“BEYAZ YAHUDİLER” ile “SİYAH YAHUDİLER”


Çin Radyosu Ve Bianet

ETYOBYA, İMALAT MERKEZİ OLMA YOLUNDA

YENİ ETYOBYA’NIN ARKASINDA İSRAİL VE ÇİN OLACAK

Etyopya, Çin yatırımlarının desteğiyle Afrika’nın imalat merkezi olmaya çalışıyor. Çinli şirketler, aldıkları işçileri eğitmekle işe başlıyor. Andrew Moody ve Whang Chao, 27 Ocak günü China Daily gazetesinde, Etyopya’daki Huajian ayakkabı fabrikasından izlenimlerini yazdılar. Yazı şu sözlerle başlıyor: “Modem, pırıl pırıl bir tesis, tüm personel düzgün üniformalar içinde; bu Shenzhen veya Guangzhou’da bir kamu üretim tesisi olabilir. Ama değil. Huajian ayakkabı fabrikası, Addis Ababa’nın merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzakta yer alıyor…”

3 bin işçi istihdam eden Huajian, sadece bir fabrika olmanın ötesinde anlam taşıyor. Afrika Boynuzu üzerine yer alan ve Afrika’nın en önemli ekonomilerinden biri olan Etyopya’daki bu yatırım, devrim niteliğinde yatırımlar zincirinin başlangıcı olabilir.

Afrika için model olabilir

Etyopya hükümetinin desteklediği Çin yatırımlarıyla, Etyopya’nın tarıma bağımlı bir ekonomi olmaktan kurtulup, imalat ekonomisi haline gelmesi umuluyor. Tarım Etyopya milli gelirinin yüzde 43’ünü, imalat ise sadece yüzde 4’ünü oluşturmaktadır. Bu dönüşüm başarılı olursa, Afrika’nın geri kalanı için bir model olabileceği düşünülüyor. Böylece Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Kamboçya ve Çin’den başka yatırımların, çok uluslu şirketlerin bölgeye çekilebileceği belirtiliyor. Yüzde 50 ile dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden biri olan Etyopya’da imalat sektörünün gelişmesi, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayabilir!

“Batı artık yapamaz, Çin yapıyor”

Çin merkezli Huajian Grubu, Çin Afrika Kalkınma Fonu ile birlikte 2,5 milyar dolarlık yatırım planladı. Plana göre beş yıl içinde 100 bin istihdam yaratacak büyük bir ayakkabı üretim üssü oluşturulacak ve yılda ortalama 4 milyar dolarlık ayakkabı ihraç edilecek. Şirket, Coach, Clarks ve Guess gibi önde gelen markalar için ayakkabı üretiyor.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su ve eski başkan yardımcısı Helen Hai’nin, fabrikanın kurulmasında önemli rolü oldu. Helen Hai, Çin’in 20 yıldır “dünyanın üretim atölyesi”olmasının, bu alanda Çin’e karşılaştırmalı üstünlük sağladığını vurguluyor. Batı’da Çin’in yüksek işgücü maliyetleri nedeniyle imalat sektöründe gerilediği söyleniyor. Ancak Afrika gibi alanlar, Çin şirketleri için yeni kaldıraç olabilir.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su Helen Hai, “İmalat avantajı, Çin’e Batı’dan gelmişti. Batı artık bu tür girişimleri yapamaz. Şimdi Çin, teknolojisini ve birikimini, buralardaki rekabetçi işgücü maliyeti ile birleştirecek” diyor. Çin’de üretim maliyeti yüzde 22 iken Etyopya’da yüzde 2. Ancak lojistik yüzde 2’den yüzde 8’e yükseliyor. Helen Hai, “Lojistik maliyetleri, Afrika’da iş yaparken karşılaşılan en büyük sorun” diyor.

“Afrika halkına armağan”

Çin, bölgede altyapı eksikliğinin giderilmesi için de son on yıldır önemli katkılarda bulundu. Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan China Çommunications Construction, 2004 yılında tamamlanan 100 milyon dolarlık bir ring yol projesi de dahil olmak üzere, Addis Ababa’da birçok otoyol inşa etti. Yine Addis Ababa ile Adama kenti arasında 80 kilometrelik yol inşasıyla ilgili 612 milyon dolarlık bir başka proje de devam ediyor. Yakın zamanda duyurulan 250 milyon dolarlık bir başka proje, Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanı’nm genişletilmesiyle ilgili. Proje, Çin Exim Bank kredisiyle finanse edilecek.

Çin’in Afrika ile derinleşen ilişkisinin bir başka sembolü, Çin hükümeti tarafından “Afrika halkına armağan” edilen pırıl pırıl yeni Afrika Birliği merkez binasıdır. Bina 124 milyon dolara maloldu.

Çin ile Etyopya arasındaki ticaret geçen on yılda 25 kat arttı ve 2012’yılında 1,8 milyar dolara yükseldi. Ancak Çin’in ihracatı 1,5 milyar dolar iken Etyopya’nm ihracatı 300 milyon dolar. İki ülke arasındaki ticaretin 2015 yılına kadar 3 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Addis Ababa Milenyum Salonu’nda 2013 Aralık’ında düzenlenen Çin-Afrika Mal, Teknoloji ve Hizmet Fuarı’na 150’den fazla Çinli şirket katıldı. Fuar, iki ülke arasında planlanan ilişkilerde bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, bu yılın başlarında Addis Ababa ziyareti sırasında Etyopya ile özellikle tarım ürünleri ve tekstil alanlarında ticari ilişkileri derinleştirmek istediklerini söyledi. Wang Yi, yurtdışında işlerini genişletmek isteyen Çinli tekstil ve tarım şirketleri için Afrika’nın en uygun yer olduğunu; Çinli şirketlerin kendi sanayileşme sürecini hızlandırırken Afrika’ya yardım edeceklerini belirtti. Addis Ababa Çin Büyükelçiliği, Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, özellikle düşük maliyetli makine üretiminde ve yüksek mühendislik gibi alanlarda, Çin’in Batı ülkeleri karşısında üstünlükleri olduğunu belirtiyor. Çin’in Etyopya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynadığını belirten Qin, Etyopya ilişkilerinin, Batı’nın suçlamalarını yalanladığına dikkat çekiyor. Batı medyası, devamlı olarak, Çin’in Afrika’nın kaynaklarına göz diktiğini, yeni bir sömürgeci güç olduğunu işliyor. Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, Etyopya’nın doğal kaynak zengini bir ülke olmadığına dikkat çekiyor.

“Siyasi olarak önemli”

Addis Ababa Üniversitesi ekonomi profesörü Alemayehu Geda, 80 milyondan fazla nüfusuyla Etyopya’nın, Afrika’nın ikinci en kalabalık ülkesi olduğunu ve siyasi olarak önemli olduğunu belirterek şöyle konuşuyor; “Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir. Çinli şirketlerin inşa ettiği elektrikli demiryolu gibi altyapı tesisleri, diğer ülke liderleri için de cezbedici olacaktır.”

Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir.

Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden öğretim görevlisi Fana Gabresenbet, Çin’in Etyopya ya da Afrika’da bir sömürgeci güç olarak hareket etmediğini, ancak siyasi etki yaratmak istediğini düşünüyor. Fana Gabresenbet, şöyle konuşuyor: “Biz petrole ve değerli doğal kaynaklara sahip değiliz. Ancak Etyopya, Sudan’daki siyasi süreç açısından potansiyel olarak önemli bir ülkedir.”

En büyük çelik şirketi, faaliyete başladı

Spiral çelik ve diğer çelik ürünleri yapan Eastern Steel, ülkeye gelen son Çin şirketlerinden biri. Doğu Sanayi Bölgesi’nde 8 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan fabrikada Ekim ayında faaliyet başladı. Eastern Steel, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesiyle, Etyopya’daki en büyük çelik şirketi. Şirket, aralık ayında 108 işçi aldı, 50 Çinli personelle eğitime başladı. Eastern Steel, Çinli inşaat şirketlerine malzeme sağlayacak. 42 yaşındaki Genel Müdür Miao Wenwei, Etyopya’da kaliteli çeliğe ihtiyaç olduğunu söylüyor. Miao şöyle konuşuyor: “Emek ucuz. Çin’de yevmiye 160 yuan ile 200 yuan arasında. Burada ise 20 yuan.”

11 fabrikanın bulunduğu Doğu Sanayi Bölgesi, Çin yatırımları için bir cazibe merkezi oldu. Bölge, Afrika’da kendi türünün en büyük sanayi parklarından biri. Park, Çin Etyopya hükümetinin ortak projesi ama Jiangsu merkezli Jiangsu Qiyuan Grubu tarafından geliştirildi ve işletiliyor.

Unilever de geldi

Bölge sadece Çinli şirketlere yönelik değil. İngiltere-Hollanda ortaklığı Unilever, 5 bin metrekarelik alanda kurduğu şampuan fabrikasını Haziran ayında açmaya hazırlanıyor. Bir Vietnam tekstil şirketi de bölgede üslenmek için hazırlık yapıyor. Site Müdür Yardımcısı Lu Qixin, 80 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını söylüyor. Çin Ticaret Bakanlığı’ndan sübvansiyon almak istediklerini belirten Lu, siteyi geliştirmek için beş yıldızlı otel, ona bitişik konutlar ve perakende geliştirme kompleksi planladıklarını belirtiyor. Ek projeyi, 2017 yılında tamamlamayı planlıyorlar.

“Sanayi merdivenin alt basamakları”

Sun Guoqiang, CGC Yurtdışı İnşaat Grubu Genel Müdürü. 15 yılı aşkın süredir Etyopya’da yaşıyor. Şirketin Etyopya’da sondaj ve yol yapım projelerinde oldukça büyük bir ağırlığı var. Sun, Afrika’da hâlâ bol inşaat projesi olmasına rağmen, şirketinin 510 yıl içinde başka alanlara yöneleceğini belirtiyor. Zira inşaat, sanayi merdivenin alt basamaklarıdır. Sun, “Biz inşaat işlerinin yanısıra üretim, tarım, su temini ve rüzgar enerjisi gibi alanlara yönelmeye başladık ve inşaat işlerini yerel şirketlere bırakacağız” diyor.

Falaşalar: İsrailin Öteki Yahudileri

Falaşalar, 1970lerden bu yana Etiyopyadan İsraile göç eden siyah Yahudiler. Ama orada da mutsuzlar:

“Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Şimdi laikim.”

Falaşalar, EtiyopyalI Yahudiler. Falaşa, Amhara dilinde ” yaban ” gibi bir anlama geldiği için kendilerini Beta İsrael (İsrail Evi) olarak adlandırmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu topluluğun yaşadıkları, Etiyopya’daki “falaşalık”larımn İsrail’de de sürdüğünü gösteriyor ve modern İsrail’deki “ırk sorunu”na dikkat çekiyor.

Falaşalar ‘ın kökeni

Falaşalar binlerce yıldır, Yahudi dünyasından habersiz şekilde, Etiyopya’nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşadılar. Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Kral Süleyman ile Şiba Kraliçesi’nin (bizde Saba melikesi Belkıs olarak bilinir) oğulları olan Menelik I’e dayandıranı. Falaşalar ı ilk “keşfeden”, 1862’de bölgeyi ziyaret eden, Sorbonne Üniversitesi profesörü Joseph Halevi olmuştur . Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıydı. Ancak, cemaatin diasporaya tanıtılması için, 1920’lerde Siyonist hareketle bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu. Dr. Jacques Faitlovitch’i beklemek gerekecekti.

Bu ilgiye rağmen, Falaşalar’ın Yahudi sayılıp, sayılmayacağı (dolayısıyla meşhur Geri Dönüş Yasası’ndan yararlanıp, yararlanamayacakları) uzun süre tartışma konusu olarak kaldı. Yahudi olmadıklarına dini gerekçe aranacaksa çok fazla uğraşmaya lüzum kalmayacaktır. Falaşalar Torah’tan habersizdirler. Eski Ahit’in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanırlar ve bu kitap da İbranice değil, Etiyopya’nin klasik dili olan Ge’ez dilinde yazılmıştır. 1973 Sefardi Hahambaşı Ovadia Yosefin, Falaşalar ‘ın da Yahudi olduğunu kabul etmiş olması ve 1989 tarihli Yüksek Mahkeme kararı bile pek çok kişiyi hala ikna edememiş durumda. Öyle ki Aşkenazi Baş Rabbi bugün bile onları Yahudi olarak tanımıyor.

Etiyopya’dan İsrail’e

1970’lere kadar topluluğun, İsrail’e göç etme yönünde yaygın bir eğilimini gözlemlemiyoruz. Ancak, 1974 iktidardaki Derg rejimi ile Tigre Halk Kurtuluş Cephesi arasında yoğun çatışmaların başlaması bu durumu değiştirdi. 1977 yılına kadar, İsrail’e ulaşanlar kendi bireysel gayretleriyle yola çıkıp hedefe ulaşmayı başaran bir avuç gençten ibaretti.

1977-1983 arasında ise 6 bin civarında Falaşa Sudan’a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail’e taşındı. 1984 ise tam bir dönüm noktasıydı. O yıl, 10 bin kadar Falaşa İsrail’e gitmek için yola çıktı. Yolculuk çok zorlu ve acı doluydu. Yaklaşık 4 bin’i Sudan’daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can verdi. Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984’te “Musa Operasyonu” ile hava yoluyla İsrail’e taşındı. 199 l’e kadar 7 yıl Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa’ya yığılmasıyla geçti. 1991 ‘de “Süleyman Operasyonu” 15 bin kişiyi bir gecede İsrail’e taşıdı.(Kulislerde, operasyonların, İsrail’den çok, ABD’deki Yahudi-Siyah ilişkilerini düzeltmek isteyen Amerikan Yahudileri tarafından desteklendiği fısıldanıyordu.) İsrail’in bu “milli başarısı” ile, Etiyopya Ekzodüsü’nün tamamlandığı ilan edildi ve bu gürültüpatırtı içinde, ” Yahudi olmadıkları” gerekçesiyle Gondar’da bırakılan 3 bin Falaşa ’nın sesi duyulmadı.

Arzı Mevud

İsrail’e ulaşanlar, Arzı Mevud’un, “süt ve bal ülkesinden daha farklı bir yer olduğunu keşfettiler. Bu ülke, kendilerine yabancı bir Batı ülkesiydi. İnsanları ise Falaşalar hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. (EtiyopyalIların gelmesine sevinmek için bir sebebi olan insanlar sadece, Hadar Yosefteki atletizm antrenörleriydi .) Evet, Süleyman Operasyonu İsraillilerin milli gururunu okşamıştı ama onlar için önemli olan uçakların inip kalkmasıydı. İçinden kimin indiği ilgilerini çekiniyordu.

Falaşalar , İsrail’de, binlerce yıldır üzerine titredikleri ve kendilerini diğer Etiyopyalılar’a göre ayrıcalıklı kıldığını düşündükleri (eskiden, bir Falaşa ister istemez, Yahudi olmayan birisine dokunursa, yıkanana kadar kirli kalacağı düşünülürmüş) şeyin, Yahudiliklerinin aşağılandığını gördüler . Yahudi olup, olmadıklarına dair tartışma onlara çoğu kez daha doğrudan ve kırıcı şekilde yansıtıldı. 1984’de İsrail’e gelen Yişayahu Degu şöyle diyordu: ” Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Simdi ise laikim. Benim gibi pek çok insan var.”

Aşağılanma biçimleri

Yahudilikleri ile ilgili bir diğer aşağılanma ise evlilik alanında ortaya çıktı. Öncelikle İsrail’de seküler nikâh olmadığına işaret etmek gerek. Dolayısıyla nikâhlar hahamlıklar tarafından kıyılır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1973 kararım veren Hahambaşılık, bir Etiyopyalının evlenmeden önce (Yahudiliğini garantilemek için) sembolik bir ihtida törenine katılması gerektiğini savunmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin bunun gerekli olmadığını belirtmesine rağmen, İsrail’de sadece bir kişi, Netanya Hahambaşısı David Şlouş bu tören olmaksızın nikâh kıymaya cesaret edebildi. Ancak bir süre sonra o da (başka şeyleri gerekçe göstererek) bu işi bıraktı.

Yahudilik tartışmalarından öte, doğrudan doğruya ırkçılık iddialarını gündeme getiren bir olay 1996’da yaşandı. Ma’ariv gazetesi, Falaşalar dan alman kanların gizlice yok edildiğini yazdı. Kan bankasının yaptığı açıklama kuşkusuz “tıbbi olarak” haklıydı: AIDS yüksek risk alanı olan Etiyopya’dan gelen kanları kullanmıyorlardı. Ancak bu, Etiyopya kökenli nüfusu yatıştırmaya yetmedi. Kabinenin toplantıda olduğu sırada Başbakan İtsak Rabin’in ofisinin dışında protesto gösterileri yapıldı. Polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba ve tazyikli su ile karşılık verdiği olaylardan sonra Rabin, protestocuların temsilcilerini kabul etti.

Kan bankasının tutumu için hükümet adına özür dilerken, olaylar sırasında polislerin yaralanmasını kınamayı da ihmal etmedi. Göstericilerin taşıdığı pankartlar ise Falaşalar’ın İsrail’deki hayal kırıklıklarını ve umutlarını yansıtıyordu: “İsrail’de Apartheid!” ve yanında ” Bizim tenimiz siyah, sizinki beyaz olabilir ama bizim kanımız da kırmızı ve biz de Yahudiyiz”

Ucuz iş gücü

Etiyopyalı Yahudilerin “falaşalık” hali, okullarda uğranılan ayrımcılığa, konut projelerinde uygulandığı iddia edilen kotalara kadar pek çok alana uzanıyor ve Falaşalar, İsrail’de ikinci sınıf (hatta Ortadoğu Yahudileri Mizrahim’i de sayarsak üçüncü sınıf) Yahudiler mi olduklarını kendilerine soruyorlar. Ancak, bu konuda “umut verici” gelişmeler de yok değil. İşsizlik oranının yüzde 80 civarında olduğu söylenen Falaşa toplumunda, çalışanların yüzde 90’ı kol işçisi. İsrail toplumu tarafından daha iyi özümsenmeleri halinde, İsrail’in ucuz işgücü kaynağı olarak Filistinlilerin yerini almaları bekleniyor. Ayrıca, İsrail standartlarına göre daha genç bir nüfusa sahip olmaları sebebiyle, ordu saflarında gittikçe daha belirgin hale geliyorlar .(Askere alınan Etiyopyalı gençlerin dörtte biri seçkin birliklere girmek için gönüllü oluyorlar.)

“Siyah Yahudi Yoktur”

Tüm bu söylenenlerden sonra, “beyaz Yahudiler” ile “siyah Yahudiler” arasındaki ilişkileri herhalde en iyi şekilde, İsrail Radyosu’nun Amhara dili yayınları servisi müdürü Rahamin Elazar’ın anlattığı şu öyküler) betimliyor. Joseph Halevi’nin Yahudi olduğunu duyan bir Falaşa, ona döner ve şöyle der: ” Sen Yahudi olamazsın, beyaz Yahudi yoktur !”.Bu olaydan bir yüzyıl sonra o zamanlar genç bir adam olan Elazar, Etiyopya’ya gelmiş üç turistin kendi aralarında, tanıdık bir yabancı dilde konuştuklarını farkeder. Yanlarına yaklaşır ve seslenir: “Şalom!” İsrailli turistler çok şaşırırlar ve sorarlar: “Sen de kimsin?” “Ben bir Yahudiyim.” İsraillilerin cevabı tanıdıktır: ” Sen Yahudi olamazsın, siyah Yahudi yoktur!”(eri ve bianet)

Kaynak:
20 Mart 2014
Turquie Diplomatique

YAHUDİLERİN TÜRKİYE’YE OLAN BORCU


Yahudilerin dünyada tek sığınacakları ülke olan Türkiye’nin,  bugünlerde maruz kaldığı “Güdümlü Kaos” tan çıkışı için gerekli siyasi yardımın, Yahudiler tarafından yapılması  niyetiyle bu yazıyı siteye ekledim.

DMITRY SHUMSKY

İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat… Ze’ev Jabotinsky, Odessa News’ta 14 Şubat 1909 tarihli “Türkiye’deki Yahudiler” başlıklı yazısında, Osmanlı Türkiye’sinin yüzyıllar boyunca Yahudi tebaası için ne anlama geldiğini tarif ediyor: “Diğer tüm ülkeleri cehennem olarak gören kavmin tek vahası.”

Türk gemisi Mavi Marmara’nın filonun bir parçası olarak Gazze’ye doğru yo­la çıkmasının ardından İsrail’in Türkiye düşmanlığının düzeyi, Türkler ve Yahudi­lerin ortak geçmişiyle alakalı her şeyin inkârıyla benzer düzeydeydi. Bu sebeple Jabotinsky’nin sözleri, muhtemelen şüpheyle şaşkınlık arasında bir hissiyata se­bep olacaktır. Sonuç olarak Türklerin bir zamanlar İsrail ülkesini yönettiği ve onu Herzl’e devretmeyi reddetme cesaretini gösterdiği gerçeğinden başka Türkler ve Yahudiler hakkında ne biliyoruz?

 İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat. Görünen o ki buradaki halk, İspanya’dan sürgün edilişlerini çok iyi hatırlıyor ancak sürgü­nün olduğu 1492 yılında İspanya’dan sürülenlere kapılarını açan ülkenin Osmanlı Türkiye’si olduğunu hatırlamıyor.

O tarihten itibaren 400 yıldan fazla bir süre Osmanlı imparatorluğu Hristiyan Avrupa’dan gelen Yahudi mülteciler için güvenli bir bölge oldu, imparatorluk 1541 ’de, Bohemya ve Moravya’dan sürgün edilenleri kabul etti.

1555’te İtalya’yı terk eden İtalyan Yahudileri kabul etti.

19 ve 20’inci yüzyıl boyunca Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan gibi kuruluşları zulümler, baskınlar, etnik te­mizliklerle bir arada gerçekleşen yeni Hristiyan ülkelerden birçok Yahudi’yi ka­bul etti.

1881, 1884, 1892 ve 1903 yıllarında Çarlık Rusya’sındaki kıyımdan top­luca İstanbul’a kaçan Yahudileri kabul etti.

Hepsi bu da değil. 19. yüzyılın ortasında çoğu Hristiyan Avrupa ülkesi, Yahudi halkına henüz eşit vatandaşlık hakları vermemişken (emansipasyon)Osmanlı imparatorluğu’ndaki Yahudiler neredeyse eşit haklara sahipti ve hatta bir kısıtlama olmadan kamu hizmetinde çalışmalarına izin veriliyordu. Ayrıca Yahudi emansipasyonunun ayrı bir grup kimliği hakkından feragat şartına bağlı olduğu Avrupa’dan farklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin bireysel haklarını oluşturma süreci, Yahudilerin koiektif özerkliğinin yeniden tesis edilmesine dâhil olan Müslüman tebaayla eşitti. “Türkiye ve Siyonizm”meselesine ne demeli?

 İsrail eğitim sisteminden mezun olanlar, Sultan Abdülhamit’in siyonist yapılanmaya yönelik muhalefetiyle ilgili her şeyi biliyorlar. Bilmedikleri şey, siyonist hareketin ilk zamanlarında, arzu ettiği ulu­sal vatanının Osmanlı Türklerinin yönetimi altında olmasının ne kadar önemli bir şans olduğu. (İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesi 20 Şubat 2014, özet çeviridir)

 

Kaynak:
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

LAST DANCE /Son Dans (2012)


Yönetmen: David Pulbrook      

Senaryo: Terence Hammond, David Pulbrook 

Ülke: Avustralya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Haziran 2012

Dil: İngilizce

Oyuncular :   Julia Blake ,Danielle Carter, Nicole Chamoun,    Firass Dirani,    Alan Hopgood

Özet

Bir sinagogda düzenlenen intihar bombalaması planlandığı gibi gitmeyince, yaralanan terörist Sadık yakınlardaki bir eve sığınır. Evin sahibi olan Nazi soykırımından sağ çıkan Ulah (Julia Blake) eve dönünce, Sadık (Firass Dirani) onu rehine olarak tutar. Fakat gelişen olaylar sonucunda Yaşlı Yahudi Hanım ile Filistinli Sadık arasında bir anne oğul ilişkisi ve sevgisi gelişir. Sadık sinagog eyleminde içinde taşıdığı şefkat ile eylemde başarısız olmayı seçmiş kaçmıştır.  Ulah ile konuştukça antisemit duygularını sorgulamaya başlamıştır. Ancak çıktığı yol onu yanlış bir tarafta seyir ettirdiğinden acı onun peşine bırakmayacaktır.

Film terör faaliyetindeki insanların gerçek duygularla karşılaştığında değişime uğrarlar mıya cevap teşkil etmesi ve kararların acele verildiğinde yanlış olduğu bir kez daha göz önüne seriliyor.

Soru: Kim ne kadar doğru/yanlıştır?
Cevap: Kime göre

Bizce en güzel sonuç hiçbir zaman insanın elemine ortak olacak faaliyette bulunmamaktır. Sözü en güzel şu hikâye anlatıyor.

Allah Teâlâ, peygamberi Davud’dan kendisi için bir ev yapmasını istemiş -ki kastedilen Beyt-i Makdis’tir-, Davud aleyhisselâm binayı her yaptığında bina yıkılmış ve bu birkaç kez tekrarlanmış. Bunun üzerine Rabbi kendisine vahiy göndererek, evinin onun eliyle yapılamayacağını bildirmiş ve (gerekçe olarak da) ‘Çünkü sen kan akıttın’ demiş.

Davud aleyhisselâm:

‘Allah’ım! O kanlar senin için akıtılmadı mı?’ deyince, Allah Teâlâ;

‘Haklısın, benim uğruma akıtıldı, fakat onlar benim kullarım değil miydi? Bu ev kan akıtmakla kirlenmemiş temiz bir elle yapılacaktır’ demiş. Davud aleyhisselâm

‘Allah’ım o benim (soyumdan) olsun’ diye dua edince, Allah Teâlâ, evinin oğlu Süleyman aleyhisselâmın eliyle yapılacağını bildirmiş, Hz. Süleyman, Beyt-i Makdis’i inşa etmiştir.

 Filmden

Dünya acı dolu. Yahudiler, herkesten daha fazla acı çekmeye hakları olduğunu düşünüyorlar.

**

Ne yaptım ben?

 Bu ne cüret?

Onu evime getirmeye nasıl cesaret edersin?

 Çıkartırsan patlar mı?

 Çıkar. Bunu neden yaptın?

 Çıkar, dedim. Neden bana yardım ediyorsun?

 Neden diğer adam gibi kendini havaya uçurmadın?

 İnsanları gerçekten öldürmenin zamanı geldiğinde   bunu yapamadın, değil mi?

 Ben bir korkağım. Hayır. Böyle bir şeyi yapamıyor olman, senin korkak olduğun anlamına gelmez. Seni bir şey engelledi. Neydi o?

 Seni ne durdurdu?

 Seni neyin durdurduğunu anlat bana.

Ben askerim.

Sen asker değilsin.

Geçmişte dökülen kanların intikamını almak için saldırmaya hazırım.

Masum insanları öldürüyorsunuz.

- Masum insanları siz öldürüyorsunuz!

- Hayır.

Ben sıradan insanlardan bahsediyorum. Öldürülen masum insanlar. Masum insanlar, benim ülkemde   Yahudiler’in ellerinde her gün ölüyorlar. Ülkemi işgal ediyorlar, insanlarımı öldürüyorlar. Masum insanları. Masum insanları. Toplama kampındaydın.

Ailemden kurtulan bir tek benim.

O zaman, nefret etmenin ne demek olduğunu biliyorsun Yapabilseydin, onları öldürürdün, değil mi?

 Nazileri. Aileni öldüren onlar. Yapardın.

Tek bildiğim   annenin bunu yapmanı istemeyeceğidir.

Annem gurur duyardı.

- Hayır. Ben bir anneyim

 – Benim annem değilsin. Hz. Muhammed’in askerleri olarak ölenler   O’nunla birlikte cennette yaşıyorlar. Bu bizim yolumuz. Annelerimiz bununla gurur duyar.

Anneler savaşmaz. Bu dünyayı anneler yönetseydi   daha fazla erkek evlat olurdu.

Sen oğlunla gurur duymuyor musun?

 Tabii ki duyuyorum. O zaman, nasıl öldüğünü anlat. Anlat bana. Çok gururlusun. Nasıl öldüğünü anlat. Anlat.

Oğlum askerde öldü.

Bir İsrail Askeri. Benim insanlarımı   öldürürken öldü. Bu, onu benden daha iyi biri mi yapıyor?

**

Sekiz yaşımdayken   arkadaşlarımla sokakta oynardık. Evde yemek yedikten hemen sonraydı. Annemin, küçük kız kardeşim Lina’ya, gözlerini elleriyle ovuşturmamasını söylediğini hatırlıyorum. Gözleri kaşınıyordu. “Dokunmaya devam edersen daha kötü olacak.” dedi. Annem gülümsedi. Arkadaşlarımla dışarıdayken   İsrail tankları geldi. Bu ilk değildi. Köyümüzde tankları görmeye alışmıştık. Köyümüzde cenaze törenlerine alışmıştık. Çatımızda duran adam tanklara ateş etmeye başladı. Evimiz   ve dükkanımız tamamen yıkıldı. Çok hızlı oldu. Her şey gitmişti. Annem,   babam,   küçük kız kardeşim, Lina. Hepsi öldü. O sadece beş yaşındaydı. Altın hilal kolye takıyordu. Onu sakladım.

**

Sadık:

Bombayı niye patlatmadın diye sormuştun ya,  küçük bir kız gördüm. Beş yaşında, belki de altı. Bana baktı. Yapamadım. Hareket edemedim. Kız kardeşime benziyordu. Arkadaşım Yusuf içeri girdi, döndü ve bana baktı. Yapmayacağımı biliyordu. Bana bir metal parçası çarptı. Bir köpek gibi kaçtım.

Ulah:

Senin yüzünden kimse ölmedi ve Tanrı bunu biliyor. Yapamamanın kız kardeşinle bir alakası yok. Burada kalbinde olanla ilgili. Derinlerde, içinde. Utanmamalısın. İnsanları öldürmek onurlu bir şey değildir.

**

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI

 

VAHDETTİN HANGİ CAMİLERİ YIKTI HANGİ CAMİLERİ SATTI ?


Sinan MEYDAN

 “Başbakan Erdoğan’ın “Tarih Tezleri”ne EL-CEVAPadlı kitabımda Başbakan Erdoğan’ın Cumhuriyet Tarihiyle ilgili birçok iddiasının “tarihi belgelere” göre gerçek dışı olduğunu kanıtladım. Erdoğan’ın “kült” iddialarından “Tek Parti döneminde camiler ahır, tuvalet, depo yapıldı” şeklindeki iddiasına da cevap verdim. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgelere göre Tek Parti döneminde “tamir ettirilen” ve “onarılan” yüzlerce caminin tamir bedelleriyle birlikte listesini yayınladım. Ayrıca tarihimizde en büyük cami kıyımının Başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği Menderes döneminde gerçekleştiğini anlatarak yine belgelerle Menderes döneminde sadece İstanbul’da buldozerle yıktırılan 60’dan fazla caminin listesini yayınladım.Dahası Başbakan Erdoğan’ın AKP’si döneminde de çok sayıda caminin “satıldığını” belirterek bu camilerin de listesini yayınladım.(Bkz. EL-CEVAP)

EL-CEVAP adlı kitabım yayınladıktan sonra tarihimizdeki cami kıyımı konusunda başka bir gerçekle karşılaştım. Usta araştırmacı Atilla Oral’ın hazırladığı “İşgalden Kurtuluşa İstanbul adlı çalışmada Son Padişah “hain” Vahdettin’in işgal yıllarında İstanbul’da birçok tarihi eserle birlikte bazı tarihi “camilere de ihanet ettiğini” gördüm. Bu konuda araştırmalar yapınca bugüne kadar toplumdan gizlenmiş bir gerçekle karşılaştım. İşte bu yazıda EL-CEVAP adlı kitabımın 3. Baskısına eklediğim bu tarihi gerçeği, hem söz konusu kitabımın ilk iki baskısını alanlarla hem de kitabı okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum.

VAHDETTİN TAKSİM CAMİİ’Nİ FRANSIZLARA SATTI

Sağcı/İslamcı siyasetin en önemli seçim vaadlerinden biri Taksim’e cami yaptırmaktır. Başbakan Erdoğan da zaman zaman Taksim’e cami yaptırmaktan söz etmiştir. Ancak Taksim’e cami yaptırmaktan söz eden siyasilerimizin çoğu, bir zamanlar Taksim’de cami olduğundan ve Taksim’deki o camiyi işgal yıllarında Vahdettin’in Fransızlara sattığından habersizdir.

Tarihimizin en “acımasız” cami satışı son Osmanlı padişahı “hain” Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır.

Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı ilk önce kültür miraslarına, ata yadigarlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu. Camileri, türbeleri, mezarları dahi sattırdı. Mimar Sinan eserlerini yıktırdı. İşgal yıllarında Vahdettin’in hissizliği ve acımasızlığı sonucu kültür ve sanat varlıklarımız büyük zarar gördü.“[1]

En iyisi herşeyi en başından anlatayım:

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelmiş, askeri doyurabilmek için İstanbul’daki bazı gayrimülkleri satışa çıkarmıştır. Taksim Kışlası ve Talimhane Meydan’ı da satışa çıkarılan gayrimülkler arasındadır. Talimhane ve Kışla, 500 bin liraya Faransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. (7/20 Şubat 1913).[2]

Ancak oTaksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de camii şerif vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulmuştu. Sözleşmeye göre Taksim Camisi ibade açık olacaktı. [3]

Ancak çok geçmeden I. Dünya Savaşı çıkınca Takşim Kışlası’nı satınalan Fransız şirket İstanbul’u terk etmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki işgal sürecinde (Mütareke döneminde) Fransız şirket yuetkilileri İstanbul’a geri dönmüştür. Ancak Fransız şirket bu sefer kışla içindeki Taksim Camisi’ni de satın almak istemiştir. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camisi’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete satmıştır. (23 Ağustos 1922). Dönemin Maliye Nazırı Vekili Tevfik Bey anılarında Taksim Camisi satış sözleşmesine de yer vermiştir.[4]

Sonuçta Taksim Camisi, Padişah Vahdettin’in emriyle ve 7000 lira bedelle Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. Cami satışına halkın tepki duyacağı düşüncesiyle ahalisinin tamamı Müslüman olan Safra Köy’de bir cami inşasına karar verilmiştir. Ancak o dönemde böyle bir cami yapılmamıştır. Bakırköy’deki Safra Köy Camii bölge halkının topladığı paralarla ancak 1957 yılında yapılmıştır.[5]Ayrıca Vahdettin’in bu onur kırıcı satış sözleşmesi dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayımlanmayarak adeta halktan gizlenmiştir. [6]

Bu apaçık gerçeğe rağmen saltanat sevicisi Cumhuriyet düşmanları “Taksim Camisi’ni İsmet İnönü yıktı!” yalanını söylemişlerdir. Örneğin, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Taksim Camisi’ni, 1940 yılında İsmet İnönü’nün yıktırdığını iddia etmiştir.[7] Tekrar hatırlatayım: Taksim Camisi, hain Vahdettin tarafından, üstelik Türk ordularının 30 Ağustos 1922 tarihli Büyük Zafer’inden (Büyük Tarruz)’dan tam yedi gün önce 23 Ağustos 1922’de Fransızlara satılmıştır. O tarihte İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu’da Haçlı emperyalizmine karşı savaşmaktadır. Fransızlar da camiyi cami olmaktan çıkarmıştır.

VAHDETTİN BEYOĞLU AĞA CAMİİ’Nİ DE SATMAK İSTEDİ

İşgal yıllarında İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır. Taksim Camii’nin satışında olduğu gibi, “Camii şerifi başka bir yere nakledeceğiz!” taktiğiyle tarihi Ağa Camii de satılmak istenmiş, fakat cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden satış gerçekleşmemiştir.[8] İleri gazetesi, Ağa Camii’nin satışı için yapılan girişimleri öğrenip “Cami Satılır mı? Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar” başlıklı bir haber yapmıştır.[9] Bunun üzerine hükümet, cami arsasının bazı bölümlerini gayrimüslim bir şirkete kiraya vermiştir. Dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre cami arsasına apartman inşa edilmesine çalışılmış, bu iş için yapılan ihaleyi Lefter adlı bir Rum almış.[10] Bu sırada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması, İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden ve işgalcilerden temizlenmesi sayesinde Ağa Camisi de satılıp yok edilmekten kurtulmuştur. Ağa Camii, satılmaktan ve yıkılmaktan son anda kurtulmuştur ama işgal yıllarının ihanetlerini, kirini, pasını taşımaktadır. Bir hayli yıpranmış, kırık dökük haldedir.

 Şair Nazım Hikmet, Ağa Camisi’nin o mahzun halini “Ağa Camii” adlı şiirinde şöyle dile ifade etmiştir:

 “Hafsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah ey zavallı cami, seni böyle görünce,
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var.
Böyle sokaklardaki çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini,
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor,
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu,
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen,
Bir arkadaş bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer,
Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kanıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!”

 Nazım Hikmet bu şiiri, işgalin en kötü günlerinde, 1921 yılında yazmış.[11] Ve şiirinde “Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,” diye haykırmış… Çok değil bir yıl sonra o mucize gerçekleşmiş! Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve işgalciler geldikleri gibi çekilip gitmiştir.

VAHDETTİN’İN SATMAK İSTEDİĞİ AĞA CAMİİ’Nİ ATATÜRK KURTARDI

 İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camisi’ni satılmaktan, yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir. Cami, 1937 yılında Vakıflar İdaresi tarafından restore edilmişir.[12] Üstelik Vakıflar İdaresi, bu restorasyon için tam 22.432.30 lira para harcamıştır.

Görüldüğü gibi Vahdettin, sadece işgalcilerle işbirliği yaparak vatanı satmamış, ayrıca tarihi camileri yabancılara satarak, satmak isteyerek veya satılmasını engellemeyerek de kendi tarihine, kültürüne ihanet etmiştir.

 VAHDETTİN’İN TARİHE, KÜLTÜRE, CAMİYE İHANETİNİN BİLANÇOSU

 Vahdettin’in “satış” girişimleri sadece İstanbul Taksim Camisi ve Beyoğlu Ağa Cami ile sınırlı değildir. Ağa Camisi Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in 15 ve 17 Temmuz 1922’de İleri gazetesinde yayımlanan beyanlarına göre ve dönemin gazetelerindeki haberlere göre Vahdettin İstanbul’da ayrıca tarihi ve dini önemi olan çok sayıda yapının satılmasını da onaylamıştır. Satılan yapılar arasında birçok cami vardır. Satılanlar dışında yıkılan, yok edilen tarihi, kültürel, dini varlıkların sayısı da çok kabarıktır.

İşte Vahdettin’in tarihe, kültüre, dine ihanetinin kısa bir bilançosu:

 1. Taksim Müslüman Mezarlığı’nın 17.000 liraya gayrimüslim sermayeli bir elektirk şirketine satılması.
2. Ayasofya Camii Şerifi’ndeki mahsenin satılması,
3. Laleli’de Sultan Mustafa Han Medresesi’nin önce satılması, sonra yıkılması ve yerine Laleli apartmanlarının yapılması.[13]
4. Mustafa Ağa Camii Şerifi’nin 1300 liraya Harunaçi Efendi’ye satılması,[14]
5. Sultan Mahmut Türbesi karşısındaki 2 caminin satılması,
6. Üsküdar’da Acıbadem Dergahı’nın yıkılıp yerine Tramvay Fabrikası’nın yapılması,
7. Bahçekapı’da Hamidiye Medresesi ile Eyüpsultan’da Mihrişah İmareti’nin ardiye olmak üzere kiraya verilmesi,
8. Bereketzade Camii Şerifi’nin satılmasına çalışılması.(Cami son anda kurtuldu)[15]
9. Kasımpaşa-Beyoğlu Müslüman mezarlığının Vahdettin’in kararnamesiyle satılması.[16]
10. Mimar Sinan’ın Haseki Sultan Hamamı’nın yıkılması.[17]
11. Üsküdar Tahir Efendi Camisi’nin depo olarak kullanılmak üzere Amerikalılara kiraya verilmesi.[18]
12. Vakıf çeşmeleri, sebillerin parayı bastırana kiraya verilmesi.[19]
13. Yol yapıyoruz diyer tarihi Yediklule Surlarının yıkılmaya başlanması.[20]
14. Alemdağ ormanlarının satılığa çıkarılması.[21]
15. General Harrington’un Taksim Ermeni mezarlığını futbol sahasına çevirmesi.[22]
16. Bakımsız ve sahipsiz bırakılan camilerin soyulup soğana çevrilmesi.

 (Konunun ayrıntılarına Haluk Oral’ın “İşgalden Kurtuluşa İstanbul”adlı kitabından ulaşabilirsiniz.)

 Demek ki neymiş? Tarihimizde camilerin satılmasından, yıkılmasından, depo yapılmasından söz edeceksek, Atatürk’ten, İnönü’den önce hain Vahdettin’den başlamak gerekiyormuş. Vahdettin’in sadece ülkesini değil, ülkesinin en nadide camilerini, medreselerini, hamamlarını, hatta mezarlıklarını bile satıp savdığını bilmek gerekiyormuş!

 1923 yılında Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi Şam yönetimince ahıra çevrilmiştir.[23] Vahdettin, o sırada Sanremo’da “konyak” içip, kendisinden 40 yaş küçük saray bahçıvanının küçük kızıyla oynaşırken Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi’nin ahıra çevrildiği haberleri gazetelerde yer almıştır. Ancak sorsanız “halifeliği” kimselere bırakmayan Vahdettin Şam’daki caminin ahır yapılmasına karşı kılını bile kıpırdatmamıştır. Ancak ilahi adelete bakın ki, Vahdettin öldüğünde Şam’daki o Yavuz Sultan Selim Camisi’nin avlusuna gömülmüştür.[24]

 Taksim Gezi Olayları sırasında “Camide içki içtiler” iddianız değil ama işgal yıllarında Padişah vahdettin’in Taksim Camii’ni Fransızlara sattığı iddiamız doğru Sayın Başbakan!

 Eğer bundan sonra birileri tarihimizdeki cami kıyımından söz edececekse artık Vahdettin’in işgalcilere sattığı camilerden başlaması gerekecek!

Sinan Meydan/03.02.2014/Odatv.com

 [1] Atilla Oral, Charles Harington, “Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u”, İstanbul, 2013, s. 352

[2] İleri, 7 Aralık 1921, s.3

[3] Oral, age, s. 354

[4]Tevfik Biren, Bürokrat Tevfik Biren’in II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke Hatıraları, Haz. Fatma Rezzan, C.2, İstanbul, 2006, s. 499,500, Oral, age, s. 358-359.

[5] Oral, age, s. 358,359

[6] age, s. 359-362

[7] “Taksim’deki Camiyi İsmet İnönü Yıktırdı”, http://www.haber5.com, 19 Eylül 2012.

[8] Oral, age, s. 364

[9] “Cami Satılır mı?Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar”, İleri,11 Temmuz 1922

[10] İleri, 15 Temmuz, 1922, Oral, age, s. 365

[11] Anadolu’da Yeni Gün, 21 Mart, 1921, Nazım Hikmet, İlk Şiirler, 1998.

[12] “Ağa Camisi Zarif Bir Şekil Aldı”, Cumhuriyet, 8 Ocak, 1937, s.2.

[13] Oral, age, s. 406-408

[14] age, s.424-425

[15] “Ağa Camii Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in Açıklaması”, İleri, 15 Temmuz 1922.Oral, age, s. 368-369. Hain Vahdettin’e toz konduramayan saltanatçılar, Mimar Sinan’ın Sultan Hamamı’nın Tek Parti döneminde yıktırıldığı “yanını” söylemişlerdir. Örneğin Diyanet’in İslam Ansikolopedisi’ne göre hamamın yıkım tarihi 1930 yılı olarak gösterilmiştir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.16, İstanbul 1997, s. 369-370.) Ancak Atilla Oral’ın da belgelere dayalı olarak ifade ettiği gibi, “Oysa Sinan’ın eseri bu tarihten tam on yıl önce, 10 Ocak 1920’de yıktırıldı” (İleri, 11 Ocak 1920, s.6, Oral, age, s. 399).

[16] “Metruk Mezarda İnşaat”, İleri, 14 Ekim 1921, Oral, age, s. 386-390.

[17] Oral, age, s. 390-401

[18] Camiyi kiralayan Amerikalı şirket caminin içini çeşitli eşyalarla doldurunca camii çökmüştür. Caminin çinileri sökülüp harap bir halde bırakılmıştır. (Oral, age, s.404-405.) İleri gazetesi bu olayı, “Bir Camii Şerifte Gaz Deposu” başlığıyla okurlarına duyurmuştur. (İleri, 2 Nisan 1921, s. 3)

[19] Oral, age, s. 408-410

[20] age, s. 410.

[21] “Alemdağ Ormanlarıyla Stılığa Çıkıyor. Büuyük Bir Zarar Büyük Bir Günah”, İleri, 10 Ocak 1921, s. 2, Oral, age, s. 411.

[22] Oral, age, s. 440-444. İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, İşgal Kuvvetleri Komutanı Harington’un bu saygısız davranışı karşısında “sessiz “ kalmak dışında hiçbir şey yapmamıştır. Ayrıca şunu da belirtmek lazım! İşgalci Harington, Vahdettin gibi mezarlıkları parselleyip satmamış, mezarlıkları bozup, mezarlık alanını top sahası yapmıştır. Üstelik bu işi bir menfaat uğruna değil, hastalık derecesindeki futbol sevgisi yüzünden yapmıştır.

[23] “Şam’da Ahır Yapılan Camii Şerif”, İleri, 6 Eylül 1923, s.2, Oral, age, s. 438

[24] Oral, age, s.440.

*******************

“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, âhiret gününe iman edenler, namazı âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, yalınızca Allah’tan içleri titreyerek korkanlar imar ederler, canlandırırlar, şenlendirirler. Bunların, hidayete ermiş olanlardan, hak yolda, İslâm’da sebat edenlerden olmaları umulur.”

[Kur’ân-ı Kerim, Tevbe, 18 (Ahmet Tekin Meali)]

Konuya Uygun Haberler

DEVLET YIKIMA SESSİZ

FATİH’TE TARİH YOK EDİLİYOR!

FATİH BELEDİYESİ 99 CAMİ VE TEKKEYİ İMARA AÇIYOR

SKANDALA İNCELEME

(Not: Ne olduğunu anlamıyorum, bu haberlerin linkleri giriş yapılınca biraz geç açılıyor, onun için beklemelisiniz.)

*******************

İSTANBUL 2012 KAYIP CAMİLER

ADI 2012 PLANI 2005 PLANI KAYIP ESER PLANI ADA/PARSEL

Eser adı:                      Parsel no:

Acı Çeşme Camii – + + 2499/20
Acı Musluk Mescidi – – + 304/26
Acemoğlanlar Mescidi – + + 918/46
Ahır Kapı Camii – + 160/11
Ahizade Mescidi – + + 1454/2
Ahmet Paşa Camii – + + 14/1
Alaca Mescidi – + 762/5-6
Ali Paşa Mescidi – + 1351/3
Ayazmakapısı Mescidi – + 371/9
Balabanağa Mescidi – + + 917/68
Bayram Çelebi Mescidi – + + 789/17
Bostancı Başı Camii – + 859/39
Cankurtaran Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 70/59
Cezaevi Cami – – + 58/4
Cezayirli Ahmet Paşa Camii – + 15/5
Çakırağa Camii – + + 865/20
Çatladı Kapı Camii – + 166/1
Çınar Mescidi – – + 481/79
Çıplak Mescidi – + 371/9
Çırçır Mescidi – – + 2418/26
Dalsayanlılar Mescidi – – + 2129/63
Daye Hatun Mescidi – – + 1/13
Defterdar İbrahim Efendi Mescidi – + + 2546/15
Değirmenkapı Camii – + 2192
Demirci Mescidi – – + 2128/1
Denizabdal Mescidi – + + 1848/22
Ebe Kadın Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 1095/14-15-16-23
Elvan Mescidi – – + 1/13
Emir Mescidi – + + 1/13
Esekapı Mescidi – + 1158/20
Etmeydanı Mescidi – – – Ahmediye Caddesi
Güngörmez Mescidi – + + 99/4-5-6
Hacı Ferhat Camii – + 236/10
Haki çelebi Camii – – + 2707/112
Hamza Paşa Camii – + 231/19
Hasan Halife Camii – + 2038/49-76
Hatice Sultan Camii – + 2067/61
Himmetzade Tekkesi ve Mescidi – + + 1848/55
Hobyar Camii – + + 1138/13
Hoca Hayruddin Mescidi – + koyunbaba parkı (kadastral boşluk)
Hoca Rüstem Camii – + 47/19
İğciler Mescidi – – + 909/44
Kabasakal Mesddi – + + 65/2-3
Kadı Hanı Camii – + 42/32
Camcı Ali Mescidi – – + 667/16
Karagöz Mescidi – + + 941 kadastral boşluk
Kara Hasan Ağa Mescidi – + 1275/25
Kara Mehmet Paşa Cami – + 853/41
Kemha Mescidi – – + 1892/3
Kenekçi Ali Mescidi – + + 2428/67
Kepekçiler Mescidi ve Çeşmesi – + 2439/55
Keskin Dede Camii – + (kadastral boşluk)
Kırmasti Mescidi Kermasi Camisi – + 1918/19
Kızıltaş Camii – + + 762/25
Kovacılar Camii – + + 850/61-64
Malkoç Süleyman Ağa Mescidi – + + 821/7
Manastır Mescidi Tülbentçi Hüsamettin Camii – + 1313/10Merdivenli Mescid – + + Yolda
Meydancık Camii – + 417/25
Mimar Ayaz Camii – + + 1061/81Molla Fenari Camii – + 296/183Molla Gürani Camii – – + 1786/1
Molla Kestel Camii – + 915/65
Musalla Cami – + 782/25
Mustafa Bey Mescidi – – + 1058/3-34-35
Münadi Mescidi – – + Yolda
Namazgah – + kenedy cad
Ördek Kasap Mescidi – + + 1847/33
Papazoğlu Mescidi – – + 624/31
Revani Çelebi Mescidi – + 967/27
Saraçhane Mescidi – + + 2172/1
Sarı Nasuh Mescidi – + + 2057/22-23-32-57-60
Sarı Nasuh Mescidi – – + 1702/49
Sarı Musa Camii – + + 1787/53
Sekbanbaşı Hüsrevağa Camii – + + 2406/10
Sekbanbaşı İbrahimpaşa Mescidi – + + 2961/38
Servili Mescidi – + 327/3
Simkeş Mescidi – + + 1844/7
Sinan Ağa Mescidi – + 236/50
Soğanağa Mescidi – – + 371/10
Solak Başı Mescidi – + 204/2-23
Sultan Camii – – + 852/9
Sünni Ali Eşir Tekkesi – – + 1492/1
Şehremini Mescidi – + + 3003/68
Şeyhül Harem Camii – + + 1138/1
Tausan Taş Mescidi – + 688/2-3
Terlikçiler Camii – – + 632/83
Toklu Dede Mescidi – – + 2867/70
Tülbentci Hüsamettin Camii – + + 1313/10
Uzun Şucaa Camii – + 129 ada
Üçler Mescidi – + 124/10-11Voynak Suca Mescidi – + 2899/6
Yakup Ağa Camii – + 997/31
Yanmış Camii Harabesi – – + 54/2
Yahya Kemal Mescidi – – + 2899/5
Yavaşça Mehmet Ağa Camii – + + 1851/5
Yedekçiler Camii Şerifi – – + 2367/86
Yeni Bahçe Mescidi Halil Attar Namazgahı – + + 1827/52
Yolgeçen Camii Karamani Ahmed Ağa Mescidi – + + Yolda

 ************************

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm 
“Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah’ın yardımıyla elde edilir.”
 “Allah’ım! Senin yardımın olmadan ben hiçbir şey başaramam. Ve senden başka dayanacak hiçbir şeyim yok” itirafında bulunuyorum

VESVESE’NİN SIRLARINDAN


İlhamdan onun suretini talep etmeyesin.
Çünkü İblis’in vesveseleri sana eşlik eder
[57.Bölüm]

Vesvesenin Kaynaklarından

Yeryüzüne “Havva” çoğalmak, “İblis” ise saptırmak için indirilmiştir. Âdem’in ve Havva’nın inişi keramet, İblis’in inişi ise başarısızlık, cezalandırma ve günahları kazanma inişiydi. Çünkü onun günahı, bedbahtlığın sonsuz olmasını gerektirmez. Çünkü o, Allah’a ortak koşmamış, Allah’ın kendisini yarattığı özellikle gururlanmış, Allah Teâlâ da onun yazgısını bedbaht (şakî) yapmıştır. Bedbahtlık diyarı ise, şirk koşanlara mahsustur. Böylece Allah Teâlâ, İblis’i kulların kalplerine vesvese vererek şirk günahını işlesin diye yeryüzüne indirmiştir.Onlar, şirk koştuklarında ve İblis de şirkten ve failinden yüz çevirdiğinde, bu yüz çevirme, ona fayda vermez. Çünkü Allah Teâlâ’nın bildirdiği gibi ona (müşrike) “inkâr et” diyen, İblis’in ta kendisidir. Böylece kendisi birleyen olsa bile, âlemdeki bütün müşriklerin günahını yüklenmiştir. Çünkü ‘kötü bir âdet çıkaran kimse, o âdetin günahı ve onu yapanların günahını yüklenir.’ [39.Bölüm]

Vesveseye Sebeb Olan  Organlar

Sünnette ve Kur’ân-ı Kerim’de bu temizlikler teşvik edilmiştir. İstinca, kendilerinde bulunan dışkı (eza, acı) nedeniyle suyla cinsel organları temizlemektir. Dolayısıyla iki cinsel organ dışkının çıktığı yer olduğu gibi aynı zamanda örtülecek ve gizlenecek iki yerdir. İnsanın içindeki acı (dışkıya benzetilerek eza) ise, gönle ilişmiş çirkin düşünceler, saptırıcı kuşkulardır. Sahih bir hadiste şöyle bildirilir: ‘Şeytan insanın kalbine gelir ve ona der ki: Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? En sonunda sorar: Peki Allah’ı kim yarattı?’ Kalbin böyle bir acıdan temizlenmesi, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin söylediği gibi, Allah’a sığınma ve soruya son vermekten ibarettir.

Bu ikisi, [ön-arka cinsel uzuvlar], avrettir. Başka bir ifadeyle bunlar, insanın kendisine vesvese vermesine yol açan şeylere meyillidir. İnsan asıl ve ayrıntı konularında dindarlığına zarar veren şeylerle kendisine vesvese verir. Arka, asıl dışkı (eza) yeridir. Zaten bunun için var oldu. Kadın ve erkekteki diğer iki cinsel uzuv ise (kadın ve erkeğin ön uzuvları) ise bu aslın feridir. Onların iyiliğe dönük bir yönü olduğu gibi kötülüğe dönük bir yönü de vardır. İyilik ve kötülük, evlilik ilişkisi ve zinadır.

Ruhsal İstincanın Sırrı

Bakınız! Az bir suya pislik bulaştığında onu etkiler ve artık o su kullanılmaz. Su da, pisliğin üzerine döküldüğünde onun hükmünü ortadan kaldırır. Tıpkı bunun gibi kuşkular, zayıf imanlı ve düşünceli kalplere geldiğinde, onlara etki eder. Pislik, bir deryaya düştüğünde onda silinip gittiği gibi bilgiyle ve Ruhu’l-kuds ile desteklenmiş güçlü kalplere kuşkular düştüğünde de böyledir. İnsan ve cin şeytanları, İlâhi ilimden nasiplenmiş birine bu kuşkuları getirdiklerinde söz konusu kişi, kuşkuların dış varlığını değiştirir. Bu insan, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilahi rahmetin inayetinden elde ettiği ledünni bilgi iksiriyle, kuşku kurşunlarını altına, değersiz şeyleri gümüşe nasıl çevirebileceğini bilir. Bunun yanı sıra, söz konusu şeylerin hangi yönden doğru olduğunu ve [onlardan etkilenmek bir yana] onlara tesir yapar. İşte, ruhsal istincanın sırrı budur. [68.Bölüm- VASIL [Suların Kısımları, Bilgilerin Kısımları]

Namaza başlarken neden şeytandan sığınırız?

Racîm özne anlamında [taşlayan] da olabilir. Bu isimlendirme, kulun kalbini taşlayan çirkin düşünceler, vesvese’ve kötü niyetlerle ilgilidir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem gece namazına kalkıp ‘ihram [yasaklama, başlama tekbiri]’ tekbirini getirdiğinde şöyle derdi:

‘Allahu ekber kebiran… Yani, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür. O’na sonsuz övgüler! O’na sonsuz övgüler, O’na sonsuz övgüler! Sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim. Kovulmuş şeytanın üflemesinden ve vesvesesinden [hemze] Allah’a sığınırım.’

İbn-i Abbas şöyle der: ‘Şeytanın ‘hemzesi’ namazda insana verdiği vesvese, nefesi şiir, üflemesi namazda insana verdiği kuşkulardır. Unutma da buna dahildir’.

Bu nedenle Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ‘sehiv secdesi şeytanı öfkelendirir’der. Öyleyse namaz kılan insan, Rabbinin korumasını dileyerek, duru bir kalple taşlanmış şeytandan Allah’a sığınmalıdır.

Şeytanın namazda verdiği kötü düşünce ve vesveseler bilinmezse, bunları uzaklaştıracak ismi belirlemek de mümkün olmaz. Bu nedenle, [sığınma için] bütün isimlerin anlamını toplayan Allah ismi gelmiştir. Çünkü bu ismin gücünde, kovulması gereken her düşüncenin mukabilinde kovan her ismin hakikati bulunur. Allah kendisini muvaffak kılarsa, namaz kılanın sığınışında bu halde olması gerekir.

Sığındıktan sonra şöyle der: ‘Rahman ve rahim Allah’ın adıyla [besmele].Bunu söylediğinde, Allah Teâlâ “kulum beni zikrediyor der. Bu yorumla, besmeledeki âmilin [söz gelişi başlarım fiili değil], ezkuru, yani ‘zikrediyorum’ ifadesi olmalıdır. Be harfi [bi-ism] de, bu rivayet doğru ise, zikretmek fiiliyle ilgili olmalıdır. Rivayet doğru değilse fiil, ‘Allah’ın adıyla okurum’ olmalıdır. Bu durum, ‘Rabbinin adıyla oku’ ayetinde açıktır. [69.Bölüm 37.Kısım-VASIL- Namazda Fatiha Suresini Okumanın Yorumu]

Namazda safları sıkıştırmak ne demektir?

Safları sıkıştırmak, başından sonuna kadar saftaki insanlar arasında hiçbir boşluk kalmaması demektir. Safı sıkıştırmanın hedefi, şeytanların saftaki boşlukları dolduracak olmalarıdır. Namaz kılanlar, Allah Teâlâ’ya yakınlık yerindedir. Dolayısıyla birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olacak şekilde, namaz kılanların aralarında boşluk bulunmaması gerekir. Boşluk olursa, bu durum, aralarındaki ilişkinin davet edildikleri Hakka yaklaşmanın zıddı olmasına yol açar. Bu boşluk ve aralıklara ise, namaz safında iki adam arasındaki ‘uzaklık’ ile ilişkisi nedeniyle Allah Teâlâ’dan uzak olanlar [şeytan: Allah Teâlâ’dan uzak olan] sızar. Böylece saftaki bu boşluk ve gediği dolduran şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklığı ölçüsünde, namaz kılan Allah’a yaklaşmak rahmetinden eksik kalır. Omuzlar birbirine bitiştirilip boşluklar doldurulduğunda ise, Allah Teâlâ’dan uzaklık yerleşecek bir yer bulamaz. Çünkü artık şeytan -ki o, Allah Teâlâ’dan uzaklığın bulunduğu yerdir, burada değildir.

Şeytanlar, safın boşluklarıyla sevinir ve Allah’ın namaz kılanlara verdiği rahmetinin kapsamını görerek o boşluklara girer. Namaz kılanlara dönük ihsan rahmetinden bir miktar ‘komşuluk’ etkisiyle kendilerine de ulaşsın diye, o boşluklara sıkışırlar.Çünkü onlar, Allah katında uzak kimseler olduklarını bilirler.

Söz konusu şeytanlar, namazda vesvese veren şeytanlar değildir. Çünkü, vesvese verenlerin yeri [saflar değil] kalplerdir. Dolayısıyla onlar, meleklerle birlikte kalplerin kapılarında bulunur. Nefse [vesvese] aktarır, kalbi çağrıldığı işten alıkoyacak düşüncelerle oyalar. Şeytanın nefse aktardığı düşüncelerden biri de, saf arkadaşıyla arasındaki gediği gidermemektir.

Bunun iki yönü vardır. Birincisi, namaz kılanın emre itaatsizlik özelliği kazanmasını sağlamaktır. Bu özellik, onu Allah Teâlâ’dan uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklaşma nedeni, Allah Teâlâ’nın emrine itaatsizliğidir, ikinci yön ise, onların şeytan arkadaşlarıyla ilgilidir. Söz konusu şeytanlar bu gedikleri doldurup namaz kılanların rahmetine ulaşmak ister. Bu nedenle imam Rabbiyle konuştuğu gibi Rabbi de onunla konuşur. Bu nedenle, namazdaki konuşma çoğul ifadeyle ifade edilmiş ve duada imam kendisini cemaatten ayırmamıştır. Çünkü imam cemaatin dilidir. [40.Kısım- FASIL-VASIL ]Tek Başına Safın Arkasında Namaz Kılan Kişi]

Vesvese ile Savaşmak İlişkisi

Savaşta kılıçların çekilmesi, (batınî anlamında) kendisine vesvese veren şeytanın ve nefsinin karşısındaki durumudur. Allah Teâlâ bu haldeyken insana şah damarından daha yakındır. Bu yakınlığa rağmen insan büyük bir savaş içindedir. Kul bu haldeyken Allah Teâlâ’nın yakınlığına bakar. Bütün namazı (şeytan veya nefsiyle) savaş esnasında tamamlasa bile, hiç kuşkusuz böyle bir durumdaki insanın namaz kılması zorunludur, çünkü böyle yaparsa şeytanla Allah Teâlâ vasıtasıyla savaşmış demektir. Çünkü O, namazında Allah Teâlâ karşısında bulunduğunun bilinci ölçüsünde, kendisine emredildiği şekilde namazın görünür şartlarını yerine getirmiştir. Savaşçı da, kılıçların çekildiği esnada namazı kendisine emredildiği üzere batınıyla kılar. Emredilen şey, gücü ölçüsünde gözleriyle ima ederek namazı kılarken düşmanıyla savaşırken de diliyle tekbir getirmesidir. Bu esnada şeytanın vesvesesi, Allah Teâlâ’nın yükümlü tuttuğu farzları yerine getirmekten kulu uzaklaştırmaz.

Vesvese vaktinde temizlenmesi, tıpkı abdesti uzuvlarına ulaştırması gibi, savaşmasının ta kendisidir. Şeytan kulun Allah yolunda cihadındaki azmini gördüğünde, desinler diye savaşmayı aklına getirebilir. Bunun nedeni, şeytanın kişinin amelini geçersiz yapma ve boşa çıkarma hırsıdır. Hâlbuki kul, savaşmaya başladığında niyetini Allah Teâlâ’nın dinini korumak ve ‘Allah’ın kelimesinin yüksek, kafirlerin kelimesinin alçak olması’ için halis bir şekilde belirlemişti. Burada ‘kâfir’, özel bir yönden müşrik demektir. Böyle söylememizin sebebi, Allah ehlinin bu sözle işaret ettiğimiz şeyi anlamış olmalarıdır. Başa dönersek, şeytan kendisine bunu hatırlattığında, insan bu düşünceye kıymet vermez. Çünkü bu kulun dayandığı esas ve dayanak doğru ve güçlüdür ki bu da başlangıçtaki niyettir.

Şeytan doğru bir niyetle başladığı amelini artık bırakması, hususunda kula saldırıp niyetine katışan gösteriş duygusuyla amelinin bozulduğu vesvesesini verirse, kul şeytanın bu davranışını ‘amelleriniz batıl kılmayın’(47 / Muhammed, 33) diyerek reddeder. Böylece, (böyle bir niyet karışıklığı nedeniyle) şeytanın ameli terk etmeyle ilgili verdiği vesveseyi bu ayetle kendinden uzaklaştırırsın.  [42. Kısım-VASIL Savaş Halinde Namaz -Batınî Yorum]

Namazda Açıkta Okumanın Hikmeti

Namaz kılan kişi, ardındakilerin duymasını sağlayıp dinledikleri Kur’an-ı Kerîm vasıtasıyla vesveselere engel olmak için ayetleri açıktan okur. Çünkü onlar Kur’an-ı Kerîm’i dinlerken ayetlerini derinden düşünür, ayetlerin anlamlarını tefekkür ederek kendilerini vesveselerden alıkoyar, ayetleri dinledikleri için sevap kazanırlar. Onların imamın okuyuşunu güzelce dinlemeleri, yağmur yağmasını sağlayan sebeplerden birisi olabilir. Çünkü onlar, Kur’an-ı Kerîm okunduğunda onu dinleyin ve susun, umulur ki merhamet edilirsiniz’ (7 / A’râf – 204) ayetinde belirtilen Allah Teâlâ’nın emrine uyarak bir farzı yerine getirmişlerdir. Yağmur da, Allah Teâlâ’nın rahmetindendir. Onların bu duaya çıkmalarının yegâne nedeni, Allah Teâlâ’dan yağmur istemektir. Allah ise, Kur’an-ı Kerîm’i dinleyene onu taahhüt etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ’dan bir şey ummak için yapılan davranışların hükmü, farzın hükmü gibidir. İmam ise, bir topluluk içinde –cemaat namaz ve duasında açıktan Rabbini zikreder. Allah da imamı o cemaatten daha hayırlı bir topluluk içinde zikreder. O topluluk içinde imam ve cemaatin amaç edindikleri bir ihtiyacın karşılanması için Allah’a dua eden birisi bulunabilir. Böylece o meleğin duasıyla yağmur yağar. Çünkü melekler şöyle der: ‘Rabbimiz! Her şeyi bilgin ve rahmetinle kuşattın.” (40 / Mu’min – 7)  [45.Kısım VASIL Açıktan Okumanın Batınî Yorumu]

 Hacer’ül Esved’ in Sırrı

Tirmizî, Cabir’den şöyle bir hadis aktarır: Hz. Peygamber Mekke’ye geldiğinde, içeri girip Hacer-i esved’e eliyle dokunmuş, sonra sağından üç kez koşmuş, dört kez yürümüştür.’

Hacer’ül Esved , Allah Teâlâ’nın sağ elidir. Allah Teâlâ suretine göre yaratmış olduğu insan için de bir sağ el yarattı. Bu nedenle tavafın Allah Teâlâ’nın eliyle insanın sağ eli arasında olmasını emretmiştir. Böylece insan, iki güç ile desteklenir ve bu durumda şeytan insana gelebilecek bir yol bulamaz. Çünkü şeytanın sağa karşı yolu yoktur. O, kulun kalbine vesvese verir ve o sol tarafa meyillidir.Bu durumda tavafta Hakk’ın sağ eli tavaf edeni muhafaza eder. O kendi varlığında da bir sağ ele sahiptir. Öyleyse insan sürekli korunur. Bu dengeden ayrıldığında ise -ki o Irak tarafından Yemen tarafına dönmektir. Allah Teâlâ’ya ait olan evin inayeti insanı korur.  [ 73.Kısım-Yirmi Yedinci Hadis: Tavafta Kâbe'nin Neresinde Durulur?]

Peygamberler Vesveseden Korunmuştur

Peygamberler gaybî bilgileri meleklerin gözetiminde öğrendikleri -ki bunun amacı şeytanların kovulmasıdır. Gayb, Allah Teâlâ’dan tebliğ edecekleri risaletle ilgilidir. Bu nedenle Allah Teâlâ, ‘Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerinde bilsinler’ (72 / Cin-27) demiştir. Allah Teâlâ risaleti rableri kelimesine izafe etmiştir. Çünkü onlar, şeytanların peygamberlere herhangi bir vesvese veremeyeceklerini öğrenmişlerdir. Böylelikle peygamberler, bu risaletin -başkasından değil, Allah Teâlâ’dan gelen bir risalet olduğundan emin olmuşladır. Bu ayette, yani ‘Razı olduğu peygamberler müstesna’ ifadesi, acaba peygambere meleğin vasıtasıyla gerçekleşen bir bildirim midir? Yoksa bu özel vahiyde melek yok mudur? İkincisi, daha açık ve daha uygun ve doğru olandır.

[321.Bölüm]

Cinlerin arasında şeytan olan ve olmayanlar vardır.Allah Teâlâ şeytanlarda saptırma özelliği yaratmış, uzaklık perdesinin vesvese vermek ardından mallara ve çocuklara ortak olmalarını emretmiştir. Bu, onlar için bir imtihan ve sınamadır. Bu bağlamda şeytan insana ‘kâfir ol’ der, kâfir olduğunda “Ben senden uzağım, ben âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’dan korkarım” der. [334.Bölüm]

Vesvesenin Sırlarını Kimler Bilir?

Kâmil şeyhler (sahtekâr olanlar değil), hastalıkları ve ilaçlarını, zamanları, mekanları, mizacı, gıdaları, mizacı düzelten ve bozan şeyleri, hayali keşf ile gerçek keşf arasındaki farkı, tecelliyi, terbiyeyi, müridin çocukluktan gençliğe, oradan yaşlılığa intikalini bilirler.

Onlar, müridin doğasına hükmetmenin bırakılıp aklına hükmetme vaktinin ne zaman geldiğini bilirler. Onlar, müridin düşüncelerinin tasdik edileceği zamanı, nefse ve şeytana ait hükümleri, şeytanın kudreti altındaki hususları bilirler.
Kâmil şeyhler, insanın şeytanın kalbine verdiği vesveseden korunmasını sağlayan perdeleri de bilir.
Onlar, müridin nefsinin sakladığı ve onun bile farkında olmadığı şeyleri bilir.
Onlar, müridin bâtınında ortaya çıktığında ‘ruhanî fetih’ ile ‘İlahî fethi’ ayırt etmeyi bilir.
Onlar, ‘yola’ uygun olanlar ile olmayanları kokularından ayırt eder.
Onlar, ‘Hakkın gelinleri’ olan müritlerin nefslerini güzelleştiren süsleri bilirler. Hak karşısında onlar, gelini süsleyen bir hizmetçiye benzer. Onlar, Allah’ın edipleri, mertebenin edebini ve onun hak ettiği saygıyı bilenlerdir. [181.Bölüm Şeyhlere Hürmet Makamı]

Dostum! Aklına sana iyiliği tavsiye eden bir düşünce geldiğinde, onun meleğin ilhamı olduğunu bil!
Ardından iyiliği yapmaktan alıkoyan başka bir düşünce gelirse, o da şeytanın vesvesesidir. 
[560.Bölüm. Tavsiye]

Kaynaklar:
Muhyiddin İbnü’l Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye
Futuhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

ÖNEMLİ BİR MEVZU VESVESE

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT


ALINTI
Çınar Oskay
14 Aralık 2013

Kimse neden bahsettiğini tam olarak anlamasa da Slavoj Zizek dünyanın en ünlü filozofu. 

Ona ‘felsefenin rock starı’ diyorlar. 

Dehayla delilik arasında gidip gelen bir hiperaktif, gördüğüm en süratli düşünen insan ve müthiş sevimli bir karakter… 

‘Sapığın Sinema Rehberi’ adlı muhteşem filminin devamı ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ dünyada gösterime girdi. 

İstanbul’da otelinin resepsiyonunda buluşmak istiyor. 

Çok uykusu olduğu için bastıra bastıra “Sadece yarım saat” diyor. 

Neyse ki konuşmaya başladı mı kendini durdurabilmesi epey zaman aldığı için söyleşi bir buçuk saat sürüyor. 

Barda kola shot’larıyla (içki içmiyor) ve kahkahalarla devam ediyor! 

Röportaj sonrası beynimin genleştiğini hissediyorum! 

İşte Sloven filozof ve psikanalist Zizek’ten Gezi Parkı, aşk ve dünyanın gidişatıyla ilgili uyarılar…

Son kitabınızın kapağında arkanızda alevler içinde bir araba, üzerinizde İstanbul yazan bir tişört var. Nedir anlamı?

-Tamamen fotoşop, bir anlamı yok gerçekten.

Gezi Parkı eylemlerini izlediniz mi?

-Beni ilgilendiren tarafı şu: Yunanistan, İspanya gibi ekonomileri çöken ülkelerde protesto normal. Ama Türkiye, Brezilya hatta İsveç’tekiler son derece gizemli. Bu ülkeler model, ekonomik patlama yaşıyorlar. Henüz zengin olmasanız da 30 yıl önceye oranla durumunuz çok iyi. O zaman protesto neden? Bu sizin bilmeceniz. Benim cevabım karamsar ve hüzünlü.

Nedir?

-İnsanlar işler berbatken isyan etmez. Devrimler, ayaklanmalar hiçbir zaman böyle başlamaz. Tersine, hayat iyileşirken beklentiler artar. Fransız Devrimi, monarşi çok sert ve acımasızken ortaya çıkmadı. Kral 1750’den beri güç kaybediyordu. Anti komünist ayaklanmalar da öyle. 1956 Macaristan’ında liberal komünist başbakan Nagy İmre zaten iktidardı. Açılma başlamıştı ama yetmedi. Bu sebeple Kuzey Kore’de devrim olmayacak. Bu çok üzücü bir ders. Diktatörlere tavsiyem şudur: Sonuna kadar acımasız olun ve asla geri adım atmayın.

DÜNYAYLA İLGİLİ 4 UYARI
1- AKIL KONTROLÜ

-Tüm devletlerin gizli polisleri aklımızı nasıl kontrol edebilecekleri üzerine çalışıyor deliler gibi. Çin’de Biogenetik enstitüsünden biriyle tanıştım. Bana hedeflerinin Çin ulusunun fiziksel ve ruhsal iyiliği olduğunu söyledi. Bunu resmen söyledi! Ütopya değil, geliyor!

2- YA İÇİNDESİN YA DIŞINDA

-Rusya’da Moskova’da ya da Leningrad’da yaşamak bir ayrıcalık. Diğer yerler ise ‘dışarısı’. Moskova’dan trenle iki saat uzaklaş bak ne oluyor! Eminim Anadolu’da da öyledir. Bu, eski tip sınıf ayrımından bile sert.

3- BİYO-GENETİK AYRIM

-Hindistan’da bebek fabrikası. Birkaç gün önce ilk bebek fabrikası açıldı! Her an yüzlerce kadın hazır bulunuyor. Diyelim ki paran var: Batılı bir adamsın ama karınla çocuk yapamıyorsun. Ya da karın vücut güzelliğini kaybetmekten korkuyor. Bir doktora gidiyorsun, spermini veriyorsun,oraya gönderiyorsun. Kadın senden hamile kalıyor. Çocuk gelirken gidip siparişi teslim alıyorsun! Yüzlerce kadın var! İşleri yılda bir kez hamile kalmak! Bu iş zenginler ve fakirler biyolojik olarak farklı türler haline gelinceye kadar sürecek!

4- TEKNO SINIF SAVAŞI

Matt Damon’ın Elysium’unu gördün mü? Dünya büyük bir varoş. Tepede büyük bir uzay istasyonu var. Bahçeler içinde, yönetici sınıf burada yaşıyor. Felaket sonrası, kıyamet sonrası filmlerin, dizilerin, bilgisayar oyunlarının popülerliğine bak… Hep bir sınıf meselesi var. Bir varoş, döküntü bir yer… Karşısında izole, ayrıcalıklı bir hayat… Bir şekilde buna doğru gidiyoruz. Dünyada adam başı en çok helikopterin düştüğü Sao Paolo gibi.

Yani iyi yola giren ülkeler isyana daha müsait…

-Biri bu, evet. Ama ikinci bir şey var. Her ilerlemenin bir bedeli, karanlık yanı vardır.

Nasıl?

-Mesela Çin… Her Çinli 40-50 yıl önceye oranla aşırı derecede daha iyi yaşıyor. Ama toplumsal ayrışma hat safhada. Mısır’a bakın… Mübarek’in altında hayatları biraz iyileşti. Ama yeni eğitimli orta sınıf çok daha fazla şey istiyordu.

Bazı entelektüeller Gezi Parkı olaylarına “Haysiyet isyanı” dedi.

-Buna katılırım. Ama haysiyet nötr bir kavram. 10-20 yıl önce daha az mı hakarete uğruyorlardı? Hayır. Değiştiler. Türkiye gelişti ve standartları yükseldi. 40 yıl önce, daha çok ezilirken neredeydi bu haysiyet? Normal karşılıyorlardı. İlerleme sayesinde hassasiyet geliştirdiler.

BU SİZİN TRAJEDİNİZ!
Bu ilerlemeyi Türkiye’de bir ölçüde protesto edilen hükümet sağladı.

-Daha ne paradokslar var. Bazı ilüzyonlardan kurtulmak gerek. Mesela geleneğin ve kökten dinciliğin ilerlemeye engel teşkil etmesi… Hindistan’da solcu arkadaşlarım harika bir şey söyledi. Hindistan geleneğe, kast sistemine, babaerkil düzene rağmen ilerliyor. Ama esasen tam da bunlar sebebiyle aşırı dinamik, iş bitirici genç işadamları, yöneticiler yetişiyor. En başarılılarına neden bu kadar çalıştıklarını sorun… Gelenekle cevap verirler: Eve ekmek götürebilmek için! Bunu Çinli ve Singapurlulardan da duydum. Çok tuhaf, standart liberal Batı kapitalizminden çok daha dinamik bir kapitalizm beliriyor.

Ve daha vahşi…

-Çok daha vahşi! Ama ortalama bireye bakarsanız geleneğe, etik kodlara, dine sıkıca bağlı olduğunu görüyorsunuz. Dinin yeniden icat edilmesi gibi. Post modern kapitalizmde daha çok çalışmanız için gereken tüm geleneksel değerler devrede! O yüzden “Türkiye’de hem modernleşme var hem İslamcılık” dememelisiniz. Hayır! Bunlar aynı madalyonun iki yüzü. Bu sizin trajediniz. Batılılaşmacı Kemalistlerin ekonomik gelişmeye daha az yatkın olması…

Belki siyasi değişime bile…

-Günümüzün paradoksu bu. Sevmediğim, yeni bir dünya bu. Çin, Singapur… Umarım Türkiye böyle olmaz. Batı’dan bile iyi işleyen bir kapitalizm; yarı otoriter bir rejimde muhafazakâr etik, öncelikler, kaygılar vs. Bence geleceğimiz bu. Rusya buraya gidiyor. Aşırı sert kapitalizm, yolsuzluklar… Ama kiliseden hükümete tam destek!

İslam’da aslında özgürleştirici unsurlar olduğunu yazmıştınız

-İslam’a özel bir hayranlık beslediğimi söyleyemem. Batı’daki bazı solcular İslamofobi ile suçlanmaktan korktukları için korumacı davranıyor. Ama iki-üç yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ironik olarak övmüştüm. Beni muhafazakârlara koz vermekle suçladılar. Her din faydacıdır. Kutsal metinlerde ne ararsanız bulursunuz. Harika bir tarih kitabı okudum. 1800’lü yıllarda Fransız bir gezginin İstanbul izlenimleri… Osmanlı’ya karşı biri. “Ortodoks rahiplerin yahudilerle konuştuğunu görebiliyorsunuz” diyor şaşırarak ve eleştiriyor: “Nerede ulusal kimlikleri!” diye soruyor. Şimdi İslamcılar hoşgörüsüz olarak biliniyor, 200 yıl önce Avrupa onları fazla hoşgörülü buluyordu. Yani her dinde her şeyden bol bol vardır. Bugünkü İslamcılık geleneksel İslam filan değildir. Tipik modern; hatta post modern bir fenomendir.

Allahım! Bunu hatırlayacak kadar yaşlandım! 40 yıl önce Afganistan en çoğulcu, en laik Ortadoğu devletiydi. Sivil, laik, Batıcı bir kralları; güçlü bir Komünist partileri vardı. ABD’ye bakalım… FBI, iki milyon Amerikalıyı köktenci Hristiyan potansiyel terörist olarak gözetim altında tutuyor. Teröristlerin topluma oranına bakarsanız Arap ülkeleriyle benzer rakamlar görürsünüz. Modern kapitalizmde insanları köktenciliğe sürükleyen bir şey var.

İNSANLARI UYANDIRMAYA ÇALIŞIYORUM
Brezilya’da protestolar dünyanın en gelişmiş şehirlerinden Sao Paulo’da başladı.

-Evet. Buradaki gösteriler otobüs parasıyla ilgili filan değildi. Yunanistan’daki gösteriler ne kadar farklı görünürse görünsün, bir şeyle birbirine bağlı: Küresel kapitalist dinamiklere başkaldırı… Şimdi korkunç bir şey söyleyeceğim: Tarihin herhangi bir noktasında ortalama insanın bu kadar iyi yaşadığı bir zaman olmuş mudur? Muhtemelen hayır ama yine de sokaktalar. Kapitalizmin sorunu burada.

Yanlış bir hayat doğru yaşanılamıyor. Peki ne yapmalı?

-Basit formüllerimiz yok. Sophie Fiennes ile yaptığımız ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ filminde bunu yapmaya çalıştım. İnsanları uyandırmaya çalışıyorum. Dini bir anlamda değil; “Aman Tanrım! Bu normal mi? Neden böyle yapıyoruz?” desinler… Alain Badiou ile Güney Kore’deydik. Türkiye’den bile iyi, tam bir ekonomik zafer modeli! Japonya’yı yakalamak üzere. Samsung Apple’ı geçiyor vs. Ama dünyada kişi başı intihar oranı en yüksek ülke. Çok acı çektikleri 20’nci yüzyıl sonrası -Japon işgali, Kore Savaşları vs.- hiçbir emniyet kemeri olmadan kendilerini modernizasyona bırakıyorlar. Hipnotize olmuş gibiler. Özellikle genç nesil. Delice bir ritim; çalışma temposu, eğlence ama mecburi gibi, sanki eğlenmek zorundaymışçasına… Rahatlayacak vakit yok. Çünkü rahatlamak da onlar için organize edilmesi gereken, son derece aktif bir şey. Bilgisayar oyunlarında hep şampiyonlar. Oğlumdan biliyorum. Uluslararası bilgisayar oyunu müsabakalarını hep kazanıyorlar. Şunu dinle! Bir teknik var: Kendini serumla besleyip, penisine bir sonda bağlıyorsun. Yemek yemeden, tuvalete gitmeden 2-3 gün bilgisayar oynayabiliyorsun. Bunun altında hep bir korku var: Bir saniye için bile aktif olmayı bırakırsam bir anda hayatımın manasız olduğunu hissedeceğim, çökeceğim.

Ve hep yalnız olarak…

-Bunu fark etmen güzel. Ama bu eski, bildiğimiz yalnızlık değil. Kalabalıkta yalnız olmak. Mesela bugün facebook’a pornografik çıplak fotoğraflarını koyarsan eski teşhircilik gibi olmaz. Milyonlar senin çıplak halini bile görse hâlâ yalnızsın. Gerçek sekste bile insanlara birer plastik penis, plastik vajina gibi davranıyoruz. En azından Batı’da ana kural şu: Diğer insanlara çok bağlanma. Çok âşık olma, mesafeni koru. Budizm bu yüzden tutuyor. Star Wars’ta dedikleri gibi: “Nesnelere çok bağlanma” yani uzakta durarak özgür kal. Bir kadına ya da bir erkeğe çok tutkulu şekilde âşıksan bu hastalıklı bir durum sayılıyor. “Nedir bu takıntı?” diyorlar.

CHOMSKY HÂLÂ ESKİ SOLCU BİR PARANOYAK!
Eyvah! Daha dün en yakın arkadaşıma benzer bir şey söyledim!

-Ne yaparsan yap, ben bir liberalim. Farklı tatminsizlik biçimlerimiz var. Dışarda bırakılanlar var. Afrika’nın ortasında Fildişi Sahilleri’nde dünyanın en büyük gettosu var. 50 milyon kişilik dev bir varoş. Görünmez insanlar var. Görünmez koca ülkeler var! Kongo gibi! Sürekli savaş, yerel savaş tanrıları… Ama dünya ekonomisiyle mükemmelen bütünleşmiş… Bu yüzden insani yardım fikrinden tiksinirim. Fakirleri bir yerde tutmak, kendini iyi hissetmek içindir. Çevre de öyle. Büyük soruları sormak yerine terörize ediliyoruz. Aman, bütün gazeteleri ayırdınız mı? Kola kutularını geri dönüşüme soktunuz mu? Ama kimse Kanada’nın nasıl petrol çıkardığını sormaz.

Bu sistemin sorumlusu kim?

-Kendiliğinden. Burada Chomsky’den ayrılıyorum. Bence o hâlâ eski solcu paranoyak. Yalan söyleyen, hile yapan insanları suçluyor.

Mısırlı İslamcı yazar, şiddet İslam’da şiddetin babası sayılan… Kitabını okudun mu?

Seyid Kutb mu? Birazını…

Korkunçtu. Mesela Amerikan hayatına karşı haseti. Gerçek köktencilere saygım var. Amerika’daki Amish’ler, Tibetli Budistler… Onlar bizi kıskanmaz. Dostça bakar. Nefret etmez. Sadece biz Batılıların aptal olduğuna inanırlar. Beni gıcık eden sahte radikallerdir. Nefretleri kendilerine gerçekten güvenmemelerinden kaynaklanır. Onlar yeterince köktenci değildir, gerçek inançlı da değildir. İslam’a ne kadar dostça yaklaşırsak bizden o kadar tiksinirler. Çünkü bizden tam da bu yüzden, özgürleşmiş, rahat hayat tarzımız yüzünden nefret ederler.

Babam bir akademisyendi. Ve ciddi bir şey anlatırken sürekli espriler yapıp güldürürdü. “Yoksa dinlemezler” derdi. Siz de kendinize “Popüler komedyen” diyorsunuz. Bu bir taktik mi?

-Evet, belki onun gibi ben de bilerek yapıyorum. Bir-iki belaltı espri yapıp dikkati toplar, sonra zehri verirsin! Kim teorinin sıkıcı olması gerektiğini söylemiş! Hegel’de pis espriler gırladır. Diyalektik, esprilerle doludur. Ayrıca her şey sarpa sardığında sadece komedi işe yarar. Mesela Holocaust ile trajik tüm söylemler sahtedir. Auschwitz’teki dehşet korkunçtu. Ama bundan sadece çılgın bir mizah üretilebilir. Mesela İtalyan ‘Pasqualino Sette Bellezze’ yi görmelisin. Auschwitz’te bir adam, Giancarlo Giannini canlandırıyor. Hayatta kalmak için çirkin bir Alman kadını tavlaması gerekiyor. Müstehcen bir komedi ama ne kadar yerinde! Bir trajedide, kurban olarak haysiyetini koruyabilirsin. Ama bunu Auschwitz’ta yapamazsın. Auswitz’te haysiyetini kaybetmen gerekir.

ÇOĞU FİLOZOF UCUZ ONLARI SATIN ALABİLİRSİNİZ
Gazetecilerden nefret ettiğinizi duydum…

-Hayır, kendilerini çok ciddiye alan entelektüellerden nefret ederim. Neyi keşfettim biliyor musun Bosna’da… Bir şairin onaylamadığı bir diktatörlük ya da ırkçı soykırım yoktur. Gazetecilerde minimum bir onur düzeyini korumaya çalışanların oranı diğerlerine göre en yüksek olabilir. Bence çoğu filozof ucuz, onları satın alabilirsiniz.

Yine de günlük gazeteci işleri yerine felsefe daha iyi geliyor. Söyleşiye hazırlanmak için iki gündür filmlerinizi izledim, kitaplarınızı okudum. Stres, sıkıntı kalmadı…

-Kendini suçlu hissetme. Kendini iyi hissedersen tüketim ideolojisinin parçası olursun duygusuna kapılma.

Yo, tam tersi. Acayip iyi hissediyorum.

-İşte protestolarımızı böyle, kahkahalarla yapmalıyız! Sana süper bir örnek vereyim… Saraybosna kuşatma altındayken kabareler patladı. Kendileriyle alay ettiler. Sırplar şehri kuşatmış, elektrik ve gaz sürekli kesiliyordu. Çok garip bir şaka vardı: “Auschwitz ile Saraybosna arasındaki fark nedir? Auschwitz’te en azından gaz hiç kesilmiyordu..” Olay budur! Bu kadar umutsuz bir durumda bile kurbanı oynamadılar. Kadınlar açlıkta ölmek üzereyken bile sokağa çıkarken ruj sürdü. Bu yüzden gelip de onlara gıda yardımı yapan insani yardımcılardan nefret ettim. Birleşmiş Milletler sadece havaalanını kontrol altına aldı. Karadzic “Bir tabur ile kuşatmayı yaracak serbest koridor açabilirlerdi” dedi. Batı bunu neden yapmadı? “Ah, zavallı Bosna, keskin nişancılar herkesi öldürüyor” dedikçe sapıkça bir zevk alıyorlardı. Belki bilirsin. O zamanlar Berkeley’de Alfred Hitchcock ile ilgili bir konferansa katıldım. Amerikalı bir ahmak bana saldırdı: “Ülken bu durumdayken sen nasıl Hitchkock filmleri gibi fuzuli bir konuda konferansa gelirsin” dedi. Patladım: ‘Yok ya! Yani sen Hitchcock ile ilgili konuşabilirsin ama biz kurban gibi davranmalıyız öyle mi! Neden sen Yugoslavya’daki acıları anlatmıyorsun ve ben Hitchcock ile ilgilenmiyorum?” Tabii, o ülkem Slovenya’da bir çatışma olmadığının farkında değildi. Onlar için hepsi aynı. O yüzden asla unutmamalıyız: Evet, köktencilikle mücadele etmeliyiz ama esas sorun hakim liberal ideolojidir. Tıkandık. Bir şey yapmazsak ortaya çıkacak toplum hiçbirimiz için iyi olmayacak. Çıldırmış bir toplum olacak. Berlusconi gibi. Terry Gilliam’ın Brazil filmini gördün mü?

Evet, harika bir film.

- Geleceğimiz bu. Diktatör ama çıldırmış. Bence gelmiş geçmiş en iyi İngiliz filmlerdinden biri. Dahice.

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT

Türkiye’ye sık sık geliyorsunuz galiba?

-Neden Türkiye’yi sevdiğimi biliyor musun? Çünkü ilkokulda beynimi yediler, Türkler hep kötü adam, her kötülüğün sebebiydi. Sırp tavrı şuydu: ‘Türk işgali olmasaydı, Batı’dan daha ilerde olurduk. Her şey sizin suçunuz!” Sonra kitap okumaya başladık ve gördük ki siz göreceli olarak hoşgörülü işgalcilerdiniz. Tamam, kafirler için verginiz vardı ama yine de! Bu belki okuyucularınızı eğlendirir. Tarihçiler anlattı. Türk İmparatorluğu’nun çöküşü sence ne zaman başladı? Sadrazam bizden biri olunca! Sokullu Mehmet Paşa!

Biz onu en iyilerden biriydi diye biliriz.

-Ben öyle duymadım. Bir de bütün akrabalarını getirmiş. Bizden birini alma şapşallığını yapmışsınız!

Size haksızlık yapamayacağım! Sultan Süleyman’ın veziriydi. Osmanlı, gücünün zirvesindeydi onun zamanında!

-Ya, sen öyle san. Yavaş yavaş çökmeye başladınız sonra.

Hahaha. Olabilir.

Bir de Padişahınızın İstanbul’u fethettiği filmi gördüm.

Hadi canım! Fatih dizisini mi?

-Hayır, bir film. Havaalanından almıştım. Sonunda Ayasofya’ya giriyor. Elinde Hristiyan bir bebekle yürüyor.

‘Fetih 1453’ mü?

-Evet! Fetihten sonra Hristiyanlara garanti verdiği doğru ama üç gün boyunca askerlerinin yağma yapmasına izin verdi. Hristiyanlar Kudüs’ü aldığında Arapların hepsini öldürmedi, köle yapmak için esir aldı. Ama Yahudilerdin hepsini öldürdüler. Selahaddin Kudüs’ü geri aldığında Yahudilere şunu söyledi: “Şimdi geri dönmekte özgürsünüz.” İnsanlar Yahudi-Müslüman gerginliğinin ne kadar yeni bir şey olduğunu bilmiyor. Saraybosna’daki Yahudilerin çoğu İspanya’dan gelme. İspanyollar o kadar aptaldı ki Arapları kovdu, Yahudileri kovdu ve fiyasko başladı.

Peki. Söyleşi için çok teşekkür ederim…

-20 yıl önce Kudüs’te bir gazeteci bana neden psikanalist olmadığımı sordu. “Büyük sorumluluk. Tek bir yanlış kelime etsem, krizdeki birini intihara sürükleyebilirim” diye yanıt verdim. Ertesi gün gazetede resmim, üstünde başlık: “Slavoj Zizek: Bir insanı tek bir kelimeyle öldürebilirim!”Şimdi git ve sözlerimi çarpıt. ‘The Thin Blue Line’ diye bir belgesel var. Orada biri şunu diyor: ‘Ortalama bir savcı bir suçlunun ceza almasını sağlayabilir ama suçsuz birini kodese tıkmak için gerçekten yetenekli olmak gerekir.’ Bence ortalama bir gazeteci sözlerimi aktarabilir ama sözlerimi alıp, söylemek istediğimin tam tersini söyletebiliyorsan, işte gerçekten iyi bir gazetecisin demektir!

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film


Hayalde Gör, Düşte Gör

Yönetmen: Errol Morris

Ülke:  ABD

Tür: Belgesel | Suç | Gizem

Vizyon Tarihi: 25 Ağustos 1988 (ABD)

Süre: 103 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Errol Morris

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Robert Chappell, Stefan Czapsky

Yapımcı: Brad Fuller, David Hohmann, Lindsay Law

Oyuncular:  Randall Adams    David Harris Gus Rose Jackie Johnson Marshall Touchton

Çeviri: lonelyloner

Özet

Hiç bir zaman işlemediği bir cinayet yüzünden idama mahküm edilen Texas’lı bir adamın hikayesini anlatan bu belgesel film aynı zamanda soruşturmanı gidaşatı ve insan hayatına mal olabilecek hataların nasıl gerçekleşebileceğine dair ipuçları veriyor.

Çekildiği yılda belgesel tarihini alt üst etmiş bir film. Filmdeki röportajlar ve itiraflar kanıt olarak gösterildi ve yargılanan kişiyi idamdan kurtararak beraat ettirdi. Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor.

Film genel anlamda 12 Angry Man’in gerçekte vücut bulmuş hali olarak tanımlanabilir.

Yorumlar

Adalet Terazisi her zaman doğrudan yana olmaz. Bazen masum kişilerde idealist savcılar tarafından ceza çekebilir. Gerçekten tüyleri diken diken eden bir belgesel zira olayın iki asıl hükümlüsü de belgesel de yer almıştır. Kesinlikle izlenmeli

****

Ses kayıtı,2 sanığın röpartajları belgeselin en büyük artısı. Belgeselin ilk sahnelerinde etkileyici müzik kullanılmış ki izleyicinin ilgisini çekiyor.Yavaş yavaş olayları izlediğinizde olay yerinde gibiymiş hissi veriyor. Acaba ne olucak şimdi diye düşündürüyor

****

Tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi belgesellerinden biri olan The Thin Blue Line’ı belgesel veya cinayet davaları izlemekten hoşlanan izleyicilere tavsiye ederim

****

Harika bir belgesel…Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor. Tamamen gerçek ifadelerden oluşan bir belgesel olması beni izlerken daha çok hayretler içerisinde bıraktı. Adaleti sorgulayabileceğiniz

Film Alt yazısı

 Ekim ayında, kardeşimle Ohio’dan ayrılıp, California’ya doğru yola çıkmıştık.   Bir perşembe gecesi Dallas’a gelmiştik. Cuma sabahı, yumurtamı yiyip kahvemi içerken, iyi bir iş sahibi olmuştum. Sanırsınız ki herkes işten çıkmıştı. Yarım gün şehirde olmayacaktım ve bir işim olacaktı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Sanki kaderimde burada olmak vardı. Birkaç kez evden kaçmıştım. Bir ya da iki kez. Tam bilmiyorum. Bu olaylar olduğunda, David evden kaçıyordu.   Babamın tabancalarından birini ve bir tüfek almıştım. Bir komşunun da arabasını. Evlerine girdim ve anahtarı aldım. Ne olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonunda kendimi Dallas’ta bulmuştum.   İşe gittim ama kimse gelmedi.   Hafta sonu olduğundan, bazen çalışırlar, bazen de çalışmazlardı. Eve dönerken, benzinim bitti. Elimde benzin bidonuyla sokakta yürürken birisi yanımda durdu. Elimde benzin bidonu olduğundan benzinimin bittiğini düşünmüş olmalı dedim. Arabamdan da 90 metre uzaktaydım. Şükran Günü olduğundan, açık benzin istasyonu yoktu. Durdu ve yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu.   Dallas’ın bir yerinde arabayı sürüyordum.   16. caddeye dönmüştüm ki  birini gördüm ve benzininin bittiğini düşündüm.   Yardımcı olmak için arabaya aldım, işte o adam Randall Adams’tı.   Sonunda kendimi onun ve kardeşinin kaldığı yere giderken buldum. Gecenin ilerleyen saatlerinde dışarı çıktık, bira içtik. Biraz esrar falan içtik. O gece sinemaya gittik. Cumartesileri kalkar işe giderdim. Neden o çocukla karşılaştım?

  Bilmiyorum. Neden o zaman benzinimin bitti?

  Bilmiyorum. Ama oldu işte. 29 Kasım 1976 22 Aralık 1976

Beni aldıkları gün; 21 Aralık’tı. Beni üst kata çıkardılar. Kaçıncı kat olduğunu hatırlamıyorum. Beni küçük bir odaya soktular.

 Gus Rose içeri girdi.

 Elinde imzalamamı istediği bir itiraf vardı.

 İmzalamamı söyledi.

 Söylediklerime kulak asmadı. O kâğıt parçasını imzalamamı söyledi.

 Ben de imzalayamayacağımı söyledim. “Benden ne istediğinize dair hiçbir fikrim yok. Ama hiçbir şekilde bunu imzalamayacağım.” dedim. Odadan çıktı. 10 dakika sonra geri geldi

ve masanın üzerine bir silah koydu. O silaha bakmamı istedi. Ben de baktım.

 Elime almamı istedi.

 Ben de ona: “Hayır, alamam.” deyince, beni tehdit etti.

 Ben de yine kabul etmedim.

 Beylik tabancasını bana doğrulttu.

 Bir süre birbirimize baktık, o süre bana saatler gibi gelmişti. Namlunun bana doğrultulması hoşuma gitmez. Tehdit edilmekten de hiç haz etmem. Sonunda, imzayı attırmak için beni öldürmek zorunda kalacağını anladığı zaman sanırım imzadan vazgeçti, çünkü silahını geri yerine koydu. Masadaki silahı da alarak, beline koydu ve bir hışımla odadan çıktı. Başlangıç aşamasında nasıl birisi olduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini anlamak için sıradan, arkadaşça bir konuşma yaptım. Kısa bir sürede de vicdanının sızlamadığını fark ettim. Yaptıkları, onu hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Başka şeyler yaptığından bahsediyor ve rahatsız olmuş gibi bir tavır sergilemiyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki oturmuş da duvarın renginden falan bahsediyor gibiydi bir polisi öldürmüş gibi değildi. Soruların hiçbirine tepki vermemişti. Masumiyet rolünü abartılı şekilde oynuyordu. Hiçbir şey yapmadığını iddia ediyordu. Onu neden sorguladığımıza bir anlam veremiyordu. Ne mücadele etmiş ne de karşı koymuştu. Sadece masum olduğunu iddia etmişti. O Cumartesi ne olduğunu, o çocukla nasıl karşılaştığımı anlattım.

 Aynı şeyleri söyleyip duruyordum.

 Bana inanmak istemiyorlardı.

 Ne bir telefon açmama ne de bir avukatla görüşmeme izin verdiler.

 Ne kadar böyle sürdü bilmiyorum.  2 paket sigara içmiştim ve onun üstüne uzun bir süre de içememiştim. Wood ceza makbuz defterini yanına almamış. Arabada, ön koltukta bırakmış bu da demek oluyor ki, ceza kesmeyecekmiş. Muhtemelen farlarını açmalarını isteyecekti. Arabanın çalıntı olduğunu bilmiyormuş. Bence, büyük ihtimalle sürücünün ehliyetini soracak ve farlarını açmasını söyleyerek gitmesine izin verecekti. Memur Wood’un eşi, ona kurşun geçirmez bir yelek almış ve Noel Ağacı’nın altına koymuş.

 Ya da Noel zamanında vermek için bir yere koymuş. Ortağı devriyeye çıkan ilk kadın memurlardan birisiymiş. Kuzeybatı Karakolu’na bağlı, devriye gezen memurlarmış.

 Gece vardiyasında çalışıyorlarmış.

 Hazır yiyecek satan restoranlardan birine gitmişler ve kadın memur bir malt almış.

Bu araç geldiğinde de, içinde iki kişi varmış ve farları kapalıymış.

 Çok büyük bir şey yokmuş ama kenara çekmeleri için tepe lambalarını açmış.

 Sadece farları kapalı olduğu için sürücüyü uyaracakmış.

 Polis arabasından çıkıp arabaya doğru ilerlemiş.

 Sürücü tarafındaki pencereye ulaşana dek doğru yerde duruyormuş. Sürücü dönmüş ve küçük kalibreli bir silahla ateş etmiş. İlk mermi koluna isabet etmiş. Elinde fener varmış. Mermi fenere isabet etmiş ve oradan sekerek koluna gelmiş. Bir sonraki kurşun ise tam göğsüne gelmiş.

 Memur yere, sağ şeride yığılıvermiş.

 Düştüğü yerde de kan kaybından vefat etmiş.

 Bayan memur arabadan çıkmış. Kaçan şüphelinin üzerine tüm şarjörü boşaltmış ve yerdeki memura yardım etmek için koşmuş. Yapılması gereken telsizden cankurtaran çağırmaktır. Sağduyu da aynı şeyi söyler. Ama siz olsanız ne yapardınız?

Ve o anda, bayan memur tamamen dağılmış.

 Ve kan. Yerde o kadar çok kan varmış ki. Gerekeni yapmadığı için onu nasıl sorumlu tutabiliriz ki?

Ama asıl sorun plakayı hatırlayamıyor olmasıydı. İçinde HC olan Teksas kayıtlı bir plaka. Elimizdeki ipuçlarına bakarak ne kadar şey biliyoruz diye baktığımızda hiçbir şey bilmediğimizi fark etmiştik. Tek bildiğimiz mavi bir Vega aradığımızdı.

 Muhtemelen Teksas eyaletine kayıtlı tüm mavi Vegalar durdurulmuş ve kontrol edilmiştir. Bazı insanlar artık karakolları arayarak: “Bende bir Vega var ama mavi değil. Ama gelip emin olmak için kontrol eder misiniz?

Aradığınızın ben olmadığımdan emin olun ki, artık ben durdurulmak istemiyorum. Korkuyorum.” diyorlardı. 50 Dedektif Polis Katilini Arıyor Cinayeti araştırmakla görevlendirilmiş iseniz tanıklarla boş yere uğraşır durursunuz. Ama elinizdeki tanık bir polis memuru ise size o bayan memurdan daha fazla bilgi vermesini beklersiniz.

 Prosedür şudur:

 İki kişilik bir birimde, ikisinden biri bir araca yaklaşırken diğeri aracın sağ arka tarafında pozisyon alır.

 Böylece aracın içinde olan biteni gözleyebilir.

 Ve sürücünün solundaki memurun başı derde girerse ortağı yardım etmek için uygun durumda olmuş olur. O zamanki söylentilere göre ortağının arabanın içinde oturduğu yönünde.

 İşte bu noktada anlaşmazlıklar var. Her şey tamamen bir anlık olay, bayan memur aracın içinde miydi yoksa dışında mı?

Aracın tamamen mi yoksa kısmen mi dışındaydı?

Yoksa aracın içinde kapı kapalı halde mi oturuyordu?

Sanırım yaptığımız şey gerçekten işe yaramıştı. Aslında hiçbir işe yaramamıştı. Baştan anlatayım. Ama ilginç bir yöntemdi ve çok paraya mâl olmuştu ama denemeye değerdi.

Her ihtimali değerlendirmemiz gerekiyordu.   California’dan gelen birisiydi.   Adını hatırlamıyorum, kendisi bir hipnoz uzmanıydı.   Onu çağırdık ve bayan memuru hipnoz altında sorguladık. İlginç olan şey bayan memurun araçla ilgili hiçbir şey hatırlamamasıydı.

Malt aldığını hazır yemek satan bir yerde durduklarını, bilmem ne burgerı hatırlıyordu. Bunların hepsini hatırlıyordu ama aracı durdurmak için yola çıkışlarından başka hiçbir şey hatırlamıyordu. Hatırladığı tek plaka ise; daha önce aradıkları bir vurup kaçma vakasındaki plakaydı.   Noel’e çok az bir süre kalmıştı. Bir memur cinayetinin çözülememesinin bu kadar uzamasına daha önce Dallas’ta şahit olmamıştık. Daha önce çok fazla bu tip cinayet olmuş ve hepsi kısa sürede çözülmüştü. Bu vakada süre neredeyse bir aya yaklaşmıştı ve biz hâlâ sonuca ulaşamamıştık.

. Sonunda Vidor, Teksas’tan gelen bir haberle olayı çözmemize yardımcı olacak bir fırsat yakalamıştık. Vidor’da yaşayan Bay Calvin Cunningham’ın evine zorla girilmiş ve Mercury Comet’i çalınmış.

 Bizde bu suçu David’in işlediğine dair bir his oluşmuştu.

 Bir kaç gündür kendisi kayıptı. Bir türlü bulamamıştık. Bir öğleden sonra, memurlarımızdan biri Cunningham’ın aracını burada Vidor’da Kuzey Ana Yolu’nda fark etmişti. David aracı terk ederek, yaya olarak kaçmış. David’in Dallas’ta bir memurunun öldürülmesi olayına karıştığına dair ufak bilgiler edinmeye başlamıştık.

 Duyduklarımız hep 3. ya da 4. ağızdan duyulan dedikodular oluyordu. Biz de onun birkaç eski suç ortağı üzerinden ona ulaşmaya çalıştık. Onlar da bize: “Biz sadece atıp tuttuğunu düşünmüştük. Onu ciddiye almamıştık.” dediler. Oturmuş gece haberlerini izliyordum. Babam da kanepede uyuyakalmıştı. Birinin kapıyı çaldığını duydum. Kapıdaki David Harris’ti. İçeri aldım. Koltuğumun yanında ayakta duruyordu ve haberlerde Dallas’ta vurulan bir polis memurundan bahsediliyordu. O anda, yemin etmeye başladı. “Tanrı şahidim olsun, o domuzu ben vurdum. Onu öldüren benim.” dedi. Dallas’ta bir yerlerde, kenara çektirilmişler. Sanırım dediğine göre çalıntı bir arabayı arıyorlarmış. Dediğine göre, polis kenara çektirmiş ve pencereye doğru yaklaşmış. Polis iyice yaklaşınca, o da pencereyi indirmiş ve silahını çıkartarak polisi vurmuş. Yemin edip duruyordu. Ballandırarak anlatıp duruyordu. Herkes kendisini dinlesin diye yerinde duramıyor, hoplayıp zıplıyordu. “Evet, o şerefsizi ben vurdum.” diyordu. Herkes de ona: “Tabii David, tabii.” diyordu. “Tanrı’ya yemin olsun, o aynasızı ben vurdum.” diyordu. Dallas’a gidip gitmediğini sorduğumda, Dallas’a gittiğini reddetmişti. Herhangi bir vurma olayına karışıp karışmadığını ya da o konuda bir şey bilip bilmediğini sorduğumda da, sonuna kadar reddetmişti. David hakkında emin olabileceğiniz bir şey varsa, o da bir şeye karışmış olsa dahi vereceği ilk tepkinin her zaman reddetmek olduğudur. Daha sonra, eğer onun yaptığından kesin emin olduğunuzu hissederse ancak o zaman gerçekleri söyleyecek kıvama geliyordu. Bana 22 kalibrelik bir silah verdi. Bana silahı gösterdi ve “Bak işte onu bununla vurdum.” dedi. Silahı bana verdi. Gerçek olduğunu hiç düşünmemiştim. Polisi gerçekten vurduğuna ihtimal verdiğimi zannetmiyorum. Beni Rose City’deki evinin birkaç yüz metre uzağındaki bir bataklığa götürdü.

 Suyun içinde bir çorap vardı. “İşte orada.” dedi.

 Ve çorabın üzerine bot yağı sıkmıştı. Silahı çıkardığımızda “Bir şeyler yapsam iyi olacak, yoksa silah paslanıp gidecek.” demiştim. Silahı Dallas’taki duruşmada gördüğümde bile bataklıktan çıkardığımdaki gibi iyi durumda görünüyordu. Suyun içine atmış olsa da, silaha çok iyi bakmıştı. Vidorlu Bir Genç Cinayet Hakkında Polise Bilgi Veriyor Düşünmeye başlayınca “Ben böyle bir şey yapmadım ama yaptım diyip duruyorum. Bu iş artık benim boyumu aşıyor, ne olduğunu anlatsam daha iyi olacak. Gerçekte ne olduğunu anlatmazsam, beni ömür boyu içeriye tıkacaklar.” dedi. Daha sonra da, “Sadece atıp tutmuştum. Ben böyle bir şey yapmadım ama oradaydım ve kimin yaptığını biliyorum.” dedi. Sonra da, gerçeği bütün açıklığıyla anlatmaya başladı.

 Hiçbir şeyi saklamaya çalışmadı. Arkadaş canlısı bir çocuk gibi davrandı. Onunla belki 15 ya da 20 dakika arkadaşça konuşmuş olabilirim. O da içten konuşsun diye. Sinirlenmesin diye bu yolu seçmiştik. Ayrıca bize hayal ettiği şeyleri anlatmasını istemiyorduk. Bize zaten bildiklerimizi anlatmasını istiyorduk. Bildiklerinin, olayla ilgili bizim bildiğimiz gerçeklerle birebir örtüştüğünü anlamam çok uzun sürmedi. Bu yüzden gerçek olmak durumundaydı. Anlattığım hikâye şuydu: Saat 12:00 civarıydı. Yani, bir sonraki güne girmiştik. Sabaha karşı bizi durdurdular. Bizi durdurduklarında, memur arabaya doğru yaklaştı ehliyetini görmek isteyince, o ateş etmeye başladı. Nasıl oldu bilmiyorum ama sanki zaman durmuş gibiydi. Sanki zaman geçmek bilmiyordu. Sanki, bir anda zaman durmuştu. Donup kalmıştık. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Sanki bir yıldırım çakmıştı.

 Tekrar odasına gittik. Kardeşine o gece orada kalıp kalamayacağımı soracaktı. “Kardeşim bu tip şeylerden hoşlanmaz.” demişti. Neyse, odaya girdi ve bir daha dışarı çıkmadı. Ben de oradan ayrıldım. Kendimi bir park alanında buldum. Sanırım, kısa bir süre orada uyudum. Sonra da, sabah olunca 45. Yol’a girdim ve eve geri döndüm. Arabayla gezdikten sonra, ufak bir cephaneliği olduğunu fark ettim. Birkaç tabancası ve tüfeği vardı. O tabanca da yanındaydı. Sallayıp duruyordu. Ben de ona: “Hey, neden bunları bagaja koymuyorsun? ” dedim.

 Bir restoranda durduk birkaç sandviç sipariş verdik ve arabada yedik. Ben 6’lı bira aldım.

 O tabancayı tekrar çıkardı. Ben de neden çıkardığını sordum. O da kahkaha atarak pencereyi açtı ve havaya birkaç el ateş etti. Ben de silahı kaldırmasını rica ettim. Sanırım o anda tabancayı bana verdi, ben de koltuğun altına koydum.

 Sinemaya gitmek istedi, biz de gittik.

 Galiba sinemaya saat 7:00 civarında varmıştık.

 Hangi filmi seyredeceğimizi de o seçti.

 Ben onlara arabalı sinema, bira içme sineması derim.

 Yarım dolara insanları bir araya toplar, tomarla para kazanırsınız.

 Bir grup insan da arabanın içinde içip sarhoş olurlar. – Söylediklerimi kabul edecek misiniz?

- Lütfen yerinize oturun– Bu ne, Bay Brooks?

- Herkesin gördüğü gibi bir küllük. – Değil! Herkesin gördüğü gibi bu bir balyoz! Ben sizin hakkınızı savunmaya çalışıyorum! Hepinizin hakkını savunmaya çalışıyorum! Ben Öğrenci Birliği Başkanıyım!

 Filmin neredeyse yarısını izlemiştik. Bir filmin yarısını izledik

ikinci filmin ilk yarısını izlemeye başladık. Zaferi istiyoruz ve zafer bizim olacak!

 İkinci film pek ilgimi çekmemişti.

 Yetişkinlere yönelik bir ponpon kız filmiydi.

 Hangi film olduğunu hatırlamıyorum. Biraz şarap alabilir miyim?

Çok lezzetli, Ross. Yemek yapabildiğini bilmiyordum. Güzel olmuş, değil mi?

Bir de kereviz sosumun tadına bakmalısın. Olmaz.

 Gitmek istediğimi söyledim. “Oturup bunu seyretmek istemiyorum. Haydi gidelim.” dedim. O biraz garipsedi, sonuna kadar seyretmek istedi. Neyse, sinemadan çıktık.

 Dallas’a yani motele doğru yola koyulduk.

 Ufak bir dükkân vardı. Oradan bir paket sigara

ve bir gazete aldım. Ve dükkândan çıktığımda, o çocuk hâlâ arabada oturuyordu. Arabaya yaslandım ve birkaç dakika sohbet ettik iş aradığını bildiğimden ve işe hiç kimsenin gelmemiş olmamasından eğer pazartesi sabahı yanıma gelirse birlikte iş yerime gidebileceğimizi ve patronla konuşabileceğini, muhtemelen de bir iş sahibi olabileceğini söyledim. Eğer gelecekse pazartesi sabahı kendisini bekleyebileceğimi söyledim. Ne zaman işe gittiğimi de söyledim. Sonra da yanından ayrıldım. Dükkânın etrafından dolaşarak eve gittim. Eve girdiğimde, televizyon açıktı ve kardeşim uyuyordu. Tüm bu geçen süre boyunca odada yalnız başına kalmıştı.

 Kendime bir sandviç hazırladım

ve televizyonda “The Carol Burnett Show”un sonunu seyrettim.

 Program bitip haberler başlayınca da, haberlerin 15 dakikasını seyrettim. Hepsi bu. Televizyonu kapattım ve yattım.

 En sonunda, bir tane bayan stenograf getirdiler.

 Ben tüm hikâyeyi anlattım, o da kayda geçirdi.

 O Cumartesi olup bitenlerin hepsini anlattım.

 Stenograf daha sonra bunları daktilo etti.

 25 ila 30 dakika sonra ifademin bir kopyasıyla geri geldi.

 Baştan sona okudum ve istediğim gibi olduğunu görünce de altına imzamı attım. Arabayı sürdüğünü ve Inwood Caddesi’ne girdiğini 35. Eyaletler Arası Yol’dan ya da 183. Otoban’dan ayrıldığını itiraf etmişti. Arabayı sürdüğünü itiraf etti ama Inwood Yolu’na girdim dedikten sonra ifadesini o noktada sonlandırdı.

 Ondan sonrasına dair bir şey hatırlamadığını söyledi. Ateş etmeyle alâkalı bir polis memurunun vurulmasıyla alâkalı bir şey hatırlamıyordu. Olayın bu kısmında sanki beyni duruyordu. Arabayı sürdüğünü, olay mahalline yaklaştığını hatırlamış ama o noktadan sonra sanki nutku tutulmuş ve otel odasına varıncaya dek olanlara dair hiçbir şey hatırlayamamıştı. Yani o 10 dakikalık kısım hariç her şeyi gayet güzel hatırlıyordu. Tam anlamıyla bir hafıza kaybı yaşamaktaydı.

 Dallas’taki sabah haberlerinde bir itiraf imzaladığıma Robert Wood’u öldürdüğümü itiraf ettiğime katili yakaladıklarına ve artık olayın çözüldüğüne dair haberler çıkmış.

 Dallaslı yetkililere imzalayarak verdiğim ifadem kesinlikle bir “itiraf” belgesi niteliği taşımamaktaydı. Buna rağmen, öyle isimlendirdiler.

 Elbette, buna itiraz edemedim çünkü öyle değerlendirildiğinden haberdar değildim. Hiç haber okumamıştım. 2 hafta boyunca hiçbir şey duymadım. Beni kimseyle görüştürmemişlerdi. Bayan memurla çok kez konuştuk ve hatırlamasını sağlamaya çalıştık. “Plakayı ya da yardımcı olabilecek herhangi bir şey hatırlıyor musun?

 ” dedik. O da bize arabayı çok detaylı bir şekilde tarif etti. Daha sonra da verdiği tarifin arabaya çok yakın olduğu ortaya çıktı. Aramamız gereken arabanın mavi bir Vega olmadığı ortaya çıktı. Bir Comet aramamız gerekiyormuş. Mavi bir Vega arayarak israf ettiğimiz zamandan bahsetmek bile istemiyorum. Bir Vega ile bir Mercury Comet arasında farklılıklar vardır. Yani gerçekte, arabalara bakacak olursak toplanan her bilgi bir Comet’i, düzeltiyorum bir Vega’yı işaret ediyordu. İfade veren insanların hepsi güvenilir insanlardı ve yardım etmeye çalışıyorlardı. Gerçekten yardım etmek için can atıyorlardı ama edindiğimiz bilgilerin tümü yanlıştı. David Harris’in çaldığı arabanın üzerinde hiçbir delik yokmuş. Bir tane bile. Düşünün ki bir araba olduğu yerde duruyor bir noktadan başlayarak, tepeye tırmanmaya başlıyor tam arkasında ise bir kadın duruyor ama elindeki silahla bir kez bile isabet ettiremiyor. En azından bir kez isabet ettirmiş olması gerekirdi ama ettirememiş. Keşke becerebilseydi, sürücünün kafasını havaya uçurabilseydi de

ben bunları yaşamamış olsaydım. Birçok kez inceledim hatta Bay Cunningham’la birlikte araştırdık ama aracın bir kez bile isabet aldığına dair bir iz bulamadık. Daha sonra bir kurşunun belli belirsiz bir iz bıraktığı bir yer tespit etmiş. Ama daha bana söylemeye fırsat bulamadan, kızı arabanın haşadını çıkarmış.

 Tam anlamıyla hurdaya çıkarmış. Ben genellikle hırsızlık mülkiyet ve bu tip davalara bakıyordum. Bana gelerek şöyle söyledi: “Siz Edith James misiniz?

Davamla ilgili sizinle görüşmek istiyorum.” Hatırladığım kadarıyla böyle söylemişti. Ben de: “Tabii ki. Ne çeşit bir dava? ” dedim.

 O da: “Cinayet davası.” deyince ben de o an şöyle düşündüm: “Hiç böyle bir davaya bakmadım ama en azından bu konuda onunla konuşabilirim.” Müvekkillerinin masumiyetine inan bir aptal olduğumun düşünülmesinden nefret ederim. Çoğu insana göre kadın avukatlar kendilerine söylenen her yalana körü körüne inanırlar. Biraz saf olduğumu kendim de kabul ediyorum. Ama diğer taraftan, suçunu kabul eden ya da suçlu bulunan birçok kötü insan da gördüm ve bence az kalsın Randall da suçlu damgası yiyecekti. Bölge Savcısı

 Douglas Mulder’ın mükemmel bir kazanma rekoru vardı.

 Sanırım Bölge Savcılık Ofisi’nden ayrıldığında hiç dava kaybetmemişti.

 Bu yüzden bir efsane olarak görülüyordu. Hatırladığım kadarıyla Mulder’ın söylediği her şey kendisinin ne kadar büyük bir adam olduğuyla ve tüm bu mahkûmiyet kararlarını ne kadar kolayca aldırabildiğiyle ilgiliydi.

 Davayı başka birisinin almasını istedim, bu yüzden Dennis’in ilgilenmesini sağladım çünkü Dennis’in daha fazla dava tecrübesi vardı ve Dennis neredeyse bütün jüri davalarını kazanıyordu. Ayrıca Dennis, Randall Adams davasıyla çok ilgiliydi çünkü “Bu davayı biz kazanabiliriz. Ellerinde yeterli delilleri yok, sadece David Harris var.” deyip duruyordu. Davayı daha fazla muhakeme edebilmek için daha fazla süre talebinde bulundum ve bunu yaparken de, programımı birkaç haftaya göre düzenlemek durumundaydım çünkü Teksas, Vidor’da tam olarak ne zaman bulunacağımı belirlemem gerekliydi.

 Vidor, Teksas Eyaleti’nde Ku Klux Klanı’nın karargâhıdır.

 Siyahların yatacak yer bulamadıkları bir şehirdir.

 Siyah insanlar orada benzin ikmali yapmak için bile duramazlar.

 Dahası, Vidorlular polis memurunu öldüren kişinin bir siyah olduğunu düşünüyorlardı.

 Yolda bir motelde duraklamam gerekiyordu. Eşim ve ben bir odada, bayan avukat ise başka bir odada kalmıştı. Vidor’a gidip araştırmamıza başlamak için sabah erken kalkma konusunda sözleşmiştik. Sabah saat 6 sıralarında Edith James, yani bayan avukat, kalkmış beni aramaya başlamış. Beni bulmak için park alanına giderken, bir odaya girmiş. Park alanındaki birisi: “Dallas’tan gelen avukatı arıyorsan

o adam şu odada.” diyerek, oda numarasını da söylemişti. Ben de Vidor’a yakın olduğumuzdan takip edildiğimizden ve gözetlendiğimizden şüphelenmeye başlamıştım.

 Doug Mulder 1 haftadır oradaymış ve Vidorlulara benim doğuda eğitim görmüş bir temel haklar avukatı olduğumu ve David Harris’in itibarını sarsmak için geldiğimi söylemiş. Ve daha sonra bana soruşturmanın başında bulunan polis memuruyla görüşmem tavsiye edildi. Bende de Vidor’da güvenebileceğim tek polis memurunun o olduğuna dair bir intiba oluşmuştu.

 Polis memuru öldürüldükten sonra David Harris’in Vidor’a döndüğünü fakat tutuklanmadan önce, orada soygun yaptığını ve 7-Eleven tipi bir mağazada birinin boğazına tüfek dayadığını söylemişti. O zamanlar O’Bannion’s’u 7-Eleven’da bir 22’lik tüfekle soymuştum. Başka soygunlar da yapmıştım. O zamanlar 18 yaş altı şartlı tahliyesi ile dışarıdaydım. En sonunda, Vidor’da bu olaydan sonra teslim olmuştum. Sanırım itiraf etmiştim. Tam olarak hatırlayamıyorum. Bana sen yaptın dediler. Mağazaları soyduğunu söylemiş, biz de gülmüştük. “Tabii, sen yapmışsındır.” demiştik. Şapkalarımdan birini ona vermiştim. Eski bir Bonnie & Clyde tipi bir şapkaydı, yana bükülüydü.

 “Sana ufak bir bıyık çizelim, eline bu silahı da aldın mı

kimse seni tanımaz.” demiştik. Gece saat 2 gibi, uyurken telefon çaldı. “Alo?

 ” dedim, o da: “Benim David.” dedi. “David Haris mi? ” dedim. “Evet. Yaptım. Gelip beni alabilir misin? ” dedi. Ben de: “Gelip seni alamam. Uyuyorum.” dedim. Vicdanı sızlamıyordu. Ben kötü bir şey yapsam, içim sızlar. “Eyvah, keşke böyle yapmasaydım.” der, kendimi kötü hissederim. Ama onu rahatsız etmiyordu. Hiç ama hiç umurunda değildi. Vidor’daki Bölge Savcılığına David’e ne yapacaksınız diye sorduğumuzda, bize: “Onu Teksas Gençlik Konseyi’ne sevk edeceğiz.” dediler. Biz de, aynı silahla yapılmış bir soygun olmasının biraz garip olup olmadığını düşünmüyor mu acaba diye biraz araştırma yaptık. Karşısında David Harris’in tabancası ve Randall Adams’ın bindiği David Harris’in arabası vardı. Bu sözde cinayeti işlerken kullanılan tüm araç gerecin hiçbir ceza almadan kurtulan David Harris tarafından sağlanmış olmasının ve aynı kişinin savcılık lehine şahitlik etmesinin biraz da olsa garip olduğunu düşünmemiş miydi acaba?

Tüm söylediği ise: “Vidor, Teksas’ta işler böyle yürümez. Bizimkiler o kadar… Genç bir adamın hayatını karartmak için can atan tipler değiliz.” olmuştu. Birçok suça karışma savını öne sürdüm. Savımda David Harris’in polis memurunu öldürmeden önce ve öldürdükten sonra birçok seri suç işlediğini savundum. Kalbi cinayet işlemeye meyilli kötü niyetlerle dolu bir insan olduğunu söyledim.

 Ama yargıç o suçlardan herhangi birini bile sunmama izin vermedi.

 Ellerinde 28 yaşında bir adam vardı. Onun alternatifi ise 16 yaşındaki bir çocuktu ki Teksas yasalarına göre ona idam cezası verilemezken 28 yaşındakine verilebiliyordu. Randall Adams’a karşı idam davası açılmasının ardındaki ana sebep bence buydu. Suç üstünde yakaladıklarından değil, sadece uygun yaşta olmasından.

 Yargıcın, yani Don Metcalfe’nin Dennis White’ın karısı Jeanete White’a bir tek “Neden kafanıza takıyorsunuz?

Adam serserinin teki.” demediği kalmıştı. Hukuka büyük bir saygı duymam gerektiğini öğrenerek büyüdüm. Polis memurlarının, emniyet görevlilerinin yaşadığı tehlikelerin farkındaydım. Bence toplum bu konulara gereken hassasiyeti göstermiyor.

 Babam FBI için çalışıyordu.

 Muhtemelen de FBI için çalışmanın en kötü olduğu zamandı.

 1932 ila 1935 arası Chicago’dan bahsediyorum.

 Dillinger öldürüldüğünde Biograph Tiyatrosu’ndaymış.

 Sıcak bir yaz akşamıymış. Sıcak havadan bunalan insanlar dışarıda yürüyüş yapıyorlarmış.

 Babamın anlattığına göre Dillinger kısa bir süre içinde öldürüldüğünde insanlar hatıra olsun diye kanına mendillerini batırıyorlarmış. Bir kadını ise çok iyi hatırladığını söylerdi kadın elindeki gazeteyi havaya kaldırarak: “Elinde John Dillinger’ın kanı bulunan Kansaslı tek kadın ben olduğumdan eminim.” demiş.

 Sonra “Kırmızılı Kadın”ın… Kadının üzerinde turuncu bir elbise varmış. Burası çok önemli değil zaten. Işıkların altında kırmızı görünmüş olmalı. Kesinlikle turuncu olduğunu söylemişti. Daha sonra o kadın Dillinger’a dokunan “Kırmızılı Kadın” olarak tarihe geçti.

 Babam ise: “Gerçekten turuncular içinde bir kadındı.” diyordu. Ödülüne gelecek olursak, yeni bir kürk manto ve asıl memleketi olan Romanya’ya tek gidiş bileti kazanmış. Anlattığı tüm hikâye 2 saat rötarlıydı. Ben bu çocukla sabah saat 10 gibi karşılaşmıştım. Ona göre öğle vakti buluşmuşuz. Ben saat 2 ya da 3’te Bronco Bowling’deydik diyordum

o ise saat 5 ya da 6 diyordu. Mutabık kaldığımız her şeyde, o 2 saat geriden geliyordu.

 İki saat sonradan. İki saat geciktirerek.

 İfadesine göre çevre yolundan çıkıp Inwood Bulvarı’na girerken arabayı ben sürüyormuşum ve bu şekilde kenara çektirilmişiz. Korkmuş ve koltuğun önüne çökmüş.

 Memur bize yaklaşıp feneri doğrultunca da, pencereyi indirmişim silahı çıkarıp, adamı vurmuşum.

 İfadesine göre motele vardığımızda da arabadan inmişim ve ona: “Sen kafana takma. Olup biteni de unut.” demişim.

 Tamamen saçmalık. Polis memuru 12:30’da öldürülmüş yani onun beni en son görüşünden iki buçuk saat sonra.

 Motele girmeden önce motelin bahçesinden geçerek karşıdaki küçük dükkâna gitmiş ve sigara almış. Benim de 10’dan önce sigara alıp almadığını öğrenmek için dükkândaki adamla konuşmam gerekiyordu. Ama ben Fort Worth’a uzun bir süre gidememiştim.

 Hapishane kıyafetiyle onu göstermemek için ailesinden birkaç fotoğrafını aldık.

 Tezgahın arkasındaki adama fotoğrafları gösterdim.

 Adam yardıma hazır görünüyordu ve bize yardım etmek istedi.

 Tüm içtenliğiyle şunları söyledi: “Bu adamın buraya gelip gelmediğini hatırlamıyorum. Hangi gece geldiğinden emin olamam. O gece olabilir de, olmayabilir de. Çünkü sürekli gelip sigara alıyorlardı.” Kardeşi ilk ifadesinde cinayet esnasında odada olduğunu televizyon izlediğini söylemişti. Sanırım bir güreş müsabakasıymış. Ve “Ben ve kardeşim güreş müsabakalarını severiz. Kardeşim yanımdaydı.

 Kardeşim Randall tüm gece yanımdaydı. Böyle bir şey yapmış olamaz.” demiş

kardeşini korumaya çalışmıştı. Daha sonra, hatırladığım kadarıyla, ifadesini değiştirdi. Çünkü “Eğer o kadar ileri gidip yalancı şahitlik yapsam bile bu bir şeyi değiştirmez çünkü olayı çözmüşler.” demiştir. Bu şekilde düşünmüştür diye düşünüyorum. “Kardeşimin yaptığını biliyorlar. Eğer çıkıp yalan söylersem, bir de ben yalancı şahitlikten kodesi boylarım. Kardeşimle birlikte hapis yatarım ve bunun da kimseye bir faydası olmaz. Bu yüzden ifade vermeyeceğim. Hiçbir şey söylemeyeceğim.” diye düşünmüş olmalı. Dolayısıyla tüm ifadesini geri çekti böylece Adams şahitsiz kalmış oldu. Polis Memuru Cinayet Mahallini Anlattı Mahkemede verdiği ifadeyle, ilk verdiği ifadenin tamamen uyumlu olması gerekiyordu. Cinayetten sonraki 15 ila 20 dakikadan bahsediyoruz. En iyi tanık ifadesinin bayan memurun ifadesi olması gerekiyordu. Ama örtüşmüyordu. Uzaktan yakından alâkası bile yoktu. …orta uzunlukta saçı vardı. …kalın bir parkası vardı. …tek kişi vardı.

 Mahkemedeki ifadesine göre ölen memur araçtan indikten sonra, kendisi de inmiş. Durdurulan aracın arkasında pozisyonunu almış.

Cinayetten 15 dakika sonra verdiği ilk ifadesinde  “katilin üzerinde kürk yakalı bir mont” var diyor.   Mahkemede, “Gür saçlı birisi olabilir.” diyor. Çocuk üzerimde Levi marka bir mont olduğunu doğrulamıştı yakası da tıpkı şu an üzerimde olan gibiydi. Ön duruşmada ise, kendisinin üzerinde kürk yakalı bir mont olduğunu yönünde ifade vermişti. İlk ifadesinde memuru kimin öldürdüğünü anlatıyordu zaten.   Kürk yakalı bir mont giyen tek bir şahıs. Sürücünün birden gür saçlı olması ne kadar güzel bir tesadüf. Tek yapması gereken, fotoğrafıma bakmaktı. Ama ilk ifadesi bu şekilde değildi. “Kürk yakalı bir montla”, “gür saç” arasında dağlar kadar fark var.   Tamamen saçmalık. İki haftalık bir soruşturma geçirince tüm ifadesi birden değişiveriyor. Soruşturma başında bir şey, sonunda bambaşka bir şey söylüyor.

Bir şeyler olmuş ama ne?

  Hafızasını tazelemişler.

Cuma öğleden sonraydı, sanırım Paskalya Cuması’ydı o öğleden sonra mahkemeye dönmüştük ve bir bakıma neşeliydik çünkü beraat edeceğini düşünüyorduk. Ortada doğru düzgün bir kanıt yoktu. Sadece genç David Harris vardı ve kimsenin de ona inanacağı yoktu. Bu yüzden oldukça iyimserdik ta ki mahkeme salonuna girip kürsünün önünde dikilen o 3 kişiyi görene dek. Tam 3 kişiydiler. 

 Şahitlik yapabilmek için yemin ediyorlardı.   Aynı gün Bayan Miller kürsüye çıktı. Ve dedi ki: “İşte gördüğüm adam buydu! Cinayetten hemen sonra gördüğüm yüz Randall Adams’ın yüzüydü. O polis memurunu öldürürken silahı arabadan nasıl çıkardığını gördüm ve o adam bu adamdı.” diyerek parmağıyla Randall Adams’ı işaret etti.  

 Hüküm giymesini sağlayan kişi odur. Çocukken, hep dedektif olmak istemişimdir çünkü televizyondaki tüm dedektif filmlerini seyrederdim.

 Çocukken hep Boston Blackie filmlerini yayınlarlardı

ve onun yanında da hep bir kadın olurdu. Ben de hep bir dedektif ya da bir dedektif karısı olmak isterdim bu yüzden de hep dedektif filmleri seyrederdim. Her zaman dikkatli gözlerle bakarım çünkü ne zaman ne olacağını kestiremezsiniz. Ya da nasıl yardımcı olabileceğinizi. Bu tip durumlarda yardımcı olabilmek hoşuma gidiyor. Hem de çok. Nereye gidersem gideyim, hep bu tip durumlarla karşılaşıyorum. Birçok cinayete ya da bu tip şeye şahit oluyorum. Evimin çevresinde bile. Her yerde. Her zaman şahit oluyorum ya da kendimi olayın içinde buluyorum, faili, ne olduğunu görüyorum. İnsanları dinliyorum. Ve her zaman polisten önce kimin yalan söylediğini ya da katilin kim olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bildim mi acaba diye merak ediyorum. Evet.

 Kocamla birlikte bir benzin istasyonunda çalışıyorduk.

 Çok da iyi geçindiğimiz söylenemezdi. Sürekli tartışıp duruyorduk. Bu yüzden eve gitmek istememiştik, eve gidip çocukların önünde kavga etmektense arabada oturup konuşmayı tercih etmiştik. Bir de onlarla uğraşmak istememiştik.

 Tam anlamıyla kavga ediyorduk, daha sonra gidip bir şeyler yemeye karar vermiştik. O esnada, restorandan bir polis çıktı, yolun sağ tarafına geçti ve o adamı sağa çektirmek için harekete geçti. Arkasına döndü ve dikkatlice baktı. Adamı gördüğünü sanmıyorum ama görmüş. Çünkü “Neye bakıyorsun?

 ” dediğimde, kötü bir şeyler olacağını biliyordum. O da: “Kapa çeneni ve sürmeye devam et.” demişti. Kocama: “Yavaşla, yavaşla ki görebileyim.” diyip durmuştum. O da: “Haydi, buradan gidiyoruz. Ne kadar da meraklısın. Ne olduğuna dair hiçbir fikrin yok.” demişti. Birinin öldürüleceği aklımın ucuna bile gelmemişti. Ben de yoluma devam ettim. Olaya müdahil olmayı sevmeyen bir yapısı vardır. Yola devam etmek istedi. Bana da çenemi kapatıp önüme bakmamı söyledi. Ama ben her hâlükârda döndüm ve baktım. Daha sonra egzoz patlaması ya da maytap sesi gibi bir ses duyduk. Köprüyü geçtikten sonra düşünmeye başladık. Dedim ki: “Emily, yılın bu zamanlarında maytap patlatılmaz.” Kendi kendime düşünmeye başladım: “Birisi ateş ediyor da olamaz.” dedim. Zifiri karanlıktı ve hava buz gibiydi. Arabanın içini görmek çok zordu. Ama penceresi açıktı. Sürücü tarafındaki pencere açıktı. O yüzden o kadar net bir şekilde görebilmiştim. Arabanın içindeki hiçbir şeyi görememiştim. Gördüğüm sadece pencereye yansıyan gölgelerdi. Ama pencereyi açması, yüzünü görmemizi sağlamıştı. Araba koyu maviydi. Sakalı, bıyığı ve koyu sarı saçları vardı. Ama söylediğim gibi, mahkeme salonunda oldukça farklı görünüyordu. O adam olduğunu sadece şuralarına bakarak söyleyebilmiştim. Birkaç el ateş edildiğini biliyordum. Ama olaya müdahil olmak istememiştim çünkü Batı Dallas suç oranının yüksek olduğu bir yerdir. En yüksek olanlardan biridir. Kocam benden daha fazla korkmuştu. Ama teninizin rengi siyahsa herhangi bir olaya müdahil olmak istemezsiniz. Çok genel bir durumdur. Bu olayda da olduğu gibi, hiç kimse bir şey görmek ya da duymak istemez. Tamamen arka planda kalırlar. İşte bu yüzden öne çıkıp şahitlik yapabilecek birilerini bulmakta çok zorlanmışlardı. Çünkü olay zencilerin yaşadığı bir mahallede vuku bulmuştu.

 Birinin yanlış bir şey yaptığını gördüğüne inanıyorsa, söylemeden duramaz. Çünkü beni birkaç kez El Paso’dan uyuşturucu getirdiğime dair ihbar etmişti. Şerifi arayarak, bagajımın aranmasını sağlamıştı. Ben de bagajı açtığımda, hiçbir şey bulamamışlardı. Anasının gözüdür. Kaltağın tekidir, bir iş çevirdiğinizi anlarsa, gammazlamaktan çekinmez. Bayan Miller mahkemede benzin istasyonundaki işinden erken ayrıldığı ve kayıtlarla ilgili yardımcı olması için kocasını aldığı yönünde ifade vermişti.

 Biz araştırdığımızda ise, benzin istasyonunun muhasebesiyle ilgili bir iş yapmadığını çünkü 2 hafta önce kasadan para çalma suçlamasıyla işten çıkarıldığını öğrenmiştik.

 Polisle konuşmalarının tek nedeni evlerinde 3 gündür devam bıçaklı kavga olmasıymış. Bıçakla saldırı, bu tip uygunsuz ve içkili tavırları yüzünden hepsi polis gözetimine alınmış. Polis merkezindeyken, birdenbire polis memurunun öldürülmesiyle ilgili gördüklerini

bir bir anlatmaya gönüllü oluvermişler. Kadının biri beni evimden aramış ve yanlarından geçen bir arabadan Randall Adams’ı teşhis ederek aleyhine tanıklık eden bu kadını tanıdığını bu kadının hayatında bir kez bile olsa doğruyu söylememiş bir insan olduğunu söylemişti.

 Kadın ayrıca duruşma devam ederken Bölge Savcısı’na ulaşmaya ve bu kadının güvenilir olmadığını söylemeye çalıştığını, eğer bu davanın dayanak noktasını bu ifade oluşturacaksa, bu ifadenin güvenilir olmadığını söylemişti. Onlar kötü insanlardı. Tam anlamıyla toplumun yüz karasıydılar.

 Adam siyahtı, kadın da beyaz. Kocası o günün ertesi işe geldi. Önceki gün öldürülen polis memurundan bahsetti. Ben ise bu konuda bir şey duymamıştım.

 Ve bunun da başka bir uydurma hikâye olduğunu düşünmüştüm.

 Ve gazeteleri getirdiğinde hiçbir şey görmediğini, havanın zifiri karanlık olduğunu söylemişti.

 Parayı okuyunca beyninde ampuller yanmaya başladı.

 İşte o zaman bu fikre kapıldı. Onun kelimeleriyle ifade edecek olursam yeterince paraya, anasını bile satabilecek bir yapıya sahipti. Ne söylemesini istiyorlarsa, onu söylemeye razıydı. Ya da ne görmesini istiyorlarsa, onu görmüş olmaya razıydı. Tam olarak böyle söylemişti. Gidip tüm olayı gördüğünü adamı tanıdığını söyleyerek, onu teşhis ettiğini öğrendiğimde şok olmuştum.

 İşte o zaman Dennis White’ı aradım ve “O adam yalan söylüyor.” dedim. Hiç kimse net bir şekilde görmüş olamaz. Polisin vurulduğu ve onların bulunduğu yeri göz önüne alacak olursak ellerinde dürbün mü vardı acaba diye şüpheye düşerim.

 Ben bir satıcıyım ve bir şeyi en ince ayrıntısına kadar incelerim. Yerleri, nesneleri sokakları unutmam. Çünkü böyle alışmışım, şans eseri edindiğim bir şey. İnsanlara dikkatlice bakarım ve onları çözmeye çalışırım.

 Meraklı bir şekilde incelerim.

 Bir gece Plush Pub’tan çıkmıştım 1977 model bir Cadillac kullanıyordum

Hampton üzerinden batıya doğru gidiyordum. Bir memurun iki kişiyi sağa çektirmiş olduğunu gördüm. Mavi bir arabayı sağa çektirmişti.

 Araba maviydi. Sanırım mavi bir Ford’du. Mavi renkte bir araçtı. Sanırım sürücünün uzun sarı saçları ve bıyığı vardı. Diğerinin ise sakalı ya da bıyığı yoktu.

 O bölgeye gelen beyaz biri çok dikkat çeker, hemen göze batar. Ve eğer göze batarsanız, sizi durdurmaları kaçınılmazdır.

 Memur, araca doğru yürüdü.

 Arabası arkadaydı… Önde miydi, arkada mıydı hatırlamıyorum ama bir aracı sağa çektirdiğinden ve o araca doğru yürüdüğünden eminim. Sanırım araca doğru yürüyordu. Bir düşüneyim. Evet, araca doğru yürüyordu. Ben geçene kadar da, araca ulaşmış olduğunu düşünüyorum. Ben herhangi bir fişek ya da kurşun sesi duymadım. Çünkü yoluma devam etmiştim. Wood’un arabaya doğru yürürken şoför koltuğunda onun oturduğu yönünde ifade veren ve onu teşhis eden elimizde 3 kişi vardı. Şahitler aracılığıyla aracı onun kullandığını ve ortağının aracılığıyla da Memur Wood’u vuranın sürücü olduğunu biliyorduk.   Davayı, Adams’tan aldığımız gönüllü ifadeyi baz alarak oluşturmamız mümkün değildi. Şahitlere güvenmek zorundaydık. Öyle de yaptık.

Tanıdığım tüm yargıçların yapacağı gibi, kürsüde herhangi bir duygumu belli etmemek için çok çaba sarf ettim. Duygularınızı belli ederseniz jüri herhangi bir tarafı tuttuğunuzu düşünebilir. Bu yüzden pasif, duygusuz, objektif görünmeye çalışırız.

Adams davası ile ilgili şunu itiraf etmeliyim ki daha önce de böyle bir şey söylemiş değilim Doug Mulder’ın son savunması gibi bir şeyi daha önce hiç duymamıştım. Yani, toplumu anarşiden ayıran, polisin “ince mavi hat”tı üzerine verdiği son savunmayı. İtiraf etmeliyim ki, bunu duyunca gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Duygusal olarak etkilenmiştim ama belli ettiğimi zannetmiyorum.

Cinayet Davası Jürisi Tartışmaların Ardından Dinlenmeye Çekildi Adams Polis Cinayeti Davasında Jüri Tarafından “Suçlu” Bulundu 

 İdam davalarında sorduğumuz ya da o zamanlar sorduğumuz bir soru vardı. Bu soru suçlunun tehlikeli bir zihinsel yapıya sahip olup olmadığını ya da başka suç işlemeye meyilli olup olmadığını öğrenmeye yönelikti.   Sorunun cevabını almak için  Dallas Savcılığı davalının hücresine psikiyatrlar gönderip kişide bir pişmanlık olup olmadığını, dolayısıyla tehlikeli ve psikopat bir kişiliğe sahip olup olmadığını öğrenmeye çalışırlardı.

Tabii ki, suç işlememiş bir kişiyi ele alacak olursak herhangi bir pişmanlık belirtesi göstermeyecektir.  

Sürekli görevlendirilen iki psikiyatr vardı.   Holbrook ve Grigson, yani “Katil Doktorlar”. Bu iki kişiye yönelik öne sürülen bariz eleştiriler vardı. Çünkü ne zaman bu ikisi görevlendirilse, ziyaretlerinin amacı davalının öldürülmesi gayesini güdüyordu.

Tarih 15 Nisan, yani Vergi İade Günü’ydü. Sanırım vergi iademi almak için formu dolduruyordum. Geç kalmış olmaktan korkuyordum. Bir gardiyan kapıma gelerek “Seninle konuşmak isteyen birisi var.” dedi. Kim diye sordum, o da bilmediğini mahkeme kararıyla burada olduğunu söyleyince, ben de tamam dedim.

 Gelen adam gerçekten çok uzun boylu, sırık gibi bir adamdı.

 Kendini Dr. Grigson olarak tanıtmıştı. Mantosunun cebinden bir not defteri çıkardı ve enine doğru bir çizgi çizdi. Çizginin üst tarafında 6 adet resim vardı. İşte bir kutu, bir kare, içinde elmas olan bir yuvarlak, vs. Tam hatırlamıyorum, üzerinden çok zaman geçti.

 Bana o kâğıtla birlikte bir kalem uzattı. “Gidip bir bardak kahve alacağım.

 Lütfen kâğıdın üzerindekilerin bir kopyasını çiz.” dedi. Adama şöyle bir baktım. “Nasıl yani?

Çizdiklerinin tamamen aynısını mı çizeyim?

Yoksa değiştirerek mi çizeyim?

Tam olarak ne yapmamı istiyorsun? ” dedim. O da: “Nasıl çizmek istiyorsan, öyle çiz.” dedi ve gitti. Ben de kâğıdın alt tarafına kutular, X’ler ve içinde elmaslar olan 0’lar çizdim. Tıpkı onun çizdiği gibi. Bana… “İşleyen demir pas tutmaz.” ne demek diye sordu. Adama şöyle bir baktım. “Dalga mı geçiyorsun?

Şaka mı bu?

Neyin peşindesin? ” dedim. O da: “Hayır, gerçekten bu soruya cevap vermeni istiyorum.” dedi. Ben de: “İşleyen demir pas tutmaz bence uzun bir süre durmadan çalışan bir kişiyi anlatıyor böyle birisine insanların sıkıca sarılması zor olur. Eğer çalışmaya devam ederse, ona yaklaşmak zor olacaktır.” dedim. O da kafasını salladı. “Eldeki serçe damdaki güvercinden iyidir.” dedi. Ben de: “Eğer elinizde bir şey varsa, neden az daha iyi olabilecek bir şey için elinizdekinden vazgeçesiniz?

Çok anlamsız olur. Elinizde iyi bir şey varsa, neden onu bırakasınız?

Eğer diğerini de alabilecekseniz, alın ama başka bir şey elde etmek için elinizdekinden vazgeçmemelisiniz.” dedim. Ailem hakkında sorular sordu. Geçmişimle ilgili sorular sordu. Ve gitti. Toplasanız en fazla 15 ya da 20 dakika konuşmuşuzdur. Dr. Grigson, eğer sanık salıverilirse gelecekte ağır suçlar işleyebileceğini teyit etmek için gitmişti. Grigson “Dr. Ölüm” olarak tanınmaktaydı, çünkü her zaman bu yönde görüş bildirmiştir.

 Duruşmaların %99’unda… ..savcılık lehine görüş bildirmiş, her zaman sanıkların gelecekte de şiddetli suçlar işleyebileceğini belirtmiştir.

 Yıllar sonra birinin ne yapacağını bilemezsiniz.

 Hem de hiç bilemezsiniz.

 Geçmişinize bakarak, herkes bir şeyler söyleyebilir. pişmanlık belirtisi yok. Randall’ın geçmişe dönük hiçbir kaydı da yoktu. Ve bildiğimiz kadarıyla da, geçmişinde hiçbir sabıkası da yoktu. Grigson iki buçuk saat boyunca sahip olduğu sertifikalardan bahsetti durdu. Yok şuraya gitmiş, yok buraya gitmiş, yok şurada ders almış. Bana Charlie Manson dedi. Bana Adolf Hitler dedi. Akşama kadar çalışıp, sabaha kadar sürtecek bir kişiliğe sahip olduğumu söyledi. Grigson’a göre akli dengemin gelecekteki durumu eğer beni salıverirlerse, çok bozulabilirmiş çıldırıp, Dallas’ın yarısını katledebilirmişim. Benimle 15 dakika konuşmuş olmasına daha önceden herhangi bir sabıkam olmamasına 28 yılı suç işlemeden geçirmiş olmama rağmen sadece bir olaya bakarak ki ben böyle bir şey de yapmış değilim bunun yeterli olduğunu ve geri kalan ömrümü gözetim altında geçirmem gerektiğini söyledi. 15 dakika konuşmuş olmamıza rağmen kimsenin bana sırtını dönmemesi gerektiğini söyledi. Kafayı yemiş. Birinin yemek almak için paraya ihtiyacı olduğunda hırsızlık yapmasına anlayış gösterebilirsiniz. Arabası olmayan 17 yaşındaki bir gencin gezmek için araba çalmasını anlayabilirim. Eroin bağımlısının neden eroine ihtiyacı olduğunu anlayabilirim. Ama birinin neden bir polis memurunu öldürmek zorunda olduğunu anlayamıyorum. Bunu aklım fikrim almıyor. Uyumak için gözlerimi kapattığımda, “Neden böyle bir şey yapmış olsun?

Cinayet işlemesine sebep olabilecek bir geçmişi yok. Cinayet işlemesi için bir sebep yok.” diye düşünüyordum. Ve davanın gerçeklerine baktığımda David Harris arabanın çalıntı olduğunu, silahların arabada olduğunu silahların da çalıntı olduğunu biliyordu daha önce de birçok suç işlemişti o arabayı ve silahları çalmadan önce de dosyası olukça kabarıktı diyordum. Cinayeti işlemek isteyecek ve olay yerinden kaçmak isteyecek olan o olmalıydı. Cinayet işlendikten sonra, eve dönüp arkadaşlarına bu konuda atıp tutan da oydu. Tüm kanıtlara bir göz gezdirince suçu işleyenin David Harris olduğuna inanmıştım. Jüri de aynı delillere baktı ama suçu Randall Adams’ın işlediğine kanaat getirdi.   Ve geçerli olan onların kararıydı. Adams İdama Mahkum Edildi

Öyle bir Bölge Savcısı vardı ki adam ne zaman ya da nasıl hüküm giydireceklerinden değil beni nasıl öldüreceklerinden bahsediyordu. Masum olmam ya da suçlu olmam adamın umurunda değildi. Beni öldürmekten bahsedip duruyordu.   Uyuşuyordum..

Kötü bir rüyada gibiydim. Uyanmak istiyordum ama yapamıyordum. Bir günde 15 ya da 20 kez aynı hikâyeyi dinliyordum. Elektrikli sandalyeye oturan adamın başına gelenlerin hikâyesini. Gözleri yerinden fırlıyormuş. Tırnakları yerinden çıkıyormuş. Ayak tırnakları kopuyormuş. Vücudundaki her delikten kan geliyormuş. Umurlarında değildi. Hem de hiç. Tek istedikleri beni nasıl öldürecekleri hakkında konuşmaktı. Tek umurlarında olan, tek konuştukları şey buydu. O zamanlar, arzuladıkları tek şey buydu. Ona ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

 İfade verdikten sonra, gitmiştim.

 Onu hiç kafama takmamıştım. Belki de bilmek istememişimdir. Bilmiyorum. Öğrenmeye dair hiçbir niyetim yoktu, olsaydı zaten öğrenmeye çalışırdım. Hükümlü Kanunsuz Bir Şekilde Hapse Atıldığını İddia Ediyor

 Dennis yeni bir dava açılması için başvurdu biz de tahsis davası açılması için başvuruda bulunduk.

 Yaklaşık 20 gün sonra da, dava görülmeye başlandı.

 Robert Miller ve karısı o davada ifade verdiler. Ama ifadelerinin karşılığında bir ödül alacaklarını ve o gece ne gördüklerinin umurlarında olmadığını ispatlayamadık ama arabalarının camlarının buğulu olduğunu söylediklerini öğrenebildik. İfadelerinin tamamına ulaşamamıştık çünkü verdikleri bir itham ifadesi olarak saklanıyordu bu yüzden çok geç ifşa edilmişti.

 Boşa kürek çekip durmuştuk. Dallas Sabah Haberleri’nden bir gazeteci bizim davamız bittikten 1 hafta sonra aynı kadının kızının

aynı mahkemede bir hırsızlıktan yargılandığını ortaya çıkardı.

 Yani ifadesini öz kızının ömür boyu hapse mahkum edilme riski olduğu bir zamanda vermiş ve kızını hapis cezasından kurtarmıştı. Ona nasıl inanabilirsiniz?

Aynı yargıç sadece 1 hafta sonra bu davayı nasıl oldu da düşürebildi?

Millerlar sonunda kazanç elde edecekleri bir şey varsa her şeyi yapabilecek tipte insanlardır. Para için ya da kızının silahlı soygun suçundan hapishaneye gönderilmemesi gibi.

 O gün mahkemeye gittiğimizde, Bölge Savcısı tam bir pişkinlik örneği sergilemiş hiçbir soruya cevap vermeme fırsat bırakmamıştı. Bana soru sormuş ama cevaplamam için yeterli süre vermemişti. İşte o zaman bana koca burunlu gibi bir şey söylemişti. Eğer koca burnumu işlerine sokmazsam Millerlar rahat edeceklerdi.

 Ben mahkeme salonundan çıkmaya hazırlanırken de gülmeye başlamıştı. “Buraya gelmekle iyi bir iş yapmadın.” demişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Adama hiçbir faydası olmamıştı. Adams’ın Polis Cinayeti Davasında Yeniden Yargılanma İsteği Reddedildi Polis Katili Temyize Gidiyor Yanlış hatırlamıyorsam Bay Adams’la yaptığım kısa görüşmelerde ki hep kısa olmuşlardır ona hiç sorduğumu ya da onun bana yapmadığını söylediğini hatırlamıyorum. Çünkü, benim ideallerime göre, mahkemede onu savunurken bunu bilmem tamamen alâkasızdı. Teksas Temyiz Mahkemesi’nde sonuç aleyhimize 9’a 0 çıkınca, biraz moralim bozulmuştu. Birincisi; kazanmalıydık, ikincisi; lehimize 1 oy bile çıkmadan bu kadar ağır bir şekilde yenilmemeliydik diye düşünmüştüm. Ailemle birlikte bir dondurmacıdaydım ve yargıç ile ailesi de o esnada aynı yere gelmişlerdi. Yanıma gelerek şöyle demişti: “Görüyorum ki, Temyiz Mahkemesi Adams Davası’ndan beni tam notla geçirmiş.” En yüksek temyiz mahkememiz yani Austin Temyiz Mahkemesi davayı 9’a 0 oyla onaylamıştı. Daha sonra Amerika Yüksek Mahkemesi tarafından 8’e 1 oyla feshedilmişti. Bir Temyiz Mahkemesi bir davayı feshedince asla, mahkeme yargıcı hatalı ya da haklı demezler. “Yargıçla hemfikir değiliz.” derler. Mesela, Adams’ın temyizinde mahkemenin benim haklı ya da hatalı olduğumu söylediğini söyleyemezsiniz.

Neticede, Austin Temyiz Mahkemesi’ne göre ben 9’a 0 haklıyım ama Washington’a göre, 1’e 8 haksızım. Oyların hepsini toplayacak olursanız, 10’a 8 haklı çıkıyorum.

 Yine de dava feshedildi. Benimle hemfikir olan ilk insanlar Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yasalara göre hareket eden ilk insanlar

Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yüksek Mahkeme tarafından temyiz haberinin duyurulmasıyla aynı gün ya da bir sonraki gün Dallas Sabah Haberleri’nin ilk sayfasında çıkan güzel bir hikâyeye göre

Yüksek Mahkeme’de de görevli olan Bölge Savcısı Henry Wade Randall Dale Adams’ı yeniden yargılatmak için yemin etmişti çünkü onun kitabında

polis katillerinin idam cezasına çarptırılmadan kurtulmalarına yer yoktu. Bu haberi ciddiye almıştım. Bir şansımız daha olacağını düşünmüştüm. Kamuya açıklanmayan bazı sebeplerden ötürü Bay Wade Bay Adams’ın idam cezasını ömür boyuna çevirme yönünde validen ricada bulunmuş ve temyizi baz alan bir yeniden yargılanma yapılma riskini ortadan kaldırmak istemişti.

Dallaslı Mahkumun Cezası Hafifletildi  

Tam anlamıyla şok olmuştum. İster istemez, bu kararın arkasındaki motivasyonun Adams’ın mahkemede aklanabileceği korkusundan kaynaklandığına inanıyorum. Neden bilmiyorum ama yanlış kişiyi savunmuş gibi hissetmiştim. Vidor’daki ya da Dallas’taki bazı polislerin kimin savunulacağını belirlediklerini ve adaleti yanlış bir yöne hareket ettirdiklerini ve bunu hiç kimse engellemesin diye ivedi bir şekilde yaptıklarını hissetmiştim. Bu yüzden onları durdurmak benim elimdeymiş gibi hissettim ama durdurmadım. Yüksek Mahkeme’nin durdurabileceğini düşündüm ve onlar da ellerinden geleni yaptılar ama işler tekrardan o kadar karışmış ve raydan çıkmıştı ki.   Bu duruşmadan sonra başka ceza davası almadım. Bu davada jürinin verdiği kararı duyduktan sonra hiçbir jürili dava almadım almaya da niyetim yok. Bu tip sorunlarla bir süre başka insanlar uğraşsınlar istiyorum. Eğer adaletin terazisi bu kadar dengesizse ben bu çarkın içinde yer almak istemiyorum. Dallas’taki savcılar yıllar boyunca… “Suçlu bir adamı her savcı mahkum ettirebilir. Masum bir insanı mahkûm ettirmek için büyük bir savcı olmak gerekir.” dediler.

Bugüne kadar, sanırım Bay Mulder Adams’ın suçlu olduğuna dair var olan bazı çekincelerden dolayı Adams’ın hüküm giymesinin en büyük zaferlerinden birisi olduğunu düşünmüştür. R. Adams İdam Bir sabah Vidor’daki bir kadından kafasına oklavayla vurulduğuna dair bir şikâyet telefonu aldım ve saldırgan darbeyi indirdikten sonra kadının bayıldığını düşünmüş ama kadın bayılmamış. Kadın kendisine saldıranın David Harris olduğunu teşhis etmişti. David gönüllü bir şekilde karakola geldiğinde ona: “David, bu kız senin kim olduğunu biliyor. Neler yaptığını benim sana anlatmama gerek yok. Bu sefer gerçekleri bildiğimi sen de biliyorsun.” dedim. O da: “Hata ettim. Esrar ve alkol içmiştim. Nasıl oldu da yaptım bilmiyorum ama oldu işte.” dedi.

 Ama üzerinde sadece iç çamaşırı olduğunu belirtmeyi unutmuştu. Saldırının cinsel amaçlı olduğunu düşünmüştüm. Hatırladığım kadarıyla, itiraf etmedi, hiçbir zaman suçu kabul etmedi. Ama hiçbir zaman da inkar etmedi.

 Kefaletini ödedi ve Almanya’ya gitti. Tam onun profiline uyan başka bir suçla karşılaşınca şehirde olup olmadığını kontrol etmek istemiştim. Askeriye aracılığıyla yerini tespit etmek için Evrensel Askeri Yer Bulma ile irtibata geçince

askeri hapishanede olduğunu öğrendim.

 Ne olduğunu gerçekten hatırlamıyormuş.

 Söylediğine göre askeri hapishanede gözlerini açtığında üstlerinden birini dövdüğünü söylemişler. Onun profiline çok uyan başka bir suçla karşılaşınca da bir kez daha onu aramaya başlamış ve bu sefer de California’daki bir hapishanede olduğunu öğrenmiştim.

 Böylece maalesef bir kez daha düzelmediğini öğrenmiş oldum.

 Hâlâ birçok sorunu vardı. Adam Kaçırma Soygun 16 yaşındaydım. Adliyenin nasıl işlediğine dair herhangi bir bilgim yoktu. Nasıl çalıştıklarını bilmiyordum. Kanunlar hakkında çok şey bilmiyordum.

 Sadece toy, aptal bir gençtim. Polis sadece olayın ne zaman gerçekleştiğini söyler ve siz de sadece olaylarla zamanı ilişkilendirirsiniz. Sadece bir olaya bakarak asıl olayın ne zaman olduğunu tahmin edersiniz.

 Tam olarak bilmezsiniz. Tahmin yürütürsünüz.

 Polis bana: “Bu suç saat 12:30’da işlenmiş.

 Sinemadan sen ne zaman çıkmıştın? ” diye sorduğunda…

 “Gece yarısı gibiydi.  Daha önce de olabilir. Bilmiyorum.

 Kolumda saatim yoktu.” dedim.

 Benimle birlikte ifademi defalarca gözden geçirmişti. Bazı sorulara nasıl cevap vermem gerektiğini bu tip şeyleri anlatmıştı. Nasıl derler, “şahidi çalıştırmıştı”.

 Bir delilin en etkili şekilde nasıl göz önüne getirileceğine hazırlanmıştık. O zamanlar, üzerinde çok düşünmemiştim ama yaptıkları jüriyi kandırmaya, adaleti yanıltmaya yönelikti. O yüzden elinde terazi olan o heykel… Adalet miydi?

O heykelin adı neydi?

O heykele ne dendiğini bilmiyorum. Hani şu gözleri bağlanmış olan.

 Kapalı kapılar ardında neler olduğunu bilemiyoruz.

 Yanımda bir kadın vardı.

 Bundan hiç bahsetmemiştim. Yoksa karım beni öldürürdü. Eğer yanımda başka bir kadın olduğunu bilseydi, karım kesinlikle kafamı koparırdı. Siz olsanız, söyler miydiniz?

Bu yüzden söylemedim. Onu evine götürüyordum. Şoför tarafındaki pencere açıktı çünkü kadın biraz hastaydı. Temiz havaya ihtiyacı vardı. Çünkü kör kütük sarhoştu.

 Millerlara baksanıza, biri siyah biri beyaz. Onlara göre o gece o saatte orada bulunmamın sebebi o adamın karısıyla oynaşmak içinmiş.

 O kadınla hayatta işim olmaz. Kadın çok yaşlı ve çirkindi. Dediğim gibi, Bölge Savcısı onları etkiledi. Tüm hikâyeyi uydurmuş olmalılar. Kesin öyledir. Ben ne gördüğümü biliyorum. Hepsi de bu. Eğer para almışlarsa, yalan söylemek için almışlardır. Mahkeme salonunda nelerin olacağı önceden belirlenmişti. Bu yüzden oraya Adalet Sarayı derler, terazinin dengesi kaçıktır. Terazinin kefeleri mahkeme salonundadır, bir iner bir çıkarlar. Sizin lehinize yukarı çıkabilir ya da aleyhinize aşağıda kalabilirler.

 Eğer Bölge Savcısı 15 ya da 20 yıl almanızı istiyorsa, alırsınız. Orange Bölgesi’nde görüşülmeyi bekleyen suçlamalar vardı. Beni yetişkin kategorisine sokup müebbede çarptırabilirlerdi. Bilmiyorum. 16 yaşındaydım. Böyle yapmalarını istediğimi biliyorum.

 Bölge Savcısı bana: “Sen onların suçlamalarını kafaya takma. Ben sana… Savunma Avukatı sana: “Bu suçlamalarla ilişkin olarak bu davada ifadeni değiştirmek için herhangi bir anlaşma ya da bu tip bir şey yaptın mı?

diye soracak. Sakın ‘Evet’ deme, ‘Hayır’ de.” demişti. Kocam tam olarak onu görememişti. Emin değildi, çünkü ona benzeyen bir sürü adam getirdiler.

 Sırada 3 ya da 4 tane gür saçlı adam vardı ama onun saçı taranmıştı, cinayetin olduğu geceki gibi değildi. O zaman onu seçemedim çünkü gözüm gür saçlı bir adam arıyordu. Başka bir tanığın adamı sıradayken seçebilmesini anlıyorum. Emin değilim ama sanırım seçebilmişti. Tabii ki Randall Adams’ı tereyağından kıl çeker gibi seçmiştim. Diğer adamları tanımıyordum. Belli ki onlar da sabıkalıydı.

 Sadece gaza bastım. Tıpkı evden kaçan, nerede kalacaklarını ne yiyecekleri bilmeyen çocuklar gibiydim. Tüm hayatları boyunca kafalarını sokacakları bir ev olsun isterler. O tip şeyleri pek düşünmezler ta ki evden kaçıp da, “Karnım guruldamaya başladı.”ya da “Hava iyice soğudu. Yağmur da yağıyor.” diyene kadar.

 Yol buzluydu. Ardımdan bir arabanın hızlı bir şekilde peşimden geldiğini hatırlıyorum. Beni görmediğini ya da başka bir şeritten benim olduğum şeride geçtiğini ve beni durdurduğunu düşünmüştüm. Yolun sağına çekmişti. Arabanın sağa çektiğini hatırlıyorum. Ben de sadece geriye bakıyordum. Çok iyi hatırlıyorum. Sabaha karşı saat 3:30 gibi ev telefonum çalmıştı. Bölümümdeki devriyelerden biri beni aramış ve “David Harris isimli çocuğu az önce tutukladık ama bize adını bile söylemiyor. Sizinle konuşmak istediğini söylüyor.” dedi.

 Vurulmuş olduğunu söylediklerinde ise ilgim bir kat daha artmıştı. David ilk başlarda Houston’daki bir bara gittiğini genç bir kızla eğlenirken, kızın erkek arkadaşının buna çok bozulduğunu ve elinde bir silahla kendisini takip ederek ateş ettiğini söylemişti.

 Doğru söylemediğini biliyorduk. Ben de: “David, bana yalan söylediğini biliyorum. Her zaman aynı şeyi yaşıyoruz, önceki olaylarda da aynı şeyi yaşamıştık. Ne yaptın tam bilmiyorum ama vurulmuşsun. Yapmaman gereken bir şeyi yaparken vurulduğunu da biliyorum.

 Bir silah dükkânını soyduğunu, içkili olarak araba kullandığını biliyoruz. Seni ve aracını teşhis edecek şahitlerimiz de var. Yakalandın işte. O yüzden doğruyu söyle.” dedim. David de: “Tamam, onu öldürdüm.” dedi.

 Adam ve kız arkadaşı evde yalnızken evlerine girmiş.

 Adamı silah zoruyla banyoya kapatmış ve orada kalmasını söylemiş.

 David kızı alıp evden ayrılırken adam elinde bir silahla evden çıkmış. Adam yere düşmüş ya da tökezlemiş apartmanın park alanında bulunan bir direğe tutunmuş.. …ve son mermeriler, son 2 ya da 3 mermi, kaç tane olduğunu tam bilmiyorum çok yakın mesafeden sıkılmış. David’e göre o gece tek hatalı olan öldürülen adamdı. “Adam kafayı yemiş. Peşimden silahla geldi.” demişti. Ben de ona: “David, adamın evine girmişsin. Kız arkadaşını zorla kaçırmışsın, başka ne yapmasını bekliyordun? ” dedim. O da: “Eline bir silah alarak gelmemeliydi. Eleman kafayı yemiş. Öldürülmesi gerekiyordu.” demişti.

 Silahı almak için gittiğimizde suyun içine girmek zorunda kalmıştım. Bataklık, çimenlik, yılanlarla dolu bir yerdi. Orada bulunmaktan bile hoşlanmamıştım ama David oraya gidip silahı aramamı seyretmekten bile zevk alıyordu. Ben silahı bulmaya çalışırken, o yukarıda köprünün üzerindeydi. Benden yaklaşık 8 metre yukarıdan silahın suyun neresinde olabileceğine dair beni yönlendiriyordu.

 Elleri kelepçeliydi. Yoldan geçenlere dönüp bakarak kelepçeli ellerini gösteriyor ve onlara: “Yardım edin! Bu polisler beni suya atıp, boğacaklar.” diyordu.

 Şaka yapmak ya da ortamı bozmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

 Tam anlamıyla eğleniyordu. O çocuk beni korkutuyor. Yeniden sokaklara döndüğünü, yetkililerin gitmesine izin verdiğini bile düşünmek beni korkutmaya yetiyor. Bu çocuk 7 ayrı suçtan hüküm giymiş. Silahlı soygun yapmış. Güvenlik görevlisine ateş etmiş. Haneye tecavüz etmiş, ağır ceza gerektiren suçlar işlemiş. Allah bilir başka ne haltlar karıştırmıştır. Buna rağmen Dallaslılar ifadesine karşılık tam dokunulmazlık vererek gitmesine izin vermişlerdi.

 Annemin söylediği güzel bir laf vardı. Dediğine göre Dallas’a geldiği ilk gece, yağmur yağıyor şimşekler çakıyormuş. Ve Dallas’a geldiklerinde şöyle söylemişti: “Eğer Dünya üzerinde bir cehennem varsa, o da Dallas’tır.” Haksız da değil. Size karşı kötü hisler besleyen insanlarla uğraşıyorsunuz. Sadece polis olduğum için benden hoşlanmadıklarını hissedebiliyorum. Bu tip şeyleri hissedebilirsiniz. Belki bunu söylememem gerekiyor çünkü polisler işlerini bu şekilde düşünerek yapmamalıdırlar. Sürekli insanlarla uğraştığınız zaman, insan sarrafı olup çıkıyorsunuz.

 David’den bahsedecek olursak, size karşı düşmanca bir hissi olduğunu hissetmezsiniz. David’in bana karşı hiçbir zaman düşmanca yaklaştığını görmedim. Bana her zaman: “Evet, efendim.” “Hayır, efendim.” şeklinde konuşmuş, saygısızlık yapmamıştır. Yani hiç kötü tarafını görmedim. Yaptıklarının sonuçlarını gördüm ve onunla bunlar hakkında konuştuğumda da yaptıklarının farkında olduğunu gördüm. Kötü yanını hatırlayabiliyordu. Ama hiçbir zaman suç işlerken ya da saldırgan ve dengesiz bir ruh halinde olduğunu görmedim.

 İşlediği suçları itiraf ettiğinde daha iyi hissettiğine ve daha uygun davranışlar sergilediğine şahit oldum. Ailesinin beyanına göre evde daha iyi davranışlar sergiliyor şehirdeki komşuları ve arkadaşlarının arasında çok daha iyi ilişkiler kurabiliyormuş. Ama David birdenbire değişmiş. Ne olduğunu hatırlayan birisi var mı bilmiyorum ama ne olduğunu ben bilmiyorum.

 Ailesine baktığımızda ise, bu tip olayların yaşanmasına neden olabilecek herhangi bir olay yaşanmadığını görüyoruz. Bildiğim kadarıyla David’in bir erkek, bir de kız kardeşi vardı. Ve yıllar önce boğularak ölmüş bir erkek kardeşi daha varmış. 3 yaşındaydım. 4 yaşında bir erkek kardeşim vardı ve 1963’te sanırım Başkan Kennedy’nin öldürülmesinden hemen sonra boğulmuştu.

 O olayın hemen ertesinde, yazın olmuştu.

 Beaumont’ta, Harrison Caddesi’nde oturuyorduk babam bahçede kamyonuyla uğraşıyordu annem de evde işlerini yapıyor, yemek falan hazırlıyordu.

 Kardeşim ve benim bir çocuk havuzumuz vardı ve onun içinde oynuyorduk.

 Babamın bizi izlediğini, göz kulak olduğunu zannediyorduk.

 Kardeşim bahçeden ayrılarak sokağa doğru gitti komşularımızın arka bahçesinde yüzme havuzları vardı ve onlar yaşça büyük insanlardı, o yüzden havuzu kullanmıyorlardı.

 Sanırım havuzun içi yapraklarla, çer çöple doluydu.

 Kardeşim o havuza düştü ve boğuldu. Sanki o yanımdaymış gibi geceleri uyumaz, oturur onunla konuşurdum. Belki de bu durum bende bir çeşit travmaya sebep olmuştur.

 Belki de babam… Bilmiyorum, belki de babam vicdan azabından ya da suçluluk duygusundan kurtulamamıştır. Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Ben hep gözünün önündeydim ve belki de ona sürekli kardeşimi hatırlatıyordum. Babam tarafından kabul edilmek benim için zor oluyordu.

 Küçük erkek kardeşim doğduğunda ise

bir anda babamın göz bebeği konumuna gelmişti, bilemiyorum. Her ne olmuş olursa olsun, herkesin hayatı bir şekilde bir düzene girer. Sanırım küçükken yaptığım çoğu şeyi babamın bana karşı olan tavırlarını kırabilmek ve gözüne girebilmek için yapmıştım. Ama kendime zarar vermekten başka bir şey yapmamıştım. 5 Aralık 1986’da, David Harris’la son bir röportaj daha yapıldı.

 Sence Adams çok şanssız bir adam mı?

Kesinlikle.

 Eğer şanssız olmasaydı, başına bu işler gelmezdi.

 - Şansızlığı neydi peki?

- Birçok şey olabilir.

 Nereden baktığınıza göre değişir.

 Daha önce de söylediğim gibi, bu kalacak bir yerin olmamasıyla alâkalı bir durumdu.

 Eğer kalacak bir yeri yoksa, gidecek bir yeri de yoktur, değil mi?

O gece sen de motelde kalsaydın, böyle bir olay olmazdı mı demek istiyorsun?

Muhtemelen. Muhtemelen.

 Günah keçisi derler hani, hiç duydunuz mu?

Hüküm giymiş muhtemelen binlerce, belki daha da fazla masum insan vardır.

 Neden?

Kim bilir?

- Randall masum mu peki?

- Kendisine de sordunuz mu?

- O zaten her zaman masum olduğunu söylüyor. – Aynen öyle.

 Ona inanmadınız, değil mi?

Suçlular her zaman yalan söylerler.

 Peki sen ne düşünüyorsun?

Masum mu, değil mi?

Masum olduğundan eminim.

 – Nasıl emin olabiliyorsun?

- Çünkü ne olduğunu bilen benim.

 – Polis onu suçlayınca şaşırmış mıydın?

- Onu polis suçlamadı.

 Ben suçladım.

 16 yaşında korkmuş bir çocuktum.

 Kurtulabilecek olsa, kesinlikle kendini kurtarırdı.

 Sana inandıklarını mı düşünmüştün?

Kesinlikle. İnanmış olmalılar.

 Ben bir şeyler söyleyene dek, ellerinde hiçbir şey yoktu.

 Sanırım ellerine bir şey geçince, onu kullandılar.

 Sana inandıklarında şaşırmış mıydın?

Şaşırmışımdır herhalde, bilmiyorum.

 Bana inanmalarını umut ediyordum.

 O kadar şeyin yaşanması da bir bakıma inanılmazdı zaten. Ama yaşandı işte. Hep şöyle düşünmüşümdür… Randall Adams’ın hapiste olmasının bir nedeni var mı diye sorsaydınız

Bunun nedeni; o gece ona yardım edebilecek birinin yanında kalamamış olmasıdır derdim.

 Bulunduğu yere onu götüren budur. Hapsi boylamasının nedeni bu olabilir.

 Bugün bulunduğu yerde olmasının tek nedeni bu olabilir.

Randall Adams Teksas, Lovelady, Eastham Birimi’nde müebbet hapis yatmaktadır. David Harris Teksas, Huntsville, Ellis Birimi’nde 1985’te Mark Walter Mays’i öldürmek suçundan idam edilmeyi beklemektedir. Dallas Polisi Robert Wood’un öldürülmesinin üzerinden 11 yıldan fazla zaman geçmiştir.

 KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

THE TRAGEDY OF MACBETH (1971) KANLI SALTANAT

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ

2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ