ANTİK MISIR EDEBİYATINDAN MASALLAR


Mısır motifleri içinde bizlere kadar ulaşan en ilginç hikâyelerden biri, bilinen adıyla “İki Erkek Kardeşin Hikâyesidir. Hikâye, British Museum da (D’Orbiney, No. 10,183) muhafaza edilen bir papirüs üzerine hiyeratik karakterde yazılı bulunuyor. Yaklaşık İ.Ö.1300 yılında Dokuzuncu Hanedan egemenliği döneminde geçerli olan bir formdadır. Hikâyedeki iki başkarakter, Anpu ve Bata aslında tanrıdırlar, fakat Mısırlı öykü anlatıcılarının elinde iki insan halini almışlardır. İkisinin serüvenleri ilginç bir masal formatında ele alınmış. Hikâyenin bazı kısımlarındaki mitolojik öğelerin üzerinde durmak bu kitabın amacı dışında olacağından bu inanılmaz ve önemli “masal”ın yalnızca bir çevirisini veriyoruz.

İKİ ERKEK KARDEŞİN HİKÂYESİ

Derler ki bir anne ve babanın iki erkek evladı olan iki kardeş varmış; Büyük olanın adı Anpu, küçüğünün ise Bata’ymış. Anpu’nun bir evi ve eşi varmış. Bata, küçük kardeşi olarak onunla birlikte yaşıyormuş. Elbiseleri Bata dikermiş; sürülere tarlalarda o bakar, onları güdermiş, toprağı o sürermiş, hasat zamanı o sıkı çalışırmış. Bata oldukça mükemmel bir çiftçiymiş ve bir eşi daha ülkede yokmuş. Tanrı’nın gücü onun içindeymiş. Anpu’nun küçük kardeşi onun sürülerini her gün güderken günler geçiyormuş ve Bata her akşam tarlalardan getirdiği türlü çeşit mahsulle kolları dolu bir halde eve dönüyormuş. Bata, tarladan eve döndüğü zaman, [getirdiklerini] karısıyla birlikte oturmuş yemek yiyip, içki içen kardeşinin önüne bırakırmış. Daha sonra da dışarı çıkar, ahıra gider ve burada sığırlarla birlikte uyurmuş. Ertesi sabah gün ışır ışımaz Bata fırından yeni çıkmış ekmekleri alır ve kendisine tarlaya giderken, yanına alması için yiyecek veren Anpu’nun önüne bırakırmış. Daha sonra Bata sığırlarını kırlara otlamaları için sürermiş. Sürünün arkasında ilerlerken, sığırlar ona şöyle derlermiş,

“Filan yerdeki otlaklar çok güzel.”

Bata onların sözlerini dinler, onları alır, gitmek istedikleri yere götürürmüş.

Bu nedenle Bata’nın sürüsündeki sığırlar fazla iyi ve besili olur, ikiz buzağılar ve böylece çok hızlı çoğalırlarmış. Çift sürme mevsimi geldiğinde Anpu, Bata’ya şunları söylermiş;

“Gel ve tarlaların sürülmesi için adamları ve gerekli malzemeleri hazır et, çünkü toprak ortaya çıktı, sürülmeye elverişli hale geldi. Bugün, mısır tohumlarını yanma al ve tarlalara git. Yarın şafakta toprağı süreceğiz.”

İşte bunlar söylenmişti Bata’ya. Bata Anpu’nun ona söylemiş olduğu her şeyi yerine getirdi. Ertesi sabah, gün ışır ışıma:, iki erkek kardeş adamlar ve sabanlarla birlikte tarlalarına gittiler ve toprağı sürdüler. Çift sürdükleri anlar boyuncu oldukça mutluydular.

İki erkek kardeş bu şekilde uzunca bir süredir yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Tarlada çift sürdükleri günlerden birin de, Anpu, Bata’ya,

“Çiftliğe geri git ve biraz daha tohum alıp getir.” demiş.

Bata söyleneni yapmış. Çiftliğe vardığında abisinin karışım oturmuş saçını yaparken bulmuş. Ona,

“Kalk ve bana biraz mısır tohumu ver, hemen tarlaya geri dönmeliyim, çünkü Anpu benden oyalanmamamı istedi. ” demiş.

Anpu’nun karısı da ona,

“Ambara git, kapıyı aç ve içeriden istediğin kadar tohum al; sana kendim gidip getirirdim fakat saçlarım yolda bozulabilir. ” diyerek karşılık vermiş.

Daha sonra genç adam ambara giderek geniş bir çömleği tohumla doldurmuş, çünkü çok miktarda tohumu alıp götürmek istiyormuş. Buğday ve arpayla dolu olan çömleği omuzlarına yükleyerek ambardan dışarı çıkmış.

Anpu’nun karısı ona,

“Omuzlarında ne kadar tohum var?” diye sordu ve Bata ona,

“Üç ölçü arpa ve iki ölçü buğday olmak üzere toplam 5 ölçü tohum var; omuzlarımda olanlar bu kadar.” cevabını vermiş.

Bunlar Bata’nın ona söyledikleriydi.

Kadın, Bata’ya, , “Ne kadar da güçlüsün! Her gün senin bu kuvvetini gözlüyorum. “

Kadının gönlü Bata’ya kaydı ve Bata’ya yanında kalması için yalvardı. Eğer yanında kalırsa ona güzel kıyafetler vereceğini vaat etti. Daha sonra genç adam, kadının sözlerinden ötürü güney panteri gibi öfkeyle doldu. Kadın onun ne kadar sinirlendiğini görünce çok korktu. Bata, kadına dedi ki,

“Gerçekte sen benim annem gibisin ve kocan benim babam gibi ve o benim ağabeyim olduğu için bana yaşam kaynağı sağlıyor. Sen bana söylememen gereken bir şey söyledin ve sana yalvarırım bunu bir daha tekrarlama. Kendi adıma bunu hiç kimseye söylemeyeceğim. Sen de kendi hesabına bundan hiçbir kadın ya da bir erkeğe bahsetme.”

Daha sonra Bata yükünü omuzladı ve tarlalara gitmek üzere oradan ayrıldı. Ağabeysinin yanına vardığında, herkes çift sürmeye devam ediyor, harıl harıl çalışıyordu.

Akşam olunca büyük kardeş evine dönmüştü. Tarladan, kucağı mahsulle dolu Bata sürüyü çiftliğe getirerek, onları çitlerle çevrili yerlerine koydu. Ve işte bakın Anpu’nun karısı, Bata’ya söylemiş olduğu sözlerden ötürü endişeye kapılmıştı. Biraz yağ ve bir parça keten bezi almış, kendisine feci şekilde saldırıya uğramış bir kadın görüntüsü vermişti, çünkü kocasına şöyle söylemeyi planlıyordu, “Kardeşin beni fena halde dövdü.” Her akşam yaptığı gibi Anpu evine döndüğünde, karısını birinin saldırısına uğramış bir halde yerde yatar buldu. Her zaman olduğu gibi kadın, Anpu’nun ellerine su dökmek için ortaya çıkmamıştı, önünde ışık yak- mamıştı; evi karanlık içindeydi ve kadın hasta bir halde yüzükoyun yatıyordu. Kocası ona sordu,

“Seninle kim konuştu?”

Kadınsa ona şöyle dedi, “Benimle kardeşinden başka kimse konuşmadı. Tohum almaya geldiğinde beni yalnız otururken buldu ve bana aşk sözleri söyledi ve saçlarımı bağlamamı istedi; fakat onu dinlemedim ve ona ‘Ben senin annen gibi değil miyim?’ ‘Ağabeyin baban gibi değil mi?’ dedim. Bunun üzerine Bata çok korktu, olanları sana anlatmamam için beni dövdü. Şimdi, eğer sen onu öldürmezsen ben kendimi öldüreceğim, çünkü sana onun sözlerini anlattım, akşam eve geldiği zaman bana ne yapacağı malum.”

Daha sonra büyük kardeş, sanki güney çöllerinin öfkeli panterine dönüşmüştü. Hançerini alarak onu iyice keskinleştirdi ve gidip ahır kapısının arkasında beklemeye başladı. Böylece Anpu, Bata akşam olup da sığırlarını ahıra bırakmaya geldiğinde, onu öldürebilecekti. Güneş batmak üzereydi, her zamanki gibi Bata tarladan getirdiği her türden ürünü yüklenmiş bir halde çiftliğe dönüyordu. Bata gelirken, sürüye yol gösteren inek ahıra girerken ona:

“Ağabeyin hançeriyle seni öldürmek için bekliyor; onun önünden kaç.” dedi.

Bata baş ineğin sözlerini duydu. İkinci inek de ahıra girerken ona ilk ineğin söylediklerini tekrarlayınca, Bata, ahırın kapısının altına baktı. Kapının arkasında elinde hançerle bekleyen büyük kardeşinin ayaklarını gördü. Daha sonra elindeki yükü yere bıraktı ve koşabildiği kadar hızlı koşarak kaçtı. Anpu, hançer elinde kardeşinin peşinden gitti. Bata, Ra-Harmakhis‘e (Güneş Tanrısı) seslendi ve dedi ki,

“Ey, benim adaletli Tanrım, sen doğru ve yanlışı yargılayansın. “

Tanrı Ra onun sözlerini duydu. Büyük bir akarsu meydana getirerek iki kardeşi ayırdı ve su timsahlarla doluydu. Anpu suyun bir tarafında, Bata ise karşı tarafında kalmıştı. Anpu ellerini öfkeyle sıktı, çünkü kardeşini öldürememişti. Daha sonra Bata, nehrin diğer kıyısındaki Anpu’ya seslendi, “Gün ışıyana kadar ve Disk (Güneş Tanrısı) yükselene kadar olduğun yerde kal. Seninle onun huzurunda hesaplaşacağım, çünkü yanlışı doğru yapan O’dur. Artık seninle birlikte yaşamayacağım ve senin olduğun yere asla tekrar gelmeyeceğim. Akasya vadisine gideceğim.”

Ve gün ağarıp, yeryüzü ışık dolduğunda, Ra-Harmakhis parlarken, iki erkek kardeş birbirlerine baktılar. Bata, Anpu’ya şu sözleri söyledi,

“Niçin ilk önce sana söylemem gerekenleri duymadan öldürme isteğiyle, haince beni kovalıyorsun? Ben senin kardeşinim, senden daha küçüğüm ve sen benim babam gibisin, karınsa annem. Böyle değil mi? Sen beni işlerimiz için tohum almaya gönderdiğinde, ‘yalvarırım benimle kal’ diyen karındı, fakat bak gerçekler sana yanlış sunulmuş, gerçek sana sunulanın tam tersi.”

Daha sonra Bata her şeyi Anpu’ya açıklayarak, karısıyla arasında neler geçtiğini iyice anlamasını sağladı. Bata, Ra- Harmakhis üzerine yemin ederek dedi ki,

“Ra-Harmakhis huzurunda, elinde bıçak beni öldürmeye hazır bir biçimde pusuya yatman, peşimden gelmen yapılabilecek en iğrenç, en fena şeylerdi.”

Bata, yanındaki, kamış kesmek için kullandığı bıçağı aldı, vücuduna sapladı ve yere baygın bir halde düştü. Daha sonra Anpu, en kötü beddualarla kendine lanetler yağdırarak, bağıra bağıra ağladı; timsahlardan dolayı Bata’nın olduğu tarafa nasıl geçemiyordu.

Bata ona seslendi,

“Bak, bana karşı olan, kötü bir davranışımı hatırlamaya hazırsın, ancak iyi davranışlarımı, hatta senin için yaptığım birçok şeyden bir tekini bile aklına getirmiyorsun. Kendinden utan! Evine geri dön ve kendi sığırlarını kendin güt, çünkü ben artık seninle birlikte yaşamayacağım. Akasya Vadisi’ne doğru gideceğim; fakat bana bakmaya geleceksin, bu nedenle söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Öncelikle şunu bil ki başıma bazı şeyler gelecek. Kalbime sihirli bir söz okuyacağım. Böylece onu Akasya ağacı üzerinde bir çiçeğin içine koyabileceğim. Bu akasya ağacı kesildiğinde kalbim yere düşecek ve sen onu bulmak için geleceksin. Yedi yıl boyunca kalbimi arayacaksın, fakat yüreğinin hayal kırıklığı içine düşmesine izin verme, çünkü kalbimi bulacaksın. Onu bulduğun zaman, soğuk su dolu bir kabın içine koy. Şu bir gerçek kalbim yeniden hayata dönecek ve bana dil uzatanlara cevap verecek. Ve sen başıma bir iş geldiğini, iki alametle anlayacaksın. Bir kap şarap, elinde köpürerek taşacak; ve başka bir kap şarap elinde ekşiyecek. Şu halde hiç vakit kaybetme, çünkü bunların hepsi gerçekten başına gelecek.”

Böylece küçük kardeş Akasya Vadisi’ne giderken, büyük olan da evine gitti. Anpu’nun eli başında, üstü başı toz toprak, Bata için duyduğu acıyla dolu bir halde evine vardığında karsını öldürdü ve onu köpeklere attı. Daha sonra oturup küçük kardeşi için ağlayıp sızlamaya başladı.

Günler geçmişti. Bata, Akasya Vadisi’nde tek başına yaşıyordu. Gündüzleri vahşi hayvan avlıyor, geceleri ise tepesindeki çiçeğin içinde kalbinin durduğu bir Akasya’nın altında uyuyordu. Günler sonra Akasya Vadisinde kendisine, elleriyle büyük bir saray inşa etti. Saray her türden çok güzel şeylerle doluydu, çünkü Bata kendine ait bir saraya sahip olmaktan ötürü büyük zevk alıyordu.

Bir gün sarayından dışarı çıktığı sırada, Dokuz Tanrı (Tanrılar Birliği) ile karşılaştı. Tanrılar, Krallıklarıyla ilgili işlerini halletmek için yolda gidiyorlardı. İçlerinden biri Bata’ ya,

“Ey Bata, Tanrılar’ın Boğası, ağabeyin Anpu’nun karısı yüzünden yurdunu terk ettiğinden beri burada yalnız mı yaşıyorsun? Bak, ağabeyin karısını öldürdü, daha da önemlisi, sen sana yapılan saldırıya yeterli bir karşılık verdin.” dedi. Ve Bata için Tanrıların kalpleri sızladı. O zaman Ra-Harmakhis, Khnemu’ya (İnsanların bedenlerin e şekil veren Tanrı.) şunları söyledi,

“Bata için bir eş yarat ki böylece sen, Ey Bata, yalnız başına yaşamayasın.”

Khnemu, Bata’nın birlikte yaşayacağı bir eş yarattı. Onun vücudu ülkedeki diğer kadınlardan daha güzeldi ve her bir tanrının özü onun içindeydi. Yedi Hathor Tanrısı onun yanına geldiler ve dediler ki,

“O kılıçla ölecek.”

Bata onu çok sevdi ve o, Bata’nın sarayında yaşamaya başladı.

Bata günlerini çöldeki vahşi hayvanları avlayarak geçiriyordu. Avladıklarını getirip eşinin önüne seriyordu. Bata eşine dedi ki,

“Nehrin seni almaması için saraydan dışarı çıkma, çünkü seni ondan nasıl kurtaracağımı bilmiyorum. Yüreğim Akasya çiçeğinin içinde duruyor ve eğer herhangi biri onu bulursa, o kişiyle kalbim için savaşmam gerekir.”

Bata kalbine olanları karısına anlattı.

Bu konuşmanın üzerinden günler geçmişti. Bata’nın her zamanki gibi ava gittiği bir gün, genç kadın saraydan dışarı çıktı ve yakındaki akasya ağacının yanına gitti. Nehir onu gördü. Sularını onun arkasından saldı ve kadın kaçıp saraya girdi. Nehir, o zaman şöyle dedi,

“Ona âşığım.”

Akasya genç kadının saçlarından bir tutamı nehir için aldı. Nehir, saç tutamını aldı ve onu Mısır’a Firavun’un-yaşam, güç ve sağlık onunla olsun-elbiselerini yıkayan çamaşırcılarının bulunduğu kıyıya taşıdı. Saçın yaydığı koku Firavun’un kıyafetlerine sindi. O zaman Firavun’un çamaşırcıları kendi aralarında tartışmaya başladılar,

“Firavun ‘un elbiselerinde sanki parfümlü bir yağın kokusu var.”

Aralarındaki bu konuşmalar her gün devam etti. Uzunca bir süre çamaşırcılar ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Çamaşırcıların başında duran bekçi nehir kıyısına geldi, çünkü her gün tanık olduğu bu tartışmalara oldukça sinirlenmişti. Bekçi, suyun içindeki saçları gördü, tam karşısında bir noktada duruyorlardı. Daha sonra bir adamını nehrin içine onu alıp getirmesi için gönderdi. Adam onu getirdiğinde, bekçi saçların harika koktuğunu keşfederek onları Firavun’a götürdü. Kâtipler ve büyücüler Firavun’un huzuruna çıkartıldılar ve Firavun’a şunları söylediler,

“Bu saçlar Ra-Harmakhis’in genç bir kızına ait ve her tanrının özü onun içinde. Bu saçlar, size övgü dolu bir selam olarak garip bir ülkeden geliyor. Bu nedenle, size yalvarırız bütün ülkelere kızı bulmaları için elçiler gönderiniz. Yalvarırız, Akasya Vadisi’ne göndereceğiniz elçiye, ona eşlik edecek güçlü bir yardımcı verin.”

Kral Hazretleri onlara dedi ki,

“Ne karar almışsak doğrudur.”

Ve Kral elçilerini gönderdi. Günler geçmişti ve yabancı memleketlere gönderilen elçiler Kral Hazretlerine rapor vermek üzere dönmüşlerdi, fakat Akasya Vadisi’ne giden elçiler dönmemişti, çünkü Bata onları öldürmüştü. Olanları Kral Hazretlerine anlatması için sadece birini canlı bırakmıştı. Bunun üzerine Kral, genç kadını getirmeleri için yaya, atlı ve arabalı askerler gönderdi. Askerlerin arasında bir de kadın vardı ve ellerinde genç kızlara uygun çok güzel, çeşit çeşit incik boncuk taşıyordu. Bu kadın Mısır’a genç kadınla birlikte döndü. Ülkenin her yanından insanlar onun gelişini sevinç içinde karşıladılar. Kral Hazretleri genç kadını ölesiye sevdi ve Büyük August olan, Baş Karısı yaparak saygısını gösterdi. Kral hazretleri onunla konuşurken onu kocasına ne olduğuna dair konuşturmaya çalıştı. Genç kadın da ona şunları söyledi,

“Yalvarırım size akasya ağacını kesin ve onu yok edin.”

O zaman Kral adamlarını ve okçularını akasyayı kesmeleri için görevlendirdi. Adamlar Akasya Vadisi’ne vardıklarında Bata’nın kalbinin üstünde olduğu çiçeği kestiler ve Bata o anda yere düşüp öldü.

Işığın yeryüzüne indiği, Akasya’nın kesilmesinin ertesi sabahı, Anpu, Bata’nın büyük erkek kardeşi evine gitmiş ve oturmuştu. Ellerini yıkadı ve biri ona bir kap şarap verdi. Bira köpürmeye başlayıp taştı. Bu sefer de, ona içinde şarap olan diğer bir kap verildi ve o da ekşidi. O zaman Anpu sopasını kaptı, sandaletlerini ve elbiselerini giydi, kavgada ve avda kullandığı silahlarını da alarak Akasya Vadisi’ne doğru yola çıktı. Oraya vardığında Bata’nın sarayına gitti ve küçük kardeşini yatağında ölü yatarken buldu. Anpu kardeşine bakıp onu ölü bir halde görünce hıçkırıklara boğuldu. Daha sonra Bata’nın geceleri altında uyuduğu akasyanın altında kardeşinin kalbini aramaya koyuldu. Bu şekilde üç yıl boyunca Bata’nın yüreğini aradı fakat bulamadı. Araştırmasının dördüncü yılında, kalbi Mısır’a geri dönmeyi istemeye başlamıştı,

“Yarın sabah Mısır’a gitmek üzere yola çıkacağım.”

Bunlar onun kendine söyledikleriydi. Ertesi gün Akasya’nın altında bütün gün Bata’nın kalbini aradı. Akşam vakti saraya dönerken ve bir taraftan da hâlâ kalbi ararken, Anpu bir tohum buldu. Tohumu yanına aldı. Ve bakın ki bu tohum Bata’nın kalbiydi. Bunun hemen ardından bir kap soğuk su getirdi ve tohumu içine attı ve oturdu. Geceleyin, yürek tüm suyu emmiş ti. Bata’nın, [yatağında] bütün organları titredi ve kalbi kabın içinde hâlâ duruyorken Anpu’ya baktı. Anpu suyu emmiş olan kardeşinin yüreğinin bulunduğu kabı aldı. Yürek Bata’nın bedenindeki tahtına çıktı ve Bata yeniden eski haline döndü. İki erkek kardeş birbirlerine sarıldılar ve birbirleriyle konuştular.

Bata, Anpu’ya şunları söyledi:

“Bak, ben güzel saçlı ve bilinmeyen bir yaradılışta (?) büyük bir boğa biçimini almak üzereyim. Güneş yükseldiğinde sen benim sırtıma bineceksin, birlikte karımın bulunduğu yere gideceğiz ve ben [kendim için] karşı savunmamı yapacağım. Şu halde beni Kralın olduğu yere götür, çünkü O, beni ona getirdiğin için sana büyük lütuflarda bulunacak ve seni altın ve gümüşe boğacak; çünkü ben büyük ve muhteşem bir şey olacağım. Benim yüzümden tüm ülkede, kadınlar ve erkekler sevinç gösterilerinde bulunacaklar. “

Ertesi gün Bata kendisini anlattığı biçime dönüştürdü. Anpu sabahleyin erkenden onun sırtına bindi. Kralın bulunduğu memlekete geldiğinde, Kral Hazretleri onun haberini almıştı. Kral onu inceledi ve ondan büyük keyif aldı.

“Çok büyük bir mucize gerçekleşti.” diyerek büyük bir kutlama düzenledi. Ülkenin her yanından insanlar sevinç gösterilerinde bulundular. Firavun, Anpu’yu gümüş ve altınla yükledi ve Anpu memleketine yerleşti. Kral ona çok sayıda köle ve eşya verdi, çünkü Firavun onu ülkedeki diğer bütün insanlardan daha çok sevmişti.

Günler geçti, boğa günahlardan arınma evine gitti ve August Hanım ‘ının olduğu yerde durdu ve ona dedi ki, “Bak bana, hayattayım.”

Kadın ona,

“Kimsin?” diye sordu. O kadına dedi ki,

“Ben Bata’yım. Sen üzerinde kalbimin olduğu akasyayı Firavun’un yok etmesine neden oldun ve böylece beni öldürebileceğini sanıyordun. Buna rağmen bir boğa suretinde yaşamaya devam ediyorum. Bak bana!”

August Hanımı, kocasıyla ilgili Krala söylemiş olduğu şeylerden ötürü korktu; boğa, arınma yerinden dışarı çıktı. Kral Hazretleri, kadının evine onunla hoş dakikalar geçirmeye gitti ve kadın onunla birlikte yiyip içti. Kral oldukça mutluydu. August Hanımı, Kral Hazretlerine şunları söyledi,

“Şu sözleri tekrarla; ‘O her ne söylerse, onun için dinleyeceğim’ ve böyle yapacağına dair Tanrı adına yemin et.”

Kral,

“Sana yalvarırım bu boğanın karaciğerini yemem için bana ver, çünkü boğa hiçbir işe yaramıyor” diyen kadının dilediği her şeyi yerine getirdi.

Kral, kadının bu isteğine birçok kere beddua etti. Firavun’un kalbi bundan dolayı sıkışıyordu.

Ertesi sabah, Kral büyük bir ziyafet ilan etti ve boğanın adak olarak sunulmasını emretti. Kral Hazretlerinin kraliyet baş kasaplarından biri boğayı kesmek üzere getirtildi. Bıçak batırıldığında, hâlâ adamların omuzlarındayken, boğa boynunu salladı ve iki damla kan Kral Hazretlerinin kapı arasındaki kenarlıklara düştü, Firavun’un kapısının pervazına birer birer, biri bir diğerinin ardından öteki şeklinde damlayan kanlar bir anda iki büyük akasya ağacı oluverdiler. Her bir Akasya muazzam bir ihtişama sahipti. Daha sonra birisi gidip kral Hazretlerini durumdan haberdar ederek şunları söyledi, “Kral Hazretlerinin oldukça şaşıracakları, iki büyük akasya ağacı Büyük Kapının önünde gece boyunca büyüyerek bir anda ortaya çıkmışlar.”

Erkekler ve kadınlar ülkenin her yanında kendi aralarında eğleniyorlardı ve kral onlara adaklarda sunuyordu. Günler sonra Kral Hazretleri lapis-lazuli tiarasını taktı, boynuna türlü çeşit çiçeklerden yapılma bir çelengi geçirdi ve altın ve gümüşten yapılma arabasına binerek saraydan dışarı, akasya ağaçlarını görmeye gitti. August Hanım, atlarla [çekilen bir arabayla] Firavun’un peşinden gitti. Kral Hazretleri akasyalardan birinin altına oturdu ve August Hanım da diğerinin altına oturdu. Kadın oturduktan sonra akasya karısıyla konuşmaya başladı,

“Ey kadın, hilebaz, ben Bata ve bana kötü bir şekilde yalvarmana rağmen hâlâ yaşıyorum. Kalbim üzerinde asılıyken akasyayı Firavun’a kestirerek beni öldürdüğünü, bir boğaya dönüştüğümdeyse benim öldürülmemi sağladığını biliyorum. “

Birkaç gün sonra bu August Hanımı Kral Hazretlerinin masasında yemek yiyip içki içiyordu. Kral onun kendisine eşlik edişinden ötürü çok mutluydu. Kadın Kral Hazretlerine dedi ki,

“Tanrı’nın üzerine yemin ederek de ki August Hanımı benden onun için ne yapmamı dilerse onu yerine getireceğim; dilemesine izin vereceğim.”

Kral kadın ne söylediyse yerine getirecekti ve kadın şöyle diledi,

“Sana yalvarırım şu iki akasya ağacını kes ve bırak ikisi de büyük odunlara dönüşsün. “

Ve Kral onun isteklerini yerine getirdi. Bu konuşmadan birkaç gün sonra Kral Hazretleri kurnaz oduncular gönderdi ve Firavun’un akasya ağaçlarını kestirdi. August Hanımı ağaçların kesimini izlerken bir kıymık sıçradı ve boğazından içeri kaçtı. Kadın hamile olduğunu biliyordu ve Kral onun canının çektiği her şeyi yerine getiriyordu. Günler geçti, olan oldu ve o bir erkek evlat dünyaya getirdi. Majestelerine,

“Bir erkek çocuğunuz oldu.” dendi.

Onunla ilgilenmesi, bakması ve yetiştirmesi için bir hemşire ve dadılar bulundu. Ülkenin her yanından insanlar bu olayı kutladılar. Kral kutlamalar için yerine oturdu ve çocuğa adıyla seslenmeye başladı. Kral onu çok seviyordu. Aynı zamanda Kral çocuğa, “Kash’ın Kral oğlu” (Kash ‘ın Prensi ya da Sudan’ın G enel Valisi.) unvanını verdi. Bir süre sonrada, onu bütün ülkenin “Erpa”sı (Varis) ilan etti. O, uzun yıllar Erpa olarak hizmet verdi ve bir gün Kral gökyüzüne uçtu (öldü.) Yeni Kral, yani Bata, şöyle emretti,

“Derhal sarayın bütün baş prenseslerini huzurumda toplayın, böylece ben de onlara başıına gelen her şeyi anlatayım.”

Muhafızlar, ona karısını getirdiler ve o karısını yargıladı. Karısına verdiği ceza yerine getirildi. Anpu, Kralın ağabeyi, Kral Hazretlerinin huzuruna getirildi ve Kral onu bütün ülkenin Erpası ilan etti. Mısır’a yirmi yıl boyunca hükmettikten sonra Kral bu dünyadan ayrıldı (öldü.) Gömüldüğü gün ağabeyi Anpu onun yerini aldı.

Not: Bu papirüs,Qakabu isminde,Firavun’un hazineden sorumlu memuru ve Kâtipler Herua ve Meremaptu için kâtip Annana tarafından yazılmış. Bu kitap İçin kötü konuşan kişi,Thoth’u kendisine düşman edinirdi

Sh: 245-257

AHLAKİ VE FELSEFİ METİNLER

Eski İmparatorluk dönemi Mısır’da, büyük yığınlarda, gelişmiş sihirli ve dini karakterlerde edebi eserlerle birlikte “Ecclesiasticus” da “Bilgelik Kitabı’nda ve İsrail kralı Solomon’a atfedilmiş Atasözleri Kitabında yer alan tarzda göze çarpan yazılar da bulunuyordu. Mısır’daki rahipler, ölen kişilerin ruhlarının bu dünya ile öte dünya diğer bir deyişle Ölüler Diyarı arasında uzanan bölgeyi sağ salim geçmelerini sağlamak amacıyla Ölüler Kitabı ve Öte dünya Rehberi yazımında büyük bir özen göstermişlerdir. İlk dönem hanedan Firavunları egemenliği altında yetişen yüksek memurlar, hayatta olan kişinin kendiyle bir şekilde iletişim kurmasına, böylece sosyal yaşantısında kendinden üst ve alt sınıfta bulunan insanları ve akranlarını memnun etmesine yönelik, aynı zamanda da kendini onurlu ve zengin bir mevkie çıkarmasını sağlamayı amaç edinen yazılar kaleme almışlardır. Bu eserler, yazarlarının Firavunlar Mahkemesinde kazanmış oldukları deneyimleri, onların kurnazlıklarını ve bilgilerini yansıtan yüksek ahlaki mükemmellik ve dünyevi bilgelikle dolu yazılardır. Krallığın ve aristokrat sınıfın gençlerine tanrı korkusunu, krala saygı göstermeyi, görevlerini düzgün bir şekilde yerine getirmeyi, tam dini olmadığı takdirde, kati bir ahlaki yaşam sürmeyi, herkese hayattaki yerinden ötürü saygılı olmayı, aile yaşamını geliştirmeyi, zengin olsun fakir olsun komşularına karşı olan sorumluluklarını yerine getirmeyi öğretmek amacıyla yazılmışlardı. Mısır’a ait en eski Ahlak kuralları kitabı ya da Atasözleri ya da Öğütler kitabı, Memphis şehri hükümdarı ve kralın güvenilir akıl danışmanı Ptah-hetep’indi; O, yaklaşık İ.Ö 3500’de, Ellinci Hanedan Kralı Assa hükümdarlığı zamanında yetişti. Ptah-hetep’in eseri aşağı yukarı tam haliyle birkaç papirüs üzerinde bulunuyor. Bu papirüsler British Museum’da ve Paris Milli Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor. Bu papirüslerden yapılan alıntılar ise tapınaklara bağlı okullarda Mısırlı öğrenciler tarafından kullanılıyordu. Kireç taşı üzerine yazılı olan alıntılar Kahire’deki Mısır Müzesinde ve daha başka yerlerde de görülebilirler. Eserin en eski kopyası çok fazla hatayla dolu ve bazı yerlerinde metin anlaşılmaz bir hal alıyor, fakat metnin büyük bir kısmı çevrilebiliyor. Aşağıdaki alıntılar Ptah-hetep’in zamanında genç bir prense rehberlik eden, kurnaz fakat iyi kalpli bir “dünya adamı”nın deneyimleri, sağduyusu, ahlaki değerleri ve dindarlığını yansıtmaktadır. Bilge, yazısına insanın ilerleyen yaşlarında karşılaştığı, onu olumsuz yönde etkileyen etmenler hakkında bir ağıt ile başlar.

PTAH-HETEP’İN ÖĞÜTLERİ

“Depresyon onu her yeni gün esir alır, gözlerinin ışığı söner, kulakları sağır olur, gücü azalır, kalbi tekler, ağzı sessizleşir, konuşmaz olur, aklı azalır, dün ne yaptığını hatırlaması artık imkânsızdır. Kemikleri sızı içindedir, önceleri büyük bir zevkle ilerleyen o şimdi bundan büyük bir acı duyar. Tat alma duyusu onu terk etmiştir. Yaşlılık insanın içine düşebileceği en büyük sefalettir. Burnun çalışmaz olur, artık hiç koku alamazsın.”

Bu noktada Ptah-hetep güzel bir ifadeyle sorar,

“Kim bana konuşma yetkisini verir? Beni, prense yaşlı bilgelerin bilgece öğütleriyle dolu olan bu kuralları tekrarlamam için yetkilendirecek olan kimdir?”

Bu soruları cevaplandırmak üzere kral Ptah-hetep’e şöyle der,

“Oğluma eski zamanların hikmet dolu sözlerini öğretin. Yalnızca bu tarz bir eğitim soyluların oğullarının karakterlerine biçim verebilir. Bu emirleri yerine getiren gençler doğru kavrayış ve adaletli yargılama melekesini kazanacaklar ve hiç usanmadan görevlerini yerine getireceklerdir.”

Bu sözleri, tam adıyla verilen, Erpa, Dük, tanrının babası (kral), Tanrı’nın arkadaşı, kralın oğlu Ptah-hetep’in “Güzel konuşma usulleri” takip etti. Memphis’in hükümdarı, kralın güvenilir hizmetkârı. Bu kurallar cahil olanlara öğretilerek onların güzel bir konuşmayı anlamaları sağlanır; bu kurallardan bazıları aşağıda verilmiştir:

“Sahip olduğun bilginin seni kibirli yapmasına izin verme. Eğitimli biriyle olduğu kadar cahil olanla da sohbet et.”

“İnsanlara korku verme, şayet böyle yaptığın takdirde Tanrı seni cezalandıracaktır. Ola ki herhangi bir kişi, hayatını bu şekilde sürdüreceğini söylerse, Tanrı onun ağzını lok- masız koyacaktır. Eğer ki biri ‘sahip olduğum bilgi sayesinde üstünlük elde edeceğim’ der, kendini güçlü (zengin) kıla-cağını söyler ve derse ki, ‘Diğer bütün insanları ezeceğim,’ tüm bu davranışları sonucunda, o hiçbir şey yapamayacak, elde edemeyecektir. Hiç kimsenin diğer insanlara korku saçmasına müsaade etmeyin, çünkü Tanrı, onların huzur içinde olmalarını emreder.”

“Eğer sizden daha iyi durumda olan birinin evinde bir toplulukla beraber yemeğe oturmuşsanız, sana sunulanı [hiç söz söylemeden] al. Onu önüne koy. Önünde duran şeye bak, fakat çok yakın ve sürekli olmayacak şekilde. İkram edileni geri çeviren bir kimse terbiyesizlik eder. Biri konuşurken sözünü kesme, çünkü herkes bilir ki bu karşındaki kişinin hoşuna gitmeyecektir. Sana söz hakkı verildiğinde konuş, böylece sözlerin kabul görsün. Bir adam varlıklı olduğu zaman davranışlarını kendi arzusuna göre düzenler. Ne isterse yapar… [Fakirin] yapamadığını büyük bir adam sadece elinin bir hareketiyle gerçekleştirir. Ekmek yemek Tanrı’nın takdirine bağlı olduğundan, kimse buna karşı gelemez.”

“Eğer sen, görevi soylu birinin huzuruna çıkıp ona başka bir soyludan mesaj getirmek olan bir adamsan, o zaman doğru bir şekilde konuşmaya özen göstermeli ve mesajını doğru aktarmalısın. Mesajı iletirken berbat etmemeye çalış ki daha sonradan bir soyluyla diğerini karşı karşıya getirmeyesin. Mesajı aktarırken gerçeği çarpıtan ve sadece soylu ya da sıradan herkesin hoşlanacağı güzel sözler söyleyen biri, adi bir kimsedir.”

“Eğer bir çifiçiyse, Tanrının sana verdiği tarlayı sür. Komşularının yanında çok fazla yeme… Varlıklı bir adamın, tarladaki işçilerin önünde [kurbanı/avı] tıpkı bir timsah gibi yakalayan çocukları, bu davranışlarından ötürü beddua alırlar. Babaları yakıcı bir keder çeker ve onları doğuran anneleri ise diğer bütün analar kendisinden daha mutludurlar. Ona güvenen ve onu izleyen bir klanın kabilenin lideri olan adam bir tanrı olur.”

“Eğer sen mütevazı bir adamsan ve akıllı bir kişiye itaat ediyorsan, davranışların Tanrı katında iyi bir yerde olacaktır. Kime hizmet etmen gerektiğini ve de kimin emirlerini yerine getirmen gerektiğini bildiğin için kalbinin o kişiye karşı büyümesine izin verme. Kimin güç sahibi olduğunu bildiğinden bu güce sahip olandan kork…”

“Her zaman çalışkan ol. Senden yapmanı istenilenden daha fazlasını yap. Çalışacağın zamanı boşa harcama; zamanını kötü kullanan kişi sefil bir adamdır. Her gün evinin zenginliğine zenginlik katmak için sana sunulan hiçbir fırsatı kaçırma. “

“Eğer akıllı bir adamsan Tanrı’yı memnun edecek bir oğul doğur.”

“Eğer zeki bir adamsan, evinin efendisi ol. Kesinlikle karını sev ve ona bol miktarda yiyecek ver, üstüne elbiseler al; çünkü bunların hepsi onun bedeni için birer ilaçtır. Ona yağlar sür, onu yaşadığın müddetçe mutlu kıl. O senin tartandır ve o sahibini şereflendirecektir. Evinde asla yıkıcı ve sert olma, çünkü karın şiddet yerine ikna ile daha kolay idare edilir. Onun arzularını tatmin et, beklentilerini iyi gözlemle ve eşinin bakışlarını, alamadığı şeyleri not et. Bu karım evde tutmanı sağlayacak bir davranış olacaktır; eğer onun ilerlemesini engellersen, bu sana zarar verir. Ona sarıl, sevgi sözcükleriyle seslen ve sevgi dolu davran.”

“Elinden geldiğince sana muhtaç olanlara karşı iyi davran, çünkü bu Tanrı’nın kutsadıklarının bir görevidir.”

“Eğer akıl sahibi bir adamsan ve eğer efendinin meclisinde bir koltuğun varsa, işlerinde akıllıca bir karara [varmak için] konsantre ol. Sessiz kal, çünkü bu çok fazla konuşmaktan daha iyidir. Konuştuğun vakit sözlerine karşı nelerin ileri sürüleceğini bilmen gerekir. Mecliste konuşmak deneyim ve yetenek [ister.]“

“Eğer bir zamanlar fakir olan zengin bir adamsan ve şehrin başına geçmeye çalışıyorsan asla zenginliğim bir üstünlük olarak kullanmaya kalkma. Tahıl hususunda kaba olma, çünkü sen Tanrı’nın yiyeceklerinin bir bekçisisin sadece.”

“Eğer soylular ile nasıl görüşme yapman gerektiğini bilmiyorsan; çok düşün, az konuş? Fikirlerin efendininkilerle örtüşsün. O ne derse yap, böylece o, seni dinleyenlere şöyle desin, ‘İşte bu benim oğlum.’”

Ptah-hetep’in yukarıda geçen ve burada yer vermediğimiz diğer davranış kuralları yüksek makamlarda bulunan genç adamlara rehber olması amacıyla yazılmışlardır. Bu kuralların günlük yaşamda geçerli olan pratik ahlak ile bağları oldukça azdır, Fakat Orta ve Yeni İmparatorluk egemenliği altında yaşamış, daha eski dönemlere ait yazılara bütün saygılarını göstermeye hazır olmalarına rağmen, Mısırlı kâtipler eskiye ait bu Davranış Kurallarının her önemli mesele için bir öneri getirmediğini kavramakta gecikmemişlerdi. Bu nedenle mevcut olanlara ilaveten yeni kurallar yazmayı sürdürmüşlerdir. Bu tarz hükümlerden oluşan ilginç bir metin de Kahire, Mısır Müzesi’nde muhafaza edilen bir papirüste bulunmaktadır. Genel itibariyle bu Davranış Kuralları “Ani’nin Özdeyişleri” olarak biliniyor ve aşağıdaki örnekler bu hükümlerin karakteri ve konusu hakkında bize fikir verir:

ANİ’NİN ÖZDEYİŞLERİ

“Tanrı’nın bayramını kutla ve kutlamayı her yıl aynı mevsimde tekrarla. Tanrı bu kuralı çiğneyene öfke duyar. [O'na], … sunduktan sonra kanıtını da götür.”

“Bir kişi eline geçen fırsatı bir kez kaçırdı mı, başka bir tanesini yakalamak için [boşuna] çabalar.”

“Tanrı, Onun Ruhlarını övenlerin, O’nun övgülerini söyleyenlerin ve O’nun önünde eğilenlerin, tütsü sunanların ve işinde [O'na] saygı gösterenlerin adını yüceltir.”

“Yakınları size karşı saygılı olsalar bile, asla bir ayyaşın karşısına çıkmayın.”

“Yolda gördüğünüz, yabancı bir kadına dikkat edin. O ve onun gibi olan hiçbir kadının peşinden gitmeyin. Asla onunla arkadaşlık etmeyin. O tıpkı bilinmeyen rüzgârların derin akıntıları gibidir.”

“Sıradan bir adamla gezdiğin sürece, kendinden değer kaybedersin. “

“Bir sorgulama esnasında, sen de orada bulunuyorsan, çoğunlukla sus; sükut ettiğin müddetçe daha iyi edersin. Gevezeliğin bir parçası olma.”

“Tanrı’nın tapınağı gürültülü gösterilerden tiksinir. Sevgi dolu bir yürekle dua edin ve dualarınızı gizleyin. Siz bunu yapın ve Tanrı da işlerinizi sizin için yapsın. O sizin sözlerinizi duyar ve adaklarınızı kabul eder.”

“Mezarlarında yatan babanızın ve annenizin önlerine su koyun… Yaptığınız bu şeyi evinizin dışındayken de unutmayın. Siz onlar için yapın ki çocuklarınız da sizin için aynısını yapsınlar.”

“Meyhaneye sık gidip gelmeyin, çünkü ağzınızdan çıkan sözler tekrar edilecektir ve ne söylediğinizi bilmemek sizin için çok kötü olur. Yere düşeceksin, belki de kemiklerin kırılacak ve bu esnada sana [yardım için] el uzatacak kimse olmayacak. Seninle birlikte içen neşeli arkadaşların şöyle diyecekler, ‘Şu sarhoş adamı dışarı atın.’ Arkadaşların sana bakmaya geldiklerinde seni bir bebek kadar savunmasız bir halde yerde yatarken bulacaklar.”

“[Ölüm] habercisi seni alıp götürmeye geldiği zaman, seni hazır bulsun. Yazık, konuşmak için hiç fırsatın olmayacak, çünkü artık gerçekten de ölümün soğuk yüzü karşında duruyor olacak. Sakın, ‘Beni daha gençken alıp götürüyorsunuz. ‘ deme. Ölümün seni ne zaman alıp götüreceğini bilemezsin. Ölüm gelir ve olgun bir yaşa gelmiş bir adamı yakaladığı gibi annesinin kollarındaki bebeği de alır. Bunu iyi düşün, çünkü ben senin iyiliğin için konuşuyorum. Bunları yerine getir ve iyi bir insan ol. Bütün kötülükler senden uzak dursun.”

Sh: 281-287

 

Kaynak. Antik Mısır Edebiyatı, Yazınsal Metinler, E.A. Wallis Budge, İngilizceden Çeviren SELİN ALBAYRAK, İlya İzmir Yayınevi ,Dokuzuncu Baskı, Şubat 2013 – İZMİR

İNGİLTERE’DE TİYATRO


Hıristiyanlık çağının başında Kilise, puta tapanların kültürüyle bağıntılı sanatı doğal olarak ilençlemişti.[ İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme, beddua. ]  Bu nedenle, ortaçağda tiyatronun kilise törenlerinin bağrından yeniden doğmasına şaşmamak gerekir. Kilisede ekmek ve şarabın kutsandığı tören, İsa’nın son aylarında çektiği acıları ve çarmıha gerilişini temsil eder; dramatik episodlarda [olay, bölüm, perde, kısım ] bol bol kutsal sözlere rastlanır; ve din adamları, inananların düşünsel ve ahlaksal eğitimi amacıyla bunlardan bazılarını sahnelemişlerdir. Bunlar kiliseden kilise bahçesine çıkmışlar ve Latinceden konuşma dillerine dönüşmüşlerdi. Fransa’da ve İspanya’da yalvaç oyunları adını alan mucize oyunları böyle doğmuştur. İngiltere’den loncalar, Kitabı Mukaddes’i baştan sona oyunlaştırdılar ve Adem ile Havva’nın işlediği günahtan Kıyamete kadar evrenin bütün tarihini betimlemeye çalıştılar. Günlerce süren bu dramatik gösteriler genellikle mayıs ayında gerçekleştiriliyordu. Denizciler Nuh’un Gemisi’ne bindiriliyor, çobanlar koyun getiriyor, aşçılar Son Yemeği hazırlıyorlardı. Tiyatro sanatı mucize oyunlarından ibret oyunlarına, yani kahramanları kötülüklerden ve erdemlerden oluşan alegorik nitelikte oyunlara yöneldi. Bunların en ünlüsü Everyman dir (Her insan).

Dinsel tiyatronun, yerini dindışı tiyatroya bırakmakta olduğu dönemin ilk parlak adı Christopher Marlowe’dur (1564-1593). Canterbury’li bir kunduracının oğlu olan Marlowe, tiyatro topluluklarının oyunları sahnelettikleri profesyonellerle boy ölçüşen Üniversiteli Yazarlar topluluğundandı. [Üniversiteli Yazarlar; İngiltere'de, 16. yüzyılın son 15 yılı içinde İngiliz ara oyun ve tarihsel oyun mirasından yararlanarak yazdıkları nitelikli ve çok çeşitli oyunlarla bu mirası canlı bir tiyatro geleneğine dönüştüren bir grup oyun yazarına verilen addır. William Shakespeare’in dehası bu yazarların hazırladığı ortamda yeşermişti. Grubun en büyük yazarı Christopher Marlowe’du.]

Marlowe’ın, tarihçi ve gezgin Sir Walter Raleigh’in eviinde düzenlenen ünlü Gece Okulu’na gittiği söylenir. Bir tanrı-tanımaz ve dinsizdi Marlowe. Casusluk da yaptı ve yirmi dokuzunda bir meyhanede bıçaklanarak öldürüldü. Amerikalı bir eleştirmen, Shakespeare’in yapıtlarını bile ona yakıştırmıştır. Ben Jonson’ın ‘yüce dize’ adını verdiği şeyi o bulmuştu. Bütün tragedyalarında, kaçınılmaz olarak, tek bir kahraman vardır, ahlâk kurallarına meydan okuyan bir adamdır bu kahraman: Timurlenk, dünyayı ele geçirmeye; The Famous Tragedy of the Rich Jew of Malta’ daki (1633, Maltalı Zengin Yahudinin Unlit Trajedisi) Yahudi Barabbas, altınları ele geçirmeye; Faust da tüm Bilgi’yi ele geçirmeye çalışır. Bütün bunlar, uzayın sonsuzluğunu açıklayan Kopernik ile Gece Okuluna gelen ve yakılarak öldürülen Giordano Bruno’nun başlattıkları çağa denk düşüyordu.

[Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, astronom, matematikçi. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Felsefenin görevinin ’doğayı bilmek’ olduğunu savunan Bruno, İngiliz filozof Roger Bacon’ın başlattığı ve ortaçağ karanlığının aşılmasını sağlayan yeni doğa felsefesinin en coşkun temsilcisidir. Roma’da Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.]

Eliot, Marlowe’da abartmanın her an karikatürün sınırında dolaştığını, ama hiçbir zaman karikatüre dönüşmediğini gözlemler. Aynı gözlem, Gógora ve Hugo için de geçerli sayılabilir. Kendi adını taşıyan tragedyada, Timurlenk, tutsakları olan dört kralın çektiği bir arabada görünür; sövgüler yağdırıp kırbaçlar onları. Bir başka sahnede, Osmanlı sultanını demirden bir kafese atar. Gene bir sahnede, kutsal kitap Kuran’ı ateşe atar; burada Kuran, Marlowe’un izleyicilerinin gözünde Kitabı Mukaddes’i simgelemiş olsa gerektir. Dünyayı ele geçirmenin yanı sıra, Timurlenk’in yüreğinde tek bir tutku egemendir, o da Zenocrate’a olan aşkıdır. Zenocrate öldüğünde, Timurlenk ilk kez kendisinin de ölümlü olduğunu anlar. Çılgına dönmüştür; askerlerine pusatlarını göğe doğrultmalarını ve tanrıların Öldürülüşünü simgelemek amacıyla gök kubbeyi kara bayraklarla donatmalarını buyurur. Marlowe’un Timurlenk’e söylettiği, ama Timurlenk’ten çok Faust’a yakışan şu sözler, Rönesans’a özgüdür: “Doğa, dünyanın olağanüstü yapısını anlayalım diye yarattı ruhlarımızı.”

[Gógora (1561-1627), döneminin en etkili İspanyol şairlerinden biridir. Góngorismo (Gógoracılık) diye adlandırılan yoğun barok üslubu, onun kadar usta olmayan şairleri abartılarak taklit edilmiştir. Bu yüzden de Gógora’nın sanatının çoğu özelliği, yeniden değerlendirildiği 20. yüzyıla değin karanlıkta kalmıştır.]

The Tragicall History of Dr. Faustus’u (1604, Doktor Faustus, 1943, 1965) Goethe övmüştü. Yapıtın kahramanı, Mephistopheles’e Helena’nın hayaletini getirtir; şöyle bağırır coşkuyla: “Demek, bu yüz uğruna denizlere açıldı bin gemi, İlium’un surları bu yüz uğruna yakılıp yıkıldı. Güzel Helena, bir öpüşünle ölümsüz kıl beni!” Goethe’nin Faust’unun tersine, Marlowe’un Faustus’u kurtulmaz sonunda. Son gününde güneşin batmakta olduğunu gördüğünde şöyle haykırır: “Bakın, Isa’nın kanı sel gibi akıyor gökyüzünde. Tek bir damlası kurtarırdı ruhumu, yarım damlası bile.” Toprağın kendisini saklamasını diler; okyanusta bir damla, bir toz parçacığı olmak ister. Saat on ikiyi vurur, şeytanlar Faustus’u alır götürürler. “Kesildi sonuna kadar büyüyebilecek bir ağaç dalı, yandı bu bilgili adamda kimileyin göğeren Apollon’un defne dalı.”

Marlowe, arkadaşı olan Shakespeare’in gelişinin muştucusudur. Uyaksız koşuğa o güne dek görülmemiş bir parlaklık ve esneklik getirmiştir.

William Shakespeare’in (1564-1616) yazgısı, ona çağının dışından bakanlarca gizemli diye değerlendirilmiştir. Oysa gerçekte gizem mizem yoktur Shakespeare’in yaşamında. Shakespeare, kendi çağında, bizim çağımızdaki gibi neredeyse tapınılan bir yazar değildi. Nedeni de çok basitti, bir tiyatro yazarıydı Shakespeare ve o günlerde tiyatro, edebiyat dünyasının ikincil dallarından biriydi. Shakespeare bir oyuncu, bir yazar ve bir emprezaryoydu.[    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse.] Ben Jonson’ın toplantılarına katılırdı; nitekim Ben Jonson yıllar sonra onun ‘az Latincesiyle daha da az Yunancasından’ küçümseyerek söz edecekti. Onunla çalışan oyunculara bakılırsa, Shakespeare olağanüstü bir kolaylıkla yazıyordu ve tek bir satırı karalamıyordu, iyi bir edebiyatçı olarak Ben Jonson, “Keşke bin satırı karalasaydı,” demekten alamamıştı kendini. Shakespeare, ölümünden dört beş yıl önce köyüne, Stratford-on-Avon’a çekildi, orada artık erince erdiğini gösteren bir ev aldı kendine ve davalara, borç işlerine verdi kendini. Ün ilgilendirmiyordu onu; yapıtlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra yapıldı.

O  zamanlar, Londra’nın dış mahallelerinde (çoğu Thames’in karşı yakasında) yer alan tiyatroların üstü açıktı. Halktan izleyiciler bir orta avluda ayakta dururlardı. Çepeçevre, daha pahalı olan galeriler yer alırdı. Sahnede dekor ya da perde yoktu. Saraylılar, iskemlelerini taşıyan uşaklarıyla birlikte gelirler, sahnenin yanlarına otururlardı; oyuncular sahneye çıkmak için onların arasından geçmek zorundaydılar. Günümüzde bir oyuncunun sahneye çıkmadan başladığı bir konuşma perde kalktıktan sonra da sürebilir. Shakespeare’in zamanında oyuncuların önce sahneye çıkmaları gerekiyordu. Gene aynı nedenle, yani perde olmadığı için, genellikle son perdede sayıları artan ölüleri sahnenin dışına taşımak zorundaydılar. İşte, Hamlet’in görkemli bir askeri törenle gömülmesinin nedeni budur. Dört komutan Hamlet’i gömütüne taşırken, Fortinbras şöyle der:

Çalsın borazanlar, gürlesin toplar

Şanına lâyık olsun töreni.

Bereket, dekor olmadığından Shakespeare, oyunlarındaki sahneleri betimleyen sözcükler kullanmıştır. Kimi durumlarda ruhbilimsel nedenlerle böyle yaptığı da olmuştur. Kral Duncan, kendisini bir gece öldürecekleri Macbeth’in şatosunu gördüğünde kuleye bakar ve uçuşan kırlangıçları görür; yazgısından habersiz, acıklı bir iyimserlikle: “Yaz misafiri kırlangıç, o tapınaklar kuşu/Nazlı yuvasını kurduğuna göre buraya/Göklerin soluğunda cennet kokulan olmalı,” der.[ Jorge Lııis Borges’i» burada William Shakespeare’in Macbeth adlı yapıtından aktardığı sözler aslında Duncan’ın değil, Bonquo’nun. Küçük bir bellek sürçmesi olsa gerek.] Oysa kralı öldüreceğini bilen Lady Macbeth, haberci Duncan’ın geldiğini bildirdiğinde, “Karganın da sesi onun için kısıldı demek, der. “Ne zaman gidecek?” diye sorar Macbeth’e. “Yarın gitmek niyeti,” deyince, “Hayır, güneş hiçbir zaman/Öyle bir yarın görmeyecek,” diye yanıtlar Lady Macbeth.

Goethe, bütün şiirin durum ve koşullarla bağıntılı olduğu kanısındaydı; Shakespeare’in de, tüm yazının en coşkun yaratılarından biri olan Macbeth’in tragedyasını yazmasında, konunun İskoçlarla ilgili bir konu olması ve o sıralar Iskoçya Kralı I. James’in Ingiltere tahtında oturuyor olması önemli bir rol oynamıştır belki de. Macbeth’teki (1605-06; Makbet, 1908 / Macbeth, 1931, 1946, 1989) üç cadıya ya da Yazgılar’a gelince, Kral I. James’in büyücülük üstüne bir inceleme kaleme aldığını ve büyüye inandığını anımsamakta yarar var.

Hamlet (1600-01; Hamlet, 1908, 1944, 1990 / Hamlet Danimarka Prensi, 1941) Macbeth’ den daha karmaşık ve daha ağırdır. Hamlet’in özgün konusu, Danimarkalı tarihçi Saxo Grammaticus’un [Saxo Grammaticus (ürün verdiği dönem 12. yüzyıl ortası-13. yüzyıl başı), Danimarkalı tarihçi. Gesta Danorurn (Danlur’ın Tarihi) adlı yapıtı, Danimarka tarihiyle ilgili ilk önemli çalışma ve Danimarka’nın dünya edebiyatına yaptığı ilk katkıdır.] kitaplarında; ama Shakespeare okumuş değil tarihçinin yazdıklarını, belki dinlemiş. Kahramanın kişiliği, sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Coleridge’e bakılırsa, Hamlet’te düş gücü ve akıl, istençten üstündür. Oyunda, bir anlamda, tek bir ikincil kişi yoktur. Hamlet’in kafatasını ellerine alarak söylediği birkaç sözle ölümsüzleştirdiği Yorick’i nasıl unutabiliriz? Tragedyanın iki kadın kahramanı da aynı ölçüde unutulmazdır: Hamlet’i anlayan ve onun tarafından terk edilmiş olarak ölen Ophelia ve Hamlet’in annesi, katı, acılar çekmiş, kösnül Gertrude. Hamlet’te bir de büyüleyici bir buluş, oyun içinde bir oyun vardır; Schopenhauer’in göklere çıkardığı bir buluş Cervantes’in de hoşuna giderdi sanırız. Her iki tragedyada da, Macbeth’ te de, Hamlet’ te de ana izlek bir suçtur; birincisine yol açan hırstır, İkincisine yol açansa hırs, öç alma ve hakkın yerini bulması gereksinimi.

Shakespeare’in romantik tragedyası Romeo and Juliet (1594-95; Romeo-Julyet, 1938 / Romeo ile Juliet, 1985, 1992), az önce sözünü ettiğimiz iki yapıttan epeyce farklıdır. Romeo ile Juliet’in izlediği, iki sevgilinin talihsiz sonları olmaktan çok, aşkın yüceliğidir. Shakespeare’in bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtta da ilginç ruhbilimsel sezgiler vardır. Romeo’nun Rosaline’i bulmak amacıyla bir maskeli baloya giderken Juliet’i görüp ona vurulması, övgü ve hayranlıkla karIil.mu hop. Çünkü o sırada ruhu aşka hazırdır Romeo’nun. Marlowe\la da olduğu gibi, sık sık rastlanılan abartmaları her zaman doğrulayan bir tutku söz konusudur. Romeo, Juliet’i golüme bağırır: “Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere!” Daha önce sözünü ettiğimiz Yorick’in durumunda olduğu gibi, birkaç sözcükle gözler önüne serilen iki kişiyle tanışırız. Oyunun konusu, kahramanın zehir elde etmesini gerektirdiğinde, eczacı ona zehir satmaya yanaşmaz. Romeo, ona altın vermeyi önerdiğinde, “Arzum değil, yoksulluğum boyun eğiyor buna,” der eczacı. Romeo’nun yanıtı şu olur: “Ben de arzun.! değil, yoksulluğuna veriyorum paranı.”

Yatak odasındaki ayrılık sahnesinde, atmosfer bir ruhbiIimsel öğe olarak girer araya. Romeo da, Juliet de ayrılığı geciktirmek istemektedir; Juliet, sevgilisini, sabahı haberleyen horozun değil, bülbülün öttüğüne inandırmak ister; ölümle burun buruna olan Romeo da şafağın ayın kurşunsu bir yansıması olduğuna inanmaya hazırdır.

Shakespeare’nin romantik nitelikteki bir başka oyunu da Othello’ dur. (1604-05; Othello, 1931, 1943, 1985) Othello’da işlenilen izlekler aşk, kıskançlık, katkısız kötülük ve çağımızda kullanılan deyimiyle aşağılık duygusudur. Othello’dan nefret eden lago, rütbesi kendisinden yüksek olan Cassio’dan da tiksinir. Othello, Desdemona’nın yanında aşağılık duygusuna kapılır, çünkü ondan çok yaşlıdır; sonra Othello bir Magripli’dir. Desdemona yazgısına boyun eğer ve ölümüne yol açacak suçu üstüne almaya çalıştıktan sonra Othello tarafından öldürülür. Aşk ve efendisine bağlılıktır onun nitelikleri, lago’nun oynadığı oyun ortaya çıkınca, Othello Desdemona’nın erdemlerinin farkına varır ve kendini hançerler; ama vicdan azabından değil, Desdemonasız yaşayamayacağını anladığı için yapar bunu.

Bu kısa kitabın dayattığı sınırlar, Antony and Cleopatra (1606-07; Antuvan ile Kleopatra, 1921 / Antonius ile Kleopatra, 1944-1988); Julius Caesar (1599-1600; ]ül Sezar, 1912 / Julius Caesar, 1930, 1991); The Merchant of penice (1596-97; Venedik Taciri, 1930, 1973): King Lear (1605-06; Kral Lir, 1912 / Kral Lear, 1937, 1986) gibi önemli yapıtlardan söz etmemize olanak tanımıyor. Ne var ki, Don Kişot gibi gülünç, ama sevimli bir şövalye olan Falstaff’a değinmeden geçemeyeceğiz. Falstaff’ın Don Kişot’tan farkı, on yedinci yüzyıl edebiyatında pek rastlanmayan bir mizah duyarlığına sahip olmasıdır.

Shakespeare, yüz kırk kadar da sone bıraktı ardında. Bu soneler, hiç kuşkusuz özyaşam-öyküsel bir nitelik taşır ve bugüne dek kimsenin bütünüyle aydınlığa kavuşturamadığı bir aşk öyküsünden söz eder. Swinburne, “Ölümsüz ve tehlikeli belgeler,” diye niteler bu soneleri. Sonelerden birinde yeni platoncu ‘dünya ruhu’ öğretisine, kimilerinde de evrenin tarihinin çevrimsel olarak yinelendiği yolundaki Pythagorasçı öğretiye değinilir.

Shakespeare’in yazdığı son oyun The Tempest idi, (1611-12; Fırtına, 1935, 1964) Ariel ve karşıtı Calibon olağanüstü buluşlardır. Büyü kitabım ortadan kaldırıp büyü sanatından vazgeçen Prospero’nun, Shakespeare’in kendi yaratıcı Çalışmalarına veda edişini simgelediği de söylenebilir. Sh: 29-35

 

ÇAĞIMIZ BRİTANYA’SINDA EDEBİYAT

Zamanın yüzyıllık dönemlere bölünmesi yararlı bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığına göre, okurlarımız bu alışkanlığa körü körüne bağlı kalmadığımız için bizi bağışlamalı. Ama £ene de, yazmaya on dokuzuncu yüzyılda başlayıp yirminci yüzyılda da sürdüren yazarlar arasında hiçbirinin bize Henry James (1843-1916) kadar yakın olmadığı inancındayız, onun için de bu bölümü James’le başlatıyoruz. Henry James, varlıklı ve aydın bir ailenin çocuğu olarak New York kentinde doğdu. Erkek kardeşlerinden biri, ünlü ruhbilimci William James’di. Henry James’in dostları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’i sayabiliriz. Avrupa’yı epeyce gezdikten sonra İngiltere’ye yerleşen Henry James, ölümüne bir yıl kala İngiliz uyruğuna geçti.

James’in ele aldığı ilk izlerden biri de, Avrupa’da yaşayan Amerikalıydı. Avrupa’da yaşayan Amerikalının ahlaksal bakımdan Avrupalıdan üstün olmakla birlikte, kişilik açısından Avrupalı kadar karmaşık olmadığı kanısındaydı James. 1877’de The American (Amerikalı) adlı romanı yayımlandı. Bu romanın kahramanı son bölümde öç almaktan cayar. Ama caymasının nedeni bağışlayıcılığı ya da dinine bağlılığı değildir. Öç almasının, onu kendine haksızlık edenlere bağlayan zincire bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayacağını sezinlemiştir. Başka bir romanı, What Maitie Knew (1897; Maisie’nin Bildiği) dünyadan habersiz küçük bir kızın masum gözlerinden izlediğimiz acımasız bir öykünün ipuçlarını verir; kız olup biteni anlamadan anlatır öyküyü. James’in kısa öykülerinde bilinçli bir belirsizlik egemendir. Sözgelimi, en çok tartışılan öyküsü The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) en az iki yorum kaldırır. Hiç kimse, James’in bu öyküyü yazarken, bu değişik yorumlar için, hiçbirini benimsemeksizin çaba göstermiş olabileceğini kabule yanaşmamıştır. Son öyküsü The Sense of the Past (1917; Geçmiş Duyusu) bir türlü tamamlanmadı. James bu öyküsünde, Well ‘in Zaman Makinesi’nin etkisinde, kendini düşünmeye ve yalnızlığa vererek on sekizinci yüzyıla dönen ve en sonunda şimdi de nasıl bir yabancıysa geçmişte de öyle yabancı olduğunun farkına varan genç bir Amerikalının serüvenlerini anlatır. Henry James’in kendi yaşamı da farklı olmasa gerekir: Düşüncelere gömülmüş bir yalnızlık ve bir sürgün duyarlığı. Bütün yazarlar Henry James’i usta bilirler, ama kimse okumaz kitaplarını. Öykülerinden birinde, cennetin karşımıza lüks bir sanatoryum olarak çıkması anlamlıdır. Henry James umuttan yoksun yaşadı, ama otuzu aşkın ciltten oluşan yapıtlarının önemine ve yetkinliğine yürekten inandı.

Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), yalnızca Peder Brown’in ve Katolik inancının etkili bir savunucusu değil, bir denemeci, eşsiz bir yaşamöyküsü yazarı, tarihçi ve şairdi. Desen ve resim çalışmaları da yapan Chesterton, dostu Hilaire Belloc’un kimi kitaplarını resimledi. Daha sonraları kendini bütünüyle edebiyata veren Chesterton’ın yazdıklarında hep güçlü bir resim öğesi göze çarpar. Kişileri, sahneye çıkan oyuncular gibidir. Canlı, ama gerçekdışı görünüm betimlemeleri belleğimizde yer eder. Chesterton, Finde siécle (19. yüzyıl sonu) diye anılan iç karartıcı yılları yaşadı. Edmund Bentley’e adadığı bir şiirinde, ‘sen ve ben gençken, dünya çok yaşlıydı gerçekten,’ der. Bu kaçınılmaz iç sıkıntısından onu kurtaran, Whitman ve Stevenson oldu. Ama gene de, o karamsarlıktan bir şeyler kaldı geriye; ürkünç olana duyduğu güçlü eğilimi sürdürdü Chesterton. Nitekim, en tanınmış romanı The Man Who Was Thursday’in. (1908; Bay Perşembe, 1988) altbaşlığı Bir Karabasan dır (A Nightmare). Chesterton, bir Edgar Allan Poe ya da bir Kafka olabilirdi, ama çok şükür Chesterton olmayı yeğledi. 1911 ’de, Büyük Alfred’in Danimarkalılara karşı giriştiği savaşları dile getiren The Ballad of the White Horse (Beyaz Atın Baladı) adlı bir epik şiir yayımladı. Olağanüstü bir benzetmeyle karşılaşırız bu şiirde: ‘Mermer, som ayışığı sanki; altınsa, donmuş bir ateş.’ Bir başka şiirinde geceyi şöyle betimler: ‘Dünyadan büyük bir bulut, gözlerden oluşan bir canavar.’Ballad of Lepanto (İnebahtı Baladı) da yabana alılır cinsten değildir. Şiirin son bölümünde, Yüzbaşı Cervantes, kılıcını kınına sokar ve hafifçe gülümseyerek, Kastilya’nın bilimsiz yollarında dolaşan bir şövalyeyi düşünür. Peder Brown öyküleri, en ünlü yapıtıdır Chesterton’ın. Her öyküde, çözülmesi olanaksız görünen, ama sonunda akla uygun bir biçimde çözülen bir olay sunulur. Paradoks ve nükte, on sekizinci yüzyılda dine karşı kullanılmıştı. Chesterton bunları dini savunmak için kullandı. Chesterton’ın Hıristiyanlık savunusu Orthodoxy (1908; Ortodoksluk) adlı yapıtını Alfonso Keyes İspanyol cay a büyük bir ustalıkla çevirmiştir. 1922’de Anglikan Kilisesi’nden ayrılan Chesterton Katolikliği benimsedi. Eleştirel denemelerinden, Ermiş Francis, Ermiş Thomas, Chaucer, Blake, Dickens, Browning, Stevenson ve George Bernard Shaw’la ilgili olanlar geliyor aklımıza. Bir de, The Everlasting Man (1925; Ölümsüz İnsan) adlı çok güzel bir insanlık tarihi yazdı. Yapıtlarının tümü yüz cildi aşar. Nüktelerinin ardında derin bir bilgi sezilirdi. Şişmanlığı ise dillere destandı Chesterton’ın: Bir gün otobüste kalkmış, üç kadına yerini vermiş. Zamanının çok sevilen yazarı olan Chesterton, edebiyat dünyasının en albenili kişilerinden biridir.

Bir madenci ile bir öğretmenin oğlu olan David Herbert Lawrence (1885-1930), çocukluk çağını, 1913’te yayımlanan Sons and Lovers (1913; Oğullar ve Sevgililer, 1989) adlı romanında dile getirdi. Önce ilkokul öğretmenliğini seçen Lawrence, 1911’de yayımlanan ilk romanı The White Peacock (Beyaz Tavuskuşu) ile birlikte yazarlıkta karar kıldı. Bir yıl sonra Frieda Weekley ile birlikte İtalya’ya yerleşti; 1914’te evlendiler. Aynı yıl The Prussian Officer and Other Stories’i (Prusyah Subay ve Başka Öyküler) yayımladı. Ardından Tlıe Rainbow (1915; sansürlü basımı 1916; Yağmur Kuşağı, 1975 / Gökkuşağı, 1984, 1990) Twilight in Italy (1916; İtalya’da Alacakaranlık), ona bir ödül kazandıran The Lost Girl (1920; Kayıp Kız, 1982), The Plumed Serpent (1926; Kanatlı Yılan, 1959) ve bir Avustralya gezisinden sonra Kangaroo (1923; Kanguru) geldi. Tıpkı puta tapanlar ve Walt Whitman gibi D. H. Lawrence da, bedensel aşkta kutsal bir yan olduğunu düşünüyordu. Lady Chatterley’s Lover (1928; Lady Chatterley’in Sevgilisi, 1981, 1985) adlı romanının üç değişik metninde, Lawrence bu düşüncesini yansıtmaya çalışır.

[ D. H . Lawrence,  Lady Cbutterley’in Sevgilisi'n'i üç kez yazdı. Floransa’da (1928) ve Paris’te (sınırlı sayıda basılan romanın sansürlü basımı İngiltere’de 1932’de yapıldı. Yazanımı onayladığı yazanı, 1928’de Floransa’da kendisince bastırılan yazımdır. Tam metin ancak 1959’da New York kentinde, |960’da da Londra’da yayımlanabildi ve yankılar  uyandıran bir davaya konu oldu.]  

Lawrence, kimi zaman açık tan açığa, kimi zaman ince bir örtüklükle dile getirir bu düşüncesini. Onu 1925’ten 1928’e kadar uğraştıran Lady Chatterley’in Sevgilisi belki de başyapıtıdır, ama başyapıtı olmasa bile en ünlü kitabı olduğu su götürmez. Lawrence’ı en sonun da öldüren veremin, onun duyarlılığını bilediği ve aşırı tutumlarını haklı gösterdiği de söylenebilir.

Öyle sanıyoruz ki, Lawrence’a saldıranlar ile Lawrence’ı savunanların azgınlığı, ona hep önyargılı bakılmasına yol açmıştır. Bu kalem kavgalarının artık son bulduğu günümüzde, büyük bir yazar olarak karşımızda durmaktadır D. H. Lawrence.

Arabistanlı Lawrence diye bilinen Thomas Edward Lawrence (18881935), bir söylence, destansı bir kişilik ve 1926’da yayımlanan The Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Temel Direği) adlı uzun düzyazı destanın ozansı yazarıdır. Oxford’da okudu. Arkeoloji uzmanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap boylarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasına komuta etti. Kitabının biricik kusuru, bu serüveni özellikle anlatan sayfaların fazlalığıdır. Çok yürekli bir insan olan T. E. Lawrence, çok duyarlıydı da. Bir yerlerde, ‘zaferin bedensel utancı’ndan söz eder. Başka bir yerde, düşman alayının yiğitliğini şöyle över: ‘Bu savaşta ilk kez, kardeşlerimi öldürenlerin gözüpekliğinden övünç duydum.’ İtilaf Devletleri’nin 1918’de Araplara ihanet ettiği inancındaydı. Bu yüzden, bütün saygınlık ve ayrıcalığını (adını bile) bir yana bıraktı ve Shaw adıyla gidip Hava Kuvvetleri’ne girdi. Bir motosiklet kazasında öldü.

T. E. Lawrence yetkin bir Yunancacıydı. İngilizcedeki otuz kadar Odysseia çevirisi arasında onunki en iyilerden biridir.

Virginia Woolf (1882-1941), tanınmış bir yazar olan babası Sir Leslie Stephen’ın kitaplığında öğrendi ne öğrendiyse. Gerçekte şiire yatkın olmasına karşın romanı yeğledi ve bu alanda Henry James ve Proust etkisinde görülmemiş deneylere girişti. Aynı adı taşıyan en ünlü romanının kahramanı Orlando yalnızca bir birey değil, aynı zamanda eski bir aileyi örnekleyen bir tiptir. Uç yüz yıl yaşar ve bu uzun öyküsü içinde cinsiyet değiştirir. Night and Day (1919; Gece ve Gündüz), Jacob’s Room (1922; Jacob’m Odası), To the Lighthouse (1927; Deniz Feneri, 1982, 1989) ve The Waves de (1931; Dalgalar, 1974, 1988) Woolf’un güzel romanlarındandır. Flush’da (1933) Browning’lerin öyküsü köpeklerinin gözünden anlatılır. Virginia Woolf’un kitaplarında olay örgüsü, değişen bilinç durumları ve incelikle betimlenmiş görünümler kadar önemli değildir. Hem görsel, hem müziksel bir üslup kullanır. Woolf, ikinci Dünya Savacı günlerinde bir ırmakta canına kıydı.

Soylu Victoria Sackville-West (1892-1962), arkadaşı Virginia Woolf’un Orlando’da anlattığı soylu ailedendi. 1913’te, İngiltere’nin İran Büyükelçisi ve Verlaine ile Swinburne’ün yaşamöykücüsü Harold Nicholson’la evlendi. 1922’de yılın işlerini ve günlerini mevsimlere göre anlattığı The Land (Toprak) adlı şiiri yayımladı. Toprağın işlenmesine ilişkin öteki şiirleri The Garden (Bahçe), Orchard and Vineyard (Meyve Bahçesi ve Bağ) ve Some Flowers’ dır (Bazı Çiçekler). Otuz cilt tutan yapıtları içinde üç roman öne çıkar: The Edwardians (Edward Dönemi İnsanları), The Dark Island (Kara Ada) ve adını Milton’m Samson Agonistes’mm son dizesinden alan All Passions Spent (Bütün Tutkular Tükendi). Bu son kitabında anlatım geriye doğrudur. Hindistan genel valilerinden birinin artık yaşlanmış dul karısı, görkemli geçmişini anımsamaktadır, ama sonunda geçmişin bütün o ağırlığından bıkar ve geçmişinden kurtarır kendini. Bu kitap, tıpkı The Edwardians’da. olduğu gibi, İngiliz soylularının yirminci yüzyıl başlarındaki duygularını ve alışkılarını, şiirselliğin de eksik olmadığı bir incelik ve alaycılıkla aktarır. Bayan West, ayrıca, İngiltere’de ortaya çıkan ilk kadın yazar, aynı zamanda bir casus ve kösnül kitaplar yazarı Bayan Aphra Ben üstüne bir inceleme kaleme aldı; barok şair Andrew Marvell, Jan Dark ve Azize Teresa üstüne yazılar yazdı.

İrlandalı James Joyce (1882-1981) yüzyılımızın en olağanüstü yazarlarından biridir kuşkusuz. En büyük yapıtı Ulysses (1922) yoksun olduğu bütünlüğün yerine inceden inceye işlenmiş bir bakışımlar sistemi getirmeye çalışır. Bu dokuz yüz sayfalık romanda olaylar tek bir günde geçer. Her bölüm bir renge, insan bedeninin bir işlevine, bir organa, bir söz sanatına ve belirli bir saate denk düşer. Örneğin, bir bölümde kan dolaşımı ve abartma sanatının yanı sıra kırmızı renk ağır basar. Başka bir bölüm, soru-yanıt yöntemine göre düzenlenmiştir. Gene bölümlerden birinde, kahramanın yorgunluğunu yansıtabilmek amacıyla, anlatım da giderek savruklaşır, özensiz seçilmiş deyimler ve beylik sözler gitgide çoğalır. Ayrıca, Stuart Gilbert’ın belirttiği gibi, kitaptaki her öykü Odysseia’ nın bir bölümüyle örtüşür. Bölümlerden biri, bir sanrı niteliğindedir; hayaletlerle nesneler arasındaki söyleşimlerden oluşur. Dublin kerhanelerinden birinde geçer bu bölüm. Okurda bir sona eriş, bir yineleme, bir uyanış duygusu, uyandıran Finnegan’s Wake (1939) daha da tuhaftır. Ulysses bir uyanıklık kitabıysa, Finnegan’s Wake bir düşler kitabıdır. Finnegan’s Wake*in kahramanı Dublinli bir meyhanecidir; damarlarında Kelt, İskandinav, Sakson ve Norman kanı dolaşır. Her gördüğü düşte bu atalarından biri olur; dünyada akla gelebilecek kim varsa o olur. Romanın söz dağarı ilgeçleri ve harf-i tarifleri bir yana bırakırsak, aralarında İzlandaca ve Sanskritçeyi de sayabileceğimiz çeşitli dillerden alınmış bileşik sözcüklerden oluşur. İki Amerikalı bilim adamı, [Campbell ve H. M. Robinson] yıllarca uğraşıp A Skeleton Key to Finnegans’s Wake (Finnegan’s Wake İçin Maymuncuk) adlı ne yazık ki onsuz edilemez bir kitap yayımladılar.

Joyce’un yadsınmaz dehası, özünde sözseldir. Ne yazık ki, bu dehasını romanda tüketen Joyce iyi şiir yazmaya pek az yöneldi. Sözünü ettiğimiz kitaplarının çevrilmesi olanaksızdır. Ama The Dubliners’daki (1914; Dublinliler, 1987, 1990} adlı o güzel özyaşam-öyküsel romanı için aynı şey söylenemez.

James Joyce Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris, Zürih ve Trieste’de yaşadı. Kendi deyişiyle, sürgünde ve özlemde yazdı. Zürih’te öldüğünde yoksul, yorgun ve kördü. Virginia Woolf, Ulyssesin şanlı bir yenilgi olduğunu söylemiştir.

William Butler Yeats (1865-1939), T. S. Eliot’a göre, zamanımızın en önde gelen şairidir. Yapıtlar iki döneme ayrılır; ilk dönemi, İrlanda ulusal edebiyatının canlandığı bir evreye denk gelir. Yeats’in bu döneminin temel özellikleri müziğinin güzelliği, bile bile belirsizleştirilmiş imge düzeni ve sık sık eski İrlanda mitologyasına başvurmasıdır. Yeats bu döneminde hiç kuşkusuz Ön-Raffaellocu akımın şairlerinden etkilenmişti. Buna karşılık, ikinci döneminde, başka bir deyişle olgunluk evresinde bambaşka bir şair çıkar karşımıza. Şiirinde varlığını sürdüren mitologya artık süsleyici ya da geçmişe özlem duyan niteliklerinden sıyrılmıştır, anlam yüklüdür. Dahası, canlı ve somut, çağdaş imgelerle iç içe geçmiştir. Yeats’in şiiri dolaylı söyleyimleri değil açıklığı amaçlar. Evrensel bir belleğin varlığına inanıyordu Yeats. Tek tek bütün bellekler bu evrensel belleğin birer parçasıydı ve onu belirli simgelerle canlandırmamız olanaklıydı. Teosofik düşünme, Yeats’i yakından ilgilendiriyordu; daha birçokları gibi o da çevrimsel bir tarih öğretisi düşünüyordu. Dediğine bakılırsa, bu öğretiyi ona bir Arap gezginin ruhu açıklamıştı. Yeats’in gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzak kılınmış tiyatro yapıtlarını, Japon tiyatro sanatının tekniği etkiledi. Sözgelimi, oyunlarından birinin bir sahnesinde savaşçıların kılıçları düşmanlarının kalkanlarına iner. Yeats, bu sahnede, kılıçların kalkanlara çarpmaması ve bir gong sesiyle düşsel bir çarpışın vurgulanması gerektiğini belirtir.

Rastgele seçtiğimiz şu dize, bir güzellik ve derinlik örneğidir. Birkaç güzel kadın merdivenden ağır ağır inmektedir. Birisi bu kadınların ne için yaratıldığını sorar ve şu yanıtı alır: ‘Günah ve aşk gecesi için.’ 1923’te Yeats’e Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Bir mühendisin oğlu olan Charles Langbridge Morgan (1894-1948), Kent kontluğunda dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar’a tutsak düştü ve Hollanda’da dört yıl tutuklu kaldı. The Fountain (Çeşme) adlı romanında Hollanda’ya ilişkin bilgilerinden yararlandı. Morgan’ın yapıtlarında ele aldığı iki ana konu, insan duygularının tinselleştirilmesi ve aşk ile görev arasındaki çatışmadır. En önemli üç romanı Portrait in a Mirror (Aynadaki Portre), The Fountain ve Sparkenbroke’ dur. Portrait in a Mirror, sevdiği kadının portresini ancak onu tümden anlayabildiği ve bir daha birlikte olamayacaklarını öğrendiği zaman tamamlayabilen genç bir adamın öyküsüdür. The Fountain’da, birbirlerini seven ve sayan iki adamla bir kadının öyküsü anlatılır ve çözümlenir. En karmaşık kitabı olan Sparkenbroke’ da, Morgan, bir yazarın acı veren yetkinlik tutkusunu ve en sonunda bir başına kalışını dile getirir, imgelerin güzelliğine ve en ince duygu titreşimlerine ihanet etmek istemediğinden, akışı ağır bir anlatımı vardır Morgan’ın.

Henry James gibi Tlhomas Stearns Eliot da (1888-1964) Amerika Birleşik Devletlerinde doğdu. Gerek İngiltere, gerek dünyada Paul Valéry’ninkine benzer bir yeri vardır. İlk başlarda, açıkça ve bağlılıkla taşkın Ezra Pound’un yolundan gitti. 1922’de ilk ünlü şiiri The Waste Land (Çorak Ülke) yayımlandı. Yirmi yıl sonra Four Quartets (Dört Kuartet) adlı ilginç şiir kitabı çıktı. Eliot Quartet’lerden birinde, sözcükleri değil, yer yer başka bir dilden alınma, birbiriyle ilintisiz dizeleri kullanır. Böylece, yaygın bir Avusturya müzikhol şarkısı ile Verlaine’den bir dize art arda gelebilir. Arjantin’de Rafael Obligado, Las Quintas de mi tiempo (Benim Zamanımdaki Kır Evleri) adlı şiirinin ilk düzesinde aynı yönteme başvurmuştu; ama onun amacı hüzünlü bir etki uyandırmaktı, yoksa Eliot gibi çarpıcı bir karşıtlığı yakalamak değil. Eliot’ın, kişileri akılda zor kalan oyunları her şeyden önce deneysel bir değer taşır. Eliot, Shakespeare döneminin uyaksız on seslemli koşuk biçimi gibi, çağımızı yansıtacak bir koşuk biçimi bulmaya çalışıyordu. The Family Reunion’da (1939; Aile Toplantısı), yeniden canlandırdığı koroya, insanların duyumsayıp da söylemedikleri şeyleri söyletir. Büyük bir emek ürünü olan eleştinlerinde genellikle romantik akıma karşı Yeni-Klasik akımı yüceltme eğilimindedir. Dante ve Milton üstüne, Seneca’nın Elizabeth çağı tiyatrosuna etkisi üstüne incelemeleri de vardır.

1933 yılında İngilizf uyruğuna geçen Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri, yazılırlarken nasıl yaz boz tahtasına döndüklerini unutturamayacaklar bize. Ama yer yer eşsiz olan bu şiirlere, geçmişe özlem ve yalnızlık egemendir. Zaman zaman Latin ozanlarındaki özlülüğü yakalar Eliot. Bir yerde, ‘tüfek için yaratılmış’ erkek geyiklerden söz eder. Dinsel bakımdan bir Anglo-Katolik, edebiyatla klasikçilik yanlısı, siyasette ise monarşi yandaşı olduğunu yazmıştı.

ÖZET KAYNAKÇA

Chesterton, G. K., The Victorian Age in Literature. Harvey, Sir Paul, The Oxford Companion to English Literature.

Kennedy, Charles W., The Earliest English Poetry.

Ker, W. P., Medieval English Literature.

Lang, Andrew, History of English Literature.

Legouis, Emile ve Cazamian, Louis, A History of English Literature.

Saintsbury, George, A Short History of English Literature. Sampson, George, The Concise Cambridge History o English Literature.

Sh: 74-83

Kaynak: Jorge Luis BORGES, DENEME-Bir Ada Bir Kıta, Türkçesi Celâl ÜSTER, Can Yayınları, Mayıs 1995 İstanbul

 

FOUCAULT, NİETZSCHE VE MARX


Son yirmi otuz yılda Batı’yı güçlü bir siyasi muhafazakârlık dalgası etkisi altına aldı. Bir dizi ülkede muhafazakâr siyasi partiler iktidara geldiler, hem de ideolojik olarak yeni saflar oluşturma yolunda bariz bir eğilim gösteren bir siyasi iklimde. 1945 sonrası dönemde sosyal demokratlar kadar muhafazakâr partiler tarafından da kabul edilen Keynesçiliğin çözülmesiyle birlikte, muhafazakâr partiler, yeniden canlanmış ve radikal bir muhafazakârlığın himayesinde iktidara geldiler. Ben ce böyle bir olgunun uzun vadeli etkisinin önemi üzerinde ne kadar durulsa azdır. Ne de olsa, Yeni Sol’un filiz verdiği günlerden beri daha sadece yirmi beş yıl geçti. Yeni Sol artık tamamen eskimiş bir şey gibi görünüyorsa da, o zamanlar birçok kişinin -hem bu harekete kesinlikle karşı olanların hem de destekleyenlerin-sanayileşmiş ülkelerin dokusunda derin değişimler olduğunu düşündüğünü unutmamak gerekir. O yüzden birkaç yılın deneyiminden çıkarak aşırı genelleme yapmamak konusunda dikkatli olmamız gerekir. Savaş sonrası dönemde sosyal bilimler buna çok meyilliydiler. On beş yıldır artan büyüme oranlarından ve Batılı liberal demokrasilerdeki görece istikrarlı “mutabakat siyaseti”nden hareket ederek, şaşaalı “sanayi toplumu teorileri” yaratıldı ve belirsiz bir geleceğe kadar sürekli genişleme senaryoları yazıldı. Bu tür teorilerin çoğu böylesi hırslı genellemeler yapmak için gereken tarihsel duygudan yoksundu ve ciddi eksiklikler içerdikleri gösterildi.

Bu çekinceleri akılda tutarak baktığımızda, siyaset teorisinde ihmal etmenin akıllıca olmayacağı önemli gelişmeler olduğunu görüyoruz. Bunları Anglo-Sakson dünyası bağlamında tartışmaktansa, Fransa’da kayda değer bir kötü ün kazanmış olan siyasi “yeni muhafazakârlığın bazı yönleri üzerinde odaklanacağım. İngiltere ve ABD’deki yeni muhafazakârlıklar ile Fransa’daki “yeni filozoflar” arasında bir fark vardır. İlk muhafazakârlık özellikle monetarizmin etkisiyle bağlantılı olarak sivil toplum alanı üzerinde odaklanıyordu; siyasi içerimler adeta iktisat teorisi tarafından yönlendiriliyordu. Öte yandan yeni filozoflar devleti ve iktidarı keşfetmişlerdi. Yazıları büyük çoğunlukla tumturaklı bir havadaydı ve bir din değiştirme deneyiminin izlerini taşıyordu. Çünkü yeni filozoflar 1968 “Mayıs olayları”nın hayal kırıklığına uğramış, kendilerini özgürleşmiş bir insanlık dünyasında değil bir barbarlık çağı içinde bulan kalıntılarıydı. Marx’tan Nietzsche’ye geçmişlerdi.

Bırakalım yeni filozoflar adına Bernard-Henri Levy konuşsun:

Ben faşizm ile Stalinizm arasındaki kirli ittifakın piçiyim. Bir şair olsaydım, hayatın ve geleceğin bizim için sakladığı yeni Gulagların dehşetini şarkıya dökerdim. Bir müzisyen olsaydım, yıkıntılara sığınmış kaderlerini bekleyen kaybedenlerin aptalca kahkahasını ve iktidarsız gözyaşlarını, korkunç homurtularını anlatırdım. Bir ressam (bir David değil de bir Courbet) olsaydım, Santiago’nun, Luanda’nın ya da Kolyma’nın üzerinde alçalan toz renkli gökyüzünü çizerdim. Ama ben ne ressamım, ne müzisyen, ne de şair. Ben filozofum, fikirleri ve sözcükleri kullanan biri aptalların çoktan ezip pestilini çıkardıkları sözcükler bunlar. Bu yüzden, dilimin sözcükleriyle, kıyımlardan, kamplardan ve ölüm yürüyüşlerinden, gördüğüm ve aynı zamanda hatırlamak da istediğim insanlardan ve ötekilerden bahsetmekten öte bir şey yapmayacağım. Halklarına bazen mutluluk bile vaat eden gülümseyen Prensler’in yeni totalitarizmini açıklayabilirsem kendimi işimi yapmış hissedeceğim. [Kitabım]… bu yüzden çağdaş konuşma ve pratiklerin sisi içerisinde insan yüzlü bir barbarlığın izini dikkatle süren bir “bugünün arkeolojisi” olarak okunmalıdır.[ Bernard-Henri Levy, Barbarism with a Human Face, New York, 1980, s. x.]

Günümüzün barbarca dünyasının aslında yüzeysel bir insanlık maskesinden ibaret olan bir “insani yüze” sahip olduğunun fark edilmesi, günümüzde devletin halk adına eylemde bulunma iddiası güttüğünün kabulünü temsil eder. Ama çağdaş devletin “insani yüz”ü bir bilimcilik, bürokrasi ve yüksek askeri teknoloji çağında korkunun giderek yoğunlaşmasının karşı kefesinde yer alır ve ((Eugene Fleischmann, “De Weber à Nietzsche”, Archives européennes de sociologie, c. 5,1964.)) evrensel bir kurumun, eşgüdümlü iktidar olarak devletin sığ bir biçimde gizlenmesidir. Şimdi, yirminci yüzyıl son derece yıkıcı iki dünya savaşının yüzyılıdır; Nazizmin dehşeti, hatta Stalinizmin aşırılıkları bile yeni şeyler sayılmaz.

Peki, bu keşfetme şoku neden?

Marx’ı bütün bütüne terk edip Nietzsche’yi böylesine şiddetle kucaklamak neden?

Şüphesiz bunun Fransa’ya veya Avrupa solunun Stalinizmin gerçeklerini kabul etmekte gönülsüz davranmış kesimlerine özgü nedenleri vardır; Soljenitsin’in Gulag hakkında anlattıkları Fransız solcu çevrelerde İngiltere veya ABD’de olduğundan çok daha sarsıcı bir etki yaratmıştır. Ama sanırım işin içinde, Marksizmin ve Marx’ın düşüncesinin de kaynağını oluşturan düşünsel geleneklerle ilgili daha derin etkenler de vardı.

Marksizm, on dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nın, ekonomi politiğin eleştirisi yoluyla geliştirilmiş bir yaratımıydı. Marx bu tür bir eleştiriyi formüle ederken, mücadele etmeye çalıştığı toplumsal düşünce biçimlerinin belli özelliklerini massetmişti: Özellikle de modern (kapitalist) devletin, ekonomik mübadele ilişkilerinin ulusal ve uluslararası alanda genişlediği bir ortamda, öncelikle özel mülkiyetin haklarını garanti altına almakla ilgilendiği anlayışını. Klasik Marksçı metinler gelişkin bir devlet teorisinden yoksun oldukları gibi, daha genel anlamda tatmin edici bir iktidar anlayışından da yoksundular. Marx sınıf iktidarı ya da sınıf tahakkümü hakkında bir analiz sunuyordu, ama burada vurgu iktidarın kökeninde “sınıf’ın olduğu üzerindeydi. Hem devlet, hem de Marx’in bazen kullandığı deyimle “siyasi iktidar”, gelecekte ortaya çıkacağı tahmin edilen sosyalist toplumda sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte aşılacaktı. Bu nedenle Marx (mülkiyetin radikalleşmesi) ile Nietzsche (iktidarın radikalleşmesi) arasında, hayal kırıklığına uğrayanlar için bir tür açık kapı bırakan belli bir zıtlık vardır. Bu kapı galiba tek yöne doğru -Marx’tan Nietzsche’ye açılmaktadır çünkü Nietzsche modernist yanılsamalarını yitirmekle birlikte sinizme ya da hissizliğe sapmayanlar için bir sığınak sunar. Hem Marx’tan hem de Nietzsche’den yola çıkmanın getirdiği zihinsel yükü omuzlanmaya hazırlıklı çok az kişi vardır. Bunu deneyenler arasında belki de en ünlü örnek Max Weber’dir; o da, Fleischmann’ın belirttiği gibi, sonuçta Nietzsche’ye yakın bir konuma gelmiştir.[ Eugene Fleischmann, "De Weber à Nietzsche", Archives européennes de sociologie, c. 5,1964.]  Weber’in 1918-19’da, “Bir Meslek Olarak Siyaset”te dünya hali hakkındaki karanlık düşünceleri aslında Lévy’yle bazı yankılar paylaşır ama bu yazarın hoşlandığı belagat uçuşlarına yer vermez.

Max Weber’e yapılan gönderme, şüphesiz bize Nietzsche’nin toplumsal teori üzerindeki etkisinin hiç de çağımıza özgü bir olgu olmadığını hatırlatır. Aslında, Aklın Yıkımı adlı kitabı yazan Lukács gibi, Nietzsche’yi Alman düşüncesinde, tam da faşizmin zafer kazanmasıyla doruk noktasına ulaşan irrasyonalizm dalgasını güçlendiren zararlı bir etki olarak görenler de vardır. Ama bugün Nietzsche’ye duyulan ilginin yeniden canlanmasında yeni bir şey vardır. Nietzsche daha önce Fransız entelektüel çevreleri üzerinde etkili olmamıştı; kısmen Nietzsche’den ödünç alınan düşüncelerle de yalnızca yeni bir muhafazakârlık kurulmaz.

Yeni filozofların yazılarını ayrıntılı olarak tartışmaktansa, dikkatimi Foucault üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Foucault’nun son yazıları, öncelikle iktidarla ilgili olanlar şüphesiz ilk yazıların bazı vurgularını korumaktadırlar. Foucault’nun tarihsel çalışmaları onun “soykütüğü” adını verdiği şey tarafından biçimlenmiştir; Foucault bununla “bilgilerin, söylemlerin, nesne alanlarının vs. kuruluşunu, ister olaylar alanıyla bağlantılı olarak aşkın bir nitelikte olsun, ister bütün tarihte kendi boş kimliğinin peşine düşmüş olsun, bir özneye başvurmak zorunda kalmaksızın açıklayan bir tarih biçimi”ni kastediyordu.[ Michel Foucault, Power, Truth, Strategy, Sydney, 1979, s. 35.]  Foucault, kendisi bu terimden hoşlanmasa da genellikle “post-yapısalcılık” içinde zikredilir. Bu nedensiz de sayılmaz. Foucault, Saussure ve Lévi-Strauss tarafından gündeme getirilen öznenin merkezsizleştirilmesi temasını sürdürmüş ve işlemiştir. Foucault’nun yapıtında, öznenin merkezsizleştirilmesi hem metodolojik hem de, belli bir anlamda, tözel bir olgudur. Tarih insan öznelerinin ifşa edildiği epistemeler, (Foucault’nun sonraki döneminde) iktidar alanları içinde kurulmuştu; ve şu dönemde belli bir öznellik kuruluşu tipinin hâkimiyeti altındaki bir çağın sonuna varmak üzereydik. “Bireyin sonu”na tanıklık ediyorduk; Horkheimer ile Adorno’nun hayatlarının sonlarına doğru gittikçe daha fazla kullanmaya başladıkları terimle arasında keskin bir karşıtlık olan bir tabirdi bu.

Bence Foucault’nun son yazılarında çok güçlü Nietzscheci temalar vardır; ama bunlar Fransız çağdaşlarının başvurduğu kavramlardan hatta Foucault’nun en yakınındaki Deleuze’ünkilerden bile epeyce farklı (ve bazı açılardan çok daha ilginç) bir biçimde kullanılmışlardır. İktidarın her şeyi kuşatan karakteri, değerlere ve hakikate öncelikli olması ve bedenin iktidarın tecavüz etiği yüzey olduğu fikri de bu temalar arasındadır. İktidar, Foucault’ya göre, Marksist teoride zuhur ettiği şeklin, o büyülü ve çok peşine düşülen hayaletin (sınıf tahakkümünün, tarihin ileri yönelik hareketiyle aşılabilecek meşum bir ifadesi) tam zıttıdır. İktidar, Foucault’ya göre, tabiatı gereği baskıcı bir şey, sadece hayır diyebilme yeteneği değildir. Eğer iktidar bundan ibaret olsaydı, diye soruyordu Foucault, ona gerçekten tutarlı bir biçimde itaat eder miydik? İktidar etkili oluyordu çünkü salt baskıcı bir ağırlık, karşı konulacak bir yük gibi hareket etmiyordu. İktidar aslında her şeyin olmasını, şeylerin, bilginin, söylem biçimlerinin ve hazzın üretilmesini sağlayan araçtı. İktidar teorisi Foucault’nun cinsellik tarihinin tarihinin eksenini oluşturur. Bu  olguyu bugün çağdaş Batı toplumunda anladığımız cinsellik, Foucault’ya göre, iktidarın ürünüydü; iktidar cinselliği bastırıyordu. Cinselliğin modern zamanlarda özgül bir siyası anlamı vardı çünkü beden disiplini ile nüfusun kontrolü arasındaki kesişimde yer alan özellikler ve faaliyetlerle ilgiliydi. Bununla Foucault’nun bence en parlak çalışması, iktidar konusunda söylediği bütün önemli şeylerin odak noktası olan hapishanenin kökenleri hakkındaki açıklamasında bariz bağlantılar vardır. Bu yapıtın bilindiğini varsaydığım için savlarını ayrıntılı olarak aktarmaya çalışmayacağım. Foucault’ya göre on dokuzuncu yüzyılda Batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemi ne işaret ediyordu. Cezalandırma alanında, halka açık infazların, işken cenin ya da diğer “gösteriler”in yerini hapsetme almıştı. Bir “çifte değışim süreci” söz konusuydu: Gösterinin ortadan kalkması ve acı vermenin yerine özgürlükten mahrum bırakmanın ve ıslah edici disiplinin geçmesi. Bu, “temsili, sahne benzeri, anlamlandırıcı, kamusal kolektif modele dayalı bir toplum düzeni tipinin ortadan kalkmasını ve bir başka, “zorlayıcı, tüzel, tekil, gizli cezalandırma iktidarı modeli”nin ortaya çıkmasını özetliyordu[Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, Londra, 1977, s. 131 (Türkçesi: Hapishanenin Doğuşu, çev. M.A. Kılıçbay, İmge Y„ Ankara, 1992).]

Disiplin ve gözetleme hapishanenin iki temel veçhesiydi, Foucault’ya göre; ve bunların hapishaneye özgü olmadıklarını görmek temel önemdeydi. Aksine, bunlar on dokuzuncu yüzyıl sanayi kapitalizminde öne çıkmış olan bir dizi başka organizasyonda da yaygın olarak kullanılıyorlardı: Disiplin, diyordu Foucault, fabrikalarda, “bürolarda, hastanelerde, okullarda, kışlalarda vs. iktidarı bedenden koparıyordu ki bu bedene damgasını vuran geleneksel uygulamaların tam tersiydi — cezalandırma alanında, bu damga herkesin gözü önünde, sözün mecazi olmayan anlamıyla vurulurdu. Aynı zamanda, iktidarın “içselleşmesi” vurgulanıyordu. Disiplinci iktidar, Foucault’nun tabiriyle, “görünmezliği yoluyla uygulanıyordu”; onu yaşayanlar bu yeni iktidar teknolojisine razı oluyorlardı ve onların rızası bu yeni teknolojinin temel bir parçasıydı. Bu bağlamda bu kavramlarla Sennett’in yapıtlarında -sadece Otorite adlı kitabında değil, daha önceki yapıtlarında da- geliştirdiği otorite analizi arasında nasıl bir bağlantı kurulabileceğini görmek güç değildir. Sennett, sınıfın ‘gizli yaraları” deyimiyle, benim anladığım kadarıyla, sadece sınıf tahakkümünün açtığı “yaralar”ın “gizli” olduğunu değil, aynı zamanda çağdaş kapitalizmde sınıf tahakkümünün doğasının, “görünmezliği yoluyla uygulanması” olduğunu da kastediyordu.

Ama Foucault, disiplinci iktidarın görünmezliğinin gözetlemede görünür bir muadili ve sürdürücü mekanizması olduğunu kabul ediyordu. Bireylerin sürekli “gözlem altında” olmaları gerektiği fikri, diyordu Foucault, disiplinin doğal bir parçasıydı; zira disiplin dışsal olarak “uysal bedenler”in davranış düzenliliği içinde tezahür ediyordu. Nitekim hapishanenin tipik örneği, Bentham’ın merkezinde bir gözetleme kulesi olan Panoptikon planıydı. Ama bu disiplin/gözetleme ilişkisine kaçınılmaz olarak eşlik eden fiziksel planın yalnızca “ideal” bir biçimiydi. Çünkü disipliner iktidar mekânın özgül olarak kuşatılmasını, mekânın özel özdeşleşme ya da faaliyet ölçütlerine göre dilimlenmesini içeriyordu. Bu tür mekânsal tecrit fabrikaların, büroların ve az önce bahsettiğim diğer organizasyonların o kadar ayrılmaz bir parçasıdır ki bunların hepsinin hapishaneye benzemesi bize şaşırtıcı gelmemelidir. Marx için modern çağı örnekleyen yer fabrika ya da üretim yeri iken Foucault için bunun her yerden önce hapishane ve tımarhane olduğunu söylemek çok zorlama olmaz herhalde. Bu karşıtlığın da, Marx’in yerine Nietzsche’nin konmasının Foucault’daki özel versiyonunu ifade ettiği de eklenebilir.

Burada, Foucault’nun yapıtının önemini çok iyi değerlendirmemiz gerekir; bence bu yapıt idari iktidar teorisine, Max Weber’in bürokrasi hakkındaki klasik metinlerinden beri yapılan belki de en önemli katkıdır. Yine de, etkisi altına fazlaca girmemek de aynı derecede önemlidir: En sonunda toplumsal teorideki “Nietzscheci yeniden canlanma”nın reddi noktasına varacak bir dizi gözleme işte böyle bir bağlamda başlıyorum. Foucault’nun iktidar, disiplin ve gözetleme hakkında söylediklerine birkaç önemli itiraz getirmek istiyorum; bunlar sonuçta bizi yeni filozofların attıkları nutukların gündeme getirdiği meselelere geri döndürecek. Dile getireceğim noktaların hem bir bütün olarak, mevcut haliyle toplumsal teori hem de siyaset meseleleri için önemli olacağına inanıyorum.

1-Bence Foucault’nun da içinde bulunduğu “post-yapısalcı” düşünce üslubundan kopmak çok önemlidir. Foucault disipliner iktidarın genişlemesiyle sanayi kapitalizminin yükselişi arasında bağlantı kurar gibidir, ama çok genel bir biçimde. İlk yapıtlarında bahsettiği “epistemik dönüşümler” gibi, iktidarın geçirdiği dönüşüm de “öznesiz tarih”in karanlık ve gizemli arka planından kaynaklanıyordu. Eğer bu tabir insanın kendi kendine yabancılaşmasını aşama aşama aşması şeklindeki Hegelci görüşe karşılık geliyorsa, “tarihin öznesinin olmadığını” kabul ediyorum; öznenin merkezsizleştirilmesi öznelliği bir veri olarak alamayacağımız anlamına geliyorsa onu da kabul ediyorum. Ama eğer bu terim insani toplumsal olayların ilgili kişilerin hiç farkında olmadıkları güçler tarafından belirlendiği anlamında kullanılıyorsa, “öznesiz tarih” fikrini hiçbir biçimde kabul etmiyorum. Yapılaşma teorisini tam da bu görüşe karşı çıkmak için geliştirdim. [ Central Problems in Social Theory, Londra, 1979.] Yapılaşma teorisinde, eylemlerinin açıkça fark edilmemiş koşullarının ve niyetlenmemiş sonuçlarının oluşturduğu tarihsel olarak özgül sınırlar içinde hareket etmelerine rağmen insanlara her zaman ve her yerde bilgi sahibi failler olarak bakılır. Foucault’nun “soykütüksel yöntem”i, bence, yapısalcılığın Fransız düşüncesine soktuğu, aşkın öznesi olmayan tarih ile bilgi sahibi insan özneleri olmayan tarih arasındaki karışıklığı sürdürür. Oysa bunlar çok farklı iki şeydir. İlkini reddetmemiz, ama İkincinin çok büyük önem taşıdığını fark etmemiz gerekir; Marx bu önemi şu ünlü gözleminde özlü bir biçimde ifade eder: İnsanlar “tarihi yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullarda değil.”

2-Bu ilk itirazın Foucault’nun hapishane ve klinik hakkındaki analizleri için somut içerimleri vardır. “Cezalandırma”, “disiplin” ve özellikle de “iktidar”dan genellikle tarihin failleri, hatta gerçek failleri bunlarmış gibi bahseder. Ama hapishanelerin, kliniklerin ve hastanelerin gelişimi, onları tasarlayanların, kurulmalarına yardım edenlerin ya da içinde yatanların “ötesinde” ortaya çıkmış bir olgu değildi. Ignatieffin hapishanelerin kökenleri hakkındaki çalışması bu açıdan Foucault’yu dengelemektedir.[ Michael Ignatieff, A Just Measure of Pain, Londra. 1978.] On dokuzuncu yüzyılda hapishane sisteminin yeniden düzenlenmesi ve genişlemesi, devlet yetkililerinin yerel cemaatin yaptırım süreçlerinin artık hükmünün kalmadığı büyük kent alanlarındaki uyumsuzları kontrol etmenin yeni yollarını oluşturma ihtiyacını hissetmeleriyle yakından bağlantılıydı.

3-Foucault hapishane ile fabrika arasındaki analojiyi biraz fazla abartmıştır. Kapitalizmin ilk yıllarında bazı işverenlerin iş disiplinini pekiştirmek için bilinçli bir biçimde model olarak hapishanelere baktıklarına şüphe yoktur. Bazen fiilen köle emeği kullanılmıştır. Ama hapishane ile fabrika arasında iki temel fark vardır. “Çalışma” hapishane dışındaki bireylerin günlük hayatlarını işgal eden (normalde en fazla zamanını götürse de) sektörlerden yalnızca birini oluşturur. Çünkü kapitalist işyeri, Goffman’ın terimiyle bir “total kurum” değildir; oysa hapishane böyledir, klinik ve hastane ise böyle olabilir. Daha da önemlisi, işçi fabrikaya ya da büroya zorla hapsedilmiş değildir, işyerinin kapısından içeri “özgür ücretli emek” olarak girer. Bu da formel olarak “özgür” bir işgücünün “yönetilmesi” ile ilgili tarihsel olarak özgül sorunlara yol açar; Pollard’ınki başta olmak üzere bu konuyu analiz eden ilginç çalışmalar vardır.[ Sidney Pollard, The Genesis of Modern Management. Londra, 1965.]  Aynı zamanda, hapishane disiplininin normal işleyişinin bir parçası olmayan işçi direnişi biçimlerine (özellikle sendikalaşma ve kolektif olarak işten el çekme tehdidi) de kapı açar. Foucault’nun disiplinin ürettiğini söylediği “uysal bedenler” sık sık o kadar da uysal olmadıklarını ortaya koyarlar.

4-Foucault, Nietzscheci “kuşkucu yorumbilgisi”yle uyumlu bir biçimde, hapishaneyi disiplin olarak iktidarın numunesi şeklinde ele alarak, “burjuva” ya da “liberal özgürlükler” ve bunların esinledikleri reformist iştiyak hakkında fazla olumsuz bir görüş getirmiştir. Liberal özgürlükleri baskıcı ve sömürücü sınıf tahakkümünün ideolojik birer kılıfı olarak gören Marksçı “kuşkucu yorumbilgisi”ni hepimiz gayet iyi biliriz. Sanayi kapitalizminin ilk yıllarında “özgür ücretli emeğin” özgürlüğünün büyük ölçüde düzmece olduğunu, işçi tarafından denetlenmeyen koşullarda işgücünü sömürmenin bir aracı olduğunu kimse inkâr edemez. Ama “salt” burjuva özgürlükleri olan seyahat özgürlüğü, yasa önündeki formel eşitlik ve siyasi olarak örgütlenme hakkının, yirminci yüzyılda bunların büyük ölçüde bulunmadığı ya da fena halde budandığı totaliter toplumlar deneyimi ışığında görüldüğünde son derece gerçek özgürlükler olduğu ortaya çıkmıştır. Foucault, “hapishane reformu”nun hapishanenin kendisiyle birlikte doğduğunu söylemiştir: Reform hapishanenin programının bir parçasıdır. Ama aynı şey, hem de daha az ironik bir biçimde, feodalizmin çöküşüyle birlikte ortaya çıkan çeşitli siyasi ve ekonomik dönüşümler için de söylenebilir. Liberalizm despotizmle, mutlakiyetçilikle ya da totalitarizmle aynı şey değildir ve burjuva rasyonel, evrensel adalet ethos’u da hapishaneler ve hapishane reformlarıyla aynı çift yönlü karaktere sahiptir. Şu çok önemli farkla: Nüfusun geri kalanının formel olarak sahip olduğu haklar mahkûmlara verilmez. Birlikte ele alındığında, sözleşme özgürlüğü ve siyasi örgütlenme özgürlüğü, hem kapitalizmin siyasi ve ekonomik düzenlerine bir meydan okuma hem de bu düzenler içindeki etkili bir değişim gücü niteliğine sahip olmuş olan işçi hareketlerinin doğmasına yardımcı ol muştur.

5-Foucault’nun analizlerinde şaşırtıcı bir “eksiklik” vardır: Devlete dair bir açıklama. Marx’ta bu eksiklik ekonomi politikle uğraşmış olmasına bağlanır. Foucault’da ise insan bunun disiplin olarak iktidarın her yerde bulunmasıyla bağlantılı olduğundan şüpheleniyor. Devlet, Foucault’nun büyük harflerle “hesaplı tabi kılma teknolojisi”, başkalarını idare eden disiplin matrisi olarak betimlediği şeydir. Eğer Foucault buna inanıyorduysa, bu olsa olsa kısmi bir hakikattir. Biz yalnızca “devlet” teorisine değil, aynı zamanda devletler teorisine de ihtiyaç duyuyoruz ve bu noktanın hem “içsel” hem de “dışsal” içerimleri vardır. “İçsel olarak”, bizatihi “devlet”in varlığının liberal ilkeleri olumsuzladığını iddia etmek saçmadır. İktidarın yaygınlığından ve devletin meydan okunamaz gücünden gelişigüzel bahsetmek de, devletin aşılmasından bahseden Marksist lafazanlık kadar zayıf temelli bir gevşeklik yaratır.

“Dışsal olarak” ise, kapitalizmin yükselişi ile devlet sistemi arasındaki bağlantıyı vurgulayan Tilly ve diğerlerinden söz etmek bence birincil önemdedir. Foucault şöyle yazmıştı:

Batı’nın ekonomik atılımı sermaye birikimini mümkün kılan tekniklerle başladıysa, insan birikimini yönetme yöntemlerinin de kısa zamanda kullanılmaz hale gelen ve yerlerini incelikli, hesaplı bir tabi kılma teknolojisine bırakan geleneksel, ritüel, yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleriyle bağlantılı olarak siyasi bir atılımı mümkün kıldıkları söylenebilir belki de.[ Foucault, Discipline and Punish, ss. 220-1.]

Ama bu analiz, genel olarak devletten dem vuran konuşmaların çoğu gibi, yanıltıcıdır. Hiçbir zaman “kapitalist devlet” diye bir şey olmamıştır; Foucault’nun bahsettiği iç pasifleştirme süreçlerine şiddet araçlarının korkunç biçimde devletin elinde toplanmasının eşlik ettiği kapitalist ulus-devletler olmuştur. Sınıf iktidarının bir aracı olarak kapitalist emek sözleşmesi ile şiddet araçlarının devlet tarafından temellük edilmesi arasında dolaysız ilişkiler vardır. [A Contemporary Critique of Historical Materialism, Londra, 1981.] Kapitalist emek sözleşmesi salt ekonomik bir ilişki olarak başlamıştı; bu ilişkide işveren işyerinde işgücünün kendisine itaat etmesine sağlamak için ne ahlaki yaptırımlara ne de şiddet yaptırımlarına sahipti. Şiddet araçlarının emek sözleşmesinden bu şekilde “çıkarılması”, itaatin çok büyük ölçüde Foucault’nun betimlediği yeni iktidar teknolojisi sayesinde sağlandığı anlamına geliyordu. Ama ulus-devletlerarasındaki ilişkiler bağlamında, “yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleri”nin de bu şekilde bir kenara atılmış olduğu pek söylenemez.

Foucault ve Nietzsche’den daha dolaysız bir biçimde etkilenmiş olanlar, iktidarın bütün toplumsal süreçlere kronik bir biçimde ve kaçınılmaz olarak bulaştığında ısrar etmekte haklıydılar. Bu kabul edilince iktidarla özgürlüğün birbirlerine düşman olmadıkları, iktidarın zorlama ya da kısıtlamayla özdeşleştirilemeyeceği de teslim edilmiş olur. Ama iktidarı eylem ve söylemde birincil konuma yükselten Nietzscheci iktidar radikalizasyonunun bizi baştan çıkarmasına da izin vermememiz gerekir. İktidar o zaman her şeyin üstünde ve altında bulunan gizemli bir olgu haline gelir. İktidarın hakikate göre mantıksal bir önceliği yoktur; anlam ve normlar yalnızca taşlaşmış ya da mistifıye [ yutturmak, kandırmak ] edilmiş iktidar olarak görülemez. Bir iktidar indirgemeciliği de ekonomik ya da normatif indirgemecilik kadar hatalıdır.

Sh: 267-276

 

Kaynak: ANTHONY GIDDENS, SİYASET, SOSYOLOJİ ve TOPLUMSAL TEORİToplumsal Düşüncenin Klasik ve Çağdaş Temsilcileriyle Hesaplaşmalar, İngilizce Basım: Politics, Sociology and Social Theory Encounters with Classical and Contemporary Social Thought, Çeviren: TUNCAY BÎRKAN, METİS YAYINLARI Birinci Basım: Ocak 2000, İstanbul

 

 

“RÜYALARIYLA DÜNYA MEŞHURLARI İSLÂMI VE TIBBİ KAYNAKLARA GÖRE RUMUZLU RÜYA TABİRLERİ ANSİKLOPEDİSİ”


İslâmi Kaynaklardan üçüncüsü de, Muhtelif ilim sahiplerinin rüya hakkındaki muhtelif görüşleridir:

I—               İmam Gazzali Hazretleri’nin yazdığı “İhya-u Ulumi’d—Din” adlı eserinin Sayın Ahmed SERDAROĞLU tarafından yapılan tercümesinin, 3. cildinin 57. sayfasında: “…Kerameti ispat için kimsenin inkâr edemeyeceği kuvvetli iki delil vardır:

a)     Sadık Rüya’nın acayip halidir. Rüya halinde gayb tecelli eder. Rüyada tecelli ederse uyanıklıkta niçin tecelli etmesin?

—Uyku ile uyanıklık arasında duygu organlarının düzgünlüğünden başka bir fark yoktur. Rüyada olan adam duyu işleri ile meşgul olmaz. Hâlbuki nice uyanık kimseler vardır ki, onlar da dalgınlıkları sebebiyle duyularından haberleri bile olmaz. Söyleneni de duymaz. Yanından geçeni de görmez.

b)    Resul-i Ekrem’in gaybden ve gelecekten haber vermesi gibi… Nitekim Kur’an-ı Azim, bunu açıkça ifade etmektedir. Peygamber hakkında caiz olunca, ümmeti hakkında da buna inanmak caizdir. Çünkü o da bir insandır. Resul-i Ekrem ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  işlerin hakikatleri kendisine keşfolunan ve halkın ıslah-ı ile meşgul olmayan bir insana keşif yapılması niçin muhal olsun?

—Elbette bunlara da keşif yapılır. Ancak bu gibilere nebi değil, Veli denilir. Peygamberlere ve Sadık rüyalara inanan kimse, kalbinde biri hislere açılan dış kapısı ve biri de melekût âlemine açılan iç kapısı olduğuna inanır    Tabire muhtaç bir misal ile rüyada bir şeyin keşfolmasının ve çeşitli suretlerde Meleklerin Peygamberlere ve Velilere gözükmelerinin sebeplerine gelince, bunlarda Kalbin acayip sırlarındandır. Bunlar ancak mükâşefe ilminde açıklanabilir” denilmektedir.

II—        Abdu’l—Kadir B. Muhammed el—Hüseyni’tTaberi’nin yazdığı “Uyunü ‘1—Mesail min A’yani’rResail” adlı eserinin 244. sayfasında: ”

—Fen, Rüya Tabiri ilimdir. Bu ilim, insanın uyku halinde gördüklerini hayallemesi ile bilinir ve ilmi gaibtir” denilmektedir.

III—     Corci       ZEYDAN’ın yazdığı ve “Zeki MEGAMÎZ’in tercüme ettiği (Medeniyeti İslamiye Tarihi’nin 3. ciltinin 29. sayfasında:

“KEHANET VE ARAFET: ‘Araplar’ Bir müşkül önünde bulunurlar ise, onların mütalaalarını sorarlardı. Rüya görünce onlara tabir ettirirlerdi. İstikballerinde ne olacağını onlardan anlamak isterlerdi. Velhasıl kâhinler, Babilliler, Finikeliler, Eski Mısırlılar vesaire gibi bütün eski akvam (Kavimler) nezdinde nasıl bir mevki tutmuşlar ise, eski Araplarda dahi bunlar ilim, felsefe, tababet, kadılık, Din adamları sınıfı yanı ulumu mezkureyi yed-i inhisara almış rüyayı ruhaniyeyi teşkil ederlerdi.” denilmektedir.

IV—      Taşköprülüzade   Ahmed Efendi’nin yazdığı ve Kemale’d—din Mehmet Efendi’nin tercüme ettiği (Mevzuatü’l—Ulum) adlı eserinin 360. sayfasında:

“İLMİ TABİR EL— RÜYA: Bu ilimden teheyyülatı nefsaniyye ve Umuru gaybiyye beyninde olan münasibet tarif olunur. Ta ki evvelkiden saniyyeye intikal ve onunla hariçde olan ahvali nefsaniyyeye veyahut afakda cari olan ahvale istidlal oluna. Ve bu ilmin menfaati umuru atiyyeyi tebşir veyahut inzar ve tahzirdir. Ve daha mağlum ola ki, rüya nefsi natıkanın fiilidir (işidir). Bazı taife bunun aslı olmamak üzere zahib olmuşlardır. Lâkin ol kelamın aslı yoktur. Zira eğer rüyanın aslı olmasa bu kuvayi insanda icad bi-faide olmak lazım gelir. Hazreti Hakim Ale’l—Itlak ve Malikü’l—Mülki fi’nNefs ve’l—Afak ise halkı—Batıldan münezzeh ve müberradır. Bi’1—İttifak. Ve bu rüya dahi iki nevidir. Edgas ve Ahlam ve Ehadis-i nefis ve havatir-i reddiye müşahede olan menamdır (Rüyadır). Zira Evvelki halde nefis manend ma-i mütemevvic, müteharrik ve mütehayyiç olup şekil ve suret kabul eylemez. Bir nevi dahi ki ol ekaldir, Rüyayı sahihadır. Ol dahi iki kısımdır. Bir kemi muhtacte’vildir. Ve bir kısmı değildir. Ol sebeptendir ki, muabbirde (Rüya tabir eden) bir mertebe maharet gerektir ki, edgas ve ahlam ile gayrini farka kudred ve kelimatı ruhaniyye ve cismaniyye ma beynini temyiz ve tabakat-ı Nas meyanını fark ve teşhis itmeğe muktedir ola. Zira nasın bazısı vardır ki, ona menamında (Rüyasında) eşyayı azime ve umuru hatımak ilka olunur. Bazısına dahi ol mertebe olmaz. Ol cihettendir ki, Yunaniyyun demişlerdir ki: Muabbire (Rüya tabir edene) vacibdir ki hükema ve mülükün rüyasını tabire iştigal eyleye. Tagam ve erazil-i nasın tabir eylemeye. Zira eşrafin rüyası nübüvvetten bir cüz’üdür. …Ve dahi ilmi mebzurda te lif olunan Kutumuhtasaradandır. “Fevaidü’lFevaid”nam kitap ki, “îbn-i Dekkak” tasnif eylemiştir. Mütevasıdandır. “Şerhu’lBezzar el—Münir”… ve dahi selefden ilmi tabirde mahir ve garaib tabiratı zahir olanlardandır. Sayın Muhammed İbn-i ŞÎRÎN Hazretleri de (hatta acaib tabiratındandır) denilmektedir.” (Muabbir olarak).

V—        Megana    Şibli’nin yazdığı, Sayın Ömer Rıza DOĞRUL’un tercüme ettiği “İslâm Tarihi ASRI SAADET” adlı kitabın 3. cildinin 1246. sayfasında:

“SADIK RÜYALAR: Şimdiye kadar gerek ilim, gerek felsefe, rüya meselesini hal edememiştir. Bunun hal edildiğine dair söylenen sözler, birer rüyadan ibarettir. Fakat tabiat, faaliyetini insanlar anlasın diye tatil itmez. İnsanların birçoğu, hayatında tahakkuk eden birçok rüyaları hatırlarlar. …Eski (Asur) Asar-i Atikası mütehassıslarından olan Profesör Hilprecht (Hilpraht) keşfettiği kitabelerin ikisini hal edememişti. Hilprecht’in bu iki kitabeyi ne surette hal ettiği çok gariptir. Profesör uyumuş, rüyasında eski Babil’in bir papazını görmüş, papaz o kitabelerin halline yardım etmiş, bin netice profesör, bunları halle muvaffak olmuştur. Alelade eşhasın başından bu gibi tecrübeler geçerse, enbiya tarafından görülen rüyaların vahiy ve ilham eseri olduğunu nasıl inkâr edebiliriz. (Gaybi İhbar) meselesi de ‘Sadık Rüya’ olarak hal olunabilir” denilmektedir.

VI—      Yusuf       Ziya TÜLEK Tarafından Yazılan “İslâm Kaynaklarına Göre RUMUZLU Rüya ANSİKLOPEDİSİ” kitabındaki ‘A’ Rumuz sahibi Sayın “Doktor AVANZADE MEHMED SÜLEYMAN EFENDİ”de ‘Mükemmel veya Muayyen Rüya Tabirnamesi” adlı kitabında, “Ruh kendi âleminden bir şey idrak ettik de anı mütehayyileye ilga eyler. 0 dahi anı bir suret münasibe ile tasvir idüp hissi müştereke defetmekle naim olan kimse anı mahsus gibi görerek müdrikatın ruhu akliyeden mürettibe-i hisse tenzilinde dahi kuve-i mütehayyile vasıta olur, işte rüyanın hakikati budur. Bundan rüyayı saliha ile edgasü anlamı kazibe beyninde (arasında) fark zahir olur. Şöyle ki: Cümlesi haleti nevmde (uykuda) birtakım suru hayaliyeden ibarettir. Lâkin sur-u mezkura ruhu aküden mütenezzil ise rüyadır. Eğer haleti yakazada mütehayyilenin hayal ve hafızaya bırakmış olduğu surdan me’huz ise, edgasü anlamdır. Bazı rüyalar sarih ve aşikar olduğundan yahud müdrik olan mana ile görülen sur hayale beyninde kalbi’müşabehet bulunduğundan tabire muhtaç olmaz. Bu sebeple Hadisi sahihde varid olmuştur ki: Rüya üçtür. Biri Allah Teâlâ Hazretlerinden; Biri Melekden; biri dahi şeytandandır. Allah Teâlâ Hazretlerinden olan te’vile muhtaç olmayan rüyayı sahihadır. Melekten olan, te’vile muhtaç bulunan rüyayı sahihadır. Şeytandan olan edgasü anlamdır (İbni Haldun…)_ Rüya için Mısır ve Hind’in kütübü mukaddimesini açınız. Tevrat, İncil ve Kur’an Azimü-ş—Şan-ı gözden geçiriniz, keşfi rüyaya verilen ehemmiyeti azimeyi görürsünüz. Sahibi şeriat olan enbiya meyanında rüyanın te’vil ve tefsirine en ziyade atfı ehemmiyet veren Hazreti Fahri Kainat Efendimiz Hazretleridir. Her sabah Eshabı Kiramına rüyalarını sual ve tabir ederlerdi. …Kütübü fenniyeden biri de uyku ve rüya hakkında diyorlar ki: (Uyku, dimağın ve azayı bedenin faaliyeti mütemadiyesi neticesi olarak a’sabın hali ataletine gelmesinden ve bil netice havassı hamse-i zahirenin yavaş yavaş eşyayı hariciye ile muvakkaten irtibatının kat’ı olmasından (kesilmesinden) ibarettir. Havassı mezkure içinde en ziyade yorulan göz olduğu cihetle en evvel uyumak ihtiyacını bu uzuv (organ) hisseder. Ve kaffe-i azadan evvel uyku alaimi izhar eyler. Diğer aza dahi yorgunlukları nisbetinde birer birer uykuya varırlar. …Rüyaya gelince: insanın bilerek, bilmeyerek safiha-ı hafızasına birçok vekayiğ nakış olunur. Kaffe-i azayı beden istirahatına vardığı, yani eşyayı hariciyye ile olan münasibetinin inkıtaından dolayı dimağın rahat ve kesbi sükunet eylediği bir zamanda yalnız iklimi kahefte icrayı faaliyet iden kuvve-i hafıza, kendi varlığıyla iştigal ider ve rüya denilen keyfiyet de bu iştigalattan tevellüt eyler (meydana gelir). Hali tabiide rüya uykunun ilk saatlerinde nadir görülür. Fakat uyku temadi edipte azayı dimağ yorgunluklarından kurtularak tedrilen uyanmaya başladıkça rüyada zuhur etmeğe (meydana gelmeye) başlar. Birkaç dakikalık uyku esnasında görülen bir rüyada birkaç senelik vukuat (olay, hadise) sahai zuhur (görülebilir) bulabiliyor. Birçok zamanlar ef’ali fevkal tabiiyyeden, sahinatsemaviyyeden, anbargaybiyyeden (gayıb haberlerden) ad olunan rüya dimağın havassı zahire vasıtasıyla his edileceği hakaiki (hakikatlar) zahirenin ika’ eyleyeceği efkarın (fikirlerin) yardımıyla, ideceği muhakemeden mahrum bir tezahür (görüntü) dimağıdır. Rüyalar, ekseriya zabıt (yazmak) ve rabıttan aridir. Çünkü, yorgunluktan kurtulan hacerat dimaiyye kısım kısım faaliyete girerek beyinlerinde (aralarında) bir irtibat bulunmaz           

…Uyanık iken hallinde aciz kalınan müşkilatı fikriyye ve tasavvuriyye rüyada hal olunur (çözülür). Bu da dimağda merkezi idrak ve muhakemenin uyanık zamanlan olabildiğini ifham eder (anlatır). …Bağırsakların bir rahatsızlık olduğu zaman insan açlık, susuzluk, ölmek, yaralanmak gibi, ila ahir rüyalar görür. Teneffüsün veya devranın (kan) bir sıkıntısı olduğu zaman göğsünden vurulmak, haykırmak el-hasıl bununla münasibetdar bir takım efkar (fikirler) hasıl olur. İşte böyle sıkıntılı ve korkulu rüyalara (kabus) ismi verilir. …Rüya tabiri için evvela bunun usulünü bilmek lazımdır.

Mesela: buğday, arpa, saman, un ve bal gibi şeylerin mala; at, arslan, vahşi hayvanatın ricale (adama); eğer, palan, kuşların ve hayvanatın dişlerinin, kadına; yastık, ibrik, tas gibi şeylerin, hizmetçiye ve bunlardan her birinin kaderi her sınıfta bulunanının sınıfındaki kaderi nisbetince olduğunu bilmelidir.

…Bir rüyanın tabirinde muabbir (tabirci) şek ve şüpheye düşüp ol rüya için te’vil ve tabir bulamadığı ve bilemediği halde muabbir sahibi rüyaya (rüya sahibine) ol veçhile emir etsin ki Cumartesi günü ol neharda (sabahleyin) hanesinden (evinden) çıktığında herhangi şahsa mülagi (karşılaşmak) olursa, ol şahsın isminden sual etsin (sorsun).

Eğer o şahsın ismi esma-i Enbiya, esma-i Salihiyn misilli güzel bir isim olur ise, onun rüyası güzeldir. Ve eğer ol şahsın ismi enbiya ve salihiyn isimleri gibi olmaz ise, onun rüyası çirkin ve yaramaz bir rüyadır.

VII—   DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIGI’NIN devamlı neşretmekte bulunduğu “Diyanet Dergisi”nin 16. ciltinin 2. sayısının 92. sayfasında Sayın Taner CÜCÜ tarafından yazılan “İSLÂMDA RÜYA VE AMEL İLİŞKİSİ” adlı makalede:

“Konu: UYKU VE RÜYA. Kur’an-ı Kerim’de uyku şöyle tarif edilir: ‘Gece olsun, gündüz olsun, uyumanız Allah’ın kudretini bildiren alametlerdendir (er—Rum, ayet-. 23).

‘Uyku, hislerin uyuşmasından doğan bir haldir (E. BOLAYIR; B. Rüya Tabiri, S.3.1.Bsm. 1957).

Bir bakıma uyku, küçük ölümdür (Prof. Dr. N. KEKLİK. A.K. ve İnsan. S. 132. 1. Bsm. 1957).”

Uyku böyle açıklanıyor. Acaba rüya nedir? Rüya (reveTraumdream) uykuda görülen şey, düş, vakıa, âlem-i mana. “Rüya: Şahsın uykusunda kalbine, çeşitli konularda olmuş veya olacak şeyleri Allah Teâlâ‘nın yansıtmasıdır. (Ebu’s-Suud; İrşat-ı Akl-i Selim—c.l.v.481 (El—Yazma)”.

“Yine rüya: Görünmeyen şeylerin en güzel biçimde ortaya çıkışının bir neticesidir (Ebu’sSuud; İrşadAkl-i Selim, c.l; v.481 ‘El Yazma’).”

“PSİKOLOJİK YÖNÜ: Ruhsal yönden rüya, uykuda duyuların çalışmaktan durmasıyla, hayallerin algı yerini alması halidir. İki cinsten unsurlar birleşerek rüyayı meydana getiriyor. Uyuyan adamın etrafından almakta devam ettiği yarım ve bozuk duyumlar. Bir de geçmişte alman algıların anılan (Doç. Dr. Nurettin TOPÇU: Psikoloji. s.133; l.Bsm. 1954)

” Rüya muhayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır (Laurousse: c.10; s.783). Görüldüğü gibi rüya kavramı, bu konuyla ilgilenenlerce çok çeşitli şekilde ifade edilmiştir. Bunlardan birkaç tanesini dahi sunalım: Ruhi daha doğrusu gayri şuuri (incorcient) sahanın eserlerinden biri de rüya hadisesidir. Rüyanın içe itilmiş arzular ve hayallerden ibaret olduğu ve bunların bir nevi dışa çıkma hareketi olduğu telakkisi artık umumileşmiştir (Prof. Dr. N. KEKLİK. Ag.egr.; s.157/ Bknz. aynı fikir. M. Şibli. A.Saadet Tercümesi. Ö.R. DOĞRUL; c.2; s.286; 2.bsm. 1974—İstanbul). …

Hekimler rüyayı bir akıl olayı olarak değil, fizik tenbihin bir akli ifadesi olarak tanımışlardır. Rüyanın yegane gayesi ilcai [Zorlama, zorunda bırakma. ] bir arzuyu hakikat haline gelmişçesine hayalen tahmin etmek olduğundan, tamamıyla insiyaki bir mantığa tabirdir. Fazla olarak bu ilcai arzular, aynı zamanda gayri şuura itilmiş ve şuurun unutmuş olduğu arzulardır (Prof. M. Şekip TUNÇ: A. BELGİSU, Rüya Yorumlan; 1. Bsm. 1965—İstanbul) önsözünde s.9;/Dr. Freud: a.g.e.s. 229).

RÜYANIN BÖLÜMLERİ: Hz. Peygamber (S.A.V.), Rüyayı şu bölümlere ayırmıştır:

1-Rahmani   rüya: Allah Teâlâ Hazretleri tarafından uykuda iken, kullarını müjdelemesi veya tahzirini havi rüya;

2-Şeytani Rüya: Uykudayken şeytanın delaleti ile görülen korkunç ve çirkin veyahut da İslâm örf ve adetlerine aykırı olan rüyadır;

3-Edgasü Ahlâm: İnsanın fazla yemekten dolayı midesindeki hastalık sebebiyle veya gündüz meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana gelen karışık rüyalar. (Müslim: a.g.e. c.4; s.1773; Ebu Davud a.g.e. c.4; s.305.)

TASAVVUFİ YÖNÜ: “İslâm kültür ve medeniyet tarihinde, konusuyla en çok ilgilenen tabaka, hiç şüphesiz mistik yaşantının müntesipleri olan sufıyyun tabakasıdır. Bu ekol taraftarlarına göre Rüya (Dünya ve Ahirette olan şeylerin müşahedesidir.” (Seyyid-i Şerif: Ta’rifat, v.54; Köprülü 671/7/Kasım; Resail 1 c.l; 147; Köp. 671).

İbnü’l— Arabi’de rüyayı şumullu bir şekilde şöyle tarif eder: Rüya, Allah Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak, kulun şuurunda uyandırdığı enfüsi idraklar ve vicdani duygulardır. Yahud da Şeytani telkinlerden, rabtyabis yani karışık hayallerden ibarettir (Tecrid-i Sarih; C.12; Sayfa 271).

Mutasavvıflar nazarında ilim ikiye ayrılır: İlm-i zahir ve İlm-i, Hakikat. Bunlardan İkincisine mutasavvıflar bilhassa, irfan derler. İrfanın kaynağı genel manada, ilhamdır. Bu da bazen uyanıklıkla, çok kere de uykuda rüya şeklinde meydana gelir (Prof. Dr. F. Köprülü; T.E. İlk Mutasavvıflar; S.232; 2. bsm. 1966—Ankara).

RÜYA TABİRİ: Hz. Peygamber (S.A.V.) sabah namazından sonra, sahabelere dönerek, “Bu gece aranızda rüya görünler var mı?” (Müslim; a.g.e. c.4; s.l781/et—TAC: c.4; s.306/Ebu Davud: c.4; s.304) der ve görenlerin rüyalarını tabir ederdi. Tabir ilmi, eski çağlardan beri ulular arasında birbirinden nakil ve rivayet edilegelen bir ilimdir. Nitekim Muhammed B. ŞİRİN, bu ilmin en ileri gelen uzmanlarından olup, bunun kanunları ondan rivayet edilerek yazılmış birçok uzman kişiler çağımıza kadar, bu kaide ve kanunları birbirinden nakletmektedir. (İbn-i Haldun: Mukaddime (Tuc. Z.K. Ugan) c.2; s.565; 2.bsm. 1970—İstanbul/ Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157).

SONUÇ: Rüya konusu hakkında hem ameli ve hem de nazari faydalar elde etmek amacıyla (Prof. M.Ş. TUNÇ; a.g.e.; Makale: s.8)

—Çok şeyler yazılıyor ve yazılacakta. “Buna rağmen eskiden ve bugün, rüya mistik, bir ma’na taşımakta, metafizik ile fizik arasında bir köprü telakki edilmektedir.” (Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157)

NETİCE OLARAK: 1—Peygamberimizin rüyaları haktır. Rüyalarında bir şey görürlerse, onu aynen uygularlar. (Tefsir-i Fethul Beyan; c.8; s.68) Zira peygamberler uykularında iken batıl birşey görmezler. (İbn-i Kesir; a.g.e.; v. no: 266)

Ve insanlar, bunun keyfiyetini tam manasıyla anlayamaz ve kavrayamazlar. (Prof. Dr. M. Hamidullah Muhammed; “Mtc. Doç. Dr. Salih TUĞ” s.102; l.bsm 1973—İstanbul)

Veliler      ve mutasavvıfların rüyaları kendileri için bir hüccet ve mesleklerinin bir hareket prensibi ve değerlendirme ölçüsüdür (İbn-i Arabi; a.g.e.; v. no: 8—13). denilmektedir.

VIII— Ahmet Hulusi’nin yazdığı “Din, Bilim Işığında Ruh, İnsan, Cin (spiritizmin içyüzü)” adlı kitabının 163. sayfasında:

a) RÜYALAR: İnsan uyku aleminde, yapısının hassasiyeti oranında bedeninin kaydından kurtularak yükselmeğe (uruç) başlar… Bu yükselme, ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur… İnsanın uykudaki yükselmesi şayet yatay şekilde olursa, bedenin kaydından kurtulabilme gücüne göre ki, burada çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Dünya üzerinde gezinti yapabilir. Ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir… Dediğimiz gibi, durum gayet basit ve açıktır… Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı yani (insan) yatay bir geziye çıkmış ve bu arada onları da görmüştür. —Dikey gezi yahut da yükselmeye (uruç) gelince; insan madde kaydından kurtulabildiği oranda dikey yükselme halindeki henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz. Geçmişe vukuf kesbeder” denilmektedir.

IX—        Servet İSKİT’in sahibi bulunduğu “AYLIK ANSİKLOPEDİ”nin seri: 2; sayı: 7, 1.0cak.l950; Sayfa: 98 de, “Yirminci Yüzyılda Rüya Görüşü: ”           

Herhangi bir ademoğlu zorla söyleyecek kadar konuşmaz. Sevmeyen bir insan laile, dün gece ne rüya gördün, diye sorunca bülbül kesilir. Ne dedikodu, ne politika, ne cinsi bahisler, çocuk, kadın, ne de futbol bu derece cazip değildir. Sonra bu rüya anlatmaya düşkünlük, günümüze ait birşey de değil, yüzyıllardan beri böyle… Siam’da binlerce yıllık mazisi olan rüya kitapları bulundu. Bütün bu alakamıza, sevgimize rağmen işin garip tarafı da şu ki, rüyalarımız hakkında çok az şey biliyoruz.

Rüya, rüya dediğimiz de ne?

— Bir şey bilsek canımız yanmayacak. Söyleyin bakalım. Dün gece gördüğünüz ru yada insanlar kendi orijinal renkleri içinde miydiler, yoksa renksiz miydiler?

— Sahiden konuşuyorlar mıydı, konuşuyor musunuz?

— Rüyanız ne kadar sürdü?

— Bu soruların cevabını kolay kolay veremezsiniz. …Rüya uyku esnasında kendiliğinden devam eden bir beyin çalışmasından başka birşey değil. Bu işin tarihçesi karıştırılırsa, hekimlikten sihirbazlığa kadar birçok şeylerde kullanılmış, gerçekliğine inanılmış olduğu görülür. …Ekserimizde yanlış bir inanç var. Rüya gördüğümüz zaman iyi uyumadığımızı sanıyoruz. Halbuki bu iş tamamen tersinedir. Rüya görmek iyi uyuduğumuza delalet eder. Bir zamanlar Monroe A. MEYER isminde tanınmış bir ruh doktoru, uyanır uyanmaz rüyalarını yazmak yolunu denedi. Tam uyurken onu uyandırıyorlar, o da oturup gördüklerini yazıyordu. Sonunda ne oldu biliyor musunuz?

— Monroe, rüyasında bazı rüyalar gördüğünü ve aceleyle kalkıp bunları tespit ettiğini gördü. Ondan sonra da bu işten vazgeçti” denilmektedir.

-İNANILMAZ BİR İDDİA (Ulus Gazetesi Yıl: 1936) RÜYALARIMIZ, TUTULACAĞIMIZ HASTALIKLARI GÖSTERİYOR:

“Modern ilim rüyalarından faydalanınız” diyor. Rüyalar, hekimin teşhis koyabilmesine yardım eder mi?

Bize geleceği haber veren rüyalarımız var mıdır? “Ölüm rüyaları”na hususi bir ehemmiyet vermeli miyiz?

Geçen martın  4’ünde Dr. Kleitman’la asistanları, sırf rüyanın ne olduğunu incelemek için, bir gece uykusuz sabahlamışlardır. Bütün geceyi, başı hususi bir alete bağlanmış ve uyutulmuş bir genç kızın yanında geçirmişlerdir. Ertesi sabah Dr. Kleitman, şu ilk müşahedeyi ilan etmiştir: Genç kız rüya görmeden uyuduğu zamanlar göz kapaklan aynı ahenkle kapalı kalmışlardır. Rüya başlar başlamaz gözlerini bu rüyaya diktiği belli olmuştur. Bu güzelde sanki bir boğa güreşi seyredercesine bir dikkat sezilmiştir. Bu rüyaların fizik gerçeğine aid şimdiye kadar yapılmamış ilk ilmi tecrübe idi. O günden beri Dr. Kleitman’la Dr. Dement bu sahada pek çok tecrübeler yapmışlardır. Bugün artık geçmişin rüya tabiri, falcılık, gaibden haber verme ve şarlatanlıklarının, 40.000 yılda yapamadığı bir noktaya erişilmiş bulunuyor. Fakat, Chicago’lu doktorun bu yoldaki en büyük keşfi, şu olmuştur: Rüyalarımız bize, henüz çektiğimizi fark etmediğimiz, gizli hastalıklarımızı haber vermektedirler. Ve bugün ne psychanaliste, ne de psychiatre (ne psikanalizle uğraşan, ne de ruhiyatçı olmayan) hekimler bile hastalarına gördükleri rüyaları sormaktadırlar. Bu metod, şu yeni ve meşhur hadiseden doğdu. New York’ta, Francis O’Brian adında İrlandalı bir zengin tüccar, psikanaliz yaptırır. Bunun için de her gece gördüğü rüyayı kaydeder ve hekimine anlatır. Tacir, 1954’te on kerte aynı rüyayı görür. Hep aynı şey: Polisler kendisini kovalıyormuş. O da kaçıyormuş. Fakat birdenbire ayaklarının toprağa gömüldüğünü ve kımıldayamaz olduğunu anlıyormuş.

Polisler onu yakalıyor, yere yatırıyor, ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlarmış. Psikanalistin bu rüyaya verdiği mana şudur: “Kendi kendini cezalandırmak… Hastanın vicdanı, işlediği bir suçtan ötürü kendini itham etmektedir. Çocukluğunda yaptığı ve unuttuğu bir hatayı vicdanı rüyasında ona ödetmektedir. Ne yazık ki, hakikat çok daha sade idi. 1955’de, O’Brian, “Central Park “tan geçip işine giderken ani bir krizle felce tutuldu. Yalnız kollarını kımıldatabiliyordu. Bacaklar tutmaz olmuştu. Eğer üstüste o rüyayı gördüğü zaman kendisi veya hekimi gerçek manasını anlayabilselerdi, hadise böyle bir faciaya dönmeyecekti.

O’Brian’a rüyası, vücudunda gizliden gizliye ilerlemekte olan felci haber veriyordu. Artık Amerikan hekimlerine göre rüyalarımız, bize geçireceğimiz hastalık ve kazaları haber vermektedirler. Mesela: Tansiyon düşüklüğü, rüyada, “uzun uzun ve sık sık düşmeler.” Sinir zaafı: “Kaçmalar.” Nevrasteni ve intihar arzusu: “İnişler, uçuşlar, suda değil havada yüzmeler.” Kalp rahatsızlıkları: “Hapsedilmeler, kalabalık karşısında korkular.” Liste, burada bitmiyor tabii. Mesela: Brezilyalı Profesör Pablo Spriu, kendisine rüyalarını anlatan 100 kişiden 7’sinin hep “büyümelerden bahsettiklerini söylemektedir. Rüyalarında mütemadiyen, ya kendileri büyürlerdi, ya da etraflarındaki eşyalar büyümekte idi. Profesör, bu 7 kişiden 5’inin birkaç ay içinde kansere tutulduğunu görmüştür. Fakat, şu da iyice biliniyor ki, insanın rüyada kendisini ölmüş görmesi ölüme işaret değildir. İrlandalı rahip Lord Kilbracken, üç yıl zenginlik rüyaları görmüştür. Rüyalarının üçünün ertesi günleri bahislere girişmiş, milyonlar kazanmıştır. Fakat sonra birden her şey durmuştur. Beş yıldır rüyaları ona hıyanet etmektedir” denilmektedir.

AMERİKALI DOKTORLAR, RÜYA İLE UĞRAŞMAYA BAŞLADILAR (Ulus Gazetesi—1955): Amerika, şimdi “rüyalar”ın peşinde. Chicago üniversitesi talebeleri, Freud’un izinde yürüyorlar. Her gece gördükleri rüyaları sabahleyin uyanıp unutmaya bırakmadan kaydediyorlar. Bu iş, tabii metodla yapılıyor: Sessiz, çıplak, küçük bir odada biri yatmakta; uykudadır. Gözlerinin etrafına, saçlarının arasına, alnının üstüne elektrodlar tespit edilmiştir. Bütün bu tellerin uçları, bir electroencephalogramme makinesinde nihayetlenmektedirler. Odada bir tek ses duyulmaktadır. Makinenin kaleminin dönen bir plak üzerinde çıkardığı cızırtı, bu kalemle beyin dalgalan ve gözlerin kımıldanışları derhal plağın kareli kâğıdı üzerine çizilmektedir. Birden bu muntazam çizgilerin karıştığı görülür. Dalgalar genişler, uyuyan insanın gözleri kapakların altında kımıldamıştı: Rüya başlıyor. O anda bir zil sesi duyulur. Uyuyan insan, uykudan sıyrılmaya çabalamaktadır. Derhal yatağının yanı başındaki mikroya uzandığı görülür ve konuştuğu duyulur. “Yüzme havuzunda idik. Herkes mayolar giymişti…”

Böylece, bir rüya sıcağı sıcağına kaydedilmiş olur. Adamın sesi yavaşlar yavaşlar ve susar. Tekrar uykuya dalmıştır. Sessizlik içinde plak dönmeye devam eder. Aradan 85 dakika geçer. Kareli kağıda çizilen beyin dalgaları şimdi muntazamdır. Birden gene çizgiler karışır. Zil sesi duyulur. Başka bir rüya tuzağa düşmüştür. Amerika’da böylece, geceler geceler boyunca, psycanalyse metodu bakımından yepyeni bir rüyalar ilmi doğmaktadır. Bu yeni ilmin ilk keşifleri neler olmuştur?

1—Mantıki, karışık bir problem rüya vasıtasıyla çözülebilir. Tecrübeye tabi tutulanlara uyumadan önce çetin bir problem verilmiş, halletmeleri istenmiştir. Sonra bu meseleyi akıllarından çıkarıp uyumaları söylenmiştir. Buna rağmen, %80’i rüyalarında gene bu problemle uğraşmışlardır. Hatta birçokları farkına varmadan onu çözmüşlerdir. İçlerinden biri hal suretini yazmaya bile muvaffak olmuştur.

2—Uykunun başlangıcı rüyasızdır. İlk rüya bir buçuk saat sonra başlar. Çok kısa sürer; 8 dakikacık. Gecede umumiyetle dört rüya görülür. Ortalama müddet gittikçe uzar; 19 dakika, 24 dakika, 28 dakika.

3—Astım (nefes darlığı), angine de poitrine, kalp hastalığı ve mide ülseri gibi muayyen bazı hastalıklar geceleri meydana çıkarlar. (İstisnalar hesaba katılmazsa…) Bugüne kadar tamamıyla organik diye kabul edilen bu hastalıkların, şimdi akıl hastalıkları gibi rüyalarla sıkı sıkı ilgili oldukları düşünülmekte ve bu münasebetin tespitine çalışılmaktadır.

Freud’dan bahsettik. Onun kim olduğunu da anlatalım: Avusturyalı meşhur ruh hekimi. 1856 da doğdu. 1878’de psikoloji kürsüsü asistanı idi. Sinir hastalığının, bilhassa isterinin organik olmadığına, ruhi olduğuna inanmıştır. Viyana’da bir isteriği ipnotizma ile uyutarak şuuraltında yer eden geçmişini meydana çıkarmış ve hastalığı doğuran hissi heyecanı şuura çıkararak kadını iyi etmişti. O tarihten sonra kendine Freudisme nazariyesinden ve kendi metodu psychanalyse’den asla ayrılmadı. Bu metodla isteri ve diğer sinir hastalarını tedaviye çalıştı. 1900’de yazdığı ilk eseri, rüyalara aiddir: “Rüyaların İzahı”

X—          Abdulgani el—NABLUSİ’nin yazdığı “Ta’tir el—Enam ve Tabir el—Menam” adlı kitaba göre de, rüya tabiri hususunda insana fayda olması için bazı şeyleri yapmak lazımdır” denilmektedir.

XI—        Meydan    Laurousse Ansiklopedisi’nin 10. cildinin 783. sayfasında, “(Rü’yet’ten Rüya) 1)Bir kimsenin uyku sırasında zihninden geçen hayal dizisi; Düş; 2)Bir temele dayanmayan ve gerçekleşmesi imkânsız olan düşünce… Psikolojik olarak açıklama: Rüyanın açık muhtevası: Rüyadaki imge ve olayların açık anlamı. (Psikanalizle ortaya çıkarılan ve “gizli muhteva” adı verilen gizli ve sembolik anlamın karşıtıdır). Psikopatol. Rüya analizi, kişiliğin farmakodinamik araştırılması. (Delay ve arkadaşları tarafından tatbik edilmiştir. Yüksek dozda psikodisleptik verilmesiyle gerçekleştirilir. En çok kullanılan psidislektipler, L.S.D., Meskalin ve Psilesibindir.)

RÜYA YORUMU: Doğu’da rüyaların, gelecekle ilgili belirtiler olduğu fikri yaygın bir şekilde benimsenmişti. Yunanlılar, üç çeşit rüya kabul ederlerdi. Tanrıların veya ruhların kendilerini insanlara gösterdikleri Khrematismos, olayların kendi şekilleri içinde görüldükleri Theoremotikos (Büyük İskender’in Kassandros’un kendisini öldürdüğünü gördüğü rüya gibi); nihayet geleceğin herhangi imalı bir şekilde belirdiği rüyalar… Mesela; İyileştirici olacağına inanılanlar; Eski çağlarda rüya, bir bildiri getirirdi. Eski çağın daha eski dönemlerinde Mısır, Kaide, Fenike ve Asur’da rüya yorumunu meslek edinmiş kahinler vardı. Psikol: Rüya mahayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır. MAİNE de bazen bu türlü rüyalardan başka dokunma, işitme, görme, koklama ve tatma gibi dış duyumların etkisiyle oluşan üç türlü rüya daha kabul eder. Rüya imgelerinin birbiri ardından gelişi, birleştirme kanunlarına bağlıdır. Rüya gördüğümüz anda gerçek duyumlar algıladığımızı sanırız, ancak uyandıktan sonra yanılsamanın farkına varırız. Bununla beraber rüyadayken rüya mı gördüğümüzü, gerçeği mi yaşadığımızı kendi kendimize sorduğumuz olur. Buradan yargı yeteneğinin ve uyanıklık hatıralarının rüyada da devam ettiği anlaşılır. Düşüncenin rüya içindeki müdahalesi, genellikle müphem ve geçicidir; müdahale kesin ve sür’atli durum alırsa, bizi uyandırır. Gerçekten de uykudayken soyut düşünce merkezleri (alt sinir merkezleri, bilinçdışı refleksler dahil çalışmaya devam eder. Uyku anından itibaren imgeler ve duyumlar zihnin kontrolünden çıkar, psikanalizin de belirttiği gibi, kişinin eğilimlerine, heyecanlarına, tutkularına bağlı olarak esnek, kaypak, fantezi olaylar birbirini izler. Rüya, bizi içgüdülerimize, ilkel duygusallığımıza götürür ve somut bir yaşantı içine sokar. Rüya analizinin diğer analiz tekniklerinden üstünlüğü, rüya malzemesini, bütünlüğünü bozmadan koruyabilmesi ve bilgilerin elde edilmesinde büyük sür’at sağlamasıdır. Doktorun rehberliği altında hasta, bozuklukların temelinde yatan tecrübeleri tekrar yaşadığı zaman, bu bozuklukların sebebini anlar; böylece transferin gerçekleşmesi ve tedavi yolunun seçilmesi kolaylaşmış olur. Rüya analizi özellikle saplantılı nevruzda, bunalımla nevrozda psikopatik dengesizlikte ve bazı toksikomanilerde tavsiye edilir. Rüya analizi, ayrıca deneysel psikozlar yaratmak ve bu psikozlara hastaların getirdiği değişiklikleri incelemek için uygulanır” denilmektedir.

XII—      Hayat       Ansiklopedisi’nin 6. cüz ünün 498. sahifesinde: “…Bazı insanlar, rüyalara inanırlar ve başlarına türlü türlü şeyler geleceğini zannederler. Hâlbuki bu hiç doğru değildir. Rüyalar, bilakis bize uyku halinde seyahat etmediğimizi ve yerimizde olduğumuzu isbat eder. Çünkü biz, uykumuzda rahatsız olduğumuz zaman rüya görürüz. …Bizi en fazla rahatsız eden midemizdir. Eğer uyumadan evvel çok yer ve bilhassa bu yediğimiz şeyler bize yaramaz cinsten şeyler olursa, geceleyin onlar beynimizi rahatsız eder… Rüyalarımız, yalnız şuurumuzun altında gizli kalan bir takım tahassüslerin faaliyetinden başka birşey değildir. …Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder.” Yine, Hayat Ansiklopedisi’nin 1. cildinin 17. sayfasında: “427. İNSANLAR RÜYALARINDA NİÇİN GEZERLER: Bazı insanların uykulu halleriyle yataklarından kalkarak gezindiklerini elbette işitmişsinizdir. Bunlar, rüyalarında gezen kimselerdi];. Fakat nasıl uyanmadan geziyorlar ve niçin geziyorlar? Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder. Diğer kısmı yaptığımızı bilmediğimiz şeyleri kontrol eder… Gece uyuduğumuz zaman dimağın bir kısmı atıl kalır, diğer kısmı faaliyete geçer. İşte bu yüzden bazı kimseler, rüyalarında gezmeğe başlarlar… Uyandıkları zaman, bunlar, gece rüyalarında gezdiklerini kat’iyyen hatırlayamazlar” denilmektedir.

XIII—    İsmail       Hakkı ÖZGÜL’ün yazdığı “Rüya Yorumlan Ansiklopedisinin 3. sayfasındaki ÖNSÖZ’ünde: “…Dünyaca meşhur filozof Freud dahi, düş’ün (rüyanın) büyük yardımını kabul ve teslim etmekte, diğer bilginlerle adeta ittifak etmiştir. Freud, Rönesans devrinden bugüne kadar bilginlerin rüyaya dair yazdıkları teori ve makaleler üzerinde durmuş, bunların bugün dahi, rağbette olduğunu, kendi eserinde isbata çalışmıştır” denilmektedir.

XIV—    Dr.           M. Kenan ÇIĞMAN’m yazdığı “İNANÇLAR” adlı eserinin 398. sayfasında: “Maddecilerin Ruh Hakkındaki Görüşleri: …Sayın Ord. Prof. Hilmi Ziya ÜLKER (kısmının) …Ve Agel in “Dinin, rüya görmekten doğduğu” hakkındaki ileri sürülen faraziyelere dayanarak, rüyada bedeni terk eden ve ölüm sırasında büsbütün ayrılan bir cevhere inandıklarını ve bütün dini inançların bir ruh cevheri fikrinden ileri geldiğini iddia ettiğini belirtiyor. Ve ruhun ölmezliği ve ebedi bir âlemde yaşayacağı fikri, bunların sonucudur” denilmektedir. (Bu, 20. Yüzyılın görüşüdür.)

XV—      ADALET    GAZETESİ nin 6 Haziran 1976 Pazar günkü sayısının 8. Sayfasında da:

“KONU: Rüyalar Gerçek Olsa!        (Şuur altındaki gizli uykuda sansürsüz kalmış arzular olarak şekilleniyor.) FREUD’a göre Rüya: (Rüyada gördüğümüz tuhaflıklar, yaptığımız saldırılar, birçoklarımızın güpegündüz uyanıkken işlediği suçların aynıdır…)

PLATON’a göre Rüya: (İyiler, başkalarının, kötülerin yaptığı şeyi rüyada görmekle yetinen kimselerdir.) Uzmanlara göre rüya görmenin hiçbir zararı yok, aksine çok faydalıdır, diyorlar; şöyle açıklıyorlar: Rüyalar, zihni faaliyetin uykuda devamıdır. Rüya görmenin hiçbir zararı yoktur… Aksine bundan fayda ummakta mümkündür, zira rüya görülmezse, bilinçaltının zihne yaptığı etkiler uyumaya hiçbir zaman uyumaya fırsat vermez… Oysa rüya ile bu etkiler tamamıyla giderilerek o kişinin normal bir uykuya dalması mümkün olur… Her rüyanın bir anlamı vardır. Rüyalar, ilk bakışta çok karışık ye saçma—sapan görünebilir. Hangi şekilde olursa olsun her şekil rüyanın mutlaka bir sebebi ve anlamı vardır. Rüya gören kimse bir karikatüriste benzer. …Rüyaların karışıklığı şöylece açıklanmaktadır. Rüyalar çeşitli duygulan belirtir. …Vb. bu sözle değil, ancak şekille ifade edilebilir, dolayısıyla rüya gören kimseyi bir yazara değil, yazısız karikatürler yapan bir ressama benzetmek mümkündür. Çeşitli düşünceleri resimle anlatmanın güçlüğü düşünülürse, rüyalardaki karışıklıkların en büyük nedenini bulmak çok daha kolaylaşır. Akılda kalan ve kalmayan rüyalar: Akılda kalan rüyalar, daha çok uyanılacağı arada görülenlerdir. Uykunun nisbeten derin olduğu sırada görülen rüyalar ise, genellikle unutulur. Eskiden olduğu gibi, halen tüm insanlar rüyaların anlamı üzerinde titizlikle durmaktadırlar. Yine uzmanların ifadesine bakılacak olursa, rüyaların anlamı onu gören kimsenin o ana kadar olan bütün hayatı ile ilgilidir. …Bu bakımdan rüyayı biraz tabir edebilmek için onu görenin hayatını iyice bilmek gerekmektedir. Diğer taraftan bu işi şimdi ancak psikanalistler yapabilmektedir.

UYKU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: İnsandaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirli kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır:

1)Uyanıklık; 2)Uyku; 3)Paradoksal uyku. Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSERM) araştırma toplulukları, uyku ve bunun insanlarda yol açtığı rahatsızlıklar konusunda incelemeler yapmaktadırlar. Bu incelemeler çerçevesinde, LYÖN’daki Claude Bernard Üniversitesinden Michel Jouvet, geçenlerde düzenlediği bir basın toplantısında, uykunun yetişkinlerde yol açtığı rahatsızlıklar konusunda bilgi vermiştir. Uyku, üç aşamadan oluşuyor: Prof. Jouvet’ye göre, insanlardaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirti kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır. Uyanıklık, uyku, paradoksal uyku. Uyanıklıktan uykuya ve uykudan paradoksal uykuya karşılıklı geçilebilmektedir. Uyanıklıktan doğrudan doğruya paradoksal uykuya geçişte bir rahatsızlık belirtisidir. Buna karşılık, paradoksal bir uykudan sonra uyanma olağandır. (Paradoksal uyku aşaması, düş görülen uyku aşamasıdır.)

PARADOKSAL UYKU VE İLK AŞAMA: Yetişkinlerde uyku, birbirine en ayrı dört bölümde oluşmaktadır. Bu dört bölüm, beynin elektriksel eyleminin saptanmasıyla bilinmektedir. Paradoksal uykunun ilk aşaması, uykuya dalındığından 90—120 dakika sonra başlamaktadır. Gece boyunca, paradoksal uykunun çeşitli aşamaları düzenli aralıklarla ortaya çıkmaktadır. Uyku sırasında bazı hormonlar salgılanmaktadır. Yine uyku sırasında dokunumda ve kalp atışlarında bazı düzensizlikler olmaktadır” denilmektedir.

XVI—    Seyyid      Süleyman El—Hüseyni’nin yazdığı “Kenzü’lMenam” adlı eserde: “Rüya’yı:

XVII—  1) Rahmani; 2) Şeytani; 3) Edgasü Ahlam olarak üçe ayırıyor.

Rahmani, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından gösterilen; Şeytani, şeytanın delaleti ile gösterilen, görülen, korkunç, çirkin veyahut şeriatı garraya ve adat-i  İslâmiyyeye muhalif olanlardır; Edgasü ve Ahlam ise, insanın fazla yemekten dolayı midesinin dolgunluğundan dolayı görülen rüyadır.

İLMİ TABİRİ RÜYA: Tabir ilmi şeriatta makbul bir ilmi şeriftir” denilmektedir.

XVIII—    Tuhtefü’l—Mülk”          adlı rüya kitabında da: “Sadık düşlerin (rüyaların) üç olduğunu; bunların da:

1)Tebşir; 2)Tahrir; 3)İlham olduğunu;

Yalan düşlerin de üç olduğunu; bunların da:

1)İllet; 2)Edgasü Ahlam; 3)Himmet düşü olduğu bildirilmektedir.

XIX—    Muhammed          B. SİRİN’in yazdığı et—Tabiru’Rüya” adlı eserinin 3. sahi fesinde: “Hakiki rüya, ya gecenin sonunda veya gündüz yaklaştığı anda görülür” denilmektedir. İkinci kitabı olan “Hadislerle Rüya Tabiri” adlı kitabında da aynı konudan bahsedilmektedir.

XX—      Amerikalı             rüya uzmanı Erich FROMM’m yazdığı “Bilimsel Rüya Tabirleri” adlı kitabının mukaddimesinde, “Ünlü psikoanalizci Sigmund Freud, rüyalarımıza konu olan şeylerin hepsinin içimizde gizlediğimiz, bilinçaltına ittiğimiz isteklerimiz olduklarını söylemiştir. Rüya uzmanı Erich Fromm, buna ek olarak rüyaların insanlara yol gösterdiğini, onun ahlak anlayışına seslendiğini, ya da onu muhtemel tehlikelere karşı uyardığını da ileri sürmektedir” denilmektedir.

XXI—    Selami      Münir YURDATAP’ın yazdığı İslâm Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri” adlı eserinin 15. sayfasında: Rüya tarifi kısmında: “Rüya üç türlüdür. Birine Tebşir (müjdeleme), birine Tahzir (uyarma), birine de İlham adı verilir. Yalan rüyalar da yine üçtür: Biri üzüntülü günler rüyası (gam rüyası); biri hastalıktan dolayı görülen; üçüncüsü de şeytani olandır” denilmektedir.

XXII—  A. Sami YAVUZ’un yazdığı “Büyük Rüya Tabirleri” adlı kitabının 3. sayfasında, Rüya hakkında çeşitli kişilerin görüşleri bildirilmektedir: “Eski Yunan filozofu Heraklatyüs’ün rüya hakkında şu sözü meşhurdur. “Uyanık olan insanlar için tek bir dünya vardır. Uykuda olanların ise, her birinin ayrı alemi vardır” demektedir. Rüya hakkında Batı bilginleri şu malûmatı veriyor: “Rüyalar, uyanık iken geçen muhtelif olayların şuuraltı yankılanmasıdır” demektedirler.

XXIII—    American Heritage Dictionary of the English Language—American Heritage Publishing Co. 1969. New York—U.S.A. 1. Bsm. 397. sayfasında:

 “Dream (Drem) 1)A series of images, ideals, and emotions occurring in certain stages of sleep. 2) A daydream; Reverie. 3)A State of abstraction; a trance; bemusement. 4)A wild fancy or hope. 5)Anaspiration; ambition. 6)Anything extremely beautiful, fine or pleasant. (Diyanet İşleri Başkanlığı Olgunlaştırma Dairesi Başkanlığı Uzmanı Mehmet KOÇER tarafından yapılan tercümede: “Amerika’nın İngilizce dilindeki sözlüğü. Amerikan Heritage Basım CO. 1969. New York. 10017. Amerika Birleşik Devletleri, sayfa: 397 1. Bsm.

RÜYA:

1) Hayaller serisi, fikirler, uykunun çeşitli safhalarında heyecanlı oluşlar;

2)Bir gündüz hülyası, güzel düşünceler;

3)Gerçek dışı bir durum, uyku hali;

4)Geniş hayal veya ümit;

5)Büyük arzu;

6)Son derece güzellik, iyilik ve hoşluk) diye anlatılmaktadır” denilmektedir.

XXIV—    SADIK   RÜYALAR:

1—Teysir Rüyası: Allah Teâlâ bir feriştah yaratmıştır. 01 feriştah levh-i mafhuza müekkel kılınmıştır. Ol feriştaha meleki Rüya derler. Her ne kim beni Âdem’e eriştiğinde Allah Teâlâ tarafından emirle hayır ve şer bu feriştah tarafından gösterilir. Bu şekilde rüya görülür.

2—           Tahrir       Rüyası: Teysir Rüyasındaki feriştaha Allah Teâlâ’nın emri ile kötü şeyler gösterilir ki durumunu bilsin diye;

3—           İlham       Rüyası: Teysir Rüyasını gösteren feriştaha emir verilir. O da daima iyi şeyler gösterirler. Bu da umumi bir görüş olarak söylenmektedir.

N E T İ C E : Bu İslami görüşler, fikirler ve tetkiklerden sonra, Rüyaları hakiki ve yalan rüyalar olarak iki bölüme; bunlar da kendi aralarında üçe ayrılırlar.

HAKİKİ RÜYALAR:

1)Teysir; 2)Tahrir; 3)İlham Rüyalarıdır.

1—           Teysir Rüyasını gören, Allaha daima şükür ile sadaka vermeli ki, rüyanın hayrını fazlaca görecektir. “Sure-i İbrahim; Ayet: 7; Sayfa: 377/257.”

Teysir rüyası : Sürei İbrahim, Ayet: 6

MEALİ:

And olsun, şükrederseniz elbette sizi (nimetinizi) arttırırım.” (El—Kur’an. Çantay. XIV/7; 1. cilt; sayfa: 337/257.)

2—           Tahrir       Rüyasını görenler, daima kötü rüyalar görürler; Asilik durumları olur. Allah’a itaattan uzaklaşırlar. Bu kişiler hemen tövbe etmeli, ibadet ve taata yönelmelidir ki, bunlardan kurtulsun. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 5; (El—Kur’an) (Çantay); III/5.)

Tahrir rüyası : Süre-i âli imran ayet, 5 MEALİ:

“Şüphe yok ki, ne yerde, ne gökde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

3—           İlham       Rüyasını görenler: Allahü Azimü’ş—Şanın azametlerini ve ibretlerini, Allah’ın tevfiki ile müşahede (görmek) ederler. Bu rüyayı gören kimseler, hayırlarını daha da arttırmalı; günahlardan çekinmeli; devamlı Allah’a tövbeye devam etmelidir ki, gördüğü rüyaların hayrını göre. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 31; El—Kuran (Çantay); 2. cilt; sayfa: 633/354.)

İlham rüyası : Sürei Nur ayet : 31

MEALİ:

31—”Hepiniz Allah’a tövbe edin ey müminler. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”

YALAN RÜYALARDA:

1)Rüya- Himmet; 2)Rüya- illet; 3)Rüya- Şeytandır.

1— Rü’ya-yı Himmet: Ol kimsenin gönlü endişelidir: bu şekilde uyumuştur, rüyasının aslı yoktur.

2— Rü’ya-yı İllet: Ol kimse hastalık sebebiyle yatakta iken uyumuş ve rüya görmüştür. Bunlar, çeşitli etkenler etkisi ile görülmüştür. Bunun da aslı yoktur.

3— Rü’ya-yı Şeytan: Ol kimse çeşitli şeyler görür, amma bunlar olabilir, hatta olmayan şeyleri bile gösterebilirler, bunlara gusul dahi vacib olur. Kur’an-ı Kerim’in Yusuf Suresi nin 44. Ayetinda; El—Kur’an (Çantay); XII/44.

44—”(Bunlar) karmakarışık (ve yalancı) düşlerdir. Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz” denilmektedir.

NETÎCE: 2—Ta’tiru’l—Enam ve Tabir’elMenam kitabında, yazar “Abdu’l—Gani el—Nablusi” Rüya tabircilerini 15 tabakada izah etmiştir. Onlar da şunlardır:

1)Peygamberler ve Nebilerdir; 2)Sahabeler; 3) Muabbirler (Rüya tabircileri); bunlarda tabiindendir. 4) Muabbirler (Rüya tabircileri; bunlar fukahalardandır. 5) Muabbirler (Rüya tabircileri); Zühdü ve takva sahipleridir. 6) Rüya yazan Rüya tabircileridir. 7)Filozoflar;8) Filozoflara tabi olanlar; 9) Rüya tabiri yapan yahudilerdir; 10) Nasaralardır; 11) Mecusilerdir; 12) Arap müsteşrikleridir; 13) Kahinlerdir; 14) Sihir yapanlardır; 15) Bu işleri anlayanlardır” denilmektedir.

NETİCE:

Rüya ilk insanlar zamanında da görülmüş, araştırmalar yapmışlar (şifahen), bir neticeye varamamışlardır. Çünkü, onlarda da rüya görüşü mevcuttu. Bilinen birşey varsa o da, rüyanın meydana gelişinde rüya gören kişinin kendi âlemlerinden birşeyi idrak etdikde, anı mütehayyileye (hayallere) bırakır olması, o dahi bunu bir suret şeklinde canlandırması, bizim de bunu uyurken görmemiz, rüyayı meydana getirir. İşte rüya denen budur. İleri de diğer ciltlerde rüyanın tıbben de isbatını mümkün mertebesizlere arzetmeğe çalışacağım. Rüyalar bazen aynen çıkar. Bunlar hakiki rüyalardır. Rüyaya Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an dahi, önem vermiştir. En sağlam rüyaya ehemmiyeti Hz. Muhammed ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  vermiş, her sabah yukarıda da bildirdikleri gibi Ashab-ı Kiramın rüyalarını sorar ve tabir ederlerdi. Avrupa’da dahi, rüya üzerine yazılmış kitaplar bulunmaktadır. Halen hayatta bulunan bazı zatların gördükleri enterasan rüyalardan bazılarını sizlere burada bildirerek mukaddimeyi bitirmek istiyorum.

1—Sayın Selami GÜVEN’in (Tarım Meslek Lisesi Müdürü NORMAN—ERZURUM) gördüğü rüyalarını tarih sırasına göre sizlere duyurmamı benden istediler. Rüyası şöyledir:

22/8/1978 gecesi yabancı bir dünyadan Merih gezegenine getirildik; 6 Eylül 1978 çarşamba ramazan bayramının üçüncü gecesi bir cin topluluğuna insanlarla kardeş olmaları ve insanlarla iyi geçinmelerini nasihat ettim;

9—10 Eylül 1978 gecesi Venüs gezegenindeyiz; 21—22 Eylül 1978 perşembe/cuma Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem çok ince ve latif bir ruh halinde uçuyorlardı. Mübarek göğüslerinde ağlamama müsaade ettiler;

28—29 Eylül 1978 perşembe/cuma gecesi, Hz. Hezekiyal Peygamberimiz Efendimiz mübarek cesetlerini gördüm. Mübarek Ruhlarına Fatiha okudum; 11 Ekim 1978 gecesi bir cin şehrinden Tekbir getirerek geçtim. Cin kadınları ellerini sallayarak dostluklarını belirttiler; 18 Ekim 1978 çarşamba/perşembe gecesi, kendimi Venüs gezegeninde yeşillik, ağaçlık güzel bir yerde buldum. Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

26—28 Ekim 1978 geceleri, Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini çok ince ve hiç maddi bedeni olmayan nur’dan ibaret bir ruh halinde gözüktüler;

8 Kasım 1978 çarşamba/perşembe gecesi, size daha önce yazdığım Hazreti Cebrail’in 4—5 Nisan 1978 gecesi gösterdiği dünyanın başına gelecek olan felaketin gökten gelecek olan belirtilerini gördüm ve arkasından Venüs gezegenindeki başkent sayılacak bir şehirde kendimi buldum ve kendi kendime, Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

9—10 Kasım 1979 perşembe/cuma gecesi, sevgili Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, gene çok ince, çok latif ve hiç maddi bedeni olmayan ince parlak pırıl pırıl bir ruh halinde gözüktüler. Gördüklerimden bazılarını, peygamberimizin bana olan; “Gördüklerini söyle” emirleri gereğince söyledim. Bir yıldır gördüklerimi bir deftere not ediyorum. Daha önceleri gördüklerimi ise not tutmadım” diye yazarak bildirmektedir.

İKİNCİ MEKTUPTA DA: Nene Hatun Caddesi No: 8/2—ANKARA’da oturan Mehmet SERT isimli bir başka şahsa aittir. Mektubunda:

“…25 yaşlarında görüşüm. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  Efendimizi görüşümdür. Efendimiz yolun sağında, irice kıyılmış kayaların üzerinde çıplak olarak mahrem yerlerini göremedim. Gözlüklü şekilde hafif sağına yatık tam güneşi seyrediyordu veya güneşleniyordu. Kendisine çok dikkatli baktım ve bir ses geldi. O Muhammed Mustafa’dır, dendi. Vücut ölçüleri tahminen 75 ila 85 kilo ağırlığındaydı. Boy ölçüleri gür yapılı, boyu 180 cm civarında idi. Ellerini başının altına yastık etmiş şekilde gördüm. Kendisi ile aramızda asfalt döşenmiş e tertemiz bir şose yolu vardı” demektedir.

Yukarıdan beri yaptığım İslâmi yönden tetkikler, örneklerden sonra bildirdiğim üç neticeli izahatla beraber mücerreb olan (tecrübe, edilmiş) ”İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Sadık Rüya görmek için tavsiye ettiği duasını da sizlere arzediyorum. Bu duayı da ileriki ciltlerimde sizlere bildireceğim.

Burada mukaddimemi bitirirken hatalarım var ise affımı istirham eder, bu küçük eserimin devamına Allah Teâlâ’nın müsaadesini temenni eder, sizlere de iyi günler dilerim. Allah’a Emanet olunuz. 9/6/1980  

YUSUF ZİYA TÜLEK Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Kütüphane ve Arşiv Müdür Yard. (Uzman Yardımcısı)—ANKARA

Kaynak: YUSUF ZİYA TÜLEK, Rumuzlu Rüya Tabirleri ansiklopedisi, 1980-İstanbul Sh: 11-22
***********************

GÜZEL BİR RÜYA

Hanım kardeşlerden birisinin gördüğü rüyayı sizinle paylaşmak istiyorum.

“Bakirelerden oluşan bir bayanlar grubunun içindeydim. Başımızda Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz vardı.

İçinde suların aktığı yemyeşil orman gibi bir yeri gezdiriyordu.

Başımızda rehberimizdi. Bir ağacın altında bizlere 3 cümle söyledi.

“KADINLAR! ERKEKLERİNİZDEN AYRILMAYIN”

“ERKEKLER! KADINLARINIZDAN AYRILMAYIN”

Birde;

” ERKEKLER! KADINLARINIZ SİZDEN AYRILSA BİLE SİZ ONLARI BIRAKMAYIN”

“Ey Allah’ım!

Kadınlarımız ve erkeklerimizin arasındaki dengeyi en güzel şekilde ifade eden  Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şefaati üzerimize olsun.

(2 Ağustos 2010)

İhramcızâde İsmail Hakkı

PESTALOZZİ ve EĞİTİM DEVRİMİ


Modern ‘pedagojinin temelini teshil eden ana ilkeleri keşfeden büyük eğitken Pestalozzi’nin eserleri 18 cildi bulur. Bunların hepsi oldukça ağdalı bir üslûpla Almanca yazılmıştır. Onlar bir çok dillere tercüme edildikleri halde Türkçeye hiçbiri çevrilmemiştir. Bu sebepten meslektaşlarımızdan yabancı dil bilmeyenler Pestalozzi’nin eserlerini metin halinde okumak fırsatına kavuşamamışlardır. Türlü sebeplerden, buna yakın yıllarda kavuşmaları imkânı da hasıl olmayacak gibi görünüyor. Ayrıca onun eserlerini metinden okuyup anlamak da pek kolay değildir. Bu sebepten yarım yüzyıldan beri çeşitli yabancı dillerde Pestalozzi’nin külliyatından alınma seçme parçalar bir araya getirilerek, hattâ bazan üslûbu sadeleştirilerek veya anlaşılması güç metinler tefsir edilerek kitaplar meydana getirilmektedir. Bizde henüz bu da, yapılmamıştır. Pestalozzi’nin eserlerinde yer alan fikirlerden faydalanmanın başka bir yolu da onun hakkında yazılmış etüt mahiyetindeki kitapları okumaktır. Dilimize çevirdiğimiz bu eser onlardan biridir. Yazar, kitabın önsözünde eserinin nasıl meydana geldiğini ve mahiyetini açıklamıştır. Pestalozzi’yi onun tasvir ettiği cephesi ve çehresiyle bize tanıtacak dilimize çevrilmiş hiçbir kitap yoktur. Onun için Pestalozzi hakkında az veya  çok bilgi sahibi bulunan meslektaşlar, büyük eğitkenin sadece pedagojik fikirlerini bilirler. Hattâ Türkçe yazılmış eserler onu her cephesiyle bize tanıtamadıkları için Pestalozzi tuttuğu işlerin çoğunda başarı gösterememiş, beceriksiz bir eğitken olarak tanınmıştır. Hakikate pek aykırı olan bu kanaati değiştirmenin tek çaresi, öğretmenleri ve eğitimle ilgili kimseleri Pestalozzi’yi hakiki çehresiyle aksettiren eserlere kavuşturmaktır. Elinizde bulunan eser bu balamdan pek değerlidir. Çünkü yazan tarihçi A. Rufer, bilimsel metotlara uyarak “yeni insan neslinin bu büyük peygamberini” şimdiye kadar pek çok kimselere -meçhul kalan cephesiyle tanıtmaktadır. Pestalozzi bu kitapta “serbestlik, eşitlik ve kardeşlik” prensiplerini en temiz bir şekilde şahsında tebessüm ettiren “demokrasi ülküsünün asil bir temsilcisi” olarak belirtilmekte, “refah ve saadet sağlayıcı devlet” vasıtasıyla insanlığa içine düştüğü sefaletin bataklığından kurtarmaya var kuvvetiyle -grosan cumhuriyetçi bir kahraman olarak göz önünde canlandırmaktır. Demokrasi ülküsüne bağlanarak iş görecek olan Türk öğretmenleri, bu uğurda canla başla çalışmış bulunan Pestalozzi’nin hayatında yer alan ibretle seyredilecek levhalara rastlayacaklardır. Onun ateşli, içli yazılan bir çoklarımız için karmaşık görünen sosyal ve ekonomik problemlerin çözülmez sanılan düğümlerini çözmemize yarayacaktır. Onun keskin görüşleri sayesinde, hayatta rastlamam, ve bizi çok defa ümitsizliğe sevkeden karanlık ufuklar aydınlanacaktır. Kısaca söylemek lâzım gelirse bu kitabı okuyacak olanlar demokrasi ülküsünü gerçekleştirmek için Pestalozzi’nin nasıl çalıştığını, eğitkenlerin nasıl çalışmaları lâzım geldiğini anlayacaklar, gerçek hayatı bu bakımdan geliştirmenin nelere bağlı bulunduğunu canlı misallerle öğreneceklerdir. Meslektaşlarımızın bilhassa şimdi buna çok muhtaç durumda bulunduklarını bildiğimiz için vakit kaybetmeden bu eseri dilimize çevirmeyi vazife bildik. Bu sebepten işbirliği yaparak kitabı bir kaç aylık bir çalışmayla dilimize çevirdik.

Bu eseri okuyacakların metni daha kolay kavramalarına yardımı dokunacağım düşünerek önsözde Pestalozzi’nin hayatını ve pedagojik ana fikirlerini şu şekilde, kısaca belirtmeyi de faydalı bulduk:

Johann Heinrich Pestalozzi 12 Ocak 1746 da Zürich’te doğmuştur. Beş yaşında iken babası öldüğü için o, küçük yaştan itibaren erkeğin çocuk üzerine yapacağı müsbet bütün etkilerden mahrum kaldı. Ocak başında ana kuzusu olarak büyüdü. Kendisi çocukluğunda erkeğe mahsus kuvvetten, tecrübelerden, düşünce tarzından ve temrinlerden mahrum kaldığını; buna mukabil annesinin üç çocuğunun terbiyesi için elinden gelen fedakârlığı yaptığını, çocukluk hayatının sıkıntı içinde geçtiğini, annesinin ve sadık hizmetçileri Babeli’nin imkânsız sanılacak şeyleri yaparak onları büyüttüklerini, bu bakımdan inanılmayacak örnekler gördüğünü hâtıralarında yazar.

Pestalozzi’nin büyük babası. Zürich civarında Höngg köyünde papazdı. O, eskiden beri sürüp gelen terbiye şekillerine sadak kalarak, okuma ve yazmayı öğretmek için en sert metotları uygulayarak çocuklara dinsel kitaplardaki bilgileri öğretmeye çalışırdı. Geleneğe göre bunu yapmak köy papazlarının vazifesi idi. O devirde köy papazları bununla beraber ev ev dolaşarak hastalarla, düşkünlerle, sıkıntılı durumlara düşenlerle meşgul olur, onlara yardım etmeye çalışırlardı. O devirde köylü halk yoksul olmakla beraber, birçok iyi meziyetlere de sahipti. Bu sebepten köylüler katı yüreklilerden, yabancılardan, haksızlık yapanlardan hoşlanmazlar; cesaretle bu gibilere karşı koyarlardı. Pestalozzi’nin çocukluğu ve gençliği böyle insanlar arasında geçmişti. Köy okulları onların himmetiyle yaşatılırdı.

Bu çevre içinde yetişen, onun çeşitli etkileriyle beslenen Pestalozzi, önce teoloji tahsil etmek istedi; sonra hukuk bilimi ile ilgilendi. Fakat bunların üzerinde fazla duramadı. Rousseau’nun Emil adlı eserinin etkisi altında kalarak tarım, zanaat ve eğitim işlerine merak sardırdı. Onlar vasıtasiyle sunileştirilerek tabiî şeklinden çıkarılmış şehir hayatını düzeltmek ve ihmal edilmiş aşağı sınıf halkı refaha kavuşturmak yolunu tuttu, hayatı boyunca bu amacı gerçekleştirmek için çeşitli vasıtalara başvurarak, türlü yollar takip ederek, sert mücadelelere girişerek uğraştı, didindi, çırpındı durdu.

1775 de Neuhof’ta bu amacını gerçekleştirmek emeliyle yoksul çocuklar için bir eğitim kurumu açtı. 5 yıl sonra bu kurumu kapatmak zorunda kaldı ve sıkıntılı bir duruma düştü. Fakat ümitsizliğe kapılmadı; hemen kaleme sarılarak eğitsel fikirlerini yazmaya başladı, pedagoji tarihinde eşine rastlanmayan eserler meydana getirdi. 1780 den itibaren bu eserleri arka arkaya yayınladı. Bunlarla tıpkı bir peygamber gibi eğitime ait düşüncelerini ve programını açıkladı. Lienhardt und Gertrud adlı dört ciltlik kitabında köyün tarihini anlattı. Eserleri ve sebatlı çalışmaları ile kendimi tanıttı; zamanının büyük fikir ve sanat adamları ile şahsî münasebetlere girişti, dost oldu. Fransız Büyük ihtilâlini hazırlayan büyük fikir adamlarından biri sayıldığı için ona Fransız vatandaşı sıfatı verilerek şereflendirildi.

Pestalozzi, 1798 de Stans’ta öksüz çocuklar için açılan yurdun başına getirildi. Bu kitapta onun Stans’taki çalışmalarını anlatan özel bir bahis vardır. Yazar, buradaki didinmeleri göz önüne sermektedir. Savaşın tekrar başlaması üzerine onu çekemeyenler Pestalozzi’nin işine engeller yaratmak fırsatına kolayca kavuştular. Çıkardıkları zorluklar çoğaldıkça çoğaldı. Bu yüzden onun Stans’taki verimli çalışmaları da sona erdi.

1800 de iki eğitken arkadaşı ile işbirliği yaparak Burgdorf’ta içinde öğretmen okulu da bulunan bir eğitim kurumu daha açtı. Burada çalıştığı yıllarda eğitbilime ait en önemli eserlerini yazdı. Karşısına yeniden birçok engeller dikildi. 1801f de bu kurumu da idare edemeyecek bir durumca düştüğü için başkalarına devretmek zorunda kaldı.

Pestalozzi hayatın yarattığı zorluklardan asla yılmayan, ülkü uğruna herşeyi göze alan pedagoji tarihinde eşine pek az rastlanan büyük bir eğitken olduğu gibi, devrinin de en büyük fikir adamlarındandır. O, yalnız eğitim kurumlan açmakla yetinmemiş, fikirlerimi yaymak ve halka benimsetmek için çeşitli işlere başvurmuştur. Onun için bu ölmez eğitkenin şahsî teşebbüsü ile açılan ve çok geçmeden kapanan eğitim kuramlarına bakarak hakkında hükümler vermek doğru değildir. Bu kitap onun eğitim alanından taşan çeşitli çalışmalarını bütün renkleriyle gösteren bir tablo mahiyetinde olduğu içim yanlış hükümleri değiştirmeye hizmet edecektir. Ayrıca Pestalozzi’yi anlayabilmek için de onun bu eserde yer alan fikirlerini bilmek lâzımdır. Aksi takdirde Pestalozzi’nin eğitime ait düşünceleri temelsiz kalırlar.

Burgdorf’daki çalışmalarına son vermek zorunda kalan Pestalozzi, çok geçmeden İferten’de açılan bir eğitim kurumunun müdürlüğüne getirildi. Bu kuruma yalnız yoksul çocuklar değil, her sınıftan halkın çocukları almıyordu. Kurum Pestalozzi’nin gayreti ile benzen olan bütün Avrupa okullarıma örnek teşkil edecek bir hale geldi. Fakat zamanın yarattığı birçok zorluklar yüzünden bu müessese de uzun müddet yaşatılamadı. 1825 de o, bu kurumu da kapatarak hayatında ilk defa işe başlamış olduğu Neuhof’a çekildi ve burada yazar olarak yaşadı ve değerli eserlerini yayımladı.

17 Şubat 1827 de Brugg’ta öldü.

Pestailozzi’nin birçok zorluktan göze alarak, yolunun üstüne dikilen engelleri yenerek, savaşa savaşa ortaya attığı eğitime ait ana fikir ve prensipleri özet halinde aşağıda, belirtmeye çalışmıştır. Okuyucular bunları gözden geçirdikten sonra bu kitabı okurlarsa onun pedagoji alanına getirdiği ilkelerle fikirleri ana, çizgileriyle, siyasî kanaatlarını ve demokrasi uğrundaki çalışmalannı da bütün renkleriyle kavramış olacaklardır.

Pestalozzi, kendi kendine çalışmayı, etkinliği bütün eğitimin temeli olarak kabul eden ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmeye uğraşan ünlü bir eğitkendir. Ona bu ilkeleri keşfettiren sebepleri anlayabilmek için bu kitabın ilk bahsini okumak bile kâfidir.

Pestalozzi’nin eğitimim gelişmesi için yaptığı büyük hizmetleri şu yönlerden belirtmek mümkündür:

Aydınlanma devrini yaratan fikir hareketi Avrupa’da canlandığı sıralarda eğitim meselelerine karşı gösterilen ilgi en yüksek derecesini bulmuştu. Philanthroplar ve yeni hümanizm taraf tarlan da bu alâkayı desteklediler; bu sayede “gerçek insanlık” için eğitim ülküsü canlandı. Pestalozzi böyle bir devirde yaşadı ve eğitime yepyeni bir yol açmak için çalıştı. Onun zamanına kadar bireyci zihniyetin etkilen altında bireysel bir iş olarak yapılmaya çalışılan, dinsel etkilerden kurtulamamış olan eğitim işlerini toplumsal cephesiyle ele aldı ve bunu bütün eğitimi düzenleyici bir ilke olarak kabul ettiğini açıkladı. Bu eser anım işte bu ana fikrini çeşitli yönlerden açıklamak amacını gütmekte, yeni yollar göstermektedir. Uzmanlar, onun ortaya attığı bu ilkeyi pratik hayata intikal ettirebilmek için bir asır çalışmak icap ettiğini ve daha çok uğraşmak gerektiğini söylerler. II. Kerschensteiner, 1908 de Zürich’te Peter kilisesinde tertip edilen bir törende verdiği söylevinde Pestalozzi’yi iş okulunun babası diye ilân etmişti; bu hükmünde haklı idi. Çünkü Pestalozzi, gözlemi ve zatî Çalışmayı kayıtsız ve şartsız bütün eğitimin temeli olarak kabul ediyordu. Pestalozzi en yeni fikirlere dayanan yepyeni bir eğitim şeklini tecrübe etmek için özel okullar açmıştı. Başında bulunduğu kurumların çoğu yoksul çocuklara mahsustu. O, bunları yüksek dereceli bir öğrenime hazırlayamazdı. Onun için çocuktan eğitirken öğrencilerin gelecekte içine girecekleri hayat alanım, küçük insanın köydeki yaşama tarzım düşünmek, bu bakımdan öğrencilerin becerikli olmalarını sağlanmak gerekiyordu. İşte bu şartlar içinde Pestalozzi’nın eğitime ait şu kanaatları doğmaya başladı: İş, eğitimin temel taşıdır. Böyle olunca o, okula el işini sokmak, hattâ çocukların yakacakları işlerden elde edilecek değerlerle kurumun masraflarım karşılamak yolunu tuttu; dünya çapında önem taşıyan bir işe girişti. Bu dâvada onun başarısızlığa uğradığını iddia etmek o zamandan bugüne kadar vukua gelen olayları inkâr etmek demektir.

Pestalozzi’nin düşüncesine göre öğrencileri elle yapılan işlerle beraber okumayı, hesap yapmayı, şarkı söylemeyi de öğreneceklerdi. Bu suretle işle eğitimi birleştirmek problemi ele alınarak pedagoji alanında reforma girişiliyordu. O, bununla da kanaat etmeyerek daha ileri gitmek, aile ocağında ve köy iş hayatının içinde çocuğa verilen iş eğitimi ile okul eğitimini birleştirmek istiyordu. Pestalozzi’nin görüşüne göre tensel işleri görmek halkın mesleğini teşkil ediyordu; bu işlerin eğitim çalışmalarının merkezi haline getirilmesi, söze dayanan bilginin bunlara bağlanması icap ediyordu.

Pestalozzi, işin eğitimin temelini teşkil etmesi ilkesine öyle inanmıştı ki bu inancını 1781 de (Christoph und Else) adlı eserinde şu şekilde anlatıyordu:

“İş, hayatı düzenlemek, yoluna, koymak için insanlara yardım etmeli; onları soysuzlaştırmamalıdır. İş insanları kuvvetli, mert yapmalı, fakat sert ve kaba değil; insanı basiretli ve ihtimamlı kılmalı, fakat menfaat düşkünü ve tek cihetli değil; o, insanı düzenli ve dikkatli yapmalı, fakat yıkıcı ve düzensiz değil. Meslek olarak yapılan iş, ekmeği yarattığı gibi kalbi de idare etmeli; o, insana hayatın zevkini tattırmalı, ihtiyaçları giderici vasıta olmalı, ölüm yatağında bile kuvvet sağlamalıdır. İşin insanı eğitici amacı olmazsa mânası yoktur; eğer onun böyle eğitici bir amacı bulunmazsa, görülen işler kedinin fareyi tutup yemek için hazırlanmasından veya köpeğin kemikleri sonra yemek üzere toprağa gömmek için yarış edercesine koşmasından farksızdır.”

İşi, bu manasına göre bir eğitim vasıtası olarak eline alan büyük eğitken Pestalozzi halk eğitimi içim de temel tası olarak kabul ediyor.

1813 de Neuschatel hükümetine verdiği bir raporda “endüstri. eğitim ve politika” ya dair düşündüklerini açıkladı ve işin sosyal cephesi üzerinde bilhassa durdu; onun ekonomik ve sosyal değerini belirtti ve şu noktaları açıkladı ; “Halkın eğitimi, halkın ihtiyaçlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır, eğitim öğrenciyi gerçek hayata bağlamak; onu kendi yaşayışına uyarak tabiî şekilde yoğurmaya ve insan olarak eğitmeye hizmet etmelidir. Bunun mânası, hayat eğitim demektir ” Pestalozzi işte bu sağlam temelin üstüne bina kurmaya çalışmış ve bunu tavsiye etmiştir. O, işi yalnız yoksul çocuklara tavsiye etmekle kalmaz; varlıklı ailelere mensup çocukların da bu vasıta ile eğitilmek suretiyle görüş sahibi olmalarını, işe ve meşakkate alıştırılmalarını ister. Pestalozzi yukarıda belirtileni düşünce ve kanaatlerini Iferten’deki okulumda uygulamaya çalıştı; öğrencilere çeşitli işler yaptırdı.

Pestalozzi bu hareketleriyle hem eğitim ve öğretime yeni bir çığır açmak istiyor, hem de yetişkinlere becerikli bir babanın eğitimle ilgili ödevlerini göstermek amacını güdüyor ve ayni zamanda kendi görevinin bunlar olduğuna inanıyordu. Bu görüşte olduğu için aile yuvasını temel olarak kabul eden büyük eğitken, aile eğitiminim önemini şu cümlelerle belirtmektedir:

“İnsanoğlu, yakınında bulunan şartlar ve, münasebetler, senin eğitimin için özelliklerine göre gelişme hesabına çok önemlidir”

“Eğitim sadece bilginlerin sözlerine ve yaratılışın derinliğine hayret etmekle kazanılmaz; onu yoksulların kulübelerinde yani toza bulanmış günlük işlerinde bulmakla mümkündür; insan günlük hayat için gereken saadet ve refahı kendi mesleğinde bulabilir. Eğer o, bunu uzaklarda aramaya kalkarsa büyük bir yanlışlık yapmış olur. Fakat şu sözlere dikkat et: En yakınında bulunan mesleğine, işine sarıl, onu benimse, onu kendin ve ailen için yardımcı kıl, fakat mesele bununla bitmez. Sen her şeyden önce insansın; onun için mesleğinin çırağısın. İnsan olmayı hiçbir zaman mesleğinden ayrı bir şey telâkki etmemelisin. Eğer böyle yaparsan tabiatın kapısından uzaklaşmış olursun. “Susuzluk ve hamle ile” imkânsız sanılan uzaklara ulaşabileceğini unutma. Kendi kendine kazanabildiğin kuvvet, seni saadete eriştirmeye yetecektir.”

Pestalozzi, eğitim alanında sadece bu gibi ileri fikirleri ortaya atan nazariyeci bir eğitken değildir. Onun en belirli vasfı düşündüklerini gerçek hayat şartlan içinde uygulamaya bizzat girişmiş olmasıdır. Bu sebeptendir ki o, eğitim hakkındaki düşüncelerini iş hayatından çıkarmıştır. Hayatı boyunca fikirlerimi uygulamak için deneyler yapmıştır. Bu sırada başarı tacım kafasına, geçirmek yerine başarısızlıklarla karşılaşarak ümitlerinin kırıldığı, günler çok olmuştur. Fakat onun eğitime, insana ve bulunduğu ana ilkeleri karşı güveni o kadar kuvvetli idi ki; hiç bir engel ve zorluk Pestalozzi’yi tuttuğu yoldan geri çeviremedi. Bilâkis bunların. hepsi büyük eğitkenin işine daha sıkı sarılmasına, onu pek şümullü bir şekilde ele almasına yaradı. O, birebir zahmeti göze alarak açtığı bir okulda başarısızlıkla karşılaşınca işten yılmaz, yüz geri etmezdi. Bilâkis yeni bir işin plânlarını hazırlamaya başlar veya eserler yazardı. Onun çalışması insan aklının kolayca kabul edemeyeceği şekildedir. Pestalozzi günün pek az saatlerini dinlenmek ve uyumak için ayırabiliyordu. Onun için kurduğu eğitim yurtlarında herkesi çekici bir canlılık yaratıyordu.

Deneylerden kuvvet alan, onların kudretine dayanan Pestalozzi, zatî çalışmalarla teşekkül eden müşahededen başlayarak dokumacılık ve tarım işlerine kadar uzanan tensel çalışmalara ve aile sofrasındaki ekmeği insanın kendi kuvvetiyle hazırlamasından, milletin emrinde onun hesabına hizmet etmesine ve en ince zihnî işlere kadar uzanan bütün çalışmaları değerli birer eğitim vasıtası olarak kullanmayı içine alan geniş manalı bir eğitim şekli tavsiye ediyordu. Bu sebepten o, eğitim işini, basit ve herkesin kolayca yapıvereceği bir görev telâkki etmiyordu. Öğretmenliği daha çok eğitkenlik şeklinde gören Pestalozzi, bu görüşü sayesinde modern pedagojinin yolunu aydınlatmış, insanlığa arkasından koşulacak eğitim ülküsünü göstermiştir.

O, insanda şu üç esas kuvveti görüyordu: Düşünmek, hissetmek, yapmak. Kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri. İnsan eğitiminin amaçları bu üç noktada toplanıyordu. Zihnin, kalbin ve elin eğitilmesi eğitimin esasını teşkil ediyordu. Onun şu sözlerinden eğitime verdiği mâna ve değeri, buna, nasıl candan bağlandığını, insanlığa ne kadar geniş bir ufuk açtığını öğrenmek mümkündür:

Yaratılışın şaheseri olan insan, kendisini yetiştirmek sanatı bakımından da şaheser olmalıdır.

Binlerce yıldan beri yaşamış olmasına rağmen o böyle midir? O, bu bakımdan başarı kazanarak zaferin üzerinde dinlenebiliyor ve şunu söyleyebiliyor mu: No olmam lâzımsa ben oyum!

Hayır, o bu duruma gelmemiştir. İnsanın ne! olması gerekiyorsa böyle olabilmesi azımsanacak bir şey değildir.

O, daha çok itibarlı, daha çok hünerli olmalı, daha çok kuvvetli görünmelidir, Fakat o, varlığı ile ilgili olayların derinliği içinde tabiatının iç oluşunu kaybetmemelidir. O, ancak bu oluşla insan haline gelebilir. Bunsuz yok olur; insan haline gelmez, insanlar! Bu oluş insan eğitiminin tek amacıdır ve ayni zamanda bu sizin inşam olmanız için tek vasıtadır. Hangi mevkide ve meslekte, hangi sosyal durumda olursa olsun, bulunursa buluncun her çocuğu bu amaca göre yetiştirmek bütün insan eğitiminin en belirli çıkış noktasıdır. Bunu anlamayan ve eğitim esaslarını bu ilke üzerine kurmaya herhangi bir asır temelsiz demektir.

Öyle ise ey eğitken!

Sen nasıl bir mesleğin adını taşıyorsun?

Tabiatımızla ilgili kutsal hizmetini nasıl bir kuvvet ve hakka dayanarak yapıyorsun?

Kabahatsızlar karşısında tasalanmayı, çocukların ve gençlerin eğitimini vazife ve meslek olarak kabul edip., bunların kendi işin olduklarım söyleyebiliyor musun?

Şunları söyleyip itiraf edebiliyor musun: Mesleğinin nasıl bir iş olduğunu, ne suretle gerçekleştirildiğini; uyguladığın metotların nasıl olduğunu, insan tabiatlımı İç oluşunu meydana çıkarıp çıkaramadığım ve bunu her zaman göz önünde tutup çocuklaşan kudretlerini ve bilinçlerini yükseltip yükseltmediğini ve bunun zaruret teşkil eden bir sonuç olup olmadığını?

Bunu itiraf ve ifade edemiyorsan, meye, hangi kuvvete güvenerek tabiatımızı ilgilendiren kutsal bir hizmetten söz açabilirsin?

Kabahatsizler için tasalanmayı, gençleri eğitmeyi, nasıl olur da görevinin icapları saymayabilirsin ?

Ona, içten gelme bir kutsallıkla bağlı olmadıkça hiçbir zaman insanın ebedî işi ve ebedî mesleği addedilmeyecek olan bir hizmeti ne hakla meslek olarak kabul edip yürütmeye kalkışırsın ?•

Siz ey anneler ve babalar!

Sizler de eğer bu İlâhî hizmeti, onun kutsal izini kabullenmeden bir tarafa bırakıp, ona sahip olmazsanız; çocuğunuzun karşısında kutsal hizmetten kaçınırsanız; eğer insan tabiatının İç oluşunun çocuğunuzun terbiyesi için amaç olması gerektiğini bilemezseniz bu bakımdan çocuğunuz hesabına tasalanmadan onu hayat vadisinde başıboş dolaşmaya terkedecek olursanız, siz necisiniz?

Hangi işi yapmış olursunuz?

Bu iç olgunluğuna erişmeden senin çocuğuna verebileceğin nesline ait bütün hünerler, bütün becerikliler, bütün sanatlar, bütün bilgi ve bilimler sadece hayvani hüner, sadece hayvani bir sanattır. Sen gururlanarak bu kudreti, bu sanatı ve bilgiyi vermeye çalışıyorsun, fakat çocuğun bunlarla insan olamaz, o bunlar sayesinde insanlığı öğrenemez. Onda kendi tabiatının İlahî ve takdise değer tarafı eksik kalır.

Bizim tabiatımızın içyapısı, İlâhî, kutsal bir cevherdir; ona ihtimam etmekle ve onu eğitmekle ve yalnız bununla insan kendi tabiatının iç oluşunu kendi hazırlar ve ancak bu sayede insan olmaya başlar.

Zamanımızda insan eğitimi İle ilgili birçok işlerin yapıldığı görülüyor, çok cihetli ilerlemelere şahit oluyoruz; dünyada hakikaten neslimizin fizik ihtiyaçlarım giderme bakımından çok ilerleme vardır. Çiçek hastalığını önlemek için, kâzip ölüleri diriltmek için, kör ve sağırların öğrenimi için, insanları ateş ve su belâları sıkıntısından kurtarmak için, koyun, at, inek gibi hayvanların cinslerini islâh etmek için yeni yeni pek çok işler yapılmaktadır. Fakat insan eğitimi alanında, ayni ilerleme adımları, ayni kuvvetle atılmamaktadır.

Suçu asrımıza yükletmeye kalkışmamalı; asrın dikkatini arkası kesilmeden devam eden ıztıraplar, hakiki olgunluğu yaratmak için zedelenen değerler üzerine çevirmeye çalışmalı. Dünya ve insan nesli ile ilgili fizik alanındaki ilerlemelerin kıymetini yükseltebildiğimiz kadar yükseltelim. Fakat bunların göz kamaştırıcı dış görünüşlere bakarak aldanmayalım. Diğer şeylere üstün bir görünüşe sahip olarak bu halleri, ilerlemeleri, onların derinliklerine kadar dalarak anlamaya, mahiyetlerini öğrenmeye çalışalım. O zaman görülecektir ki, insan tabiatının yüksek manalı iç oluşu ve bunun değeri kavranmadıkça, onun devamı aynı İhtimamla sağlanmadıkça, o bu mânaya göre geliştirilmedikçe bu ilerlemeler için sağlam bir temel bulunamaz. Bunların devamı sadece gerçek insan eğitimine bağlıdır.

Pestalozzi bu fikirlerini açıkladığı zaman dünya okulları, ortaçağın gelenek ve görenekleriyle dinsel vasıflarının etkisine tâbi olarak çocukları inletmekte idiler. Bu okullarda her şey anlamadan, ezberletiliyor; ezberlenen şeylere de bilgi deniyordu; öğrencilerin çoğu gaddar öğretmenlerin bilinçsiz idaresinde kişiliklerim kaybederek onlara köle ve kül oluyorlardı. Korku, okulun her tarafına kol salıyordu. Bu okullarda serbest çalışma, düşünme, hareket etme, tartılma, yakın çevreyi inceleme, yaratıcı işe girişme yasaktı. Pestalozzi, işte bu durumdaki okulu yenileştirmek, sürüp gelen eğitim telâkkisini değiştirmek için ana fikirleri ortaya attı. Ondan sonra gelenler bunların üstüne bina kurmaya çalıştılar. Pestalozzi’nin ileri sürdüğü fikirlerin idare ettiği örnek eğitim kurumlarında uyguladığı metotların etkileriyle ileri memleketlerin okullarında büyük değişmeler oldu. Bunların en önemlileri şunlardır:

1-Avrupa’nın muhtelif memleketlerinden, bilhassa Almanya’dan Pestalozzi’nin idare ettiği okulları görmek, onun kuram, ilke ve metotlarını öğrenmek üzere birçok kimseler İsviçre’ye gelmeye başladılar. Bunlardan bir kısmı onun yanında oldukça uzun müddet kalarak staj gördüler; memleketlerime dönünce yeni okullar açarak Pestalozzi’den öğrendiklerini uygulamaya giriştiler. Onların içinden ünlü pedagoklar çıktı. Bunlar da eğitimi alanımda yeni kollar aramaya koyuldular; yeni eğitim şekilleri ve metotları buldular. Kindergarten denilen ana okullarının kurucusu Fröbel, İngiltere’de işçi çocukları için okullar açan ve sosyal kurumlar yaratan Robert Owen bunlara örnek olarak gösterilebilirler. Bu iki eğitkenin yarattığı eğitim kurumlarının benzerleri Avrupa ve Amerika’da süratle artmışlardı. Pestalozzi’nin yol gösterici gayreti olmasaydı bu gibi işlerin gelişmesi çok gecikebilirdi. Onun ruhundan ilham alınarak açılan kurumlar çoğaldıkça eğitim meseleleri büsbütün başka çarelere başvurularak çözülmeye başlandı.

2-Pestalozzi zamanına kadar sürüp gelen çalışmalar bireyi değerlendirmeye ve hür eğitime tabi tutma ilkesini ortaya atmaya ve etrafa yaymaya yaramakla beraber okullarda geniş ölçüde yer alamamıştır. Varlıklı, nüfuz sahibi ve insanlık fikrimi seven bazı kimseler, bu ilkeyi benimseyerek büyük eğitkeni teşvik ediyorlardı. Hem o zamanlar henüz ilköğretim kurumlan tamamen devletin idaresine geçmemişlerdi. Yeni eğitim ülküsünün etkili olarak devamı ve gelişmesi için devletin yardımının şart olduğunu Pestalozzi anlamıştı. Yeni bir toplum yaratmayı amaç edinen yeni eğitimin gerçekleşebilmesi, devletin bu işi benimseyerek ele almasına bağlı idi. Halk idaresini (demokrasi) temel ilke olarak kabul eden fikir hareketi, devletçe idare edilen veya denetlenen eğitim kurumlan hareketi şekline girdi.

3- 1789 tarihli büyük Fransız ihtilâlinin meydana getirdiği millet meclisinde mecburî öğretim prensibi kabul edildi. İhtilâlcilerden Chalotais: “Devletin çocukları devletin elemanlarıyla yetiştirilmelidir.” fikrini ortaya attı. Danton: “Masrafa bakmayın! Milletin birinci ihtiyacı ekmekten sonra öğrenimdir.” diye yazarak onun fikrini destekledi. Taleyrand, 1791 kurucular meclisinde verdiği, eğitime ait raporunda şu temel prensibi sundu: “Bütün vatandaşlar için elzem olan mecburî öğretimi sağlamak maksadiyle genel olarak teşkilâtlanmalı; genel öğretim cihazı yaratılmalıdır.” İhtilâlin getirdiği bu fikirler süratle hem Fransaya, hem de Avrupa’nın belli başlı memleketlerine yayılmaya başladı. Bu fikirler aynı zamanda uygulanıyor ve türlü türlü yeni problemler doğuruyorlardı. Genel öğretimin mecburî ve partisiz olması, lâik okulda serbestçe sağlanması; okulların dinsel otoritelerden tamamen kurtarılması ve bu ilkelere göre yeni öğretmenler yetiştirilmesi gibi.

Eğitimin bir devlet meselesi ve işi olarak ele alınması hem o zamana kadar bazı ülkücü pedagokların kendi başlarına giriştikleri araştırma ve deney alanının birdenbire çok genişlemesine, hem de okul bünyesinin, eğitim ve öğretim metotlarıyla değişmesine sebep oldu. Demokrasi ilkesine bağlanan toplumlar da, devletin esasen çok genişlemekte olan vazifeleri arasına önemli bir iş daha eklendi: Mecburî öğretimi sağlamak. Kız ve erkek belli yaştaki bütün çocukları ilköğretim çarkından geçirmek suretiyle onlara hayatta bir insan için lüzumlu esas bilgileri öğretmek; çocukları demokrasi ülküsünü gerçekleştirebilecek vatandaşlar olarak yetiştirmek.

4- Demokrasi hamlesi Avrupa’da siyasî hayattaki milliyetçilik hareketi ile birleşti. Bilhassa Almanya’da eğitim meselesi bir vatan meselesi, vatan meselesi de Alman millî devleti ülküsünü gerçekleştirme işi haline geldi. “İnsaniyet yerine devlet kaim oldu. Eğitimin amacı insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmek oldu.” Eğitimin amacı devletçe, saptanınca okul sistemi ilkokuldan üniversiteye kadar değişti. Okullar vatansever yurttaşlar, askerler, devlet memurları, idareciler yetiştirecek ve sınırları koruma, genişletme maksadıyla vatandaşlar hazırlayacak şekilde düzenlendi. Bunların hepsi toplumsal kudreti arttırmak amacı güden bir eğitim şeklinin gerçekleştirilmesine doğru gidildiğini gösteren olaylardır. Kant, Fichte, Hegel gibi Alman felsefecileri de şu fikirleri desteklediler:Tecrit edilmiş bir halde bulunan bireyin bir hiç olduğunu, onun ancak kurulu kültür müesseselerinin erek ve manalarıyla ruhunu doldurduktan sonra kişiliğini kazanabileceğini, insanın kendi iradesiyle ve çalışması sayesinde kendini yaratabileceğini, yalnız bu suretle kendisini gerçekten ahlâklı, akıllı ve hür bir varlık haline getirebileceğini, bu yaratıcı çalışman/in da nesillerin mesaisiyle meydana gelebileceğini” sürekli olarak anlatırlar.

5-Pestalozzi ile arkadaşlarının, öğrencilerinin ve Herbertçilerin çalışmaları sonunda eğitbilim asrı diye anılan devrin büyük çaptaki deney sevgisi, kültür alanında ilerlemek isteyen bütün toplumlum aşılandı. Eğitbilim alanındaki araştırmalar birçok okullara, bilhassa öğretmen yetiştiren kurumlara yayıldı; deney okullarının sayısı arttı. Bu hareket sürüp gelen eğitim şekillerinin değişmesi gerektiği kanaatini kuvvetlendirdi; yenilikler birbirini kovalamaya başladılar. Bunların hepsi, Pestalozzi tarafından derin mâna taşıyacak şekilde atılmış olan granit temele dayanıyordu.

İkinci Meşrutiyet inkılâbından sonra bu fikir hareketlerinin etkileri memleketimizde de görülmeye başlandı. İstanbul öğretmen okulu başta olmak üzere bütün öğretmen okullarında Pestdlozzi’nin keşfettiği eğitim ilkelerinim uygulanmasına yer yer bizde de başlandı. Bu sayede ilkokullarımızın iç yapısı değişmeye yüz tuttu. Modern pedagoji ilkelerini aksettiren birçok meslek kitapları, dergileri yayımlandı.

Birinci Cihan Savaşı yüzünden süratle geliştirilemeyen eğitim problemleri Cumhuriyet devrinde yeniden ele alındılar; bunları demokrasi ülküsüne göre çözme yolu tutuldu. Bu maksatla dünyaca tanınmış Amerikalı ünlü eğitken J. Dewey, uzman sıfatıyla memleketimize çağırıldı; millî eğitim işlerimize dair ondan raporlar alındı ; eğitim kurumlarımız onun raporlarında yer alan pedagoji prensiplerine göre geliştirilmeye çalışıldı. J. Dewey’in tavsiyelerinin çoğu Pestalozzi’nin ileri sürdüğü ilkelere dayanıyordu.

1936 yılından itibaren Türkiye’de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J. Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitkenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar bu kitabın yazarının dediği gibi “Pestalozzi’nin muakipleri” dirler.

Eğitim alanında ilerlemek isteyen her millet Pestalozzi’nin gösterdiği doğru yoldan gitmeye mecbur kalacaktır. İnsanlık bu alanda hamle yapmak istedikçe veya dara düşerek yeni yollar araştırmak mecburiyetinde kaldıkça ister istemez bu ölmez eğitkenin kurtarıcı fikirlerine sarılacaktır. Bu hükmümüzü kuvvetlendiren en canlı misallerden biri şudur:

6-İkinci Dünya Savaşının doğurduğu birçok felâketler, hemen her memlekette yeni yeni eğitim problemleri meydana çıkarmıştır. Bunları çözmek amaciyle – harp sona erincemilletlerarası işbirliğine girişilmiş, çözülmesi gereken meseleler türlü bakımlardan ele alınarak çalışılmaya başlanmıştır. Bu önemli problemlerden biri de savaş yüzünden kimsesiz kalmış çocukların dâvasıdır. İsviçre’de bu büyük dâvayı halletmek maksadıyla Pestalozzi Çocuklar Köyü” adlı bir eğitim yuvası kurulmaya başlanmıştır. Pestalozzi’nin ödüyle kurulmaya başlanan bu eğitim çevresinin mahiyeti hakkında bir fikir alabilmek için “Le Courrier de L’Unesco” dergisinin Mayıs 1948 tarihli nüshasından özetlenerek alınan aşağıdaki yazıyı okumak kâfidir:

“Polonya harbinin küçük yetimlerinden bir grup, İsviçre’deki “Pestalozzi Çocuklar Köyü” ne sevkedildiler ve belli başlı pencereleri Almanya istikametine açılan bir binaya yerleştirildiler. Bu istikametin farkına varan küçük misafirler o derece meyus oldular ki; hemen pencereleri kapattılar ve o istikamete bakmayı reddettiler. Zamanla, bir kaç hafta sonra, köydeki cumhuriyet ve sulh ve sükûn havasının tesiri ile eski düşmanlarının memleketine doğru, kin ve garez beslemeden ve korkmadan yönelmeye, bakmaya başladılar; bu olay Unesco sekreterinin raporunda açıkça görülür…

Pestalozzi Köyünün inşasına, 1946 yılının ilkbaharında başlandı. Bu tarihten önce; İsviçreli M. Walter Robert Corti, (Gençliği Sevenler Cemiyeti) nin sekreteri M. Otto Binderin yardımıyla milletlerarası bir çocuklar köyü tesisine teşebbüs etti. Bu maksatla bir komite kuruldu, bir fon tesis edildi, köyün plânını ve maketini hazırlama işi uzman teknisyenlere havale edildi. M. Corti, Isviçreye 8.000 harp yetimi getirmeyi; onlara, profesörler, sosyologlar ve çocuk psikolojisi üzerinde ihtisası, olanlar tarafından; dünya vatandaşı şuur ve mesuliyetlerini verdirmeyi düşünüyordu. Coğrafî ve iktisadi durumu ve harp esnasında tarafsız bulunması dolayısıyla İsviçre, böyle bir tecrübeye girişmek için ideal bir yerdi.

Bu teşebbüsten haberdar olan ve bunu pek yerinde bulan (Yeni Eğitim Cemiyeti) 1946 yılı ağustosunda İsviçre’ye 350 çocuk göndermeyi teklif etti. 1946 Martında 400 çocuğu barındırabilecek 13 ev vardı; esaslı binaların yapımına mayıs ayında başlandı.

Londra Üniversitesi Eğitim Enstitüsü profesörü J. Lauwerys, müttefik milletlerin eğitim bakanları, konferansında tetkik edilen, Pestalozzi çocuklar köyü meselesine dair mufassal bir rapor verdi. Profesör Lauwerys bu tecrübe ve teşebbüsü hararetle, takdirle karşıladı. Bu fırsattan faydalanarak uluslararası dayanışmanın temellerini sağlamlaştıracak mahiyette gördüğü, bugüne kadar emsaline rastlanmayan bu teşebbüs ve kurumu alkışladığını ilân etti… “Pestalozzi Çocuklar Köyü” milletlere göre taksim edildi; çocuklar, gene kendi milletlerinden bir gencin nezareti altında küçük guruplara ayrıldı; her gurup böylece, dar mânada) da olsa, kendi yurtlarıyla irtibat halinde kaldı ve böylece çocuklar ana dillerini öğrenme, dinlerine adapte olma, millî kültürlerini alma imkânlarına kavuştular.

Teşkilât genişledikçe, çocukların kendi aralarımda daha kolay ve serbestçe anlaşmalarını temin maksadıyla müşterek ve umumî bir dil öğretimine geçinecektir. Şimdilik kollektif çalışmalar müzik, dans ve oyunlara inhisar etmektedir- Bu tecrübe, uluslararası anlayışın inkişafı için esaslı bir fırsat teşkil etmektedir. Millî karakterleri bozulmadan, guruplardaki çocuklara, diğer milletlerden olan çocukların millî özellikleri ve itiyatları- ile ünsiyet peyda ettirilmekte, onları sapıtan farklı ideoloji anlayışları ile düşmanlıkların önüne geçilmektedir. Harp yetimleri üzerindeki bu tecrübenin, diğer memleketlerde de, oraların şartlarına göre, bu kuruma benzer kuramların meydana getirilmesine fırsat vereceği kanaatim, bütün öğretmen ve psikologlar, beslemektedirler. Bütiin bu çocuklar, Almanca konuşan muhtelif memleketlerden getirilmişlerdi ve tarif edilemeyecek derecede muzdarip idiler. Onların yeniden ruh muvazenesine kavuşmaları için çok sabır ve zamana ihtiyaç hasıl olacağa benziyor. Geçirmiş oldukları tecrübeler, yaşadıkları olaylar her an meydana çıkmakta, kendisini göstermektedir. Onlar şimdi yeniden ve tedricen gülmeyi, tebessümü öğreniyorlar. Yaptıktan resimler, yaşadıkları ve şahidi oldukları korkunç sahnelere aittir.

Pestalozzi köyü bütün dünya hayırseverlerinin yardım ve teberrüleriyle [yardım] idare edilmekte, burada çalışmak üzere her taraftan gönüllüler gelmektedir. Onbeş aydan beri çocuklar köyünü ziyaret edenlerin sayısı 70.000 i bulmuştur. Unesco sekreterliği bu teşebbüse sempatisini göstermekte, desteklemekte ve bu teşkilâtın genişletilmesi için çalışmaktadır. Diğer taraftan Unesco, haziran ayında, İsviçre’de muhtelif memleketlerin mümessillerinden müteşekkil, çocuklar köyü konusunu incelemek üzere bir konferans toplayacaktır ki bu konferans; harp yetimi olan çocukların normal hayata yeniden adapte olmaları için gerekli metottan etüt edecektir…”

Bu satırlar büyük eğitken Pestalozzi’nin keşfettiği ana ilkelerin sağlamlığını, eğitime her devirde temel taşı teşkil edecek mahiyette olduklarım açıkça göstermektedirler. Onun hayatta iken savaşa savaşa gerçekleştirmeyi uğraştığı ilkeler taptaze durmakta, Pestalozzi’nin ülkülerine bağlanarak en çetin problemlerin çözülmesi için yollar aranılmaktadır. Modern eğitimin büyük önderi Pestalozzi’nin ruhu gitgide bütün dünyayı aydınlatmakta, türlü sıkıntılar içinde kıvranan ve bu yüzden zaman zaman ümitleri kırılır gibi olan insanlığa kurtuluş yollarını göstermektedir.

“Pestalozzi Çocuklar Köyü” nü ilgilendiren konulan incelemek üzere 1948 yılı haziran ayında toplanacağı bildirilen konferans vaktinde toplanarak çalışmaya başlamıştır. Temmuz 1948 tarihli Unesco Postası konferansın çalışmalarına dair şu bilgileri vermektedir:

“Münhasıran, harp kurbanı çocukların meselelerim etüt etmek üzere, temmuz ayı başında, İsviçre’de, Trogen’de dokuz memlekete ait yirmi kadar psikolog ve öğretmenden müteşekkil bir konferans toplandı; konferans sekiz gün devam etti

İkinci Dünya Harbinden bu yana, bu neviden ilk konferans, Unesco tarafından tertip edildi. İsviçre’de içlerinde “Pestalozzi Çocuklar Köyü”nün Müdürü de bulunan delegeler; harp kurbanı olan çocukların normal hayata yeniden ve en iyi şekilde intibak etmeleri konusu üzerinde fikir ve tecrübe teatisinde bulundular. Her delege, bu sahadaki tecrübelerine ait bir rapor verdi ki bu raporlar, Unesco’nun, harp felâketzedesi çocuklar üzerinde hazırlayacağı etüdün esaslarım teşkil edecektir. Konferans, iki komisyona ayrıldı. Birinci komisyon; çocuklar köyünün maddi yönden teşkilâtın şahsi problemler, para ve halk ile olan münasebet meseleleri üzerinde meşgul oldu. Çocuklar köyü için gerekli para meselelerini organize etmek için milletlerarası bir komite teşkil ederek, bir plân tahtanda ve koordine bir şekilde çalışma ve satın alma işlerini düzenledi.

İkinci komisyon, çocukların normal hayata yeniden uymaları için gerekli, köyde uygulanacak eğitim metotlarını inceledi ki bu çalışma delegeleri, içtimai ve millî problemleri, mânevi ebeveyn intihabı, değişik ruhî istidatlar ve ruhî tedavi… gibi meseleleri incelemeye şevketti. Bu kongre harp yetimleri için, İsviçre’de “Uluslararası Pestalozzi Çocuklar Köyü1’ nde toplandı…”

Pestalozzi’nin ortaya attığı fikirlerin doğurduğu önemli olaylar bunlardır. Ünlü eğitkenlerden Kerschensteiner, Peter kilisesindeki söylevini onun bu fikirleri açıklandıktan bir asır sonra (12 aralık 1908 de) vermiş ve granit temelin üzerine şunları yerleştirmeye çalışmıştır:

“Pestalozzi’nin bütün varlığa ile çalışarak bulduğu eğitim ve öğretim ilkelerini, ilkokula bağışladığı gündenberi bir asır geçmiş bulunuyor. O, her zaman için değerli olan bu konularda» psikolojiye dayanan genel bir öğretim usulünün örgüsüne esas olacak ipliklerin bulunacağına iman etmiş; bütün bilgilerin temelini gözlem teşkil ettiğine inanmış ve bunu öğretimin ana ilkesi haline getirmeye çalışmıştı. Onun en karakteristik hizmeti bu nokta üzerinde toplanır.

Pestalozzi’den sonra, gelenler bu temelin üstüne bina kurmaya başladılar. Fakat onlar, eski zamandan kalma taşları kullandıkları için ortaçağın öğrenme ve bilgi okulu, bu defa da yeni asrın öğrenme ve bilgi okulu oldu. Bereket versin bu arada çocuk ruhu sevilen, çekici bir inceleme konusu olmaya başladı ve bu sayede etkin olmayan gözlemin çocuğu tatmin etmediğine, çocukta yapıcı, yaratıcı kuvvetlerin saklı bulunduğuna dair aile, okul, devlet kurumları gibi çevrelerde daha yüksek bir kanaat uyandı. Böylece Pestalozzi’nin gözlem ve zati çalınma ilkesi herkesini ağzında dolaşan harcıâlem bir kelime oldu ve en sonunda da, eğitsel okul, etkinci okul, iş okulu, ileri okul adları icat edildi.”

Yukarıya sıralanan fikir ve olaylardan da anlaşılacağı gibi Pestalozzi’nin eğitim ülküsü gitgide sosyal bir karakter alarak cemiyetin bünyesine kök salmış, sadece yoksul çocukları eğitmek amacım gütmekle kalmamış, bütün köyü, bütün insan tabakalarım ve nihayet bütün insanlığı satan bir ülkü haline gelmiştir. İnsanı bulunduğu çevrenin gerçek şartlarına, yaşama alanının özelliklerine göre iş içinde, zati çalışmalara dayanarak yüksek bir seviyeye çıkarmak, onu iş ve meslek eğitimine, insanlığına kavuşturmak demektir. İnsanı yaratıcı iş yapacak duruma getirmek, en yakınında bulunan eğitim vasıtalarıyla yoğurmak, toplum için eğitmek, zatî eğitimle asilleştirmek, Pestalozzi’nin yarattığı eğitimin özünü teşkil eder. Aynı ilkeler eğitici okulun, etkinci okulun, ileri okulun, iş okulunun da temel taşlarıdır. Bu sebepten Pestalozzi’ye iş okulunun babası sıfatı verilmektedir.

Büyük eğitken Pstalozzi’nin ölümünden sonra Argovi kantonu onun mezarına üzerinde şu sözler yazûı olan bir anıt dikti:

Burada 12 ocak 1746 da Zürich’de doğan, 17 şubat 1827 de Birr’de ölen, Neuhof’da yoksulların kurtarıcısı, Lienhard ve Gertrud adlı kitabında halkın yol göstericisi, Stans’da öksüzlerin babası, Burgdorfda yeni okulun kurucusu, Iferten’de insanlığın eğitkeni olan Hristiyan, insan, vatandaş -Henri Pestalozzi- yatıyor. Hep başkaları için yaşamış, kendisini düşünmemiştir. Adı kutsal olsun!..

1955, Ankara

İsmail Hakkı TONGUÇ

Kaynak: ALFRED RUFER, PESTALOZZİ ve DEVRİM, Dilimize çevirenler : İ- Hakkı Tonguç -Fuat Gündüz Alp, Rauf İnan, Ekin Basımevi 1962, İstanbul, sh:3-17

 

 

“KENDİNİ TANI” – İ. Haluk KAYNAK


NEFİS NEDİR?

Nefis maddî yapımızın devamı için gerekli istek ve arzulardır. Nefis maddî güçtür. Maddenin devamı ve neslin idamesi için çalışır. Nefis yine maddî güç olan akıl ile çalışır. Şöyle: insanın maddî yapısı biyolojiktir. Milyonlarca hücrenin bir araya gelmesinden ibarettir. Tek bir hücre canlıdır. Havaya, suya, muayyen bir hararete ihtiyacı vardır. Kan damarları ile beslenir, sinirlerle emir alır verir. Devamlı hareket halindedir. Gelişir, çoğalır, her canlı gibi ölür, devamlı yenilenir. Her hücre, bulunduğu hücrenin vazifelerini yaparlar. Beyin kumanda merkezleridir. İstek ve arzular oraya duyurulur. Yaşama arzusu, sevgi ve huzurda olma isteği onlarında kaderidir. Bulundukları ortama uymasını bilirler. Hepsinde canlılığı temin eden de ruhtur. Hastalıklarımız onların hastalığıdır. İhtiyaçlarımız onların ihtiyaçlarıdır. Meselâ, canımız su istese, o istiyordur, onun suya ihtiyacı vardır. Aldığımız bütün gıdalardan onlar yarayanını alırlar. Organlarımızın rahat çalışması, bizim sıhhatimizin iyilik belirtisidir. Aksamalar yine bizim hata ve dikkatsizliğimizden meydana gelmektedir. Onların da istirahata ihtiyaçları vardır. Devamlı çalışmak onlarıda yorar, eskitir. Nefis dediğimiz işte bu maddî biyolojik yapıyı akıl daima yönetir. Hayat boyu daima onun istek ve arzularına boyun eğer. Bu istekler, canlıya verilmiş yaşama arzusundan doğar. Nefse devamlı uyan akıl, egoist, maddeci, şehvetperest olur. Yani insanın hayvani tarafı gelişir.

Nefis yalnız kendisini düşürür, akla da devamlı bu telkini yapar. Akıl, Nefsin ayakta durmasıyla kaimdir. Nefsin ölümü, aklın sonudur. Akıl bunu bilir, ona devamlı taviz verir, fakat ahlâkta değişir. Aklın başkasını düşünebilmesi, fedakârlıkta bulunması Nefse ters düşer. Cimri adamın aklı nefsinin devamlı kontrolü altındadır. Nefis de terbiye edilir. İstekler akıl ve irade ile kontrol altına alınır. Hareketler ölçülü ve sınırlı olur. Acılar bastırılır, istekler başka yöne çevrilebilir. Oruç gayet güzel bir Nefis terbiyesidir. Nefsi aklın kontrolü altına vermektir ki, insana hayvan olmadığını hatırlatmaktadır. Akıl nefsi kontrol altına almakta, kendisi de imanın kontrolü altına girmektedir. İşte insanlık burada başlar, tekâmül burada başlar.

İnsan yaşaması için çok şeyin lüzum olmadığını, bu anda anlar. Yemek için yaşanmayacağını, çok servetin lüzumlu olmadığını burada anlar. Netice, insan olmanın bilincine varır. Nefisi için yaşayanlar insanlıktan uzaktır. Gayeleri ölmeyecekmiş gibi çalışmak, dünyada varlık içinde yaşamak, yemek, içmek, şahsının ve neslinin bekasım sağlamak, kabil olursa, onların da çalışmadan rahat yeme içmelerim sağlayacak ortamı yaratmak, yani servet ve para bırakabilmek.

Ne yazık ki çağımızda iyi insan olarak gösterilen, revaçta olanlar bunlar. Hâlbuki dünyaya insan olarak gelmek, nefsin esiri olmak demek değildir. İnsanın bir de insanlık tarafı vardır. Komşuluklar, dostluklar, yardımlaşmalar, fedakârlıklar, tevazu, hoşgörü, iyilikler, ziyaretler, başkalarının sevinç ve kederlerine iştirak, sevgiler bu gibi ulvi hisler Nefisten gelemez. İnsanın insan doğması kâfi değildir. Hareketleri onun insan olduğunu kanıtlamalıdır.

Nefis her canlının yaşaması için şarttır. Hayvan nefsi ile yaşar. Küçük bir aklı da vardır, onu idare eder. Avım yakalamak için koşacak, gizlenecek, yani kendine göre çalışacaktır. Onu parçalayacak, yiyecek, bir kısmını eşine ve yavrularına yedirecektir. Yaşamak için bu gereklidir. Bunu yapar. Şahsın bekasını ve neslini idame ettirir. İnsan Nefsi için ne yapar. Aklı ile çalışır. Hayvanın arkasından koşmaz. Hayvanı yani avını ehlileştirir. Çoğaltır, kasaptan gider kesilmiş, temizlenmiş olarak alır, yer, kamını doyurur, çocuklarına yedirir.

Demek isterim ki, Nefis her iki canlıda da aynıdır, aynı gaye peşindedir. Yaşamak arzusu, ölmemek için yemek, sevgi, yavrusunu, eşini himaye, şahsın ve neslin devamını sağlama.

Peki, insanı hayvandan ayıran ne olacaktır?

Nefis ile müşterek tarafları şüphesiz ki, akıl olacaktır. Nefsin kontrolü altında olan akıl da insanı insan etmez. İmanın kontrolü altında olan akıl, Nefsi de kontrol altına alır, insanı insan eder.

Nefis terbiye edilir. Cinsi arzulara gem vurulur. Bütün dava, aklı iyi ve doğru yola sokmaktır. Doğru yol İman yoludur. İman yolu da Allah yoludur. Nefsi, maddî gücümüzü tamdık. Aklın bu iki güç arasındaki önemli yerini de gördük.

Bu üç unsuru kısaca özetlersek insanın karakteri ortaya çıkacaktır. Nefis aklı kontrol altına alırsa, insan dünya varlığına, maddeye önem verecek, yaşamak için ne gerekli ise onu yapacak. Bencil, gururlu, kibirli, azametli, mütehakkim, ben bilirim iddiasında, kendini beğenmiş, cebi zengin bir tip ortaya çıkacaktır.

İman aklı kontrol altına alırsa mütevazi, yardımsever, fedakâr, başkalarını seven ve kırmaktan korkan, kalbi zengin bir tip ortaya çıkacaktır. Birinin yolu dünya yolu, fena ahlâk. Diğerinin yolu Allah yolu, iyi ahlâk. Akıl imandan gelen sesi dinlerse vicdanının sesini duyar. Akıl Nefisten gelen sesi duyarsa, Şeytanın sesini duyar. İyi ve fenanın tarifi de budur. Hiç kimse devamlı iyi ve devamlı fena olamaz. Fena, başkalarına fena olabilir, kendine iyidir. İyi, başkalarına iyi ise kendisine de iyidir. İyi doğru yoldadır. Bir terazi düşünelim, ortada akıl, bir kefe iman, diğeri Nefis, Akıl ne tarafa giderse o taraf ağır basacak, iyi ve fena arasında, iyi ahlâk, fena ahlâk, vicdan sesi, şeytan sesi, ahiret yolu, dünya yolu; Allah Teâlâ’yı tanıma veya tanıyamama, tekâmül edebilme veya edememe, ulvi hisler, hayvani hisler..

İşte bunları araştırmak, bulmak, aklın yerini, önemini tayin etmek insanın kendisini tanımasıdır.

Akıl, iman ve nefsi gördükten sonra bunlarda, her üçünde de mevcut olan bir unsur var. Oda Sevgidir. Sevginin imandaki, akıldaki nefisteki rolü nedir, nereden gelir, sevgi nedir?

Sh: 19-20

DİN NEDİR?

Din akıldır. Din ilimdir. Din dünya içindir. Din Allah tarafından gönderilmiş, insanlar tarafından kabul edilmiştir, insanları yanlış yola sevk eden din yoktur. Dinler de, Dünyada her şey gibi tekâmüle tabidir.

Din yaratıcıyı tanımak, onun istediği gibi olmayı öğütler. Bütün dinler mukaddes, Allah Teâlâ tarafından gönderilmiş, dört kitap da mükemmeldir. Dini akıl bulur ve kabul eder. Akılsızın dini olmaz. Din iman işidir. İmanın kontrolü altındaki akıl inanç sahibi olursa, din bulunur. İnançsız din olmaz. İnanç ise imandadır. Şu veya bu dinden olmak insanların iradeleriyle değildir. Hangi ana babadan, hangi dinden gönderilmişlerse o dini kabul ederler. Dini inançlar köklüdür, Cemiyetin malıdır. Kolay değiştirilemezler.

Dinler insanları bir arada tutar, toplumları oluşturur, insanları iyi ahlâklı olmaya çağırır. Zaten insanın imanında bu vardır. İman aklı kontrol altına alırsa iyi ahlâk, inanç ve din doğar. Her şeyde olduğu gibi Din de sevgi ile gelişir. Sevgi doğuştan, maddî ve manevî yapımızda vardır. Din dışta değil içtedir, akıldadır, aklın kabulü iledir. Allah Teâlâ’yı akıl nasıl kabul eder ve düşünürse öyledir. Allah Teâlâ aklın tekâmülü ile tanınacağına göre ve her aklın da tekâmülü başka olduğuna göre, düşüncelerde, tariflerde başka başka olaraktır. Bu tariflerin, düşüncelerin hepsi de doğrudur. Çünkü Allah her şeydir, her şeyde vardır.

Din Allaha yöneliştir. Bu yöneliş iman ve inanç yolu ile olur. Akıl yolu ile din ilimdir. Din Allah Teâlâ’yı tanımak ve sevmek, her isteği ondan dilemek, onun yap dediğini yapmak, yapma dediğini yapmamaktır.

Allah sevgisi dindir. Bütün dinlerin anlatmak istedikleri de budur. Allah Teâlâ’yı seven, ve ona yöneliktir. Allah Teâlâ’ya yönelik olan iman ve inanç sahibidir. Tabii olarak her şeyi ondan bilecek, her şeyi ondan isteyecektir. Onun yap dediğini yapmak, yapma dediğini yapmamak İbadettir.

İbadetler her dinde başka başka şekillerde olduğu gibi, ayni dinde dahi çeşitli şekiller de olmaktadır.

İbadetler niçin yapılır?

Yaratıcıyı düşündüğümüzü, sevdiğimizi göstermek için. İbadeti gösterilen, öğretilen şekilde yapmayan, yapamayan, başka türlü yapan veya hiç yapmayan dinsiz değildir, Allah Teâlâ’nın sevgisinden mahrum değildir, Allah Teâlâ’yı sevmiyor da değildir.

Müslümanlıkta beş şart vardır. Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek, Hacca gitmek, Kelimeyi Şehadet getirmek. Gerçi bunların hepsinin ayrı ayrı mükâfatları vardır. Bu beş şartı yerine getiren de, birini mesela, kelimeyi Şehadet getiren de Müslümandır. Bütün dinlerin esası Allah Teâlâ’yı tanımak ve sevmektir. Allah Teâlâ bütün kâinatı ve içerisindeki insanı sevgi ile varetmiştir. O, bu varlık içerisinde eserini sever. Dinlidir, dinsizdir, Hristiyan’dır, Müslümandır diye de tefrik etmez. Tefrik etse idi böyle yaratmaz, herkesi bir dinin sahibi ederdi. Dinler de tekâmüle tabidir. Akıl tekâmül ettikçe en mütekâmilini arayıp bulacaktır. Aklın tekâmülü ile ilim, din değil, Allah Teâlâ dahi hissedilip bulunacaktır. Bu tekâmül sonsuzdur. Bu devrin aklı artık Puta, Ateşe, Güneşe tapmıyor, Tek Tanrıya inanmıştır. Her şeyi O’nun yaptığını ve ondan olduğunu bilir. Netice Ona bağlıdır, O’nu sever. Bu sevgi de Ondan gelir, O’nun bizi sevmesindendir. Doğuşta bu sevgi ile doğarız. Bu ruhumuzda mevcuttur. O sevgi, yalnız imamınızda değil, aklımızda ve Nefsimizde de vardır. O sevgi ile Dünyada her şeyi severiz.

Maddî sevgilerimizin güç ve kaynağı, ruhumuzdaki Onun bize verdiği manevî sevgiden gelir. Bunu düşünebilmek, neyi ve kimi niçin sevebildiğimizi ayırdedebilmek, bunun kaynağını bulmak tekâmüldür. işte bu tekâmül nispetinde o kaynakta O’nu bulacağız.

O,  Allah’tır. Allah Teâlâ’nın bizlere lûtfudur, sevgisidir, işte o sevgiyi Ona yönelterek, O’nu severek O’na varacağız. Allah sevgidir, O’na sevgi ile varılır. Dinler de O’nu düşünmeyi, O’nu sevmeyi bize öğretir, ibadethaneler O’na sevgimizi gösterdiğimiz yerlerdir. Ben seni seviyorum, demek ve göstermek de kâfi değildir. Aklın bunu kabulü, imanla birleşmesi, Onu içten duyması şarttır. Her Din sahibi hatta dinsiz, kendi aklına göre, tekâmülüne göre O’nu bulacak tekâmül edecektir. Her dinin yolu Allah yoludur.

Din Dünya için, akıl içindir. Din insanın içerisindedir, İlimdir, İlim yardımcısıdır. Aklın ilim yolu ile dini tekâmül edebilmesi için İmanla birleşmesi lâzımdır. Çünkü İnanç olmazsa Din olamaz, ilim olarak kalır. İnanç İmandadır. İnanç teslimiyettir, Kabuldür. Her Din, Allaha sevgi ve inancın sembolüdür. Her insan, cinsi, ırkı, rengi, düşüncesi ne olursa olsun birdir, Allah Teâlâ’nın kuludur, aynı yaratıcıya tapar.

Bütün dinler, İnsanoğluna O’na yönelik, O’nun için iyi olmayı, doğru yolda olmayı, bütün yaratılanları sevmeyi, her şeyi ondan istemeyi, bir- birlerimize faydalı olmayı gösterir, öğretir ve ister. İnsana bu alışkanlığı kazandırmaya çalışır.

Şu muhakkak ki, İnsanoğlu tekâmülü nispetinde, O’ndan aldığı güçle sevgi ile O’nu anlayabilir ve tanır. Bu gün tanıyamazsa, yarın tanır, Gençlikte tanıyamazsa ihtiyarlıkta tanır. Bu dünyada tanıyamazsa öbür dünyada tanır. Fakat mutlak tanır.

Dünyaya gelişin gayesi, bir vazife, bir tekâmül geçirmedir. Gönderen de büyük yaratıcı olduğuna göre, O’nu dünyada tanımak ve sevmek gerek. Bunu bu Dünyada yapmazsak, O’nu kendi içimizde duyamazsak tekâmül edemez, vazifemizi de yapamayız. Tekâmül de O’nunladır. O vardır, Tekâmül de vardır. Onsuz tekâmül olmaz.

Dünya bilgisi tahsili bizi yükseltir, bize maddî menfaat da sağlar. Menfaatler da hudutsuzdur. İstekler bitmez, huzursuzluklar da artar. Bilelim ki huzur, O’nu sevmededir. O’nu seven O’na yönelik yaptığı işlerde sevgi ile O’nun içindir. Tekâmül başlamıştır, huzur başlamıştır İmanın kontrolü altındaki aklın, sevgi ve inanç ile yaptığı ibadet İnsanoğluna Allah Teâlâ yolunda düşünebilme yeteneğini kazandıracaktır.

Ne düşünecek? Allah Teâlâ’yı, onun büyüklüğünü, onun bizlere lûtfunu, onun istediklerini, onun rızasını, sevgisini daha çok kazanmayı düşünecektir. O’nun sevgisine layık, O’nun istediği gibi olmayı düşünecektir. İçimizdeki O’na karşı olan sevgi, inanç bizi düşündürür. Bu düşünce bizi bir şeyler yapmaya sevkeder. Hiç olmazsa Hamd ve Şükür ihtiyacı hissettirir. İşte bu Dindir.

Haddizatında insanoğlu bu büyük varlığa sevgisini nasıl göstereceğini bilemez, aciz içerisindedir.

İşte İbadetler bu sevginin, bu inancın, bu düşüncenin neticesidir. Çeşitli dinler olduğu gibi, çeşitli ibadet şekilleri de vardır.

Sh: 33-35

Kaynak: İ. Haluk KAYNAK, Kendini Tanı, 1976, Ankara

manevi seyir3

YORGUNLUK ÜZERİNE DENEME


Ve duasından kalktığı zaman, şakirtlere geldi, onları kederden uyumakta buldu
Luka’ya göre İncil 22,45

Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanırdım.

Ne zaman, eskiden ?

Çocukken, üniversite çağı denilen zamanda, ilk aşk yıllarında bile, hatta tam da o zamanlar. Bir gece ayini sırasında, kalabalık, göz kamaştıracak denli aydınlatılmış ve tanıdık noel şarkılarıyla çınlayan köy kilisesinde çocuk, beraberindekilerin ortasında çuha ve mum kokularıyla sarmalanmış oturuyordu ve bir acının şiddetiyle yakalandı yorgunluğa.

Nasıl bir acı ?

Tıpkı hastalıklara “iğrenç” ya da “korkunç” denildiği gibi, bu yorgunluk da iğrenç ve korkunç bir acıydı; çarpıtan bir acı. Hem çevreyi -kilisedekileri, çuha ve keçeden dikilip, daracık bir yere tıkıştırılmış bez bebeklere, belirsiz bir uzaklıkta parlayıp sönen tüm şatafatıyla sunağı, işkencecilerin karmakarışık ayinleri ve büyüleriyle dolu bir işkence odağına çeviriyordu hem de yorgunluk hastasının kendisini çarpıtıyordu; onu fil kafalı, grotesk bir biçime dönüştürerek: bir fil gibi ağır, kurugözlü, kabarık derili. Yorgunluk yüzünden dünyanın, bu örnekte kış dünyasının, dokusundan, kar havasından, ıssızlığından, sözgelimi o kızak kaydırmaları sırasındaki ıssızlıktan yoksun kalırdı çocuk. Geceleri diğer çocuklar birer birer evlerine girip gözden kaybolduklarında, yıldızların altında bir başına, büyülenmişçesine kızak kaydırırken tüm varlığıyla oradaydı: sessizlikte, esip geçmede, buz tutmuş yolların maviliğinde -böylesi hoş soğuklar için, “çekici” denirdi. Ama şimdi orada, kilisede Demirden Bakire tarafından sarılır gibi, yorgunluk tarafından sarılmış olan onun soğuğu duyumsayışı tümüyle farklıydı ve O, çocuk, yani ben ayinin ortasında eve gitmek için yalvarırdım. Eve gitmek, her şeyden önce “dışarıya” demekti ve bu beraberindekilere, yöre sakinleriyle birlikte geçirecekleri göreneklerin yitişiyle zaten giderek seyrelmiş olan cemaat saatlerini zehir ederdi (yine).

Neden suçluyorsun kendini (yine) ?

Çünkü o zamanların yorgunluğu zaten bir suçluluk duygusuyla içiçe geçmişti, suçluluk duygusu tarafından daha da güçlendirilir, akut bir ağrıya çevrilirdi hatta. Herkesin içinde beceremedin yine: Üstelik şakaklarda çelik bir cendere, üstelik kalpten kan çekilir gibi; bundan onlarca yıl sonra bile o yorgunluklardan ötürü duyduğum ani utanç yinelenir; ancak gariptir, çevremdekiler sonraları pek çok şeyi başıma kakmışlardır da, o yorgunluğu asla…

Üniversite yıllarının yorgunluklarına benziyor muydu bu?

Hayır. Artık suçluluk duygusu yoktu. Dersliklerdeki yorgunluk, geçip giden saatlerle birlikte beni, tersine, dikkafalı veya isyankâr yapardı hatta. Genelde havasızlık ve yüzlerce öğrencinin biraraya tıkıştırılmışlığından çok dersi verenin, kendi konusu olması gereken konuya karşı kayıtsızlığındandı bu. Üniversitenin o profesörleri ve doçentleri kadar, konularından heyecan duymayan insanları bir daha hiç görmedim; herkes hatta hiç de kendilerini ilgilendirmeyen evrakları karıştıran banka memurları, tepedeki güneşle aşağıdaki katran dumanı arasındaki ısıda çalışan asfalt işçileri bile daha canlı bir izlenim verirdi. Sesleri, söylediklerinden ötürü asla (iyi öğretmenlerin kendi konuları karşısında kapıldıkları türden) bir şaşkınlık, hayranlık, ilgi, kendine-soruş, saygı, öfke, hiddet, kendi –de bilemeyiş titreşimine kapılmayan, samanla doldurulmuş unvan sahipleri gibi, tekdüze bir sesle durmaksızın vızıldarlar, vurgularlar, kurulmuşçasına konuşurlardı -tabii bir Homer’in göğüs sesiyle değil, sınavı anıştıran bir sesle-, olsa olsa aralara yavan bir espri ya da anlayanlara yöneltilmiş kötücül bir ima sıkıştırarak. Bu sırada dışarıda, pencerenin önü yeşerir ve mavilenir ve ardından kararırdı; ta ki öğrencinin yorgunluğu isteksizliğe, isteksizlik düşmanca duygulara dönüşene dek. Yine çocukluktaki gibi, o “Dışarıya! Hepinizden uzağa!” Ama nereye? Eskiden olduğu gibi, eve mi? Ama şimdi üniversite yıllarında, orada, o kiralık odada farklı, aile evinden tanınmayan yeni tür bir yorgunluktan korkulurdu: kentin kıyısında, yalnız bir odada yorgunluk; “yalnız-yorgunluğu”.

Ama bunda korkulacak ne var dı ki?

Odada, iskemle ve masanın yanı başında, yatak durmuyor muydu?

Kaçış olarak uykunun sözü bile olamazdı: Birincisi bu tür yorgunluk, insanın parmağını oynatmasına, hatta gözlerini kırpıştırmasına bile olanak tanımayan bir felç durumuna sokardı. Soluma bile tıkanmış gibiydi, öyle ki insan kendini ta içine dek donmuş, bir yorgunluk anıtı gibi hissederdi; ve yatağa doğru adımlar bir kez başarılsa bile, kısacık, baygınlığı andıran, geçiştirilmiş uykunun ardından -uyku duyumu değildi bu- insanı ayıltan ilk dönüşle birlikte uykusuzluğun içine düşülürdü; çoğunlukla geceler boyunca, çünkü bir odada yalnız başınayken yorgunluk daima öğle üzerinin geç saatlerinde ya da akşamın ilk saatlerinde, bastıran karanlıkla birlikte çıkagelirdi. Başkaları uykusuzluğu yeterince anlattılar: Uykusuzluğun, sonunda dünyanın algılanışını bile nasıl belirlediğini, uykusuz insanın varoluşu, en iyi olasılıkla, salt bir mutsuzluk, her davranışı anlamsız, her aşkı gülünç görebileceğini, şafağın çiğ ışıklarına dek nasıl öylece yattığını anlattılar. O şafak ki, ona uykusuzluk cehennemindeki kendi yalnızlığının da ötesinde yolunu şaşırmış, yanlış gezegene savrulmuş tüm insanlığın cehennemi gibi görünür.». Uykusuz insanların dünyasında ben de bulundum (zaman zaman hâlâ oradayım). İlkbahar arifesinde, henüz karanlıktaki ilk kuşlar çoğunlukla nasıl paskalyaya özgüdürler -ancak şimdi tiz çığlıkları içeriye, hücre yatağına dolarken nasıl da alaycılar, “yi-ne-uy-ku-suz-bir-ge-ce”. En uzaktakileri bile rahatça duyulabilen kilise çanlarının, her çeyrek saatte bir, yine berbat bir günün habercisi gibi çalışı. Kıpırtısızlığın ortasında, birbirlerinin üzerine saldıran iki erkek kedinin, dünyamızın merkezindeki canavarlığın çığırtkanları gibi, tıslayıp cıyaklamaları. Sanki uykusuz insanın tam tepesinde seri üretim yapan bir makina, bir düğmeye basılarak çalıştırılmış gibi, yine kıpırtısız bir havada ansızın başlayan, bir kadının sözümona şehvet dolu inilti ya da çığlıkları, tüm sevgi maskelerimizin birdenbire düşürülüşü ve paniğe kapılmış bencilliğin yeniden ortaya çıkışı (artık çiftler birbirlerini değil, bir kez daha, yalnızca kendilerini severler, çığlık çığlığa) ve bayağılık gibidir. Uykusuzluğun epizodik [bölümlerden oluşmuş, aralıklı, olaylı ] ruh halleri -Tabii müzmin uykusuza bu ruh halleri değişmez gibi görünürler, en azından uykusuzların anlattıklarından anladığım kadarıyla, kendilerini birer kural gibi kabul ettirirler.

Ama kronik bir uykusuz olmayan sen: uykusuzluğun dünyasını mı anlatmak niyetindesin, yoksa yorgunluğunkini mi?

Uykusuzluğun üzerinden geçen doğal yol üzerinden yorgunluğunkini. Ya da daha doğrusu, çoğulu: Farklı yorgunlukların farklı dünyalarını anlatmak istiyorum. -Sözgelimi bir kadınla birlikteyken ortaya çıkan yorgunluk bir zamanlar nasıl da korkutucuydu. Hayır, ortaya çıkmazdı bu yorgunluk, oluşurdu, fiziksel bir süreç gibi: bölünme olarak. Ve asla yalnızca beni değil, aynı zamanda kadını da etkilerdi hep, sanki birden dönen hava gibi dışarıdan, atmosferden, uzaydan gelirdi. Orada yatar, ayakta durur ya da otururduk; neredeyse doğal olarak bir arada ve kısacık bir an içinde birbirimizden koparak. Böyle bir an daima bir korku, hatta bazen bir dehşet anıydı, bir düşüş gibi. “Dur! Hayır! Olamaz!” Ancak hiçbir şeyin yararı yoktu; ikisi de önlenemez bir biçimde birbirlerinden uzağa düşmekteydiler; her biri, son derecede kendine özgü yorgunluklarının içine; bizim yorgunluğumuz değil, benimki burada, seninki orada. Bu durumda yorgunluk, duygusuzluğun ya da yabancılığın bir başka adı olabilir -ancak çevresine etkiyen basınç açısından soruna uygun sözcük buydu. Olayın yeri, örneğin büyük, havalandırmalı bir sinema salonu olsa bile ortalık ısınır ve daralırdı. Koltuk sıraları çarpılırdı. Beyaz perdedeki renkler sararır ve ardından solardı. Birbirimize yanlışlıkla dokunacak olsak, ellerimiz karşı elektrik kutbunca çarpılmış gibi, seğirerek kaçarlardı birbirlerinden.”… günü, öğle üzerinin ilerleyen saatlerinde, bulutsuz gökyüzünden Apollo Sineması üzerine bir yorgunluk afeti çöktü. Henüz omuz omuza oturmaktayken, yorgunluk basıncının dalgaları tarafından birbirlerinden uzağa fırlatılan ve Aşka Dair adını taşıyan filmin sonunda, diğerine bakmadan ve bir söz söylemeden sonsuza dek ayrı yollara giden genç bir çift bu afetin kurbanı oldu.” Evet, böylesi bölen yorgunluklar insanı her zaman bakışsızlık ve dilsizlikle çarpardı; ona “senden yoruldum” demeyi asla beceremezdim, basit bir “yorgunum” demeyi bile (ki bu, ortak çığlığımız olarak bizi belki de tekil cehennemlerimizden kurtarabilirdi): Böyle yorgunluklar konuşma yetimizi, ruhumuzu yakıp kavururlardı. Ardından ayrı yollara gitmeyi gerçekten de becerebilseydik bari! Ama hayır, o yorgunluklar, içte bölünmüşleri, bedenleriyle bir arada kalmaya zorlardı. Bu sırada her ikisi de, yorgunluk cini tarafından çarpılmış, bizzat korkulası hale gelirlerdi.

Korkmak mı ?

Kimden ?

Her biri, diğerinden. Dilsiz kalmak zorundaki bu tür yorgunluk şiddete zorlardı. Belki de bu şiddet kendini, ötekini çarpıtan bir bakışta dışa vururdu yalnızca; salt bir kişi olarak değil, aynı zamanda öteki cinsiyet olarak da çarpıtan: şu içselleşmiş kadınca yürüyüşle, şu iflah olmaz erkek pozlarıyla iğrenç ve gülünç, kadınlar ya da erkekler takımı. Veya şiddet örtük bir biçimde gerçekleşirdi, üçüncü bir şeye yönelerek, bir sineği ilgisiz bir tavırla ezerek, bir çiçeği dalgın bir tavırla yolarak. İnsanın kendi canını yaktığı da olurdu, kadın parmak uçlarını kemirirken, adam elini bir ateşe sokarken, kendi suratını yumruklarken, kadın, tıpkı bir küçük çocuk gibi, ama onun koruyucu yastıklarından da yoksun, kendini dümdüz yere fırlatırken. Bazen böylesi bir yorgun beraberindeki tutsağa, erkek ya da kadın düşmanına, bedensel olarak da saldırırdı, onu yolundan temizlemek isterdi, dili dolaşarak haykırılan hakaretlerle kendini ondan kurtarmayı denerdi. Çift-yorgunluğunun bu şiddeti, her şeye karşın o yorgunluktan çıkmanın tek yoluydu yine de; çünkü genellikle en azından ayrılmayı becerirlerdi ardından. Ya da yorgunluk yerini, insanın yeniden hava alabildiği ve düşünebildiği bir bitkinliğe bırakırdı. Biri belki her şeye rağmen ötekine dönerdi ve henüz olup bitmiş şeyler tarafından iliklerine dek ürpererek, olanı kavramaktan aciz, hayretle birbirlerine bakarlardı. Buradan, ötekine bir bakış doğabilirdi yeniden, ancak yepyeni gözlerle: “Neydi başımıza gelen, sinemada, sokakta, köprüde ?” (Bunu dile getirecek ses de yeniden bulunurdu, ansızın bir ağızdan ya da genç kadın için genç adam tarafından ya da tersi). Bu bakımdan, iki genç insanın uğratıldıkları böylesi bir yorgunluk, bir dönüşüm anlamını bile taşıyabilirdi: başlangıcın kaygısız tutkunluğundan ciddiyete. Ötekini biraz önce yapmış olduklarından ötürü suçlamak kimsenin aklına gelmezdi; tersine bu, kadın ve erkeğin birlikteliklerindeki bir şartın beraberce farkına varıştı. Eskiden sözgelimi” ilk günahın bir kalıtı” diye adlandırılan, bugünlerdeyse nasıl adlandırıldığını bilmediğim bir şart. Bu yorgunluktan her ikisi de sıyrılabilirse, bunun bilgisiyle, tıpkı bir felaketten kurtulmuş biricik iki insan gibi, bundan böyle hayat boyu -inşallah !birbirlerine ait olurlar ve böyle bir yorgunluk bir daha asla başlarına gelmezdi, inşallah. Ve birlikte mutlu ve hoşnut yaşarlardı, ta ki başka bir şey -o yorgunluğa göre çok daha az bilmecemsi, çok daha az korkulası, çok daha az şaşılası bir şey aralarına girene dek: Gündelik şeyler, ıvır zıvır, alışkanlıklar.

Ama bölen yorgunluklar yalnızca kadın ve erkek arasında mı var; aynı biçimde dostlar arasında da yok mu?

Hayır. Yorgunluğu bir dostumun yanında duyduğum sürece, bu kesinlikle bir felaket olmazdı. Şeylerin gidişatı olarak yaşardım bunu. Sonuçta sınırlı bir süre için beraberdik ve bu sürenin ardından herkes kendi yoluna gidecekti, yavan bir saatin ardından bile, dostluğun bilinciyle. Dostlar arasındaki yorgunluklar tehlikesizdiler, genç ve üstelik çoğunlukla uzun süredir bir arada olmayan çiftler arasında ise, tersine bir tehlike. Dostluklardakinden farklı olarak aşkta -bu tüm ve tam olma duygusunu başka nasıl adlandırmalı?

Yorgunluğun patlak verişiyle, ansızın her şey sallantıya düşerdi. Büyüden çıkış. Bir darbeyle ötekinin suretinden tüm hatlar kaybolurdu; erkek, kadın bir dehşet saniyesi içinde resim vermez olurdu artık; bir saniye öncesinin sureti salt bir serapmış: Kısacık bir an içinde iki insanın arasındaki her şey bitebilirdi böylece -ve en ürkütücüsü de, böylelikle insanın kendisiyle de işi bitmiş gibi görünmesiydi; insan kendini çok çirkin, hatta daha şimdi bir varoluş tarzını birlikte cisimlendirdiği öteki gibi gereksiz bulurdu (“tek beden, tek ruh”); kendisinin de, lanetlenmiş karşıtı gibi, derhal ortadan kaldırılmasını ya da bertaraf edilmesini isterdi; insanın çevresini kuşatan şeyler bile dağılıp beyhudeleşirlerdi (“nasıl da yorgun ve harap, geçip gidiyor banliyö treni” -bir dostumun yazdığı dizenin anısı): O çift-yorgunluklarının yayılıp dal budak salması tehlikesi de vardı, tek bir bireyin ötesinde, evreni, ağaçlardaki halsiz yaprakları, ansızın felç olmuş gibi akan ırmakları, rengi solmuş gökyüzünü de kapsayan bir yaşam yorgunluğu biçiminde. Ama böyle bir şey ancak kadınla erkek birbirleriyle yalnız olduklarında gerçekleştiğinden, geçip giden yıllar içinde ben de uzun süren tüm “başbaşa” durumlarından kaçındım (ki bu da bir çözüm değildi, ya da korkak bir çözümdü).

Şimdi çok farklı bir sorunun zamanı: Bu korkutucu, kötücül yorgunlukları -konunun bir parçası oldukları için yalnızca bir görev bilinciyle ve bundan ötürü de -bana öyle geliyor ki ağır aksak, ayağını sürüyerek, tüm abartılarıyla -zorba yorgunluk öyküsü uydurma değilse bile, en azından abartılmıştı-gönülsüzce anlatmıyor musun?

Bu berbat yorgunluklardan şu ana kadar salt gönülsüzce değil, kalpsizce de söz edildi. (Ve bu, laf olsun diye yapılmışken bir meseleyi eleveren bir söz oyunu değil yalnızca.) Bu kez anlatımımın kalpsizliğini bir hata olarak görmüyorum. (Ayrıca yorgunluk benim konum değil, sorunum -kendime yönelttiğim bir suçlama.) Ve bundan sonrası için de, beni bu denemeyi yazmaya iten, kötü olmayan, daha güzel ve en güzel yorgunluklar için de aynı ölçüde kalpsiz kalacağım: Olabildiğince kalpsiz bir biçimde, sorunuma ilişkin sahip olduğum resimlerin peşisıra gitmek, ardından her seferinde kendimi kelimenin tam anlamıyla resme yerleştirmek ve bu resmi, tüm titreşim ve kıvrımlarıyla birlikte, dil yardımıyla kuşatmak bana yetmeli. Resimde yer almak (oturmak); bu bana bir duygu olarak bile yetiyor. Eğer denemenin devamı için yorgunluktan bir şey daha isteyebilseydim, bu daha çok bir duyum olurdu: Endülüs sabahlarının bu Mart haftalarına özgü güneşinin ve ilkbahar rüzgarlarının duyumunu parmaklarımın arasında tutabilmek isterdim; daha sonra içerde, odada otururken de, bu muhteşem parmak araları duyumu, molozların arasında yetişen papatyaların o nefis kokulu esintileriyle de güçlenip, iyiyorgunlukları çevreleyen, gelecek cümlelere sinebilsin diye, o cümlelere layık olsun ve her şeyden önce, onları geçmiş cümlelerden daha hafif kılabilsin diye… Ama şimdiden bildiğimi sanıyorum: Yorgunluk zordur; yorgunluk sorunu tüm türleriyle zor kalacaktır. (Yaban papatyalarının esintilerine de, şu hep var olan leş kokusu her seferinde, ve her sabah daha fazla karışıyor; ama ben o kokunun tadını her zamanki meraklısına, kendini leşlerle en iyi biçimde besleyen akbabalara bırakmak istiyorum.) -Öyleyse haydi, yeni bir sabahla birlikte devam; meselenin gerektirdiği gibi, satırların arasında daha çok hava ve ışıkla, ama aynı zamanda, yaşanmış resimlerin dinginliğinin yardımıyla toprağa, sarı-beyaz papatyaların arasından görünen moloza hep yakın kalarak. Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanıdığım tümüyle doğru değil. Çocukluğum zamanında, kırklı yılların sonu, ellili yılların başında harmanın makinayla dövülmesi, henüz bir olaydı. Bu iş ekin daha tarladayken otomatik olarak değil -makinanın bir yanından içeriye atılan başaklar, diğer yanından düşen öğütülmeye hazır çuvallar-, harman zamanı çiftlikten çiftliğe dolaşan, kiralık bir makinanın yardımıyla evde, samanlığın orada yapılırdı. Harman dövme işlemi için gerçek bir yamaklar zincirine gerek duyulurdu ki, bu yamaklardan biri demeti, dışarıda duran, ambara oranla çok büyük ve yükü de çok yüksek olan arabadan aşağıya, sıradakine atardı. İkinci yamak, demeti olabildiğince, yanlış tarafından vermemeye dikkat ederek, kavranamayan başak tarafı önde olacak biçimde içeriye, uğultusuyla bütün ambarı titreten makinanın başındaki asıl kişiye uzatırdı. Demet burada çevrilir ve başak uçlarından dikkatlice dişli silindirlerin arasına sürülürdü -her seferinde büyük bir çatırtı kopararak. Sonra boş saman sapları makinanın arkasından kayarak dökülür ve bir yığın oluşturdukları zaman, sıradaki yamak tarafından çok uzun, tahta bir çatalla yukarıya, zinciri oluşturan son yamaklara doğru kaldırılırdı. Genellikle ambarın çatı aralığında tam mevcuduyla toplanmış köy çocuklarından oluşan bu son yamakların görevi, yükselen saman kuleleriyle birlikte giderek artan bir karanlıkta samanı en kuytu köşelere dek sürüklemek ve son kalan boşluklara tıkıştırıp sıkıştırmaktı. Kapının önünde duran araba, ambardaki durulmayla birlikte hafiflediğini ilan ederek boşalana kadar böyle kesintisiz, hareketlerin hızla içiçe geçtiği, ancak yanlış bir hamle tarafından anında tıkanıp düğümlenen bir akış içinde sürüp giderdi. Harman saatinin sonuna doğru zincirin en sonundaki yamak bile, eğer hâlâ biteviye bir hızla önüne sürülüp duran samana karanlıkta el yordamıyla bir yer bulamazsa, genellikle hiçbir hareket alanı olmadan saman dağlarının arasına sıkışıp kalıyor ve boğulmak üzereyken yerini bırakıp kaçarak akışı bozabiliyordu. Ama harman dövümü bir kez başarıyla tamamlanmış, gürültüsüyle her şeyi bastıran makina -ağızdan kulağa haykırarak bile anlaşmak mümkün değildi durdurulmuşsa: O nasıl bir sessizlikti öyle, yalnızca ambarda değil, tüm ülkede; nasıl bir ışıktı, gözleri kamaştırmadan insanı kucaklayan… Toz bulutları yatışırken titreyen dizlerle yalpalayarak ve sendeleyerek, ki bu biraz da oyundu artık, dışarıda avluda toplanırdık. Bacaklarımız ve kollarımız çizilmiş; saçlarımızın, el ve ayak parmaklarımızın aralarına başak sapları girmiş olurdu. Ancak bu resimde en kalıcı olan, burun deliklerimizdir: Yalnızca biz çocuklarınkiler değil, erkekler ve kadınlarınkiler de tozdan, kararmakla kalmayıp, simsiyah olurlardı. Öylece otururduk -benim anılarımda hep dışarıda, öğle üzeri güneşin-deve konuşarak ya da susarak bu ortak yorgunluğun tadını çıkarırdık. Bazıları avludaki banka oturmuş, diğerleri arabanın dingiline, ötekiler biraz daha ötede, çamaşırların serildiği otların üzerinde; tüm komşuların, tüm kuşakların bir anlık birliği içinde toplanmış gibiydik gerçekten de. Bir yorgunluk bulutu, uçucu bir yorgunluk bizi birleştirirdi o zamanlar (bir sonraki demet yükü gelene dek). Köyde geçen çocukluğumdan bende, böylesi biz-yorgunluklarına ilişkin daha çok resim vardır.

Geçmiş yüceltilmiyor mu burada?

Eğer yüceltilmeyi başarıyorsa bu geçmiş, o halde benim de buna bir itirazım olmamalı ve ben böyle bir yüceltmeye inanırım. O zamanın kutsal bir zaman olduğunu biliyorum.

Ama senin burada anıştırdığın, toplu el emeğiyle makina başında yalnız çalışma arasındaki karşıtlık salt bir fikir, üstelik haksız bir fikir değil mi?

Anlatıda beni ilgilendiren tam da böylesi bir karşıtlık değil, tersine saf resim; ancak isteğime karşın, kendini dayatan bir karşıtlık varsa eğer, o halde saf resmi anlatmayı başaramamışım demektir ve bundan böyle bir şeyi anlatırken, onu alttan alta başka bir şeye karşı kayırmaktan daha da özenle sakınmalıyım. -Bir şeyi ötekinin zararına betimlemek, yani manikeizmin bu karakteristik özelliği -katıksız iyi, katıksız kötü-, eskiden görüşlerden en fazla arınmış, en hoşgörülü konuşma tarzı olan anlatıya bile hâkim oldu bugünlerde: Size burada iyi bahçıvanları anlatıyorum, ama bunu yalnızca, başka bir yerde kötü avcılardan söz edebilmek için yapıyorum. Oysa durum şu: El emekçilerinin yorgunluklarına ilişkin dokunaklı, anlatılabilir resimlerim var, buna karşılık makina kullanıcılarının yorgunluklarına ilişkin (henüz) yok. O zamanlar, harman sonrasında kendimi birdenbire halk gibi bir şeyin içinde otururken görürdüm, sonraları ülkem Avusturya’da hep arzuladığım ve hasretini hep daha çok duyduğum gibi bir halkın içinde… Yalnız bir bireyin, bir yeniyetmenin uykusunu getirecek “bütün halkların yorgunlukları” değil sözünü ettiğim, İkinci Cumhuriyet’in somut, küçük halkının ideal yorgunluğundan söz ediyorum: İkinci Cumhuriyet’in tüm toplulukları, zümreleri, birlikleri, heyetleri, cemaati, biz köylülerin harman sonrasında oturduğumuz gibi, alnı pak bir yorgunlukla öylece otur salar keşke; ortak yorgunlukları içinde her biri ötekiyle eş, yorgunlukları tarafından birleştirilmiş, daha da önemlisi arındırılmış… Alman işgali altında gizlenerek yaşamak zorunda kalmış bir Fransız dostum, bir Yahudi, kurtuluştan sonra “tüm ülkenin haftalarca ışıdığını” anlatmıştı bir kez, tabii yücelterek, ama o ölçüde de aydınlatarak: Benim Avusturya için kurduğum bir emek-yorgunluğu düşü de buna benzerdi. Ama: Paçasını ucuz kurtarmış bir suçlu, tıpkı bazı ezeli kaçaklar gibi, oturduğu ya da durduğu yerde sık sık uyuklar, çok derin ve gürültüyle uyuduğu da olur, ama o, birleştiren yorgunluklar şöyle dursun, yorgunluğu tanımaz hiç. İçten içe kendisinin bile özlemini çektiği cezaya kavuşmadığı sürece, son hırıltılı nefesini verinceye dek, onu bu dünyadaki hiçbir şey yormayı başaramayacaktır. Ve benim bütün ülkem, sözde önder güçlere varıncaya dek, böylesi yorulmazlarla, her-daim-ayıklarla dolu. Caymamış zorbalar ve yukarda betimlelenlerden çok farklı, yaşlandıkları halde yorulmamış, kitle katili, taşralı oğlanlar ve kızların oluşturduğu yamaklarının kaynayan yığını, bir an için bile olsa bir yorgunluk geçidi oluşturacak yerde, arsızca sahneye fırlıyor. Bu yığın, torunlarını şimdiden öncü kollar halinde eğiten, kendi gibi sonsuza dek asabi bir küçük adamlar neslini ortalığa saçtı bile, öyle ki, bu alçak çoğunluğun içinde azınlıklara, yorgunluk halkının o çok gerekli toplantısı için hiçbir zaman yer olmayacak. Bu devletin tarihinin sonuna dek, bu ülkede herkes kendi yorgunluğuyla yalnız kalacak: Halkımızı ilgilendirdiği kadarıyla bir zamanlar -ne zaman olduğunu söylemem gerekmez-kısacık bir an için gerçekten de inandığım dünyevi adalet, görünüşe bakılırsa yokmuş meğer. Daha doğrusu, böylesi bir dünyevi adaletin hükümleri Avusturya sınırları içinde yürürlüğe girmedi ve o kısacık umudun ardından düşünüyorum ki, hiçbir zaman da girmeyecek. Dünyevi adalet yok. Kabul etmek zorunda kaldım ki, halkımız, tarihin umarsızca düşkün, iflah olmayacak, kefaretini hiçbir zaman ödeyemeyecek, yola getirilemeyecek olan ilk halktır.

Şimdi bu apaçık bir fikir değil mi yalnızca?

Fikir değil, bir resim; çünkü düşündüğümü anında gördüm. Burada görüş olan ve bundan ötürü doğru olmayan şey, belki şu “halk” sözcüğü; çünkü bu resimde göremediğim tam da bir “halktı”; nedametsiz, insanlıktan çıkmış edimlerini kavrayamayacak ve sonsuz döngüye yargılı bir “yorulmazlar yığını” göründü bana. Ancak başka resimler derhal karşı çıkarlar buna ve yeniden adalet isterler. Ama bunlar o denli içime işlemiyor, yalnızca yumuşatıyorlar beni. -Atalarım, izlerini sürebildiğim kadarıyla, serilerden, rençberlerden (topraksız küçük çiftçilerden), eğitim görebilmişleriyse yalnızca dülgerlerden oluşuyordu. Benim o yorgunluk halkı olarak hep birarada, sık sık gözümün önüne gelenler de çevredeki o dülgerlerdi. Savaştan sonraki ilk inşa dönemiydi ve çocukların en büyüğü olarak ben, ailenin kadınları, annem, büyük annem ya da yengem tarafından sefertaslarındaki sıcak öğle yemekleriyle çevredeki yeni yapılara gönderilirdim. Ailenin, savaşta ölmemiş tüm erkekleri, bir süre için altmış yaşındaki dedem bile orada diğer dülgerlerle birlikte çatı çatkılarında çalışırlardı. Benim resmimde, yemek vakti kaba inşaatın yanında, kısmen işlenmiş kiriş tahtalarının ya da daha işlenecek, rendelenmiş kütüklerin üzerinde otururlar. Yine o farklı oturuşlar; şapkalarını çıkarmışlardır ve yapışmış saçlarının altından alınları, esmer yüzlerinin tersine, sütbeyazı görünür. Hepsi de ufak tefek, adaleli, buna karşılık zarif ve narin bir izlenim bırakırlar; şiş göbekli bir dülger hiç hatırlamam. Kendini bu yabancı ülke ve köyde genellikle yalnızca, kent görmüşlere özgü bilgiç gevezelikleriyle gösterebilen Alman asıllı üvey babam, o “dülger yamağı” da dahil (nur içinde yatsın), usulca ve suskunluk içinde yemeklerini yerler. Yemekten sonra bir süre daha otururlar; hafif bir yorgunlukla birbirlerine dönerek ve şakasız, küfürsüz, seslerini asla yükseltmeden aileleri hakkında konuşurlar; neredeyse yalnızca bu konuda veya havanın dinginliğine ilişkin hiçbir zaman üçüncü bir konu olmaz giderek öğleden sonraki iş dağıtımına dönüşen bir sohbettir bu. Aralarında bir ustabaşı olduğu halde hiçbirinin önderliği, son sözü söyleme hakkı olmadığı izlenimi kalmış bende; içlerinden hiç kimse ve hiç bir şeyin “hakim” hatta yalnızca “üstün” bile olmaması yorgunluklarının bir parçasıdır. Bununla birlikte, tüm o ağırlaşmış ve iltihaplı gözkapaklarına karşın -bu yorgunluğun özel bir belirtisi zihinleri açıktır: her biri tepeden tırnağa dikkatli (“Al!” -Bir elma atılır”Tuttum!”); canlı (anlatmaya sık sık hepsi bir ağızdan, gayri ihtiyari, damdan düşercesine başlanır: “Savaştan önce, annem henüz hayattayken, bir kez St. Veit hastanesinde ziyaretine gitmiştik, sonra da, gece vakti Trixen vadisinden elli kilometre yürüyerek eve dönmüştük…”). Yorgunluk halkının o kesitine ait resimlerin renk ve biçimleri, iş tulumlarının mavisi, peleseyle kirişlere çarpılan kırmızı çizgiler, kırmızı ve mor renkli, yassı dülger kalemleri, metrenin sarısı, su terazisinin içindeki hava kabarcığının ovalidir. Şakaklarına yapışmış, terden ıslak saçlar şimdi kurumuştur ve kabarırlar; yeniden giyilmiş şapkalarda hiçbir rozet olmaz, şapkanın bandındaysa kaz tüyü yerine bir kurşun kalem. O zamanlar transistörlü radyo olsaydı bile o inşaatlara giremezdi; en azından bana öyle gelir. Ve yine de o yerlerin kutsallığından gelen müziğe benzer bir şey çalınır sanki kulağıma -duyarlı yorgunluğun müziği. Evet, bir kez daha anlıyorum ki, kutsal bir zaman manzarasıdır o -Kutsal’ın kesitleri. Tabii ki ben bu yorgun halkın -harman makinasının başındakinden farklı olarak-bir parçası değildim ve ona imrenirdim. Ancak sonraları bir yetişkin olarak bir kez bu halkın parçası olabildiğimde, bu yemek taşıyıcısının düşlediğinden çok farklı oldu. Büyükannemin ölümü, büyükbabamın emekliye ayrılışı, tarımın terkiyle birlikte, çiftlikteki çok kuşaklı büyük aile de son buldu -yalnızca bizim çiftlikte de değil üstelik-ve annemle babam kendi evlerini inşa ettiler. En küçük çocuklara varıncaya dek ailedeki herkesin bir biçimde katılmak zorunda kaldığı bu evin inşasında ben de işe koşuldum ve böylece yepyeni bir yorgunluğu tanıdım. Özellikle ilk günlerde, tepeleme yapı taşlarıyla dolu bir el arabasını balçığın üzerine yatırılmış kalasların üzerinden, yokuş yukarıya, kamyonların giremediği inşaata getirmekten ibaret bu işi, artık ortak emeğimiz olarak değil, bir eziyet olarak yaşıyordum. Bu bitip tükenmeyen, insanı soluksuz bırakan, sabahtan akşama dek yinelenen yokuş yukarı itme işinin zahmeti beni öyle güçlü çarpmıştı ki, çevremdeki herhangi bir şeyi görecek halim bile kalmamıştı artık. Yalnızca önüme dikebiliyordum gözlerimi, boz renkli, keskin kenarlı tuğla parçalarına, kalasların üzerinden akan gri çimento ırmaklarına ve özellikle de, çıkıntı ve dönemeçlerinden geçebilmek için el arabasını çoğunlukla hafifçe kaldırmak ya da yana kaydırmak zorunda olduğum, kalastan kalasa geçiş noktalarına. Bu noktalarda yük ve beraberinde ben, sık sık devriliyorduk. O haftalarda angaryanın ya da köle emeğinin ne anlam taşıyabileceğine ilişkin bir fikir edindim. “Dayak yemiş gibiyim”, denir halk arasında: Evet, o günlerin sonunda yara bere içinde kalan yalnızca ellerim değildi, ayak parmaklarım da, aralarına sızmış çimentodan yanmış, pelte gibi olduğum yere çökerken (otururken değil) yorgunluktan dayak yemiş gibiydim. Yutkunmaktan aciz, hiçbir yemeği yiyemiyor ve konuşmayı beceremiyordum. Ve belki bu yorgunluğun özel bir belirtisi de, ondan kurtuluş yokmuş gibi görünmesiydi. Gerçi insan neredeyse olduğu yerde sızıp kalıyordu ama, ertesi şafakta, işe başlamadan hemen önce, eskisinden de daha yorgun uyanıyordu; sanki bu hayvanca çalışma, küçücük bile olsa, yaşam belirtisi sayılabilecek herşeyi -sabah ışığının, şakaklardaki rüzgarın duyumu-uzaklaştırıyordu insandan, hem de sonsuza dek; sanki böylesi bir yaşarken ölmüşlüğün sonu hiç gelmeyecekti. Eskiden zorlukların karşısında hemen bir bahane bulur, kaçamak yollarını bilirdim. Oysa şimdi denenmiş yollardan sıvışabilmek için bile -“Ders çalışmam gerek, yatılı sınavına hazırlanmalıyım”; “Size ormanda mantar aramaya gidiyorum “fazlasıyla mecalsizdim. Ve beni canlandırabilen hiçbir cesaret telkini yoktu: Kendi meselem söz konusu olduğu halde -bizim evimiz-bir yabancı işçi yorgunluğu asla yakamı bırakmıyordu; yalnızlaştıran yorgunluk. (Ayrıca, herkesi korkutan böyle işlerden daha bir sürü vardı, su kuyusu kazmak gibi sözgelimi: “Bu iş bir bela, bir lanet!” O ölümcül yorgunluğun giderek insandan uzaklaşması ve yerini dülger yorgunluğuna bırakmasıydı hayret verici olan. Yerini dülger yorgunluğuna bırakması mı? Hayır, sportif bir enerjiye, bir tür zoraki neşeyle gelen, rekabet hırsına bırakırdı yerini.)

Yine başka bir yorgunluk deneyimi de, sonraları, üniversite yıllarında para kazanmak için yapılan vardiyalı çalışmanın yorgunluğuydu. Noel ve paskalyadan hemen önceki haftalarda, sabahın köründen -ilk tramvaya yetişebilmek için saat dörtte kalkar, elimi yüzümü yıkamadan, evdekileri rahatsız etmemek için odadaki boş bir reçel kavanozuna işerdim-öğle üzerinin ilk saatlerine dek, büyük bir satış mağazasının gönderme servisinde, yukarıda, çatı aralığının yapay ışığında çalışılırdı. Eski kartonları parçalıyor ve bandın bulunduğu yandaki mekanda paketlenen yeni kutular için taban ve destek olmak üzere güçlü bir giyotinle, bu kartonlardan büyük diktörtgenler kesiyordum (sürekli yapıldığında, düşünceleri çağırarak, ama ritmiyle onları çok başıboş bırakmayarak, bana neredeyse iyi bile gelen bir etkinlikti; tıpkı eskiden evde odun kırmak ya da kesmek gibi). Vardiyadan sonra sokaklara çıktığımızda ve herkes kendi yoluna gittiğinde o yeni yorgunluk gelirdi işte. Oracıkta, yorgunluğumun içinde yapayalnız, gözlerimi kırpıştırarak, tozlanmış gözlüklerim, kirlenmiş açık gömlek yakamla tanıdık sokak görüntüsüne ansızın bambaşka gözlerle bakmaya başlardım. Kendimi, dükkânlara, tren istasyonuna, sinemalara, üniversiteye doğru gidenlerle birlikte yürürken görmezdim artık. Uykusuz ve içe kapanık olmadığım, ayık bir yorgunlukla yürüdüğüm halde, toplumdan yalıtılmış bulurdum kendimi ve bu korkunç bir andı; herkesin tersi yönde, yitikliğe doğru giden tek kişiydim. Ardından, yasak bölgelere girer gibi girdiğim öğle üzerinin dersliklerinde o bıkkın sesleri, her zamanki kadar bile dinleyemezdim. Misafir öğrenci gibi bir şey bile olmayan benim için söylenmiyordu orada söylenenler. Her geçen gün, vardiyalı işçilerin küçük, yorgun topluluğunun içinde olmayı daha çok arzulardım ve şimdi, bu resmi izlerken anlıyorum ki, daha o zamanlarda, henüz ondokuz yirmi yaşlarındayken, yazmaya ciddi bir biçimde başlamadan çok önceleri kendimi diğerleri gibi bir öğrenci olarak hissetmez olmuşum ve bu hoş olmayan, daha çok, ezik bir duyguydu.

Hafif romantik bir üslupla anlattığın yorgunluk resimlerini, yalnızca şu senin el emekçilerinden ve yoksul köylülerinden devşirdiğinin, ama ne büyük, ne de küçük burjuvalardan hiç aktarmadığının farkında mısın?

O resmedilebilir yorgunlukları burjuvalarda hiç görmedim ki.

En azından düşlemeyi olsun beceremez misin?

Hayır. Yorgunluk onlara yakışmaz gibi gelir bana; yorgunluğu bir tür yakışıksız davranış olarak görürler, çıplak ayakla dolaşmak gibi. Üstelik bir yorgunluk resmi vermeyi beceremez onlar, çünkü etkinlikleri öyle değil. Olsa olsa sonunda, inşallah hepimiz gibi, bir ölüm yorgunluğu gösterebilirler. Aynı biçimde, bir zenginin ya da, Odipus ve Lear gibi tahtını bırakmış kralları bir yana koyarsak, bir erk sahibinin yorgunluğunu da düşleyemem. Hatta günümüzün tamamen otomatikleştirilmiş işletmelerinden, paydos saatinde çıkan yorgun işçiler bile göremiyorum. Gördüğüm, yüzlerindeki zafer ifadesi ve kocaman bebek elleriyle, köşeyi döner dönmez buldukları ilk oyun makinasının kollarına, kayıtsız-zinde tavırlarıyla asılmayı sürdürecek olan kasıntı insanlar. (Şimdi nasıl karşı çıkacağını biliyorum: “Ölçüyü kaçırmaman için, böyle şeyler söylemeden önce senin gerçekten yorulmuş olman gerekirdi.” Ama: Zaman zaman haksızlık etmem gerek, üstelik buna hevesim de var. Ayrıca resimleri izlediğim bu arada kendi sorunuma layık olacak biçimde, bir güzel yoruldum.) Vardiyalı-işçi-yorgunluğu ile karşılaştırılabilecek bir başka yorgunluğu nihayet “yazmaya başladığımda” -bu benim tek olanağımdı-tanıdım, haftalarca, aylarca. Yazmanın ardından kentin sokaklarına çıktığımda kendimi eskiden olduğu gibi, yine oradaki kalabalığa ait görmüyordum. Ancak bu kez eşliğindeki duygu çok farklıydı: Sıradan gündelik yaşama katılan biri olmamak beni hiç rahatsız etmiyordu; tersine yaratım yorgunluğum içinde, bitkinliğin smırındayken bana enikonu tatlı bir duygu veriyordu bu: Toplum değildi bana kapalı olan, ben topluma, herkese kapalıydım. Sizin eğlentileriniz, şenlikleriniz, kucaklaşmalarınız beni ne ilgilendirir ? Nasılsa benim için ağaçlar, otlar vardı orada, Robert Mitchum’un yüzündeki anlaşılmaz ifadeyi yalnızca benim için oynadığı beyazperde, Bob Dylan’m yalnızca benim için söylediği “Sad-Eyed Lady of the Lowlands”ini ya da Ray Davies’in kendine ve bana ait “I’m Not Like Everybody Else”ini çalan Jukebox.

Ama böyle yorgunluklar kibre dönüşme tehlikesini taşımıyorlar mıydı?

Evet. Gerçekten de kendimi soğuk, insanlara tepeden bakan bir kibrin içinde yakalıyordum hep, hatta daha da kötüsü, hayatta benimki gibi asil bir yorgunluğu asla veremeyecek olan tüm sıradan mesleklere tepeden bakan bir acıma duygusu içinde. Yazmanın ardından gelen böyle saatlerde dokunulmaz biriydim ben -benim anladığım anlamda dokunulmaz, yani unutulmuş bir köşede bile olsam, deyim yerindeyse, tüm heybetimle kurulurdum; “Dokunma bana!”. Ve gururlu yorgun kendine dokunulmasına izin verdiğinde bile sanki dokunulamıyordu ona. Bir açılma olarak, hatta dokunulmanın ve dokunabilmenin doyumu olarak yorgunluğu çok sonraları yaşadım ancak. Yalnızca hayattaki büyük olaylar gibi, çok seyrek oluyordu bu ve uzun süreden beri olmadı, sanki yalnızca varoluşun belirli bir evresinde olanaklıymış ve ondan sonra hep olağanüstü durumlarda, bir savaş, doğal afet ya da başka bir buhran sırasında yinelenirmiş gibi. Bu yorgunluğun bana -hangi yüklemi kullanmalı bu durum için? “bahşedildiği?”,”düştüğü?” birkaç kez, gerçekten de kişisel bir buhran içindeydim ve bu sırada şansımın yardımıyla benzer bir buhran geçiren bir başkasına rastladım. Ve bu başkası hep bir kadındı. Yalnızca buhran yeterli değildi; henüz üstesinden gelinmiş bir güçlük de gerekiyordu. Kadınla erkeğin saatler süreyle düşlere has böylesi bir çift oluşturabilmeleri için her ikisinin de önce uzun, zorlu bir yolu geride bırakmış olmaları, her ikisine de yabancı üçüncü bir yerde, her türlü yurttan -ya da yurtsamadan-uzakta karşılaşmaları, dahası, kendi ülkeleri de olabilen bir düşman ülkenin ortasında bir tehlikenin veya en azından uzun sürmüş bir karışıklığın beraberce üstesinden gelmiş olmak zorunluluğu neredeyse bir kural gibiydi. O yorgunluğun her ikisini de, erkeği olduğu gibi kadını, kadını olduğu gibi erkeği de, nihayet durulmuş sığınaklarında ani sarsıntılarla birbirlerine teslim etmesi ancak ondan sonra mümkün oluyordu; öylesine doğal öylesine içten. Şimdi düşünüyorum da, ne türden olursa olsun hiçbir birliktelikte, bir aşk birliğinde bile eşi benzeri yoktur bunun; “ekmekle şarabı paylaşmak gibi”; bir dostum böyle adlandırmıştı bu durumu. Veya bir şiir dizesi geliyor aklıma, yorgunluk içinde böylesi bir birleşmeyi betimleyebilmek için: “… aşkın sözcükleri gülerdi her biri…” ki, bedenlerin çevresinde sessizlik hüküm sürdüğünde bile, “tek beden ve tek ruh” durumunun karşılığıdır bu. Ya da Alfred Hitchcock’un bir filminde, (henüz) biraz uzak ve çok yorgun olan Cary Grant’a sarılan çakırkeyif  Ingrid Bergman’ın söylediklerini biraz değiştirmek isterim: “Haydi gelin artık yorgun bir adam ve sarhoş bir kadın; iyi bir çift doğar buradan!”: “Yorgun bir adam ve yorgun bir kadın; en güzel çift doğar buradan!” Veya “Seninle birlikte” (“Mit dir”) burada, İspanyolca’daki “contigo” gibi tek bir sözcükte gösterir kendini. Ya da Almanca söylemek gerekirse, “Seninim” yerine belki “Sana yorgunum”… Böyle ender deneyimlerin ardından Don Juan’ı bir baştan çıkarıcı olarak değil, daima tam vaktinde yorgun bir kadının yakınında bulunan yorgun, hep yorgun bir kahraman olarak düşünürüm, bu sayede her kadını kucağına düşüren bir kahraman ancak erotik yorgunluğun gizemleri bir kez yaşandıktan sonra hep onun yokluğunda anılacaklardır. Çünkü iki yorgunun başına gelen bir ömür boyu sürer artık: o iki kişi birbirlerine öyle kapılmış olmak kadar kalıcı bir şey daha tanımazlar ve ikisi de bunun yinelenmesi için bir gereksinim duymaz, hatta bundan kaçınırlar. Yalnız: Bu Don Juan, kendini ve yanındakini öyle olağanüstü biçimde tavına getiren o hep yeni yorgunluklarını nasıl başarır? Yalnızca bir ya da iki kez değil, cildin en küçük gözeneklerine dek beden çiftinin bir ömür boyu içine işleyen, bu türden tam binüç eşzamanlılık, her bir heyecanı gerçek, aldatmacadan uzak, içinde hiçbir yapmacıklık barındırmayan, ani sarsıntılarla mı demeli? Kesin olan bir şey varsa, bizim gibiler yorgunluğun böylesi ender görülen esrimelerini bir kez yaşadıktan sonra, sıradan bedensel cilveleşmeler adına yitirilmiş sayılırlar.

Ya bunların ardından sana kalan nedir ?

Daha büyük yorgunluklar.

Şimdi anıştırdıklarından daha büyük yorgunluklar var mı senin gözünde?

On yıldan da daha uzun bir süre önce, Alaska’daki Anchorage’dan New York’a giden bir gece uçağına binmiştim. Çok uzun ve zahmetli bir uçuştu; geceyarısından epeyi sonra Cook İnlet gölü kıyısındaki bu kentten havalanış -sular yükselirken dikelerek Cook Inlet’in sularına doğru akan buz kütleleri, çekilen sularla birlikte, kararmış renkleriyle gölden çıkarak, hızla yine okyanusa doğru uzaklaşırlardı-, Kanada/Edmonton’a kar fırtınası altında bir ara-iniş, iniş sırası beklerken havada turlayarak ikinci bir ara-iniş, ardından öğleden önce Chicago’nun donuk güneşi altında, pistteki bekleşme, boğucu bir öğle üzeri, New York’un bir hayli dışındaki havalimanına iniş… Nihayet otele geldiğimde uykusuz, havasız ve hareketsiz gecenin ardından -dünyadan kopmuş-hasta gibi, hemen uyumak istedim. Ama sonra aşağıda, Central Park kıyısında, bana şenlikteymişler gibi görünen insanların gezindiği yazsonu güneşinde uzamış caddeleri gördüm ve o zaman odada bir şeyler kaçıracakmışım duygusuyla beni dışarıya, kendine çekti bu görüntü. Hâlâ sersem gibi, hatta sabahlamışlığın ta içimde duyduğum ürkütücü sarsıntısıyla, güneşin altında bir kahve terasına, uğultu ve benzin kokularının yakınına oturdum. Ama ardından, şimdi nasıl geldiğini hatırlamadığım -yavaş yavaş mı, yoksa yine ani sarsıntılarla mı ? değişim: Karamsarların uyumaları geceler boyu engellendiği zaman bunalımlarının üstesinden gelebildiklerini okumuştum bir kez; tehlikeli bir biçimde sallanan “benliklerinin asma köprüsü” böylelikle sağlamlaşıyormuş. İçimdeki sıkıntı yerini yorgunluğa bırakırken, ben de kendimi öyle görüyordum. Bu yorgunlukta sağlığa kavuşturan bir şey vardı. “Yorgunluğa karşı mücadele etmek” denmez mi hani ? Bu ikili mücadele sona ermişti işte. Yorgunluk dostumdu şimdi. Yeniden orada, dünyadaydım, dünyanın da tam ortasında -Manhattan’da olduğum için değil üstelik. Ama başka şeyler de geldi arkasından, bir sürü şey ve hepsi de birbirinden sevimliydi. Akşama dek oturmak ve bakmaktan başka hiçbir şey yapmadım; sanki bu sırada nefes almam bile gerekmiyordu. Göz çıkaracak kadar göşterişli nefes alma alıştırmaları ya da Yoga duruşları gerekmiyordu: Orada oturuyor ve yorgunluğun ışığında gerektiği gibi soluyorsun. Ansızın beklenmedik ölçülerde güzelleşen bir sürü kadın durmaksızın geçip gidiyorlardı önümden -arada bir gözlerimi yaşartan bir güzellik ve hepsi de geçip giderlerken beni algılıyorlardı: Dikkate almıyordum. (Özellikle güzel kadınların, bazı yaşlı erkekler ve çocuklar gibi, yorgunluğun bu bakışını önemsemeleri garip.) Ama o kadınlardan biriyle birlikte bunun ötesinde bir şeyler yapma düşüncesi asla geçmiyordu aklımdan; onlardan hiçbir şey beklemiyordum. Onlara yalnızca öyle bakabiliyor olmak yetiyordu bana. Ve bu gerçekten de iyi bir izleyicinin bakışıydı, diğerleri arasında böyle en az bir izleyici olmadıkça başarılamayacak bir oyunda. Bu yorgunun bakışı bir etkinlikti, bir şeyler yapıyor, müdahale ediyordu: Oyunun aktörleri bu gözlerin önünde, sözgelimi daha uzun süre oyalanarak, daha iyi, daha güzel oluyorlardı. Bu ağır göz kırpma onlara değer veriyor -onları değerlerine kavuşturuyordu. Öte yandan yorgunluk, bu biçimde bakan kişiyi sürekli huzursuzluk veren kendi Ben’inden de sanki bir mucize sonucu kurtarıyordu: Tüm gerginliklerden, alışkanlıklardan, tikler ve kaygı kırışıklarından arınmış, nihayet Robert Mitchum’unkiler kadar anlaşılmaz, kurtarılmış gözlerden başka hiçbir şey yoktu artık. Ve ardından: Kendinden soyunmuş bakış, etkinliğini geçip giden güzel kadınların çok ötelerine genişletiyor, yaşayan ve kıpırdayan her şeyi kendi dünyasının odağına yerleştiriyordu. Yorgunluk eklemliyordu -parçalarına ayırmayan, tersine tanınır kılan bir eklemleme. Sıradan karmaşa, o bakışın yardımıyla bir ritm kazanarak biçimin nimetlerine kavuşuyordu -göz alabildiğine biçim-yorgunluğun geniş ufku.

Şiddet sahneleri de, çatışmalar, çığlıklar da geniş ufukta beliren biçimin nimetleri mi ?

Ara-zamanda, barış içindeki yorgunluğu anlatıyorum burada. Ve o saatlerde Central Park’ta da huzur vardı. Şaşırtıcı olan, yorgunluğumun, bakışıyla şiddet, kavga yada yalnızca düşmanca bir davranış girişimini daha filizlenirken -yatıştırarak?, yumuşatarak? zararsızlaştırıp, oradaki geçici barışa katkıda bulunuyor gibi görünmesiydi. Yaratım yorgunluğunun bazen aşağılayıcı olabilen acıma duygusundan çok farklı bir acıma sayesinde başarıyordu bunu: anlayış olarak dert ortaklığı sayesinde.

Ama o bakışta farklı olan ne vardı ki ?

Neydi onu tanımlayan ?

Öteki’nin nesnesini, sezilebilir bir biçimde, kendisiyle birlikte görüyordum: Şimdi altından geçtiği ağacı, elinde tuttuğu kitabı, bir dükkanın yapay ışığı bile olsa, onu saran ışığı; açık renk elbisesi ve elindeki karanfille birlikte şu yaşlı pezevengi; bavulunun ağırlığıyla birlikte yolcuyu; omuzuna oturttuğu görünmeyen çocuğuyla beraber dev adamı; park korusundan girdaplar oluşturarak uçuşan yapraklarla beraber kendimi; başlarımızın üzerindeki gökyüzüyle birlikte hepimiz.

Ya böyle bir nesne olmadığında ?

O zaman yorgunluğum yaratıyordu onu ve daha şimdi boşlukta yitmiş olan Öteki, bir an içinde kendi nesnesinin esintisini duyumsuyordu. -Dahası: Birbiriyle ilintisiz binlerce akış, dört bir yandan gelerek benim önümde, biçimin de ötesinde, bir sıralanış düzenine geçiyordu. Her biri -olağanüstü, hafif dokunmuş-bir anlatıda tam kendi yerlerini bulan parçalar olarak içime işliyordu. Üstelik süreçler, sözcüklerin aracılığına başvurmadan, kendilerini anlatıyorlardı. Yorgunluğum sayesinde dünya adlarından kurtulmuş ve büyümüştü. Bu konuda, Dil Ben’imin dünyayla kurduğu dört ayrı ilişki biçimine dair bir resmim var: Birinci resimde sessizim, süreçlerden acıyla koparılmış İkincisinde dışardan gelen sesler karmaşası, konuşma içime işliyor, ancak ben bu sırada, en fazla bir çığlık atabilir durumda, hala sessizim üçüncüsünde iradem dışında, cümle cümle anlatmaya başlayarak nihayet hayat geliyor içime; bu çoğunlukla belirli birine, bir çocuğa, dostlara yöneltilmiş bir anlatım ve nihayet, bugüne dek en kalıcı biçimiyle o zamanki berrak bakışlı yorgunluğumda yaşadığım dördüncü resimde, dünya susarak, hiçbir söz kullanmadan kendini anlatıyor; bana da şuradaki ağarmış saçlı izleyici komşuma da, oradan salınarak geçen muhteşem kadına da… Tüm barışçıl olaylar aynı zamanda birer anlatıydılar ve önce bir ozana ya da vakanüvise gerek duyan kavgalar ve savaşların tersine bu anlatılar, benim yorgun gözlerimde kendiliklerinden birbirlerine eklenerek destanlaşıyorlardı; üstelik, orada anladım ki ideal bir destandı bu: Uçucu dünyanın resimleri birbirlerine tutunuyor ve biçim kazanıyorlardı.

İdeal mi ?

Evet, ideal: Her şey olması gerektiği gibi oluyordu çünkü. Sürekli yeni bir şeyler oluyordu ve hiçbiri fazla ya da eksik değildi Herşey bir destanda olması gerektiği gibiydi; kendini anlatan insanlık tarihi olarak kendini anlatan dünya, bu nasıl olabilirse öyleydi işte. Ütopik mi? Buradaki bir afişte “La utopia no existe” yazısını okudum. Çevrilirse, yok-yer yoktur, anlamına gelir. Bunu bir kez düşündüğünde dünya tarihi yön değiştirmeye başlar. Benim o zamanki ütopik yorgunluğum ise kesinlikle bir yer çıkarttı ortaya, en azından o belirli yeri çıkarttı. Orada yer duygusunu her zamankinden daha çok hissettim. Oraya yeni gelmiş olduğum halde yorgunluğum sayesinde yerin kokusunu almış, uzun zamandır orada yerleşmiş gibiydim. -Ve sonraki yılların benzer yorgunluklarında oraya birçok başka yerler de eklendi. Öyle zamanlarda yabancıların, bir yabancı olan beni kendilerine tanıdık geldiğim için ya da yalnızca öylesine selamlamaları ilginçtir. Edinburgh’da Vaftiz’i, Son Akşam Yemeği’ni ve benzer sahneleri nihayet doğru bir mesafeden gösteren, Poussin’in “Yedi Kutsama”sını saatlerce izledikten sonra, harika yorgunluğumla oturduğum ve kendimden emin tavrımla -bu yorgunluğun bir parçasıydı-bir istisna hizmet görmekten rahatsızlık duymadığım İtalyan lokantasındaki tüm garsonlar, sonunda beni daha önce bir kez gördüklerinde birleşmişlerdi. Üstelik hepsi de başka bir yerde: biri Santorini’de (ki hiç gitmemiştim oraya), diğeri bir yaz önce, bir sırt çantasıyla Garda gölü kıyısında -ne sırt çantası doğruydu ne de göl. Çocukların okul kapanış şenliğinde geçen uykusuz bir gecenin ardından Zürih’den Biel’e giden trende, Tour de Suisse’den dönen, tıpkı benim gibi sabahlamış bir kadın oturmuştu karşıma. Yarışın düzenlenmesine katılan bankası ona bisikletçilerle ilgilenme görevini vermişti orada: çiçekler vererek, zafer kürsüsüne çıkanların yanaklarına öpücükler kondurarak… Yorgunluk kadını öyle damdan düşercesine konuşturuyordu ki, birbirimiz hakkında ki her şeyi zaten biliyorduk sanki. Ardarda iki yarış kazanan bir bisikletçi, ikinci seferinde öpülürken onu tanımamıştı bile; yaptıkları sporla öylesine doluymuş kafaları. Bunu neşe içinde, saygı duyarak, düş kırıklığı göstermeden anlatmıştı. Şimdi de uyumayacaktı zaten, çok açtı ve Biel’de kız arkadaşıyla birlikte öğle yemeği yiyecekti -şimdi bunu düşünürken, dünyayı tanıdık kılan o yorgunluğun başka bir nedeni daha aydınlanıyor kafamda: bir tür açlık duygusu. Tokluğun yorgunluğu böyle bir şeyi başaramaz. Hammet’in “Sırça Anahtar” ındaki genç kadın Sam Spade’e, kendini Spade’le birlikte gördüğü düşünü anlatırken, “aç ve yorgunduk” diyordu: Onları daha sonra da biraraya getiren şey bu açlık ve yorgunluktu. Olduğu yere çöküp kalmış yorguna, hep kocaman açılmış gözleriyle beklenti içinde yönelen çocukların ve diğer yorgunların yanısıra, budalaların ve hayvanların da bu türden yorgunluklara karşı özel bir zaafı var gibi gelir bana. Birkaç gün önce burada, Linares’de yanındakinin elinden tutmuş, dalgın bir tavırla hoplaya zıplaya gezinen bir budala, kağıtlarla boğuşarak geçirdiğim öğle öncesi ve sonrasının ardından banktaki oturuşum karşısında şaşkınlığa kapıldı, sanki orada kendisi gibi, hatta daha da şaşırtıcı birini görüyordu. Bana bakarken mongoloidin yalnızca gözleri değil, bütün suratı parladı, hatta olduğu yerde durdu ve yoluna devam etmesi için düpedüz çekiştirilmesi gerekti -bir bakış onun gibi birini algıladığı ve ona değer verdiği için yüzünde katışıksız bir haz ifadesi. Ve bu ilk kez olmuyordu: Avrupalısı, Arabi, Japon’uyla, yeryüzünün tüm budalaları, kendilerini sergiledikleri oyunu her yerde çocuksu bir coşkuyla sahnelerken yorgunluk budalasının bakış alanına çoktan girmişlerdir. Bir çalışma ve ağaçsız bir Friulan vadisi boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, “iliklerime kadar yorulmuş” bir halde Medea adlı köyün yakınlarındaki bir orman kıyısından geçiyordum. Orada otların üzerinde bir ördek çifti, bir karaca ve bir tavşan yanyana oturmaktaydılar ve ortaya çıkışım sırasında da, ilk kaçma hareketlerinin ardından dinginliklerini sürdürdüler; ot yolarak, yemlenerek, paytak paytak dolanarak . -Katalonya’daki Poblet manastırı yakınında, anayol üzerinde iki köpek çıkmıştı karşıma, biri büyük, diğeri daha küçük -babayla oğul gibi. Bazen peşim sıra bazen de önüme geçerek benimle birlikte yürümeye başlamışlardı. Öyle yorgundum ki, her zamanki köpek korkum hissettirmemişti kendini. Üstelik, diye geçirmiştim aklımdan, bu çevrede o kadar çok dolaştım ki, kokuları çoktan üzerime sinmiştir; bu köpeklere tanıdık geliyor olmalıyım. Köpekler gerçekten de oynamaya başlamışlardı: “baba” çevremde dönerken “oğlu” da onun peşinde, bacaklarımın arasından geçerek. Evet, diye düşünmüştüm, doğru bir insani yorgunluk resmi bu: Açıyor, geçilir kılıyor, şu hayvanlar da dahil, tüm yaratıkların destanına geçit veriyor. Ama burada bir ekleme yapmanın yeri geldi belki: Linares’in hemen dışındaki, her gün gittiğim moloz ve papatya bozkırında insanlarla hayvanlar arasında geçen çok farklı olayların da tanığı oldum. Bunlara ilişkin, yalnızca kısa değinmeler: Orada, uzaktaki yıkıntıların ya da taş blokların gölgesinde dinlenmek istermiş gibi oturanlar, gerçekteyse pusuda duranlar, çevrede, moloza sokulmuş ince sopaların ucunda sallanan küçük kafeslerden bir kurşun atımı uzaktalar; kafeslerin içinde, çırpındıkça kafesleri daha da çok sallayan küçük kuşlara neredeyse hiç yer yok; büyük kuşlar için canlı yemler bunlar (oysa kartalın gölgesi tuzaklardan çok uzakta; önümdeki kağıdı okşayarak uçarken benim yakınlarımda; paskalya öncesi yas haftasında İspanya inler ve uğuldarken açık havada çalıştığım, kurşun ocağı yıkıntılarının yanındaki sessiz ve ürpertici okaliptüs korusunun yakınlarında); ya da güneşin batışından sonra, neşesinden kabına sığamamışcasına çingene mahallesinden taşarak, çevrelerinde oynaşan çevik ve asil görünümlü köpekle çayırlığa doluşan çocuklar; biraz sonra bir yarı-yetişkinin sahnelediği gösterinin izleyicileri olarak kendilerinden geçen çocukların bağırışmaları altında bir tavşanın savana salınması ve arkasından köpeğin fırlaması, zikzaklar çizerek koşan tavşanın kısa sürede yakalanması, köpeğin tavşanı ensesinden ısırması, önce bir oyun gibi yere bırakması, yeniden kaçan tavşanın bu kez daha da kısa sürede enselenmesi, köpeğin ağzında hızla yukarı kaldırılıp iki yana silkelenmesi, dişlerinin arasındaki ganimetle birlikte köpeğin -tavşanın çığlığını peşinden sürükleyerek tarlanın bir ucundan öbür ucuna koşturmasından oluşan bir gösteri, çocuk sürüsünün yeniden mahalleye girişiyle gösterinin kapanışı; köpek, başta yürüyen kişinin yukarı kaldırdığı eline doğru sıçramakta, bu el tarafından kulaklarından kavranmış tavşan sallanmakta, patiler sarkmış, kana bulanmış, batan güneşe karşı yürüyen kolun en önündeki küçük gövdesi hala biraz seğirmekte ve çocukların kafalarının üzerinden profili görülen yüzü, çaresizliği ve terkedilmişliğiyle, tüm hayvanların ya da insanların yüzünden daha yüce; -ya da daha dün, yazmakta olduğum okaliptüs korusundan kente dönerken rastladığım yeniyetmeler: zeytinliklerin oradaki duvarın kenarında, ellerindeki zeytin dalları ve kamış sopalarla haykırarak ileri geri fırlayan, taşları tekmeleyerek çevreye saçan yeniyetmeler; bir taşın altındayken, şimdi ansızın güneşin altında korunaksız kalan, kıvrılmış, uzun ve kaim bir yılan, önce kafasını hızla oynatmak ve dilini çıkarmak dışında hiç hareket etmeyen -kış uykusunun ağırlığı mı hâlâ?-, ama sonra dört yandan inen sopaların vızıltısı, parçalanırken sert bir darbe indiren kamış ve hâlâ uluyarak ileri geri sıçrayan kart çocukların (kendimi de onlarla beraber hatırlıyorum) yarattığı patırtıda nihayet dikelen yılan; olabildiğince yükselirken aynı zamanda acınılacak bir durumda, saldırmak üzere değil, hatta tehditkâr bile olmadan, yalnızca doğuştan gelen yılan davranışıyla ürkütücü boynunu gösterip, öylece dikilmişken, profilden, ezilmiş başı ve ağzından sızan kanla, şimdi atılan taşların altında ansızın olduğu yere yığılarak, tavşanı andıran yılan; üzerine alışılmış insan ve hayvan şekilleri işlenmiş bir perde açılırken, sahnenin derinliklerinden kısacık bir an için görünen, etkileyici bir şekil gibi, üçüncü bir şekil: -Ama o birleştiren  yorgunlukların bana anlattıkları, içimde, doğal bir geriye dönüş gibi -durmaksızın daha da gerilere giderek o destansı soluğu yaratırlarken, hiçbir şey anlatmayan, olsa olsa kanıtlayan bu dehşet sahnelerini, her şeye rağmen aktarmak için bu inat nereden geliyor?

Ama bunları yalnızca kaydetmek istediğin halde, bunu yaparken isteğine karşın neredeyse anlatmaya başlaman ve bu anlatının yüklem biçimini, -di’li geçmiş zamanı, kasıtlı olarak, ancak bir hile yardımıyla engellemen, bunların yalnızca dehşet sahneleri olmadığını göstermiyor mu?

Üstelik dehşet betimlemesinin, ne kadar barışçıl olursa olsun, şu senin yorgunluk destanının olaylarına göre daha görsel, veya en azından daha etkili olduğunu anlamıyor musun ?

Ama ben etkili olmak istemiyorum zaten. İstediğim -resimlerle bile olsa-kandırmak değil. Herkese, alabildiğine kendine özgü, anlatan yorgunluklarını hatırlatmak istiyorum. Ve bu yorgunluklar denemenin sonunda görsellik de kazanacak; belki de biraz sonra, gerektiği kadar yorulduğum zaman…

Peki, anekdotlarının ve bölük pörçük anlatılarının ötesinde, saf yorgunluğun aslı, özü nedir öyleyse ?

Nasıl bir etki yapar?

Onunla ne yapılabilir ?

Yorgun kişiye bir edim olanağı tanır mı bu yorgunluk?

Yorgunluğun kendisi, olası en yetkin edimdir zaten. Onunla bir şey yapılması gerekmez, çünkü yorgunluk, kendinde bir başlangıçtır, bir yapmadır “bir başlangıç yapmak” denir günlük dilde-. Yorgunluğun bir-başlangıç-yapması bir eğitimdir. Yorgunluk öğretir -uygulanabilir. Ne eğitimi, diye soruyorsun şimdi. Eskiden, düşünce tarihinde bir “kendinde” şey tasarımı vardı; artık geçti, çünkü nesnenin kendisini hiçbir zaman kendinde gösteremeyeceği, yalnızca benimle ilişkisi içinde gösterebileceği düşünülüyor. Oysa sözünü ettiğim yorgunluklar, benim için bu eski tasarımı yeniliyor ve anlamına açıklık kazandırıyorlar. Dahası: Tasarımla beraber idea’yı da veriyorlar. Dahası: Nesnenin idea’sında neredeyse elle tutulur bir yasaya dokunabiliyorum: Nesne, kendini şu anda gösterdiği gibi olmakla kalmaz, aynı zamanda böyle olması gereklidir. Ve dahası: Nesne böylesi kökten yorgunluklarda, hiçbir zaman yalnızca kendisi için görünmez, daima öteki nesnelerle birlikte görülür. Sayıları az bile olsa, sonunda herşey bir aradadır işte. “Şimdi köpek de havlıyor -işte herşey tamam!” Ve sonuç olarak: Böyle yorgunluklar paylaşılmak isterler.

Neden böyle filozofça?

Haklısın -belki de hâlâ yeterince yorgun olmadığım içindir-: Saf yorgunluk saati geldiğinde felsefi sorular kalmaz. Bu zaman aynı anda uzamdır, bu zaman-uzamı aynı anda tarihtir. Var olan aynı zamanda oluşur da. Öteki aynı zamanda ben’dir. Yorgun gözlerimin altındaki şu iki çocuk:… ben olur. Ve ablanın küçük kardeşini, dükkanda kolundan çekerek sürüklemesi aynı zamanda bir anlam ifade eder ve bir değeri vardır ve hiçbir şey diğerinden daha değerli değildir -yorgun kişinin nabzına düşen yağmur damlası, ırmağın öte yakasında yürüyenlerin görüntüsü kadar değerlidir ve böylesi hem iyi, hem de güzeldir ve böyle olmalıdır, bundan sonra da böyle olmalıdır ve en önemlisi, böylesi doğrudur. Ablanın yani benim, kardeşini yani beni kucağına alması; bu doğrudur. Ve yorgun bakışa, göreceli olan mutlak, parçaysa bütün olarak görünür.

Görsellik nerede kaldı?

Bu “Hepsi birlikte” durumu için bir resmim var: Genellikle onyedinci yüzyıl Hollanda resmine özgü o çiçekli ölü doğalar; canlı gibi görünen çiçeklerin üzerinde, şurada bir böcek, burada bir salyangoz, orada bir arı, bir kelebek durur ve hiçbiri diğerlerinin varlığından haberdar olmasa bile, bir bakışta, benim bakışımda hepsi biraraya gelirler.

Bilgiçlik taslamadan görselleştirmeyi deneyemez misin?

O halde, senin de bu arada yeterince yorulmuş olduğunu umalım. Benimle tarla yolunun kenarındaki taş duvara otur, hatta daha iyisi, yola, üzerinde ot bitmiş ortadaki şeride çömel benimle birlikte. O “Her şey birarada!” nın haritası şu renkli yansımada nasıl da birdenbire kendini ele verir: Toprağa bu denli yakınken doğru mesafedeyiz demektir ve solucan uzunluğunda, çok eklemli, kumu oyan böceğin yanısıra, bir zeytini çekiştiren karıncaya, bakışlarımız altında önlem alarak tortop olan tesbih böceğine …

Görsel haber değil, anlatı!

Birkaç gün önce bu tarla yolunun tozunda bir köstebek leşi, törensi bir yavaşlıkla hareket ediyordu, tıpkı burada, Endülüs’te paskalya sırasında, sehpalar üzerinde sokaklardan geçirilen acı ve yas heykelleri gibi; leşi ters çevirdiğimde altından, altın pırıltılarıyla ilerleyen bir leş böcekleri kafilesi çıktı; ve geçtiğimiz kış haftalarında, Pireneler’de, tıpkı buna benzer bir tarla yolunda, aynı şimdiki gibi çömelmiş, karın yağışını izlemiştim; lapa lapa yağan minik kar tanecikleri, yerdeyken açık renk kum taneciklerinden ayırd edilemiyor, ama erirlerken arkalarında birikintiler bırakıyorlardı, yağmur damlalarınkinden çok farklı, onlara göre çok daha geniş yüzeyli, daha düzensiz, ağır ağır toza bulanan koyu lekeler; ve çocukluğumda, yerden yüksekliğim, şimdi çömelmiş olan bizim toprağa uzaklığımız kadarken, büyükbabamla Avusturya’daki, aynı buna benzer bir tarla yolunda şafak vakti yürümüştüm, ayaklarım çıplak, toprağa bu kadar yakın, ama tozdaki dağınık kraterlerden, tıpkı uzaydaki gibi uzaktım; bu kraterler yaz yağmuru damlalarının bıraktığı oyuklardı, hep yeniden hatırlanan ilk resmim.

Yorgunluğun etkisine ilişkin mesellerinde, nesnelerin küçültülmüş ölçeklerinin yanısıra, nihayet bir’ de insan ölçeği! Ama yorgun olan, neden hep yalnızca sensin?

En tepelerdeki yorgunluklarım, bana aynı zamanda hep bizim yorgunluklarımız gibi gelirler. Karst’da, Dutovlje’de, gecenin geç saatlerinde yaşlı adamlar olurdu barda ve ben onlarla birlikte savaşta bulunmuştum: Yorgunluk, hakkında hiçbir şey bilmediklerimizin bile öyküsünü kurar. -Orada, ıslatılarak geriye taranmış saçları, çökmüş yüzleri, kırık tırnakları ve temiz gömlekleriyle dikilen şu ikisi tarım işçileridir, labradores; bütün gün ıssızlıkta didinmiş ve şurada dikilen diğer herkesin tersine, bu kent barına uzun bir yolu teperek gelmişlerdir; tıpkı önündeki yemeği yalayıp yutan oradaki adam gibi; O da bir yabancıdır burada; memleketindeki firması tarafından, Linares’deki Landrover fabrikasında montaj işine gönderilmiş, ailesinden de çok uzaktadır; ya da ayaklarının dibindeki köpekle, hergün zeytinliklerin kıyısında duran yaşlı adam; ayağını bir daim çatalına dayayıp, ölmüş karısının yasını tutar orada. -İdeal yorguna “fantezi gelir”; ancak, sözgelimi İncil’deki ya da Odisea’daki uyurlara gelen, belirgin fantezilerden farklıdır bu fantezi: saydamdır: Yorgun kişiye, olup biteni gösterir-Ve artık, yorgunluğun son basamağına ilişkin fantezimi anlatmak için hâlâ yeterince yorulmadıysam eğer, o zaman pervasızlaşarak yapacağım bunu. Bu basamakta yorgun Tanrı oturmaktaydı, yorgun ve güçsüz; ama yorgun halinde -yorgun bir insanın olabileceğinden de biraz daha yorgun-bakışıyla her yerde hazır ve nazırdı; nerede olursa olsun, dünyadaki olayların farkına vardığı ve içine girebildiği zaman, bir tür güç sahibi olabilecek bir bakıştı bu.

Basamaklara ilişkin bu kadar söz yeter! Bir kez olsun, yorgunluğu öylesine, geldiği gibi karmakarışık anlat!

Teşekkür ederim! Böyle bir karmaşa, şimdi bana da, sorunuma da uyar. -İşte: Zafer kazanana değil, yorguna adanmış bir Pindar odu! Kutsal Ruh’u bekleyen ayin topluluğunu, istisnasız tüm katılanlarıyla bir yorgunlar topluluğu olarak tasarlarım. Yorgunluğun verdiği esin, ne yapılması gerektiğinden çok, nelerin bir kenara bırakılabileceğini söyler. Yorgunluk: Bütün krallar düş görmeden uyurlarken, düş gören tek kralın parmağına dokunan melek. Sağlıklı yorgunluk -yalnızca bu bile bir dinlenmedir. En yabanıl hayvanların çevresinde toplanabilecekleri ve sonunda yorgunluğuna katılabilecekleri farklı bir Örfe olan bir yorgun. Yorgunluk dağınık kişiye ritmini verir. Philip Marlowe -bir özel dedektif daha-olaylarını çözerken, geçirdiği uykusuz geceler çoğaldıkça, daha iyi ve daha keskin zekalı olurdu. Nausikea’nın kalbini yorgun Odiseus kazanmıştı. Yorgunluk, seni hiçbir zaman olmadığın kadar gençleştirir. Daha az Ben’in daha çokluğu olarak yorgunluk. Yorgunluğun dinginliğinde her şey şaşırtır Şu şaşılacak kadar sakin adamın, o şaşılacak kadar sessiz Calle Cervantes’den geçerken koltuğunun altında taşıdığı kağıt tomarı ne kadar da şaşırtıcıdır! Yorgunluğun zirvesi: Bir keresinde, bir paskalya gecesi, köyün yaşlı erkekleri diriliş ayininde, kilisenin içindeki mezarın başına, mavi iş tulumları yerine parlak kumaştan kırmızı bir şalla, yüzüstü uzanmışlardı, enselerinin güneşten yanmış derileri, ömür boyu sürmüş gerginliklerin sonucu, toprak gibi çok-köşeli biçimler alarak çatlamıştı; ölmekte olan büyükanne, sessiz yorgunluğuyla tüm ev ahalisini, hatta kocasının saman alevi gibi parlayan, iflah olmaz öfkesini bile yatıştırmıştı; ve burada, Linares’de, her akşam barlara getirilen bir sürü çocuğun yoruluşunu izledim: Ne açgözlülük, ne de ellerindeki, her şeyi kapma hırsı kalıyordu, sonunda, artık yalnızca oynuyorlardı. Ve tüm bunlardan sonra, yorgunluğun böyle derin resimlerinde bile ayrılıkların hep sürdüğünü eklemeye gerek var mı?

İyi, güzel: Sorunun belirli bir görselliğe sahip olduğu yadsınamaz (her ne kadar bu, gizemcilerin yarım yamalak gevelenen tipik görselliğinden öteye gidemese de). Ama bunlara benzer yorgunlukları nasıl yaratmalı şimdi?

Zorla uyanık kalarak mı?

Kıtalararası uçuşlar yaparak mı?

Zorlu yürüyüşlerle mi?

Herkülvari bir çalışmayla mı?

Ütopyan için bir reçeten var mı?

Tüm ahali için, tablet biçiminde uyanıklık dizginleyiciler ya da yorulmazlar ülkesindeki içme suyu kaynaklarına karıştırılacak bir toz gibi?

Kendim için bile, bildiğim bir reçete yok. Yalnızca şunu biliyorum: Böyle yorgunluklar planlanamazlar, önceden hedeflenemezler. Ama hiçbir zaman nedensizce ortaya çıkmadıklarını, daima bir zahmetin ardından, bir geçiş, bir üstesinden-geliş sırasında geldiklerini de biliyorum. -Haydi, artık kalkalım ve gidelim buradan, dışarıya, sokaklara; insanların arasına karışıp bakalım, acaba bu arada küçük bir ortak yorgunluk, oradan el sallayacak mı bize ve bakalım bugün neler anlatacak?

Ama tıpkı doğru sorular sormaya olduğu gibi, gerçek yorgunluğa da yakışan kalkmak değil oturmaktır, değil mi? Artık ağarmış saçlarına karşın hep telaş içindeki oğlu tarafından sürüklenen o yaşlı kambur kadının, çay bahçesinde dediği gibi: “Ah, biraz daha oturalım !”

Evet, oturalım. Ama burada, bu ıssızlıkta, okaliptüslerin uğultusunda tekbaşımıza değil, bulvarların ve caddelerin kenarında, belki bir jukebox’in yakınında, izleyerek oturalım.

İspanya’da hiç jukebox yok ama.

Burada, Linares’de bir tane var; çok garip bir tane…

Anlat!

Hayır. Bir başka sefere, jukebox [müzik kutusu, paralı müzik kutusu, otomatik plâkçalar ] üzerine bir denemede. Belki..

O halde, sokağa çıkmadan önce son bir yorgunluk resmi daha!

Peki. Bu, aynı zamanda insanlıkla ilgili olarak da son resmim: kozmik bir yorgunluk içinde, en son anda barışmış.

 

Ek

Savana yerleştirilmiş o küçük kuş kafesleri, kartallar için yem olarak konmamışlar. Böyle dörtlü bir kafes kümesinin ortasında oturan bir adam, sorum üzerine kuş ötüşünü açık havada duyabilmek için, kafesleri dışarıya, moloz örtülü tarlaya taşıdığını anlattı; kafeslerin yanında, yerlere saplanmış zeytin dalları da, kartalları gökyüzünden çekmek için değil, isketelerin ötmesi içinmiş.

İkinci Ek:

Yoksa isketeler, insanların, değişiklik olsun diye, arada bir pike yaparken görmek istedikleri kartala doğru mu sıçrıyorlar öyle?

Linares, Endülüs, Mart 1989

 

Kaynak: Peter HANDKE, Yorgunluk Üzerine Deneme, Trc:  Cemal ENER, Nisan Yayınları, Birinci Basım Mayıs 1991, İstanbul

PETER HANDKE (6 Aralık 1942, Griffen, Avusturya) Avusturyalı romancı ve oyun yazarıdır. 12 yaşına kadar din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okuyan Handke 1961 yılında Graz Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi ve ögrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen Suhrkamp Yayınevi tarafından yayınladı.

1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı Mutsuzluğa Doyum adlı romanına konu edindi. 1967’de Hauptmann ödülü’nü, 1973’te Büchner Ödülü’nü daha sonra da Kafka Ödülü’nü kazandı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_Handke