HEPİMİZ SANAL OLARAK BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÖZÜRLÜLERİYİZ


Jean Baudrillard

Makinelerin entelektüel düzeylerindeki artışın normal olarak bedenlerin teknolojik arınmasına yol açması gerekir. Bedenler kendi antikorlarına giderek daha az güvenebileceklerinden, dışarıdan korunmaları gerekecektir. Tüm ortamların yapay olarak artılması, yok olan iç bağışıklık sisteminin yerini tutacaktır. Genellikle ilerleme diye adlandırılan tersine çevrilemez bir eğilim, insanın zihnini ve bedenini, teknik yapma nesnelere (artefact) aktarmak için girişimde bulunma ve savunma sistemlerini terk etmeye zorladığından iç bağışıklık sistemleri yok olur. Savunması elinden alınmış insan, bilim ve teknik karşısında büyük ölçüde güçsüz hale gelir; tıpkı tutkularını yitirdiğinde psikoloji ve bunu izleyen terapilere büyük ölçüde muhtaç hale gelmesi, tıpkı hastalığa yol açan etkilerden ve hastalıklarından kurtulduğunda tıp karşısında büyük ölçüde borçlu hale gelmesi gibi.

NASA’nın sunduğu korunma imkânları içinde, yapay bağışıklık alanı tarafından her tür hastalık bulaşmasından korunmuş olan, annesinin cam çeperlerin ardından okşadığı ve dünya-dışı atmosferi içinde bilimin gözetiminde gülüp büyüyen “bağışıklık sistemi bozuk çocuk” (kurt çocuğun, bakımını kurtların üstlendiği vahşi çocuğun deneysel kardeşidir bu); bu çocuğun bakımını günümüzde bilgisayar üstlenmektedir.

Bu “camekân-çocuk” şeffaflığın biyolojik biçimi olan tümden mikropsuzlaştırmanın, mikropların tümden defedilişinin, geleceğin önbelirtisidir. Plaklar gibi havasız ortamda preslenecek, donmuş yiyecekler gibi havasız ortamda korunacak ve tıbbi tedaviye aşırı düşkünlüğün kurbanları gibi havasız ortamda öleceğiz. Tıpkı yapay akıl gibi havasız ortamda düşünüp kafa yoracağız.

İnsanın yok edilişinin, mikroplarının yok edilişiyle başladığını varsaymak saçma olmaz. Çünkü mevcut haliyle mizaçları, tutkuları, gülüşü, cinselliği ve salgıları ile insanın kendisi de pis bir küçük mikroptan, şeffaflık evrenini bulandıran akıldışı bir virüsten başka şey değildir. İnsan arıtılmış olduğunda, her şey arıtılmış ve her tür toplumsallık ve hastalık bulaşmasına son verilmiş olduğunda, ölümcül biçimde temiz ve ölümcül biçimde mükemmel bir dünyada, geriye yalnızca hüzün virüsü kalacaktır.

Kendince bir antikor ve doğal bağışıklık içeren bir savunma ağı olan düşünce de çok büyük tehdit altındadır. Düşünce, her tür hayvani ve metafizik refleksten arıtılmış beyin-omursal bir elektronik devrenin kendi yerini alması tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bağışıklık sistemi bozuk çocukla ilgili teknolojileri kullanmasak da biz şimdiden bir küvez içinde yaşıyoruz; Jérôme Bosch’un kimi kahramanlarını barındıran kristal kürenin içindeyiz; hem yoksun hem aşırı korunmuş, yapay bağışıklığa ve sürekli kan nakline mahkûm, dünyayla en ufak temasta ölmeye mahkûm olarak içine sığındığımız şeffaf kılıfın içinde yaşıyoruz.

Hepimiz böylece savunma kaybı halindeyiz, hepimiz sanal olarak bağışıklık sistemi özürlüleriyiz.

Tüm entegre ve hiperentegre sistemler, teknik sistemler, toplumsal sistem ve yapay akıl ile türevleri içindeki düşüncenin kendisi de bu bağışıklık yetersizliği sınırına yönelmektedir. Bu sistemler, her tür dış saldırıyı ortadan kaldırmayı hedefleyerek, kendi iç zehirlerini, uğursuz tersinirliklerini salgılamaktadırlar. Belli bir doyma noktasına geldiklerinde, bu tersinme ve bozma işlevini, istemeden üstleniyor ve bizzat kendilerini yok etmeye yöneliyorlar. Bizzat kendi şeffaflıkları bu sistemleri tehdit ediyor ve kristal kendi kendinden intikam alıyor.

Aşırı korunmuş bir alan içinde beden tüm savunma sistemini yitirir. Ameliyat salonları öyle korunur ki hiçbir mikrop, hiçbir bakteri hayatta kalamaz. Oysa gizemli, anormal viral hastalıkların burada doğduğu görülür. Çünkü virüsler, boş yer buldukları anda hızla çoğalırlar. Eski enfeksiyonlardan arıtılmış bir dünyada, “ideal” bir klinik dünyada, mikroplardan arındırmanın ta kendisinden doğan, ele gelmez, amansız bir patoloji yerleşir.

Üçüncü tip patolojidir bu. İçinde bulunduğumuz toplumlarda müsamahakâr ve edilginleştirilmiş bir toplum paradoksundan doğan yeni bir şiddetle baş etmemiz gerektiği gibi, yapay, tıbbi ya da bilgi-işlemsel kalkanın aşırı biçimde koruduğu bedenlere ait yeni hastalıklarla da baş etmemiz gerekmektedir. Tüm virüsler karşısında, en “sapkın” ve en beklenmedik zincirleme tepkimeler karşısında dayanıksızız. Bu patoloji, artık kazadan ya da kural yokluğundan değil, anomaliden doğmaktadır. Tıpkı aynı nedenlerin, hücrelerin genetik düzensizliğiyle bir tutulabilecek aynı sapkın sonuçlara, aynı öngörülemez işleyiş bozukluklarına yol açtığı toplumsal beden için olduğu gibi, burada da aşın koruma, aşın kodlama, aşırı sınırlandırma nedeniyle doğmaktadır bu patoloji. Biyolojik beden gibi toplumsal sistem de protezlerini karmaşıklaştırdıkça doğal savunmalarını yitiriyor. Bu yepyeni patolojiyi önlemek için de tıp oldukça zorluk çekecektir; çünkü bizzat bu patoloji aşırı koruyucu sistemin, bedeni korumak ve himaye etmek için yırtman bu sistemin bir parçasıdır. Nasıl ki terörizm sorununun görünürde politik çözümü yoksa, günümüzde de AIDS ve kanser sorununun biyolojik bir çözümü var gibi görünmüyor; neden aynı: Çünkü bunlar sistemin derininden gelen ve toplumsal bedenin politik olarak aşırı sınırlandırılmasına ya da kısaca bedenin biyolojik olarak sınırlandırılmasına tepkisel bir zehir saçarak karşı duran anomal belirtilerdir.

İlk aşamada, bu muzip ötekilik dehası bir kaza, arıza, çöküntü biçimini alır. Somaki bir evrede, viral bir biçime, salgın halindeki bir biçime, tüm sistemin içinden geçen bir zehirliliğe denk düşer ve bu zehirlilik karşısında sistem savunmasızdır, çünkü sistemin bütünlüğünün ta kendisi bu bozulmaya neden olur.

Bir sistem tüm olumsuz öğelerini dışladığında ve bir yalın öğeler kombinasyonuna dönüştüğünde zehirlilik bu sistemi, bedeni ya da bilgisayar ağını ele geçirir. Çünkü devreler ve ağlar virüslerin serbest kaldığı bedensiz şeylere, sanal varlıklara dönüşmüşlerdir ve bu “maddesiz” makineler de geleneksel mekanik aletlerden daha dayanıksızdır. Sanallık ve viral durum at başı gider. Bedenin kendisi bir bedensizliğe, sanal bir makineye dönüştüğü için virüsler onu ele geçirir.

AIDS’in (ve kanserin) modem patolojimizin ve her tür öldürücü viralliğin prototiplerine dönüşmüş olması mantıklıdır. Beden, hem genetik fantezilere hem de protezlere teslim edildiğinde savunma sistemlerinin düzeni bozulur. Kendi dışsal işlevlerinin artmasına mahkûm olan bu fraktal beden, aynı zamanda kendi hücrelerinin çoğalmasına da mahkûmdur. Beden metastaza girer: İç ve biyolojik metastazlar, protezlerden, ağlardan ve bağlantılardan oluşan dış metastazların simetrisidir.

Viral boyutu ile sizi yok eden kendi antikorlarınızdır. Varlığın lösemisi kendi savunmalarını yutar, çünkü artık tehdit ve rekabet öğesi yoktur. Mutlak korunma öldürücüdür. Kanseri ve AIDS’i klasik hastalıklar gibi ele alan tıbbın anlamadığı budur; oysa bunlar, korunma ve tıbbın zaferinden doğmuş, hastalıkların yok oluşundan, hastalığa yol açan biçimlerin tasfiyesinden doğmuş hastalıklardır. Geçmiş dönemin (görünür nedenler ve mekanik sonuçlar döneminin) eczacılığının kavrayamayacağı üçüncü tip patolojiyle karşı karşıyayız. Birdenbire tüm hastalıklar bağışıklık noksanlığından kaynaklanıyor gibi gelir (tüm şiddetlerin terörist kaynaklı görülmesi gibi). Viral strateji ve saldırı, bilinçdışının işini devraldı âdeta.

Dijital makine olarak tasarlanmış insan varlığı nasıl viral hastalıkların tercih ettiği bir alana dönüşüyorsa bilgisayar ağları da elektronik virüslerin tercih alanına dönüşür. Burada da önleyici tedbirler ya da etkili bir tedavi yoktur; metastazlar tüm ağı istila eder, simgesizleştirilmiş makine dilleri virüsler karşısında, simgesizleştirilmiş bedenlerden daha dirençli değillerdir. Alışılmış mekanik kaza ve arızalar eski safdil bir tamir tıbbının yetki alanına giriyordu. Ani zayıflıklar, ani anomaliler, antikorların ani “ihanetleri” ise devasızdır. Biçimle ilgili hastalıkları iyileştirmeyi biliyorduk, formül patolojileri karşısında ise savunmasızız. Kod ile formülün yapay birliktelikleri uğruna biçimlerin doğal dengesini her yerde feda ederek, çok daha ciddi bir düzensizliği ve görülmemiş bir istikrarsızlık tehlikesini göze aldık. Bedeni ve dili, yapay akla mahkûm yapay sistemler haline getirmiş olmak için bunları yalnızca yapay aptallığa değil, bu çaresiz yapaylıktan doğan tüm viral sapmalara da mahkûm kıldık.

Virallik kapalı devrelerin, entegre devrelerin, yan yanalığın ve zincirleme tepkimenin patolojisidir. Geniş ve metaforik bir anlamda ele alındığında bu bir ensest patolojisidir. Benzeri aracılığıyla yaşayanın ölümü benzerinden olur. Ötekiliğin yokluğu, bu diğer kavramlamaz ötekiliği, virüsün bu mutlak ötekiliğini yaratır.

AIDS’in önce eşcinsel ya da uyuşturucu bağımlısı ortamlara zarar vermiş olması, kapalı devre faaliyet gösteren gruplara özgü ensestlikten ileri gelir. Zaten hemofili hastalığı akraba evliliklerinden doğanlarda, topluluk içi evliliğin yüksek olduğu soylarda ortaya çıkıyordu. Uzun süre servi ağaçlarını etkileyen garip hastalık da sonunda kışlarla yazlar arasındaki çok düşük ısı farkına, mevsimlerin iç içeliğine mal edilen bir tür virüstü. Aynılık hortlağı bir kez daha darbe vurdu. Her tür benzerlik atılımında, farklılıklardan vazgeçmede, şeylerin kendi görüntüleriyle her tür aynılığında, varlıkların kendi kodlarıyla her tür karışımında ensestli bir zehirlilik tehdidi, bu güzelim makineleri gelip bozan şeytanca bir ötekilik vardır. Değişik biçimler altında kötülük ilkesi yeniden ortaya çıkar. Ne ahlâk, ne suçluluk vardır bunda: Kötülük ilkesi tersinme ilkesiyle, rakip olma ilkesiyle eşanlamlıdır; hepsi bu. Toptan pozitifleşme, dolayısıyla simgesizleştirilme yolundaki sistemlerde her türden kötülük, temel bir ilke olan tersinirlik kuralıyla eşanlamlıdır.

Buna karşın bu zehirliliğin kendisi bir bilmece gibidir. AIDS, artık ahlâksal değil de işlevsel olan yeni bir cinsel yasağın bahanesidir; cinselliğin serbest dolaşımı hedef gösterilmiştir. Temas kesilir, akışlar durdurulur. Oysa bu, seksin, paranın ve bilginin serbestçe dolaşmasını, her şeyin akışkan, hızlanmanın da sonsuz olmasını buyuran modernlikle çelişkilidir. Viral tehlike bahanesiyle cinselliğin yürürlükten kaldırılması, spekülasyonu ya da doların yükselişini besledikleri bahanesiyle uluslararası değişimin durdurulması kadar saçmadır. Kimse böyle bir şeyi bir an bile düşünmez! Derken, birdenbire seks üzerinde durulur. Sistemin çelişkisi mi bu?

Seksin bu askıya almışının muamma bir erekliliği mi var, yoksa bu ereklilik yine muamma bir cinsel özgürleşmenin erekliliğine mi bağlı?

Hayatta kalmak amacıyla kendi kazalarını, kendi fren düzenlerini üreten sistemlerin kendi kendilerini dengeledikleri biliniyor. Hiçbir topluluk kendi değer sistemine karşı çıkmadan yaşamaz; topluluğun bir değer sistemi olması gerekir, ama kendini buna karşı belirlemesi de bir zorunluluktur. İmdi, biz en azından iki ilkeye göre yaşıyoruz: Cinsel özgürleşme ilkesi ile iletişim ve haberleşme ilkesi. Her şey öyle cereyan eder ki sanki insan soyu kendi cinsel özgürleşme ilkesine AIDS tehdidi yoluyla bizzat bir panzehir yaratmıştır; genetik koddaki bir düzensizlik olan kanser aracılığıyla sibernetik denetimin her şeye kadir ilkesine bir direniş yaratmıştır; ve sanki tüm virüsler aracılığıyla da evrensel iletişim ilkesine sabotaj yapılmıştır.

Peki ya tüm bunlar spermin, cinselliğin, gösterge ve sözün zorunlu akışını ret anlamına; zorlama iletişimin, programlanmış enformasyonun, cinsel iç içeliğin reddi anlamına geliyorsa?

Burada akışların, devre ve ağların yayılmasına yaşamsal bir direniş mi var?

Bu direnişin bedeli, ölümcül ama sonuçta bizi daha vahim bir şeyden koruyacak yeni bir patoloji midir?

AIDS ve kanserle kendi sistemimizin bedelini ödüyoruz: Sistemin sıradan zehirliliğini ölümcül (/yazgısal) bir biçimde defediyoruz. Bu defetmenin ne kadar etkili olduğunu kimse önceden kestiremez, ama şu sorunun sorulması gerekiyor: Kanser neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (genetik kodun tam hâkimiyetine mi?) direniyor?

AIDS neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (bir cinsel salgına, cinsel iç içeliğin mutlak egemenliğine mi?) direniyor?

Uyuşturucu için de aynı soru geçerli: Her tür melodram bir yana, uyuşturucu bizi neye karşı koruyor?

Daha beter bir kötülük önündeki (Ussal sersemleme, kuralcı toplumsallaşma, evrensel programlanma) hangi kaçış çizgisini oluşturuyor?

Terörizm için de aynı şey söz konusu: Bu ikincil, tepkisel şiddet bizi bir uzlaşma (iconsensus) salgınından, büyüyen bir politik lösemi ve yozlaşmadan ve devletin görülmez şeffaflığından korumuyor mu?

Her şey ikircikli ve tersine çevrilebilir bir haldedir. Bütün bunlar bir yana insan delilikten en iyi nevrozla korunur. Bu anlamda AIDS gökten inme bir ceza değildir, tam tersine, bilgisayar ağlarının hızla çoğalması ve sürat kazanması içinde tam bir kimlik kaybı tehlikesine karşı, toptan bir cinsel iç içelik tehlikesine karşı türün savunma niteliğindeki ani tepkisi olması mümkündür.

Eğer AIDS, terörizm, iflas ve elektronik virüsler tüm popüler düşlemi büyük ölçüde harekete geçirebiliyorlarsa, bu, akıldışı bir dünyanın anekdotvari olgularının ötesinde bir şey oldukları içindir. Bunlar, yalnızca gözalıcı olayları oldukları sistemimizin tüm mantığına sahiplerdir. Hepsi de aynı zehirlilik ve ışıma kurallarına boyun eğerler; imgelem üzerindeki güçleri bile viraldir. En küçük terörist eylem bile tüm politikanın terörist varsayıma göre yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar; is tatistiki olarak zayıf bile olsa, AIDS’in ortaya çıkışı bütün hastalıklar tayfmı bağışıklık noksanlığı bakış açısıyla yeniden gözden geçirmeye zorlar; Pentagon’un belleğini altüst eden ya da yeni yıl dileği ağlarını kaplayan en küçük virüs, haberleşme sistemlerinin tüm verilerini potansiyel olarak istikrarsızlaştırmaya yeter.

Aşın fenomenlerin ve şeylerin anormal seyri anlamına gelen, genel olarak felaketin ayrıcalığı budur. Felaketin gizli düzeni, tüm bu süreçlerin kendi aralarında yakınlığı ve sistemin bütünü ile türdeşliklerinde yatar. Düzensizlik içinde düzen budur: Tüm aşın fenomenler kendi aralarında tutarlı oldukları gibi bütün ile de tutarlıdırlar. Sistemin urlarına karşı sistemin akılcılığına başvurmanın gereksizliği anlamına gelir bu. Aşırı fenomenleri ortadan kaldırma yanılsaması tam bir yanılsamadır. Sistemlerimiz geliştikleri ölçüde bu fenomenler daha da aşırılaşacaktır. İyi ki böyle; çünkü bu fenomenler, sistemi tedavi edecek en gelişmiş yöntemdir. Şeffaf, homeostatik ya da homeoflüid sistemler içinde Kötülüğe karşı İyilik stratejisi artık yoktur, bundan böyle yalnızca Kötülüğe karşı Kötülük stratejisi vardır; en kötü stratejisi. Tercih durumunda bile değiliz, bu homeopatik zehirliliğin gözümüzün önünde geliştiğini görüyoruz.

Homeopati, “benzerin benzeri iyileştirdiği” ilkesinden yola çıkarak, sağlıklı bireylerde belirli hastalıklara yol açan ilaçların o hastalıkların belirtilerine karşı kullanılmasına dayanır, (ç.n.)

AIDS, iflas ve bilgisayar virüsü felaketin yüzeye çıkan kısmıdır yalnızca; felaketin onda dokuzluk bölümü sanallığa gömülüdür. Gerçek felaket, mutlak felaket tüm ağların her yerde hazır ve nazır bulunmasıyla, bilginin mutlak şeffaflığıyla ortaya çıkar; neyse ki bilgisayar virüsü bizi bundan korumaktadır. Bu virüs sayesinde enformasyon ve iletişimin doğrudan sonuna gitmiyoruz; gitseydik ölüm olurdu bu. Bu öldürücü şeffaflığın yüzeye çıkışı alarm sinyali olarak da işe yarar. Bu bir akışkanın hızlanması gibidir biraz: Hızlanma, akışkanın akışını durduran ya da dağıtan burgaçlar ve anomaliler üretir. Kaos, kaos olmasaydı mutlak boşlukta yitip gidecek olan şeyin sınırını oluşturur. Böylece gizli düzensizlikleri içindeki aşırı fenomenler, düzenin ve şeffaflığın uç noktalarına doğru bir tırmanışa karşı kaos yoluyla korunmaya hizmet ederler. Zaten şimdiden, aşırı fenomenlere karşın, belli bir düşünce sürecinin sonunun başlangıcındayız. Cinsel özgürleşmenin durumu da aynıdır: Zaten belli bir haz sürecinin sonunun başlangıcındayız. Ama eğer cinsel iç içelik tam olarak gerçekleşseydi, cinsellik cinsiyetsiz kudurganlığında kendini yok ederdi. Ekonomik değişimlerin durumu da böyledir. Bir taşkınlık olarak spekülasyon gerçek değişimin tam yayılımını olanaksız kılmaktadır. Spekülasyon, değerin anlık dolaşımını kışkırtarak, ekonomik modele elektrik şoku uygulayarak, tüm değişimlerin serbestçe birbirlerinin yerine geçebilmesi anlamına gelen felakette de (bu tam özgürleşme, değerin hakiki felaketidir) kısa devre yapar.

Tam bir ağırlıktan kurtulma, varoluşun dayanılmaz hafifliği, evrensel anlamdaki iç içelik ve süreçlerin bizi boşluğa sürükleyecek doğrusallığı tehlikesi karşısında, felaket adını verdiğimiz bu ani kasırgalar bizi felaketten koruyan şeylerdir. Bu anomaliler ve bu acayiplikler, dağılmaya karşı olarak, yerçekimi ve yoğunluk kuşaklarını yeniden oluşturmaktadır. Bu noktada, nüfus fazlasını Okyanusya’ya özgü bir intihar bütünün homeostatik dengesini korumak amacıyla birkaç kişinin homeopatik intiharı yoluyla temizleyen kabileler gibi toplumlarımızın da kendi lanetli paylarını yarattıkları düşünülebilir.

Böylece felaket, türün oldukça ılımlı bir stratejisi olarak görülebilir; ya da daha doğrusu, hayli gerçek ama belirli yerlerle sınırlı virüslerimiz ve aşırı fenomenlerimiz, politikada olduğu gibi ekonomideki, tarihte olduğu gibi sanattaki tüm süreçlerimizin motoru olan sanal felaket enerjisinin el değmemiş olarak korunmasına olanak tanır.

En iyiyi de en kötüyü de salgına, bulaşmaya, zincirleme tepkiye ve hızla çoğalmaya borçluyuz. En kötü olan şey kanserde metastaz, politikada fanatizm, biyoloji alanında zehirlilik ve enformasyon alanında dedikodudur. Ama aslında tüm bunlar en iyinin de parçasıdır; çünkü zincirleme tepki süreci ahlâkdışı, iyiyle kötünün ötesinde ve tersine çevrilebilir bir süreçtir. En kötüyü de en iyiyi de aynı büyülenme ile karşılıyoruz zaten.

Ekonomik, politik, dilbilimsel, kültürel, cinsel, hatta kuramsal ve bilimsel kimi süreçler için, şeylerin aşkınlık ya da göndermelerine ilişkin yasalara göre değil; birbirleri karşısındaki katıksız içkinlik yasaları uyarınca, anlam sınırlarını aşma ve ani bulaşma yoluyla hareket etme olanağı, hem sağduyu için bir bilmece hem de düşlem için harika bir seçenek oluşturur.

Modanın etkisine bakmak yeterlidir. Bu etki hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmadı. Moda, sosyolojinin ve estetiğin düş kırıklığıdır. Moda, biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini farklılık mantığının elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani uzlaşmaya borçlu değil midir daha çok? Düşlem çöktüğünde ve virüs yorgun düştüğünde modalar da salgınlar gibi söner zaten. Ödenecek bedel hep aynıdır: Son derece aşırı! Ama herkes buna rıza gösteriyor. O eşsiz toplumsallığımız, gösterge dolaşımının bu aşırı hızlı alanının toplumsallığıdır (anlamın aşın yavaş dolaşım alanı değil). Hiç düşünmeden, hemen etkilenmiş olmayı çok severiz. Bu zehirlenme veba kadar zararlıdır, ancak hiçbir ahlâki toplumbilim, hiçbir felsefi akıl bunu altedemeyecektir. Moda ortadan kaldırılamaz bir fenomendir; çünkü o anlamsız, viral, ani ve anlamın aracılığından geçmediği için bu kadar hızlı dolaşan iletişim biçimi ile benzerlik taşır.

Aracılıktan tasarruf yapan her şey zevk kaynağıdır. Baştan çıkarma, kendi’nin aracılığı olmadan birinden ötekine yönelen harekettir (Klon haline gelme durumunda bunun tersi geçerlidir: Öteki’nin aracılığı olmadan kendi’nden kendi’ye gidilir; ama klon haline gelme durumu karşısında da büyüleniyoruz.) Biçim dönüşümünde, anlamın aracılığı olmadan bir biçimden diğerine gidilir. Şiirde göndermeye başvurmadan bir göstergeden diğerine gidilir. Mesafelerin ve aracı uzamların ortadan kalkması bir tür baş-dönmesine yol açar her zaman. Hız, zamanın aracılığı olmadan bir noktadan diğerine gitmekten, sürenin ve devinimin aracılığı olmadan bir andan diğerine gitmekten başka nedir ki?

Hız eşsizdir; usandırıcı olan tek şey zamandır.

Sh:66-76

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?


Since the world drives to a delirious state of things, we must drive to a delirious point of view.

Dünya çılgın bir seyir aldığına göre biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz. Uçlardansa aşırılıklarda telef olmak yeğdir. [Jean Baudrillard]

İçinde bulunduğumuz güncel durumu nitelemek gerekseydi, bir orji sonrası hali derdim. Orji, tam da modernliğin patladığı andır; her alandaki özgürlüğün patladığı andır: Politik özgürleşme, cinsel özgürleşme, üretici güçlerin özgürleşmesi, yıkıcı güçlerin özgürleşmesi, kadının, çocuğun, bilinçdışı itkilerin özgürleşmesi, sanatın özgürleşmesi. Tüm temsil ve karşı-temsil modellerinin göklere çıkarılması. Bu tam bir orjidir; gerçeğin, ussalın, cinselin, eleştirel ve karşı-eleştirelin, büyümenin ve büyüme krizinin orjisidir. Nesne, gösterge, ileti, İdeoloji ye zevklere, ilişkin her türlü sanal [1]üretim ve asrın üretim yollarını katettik. Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?

Orji: Grup seksi, ikiden fazla kişinin cinsel ilişkiye girmesidir. Üç kişinin birlikte uyguladığı cinsellik halk dilinde Üçlü (İng. threesome) olarak adlandırılır. Bazı Batı Avrupa kültürlerinde çiftlerin karşılıklı partnerlerini değistirme imkanı buldukları, grup seksi için tasarlanmış olan “swinger” kulüpleri vardır.Çoğu seksolog en güzel grup seksin tanımını 2 yada daha fazla erkeğin bir kadınla ilişkiye girmesi olarak tanımlar.Bu olay kadının tost olması anlamınada gelir

Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık. Bugüne kadar yakamızı bırakmamış ve bizde saplantı haline gelmiş olan şey tam da peşine düştüğümüz tüm bu sonuçların, tüm göstergelerin, tüm biçimlerin, tüm arzuların elimizin altında hazır kullanılabilir halde olması durumuydu. Ne yapmalı o halde? Simülasyon durumudur bu; bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak [kuvve halinde] önceden vuku bulduklarından tüm bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir şey_ gelmez elimizden.. Ütopya gerçekleşti; tüm ütopyalar gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekiyor. Ama madem bu ütopyalar gerçekleşti ve bunları gerçekleştirme umudunu artık taşıyamayacaksak, yapabileceğimiz tek şey, bitip tükenmez simülasyonlar içinde onları hiper-gerçekleştirmektir. Çoktan arkamızda bıraktığımız, ama yine de bir tür kaçınılmaz umursamazlık içinde yeniden üretmemiz gereken ideal, düş, görüntü ve hayalleri sonsuz biçimde çoğaltarak yaşıyoruz.

Aslında devrim her yerde gerçekleşti, ama hiç beklendiği gibi değil. Özgürleştirilmiş olan şey, her yerde, katıksız dolaşıma geçmek ve yörüngeye oturmak için özgürleşmiş oldu. Biraz mesafeli bakarsak, her özgürleşmenin varacağı kaçınılmaz noktanın dolaşım ağlarını teşvik etmek ve beslemek olduğunu söyleyebiliriz. Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphelilik ilkesine mahkûmdurlar.

Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor/Tanrı öldü diye yok edemiyoruz/; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon [2] salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal [3] bir dağılma biçimi vardır.

Hiçbir şey gerçekten yansımıyor; ne aynada ne de (bilincin sonsuza değin bölünmesinden ibaret olan) başdöndürücü alanda gerçekten yansıyan bir şey yok artık. Dolaşım ağlarının viral [4] dağılımındaki mantık ne değerin mantığıdır ne de dolayısıyla eşdeğerliliğin mantığıdır. Artık değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor. Tüm sistemlerde hem merkezden kaynaklanan bir zorlanım hem de bir dış-merkezlilik var. Bu sistemleri katıksız bir yineleme [totoloji] içinde değil, kendi varlıklarını riske atar casma güçlerini artırarak ve akıl almaz bir potansiyel güç haline gelerek kendi sınırlarından ötede patlamaya, kendi mantıklarını aşmaya götüren içsel bir metastaz, [5] hummalı bir kendini zehirleme görülüyor.

Tüm bunlar bizi değerin yazgısıyla karşı karşıya getirir. Vaktiyle anlaşılması güç bir sınıflandırmaya niyet ederek bir değer üçlemesine başvurmuştum. Doğal bir evre (kullanım değeri), ticari bir evre (değişim değeri), yapısal bir evre (gösterge değeri). Dolayısıyla, değerin bir doğal yasası, bir ticari yasası ve bir yapısal yasası vardır. Bu ayrımlar biçimsel elbette; ama her ay yeni bir parçacık keşfeden fizikçilerde görülen ayrıma benziyor. Yeni parçacık öncekinin yerine geçmez: Varsayımsal bir dizi içinde art arda gelir ve birbirlerine eklenirler. Dolayısıyla burada ben simülakr mikrofiziğine yeni bir parçacık ekleyeceğim. Doğal evrenin, ticari evrenin ve yapısal evrenin ardından değerin fraktal evresi geldi bile. Doğal evreye doğal bir gönderme uygun düşüyordu ve değer de dünyanın doğal bir kullanımına gönderme yaparak gelişiyordu. Ticari evreye genel bir eşdeğer uygun düşüyordu, değer de ticari bir mantığa gönderme yaparak gelişiyordu. Yapısal evreye bir kod uygun düşer ve burada değer, bir modeller kümesine gönderme yaparak yayılır. Dördüncü evre olan değerin fraktal hatta viral; ışın gibi yayıldığı evresinde artık kesinlikle hiçbir gönderme yoktur; değer her ne olursa olsun hiçbir şeye göndermede bulunmadan katıksız yan yanalık yoluyla tüm yönlerde, tüm zaman aralıklarında ışır. Bu fraktal evrede, ne doğal ne genel bir denge vardır, gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası yoktur artık; bir tür değer salgınından, değerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur. Bu tür çoğalma ve zincirleme tepki her çeşit değerlendirmeyi olanaksız kıldığından değerden artık kesinlikle söz edemeyiz. Yine mikrofiziğe benzer bir durum bu: Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü terimleriyle değerlendirme yapmak, bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri aynı anda ölçmek kadar olanaksızdır. İyi, artık kötünün karşıtı değildir; hiçbir şey apsisler ve ordinatlar halinde düzenlenemez artık. Her tanecik kendi yörüngesini izler, her değer ya da değer parçası simülasyon göğünde bir an parlar, sonra diğer parçacıkların yoluyla ender olarak kesişen eğri bir çizgi boyunca boşlukta kaybolur. Fraktal değer şemasının ta kendisidir bu; kültürümüzün de güncel şemasıdır.

Şeyler, göstergeler ve eylemler düşüncelerinden, kavramlarından, özlerinden, değerlerinden, göndermelerinden, kökenlerinden ve amaçlarından kurtuldukları zaman sonsuza dek kendilerini yeniden üretirler. Düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler. Paradoks da zaten bunların bu koşullarda bu kadar iyi işliyor olmaları durumudur.

Örneğin, ilerleme düşüncesi yok oldu, ama ilerleme sürüyor. Üretime temel teşkil eden zenginlik düşüncesi yok oldu, ama üretim güzelce sürüyor.Üretim, başlangıçtaki amaçları umursamadığı ölçüde hızlanıyor. Politika alanında da düşüncenin yok olduğu; ama politika oyununun, kendi hedefleri karşısında gizli bir umursamazlık içinde sürdüğü söylenebilir. Televizyon kendi görüntüleri karşısında tam bir umursamazlık içinde işliyor (insan yok olsa bile böyle devam edebilir). Her sistemin ve bireyin içinde her yanda çoğalabilmek, her yöne yayılabilmek için kendi düşünce ve özünden kurtulma yönünde gizli bir itki var olabilir mi?

Ama bu tür bir ayrışmanın sonuçlan ölümcül olabilir ancak. Düşüncesini yitiren bir şey gölgesini yitirmiş adama benzer; bu şey, kendini kaybettiği bir çılgınlığın içine düşer.

Değerin genetik koduna bile boyun eğmeyen kanserli çoğalmanın, yan yanalık yoluyla artmanın metastaz düzeni (ya da düzensizliği) burada başlar. O zaman da tekhücreliler gibi sadece Aynı’nın bölünmesi ve kod aktarımıyla üreyen ölümsüz ve cinsiyetsiz varlıkların yaşadığı geçmiş (?) evreye geri dönecek şekilde cinselliğin, cinsiyetli varlıkların büyük serüveni her alanda canlılığını yitirir. Günümüzün teknolojik varlıkları, makineler, klonlar,[ 6] protezler hepsi bu tip üreme biçimine yönelmekte, insanı ve cinsiyetli denen varlıkları da yavaş yavaş aynı sürece sürüklemektedirler. Sadece en son biyolojik araştırmalar değil; bütün araştırmalar, bu tür bir genetik ikameyi gerçekleştirmeye, çizgisel olarak parçalara ayrılarak üremeyi, klon haline gelme ve döllenmesiz tomurcuklanmayla üremeyi (parthénogerèse), küçük bekâr makineleri gerçekleştirmeye yöneliktir.

Cinsel özgürleşme döneminde parola, en az üreme ile en çok cinsel ilişki oldu. Bugün, klonik bir toplumun düşü daha çok bunun tersi olurdu: Olası en az cinsel ilişkiyle en çok üreme:

Vaktiyle beden ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık kesinlikle hiçbir şeyin metaforu değil; beden metastaz yeridir, simgesel düzenlenme olmadan, aşkın bir hedef olmadan, iletişim ağlarının ve entegre devrelerin yan yanalığına benzer katıksız bir yan yanalık içinde, tüm bu süreçlerin sonsuza değin programlandığı [Marcel Duchamp'a bir gönderme.] ve mekanik biçimde birbirine eklendiği yerdir.

Metafor imkânı tüm alanlarda yitip gidiyor. Bu, cinselliğin oldukça ötesine yayılan genel trans-seksüelliğin bir görünümüdür; bilim kolları özgül niteliklerini yitirip, başımıza gelen bütün yeni olayların başlatıcı olayı olan viral bir belirsizlik sürecine, bir kargaşa ve bulaşma sürecine girdikleri ölçüde tüm bilim kollarına yayılır bu genel trans-seksüellik: Trans-ekonomi haline gelen ekonomi, trans-estetik olan estetik, trans-seksüellik olan cinsellik. Metaforun (eğretileme) olabilmesi için ayrımsal alanların ve ayrı nesnelerin varlığı gerektiği halde, tüm bunlar, artık hiçbir söylemin diğerinin metaforu olamayacağı, çapraz (trans-versal= yandan yana geçen, karşıdan karşıya, enine; (i.), (geom.) bir takım hatları kateden doğru hat.) ve evrensel bir süreç içinde birbirleriyle kesişirler. Bilim dalları arasındaki bulaşıcılık metafor imkânına son verir. Tam bir düzdeğişmece (imétonymie) tanım (ya da tanımsızlık) gereği viral. Viral benzeşim, biyoloji alanından yapılan bir aktarma değildir; çünkü her şey söz konusu virüsler tarafından, zincirleme tepkime, rastlantısal ve anlamsız çoğalma ve metastaz tarafından aynı anda ve aynı oranda etkilenir. Belki de bu yüzden hüzünlüyüz; çünkü metafor yine de güzeldi, estetikti, farklılıktan ve farklılık yanılsamasından iyi yararlanıyordu. Bugün, düzdeğişmece (bütünün ve tek tek öğelerin birbirinin yerine geçmesi, terimlerin genel yer değiştirmesi) metaforun düş kırıklığı üzerine yerleşiyor.

Bütün kategoriler karşılıklı olarak birbirine bulaşabilir, her alanın yerine bir diğeri geçebilir: Türlerin karışması. Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değil, başka her yerdedir. Politika politikada değildir artık, tüm alanlara mikrobunu saçmaktadır: Ekonomi, bilim, sanat, spor… Spor da sporda değildir artık; iş hayatında, cinsellikte, politikada, genel anlamda performansın üslubundadır. Mükemmelliğin, gücün, rekor kırmanın ve çocuksu bir kavram olan kendini aşmanın sportif ölçütünden her şey etkilenmiş durumdadır. Böylece her kategori bir geçiş evresi yaşıyor; ve her kategorinin özü, “suyun belleği” gibi saptanamaz bir iz bırakarak yok olup gidene dek eriyiğin bütününde, önce son derece büyük, ardından sonsuz küçük dozlarda çözünüyor.

AIDS, aşırı bir cinselliğin ve hazzın yansıması değildir; cinselliğin yaşamın tüm alanlarına genel olarak sızmasıyla telafi ediciliğinin kaybolmasına, cinsel göz boyamanın tüm bildik çeşitleri içindeki cinselliğin her yana dağılmasına denk düşer. Bu genelleşmiş cinsellikte bağışıklık kaybolur, cinsel ayrımın ve dolayısıyla da cinselliğin yok olmasını içerir. AIDS salgınının yarattığı temel karışıklık, cinsel gerçeklik ilkesinin mikrolojik, insani olmayan ve fraktal düzeyde kırılmasıyla belirir.

Cinselliği belki hâlâ hatırlıyoruz; tıpkı suyun, sonsuzca erimiş moleküllerini “hatırlaması” gibi. Ama bu ancak moleküler bir anıdır, önceki bir yaşamın’ cisimsi bir anısıdır yalnızca; yoksa biçimlerin ya da özelliklerin (bir yüzün çizgileri, gözlerin rengi; su bunların biçimlerini koruyabilir mi?), anısı değil. Böylece politik, medyatik, iletişimsel bir kültür çorbası içinde son derece çözünmüş ve de bir de AIDS’in viral baskınına uğramışken, yüzü olmayan bir cinselliğin kalıntısını taşıyoruz.

Türlerin karışımı yasası dayatılıyor bize. Her şey cinseldir; her şey politiktir; her şey estetiktir; hem de aynı zamanda. Her şey politik bir anlam kazandı, özellikle de 1968’den bu yana sadece gündelik yaşam değil; delilik, dil, medya ve hatta arzu bile politik bir anlam kazandı. Her şey özgürleşme ve kolektif kitlesel süreçler alanına girdiği ölçüde politikleşiyor. Aynı zamanda her şey cinsel hale geldi, her şey arzu nesnesidir: İktidar, bilgi, her şey fantasma ve bastırma (refoulement) terimleriyle yorumlanıyor, basmakalıp bir cinsellik her yere egemen durumda. Aynı zamanda her şey estetikleşiyor: Politika gösteri içinde, cinsellik reklamcılık ve pornoda, her tür etkinlik kültür olarak adlandırılan şeyin içinde estetik nitelik kazanıyor; her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzı; kültürün fotokopileştiği nokta. Her kategori mümkün olduğunca genelleşir ve böylece tüm özgüllüğünü yitirir ve tüm diğer kategoriler tarafından emilir.

Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz.

Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm belirlenimini yitirir.

Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur.

Bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi ve modernlik eğiliminin kusursuz biçimde ortaya çıkması olduğu kadar, aynı zamanda da bu düşüncenin aşırılığı, kendi sınırlarının ötesine uzanarak yadsınması ve ortadan kalkması anlamına gelen şeylerin bu paradoksal durumunu tek bir simgede kavramak mümkündür: Trans-politik, trans-seksüel, trans-estetik.

Politika, cinsellik ve sanat alanında öngörüye sahip bir öncü (avantgarde= yenilik getirenler (s.) yeni moda yaratan, yenilik getiren.) yok artık; dolayısıyla arzu adına, devrim adına ya da biçimlerin özgürleşmesi adına köktenci bir eleştiri olasılığı da yok. Bu devrimci hareket günleri geride kaldı. Modernliğin görkemli ilerleyişi tüm değerlerde hayal ettiğimiz değişime yol açmadı; değerlerin birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmasına yol açtı ki bunun sonucu bizim için tam bir kafa karışıklığı oldu. Cinsel, politik ya da estetik alanda belirleyici bir ilkeyi kavramamız artık olanaksızdır.

Proletarya proletarya olarak kendini yadsımayı başaramadı; Marx’tan bu yana bir buçuk yüzyıllık tarihin gerçekliği budur. Proletarya sınıf olarak kendini yadsımayı ve böylelikle sınıflı toplumu yıkmayı başaramadı. Bu başarısızlığın nedeni belki de iddia edildiği gibi, proletaryanın bir sınıf olmamasıdır; sadece burjuvazi hakiki bir sınıftı ve dolayısıyla yalnızca burjuvazi kendini yadsıyabiliyordu. Gerçekten de bunu yaptı: Burjuvazi ve burjuvaziyle birlikte sermaye, sınıfsız bir toplum doğurdu: ama bunun proletaryanın kendini yadsımasıyla ve bir devrimin sonucunda ortaya çıkacak sınıfsız toplumla hiçbir ilişkisi yoktu. Proletarya ise yalnızca yok oldu. Sınıf çatışmasıyla aynı anda ortadan kayboldu. Hiç kuşku yok ki sermaye kendi çelişkili mantığı uyarınca gelişmiş olsaydı proletarya tarafından bozguna uğratılmış olurdu. Marx’in analizi ideal anlamda eksiksiz olmayı sürdürüyor. Ama Marx, bu yaklaşan tehdit karşısında sermayenin bir biçimde trans-politikleşme, yani üretim ilişkilerinin ve politik çelişkilerin ötesinde yörüngeye yerleşme, yüzergezer, esrik ve rastlantısal bir biçimde özerkleşme ve böylece dünyayı kendi imgesinde toplama olasılığını öngörmemişti. Sermaye (hâlâ sermaye denebilirse?) ekonomi politiği ve değer yasasını çıkmaza soktu: Kendi sonundan kaçmayı da bu anlamda başardı. Bundan böyle kendi erekliliklerinin ötesinde ve tamamen göndermesiz bir biçimde işlemektedir. Bu değişimi başlatan olay, 1929 krizi oldu kuşkusuz; 1987’deki bunalım, aynı sürecin devamıdır olsa olsa.

Devrimci kuram, toplumsallık zafer kazanır ve şeffaflaşırken politikanın da politika olarak kendini yadsıyacağına ve devletin yok olacağına ilişkin yaşayan ütopyayı da getirmişti.

Bunların hiçbiri olmadı. Politika yok oldu olmasına, ama toplumsal olan içinde kendini aşamadı, toplumsallığı kendi yok oluşuna sürükledi. Artık trans-politika evresindeyiz, yani politikanın kendini yeniden üretme ve sonsuz simülasyon derecesi olan sıfır derecesindeyiz. Çünkü kendini aşmayan bir şey, sonsuz bir ikinci yaşam hakkı kazanır. Demek ki politika asla yok olmayacak ve yerine hiçbir şeyin çıkmasına da izin vermeyecektir. Politik histerezis [7]  içindeyiz.

Sanat da modern zamanların estetik ütopyası uyarınca kendini aşıp, ideal yaşam biçimi haline gelmeyi başaramadı (önceleri kendini bir bütünselliğe doğru aşması gerekmiyordu, çünkü bütünsellik zaten vardı ve dinseldi). Sanat kendini aşkın bir ideallik içinde değil, ama gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıttı, görüntülerin katıksız dolaşımı uğruna sıradanlığın trans-estetiği içinde yok oldu. Sanat, sermayeden bile önce bu yola girmiştir. Politikada belirleyici dönem, kitlelerin trans-politika evresine sermaye tarafından sokulduğu 1929 stratejik kriziyse, sanatta belirleyici dönem sanatın kendi estetik oyun kuralını yadsıyarak görüntülerin sıradanlığının trans-estetik çağına açıldığı Dada ve Duchamp dönemi oldu kuşkusuz.

Cinsel ütopya da gerçekleşmedi. Bu ütopya, cinselliğin ayrı bir etkinlik olmasının yadsınması ve bütün bir yaşam olarak gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Cinsel özgürlük yanlıları bunu hâlâ düşlemektedir: Arzunun, bütün insanlarda, kadın erkek, tam olarak gerçekleşmesi ve arzunun cinsiyet ayrımının ötesinde yüceltilmesi. Oysa cinsel özgürleşme içinde cinsellik, cinsel göstergelerin farksız bir dolaşımı halinde özerkleşmeyi başardı yalnızca. Trans-seksüel bir duruma doğru geçiş yolundaysak eğer, bu durumun cinsellik aracılığıyla yapılan bir yaşam devrimiyle değil; cinselliğin sanal farksızlığına yol açan karışıklık ve içiçelikle kesin ilgisi vardır.

İletişim ve enformasyondaki başarı da aynı şekilde, yabancılaşmış ilişki olarak toplumsal ilişkinin kendi kendini aşmasının olanaksızlığından kaynaklanmıyor mu?

Bu olanaksızlık yüzünden, toplumsal ilişki iletişim içinde kendini yinelemekte, iletişim ağlarının çokluğunda çoğalmakta ve ağlardaki farklılık yokluğuna düşmektedir. İletişim toplumsaldan da toplumsaldır, hiper ilişkiseldir, toplumsal tekniklerle aşırı etkinleştirilmiş toplumsallıktır. Oysa toplumsallık, özünde bu değildir. Bir düş, bir söylence, bir ütopya, çatışmalı ve çelişkili bir biçim, şiddetli bir biçim, her halükârda rastlantısal ve istisnai bir olaydır toplumsallık. İletişim arayüzeyi sıradanlaştırarak toplumsal biçimi farksızlaştırır. Bir iletişim ütopyasının olmamasının nedeni budur. İletişim özellikle bir toplumun kendini diğer amaçlara doğru aşma yetersizliğinden doğduğuna göre iletişimsel bir toplum ütopyasının anlamı yoktur. Enformasyonun durumu da böyledir: Bilgi fazlası rastlantısal biçimde her yönde yüzeye dağılır, tek yaptığı yer değiştirmektir. Arayüzeyde, muhataplar bir fişle elektrik prizi gibi birbirine bağlanırlar. İletişim anlık bir devre aracılığıyla “meydana gelir” ve “iyi” bir iletişim olması için hızla iletmesi gerekir; sessizliğe zaman yoktur. Sessizlik ekranlardan, iletişimden kovulmuştur. Medyatik görüntüler (medyatik metinler de görüntüler gibidir) hiç susmazlar: Görüntü ve iletiler kesintiye uğramadan birbirlerini izlemelidir. Oysa sessizlik tam da örneğin televizyonda son derece anlamlı hale gelen, devredeki o senkop [Aralık boşluk.], o küçük felaket, o sürçmedir: Tüm bu iletişimin esas olarak zorunlu bir senaryo olduğunu, bizi boşluktan, hem ekranın boşluğundan hem de görüntülerini aynı büyülenmeyle ve sabırsızlıkla beklediğimiz zihin ekranımızdaki boşluktan uzak tutan kesintisiz bir kurmaca olduğunu doğrulayan, sıkıntı ve neşeyle yüklü kopukluk. Teknisyenler grev yaptığından, boş televizyon ekranını hayranlıkla izleyen adamın görüntüsü günün birinde XX. yüzyıl antropolojisinin en mükemmel görüntülerinden biri olarak değer taşıyacaktır.

Sh: 9-19

TRANS-SEKSÜEL

Transseksüel olma durumu. Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseden kişilerin içinde bulunduğu durumu ifade eder.

Cinsel beden, günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkûm edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir. Anatomik anlamda değil de daha geniş travestilik anlamında trans-seksüellik; yani cinsiyet göstergelerinin yer değiştirmesi üzerine kurulu oyun ve (daha önceki cinsel farklılık oyununun tersine) cinsel farksızlık oyunu, cinsel kutupların farksızlaşması ve haz olarak cinselliği umursamama anlamında trans-seksüellik. Cinsellik hazza yönelmiştir (bu, özgürleşmenin nakaratıdır), trans seksüel olan ise ister cinsiyet değiştirme biçiminde olsun, isterse de travestilerin giyim, morfoloji, davranışlar veya karakteristik göstergelerle oynamaları biçiminde olsun yapaylığa yönelmiştir. Her halükârda, söz konusu işlem ister cerrahi isterse de göstergesel olsun, ister göstergeleri isterse de organları içersin, protezlerle karşı karşıyayız; ve bedenin yazgısının protez haline gelmek olduğu günümüzde, cinsellik modelimizin trans-seksüellik olması ve trans-seksüelliğin her yerde baştan çıkarmanın odağı haline gelmesi mantıklıdır.

Hepimiz trans-seksüeliz. Potansiyel olarak evrilebilir (mutant) biyolojik yaratıklar olduğumuz gibi, potansiyel olarak trans-seksüeliz. Bununla birlikte, biyolojik bir süreç de değil bu: Hepimiz simgesel olarak trans-seksüeliz.

Cicciolina’ya bakın.[ Cicciolia olarak tanınan eski porno yıldızı] Cinselliğin, cinsellikteki pornografik masumiyetin daha harika bir cisimleşmesi olabilir mi?

Cicciolina, aerobiğin ve donmuş bir estetiğin kızoğlankız meyvesi, her tür çekicilik ve duyarlıktan arınmış kaslı android olan ve tam da bu nedenle bir sentez idol haline getirilen Madonna’nın karşıtı olarak öne sürüldü. Peki, ama Cicciolina’nın kendisi de bir trans-seksüel değil mi?

Platin rengi uzun saçlar, kalıplanmış göğüsler, bir şişme bebeğin ideal biçimleri, çizgi roman ya da bilim kurguya özgü konsantre erotizm, özellikle de (hiçbir zaman sapkın, hiçbir zaman çapkınca olmayan) cinsel söylemin abartılması, tam bir günahkârlık ve yapaylık. Etobur cinsellik imleriyle, abartılı imlerle yaşayan trans-seksüeller ve travestiler hariç, günümüzde hiçbir kadının üstlenemeyeceği etobur bir erotik ideolojinin ve pembe telefonların ideal kadınıdır Cicciolina. Tensel dış plazma olan Cicciolina, Madonna’nın sahte nitrogliserinine ya da Michael Jackson’un er dişi ve Frankeştaynvari cazibesine ulaşıyor burada. Hepsi de erotik görünüşleriyle cinsiyetlerine ilişkin belirsizliklerini gizleyen, evrilmiş yaratıklar, travestiler, genetik olarak barok varlıklardır. Hepsi de “gender-benders”, dönmedirler.

[gender-benders: transseksüellerin kendilerini tanımlamak için de kullandıkları komik bir kavramdır. insanların önce yaratıp sonra esiri oldukları, her cinsiyetin nasıl görüneceğini belirten kuralları * ve takındıkları cinsiyet rollerini * dürtüklemek amacıyla karşı cinsin varsayılan görünüm normlarını benimseyen insan. bir nevî sosyal protestodur, karşı cinsin cinsel kimliğini benimsemekle alakalı olan travestilik ve transseksüellikten farklı bir şeydir.]

Michael Jackson’a bakın. Michael Jackson evrilmiş, yalnız bir yaratık; evrensel olduğu için kusursuz bir melezliğin öncüsü, ırklar sonrasının yeni ırkıdır. Bugünün çocukları melezleşmiş bir toplum karşısında şaşırmıyorlar: Bu, onların evreni ve Michael Jackson bu çocukların ideal bir gelecek için düşledikleri şeyin habercisidir. Michael Jackson’ın yüzüne estetik yaptırdığı, saçlarının düzleştirildiği, derisinin renginin açıldığı, kısacası kendini titizlikle yeniden oluşturduğu da eklenmeli buna: Onu masum ve saf bir çocuk, yani dünyayı İsa’dan daha iyi yönetebilen ve uzlaşma sağlayabilen biri, bir çocuk- tanrıdan daha iyi kılan, dolayısıyla masalın yapay erdişisi yapan da budur: Bir protez-çocuk, bizi ırktan ve cinsiyetten kurtaracak evrilmenin düşlenmiş tüm biçimlerindeki bir embriyon.

Simgesel figürü Andy Warhol olan estetiğin travestilerinden de söz edilebilir. Michael Jackson gibi Andy Warhol da evrilmekte olan yalnız bir yaratıktır; kusursuz ve evrensel bir sanat melezlemesinin, tüm estetiklerin ardından gelen yeni bir estetiğin öncüsüdür. Jackson gibi tamamen yapay biridir; o da masum ve saftır, yeni nesilden bir erdişi, kusursuzluğuyla bizi hem seksten hem estetikten kurtaran mistik bir protez ve yapay makine türüdür. Warhol, “Tüm yapıtlar güzel, seçim yapmama gerek yok, tüm çağdaş yapıtlar birbirine denk,” dediğinde, “Sanat her yerdedir, dolayısıyla artık yoktur, herkes bir dâhi, dünya mevcut haliyle, hatta sıradanlığıyla bile harikadır,” dediğinde kimseler buna inanamaz. Ama o bununla modern estetiğin, yani kökten bir bilinemezciliğin biçimlerini betimler.

Hepimiz bilinemezciyiz ya da sanatın veya cinselliğin travestileriyiz. Ne estetik ne de cinsel bir inancımız var, ama hâlâ bunlara sahip olmayı öğretiyoruz.

Cinsel özgürleşme söylencesi gerçekliğin içinde çeşitli biçimlerde hâlâ canlıdır; ama imgelemde, erdişi varyasyonlarıyla trans-seksüel söylence hüküm sürmektedir. Orjiden sonra travestilik. Arzudan sonra, tüm erotik simülakrların darmadağınık parıltısı ve tüm görkemi içinde trans-seksüel kitsch (ucuz edebiyat) . Cinselliğin, kendi ikircikliğinin teatral (tiyatroya ait, dramatik, yapmacık,… ) aşırılığında yitip gittiği postmodern pornografi de diyebiliriz buna. Cinsellik ve politikanın aynı yıkıcı tasarının parçası olmalarından bu yana olaylar oldukça değişti: Cicciolina bugün İtalyan Parlamentosu’nda milletvekili seçilebiliyorsa bu, tam da trans-seksüelle trans-politiğin aynı ironik farksızlık içinde buluşmaları anlamına gelir. Birkaç yıl önce akla bile getirilemeyen bu başarı, yalnızca cinsel kültürün değil; tüm politik kültürün de travestinin tarafına geçmiş olduğuna tanıklık eder.

Bu, cinsiyet göstergeleri sayesinde bedenden kurtulma ve arzunun sahnelenmesindeki abartı sayesinde arzudan kurtulma stratejisi, eskiden işe yarayan yasaklama yoluyla bastırma stratejisinden daha fazla etkilidir. Ancak bastırma stratejisinin tersine, bunun kime yaradığı artık hiç belli değil; çünkü istisnasız herkes bu yeni stratejiye maruz kalıyor. Travestilik kuralı, kimlik ve fark arayışımıza dek, bütün davranışlarımızın temeli haline geldi. Kendimize arşivlerde, bir anıda, bir tasarı ya da gelecekte kimlik arayacak zamanımız yok artık. Bize şipşak bir bellek, doğrudan bir bağlantı, anında doğrulanabilecek bir tür reklam kimliği gerekiyor. Böylece, bugün aranan şey, organik bir denge durumu olan sağlık değil pek; bedenin geçici, hijyenik ve reklamlardaki gibi parıldaması; ideal bir durumdan çok bir performans. Moda ve görünüş terimleriyle söylenirse, aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; look [görünüm].

Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.

McLuhan’ın deyişiyle, hâlâ bakışı ve hayranlığı üzerine çekebilen modanın tam tersine, “look”, özel bir anlam taşımayan, katıksız bir film hilesi, video görüntüsü gibi, dokunmatik ekran görüntüsü gibi, aslına en az sadık, bir tür minimal imgedir.

Look, şimdiden moda olmaktan çıkmış, modayı aşmış bir biçimdir. Artık bir fark mantığına bile gönderme yapmaz bu, bir farklılıklar oyunu değildir, farklılığa inanmaksızın farklılık süsü verir. Farksızlıktır bu. Kendi olmak, geçici ve yarını olmayan bir başarıdır, kaba (sans manière) bir dünyada coşkusunu yitirmiş bir yapmacıklık (maniérisme) haline gelmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında trans-seksüelin ve travestinin bu zaferi, önceki kuşakların cinsel özgürleşmesine garip bir açıklık kazandırıyor. Bu özgürleşme, kendi söyleminin iddia ettiği gibi, dişiliğin ve hazzın ayrıcalıklı biçimde göklere çıkarıldığı, bedenin azami erotik değerinin yüceltildiği bir evre olmaktan uzak, olsa olsa cinslerin birbirine karışmasına doğru giden bir ara evre olabilir. Cinsel devrim olsa olsa trans-seksüelliğe doğru bir aşamadır. Temelde, bu, her devrimin sorunlu yazgısıdır.

Sibernetik devrim, beyinle kompüterin denkliği karşısında, insanı şu temel soruya yöneltir: “Bir insan mıyım ben, bir makine mi?” Gelmekte olan genetik devrim şu soruyla karşı karşıya bırakır: “Bir insan mıyım ben, sanal bir klon mu?”

Cinsel devrim, tüm arzu potansiyelini serbest bırakarak bizi şu temel soruya yöneltir: “Erkek miyim ben, kadın mıyım?” (Psikanaliz hiç yoksa bu cinsel belirsizlik ilkesine katkıda bulunmuştur.) Tüm diğer devrimlerin prototipi olan siyasal ve toplumsal devrime gelince, bu devrim, insana kendi özgürlük ve irade kullanımını vererek insanı, acımasız bir mantık uyarınca, kendi iradesinin nerede olduğunu, temelde neyi istediğini ve kendisinden neyi beklemenin hakkı olduğunu kendine sormaya çözümsüz sorun yöneltmiştir. Her devrimin tuhaf sonucudur bu: Belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır; göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır. Bu yüzden trans-seksüel olduk. Tıpkı trans-politik oluşumuz gibi; yani politik açıdan farksız ve farklılaşmamış varlıklar, erdişiler, en çelişkili ideolojilere yatrımda bulunup bunları hazmetmiş ve kusmuş, artık yalnızca maske taşıyan ve belki de farkında olmadan, zihinsel olarak politikanın travestileri olmamız gibi.

Sh:26-31

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

Notlar

[1] Sanal (virtuel): Sözlük anlamı, “gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan ya da kuvve halinde (potansiyel olarak) bulunan, fiili olmayan” anlamına gelen bu kelime; bilgi-işlem alanında, “kullanılan fiziksel ve mantıksal yapıdan bağımsız olarak, işlevsel açıdan kullanıcıya sunulan olanak” anlamındadır, (ç.n.)

[2] Simülasyon: Gerçekten ve fiili olarak var olmayan bir şeyi (durumu, vs.) bütün bileşenleriyle birlikte gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu anlamına gelir. Baudrillard, bir başka kitabında, simülasyonun “kendini  imiş gibi göstermek” olmadığını belirttikten sonra, bir sözlükten alıntı yapar: “Kendini hastaymış gibi gösteren kimse sadece yatağa girer ve hasta olduğuna inandırır. Bir hastalık simülasyonu yapan kimse ise kendinde bazı belirtiler bulur.” Yine metinde geçen “simülakr” deyimi de “imaj, idol” anlamına geldiği gibi, burada bir simülasyon olayının sonucunda ortaya çıkan görüntü-nesne’dir. (ç.n.)

[3]Fraktal: Sünger, kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen doğal nesnelere verilen ad. Aynı zamanda, kendine benzeme özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillerin de ortak adıdır, (ç.n.)

[4] Viral: Virüse değgin; virüse bağlı, virüsten ileri gelen anlamında, (ç.n.)

[5] Metastaz: Kanserli hücrelerin vücudun diğer bölgelerine sıçraması, (ç.n.)

[6] Klon: Tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynı canlı topluluğu, (ç.n.)

[7] Fiziksel bir etkiye maruz kalan bir cismin tepki vermekte gecikmesi, (ç.n.)

 

GÖNÜL SOHBETLERİ


BİZLER, YİRMİNCİ YÜZYILIN YALNIZ İNSANLARI

Çıkmazda olan, sözüm ona bir uygarlık içinde yaşıyoruz. Zahiri başarılar, ihtişam, sonsuz incelikteki makineler, bilgisayarlar, hemen her gün bilim âlemindeki yeni bir keşif, buluş… Gözler kamaştıran laboratuvarlar, fabrikalar… Bunların hepsi iyi, güzel, fevkalade. Ama unutulan bir husus var. İNSAN… Biz asıl onu unutuyoruz. İşte zahiri başarılarla gözümüz öyle dönmüş ki… Bütün bu büyük, görkemli işlerin ne için, kimin için yapıldığını gözden kaçırıyoruz.

“Soruversem ben neyim ve bu hâl neyin nesi” diyemiyoruz. Dört bir yandan dalga dalga üstümüze üstümüze gelen sel karşısında bırakıveriyoruz kendimizi…

Kimim? Neyim? Nereden geldim? Niçin yaşıyorum, diyemiyoruz.

Varoluşumun amacı nedir?

Ne olmalı diye soramıyoruz kendimize. Dört bir yandan üstümüze üstümüze gelen çeşitli tahrip edici, uyuşturucu, edep ve haya duygularımızı yok edici, benliğimizi, aile duygumuzu, insanlığımızı çiğneyici etkilerin altında kendi kendimizi kaybediyoruz. “Aynalar söyleyin bana ben kimim? …”

Bütün bu soruların sonunda kazanılacak ya da kaybedilecek olan husus, hayatın, varoluşun anlamı ve amacıdır. Ve buna, yaradılışın amacına göre sağlam, temiz ve gerçekçi bir çözüm yolu gösteremeyeceğimiz sürece boş yere mutlu ve huzurlu olmak için gayret gösterip kendi kendimizi kandırmış olacağız ve kafalarını, kalplerini, markın, sterlinin, doların, mercedesin hayalleri ve rüyaları ile dolduranlar, boşu boşuna memnun ve mesut görünmeye çalışarak ömür boyu hüsran içinde yaşayacaklar. Ne yazık bu yüzyılın insanlarına ki, kendi kaosunu kendi yaratıyor. Işık tektir. Karanlık ve kaos çoktur. İnsan adedince karanlık ve kaos vardır. Ve ilmiyle, malıyla, mülküyle, rütbesiyle, makamıyla mağrur günümüz insanları bilmiyorlar ki, “kalpler yalnız Allah’la beraber olmakla. Allah’ı anmakla huzur, sükûn ve mutluluk” bulurlar. O bize şah damarımızdan daha yakınken, biz O’ndan uzaklaşmak için ne bahaneler buluyor, neler icat etmiyoruz ki… Oysa ibadet, insanın kendi ruhunu ziyaretidir. “O her an yeni bir şe’ndedir …” Şunu iyice bilin ki, muhakkak, “Allah’ın dostları için, hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.”

Bugünkü psikoloji ve felsefe, dış dünyayı bizim kendi duygu ve düşüncemize göre tefsir ettiğimizi ortaya koyuyor. Eğer evreni kötü ve karanlık görüyorsak, bunun nedenlerini daha çok kendimizde aramalıyız. Bir gönül dostu, “kapı kapı dolaşma, muratlar sendedir” diyor. Hariçte arama, dışarda bir şey kalmadı da sen var oldun. Ulu ve yüce bir ağaçtır inanç insanda… Hilkatten murat idraktir. Bugün insanın en bilmediği şey, kendisidir. İnsanı insan yapan yine insandır. Dışını değil, içini süslemeğe çalış. İnsanoğlu ışıkla dolunca ışıktan fark edilmez. İnsan, maddenin ve eşyanın kölesi olmaya doğru gittikçe kendinden ve büyük bütünden uzaklaşmış oluyor. Kartallar yalnız uçar, kargalar sürü halinde, bundaki hikmeti çözmeğe çalışın. İnsimin gözü aklı kadar görür. Vücut bir mabettir. İçinde, sana senden yakın olan vardır. Her insan, kendisinde bütün insanlık ve evrenin sırlarını taşır. Kendi kendini tahlil insanı derin gerçeklere götürür.

İnce, zarif ve olgun dediğimiz kimseler iç dünyalarına sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü yerleştiren, onları günlük hayatlarına geçirip, her an ve her vesileyle uygulayanlardır. Onlar bütün cihanı, evrensel bir sevgiyle kucaklayanlardır. Güzellik kâinatın altın anahtarıdır. İç dünyalarında güzelliğe yer vermeyenler, isteseler de gönüllerin kilidini açamazlar. Önemli olan sevgi ile kalpleri yumuşatmaktır. Yunus bir şiirinde “taş gönülden ne biter” diye sorar, Yunus’un sevdiği su ve güldür, yumuşaklık ve tatlılık, güzellik insanları gerçeğe ve Allah’a, sertlik ve katılıktan daha kolay, daha çabuk götürür. Kur’an’da Allah, Hz. Musa’yı. Firavun’u Hakk’a davetle görevlendirirken “yumuşak ve tatlı söyle” buyurur.

Her fena ve çirkin gibi görünen eşya ve yaratığın altında bir güzellik gizlidir. Onu görmeğe gayret etmelidir. Sevgi en büyük kıymettir. Sevgiyle dolan bir gecekondu, sevgiden uzak bir saraydan daha değerlidir. Mevlânâ, “sevgiden bakır altınlaşır” der. En fakir, en zavallı insanlar, sevgiden uzak yaşayanlardır, sevgiyi kalplerinde duymayanlardır. Karanlıkları aydınlatan, insanların yüzünü nurlandıran, sevgidir, dostluktur, kardeşlik duygusudur. Hayatta fena ve çirkin insan yoktur. Kendisindeki yüceliği, güzelliği ortaya çıkaramayan insan vardır. Kendini bilmek, tanımak, yaradılışın ve varoluşun amacına göre hayatını düzene koymak, en büyük erdemdir. Allah kuluna kâfidir. Unutmayalım ki, kâinatın ve insanın sırlarına ancak sürekli, derin, sistemli bir düşünme ve anlama aşkı ve heyecanı ile ulaşılabilir. İnsanı mutlu eden, kendi iç âleminde bir düzen, bir güzellik, bir ahenk kurabilmesidir. İnsanoğlunun aradığı gerçek kendi içindedir.

Rabia Sultan, bir gün bahçede hani harıl bir şeyler arıyormuş; sormuşlar, iğnemi kaybettim, bulamıyorum demiş.
Birisi, Ya Rabia iğneni nerde kaybettin deyince, evde dikiş dikiyordum, düşürdüm, demiş.
İlahi Sultan, hiç evde düşürülen iğne bahçede aranır mı diye sorulunca,
Neden şaşırdınız, demiş, siz de kalbinizde, iç dünyanızda kaybettiğiniz mutluluğu dışta, dış âlemde aramıyor musunuz?

Kendi özünü bulmak ve bütün varlıkla, kâinatla bir ve beraber olmak… İşte varoluşun, yaşamanın özeti… İşte o zaman “Yunus bir haber verir, işitenler şadolur” deriz. Varolmanın çılgın heyecanını yaşar, “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” deriz. O zaman “Kökü bende bir sarmaşık, olmuş dünya sezmekteyim, mavi, masmavi bir ışık, ortasında yüzmekteyim…” deriz. O zaman, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni…” deriz. Kalbin edebi sükûttur. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Elde edilmesi en güç dostluk, insanın kendi kendisiyle dost olmasıdır. Ve kendimizi yalnız kendimiz kurtarabiliriz. Büyük Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Işık olmadan gözler eşyayı seçemez, mutluluk, aslında, yaşamda bir şiir bulmak ve o şiiri yaşamak demektir. İnsanoğlu aşkla yükselir. İnsan olmak bir sanattır. Istırap bir rendedir, fazlalıklarımızı alır. Önemli olan, kendimizi ve başkalarını her an yeniden keşfedebilmektir. Yunus, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası ” der.

Hayatın sonsuz güzelliği ve cömertliği karşısında, insanoğlunun yaşadığı boş ve sefil hayat ürperticidir. Sevgiden, dostluktan, incelikten ve güzelliklerden uzak yaşayanlar ne kadar zavallıdırlar. Ârif olan şikâyet etmez. Ruhî tekâmül şikâyet ikliminden uzaklaşmakla başlar. Günlük hayat, koşuşturmalar, gevezelik, televizyon, gazete, dedikodu, oyunlar, içki ve sigara bize varlık muammasını unutturuyor. Gerçek sanat, doğanın ve sanatın güzellikleri, bizi yeniden, asıl kaynaklarla karşı karşıya getiriyor. Allah’ın insanla buluşma yeri kalptedir. Varlığın sebebi sevgidir. Var edene sevgi ile ulaşılır. Dünyaya gelişin sebebi ve amacı sevgidir. Sevgiye ulaşmanın yolu da insan gönlünden geçer. Hepimiz O’ndan geldik O’na gidiyoruz. Var olan Hak’tır. Gayrısı yoktur. İçimiz kin ve nefretle doluysa, eşyanın esaretinden kurtulamamışsak, mutlu ve huzurlu olmamıza imkân yoktur. Biz kendimizin olmadan, hayat bizim olamaz. Sıkıntı ve bunalımlarımızın asıl sebebi, insanın kendi kendisi olamamasıdır. Kendi aslından, özünden uzaklaşan, kendi kendine yabancılaşan insan, kesinlikle huzur bulamayacaktır. Hayattaki en büyük, en muhteşem yolculuk, insanın kendinden kendine yaptığı yolculuktur! Gerçek aydınlanma insanın kendi kendisiyle yüz yüze gelmesidir. Gerçek sohbet, gönül sohbeti işte bu ortamı hazırlayan, bu imkânı ortaya çıkaran, insanın içindeki gizli güzellikleri gün ışığına çıkaran sohbettir. Ellerinde bir tomar kağıtla sözüm ona gönül sohbetine çıkanlar, gönülleri yerine dudaklarını konuşturanlar için, ne sıfat kullanılacaksa, onu da siz bulun lütfen. Kâinatın en büyük sarayı, içi sevgi ile dolu kalptir. İnsan âlemde insanları sevdiği müddetçe yaşar. İyi bilelim ki, açık kalple verdiklerimiz, sonunda bize döner, insan ektiğini biçer, gönül erinin işi mahlûkta kalmak değil, Halika varmaktır. Çok konuşmak, gevezelik etmek, sırf zaman öldürmek için malâyani konuşmak, içten fethi engeller. Tekâmüle engel olur. Etki gücünü son derece azaltır. Özdemir Asaf, bir şiirinde “bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman, sana sesleneceğim” der. Sükûta sarılan kurtulur. Kurtuluş, diline sahip olmaya bağlıdır. Söz gümüşse, sükût altındır. Sükûtları daha güzel şeyler söyleyeceksek, hayır ve güzelliği konuşacaksak ağzımızı açmalıyız; yoksa sükûtun şiiriyetini yaşamak da çok güzeldir. Hayatın birçok güzelliklerini görmeden geçiyoruz. Dünya, öylesine güzelliklerle dolu ki, arada sırada herhangi bir çirkinlik gözümüze batacak olsa, kendi kendimizden utanmalıyız.

Varlığı kucaklayan aşk, kendi dışında birşey bulamaz ki, şikâyetçi olsun. Şikâyet etmek, hayatı hep karanlık ve çirkin görmek, hep olumsuzluklardan bahsetmek, çevreye hep karanlıkları yaymak, yetersizlik ve bencilliğin, nefsaniyete köle olmanın ürünüdür. Kimi kime şikâyet ediyoruz?

Şikayet ve bedbinlik ilah!

Aşkla, Muhammedi sevgi ile bağdaşmaz. Şikâyet ve karamsarlık unutmayalım ki şükürsüzlüğün, sabırsızlığın, nefsin çığlığıdır. Ne olur, her günü sanki son günümüzmüş gibi yaşayabilsek… Hayatta kötü ve çirkin insan olmadığını, sadece, çeşitli nedenlerle içindeki iyilikleri ve güzellikleri ortaya çıkaramamış insanların varolduğunu bir bilebilsek… Kalplerimizi açıp, Allah’ın bize her gün bahşettiği iyilikleri hatırlayabilsek; şükredebilsek; direnebilmek, dayanabilmek, kötülüklerle mücadele edebilmek için kâfi derecede kuvvet sahibi olurduk. “Ey kardeş, sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin… Geri kalan ise sadece et ve kemiktir” diyor Mevlânâ… İbadetin özü nefsin erimesidir. İnsan sonsuzluğu kucaklamak istidadında bir yüce mekândır. İnsan kendi kendinin büyüklüğünün farkında olmalı, nefsaniyet yolunda kendini hırpalayıp, örselememelidir. İnsanoğlu nazlı bir kuş gibidir. Kanatlarına hırsın, egoizmin, nefsaniyetin taşlarını bağlarsa olduğu yerde kalır, yüceliklere varamaz. İnsanı insan yapan yine insandır. İnsanların çoğu dışını süslemekle uğraşır. Bütün dikkatleri hep dışadır. Önemli olan içi süslemek, güzelleştirmek, temizlemek ve arıtmaktır. İnsanın manevî tekâmülünde sohbetin yen çok önemlidir. Bazen bir sohbette insan büyük, çok büyük mesafeler kat edebilir. Yalnız o sohbetin gönül sohbeti olması gerektir. Bir sohbet, bir dalgıç gibi, bizi kendi içimize daldırıyorsa; kendi gönül âlemimizden bize inciler çıkartıyorsa işte ona gönül sohbeti denir. Gerisi sadece bir laf yığını ve zaman öldürmektir. Bize bizden yakın olanla bizi temasa getiren sohbete gönül sohbeti denir. O zaman insan etrafında olup bitenleri gözle değil, özle görmeye başlar. Öze, saf olana ulaşmadan gerçek bilgiye, huzura ve mutluluğa varamayız.

Bugün nice insanlar yalnızlıktan kıvranıyorsa, bütün imkânlarına rağmen bunalım ve sıkıntı içinde yaşıyorlarsa, en önemli sebep kendilerinden ve Allah’tan uzak oluşlarıdır. Bütün o zenginlikler, debdebeler, şaşaalar, lüks, ruhlarındaki boşluğu dolduramıyor. Ama insanoğlu, varlıkla doğrudan doğruya temas etmeden, bütüncü görüşe varmadan. O’na ulaşmadan, hiçbir zaman mutluluğu ve huzuru bulamayacak, boş yere çırpınıp duracaktır. Nasıl madde âleminin kanunları varsa, mânâ âleminin de kanunları vardır. Bu kanunlara riayet etmeyen herkes, zahiri durumu ne olursa olsun, sonunda hüsrana uğrayacaktır. Her kap içinde olanı sızdırır. Kendini aşan manevî değerlerle ilişki kuramayanlar için, günün birinde bunalıma düşmek kaçınılmazdır.

Gerçek inancı yakalayan insanın vücudunun bütün hücreleri sevgiyle dolar, bu sevgi onun bütün konuşmalarına, davranışlarına yansır. İnsan gönlü ışıktan billura benzer. Işıkla dolunca ışıktan fark edilmez. Bir insanın inancının büyüklüğü, yüceliği çehresine yansır. Her an yeni bir hal içreyiz. Her an yeni bir sınavdayız. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Şükretmemek nimetin elden gitmesine sebep olur. Temiz bir insanın vicdanını ferahlandıran, onun kalbine inşirah veren her şey sevaptır. Günahlarımız, bizi bizden uzaklaştıran, içimizi tırmalayan, kemiren, bizi manevi ışıktan ve güzellikten ayıran şeylerdir. Hakiki bayram, iç ile dış, ruh ile beden, maddî alemle manevî âlem arasındaki dengeyi kurabilmek, o kıvama varabilmek demektir. İşte ancak o zaman bayram neşesini bulmuş oluruz. “O senden razı, sen O’ndan razı olarak, dön Rabbine” emrini gerçekleştirebilenlere, insan aklının, kültürünün, gayretinin bu en son noktasına ulaşabilenlere ne mutlu…

BOYACI OSMAN EFENDİ

Bundan elli yıl kadar evveldi. Ankara’da, Posta Caddesinde, şimdi modern çarşının olduğu yerde. Devrim ilkokulu vardı, orada okudum. Okulun karşısındaki işhanının önünde Boyacı Osman Efendi dururdu.

Osman Efendi, Erzurumlu, uzun boylu, zarif bir insandı. Büyük bir dikkat ve ihtimamla ayakkabıları boyar, cam gibi parlatırdı. Hiç üşenmez, defalarca cila sürerdi. Çocukken elime geçen parayı ayakkabı boyatmaya verirdim. Osman Efendinin fırça tutuşu, cilayı deriye emdirebilmek için yaptığı hareketler, bende hayranlık uyandırırdı. Bakmaya doyamazdım.

Bir gün rahmetli annem, “Oğlum seni gezmeye götürüceğim. Git ayakkabılarını boyat” dedi. Hemen Osman Efendiye koştum. Acele boyamasını söyledim. O, kaşları çatık, ‘boyayamam’, dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Şaşkınlıkla, “boya iki misli para vereyim,’ deyince ‘olmaz elli misli de versen boyayamam,’ dedi. İyice şaşırmıştım. Sebebini sordum. Acele iş olmaz. Acele işten hayır gelmez. Birisi Osman Efendinin boyadığı ayakkabı bu muymuş derse, benim bu işi bırakmam gerekir,” dedi.

Bunca yıl geçti hâlâ unutamadım. Osman Efendi işine aşkla, şevkle bağlı, kendine ve işine saygılı güzide bir insandı. Bende mükemmellik duygusu uyandıran ilk insan o oldu.

Bir insanın, meşgul olduğu, ekmeğini yediği işi ne olursa olsun, onu sevmesi, benimsemesi, hergün biraz daha iyiye, güzele götürmeye gayret etmesi ne kadar sevindirici bir olaydır. Hatta, işini sadece ekmek kapısı olarak değil de aynı zamanda, kendini, kendi kişiliğini tekâmül ettiren, büyüten, yücelten bir olay olarak düşünmesi, kabul etmesi ne güzeldir. O önemli, bu önemsiz diye ayırım yapmak, işine burun kıvırmak, işini ve çevresindeki insanları halife almak, küçük görmek tarih boyunca kime ne kazandımııştır ki? İş konusunda Japonların, bu önemli, bu önemsiz diye bir ayrım yaptıkları görülmemiştir. Onlara göre herşey önemlidir. Her iş, hergün, insana kişiliğini biraz daha ötelere götürebilmesi için verilmiş bir şans, bir imkândır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir.

Uzun yıllar evvel okuduğum bir Japon hikâyesini hatırlıyorum. Hikâyede bir saat tamircisi anlatılır. Şöyle başlar hikâye:

“…Sayın bay saat tamircisi, sayın dükkânını açtı, sayın masasına oturdu, sayın âletlerini önüne çekti..”

Okuduğumda beni ürpertmişti. İnsana duyulan saygı öylesine büyüyor, gelişiyordu ki, içine, sınırlarına eşyayı dahi alıyordu. Daha sonra Ahileri incelerken de aynı duruma tanık oldum. Ürperdim. Divan şiirinin en zarif insanı Şeyh Galip boşuna dememiş. “Bir şulesi var ki şem-i cânın/ Fanusuna sığmaz âsumanın…”

Dünyada herkesin yapacağı bir iş, bir görev vardır. Önemli olan önündeki işi, zevkle, heyecanla, aşkla yapabilmektir. Kalbinde taşıdığı en güzel duygularla işi arasında bir ayniyet kurabilmektir. Beklemesini, sabretmesıni, tahammül etmesini bir arada öğreniyoruz. Karekter orada şekilleniyor, güçleniyor. Acılarımızı orada disiplin altına alıyoruz. Dünyada yalnız çalışan insanlar yararlı ve mutlu olabilirler.

Büyük ve ebedî Yunus, bir şiirinde “Cümle yerde Hak nazır/ Göz gerektir göresi” diyor. Evet, heryerde ve her zerrede O’nu görebilmek, müşahede edebilmek…

Varlık binbir sırla doludur. Yaşamayı, büyük, güzel, ürpetici yapan da bu değil midir? Önemli olan varlığın dar hendesinden kurtulmak, kendimizi kâinatla bir hissetmektir. Çünkü, insan bir gözdür, insan kâinatta kendi kendini seyreden gözün, gözbebeğidir. Kâinata baktığımızda, herşeyin bir uyum, bir nizam içinde olduğunu görürüz. Hayvanlar, kuşlar, çiçekler… Hepsi bu nizama uyarlar. İnsanın ancak sevgi ve çalışmakla hayatı uyumlu hale gelir. Kendi geleceğinin mimarı olur. Bir kaos manzarası gösteren duygu ve düşünceler insanı rahatsız eder, sıkar, bunaltır. Ne zaman onlara bir düzen, bir ahenk, bir güzellik gelirse, o zaman iç dünyalar huzura kavuşurlar. Mutsuzlukların asıl kaynağı dışta değil, içtedir. Yunus ‘Seni deli eden şey, yine şendedir, sende …’ diye boşuna seslenmemiştir. İnsanlara dünyayı cehennem gibi gösteren, varoluşunun anlamını bilememek, neden dünyaya geldiğine, niçin yaşadığına bir cevap, bir çözüm yolu bulamamaktır. Gerçeği bilmeyen, bulamayan insanlar için yanlış yollara sapmak kaçınılmazdır. Hayatın anlamını bulan ve bilen insanların, olaylara yaklaşımda, daha başarılı olduklarını görürüz. Çünkü onların eşyaya, insanlara, olaylara yaklaşımı, daha yumuşak, daha olumlu, daha sıcak, insanca olmakta, sonuç olarak toplum genelinde daha başarılı, daha güzel, daha uygar bir düzeye varılmaktadır.

Çağımızda sadece iş hayatında değil, hayatın her safhasında insanların birbirlerinden beklediği, biraz ilgi, biraz sevgi, saygı ve yakınlık değil midir?

Hemen herkes günlük hayatında bunu müşahade etmiş, kendi iç dünyasında yaşamıştır. Bizi sevecen bakışlarla, ilgiyle, saygıyla karşılayan yerlere gitmek istemez miyiz? Kış ayazından daha soğuk bakışlı insanlar vardır. Haklı nedenleri olabilir. O insanlarla birlikte olmayı hangimiz isteriz? “Yüzü gülmeyen dükkân açmasın” diye bir atasözü vardır.

Kendi iç dünyası ile barış içinde olmayan insanlar, huzuru hiçbir yerde bulamaz. Huzuru kendi kalbinde hissedemeyen insana başkaları bunu nasıl verebilir? Hayat şahsî bir maceradır. Manevî değerler bizi, iç üzüntülerimizin, ezikliklerimizin üstüne çıkarır. Kederlerinin üstüne çıkamayan insanlar, bir süre sonra onların altında ezilir. Hayat inanılmaz, akıl almaz güzelliklerle, binbir sırla doludur. İnsan kâinatın en zengin varlığıdır. Her an yeniden var olan ve binbir şekilde tecelli eden sonsuz güzellikler içindeyiz. Günlük hayatın basitlikleri, ezbere yaşamalar bize varlığın ihtişamını unutturuyor. Ancak manevî değerlerle, güzelliklerle, san’atla yeniden asıl kaynaklarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlarla yeniden duymaya ve düşünmeye, ebediyetle göz göze gelmeye başlıyoruz. Yunus, “her dem taze doğarız/ bizden kim usanası…” diyerek bu gerçeği ne güzel dile getiriyor.

ŞEKERCİ ŞÜKRÜ AMCA

Güzel bir ilkbahar günü… Yaprak en güzel yeşilinde, gökyüzü en güzel mavisinde… Mahallenin bir köşesinde çocuklar cıvıl cıvıl oyunlarıyla bu güzelliğe güzellik katıyorlar. Birden içlerinden biri, haydi arkadaşlar Şekerci Şükrü Amcaya gidelim, şeker alalım diyor. Bir çocuk hariç, hepsi sevinçle haykırarak bu fikri onaylıyorlar. Ona:

-          Sen gelmeyecek misin? denildiğinde,

-          Evet, diyor geleceğim ama birazdan, siz şimdilik gidin… O çocuk mahallenin en fakir ailesinin tek çocuğudur. Babası genç yaşta ölmüş, boynu bükük 4-5 yaşlarında bir yetim. Annesi, bazı evlere temizliğe giderek yetimini büyütmeye çalışıyor. Tereddüdü parasının olmayışından. Ama herkes sevinçle -evet- deyince, utanıyor, sıkılıyor, param yok, harçlığım yok diyemiyor. O an müthiş bir sıkıntı, eziklik duygusu içinde… Düşünüyor ne yapabilirim diye. Birden eğiliyor, yerden birkaç tane renkli cam kırığı topluyor. Doğru şekerciye. Arkadaşları şekerleri almıştır. Dükkandan çıkıyorlar. Son kişi de çıkınca, birden içeri giriyor. Cam kırıklarını tezgaha bırakıyor. Şükrü Amca diyor, bu paralarla şeker alınır mı? Ve gözleri bir projektör gibi şekerciyi tarıyor. Çok önemli, hayatî bir an. Mahallenin sevimli şekercisi derhal durumu anlıyor ve -Evlât, diyor. Bu iyi para, istediğin şekerlerden alabilirsin.

Aradan elli küsur yıl geçti. Unutamadım bu asil, zarif, anlayışlı, olgun insanı. Her zaman temiz yüzü, çıkık ve geniş alnı ile Şükrü Amca bana hep, bizim gün görmüş, olgun, tecrübeli, ruhen efendi ve asil esnafımızın bir simgesi gibi göründü. Hatıralarıma öyle karıştı. Sonradan o çocuk büyüdü, okudu, profesör oldu. Bu hikâyeyi sırası geldikçe anlatırdı. Şekerci Şükrü Efendilerin, bir toplumun varoluşunda, yaşamasında türlü fesatlıklara karşı direnişinde, tıpkı tuğlaların arasındaki harç gibi olan rolünü belirtirdi.

Çok zaman düşünürüm. İyi bir esnaf olmak, bir bilim adamı olmaktan daha zor gibi gelir bana… Çok çalışan, disiplinli çalışan insanlar, bilim adamı olabilir. Ama vasıflı, kaliteli, gerçek bir esnaf olmak için daha pek çok ruhsal yetenekler, özellikler gereklidir. Ve onların her zaman toplumda seçkin bir yeri olmuştur. Anadolu’ya görevli gidenler bilirler. İlk günler nerede yemek yenilir, nerede iyi kebap yapılır, diye sorduklarında hep aynı cevabı almışlardır. Efendim, filânca yere gidin. Esnaf oradan yer. Bu cevap bütün tereddütleri giderir. Madem ki, esnaf oradan yiyor, o halde, orası temizdir, kalitelidir.

Çevrede olumlu izler, etkiler bırakabilmek ne güzeldir… Kendi işini saygıyla, heyecanla yapabilmek, insanlara Allah rızası için hizmet etmenin hazzını duyabilmek ne güzeldir. Bir sanatta ustalığa ulaşan kişinin bu ustalığı onun her hareketine yansır. İşini yaparken mutlu ve huzurlu olanlara hep gıpta etmişimdir. Her iş önemlidir. İşin basiti olmaz. Hepimiz birbirimize muhtacız. Bazı işlere burun kıvıranlar hayatın mânâsını anlamayanlardır. Hamlar, olgunların halinden anlamaz, özenle, itina ile, edep ve saygı ile yapılan her iş, o insanı ruhen geliştirir, yüceltir, arıtır, temizler. Onlar mutluluğun tafrada, gösterişte değil, sadelikte bulunduğunu; içte, kalpte bulunamayan mutluluğun hiç bir yerde olamayacağını anlamış, irfanlı insanlardır…

Efendim, hikâyeyi bilirsiniz. Rabia Sultan, bir gün evinin etrafında dolanmakta, yerde birşeyler aramaktadır. Konu komşu yardıma gelirler. ‘

-          Ya Rabia, aradığın nedir, söyle ki biz sana yardımcı olalım. Rabia Sultan:

-          Eksik olmayın, der. Sağ olun. Evde iğnemi kaybettim. Bir türlü bahçede bulamıyorum. Bir komşusu:

-          İlahi Rabia Sultan, der.

Hiç evde kaybolan iğne bahçede aranır mı? Koca Sultan bu anı beklemektedir. Niye hayret ettiniz der, sizin yaptığınızı yapıyorum. Siz de kalbinizde kaybettiğiniz huzuru ve mutluluğu dışarıda aramıyor musunuz? Ne farkımız var? Komşular donakalır. Rabia kulübesine girer.

İşini ciddiyetle, sükûnetle, incelikle yapanlar büyük ve saygıdeğer insanlardır. İbadet eder gibi edeple, saygıyla, tevâzu ve dikkatle iş gören insanların ellerinden öpmek gerekir. İşinden lezzet alan insanlar her türlü gıptaya lâyıktırlar. Çünkü yaptıkları bir nevi ibadete dönüşmüştür. Aslolan, bir çocuk kadar yalın, saf, basit, tertemiz olmaktır. Bir insan dürüst, sessiz, azla kanaat eden, soğukkanlı, görevine aşkla bağlı, mütevazı ve içi sevgi, şefkat ve yardım duygusuyla dolu olduğu zaman, manen tekâmül etmiş olur.

Önemli olan, günlük yaşamadır. Günlük yaşama ile ilgili olan işler, o kadar hassas, ince, temiz, zarif bir şekilde yapılmalıdır ki, insan vecd içinde, aşkla, heyecanla, estetik hazlar içinde olmalıdır ki, yaptıkları ibâdet düzeyine yükselsin. Önemli olan, şiiri, estetiği günlük hayatın içinde yakalamaktır. Duygularını eğitemeyen ve arıtamayan insan tekâmül edemez. İnsan günlük yaşayışında, iç aydınlığın yankısını bulabilmelidir. İnsan hayatının en küçük olayları bile büyük bir önem taşırlar ve bu yüzden insan her davranışında titiz ve dikkatli olmalıdır.

Ahî kültürü insanlar arasındaki ilişkileri imrenilir bir düzene koyduğu gibi, onlara temizliği, sağlıklarını korumayı, mutluluğun tafra satmakta değil de sadelikte bulunduğunu gösterir. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmalıdır. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar hayat bir okul ve bizler o okulun öğrencileriyiz. Olgun bir insan daima telaşsız ve sâkin olur. Sükût öyle bir unsurdur ki, içinde büyük şeyler kendiliğinden şekillenir.

EDEP

Edep aklın dıştan görünüşüdür. Edep İnsanı hayvandan ayıran farktır. Edep, inceliktir, zarafettir, efendiliktir. Bir insana beyefendi, hanımefendi dedirten onun edebidir. Edep eşittir hayat desek mübalağa yapmamış oluruz. Edepli insan, herkese karşı saygılı olandır; yalnız kendinden büyük olanlara karşı edepli olmak, yetmez. Çünkü zorunlu bir durumdur. Aksi halde, bir takım tatsız, nahoş durumlar ortaya çıkar, önemli olan kendimizden büyüklere de, küçüklere de aynı şekilde, edepli, saygılı, incelik ve zarafetle dolu olarak, hareket edebilmektir. Yunus Emre ”göz odur ki Hakkı göre” der. Önemli olan herkesde, her yerde, herşeyde Hakkı müşahede edebilmektir.

Ve edep denilince akla, ister istemez Paşa Dede geliyor. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Hiç bir kelimenin tasvir edemeyeceği kadar, edepli, ince, zarif bir insandı. Edebin ta kendisi, yaşayan, canlı bir örneği idi. Bir gün Edip Atam Beyefendi telefon etti ve Paşa Dedenin geldiğini, kendilerinde misafir olduğunu söyledi. Gittim. O gece Paşa Dede ile tanıştım. Aradan otuz yıl geçti. Hâlâ, anısını içimde sımsıcak saklarım. Hangi misafir geldiyse, her defasında o yaşlı vücudundan beklenmeyen bir çeviklik, harikulâde bir zarafet, edep ve incelikle ayağa kalkıyor, saygıyla, sevgiyle, özlemle o şahsı selâmlıyor, o oturmadan yerine oturmuyor, zamanın en büyük insanına gösterilecek hürmeti o şahsa gösteriyordu. Nihayet, içeriye ev sahibinin torunu Deniz girdi. Deniz o zaman 5 yaşında tatlı, sevimli bir kız çocuğu idi. Misafirlerden biri dayanamadı. Sevgili Paşamız, kendinizi niye böyle yoruyorsunuz. Yazık değil mi? Beş yaşında bir kız çocuğu hürmetten ne anlar deyince, Paşa Dede hiç unutmuyorum, o muhteşem cevabını verdi. “Ah efendim, bizler bu yavrucuğa sevgi, saygı, edep, incelik, ihtiram göstermezsek, bu yavrucak bütün bu güzel hasletleri nereden öğrenecek” buyurdular. Aradan yıllar geçti. Ama bu sözü, bu sözdeki derinliği, yüceliği hiç unutamadım. Bir meşale gibi ışık tuttu bana. Yıllardır içimi aydınlatıyor, ışıtıyor. Ve edep kelimesi nerede geçse hep Paşamızı hatırlıyor, ürperiyorum.

Edepli insan kendine karşı da edepli olandır. Önemli olan, yalnız başına kaldığı zaman da. Allah onu görüyormuş gibi, edepli, ince, zamanını en güzel şekilde değerlendiren bir insan olabilmektir. Nasıl olsa yalnızım, kimseler görmüyor diye, lâübali, derbeder, çirkinlikler içinde olmak aslında Hakkı bilmemek demektir. Biz, görmesek de O bizi görüyor. Biz farkında olmasak da O farkında. Neyi kimden gizleyeceğiz. “Ben size şahdamarınızdan daha yakınım” demiyor mu?

Hayat, yaşamak, var olmak aslında, sandığımızdan daha girift bir mekanizmadır. Hiçbir şey, hiçbir kimse boş ve anlamsız değildir. Her zerrenin bir yaradılış hikmeti vardır. Önemli olan, her zaman, her yerde, herkese karşı edepli olabilmektir. Onun için de bilinç altımızı her vesile ile. imkân, nisbetinde edeple, saygı ile, sevgi ile, şefkat ve merhametle, zarafet ve incelikle, yardım ve hizmet duygusu ile doldurmak gerekiyor. Yunus “tehi görme kimesneyi, hiç kimesne tehi değil” [tehi: Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş. ]diyor. Evet her insan, insan yaratıldığı için, Allah’ın kulu olduğu için, sevgiye, saygıya lâyıktır. Hayatta kötü insan yoktur. Çeşitli nedenlerle içindeki iyilik, güzellik, asalet duyguları örtülü kalmış, gün ışığına çıkamamış, tezahür edememiş insan vardır. Bizim görevimiz, onları küçük, hakir görmek değil, imkânlarımız nisbetinde el uzatarak, yardımcı olarak, onlardaki bu hasletleri uyandırıp, gün ışığına çıkarmaya, filizlendirmeye çalışmak olmalıdır. Yunus’un “yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” sözünde büyük bir gerçeklik vardır. Yunus’un en önemli sözlerinden biridir. Hayatta ideal, mükemmel, kusursuz insan yoktur. Hiç birimiz, “ben hiç hatası olmayan, ideal bir insanım” diyemez. Ama bir kısmımız, bunun bilincinde olup, her gün, her saat, daha iyiye, daha güzele gitmenin çabası içindeyiz. Hani karıncaya sormuşlar, nereye gidiyorsun diye. Kâbe’ye demiş. Hiç bu ayakla, bu bedenle Kabe’ye gidilebilir mi, boşuna emek demişler. Karınca, hayır demiş, ben de biliyorum, ulaşamayacağım. Ama ölürken, o yolda olmak istiyorum demiş. İdeal, kusursuz, mükemmel insan olmak için, elden gelen gayreti göstermek, işte hedef bu. Ama, o yolda ne kadar gidebilirsek…

Gülün yetiştiği ortama bakalım. Ne görürüz? Çamur, gübre, kireçli su… Ama, o ortamdan, rengiyle, kokusuyla gözleri ve gönülleri kamaştıran, erişilmez güzellikte bir gül çıkıyor. Çevresinden hep şikâyet eden insanlara gül örneğini veririm. Gül gibi olmak… Bütün insanlara faydalı, bütün insanlara karşı sevgi ve saygı dolu… Neden karınca gibi biz de o yola gitmeyelim…

Vaktiyle insanların hamamda kille yıkandığı dönemde, bir adam hamamdan kil alarak yıkanmaya gider. Biraz sonra kilden etrafa mis gibi bir gül kokusu yayılmaya başlar. Adam hayret içindedir. Kile sorar. Sen bir nevi topraksın. Nasıl oluyor da böyle gül gibi koku yayıyorsun. Kil, cevap verir. Evet der, benim aslım toprak. Ama üç gün gül ile arkadaşlık yaptım da, bu güzelliğim, kokum oradan geliyor.

Bir gül gibi, kalplerini ve kafalarını arıtarak, temizleyerek, yaptıkları hayırlarla, iyiliklerle, gösterdikleri edep ve incelik örnekleri ile çevrelerine örnek ve rehber olabilenlere ne mutlu.

STRES

Günümüzde moda olan kelimeler ve konuşmalar var. Bilen, bilmeyen, aklı eren, ermeyen onları kullanıyor. Bir yerde bazı kimseler kendilerini mecbur hissediyorlar o kelimeleri kullanmaya. İşte o kelimelerden biri de stres. Her yerde karşımıza çıkıyor. Sabahtan akşama kadar işitiyorsunuz. Hani, insanın, stressiz tarafından bir bardak su ver diyeceği geliyor. Kelime olarak insanın zorlanması demek olan stres, gerçek anlamından saptırılarak, her an, her duruma uygulanıyor. Bu sebeple insanlar ruh sükûnetlerini kaybediyorlar. Kendi kendilerini hasta ederek, olumsuzluklar, şikâyetler içinde, yaşama sevincinden uzak, hayatın güzelliklerine sırt çevirerek bedbin, karamsar bir ruh hali içinde kahrolup gidiyorlar.

Niçin dünyaya gönderildiğinin, yaşamaktaki amacının ne olduğunun bilincinde olmayan insanlar için yapacak başka ne kalıyor ki…

Hayatın, yaşamanın, var oluşun insan denilen son derece karışık, çapraşık, çözülmesi güç mekanizmanın farkında olmayan kimseler için, bir lakım yakıştırmalarla, faraziyelerle hareket etmek kaçınılmaz bir yoldur. Görülen şu. Biz insanı, hayatı, varoluşun amacını çoğu zaman bilmiyoruz. İnsana yaklaşımımız kendi zanlarımıza, varsayımlarımıza, kişisel veya toplumsal genel veya ön yargılarımıza göre oluyor. Tabi neticede kendimizi ve diğer insanları anlıyamıyor, bazen onlara, bazen kendimize haksızlık yaparak, adına yaşamak denilen, o büyük, o güzel, o muhteşem olayı berbat ediyoruz.

Yazık değil mi?

Kendimizi de, başkalarını da mutsuz ve huzursuz etmeye ne hakkımız var?

Gayet tabii. Hayat da ölüm de var. Sıkıntı da var. Çile de var. Hastalık da var. Ne sanıyorsunuz? Biz bu dünyaya yiyip içip, keyif sürüp, nefsimizin azgınlıklarını tatmin etmeye mi geldik? Neden dikensiz gül arıyoruz ki.. Hiç dikensiz gül olur mu? Şu minicik örnek bile, gönül gözü açık olanlara neler neler anlatıyor. Evet hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Varoluş yokoluş, ölüm hayat, gece gündüz, güzel çirkin, asil bayağı, acı tatlı… Böyle bu iş. Bunu değiştirmeye kimin gücü yeter ki… Transistörlü radyonuzu çalıştırmak için pil alıyorsunuz. Pilin bir +, bir – ucu var. İki ucu da +, veya iki ucu da – olsa, radyo çalışır mı? Hayır değil mi?.

O halde … Bu meseleyi büyük Yunus, bir mısrada ne kadar güzel anlatıyor. “Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya” Evet, hepsi Hakkın tecellisi. Biz kendi nefsaniyetimize göre, o birliği, o vahdeti, o tevhidi parçalıyor, işimize geleni almak, işimize gelmeyeni atmak istiyoruz. Ama ne biliyoruz, ya o işimize yaramaz dediğimiz, asıl bizim için yararlı ise. Aman ne güzel dediğimiz bizim için hayırlı olmayacaksa… Madem baştan bunu bilemiyoruz. O halde bu itirazlar niçin?

Kime?

Ve asıl zararlı çıkan sonunda biz olmuyor muyuz?

Bazı ilâçlar acıdır, ama sonunda hastaya faydalı olur, şifaya kavuşturur. Hiç düşünüyor muyuz bunları. İşler kendi minicik, daracık kafamıza göre olmadı mı, basıyoruz feryadı. Yok şudur, yok budur… Sonrada bunları adına stres deyip, bir iş yaptığımızı sanıyor, kasılıp duruyoruz. Stres içindeyim, stres altındayım, diye feryadı basacağımıza, sâkin olabilsek, efendi olabilsek, yüzme bilmeyen bir insanın kendini denizde sırt üstü bırakması gibi, Allah’a tam bir teslimiyetle kendimizi bırakabilsek, “Allah’ım, narın da güzel, nurun da güzel. Bunun da bir sebebi, bir hikmeti vardır. Allah’ım bu sınavdan yüzümün akı ile çıkmamı nasibet” diyebilsek, inanın, bütün müşküller hallolur. Bütün sıkıntılar biter. Bazen doktorlar, hastanın iyileşmesi için, acı ilâç verirler. Bu veriş keyfiyeti hastaya bir zulüm, bir ihanet değil, bilâkis onun, sağlığı, huzuru ve mutluluğu içindir.

Nasıl Hazreti İbrahim ateşe atılırken, inancını, teslimiyetini bozmadı. Rabbim beni yakmaz, beni korur dedi. Ve ateşin içinde gül bahçesi oluştu. Günümüzde de o yolda olan güzel insanlarımız var. Şartlar ne kadar ağır olsa, onlar yine, sabırla, sükûnetle, edeple, “Rabbim beni sınıyor, inşaallah bu sınavımı da yüz akıyla verip, mânâ yolunda bir basamak daha çıkacağını” diyorlar ve “Haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillah’”ın huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorlar. Allah onlardan razı olsun. Onlar ne güzel insanlar…

İstediğiniz kadar en iyi malzemeden nefis bir börek yapınız. O, fırının alevleri içinde çıtır çıtır pişip, nar gibi kızarmayınca neye yarar?

Bizim de içimizde güzel duygular, güzel düşünceler olabilir. Ama. hayatın alevleri içinde pişmedikçe neye yarar?

O acıları, ıstırapları, çileleri sineye çekip, her gün biraz daha iyiye, güzele, mükemmele gitmeye çalışmadıkça, nasıl hamlıktan, çiğlikten kurtulur, olgunlaşabiliriz?

Bunun hayatta bir tek örneğini bana gösterebilir misiniz? Yiyip içip, keyif sürerek, vur patlasın çal oynasın yaşayarak hangi insan hayatta çiğlikten, basitlikten, kabalıktan, hoyratlıktan kurtulabilmiş, sevmenin, vermenin, paylaşmanın güzelliğini duyabilmiş ve yaşayabilmiştir?

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Allah şahittir ki, hayatta kimse benim kadar acı ve ıstırap çekmemiştir” buyuruyor.

Vaktiyle büyük bir veli varmış İstanbul’da, elini öpüp, hayır duasını isteyenlere, “Yavrum, Allah dertsizlik derdi vermesin” dermiş. Evet, hayat yolunda karşımıza çıkan, güçlükleri, engelleri, hastalıkları bir baş belası gibi görmeden, onların sebebini ve hikmetini anlamaya çalışarak, asil, vakur, yiğitçe bir direnişle en iyiye, en güzele çevirmeye çalışalım. Her gün biraz daha tekâmül ederek, O’na yaklaşalım.

Mânâ âleminin yolcularından Buda, birgün talebeleriyle beraber ders yapıyorlarmış. Konu, ölüm. Ölüm olayını anlatır. Anlamını açıklar. Fazla büyütülmemesi, tabii karşılanması gerektiğini izah eder. O sırada kapıdan bir talebe girer. İki gözü iki çeşme. Ne oldu yavrum, der. Neden ağlıyorsun? Efendim der, bir komşumuz vardı. Dün öldü. Hayatında hiç acı çekmedi. Hastalanmadı. Para sıkıntısı olmadı. Çile çekmedi. Ömür boyu yedi, içti, göbek attı. Onu bir kere bile düşünceli görmedik. Çok üzüldük. Dünden beri ağlıyoruz der… O büyük zat, bir süre sükût eder. Sonra o da ağlamaya başlar. Öğrenciler, hayret içindedir. Ama hocam, derler. Siz demin bize ölüm olayını sükûnetle karşılayın dediniz, şimdi kendiniz ağlıyorsunuz. Biz bu işi anlayamadık, derler. Buda, neden şaşırdınız der. Ben, ölüm için ağlamıyorum ki. Bu adamcağız yedi içti, keyif çattı. Hayatta acı çekmedi, sıkıntı görmedi. Bu suretle hiç tekâmül edemedi. Zavallı eşek geldi, eşek gitti. Onun için ağladım.

Önemli olan, olaylar değil, o olaylara bizim yaklaşım tarzımızdır. En küçük bir sıkıntıda, feryat edip, isyana kapılanlar hayatta hiçbir zaman olgunlaşıp, güzelleşemezler. Hamlıkları, çiğlikleri, kabalıkları; isyanları ve itirazları oranında büsbütün artar. Hem kendilerine zehir ederler hayatı, hem çevrelerine. Her köşesi binbir güzelliklerle dolu şu dünyaya biz çehremizi asar, surat ederek bakarsak, herhalde dünya bize gülümsemez.

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır. Bu çağda bir insana yapılacak en büyük iyilik, onu kendi kendisiyle ve hayatla barış haline sokabilmektir. Bugün insanların çoğu kendi kendilerine küs yaşıyorlar. Asıl savaş insanların kendi içinde. Onun da sebebi varoluş kanunlarına aykırı yaşamaları. Ancak “huzura çıkanlar”, huzur içinde yaşayabilirler.

İnsanda küçücük bir et parçası var ki, o arındığı, temizlendiği zaman her şey güzelleşiyor, ihtişam kazanıyor. O aslî hüviyetinden, yaratılış kanunlarından uzaklaşınca hayat cehenneme dönüyor. Kalp düzelmedikçe, arınmadıkça, temiz, nezih davranışlar beklemek hayaldir. Yunus bir şiirinde “seni deli eden şey, yine sendedir, sende” der. Bu üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken bir sözdür. Önemli olan, karanlıklara küfretmek değil, karanlıklar içinde bir mum yakabilmektir. Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Bugünün insanları susadıkça tuz yalayan insanlara benziyorlar. Önce insanlara neden susadığını, aradığı suyu nerede bulacağını öğretmek lâzım. Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir? Güzel, çok güzel, inanılmayacak kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz. Şu anda birçok insanın söverek, tükürerek, “batsın bu dünya” diye baktığı şu âlemde nice güzel, örnek, tertemiz, pırlanta gibi insanlar yaşıyor. Bir gül gibi yetiştirmişler kendilerini, etraflarına mis gibi edebin, inceliğin, insanlığın, efendiliğin kokularını saçıyorlar. Ama görene… Köre ne?

Şikâyet, şikâyet hep şikâyet… Biz bunun için mi yaratıldık?

Kimi kime şikâyet edeceğiz?

Bunlar, hayatın, varoluşun mânâsını bilmemekten doğan, nefsin tekme atmalarıdır. Zamanını kaybeden insana yazık değil mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca, bir şiirinde “gelme, gelme üstüme, bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Ne olur, ya hayır söyliyelim, ya susalım. Bitsin artık bu bunakça şikâyetler…

Bir tasavvuf şairi, “insanda duyan kulak, gören göz. hisseden kalp varsa, kâinattaki her zerre onu irşad eder” diyor. İnsan konuştuğu her şahıstan, okuduğu her kitaptan, dergiden, yazıdan, gördüğü her zerreden bir şeyler öğrenmeye, hissetmeye çalışmalıdır; böyle yapa yapa gün gelir, herkese, her zerreye saygıyla, edeple, incelikle bakmanın sırlarına ulaşır. Yunus’un “cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” mısraındaki güzelliği yaşar. Mânâ âleminin kapıları, sabır, şükür, edep ve tevazu ile açılır. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmadadır hüner. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar, hayat bir okul, bizler, o okulun öğrencileriyiz.

Büyük Yunus, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” der. Her dem yeniden doğmak, her an yepyeni oluşları, pırıl pırıl güzellikleri yaşamak, ne muhteşem bir olaydır. Güzellik Allah’ın tecellisidir. Ve… doya doya içmek gerekir bu pınardan. Madem ki, doldurmaya geldik testimizi… gitmesin elimizde bomboş…

MEVLÂNÂ

İnsan içi ile dışı arasında, madde ile mânâ arasında, ruhu ile bedeni arasında denge kurabildiği nisbette huzura erebilir.

Mevlânâ’nın varlığı, O’nu okumak, O’nu düşünmek insana bir ömür boyu mutluluk verebilir. İnsan Mevlânâ’yı okuduğu, düşündüğü, önerilerini uyguladığı oranda büyür, arınır, temizlenir, yücelir, güzelleşir. Okumayan ve düşünmeyen kafalar kabuk bağlar; insana ve hayata daracık bir açıdan bakar. Kısır bir döngü içinde hayatını götürür. Vardığı yargılar yanlış, noksan ve isabetsiz olur. O hayat da tüm rengini, tüm güzelliğini, şiiriyetini kaybeder. Tatsız tuzsuz, zevksiz, anlamsız cılız bir yaşantıya dönüşür. Yazık değil mi? İnsanımız, aydın geçinenlerimiz okumuyorlar. Gazeteye bakmayı, okumak sayanlarımız var. Gazeteden kitaba geçmedikçe yetişmemiz; olgunlaşmamız imkânsız. Güncel haberlerden, olaylardan kalıcı, ebedî fikirlere, insanlığı yükselten, yücelten ideallere geçmedikçe nasıl yetişebilir, tekâmül merdiveninin basamaklarından birer birer nasıl çıkabiliriz?

Düşüncelerinin temelinde, iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği görmek, bilmek, bulmak, onları yaşamak, uygulamak olmayan insanların tekâmülü, nasıl mümkün olur?

Mevlânâ “Bu cihan bir zindandır. Biz de bu zindanda mahpuslarız. Zindanı del de kendini kurtar. Sen zamanın Yusuf’usun, gökyüzünün güneşisin. Bu çölden, bu zindandan çık, yüzünü göster. Surette sen küçük bir âlemsin ama, gerçekte en büyük âlem sensin” diyor.

Yunus gibi Mevlânâ da “ölüm” diye bir şey kabul etmez. Bunlara göre ölüm, insanın vücud ve dünya perdesini yırtarak ebedî hayata, en büyük sevgiliye kavuşmasıdır. Bundan dolayı, asla keder verici değil, neşe, mutluluk veren bir olaydır; “şeb-i arûs” dur. Düğün gecesidir. Mevlânâ sadece öbür dünyada değil, bu dünyada da ebediyete ulaşmış insandır. Yüzlerce yıldır, yaşayanlar üzerinde etkili olmakta, nice kuşaklara, iyinin, güzelin, doğrunun yollarını göstermektedir. Siz böyle bir insana nasıl öldü diyebilirsiniz? Doğudan batıya, nice insanlar, onun mızrak mızrak yükselttiği ışıklarla aydınlanmakta, ruhları huzura kavuşmaktadır. Çünkü Mevlânâda bütün insanlığa hitab eden, şekilleri aşarak, onların gönüllerine seslenen bir kudret vardır. O bir şehri, bir ülkeyi, bir dönemi, bir çağı aşan beşerî bir büyüklüğe ulaşmış, ışığını ve gücünü Kuran’dan, Hazreti Muhammed’den alan güzeller güzeli bir insandır. Mevlânânın açtığı iman yolu, aşk yolu, altın bir nehir gibi, yediyüz yılın ötesinden bugüne kadar geliyor. Eserleri yüzlerce yıldır insanlara, gözleri ve gönülleri aydınlatan bir nur şelâlesi gibi akmakta, sevmeyi, varoluşun anlamını, hayatın ve ölümün mânâsını öğretmektedir.

Alpaslanlar bize nasıl üzerinde yaşadığımız bu toprakları vermişlerse, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Eşrefoğlu Rumî gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül sultanları da bize ruhumuzu, maneviyatımızı bahşetmişlerdir. Hepimizin üzerinde derece derece onların hakkı vardır. Madde ve ruh sentezini onlar gösterdiler bütün insanlığa, bütün medeniyet âlemine. Bugün insanlığın, bu tevhitten, bu sentezden uzaklaştığı için ne hale geldiğini görüyoruz. Bugün yeryüzünde sadece maddeyi tanıyan, maddeyi ilâhlaştıran fertler ve toplumların insana ne kadar kötülük yaptıkları ortadadır. Hayata, gazete ile bakın, televizyonla bakın, dünyayı gezerek bakın, durumu bütün açıklığı, dehşeti, vehameti ile görürsünüz. Sadece maddeye önem veriş, insanı ve toplumu hayvanlaştırıyor, hatta daha aşağı hâle getiriyor. Sadece ruh olmak ise, imkânsız, insanoğlu hem ruh, hem madde olan, maddî ve manevî varlıktan, onların sentezinden meydana gelen, son derece karışık, kompleks bir varlık. Onun için huzur ve mutluluk, maddî ve manevî güzellik, birbirine zıt olan bu iki kutup arasında bir denge, bir anlaşma, bir yakınlık kurmakla mümkündür. Bu en güzel, bu en büyük, bu en yüce sentezi insanlık tarihinde yalnız ve yalnız, yüceler yücesi Hazreti Muhammed ve onun izinden gidenler meydana getirdiler. Mevlânâlar, Yunuslar, bu millete, asırlarca ta köylere kadar ulvî kıymetleri aşıladılar. İnsanda hayvanı aşan bir ruh dünyası, bir iç âlemi olduğunu telkin ettiler. Bunu en güzel, en faydalı şekilde sundular insanlara. İnsanın sadece vücuttan, maddeden ibaret olmadığını, içlerinde ulvî bir ruh taşıdıklarını, bunun Allah’ın ışığı olduğunu, bunu unutanların hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşeceklerini, bu şekilde gerçekten, güzellikten uzaklaşacaklarını, insanların kendi içlerinde taşıdıkları bu yüceler yücesi gerçeğin farkında ve bilincinde olmaları gereğini duyurdular.

Mevlânâ, “kafirim ben, bir kimse iman ve taat yolunda yürüyüpte bir ân bile ziyan etmişse” diyordu ve ilâve ediyordu:

“Bu cihan sizin canlarınızın hapishanesidir. Kendinize gelin de o tarafa gidin. Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.”

Yeniden yeniye ve süratle yaratılmış olmak, ömrü ve bütün varlıkları daimî imiş gibi gösterir. Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor ve diriliyorsun.

Bu âlem halkı “hikmet hâzineleri gizli kalmasın, meydana çıksın” diye yaratılmıştır.

Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda yürüyen büyük veliler, dünya işlerine, maddeye dalan insanları uyandırarak, onları kendi iç varlıklarına döndürerek, ebedî güzellikleri, solmayan rengi, pörsümeyen yeniyi kendi iç dünyalarında bulmalarına yardımcı oldular, yol gösterdiler. Işık tuttular. İnsanoğlu, kendi kendini, varoluş nedenini, neden dünyaya gönderildiğini unutunca, dünyaya, maddeye, ihtirasa dalınca, haliyle bir süre sonra, istese de istemese de, kendinden, aslından, özünden uzaklaşıyor, kirleniyor, basitleşiyor, kötü ve âdi oluyor, İşte Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda gidenler insanları kendi varlıkları ve kâinat sırları üzerinde düşünmeğe şevkettiler. Neden varım, varoluşumdaki hikmet nedir. Hayat nedir, insan nedir, insanın özü ve aslı nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, sonunda pişman olmayayım soruların en güzel cevaplarını, bu gülyüzlülerin, bu güzeller güzeli insanların eserlerinde ve yaşantılarında buldular. Onlar insanoğlunun günlük işlere dalınca, kolayca unutuverdiği ebedi hakikatleri hatırlattılar, gündemde tuttular. Bunun temeli, insanın kendine dönüşü, kendinde kendini buluşu oluyordu. Allah’a, Resulüne aşkla, inançla bağlanmak; yalansız, riyasız, şüphesiz, an duru bir gönülle onları sevmek Mevlânâyı öyle yüceltmişti ki Galileden 4 asır önce dünyanın yuvarlak olduğunu ve zıt kuvvetler arasında fezada döndüğünü, mikrop denilen canlı varlıkları mikroskopla değil, gözüyle gördüğünü, bugün dünyanın dört bucağında uygulanmakta olan psikiatrik tedavinin önce onun eseri Mesnevi’de görüldüğünü Mevlânâya karşı kalbinde, kafasında şüpheler taşıyanlara hatırlatmak isterim.

Açık söylemek isterim. Mevlânâ’nın sadece edebiyatını yapıyoruz. Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye. Aynı sözleri radyolarda, televizyonlarda dinlemekten bıktık. Gazetelerde, dergilerde okumaktan usandık, Yıllardır aynı sakız çiğneniyor, Geçenlerde, matematik profesörü olan bir arkadaşım ziyaretime geldi. Söz döndü dolaştı Mevlânâ’ya geldi. Bak Sabri dedi, yıllardır dinlemekten gına geldi. Bana Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye değil, Mevlânâ niçin büyük insan olmuş, ondan bahset dedi. Bu satırları onun için yazıyorum. Bugün Türkiyede psikiatrt ile uğraşan profesörlerden kaç tanesi, ilk psikiatrik tedaviyi Mevlânâ’nın Mesnevide anlattığını, hem de ayrıntılara inerek uygulamasını da gösterdiğini bilir?

Yerli yabancı kitapları açın. Sizin burnunuza Freud’u sokacaklardır. Freud aşağı, Freud yukarı…Kendimizden, kendi özümüzden, aslımızdan, kendi öz kültürümüzden o kadar uzaklaşmışız ki, farkında değiliz gerçeklerin. Uyur gezerler gibi şaşkın şaşkın dolaşıyoruz. Einstein’den yedi yüz yıl önce izafiyeti, zamanın izafiliğini Mesnevî’nin haber verdiğini kaç kişi biliyor?

Ne yazık ki, beylik övgü edebiyatının dışında, önemi, büyüklüğü, ileri görüşleri oranında Mesnevi ne bizim insanımıza ve ne de dünya kamu oyuna gerektiği gibi tanıtılmamış, anlatılmamış bir eserdir. Mevlana’dan 389 yıl sonra dünyaya gelen, 17. yüzyılın ünlü filozofu Descartes varlığının en büyük delili olarak düşüncesini görüyor ve o çok meşhur sözünü söylüyordu, “düşünüyorum, o halde varım”, Mevlânâ, “Kardeş, sen tamamıyla düşüncesin. Geri kalanın kemik ve dokudur” diyordu. Hangi ifade daha güçlü, cevabını siz kendinize söyleyin. Bütün âlem nur ve şekillere bürünse, bu güzellikten ancak göz haberdar olur. Yüzbinlerce kulak, bir araya gelip sıraya dizilseler, yine aydın bir göze muhtaçtırlar. Gözün var ise, körcesine gelme. Gözün yok ise, âsâ elde et. Biri senin gözüne yılan gibi görünür de, aynı kimse başkasının gözünde sevgilidir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde “Yarabbi, bana eşyayı olduğu gibi göster” buyurur. Ne ganp, dünyayı kimi insan bir zindan, bir çöplük, bir kömürlük gibi görür, kimi insan cennet gibi görür. Nasıl, anlatılmaz bir izafiyet var hayatta, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Herşeye görüşümüz nisbetinde değer veriyonız. Büyük sanatçı Rodin’e “dünyayı nasıl görüyorsun, değiştirilmesi gereken bir yönü var mı”diye sormuşlar, gülmüş, hayır demiş, “her şey o kadar yerli yerince yaratılmış ki, değiştirildimesi gereken hiç bir yönü yok..”

Herşeye bilgimiz, kültürümüz, zekâmız, hayat tecrübelerimiz kadar, anlayış, seziş, kavrayışımız kadar, önem ve değer veriyoruz.

Mevlânâ, “dostlarının sevinciyle sevinirsen, bu cihan sana bir gül bahçesi gibi görünür” diyor. İlâve ediyor “ey bayağı kişiler, sizler Firavunun dostusunuz da ondan NİL nehri size kan görünmektedir.” Doğruyu görme, doğru görme kolay ve önemsiz olsaydı, Peygamber hiç onu Allah’dan ister miydi? Nitekim bu cihan, Peygamberin gözüne Hakkı tesbih eder göründüğü halde, bize göre cansızdır. Allah’ım, bu aldatıcı âlemde olanları, bize oldukları gibi göster. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) , “Yarabbi, çirkini bana çirkin olarak, iyiyi de iyi olarak göster” diye dua ederdi.

Bir hastanın, hasta iken içtiği tertemiz, berrak bir su, bazen ona zehir gibi acı ve kötü gelir. İnsanlar da öyledir. Kötü niyetle bakınca, garazkâr bakınca, ön yargılı olunca, onu olduğu gibi değil, kendi istediği gibi görür. Gönül gözlüklerimiz, kinden, hasedden, kıskançlıktan temizlenmedikçe, hayatı ve insanları objektif olarak göremeyiz.

Halk içre bir ayineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi özün, ger yahşi ger yaman görür.

Hasetlerinden ve kıskançlıklarından kardeşleri Yusuf’u kurt gibi gördüler de onu kuyuya attılar. Şehvete düşkünlük, maddeye tapma gönül gözünü kör ve sağır eder. Büyük Yunus ne güzel der:

Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise…

İnsanın gözü garaz, inat, ahmaklık gibi manevî hastalıklarla malûl olunca, görüşü de o oranda değişir. Mevlânâ bu duyguyu ne güzel anlatır. “Bu cihan güneş ve ay ışığı ile doluyken o bunu bırakmış, başını kuyuya sokmuş, hani aydınlık? der. Başını kuyudan çıkar da bak, a bayağı kişi, bütün âlem, o nuru buldu. Sen kuyuda oldukça ne faydası var?”

Zahir görüş dışta kalan, insanı çok zaman yanıltan bir görüştür. Kıt görüş, içi göremez, mânâya eremez. Kardeşleri Yusuf’un güzelliğini görmedilerse, bu güzellik Yakup’un gönlünden hiç eksildi mi? Sen önündeki aydınlık yolu görmezsin, taneyi görür de tuzağın sıkıntısını görmezsin. Ünlü fizikçi B. Houlle Vigue “acaba madde var mıdır’ diye sorar ve şöyle der, “eğer madde varsa, bir fizikçi olarak ben, onun ne olduğunu bilmediğimi itiraf etmek zorundayım” Mevlânâ, mânâyı denize, maddeyi ise denizin köpüğüne benzetir. Köpüğün denizden meydana geldiğini, denize nisbetle bir hiçten ibaret olduğunu beyan eder.

Dış varlık, zâhir âlem değişmelere, fenâ ve zevale mahkûmdur, mânâ âlemine eren gözlerin karşısında, bu dış varlık, bir sis gibi, sıyrılır, çekilir gider. Her yerde mânâ âleminin saltanatı pırıl pırıl zuhur eder. Hâkim olan mânâ âlemidir. Bizler o muhteşem denizin üzerinde meydana gelip, az sonra tekrar denize karışan kabarcıklarız.

Mevlânâ, kalbin bir ayna veya berrak suya benzediğini, dış âlemdeki suretlerin o suya aksettiğini, fakat su veya ayna bulanık olursa, suretlerin onda görünemeyeceğini söyler. Madem ki kalp duru berrak bir su gibidir. Gayb âlemindeki hakikatlere ve esrara bir aynadır. Bu İlâhî sırlar kalbin parlaklığı nisbetinde ona akseder. Herkes, görüşü nisbetinde gaybı, hayn ve şerri bilir. Kim gönlünü daha çok cilâlamışsa, daha çok görür. Ona gayb âleminden suretler daha çok görünür. O insan zerrede beka güneşini, katrede denizin tümünü görür. Gözünü tozdan gizliyen bir katrada Dicle’yi görür.

Dünya ehli, balçıkla bulanmış suyu içmekte olduklarından, gönül gözleri kördür.

Her ne yüzle baksa göz, âyinede kendin görür
Vechini pâk eyle kim, mir’âta bühtan olmasın

İki gözünle önü ve sonu gör de, şeytan gibi şaşı olma. Sebepleri delip geçecek, perdeleri kökünden söküp atacak bir göz gerek…

Göz kemâle ermişse aslı görür. Şaşı olan kimse ise, fer’i görür. Kâinat bir sebepler zinciridir ki, her halkanın sonu Allaha varır. Hakka hâl ile ulaşılır. Bu, ancak hâlin ve zevklerin gelişmesi ile mükün olabilir. Hayvanî hislerimizi terketmeden, Allah aşkını hissetmek ve ona ermek, onu bütün güzelliği ve ihtişamı ile yaşamak imkânsızdır. Çekirdeğin dış varlığını toprağa vererek yepyeni bir hayata kavuştuğu gibi, bizler de bu fâni varlığımızı Hakka vererek O’na ermeliyiz. İnsan görüşten ibarettir. Ondan sonrası kabuk. Görüş de dostu gören görüştür. Yunus, “Ayrıık yüze nice bakar, Dost yüzünü gören kişi” der. Göz Hakkı görmekle aydınlanır. Dostu görmek, ölümsüzlüğe ermektir, çünkü dostu görmek âb-ı hayattır. Yunus, “senin sevgin bana yeter/her nerede olur isem” der.

Dostun yüzünü gör, gözün de gönlün de aydınlansın. Gözünü de, gönlünü de aydınlat ki. dostun yüzünü göresin.

Kâinata, şu emsalsiz güzelliklere, şu çılgın, akıl almaz güzellikteki her an yeniden varoluşa bir bak, ibretle, hayretle, hayranlıkla, alıcı gözle yeniden, tekrar tekrar bak…

Nereye yönelsek, orada Allah’ın vechini göreceğiz. O zaman Mevlânâ gibi vücudumuzun bütün hücreleri aşkla dolarak haykıracağız, şarap bizden mest olmuştur, biz ondan değil, diye…Her an yok oluyor, yeniden var oluyoruz. Bir mânâ gemisindeyiz. Sonsuz bir akış içindeyiz.

Sen yarasa değilsin. Gözünü aydınlığa alıştır.

Gönül gözünün açılıp kapanması, Allah’dandır. Yüce Resulümüz, Allahtan, çirkini çirkin, Hakkı Hak göstermesini dilerdi. Peygamberler, insanların görmediğini gördüklerinden dolayı, onları gizli şeylerden haberdar ettiler. Akıbetlerinden haberler verdiler. Bu nedenle üstümüzdeki haklarını ödeyemeyiz. Yüceler yücesi Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), “biz senin kalbini açmadık mı?” hitab-ı İlâhisine muhatap oldu da, Cebrail’in görmeye tahammül edemediği şeyleri gördü. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü. Sonunda kâfir olacak kimse de ona belli oldu.

Kâinat her an yepyeni oluşlar içinde, doyumsuz güzellikler içinde. Her an yeni bir varoluşu, yeni bir güzelliği yaşayan insanda, gam, tasa, kasavet, sıkıntı, bunaltı kalır nıı? Büyük Yunus, ne güzel söylüyor, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası…” Dışarıdan o kadar çok şeyin yıktığı insan onları dinledikçe kendi içinde yeniden doğar. Mevlânâ fâni hayatında da ebediyete ermiş bahtiyarlardan biri idi. “ölümümüzden sonra türbemizi yerde arama. Bizim mezarımız âriflerin gönlündedir” diyordu. O’nun coşkun ruhuna ışık veren hidayet meş’alesi ancak Kur’an ve hadisti, sünneti Resüldü. O her zaman “Kur’anın kölesi, Hz. Muhammedin yolunun toprağı” olmakla öğündü. Kabukla yetinmedi. Öze ve mânâya geçti. Gerçekleri, içinde yaşadı. Dar bir dogmatizmin içinde saplanıp kalmadı. Olaylara daha geniş, daha engin açılardan baktı. Bir ömür boyu iç âlemini, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, edep, tevazu, şükür, kanaat ve sabırla doldurdu. Kendisini, İslâmdan, Kur’andan, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemden ayrı gören ve göstermek isteyenlerden şikâyetçi oldu…”Ben bu sözden de, bu sözü söyleyenlerden de davacıyım” diyerek inancındaki samimiyetini belirtti.

Mevlânâ’ya göre şiir bir gaye değil, bir vasıtadır. Engin ruh âleminden gelen İlâhî sesleri şiir kalıbına dökmekle onlara daha cazip bir şekil ve ifade güzelliği kazandırmıştır. Mevlânâ, yaşama sevincini, mutluluğunu, iç dünyasındaki güzelliklerle irtibatını kaybeden insanlara bir şifa gibi gelir. Onların mânâ âlemindeki yaralarını sarar, kopan uçları birleştirir, içle dış, madde ile mânâ, zahir ile batın arasındaki dengeyi sağlar.

Mevlânâ’da, sanat, tabiat, bilim, varoluş, estetik bir imaja bürünür. O ölümü bile güzelleştirir, derin bir anlam verir. Ölürken gülmeyen kimseye mum deme; aşk yolunda mum gibi eriyenlerdir ki, dağılırken amber gibi kokular neşrederler…

O, bir ömür boyu solmayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin simgesi oldu. İç âleminin derinliklerinden doğan en güzel mücevherleri zevkle ve cömertçe etrafına saçtı. Mevlânâ, Şemsin de etkisiyle, “kâl”e değil, “hâl”e, söze değil davranışa, nazariyata değil, tatbikata önem veriyor, yaşanmayan, uygulanmayan bilgilerin, insana fayda vemeyeceğini, bir yükten başka bir şey olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire yerinden fırlar ve şöyle hitabeder.

 “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden bir kişi çıkmıyor ki, “Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu” diye söze başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar kendilerine ait hâl ve makamdan bahsetmişler. Siz bu zamanın adamlarısınız. Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?

Bir Kutsî Hadisle “Ben bir gizli hazine idim, muhabbet ettim ki bilineyim”, buyuruluyor. Kâinatın yaratılış sebebi aşktır. Allah’ın bulunması için de, AŞK BURAK’ı gerekir. Mevlânâ bir şiirinde, “Gönül gözünün Burak’ı üstünde sefa edenler, bulutsuz sissiz o ayı görürler” diye seslenir.

Aşk sözü ile Mevlânâ hep beraber gider. Tepeden tırnağa aşk… Dünya tarihinde aşkı, ilâhı aşkı böylesine dolu dolu yaşayan çok az insan vardır. Aşk Allah’ın sıfatıdır diyordu ve ilâve ediyordu. Ebede kadar bakî olan şey, aşk ve âşıktır. Aşksız olma ki, ölü olmayasın, Aşkla öl ki diri kalasın. Aşk şarabını içmek her can taşıyanın harcı olsaydı Şemsin aşkı âleme yayılırdı. Aşksız geçen ömrü ömür sayma.

Biz gafletimizden yoku var görüyoruz. Mevlâna berilerimizin sesini dinliyoruz. Bütün kâinat, eşya mutlâk bir varlığa sahip değildir. Müstakil olarak vücutları yoktur. Her varlık HAKK’IN’dır. Varlık diye gördüğümüz her şey Vücudu Mutlâk’ın ârızî sıfatlarının istihalesinden ibarettir. Bunun için; biz yoklarız. Bizim varlığımız da ademdir. Mevlânâ her yaratılmışla beraberdir. “Ben her cemiyette inledim. İyi hallilere de fenalara da eş oldum.” derken cümleye yâr oluşunu, af ve rahmetini, lütfunu, büyüklüğünü açıkçası birlik mertebesinden cümleye dost oluşunu ifade eder. Bir şiirinde, “tepeden tırnağa kadar Allah diyerek Allah’a en yakın mertebeye geldim.” der.

Mevlânâ mânânın ölümsüzlüğünü ne güzel anlatır. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama. Ariflerin gönülleridir mezarımız bizim.” der. Öyle de oldu, âşık gönüllerde, ariflerde, kâmillerde mekân tuttu.

“Âdemoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, âdem değildir. Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark, edeptir. Gözünü aç ta bak cümle kelâmullaha, Kur’anın bütün ayetlerinin mânâsı edepten ibarettir.” diyen Mevlânâ, hayal boyunca bütün hizmetini, din ve Allah yolunda yaparak insanların gaflet ve maddecilikten kurtulmalarını sağlamak için çırpındı. Mevlânâ, bütün sözlerini duyarak söyledi, eserlerini yaşayarak verdi…Allah, Resûlullâh, Kur’an-ı Kerim hayatının, varoluşunun her zaman için tek rehberi oldu. O, Allah yolunun hakiki yolcularından biri idi. “Bizim Mesnevimiz, vahdet dükkânıdır. Onda Allah’dan gayri ne görürsen o puttur” derdi. Allah aşkını, maddî ve manevî bütün dertlerin devası olarak gördü. Mevlânâ, Hazreti Muhammedi, insanlık tarihinde çok nadir görülen büyük bir aşkla, heyecanla, deliler gibi sevdi. Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, o en büyük, o en yüce, o en güzel insana her şeyini feda etti. Yürüyüşünde O’nun vekarı, seslenişinde O’nun belâgati, yaşayışında O’nun tevazuu, sadeliği, güzelliği, muaşeretinde O’nun iffet ve nezâketi, yüzünde O’nun tebessümü vardı ve başında O’na ümmet olmanın şeref tâcını taşıdı. Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ı Kerimin kulu, kölesi, hâdimiyim dedi. Ey insan sen güzellik Yusufusun dünya kuyusuna atılmışsın seni bu karanlık kuyudan kurtaracak tek çare, Kur’ana sımsıkı sarılmandır. Eğer sen, mukaddes Kur’an’ın dergâhına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün diyen Mevlânâ en büyük zevki Allaha ibadet ve zikirde buldu. Nefis şeytanı diyordu, o nimetten, o mânevi lokmadan yemedikçe nasıl müslüman olur? Kâr, ancak takvada, dinde ve güzel amellerdedir ki iki âlemde de felâh, bunlarla olacaktır.

Mesnevi’nin beşinci cildinde, “sufi, zamanının içerisinde yaşamasını bilmelidir.” der. Tasavvufun şartı, geçmişe ve geleceğe bakmayıp, vaktin hükmünü vermektedir. Kızmaya ve çatmaya, şikâyete kendini kaptırmayıp, içini kargaşadan ve kalbini dünya tasalarından, olurdu, olmazdı’lardan boşaltıp, arı ve duru eylemektir.

Mevlânâda yaşama sanatı sabırla başlar. Sabır dayanabilmek, güçlüklere katlanabilmek sanatıdır. Olgunluk, günlük yaşantısında sade ve basit olanı seçebilmek, uygulayabilmek, bir zevk haline getirebilmek sanatıdır. Ancak bu suretle doğruyu düşünebilme, doğruyu görebilme ve doğruyu yaşayabilme imkân dahiline girer. Gösterişi, çalımı, cakayı bırakmadan bütün bunlar nasıl mümkün olur? Yaşama sanatının temeli sabırdır. İftiraya dayanmak, kötü düşüncelere, yalana, çamur atmalara, kuşkulara… dayanmak sabır işidir. Sabır, insanı affetmeye yöneltir. Yaşama sanatı için zorunlu durumlardan biri de affedebilmektir. Karşılık vermemektir. Kurtuluş için affetmekten başka çare yoktur. Mevlânâ, “sevdiğin işi hergün azar azar yap. Belki böylece kendine yeni bir yol bulursun.” buyuruyor ve ilâve ediyor. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Benim sana anlatabileceğim, ancak senin anlayabileceğin kadardır. İş dediğin yapmaktır, söylemek değil. En büyük israf ömrün beyhude yere sarfıdır. Sabır, sevincin anahtarıdır. Sevgi ve acımak insanlık vasfıdır. Kötülükten kork. Yaptığın kötülük bir tohumdur, mutlaka yeşerir, Allaha ancak sabır ile ulaşılabilir.

Efendim, sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz, konumuz bir güzel insan, seçilmiş insan olunca, ondan söz etmek bile bütün varlığımızı aşkla, heyecanla, özlemle doldurmaya yetiyor… İnsan … Bilinmeyen insan.. Aleksi Karel boşuna “İnsan bu meçhul” dememiş insan halledilmeyen çözülmeyen muamma… Kudretine pâyân olmayan yüce varlık… Ancak bu kudret maddî değil. Madde itibariyle çok zayıf, âciz olan insan mânâ itibariyle muaazzam bir kudrete sahip: bu kudretle madde üzerinde tasarruflar yapıyor. Mevlânâ bu insanların içinde yaşamış, sevmiş, sevilmiş, okumuş, gezmiş, kâinat kitabını en güzel şekilde okumuş ve yorumlamış, seçkin, nadir, bir güzel insandır. O aşk sanatının ustası, O söz sanatının ustası, o yaşama sanatının ustası, bir güzeller güzelidir. Mevlânânın en büyük meziyeti, kâinata hem akıl, hem gönül gözü ile bakmasında, bu iki âlemi en güzel şekilde birleştirerek, yepyeni bir uygarlık ve insanlık anlayışını, madde ile mânâ, iç ile dış, zahir ile batın arasındaki en güzel sentezi insanlığa sunmasındadır. Ne yazık ki günümüz insanlığı, insanlık anlayışı henüz bu düzeye gelemedi. Henüz o gül bahçelerinin kokularını koklayamadı. Ötedenberi bir düşüncem var. Yıllardır içimde büyüyen gelişen… Efendim, dünyayı bir vücud olarak düşünürsek Asya bu vücudun kalbi, batı dünyası, Avrupa beyni oluyor. Batıda akıl, doğuda gönül egemen, ama tek başına ikisi de yetmiyor. Bakıyoruz, geziyoruz, görüyoruz. Doğu da perişan, batı da … Ancak ikisi bir araya gelince, bir sentez halinde birleşince, yepyeni bir insanlık, uygarlık, irfan güneşi doğacak. İkisinin en güzel terkibini önce Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin, Muazzez, Mukaddes, yüceler yücesi varlığında görüyoruz. Dikkat buyurun mübarek Anadolu toprağı doğu ile batı, Asya ile Avrupa arasında atılmış bir köprü gibi. İşte bu güzelim terkib bundan sonra da bu topraklarda yetişen insanlar tarafından yapılacak. Yarınki büyük, güzel, uygarlık sentezini düşünüp, uygulayıp, insanlığa sunacaklar. Bütün insanlık, kendi kurtuluşunu getirecek Yunusların, Mevlânâların, Erzurumlu İbrahim Hakkıların torunlarını bekliyor. İşte o zaman, “sevmek devam eden en güzel huyum” diyecekler, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni” diye haykıracaklar… Evet, maddenin helak uçurumuna dev adımlarla koşan insanlığı ancak bu kurtaracaktır. Bu senteze, fert ve toplum olarak ulaşmadan, sağlıklı, huzurlu ve mutlu olmayı beklemek boş bir hayalden başka nedir ki…

Efendim, çok eskiden bir adam hamama gider. Yıkanmak için kil ister. Kullanırken kilin mis gibi gül koktuğunu görür. Sorar. Sen Bir Topraksın nasıl böyle gül gibi kokuyorsun, der. Toprak cevap verir. Haklısınız der. Ben bir alelade topraktım, ama üç gün gül ile sohbet ettim, arkadaşlık yaptım da…

İnşallah bizlere de o gül yüzlülerle arkadaşlık yapmak, sohbet etmek nasibolur. Hepinize gönüller dolusu selâmlar…sevgiler…saygılar…

Kaynak: Sabri Tandoğan, GÖNÜL SOHBETLERİ-1, 1. Baskı: Mart 1994 ANKARA

ŞİRAZLI ŞEYH SADİ’NİN BOSTAN VE GÜLİSTAN’I


Tahsin YAŞAMAK
(İrfan)
(Eleştirel Bakış)

Takvimler 12 Eylül 1929’u gösteriyordu. O günkü gazetelerimizin birinci sayfalarında İri puntolu başlıklarla verilen bir haber, türlü yankılara ve tepkilere yol açacak bir hükümet kararını duyurmaktaydı. 12 Eylül 1929 günlü ‘Cumhuriyet’ gazetesi bu habere şöyle bir manşet atmıştı: “Bu sene Arabi ve Farisi dersleri lağvediliyor.” Alt başlık da şöyleydi: “Arabi ve Farisi derslerinin lağvı üzerine edebiyat ve Türkçe dersleri yeni bir şekil alıyor.”

Bu tarihsel haberin metnine de bir göz atalım:

“Yeni harfler ve mekteplerde Arabi ve Farisi derslerinin lağvı üzerine edebiyat ve Türkçe tedrisatı yeni bir safhaya girmiştir. Bundan böyle, Türkçe tedrisinde kat’iyyen Arap ve Acem kelimelerinin müştakkatı hakkında izahat verilmeyecektir. Türkçe derslerinde mümkün olduğu kadar Arap ve Acem kelimeleri kullanılmayacaktır. Lağvedilen derslerin yerine Almanca, İngilizce dersleri okutulacaktır. Maarif Vekâleti keyfiyeti alakadarlara tebliğ etmek üzeredir.”

Kardeşlerim, bu kararla, Kurtuluş Savaşımız -askeri alandan, yönetim ve rejim evrelerinden, medeni hukuk evresinden başarılarla geçtikten sonra- işte, yeni bir evre olarak dil, edebiyat ve kültür alanındaki bu bir tür altyapı girişimiyle, daha da pekişmiş olacaktı. Önemli bir karardı önemli ve yerinde bir karar, daha fazla gecikmeye bırakılamayacak karar…

Bilimde Arapça, edebiyatta Farsça -hele 17.yy.dan bu yana Türk düşüncesinin ve yaratıcılığının donmuş koşullar içinde kalıplaşmasına neren olmuştur. Bu acı gerçeğin gereksiz tartışmasını bir yana bırakıp da Şirazlı Şeyh Sadi’nin yaşamı ve kişiliği hakkında herhalde zaten bildiklerimizi kısaca anımsatayım ve onun Bostan, Gülistan adlı iki yapıtında işlediği dünya görüşünü sergilemeye çalışayım diyorum; yalnız bu arada, zemin hazırlaması yapmama izin verin…

Bundan 70-80 yıl öncelerine kadar, bizde şiir ve felsefe kültürü denildi, ön planda Hafız’ın, Sadi’nin, Mevlana’nın yapıtları akla geldiğini gözden uzak tutmamalıyız. Bizde Yakup Kadri’ye kadar dayanan bir edebiyatçı prototipi vardır ki, yaşam öykülerinde eğitimlerinden sözedilirken ( özel eğitim) deyimi kullanılır. (Özel eğitim) şu demek: Bu adam Darulfunun, Mekteb-i Ali, İdadi diplomasına sahip değildir; hatta Rüştiye’de bile okumamıştır; özel hocalar elinde ve bilhassa kendi çabasıyla, yani otodidaktik yoldan, yetişmiştir. Belki az buçuk medrese rahlesi önünde diz çökmüştür. Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Ziya Paşa, Şinasi, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, İbn-ül Emin, Mahmut Kemal, Fuat Köprülü daha gerilere doğru nice edebiyat ünlülerimiz bu yolla kendi kültür dağarcıklarını doldurmuşlardır.

Hemen belirteyim: Özel eğitimi, otodidaktik yoldan yetişmeyi asla küçümsüyor değilim. Ancak birkaçını saydığım bu kategorideki edebiyatçılarımız, özel ve otodidaktik eğitimin ne denli verimli olabileceğini ispatlamağa yetecek büyük değerlerdir. Çünkü onların simgelediği anlamdaki; özel eğitimin niteliği, milletvekili albümlerinde bazı parlamenterlerinin altında gördüğümüz (özel eğitim) ile bir tutulacak türden değildir.

Özel ve otodidaktik eğitim ne idi? Aydın sayılma yolunda adımlar atan genç Osmanlı, Arapçanın yanı sıra Farsça’ya da sarılıyor; Mesnevi’yİ, Bostan’ı, Gülistan’ı, Hafızı’n Divam’nı, Firdevsi’nin Şehname’sini ve daha birçok Doğu yapıtlarını kaynağından tatmak için yıllarını harcıyordu, öğrenme ve bilinçlenme olanağının en güçlü olduğu yıllarını…Nedenini düşünmeden, böyle gelmiş böyle gider kapılmışlığına kendini bırakarak…

Bu yapıtlardan, her aydının belleğinde depo edilmiş yüzlerce hatta binlerce beyit, bir ufak çağrışımın düğmesine basılınca, gürül gürül, dudaklardan dökülmeğe hazır, beklerdi. Bunların son damlaları bazılarımızın belleklerinde hala can çekişmektedir. İşte size bir örnek:

Bederya ger menafi bi-şumarest

Eger hali selamet der-kenarest

Ne diyor: Denizde çok kazanç varsa da eğer selamet istiyorsan selamet kıyıdadır. (İyi ki Macellan’ların, Cook’ların Colomb’ların Vasco de Gama’ların bu beyitten haberleri olmamış…)

Osmanlı’da bu kültür göreneğinin temel yapıtlarından ikisi Bostan ve Gülistan idi. Biraz Osmanlıcam belki vardır ama Farsça bilmem. Bostan ile Gülistan’ı Kilisli Rifat Bilge çevirisinden sindire sindire okudum. Eğer Farsça bilseydim elbette ki her ikisinin de asıllarını okuyacaktım. Benim için hem bir kayıp, hem de fakat bir bakıma kazanç…Bir kazanç, bakınız neden: Aslından okuyabilseydim, kuşkusuz, üslubunun, sanatının tadına varacaktım, belki bu tatla sarhoş olacaktım. Çevirilerini okumakla böyle bir etkilenmeden kurtuldum. Yedi yüzyıla yakın bir zamandan beri, Sadi’nin, okurlarına, olumlu-olumsuz, neler aşıladığını az-çok sezebildim böylece. Belki biraz yan tutarak yaptım yorumlarımı -başka türlüsü de olamazdı- çünkü Osmanlı aydınının vicdan ve kafa yapısı üzerindeki etkilerini kurcalayamazdım Bostan ile Gülistan’ın…

Sadi -asıl adı Ebu Abdullah Müşerrefüddin- 1213’te Şiraz’da doğmuş. 12 yaşında yetim kalmış. Moğol istilası üzerine Bağdad’a giderek Nizamiye Medresesinde okumuş. Şam, Isfahan, Suriye, Elcezire, Belh gibi İslam ülke ve beldelerini görmüş. Başlıca koruyucusu Emir Ebusekr bin Sa’d bin Zengi.. Bostan’ı ona sunduğu zaman 44 yaşındaydı Sadi… Bir yıl sonra da Gülistan’ı emirin veliahdi İkinci Sa’d’a sundu. Daha sonra hacca gitti. Hac farizasını yerine getirdi (Bir koalisyon hükümetinin Sağlık bakanı ve fariza sözcüğünü TV ekranında hem de def’alarca faraziye diye söyleyip durmuştur. Kalıntı sözcüklerin çarpıtılması kaçınılmazlığına tipik bir örnektir bu…Sayın Bakan (Hac farizası) demekle (Hac faraziyesi) demek arasında (iman) ile küfür arası bir uçurum bulunduğunu nerden bilecekti?)

Her neyse, Sadi hac dönüşü Tebriz’de bir süre kaldı ve sonunda Şiraz’da karar kılarak, ömrünü kendi kurduğu hanikahta ibadetle, riyazetle geçirdi.

Bostan tümüyle manzumdur (feulün feulün feulün feül vezninde); Gülistan ise içiçe manzum ve düzyazı olarak yazılmış. Sadi felsefe ve tasavvuf konularını içeren ve genellikle (arifane) diye adlandırılan türün kurucusu sayılır. Bostan’da işlenen başlıca konular (adalet ve insaf), (cömertlik), (aşk), (teslim ve rıza), (kanaat), (terbiye), (tvbe) dir. Her bölümde birçok parçalar var; hepsinin de başlıkları aynı: Hikâye… Elbette ki bu hikâyeler çağdaş hikaye tanımlamasına hiçbir bakımdan uymamaktadır. Çoğu da kısacıktı. Hemen hepsinde özdeyiş sayılabilecek ve genellikle bir dize ya da bir beyit olarak söylenmiş tema niteliğinde öğütler yer almaktadır, kıssadan hisse diyebileceğimiz…

Sadi Sünni’dir. Kilisli Rifat Bilge’nin deyimiyle ehl-i sünnet vel cemaat mezhebindendir. Sadi gerek hikâyelerinde, gerekse bunlardaki temalar ve öğütlerde kendinden öncekilerden ve çağdaşlarından alıntılar yapmıştır.

Kilisli Rifat Bilge Bostan hakkında özet ve sonuç olarak şu yargıya varıyor: “Bostan taassuptan azade, gayet tabii, bitaraf yazılmıştır. Her türlü saadeti temin edecek nasihatleri havidir.”

Asıl adının Müşerrefüddin olduğu söylenen Sadi, Atabeklerden Emir Ebubekr bin Sa’d bin Zengi’nin koruyucu kanatları altında yaşadığı içindir ki mahlas olarak Sadi’yi seçmiş olmalı.

Profesör Dr.Ali Nihat Tarlan’ın da Sadi’ye hayranlığı sonsuz: “Elfaz’ daki fasahat ile manadaki güzelliği onun kadar imtizaç ettiren şair yoktur” diyor. Kuşkusuz gerek Bostan, gerek Gülistan ilgili fakültelerimizin Farsça kürsülerinde Iran edebiyatının ve Farsçanın tarihsel incelenmesi açısından birer temel yapıt olarak önemlerini sürdüreceklerdir. Sayın Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, elbette ki, taşıdığı yüce unvanların doruğundan bir edebi yapıt hakkında dilediğince söz edebilir. Zaten (elfazdaki fasahat) yargısına kimse karşı çıkamaz. Batılı tüm oryantalist edebiyat araştırmacıları da bu övgüde birleşmektedirler, (manadaki güzellik)e gelince, bunun hem çağdaş edebiyat ve sanat anlayışı bakımından hem de düpedüz mantıksal olarak, tartışılması gerekiyor. Bir defa (güzel mana) -(çirkin mana) diye bir ayrım yapmak bilmem ne dereceye kadar tutarlı olur?

Görüyorsunuz ki , ben Bostan ve Gülistan üzerine hazırladığım bu makalede, kimi kardeşlerimizin titizlikle aradıkları bilimsel yöntemlere bağlı kalamıyorum. Benim harcım değil çünkü…Hem, yeltenme düzeyini aşamadıktan sonra, bilimsellik taslamışım neye yarar? En iyisi, bırakın, kendi doğruma gideyim. Bakalım, 70-80 yıl öncesine kadar Osmanlı aydını azınlığının fizik ve matafizik görüşünü, vicdanını yoğurmada ve biçimlendirmede derin etkisi olan sayılı yapıtlardan Bostan’da neler var…

Örneklere geçerken bir kez daha belirteyim: Sizlere Sadi’nin, olumlu- olumsuz, çağdışı ya da gerçekten yaşam ilkeleri olarak benimsenmeğe değer görüşlerinden ve yargılarından ilginç ve tipik saydıklarımı sunmaya çalışacağım.

Sebeb-i Telif-i Kitap -yani kitabın yazılma nedeni bölümünde Sadi çok yüce bir alçak gönüllülükle gönülleri fethediyor:

“Şunu da itiraf edeyim ki benimle görüşmeyip de yalnız adımı duyanlarca, kusurlarım gizli kalmakta ve şöhretim davul sesi gibi uzaktan hoş gelmektedir.”

Kardeşlerim, bir düşünün: XIII. YY.ın ortalarıdır. Anadolu, İran, Azerbaycan, Kafkas, Mısır, Irak, Suriye kıvıl kıvıl -bugün var yarın yok- bir takım beyliklerle, emirliklerle, padişahlıklarla, sultanlıklarla parsellenmiş…Sınırlar kanlı gel-git dalgaları gibi durmadan ileri geri kaymakta… Güvensizlik töresizlik…Mini devletler birbirleriyle boğuşmakta, ve bir yandan da herbiri kendi içinde saltanat kavgalarının kör dövüşüyle param parça…Her yeni iktidar bir karşı iktidara gebe…İnsancıklar -değil yalnız yarınlarından- bugünlerinden bile umutsuz… Değil sınıf, değil halk, değil millet, hatta ümmet kavramı bile oluşmamış… Böylesi bir kaos içinde insancıklar tevekküle sabra, metafizik beklentilere sarılmaktan başka ne yapabilirler?

İşte, Sadi böyle bir ortamın mürşididir. Bu güvensiz, bu değişken koşullar içinde, insancıklara bir takım manevi sığınaklar göstermek çabasındadır.

Hükümdara sesleniyor: “Fukara tayfasını koru; onların sayesinde tac taşıdığını unutma.” diyor.

“Padişah bir ağaca benzer; kökü ahalidir. Eğer halkın gönlünü incitirsen kendi ana dalını baltalamış olursun.” diyor.

Padişaha Makyavelvari öğütleri de var: “Düşmana hoş görün; onu okşa, kendine dost yap; fakat sonra fırsat bulduğun zaman, derisini yüz…”

Beyazid-i Blstami’den aktardığı bir özdeyiş var ki çok uyarıcı: “Münkirlere müritlerden daha fazla güvenebilirsin; çünkü münkirin münkir olduğu kuşkusuzdur, fakat acaba mürit gerçek mürit mi?”

Varsılların kulağını büküyor Sadi: “Karun’un bütün hâzinelerini ele geçirsen bile, ancak bağışladığın kadarını öbür dünyaya götürmüş olursun.”

Bakın, bu da güzel: “Aşk ateştir, öğüt yeldir.”

Alçak gönüllülük üzerine de akılda kalacak şeyler söylemiş. Farsça bilen Osmanlı aydınları tercümesi şöyle olan bu konudaki beyti de her halde ezber biliyorlardı:

“Ateş yükseldiği için ondan şeytan yaratıldı. Toprak alçak gönüllü olduğu için ondan Adem yaratıldı.”

Bakınız, şunlar da değişken koşulların değişmez ilkeleri olarak herkesçe benimsenebilir: “Gerçek büyükler kendilerine bakmazlar. Kim ki yalnız kendini görür, Cenab-ı Hakkı görmeyi ondan bekleme.”,

“Hakka karşı iyi, halka karşı kötü olan kimse, ibadetinden bir yarar göremez.”,

“Namaza durduğun vakit eğer Tanrı’ya yürekten yönelmiyorsan, arkasını kıbleye dönerek namaz kılan kimseye benzersin.”,

“Savını kabul ettirmek için kuvvetli kanıtlar sıralamalısın; yoksa, boyun damarlarını şişire şişire hiç bir şeyi ispatlayamazsın.”,

“İnsan ya bilgin olmalı, ya da bilginleri dinlemeli.”,

“Benim gerçek dostum, benim hayrımı dileyen kişi, kusurlarımı yüzüme karşı söyleyendir.”,

 “asıl marifet-yemi görmek değil- tuzağı görmektir.”

Kazaya rıza, Sadi’nin özellikle işlediği bir temadır. Osmanlı aydını karakterinin hamurunda kazaya rıza mayası eğer okadar egemen olmuşsa ve eğer Osmanlı aydınının torunları olan şimdiki kuşaklarımızda da -inatçı bir kalıtım yoluyla- ayni boynu bükük felsefe hala bir ölçüde egemen olabilmekte ise, bunun nedenini biraz da Sadi’nin yapıtında aramak yanlış sayılmamalı. İşte size arifane bir hikayecik:

“Zavallı bir müflisin bir tek altını kalmıştı. Onu da yolda düşürdü. Ne kadar aradıysa da bulamadı. Sonunda, umudunu kesti, yürüyüp gitti. Az sonra oradan geçen birisi, hatır ve hayalinde yokken, o altını gördü, aldı.”

Arifane hikayecik şöyle bağlanıyor: “İnsanlara mutluluk -mutsuzluk ana karnında iken-damgalanmıştır.”

“Ya kadınlar hakkında?” diyeceksiniz. Onu ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. “Kadını çarşıya pazara bırakma; söz dinlemezse döv. Sözünü dinletemezsen sen karı gibi evde otur, o erkek gibi gezsin, dolaşsın.”

“Karısına söz geçiremeyen koca, erkek değildir; ona karısının ipek donunu giydir, hanım olsun…”,

 “Çalgıcı makulesine itibar etme; onlar kadın gibidir, hayır gelmez.”,

“Kadın yabancı bir erkeğe bakıp gülecek olursa, kocası erkeklikten söz edemez artık. Kadın ancak mezara girmek için evden çıkmalıdır.”

Kadınla ilişkiler konusunda Sadi’nin zengin erkeğe şöyle bir öğüdü var: “ey zengin, her baharda yeni bir kadın al. Zira, geçmiş yılın takvimi işe yaramaz.”

Çocukların eğitim üzerine de görüşleri var Sadi’nin; ve bu görüşler de, tıpkı kadın üzerine ileri sürdüğü görüşler gibi, bundan yuvarlak hesap yüz yıl öncesine kadar, hem de Prof. Dr. pek Sayın Nihat Tarlan’ın tumturaklı deyişiyle, Sadi’nin o “elfazdaki” fasahat örneği Farsça beyitleri halinde, Osmanlı aydınlarının belleklerine antik öğüt tabletleri gibi nakşolmuştur. Siz burada çocuk sözcüğüne bakıp da Sadi’nin kızlı-oğlanlı tüm çocukların eğitimine eğildiğini sakın sanmayın. Onun dünyasında kızların eğitimi diye bir sorun yoktur. O sadece oğlan çocukların eğitimi üzerinde durmuştur. Yani, “Kızlarını okutmayan millet, oğullarını ebedi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir; hüsranına ağlasın diyebilen Şair-i azam’ımız Abdülhak Hamid kadar bile olamamıştır.

Evet, çocukları -oğlan çocukları- nasıl eğiteceğiz? Şirazlı Şeyhin bu konudaki başlıca uyarısı şu: “Çocuk on yaşını geçince ona söyle, namahrem kadınların yanına oturmasın. Pamuğun yanında ateş yakma, kıvılcım sıçrar; pamuk yandığı gibi ev de yanar.”

Ve, arifane serisinden bir hikayecik: “Bir gece mahallemizde eğlence vardı. Her cins insanı toplandığı…Çalgı sesleri mahalleyi aşıyor, aşıkların hay ve huyları göklere erişiyordu. Peri yüzlü sevgili bir arkadaşım vardı. Ona: “Aziz dostum, bu cümbüşe sen de katılsan, meclisimizi aydınlatsan olmaz mı?” dedim. Şöyle cevap verdi: “Erler gibi sakallanmadıkça, erler yanında oturmak hoş değildir.”

Yalnız, Sadi’nin hakkını yememek için, çocuk eğitimi üzerine bugün de geçerli sayılacak önerilerini de aktarmalıyım:

“Eğer çocuğunu çok seviyorsan, onu nazlı yetiştirme.”,

“Karun kadar hâzinelerin olsa da evladına sanat öğret, hüner öğret. Hazineler boşalır, fakat marifetli kişinin kesesi boş kalmaz.”

Fazla dökülüp saçılmadan birazıcık da Gülistan’dan söz edelim. Bostan’dan bir yıl sonra, 1258’de, Sadi’nin Salgurlu emiri Ebubekr bin Sa’d bin Zengi’nin oğlu veliahd İkinci Sa’d’a sunduğu bu yapıt, içiçe manzum ve düz yazı olarak sekiz bölümden oluşmakta, işlediği konular arasında iyilik, cömertlik, alçak gönüllülük, hoşgörü, insan sevgisi gibi erdemler yer alıyor:

“İki şey akıl hafifliğine delalet eder: Söyleyecekyerde susmak bir; susacak yerde söylemek İki.”

“Ne söyleyeyim diye düşünmek, niçin söyledim diye dövünmekten İyidir.”

Deneysel bilgiyi yeğlemek gereği üzerine Lokman Hekim’e atfedilen bir ilkeye de yer verilmiş Gülistan’da…Lokman Hekim’e sormuşlar, hikmeti kimden öğrendin diye. —Körlerden öğrendim, demiş, çünkü körler bir yeri değnekleriyle yoklayıp iyice anlamadıkça adım atmazlar.”

“On derviş bir kilimde uyurlar da İki padişah bir iklime sığamazlar.”

“Dostlar zindanda işe yararlar; dostlukları o zaman anlaşılır. Yoksa, sofra başında, tüm düşmanlar dost görünürler.”

“Eğer vezir padişahtan korktuğu gibi Tanrı’dan korksaydı, melek olurdu.”

“Kötülere acımak iyilere zulümdür.”

“Kendi ekmeğini yiyip oturmak, altın kemer bağlayıp hizmet için bir mahlûkun kapısında dikilmekten iyidir.”

“Her kim başkasının ayıbını senin yanında sayar dökerse, kuşkusuz, senin ayıbını da başkalarının yanın da söyleyecekti.”

“iyi olduğun halde halkın sana kötü demesi, kötü olup da halk tarafından iyi tanınmaktan daha iyidir.”

“Büyük denizler bir taş ile bulanmazlar. Kötü bir muameleye uğrayınca üzülüp öfkelenen kişi bir kap suya benzer.”

“Adettir, köle azat edenler yaşlısını azat ederler.”

…Bakın, bu sıraladıklarım ne soylu, ne ağzı burnu yerinde şeyler değil mi? Fakat bir de şu arifane’ye bakın. Ne yapsam bilmem ki…Hadi, yarıda kesmecesine şöyle biraz ipucu vereyim. Sadi bir gönül serüvenini anlatıyor:

“Herkesin başına geldiği gibi, gençlik çağımda bir güzel sevmiştim. Yüzü ayın ondördü gibiydi. Her nasılsa bir davranışı hoşuma gitmedi, ondan ayrıldım. O da kalktı, bir başka kentin yolunu tuttu. Ben perişan oldum; yana yakıla ağladım arkasından.

Birkaç yıl geçti, yanıma döndü sevgilim. Bunu Cenab-ı Hakkın bir lütfü sandım. Fakat yazık ki o tatlı ses bozulmuş, o Yusuf güzelliğinden eser kalmamış, o elma gibi yüz bıyıkların, sakalların istilasına         ”

‘Söyleyenden dinleyen arif gerek’ özdeyişine uyarak bu ilginç arifaneyi burasında sansür ediyorum…

Yalnız, güzel sevmek sanatı konusunda Sadi’nin kendini nasıl övdüğünü gösteren bir sözü var, onu aktarayım size: “Bağdatlılar Arapçayı nasıl bilirlerse, Sadi de sevmenin yolunu usulünü öyle bilir.” Gülistan’dan son birkaç alıntı daha sunayım:

“Bir hususi meclisimizde çevik, sevimli, güler yüzlü, tatlı sözlü bir genç vardı ki keder nedir bilmez, gülmekten iki dudağı bir araya gelmezdi. Bir zaman geçti, onunla görüşemez olduk. Nihayet bir rastlaşmamızda evlendiğini ve çoluğa çocuğa karıştığını öğrendim. Neşesi uçmuş, hevesinin gülleri solmuştu.”

“Acından ölse bile, namaz kılmayana ödünç para verme. Allah’ın farzını eda etmeyen, senin alacağını mı düşünecek?”

Sonra, şu: “ey rızk ardında koşan, otur oturduğun yerde. Rızkın sana gelir, yersin.” Ve, nihayet, şu:

“Her kim büyüklerle uğraşırsa, kendi canına kıyar.”

***

Gülistan ve Bostan -görüyorsunuz- bir bakıma, türlü hikmetlerin, ön yargıların, görüşlerin, zevklerin Mısır Çarşısı…

“Peki, nerede bunun kardeşilik açıdan esprisi?” diyeceksiniz belki. “Muhterem bir mecliste bir söyleşi olarak sunulmasının gerekçesi neresinde bunun?” diyeceksiniz belki.

Bakın, bence, şurasında:

Katılım (veraset) yalnız aile içinde, iyi ya da kötü fiziksel, ruhsal ve kültürel özelliklerin kuşaklardan kuşaklara aktarılması demek değildir. Bir de toplum çapında kalıtım yasası vardır. Bir toplumun görenekleşmiş, gelenekleşmiş özellikleri elbette ki o toplumun gelecek kuşaklarını da etkileyecektir.

Bizler, en geniş kapsamlı genel anlamında, gerçeği arayan bir topluluğuz. Geçmişte hüküm sürmüş, toplumların beyinlerini çarpıtmış olan bir takım tabu’laşmış yanılgıların günümüze kadar sinsice gelen etkilerine hiç değil de artık bir set çekmek, bunların hiç değilse yarınlara da sızmasını önlemek görevlerimiz arasındadır.

Bugün, yönetimdeki İç ve dış politika ilkelerinin saptanmasındaki… Eğitimdeki… (Velidedeoğlu’nun açık seçik deyimiyle) Vatandaşlık Yasası konusundaki…Ve, ekonomik savaş cephesindeki bocalamalarımıza eğer bir tanı koymak istiyorsak, ve tedavi’den önce tanı’nın geldiğine inanıyorsak, geçmiş’in yanılgılarını tasfiyeye çalışmanın ön planda yer aldığı gerçeğinde de elbette birleşiyoruz demektir, Çabamız, bu yanılgıları bilincimizden, vicdanımızdan ve bilincaltımızdan söküp atıncaya kadar sürecektir.

 

Kaynak: Kardeşlik Kitabından, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

 

BİR SÖZCÜĞÜN ÖYKÜSÜ


Suat AYDAR

Bundan 533 yıl önce Türk diline yerleşmiş sevimli, munis bir sözcükten ve bu sözcüğün etimolojisinden söz etmek istiyorum. Biliyorsunuz, etimoloji bir dili oluşturan sözcüklerin kökenini, nereden geldiklerini araştıran bir bilim dalıdır.

Nedir bu sevimli, bu munis sözcük?

Zihinlerde daha belirgin bir iz bırakması için, bu sözcüğün ne olduğunu biraz ertelemek, önce dilimize nasıl girdiğinin öyküsünü anlatmak istiyorum.

Yıl 1453, Ilık bir İlkbahar sabahı;

Dünyamızın YERYÜZÜ CENNETİ denen güzel bir köşesinde, Akdeniz ile Karadeniz’in biribiriyle kucaklaştığı yerde, Doğanın bütün renklerini, bütün güzelliklerini cömertçe sergilediği, toprakları kadar denizleri bereketli bir büyük kentin surları dışında, elli günden beri devam eden askeri kuşatma sona ermişti. Bin yıldan beri hükümran olan bir imparatorluğun başkenti, Ortodoksluğun kutsal beldesi Kostantinopolis’in görkemli kaleleri, URBAN’ın döktüğü büyük toplarla tar-ü mar edilmiş, Şehrin mağrur müdafileri, Ortaçağın muhteşem krallarının gözleri önünde yenik düşmüş ve büyük kent, Türk gazilerine kapılarını açmak zorunda kalmıştı. Şimdi surların içinde kıyamet kopuyor, ölüm korkusu insan yüreklerini dolduruyordu…

Büyük kentin Ortodoks halkı, Ortaçağ Avrupası’nın vaadettiği yardımlardan ümidini kesmiş, son yıllarda yaşadıkları sefil entrikaların, sefahat alemlerinin nedameti ile mahcup ve perişan, mabetlerin en büyüğü HAGİYA SOFİYA’ya sığınmışlar, dillerinde binbir dua, binbir yakarışlarla, bir elleriyle çocuklarına sarılmış, bir elleriyle de keşişlerin eteklerine yapışmış, ağlaşıyorlardı.

Her halde asırlardan beri merhametine sığındıkları ikona’lar azizler ve azizeler artık gazabe gelmişlerdi. Şimdi onları ölümlerin en acısı ile cezalandıracaklardı…Tanrının Cehennemi işte bugün yeryüzüne iniyordu.

Bütün halk Keşişlerden, Keşişlerse azizlerden af niyaz ediyorlardı.

Bu sırada büyük kentin merkezine doğru yürüdüğü anlaşılan fetih ordularının gür bıyıklı yavuz erlerinin kendilerini bir kılıçta yok edeceği, mallarına, mülklerine el koyacağı, binbir işveli, narin yapılı Bizans kızlarının kılıç zoru ile Türk gazilerinin haremlerine sokulacağı, genç yaşlı bütün erkeklerin kılıçtan geçirileceği saati bekliyorlardı.

Bütün Ortaçağ boyunca hep fetihler böyle sonuçlanmamış mıydı?

Elbet yine de böyle olacaktı…

Ama bu korkulu anlar hiç te uzun sürmedi.

Ayos Romanos’tan, yani, bugünkü Topkapı’dan gelen haberlerden, genç Türk hükümdarının, kimsenin canına kıydırmadığı, hiçbir mala el sürdürmediği, halkı merhametle, sevecenlikle teselli ettiği, Ortodoks din adamlarını muhabbetle selamladığı öğreniliyordu.

İnanılır bir şey değildi bu…ama gerçekti.

Çünkü o gün, gerçek hümanizmanın doğduğu, insanlık tarihinin değiştiği gündü…

Bir süre tereddütten sonra Ayasofya’yı boşaltan halk, şimdi sevinç çığlıkları ile sokaklara dökülmüş, muzaffer ordunun geçeceği MESE MEGALOS’un, yani, bu günki Divanyolu’nun etrafına doluşmuş, genç hükümdarı bekliyorlardı.

İkindi vaktine doğru KONSTANTİN FORMU’ndan aşağıya doğru yürüyen ordunun başında muzaffer kumandan Mehmet Han’ın yaşlı hocaları Akşemsettin, Molla Hüsrev, murassa koşum takımlarıyla süslü, lekesiz kır atlar üzerinde göründüler. Hocaların hemen gerisinde, bıyıkları yeni terlemiş genç hükümdar Fatih Mehmet Han, sağında yine hocalarından Tacizade Cafer Çelebi, solunda o dönemin büyük bilgini Kuşçu Ali olduğu halde, kendine özgü asil tavrı ile Bizans halkının çoşkun tezahüratına mukabele ederek yaklaşıyordu.

Günlerdenberi ağlamaktan gözleri yumuk yumuk olmuş buğday benizli Bizans kızları, serin boğaz rüzgarının uçuşturduğu simsiyah saçlarıyla sağa, sola koşuyorlar, Mehmet Han’ın geçeceği yerlere çiçekler serpiyorlardı.

Bu sırada Bizans bilginleri ve keşişleri yolun iki kenarından OFENTİS…OFENTİS…diye sesleniyorlardı…

Genç hükümdar, hocası Cafer Çelebi’ye soruyordu (Bak ağa, biz biraz Rumca biliriz…Ama bu sözcüğü hiç duymadık. Nedir bu Ofendis? Neden bize böyle seslenirler?)

(Hünkarım,) dedi Cafer Çelebi. (Bu, bilim çevrelerinde kullanılagelen kadim Yunanca bir sözdür…Çelebi insan, Hak bilir insan, Uygar insan, Şehir Çocuğu, Okur yazar insan, Bilgili, Tolerans sahibi, yumuşak tabiatlı, insan-sever insan, Yüce Tanrının işlek gönüllü, mübarek kulu demektir.)

O zaman, Ofentis sözcüğünün kapsadığı bu sıfatlardan çok etkilenen hükümdar, şöyle buyurdu Cafer Çelebi’ye: (Öyleyse fermanım o dur ki; bundan sonra bu kentin bütün okur yazarlarına, Müslüman ve Ortodoks tefrik edilmeksizin hep Ofentis denilsin.)

Sonraları Türk dilinde, Türk fonetiğine göre aşınarak EFENDİ’ye dönüşen bu sözcük, İstanbul Efendisi olarak, hatta sadece Efendi olarak beş asırdanberi dilimizde yaşamaktadır. Onun için bize okullarda hep efendi denilmiştir. Onun için Atatürk, Büyük Nutkunda Millet vekillerine hep (Efendiler) diye seslenmiştir.

Dilimizde daha önceki tarihlerden beri var olan BEY sözcüğü, sadece mal sahipliği ve sadece varsıllık ifade eden, okuryazarlığı, çelebiliği, uygarlığı, insan sevgisini ihtiva etmeyen bir hitaptır.

Şimdi durup dururken size neden anlattım bu öyküyü?

Hemen söyliyeyim. Geçen hafta, Fikret Çeltikçi üstadımızın bir kitabında efendilik üstüne…bir pasaj ilişmişti gözüme…(Sayfa 469 da).

Çeltikçi Üstadımız, işte bunları söylüyor

Gördüğünüz gibi insanlık, bir taraftan sevgi ve kardeştir ortam içinde cemiyetlerini bir fikir laboratuvarı gibi kullanarak hakikati araştırırken, bir taraftan da kendilerini yontmak, nefislerini terbiye etmek ve Cafer Çelebi’nin Fatih Sultan Mehmet’e özelliklerini sıraladığı Efendiliğe ulaşmak çabasında olmalıdırlar.

Dilerim Tanrıdan bizleri her türlü beşeri kusurlardan arındırıp gerçek efendiliğe eriştirsin.

Amin…

Kaynak: “Kardeşlik Kitabı”ndan, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

 

 

KADINA AİT SIRLARDAN


Tanrı, kadını yaratmak istedi. Mayasına; yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgârın kararsızlığını, tavşanın ürkekliği ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, saksağanın gevezeliğini, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı.

Yarattığı kadını, erkeğe armağan etti. Tanrı, yarattığı erkeği de ıslah etsin diye kadına verdi.”

Hint Mitolojisi

**

13’ÜN SAKLANMIŞ SIRRI KADINA AİTTİR.

“… 13’ün uğursuz sayılması batıldır.. Çok eskiden; bir ay dört haftadan, yani 28 günden oluşuyordu. Dolayısıyla; bir yıl; 13 ay ve bir gün ediyordu. 13 aylık yılın artık günü, gün-tün (gece) eşitliği gününe rastgetirilirdi. O artık günde, Anatanrıça’yı simgeleyen kadın, seçtiği bir erkeği kendi zevkine tahsis ederdi.

Bu erkek; Anatanrıça’ya zevk verme işlevini bitirdikten sonra, bu kadın ve öteki kadınlar tarafından parçalanır, eti çiğ çiğ yenirdi. Bu yüzden o eski vahşet döneminde, yılın 13 ayının sonuna rasgelen gün ve 13 rakamı uğursuz sayılırdı…

Aslında 13. Günler büyük olaylara gebedir.

**

 

 

VOLTAIRE


Emin DOĞAN

“Söylediğiniz hiçbir söze katılmıyorum, fakat bu sözlerinizi söyleme hakkınızı sonuna kadar savunabilirim…”

Tarihe geçmiş bu meşhur cümleyi,

Fransa’nın yetiştirdiği en bilgili en zeki filozoflarından biri olduğu kadar, yarattığı eserlerle de en büyük edebiyatçıların arasında sayılan Voltaire söylemişti.

Serbest düşünüşü ve alaycı zekasıyla dikkati çeken,

Büyük Fransa ihtilalini hazırlayan hür düşüncelerin esaslarını ortaya koyan,

Çok hareketli ve parlak geçen 18.y0zyıla kendi damgasını vuran Voltaire’i kısa bir süre de eksiksiz anlatmak mümkün değildir.

1964 Yılında, asıl adı Françoıs Marie Arouet olan Voltaire, babasının noterlik yaptığı Paris’te doğdu. Öğrenimini gerici Cizvit papazlarının yönettiği bir kolejde yaptı. Bu okul Voltaire üzerinde tam ters bir etki göstermiş, kendisini gericilik yerine hür fikirlere itmiştir.

Doğuştan zayıf ve çelimsiz olan Voltaire daha çocukluğunda bedeni ile çatışan bir canlılık örneği vermiştir. Alışılmışın dışında öğrenme isteği olan, ve “Ben edebiyatçı olmaktan başka bir şey istemiyorum diyen Voltaire”ye babası karşı çıktı. Kollejden mezun olduğu zaman, onu pek başarılı olamayacağı bir hukuk bürosunda çalışmaya zorladı.

Fakat o, “Yazar olmak açlıktan kıvranmaktır” diyen ve onu evlatlıktan reddeden babasına rağmen kendini yazarlığa verdi.

Genç Voltaire yazdığı yazılarla kısa zamanda ün sahibi oldu. 23 yaşında sarayı küçük düşürücü sözler yazdığı için Bastille’e hapsedildi. Fakat Bastille’de de boş durmadı. Fransa’nın en büyük şairi olmak istiyordu. II ay kaldığı cezaevinde Kıral 4.Henri’nin hayatı ile ilgili ünlü “La Henriade” adlı destanını yazdı. Voltaire hayatı boyunca sunacağı fikirleri bu eserle tam anlamı ile ortaya koydu. La Henriade, zulüm ve istibdata karşı güzel bir savunma idi.

Genç düşünür hapisten çıktıktan sonra, kendi kendini vaftiz ederek Voltaire takma adını kullanmaya başladı.

Başarısı, hemen hemen bütün kitaplarını yasaklayan sarayın sansürcüleri tarafından engellenmek isteniyordu. Piyesleri genellikle daha üçüncü akşamında kapatılıyor, açılış gecesi oyunlarını seyreden halk tarafından kulaktan kulağa anlatılıyordu. Kitapları ise, gizli bir yeraltı örgütünün broşürleri gibi elden ele dolaşıyordu.

Voltaire, hapisten çıktıktan 8 yıl sonra asilzadelerden biri ile yaptığı kavga yüzünden yeniden Bastille’e hapsedildi. Az sonra Fransa’dan çıkıp gitmesi koşulu ile cezaevinden çıkarıldı.

Fransa’ya karşı içinde duyduğu küskünlük hisleri ile İngiltere’ye sığındı ve orada 3 yıl kaldı. Onu İngiltere’ye çeken en etkili sebep, İngilizlerin o tarihlerde benimsediği şu felsefe idi. “İnsanlar dindar olacaklar, fakat müteasıp olmayacaklar.”

3 yıl İngiltere’de kalan Voltaire’in, burada nasıl yaşadığı ve daha sonra niçin ayrıldığı pek o kadar iyi ve ayrıntılı olarak bilinmemektedir.

Fakat İngiltere’de çok iyi karşılandığı bir gerçektir. Voltaire, İngilizlerin adalete verdiği öneme ve İngiliz parlamentosunun bağımsızlığına hayran kalmıştı.

1729 da kendisine Paris’e dönmek izini verilince İngiltere’de öğrendiği, servetin özgürlük sağladığı fikrini benimseyerek ticari hayatta bazı kombinezonlarla servet sahibi de oldu. Ayrıca yazdığı eserlerle, aydınların gözdesi olma durumuna devam etti.

1731 de “Lettres sur les Anglais” adlı eseri ortalığı yeniden karıştırdı. Din adamları bu kitabın yakılması ve Voltaire’in Paris’ten sürülmesi için karar çıkartmayı başardılar.

Bir müddet sonra tekrar Fransa’ya dönme fırsatı bulan Voltaire, Markiz de Chatelet adlı evli bir kadınla tanıştı. Bir fizik ve matematik bilgini olan bu kadın, Voltaire’in yalnız yaşamak zorunda kaldığı bir sırada hayatının bir dönemini doldurmuştur.

Bu dönem Markiz’in Lorrain’deki şatosunda Mme. de Chatlet’nin ölümüne kadar sürdü.

1746 da Voltaire, halkın baskısı ile Fransız Akademisine üye seçildi. Akademi üyeliği, yaşayan bir yazara Fransa’da verilen en büyük payedir.

1750 de Büyük Frederıc II onu Prusya’ya çağırdı. Bir yıl önce ölen Markiz de Chatelet’nin anısından bir türlü kurtulamayan Voltaire, kendisini Paris’ten uzaklaştıracak bu daveti memnunlukla kabul etti.

Sarayda çok saygı gören Voltaire, 3 yıl sonra Fransa’ya dönmek istediyse de, yurdundan tekrar sürülmüş olduğunu gördü. Cenevre’ye giderek burada satın aldığı bir malikaneye yerleşti! Fakat fazla kalmayarak 1758 de hayatının son dönemi olan, 20 yılını geçireceği İsviçre sınırındaki Ferney’e yerleşti ve burada Mme. Deniş, Mme. Fontaine adlı yeğenleri ile beraber yaşadı.

Kendisine Ferney Patriği adını veren Voltaire en ünlü eserleri, trajedi, hikaye ve mektuplarını burada yazdı. Şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Yaşadığı dönemin tüm büyük insanları ile mektuplaştı.

Bu tezatlarla dolu adam Ferney’de bir kilise inşa ettirdi. Üzerine “Voltaire Tanrı için yaptırdı” ibaresini yazdırdı. Femey’deki nüfusu artınca da burayı bir küçük şehir haline getirmek için elinden geleni yaptı. “Ben Hür milletleri severim, fakat kendi vatanımda kendi başıma buyruk olmayı tercih ederim.” diyen Voltaire, vatanını özlüyordu. 15. Louis onun Paris’e dönüşünü yasaklamıştı. 16. Louis tahta çıkınca Voltaire’e Paris yolu açıldı.

Fransa halkına hitaben “Sizi kucaklamak için can çekişmemi yarıda bıraktım” diyen 83 yaşında ölüm döşeğindeki Voltaire’in dönüşü Paris’i yerinden oynattı. Her yerde ondan bahsediliyordu. Kaldığı Hotel de Villette ziyaretçilerle dolup taşmaktaydı. Academie Française özel bir temsilci gönderdi. Comedie Française’deki sanatçıların hepsi geldi. Ziyaretler arasındaki ünlü fizikçi Benjamin Franklin’e elini uzattı “Allah ve Hürriyet” dedi.

Hasta hali ile, kendi eseri Irene’i, sahneye konuşunun altıncı gününde seyretmek istedi. Oteli ile tiyatro binası arasındaki yola bütün Paris döküldü. Halk “Voltaire’e yol açın” diye bağırıyordu…Bütün akademi üyeleri tiyatro kapısında onu karşıladılar. Locasına girdiği zaman bütün seyirciler ayağa kalktılar. Herkes “Yaşasın Voltaire” diye bağırıyordu. Voltaire’e yapılan bu sevgi gösterisinin eşi o ana kadar hiçbir yazara yapılmamıştı. Oyunun sonunda, büyük kalabalık ayni görkemli tezahüratla onu oteline kadar alkışlar içinde uğurladı.

Bu olaydan sonra fethettiği Paris’te ancak birkaç hafta dışarı çıkabildi. II Mayıs 1778 de ağzından kan geldi. 30 Mayıs’ta öldü. Ölüm döşeğindeki en son sözleri, sekreterine yazdırdığı şu sözlerdi.

“Allaha taparak, dostlarımı severek, düşmanlarımdan nefret etmeyerek, ama batıl inançlardan iğrenerek ölüyorum.”

Paris’teki papazlar onu dinsiz saydıkları için gereken dini töreni yapmadılar. Dostları cenazesini, gömülmek üzere yeğeninin rahip olduğu Scellieres’e götürdüler.

Fransa, çok yakında “İnsanlar uyanın, zincirlerinizi kırın” diyen bu insanın sözlerine uyarak uyandı.

Fransız ihtilalinden sona, cesedi yakılarak en büyük Fransızların gömüldüğü Panteon’a merasimle getirildi. Bu büyük matem olayına 700. 000 kişilik bir halk kütlesi katılmıştı.

Voltaire, son Paris seyahatinde ölümünden birkaç ay evvel huzura kavuşmuştu. Tekrisine, Üstadı Muhterem meşhur astronom Lalande idi. Merasimde Amerikadan gelen Benjamln Franklin’de ziyaretçi olarak bulunmuştur. Cenazesinde hazır bulunanların hepsi tarihe mal olmuş meşhur kişilerdi.

“Benim mesleğim, tüm düşündüklerimi yazmaktır” diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Bunların doğrudan doğruya felsefeyi ilgilendireni azdır. Fakat hemen hepsi de felsefi görüşleri benimsemiştir.

Voltaire, Fransız ihtilalinden önce bu dünyadan ayrılmışsa da o ihtilali hazırlayan hür düşüncenin esaslarını ortaya koyan fikir adamlarından biri idi.

Papazların düşünce hayatı üzerine yüzyıllar boyunca yaptıkları ağır baskıyı kaldırmak için hayatı boyunca bilgisiyle zekâsıyla cesurca savaşmıştır.

Masum insanlara yapılan eza ve cefaya karşı isyan bayrağını açanların başında gelmiştir. Seksen üç yaşına kadar sürdürdüğü mücadelenin türlü safhaları, bu dahinin düşünce tarzını açıkça ortaya koymuştur. Çağdaşlarına, kendiniz için düşünün inanmadığınız şeylerden şüphe etmeniz en doğal hakkınızdır demiştir.

Büyük Fransız aktrisi Adrienne Le Couvreur’ün can çekişirken yanında bulunmuş, rahibin artistliğin utanılacak bir meslek olduğunu aktristen istemesi ve red cevabı alması üzerine kaçması ve aktristin isimsiz bir mezara gömülmesi, Voltaire’i çok kızdırmıştır. Bu olaya şahit olan Voltaire, o tarihten sonra Hristiyanlıktan değil, Hristiyanlığın tatbikattaki zalimliğinden nefret etmeye başlamıştır.

Voltaire, kendisine yapılan haksızlıklara katlanabilir, ama başkalarına yapılanlara tahammül edemezdi.

1762 de Toulouse’daki bir dükkanda bir genç asılı olarak bulundu. Dedikodulara göre asılı bulunan adam bir protestandı ve katolik olmak istiyordu. Fakat yaşlı ve geleneklerine bağlı katı bir adam olan babası Jean Calas oğlunu asmıştı. Hiçbir şey itiraf etmeyen baba Calas ölüme mahkum edilmişti. Bu olay Voltaire’in ilgisini çekmişti.

Cinayet kanunları ile ilgilenmeye ve onları incelemeye başladı. Hiçbir jürinin olmadığı suçlulara hiçbir savunma hakkı tanınmadığı rasgele cezalar verildiğini gördü.

Voltaire bütün gücü, etkisi ve parası ile harekete geçti. Yetkili bütün makamlar ve kişilerle görüştükten sonra öldürülen adamın suçsuz olduğunu anladı. Bu durum 800 yıldır hükümetlerin izlediği adaletsiz cinayet kanunlarına bir reform getirdi.

Voltaire’i en çok kızdıran kilisenin suçlama gücünün bu denli büyük olması ve kanunlara bu derece karışabilmesiydi. Dinin, politika ve kanun işlerinden uzaklaşıp sadece dini işlerle uğraşmasını istedi. Rahipler sınıfının, devlet idaresinde hiçbir siyasal güce sahip olmaması gerektiği fikrinde idi.

Voltaire, bazı düşünürlerin ileri sürdüğü gibi Dinsiz, Tanrı tanımaz aptal bir ateist değildi. Büyük eseri “Felsefe Sözlüğü” nde “Ath’e” kelimesine yaptığı tarif bunu ispat eder. Voltaire’in Athe kelimesine yaptığı tarif şu şekildedir.

“..Tanrı tanımazların çoğu İyi düşünmeyen, dünyanın yaradılışına günahın kaynağına ve öteki güçlere akıl erdiremedikleri için herşeyin ilksiz, karşılıksız olması varsayımına başvuran yolunu şaşırmışlardır..”

Lise Fransız edebiyatı dersini okutan katolik papazı öğretmenin, Voltaire için düştüğü not ise şu şekildedir.

Voltaire, Tanrıya inanır, ruhun ölmezliğini kabul eder.

Voltaire, “Kötüyü ezelim” demiştir.

Kötü olan acaba ne idi?

Din mi?

Kilise mi?

Şüphesiz hayır. Batıl inançlar ve hurafelerdir. Voltaire, batıl inançları ve hurafeleri yok etmek için peşlerine düşmüştü. Çünkü bunlardan çok çekmiş, taassubun insanları betbaht ettiğine inanmıştı. Bir kelime yüzünden 18. yüzyılda birbirlerini boğazlamaya kadar giden ve yaptıkları delilikten başka bir şey olmayan çeşitli insanlara mensup bir sürü insanın dramına şahit olmuştur.

Voltaire’in Allah hakkında tarifi ise şu şekildedir.

“Gözümüzü açtığımız anda Allah’ın varlığını tanımak kadar tabii bir şey olamaz. Ortada görünen eser, onu yapanı hatırlatıyor. Bütün yıldızların güneşin etrafında dans eder gibi dönüşü çok ustalıkla ayarlanmıştır. Hayvanlar, bitkiler, madenler her şey ölçülü, orantılı ve hareketlidir.

Voltaire, mutasıpların Allah hakkında fikirlerini yermekte, insanların kendi icatları olan Tanrıları tenkit etmektedir.”

“..Ben Hint ve eski Mısırlıların canavar şeklindeki Tanrılarını kabul edemem. Kainatın sahibi Allah varken, onu bırakıp kendi icat ettikleri bir sürü Tanrı’ya tapanları yermek gereklr…Blr tek Allahın varlığına inanmaktan başka çıkar yol yoktur…”

“Ben Allah için çalışıyorum, çünkü vatanımı severim, çünkü her pazar kiliseye gider ve dua ederim. Çünkü okullar ve hastahaneler yaptırdım. Benim yanımda fakir yoktur. Ben Allaha inanıyor ve ona hizmet ediyorum…” demektedir.

Voltaire’in ahlak inanışı hümanisttir? Çünkü insan haklarının en belirli esaslarından bir kısmı onun eserleri vasıtasıyla dile getirmiştir. O düşündüğünü söylemek ve yazmaktan çekinmeyen ve inandığı gibi yaşamaktan vazgeçmeyen ve yaşamı boyunca gerçek özgürlük için olduğu kadar da hoşgörünün bilinçlenmesi ve din adamlarının sefalet ve bilgisizlikleri yüzünden İnsanlığa yapmış oldukları kötülükleri sergilemekten çekinmemiş bir düşün kahramanıdır.

Büyük dahilerin çoğunda olduğu gibi, Voltaire’de de zaman, zaman bir çocuk ruhunun oynaklığı ve dengesizliği görülür. Kırallarla hem alay eder, hem de onları methederdi. Hem cömert hem cimri idi. Davranışların da değil, düşüncelerinde gözüpek görünürdü. Sağlıksız vücut yapısına rağmen inanılmayacak kadar çalışkan ve dayanıklıydı. Bazı eserlerinde günümüzde bile aşırı sayılabilecek fikirlerin, engizisyon Avrupa’sında olay yaratacağını ve bazı çevrelerde çok ters etki yapacağını kale almazdı. Kalemiyle tek bir vuruşta öldürme gücü varken uzlaşma isteğini kabul edecek şekilde çelişkili bir adamdı.

Bu durum, Voltaire’in bazı düşünürler tarafından tenkit edilmesine hatta dinsiz damgası yemesine yol açmıştır.

Karşısında olanlara göre.

Voltaire kendi inancının inanılmasını isteyen bir inanç düşmanıydı. Voltaire’in Tanrısı doğanın Tanrısıdır, insanlığın değil. Voltaire dinleri iyi anlayamamıştır. Dinlerin doğuşunun insanlık yapısının gereği olduğunu görememiştir. Hristiyanlığı, onu bozanlarla karıştırmıştır. Hristiyanlık, insan mutluluğuna engel olan ve aklın ilerlemesini baltalayan bir kurumdur.

Karşısında olanların pertavsızla yakaladıkları bu satırlara göre 18. yüzyılın bu güçlü dehasını mahkûm etmek, önce tarihe karşı işlenmiş bir suç olacaktır.

Çağındaki herhangi bir kimseden daha çok çalışmış ve daha çok şey başarmış olan Voltaire, “Tembeller dışında erkes iyidir, insan bu dünyada elinden geldiği kadar çalışmalı ve faydalı olmalı” diyecek kadar hümanisttir.

“Çalışmak zevklerin en büyüğü olmalı, yapacak bir şeyimiz her zaman olmalı” diyen Voltaire bütün çağı ömrü ile doldurmuştur.

Victor Hugo, “Voltaire demek bütün bir yüzyılı anlatmak” derdi.

Lamartine ise Voltaire’i şu şekilde dile getirmiştir, “insanları, yapmış olduğu şeylerle yargılayacak olursak, şüphe yok ki Voltaire’e çağdaş Avrupa’nın en büyük yazarı demek gerekir. Zamanla savaşacak zamanı vardı. Sırtı yere geldiğinde ise fatihti artık.”

Voltaire ile J.J. Rousseau, yönetimin derebeylik aristokrasisinden orta sınıfa geçişinde iki sembol idiler.

Fransız halkı Voltaire’in akılcılığını, Rousseau’nun doğacılığını destekliyordu. Voltaire ile Rousseau’nun eserlerini gören 16.Louis, “Bu iki adam Fransa’yı yıktı” demişti. 16.Louis benim soyumu demek istiyordu.

Voltaire, ’’Dünyayı yöneten kitaplardır, bir ulus düşünmeye başladı mı önüne geçilmez artık” diyordu. Fransa ise ancak Voltaire ile düşünmeye başladı.

Voltaire kendisini sevenlere gönderdiği mesaj şu şekildedir.

“Allah Dünyayı genel kuralları ile yaratmıştır. En doğrusu iyi hareketlerin ödüllendiricisi fenalıkların cezalandırıcısı Allaha inanmak, insan cinsine en yararlı inanıştır. Size bu kutsal inancın şerefine gölge düşüren batıl fikir ve hurafelere inanmanızı istemiyorum. Dinsiz bir canavardır. Hurafelere inanan ise başka bir canavar. Allaha, yani bu güzel kâinatı yaratan ve bize ahlak kurallarına uymayı emreden üstün bir gücün varlığına inanmalıyız.”

Voltaire “İşim düşündüğümü söylemektir” demişti.

Düşündüğü şeyler, hep söylemeye değerdi.

Söyleyişi de eşsiz güzellikte idi..

Ocak 1986

Kaynak: Kardeşlik Kitabından, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

************

BİR İNSANIN; HANGİ KADERİ YERİNE GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN DÜNYAYA GETİRİLMİŞSE, ONU EN İYİ BİÇİMDE GERÇEKLEŞTİRMESİ DUALARIN EN DOĞRUSU, EN İYİSİDİR…

(Cümle Alemin Atası Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.

; JOSEPH KESSEL’in “ATLILAR” ROMANINDAN)

 

*********

ATLILAR

 

Atlılar, roman boyunca okunacak öykülerin, hangi coğrafya koşullarında ve hangi ruh haline sahip kişiler arasında geçeceğine ilişkin ipuçları vererek başlıyor. Hayalle hakikatin iç içe geçtiği, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğinin ancak orada yaşayanlarca hissedilerek anlaşılabileceği masalsı ortam, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren bir belgesel film seyredercesine gözler önüne getiriliyor.

Sarp geçitlerin, uçsuz bucaksız bozkırların ve çetin hava şartlarının hüküm sürdüğü; lehçeleri, gelenekleri ve alışkanlıkları birbirinden farklı ama birinin diğerine sürekli muhtaç olduğu bir hayatı paylaşan dağlı, köylü, şehirli insanların yaşadığı; atın, insandan bile çok kıymet gördüğü Güney Türkistan’da yaşanılanlar, at ve atçılar esas alınarak anlatılıyor.

Atların, at sahiplerinin, Çapandaz adı verilen oyuncuların, atları ve çapandazları eğitenlerin, toplum üzerindeki etkinliklerini artırmak ve güçlerini göstermek için tüm bu faaliyetleri düzenleyen zenginlerin ruh hallerinin ve yaşanan mücadelenin en küçük ayrıntısına kadar anlatıldığı Atlılar, okuyucuda, sadece o havayı solumak için bile Türkistan’ı görme, orada yaşama isteği uyandıracak kışkırtıcılıkta.

Can yayınlarının, küçük puntolarla beş yüz sayfaya sığdırdığı için okuma güçlüğü olan kitabın bu zaafını, hemen girişte, Gardi Geç’in sürükleyici küçük seyahatinin öyküsü unutturuyor. Gördüklerinden ve yaşadıklarından arta kalanı sakladığı güçlü belleğiyle o karmaşık topluluğun ortak paydası olmayı başaran; dağlı mı, köylü mü, şehirli, mi olduğu belirsiz; pulsuz, çulsuz, cılız, yaşlı ama hiçbir şeyden korkmayan ve kimseye karşı kendini muhtaç hissetmeyen Gardi Geç

Türkistanlılara özgü olağanüstü anlatıcı yeteneğinden başka hiçbir şeyi olmayan Gardi Geç, insanların bilgiye olan açlığı ve saygısı sayesinde hangi topluluğun içerisine girerse girsin kendine başköşede yer açılmasını sağlayan hamleyi yapmasını biliyor. Romanın girişindeki ilk öyküde, bir dağ geçidindeki çayhanede karşılaşan dağlılarla bozkırlıların ilgisini önce kendisine, ardından vereceği o müthiş habere çekiyor, Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.

Sanayi devrimi sonrası gelişen, yeni sömürü alanları bulma telaşındaki emperyalist anlayışın, Türkistan’da oluşturduğu zoraki devletlerden biri Afganistan. Doğal sınırların İngiliz ve Rus çıkarlarına göre değiştirilip yeniden taksim edilmesiyle oluşan bu yeni ülkenin başkenti, günümüzde yeni bir işgali yaşayan Kabil. Bu yeni başkentte ilk kez düzenlenmesi gündeme gelen Kral Buzkaşisi, Hindukuş dağlarının iki yanında yaşayan toplulukların ilgisini tek bir noktada birleştirir. Güney Türkistan’ın bozkırlarında yaşayanlarca çok iyi bilinen Buzkaşi, bu kez Kabil’de yaşayan halk arasında ilgiyle karışık bir meraka neden olur.

Katılımcıların ve oyunu ilk kez görecek olanların farklı telaşları, roman boyunca, geniş tasvirlere, insan ve tabiat ilişkilerine hâkim olan doğuya özgü davranışların uzun uzadıya tahliline karşın akıcılıkla aktarılıyor.

Buzkaşi, kesilmiş bir tekenin, oğlağın ya da buzağının belli bir yerden alınıp, rakiplere kaptırılmadan taşındığı, kaptırıldığında ise tekrar alabilmek için kıyasıya bir mücadelenin verildiği ve nihayetinde “helal” diye adlandırılan işaretli bölgeye bırakıldığı bir oyun. Seyri güzel ve heyecanlı bir oyun olan Buzkaşi, hayvancılık ve tarımla uğraşan halkın işlerinin az olduğu güz sonunda ve kış aylarında oynanıyor. Atlı oyuncuların tek tek ya da takımlar halinde oynadığı, Türkistan’a özgü, dayanıklılık, çeviklik, cesaret ve hızlı karar verme becerisi gibi pek çok meziyetin sınandığı buzkaşi, tam bir erkek oyunu.

Türklerin, değişik bölgelerde yaşayan toplulukları tarafından, oğlak oyunu, kokpar, oğlak kapma gibi küçük farklılıklarla adlandırılan Buzkaşi, kitabın tüm kahramanlarının kesişme noktası. Halkın ilgisini çeken, onları eğlendiren bir oyun olmakla kalmayan Buzkaşi, oyuncusundan izleyicisine kadar herkesin birbirini tarttığı, güçlerin sınandığı ve toplum gözünde konumların belirlendiği bir çekim merkezi olarak yansıtılıyor.

Oyuncusu da seyircisi de erkeklerden oluşan bu geleneksi oyunla ilgili olarak, “oynandığı yüzyıllardan beri tüm ülkenin oyunu olan Buzkaşiyi izlemelerine hiç izin verilmemiş kadınlar” diyerek, kadınlar aleyhine bir duruma vurgu yapma gereksinimi duyan yazar Joseph Kessel’in oryantalist bakış etkisi roman boyunca görülüyor. Türkistan’da kadınların ve erkeklerin birlikte olduğu kadar ayrı ayrı yaptığı eğlencelerin, toyların varlığı ve her şeyin ölçülü bir duyarlılıkla gerçekleştirildiği geleneklerin, İngiliz ve Rus işgalcilerinin çabalarıyla eksik ve yanlış gibi gösterilme çabalarına benzer yaklaşımlara kitapta sık sık rastlamak mümkün.

Roman’ın başkişisi Uraz’ın babası Büyük Tursen’in yüzünü “yaban domuzununki kadar sık aksakalla kaplı” diye tariflemesi; kişilere, güneş doğarken ya da doğduktan sonra sabah namazı kıldırması; sık sık rüşvet verdirerek sorunlu işleri çözdürmesi; Uraz’a bacağındaki sargıyı ve alçıyı çıkarttırıp yaranın üzerine hadis yazılı bir kâğıdı koydurması gibi inceden inceye geleneği ve töreyi eksik gösterici vurgular kitapta epey yer tutuyor.

Çılgın at Cahil‘in etrafındaki Osman Bay, Büyük Tursen, Uraz ve Mukhi, yüklendikleri kimlikleriyle, Türkistan’ın o bölgesindeki insanların ruh halini, bakış açılarını ve toplum içindeki konumlarını temsil eden kişiler.

Atların, seyislerin ve çapandazların hamisi Osman Bay, Meymene’nin en varlıklı kişisi. Zenginlerin, Türkçe Bay sözüyle tanımlandığı, zengin kişilerin ya bay kişi ya da ismiyle birlikte falan bay diye anıldığı Türkistan’ın bu köşesinde Osman Bay, asıl itibarını, Büyük Tursen gibi nesiller boyu en iyi atları yetiştiren bir soydan gelen Çapandazı hizmetinde bulundurmaya borçlu.

“Tongut’un oğlu Tursen”, insanların babalarının adıyla anıldığı toplum içindeki yerini Büyük Tursen’e çevirmeyi başarmış hem yetenekli ve başarılı bir Çapandaz, hem de iyi bir at yetiştiricisi.

Büyük Tursen’in oğlu Uraz, Meymene’nin en iyi çapandazı. Hep en önde olmasına rağmen babasının gölgesinden bir türlü kurtulamaması; ne yaparsa yapsın hep babasının ismiyle anılması, onda, giderek büyüyen bir onulmaz iç sızısına dönüşen Uraz.

Ve iyi yürekli Mukhi. Sürekli bir çabayla baktığı Cahil’i kendisinin bir parçası gibi gören, Seyis Mukhi.

Birbirine çok değer veren insanların, amansız kinleri, kibirleri ve gururları yüzünden hayatı hem kendilerine hem de sevdiklerine zindan etmeleri; bağımsız olma ve hükmetmek duygusunun sardığı kişiliklerin sürekli yalnızlığa doğru yuvarlanması, aynı atı birbirinden kıskanan başarılı insanların ibret alıcı öyküsü olarak kitaptaki yerini alıyor.

Ah keşke bitmese diye ilgi ve istekle okunabilen Atlılar, yazarın olağanüstü güzel ve etkili anlatımıyla tekrar tekrar okunabilecek nitelikte bir başyapıt.

Sömürgecilerin ardından, altmışlı yıllarda bölgeye giden Joseph Kessel, 1898-1979 yılları arasında yaşamış çok yönlü yetenekleri olan Yahudi asıllı, Arjantin doğumlu, bir Fransız gazeteci ve yazar. Uzun ömrünce birbirinden etkileyici eserler ortaya koyan Joseph Kessel, 1969 yılında yazdığı kitabını 1971 yılında film olarak izleme şansına sahip olmuş ayrıcalıklı bir yazar.

Kitapları sürekli çok satan güçlü bir kalemin Atlılar’ı yazması ve dönemin gözde oyuncularından Ömer Şerif’in oynadığı, John Frankheimer’in yönettiği filmin hemen peşinden gösterime girmesi, Atlılar hakkında farklı bir değerlendirmeyi de zorunlu kılıyor.

Sinemayı milli siyasetlerinin önemli araçlarından biri olarak kullanmayı ustalıkla beceren sömürgeci batılı devletlerin, karışıklık çıkararak ya da işgal ederek egemen olduğu bölgelerin halklarına kendi yaptıklarının unutulması için ürettiği ya da ürettirdiği sinema filmlerinin varlığı bir sır değil. Yakın dönemde Yugoslavya’da yaşayan halkları birbirine düşman edip, küçük parçalara ayıran güçlerin, isteklerine kavuştuktan sonra bu kez kültür-sanat yardımı adı altında, kurdurdukları sivil toplum kuruluşlarına para vererek, kendilerine hizmet edeceğine inandıkları yönetmenlere destek olarak, barış ve kardeşlik temalı filmler çektirdikleri bilinen bir gerçek. Tüm bu olan bitenler göz önüne alındığında, Atlılar için de bir emperyalist tasarım kitabı denilebilir.

Buna karşılık yazarın, okuyucuyu hissettirmeden ayrıntıların içine çekmesi, kurgu ustalığı kadar gözlem yeteneğinin de çok üst düzeyde olduğunun işareti. Kişilerin davranışlarını anlatırken geliştirdiği üslup, olaylar yaşanırken orada bulunanlardan birinin de okuyucunun bizzat kendisi olduğu hissini uyandırıyor.

Yüzyılın başına kadar değişik Türk boylarının yönetimi altındaki Güney Türkistan olarak bilinen topraklarda Afganistan adıyla yeni bir devlet; Afgan ismiyle yeni bir millet oluşturulmasına ve batı kamuoyunda tanınmasına yönelik sürece hizmet etmesi amacıyla yazıldığı izlenimi veren Atlılar, yazarın bilerek yaptığı yanlışların görmezden gelinmesi halinde çok etkileyici bir Türkistan romanı.

http://edekitap.com.tr/kitap-139