlerinin bir sınırı olabileceğini kabul etmedikleri an yıkılmaya başlamışlardır. Bütün dünyaya egemen olma isteği, nice ulusları birbiri ardından yıkıntıya sürükleyen aldatıcı düş olagelmiştir. Bunun en son örneği Hitler Almanyasıdır. Tarihte, başta Napolyon, Cengiz Han, Attilâ gibi ünlü adların yanısıra daha birçok örnekler bulabiliriz. Kutsal Kitap’ı tarih sayanlar Kabil’i ilk örnek diye gösterebilirler: Kabil, Hâbîl’i ortadan kaldırmakla bütün gelecek kuşaklara egemen olabileceğini düşünmüştü belki de. Kruşçef ‘Batı’yı ortadan sileceğini söylerken, Dulles’ın da «silâhlı savaşı kazanabiliriz» demesi, geçmişteki benzer çılgınlıkları anımsatıyor bana hep.

Bu, kendi çıkarını en çok gözetenlerin açısından bile düpedüz çılgınlıktır. Düşman ülkesine olduğu gibi kendi ülkesine de bir uçtan bir uca yıkım, yoksulluk, ölüm saçmak delilere yaraşır ancak. Doğu’yla Batı, aralarındaki düşmanlığa bir son verseler, bütün bilimsel olanaklarını kendi mutluluklarına, budalaca davranışlarından türeyen korkulardan apayrı bir yaşama biçimine adayabilirler. Kötülük denen şey insanın yüreğinde yatar çünkü. Ortaya çıkarılmış olan sayısız vılgı aracı, kendi kötülük tutkularımızın dışımızda dinelen anıtlarıdır. İnsanca dünya dışında hiç bir şey, ortadaki düşmanlıkların nedeni olamaz. Bütün kötülük insanın kafasından doğmaktadır, çıkar yol da insanın kafasının aydınlatılmasında aranmalıdır.

«Savaş insanın yaradılışındadır, insan yaradılışı ise değiştirilemez. Savaş, insanın sonu olacaksa, üzülerek boyun eğmeliyiz bu yazgıya.» diyen kimseler vardır. Bu söz, üzüntülerinde bile ikiyüzlü olan kimselerce hep söylene gelmiştir. Gözü kararmış ulusların, kişilerin var olduğu sugötürmez bir gerçektir; ama bu, insan yaradılışının böyle kişilerle böyle ulusların dizginlenmesine engel olacağı anlamına gelmez. Adam öldürmekten hoşlanan bireyler ceza yasalarıyla dizginlenmişlerdir, birçoğumuz da, adam öldürmemize izin verilmiyor diye yaşamayı hiç de çekilmez bulmuyoruz. Savaş çığırtkanları kabul etmeseler bile, uluslar için de durum aynıdır. İsveç 1814 yılından beri hiç bir savaşa girmedi. Tanıdığım İsveçlilerden hiç biri, savaşsızlıktan doğma bir içgüdü tutukluğuyla kıvranır görünmüyor. Hiç de küçümsenemeyecek birçok barışçı yarışma yolları vardır. Bunlar, insanın kavga içgüdüsünü doyurmaya yeter de artar bile. Uygar bir ülkede politik yarışma, çoğunlukla, ayrı uluslar arasında olsa hemen savaşa yol açacak durumlar çıkarır ortaya. Demokratik politikacılar, yasaların koyduğu sınırlara alışırlar. Uluslararası çatışmaları bir çözüme bağlayacak politik bir kuruluş olsa, insanlar da bu kuruluşa saygı göstermeyi öğrenseler, aynı durum uluslararası ilgiler için de gerçekleşebilir. Yakın zamana değin özel çatışmalar çoğunlukla düello ile sonuca bağlanıyor, düellodan yana olanlar da bu çözüm yolunun yasaklanmasının insan yaradılışına aykırı düşeceğini ileri sürüyorlardı. Günümüzde savaştan yana olan kimseler gibi onlar da ‘insan yaradılışı’ dedikleri şeyin her şeyden önce törelerin, geleneğin, eğitimin bir sonucu olduğunu, ilkel içgüdülerle pek az ilgisi bulunduğunu unutuyorlardı. İnsanlık birkaç kuşak boyunca savaşsız yaşayabilse, savaş bize düello gibi gülünç gelmeye başlayacaktır. Şüphesiz, birtakım öldürme delisi sapıklar gene eksik olmayacaktır ama hiç olmazsa hükümetlerin başına geçemeyeceklerdir. Sh:48-58

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, İnsanlığın Yarını, (1961. Has Man a Future? London: George Allen & Unwin.) Türkçesi: Akşit Göktürk, Bilgi Yayınevi, 1972, İstanbul 

 

 

BANLİYÖDEKİ ŞEYTAN /BERTRAND RUSSELL: Hikayeler


Ben Mortlake’de otururum, işe gitmek için her gün trenle şehre inerim. Bir akşam eve dönerken her gün önünden geçtiğim bir villanın kapısında pirinç bir tabela gördüm. Tabelada doktorlar çevresinde mutad olanın aksine şu kelimelerin bulunduğunu hayretle gördüm :

DR. MURDOCH MALLAKO
Horrors
Manufactured here

(Burada dehşet imal edilir.)

Burada yaratılan dehşetin ne olduğunu merak ediyordum. Eve gelir gelmez Dr. Mallako’ya danışmaya karar vererek detaylı bilgi istediğimi belirten bir mektup yazdım. Şu cevabı aldım

Çok sayın bay,

Tabelamdan ötürü bazı bilgiler edinmek istediğinizi anlamak kolay.. Son zamanlarda merkezimizin banliyölerindeki (varoşlardaki) tekdüze hayattan şikâyetlerin geniş ölçüde arttığı sizin de dikkatinizi çekmiştir. Görüşlerine değer verilecek bazı şahıslar bu yeknesaklığın kurbanının hayatı, tehlikeli de olsa bazı olaylarla dayanılır hale getirilebileceğini ifade ettiler. Bu ihtiyacı gözönüne alarak şimdiye dek tamamen yabancı olan meslekî görevi kabul ettim. Müşterilerime hareketli ve heyecanlı olaylar yaşatacağıma inanıyorum. Önceden alacağınız randevu ile yapacağınız kişisel ziyarette daha etraflı bilgiler vereceğim. Ücretim saatte yirmi liradır.»

Bu cevapla, Dr. Mallako’da insanları sevmenin değişik şeklini gördüğümü kabul ediyorum. Etraflı bilgiyi yirmi liraya satın mı alayım, yoksa bu miktarı başka eğlencelere mi saklayayım, diye düşünüyorum.

Bu sorunun cevabını kendi kendime henüz vermemiştim ki, bir pazartesi gecesi komşum Mr. Abercrombie’nin doktorun evinden çıktığını gördüm. Solgun yüz, delice bakışlar ve sendeleyen adımlarla mütereddit, bahçe kapısının kilidini açtı ve dışarı çıktı.

«Tanrım, size ne yaptılar?»

diye bağırdım.

Sakin görünmeye gayret ederek: «Önemli değil, havalardan sözettik» dedi.

«Boşuna zahmet etmeyin, beni kandıramazsınız» dedim.

«Sizi böylesine korkutan, havadan başka şey.»

«Korku mu?

 Saçma. Sadece viskisi çok kuvvetliydi.»

Başka sorularla rahatsız edilmek istemediğinden yalnız başına evine gitmesi için müsaade ettim ve bir kaç gün kendisinden hiç haber alamadım. Ertesi akşam aynı saatte eve dönerken başka bir komşumu, Mr. Beauchamp’ı aynı ifadelerle doktorun evinden çıkarken gördüm. .Ona seslendiğimde işaretle reddetti. Daha ertesi gün aynı durumda Mr. Cartwright’i gördüm. Perşembe akşamı çok iyi dostum olan evli, kırk yaşlarında Mrs. Ellerker kapıdan çıktı ve kaldırımda bayıldı. Kendine gelmesine yardımcı oldum. Ayıldığında ağzından tek kelime çıktı: «Bir daha asla!» Evi, ne kadar eşlik etmeme rağmen başka hiç bir şey söylemedi.

Cuma akşamı bir olayla karşılaşmadım. Cumartesi ve pazar işe gitmediğimden Dr. Mallako’nun kapısından geçmedim. İyi bir iş adamı olan komşum Mr. Gosling bana gevezelik etmeye geldi. Kendisine içki ikram edip rahat koltuğuma oturttuktan sonra her zamanki alışkanlığı olan çevredeki komşularımız hakkında konuşmaya başladı.

«Caddemizdeki dikkati çeken gidişatı gördünüz mü?

 Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwringht hastalandılar ve büro işlerinden uzaklaştılar. Mrs. Ellerker karanlık odasında inleyerek yatıyor.»

Mr. Gosling, Dr. Mallako’dan ve dikkati çeken pirinç tabelasından haberdar değildi anlaşılan. Ben de ona bundan hiç sözetmeyip araştırmalarımı tek başıma yürütmeyi kararlaştırdım. Sırasıyla Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’i ziyaret ettim, fakat bunlar bana tek kelime bile söylemediler. Mrs. Ellerker’i görmem mümkün olmadı. Çünkü inzivaya çekildiği hasta odasından dışarı çıkmıyordu. Ortada çok ilginç olayların döndüğü ve bunun da nedeninin Dr. Mallako olduğu gün gibi aşikârdı. Bunun üzerine onu ziyaret etmeye karar verdim. Fakat müşahede için değil, bu gidişatın nedenini sormak için gidecektim.

Güleryüzle içeri girdiğinde: «Size ne gibi bir yardımım dokunabilir?» diye sordu. Müşfik görünmesine rağmen tebessümü çok manidardı. İnsanı etkileyen soğuk bakışları vardı. Tebessümünün bu bakışlara etkisi olmuyordu.

«Dr. Mallako cumartesi ve pazar hariç her gece kapınızın önünden geçerken sizin hesabınıza rahatsız edici bulduğum olaylarla karşılaştım. Mektubunuz da dikkate alınacak olursa tabelanızın ne ifade ettiğini hâlâ anlayamadım. Gördüklerim karşısında beni inandırmaya çalıştığınız gibi, gerçekten de insanlık uğruna mı çalıştığınızı, kendi kendime soruyorum. Yanılmış olmam da mümkündür. Şayet öyle ise beni teskin etmek sizin için çok kolay olmalı. Fakat muayenehanenizi terk ettiklerinde düşündürücü durumda olan Dr. Abercrombie, Mr. Beauchamp, Mr. Cartwringht ve Mrs. Ellerker hakkında sağlam bir açıklama yaparsanız memnun olacağımı itiraf ederim.» 

Ben konuşurken Dr. Mallako’nun yüzündeki tebessüm kayboldu ve sert, cezalandırıcı bir tavır takındı.

«Beyefendi, siz beni ahlâksızca ve alçaltıcı bir iş yapmaya zorluyorsunuz. Bir hastanın doktoruna anlattığı sırların tıpkı günah çıkarma gibi açıklanmıyacağını bilmez misiniz?

 Sizin merakınızı giderirken namussuzluk edeceğimi bilmiyor musunuz?

 Doktorun susmasına değer vermeyi bu yaşınızda öğrenemediniz mi?

 Hayır beyim sizin utanmaz sorularınızı cevaplandırmayıp hemen evimi terk etmenizi isteyeceğim. Kapı orada.»

Caddeye çıktığımda mahcup olduğumu hissediyordum. Şayet gerçekten inançlarına bağlı bir doktorsa sorularıma verdiği cevaplar doğruydu. Acaba yanılmış olabilir miydim?

 Doktor olarak dördünde de şimdiye dek bilmedikleri kötü bir vücut arazı mı bulmuştu?

 Mümkün olmasa da, ihtimal dâhilindeydi. Bundan sonra ne yapabilirdim?

 Ertesi hafta sabah ve akşam doktorun bahçesinin önünden geçerken gözetlemelerimi devam ettirdim, fakat dikkati çeken bir durumla karşılaşmadım. Geceleri kâbuslar içinde göğsünde zırh gibi taşıdığı tabelası, pençesi ve kuyruğu ile düşlerime giriyor, sabit bakan gözleri karanlıkta bana çevrilmiş hemen hiç hareket etmeyen dudaklarının arasından şu sözleri fısıldıyordu: «Tekrar geleceksin!» Her geçen gün kapısının önünden daha yavaş geçiyordum. Her seferinde içeri girmek için daha büyük bir istek duyuyordum, fakat bu kez araştırma için değil, muayene olmak için. Bunun delice bir saplantı olduğunu anladığım halde karşı koymuyordum. Fevkalâde çekici bir kuvvet çalışmamı aksatıyordu. Nihayet şefime baş vurdum ve Dr. Mallako’dan hiç söz etmeden onu çok yorgun olduğuma ikna ederek izin istedim. Benden daha yaşlı olan takdir ettiğim şefim kederli yüzüme bakarak ricamı kabul etti.

Uçakla Korfu’ya gittim. Güneş ve deniz sayesinde hepsini unutacağımı sanıyordum. Ne yazık ki, burada da gece ve gündüz rahat değildim. O gözler her gece düşlerimde daha da büyüyerek bakıyorlardı. Geceleri ter içinde uyanıyor ve bana «Gel» diyen sesi duyuyordum. Şayet durumumdaki düzelme mümkünse bunun tatilde olmayacağını anladım ve umutsuzluk içinde geri döndüm. Beni kendisine bağlamış olan, başladığım araştırma işinin zihnimi açacağım sanıyordum. Hararetli bilimsel bir araştırma yaptım ve Dr. Mallako’nun kapısından geçmeyen tren istasyonuna gidebileceğim bir yol buldum.

2

Mr. Gosling beni ziyaret edene dek bu zorlu düşüncelerden yavaş yavaş kurtulduğuma inanıyordum. Bu adam kırmızı yanaklı, sağlıklı ve canlıydı. Benim görüşümle ruh sükûnetimi bozarak hastalık halini alan düşüncelerimi dağıtacak tipti. Fakat henüz içkisini vermiştim ki ilk cümleleri bende daha şimdiden korku yarattı.

«Mr. Abercrombie’nin tutuklandığını duydunuz mu? »

«Aman Allahım! Mr. Abercrombie tutuklandı mı?

 Ne suç işlemiş olabilir?»

«Bildiğiniz gibi Mr. Abercrombie bankalarımızdan birinin saygı değer müdürüydü. Babası gibi o da iş ve özel hayatında kusursuzdu. Kralın gelecek yaş gününde şeref payesi verileceği, hatta seçim çevremizden parlamento adayı gösterilmesi kesinleşmişti. Fakat uzun, şerefli bir geçmişe önem vermeksizin çok miktarda para çalmış ve suçu kalleşçe yanında çalışan bir memura yüklemeyi denemiş.»

Mr. Abercrombie’yi daima bir arkadaş olarak gördüğümden bu habere çok üzülmüştüm. Bin bir güçlükle tutuklu bulunduğu hapishanede onu ziyaret etme müsaadesini aldım. Mr. Abercrombie’yi ilgisiz zayıf, solgun ve ümitsiz buldum. Önceleri bana bir yabancıya bakar gibi baktı, fakat karşısındakinin eski bir dostu olduğunu sonradan anladı. Deva bulmaz durumunu Dr. Mallako’ya yaptığı ziyaretle bağdaştırmaktan kendimi alamıyor, ani değişikliğindeki sırrı sezeceğime inanıyordum.

«Mr. Abercrombie, hatırlayacağınız gibi önceden] farklı tutumunuzu anlamağa çalıştım, fakat o zaman bana bilgi vermekten kaçındınız. Tanrı aşkına bu kez beni reddetmeyiniz. O zamanki tutuk davranışınızın sonucunu görüyorsunuz. Yalvarırım, bana gerçeği söyleyiniz, belki henüz vakit geçmemiştir!»

«Maalesef iyilik vaad eden çalışmalarınız için vakit çoktan geçmiştir. Bana ölüm, zavallı karım ve talihsiz çocuklarıma da sefalet ve utançtan başka şey kalmıyor. Allah’ın belâsı kapıdan içeri girdiğim güne lânet olsun! Şeytan zekâlı habise gittiğim eve lânet olsun!»

«Bundan korkuyordum zaten. Lütfen bana hepsini anlatınız.»

Mr. Abercrombie: «Dr. Mallako’yu merakım üzerine ziyaret ettim» diye itirafa başladı. «Dr. Mallako’nun sipariş üzerine verdiği tüyler ürpertici şey ne olabilirdi?

 Bir kaç kişinin romantik ideallerine verecekleri ile nasıl geçinebileceğine inanıyordu?

 Benim gibi boşuna para verecek çok kişinin olduğunu sanmıyordum. Ama Dr. Mallako yaptığı işten emin görünüyordu. Bana Mortlake’lilerden alıştığım şekilde muamele etmiyordu. Bana itibar göstermiyordu, hatta buna biraz da horgörü diyebilirim. İlk konuşmamdan sonra en gizli düşüncelerimi okuyabileceği hissini duydum. Önceleri bunu budalaca bir düşünce olarak kabul etmiş ve kurtulmaya çalışmıştım. Fakat sesini değiştirmeden ve hissiyatını belirtmeden konuşmasına devam edince bu cazibeye daha çok kapıldım. Arzularım uyanmıştı. Sadece kâbuslarda tanıdığım düşünceler tıpkı balina avcılarım korkutmak için derinlerden yukarı çıkan deniz canavarları gibi beliriyordu. Ümitsiz, çaresiz fakat bağlanmış gibi, güney denizinin ıssız sularındaki gemi enkazı gibi onun tarafından hazırlanan fırtınada yalpa vuruyordum.»

«Peki bütün bu süre içinde Dr. Mallako size neler söyledi?

 Böylesine müphem düşüncelerinizi anlatırsanız size nasıl yardım edebilirim?

 Şayet avukatın size yardımcı olması gerekiyorsa somut bilgilere ihtiyacım var.» diyerek sözünü kestim.

Zorla nefes alarak konuşmasına devam etti: «Önceleri sadece gereksiz olaylardan sözettik. Sonra mesleklerinde mahvolan bazı dostlarımdan söz ettim. Bana dostça davrandığından, kendisine aynı durumdan korktuğumu itiraf ettim. ‘Yıkılmanın önüne geçecek bir yol biliyorum! Yalnız bunu bertaraf etmeye hazırlıklı olmalı. Bir zamanlar bir dostum sizin bulunduğunuz güç durumdaydı. O da banka müdürüydü’ dedi. ‘Herkes tarafından seviliyordu, fakat spekülasyon yaptı ve iflasla karşılaştı. Tembellik edecek adam değildi. Sade yaşantısı, mesleği ile ilgili işleri memnunluk verecek tarzda ifa etmesi ve en önemlisi kendi adını ihmalkâra çıkaran, bankada alt kademede görevli bir adamdan dolayı henüz çalışacağını itiraf ediyordu. Başkalarının paralarının emanet edildiği işinde her zaman kusursuz ve sakin değildi. Ayrıca zaman zaman içki içiyor ve üstelik de devrimci politik görüşlerini açıklıyordu.’

«Dr. Mallako viskisini yudumladığı küçük aradan sonra konuşmasına devam etti:

‘Dostum bankanın hesap raporlarında her hangi bir zimmet anlaşılacak olursa suçu, bu sorumsuz genç adama yüklemenin güç olmayacağını belirtiyordu. Dostum durumu dikkatle hazırlıyordu. Genç adamın haberi olmadan evine bankadan çalınmış bir paket banknot gizledi. Bir bahsi müşterek bürosuna genç adamın adına telefonla kazanmayacak atlara çok miktarda para yatırıyordu. Açık hesaplardan dolayı muhasebecinin göndereceği ihtar mektubunun geleceği günü dikkatle hesaplıyordu. En uygun zamanda banka kasasındaki büyük bir açığı tespit ettirdi. Derhal polisle temas kurdu ve muhtemelen polisin zorlamaları üzerine tek suçlu görünen genç adamın adını verdi. Polis derhal adamın evine giderek para destesini buldu ve büyük bir dikkatle muhasebecinin öfkeli haberini okudu. Genç adamın hapishaneye gittiğini, müdürün her zamankinden daha fazla güvene lâyık görüldüğünü söylemeye gerek yoktur. O andan itibaren borsada daha dikkatli spekülâsyon yapmaya başladı. Büyük bir mirasa konarak baron oldu ve milletvekili seçildi. Kabine üyesi ve bakanlık görevleri üzerine konuşmayacağım. Bu gerçek hikâye sayesinde, biraz teşebbüs ruhu ve keskin zekâ ile alçaltıcı durumun zafer olabileceğini anlarsınız. İnsan tüm yurttaşlarının saygısını kazanır. »

Mr. Abercrombie «O bunları söylerken ben bir isyanla karşı karşıyaydım» diyerek sözlerine devam etti. «Ben de dikkatsiz bir spekülâsyon sonucu güç duruma düşmüştüm. Benim de Dr. Mallako’nun belirttiği karakterde bir memurum vardı. Baron olmayı düşünmedimse bile ben de soyluluk ünvanı ve parlamentoda bir yer elde etme umudundaydım. O zamanlar iyi okullarda okuyan, spordaki başarıları ikisine de mesuliyetli işler ve şerefli bir kariyer vaad eden iki oğlumu düşünüyordum. Oğullarımın birden bire bu cennetten koparılarak bir devlet okulunda okumak mecburiyetinde kalacaklarını, henüz on sekiz yaşına gelmeden basit bir işte çalışarak ekmek parası kazanmak zorunda kalacaklarını düşünüyordum, Mortlake’deki komşularımın bana sevinçle selâm vermeyip başlarını çevireceklerini, içki içmeyeceklerini ya da Çin anlaşmazlığı hakkındaki görüşlerimi dinlemeyeceklerini düşünüyordum. Dr. Mallako sakin ve tekdüze sesle konuşmasına devam ederken bu hayaller gözümün önüne geliyordu. Bunlara nasıl dayanabilirim? diye kendi kendime soruyordum. Bir çıkış yolu olmadığı sürece asla tahammül edemezdim. Acaba şimdiye dek kusursuz hayat sürmüş, komşularının severek selâm verdikleri bu yaşımda ben suçlu olarak yaşamak için bütün bu güveni feda edebilir miyim?

 Foyamı meydana çıkaracak, gece ve gündüz başımın üzerinde sallanan Demokles’in kılıcına tahammül edebilecek miydim?

 Evdeki mutluluğun bağlı olduğu egemenliği karımın üzerinde devam ettirebilecek miydim?

 Oğullarım okuldan döndüklerinde gerçek bir babanın yaptığı gibi onları parlak kelimelerle karşılayabilir miydim?

 Polislerin başarısızlıklarından, soygunları ile ekonomimizi kökünden sarsan hırsızların takibini reddedişlerinden söz edebilir miydim?

 Dr. Mallako’nun dostunu örnek alsam bile bu noktalarda hata yapacağımı anladım. Her hangi biri: ‘Mr. Abrecrombie’ye ne oldu acaba?

 Eskiden kanaatlerini öylesine açık ve yüksek sesle söylerdi ki, her mücrim ondan korkardı. Gerçi şimdi de öz olarak aynını söylüyor fakat konuşurken fısıldıyor ve duraklıyor. Hatta sanki polisin beceriksizliğinden söz edermiş gibi omuzunun üzerinden geriye baktığını fark ettim. Sanırım Mr. Abercrombie bizden bazı esrarengiz durumları gizliyor, diyebilirdi…

«Bu utandırıcı tasavvurlar ıstırap veren hayallerimde her seferinde daha canlı olarak meydana çıkıyordu. Mortlake’deki komşularımın şehirde arkadaşlarımla paraları karşılaştırdıkları ve farklı tutumumun bankadaki güçlüklerle bağdaştığı kanaatine vardıklarını görüyordum. Bunu keşfettikten sonra tek bir adımın beni yıkacağından korkuyordum. Asla bu karanlık işler çeviren adamın sesine kulak vermeyeceğim diye kendi kendime düşünüyordum. Asla doğru yoldan ayrılmıyacağım… Fakat… Fakat…

Bu zaferin kusursuz gidişatını anlatırken her şey ne kadar da kolay görünüyordu. Dünyadaki kötülüklerin rizikoya katlanmamızdan ileri geldiğini bir yerde okumamış mıydım?

Ünlü bir filozof ’insan tehlike içinde yaşamalıdır’ tezini ileri sürmemiş miydi?

Acaba şartların karşıma çıkardığı bu örneği tasvip etmek görevim değil miydi?

Umutların, korkuların, alışkanlıkların ve arzuların nedenleri tartışılırken şaşkınlık ve iç huzursuzluğu içindeydim. Nihayet tahammülüm kalmadı ve bağırmaya başladım: ’Dr. Mallako, sizin şeytan mı, yoksa melek mi olduğunuzu bilmiyorum. Tanrıdan sizi asla görmemiş olmayı dilerim!’. Bunları söyledikten sonra koşarak evden çıktım ve bahçe kapısında size rastladım. «O meşum ziyaretten sonra bir an bile ruhum sükûnet bulmadı. Gündüzleri yolda rastladığım insanlara bakıyor ve şöyle düşünüyordum: Ne yaparlardı acaba, şayet… Geceleri uyumadan önce mahvolma ve hapishane arasında bocalıyordum. Huzursuzluğumdan şikâyete başlayan karım nihayet, benim giyinme odasında yatmamı istedi. Lâkin özlediğim uyku orada uykusuz geçen saatlerden daha ıstırap vericiydi. Korkulu rüyalarda düşkünler evi ile ağır ceza hapishanesi arasında dar yolda gidip geliyordum. Nöbet esnasında kendimi oradan oraya atıyor, nihayet korkunç binalardan birine giriyordum. Daha sonra bir polis görüyor, elini omuzuma koymasıyla korkudan bağırarak uyanıyordum. Bu şartlar altında mesleğimin zarar görmesi hiç de hayret verici değildi. Her seferinde daha dikkatsizce spekülâsyon yapıyor ve daha çok borçlanıyordum. Nihayet Dr. Mallako’nun dostunun yaptığını yapmaktan başka çarem kalmadı. Fakat şaşkınlıktan onun sakındığı hatayı işledim. Akılsız memurumun evine gizlediğim banknotların üzerinde benim parmak izlerim görüldü. Polis, muhasebeciye telefonla verilen siparişin benim evimden yapıldığını tespit etti. Benim kanaatime göre kaybedecek olan at bütün yarışları kazandı. Bunun üzerine şimdiye dek müşterek bahis oynamadığını söyleyen memuruma polis inandı. İşlerimin ümitsiz karışıklığını Scotland Yard açığa çıkardı. Değersiz biri olarak kabul ettiğim memurumun bir bakanın yeğeni olduğu anlaşıldı.

«Bu rastlantıların Dr. Mallako’yu hayrete düşürmediğinden eminim. Başlangıcından korkunç sona dek bütün gidişatı önceden bildiğine hiç şüphem yok. Suçu kabul etmekten başka çarem yoktu. Kanuna göre Dr. Mallako suçsuzdu. Bana verdiği acının onda birini ona verebilirseniz kraliçenin hapishanesinde talihsiz bir kalbin size müteşekkir kalacağından emin olabilirsiniz.»

3

Mr. Abercrombie’nin son kelimeleri Dr. Mallako’ ya duyduğum nefretin artmasına sebep oldu, fakat bununla şahsiyetinin çekici kuvvetinin arttığını da hissettim. Müthiş doktoru unutamıyordum. Istırap çekmeliydi, ama benim yüzümden. Aramızda gözlerindeki gibi derin, karanlık ve korkunç uçurum olmasını istiyordum. Bu isteklerimi yerine getirecek bir yol bulamadığımdan bir süre araştırmalarıma devam etmeye çalıştım. Kurtulmaya çalıştığım felâketler dünyasına, Mr. Beauchamp’ın kaderiyle ilgili olarak yeniden düşmem, çabalarımın ilk zayıf belirtisiydi. Otuzbeş yaşlarındaki Mr. Beauchamp’ı yıllardır Mortlake’de fazilet örneği olarak bilirdim. İncillerin satışını yürüten bir derneğin sekreteriydi ve ayrıca da moralistti. Bir zamanlar yeni olduğu anlaşılan siyah etek ve çizgili pantolon giyerdi. Papyonu siyah, davranışı ciddi ve ölçülüydü. Trende dahi Incil’den kısımlar zikretmeyi severdi. Her alkollü içkiyi tahrik edici mayi olarak nitelendirdiğinden bir damlasını bile dudaklarına değdirmezdi. Bir fincan sıcak kahveyi elbisesine döktüğünde sadece : «Ne kadar kötü!» diye bağırmıştı. Etrafında ciddi insanların bulunduğuna inandığı erkekler toplantısında hemen cinsel ilişkiden dert yanardı. Geç vakitler yenilen akşam yemeğinden nefret ederdi. Çay saatinde harpten kalma bir alışkanlık olarak soğuk et, salatalık turşusu ve haşlanmış patatesten ibaret bir yemek yerdi. Tabii bayramlarda etyemezdi. Mortlake’de hiç kimse kötü bir hareketini hatırlayamazdı.

Fakat Dr. Mallako’nun kapısında ona rastladıktan kısa bir süre sonra değişiklik olduğunun farkına varıldı. Siyah etek ve çizgili pantolon yerini bacakları saran gri bir kostüme bıraktı. Siyah kravat yerine lâcivert takıyordu. İncil’e daha az değiniyordu ve geceleri erkeklerin içki içmelerini, oruç tutmanın yararlarından sözetmeden seyrediyordu. Bir kez onu yakasına kırmızı bir karanfil takmış gara giderken caddede görmüşlerdi. Mortlake’lilerin merakını uyandıran bu hareket bir daha tekrarlanmadı. Fakat kırmızı karanfilden bir kaç gün sonraki olay yeni dedikodulara sebep oldu. Mr. Beauchamp genç güzel bir hanımla güzel bir otomobilde görüldü. Bir kaç gün bu şahsın kim olabileceği araştırıldı. Her zamanki gibi bu merakı gideren Mr. Gosling oldu. Herkes gibi Mr. Beauchamp’daki değişiklik beni de huzursuz etti. Mr. Gosling’in beni ziyaret ettiği bir gece bana şunları sordu.

«Fazilet peygamberimiz üzerinde dikkati çeken tesiri yaratan hanımın kim olduğunu duydunuz mu?»

«Hayır» diye cevap verdim.

«Ben öğrendim» diye konuşmasına devam etti. «Yolanda Molyneux. Cangıllardaki ölümü son harbin sayılı trajedilerinden biri sayılan Kaptan Molyneux’in dul eşi. Güzel Yolanda acısını oldukça kolay unuttu. Hatırlayacaksınız, Kaptan Molyneux tanınmış sabun fabrikatörünün tek oğluydu ve mirasçısı olarak, daha onun sağlığında mutlâka veraset vergisinden düşmek için hatırı sayılır bir servete sahipti. Bu muazzam servet, tükenmek bilmeyen bir merakla çeşitli erkek tipleri üzerinde etüdler yapan dul eşine aitti. Bu şekilde milyonerler, sahtekârlar, Karadağlı maden işçileri ve Hintli fakirlerle tanıştı. Mübalağalı şekilde orijinal olanı tercih eder. Mr. Beauchamp’ın kişiliğinde ilginç etüd olanağı bulana dek yaptığı dünya seyahatlerinde sadece Low Church uğruna kendini feda eden bir ondan kurtulabilmişti. Bu adamı daha ne hallere sokacağını düşündükçe tüylerim diken diken oluyor, çünkü o bunları ciddiye alırken kadın onu kolleksiyonunun bir devamı olarak görüyor.»

Durum Mr. Beauchamp’ın lehine değildi, fakat Dr. Mallako’nun etkisini o zamanlar bilmediğimden kaderi hakkında peşin hüküm vermek istemiyordum. Mr. Abercrombie’nin öyküsünü dinledikten sonra Dr. Mallako’nun bunları yapabilecek yetenekte biri olduğunu anladım. Adamla görüşmek mümkün olmadığından Ham Common’da eskiden kalma bir evde oturan güzel Yolande ile tanışmaya çalıştım. Hayret etmeme sebep, onun Dr. Mallako’yu bilmemesiydi. Çünkü Mr. Beauchamp ondan hiç sözetmemişti. Mr. Beauchamp’tan neşeyle, biraz da horgörüyle sözediyor ve onun zevkine uymak için büyük bir çaba göstermesine üzülüyordu.

«Onun İncil’den kısımlar okumasını zevkle dinliyor, çizgili pantolonundan hoşlanıyordum. ‘Tahrik edici mayi’ içmeyi reddetmesi, mel’un gibi ifadeleri tasvip etmemesi beni eğlendiriyordu. Beni ilgilendiren sadece bunlardı, ama normal insanlara benzemeye çalışması onu her seferinde sevinçle karşılamamı zorlaştırıyor. İyi adama bütün bunların psikolojik anlamın çok üstünde olduğunu anlatmak boşuna zahmet olur!» dedi.

Mrs. Molyneux’e zavallı adama karşı daha hoşgörülü olmasını rica etmem benim görüşümle faydasızdı.

«Saçma» diye cevap verecekti. Kutsal dinin diğer tarafına; his dünyasına küçük bir bakış ona sadece iyi gelir. Başlıca merakı olan günahkârlara karşı, şimdiye dek olduğundan daha iyi davranır. Ben insanları severim ve kendimi onun işinde yardımcı görüyorum. Ben onunla ilişkimi kesmeden yüz misli daha büyük bir başarıyla günahkâr ruhları kurtarmayı bilecektir. Vicdan azapları ateşli uzdilliliğe dönüşecek ve melun olmama ümidi şimdiye dek kaybolmuş gözü ile baktıklarına uhrevi saadet kapısını açma imkânını verecektir. Mr. Beauchamp’tan yeterince bahsettik’ diye gülerek konuşmasına devam edecekti. ‘Bu kuru konuşmadan sonra özel kokteylim bunları yutmanıza yarıyacaktır.’

Mrs. Molyneux’le yapacağım bu tarz bir konuşmanın anlamsızlığını anlıyordum. Ayrıca Dr. Mallako uzakta ve erişilmezdi. Mr. Beauchamp’la ne zaman konuşmak istedimse yerine getirmeye mecbur olduğu işlerle meşgul değilse, Ham Common’a gitmek üzereydi. Bu görevlerin onu gittikçe daha az meşgul ettiği ve dönmeyi adet edindiği akşam trenindeki her zamanki yerinin boş kaldığı dikkati çekiyordu. Daima iyi düşünmeme rağmen kötü bir durumun ortaya çıkmasından korkuyordum.

Maalesef korkularım gerçekleşti. Bir gece evinin önünden geçerken ihtiyar hizmetçinin ağlayarak kapıda toplanan halka yollarına devam etmelerini rica ettiğini gördüm. Mr. Beauchamp’a yaptığım sık ziyaretlerden tanıdığım iyi kadına ne olduğunu sordum.

«Zavallı efendim, zavallı efendim» diye bağırdı.

«Zavallı efendinize ne oldu?»

diye sordum.

«Ah beyefendi çalışma odasının kapısını açtığım andaki korkunç dakikayı asla unutamayacağım. Bu odanın uzun zaman önce, kiler olarak kullanıldığını ve tavanında varlık günlerinde tütsülenmiş domuz budu ile koyun budu asılan çengeller olduğunu belki bilirsiniz. Kapıyı açtığımda bu çengellerden birinde Mr. Beauchamp’ı boynundan iple asılmış gördüm. Efendimin hemen altında düşmüş bir iskemle vardı. Onu bu ümitsiz sona sevkedenin bir ıstırap olduğunu sanıyorum. Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama, efendimi yoldan çıkaran günahkâr ve tanrısız kadının bunlara sebep olduğunu düşünüyorum.»

Daha fazla dinlemek istemiyordum, fakat düşüncelerinin mümkün olabileceğini kabul ediyordum. Belki sadakatsiz Yolande trajediyi açıklayabilirdi. Hemen evine gittim ve onu postacının henüz getirdiği bir mektubun başında buldum.

«Mrs. Molyneux» dedim, «şimdiye kadarki bağımız tamamen dostaneydi, fakat artık ciddi olarak konuşmamız gerektiğini sanıyorum. Mr. Beauchamp benim dostumdu ama sizin için, dosttan da ileri olduğunu ümit ediyordu. Bu yüzden evindeki korkunç olayla ilgili bir açıklama yapabilirsiniz.»

Her zamankinin aksine gayet ciddi: «yapabilirim» dedi. «Derin hislerine değer vermediğim bu talihsiz adamın son kelimelerini biraz önce okudum. Kendimin de suçlu olduğunu itiraf ediyorum, fakat asıl suçlu ben değilim. Bu rolü tehlikeli bir şahıs oynadı. Dr. Mallako’dan sözediyorum. Biraz önceki mektup onun iştirakinden bahsediyor. Mr. Beauchamp’ın dostu ve bildiğim kadarıyla Dr. Mallako’nun düşmanı olduğunuzdan size bu mektubu okutmakta haklıyım.»

Bunları söyledikten sonra yazıyı elime verdi. Kendi dört duvarımın arasına gelmeden mektubu okuyamadım ve orada bile birçok sayfaları ellerim titreyerek açtım. Sayfaları dizlerimin üzerine yayarken doktorun şeytanî atmosferinin etrafımı sardığını hissediyordum. Deva bulmaz bakışlarının hayali ile kamaşan gözlerimi kapamayı güçlükle başarabiliyordum. Okumakla görevli olduğum korkunç kelimeleri güçlükle tanıyabiliyordum. Nihayet Mr. Beauchamp’ı bu yola iten ruhsal savaşı anlayabilmek için kendimi toparladım. Mr. Beauchamp şunları yazıyordu : 

«Kalpten sevdiğim Yolande.

«Bu mektubun içindekilerin sana üzüntü mü vereceğini yoksa bunda dahil olmanın verdiği ıstıraptan kurtuluşu mu göreceğini bilmiyorum. Nasıl olursa olsun dünyadaki son kelimelerimin seni hedef tuttuğunu biliyorum ki, bunlar gerçekten de son kelimelerim. Bu mektup bittiği anda ben artık var olmayacağım. Sana rastlamadan önce hayatım renksizdi, bunu biliyorsun. Seni tanıdıktan sonra insan varlığının yoksunluk ve yasakları aşan değerleri olduğunu anladım. Her şey böylesine deva bulmaz bir şekilde son bulmasına rağmen memnun göründüğün tatlı saatlerden pişmanlık duymuyorum. Fakat artık burada hislerden söz edilmemeli. Merakına rağmen şimdiye dek Dr. Mallako ile ilk karşılaşmamızı açıklamadım. O zamanlar seni etkileyecek parlak görünüşe sahip olmak istiyordum. Bana değer verdiğin takdirde yeni bir hayata başlayabileceğime inanıyordum. Kötülük ve şeytanın insan kılığına girdiği şahsı ziyaret edene dek en küçük bir imkân bulamadım. O öğleden sonra onu ziyaret ettiğimde beni gülerek karşıladı ve konuşma odasına götürdü.

«Mr. Beauchamp sizi yanımda görmek benim için büyük bir sevinç’ dedi. ‘Yaptığınız iyi işlerden söz edildiğini duydum ve asil amaçlarınızdan dolayı hayran kaldım. Size nasıl yararlı olabileceğimi tahmin edemediğimi itiraf ederim. Fakat konuşmadan önce alacağımız bir serinleticinin bize zararı olmaz. Şarap ve birayı reddedeceğinizi bildiğimden bunlardan ikram edip sizi kırmak istemem. Belki bir fincan tatlı kakao içersiniz?

Dostane davranışı ve dikkatinden dolayı teşekkür ettim ve hizmetçisi kakaoyu getirdikten sonra ciddi konuşmamıza başladık. Hemen hemen manyetik kuvvetle düşüncelerimi dikkatsizlikle açıklatıyordu. Ona güvenle senden, ümit ve korkularımdan, yeni istek ve gayretlerimden, kanaatlerimin değiştiğinden, mutluluğun sarhoş edici dakikalarından, uğruna bana soğuk davrandığın uzun günlerden söz ettim. Ona seni kazanmak için sadece dünya iyiliklerine değil, zenginliğe, karaktere ve konuşma yeteneğine sahip olmam gerektiğini bildiğimi söyledim. Bütün bunlarda bana yardımcı olabilirse bütün hayatım boyunca ona müteşekkir olacağımı, konsültasyona ödeyeceğim mundar 20 liranın bir faninin ödeyeceği en iyi sermaye olacağını söyledim. Dr. Mallako bir an düşündü ve düşünceli bir sesle konuşmaya başladı :

«Söyleyeceklerimin size faydası olur mu, emin değilim. Fakat ne olursa olsun sizin durumunuza benzer küçük bir hikâye anlatacağım.

«Meslek hayatında rastlamış olmanız gereken çok tanınmış bir arkadaşım var. O da gençlik yıllarını sizinki ile eş şartlar altında geçirmiş. Sonra tıpkı sizin gibi güzel bir hanıma aşık olmuş. Kısa zamanda onu kazanmak için büyük bir servete sahip olması gerektiğini anlamış. O da sizin gibi birçok memleket ve dildeki İncil’lerin satışı ile uğraşırdı. Bir gün trende şüpheli üne sahip bir yayıncıyla karşılaşmış. Eskiden böyle bir adamla asla konuşmazdı, fakat aşk umudundan dolayı önceleri sefih olarak adlandırdığı insanlara karşı daha ılımlıydı ve ön yargıda bulundu mu?

«Yayıncı ona edepsiz lektürlerden (okunacak şeyler) hoşlananların ellerinde manidar literatürün nasıl değiştiğini anlatmış. Yayıncı ‘Güç olan, bu tip kitaplar için ilân vermektir. Gizli satılması problem değil, gizli alınması ihtilaftır.’ demiş. Bu noktada yayıncı göz kırparak kabaca gülümsemiş: ‘Sizin gibi bir şahıs bize yardım ederse ilân problemi çözülmüş olur. Sattığınız İncil’lerin içine uygun bir işaret koyabilirsiniz. Örneğin, 8. Jeremias’ın insan kalbinin kötülük ve hilekârlıkla dolu olduğunu belirten 9. mısraındaki bahse not koyarak insan kalbinin şeytanlıkları hakkında filanca firmadan bilgi alınabileceğine dikkati çekebilirsiniz. Şayet peygamber kullarına şehir kapılarındaki fahişeleri arama görevini verirse kenarda birçok kutsal kitabın okuyucularının şüphesiz bu mânayı anlamadıklarını, falanca firmanın sorulan suale cevap vereceğini belirtirsiniz. Ve eğer tanrı erkeğin şikâyete değer tutumundan söz ederse bir işaretle bize başvurulabilir.’ Başka türlü kazancın imkânsız olduğunu anlatan yayıncı arkadaşımın bu işle meşgul olacağından emindi.

«Arkadaşım uzun zaman tereddüt etmeden karar verdi. Londra’ya gelir gelmez gardan doğru yayıncının kulübüne giderek bir kaç bardak viskiden sonra karşılıklı anlaşmalarının esasları üzerinde karara varmışlar. Arkadaşım İncil satmaya devam ediyor, İnciller her zamankinden fazla aranıyordu. Yayıncının geliri artmıştı ve arkadaşım da güzel bir ev ve araba alacak kadar çok para kazanıyordu. Not eklediği kısımlar hariç arkadaşım Incil’den parçalar okumaya devam ediyordu. Önceleri onunla alay eden kadın ondan çok memnundu. Evlendiler ve hâlâ mutlu memnun yaşıyorlar. Bu öykü sizi ilgilendirir ya da etmez ama güç durumunuza ekleyebileceğim tek çıkar yol budur.’

«Dr. Mallako’nun öğüdündeki kötülükten korkmuştum. Hayatı boyunca ahlakî yasaklara sıkısıkıya bağlı kalmış benim için bütün dünyanın tiksindiği yazıları satmakla görev almak inanılmaz gibi görünüyordu. Bunu anlaşılmaz kelimelerle Dr. Mallako’ya söylediğimde sadece manidar gülümsedi.

«’Dostum Mrs. Molyneux’ü tanıma bahtiyarlığına eriştiğinizden beri şimdiye kadarki yaşama anlayışınızın dar bir hudut içinde olduğuna kanaat getirmediniz mi?

 Süleyman’ın şarkısını kuşkusuz okumuşsunuzdur. [1]Bunun neden kutsal kitaba alındığını kendi kendinize sorduğunuza da eminim. Bu sualler günah ve dinsizliktir. Arkadaşımın yayıncısının piyasaya çıkardığı kitap esere değiniyor, fakat kadına çok düşkün krala benziyorsa nefsini düşündüğünden alicenaplık gösterememesi, rezilliğe tahammül edememesindendir. Kutsal kitabın iyi örnekler verdiği, vaz geçmek istediğiniz o alanda biraz serbestlik, güneş ışığı ve temiz havanın zararı olmaz.’

«Bu eserlerin okunmasının gençleri, kadın ve erkekleri günaha sürükleme tehlikesi yok mudur? diye cevap verdim. ‘Para kazanacağım işten dolayı bir kaç kişi kendini tehlikeli saadete atarsa, bunu bilerek beraber yaşadığım insanların gözlerine bakabilir miyim?

«Dr. Mallako ‘Kutsal dininizde şimdiye dek iyice öğrenemediğiniz birçok şeyler vardır mutlaka’ dedi. ‘Yobazla ilgili kısmı iyice okumadınız mı?

 Masaya otururken efendiyi suçlayan yobazın neden azarlamaya müstahak olduğunu kendinize hiç sordunuz mu?

 Tövbekar kalbin durmadan methedilmesinde hiç bir şey dikkatinizi çekmedi mi?

 Mrs. Molyneux’le tanışmadan önce tövbekâr bir kalbe sahip olduğunuzu cidden iddia edebilir misiniz?

 İnsan önceden günah işlediği takdirde tövbekâr olacağım anlamadınız mı?

 Protestanlığın kuralı da budur. Şayet insanları tanrıya itaat eder duruma getirmek istiyorsanız önce günah işlemelerine müsaade etmelisiniz. Arkadaşımın yayıncısının çıkardığı kitapları şüphesiz birçokları alacak, daha sonra da pişmanlık duyacaklar ve şayet kutsal dinimizin esaslarına inanıyorsak güzide bir müdafii olduğunuz sarsılmaz haklardan dolayı yaratıcı daha çok memnun kalacaktır.’

«Bu mantık karşısında hayretten dilim tutulmuştu. Tereddüte düştüğüm bir nokta daha vardı. ’Böyle bir rizikoda meydana çıkarılma tehlikesi yok mudur?

diye sordum. ‘Büyük gelir sağlayan hileli işi polisin keşfetmesi mümkün değil midir?

 Yasaya karşı işler çeviren insanlara hapishane kapısı açık değil midir?

«Dr. Mallako ‘Evet’ dedi, ‘sizin ve meslektaşlarınızın gözünden toplum düzenimizin çapraşık yolları kaçmıştır. Çok yüksek paraların söz edildiği böyle bir işte belli bir yüzde karşısında resmi makamların bu teşebbüse katılacaklarına ya da hiç değilse göz yumacaklarına cidden inanmıyor musunuz?

 Emin olunuz, böyle insanlar var ve arkadaşımın yayıncısına onların beraber çalışmaları destek oluyor. Eğer arkadaşımın yolundan gitmeye karar verirseniz resmi makam yönünden de bunu emniyete almalısınız.

«Tek kelime söyleyecek durumda değildim. Kararsızlık içinde Dr. Mallako’nun evinden ayrıldım. Sadece bundan sonraki tutumumdan değil, ahlâk esasları ve tanrıya hizmet eden hayatı düşünerek kararsızdım.

«Önceleri kararsızlıktan çalışamaz hale geldim; Büroya gitmiyor, ne yapacağımı, bundan sonra nasıl yaşayacağımı düşünüyordum. Dr. Mallako’nun delilleri bana yavaş yavaş daha fazla yol gösterir oldu. ‘İçimde uyanan ahlâki problemleri çözemem’ diye düşünüyordum. Neyin kötü, neyin iyi olduğunu artık bilmiyorum. Bildiğim hangi yolun beni sevgili Yolande’min kalbine götüreceğidir.’ Nihayet bir rastlantı, atacağım son adımı belli etti. Bunun gerçekten rastlantı mı olduğunu bilmiyorum, fakat öyle kabul ediyorum. Dünyayı dolaşmış, şüpheli yerleri bilen bir adamla tanıştım. Polisler hakkında bilgisi olduğunu da bana açıkladı. Hangi polislerin elde edilip hangilerinin edilemeyeceğini bildiğini iddia ediyor ve cezaevi adayları ile yumuşak huylu polisler arasında bir nevi aracılık yaparak yaşıyordu.

«’Tabii siz böyle şeylerle ilgilenmezsiniz’ dedi. ‘Sizin hayatınız açık bir kitap gibi meydandadır. Kıl payı doğru yoldan ayrılmayı denememişsinizdir şüphesiz.’

«’Çok doğru’ diye cevap verdim, fakat tecrübelerimi genişletmeyi görev bildiğimden tanıdığınız bu tip bir polisle beni tanıştırırsanız memnun olurum.’ Onun sayesinde gizli polis müfettişi Mr. Jenkins’le tanıştım. Birçok şerefli polislerimiz gibi kurallara bağlı olmadığı belirtildi. Dostça ilgiyle Mr. Jenkins’e yaklaşarak sözü, dikkatle müstehcen eserlere getirdim.

«’Beraberce iyi işler yaptığım bir yayıncıyla sizi tanıştırabilirim.’ dedi.

«Sözünü ettiğim tarz bir yayıncı dediği Mr. Mutton’la beni tanıştırdı. Daha önce firması hakkında hiç bir bilgim yoktu, fakat tanımadığım bir dünyaya girdiğimden hiç de şaşırtıcı değildi. Biraz konuştuktan sonra Mr. Mutton’a Dr. Mallako’nun arkadaşının yaptığı şekilde yardımcı olabileceğimi belirttim. Mr. Mutton kendi güveni için teklifle ilgili bir yazının elinde olması gerektiğini belirtti. Hoşlanmamakla birlikte razı oldum.

«Bunların hepsi parlak umutların beni kötülüklerin derinliğine ittiği gün olmuştu. Sana tüm korkunç gerçeği nasıl açıklayabilirdim?

 Bu, gerçekten sadece, akılsızlığımı değil, alçaklığımı da ispat ediyor. Bugün evimin önünde bir polis belirdi. Onu kabul ettiğimde Mr. Mutton’un isteği üzerine verdiğim yazıyı gösterdi.

«’Bu sizin imzanız mı?’ diye sordu.

«Şaşkınlığıma rağmen ’Bunu ispatlamak sizin göreviniz’ demek cesaretini gösterdim.

«Bu o kadar zor olmasa gerek, ayrıca ne durumda olduğunuzu hemen belirtmek isterim.’ diye izahta bulundu. ‘Mr. Jenkins sır tutan bir memur değildir. Aksine halkımızın toplum hayatını her türlü kötü ve pis unsurlardan uzak tutmaya kendini adamıştır. Adını para ile satın alınabilire çıkarmasının sebebi hilekârları ağına çekmek içindir. Mr. Mutton sadece bir kukladır. Zaman zaman gizli polisin görevini üzerine alarak kötü karakteri canlandırır. Mr. Beauchamp, kurtulma imkânınızın olmadığını kabul etmelisiniz.’ Tahammül edilir bir hayat sürme ümidi ve imkânımın kalmadığını hemen anladım. Hapse girmesem bile şimdiye dek para kazandığım işle ilgili kâğıdın altına attığım imza bu göreve bir son verecekti. Duyacağım utanç seninle karşılaşmamı imkânsız kılacak ve ha yat benim için cazibesini kaybedecekti. Şu halde bana ölümden başka tercih kalmıyordu. Haklı bir öfkeyle beni cehennem azabına mahkûm edecek olan yaratıcımın yanına dönüyorum. Onunla karşılaşmadan önce bir tek söz söylememe mutlaka müsaade edecektir: Yeryüzünde yaşamış kötü insanların en kötüsü, en tehlikelisi Dr. Mallako’dur. Benim de yerim olacak cehennemde ona da yer vermen için sana yalvarırım.

«Yaratıcıma söyleyeceklerim bunlardır. Düştüğüm şaşkınlık uçurumu içinde sana mutluluk ve sevgiler dilerim, sevgilim.»

4

Mr. Beauchamp’ın feci âkıbetinden bir süre son ra Mr. Cartwright’e olanları öğrendim. Neyse ki onun kaderinin o kadar kötü olmadığım memnunlukla söyleyebilirim. Öyküsünün bir kısmını kendisinden, bir kısmını da biricik piskopos dostumdan öğrendim.

Herkesin bildiği gibi Mr. Cartwright artistler ve politikacılar tarafından tercih edilen tanınmış bir fotoğrafçıydı. Özelliği belli bir ifadeye bağlı kalarak, seyredenlerde asıl olduğu etkisini yaratmasındandı. Asistanı Lalage Scraggs adlı dikkati çekecek kadar güzel genç bir hanımdı. İkisini çok iyi tanıyanlar onun. Mr. Cartwright’e karşı daha mültefit davrandığını, çiftin birbirlerini yasal bağ olmaksızın daha ziyade hırslı bir aşkla sevdiğini iddia ederlerdi.

Ne yazık ki Mr. Cartwright’ın bir üzüntüsü vardı. Sabah, öğle ve akşam eksilmeyen sanat anlayışıyla çalışmasına rağmen mâliyenin haydutça talepleri kendisinin ve Lalage’nin pahalı isteklerini yerine getiremiyordu. 

«Moiybden, Wolfram ya da beni ilgilendirmeyen başka bir maddeyi satın almak için gelirimin onda dokuzu hükümet tarafından cebren alınırsa bütün bu ağır işin bana ne yararı var.» diyordu.

Bu hoşnutsuzluk hayatını güçleştiriyor ve Monaco Prensliğine yerleşme plânları yapıyordu. Dr. Mallako’nun tabelasını gördüğünde haykırmıştı :

«Bu iyi adam arttırılan vergilerden daha kötüsünü keşfetmiş olabilir mi?

 Şayet böyle ise fevkalâde hayal gücüne sahip olmalı. Onu ziyaret ederek bilgilerimi artıracağıma inanıyorum.»

Önceden randevu alarak her hangi bir artist, politikacı ya da yabancı diplomatın resmini çekmekle görevli olmadığı bir öğleden sonra Dr. Mallako’yu ziyaret etti.

Malum kibar konuşmalardan sonra Dr. Mallako asıl konuya değinerek Mr. Cartwright’e nasıl yardımcı olabileceğini sordu :

«Çok çeşitlerimle tüm müşterilerimi memnun edebilirim» dedi.

Mr. Cartwright: «Güzel» diye cevap verdi. Benim arzuladığım dehşet bir takım yöntemlere bağlıdır: Mâliyenin dikkatini çekmeden para kazanmak. Tabelanızın vaad ettiği gibi bu işe de bir çare bulabilir misiniz bilmiyorum, şayet bulabilirseniz çok memnun olurum.»

«İstediğinizi yapabileceğimi sanıyorum. Öyle ki meslek hırsımı uyandırdınız, sizi reddedersem bu benim için utandırıcı olur. Önce sizi cesaretlendirecek küçük bir öykü anlatayım.’ diye konuşmaya başladı, Dr. Mallako:

«Paris’te bir arkadaşım var. O da sizin gibi yaratıcı bir fotoğrafçı. Onun da sizin gibi harikulâde güzel, Paris eğlencelerine kayıtsız kalmayan bir asistanı var. İşini kanuni işlemlerle sınırlandırdığı sürece o da vergiler altında eziliyordu. İlerlettiği yöntemler sayesinde bugün bile fotoğrafçılıktan para kazanıyor. Hangi ünlü kişinin dünyaca tanınmış Paris’te hangi otelde kalacağını önceden tesbit ediyor. Güzel asistanı büyük adamın geleceği saatte otelde bulunuyor. Adam müracaatta zorunlu kayıtlarla meşgulken o birden derin nefes almaya, sendelemeye başlıyor. Bayılacağı sanısını uyandırıyor. Yakınında bulunan tek kişi olduğundan ünlü adam onu tutmak için hemen öne atılıyor. Kadın kollarında olduğu an bir flaş patlıyor. Ertesi gün arkadaşım banyo ettiği filmle karşısına çıkarak negatif ve bazı kopyalara kaç para ödemeye hazır olduğunu soruyor. Şayet kurban, yüksek bir şahsiyet ya da Amerikalı politikacıysa tabii oldukça yüksek ücret ödeniyordu. Bu şekilde arkadaşım gelirini haftada kırk saat çalıştığının çok üstüne çıkardı. Asistanı şimdi haftada sadece bir gün çalışıyor, o ise iki gün. Bir günü resim çekmek için, ikinci günü kurbanını ziyaret etmek için. Haftanın diğer beş günü bu çift, mutluluk içinde yaşıyor. Belki bu öyküde işinize yarayacak bir nokta bulabilirsiniz» diyerek Dr. Mallako sözlerine son verdi. Bu öğütte Mr. Cartwright’i korkutan iki nokta vardı. Birincisi keşfedilmek, İkincisi güzel Lalage’nin aşk serüvenine hiddetti. Korkudan polisle çatıştığını hayal ediyordu. Fakat belki de en önemlisi kıskançlıktı ki, onu, meşhurların kuvvetli kollarını Lalage’nin onunkilere tercih etmesine karşı uyarıyordu. O bu meseleleri düşünürken mâliyeden gelir ve muamele vergisi olarak 12.000 liralık bir talep geldi. Tasarruf nedir bilmeyen Mr. Cartwright’in her hangi bir yerde parası yoktu. Uykusuz geçirdiği bir kaç geceden sonra Dr. Mallaka’onun arkadaşı gibi davranmaktan başka yolu olmadığını anladı. Her şey dikkatlice hazırlanıp meşhurların listesi kontrol edildikten sonra Mr. Cartwright Boriaboolaga psikoposunu tercih etti. Anglikan konferansı için Londra’ya gelecek olan piskopos ilk kurbandı. Her şey yağdan kıl çekercesine kolay oldu. Sözde baygınlık geçiren güzel kadın piskoposun uzanan kollarına düştü. Perdenin arkasına gizlenmiş olan Mr. Carthwright görevini yerine getirerek ertesi gün piskoposa ikna edici bir fotoğrafla gitti.

«Muhterem piskopos bu fotoğrafın bir sanat eseri olduğunda bana hak vereceksiniz. Buna sahip olmak isteyeceğinizden eminim. Arap kültürüne meraklı olduğunuz herkesçe bilinmektedir. Amirlerim ve üstün niteliklere sahip asistanıma ödemek zorunda olduğum ücret gözönüne alınırsa negatif ve bir kaç kopyayı bin liradan aşağı veremem. Koloni piskoposlarımızın maddi güçlükler içinde bulunduğu herkesçe bilindiğinden fiatı hayli düşürdüm.»

«Çok kötü bu. Her halde bin lirayı hemen çantamdan çıkaracağımı ummazsınız. Fakat avucunuzun içinde olduğumdan size bir borç senedi ve piskoposluk gelirimi rehin vereceğim.»

Mr. Cartwright piskoposun ne kadar akıllı olduğunu memnunlukla tesbit etti ve birbirinden dostça ayrıldılar.

Bu piskopos diğer meslektaşlarından oldukça farklıydı. Üniversitede arkadaşımdı ve şakacı olarak tanınırdı. Bazı şakalarının pek zevkli olmadığı gerçekti. Takdisleri üzerine almaya karar verdiğinde herkes hayret etmişti, fakat daha da hayret uyandıran, onun binlerce kişiyi dinsel heyecana sürüklemesine rağmen arkadaşlarının bildikleri hallerinden vaz geçmemesiydi. Kilise yüksek makamları yanlış adımlarıyla şiddetle mücadele etmelerine rağmen son anda gülümsemesine karşı duramıyorlardı. Uygun görülen cezanın çok sert olmamasına karar vererek onun Boria-boola-ga piskoposu olmasına, Canterbury ve York başpiskoposlarının açık müsaadeleriyle piskoposluk dairesinden çıkmasına izin verdiler. Bir antropologun Afrika merkezinde yaptığı dinsel tören araştırmalarını okuduktan sonra müzakerenin sonunda oldukça sade bir izahat veren piskoposa rastladım. Onunla beraber olmaktan daima memnunluk duyduğumdan.; oturumdan sonra kulübüme gelmesini rica ettim.

«Sanırım kısa bir süre önce oldukça garip bir şekilde tanıştığım Mr. Cartwright’ın komşususunuz.»; diyerek olayı en küçük detayına kadar anlattı. Sözlerini şu esrarengiz sözlerle bitirdi :

«Korkarım arkadaşınız Mr. Cartwringht onu bekleyen âkibetten pek haberdar değil.»

Piskopos Mr. Cartwringht’ın tekniğinin etkisi altında kalmış, cemaatindeki kötü çocuklarının ne şekilde düzeltilebileceğini düşünmüştü. Nihayet bir yol buldu. Sovyet diplomatını iyice tetkik edip alışkanlık ve jestlerini öğrendikten sonra diplomata çok benzeyen işsiz aktörlerden birini buldu. Adamı, kendini Sovyet Sefaretine davet ettirmesi için harekete geçirdi. Daha sonra diplomatın yazdığı bir mektupla Mr. Cartwright’e kendisini filanca otelde aramasını bildirdi. Teklifi kabul eden Mr. Cartwright’e sözde diplomatın bir zarfı eline verdiği an çok iyi tanıdığı bir kamera sesi duyuldu. Zarfa baktığında üzerinde sadece kendi ismi olmayıp büyük harflerle «On milyon Ruble» yazılı olduğunu gördü.

Tabii ertesi gün piskopos kendisini ziyaret ederek şunları söylemişti:

«Sevgili dostum, biliyorsunuz taklit en namuslu iltifattır. Buraya size iltifat etmeye geldim. Şurada en az sizinki kadar güzel bir fotoğraf var. Fakat bu daha da tehlikeli. Cazip genç bir hanımı kucakladığım için Boria-boola-ga halkının gözünden düşeceğime pek inanmıyorum, fakat eğer buradaki resmî makamlar bu fotoğrafı görürlerse sizin hakkınızda pek iyi şeyler düşünmeyecekler. İşinizi güçleştirecek değilim, çünkü bir noktaya kadar yaratma gücünüze hayran kaldım. Şartlarım gayet basit. Borç senedimi ve piskoposluk gelirimin rehin hakkını vereceksiniz. Mesleğinize devam ettiğiniz sürece bazı şartlara tabi olacaksınız. Şantaj yapmayı düşündüğünüz erkekler dinsiz olacaklardır. Bu yolda elde ettiğiniz paraların yüzde doksanını bana vereceksiniz. Boria- boola-ga’da çok dinsiz olduğunu Nyam Nyam piskoposu ile iddiaya tutuştuğumu bilmelisiniz. Kim onları daha çabuk ve çok sayıda dine bağlıyabilirse o kazanacak, Şayet kabile reisi kabul ederse bir köyün vaftiz olmaya karar verdiğini öğrendim. Reisin kendini üç domuz karşılığı vaftiz ettirdiğini biliyorum. Bu, Afrika merkezinde ortalama 15 liraya mümkündür. Bin reisin dine dönmesine ihtiyacım var. Demek istediğim, görevimi sona erdirmek için on beş bin liraya ihtiyacım var. Bu miktarı elde ettiğim an konuşmamıza devam edebiliriz. Bu arada hem benim, hem de polis yönünden tüm kötü olaylardan uzak durumdasınız.»

Mr. Cartwrght’in piskoposun talimatına uymaktan başka çaresi yoktu. İlk kurbanları Hıristiyanlığa inanmanın yardımı olmaksızın da ebedi sükûnetin bulunabileceğini iddia eden ahlâk hareketlerini devam ettirenlerin başlarıydı. Diğer kurbanlar Amerika, Avustralya ve dünyanın diğer ülkelerinden bir konferansa katılmak üzere Londra’ya gelen komünist liderlerdi. Çok uzun zaman geçmeden, piskopos parayı memnunlukla alarak, bunun dinsizleri imhâ etmeyi kolaylaştıracağını belirtti.

Mr. Chartwright: «Artık göz altında bulunmamayı hak ettiğimi her halde itiraf edersiniz» dedi.

Piskopos: «Sakin olunuz» dedi, «henüz elimde orijinalleri mevcut. Bununla bana verdiğiniz on beş bin lirayı nasıl kazandığınızı polise kolayca ispatlıyabilirim. Fakat sizinle birlik olduğumu belirten bir belgeye sahip değilsiniz. Taleplerimi ispatlıyacak durumunuz yok. Ben merhametli bir adamım, benim kölem olsanız bile sizden tahammül edemiyeceğiniz bir iş istemem. Fakat Boria-booia-ga da eksik iki şey daha var. Birincisi, asıl reis babasının inançlarına bağlı; İkincisi, nüfus, Nyam Nyam’dan daha az. Siz ve güzel asistanınızın bu iki sakıncayı ortadan kalkacaktır.

Bunun ömür boyu sürecek bir ceza olduğunu istemiyorum. Yetmiş yaşına geldiğinizde siz ve çekici güzelliğe sahip Lalage belki o zaman bu kadar güzel olmayacak İngiltere’ye dönüp geçim paranızı vesikalık fotoğraf çekerek kazanabilirsiniz. Kanuni olmayan bir kurtuluş yolu bulursanız dikkati çekecek bir tarzda öldüğüm takdirde hemen açılmak kaydıyla bankada mühürlü bir mektup olduğuna dikkatinizi çekerim. Bu mektuba bir bakış mahvolmanıza sebep olur, Topluluğunuza müşterek sürgünümüze hoş geldin derim. Günaydın.»

Mr. Cartwright bu ıstıraplı durumda hiç bir kurtuluş yolu bulamıyordu. Onu son defa Afrika’ya giden bir gemide limanda gördüm. Piskoposun başka bir gemi ile gitmesi için ısrar ettiği Miss Scraggs’la vedalaşıyordu. Üzülmekten kendimi alıkoyamıyordum, fakat Protestanlığın yayılmasındaki tartışılmaz yararı düşünerek teselli buluyordum.

5

Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’la ilgili heyecana rağmen Mrs. Ellerker’i gözden kaçırmamıştım. Beni huzursuz eden onunla da ilgili olaylar cereyan etmişti.

Mr. Ellerker uçak inşa mühendisiydi ve bakanlıkta bu alanda en yetenekli kişiydi. Biricik rakibi Mr. Ouantox da tesadüfen Mortlake’de oturuyordu. Bazı resmî makam temsilcileri Mr. Ellerker’i daha çalışkan buluyor, diğerleri Mr. Quantox’un çalışmasını tercih ediyorlardı. Kat’i olan şuydu ki, tüm İngiltere’de mesleklerinde ellerine kimse su dökemezdi. Her iki erkek meslekleri hariç dış görünüşte pek farklıydılar. Mr. Ellerker önemli bir akademi öğrenimi olan, edebiyat ve güzel sanatlara karşı kayıtsız, konuşurken övünen, kaba hareketler yapan bir adamdı. Ona karşılık Mr. Quantox zeki ve nüktedan, geniş bilgisi olan, kültürlü, her topluluğu kritikleriyle oyalamasını bilen bir adamdı. Mr. Ellerker kendininki hariç şimdiye dek asla bir kadına bakmamıştı. Mr. Quantox aksine etrafına bakmaktan memnun olurdu.

Mrs. Ellerker bazı bakımlardan kocasından çok Mr. Quantox’a benzerdi. Babası eski üniversitelerimizden birinde antropoloji doçentiydi. Gençliğini İngiltere’nin en kibar çevrelerinde geçirmişti. Zekâ ile nükteyi bağdaştırabildiği söylenirdi. Mortlake’deki komşularının bir kısmı ateşli konuşmasından memnun, diğerleri ise uçarı konuşmasıyle dürüst ahlâkın birleşmesinde tereddüte düşüyorlardı. Ciddi ve yaşlı dostları büyük bir ustalıkla gizlediği aşklarından şüpheleniyor ve kaçamak yapan karısından dolayı Mr. Ellerker’in dertlerine ilgi gösteriyorlardı. Diğerleri kahvaltıda kocasının ‘Times’deki başmakale yorumunu düşünerek Mrs. Ellerker’e acıyorlardı.

Mrs. Ellerker’in Dr. Mallako’nun evinden dramatik bir tarzda çıkışından sonra onunla özellikle dost olmaya çalışıyordum. Dr. Mallako’nun Mr. Abercrombie’nin kaderinde oynadığı rolü bildiğimden onu uyarmayı görev sayıyordum. Doktorla ilgili tüm fikirleri reddettiğinden bunun gereksiz olduğu meydana çıktı. Fakat kısa zamanda onun namına üzüleceğim bir sebep doğdu. Sık sık Mr. Quantox’la buluştuğu açıklandı. Mr. Ellerker’le aralarındaki rekabete bakılacak olursa akıllıca bir hareketti. Mr. Quantox’un güzel konuşma yeteneğine rağmen doktor Mallako’nun ruhsal dengesizliğe düşürdüğü bir kadın için bu dostluğu tehlikeli görüyordum. Konuşma esnasında bu noktaya temas ettim, fakat doktor Mallako’yu anmam üzerine çok farkı bir tepki gösterdi. Öfkeyle bundan sözetmenin hoş olmadığını, Mr. Quantox’a söz getirmek istemediğini anlattı. O kadar hiddetlenmişti ki ziyaretlerime son verdim ve nihayet bütün ilgimi kestim.

Bir sabah gazeteyi açıp korkunç haberi okuduğumda olaylar bu durumdaydı. Mr. Ellerker projesini çizdiği uçak deneme uçuşunda yanarak düşmüştü. Pilot yanmış ve tahkikat açılmıştı. Polis Mr. Ellerker’in kâğıtlarını kontrol ettiğinde onun yabancı bir devletle temasta bulunduğunu, uçak projesindeki hatanın ihanetini ispata yarayacak deliller bulmuştu. Belgeler açığa çıkarıldığında da Mr. Ellerker intihar etti.

Dr. Mallako’yu düşünerek gösterilmek istenen durumun gerçek mi olduğundan şüpheleniyordum. Mrs. Ellerker’i ziyaret ettiğimde onu yaslıdan çok huzursuz ve şaşkın buldum. Bana acıdan ziyade o zamanlar henüz bilmediğim bir korkunun altında ezilir göründü. Konuşmanın yarısında durarak, bir şey duymak mümkün olmamakla beraber fısıldar görünüyordu. Sonra birden kendini toplayarak: «Evet evet neden bahsediyorduk?»

diye soruyordu. Fikren dağınık olduğu halde yarım bıraktığı konuşmaya devam ediyordu. Onun namına çok huzursuzdum, fakat bana güvenmeyi reddettiğinden çaresizdim.

Bu arada Mr. Quantox yeni başarılar elde ediyordu. Biricik rakibi yenilmişti. Hükümet onda yeni ümitler buluyordu. Kralın doğum gününde adı şeref listesine geçti, gazeteler durmadan övüyorlardı.

Mr. Gosling’den Mrs. Ellerker’in kıyafet değiştirerek hava bakanlığına gittiğini, bakanla görüşmek istediğini öğrenene dek bir iki ay olaysız geçti. Bakanın yanına çıktığında anlattığı öyküyü bakan, ıstırabı ile ilgili deliliğe hükmetti. Bakan anlattıklarının hepsini anlamamış, kelimelerinden Mr. Quantox’un ve kendisinin suçlu olduğu anlamını çıkarmıştı. Çağırılan tanınmış bir sinir mütehassısı Mrs. Ellerker’in aklını oynattığını söylemişti Mr. Quantox gibi değerli bir memur isterik bir kadının şımarıklıkları yüzünden tehlikeye atılamazdı. Mrs. Ellerker’e hemen bir doktor raporu hazırlanarak akıl hastanesine sevkedildi.,

Bu hastanenin başhekimi tesadüfen arkadaşımdı. Kendisini ziyaret ederek bana Mrs. Ellerker’in durumunun ne olacağını anlatmasını söyledim. Susması gerektiği noktalar hariç her şeyi anlattıktan sonra şu açıklamayı yaptım:

«Mr. Prendergast, Mrs. Ellerker’in geçimini, dostları ile ilgisini oldukça iyi bilirim. Bizi yalnız bırakarak onunla konuşmama müsaade ederseniz iyileşmesi için bir yol bulabilir, hastalığının nedenini açığa çıkarabilirim. Mrs. Ellerker’in hastalığı ile ilgili olayların nedenini pek az kimse bilir. İstediğim olanağı bana verirseniz müteşekkir kalırım.»

Dr. Prendergast mütereddit, razı oldu. Zavallı kadını terkedilmiş, yıkılmış ve etrafında olanlara tamamen ilgisiz bir köşede oturur buldum. Odaya girdiğimde hemen hemen hiç bakmadı ve beni tanıdığını belirten bir harekette bile bulunmadı.

«Mrs. Ellerker» dedim, «aklınızı oynattığınıza hiç inanmıyorum. Doktor Mallako’yu, Mr. Quantox u ve ölen kocanızı tanırım. Mr. Ellerker’e isnat edilen kusurla kendisinin suçlu kılınması bana inanılmaz görünüyor. Fakat doktor Mallako ve Mr. Quantox’un bu iyi insanın ölümü ve mahvolmasında tesirli olduklarına hükmediyorum. Şayet şüphelerim yerindeyse bana anlatacaklarınıza akıl hastasının hayalleri gözü ile bakmayacağıma emin olabilirsiniz.»

«Bu sözlerinizden dolayı tanrı sizden razı olsun. Gerçeğe hâlâ inanıldığından tekrar ümitlenebilirim. Eğer öykümü dinlemeye hazırsanız tüm acı tarafları ile bütün teferruatı anlatabilirim. Bunları anlatırken kendimi korumayacağım, çünkü oynadığım rol uğruna en ağır hakaretlere hak kazandım. Beni çukura iten şeytanî tesirlerin altında kaldığıma, kocamın hatırasına hürmeten onu suç ve utançtan kurtarmak için cezamı çekmeye razı olduğuma inanınız.»

Bu kelimelerle öyküsünü anlatmaya başladı. Talihsiz sonucun ilk zinciri tahmin ettiğim gibi doktor Mallako tarafından yönetilmişti. Mr. Ellerker yeni taşınan Dr. Mallako’nun son derece bilgili olduğunu duymuş ve dostluğunun zarar vermeyeceğine kanaat getirmişti. Bahçe kapısının önünden geçerken bayılıp yere düştüğünü gördüğüm gün öğleden sonra Mr. Ellerker karısı ile bu şerefli adamı ziyarete gitmişti.

Bir kaç dakika önemsiz şeylerden sözettikten sonra Mr. Ellerker telefona çağrılmıştı. Önemli bir adam olduğundan bakanlığa nerede bulunduğuna dair haber bırakmıştı. Böylece elinde bulunan dokümanları bir ulak vasıtasiyle hemen bakanlığa göndermesi telefonla bildirilmişti. Dokümanlar çantasındaydı. Bir ulak bulup onları vermek için bir kaç dakika izin rica etti. Karısına dönerek: «Sevgilim, yokluğumda şüphesiz Dr. Mallako’ya arkadaşlık edersin. İşimi bitirir bitirmez seni alırım.»

Mrs. Ellerker Mortlake’li sakinlerle konuşmaktansa doktor Mallako ile sohbet etmekten daha çok memnun olacağı için bu fırsattan yararlanmak istedi. Dr. Mallako’nun kocasının teferruatlı konuşmasından ne kadar sıkıldığını keskin bir zekâyla anlamasına darılmamıştı. O zamanlar pek şüphelenmemesine rağmen dikkatini çeken, Dr. Mallako’nun kendisiyle aynı durumda olan şahıslarla ahbap olmasıydı. Önemli ya da önemsiz daha birçok uçak mühendisleri tanıdığını anlatıyordu. Önemsiz olanların ilginç eşleri oluşunun hayret uyandırdığını anlatıyordu.

«Beni yanlış anlamayınız sayın bayan, ben sadece yaşamım boyunca rastladığım çeşitli insanlardan söz ediyorum. Anladığım kadarıyla onların burada oturanlarla en ufak bir benzerlikleri yok.

«Sizinle bir kaç dakika arkadaşlık etmek zevkine varmış olmama rağmen insan kaderiyle ilgilendiğinizi anladım. Belki küçük bir öykü anlatmama müsaade edersiniz.»

«Bir zamanlar iki rakip tanırdım olay yabancı bir ülkede geçti birinin diğerinin başarısını kıskandığını maalesef itiraf edeceğim. Kıskanç olan şakacı, diğeri ise hantal ve işinden başka şey düşünmezdi. Kıskanç olan meslektaşının karısının teveccühünü kazanmayı bilmişti. Belki inanmayacaksınız fakat bunun böyle olduğuna sizi temin ederim. Kadın adama âşık olmuştu fakat onun kendisini aynı şekilde sevmemesinden korkuyordu. Adamın sevgisinin başına getireceklerinden korkmadığını ona itiraf edecek kadar ileri gitmişti. Biraz tereddütten sonra adama kendisi için yapabileceği küçük bir iş olduğunu fakat böyle küçük detayları gereksiz sayacağını bildiğini anlattı.

Aynı vazifeyle görevli olan önemli şahsiyetler gibi onun da kocası muhakkak yarım kalmış projeleri akşam elden geçirmek üzere eve getiriyordu. Bu projeler adam uyurken şüphesiz açık olarak yazı masasının üzerinde duruyordu. Acaba kocasını horlarken rahatsız etmeden sevgilisinin zaman zaman söyleyeceği şekilde projeler üzerinde değişiklikler yapabilir miydi?

 Kadın bunu başarabilirdi ve yapmayı da istiyordu. Durumdan habersiz olan kocası kendi projesine uygun olduğuna inandığı, fakat, gerçek rakibinin değişiklikleriyle inşa edilen yeni bir uçağın çalışmalarıyla uğraşıyordu. Uçak tamamlandı ve başarısından çok memnun olan koca deneme uçuşuna kendi çıktı. Uçak yanarak düştü ve kocası öldü. Belli bir süre geçtikten sonra da sevgilisiyle evlendi. Belki mutluluklarının bir parça gölgelendiğini düşünebilirsiniz sayın bayan, hayır öyle olmadı. Sevgilisi öylesine ateşli, öyle müşfikti ki uğruna kurban ettiği can sıkıcı kocası için bir an bile yas tutmadı. Beraberce ahenkli bir hayat sürdüler ve belki bugün bile tanıdığım sayılı mutlu çiftlerden biridir,» diyerek sözlerine son verdi.

Birden Mrs. Ellerker: «Bir kadın asla bu kadar kötü olamaz!» diye bağırmıştı. Bunun üzerine Dr. Mallako gülerek cevap verdi :

«Yer yüzünde hayli çok kötü kadın, bunlardan daha da fazla can sıkıcı erkek vardır.»

Dr. Mallako konuşurken erdemli yaşamayı güçlükle başaran Mrs. Ellerker’in gözünde boşuna kovmaya çalıştığı bazı resimler canlanıyordu. Mrs. Quantox’a çeşitli toplantılarda raslamış, adam da ona okşayıcı bir ihtimam göstermişti. Onun sadece cazip olmayıp yüksek bir ruha sahip olduğunu da mutlaka anlamıştı. Toplantıda bulunan diğer şahıslarla konuşmaktansa onunla konuşmayı tercih edeceğini söylemişti. Ancak Dr. Mallako öyküyü anlatırken zavallı kocası Henry’nin yerinde Mr. Quantox olsaydı hayatın ne kadar değişik olacağını düşündüğü aklına geldi. Fakat bu çabuk bastırılabilen, geçici bir düşünceydi. Asla Dr. Mallako’nun belirttiği gibi kuvvetli ve ıstırap verici olmamıştı. Ama artık zihinden çıkarılacak gibi değildi. Artık Mr. Quantox onu kollarına alıp öpmek istese neler hissedeceğini tahayyül ediyordu. Bu düşünceyle titriyor fakat karşı koyamıyordu.

«Zihnim hayatın uyuşturucu tekdüzeliği ve Henry’nin kırıcı bayağılığı altında ezilmiş» diye düşünüyordu. «Kahvaltıda sabah gazetesini yorumlarken bağırabilirim. Yemekten sonra onun deyimiyle mutlu saatlerimizde uyuyor, fakat ben bir şeyle meşgul olduğumda hemen farkına varıyordu. Beni gençken okuduğu ve hâlâ takılıp kaldığı Victorya stili romanlardaki güzel aptal kadına benzetmesine daha ne kadar tahammül edebilirdim?

 Rüyalarımda Eustace diye adlandırdığım sevgili Mr. Quantox’umun yanında hayat ne kadar farklı olurdu. Birbirimizi nasıl heyecanlandırıyor, toplantılarda ne kadar dikkati çekiyorduk. Ya aşkta?

 Müşfik, ateşli, un çuvalı gibi hantal olmayıp kibar davranırdı mutlaka.»

Dr. Mallako konuşurken bu düşünce ve resimleri aklından geçiriyordu. Aynı anda daha yavaş fakat etkili bir ses Mr. Ellerker’in iyi bir adam olduğunu, görevlerini yerine getirdiğini, önemli bir işi başardığını ve herkes tarafından takdir edildiğini söylüyordu. Gerçekten Dr. Mallako’nun öyküsündeki kötü kadın gibi böyle bir adamı ıstıraplı bir ölüme mahkûm edebilir miydi?

 Aşkla ıstırap arzuyla görev arasında bocalıyordu. Dr. Ellerker’in geri döneceğini tamamen unutarak evden kaçarcasına çıkıp bahçe kapısında rastladığım gibi bayıldı. Karışık hisler içinde Mrs. Ellerker Mr. Quantox’a bir daha rastlamamaya ya da hiç değilse şu ya da bu şekilde karar verdikten sonra karşılaşmayı arzuluyordu. Bir kaç gün hastalık bahane edip yatağından çıkmadı ama bu bir çare değildi. Henüz ayağa kalkmıştı ki, Mr. Ellerker şunları söyledi :

«Amanda sevgilim, küçük kuşum iyileştiği için Mr. Quantox’u çaya davet edeceğim. Küçük kafanda benim mesleğimle ilgili düşünceler yoktur. Belli bir anlayışla ben ve Mr. Quantox rakibiz, fakat yirminci yüz yıl ve insanlık anlayışı ile dostluğuna değer veriyorum. Bu yüzden Mr. Quantox’u davet etmeyi uygun buluyor, ona karşı kibar davranacağını ümit ediyorum. Sen kibar olduğun zaman seninle kimse boy ölçüşemez sevgilim!»

Hiç bir kaçma imkânı yoktu. Mr. Quantox geldi. Mr. Ellerker fırsat bulur bulmaz kabalık olacağına değer vermeden yazı masasının, projelerinin başına geçti, giderken şunları söyledi

«Umuma karşı görevim beni bir kaç dakika sizlerden ayırmaya mecbur ettiği için üzgünüm Mr. Quantox. Fakat sizi emin ellere bırakıyorum. Gerçi karım güç mesleğinizle ilgili konularda sizi izleyemeyecektir, fakat eminim hayatta bizim için önemli olan konulara değinmediğiniz sürece yarım saat güzelce arkadaşlık etmeyi başaracaktır.»

Kocası gidince Mrs. Ellerker bir an kendini şaşkınlıktan felç geçirmiş gibi hissetti, fakat Mr. Ouantox bunu çabucak geçiştirdi.

«Amanda» dedi, «Müsaade ediniz size böyle kitap edeyim varlığınızla tahammül edilir hale gelen can sıkıcı toplulukta sizi ilk gördüğümden beri hep bu anı bekledim. Bu tenha banliyöde bizden başka akıllıca konuşacak insan var mı?

 Tıpkı benim gibi, sizin de beni, ikimiz için yaratılmış dili konuşan terbiyeli insan olarak gördüğünüzü ümit ediyorum.»

Bundan sonra şahısları ilgilendirmeyen konulardan bahsetti. Mr. Ellerker’in değer vermediği, Mortlake’nin duymadığı konularda, kitap, müzik ve resim hakkında konuşuyordu. Mrs. Ellerker’in endişeleri yok olmuştu. Vedalaşmak üzere ayağa kalktığında Amanda’nın gözleri parlıyordu.

«Amanda» dedi, «geçen yarım saat hayatımın en mutlu anıydı. Yakın zamanda kolleksiyonumun ilk tablarını görmek isteyeceğinizi ümid edebilir miyim?

 Bunları, değer veren bir şahsın görmesinden memnun olurum.»

Önce tereddüt etti, fakat sonra Mr. Ellerker’in mutlaka büroda olması gerektiği bir tarih tespit edildi. Mr. Quantox’un kapısını çaldığında sinirliydi. Kapıyı kendisi açtı. Mrs. Ellerker evde yalnız olduklarını hemen fark etti. Amanda’yı kütüpanesine götürdü. Kapı henüz kapanmıştı ki kadını kollarına aldı…

Henry’nin «Küçük kuşumuz kocası yokken neler yaptı?»

diye selâmlayarak eve gelmesi her an mümkün olduğundan kollarının arasından kurtulduğunda sevgili Eustace ile arasında geçici bir aşk macerası, boş bir heves yerine kuvvetli, devamlı bir bağ kurmanın gerektiğini anladı. «Eustace» dedi, «seni seviyorum, mutluluğun için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırım.»

«Sana üzüntülerimle yük olamam sevgilim. Sen benim güneşimsin. Tekdüze çalışmalarımın eziyetine ortak olabileceğini duymak istemiyorum.»

«Eustace beni bu kadar önemsiz görme. Ben uçarı bir kelebek değilim. Henry’nin söylediği gibi küçük bir kuş da değilim. Senin gibi önemli bir adamın güç hayatına tahammül edebilecek akıllı ve çalışkan bir kadınım. Evde oyuncak yerine konmaktan bıktım. Sen sevgilim, sen bana farklı davranmalısın.»

Mr. Quantox olduğu yerde sallandığını sanıyordu. Nihayet cesaretini topladı. Dr. Mallako’nun küçük öyküsündeki cümleleri tekrarladığını duyunca önce korktu.

«Benim için yapabileceğin küçük bir iş var, fakat böyle küçük teferruatları gereksiz, çocuksu biliyorum.»

«Eustace bunun ne olduğunu söyler misin?»

diye bağırdı.

«Kocan muhakkak yeni uçakların tamamlanmamış projelerini eve getiriyordur. Sana göstereceğim şekilde küçük anlamsız değişiklikler yapmamı mümkün kılarsan bana ve kendine büyük bir iyilik yapmış olacaksın.»

«İsteğini yerine getireceğim. Bana sadece talimat vermen kâfi» dedikten sonra çabucak evden ayrıldı.

Mr. Quantox’un sözleri ve Dr. Mallako’nun küçük öyküsü zihninde tıpkı kötü bir ses gibi yankılanıyordu. Nihayet bir gün kocası yeni uçağının bittiğini, ertesi gün deneme uçuşuna çıkacağını söyledi. Bundan sonra her şey Dr. Mallako’nun hikâyesindeki gibi oldu. Mr. Ellerker’in yerine deneme uçuşuna bir pilot çıktı ve uçak ateş aldığında yandı. Mr. Ellerker üzgün ve çökük eve gelmişti. Polis tahkikatında yabancı devletle yaptığı yazışma, ihanetinin deliliydi. Sözde ispat delilini sevgili Eustace’nin gönderdiğini anladığı halde kocası kendini zehirlediği zaman bile kimseye bundan söz etmedi.

Rakipsiz kalan Mr. Quantox gittikçe yükseliyordu. Kralın yaş gününde görevlerini başarmanın teşekkürü olarak kendisine şeref payesi verildi. Fakat Mrs. Ellerker’e kapısı kapalıydı. Tren ya da tramvayda birbirlerine Tasladıklarında uzaktan kısa bir selâm alıyordu. Yakıcı utanç karşısında aşkı sönmüştü, ölen Henry’nin hayattayken tahammül edemediği basitliklerini duyduğunu her tarafta anlatıyordu. Bütün gazeteler İran’daki huzursuzluktan sözederken kocasının: «Sefil Asyalılara terbiye dersi vermek için neden bir kaç alay göndermiyorlar?

 Tavşanların İngiliz üniformasını görünce kaçacaklarına seni temin ederim» dediğini duyduğunu sanıyordu. Geceleri deva bulmaz gezintilerinden dönüp düşüncelerine başka bir yön vermeyi boş yere denediğinde, kocasının sesini duyduğunu söylüyordu. «Mübalağa etme Amanda! Bu sisli geceler sana göre değil. Çok solgunsun. Senin gibi zarif kadınlar bu kadar üzülmemeli. Sert hayat erkeklerin işidir, fakat küçük hâzinemi tüm şiddetlerden koruyacağım.» Dostları ile konuşurken, alış verişte, trende basit fakat iyi düşüncelerini belirten konuşmasını yanında hissedecek kadar yakından duyuyordu. Sonra birden etrafına bakınıyor, yanındakiler: «Birden ne oldunuz Mrs. Ellerker?

 Şaşkın görünüyorsunuz!» diyorlardı. Daha sonra müthiş bir korkuya kapılıyordu. Her geçen gün daha etkili fısıldıyor, her geçen gün basit cümleleri uzuyor ve dostça endişesi tahammül edilmez oluyordu.

Nihayet dayanamaz hale geldi. Kralın doğum gününde Mr. Quantox’un adını şeref listesinde görmek damlayı taşırdı. Gerçeği açıklamak için aceleyle evden çıktı, fakat sadece akıl hastanesinin dilsiz duvarları onu dinleyebilirdi. 

Korkunç öyküyü dinledikten sonra Dr. Prendergast’la konuştum. Mr. Ellerker’in bakanlıktaki şefiyle konuştum. Zavallı Mrs. Ellerker’e yardım edebilecek herkesle konuştum fakat kimse anlattıklarımı dinlemek istemiyordu.

Hepsi de : «Hayır» diye cevap veriyorlardı, «Sir Eustace çok değerli bir memurdur. Adına gölge düşürülmemelidir. O olmadan Amerikan mühendisleriyle rekabet edemeyiz. O olmazsa Rus uçakları hemen tepemize binerler. Anlattığınız öykü gerçek olabilir, fakat bunun açıklanmamasını, hatta tek kelime bile sarf edilmemesini size emrediyoruz.»

Böylece Mrs. Ellerker eriyip gidiyor ve Mr. Quantox başarı sağlıyordu.

6

Mrs. Ellerker’e yardım etme başarısızlığım beni sadece başarısız bir darbeden dolayı değil, politika yönünden de huzursuz ve şüpheci yapıyordu. «Hitap ettiğim doktor, devlet adamları, bu tüm önemli şahsiyetler katil şereflendirilirken, zavallı bir kadının hak etmediği bir ıztırap altında ezilmesine gerçekten razı olabilirler miydi?

 Bu alçaklıkla neyi amaç edinebilirdi?»

Daha sonra kontrol edemediğim düşünceler arasında kendimi kaybediyordum. Bu arada bir tek şey düşünebilirlerdi: aksi halde yaşıyacak olan Rus’ları yok olmuş görmek. Ruhsal kargaşalık içinde bunu Mrs. Ellerker’in maruz kaldığı haksız davranışa göre kâfi bir uzlaşma olarak görmüyordum. İnsanları gittikçe daha çok hor görüyordum. Aklımdan sınava tabi tuttuğum dostlarım kötü ve değersiz görünüyorlardı. Mr. Abercrombie kendini ve karısını karşı konulamayan basit bir şöhretin zevkine vardırmak için bir günahsıza zillet, namussuzluk ve hapis cezasını çektirmeye hevesliydi. Mr. Beauchamp kalpsiz, hafifmeşrep bir şahsın teveccühünü kazanmak için okul çocuklarının ahlâkını bozmaya razı olmuştu. Dünyanın şımarttığı meşhurlardan hatırı sayılır bir kazanç temin edeceğine inanmış olan Mr. Cartwright kendi pahalı arzularını tatmin için onları utanç, bedbahtlık ve maddî imkânsızlıklara itmişti. Mrs. Ellerker’in de Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright gibi somut bir iş yaptığını itiraf etmem gerek. Fakat şu anda, çökmesini, tezat bakımından ahlaken sorumsuzluk sayıyorum. Onu birlikte tesir etmeleriyle Dr. Mallako ve Mr. Quantox’un talihsiz bir kurbanı olarak görüyorum. Sodom’u mahvetmeye karar veren adam gibi ben de bir istisna hariç, insanlık için hiç bir hafifletici sebep göremiyorum.

O karanlık korkun günlerde Dr. Mallako’nun bu dünyanın hükümdarı olduğunu düşünüyordum. Kötü düşünceleri, ayırıcı zekâsında, tüm alçaklık, merhametsizlik, zayıfların hükmetme ve Titan olma arzusu birleşiyordu. Dr. Mallako kötü bir insandır doğru, fakat yaptığı bu kötülüklerle nasıl başarıya ulaşabiliyor?

 Bir çok saygıdeğer insanlarda parlak günah, hükmetme ve yok etme arzusu olduğundan. Bu gizli ihtiraslar Dr. Mallako’ya hitap ediyordu. O da insanlar üzerindeki korkunç nüfuzunu bunlara borçluydu. İnsanlığın, yaratıcının yanlış yapımı olduğunu düşünüyordum. O tüm evreni kirletiyor ve çirkinleştiriyordu. Eylül güneşi altında çiğler pırlanta gibi parlarken tüm ot sapları temizlik ve güzelliği belirtir, fakat bu güzelliğin onu kirli, korkunç emellerle yok eden cani gözü ile tetkik edildiğini bilmek dehşet verici bir düşünceydi. Tüm güzellikleri gören, buna önem vermeden insanların alçaklığına tahammül eden tanrıyı artık anlayamıyorum. Nuh’un günlerinde kısa zaman için tahakkuk eden tanrının maksadını yerine getirmenin belki şimdiden sonra tamamen bana kısmet olacağını düşünüyordum. Bilimsel araştırmalarım insanlığın yok edilmesinin çeşitli yollarını göstermişti bana. Bunlardan bir tanesini tamamlamayı görev biliyordum. Bulduğum imkânlardan en rahatı, zincirleme tepkinin yardımıyla, denizlerin kaynatılmasıydı. Vaktin geldiğini anladığımda kanaatimce bu amaca hizmet edecek bir alet istiyordum. Bana engel olan bir tek düşünce vardı; gerçi insanlar susuzluktan öleceklerdi, fakat balıklar acıklı bir tarzda pişeceklerdi. Balıkları sevmez değildim. Bildiğim ve akvaryumlarda gördüğüm kadarıyla dertsiz, sevimli, çoğu kez oldukça güzel yaratıklardı ve çarpışmaları, kavgaları geçiştirmekte insanlardan daha ustaydılar.

Zoolog bir arkadaşıma denizi kaynatma olanağından şaka olarak söz ettim. Gülerek bunun balıklara karşı basit bir sertlik olacağını anlattım. Arkadaşım da şakama esprisiyle karşılık verdi.

«Sizin yerinizde olsam balıkları dert edinmem» dedi. «Balıkların korkulacak kadar kötü huylu olduklarına sizi temin ederim. Birbirlerini yerler, yavrularını ihmal ederler. Şayet onların seksüel alışkanlıkları insanlarda da olsaydı din adamları bunu öldürücü bir günah olarak nitelendirirlerdi. Hayır, hayır köpek balıklarını yok etmek hiç bir şekilde sizin zihninizi meşgul etmemeli.»

Bu iyi adam şakacı konuşmasıyla bilmeden kararımı kesinleştirmişti. Kendi kendime düşünüyordum: «Demek ki yırtıcı ve zalim olan sadece insan değil. Yaşamın gerçek unsuru, hiç değilse diğerinin ölmesiyle hayatta kalmanın mümkün olduğu hayvanlar yaşamında. Kötü olan yaşamın kendisidir. Şayet evrende de ay gibi yaşam olmasaydı o da bu gezegen kadar güzel ve günahlardan yoksun olurdu.»

Büyük bir gizlilik içinde çalışıyordum. Bazı başarısız denemelerden sonra kanaatimce önce Themse nehrini, daha sonra Kuzey Denizi’ni, Atlantiği, Pasifik Okyanusunu ve hatta Kutup denizindeki buzları kaynatıp buharlaştıracak aleti hazırladım. Kontrol edemediğim düşüncelerimde, başarı kazanırsam evrenin gittikçe daha fazla ısınacağını, insanların susuzluk çekeceğini ve nihayet delirerek yok olacağını canlandırıyordum. Ve ondan sonra evrende günah kalmayacaktı. Bu muazzam yok etme hayalinde Dr. Mallako’nun rolü olduğunu yadsıyamam. Hileli plânları ile dünyanın efendisi olmak istediğini, ıstırapların zevk verdiğini, alçaltıcı durumların bunu daha da tatlılaştırdığını hayal ediyordum. Bu şeytan ruhlu insana karşı kazanacağım zaferi hayal ediyordum. Bir zafer ki birçokları, kendi yaptıkları tüyler ürpertici hareketlerden daha kötü bulacaklar. Düşüncelerim tıpkı denizlerin kaynadığını görmeyi arzuladığım gibi zihnimde gelişirken aleti tamamlayıp bir saatle birleştirdim. Bir sabah saat onda saati kurdum. Saat on ikide denizler kaynamaya başlayacaktı. Ve daha sonra da Dr. Mallako’yu son kez ziyaret ettim.

Kendisine dost olmadığımı bilen Dr. Mallako, beni gördüğüne hayret etmişti.

«Ziyaretinizin bahşettiği şerefi neye borçluyum?»

diye sordu.

«Doktor» dedim, «haklısınız bu bir nezaket ziyareti değil. Bana viski ve rahat bir koltuk vermeniz gereksiz. Sizinle rahatça konuşmak için gelmedim. İstibdadınızın sona erdiğini, sizinle konuşmak bahtsızlığına uğrayan insanların kalpleri ve ruhlarında artık şeytanî tesirinizi gösteremeyeceğinizi söylemeye geldim. Sizin kadar akıllı ve cesur olan, fakat bunları soylu düşünceler uğruna sarfeden bir adam tarafından hareketlerinize son verilecek. Tıpkı arzuladığınız gibi sebep olduğunuz trajedileri meydana çıkarma çabaları boşa giden, önem vermediğiniz zavallı, değersiz doğal bilimler bilgini ben, nihayet kötü çalışmalarınıza engel olunabileceğini anladım. Laboratuvarımda bir saat çalışıyor. Akreple yelkovan öğleyi gösterdiğinde bir mekanizma harekete geçerek bir kaç gün içinde dünyadaki tüm hayatı mahvedecek, tabii sizinkini de Dr. Mallako!»

«Tanrım ne kadar dramatik! Sabahın erken saatinde içmiş olabileceğinize ihtimal vermediğimden ciddi bir ruhsal rahatsızlıktan korkarım. Şayet zahmete değer buluyorsanız bu çok vahim sonu hangi plânla gerçekleştirmeyi umduğunuzu anlatırsanız memnun olurum.»

«Tabii gülüyorsunuz, fakat belki de yapacak başka şeyiniz kalmadı. Yakında alaylarınız sona erecek ve ölürken mağlup olanın acılığı ile son ve iyi güldüğümü kabul edeceksiniz.»

Dr. Mallako sabırsızlıkla:

«Neyse neyse büyük lafları bırakalım.» dedi, «Gerçekten yaşayacak çok az vaktimiz varsa bu anı akıllıca konuşmaktan daha iyi nasıl geçirebiliriz?

 Bana sisteminizi açıklayınız, kanaatimi söyleyeyim. Buraya dek heyecanlanmadığımı itiraf ederim. Siz eskiden beri geleneksiz bir adamsınız. Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp yada Mr. Cartwright, Mrs. Ellerker’in susmalarından başka ne elde ettiniz?

 Himayeniz sayesinde içlerinden biri, daha mı iyi vaziyette?

 Haydi artık plânınızı anlatınız. Bu birçok alandaki başarısızlığınız zekânızı kuvvetlendirmiş olabilir. Bundan şüphe ediyorum ya neyse.»

Bu isteğe karşı duramadım. Buluşu anlattım. Bu utanmaz doktor karşısında başarı kazanmaya karar vermiştim. Aleti inşa ediş tarzım çok basitti ve doktor fevkalâde kavrama yeteneğine sahipti. Kısa zamanda plânımın kuramını ve çalışmasını öğrenmişti. Ne yazıkki başarı, arzularımı yerine getirmeyecekti.

«Zavallı adam» dedi, «her şey düşündüğüm gibi. Küçük bir noktayı unuttunuz. Bu küçük noktadan ötürü aletiniz çalışamaz. On ikide saatiniz havaya uçacak.»

Kısa, acele ve sarih kelimelerle delilini ispatladı. Yıkılmış ve perişan, gitmek üzere döndüm.

«Bir dakika» dedi, «henüz her şey kaybedilmiş değildir, inanın bana. Şimdiye dek birbirimize karşı çalıştık, şayet size yardım etmeme müsaade ederseniz belki sizi bu komik ümitlerinizden kurtarabilirim. Siz konuşurken sadece yapımınızdaki bir hatayı değil, onu yok etme olanağını da buldum. Şimdi zahmetsizce sizin düşündüğünüz şekilde hareket eden bir makina inşa edebilirim. Dünyayı yıkmakla beni bedbaht kılacağınızı hayal etmiştiniz. Siz beni tanımıyorsunuz. Siz benim dış etkilerim hariç ruh dünyama giremediniz. Garip rabıtamızı dikkate alarak size itimat şerefini bahşedeceğim.

Şahsıma zenginlik, nüfuz ve zafer kazanmak istediğimi düşünerek kuruntu içinde yaşıyorsunuz. Hayır, hiç de öyle değil. Asla egoist, kendi çıkarlarını düşünen bir kimse olmamış, daha ziyade insanüstü soyut hedefleri izlemişim. İnsanlardan nefret ettiğinizi sanıyorsunuz. Size şunu söyleyeyim benim küçük parmağımda sizin tüm şahsiyetinizde bulunandan daha fazla kin var. İçimdeki nefret sizi bir anda kül edecek niteliktedir. Sizde böyle bir nefretle yaşayacak güç, sebat ve irade yoktur. Açıklamanıza müteşekkir olduğum evreni yok edecek aleti daha önce keşfetmiş olsaydım tereddüt eder miydim sanıyorsunuz?

 Ölüm eskiden beri hedefimdi. Gözlerimin önünde daima büyük meseleler vardı. Neden Mr. Quantox’a başarısında yardım ettiğimi kendinize sordunuz mu— Onun ve arkadaşlarının yerine geçecek imha makineleri inşa eden rakibine de aynı yardımda bulunacağımı şüphesiz ki hayır biliyor muydunuz?

 İntikamın hayatımın bir parçası olduğunu, şu ya da bu insana değil, maalesef kendimin de dahil olduğu değersiz nesle karşı olduğunu anlamadınız mı?

 Henüz gençlik yıllarımda sadece bu hedefi görüyordum. Babam bir Rus prensi, annem Londra otelinde hizmetçiydi. Babam annemi ben doğmadan terk ederek New York restoranlarından birine garson olmuş. Onun o zamanlar Sing-Sing’e memnunlukla kabul edildiğine inanıyorum. Beni pek ilgilendirmediğinden sıhhati hakkında araştırma yapmadım. Kendisini terk ettikten sonra annem teselliyi alkolde aradı. Çocukluğumda daima açtım. Emeklemeye başlar başlamaz çöplüklerde ekmek kırıntıları, patates kabukları ya da bana besleyici görünen her hangi bir şeyi araştırmayı öğrendim. Bunlara çok kızan annem meyhaneye gitmeden önce beni kitlerdi. Sarhoş geri döndüğünde kanlar içinde sesim çıkmayıp bayılana kadar döverdi. Altı yaşımdayken bir gün sarhoş olduğu halde döverek caddede sürüklüyordu. Kaçtım. Dengesini kaybetti ve üzerinden geçen bir kamyon hayatına son verdi. O an yoldan geçmekte olan insanları seven bir hanım beni yalnız ve çaresiz görerek acıdı Beni evine götürdü, yıkadı ve yemek yedirdi. Talihsizlik zihnimi çok geliştirmişti ve ben onun her zaman yardıma hazır oluşundan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışıyordum. Bunda başarılı da oluyordum. Benim küçük, iyi bir erkek çocuk olduğumdan emindi. Beni evlat edinerek ders verdi. Bu menfaatlerin uğruna dayanılmaz dualara, kiliseye gitmeye, ahlâki hislere tahammül ediyordum. Onu memnun etmek için benim gibi bir mahlûktan niçin memnun olacağını bilmediğim halde diz çöküp yaratıcıma dua ediyordum. Onu memnun etmek için ‘iyi’ den kastettiği gibi görünüyordum. Yirmibir yaşıma geldiğimde vasiyetini hazırlayarak tüm servetini bana bıraktı. Tahmin edeceğiniz gibi çok uzun zaman yaşamadı.

«Onun ölümünden beri varlık içende yaşıyorum, fakat asla bir an bile çocukluğumu unutamadım. Annemin merhametsizliği, komşuların kalpsizliği, yalnızlık, boğucu ümitsizlik bütün bunlar daha sonraki sahte mutluluğumu dikkate almadan kararıma tesir etti. Hayır, nefret etmediğim bir tek insan yok. Istırap çektiğini görmek istemediğim bir tek insan yok. Siz benim gözlerimin önünde bir resim canlandırdınız: Dünyanın tüm insanları çıldırtan susuzluktan ölüm savaşında yok oluyor. Harikulade bir manzara! Şayet teşekkür edebilecek durumda olsaydım, bunu yapar ve sizi bir arkadaş olarak görürdüm. Fakat bu duygular ben henüz altı yaşıma gelmeden öldürüldü. Sizden memnunum, daha büyük bir itirafta bulunamam. Şimdi eve gideceksiniz ve pis makinanızın havaya uçtuğunu göreceksiniz. Zafer kazanmayı düşündüğünüz, kendinizden daha kötü bildiğiniz benim muzaffer olacağımı öğreneceksiniz. Maksadımı önleyecek yerde mükemmel zaferime yardımcı oldunuz. Susuzluk çektiğinizde benim de aynı ıstırabı çekeceğim ümidine kapılmayın. Gerçekten kusursuz bir makinayı harekete geçirdiğimde ızdırap çekmeden öleceğim. Fakat sizin için bu şerefsiz ölüm savaşından kurtulmak için bir kaç saat, belki de bir kaç gün var. Son anlarımda bu manzarayı zevkle seyredeceğim!»

O konuşurken birden iç huzursuzluğuna kapıldım. Onun kötü olduğundan kesinlikle emindim. Fakat dünyayı yok etmek istiyorsa bu kötü bir niyet olmalıydı. Bu düşüncelere son verdiğimde gözlerimin önünde temizleme usulü canlandı. Zafer kazanmasına müsaade etmemeliydim. Onun benliğini saran insanlara duyduğu kin bende geçici bir durumdu. Sözlerinden dolayı öldürülmesi gerektiğine karar verdim. Pencereden bakıyor ve bağırıyordu :

«Buradan görünen güzel evlerden bir kaç gün içinde yerde sürünen deliler çıkacak. Ben bunu göremeyeceğim fakat öldüğümde bu harikulade resim gözlerimin önünde olacak.» Sırtı bana dönüktü. Tehlikeye karşı kullanmak üzere getirdiğim tabancayı çıkardım.

«Hayır» diye bağırdım, «bu söylediğiniz olmayacak! »

Gülerek isteksizce bana döndü ve onu öldürdüm. Önce tabancayı temizledim, sonra eldiven giyerek silahı yanma bırakmak üzere kabzasını eline verdim.

Aceleyle intiharının sebebini makinasında yazıverdim. «Ümit ettiğim gibi iradesi kuvvetli bir adam olmadığımı anladım. Hatamı anladığımdan pişmanlık duygusu beni helâk ediyordu. Son teşebbüsüm muvaffak olamayacağından beni lekeleyecek ve harap edecekti. Buna tahammül edemezdim. Bu yüzden hayatıma kendi elimle son veriyorum.» Daha sonra eve giderek şikâyet konusu olabilecek patlamayı önlemek için makineyi tam vaktinde parçaladım.

7

Dr. Mallako’nun çalışmalarına son verdikten sonra bir süre kendimi mutlu ve tüm üzüntülerden arınmış hissettim. Onu, etrafına cinayet ve delilik bulaştıran zehirli bir atmosfer gibi görüyordum. Artık o yok olduğuna göre memnun ve mutlu yaşayacak, başarıyla çalışacak, dostluklar kuracaktım. Dr. Mallako’nun pirinç tabelasını gördüğümden beri sanki hiç gözümü kırpmamışçasına aylarca uzun, derin ve rahatça uyudum. Zaman zaman deli gibi yaşamaya mecbur bırakılan zavallı Mrs. Ellerker’in hayali gözlerimde canlanıyordu. Sonuçta ben gücümün yettiğini yapmıştım, artık düşünmenin yararı yoktu. Onunla ilgili her düşünceyi aklımdan çıkarmaya karar verdim.

Psikiatri alanındaki fevkalâde bilgisi ile dikkatimi çeken genç, cazip, akıllı bir hanımla tanıştım. Onda içinde bir süre kaybolduğum kötülerin çılgınlık yollarını açıklayabilecek bir insan bulduğuma inanıyordum. Kısa bir süre sonra bu genç hanımla evlendim. Kendimi mutlu hissediyordum. Bununla beraber beni huzursuz kılan düşüncelere kapılıyor, tam konuşmamın ortasında korkuyla etrafıma bakınıyordum.

Karım «neyin var?

 Hayalet mi görüyorsun?

 Bana anlatmak istemez misin?»

diye soruyordu. 

«Hayır,» diye cevap veriyordum, «sadece aklımdan geçirdiğim kötü hatıralar.»

Fakat bu düşüncelerin gittikçe daha sık ve etkileyici biçimde beni yokladıklarını hissediyordum. Hayallerimde Dr. Mallako ile karşılıklı oturduğumuzu, onun son andaki konuşmasına devam ettiğini görüyordum. Sonra bir an için utanmaz yüzü canlanıyor ve şunları söylediğine inanıyordum: ‘Beni yendiğinizi zannediyorsunuz öyle mi?

’ Çalışma odamda yalnız olduğum bir an dayanamayıp şöyle bağırdım: ‘Evet Allahın cezası öyle!’ Bunun üzerine karım içeri girdi ve hayretle yüzüme baktı.

Dr. Mallako’nun yakınlığını gittikçe daha çok hissettiğime inanıyordum. ’Mrs. Ellerker’e çok güzel yardım ettiğiniz değil mi?

’ dediğini duyuyordum. ‘Ruhen normal olduğunuza inanıyor musunuz?

’ diye sanki fısıldıyordu. Yalnız olduğum her an onu düşünmekten kendimi kurtaramadığım için bu durum işime de tesir ediyordu. Şunları söylediğini her an duyuyordum: ‘Nasıl da parlak fikirleriniz vardı! Dünyayı yok etmek istiyordunuz, daha neler neler. Küçük bir tabancanın yardımı ile benim tesirimden kurtulabileceğinizi mi tahayyül ettiniz?

 Bunun ruhsal bir güç olduğunu bilmiyor musunuz?

 Son görüşmemizdeki adamın rolüne bürününüz, o zaman ne yaptığınızı itiraf edeceksiniz. İtiraf etmek mi?

 Hayır bununla iftihar edeceksiniz. Dünyayı nasıl bir canavardan kurtardığınızı herkese duyuracaksınız. Kendinizi bir kahraman olarak kutlayacak, melun şahsiyetimde birleşen tüm kötü kuvvetleri yendiğiniz için övüneceksiniz. Siz böyle bir iş yapmadınız. Geride sahte, gereksiz bir itiraf bırakarak benim gibi zayıflığı asla tanımamış bir adama bunu isnat ettiniz! Bu affedilir mi?

 Yaptığınız işlerle övünseydiniz belki sizi şerefli bir rakip olarak görmezdim. Fakat önemsiz koca rolünüzle benim öylesine horgörümü kazandınız ki size, ölü olmama rağmen sizi mahvedeceğimi ispatlıyacağım!’ 

Bütün bunları Dr. Mallako’dan duyduğumu sanıyordum. Başlangıçta bunu sadece tahayyül ettiğimi biliyordum, fakat zamanla bu hayaletin gerçekten var olduğu hissine kapıldım. Bir keresinde deli gibi hayallerin arasından geçip bunun bir rüya olduğunu ispata çalıştım, fakat hayalin etrafımı sardığı bir an soğuk bir nefes hissettim ve bağırarak bayıldım. Beni solgun ve titreş bulan karım sorguya çekti. Sisten şiddetli titremeye kapıldığımı söyledim ama bunun gerçek olmadığını biliyordu. Ölümüne sebep olduğumu söylemediğim hayalet benimle alay ettiğinden, itiraf edersem beni rahat bırakacağına inanıyordum. Rüyalarımda farklı bir sonuçla onu tabancayla vurduğumu görüyordum. Ceset yere düşer düşmez bağırmak için pencereyi açıyordum: «Yukarı gelin ve kahramanca öldürdüğüm canavara bakın!» Rüyalarımdaki sahne böyle sona eriyordu. Uyanırken hayaletin alayla güldüğünü duyuyordum:’ ‘Ha ha ha! Böyle olmamıştı değil mi?

‘ Istırabım daha büyüyor, hayaller aralıksız görünüyordu. Heyecanlı bir rüyadan sonra bağırarak uyandım: «Ben, benim o!»

«Ne oluyor?»

diye benim bağırmamla uyanan karım sordu.

«Dr. Mallako’yu öldürdüm» dedim. «Belki cansıkıcı bir bilginle evlendiğini düşünüyorsun, fakat yanıldın. Sen bu banliyödeki sakinlerin sahip olmadığı keskin bir zekâ ve cesarete merhametsiz bir canavarı öldürmüş adamla evlendin. Dr. Mallako’yu öldürdüm ve bundan dolayı gurur duyuyorum!»

Karım: «Tamam tamam» dedi, «Acaba arkanı döner misin?»

Bağırdım, tepindim fakat heyecanım boşunaydı. Korkunun ondaki bütün duyguları nasıl yok ettiğini gördüm. Sabah olmak üzereyken telefonda konuştuğunu duydum. Şimdi pencereden iki polisin ve uzun zamandır tanıdığım meşhur bir psikiatrisin eve geldiğini görüyorum. Mrs. Ellerker’i korumaya çalıştığım âkıbetin aynı beni bekliyor. Anlaşılamayacağım uzun, tesellisiz, yalnızlık günleri var önümde. Karanlık kaderime küçük, küçücük bir ışık düşüyor. İyi hareket etmiş olan kadın ve erkek deliler yılda bir gün hastanedeki danslı eğlenceye katılabilirlerdi. Demek ki yılda bir kez sevgili Mrs. Ellerker’imi görebileceğim. Ve sonra birbirimize gülerek soracağız, yeryüzünde herhangi bir vakit deli olmayan ikiden fazla insan olacak mı? diye.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, Hikayeler, [Satan in the Suburbs and Other Stories. London: George Allen & Unwin. 1953.] trc: Hârika Aktel. Tel Yay. 1972, İstanbul, sh.34-50

Banliyö: isim (ba’nliyö) Fransızca banlieue

Genellikle oturma alanı niteliğinde olan, şehir merkezinden uzakta veya sınırlarına yakın yerlerde bulunan şehir yöresi, çevre, dolay.

[1]

Süleymanın Ezgiler Ezgisi.

Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün!

Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.

Ne güzel kokuyor sürdüğün esans,

Dökülmüş esans sanki adın,Kızlar bu yüzden seviyor seni.

Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün.

Seninle coşup seviniriz, Aşkını şaraptan çok överiz.

Ne kadar haklılar seni sevmekte!

Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları!

Kedarın çadırları gibi, Süleymanın çadır bezleri gibi kara.

Bakmayın esmer olduğuma, Güneş kararttı beni.

Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim,

Bağlara bakmakla görevlendirdiler.

Ama kendi bağıma bakmadım.

Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun,

Öğleyin nerede yatırıyorsun?

Neden arkadaşlarının sürüleri yanında

Yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim? gösterirdi.

Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, Sürünün izine çık,

Çobanların çadırları yanında Oğlaklarını otlat.

Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!

Yanakların süslerle, Boynun gerdanlıklarla ne güzel!

Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.

Kral divandayken, Hint sümbülümün güzel kokusu yayıldı.

Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;

Eyn-Gedi bağlarında Bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.

Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!

Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.

Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

http://bibleonline.ru/bible/tur/22/01/#h1-17

http://www.cafrande.org/?p=28519

 

 

TERBİYEYE DAİR/ BERTRAND RUSSELL (On Education)


Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ

ÖNSÖZ

Russell’ın «Terbiyeye Dair, bilhassa ilk çocukluk çağında» isimli denemesi ilk defa 1926 da, yani White head’in aynı derecede meşhur «Terbiyenin Gayelerdi ilimli denemesinden altı yıl önce yayımlandı. Bu iki kısa, fakat özlü araştırma birbirini tamamlar. Bunun için terbiye teorisi üzerinde çalışanların ikisini birlikte incelemeleri doğru olur. Russell esas itibariyle küçük çocukların terbiyesi, Whitehead ise zihnî terbiye ile ilgilenmişlerdir, fakat her ikisi de temel mesele olan «çocuğu yalnız yaşamağa uygun yapmak değil, beraber yaşanmağa uygun» yapmağa, medenî memleketlerde genç yurttaşların ömürlerinin dörtte birini, kalan dörtte üçünü en iyi şekilde yaşamağa uygun bir hale getirmek için, harcamalarının sebep ve gayeleri hakkında fikirlerimizi aydınlatmağa çalışmışlardır.

Russell’ın eserinin hemen her sahifesinde okuyucu hemen dikkati çeken bir fikrin tesiri altında duralar. Bu fikir belki ilkte ona doğru gibi görünmezse de sonra meseleyi sükûnetle düşündüğü zaman onda müellifin belki de haklı olabileceği kanaati uyanır. Russell, eserini, birkaç yerinde ısrarla belirttiği gibi, öğretmenler veya eğitim makamları için değil, anne ve babalar için yazmıştır ve ona şu dikkate şayan cümleyle başlıyor: «Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir terbiye vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoçunun fenalıklarına maraz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek çok kimseler vardır.» Bu, İngiltere’de o zamanki halk eğitimine, bir nesil evvelkine nispetle hayli düzelmiş olmasına rağmen, daha başlangıçta yöneltilmiş bir tenkittir. Şu da dikkate değer bir keyfiyettir ki 1944 Eğitim Kanunu ile yapılan ıslahat, yahut hiç olmayan değişiklikler, büyük bir kısmı itibariyle Russell’ın ileri sürdüğü tenkid ve tekliflerin bir neticesidir.

Ne yazık ki terbiye, diğer beşerî faaliyetler gibi, iç bölümünün son asırdaki süratli gelişme ve genişlemesinden müteessir olmuştur. Aile ile ev, beşerî ve sosyal mesuliyetleriyle birlikte, anne, baba ve yetişkin çocukları. Eğer alıştıkları yaşama seviyesini idame etmek veya yükseltmek istiyorlarsa, ücret mukabilinde çalışmağa zorlayan İktisadî tazyik altında süratle dağılmaktadır. Anne-baba tesirinin duyulabileceği aile toplantıları için daha az boş vakit ve imkân vardır. Vaktiyle anne-baba, rahip ve öğretmen, gençlerin terbiyesinde elbirliği ederlerdi. Şimdi anne ve babaların boş zamanları yoktur, rahipler gençlikle temaslarını kesmişlerdir, sosyal, ahlakî ve zihnî terbiyeyi temin işi yalnız öğretmenlere bırakılmıştır. Cemiyetimizdeki bu en mühim meslek en akıllı erkek ve kadınları safları arasına alsaydı, onlar en iyi tarzda yetiştirilmiş olsaydılar bile, bu üç taraflı iş yine onların kudretlerini aşan bir iş olurdu. Çalışmalarının neticeleri ayrı ayrı fertlerden teşekkül eden ahenkli bir cemiyet değil, deha ziyade bir insan sürüsü olurdu. Müvazenesini bulamamış, halâ da muvazenesiz olan bugünkü sistemde mevcut tehlikelere karşı terbiyecileri ikaz etmek gayreti iledir ki Russell «anne-babanın terbiyedeki ehemmiyetini» bilhassa belirtmiştir.

Kendisi bir aristokrat olan Russell aristokratik imtiyaza ve bir kibar sınıf yetiştirilmesine muarızdır. Herkes için eşit imkânlar mevcut olmasını ister. Diğer taraftan, bir kutupta zayıf akıllılar, diğer bir kutupta dâhiler olmak üzere, insanlar arasında zekâ ve kabiliyet bakımından bir eşitlik bulunmadığını da kabul eder. Bu iki tip için hususi terbiye tarzları olmasına taraftardır. Kendisinin hissesi bulunmadığı şeylerin yok olmasını isteyen zihniyete karşı hiç bir sempatisi yoktur, aşağı bir seviyede değil, yüksek bir seviyede eşitlik olması fikrini müdafaa eder. «Her şeyden önce sert, dışına çıkılamaz kaidelerden sakınmalıdır», «ilerleme mekanik bir eşitliğe feda edilmemelidir.» der.

Gerek Russell’ın, gerekse Whitehead’in eserleri İkinci Cihan Harbinden önce, totaliter idarelerin tehlikeleri belirmeden ve dünyacın bir müddet için tahammül etmek zorunda kaldığı şerrin hâkimiyetinden evvel, yazılmışlardı. Bununla beraber hiç olmazsa, Russeli, H. G. Wells’in o kadar övdüğü terbiye «isteminin muhtemel neticelerini, teorinin tatbikinden önce görmüştür. Islahatçılık ateşiyle yanan Wells, cemiyette inkılâplar yapmak için, bu gün bizim «propaganda» olarak bildirimiz, «terbiye» nin kudretini ileri sürmüştü. Russell vaktinde ikazlarda bulunduysa da fayda vermedi; «Terbiyeyi muayyen bazı inançları aşılama vasıtası sayanlarla onun müstakil düşünme kudreti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında bir uzlaşma olamaz.» demişti. O zaman dünya, birinin fikirleri diğerine nüfuz edemeyen veya ettirilmeyen, iki ideolojik bölgeye ayrılmamıştı, Russell, «vasat bir adamın kanaatleri, o kendi başına düşünseydi, varacağı kanaatlerden çok daha az budalacadır » diyor. Bugünkü çıkmazdan kurtulmak için Russell’ın ne gibi çareler düşündüğünü bilmek enteresan olurdu. Önder değiştirmek, zannederim, kâfi olamazdı. Unesco’cun bütün temel terbiye programını da beğenmeyeceği anlaşılıyor, çünkü kısaca: «Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez» hükmünü veriyor.

Daha ziyade fen ve teknolojiye dayanan bir yetiştirme zarureti, kültür derslerine hasredilen zamanın azaltılması hakkında ileri sürdüğü fikirler ancak şimdi İngilterede büyük bir halk kitlesi tarafından kabule şayan görülüyor. Russeli, teknik bilgi ve araştırma insanı daha büyük maddi rahat ve konfora götürmekten başka bir işe yaramayacaksa, ondan daha yüksek olan insanı mânevi kaderine ulaştırmak gayesine takaddüm etmemesi lâzım geldiğini iyice biliyordu, fakat insanın maddeten vok edilmesi veya son üçbin sene zarfında elde edilen kazancın kaybedilmesi tehlikesi mevcut olduğu bir zamanda okullarımızda «modern» ve «klâsik» taraflar arasırdaki nispetin birinci taraf lehine düzeltilmesi lâzım geldiği kanaatindedir. Fakat o bilgi ile bilgelik arasındaki farkı asla gölden kaçırmaz. Aklın ve muhakemenin kontrolünden kurtulmuş bilgi çok defa insan hedefine doğru ilerlerken bir yardımcı değil, bir engel olur.

Bu eseri bir defa okunduktan sonra bir yana atılacak bir kitap değildir. İyice tetkik edilmeğe, İçinde mebzul [Bol. Çok sarf olunan. Ucuz ] olarak bulunan düşündürücü fikirler anlaşılmağa ve tatbike lâyıktır. Eser asrımızın can ve hayat verici tesirlerinden biri olmuştur ve ihtimal sosyal meselelerimizin halline doğru ilerleyişimizde bir merhale olarak kalacaktır.

Prof. E. V. GATENBY

GİRİŞ

Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir tahsil vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoğunun fenalıklarına maruz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek fok kimseler olmalıdır. Bu gibi kimselerin karşılaştıkları güçlükler, ayrı ayrı fertlerin gayretleri ile yenilemezler. Tabiî olarak çocukları mürebbiyeler ve hususi öğretmenlerle evde de yetiştirmek mümkündür, ama bu plân onları tabiatlerinin özlediği ve olmazsa terbiyenin bazı esaslı unsurları eksik kalacak olan arkadaşlıktan mahrum bırakır. Sonra, bir erkek veya kız çocuğunun kendisini «garip» bulması, başka kız ve erkeklerden farklı bulunduğunu hissetmesi son derece fenadır; bu duygunun sebebi anne-baba olduğu anlaşılınca mutlaka onlara karşı bir kin uyandırır, onların en ziyade hoşlanmadıkları şeylere karşı bir düşkünlük yaratır. Vazifesini anlamış bir baba hu düşüncelerle oğullarını ve kızlarını büyük kusurlar bulduğu okullara gönderebilir, çünkü mevcut okullardan hiçbiri onu tatmin etmez •yahut tatmin etse bile onun oturduğu yere yakın değildir. Bu suretle vazifesini anlamış anne- baba, yalnız cemiyetin iyiliği için terbiyede reform istemek zorunda kalırlar. Anne, babanın hal ve vakti yerinde ise kendi hususi meselelerinin halli için bütün okulların iyi olmasına lüzum yoktur, çocuklarını gönderebilecekleri iyi bir okulun bulunması kâfidir. Fakat ücretle çalışan anne-babalar için ilk okulların ıslahını istemekten başka çare yoktur. Herhangi bir anne veya babanın istediği reformlara başka bir anne baba itiraz edeceği için kuvvetli bir terbiye propagandasından başka hiçbir şey faydalı olmayacaktır. Bu da belki ıslahatı yaptıranın çocukları büyüyüp yetişinceye kadar tesirini gösteremeyecektir. Böylece kendi çocuklarımıza karşı duyduğumuz sevgi bizi, adım adım, daha geniş politika ve felsefe sahasına götürür.

Bu daha geniş sahalardan, kitabımda, mümkün olduğu kadar uzak kalmak isterim. Söyleyeceğim şeylerin büyük bir kısmı devrimizin muazzam meseleleri üzerinde müdafaa etmekte olduğum görüşlerle ilgili değildir. Fakat bu bakımdan tam bir ilgisizlik imkânsızdır. Çocuklarımız için istediğimiz terbiye insan karakteri hakkındaki ideallerimize ve onların cemiyette oynayacakları role bağlıdır. Bir pasifist çocuklarına bir militariste iyi görünen terbiyeyi vermek istemez; bir komünistin terbiye hakkında fikirleri bir ferdiyetçinin fikirlerinin aynı olamaz. Daha esaslı bir ayrılık var: terbiyeyi muayyen birtakım inançları ruhlara aşılamak vasıtası sayanlarla onun müstakil muhakeme kabiliyeti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında hiçbir anlaşma olamaz. Böyle meseleler ortaya çıkınca onlardan bahsetmekten kaçınmak boş bir şey olur. Aynı zamanda psikolojide’, pedegojide ve bu nihai meselelerle ilgisi olmayan fakat terbiye ile sıkı alâkası bulunan oldukça ehemmiyetli yeni bilgiler birikmiştir. Bunlar şimdiden pek mühim neticeler hasıl ediyorlar, fakat onlardan öğrendiklerimiz iyice hazmedilinceye kadar yapılacak pek çok şey vardır. Bu, bilhassa hayatın ilk beş yılı hakkında doğrudur; bu yılların, şimdiye kadar sanıldığından, çok daha önemli oldukları anlaşılmıştır. Bu da anne-babanın terbiye bakımından ehemmiyetini artırmıştır. Benim gayem ve maksadım, mümkün olduğu kadar, ihtilaflı mevzulardan sakınmaktır. Tartışmak yazılar bazı sahalarda lüzumludur, fakat anne-babalara hitabederken, onların evlâtlarının iyiliği için samimi bir arzu gösterilebilir ve yalnız bu, yeni bilgilerle birlikte, terbiye problemlerinin büyük bir kısmını çözmeğe yeter. Söyleyeceğim şeylerin çoğu kendi çocuklarım hakkında duyduğum şaşkınlıkların bir neticesidir. Bunun için de yersiz yahut nazari değildirler. Umarım ki onlar buna benzer bir şaşkınlığa uğramış diğer anne-babaların düşüncelerini aydınlatacak, benim vardığım neticeleri kabul etmeğe veya aksine onları sevk edecektir. Anne-babanın fikirleri son derece önemlidir, çünkü, doğru bilgi eksikliği yüzünden, anne baba çocuklarına iyi bir terbiye vermek istiyorlarsa, ben eminim ki, onu vermeğe hazır ve muktedir öğretmen bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir.

Bu sahifelerde, ilkin terbiyenin gayelerini araştırmak istiyorum: bugünkü ham maddeye tatbik edilecek terbiyeyi ve yaratılmış görmeği makul olarak umabileceğimiz fert ve cemiyeti arıyacağım. Öjenikle [Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi.] yahut başka herhangi, tabiî veya sun’î, usulle insan soyunu ıslak meselesine dokunmayacağım, çünkü bu esas itibariyle terbiyenin problemleri dışında kalır. Fakat ben bizden önce gelen en heyecanlı terbiyecilerin düşündüklerinden çok daha büyük nispette karakterin ilk terbiye ile kararlaştığım gösteren yeni psikolojik keşiflere büyük önem veriyorum Karakter terbiyesi ile, dar mânada öğretim diyebileceğimiz, bilgi ile terbiye arasında bir fark gözettim. Bu fark, nihaî olmamakla beraber, faydalıdır’ bilgi verilmek istenen bir öğrenci de bazı faziletler aranır, birçok önemli faziletlerin başarılı olarak tatbik edilebilmesi için de çok bilgiye ihtiyaç vardır. Bununla beraber araştırma maksatları için öğretim, karakter terbiyesinden ayrı tutulabilir, tikin karakter terbiyesinden başlayacağım, çünkü ilk yıllarda bilhassa önemlidir; fakat onu yetişkinliğe kadar götürerek, bu başlık altında da, önemli cinsî terbiyeden bahsedeceğim. Nihayet, zihnî terbiye, gayeleri, programı, imkânları, —ilk okuma yazma derslerinden üniversite yıllarının sonuna kadar— münakaşa mevzuumuz olacaktır. Erkek ve kadınların hayat ve dünyadan aldıkları daha sonraki terbiyeyi sahamın dışında sayıyorum; fakat kadın ve erkeği tecrübeden faydalanmağa kabiliyetli bir hale getirmek erken çağlarda terbiyenin en ziyade göz önünde tutması gereken gayelerden biridir . sh:1-5

MODERN TERBİYE TEORİSİNİN TEMEL ŞARTLARI

İnsan terbiye üzerine eski devirlerde yazılmış en iyi kitapları bile okurken, terbiye teoririsinde birtakım değişiklikler olduğunun farkına varıyor. On dokuzuncu asırdan önce terbiye teorisinin iki büyük ıslahatçısı Locke ile Rousseau idi. ikisi de haklı olarak şöhret kazanmışlardı, çünkü kitaplarını yazdıkları zaman yaygın olan birçok yanlışların düzeltilmesini istemişler, fakat hiçbiri kendi yönünde bugün hemen bütün terbiyecilerin gittikleri kadar ileri gitmemişlerdi. Meselâ, her ikisi de liberalizm ve demokrasiye götüren temayüle taraftar oldukları halde, ancak bir adamın bütün zamanını alacak olan, aristokrat bir çocuğun terbiyesini ele almışlardır. Böyle bir sistemin neticeleri ne kadar iyi olursa olsun, modern görüşlü bir kimse tarafından ciddî olarak düşünülmez, çünkü her çocuğun yetişkin bir öğretmenin bütün zamanını alması riyazî olarak imkânsızdır. Bunun için sistem ancak imtiyazlı bir sınıf tarafından kullanılabilecek bir sistemdir; adaletin hâkim olduğu bir dünyada ise mevcudiyeti imkansızdır. Modern insan, pratik olarak kendi çocukları için hususi faydalar arayabilirse de herkese (yahut hiç olmazsa terbiyeden faydalanabilecek kabiliyette olan herkese) açık olabilecek bir terbiyelerinden daha iyi yetişmişler veya doğuştan daha kabiliyetlidirler, fakat herkesin, sayısı az olan en iyi öğretmenlerden ders alması imkânsızdır. Yüksek tahsil herkes için arzu edilse bile ki bundan şüpheliyim bugün bu maddeten imkânsızdır. Bunun için demokratik prensiplerin kaba bir şekilde tatbiki bunu kimsenin yapmaması lâzım geldiği neticesine vardırabilir. Böyle bir fikir, kabul edildiği takdirde, ilmi ilerlemeyi durdurur ve gelecek yüzyıl zarfında umumi terbiye seviyesini lüzumsuz yere düşürür. Bugünkü durumda ilerlemeyi mekanik bir eşitliğe feda etmemeliyiz; terbiyede demokrasiyi büyük bir dikkatle ele almalıyız ve bunu yaparken de sosyal haksızlıkla tesadüfen birleşmiş olan kıymetli mahsulleri mümkün olduğu kadar az tahrip etmeliyiz.

Fakat biz umuma şâmil olması imkânsız bir terbiye metodunu tatmin edici sayamayız. Zenginlerin çocukları çok defa, annelerinden başka, bir dadıya, bir çocuk hizmetçisine ve diğer ev hizmetçilerinden birkaçına maliktir; bu kadar çok bakım ve itina hiçbir zaman, hiçbir sosyal sistemde, bütün çocuklara gösterilemez. İtina ile bakılmış çocukların, lüzumsuz yere tufeyli bir hale getirilmekle, bir kazanç temin edip edemedikleri de şüphelidir, fakat herhalde bitaraf hiçbir şahıs, aklî zayıflık veya dâhilik gibi hususi sebepler müstesna, birkaç kişi için hususi imtiyazlar tavsiye edemez. Akıllı bir baba, bugün, elinde olursa, belki çocukları için gerçekten evrensel olmayan bir terbiye usulü seçebilir ve sırf tecrübe için anne, babanın yeni usulleri deneme fırsatlarına malik olmaları da arzuya şayandır. Fakat bunlar, iyi neticeler verdikleri takdirde, evrensel olacak mahiyette olmalıdırlar, mahiyetleri itibariyle birkaç imtiyazlı şahsa münhasır kalmamalıdırlar. Bereket versin ki, modern terbiye teori ve pratiğinin en iyi unsurlarının menşei demokratik olmuştur; meselâ, Madam Montessori işine fakir mahallelerdeki ana mekteplerinde başladı. Yüksek öğretimde müstesna kabiliyetlere müstesna imkânlar vermek elzemdir, ama, aksi takdirde, bir çocuğun, herkesin kabul edebileceği sistemleri kabulünden zarar görmesi için bir sebep yoktur.

Terbiyede başka bir modern temayül var. Bu da demokrasi ile ilgili ise de belki üzerinde biraz daha fazla münakaşa edilebilir. Bundan terbiyeyi bir süs olmaktan çıkarıp faydalı yapmak isteyen temayülü kasdediyorum. Süs için terbiyenin aristokrasi ile münasebetini Veblen «Zengin Sınıfın Teorisi» inde uzun uzadıya izah etmiştir. (Veblen, Theory of the Leisure Class, London; George Ailen and Unwin, Ltd.) fakat bizi bu münasebetin ancak terbiye cephesi alâkadar eder. Erkeklerin terbiyesinde, mesele «klâsik» terbiye ile «modern» terbiye arasındaki tartışmaya bağlıdır; kızların terbiyesinde ise «kibar hanımefendi» ideali ile hayatlarını kazanacak kızlar yetiştirmek arzusu arasındaki ihtilâfın bir kısmını teşkil eder. Fakat bütün terbiye sistemi, kadınlarla ilgili hallerde, cinslerin eşitliği için duyulan arzu yüzünden, çığırından çıkmıştır; kendiliğinden hiçbir suretle iyi olmadığı zaman bile, erkek çocuklara verilen terbiyeyi elde etmek için teşebbüsler yapılmıştır. Bu yüzden kadın terbiyeciler kızlara aynı sınıftan erkek çocuklara verilen aynı faydasız bilgiyi vermeyi gaye edinmişler ve annelik için yetiştirmenin kadın terbiyesinin bir kısmını teşkil etmesi gerektiği hususunda ileri sürülen fikirlere şiddetle mukavemet etmişlerdir. Bu birbirine zıt cereyanlar bahsetmekte olduğumuz temayülü bazı bakımlardan, kadınlarla ilgili olduğu hallerde, daha az muayyen yapıyor, fakat «kibar hanımefendi» idealinin zevale yüz tutmuş olması, b» temayülün en dikkate değer örneklerinden biridir. Meseleyi karıştırmamak için şimdilik yalnız erkeklerin terbiyesini ele alacağım.

Ayrı ayrı birçok münakaşalar, — ki bütün bunların içinden başka meseleler de çıkar — kısmen bizim şimdiki meselemize bağlıdır. Erkek çocuklara esas olarak klâsikler mi, yoksa esas olarak fen mi öğretilmelidir?

Birçok mülâhazalar arasında bir tanesi şudur ki klâsik terbiye süs mahiyetindedir, fen ise faydalıdır. O halde terbiye mümkün olduğu kadar çabuk bir sanat veya meslek için teknik öğretim mi olmalıdır?

Faydalı ile süs arasındaki münakaşanın lüzumu bariz olmakla beraber henüz kararlaşmış bir şey yoktur. Çocuklara doğru telâffuz etmek, hoşa gidecek tavırlar öğretmek lâzım mıdır?

Yoksa bunlar sadece aristokrasiden kalmış yadigârlar mıdır?

Sanatı takdir etmek sanatçıdan başkası için değerli midir?

İmlâ fonetik mi olmalıdır?

 Bütün bunlar ve daha birçok ihtilâflar kısmen faydalı ile süs arasındaki ihtilâfa has dille münakaşa edilmektedir.

Bununla beraber, ben bütün bu münakaşanın gerçeklere uymadığına inanıyorum. Terimlerin mâna sınırları belli olur olmaz münakaşa suya düşmektedir. Biz «faydalıyı» geniş, «süsü» dar mânada alacak olursak bir taraf kazanır; aksi mânaya alırsak diğer taraf kazanır. Kelimenin en geniş ve en doğru mânasiyle, bir faaliyet iyi neticeler verdiği zaman «faydalı» dır. Bu aeticeler sadece «faydalı» olmaktan daha başka bir mânada iyi olmalıdırlar, yoksa hakiki bir tarif yapmış olmıyız Faydalı faaliyetin faydalı neticeler veren faaliyet olduğunu söyleyemeyiz. «Faydalı» olanın esası şuradadır ki o sadece faydalı olmayan bir neticeye götürmeğe yarar. Basitçe «iyi» denilen son neticeye varmadan önce bazen uzun bir neticeler zincirine lüzum vardır. Sapan faydalıdır, çünkü toprağı sürmeğe yarar. Fakat toprağı sürmek başlı başına iyi bir şey değildir: o da sadece faydalıdır, çünkü tohumun ekilmesini mümkün kılar. Tohumun ekilmesi faydalıdır, çünkü buğday yetişmesine yarar, buğdayın yetişmesi faydalıdır, çünkü ekmek yapılır, ekmek faydalıdır, çünkü hayatın idamesine yarar. Fakat hayatın gerçek bir değeri olmalıdır: eğer hayat sırf başka bir hayata vasıta olarak faydalı olsaydı katiyen faydalı olmazdı. Hayat hal re şartlara göre iyi veya fena olabilir; bunun için, iyi yaşamanın vasıtası olduğu zaman, faydalı da olabilir. Birbiri ardı sıra gelen faydalılar zincirinin ötesine erişip, zinciri aşabileceğimiz bir aşkı bulmalıyız; aksi halde zincirin her hangi bir halkasında hakiki bir faydalılık yoktur. «Faydalı» bu şekilde tarif edildiği zaman, terbiyenin faydalı olması gerekip gerekmediği sorulamaz. Elbette faydalı olması gereklidir, çünkü terbiye ameliyesi kendiliğinden bir gaye değil, bir gaye için vasıtadır. Fakat terbiyede faydayı müdafaa edenlerin akıllarında olan bu değildir. Onlar istiyorlar ki terbiyenin neticesi faydalı olsun: kısaca ifade edersek, onlara göre tahsil görmüş bir adam makine yapmasını bilen adamdır. Makinelerin ne faydası olduğunu sorarsak cevap neticede aynı olacaktır: onlar vücudumuzun ihtiyaçları ve rahatı için gerekli yiyecek, giyecek, ev v. s. gibi şeyleri imale yararlar. Bu suretle anlarız ki faydayı müdafaa eden bir kimse, görüşü hakkında sualler sorulduğu mânada, yalnız fizik hazla ra gerçek değer veren kimsedir: onun için «faydalı», vücudunun ihtiyaç ve arzularını tatmin eden şeydir. Sahiden kasdedilen mâna bu ise, faydanın müdafii, eğer nihai bir felsefe ileri sürüyorsa, mutlaka hatâ etmektedir, fakat birçok kimselerin açlıktan öldüğü bir dünyada o politikacı olarak haklı olabilir, çünkü fizik ihtiyaçların giderilmesi o anda her şeyden âcil bir iş olabilir.

Bu münakaşanın diğer tarafını düşünürken de aynı şekilde bir teşrih lâzımdır. Öteki tarafa «süs» demek, elbette ki, faydayı müdafaa edene bir noktada hak vermek demektir, çünkü «süs» ün az çok önemsiz olduğu anlaşılmıştır. «Süs» kelimesi ananevi bir «gentleman» yahut «lady» anlamına tatbik edilirse tamamıyla haklıdır. On sekizinci asır «gentleman» i güzel bir şive ile konuşuyor, sözleri arasına gerekli yerlerde klâsiklerden iktibaslar karıştırıyor, modaya uygun giyiniyor, teşrifattan anlıyor, bir düellonun ne zaman şöhretini artıracağını biliyordu. «Zülfün Çalınması» [The R»pe of the Lock. Alexander Pope’an eseri, 1711 de yayımlanmıştı.] nda bir adam vardı ki:

«Amber enfiye kutusundan ve renkli bastonunun güzel hareketlerinden haklı olarak gurur duyuyordu».

Adamın terbiyesi onun için en dar mânasiyle bir «süs» olmuştu, devrimizde ise pek azımız onun marifetleri ile yetinecek kadar zenginiz. Eski mânada «süs» terbiyenin gayesi aristokratiktir: onun için bol paralı ve çalışmaya ihtiyacı olmayan bir sınıfın mevcut olması tarihte seyretmek büyük bir zevktir; onların hâtıratı ve villâları bize artık bizden sonra geleceklere temin etmediğimiz bir haz verir. Fakat onların mükemmellikleri, hakiki oldukları zaman bile, tam üstünlük değildiler, onlar inanılmıyacak kadar pahalı birer mahsuldüler: Hogarth’ın Gin Lane’i onlara ödenen fiyat hakkında bize pek canlı bir fikir verir. Bugün hiç kimse bu dar mânada «süs» terbiyeyi savunamaz.

Fakat asıl mesele bu değildir. Asıl mesele şudur: terbiyede zihni doğrudan doğruya pratik faydası olan bilgi ile soldurmayı mı gaye edineceğiz, yoksa öğrencilerimize, bizatihi iyi olan zihnî varlıklar mı vermeğe çalışacağız?

 Bir kademde on iki pus, bir yardada üç kadem olduğunu bilmek faydalıdır, ama bu bilginin başlı başına bir değeri yoktur; metre sisteminin kullanıldığı yerlerde yaşayanlar için gayet faydasızdır. Diğer taraftan, Hamlet’i takdir etmenin pratik hayatta büyük bir faydası olamaz, belki insan amcasını öldürmek falan isterse bir faydası dokunabilir ama tabiatiyle böyle bir ihtiyaç nadiren duyulur. Bununla beraber o insana mahrum kalmaktan büyük bir teessür duyacağı ve bizi bir bakıma daha mükemmel bir adam yapan zihnî bir varlık kazandırır. İşte faydanın terbiyenin yegâne gayesi olmadığını iddia eden adamın tercih ettiği bilgi bu ikinci çeşit bilgidir.

Faydayı gaye edinen terbiyenin müdafileri ile muhalifleri arasındaki münakaşada üç ayrı ana meselenin bulunduğu görülüyor.  İlkin aristoklarla demokratlar arasında münakaşa şekli var. Aristokratlar imtiyazlı sınıfa, boş vakitlerini kendilerine hoş gelen şekilde kullanmayı öğretmek lâzım geldiği fikrindedirler. Demokratların bu görüşe karşı fikirleri oldukça karışıktır: onlar aristokrata faydasız olanı öğretmek istemiyorlar, aynı zamanda elinin emeğiyle geçinenlerin terbiyelerinin de faydalı olana münhasır kalmasını doğru bulmuyorlar, işte bunun içi» «public school» [devlet okulu. 2. Ing. özel okul ] larda eski usul klâsik terbiyeye karşı demokratik bir muhalefet olduğu, işçilere de Lâtince ve Grekçe öğrenme imkânı verilmesi hakkında bir demokratik istek vardır. Bu vaziyet, nazari bakımdan aydınlık değilse bile, ameli olarak esas itibariyle doğrudur. Demokrat, cemiyeti, biri «faydalı», diğeri «süs» olmak üzere, iki kısma ayırmak istemez; bunun için şimdiye kadar sadece «süs» olan sınıflara sadece daha faydalı bilgi, şimdiye kadar sadece faydalı olan sınıflara daha hoş bilgi verecektir. Fakat demokrasi, kendiliğinden, bu unsurların ne nispetlerde karıştırılacağını tesbit etmemiştir

İkinci tartışma yalnız maddi şeyleri gaye edinenlerle zihnî hazlara değer verenler arasındadır. Bugün geçimi yolunda İngilizlerle Amerikalıların çoğu, bir sihirle Elizabeth devrine nakledilselerdi, kendilerinin modern dünyaya götürülmelerini isterlerdi Shakespeare’in, Raieigh’in, Sir Philip Sydney’in arkadaşlığı, güzel müzik, güzel mimari eserleri onlara banyo odalarının, çay ve kahvenin, otomobillerin, o devirde bilinmeyen diğer maddi konforların yokluğunu unutturamazdı. Bu gibi kimseler muhafazakâr geleneğin tesiri altında kaldıkları zamanlar müstesna, terbiyenin başlıca gayesi istihsal edilen malların miktar ve çeşidini artırmaktır sanıyorlar. Onlar terbiye programları içine tıp ve sağlık korumayı alabilirler, ama edebiyat yahut sanat yahut felsefe için bir heves duymazlar. Hiç şüphe yoktur ki bu gibi kimseler Rönesans’ta kurulan klâsik dersler sistemine hücum edenlerin büyük bir kısmını teşkil ediyorlar.

Bu görüşü zihnî şeylerin sırf maddi olanlardan daha değerli. olduğunu iddia etmekle karşılamanın haklı olacağını sanmıyorum. Bana kalırsa bu iddia doğrudur, fakat tam değildir. Çünkü maddi şeyler pek fazla değerli olmamak la beraber, maddi kötülükler o kadar fena olabilirler ki birçok zihnî meziyetlerden daha ağır basabilirler. Açlık, hastalık ve onların her zaman mevcut korkusu ileriyi görmek mümkün olduğu günden beri insanların büyük bir çoğunluğunun hayatları üzerine gölgesini atmıştır. Kuşların çoğu açlıktan ölürler, fakat yiyecek bol olduğu zaman sevinç içindedirler, çünkü geleceği hiç düşünmezler. Bir kıtlıktan sağ çıkmış olan köylüler daima onun hatıra ve korkusundan kurtulamazlar.

İnsanlar ölmektense biraz yiyecek mukabili her gün uzun saatler çalışmağa razıdırlar, fakat, hayvanlar, cezası ölüm bile olsa, ellerine imkân geçtiği zaman hazdan faydalanmayı tercih ederler. Bu yüzden çok kimseler hazdan büsbütün mahrum bir hayat sürmeğe katlanıyorlar, çünkü diğer bir şart altında hayat kısa sürecektir. Tarihte ilk defa olarak bugün, sanayi inkılâbı ve onun fer’î mahsulleri dolasıyla, herkesin mâkul derecede mesut olabilmesi mümkündür. Maddi fenalık, istersek, pek küçük nispetlere düşürülebilir. Teşkilât ve ilimle, dünyanın bütün nüfusunu, lüks olarak değil, fakat büyük ıztırapları önlemeye yetecek şekilde iaşe ve iskân etmek imkânı vardır. Hastalıkla savaşmak, ve müzmin rahatsızlıkları pek nadir hale getirmek mümkündür. Yiyecek tedariki hususunda elde edilen terakkileri aşan nüfus artışlarını önlemek de mümkün olurdu. İnsanlığın şuuraltı zihnini karartan, beraberinde zulüm, baskı ve harp getiren büyük korkular artık önemli olmayacak derecede azaltılabilirler. Bütün bunlar beşer hayatı için öyle değerlidirler ki onları tatbik mevkiine koymaya yarayacak terbiye şekline itiraz etmeğe cesaret edemeyiz. Böyle bir terbiyede tatbikî ilim başlıca unsur olmak zorundadır. Fizik, fizyoloji ve psikolojisiz yeni dünyayı kuramayız. Lâtince, Grekçe olmadan, Dante, Shakespeare olmadan, Bach ve Mozart olmadan kurabiliriz. Bu faydayı gaye sayan terbiyenin lehinde büyük bir sebeptir. Bunu kuvvetle ifade ettim, çünkü bu hususta kuvvetli kanaatlerim var. Bununla beraber meselenin diğer bir tarafı daha göze çarpıyor. Boş vakit ve sağlık kazanmamızın, kimse onları nasıl kullanacağını bilmezse, bize ne faydası olur?

 Fizik fenalığa karşı savaş, diğer her savaş gibi, insanları barış sanatlarına kabiliyetsiz hale koyacak şiddetle yapılmamalıdır. Nihaî «iyi» ye ait dünyada ne varsa fenalığa karşı mücadelede kaybolmasına müsaade edilmemelidir.

Bu beni münakaşamıza karışan üçüncü meseleye getiriyor. Yalnız faydasız bilginin kendiliğinden değerli olduğu doğru mudur?

 Kendiliğinden değerli bilginin faydasız olduğu doğru mudur?

 Ben gençliğimde zamanımın büyük bir kısmını Lâtince ve Grekçe öğrenmekle geçirdim. Şimdi bu zamanı hemen hemen tamamıyla heder olmuş sayıyorum. Klâsik bilgi daha sonraki hayatımda karşılaştığım her hangi bir meselede bana yardım etmedi. Klâsikleri öğrenenlerin yüzde 99 u gibi ben de hiçbir zaman onları zevk için okuyacak kadar iyi öğrenemedim. Meselâ, «supellex»in genitivi [mobilya , ev mobilyaları; iş için gerekli eşyaları, makale; ]gibi bazı şeyler öğrendim ki bütün hayatımda unutamadım. Bu bilginin bir yardada üç kadem bulunduğu hakkındaki bilgiden daha fazla gerçek değeri yoktur, ve bana buradaki misali vermekten başka bir faydası dokunmadı. Diğer yandan matematik ve fen hakkında öğrendiklerimin büyük bir faydası dokunmakla kalmadı, aynı zamanda gerçekten büyük değeri oldu; onlar bana düşünme ve muhakeme mevzuları verdiler, aldatıcı bir dünyada hakikatin mihek taşları oldular. Tabiatıyla, bu, kısmen şahsıma ait bir hususîliktir; fakat ben eminim ki klâsiklerden faydalanma kabiliyeti de modern insanlar arasında daha da nadir bir hususîliktir. Fransa ile Almanya’nın da değerli edebiyatları vardır: dilleri kolay öğrenilir ve pratik bakımdan pek faydalıdırlar. Bu yüzden Fransızca ile Almanca, Lâtince ve Grekçe karşısında bin defa daha kuvvetlidirler. Hemen pratik faydası olmayacak bilginin önemini küçümsemeksizin, zannederim, şunu isteyebiliriz: uzman yetiştirilmesini istisna edersek, böyle bilgiler meselâ gramer gibi teknik mevzular üzerinde pek fazla zaman ve gayret sarfını gerektirmeyecek şekillerde verilmelidir. Beşer bilgisinin toplamı ve beşer problemlerinin karışıklığı her gün daha ziyade artmaktadır; bunun için her nesil kendi terbiye usullerini, yeni olanlar için vakit bulunabilirse, yeniden gözden geçirmelidir. Uzlaşmalarla muvazeneyi muhafaza etmeliyiz. Terbiyede «hümanist» unsurlar kalmalı, fakat bunlar diğer unsurlara yer bırakacak şekilde basitleştirilmelidir, çünkü fennin mümkün kıldığı yeni dünya bu unsurlar olmadan asla yaratılamaz. Terbiyede «hümanist» unsurların faydalı unsurlardan daha az önemli olduğunu söylemek istemiyorum. Büyük edebiyat, cihan tarihi, müzik, resim, ve mimari hakkında bir şeyler bilmek, zihnin yaratıcılığı tamamıyla geliştirilmek isteniyorsa, elzemdir. Ancak zihnin yaratıcı melekesi vasıtasıyladır ki insanlar dünyanın ne olabileceğinden haberdar olabilirler; onsuz «ilerleme» mekanik ve önemsiz olur. Fakat fen de, zihnin yaratıcı melekesini kamçılayabilir. Ben çocukken astronomi ve jeoloji bu bakımdan bana, şaheserleri hiçbir alâka duymadan zorla okutturulan İngiliz, Fransız ve Alman edebiyatlarından daha müessir oldu. Bu şahsî bir meseledir: bir kız veya çocuk bir kaynaktan hız alır, başka biri başka bir kaynaktan. Teklif etmek istediğim şey şudur: bir konuya hâkim olmak için güç bir teknik elzem olduğu zaman, uzmanların yetiştirilmesinde müstesna, konunun faydalı olması daha iyidir. Renaissance devrinde yaşayan dillerin pek büyük edebiyatları yoktu, şimdi vardır. Grek geleneğinin değerinin çoğu Grekçe bilmeyenlere anlatılabilir; Lâtin geleneğine gelince, onun değeri zaten pek büyük değildir. Bunun için ben, büyük istidat sahibi olmayan çocuklar için, terbiyede «hümanist» unsuru büyük öğrenme güçlükleri arz etmeyen yollardan temin etmeğe taraftarım; terbiyenin zor kısmı, daha sonraki yıllarda, kaide olarak, matematik ve fenne münhasır kalmalıdır. Fakat her ne zaman kuvvetli bir temayül veya hususi bir kaabiliyet diğer yöne dönerse, onun için istisna yapmalıyız. Her şeyden önce dışına çıkılmayan sim sıkı kaidelerden sakınmalıyız.

Bu vakte kadar, ne çeşit bilgi verilmesi gerektiğini araştırdık. Şimdi kısmen öğretim metodlarıyla, kısmen ahlâk terbiyesi ve karakter terbiyesi ile ilgili bir takım meselelere geliyorum. Burada artık politika ile değil, psikoloji ve ahlâk ile ilgiliyiz. Psikoloji, son zamanlara kadar, sadece akademik bir mevzu idi. Pratik işlere pek az tatbik ediliyordu. Şimdi bunun hepsi değişti. Meselâ bugün, sınai psikoloji, klinik psikolojisi, terbiye psikolojisi var ki hepsi pratik bakımdan en büyük önemdedirler. Psikolojinin yakın gelecekte müesseselerimiz üzerindeki tesirinin süratle artmasını umar ve bekleyebiliriz. Terbiyede şimdiye kadar tesiri hem büyük, hem de faydalı olmuştur.

İlkin «disiplin» meselesini ele alalım. Eski disiplin fikri basitti. Bir çocuğa sevmediği bir şeyi yapması veya sevdiği bir şeyi yapmaması emrolunurdu. itaat etmezse bedenî cezaya çarpılır veya bazı hallerde, yalnız başına su ve ekmekten başka bir şey verilmeyerek hapsedilirdi. Meselâ, Fairchild ailesinde küçük Henry’ye nasıl Lâtince öğretildiğini anlatan sahifeleri okuyunuz. Kendisine bu dili öğrenmezse katiyen papaz olamayacağı söylenmişti, buna rağmen çocuk babasının arzu ettiği şekilde kitabına sarılmıyor, derslerine çalışmıyordu. Bunun üzerine tavan arasında bir odaya kapatılıp kendine yalnız ekmekle su verildi, kız kardeşleri ile konuşması yasak edildi. Onlara Henry’nin gözden düştüğü ve ona küsmeleri söylendi. Bununla beraber onlardan biri ona yiyecek götürdü. Uşak bunu haber verdiği için kızın başı da belâya girdi. Hapiste bir müddet kaldıktan sonra çocuk, bize söylendiğine göre, Lâtinceyi sevmeğe başladı ve ondan sonra hiç durmadan çalıştı. Bununla Çehov’un bir kedi yavrusuna fare yakalamayı öğretmeğe uğraşan amcası hakkındaki hikâyesini karşılaştıralım. Çehov’un amcası kedi yavrusunun bulunduğu odaya bir fare getirir, fakat yavrunun avcılık insiyakı henüz gelişmediği için fareye aldırış bile etmez. Bunun üzerine yavruyu döver. Ertesi gün aynı ameliye tekrar edilir, ertesi gün yine, daha ertesi gün yine dövülür. Nihayet profesör yavrunun beyinsiz ve öğrenmeye kabiliyetsiz olduğuna inanır. Büyüdüğü zaman bu kedi yavrusu diğer bakımlardan gayet normal olduğu halde bir fare gördü mü korkudan terler içinde kalır, kaçacak yer ararmış. Çehov «Kedi yavrusu gibi ben de amcamdan Lâtince öğrenmek şerefine nail oldum» diye sözlerini bitirmektedir. Bu iki hikâye eski disiplinle ona karşı modern isyanı gayet iyi belirtmektedir.

Fakat modern terbiyeci de disiplinsiz yapamaz, ama onu yeni usullerle temin eder. Bu mevzuda, yeni usulleri tetkik etmeyenler yanlış fikirlere saplanabilirler. Ben daima Madam Montessoti’nin disiplini ortadan kaldırdığını sanırdım ve bir oda dolusu çocuğu nasıl idare edebileceğine şaşardım. Usullerini anlattığı kitabını okuyunca, disiplinin okulda bâlâ önemli bir yer işgal ettiğini ve onu ortadan kaldırmağa teşebbüs edilmediğini gördüm. Üç yaşındaki oğlumu sabahları bir Montessori okuluna gönderdiğim zaman onun çok geçmeden daha disiplinli bir insan oluverdiğini ve okul nizamlarına severek itaat ettiğini gördüm. Fakat dışarıdan bir zorlama olduğu hakkında en küçük bir duygusu yoktu: nizamlara tıpkı bir oyunun kaideleri göziyle bakıyor, eğlenme vasıtası olarak riayet ediyordu. Eski kanaat şuydu: çocuklar katiyen öğrenmek istemezler, ancak korku ile öğrenmeğe zorlanabilirler. Bunun pedagojide beceriksizlikten ileri geldiği anlaşılmıştır. Öğrenilecek şeyleri — meselâ, okuma yazmayı — münasip merhalelere ayırmakla, her merhale orta zekâda bir çocuğa hoş gelecek şekle sokulabilir. Çocuklar istedikleri şeyleri yaparlarken ise, tabı atiyle, dış disipline hiç ihtiyaç yoktur. «Hiçbir çocuk diğer bir çocuğun işine karışmamalı» gibi birkaç basit kaide kolayca anlaşılır ve mâkul oldukları görülür, bu sebeple bunlara riayet ettirmekte hiçbir güçlük çekilmez. Bu suretle çocuk kısmen iyi itiyatların, kısmen sonunda kazançlı çıkacağı için, bazen ilk içtepiye (ilca) mukavemet etmenin faydalı olduğunu anlamaktan ibaret olan nefis disiplinini elde eder. Herkes bu nefis disiplinin daima oyunlarla kolayca elde edildiğini bilir, fakat bilgi elde etmenin aynı saikleri harekete getirerek yeter derecede alâkalı yapılabileceğini kimse bilmezdi. Buradaki pedagojik keşifleri yapmak için dehaya lüzum vardı, ama onları tatbik edecek öğretmenlerin dâhi olmalarına lüzum yoktur. Onlara yalnız iyi yetişme ve bir de pek nadir olmayan derecelerde sabır ve sempati lâzımdır. Esas fikir basittir: doğru disiplin, dışarıdan zorlamakla değil, arzu edilmeyen faaliyetlerden ziyade arzu edilen faaliyetlere kendiliğinden götüren zihin ihtiyatları demektir. Hayret veren şey bu fikri terbiyede tatbik için teknik usuller bulmakta gösterilen büyük başarıdır. Bunun için, Madame Monetessori övülmeye değer.

İnsanların esas itibariyle günah işlemeğe meyilli oldukları hakkındaki inancın zayıflaması terbiye metotlarındaki değişikliğe çok tesir etmiştir. Eski ve şimdi kaybolmaya yüz tutmuş kanaate göre biz Tanrının gazabına uğramaya mahkûm ve fenalıklarla dolu olarak dünyaya gelmişiz; iyi insanlar olabilmemiz için Tanrının sevgili kulları olmak zorundayız, bu da sık sık cezaya uğramakla hızlandırılır. Yenilerin çoğu bu teorinin babalarımızın ve büyük babalarımızın terbiyesine ne kadar tesir ettiğine güç inanırlar. Dean Stanley’nin yazdığı cDr. Arnold’un Hayatı»ndan iki parça onların yanıldığını gösterecektir. Stanley, Dr. Arnold’un en sevdiği talebesiydi. «Tom Brown’ın Okul Günleri» adlı romanda uslu çocuk Arthur onun portresidir. O elinizdeki bu kitabı yazanın kuzeni oluyordu ve çocukken ona Westminster kilisesini gezdirmişti. Dr. Arnold İngiltere’nin dikleri zaman Hindistan yerlilerini kamçılamaktan çekinmeyeceklerdir.

Diğer bir parça daha var ki «Victoria Devrinin Meşhur Adamları» adlı eserde Mr. Strachey tarafından kısmen iktibas edilmiş olmakla beraber, ben burada uygunluğu yüzünden, tekrar etmekten kendimi alamıyorum. Dr. Arnold bir tatil esnasında Como gölünün güzelliklerini seyrediyormuş. Bunların karşısında neler düşündüğünü karısına yazdığı bir mektupda şöyle anlatıyor:

«Etrafımdaki harikulade güzelliğe bakıp sonra da ahlakî fenalık hakkında düşünmek hemen hemen korkunç bir şey. Bana öyle geliyor ki sanki cennet ile cehennem, büyük bir uçurumla birbirinden ayrılacağı yerde, mutlak surette birbirinin sınırlarına değiyor ve gerçekten de her birimizden pek uzak değil. Keşke ben de ahlakî fenalık duygusu, dış güzelliklerden aldığım zevk kadar kuvvetli olsaydı! Çünkü ahlakî fenalığı derin bir şekilde duyuş, bize belki her şeyden fazla, Tanrı hakkında bizi kurtaracak bilgiyi verir! Ahlakî iyiliğe hayran olmak büyük bir şey değildir; ona hayran olduğumuz halde riayet etmeye biliriz; fakat kötülükten, içinde kötülük olanlardan değil, fakat onların içinde çöreklenmiş kötülükten, çok daha açık ve kesin şekilde kendi bilgimizle nefret edersek —işte bu Tanrı ve İsa’yı anlamak, Tanrının Ruhuyla ruhlarımızı ahenge getirmektir. Heyhat! bunu görüp söylemek ne kolay ama yapmak ve duymak ne kadar güç; bunlara kimin gücü yeter?

 Hiç kimsenin, ancak kendi gücünün yetmediğini duyan ve ıstırap çeken adamın. Tanrı sizleri takdis etsin, sevgili karıcığım ve çocuklarım.»

Bu fıtraten şefkatli adamın kendisini pişmanlık duymadan küçük çocukları kamçılıyabibilecek sadist bir hale zorla getirmesini ve bütün bunları da esası sevgi olan dine riayet kaygusuyle yapmasını görmek acıklı bir şeydir. Ferdin aldandığım görmek acıdır, ama onun «ahlakî kötülükten» nefret havası yaratmakla dünyanın başına belâ ettiği zalim nesilleri düşündüğümüz zaman iş fecidir. Unutmayalım ki «ahlakî kötülüğün» içinde çocukların itiyadî tembelliği de vardır. Doğru kimselerin «ahlakî kö tülüğü» haklı olarak cezalandırmak vehmiyle çıkardıkları harpler, yaptıkları işkenceler ve zulümler aklıma geldikçe tüylerim ürperiyor. Tanrıya şükürler olsun ki artık terbiyeciler küçük çocukları «şeytanın kolları» saymıyorlar. Yetişkinlere karşı harekette, bilhassa suçları cezalandırmada, bu fikir hâlâ hâkimdir; fakat çocuk odalarında ve okulda hemen hemen yok olmuştur.

Dr. Arnold’un düştüğü hatanın aksi bir hata var. Çok daha zararsız olmakla beraber yine de ilim bakımından bir hatadır. Bu da çocukların doğuştan iyi oldukları ve ancak büyüklerin kusurlarını görerek bozuldukları hakkındaki kanaattir. Bu görüş eskiden beri Rousseau’ya atfediliyor; ihtimal o soyut olarak buna inanıyordu, fakat Emile’i okuduğumuz zaman, sistemin yetiştireceği mükemmel kimse olmadan önce, öğrencinin ahlâk terbiyesi görmeye ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Gerçek şudur ki çocuklar doğuştan ne «iyi» ne de «kötü» dürler. Onlar yalnız refleksler (tepkiler) ve birkaç insiyakla doğarlar; bunlardan, muhitin tesiriyle itiyatlar teşekkül eder. Bu itiyatlar ya sağlam, ya marazi olabilirler. Hangisinin olacağı esas itibariyle anneler veya dadıların iz’anına bağlıdır, çünkü çocuk tabiatı, ilkte, hemen hemen inanılmayacak kadar istenilen şekli almağa müsaittir. Çocukların pek büyük bir kısmında iyi bir yurttaş olmak için gerekli ham madde, aynı zamanda bir canî olmak için de gerekli ham madde vardır. İlmî psikoloji gösteriyor ki hafta günlerinde dayak, pazar günlerinde vaiz, çocukları faziletli yapmak için ideal teknik değildir. Fakat bundan, böyle bir gaye için hiçbir teknik yoktur mânası çıkarılmamalıdır. Eski terbiyecilerin çocuklara işkence etmekten zevk aldıkları hususunda Samuel Butler’in ifade ettiği kanaate mukavemet güçtür; aksi halde faydasız ıstırap çektirmekte bu kadar uzun zaman ısrar edebildiklerini anlayamayız. Sıhhatli bir çocuğu mesut etmek güç değildir, çocukların çoğu zihin ve bedenlerine iyi bakıldığı takdirde sıhhatli olurlar. Çocuklukta saadet en iyi tip insan yaratmak için mutlaka lâzımdır. Dr. Arnold’un bir nevi «ahlakî kötülük» saydığı itiyat haline gelmiş tembellik, çocuğa terbiyenin kendisine bilmeğe değer bir şey öğrettiği hissettirilirse, ortadan kalkar. *

* İhtimal Dr. Arnold’un öğrencileri adenoid’den muztariptiler. Bu hastalık itiyadi olarak tembellik tevlit etmekle beraber hiçbir doktor bunun için kamçılamayı ilave olarak tavsiye etmez.

Fakat verilen bilgi kıymetsizse ve onu verenler de gaddar ve zalim görünürlerse çocuk elbette Çehov’un kedi yavrusu gibi hareket edecektir. Her çocukta bulunan öğrenmek hevesi ki bu onun yürüme ve konuşma için sarf ettiği cehdden de anlaşılır terbiyede muharrik kuvvet olmalıdır. Bu muharrik kuvvetin, dayağın yerine konması devrimizin en büyük ilerlemelerinden biridir.

Bu beni modern temayüllerin bu ilk gözden geçirilişinde göstermek istediğim son noktaya getiriyor — bebekliğe verilen daha büyük önemi kasdediyorum. Bu karakter terbiyesi hakkındaki fikirlerimizde husule gelen değişikliklerle sıkı sıkıya ilgilidir. Eski kanaate göre fazilet esas itibariyle iradeye bağlıdır: biz fena arzularla doluyuz ve bunları sırf irade melekesiyle kontrol ederiz. Anlaşıldığına göre fena arzuları köklerinden söküp atmak imkânsız sayılıyordu: yapabileceğimiz tek şey onları kontrol etmekti. Durum tıpkı cani ile polisin durumuna benziyordu. Hiç kimse canisiz bir cemiyetin mümkün olabileceğini sanmıyordu; yapılabilecek yegâne şeyin iyi bir polis kuvveti bulundurmak ve bu suretle halkın çoğunu korkutarak suç işlemelerini önlemekti, suç işleyen birkaç kişi de yakalanıp cezalacacaktı. Modern psikolojik kriminolojisi bu fikirle kanaat etmez; o suç işleme içtepisinin, çok hallerde, uygun bir terbiye ile, gelişmesine mâni olunabileceğine inanır. Cemiyet için doğru olan bu şey fert için de doğrudur. Çocuklar, bilhassa, büyükleri ve arkadaşları tarafından beğenilmek isterler; kaide olarak, onların iyi veya fena yönlerde, içinde bulundukları vaziyetlere göre, geliştirilebilecek içtepileri vardır. Üstelik, onlar yeni itiyatların teşekkülü kolay olan bir çağdadırlar; iyi itiyatlar ise fazilete büyük bir kısmını hemen hemen otomatik bir hale koyabilirler. Diğer taraftan, fena arzuları şahlanmış olarak bırakan ve tezahürlerini önlemek için yalnız irade kudretini kullanan eski tip faziletin, fena hareketleri gemlemek hususunda tatmin edici bir usul sağlamadığı görülmüştür. Fena arzular, tıpkı önü tıkanmış bir nehir gibi, iradenin gözetleyici gözünden kaçmış diğer bir çıkış yeri bulurlar. Delikanlılığında babasını öldürmeği tasarlamış olan bir kimse, sonradan çocuğuna dayak atmaktan zevk alır, ve bunu «ahlakî kötülüğü» cezalandırıyorum sanarak yapar. Zulmü haklı göstermeğe uğraşan teorilerin menşei hemen daima irade tarafından tabiî mecrasından çıkarılmış ve yer altına sürülmüş bir arzudur. Bu arzu en sonunda günahtan nefret veya buna benzer güzel bir şey gibi tanınmayacak bir kılıkla ortaya çıkar. Bunun için fena arzuların irade ile kontrolü, bazı defa lüzumlu olmakla beraber, bir fazilet tekniği olarak kifayetsizdir.

Bu düşünceler bizi psiko analiz sahasına getirir. Psiko analiz’in teferruatında pek çok şeyler var ki ben hayalî ve yeter delillerle desteklenmemiş buluyorum, Fakat umumi metod bana pek önemli, ve ahlâk terbiyesinde doğru usuller yaratılmasına elzem görünüyor. Birçok pisikoanalizcilerin ilk çocukluk çağına verdikleri önem bana mübalâğalı gözüküyor; bazan sanki karakter çocuk üç yaşına gelinceye kadar değişmeyecek şekilde tesbit edilirmiş gibi konuşuyorlar. Ben eminim ki bu doğru değildir. Fakat bu hatâ zararlı da değildir, çünkü ilk çocukluk pisikolojısi mazide ihmal edilmiştir; gerçekten moda olan zihniyeci metodlar bunun hemen hemen imkânsız yapıyordu. Meselâ uyku gibi bir meseleyi ele alalım. Bütün anneler çocuklarının uyumalarını isterler, çünkü hem çocuklarının sıhhatleri için iyidir, hem de anneler için kolaylıktır. Bunun için bir teknik bulmuşlardır: beşik sallarlar, ninniler söylerler. Bu tekniğin esas itibariyle yanlış olduğunu keşfetmek, meseleyi ilmi bakımdan inceleyen erkeklere düşmüştür, çünkü her hangi belirli bir günde başarı ile neticelenmekle beraber, bu teknik fena itiyatlar yaratır. Her çocuk kendi hakkında telâş, heyecan gösterilmesine bayılır, çünkü bu suretle kendi önemi hakkındaki anlayışı tatmin edilmiş olur. Eğer uyumamakla üzerine dikkati çektiğini sezerse, çok geçmeden bu usulü kabul edecektir. Netice hem sıhhate hem karaktere aynı derecede zararlıdır. Burada en önemli iş itiyat teşkilidir: zihinde beşiğin uyku ile birleştirilmesi lâzımdır. Bu tedai yeter şekilde sağlanırsa ve çocuk hasta değilse ve bir yeri ağrımıyorsa, uyanık yatmaz. Fakat bu tedai işinin başarılması epeyce disiplin gerektirir; sırf müsamaha ve tahammülle başarılamaz, çünkü bu, uyanık yatma ile zevkli tedailer yaratır. Buna benzer düşünceler diğer iyi veya kötü itiyatların teşkiline tatbik edilebilir. Bütün bu tetkikler henüz derinleşip olgunlaşmamıştır, fakat önemi şimdiden pek büyüktür ve daha da büyük olacaktır. Açıkça görülüyor ki karakter terbiyesi doğuştan başlamalıdır ve dadılarla cahil annelerin yaptıklarından çoğunun değişmesi lâzımdır. Yine açıkça anlaşılıyor ki kesin öğretime evvelce düşünüldüğünden çok daha erken başlanabilir, çünkü öğretim hoş bir hale getirilebilir ve çocuğun dikkatini yormaz. Bu iki bakımdan terbiye teorisi son yıllarda kökünden değişmiştir. Bu değişmenin faydalı tesirleri, ihtimal yıllar geçtikçe daha aşikâr olacaktır. Bunun için müteakip sahifelerde, ilk çocukluk çağında karakter terbiyesi üzerinde oldukça teferruatlı bir şekilde düşündükten sonra daha ileri yaşlarda verilecek öğretimi ele alacağız. Sh:7-33

TERBİYENİN GAYELERİ

Nasıl terbiye edeceğimizi düşünmeden önce, nasıl bir netice elde etmek istediğimizi açıkça bilmemiz lâzımdır. Dr. Arnold «alçak gönüllülük» istiyordu, Aristo’nun «yüksek ruhlu adanmada bu vasıf yoktur. Nietzsche’nin ideali Hıristiyanlığın ideali değildir. Ne de Kant’ınki: çünkü İsa herkesten sevgi isterken, Kant saiki sevgi olan hiçbir hareketin gerçekten iyi olamayacağını öğretir. İyi bir karakterin ne gibi unsurlardan ibaret olacağı üzerine anlaşan kimseler bile onların birbirine nisbetle önemleri hakkında farklı fikirlere sahib olabilirler. Biri cesareti, diğeri bilgiyi, diğer biri şefkati, bir başkası da doğruluğu önemli bulur. Bir adam, büyük Brutus gibi, devlete karşı vazifeyi aile sevgisinden daha üstün tutar; diğer bir kimse ise Konfuçyus gibi, aile sevgisini en başa alır. Bütün bu ayrılıklar terbiyede de farklar hasıl edecektir. En iyi saydığımız terbiye hakkında her hangi kesin bir kanaatimiz olmadan önce ne çeşit bir insan yetiştirmek istediğimiz hakkında bir fikrimiz olmalıdır.

Tabiî olarak, bir terbiyeci budala olur ve hedef tuttuğu neticelerden bambaşka neticelere varabilir. Uriah Heep * öksüzler okulunda verilen alçakgönüllülük derslerinin bir neticesiydi. Bu dersler gayelerinden tamamıyla farklı bir tesir yaratmışlardı.

* Uriah Heep, İngiliz romancısı Charles Dickens’in Davidi Copperfield adlı romanında tasvir ettiği riyakâr bir tiptir. 

Fakat esas itibarile en değerli terbiyeciler oldukça büyük başarı göstermişlerdir. Misal olarak Çin aydınlarını, modern Japonları, Jesuitleri, Dr. Arnold’u, ve Amerikan okullarının siyasetini idare eden kimseleri ele alalım. Bütün bunlar, kendi sahalarında, büyük başarılar elde etmişlerdir. Her birinin hedef tuttukları neticeler tamamıyla farklı oldukları halde esaslı neticeler elde edilmiştir. Terbiyenin göz önünde tutması gereken gayelerin neler oldukları hakkında kendimiz bir karara varmadan önce bu farklı sistemler üzerinde biraz durmak faydalı olabilir.

Ananevi Çin terbiyesi bazı bakımlardan Atina’nın en iyi günlerindeki terbiyeye pek benziyordu. Atinalı erkek çocuklara Homeros başından sonuna kadar ezberletiliyordu; Çinli erkek çocuklar da Konfuçyus klâsiklerini aynı şekilde öğreniyorlardı. Atinalılar tanrılara karşı dış âyinlerden ibaret ve serbest zihnî araştırmalara engel teşkil etmeyen bir nevi saygı öğretiyorlardı. Aynı şekilde, Çinlilere de cetlere  tapışla ilgili birtakım âyinler öğretiliyor, fakat onlar bu âyinlerde mündemiç görünen itikatlara inanmaya mecbur tutulmuyorlardı. Aydın bir yetişkinden ancak sakia ve zarif bir şüphecilik beklenirdi: her şey münakaşa edilebilir, fakat pek müsbet neticelere varmak biraz bayağılık sayılırdı. Fikirler yemekte hoş bir şekilde konuşulabilecek cinsten olmalı, fakat uğurlarında dövüşülecek cinsten olmamalıydı. Cariyle, Eflâtun için «Zionda pek rahat olan Atinalı bir centilmen» diyor. [Zion, eski Kudüs’de bir dağın adıdır. Burada. «Tanrılar arasında» demektir.]  Bu «zion’da pek rahat» olmak vasfı Çin hakimlerinde de görülür ve, umumi olarak, Hıristiyan medeniyetlerin yetiştirdiği hakimlerde bulunmaz. Yalnız meselâ Goethe gibi, Helenizm ruhunu benliğinde temsil etmiş olanlar bundan müstesnadır. Atinalılar gibi Çinliler de hayatın zevkini çıkarmak istiyorlardı ve onların zevk anlayışı ince bir güzellik hissiyle zarafet kazanmıştı..

Bununla beraber, iki medeniyet arasında, umumi konuşursak, Greklerin enerjik, Çinlilerin tembel olmalarından dolayı, büyük farklar vardı. Grekler enerjilerini sanat, ilim ve birbirlerini imhaya hasrettiler ve bunların hepsinde o zamana kadar görülmemiş başarılar elde ettiler. Politika ve yurtseverlikte Grekler enerjileri için pratik saha buldular: bir politikacı kovuldu mu sürgünlerden müteşekkil bir çetenin başına geçer, doğduğu şehre saldırırdı. Bir Çin memuru azledildiği zaman, dağlara çekilir, kır hayatının zevkleri üzerinde şiirler yazardı. Bu yüzden Grek medeniyeti kendi kendini yıktı, fakat Çin medeniyeti ancak dışarıdan yıkılabildi. Ama bu farklar yalnız terbiyeye atfedilemezler, çünkü Konfuçyanizm Japonyada hiçbir zaman Çin aydınlarının vasfı olan uyuşuk kültürlü şüpheciliği yaratmadı. Bir nevi Faubourg Saint Germain teşkil eden Kyoto asilzadelerini bundan müstesna tutmalıyız.

Çin terbiyesi istikrar ve sanat yarattı; terakki ve fen yaratamadı. Belki bu şüphecilikten ne bekleneceği hakkında bize bir fikir verebilir. Kuvvetli inançlar ya terakki, ya felâket tevlid ederler, fakat istikrar değil. İlim ananevi itikatlara hücüm ettiği zaman bile, kendine mahsus inançlara maliktir ve ebedî şüphecilik havasında güç gelişebilir. Modern icatların birleştirdiği kavgacı bir dünyada, millî varlığı muhafaza için enerjiye lüzum vardır. İlim ve fen olmadan demokrasi olamaz: Çin medeniyeti tahsil görmüş küçük bir azınlığa münhasır kalmıştı, Grek medeniyeti ise köleliğe dayanıyordu. Bu sebeplerden dolayı, Çin’in eski terbiyesi modern dünyaya uygun değildir ve bizzat Çinliler tarafından terk edilmiştir. Bazı bakımlardan Çin aydınlarına benzeyen kültürlü on sekizinci asır centilmenleri aynı sebeplerden dolayı ortadan kaybolmuşlardır.

Bugünkü Japonya bize bütün büyük devletlerarasında hâkim olan bir temayülü en açık şekilde gösteren bir örnektir —yani millî büyüklüğü terbiyenin en yüksek gayesi sayan temayülü. Japon terbiyesinin gayesi ferdin ihtiraslarını terbiye ederek devlete bağlı ve elde ettikleri bilgi ile ona faydalı yurttaşlar yetiştirmektir. Bu iki gayeye erişmek için gösterilen meharet ne kadar övülse azdır. Komodor Perry’nin filosu geldiği günden itibaren Japonlar kendilerini gayet güç koruyabilecek bir duruma düşmüşlerdi; başarıları usullerinin doğru olduğunu ispat eder, meğerki biz nefis müdafaasını fena bir şey sayalım. Fakat yalnız ümitsiz bir durum onların terbiye usullerini haklı gösterebilir, yakın bir tehlikenin tehdid etmediği bir millet için bu usul bir suç teşkil eder Üniversite profesörlerinin bile hakkında sual soramadığı Şinto dininde İncilin Tekvin babında olduğu kadar şüpheli tarih vardır; Japonya’daki teolojik istibdadın yanında Dayton muhakemesi solda sıfır kalır. Aynı şekilde bir ahlaki istibdat vardır: milliyet, Mikadoya ibadet, v.s. hakkında sual sorulamaz ve bu yüzden birçok bakımlardan ilerleme hemen hemen mümkün değildir. Bu çeşit dar çerçeveli bir sistemin büyük tehlikesi ilerlemenin yegâne usulü olarak ihtilâli teşvik etmesidir. Bu tehlike, yakın olmamakla beraber, gerçekten vardır ve sebep çok defa terbiye sistemidir. Bu suretle modern Japon ya da eski Çin’dekinin tam aksi bir kusur göze çarpıyor. Çin aydınları çok fazla şüpheci ve tembel oldukları halde, Japon terbiye sisteminin mahsulleri de aşırı derecede dogmatik ve enerjik olabilirler. Terbiye ne şüpheciliğe, ne de «dogma» ya sessizce muvafakat yaratmamalı. Onun yaratacağı şey bilginin bir dereceye kadar, güç olmakla beraber, elde edilebileceği; belirli bir zamanda bilgi sandığımız şeylerden çoğunun az çok yanlı; olabileceği; fakat yanlışların dikkat ve çalışma ile düzeltilebileceği hakkında bir inanıştır. İnanışlarımıza göre hareket ederken küçük bir hatanın felâket demek olacağı yerde pek ihtiyatlı olmalıyız; buna rağmen inanışlarımıza göre hareket etmeliyiz. Bu ruh haleti oldukça zordur: za’fa uğramamış bir duygu ile yüksek bir zihnî kültür ister. Güç olmakla beraber, imkânsız değildir; gerçekte bu İlmî mizaçtır. Bilgi, diğer iyi şeyler gibi, güç fakat imkânsız değildir. Dogmatist güçlüğü unutur, şüpheci imkânı inkâr eder. Her ikisi de yanılıyorlar ve hataları umumileşirse, sosyal bir felâket olur.

Jesuitlar, [cizvitler] tıpkı bugünkü Japonlar gibi, terbiyeyi bir müessesenin—yani Katolik Kilisesinin— gelişmesini temin için kullanmak hatasına düştüler. Onlar esas itibariyle öğrencinin kendi iyiliği ile ilgilenmediler, fakat onu Kilisenin iyiliği için bir alet yapmağa uğraştılar. Teolojilerini kabul edersek, onları tenkid edemeyiz: insanları cehennemden kurtarmak her hangi bir dünya işinden daha mühimdir ve ancak Katolik Kilisesi bunu başarabilir. Fakat bu «dogma» yı kabul etmeyenler Jesuit terbiyesi hakkında hükümlerini onun neticelerine göre vermelidirler. Bu neticeler, açık söylemek lâzım gelirse, bazen Uriah Heep kadar istenilmez nevidendirler: Voltaire, Jesuit usullerine göre yetişmişti. Fakat esas itibarile ve uzun müddet, istenilen neticeler elde edildi: Fransada reformasyoa’a karşı isyan ve Protestanlığın çökmesi esas itibarile Jesuitlerin gayretlerine affedilmelidir. Bu neticelere varmak için onlar sanatı hissi, düşünceyi sathi ve ahlâkı gevşek bir hale getirdiler; neticede, yaptıkları zararı ortadan kaldırmak için Fransız İhtilâline lüzum hâsıl oldu. Terbiyede suçları, talebelerine karşı sevgi ile değil fakat daha başka maksatlarla hareket etmelerinde idi.

Ingiliz «public» okullarında bugüne kadar devam eden Dr. Arnold’un sisteminde diğer bir kusur vardı: bu sistem aristokratikti. Gaye, yurtta veya imparatorluğun uzak yerlerinde, selâhiyet ve kudret mevkileri için insan yetiştirmekti. Bir aristokrasi, yaşıyacaksa, bazı faziletlere malik olmalıdır: bunlar okulda verilecekti. Yetiştirilen enerjik, stoik, bedenen sağlam, bazı değişmeyen inançları olan, yüksek bir doğruluk seviyesine ulaşmış ve dünyada önemli bir vazifesi olduğuna inanmış olacaktı. Şaşılacak derecede, bu neticeler elde edildi. Zekâ bunlara feda edildi, çünkü zekâ şüphe doğurabilirdi. Merhamet duyguları feda edildi, çünkü «aşağı» kavimleri yahut sınıfları idarede zararlı olabilirdi. Şefkat sertlik hatırı için, muhayyile metinlik hatırı için feda edildi. Değişmeyen bir dünyada, netice İspartalıların meziyet ve kusurlarını haiz daimi bir aristokrasi olabilirdi. Fakat aristokrasinin modası geçmiştir, bugün tâbi halklar en akıllı ve en faziletli hükümdarlara bile boyun eğiniyorlar. Hükümdarlar zulme sürükleniyor, zulümde daha büyük isyanlara yol açıyor. Modern dünyanın muğlâk ve karışık oluşu her gün daha fazla zekâya ihtiyaç duyurmaktadır ve Dr. Arnold zekâyı «fazilete» feda etmiştir. Waterloo savaşı Eton kolejinin oyun sahalarında kazanılmış olabilir, ama Britanya İmparatorluğu o sahalarda kaybedilmektedir. Modern dünyanın daha fazla muhayyile kudreti, daha fazla zihin inceliği olan, bulldog cesaretine daha az, fakat teknik bilgiye daha ziyade inanı olan başka bir tipe ihtiyacı vardır, istikbalin idare âmiri hür yurttaşların hizmetkârı olmalıdır, hayran tebaasının hayırhah bir hükümdarı değil. İngiliz yüksek terbiyesi içine iyice yerleşmiş olan aristokratik anane onun felâketine sebeb olacaktır. İhtimal bu anane tedricen ortadan kaldırılabilir; belki de eski terbiye müesseseleri kendilerini yeni şartlara uyduramayacaklardır. Bunun hakkında bir fikir ileri sürmeğe cesaret edemem.

Amerikan okulları şimdiye kadar büyük ölçüde girişilmeyen bir işi muvaffakiyetle başarmışlardır: birbirinden farklı birçok insanları mütecanis bir millet haline getirmek işini. Bu o kadar büyük bir iktidarla yapılıyor ve öyle faydalı bir iştir ki neticede bunu başaranları dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği kadar övmeliyiz. Ama Amerika Japonya gibi, özel bir durumdadır, özel hallerin haklı gösterdiği şey her yerde re her zaman ardından koşulacak bir ideal olamaz. Amerika’nın bazı üstünlükleri ve bazı güçlükleri vardı. Üstünlükleri şunlardır: daha yüksek bir refah seviyesi; harpte yenilmek tehlikesinden korkusuzluk; Orta Çağdan kalma serbest harekete engeller koyan ananelerin nisbeten az oluşu. Göçmenler Amerika’da genel olarak yaygın bir demokrasi duygusu ile gelişmiş bir sanayi tekniği buldular. Sanırım ki bunlar onların Amerika’ya kendi doğdukları memleketlerden ziyade hayran olmalarının başlıca iki sebebidir. Fakat, kaide olarak, asıl göçmenler iki taraflı bir yurtseverlik muhafaza ediyorlar; Avrupa harplerinde esas itibariyle ait oldukları milletin tarafını hararetle tutmaya devam ediyorlar. Çocukları ise, aksine, babalarının geldiği memlekete karşı her türlü bağlılığı kaybederek sadece Amerikalı oluyorlar. Anne babanın takındığı tavır Amerika’nın umumi meziyetlerine atfedilebilir; çocuklarınki ise pek büyük bir kısmı itibarile okuldaki terbiye ile tâyin edilir. Bizi ilgilendiren yalnız okulun yaptığı tesirdir.

Okul, Amerikanın gerçek meziyetlerine güvenebildiği takdirde, Amerikan yurtseverliği öğretilmesini, yanlış ölçüler verildiği fikriyle birleştirmeğe lüzum yoktur. Fakat eski dünyanın yenidünyaya üstün olduğu hallerde gerçek mükemmelliklere karşı bir istihkar öğretmek gerekli olur. Batı Avrupa’da fikir hayatı seviyesi, Doğu Avrupa’da sanat seviyesi, genel olarak, Amerika’dan daha yüksektir. İspanya ve Portekiz hariç, bütün batı Avrupa’da dine dair bâtıl idkadlar Amerika’dan daha azdır. Hemen bütün Avrupa memleketlerinde fert, Amerika’da olduğundan daha az sürü tahakkümüne tâbidir: onun siyasi hürriyeti az olduğu yerlerde bile iç hürriyeti daha büyüktür. Bu bakımlardan, Amerikan okulları zararlıdırlar. Diğer bütün şeyleri atarak yalnız Amerikan yurtseverliği öğretmek esas itibarile zararlıdır. Zarar, Japonlar ve Jesuitlerde [cizvitler] olduğu gibi, öğrencileri kendiliklerinden bir gaye değil, bir gayeye vasıta saymaktan ileri gelmektedir. Öğretmen çocuklarını devletinden veya dininden daha çok sevmelidir; yoksa o ideal bir öğretmen olamaz.

«Öğrenciler birer vasıta değil, birer gaye sayılmalı» dediğim vakit belki bana «nihayet herkes bir vasıta olarak gaye olmaktan daha önemlidir» diye cevap verenler bulunabilir. Bir gaye olarak bir insan ne ise ölünce yok olur, vasıta olarak ne istihsal ettiyse ebediyete kadar yaşar. Bunu inkâr edemeyiz, fakat ondan çıkarılan neticeleri inkâr edebiliriz. Bir insanın vasıta olarak önemi fenalık veya iyilik için olabilir; insan hareketlerinin uzak tesirleri o kadar belirsizdir ki akıllı bir adam onları hesaplarına katmamaya meyleder. Umumi olarak, iyi kimselerin iyi tesirleri, fena kimselerin fena tesirleri olur: Bu, tabiî, değişmez bir tabiat kanunu değildir. Fena bir adam bir müstebidi öldürebilir, çünkü müstebit onun işlediği cinayetleri cezalandırmak isteyebilir; kendisi ve hareketi fena olmakla beraber, hareketinin tesirleri iyi olabilir. Bununla beraber, umumi bir kaide olarak diyebiliriz ki gerçekten iyi kadın ve erkeklerden ibaret bir topluluk, cahil ve fena kimselerden katışık bir topluluktan daha iyi tesirler yapar. Bu gibi düşüncelerden başka, çocuklar ve gençler insiyaki olarak kendilerinin hakikaten iyiliğini isteyenlere onları sırf bazı plânlar için hammadde sayanlar arasındaki farkı anlarlar. Öğretmende sevgi olmazsa ne karakter, ne de zekâ iyi ve serbestçe gelişemez ve bu çeşit sevgi esas itibariyle çocuğu bir gaye saymakla duyulur. Hepimizde kendilerimiz hakkında bu duygu vardır: kendilerimiz için iyi şeyler isteriz, ama ilkin bunları elde etmekle büyük bir maksadın hasıl olacağına ispat ve delil istemeksizin. Tabiî olarak her şefkatli ana-baba çocukları için aynı şeyi hisseder. Ana-baba çocuklarının büyümesini, kuvvetli ve sıhhatli olmasını, okulda başarı göstermesini v. s., tıpkı kendileri için birtakım şeyler istedikleri gibi isterler; böyle meseleler hakkında zahmete katlanmak hiçbir feragati, cehdi ve hiçbir soyut adalet prensipini istilzam ettirmez. Bu ana babalık insiyakı daima yalnız insanın kendi çocuklarına münhasır değildir. Yayılmış şekliyle, küçük kız ve erkek çocuklara iyi bir öğretmen olacak herhangi bir kimsede bulunabilir. Öğrenciler yaşlandıkça o önemini yavaş yavaş kaybeder. Fakat yalnız buna malik olanlara terbiye plân çizdirilebilir. Boş sebeplerle öldürecek veya öldürülecek insanlar yetiştirmeyi erkek terbiyesinin gayelerinden biri sayanlar açıkça, yayılmış şekliyle, ana baba duygusu olmayanlardır; buna rağmen Danimarka ve Çin müstesna, onlar bütün medeni memleketlerde terbiyeyi kontrol etmektedirler.

Fakat terbiyecinin çocukları sevmesi kâfi değildir; onun insan fazileti hakkında doğru bir anlayışı olması da lâzımdır. Kediler yavrularına fare tutmayı ve onlarla oynamayı öğretirler; militaristler de aynı şeyi insan yavrularıyla yapıyorlar. Kedi yavrusunu sever, ama fareyi sevmez; militarist kendi oğlunu sevebilir, ama memleketin düşmanlarının oğullarını sevmez. Bütün insanlığı sevenler bile iyi bir hayat hakkında doğru fikirleri olmadıkları için hataya düşebilirler. Bunun için, iyice ilerlemeden önce, erkek ve kadında fazilet saydığım şeyler hakkında bir fikir vermeğe çalışacağım, ve bunda tatbik edilebilir veya edilemez olduğunu, yahut ne gibi terbiye metodları ile meydana getirilebileceğini hesaba katmayacağım. Terbiyenin teferruatını düşündüğümüz zaman böyle bir manzara bize sonradan faydalı olacaktır; gitmek istediğimiz yönü bilmiş olacağız.

İlkin iki şeyi ayırt etmeliyiz: bazı vasıflar insanlığın bir kısmı için arzuya değer, bazıları umum için istenir. Sanatkârlar isteriz, fakat aynı zamanda fen adamlarına da ihtiyacımız vardır.

Büyük idareciler isteriz, fakat aynı zamanda saban sürenler, değirmenciler ve ekmekçilere de ihtiyacımız vardır. Herhangi bir sahada büyük bir adam yaratan vasıflar çok defa umuma şamil olsalar arzuya değmeyecek cinstendirler. Shelley bir şairin günlük işini şu sözlerle tasvir ediyor:

Şafaktan karanlığa kadar

Göle akseden güneşin aydınlattığı

Sarmaşık çiçeklerindeki sarı arıları seyreder

Onların ne olduğunu ne düşünür ne de görür.

Bu itiyatlar bir şairde övülmeğe değer, fakat meselâ, bir posta müvezziinde hiç de öyle değildir. Bunun için terbiyeyi herkese bir şair mizacı verecek şekilde ayarlayamayız. Fakat bazı vasıflar umumi olarak arzuya şayandır, ve işte ben bu safhada yalnız bunları ele alacağım.

Ben kadın ve erkek meziyetleri arasında hiçbir fark gözetmeyeceğim. Bebeklere bakmak zorunda olan bir kadın için biraz meslek terbiyesi arzu edilir, fakat bu çeşit fark bir çiftçi ile bir değirmenci arasındaki fark gibidir. Hiçbir derecede esaslı değildir ve bizim şimdiki durumumuzda düşünmeğe değmez.

Ben ideal bir karakterin temelini teşkil ettiğini sandığım dört vasfı alacağım:

hayatiyet, cesaret, hassaslık ve zekâ.

Bu listenin tam olduğunu söylemek istemem, fakat bizi oldukça ileriye götürür sanırım. Üstelik, ben şuna kuvvetle inanıyorum ki gençler beden, heyecan ve zihin bakımlarından doğru bir ihtimam görürlerse, bu vasıfların hepsi pek yaygın bir hale getirilebilir. Bunların herbirini sıra ile ele alacağım.

Hayatiyet zihnî bir vasıf olmaktan ziyade fizyolojik bir vasıftır; sıhhatleri mükemmel olan kimselerde daima mevcut olduğu sanılır, fakat yaş ilerledikçe azalmaya yüz tutar. Mevcut olduğu kimselerde, herhangi belirli hoş bir halden tamamile ayrı, canlı olmaktan duyulan bir haz vardır. Hazların derecesini yükseltir, acıları azaltır. Hâdiselere karşı alâka duymayı kolaylaştırır ve bu suretle aklî selâmet için lâzım olan afakîliği teşvik eder. İnsanlarda gördükleri ve işittikleri ile veya kendi derileri dışında bir şeyle ilgilenmeyerek, sırf kendileriyle meşgul olmaya karşı bir meyil vardır. Bu kendileri için büyük bir talihsizliktir, çünkü en iyi şeklinde can sıkıntısı, en kötü şeklinde melânkoli yaratır; pek müstesna haller bir yana bırakılırsa, o aynı zamanda faydalı olabilmeğe engel olur. Hayatiyet dış dünya ile alâkayı artırır; çalışma kudretini de ziyadeleştirir. Üstelik, hasede karşı bir koruyucudur, çünkü insanın kendi hayatını hoşça yaşanılır bir hale getirir. Haset, insana hayati zehir eden büyük kaynaklardan biri olduğu için, bu hayatiyetin pek önemli meziyetidir. Birçok fena vasıflar tabiîdir ki hayatiyetle beraber gider. .Meselâ sıhhatli bir kaplanın vasıfları. Ve en iyi vasıfların çoğu da onun yokluğu ile uzlaşılabilir: meselâ Newton ve Locke’ta pek az hayatiyet vardı. Bununla beraber bu adamların her ikisinde de asabîlikler ve hasetler vardı ki daha iyi bir sıhhat onları bunlardan kurtarabilirdi. İhtimal Newton’un İngiliz matematiğini yüz yıldan fazla bir müddet kötürümleştiren Leibniz ile bütün tartışması, eğer Newton gürbüz ve alelâde zevklerden faydalanmağa muktedir olsaydı, hiç ortaya çıkmazdı. Bunun için kusurlarına rağmen, ben hayatiyeti bütün insanların sahip olması gerekli vasıflar arasında sayıyorum.

Listemizde ikinci gelen vasfın, yani cesaretin, birçok şekilleri vardır, ve hepsi de karmaşıktır. Korkunun mevcut olmayışı başka bir şeydir, korkuyu kontrol etmek kudreti başka bir şey. Korkunun mevcut olmayışı da, mâkul olduğu zaman başka bir şey, mâkul olmadığı zaman başka bir şeydir. Vehmin olmayışı açıkça iyidir: korkuyu kontrol etme kudreti de öyle. Ama mâkul korkunun yokluğu tartışılabilecek bir meseledir. Fakat bu meseleyi cesaretin diğer şekilleri hakkında birkaç şey söyledikten sonra ele alacağım.

Mâkul olmayan korku birçok kimselerin insiyaki heyecan hayatında olağanüstü büyük bir rol oynar. Patolojik şekillerde, meselâ zulüm manisi, üzüntü kompleksi, v. s. gibi hallerde, deli doktorları tarafından tedavi olunur. Fakat hafif şekillerinde akıllı sayılanlar arasında yaygındır. Etrafta tehlikeler olduğuna dair umumi bir duygu, daha doğru bir tabirle «endişe» olabilir, yahut da fare veya örümcek gibi tehlikeli olmayan şeylerden hususi bir korku olabilir { Çocuklukta korku ve endişe hakkında bk,, meselâ William Stern, İlk Çocukluk Psikolojisi, Bölüm XXXV.}. Eskiden birçok korkuların insiyaki olduğu sanılırdı, fakat şimdi birçok araştırıcılar bundan şüphe ediyorlar. Görünüşe göre birkaç insiyaki korku vardır.  meselâ, büyük gürültülerden korku gibi fakat bunların çoğu ya tecrübeden yahut telkinden ileri geliyor. Meselâ karanlıktan korku tamamıyla telkinden ileri geliyor gibi görünüyor. Belkemikliler, birçoklarına göre, genel olarak tabii düşmanlarına karşı insiyakı bir korku duymazlar, fakat bu heyecan onlara büyüklerden geçer. İnsanlar onları ellerinde yetiştirdikleri zaman, o çeşit hayvanlar arasında umumiyetle görülen korkunun olmadığı görülür. Fakat korku son derecede bulaşıcıdır: çocuklar onu büyüklerden alırlar, hattâ büyükler onu gösterdiklerinden haberdar olmasalar bile. Anne ve dadılardaki korkaklık telkin yoluyla pek çabuk çocuklar tarafından taklidedilir. Şimdiye kadar erkekler kadınların mâkul olmayan korkularla dolu olmasından hoşlandılar, çünkü bu erkeklere, hakiki bir tehlikeye düşmeksizin, koruyucu görünmek fırsatını veriyordu. Fakat bu adamların oğulları annelerini taklid ederek birer korkak oldular, bu çocuklar eğer babaları annelerini hor görmek istememiş olsaydılar, hiçbir zaman kaybetmeyecekleri cesareti sonradan yeniden kazanmağa çalışmak zorunda kalmayacaklardı. Kadının aşağı bir varlık sayılması hesapsız zararlara sebeb olmuştur; bu korku meselesi ancak rastgele alınmış bir tek misaldir.

Ben burada korku ve endişenin asgari hadde indirilmesi yollarını arıyor değilim; bu meseleyi daha sonra ele alacağım. Bununla beraber bu safhada ortaya çıkan bir mesele var: korkuya karşı baskı ile mukabele etmekle yetinelim mi, yoksa daha cezri bir çare mi bulalım?

 Geleneğe bakarsak, aristokrasiler korku göstermeyecek şekilde yetiştirilmişler, tâbi milletler, sınıflar ve cinsler korkak kalmaya teşvik edilmişlerdir. Cesaretin mihengi kabaca «behaviouristic» olmuştur: bir adam savaşta kaçmamalı; «erkekçe spor» larda mahir olmalı; yangınlarda, deniz kazalarında, zelzelelerde, v. s. soğukkanlılığını muhafaza etmeli. Doğru olan şeyi yapmakla kalmamalı, aynı zamanda benzi solmamalı, yahut titrememeli, yahut soluğu kesil memeli, yahut herhangi diğer kolayca göze çarpan korku alâmetleri göstermemeli .Bütün bunları ben son derece önemli sayıyorum. Bütün milletlerin, bütün sınıfların ve bütün kadın ve erkeklerin cesaretli yetiştirildiğini görmek isterim. Fakat kabul edilen metod baskı olursa, o bu usul ile genel olarak ilgili fenalıkları gerektirir. Utanma ve ayıp daima cesaret görünüşü hasıl etmek hususunda kudretli silâhlar olmuşlardır. Fakat bunlar gerçekte ancak korkular arasında bir çarpışmaya sebep olurlar ki bunda halk efkârının vereceği hükme karşı duyulan korkunun daha kuvvetli olması temenni olunur. «Seni bir şey korkuttuğu zamandan gayri zamanlarda hep doğru söyle», çocukluğumda bana bu vecize öğretildi. Korku yalnız harekette değil, duyguda; yalnız şuurlu duyguda değil, fakat şuur  altında da yenilmelidir. Korkuyu yalnız haricen yenmek aristokratları tatmin ediyor, fakat bu, ilcayı şuur altında bırakır ve korkudan olduğu sezilemeyen fena, eğri büğrü tepkilere sebep olur. Ben harpte «mermi şok» unu düşünmüyorum, onun korku ile münasebeti aşikârdır. Ben daha ziyade hâkim sınıfların üstünlüklerini idame için kullandıkları bütün baskı ve zulüm sistemini düşünüyorum. Son zamanlarda Şanghayda bir İngiliz subayı birkaç silâhsız Çin öğrencisinin haber verilmeden arkadan kurşunla öldürülmesini emretttiği zaman, açıkça kendisi de askerden kaçan her hangi bir asker gibi korkuyla hareket ediyordu. Fakat askeri aristokrasiler bu gibi hareketleri psikolojik kaynaklarına irca edecek kadar zeki değildirler; bunları azim ve hakiki cesaret göstermek telakki ederler.

Psikoloji ve fizyoloji bakımından korku ve şiddetli öfke birbirine çok benzer heyecanlardır, şiddetli öfke duyan kimse en yüksek neviden cesareti olan biri değildir. Zenci ayaklanmalarını, komünist isyanlarını ve diğer aristokrasiye karşı tehditleri bastırmakta hemen her zaman gösterilen gaddarlık, korkaklığın bir neticesidir ve bu kusurun diğer daha açık şekillerine karşı gösterilen istihkara lâyıktır. Ben alelâde kadın ye erkeklerin korkusuz yaşayabilecek tarzda terbiye edilmelerinin mümkün olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar yalnız birkaç kahraman ve aziz böyle bir hayat sürmeğe muvaffak oldular; fakat onların yaptığını, yol gösterilecek olursa, başkaları da yapabilir.

Baskıya dayanmayan cesarette birkaç âmil birleşmiş olmalıdır. En önemsizinden başlarsak, sıhhat ve hayatiyet, elzem olmamakla beraber, pek faydalıdırlar. Tehlikeli durumlarda tâlim ve meharet çok arzuya değer. Fakat şu ve bu bakımdan cesareti değil, fakat evrensel cesareti düşünmeğe başladığımız zaman, daha esaslı bir şey istenir, istenen şey izzeti nefis duygusuyla birlikte hayata gayrişahsi bir bakıştır. İzzeti nefisle işe başlayalım. Bazı kimseler içlerinden yaşarlar, bazıları ise ancak komşuları tarafından düşünülen ve söylenilenlerin aynasıdırlar. İkinci çeşit insanlar hiçbir zaman hakiki cesarete sahib olamazlar: onlar hayranlık isterler ve bunu kaybetmekten son derece korkarlar. Eskiden arzuya değer sayılan «alçakgönüllülük», bu aynı kusurun tam aksini hasıl etmek için bir vasıtaydı.

«Alçakgönüllülük» izzeti nefsi öldürüyor, fakat başkalarının saygısına karşı arzuyu öldürmüyordu, o sırf itibari olarak nefsi alçaltmayı, itibar kazanmak için bir vasıta yapıyordu. Bu suretle o riyakârlığa ve insiyakın yanlış yollara sapmasına sebeb oluyordu. Çocuklara düşünmeden itaat öğretiliyordu, onlar da büyüdükleri zaman aynı şeyi başkalarından istiyorlardı. Söylendiğine göre yalnız itaat etmesini öğrenmiş olanlar kumanda etmesini bilirlerdi. Ben şunu teklif ediyorum: kimse itaat etmeyi öğrenmemeli, kimse de emir vermeğe kalkışmamalı. Bundan elbette elbirliğiyle yapılması gereken işlerde önderler olmaması lâzım geldiğini söylemek istemiyorum; fakat onların otoritesi tıpkı bir futbol takımındaki kaptanın otoritesi gibi olmalıdır: müşterek bir gayeyi elde etmek için ona gönül rizasiyle tahammül edilmelidir. Gayelerimiz, dış otoritenin neticesi değil, kendimizin olmalı ve gayelerimiz hiçbir zaman zorla başkalarına kabul ettirilmemelidir. «Kimse emir vermemeli, kimse de itaat etmemeli», dediğim zaman ben bunu anlıyorum.

En yüksek cesaret için bir şey daha gerekir ki ben buna demin «hayata gayrişahsi bir bakış» demiştim. Bütün ümitleri ve korkuları kendi nefsi üzerine toplanmış bir kimse ölüme soğukkanlılıkla bakamaz, çünkü onun bütün heyecan dünyasını yokeder. Yine, burada, bizi kolay ve değersiz baskı usulüne sevkeden bir gelenekle karşılaşıyoruz: velî veya aziz nefis feragatini öğrenmeli, vücuduna eziyet etmeli ve insiyakı hazlardan vaz geçmeli. Bu yapılabilir, ama neticeleri fenadır. Kendisi hazlardan feragat etmiş olan aziz veya velî başkalarının da onları terk etmelerini ister. Bu da kolaydır. Haset şuuraltında kalmakta devam eder ve onu ıztırabın asalet verdiği, bunun için de diğerlerine haklı olarak çektirilebileceği fikrine saptırır. Bu yüzden kıymetler tam manasıyla ters bir şekil alır: iyi olan kötü, kötü olan iyi sanılır. Bütün zararın kaynağı şudur ki iyi yaşama, tabii arzuları ve insiyakları genişletip geliştirmekle değil, menfi bir emre itaatte aranıyor. Beşer tabiatinde bazı şeyler vardır ki bizi hiç bir cehd sarf etmeksizin Nefsimizin ötesine götürür. Bunların en çok görüleni sevgidir, daha özeli ana baba sevgisidir, bazı kimselerde bu bütün insanları kavrayacak kadar genel bir şekil alabilir. Bir diğeri de bilgidir. Galile’nin bilhassa iyiliksever bir adam olduğunu düşünmek için bir sebep yoktur, bununla beraber o ölümü ile yok olmayan bir gaye için yaşadı.

Diğer bir tanesi de sanattır. Fakat gerçekte insanın kendi varlığı dışında her hangi bir şeye karşı duyduğu her alâka onun hayatını o derece gayri şahsi yapar. Bu sebepten, paradoksal görünmekle beraber, geniş ve canlı alâkaları olan bir kimse, hayatı terk etmekte, alâkaları kendi hastalıkları ile sınırlanmış olan zavallı bir evhamlıdan daha az güçlük çeker. Bundan dolayı en mükemmel cesaret, benliğinin, dünyanın ancak küçük bir parçası olduğunu duyan ve bunu kendini hakir görerek değil, fakat kendinden olmayana çok değer vererek hisseden, alâkaları çok olan bir kimsede bulunur. Bu, insiyakın serbest ve zekânın faal olmadığı kimselerde olamaz. İkisinin birleşmesinden gerek zevk düşkünlerinin, gerekse zâhitlerin bilmediği bir görüş genişliği hasıl olur; böyle bir görüş sahibine ölüm ehemmiyetsiz görünür. Böyle bir cesaret müsbet ve insiyakidir, menfi ve zecrî değildir. İşte bu müsbet mânadaki cesareti ben mükemmel bir karakterin başlıca unsurlarından biri sayıyorum.

Listemizdeki üçüncü vasıf hassaslık, bir bakıma alelâde cesareti tashih edici bir mahiyet taşır. Tehlikeleri anlayamayan bir kimse için cesaretli hareket daha kolaydır, fakat böyle bir cesaret çok defa budalalık olabilir. Bilgisizlik ve unutkanlığa dayanan her hangi bir hareket tarzını biz tatmin edici saymayız: mümkün olan en tam bilgi ve düşünme arzuya değer olanın en esaslı kısmıdır. Bununla beraber, bilme ve anlama cephesi zekâ başlığı altında gelir, benim kullandığım mânada hassaslık heyecanlara aittir. Sırf nazari bir tarif şu olurdu ki bir şahıs, birçok münebbihler onda heyecanlar hasıl ettiği zaman, heyecanlı ve duyguludur; fakat böyle geniş bir şekilde anlaşıldığı vakit bu vasıf mutlaka iyi bir vasıf değildir. Eğer hassaslık iyi olacaksa, heyecan tepkisi bir bakıma ona uygun olmalıdır: istenilen şey sırf şiddet değildir. Benim anlatmak istediğim vasıf, birçok şeylerden ve doğru şeylerden zevk veya aksini duymaktır. Doğru şeylerin ne olduğunu izaha çalışacağım. Aşağı yukarı beş yaşındaki çocukların attıkları ilk adım, yiyecek ve sıcaklık gibi, sırf duyum hazlarından, sosyal beğenilme hazlarına geçmektir. Bu haz, meydana çıkar çıkmaz, pek çabuk gelişir: her çocuk övülmeği sever ve kabahatli sayılmaktan nefret eder. Genel olarak herkes tarafından iyi sayılmak arzusu ömür boyunca üstün saiklerden biri olarak kalır, iyi harekete teşvik olması bakımından ve açgözlülük içtepi sine gem vurmak bakımından şüphesiz ki pek değerlidir. Hayranlıklarımızda daha akıllı davransaydık, çok daha da değerli olabilirdi. Fakat en hayran olduğumuz kahramanlar en çok insan öldüren kimseler olmakta devam ettiği müddetçe, hayranlık sevgisi yalnız başına iyi bir hayat için yeter görülemez.

Arzuya değer bir hassaslık şeklinin gelişmesinde ikinci merhale sempatidir. Sırf fizik bir sempati vardır: pek küçük bir çocuk bir kardeşi ağladığı için, ağlar. Bana kalırsa bu, daha ileri gelişmeler için bir esas verir. Gerekli olan gelişmeler şunlardır: ilkin ıstırap çekene karşı hususi bir sevgi beslenmese bile yine sempati duymak; ikinci olarak, ıstırap duyulur derecede mevcut iken değil, sırf vaki olduğunu bilirken onu duymak. Bu genişlemelerin İkincisi büyük bir nispette zekâya bağlıdır. O yalnız iyi bir romanda olduğu gibi canlı ve dokunaklı bir şekilde anlatılan ıstıraba karşı sempati olabilir; diğer taraftan, bir adamı istatistiklerle heyecana getirebilecek kadar ileri gidebilir. Bu soyut sempati kaabiliyeti nadir olduğu kadar önemlidir de. Hemen herkes sevdiği bir kimsenin kanserden ıstırap çektiğini görmekten derin bir keder duyar. Çok kimseler hastanelerde bilmedikleri hastaların ıstırap çektiklerini gördükleri zaman müteessir olurlar. Buna rağmen kanserden ölümün şu ve şu nisbetlere çıktığını okudukları zaman, kaide olarak ancak kendilerinin veya sevdikleri kimselerin hastalığa tutulmalarına karşı geçici bir korku duyarlar. Aynı şey harp için de doğrudur: kendi oğulları veya kardeşleri sakatlandığı zaman onu herkes korkunç sayar, fakat bir milyon kişinin sakatlanmasını milyon kere korkunç saymazlar. Bütün sahsi işlerinde şefkatli olan bir kimse bütün gelirini harbe teşvikten, yahut «geri» memleketlerdeki çocuklara işkenceden kazanabilir. Bütün bu alışık olduğumuz hadiseler sempatinin, çok kimselerde, sadece soyut bir tenbihle uyandırılmamasından ileri gelir, Modern dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı, buna bir çare bulunsa, ortadan kalkardı. Fen uzak diyarlardaki kimselerin hayatlarına tesir etme kudretimizi, onlar için duyduğumuz sevgiyi artırmaksızın, son derece artırmıştır. Farz ediniz ki siz Şanghay’da pamuklu imal eden bir kumpanyanın hissedarısınız. İşiniz çok olabilir ve paranızı bu işe yatırırken yalnız bir malî mütehassısın tavsiyesini tutmuş olabilirsiniz; ne Şanghay, ne de pamuklu sizi alâkadar etmiştir, siz yalnız temettü düşünmüş olabilirsiniz. Ama siz masum insanların öldürülmesine saik olan bir kudretin ortağı olmuşsunuzdur, küçük çocuklar tabiî olmayan tehlikeli işlerde çalıştırıl masalar size temettü verilmeyecekti. Siz aldırış etmezsiniz, çünkü siz bu çocukları hiç görmediniz, ve mücerret bir tenbih de sizi harekete getiremez. işte büyük ölçüde sanayiciliğin bu kadar zalim olmasına, tabi ırkların baskıya maruz kalmasına müsamaha edilmesinin sebebi budur. Soyut tenbihlere karşı hassasiyet yaratan bir terbiye bunları imkânsız yapar.

Buna dâhil edilmesi gereken anlayış hassaslığı ise hemen hemen bir müşahede itiyadıdır. Bu daha tabii olarak zekâ ile birlikte mütalâa edilir. Estetik hassasiyet ise ortaya birçok meseleler çıkarır ki ben bunları bu merhalede ele almak istemiyorum. Bunun için şimdi saydığımız dört vasıftan sonuncusuna geçeceğim. Bu son vasıf zekâ (intelligence) dır.

Geleneksel ahlâkın büyük kusurlarından biri zekâya büyük bir değer vermemesidir. Grekler bu bakımdan hiç yanılmadılar, fakat Kilise faziletten başka hiçbir şeyin önemi olmadığına ve faziletin de indî olarak «günah» diye yaftalanmış olan birtakım hareketlerden sakınmaktan ibaret olduğuna insanları inandırmıştı. Bu inanış devam ettiği müddetçe, insanlara zekânın sunî bir teamüle dayanan «fazilet» ten daha faydalı olacağını anlatmak imkânsızdır. Zekâdan bahsederken ben ona hem mevcut bilgiyi, hem de bilgi edinme kabiliyetini dahil ediyorum. Gerçekten iki şey birbiriyle sıkısıkıya bağlıdır. Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez; meselâ sağlığı koruma, perhiz gibi meselelerde onlar ilmin buluşlarına inanmak kabiliyetinden tamamıyla mahrumdurlar. Bir adam ne kadar bilgili ise onun için bilgi edinmek o kadar kolaydır tabiî dogmatizm ruhile yetiştirilmemiş olmak şartiyle. Cahil insanlar hiçbir zaman zihnî itiyatlarını değiştirmek zorunda bırakılmadıkları için katılaşıp davranışları değişmez bir hale gelmiştir. Onlar yalnız şüphe etmeleri gereken şeylere inanmakla kalmazlar, inanmaları gereken şeylere karşı da o derece itimatsızlık gösterirler. Hiç şüphesiz ki «zekâ» (intelligence) kelimesi edinilmiş bilgiden ziyade esas itibariyle bilgi edinme kabiliyetini ifade eder, fakat ben bu kabiliyetin idmandan başka bir yolla edinilebileceğini zannetmiyorum, tıpkı bir piyanistin veya canbazın kabiliyeti gibi. Tabiî zekâyı işletmeden malûmat vermek de mümkündür, bu yalnız mümkün değil, kolaydır ve sık sık da yapılmaktadır. Fakat malûmat vermeksizin veya hiç olmazsa bilgi edinilmesine sebep olmaksızın zekâyı terbiye etmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Zekâsız karmakarışık modern dünyamız idame edilemeyeceği gibi terakki de edemez. Bunun için zekânın işlenmesini eğitimin başlıca maksatlarından biri sayıyorum. Bu malûm bir şey gibi görünürse de hakikatte böyle değildir. Doğru sayılan inançları öğretmek arzusu çok defa terbiyecileri zekâ terbiyesine karşı kayıdsız bırakmıştır. Bunu aydınlatmak için zekâyı biraz daha vazıh bir şekilde tarif etmek lâzımdır, bu suretle onun gerektirdiği zihnî iti yadları keşfedebiliriz. Bu maksatla ben, haklı olarak zekânın tarifi içine girebilecek mevcut bilgi hâzinesini değil, yalnız bilgi edinme kabiliyetini mütalâa edeceğim.

Zihnî hayatın insiyaki temeli tecessüstür. Tecessüs iptidai şekillerinde hayvanlar arasında bulunur. Zekâ uyanık bir tecessüs ister, fakat bu muayyen bir cinsten olmalıdır. Köy komşularını ortalık karardıktan sonra perdeler arasından birbirlerini gözetlemeğe sevk eden cinsten bir tecessüsün pek büyük bir kıymeti yoktur. Dedikoduya karşı duyulan yaygın alâka, bilgi sevgisinden değil, fena niyettendir: hiç kimse başkalarının gizli faziletleri hakkında dedikodu yapmaz, yalnız gizli suçları hakkında yapar. Bunun neticesi olarak dedikoducun çoğu yalandır, ama kimse doğruluğunu tetkik etmeğe lüzum görmez. Komşularımızın günahları, dinin tesellileri gibi, bize o kadar hoş gelir ki durup delilleri yakından tetkik etmeyiz. Asıl tecessüs dediğimiz şeyi, bize gerçek bir bilgi sevgisi ilham eder. Bu iç-tepiyi biz oldukça saf bir şekilde hiç bilmediği bir odaya getirilip her köşeyi, her koltuk ve masayı koklamağa başlayan bir kedinin hareketinde görebiliriz. Bunu daima kapalı bulunan bir dolap ve çekmece açıldığı zaman şiddetli bir alâka duyan çocukların yüzlerinde de görebiliriz. Hayvanlar, makinalar, gökgürültüleri, elle yapılan şeylerin her türlüsü çocukların tecessüsünü uyandırır, onların bilgiye karşı susuzluğu en zeki yetişkini bile mahcup edecek kadar şiddetlidir. Yaş ilerledikçe bu içtepi zayıflar, nihayet’ alışılmadık şey insana yalnız tiksinti vermeğe başlar, onunla daha sıkı temas arzususu kalmaz. İşte bu merhalede insanlar memleketin mahva süküklendiğini söylemeğe ve «ben gençken böyle değildi» demeğe başlarlar. O uzak zamandakinin aynı olmayan şey konuşanın tecessüsüdür. Tecessüsün ölmesiyle de faal zekâyı ölmüş sayabiliriz.

Çocukluk çağından sonra tecessüs şiddet ve şümul bakımından zayıflamakla beraber, vasfı bakımından uzun müddet iyileşmekte devam edebilir. Umumi meselelere karşı tecessüs hususi olaylara karşı tecessüsden daha yüksek bir zekâ seviyesi gösterir; umumilik derecesi ne kadar yüksekse zekâ da o kadar büyüktür. (Bununla beraber, bu kaide çok dar mânada anlaşılmamalıdır.) Şahsi menfaatle ilgisi olmayan tecessüs, meselâ, yiyecek bulma isteğile ilgili tecessüsten daha yüksek bir inkişaf seviyesi gösterir. Hiç bilmediği biodaya girip etrafını koklayan bir kedi hiçbir menfaat beklemeyen bir ilim araştırıcısı değildir, belki de o etrafta fare bulunup bulunmadığını anlamak istemektedir. Hiçbir menfaat kaygısı taşımayan tecessüsün en iyi tecessüs olduğunu söylemek belki pek doğru olmaz, fakat tecessüs, başka menfaatlerle doğrudan doğruya ve aşikâr surette ilgili olmadığı, ama ilgisi ancak bir derece zekâ ile anlaşılabildiği zaman en iyi bir tecessüstür. Mamafih bu mesele hakkında karar vermeğe mecbur değiliz.

Tecessüs semereli olacaksa, bilgi edinme tekniğiyle müterafik olması gerektir. Müşahede itiyadı, bilgi edinmek imkânına inanma, sabır ve çalışkanlık da olmalıdır. Esas sermaye olan tecessüs ile dürüst bir zihni terbiye olduktan sonra bunlar kendiliklerinden doğup gelişirler. Fakat, mademki zihnî hayatımız faaliyetimizin ancak bir kısmıdır ve tecessüs daimî surette diğer ihtiraslarla mücadele halindedir, o halde birtakım meziyetlere, meselâ, yeni bilgiye karşı açık zihinli olmaya ihtiyaç vardır. Biz hem itiyat, hem de arzu tesiriyle yeni hakikatler öğrenmeğe karşı hassasiyetimizi kaybederiz; yıllarca kuvvetle inandığımız, aynı zamanda izzetinefsimizi veya herhangi diğer esaslı ihtiraslarımızdan birini tatmin eden şeylere karşı inançlarımızı kolayca değiştiremez hale geliriz. Bunun için yeni bilgilere karşı açık zihinli olmak terbiyenin yaratmaya uğraşacağı vasıflardan biridir. Bugün bu pek mahdut bir ölçüde yapılıyor. 31 temmuz 1925 tarihli The Daily Herald gazetesindeki şu parça bunu pek iyi gösteriyor:

«Bootle okulunda öğretmenler tarafından çocuklara zihinlerini ifsadettiği yolundaki iddiatarım doğru olup olmadığını tahkik için seçilen özel komisyon, tahkikatın neticelerini Bootle Kaza İdare Meclisine arz etmiştir. Komisyon iddiaların hakikat olduğu kanaatine varmakla beraber Meclis «hakikat» kelimesini silmiş, «iddiaların tahkikatı haklı gösterecek mahiyette» olduğunu beyan etmiştir. Komisyonun tavsiye ve Meclisin kabul ettiği bir karara göre bundan böyle yapılacak öğretmen tâyinlerinde adaylar öğrencileri Tanrıya, dine karşı hürmet, memleketin sivil ve dinî müesseselerine saygı gösterecek bir tarzda yetiştirmeği taahhüdedeceklerdir».

Görülüyor ki başka yerlerde ne olursa olsun Bootle’da yeni bilgilere açık bir zihin istenmiyor. Kaza idare Meclisinin yakından programını tatbik için en iyi usuller bulmak üzere Dayton’a (Tennessee) bir heyet göndermesi de beklenebilir. Fakat bu belki lüzumsuzdur. Kararın kaleme alınışından anlaşılıyor ki Bootle’ın aydınlık düşmanlığı üzerinde ders almaya ihtiyacı yoktur.

Cesaret hem zihnî namuskârlık, hem de fizik kahramanlık için elzemdir. Hakiki dünyayı biz zannettiğimizden daha az biliyoruz Hayatımızın ilk gününden itibaren birtakım meşkûk istikralarda bulunuyor, zihnî itiyatlarımızı haricî tabiatın kanunlarıyla karıştırıyoruz. Türlü zihnî sistemler Hıristiyanlık, Sosyalizm, Yurtseverlik, v. s., öksüz yurtları gibi, kölelik mukabilinde bizlere emniyet vermeğe hazırdırlar, Serbest bir zihnî hayat, bir inanca bağlı bir hayat kadar sıcak, rahat ve munis olamaz: ancak bir inanış, dışarıda kış ve fırtına hüküm sürerken, rahat bir ocak başı hissini verebilir.

Bu bizi biraz güç bir meseleye getiriyor: iyi bir hayat ne dereceye kadar sürüden ayrılmalıdır?

 «Sürü insiyakı» tâbirini kullanmakta tereddüd ediyorum, çünkü doğruluğu münakaşa mevzuudur. Fakat nasıl tefsir edilirse edilsin, onun tasvir ettiği fenomenler herkesin bildiği şeylerdir, işbirliği yapmak istediğimizi sandığımız gruptan olanlarla ailemiz, komşularımız, meslektaşlarımız, siyasi partimiz yahut milletimiz aramızın iyi olmasından hoşlanırız Bu tabiîdir, çünkü iş birliği yapmadan hayatın zevklerinden hiçbirini tadamayız. Bundan başka, heyecanlar, bilhassa bir anda birçok kimseler ta rafından duyuldukları zaman, sarıdırlar. Çok az kimse heyecanlı bir toplantıda heyecanlanmadan durabilir Muhalif tarafta iseler muhalefetleri kabarır. Çok kimseler için böyle bir muhalefet, tasvibini kazanacaklarını umdukları bir başka kalabalık mevcut olduğunu bildikleri takdirde, mümkün olur. İşte bunun içindir ki Azizlerle Birleşme fikri din yüzünden zulüm görenlere o kadar büyük bir teselli vermiştir. Kalabalıkla iş birliği yapmak arzusunu tatmin mi etmeliyiz, yoksa terbiye ederken onu zayıflatmayamı uğraşmalıyız?

 Her iki tarafı destekliyecek iddialar ileri sürülmüştür, fakat doğru olan iş, katı bir hükme varmadan önce, ikisi arasında haklı bir nispet bulmak olmalıdır.

Benim kanaatime göre hoşa gitmek ve iş birliği yapmak arzusu kuvvetli ve normal olmalı, fakat bazı mühim zamanlarda diğer arzular onu yenebilmelidir. Başkalarını memnun etmek isteğinin arzuya şayan olduğunu evvelce hassasiyet bahsinde ele almıştık. Bu olmazsa hepimiz birer kaba insan oluruz ve aileden yukarıya doğru, bütün sosyal grupların mevcudiyeti imkânsızlaşır. Çocuklarda baba ve analarının gözlerine girmek arzusu olmasaydı, onları terbiye etmek çok güç olurdu. Heyecanların sarî olmasının da faydaları vardır. Sirayet akıllı bir kimseden budala bir insana olduğu takdirde. Fakat toplu korku ve toplu çılgınlık tabiatiyle faydalının tam zıddıdır. Bundan dolayı heyecanlanma meselesi hiç de basit değildir. Büyük kâşifler sürüye karşı gelmek zorunda kalmışlar, bağımsızlıklarından dolayı düşmanlıklara uğramışlardır. Fakat vasat bir adamın kanaatleri, tek başına düşünüp varacağı kanaatlerden daha az budalaca olur: hiç olmazsa ilimde otoriteye saygı umumiyetle faydalı olmuştur.

Bana kalırsa hal ve vaziyeti normal bir kimsenin hayatında sürü insiyakının hâkim olduğu geniş bir sahanın yanıbaşında bu insiyakın nüfuz edemediği küçük bir saha bulunmalıdır. Bu küçük saha onun özel yetkisi olduğu bölgeyi ihtiva etmelidir. Herkesin hayranlık duymadiği bir kadına hayran olamayan bir insana karşı iyi bir fikir beslemeyiz: bir erkeğin karısını seçerken etrafındakilerin duygularına göre değil, müstakil olarak kendi hislerine göre hareket etmesi gerektiğine inanırız. Umumi olarak insanlar hakkındaki hükümleri komşularının hükümlerine uygunsa bunun ehemmiyeti yoktur, ama aşkta müstakil, kendi duygularına göre hareket etmesi lâzımdır. Diğer yönlerde de bu böyledir. Bir çiftçi kendi ekip biçtiği tarlalarda nelerin yetişip yetişemeyeceği hakkında kendi fikrine uymalıdır. Yalnız bu hükme İlmî ziraat bilgisini edindikten sonra varmış olması şarttır. Bir iktisatçının para tedavülü meselelerinde müstakil bir kanaati olması gerekir, ama vasat bir insanın bu hususta yetkili bir kimseye inanması daha iyi olur. Nerede bir hususî yetki varsa orada kendi başına hareket de olmalıdır. Fakat insan kendini, herkesi uzakta tutacak dikenlerle dolu bir kirpi haline getirmemelidir. Alelâde faaliyetlerimizin çoğu iş birliğine dayanmalı, iş birliğinin de insiyaki bir temeli olmalıdır. Bununla beraber, hepimizin iyice bildiğimiz işlerde kendi başımıza düşünmeyi öğrenmemiz, ve ehemmiyetli olduğuna inandığımız fikirleri hoşa gitmeyeceklerini bilsek dahi, açıkça söylemek cesaretini elde etmemiz lâzımdır. Bu umumi prensiplerin hususi hallere tatbiki, şüphesiz, güç olabilir. Ama insanların burada bahsettiğimiz meziyetlere umumiyetle sahib oldukları bir dünyada şimdi olduğundan daha az güç olacaktır. Meselâ, böyle bir dünyada zulüm ve işkenceye uğrayan bir velî mevcut olmayacaktır, iyi insan kendini dikenlerle kaplamayacak, daima kendi varlığını hissetmeyecek, onun iyiliği kendi içinden gelen bir hızdan doğacak ve insiyakî bir saadetle karışık olacaktır. Komşuları ondan nefret etmeyecek, çünkü ondan korkmayacaklardır. Öncülerden (pioneers) nefret edilmesinin sebebi ilham ettikleri korkudur. Bu korku cesaret kazanmış insanlar arasında mevcut olmayacaktır. Yalnız korku duyan insanlar Ku Klux Klan’a, yahut Faşitlere iltihak ederler, cesur insanlarla dolu bir dünyada böyle zulüm ve itisaf için kurulmuş cemiyetler olamaz ve iyi hayat insiyaka bugün olduğundan çok daha az mukavemeti istilzam ettirecektir. İyi dünyada ancak korkusuz insanlar tarafından yaratılabilir ve devam ettirilebilir; onlar işlerinde ne kadar muvaffak olurlarsa cesaretlerini kullanmak için o kadar az fırsat olacaktır.

Terbiyenin verebileceği en yüksek hayatiyet, cesaret ve hassasiyete sahip olan kadın ve erkeklerden kurulmuş bir cemiyet şimdiye kadar görülmüş olan cemiyetlerden çok farklı olacaktır. Böyle bir cemiyette pek az bedbaht bulunacaktır. Bugün bedbahtlığın başlıca sebepleri şunlardır: hastalık, yoksulluk ve tatmin etmeyen bir cinsiyet hayatı. Bütün bunlar gayet azalacak, sağlık hemen hemen umumi olacak,, ihtiyarlık bile geciktirilebilecektir. Yoksulluk, Sanayi inkılâbından beri, sadece İçtimaî budalalık mahsulüdür. Hassasiyet insanlara bunu ortadan kaldırmayı arzu ettirecek, zekâ onlara bunun yolunu gösterecek, cesaret onları bu yola götürecektir. (Korkak insan mûtat olmayan bir işi yapmaktansa sefil kalmayı tercih eder.) Bugün, ekseri insanların cinsiyet hayatları tatmin edici değildir. Bu kısmen fena terbiye, kısmen de resmî makamların takibatından ve taassuptan ileri geliyor. Mâkul olmayan (irrational) cinsiyet korkularından uzak yetiştirilen bir kadın nesli buna derhal son verecektir. Kadınları «faziletli yapmanın yegâne yolu korkudur sanılıyor ve onlar kasden beden ve zihince korkak yetiştiriliyor. Ruhlarında sevgi taşımayan kadınlar kocalarını kabalığa ve riyakârlığa sürüklerler, çocuklarının insiyaklarını yanlış yollara saptırırlar. Korkusuz bir kadın nesli, korku nedir bilmeyen, gayritabii şekillere sokulmamış, fakat doğru, açık, cömert, sevmeğe hazır ve serbest bir çocuk nesli yetiştirerek dünyayı değiştirebilir. Onların ateşli gayretleri tembel, korkak, katı yürekli, ve şaşkın olduğumuz için katlandığımız zulüm ve ıztırabı süpürüp yok edebilir. Bize bu fena vasıfları veren terbiyedir ve terbiye bunların zıtları olan meziyetleri de bize vermelidir. Terbiye yenidünyanın anahtarıdır. Fakat artık bu umumi mütalâaları bırakıp ideallerimizi hakikat yapacak müşahhas teferruata geçmenin zamanı gelmiştir.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, TERBİYEYE DAİR, (On Education), Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ, Maarif Basımevi, 1954, Ankara, 34-68

RUHANİLERİN İMTİYAZI /BERTRAND RUSSELL-Hikâye


 Penelope Colquhoun ağır ağır merdivenleri çıktı, kendini küçük evinin rahatsız koltuğuna bıraktı. «Bıktım, bıktım, bıktım!» diye bağırarak içini çekti. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iç çekişlerin hepsinin bir nedeni vardı. Babası Suffolk’daki Ouycombe Magna köyünün papazıydı. Köy, bir kilise, bir papaz evi, bir postane, bir misafirhane, on köy evi ve eski güzel lüks bir villadan müteşekkildi. O zamanlar, tahminen elli yıl önce dış dünya ile teması haftada bir kez tren garı olan Ouycombe Parva köyüne giden bir otobüs sağlar, oldukça uzun ömürlü olan insanları, belki de Liverpool Street Garı’na ulaşabilecekleri iddia edilirdi.

Beş yıldır dul olan Penelope’nin babası Churchu’n bugün nesli tükenmiş sofu taraftarları ve o her eğlencenin amansız düşmanıydı. Karısı da görüşüyle bir kadının olması gerektiği gibiydi; Alçak gönüllü, uysal, sabırlı ve cemiyet çalışmalarında yorulmadan çalışan bir insandı. Penelope’nin kayıtsız şartsız annesinin izinden gitmesini doğal karşılıyordu. Kızına da başka tercih hakkı kalmadığından o da elinden geleni yapıyordu. Noel yortusu ve ekin ihsan edene şükran bayramı için kiliseyi süslüyor, anneler derneğinin toplantısına başkanlık ediyor, yaşlı kadınları ziyaret edip sıhhatlerini soruyor, görevini unuttuğunda kilise hizmetçisine yol gösteriyordu. Fakat en küçük bir sohbet dahi tekdüze iş gününü renklendirmiyordu. Papaz, kadın kısmının süslenmesinden hoşlanmıyordu. Bu yüzden Penelope yün çorap, manto ve bir zamanlar yeni olan fakat şimdi eskimiş kapalı elbiseler giyiyordu. Saçlar alından geriye doğru sımsıkı taranıyordu. Babası onlarda mutlaka cehennem hayalini göreceğinden her hangi bir ziynet eşyası katiyen düşünülemezdi. Sabahları iki saat gelen temizleyici kadından başka ev işine yardım edecek kimsesi olmadığından ve normal olarak papaz hanımlarının görevi olan cemiyet işlerine ilâveten ev ve mutfak işlerini de başarmak zorunluluğundaydı. Kendine daha fazla boş vakit ayırmak için tesadüfen zayıf denemelere girişmişti; ama boşuna. Babası daima bir İncil metnine dayanarak dinsiz ve imansız birşey üzerinde ısrar ettiğini ispat etmeye hazırdı. Teorik öğretimden çok ahlâk duyguları için elverişli bulduğu İsa Sirach’ın kitabına herşeyden çok önem veriyordu. [Joshua ben Sira (sirach) - Erdemli Bilgelik Kitabı , yaygın Sirach veya basitçe Sirach Bilgeliğini adlandırılan ve aynı zamanda Ecclesiasticus veya Siracides birKitap olarak bilinen veya Ben Sira ( Ecclus . Kısaltılır) , yaklaşık etik öğretilerin bir eseridir . Yahudi kâtip Kudüs Şimon ben Yeshua ben Eliezer ben Sira tarafından yazılmış.] 

 Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Ouycombe Magna’ya kez gezici bir panayır gelmiş ve o da orayı ziyaret edebilmek için izin rica etmişti. Babası da cevap verdi: «Kim isteklerine uyarsa Allah belâsını versin kim isteklerine karşı durursa hayatını taçlandırsın :” Bir başka kez Ipswich yolunu soran geçici bir bisikletliyle bile birkaç kelime konuştuğu meydana çıkmamıştı. Babası çok kızmış ve: «Utanmaz bir kız babasını ve kocasını rezil eder ve ikisi tarafından da hor görülür.» demişti. Penelope görüşmenin tamamen iyi niyetle yapıldığını söylediğinde babası şayet düzelmezse refakatiz köye gidemeyeceğini bildirmiş ve tehdidini İncil’den bir parçayla belirtmişti: «Hoppa kız evlâdını seni rezil etmemesi için sıkı muhafaza altında bulundur.» Penelope müzik seviyor ve bir piyanosu olsun istiyordu ama babası bunu gereksiz buluyor ve şöyle diyordu. «Şarap ve şarkı kalbi sevindirir. Fakat her ikisinden de iyisi gerçek sevgidir.» Onun için ne kadar endişelendiğini ifade etmekten asla yorulmazdı. Şunları söylemeyi alışkanlık haline getirmişti: «Kız evlât baba için gizli bir derttir, kızını düşünmek uykularını kaçırır… Çünkü elbiseden güve, kadından kötülük çıkar.»

Annesinin ölümünü izleyen son beş yıldaki olaylar Penelope için çekilmezliğin hemen hemen hududunu teşkil ediyordu. Yirmi yaşına geldiğinde hapishanesine nihayet küçücük bir ışık düştü. Yıllarca boş kalmış olan lüks villâ, sahibesi varlıklı bir Amerikalı olan Mrs. Menteith tarafından tekrar işgal ediliyordu. Doğu İngiltere’de budalaca hayata tahammül edemeyen kocası Seylan’a yerleşmişti. Hanım, oğullarına uygun bir okul bulmak ve evin kiralanmasıyla meşgul olmak için dönüyordu. Neşeli, modern giyimli ve onun görüşüyle dünyevî olduğundan, papaz kadını mutlaka tanımak isteğinde değildi. Fakat lüks villâ kilise kasasına en büyük bağışı yaptığından, İsa Sirach’ın kitabında zenginleri gücendirmenin akılsızlık olduğunu belirten bir izahat aradı ve buldu. Bu yüzden kızına bu hayat dolu hanımla ilişkileri doğrudan doğruya yasaklamadı.

Penelope yaşantısının tekdüzeliğinden şikâyet etmekten henüz vazgeçmişti ki demode tokmağın kapıyı dövdüğünü duydu ve aşağıya indiğinde Mrs. Menteith’in eşikte durduğunu gördü. Samimi bir kaç kelime Penelope’de Mrs. Menteith’i kalben üzen galeyana sebep olmuştu. Tecrübeli bir bakışla genç kızda ne kendisinin ne de köy halkının akıllarına gelmeyecek yetenekleri keşfetmişti. Mrs. Menteith: «Şekerim», dedi, «şayet size birşeyler yapmanıza izin verselerdi harikûlâde güzel olabileceğinizi biliyor muydunuz?» Genç kız: «Ah, Mrs. Menteith, alay ediyorsunuz muhakkak» diye cevap verdi. «Hayır, gayet ciddiyim», diye açıklamaya koyuldu hanım: «Şayet babanızı kandırmayı başarırsak bunu size ispat edeceğim.» Konuyu birlikte görüştüler ve bir plân hazırladılar. O anda Mr. Colquhoun geldi ve Mrs. Menteith: «Sevgili peder bir gün kızınız olmadan yaşayıp onu bana teslim edemez misiniz? İpswich’te halledilmesi gereken bir hayli işim var ve benim için tek başıma oraya gitmek gerçekten sıkıcı olabilir. Kızınıza bana arabada eşlik etmesi için izin verirseniz gerçekten büyük bir lütufta bulunmuş olursunuz» dedi. Biraz direnişe rağmen nihayet daha fazla rica karşısında papaz gerekli izni verdi.

Büyük gün gelmişti ve Penelope heyecandan hemen hemen kendinden geçiyordu. Mrs. Menteith: «Babanız iğrenç bir herif. Ben sizi onun zulmünden kısa bir süre sonra kurtarmayı düşünmekle meşgulüm. Sizi İpswich’te orada mümkün olduğu ölçüde tepeden tırnağa güzelce giydireceğim. Nihayet siz de size yakışan şekilde saçlarınızı yaptırmalısınız. Ve sanırım sonuca siz de hayret edeceksiniz» dedi. Kuşkusuz bu doğruydu da. Penelope Mrs. Menteith’i memnun etmek için giyindikten sonra kendisini büyük bir aynada tetkik ediyor ve artan bir gurur, hayret ve sevinçle düşünüyordu: Gerçekten bu ben miyim? Yabancısı olduğu duyguların amansız hücumuna uğramıştı. Yeni umutlar ve umulmadık olanakların karşısında köle hayatını sona erdirmeye karar verdi. Fakat özgürlüğe giden yolun nasıl olacağı hâlâ çözülmemiş bir problemdi. O bunları inceden inceye düşünürken Mrs. Menteith saçlarının taranması için onu bir güzellik salonuna götürdü. Biraz beklemek zorundaydı. Birden bakışları bir evlilik dergisine takıldı. «Mrs. Menteith» dedi, «benim için o kadar çok şey yapıyorsunuz ki, sizden bir şey daha istemeye cesaret edemiyorum. Beni hiç bir insan görmeyecek olduktan sonra bu güzelleşmenin bana ne yararı olabilir?

Ayrıca yıllar geçse de hiç bir genç delikanlı yolunu şaşırıp Ouycombe Magna’ya gelmez. Evlilik dergisine bir evlenme ilânı vermeme ve benim için önemli olacak istekliyi orada kabul etmek üzere ev adresinizi benim adresim olarak vermeme müsaade eder misiniz?» Eğlenceden hoşlanmaya başlayan Mrs. Menteith razı oldu. Penelope onun da yardımı ile şu ilânı verdi :

«Eşsiz bir kazada yalnız yaşayan genç, güzel, namuslu, erdemli bir kız ilerde evlenmek üzere genç bir erkekle tanışmak istiyor. İsteklilerin bir fotoğraf göndermeleri rica olunur. Şayet hoşlanırsa genç hanım da bir fotoğraf gönderecektir. Adres Miss. P., Ouycombe Magna Villâsı. Not: Ruhani beylerin istekleri dikkate alınmıyacaktır.»

Bu ilânın müsveddesinden sonra güzellik salonunda bakımı yapılarak tüm güzellik ve görkemi ile fotoğrafı çekildi. O an için de mutlu düş sona erdi, Güzel eşyaları tekrar çıkartıp saçlarını eskisi gibi alnından geriye doğru sımsıkı taramak zorundaydı. Fakat Mrs. Menteith güzel giysileri evine götürmek üzere aldı ve bunları isteklerini karşılamak üzere tekrar giyebileceğine dair söz verdi.

Eve döndüğünde yorgun göründü ve babasına avukat ve emlâk komisyoncularının bekleme salonlarında oturmanın ne kadar can sıkıcı birşey olduğunu anlattı. Babası: «Peneolpe,» dedi, «sen Mrs. Menteith’e bir lûtufta bulundun. Erdemli insanlar iyilik yaparken sıkılmazlar.» Bu izahatı lâyık olduğu biçimde ses çıkarmadan dinledi ve ilânına gelecek cevapları büyük bir sabırla beklemeye karar verdi.

Penelope’nin ilânına çok sayıda değişik özlü mektuplar geldi. Bazıları çok ciddiydi, bazıları alaycı; bir kaçında zengin oldukları ya da yakın zamanda zenginleşecek kadar kendilerini akıllı buldukları anlamı çıkıyor; bazıları da iyi kalpliliklerini; diğerleri amir tabiatlarını ifade ediyorlardı. Penelope fırsat buldukça mektuplarım almak için lüks villâya gidiyordu. Bununla birlikte cevaplardan sadece bir tanesini kendisi için çok vaadkâr bulmuştu :

«Sevgili Miss P.»

«İlânınız beni şaşırttı ve ilgilendirdi. Ne kadar az kadın kendini çok güzel diye tanımlamak cesaretini gösterir ve ne kadar az bir kısmı erdemli olduğunu iddia edebilir? Ruhanilere karşı duyduğunuz nefreti boşuna bağdaştırmaya çalışıyorum, ama bundan genç bir hanımın ifade ettiği gibi kusursuz, erdemli olmadığınız umuduna kapılıyorum. Meraktan çatlıyorum ve şayet bu merakımı tatmin etme fırsatını bana verirseniz dünyanın en mutlu insanı olurum.»

Hürmetkârınız Philipp Arlington.

Not; Fotoğrafımı da ekliyorum.»

Bu mektup onu çok ilgilendirmişti. Mektubu yazanın kendi meziyetleri karşısında susmasından onların izah edilmeyecek kadar çok olduklarına inanmıştı. Fotoğraftan canlı, kibar ve şakacı olduğu görülüyordu. Herkese gösterdiği, fotoğrafını gönderdiği, cevap verdiği ve Mrs. Menteith’in evinde bir öğle yemeği yemeyi teklif ettiği biricik taliplisiydi bu. O da teklifi kabul etti. Ve nihayet beklenen gün geldi.

Villâdaki yemekte Mrs. Menteith’in varlığı, Penelope’nin saygıdeğer oluşu ve toplum içindeki durumu, hakkında önemli etki yaratmakta yararlı olmuştu. Yemekten sonra birbirlerini daha yakından tanımaları için onları yalnız bıraktılar. Philipp önce Penelope’nin ilânındaki güzellikle ilgili kısma temas ederek bunun gerçek olduğunu açıkladı ve böyle bir çareye başvurmakla çabucak bir koca bulabileceğini memnunlukla anlattı. Bunun açıklanması Penelope’nın ailevî durumunu ve nihayet dinsel düşüncelerini anlatmasına vesile oldu. Her geçen dakika ilgisini sempatik buluyor ve onun karısı olmanın, babasının kızı olmakla çelişkili bir durum yaratacağı anlaşılıyordu.

İki saatlik bir sohbetten sonra ona âşık olmuş ve onun da kendisine kayıtsız olmadığı hükmüne varmıştı. Daha sonra kendisini huzursuz yapan bir problemi açıkladı. «Ben henüz yirmi yaşımdayım. Sadece babamın izniyle evlenebilirim. Fakat dindar olmayan biriyle evlenmeme asla müsaade etmez. Sizi ona takdim ettiğimde onu inandıracak şekilde papaz rolü yapabilir misiniz?» Bu sorunun hemen arkasında gözlerinde Penelope’nin tanımadığı bir ışık parladı, fakat o sükunetle cevap verdi: «Evet, yapabilirim.» Onda bir ortak yan bulmak Penelope’yi hayran bırakmıştı ve kendisini her zamankinden daha fazla onunla birleşmiş hissediyordu. Babasına ondan evinde tesadüfen tanıştığı Mrs. Menteith’in bir arkadaşı olarak söz etti. Allah rızası için böylesine ağır işte çalışan bir yardımcıyı kaybedeceği düşüncesi kolayca anlaşılacağı gibi babasını müthiş öfkelendirmişti. Fakat Mrs. Menteith, Penelope’nin durumunu kuvvetlendirdi ve genç erkeğin dindarlığını, piskopos hamilerine müteşekkir olduğu istikbal görüşlerini parlak kelimelerle anlattı. Nihayet ihtiyar adam bu örnek insanı görmek ve şayet sınavdan memnun kalırsa nişan tarihini görüşmek üzere çağrılmasına razı oldu. Penelope bin bir korku içindeydi, çünkü sevgili Philipp’i bir hata yapabilir ve babasına hilekârlığı meydana çıkarma fırsatı verebilirdi. Fakat her şey tereyağından kıl çeker gibi kolay oldu. Genç adam ikinci papazı olduğu cemaatten bahsediyor; âmirlerini anlatıyor, papazlık makamının şimdiki sahibi doksan yaşında olduğundan dinsel törenleri üzerine aldığını belirtiyor ve hayatını adamayı umduğu kutsal eserin anlamını heyecanlı bir İlâhiyle bitiriyordu. Penelope belli etmeden derin bir nefes aldı, fakat genç erkek İsa Sirach’ın kitabını zikretmeye başladığında Philipp’in bir daha silinmeyecek şekilde babasının saygısını kazandığını memnunlukla anladı.

Bütün güçlükler ortadan kalktıktan bir hafta sonra düğün yapıldı. Penelope’nin köy hayatının yeterince tadını çıkardığını, sohbet etmek istediğinde neşeli insanlar arasında olup keyifli dakikalar geçirmek isteğinde olduğunu belirtmesi üzerine balaylarını Paris’te geçirdiler. Balayı günleri onun için bir hayal gibi geçiverdi. Kocası hâlâ cazipti ve senelerce frenlemek zorunda kaldığı delice fikirlerine karşı gelmiyordu. Sadece küçük bir bulut mutluluğunu gölgeliyordu. Masraf bakımından cimri davranıyor ve maddî nedenlerden ötürü Somerset’deki Poppleton köyünde yaşamak mecburiyetinde olduğunu anlatıyordu. Fakat onun anlattıklarından Sir Rostrevor ve Lady Kenyon’un oturdukları komşu sarayda görevli olduğu anlamını çıkarıyordu. Zaman zaman onun kendi durumunu açığa vurmadığına hayret ediyordu, fakat balayı öylesine mutluluk ve neşeyle doluydu ki, bunun üzerinde kafasını yormaya cesaret bile edemiyordu. Belli bir pazar gecesi yine Poppleton’da olmak zorunda bulunduğunu açıkladı. Gece geç vakit yaşadığı Rye House’a geldiler. Hava kararmıştı ve Penelope yatıp uyumaktan başka istek duymayacak kadar yorgundu. Kocası onu merdivenlerden çıkardı ve Penelope yatar yatmaz uyudu.

Ertesi sabah kilise çanının sesiyle uyandı ve kocasını cübbe giyerken gördü. Gözleri açılmıştı. «Neden bunu giyiyorsun anlamıyorum?» diye bağırdı. Kocası gülümseyerek: «Evet sevgilim, sana küçük bir itirafta bulunmamın zamanı geldi. İlânını okuduğumda önce meraklandım ve karşılaşmayı teklif ettim. Fakat seni görür görmez sevdim. Ve bu duygu villâya geldikten sonra daha da derinleşti. Seni kazanmaya karar vermiştim. Bu, doğrulukla mümkün görülmediğinden hileye başvurdum. Buranın papazı olduğumu senden daha fazla gizleyemem. Seni çok çirkin bir şekilde aldattığım doğrudur. Biricik özürüm büyük aşkımdır ki, başka şekilde seni elde edemezdim» dedi.

Penelope, bu kelimelerden sonra yataktan çıktı ve bağırmaya başladı: «Seni asla affetmeyeceğim, asla, asla! Cezanı çekmelisin. Zavallı bir kızı alçakça aldattığın için pişman olacaksın. Senin bana yaptığın gibi ben de seni ruhani meslektaşlarına alay konusu yapacağım.»

Bu arada kocası da giyinmişti. Penelope onu odadan çıkardı ve bütün bir gün öfkeyle başbaşa kaldı. Akşam yemeğine kadar kocası ne göründü ne de haberi geldi; gece elinde bir çay tepsisiyle göründü ve şöyle konuştu: «Şayet beni cezalandırmak istiyorsan hayatta kalmalısın, hayatta kalmak için de bir şeyler yemelisin. Onun için çay tepsisini buraya bırakıyorum, fakat benimle konuşmak zorunda değilsin. Tepsiyi buraya koyup tekrar gideceğim. Afiyet olsun!»

Önceleri azametli davranmak istiyordu, fakat ne kahvaltı etmiş, ne öğle yemeği yemiş ne de çay içmişti. Nihayet açlık galip geldi ve çay tepsisinde bulunanları tamamen yedi. Bununla beraber intikam plânından vaz geçmemişti.

Akşam yemeği ile tekrar canlanarak gecenin yarısını gelecek günler için geçici bir anlaşmayı saptayan vakarlı bir mektup yazmakla geçirdi. Büyük gayret sarfederek çeşitli fikirler ortaya attı. Nihayet rahatlamıştı. Kısaca şöyle yazmıştı :

Beyefendi,

Alçakça tutumunuzdan dolayı sizinle bir daha asla konuşmayacağımı şüphesiz tahmin edersiniz. Bana yaptığınızı dünyaya duyurmayacağım, zira bu kendi akılsızlığımı açığa çıkarmak olur, bununla birlikte herkese sizi sevmediğimi, sizin aldatıcı ve kör olduğunuzu hatırlatacağım. İtibarınız üzerinde etkisiz olmayacağından skandal yaratmaktan zevk duyacağım. Şayet bununla tüm ruhanileri gözden düşürürsem bu beni daha çok sevindirecek.

Hayatta tek hedefim sadece sizin beni alçalttığınız gibi benim de sizi mahcup etmem olacak.

Gelecekte sadece ismen tanıyacağınız karınız Penelope.»

Mektubu dışarıya bıraktığı çay tepsisinin üzerine koydu. Ertesi sabah üzerinde yalnız kahvaltı olmayan mektuplu bir çay tepsisi kapının önünde duruyordu. Önce onu küçük küçük yırtıp pencereden atması gerektiğine inanıyordu. Fakat daha sonra onun böyle durumlarda olduğu gibi utanç ve endişeyle dolu olduğunu, özür dilediğini ümit etmek galip geldi. Zarfı yırttı ve okumaya başladı :

«Bravo sevgili Penelope! Mektubun bir şaheser, eşi olmayan değerli bir suçlama. Şayet bana akıl danışsaydın daha iyi bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Fakat intikamla ilgili noktada beklemek zorundayız. Senin sandığın gibi etkilemeyebilir de.

Daimi ruhani hürmetkârın Philipp.

 Not: Garden • Party’i unutma!»

Balayında Philipp’in anlatmış olduğu sözkonusu garden party bugün Lord Rostrevor ve Lady Kenyon’un daveti üzerine Elizabeth stilindeki Mendip Palas’ta yapılacaktı ve daha çok genç kadının çevre sosyetesine tanıtılması için düşünülmüştü. Bir süre gidip gitmemesi hakkında tereddüte düştü, çünkü kocasının notu Penelope’yi çelişkiye düşürüyordu. Kendi kendine karar verdikten sonra partinin intikam savaşını sürdürmesi için fırsat olacağını anladı. Böylece binbir özenle giyindi. Öfkeyle parlayan gözleri her zamankinden daha karşı konulmazdı. Hedefin çıkarı gereği kocasıyla arasındaki anlaşmazlığı belli etmemeye karar verdi ve birlikte kurallara uygun bir şekilde ortaya çıktılar. Öylesine şaşırtıcı bir güzelliğe sahipti ki erkekler onun görünmesiyle etraftakilerini unuttular. Fakat o kendisiyle tanışmak isteyen asil beylere dikkat etmeyerek gayet sade ve vakarlı davranıyordu. Nihayet bütün dikkatini Vikar üzerinde topladı. Vikar, yani Mr. Reverdy henüz gençti ve Penelope onun tutkusunun köyün arkeolojik durumu olduğunu bir kaç dakika sonra keşfetti. Vikar yakınlarda dev mezar olduğunu -mutlaka prehistorik değerinden olmalı-, fakat merakıyla baş başa kaldığını, kimseyi bu hâzineleri kaldırmak için harekete geçiremeyeceğini ciddiyetle anlatıyordu. Gözlerini açarak hayretle: «Rezalet, Mr. Reverdy!» dedi. Etkisi altında kalan Vikar Papazı hayat arkadaşından dolayı tebrik etti.

Vikar, ertesi gün arabayla Peppleton’dan onbeş kilometre uzaktaki ilginç arkeoloji kalıntılarını seyretmeye gitmek için Penelope’yi elde etti. Herkes izahatlarda bulunan Vikar’la, onu dikkatle dinleyen Penelope’nin köyden arabayla geçtiklerini gördü. Tabii bu, kimsenin gözünden kaçmadı. Özellikle dedikodu yapmayı görev edinmiş olan Mrs. Ouigley adında yaşlı bir hanımın Mrs. Ouigley’in aziz Mr. Arlington’a vermeyi düşündüğü bir kızı vardı ve sözü geçen bakireye önem vermemekle pek akıllıca davranmadığını söylemeye başladı. Vikar Penelope’yle önünden geçerken «Vay!» diye bağırdı. Bunu duyan herkes ne anlama geldiğini biliyordu. Ertesi gün Vikar’ın, papazın cemaat işleriyle görevli olduğu, evde bulunmadığı herkesçe bilinen bir saatte kolunun altında Somerset’in Arkeoloji’si adlı bir kitapla Rye House’a yürüdüğü görüldü. Vikar’ın kitabı teslim etmek için gerektiğinden fazla kaldığı tesbit edildi. Bundan başka Mrs. Ouigley’in -onun sayesinde bütün köye- arka merdivendeki konuşması ile, genç evlilerin ayrı odalarda yattığı açıklanıyordu.

Mrs. Ouigley’in işgüzarlığını bilmeyen zavallı Vikar, papazın eşinin ne kadar güzel, akıllı ve erdemli olduğunu anlatıyordu. Her kelimeyle hem kendisine hem de Penelope’ye isnat edilen suç, yükünü ağırlaştırıyordu. Sonunda Mrs. Ouigley daha fazla dayanamıyarak sevgili Vikar’ın selâmeti için kilise cemaat başkanı Mr. Glasshouse’a yazmanın görevi olduğunu belirterek papazın başka yere nakledilmesini tavsiye etti. Mrs. Ouigley’i tanıyan Mr. Glasshouse durumu feci olarak kabul etmeye niyetli değildi ve Vikar’a isabetli bir konuşmanın kâfi geleceğine inanıyordu. Kendisine Mrs. Arlington’la görüşmenin dünyanın en temiz şeyi olduğunu temin eden Vikar’ı ziyaret etti. Bununla birlikte Penelope’nin suçsuzluğunu başkanın uygun gördüğünden daha hararetli övmüştü. Bu yüzden Mr. Glasshouse hanımla bizzat görüşmeye karar verdi. Çay saatinde Aye House’a gelerek arkeoloji ile Vikar hakkında biraz abartmalı konuşan Penelope tarafından karşılandı. Gerçi Penelope, Mr. Glasshouse’un Mrs. Ouigley’in kendisine bildirdiğini söylediği dedikodu yaratacak fısıltıları incelikle söylemesine rağmen inkâr etmişti, ama bunu öyle bir ifadeyle söylemişti ki, başkanın Vikar’ın düşüncesizce hareket ettiğine kanaat getirdiğini itiraf etmek gerekirdi. O anda Mr. Glasshouse arkeolojinin onun zevkine göre ölü geçmişle çok fazla ilgilendiğini, Vikar’ın yerinde olsa canlı hayatı mezar taşlarına tercih edeceğini itiraf etti.

Penelope, «Alı Mr. Glasshouse ne kadar haklısınız» dedi, «size tamamen hak veriyorum. Sayın başkan lütfen bana hayatın hangi yönüyle ilgilendiğinizi anlatınız.»

«Ender kuşlarla» diye cevap verdi kilise cemaat başkanı. «Özellikle sadece emircik kuşlarının değil sabırlı gözlemcilerin sarıkanatlarla taltif edildiği Sedgemoor Bataklığı’nı ziyaret eden kuşlarla,»

Ellerini birbirine vurarak hayranlıkla başkana baktı ve Norfolk Bataklığı yakınında yaşadığını, keşif denemelerinde bulunmasına rağmen şimdiye dek sarı kanat görmediğini, bunun en büyük isteği olduğunu anlattı. Başkanın işini, ruhanî idareye karşı olan görevini unutarak Penelope’yi bu ürkek kuşun en severek sığındığı yer olan ıssız bir mevkide beraberce gözetlemeye davet ettiği acı olmakla beraber bir gerçekti. Penelope «Ah Başkan bey Mrs. Ouigley ne der buna?» diye sordu.

Başkan, kendini mümkün olduğu kadar hayat adamı gibi göstermeye çalışarak bir el hareketiyle yaşlı kadını değersizleştirdi. Başkan ikinci fincan çayı içmeye karar vermeden önce Penelope onun zorlamalarına dayanamıyarak ilk güzel günde küçük bir sefere katılmaya razı oldu. Ve gitti de. Fakat yer ne kadar ıssız olursa olsun Mrs. Ouigley’in ajanları görevlerini yapıyorlardı. Kaşla göz arasında gerekenden fazlasını öğrenmişti bile. Kilisenin anlayış göstermediğini sanarak Lady Kenyon’dan nezaket çerçevesinde yardım istedi ve aldığı haberlere göre başkanın dikkatini sadece kuşlara vermediğini açıkladı. «Daha fazla konuşmak istemiyorum» diyerek ilâve etti, «çünkü hepsi de birbirine çok yakın şeyler. Sayın Lady, erdem yolunda olan bükülmez ve muhterem rahiplerimizi bile cezbeden bu kızı defedemez misiniz?» Lady Kenyon ne yapılması gerektiğini düşüneceği cevabını verdi. Mrs. Ouigley’i tanıdığından Penelope’yi ziyaret ederek etrafta dolaşan konuşmaların kendisiyle ne ilgisi olduğunu sormayı uygun buldu.

Biraz sevimlilik ve güler yüzlülükle Penelope’den bütün hikâyeyi öğrendi. Lady Kenyon durumu feci bulacağına, gülmeye başladı. «Sevgili çocuğum, siz işi kolaylaştırıyorsunuz. Bu örümceklenmiş ihtiyar adamların size karşı durmasını mı bekliyordunuz? Hayır, hayır onların gözleri size rastlamadan önce hayatlarında asla güzel bir kadın görmemişlerdir…» «Siz hariç» diye atıldı Penelope. Fakat Lady Kenvon bu itirazı duymadı ve devam etti: «Hayır sevgilim, şayet intikamınız bir şeye yarayacaksa hazırlığınızı değerlendirecek biri üzerinde denemelisiniz. Ruhanilerini doğru yoldan ayırdığınız Glastonbury piskoposu bu duruma uygundur. Onda kendinize uygun bir eş bulursanız hiç şaşmam. Sizler için bir turnuva hazırlayacağım ve piskoposa hayran olmama rağmen tamamen tarafsız bir hakem olacağım. Ayrıca girişken ruhlu olmanıza sevindim.» 

Glastonbury Piskoposu dinsel meslekte büyük kariyer yapacak kadar çok bilgili, bazı kimselerin akılsız diye tanımlayacağı kadar dikkati çekmeyen bir adamdı. Ona geçek bir skandal mal edilememesine! rağmen, güzel hanımların bulunduğu topluluğa değer verdiği ve onlarla sohbet ederken beklenilen ciddiyeti muhafaza etmediği herkesçe biliniyordu. Onunla çok iyi dost olan Lady Kenyon, Penelope ve felâketi hakkında bildiği her şeyi anlattı. «Kız aslında kötü değil fakat çok öfkeli», dedi, «bunun bir nedeni olduğunu da itiraf etmeli. Eleştirmeyi beceremediğimden ve hikâyesi de beni çok eğlendirdiğinden onu etkileyemedim. Fakat sayın piskopos, sizin benim yapamadığımı yapacağınıza eminim. Şayet razı olursanız onu size göndereceğim ve sonrasını göreceğiz.»

Piskopos buna razı oldu ve Penelope onunla görüşmek üzere Mendip Palas’a uygun bir şekilde davet edildi. Yeni deneyimleri, kendine olan güveni kuvvetlendirmişti ve piskoposu parmağında oynatacağına hiç kuşkusu yoktu. Penelope hikâyesini anlatıyordu. Fakat o en dramatik yerlerde gülümsediğinden itidalini kaybediyordu. Nihayet Vikar ya da başkanın karşı koyamayacağı şekilde baygın baygın baktığında piskoposun gözlerini oynatması Penelope’yi korkuttu. Bunun üzerine tavrım değiştirerek, sade ve samimi davrandı. Piskopos onun öfke ve hırsına rağmen Philipp’ini hâlâ sevdiğini fakat gururun bunu itiraf etmeye engel olduğunu söyletmeye çalışıyordu. Ona iyi davranan fakat ciddiye almayan Piskopos:

«Sevgili yavrum» diye söze başladı, «aksi tutumunuzun size sükûnet temin etmeyeceğine inanıyorum. Yeryüzünde size âşık olabilecek bir sürü akılsız adam dolaşmaktadır, fakat siz akılsız bir adamı sevemezsiniz. Ve sadece akılsız bir adam sizin hâlâ kocanızı sevdiğinizi fark edemez. Pek tabii size affedilmeyecek bir oyun oynamış, size hiç bir şey olmamış gibi davranmanızı öğütleyemem. Şayet başka şekilde mutlu olmak istiyorsanız budala papazların başını döndürmekten daha iyi bir yol bulmanız gerektiğine inanıyorum. Bunun ne olacağı sizin kararınıza kalmıştır, fakat bu her halükârda sonuçsuz intikamınızdan daha olumlu ve rahatlatıcı olmalıdır.»

Yavaşça elini okşadı ve sözlerine şöyle son verdi: «Sevgili yavrum, önce bunları bir kez düşünün ve kararınızı bana da bildirin.»

Penelope, biraz üzgün eve gitti ve haklı öfkenin bile zamanla hoşa gitmeyen bir tad verdiğini ilk kez anladı. Şayet hayatını değiştirmek istiyorsa karar vermek zorundaydı. Asla vaz geçmek istemiyordu. Bir köy papazının itaatkâr karısı olmaktansa babasının evine dönmeye razıydı. Bu yüzden geçimini sağlamak için bir imkân bulmalıydı.

Uzun bir mektupla Mrs. Menteith’e düğünden piskoposun ihtarına kadar olup bitenlerin hepsini anlattı.

Sonunda: «Sizden o kadar iyilik gördüm ki, daha fazlasını istemeye cesaret edemiyorum. Fakat belki de ayakta kalmama yardım edebilirsiniz. Bana bir iyilikte bulunup bunları konuşmak için Londra’da benimle buluşabilir misiniz?» diye ekledi. Londra’da buluştular ve neticede Mrs. Menteith terzisini Penelope’yi manken olarak alması için harekete geçirdi. Londra’ya yerleştiğinde kocası ile olan bütün ilgisini kesmişti.

Poppleton halkı onu tamamen unutmuştu. Mrs. Ouigley ve hiç söz etmemesine rağmen kocasından başka kimse onun yokluğunu hissetmiyordu. GüzelIiği terziyi etkiledi ve yavaş yavaş moda desinatörlüğüne yeteneği olduğu ortaya çıktı. Çabucak kariyer yapıp üç yıl sonra da hatırı sayılır bir servet sahibi oldu. Babasından hasta olduğunu ve öleceğini belirten bir mektup aldığında firmaya ortak olmak üzereydi.

Babası mektubunda: «Hem bana hem de muhterem eşine karşı çok kötü davrandın» diye yazıyordu. «Ölmeden önce sükûnet bulmak istiyorum. Şayet kısa zaman için de olsa eski evine dönersen memnun olurum.

En derin sevgilerimle baban»

Kalbi sızlıyarak Liverpool Street Garı’na gitti. Kendine yer ararken ruhani kıyafet giymemiş olan kocasını gördü, mümkün müydü bu? Çok varlıklı görünüyordu ve birinci mevkie binmek üzereydi. Bir an birbirlerine baktılar. Nihayet kadın «Philipp!» diye bağırdı ve aynı anda da kocası «Penelope, daha güzelleşmişsin sevgilim» diye karşılık verdi.

Penelope: «Philipp anlaşmazlığımızı yaratan cübbeyi ne yaptın?» diye sordu.

«Güve yedi,» dedi. «Mucit olarak yetenekli olduğumu anladım ve kiliseye elveda dedim. Gelirim hayli yüksek ve İlmî bir aletin yeni patenti için bir kaç fabrikayı dolaşmak amacıyla Cambridge’deyim. Sen nasılsın? Hiç de yoksul ve zavallı görünmüyorsun!»

«Hayır, ben de ilerledim.» Kocasına başarılı kariyerini anlattı.

«Senin ne kadar akıllı olduğunu biliyordum» diye cevap verdi kocası.

«Ben de seni daima bir hilekâr olarak gördüm, fakat şimdiden sonra benim için fark etmez» diye Penelope bir açıklama yaptı. Trenin basamağında birbirlerine sarıldılar. Kondüktör, «binelim beyler» diye bağırdı.

Ve şayet ölmedilerse bugün de yaşıyorlardır.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, Hikayeler, trc: Hârika Aktel. Tel Yay. 1972, İstanbul, sh.34-50

 

 

DENEMELER / BERTRAND RUSSELL


 çev. Türkan Araz 

 

HAYATIMIN KÜÇÜK BİR ÖZETLEMESİ

1914 öncesi dünyasını anımsayamayacak kadar genç olanlar benim yaşımda bir kimse için çocukluk anılarıyla bugünün dünyası arasında ne denli geniş bir uçurum bulunduğunu anlayamazlar. Ben bugün kendimi yepyeni bir dünyaya alıştırmaya çalışıyorum. Eriyip yok olan imparatorluklar, komünizm, atom bombası, Asya’lı devletlerin-varlığını duyurması aristokrasinin çöküşü bu yenidünyanın yeni gerçekleri. Bu garip ve güvensiz ortamda kimse yarını göreceğinden emin değil, koca devletler haritadan silinip gidiyor. Benim gibi gençliği boyunca yıkılmaz bildiği birtakım değerlere sırtını vermiş olanlar için bu gerçekler korkulu bir düşten farksız. Ben çocukken herkesçe sarsılmaz bilinen kuramlardan, değişmez sanılan yaşayış tarzından bugün yalnızca birkaç iz kalmıştır.

Geleneklerle yoğrulmuş bir ortamda büyüdüm diyebilirim. Annemle babam ben çok küçükken ölmüşler bu yüzden onları hatırlamıyorum. Beni büyükannemle, büyükbabam yetiştirdiler. Büyükbabam Fransa ihtilali yıllarında doğmuştu. Napolyon’un İmparatorluğu sırasında İngiliz Parlamentosunda üyeyiydi. Fox (Charles Fox 18. ci yüzyıl sonlarında İngiliz Whig Partisinin (şimdiki adıyla liberal Parti) başkanıydı. çev.) taraflısı bir Whig olduğu için İngiltere’nin Fransa ihtilali ve Napolyon’a karşı olan düşmanca tutumunu aşın ve yersiz buluyordu. Sonraları Elbe’de sürgüne yollanan İmparatoru görmeye bile gitmişti. İngiltere’ye demokrasi yolunu açan Reform kanunu tasarısını 1832 de meclise getiren de oydu. Meksika savaşı ve 1848 ihtilalleri sırasında başbakanlık yapmıştı. 1688 ihtilâlinin temel öğelerinden biri olan aristokratik; liberalizm bütün Russell’lar gibi büyükbabamın da inandığı bir ilke idi. İçinde büyüdüğüm çevrenin etkisiyle Kuramsal Cumhuriyetçiliği benimsemiştim. Buna göre Kral halk tarafından görevlendirilmiş olduğunu, kendisinden bekleneni veremezse görevinden alınabileceğini hiçbir zaman aklından çıkarmamalıydı. Ancak bu koşullar altında bir Kral’a hoşgörürlükle bakılabilirdi. Önemli kişilere karşı gerektiği kadar saygılı davranmayan büyükbabam bu görüşü Kraliçe Victoria’ya da açıklamaya çalışmış, Kraliçe bundan pek hoşlanmamıştı. Ama yine de büyükbabama Richmond Park’ta benim gençliğimi geçirdiğim evi vermişti.

Birtakım siyasal ilkeler ve umutlar edinmiştim. İlkelerimi az çok koruyabildiysem de umutlarımı zamanla bir yana itmek zorunda kaldım. Bütün dünyada düzenli bir ilerleme olmalıydı. İhtilallerin bir sonu gelmeliydi artık; savaş ta ortadan kalkmalıydı. Daha Parlamento nedir bilmeyen geri kalmış ülkelerde parlamenter yönetim kurulmalıydı. Babaannem Rus Büyükelçisiyle yaptığı bir konuşmayı hatırladıkça gülerdi hep; kendisi Büyükelçiye «Belki» demişti, «bir gün sizin de Rusya’da bir Parlamentonuz olacak.» Büyükelçi buna, «Tanrı korusun hanımefendi!» diye karşılık vermişti. Bugün bir Rus elçisi o söze yine aynı karşılığı verir sanırım. yalnız cümlesinin başına başka bir sözcük koyarak. O günlerin umutları şimdi biraz saçma geliyor bana. Demokrasinin gerekliliğine inanmıştım. Halkın hep sağgörü sahibi, olgun aristokratların öğütlerine uyacağını, davranışlarını buna göre ayarlayacağını düşünüyordum. Sömürgecilik rejimine artık bir son verilmeliydi. İngiltere elbet bir gün Asya ve Afrika’daki sömürgelerinden kendi isteğiyle el çekecek, tabii bu arada egemenliklerine kavuşan bu ülkelerin halkı aşağı yukarı eşit sayıda Whig ve Tory’lerden [İngiltere’de Muhafazakar Partinin eski adı. (çev)]kurulu bir «çift meclis» sisteminin devlet yönetiminde ne denli yararlı olduğunu anlamış olacaklardı. En büyük siyasal önyargılarımı edindiğim sıralarda büsbütün kızışmış olan Disraeli-Gladstone (Disraeli muhafazakâr Gladstone Liberal Parti ileri gelenlerindendi.) tartışmalarının benzerleri böylece o tropik ülkelerde de yer alacaktı. İngiliz gücünün sarsılabileceği düşüncesi kimsenin akimın ucundan bile geçmezdi. Britanya denizin dalgalarına değin hükmederdi; gerçek buydu apaçık. Gerçi ortada Bismark denen bir serseri vardı (bana böyle tanıtmışlarda Bismark’ı) ama Goethe ve Schiller’in uygarlaştırıcı etkisi Almanların bu yabani köylü tarafından yanlış yollara sürüklenmesine engel olacaktı elbet. Pek uzak sayılmayacak bir geçmişte kanlı olaylara sahne olmuştu dünya.. Bunu ister istemez kabul etmeliydik. Gerçi Fransızlar ihtilâl olaylarını gericilerin fazlaca büyüttüğünü öne sürüyorlardı ama o’ sıralarda gereksiz birtakım aşırılıklara kapıldıktan da bir gerçekti. Cromwell’in de kralın başını kestirmekle belki biraz ileri gittiği söylenebilirdi-o kadar. Genellikle krallara karşı olan bu tutumlar iyi ve hoş karşalanmalıydı tabii işe örneğin Becket gibi din adamları karışmadıkça o zaman insan ister istemez kraldan yana oluveriyordu.

Evimizin genel havasına tam bir pûriten dindarlığı [Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth'in İngiliz Kilisesi'nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini "saflığı" aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir.] ve ağırbaşlılığı hakimdi. Her sabahın 8 i dua saatiydi., bütün aile bir araya gelip dua ederdik. Evde sekiz hizmetçimiz olduğu halde pişen yemekler son derece basitti. Üstelik bu kadarı bile çocuklar için çok sayılırdı. Örneğin yemekte hem elma tatlısı hem sütlaç varsa ben yalnız sütlaç yiyebilirdim. Yılın her mevsiminde soğuk duş alır her sabah daha şömine yanmandan yarım saat kadar piyano çalışırdım. Büyükannem akşam olmadan koltuğuna oturup şöyle bir dinlenmeyi aklından bile geçirmezdi. Alkollü içkilerle tütüne hiçbir zaman iyi gözle bakılmazdı evimizde; ama geleneğe uymak kaygısıyla konuklara biraz şarap ikram edilirdi. Sağlık, mutluluk ve düşünsel özgürlük pahasına da olsa yalnızca erdem’e değer verilirdi bu çevrede.

Ben bu baskıya önce düşünsel özgürlük yönünden başkaldırdım. Yapayalnız, çekingen, ukala bir gençtim o zamanlar. Çocukken kendi yaşıtlarımla bir arada oynayıp eylenmenin ne olduğunu pek bilmezdim-bu yüzden böyle şeylere karşı bir özlem yoktu içimde. Ama matematiği severdim. Ailem bu sevgiyi hoş karşılamazdı hiç, çünkü matematiğin törel bir konusu yoktu. Ailemin dinsel düşüncelerine katılmıyordum, yaşım ilerledikçe onların hiç de iyi gözle bakmadıkları felsefe’ye karşı daha bir ilgi uyanmaya başladı içimde. Felsefe konusu ne zaman ortaya atılsa hemen alaya alırlardı beni-hem de hep aynı sözlerle: «Akıl nedir?

 Hiçbir şey; madde nedir?

 Boş ver.» Elli altmış kez tekrarlandıktan sonra artık bu şaka da güldürmez olmuştu beni.      ,

Onsekiz yaşında Cambridge’e gittiğim zaman birden kendimi bana doğal gelen bir dille konuşan insanlar arasında bulmuştum. Bu beni çok sevindirmişti. Onlara düşüncelerimi açıkladığım zaman bana ne deli gözüyle bakıyorlar, ne de bir suç işlemişim gibi benden yüz çeviriyorlardı. Zararlı bir törel kaygının düşünsel canlılığı söndürdüğü dar görüşlü bir çevrede geçirmiştim çocukluğumu. Şimdi kendimi aklın ve mantıklı düşüncenin değerlendirildiği bir ortamda bulmak bana sınırsız bir kıvanç veriyordu. Normal bir eğitim ve öğrenim görmemiş olanların genellikle toplum hayatına uymakta güçlük çektikleri söylenir. Oysa ben böyle bir güçlükle karşılaşmadım. Cambridge’de kendimi uzun zaman özlemini duyduğum tam bana göre bir çevre içinde bulmuştum. Daha ilk yılda bir yaşam boyu sürecek arkadaşlıklar kurdum, çocukluk yıllarımın o dayanılmaz yalnızlığını duymadım içimde bir daha. Cambridge’deki ilk üç yılımı matematiğe verdim, dördüncü yıl felsefe çalıştım. Gerçi orada öğrendiğim felsefe sistemlerinin hiçbirini sonraları beğenmez olmuştum ama felsefe öğrenimi zevkli bir şeydi, çözümlemek istediğim birtakım ilginç sorunlar uyandırıyordu kafamda. Özellikle matematiğin temelleri konusundaki sorunlar ilgimi çekiyordu. Doğru, kesin bir bilginin varlığına inanmak istiyor, bunu da matematikte bulacağımı umuyordum. Ama bir yandan da öğretmenlerimin gösterdiği matematik tanıtlarının çürük olduğunu anlamıştım. Gelecekte daha sağlam tanıtların bulunacağına inancım vardı. Sonraları matematik çalışmalarımı derinleştirince bu gibi umutlar beslemekte az çok haklı olduğumu anladım, ama bunun için yirmi yıl beklemem gerekmişti.

Cambridge’deki öğrenimimi bitirdikten sonra felsefe ile politika arasında bir seçme yaparak hayatımı buna göre düzenlemek zorunluğuyla karşılaştım. Politika, 16. yüzyıldan bu yana Russell ailesinin tek uğraşıydı; başka bir yol seçmek atalarıma karşı yapılabilecek en büyük saygısızlık olacaktı. Polititikayı seçmekle rahat bir yaşam süreceğimi ben de biliyordum. İrlanda Bakanı olan John Morley bana bir memurluk teklif etmişti. Paris’te İngiliz Büyükelçisi olan Lord Dufferin de konsoloslukta bir iş bulmuştu. Ailem bana her yoldan baskı yapmakta devam ediyordu. Bir süre kararımı veremedim, ama sonunda felsefenin çağırışı daha ağır bastı. Bu, ilk çatışmam olması bakımından acı bir yaşantı idi benim için. Ondan sonra başımdan öyle çok çatışmalar geçti ki, birçok kimse benim bundan hoşlandığıma bile inanır oldu. Oysa ben herkesle uyuşarak dingin (sakin) bir yaşam sürdürmeyi isterdim. Ama doğruluğuna yürekten inandığım birtakım ilkeler uğruna hep savaşmak zorunda kaldım-hem de en istemediğim zamanlarda. Felsefeyi seçtikten sonra uzun bir süre her şey yolunda gitti. Felsefeyle uğraşmanın budalalık ve züppelik sayılmadığı bilimsel bir ortamda yaşıyordum. Bu dinginlik 1914 e değin sürdü.

O   yıl birinci dünya savaşı patlak verdi. Savaşın korkunç bir budalalık olduğuna inanıyor, her iki tarafın yöneticilerini sorumlu ve suçlu buluyordum. İngiltere’nin savaşa girmeyip tarafsız kalmasını istiyordum-bu da olmayınca savaşı yermeye devam ettim. Artık eski arkadaşlarımın çoğu yüz çevirmişti benden; daha kötüsü ulusal eğilimden ayrı kalmıştım. Bu durumda kendimde varolduğunu daha önce bilmediğim bir takım güçlere dayanmak zorunda kaldım. Dindar olsam Tanrının Sesi diyebileceğim bir şey beni tuttuğum yolda gitmeye zorluyordu. Ne o zaman, ne de daha sonra savaşın bütün bütün saçma ve kolayca kaçınabilecek bir şey olduğunu iddia etmedim.Ama özellikle bu Birinci Dünya Savaşı bana gereksiz görünüyordu. Oysa İkinci Dünya Savaşının gerekliliğine inanmıştım savaş hakkındaki görüşlerimi değiştirdiğimden değil, bu kez koşullar öncekinden çok başka olduğu için böyle düşünüyordum. Daha doğrusu İkinci Dünya Savaşını hazırlayan nedenler Birinci Dünya Savaşının doğal sonuçlarıydı. Rus komünizmi, İtalyan faşizmi ve Alman Nazizizmi hep Birinci Dünya Savaşından almışlardı köklerini. İkinci Dünya Savaşının, sonuncu dünya savaşı olmadığı korkusunu haklı gösteren bu karmakarışık ve dengesiz ortamda her gün biraz daha artan bir komünizm tehlikesi vardır; Almanya, Fransa ve bir zamanların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu uygarlık alanında eski parlak günlerini yitirmiştir; Asya ve Afrika’da durum son derece gergindir, her an karışıklıklar çıkabilir. Bu ortamda dünya şimdiye değin görülmemiş kanlı savaşlara sahne olabilir. İşte bu ortamı yaratan Birinci Dünya Savaşıdır. Bütün bu bozukluklar Birinci Dünya Savaşından almışlardır kaynaklarını. Şimdi, bir an için İngiltere’nin tarafsız kalıp savaşa katılmadığını düşünelim. Ne olurdu bu durumda?

 Bir kere savaş o kadar uzun sürmezdi ve Almanya’nın başarısı ile sonuçlanırdı. Amerika da savaşa katılmak zorunda kalmazdı. İngiltere eski gücünden ve zenginliğinden bir şey yitirmemiş olurdu. Almanya Nazizme sürüklenmez, Rusya’da ise belki yine bir devrim hareketi olurdu ama bu bir Komünist ihtilâli olmazdı elbet. Çünkü, öyle kısa sürecek bir savaş sonunda Rusya 1917 deki gibi korkunç bir karışıklığa düşmezdi. Gerçi bizim, tarafın savaş propagandası Almanya’daki imparatorluğu son derece sert bir rejim olarak gösteriyordu ama aslında bu rejimin yaptıkları kuru kabadayılık ve budalalıktan pek öteye gitmiş değildi. Kaiser’in Almanya’sında bir süre yaşamış, bu ülkedeki ilerici güçlerin sonunda mutlak başarıya ulaşacakları kanısına varmıştım. Kaiser’in Almanyasında İngiltere ve İskandinavya dışında kalan ülkelerin bugün hiçbirinde bulunmayan bir özgürlük vardı. O zamanlar bize bu savaşın özgürlük ve demokrasi uğruna yapıldığını, ve militarizme karşı olduğunu söylemişlerdi. Oysa, savaşın sonunda özgürlük iyice azaldı, militarizm de gittikçe yaygın bir hal aldı. Demokrasiye gelince sonunun ne ye varacağı bugüne değin belli değil. Bence İngiltere savaşa katılmayarak tarafsız kalsaydı Almanya’nın çabuk ve kolay bir başarıya ulaşmasını sağlamış olurdu. Bugün de dünyanın duru mu bu denli karışık, bu denli bozuk olmazdı. Ben buna inanıyorum. Savaş sırasındaki tutumumu bu yüzden her zaman haklı görmüşümdür. Yine Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanların «resmi ağızlar»ın gösterdiği kadar kötü bir ulus olmadığına çevremi inandırmaya çalıştığım için kendimi haksız görmüyorum, Çünkü, Versailles antlaşmasının ağır koşullarla dolu olması birçok kötü sonuçlar doğurmuştur; ve eğer Almanya’ya karşı duyulan bu aşırı ve yersiz korku olmasaydı Versailles antlaşmasının koşulları da o denli ağır olmazdı. İkinci Dünya Savaşı apayrı bir durum sayılmalıydı. Çünkü o zaman kendi budalalıklarımızın cezası olarak insanlığın geleceğini kurtarmak için Nazi Almanyası ile savaşmak zorunda kalmıştık. Eğer bugün Ruslar bütün dünyayı egemenlikleri altına almaya kalkışsalar korkarım bu kere de onlara karşı savaşmak zorunda kalacağız. Ama bütün bunlar hep 1914 ün hatalarından çıkmış sonuçlardır; eğer bu hatalardan kaçınılsaydı bu sonuçlar ortaya çıkmazdı.

Birinci dünya savaşının sonu yalnızlığımın da sonu değildi, tersine daha yoğun bir yalnızlığın başlangıcıydı benim için (birkaç yakın arkadaşımı saymazsam). Bunun da nedeni Rusya’daki yeni ihtilal hükümetini tutmayışımdı. Rus devrim hareketi patlak verince hemen herkes gibi (hatta o zamanki adı ile Petrograddaki İngiliz elçiliği gibi) ben de bunu iyi karşılamıştım. 1918 ve 19 un karmaşık olaylarını uzaktan izlemek pek kolay olmuyordu; ve ben Bolşevikler hakkında henüz olumlu ya da olumsuz bir yargıya varmış değildim. Ama 1920 de Rusya’ya gittim, Lenin ve diğer Rus ileri gelenleriyle uzun ve etraflı konuşmalar yaptım. Bu yönetim örgütünün nasıl işlediği hakkında bilgi edindim. Sonunda şu kanıya vardım ki bu rejim altında tasarlanan ve uygulanan her şey liberal tutumlu bir kimsenin isteklerine taban tabana zıt niteliktedir. Bu rejimin hiçbir iyi yanını göremiyor, insanlar için gittikçe daha da çekilmez olacağını düşünüyordum. Bolşevik rejimindeki tüm kötülüklerin bir tek kaynağı vardı: o da bağnazlığın doğal bir sonucu olan özgürlük ve demokrasi düşmanlığı idi. O günlerde radikaller Rus devriminin her ne pahasına olursa olsun desteklenmesini istiyor, gerekçe olarak da gerici çevrelerin bu devrime karşı olduklarını, devrimi yermenin onların işine yarayacağını söylüyorlardı. Önceleri ben de bu gerekçenin Rus devrimini tutmak için yeterli olduğunu düşünmüş, nasıl bir tutum izliyeceğime bir türlü karar verememiştim. Ama sonunda doğruya daha yakın bulduğum bir tutumu benimsedim. Bolşevik rejiminin kötü bir rejim olduğunu, buna yürekten inandığımı açıkça söyledim. (Bugüne değin bu görüşümü değiştirecek bir sebeple karşılaşmış değilim). Bu konuda 1914 den o yana edindiğim arkadaşların çoğu ile düşüncelerimiz ayrılıyordu; birçok kimse savaşa karşı tutumum yüzünden benden hâlâ nefret etmekteydi. Küçük bir azınlık da Bolşevikleri övmedim diye düşman olmuştu bana.

1920’de Rusya’ya gidişim hayatımda bir dönüm noktası oldu. Orada kaldığım süre boyunca gittikçe artan ve sonunda dayanılmaz bir saplantı halini alan bir korku uyanmıştı içimde. Rusya bana acımasız, ikiyüzlü gardiyanların yönettiği uçsuz bucaksız bir zindan gibi göründü. Arkadaşlarımın bu adamları özgürlük kahramanları gibi el-üstünde tutmaları, kurdukları rejimi bir cennet saymaları beni şaşkına çevirmişti. Bu muydu cennet?

Ya ben çıldırmıştım, ya da onlar. Ama savaş yıllan sırasında başkalarının etkisine kapılmayıp kendi görüşlerime dayanarak yargıya varmasını öğrenmiştim. Tarih kurallarını gözönünde tutarak Rusya’daki devrim gücünün de Fransa ihtilalinde olduğu gibi ergeç emperyalizme kayacağını düşünüyordum. Bolşevikler hakkındaki gerçek düşüncelerimi ( açıkladığım zaman eski politika arkadaşlarım ve daha sonraları bana bu konuda hak verecek olan birçok kimse beni burjuvazinin dalkavukluğunu yapmakla suçladılar, ve benden yüz çevirdiler. Öte yandan gerici çevreler neler söylediğime pek dikkat etmedikleri ve bu yüzden kendilerinden yana olduğum kanısına kapılmadıkları için benden şurada burada, hatta yazılarında «ciğeri beş para etmez bolşevik domuzu» diye söz etmeye devam ediyorlardı. Böylece her iki çevrenin de düşmanlığını kazanmıştım. Bütün bunlar benim için acı şeylerdi. Ama o sıralarda Çin’e giderek orada Avrupa’nın karışıklığından uzak bir yıl geçirmem acılarımı biraz olsun unutmama yardım etti. Ondan sonra yine bir takım çatışmalarım oldu ama bunlar savaş ve bolşevikler hakkındaki düşüncelerim yüzünden giriştiğim çatışmalara kıyasla daha düzeyde kalan, daha etkisiz şeylerdi.

1921’de Çin’den döndükten sonra bir süre aile işleriyle, çocuklarımın eğitimi ile uğraştım. Geleneksel eğitimi beğenmiyordum ama birçok okullarda uygulanan «yeni eğitim»i de bilimsel yönden oldukça yetersiz buluyordum. Bana öyle geliyordu ki (bugün de aynı düşüncedeyim) eğer bir adam gençliğinde sıkı ve özlü bir öğrenim görmemişse İngiltere’deki gibi teknik bakımdan gelişmiş uygar bir toplumda önemli bir yeri olamaz. O zamanki okullar arasında benim istediğim nitelikte bir öğretim, programı uygulayanı yoktu. Kendim bir okul açmayı düşündüm. Ama bu yönetim bilgisi gerektiren bir şeydi, bense bu konuda kendimi oldukça yetersiz buluyordum. Böylece okul kurma tasarılarım da boşa çıkmıştı. Neyse o sıralarda gittikçe düzelerek gerçekten öteki okullar arasında sivrilmiş olan bir okul bulabilmiştim. Eğitim üstüne iki kitap yazdım, ve bu konuda uzun uzadıya kafa yordum; ama tabii bir şeyi düşünmek her zaman onu yapmaktan çok daha kolaydı. Çocuklara tam özgürlük verilmesine karşıyımdır. Bence çocukların günlük yaşayışı belirli bir düzene sokulmalıdır. Ama bu düzenin uygulanmadığı günler de olmalıdır. Yetişkin bir insandan topluma kolaylıkla uyması bekleniyorsa ona daha çok küçük yaşta evrenin merkezinde kendisinin bulunmadığı ve herhangi bir durumda en önemli şeyin kendi istekleri olmadığı öğretilmelidir. Birçok ’yeni eğitimci okullarda olduğu gibi teknik yetkinliği gözetmeden yalnızca özgünlüğe (originality) değer vermek de yanlış bir tutumdur. Yeni eğitimin beğendiğim birçok yanlan var: özellikle konuşabilme özgürlüğü, hayat gerçeklerini görerek, deneyerek öğrenme özgürlüğü, ve acımasız bir davranıştan çok ağızdan kaçan basit bir küfür üstünde duran o saçma törelciliğin bir yana itilmiş olması gibi. Ama genellikle kötü bir disipline karşı olanların disiplinin kaçınılmaz gerekliliğini unutacak kadar ileri gittikleri çok görülmüştür. Oysa disiplin, özellikle öğrenim alanında son derece gerekli olan bir şeydir.

İlerleyen yaşım ve yaşantılarım eski inançlarımı belki değiştirmeli ya da onlara bir şeyler katmalıydı, ama pek öyle oldu diyemem. Yalnız özgürlüğün çok belirli sınırlan olan bir ilke olduğuna inancım gittikçe artmıştı; bu sınırların özellikle eğitim alanında çok tipik bir durum gösterdiklerini anlamıştım. İnsanların belirli bir durum karşısında nasıl davranacakları ençok alışkanlıklarına bağlıdır; iyi alışkanlıklar ise disiplinsiz elde edilemez. Çoğumuz hayatımız boyunca hiç bir şey çalmayı düşünmemişizdir; ama şimdi bize çok doğal gelen bu alışkanlığın yerleşmesinde yüzyıllar boyu süregelmiş polis disiplininin büyük payı olmuştur. Eğer çocuklara iyi ve doğru davranış yollan öğretilmezse hepsi birbirinin elindekini kapmaya çalışır ve en iyi yiyecekler en güçlülerin elinde kalır. Bugün dünyanın daha düzgün bir ortama girmesi devletlerarası anarşinin sürüp gitmesiyle değil ulusarası bir yasanın yürütülmesiyle gerçekleşebilir. Bunun başarılması için de uluslarası bir gücün desteği gerekir. Ekonomi dünyasında eski Laissez Faire (Hükümetin endüstri ve ticaret işlerine karışmaması) öğretisini hâlâ düş peşinde koşan birkaç kişiden başka tutan kalmamıştır bugün. Dünya kalabalıklaştıkça yönetim düzenini sağlamak için denetleme daha da gerekli olmaktadır. Tabii bu sevilecek bir durum değildir. Odysseus’un dünyası ilginç bir dünyadır: gemi ile bir adadan ötekine yolculuk yapmak her limanda güzel bir kadının sevgisini kazanmak iyi bir şey olsa gerek. Ama şimdi göçmen kotaları varken böyle bir yaşam sürdürmek olacak şey değildir. Tek başına olan Odysseus için oradan oraya göçmek zor değildi, ama Yüz milyon Çinli Calypso’nun adasına çıkıverseydi hayat pek de öyle kolay olmazdı sanınm. Aslında basit bir kural var bu gerçeklerin ardında. İnsanlar yalnızca kendilerini ilgilendiren konularda özgür olmalıdır, ama başkalarının hakkını yemek eğiliminde oldukları zaman özgürlüklerinin kısıtlanması gerekir. Bu kural basit gibi görünürse de bütün ayrıntıları ile uygulanması çok zordur. Bu yüzden insan özgürlüğünün sınırları bugüne değin kesinlikle belirlenmiş değildir.

Hayatım boyunca hep dünyada olup biten önemli olaylarla uğraştığım halde yine de kendimi bir soyut düşünür olarak görürüm. Çağlar boyu boş ve belirsiz birtakım varsayımların, elinde kalmış olan alanlara bilimin ve matematiğin kesin, tanımlayıcı yöntemlerini getirmeye çalıştım. Kesinliği, belirli sınırlan severim; bulanıldıktan, belirsizlikten nefret ederim. Anlayamadığım bir sebepten dolayı bu görüşlerim birçok kimsede benim duygudan yoksun soğuk bir insan olduğum kanısını uyandırmıştır. Duygulu bir insanın kendi kendini aldatarak mutlu olması, başka türlüsüne erişemediği için bir budalalar cennetinde yaşamaya boyun eğmesi gerek onlarca. Oysa ben hiç de bu düşüncede değilim. Bir şeye karşı ilgi duydum mu, onun hakkındaki bütün gerçekleri bilmek isterim-iyi de olsa, kötü de olsa. Felsefeyle ilgilenmeye başladığım zaman içimde kalmış bir özlem vardı: bir dine bağlanma, inanma isteği. Felsefede bu özlemimi giderecek bir şeyler bulmayı umuyordum. Bir süre Platon’un sonsuz ideler dünyasında avutmaya çalıştım kendimi. Ama. sonunda bütün çabalarımın boş olduğunu anladım. Bugüne değin felsefede dinsel inanç özlemlerimi karşılayacak bir şey bulamadım diyebilirim Bu bakımdan felsefe beni hayal kırıklığına uğrattı, ama felsefenin insanlığı ilgilendiren birçok sorunu aydınlattığı da yadsınamaz. Gençliğimde «görüş meselesi» diye savuşturulan birçok konu bugün kesin ve bilimsel bir nitelik kazanmıştır. Ben bundan kıvanç duyuyorum ve bu sonuca ulaşılmasında benim de bir payım olduğunu düşündükçe felsefe alanındaki çabalarımın boşa gitmediğine inanıyorum.

Ama bugün içinde yaşadığımız dünyada soyut sorunlar üstünde durmak gittikçe daha imkansız bir şey olmuştur. Günün olayları düşünürün ilgisini beklemekte, içine çekildiği o fildişi kuleyi yavaş yavaş yıkmaktadır. İnsanlığın geleceği ne olacak sorusu her gün biraz daha sanyor düşüncelerimi. Ben, Viktorya Çağının iyimser havası içinde büyüdüm. Bu yüzden o günlerden kalma bir alışkanlıkla biraz çabuk umutlanıyorum belki. Oysa bugünün dünyasında umutlanmak kolay değil; dayanıklı olmak çok ilerisini görebilmek gerek. Ama ben önümüzde karanlık günlerde olsa insanlığın sonunda aydınlığa çıkacağına inanıyorum; elbet bir gün hep birlikte beklemeyi, dayanmayı öğreneceğiz; elbet bir gün kaba kuvvetin baskısı sona erecek. İnsanlık birtakım gerçekleri görmelidir artık. Sağgörünün gelişmesini gözetmeden yalnızca uzmanlığa önem vermek bizi hiçbir yere götürmeyecektir. Bugün törel ve düşünsel nitelikler birbirinden ayrılamayacak kadar içiçe girmişlerdir. Kötü tutkular insanın gerçeği görmesini engeller. Yanlış inançlar da kötü tutkuları özürlü gösterirler. Bu dünyanın üzerine çöken karanlıktan sıyrılıp aydınlığa çıkması için hem mantıklı ve sağlam bir düşünüşe, hem de iyi duygulara ihtiyaç vardır. Ama ne yazık ki insanoğlu bu aşamalara ancak her şey elden gittikten ve en büyük yıkımlara uğradıktan sonra ulaşabiliyor. Bu görüşümde yanılmış olmayı yürekten dilerdim. Ne olurdu sağgörü daha kolay, daha acısız bir yolla elde edilebilseydi… Ama bu yeni dünyanın gereksindiği yeni anlayışa en zor yoldan da olsa ulaşacağız ergeç. İnsanlık tarihinin altın çağlan geçmişte değil gelecektedir-buna sarsılmaz bir inancım var.

NİÇİN FELSEFEYE YÖNELDİM

İnsanoğlunu düşünür olmaya sürükleyen birçok etken vardır. Bunlar arasında en saygıdeğeri dünyayı tanıma, öğrenme isteğidir. Felsefe ile bilim’in kesin olarak ayrılmadığı çağlarda bu etken ağır basıyordu. İnsanları felsefeye yönelten başka bir etken de duyularımızın aldatıcılığıdır. Bu yüzden bir takım sorular takılagelmiştir insanoğlunun aklına:

Gökkuşağı nerededir?

 Varlıklar gerçekte gün ışığında göründükleri gibi midir, yoksa ayışığında göründükleri gibi mi?

 Aynı sorunun daha yeni bir şekli-Varlıklar gözümüzle gördüğümüz gibi midir, yoksa mikroskoptan göründükleri gibi mi?

 Bu türlü bilmecemsi sorulara daha sonra yeni ve büyük bir sorun eklendi: Yunanlılar Olympos Tanrılarının varlığına kuşku ile bakmaya başladıkları zaman yaşamlarında geleneksel inançlarından boşalan yeri doldurmak için felsefe’ye başvurdular. İşte bu iki temel etkenin birleşmesiyle felsefe’de iki yoldan [gelişen bir akım başgösterdi: Bir yanda günlük hayatta bilgi olarak kabul edilen birçok şeyin gerçek bilgi olmadığını tanıtlama amacı-bir yanda evren’i istediğimiz biçime sokan basit inançlarımızın ötesinde çok daha sağlam ve derin bir felsefi gerçek bulunduğunu belirlemek amacı güdülüyordu. Genellikle felsefe’de kuşku bir itici güç, kesinlik ise tek amaç olmuştur. İnsanoğlu zamanla duyularına da, bilime de, dine de kuşkuyla bakmaya başlamıştır. Her düşünürde bu kuşkulardan birinin ötekilere kıyasla daha ağır bastığını görürüz. Düşünürlerin bu konularda öne sürdükleri çözümler de hiç birbirine benzemez. Bu bakımdan aralarında düşünce birliği yoktur. Giderek, bu sorulara bir çözüm bulunup bulunmayacağı konusunda da anlaşmış değillerdir.

Benim felsefeye yönelmemde bütün bu saydığım geleneksel etkenlerin payı olmuştu. Ama bunlar arasında ikisinin etkisi daha belirliydi. İlk ve en devamlı etken kesin olarak doğruluğuna inanılabilecek nitelikte bir bilgi’ye ulaşma amacıydı İkinci önemli etkense içimdeki dinsel özlemleri gidermek çabasıydı. Sanırım beni felsefeye yönelten olayların ilki daha felsefenin ne demek olduğunu bilmediğim sıralarda-onbir yaşımdayken geçmişti başımdan. Bir tek kardeşim vardı, o da benden yedi yaş büyük olduğu için çocukluğum genellikle yalnız geçmişti. Bu yüzden ben ağırbaşlı bir çocuk olarak büyüdüm. Düşünmek için çok zamanım oluyordu, ama üstünde düşünmeye değer konularda bilgisiz sayılırdım. Kendim pek farkında değildim ama bende tam bir matematik kafası vardı. Çünkü tanıtlama eyleminden çok hoşlanıyordum. Sonra büyüyünce benim bu zevkimi paylaşan daha birçok kimse bulunduğunu anladım. (Kuramsal matematik profesörü olan arkadaşım G.H. Hardy bunlardan biriydi.) Bir keresinde bana ‘şimdi senin beş dakika sonra öleceğini belirleyen bir tanıt ele geçirsem seni yitirdiğime çok üzülürdüm ama bir tanıt bulmuş olmanın vereceği kıvanç bütün üzüntümü dağıtırdı..’ demişti. Hiç gücenmemiştim ona, böyle düşünmesini garip karşılamamıştım. Geometri öğrenimine başlamadan önce birisi bana bu bilimin tanıtlayıcı bir niteliği olduğunu söylemişti. Bu yüzden ağabeyim bana geometri öğreteceğini bildirdiği zaman çok sevinmiştim. O zamanlar da geometri deyince akla Euclid gelirdi tabii. Ağabeyim önce tanımlardan başladı öğretmeye. Bunları mantığım çabucak kavrıyor, kabul ediyordu. Ama sıra aksiyomlara gelince iş değişti. «Bunlar tanıtlamaz» demişti ağabeyim. «Ama geometride herhangi bir şey tanıtlamak istediğin zaman bu aksiyomların doğruluğunu varsayacaksın.» Bu sözleri duyunca bütün umutlarım dağılmıştı. Bir şeyi gerçekten tanıtlayabilmek bana büyük kıvanç verecekti, ama bunun için tanıtlanamayan bazı varsayımların doğruluğunu önceden kabul etmek gerekiyordu. Ağabeyime biraz kızgınlıkla bakarak «Peki ama bu varsayımlar tanıtlanamazsa doğru olduklarını nasıl kabul edeyim?» diye sordum. «Sen bilirsin,» demişti ağabeyim «kabul etmiyorsan bu derslere devam edemeyiz.» Bunun üzerine ben-işin nereye varacağını anlamak istediğim için aksiyomların doğruluğunu geçici olarak kabul etmek zorunda kaldım. Ama kesinlik ve açıklık bulacağımı umduğum bir ortamda kuşku ve karışıklık içinde kalmıştım. Benim bilmediğim bir yanıtlaması olduğunu sandığım, çoğu kez de unuttuğum bu kuşkular beni matematikten soğutmamıştı. Bilimler içinde yine en çok matematiği seviyordum. Matematik kurallarının fiziksel dünyaya nasıl uygulanabileceğini hep düşünür dururdum. Günün birinde insan davranışlarının da makinelerinki kadar kesin bir matematiği olacağını umuyordum. Böyle bir umuda kapılmamın nedeni tanıtlama eyleminden hoşlanmamdı. Bu tutkum bendeki «özgür istem»e inanma eğilimini bile baltalıyordu zaman zaman. Ama matematiğin geçerliliği hakkındaki esas kuşkularımı hiçbir zaman gideremediğimi söylemeliyim.

Yüksek matematik öğrenmeye başladığım zaman yepyeni birtakım zorluklarla karşılaştım. Öğretmenlerim bana çürük olduğunu sandığım birtakım tanıtlar gösteriyorlardı. Sonradan bu tanıtların öteden beri çürük olarak bilindiğini öğrendim. Cambridge’deki öğrenimim sırasında ve okulu bitirdikten sonra bir süre Alman matematikçilerin daha tutarlı birtakım yanıtlar bulduğundan habersizdim. Bu yüzden Kant felsefesinin dev ölçülemden etkilenmek için en uygun bir durumdaydım. Kant’ın felsefesi bana yepyeni ve geniş bir görüş açısı vermişti; bu açıdan daha önceleri aklıma takılan sorunlar küçük ve önemsiz geliyordu bana. Sonradan bütün bunların boş ve çürük kanılar olduğunu anladım, ama bu sonuca ancak metafizik karmaşıklıklar içinde kendimi yitirdikten sonra varabilmiştim.. Felsefe’ye yönelişimde önemli etkenlerden biri de matematiğe karşı duymaya başladığım nefret olmuştu. Bunun da nedeni matematik üstüne aşırı derecede kafa yormuş olmam ve sınavlarda başarı sağlama yeteneklerimi geliştirmek için harcadığım çabalardı. Bu çabalarım sonunda matematiğin kurnazlık oyunları ve aldatmacalardan meydana gelmiş bir çapraz bulmaca olduğu kanısı uyandı bende. Cambridge’deki üçüncü yılımın bitiminde hayatımın sonuncu matematik sınavından çıktığım zaman bir daha tek kelime matematik okumamaya andiçtim ve bütün matematik kitaplarımı sattım. Bu durumda felsefe’ye yönelişim bana sınırsız kıvanç vermişti bir düzlüğü aşıp ta yepyeni bir görünümle karşılaşmaşcasına tatlı bir kıvanç.

Kesinliği yalnızca matematikte aramamıştım. Dekart gibi (o zamanlar Dekart’ın felsefesini hiç bilmiyordum) kendi varlığımın kendim için kuşku götürmez bir gerçek olduğunu sanıyordum. Yine Dekart gibi dış dünyanın yalnızca bir düş olduğunu varsaymak mümkün görünüyordu bana. Ama dış dünya bir düş olsa da bu ’düş’ün varlığı yadsınamazdı, benim bu ’düş’ü yaşadığım apaçık bir gerçekti. Bu düşünce dizisi ilk önce onaltı yaşımdayken aklımdan geçmişti, sonraları Dekart’ın felsefesini bu temel üzerine kurduğunu öğrenince doğrusu sevinmiştim.

Cambridge’de felsefe’ye karşı duyduğum ilgiyi arttıran bir etken vardı. Matematiğe karşı bile güvenimi sarsan kuşkuculuk dinin temel öğretilerine körükörüne inanmama engeldi. Ama ben hiç olmazsa içimde dinsel inanç denebilecek bir şey kalsın istiyordum. Onbeş yaşımdan onsekizime değin bu dinsel inanç konusu üstünde çok kafa yordum. Hristiyanlığın temel öğretilerini birer birer inceledim. Bu öğretilerde kendimi inandırabilmek için küçük de olsa bir sebep bulmayı bütün yüreğimle istiyordum. Düşüncelerimi hep bir deftere yazardım o zamanlar bu defteri hâlâ saklarım. Gençlik çağının tecrübesizliği yansıtan düşüncelerdi bunlar, ama o zaman aklıma takılan bu sorunlardaki bilinmezciliğe (agnosticism) (İnsanın kendi yaşantıları dışında bir şeyi bilemeyeceğini, gerçek ve kesin bir bilgi olmadığını öne süren felsefe. (Çev.)) verecek bir yanıt bulamazdım.

Cambridge’de daha önce adını bilmediğim birtakım, düşünce sistemlerini öğrenmiş, bunların etkisinde kalarak çocukluk yıllarımın yalnızlığında oluşan düşüncelerimi bir yana bırakmıştım. Derslerde Hegel’in felsefesini de okumuştuk. On dokuz cilt dolusu karmaşık birtakım söz kalabalığı sonunda ortaya sürdüğü şey daha bilimsel ve daha yapay bir biçime sokulmuş geleneksel inançlardan başka bir şey değildi. Hegel evren’i sıkı örülmüş bir bütün olarak görüyordu. Onun kafasında canlandırdığı evren bir tabak pelteye benzetilebilirdi-çünkü bir yanına dokunulsa bütünü sarsılan bir evrendi Hegel’in evreni. Ama pelteye benzemeyen bir yanı vardı ki o da parçalara ayrılamayışıydı. Hegel’e göre bir bütünün parçalardan meydana gelirmiş gibi görünmesi aslında insanın bir aldanmasıydı. Tek gerçek Saltık olan’dı; bu da Hegel’in Tanrıya verdiği addı. Ben bu felsefede bir süre için aradığım dinginliği bulmuştum. Hegel, hele o sıralarda yakın arkadaşım olan Mc Taggart’tan öğrendiğim şekliyle Hegel felsefesi bana hem güzel, hem, de geçerli bir felsefe olarak görünmüştü.

Mc Taggart benden altı yaş büyük bir düşünürdü, yaşamı boyunca Hegel’in ateşli izleyicilerinden biri olarak kaldı. Çağdaşları üstünde Mc. Taggart’ın belirli bir etkisi olmuştu-ben de bir ara onun etkisine kapılmıştım. Zaman ve uzay’ın gerçek olmadığına, evrenin yalnızca akıl’dan meydana geldiğine inanmak insana garip bir kıvanç duygusu veriyordu. Ama nasıl olduysa bir gün ben bu Hegel hayranlarının çemberinden sıyrılıp Hegel’in kendine çevirdim gözlerimi. Bu ünlü düşünürde gördüğüm yalnızca anlamsız bir karışıklık vs birtakım kelime oyunlarından meydana gelmiş bir söz kalabalığı oldu. Bu yüzden artık Hegel felsefesine de inancım kalmamıştı.

Bundan sonra bir süre başka bir öğretide aradıklarımı bulduğumu sandım. Bu öğreti aslında Platon felsefesine dayanıyordu ama ayrıntılarda değişiklikler gösteriyordu. Platon öğretisine göre ki ben bu öğretinin oldukça ılımlı bir şeklini kabul etmiştim değişmez, süresiz bir ideler dünyası vardı. Duyularımızla kavradığımız dünya ise ideler dünyasının eksik bir kopyasıydı. Yine bu öğretiye göre matematiğin konusu bu ideler dünyasındaydı, bu yüzden matematik bu dünyada bulunmayan bir kesinlik ve yetkinliğe sahipti. Platon’un Pythagoras’dan aldığı bu türlü ’mistik’ bir matematik anlayışı benim kafama da uyuyordu. Ama sonunda bu öğretilere de inancımı yitirdim. O zamandan bu yana mantığımın kabul edebildiği hiçbir düşünsel öğretide dinsel özlemlerimi gideremedim.

FELSEFE ALANINDAKİ İLİŞKİLERİM

Küçük yaşımda bütün çoçuklar gibi ben de hayal kurmaktan hoşlanırdım. Ama belki başkalarınkinden farklı olarak benim düşlerimin birkaçı gerçekleşti. Bu düşlerden biri beni eserlerimden tanıyan birtakım ünlü bilginlerden övgü dolu mektuplar almaktı. Bu çeşit bir mektubu ilk kez alışım düşünsel yaşamımda bir dönüm noktası olmuştu. Mektubu yazan Louis Couturat adlı foir Fransız düşünürüydü. Couturat’nın «matematiksel sonsuz» konusunda bir kitabı çıkmıştı; ben de bu kitap üstüne olumlu bir eleştiri yazmıştım bir yerde. Couturat mektubunda benim geometrinin temelleri konusundaki kitabımdan söz ediyordu. Kendisinden bu kitap üstüne bir eleştiri yazmasını istemişler, o da söylediğine göre-eline koca bir sözlük almış ve işe koyulmuş. (Çünkü pek az biliyormuş İngilizceyi) Mektubun geri kalan kısmı düşlerimde canlandırdığım gibi övgülü cümlelerle doluydu. Kısa zamanda aramızda bir arkadaşlık doğmuştu. Onunla ilk kez Caen’da bir de Paris’te görüştüm. Sonra ikimiz de birbirimizden habersiz Leibniz üstüne birer kitap yazmıştık. Benimki 1901 de onunki 1902 da çıktı. Benim kitabım Leibniz felsefesinin yepyeni bir yorumunu veriyordu. Bu yoruma varmak için belirli birkaç metinden yararlanmıştım. Özellikle bu metinler üstünde durmamın nedeni bu konudaki geleneksel yorumlara kaynak olan metinlere kıyasla bunların Leibniz felsefesini çok daha derin ve tutarlı bir biçimde yaratmış olmalarıydı.

Couturat benim kitabımın varlığından habersiz Leibniz elyazmalarını yerinde incelemek üzere Hanover’e gitti, ve orada benimkine çok yakın bir yorumun doğruluğunu tanıtlıyan (Tanıtlamaya yarayan belge veya herhangi bir şey, beyyine, hüccet. ) bir sürü basılmamış yazı geçti eline. Ama bundan sonra yollarımız ayrıldı. Couturat kendini yeni bir amaca vermişti. Uluslararası bir dil’in bütün dünyaya yayılması ve tutunması için çalışıyordu… (aslına bakarsanız uluslararası dillerin sayısı ulusal dilleri bile geçti diyebilirim) Couturat bu dillerin en çok tutulanı olan Esperanto’yu hiç beğenmiyor İdo’yu hepsine üstün buluyordu. Bana hep Esperantocuların aklın alamayacağı kadar alçak ve kötü ruhlu olduğunu söyler dururdu, ama bu yargıya hangi kanıtlarla vardığını sormamıştım kendisine. Couturat’dan duyduğuma göre Esperanto’nun tek üstün yanı aynı kökten Esperantist (Esperantocu) diye bir sözcük türetilmiş olmasıydı. Oysa İdo sözcüğünden böyle bir türeme yapılamıyordu. Ben bir keresinde dayanamayıp «Niçin türetilmesin canım» demiştim. «İdiot (Bön, kalasız anlamına gelen bir sözcük.) sözcüğü var ya!» Ama arkadaşım İdo’yu tutanlara «idiot» denmesini istememişti nedense. Sonradan işittiğime göre Couturat 1914 seferberliği sırasında bir kamyon kazasında ölmüştü.

Alman bilim dünyasıyla ilk önemli ilişkim Kant yoluyla olmuştur, öğrencilik yıllarım sırasında Kant’a karşı korkuyla karışık bir saygı duyardım. Öğretmenlerim Hegel’e de en azından bu denli bir saygı beslemem gerektiğini söylemişlerdi bana. Ben de onların sözünü yeterli bir gerekçe olarak kabul etmiştim-Hegel’in kendisini okuyana değin. Hegel’i okuyunca da beni özellikle ilgilendiren matematik felsefesi konusunda ne denli bilgisiz olduğunu, nasıl saçmaladığını gözlerimle görmüş oldum. Bu, Hegel’in felsefesini tümü ile yadsımama yol açtı; aynı zamanda başka birtakım sebeplerle Kant felsefesinden de yüz çevirdim. Gerçi böylece geleneksel Alman felsefesinden uzaklaşıyordum ama bir yandan da Alman matematikçilerin matematik kuralları üstüne yazdıkları eserler ilgimi çekmeye başlamıştı. O sıralarda bu konular üstüne yazılmış en iyi eserlerdi bunlar. Weiterstrass ve Dedekind’in kitaplarını yutarcasına okudum. Leibniz’den o yana matematik biliminin temelinde yatan bir yığın fizikötesi molozunu bu Alman matematikçiler ortadan kaldırmışlardı.

Hem bilimsel kişiliği, hem de benim üzerimdeki etkisi bakımından bu iki Alman bilgininden daha önemli olan biri de Georg Cantor’du. Matematik alanında yeni çığırlar açan bir kitap yazmıştı Cantor. Her satırında olağanüstü bir dehanın izleri bulunan bu eserde olumlu bir şekilde geliştirdiği bitimsiz sayılar kuramını açıklıyordu. Kitap çok zor geldi bana önce, içindeki bilgiyi iyice kavrayamadım. Yeniden okumaya başladım ama bu kez okuduklarımı satır satır bir deftere çekiyordum. Böyle yavaş yavaş ilerleyerek daha iyi varıyordum kitabın anlamına. Bu arada kitapta birtakım yanlışlıklar gözüme çarpmıştı. Ama yine okuduklarımı deftere çekmeye devam etmiştim. Eserin sonuna gelince asıl yanılanın kendim olduğunu anladım. Cantor kimseye benzemeyen garip bir adamdı matematikle uğraşmadığı zamanlar Shakespeare’in eserlerini Bacon’a mal eden kitaplar yazardı. Bana da bunlardan bir tane yollamıştı. Kapağında şöyle yazıyordu: «Parolanız ya Kant ya da Cantor değil mi?» Kant onun için korkulu bir umacıydı. Bana yazdığı ‘bir mektubunda ondan «şu matematikten hiç anlamayan safsatacı ukalâ» diye söz ediyordu. Dikkafalı adamdı Cantor. Fransız matematikçisi Henri Poincare ile aralarında süregelen tartışma sırasında bana yazdığı bir mektubunda «sonunda yeniden ben olmayacağım» demişti açıkça. Gerçekten de sözünde durmuştu. Onunla hiç karşılaşmamış olmama üzülürüm. Bir keresinde buluşmayı kararlaştırmıştık ama tam o sırada oğlu hastalandığından hemen Almanya’ya dönmek zorunda kalmıştı.

Bu saydığım kişilerin üzerimdeki etkisi daha çok 19. yüzyılın sonlarında kendini belli eder. Yirminci yüzyılın başlarında kendisine karşı her zaman derin saygı duyduğum bir adamı tanıdım. O zamanlar hiç adı duyulmamış bir bilgin olan Frege idi bu. Eserlerinin gereken ilgiyi görmemiş olması bence gerçekten üzülecek bir durumdur. Dedekind haklı bir ün yapmıştı bilim alanında; oysa Frege aynı konularda Dedekind’den çok daha derinlere inmişti. Onunla aramızdaki ilişki aslında ben daha okul sıralarındayken başlamış olmalıydı. Çünkü felsefe öğretmenim James Ward bana Frege’nin Begriffsschrift adlı küçük bir kitabını vermiş kendisi henüz okumadığı için değeri hakkında bir fikri olmadığını belirtmişti. Utanarak söylemeliyim ki, kitabı ben de okumamıştım-matematik çalışmalarımı kendi başıma ilerlettiğim zamana değin. Daha açıkçası 1879 da basılan kitabı ben ancak 1901 de okuyabilmiştim; sanırım yine de ilk okuyucusu bendim. Frege ile ilk kez ilgilenişim onun daha sonraki bir eseri üstüne Peano’nun yazdığı bir eleştiri yüzünden olmuştu. Peano yazısında Frege’yi gereksiz bir ayrmtı düşkünlüğü ile suçluyordu. Peano’nun kendisi o güne değin tanıdığım mantıkçılar arasında ayrıntı düşkünlüğü ile ün yapmış olduğu için Frege’nin çok ilginç bir yazar olabileceğini düşündüm. Aritmetik üstüne yazdığı kitabın ilk cildini aldım, okumaya başladım, (ikinci cildi daha basılmamıştı o zaman.) Kitabın önsözünü hayranlıkla okudum. Ama yazısında kullandığı kendi buluşu olan çapraşık simgeliği hiç beğenmemiştim. Kitabın geri kalan bölümlerinde Frege’nin ne demek istediğini ancak bu konudaki çalışmalarımı ilerlettikten sonra kavrayabilmişim. Benim de katıldığım ve bugüne değin benimsediğim matematiği mantığın bir devamı sayan görüşü ilk kez belirleyerek açıklayan Frege olmuştu. Yine matematikte sayılan mantık terimleriyle ilk kez tanımlayan oydu. Bütün bunları 1884 de başarmıştı Frege-ama bundan kimsenin haberi yoktu.

Frege de benim yirminci yüzyılın ilk aylarında düşündüğüm gibi matematiğin mantık biliminin sınırlan içinde kaldığına, bu gerçeğin artık iyice kesinleştiğine inanıyordu. Ama ben 1901 in Haziranında bu düşüncelerimde de denli yanıldığımı ortaya koyan bir çelişmeyle karşılaştım. Hemen bu konuda Frege’ye bir mektup yazdım. Frege benim bu uyarmama karşı çok soylu bir davranış örneği gösterdi. Aritmetik üstüne yazdığı kitabın ikinci cildi o sıralarda henüz basılmamıştı. Bu kitabına, benim belirttiğim çelişmeyi göz önüne alarak «die Arithmetik ist ins Schwanken geraten» («Aritmetiğin temelleri sallantı halinde…») diye bir ek not koydu. Anladığıma göre Frege sonraları yadrasyonel matematik kavramları ile başa çıkamayınca Pythagoras’ın yaptığı gibi aritmetiğe geometri ölçülerini uygulama yoluna sapmıştı. Onun bu tutumuna hiçbir zaman katılmadım, ama belirli bir çıkmaz karşısında yüzyıllar önce yaşamış bir matematikçi ile çağdaş bir bilginin aynı tepkiyi göstermiş olman ilginç bir durumdu. Ne yazık ki Frege ile hiç karşılaşamadım. Ama ben bu değerli bilgini bilim dünyasına tanıtmak için elimden gelen her şeyi yaptığımı düşünerek bundan kıvanç duyuyorum.

Felsefe alanındaki daha da önemli bir ilişkim Avusturya’lı düşünür Ludwig Wittgenstein’la olmuştur. Bir ara öğrencim olan bu genç sonra hem Oxford, hem de Cambridge’de benim yerimi almıştı. Başlangıçta mühendis olmayı kafasına koyan Wittgenstein bu amaçla Manchester’a gelmişti. Mühendislik öğrenimi sırasında matematiğe karşı ilgi duymaya başlamış ve matematiğin temelleri üstüne bilgisini genişletmek istemiş. Bu konuda çalışmalar yapan kendisine yardımcı olabilecek birini  aramış çevresinde, beni salık vermişler o da kalkmış beni bulmak için Cambridge’e gelmiş. Garip bir adamdı Wittgenstein, düşünceleri de kendisi gibi garipti. Bütün bir ders dönemi boyunca onun gerçekten üstün zekalı bir genç mi, yoksa acayip yaratığın biri mi olduğunu anlayamamıştım. Dönem sonunda bana ‘geldi, «Size bir şey soracağım» dedi, «ben acaba aptal mıyım, yoksa değil miyim?». «Ben ne bileyim canım» dedim, «hem bunu bana niçin soruyorsun?». «Soruyorum, çünkü eğer kafasızsam gidip havacı olacağım, ama değilsem bir düşünür olmak istiyorum» dedi. Ona tatil içinde felsefi bir konu üstüne bir yazı hazırlamasını söyledim. Bunu okuyunca gerçekten kafasız olup olmadığını anlayacaktım. İkinci dönemin başında yazısını getirdi elime verdi. Daha ilk cümlesini okur okumaz ona «hayır Wittgenstein, sen havacı olmamalısın» dedim; o da olmadı. Wittgenstein’le uğraşmak kolay iş değildi doğrusu. Gece yarılarında kalkar beni görmeye gelir saatler boyu odamda kafese kapatılmış bir kaplan gibi bir aşağı bir yukarı gezinir dururdu. Kapıdan girerken hep buradan dönüşte kendimi öldüreceğim, derdi. Bu yüzden uykudan gözlerim kapandığı halde ona kalk git demek istemezdim. Yine bu gecelerden birinde iki saat kadar süren uzun bir sessizlikten sonra ona, «Ne düşünüyorsun Wittgenstein,» diye sormuştum. «Felsefeyi mi, yoksa günahlarını mı?». «İkisini de» diye cevap vermişti bana-sonra yine sessizliğe dalmıştı. Yalnızca geceleri görüşmezdik tabii. Ara sıra Cambridge çevresinde yürüyüşlere de çıktığımız olurdu. Bir keresinde ısrarlarıma dayanamayıp Madingley’lerin koruluğuna girmişti benimle. Sonra kendisinden umulmadık bir şey yapmış önüne çıkan bir ağaca tırmanıvermişti. Wittgenstein üst dallara vardığı bir sırada korucu tüfeği elinde karşımıza dikilmiş beni bir güzel azarlamıştı. Ben Wittgenstein’a seslenerek bir dakika içinde aşağı inerse korucunun kendisini vurmamaya söz verdiğini söyledim. Bana inanmış ve ağaçtan inmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Wittgenstein Avusturya ordusunda savaşmış ve ateş kes antlaşmasından iki gün sonra İtalyanlar tarafından tutsak edilmişti. Bana göz altında bulundurulduğu Monte Casino’dan bir mektup yazdı. «İyi bir şans eseri tutsak alındığım sırada yazılarım yanımdaydı» diyordu. Sonraları basılan ve geniş yankılar uyandıran bu yazılan Wittgenstein cephedeyken kaleme almıştı. Babasından kendisine büyük bir servet kaldı. Ama o, paranın bir düşünür için sıkıcı bir yük olduğunu söyleyerek hepsini şuraya buraya dağıttı. Sonra geçimini sağlamak için Trattenbach adlı küçük bir köyde öğretmenlik yapmaya başladı. Bana oradan yazdığı karamsar bir mektubunda «Trattenbach’lılar çok kötü insanlar» diyordu. Ben, «Aslında bütün insanlar kötü» diye cevap verdim ona. Bu kez, «Öyle ama dünyanın hiçbir yerindeki insanlar Trattenbach’lılar kadar kötü olamaz» diye karşılık verdi. Ben böyle saçma bir şeyi mantığımın hiçbir zaman kabul edemeyeceğini kesinlikle söyleyince mesele böylece kapanmıştı. Neyse arkadaşım Trattenbach’dan başka yerleri de yakından tanımak fırsatını bulmuş, kötülüğün ne denli yaygın bir şey olduğunu anlamıştı. Wittgenstein sonraları Oxford ve Camridge’de felsefe profesörü oldu. Bu okullardan yetişen genç düşünürlerin çoğu onun öğrencisiydi. Ben bile onun ilk öğretilerinden etkilenmiştim, ama yıllar geçtikçe görüşlerimiz iyice ayrılmıştı. Birbirimizi çok seyrek görür olmuştuk artık; ama onu iyi tanıdığım sıralarda keskin zekâsı, arı bilim kafası ile son derece etkili bir kişiliği vardı.

Bilimsel yeteneklerinden çok en olumsuz bir ortamda kendini felsefeye verebilmesiyle hayranlığımı kazanan biri vardı. O zamanın tek Yugoslav düşünürü olan Branislav Petronievic’ti bu. Onunla yalnızca bir kez 1917 de karşılaşmıştım. İkimizin ortaklaşa bildiği dil almanca idi. Aramızda anlaşabilmek için Almanca konuşmak zorunda kalmıştık ama sokakta yanımızdan geçenler bile kuşkuyla bakıyordu bize. Kısa bir süre önce Sırplar Alman orduları önünde kitle halinde geri çekilmişlerdi. Ben bu olay hakkında bir görgü tanığı olarak Petronievic’den bilgi edinmek istiyordum. Ama onun aklı başka yerdeydi. Uzayda sıralanan noktaların bitimli bir sayısı olduğunu ve bunun sayılar kuramına dayanan varsayımlarla yaklaşık olarak belirlenebileceğini iddia eden kendi öğretisini bana açıklamaya çalışıyordu. Bu zıt amaçlarımız yüzünden aramızdaki konuşma garip bir nitelik kazanıyordu.

Ben: «Çekilme hareketinde siz de var mıydınız?»

O: «Evet, şimdi bakın uzayda sıralanan noktaların sayısını belirlemek için… «

Ben: «Yaya mıydınız?»

O: «Evet… bu sayının bir asal sayı olması gerekir, anlıyorsunuz değil mi?»

Ben: «Bir yerden bir at bulup binemediniz mi?»

o: «Binmiştim ama sonra düştüm… bu asal sayıyı bulmak güç bir şey olmamalı…»

Bütün çabâlarıma rağmen bunlardan başka söz alamadım ağzından. Anlaşılan öyle Dünya Savaşı gibi önemsiz konularda konuşmaktan hoşlanmıyordu. Petronievic’in çevresinde olup bitenlerden, bedensel varlığının kaygılarından düşünsel varlığım bütün bütün sıyırabilmesi hayranlık uyandırmıştı bende. Eski çağların ünlü Stoa’cılan arasında bile onun gibisi az bulunurdu. Birinci Dünya Savaşından sonra Yugoslav hükümeti Petronievic’i 18. yüzyıl Yugoslav düşünürü Boscovic’in eserlerini yeniden derlemekle görevlendirmişti bundan sonrasını bilmiyorum.

Bu saydıklarım yaşamım boyunca beni etkilemiş olan düşünür ya da bilginlerin yalnızca bir kaçıdır. Üzerimde bunlarınkinden de derin bir etkisi olan iki kişi hatırlıyorum yalnızca: İtalyan Peano ile arkadaşım G.E.Moore.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BİR BARIŞÇININ YAŞANTILARI

Yaşamımı kesin olarak iki bölüme ayırabilirim: Birinci Dünya Savaşından önceki ve sonraki bölümler bunlar. Bu savaş bana çok şeyler öğretti, saplandığım bir takım önyargılardan kurtulmamı, insanlığın önemli sorunlarına yeni bir açıdan bakmamı sağladı.

Gittikçe artan savaş tehlikesi birçok kimseleri olduğu gibi beni de korkuya düşürüyordu. Bağdaşık Devletlerin izlediği politikayı hiç beğenmiyordum. Bu politikanın etraflı bir açıklamasını ve savunmasını ilk kez 1902 de bir zamanlar üyesi bulunduğum küçük bir tartışma klübünde Sir Edward Grey’den dinlemiştim. O sıralarda İngiltere Hükümeti Bağdaşık Devletler’in politikasını resmen benimsemiş değildi. Sir Edward Grey ve hükümetin bir üyesi olmamıştı henüz, ama hükümetin eğilimini biliyor ve bunu destekliyordu. Ben bu politikaya karşı olduğumu elimden geldiği kadar belirttim. Çarlık Rusya’sıyla yakınlaşmamızı hiç istemiyordum. Üstelik Almanya ile geçici bir anlaşmaya girişemememiz için önemli bir sebep yoktu ortada. Büyük çapta yaygın bir savaşın içinde bulunduğumuz çağı sona erdireceğini ve genel uygarlık düzeyini çok aşağılara düşüreceğini biliyordum. Bu yüzden İngiltere’nin tarafsız kalmasını çok istedim. Bu konuda ne kadar haklı olduğumu yakın tarih yeterince tanıtlamıştır sanırım.

Temmuz sonunun o bunaltıcı günlerinde Cambridge’de herkesle bu konuyu tartışıyordum. Avrupanın böyle gözü kapalı savaşa atılacak kadar çıldırmış olabileceğine bir türlü in an amı yo rdum. Ama bir savaş çıkacak olursa İngiltere’nin çekimser kalamayacağını anlamıştım artık. Manchester Guardian’da çıkan ve tarafsızlık politikasının yararlarını belirten bir yazının altına birçok profesör ve öğrenciden imza topladım.

Ama İngiltere’nin savaşa katıldığı gün bu imza sahiplerinin çoğu fikrini değiştirmişti. Şimdi düşünüyorum da insanların gözleri önünde büyüyen felaketi nasıl olup da göremediklerine şaşıyorum.

O yılın 4 Ağustos akşamı sokaklarda amaçsız dolaşıp duruyor, özellikle Trafalgar Alanı çevresinde geziniyordum. Sevinç gösterisi yapan topluluklara rastlıyordum ara sıra. Yanımdan geçenlerin duygularını yüzlerinden okumaya çalışıyordum. O gün ve daha sonraki günlerde beni şaşkınlığa düşüren bir gerçekle karşılaştım. Halk savaşı istiyordu, savaşa giriyoruz diye mutluydu neredeyse. Oysa ben, birçok barışçılar gibi tarih boyunca insanlığın zorba ve çıkarcı yönetimlerin baskısı ile savaşa sürüklendiklerine inanmak saflığında bulunmuştum.

Bir yandan yurt sevgisi de eziyordu yüreğimi; Almanların Marne Savaşından önceki başarıları dayanılmaz bir üzüntü vermişti, bana. Almanya’nın yenilmesini bir emekli albay kadar istekle bekliyordum. Yurt sevgisi duygularım içinde en güçlüsüdür diyebilirim. Böyle bir durumda kendimi bu duygunun etkisinden sıyırmak çok zorlu bir özveri oluyordu benim için. Ama yine de ne yapmam, nasıl davranmam gerektiği hakkında bir an bile duraksamaya düşmedim. Bazen, kuşkuculuk elimi kolumu bağlardı, bazen karamsarlığa kaptırırdım kendimi, her şeye kayıtsız kaldığım da olurdu kimi zaman. Ama savaş gelip çatınca bunların hepsini unuttum. Tanrının sesini duymuştum sanki. Boşuna da olsa savaşa karşı olduğumu belirtmenin benim için bir görev olduğuna inanıyordum. Bütün (benliğim bütün inançlarımla yapıyordum bunu. Gerçek sever bir insan olarak o birbirine girmiş kavgacı devletlerin ulusal propagandalarından nefret ediyordum. Uygarlık âşığı bir insan orlarak bu barbarlığa dönüş’e korku ve umutsuzlukla bakıyordum. Acı çekmiş bir baba olarak genç kuşağın kırımı yüreğimi parçalıyordu. Tek başına savaşa karşı durmamın bir yara, n olabileceğini sanmıyordum elbet, ama insanlık şerefi adına bu savaş kasırgasına kendilerini kaptırmamış olanlar dimdik ayakta durduklarını göstermeliydiler. Waterloo’da erleri cepheye götüren trenlerin yola çıkışını gördükten sonra bir takım imgeler canlanmaya başlamıştı gözümün önünde: Londra’yı görüyordum-köprüleri yıkılıp dökülen Londra’yı, koca kentin bir sis bulutu gibi eriyip yok oluverdiğini… Londra’lıları yürüyen hortlaklara benzetiyordum. Bazen, acaba içinde yaşadığım bu dünya beynimi saran ateşli karabasanların yarattığı bir dünya mı diye soruyordum kendi kendime. Ama çalışma 20runluğu bu korkulu düşleri bana kısa zamanda unutturuyordu.

Bu arada Barışçıların düzenlediği birçok toplantıda konuşmalar yaptım, önemli bir olayla da karşılaşmadım sayılır. Yalnız bir gün Kerensky ihtilalini desteklemek amacı ile yaptığımız bir toplantıda birtakım kimseler karışıklık çıkardılar. Olay, Southgate Road’daki Brotherhood Kilisesinde patlak verdi. Birtakım yurtsever gazeteler o çeverenin bütün meyhanelerine bastırdıkları bir bildiriyi dağıtmışlardı. Bu bildiride bizim Almanlarla işbirliği yaptığımız ve bombalanacak yerleri onlar için işaretlediğimiz söyleniyordu. Halkın gözünü öfke bürümüştü bir anda. Büyükçe bir kalabalık toplantı yerimiz olan kiliseyi dışardan sarmıştı. Onlara karşı koymanın akıllıca bir iş olmadığı düşüncesindeydik. Çünkü içimizden birkaç kişi tam karşı koymazlık taraflısıydı. Geri kalan bir avuç insanın da bu gözü dönmüş kalabalıkla başa çıkması düşünülemezdi. Ama arkadaşlarımızdan birkaçı-aralarında Francis Meynell de vardı sanırım-bu saldırıya karşı koymaya çalışmışlardı. Hiç unutmam, kapıdan döndüğü zaman Meynell’in yüzü gözü kan içindeydi. Kalabalık önde bir kaç polisle birlikte içeri daldı. Polislerden başka herkes az çok içkiliydi. Ama en ateşlileri ucunda paslı çiviler bulunan sopalarla üzerimize saldıran gözü dönmüş kadınlardı. Polisler önce aramızda bulunan kadın üyelerin olay yerinden uzaklaşmasını istediler. Böylece hepsinin birer korkak olduğuna inandıkları Barışçı erkekleri yola getireceklerdi. İşte o zaman Bn. Snowden unutulmayacak bir davranış örneği göstererek salondan yalnız erkek üyelerle birlikte çıkabileceğini söyledi, geri kalanlar da onu desteklediler. Polisler güç durumda kalmışlardı. Kadınlara karşı zor kullanmak istemiyorlardı tabii. Ama yandan da kalabalık iyice coşmuştu, bir kaçışına kovalamacadır başlamıştı içeride. Polisler bütün bu olanlara seyirci kalıyordu, içkili kadınlardan ikisi ellerindeki çivili sopalarla üstüme saldırmaya başlamışlardı. Bu türlü bir saldırıya karşı kendimi nasıl koruyacağımı düşünürken üye arkadaşlarımdan biri polislere giderek beni korumaları gerektiğini söyledi. Ama polisler omuz silkip yerlerinden kımıldamadılar bile. Arkadaşım «Ama kendisi tanınmış düşünürlerimizden biridir» dedi. Polisler yine aldırmıyordu. «Ama dünya çapında bir bilgindir» diye diretti. Yine ses yok. Sonunda «Ama kendisi bir asilzadenin kardeşidir.» deyince orada bulunan bütün polisler yardımıma koştular. Oysa artık yardımlarını gereksindiğim yoktu. Çünkü o sırada tanımadığım bir genç kadın saldırgan cadılarla benim arama girerek oradan uzaklaşmamı sağlamış böylece hayatımı kurtarmıştı. Bu kere ona yönelen saldırılara polisler engel olabilmişlerdi neyse. Sonunda ortalık durulup kalabalık dağılırken birçok kimsenin bu arada kadınların da giysileri yırtılmış olduğu göze çarpıyordu.

Brotherhoord Kilisesinin papazı oldukça gözüpek bir Barışçıydı. Bütün bu olanlar onu yıldırmamış benden aynı Kilisede bir konuşma yapmamı istemişti. Ama bu kere de halk kürsüyü ateşe verdi, konuşmamı yapamadım. Hayatım boyunca karşılaştığım şiddet hareketleri bunlar oldu. Yoksa katıldığım hiçbir toplantıda böyle karışıklık çıktığını hatırlamıyorum. Öte yandan gazeteler olanlan öyle büyütmüşlerdi ki, karşı tutumdaki birçok arkadaşım bana gelip «Her toplantınız halkın tepkisi ile dağıtıldığına göre niçin bu işten vazgeçmiyorsunuz artık?» diye soruyorlardı.

1918 de Barışçı propagandası yapmak suçu ile dört buçuk ay hapis yattım. Neyse Arthur Balfour yetkisini kullanarak beni cezaevinin birinci bölümüne aldırmıştı. Böylece Barışçı propagandası yapmamak şartı ile istediğim kadar okuyup yazabiliyordum. Cezaevindeki hayat birçok bakımlardan hoşuma gitti. Birtakım insanlarla buluşup görüşmek, önemli kararlar vermek, zorunluluğu, habersiz bastıran konuklar yoktu bu hayatta. Çalışmalarımı engelleyecek hiçbir şeyle karşılaşmıyordum. Cezaevinde bulunduğum süre boyunca çok okudum. Introduction to Mathemathical Philosophy (Matematiksel Felsefeye Giriş) adlı bir kitap yazdım ve Analysis of Mind (Akıl’ın Çözümlenmesi) adlı kitabım için çalışmalara başladım. Bu arada koğuş arkadaşlarımla da iligileniyordum. Ahlak düzeyleri dışarıdakilerden hiç de aşağı görünmedi bana. Yalnız, zeka düzeylerinin biraz düşük olduğu yakayı ele vermiş olmalarından belliydi. Birinci bölümde bulunmayanlar için-hele okumaya yazmaya düşkünseler-hapis cezaevi korkunç bir ceza. Neyse ben Arthur Balfour’uft kayırması ile böyle kötü bir duruma düşmekten kurtulmuştum Hiç unutmam cezaevine girerken kapıda bir görevli bana bir takım sorular sorup karşılıklarını bir deftere geçiriyordu. Bu arada hangi dinden olduğumu da sormuştu. «Agnostic» (Bilinemezci) dedim. «Nasıl yazılıyor?» diye sordu, onu da söyledim. Sonunda adamcağız için çekerek «Şu dünyada bir sürü din var ama sanırım hepsi de aynı Tanrıya tapıyor.» dedi. Bu söz bir hafta eğlendirmişti beni.

1918 in Eylül ayında cezaevinden çıktım. Savaşın son haftalarında birçok kimse gibi ben de umutlarımı Wilson’un on dört Barış İlkesi ile Milletler Cemiyeti’ne bağlamıştım. Ama savaş öyle çabuk, öyle garip bir şekilde sona ermişti ki, başında kimse ne olduğunu pek anlayamamıştı. 11 Kasım sabahı savaşın bittiğini, antlaşma yapılacağını herkesten birkaç saat önce haber almıştım. Hemen sokağa fırladım. Karşılaştığım bir Belçika’lı askere sevinçli haberi verdim. «Tiens, c’est chic!» dedi adam. Sonra her zaman alışveriş ettiğim tütüncüye gittim. Yaşlı kadın «Bakın buna çok sevindim» dedi, «çünkü artık burada gözaltına alınmış olan Almanlardan kurtulacağız.» Saat On birde antlaşma ilân edildiği zaman ben Tottenham Court yolundaydım. İki dakika içinde bütün mağazalarda, işyerlerinde ne kadar insan varsa sokağa dökülmüştü. Otobüsleri yoldan çeviriyor, içine dolup istedikleri yere sürdürüyorlardı. Sokakta birbirini hiç tanımayan bir adamla bir kadının yol ortasında kucaklaşıp öpüştüklerini gördüm. Herkes sevinçliydi. Ben de sevinçliydim ama eskisi gibi yalnızdım yine.

MANTIK DAN POLİTİKA YA

Birinci Dünya Savaşı beni birçok önyargılarımdan kurtardı, insanlığın önemli birtakım sorunlarına yeni bir açıdan bakmamı sağladı demiştim. Bu savaş, ayrıca yeni bir uğraş getirmişti yaşamıma. Önceleri matematiksel mantık’da sıkıntılarımı unuturdum, ama konusu yine de kuru gelirdi bana. Oysa bu yeni uğraşın hiç de sıkıcı, kuru bir yanı yoktu. Ben bu değişim yüzünden kendimi, yaşıyan bir Faust’a benzetiyordum, Mephistopheles de benim için Birinci Dünya Savaşı olmuştu.

Mantık ve soyut felsefeyi bütün bütün bırakmadım ama toplumsal sorunlar, özellikle savaşları hazırlayan nedenler, savaşı ortadan kaldırmanın yollan gibi konular beni gittikçe daha çok ilgilendirmeye başlamıştı. Bu alandaki çalışmalarım matematiksel mantık konusundaki çalışmalarımdan daha zor ve başarısız oluyordu. Toplumsal ve politik alandaki çalışmalar inandırıcılık esasına dayanır. Oysa, benim ne yetişme tarzım, ne de geçmişteki yaşantılarım inandırıcılık yeteneklerimi geliştirmeme yardımcı olmuştu.

Toplumsal sorunlar ötedenberi ilgimi çekerdi; zorbalıktan nefret ederdim. Bu yüzden savaş denen şeye bütün benliğimle karşıydım. 1890 larda bir süre Sidney Webıbs’in etkisinde kalarak neredeyse bir emperyalist olup çıkmıştım, öyle ki Boer Savaşını (*) bile hoşgörürlükle karşılamıştım.

(*) Güney Afrika’ya Hollanda’dan göç ederek yerleşmiş ve bir cumhuriyet kurmuş olan Boer’lerin, topraklarında bulunan elmas ve altın madenleri yüzünden Avrupacılarla araları açılmış, bu arada İngiltere bir anlaşmazlığı bahane ederek Boer Cumhuriyetine savaş açmıştı.

Ama 1901 in başlarında geçirdiğim bir yaşantı düşüncelerimin yönünü değiştirdi. Birden insanların içinde bulunduğu korkunç yalnızlığın farkına varmıştım. Bu yalnızlığı hiç değilse azaltmanın yollarını araştırmak için güçlü bir istek doğmuştu içimde. Birkaç dakika kadar kısa bir süre içinde Boer Savaşı, eğitim sistemi ve ceza kanununun sertliği, insanlar arasındaki ilişkilere hakim olan kavgacılık konularındaki düşüncelerimi değiştirmiştim.

Bu yaşantılarımın sonucunu The Free Man’s Worship (Özgür Adam’ın Tanrısı) adlı kitabımda belirttim. On yıllık bir süre boyunca bütün çabamı arkadaşım Whitehead’le ortaklaşa yazdığımız Principia Mathematica adlı kitabın tamamlanmasına harcamıştım. Başka konularla ilgilenecek zamanım olmamıştı bu ara. Kitabın tamamlanması ile yeni bir düşünse! özgürlüğe kavuşmuş, böylece savaş sırasında oluşan düşüncelerime yeniden bir yön verebilecek duruma girmiştim.

Savaşın ilk günlerinde politik ortam ile bireyin ruh durumu arasında ne denli yakın bir ilişki bulunduğunu görmek şaşkınlık vermişti bana. Aslında geniş bir insan topluluğunun verdiği kararlar o topluluğu meydana getiren bireylerin ortak duygularına, dayanır. Ben, bu duyguların politik kuramcıların dillerinden düşürmedikleri duygularla hiç bağdaşmadığını kabul etmek zorunda kaldım. O zamanlar psikanaliz diye bir şeyin varlığından habersizdim, ama savaşa susamış insan topluluklarının bende uyandırdığı izlenimler sonra gördüm ki, psikanalizcilerin insanlar hakkındaki genel düşüncelerine çok benziyordu. Dövüşmekten, öldürmekten kıvanç duyan topluluklar üstüne bir barış dünyası kurulamayacağı gerçeğine vardım; hangi iç ya da dış yenilgilerin insanı sertliğe, zorbalığa sürüklediğini anlar gibi oldum. Bir toplum içinde hiçbir devrimin bireylerin inançlarım kökünden değiştirmedikçe yerleşemeyeceği kanısına vardım. Yetişkin bir insanın duygularında, çeşitli etkenlerin payı vardır: çocukluk yaşantıları, eğitim, geçim çabaları, kişisel ilişkilerde başarı ya da başarısızlık gibi. Genel olarak insanların birbirlerine karşı iyi ya da kötü duygular beslemeleri kendi yaşamlarının başarılı ya da başarısız oluşuna bağlıdır. Tabii bu kuralı herkese uygulayanlayız. Hiç kötümserliğe kapılmadan felaketlere göğüs gerebilenler de vardır, hiç bir başarının yumuşatamadığı taş yürekli, yıkıcı adamlar da. Ama genel olarak bir toplumun politik tutumuna yön veren o toplumdaki çoğunluğun ortak duygulandır. Çoğunluğun iyi ya da kötü duygulara sahip olması ise duruma göre değişebilir. 1914 Ağustosunun ilk günlerinden bu yana kafamda iyice yerleşen bir inanç var: insanlığın mutluluğunu sağlamak için yapılacak ilk şey iyi duygulan arttırmak, kötü duygulan azaltmaktır.

1920 de Rusya’ya gittiğim zaman orada benimkinden çok başka, nefret ve zorbalık üstüne kurulmuş bir toplum felsefesiyle karşılaştım. Savaş konusundaki kişisel görüşlerim yüzünden geleneksel düşünce akımının dışında kalmıştım. Rusya’da olan bitenlerin bende uyandırdığı derin tepki yüzünden de sol kanattan ayrılmış oldum. Ama bu yalnızlığım, pek uzun sürmedi; çünkü Batının solcuları Sovyet Komünistlerinin bir yeryüzü cenneti yaratmadıklarını yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. Moskova’nın yorumladığı şekliyle Marxist felsefede bence iki büyük yanılma vardı-biri kuramsal, biri de duygusal bakımdan. Kuramsal yanılma bir toplum için en dayanılmaz baskının ekonomik güç’ten gelen baskı olduğuna, bunun mutsuzluğa, yol açtığına inanılması ve ekonomik güc’ün mülkiyet hakkı ile bir tutulması idi. Bu kuramda askeri, siyasal diğer bütün güçler ve propaganda gücü nedense göz önüne alınmıyor, geniş bir ekonomik örgütlenmede bütün gücün anaparaçı ya da ortakların tümüne dağılmayıp belirli bir yürütme organında toplandığı gerçeği unutuluyordu. Bu yüzden devletin tüm anaparaya sahip olması ile baskının, sömürücülüğün ortadan kalkacağına inanılmıştı. Böylece anapara sahibi bireylerin elinde bulunacak olan baskı gücünün hükümet içinde görev alanların hepsine, hatta bunlara yakın bir takım çevrelere geçeceği göz önüne alınmamıştı. Duygusal yanılma sadece bir sağgörü yanılmasıydı. Bu da gücünü nefretten alan bir akım üstüne mutlu bir ortam kurulabileceği inancından doğuyordu. Nefretlerini özellikle kapitalistlere ve toprak sahiplerine yöneltmiş olanlar için nefret etmek bir alışkanlık olmuş, amaçlarına ulaştıktan sonra nefret edecek yeni bir takım şeyler aramaya başlamışlardı. Sonra bunun doğal bir psikolojik sonucu olarak temizlik hareketleri, zengin Kulak köylülerinin kitle halinde öldürülmesi, zorunlu çalışma kamplarının kurulması birbirini izledi. Bence Lenin ve onun ilk arkadaşları insanlığın iyiliğini düşünerek hareket etmişlerdi. Ama düştükleri kuramsal ve psikolojik yanılmalar yüzünden cennet yerine bir cehennem yaratmışlardı. Ben bundan önemli bir ders çıkarmıştım. O da şuydu: insanlararası ilişkilerin örgütlenmesine iyi sonuçlar alınmak isteniyorsa sakat duygu ve düşüncelere yer vermemek gerekir.

Rusya’da kısa bir süre kaldıktan sonra Çin’e gittim, bir yılımı da orda geçirdim. Böylece Asya’nın dev sorunlarını daha iyi kavramış olduğumu sanıyorum,. O sıralarda Çin tam bir anarşi içindeydi. Rusya’da fazlası ile güçlü bir hükümet varken Çin’de hemen hemen hiç yoktu. Çin geleneklerinin çok güzel tarafları vardı ama bir yanda Batı’nın, bir yanda Japonya’nın bozucu etkileri bunların yaşamasına engel olacaktı şüphesiz. Çin’i en azından karşısına dikilen devletler kadar güçlenmiş modern bir endüstri ülkesi olarak görmek istiyordum. Zamanla üç büyük ülkenin bütün dünya ülkeleri arasında sivrileceğine inanıyordum. Bunlar Amerika, Rusya, ve Çin’di. Bu yeni Çin’in eski Çin’den çok başkalaşmış, eski Çin’in erdemlerinden çok uzaklaşmış olacağı kanısındaydım, Bu görüşlerim artık gerçekleşmeye başladı sanırım.

Dünya yüzündeki bütün kötülükleri ortadan kaldıracak, bütün bozuklukları düzeltecek basit bir çözüm yolu bulunabileceğine hiçbir zaman yürekten inanmış değilim. Tersine, bence bugün dünyamızın en büyük dertlerinden biri iyiliği ya da doğruluğu yeterince tanıtlanmamış birtakım öğretilere insanların körükörüne inanmış, bağlanmış olmalarıdır. Milliyetçilik, Faşizm, Komünizm ve şimdi de Anti-komünizm gibi akımlara kendilerini kaptırmış olanlar arasında tuttukları tarafın çıkarları için her türlü çılgınlığı göze almaya, hazır bir sürü bağnaz insan türemiştir. Bütün bu aşırılıkların özünden benim Moskova Marksistlerinde gördüğüm sakat bir anlayış yatıyor, çünkü bunların hepsi de tüm güçlerini nefretten alan akımlar.

Yaşamım boyunca ben de duygularım, ilkelerini paylaştığım bir topluluğa ait olma duygusunun özlemini çekmişimdir. Bu özlem, zaman zaman beni öylesine etkilemiştir ki, kendimi Liberal, Sosyalist, ya da Barışçı sandığım olmuştur. Ama gerçekte bu tutumların hiçbirini benimsedim diyemem. Çünkü mantığım, sesini en duymak istemediğim zamanlarda bile kuşkular fısıldamıştır kulağıma; çevremdekilerin kolay umutlarına, coşkunluklarına katılmama engel olmuş, sonunda beni bomboş bir yalnızlığa götürmüştür. Birinci Dünya Savaşı sırasında Quaker’ler Karşıkoymazcılar, ve Sosyalistlerle birlikte çalışırken çevremin nefretini üstüme çekme pahasına çoğunluğun paylaşmadığı görüşleri benimsemiştim. Ama bir yandan da örneğin Quaker’lere tarihte birçok kez savaşın gerekli olduğu durumlar görüldüğünü, sosyalistlere aşın devlet baskısının zararlı sonuçlar doğurabileceğini çekinmeden söylerdim. Bana kuşku ile bakarlar, yardımlarımı yine kabul ederlerdi ama, kendilerinden olmadığımı da anlarlardı. İlk gençlik yıllarımdan bugüne değin bütün uğraşlarımın, zevklerimin gideremediği bir yanlışlığın acısını duymuşumdur. Bu ‘herkesten ayrı olmak’ duygusu 1939 dan bu yana biraz azalır gibi oldu; çünkü, son on beş yıldır yurttaşlarım arasında birçok kimse önemli konularda benimle aşağı yukarı aynı düşünceleri paylaşıyorlar.

1914 den bu yana dünyada birçok gelişimler oldu. Ama bunlar benim beklediğim, umduğum yönde gelişimler değildi: Milliyetçilik arttı, millitarizm arttı, özgürlük ise azaldı. Dünyanın birçok yerlerinde uygarlık ilerliyeceğine geriledi. İki büyük savaşta kazandığımız başarı birtakım değerleri yitirmemize sebep oldu. Bugün insanoğlunun tüm duygularını, düşüncelerini karartan bir şey var: öncekilerden çok daha korkunç olabilecek yeni bir savaşın gölgesi. Bilimin yıkıcı gücünü sınırlamak artık elde olan bir şey değildir. Ama bütün bu korkulu durumlara karşın ölçülü bir iyimserliği benimsememiz için zayıf olsa birtakım nedenler var ortada. Bugünün teknik olanakları bütün dünya ülkelerinin biraraya gelerek ’Savaş’ı ortadan kaldırmasını sağlayacak niteliktedir. Yine aynı olanaklar bütün dünyada yoksulluğun önüne geçilmesi için yeterlidir. Bütün bunlar yapılabilir-eğer insanlar düşmanlarının kötülüğünü düşüneceklerine kendi iyiliklerini düşünebilselerdi. Geçmişte insanlığın mutluluğa erişmesini engelleyen birtakım somut nedenler vardı ortada. Ama şimdi bütün engeller insanların kendi içlerindedir. Nefret, budalalık, sapık inançlar-işte bugün mutlulukla bizim aramızda duran engeller yalnızca bunlar. Bu saplantılarımız yüzünden korkunç bir tehlike ile karşıkarşıya bulunuyoruz. Ama belki tehlikenin büyüklüğü sonunda bizi uyaracak sağduyuya yaklaştıracaktır.

BIRAKTIĞIM VE KORUDUĞUM  İNANÇLAR

1898 yılı içinde arkadaşım G. E. Moore’un da yardımı ile Hegel Öğretilerini inancımdan söküp attıktan sonra kendi kendime özgün bir felsefe geliştirmeğe başladım. Sisli bir Londra sabahında size doğru gelen bir otobüs düşünün: ilk önce algıladığınız şey belirsiz, yoğun bir karartıdır. Sonra yavaş yavaş bu görüntünün bir taşıt aracı olduğunu, çeşitli parçalardan meydana geldiğini, içinde yolcuları bulunduğunu görürsünüz. İşte Hegel’e göre ilk gördüğünüz o bulanık imge sonraki izlenimlerinizden daha gerçeğe yakındır; çünkü sonraki izlenimlerinizi esinleyen, ‘çözümsel akıl’ın yanıltıcı uyarıları olmuştur. İşte ben bu görünüşü bir türlü benimseyememiştim, çünkü eski Yunan düşünürleri gibi kesin çizgilerden, belirli sınırlardan hoşlanıyordum. Hegel’den yüz çevirdikten sonra bir süre doğa’nın o garip, görkemli çeşitliliğine inanabilmenin kıvancını tattım. Kendi kendime «Hegel yalnız bir tek ’Gerçek’in varlığına inanıyor, ama Kant’ın felsefesinde Oniki kategori var.» diye düşünüyorum. ’Çoğulluk’ örneği olarak özellikle bundan etkilenmiş olmam biraz garip gibi görünebilir ama ben burada gerçekleri olduğu gibi anlatmak istiyorum.

Hegel’den yüz çevirdikten sonra birkaç yıl onunkilere karşıt görüşlere kaptırdım kendimi. Hegel’in yadsıdığı her şeyin gerçek olduğuna inanıyordum. Hegel salt gerçeğin varolmadığını öne sürmüştü. Onca salt gerçeğe en çok yaklaşan Saltık hakkındaki gerçekti, ama bu da tam gerçek sayılamazdı; çünkü özne ile nesne’yi gereksiz olarak ayıran bir anlatımdı. Buna karşılık ben içimden taşan bir tepkiyle, özellikle matematikte salt gerçeklerin sayısız denecek kadar çok olduğunu öne sürdüm. Hegel bütün ayrımların bir görüş aldanması olduğunu evren’in bir küme tüfek saçmasından çok bir çanak pekmeze benzediğini söylemişti. Bu yüzden ben, «Evren tıpkı bir küme tüfek saçmasına benzer» diye direttim. O zamanki inancıma göre kümedeki katı ve kesin bir yüzeye, bir bütünlüğe sahipti ve Hegel’in ’Saltık’ı kadar saltıktı. Hegel mantık yolu ile sayı, uzay, zaman ve madde gibi şeylerin aslında insan usunun yarattığı birtakım kavramlar olduğunu tanıtlamaya çalışmıştı. Bense bütün bu kavramların gerçekliğini açık ve kesin bir şekilde tanıtlayan yeni bir mantık dizisi geliştirmiştim. 1900 yılında Paris’de toplanan Felsefe Kurultayı’na bir yazımı okudum. Bu yazıda zaman ve uzay içinde belirli durum ve konumların gerçekten varolduğunu öne sürüyordum. Aslında söylemek istediğim, şuydu: Hegel bir tanıtında herhangi bir şeyin varolmadığını belirtiyor diyelim. Eğer bu tanıtın geçerli olmadığı anlaşılmışsa o tanıtta varolmadığı öne sürülen şeyin varolduğunu kabul edebiliriz-özellikle böyle bir varsayım matematikçinin işine yarıyorsa. Pythagoras ve Platon evren görüşlerini matematiğin biçimlemesine bırakmışlardı, ben de mutlu bir yürekle onları izlemiştim.

Bu aydınlık ve bulutsuz cennette mutluluğumu bozan Şeytan Whitehead olmuştu. Bir keresinde bana «Sen dünyayı açık bir havada öğle-üstü gözüne nasıl görünüyorsa öyledir sanıyorsun. Bana sorarsan dünya aslında sabahın ilk saatlerinde uykudan uyanır uyanmaz gözüne göründüğü gibidir.» demişti. Onun bu görüşünü korkunç ve sevimsiz bulmuştum, ama kendi yorumun daha iyi ya da doğru olduğunu tanıtlayamıyordum. Sonra Whitehead matematiksel mantık yöntemini o belirsiz, karmakarışık dünyasına nasıl uyguladığını anlattı bana. Böylece o sevimsiz dünyasını bayramlık giysileri içinde matematikçinin gözleri önüne sermiş oluyordu. Whitehead’den öğrendiğim bu yöntem beni çok etkilemişti. Artık yalın gerçeğin matematik giysilerine bürünmüş gerçek kadar sevimli olmasını beklemiyordum.

Gerçi bilimsel açıdan böyle bir görüşün benimsenmesi gerektiğine şimdi de inanıyorum ama yalın gerçeğin giysileri olan matematik ve mantık ’örtü’lerinin sandığımdan çok daha derin düzeylere indiği kanısındayım. Üstelik bu giysilerden arınmış gerçeğin yalın derisi sandığım şeylerin aslında ustaca biçimlendirilmiş giysiler olduğunu kavramış bulunuyorum. Şimdi örneğin sayılan ele alalım: Sayı saydığımız zaman bir şey’leri sayarız, oysa bu şey’leri insanlar kendi kolaylıkları için uydurmuşlardır. Ama, üzerinde yaşadığımız dünyanın nitelikleri bu gerçeği görmemize engeldir. Çünkü dünyamızda ısı düşüklüğünün sağladığı az çok bir somutluk, bir belirlilik vardır. Oysa, bambaşka bir ortamda, örneğin kasırga gibi dönüp duran sıcak gazlardan meydana gelmiş güneşte yaşamış olsak aynı gerçeği kavramamız pek zor olmazdı-çünkü bilincimizde ’şey’ ya da ’nesne’ gibi kavramlar bulunmazdı. Böylece ortada sayacak bir ’şey’ler olmadığına göre sayı saymayı da düşünemezdik. Böyle bir ortamda Hegel’in felsefesi sağduyu olarak kabul edilebilirdi-tabii bugünkü sağduyu da garip bir fizikötesi varsayım olmaktan öteye gidemezdi.

Bu gibi düşünceler matematik kesinliğin yaklaşık olarak bilinebilen bir gerçeğin simgesi değil de yalnızca bir düş olduğu kanısını uyandırıyordu bende. Önceleri her konuda erişilmesi zor da olsa, imkansız da olsa son ve kesin bir gerçek vardır diye düşünüyordum. Örneğin, diyelim ki, elimizde aşağı yukarı bir yarda uzunluğunda olduğunu bildiğimiz bir çubuk var. Matematiğe sarsılmaz bir güvenle bağlandığım o eski mutlu günlerde size hiç düşünmeden bu çubuğun bir yarda’dan ya biraz kısa ya biraz uzun, ya da tam bir yarda olduğunu söyledim. Oysa şimdi anlamış bulunuyorum ki, bir çubuğun bir yarda’dan uzun ya da kısa olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz ama tam bir yarda olduğunu belirleyemeyiz. Aslında ’tam bir yarda’ sözünün belirli bir anlamı yok bence. Zaten kesinlik Platon’un bu dünya dışına yerleştirdiği bir Helenik mit idi. Bu kavramın yaşadığımız dünyada yeri olamayacağını düşünmekte çok haklıymış. Ama bu, benim Platon ve Pythagoras’ın ülküleriyle uyumlaşan matematik anlayışım için acı bir darbe olmuştu. Şimdiyse matematiği doğa düzeninin işleyişinde gerekli bir araç olarak görmekle kendimi avutuyorum. Bugün bir savaş gemisi ya da bomba yapmağa kalkışsanız, ya da buğdayın yetişmediği kuzey enlemlerinde yeni bir buğday türü geliştirmek isteseniz matematiğe başvurmak zorundasınız. Bir adamı baltayla da öldürebilirsiniz, neşterle de. Matematik belki neştere benzer gibi gelir insana ama aslında daha çok balta’ya benzer. Daha doğrusu gerçek dünyaya uygulandığı zaman baltanın ham kabalığını gösterir; yoksa kendi alanı içinde operatörün elindeki neşter kadar kıvrak ve kesindir. Matematik ve mantık dünyası kendi sınırlan içinde güzel bir dünyadır, ama bu dünya imgelemdedir yalnız. Matematik insan düşüncesinin yarattığı bir güzellik ülkesinde müzikle, şiirle bir arada yaşamalıdır. Bu dünyanın tozu, çamuru içinde değil.

Biraz önce Hegel’e tepki olarak evreni bir çanak pekmez gibi değil de bir küme tüfek saçması gibi gördüğümü söylemiştim. Bugün de bu görüşün genel hatlanyla doğru olduğuna inanıyorum. Yalnız küme içinde somut birer saçma tanesi sandığım birtakım şeylerin bu niteliğe hak kazanmadıklarım arılamış bulunuyorum. Atomların bağımsız birer bütünlük olduğuna inanmaya başladığım sıralarda, o coşkunlukla, anlamlı olarak kullanılan her sözcüğün bir şey belirlediğini, bunun da bir şey’i belirlemek anlamına geldiğini, sanmıştım. Oysa bu görüş açısından, mantıkçıları en çok ilgilendiren eğer, ya da, değil gibi sözcükleri tanımlamak çok zordu. Ben de çıkar yol olarak düşsel bir mantık dünyasında bu gibi sözcüklerin birer karşılığı bulunduğuna, bir gün mantıkçıların bu karşılıkları daha gerçek bir ortamda yakalayabileceklerine inanmaya çalıştım. Ya da, eğer, değil hakkındaki kuşkularımı böylece gidermiştim ama bununla birlikte gibi sözcükler için bir çözüm yolu bulunabileceğini sanmıyordum. Bu sözcüklerin tümünü hayvanat bahçesindeki yaratıklara benzetiyordum. Aralarında garip birtakım canavarlar vardı-ötede beride rahatça gezindikleri halde varolmamak gibi garip bir nitelikleri olan canavarlar. Böyle şeylere inanan düşünürler yine var, bunların inançları varoluşçuluk felsefesinin temeli olmuştur. Ama ben, kendi hesabıma bir çok sözcüğün vs sözcük gurubunun tek başına bir anlamı olmadığı, yalnızca yetkin tümcelerin anlamına bir şeyler kattığı kanısındayım. Bu yüzden düşsel bir dünyada eğer, ya da, değil’in karşılıklarını bulmaktan umudu kestim, Karmaşık bir yöntemin dolambaçlı yollarını izleyerek önceki düşüncelerimden çok daha sağduyuya yakın birtakım görüşlere ulaştım.

Bütün bu değişmelere karşın elli beş yıl önce benimsediğim mantıksal inançlarımın çoğunu bugün de korumaktayım. Dünyanın sayısız küçük parçacıklardan meydana geldiğine, ve mantığın gösterdiği kadarı, bu parçacıklardan her birinin öbür parçalar olmasa da aynı biçimde var olacağına inanıyorum. Hegel’in gerçeklerin ussal olması gerektiğini belirten önermesini doğru bulmuyorum. Bence gerçeğin ne olduğunu bilirlemek olanaklarımızın dışındadır. Whitehead’e göre matematikçinin zaman ve uzay’ı insan elinden çıkmış yetkin araçlardı.

Ben de onun bu görüşüne katılmıştım. Ama Whitehead doğa içinde bu araçları meydana getirecek bir ‘hammadde’ olmadığına inandırmış değildi beni-ne de kendisi böyle bir şey düşünüyordu sanırım. Ben bugün de inanıyorum ki, dünya hakkında ya da yaşayan varlıkların duyguları, düşünceleri hakkında bütün bildiklerimizi yalnızca fiziksel bilim yolu ile öğreniriz; çevremiz hakkında bildiklerimizi ise karmaşık bir takım kanıtlarla değil gözlem yolu ile kavrarız.

Matematiksel mantığı en önemli uğraş olarak benimsediğim süre boyunca toplumsal sorunlarla yakından ilgilenmekten geri kalmadım. Boş zamanlarımda bu sorunlar üstüne uzun uzadıya düşünürdüm. Gümrük reformuna karşıydım, kadınlara oy hakkı verilmesini istiyordum. Bu ilkeler uğruna etkinlik göstermekten çekinmedim. Parlamentoyu tutuyor, genel seçimlerde gönüllü olarak görev alıyordum. Ama ancak 1914 den sonradır ki toplumsal sorunlar başlıca uğraşım olmuştu.

GERÇEKLEŞEN VE SÖNEN UMUTLAR

Seksen iki yıllık yaşamım boyunca dünya belki her zamankine oranla daha hızlı bir değişim geçirdi. Gençliğimdeki dünyanın görünüşte oldukça oturmuş bir düzeni, bir dokusu vardı. Bu düzenin temelden değişmesi hiç bir zaman beklenmezdi. Her şey İngiltere’de olduğu gibi ağır bir evrimle gelişecekti. Birtakım Büyük Devletler vardı-hepsi de Avrupa’lıydı. (O sıralarda iç savaşın sarsıntısından henüz kurtulmamış olan Amerika’yı çoğu kimse hesaba katmıyordu). Fransa dışındaki büyük devletlerin hepsi krallıkla yönetiliyordu. Fransa da ben doğmadan iki yıl önce krallık rejiminden çıkmıştı. Ben belirli bir siyasal inanca eriştiğim sıralarda Disraeli başbakandı; İngiltere emperyalizmin mutlu günlerini yaşıyordu. Kraliçe Victoria’nın Hindistan İmparatoriçesi ilân edildiği, başbakanın «şerefle barışı sağladık,» diye övündüğü zamanlar. Disraeli’nin ’barış’ dediği şey Rusya ile savaşa girmemek, ’şeref’ dediği şeyse bugün bizim için büyük bir utanç kaynağı olan Kıbrıs Adasıydı. İşte jingo (1877 Türk-Rus savaşında Rusya’ya savaş açma taraflısı olan aşırı milliyetçi İngiliz. (Çev.)) sözcüğü ilk kez o yıllarda ortaya çıkmıştı. İngiltere’nin denizaşırı güçleri Afgan Savaşı, Zulu Savaşı ve Birinci Boer Savaşında kendini göstermişti. Oysa benim yetişme tarzım bunlara hoşgörürlükle bakmama engeldi. Çünkü çevremin etkisiyle İmparatorluğa karşı bir tutumu benimsemiştim. Ama bu ülkünün içten bir yanı yoktu. İmparatorluğa karşı olanların en aşırısı bile İngiltere’nin güçlülüğünden kıvanç duyuyordu yüreğinin ta içinde. Aristokratlar ve toprak ağaları eskisi gibi güçlüydüler yine. Amcam büyük bir endüstri kralı’nın kızı ile nişanlandığı zaman büyükannem oğlunun ’esnaf’ sınıfından biriyle evlenmesine karşı gelmemekle ne büyük bir açıkgörüşlülük örneği verdiğini söyler övünürdü. İngiltere’nin dışında üç büyük doğulu imparatorluk göze çarpıyordu: Almanya, Avusturya ve Rus İmparatorlukları idi bunlar. Alman İmparatorluğu daha ben doğmadan bir yıl önce kurulmuştu. Rus İmparatorluğu Batılı liberallere göre nasılsa sonunda parlamenter bir anayasayı kabul edecekti. Ama bu üç büyük imparatorluğun bir gün yıkılabileceğine kimse inanmazdı. Ben iyimser bir liberalizm’e içten inanmış bir genç olarak büyüdüm. Parlamenter demokrasi ve kişisel özgürlüğün zamanla bütün dünyaya yayılacağını, Avrupa’nın ve bu arada İngiltere’nin baskısı altında yaşayan ulusların özgürlüğe kavuşacaklarını umuyor ve bekliyordum. Zamanla herkes serbest ticaretin yararlarını kanıtlarla belirleyen Cobden’e hak verecek, milliyetçilik yavaş yavaş yerini evrensel bir insancılığa bırakacaktı. John Stuart Mill’in öğretilerini benimseyen annemle babam kadın haklarının kısıtlanmasına karşıydılar; ben de bu tutumlarında onları izliyordum. O karanlık, korkulu 1914 öncesi ortamında bile iyimser olabiliyor, diplomatik yollarla gerginliğin azaltılabileceğine, savaşın önleneceğine inanıyordum.

O  günlerde dünya için yararlı bulduğum, doğru bildiğim şeylere inancımı bu güne değin yitirmiş değilim. Bunların ancak birkaçı gerçekleşti; geri kalanından umudu kesmek zorunda kaldım. Özellikle İngiltere’nin kendi içinde olumlu birtakım gelişimler gösterdiğini söyleyebilirim. Kadınlara oy hakkı tanınması ile demokrasi bütünlenmiş oldu. Kişisel özgürlüğü kısıtlamayan ılımlı bir sosyalizm uygulanmaya başlandı. Bugünün ahlâk anlayışına Viktorya Çağı’na kıyasla geniş bir hoşgörürlük gelmiştir. İşçilerin yaşayış düzeyi oldukça yükselmiştir. Ölüm oranı, özellikle çocuk ölümleri son derece azalmış, buna karşılık nüfusta korkulacak bir artış olmamıştır. Bütün bunlar büyük aşamalardır ve sanırım bu barış ortamında İngiltere gençlik yıllarımın İngiltere’sinden çok daha mutlu bir ülke olmuştur.

Öte yandan uluslararası duruma göz atacak olursak bambaşka bir görünümle karşılaşırız. Rusya’daki zorba Çarlık rejimi yerini çok daha aşırı ve acımasız bir yönetime bırakmış durumda. Egemenliği altında tuttuğu ülkelerde baskı yönetimi uygulayan ve gericiliğin simgesi diye bilinen eski Avusturya İmparatorluğu’nun bugün büyük bir kısmı Moskova’dan gelen daha zorlu bir baskı altına girmiş bulunuyor. Uzun bir süre anarşi içinde bocalayan Çin şimdi korkunç bir askeri güç haline sokuluyor.

Ötedenberi liberalizm’in beşiği diye bilinen Amerika bu niteliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bugün-ama yine de her an bir dönüş yapabilir. Bütün bunların üstünde ise her an patlak verebilecek bir atom savaşının korkusu.

Bu dünya gençlik yıllarımın o toz pembe Viktorya Çağı dünyasından o kadar -başka ki yeni koşullara alışmak benim için pek kolay olmuyor. Gerçekleşmesi zor olan ya da uzun zaman isteyen ülkülerin ardından koşmak çoğu kez bıktırır insanı; geçici bir yenilginin verdiği usançla o güne değin el üstünde tuttuğu birtakım, değerlere sarılmanın artık hiçbir anlamı olmadığını düşünebilir. Belki de insanlığın hak ettiği şey düzenli bir zindan hayatından başka bir şey değildir. Bazen en umutsuz anlarımda Şeytan’ın sesi bunu fısıldıyor kulağıma. Ama içimden taşan insanlık gururu bu sinsi kışkırtmalara başkaldırıyor. Kendi kendime, neyin iyi neyin kötü olduğunu kararlaştırırken yargılarımı geçici koşullara bağlamayacağım, diyorum. Savaş kazanacaklar diye kölelerden meydana gelmiş bir orduyu alkışlamayacağım. Bugün dünyamız yeni bir takım tehlikelerle karşı karşıya. Bunları savuşturmak için yepyeni yollar düşünmeliyiz. Ama bu bizim «iyi yaşayış» ve «ideal toplum» kavramlarının gerçekleşmesi için öngördüğümüz koşullar hakkındaki görüşleri değiştirmemizi gerektirmez.

İçinde bulunduğumuz zamanın koşullarına kendini uydurabilmek genellikle olumlu bir yetenek sayılır. Biraz da öyledir. Gerçeklere gözlerini kapamak, ya da hoşumuza gitmediği için onları yadsımak yanlış bir tutumdur. Ama her yeni çıkan şeyin doğru olduğunu düşünerek, gerçekleri olduğu gibi kabul etme kaygısına kapılıp kötülüğe boyun eğmek de gerekmez. Kötülüğe bile bile boyun eğmekten daha zararlı olan şey kötülüğün varlığını yadsıyarak kendi kendini aldatmaktır. Dünyanın her yanında kişisel özgürlüğün yönetim kontrolü ile kısıtlandığını görürken ben kalkıp bu bakımdan yönetim kontrolünün iyi bir şey olduğunu söyleyemem. Bu kontrol bir süre gerekli olabilir ama ideal toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu kimse iddia edemez.

Gençliğimde birey ve toplum açışından yararlı bulduğum şeylere bugün de inanıyorum, gerçekleşmelerini umutla bekliyorum. Bunların en önde geleni modern bir savaşın sebep olabileceği büyük yıkımlara karşı güvenliğin sağlanması. İkincisi: dünyanın her yanında, yoksulluğun önüne geçilmesi. Üçüncüsü: güvenlik ve ekonomik refahın sonucu olarak hoşgörürlü gün, iyi duyguların yaygın halde gelişmesi. Dördüncüsü ise kişinin-topluma zararlı olmamak şartı ile-yeteneklerini geliştirmek, atılımlar yapmak imkanlarına sahip olması. Bunlar yapılamayacak şeyler değildir. İnsanlar isteseler bunların hepsini gerçekleştirebilirler. Ama gel gör ki bugün bütün dünya birbirinden nefret eden, birbirine düşman edilmiş gruplara ayrılmış her gurup karşısındakini son bireyine değin yok etmekle korkutuyor. İnsanlığın bu usanç verici yaşayış şeklinden önünde sonunda bir gün vazgeçeceğini umuyorum. Özel hayatında böyle davranan bir insana deli derler. Şimdi ben elime tabancayı alıp komşumu öldüreceğimi söylesem şüphesiz komşum da kendini korumak için bir tabanca edinecektir-eğer polisin ve kanunların bulunmadığı bir ortam içindeysek. Bu durumda hayat ikimiz için de eskisinden daha tatsız, daha çekilmez olacaktır tabii. İşte çağımız devletlerinin-sözde insan yeteneklerinin sağlayabildiği en üstün zeka ve sağgörü ile yönetilen o koca devletlerin de yaptığı bundan başka bir şey değildir. Dünyanın bu durumu karşısında, bir insan olarak ne yapa bileceğimi kendi kendime sorunca birbirine zıt iki düşünce geliyor aklıma. Durmadan çatışma halinde olan bu iki karşıt görüşten birini ‘içimdeki Şeytanin Sesi dile getiriyor diyeceğim, ötekini ise İyimser Toplumcu’nun sesi. Russell ailesi dört yüz yıl İngiltere’nin toplumsal hayatında önemli bir rol oynamıştır. Üstelik aldığım eğitimin de etkisiyle içimde belirli bir sorumluluk duygusu oluşmuştur zamanla. Bu sorumluluk duygusu bende nedense çok kökleşmiş bir duygudur. İçimdeki Şeytanın sesini ise bir dereceye kadar mantığın sesi olarak tanımlıyabilirim. Bu kötümser, alaycı ses bazen «Hâlâ anlamıyor musun?» der bana

«Bu dünyada olup bitenler senin oyu’na sunulmuyor. İnsanlığın yaşamaya devam edip etmeyeceği Kruschev, Mao Tse-Tung ve Mr. John Foster Dulles’ın kararlarına bağlı, senin gibi sıradan bir ölümlünün dileklerine değil. Onlar ’Öl’ deseler öleceğiz, ’Yaşa deseler yaşıyacağız. Onlar senin kitaplarını okumuyorlar-okusalar bile yazdıklarını budalaca ve saçma bulurlardı. Unutma ki 1688 de yaşamıyorsun. Russell ailesi ile birkaç güçlü ailenin biraraya gelerek kralı tahtından indirip yerine yeni bir kral getirdikleri çağlar geçti artık. Sen değişen zamana ayak uyduramadığın için böyle toplumsal sorunlarla uğraşıp duruyorsun.»

Belki de Şeytan’ın Sesi haklı-ama belki de değil. Belki diktatörler göründükleri kadar güçlü değildirler gerçekte; belki kamoyu onları bir dereceye kadar da olsa dizginleyebilecek durumdadır. Belki de kitaplar kamuoyunun oluşmasında yardımcı olabilir. Bu umutlarla yüklenip içimdeki Şeytan’ın Sesini bastırmaya, doğru bildiğim yolda gitmeye çalışıyorum. Ama bazen yumuşadığı da oluyor Şeytan’ın «Hiç olmazsa,» diyor «kitap yazmak zararsız bir uğraş. Üstelik seni birtakım kötülüklere kapılmaktan da alıkoyuyor.» İşte bu yüzden ben yaptığım işin bir yararı olup olmayacağını bilmiyorum ama yine de kitap yazmaya devam ediyorum.



SANAT AÇISINDAN TARİH

Bu konuda fikir yürütmek benim için kolay olmayacak, çünkü biliyorum, okuyucularım arasında bazı saygıdeğer tarih bilginleri de bulunabilir. Kendilerine tarihin nasıl yazılması gerektiği üstüne öğüt vermeye kalkışmış gibi olmak istemem tabii. Ben bu konuda bir tarih yazarı olarak değil bir okuyucusu olarak düşüncelerimi belirteceğim. Ticarette bir söz vardır, «Müşteri her zaman haklıdır» derler. Ama biz bilimsel yazarlar (kendime de bu niteliği yakıştırıyorum) pek alçak gönüllü değilizdir. Eğer okuyucu kendisine verileni beğenmediyse bu yalnızca onun anlayıştan ya da beğeniden yoksun olduğunu gösterir. Çünkü, okuyucu kendisi için neyin iyi ya da yararlı olduğunu bilemez. Bu görüşe bir yere kadar ben de katılıyorum. Bir matematikçinin hiçbir zaman okuyucu çoğunluğunu memnun etmeye çalışması gerekmez. Doğal bilimler konusundaki eserler yalnızca kendi alanlarındaki uzmanların anlayabileceği bir dille yazılabilir. Ama birtakım serüvenci bilginler bu konularda insanın tüylerini ürperten kitaplar da yazıyorlar. Bu türlü kitaplar gerçi kendilerinin ağırbaşlı eserleri arasına katılmıyor ama yine de isimleri zarar görüyor bundan. Bu bakımdan tarih’in durumu matematik ve doğal bilimlerinkinden farklıdır sanırım. Şimdilik toplum içinde fizik ve matematik bilginlerine ihtiyaç var-hesap makineleri iyice ucuzlayana değin. Ama bu mutlu duruma erişildiği zaman artık kimseye toplama çıkarma öğretmek gerekmeyecek. Çarpım tablosunu modası geçmiş bir eğitim aracı olarak falakanın yanına atabileceğiz. Çarpım tablosu gerçi yararlı bir şeydir, ama güzel olduğunu kimse söyleyemez. Üstelik sağgörünün gelişmesine de pek yardım etmez. Oysa tarih genel olarak insanın kültürünü tamamlayan bir gereç olarak kabul edilir-şiir gibi. Bu görevini yerine getirebilmesi için tarihin genel okuyucu kitlesinin ilgisini çekecek biçimde yazılması gerekir. Ben tarih okumaktan her zaman hoşlanırım; bir okuyucu olarak bana eserlerinde istediğimi veren tarihçilere içten bir saygı duymuşumdur. Bu yazımda tarih üstüne düşüncelerimi işte bu görüş açısından belirtmek istiyorum. İlk önce tarihçi olmayanların tarihten nasıl yararlanabileceği konusunu ele alacağım. Sanırım tarih bilgini olmayanların da bu konuda söz söyleme yetkisi vardır.

Tarihin bir bilim mi, yoksa bir sanat mı olduğu uzun tartışmalara yol açmış bir sorudur. Ben bu tartışmaları bütünü ile saçma ve gereksiz buluyorum. Çünkü tarihin hem bilim hem sanat olduğunun yeteri kadar açık bir gerçek olduğu kanısındayım. Örneğin Trevelyan’ın Social History of Engrland (İngiltere’nin Toplumsal Tarihi) adlı kitabı sanat açısından gerçekten övülmeye değer bir yapıt. Ama içinde İngiltere’nin deniz gücünü ringa balıklarının alışkanlıklarındaki değişikliğe bağlayan bir önermeye de rastladım. Ben ringa balıkları hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden önermeyi bir uzmandan geldiği için kabul ediyorum. Bu bir bilimsel önermedir-bilimsel niteliği ne olursa olsun tüm yapıtın sanat değerinden bir şey eksiltmez. Ama yine de tarih yapıtlarını iki guruba ayırabiliriz sanat kaygısının ya da bilimsel kaygının ağır basmasına göre

Tarihten bir bilim olarak söz edilirken genellikle birbirinden çok farklı iki anlam belirir. Bunlardan birincisi oldukça düzeyde kalmış bir değerlendirmedir: tarihsel gerçeklerin belirlenmesinde bilimin yardımcı olduğu gerekçesine dayanır. Bu durum özellikle kanıtların sayıca az ve belirsiz olduğu ilkel tarih alanında ortaya çıkar. Ama daha yakın tarihte de çelişen kanıtlar söz konusu olunca-ki bu duruma sık sık rastlanır yine bilimin tarihe yardımcı olması gerekir. Procopius’a (Beşinci Yüzyılda yaşamış Bizanslı tarihçi) ne dereceye kadar inanabiliriz?

 Napolyon’un St. Helena’da kaleme aldığı anılarının tarihsel bir değeri var mıdır?

 Bu gibi sorular bir bakıma bilimi de ilgilendirir. Çünkü, bu durumlarda birtakım kanıtların kaynaklarını değerlendirmek gerekir. Böyle konularda bir tarihçi yalnızca kendisi gibi uzmanlara hitap edebilir, çünkü incelenen konu karmaşıktır ve uzmanlık işidir. Geniş çapta bir tarih yapmak için bu türlü derinlemesine çalışmaların daha önceden yapılması gerekir. Tarih gerçi sanat kaygısı gözetleyerek yazılabilir ya da okunabilir, ama gerçeğe bağlılık bakımından değerlendirilmesi zorunludur. Gerçeğe bağlılık sanatın da öngördüğü bir koşuldur, ama kendi başına bir sanat üstünlüğü sağlamaz. Bunu sone’nin kurallarına benzetebiliriz-sone’nin kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmak şiirin kendisine sanat açısından bir değer kazandırmayabilir. Ama bir tarihçi gerçeklere elinden geldiği kadar bağlı kalmamışsa eserini yalnızca sanat açısından da olsa övemeyiz Bu bakımdan bilim, tarih çalışmalarında kesinlikle gerekli olmaktadır.

Tarihin bilimsel niteliğini başka bir yönden değerlendiren ikinci görüş, ortaya karmaşık bir takım sorunlar çıkarmaktadır. Bu anlamda tarih, çeşitli olguları birbirine bağlayan birtakım neden-etki kanunlarını belirlemeye çalışır-tıpkı doğal bilimlerin olgular arasındaki karşılıklı ilişkileri belirlediği gibi. Tarih içinde birtakım neden-etki kanunları arama çabası gerçi övülmeye değer bir şeydir, ama sanırım tarih alanındaki çalışmaların en değerli yanı bu değildir. Bu konuya değinen çok aydınlatıcı bir denemeyi kırk yıl kadar önce okumuştum Ayrıntıları ile pek hatırlayamıyorum ama George Trevelyan’ın İlham Perisi Clio adlı bir yazısıydı. Bu yazısında Trevelyan tarihte önemli olan şeyin yalnızca olgular arasındaki neden-etki bağlantıları değil olguların kendileri olduğunu söylüyordu. Baza kimselerin öne sürdüğü gibi Napolyon’un Leipzig Savaşında yenilgiye uğraması Dresden Savaşından sonra şeftali yemiş olmasına bağlanabilir belki. Gerçek durum buysa şüphesiz ilgiyi çekecektir. Ama bu basit olayın birbirine bağladığı olaylar kendi başlarına çok daha önemlidirler. Doğal bilimlerde bu durumun tam tersini görürüz. Örneğin güneş tutulması kendi başına ilgi çekici bir olay değildir. Ama ilk çağlarda birtakım tarihlerin belirlenmesinde yardımcı olan bir şeydir. Buna örnek olarak Thales’in yaşadığı zamanı belirleyen Anadolu’daki güneş tutulmasını, M Ö. 776 da Çin’de görülen güneş tutulmasını verebiliriz. (Birtakım yetkili uzmanlar M.Ö. 775 üstünde duruyorlar-bu konuyu tarihçilerle gökbilimcilere bırakıyorum.) Güneş tutulması kendi başına ilgi çekici olmamakla birlikte bu olayın tekrarını belirleyen kurallar son derece önemlidir. Bu kuralların bulunması ile birçok boş inan da ortadan kalkmıştır. Aynı şekilde modern fiziğin temelini meydana getiren deneysel olgular yalnızca birtakım neden-etki kanunlarını belirledikleri için önem kazanırlar. Oysa tarih’te bu durumu göremeyiz. Tarihe konu olan olaylar kendi başlarına ilgi çekici değilse tarih değerinden bir şeyler yitirir. Bu bakımdan tarih şiire benzer. Örneğin Coleridge’in Kubla Khan’ı nasıl yazdığım öğrenmekle merakımızı gideririz, ama bu, şiirin bizde bıraktığı izlenim yanında çok önemsiz bir şeydir.

Tarihte birtakım neden-etki dizilerini bulup ortaya çıkarmak gereksizdir demiyorum; yalnızca ‘bunların çok dar bir alanda geçerli olabileceği kanısındayım. Gresham’ın «Kötü para iyi parayı kovar» kuralı bu neden-etki bağlantılarının en tanınmış örneklerinden biridir. Aslında ekonomi biliminin geçerliliği tarihsel olgularla örneklenmiş birtakım neden-etki kanunlarına dayanır. Ama bugün herkesin kabul ettiği bir gerçek de bu varsayılan ekonomi kanunlarının yüz yıl öncesine kıyasla çok daha değişken ve sınırlı bir geçerliliğe sahip olduklarıdır. Tarih alanında bu türlü kanunları bulup belirlemedeki en büyük zorluk tarihte astronomidekinden çok daha az tekrarlama olmasıdır. Meyers’in The Dam of History (Tarihin Doğuşu) adlı küçük kitabında öne sürdüğü gibi tarih boyunca dört kez Arabistan’da başgösteren kıtlığın ardından bir Sami istilâsı gelmiş olabilir. Ama bugün aynı durumun aynı sonucu doğuracağı şüphelidir. Tarih içinde geçmişe dayanarak birtakım neden-etki dizileri bulunsa bile bunların gelecek zamanlar için de geçerli olacağını kesinlikle söyleyemeyiz. Çünkü neden-etki dizilerini meydana getiren olgular o denli karmaşıktır ki daha önceden kestirilemeyen bir takım değişiklikler bütün öndüşünceleri altüst edebilir. Hiçbir tarihçi, elindeki bütün bilimsel olanakları kullansa da, 14. Yüzyıla Colorob’la Vasco de Gama’nın getireceği yenilikleri önceden kestiremezdi. Bu yüzden ben tarih’te «bilimsel» kanunların sanıldığı kadar önemli olmadığına ve kolaylıkla bulunamayacaklarına inanıyorum.

Aynı durum St. Augustine’den Prof. Toynbee’ye değin birçok ünlü tarih bilgininin belirlemeye çalıştığı geniş çaptaki tarihsel gelişim kuralları için de söz konusudur. Çağımızda insanlığın gelişimi üstüne genel kuramlar ortaya atan iki önemli düşünür vardı: Hegel ile öğrencisi Marx. İkisi de geçmiş tarihin mantığa uygun bir çizgeyi (şema) izlediğine, bu çizgeye bakarak geleceğin önceden kestirilebileceğine inanıyorlardı. Ama ne Hegel, ne de Marx Hidrojen bombasının yapılacağını önceden söyleyebildiler. Bugün insanlığın gelişimini konu edinen hiçbir öğreti bu korkunç silahın ileride ne gibi etkileri olabileceğini bize açıklayamıyor.

Bu düşüncelerim size biraz karamsar geldiyse şimdi daha aydınlık bir görüşümü belirteyim: Spengler’in «Her toplum zamanla yıpranıp çürür» diye özetlediği görüşüne katılmıyorum. Bence bu görüş toplumsal ve bireysel varlıklar arasındaki benzerlik ya da ilişkileri gereksiz bir şekilde zorlamaktadır. Tarih boyunca insan topluluklarını tüketen şey kırımdır, yaşlılık değil. Bazı kimseler Çin uygarlığının Han Sülalesinden bu yana çöküntü halinde olduğunu söylerler. Ama bu toplum yine de varlığını sürdürmektedir, çünkü batısında, kalan komşu ülkelerin nüfus yoğunluğu azdır. Aslında geleneksel Çin uygarlığını çökerten şey sonradan dışa vurmuş bir yozlaşma değil Çin’in Batı ile olan ilişkilerindeki gelişmedir. Stoa’cılar arasında dünyanın önce yanıp kül olacağına, sonra yeniden yaratılacağına, bunun çağlar boyu tekrarlanacağına inananlar vardı. Bu inançta insanoğlunun gelecek hakkındaki önyargılarına uyan bir şey olmalı, çünkü tarihçilerin insanlığın gelişimi konusunda ortaya attıkları bütün genel kuramlarda aynı tema daha ılımlı şekilleriyle kendini gösterir. Bana sorarsanız bu türlü kuramların hepsi de birer ‘mit’den başka bir şey değildir. İyimser ya da kötümser nitelikte olmaları ise bulucularının kişiliğine göre değişir.

Tarihin kapsadığı konular içinde biri özellikle ilgimi çekiyor: anavatanlarından, bir parçası oldukları ulusun genel yaşayış akımından ayrı kalmış, zamanla birtakım çapraşık yollardan sızarak başka ulusların akıntısına karışmış topluluklar. Bu topluluklar arasında beni en çok şaşırtan Belh’li Yunanlılar (Bugün Afganistan sınırları içinde kalan Belh kenti eski çağlarda Yunanlıların Asya’daki kültür merkezlerinden biriydi. (Çev.)) oldu. Ben onların soyu tükendiğini, çölde kumlara karışıp kuruyan bir ırmak gibi yok olduklarını sanırken bir gün şaşkınlık ve sevinçle öğrendim ki Belh Grekleri Budist sanatının kaynağı olmuşlar, çağlar boyu birçok doğu ülkesinde heykel sanatını esinlemiş ve etkilemişlerdir.

Yine buna benzer bir örneğe Bulgar Bogomilleri’nde rastlıyoruz. Bogomiller Marcion ve Mani (*) nin öğretilerini benimsemişlerdi.

* Marcion — M.S. II yüzyılda yaşamış Marchionite mezhebini kurmuştur. Hristiyanlığı ‘yepyeni bir din olarak gören Marcion Kutsal kitabın Tevrat bölümündeki Tanrı ile İsa’nın simgelediği Tanrı arasında başkalık olduğunu öne sürmüştü.

Mani — M.S. III. Yüzyılda yaşamış Manichaeism mezhebini kurmuştur. Hristiyarilıkta Zerdüşt dininin karşılığı olan bu mezhebin inancına göre karanlık kötülüktür, ışık ise Tanrı’dır. (Çev.)

Sonra aynı öğretilerin esas amacını yitirmiş birtakım haçlılar yolu ile Kuzey İtalya’daki Cathari’lerle Fransa’nın güneyinde yaşayan Albigens’lere iletildiği görülmüştür. Buna benzer çok daha ilginç bir duruma New England’ın tarihinde rastlıyoruz. Daha çocukken İngiliz tarihinde Albay Pride’ın (*) yerini bilirdim. ’Dinsel gerçekler’ ve ’askerlerin ücreti’ konularında Parlamento ile anlaşmayan bu kibirli askerin parlamento üyelerini nasıl korkudan titrettiğini kitaplardan okumuştum.

* 17. Yüzyılda İngiltere’deki iç savaşlar sırasında parlamento ile ordu arasındaki anlaşmazlık Albay Pride’ın orduya karşı tutumda olan birtakım kralcı milletvekillerini tutuklaması ile sonuçlanmıştı. Meclisin geri kalan üyeleri kralın yargılanmasını kararlaştırmışlardı. Albay Pride kralı yargılayanlar arasındaydı. (Çev.)

Ama 1660 dan sonra Pride’a ne olduğunu hiç düşünmemiştim. 1896 da New England’da bulunduğum bir sırada Pride Geçidi diye bir yere yolum düştü. Orya niçin bu adın verildiğini araştırınca gerçeği öğrendim. Kral tekrar başa geçince Pride yurdunu terketmek zorunda kalmış buraya gelip ıssız, kayalık bir deniz kıyısında, kışları uzun geçen, toprağı verimsiz üstelik Kızılderililerin saldırılarına açık olan bir yerde yerleşmek zorunda, kalmıştı. O zaman İkinci Charles ve çevresindekiler Pride cezasını buldu diye belki sevinmişlerdir ama aradan iki yüz elli yıl geçmiş, bugün Pride’ın torunları dünyayı avucunda tutuyor, İkinci Charles’ınkilerse onların bir sert bakışı karşısında titriyor.

Şimdi tekrar yazımın esas konusuna dönüyorum: Tarih alelade okuyucuya neler verebilir ya da vermelidir. Burada ’tarih’ derken tarihçilerin anladığı bilimsel anlamdaki tarih’ten söz etmiyorum. Tarih’i insana gerekli olan kültürün bir parçası olarak düşünüyorum. Şiiri yalnızca ozanlar okumaz, müziği de dinleyen yalnız besteciler değildir. Aynı şekilde tarih bilgisi yalnızca tarihçilere özgü bir şey olmamalıdır. Tarihçi olmayanların da okuyup yararlanabilecekleri tarih kitaplarında uzmanlar için yazılan eserlerde gereksinmeyen birtakım nitelikler bulunmalıdır. Buna karşılık ayrıntılı bilimsel eserlerde aranan birtakım niteliklerin bu kitaplarda bulunması gerekmez. Şimdi benim için biraz zor olacak ama bugüne değin tarih okumakla kendi açımdan ne gibi yararlar sağladığımı belirtmek istiyorum. Tarih okumak her şeyden önce yaşamıma, görüşlerime yeni bir derinlik ve açıklık getirdi. Bu, insanın kendisini çevresiyle ilintisiz, yetkin bir varlık gibi görmekten çıkıp uçsuz bucaksız bir ırmağın sularında bir damla olduğunu anlaması gibi bir şey. Yaşadığı süre boyunca yalnız kendi zamanının olaylarıyla ilgilenen bir adam dar görüşlüdür, anlayışı sınırlıdır, bu yüzden dilekleri, umutları da yücelemez. Aynı durum bir toplum için de söz konusu olabilir. Henüz köklü bir tarihi olmayan topluluklar Avrupalı’nın gözünde, kenarda kalmış yoğun bir yaşamı olmayan topluluklardır. Bu topluluklar kendilerini çağlar boyu süregelmiş uygarlığın mirasçısı olarak görmezler. Bu yüzden genç kuşaklarına aşıladıkları anlayış, uygarlığın geçirdiği yavaş ve yorucu gelişimin bilincine varmış bir kimse için duygudan yoksun, yavan bir anlayış olacaktır. Tarih bize insanlığı ilgilendiren sorunların sonu gelmediğini, değişmez bir yetkinliğe, her aşamanın ötesinde bir sağduyuya ulaşmanın olanaklarımız dışında bulunduğunu gösterir. Ulaştığımız sağgörü ulaşabileceğimiz aşamalar yanında önemsiz kalacaktır her zaman. Güvenle sarıldığımız en bilinçli inançlarımız bile bir gün anlamını yitirebilir. Bu inançların sonsuz gerçekleri simgelediğini düşünsek bile değişen koşulların yarın bizi gülünç duruma düşürebileceğini unutmamalıyız. Birtakım şeylerin doğruluğuna körü körüne inanmak çağımızda birçok bozukluğun kaynağı olmaktadır. Bu yanlış saplantılardan tarihin bizi kurtarması gerekir. Çünkü tarihi okumakla yalnızca gelmiş geçmiş birtakım bilgelerin görüşlerinden yararlanmış olmayız, geçmişte sağgörü sayılan birçok şeyin aslında ne denli saçma ve sakat olduğunu da görmüş oluruz. Bu da bugün sağgörü diye benimsediğimiz anlayışın ne denli geçerli olabileceğini bize açıkça gösterir.

Ama bu yüzden işin kolayını kuşkuculukta bulup hiçbir şeye inanmayalım demiyorum. İnançlarımıza sarılmalıyız elbet-hem de sıkı sıkı. Çünkü insanın içinde istek olmadan büyük aşamalara ulaşması imkânsızdır. Ama tutkularımızın, amacımızın esinlediği davranışları dizginleyen nesnel bir görüş açısı ve değerlendirme yetisine de sahip olmalıyız. Örneğin Komünizme ya da Kapitalizme karşı iseniz, «Dünyada bir tek komünist ya da kapitalist kalmasın da ne olursa olsun» deyip tüm insan neslini tüketmeniz mi gerekir?

 Pek az kimse böyle bir davranışın doğru olduğunu söyleyebilir. Oysa tarih anlayışı olmayan birtakım politikacılar insanlığı böyle bir sonuca sürüklemektedirler. Bu aşırı bir örnek olabilir ama buna benzer sayısız durum düşünebiliriz.

Şimdi bütün bunları bir yana bırakıp yine esas konumuza dönelim, ve genel okuyucunun en iyi şekilde yararlanabileceği bir tarih eserinin nasıl yazılması gerektiğinden söz edelim. İlk ve en basit kural şu: Eser ilgi çekici olmalıdır. Öyle ki tarihsel olgular üstüne bilgi edinmek için kitap karıştıran kimseyi de, tarihi şiir ya da roman okur gibi okuyan kimseyi de anlattığı olaylara, canlandırdığı kişilere karşı kayıtsız kalmaması gerekir. Tabii, bir tarihçi olguları hiç bir zaman olduğundan başka bir şekilde yansıtmamalıdır, ama bazı durumlarda örneğin birtakım çekişmelerde ya da çarpışmalarda taraf tutabilir. Tarafsız bir tarihçi, yani bir olayı anlatırken ne o yanı, ne bu yanı tutan, canlandırdığı kişiler arasında ‘kahramanlar ya da ’kötü adam’lar bulunmayan bir tarihçi kuru bir yazardır. Yazar okuyucunun ilgisini uyandırmak istiyorsa onun da bir yanı benimsemesini, böylece okuduğu olayların içinde yaşamasını sağlamalıdır. Eğer bunlar bir tarihçiyi nesnellikten uzaklaştırıyorsa okuyucunun yapacağı şey karşı tutumda olan başka bir tarihçiyi bulup onun da aynı konuda yazdıklarını okumaktır. Örneğin, onaltıncı yüzyılda dindeki Reform hareketleri Protestan tarihçinin kaleminden olduğu kadar Katolik tarihçinin kaleminden de ilgi çekicidir. Büyük din savaşları sırasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız hem Protestan hem Katolik tarihçilerin eserlerini okumanız gerekir. Belki böylece o çağı ve ortamı kafanızda canlandırabilirsiniz; ama bu olayları, onlara kayıtsız kalan bir kimsenin kaleminden okumakla sanırım aynı sonuca ulaşamazsınız. Cariyle kendi yazdığı Fransa İhtilalinin Tarihi konulu eseri için, bu kitap kendi başına bir Fransa İhtilali’dir, demişti. Doğrudur, bu niteliği yüzünden Carlyle’ın kitabı bilimsel bakımdan yetersiz olduğu halde bugün de sevilerek okunmaktadır. Bu kitabı okurken içindeki kişilerin niçin şu ya da bu şekilde davranmış olduklarını, yani davranışlarının nedenlerini anlarsınız. Bu da, sanırım tarihin okuyucuya vermesi gereken bir şeydir. Bir keresinde Sicilyalı Diodor’un (Augustus devrinde yaşamış ünlü bir Yunanlı tarihçi.) Agatokles (Kartacalılara karşı savaşmış ünlü Sirakuza tiranı) hakkında neler yazdığını merak etmiş okumuştum. Bu yazara göre Agatokles kana susamış canavarın biriydi. Aynı adamı bir de günümüzde yazılmış bir danışma kitabından okudum. Buradaki Agatokles yumuşak başlı tam olgun bir devlet adamı denecek tipte bir insandı-görünüşe bakılırsa kendisine kondurulan bütün suçlarla ilgisizdi. Bu iki anlatımdan hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu tabii bilemiyorum ama Agatokles’i iyice temize çıkaran yorumu hiç ilginç bulmadığımı söyleyebilirim. Birtakım çağdaş tarihçilerin benimsediği, olayları renksizleştirme, kahramanların pek de o kadar kahraman, kötü adamların pek de o kadar kötü olmadığını belirtme eğiliminden hiç hoşlanmıyorum. Gerçi olayları ‘dramlaştırma’ tutkusu bir tarihçiyi yanlış yollara sürükleyebilir ama gerçekten ’dramatik’ niteliği olan birtakım olaylar vardır tarihte. Ama bunları özgün renkleriyle okuyucuya sunmak da yazınsal ustalık gerektiren bir şeydir.

Yazınsal ustalık çok genel bir terim, bunu daha bir belirlemek, sınırlamak gerekir kanısındayım. Bu kavrama en dar anlamıyla ’stil’ dediğimiz şey girer-yani sözcüklerin yerinde seçimi ve konuyla uyumlu bir akıcılık. Özellikle bilimsel amaçlarla uydurulmuş olan birtakım terimlerin yalnızca sözcükte kalan bir anlamı vardır. Örneğin bir yazıda tetrahedron sözcüğüne rastlayınca yüzünüzü buruşturursunuz. Oysa piramit güzel, zengin bir sözcüktür, Firavunları, Aztek’leri anıştırır insana. Eserin hızı, akışı, yazarın duyuşlarına bağlı bir şeydir. Güçlü bir duygu tabii ki uyumlu ve değişken bir akış, doğal bir anlatım bulacaktır yazarın kaleminde. Bu yüzden başka nitelikler yanında bir yazarda bulunması gereken en önemli şey belirli bir duygu canlılığıdır. Bu canlılık, yorgunluk ya da bir takım ayrıntılar için çeşitli bilgi kaynaklarına başvurma zorunluğu yüzünden durulabilir. Bu bakımdan, kusursuz bir eser yazmak isteyen tarihçi bir bölümü kaleme almadan önce elindeki konuyu bütün ayrıntılarıyla öylesine kavramış olmalıdır ki yazdığı şeyleri doğrulamak için yazısına ara vermek zorunda kalmasın. Doğrulamanın gereksiz olduğunu söylemek istemiyorum, çünkü herkesin belleği yanılabilir, ama bu türlü düzeltmeler yazılış, sırasında değil yazı bittikten sonra yapılmalıdır. İyi bir ’stil’ yazarın duyuşlarını son derece özel bir anlatımla yansıtmasıdır. Bu yüzden en yetkin stili bile taklit etmek doğru değildir.

Öğretici, bilgi verici bir yazının ilginç olması isteniyorsa yazarın gerekli bilgiyi edindikten sonra bir süre beklemesi, bu bilgiyi ‘sindirmesi’ gerekir. Böylece kuru gerçekler daha bir canlanacak, benzetme, duygululuk, alaycılıkla renklenerek uyumlu bir akış, bir bütünlük kazanacaklardır. Bunu sağlayabilmek bir yazar için hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Çalışmalarına ayıracak geniş zamanı olmalı, küçümsenmeyecek bir çaba harcamalıdır. Sorumluluk duygusu olan kimseler genellikle çok çalışırlar, bu yüzden yaptıkları işi de bozarlar. Bagehot bir yazısında «günde sekiz saat çalıştıkları için iflas eden nice adam bilirim, dört saat çalışmakla yetinselerdi büyük para sahibi olurlardı» diyor. Bu basit örnekten birçok bilim adamının ders alması gerekir kanısındayım.

Sanat açısından düşünülecek olursa tarihin değişik türleri vardır. Bunların herbiri kendine göre birtakım özellikler gösterir. Bu türlerden birini en yetkin şekliyle Gibbon’da görüyoruz. Gibbon’un eserlerinde, çağlar birbirini izlerken tarihsel kişiler önümüzde tantanalı bir ’geçit resmi’ yaparlar. Hepsinin sırtında saray giysileri vardır, ama kişiliklerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. Bundan bir süre önce Cambridg-e Ancient History’de Zenobia (*) hakında bir yazı okuyordum, ama üzülerek söylemeliyim ki çizilen portrenin hiç ilginç bir yanı yoktu.

 * Üçüncü yüzyılda yaşamış Palmira Kraliçesi. Roma İmparatoru Aurelianus’a yenilerek tutsak düşmüştür. Kısa siireıı kraliçeliği sırasında Palmira dogu’nun en parlak kentlerinden biri olmuştu. (Çev.)

Gibbon’daki Zenobia’nm çok daha canlı bir kişiliği olduğunu hatırlıyordum. Aynı konuyu bir kez daha okudum Gibbon’dan-yüce kraliçe sanki birden gözlerimin önünde canlanıvermişti. Gibbon işlediği konuya karşı kayıtsız kalmamıştı, Palmira’da Zenobia’nın sarayında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu düşünmüş, canlandırmıştı kafasında. Satırlarını canlı bir hayal gücüyle renklendirmişti, yalnızca bilinen birtakım olguları kuru kuruya sıralamakla kalmamıştı. Gibbon’un çizdiği karakterlerin hepsinde bir onsekizinci yüzyıl damgası bulunması nedense insanı rahatsız etmiyor. Sanırım kitabının bir yerinde Genzerik’ten sonraki Vandallar’dan söz ederken «Afrikanın kibar tiranları» diyordu. Bu adamların ‘kibarlıklarına inanmak zor ama ‘tiran’ olduklarına hiç şüphe yok. Bütün bunlara karşın Gibbon ele aldığı çağların olaylarını şaşılacak derecede canlı bir akış içinde veriyor bize. Kitabı benim doğruluğuna içten inandığım bir gerçeği tanıtlamış oluyor-büyük bir tarih eserinin ancak bir tek kişi tarafından yazılabileceğini, her bölümünü ayrı bir uzmanın yazdığı ortak çaba ürünü bir özetleme’nin sanat açısından aynı düzeye erişemeyeceğini belirtmesi bakımından. Çağımızda öğrenim öyle karmaşık, öyle dallı budaklı bir şey oldu ki tek bir kişinin geniş alanda bilgi sahibi olmasına artık imkânsız gözüyle bakılıyor. Bence bu çok acı bir yanılmadır. Değeri bir danışma kitabı olmaktan öteye gidebilen bir eser tek kafanın eseri olmalıdır. Geniş bir konunun belirli bir anlayışla toparlanmasından meydana gelen bir bütünlük olmalıdır eserde. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi gün geçtikçe daha zor oluyor. Ama yine de bu yolu izlemek, bunun için elden geleni yapmak gerekir kanısındayım — yoksa büyük tarih kitapları da tarihe karışacaktır-.

Bu konuda iş bölümü gereklidir, bunu yadsımıyorum. Örneğin Gibbon Tillemont (Onyedinci yüzyılda yaşamış Fransız tarihçi) dan yararlanmıştır-bunu yapmasa belki de o görkemli eserini bir yaşam boyuna sığdıramazdı. Bir arkeolog ya da eski elyazmalarını okumaya çalışan uzmanın geniş çapta bir tarih eseri yazabilmek içi ne zamanı ne de gücü olabilir. Böyle bir eser yazacak olan kimseden örneğin kazma kürek işçiliği yapması beklenemez. Bilim alanında bu gerçek artık kabul edilmiştir. Kepler’in kanunlan Tycho Brahe’nin gözlemlerine dayanır; Clerk Maxwell’in kuramlarına Faradav’in deneyleri temel olmuştur; Einstein öğretilerini yalnızca kendi gözlemleri üstüne kurmamıştır. Daha açıkçası olguların toplanması başka şeydir, «sindirilmesi» başka şeydir. İkisini birden yürütmek-olgular çok ve karmaşık olduğu zaman tek kişinin başaracağı iş değildir. Örneğin diyelim ki Minos uygarlığının Klâsik Yunan Uygarlığı üzerindeki etkilerini öğrenmek istiyorsunuz. Her halde en doğru ve inanılır bilgiyi yalnızca Minos uygarlığı üstünde incelemeler yapan bi: uzmandan edinmeyi düşünmezsiniz. Aynı şey daha basit sorunlar için de söz konusudur örneğin Plutarch’ın Franca İhtilâli üstündeki etkileri gibi.

Plutarch’in adı bana başka bir tarih türünü ansıttı. Tarih, okuyucunun gözleri önüne yalnızca geniş bir «panorama» sermez, ya da çeşitli toplumların geçirdiği gelişimleri belirtmez. Tarih aynı zamanda kendi başlarına önemli olan kişileri de konu edinir kendine. Plutarch’ın Yunanlı ve Romalı Büyük Adamların Hayatları adlı eseri, içinde yükselme isteği olan birçok gence yiğitlik duyguları esinlemiş, parlak yaşamlara atılmalarına sebep olmuştur. Zamanımızda kişiler üstünde durmayıp yalnızca topluluklara önem vermek gibi bir eğilim var. «Alelade Adam»ın çağında yaşadığımıza öyle inanmışız ki, aramızda üstün varlık gösterebilecek birçok kimse bu akıma kapılıp sıradan bir adam olmaktan öteye gidemiyorlar. Gençlere verilen tarih eğitimde kişilerin, kahramanların çabalarına karşıt olarak kültür tipleri üstünde durmak gibi bir akım başgöstermiştir. Bu, bir bakıma olumlu bir tutum sayılabilir. Cromagnon adamının, ya da Neanderthal adamının yaşayışları hakkında bilgimiz olursa, tarih içinde olayların akışını daha kolaylıkla kavrarız. Plutarch’ın bize tanıtmadığı binlerce adsız Romalıya konut olan akaret tipi yapılar hakkında bir şeyler bilmek yararlıdır. Karı koca Hammond’ların eseri olan Village Labourer (Köy Emekçisi) adlı kitap o güne değin yazılmış hiçbir geleneksel tarih kitabında rastlayamayacağımız bir görüş açısından koca bir çağın izlenimlerini yansıtır. Bütün bunlar birer gerçektir, üstelik önemlidir. Ama önemli olup da gerçek olmayan, hem de zararlı bir yanılma olan şey tarihin yalnızca bu açıdan ele alınmasının sonucu olan bir kanıdır: bireylerin toplum içinde bir önemi olmadığı, kahramanlaştırılan birtakım kişilerin yalnızca toplumsal güçlerin somutlaşmış birer anlatımı oldukları, bunların yaptığı şeyleri nasıl olsa başka birinin de yapabileceği kanısı yani kısacası, hiç kimsenin elinden zamanın, koşulların akımına kapılmaktan başka bir şey gelemeyeceği, hiç kimsenin kendiliğinden bir şeyler yapamayacağı inancı.

Yüce bir yaşamı ancak yüce amaçlar esinler. Hayatta yapılacak önemli bir şey olmadığına inanan bir gencin yaşamı boyunca elle tutulur bir şey yapmayacağı, bir atılıma girişmeyeceği mutlaktır. İşte bu yüzden Plutarch’ın Büyük Adamların Hayatları adlı eseri gibi kitapları en azından daha geniş konuları kapsayan genelleyici tarih kitapları kadar gerekli bulduğumu söyleyebilirim. Topluluk dediğimiz şey yalnızca, birkaç insandan meydana gelebilir çağımızda bunun en güzel örneğini Lenin’le Stalin vermiştir bize. Ama kişisel yaşamları üstünde önemle durmaya değer birçok insan vardır tarihte. Bunlar arasında yalnızca örnek insan olarak kabul edebileceğimiz kimseler değil imgelemimize yeni bir şeyler getiren tipler de yer alır. Sözgelimi İmparator ikinci Frederik hiçbir zaman kendisine benzemek isteyeceğimiz bir örnek insan değildir. Ama onun ilginç serüvenleri herkes için bilinmeye değer şeylerdir. Maiyeti peşinde oradan oraya dolaşan, üstelik baş-nazırını da bir kafese kitleyip birliğinde götüren, İslâm bilgeleriyle fikir tartışmalarına girişen, afaroz edildiği halde haçlı seferlerine çıkan bu adam, dünyanın sayılı harikalarından biridir. Agamemnon, Oedipus, Hamlet vb. gibi büyük trajedi kahramanları hakkında bir şeyler bilmek isteriz. Oysa yaşamları bunlarınkinden hiç de sönük olmayan nice adam gelip geçmiştir-üstelik gerçekten yaşamış olmak gibi bir üstünlükleri de vardır bu trajedi kahramanlarına. İyi olsun kötü olsun her çeşit büyüklüğün paylaştığı ortak bir nitelik vardır. Ben bu niteliğin aleladelik hayranlığı gibi birtakım kaygılarla görmezden gelinmesine karşıyım. Altmış yıl önce Amerika’ya ilk gidişimde yeni anne olmuş bir hanımla tanışmıştım. Orada bulunan konuklardan biri lâf olsun diye çocuk için «belki de büyüyünce bir dahi olacak» dedi. Anne yürekten gelen bir korkuyla «Aman Tanrı korusun!.» diye karşılık vermişti buna. Ne yazık ki dileği gerçekleşti.

Bu sözlerimden Carlyle’ın kahramanlar kültüne, hele Nietzsche’nin bu kültü çığırından çıkaran tutumuna katıldığım anlamı çıkmasın. Toplum içinde alelade adam’ın da bir önemi olduğunu, insan topluluklarını incelemenin önemli kişilerin hayatlarını incelemek kadar gerekli olduğunu yadsımıyorum. Yalnızca bu ikisi arasında bir denge sağlanmalıdır diyorum. Birtakım üstün adamların tarihin akışım etkilediklerine inanıyorum. Onyedinci ve onsekizinci yüzyılın en büyük bilginlerinden yüz kadarı küçük yaşlarında ölmüş olsalardı çağımızın herhangi bir uygar toplumunda yaşayan alelade adam’ın hayatı bugünkünden çok başka olurdu. Shakespeare ve Milton yaşamamış olsalar onların eserlerini bir başkası yazamazdı. Ama nedense birtakım bilimsel’ tarihçilerin okuyucularına böyle garip düşünceler aşılamak istedikleri görülüyor.

Tarihte kişilere önem verenlerle birleştiğim bir nokta daha var, onu da belirteyim: Bence insanlığın ulaştığı aşamalarda asıl bilmeye ve övülmeye değer olan şey topluluklardan çok kişilerin çabalarıdır. Bir topluluğun niteliklerini belirleyen o topluluğu meydana getiren bireylerdir. Bence hiçbir topluluk bireylerinin ortalama değeri ötesinde bağımsız bir değere erişemez. Tarihin Devit, Millet, Kilise vb. gibi kurumlan yüceltmek kaygısı ile kişisel değerleri görmezden gelmesi hiç doğru bir tutum değildir. Ama şimdilik bu konuyu burada kesmeliyim, çünkü işi politikaya dökmekten korkuyorum.

Çağımızda tarih okumaya karşı ilginin azaldığı kanısındayım. Bu bence üzücü bir durum. Tabii bunun çeşitli nedenleri var. Önce, genel olarak okumaya karşı ilgi azalmış durumda. İnsanlar çokluk sinemaya gidiyor, radyo dinliyor ya da televizyon seyrediyorlar. Yerküresi üstünde bugün burada, yarın şurada başdöndürücü bir hızla gidip gelmek, dünyanın her yanını birbirine benzer hale sokmak gibi garip birtakım zevk ve çabalara kaptırmışlar kendilerini. Aralarında okuma sevgisinden vazgeçmemiş olanları varsa da bunlar zamanlarını pek azını tarih okumaya ayırabiliyorlar. Arkadaşım Whitehead bir keresinde bana Paolo Sarpi’nin Trento Konseyinin Tarihi adlı eserini «yastık kitabı» olarak kullandığını söylemişti. Bugün sanmam ki Whitehead’in yaptığını yapacak birtek kimse çıksın. Günümüz insanı için tarih artık eskiden olduğu kadar ilginç bir konu değil. Bunun nedenlerini biraz da çağımızın özelliklerinde aramalıyız. İçinde yaşadığımız çağ, bir sürü önemli olaylar, hızlı değişimlerle öylesine dolu ki çoğu kimsenin geçmiş çağlarla ilgilenmeye ne isteği var ne de zamanı. Bir Hitler’in, Lenin’in, Stalin ya da Trotsky’nin hayatı Napolyon’un hayatı kadar ilginç olabilir, üstelik günümüzün sorunlarıyla daha yakından ilgilidir. Ama-işte burada yadsıyamayacağımız acı bir gerçeğe değinmek istiyorum günümüzde tarih okurlarının azalmasına önemli bir sebep de o eski görkemli tarih eserlerinin artık yazılmaz oluşudur. Çağdaşları Herodot’u. Thucydides’i, Polybius’u, Plutarch ya da Tacitus’u ne denli hevesle okudular bilmem ama onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıl tarihçilerinin karşılarında geniş bir okuyucu kitlesi buldukları herkesin bildiği bir gerçektir. Bu çağlarda tarih yazma sanatı İngiltere’de Clarendon’un History of tlıe RebelIion (İhtilâlin Tarihi) adlı eserinden başlayarak Macaulay’e değin uzanan bir gelişim gösterir. Fransa’da Voltaire’den bu yana tarih konusu karşıt felsefelerin savaş alanı olagelmiştir. Almanya’da Hegel felsefesinden esinlenen tarihçiler eserlerinde yetkinlikle kötülüğü eşit oranda birleştirmeyi başarmışlardır. Örneğin Mommsen’de başlıca iki tema vardır: Bir, Sezar’ın özgürlüğü ortadan kaldırdığı için çok büyük bir adam olduğu; bir de İngiltere’nin Kartaca’ya, Almanya’nın Roma’ya benzediği ve ileride bir gün çıkacak olan Pön Savaşlarının yine eskisine benzer bir şekilde sonuçlanacağı… (Mommsen’i böyle özetlemekle ona karşı pek de haksız davranmış olmadım sanırım). Haince uydurulmuş zararlı bir mit’in yayılmasında Treitschke’nin büyük payı olmuştur. Tarihin öneminden sözederken etkisini hem iyiye hem de kötüye yöneltebileceğini kabul etmemiz gerekir. Bu duruma zamanla halkın inancına giren, folklorun bir parçası haline gelen mit’ler iyi bir örnektir. Hatırlıyorum, bundan yıllar önce iki küçük çocuğumla İrlanda’ya gitmiştim. Beş yaşındaki kızım kendisine karşı yakınlık gösteren bir köylü kadınla arkadaş oluvermişti. Dönüşte ayrılırken kadıncağız bana «kızınıza kanım kaynadı», demiş ve eklemişti «Cromwell’e rağmen…». Bu köylü kadın tarihi ya doğru dürüst bilseydi ya da hiç bilmeseydi daha iyi olma* mıydı diye düşünmüştüm o zaman.

Bugün tarih konusunda büyük eserler yazılmıyor artık demiştim-aynı durum başka alanlarda da söz konusudur. Günümüzün bilginleri arasında Newton’un Principia’sı ya da Darvin’in Origin of Species’iyle kıyaslanabilecek kitaplar yazan çıkmıyor. Ozanlarımız epik yazmıyor artık. Bilim dünyasında her şey o denli hızla değişiyor ki, öyle yazılması yıllar tutan büyük bir kitabın daha basılmadan çürüğe çıkması işten değil. Bilim alanına gelen yenilikler dergilerde kısa yazılar halinde anlatım buluyor-kitap halinde değil. Bugün herhangi bir bilim dalında çalışan kimseler arasında öyle dev eserler yazmak için gerekli çalışma ve araştırmalara ayıracak zaman bulabileni yok denecek kadar azdır. Tabii bu kuralın dışında kalanlar var,: buna verebileceğimiz en iyi örnek Prof. Toynbee’dir. Toynbee’nin bugün geçmişteki büyük tarihçilerinkiyle rahatça boy ölçüşebilecek dev eserleri vardır. Ama böyle bir iki örnek genel durumu değiştiremez tabii. Ayrıca bu eğilimin modası geçeceğini sanmıyorum. Eğer günün birinde dünyamız şimdiki gibi gözü kapalı uçuruma gitmekten vazgeçer de daha bilinçli bir ilerleme yolu tutturursa o zaman her şey değişebilir.

Bu kendini bilmez çağımıza biraz sağduyu getirebilmesi bakımından tarihin önemli bir görevi vardır. Ama bunun birtakım «tarih dersleri» ile gerçekleştirilebileceğini ya da kolayca belirlenen birtakım kurallar halinde öğretilebileceğini söylemek istemiyorum. Tarih’in yalnızca tarihçilere değil, biraz eğitim görmüş, anlayışı gelişmiş herhangi bir insana vermesi gereken şey yeni ve geniş bir görüş açısı ve günün olaylarını değerlendirme, geçmiş ve gelecekle olan ilintilerini kavrayabilme yeteneğidir. Comford’un öne sürdüğü gibi Thucydides tarihini Yunan tragedyası anahatları üstüne işlemiş midir bilmiyorum ama eğer bu doğruysa Thucydides’in konu olarak ele aldığı olayların böyle bir biçimlendirmeye elverişli olduğunu söyleyebilirim. O zamanki Atinalılar kendilerini bu Trajedide rol alan aktörler gibi görmüş olsalardı ’tarjik son’u değiştirmek için bir şeyler yararlardı elbet.

Trajedinin hubris (Çöküntü, kargaşalık. (Çev.)) ten çıktığını iddia eden eski bir öğreti vardır-eski olduğu kadar da geçerlidir. Bu hubris denen şey her çağda sorumsuzluğun, bilinçsizliğin yol açtığı felaketleri unutan topluluklarda ortaya çıkan bir durumdur. Çağımızda insanlar topluca kendilerini daha önce görülmemiş bir hubris’in içine bırakmışlardır. Eski çağlarda Prometheus’a bir «sözde kurtarıcı» gözü ile bakılırdı-insanlığın yaran için harcadığı çabalarına zorba Zeus tarafından set çekilen bir kurtarıcı. Ama şimdi çağımızın Prometheus’lanm dizginleyecek bir Zeus çıksa ortaya diye yakınıyoruz. Prometheus’un amacı insanlığa hizmet etmekti. Oysa günümüzün Prometheus’ları yalnızca insanlığın tutkularına hizmet ediyorlar-hem de en yıkıcı, en çılgınca tutkularına. Bugün akıllı adamlar laboratuarlarda çalışadursun, güçlü mevkilerde budalalar oturuyor. Akıllı adamlar Binbir Gece Masallarındaki devler gibi tutsak olmuşlar. İnsanlık güçlü mevkilerdeki budalaların yönetiminde akıllı kölelerin dahice buluşları ile kendi kendini yok etmek için çabalıyor. Böyle bir konuyu gerektiği gibi ele alabilecek bir Thucydides çıksa ortaya diye düşünüyorum. Bugün dünyayı yönetenlerin kafasında biraz olsun tarih anlayışı bulunsaydı hergün bir adım daha yaklaşan tehlikeyi savuşturmak, korkunç son’dan kaçınmak için bir şeyler yaparlardı sanırım. Çünkü tarih bize yalnızca şu ya da bu ulusun, hatta şu ya da bu kıtanın zaman içinde geçirdiği aşamaları vermez. Tarihin konusu her şeyden önce «insan» dır-evrim’in garip bir ürünü olan insan, zekası ve becerikliliğiyle diğer bütün canlıların üstünde yükselen, bununla da yetinmeyip büyük tehlikelere göğüs gererek cansız doğaya hakim olan yaratık. Ama insan o üstün zekasına karşın yine de kendi cinsini bir bütün olarak benimseyecek anlayışa erişememiştir. Orman’ı ardında bıraktığı halde yine de Ormanın yasalarına bağlı kalmıştır içten. İnsanlık kavramının gerektirdiği basit görevleri, insanlığın geçmişte ulaştığı ve gelecekte ulaşabileceği büyük aşamaları bilinçli olarak kavrayamamıştır. Soydaşını kendisi gibi ortak amaca yönelmiş bir insan olarak değil de öldürmesi gereken yoksa kendisini öldürecek olan bir düşman gibi girmektedir. Bağlı bulunduğu gurup ya da taraf ne olursa olsun onca her zaman geçerli olacak bir sağgörünün doruğunu simgelemektedir. Karşı taraf ise budalalık ve saçmalık bataklığının dibine değin gömülmüştür. Biraz tarih kültürü olan bir kimse böyle bir görüşün özünde yatan saçmalığı kavrayacaktır. Tarihe bir göz atacak olursak şunu açıkça görürüz ki hiçbir insan topluluğu ne kendi kendinin sandığı kadar iyidir, ne de düşmanının onu gördüğü kadar kötü. Ama geçmişte insanlık bütün çekişmelere rağmen bir araya gelip ortak amaçlarına erişebiliyordu ara sıra duraklayarak ya da karşı akımlarla geri sürüklenerek de olsa. Oysa çağımızda yeni olanaklar ancak yeni bir sağgörü ile birleşirse insanlığın geleceği garanti altına alınabilir. Gereksindiğimiz bu yeni sağgörü yalnızca bir tek anlamda ’yeni’dir-geniş insan topluluklarının ve özellikle dünyanın yönetimini elinde tutanların bilincine yerleşmesi gerekmektedir; yoksa geçmişte hiç bilinmemiş, hiç anlatım bulmamış bir anlayış değildir bu. Çağlar boyu ileriyi gören bilgeler insanlığı bu sağgörüye çağırmışlardır-ama seslerini pek duyuramamışlardır. Oysa şimdi artık sağgörüye omuz, silkip geçemeyiz. Bazen yaklaşan tehlike gözümün önünde her zamankinden açık bir şekilde beliriyor. O zaman, bu dünyanın gereksindiği şey yeni bir peygamber-vari biridir, diyorum-gokgürleyişi gibi ama acıyan bir sesle insanlığa tuttuğu yolun yanlış yol olduğunu, bu yolun bizi çocuklarımızın ölümüne, bütün umutların sönmesine götürdüğünü, insanların isterlerse izleyebilecekleri başka bir yol bulunduğunu, bu yolun ise bizi şimdiye değin hiçbir çağda gerçekleşmemiş bir mutlu dünyaya götüreceğini söylese diye düşünüyorum. Ama bu düşünce kısa bir süre için avutabiliyor beni. Aslında dünyanın gereksindiği şey gerçekleşmesi çok daha zor olan bir şey. Bugün böyle bir peygamber Doğu’da çıksa fazla konuşmasına fırsat verilmeden hemen susturulur; Batıda çıksa söyledikleri Doğdakilerin kulağına erişmez, üstelik bulunduğu yerde herkesin nefretini üzerine çekmiş olur. Zaten ne denli yüce olursa olsun, ne denli iyi konuşursa konuşsun bu dünyayı kurtarmak bir tek kişinin başaracağı iş değildir. Bugün eğer dünyadaki güçlü ülkelerin başında bulunanlar ve onları izleyenler, ardından koştukları aldatıcı imgenin kendilerini nefret ve budalalık bataklığında aşağılık bir ölüme götürdüğünü anlayabilirlerse dünya ancak o zaman kurtulabilir. Kitleleri saran bu saçma budalalık henüz evrenselleşmiş değildir. Birtakım ülkeler bunun dışında kalmayı başarmıştırlar, birtakım ülkeler de bu yaygın budalalığın etkisine bütün bütün kapılmamıştırlar henüz. İnsanlığın bir geçmişi olduğu kadar bir geleceği de olduğunu düşünmek, buna inanabilmek için vakit henüz çok geç sayılmaz. Bence insanlığa, bu umudu yetince benimsemesi, ona yapıcı bir güç, bir anlatım verebilmesi için tarih bilinci, tarih anlayışı yardımcı olacaktır.

MUTLULUĞA GİDEN YOL

İki bin yıl öncesinden bugüne değin mutluluk ağırbaşlı törecilerin gözünde değersiz ve bayağı bir konu olmaktan ileri gidememiştir. İnsanoğluna her şeyden önce mutluluğu salık veren Epikür Stoacıların saldırılarına uğramıştır yüzyıllar boyu. Stoacılar Epikür felsefesinin bir hayvanınkinden farksız olduğunu söylemişler, Epikür hakkında bir takım çirkin yalanlar uydurarak sözde kendi erdemlerinin yüceliğini bütün dünyaya tanıtlamışlardır. İşte bunlardan biri olan Cleanthes, Kopernik sistemini benimsedi diye Aristarchus’un ölüm cezasına çarptırılmasını istemiş, bir başkası, Marcus Aureulius, inançları yüzünden hıristiyanları işkence ile öldürtmüştü. Yine ünlü bir Stoacı olan Seneca ise Neron’un çılgınlıklarını körüklemiş, büyük bir servet edinmiş, üstelik ödünç para verirken istediği yüksek faiz yüzünden Boadicea’nın Roma’ya başkaldırmasına sebep olmuştu. Eski çağlar için bu kadar örnek yeter sanırım. Şimdi gelin iki bin yıl ileri atlayarak o korkunç kuramları ile Almanya’yı uçurumun dibine sürükleyen ve bütün dünya ülkelerinin bugünkü durumundan sorumlu olan Alman profesörlerden söz edelim biraz. Bu bilginlerin hepsi de İngiltere’deki taklitçileri Cariyle gibi mutluluktan nefret eden kimselerdi. Cariyle bize hep kutlu davranışlar uğruna mutluluktan kaçınmamızı öğütler dururdu. Kutlu davranışa verdiği örnekler de garip şeylerdi doğrusu: Cromwell’in İrlanda katliamı, Büyük Frederik’in kana susamış dönekliği, Vali Eyre’in Jamaika’da uyguladığı zorba yönetim v.b. Aslında mutluluğa değer vermez gözükenler başkalarının mutluluğunu çekemeyenlerdir. Onların bu davranışları insanlığa karşı duydukları gizli bir nefretin sonucudur. Yüce bir amaç uğruna kendi mutluluğunu gözden çıkaran bir insan bile yücelik peşinde koşmayanların mutluluğunu kıskanabilir; bu kıskançlık, çoğu kez kendilerini bir ’aziz’ sananları acımasız ve yıkıcı yapar Günümüzde bunun en güzel örneklerden birini de Komünistlerde görmekteyiz. İnsanın nasıl yaşaması gerektiği hakkında kuramlar öne sürenler doğanın koyduğu sınırlamaları nedense unuturlar. Eğer yaşayış tarzınız yüce bir amaç uğruna dürtülerinizin durmadan engellenmesini gerektiriyorsa bu yüce amaç sizin için gittikçe anlamını yitirecektir. Doğal yollardan dışa vurulmayan dürtüler yüzeye çıkmak için başka yollara sapacaklar ve genellikle kin ve nefret şeklinde anlatım bulacaklardır. Eğlence tabii böyle bir şeyi kendinizden esirgemiyorsanız-yaşamınızın genel akışından ayrı kalacak, saçma ve aşın bir çılgınlık olacaktır sizin için. Böyle eğlence insana mutluluk vermez, tersine daha derin bir umutsuzluğa sürükler.

Mutluluk ardından koşmakla elde edilemez diye bir inanç vardır töreciler arasında. Bir bakıma doğru sayılır bu inanç eğer mutluluğun ardından nasıl koşulacağını bilmiyorsak. Monte Carlo’daki kumarcılar para peşinde koşarlar; çoğu da kazanacağına kaybeder. Oysa kumardan çok daha verimli para kazanma yolları vardır. Mutluluk için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Eğer mutluluğu içkide arıyorsanız sarhoşluğun verdiği karamsarlığı unutuyorsunuz demektir. Epikür mutluluğa ulaşmak için sevdiği, anlaştığı kimselerden meydana gelmiş, bir çevrede yalnızca kuru ekmek yiyerek yaşamayı denedi. — Bayram günlerinde ekmeğin yanına biraz peynir katık ediyordu. Gerçi bu yöntem kendisi için başarılı sonuçlar verdi ama Epikür zaten midesi zayıf bir adamdı. Sağlıklı bir insanın mutlu olabilmek için daha çok besin alması gerekir, bunu yadsıyamayız. Çoğu kimse için mutluluk peşinde koşmak kendi başına bir yaşayış kuralı olamayacak kadar soyut ve kuramsal bir şeydir. Ama bana kalırsa, kendinize ne türlü bir yaşayış kuralı seçerseniz seçin, bu kural hiçbir zaman mutlulukla çelişmemelidir tabii kahramanlık gösterilerinde bulunmak niyetinde değilseniz.

Nice adam vardır mutluluğun temel koşullarına, yani sağlık ve yeteri kadar paraya sahiptir, ama yine de mutlu olamaz bir türlü. Böylelerine özellikle Amerika’da rastlıyoruz. Bu durumlarda bütün suçun yanlış bir yaşama kuralında olduğu sanılır. Aslında şöyle ya da böyle yaşanması gerektiğini öne süren bütün kuramlar yanlıştır diyebilirim. Biz kendimizi hayvanlardan çok farklı sanırız, oysa az çok ortak yanlarımız vardır onlarla. Hayvanlar yaşamları boyunca içlerinden gelen dürtülere bağlı kalırlar, ve çevrel koşullar iyi olduğu sürece mutludurlar. Kediniz yeterince karnını doyurabiliyor, yatacak sıcak bir köşe buluyor, ve arasıra dam üstünde bir gece geçirebiliyorsa hayatından memnundur. Sizin ihtiyaçlarınız kedininkinden daha karmaşıktır, ama yine de eninde sonunda dürtülerinize dayanırlar. Uygar toplumlarda özellikle İngilizce konuşan toplumlarda-bu gerçek yeteri kadar önemsenmez nedense. Herkes kendisine yüce bir amaç edinir ve bu amaca ulaşmasına yardımcı olmayan tüm dürtülerine set çeker. Para kazanmaktan başka düşüncesi olmayan bir iş adamı bu amacı uğruna sağlığını yitirir, sevmeyi unutur. Sonunda zengin olunca herkese kendisi gibi olmayı salık vererek can sıkmaktan başka zevki kalmaz. Birçok varlıklı hanım tanırım kendilerinde tanrı vergisi bir sanat anlayışı olmadığı halde «kültürlü» niteliğini kazanmayı koymuşlardır kafalarına. Yeni çıkan bir kitap üstüne birkaç söz söyleyebilmek için kendilerini ne sıkıntılara sokmazlar. Bir kitabın züppelere tartışma konusu çıksın diye değil de, okuyucuya bir şeyler iletmek için yazıldığını nedense hiç düşünmezler. Çevrenizdeki mutlu diyebileceğiniz insanlara, bakın, hepsinin ‘birtakım ortak yanlan olduğunu göreceksiniz. Bu gibi insanlar genellikle boş zamanlarını hem eğlenceli, hem de yararlı olan bir faaliyetle değerlendirirler. Çocuklan ile uğraşmaktan içgüdüsel bir zevk duyan kadınlar (günümüz kadınlarının çoğunda hele özellikle kültürlü hanımlarımızda bu duygu pek kalmamıştır) bir yuva kurup çocuk yetiştirmekle mutlu olabilirler. Aynı şekilde bir sanatçı, yazar ya da bilim adamı çalışmalarından memnunsa mutlu demektir. Ama bu mutluluğu, bu zevki daha basit yollardan da duyabiliriz. Günlük çalışma hayatlarını kentte geçirenler çoğu kez hafta sonlarında bahçe işleri ile uğraşmayı tercih ederler. Sonra ilkyaz gelince güzel bir şey yaratmış olmanın kıvancını duyarlar yüreklerinde.

Kendine göre bir faaliyet bulmadan insan mutlu olamaz. Ama bu faaliyet yorucu ya da sıkıcı bir nitelikte değilse. Bir faaliyet beklenen, istenen bir sonuca yönelirse, dürtülerle çelişmiyorsa insana zevk verir. Bir köpek soluğu kesilinceye değin av peşinde koşarken mutludur. Ama hayvanı «ayak değirmeni»ne koşar, yarım saat karnını doyurursanız yiyeceği önüne gelene değin mutlu olmayacaktır. Çünkü değirmen döndürmek doğal bir faaliyet değildir hayvan için. Çağımız insanı da yaşamı boyunca hep buna benzer güçlüklerle karşıkarşıyadır. Bugün uygar bir toplumda bir insan için yapılması gereken şeylerin pek azı ‘avlanmak’ kadar doğaldır. Bu yüzden teknik bakımdan ileri bir toplum içinde yaşayanların çoğu mutluluğu geçimlerini sağladıkları uğraşın dışında aramak zorundadırlar. Eğer işleri çok ağır ise yorucu olmayan pasif eğlenceleri tercih edeceklerdir. Seyredilen bir futbol maçı ya da filmin verdiği doygunluk nedir ki; üstelik devamlı da değildir, ve hiçbir zaman yaratıcı itileri tatmin etmez. Ama duruma bir de maçta ya da filimde oynayan oyuncuların açısından bakın, onların durumu apayrı bir şeydir.

Çevresi tarafından sayılma isteği ve küçük görülme korkusu insanları (ve özellikle kadınlan) içten gelmeyen zoraki bir takım davranışlara sürükler. Her zaman «doğru yolda» olan insanın hayatı sıkıntılıdır çoğu kez. Kibarlığa özenen annelerin çocuklarını uslu bir kukla gibi yetiştirerek onlardaki yaşama kıvancını öldürmeleri yürekler acısı bir durumdur.

Yarışmacılığın esas olduğu toplumlarda bireyin iyi bir ad yapmak ya da güçlü bir mevkiye ulaşmak için harcadığı çaba mutluluğunu engelleyen önemli bir öğedir. Başarının mutluluk için gerekli olduğunu yadsımıyorum. Birçokları için insanın mutluluğu hayattaki başarısına bağlıdır. Ama yalnızca başarıyı mutlu olmak için yeterli bulmayanlar da vardır. Paranız bol olabilir, çevrenizin hayranlığını toplamış olabilirsiniz, ama eğer hayatta birkaç arkadaş edinememişseniz, kendinize göre meraklarınız, içinizden gelen çocuksu bir takım zevkleriniz yoksa mutlu denemez size. Başarı için yaşamak bir çeşit kurama göre yaşamaktır. Kurama göre yaşanan hayat kuru ve sıkıcı olacaktır tabii.

Sağlığı yerinde, karnını yeterince doyurabilen bir insanın mutlu olabilmesi için ilk bakışta çelişir görünen iki şey gereklidir: önce temel bir amaç üstüne kurulmuş sağlam bir çatı, bir de «oyun» diyebileceğimiz şeyler-yani belirli bir amaç için değil de sırf eğlencesine yapılan bir takım şeyler. Sözünü ettiğimiz sağlam çatıyı bir insanın işi ya da ailesiyle olan bağlantıları meydana getirmelidir. Eğer bir adam ailesinden nefret ediyor, işini çekilmez derecede sıkıcı buluyorsa ne aile hayatı, ne iş hayatı ona mutluluk verebilir. Ama ara sıra sinir bozucu ya da hoşa gitmeyen şeylere katlanmak da gerekir. Eğer bir insan «oyun» imkanlarından yeteri kadar yararlanabilirse bu gibi duyguların etkisi azalacaktır.

Bana sorarsanız bu mutluluk ötedenberi ince elenip sık dokuna gelmiştir. İnsanların bir dine ya da bir hayat kuramına bağlanmadan mutlu olamayacağına inanmıştır. Gerçi,, yanlış bir kuram yüzünden mutsuz olanların daha iyi bir kuramı benimsemeleri gerekebilir-tıpkı hastalandığımız zaman ilaç almamız gerektiği gibi. Ama aslında bir insan ilaç almadan sağlıklı, bir kurama bağlanmadan mutlu olabilmelidir. Zaten önemli olan küçük şeylerdir. Eğer bir adam karısını, çocuklarını gerçekten seviyorsa gecenin, gündüzün birbirini izlemesinden mevsimlerin değişmesinden kıvanç duyuyorsa felsefesi ne olursa olsun mutlu demektir. Ama karısından nefret ediyor, çocuklarının gürültüsü ona çekilmez geliyorsa, işyeri onun için bir işkence odasından farksızsa, gündüzleri geceyi iple çekiyor, geceleri gün ışığının özlemini duyuyorsa gereksindiği şey yeni bir felsefe değil yeni bir hayat düzenidir: değişik bir rejim, daha çok çalışma v.b. İnsan da bir hayvandır, ve mutlu olması-belki buna pek inanmak istemez ama-en çok bedensel durumuna bağlıdır. Bu çok basit bir çözüm yolu gibi görünüyorsa da ben başka türlüsüne kendimi inandıramıyorum. Bence mutsuz işadamları için hergün yapacakları altı millik bir yürüyüş her türlü felsefeden daha yararlı olacaktır. Sanırım Jefferson da bu düşüncedeydi, ve yine bu yüzden ata binmeyip yürüyerek giderdi gideceği yere. İleride bir gün insanoğlunun otomobili icad edeceğini bilseydi sanırım söyleyecek söz bulamazdı.

BİLİM VE SAĞGÖRÜ

Çağımız bilim bakımından önceki çağlan çok gerilerde bıraktığı halde sağgörü bakımından buna orantılı bir gelişim gösterememiştir. Sanırım bu görüşü paylaşan benim gibi birçok kimse vardır. Ama iş «sağgörümün tanımını yapmaya, onu geliştirmenin yollarını belirlemeye gelince görüşler ayrılır Ben burada önce sağgörünün ne olduğu sorusunu ele alacağım, sonra da öğretilmesi için neler yapılabileceğini belirteceğim.

Sağgörü kavramını meydana getiren çeşitli katmanlar vardır. Bence bunların en önemlisi belirli bir «orantı» anlayışıdır, yani bir sorunu bütün öğeleriyle kavrayabilme, bunların her birine gereken değeri verebilme yetisi. Çağımızda erişilmesi güç bir yeti olmuştur bu. Çünkü bilim o denli ilerlemiştir ki bugünün bilim adamı kendisinden beklenen karmaşık ve ayrıntılı bilgiye ulaşmak için çalışmalarını dar bir alanda derinleştirerek uzmanlaşmak zorundadır. Örneğin, diyelim ki tıp alanında araştırmalar yapıyorsunuz. Oldukça zor bir uğraştır bu, düşünsel gücünüzün bütününü kapsayacak nitelikte bir uğraş. Buluşlarınızın tıp alanı dışında ne gibi etkiler yapabileceğini düşünecek zamanımız yoktur. Modern tıbbın yaptığı gibi çocuk ölümü oranını iyice düşürmeyi başardınız diyelim — hem yalnız Avrupa ve Amerika’da değil, Asya ve Afrika’da da. Bu durum esas amacınızla ilintisiz başka bir takım sonuçlar doğuracaktır: örneğin besin kaynaklarının yetersiz kalması, dünyanın en kalabalık bölgelerinde hayat düzeyinin düşmesi gibi. Daha korkunç bir örnek verelim — bugün herkesin aklını kurcalayan bir sorun: Hiçbir çıkar gözetmeden, sırf öğrenmek amacıyla atomun yapısını inceliyorsunuz diyelim. Buluşlarınızla güçlü  mevkilerdeki birtakım çılgınların eline insan neslini ortadan kaldırmanın imkânlarını da vermiş olursunuz. Bu bakımdan bilim alanındaki çalışmalar sağgörü ile bağdaşmadıkça zararlı olabilir. Kavrayışlı bir görüş anlamındaki sağgörü’den bilim peşinde koşan uzmanlar da yoksun olabilirler.

Aslında yalnızca kavrayışlı bir görüş sağgörü sahibi olmak için yeterli değildir. İnsanlığın çabalarını, ereklerini tümüyle kavrayabilecek bir anlayışa varmış olmak gerekir. Buna tarih alanından bir örnek verebiliriz. Birtakım ünlü tarihçiler olguları kendi tutkularının açısından yansıttıktan için yararlı olmaktan çok zararlı olmuşlardır. Örneğin Hegel’in ilk çağlardan başlayıp belirlenmeyen bir geleceğe değin uzanan tarih felsefesi kavrayışlılık bakımından yerilemezdi. Ama ünlü düşünürün tarihten çıkardığı ve okurlarına sunduğu tek bir öz vardı: M.S. 400’den o yana Alman ulusunun en önemli ulus olduğu ve uygarlığın öncülüğünü yaptığı. Her halde sağgörü kavramı yalnızca akıl’ı değil duygu’yu da kapsamalıdır. Bilgisi sınırsız ama duygusu kıt kimseler çok görülmüştür dünyada. Bu kimseler işte benim «sağgörü» dediğim şeyden yoksundurlar.

Sağgörü yalnız toplum işlerinde değil kişisel hayatta da gereklidir. İnsan hayatta izleyeceği yollan seçmek, kişisel önyargılarından kurtulmak için sağgörüsünden yararlanır ancak. Bir amaç peşinde koşmak yüce bir davranış olabilir, ama eğer bu erişilmez bir amaçsa ne denli yüce olursa olsun peşinde koşmak akıllıca bir davranış sayılamaz. Geçmişte birçok kimse hayatları boyunca Simya taşını ya da hayat iksirini aramışlardır. Gerçi bunları bulsalardı insanlığa büyük yararlar sağlamış olurlardı, ama zamanlarını ve hayatlarını boşuna harcamaktan başka bir şey yapmadılar. Daha basit bir durum ele alalım.

Birbirinden nefret eden Bay A ile Bay B yi düşünelim. Önce Bay A ya gidip «Bay B den niçin nefret ediyorsunuz?» diye soracak olsanız size şüphesiz Bay B de gördüğü yarısı gerçek yarısı asılsız bütün kusurları sıralayacaktır.

Bay B ye gitseniz o da size Bay A için aynı şeyleri söyleyecektir. Bu kez Bay A’ya dönüp «Belki çok şaşıracaksınız ama Bay B de sizin için aynı şeyleri söylüyor dersiniz, Bay B ye de aynı sözleri tekrarlasanız sonunda ne olacağını kestirmek kolaydır. Bay A ile Bay B uğradıkları haksızlık karşısında şaşıracak, birbirlerinden daha da çok nefret etmeye başlayacaklardır. Ama eğer yeteri kadar sabırlıysanız belki biraz uğraşıp ikisini de karşısındakinin her insan gibi kötü yanları olabileceğine, bunu olağan karşılamak gerektiğine, aralarındaki düşmanlığın her ikisi içinde zararlı olduğuna inandırabilirsiniz. Bunu başarabilirseniz biraz sağgörü aşılamış olursunuz onlara.

Sağgörü’nün özü bence içinde bulunduğumuz zaman ve konumun dar çemberinden mümkün olduğu kadar kurtulabilmektedir. Duyularımızın bencilliğini gidermek elimizde olmayan bir şeydir. İşitme, görme, dokunma duyulan bedenimizde kökleşmiştirler. Duygularımızın kaynağı da benliğimizdedir. Örneğin yeni doğmuş bir bebek açlık ya da bedensel rahatsızlık duyabilir — kendi fiziksel durumu dışında hiçbir şey onu etkilemez. Ama yıllar geçtikçe çocuğun çevreni genişler; duyguları, düşünceleri kişisel niteliğinden uzaklaşmaya, kendi fiziksel durumuyla daha az ilgili olmaya başladıkça aynı oranda gelişen bir sağgörüye sahip olur. Tabii bu insandan insana değişen bir durumdur. Hiç kimse dünyaya tam olarak nesnel bir görüşle bakamaz — bakabilse bu dünyada yaşayamaz zaten. Ama nesnelliğe doğru devamlı bir ilerleme mümkündür. Bunun bir yolu da zaman ve uzay içinde bilgi alanımızı genişleterek bize uzak olan birtakım gerçekleri kavramak, bunları bilincimizde değerlendirmektir. İşte nesnelliğe bu açıdan yönelmekle sağgörü’ye yaklaşmış oluruz.

Bu anlamdaki sağgörü öğretilebilir mi?

 Öğretilebilirse bu eğitim’in amaçlarından biri mi olmalıdır?

 Ben bu soruların ikisine de «evet» diyeceğim. Pazar günleri kilisede bize komşumuzu kendimiz gibi sevmemiz gerektiği söyleniyor Oysa geri kalan altı günde koşullar bizi komşumuzdan nefret etmeye zorluyor. Siz buna saçma diye omuz silker, koşulların sizi nefret etmeye zorladığı kimse ya da kimselerin komşunuz olmadığını söyleyebilirsiniz. Ama unutmayınız ki «Komşunu sevmelisin» diyen kuralda komşu’ya örnek olarak Samiryeli’den söz edilmiştir. Şimdi artık Samiryelilerden nefret etmediğimiz için bu simgenin anlamı gözümüzden kaçıyor. Bu anlama varabilmek için Samiryeli’nin yerine Komünist ya da Anti-komünist’i koymalısınız. Buna karşılık siz bana zararlı olandan nefret etmek gerekir diyeceksiniz. Bence gerekmez. Çünkü zararlı olana karşı duyduğunuz nefret sizi de zararlı yapacağı gibi karşınızdakini kötü yolundan çeviremeyecektir. Kötülükten nefret etmek bir bakıma kötülüğe tutsak olmaktır.. Çözüm yolu anlayışlılıktadır nefrette değil. Bu sözlerimle tam bir karşı koymazlık öğütlemek istemiyorum. Ama kötülüğün yayılmasını önlemek için bir karşı koyma hareketi gerekiyorsa bu geniş bir anlayışla çok az zor kullanarak uygulanmalıdır ki korumak istediğimiz değerler yaşayabilsin.

Bu türlü bir görüşün güçlü bir tutumla bağdaşamayacağı iddia edilir. Ama sanırım tarih bize bunun tersini göstermektedir. İngiltere’de I. ci Elizabeth, Fransa’da IV. cü Henry herkesin bağnaz Katolik ya da Protestan olduğu bir ortamda yaşadılar. İkiside zamanlarının hatalarına kapılmadılar ve bu yüzden yönettikleri toplumlar üstünde yararlı bir etkileri oldu. Abraham Lincoln benim sağgörü dediğim şeyden bir adım ayrılmadan koca bir savaşı yönetti.

Sağgörü’nün bir dereceye kadar öğretilebileceğini söylemiştim. Bu türlü bir sağgörü öğretiminin «ahlâk eğitimi’ne oranla daha belirgin bir düşünsel yanı olmalıdır. Nefret ve dar kafalılığa saplanmış olanlara bunların zararlı sonuçlan üstüne bilgi verilmelidir. Ama bu bilgi verme işi sezdirmeden öğretim süreci içinde yapılmalıdır. Aslında bilimle ahlâk çok kesin bir şekilde ayrılmamalıdır. Gerçi çeşitli uzmanlık alanlarında gereksinen karmaşık bilginin sağgörü ile pek ilişiği yoktur. Ama sağgörünün, insan faaliyetleri arasındaki yerini alabilmesi için eğitim süreci içinde yapılacak geniş çapta incelemelerle desteklenmesi gerekir. En seçkin uzmanlardan bile iyi birer yurttaş olmaları beklenir Tabii burada yurttaş derken belirli bir sınıfı ya da ulusu değil tüm olarak insanlığı benimseyen bir dünya yurttaşını anlıyorum.

Bilim ve uzmanlık geliştikçe sağgörü daha da gerekli olmaktadır, çünkü bu türlü gelişimler amaçlanmışı daha kolaylıkla gerçekleştirmemizi sağladığı gibi kötülük yapma yeteneğimizi de arttırır. Dünyamız sağgörüyü, önceki çağlara oranla daha çok gereksiniyor bugün, bilim ilerledikçe bu gereksinme daha da artacaktır.

ZAMANIMIZIN GEREKSİNDİĞİ FELSEFE

Zamanımızda felsefenin görevleri sanırım geçmiş çağlardakinden pek farklı değildir. Felsefenin her zaman geçerli olan bir değeri vardır bence, bu da yalnız bir noktada değişiklik gösterir: bazı çağlar sağgörüden öteki çağlara oranla daha çok ayrılırlar-bu yüzden hem felsefenin yardımını daha çok gereksinirler, hem de felsefenin gösterdiği gerçekleri yadsımaya daha bir yatkın olurlar. Çağımız birçok bakımlardan sağgörüden yoksundur-bu yüzden felsefenin uyanlarından yararlanabilir.

Felsefenin değeri hem düşünce ile hem de duygu ile ilgilidir; ama bu iki alandaki etkileri sıkısıkıya bağlıdır birbirine. Kuramsal açıdan felsefe evreni bir bütün olarak kavramamıza yardım eder. Duygu açısından felsefe insan yaşamanın amaçlarını değerlendirmemizi sağlar. Ben burada felsefenin hem düşüncelerimiz için, hem de duygulanınız için neler yapabileceğini belirtmeye çalışacağım.

İçinde Bulunduğumuz Zaman ve Ortam

Felsefenin ilk ve en önemli görevi insanın düşünsel imgelenimini geliştirmektir. Hayvanlar ve bu arada insanlar dünyaya içinde bulundukları zaman ve ortam’ın açısından bakarlar. Duyularımız çevremizdeki nesneler üstüne karanlıkta yanan mum ışığı gibi uzaklaştıkça azalan bir aydınlık yansıtır. Ama biz yaşayan bir varlık olarak her şeyi bulunduğumuz noktadan görmek zorundayız.

Bilim bu coğrafi ve kronolojik sınırlan aşmaya çabalar. Fizikte zaman ve uzay içindeki koordinatların konumu belirli değildir hiç bir zaman. Fizikçinin anlatım vermek istediği gerçekler kendi kişisel görüşü ile hiçbir ilgisi olmayan, Sirius yıldızında ya da Samanyolu dışındaki bir nebula’da yaşayan bir kimsenin bile yadsıyamayacağı evrensel gerçeklerdir.

Yukarıda sözünü ettiğim coğrafi ve kronolojik sınırlardan kurtuluşun belirli birtakım aşamaları vardır. Tarih ve jeoloji bizi içinde bulunduğumuz zamandan, astronomi de içinde bulunduğumuz ortamdan uzaklaştırır. Bu konularda az çok bilgi sahibi olan bir insan varlığının zaman ve uzay akımı içinde belirli bir yer tutmasının rastgele ve önemsiz bir olgu olduğunu kolayca sezinleyebilir. Düşünsel etkinliği yavaş yavaş bedensel ihtiyaçlarından uzaklaşır. Böylece görüşleri bir genellik, açıklık ve güçlülük kazanır. Düşünce alanı bedensel ihtiyaçlarıyla sınırlanmış bir insanın erişemeyeceği bir aşamaya varmış olur.

Bu gerçek bir noktaya kadar bütün uygar ülkelerde kabul edilmiştir. Bir bilim adamından yiyeceğini kendi başına üretmesi beklenemez-böylece sırf yaşamını sürdürebilmek için uğraşıp çaba harcamak zorunluğundan kurtulmuş olur. İşte bu toplumsal örgütün çalışmasıyladır ki insanlığın kişilik dışı bir görüşe ulaşması bir dereceye kadar mümkün olmaktadır. Hepimiz bedensel ihtiyaçlarımızı yaşamımızı sürdürebilecek kadar karşılamağa çalışırız. Ama üstün yetenekleri olan birtakım kimselerin kişisel ihtiyaçlarıyla sınırlanmayan bir duyuş ve düşünüş tarzını geliştirmeleri yararlı görülmüş, bu kimselere çalışmalarını rahatlıkla yürütebilecekleri bir ortam sağlamak gerekmiştir. Bu kişilik dışı duyuş ve düşünüş tarzını geliştirmek herhangi bir bilim dalını benimsemekle de mümkün olabilir; ama her şeyden önce bu aşamaya ulaşmamızı sağlayan, felsefeye özgü o genel, kavrayışlı görüş açısıdır.

Değişik Evren Görüşleri

Geçmişte ünlü düşünürlerin geliştirdiği felsefe sistemlerine bakacak olursak görürüz ki belirli bir çeşit imgeleme sahip olan kimselerin beğenip benimsediği birtakım evren görüşleri vardır. Bazı düşünürlere göre evrende varolan yalnızca akıl’dır, fiziksel nesneler yalnızca birer imge’dir. Bazı düşünürlere göre de evrende maddeden başka bir şey yoktur, ’akıl’ denen şey bir takım nesnelerin garip bir çeşit davranışından ibarettir. Ben şimdi bu değişik evren görüşlerinden herhangi birinin daha doğru ya da, daha iyi olduğunu söyleyecek değilim. Belirtmek istediğim şey bu değişik evren görüşlerini değerlendirme çabalarının akıl’ı geliştirdiğidir. Böylece akıl yeni ve belki de verimli birtakım varsayımlara daha bir açık olacaktır.

Felsefe’nin sağlaması gereken başka bir düşünsel yarar daha vardır-ama bu konuda şimdiye değin pek başarılı olduğu söylenemez. Felsefe bize insan aklının ne denli yanılmaya yatkın olduğunu, bilgisi kıt kimselerin gerçek diye inandığı birçok şeyin ne denli kuşkulu bir geçerliliği olduğunu kavrayacak bir anlayış aşılamalıdır. Bir çocuğa dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğiniz zaman önce buna inanmayacak size dünyanın düz olduğunu, bunu gözleriyle gördüğünü söyleyecektir.

Benim asıl belirtmek istediğim kuşkulu durumlar dinsel inanç ya da toplum sistemleri gibi önemli konulardaki görüş ve düşüncelerle ilgilidir. Kişilik dışı bir düşünüş tarzına ulaştığımız zaman bağlı bulunduğumuz ulusun, sınıfın ya da din gurubunun en yaygın ve kökleşmiş inançlarına bizden olmayanların inançlarına baktığımız gibi nesnel gözle bakabileceğiz. Sonra göreceğiz ki, en çok içtenlikle inandığımız, güvenle sarıldığımız inançlar çoğu kez doğruluğu hakkında en az kanıt bulunanlardır. Bir gurup insan A ya inanır, bir gurup insan B ye inanırsa, her iki gurupta da ’böylesine saçma ve budalaca bir inanca sahip olduğu için karşı guruptan nefret etme eğilimleri başgösterir.

Bu yanlış eğilimi düzeltmenin tek yolu yargılarımızı her zaman kanıtlara dayanarak vermek, yeterli kanıt bulamadığımız durumlarda ise körü körüne inanmaktan vazgeçmektir. Bu yalnızca dinsel ve siyasal inançlara değil toplumsal geleneklere de uygulanması gereken bir kuraldır. Antropoloji bize dünya yüzünde aklın alamayacağı kadar sayısız gelenek bulunduğunu, toplumların insan tabiatına aykırı denilebilecek birtakım alışkanlıkları sürdürebildiklerini gösteriyor. Bu türlü bilgi katı öğretilere karşı en iyi silâhtır özellikle çağımız gibi birbiriyle çekişen öğretilerin insanlığı uçuruma sürüklediği bir ortamda.

Kişilik dışı düşünceyle birlikte kişilik dışı duyguların da gelişmesi gerekir ki bu da en azından birincisi kadar önemlidir ve yine onun gibi düşünsel bir görüşün ürünü olmalıdır. İsteklerimiz duyularımız gibi bencildir. İsteklerimizin bu bencil niteliği bilincimizdeki ahlak kavramını etkiler. Her iki durumda da yapmamız gereken şey yaşamaya devam etmek için gerekli olan bedensel ihtiyaçlarımızı karşılamaktan kaçınmak değil buna daha geniş, daha genel, kişisellikten daha arınmış bir şeyler katabilmektir. Örneğin kendi çocuklarını başkalarınınkinden fazla sevmeyen bir insanı övmemiz gerekmez; asıl övgüyü hak eden kendi çocuklarına karşı duyduğu sevgi yüzünden daha geniş anlamda bir insancıllığa, iyilikseverliğe yönelmiş olan kimsedir. Boğazına hiç düşkün olmadığı için çok az yemek yiyen adama değil acıktığı zaman duyduğu yemek ihtiyacını göz önünde tutarak açların halinden anlayabilen adama değer vermeliyiz.

Felsefenin duygu alanında sağlaması gereken şeyler düşünce alanında sağlaması gereken şeyleTle yakından ilgilidir. Felsefe kişisel hayattan bir şeyler eksiltmemeli, tersine bir şeyler katmalıdır ona. Düşünürün görüş açısı basit bir adamınkine oranla nasıl geniş bir kavrayışa sahipse dileklerinin, ilgilerinin çevreni de aynı oranda geniştir. Buddha’nın dünya yüzünde acı çeken bir tek insan olduğunu bilsem mutlu olamam’ dediği söylenir. Gerçi bu ilk bakıştaki anlamıyla aşırı bir tutum sayılabilir, ama benim sözünü ettiğim duyguların evrenselleştirilmesi’ durumunu çok iyi belirleyen bir örnektir. Yalnızca düşüncelerine değil duygularına da. felsefi bir yön verebilmiş olan kimse kendi açısından, kendi yaşantılarına dayanarak iyi ile kötüyü ayırdedecek, hem kendisi, hem de başkaları için iyi’yi arayacak, izleyecek, kötü’den kaçınacaktır.

Toplumsal Gelişimin Kökleri

Ahlak bilimi diğer bilimler gibi genel olmalı insan yaradılışının izin verdiği oranda belirli bir zaman ya da ortam’ın sınırlarından kurtulmalıdır. Ahlâk maxim’lerinin [özdeyis, özlü söz, vecize ] geçerliliğini basit bir kuralla sınayabiliriz. O da şudur: «Bir ahlâk maxim’inde hiçbir özel isim bulunmamalıdır. Burada ’özel isim’ denince zaman — uzay akımının belirlenen her hangi bir bölümü anlaşılmalıdır; — yalnızca belirli kişilerin değil dinlerin, ülkelerin, tarihsel çağların adları da bu kavrama giriyor. Ahlak maximlerinin böyle bir niteliği olması gerektiğini söylerken kuru bir sav öne sürmüyorum. Çünkü yalnızca düşüncede kalan cansız bir kuralın davranışlar üstünde çok az etkisi olabilir. Oysa ben bu ahlak maximlerinde çok daha etkin, insanların içten gelen istekleri ya da dürtüleriyle bağdaşan, iyimser imgelem’in içinde kökleşmiş bir nitelik bulunması gerektiğini öne sürüyorum. Eğer umutlarınız, ülküleriniz yalnızca kendi benliğinize, ailenize, ulusunuza, sınıfınıza ya da inançlarınıza paylaşan guruplara sınırlanmışsa, bütün sevgilerinizin, iyi duygularınızın yanı başında bunlara karşıt birtakım nefretlere, düşmanca duygulara kapılmış olduğunuzu göreceksiniz. İnsan duygularının bu iki-yanlılığı zorbalık, acımazlık, savaş gibi gibi birçok kötülüğe kaynak olagelmiştir. Eğer içinde yaşadığımız dünyayı bu kötülüklerden arındırmak gerekiyorsa, insanlar sevgi, iyi duygu, hoşgörü sınırlarını olduğundan çok geniş tutmayı öğrenmelidirler.

Bu gerçek hiçbir zaman geçerliliğini yitirmemiştir ama şimdi her zamankinden daha belirli bir şekilde ortaya çıkmıştır. İnsanlık elindeki bilimsel ve teknik olanakları kötü yolda kullanmak bakımından söz birliği etmişçesine birleşmiştir; ama aynı olanakları iyi yollara yöneltmek için işbirliği yapacak düzeye henüz erişememiştir. İnsanlar bugün birbirlerini yok etmenin yolunu iyi biliyorlar, ama bir araya gelmenin, iş birliği yapmanın yolunu bir türlü öğrenememişlerdir. Bu konudaki beceriksizliğimizin kaynağı duygusal yetersizliklerdir: iyi duyguları yalnızca kendi inançlarımızı paylaşanlara yöneltmek, karşı tutumda olanlardan korkmak ya da nefret etmek bu yetersizliğin örnekleridir.

Elimizdeki olanaklarla dünya çapında yapılacak bir işbirliği savaşın, yoksulluğun ortadan kalkmasını, insanlığın daha önceki çağlarda görülmemiş bir mutluluk ve refah düzeyine ulaşmasını sağlıyabilir Ama bu gerçek apaçık ortadayken insanlar yine de işbirliğini yalnızca kendi gurupları içinde yapmaktan, başka guruplara karşı aşırı bir düşmanlık beslemekten ve böylece hayatı kendilerine zehir etmekten vazgeçemiyorlar. İnsanların kendi iyiliklerini düşünmek, davranışlarını buna göre ayarlamak konusunda gösterdikleri bu saçma ve acı yetersizliğin nedenleri birtakım dış etkenlerden değil kendi yaradılışlarından, duygularından doğmaktadır. Eğer ara sıra gerçekleri bir bilim adamı gibi kişilik dışı açıdan değerlendirebilsek bizi birbirimize düşüren ayrımların, yarışmacılığın özünde yatan saçmalığı kavrayabilir, bizim yararımıza olan şeylerin başkalarının yararı ile uyumlaştığım, başkalarının felâketi ile bağdaşmadığını anlardık. İnsanlığın birtakım katı öğretilere bağnazca sarılması zamanımızın en büyük yaralarından biridir. Bu durum her şeyden önce bir düşünsel sakatlıktır ve daha önce belirttiğim gibi felsefenin bu sakatlığı giderici bir etkisi olacaktır. Ama dünyayı saran bu öğreti düşkünlüğünün çoğu kez belirli bir duygusal kaynağı olduğu görülür: Bu da korku’dur. Yalnızca sıkı ve yakın bir dayanışma ile düşmana karşı durulabileceğine, ilkelerden biraz da olsa ayrılmanın Savaş gücünü azaltacağına inanılması… Korkuya kapılmış topluluklar hoşgörüsüz topluluklardır. Bu bakımdan akıllıca bir tutum izledikleri söylenemez. Korku hiçbir zaman mantıklı bir davranış esinlemez insana, tersine çoğu kez korkulan şeyin gerçekleşmesini hızlandırır.

Dünyanın büyük bir kısmında yaygın olarak benimsenen mantığa sığmaz öğretiler bu duruma iyi birer örnektirler. Gerçek tehlikeye karşı en iyi savunma yolu felsefe’nin esinleyeceği kişilik dışı duyguları geliştirmektir. Kişilik dışı düşünebilme yetisinin belki en güzel örneklerinden birini vermiş olan Spinoza en olumsuz koşullar altında bile soğukkanlılığını yitirmeyen bir insandı. Hayatının son gününde bile çevresindekilere karşı sağlıklı zamanında gösterdiği insancıl ilgiyi devam ettirebilmişti. Umutları, ülküleri kişisel yaşamının ötesine uzanan bir insan daha sınırlı isteklere bağlanmış bir insanın kapılabileceği korkulardan uzaktır. Böyle bir insan kendisi öldükten sonra da aynı ülkü uğruna çalışacak başka kimselerin bulunacağını, geçmişte en büyük felâketlerin bile er geç atlatılmış olduğunu kavrayacak anlayıştadır. İnsanlığı bir bütün olarak görebilecek, tarihi insanın doğa’ya köle olmaktan zamanla kurtuluşunun anlatımı olarak kabul edecektir. Bu aşamaya erişince çılgınca birtakım korkulara kapılmaktan kurtulacak, felâketlere karşı Stoacılarınkine benzer bir dayanıklılıkla göğüs germesi kolaylaşacaktır. Böyle bir insanın her zaman mutlu olacağını söyleyemem. İçinde yaşadığımız gibisi •bir dünyada her zaman mutlu kalabilmek bütün olanakların dışında bir şey. Ama ne var ki gerçek düşünür bir yıkım karşısında diğer insanları sarıveren o şaşkın umutsuzluğa, o çılgınca korkuya kapılmayacak bir aşamaya varmıştır.

Kaynak: Bertrand Russell /Denemeler ; çev. Türkan Araz , Haziran 1965 İstanbul