BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya (1998)


Yapılan her şey toplumu köle etmek için mi?
Hayır!!!!
Peki ne öyle ise;
Yaratılışı değiştirmek
O mümkün değil.

Yönetmen: Leslie Libman, Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Daniel Licht

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular    Peter Gallagher , Leonard Nimoy ,   Tim Guinee ,Rya Kihlstedt  ,  Sally Kirkland

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

Filmden

“Bu hepimiz için hayatın başlangıcı  Erkek ve kadın DNA’sı bir dönüşüm sağlamak için bir araya geldi ve DNA olması gerektiği gibi oluştu. Yumurta döllenerek DNA’yı oluşturdu ve bebek büyümeye başladı. Savaşlardan önce erkek ve kadınlar kendi DNA’larını birleştiriyorlardı. Yani, her şeyin meydana gelme riski vardı. Bu çok tehlikeliydi. Çocuklarının onlara ait olması, tıpkı birer nesne gibi. Özgürlüğe bugünkü kadar önem verilmiyordu. Bu yüzden ona “Aile” deniyordu. O günlerden bu yana çok yol katettik.  Günümüzde hiç suç işlenmiyor, ölümler, savaşlar, yaşlanma yahut acı çekmek yok.  Hepimiz toplum içinde bir yer edinebilmemiz için özel olarak tasarlandık.  Bu yüzden hepimiz mutluyuz.  Çok akıllıca.

Anlayamıyorum. Geçmişte çocuklar nasıl üretiliyordu?

 Üretilmiyorlardı. Geçmişte çocuklar doğuyorlardı. Erkekler ve kadınlar seviştikten sonra kadınlar hamile kalıyordu ve çocuklar doğuyordu.

Hayvanlar gibi mi yani?

 İnanması zor. Bu tehlikeli, acı verici ve onur kırıcı bir tecrübeydi.

Yani siz sevişmekten korkuyor musunuz?

 Bazen. Eğer erkek ve kadın bebek sahibi olmak istiyorlarsa evlenmek zorundaydılar. Sonrasında da başka insanlarla sevişmiyorlardı. Ne kadar süre?

 Bütün yaşamları boyunca. Yani onların “Anne” ve “Baba” olduklarını mı söylüyorsun?

 Küfür kullanma lütfen. Eski sistemin daha bir çok kötü tarafı vardı: özenmek, yalan söylemek, sahiplenmek gibi. Ayrıca çocuklar çok kötü şartlarda yetişiyorlardı. Bunları yaşaması için de çocuğun suçlu olması gerekmiyordu. Savaşlardan önce yaşam oldukça güçtü. Bütün dünya birleşmeden önce  Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz.

Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Şartlandırma Merkezi  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Alfa’lar, Beta’lar, Gama’lar, Delta’lar, Epsilon‘lar

Herkes herkese ait.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.

Herkes faydalıdır.  Ben bir Alfa’yım ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes yararlıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum.  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Tamamıyla mükemmeldir. Soma kullan.

Herkes herkese ait.  

Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum   .. ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes faydalıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Unutmayın:

“Herkes herkese ait ve herkes birine ait. “

**

Herkesle beraber olmak her vatandaşın görevidir.

**

Ulusal mutluluk, toplumun düzenli işleyişini muhafaza eder.Delta’ların 17 No’lu Fabrikası.

“SATIN ALMAK İÇİN ÇALIŞ”

İş eğlencelidir.  Satın almak için çalışın.  Daha fazla satın alabilmek için   Yeni metalar. Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Elinizden geldiğince çalışın.  Toplumun işleyişini koruyun.  İşiniz bittiğinde iyi bir hayata sahip olmuş olacaksınız.  Sizin somanız var.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Çalışmak eğlencelidir.  Satın almak için çalış.  Alabildiğiniz kadar yeni şeyler  Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Çok çalışın ve elinizden gelenin en iyisini yapın.  Çalışmak eğlencelidir.

**

Savaşlardan sonra, toplumun yeni kurulduğu zamanlarda bazı gruplar yenidünya hükümetinin bir parçası olmayı reddettiler. Bu gruplar şu anda ayrılmış bölgede yaşıyorlar. Uygar toplumdan ayrı bir köşede yaşlarına göre çok daha fazla yıpranmış bedenleriyle. Biz ne kadar gelişmiş durumdaysak, bu vahşiler de o kadar yaşam suçlularıdırlar.

**

Nasıl bu şekilde yaşayabiliyorlar?

 Belki de medeni dünyanın dışında yaşamada bilmediğimiz bir şeyler vardır. Kaybedecek hiçbir şeyin olmadan koşulsuz yaşam mücadelesi vermek.

Shakespeare.

“Ne mücevher, ne toprak, ne de okyanus. Hangisinin gücü üzücü ölümü alt etmeye yetebilir?

 ” “Öfke güzellik ile nasıl boy ölçüşebilir?

” “Kimin gücü bir çiçek yapmaya yetebilir?

**

Niçin okuyorsun?

 Hissettiğim halde tanımlayamadığım duyguları açıklayan sözcükleri öğrenmek için.

**

Siz evli misiniz?

 Hayır. Medeniyet hakkında öğrenmen gereken pek çok şey var.

**

Cesur Yeni Dünya; tıpkı olması gerektiği gibi bir medeniyet. Ben sadece durduğumda ne olacağını görmek istedim.

Ne olacağını düşündün ki?

 Eğer bir kişi durursa, bütün şerit durur. Eğer şerit durursa, üretim durur.

Peki üretim durursa ne olur?

 Üretimi durdurmak da dağıtım tabanını durdurur ve bunun sonucunda.. Ekonomi. Bunu anlayamazsın. Sana on gün için yeniden şartlandırma yazıyorum. Tamamlandığında gayet iyi hissedeceksin. Tamam mı?

**

John bir vahşi. Marx burada neler oluyor?

 John tanıştırayım; Şartlandırma Merkezi’mizin müdürü.

John ayrılmış bölgeden geliyor. Ayrılmış bölgeden birisini buraya getiriyorsun.

Çıldırdın mı sen?

 Pek sayılmaz. Neredeyse bizden birisi. Bu tamamen saçmalık Marx.

Bu sefer gerçekten sınırı aştın.

**

Şartlandırma Merkezi

62.400 tekrarın tamamı doğrudur. Bir Delta olduğum için mutluyum. Hikayeler sıkıcıdır. Mutluluk diğer insanlara hizmet etmektedir. Bir şeyler satın almak için çalış. Bütün erkekler fiziksel ve kimyasal olarak aynıdır. Görüntüsü güzel olmayan şeyler toplumu tehdit eder. Eğlen. Zamanında alınan bir gram bizi eğlendirir. Herkes herkese ait ve herkes bir kişiye aittir  Ben bir Delta’yım. Cesur Yeni Dünya

**

 Baş Denetmen: Bay Marx.

- Buyurun efendim. Biraz özel konuşabilir miyiz?

 Tabi ki.

Sürpriz Bay Marx. Ben de bunlarda bir tür çekicilik buluyorum. Şimdi tüm bu ilkel eserler ve önyargılar tarih olmuş durumda. Büyüsünü kaybetmiş bütün bu şeytani diller; Fransızca, Rusça, Almanca  Tüm bunları kontrol etmek ve insanlara acayipliklerini ispatlamak benim görevim. Bütün nüfusu bozmalarına engel olmak. Felsefe, toplum için üzücü olabilir ve bu hiç de iyi olmaz. Sonunda tanışabildiğimize sevindim Marx. İsmin toplantılardan sonra bir dosyanın üzerinde yazılı olarak masama geliyordu. Yani merkez yöneticinin raporları benim hasta olduğumu söylüyor. Muhalif olduğunu söylüyor. Aramızda kalsın ama bence onaylanmamanı potansiyeline dair olumlu bir işaret olarak görmelisin. Şimdi; bana söylemek zorundasın: Niçin Bay Cooper’ı uygarlığımıza getirdin?

 Şartlandırmanın son zamanlarda doğurduğu sonuçlarla ilgili deney yapmak için getirdim. Hiç kimse nedenini bilmiyor. John’da araştırabilmemiz için bir çok malzeme varmış gibi görünüyor. Genetik olarak bir Alfa. Ama şartlandırma açısından bakıldığında o hiçbir işe yaramaz bir köle. İlginç. Ama riskli. Sence de halinden memnun ve gayet mutlu olan bu toplumun içerisine tamamen yeni bir elementi dahil etmek tehlikeli olmaz mı?

 Sana izin verebilmemin çok zor olduğu kuşkusuz. İlerleme katedebilmek için onların tecrübelerini de anlayabilmemiz gerekir efendim. Peki Marx. Çalışmana devam et. Ama senin için bir sakıncası yoksa raporlarının direk olarak bana ulaşmasını isterim. Hepsi bu mu?

 Tabi ki. Bu benim için bir onurdur. Teşekkürler.

**

. Ayrıca babanı da bulabiliriz. Niçin böyle bir şey isteyeyim?

 Babanı bulmak istemiyor musun?

 Sizin kültürünüzde önemli olduğunu düşünmüştüm.

Bernard, sen ‘Baba’nın ne anlama geldiğini sanıyorsun ki?

 Yaşamı başlatan spermi koyan adam. Bu sadece sperm koymaktan çok daha fazlası demek. Baba çocuğu için kendi hayatından fedakarlık yapmayı seçen ve çocuğuna adam olmayı öğreten insana denir. Ne dediğim hakkında kesinlikle en ufak bir fikrin yok haksız mıyım?

 Hayır yok. Ama bu ilginç.

Anormallik!

**

Adrenalin normal. Ses yüksekliği 84’te.  Tebrikler.  Sen özelsin.  Hiç kimse senden daha özel değil.  Sırf bu yüzden özelsin.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Hepimiz güzel görünürüz.  Sadece içsel bir hesaplaşma.  Eğer isterseniz sahip olabilirsiniz.  Ara ve bulacaksın.  Bunu kazandın. Bunu hak ettin.  Eğer hoşuna gittiyse niçin sahip olmuyorsun?

**

. Onu seviyor musun?

 Aşk, o bitti. Aşk diye bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun?

 Herhangi bir yemeğe, giysilere ya da spora karşı bir aşk duyabilirsin ancak başka bir insana aşık olamazsın. Bu sahiplenmektir, bencilliktir.

Buna gerçekten inanıyor musun?

 Evet. Duygularını tek bir insan üzerine odaklamak sağlıksız bir şeydir.

Sen böyle düşünmüyor musun?

 Hayır. Ya iki kadın bir adama ya da iki adam bir kadına aşık olursa ne olur?

 Peki ya sana aşık olmayan birisine aşık olamaz mısın?

 Olabilir tabi. Lenina’nın birçok kişiye verebilecek kadar çok sevgisi var.

Yani, sen ilgileniyor musun?

**

Merhaba. Nasılsınız?

 Ben iyiyim teşekkürler. Vahşi için gelmiştim. Bunun uygun bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Bekleyeceğim.

O korkunç ayrılmış bölgede sıkışıp kaldığınızda buraya, yani medeniyete geleceğinizi hiç hayal etmiş miydiniz?

 Bilmiyorum. Gerçekten hiç düşünmemiştim. Sanırım, her zaman bir kaderim olduğunu biliyordum.

Kader! Demek istediğiniz hatalı bir genetik kodlamanın eseri olduğunuz mu?

 Hayır insanların genetiklerinin kaderlerini etkilediğini düşünmüyorum. Kendi kaderinizi kendiniz biçimlendirirsiniz. Genleriniz size kim olduğunuzu söyleyemez.Büyüleyici.

Peki şu soruyu cevaplar mısın: Uygar kızlar hakkında ne düşünüyorsun?

 Kendi kaderini biçimlendir. Kimse sana nasıl olman gerektiğini söyleyemez. Bu tür anti sosyal yanlış bilgiler ile vatandaşlarımızın aklını  karıştırdığı için Vahşi’ye teşekkür ederim.

**

Müdürün muhtemel tehlikeyi biraz abarttığını düşünüyorum. İnsanlarımızın şartlanmasının, Bay Cooper’ın düşüncelerinin tamamen mantıksız olduğunu anlayabilecek kadar iyi seviyede olduğunu düşünüyorum. Bu hiçbir amca hizmet etmeksizin sosyal düzeni bozar. Gittiği her yerde toplumun dikkatini çeker.

Kesinlikle. İnsanlar heyecanlanmaktan hoşlanır ancak sizi temin ederim ki çok yakında Bay Cooper’dan sıkılacaklardır. Vahşi’yi araştırmaya başladığımızdan beri Bernard Marx’da burada bizimle birlikte.

Bernard sence toplum üzerinde bir tehdit oluşturabilir mi?

 Bir çok şeyi bizden farklı olarak görüyor ancak bunun bir tehdit oluşturacağını zannetmiyorum. Bu yüzden araştırma için çok değerli birisi.

Eğer burada bizimle birlikte kalacaksa ona uygun şartlandırmaları yapmak zorundasınız. Bunun için biraz geç değil mi?

 Yapılabilir. Yoğun ve sıkıştırılmış bir programla bu mümkün, ve bu çok değerli bir araştırma olurdu. Bu onu özel yapan her şeyi yok eder, ve sahip olduğumuz büyük ilerleme şansını batırır.

Şu an için Vahşi’nin toplumumuzla birlikte yaşamaya devam etmesinde bir zarar görmüyorum. Ciddi bir problem olup olmayacağını zaman gösterir.

**

Bu insanlar benden ne istiyor?

Lenina: Daha önce hiç senin gibi birisiyle tanışmadılar. Sen gizemlisin.

Umurumda değil. Ben onlar için bir eğlence unsuru olmak istemiyorum. Ben bir eğlence programı değilim. Beklediğim bu değildi.

Ne bekliyordun?

 Bilmiyorum. Doğru olana gösterilen saygı, güzellik, zeka  Telkin ve baskı ile yıldırılmış insanlar değil.

Ancak görüşümüz mutluluk açısından doğru ve başarılı.

Tabi. Sınıfımda konuşmanı istiyorum.

Kendinle ilgili. Seni tanıdığım kadarıyla çok heyecan verici bulacaklarını biliyorum. Peki. Şimdi eve gitmeliyim.

John. Bana aşık olmaktan korktuğunu hissediyorum.

 Hayır. Hayır. Demek istediğim  Güzel

Haydi daha sakin bir yere gidelim.

Gitmem gerekiyor.

**

SOMA BAR: Gerçeklikten bir süreliğine tatile çıkın.

Şimdi bana hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini mi söylüyorsun?

 Şunu söylüyorum; uygar toplumda sevişmek sadece günlük aktivitelerden bir tanesidir.

John ve sen birlikte bir şeyler yapabilirsiniz?

 Yanlış mı düşünüyorum?

 Koca kız Bernard. Herkesle beraber olmaya çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

Probleminin ne olduğunu biliyorum.

İşte neden sorun çıkardığını

Toplum için çok önemli bir şey yapmak istemez miydin?

 Topluma büyük zararlar verebilecek bir insanı engellemeyi  Evet. Güzel. Sana özel bir şartlandırma programı hazırladım.

**

Burası bir fabrika. İnsanları tıpkı makineler gibi üretmek

 Neden?

 İnsanların özelliklerini garanti altına almak için. Doğumun sancılarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmak için. Tehlike ve acı hayatın birer parçasıdır. Onları ortadan kaldırmaya çalışmak, insan doğasının benliğinden uzaklaşmaktır.

Acı, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu gösteren bir vücut sinyalidir. Bazen  Ancak bazen de bize öğreten, bizi meydana getiren şeydir.

Nasıl?

 Doğum sancısı bir kadınına anne olduğunu öğretir. Doğum sırasında bebeğin attığı çığlıklar onun ruhunun dünyada vücut bulduğunu anlatır.

Peki ya bu insanların ruhları?

 Ruhları mı?

 Ciddi olamazsın.

Bernard, niçin beni buraya getirdin?

 Tüm bu işaretler, deneyler ne için?

 Burada her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm. Bizim de problemlerimiz var. Senin yardımlarınla programları, insanları daha mutlu edecek şekilde dizayn edebiliriz.Yani benim, insanların nasıl daha mutlu edilebileceğini çözmemi mi istiyorsun?

**

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da, Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada. İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin, Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili.

Hey bana baksana! Başparmağını bize mi ısırıyorsun?

 Evet, başparmağımı ısırıyorum Efendim. Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?

 Evet, orası doğu, Juliet de güneşi! Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

 İnkar et babanı, adını inkâr et!

Senin kının burası. Orada paslan, Ben de öleyim. Gidip uzun uzun konuşalım bu üzücü şeyleri, Kimi bağışlanacak, cezalanacak kimi.

Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet ‘in. Bunlar gelmiş geçmiş en iyi yazar olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet romanından.

Neyi mükemmelmiş bu adamın?

 Ben hiç bir şey anlamadım. Bu Fransızca ya da Almanca gibi ölmüş dillerden birisi miydi?

 Tüm bunlar ne hakkındaydı?

 Romeo ve Juliet. Erkek ve kız arasında. Yaklaşık sizin yaşlarınızda, belki biraz daha büyükler. Aşık oluyorlar. Ancak aileleri birbirine düşman.

Neye aşık oluyorlar?

 Birbirlerine. Tüm kalbinizle istediğiniz ancak sahip olamadığınız bir şey olmadı mı hiç?

 Bir keresinde çok tatlı yeşil polyester bir ceketi gerçekten  çok istemiştim ancak renginden dolayı onu alabilmek için koca iki hafta boyunca beklemiştim. Korkunçtu.

Sonunda ne oluyor?

 Romeo ve Juliet bir araya gelemedikleri için intihar ediyorlar.

Bu çok aptalca. Birbirlerine sahip olamadıkları için kendilerini mi öldürüyorlar yani. Bu seksle ilgili değil, aşkla ilgili. Ne olduğunu bilmiyor musunuz?

 Hissetmek  Tutku

Uğrunda acı çekmek

Uğruna ölebilmek

**

Üzgünüm. Onları hazırlamalıydım.

Kullanılan dil oldukça ilginç ancak hikaye günümüze uymuyor.

Bu hikaye her zaman günceldir ama onların anlayabilecek kapasitesi yok. Onlara ihtiyaç duydukları her şeyi koca bir hiç olarak sunuyorsunuz.

Yani onlara insanların şiddet ile burun buruna yaşamasının daha iyi olduğunu söylememi mi istiyorsun.

Gerçek şu ki bilginin yasaklandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Yani sen insanların ayrılmış bölgede daha iyi şartlarda yaşadığını mı düşünüyorsun?

 Hayır, hayır.

Demek istediğim sizin insanlarınız fazla sevmiyor, her şeyi çok fazla istiyor ve çok hızlı tüketiyor. Biraz sakin yaşamayı deneyin.

Anlamıyorum. Açıkla bana.

Yapamam.

 John, anlamak istiyorum. John?

Hepinize anlatabilecek kelimeler neler?

 Nasıl olduğunu sana gösterebilmek iterdim.

Ne yapıyorsun sen?

 Sorun ne?

 Hala daha beni sevmiyorsun.

Bu doğru değil. Doğru değil.

Senden hoşlanıyorum. Sen de benden hoşlanıyorsun. Hoşlanıyorsun. Doğru değil mi?

 İlk gördüğümden bu yana

Anlamak istiyorum.

Hissetmeyi  Tutkuyu anlamak istiyorum. Lenina.
Aşk bu değil.

**

Üzüntü sadece bir illüzyondur.  Sadece mutluluk gerçektir.  

**

İşleri doğru yapmaya ve daha fazla kendim gibi olmaya başlamıştım ancak şimdi bütün dünyanın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve yıkılmaya başladığını düşünüyorum.

Ne yalanı?

 Sahip olduğumuz tüm mutluluklar

**

Ölüm Merkezi

Merhaba nasılısınız?

 Ben iyiyim teşekkürler.

Linda Cooper. Ah evet. Bu taraftan

Sorun nedir kendinizi rahatsız mı hissediyorsunuz?

 Lütfen, çocuklar öğretmeye çalıştığımızın aksine ölümün kötü bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Yaşamı sona erdi ama sorun değil çünkü diğer herkes hala hayatta ve mutlu. Onun organlarını tekrar fosfor elde etmede kullanabiliriz. Pekala çocuklar, haydi bakalım

Çikolata ve şeker yemek isteyen var mı?

 Ölmüş mü?

 Bu kadın çok tuhaf. Dişlerine bak.

O benim annem. Defolun buradan.

Buna bir son ver artık. Bir insanın ölümü o kadar önemli bir şey değil, çocukları üzüyorsun.Hiç kimse olmayan bir adamla mezarlar ve kurtlar hakkında konuşmaya ne dersin?

 Yerin dibine kadar bağırabilirsin. Hey kes şunu.

**

Soma Dağıtımı

Oh Cesur Yeni Dünya sen nasıl insanlar meydana getirdin böyle.

Sana ne yaptıklarını görmüyor musun?

 Kendine ne yaptığının farkında değil misin?

 Bunlar seni mutlu edemez. Yalnızca köleleştirir.Siz mutlu değilsiniz. Sadece, kendinize inançlı olun. Kim olduğunuzu keşfedin. Hapları çöpe atın. Kurtulun artık uyuşturucularınızdan. Bırakın artık! Hapları çöpe atın! Bırakın artık! Uyanın! Uyanın! Sorununuz ne sizin?

 Uyanın artık! Çıkarın şunu.

**

Bu sabah soma dağıtım merkezlerinden birinde gerçekleşen olayla ilgili daha fazla şey öğrendik. Vahşi olarak bilinen John Cooper bu sabah  Görünüşe görü ölümü ile Vahşi’yi yıkıma uğratan ve şeyi olan kadının..  ‘Anne’ sözcüğünü kullanabilir miyim?

 Bunu neden yaptığı umurumda bile değil. Bu şunu gösteriyor ki

Sadece bir vahşi olmasına rağmen ona merhamet göstermeliyiz.

Bu asla olmamalıydı! Vahşi’nin Delta’ları bozmasını istemiyorum.

Efendim tüm saygımla söyleyebilirim ki; problem Vahşi ‘de değil. Eğer Delta’lar kontrolden çıktıysa bu tamamen bizim sorumluluğumuzdadır.

Marx, Delta’ların kontrolden çıktığı falan yok.

Problem olan Vahşi.

Katılıyorum! Yeniden yapılandırmayı öneriyorum.

Efendim buna izin veremezsiniz.

Politika, olasılıkların sanatıdır Bernard.

Daha fazla kargaşaya izin veremeyiz. Ne demek istiyorsunuz?

 Fedakarlıkta bulunmaya hazır olmalıyız. Bay Marx.

Ben de her yerde sizi arıyordum. Ne bulduğuma inanmayacaksınız. Teşekkür ederim.

Karar verme zamanı geldi. Affedersiniz millet. Karar vermeden önce son bir şey daha var. Dikkatimden kaçırdığım bir şey.

**

GERÇEK ORTAYA ÇIKTI

Herkesin dilindeki soru şu:

Bu nasıl olabildi?

 Mide bulandırıcı.

Kesinlikle çok rahatsız edici.

Onun pozisyonundaki bir adamın bebeğinin olmasına nasıl izin verilebilir?

 MÜDÜR bir BABA!

Asıl soru böyle bir şeyi niçin yaptığı?

 Bu şunu gösteriyor ki

Kesinlikle ona acıyoruz.

 Bu durumda acımak eşitliğe uygun değil.

Müdür

Bir   Vahşi’ye ne olacağı hakkında hala bir açıklama yok.

**

Seni buraya getirmemeliydim. Sürücü terk ettiği için hepimiz atlamak zorundaydık. Demek istediğim seni medeniyete getirmek bir hataydı.

Üzgünüm. Şişede doğan bir adamın yine de bir ruha sahip olabileceğini görmek güzel.

****

Baş Denetçi: Sonuç olarak medeniyetin pek de hoşunuza gitmediğini görüyorum Bay Cooper.

Hayır. Başta gözüme mükemmel görünmüştü. Temiz, zekice  Tüm o havada dolaşan müzik

Bazen kulaklarımda çalan binlerce enstrüman duyuyorum. ve bazen de sesler  Bu..

Dinliyorum. Neden herkes Shakespeare okuyamıyor?

 Herkes okuyabilir. Ancak niçin istesinler ki?

 Onlar için hiç bir anlamı yok. Dünya bir Shakespeare değil biliyorsun. Gerçek şu ki; güzel olan bütün sanatlar ve bilgiler tutku ve çatışmalara neden oluyordu. Sosyal istikrarsızlık  Artık bunların hiç birisi yok. İnsanlar şu anda mutlu.

 Bu mutluluk neye mal oldu?

 Sanat, din, felsefe, aşk, bilim

Bilim mi?

 Hepimiz en önemli şeyin bilim olduğuna inanırız.

Gerçek bilim değil Bernad. Devlet politikasının gerektirdiği, asayişe hizmet eden bir teknoloji. Kriz olması durumunda insanlara tatmin sağlaması için. Biliyorsun, ben gençken çok iyi ve kendisini araştırmaya adamış bir kimyacıydım. Ancak ayrılıp yeniden yapılandırma bölümünün Ford’u olmak zorunda kaldım. Ben de senin gibiydim Bernard:  Bir seçim yapmak zorundaydım. Bilimi seviyorum ama ben ondan feragat etmeyi, insanların mutluluğuna hizmet etmeyi seçtim ve yalnız değilim. Yani doğrular da ödediğiniz ayrı bir bedel.

Doğrular?

 Savaştan önceki doğruluk ve güzellik hatırladığım kadarıyla insanların birbirlerini yok etmek için çılgınca yollara başvurup bombalar yaptığı. Korkunçtu. Çoğu tarihi gerçek insanlara mutluluk vermez değil mi?

Peki John ne olacak efendim?

 Hiçbir şey. Hiçbir şey olmayacak. John kuralların doğruluğunu kanıtlayan bir istisna. O, bizim sistemimizin, içinde bir vahşi bulunmasına rağmen hala daha kararlı olduğunun ispatı. Eğer yeniden yapılandırmaya girişirsek insanlar şunu sormaya başlar:

“Bizim anlayamadığımız bir şeyler mi var?”. Ama, hayır.

Bu Cesur Yeni Dünya’mızda istediğimiz her şeye sahibiz. Ayrıca kişisel olarak ondan hoşlandım.

**

Her şey karıştı.

Ne istiyorsunuz?

 Benden ne istiyorsunuz?

 Size verebileceğim hiç bir şey yok.

Peki sen John  Sen ne istiyorsun?

 Ben acı istiyorum. Özgürlük istiyorum. Tanrı’yı istiyorum. Şeytan’ı istiyorum. Günahları istiyorum. Aşkı istiyorum. Öznellik istiyorum. Çünkü insanların derin bir nefes alarak gördüğü bu serabı unutmasını ve ölüm zamanları gelip çatmadan önce bu yaşadıklarını zannettikleri şeyin aslında yaşam olmadığını görmesini istiyorum. Uyanık olmak hayatta olmaktır.

**

Değişime ihtiyaç var.

**

Eski Yunanlılar ‘da davranışlarıyla fedakarlıkta bulunan birçok kahramanları vardı. Medeniyetlerinin gelişmesi ile birlikte kahramanlarına ihtiyaçları kalmadı. Şu anda o kahramanların anti sosyal oldukları tarafımızdan biliniyor. Geçmişte kahramanlara ihtiyaç da mükemmel olmayan dünyadan kaynaklanıyordu. Çünkü kahramanlar bir şeyleri değiştirir. Sözde bizim değişim yaratacak birilerine ihtiyacımız olmadığı söylenir. Kahraman, farklılık yaratan kişidir.

- Bayan Crowne?

 – Efendim Ben bunu kitapta göremiyorum. Bu kitapta yok. Yani kitabın yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

 Aslında  Sen ne düşünüyorsun?

 Ben nasıl bilebilirim?

 Ben kitaplarda yazılan şeylerden fazlasını düşünemem. Sen de düşünemezsin. Sen sadece bir kişisin. Kim olduğunu sanıyorsun?

 Hiç kimse.

**

Ben hamileyim. – Gerçekten mi?

 – Evet. Hamile

Bunu ben yaptım John. Doğum kontrollerimi kullanmadım. Senin bebeğini taşıyorum.

Benim bebeğim

Benim bebeğim mi?

 İlk olarak bu bir kaza.

- Doğum kontrolünü almayı unutmuşsun.

- Hayır Bernard.

- Ben bu çocuğu doğurmak istiyorum

- Mümkün değil. Bu yasa dışı.

- Biliyorum.

- Hayır. O zaman beni öldürmek zorunda kalacaklar. Belki de yapabilirler. Hatta beni de öldürebilirler. Baba olacak bir müdür daha isteyeceklerini zannetmiyorum.Sana zarar vermek istememiştim.

- Bundan emin misin?

 – Evet. Evet eminim. Sana yardım edeceğim. Bu çocuğu doğurabilmen için tek yol bu.

 – Teşekkürler.

- Umarım tek başına olduğunu biliyorsundur. Asla geri dönemezsin. Anladım. Bunu yapmak zorundayım. Çok üzgünüm. Ben de üzgünüm.

**

Özgün insanların bulunduğu farklı bir medeniyetin içinden gelen perde arkasındaki bir adam tarafından cezalandırılmıştı.

**

Yaşam, Bütün dünya birleşmeden 9 yıl savaşlarından önce çok zordu. Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz. Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

**

Hiç kimse senden daha özel değil.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Herkes iyi görünür.  Bu sadece iç hesaplaşmadır.  Ancak güzel görünmek önemlidir.  Ne kadar iyi görünürsen o kadar iyi hissedersin.  İyi hissetmek önemlidir.  Eğer iyi görünürsen, iyi olursun.  Eğer istersen sahip olabilirsin.  Aradığında bulacaksın.  Bunu hak ettin. Kendini kutlamalısın.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.

**

Cesur Yeni Dünya, hiçbir zaman köle olduğumuz bir dünya olmamalıdır.
Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
— Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
— Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

************************

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ



PAYLAŞTIĞIMIZ DURUMUMUZ – BİLİNÇ


JOHN SEARLE

 

Filozof John Searle insan bilinci üzerine yapılan çalışmaları düzenliyor — ve bu konudaki ciddiye alınan bazı yaygın karşı görüşleri çürütüyor. Bilince neden olan beyin süreçlerini öğrendikçe, bilincin bunun ilk aşaması olan önemli biyolojik bir olgu olduğunu kabul ediyoruz. Ve hayır diyor, bilinç büyük bir bilgisayar simülasyonu değil. (TEDxCERN’de kaydedilmiştir.)

Bilinç hakkında konuşacağım.

Neden bilinç?

 Bu enteresan bir şekilde hem bilimsel hem felsefi kültürümüzde oldukça ihmal edilmiş bir konu.

Neden bu kadar enteresan?

 Çünkü bu çok basit ve mantıklı bir sebeple hayatımızın en önemli yönü. Şöyle ki, bir şeyin hayatımızda önemli olabilmesi için bilinçli olmamız gerekli bir koşul. Bilimi, felsefeyi, müziği, sanatı falan umursarsınız — ancak zombiyseniz ya da komadaysanız, hiç bir yararı yoktur, değil mi?

Yani bilinç birinci sırada. İkinci sebep de, insanlar bu konuyla ilgilenmeye başladıklarında, ki ilgilenmeleri gerektiğini düşünüyorum, en korkunç şeyleri söyleme eğiliminde oldular. Hatta korkunç şeyler söylemediklerinde ve gerçekten ciddi bir araştırma yapmaya çalışırlarken bile, bu yavaş oldu. İlerleme yavaş bir süreç oldu.

Buna ilk ilgi duymaya başladığımda, biyolojik açıdan oldukça açık bir problem olduğunu düşünmüştüm. Beyin bıçaklayıcıları meşgul edelim ve beyinde nasıl işlediğini görelim.UCSF’e gittim ve oradaki tüm ağır nörobiyolojistlerle konuştum ve onlar da bilim insanlarına utandırıcı sorular sorduğunuzda sıklıkla yaptıkları gibi sabırsızlık gösterdiler. Fakat beni asıl etkileyen, çileden çıkan çok ünlü bir nörobiyolojistin söylediğiydi,  “Bak, benim alanımda bilinçle ilgilenebilirsin, fakat önce bu hakkı edin. Önce bu hakkı edin.”

Şimdi bu konu üzerinde uzun zamandır çalışıyorum. Bence bu hakkı bilinç konusunda çalışarak alabilirsiniz. Eğer öyleyse, bu gerçekten bir adım öne çıkmaktır.

Tamam, peki bilince karşı bu enteresan gönülsüzlük ve düşmanlığın nedeni ne?

 Bence bu bizim entellektüel kültürümüzdeki iki özelliğin karışımı yüzünden aslında bunların birbirinin zıttı olduğunu düşünüyoruz ama aslında bunlar bir miktar varsayımı paylaşıyorlar. Bir özellik, dini ikiliğin geleneği:

Bilinç, fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Ruhsal dünyanın bir parçasıdır.Ruha aittir, ve ruh fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Bu Tanrı’nın, ruhun ve ölümsüzlüğün geleneği.Bunun tam tersini düşünen başka bir gelenek de var ancak en kötü varsayımı kabul ediyor. Bu gelenek bizim ağır görevli bilimsel materyalistler olduğumuzu düşünüyor. Bilinç fiziksel dünyaya ait değildir. Ya öyle bir şey hiç yoktur, ya da o başka bir şeydir, bir bilgisayar programı ya da başka saçma bir şey, ama hiç bir şekilde bilimin bir parçası değil. Ve bende karın ağrılarına neden olan bir tartışmanın içine girdim. İşte nasıl olduğu. Bilim nesneldir, bilinç özneldir, haliyle bilincin bilimi olamaz.

Pekala, bu ikiz gelenekler bizi felç ediyor. Bu ikiz geleneklerden kaçmak gerçekten çok zor. Ve benim bu konferansta sadece bir tek gerçek mesajım var, o da şu ki, bilinç biyolojik bir olgudur fotosentez, sindirim, mitoz gibi — tüm bu biyolojik olguları bilirsiniz — ve bunu kabul ettiğiniz an bilinçle ilgili, zor problemlerin hepsi olmasa da, birçoğu yok olur. Ve bunların bir kısmının üstünden geçeceğim.

Tamam, size bilinçle ilgili söylenmiş bazı acımasız şeyleri anlatacağıma söz veriyorum.

Birincisi: Bilinç yoktur. Bu bir illüzyondur, günbatımları gibi. Bilim günbatımlarının ve gökkuşaklarının illüzyon olduklarını göstermiştir. Yani bilinç bir illüzyondur.

İkincisi: Tamam, belki vardır, ama öyleyse de tamamen başka bir şeydir. Beyinde çalışan bir bilgisayar programıdır.

Üçüncüsü: Hayır, varolan tek şey sadece davranışlardır. Davranışçılığın ne kadar etkili olduğunu görmek çok utanç verici, ama buna sonra geleceğim.

Dördüncüsü: Belki bilinç vardır, ama bu dünya için bir fark yaratmaz. Ruhaniyet nasıl bir şeyi etkileyebilir?

Şimdi, ne zaman biri bunu söylese, ruhaniyetin bir şeyi değiştirmesini görmek istiyorlar diye düşünüyorum. İzleyin. Bilinçli bir şekilde kolumu kaldırmaya karar veriyorum, ve bu lanet şey kalkıyor.

Ayrıca, şunu fark edin: “Bu biraz Cenevre’deki havaya benziyor. Bazı günler kalkar, bazı günler kalmaz” demeyiz. Hayır. Ben ne zaman istersem o zaman kalkar.

Pekala. Şimdi bunun nasıl mümkün olduğunu anlatacağım. Şimdi size henüz bir tanım vermedim. Eğer tanım vermezseniz bunu yapamazsınız. İnsanlar her zaman bilinci tanımlamanın ne kadar zor olduğunu söylerler. Bence eğer bilimsel bir tanımlama için uğraşmıyorsanız, bu tanımlamayı yapmak daha kolay. Biz bilimsel bir tanımlama için hazır değiliz, ama işte aklıselim bir tanım. Bilinç tüm duygu durumları, duyarlılığı ya da farkındalığı içerir. Rüyasız bir uykudan uyandığınız an başlar, ve uykuya dalana kadar ya da ölene kadar ya da bir şekilde bilinçsiz hale gelene kadar devam eder. Rüyalar da bu tanımda, bilincin bir şeklidir.

Şimdi, bu aklıselim tanımımız. Bu bizim amacımız. Eğer bunun hakkında konuşmuyorsanız, bilinç hakkında konuşmuyorsunuz demektir.

Ama onlar, “Hmm, eğer öyleyse, bu gerçekten korkunç bir problem. Böyle bir şey nasıl gerçek dünyanın bir parçası olabilir?” diye düşünüyorlar.

Ve bu, eğer felsefe dersi aldıysanız, meşhur ruh-beden problemi olarak bilinir. Bence bunun da basit bir çözümü var. Şimdi anlatacağım. İşte: Bütün bilinçli durumlarımız, istisnasız hepsi, beyindeki alt seviye nörobiyolojik süreçler tarafından oluşturuluyor, ve bu, beyinde üst seviye ya da sistem özelliği olarak görülüyor. Bu suyun akıcılığı kadar gizemli bir konu. Değil mi?

 Akıcılık, H2O molekülleri tarafından ekstra su fışkırtılan bir şey değil. Bu sistemli bir durum. Ve moleküllerin davranışlarına göre, su dolu bir kavanozun sıvıdan katıya geçmesi gibi, beyniniz de moleküllerin davranışlarına göre bilinçli durumdan, bilinçsiz duruma geçebilir. Meşhur ruh-akıl problemi bu kadar basittir.

Tamam mı?

 Ama şimdi daha zor sorulara geliyoruz. Bilincin kesin özelliklerini tanımlayalım, böylece daha önce yaptığım o dört itiraza karşılık verebilelim.

Evet, ilk özellik, bunun gerçek ve azaltılamaz olması. Bundan kurtulamazsınız. Görüyorsunuz, gerçek ve illüzyon arasındaki ayrım bize görünen şeyler ve aslında gerçekte nasıl oldukları arasındaki ayrım. Burada bilinçli olarak — Fransızca “arc-en-ciel” (gökyüzünün içindeki ark) kelimesini seviyorum – Burada gökyüzünde bir kavis varmış gibi görünüyor, ya da güneş dağların arkasında batıyor gibi görünüyor. Bu bize böyle görünüyor, ancak gerçekte olmuyor. Ancak bu her şeyin bilinçli olarak nasıl göründüğü ile aslında nasıl oldukları arasındaki ayrımı, bilincin varlığı için yapamazsınız, çünkü bilincin varlığı konusunda düşünüldüğünde, eğer bilinçli bir şekilde bilinçli olduğunuzu düşünüyorsanız, bilinçlisinizdir. Demek istediğim, bir grup uzman bana gelip “Biz ağır çalışan nörobiyolojistleriz ve senin üzerinde çalıştık Searle, ve senin bilinçli olmadığına ikna olduk, sen çok akıllıca tasarlanmış bir robotsun,” deseler “Hmm, biliyor musun, belki de gerçekten haklılardır?” diye düşünmem. Gerçekten bir an için bile böyle düşünmem, çünkü Descartes bir çok kez yanılmış olabilir ama şunda haklıydı.Kendi bilinçliliğiniz hakkında şüphelenmezsiniz. Tamam, bu bilincin ilk özelliği. Bilinç gerçektir ve azaltılamaz. Diğer bilinen illüzyonlar gibi bunun da bir illüzyon olduğunu gösterip bundan kurtulamazsınız.

Pekala, başımıza dert olan bir diğer özelliği de tüm bilinç durumlarımızın bu nitelikli özelliğe sahip olmasıdır. Bira içiyormuşsunuz gibi hissettiren bir şey, yani gelir verginizi hesaplarken hissedeceğiniz bir şey değil ya da müzik dinlerken, bu nitelikli his otomatik olarak 3. özelliği oluşturuyor, bilinçli durumlar özünde öznel, yani bunlar sadece onları deneyimleyen insan ya da hayvan özneler tarafından deneyimlenerek var oluyorlar. Belki de bir bilinç makinası üretmeyi başarabiliriz. Ancak beyinlerimizin bunu nasıl yaptığını bilmediğimiz için, böyle bir bilinç makinası üretme durumunda değiliz.

Tamam. Bilincin diğer bir özelliği de birleştirilmiş bilinç alanlarından gelmesi. Yani sadece karşımdaki insanları görmüyorum, veya kendi sesimi ve zemine karşı ayakkabılarımın ağırlığını bana, sanki ileri ve geri yayılan mükemmel tek bir bilinç alanının bir parçası gibi geliyor. Bilincin inanılmaz gücünü anlamanın anahtarı bu. Ve henüz bunu bir robotta gerçekleştirme imkânımız yok. Robot teknolojisindeki hayal kırıklığının sebebi bilinçli bir robotu nasıl yapacağımızı bilmiyor olmamız gerçeği, yani böyle bir şey yapabilecek bir makinaya sahip değiliz.

Tamam, bilincin diğer bir özelliği, bu inanılmaz birleşmiş bilinç alanından sonra, bilinç davranışlarımızda işlevselleşiyor. Elimi kaldırarak size bilimsel bir örnek veridim, ancak bu nasıl mümkün olabilir?

 Nasıl olabiliyor da, beynimdeki bu düşünce maddeleri hareket ettirebiliyor?

 Size cevabı söyleyeceğim. Yani, ayrıntılı cevabı bilmiyoruz ama, esas kısmını biliyoruz, o da nöron aktivasyonunda bir sıra olduğu, ve bunlar saklanmış asetilkolinin olduğu motor nöronların aksonlarının sonundaki katmanda duruyorlar. Felsefi terimler kullandığım için kusuruma bakmayın ama bunlar motor nöronların aksonların sonundaki tabakada gizlendiklerinde iyon kanallarında bir sürü mükemmel şey oluyor ve bu lanet olasıca kol kalkıyor. Size söylediğim şeyi bir düşünün. Bu, aynı olay, kolumu kaldırmak için verdiğim bilinçli kararın dokunmalı-hissetmeli manevi özelliklere sahip bir tanımı var. Bu beynimdeki bir düşünce, ama aynı zamanda, motor korteksten aşağıya koldaki sinir dokularına kadar yolunu yaparken asetilkolini gizlemeye çalışmakla ve diğer birçok işi yapmakla meşgul. Geleneksel sözlüklerimiz artık bu konuları tartışmak için tamamen demode. Tek bir olayın bir seviyede nörobiyolojik bir tanımının başka bir seviyede akli bir tanımının olması ve bu bir tek olay, bu doğanın işleyişi. Bilinçliliğin işleyişinin nedensel olarak mümkün olduğunun açıklaması.

Tamam şimdi bunu aklınızda tutun, bilinçliliğin çeşitli özelliklerini incelerken, geri dönüp eski itirazları cevaplayalım.

İlk söylediğim şey, bilincin var olmadığı, bir illüzyon olduğuydu.Bunu zaten cevapladım. Bu konu hakkında endişelenmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Ancak ikincisinin inanılmaz bir etkisi var, ve belki de hala söz konusu, bu da “Eğer bilinç varsa, bu gerçekten de başka bir şey. Bu gerçekten beynimizde çalışan dijital bir bilgisayar programı ve bilinci yaratmak için yapmamız gereken tek şey doğru programı edinmek. Evet, donanımı unutun. Herhangi bir donanım programı taşımak için yeterince kapsamlı ve istikrarlı olabilir.”

Bunun yanlış olduğunu biliyoruz. Demek istediğim, bilgisayarlar üzerine düşünen herhangi biri bunun yanlış olduğunu görebilir, çünkü hesaplama sembolik bir manipülasyon olarak tanımlanır genelde sıfırlar ve birlerle, ama herhangi bir sembol de olur. İkili kodla programlayabileceğiniz bir algoritmanız olabilir, bu da bilgisayar programının tanımlayıcı özelliğidir. Ancak biz bunun tamamen söz dizimsel olduğunu biliyoruz. Bu sembolik. Gerçek insan bilincinin bundan daha fazlası olduğunu biliyoruz. Söz dizimine ek olarak bir de içeriği var. Anlam bilimine sahiptir.

Şimdi bu tartışma, ben bu tartışmayı, 30 — aman Tanrım, bunu düşünmek istemiyorum — 30 yıldan fazla bir süredir, yapıyorum ancak size anlattığım şeyleri ima eden daha derin bir tartışma var ve bu tartışma kısaca bilincin, gözlemciden bağımsız bir gerçeklik yarattığını söylüyor. Bu; paranın, mülkün, hükumetin, evliliğin, CERN konferanslarının, kokteyl partilerin ve yaz tatillerinin gerçekliğini yaratıyor ve tüm bunlar bilincin eserleri. Bunların varlığı gözlemciye bağlı. Bir kâğıt parçasının para olması veya bir kaç binanın üniversite olması, sadece bilinçli etkenlere bağlı.

Şimdi hesaplamayla ilgili kendinize sorun. Bu güç, kütle, yer çekimi gibi kesin mi?

 Ya da gözlemciye mi bağlı?

 Bazı hesaplamalar gerçektir, esastır. 4 elde etmek için 2’ye 2 eklerim. Kim ne düşünürse düşünsün, bu böyle olur. Ama ben cebimden hesap makinamı çıkartıp hesap yapınca, tek gerçek olgu elektronik devreler ve onun davranışı. Bu tek gerçek olgu. Kalan her şey bizim tarafından yorumlanır. Hesaplama, sadece bilinçle bağlantılı olarak var olur. İster bilinçli bir etmen bu hesaplamayı yapıyor olsun, ister de bilgisayar yorumlamasını kabul edecek küçük bir mekanizması olsun. Bu, hesaplamanın keyfi olduğu anlamına gelmiyor. Bu donanıma bir sürü para harcadım. Gerçekliğin nesnelliği ve öznelliği ile iddiaların nesnelliği ve öznelliği arasında sürekli bir kafa karışıklığına sahibiz. Konuşmanın bu kısmının alt metini şu:

Varlığı öznel olan bir alan hakkında bilincin, duygunun ya da farkındalığın öznel durumunu içeren insan beyninde gerçekleşen tamamen tarafsız bir bilim yapabilirsiniz, tarafsızca gerçek iddialar yapabilirsiniz. Yani, bilinç öznel ve bilim nesnel olduğu için bilincin nesnel bir bilimi olamayacağına dair itiraz, bir kelime oyunu. Bu öznellik ve nesnellik üzerine kötü bir kelime oyunu. Kendi varlığının durumuna göre öznel olan alanlar hakkında nesnel iddialarda bulunabilirsiniz ve bu tam olarak nörolojistlerin yaptığı şey. Yani, gerçekten acı çeken hastalarınız var ve bunun nesnel bilimini yapmaya çalışıyorsunuz.

Pekala, tüm bu adamları çürüteceğime dair söz verdim ama çok zamanım kalmadı o yüzden sadece bir kaçını daha çürütmeme izin verin. Davranışçılığın entellektüel kültürümüzün en büyük utançlarından biri olması gerekir, çünkü onun hakkında düşündüğünüz anda aksi ispatlanır diyorum. Akli durumunuzla davranışlarınız aynı mıdır?

 Ağrı duygusu ve ağrı davranışı arasındaki ayrımı düşünün. Ağrı davranışını size göstermeyeceğim ama şu an bir ağrımın olmadığını söyleyebilirim. Ve apaçık bir hata. Neden böyle bir hata yaptılar?

 Hata şuydu – geri dönüp bu konu hakkındaki araştırmalarda bunu tekrar tekrar görebilirsiniz-bilincin azaltılamayan varlığını kabul ederseniz, bilimden vazgeçmiş olursunuz diye düşündüler. İnsanlığın 300 yıllık ilerlemesinden, bu süreçten ve umuttan vazgeçiyorsunuz.Ve son olarak vermek istediğim mesaj şu ki, bilinç bilimsel analize konu olan diğer bütün biyolojik olgular gibi, ve hatta bilimin geri kalanı gibi gerçek bir biyolojik olgu olarak kabul edilmelidir,.

Kaynak:
http://video-subtitle.tedcdn.com/talk/podcast/2013/None/JohnSearle_2013-low-tr.mp4

 PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

SES FREKANSLARI İLE AŞIK DA OLABİLİRSİNİZ, KATİL DE…


ALINTI

Türkiye’nin ilk ses mühendislerinden Süden Pamir ses frekansları ile neler yapılabileceğini anlattı, şaştım kaldım.

Ses teknolojileri veya ses mühendisliği deyince hemen herkesin aklına müzik ile ilgili ses sistemleri geliyordur herhalde. Peki ses teknolojileri ile terörizmin engellenebileceğini, nokta ses frekansı atışıyla kusursuz cinayet işlenebileceğini, istediğiniz kişiyi kendinize aşık edebileceğinizi, bir sırrı itiraf ettirebileceğinizi veya dünyanın ritmine uyum sağlayabileceğinizi biliyor muydunuz?

Süden Pamir, Bilkent Üniversitesi İç Mimari Bölümünü bitirdikten sonra İngiltere’deki SAE kolejinden ses mühendisliği diploması almış ve Middlesex University‘de ses teknolojileri üzerine master yapmış. Beyoğlu Galatasaray‘da kurduğu İletişim Teknoloji Müzik Akademisi İTM‘de de ses mühendisi yetiştiriyor ve müzik teknolojisi, ses teknolojisi, performans teknolojileri, elektronik müzik ve ileri kayıt teknikleri gibi dersler veriyor.

TERÖRİZME SUBLİMİNAL MESAJ

Nedir ses teknolojisi tam olarak?” oluyor ilk sorum. “Dünyada pekçok alanda kullanılabilen bir teknoloji. Beynimiz her şeyi elektrik akımlarıyla algılar. Ses frekansı da bir tür elektrik akımıdır, enerjidir. Bu enerjiyi kullanarak insanların algısını değiştirebilir, istediğiniz komutla hareket etmesini sağlayabilirsiniz..” yanıtını alıyorum. Ses teknolojisinin en önemli alt dallarından biri ise subliminal mesaj. Müziğin veya şarkının içine insanın algı sınırının dışında bir frekansta söylenmiş mesaj yerleştiriliyor, bu üst bellek tarafından tanımlanamıyor ama alt belleğe gidiyor. Örneğin bir terörist saldırı ihbarı alındığında o bölgeye bir müzik yayını yapılabilir Pamir’in anlattığına göre. Yayınlanan şarkıya frekansı değiştirilmiş olarak “Bu saldırıyı yapma” gibi bir mesaj yerleştirilirse terörist algıda seçicilikle bu mesajı farkeder. Duyduğu şeyin ne olduğunu anlamaz ama alt belleği bunu algılar ve içinden bir ses ona “yapma” demiş gibi gelir. Hatta bunu kendisine Allah‘tan bir mesaj gibi görür. Ancak dünyada ve Türkiye’de bu tür mesajların toplum güvenliği dışında kullanılması kesinlikle yasak ve cezası var. Süden Pamir ise yalnızca bir kereliğine İstanbul Teknik Üniversitesi‘nde verdiği bir konferansta öğrencilere konuyu anlatabilmek için hazırlamış subliminal bir mesaj. “Konferans süresince bir müzik dinlettim öğrencilere. Müziğin içine ‘Suu‘ diye yalvaran bir sesi frekansı yerleştirdim. Sunumun sonunda öğrencilere susayıp susamadıklarını sordum. Şaşkın bir şekilde hepsi çok susadıklarını söylediler.” diye anlatıyor bu tecrübesini.

Pamir’in söylediğine göre kaçak olarak subliminal mesaj kullananlar var, “Ülkemizde bazı radyo kanallarının bunu yaptığı tespit edilmiş ama detaylar henüz bilinmiyor. Almanya’da ‘Kara Sesin Radyosu‘ diye bir kanal var, radikal İslamcılara ait bir frekans. Subliminal yöntemle aşırı saldırgan, dini içerikli, cihad çağrısı yapan, uyuşturucu hap kullanmayı komutlayan mesajlar yayıyor. Alman polisi de Türk polisi de bunu biliyor ama sürekli frekans değiştirdikleri için baş edilemiyor.” diyor. Ayrıca müzik dünyasında da bu tür tehlikeli mesajlar kullanılıyormuş. Özellikle de bazı heavy metal gruplarının şarkılarında… 11 Eylül saldırılarının bile bu şekilde gerçekleştirildiğini idida eden uzmanlar varmış. Bu ididalara göre kulelere giren uçaklarda bir terörist bile yokmuş, saldırı direk pilotların alt bilincine seslenen subliminal komutlarla gerçekleştirilmiş.

DOĞUM FREKANSI İTİRAF ETTİRİYOR

Ses teknolojisinden askeri amaçlı da faydalanılabiliyor. Peki ses silahı nasıl kullanılıyor? Örneğin nokta atışıyla bir kişi öldürülebiliyor. Mantık ise son derece basit: Bir insana kalbin atış hızı olan 10-15 Hz frekans verirseniz, kalbini anında durdurabilirsiniz. Tıpkı yolda yuvarlanan bir topa onu durdurabilecek güçle baskı yaptığınızda duracağı gibi. Yani adli bilimlerin en çok tartışılan konularından biri olan “Kusursuz cinayet işlenebilir mi?” sorusu da ses ile yanıt buluyor. Ayrıca ses titreşimleri ile bir insana işkence yapmak, onu çıldırtmak, sorgu masasında itiraf etmesini sağlamak hatta beynini bile patlatmak mümkünmüş. Nasıl mı? İnsanın algılayamayacağı kadar yüksek frekansta ses verirseniz kişi acı çekiyor, çünkü kaldıramayacağı kadar yüksek elektrik akımına maruz kalıyor. İnsanın algılayabileceği ses frekansı ise 20 Hz ile 20 bin Hz arasında. 20 Hz‘nin aşağısını ve 20 bin Hz‘nin yukarısını duyamıyoruz. Peki ya duyum eşiği olan 20 Hz‘nin altındaki seslerin zarar vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Çok yanılıyorsunuz. Pamir düşük frekanstaki seslerin neler yapabileceğini şöyle anlatıyor: “Bir bebek doğduğunda çıkardığı ilk ses 2,5 Hz frekanstır. Eğer bir insana 2,5 Hz frekans verirseniz duygusal olarak ilk doğduğu ana gider ve o korku, şaşkınlık, boşlukta olma, çaresizlik durumunu yaşar. Doğal olarak ona ne itiraf ettirmek isterseniz o boşluk anında ettirebilirsiniz. 3,5 Hz kulak zarının en duyarlı olduğu frekanstır, bu frekansta kulak zarını patlatabilirsiniz.”

PROTOKOLKOVAR SİSTEM

Gittiğimiz konserler güvenli midir acaba sorusu geliyor ister istemez akla! Pamir de bu soruyu bir Sezen Aksu konserinde yapılan büyük hatadan söz ederek yanıtlıyor. “Bas hoparlörler hemen protokolün karşısına sahnenin önüne konmuştu. Bu hoparlörlerden 10-15 Hz bas ses verilir. Protokole de genelde orta yaşlılar ve yaşlılar oturur, kalpleri de genç birinin bile hayatını tehlikeye sokabilecek bu 10-15 Hz frekansa karşı o kadar yakın mesafede uzun süre dayanamaz. Sözünü ettiğim Sezen Aksu konserinde ilk 5. dakikada tüm protokol konser alanını terketmişti. O hoparlörleri yanına yaklaşılsın ya da dinleyicilerin dibine konsun diye yapmıyorlar ki, arada biraz mesafe olacağı düşünülüyor.”

SESTEN KOKU ÜRETİLEBİLİYOR

Ses frekanslarıyla yapılabilecekler bu kadarla sınırlı değil. Süden Pamir York Üniversitesi’nin otistik çocuklar üzerine yaptığı çalışmadan da söz ediyor: “Çocuğa elini kaldır dediğinde kaldırmasını sağlayan şey, beyinde bu komutu gerçekleştiren elektrik akımın oluşmasıdır. Bu oluşmuyorsa elini kaldıramaz. Çalışmalarda çocuklara kolunu kaldırmalarını sağlayacak elektrik akımını yaratan güçte frekans göndererek hareket edebilmelerini sağladılar. Şimdi zeka geriliği üzerine de aynı çalışmayı yürütüyorlar.” Acaba ses frekanslarıyla beyne istenen her komutun yüklenebilmesi mümkün mü? Evet, pek çok şey yapılabiliyormuş. Mesela artık teknolojik olarak kokulu film yapmak mümkünmüş: “İnsan kan kokusunu duyduğunda burnuna gelen koku molekülleri beynin koku ile ilgili bölümünde elektriğe çevrilerek o şekilde algılanıyor. Aynı tür ve frekansta bir elektrik akımını ses titreşimi olarak dışarıdan da gönderirseniz kişiye kan kokusu almış hissi uyandırabilirsiniz, bu bir beyin yanılsamasıdır, psikoalgıyla alakalıdır.” diye açıyor konuyu Pamir.

SIRDAŞ MASA

Ses teknolojileri suç olaylarında da kullanılabiliyor. ABD’de özellikle banka soygunlarında faydalanılıyor bu bilimden. Örneğin polis soyguncu ile telefon temasına geçtiği anda ses mühendisleri telefondaki sesten kişinin bankanın neresinde, hangi odasında olduğunu tespit edebiliyorlar. Bir sesin metale, tahtaya, plastiğe, duvara veya herhangi başka bir maddeye çarptığında verdiği yankı birbirinden farklı. Sesin yankılanış biçimine göre bulunduğu odanın büyüklüğünü de tespit etmek hatta odanın şeklini, kaç köşesinin olduğunu tanımlamak da mümkün. Dolayısıyla suçlunun sesinden hangi tür eşyaların bulunduğu, hangi büyüklük ve şekilde bir odada olduğu tespit edilebiliyor. Bunun için kullanılan bir bilgisayar programı da varmış ki Pamir bu programla Tataristan‘dan bir opera binasının çizimlerini bile yapmış, “175 hoparlörün binanın nerelerine yerleştirilirse mükemmel ses düzeneğinin sağlanabileceğini hesapladım. Pahalı bir teknoloji de değil, 4-5 bin dolar değerinde.”diyor. Ses frekansları mimari ve dekorasyonda da kullanılıyor. Pamir’in bu konuda yaptığı bir çok iş var. Mesela iş adamlarının gittiği, üst düzey ihale toplantılarının yapıldığı bir restorantta, seslerin toplantı masasının dışına çıkamadığı bir düzenek yapmış. Masada konuşulanları yalnızca masadakiler duyabiliyor. İki adım ötedeki başka biri masada konuşulan hiçbir şeyi duyamıyor. Bu türlü düzeneklerin genel sistemi ise şu: “Bir sesi yok etmek isterseniz onu kendi molekül yapısının zıttı aynı frekansta başka bir ses ile çarpıştırırsınız ve mevcut ses enerjisini yok ederek ısıya dönüştürürsünüz. Zaten bu sistem olmasa kimse uçağa binemezdi. Çünkü uçak motorlarının sesi tahammül edilemeyecek kadar yüksektir. Uçakta bu sesler birbirleriyle çarptırılarak kendilerini yok ederler. Bu sistem ile pencereleriniz açık olsa bile evinizde gürültüden uzak huzurlu bir ortam yaratabilirsiniz.”

MISIR PİRAMİTLERİ SES İLE Mİ YAPILDI?

Türkiye’nin ilk ses mühendislerinden olan Pamir’in yaptığı başka ilginç işler de var. Mesela Ayvalık‘ta bir açık hava diskosuna müzik sesinin dışarıdan duyulamayacağı bir düzenek yapmış. Ses çizilen sınırdan öteye çıkamıyor, başka bir ses frekansı ile karşılaştırılıp yok ediliyor. İstenirse bir odanın içinde bile belli bir çizgiden sonrası sessiz yapılabiliyor. Pamir bir okulun spor salonunu hem spor hem konser için uygun hale de getirmiş. Çift kullanımlı yani. Çünkü basketbol oynarken yankıya ihtiyaç var ama konserlerde yankı olmaması gerekiyor. Açıkhava konserlerinde de yalnızca müziğin duyulabileceği bir ses kalitesi sağlamak mümkün ses teknolojileriyle. “Gereksiz, gürültü olarak algılanan sesleri yok edip, insanın algısını düzelten, müziğin daha net algılamasını sağlayan frekanslar kullanıyoruz. MTV bu konuda çok ileri. Açıkhava konserleri düzenliyor ve ses alanda stüdyo kaydı gibi duyuluyor.” diye anlatıyor. Tübitak‘ın da böyle bir deneyi olmuş. Ses frekanslarıyla iki alüminyum levhayı birbirinden ayır. Mısır piramitlerinin de ses ile yapıldığını iddia eden bilim adamları varmış. Taşların ses ile kaldırılıp yerleştirilmiş olabileceğini düşünüyorlarmış. “Ses kötü amaçlarla kullanılabilir rahatlıkla değil mi?” diye soruyorum. “Zaten York Üniversitesi’nin çalışmalarını internetten okuduğumda çok korktum, ya başkaları da okursa diye. Çünkü yazılanlar iyi niyetli kişilerce bile laboratuvar koşulları dışında denense inanılmaz kötü sonuçlara sebebiyet verebilir.”diye yanıtlıyor.

GANDARVA VEDA DİNLE, HAYATIN RİTMİNİ YAKALA

Ama frekanslar insan üzerinde iyi amaçlarla da kullanılabiliyor.. “Türk Sanat Müziği makamlarının hiçbiri bilinçsiz yapılmış değildir.” diyen Pamir şöyle devam ediyor: “Dünyanın ve insanın bir ritmi vardır, makamlar da bu ritme uygun yapılmış ki dinleyen iyi hissetsin, şifa bulsun, mutlu olsun diye. İhtiyacımız olan frekanslar belirlenerek yapılmış o makamlar. Doğru zamanda dinlenirse iyileştirici etkileri bile olduğu artık bilimsel olarak dünyanın değişik üniversitelerinde yapılan araştırmalarla kanıtlandı biliyorsunuz. York Üniversitesi makalelerinden her saat diliminin bir ritmi olduğu ve o saat diliminde bulunan ülkelerin ritminin aynı olduğu, o ritm dışında davranan insanın hastalığa, başarısızlığa, uyumsuzluğa sürüklenebileceğini okumuştum.”

Peki ritm dışına nasıl çıkılıyor?

Pamir’e göre geç kalkıp geç yatmak en önemli ritm bozma unsuru. Gandarva Veda diye Hindistan’a ait bir dinleti varmış. Gandarva Veda CD’lerinin içinde çeşitli ses frekansları bulunuyor ve hepsinin de dinlenmesi gereken saatler üzerinde belirtiliyormuş. “Eğer o saatte dinlerseniz dünyanın ritmine göre akort oluyorsunuz. Örneğin uyku saatinde uyku frekanslarını dinlerseniz hemen uyuyorsunuz. Gandarva Veda araştırmaları üzerine Amerikan Maharishi Üniversitesi‘nde bir kürsü bile var. Ünlü besteci Schuman da dünyanın ritmini hesaplamış ve bestelerini o ritme uygun olarak yapmış.” diye açıyor konuyu Pamir. Hatta günümüzde de dünyanın ritminin büyük kulüp ve diskolar tarafından bilinçli bir şekilde kullanıldığını belirtiyor. “DJ’lik dediğiniz meslek bu zaten. Neyi hangi saatte dinleteceğinizi bilirseniz daha çok para kazanırsınız, mekanınız dolup taşar.” Diyor.

“DUALAR ARAPÇASIYLA ETKİLİ”

Gürültü kirliliğinin de insanı olumsuz yönde etkileyeceğini söyleyen Süden Pamir, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Çünkü kulağın duyduğu tüm sesler beyne iletiliyor. Gerçi insan yalnız konsantre olduğu sesi duyar ama diğer sesler de beyne iletiliyor aslında ve yorgunluğa yol açıyor. Beyni boşaltmak gerekiyor bu yüzden, toprakta çıplak ayak yürümek, doğa yürüyüşleri yapmak iyi gelir. Bence okullarda gürültünün emilmesi için düzenekler kurulmalı. Böylece öğrenci yalnız öğretmenin sesine konsantre olur ve daha uzun süre konsantrasyon sağlayabilir.”Ses frekanslarının özelliklerinden dolayı duaların da Arapçasından okunursa etkili olacağına inandığını söyleyen Pamir, Arapça‘nın çok zengin bir frekans yelpazesine sahip olduğunu belirterek, kelimelerdeki seslerin yan yana geldiğinde çok olumlu etkiler bırakacak şekilde düzenlenmiş olduğuna dikkat çekiyor. “Ama duaları sesli okumak lazım. Ben Yasin suresini okuduğumda zangır zangır titrerim.” diyor.

FREKANSLA AŞK TARİFİ

“Bir insanı ses frekanslarıyla aşık etmek de mümkün müdür?”sorusu geliyor aklıma. Pamir’in verdiği aşık etme, daha doğrusu kişinin duygularını harekete geçirme frekans tarifi ise şöyle: “Önce aşık etmek istediğiniz kişinin konuşurken kullandığı baskın frekansı bulmanız gerekir. Bu frekanstan daha yüksek bir frekans kullanarak onu etkileyebilirsiniz. Örneğin kişinin baskın frekansının 300 olduğunu düşünelim. Ve onunla birlikteyken duygularını canlandıracak bir müzik çalmak istiyorsunuz. Çalacağınız müziğin 300 frekansın üzerindeki frekanslarından tek basamaklı olanların gücünü düşürüp çift basamaklı olanları baskın hale getirirseniz o kişinin etkilenme kapasitesi artar. Belki bu şekilde o an karşısında bulunan kişiye aşık olabilir.”

Dünyada politikacıların daha etkili konuşabilmeleri için özel ses sistemleri olduğundan da söz eden Pamir, bas sesler ön plana çıkarıldığında politikacı çok güçlü, bir sahne sanatçısı da doğa üstü muhteşem bir varlık gibi hissettirilebiliyor.

“Şu an Japonya‘da kıyamet günü Mikail tarafından üfleneceğine inanılan sur sesi yapılmaya çalışılıyor, bu nasıl bir şey olur sizce?” sorusuna da Pamir’in verdiği yanıt şöyle:

Bence insan sesine yakın bir ses olur çünkü insanı en çok etkileyen ses kendi sesine yakın seslerdir. Mesela ney muhteşem bir alettir, adeta insan nefesinden üretilmiş gibidir.”

Kaynak: http://www.teknokulis.com/Yazarlar/urun_dirier/2013/08/19/ses-frekanslari-ile-asik-da-olabilirsiniz-katil-de

*****************************************

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR

 BİLİNÇALTINA ETKİ EDENLER (SUBLİMİNAL)

ZEKÂ, BİLİNÇALTI, GENETİK PROGRAM BOZULUYOR

ZİHİN KONTROLÜ: MANÇURYA KOBAYI OPERASYONU BAŞARILDI MI?

 

 

KÖŞEYE SIKIŞTIRILAN DEĞİL, SAVAŞAN AYDIN


 “Hiçbir şeyden korkmadığımız için,
bütün korktuklarımız başımıza geldi”
Aziz Nesin

Aydın konusu, toplumsal ve siyasal koşulların etkisiyle yeniden gündemde. Güncel tartışma konularından biri. Yığınla şey söylendi/yazıldı aydın üzerine. Yanlışı-doğrusuyla değerlendirilmeli bunlar. Belli bir netlik sağlanıncaya kadar da sürmeli. Bu arada gençlik kesiminin bir kısmında şöyle garip bir değerlendirme dikkati çekiyor: Örneğin, izleyip okudukları kimi sanat ürünleri için “entel”(!) film veya kitap diyerek, olumsuz bir tavır takınıyorlar. Buna burun kıvırma da denebilir. Bu görüşleri olumlu bulmak olanaksız gibi geliyor bana.

Münevver, aydının Osmanlıcası, entellektüel ise Frenkçesi.Aydının sözcük anlamı, öğrenim görmüş ve bilgili, görgülü kimse. Aydın; akıllı, zeki ve yetenekli olarak kabul ediliyor. Ancak aydın kavramına sözcük anlamı çerçevesinde bakıldığında, ortaya çok eksik bir sonuç çıkar. Bu nedenle aydına öncelikle bir kavram olarak yaklaşımda bulunmalı. Aydın kavramı öz olarak aydınlığa ermiş ve aydınlığa erdiğinin bilincine varmış olan kimseyi anlatıyor. Aydınlığa eren kişinin aydınlatan kişi olması önemli. Aydınlatma, bir sorunun veya sorunların anlaşılmasını kolaylaştıracak derecede açıklanmasıdır. Demek ki, aydın, aydınlatan kişidir. Herkesin bildiği, neredeyse “ansiklopedik bilgi” denilebilecek bu basit açıklamaları zorunlu olarak yineledikten sonra aydın kavramı çerçevesinde şu özellikleri saptayabiliriz: Birincisi, aydın bilinçli bir kişidir. Bu; kendisini, toplumunu ve dünyayı anlayacak ve yorumlayacak, ayrıca ve mutlaka toplumsal devingenliği, yaşamın özündeki değişmeyi çözümlemesi, sonuçta tüm bunlarla yaşamın dönüştürülebileceğini kavramış olması demektir. Aydının ikinci özelliğini ise, aydının “evrensel” sorumluluk yüklenmesi biçiminde belirleyebiliriz. Üçüncü özellik de şudur: Aydın, savaşım veren kişidir. Sorgulayan kişi savaşacaktır çünkü.

Kısaca belirttiğimiz bu özellikleri taşımayan bir kişiye “aydın” denemez. Görüldüğü gibi, sözcük anlamının ötesinde, üstün bilgi ve yetenek, aydın olmak için yeterli değildir. Çünkü, yukarıdaki üç özelliğin yanında aydın, kendi kurtuluşunu halkının kurtuluşunda gören bir kişi olmak zorundadır. Bu da aydının toplumsal ve doğal olarak evrensel niteliğini belirler. Bu özelliklerin tümünü taşımayan biri, bildikleriyle toplumu aydınlatan kişi değil; olsa olsa elverişli birtakım olanaklar sonucu öğrendikleriyle “bilgiçlik” taslayan, geveze ve boş ukalalıklar yapan sıradan bir (burjuva) aydınıdır. Buna aydın sıfatını yakıştırmak herhalde yanlıştır…

Aydın kavramının kendisinin tartışıla gelmesinin yanı sıra, aydınların tarih içinde belirli zamanlarda ve ölçülerde “öncü” rolüne soyunmaları nedeniyle, aydının işlevi veya aydının nasıl olması gerektiği de tartışma içindeki yerini sürekli korumuştur. Bu durum, aydınların toplum içinde aldıkları farklı ve özel konumlarından doğmuştur elbette. “Toplumun ayrı bir tabakası olarak aydınların ortaya çıkması ve gelişmesi, tarihsel bakımdan kafa ve kol emeklerinin toplumsal olarak ayrılmasına bağlıdır.” Aydınların toplum içinde “seçkin” (elit) bir konuma sahip olmaları, dolayısıyla bir tabaka oluşturmaları, kimilerince aydınların sınıflar dışında bir şey gibi ele alınmasına yol açmıştır. Aydınlar değişik sınıflardan gelmelerine karşın, genel olarak çoğu kez “özerk” bir kategori oluştururlar. Bu özgül durum, örneğin Karl Manheim’i, aydınların sınıflarüstü olduğu gibi yanlış bir sonuca götürmüştür. Oysa sınıflı toplumlarda aydınlar arasında varolan görece benzerlikler, onları tam bir birliğe götürmez. Aydınların bir örnekliği istenir bir durum da değildir. “Aydınlar homojen bir kitle oluşturmazlar, bütün toplum yelpazesine dağılmış çeşitli çevreler dizisinden ibarettir.” Kuşkusuz her toplumsal sınıf, içinden kendi aydınını da çıkarır. Halktan, sınıfsal ilişkilerinden soyutlanmış, kendi başına bir aydın veya aydınlar topluluğu düşünülemez.

Çağdaş aydının kitlelerle iletişim kuramaması, kitlelerle iletişimin emperyalist ve geri ülkelerde farklı ama aynı amaçla ve çeşitli yollarla engellenmesi; kimilerine aydının köşeye sıkıştırılan, kimileyin “zavallı” ve mutsuz bir kişi olduğunu düşündürtmektedir.

Oysa aydın, sorumlu insandır: Kendinden, toplumundan ve doğallıkla tüm insanlıktan. Aydına evrensel bir konum sağlayan da gerçekte bu sorumluluk olgusudur. S. Nadel’in de belirttiği gibi; “aydını, dünyaya yabancı ve günlük yaşamla hiçbir ilgisi olmayan bir kişi olarak göstermek”, onu sınıf savaşımının dışında görme isteğinden kaynaklanmaktadır. Tersine, aydın savaşımcı bir kişiliğe sahiptir ve aydının savaş alanlarından biri de çağımızda bilindiği gibi barış’tır. Irkçılık ve genel olarak sömürü olgusuna karşı aydının aldığı tavrı ve/veya yiğitçe savaştığı konusuna ayrıca girmeye bile gerek yok şu anda.

Kitlelere bir şey taşımayan, onları “aydınlatmayan” aydın, işlevini yerine getiremiyor demektir. Türkiye’deki toplumsal kesimlerin yıllardır çektiği aydın-halk kopukluğunun şimdi de bir sorun olarak varlığını sürdürmesi, “geçmişteki aydın tipi” (Tanzimatçı-Batıcı Aydın Tipi) denilebilecek bu tür aydınlardan dolayı çünkü Türkiye’de kültürel ve sanatsal ortam hâlâ belirli ölçülerde bu tür aydınların etkinliğindedir yadsınamayacak bir gerçektir. Aydınlarla halk kitleleri arasında bir “köprü” kurulmadığında bu kopukluk sürecektir kuşkusuz ve bu çok acıklı bir durumdur. Bu aşamada şunları söylemek olanaklı: Aydın, hiç kuşkusuz gördüğü eğitim, edindiği kültür ve taşıdığı bilinç nedeniyle halkın önünde bir kişidir. Bu son derece doğal bir sonuçtur. Önemli olan, halkın çok ilerisinde olduğu halde, kitlelerin biraz önünde gitmesini bilmektir. Bunu beceremeyen aydın, “halktan kopmuş aydın”dır. Aydın, halkın gerisine düşemez. İsteyerek veya kendiliğinde bu duruma düşmek -ki, bunlar aydınca tavırlar değildir-halk dalkavukluğu veya kuyrukçuluğu yapmaktır. Başka türlü söylersek, ileri durumu “uçurum” düzeyine ulaştığında aydının varacağı yer entellektüalizm; geri durumunda ise düştüğü yer popülizmdir. Sorun, klişe deyişle fildişi kuleye tıkılmak değildir, asıl sorun halk katına inebilmesini becermektir. Kültürel düzeyin genel olarak yükseltilebilmesi, öteki tüm koşullarla birlikte bunu da zorunlu kılıyor.

Aydın kavramı ve aydın-halk kitleleri ilişkisi sorununun ülkenin kültürel gelişmişlik düzeyiyle de ilgisi vardır. Türkiye’de aydın tartışmasının değişik aralarla gündeme gelişi, kültürel birikimin yetersizliği, kültürel yapının olgunlaşmaması, ekonomik kararsızlık, siyasal dalgalanmalar vb. koşulların sonucudur. Olaya bu açıdan bakıldığında veya yaklaşıldığında, Türkiye’deki pek çok aydının bireysel ve toplumsal anlamda kendi iç devrimini yapmamış olduğu-yapamadığı görülecektir. Selim Ileri’nin de belirttiği gibi: “Aydın, kendisi olan insandır.”Kendisi olamayan, başkası olamaz; dolayısıyla başkasının sorumluluğunu da yüklenemeyeceği gibi taşıyamaz da. Kendisiyle, resmi ideolojiyle veya Louis Althusser gibi dersek, devletin ideolojik aygıtlarıyla (DİA), varolan toplumsal ve geleneksel kurumlarla hesaplaşamayan, özeleştiri yapmayan Türkiye’deki aydın, evrensel boyutlarda kendini göstermez. Bu nedenle Türkiye, henüz evrensel alanda yeterince aydın çıkaramamıştır ne yazık ki… Aydın-sanatçı konusuna aşağıda değineceğim, burada Nâzım Hikmet örneğinin bir “istisna” olduğunu anmakla yetiniyorum. Bu tür konularda sayılara başvurmak doğru değildir, elbette benimsemiyorum, yine de kimi kişi ve çevrelere epey aykırı gelebilecek bir noktayı belirteceğim: İyimser bir kestirimle, Türkiye’de gerçek, çağdaş ve uluslararası anlamda ne kadar aydın vardır acaba? Gülünç bir soru! Az sanıyorum… Yanlışsa, kaç kişi ve belirli alanlardan örneklerle örneğin kimlerdir bunlar? Az oluşunun nedeni bence açık: Çünkü Türkiye’de felsefe yoktur! Felsefe, düşünsel gelişim ve bilimsel tutarlılık ile aydınların sayısı ve düzeyi arasında sıkı bir bağ olduğu görüşündeyim.Eksik olan budur. Olay yalnızca bu daraltılmış açıdan ele alındığında bile, Türkiye’deki aydının durumu içler acısıdır. Çünkü Türkiye’de aydınların halk kültürü dışında devraldıkları kültürel kalıt ve/veya birikimin evrensel niteliği ortadadır. Bu arada gerektiğinde örneklenebilecek bilgi ve bilim üretme çabaları ile kimi ilginç sanatsal başarıları görmezden gelmiyorum. Gerisi, çoğu kez hâlâ “aktarmacılık” dolaylarındaki etkinliklerdir.

Türkiye’ye özgü durum şöyle açıklanabilir: Siyasal oluşum ve yapı, aydının kafa yapısını hep etkilemiştir. Bu yüzden kültürel ve bilimsel “katkılar” çifte standartlara göre yapılmıştır. “Çifte standartlı” bir tür bilim adamı ve artık denebilirse eğer, “aydın” çıkmıştır bu verili ortamdan. Emre Kongar, ilginç bir biçimde açıklamış:

“Aydın, evrensel olarak ‘her şeyi sorgular’ Türkiye de ise her şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak ‘hain olmakla olanaklıdır: Örneğin, ‘İslam’ı sorgularsanız, Müslümanlara göre hanisinizdir.’ Komünizmi sorgularsanız, Marxistlere göre hainsinizdir.

Dolayısıyla, ülkenizde ‘hain olmak istemiyorsanız, ‘evrensel ölçülere göre aydın olmaktan vazgeçmeniz gerekir.

O zaman geriye kalır; yerli malı aydın olmak.”

Emre Kongar’in belirttiğine göre, bu Yerli Malı Aydınınpek de olumlu bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun, tarihsel koşullara göre kimi kez olumlu görülebilen “ulusal aydın”kavramından da geri ve belki de sözcüğün tam anlamıyla “ilkel bir konum” olduğu bellidir. Emre Kongar’ın değerlendirmesi bence de doğru ve yerindedir. İşte bu nedenle Türkiye’de evrensel anlamda aydın bulmak güçleşmektedir. Varolan yarım yamalak aydın da “yaşamak” için, genellikle resmi ideolojinin de benimsediği iki düşman “üretir”: İrtica ve komünizm.Bu durum, kabul edilebileceği gibi kara gülmece konusudur. Burada Aziz Nesin’i anmadan geçemeyeceğim: Boşuna “Ah Biz Ödlek Aydınlar”dememiştir herhalde…’

Aydın kavramını irdelerken sanatçıyı dışta tutmadım. Çünkü, sanatçı da bir aydındır öncelikle. Daha doğrusu sanatçı olmak için, aydın olmak gereklidir. Cevat Çapan şöyle soruyor: “Şair ve aydın, bunlar birbirini dıştalayan kavramlar mı, yoksa birbirini besleyen kavramlar mı?” Bence bunlar, şair (sanatçı) ve aydın birbirini bütünleyen, besleyen kavramlardır. Tersini düşünmek, aydın olmayan bir sanatçı “düşlemek”, varsaymak -ne yazık ki, böyle ‘sanatçılar’da varsaltyetenekçiliktir. Oysa gerçek bir sanatçı, aydın-sanatçı, “bilinç-esin”bileşimini ve duygu-düşün”birlikteliğini sağlamış bir insandır. Çağımızda aydın olmayan bir sanatçı, geri kalmış bir sanatçı demektir. Buna değinmişken, entellektüel kavramı için de birkaç söz söylemek yerinde olur. Kişisel olarak entellektüel’i aydın karşılığında kullanmayı düşünmüyorum. Aydında varolması gereken açıklık, netlik ve aydınlatmacılık, bence entellektüel kavramında farklı bir biçimde bulunuyor. Entellektüel’i daha soyut, üst düzeyde, bir yazarın kullandığı deyişle “üstyapının aydını” olarak yorumluyorum!.. Buradan da şu saptamaları çıkarıyorum:

Sanatçılar genellikle aydındır.
Entellektüel sanatçılar da vardır.
Entellektüeller genellikle aydın sayılırlar
Aydınlar her zaman entellektüel değildirler.

Sh:43-49

Ankara, 27 Şubat 1986
(Hürriyet Gösteri dergisi, Mayıs 1986)

***

HAYAT KADINI

Yazınsal türlerin hepsini severek okurum. Şiir hep başköşeyi alsa da. Öteki sanat dallarından en çok sinemayı severim. Özellikle TV’de arada bir gösterilen nitelikli yapımları kaçırmamaya çalışırım. Zaman zaman “makaslansalar” da iyiler izleniyor. Sinemaya olan ilgim, senaryo denemeleri yazmama bile yol açmıştı. Sonunda “uyarlama” da olsa ilk senaryomu yazdım. Belki sürdürürüm çalışmalarımı, kim bilir? Sinema alanında iyi senaryocu (senarist) açığı olduğunu biliyorum çünkü.

Güzel filmleri her zaman izlemek olanaklı olmasa da sinema yazılarını okumayı savsaklamam. İzleyebildiğim, okuru olduğum dergilerdeki sinema yazılarını kesinlikle okurum. Bir süre önce Yavuzer Çetinkaya’nın Ondört Numara adlı filmle ilgili bir yazısını okumuştum. Sinan Çetin’in yönettiği dört ödüllü bu filmi ne yazık ki, bugüne kadar izleyemedim. Yavuzer Çetinkaya, andığım yazısında, senaryoda “gedikler” olduğu görüşünde. Keşke kimin yazdığını da belirtseydi. Yanılmıyorsam bu filmin senaryosu, İrfan Yalçın’ın Genelevde Yasadlı romanından uyarlanmıştı. Romanı okumuştum, filmi de görebilseydim iyi olacaktı. Sinema dili ile roman dili elbette farklı, ama yine de insan karşılaştırmak istiyor nedense.

Burada bir açıklama gerekiyor: Bu yazı ne sinemayla, ne de Ondört Numara ile ilgili olacak. Bir ara notu oluşturacak değinmemin konusunu yine. Yavuzer Çetinkaya’nın adı geçen filmle ilgili yazısını okurken ayraç içinde üç ilginç cümle yakaladım. Yazacaklarım bununla ilgili olacak. Kendi düşüncelerime tıpatıp uygun bir yazı bulduğumda sevincime diyecek olmuyor. Dedim, ben yazmışım gibi seviniyorum.

Şimdi Yavuzer Çetinkaya’nın yazısından bir alıntı: “Satacak ne etleri ne de butlan kalmış yaşlı hayat kadınları. (Cinselorganını erkelerin boşalımına sunmayı meslek edinmiş kadınlara bu ismin verilmesini çok yadırgıyorum. Hayat ve kadın sözcükleri bana ayrı ayrı, sağlıklı ve üretken birleşmeleri anımsatan kavramlar Kimin aklına gelmiş bu tanım merak ediyorum doğrusu?)”

Şimdi Woody Allen’in bir filminde (yanılmıyorsam, Annie Hail adlı filmdi) yaptığı gibi, sokaktan gelip geçeni durdurup, örneğin herhangi birine; “hayat nedir?” diye sorsak, nasıl bir yanıt alırız acaba? Ardından aynı kişiye bir de “kadın nedir, kimdir?” sorusunu yöneltsek, ne tür bir yanıtla karşılaşırız? Doğrusu yaman meraklanıyorum ve bence bu, denemeye değer! Böyle bir anketin düzenlenmesi ne iyi olurdu…. Herhalde; “hayat hayattır işte!”, “hayat yaşamaktır…” ve “kadın kutsaldır”, “kadın şeytandır” -olur ya dini bütün(!) birine rastlarız-; “cennet anaların ayakları altındadır” veya “ana hakkı ödenmez” gibi yanıtlar almak şaşırtıcı olmazdı bu toplumda. Bu soruları bir de bilim adamlarına, “kadın hakları” savunucularına ve feministlere sorsak: “Doğumla ölüm arasında geçen süre/doğurma ve türü sürdürme yeteneğine sahip insan”; “insanca yaşamak/eşit işe eşit ücret-kürtaj hakkı”; “ev işlerinden kurtulmak/erkek egemen toplumda özgürlük savaşçısı” gibisinden düşsel-varsayımsal karşılıklar alabilirdik büyük olasılıkla. Tüm bu olası yanıtlarda hayat ve kadın arasında sonuç olarak mantıklı ve belki de sağlıklı bir ilişkinin ortaya çıktığı görülmektedir.

Yavuzer Çetinkaya’nın yadırgadığı tanıma yeniden dönüyorum: İlk ne zaman, hangi amaçla kullanıldı “hayat kadım” sözleri bilmiyorum. Araştırmadım da. 70’li yıllarda kadınlarla ilgili olarak hazırladığım derleme bir yazı nedeniyle başvurduğum kaynaklarda böyle bir tanıma rastladığımı anımsamıyorum. Daha sonra okuduğum kadınlarla ilgili yazı ve kitaplarda da göremedim. Genelev kadınlarıyla yapılmış, okuduğum ilk röportaj Yedinci Sanatdergisinde yayımlanmıştı. Orada da dikkatimi çekmemişti. Yavuzer Çetinkaya gibi benim de merak ettiğim, halkın da kullandığı -belki çoğu küçümseme amaçlı-; orospu, kahpe, fahişe, sürtük, yosma, düşmüş kadın, sokak kadını, vesikalı kadın, randevuevi kadını, genelev kadını, bar-pavyon kadını ve daha farklı anlamlarda kullanılan “dost”, “oynaş”, “kırık”, “metres” gibi sözcük veya tanımlar dururken, giderek yabancı bir filmden aklımda kalan “gece emekçisi”(!) gibi adlandırmalar varken, niçin “hayat kadını” yaygınlaştırıldı? Niye çok güzel anlamlar içeren yaşam ve kadın kavramları böyle uygun olmayan bir biçimde birleştirilerek “satılık kadın” anlamında kötü bir anlamda kullanıldı? Bence bu çok yanlış ve hayat kadını bu anlamda kullanılmamalıdır!..

Küçük bir anı: Gece çalıştığım yıllarda, gündüzleri, oturduğum gecekondu mahallesindeki kadınları izlerdim. Kimi zaman biri dikkatimi çekerdi. Üç küçük çocuklu bir komşumuz vardı: Bir kadın. Sonraları dört oldu çocuklar ve başka yere taşındılar. Bütün gün o çocuklar için koşturur, sular akmadığı için evimizin yanındaki kuyudan su taşır, çamaşır ve çocuk bezi yıkar, öteki tüm ev işlerini yapardı. Yorulmaz mıydı hiç bu kadın? Onu izlerken “olumlu ve gerçek anlamda bir hayat kadını işte’derdim. Acımakla saygı duymak arası bir duyguydu benimki. Açıkçası ben, uzun süre yiğit, başka deyişle “cefakâr” ve çile çekmiş kadınlar arsında yaşadım. İşte bu yüzden, yaşamın her türlü derdiyle yoğrulan ve pişen bu kadınlara, “hayat kadını”derdim. Çünkü bunlar, yaşamın tüm yükünü omuzlayan, gerçek emekçi kadınlardı. Gerçekten hayat kadını, onlar için anlamını bulan yerinde bir tanımdı.

Öyle sanıyorum ki, 1980’li yıllarda çekilen ‘Ah, Güzel İstanbul’filmiyle birlikte iyice yaygınlaştı bu yanlış kullanım. O günden beri bu tanımlamanın yanlış olduğu görüşünü hep taşıdım. Anlayamadığım: Erkekler için olumlu anlamda “hayat adamı” derken, kadınlardan neden esirgiyoruz bu güzelim sözleri? Oğullarımıza, “hayat adamı olun” diyoruz da kızlarımıza bu olumlu anlamda neden “hayat kadını olun” demiyoruz, diyemiyoruz? Ben, bu yanlışlığın düzeltilmesini savunuyorum. Çünkü, çoğumuzun anaları, bacıları, kadınları hâlâ gerçeklen ve olumlu anlamda hayat kadını’dır.

Sonuç olarak, bu yazımda ahlâksal bir kaygı gütmediğimi belirtmeliyim. Amacım, hayat kadını kavraramı”nın yanlış kullanımından vazgeçilmesini önermekle sınırlı. Fahişeliğin hangi toplumsal ve ekonomik koşulların ürünü olarak ortaya çıktığını da az çok biliyoruz. Bu kadınları hor görme gibi bir yaklaşımım da yok kesinlikle. Asıl önemli olan şu: Her alanda olduğu gibi burada da kavram kargaşalığı keyfi kullanımların sonucu olmamalıdır.

Ankara, 26 Aralık 1985

SANATÇI VE MEDYADAKİ “SANATÇI”

İnsanın kimileyin yazmak isteyip de yazamadığı, çoğun hafif deyip geçtiği önemsiz konular vardır. Hani şu gülünüp geçilen, “değmez” denilen türden konular. Ancak biri yazdığında hayıflanılır. Böyle sık sık olur ya. Hele yazı tembelleri için neredeyse sürekli. Yine böyle oldu: Nicedir, orda burda okuduklarımdan sonra yeniden, gerçekten sanatçıkimdir, nedir, nasıldır demeye başladım. Sanatçının bir adam/kadın olarak resmini çizecek değilim burada. O çok uzun, ciddi ve önemli bir iş. Benim sözünü ettiğim, “hafif” de denilen, uçucu şeyler. Basit, günübirlik, kalıcılık hedeflemeyen, olsa olsa ancak sorular sordurmayı amaçlayan, ışık yakıcı bir şey.

Kimi yabancı sözcükler çok çabuk benimsenip yaygınlaşıyorlar. Örneğin stres,sonra nostalji hemen tutulu veren sözcükler oldular. Bu iki sözcüğün günlük yaşamda rasgele kullanımları üzerine, birkaç yıl önce bir yazımda eleştirel yaklaşımda bulunmuştum. Şimdinin moda sözcüğü ise media, yani iletişim araçları. Başka deyişle; “düşüncenin ifade ve iletimini sağlayan her araç”tır medya. Yazılı, sesli ya da görsel olabilen medya; basın, bilgisayar, uydular, videogram ve videografi, telli dağıtım hatları, hertz dalgalarıyla radyo ya da televizyon yayınlarını kapsar. Oysa bütün bunlar aslında klasik medya’dır. Günümüzde Internet sonrası döneme artık yeni medya deniliyor.Bizde medyaya önceleri “görsel basın” falan denildi. Artık radyo, televizyon, basın vb. kitle iletişim araçlarına medya deniyor. Bu adlandırma “halk” tarafından da bayağı tutulur oldu, giderek “medya suçu”, “medya terörü” ya da “bir kısım medya” gibi deyimler bile türetildi.

Sözü nereye getirmek istiyorum?
Şuraya: Sanatçı ile medyada yığınla şarkıcı, türkücü, popçu vb. yorumcu’nun “sanatçı” diye sunulması, giderek şişirilmesi konusuna. Önüne gelenin; iki lafı bir araya getirme becerisi bile gösteremeden, kekeleyerek yinelediği sözlerle televizyonlara çıkıp şarkı söyleyen kişileri “sanatçı” (el insaf!) saydığı bir ülkede yaşıyoruz. Kim şarkıcı, kim türkücü, kim oyuncu belli değil. Toz duman içinde, her yorumcunun adı “sanatçı” oluyor!..

Yaz gevşemesi içinde bir yazı tembeli olarak tam da böyle şeyler düşünürken şu ünlü ve bence önemli sinema oyuncusu Meryl Streep’le yapılmış bir konuşmayı okudum. Bir sürü ödül almış, basbayağı ciddi ve büyük bir oyuncu olan, örneğin benim için Sophie nin Seçimindeki oyunculuğuyla bile yeterince unutulmazlaşan Meryl Streep: “Oyuncular sanatçı sayılır mı bilmiyorum, ama kendimi büyük bir aryanın parçasıymış gibi hissediyorum.” diyor. Bizdeki iki sözcüğü zor bir araya getiren şarkıcı, türkücü ve popçulardaki burnu büyüklüğe bakınız, elin oyuncusunun alçakgönüllülüğüne bir de… Atilla Dorsay da bir yazısında tiyatro oyuncusu Zeliha Berksoy için bir yerde; “… anlı şanlı oyuncumuz Zeliha Berksoy” derken, başka bir yerde aynı kişi için;”… topluma örnek durumunda bulunan bir sanatçı ya hiç yakıştıramadığı”biçiminde şeyler yazmış. Doğrusu, Atilla Dorsay’ın yazısındaki “özel” denebilecek konu beni hiç ilgilendirmedi. Ancak, önemli bir sinema yazarı olan Atilla Dorsay, oyuncu’yu normal, “sanatçı”yı tırnak içinde yazdığına göre, burada önemli olan Meryl Streep’in söyledikleridir. Demek ki, Atilla Dorsay gibi kişisel bir nedenle kızdığımız için değil ama, oyuncuya sanatçı denemiyor! Bu çok önemli işte.

Öyleyse kime sanatçı denir?

Geçenlerde bir gazete “sanatçı kimdir?” konulu bir soruşturmayı yayımladı. Buna göre; “bütün ayırımlara karşın, üzerinde birleşilen nokta, sanatı ve sanatçılığı belirleyen temel kıstasın yaratıcılık olduğu’ydu. Burada da öne çıkan ölçüt “yaratma güdüsü”dür (Enis Batur). Sanat eleştirmeni Beral Madra: “Türkiye’de medyanın ve kitlelerin bir kişiyi kolaylıkla sanatçı ilan ettiğini, bir opera bestecisiyle sağdan soldan çalarak pop şarkısı yapanları, bir eğlendiriciyle bir oyuncunun aynı kefeye konulduğunu”söylüyor.

Gazeteci-yazar Ergun Hiçyılmaz, Türkiye’de yazarların hal-i pür melâllerini anlattığı yazsının son cümlesinde bana çok ilginç gelen şu sözleri yazıyor: “Bir ülkede Cahit Külebi nin ölümü, ‘silikonu patlayan mankenin dramından daha önemli değilse ‘yazar olsanız ne yazar’”Düşünüyorum: Cahit Külebi,bir iki şiiriyle okul (ders) kitaplarına girmemiş olsaydı, gerçek yazın severler dışında belki de çok az kişi tanıyor olacaktı. Öteki sanatçı-yazarlar gibi. Oysa şu silikonu patlayan mankeni sanıyorum herkes tanıyor!.. Medya “görev bilinci’yle onun dramını evlerin içine taşıdı çünkü. Hem de “sanatçı” diyerek. Cahit Külebi ise, ömrünün son yıllarını bir dram gibi yaşadı. Ünlü bir ozandı ama çok kısa ve önemsiz bir haber gibi geçildi ölümü. Üstat Ergun Hiçyılmaz’a hak vermemek elde mi?

Tarık Dursun K. gazetedeki köşesinde soruyor: “Feyza Hepçilingirler adını duydunuz mu? (…) Ödüller de aldı, biliyor muydunuz?” Bu ve bunun gibi soruları yineliyor yazısında Tarık Dursun K. Bana sormadığı kesin, bana sorsa kolay: En azından üç kitabını okudum, giderek ikinci kitabı üzerine yazı bile yazdım. Hattâ yanılmıyorsam, Feyza Hepçilingirler, bu yazımı bir öyküler toplamının arka sayfalarına da koymuştu… Kızmış olsa da yazdıklarıma! Tarık Dursun Κ., öykücü Feyza Hepçilingirler’in yeni yapıtı Savrulmaların yayımlanışı nedeniyle değinmiş bu konuya. Medya’ya ve “medya yazarları”na dokunuyor. Medyanın yazarlara, daha geniş tutarsak sanatçılara uzak duruşuna, ilgisizliğine söyleniyor. Oysa medya, “sanatçılar”la çok yakından ilgileniyor. Yazarlarla ilgilenmediğine göre, yoksa medya, yazarları sanatçı mı saymıyor? Belki de kendince önemsiz buluyordur. Tarık Dursun K.’nın da belirttiği gibi “pop müzik” gibi geçici (günübirlik, belki de medya için ‘güncel’-!-) şeyler dururken, edebiyat (yazın) gibi “kalıcı” sanat’a bile isteye yer vermez medya! Çünkü medya sanatçı’yı önemsemez, “sanatçı”yı sürekli “vizyon”a çıkarır. Artık bu “rating” kaygısından mı kaynaklanır, halka hizmet yarışından mı, onu bilemem ama, tercih’i o yöndedir. Çünkü ne yazık ki, medya, güncelin (bu elbette yapısı gereği olacak), gelgeçin, moda’nın peşindedir. Sanat gibi toplumsal ve tarihsel yanıyla öne çıkan kalıcı bir nesne’yi neden ciddiye alsın ki?

Evet, medya gerçekten de ne yaptığını biliyor. Kiminle uğraşacağını, kimi gündemine alıp almayacağını hep “bilir” zaten… “Binlerce kitabın yayınlandığı ülkemizde televizyon kanalları ve gazetelerimiz en değerli incelemeleri, en çok okunan romanları, en sevilen yazarları gündeme getirmemek için birbirleriyle yarışıyor…”gibiler. Örneğin Ali Kırca bile(hattâ Savaş Ay’ın ‘A Takımı’ bilem!) gerçekten iyi bir yorumcu olan Sezen Aksu’yu Aşık Daimi’nin onca yıllık türküsünü (deyişini) “yorumladı” diye canlı haber programı’na çıkarır da şu ya da bu yazarı, sanatçıyı, yeni yapıtının yayımlanması, ödül alması vb. gerekçelerle “haber” programına konuk etmez pek… E, en “popüler” yazarın kitabı bile birkaç bin satarken, Tarkan’ın kasetleri kaç satıyor, bilen var mı? Medya ne yaptığını elbette bilecek! Sahi, Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar 45. baskıda kaç sattı acaba? Bu 45. baskıdan dolayı medya ne kadar ilgilendi? Benim derdim sanatçıyla, bu arada medyaya şöyle değinmişim/dokunmuşum kaç yazar?

Tarık Dursun K. gibi bir yazar, bütün bunları bilmezmişçesine: “Medya, bir Ağustosböceği kadar ömrü olmayan boyalı, süslü püslü pop şarkılarına verdiği değerin binde birini olsun ondan esirgedi diyebiliyor. Sözünü ettiği o kişi öykücü, daha doğrusu yazar, yani gerçek bir sanatçı olan Feyza Hepçilingirler’dir. Medya yazar’dan ilgisini esirgeyebilir, sanatçı’yı es geçebilir. Ama gerçek okurlar, onu önemser ve onunla (yapıtlarıyla) ilgilenir. Aradaki önemli fark budur: Medya sanatçıyla (daha çok da şarkıcı, türkücüyle), biz sanatla ilgiliyiz. Tam da söz konusu yazar için “star sisteminin sanatçısı” dendiği dönemde şöyle yazmıştım: “Feyza Hepçilingirler, beklendiği kadarıyla -kişisel olarak bu umudu taşıyorum öykücülüğünde ileri adımlar attığı oranda başarısını pekiştirecek ve yazın dünyasında haklı yerini alacaktır. Eski Bir Balerinle öykücülükte varolduğunu kanıtlama yolunda olan bir yazardır Feyza Hepçilingirler.” Bir zamanlarstar sisteminin sanatçısı’ denilen bir yazara, aradan yıllar geçtikten sonra Tarık Dursun Κ., “medya yazarı”değil diyerek, ilgisizlikten yakınıyor! Bir çelişki var ortada… Bana göre, Feyza Hepçilingirler ‘medya yazarı’ olmadığı gibi, “star sisteminin sanatçısı” da değildi. O, gerçek bir sanatçı (yazar) olduğu için medya ilgisiz kalıyor.

Sanatçı kimdir?
Manken nedir?
Kim yaratıyor, kim kazanıyor?

Mankenlerin sinema oyuncusu olup, “sanatçı” payesi aldığı bir ülkede yazar da olsanız sanatçı olamıyorsunuz işte! Öyleyse şu büyük medya, neden Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabını ya da Cahit Külebi’nin ölümünü önemsesin? Hazır “silikonu patlayan” birileri varken?Hoş, tırnak imi içinde sanatçı olmaktansa, olmamak yeğlenir. Bu da bir başka ‘tercih’.

Bitmedi: “Haber programlar”genellikle izleniyor. Seçilen konuklar çoğu kez içi boş, saçma sapan klişe laflar etseler de. Ama geçenlerde (Haziran’97 içinde) Can Dündar’ın “40 Dakika”adlı programını nedense geceyarısı izleyebildim. Konuğu bir sanatçı-yazardı: Orhan Pamuk. En azından ciddi bir konuşmaydı dinlediğim. Televizyon yazarı Ali Hakan, yazarların, gerçek sanatçıların televizyona çıkmaları üzerine şöyle yazmış: “Madem ki özenle okumuyoruz, hattâ belki de hiç okumuyoruz, hiç olmazsa dinleme fırsatını kaçırmamak gerektir..” Eh, bu da bir öneri, dinleyene!

Televizyonlarda her gün yığınla, sürü sepet “sanatçı” pardon manken ve giderek haber programlarda “konu mankeni” izliyoruz. (Reha Muhtar’ın kulakları kesin çınlayacak!) Arada bir gerçekten sanatçıların çıkıp doğru dürüst şeyler söylemesi, medyanın yanlışı mı, doğrusu mu? Yine de olumlu ve güzel. Belki böylece sanatçı ile medya’daki “sanatçı” arasındaki ayrımı da görmüş oluruz. Benim korkum şu: Bu konu da çok kısa bir zamanda yozlaştırılmasın!

Aydın, 28 Eylül 1997
(Aydınca dergisi, Ekim 1997)

Kaynak:
Kemal GÜNDÜZALP, Eleştiriye Doğru Kültür Sanat ve Aydınlar Üzerine ,
Papirüs Yayınları Eleştirel Düşünce Dizisi 1. Basım, Nisan 2005

TARİHİN SİYASETİ


Tarih geçmişin siyâseti,
siyâset ise, bugünün tarihidir…”.

İngiliz tarihçisi Freud

Sultan II. Bâyezid’in son yıllarında hastadır. Ecdadı gibi nıkris (Goutte fr. Ayak Parmakları, topuklar ve mafsal ağrıları) illetine ve nefes darlığına yakalanmıştır. Vezirler kendi istek ve arzuları doğrultusunda, devleti istedikleri gibi, idare etmektedirler. Memlekette haksızlık, rüşvet, zevk ve safâ almış yürümüştür.

II.Bâyezid bir gün vezirleri toplar ve onlara şöyle hitab eder :

“Allah bana saltanat hizmetini ihsan etti. Kıyamet günü bütün reâyâmın durumunu Allah Teâlâ, şüphesiz benden soracaktır. Benim de vücudumda hastalık ve yaşım hayli ileri olduğundan, işlerimi sizlere bıraktım. İşittiğime göre atalarım zamanından gelen kanunları değiştirip kendi çıkarlarınız doğrultusunda memleketi idare ediyormuşsunuz. Taşranın ahvâli perişanmış. İşleri aklı erenlerden de sormaz olmuşsunuz. Hocanız kimdir? Millete işkenceye başlamışsınız. Ahirette bana yatacak yer koymamışsınız. Yarın kıyamet gününde Allah beni sorguya çektiğinde ben ne cevap veririm?

Vezirlerin herbiri bu işe aldırmamışlar, herbirisi birşeyler uydurmuşlar. Yalnız, hasta olan ve divana sedye ile gelip giden Mesih Paşa Sultan’dan izin alarak özetle demiş ki,

“Sultanım, veziri â’zam zevk ve eğlence peşindedir. İkinci vezir mal peşindedir. Üçüncü vezir av ile meşguldur. Defterdarlar sizin eteğinize sıkıca yapışıp, mal tahsil idelim diye, sizleri sürüye sürüye cehenneme alıp gidiyorlar. Memleketin hali perişandır, halk zulüm ve işkence altında inlemektedir. Her taraf âh ve figanla dolmuştur. Size âhiret gerekse bu memleketin işlerini iyi bilen ve memleketi koruyacak birini idareye getiriniz,”der.

Bunu dinleyen Sultan Bâyezid ağlayub, “doğru söylersin”der ve çıkıb gider.

Bâyezid’in kendi oğullarından her biri de, saltanata geçme peşindedirler. Şah İsmail ve tehlikesi her tarafı sarmıştır. Şah İsmail’in propagandistlerinden olan Şah Kulu Şeytan Kulu Anadolu’yu baştan başa kana bulamıştır.

Millet ümidini Yavuz Sultan Selim’e bağlamıştır. Ozanlar meydanlarda Yürü Sultan Selim meydan senindir, diye türküler söylemektedirler. İngiliz tarihçisi V.J.Parryde, “Eğer Yavuz başa geçmese idi Osmanlı ta o zamandan yıkılmıştı”, kanaatine varmıştır. Bâyezid’in son dönemlerini, Kemalpaşazâde şu satırlarla anlatır.

Çalındı kûsı fitne her cihetde
Belürdi nice fetret memleketde
Memâlik yüz tutub yer yer harâba
Reâyâ düşdi havfu –ıztıraba

Sh:56

**

Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde veziri Azam Piri paşayı çağırır ve özetle der ki:

” Bir çok memleketler aldık. Hadimü’l Haremeyini’ş Şerîfeyn olduk. Allah Teâlâ’nın yardımı ile muhalif kimse kalmadı. Böyle olunca bu devlet için daha batma tehlikesi var mıdır?

“İnşallah bu devlet böyle giderse batmaz, yalnız sizden sonra evladınız zamanında sizde olmayan üç şey meydana çıkar ise devlet çöker,”der. Buna karşı Yavuz:

“Bire, benim hâzinemde hazine, kullarımda kul, sefere lâzım alet ve hayvandan neyim eksükdür. Bu üç nesne ne ola ki Devleti Aliyyenin zevaline batışına sebeb ola?”

Piri paşa şöyle cevap verir:

“Evet şimdilik görünen eksik bir şey yoktur.
İleride şu sayacağım üç şey devlete musallat olursa o zaman bu devletin ihtilâli ve hercümerci kaçınılmaz olur. “
Bu üç şey şunlardır:
1-Devlet bir ahmak veziri azama düşerse,
2-Rüşvet yolları açılır ve bu sebepten mevki ve makamlar ehli olana verilmez ise,
3-Devleti idare edenler (Hükümet namında olanlar) avretlerim muratları üzere hareket ederse.”

sh:97 98

“Haberdâr ululardan naklolunur
Her Firavun’a bir Musa bulunur.”

Defler IX, v/125 b.

Kaynak:

İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, Prof. Dr. Ahmet UĞUR, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları : 822 İzmir

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ


Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?

Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783’tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

TELEVİZYON’UN KİTAP İLİŞKİSİ
BAKIŞIN TELEVİZYONCULUĞU
21.YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ: TELEVİZYON
JACQUES LACAN  “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN

amusing-ourselves33

http://baskaldiraninsan.com/2011/07/29/gercege-donusen-distopya-neil-postmandan-distopyalar-arasi-bir-karsilastirma/

İŞTE BENİM SANATTAN ANLADIĞIM


Bir sanat eseri, bazı veçheleri belirgin bir biçimde sırf kendisi için izlenen ya da salt belirlenen bir amaç için izlenmeyen bir sürecin ürünü olan ve birimleri kendi başlarına bu süreçlerde rol almaya uygun türden olan öznelerarası mevcut bir üründür.

Yani, bir sanat eseri, nihai amacı ne olursa olsun, bu amaca ulaşmanın bazı araçlarının belirgin bir oranda amaç adına olduğu kadar salt kendi adına da izlendiği bir etkinliğin sonucudur. Ve böylesi bir eser, kendi başına, başka amaçlar için olduğu kadar kendi adına da izlenen süreçlerde rol oynamaya uygun bir türdür.

Örneğin resim, kişisel tutkular, Tanrıya ya da devlete saygı, duygu ifadesi ya da boşalımı, tarihsel olayların kaydı, sağaltım, otel odalarının süslenmesi gibi nedenlerle yapılmış olabilir. Mimarinin barınak ve işyerleri sağlama amacı vardır.

Müzik, terbiye etmek, sessizliği bozmak, piyano virtüözlerine meydan okumak, dans için bir fırsat yaratmak ya da sadece can sıkmak için yapılıyor olabilir.

Heykel üç boyutlu uzayı, insan cinselliğini, mitolojiyi ya da belli bir insan başının şeklini temsil ediyor olabilir.

Ne var ki, bu şekilde üretilen şeyleri sanat eseri yapan şey şudur: Boyaların karıştırılması, faydalanılacak mekânın kavranması, notaların dizilişi, mermerin ya da çamurun yontulması ya da biçimlendirilmesi, sanatçı tarafından, bir amaca yönelik olduğu kadar, kendi başına doyurucu bir uğraş olarak da görülür. Çağdaş ressamlardan Audrey Flack şöyle der: “Neyin resmini yaptığınızın neredeyse önemi yok tur. Önemli olan resim yaparken olanlardır.”  Ve önemli olan sadece resim yaparken olanlar değil, resme bakarken olanlardır da. Duyarlılıklarımızı geliştirmek, tanıdıklarımızı etkilemek, koleksiyonumuzu zenginleştirmek için tablolarla ilgileniyor olabiliriz. Ama tablolara aynı zamanda salt bakmak için bakılır. Bu olgular arasında bağlantı kurmak da akla yatkındır; kısmen kendi adına yürütülen bir süreçte yaratılmış olması yüzünden tablo böylesi süreçler doğurmaya uygundur. İnsanı sarar, çünkü özenle yaratılmıştır.

Başka bir ifadeyle, sanatın işlevlerinden biri gündelik etkinlikleri yüceltmektir. Güneybatı Afrika’da yaşayan San halkı de ve kuşu yumurtalarını kap olarak kullanır, bu kapları güzel şekillerle süsler. Bir kap su taşıma amacıyla yapılır çölle kaplı bir çevrede son derece pratik değeri olan bir işlev ama San halkı kısmen böylesi süslemelerin bu kapların kullanılmasını kendi başına doyurucu kıldığı için kendilerini bu kapları süsleme işine verirler. Ve Batı kültüründe, kullanılan şeylerin çoğu değilse bile önemli bir kısmı kullanımlarının tatminkâr olması için çeşitli biçimlerde süslenir ya da boyanır.

Örneğin, otomobilleri düşünün. Buna benzer şeyler eğer bir sanatsal süreçten geçirilerek yaratılmışlarsa, benim tanımıma göre sanat eseridir.

Dewey’in estetiği sanatı belli bir tür insan deneyimi olarak tanımlar: ritmik, bütünlüklü, tamamlayıcı. Mevcut kuram, sanat eserlerini böylesi deneyimlerin ürünleri ve örnekleri olarak tanımlar, dahası böyle bir deneyimin nasıl olduğunu açıklamaya başlar: araçlara, sürece, kısaca hayata kendini adama. Zira bazılarımız amaçlar için yaşıyor olsalar da, hepimiz araçlarda yaşarız: Hepimiz “süreçler içindeyiz.”Bu anlamda sanat, bizatihi yaşadığımız deneyime bizi yeniden sokar ve yaşadığımız anı kutsallaştırır. Nor mal hayat süreçleriyle sanat deneyiminin sürekliliğini kavratma amacıyla kaleme alınmış olan Dewey’in sanat kuramına benim getirdiğim yorum budur. Dewey’in Experience and Nature’âdi [Yaşantı ve Doğa] dediği gibi, “birbirinin alternatifi ve karşıtı ol maktan çok eşzamanlı olarak [araçlar ve sonuçlar, süreç ve ürün, araçsal ve tamamlayıcı] yürütülen her etkinlik sanattır.”

Görsel sanatçı yalnızca her nasılsa edindiği dinsel, politik, estetik ve psikoseksüel amaçlarla donanmış bir kişi olmakla kalmaz, o aynı zamanda materyalleri ele alma ve bu ele alış yoluyla düşünme arzusu taşıyan bir kişidir de. Bazen sanılır ki, bir sanatçı birkaç araçtan biri yoluyla dışa vurulabilen, belli belirsiz tanımlanmış bir “sanatsal itkiye”(itici güç) sahiptir. Oysa genelde durum bu değildir. Sanatçı kısmen boyamayla, yani boyaları karıştırma ve oluşturmayla doyuma ulaştığı için resim yapar. Ressamın boya kullanması bir tesadüf değildir; boyanın sürülmesi ve bu sürülme esnasında ortaya çıkan çeşitli sorunların üstesinden gelme kendi başına değerli bir şey olarak görülür. Görsel sanatçı çalışırken yalnızca eserinin nihai görünümüne, uyandırmayı düşündüğü tepkilere ya da çalışmasına önayak olan nedenlere kendini kaptırmaz. Sanatçı salt alacağı paraya, meslektaşlarının, eleştirmenlerin ya da galeri sahiplerinin onayına da kapılmış değildir; o materyalleri ele almaya, elleriyle bir şeye şekil vermeye de kaptırmıştır kendini. Bence, her sanatçı, bazı bakımlardan çok zahmetli olsa da, yaratım sürecinde yatan sorunların çözümüyle ortaya çıkan, bir sanat eserinin verdiği doyumu tanıyacaktır. Ve sık sık yazarlar için yazmak, besteciler için bestelemek gerçekten bir işkenceye dönüşse bile, hiçbir sanatçı ellerinin altında bitivermiş eserlere sahip olmaya istekli olmayacaktır; seçilmiş araçtaki sorunların üstesinden gelmesi onu bir sanatçı yapan şeyin ta kendisidir.

Wollheim, Art and its Objectsit [Sanat ve Nesneleri] Bricoleur Sorunuadını verdiği şeyi tartışır  (“Bricoleur” Fransızcada “elinden her iş gelen” ya da “tamirci” anlamına gelir).

Sorun şudur: Belli bazı süreçler ve materyallere niçin sanat araçları payesi verilir? Mevcut kuram bu soruya çok doğrudan bir yanıt verir: Örneğin taş ve boya, sanat araçları payesine erişir, çünkü onlar içkin olarak çalışma ihtiyacını karşılar ve çünkü onlar, işlendiğinde, kendiliklerinden çeşitli kapasitelerde kullanma ihtiyacını karşılar. Onlar inatçıdır, yani onlar birilerinin kendilerine vermek istedikleri şekli hemen ya da kolayca almazlar. (Elbette belli oranda bir inatçılıkları olsa da, örneğin, boya ve çamur mermerden daha kolay işlenir. Ne var ki, çamur, örnek bir çömleğin şeklini hiç de kolayca almaz ve boya hiç de kolayca örnek bir freskin kılığına girmez. Yani bu materyaller öyle kolaylıkla etkinliklerin amaçlarına uygun bir şekle girmezler.)

 İyi yapılmış bir çömlek, sıvıları bir kaba dökme etkinliğini içkin olarak doyurucu bir etkinliğe dönüştürür. Materyallerin inatçılığı onları işleme fırsatı sağlar ve sanatçının onlar üzerinde çalışırken uzmanlaşmasını gerektirir. Uzmanlık zamanla geliştirilmelidir; birçok zorluklarına rağmen bu, neşe veren bir süreç olabilir, çünkü bu materyallerle çalışmak doyurucudur. Ama bu materyaller tam anlamıyla inatçı da değildir; onlarla çalışmak imkânsız ya da aşırı zor değildir; eğer kişi kendini onlara verirse şekil almaları zor değildir. İşte bu gibi materyallere sanat araçları payesi kazandıran, güdümlenişlerinin açıklanması zor doyum verme kapasitesinin yanı sıra kolay şekil alabilirlikle inatçılığın bir bileşimi (adeta, materyalin nitelikleriyle insan kapasiteleri arasındaki bir karşılaşma) olmalarıdır.

Dolayısıyla, görsel sanatçıların materyalleri işlemelerini ben sanatsal süreç paradigmaları olarak ele almak istiyorum. Ancak sanatsal süreçler hiçbir şekilde böylesi işlemelerle sınırlı değildir. Ben bitmiş sanat ürününe katkıda bulunan ve onu önceleyen; süreç ister fiziksel, duygusal isterse entelektüel olsun, o şeyi özneler arasında ulaşılabilir kılan etkinliklerin tamamına sanatsal süreç diyorum. Bu gibi süreçler genel olarak başlangıçtaki bazı duygusal dürtüleri ya da gerçeklik kazanmaya da çalışan fikirler kadar, bitmiş ürünü ya da her halükârda fiziksel sürecin bir sonraki aşamasını görüntülemeyi de kapsar. Örneğin, bir besteci herhangi bir enstrümana elini sürmeden kafasında bir ezgi yaratabilir ya da bir şair bir şiir yazabilir. Bir mimar genelde kendi elleriyle çizdiği binayı fiili olarak yapmaz; yine de kesinlikle tasarının yaratılma süreci vardır.Aynı şekilde, “ürün” nosyonunu taşınabilir yapıtlarla sınırlamaktan yana değilim. Bazı sanatsal süreçler yapıtlar ortaya çıkarırken, başkaları performanslar, planlar, etkileşimler, zaferler (satranç oyununu düşünün) ortaya çıkarır. Ben burada “ürün” nosyonunu kabaca sanatsal bir süreç sonunda ortaya çıkan, öznelerarası erişilebilir herhangi bir şey olarak alıyorum. Yine de kendi adına izlenen bir süreç, ister kısa bir anlık, isterse fiziksel olarak kesintili olsun, böylesi bir öznelerarası erişilebilir ürün vermiyorsa, kullandığımız anlamda sanat eseri üretmiyor demektir, ama biz yine de oldukça geniş bir anlamda bu şekilde sürdürülen bir etkinliğe sanat adını verebiliriz. Bir kişi sadece zihinsel süreçleri sayesinde şair olamaz; öznelerarası erişilebilir hale getirilmeden önce potansiyel ya da ön eser olsa bile, bir şiirin bir sanat eseri sayılabilmesi için dışa vurulması gerekir. Sh:28-32

ESTETİK BÜTÜNLEŞME

Şu ana kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, bence, Batı kültüründeki güzel sanatların en büyük sorunu gündelik hayata yabancılaşmasıdır.Benim önerdiğim sanat anlayışı hem betimsel (tasvirî) hem de normatiftir. Bu yalnızca sanat eserlerinin önemli ortak yönlerinin saptanması yönünde değil, aynı zamanda gözlerimizi şimdiye kadar sanat olarak düşünmeye alıştığımız nesne ve etkinliklerden daha geniş bir alandaki nesne ve etkinliklere çevirmeyi öğrenme yönünde bir çabadır. Bu hem bir sanat kuramı hem de estetik bütünlük denebilecek bir şeye çağrıdır: Yaşamanın sanat olduğunu, sanat içindeki hayatı ve hayat içindeki sanatı göstermenin bir yoludur.

Şimdi normatif proje üzerinde durmak istiyorum. Önce, Batılı sanatçıların giderek daha yoğun bir biçimde kendilerini sanatçı olarak görmeye başladıkları ve daha fazla dışlamayı amaçladıkları bir süreç olan estetik yabancılaşma sürecinin kısa bir tanımını yapacak ve ardından kendimizi ve kültürümüzü sanat olarak yaşamanın bazı stratejilerine geçeceğim. Etraflı bir şekilde, birincisi, çoğumuzun her gün yaşadığı şeyler olarak ve İkincisi geleneklerimizin ve ritüellerimizin meşruluğunu göstermenin ve yeniden yaşamanın yolları olarak blues ve country müziği üzerinde duracağım. Bu arada, sanatla eğitimin tam bir bütünleşmesi ihtimali üzerinde duracağım. Ve nihayet, kültürümüzdeki sanatların teknoloji sorunuyla ilişkisini tartışacağım.sh:76-77

AVANGART SANAT

Avangart (Öncü) sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

AvangartAvangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızca’da gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, yenilikçi veya deneysel işler veya kişiler anlamına gelir.

Avangart sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Mutlak arayışındaki avangart, “soyut” ya da “nesnel olmayan” sanata erişti… Avangart şair ya da sanatçı aslında yalnızca kendi koşullarıyla geçerli olan bir şey …verili, yaratılmamış, anlamlardan bağımsız bir şey, benzerler ya da orijinaller yaratarak Tanrıyı taklit etmeye çalışır. İçerik o kadar eksiksiz olarak biçimde erir ki, sanat eseri artık… kendinden başka hiçbir şeye… indirgenemez. Sh:84

**

SANAT VE RİTÜEL

Ritüelsiz hiçbir insan kültürü yoktur; görünen o ki, ritüel, kültürün olabilirliğinin bir koşuludur. Ancak bilincine varılması en zor olan da her zaman kişinin kendi kültürünün ritüelleridir. Çünkü kişinin içinde olduğu gerçek ritüeller bir hayat tarzının doğrudan ifadeleridir. Seremoni örneğinde olduğu gibi, onlar hem mükemmel olarak hem de kendiliğinden üretilir. Sh:120

Ritüeli şöyle düşünelim:

Ritüeller bir kültürü kurmanın ve ha yata geçirmenin sanatsal yollarıdır. Yani, ritüeller kendileri için ya pılan, riayet edilmeyi talep eden bir “haklılığa” sahip prosedürler olarak yaşanır. Biz bir eylemi ritüelin gösterdiği biçimde yaparız, çünkü onu yapmanın doğru yolu budur. Bir eylemi ritüele uygun olarak yapmak (en azından yapabildiğimiz kadarıyla) dikkatimizi o eylemin amacının gerçekleşmesini sağlayan süreç üzerinde sabitleştirir. Kendimizi sürece vermemiz bizi toplumsallığın imkânlarına açar, daha doğrusu bu, toplumsallık imkânının ta kendisidir. Kendimizi sürece vermemiz kişilere açılmamızı mümkün kılar; böylece, kültür, kültürel olarak yapıcı sanatsal etkinliklerde hayat bulur. Ayrıca, sürece, eylemlerimizi doğru bir biçimde yap maya bağlılık başka bağlılıklara imkân verir. Bu bağlılık, bizi kendimizden geçmeye çağırırken, nasıl tapınacağımızı ve tapındığımız şeyi nasıl kutsayacağımızı gösterir. Dolayısıyla, ritüel doğaya ve tanrılara bağlılıktan ayrı düşünülemez. Burada, sanatsal bir süreç olan maddi şeylerde özümlenmek bizi daha geniş özümlenmelere, ailede, kültürde, dünyada, ilahi olanda özümlenmeye açar. Sh:123-124

**

BİLMENİN CİNSELLİĞİ

Aslında, belirtmek gerekir ki, organizma ile çevre arasındaki ayrım kolaylık olsun diye yapılmış bir ayrımdır ve her halükârda kaygandır. Çevrenin parçalarını özümlediğimiz gibi, kendi parçalarımızı da çevrede eritiriz. Biz çevre içinde hareket ettikçe, çevre kelimenin tam anlamıyla bizim içimizde hareket eder. Bizi oluşturan ve damgamızı vurduğumuz (örneğin, kendisinden barınak inşa ettiğimiz) maddeler dönüşüm halindeki çevredir. Ve toplumsal hayatta, kişiler çevrenin, çevre de kişilerin parçası, zaman zaman da son derece önemli parçasıdır. Bana göre, insan bilgisini mümkün kılan çevreye tamamıyla gömülü oluşumuzdur ve bu yüzden epistemolojide dünyayla özdeşliğimizi doğrulayacak yeni yönsemeyi kaleme almamız gerekiyor.

Epistemoloji, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır. Bilgi felsefesi olarak da adlandırılmaktadır.

Böylesi bir yönseme [Belli bir amaca veya sonuca yönelen, etkinliğe dönüşmeyen etki gücü, temayül] bazı bakımlardan Batı’da yeni olacaktır, ama bu, Hindistan’da geleneksel bilgi anlayışıdır. İngilizce “felsefe” teriminin en yakın Sanskritçe karşılığı darsana άιτ. Darsana akıl yürütme değil gerçekleştirmedir, bir nesneyi bilmek onunla bir olmak, bir bilgisayar nasıl bir programı gerçeğe dönüştürüyorsa, onu kendi içinde öyle gerçeğe dönüştürmektir. Radhakrishnan şöyle yazar:

Gerçekliği bilmek için, onu fiili olarak yaşamak gerekir. Hint felsefesinde insan basitçe doğruyu/hakikati bilemez; onu gerçekleştirir. Görmek [drs, darsananın kökü] nesneyi içgüdüsel olarak doğrudan yaşamak ya da daha doğrusu, onunla bir olma anlamında onu gerçekleştirmektir. Bir yanda nesne öte yanda özne ve aralarında bir ilişki olduğu müddetçe tam bilgi mümkün değildir.

Aslında, King James İncili, “bilme”yi “cinsel ilişkide bulunma” anlamında kullanır ve bu kullanım bilgi hakkında derin bir şeyleri açığa vurur. Bilmek arzu duyulan bir kimse ya da bir şeyle iç içe geçmektir. Bilmek bir film seyretmekten çok sevişmeye benzer. 

Başka bir yerde, kaynaşma nosyonunu kullanarak böyle bir epistemoloji kurmaya çalıştım.  Benim kullandığım anlamda, “kaynaşma”belli ilişkileri anlatan teknik bir terimdir. Teknik yanı bir yana, merkezi anlayış şudur:

Dünyayı deneyimlemek belli bir içsel duruma girmek, örneğin dünyayı tam olarak temsil edecek belli bir zihinsel imgeyi ya da temsilciyi benimsemek değildir. Sayesinde dünyayı deneyimlediğim ve sahip olduğum dünyayı deneyimleyebilmem için zorunlu olan salt içsel bir durum yoktur. De neyim dünyayla girilen dinamik bir etkileşimdin deneyim, adeta, kendim ve çevrem arasında vuku bulur, daha doğrusu kendimle çevrem arasındaki etkileşimden doğar. Ben başka fiziksel nesnelerin arasında bir fiziksel nesneyim; görme, işitme ve öteki duyular, birbirine girmiş fiziksel nesnelerin sahip olduğu özelliklerdir. Bir ağacı görmek, bu anlamda, ağaçla kaynaşmaktır. Görmek soluk almaya benzer, çevremin bir kısmının bünyeme alındığı, kendimle nesne arasındaki ayrımın silindiği bir süreçtir.

Ve burada yine bu kitap boyunca sık sık ortaya çıkan bir düşünce yapısını takip ediyoruz. Biz zaten çevremizle kaynaşmış haldeyiz; biz zaten öteki şeyler içinde şeyleriz; bu zaten sahip olduğumuz her bilginin kaynağıdır. Bu dünyanın seyircileri olmaktan vazgeçip geçmeme meselesi değil, hiçbir zaman seyirciler olmadığımız ve hiçbir zaman olamayacağımızı fark etme meselesidir. Seyirci olmak güvende olmaktır. Bir film canavarının kimseyi yediği görülmedi daha. Dünyayı uzaktan yaşayabileceğimizi sanarak güvenlik ararız. Ama dünya bizi kuşatmakla kalmaz, içimizdedir; dünya biziz. Kaçışın, sakınmanın, durdurmanın bir yolu yoktur. Modern resim gibi modern epistemoloji de belki kısmen dünya karşısındaki korkudan ve nefretten doğuyor; tehlike ve hainlikle karşı karşıyayken bile, dünyada olmanın sevincinden yeni bir epistemoloji ve yeni bir sanat doğabilir.

Bilgi, tipik olarak, deneyimin üzerine fazladan eklenir. İnsan özneleri için, çevreyle girilen dinamik bir etkileşim bir dizi inanç doğrurur. Eğer bu inançlar doğrulanmışsa, bilgiyi oluştururlar. Burada bilimsel deneyi düşünelim. Bilimci sistematik olarak (ya da rasgele) çevrede değişiklikler yaratır ve sonuçları inceler. Bilimsel deney bilimcinin çevreyi değiştirdiği bir işlemdir ve zamanla, Dewey’in The Quest for Certainty’de [Kesinlik Arayışı]açıkça gördüğü gibi, deneyin bilgiyi etkilediği anlamında, çevre ta rafından değişikliğe uğratılır. Ve yine Dewey’in gördüğü gibi, mut lak kesinlik düşü korkudan doğan bir yanılsamadır; çevreyle etkileşim sonucu edinilen inanç yeni etkileşimlerle gözden geçirilmeye her zaman açıktır. Ama bilgi, çevreyle birlikte etkin bir kurma faaliyetinin sonucudur.

Bu, özellikle önermesel (içeriği) olmayan bilgide çok açıktır. Bisikletin nasıl kullanılacağını bilmek için, fiilen bisiklete binmeli ve onu sürmeliyim. Aslında, önce bisiklete binmek ve düşmek zorundayım; zamanla “onu hissederim”, bu ancak pratik ve riskli, ha yat deneyimiyle başarılabilecek bir şeydir. “Nasıl yapılacağını bilmek” pratik bir meseledir; bu ancak çevreyle tam bir bütünleşme sonucu ortaya çıkabilecek bir bilgidir; bisikletçi için, bisiklet be denin bir uzantısıdır. Ve ben ancak seninle etkileşime girerek, ancak etkileşimsel olarak, seni bilebilirim. Senin duygularına ilişkin, neye ihtiyacın olduğuna ve neyi reddettiğine ilişkin bir şeyler görmeliyim; sıraladığın bir sürü önermeyi duymak pek işime yaramayacaktır. Yine, benim senin hakkındaki bilgim önermesel bir şey değil, seni duymamla ilgili bir şeydir.

Aynı şekilde, modernist sanat kavrayışının yanlış ve kötü ni yetli olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, hiçbir insani etkinlik modernist mitin gösterdiği biçimde gerçekten pratikten uzak olamaz. Sıra insanların şeyleri yapmasına, şeylere bakmasına ya da şeyleri işitmesine gelince, normal insani arzuları yokmuş gibi davranamazlar. Ben arkadaşlarımı etkilemek ya da zorlu bir günün ardından gevşemek için müzeye gidebilirim; şu ya da bu biçimde, şayet gitmişsem, insani bir amaçla gitmişimdir. Ve bir resim, örneğin, çıplak bir insan ya da huzur verici bir manzara resmi gördüğümde salt biçime, çizgilerin ve renklerin bileşimine takılıp kalmak yerine, neyin betimlendiğine de bakarım. Ve bu tepki arzunun yokluğunu değil, tersine işin içinde olduğunu gösterir. Bir başka ifadeyle, sanat somut insan ihtiyaçlarından doğar ve onları karşılar.

Ve gördüğümüz gibi, “güzel sanatlar” kültür hayatından koparılmış olsa da, geleneksel olarak sanat d ediğimiz her şey zanaatlar, popüler sanatlar (blues ve country müziği gibi)kültür hayatına her zaman olduğu gibi temel oluşturuyor. Eğer böylesi etkinlikleri sanat olarak görmeyi istiyorsak, o zaman gündelik kültür hayatı yine sanatla dolu olacaktır. Mara Miller, The Garden as an Art [Bir Sanat Olarak Bahçe] kitabında, bahçenin Batı tarihinin büyük bölümünde bir sanat olarak görüldüğüne işaret eder; hatta bugün bile örneğin Japon kültüründe böyle görülmektedir. Ve yine Mara Miller’ın belirttiği gibi, bahçeyi sanat olarak görmek “estetik mesafe” ile bağdaşmaz:

Bir sanat eserinin aynı zamanda bir yer olması ne anlama gelir?

Bunun bir sanat eseri olarak bahçe için içerimleri nedir?

(Bahçeye gireriz. O içinde yaşadığımız dünyanın geri kalan kısmıyla mekânsal ve zamansal bir süreklilik içindedir. Bir düzlem değişmesi yoktur. Fiziksel mesafeye şiddetle meydan okunur, çünkü fiziksel mesafe kelimenin gerçek anlamında yok edilmiştir. Biz sadece bahçeye bakmayız, bahçe bizi kuşatır ve bahçeye karşı başka herhangi bir çevreye karşı edindiğimiz aynı psikolojik algılama alışkanlıklarını ediniriz. Ayrıca bahçeyi deneyimleme tempomuz gündelik hayat tempomuzla aynıdır.

Özel tempolar söz konusu olduğunda, müzik dinlerken ya da bir film veya bir oyun seyrederken olduğu gibi, dışımızda başlatılmış değişimlere tepki vermek yerine, normal çevremizde yaptığımız gibi değişimi biz kendimiz başlatırız.

Aslında, birçok insan bahçeleriyle benim sanat olarak betimlediğim türden kendini vererek ilgilenir. Ama bahçenin doğası organizmanın ve çevrenin yavaşça karşılıklı uyarlanmasını gerektirir ki bu özünde dünyadaki insani varoluş biçimidir. Bahçelerin sanatsallıklarının canlanışı, bu yüzden, sanatın modernist mit dışında canlanışı ve kendimizin dünyayla kaynaşmış olarak canlanışıdır.

Söylediğim gibi, ben sanatı bir yapma yolu olarak almaktan yanayım. Bir etkinliği görünür bir amaç için olduğu kadar salt kendi için yürüttüğümüzde sanatla uğraşıyoruz demektir. Ve böylesi etkinliklerin sonuçları, bunlar amaçları açısından kullanılmaları içkin olarak tatmin edici olan türden nesneleri ortaya çıkarıyorsa, sanat eseridirler. O halde, bir resim yapma deneyimi, ihtiyaç duyulan bir gevşeme ya da meydan okuyucu bir kavramsal egzersiz olabildiği kadar, içkin olarak tatmin edici de olabilir.

Belirttiğim gibi, temel sanat deneyimi bir özümle(n)me deneyimidir. Unutmayalım, kaynaşma ve özümle(n)me nosyonları yakından ilişkilidir: Bir şeyde özümlenmek onunla kaynaşmak demektir. Ben-Ami Scharfstein, Birds, Beasts and Other Artists [Kuşlar, Gulyabaniler ve Diğer Sanatçılar]adlı, yakınlarda yayımlanmış bildiğim en iyi estetik kitabı olan çalışmasında, “bütün sanat dediğimiz şey… bireyin kendi ötesinde yaşama ihtiyacını ifade eder” diye yazmaktadır.  Ve aynı yazara göre, “sanat, birey ötesinde olan şeyle karışır ya da kaynaşırken, birey olarak kalma gayretidir” (s. 208).

Demek ki, sanat benliğin aynı anda genişlemesi ve yoksanmasıdır ve bu iki veçhe de aynı anda heyecan verici ve tehlikelidir. Daha önce belirtildiği gibi, sanat bizi başka kaynaşma biçimlerine davet eden bir kaynaşma biçimi olarak görülebilir. Sanat maddelerle kaynaşmayı gerektirir: Çalışma sürecinde özümlenmedir. Ve sanatın getirdiği kaynaşma başka kaynaşmaların yolunu açar; sanat bizi kendimizle, birbirimizle, dünyayla, ilahi olanla kaynaşmaya çağıran kaynaşma deneyimidir. Kaynaşma çeşitlerini nesnelerine göre, bireyin kaynaştığı şeyin ne olduğuna göre ayırmak istiyorum. Ve benim iddiam, sanatın karakteristik işlevinin bütün bu boyutlarıyla kaynaşma yarattığıdır. sh:137-142

**

İŞTE SİZE TAO TE CHİNG’DEN BURADA ORTAYA ATTIĞIM DÜŞÜNCEYİ SOMUTLAYAN BİR ALINTI:

Evreni avcunun içine alıp düzeltebileceğini mi düşünüyorsun?
Bunun olabileceğini sanmıyorum.
Evren kutsaldır.
Onu düzeltemezsin.
Onu değiştirmeye kalkarsan, onu yıkmış olursun.
Onu tutmaya kalkarsan, onu kaybetmiş olursun.

**

 ÖYLE İSE SANAT NE?

İstediğimize zaten sahibiz. Eğer bir içgörü olarak iletmek istediğim bir şey varsa, o da budur. Bu demek değildir ki, değiştirilmesi gereken şeyler yoktur. Dediklerim, dünyamızı daha berrak görebileceğimiz ve onu daha derinlemesine değerlendire bileceğimiz umudunun bir ifadesidir. Ne olduğumuz ve neye sahip olduğumuzun ayırıtma varma süreci hayata açılma sürecidir. Ve bu sürece gömülmek yaşama sanatı dediğimiz şeydir. Huzur, olanın olumlanmasıyla gelir; kendimizi otomobile, heavy metale ya da silahlanmaya karşı konumlandırmak kendimize karşı konumlanmak demektir, zira bizim gibi, silahlar da gerçektir. Ve biz bu şeyleri yapan insanlarız; biz de yapılmış şeyleriz.

Belki de hepimizin kaynaşmayla yaşayabileceği en derin deneyim sevgidir/aşktır. Belki bu yüzden, sevişmenin aşkın, en azından belli bir aşkın, uygun ifadesi olduğunu düşünürüz çünkü sevişme fiziksel bir kaynaşmadır. Ve bir sevişme sanatı vardır, daha doğrusu, aşk yoksa sanat da yoktur; bir şeye duyduğumuz aşkla bir etkinliğe girmek o şeyle bir sanat olarak uğraşmaktır. İşte bu nedenle, insanlık tarihi boyunca ve bütün yeryüzünde tinsel gelenekler sanata yönelmiş, hatta sanatın kendisi olmuştur.

Sanat, gördüğümüz gibi, ritüel için zorunludur ve ritüel de hayatlar, mevsimler ve çağlar içinden geçiş yollarını işaretlemek için zorunludur.

İnsanların yol işaretlerine ihtiyaçları vardır; insanların kendi yaptıklarını düşünürken, evrensel olarak çevrelerinde sürüp giden şeylere ilişkin de düşünmeleri gerekir.

Ritüel, son olarak, dünyada var olmanın, kültür düzeninin her zaman doğa düzeni olduğunu göstermenin bir yoludur. Kültürel bağlantılarıyla sanat, doğal olanla yapıntı arasında fark olmadığını gösterir. Ve ritüel olan kaynaşmada büyük bir aşk ifadesi vardır. Dünyadaki değişimler korku, acı ve ölüm getirmiş olsa bile, bu değişikliklere duyduğumuz aşkı sanatsal yaratımla anlatırız.

Sanat, dünyayı acılarıyla ve ölümleriyle birlikte sevebileceğimizi, hatta acıyı ve ölümü bile sevebileceğimizi gösterir.

Bu, acıyı acı olarak yaşamaya son vermek, kayıplarımız için üzülmemek ya da kaybolma korkusu çekmemek anlamına gelmez. Tam tersine, biz sanat yoluyla kendimizi bunlara tamamen açarız. Sanatta biz bu şeylere maruz kalma isteğimizi ifade ederiz. Bu ifade boşunadır, çünkü istekli olalım ya da olmayalım bu şeylere maruz kalacağız. Ama dünyanın acımasızlığıyla yüz yüze geldiğimizde bile kendimizi dünyaya açma arzusu büyük bir yüce gönüllülükten gelen bir tutumdur. Hakikat karşısında dövüşmek, onu bize bahşetmiş olan kadere ve tanrılara bir yumruk sallamak, ancak dövüşmenin kendisi kadar hayranlık duyulacak bir şeydir. Olanla dövüşmek, kaçınılmazdan nefret etmek ve onu saldırmak belki de insanların çekebileceği en derin acıları verir. Süreç içinde dünyamızı olumlamak, her acı kadar bunun acısını da tatmak demektir, çünkü kabul etmek zorunda olduğumuz bir şey de her şeyi kabul edemeyeceğimizdir. 

Oysa bir sanatla uğraşmak, soyutlamaları unutmak ve kendimizi evrenin bir yuvası yapmaya girişmektir. Bir yuvayı teknolojik olarak, kendiliğinden, şu ya da bu biçimde yaparız. Bir sanatla uğraşmak bilinçli olarak kendimiz için bir yuva kurmaya başlamak, kendimizi dünyada yuvamızda hissetmektir. Bu, dünyayla fiili olarak daha açık ve daha içten ilgilenerek kim ve nerede olduğumuzun bilincini yükseltmektir. Bu, dünyevi olanın kutsallığını tatmanın, kendimizi ve şeyleri kutsamanın bir yoludur. Ve nihayet, sanat doğamızdır, gerçek oluşun, bir yuva kurmanın ve dünyayı sevmenin bir yoludur. Sh:167-169

SARTWELL NE DEMİŞTİ?

“Dünya, bencilliğin ve kabalığın karanlığında yolunu bulmaya çalışıyor Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi hayat cevherini yeniden elde etmek için nafile uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim…”

Monet’nin bir resmini gün ışığında görebilir misiniz, evirip çevirebilir misiniz onu?

Peki sudan yansıyan ay ışığında nasıl görünürdü acaba? Bilemiyoruz, çünkü Batılı anlamında sanat, ancak kuyrukta bekledikten sonra içine gire bildiğimiz, taş zemininde topuklarımızı tıkırdattığımız, bir ucundan öbür ucuna yürüyene dek ayaklarımıza kara suların indiği, “müze” denen binalara hapsedilmiştir. Biz bir Monet resmini, ancak, o da eğer yeterince “kültürlü” ve yeterince seçkinsek, “doğru” ışık altında ve “doğru” açıdan görebiliriz. Oysa, Crispin Sartwell, bize Batı dillerindeki “sanat” sözcüğünün antik Yunan, Çin ve Hint kültürlerindeki karşılığının, “yaptığına kendini vererek ve maharetle yapmak” nosyonuna denk düştüğünü anımsatıyor. Yani Batıdışı kültürlerde sanat, kişinin dünyayla arasına bir mesafe koyarak dünyaya bir çerçevenin ardından bakması değil, dünyayla bütünleşmesi, kendini dünya ya açarak onunla bir olması demektir. İşte bu yüzden, Japon kültüründe çay yapmak ve çay içmek bir sanattır; bu yüzden, Menomince kültüründe avlanmak bir sanattır; Navajo kültüründe sağaltım (Tedavi) bir sanattır.

Yaşamak kendini dünyaya açmak ve çevreyle bütünleşmek demek olduğu için, bütün dünya tinsel geleneklerinde, yaşamak bir sanattır.

Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklikte kendimizi olana açmayı, kendimizi gerçek olarak yaşamayı önermişti bize; acılardan kaçarak değil, kendimizi akışa bırakarak acılara katlanmayı; bedenimizi ve aklımızı aşka teslim etmeyi… Yaşama Sanatında da bir sanat olarak yaşamayı öneriyor. Konfüçyüs’ten Heidegger’e uzanan bir düşünce geleneğini izleyerek, kendimizi yaptığımız işe vermenin, yaptığımızla bir olmanın ve böylece kendimizi bil menin yollarını gösteriyor bize. Sanatı, müzelerden çıkarıp gündelik hayata iade ediyor; akılla duyguyu, teknolojiyle doğayı barıştırıyor. Sanat ve zanaat ayrımının aslında Batı düşüncesinin bir kuruntusu olduğunu gösteriyor; çay ustasını, çömlekçiyi, ressamı, blues şarkıcısını ve fırıncıyı kaynaştırıyor. Böylece, bu dünyanın bir parçası olduğumuzu, dünyadaki şeyler arasında bir şey olduğumuzu hatırlıyoruz. Yeni yetme bir heyecanla, yaşama sanatını keşfediyoruz.

Hepimiz birer sanatçıyız. Öyleyse, birer yudum çay içelim…

Kaynak:

Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

 

EFENDİM HAZRETİ MUHAMMED SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİ BÖYLEYDİ


“Ah min el- aşkı ve hâlatihi
Ahraka kalbî bi hararatihi
Ma-nazara aynî ilâ gayrikum
Uskimu billahi ve ayatihi
 [1]

Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu ser--
Bana ağlayın ki, yarin asistanından cüdâyım ben
Acep mi gelse çeşmimden sirişkim böyle mahzundur
Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben
.[2]

Leylâ Hanım kuddise sırruhu’l-azîz

“Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”                             (Tirmizî)

Allah (celle celâlühû)´ın en sevmediği şey “bulunduğu hale razı olmamak” tır. Bize örnek olması açısından O´nun bu hali gözümüzün önünden hiç kaybolmamalıdır.

Hz. Ömer (radiyallâhü anh) insanların nail oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki:

“Gerçekten ben Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.”                                                                                      (Müslim)

Yine, Hz. Ömer (radiyallâhü anh) Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin evininin, başını dayandığı içerisi lifle doldurulmuş bir yastık, vücudunun ancak bir kısmına kifayet eden hurma yaprağından örülmüş bir hasır, tepesinin üzerinde ası duran işlenmemiş bir kaç deri ve bir miktarda deri işlemede kullanılan ağaç yaprağından olduğundan bahseder.

Hasırın örgülerinin, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) vücudunun açık yerlerinde izler yapmış olduğunu gören Hz. Ömer (radiyallahü anh) manzaradan müteessir olarak ağlamaya başlar. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem ) niçin ağladığını sorunca:

“Nasıl ağlamayayım, şu hasır vücudunda izler bırakmış, odada ise görülenlerden başka bir şey yok. Şu Kisrâ ve Kayser nehirler, meyveler içerisinde altın tahtlar, ipek ve atlas yataklar üzerinde olsunlar, Sen ise Allah (celle celâlühû)´ın Resulü ol da böyle yokluk çek, sana da yatak yapsak olmaz mı?Der.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz

“Onların nimeti dünyada peşin verilmiştir.” “Benim dünya ile ne alâkam var, ben dünyada kendimi bir ağacın altında gölgelenip, sonra bırakıp giden yolcu gibi görüyorum” cevabını vermiştir.

Bizlerin nankörlüğü çok olmasına rağmen Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in fedakârlığı Allah (celle celâlühû)´ın bize rahmetini çekerek yerden ve gökten gelecek azaplara keffâret olmuştur.[3] Uhud dağını altın olarak teklif eden Rabb´ine sabırla yardım istemesi biz Ümmeti için olmuştur.

O´nun bu hali o hale varmıştı ki; tarifi mümkün olmaz bir hal almıştı.

Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nafile bir namazdı. Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) namazdan sonra sordu:

“Ya Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:

 “Ya Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Resulü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu:

“Ağlama Ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”                   (Kenzu´l-Ummâl)

Çekilen bu sıkıntı Şefaat makamında olanın, Rabb´ine karşı sermayesidir. Bize düşen O´na layık ümmet olmaktır.

Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin şu halini gözümüzde bir canlandıralım.

“Gecenin yarısıydı. Açlık Allah (celle celâlühû) Resulü´nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O´nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir anında O´ndan ayrılmayan insandı. Hayatı boyunca hep Onunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine´nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´ ve Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ona selâm verdi. Ardından da sordu:

“Ya Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?”

Ebû Bekir (radiyallahü anh), Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizi görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi.

Hani Mekke´de Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´i kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah (celle celâlühû) Resulü´ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmi Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O´nu düşünüyorsun” demişti.

Annesi bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radiyallahü anh), O´nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O´ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Ya Rasûlallah, Sen niye çıktın?”

Cevap aynıydı. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) da açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´i almıştı. Gelen Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Kâinatın Sultanı (sallallâhü aleyhi ve sellem), Ömer (radiyallahü anh)´a de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi:

“Açlık, Ey Allah´ın Resulü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi.

Efendimizin hatırına Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu´l-Heysem´e gidelim” dedi.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh)´ın evine vardılar. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı.

Önce kapıyı Hz. Ömer (radiyallahü anh) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslendi. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl, mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer´in işi ne?” Çocuk yattı.

Kapı açılmayınca, bu defa da o narin sesli Ebû Bekir (radiyallahü anh), gelip seslendi: “Ya Ebe´l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı.

Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi canlandıran Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) di. O, Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de

“Baba kalk, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) geldi!” diyordu.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin gözleri dolu dolu oldu. Dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah´a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”                                 (Müslim)                       

  Ardından da şu ayeti okudu:

“O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”                                                                (Tekâsür 8)

Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde, evinde rafta bir parça arpadan başka bir şey bırakmamıştır.” “Yalnız silahını, katırını ve bir de vakfettiği bir toprak bırakmıştır.”                              (Buhari)

Ya Rabb´i sevgilinin halini kazanamayız. Lakin bu sevgi uğruna bizi onun tattığı elemlerden de mahrum etme.

Şah-ı Nakşibent (k.s) bu sırra binaen “Allah (celle celâlühû)´ım ihvanıma zekât verecek kadar çok mal, zekât alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Bunun hikmeti ile ihvan-ı kiramda fazla bir zenginlik zuhur etmedi.

Zenginliğin artmasını malda değil kanaatte arayınız. Her kolaylığın arkası bir zorluk, her zorluğun arkası da bir kolaylıktır.

“Fakirlik neredeyse küfür olacaktı” sırrını da unutmamak lazımdır. Fakat fakirlikteki sabır yine zenginlikten daha emniyetlidir.

 “Kim Allah (celle celâlühû) için olursa, Allah (celle celâlühû)´ta onun için olur”

Hadîsi şerifince, kim kendi nefsinden boşalsa, Hakk onu kendi ile doldurur. Fâniliğini alır, bakiliği bedel verir.

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?”           (Duha, 8)

Hakiki fakirlik varlığı boşaltmaktır. Âdem´in kelime manası “yokluk” demektir. Eğer bu yokluk kabiliyeti insanda olmasaydı halife olamazdı.            

Fakirlik “yokluk” mertebesine ulaşmayan üstün özelliklere kavuşamaz. “Fakirlik övüncüm”dür demesi “bütün tecelliyatlara mazharım” demektir. Dolu olana Hakk yüz göstermez.

Fakir hiçbir şeyi olmayan değil, manada her dediği olandır. Manada her dediği olan demek, istek sahibi olmaktan azade (hür) olmak demektir. 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in“Allah (celle celâlühû)´ım Sana (iftikâr ile) muhtaç olmak ile beni zenginleştir, Sen´den müstağni (zenginleşmek) olmak suretiyle beni fakirleştirme” buyurmasına buna delildir.

Fakirlik makamına erişen Kün yani “ol” emrinin himmetine kavuşmuştur. Bu makamın sahibi ise Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.

“Fakirlik tamam olduğunda; O, Allah (celle celâlühû)´tır” sözü ile Allah (celle celâlühû)´a kavuşmadan bahsedilmiştir.

————————

 [1]—Ah! Aşk ve hallerinden çektiklerime
Kalbim hararetleri ile yandı
Allah Teâlâ’ya ve O’nun ayetlerine yemin ederim ki,
Gözüm senden başkasına bakmadı.

[2]—Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu baştan ayağa
Bana ağlayın ki, yârin kapsından ayrı düştüm
Acep mi dökülse gözümden gözyaşım, böyle mahzundur
Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben.

[3]— Hz. Ebu Hureyre (radiyallahü anh) anlatıyor: Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Irak’a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam’a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır’a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz” buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre’nin eti ve kanı şahit oldu.” (Müslim)
Ahir zamanda olacak bazı hadiselerden bizleri emniyette bırakacak olan Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.
Hicaz, Mekke, Yemen hastalıktan,
Medine kızıllıktan,
Mısır ve Fas zelzeleden,
Anadolu ve Avrupa kuraklık ve kıtlıktan,
Taberistan, İran´da belalardan,
Irak Beni Süfyan (zalim kâfir hükümdar)
Bağdat Musul Diyarbakır suya gark olarak,
Horasan Tatar Kafkasya bulaşıcı hastalıklardan,
Semerkant´ı Tataristan harap olur.
Kaşkar Hatayî, Keşmir, Kabil Hindistan kâfirleri tarafından; harap olur.

Kaynak:
İsmail Hakkı ALTUNTAŞ,
Sevgili Efendimize Muhammedî Dua,
Buhara Yayınevi – İstanbul

SUUDİ ARABİSTAN’IN CİDDE ŞEHRİNDE EFENDİMİZİN HAYATINI GEÇİRDİĞİ MÜTEVAZI EVİN REPLİKASI YAPILDI.

1400 yıl önce Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşadığı ev hadisler ışığında uzmanlar tarafından birebir yeniden yapıldı. Ev, ağaç dallarından yapılmış hasır çatının altında birkaç kaç mutfak eşyasını içinde barındıran tek göz odadan oluşuyor. Efendimizin mütevazı yaşamını gözler önüne seren ev, ziyaretçiler için bir ibret sahnesine dönüyor.

Efendimizin evi1

Efendimizin Evi13

Efendimizin Evi12

Efendimizin Evi11

Efendimizin Evi10

Efendimizin Evi9

Efendimizin Evi8

Efendimizin Evi7

Efendimizin Evi6

Efendimizin Evi5

Efendimizin Evi4

Efendimizin Evi3

Efendimizin Evi2

SCANDAL /Skandal (1989)


Yönetmen: Michael Caton-Jones

Senaryo: Michael Thomas

Ülke: İngiltere

Tür: Dram, Tarihi

Vizyon Tarihi: 01 Şubat 1990 (Türkiye)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carl Davis

Oyuncular:   John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda,    Ian McKellen,    Leslie Phillips

•             John Hurt – Stephen Ward

•             Joanne Whalley – Christine Keeler

•             Bridget Fonda – Mandy Rice-Davies

•             Ian McKellen – John Profumo

•             Leslie Phillips – Lord Astor

•             Britt Ekland – Mariella Novotny

•             Daniel Massey – Mervyn Griffith-Jones

•             Roland Gift – Johnnie Edgecombe

•             Jean Alexander – Mrs. Keeler

•             Alex Norton – Detective Inspector

•             Ronald Fraser – Justice Marshall

•             Paul Brooke – John, Detective Sgt.

•             Jeroen Krabbé – Eugene Ivanov

•             Keith Allen – Kevin, Reporter Sunday Pictorial

•             Ralph Brown – Paul Mann

•             Iain Cuthbertson – Lord Hailsham

•             Johnny Shannon – Peter Rachman

Özet ve Hakkında:

Scandal (1989 ) bir İngiliz dram film. Kurgusu 1987’de Anthony Summers ve Stephen Dorril ‘in yazdığı  The Secret Worlds of Stephen Ward, isimli esere dayanmaktadır.

Britanya tarihinin en büyük skandallarından birinin, Savunma Bakanı John Profumo’nun, 19 yaşındaki parti kızı Christine Keeler’la ilişkisinin ortaya çıkmasının üzerinden 50 sene geçti. Bu skandal, daha sonra sinemacılara ve fotoğrafçılara da ilham kaynağı oldu

5 Haziran 1963. Britanya Başbakanı Harold Macmillan’ın danışmanı, Whitehall’da bir basın toplantısı düzenliyor. Konu, hükümetin Savunma Bakanı John Profumo’nun Macmillan’a yazdığı bir mektup. 48 yaşındaki Profumo, mart ayında Avam Kamarası’nda bir konuşma yapmış, ‘parti kızı’ Christine Keeler’la ilişkisi olduğunu reddetmiş. Şimdiyse Başbakan’a şunları yazıyor:

“Söylediklerimin doğru olmadığını ve sizi, meslektaşlarımı ve Avam Kamarası’nı yanlış yönlendirmiş olduğumu kabul etmekten büyük bir pişmanlık duymaktayım.”

 Macmillan, bakanın istifasını kabul ediyor ve kendisine hayatta başarılar diliyor. Ancak 20. yüzyılda Britanya siyaset sahnesinde yaşanan en büyük seks skandalının bir sene sonraki seçimlerde muhafazakar partiye seçim kaybettirmesine, kısmen kendi siyasi kariyerini bitirmesine de engel olamıyor.

SOVYET AJANIYLA İLİŞKİ

Savunma Bakanı, İngiltere’nin Kübalı ve Rus sosyalistlere karşı canla başla mücadele ettiği o günlerde, 1961 yılında, 19 yaşında bir genç kızla tanışıyor. West End’deki müzikhollerde sahneye çıkan ve zengin ve nüfuzlu erkeklerle gününü gün eden Keeler’ın aynı zamanda Yevgeni Eugene Ivanov‘la, yani bir Sovyet ajanıyla da birlikte olduğunun farkında değil. Bu kavgalı iki ideolojinin birleştiği noktada duran Keeler, bu şekilde Britanya siyasetinde taşları yerinden oynatmaya başlıyor. Lord Bill Astor’un Thames kıyısında yer alan Cliveden’deki malikanesinde bir temmuz akşamı tanışıyorlar.

Keeler havuz başında çıplak bir biçimde koşarken kendini, ne olup bittiğine bakmaya gelen Savunma Bakanı’nın kollarında buluyor. Ona birlikte olacağı zengin erkekler bulan, bir nevi seks zincirinin yaratıcısı Doktor Stephen Ward‘ın misafiri olarak orada bulunan Keeler, Profumo’yu görür görmez çarpılıyor. Aynı günlerde tanıştığı Yevgeni Ivanov’a karşı da benzer duygular içinde. Haftanın belli günleri Profumo’yla diğer günlerde de Ivanov’la birlikte oluyor. Kendisi dışında büyük resme hakim olan yegane kişi ise Doktor Ward. Keeler’ın iki kutuplu dünyanın iki kutbuyla da birlikte olmasını keyifle izliyor Ward.

TİYATRO GİBİ

Aradan zaman geçiyor ve Keeler iki erkekle de ilişkisini bitiriyor. Bu arada eskiden birlikte olduğu uyuşturucu satıcısı Johnny Edgecombe’yle yaşadığı fırtınalı ilişki, cinayet girişimleri ve mahkeme duruşmalarıyla son buluyor. Mahkemede Keeler’ın eski ilişkileri gündeme geliyor; güzel bir skandal kokusu alan gazeteciler genç kıza bir çek yazıp hikayesini dinliyor ve duyduklarını hemen manşete çekiyorlar. “Savunma Bakanı Şoku”başlığıyla çıkan gazeteler, Doktor Ward’ın çetesini çökertmeye yemin eden Scotland Yard ve mahkeme salonunu tiyatro sahnesine çeviren avukatlar eşliğinde olay, Britanya’da gündemin birinci sırasına oturuyor. Keeler dokuz ay hapis cezası alırken Profumo görevinden istifa edip 2006’daki ölümüne dek bu konuda hiç konuşmuyor. Doktor Ward ise mahkeme tarafından suçlu bulunduktan sonra intihar ediyor.

İHANETİ İTİRAF ETTİ

Keeler bugün 71 yaşında. Sunday Mirror gazetesine verdiği söyleşide Profumo skandalındaki rolünün düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu itiraf etti. “Gerçek şu ki ülkeme ihanet ettim,”diyor bu söyleşide. Doktor Ward’ın kendisinden, Londra’daki Sovyet Konsolosluğu’na, içinde ‘briç oyununa’ dair ayrıntılar içeren bir zarf götürmesini istediğini söylüyor.

“Bilgi sızdırdığımın farkındaydım ama tüm bu yıllar boyunca kendime bu belgelerin briçle ilgili olduğunu söyledim. Elbette değildi. Ben şapşal bir genç kızdım. Eğer ne yaptığımı tam olarak idrak etmiş olsam, ülkeme zarar verecek bir harekette bulunmazdım. Akıllı, karizmatik ancak tehlikeli bir adam için çalışıyordum…”

Ward ondan, Profumo’yla yattıktan sonra nükleer savaş başlıklarının ne zaman Almanya’ya taşınacağı gibi bilgileri öğrenmesini istemiş. Hikayenin üzerinden 50 yıl geçmiş, olayın tarafları öbür dünyaya göçmüşken hikayenin bilinmeyenlerini basına anlattı Keeler. Böylece Profumo skandalında son sözü kendisini kişisel çıkarları için kullanan erkekler değil, o söylemiş oldu.

EFSANE SANDALYE

Keeler’ın hikayesini filme çekme girişimleri, ta 1963’deki o günlerden başlıyor. Avustralyalı fotoğrafçı Lewis Morley stüdyosunda, Profumo skandalını anlatacak filmin tanıtım malzemesi olarak kullanılmak üzere Keeler’ın fotoğraflarını çekiyor. Genç kızı çıplak görmek istediklerini söyleyen yapımcıların talimatıyla Morley, Keeler’dan stüdyosundaki büro sandalyesine ters oturmasını rica ediyor. Ame Jacobsen tasarımı efsanevi modelin taklidi sandalyeyle vücudunun mahrem yerlerini kapattığı fotoğraflar, Keeler’ı dünya çapında üne kavuşturuyor. Ancak Profumo hikayesi çeyrek asır sonra, 1989 yılında sinemaya çekilebiliyor. Başrollerinde John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda ve Ian McKellen’in olduğu Scandal, anlattığı hikayenin hakkını veren çok çarpıcı bir film.

KAYA GENÇ/  30.06.2013

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2013/06/30/ingiltereyi-sarsan-skandal-50-yasinda

İNGİLTERE’NİN 1963’TE İSTİFA ETMEK ZORUNDA KALAN ESKİ SAVAŞ BAKANI JOHN PROFUMO, 91 YAŞINDA ÖLDÜ.

30 Ocak 1915 doğumlu John Dennis Profumo, 1885’te İngiltere’ye göç eden Sardunyalı aristokrat bir aileden geliyordu.

Profumo’nun tedavi gördüğü hastaneden yapılan açıklamada, 2 gün önce yatırılan eski bakanın bu sabaha karşı öldüğü belirtildi.

Muhafazakar Bakan, Haziran 1963’te, Soğuk Savaş’ın kızıştığı bir dönemde, Londra’daki Sovyet askeri ataşesi Eugene İvanov ile de ilişki yaşayan bir telekızla ilişkisi ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kalmıştı.

İngiliz siyasi yaşamının yirminci yüzyılda en fazla yankı getiren olayı olarak değerlendirilen bu skandal, Profumo’nun siyasi kariyerinin de sonu olmuştu.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4057162&tarih=2006-03-10

 

MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

Profumo Skandalı 1963 yılında İngiltere’de hükümet krizine yol açmış ve hükümet düşmüştü.

Christian Keeler ve Mandy Rice Davies isimli iki mankenin adının karıştığı bu skandalın kahramanlarından Mandy Rice, 1964 yılının Mart ayında İstanbul’a gelmişti.

İlhan Selçuk’un bu gezi üzerine yazdığı köşe yazısı (5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi) sanki bugünü anlatıyor.

Değişen birşey yok…

MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

Gel Mandy, gel… Bize gel. .

Kollarımız açık sana… O süzüm süzüra yürüyüşünle gel.

Sapsarı saçların, kedi gözlerin, tavşan dudakların, balık vücudun, kalkık burnun, burnuna yetişmek için . çabalayan göğüslerinle gel…,

Ne Kıbrıs dâvası, ne Londra Konferansı, ne Birleşmiş Milletler toplantısı… Sir’lerden öğrendiklerinle, Lord’lardan kaptıklarınla, politikacılardan çarptıklarınla gel. 

“Gel, kızlarımız sana hayran; gel, erkeklerimiz cama tırmanır,gel…         

Seni bağrımıza basmak için uzatıyoruz kollarımızı… Sen bize yakışırsın, biz sana. Hiltonun lâlezarına uzan, Topkapı Sarayında yürü, Ayasofya’da gezin, Surları gör, Galata’da tur at…

Bekliyoruz… Bizans artığı, Osmanlı mirasyedisi, Levanten kırması… Bilmezsin, senin gibi kaç çiçeği soldurmuş şu eski bahçede senin güzel topuklarının bastığı yerlerdeki bitmeyen çayırları otlamağa hazır kaç gönüllü var!

Gel, senin İçin naylon fatura keselim… Gel, senin yoluna karşılıksız krediler açalım…

Gel, senin için dövizler harcayalım…

Gel, senin için şehir plânı yontalım;..

Gel, senin için vergilerimiz! kaçıralım…

Gel, senin için bizim olmayan tarlaları satalım…

Gel, senin için ihaleye girip dümen çevirelim…

Gel, yolunu bulalım… Gel, idare edelim…           .

Halı olup yoluna serilelim, haber olup gazeteye yazılalım, reklâm olup caddelere dizilelim, rüzgâr olup eteklerinde dolaşalım…”

Başımıza devlet ol, domuzlar yesin… hükümet ol, yolsuzluklar yutsun… reform ol, kloroform uyutsun…

Gel gör bizi! Dizi dizi…

Yerebatan Sarayında gemisini yüzdüren kaptanlarımızı gör…

Dikilitaşta heykelleşen kazıkçılarımızı seyret… Tarihî çeşmelerimizin çalman musluklarından akmıyan sularımızı iç… İki ayda içi dışına çıkan asfaltımızda yürü.,. Kibar kulüplerimizde kumar oyna… Mahmutpaşadan sütyen al… ördekhanelerde doktor bul… Sinemaya karaborsadan gir… Gez istediğin gibi… Park yasaksa park et… Dur derlerse durma… Durma derlerse, dur… Klakson çal… Fren yap… Kahkaha at…

Oyna.., Gül…

Gel ticaretimizi gör. Mısır çarşısında misk ü amber, baharat… Beyoğlunda mücevherat… Yenicamide karınca duası… Eyüp Sultanda sabır… Fatihte Arap yazısı… Nallı Dedede muska… Helvacı Babada döl… arka sokakta fuhuş… Tophanede esrar… Maltada haraç… mezarlıkta çocuk… siyasi partide nüfuz… iskelede Amerikan sigarası… Ve ithalât ve ihracat ve her çeşit dahilî ticaret…

Güzel dudaklarını büz, kuğu boynunu uzat, yeşil gözlerini aç, şimdiye kadar gördüklerini bir vana bırak. Göreceklerin, daha bir Ömür boyu göremiyeceklerindir.

Uzun saçlı, ince parmaklı, İnce endamlı lordlannı bir yana it, sir’lerini unut, diplomatlarına boş ver… Senin göğüslerin kadar yuvarlak göbekli, senin yaşın kadar kat kat enseli, evinde aslan, işinde sırtlan, sermayesi yalan, düzeni dolan, tanıyan ve tanımıyan pişman erkeklere gel…

Ellerimizin kınası kadınlarımızı gör, yüzümüzün karası çarşaflarımızı gör, gazetelerimizde sütun sütun sosyetemizi gör, ilk sayfalarda başlık başlık kiralık kızlarımızı gör… Sen ki soyluları dize getirmiş, sen ki diplomatları yerle yeksan etmiş, sen ki Bakanları mahvetmiş, sen ki hükümetleri silkelemişsin Mandy…

Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk… Sen ne bilirsen!

Gel bize… Bilmediğini öğren, bildim sandığını da öğren, bileceklerini de öğren…

Sen ne bilirsin! Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk…

İlhan Selçuk/Pencere
(5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi)

http://www.enstitu68.com/mandy-rice-daviese-karsilama.html

 

Filmden

Kararlı biriyim, tatlım. Karar verince, hiçbir şey beni durduramaz.

**

Bugünkü galibiyetle Muhafazakar Parti üçüncü kez seçiliyor. Anlaşıldığı gibi başbakan Harold Macmillan… Lordlarım, baylar, bayanlar, talihlisiniz. Şimdi hep birlikte, bunu kutlayalım! Muhafazakar Parti için üç defa kadeh kaldırdığımda… Hepiniz ve herkes için konuşuyorum. Harold Macmillan için üç kez şerefe. Sizi yeni muhafazakar hükümetle tanıştırıyorum.

**

Yaşasın! İyi bir insandır. Ona dikkat etmeliyiz. Muhafazakârların doğan yıldızı John Profumo yeni savunma bakanı adayıdır. Amerikalılar’ın sıkıcı dedikleri şeyi daima tercih ediyordum.

**

Dr Ward bir rahibin oğlu Günahlarda uzmandır.

**

Basit bir kişi. İlk karısını öldürdüğünü öğrendim. İspat edilmedi. – Korktun mu?

 – Hayır Korkmamalısın Korkulacak bir şey yok. Hepimiz insanız. Kimseye bir şey olmadıkça sorun yok. Herkes eğlendiğini söylemeye korkuyor ya da kabul etmeye utanıyor.

**

Bu ülkeye baktığımda ne düşündüğümü biliyor musun?

 Bir harabe, yozlaşmış bir toprak. O kadar kötü değil. Profumo’yu gördün. Berbat bir sona doğru ilerliyor. – Nasıl bir kişi?

 – Seni yendiği için kızgınsın. Hile yapıyordu. Altta yürüyordu. Kurulda bakan olmasına rağmen oyunlarda hile yapıyor.

**

Dr Ward:

 – Christine, Profumo Sana dokunmadı mı?

 – Utanıyordu. – Utanıyor muydu?

- Adamın nesi var?

 Yürümek istiyordu. Sadece konuşmak istiyordu.

-Onu Cliveden’de gördüm. Herkes gördü. Sana nasıl yapıştığını gördük. Hakikaten ne bekliyordun?

 Sarayın dışında, arabanın arkasında külotumu indirmesini mi bekliyordun?

 Çok şey bekliyorum, mesele o.

-Merak etme. Tekrar arayacak. Öyle mi diyorsun?

**

- Bir şeyler var mı?

 – Henüz değil.

**

. Her zaman mutlusun. Nasıl başardığını bilmiyorum. Sen beni mutlu ediyorsun, Jack. Gitmeliyim. Her zaman acele ediyorsun. Sorumlu olduğum bir ordu var. Rusya tehlikesinden korunmak istersin değil mi?

**

Christine :

- Bir büyücüyüm. Seni kendime esir etmek istiyorum. Sadece senin olacağım, Jack Her istediğinde.

Profumo:

 – Ne kadar süreceğini merak ediyorum.

- Beni istedikçe. Ve buradan ayrıldığımda?

 Buradan ayrılıp, Savunma Bakanlığım bittiğinde, sen nerede olacaksın?

 Anneme bir hediye alacağım. Doğum günü.

Al. Benden de bir hediye al.

**

Mariella’yı tanıyor musun?

 Şehirdeki en tanınmış oruspudur. Babası, Çekoslovakya’nın Cumhurbaşkanı. Hayır sevgilim, amcamdı. Ama öldü. Büyük bir burnu vardı. Mariella sana bir iki şey öğretebilir. JFK’le tanışıyordu. Stephen, sana kaba bir soru sorabilir miyim?

**

- Profumo.

- Hiç duymadım. Hükümetten Savunma Bakanı.

- Nasıl biri?

 – Onu seversin.

- Bana bu çakmağı verdi.

- Chris, güzel bir şey.

- Asprey’den. – Nereden biliyorsun?

 Bir katalogda gördüm. Bütün katalogları okurum.

- Stephen ne diyor?

 – Korkunç olduğunu düşünüyor. Bir Rus diplomat ve savunma bakanıyla birlikte olmamı bir suikast olarak görüyor Peter onun pezevenk olduğunu söylüyor Ona panço diyor

Stephen pezevenk değil. Sadece entrikaları sever. James Bond olduğunu sanıyor.

Ondan ne kadar erken kurtulursan, o kadar iyi. Tanıdığım firmayla konuşmalısın. Televizyona çıkabilirsin.

-Bir daire almamı istiyor Profumo.

Umarım, evet dedin.

Yapamam. Stephen’i bırakamam. Bensiz mahvolur.

**

Stephen:

- Tekrar söylemeyeceğim. Casus mu?

 Eugene?

 Mecburen. Bütün Ruslar casustur. Öyle büyürler. Bir davetiyeye benziyor.

 – Casus mu?

 – Öyle sanıyorum. Niçin olmasın?

 Eğlenceli görünüyor ve çok para kazanabiliyor. Rezilsin. Sen dünyanın en kötü casusu olurdun. Çeneni beş dakika kapalı tutamazsın. Teşekkür ederim.

**

Christine :Kraliçeyle konuşmak eğlenceli olmalı. Ne konuşuyorsunuz?

Profumo: Tilki avı?

 – Sağ ol. – Sana telefon edeceğim.

- Eğer istersen.

- Bekle. Gir içeri.

- Ne oldu?

 – O kim?

 Çöp tenekesinin yanında?

 Burada yaşıyor. Köşedeki dükkanın sahibi. Bu şekilde devam edemeyiz. Burada yaşıyorsun. Bataklık gibi yer. Sana bir yer bulmama izin ver. Buradan memnunum dedim sana.

 Ward’la yaşadıkça seninle görüşemem.

Deli olma. Sevgilim değil. Bunu biliyorsun. Niçin onu sevmiyorsun?

 Çenesini tutamaz. Kibirli ve boş kafalıdır.

Doğru değil.

- Ayak bağı oluyor.

- Olmuyor. Ciddiyim.

Ward’la yaşadıkça birbirimizi görmeye devam edemeyiz.

Demek bu kadardı. Lütfen sevgilim. Anlamalısın Herkesin dilindeyiz. İnsanlar dinliyor. Mevkimde, dikkatli olmalıyım.

O zaman dikkatli ol. Ne istersen yap. Kimse için Stephen’i bırakmayacağım. Başbakan da olsan umurumda değil.

Christine, geri gel! –

**

Stephen:

 – Güzel bir çakmak.

- Jack verdi bana.

- Nereden getir…?

 – Asprey’den. Biliyorum. Ne var?

 Niçin suratın asık?

 Bir şey yok.

- Kavga mı ettiniz?

 – Hayır. – Ne için?

 Benim için mi?

 – Hayır. Geri gelecek. Umurumda değil. Nasıl olsa hoşuma gitmiyor.

 – Telefon edecek.

- Etmesin daha iyi. Onu kaybetmen yazık olacak. Bir gün başbakan olabilir.

 – Ciddi değilsin.

- Yakında bulunuyor. Neslinin en genç milletvekili. Kuzey Afrika’da lekesiz bir adı vardı.

Tek başıma bir daire almamı istiyor.

- Umarım, evet dedin.

 – Mandy de öyle dedi.

Ne dedin?

 Galiba yanlış yaptım. Boşver. Artık buraya gelmek istemiyor.

Sana güvenmiyor. Onu izlediklerini sanıyor. – İzlenmek mi?

 – Takip ediliyor.

- Takip mi?

 – Bilmiyorum.

- Ona sormalısın

- Sen sor! Onunla beraber olan sensin. Kraliçeyi sor ona. O seni açar. Bu kadar yeter. Stephen, ben 18 yaşındayım. Dans etmek istiyorum. Öyle olmak istemiyorum şey gibi hissediyorum. Bir kere de, eğlenmek istiyorum.

**

- Bunlar senin fikrindi.

- İleri gidiyorsun.

“Şeytan ol,” dedin. “Bir ava hiç bir zaman hayır deme”. Beni partilere götürüp, herkese tanıştırdın. Ben seninim, Stephen. İpler senin elinde. Beni sen yarattın.

**

Bayan Keeler?

 Adım Kevin. Sunday Pictorial’danım. Konuşabilir miyiz?

 Oturup bir çay içebiliriz. Buraya yakın bir yer biliyorum. Bir bardak çaya ne dersin?

 Stephen’in hatasıydı. Hepsi onun fikriydi. – Sana para verdi mi?

 – Kim?

 – Profumo. Sana para veriyor muydu?

 – Ben fahişe değilim.

Hayır, özür dilerim. Öyle demek istemedim. Demek istediğim, sevgisini göstermek için, küçük bir hediye.

Bana bunu verdi.

Sana mektup gönderdi mi?

 Birkaç küçük not. Not mu?

 Onları sakladın mı?

 Bir yere koydum.

Bundan aylarca önceydi.

Onları bulmalısın. Hepsi Stephen’in hatasıydı

 **

- Çizmelerini giyiyor musun?

 – Niçin?

 Derin bir bok var. Yarın, West End ateşini basabilirsin. “West Indian’daki silah ateşi” diye basabilirsin. Büyük bir resim kullan. Bu yarısı bile değil. Kızın söyledikleri doğruysa dinamit gibi bir haber olacak. Sana manşeti vereyim. “Savunma Bakanı, manken ve Rus casus.”

 - Evet?

 Mükemmel.

- Hoşuna gideceğini düşündüm. Ondan imza al. Bir şey imzalamalı. Para ver. Mutlaka imzalat.

 Tamam, yapacağım.

Daha sonra oraya geleceğim.

**

Stephen:

Christine’i bana bırak. Onu ben idare ederim.

Profumo:  O kim?

 Kuzenim. Geç kalmam. Affedersiniz. Bir mektup vardı. Bir not.

- Biliyorum.

 – Bir aptallıktı. Evet, öyle. İstersen, geri almaya çalışabilirim. İçinde bir şey yoktu. Gizleyecek bir şeyim yok.

 Açık konuş. Hepimizin gizleyecek bir şeyi var. Olmasaydı, ne sıkıcı bir hayat yaşayacaktık.

 Ona hiç dokunmadım. Bunu biliyorsun. Ona elim değmedi.

Söylemene gerek yok.

- Sağol, Ward.

- Bir şey değil. Arkadaşlık ne içindir?

**

Christine: Bunun ne olduğunu sana söyleyeyim: Hırsızlık.

 – Stephen beni öldürecek.

 – Stephen bir faredir. Sadece kendi çıkarını düşünüyor.

- Doğru değil.

- Beni dışarı attı. Bir aylık kira ödedim ve beni dışarı attı.

Senin için ne dediğini duymalısın.

“O Christine,” diyor. Hayatını mahvettiğini söylüyor.

**

Eugene Ivanov:

 Beni geri Moskova’ya çağırıyorlar. Her şey daha kötü olacak.

Stephen:

 Bugün ben, yarın da sen olabilirsin. Beni düşünme. Burada tehlike yok. Suçu yüklemek için birini arıyorlar.

 -Rusya’da biz, kaz diyoruz. Günah keçisi demek istiyorsun.

-Her şey geçecek. Her zaman geçer. Gelecek hafta başka bir şey bulacaklar.

**

Mecliste:

Saygıdeğer John Profumo’nun, şahsi ifadesi.

 İzninizle şahsi bir açıklama yapmak istiyorum. Anladığım kadarıyla, adım… B…ayan Keeler konusuyla karışıyor. Bayan Keeler’i son defa 1961 Aralık ayında gördüm, ve ondan sonra bir daha hiç görüşmedik Nerede olduğunu bilmiyorum Onunla herhangi bir ilişkim olduğu veya kaybolmasıyla bir ilgim olduğu, tamamen yalandır. Karım ve ben, Bayan Keeler’la ilk defa, 1961 Temmuz’unda Cliveden’da bir partide tanıştık. Bayan Keeler’i, daha sonraları Dr Ward’un dairesinde başka arkadaşlarla gördüm Bayan Keeler ve ben sadece arkadaştık. Bayan Keeler ile ilişkilerimde utanılacak herhangi bir durum yok.

**

Scotland Yard’da:

Stephen:

Doğruyu yaptım. Çenemi kapalı tuttum. Ben de zor durumdayım. Ben de sorgu altında bulunuyorum. İnanılmaz bir durum. Bütün arkadaşlarımla konuştular. Gözardı etmek imkansız. Çok tanıdığın var.

Berbat bir durum.

Çok kişi tanıyorsun.

Yargılanacağım söyleniyor.

 Nereye varmak istediğini anlamıyorum.

Köpekleri geri çek.

Eğer polis adımı kirletmeye, hayatımı altüst etmeye, arkadaşlarımı rahatsız ederek senelerdir görmediğim kadınları ortaya çıkarmaya başlarsa, kendimi korumam gerekecek.

Önce, sana polisin, Muhafazakar Parti’inin idaresi altında olmadığını hatırlatmak isterim. Kendi çıkarlarına göre hareket ederler. Hiçbir şekilde onları durdurma yetkim yok.

Bana seçenek bırakmıyorsun.

İkinci olarak, hükümete şantaj yapıyormuş gibisin. Bunun akıllıca bir şey olmadığını sana hatırlatmak isterim.

Jack Profumo’nun daima iyi bir arkadaşıydım. Arkadaşlarıma, daima sadık kaldığımı ve onların da bana sadık kaldıklarına inanmak isterim.

Ümit ederim öyledir, doktor. Bulabildiğin tüm arkadaşlarına ihtiyacın olacak.

**

Anne.

 – İyi misin?

 – Chris, şu haline bak. Şimdi ne yaptın, nelere karıştın?

 Ben değil. Herkes içinde.

**

Profumo bir milletvekili, Astor da lorddur. Ward ise sadece, Torquay’dan gelen bir pezevenk. Stephen Gerçek bir doktor bile değil.

-Anlamıyorsunuz. Stephen’i seviyorum. Sevdiğim tek erkektir.

**

- Günaydın. Savunma Bakanı, başbakana bir mektup gönderdi. O da mektubu size okumamı istedi “Sayın Başbakan, hatırladığınız gibi 22 Mart’da, Meclis’deki bazı iddialar sonunda özel bir ifade vermiştim. Christine Keeler ile, kötü bir ilişkim olmadığını söylemiştim. Bunun gerçek olmadığını kabul ediyorum.”“Artık ne bakanlıkta ne de mecliste kalabilirim. Size, arkadaşlarıma ve son 25 yıldır hizmet ettiğim partime verdiğim utanç ve sorunlardan dolayı büyük üzüntü duyuyorum. Saygılarımla, Jack Profumo”

Bu, ifadenin sonuydu.

**

Gazete Manşetleri

PROFUMO’NUN SONU: YALAN SÖYLEDİM

AİLESİNİ KORUMAK İÇİN MECLİSE YALAN SÖYLEDİ

BÜYÜK YALAN PROFUMO, ÖZEL MECLİSTEN ALINDI CHRISTINE KEELER RUS SORUNU İÇİN BİZE NE DEDİ

PROFUMO: CHRISTINE’E GÖNDERDİĞİ MEKTUP

PRENS PHILIP VE PROFUMO SKANDALI CEVAPSIZ SORULAR

**

Meclis Muhafazakar lideri Lord Hailsham..

 Tabii ki bu güvenlik sorunudur. Deli olma. Savunma Bakanı, bir Rus casusu ile aynı kadına sahip olamaz. Bu bir güvenlik meselesidir. Mesele güvenlik tehlikesi değil, güvenin suistimal edilip edilmediğidir. Bunu parti meselesi yapmak deliliktir. Bir skandal bir partiden başlayarak, diğerine geçebilir. Ne olduğunu kabul etmeliyiz. Bir skandal. Büyük bir parti, bir sokak kadınlarıyla bir yalancı arasındaki ilişkiden dolayı yenik düşemez. Büyük umutları ve inançları olan bir parti, vatan ve halkına inanan,… büyük ilgi gösteren, onlara güvenen bir parti böylesi durumlardan etkilenemez. Yapacağımız tek şey olayları inceleyerek suçluları cezalandırmaktır. Teşekkür ederim,

**

Stephen:

 Bundan daima korkuyordum. Bu bir kabus. Beni köpeklere atacakları günün gelmesinden korkuyordum. Okulda olduğum zamandan beri Follet adında horlayan bir oğlan vardı. Benim yanımda yatıyordu. Astımı olduğunu biliyordum ama bizi hiç uyutmazdı. Bir gece, biri usanıp ona vurdu. Şiddetli vurmadı. Yere eğilip onun suratına vurdu ama ne yazık kafatasını çatlattı. Follet’in kafası yumuşaktı. Bir hafta komada kaldı. Ağlayıp, bağırmaları düşünebilirsin. Ona kimin vurduğunu biliyordum. Çoğumuz biliyorduk. Kimse bir şey söylemedi. Bunu yapamazdın. Bu nedenle, ona yakın olduğum için beni yakaladılar. Ona benim vurmadığımı biliyorlardı ama kimin vurduğunu biliyordum. Ama bir şey söylemedim. Bunu bunu yapamazdın. Müdür, beni okulun… ö…nüne çıkararak güzelce dövdü. Yıllar sonra, ona bir düğünde rastladım. Ne için, orada olduğunu Allah bilir. Ona hakikaten, benim suçlu olduğuma, inanıp inanmadığını sordum. O da bana, “Birisi cezalandırılmalıydı, Ward” “Bu da sana düştü” dedi. Bu da bana rastladı. Tekrar olmayacak. Bu defa olmayacak. Bu defa kurtulacağım. Bu defa, herkesi beraberimde götüreceğim. Bundan eminim.

**

Merhaba, Stephen. Biraz gerilere gidelim. Maskeli adam hakkında ne biliyorsun?

 Sana onu anlattı mı?

 Christine?

 Çok şey anlattı. En iyisini unuttu. Öyle mi?

 O ne?

 Onu sen söyleyebilirsin. Bu biraz garip bir şeydi Mariella’nın arı dolu küçük bir şişesi vardı. – Arı mı?

 – Arı Kızgın arılar. Bu şişeyi onun taşaklarına dökmüş. Nasıl olduğunu düşünebilirsiniz Biraz Chanel koydu. Arılar, Chanel’e dayanamaz. Onları sinir eder. Sonun geldi. Bunu biliyorsun değil mi?

 Sonun geldi. Seni terk ettiler. Tüm dostların. Tüm lordların, hanımefendilerin, Vekiller ve tanıdıkların. Hepsi, acil görevler için Amerika’ya gidiyor. Kimse seni tanımak istemiyor. Dünyada bir dostun yok. MI5’den dostlarının Thames’e denizaltıyla geleceğini sanma. Bu senin, James Bond’un değil.

- Senin James Bond’un değil, dedim.

- Hayır. Kokuyorsun, Ward. Bir sıçan gibi kokuyorsun. 147 kişi de aynı şeyi söylüyor, 147. Bir pezevenk konusunda kaç şahit incelediğimizi biliyor musun?

 Üç veya dört. En fazla beş. Ve iyi sonuç aldık 147, Ward. 147 farklı ifade aldık. Ben ve John meşguldük. 24 saat. Bulduğumuz bazı kişilere şaşıracaksın. Hakiki bir pislik, John?

 Hastalık dolu.

**

Stephen Ward uzaktan, fahişeliğe teşvik ve kazançtan suçlu bulundu. İntiharateşebbüs etti ve  bilincini tekrar kazanamadan 10 ağustos 1963’de öldü ve yakıldı cenazesine kimse gelmedi.

 Chrıstıne Keeler, Lucky Gordon mahkemesinde yalan ifadeden suçlu bulundu 6 aralık 1963’de Holloway hapishanesine atıldı.

 Mandy Rıce-Davıes bir kabare şarkıcısı oldu ülkeden ayrıldı. İsrail’de bir dizi gece kulubü açtı. Mandy’nin yeri olarak biliniyor.

 1964 Kasım’ında skandallar nedeniyle muhafazakar hükümeti iktidardan düştü John Profumo siyasetten ayrıldı Londra’da bir yardım kampanyasında çalıştı. 1975 Ekimi’nde CBE ödülü kazandı.

**

ZEN VE SÛFÎ’DE ÇAY İÇMENİN SIRRI


Zen, kökeni Hindistan‘daki Dhyana (ध्यान) okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japonca‘daki ismidir. Hindistan’dan Çin‘e geçen okul burada Ch’an () olarak ismini duyurmuştur. Tang Hanedanlığı döneminde Çin‘de belli başlı Budist okullar arasına giren Ch’an, Çin’den KoreVietnam ve Japonya‘ya yayılmıştır. 20. yüzyılda Batı’da tanımaya başlanan bu okul, İngilizce ve diğer Batı dillerine Zen ya da Zen Budizm ismiyle girmiştir.

 Tasavvufİslam inanışına göre, ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır.

Kavramları netleştirmek için mistisizm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişki olmadığını hatırlatmak gerekir. Mistisizm Hristiyanlığa mahsustur. Mistisizmin hedefi sevgidir. Tasavvufun hedefi ise akıl ile kavranamayan Allah’ın varlığını kavramak yani müşahade ve yakındır. Mistik kişi dünyada edilgendir ve kendisine verilenle yetinir. Tasavvufçu ise bir amaca yönelik olarak bir şeyh önderliğinde sürekli ilerleme amacını taşır. O nedenle mistisizmde şeyhler yoktur.

 Sufizm Sufi sözcüğünün diğer anlamları için Sufi (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Sufizm veya Sufilik (Arapça: صوفية), İslamiyet‘te Allah‘a ulaşmanın ezoterik yollarından biri ve felsefi bir akım. Birçok farklı tarikatı vardır. Mezhep olup olmadığı konusunda fikir birliğine ulaşılmamıştır. Bu yolun takipçilerine Sufi denir.

Sufizm’in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb alemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kamil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma (kemale erme) yoludur.

ZENDE ÇAY İÇME SEREMONİSİ

Pek azımız, örneğin, bir tekkeye kapanarak, hayatlarımızı manevi bir yola adama lüksüne ya da aynı anlamda, eğilimine sa­hibiz. Ama eğer kendimizi vererek, yaptıklarımızın kutsanabile­ceği duygusuyla bahçemizi kazabilir, çimleri biçebilir, manava gi­debilir ya da çocuklarımıza bakabilirsek, manastıra kapanıp derviş olmaya gerek yoktur.

Hayatın gündelik etkinliklerinde farkında olma ya da zihnin açık olması pratiği Zen’de merkezi bir yer tutar. Bir derviş ağaç budar, yemek pişirir, temizlik yapar vs., ama bunları yal­nızca kendisinin ve arkadaşlarının hayatlarını sürdürmeleri için değil, bir tinsel disiplin olarak da yapar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini şöyle anlatır:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, kişi bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin ta­mamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mu­cizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bi­lincinde ve düşüncelerimin ve eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle ba­şımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak, ve gerçekte hayatımızın bir da­kikasını bile yaşayamayacağız.[1]

İnsanlar sıklıkla yoğun ritüel disiplin, egzotik yerlere geziler ya da ağır pişmanlık gösterileri yoluyla huzura kavuşmaya ya da ay­dınlanmaya çalışır. Tuhaftır belki, ama aydınlanma tam da zaten bulunduğumuz yerdedir; aydınlanma zaten içinde olduğumuz duruma açık olmak ve onu olumlamaktır. Her gün yapmak zorunda olduğum ıvır zıvır şeyler huzurumun önünde bir engelmiş gibi görünür; aslında, her gün yaptığım şeyler huzur bulmamın mümkün olduğu tek yerdir. Ve eğer kendimi zaten olduğum, zaten sahip olduğum ve zaten yaptığım şeye açacak olursam, hayatımı bir sanat olarak yaşayacaksam, o zaman bulaşıkları yıkamak gibi her gün yaptığım somut şeylerden başlamam yerinde olacaktır. Eğer huzur bulmayı amaçlarıma ulaşmaya ertelersem, oraya ulaştığımda da huzur bulamayacağım. Thich Nhat Han’ın “eğer aklım içeceğim çayda olduğu için kendimi vererek bulaşıkları yıkamaktan acizsem, kendimi vererek çayımı da içemeyeceğim” derken kastettiği budur. Demek ki, yaşama sanatı, hayatımızdaki en sıradan, mütevazı (ve dolayısıyla en hakiki) anların sanatıdır.

Dewey’in estetiği üzerine yürüttüğü mükemmel tartışmada Thomas Alexander bu estetiği Zen’le bağlantılandırır. Alexander’a göre, Dewey’in estetiği için merkezi olan “süreç olarak şimdide ya­şama” nosyonudur.[2] Alexander şöyle sürdürür:

İnsan dünyayla yaşamakta olduğu anda bağlantı kurar. Böylesine bütünlüklü olarak yaşanan anla birleşmek tam da Zen Budistlerin “ay­dınlanma” dedikleri şeydir. Bu basitçe “orada-olmak”tır; içinde özne ve nesnenin kaybolduğu, içinde kişinin o olduğu için artık Buda’yı göremediği tam farkındalık anıdır.

Demek ki, Zen’de, zihin açıklığı ve sürece kendini verme ilahi olanla bir kaynaşmayla bağlantılıdır: Kişinin süreç içindeki dünyayla ve o dünyada kişinin üzerinde çalıştığı şeylerle kay­naşması dinsel bağlanmanın içeriğini oluşturur. Sanatın temeli olan materyallerle kaynaşma (başka in­sanlarla, bir kültürle ve kültür içinde ve tanrılarla) daha geniş kay­naşmaları mümkün kılar ve fırsat yaratır.

Tantrizm ya da Vajrayana, Budizmin (ve bu anlamda Hin­duizmin) süreç içinde hayatı olumlayan başka bir biçimidir ve bizi hali-hazırda yapmakta olduğumuz şeyin ayrımında olmaya çağırır. Budist rahibe Pema Chödrön Vajrayana’yı “amacı yol olarak alma pratiği” olarak tanımlar.[3] Bu, örneğin, nirvana’ya. bu dünyada erişmek ya da mevcut cehaletimizi eksiksiz aydınlanma olarak al­mak demektir. Cehaletimiz o zaman halihazırda aydınlanmış ol­duğumuzu fark edememekten ibaret olacaktır. Pema Chödrön’ün öğretmeni Chögyam Trungpa şunları yazar:

Tantra’da, yol almakta olduğumuz için gurur duymak zorunludur; ileri mi, yoksa geri mi yol alındığı gerçekten önemli değildir. Fiilen bir yolculuk gerçekleşiyor; mesele budur… Bir yolculuktan söz ediyorsak, gayet açıktır ki mücadele etmekten ya da ihtirastan bahsetmiyoruz. Öte yandan, belki mücadele etmekten ve ihtirastan söz ediyoruz: Bu­rada oluşa, şimdiki şu ana yönelme anlamında ihtiras ve disiplin ve gayret anlamında mücadele zorunludur.[4]

Bir hayat tarzı olarak sanat, bir bakıma, gerçek gayret ve disiplini, amaçlara ulaşmak için gerçek arzuyu talep eder. Ama, her şeyden önce, yolculuğun kendisine dalmayı talep eder: Yol kendi başına amaçtır. Yolda oluşumuz hem hakkımızdaki en bariz gerçek hem de gerçekliğin ayırdına varmamızın anahtarıdır.

Sanat ve zanaat kişinin yaşamında mevcut olmasının ya da zih­nini açmasının hem merkezi metaforu hem de merkezi bir örne­ğidir; bu haliyle de benim tinsellik dediğim şey için merkezidir ve sanatsal etkinliklerin dünyanın bütün tinsel geleneklerinin kalbinde yatıyor olması pek sürpriz sayılamaz. Hayatı ve zanaatıyla ilgili Carla Needleman’m dediği gibi, Olduğum yerde olmam gerekiyor. Olmadığımda, orada bir yerde kay­bolduğumda, hayatıma, bütün düşüncelerime ve düşlerimde (bunlar is­ter güzel isterse sıkıntı verici düşler olsunlar) yer alan duygulara ya­bancılaşırım. Basitçe söyleyecek olursam, eğer hayatımın bir anlamı olacaksa, kendi derimin içinde canlı olmam gerekir. Zanaatım derimin içinde canlı olmaya çalışmanın bir yoludur.[5]

Bu en temel hakikatlerin sıradan halkasıdır. “Olduğum yerde ol­mam gerekir”: Kişinin olduğu yerde olması ihtiyacı, tatmin edilmekten başka bir şey yapılamayan bir ihtiyaçtır; ben her zaman zaten olduğum yerdeyim; bu demek değildir ki, sanki zaten ol­duğum yerde olmak için bir yer edinmem gerekir. Ancak mesele tam da budur. Sanat hakikati deneyimlemenin, zaten olunan şey ol­manın bir yoludur. Değiştirilmesi gereken, sanat yoluyla üzerinde çalışılması gereken gerçeklik değil, bizim kendi yanılsamalarımızdır.

Şimdi savunmakta olduğum sanat kuramının ve yaşama sanatının vazgeçilmez bir örneği olarak gördüğüm şey üzerinde durmak is­tiyorum: Japon çay seremonisi. Çay seremonisi, adından anlaşılacağı gibi, bir çay törenidir; çayın hazırlanması ve içilmesinin törensi bir yoludur. Düşünün, çay içme günlük hayatın bir par­çasıdır; aslında bu çoğu Japon un çoğu günler yaptığı bir şeydir. Böylesi bir etkinliği bir sanat düzeyine çıkarmanın özel bir anlamı vardır. İnsanlar çay seremonisini öğrenmek ve uygulamak için büyük zaman harcar. Ve bu, bence, sanat hakkında söylediklerimi olumlar: Bu yaptığınız ne olursa olur sa olsun onu yapmanın bir yo­ludur, bu bir tao’dur, çayın tao1su. Gerçekten de, çay seremonisine Japonca’da çayın yolu anlamında chado denir. Çay seremonisi bir günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı sanat düzeyine yükseltir. Çay seremonisi içselleşme yoluyla aşkmlığa erişmeyi ister; o bir ya­şama sanatıdır. Ve onun Zen’le ilişkili olması şaşırtıcı değildir.

On altıncı yüzyılda yaşamış bir çay ustası olan Nambo Sokei şöyle yazar: “Sadece ateşi yakın, suyu kaynatın ve çayı için. Çay seremonisi bundan başka bir şey değildir.”[6] Ve özünde, çay se­remonisi gerçekten de her gün yapılan çay etkinliğinden başka bir şey değildir. Ne var ki, seremonideki sanatı vurgulamak, katılan kişiyi yoğun bir biçimde bu sıradan etkinlikte odaklanmaya teşvik etmek için, klasik çay seremonisi inanılmaz ayrıntılı tören ku­rallarıyla örülmüştür. Bu kurallar çay odasındaki davranışları ve düzenlemeleri, çayı hazırlama ve sunmada kullanılan şeyleri, ya­pılacak hareketlerin sırasını ve niteliğini ve seremoni sırasındaki konuşmaların içeriğini belirler. Ne var ki, tuhaftır, çay seremo­nisinin aynı zamanda son derece kendiliğinden ve hatta kuralsız ol­duğu düşünülür (bu, çay seremonisinin Zen, Taoizm ve Konfüçyüsçülükteki kaynaklarıyla ilişkilidir).

Burada biraz durup düşünelim. Törensi bir hava içinde önceden belirlenmiş eylemlerin önceden belirlenmiş biçimde yapıldığı ve bunların aynı zamanda kendiliğinden yapıldığı söyleniyor. Hemen görülecektir ki bu bütün bir hayatı özümleyebilen bir iştir. Ve as­lında birçok hayat çay yolunda geçirilir. Ritüeller öylesine titizlikle ve öylesine kendini vererek yapılmak durumundadır ki, yapılan her şey tamamen içselleştirilmiştir; kişi kendisine tam şimdi en çok ne yapmak istediğini sorduğunda, yanıt önceden belirlenmiş o özel tören eylemi, diyelim, çay fincanını yüz seksen derece döndürmek olmalıdır. Kişi eylemi özgürce, kolaylıkla ve doğallıkla, ama aynı zamanda tam olarak belirlenmiş bir biçimde yapar.

Jorge Luis Borges, Arthur Danto’nun çalışmasıyla estetik li­teratürüne giren bir hikâyesinde, yirminci yüzyıl başlarında Don Quixote un bir parçasını yazan Pierre Menard adlı bir yazarı an­latır. Bu Don Quixote‘un yeni bir versiyonu olmadığı gibi, bir Cervantes uyarlaması da değildir. Bu, sözcüğü sözcüğüne Cervantes’in Quixote’udur. Ne var ki, Cervantes’in eseriyle biçimsel özdeşliğine rağmen, Burges Menard’ın Quixote‘u orijinal eserden inanılmaz ölçüde farklıdır. Örneğin, Borges “Menard’ın arkaik üslubu … belli bir duygusallıktan kurtulamıyor. Ama zamanının gündelik İspanyolcasını kolaylıkla kullanan öncüsünde bu görülmez” diye yazar.[7] Ne olursa olsun, kitabının birkaç bölümünü tamamlaması Menard’ın ömrünün tamamını almıştır. Bunun nedeni çok ilginç bir teknik kullanmış olmasıdır. Menard bunu kendi ifadesiyle şöyle an­latır: “Benim kendi başıma oynadığım oyunumun birbirine zıt iki kuralı vardır. Birincisi [Cervantes üzerine] biçimsel ve psikolojik nitelikte çeşitlemeler yapmama imkân verir; İkincisi beni onları orijinal metne yedirmek ve bu hiçlemeyi çürütülemez bir biçimde aklileştirmekle yükümlü kılar.” (s. 51) Menard, başka bir ifadeyle, Cervantes’in her bir sözcüğünün niçin zaten olduğu yerde olmak zorunda olduğunu tespit etmek zorundaydı. Bu kabaca çay se­remonisinin de estetik yapısıdır; görünüşte mekanik bir süreç olan şeyin temelinde muazzam bir kendini olumlama ve inkâr eylemi yatmaktadır. Kişi kendini kuşkuya yer bırakmayan bir mantıkla törene feda eder.

Ama çay seremonisindeki durum Menard’ın Quixote‘undaki du­rumdan bile karmaşıktır. Zira kişi hiçbir değişikliğin bir yenilik olarak görülmesi imkânının olmadığını gördükten sonra, artık uygun eylemler kendiliğinden ortaya çıkmak zorundadır. Öyle ki, sanki Menard hiçbir zorlama olmadan kendisini Cervantes’in sözcük­lerinin tıpatıp aynısını yazma isteği içinde bulmuştur. Çay se­remonisine bütünüyle özümleyici nitelik kazandıran da budur; bu çok basit bir seremonidir -estetik bakımdan minimalisttirama aynı zamanda katılanın erişebileceği her derinliğe erişebildiği bir se­remonidir. Elbette, katılığın ve kendiliğindenliğin böylesine aynı anda var oluşu imkânsız olabilir, ama en azından izlenmeye değer bir yoldur bu. Ve çay seremonisinin bu özelliği çay ustasının bütün deneyimine yansır; çay ustası günlük sıradan bir etkinliği yürüttüğü için, sıradan etkinlikleri güzel, törensi ve kendiliğinden bir biçimde yapmayı öğrenir.

Çay odası bir anlamda gündelik hayattan yalıtılmıştır. Sakin ve sessizdir, iş kaygılarından arınmıştır ve boyutları (tipik olarak üç metrekare) belirlenmiş ve diğer odalardan ayrılmıştır. Ama bu bölmeyi gündelik hayatın minyatürü olarak açıklamak daha doğrudur. Günlük hayat önceden ritüel olarak belirlenmiş bir bi­çimde çay odasına taşınır. Çay seremonisi gündelik dünyanın mükemmelleştirilmesi değildir. Aslında, Kakuzo Okakura’nın The Book of Tea [Çay Kitabı] adlı kitabında belirttiği gibi, çay seremonisi “öz olarak ‘mükemmel olmayan’ a bir tapınmadır, çünkü o özenli bir biçimde hayat olarak bildiğimiz bu imkânsız şey içinde mümkün olan bir şeyi başarma gayretidir.”[8] Çay odasının titizlikle temizlenmesi öngörülmüştür (bu muhtemelen Shinto arınma ritlerinden gelmiş bir unsurdur). Tekrarlayacak olursak, gündelik te­mizlenme eylemini zihin açıklığıyla yerine getirmek için bir fırsat sağlıyor olsa da, bunu çay odasının gündelik hayattan ayrıl­masının bir yolu olarak düşünebilirsiniz. Ama çay ustası Rikyu’nun Okakura’nın ağzından anlatılan hikâyesini düşünelim:

Rikyu, bahçenin yolunu süpürmekte ve bahçeyi sulamakta olan oğlu Sho-an’ı seyrediyordu. Sho-an işini bitirdiğinde, Rikyu “Yeterince te­miz olmadı” dedi ve ondan yeniden yapmasını istedi. Yorucu geçen bir saatin ardından çocuk Rikyu’ya “Baba, yapacak başka bir şey kal­madı. Merdivenler üçüncü kere yıkandı, taşlar ve ağaçlara su serpildi, yosunlar ve likenler canlı bir yeşillikle parlıyor, yerde ne bir çöp ne bir yaprak bıraktım” diye seslendi. “Acemi çaylak” dedi, yumuşak bir sesle çay ustası, “bahçe yolunu süpürmenin yolu bu değil.” Bunları söyledikten sonra, Rikyu bahçeye girdi ve bir ağacı salladı. Altın renk­li, kızıla çalan yapraklar bahçeye saçıldı, sonbahar deseni yüzünü gösterdi. Rikyu’nun istediği tek başına temizlik değildi, güzel ve doğal olanı da istiyordu o. (s. 36-37)

Benzer bir biçimde, odada ve girişlerinde bütün simetri izlerinden kaçınılır; örneğin, mükemmel bir uyum gösteren tabaklar nadiren kullanılır. Aslında, malzemeler sıklıkla bir wabi yani yoksulluk, estetiği yaratacak şekilde seçilir. Yasuhiko Murai bu estetiği şöyle anlatır:

Rikyu’nun başarısı insanlarla şeyler arasındaki ilişkinin tefekkürle ay­rımına varıştan doğan wabi estetiğinin zirvesini oluşturur. Chanoyu [çay seremonisi] zorunlu olarak maddi şeylerle ilgili olsa da,… wabi i­deali yoksama ya da yokluk fikrinden kaynaklanmıştır. Sekizinci yüzyılda, Japon şiiri üzerine çıkan ilk antoloji olan Man’yo-shu da., wabi basitçe yoksulluk ya da çaresizlik anlamına geliyordu.[9]

Murai, başka örneklerle birlikte, Saigyo (1118-90) ve Shinkei’nin (1406-74) şiirlerinde nosyonun pozitif bir estetiğe evrilmesini an­latır ve Rikyu’un gözde şairlerinden biri olduğu söylenen Fujiwara Ietaka’nın (1150-1237) bir şiirini aktarır:

Göster onlara, kim Orada dağ köylerinde

 Çiçekleri bekler yalnızca:

Kardelenler uç verir Ve böylece bahar gelir.

Wabînin güzelliği istisna olanın değil, gündelik olanın güzelliğidir. Bu, tipik olanın, onlara zihin açıklığıyla yaklaşana dek dikkatimizi çekmeyen şeylerin güzelliğidir. Ve çay seremonisi özellikle, içinde bu zihin açıklığının uç verdiği, gündelik olanın gündelikliği içinde takdir edilmek üzere yalıtıldığı bir bağlamdır.

Sıklıkla, kaba ve çatlak çaydanlıklar ve fincanlar kullanılır ve bu parçaların birçoğu çömlekçinin sanatının mükemmel örnekleri olarak değil, insan yaşamındaki mükemmellikten uzaklığın mü­kemmel imgeleri olarak haklı bir ün kazanmıştır. Ueda, Rikyu’nun bir hikâyesini aktarır:

Bir gün Rikyu ve gençliğinde Rikyu’nun yanında çay eğitimi aldığı başka bir büyük onaltıncı yüzyıl çay ustası Joo, başka bir çift ta­rafından bir çay seremonisine davet edilir. Davet sahibinin evine gi­derken yolda satılık güzel bir vazo görürler. Joo vazoyu çok sevmiştir, ama yanında arkadaşı olduğundan ağzını açmaz ve ertesi sabah vazoyu almaya gider. Ne yazık ki vazo satılmıştır. Sonra kendisine yeni aldığı bir vazoyu göstermek istediğini söyleyen Rikyu’dan bir çay daveti ge­lir. Joo davete gider, artık Rikyu’nun vazo konusunda kendisini geride bıraktığını bilmektedir. Gerçekten de, vazo oradadır, üzerine incelikle iki kamelya işlenmiştir, ama o da ne, vazonun kulplarından biri kırılmıştır. Diğer konuklar merak içinde otururken, Joo Rikyu’ya döner ve şöyle der: “Garip, o vazonun bir kulağını koparmışsın. Dün o vazoyu gördüğüm anda çarpıldım ve onu çay seremonimde kul­lanırım, ama ancak bir kulpunu kopardıktan sonra diye düşündüm. Böylece, bu sabah buraya gelmeden önce kafamda bir plan kurdum. Çay seremonisi bitiminde konuyu seninle tartıştıktan sonra vazonun bir kulpunu kesmenin pek ilginç bir şey olmayacağını düşünerek, ara verdiğimizde ya da bunun gibi bir zamanda kulpu kendim kırmayı planlamıştım.” Bunları söyledikten sonra Joo cebinden bir çekiç çı­kardı. (91, 2)

Çay takımları mükemmel olmaktan uzaktır, çünkü çay seremonisi hayatın mükemmel olmayışından sanat yoluyla kaçmanın bir yolu değil, hayatı bütün kusurlarıyla olumlama çabasıdır. “Mükemmel olmayana tapınma” yoluyla insan çay odasının dışında sanatçı olarak yaşamayı öğrenir. Rikyu tarafından tasarlanmış ve kul­lanılmış olan çay takımlarının bazı parçaları bugün hâlâ dur­maktadır. Örneğin, “Büyük Siyah” ya da “Beyaz Balıkçıl” adlı meşhur çay kâselerine bakılacak olursa, tasarım açısından son de­rece basit ve kullanım açısından son derece kaba oldukları görülür. Bu parçalar doğal, işlenmemiş maddelerin karakterine sahiptir; ya­pıldıkları materyallere ne kadar yakın duruyorlarsa, dünyaya da öylesine yakındırlar. Ve bu parçalar gerçekliğin en basit yanlarında en büyük güzelliği bulmak için fırsat yarattıkları anlamında dünyanın olumlanmasıdırlar.[10]

Çay odası içinde tokonoma adı verilen bir bölmede, genellikle bir çiçek düzenlemesi bulunur (yanında üzerinde hat ya da temsili resim çizilmiş bir parşömen asılı durur). Bu çiçek düzenlemesi de hayatın idealleştirilmesi yerine kusurlarıyla olumlanmasıdır. Belli başlı çiçek düzenleme okullarından biri (bu da, çay seremonisi gi­bi, hayat boyu bağlanılabilecek bir sanat biçimidir) doğalcı okuldur. Bu görüşe göre, örneğin, mevsimi geçmiş çiçek kul­lanılmamalıdır. Kışın, sadece çıplak dallar sergilenebilir (wabi‘nin başka bir ifadesi). Ve çiçekler ve dallar doğada gerçekte büyüdükleri biçimde düzenlenmek zorundadır. Örneğin, dallar va­zonun toprak yüzeyi temsil eden üst yuvarlağından aşağı sark­mamalıdır. Çiğin serinletici etkisini verecek şekilde vazo ve to­murcuklara su serpilebilir. Ve doğa başka biçimlerde de çay seremonisine taşınır: Çay odasına genellikle doğalcı düzenlenmiş bir bahçeden geçilerek bir “bahçe yolu” ndan girilir. Ve çayın sıcaklığı ve sunulan miktar, sıcak bir günde susamış konukların su­suzluğunu gidermek ya da soğuk bir günde içlerini ısıtmak için, ha­vanın durumuna göre ayarlanır.

Çay seremonisinde hemen göze çarpan bir özellik seremoninin birçok sanat dalıyla bütünlük oluşturmasıdır. Çay odasına titizlikle düzenlenmiş bir bahçeden girilir. Çay odasının kendisi sıklıkla sa­de biri mimari şaheseridir ve bu odaları yapan ustalar genellikle saygın kişilerdir. Çay odası çepeçevre genellikle oyma işlemelerle süslenmiş ya da sırlı seramiklerle kaplıdır. Çaydanlığın içine tıngırtı müziği yapması için demir parçaları atılır. Bunları sıklıkla çiçek düzenlemeleri, resimler ve el yazmaları bütünler. Ritüel olarak belirlenmiş hareketler bir dans özelliği gösterir ve ritüel olarak belirlenmiş konuşmalar (örneğin, çay takımlarının orijinleri üzerine sorular) bir drama özelliği gösterir. Bu bütünleşme estetik deneyimi pekiştirir: Tamamıyla özümleyici olmayı amaçlayan bütünlüklü bir çevre yaratmaktır bu. Koşullar mesafe koyma ya da ilgisizliğin değil, iç içe geçmenin estetik bir durumunu yaratacak şekilde düşünülmüştür. (Arnold Berleant bunun en hakiki sanat de­neyiminin bir özelliği olduğunu çarpıcı bir biçimde sa­vunmuştur.)[11] Bir çay odasında yapılan her şey kendisi için ve gündelik hayata estetik bir nitelik kazandırmak için yapılır.

Sık sık çay seremonisini dinsel bir tören olarak mı, toplumsal bir olay olarak mı, yoksa bir sanat eseri olarak mı düşüneceğimiz sorulur. Bu seremoni gerçekten de Zen manastırlarında yapılan se­remonilerden türemiştir ve söylediğim gibi, Taoist, Shinto ve Konfüçyüsçu unsurlar da barındırır. (İçinden geldiği gelenek için gösterilen saygı Konfüçyüsçu bir özelliktir ve atalara tapınmaya benzer.) Ve çay seremonisi hiç kuşkusuz toplumsal bir olaydır. Başka şeyler bir yana, hiyerarşik bir toplumda çay seremonisi sos­yal engelleri yıkar. Bütün konuklar tipik olarak alçak bir kapıdan içeri girer ve böylelikle hepsi girerken başını eğer. Kimseden po­litikadan bahsetmesi beklenmez. Onun yerine, insanlar özgürce ve kendiliğinden (ritüel olarak belirlenmiş tarzda!) kap kacaktan, ha­vadan sudan konuşur. Konuklar eşit muamele görür ve bir konuk tipik olarak onur konuğu muamelesi görse bile bu konuk her za­man en yüksek sosyal tabakadan biri olmaz ve yüksek sosyal ta­bakadan gelenler de saygıda kusur etmemelidir. Ve çay se­remonisi, gördüğümüz gibi, ne kadar minimalist olursa olsun, çok yönlü bir sanatsal şölendir. Peki, ama çay seremonisi bunlardan hangisidir?

Ne mutlu ki, bizim sanat kuramımız bu soruya hiçbir yanıt ver­mememize imkân tanıyor. Halbuki, geleneksel birçok Batılı kuram bizi buna zorlayabilirdi. Çay seremonisinin toplumsal ve dinsel amaçları, toplumsal ve dinsel içeriği vardır. Ama bu onun açıkça bir sanat eseri olmasıyla bağdaşmaz değildir. Çay seremonisinin ya­pılma amaçlan ne olursa olsun, o salt kendisi için de yapılır; o içkin olarak özümleyici olması için inceden inceye tasarlanır; bütün unsurları bu etkiye göre düşünülmüştür. Dolayısıyla, bana göre, bu bir sanat paradigmasıdır. Ve tam da bir yaşama sanatı, bir yeme, içme, konuşma, doğayı ve başka insanları sevme sanatı ol­duğundan, bu kitaptaki temel fikri özetler: Hayatla sanat arasında seçim yapmak zorunlu değildir; sanatımızı yaşayabiliriz; hayat ve sanat yakından bağlantılıdır ve çoğu anlarda özdeştir.

Kabaca, bu zamana kadar okuduğum en derinlikli metin olan Okakura dan bir pasaj aktararak bu bölümü bitirmek istiyorum:

Taoist der ki, Olmayışın büyük oluşu, Tin ve Madde ölümcül bir kav­gaya tutuşur. Sonunda Sarı İmparator, Göklerin Oğlu, karanlığın ve yeryüzünün şeytanı Shuhyung’u yener. Ölüm acısı içinde kıvranan Titan başını güneş kemerine vurur ve yeşim taşından mavi kubbeyi paramparça eder. Yıldızları yuvalarını kaybeder, ay gecenin vahşi boşlukları arasında amaçsızca dolanır. Çaresizlik için Yeşil İmparator elinin erdiği, gözünün yettiği her yerde Gökleri tamir edecek birini arar. Arayışı nafile olmamıştır. Doğu denizinden bir prenses, boynuz taçlı, ejderha kuyruklu, ateş saçan silahıyla muhteşem ilahe Niuka çıkar gelir. Sihirli kazanında beş renkli gökkuşağını kaynaştırır ve Çin’in gökyüzünü yeniden yapar. Ama yine söylenir ki, Niuka mavi gökyüzünde iki küçük çatlağı doldurmayı unutmuştur. Böylelikle, sev­gide ikilik başlar; iki ruh uzayda yuvarlanır, evreni tamamlamak üzere birleşene kadar asla huzura ermez. Herkes kendi umut ve huzur gökyüzünü yeni baştan kurmak zorundadır.

Modem insanlığın gökyüzü gerçekten de servet ve gücün canavarca mücadeleleriyle parçalanmıştır. Dünya bencilliğin ve kabalığın ka­ranlığında yolunu bulmaya çabalıyor. Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi, hayat cevherini yeniden elde etmek için na­file uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim. (8, 9)

Evet, içelim. Sanat beraberinde sosyal ve kozmolojik dönüşüm po­tansiyelini getirir. Ama bu, dönüşüm için çaba harcamayı kabul et­meyen bir dönüşümdür; bu burada ve şimdi, dönüşümün bir aracı olarak değil ya da genelde bir araç olarak değil, ama aynı zamanda salt kendi için, şu an yapmakta olduğum şey üzerinde yoğunlaşarak yaratılacak bir dönüşümdür. Kierkegaard bir keresinde en zoru işin “zaten olunan şey olmak için uğraşmak” olduğunu söylemiş ve sor­muştu: “Kim düşünülebilir en büyük tevekkülü gerektiren böyle bir işin altına girerek acı çekmeyi? Gayet tabii. Ama tek başına bu ne­denle bu çok zor bir görevdir, aslında bütün görevlerin en zorudur çünkü her insanın içinde daha fazla ve farklı bir şey olma yönünde doğal bir eğilim ve tutku yatıyor.”[12] Sanat zaten olduğumuz şeye odaklanmanın ve böylelikle kendimizi dönüştürmenin bir yoludur. Sanat zaten sahip olduğumuz şeyi takdir etmenin, zaten orada olan şeyde özümlenmenin bir yoludur.sh:44-57

Kaynak:
Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

**

SÛFÎ’DE ÇAY SOHBETİ

Yurdumuzda yetişmiş ehli tasavvufunda, Zen/Budist ehli gibi, çayı sohbetinin baş ritüeli  olarak bulundurmasının temelinde, nefis terbiyesinin kemâlat izlerinde aynı ruhu taşımasındandır.  Farklı da olsa usullerin  izdüşümleri, terbiye yolların aynı okyanusta nihayet bulacağını göstermektedir. Yollar nefisler kadardır. Ancak Allah Teâlâ’nın hangisini kabul edeceğini bilmek şuurunda, insanlar ayrıma düşmüşlerdir. Bunu bilen bildiği kısım ile mücâzat bulur.

İşte bu meyanda, Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendide çayın sırrından kendi gibi ihvanlarını feyzdâr eylemiştir. Daha önceden hazırladığımız eserden çaya ait manaları aktarıp Hz. Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin buyurduğu gibi “derviş insan dokuzyüz katı”nının sırlarından birine yol bulmuş olacağız..

***

ÇAY İÇMESİNİ BİLENLER

 “Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı
kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi’nde Taşlı Sokakla Hasanlı Sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun­dan “Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyum sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katla “büyük oda” vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan Efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere” resmi asılıydı. Kapının he­men sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. Kitap­lıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “Efendi”nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli­nizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakısını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) Ey nâme! Git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi Hazret-i Ba­ha’ya huzûren arz et. De ki; Sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle gö­rebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarla­rında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, mey­vesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanla­rın çehresinde ve “Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayı­lan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siya­sî memurları” son derece Efendi ve hürmetkâr davranma­ğa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “Efendi Hazretleri” ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıra­dan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum, ama anlıyordum.

Bir gönül neş’esiyle “Efendi” yi şiirin mücerret gökyü­zünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıy­dı.    

 “Gönül dilberdedir elhamdülillah
Leb-i kevserdedir elhamdülillah
Ne ferzend ü zen ister ne tertîb
Ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra Efendi Hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, secca­deler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günler­de pirinçten mamul devâsâ bir Rus semâveri mutlaka yü­kün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark ta­raflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. Kelle şeke­ri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, do­yuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atma­dan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyhâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:

 

“Semâverin rengi aldan
Getir sağdan, götür soldan

Derviş çıkmaz böyle yoldan
Yan semâver, dön semâver

Limon, şeker, çay semâver
Semaveri alıştırın

Maşa ile tutuşturun
Küsenleri kavuşturun

Yan semâver, dön semâver
Semâverim iniliyor

Anlamıyor mu ne diyor?
Daim Hakk’ı zikrediyor

Yan semâver, dön semâver
Limon, şeker, çay semâver”

 Sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateş­le yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60’lı yılların Sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızâde Şeyh İsmail Efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “Efendi”nin Hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk de­fa “ihvân”ın çehresinde ye’s gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmame­si kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile de­rin izler bıraktı: Bahçe târ-ü mâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar ha­yalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşü­verdi.

Şeyh Hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.

Ve ben hâlâ çocuktum.

(ALKAN, Ahmet Turan, Altıncı Şehir, 1992, İstanbul)

Sohbetin Amacı

Allah Teâlâ’nın rızası ve terbiye için gereklidir.

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşlarım! İki ihvanımız bir araya geldiklerinde üçüncüsü pirândır” [13]
“Sohbette edebinize muhabbetini­ze sahip olun.[14] 
Her sohbette vuslat vardır.  Hiç vuslatsız sohbet olmaz.  Hiçbir şöhret afatsız olmaz.  Öyleyse şöhretten kaçının” 

Sohbette ne zuhur ederse,  ona kanaat edilmesi tavsiye olunur. Sohbet,  tecrübeli kimse ile yapıldıkta ihvana yardımcı olur.

 Efendi Hazretleri sohbetine “Gardaşlarım” diyerek başlardı. Önemli bir kelâmı üç defa tekrar ederdi,

Sohbetlerden sonra (son senelerinde) “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”Atasözünü hatırlatırlardı.

Efendi Hazretleri sohbette oturur iken çaylar gelir.  Bir süre rabıta eder. Sonra başını kaldırır.

“Gardaşlarım! Bu dünya bir âlem. Allah Teâlâ’dan geldik. Allah Teâlâ’ya gideceğiz.” Sonra biraz murakabe eder, sonra “Gardaşlarım, çay içerken, kulağımız bir ses ister” der, güzel okuyuşlu bir ihvan ilahi okuturdu.

Erenlerin sohbeti ele giresi değil
İkrâr ile gelenler mahrum kalası değil
İkrâr gerek bir ere göz açıb dîdâr göre
Sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
Bir pınarın başına bir destiyi koysalar
Kırk yıl anda durursa kendi dolası değil
Ümmî Sinan yol ayan oluptur belli beyân
Dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil
Hz. Pir Ümmî Sinân-ı Halveti kuddise sırruhu’l-azîz

Sohbette çay içmek sohbetin ana özelliklerindendir.

Çay için semaver kurulur. Sohbette içilmiş çayın tortusu tuvalet gibi, mekanlara dökülmez.[15]

Çayı sâki adı verilen kişi hazırlar ve çayları dağıtmada yardımcı kişiler bulunur.  Çaylar kıtlama usulü ile içilir. Bu usulün tercihi ortanın kaşık sesleri huzuru bozmaması içindir. Çay içilirken sesiz fokurdatmadan,  bardak tabağına korkan sessiz bir şekilde konulmasına dikkat edilir.  Eğer Efendi Hazretleri veya her hangi bir büyük varken o içmeden çaya başlanılmaz.

İhvanlar sair zamanlarda sigara içmek men edildiği gibi,  soh­bet mekânında ihvan olmayanın içmesi hoş karşılanmaz.

Sohbet halkasında ayrılmak sessizce olur,  giderken,  “ben gidi­yorum” gibi kelamlar söylenmez. Ayrıca saate bakmak gibi bıkkınlık ifade eden hareketlerden kaçınılır.[16] Sohbette edebe çok önem verilir. Cezbeli hali olanlar uyarılır veya büyükler o halden geçmesi için gerekli manevi terbiyenin usulleri ile ihvandaki bu hali terk ettirir. Çünkü bağırmak ve nara atmak yol başında görülen zayıf hallerdendir.

İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. Evde­kiler de hamama gitmişlerdi. Efendim Hazretleri,

“Gardaşım! Semaveri yak ta, bir çay içelim” buyur­maları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koy­dum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan an­ladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bar­dağımızı dolduruyordum. Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,

“Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık”dedikten sonra buyur­dular ki,

“Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.”

**

İhramcızâde İsmail Hakkı kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi buyurdu ki:

“Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

**

Kaynak: İsmail Hakkı ALTUNTAŞ, Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.


[1]  Thich Nhat Han, The Miracle of Mindfulness (Boston: Beacon Press, 1987), 3-5.
[2]  Thomas Alexander, John Dewey’s Theory of Art, Experience, and Nature: The Horizons of Feeling (Albany: State University of New York Press, 1987), 195.
[3]  Pema Chödrön, The WisdorAof No Escape (Boston: Shambhala, 1991), 9.[4]   Chögyam Trungpa, Journey Without Goal (Boston, Shambhala, 1985), 119,120.
[5]  The Work of Craft, 32, 33.
[6]  Aktaran Makato Ueda, Literary and Art Theories in Japan (Cleveland: The Press of Western Reserve University, 1967), 95.
[7] Jorge Luis Borges, “Pierre Menard, Author of the Quixoteçev. Anthony Bon- ner, Ficciones, der. Anthony Kerrigan (New York: Grove Press, 1962),53.
[8]  Kakuzo Okakura, The Book of Tea (New York: Dover, 1964), 1.

[9]  Yasuhiko Murai, “A Brief History of Tea in Japan,” Chanoyu: The Urasenke Traditiorı of Tea, der. Soshitsu Sen, çev. Alfred Birnbaurn (Tokyo: John We- atherhill Inc., 1988), 22.

[10]  Bu kaselerin illüstrasyonları için bkz., Hayashiya Seizo, Chanoyu: Ja- panese Tea Ceremony(Tokyo: Japan Society, 1979), 162,163.

[11]  Arnold Berleant, Art and Engagement (Philadelphia: Temple University Press, 1991).

[12] Soren Kierkegaard, Concluding Unscientific PostScript, çev. David F. Swen- son ve Walter Lowrie (Princeton: Princeton University Press, 1974), 116.

[13]—Nuri Atasoy isimli ihvandan dinledim.

“1962 yılları idi. Genç ihvanım. Taşköprü’de Gizlice Köyü Caminde imamlık yapıyorum. İhvanlığı yaşarken heyecan ve coşkum son derece fazla olduğundan sohbetlerden kendimi alamıyordum. Her fırsatta bir ihvan kardeşimizi buldum mu, semaveri kurup sohbet yapmak istiyordum. Yine bir gün yatsı namazını kıldım. Evime giderken yolda nalbant arkadaşımı gördüm. Çok yorgun olduğu halinden belli oluyordu. Fakat ‘gel sohbet edelim’ ısrarımı kıramadı ve onu eve götürdüm. Sohbet uzadıkça uzadı. Feyzimin muhabbetimizin coşkunluğu her yanımızı sarmıştı. Her zaman sohbet mekânında Efendi Hazretleri için bir makam hazırlardım. Yine bu sohbette köşe minderi hazırlamıştım. Bu minderin önüne nasıl kendimize çay bardağı hazırlıyorsak Efendi Hazretleri içinde bir bardak çay hazırlayıp bıraktım. Bir yandan çay içiyoruz, ilâhiler söylüyoruz. Birden gözüm Efendi Hazretleri için hazırladığım bardağa takıldı. Çayın yarısı içilmişti. Birden her şey suspus oldu. Kendimde konuşacak, ilâhî söyleyecek takat kalmadı. Sonra Efendi Hazretlerinin

“İki ihvan bir araya geldiklerinde üçüncüsü biz oluruz” kelâmı şerifleri kalbime âyan olup, yolumuzun bir hakikatini müşahede eylediğimi anladım.”

[14]—Edep, ancak kendisine yol gösterecek, kusurlarını, düşük yönlerini, ayak sürçmelerini kendisine anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğ­renilir. Çünkü nefsini mücahede de öldüren, vakitlerini zühd içinde yok eden kimse, nefsinin yanında olur. O haline kibr eder, ondaki kusu­runu bilemez. Mutlaka makamları yürüyüp geçmiş, halleri yaşamış mürşidlerinden kendisine kutluluklar hâsıl olmuş, onlardaki şefkat nurlarına ermiş birinin kendisine yol göstermesi lâzımdır. Bu zat, müri­de yolunu gösterir; ona vakitlerinin düzgün ve bozuk olanlarını açıklar; hayrını, şerrini bildirir; böylece mürid, eğer nasibi varsa rüşd yoluna ulaşır. Eğer bu salik, yaşadığı makamlarda ve hallerde yanılırsa ilmiyle amel eden, dünyadan yüz çeviren öğüt verici bir bilgine müracaat eder, ona halini söyler, onun öğüdünü ve işaretini kabul eder, bu suretle doğru yolunu kaybetmez. Eğer müridin iradesi doğru olursa Allah Teâlâ ona, ileri gitmiş bir salik, ya da öğüt veren bir bilgin nasib eder. Zira tamamen Allah Teâlâ’ya yönelen kimsenin, Allah Teâlâ bütün muradını kendi üzerine alır ve hiçbir zaman onu ihmal etmez. Eğer öğüt veren bir âlim ve yolu yürümüş bir velî bulamazsa tamamen Rabbine müracaat eder. Ona yüz tutar ki, Allah bu kulundan sağlam irade ve karar gördüğü takdirde onun terbiye ve öğretimini bizzat kendisi yapsın. (Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981, s. 75)

[15]—Şen Mehmet isimli ihvan Efendimizden evine gittiğim bizzat gözlerimle görüp ve şaşırıp sorunca, kalan içilmiş çay tortularını ayrı bir kapta toplayıp toprağa defin ettiğini söylemiştir. (Yazan)

Aslında temiz olan veya bu yolda kullanılan bütün eşya hürmete layık olduğu gibi, eşyanın hakikî mânevîsi pisiliğin zilletini çekmeye müsait değildir.

“Şeyh Ebü’l-Abbas bir gün yanında arkadaşları olduğu halde gi­derken, icâbında çocuğuna abdest bozdurmak için bir şişe satın almış. Fakat yolda su ve şerbet içmek isteyenler olunca yanlarında başka kap olmadığı için onu kullanmak mecburiyetinde kalmış. O zaman şişe, hal veya kal lisânı ile sizin gibi

“Allah Teâlâ’nın sevgililerine hizmet ettikten sonra ben idrar kabı olamam,” demiş ve çatlamış. Ebü’l-Abbas, hâdiseyi Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azize anlatmış. Hazret de buyurmuş ki;

“O, öyle demek istememiş. Demek istemiş ki; İçine Cenâb-ı Hakk’ın marifeti dolan bir kalbe artık ondan gayri bir şey giremez ve o kalp Allah Teâlâ’nın yasakladığı şeyleri taşıyamaz. Kırılmasıyla de, Cenâb-ı Hakk’ın heybeti huzurunda insanın böyle acizden kırılması lâzım geldi­ğini göstermek istemiş,” buyurmuş.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler. s. 340)

[16]—Efendi Hazretleri bir sohbetinde bir zaman sonra, ilim sahibi bir ihvanın cebinden saatini çıkarıp baktığını görence,“Sohbette saate bakmak edep haricidir, kuşlar kaçtı” diyerek sohbeti orada kesip, kalkmıştır.

İNCİLER

  • “Allah bizi kaybetmiş; O bizi aramakta

O; bizim gibi muhtaç, bizim gibi arzuya öyle yakalanmış ki…

Lale yaprağına bazen bir yazıp öylece bize haberler yollar.

Kuşların sinesinde bazen çığlık koparır.

Nergis göz önünden bazen cemalimizi bizim, hayran hayran seyreder.

Öyle işlevlidir ki, gözleriyle konuşur.

Bizim firakımızla seher vakti ettiği o ah;

Dışta ve içte, altta ve üstte her yerde, dört köşemizde çağlar.

Topraktan yaratılan fani’yi görmek için neler neler yarattı;

Renkleri, kokuları temaşa için güya bunlar yaratılmıştır.

Asıl maksat, bizleri temaşa eylemektir; bunlar birer bahanedir.

Her zerrede gizlidir; hala bilinemiyor.

Mehtap bir meydanda, her yerde parıldıyor.

Bizim toprağımızda hayat cevheri gaip

Bu gaip olan cevher, biz miyiz yoksa o mu?

Muhammed İkbal

  • “Cebrâil aleyhisselâm gelip‘Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetinin fakirleri, zenginlerinden (öbür dünya hesabıyla) yarım gün olan beş yüz yıl daha önce cennete girecekler”dediği esnada biz de oradaydık. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buna sevindi ve“içinizde şiir okuyan kimse var mı?” diye sorunca, orada bulunan bir bedevî,“Evet Ya Rasûlüllah” karşılığını verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

    “Hadi (oku)” diye emretti ve bedevî, şu şiiri okudu:

  • *****Hevâ yılanı ciğerimi ısırdı,Ne bir tabibi ne de efsun yapanı var,Âşık olduğum sevgiliden gayrı.Hem efsunum hem de panzehirim ondadır.

    *****

  • Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve oradaki sahabeler vecde geldiler. Öyle ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ridâsı omuzlarından düştü. Bu halden kurtulunca herkes kendi yerine geçti. Muâviye b. Ebü Sufyân“Ey Allah’ın Resûlü! ne kadar güzel oynuyorsunuz!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem“Bırak bunu ey Muâviye! Sevgilinin zikredildiğini işittiğinde titremeye kapılmayan kerem sahibi hiçbir kimse yoktur.” dedi ve sonra ridâsını dört yüz parçaya bölüp yanındakilere dağıttı.”

 Kaynak:

Muhammed İkbal, Şarktan Haber

(Zebur-i Acem-Peyam-i Maşrık),

Haz:Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul, 2006. , s.213

 (Avârifü’l Maarif)

  • Bir nokta ise eğer bu semavata göre arz,
    Binnisbe etmeliyim kendimi yok farz!

Şinasi

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bela (ağızdan çıkan)söze bağlıdır, eğer bir kimse başkasını köpek sütü emdi diye ayıplarsa, o kimse de, o köpekten süt emer. Yani bir kimse, bir başkasını kötü bir iş yapmakla ayıplarsa, ayıpladığı o kötü iş, onun kendi başına mutlaka gelir.”

(Alauddin Ali b. Abdülmelik b. Kadı Han Muttaki el-Hintçe, Kenzü’l-ummâl fi süneni’l-akval ve’lef’al,

III, 315)

  • “İnsan istese de istemese de tarihini sırtında taşır.”

 

  • Gavs’ül-Azam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi kaddese’llâhü sırrah’ül Azize sordular.-Edison bütün insanlığı aydınlattı, cennete girecek mi? -“Gardaşım! Cennet usta Yeri Aliyormusun, iman yeridir.”

 

  • “Hey Yolcu, yapılmaz.Yollar Yollar yürüyerek oluşturulur”

İspanyol Atasözü

  • “Üç hâkimin hükmünde isabet aranmaz: kalbin, kaderin, ölümün.”

Nurettin Topçu, Var Olmak, İstanbul, 1965, s. 93.

  • Ey İnsanlar!
    Görüyorum ki evleriniz Rum Kayserleri evineLüks hayranlığınız, Kisra’nın tutumuna
    Servet peşinde koşmanız Karun anlayışına
    Saltanatınız firavunun saltanatına
    Nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine
    Gururunuz Ebrehe’nin gururuna
    Yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor.
    Allah için söyleyin,
    Muhammedî olanlar nerede?

Yahya bin Muaz radiyallahu anh

 “Batıl fikirler bu âlemde hiç bir vakit eksik olmadı.

Galiba bun­dan böyle de eksik olmayacaktır.”

Hacı Hasan Akyol Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l Aziz

  • Bir şey bilmediğini bilmeyene cahil, bir şey bilmediğini bilene âlim denir.

 

  • “Hep Sandim ki ben yapıyorum.Nerede …. Yapandao yaptırda o. Öyle ise üzülmeme gerek kalmadı “

 

  • “Yitik bulununca emek aranmaz.”

 

  • “Bir şeye baktığın Zaman o, şu şekilde seslenir. Sakın bize aldanma, Bizim müstakil vücudumuzun var olduğunu sanma, Bizim hakikatimiz olan Allah’a Teâlâ’ya bak. Biz fitneyiz, seni aldatırız.”

 

  • “Dersini akıldan alıyormusun, alma.Allah Teâlâ al.O Zaman ilmin sana olsun delil.”

 

  • “Hakk’ın ve, melek de olsan faydası yoktur, yine yaprağın siyahtır inayeti olmayınca kulların var!”

Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l Aziz

  • Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ı vardır. Gönülleri birleştirir, berraklaştırır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz. Gönülleri anne gönlü gibi şefkatle doldurur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü gerçekleştirir. Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ını arar.

HZ. MEVLÂNA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

  • Ne ararsın tanrı ile aramda,
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda,
    Başı açığa neden türban sorarsın?
    Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
    Yoksa sana bir zararı içerim
    İkimizde gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et…
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.
    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk`e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen Tevfik kaddesellahu sırrahül aziz

  • Şeytanın kandırması çoktur.Hayır yolu ile kandırdıkları ise daha fazladır.Bu şekilde kurban ettikleri sayısı ise hergün daha fazla olmaktadır.Onun için hayırlı bir iş yapıyorum derken daha çok düşünmek gerekir.Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istişare edin derken hayırlı işler için söylemiştir.
    Şer işin istişaresi zaten yoktur.
    Akıllı geçinen istişare edendir.
    İstihare de zayıf kimseler içindir. Ancak ne oldu ise bu Müslümanlara, istihare ederler ve istişarelerinide şeytan yaranları ile yaparlar.

Sonumuz hayırlı olsun, diyelim. “

PETER FERDINAND DRUCKER’IN YÖNETSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ


Özet

Peter Ferdinand Drucker, birçoklarınca günümüzün en önemli yönetim filozoflarından biri kabul edilmektedir. Bu çalışma Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara bir zemin oluşturduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, neoliberal politikaların önemli destekçilerinden biri olan Hayek’in de temsilcisi olduğu Avusturya İktisat Okulu ’nun, Drucker ’ın görüşleri üzerindeki etkilerini de incelemektedir.

GİRİŞ

Bilgi akışının sürekliliğinde, bilgi toplumu içerisinde yer alan tüm toplumsal ve ekonomik yapıların bir değişim döngüsünde yer aldıkları savunulmaktadır.

Sürekli bir değişim; yeni başlangıçlar, yeni yapılar, yeni süreçler ve yeni sonlar yaratırken, bu döngünün içerisinde yönetim felsefesi de payını almaktadır.

Yönetim felsefesini, bu değişim döngüsünde ele alan isimlerden biri; birçoklarına göre çağın en önemli yönetim filozofu olarak kabul gören Peter F. Drucker’dır. Drucker bu döngü içerisinde, başlangıçta sadece iş kuruluşlarına (modern şirketler) odaklı olan yönetim anlayışının, sonraları ister kamu, ister özel, ister gönüllü (sosyal sektör) olsun, bütün modern kuruluşların gereksinim duyduğu bir “jenerik”e doğru değişimine vurgu yapmaktadır. Burada jenerik, küçük ya da büyük herhangi bir ölçekte, hangi mal ve hizmetleri ürettiğine bakılmaksızın, hangi sektörde olursa olsun-kamu yönetiminde, girişimci işletmede ya da herhangi bir kuruluşta- aynı standartların, aynı uygulamaların gerçekleştirilebileceği anlamındadır. (Fottler, 1981: 1-3) Böylece Drucker’a göre, örgütlü ekonomik gelişmeden sorumlu olan yönetim, artık toplumda yer alan bütün kuruluşlar için temel ilkelerle işlev gören bir organdır.

Drucker’a göre değişimin kökeni, kapitalizmin içinde bilgi temelli bir devrimin gerçekleşmesine dayanmaktadır. Ona göre, bilginin niteliğindeki devrimlerle gelen bu değişim, toplumu ve toplumun kuruluşlarını değiştirirken, karşımıza kapitalist-ötesi bir toplum çıkartmaktadır. Kapitalist-ötesi toplumda yönetim anlayışı da artık farklıdır.

Drucker’a göre bilginin niteliği 1700’lü yıllarda değişmeye başlamıştır. Bu yıllarda Techne/teknik kelimesi, zanaatkarlara özgü yapıp etme bilgisi olmaktan çıkarak, logi/mantık kelimesiyle birleşerek teknoloji kavramını ortaya çıkarmıştır. Artık bilgi örgütlü, sistemli, araçsal anlamında kullanılmaya başlanmış, beceriden teknolojiye geçilmiştir. Teknolojinin sağladığı üretim, kısa zaman içerisinde zanaatçıların asla ortaya koyamayacağı kadar sermaye gerektirmiş, ayrıca kullanacağı bir mekân olarak ta fabrikayı ortaya çıkarmıştır. Bilginin anlamında gerçekleşen bu ilk değişim sayesinde sanayi devrimi gerçekleşerek çağdaş kapitalizmi kaçınılmaz kılmıştır.

Drucker’a göre ikinci değişikliğin temeli, bilginin iş niteliğinin belirlenmesinde kullanılmasıdır. İlk devrimle aletlere, süreçlere ve ürünlere uygulanan bilgiyi, ilk defa işe ve işin incelenmesine uygulayan ise Frederick W.Taylor olmuştur. Taylor, her türlü işin bilginin kullanılmasıyla yeniden düzenlenebileceğini, böylece verimlilik artışının sağlanabileceğini vurgulamaktadır. Taylor, hem üreticiler hem yöneticiler açısından bilgisizliğin, cehaletin üretimin artmasını engellediğini, verimi düşürdüğünü ve bu çerçevede çalışanların düşük ücrete razı olduklarını ifade etmiştir. (Mucuk, 2005: 16) Drucker, bilginin niteliğindeki bu ikinci değişikliğin, prodüktivite devrimine yol açtığını ve gelişmiş ülkelerde yaşam standartlarını arttırdığını belirtmiştir. Ayrıca Drucker’a göre bu değişim, birçok faaliyetin/işin gerçekleştiği fabrikalardaki örgütlenme sorunlarına yönelik metotlar geliştirirken, aynı zamanda spesifik bir iş türü olarak ‘yönetim’ denilen şeyi önermişti.(Drucker, 1994:68) Çünkü Drucker’a göre Marx’ın Kapitali yazdığı 1850’li yıllada yönetim olgusu bilinmeyen bir şeydi. Bu olgu, I. Dünya Savaşı’nın eşiğinde içlerinde Taylor’ın da bulunduğu, birkaç düşünür tarafından yeni fark edilmeye başlanmıştı. (Drucker,1996: 225-226)

Drucker’a göre yönetimin bir disiplin olarak ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı sonrası, bilginin niteliğindeki üçüncü değişimle gerçekleşmiştir. Bu devrim bilginin, bilgiye uygulanışıdır. Yani eldeki bilginin, sonuç odaklı nasıl kullanılacağına ilişkindir. Drucker’a göre bu üçüncü değişim, esas olarak 1990’lı yıllarda tüm dünyada hâkim olan yönetim devrimine neden olmuştur. (Drucker, 1994: 66) 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca, sadece imalat alanında uygulanan yönetim, bilginin niteliğindeki bu üçüncü değişimle bütün modern kuruluşlara ait ortak bir işlevsellik kazanmıştır.

Bu son devrimle birlikte bilgi anlamlı tek kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu kaynak çevresinde örgütlenmiş gelişmiş toplumlar ise iktisadi, toplumsal, siyasal ve yönetsel bir dönüşüm içerisindedir. Bu dönüşümle birlikte yeni toplum da işçi sınıfı yerini bilgi işçilerine, sermaye ise bilgiye bırakırken, ne ekonomik kaynak sermaye ve emektir; ne de ulus-devlet eski ulus-devlettir. Tamamen ortadan kalkmamakla beraber, onlar artık gerilemektedir. (Ducker, 1994: 33-67) Yönetim de geleneksel yaklaşımda olduğu gibi sadece şirketlere içkin bir kavram değildir. Taylor’un kurduğu bilimsel yönetim modelinde olduğu gibi her işi yapmanın en iyi tek yolu bulunmamakla birlikte, insanları yönetmenin en iyi ve tek doğru yolu olduğu ve tek doğru organizasyon yapısı varsayımları da eskimiştir. (Drucker, 2000: 11-12)

Görüldüğü üzere Drucker bilginin değişen niteliği ile yönetim olgusu arasında ilişki kurmaktadır. Ancak Drucker, bu ilişkiyi çok boyutlu olarak ele almaktadır. Çünkü hem bilgi hem yönetim olgusu, toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Çoğu kez bilgi bir meşrulaştırma amacına dönüştürülmektedir.

Drucker’a göre bilginin niteliğindeki son değişimle ortaya çıkan yeni toplum, Marxizm bir ideoloji olarak, komünizmin de bir sistem olarak çöküşü ardından kesinlikle Marxist bir toplum olmayacağı gibi, kapitalizm ideolojisi de aşılmaktadır. Zaten prodüktivite devrimiyle üretim artmış, işçi sınıfı artan üretimden pay alarak refahını yükseltmiştir. Bilgi toplumunda emeğini satarak geçinen işçi sınıfı olmayacağı gibi, servet yaratan faaliyet bilgi olduğu için, sadece kâr peşinde koşan kapitalistte olmayacaktır. Temel ekonomik kaynaktaki değişim, emek ve sermayenin yerini bilginin alması, kapitalisti sadece kâr güdüsüyle ayakta tutamayacaktır. Ancak ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak piyasa, bu yeni toplumda da var olduğundan, bu toplumların yönü anti- kapitalist de olmayacaktır.(Drucker, 1994:14-19) Kapitalist ötesi olan ama anti- kapitalist olmayan bir toplum düşüncesi, Drucker’ın neden bazı çevrelerce bu kadar desteklendiğini de açıklamaktadır. Drucker, aslında anti-Marksist bir toplum düzeni tasarlamaktadır. Drucker’ın kapitalist ötesi toplumu da, kapitalist ötesi olmaktan çok, kapitalizmin yarattığı sorunlara çözüm aranan yerdir.

Bu çalışmanın tezi de Drucker’ın yönetsel yaklaşımın, kapitalizmin sorunlarını gidermeye çalışırken, neoliberal politikalara zemin hazırladığıdır. Drucker’ın yapıtları ve ele aldığı kavramlar, bu doğrultuda incelenmektedir. Yazarın çok fazla sayıda kitabı bulunduğundan, konunun sınırlarını çizebilmek için çalışmanın tezi ve amacı bağlamında, dört kitabı seçilmiştir. Bu kitaplardan ilki 1954 tarihli “Yönetimin Uygulaması” adlı kitabıdır. Bu kitap, yönetimi iş yönetimiyle özdeşleştirdiği yıllarda yazıldığı için seçilmiştir. İkinci kitap 1989 yılında yayınlanan, 1970’lerden sonraki birikimini özetlediği, yönetsel açıdan önemli tarihsel olaylara ve bu olayların siyasal sonuçlarına yer veren, “Yeni Gerçekler “dir. Drucker, bu çalışmasında bilgi toplumunun gelişini haber vermektedir. Ele alınan üçüncü kitabı, 1993’te yayınladığı “Kapitalist-Ötesi Toplum “dur. Kapitalist-Ötesi Toplum, sosyal devletin çözüldüğü, bilgi ve teknolojilerin ilerlediği, bilginin ve bilgi işçiliğinin yeni üretim değerleri olduğu dolayısıyla büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi tanımlamaktadır. Aslında Drucker, Amerika’yı anlatmaktadır. Çalışmamızda önemli görülen son kitabı ise, 2000’lerin eşiğinde çıkardığı (1999) ve yönetimle ilgili düşüncelerini sentezlediği 21. Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları” dır.

Bu bağlamda çalışmanın ikinci bölümünde Drucker’ın biyografisi ile birlikte, yapıtlarına yer verilmektedir. Üçüncü bölüm, yeni sağ adı verilen dönüşümde ideolojik rolü olan Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ın düşüncelerini etkileyen teorik parametrelerinin açıklanmasına ayrılmıştır. Sonuç bölümünde ise Drucker’ın yönetim alanındaki yeri değerlendirilmekte ve Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara zemin hazırladığı gösterilmektedir.

PETER FERDINAND DRUCKER ve YAPITLARI

Drucker, 1909 yılında Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Kaasgraben adlı küçük bir köyünde, eğitim seviyesi yüksek bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Entelektüellerin, yüksek makamdaki memurların ve bilim adamlarının yeni fikirler, idealler paylaştıkları ve tartıştıkları bir ev ortamında büyümüştü.

Schumpeter, Hayek ve Mises gibi Avusturya İktisat Okulu’ndan düşünürler de, Drucker’ların alışılmış misafirleri arasındaydı.

Drucker, yirmili yaşlarında, Viyana’daki çalışma koşullarının sınırlılığı nedeniyle Almanya’nın Hamburg kentine taşınmıştır. Hamburg’ta önce pamuk ticareti yapan bir şirkette çırak, ardından da köşe yazarı-gazeteci olarak çalışmıştır. Buradan sonra Frankfurt’a taşınarak, Daily Frankfurter General Anzeiger adlı gazetede göreve başlamıştır.

1927 yılında Hitler, Nazi toplantısını ilk gerçekleştirdiğinde, Frankfurt Üniversitesi’nde hukuk okuyan Drucker, erken yaşlarda merkezi güce karşı tepki duyduğunu belirtmiştir. 1931 yılında kamu hukuku üzerine Frankfurt Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Bu dönemde, Schumpeter, girişimcilik ve yenilikçiliğin önemi konusunda Drucker üzerinde etkili olmuştur.

Drucker, Hitler’in devlet başkanı olmasından hemen sonra Londra’ya göç etmiştir. Bir bankada ekonomist olarak göreve başlamış, 1937 yılında ise Amerika’ya bir İngiliz gazetenin muhabiri olarak gitmiştir. Daha sonra, Vermont eyaletindeki Bennington Koleji’nde politika ve felsefe profesörü olarak çalışan Drucker, 1939’da ilk kitabını “Ekonomik Adamın Sonu “ (The End of Economic Man) adlı yazmıştır. Drucker’ın 1942 yılında yayınladığı “Endüstriyel İnsanın Geleceği” (The Future of Industrial Man) adlı kitabında, Almanya’da ve Rusya’da aşırı merkezleşmiş devlet gücünün yıkıcı etkilerini tartışmıştır. Üretim araçlarının devlet sahipliğinde olduğu bürokratik bir sosyalizmin dibe vurduğunu, gerçek anlamda demokratik bir sosyalizm düşüncesinin güvenilmezliğini ileri sürmüştür.

1945 yılında General Motors’da çalışmaya başlayan Drucker, ilk defa işletmeleri yakından inceleme ve gözleme imkânı bulmuş, bunun sonucunda da 1946 yılında “Şirket Kavramı” (Concept of the Corporation) başlıklı kitabını yayınlamıştır. 1971’de Kaliforniya’ya taşınan Drucker, Claremont Graduate Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve yönetim alanında profesör olarak çalışmaya başlamış, daha tanınır bir kişi haline gelmiştir.

Drucker, 1954 yılında ise en önemli kitapları arasında gösterilen “Yönetimin Uygulaması” (The Practice Of Management) adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitabında yönetimin ne bir sanat ne de bir bilim olduğunu, hukuk ve tıp gibi bir meslek (uğraş) olduğunu ifade etmiştir. Bu kitabında yönetimi sadece iş yönetimiyle özdeşleştirmiş, büyük şirketlerdeki yönetim anlayışı üzerinde durmuştur.

Drucker, 1969 tarihli “Süreksizlik Çağı” (The Age of Discontinuity) adlı çalışmasında, devletin sınırlarını tartışmaya açarken, yönetimleri kamuya ait şirket ve sanayileri elden çıkarma anlamında kullanılmak üzere, “özelleştirme “ terimini kullanmıştır. Bu görüşlerine 1989 yılında yayınladığı “Yeni Gerçekler”(New Realities) adlı kitabında yer veren Drucker, devletin silinip gitmeyeceğini ancak “Büyük Toplum”dan söz edilmesinin de artık kimse tarafından ciddiye alınmayacağını söylemektedir.

[Büyük Toplum (Great Society), ABD’nin 36.Başkanı Lydon Baines Johnson’un en büyük ideali olan, yoksulluktan arındırılmış, herkesin yeterli sağlık koşullarına sahip olduğu, sosyal içerikli yasalara dayalı bir reform programı ile yaratmak istediği refah bir ülke planıdır.]

Devleti merkez alarak tanımlanan çoğulculuk kapitalist- ötesi toplumda yerini devlet dışı, apolitik, tek amaçlı, işlev ve performansa dayalı farklı kuruluşların çoğulculuğuna bırakarak, onları toplumun merkezi durumuna getirmiştir. İlk yeni çoğulcu kuruluşun modern ticari işletmeler olduğunu söyleyen Drucker, yönetimin bu yüzden bu derece ‘iş yönetimi’ ile özdeşleştirildiğini, ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbiri ardına birçok yeni kuruluşların ortaya çıktığını belirtirken, kapitalist ötesi toplumda da özel sektör ve kamu sektörü dışında, üçüncü sektör olarak kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de yer aldığını ifade etmektedir. (Drucker,1994:241) Bu bağlamda 1990 tarihli “Kâr Amacı Gütmeyen Organizasyonları/ Kuruluşları Yönetme” (Managing The Non-Profit Organization) adlı kitabında, yönetimin yalnızca iş dünyasına ya da kamuya özgü olmadığını ifade eden Drucker, her geçen gün giderek gelişen, kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de bir yönetime sahip olmak zorunda olduğunu söylemektedir. (Drucker, 1996: 78)

1993 yılında yayınladığı “Kapitalist Ötesi Toplum “ (Post-Capitalist Society) adlı kitabında dönüşmüş kapitalist bir toplum, “kapitalsiz” kapitalizm ile karşımıza çıkmaktadır. (Drucker, 1996:111-115) Drucker’a göre bilginin yapısındaki hızlı değişim, onu tek anlamlı kaynak haline getirirken, geleneksel üretim faktörlerinin önemlerini yitirmelerine sebep olmuştur. Bilginin yapısındaki bu hızlı değişim birçok alanı olduğu gibi yönetsel alanı da etkilemiştir. Yönetim için dün geçerli olan gerçekler bugün için geçerliliğini yitirmiştir. Drucker’ın yönetim paradigmalarındaki değişimi ele aldığı “21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları” (Management Challenge for the Twentyfirst Century) adlı kitabında yönetimin temel varsayımlarının değişmekte olduğunu, dün doğru kabul edilen yönetim geçeklerinin bugün için yanıltıcı olduğunu ele almaktadır. Drucker’a göre kapitalist-ötesi toplumunda bütün kuruluşlar, değişimin yönetimini bilmek durumunda, bilgiye, yeniliklere uymak zorundadır.(Drucker, 1994: 88-90)

Drucker’a göre yönetim disiplinin temelini oluşturan “TEK” bakış açılı varsayımlar (tek boyutlu yönetim, tek doğru organizasyon yapısı, tek yönetim tarzı) artık geçerli değildir. Yönetimle ilgili artık yeni varsayımlar vardır. Bunlardan ilki yönetimin sadece kamuya veya özel sektöre ait olmadığı, tüm kuruluşların en belirgin ve ayırt edici unsuru olmasıdır. İkincisi tek doğru organizasyon yapısının olmadığı, göreve göre uygun organizasyon yapılarının varlığıdır. Yönetimle ilgili yeni varsayımlardan sonuncusu ise, tek yönetim tarzının olmadığıdır. (Drucker, 2000: 10-30) Drucker’a göre sosyal sektör, bu açıdan vatandaşlara gönüllü çalışma bilincini aşılamakta, toplumsal sorumluluk yüklemektedir. Gönüllülük ilkesi çevresinde örgütlenen kâr dışı organizasyonlar, demokratik yönetişimin gerçekleştiği özerk yerlerdir.

Drucker’ın ele alınan bu yapıtları incelendiğinde, refah devletin ve sosyal politikaların sorgulandığı, kapitalizmin getirdiği işsizlik, yabancılaşma sorunlarına karşın çözüm olarak kilise, vakıf, dernek kâr amacı gütmeyen sosyal sektörü ön plana çıkardığı söylenebilmektedir. Sosyal güvenlik, devlet dışı ve piyasa dışı araçlarla/ kuruluşlarla gerçekleştirilecektir. Drucker’a göre yeniliğe, bilgiye, değişime açık, apolitik, tek amaçlı, hiyerarşik ve bürokratik olmayan, kendi kendini yönetebilen bu kuruluşlarla birlikte yönetimin varsayımları ve gerçekleri de değişmiştir.

Ancak Drucker 2005 yılında vefat ettiğinde, bütün dünyada küreselleşme ve onun felsefesi olan yeni sağ politikalar (neo-liberal); özelleştirmeler, deregülasyon ve yerelleşme yaygınlaşmıştır. Devletin geleneksel görevlerinden çekilmesini amaçlayan özelleştirmeler ile kamu hizmetlerinin, piyasa düzeni içinde işleyen topluma, yerel yönetimlere ve gönüllü kuruluşlara devri amaçlanmıştır.(Güler, 2005: 97-98) Kamu hizmetlerinin kamu sektörü dışındaki kurum ve aktörlere devri ile karar süreçlerinde özel sektörün ortaklığı ise yeni örgütlenme modeli olarak kabul edilen yönetişimle desteklenmiştir. Drucker’ın daha refah devleti döneminde geliştirdiği düşünceler, 1980’lerde geçerlilik kazanmaya başlamış ancak sözünü ettiği kapitalist ötesi toplum hiç de kapitalist ötesi olmayıp, kapitalizmin çelişkilerini derinleştirici olmaktan öteye gidememiştir. Drucker’ın görüşlerinin teorik olarak içinde bulunduğu çevrenin ve özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinden ciddi biçimde etkilendiği söylenebilir. (Kiessling, Richey,2004: 4)

AVUSTURYA İKTİSAT OKULU ve PETER F. DRUCKER

Avusturya İktisat Okulu, Carl Menger’in 1871 yılında yayınlanan ‘Ekonomi Biliminin Temelleri’ isimli kitabı ile doğmuştur. Keynesyen devrimiyle unutulan okul, 1970’lerle birlikte Mises ve Hayek’le tekrar önem kazanmıştır. (İmre,2006:155) Refahın devlet eliyle yeniden dağıtımına ve hükümet kontrolüne karşı olan okul, buna karşı çıkışı serbest piyasa savunusu çerçevesinde yapmaktadır. Avusturya İktisat Okulu’nun çalışmaları; sınırlı bir tarihsel duyarlılık, sermaye ve çıkar teorisini canlandırma, siyasal ve sosyal tartışmada liberal bir ideoloji ve serbest piyasa savunusu, merkezi planlama eleştirisi ve ekonomik karar alma süreçlerini çevreleyen radikal belirsizliğe vurgu gibi farklı konuda yoğunlaşmaktadır. Kiessling, Richey,2004: 4)

Avusturya İktisat Okulu’nun ikinci kuşağını Ludwing von Mises ve Schumpeter oluştururken, üçüncü kuşak Hayek, Haberler, Machlup gibi bilim adamlarından oluşmuştur. (Yay, 1996: 34) Aile dostları Schumpeter, Mises ve Hayek’in içinde yer aldığı bu okulun yaptığı çalışmalarda, Drucker’ı etkileyen dört temel perspektif vardır. Bunlar; (Kiessling, Richey,2004: 3)

  1. Disiplinerarası yaklaşım ve ileri bir felsefi düzey
  2. Piyasa rekabetini sonsuz bir dinamik süreç olarak kabul eden Avusturya İktisat Okulu vizyonu
  3. Firmaları sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak kabul eden görüş açısı
  4. Devletin (hükümetin) rolü

Bir malın değerini maliyetlerinin bir fonksiyonu olarak ifade eden klasik iktisatçılardan farklı olarak Menger, bu değerin tüketicilerin sübjektif değerlendirmeleri ile ilgili olduğunu kabul etmektedir. Menger’e göre hangi malların iktisadi ya da mübadeleye konu olduğu, ya da bu nedenle üretildiği; bireylerin ihtiyaçlarının teminine yönelik giriştikleri bilinçli/ amaçlı faaliyetlerin sonucu olarak görülmelidir. İktisadi olguların temeli, amaçlı insan faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu bağlamda okul, iktisadi olguların yalnızca bireylerin faaliyetlerine inilerek anlaşılabileceğini belirten metodolojik bireycilik ilkesini temel almıştır. Bu ilke, sübjektivizm ilkesi ile tamamlanmaktadır. Sübjektivizm ilkesine göre iktisadi olguların temelinde yer alan birey faaliyetleri, onların sahip oldukları bilgi, algı, kabul ve ret değerlerine başvurularak anlaşılabilir. (Yay, 2004:2-10) Okula göre bütün toplumsal eylem ve davranışlar, bireyler tarafından gerçekleştirilmekte, kolektif bütünü tanımanın yolu da bireylerin faaliyetlerinin incelenmesinden geçmektedir. (Yayla, 1993:154) Bununla birlikte bireylerin faaliyetleri ile ilgili objektif veriler yoktur. Sosyal bilimlerin (ekonominin) ele aldığı konular, fizik bilimlerinde olduğu gibi ölçülebilir kavramlar ve yöntemlerle açıklanamaz. Bu bağlamda okulun felsefi boyutunda en çok vurgulanan nokta, ekonominin (sosyal bilimlerin) konusunun doğa bilimleri ile aynı olmadığıdır.

Okul, bu görüşün aksini savunan görüşleri toplumsal mühendislik ve sosyalist planlama temelleri olarak eleştirmektedir. (Yay, 2004: 12)

Metodolojik bireycilik ve sübjektivizm ilkeleri, sosyal bilimlerde (ekonomide) karar verme süreçlerinin çok karmaşık olduğunu varsaymaktadır. Çünkü sayısız bireyin sayısız tercihi vardır. Merkezi planlama otoritesi, mal ve hizmetlerin üretiminde bağımsız faktörleri (metaların fiyatları, miktarları, üretimi etkiliği gibi) faktörleri göz önünde bulundurmak zorundadır. Oysa sistem hesaplanmayacak kadar fazla sayıda bilinmeyen verilerden, araçlardan ve bileşenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle devlet, merkezi planlama rolü üstlenmeye kalktığında, başarısızlığa uğrayacaktır. (Kiessling, Richey,2004: 7)

Avusturya İktisat Okulu düşünürlerinin pozitivizm, merkezi planlama ve Marxist karşıtlığı Drucker’da da karşımıza çıkmaktadır. Drucker da, diğer Avusturya İktisat Okulu düşünürleri gibi Hitler dönemini yaşamış, aşırı devlet kontrolünün ve merkezi planlamacılığın karşısında yer almıştır. (Kiessling, Richey, 2004:7) Bu paralel bakış açısı Hayek’in, Kölelik Yolu adlı kitabında Drucker’ın şu sözlerine yer vermesiyle açıkça görülmektedir: “Marxizm yolu ile hürriyet ve müsavata erişmenin mümkün olduğu kanaatinin yıkılması, Rusya ‘yı da, Almanya ile aynı yolu tutarak, tamamiyle menfi, totaliter ve gayri iktisadi bir hürriyetsizlik ve müsavatsızlık nizamına doğru gitmeyi mecbur etmiştir… ” (Hayek, 1995: 8)

Ayrıca Drucker da Hayek gibi, pozitivist akım geleneğinden gelen Jean-Jacques Rousseau ve August Comte’u eleştirmekte, onların uzantısını Marx olarak görmektedir.(Yayla, 1993:109) Drucker, Ortaçağ Avrupası’nda inanç yoluyla kurtuluş düşüncesinin ortadan kalkmasıyla doğan boşluğun toplum yoluyla kurtuluş; yani geçici bir sosyal düzen yoluyla ve “bu tek yoldur” düşüncesiyle doldurulduğunu ifade etmiştir. Bu düşüncenin ise ilk kez Fransa’da Jean-Jacques Rousseau tarafından dile getirildiğini belirtmiştir. Drucker’a göre, bu düşünce İngiltere’de Jeremy Bentham tarafından siyasi bir sisteme dönüştürülmüş, sonrasında August Comte ile Hegel tarafından kalıcı bir biçimde, “bilimsel” bir mutlakçılık biçimine kavuşturulmuştur. Lenin, Hitler ve Mao’nun babası olarak kabul ettiği Marx’ın ise bu ikisi tarafından dünyaya getirildiğini söylemektedir. Ancak Drucker’a göre dünyayı toptan değiştirmeye yönelen toplumsal hareketler ve devrimler mükemmel bir toplum ideali peşinde koşarken başarısızlığa uğramışlardır. Sosyal düzen ya da toplumun dönüştürülmesi yoluyla kurtuluş inancının son bulması, Gorbaçev’in Ekim Devrimini “tarihi bir olay” olarak nitelediği gün olarak gören Drucker’a göre, devrimlerle ilgili yanılgı sonlanmış olmuştur.(Drcker,1996: 14-17)

Drucker, bireyi ikinci plana iten, bireye özgür alan bırakmayan Marksistlerin, çok sayıda birey adına merkezden bütün kararları alması, doğru ve bilinçli değildir. Ona göre sosyal davranışlar, sosyal durumlar ve sosyal sorunlar, basit bir “doğru çözüme” izin vermeyecek kadar karmaşıktır, her geçen gün sürekli değişimle daha da karmaşık bir hal almıştır. (Drucker, 1994:23-26) Drucker’a göre bu değişim, yönetimin de artık “tek doğru yönetim” tarzına dayandırılamayacağını göstermektedir. Zaten Drucker, yönetim gibi sosyal bir disiplin için, değişmez ‘doğal kanunlar’ olamayacağını, sürekli değişimin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ifade etmektedir. (Drucker, 2000:10)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen ikinci perspektifi piyasa savunusudur. Piyasa savunusu, okulun felsefi temeli üzerinden yapılmakta, ‘bireycilik’ ve ‘sübjektivizm’ ilkesi piyasa süreci içerisinde bireylerin ayrı ve farklı amaçlarına hizmet eden, özgürlük alanının ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü piyasa, planlı ekonomi gibi herhangi bir tek amaçlar hiyerarşisi veya değerler kıstasına göre yönetilemeyecektir. Bireylerin özgür üreticiler ve tüketiciler olarak yer aldıkları, mübadele de bulundukları bir düzen olan piyasa, özel mülkiyete, rekabete ve girişimciliğe dayanmaktadır. (Butler, 1996: 52-54) Drucker, girişimciliğin esasını daha iyiyi gerçekleştirmek için aynı şeylerin tekrarından öte farklı şeyler gerçekleştirme, yenilik güdüsü olarak görmektedir. Bilgilerin çok çabuk eskidiği kapitalist- ötesi toplumda kuruluşlar, yenilik getirmeyi, yenilik yaratmayı, hızlı karar vermeyi bünyesinde bulundurmak zorundadır. Bunların sonucu olarak ta adem-i merkeziyet, zorunluluktur. (Drucker, 1994: 86-90)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen bir diğer perspektifi ise, firmaların sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak işlev gördüğüdür. Dünya ekonomisinin bir piyasa ekonomisi olarak devam ettiğini belirten Drucker piyasanın, kendi kuruluşlarını birer bilgi deposu olarak korumakta olduğunu ancak bu kuruluşların içerik olarak büyük ölçüde değiştiğini savunmaktadır. Drucker’a göre, özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun piyasanın bilgi deposu olarak gördüğü, imalata yönelik sanayi kuruluşlarının, 1990’larla birlikte bilgi ve enformasyon çevresinde örgütlenmeye gittiğini, bu sanayi kuruluşlarının bilgi ve enformasyon üretimine daha fazla ilgi gösterdiklerini ifade etmektedir. Drucker, bu kuruluşların yanı sıra ticari sektöre yönelik olmadan bilgi üretip uygulayan kuruluşlardan da (kilise ile eğitim, sağlık ve bakım hizmeti veren kuruluşlar) söz etmekte, hatta bu kuruluşların sosyal sektör (sivil sektör) alanı olarak, özel sektör alanından daha hızlı büyümekte olduğunu dile getirmektedir. (Drucker, 1994:14­19) Bu kuruluşlar, bilgiyi üretebilen, izleyebilen esnek yapılanmalar ve bu yapılanmalara göre şekillenmiş sosyal ilişkiler alanlarıdır.

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen son perspektifi ise devletin rolüdür. Drucker da Avusturya İktisat Okulu gibi devletin görevlerinin, savunma, askerlik, iç güvenlik ile yasaları, düzeni korumak gibi konularla sınırlı olması gerektiğini savunmaktadır. Drucker, Avusturya İktisat Okulu’nun piyasa savunusunda olduğu gibi toplumsal mal ve hizmetlerin öncelikli olarak özel sektör tarafından üretilmesini; bu mal ve hizmetleri piyasadan sağlayamayacak kadar yoksul kesimler için de gönüllü yurttaşlardan oluşan sosyal amaçlı kuruluşların devletin rolünü üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Sahip olduğu görüşler, tutarlı biçimde devletin rolünü azaltmanın, buna karşılık piyasanın alanını ve Kilise başta olmak üzere toplumsal kuruluşların rolünü artırmanın alt yapısını oluşturmaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bu perspektifler değerlendirildiğinde, başta piyasa savunusu, merkezi planlama karşıtlığı, devlet görevlerinin sınırlandırılmasını savunan fikirleriyle Drucker, yeni sağ politikaları (özelleştirme, deregülasyon, yerelleşme, vb.) etkileyen düşünürlerden birisi olmuştur.

Drucker’ın görüşleri, 1980’den sonra neoliberal politikaların uygulanması sürecinde yaygınlık kazanmıştır. Çünkü Drucker, serbest piyasayı savunan, merkezi yönetim karşıtı Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinin de etkisiyle, tam da refah devleti eleştirileri doğrultusunda ulus-devletlerin yapılandırıldığı geçiş dönemine uygun düşünceler dile getirmiştir. Bilgi çağı, esneklik, özelleştirme, sosyal sektör, jenerik, adem-i merkeziyetçilik ilk anda sayılabilecek kavramlarıdır. Yönetim yazını açısından özellikle jenerik yaklaşımı öne çıkmaktadır. Jenerik, hem özel hem kamu hem de sosyal sektör de yönetimin aynı işlevlere ve görevlere sahip olduğu anlamında kullanılmaktadır.

Drucker’ın kullandığı bu kavramlar Yeni Kamu İşletmeciliği’nin başvurduğu kavramlar olmuştur. ABD kaynaklı yaklaşım,1970’lerin sonunda Jimmy Carter’ın başkanlık kampanyası ve sonrasında 1980’lerde Thatcher dönemi hareketlerine kadar götürülebilir. Bu yaklaşım sosyal sorumluluk taşıyan özel kesim örgütlerini sadece kâr amaçlı kuruluşlar olarak kabul etmezken, kamu kesimi örgütlerini de sınırsız bir güç kullanımıyla girdi-çıktı oranlarını gözetmeden, denetimsiz varlıklar olarak görmemektedir. Bu açıdan yaklaşım iki kesimdeki örgütler arasında yönetsel açıdan bir fark gözetmemektedir. Yaklaşıma göre işletme yönetiminin araç ve gereçleri; ekonomiklik, verimlilik için kamuya uygulanmalıdır. Bu çerçevede özelleştirme, deregülasyon, piyasalaştırma önemlidir. Küçük devlet güçlü piyasa temel savunusu olmuştur.

Yönetimin bütün kuruluşlarda jenerik olduğunu, yani özel sektör, kamu sektörü ve sosyal sektör arasında yönetim ilkeleri açısından bir fark olmadığını savunan Drucker’ın düşüncelerinin de bu yaklaşımı destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Druker’ın sınırlı bir devlet anlayışında amaç; öncelikli olarak devleti küçültmek, devletin faaliyet göstereceği sınırlı alanda da, piyasa aktörlerinden birisi gibi hareket etmesine ideolojik zemin hazırlamaktır. Devletin faaliyet alanını sınırlı görmekte olan Drucker da, Yeni Kamu İşletmeciliği’nin devlet için öngördüğü dümen tutma rolünü benimser gözükmektedir.

Drucker, 1940’lı yıllardan bu yana yazdığı için kendi görüşlerinin bu akımlar içerisinde yer bulması doğaldır. Ama Drucker’ın kendisi yönetimi administration (idare) olarak değil, management (işletme/işletim) olarak kullanmaktadır. Yönetimin bütün sektörlerde ortaklığından söz etmesi, devleti işletme gibi düşünerek, belirleyici bir rol oynamaktan çıkardığını, piyasa içerisinde yer alan aktörlerden birisi olarak düşündüğünü ve bu şekilde yönetişimin taraflarından birisine indirgediğini göstermektedir.

Drucker’a yönelik eleştirilere gelince, “Kapitalist Ötesi Toplum” kendi ifadesiyle, özel sektör kuruluşlarının kâr güdüsünü törpüledikleri, kuruluşlarda çalışanlar statüsündeki yurttaşların toplumda gönüllü oldukları bir toplumdur. Ama sonuçta bu toplum, piyasa değerleriyle iş gören kapitalist bir toplumdur. Verilere göre ABD’de 1 milyon 200 bin dernek bulunmakta ve her 15 Amerikalıdan bir tanesi bu tür kuruluşlarda çalışmaktadır. (Özalp, 2008: 22) Bu bile kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri gideremediği gibi, yoksul ülkelerde gönüllülüğe dayalı sosyal sektörün başarılı olması mümkün görünmemektedir. Zaten gelir düzeyi düşük olan bu ülkelerde sosyal duyarlılık da düşüktür. Ayrıca küreselleşme ile piyasada uluslararası şirketlerin ağırlığı artmış; ulus-devletlerin yetki ve sorumluluk alanları ulusüstü ve ulusaltı aktörler lehine daraltılmıştır. Dolayısıyla Drucker, geçmişte devlet tarafından üstlenilen sosyal sorumluluğu gönüllü kuruluşların ya da yurttaşların inisiyatifine bırakmaktadır. Kâr dışı olarak tanımladığı başta dinsel cemaatler olmak üzere hayır kurumları demokratik yönetişim alanları olmaktan çıkmış, tutucu yapıların alanı olmuşlardır.

Son olarak, Drucker “Kapitalist-Ötesi Toplum” adlı kitabının fütüristik olmadığını söylemektedir. (Drucker, 1994: 16) Kendisi mevcut durumun tespitini yaptığını söylese de görüşleri neoliberal politikalara zemin hazırlamıştır. Özelleştirme, devletin sınırlanması, sosyal sektör, taşeronlaşma, yönetişim, hesapverebilirlik gibi güncel kavramlar ya kendisine aittir ya da onunla yaygınlaştırılmışlardır. Neoliberalizmin ideolojik alanda belirleyici bir konuma gelmesinde Mises, Hayek, Drucker gibi düşünürlerin meşrulaştırmaları etkili olmuştur. Drucker,

kapitalist ötesi toplumu apolitik-siyaset dışı-olarak tanımlarken, kendisi ideolojik bir tutumla piyasayı savunmayı sürdürmektedir.

KAYNAKLAR

Butler, Eamonn, Hayek, (Çev. Yusuf Ziya Çelikkaya), Ankara: Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Kapitalist Ötesi Toplum, (Çev. Belkıs Çorakçı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1994.

Drucker, Peter F., Yeni Gerçekler, (Çev. Birtane Karanakçı), Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Yönetim Uygulaması, (Çev. E. Sabri Yarmalı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1996.

Drucker, Peter F. , 21.Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları, (Çev. İrfan Bahçıvangil, Gülenay Gorbon),

İstanbul: Epsilson Yayınları, 2000.

Fottler, Myron D. ,“Is Management Really Generic?”, Academy of Management Review, 6:1, 1981,

1-12.

Güler, Birgül A., Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Ankara:İmge Kitabevi, 2005.

Hayek , F.A., Kölelik Yolu, (Çev. Turhan Feyzioğlu, Yıldıray Arsan), Ankara: Liberte Yayınları, 1995.

İmre, A.Gülçin, Avusturya Okulu İçinde Ludwig von Mises ve İktisadi Düşünceye Katkısı, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2006.

Kiessling, Timothy S., Richey, R. Glenn, “ Peter F. Drucker and the Austrian School of Economics”, Management Decision, 42: 10, 2004, s.1-13.

Mucuk, İsmet, Modern İşletmecilik, İstanbul: Türkmen Kitabevi, 2005.

Soyocak, Sevinç, “ İki Yeni: Neolibeal Hayek, Neomarksist PoulantsaZ’, Mülkiye Dergisi, 2009, Cilt 33, ss.217-232.

Yayla, Atilla, Liberal Bakışlar, Ankara: Siyasal Kitabevi, 1993.

Yay, Turan, Hayek’te İktisadi Düşünce, Bursa: Ezgi Yayınları, 1996.

Yay, Turan, “Avusturyaİktisat Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi’, Piyasa Dergisi, 2004, Sayı: 11, ss.1-29.

Kaynak:

 Sevinç SOYOCAK ÖZALP

Hitit Üniversitesi İ.İ.B.F.Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi/ Yönetim Bilimi Öğretim Görevlisi

sevincozalp@hitit.edu.tr/ SOSYAL ve BEŞERİ BİLİMLER DERGİSİ Cilt 3, No 2, 2011 ISSN: 1309-8012 (Online)

THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER


Uzun bir yazı okumayı düşünmeyebilirsiniz.
Daha sonra okumak için kaydedin, belki teşekkür edersiniz.

ÖZET

Drucker bu eserinde, dünya ekonomik ve politik düzeninin kapitalizmden ayrılarak, henüz adlandırılmayan bir sisteme doğru gittiğini anlatmıştır. Elbette, hayatı boyunca büyük şirketleri ve çok ulusluluğu savunduğu iddia edilen Drucker, bu sistemin Neo-Komünizm veya Sosyalizm değil de, bilgi ve enformasyon sermayeli ve eğitimle desteklenen bir sistem olacağını öngörmektedir. Bu sistemde, geçmiş zamanların emeğe ve üretime dayalı “mavi yakalı” toplumun hızla değişen teknolojiden, sosyal ve politik buhranlardan ve de elbetteki küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olan “kültür birleşiminden” etkilenerek, yazarın değişi ile “gözlerin açılması” ve değişimin kendisi içinde hızla bir ilerleme gösterdikleri savunulmaktadır. Bu konuda farklı yorumlar yapılabilmesinin yanı sıra, Drucker’ın emeği ve işgücünü fazla önemsememesi ve bu “Kapitalist Ötesi Toplum”için kurduğu mantık zincirinde, sermaye olarak nitelendirdiği “bilgi”yi tek başına ve yalın tutması, onu kullanacak güç hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. Bu sermaye, neredeyse, organik bir yaşam formu olarak nitelendirilmekte ve onu kullanacak insan bir parça gözardı edilmektedir. Drucker, insan faktörünü tamamen de yadsımadan, okullarda verilecek eğitim ile bu sermaye için her ne kadar da bir “kullanıcı” tanımı yapsa da onu oluşturacak ve geliştirecek etkenler hakkında çok fazla bilgi vermemektedir.

Fütürist olarak tanımlayabileceğim Drucker, mutlaka tecrübe ve birikimlerinden yararlanarak bu öngörüde bulunmuş ve de mantıklı bakıldığı zaman, insan faktörünün gözönüne alınması, değişimin gücü, global anlamda kültür birleşmeleri gibi etkenlerin de katkıları ile bu öngörüsü için sağlam temeller oluşturmuştur.

Bilgi çağının en “hızlı” zamanlarına denk gelen benim kuşağım için “Kapitalist Ötesi Toplum”u kabul etmek çok da zor değildir. Okuduğumuz korku romanlarını anımsatır ilk kapitalist düzen (İngiltere, maden ocakları, tersaneler, vs.) ile komünizm (tek tip, Sibirya, baskıcı ve özgürlüksüz bir toplum, vs.) hikayelerinden (!) sonra, birlikte büyüdüğümüz teknolojik ve enformatik devrim mutlaka bizi etkilemiş ve gelişim için kendilerini vazgeçilmez olarak göstermişlerdir. Bu kesinlikle işler bir mantıktır. Tıkanan ekonomik ve politik sistemleri aşmanın, onları değiştirmenin, küreselleşen bir dünyada, kamuoyunu bütün bir dünya haline getirmenin yolu olarak alternatifsiz bulunan bilgi, her türlü -izm’in yerine almaya aday tek güç olarak gözükmektedir. Esas önemli olan ise, (elbette bütün -izm’ler kötü değildir, hatta en kötüsünün içinde mutlaka doğru bir taraf vardır. Önemli olan, bunu kabullenebilme yetisi ve becerisidir.) “Bilgi’yi doğru zaman, doğru şekil ve doğru insanların kullanılıp, bunu bir maya haline getirmeleridir. İşte o zaman bu maya ile barışık, kollektif, verimli ve varlıklı toplumlar haline gelebiliriz.

Kapitalist ötesi toplum, hem bilgi toplumu hem de kuruluşlar toplumudur. Aydınların kuruluşa bir alet olarak ihtiyacı vardır. Yöneticiler ise bilgiye, kuruluş performansı için gerek duymaktadırlar. Bunların birbirlerini dengeledikleri zaman ortaya yaratıcılık ve düzen, başarı ve tatmin çıkar.

Kapitalist ötesi toplumda birçok kişi aynı anda bu iki kültürde yaşıyor olacaktır ve de herkes bu iki kültürü anlamaya hazırlıklı olmalıdır. Kesin olan tek bir şey vardır: En büyük değişiklik bilgide olacaktır.Bilginin biçiminde içeriğinde, anlamında, sorumluluğunda ve eğitimli insan için taşıdığı anlamda kendini gösterecektir.

18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler. Proleterlerin ilk defa varlıklı orta sınıf haline geçmesi, Marx’ın öldüğü 1883 yılında başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan “Prodüktivite Devrimi”[Verilen emeğe ve yapılan masrafa oranla üretilen miktar ürün verme gücü, üretkenlik.] ile beraber olmuştur. Ama sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesi ile, imalat sanayiindeki mavi yakalılar, sayı güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000’li yıllarda geleneksel işçilerin, tüm emek gücü içerisinde altıda biri hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır. Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz ancak Marksizmin bir ideoloji olarak, Komünizmin de bir sistem olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Ne var ki bunları çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.

Çoktan başlamış olan toplum, Kapitalist ötesi bir toplumdur. Bu toplumun, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. Kapitalizmin bazı kurumları varlıklarını sürdüreceklerdir ama, bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Esas ağırlık merkezi ise, son 250 yıla hâkim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir şeyin ötesi kalıcı değildir, uzun ömürlü bile değildir. İçinde yaşadığımız dönem, bir değişim dönemidir. Gelecekteki toplumun nasıl birşey olacağı, hatta “BİLGİ TOPLUMU”olup olamayacağı bile, gelişmiş ülkelerin kapitalist ötesi döneme gösterecekleri tepkilere bağlıdır. O ülkelerin önde gelen aydınlarına, iş dünyası liderlerine, siyasal liderlerine ama en çok da bizlere bağlıdır. Tek kesin olan “geleceği biçimlendirecek günler”in bu günler olduğudur.

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ye politikadaki değişimler de toplumdaki ye sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya da yayılmış durumdadır. Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağı geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır.

Dünya tarihindeki son 400 yıl boyunca yer alan siyasi hamleler hep ulus-devleti aşıp, onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir süper devlet de.Bu 400 yıl boyunca ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırlarını aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. Ama ulus-devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son 100 yıl içerisinde o da kendini değiştirip mega-devlet haline dönüşmüştür.

Ulus-devletten mega-devlete dönüş 19.yy’ın son çeyreğinde başlamıştı. Mega-devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’in 1880’lerde sosyal devlet kavramını ortaya atması ile oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı ayakta durabilmekti. Bismarck hükümeti, siyasal bir kurum olarak görülen hükümeti, sosyal bir kurum haline getirmiştir. 1920’lerde ve 30’Iarda komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mevcut yapı hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp “yönetici” konumuna geldi.

19. yy sonlarında ulus-devlet artık ekonomik bir kurum haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu yüzyılın en orijinal siyasi icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, kesinlikle “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin 18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hakimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler.

Ekonomi elbette ki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır, hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hala “kapitalist” ise artık “enformasyon kapitalizmi” sözkonusudur. Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ye sermayenin getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar ancak enformasyon ve bilgidir.

Kaynakların verimi konusunun ise kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir.

 

Kaynak:

Peter F. DRUCKER  The Post-Capitalist Society /Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum trc: Belkıs ÇORAKÇI, İnkılap Kitabevi, Basım Yılı : 1993, İstanbul

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM

DEĞİŞİM

Batı tarihinde her birkaç yüz yılda bir büyük bir değişiklik olmaktadır. Daha önceki bir kitabımda (The New Realities, 1989) “sınır” dediğim şeyi böyle zamanlarda aşarız. Kısacık birkaç on yıl içinde toplum kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasal yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir. Elli yıl sonra ortaya yepyeni bir dünyanın çıkmış olduğunu görürsünüz. O zaman doğanlar, dedelerinin yaşadığı, ana-babalarının doğduğu dünyayı zihinlerinde canlandırmayı çok zor bulurlar.

İşte şimdi de böyle bir değişimi yaşamaktayız. Bu sefer de “Kapitalist Ötesi Toplum” yaratılıyor. Buna benzer bir değişiklik, on üçüncü yüzyılda yaşanmıştı. Avrupa dünyası hemen hemen göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir kenti kendine merkezleştirdi. Uzun mesafe ticaretinin yeniden dirilmesiyle birlikte, kent loncaları, güçlü sosyal gruplar oluşmuştu. Gotik kültürüyle, esasta kentsel, hatta kısmen burjuva sayılabilecek yeni mimarisiyle, yeni ressamlarm eserleriyle, bilgeliğin pınarı olarak Aristo’ya geri dönülmesiyle, kırsal yerlerdeki manastırların kültür merkezleri olarak yerlerini üniversitelere kaptırmasıyla, yeni Kentsel Düzenle, Dominican’ların, Franciscan’ların ortaya çıkmasıyla, dinin de, eğitimin de, manevi değerlerin de taşıyıcılarının değişmesiyle, birkaç on yıllık bir süre içinde Latince bile bir kenara bırakıldı, Dante’yle birlikte bir Avrupa edebiyatı yaratıldı.

Aradan iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim daha yer aldı. Bu da, 1455’te Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını ve onunla birlikte ilk basılı kitabı icat etmesiyle, Luther’in 1517’deki Protestan Reformu arasında geçen altmış yıllık zaman dilimi içinde gerçekleşti. Bunlar Rönesans’ın tomurcuklandığı, 1470-1500 yılları arasında Floransa ve Venedik’te doruğuna ulaştığı dönemlere rastlıyordu. O tarihlerde Eski Çağ yeniden keşfediliyor, Avrupa bu arada Amerika’yı keşfediyor, İspanyol süvarileri, Roma İmparatorluğu’ndan bu yana ilk daimi orduyu oluşturuyor, anatomi yeniden keşfedilirken bilimsel sorular ortaya dökülüyor, Arap rakamları Batı’da yaygın biçimde benimseniyordu. 1520 yılında yaşayan birinin, kendi dedesinin yaşadığı, anasıyla babasının doğduğu dünyayı hayalinde canlandırması artık olanaksızdı.

Bir sonraki değişim 1776 yılında, yani Amerikan Devrimi’yle aynı yıl başladı. O yıl, Watt’ın buhar makinesini kusursuzluğa ulaştırdığı, Adam Smith’in de Milletlerin Serveti kitabını yazdığı yıldı. Bu dönem de 40 yıl sonra Waterloo’da noktalandı, işte bu dönem, tüm çağdaş “izm”lerin doğduğu dönemdir. Kapitalizm, Komünizm ve Sanayi Devrimi bu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yıllar aynı zamanda (1809) ilk modem üniversitenin (Berlin) ortaya çıktığı, ama okul kavramının da genel ve evrensel olarak köklendiği yıllardır. Kırk yıllık süre içinde Yahudiler kendilerini baskılardan kurtarmış, hatta 1815’te Rothschild’ler, kralları, prensleri gölgede bırakan büyük bir güç haline gelmişlerdir. Bu kırk yıl aslında yeni bir Avrupa uygarlığı yaratmıştır. Yine aynı şekilde, 1820’de yaşayan biri, dedelerinin yaşadığı ve ana-babasının doğduğu dünyayı zihninde canlandıramayacak duruma gelmiştir.

Bizim günümüz bundan 200 yıl sonraya rastlamakta ve yeni bir değişim süresi olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu seferki yalnız Batı toplumuyla sınırlı olmadığı gibi, Batı tarihine özgü de değildir. Bu seferki, bundan böyle bir “Batı” tarihi, bir “Batı” uygarlığı bulunmaması durumuna geçiştir. Artık dünya tarihi ve dünya uygarlığı vardır, ama bunların her ikisi de “Batılılaşmış” durumdadır. Bu değişimin aslında, batı-dışı bir ülkenin, yani Japonya’nın 1960’lar dolayında büyük bir ekonomik güç haline gelmesiyle mi, yoksa bilgisayarların gelişmesi nedeniyle enformasyon denilen şeyin ağırlık kazanmasıyla mı başladığı tartışma konusudur. Ben şahsen bu değişimin başlangıçı olarak, İkinci Dünya Savaşı sonunda kabul edilen Amerikan Er Hakları Yasası’nı gösterirdim. Bu yasaya göre, savaştan yurda dönen her Amerikalı askere üniversiteye gidebilmesi için bir para verilmesi söz konusuydu ki, böyle bir şey otuz yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıksa, son derece mantıksız görünürdü. Er Hakları Yasası ve Amerikalı savaş gazilerinin o yasayı hevesle karşılaması, bilgi toplumuna geçişin bir işaretiydi. Geleceğin tarihçileri belki de o olayı yirminci yüzyılın en önemli olayı olarak göreceklerdir.

Bu seferki değişimin henüz ortalarında olduğumuz açıkça görülmektedir. Gerçekten de, eğer tarih bize bir rehber oluşturacaksa, bu değişim de ancak 2010 ya da 2020 yıllarında tamamlanacaktır. Ama dünyanın siyasal, ekonomik, sosyal ve ahlaki manzarasını şimdiden değiştirmiştir. 1990’da doğan hiç kimse, dedelerinin dünyasını (yani benim kuşağımın dünyasını) hayal bile edemeyecektir.

Ortaçağı Rönesans’a ve Çağdaş Dünya’ya dönüştüren değişimi, yani 1455’te başlayan değişimi anlayabilme konusunda ilk başarılı girişim, olaydan ancak 50 yıl sonra, Copernicus’un 1510-1514 arasında yazdığı Yorumlar’la, Machiavelli’nin 1513’te yazdığı Hükümdar adlı eserle, 1510-1512 arasında Michelangelo’nun Şistine Şapeli’nin tavanını boyayıp tüm Rönesans sanatının sentezini ortaya koymasıyla ve 1530’da Katolik Kilisesinin Tridentine Konsülü’nde yeniden kurulmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Bir sonraki, yani yukarda değindiğimizden 200 yıl sonra Amerikan Devrimi’yle başlayarak yer alan değişimin ilk anlaşılması ve analize tabi tutulmasıysa, 60 yıl sonra, Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinin 1835 ve 1840’ta peşpeşe iki kere yayımlanmasıyla gerçekleşmiştir.

Bizler kapitalist-ötesi topluma girmiş ve bir hayli de yol almış olduğumuz için, artık Kapitalizm ve Ulusal Devletler çağının sosyal, ekonomik ve siyasal tarihini gözden geçirebilecek duruma gelmiş sayılırız. Elinizdeki bu kitap, bu nedenle içinden çıktığımız çağa yeni bir bakış yöneltecek, tarihin belirli bir noktasından baktığı için de gördüklerinin bazıları şaşırtıcı gözükecektir (bana öyle göründüğü bir gerçektir).

Ama buna karşılık, kapitalist-sonrası toplumun nasıl bir şey olacağını öngörmeye çalışmak, bugün için hâlâ riskli bir iş olur. Ne gibi yeni sorunların çıkacağını, büyük düğüm noktalarının nerelerde belireceğini, olasılıklara dayanarak şimdiden bir dereceye kadar görebileceğimiz inancındayım. Birçok alanlarda, nelerin sonuç vermeyeceğini de bilecek durumdayız. Ama birçok soruların cevabı, hâlâ geleceğin rahminde saklı durumdadır. Emin olabileceğimiz bir tek şey varsa, bugünün düzen değişikliklerinden ortaya çıkacak dünyadaki değerlerin, inançların, sosyal ve ekonomik yapıların, siyasal kavram ve sistemlerin, genel olarak dünya görüşlerinin, bugün tahmin edebileceğimizden çok farklı olacağıdır. Buna karşılık bazı alanlarda; özellikle toplumda ve toplum yapısında temel değişimler şimdiden yer almış durumdadır. Yeni toplumun sosyalist olmayacağı, kapitalizmi de aşmış, ötesine geçmiş bir toplum olacağı hemen hemen kesindir.Böyle bir toplumun en başta gelen kaynağının bilgi olacağı da kesin bir biçimde belirmiştir. Bunun anlamı da, toplumun artık örgütsel bir toplum olacağıdır. Emin olabileceğimiz bir başka şey de, siyasette 400 yıldır geçerli olan egemen ulusal devlet sisteminden şimdi bile ayrılmış olduğumuz, onun yerine bir çoğulculuğa kaymış olduğumuz, bu çoğulculuğun içerisinde ulusal devletin de tek siyasal birleşim olmaktan çıkıp, siyasal birleşimlerden biri durumuna gelmesine yaklaştığımızdır. Kapitalist ötesi toplum dediğim sistemde, yani uluslarötesi, bölgesel, hem ulusal devleti, hem yerel, hatta aşiret türü yapıları bir arada kapsayacak sistemde, ulusal devlet yalnızca parçalardan biri —ama kilit parçası— durumuna gelecektir.

Bütün bunlar şimdiden gerçekleşmiş şeylerdir. O halde artık bunların tanımını yapmak da mümkündür. Bunu yapmak da bu kitabın amacıdır.

Kapitalist ötesi toplum ve kapitalist ötesi politika

Daha birkaç on yıl önce, kapitalist ötesi toplumun Marksist bir toplum olacağından herkes emindi. Bugün ise gelecekteki toplumun kesinlikle Marksist toplum olmayacağından eminiz. Ama çoğumuz aynı zamanda biliyor —ya da en azından seziyoruz ki — gelişmiş ülkelerin gitmekte olduğu yön, kapitalist diye tanımlanabilecek bir yön değildir. Piyasa kesinlikle ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak kalacaktır. Ama gelişmiş ülkeler toplum olarak da kapitalizm ötesi’ne doğru kaymışlardır. Bu toplumlar son hızla, yeni “sınıfların oluştuğu, yeni bir merkezi, kaynak çevresinde örgütlenmiş toplumlar haline gelmektedir.

Kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü elinde tutan kapitalistler, bir de işçiler —yani Karl Marx’ın (18181883) “proleter”leri— dışa itilmiş, sömürülen, bağımlı durumda insanlar. Proleterlerin ilk defa “varlıklı” orta sınıf haline gelmesi, “Prodüktivite Devrimi”ile gerçekleşmiştir. Bu da Marx’ın öldüğü 1883 tarihinde başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan devrimdir. 1950’ler dolayında, sanayi işçisi artık “proleter” olmayıp, bu sefer “emekçi” imajıyla ortaya çıkmış, her bir gelişmiş ülkede politikayı ve toplumu hükmü altına alabilmiştir. Ama daha sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesiyle, imalat sanayimdeki mavi yakalı işçiler, gerek sayıca, gerekse güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000 yılında geleneksel işçilerin, yani malları yapan ve taşıyan işçilerin, tüm emek gücü içinde altıda biri, hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır.

Kapitalist, belki de doruk noktasına daha bile erken varmıştır.Bunun için yüzyılımızın başlangıcı iyi bir tarihtir ve olayın kesinlikle Birinci Dünya Savaşı’ndan daha geç gerçekleşmediği kesindir. O zamandan beri hiç kimse, ne güç ve ne de göze çarpma açısından, ABD de Morgan’ları, Rockefeller’leri, Camegie’leri, Ford’lan; Almanya’da Siemens, Thysen, Ratenau, Krupp gibi isimleri; İngiltere’de Mond, Cunard, Lever, Vickers, Armstrong’ları, Fransa’da de Wendel ve Schneider’leri; Japonya’da da en büyük zaibatsu’ların sahibi olan Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo’lan aşabilmiş değildir. İkinci Dünya Savaşı geldiğinde, bu kişilerin yerine “profesyonel yöneticiler” gelmiştir ki bu da Yönetim Devrimi’nin ilk göze görünür sonucudur. Ortalıkta hâlâ bir hayli zengin insan vardır elbette. Bunların hepsi de gazetelerin sosyete sayfalarında bol bol boy göstermektedirler. Ama bunlar yalnızca “şöhret”tir artık. Ekonomik açıdan önemli olma dönemleri bitmiştir. Gazetelerin ekonomi sayfalarında asıl maaşlı kimselere, yani yöneticilere, dikkat yöneltilmektedir. Paradan söz edildiği zaman, ya fazla yüksek maaşlar ya da ikramiyeler söz konusu olmaktadır.

Eski tür kapitalistin yerine, gelişmiş ülkelerde artık paranın arzını ve tahsisini emekli sandıkları yönetmektedir.ABD’de 1992 yılında, ülkenin büyük şirketlerinin sermayesinin yarısı bu tür sandıkların elinde olduğu gibi, aynı şirketlerin sabit borçlan da yine bu sandıklaraydı. Emekli sandıklarından yararlananlar, yani bu sandıkların sahipleri, elbette ki o ülkenin çalışanlarıdır. Eğer sosyalizmin tanımı, Marx’ın yaptığı gibi, üretim araçlarının çalışanlar elinde bulunması biçiminde yapılırsa, o zaman ABD, dünyanın en “sosyalist” ülkesi olmuş demektir, ama bir yandan da dünyanın en “kapitalist” ülkesidir. Emekli sandıklarını yönetenler, yeni tür kapitalistlerdir. Bilinen belli bir yüzleri olmayan, isimleri de pek bilinmeyen, maaşlı çalışanlardır onlar. Emekli sandığının yatırım analizcileriyle portföy yöneticileridir.

Bunun kadar önemli olan bir şey daha vardır: gerçek ve kontrol edici kaynak dediğimiz o kader çizici “üretim faktörü” şimdi artık ne kapitaldir, ne toprak, ne de emek. Bilgidir, o kader çizici “üretim faktörü”. Kapitalistlerle proleterlerin yerine, kapitalist-ötesi toplumun sınıfları, bilgi işçileri ve hizmet işçileri olarak ayrılacaktır.

BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

Kapitalist ötesi topluma doğru kayış, İkinci Dünya Savaşı’ndan az sonra başlamıştır. Ben “çalışanlar toplumu”yla ilgili ilk yazılarımı 1950’den bile önce yazmıştım. On yıl sonra, aşağı yukarı 1960’ta, “bilgi işi” ve “bilgi işçisi” terimlerini ortaya attım. 1969’da yazdığım Süreksizlik Çağı (The Age of Discontinuity) adlı kitabım, ilk defa olarak “örgütsel toplum”dan söz ediyordu. Şimdi elinizde tutmakta olduğunuz bu kitap, 40 yıllık çalışmaların ürünüdür. Getirdiği politika ve eylem önerilerinin çoğu da başarıyla denenmiş şeylerdir.

Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz, ancak Marksizm’in bir ideoloji olarak, Komünizm’in de bir sistemi olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Bu kitap gibi bir kitap, yani ön-tahmin yerine tarif yapabilecek, fütüristik olmayıp şimdi eyleme davet edecek bir kitap, ancak ondan sonra mümkün olabilmiştir. Marksizm’in manevi, siyasal ve ekonomik açılardan iflası ve Komünist rejimlerin çöküşü, (çok sözü edilen 1989 tarihli makalede iddia edildiği gibi) “tarihin sonu” değildir.Serbest piyasanın en adanmış savunucuları bile bu olayı insanlığın zaferi olarak ilan etme konusunda kararsızlık göstermektedirler. Ama 1989 ve 1990’ın olayları, yine de bir dönemin sonu diyerek azımsanamayacak şeylerdi. Bir tür tarihin sonunu noktaladıkları kesindi. Marksizm’le Komünizm’in yıkılışı, laik dinin simgelediği 250 yıllık sürenin de sonunu getirdi; ben buna’ toplum yoluyla selamete inanma dedim. Bu laik dinin ilk peygamberi Jean-Jacques Rousseau’ydu (1712-1778). Marksist ütopya bunun en son distilasyonu ve ilahlaştırılmasıydı.

Ne var ki, bir ideoloji olarak Marxizm’i ve bir sosyal sistem olarak Komünizm’i çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.250 yıldan beri, yani on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından bu yana, kapitalizm dünyada hakim sosyal gerçekti. Son yüz yıldan beri de Marksizm, hakim sosyal ideolojiydi. Her ikisi de yeni ve çok farklı bir toplum tarafından aşılmaktalar.

Çoktan başlamış olan yeni toplum, kapitalist ötesi bir toplumdur. Bir kere daha söylemekte yarar var, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. ‘Anti-kapitalist” bir toplum olmayacaktır. “Kapitalizm dışı” bir toplum bile olmayacaktır. Kapitalizmin bazı kurumlan varlıklarını sürdüreceklerdir ama, örneğin bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Kapitalist ötesi toplumun esas ağırlık merkezi —yapısı, sosyal ve ekonomik dinamiği, sosyal sınıfları ve sosyal sorunları— son 250 yıla hakim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır.

Temel ekonomik kaynak, yani ekonomistlerin deyimiyle “üretim araçları” artık “sermaye” de değildir, doğal kaynaklar (ekonomistin deyimiyle “toprak”) da değildir, “emek” de değildir. Bilgi’dir ve bilgi olacaktır. Servet yaratan esas faaliyetler, ne sermayenin üretime tahsisi, ne de emektir — bunların her ikisi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllara ait ekonomi teorilerinin kutuplarıdır— ister Klasik, ister Marksist, ister Keynesçi, ister Neo-Klasik olsun. Şimdi artık değerler “verim”le ve “yenilik”le yaratılmaktadır. Bunların ikisi de bilginin işe uygulanmasıdır. Bilgi toplumunun başta gelen sosyal grupları “bilgi işçileri” olacaktır. Bilgi yöneticileri, bilgiyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistlerin sermayeyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilmeleri gibi.Bilgi profesyonelleri, bilgi elemanları çıkacaktır. Tabii bütün bu bilgi insanları, kuruluşlarda çalışacaktır. Ama Kapitalizm’deki elemanlardan farklı olarak, “üretim olanakları” da, “üretim araçları” da onların elinde bulunacaktır. Birincisi, tüm gelişmiş ülkelerde “tek gerçek sahip” olarak hızla ortaya çıkan emekli sandıkları kanalıyla, İkincisi de, bilgi işçilerinin kendi bilgilerine sahip olması ve nereye gitseler onu birlikte götürebilmeleri sayesinde. Bu durumda kapitalist ötesi toplumun ekonomik sorunu, bilgi işinin ve bilgi işçisinin verimi olacaktır.

Buna karşılık, kapitalist ötesi toplumun sosyal sorunu, bu toplumdaki ikinci sınıfın, yani hizmet işçilerinin gururu meselesidir. Hizmet işçileri, kural olarak, bilgi işçisi olmaya yeterli eğitimden yoksundurlar. Ve her ülkede, en ileri ülkelerde bile, çoğunluğu onlar oluşturacaktır.

Kapitalist ötesi toplum, yeni bir değerler ve estetik algılar sistemiyle bölünecektir. Bu bolünüm, İngiliz romancı, bilimadamı ve devlet yöneticisi C.P. Snow’un 1959 tarihinde iki Kültür ve Bilimsel Devrim adlı kitabında anlattığı gibi “edebi kültür”le “bilimsel kültür” olmayacaktır. Her ne kadar Snow’un yaptığı o ayrım son derece gerçek bir ayrım olsa da artık durum öyle değildir. Bu seferki bolünüm, “aydınlar”la “yöneticiler” arasında olacak, ilk grup kelimeler ve fikirlerle ilgilenirken, ikinci grup da insanlarla ve işle ilgilenecektir. Bu ayrımı yeni bir sentez içinde aşabilmek de kapitalist ötesi toplumun ana felsefe ve eğitim sorunu olacaktır.

ULUS-DEVLET KENARA MI İTİLİYOR?

1980’lerin sonları ve 1990’ların başları aynı zamanda bir başka dönemin, bir başka tür tarihin de sonunu noktalamaktaydı. Eğer Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması, Marksizm’in ve Komünizm’in yıkılışını simgeliyorsa, 1991 Şubatında Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ulusal sınırlan aşan bir koalisyonun harekete geçmesi de, egemen ulusal devlet ‘in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) olduğu 400 yıllık bir tarih diliminin sonunu simgelemekteydi. Geleceğin tarihçileri, 1991 Şubatını kesinlikle önemli tarihler arasına yerleştireceklerdir. Bu tür transnasyonal hareketlerin örneğine daha önce rastlanmamıştır. Uluslar daha önce, dünya toplumu yararına terörizmi bastırma amacını, hiç itiraz etmeksizin kendi ulusal duygularının, hatta birçok durumda ulusal çıkarlarının önünde saymak gibi bir hareketi hiçbir zaman yapmamışlardır. Terörizmin bir “politika” meselesi olmadığı, tek tek ulusal hükümetlerin kararına bırakılamayacağı konusundaki evrensele yakın anlayış, daha önce hiç ortaya çıkmamıştır. Dünya böyle bir durumda uluslar-dışı, transnasyonal bir eylemin gerekli olduğunu bu olayda görmüştür.

1991’deki Irak savaşının, Batı’nın petrol kaynaklarını korumak için girişilmiş bir savaş olduğu inancı yaygındır, özellikle ABD’nin liberalleri arasında çok fazla yaygındır. Oysa hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz. Kuveyt, hatta daha sonra Suudi Arabistan petrol kuyularının kontrolünün Irak eline geçmesi, Batı’nın ekonomik çıkarlarına son derece uygun düşerdi.Bir kere böyle bir durum, çok daha ucuza petrol alınmasını sağlardı. Çünkü Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın pek bir yerli nüfusu olmadığı, dolayısıyla petrolden hemen para kazanmaya pek ihtiyaçları olmadığı halde, Irak çok kalabalık bir ülkedir ve petrolden başka da dişe dokunur hiçbir doğal kaynağı yoktur. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok petrol satmak ihtiyacındadır. Oysa Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın ilk düşündüğü, petrol fiyatlarını yüksekte tutabilmek için kuyulardan az petrol çıkarmaktır. Sırası gelmişken söylemekte yarar var; ABD’nin daha Irak-Iran savaşı öncesinden beri Irak’ta Saddam Hüseyin rejimini desteklemesinin esas nedeni de budur ve bu destek en son ana kadar, yani Saddam Kuveyt’e saldırıp açık bir terör eylemine girişinceye kadar da sürmüştür. Ayrıca Saddam’ın hesabını yanlış yapmasının nedeni de bence yine budur. ABD’nin düşük petrol fiyatına kavuşmak için bu saldırıyı hoş göreceğini varsaymıştır. Benim başta gelen petrol şirketlerinden birinde tanıdığım bir yığın insan da, Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, ABD hükümetinin hiçbir şey yapmayacağından, birkaç kınama notası yollamakla yetineceğinden emindiler.

Fransız hukukçu-politikacı Jean Bodin’in (1576’da yazdığı Cumhuriyetin Altı Kitabı adlı eserinde) icat ettiği ulus-devlet sözüyle ifade edilen kavram, o günden bu yana geçen 400 yıl içinde siyasal gücün içte ve dışta tek organı durumuna gelmişti. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra, yani son 200 yıl içinde, bu kavram aynı zamanda laik dinin, yani toplum yoluyla selamete inanmanın da taşıyıcısı oldu. Aslında totaliter devlet kavramı da —ister Komünist, ister Nazi olsun— egemen ulus-devlet’in tek güç organı olması kavramının en son distilasyonu (damıtması-saflaştırması)ve ilahlaştırılmasıydı.

Siyasal teori ve anayasal hukuk hâlâ yalnızca egemen ulus devleti tanımaktadır. Son yüz yıllık dönem için de egemen ulus-devletin gücü de, hâkimiyeti de artmıştır. Ulus-devlet yavaş yavaş bir “mega-devlet” haline gelmiştir. Bizim şimdiye kadar anladığımız, tanıdığımız, prefabrike, standart parçalardan nasıl kurulacağını bildiğimiz tek siyasal yapı da odur … yürütme gücüyle, yasama gücüyle, mahkemeleriyle, diplomatik servisiyle, ulusal ordularıyla, vb. ikinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, eski sömürge imparatorluklarından ayrılıp kurulan 200’e yakın yeni ülkenin her biri, egemen ulus-devleti olarak kurulmuştur. Son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği’nin parçaları da yine öyle olmayı ummaktadırlar.

Ama buna rağmen, 40 yıldan beri, yani ikinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri, egemen ulus-devlet, tek güç organı olma mevkiini bir yandan hızla kaybetmektedir.Gelişmiş ülkeler için için hızla çoğulcu toplumlar haline gelmekte, örgütlerin oluşturduğu birer bütün gibi gözükmeye başlamaktadırlar. Dışta da bazı hükümet işlevleri artık transnasyonal olmakta, diğer bazıları bölgeselleşmekte (örnek: Avrupa Topluluğu), bir kısmı da aşiretleşmektedir.

Ulus-devlet solup yok olacak değildir. Daha uzun süre en güçlü siyasal organ olmayı sürdürebilir. Ama artık vazgeçilmez olmaktan çıkmıştır. Giderek gücünü organlarla, diğer kurumlarla, diğer politika yapımcılarıyla paylaşacaktır. Peki, ulus-devletin kendi alanında neler kalacaktır? Devletin içindeki özerk kurumlar tarafından yapılacak işler neler olacaktır? Neler “süpernasyonal”, neler “transnasyonal”, neler “ayrı ve yerel” olacaktır? Bu sorular, önümüzdeki on yılların kilit siyasal konularıdır. Sonucun ince ayrıntıları şu sıra hiç belli değildir. Ama siyasal düzen kesinlikle geçmiş yüzyıllardaki siyasal düzen gibi, yani oyuncuların büyüklük, servet, anayasal düzenlemeler ve siyasal inançlar bakımından farklı olduğu düzen gibi olmayacak, ulus-devletler olarak tekdüzeleşecek, her biri kendi topraklarında egemen olacak, her biri kendi topraklarıyla tanımlanacaktır. Bizler artık kapitalist ötesi politikaya doğru gidiyoruz; hatta oraya vardık bile.

Modern-öncesi filozoflar diyebileceğimiz grubun en son üyesi, Gottfried Leibnitz (1646-1716), ömrünün büyük bölümünü, Hıristiyanlıkta yeniden birlik sağlamak gibi sonuçsuz bir çabaya hasretmişti. Onun esas korkusu, Katoliklerle Protestanlar arasında çıkabilecek din savaşları değildi — Leibnitz doğana kadar o tehlike çoktan gerilerde kalmıştı. Ama onu esas korkutan şey, doğaüstü bir Tanrı’ya ortak inanç sağlanamazsa, laik dinlerin ortaya çıkabileceğiydi. Laik bir dinin, yapısı itibariyle, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir zorbalık olacağından emindi.

Aradan yüz yıl geçtiğinde, Jean-Jacques Rousseau, Leibnitz’in en büyük korkularını doğruladı, toplumun insanı kontrol edebileceğini, aslında da etmesi gerektiğini ortaya attı. Toplum bir “Yeni Âdem” yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Evrensel insani kusursuzluğu yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Ama aynı zamanda bireyi de “genel irade” denilen, kişiler dışı, hatta kişiler-üstü bir kavramın (Marksist’ler sonradan buna “tarihin objektif kuralları” diyeceklerdi) boyunduruğuna sokabilirdi ve sokmalıydı. Fransız Devrimi’nden sonra, Toplum Yoluyla Selamet yavaş yavaş hakim inanç olmaya başladı, bu önce Batı’da gerçekleşti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da bütün dünyaya yayıldı. Bu inanç kendini ne kadar “anti-din” sayarsa saysın, yine de dinsel bir inançtır. Araçları elbette ki manevi ve ruhani değildir: alkolün yasaklanması, bütün Yahudilerin öldürülmesi, evrensel psikanaliz, özel mülkiyetin kaldırılması buna örnektir. Ama esas amaç, dinseldir: “Yeni Âdem”in yaratılması yoluyla Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde kurmaktır.

Yüz yılı aşkın bir süre boyunca, toplum yoluyla selâmet vaat eden en güçlü ve en ikna edici inanç Marksizm’di. Marksizm’in en büyük çekiciliği… yani o karmaşık ideolojisinden ve giderek gerçekçilikten uzaklaşan ekonomisinden daha çekici yanı, dinsel vaadiydi … özellikle de aydınlara yöneldiği zaman. Örneğin doğu Yahudilerinin, Çarlık Rusyası’nda ve Romanya’da kendilerine uygulanan baskılara ve ayrımcılığa son verme vaadi getiren bir ideolojiyi kabul etmeleri için pek çok geçerli nedenler vardı. Ama onların gözünde vaatlerin en güçlüsü, Marksizm’in bir dünya cenneti getireceğini söylemesi; yani laik bir din olarak cazibesiydi.

Komünizm, bir ekonomik sistem olarak, çöktü gitti. Servet yaratacağı yerde sefalet yarattı. Ekonomik kalite yerine, daha önce eşi görülmemiş ekonomik imtiyazlara kavuşan memurların nomenklatura’sını (terimlendirme-adlandırma) yarattı. Ama bir inanç olan Marksizm’in çökmesi, “Yeni Âdem”i yaratamadığı için oldu. Onun yerine, “Eski Adem”in en kötü yanlarını ortaya çıkardı ve güçlendirdi —rüşvetçiliği, açgözlülüğü, nüfuz düşkünlüğünü, kıskançlığı, ortak güvensizliği, küçük zorbalıkları ve susturmayı, yalan söylemeyi, çalmayı, inkâr etmeyi— ve hepsinden önemlisi de, sinisizmi. Komünizm’in bir sistem olarak, kendine göre kahramanları vardı. Ama bir inanç olan Marksizm’in tek bir aziz’i bile olamadı.

İnsanoğlu belki düzelemeyecek kadar kötüleşmiş olabilir. Belki o Latin şair haklıdır: insanın yapısı, onu her zaman arka kapıdan girmeye zorlar. Onu kaç kere tutup ön kapıya savurursanız savurun, o yine arka kapıya süzülür. Belki de sevap, iyilik, bencillikten uzaklaşma gibi kavramların bulunmadığını, yalnızca bencilliğin ve iki yüzlülüğün var olduğunu ileri süren sinikler haklıdır (ama bunun tersine tanık olmuş pek çok kişi bulunduğunu en karamsar zamanlarımda kendime hatırlatır dururum).

Ne olursa olsun, Marksizm’in bir inanç olarak çöküşü, Toplum Yoluyla Selâmet inancının da sonunu kesinlikle noktalamaktadır. Onun yerin neyin ortaya çıkacağını bilemeyiz; bu konuda ancak umut besleyip dua edebiliriz. Belki de boyun eğip razı olma sessizliğinden başka hiçbir şey çıkmaz. Belki geleneksel din yeniden doğar ve bu sefer kendini bilgi toplumu insanının ihtiyaçlarına ve sorunlarına yöneltir. Amerika’da benim “pastoral” Hıristiyan kiliseleri dediğim tür inançların patlama sayılacak biçimde çoğalması ve büyümesi (buna Protestan, Katolik ve Mezhepsizler dahildir) belki bir işaret olabilir. Ama beri yandan, köktenci İslam’ın dirilmesi de bir işaret olabilir. Çünkü Müslüman dünyada bugün İslam Köktenciliğine böylesine ateşli biçimde sarılan genç insanlar, bundan 40 yıl önce Marksizm’e de aynı ateşli tutkuyla sarılabilirlerdi. Ya da belki ortaya yeni dinler çıkabilir.

Neyin olamayacağını tahmin etmek, neyin olacağını tahmin etmekten çok daha kolay. Maddesel değerlerin ve teknolojinin reddedildiğini görecek değiliz. Japon yazar Taichi Sakaya’nın (1935 doğumlu) 1980’lerde yazdığı çok satılan kitabında iddia ettiği gibi (İngilizcesi 1991 ‘de Kondanscha International, New York-Tokyo-Londra tarafından The Knowledge-Value Revolution adıyla yayımlanmıştır) Ortaçağ’a dönecek de değiliz. Bütün dünyaya yayılan enformasyon ve teknoloji, bunu artık olanaksız kılmaktadır. (Ayrıca Bay Sakaya’nın tezi, on dokuzuncu yüzyılda yanlış olarak inanılan ve sonradan tersi kanıtlanmış bulunan bir teze; Ortaçağ’ın maddesel değerleri hakir gördüğü tezine dayalıdır. Oysa o çağın insanları maddesel değerlere karşı şehvet düzeyinde istek besliyorlardı. Varlık kavramını tutku haline getirmişlerdi ve inanılmayacak kadar açgözlüydüler. Marksistlerin öteden beri, Haçlı Seferleri gelmiş geçmiş en büyük alışveriş akımdır, demelerinde çok büyük gerçek payı vardır. Ortaçağ’ın yoksul olması, kendileri yoksul olmayı seçtikleri için değildir. Yalnızca Müslümanların Helenistik dünyayı ve Akdeniz’i fethetmiş olmasından, ilkçağın servet yaratıcılarına ulaşabilme yollarını tıkamasından kaynaklanmaktadır.)

Bununla birlikte, iyiye dönüş, kendini yenileme, ruhanî büyüme, iyilik ve sevap; yani geleneksel ifadeyle “Yeni Âdem” sosyal ve siyasal bir reçete olmaktan çok, varoluşçu bir reçete olarak ortaya çıkacağa benzemektedir. Toplum yoluyla selamete erme inancının sonu, kuşkusuz, bir “içe dönüş”e işaret etmektedir. Bireyi yeniden ön plana çıkarmaktadır. Hatta belki de (umulur ki) bireysel sorumluluğa bile geri dönme sonucunu getirebilir.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA

Bu kitap, gelişmiş ülkelere odaklanmıştır. Avrupa’ya, ABD ve Kanada’ya, Japonya’ya ve Asya kıtasının yeni gelişmiş ülkelerine bakmakta, “Üçüncü Dünya”nın gelişmekte olan ülkelerine aynı ağırlığı vermemektedir. Bunun nedeni, daha az gelişmiş ülkelerin önemsiz ya da daha az önemli olduğuna inandığımdan değildir. Bu bir çılgınlık olurdu. Ne de olsa, dünya nüfusunun üçte ikisi Üçüncü Dünya’da yaşamaktadır ve içinde bulunduğumuz değişim süresi 2010 ya da 2020 yılında sona erdiğinde, Üçüncü Dünya tüm nüfusun dörtte üçünü barındırıyor olacaktır. Ayrıca önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, Üçüncü Dünya’nın yoksul ve geri ülkelerinin kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayana kadar hızlı büyüyen ekonomik güçler haline gelmesi de mümkündür. Hatta böyle değişikliklerin, son 40 yıl içinde gördüğümüzden, yani “ekonomik gelişme”den söz etmeye başladığımızdan bu yana yer alanlardan daha fazla sayıda yer alması da mümkündür. Örneğin Kıta Çin’in kentsel kıyı bölgelerinde, kuzeyde Tsientsin’den güneyde Canton’a kadar olan alanda, hızlı ekonomik büyümenin tüm unsurları şimdi bile vardır. Ülke dev bir iç pazara sahiptir, eğitim düzeyi yüksek bir halkı vardır ve bu halkın öğrenme kavramına saygısı da büyüktür. Eskiden kalma bir girişimcilik geleneğine sahip olan Çin’in, Singapur, Hong Kong ve Tayvan’la, yani “Denizaşırı Çin’le de yakın bağları vardır. Onların sermayesinden, ticaret ağlarından, bilgili insanlarından yararlanabilecek durumdadır. Bütün bunlar, Pekinin siyasal ve ekonomik istibdatını barışçı yollardan yok edecek bir girişimcilik patlamasıyla serbest kalabilir. Latin Amerika’nın büyük yüzölçümüne sahip ülkeleri de yeterli bir iç pazar sunmaktadır. Meksika daha şimdiden uçmanın eşiğinde olabilir. Brezilya da 1970’ten beri takılıp kaldığı o başarısız (hatta intihar sayılabilecek) politikalarından vazgeçerek Meksika’nın yeni sergilediği örneği izleme cesaretini gösterirse, hızlı dönüşüyle herkesi şaşırtabilir. Doğu Avrupa’nın eski Komünist ülkelerinin ne gibi sürprizler sergileyebileceğini ise hiç kimse kolay kolay kestiremez.

Beri yanda gelişmiş ülkelerin de Üçüncü Dünya’ya ilgileri büyüktür. Orada hem ekonomik, hem de sosyal anlamda hızlı bir gelişme yer almazsa, gelişmiş ülkeler Üçüncü Dünya’dan akıp gelen göçmenlerin saldırısı altında boğulacak, bununla başa çıkacak ekonomik, sosyal ya da kültürel kapasiteyi de bulamayacaklardır.

Ama kapitalist-ötesi toplumu ve kapitalist-ötesi politikayı yaratan güçler aslında gelişmiş dünyadan kaynaklanmaktadır. Bu güçler, gelişmenin ürünü ve sonucudur. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunlarına cevap, Üçüncü Dünya’da bulunacak değildir. Eğer tümüyle boşa çıktığı kanıtlanmış vaatlere ve verilen sözlere örnek arıyorsak, 1950’li ve 60’lı yıllarda bulabiliriz; Hindistan’da Nehru, Çin’de Mao, Küba’da Kastro, Yugoslavya’da Tito, Afrika’da Negritüd”ün havarileri ya da Che Guevara gibi Neo-Marksist’ler. Onlar bize, Üçüncü Dünya’nın daha başka alternatifler, daha değişik cevaplar bulabileceğini söylemişlerdi. Hatta yeni bir düzen kurulabileceğini söylemişlerdi. Üçüncü Dünya, kendi adına verilen bu sözleri gerçekleştiremedi. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunları, fırsatları, dertleri, ancak ortaya çıktıkları yerde ele alınabilir. Orası da gelişmiş dünyadır. Sh:9-28

**

İSTİKRAR BOZUCU BİR OLGU OLARAK KURULUŞ

Toplum, cemaat ve aile, koruyucu kurumlardır. İstikrarı sürdürmeye çalışırlar ya da en azından değişimi yavaşlatmaya uğraşırlar. Oysa kapitalist ötesi toplumun kuruluşları istikrar bozucudur. Görevleri bilgiyi işe koşmak, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulamak, işe uygulamak, bilginin kendisine uygulamak olduğu için, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak zorundadırlar. Yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Avusturya kökenli Amerikalı ekonomist Joseph Schumpeter’e (1883-1950) göre ise yenilik, “yaratıcı yıkıcılıktır.” Kuruluşların, kurulu olan, alışılmış olan, bilinen, rahat şeyleri (bunlar ister ürün, ister hizmet, ister süreç olsun), insani ve sosyal ilişkileri, becerileri ve oturmuş kuruluşları sürekli olarak terk etmek üzere düzenlenmiş olması gerekir. Bilginin yapısında hızlı değişim vardır. Bugün emin olduğumuz şeyler, yarın saçma sayılacaktır.

Beceriler ise bilginin tersine, yavaş ve seyrek değişirler. Bir taş işçisi olan Socrates bugün hayata dönse, bir taş ocağında işe girse, yapmak zorunda kalacağı işin eskiden yaptığına göre tek önemli farkı, bu sefer hazırlayacağı mezar taşlarının üzerine Hermes’in kanatları yerine bir haç işlemesi olacaktı. Aletler bile aynıdır çünkü. Yalnızca bugünkülerin saplarında pil var. Gütenberg hareketli tipografı icat ettikten 400 yıl sonra bile, baskı zenaatında hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştı; ta ki buhar makinesi gelinceye kadar, yani bu tâchne’ye mühendislik bilgisi uygulanıncaya kadar. Tarih boyunca, bir zenaatı bir kere öğrenen insanlar, yani altı yedi yıllık bir çıraklıktan sonra, 17-18 yaşında işi öğrenmiş olarak ortaya çıkan insanlar, kendilerine ömür boyu yetecek bir bilgiye sahip demektiler. Kapitalist ötesi toplumdaysa, herhangi bir bilgiye sahip olan her insanın, yaklaşık dört ya da beş yılda bir yeni bilgiler edinmek zorunda kalacağını, yoksa eskimiş biri sayılacağını varsaymak güvenli olacaktır.

Bilgiyi en derinden etkileyen değişimler, kural olarak, o bilginin kendi alanından çıkmamaktadır.Matbaa örneğinde gördüğümüz gibi. Günümüzde eczacılık mesleği de genetik ve biyoloji disiplinlerinden, yani çoğu eczacıların 40 yıl öncesine kadar adını bile duymamış oldukları disiplinlerden gelen değişimlerle, çok derin değişikliklere uğramaktadır. Demiryollarını etkileyen en büyük değişiklik de demiryollarındaki değişim-den değil, otomobil, kamyon ve uçaklardaki gelişmelerden kaynaklanmıştır.

Yeni bilgi yaratmakta ve eski bilgileri modası geçmiş kılmakta, sosyal yenilikler de yeni bilim ve yeni teknoloji kadar etkili olmaktadır. Aslında sosyal yenilik genellikle daha bile önemlidir.

On dokuzuncu yüzyılın en gururlu kuruluşlarından biri olan ticari bankanın bugün yaşadığı krizi yaratan nedir?

Bilgisayar da değildir, teknolojik değişiklikler de değildir. Eskiden beri var olan ama bugüne kadar hayli karanlıklarda kalmış olan bir mali aracın, yani ticari kâğıtların, şirketleri finanse etme yolunda banka olmayan kuruluşlarca da kullanılabileceğinin anlaşılmasıdır. Bu olay, bankaların 200 yıldan beri tekelinde bulunan ve onlara en çok parayı kazandıran bir işi, ticari kredileri, onların elinden almıştır. En büyük değişiklik de son 40 yıl içerisinde gerek teknik, gerekse sosyal alandaki amaçlı ve bilerek oluşturulan yeniliklerin de kendi kendine bir disiplin haline gelmesi, öğretilebilir ve öğrenilebilir olmasıdır.

Hızlı bilgi, son zamanlara kadar sanıldığı gibi yalnızca iş dünyasına özgü de değildir.Kapitalist toplumun bir başka başarısı olan sendikada da gerekli olduğu kesindir. Sendikanın sağ kalması için gereklidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen 50 yıl içinde hiçbir kuruluş, silahlı kuvvetler kadar gelişmemiştir. Her ne kadar üniformalarla rütbeler aynı kalmışsa da, bu yine de doğrudur. Silahlar tümüyle değişmiş, bunun böyle olduğunu da 1991 Irak savaşı bize açıkça göstermiştir. Askeri doktrinlere ve kavramlara gelince, onlar daha bile çarpıcı değişikliklerden geçmiştir. Kuruluş yapılan, komuta yapılan, ilişkiler ve sorumluluklar da öyle.

Bundan çıkarılabilecek bir sonuç vardır: Günümüzün her türlü kuruluşu, kendi yapısına değişimin yönetimi’ni de mutlaka katmalıdır.

Yaptığı her şeyi organize bir biçimde terk etme mekanizmasını kendi yapısında bulundurmalıdır. Her süreç, her ürün, her usul ve her politika için, birkaç yılda bir şu soruyu sormayı öğrenmelidir: “Eğer bu işi şu anda yapıyor olmasaydık, bugün bildiklerimizi bilerek, bu işe şimdi girer miydik?” Eğer cevap “hayır”sa, bu sefer de kuruluşun şunu sorması gerekir: “O halde şimdi ne yapacağız?” Bu noktada, gerçekten bir şey yapılması gerekir. Yeni bir araştırmayla yetinilmemelidir. Kuruluşların başarılı politikalarını, uygulamalarını ve ürünlerini mümkün olduğunca uzatma yerine terketme planlan yapmaya giderek daha çok alışması gerekmektedir. Bu gerçekle bugüne kadar yüzleşebilen, yalnızca büyük Japon şirketlerinden birkaçı olmuştur.

Ama yeniyi yaratma yeteneğinin de kuruluş yapısında var olması gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse, her kuruluşun kendi dokusuna üç sistematik uygulamayı yerleştirmesi şarttır. Önce, her yaptığı işte sürekli ve düzenli iyileştirmelere; Japonların kaizen dediği uygulamaya ihtiyaçları vardır. Tarih boyunca her sanatçı kaizen uygulamıştır. Ama bunu işteki günlük hayata uygulayabilen, (belki Zen gelenekleri nedeniyle) ancak Japonlar olabilmiştir (ne var ki, değişime dirençli üniversitelerine onlar da uygulayamamalardır). Kaizen’in amacı, ürünü ya da hizmeti adım adım iyileştirmek, iki üç yıl sonra bambaşka bir mal ya da hizmet haline gelmesini sağlamaktır.

İkincisi, her kuruluş kendi başarılarından yararlanmayı, yani onlardan bir şeyler öğrenerek yeni uygulamalar geliştirmeyi öğrenmek zorundadır. Bu konuda da bugüne kadar en yüksek başarıyı Japon firmalan göstermiştir, örneği de Japon tüketici elektronik imalatçılarının aynı Amerikan icadından (tape-recorder gibi) peşpeşe birçok yeni ürün geliştirebilmesidir. Tabii beri yandan, kendi başarılanndan ders almak, Amerikan “pastoral” kiliselerinin de güçlü yanlarından biridir. Bu kiliselerin bugünkü hızlı gelişmesi, geleneksel “Sosyal Hıristiyanlık” nedeniyle ve köktenci kiliseler nedeniyle görülen gerilemeleri telafi etme yoluna girmiştir.

Ayrıca, her kuruluşun yenilik getirme’yi de öğrenmesi gereklidir. Yenilikler de düzenli, sistematik bir süreçtir ve ona göre düzenlenmelidir.
Ondan sonra da tabii yine başlangıç noktasına, yani terketme noktasına dönmek, bütün süreci yeniden başlatmak gerekmektedir.

Eğer bunlar yapılmazsa, bilgiye dayalı kapitalist ötesi toplum kısa zamanda kendini eskimiş bulacak, performans kapasitesinin azaldığını görecek, bunun sonucu olarak da bağımlı bulunduğu o bilgi uzmanlarını kendine çekmeyi ve tutmayı başaramaz duruma düşecektir.

Bir doğal sonuç da kapitalist-ötesi toplumun âdem-i merkezi olma zorunluluğudur. Kuruluşlar hızlı kararlar verebilmeli, performansa yakın, piyasaya yakın, teknolojiye yakın, toplumdaki değişikliklere yakın, çevreye yakın, demografiye yakın, bilgiye yakın olmalı, bunların hepsini görebilmeli ve yenilik fırsatı olarak kullanabilmelidir.

Kapitalist-ötesi toplumun kuruluşları bu yüzden sürekli olarak toplumu sarsacak, düzensizleştirecek, istikrarsızlaştıracaktır. Beceri ve bilgi talepleri değişecektir. Teknik üniversiteler tam kendilerini fizik öğretmeye hazırladıkları sırada, bizim ihtiyacımız genetik oluverecektir. Bankalar tam kredi analizlerini hazır etmişlerken, yatırım uzmanları gerekecektir. Şirketler, yerel toplumların ekmek parası kazandığı fabrikaları kapayacak, mesleğini uzun yıllar boyunca öğrenmiş model tasarımcılarından vazgeçip bilgisayar simülasyonu bilen 25 yaşında gençlere döneceklerdir. Kadın-doğum dalındaki bilgi, uygulama ve teknolojiler değiştiğinde, 200 yataktan küçük hastaneler ekonomik olamayacağı, dolayısıyla da birinci sınıf hizmet veremeyeceği için, bebeklerin doğumu serbest “doğum merkezlerine devredilecektir. Aynı şekilde, demografik, teknolojik ya da bilgiyle ilgili değişimler gerektirdiğinde, bir okulu ya da üniversiteyi, yerel toplum için önemli de olsa, o topluma iyice kök salmış ve çok sevilen bir kurum da olsa kapatmak zorunda kalacağız, çünkü iyi performans için değişik çapta ve değişik felsefeye sahip bir başka tür okul gerekli olacaktır.

İşte bu tür değişikliklerin her biri toplumu sarsacak, tedirgin edecek, sürekliliğine darbe vuracaktır. Her biri ”haksızlık”tır bunların. Her biri istikrar bozucudur.

Çağdaş kuruluş, toplum için bir başka gerilim daha yaratır. Böyle bir kuruluşun toplum içinde iş görmesi gerekmektedir. Üyeleri o toplumda yaşıyordur, o dili konuşuyordur, çocuklarını o kuruluşun okullarına yolluyorlardır, orada oy kullanıyor, vergilerini ona ödüyorlardır.

O kuruluşun içinde, kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissetmeleri gerekir. Kuruluşun elde ettiği sonuçlar, o toplumdadır. Ama bütün bunlara rağmen, kuruluş kendisi o toplumun içine batıp kendini o toplumun emrine veremez. Kuruluşun “kültürünün” toplumu aşma zorunluluğu vardır.

Amerikalı antropolog Edward T. Hail (1914 doğumlu), 1959’da yazdığı The Silent Language (Sessiz Dil) adlı kitabında, her toplumdaki önemli iletişimlerin, sözel değil, kültürel olduğuna işaret etmiştir. Yani iletişim, insanların duruş, hareket ediş, davranış biçimleriyle sağlanmaktadır. Hall’a göre, bir Alman doktor, hastasına bir mesaj aktarırken, İngiliz, Amerikalı ya da Japon doktordan çok farklı sinyaller kullanmaktadır. Bugün Amerikalı memurlar, kendi yaşadıkları Washington’da, bir bakkal dükkânları zincirinin gelecek hafta yapılacak reklam ve promosyonla ilgili toplantısına katılsalar, şaşkınlıktan dillerini yutarlardı.Buna karşılık aynı memurlar, Çinli bir memurun Pekin’deki bürokrasi entrikalarını anlatışını dinlerken, daha kolay anlayabilmektedirler. Ayrıca, “yönetim üslûbundaki farklar” konusuna çok şey duyuyor olmamıza rağmen, büyük bir Japon şirketinin işleyiş biçimi, büyük bir Amerikan şirketine, büyük bir Alman ya da İngiliz şirketine çok benzemektedir.

Bir kuruluşun kültürünü, içinde bulunduğu toplumdan çok, yaptığı işin türü oluşturur. Her kuruluşun değer sistemini saptayan şey, yaptığı iştir. Dünyadaki her hastane, dünyadaki her okul, dünyadaki her şirket, kendi yaptığı işin toplumu için son derece gerekli bir katkı olduğuna inanmak zorundadır; nihai analizde, topluma yapılan bütün katkıların, kendilerinin bu katkısına bağımlı olduğu inancı şarttır. Bu görevi yapabilmek için, organizasyonu ve yönetimi ona göre olmalıdır. Bu nedenle, kuruluşun kültürü her zaman toplumun kültürünü aşmaktadır. Eğer bir kuruluşun kültürü, toplumun değer yargılarıyla çatışırsa, galip çıkan kuruluşun kültürüdür … aksi halde kuruluş, sosyal katkılarını gerçekleştiremez.

Bilginin sınırı olmaz, diye eski bir atasözü vardır. Bugün aslında çok az sayıda “transnasyonal” kuruluş vardır, “çokuluslu şirketler”in bile sayısı o kadar fazla değildir. Ama bilgi kuruluşlarının hepsi, yapılan itibariyle, ulusallık dışı, toplumlar dışıdır. Tümüyle yerel bir toplumun içinde bulunuyor olsalar bile, Hitler’le Stalin’in çok sevdikleri deyimle, “köksüz kozmopolitler”dir. Sh: 86-99

**

KAPİTALİSTİ OLMAYAN KAPİTALİZM

Bugün gelişmiş ülkelerdeki kurumsal yatırımcıların, en çok da emekli sandıklarının ellerinde tuttukları kadar büyük para birikimleri, daha önce hiçbir zaman var olmamıştı. Bu gelişmenin ilk başladığı ve en çok mesafe aldığı ABD’de, emekli sandıklarının en büyüğü, bugün 80 milyar dolarlık bir varlığa sahiptir. Küçücük bir emekli sandığının bile ekonomiye bir milyar dolar düzeyinde bir yatırım yapmış olduğu söylenebilir. Bu sermaye havuzları, eskiden en büyük kapitalistlerin elinde bulunmuş paraları bile cüceleştirmektedir. Gelişmiş bir toplumun yaş yapısına bakılırsa, emekli sandıklarının her gelişmiş ülke için daha bile önemli duruma geleceği söylenebilir.

Bu, daha önce eşi görülmemiş bir gelişmedir. 1950’lerde başlamıştır. O kadar yenidir ki, emekli sandıklarının yönetimi ve mevzuatı bile henüz tam anlamıyla saptanmış değildir.

Böylesine büyük para havuzlarını yağmacılardan korumak, birinci büyük sorundur. ABD’de özel girişimIere ait emekli sandıkları için, bunları yağmadan koruyacak bazı önlemler alınmıştır. Bugün Amerika’daki bir emekli sandığını, İngiliz gazete kralı Robert Maxwell’in 1990-1991’de yaptığı gibi talan etmek kolay iş değildir. Ama ABD’de bile, alınan bu önlemler acıklı sayılacak kadar zayıftır. Hele devlet memurlarının emekli sandıklarını siyasal amaçlarla talan etmek şeklinde düşünülebilecek o en büyük tehlikeye karşı, ABD’de bile hiçbir önlem yoktur.

Aslına bakarsanız ABD’nin kamu çalışanlarına ait emekli sandıkları, ister New York’ta olsun, ister Philadelphia’da, ister California ya da daha başka bir yerde, düzenli olarak eyalet ve kent bütçelerinde açılan deliklere yama olarak kullanılmış, yani yağmalanmıştır.

Yine o kadar büyük bir başka tehlike de özel çıkar gruplarından, örneğin sendikalardan gelmektedir, çünkü bunlar da siyasal güçlerini kullanarak emekli sandıklarının parasını kendilerine sübvansiyon olarak çekebilmekte, özür olarak da “sosyal açıdan yapıcı amaçlar için emekli sandıklarının parasından yararlanmak” diye bir sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Emekli sandıklarının parası, bugün çalışır durumda olanların tasarruflarıdır. Ancak bugünkü çalışanların mali geleceğine dönük amaçlarla kullanılmaları gerekir. Hizmet edebilecekleri en büyük “sosyal amaç” ancak bu olabilir.Sh: 110-111

**

EKİP ÇALIŞMASI VAR, EKİP ÇALIŞMASI VAR

Malların yapılıp taşınmasındaki verimle bilgi ve hizmet işlerindeki verim arasında ikinci bir büyük fark daha vardır. Bilgi ve hizmet işlerinde, işin nasıl düzenleneceğine karar vermek zorundayız. Bu tür iş için ve bu tür işin akışı için her tür insan ekibi uygun olacaktır?

İnsanların yaptığı işlerin çoğu ekipler tarafından yapılır. Tek başına çalışanlar çok nadirdir. En yalnız çalışanlar, ressamlar, yazarlar ve sanatçılar bile, yaptıkları işin etkin duruma gelmesi için başkalarına ihtiyaç duyarlar. Yazarın editöre, matbaacının kitapçı dükkânına, ressamın da tablolarını satacak galeriye ihtiyacı vardır. Çok sayıda kişi ise, ekip arkadaşlarıyla çok daha yakın, çok daha içiçe durumda çalışır.

Ayrıca bugün “ekip çalışması yaratmak”tan da çok söz edilmektedir. Bu, genellikle yanlış anlaşılan bir kavramdır. Var olan kuruluşun aslında bir ekip olmadığını varsayar gibidir. Oysa bu son derece yanlıştır. İkincisi, bir tek tür ekip olabileceğini varsayar gibidir. Oysa aslında insanların yaptıkları işler için üç türlü ekip bulunmaktadır. İşin verimli olabilmesi için, o işe ve iş akışına en uygun ekip hangisiyse, ona göre düzenlenmesi gerekir.

Birinci tür ekip, beyzbol ya da kriket takımı gibidir.Hastanede yatan hastayı ameliyat eden ekip de yine böyle bir ekiptir. Bu ekipte bütün oyuncular ekip üyesidir, ama ekip olarak oynamazlar.

Beyzbol ya da kriket takımında her oyuncunun belli bir yeri vardır, oradan hiç ayrılmaz. Beyzbolda oyun oynayanlar birbirlerine hiç yardım etmezler. Hep kendi yerlerinde kalırlar. Beyzbolun eski bir sözü vardır: “Sopayı eline alıp vurmaya hazırlandın mı, tümüyle kendi başınasın”denir. Aynı şekilde, anestezi uzmanı da hemşireye, cerraha yardım etmez; onlar da ona yardım etmezler.

Bu tür ekip bugün basında iyi gösterilmemektedir. Hatta insanlar “ekip oluşturma” kavramından söz ettiklerinde, aslında bu tür ekipten uzaklaşmak istediklerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Oysa beyzbol ya da kriket takımının da yabana atılmaması gereken bazı güçlü yanları vardır. Oyuncuların kendi sabit yerleri olduğu için, onlara ayrı ayrı görevler verilebilir, her görev bazı performans puanlarına göre ölçülebilir, herkes her görev için eğitilebilir. Beyzbolda da, krikette de her oyuncu için yıllardır tutulan istatistikler bulunması bir rastlantı değildir. Hastanedeki cerrahi ekibi de aynı şekilde çalışır.

Tekrarlanan işlerde ve kuralları iyi bilinen işlerde, beyzbol takımı türünde ekip idealdir. Esasen çağdaş seri imalat modeli, yani malların yapımı ve taşınmasıyla ilgili model de buna dayanılarak geliştirilmiştir, performans kapasitesi açısından bu ekip anlayışına çok şey borçludur.

İkinci tür ekip, futbol takımı gibidir. Senfoni orkestrası da, gecenin ikisinde kalp kriziyle hastaneye getirilen hastanın çevresinde koşturan ekip de aynı tür ekiptir.

Bu ekipte de oyuncuların belli sabit yerleri vardır. Orkestrada tuba çalan adam, dubl-bas’ın notalarını çalmaz. Kendi tuba’sının zamanı geldiğinde, onu çalar. Hastanedeki acil servis ekibinde de solunum teknisyeni hastanın göğsüne neşteri vurup kalp masajı yapmaya kalkışmaz. Ama bu tür ekiplerde üyeler ekip halinde çalışır. Her biri kendi işini ekibin diğer üyelerininkiyle koordine eder.

Bu ekibin bir orkestra şefine ya da bir antrenöre ihtiyacı vardır. O şefin ya da antrenörün sözü kanundur. Bir de “amaç”a ihtiyaç vardır. Birlikte iyi çalışabilmek için sayısız provalar gerekir. Ama beyzbol takımından farklı olarak, amaç belirginse ve takım da iyi bir liderliğe sahipse, büyük bir esneklik söz konusudur. Çok da çabuk hareket edebilir.

Son olarak, tenisteki ikili ekiplerin durumu vardır. Caz kombolarında, büyük Amerikan şirketlerinin bazen dört beş üst yöneticiyi “Başkanlık Ofisi”ne birlikte yerleştirmesinde, Alman şirketlerindeki Vorstand’larda (yönetim kurulu) da bu tür ekip söz konusudur.

Bu ekibin küçük olması şarttır. Yedi ya da dokuz kişi, tavan rakam olmalıdır. Bu ekipte oyuncular, “sabit” mevkilerden çok, “tercihli” mevkilere sahiptir. Birbirinin açığını kapatırlar. Kendilerini, birbirlerinin güçlü ve zayıf yanlarına uyumlandırırlar. İkili tenis ekibinde de arka sahada oynayan oyuncu, nette oynayanın güçlü ve zayıf yanlarına kendini ayarlamıştır. Ekibin işleyebilmesi için, bu zaaf ve güçlülüklere uyumlanma işi bir şartlanmış refleks haline gelmelidir, yani tenisteki arka saha oyuncusunun, nettekinin zayıf backhand vuruşunu telafi etmek amacıyla koşmaya başladığı an, daha topun karşı takım oyuncusunun raketinden yeni çıktığı andır.

Bu tür ekibin iyi bir kalibresi varsa, ekiplerin en güçlüsü olabilir. Toplam performansı, tek tek oyuncularının performanslarının toplamından fazla olur. Çünkü bu tür ekip, bir yandan her oyuncunun gücünü kullanırken, bir yandan da her birinin zaaflarını en aza indirmektedir. Ama böyle bir ekibin çok büyük öz disipline ihtiyacı vardır. Üyelerin gerçek anlamda “ekip” halinde çalışabilmeleri için daha önce uzun süre bir arada çalışmaları gerekir.

Bu ekip türleri birbiriyle karıştırılamaz, bir araya getirilemez. Aynı anda ve aynı saha içinde, aynı takımla hem beyzbol hem de futbol oynanamaz. Senfoni orkestrası, caz kombosu gibi çalamaz. Her üç ekibin “saf’ olması gerekir. Melez ekipler oluşturulamaz.Ayrıca, bir ekip türünden diğerine geçmek çok zor ve acı vericidir. Böyle değişiklikler, uzun süreli, sağlamlaşmış, değerli insan ilişkilerini mahveder. Ama yine de, işin türünde, âletlerinde, akışında ve nihai ürününde yer alan değişiklikler, ekibi değiştirmeyi de gerektirebilir.

Bu, özellikle enformasyon akışında yer alan değişiklikler için geçerlidir.

Beyzbol tipi takımda, oyuncular enformasyonu “durum”dan alırlar. Her biri kendi görevine uygun olan enformasyonu alır ve takım arkadaşlarının aldığı enformasyondan bağımsız olarak alır. Senfoni orkestrasıyla futbol takımında, enformasyon daha çok orkestra şefinden ya da antrenörden gelir. Takımın yöneltildiği “amaç”ı kontrol eden onlardır. Çift teniste oyuncular enformasyonu daha çok birbirlerinden alırlar. Enformasyon, teknolojisinin ve benim “enformasyona dayalı kuruluş” dediğim şeye doğru yönelmenin niçin böyle masif “yeniden mühendislik”gerektirdiğini de işte bu nokta açıklamaktadır.

Yeni enformasyon teknolojisi, Amerikan şirketlerinin son on yıldır kendilerine “yeniden mühendislik” yani yeniden yapılanma uygulama yolunda gösterdikleri büyük çabaların altında yatan nedendir. Geleneksel olarak, büyük Amerikan şirketlerinin çoğu beyzbol takımı modeline göre düzenlenmişti.Üst yönetim, bir baş yöneticiyle, ona bağlı olarak çalışan üst düzey işlevsel yöneticilerden oluşur; bunların her biri kendi işini yapar, ya fabrikayı, ya satışları, ya finans bölümünü vb. yönetirdi. Başkanlık ofisi denilen kavram ise, üst yönetimi ikili tenis takımına benzetme çabasından doğmuştur, bunu gerekli kılan ya da en azından mümkün kılan şey de enformasyondaki değişikliktir.

Geleneksel olarak, yeni ürünlerle ilgili işler, beyzbol takımı tipi bir ekip tarafından yapılır, herkesin kendi işlevi olurdu; tasarım, mühendislik, imalat, pazarlama gibi. Hepsi kendine düşeni yapar, sonra olayı bir sonraki işlevi yerine getirecek olana devrederlerdi. Bazı belli başlı Amerikan sanayilerinde, örneğin ilaç ya da kimya sanayilerinde, bu durum çoktan değiştirilmiş, futbol takımına ya da senfoni orkestrasına benzer duruma getirilmişti. Ama Amerikan otomobil sanayii, yeni modellerin tasarımı ve sunulması konusunda beyzbol takımı tipine sadık kalmıştı. 1970 dolaylarında Japonlar, enformasyonu kullanarak bu işi futbol takımı tipine çevirmeye başladılar. Sonuçta Detroit, hem yeni modeller çıkarma hızı açısından, hem de esneklik açısından çok gerilerde kaldığını gördü.1980’den bu yana Detroit, tasarım ve sunuşta futbol takımı tipi ekibe geçerek Japonlara yetişebilmek için büyük çabalar göstermektedir. Fabrika düzeyinde de enformasyonun varlığı (Topyekûn Kalite Yönetimi’ni mümkün kılan, hatta kaçınılmaz kılan şey de budur), Detroit’i, yürüyen bant üzerinde çalışan beyzbol takımı tipi üretimden ikili tenis takımı tipine, yani “esnek imalat’ın altında yatan ekip kavramına geçmeye zorlamaktadır. Bilgi işçileriyle hizmet işçilerinin verimi üzerindeki çalışmalar, ancak uygun tipteki ekip seçilip kurulduktan sonra etkili olmaya başlayacaktır. Doğru ekip, kendi başına verimi garantiye alamaz. Ama yanlış ekip verimi mahveder.Sh: 126-131

**

DOĞRU NE ZAMAN YANLIŞ OLUR

1930’larda John L. Lewis (1880-1969), Başkan Franklin D. Roosevelt’ten sonra ABD’nin ikinci en güçlü adamı olarak tanınırdı. Aslında Roosevelt de seçilebilmesini büyük ölçüde Lewis’e borçluydu, çünkü ömrü boyunca Cumhuriyetçi Parti’yi desteklemiş olan Lewis, 1932 yılı kongresinde kendi kömür işçileri sendikasını (UMW) ve onunla birlikte de tüm Amerikan işçi hareketini peşine takıp Demokratlar’ın kampına sürüklemişti. Daha sonra Yeni Anlaşma yıllarının sendikalaşma hareketinin lideri oldu, yeni ve çok güçlü,bir emekçi kuruluşunun, Sınai Kuruluşlar Örgütü’nün başına geçti.

Ama 1943’te Lewis, İkinci Dünya Savaşı sırasında getirilen ücret dondurulmasına karşı isyan etti, kendi kömür işçilerini greve yöneltti. Başkan Roosevelt, ondan ulusal çıkarları dikkate alarak greve son vermesini rica ettiyse de Lewis bunu reddetti. Verdiği cevap şöyleydi: “Ulusal çıkarları kollamak için maaş alan, ABD Başkanı’dır. Benim maaşım ise maden işçilerinin haklarını korumam için veriliyor.”

Savaş üretimi o sıra yeni yeni başlamaktaydı. Amerikalı askerler hem Avrupa’da, hem Pasifik’te savaşmaktaydılar. Ama acıklı bir durumdaydılar, çünkü ellerinde hâlâ ne teçhizat, ne de cephane vardı. Bu eksikliklerden ötürü çok ağır kayıplar vermekteydiler. Savaş çabalarının tümünde yakıt kömürdü, bu nedenle ülkenin bir günlük kömür üretimini kaybetmeyi göze alacak durumu yoktu. Üstelik maden işçileri ABD’nin en yüksek ücret alan işçileriydi. Üniformalı askerlerle ölçüldüğünde, onlar plütokrat’tı.

Ama Lewis bu grev işini başlattı.

Ne var ki başlattığı anda tüm gücünü, tüm etkisini, tüm saygınlığını kaybetti; sendika hareketi içinde bile desteği kalmadı. Kendi sendikası içinde bile birçok insan arkasını döndü ona. UMW hemen gerilemeye başladı. Gücü de, etkinliği de, üye sayısı da azaldı. On yıl sonra, kömür grevleri artık olay bile sayılmaz oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lewis’in 1943’te kazandığı o zafer, ABD’de sendikacılığın çöküşüne başlangıç oluşturmuştu.

Lewis, zaferinin yarattığı sonuçları görecek kadar uzun yaşadı. Ama ölene kadar da o grevi başlatmakta haklı olduğunu, görevinin bunu gerektirdiğini iddia etti durdu. “İşçinin yararına olan şey, eninde sonunda ülkenin de yararınadır” derdi. “Savaş da işçinin tek gerekli olduğu zamandır, işçi, ancak böyle bir zamanda güç sahibi olur. Doğru dürüst bir ücret alma yolundaki meşru hakları için ancak o zaman baskı yapıp başarıya ulaşabilir.” Söylentilere göre Amerikan kamuoyunun bu görüşe neden katılmadığını hiçbir zaman anlayamamıştı.

Bu olay elbette ki aşırı bir olaydır. Ama aynı zamanda çok şey ifade eden bir olaydır. Lewis, kendisinin haklı olduğunu biliyordu. Peki, bir kuruluşun haklılığı, ne zaman sosyal bir haksızlığa dönüşür, o kuruluşun işlevi ne zaman meşru olmaktan çıkar?

Günümüzde Amerika’da, “iş ahlakı” konusunda bir hayli kaygı söz konusudur. Ama tartışmaların çoğu (işletme okullarında öğretilen dersler de dahil olmak üzere), hep yanlış yapılan şeylerle, yani verilen rüşvetlerle ya da kusurlu, zararlı ürünler üretilmiş olduğunu örtbas etmekle ilgilidir. Yüksek mevkilerde bulunup da böyle yanlış şeyler yapan kimselerin, her zaman “daha yüksek bir iyiliğe” adanmış olduklarını ileri sürmeleri yeni bir şey değildir. Bu konuda söylenebilecek her şey, bundan 350 yıl önce, büyük Fransız matematikçi/düşünürü Blaise Pascal (1626-1662) tarafından, Bir Taşralıya Mektuplar adlı kitapta söylenmiş, bu kitap, Cizvitler’in özel bir güç ahlakı taleplerini ebediyen yıkıp yok etmiştir.

Ama Lewis’in hikâyesi, “yanlışa karşı yanlış”la ilgili değildir. “Hakka karşı hak” ile ilgilidir. Gerçi eski örnekleri de vardır, ama bu sorun aslında yeni bir sorundur. Kuruluşlar Toplumu’nda da sorumluluğun merkez sorunu olarak düşünülebilir.

Performans gösterebilmek için bir kuruluş ve onun içinde bulunan insanlar, tıpkı John L. Lewis gibi, kendi işinin toplumdaki en önemli iş olduğuna inanmak zorundadır. Daha önce de söylendiği gibi, hastaneler hiçbir şeyin hastalara bakmaktan daha önemli olmadığına inanmalıdırlar. Şirketler de hiçbir şeyin, toplumun maddesel ihtiyaçlarını karşılamak kadar önemli olmadığına inanmak zorundadırlar; özellikle de ekonomi ve toplum açısından, bizim şirketimizin ürettiği mal ve hizmetler kadar önemlisi olamaz, demek zorundadırlar. Sendikalar, çalışan insanın Haklarından önemli hiçbir konu olamayacağı kanısındadırlar. Kiliseler, en önemli şey inançtır, derler. Okullar, her şeyin başının eğitim olduğuna inanırlar ve bu böylece sürer gider.

Bu kuruluşlar beıı-merkezli olmak zorundadırlar. Bir araya geldiklerinde, toplumun tüm işlerini onlar yaparlar. Ama her biri yalnızca bir işi yapar, gözü ancak o işi görür. Aslında bizler de bu kuruluşların liderlerinin tıpkı Lewis gibi, kendi kuruluşlarının en önemli kuruluş olduğuna, toplumu temsil ettiğine inanmalarını bekleriz.

Charles E. Wilson (1890-1961), sağlığında Amerika sahnesinin önemli kişilerindendi. Önce General Motors’ın, o gün için dünyanın en büyük ve en başarılı imalatçı kuruluşunun başkanı ve baş yöneticisi olarak, daha sonra da (1953-1957 arasında) Eisenhower yönetiminde Savunma Bakanı olarak. Ama bugün onu hatırlayan varsa bile, söylemediği bir sözden ötürü hatırlamaktadır, o söz de şudur: “General Motors için iyi olan bir şey, Amerika Birleşik Devletleri için de iyidir.” Oysa Wilson’ın 1953’te Savunma Bakanlığı’na getirilirken yaptığı konuşmada söylediği söz şudur: “Amerika Birleşik Devletleri için iyi olan bir şey, General Motors için de iyidir.” Ondan sonra ölünceye kadar Wilson hep bu yanlış anlaşılma olayını düzeltmeye çabalamış, ama hiç kimse onu dinlememiştir. Herkes sürekli olarak, “Söylememiş olsa bile içinden inanıyor; aslında da inanması gerekir,” demiştir.

O halde sınırlar nerededir?

Eğer ortada bir savaş ya da büyük bir doğal âfet varsa, o zaman verilecek cevap oldukça basitleşir: toplumun çıkarları, onun herhangi bir organının çıkarlarından daha önce gelir. Ama böyle krizler söz konusu olmadığı zaman, bu sorunun bu kadar kesin bir cevabı yoktur. O halde soruna en iyi yaklaşım, kuruluşlarımızın liderlerinin ortak sorumluluğu biçiminde olmalıdır.

Bugüne kadar buna en yakın davranış, herhalde İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük Japon şirketlerinin davranışı olmuştur. O yıllardaki planlamalarında iş dünyası liderleri işe şu soruyla başlamışlardır: “Japonya için, Japonya’nın toplumu, ekonomisi için en iyi olan nedir?”Daha sonra da şunu sormuşlardır:

“Ne yaparsak bunu genelde iş dünyası için bir fırsat, özel olarak da kendi işimiz için bir fırsat haline çevirebiliriz?”

Bu insanlar bir hayır derneği gibi düşünmüyor, kendilerini de silmiyorlardı. Tam tersine, kâr kavramının son derece farkındaydılar. “Liderlik” etmeye kalkışmadılar. Sorumluluğu kabul ettiler. Ama ülkeleri savaş sonrası onarımından sıyrılıp dünya ekonomik liderliğine sıvanırken, Japon iş dünyasıyla o dünyanın liderleri bile bir kere daha bencilleştiler. Sh: 142-146

**

ULUS-DEVLETTEN MEGA-DEVLETE

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ve politikadaki değişimler de toplumdaki ve sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Onlar da diğerleri gibi birer gerçektir.

Dünün dünya düzeni hızla geçmişte kalırken, yarının dünya düzeni de henüz kendini belli etmemiştir. Bu durumda bizler, günümüz politikacılarının durmadan iddia ettikleri gibi “yeni dünya düzeni”yle karşı karşıya değiliz. Bizim karşımızda yenidünya düzensizliği bulunmaktadır, bunun ne kadar süreceğini de hiç kimse bilmemektedir.

Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağına geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır. Yeni güçlerin ne olduğunu şimdiden biliyoruz. Bunlar 400 yıldan beri siyasal yapıyı ve politikayı yönetmiş olan güçlerden çok farklıdır. Yeni talepleri de biliyoruz, bazılarını, hatta belki çoğunu çok iyi tanıyoruz. Ama cevapları, çözümleri, yeni entegrasyonlan bilemiyoruz. Bu sahnedeki oyuncular, yani politikacılar, diplomatlar, memurlar, siyasal bilimciler, toplumda ve sosyal yapıda olduğundan daha çok, hep dünün terimleriyle konuşup yazmaktadırlar, hatta rollerini dünün varsayımlarıyla ve dünün gerçeklerine dayanarak oynamak zorundadırlar.

ULUS DEVLETİN PARADOKSU

Dünya tarihindeki son 400 yılın, Batı türü ulus devletin yüzyılları olduğunu herkes bilmekte, tarih kitapları bile bize bunu öğretmektedir. Bu sefer, herkesin bildiği şey doğrudu; ama bu doğru da paradokslu bir doğrudur.

Çünkü bu dört yüzyıl boyunca yer alan siyasal hamleler hep ulus-devleti aşıp onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal siyasal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir Avrupa (ya da Asya) süper devleti de. Bu yüzyıllar, büyük sömürge imparatorluklarının yükseldiği ve çöktüğü yüzyıllardır. İspanyol ve Portekiz imparatorlukları on altıncı yüzyılda belirmiş, on dokuzuncu yüzyıl başlarında çökmüş, bu arada on yedinci yüzyılın başlannda başlayıp yirminci yüzyıla kadar sokulmayı başarabilen İngiliz, Hollanda, Fransız ve Rus imparatorlukları ortaya çıkmıştır. Bu dört yüzyıl boyunca dünya sahnesinde ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırları aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Almanya’yla İtalya, daha birleşme işini başardıkları anda, yani 1880’le Birinci Dünya Savaşı arasında, ilk iş olarak sömürgelerle genişleme işine yönelmiş, İtalya son olarak 1930’larda bile denemelere kalkışmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında

ABD bile bir ara sömürgeci bir güç olmuştur. Ulus devlet haline gelen tek Batı dışı ülke, Japonya da öyle.

Ulus-devletin esas vatanı Avrupa’ya gelince, bu dört yüzyıla hep sınırları aşıp transnasyonal süper devlet kurma çabalan egemen olmuştur. Bu süre içinde altı kere, Avrupa’nın şu ya da bu ulus devleti, tüm Avrupa kıtasını yönetimi altına alıp, kendi ulus-devletini bir Avrupa süper devleti haline dönüştürmeye çalışmıştır.

Bu girişimlerden ilki İspanya tarafından, on altıncı yüzyılın ortalarında, İspanya henüz yeni yeni birleşik bir ulus olarak ortaya çıkarken, yani kendi içindeki birbiriyle didişen krallıkları, düklükleri, kontlukları ve serbest kentleri bir Prens’in altında pamuk ipliğiyle birleştirmeyi başardığı anda yapılmıştır. Ve İspanya, Avrupa’nın efendisi olma hayallerini yüz yıllık bir süre boyunca elden bırakmamıştır. O zamana kadar da kendini hem ekonomik, hem de askeri açıdan tüketmiştir.

Hemen ardından Fransa, önce Richelieu döneminde, sonra da XIV. Lcuis döneminde, bu işi İspanya’nın bıraktığı yerden devralmış, yetmiş beş yıl sonra, yorgunluktan tükenmiş durumda, özellikle de mali açıdan batmış durumda vazgeçmiştir. Ama böyle olması, aradan bir yetmiş beş yıl daha geçtiğinde bir başka Fransız yöneticinin, Napoleon’un bir denemeye daha girişmesini engellememiştir. Napoleon Avrupa’nın yöneticisi olma ve Fransa egemenliğinde bir Avrupa süper devleti oluşturma aşkına, tüm kıtayı yirmi yıl boyunca savaşlarla, sarsıntılarla titretmiştir. Daha sonra, bu yüzyılda Almanların Avrupa efendisi olma yolundaki iki savaşı gelmiş, Hitler’in yenilgisinden sonra da Stalin, silah ve baskı gücüyle, Rus egemenliğinde bir Avrupa yaratmaya çalışmıştır. Japonya da ulus-devlet haline gelir gelmez Batıtürü bir sömürge imparatorluğu yaratmaya kalkışmış, Batı örneğini izleyerek bu yüzyılda bir deneye girişmiş, Japon yönetiminde bir Asya Süper devleti peşine düşmüştür.

Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. İspanya’nın Amerika kıtasındaki imparatorluğu o kadar çok altın ve gümüş getiriyordu ki, Şarlken’in oğlu II. Philip öneminde Ispanya, Roma lejyonlarından bu yana ilk daimi orduyu, İspanyol Süvarileri’ni kurmayı başarmıştı. Bu süvari birliklerinin ilk “modern” kuruluş olduğu da bazıları tarafından ileri sürülmektedir. Kendini bu şekilde donatan İspanya, kendi yönetiminde bir Avrupa yaratma amacıyla ilk seferlere de başlamıştır, işte ulus-devlet’i icat eden Fransız avukatpolitikacı Jean Bodin’in (1530-1591) 1576 tarihinde yazdığı Six Livres de la Republique (Cumhuriyetin Altı Kitabı) adlı eserinden sonra bu fikrin bütün Avrupa’da ana amaç haline gelmesine de, Ispanya’nın bu tehdidine karşı durmanın getirdi