VESVESE’NİN SIRLARINDAN


İlhamdan onun suretini talep etmeyesin.
Çünkü İblis’in vesveseleri sana eşlik eder
[57.Bölüm]

Vesvesenin Kaynaklarından

Yeryüzüne “Havva” çoğalmak, “İblis” ise saptırmak için indirilmiştir. Âdem’in ve Havva’nın inişi keramet, İblis’in inişi ise başarısızlık, cezalandırma ve günahları kazanma inişiydi. Çünkü onun günahı, bedbahtlığın sonsuz olmasını gerektirmez. Çünkü o, Allah’a ortak koşmamış, Allah’ın kendisini yarattığı özellikle gururlanmış, Allah Teâlâ da onun yazgısını bedbaht (şakî) yapmıştır. Bedbahtlık diyarı ise, şirk koşanlara mahsustur. Böylece Allah Teâlâ, İblis’i kulların kalplerine vesvese vererek şirk günahını işlesin diye yeryüzüne indirmiştir.Onlar, şirk koştuklarında ve İblis de şirkten ve failinden yüz çevirdiğinde, bu yüz çevirme, ona fayda vermez. Çünkü Allah Teâlâ’nın bildirdiği gibi ona (müşrike) “inkâr et” diyen, İblis’in ta kendisidir. Böylece kendisi birleyen olsa bile, âlemdeki bütün müşriklerin günahını yüklenmiştir. Çünkü ‘kötü bir âdet çıkaran kimse, o âdetin günahı ve onu yapanların günahını yüklenir.’ [39.Bölüm]

Vesveseye Sebeb Olan  Organlar

Sünnette ve Kur’ân-ı Kerim’de bu temizlikler teşvik edilmiştir. İstinca, kendilerinde bulunan dışkı (eza, acı) nedeniyle suyla cinsel organları temizlemektir. Dolayısıyla iki cinsel organ dışkının çıktığı yer olduğu gibi aynı zamanda örtülecek ve gizlenecek iki yerdir. İnsanın içindeki acı (dışkıya benzetilerek eza) ise, gönle ilişmiş çirkin düşünceler, saptırıcı kuşkulardır. Sahih bir hadiste şöyle bildirilir: ‘Şeytan insanın kalbine gelir ve ona der ki: Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? En sonunda sorar: Peki Allah’ı kim yarattı?’ Kalbin böyle bir acıdan temizlenmesi, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin söylediği gibi, Allah’a sığınma ve soruya son vermekten ibarettir.

Bu ikisi, [ön-arka cinsel uzuvlar], avrettir. Başka bir ifadeyle bunlar, insanın kendisine vesvese vermesine yol açan şeylere meyillidir. İnsan asıl ve ayrıntı konularında dindarlığına zarar veren şeylerle kendisine vesvese verir. Arka, asıl dışkı (eza) yeridir. Zaten bunun için var oldu. Kadın ve erkekteki diğer iki cinsel uzuv ise (kadın ve erkeğin ön uzuvları) ise bu aslın feridir. Onların iyiliğe dönük bir yönü olduğu gibi kötülüğe dönük bir yönü de vardır. İyilik ve kötülük, evlilik ilişkisi ve zinadır.

Ruhsal İstincanın Sırrı

Bakınız! Az bir suya pislik bulaştığında onu etkiler ve artık o su kullanılmaz. Su da, pisliğin üzerine döküldüğünde onun hükmünü ortadan kaldırır. Tıpkı bunun gibi kuşkular, zayıf imanlı ve düşünceli kalplere geldiğinde, onlara etki eder. Pislik, bir deryaya düştüğünde onda silinip gittiği gibi bilgiyle ve Ruhu’l-kuds ile desteklenmiş güçlü kalplere kuşkular düştüğünde de böyledir. İnsan ve cin şeytanları, İlâhi ilimden nasiplenmiş birine bu kuşkuları getirdiklerinde söz konusu kişi, kuşkuların dış varlığını değiştirir. Bu insan, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilahi rahmetin inayetinden elde ettiği ledünni bilgi iksiriyle, kuşku kurşunlarını altına, değersiz şeyleri gümüşe nasıl çevirebileceğini bilir. Bunun yanı sıra, söz konusu şeylerin hangi yönden doğru olduğunu ve [onlardan etkilenmek bir yana] onlara tesir yapar. İşte, ruhsal istincanın sırrı budur. [68.Bölüm- VASIL [Suların Kısımları, Bilgilerin Kısımları]

Namaza başlarken neden şeytandan sığınırız?

Racîm özne anlamında [taşlayan] da olabilir. Bu isimlendirme, kulun kalbini taşlayan çirkin düşünceler, vesvese’ve kötü niyetlerle ilgilidir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem gece namazına kalkıp ‘ihram [yasaklama, başlama tekbiri]’ tekbirini getirdiğinde şöyle derdi:

‘Allahu ekber kebiran… Yani, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür. O’na sonsuz övgüler! O’na sonsuz övgüler, O’na sonsuz övgüler! Sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim. Kovulmuş şeytanın üflemesinden ve vesvesesinden [hemze] Allah’a sığınırım.’

İbn-i Abbas şöyle der: ‘Şeytanın ‘hemzesi’ namazda insana verdiği vesvese, nefesi şiir, üflemesi namazda insana verdiği kuşkulardır. Unutma da buna dahildir’.

Bu nedenle Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ‘sehiv secdesi şeytanı öfkelendirir’der. Öyleyse namaz kılan insan, Rabbinin korumasını dileyerek, duru bir kalple taşlanmış şeytandan Allah’a sığınmalıdır.

Şeytanın namazda verdiği kötü düşünce ve vesveseler bilinmezse, bunları uzaklaştıracak ismi belirlemek de mümkün olmaz. Bu nedenle, [sığınma için] bütün isimlerin anlamını toplayan Allah ismi gelmiştir. Çünkü bu ismin gücünde, kovulması gereken her düşüncenin mukabilinde kovan her ismin hakikati bulunur. Allah kendisini muvaffak kılarsa, namaz kılanın sığınışında bu halde olması gerekir.

Sığındıktan sonra şöyle der: ‘Rahman ve rahim Allah’ın adıyla [besmele].Bunu söylediğinde, Allah Teâlâ “kulum beni zikrediyor der. Bu yorumla, besmeledeki âmilin [söz gelişi başlarım fiili değil], ezkuru, yani ‘zikrediyorum’ ifadesi olmalıdır. Be harfi [bi-ism] de, bu rivayet doğru ise, zikretmek fiiliyle ilgili olmalıdır. Rivayet doğru değilse fiil, ‘Allah’ın adıyla okurum’ olmalıdır. Bu durum, ‘Rabbinin adıyla oku’ ayetinde açıktır. [69.Bölüm 37.Kısım-VASIL- Namazda Fatiha Suresini Okumanın Yorumu]

Namazda safları sıkıştırmak ne demektir?

Safları sıkıştırmak, başından sonuna kadar saftaki insanlar arasında hiçbir boşluk kalmaması demektir. Safı sıkıştırmanın hedefi, şeytanların saftaki boşlukları dolduracak olmalarıdır. Namaz kılanlar, Allah Teâlâ’ya yakınlık yerindedir. Dolayısıyla birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olacak şekilde, namaz kılanların aralarında boşluk bulunmaması gerekir. Boşluk olursa, bu durum, aralarındaki ilişkinin davet edildikleri Hakka yaklaşmanın zıddı olmasına yol açar. Bu boşluk ve aralıklara ise, namaz safında iki adam arasındaki ‘uzaklık’ ile ilişkisi nedeniyle Allah Teâlâ’dan uzak olanlar [şeytan: Allah Teâlâ’dan uzak olan] sızar. Böylece saftaki bu boşluk ve gediği dolduran şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklığı ölçüsünde, namaz kılan Allah’a yaklaşmak rahmetinden eksik kalır. Omuzlar birbirine bitiştirilip boşluklar doldurulduğunda ise, Allah Teâlâ’dan uzaklık yerleşecek bir yer bulamaz. Çünkü artık şeytan -ki o, Allah Teâlâ’dan uzaklığın bulunduğu yerdir, burada değildir.

Şeytanlar, safın boşluklarıyla sevinir ve Allah’ın namaz kılanlara verdiği rahmetinin kapsamını görerek o boşluklara girer. Namaz kılanlara dönük ihsan rahmetinden bir miktar ‘komşuluk’ etkisiyle kendilerine de ulaşsın diye, o boşluklara sıkışırlar.Çünkü onlar, Allah katında uzak kimseler olduklarını bilirler.

Söz konusu şeytanlar, namazda vesvese veren şeytanlar değildir. Çünkü, vesvese verenlerin yeri [saflar değil] kalplerdir. Dolayısıyla onlar, meleklerle birlikte kalplerin kapılarında bulunur. Nefse [vesvese] aktarır, kalbi çağrıldığı işten alıkoyacak düşüncelerle oyalar. Şeytanın nefse aktardığı düşüncelerden biri de, saf arkadaşıyla arasındaki gediği gidermemektir.

Bunun iki yönü vardır. Birincisi, namaz kılanın emre itaatsizlik özelliği kazanmasını sağlamaktır. Bu özellik, onu Allah Teâlâ’dan uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklaşma nedeni, Allah Teâlâ’nın emrine itaatsizliğidir, ikinci yön ise, onların şeytan arkadaşlarıyla ilgilidir. Söz konusu şeytanlar bu gedikleri doldurup namaz kılanların rahmetine ulaşmak ister. Bu nedenle imam Rabbiyle konuştuğu gibi Rabbi de onunla konuşur. Bu nedenle, namazdaki konuşma çoğul ifadeyle ifade edilmiş ve duada imam kendisini cemaatten ayırmamıştır. Çünkü imam cemaatin dilidir. [40.Kısım- FASIL-VASIL ]Tek Başına Safın Arkasında Namaz Kılan Kişi]

Vesvese ile Savaşmak İlişkisi

Savaşta kılıçların çekilmesi, (batınî anlamında) kendisine vesvese veren şeytanın ve nefsinin karşısındaki durumudur. Allah Teâlâ bu haldeyken insana şah damarından daha yakındır. Bu yakınlığa rağmen insan büyük bir savaş içindedir. Kul bu haldeyken Allah Teâlâ’nın yakınlığına bakar. Bütün namazı (şeytan veya nefsiyle) savaş esnasında tamamlasa bile, hiç kuşkusuz böyle bir durumdaki insanın namaz kılması zorunludur, çünkü böyle yaparsa şeytanla Allah Teâlâ vasıtasıyla savaşmış demektir. Çünkü O, namazında Allah Teâlâ karşısında bulunduğunun bilinci ölçüsünde, kendisine emredildiği şekilde namazın görünür şartlarını yerine getirmiştir. Savaşçı da, kılıçların çekildiği esnada namazı kendisine emredildiği üzere batınıyla kılar. Emredilen şey, gücü ölçüsünde gözleriyle ima ederek namazı kılarken düşmanıyla savaşırken de diliyle tekbir getirmesidir. Bu esnada şeytanın vesvesesi, Allah Teâlâ’nın yükümlü tuttuğu farzları yerine getirmekten kulu uzaklaştırmaz.

Vesvese vaktinde temizlenmesi, tıpkı abdesti uzuvlarına ulaştırması gibi, savaşmasının ta kendisidir. Şeytan kulun Allah yolunda cihadındaki azmini gördüğünde, desinler diye savaşmayı aklına getirebilir. Bunun nedeni, şeytanın kişinin amelini geçersiz yapma ve boşa çıkarma hırsıdır. Hâlbuki kul, savaşmaya başladığında niyetini Allah Teâlâ’nın dinini korumak ve ‘Allah’ın kelimesinin yüksek, kafirlerin kelimesinin alçak olması’ için halis bir şekilde belirlemişti. Burada ‘kâfir’, özel bir yönden müşrik demektir. Böyle söylememizin sebebi, Allah ehlinin bu sözle işaret ettiğimiz şeyi anlamış olmalarıdır. Başa dönersek, şeytan kendisine bunu hatırlattığında, insan bu düşünceye kıymet vermez. Çünkü bu kulun dayandığı esas ve dayanak doğru ve güçlüdür ki bu da başlangıçtaki niyettir.

Şeytan doğru bir niyetle başladığı amelini artık bırakması, hususunda kula saldırıp niyetine katışan gösteriş duygusuyla amelinin bozulduğu vesvesesini verirse, kul şeytanın bu davranışını ‘amelleriniz batıl kılmayın’(47 / Muhammed, 33) diyerek reddeder. Böylece, (böyle bir niyet karışıklığı nedeniyle) şeytanın ameli terk etmeyle ilgili verdiği vesveseyi bu ayetle kendinden uzaklaştırırsın.  [42. Kısım-VASIL Savaş Halinde Namaz -Batınî Yorum]

Namazda Açıkta Okumanın Hikmeti

Namaz kılan kişi, ardındakilerin duymasını sağlayıp dinledikleri Kur’an-ı Kerîm vasıtasıyla vesveselere engel olmak için ayetleri açıktan okur. Çünkü onlar Kur’an-ı Kerîm’i dinlerken ayetlerini derinden düşünür, ayetlerin anlamlarını tefekkür ederek kendilerini vesveselerden alıkoyar, ayetleri dinledikleri için sevap kazanırlar. Onların imamın okuyuşunu güzelce dinlemeleri, yağmur yağmasını sağlayan sebeplerden birisi olabilir. Çünkü onlar, Kur’an-ı Kerîm okunduğunda onu dinleyin ve susun, umulur ki merhamet edilirsiniz’ (7 / A’râf – 204) ayetinde belirtilen Allah Teâlâ’nın emrine uyarak bir farzı yerine getirmişlerdir. Yağmur da, Allah Teâlâ’nın rahmetindendir. Onların bu duaya çıkmalarının yegâne nedeni, Allah Teâlâ’dan yağmur istemektir. Allah ise, Kur’an-ı Kerîm’i dinleyene onu taahhüt etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ’dan bir şey ummak için yapılan davranışların hükmü, farzın hükmü gibidir. İmam ise, bir topluluk içinde –cemaat namaz ve duasında açıktan Rabbini zikreder. Allah da imamı o cemaatten daha hayırlı bir topluluk içinde zikreder. O topluluk içinde imam ve cemaatin amaç edindikleri bir ihtiyacın karşılanması için Allah’a dua eden birisi bulunabilir. Böylece o meleğin duasıyla yağmur yağar. Çünkü melekler şöyle der: ‘Rabbimiz! Her şeyi bilgin ve rahmetinle kuşattın.” (40 / Mu’min – 7)  [45.Kısım VASIL Açıktan Okumanın Batınî Yorumu]

 Hacer’ül Esved’ in Sırrı

Tirmizî, Cabir’den şöyle bir hadis aktarır: Hz. Peygamber Mekke’ye geldiğinde, içeri girip Hacer-i esved’e eliyle dokunmuş, sonra sağından üç kez koşmuş, dört kez yürümüştür.’

Hacer’ül Esved , Allah Teâlâ’nın sağ elidir. Allah Teâlâ suretine göre yaratmış olduğu insan için de bir sağ el yarattı. Bu nedenle tavafın Allah Teâlâ’nın eliyle insanın sağ eli arasında olmasını emretmiştir. Böylece insan, iki güç ile desteklenir ve bu durumda şeytan insana gelebilecek bir yol bulamaz. Çünkü şeytanın sağa karşı yolu yoktur. O, kulun kalbine vesvese verir ve o sol tarafa meyillidir.Bu durumda tavafta Hakk’ın sağ eli tavaf edeni muhafaza eder. O kendi varlığında da bir sağ ele sahiptir. Öyleyse insan sürekli korunur. Bu dengeden ayrıldığında ise -ki o Irak tarafından Yemen tarafına dönmektir. Allah Teâlâ’ya ait olan evin inayeti insanı korur.  [ 73.Kısım-Yirmi Yedinci Hadis: Tavafta Kâbe'nin Neresinde Durulur?]

Peygamberler Vesveseden Korunmuştur

Peygamberler gaybî bilgileri meleklerin gözetiminde öğrendikleri -ki bunun amacı şeytanların kovulmasıdır. Gayb, Allah Teâlâ’dan tebliğ edecekleri risaletle ilgilidir. Bu nedenle Allah Teâlâ, ‘Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerinde bilsinler’ (72 / Cin-27) demiştir. Allah Teâlâ risaleti rableri kelimesine izafe etmiştir. Çünkü onlar, şeytanların peygamberlere herhangi bir vesvese veremeyeceklerini öğrenmişlerdir. Böylelikle peygamberler, bu risaletin -başkasından değil, Allah Teâlâ’dan gelen bir risalet olduğundan emin olmuşladır. Bu ayette, yani ‘Razı olduğu peygamberler müstesna’ ifadesi, acaba peygambere meleğin vasıtasıyla gerçekleşen bir bildirim midir? Yoksa bu özel vahiyde melek yok mudur? İkincisi, daha açık ve daha uygun ve doğru olandır.

[321.Bölüm]

Cinlerin arasında şeytan olan ve olmayanlar vardır.Allah Teâlâ şeytanlarda saptırma özelliği yaratmış, uzaklık perdesinin vesvese vermek ardından mallara ve çocuklara ortak olmalarını emretmiştir. Bu, onlar için bir imtihan ve sınamadır. Bu bağlamda şeytan insana ‘kâfir ol’ der, kâfir olduğunda “Ben senden uzağım, ben âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’dan korkarım” der. [334.Bölüm]

Vesvesenin Sırlarını Kimler Bilir?

Kâmil şeyhler (sahtekâr olanlar değil), hastalıkları ve ilaçlarını, zamanları, mekanları, mizacı, gıdaları, mizacı düzelten ve bozan şeyleri, hayali keşf ile gerçek keşf arasındaki farkı, tecelliyi, terbiyeyi, müridin çocukluktan gençliğe, oradan yaşlılığa intikalini bilirler.

Onlar, müridin doğasına hükmetmenin bırakılıp aklına hükmetme vaktinin ne zaman geldiğini bilirler. Onlar, müridin düşüncelerinin tasdik edileceği zamanı, nefse ve şeytana ait hükümleri, şeytanın kudreti altındaki hususları bilirler.
Kâmil şeyhler, insanın şeytanın kalbine verdiği vesveseden korunmasını sağlayan perdeleri de bilir.
Onlar, müridin nefsinin sakladığı ve onun bile farkında olmadığı şeyleri bilir.
Onlar, müridin bâtınında ortaya çıktığında ‘ruhanî fetih’ ile ‘İlahî fethi’ ayırt etmeyi bilir.
Onlar, ‘yola’ uygun olanlar ile olmayanları kokularından ayırt eder.
Onlar, ‘Hakkın gelinleri’ olan müritlerin nefslerini güzelleştiren süsleri bilirler. Hak karşısında onlar, gelini süsleyen bir hizmetçiye benzer. Onlar, Allah’ın edipleri, mertebenin edebini ve onun hak ettiği saygıyı bilenlerdir. [181.Bölüm Şeyhlere Hürmet Makamı]

Dostum! Aklına sana iyiliği tavsiye eden bir düşünce geldiğinde, onun meleğin ilhamı olduğunu bil!
Ardından iyiliği yapmaktan alıkoyan başka bir düşünce gelirse, o da şeytanın vesvesesidir. 
[560.Bölüm. Tavsiye]

Kaynaklar:
Muhyiddin İbnü’l Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye
Futuhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

ÖNEMLİ BİR MEVZU VESVESE

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT


ALINTI
Çınar Oskay
14 Aralık 2013

Kimse neden bahsettiğini tam olarak anlamasa da Slavoj Zizek dünyanın en ünlü filozofu. 

Ona ‘felsefenin rock starı’ diyorlar. 

Dehayla delilik arasında gidip gelen bir hiperaktif, gördüğüm en süratli düşünen insan ve müthiş sevimli bir karakter… 

‘Sapığın Sinema Rehberi’ adlı muhteşem filminin devamı ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ dünyada gösterime girdi. 

İstanbul’da otelinin resepsiyonunda buluşmak istiyor. 

Çok uykusu olduğu için bastıra bastıra “Sadece yarım saat” diyor. 

Neyse ki konuşmaya başladı mı kendini durdurabilmesi epey zaman aldığı için söyleşi bir buçuk saat sürüyor. 

Barda kola shot’larıyla (içki içmiyor) ve kahkahalarla devam ediyor! 

Röportaj sonrası beynimin genleştiğini hissediyorum! 

İşte Sloven filozof ve psikanalist Zizek’ten Gezi Parkı, aşk ve dünyanın gidişatıyla ilgili uyarılar…

Son kitabınızın kapağında arkanızda alevler içinde bir araba, üzerinizde İstanbul yazan bir tişört var. Nedir anlamı?

-Tamamen fotoşop, bir anlamı yok gerçekten.

Gezi Parkı eylemlerini izlediniz mi?

-Beni ilgilendiren tarafı şu: Yunanistan, İspanya gibi ekonomileri çöken ülkelerde protesto normal. Ama Türkiye, Brezilya hatta İsveç’tekiler son derece gizemli. Bu ülkeler model, ekonomik patlama yaşıyorlar. Henüz zengin olmasanız da 30 yıl önceye oranla durumunuz çok iyi. O zaman protesto neden? Bu sizin bilmeceniz. Benim cevabım karamsar ve hüzünlü.

Nedir?

-İnsanlar işler berbatken isyan etmez. Devrimler, ayaklanmalar hiçbir zaman böyle başlamaz. Tersine, hayat iyileşirken beklentiler artar. Fransız Devrimi, monarşi çok sert ve acımasızken ortaya çıkmadı. Kral 1750’den beri güç kaybediyordu. Anti komünist ayaklanmalar da öyle. 1956 Macaristan’ında liberal komünist başbakan Nagy İmre zaten iktidardı. Açılma başlamıştı ama yetmedi. Bu sebeple Kuzey Kore’de devrim olmayacak. Bu çok üzücü bir ders. Diktatörlere tavsiyem şudur: Sonuna kadar acımasız olun ve asla geri adım atmayın.

DÜNYAYLA İLGİLİ 4 UYARI
1- AKIL KONTROLÜ

-Tüm devletlerin gizli polisleri aklımızı nasıl kontrol edebilecekleri üzerine çalışıyor deliler gibi. Çin’de Biogenetik enstitüsünden biriyle tanıştım. Bana hedeflerinin Çin ulusunun fiziksel ve ruhsal iyiliği olduğunu söyledi. Bunu resmen söyledi! Ütopya değil, geliyor!

2- YA İÇİNDESİN YA DIŞINDA

-Rusya’da Moskova’da ya da Leningrad’da yaşamak bir ayrıcalık. Diğer yerler ise ‘dışarısı’. Moskova’dan trenle iki saat uzaklaş bak ne oluyor! Eminim Anadolu’da da öyledir. Bu, eski tip sınıf ayrımından bile sert.

3- BİYO-GENETİK AYRIM

-Hindistan’da bebek fabrikası. Birkaç gün önce ilk bebek fabrikası açıldı! Her an yüzlerce kadın hazır bulunuyor. Diyelim ki paran var: Batılı bir adamsın ama karınla çocuk yapamıyorsun. Ya da karın vücut güzelliğini kaybetmekten korkuyor. Bir doktora gidiyorsun, spermini veriyorsun,oraya gönderiyorsun. Kadın senden hamile kalıyor. Çocuk gelirken gidip siparişi teslim alıyorsun! Yüzlerce kadın var! İşleri yılda bir kez hamile kalmak! Bu iş zenginler ve fakirler biyolojik olarak farklı türler haline gelinceye kadar sürecek!

4- TEKNO SINIF SAVAŞI

Matt Damon’ın Elysium’unu gördün mü? Dünya büyük bir varoş. Tepede büyük bir uzay istasyonu var. Bahçeler içinde, yönetici sınıf burada yaşıyor. Felaket sonrası, kıyamet sonrası filmlerin, dizilerin, bilgisayar oyunlarının popülerliğine bak… Hep bir sınıf meselesi var. Bir varoş, döküntü bir yer… Karşısında izole, ayrıcalıklı bir hayat… Bir şekilde buna doğru gidiyoruz. Dünyada adam başı en çok helikopterin düştüğü Sao Paolo gibi.

Yani iyi yola giren ülkeler isyana daha müsait…

-Biri bu, evet. Ama ikinci bir şey var. Her ilerlemenin bir bedeli, karanlık yanı vardır.

Nasıl?

-Mesela Çin… Her Çinli 40-50 yıl önceye oranla aşırı derecede daha iyi yaşıyor. Ama toplumsal ayrışma hat safhada. Mısır’a bakın… Mübarek’in altında hayatları biraz iyileşti. Ama yeni eğitimli orta sınıf çok daha fazla şey istiyordu.

Bazı entelektüeller Gezi Parkı olaylarına “Haysiyet isyanı” dedi.

-Buna katılırım. Ama haysiyet nötr bir kavram. 10-20 yıl önce daha az mı hakarete uğruyorlardı? Hayır. Değiştiler. Türkiye gelişti ve standartları yükseldi. 40 yıl önce, daha çok ezilirken neredeydi bu haysiyet? Normal karşılıyorlardı. İlerleme sayesinde hassasiyet geliştirdiler.

BU SİZİN TRAJEDİNİZ!
Bu ilerlemeyi Türkiye’de bir ölçüde protesto edilen hükümet sağladı.

-Daha ne paradokslar var. Bazı ilüzyonlardan kurtulmak gerek. Mesela geleneğin ve kökten dinciliğin ilerlemeye engel teşkil etmesi… Hindistan’da solcu arkadaşlarım harika bir şey söyledi. Hindistan geleneğe, kast sistemine, babaerkil düzene rağmen ilerliyor. Ama esasen tam da bunlar sebebiyle aşırı dinamik, iş bitirici genç işadamları, yöneticiler yetişiyor. En başarılılarına neden bu kadar çalıştıklarını sorun… Gelenekle cevap verirler: Eve ekmek götürebilmek için! Bunu Çinli ve Singapurlulardan da duydum. Çok tuhaf, standart liberal Batı kapitalizminden çok daha dinamik bir kapitalizm beliriyor.

Ve daha vahşi…

-Çok daha vahşi! Ama ortalama bireye bakarsanız geleneğe, etik kodlara, dine sıkıca bağlı olduğunu görüyorsunuz. Dinin yeniden icat edilmesi gibi. Post modern kapitalizmde daha çok çalışmanız için gereken tüm geleneksel değerler devrede! O yüzden “Türkiye’de hem modernleşme var hem İslamcılık” dememelisiniz. Hayır! Bunlar aynı madalyonun iki yüzü. Bu sizin trajediniz. Batılılaşmacı Kemalistlerin ekonomik gelişmeye daha az yatkın olması…

Belki siyasi değişime bile…

-Günümüzün paradoksu bu. Sevmediğim, yeni bir dünya bu. Çin, Singapur… Umarım Türkiye böyle olmaz. Batı’dan bile iyi işleyen bir kapitalizm; yarı otoriter bir rejimde muhafazakâr etik, öncelikler, kaygılar vs. Bence geleceğimiz bu. Rusya buraya gidiyor. Aşırı sert kapitalizm, yolsuzluklar… Ama kiliseden hükümete tam destek!

İslam’da aslında özgürleştirici unsurlar olduğunu yazmıştınız

-İslam’a özel bir hayranlık beslediğimi söyleyemem. Batı’daki bazı solcular İslamofobi ile suçlanmaktan korktukları için korumacı davranıyor. Ama iki-üç yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ironik olarak övmüştüm. Beni muhafazakârlara koz vermekle suçladılar. Her din faydacıdır. Kutsal metinlerde ne ararsanız bulursunuz. Harika bir tarih kitabı okudum. 1800’lü yıllarda Fransız bir gezginin İstanbul izlenimleri… Osmanlı’ya karşı biri. “Ortodoks rahiplerin yahudilerle konuştuğunu görebiliyorsunuz” diyor şaşırarak ve eleştiriyor: “Nerede ulusal kimlikleri!” diye soruyor. Şimdi İslamcılar hoşgörüsüz olarak biliniyor, 200 yıl önce Avrupa onları fazla hoşgörülü buluyordu. Yani her dinde her şeyden bol bol vardır. Bugünkü İslamcılık geleneksel İslam filan değildir. Tipik modern; hatta post modern bir fenomendir.

Allahım! Bunu hatırlayacak kadar yaşlandım! 40 yıl önce Afganistan en çoğulcu, en laik Ortadoğu devletiydi. Sivil, laik, Batıcı bir kralları; güçlü bir Komünist partileri vardı. ABD’ye bakalım… FBI, iki milyon Amerikalıyı köktenci Hristiyan potansiyel terörist olarak gözetim altında tutuyor. Teröristlerin topluma oranına bakarsanız Arap ülkeleriyle benzer rakamlar görürsünüz. Modern kapitalizmde insanları köktenciliğe sürükleyen bir şey var.

İNSANLARI UYANDIRMAYA ÇALIŞIYORUM
Brezilya’da protestolar dünyanın en gelişmiş şehirlerinden Sao Paulo’da başladı.

-Evet. Buradaki gösteriler otobüs parasıyla ilgili filan değildi. Yunanistan’daki gösteriler ne kadar farklı görünürse görünsün, bir şeyle birbirine bağlı: Küresel kapitalist dinamiklere başkaldırı… Şimdi korkunç bir şey söyleyeceğim: Tarihin herhangi bir noktasında ortalama insanın bu kadar iyi yaşadığı bir zaman olmuş mudur? Muhtemelen hayır ama yine de sokaktalar. Kapitalizmin sorunu burada.

Yanlış bir hayat doğru yaşanılamıyor. Peki ne yapmalı?

-Basit formüllerimiz yok. Sophie Fiennes ile yaptığımız ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ filminde bunu yapmaya çalıştım. İnsanları uyandırmaya çalışıyorum. Dini bir anlamda değil; “Aman Tanrım! Bu normal mi? Neden böyle yapıyoruz?” desinler… Alain Badiou ile Güney Kore’deydik. Türkiye’den bile iyi, tam bir ekonomik zafer modeli! Japonya’yı yakalamak üzere. Samsung Apple’ı geçiyor vs. Ama dünyada kişi başı intihar oranı en yüksek ülke. Çok acı çektikleri 20’nci yüzyıl sonrası -Japon işgali, Kore Savaşları vs.- hiçbir emniyet kemeri olmadan kendilerini modernizasyona bırakıyorlar. Hipnotize olmuş gibiler. Özellikle genç nesil. Delice bir ritim; çalışma temposu, eğlence ama mecburi gibi, sanki eğlenmek zorundaymışçasına… Rahatlayacak vakit yok. Çünkü rahatlamak da onlar için organize edilmesi gereken, son derece aktif bir şey. Bilgisayar oyunlarında hep şampiyonlar. Oğlumdan biliyorum. Uluslararası bilgisayar oyunu müsabakalarını hep kazanıyorlar. Şunu dinle! Bir teknik var: Kendini serumla besleyip, penisine bir sonda bağlıyorsun. Yemek yemeden, tuvalete gitmeden 2-3 gün bilgisayar oynayabiliyorsun. Bunun altında hep bir korku var: Bir saniye için bile aktif olmayı bırakırsam bir anda hayatımın manasız olduğunu hissedeceğim, çökeceğim.

Ve hep yalnız olarak…

-Bunu fark etmen güzel. Ama bu eski, bildiğimiz yalnızlık değil. Kalabalıkta yalnız olmak. Mesela bugün facebook’a pornografik çıplak fotoğraflarını koyarsan eski teşhircilik gibi olmaz. Milyonlar senin çıplak halini bile görse hâlâ yalnızsın. Gerçek sekste bile insanlara birer plastik penis, plastik vajina gibi davranıyoruz. En azından Batı’da ana kural şu: Diğer insanlara çok bağlanma. Çok âşık olma, mesafeni koru. Budizm bu yüzden tutuyor. Star Wars’ta dedikleri gibi: “Nesnelere çok bağlanma” yani uzakta durarak özgür kal. Bir kadına ya da bir erkeğe çok tutkulu şekilde âşıksan bu hastalıklı bir durum sayılıyor. “Nedir bu takıntı?” diyorlar.

CHOMSKY HÂLÂ ESKİ SOLCU BİR PARANOYAK!
Eyvah! Daha dün en yakın arkadaşıma benzer bir şey söyledim!

-Ne yaparsan yap, ben bir liberalim. Farklı tatminsizlik biçimlerimiz var. Dışarda bırakılanlar var. Afrika’nın ortasında Fildişi Sahilleri’nde dünyanın en büyük gettosu var. 50 milyon kişilik dev bir varoş. Görünmez insanlar var. Görünmez koca ülkeler var! Kongo gibi! Sürekli savaş, yerel savaş tanrıları… Ama dünya ekonomisiyle mükemmelen bütünleşmiş… Bu yüzden insani yardım fikrinden tiksinirim. Fakirleri bir yerde tutmak, kendini iyi hissetmek içindir. Çevre de öyle. Büyük soruları sormak yerine terörize ediliyoruz. Aman, bütün gazeteleri ayırdınız mı? Kola kutularını geri dönüşüme soktunuz mu? Ama kimse Kanada’nın nasıl petrol çıkardığını sormaz.

Bu sistemin sorumlusu kim?

-Kendiliğinden. Burada Chomsky’den ayrılıyorum. Bence o hâlâ eski solcu paranoyak. Yalan söyleyen, hile yapan insanları suçluyor.

Mısırlı İslamcı yazar, şiddet İslam’da şiddetin babası sayılan… Kitabını okudun mu?

Seyid Kutb mu? Birazını…

Korkunçtu. Mesela Amerikan hayatına karşı haseti. Gerçek köktencilere saygım var. Amerika’daki Amish’ler, Tibetli Budistler… Onlar bizi kıskanmaz. Dostça bakar. Nefret etmez. Sadece biz Batılıların aptal olduğuna inanırlar. Beni gıcık eden sahte radikallerdir. Nefretleri kendilerine gerçekten güvenmemelerinden kaynaklanır. Onlar yeterince köktenci değildir, gerçek inançlı da değildir. İslam’a ne kadar dostça yaklaşırsak bizden o kadar tiksinirler. Çünkü bizden tam da bu yüzden, özgürleşmiş, rahat hayat tarzımız yüzünden nefret ederler.

Babam bir akademisyendi. Ve ciddi bir şey anlatırken sürekli espriler yapıp güldürürdü. “Yoksa dinlemezler” derdi. Siz de kendinize “Popüler komedyen” diyorsunuz. Bu bir taktik mi?

-Evet, belki onun gibi ben de bilerek yapıyorum. Bir-iki belaltı espri yapıp dikkati toplar, sonra zehri verirsin! Kim teorinin sıkıcı olması gerektiğini söylemiş! Hegel’de pis espriler gırladır. Diyalektik, esprilerle doludur. Ayrıca her şey sarpa sardığında sadece komedi işe yarar. Mesela Holocaust ile trajik tüm söylemler sahtedir. Auschwitz’teki dehşet korkunçtu. Ama bundan sadece çılgın bir mizah üretilebilir. Mesela İtalyan ‘Pasqualino Sette Bellezze’ yi görmelisin. Auschwitz’te bir adam, Giancarlo Giannini canlandırıyor. Hayatta kalmak için çirkin bir Alman kadını tavlaması gerekiyor. Müstehcen bir komedi ama ne kadar yerinde! Bir trajedide, kurban olarak haysiyetini koruyabilirsin. Ama bunu Auschwitz’ta yapamazsın. Auswitz’te haysiyetini kaybetmen gerekir.

ÇOĞU FİLOZOF UCUZ ONLARI SATIN ALABİLİRSİNİZ
Gazetecilerden nefret ettiğinizi duydum…

-Hayır, kendilerini çok ciddiye alan entelektüellerden nefret ederim. Neyi keşfettim biliyor musun Bosna’da… Bir şairin onaylamadığı bir diktatörlük ya da ırkçı soykırım yoktur. Gazetecilerde minimum bir onur düzeyini korumaya çalışanların oranı diğerlerine göre en yüksek olabilir. Bence çoğu filozof ucuz, onları satın alabilirsiniz.

Yine de günlük gazeteci işleri yerine felsefe daha iyi geliyor. Söyleşiye hazırlanmak için iki gündür filmlerinizi izledim, kitaplarınızı okudum. Stres, sıkıntı kalmadı…

-Kendini suçlu hissetme. Kendini iyi hissedersen tüketim ideolojisinin parçası olursun duygusuna kapılma.

Yo, tam tersi. Acayip iyi hissediyorum.

-İşte protestolarımızı böyle, kahkahalarla yapmalıyız! Sana süper bir örnek vereyim… Saraybosna kuşatma altındayken kabareler patladı. Kendileriyle alay ettiler. Sırplar şehri kuşatmış, elektrik ve gaz sürekli kesiliyordu. Çok garip bir şaka vardı: “Auschwitz ile Saraybosna arasındaki fark nedir? Auschwitz’te en azından gaz hiç kesilmiyordu..” Olay budur! Bu kadar umutsuz bir durumda bile kurbanı oynamadılar. Kadınlar açlıkta ölmek üzereyken bile sokağa çıkarken ruj sürdü. Bu yüzden gelip de onlara gıda yardımı yapan insani yardımcılardan nefret ettim. Birleşmiş Milletler sadece havaalanını kontrol altına aldı. Karadzic “Bir tabur ile kuşatmayı yaracak serbest koridor açabilirlerdi” dedi. Batı bunu neden yapmadı? “Ah, zavallı Bosna, keskin nişancılar herkesi öldürüyor” dedikçe sapıkça bir zevk alıyorlardı. Belki bilirsin. O zamanlar Berkeley’de Alfred Hitchcock ile ilgili bir konferansa katıldım. Amerikalı bir ahmak bana saldırdı: “Ülken bu durumdayken sen nasıl Hitchkock filmleri gibi fuzuli bir konuda konferansa gelirsin” dedi. Patladım: ‘Yok ya! Yani sen Hitchcock ile ilgili konuşabilirsin ama biz kurban gibi davranmalıyız öyle mi! Neden sen Yugoslavya’daki acıları anlatmıyorsun ve ben Hitchcock ile ilgilenmiyorum?” Tabii, o ülkem Slovenya’da bir çatışma olmadığının farkında değildi. Onlar için hepsi aynı. O yüzden asla unutmamalıyız: Evet, köktencilikle mücadele etmeliyiz ama esas sorun hakim liberal ideolojidir. Tıkandık. Bir şey yapmazsak ortaya çıkacak toplum hiçbirimiz için iyi olmayacak. Çıldırmış bir toplum olacak. Berlusconi gibi. Terry Gilliam’ın Brazil filmini gördün mü?

Evet, harika bir film.

- Geleceğimiz bu. Diktatör ama çıldırmış. Bence gelmiş geçmiş en iyi İngiliz filmlerdinden biri. Dahice.

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT

Türkiye’ye sık sık geliyorsunuz galiba?

-Neden Türkiye’yi sevdiğimi biliyor musun? Çünkü ilkokulda beynimi yediler, Türkler hep kötü adam, her kötülüğün sebebiydi. Sırp tavrı şuydu: ‘Türk işgali olmasaydı, Batı’dan daha ilerde olurduk. Her şey sizin suçunuz!” Sonra kitap okumaya başladık ve gördük ki siz göreceli olarak hoşgörülü işgalcilerdiniz. Tamam, kafirler için verginiz vardı ama yine de! Bu belki okuyucularınızı eğlendirir. Tarihçiler anlattı. Türk İmparatorluğu’nun çöküşü sence ne zaman başladı? Sadrazam bizden biri olunca! Sokullu Mehmet Paşa!

Biz onu en iyilerden biriydi diye biliriz.

-Ben öyle duymadım. Bir de bütün akrabalarını getirmiş. Bizden birini alma şapşallığını yapmışsınız!

Size haksızlık yapamayacağım! Sultan Süleyman’ın veziriydi. Osmanlı, gücünün zirvesindeydi onun zamanında!

-Ya, sen öyle san. Yavaş yavaş çökmeye başladınız sonra.

Hahaha. Olabilir.

Bir de Padişahınızın İstanbul’u fethettiği filmi gördüm.

Hadi canım! Fatih dizisini mi?

-Hayır, bir film. Havaalanından almıştım. Sonunda Ayasofya’ya giriyor. Elinde Hristiyan bir bebekle yürüyor.

‘Fetih 1453’ mü?

-Evet! Fetihten sonra Hristiyanlara garanti verdiği doğru ama üç gün boyunca askerlerinin yağma yapmasına izin verdi. Hristiyanlar Kudüs’ü aldığında Arapların hepsini öldürmedi, köle yapmak için esir aldı. Ama Yahudilerdin hepsini öldürdüler. Selahaddin Kudüs’ü geri aldığında Yahudilere şunu söyledi: “Şimdi geri dönmekte özgürsünüz.” İnsanlar Yahudi-Müslüman gerginliğinin ne kadar yeni bir şey olduğunu bilmiyor. Saraybosna’daki Yahudilerin çoğu İspanya’dan gelme. İspanyollar o kadar aptaldı ki Arapları kovdu, Yahudileri kovdu ve fiyasko başladı.

Peki. Söyleşi için çok teşekkür ederim…

-20 yıl önce Kudüs’te bir gazeteci bana neden psikanalist olmadığımı sordu. “Büyük sorumluluk. Tek bir yanlış kelime etsem, krizdeki birini intihara sürükleyebilirim” diye yanıt verdim. Ertesi gün gazetede resmim, üstünde başlık: “Slavoj Zizek: Bir insanı tek bir kelimeyle öldürebilirim!”Şimdi git ve sözlerimi çarpıt. ‘The Thin Blue Line’ diye bir belgesel var. Orada biri şunu diyor: ‘Ortalama bir savcı bir suçlunun ceza almasını sağlayabilir ama suçsuz birini kodese tıkmak için gerçekten yetenekli olmak gerekir.’ Bence ortalama bir gazeteci sözlerimi aktarabilir ama sözlerimi alıp, söylemek istediğimin tam tersini söyletebiliyorsan, işte gerçekten iyi bir gazetecisin demektir!

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film


Hayalde Gör, Düşte Gör

Yönetmen: Errol Morris

Ülke:  ABD

Tür: Belgesel | Suç | Gizem

Vizyon Tarihi: 25 Ağustos 1988 (ABD)

Süre: 103 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Errol Morris

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Robert Chappell, Stefan Czapsky

Yapımcı: Brad Fuller, David Hohmann, Lindsay Law

Oyuncular:  Randall Adams    David Harris Gus Rose Jackie Johnson Marshall Touchton

Çeviri: lonelyloner

Özet

Hiç bir zaman işlemediği bir cinayet yüzünden idama mahküm edilen Texas’lı bir adamın hikayesini anlatan bu belgesel film aynı zamanda soruşturmanı gidaşatı ve insan hayatına mal olabilecek hataların nasıl gerçekleşebileceğine dair ipuçları veriyor.

Çekildiği yılda belgesel tarihini alt üst etmiş bir film. Filmdeki röportajlar ve itiraflar kanıt olarak gösterildi ve yargılanan kişiyi idamdan kurtararak beraat ettirdi. Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor.

Film genel anlamda 12 Angry Man’in gerçekte vücut bulmuş hali olarak tanımlanabilir.

Yorumlar

Adalet Terazisi her zaman doğrudan yana olmaz. Bazen masum kişilerde idealist savcılar tarafından ceza çekebilir. Gerçekten tüyleri diken diken eden bir belgesel zira olayın iki asıl hükümlüsü de belgesel de yer almıştır. Kesinlikle izlenmeli

****

Ses kayıtı,2 sanığın röpartajları belgeselin en büyük artısı. Belgeselin ilk sahnelerinde etkileyici müzik kullanılmış ki izleyicinin ilgisini çekiyor.Yavaş yavaş olayları izlediğinizde olay yerinde gibiymiş hissi veriyor. Acaba ne olucak şimdi diye düşündürüyor

****

Tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi belgesellerinden biri olan The Thin Blue Line’ı belgesel veya cinayet davaları izlemekten hoşlanan izleyicilere tavsiye ederim

****

Harika bir belgesel…Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor. Tamamen gerçek ifadelerden oluşan bir belgesel olması beni izlerken daha çok hayretler içerisinde bıraktı. Adaleti sorgulayabileceğiniz

Film Alt yazısı

 Ekim ayında, kardeşimle Ohio’dan ayrılıp, California’ya doğru yola çıkmıştık.   Bir perşembe gecesi Dallas’a gelmiştik. Cuma sabahı, yumurtamı yiyip kahvemi içerken, iyi bir iş sahibi olmuştum. Sanırsınız ki herkes işten çıkmıştı. Yarım gün şehirde olmayacaktım ve bir işim olacaktı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Sanki kaderimde burada olmak vardı. Birkaç kez evden kaçmıştım. Bir ya da iki kez. Tam bilmiyorum. Bu olaylar olduğunda, David evden kaçıyordu.   Babamın tabancalarından birini ve bir tüfek almıştım. Bir komşunun da arabasını. Evlerine girdim ve anahtarı aldım. Ne olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonunda kendimi Dallas’ta bulmuştum.   İşe gittim ama kimse gelmedi.   Hafta sonu olduğundan, bazen çalışırlar, bazen de çalışmazlardı. Eve dönerken, benzinim bitti. Elimde benzin bidonuyla sokakta yürürken birisi yanımda durdu. Elimde benzin bidonu olduğundan benzinimin bittiğini düşünmüş olmalı dedim. Arabamdan da 90 metre uzaktaydım. Şükran Günü olduğundan, açık benzin istasyonu yoktu. Durdu ve yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu.   Dallas’ın bir yerinde arabayı sürüyordum.   16. caddeye dönmüştüm ki  birini gördüm ve benzininin bittiğini düşündüm.   Yardımcı olmak için arabaya aldım, işte o adam Randall Adams’tı.   Sonunda kendimi onun ve kardeşinin kaldığı yere giderken buldum. Gecenin ilerleyen saatlerinde dışarı çıktık, bira içtik. Biraz esrar falan içtik. O gece sinemaya gittik. Cumartesileri kalkar işe giderdim. Neden o çocukla karşılaştım?

  Bilmiyorum. Neden o zaman benzinimin bitti?

  Bilmiyorum. Ama oldu işte. 29 Kasım 1976 22 Aralık 1976

Beni aldıkları gün; 21 Aralık’tı. Beni üst kata çıkardılar. Kaçıncı kat olduğunu hatırlamıyorum. Beni küçük bir odaya soktular.

 Gus Rose içeri girdi.

 Elinde imzalamamı istediği bir itiraf vardı.

 İmzalamamı söyledi.

 Söylediklerime kulak asmadı. O kâğıt parçasını imzalamamı söyledi.

 Ben de imzalayamayacağımı söyledim. “Benden ne istediğinize dair hiçbir fikrim yok. Ama hiçbir şekilde bunu imzalamayacağım.” dedim. Odadan çıktı. 10 dakika sonra geri geldi

ve masanın üzerine bir silah koydu. O silaha bakmamı istedi. Ben de baktım.

 Elime almamı istedi.

 Ben de ona: “Hayır, alamam.” deyince, beni tehdit etti.

 Ben de yine kabul etmedim.

 Beylik tabancasını bana doğrulttu.

 Bir süre birbirimize baktık, o süre bana saatler gibi gelmişti. Namlunun bana doğrultulması hoşuma gitmez. Tehdit edilmekten de hiç haz etmem. Sonunda, imzayı attırmak için beni öldürmek zorunda kalacağını anladığı zaman sanırım imzadan vazgeçti, çünkü silahını geri yerine koydu. Masadaki silahı da alarak, beline koydu ve bir hışımla odadan çıktı. Başlangıç aşamasında nasıl birisi olduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini anlamak için sıradan, arkadaşça bir konuşma yaptım. Kısa bir sürede de vicdanının sızlamadığını fark ettim. Yaptıkları, onu hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Başka şeyler yaptığından bahsediyor ve rahatsız olmuş gibi bir tavır sergilemiyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki oturmuş da duvarın renginden falan bahsediyor gibiydi bir polisi öldürmüş gibi değildi. Soruların hiçbirine tepki vermemişti. Masumiyet rolünü abartılı şekilde oynuyordu. Hiçbir şey yapmadığını iddia ediyordu. Onu neden sorguladığımıza bir anlam veremiyordu. Ne mücadele etmiş ne de karşı koymuştu. Sadece masum olduğunu iddia etmişti. O Cumartesi ne olduğunu, o çocukla nasıl karşılaştığımı anlattım.

 Aynı şeyleri söyleyip duruyordum.

 Bana inanmak istemiyorlardı.

 Ne bir telefon açmama ne de bir avukatla görüşmeme izin verdiler.

 Ne kadar böyle sürdü bilmiyorum.  2 paket sigara içmiştim ve onun üstüne uzun bir süre de içememiştim. Wood ceza makbuz defterini yanına almamış. Arabada, ön koltukta bırakmış bu da demek oluyor ki, ceza kesmeyecekmiş. Muhtemelen farlarını açmalarını isteyecekti. Arabanın çalıntı olduğunu bilmiyormuş. Bence, büyük ihtimalle sürücünün ehliyetini soracak ve farlarını açmasını söyleyerek gitmesine izin verecekti. Memur Wood’un eşi, ona kurşun geçirmez bir yelek almış ve Noel Ağacı’nın altına koymuş.

 Ya da Noel zamanında vermek için bir yere koymuş. Ortağı devriyeye çıkan ilk kadın memurlardan birisiymiş. Kuzeybatı Karakolu’na bağlı, devriye gezen memurlarmış.

 Gece vardiyasında çalışıyorlarmış.

 Hazır yiyecek satan restoranlardan birine gitmişler ve kadın memur bir malt almış.

Bu araç geldiğinde de, içinde iki kişi varmış ve farları kapalıymış.

 Çok büyük bir şey yokmuş ama kenara çekmeleri için tepe lambalarını açmış.

 Sadece farları kapalı olduğu için sürücüyü uyaracakmış.

 Polis arabasından çıkıp arabaya doğru ilerlemiş.

 Sürücü tarafındaki pencereye ulaşana dek doğru yerde duruyormuş. Sürücü dönmüş ve küçük kalibreli bir silahla ateş etmiş. İlk mermi koluna isabet etmiş. Elinde fener varmış. Mermi fenere isabet etmiş ve oradan sekerek koluna gelmiş. Bir sonraki kurşun ise tam göğsüne gelmiş.

 Memur yere, sağ şeride yığılıvermiş.

 Düştüğü yerde de kan kaybından vefat etmiş.

 Bayan memur arabadan çıkmış. Kaçan şüphelinin üzerine tüm şarjörü boşaltmış ve yerdeki memura yardım etmek için koşmuş. Yapılması gereken telsizden cankurtaran çağırmaktır. Sağduyu da aynı şeyi söyler. Ama siz olsanız ne yapardınız?

Ve o anda, bayan memur tamamen dağılmış.

 Ve kan. Yerde o kadar çok kan varmış ki. Gerekeni yapmadığı için onu nasıl sorumlu tutabiliriz ki?

Ama asıl sorun plakayı hatırlayamıyor olmasıydı. İçinde HC olan Teksas kayıtlı bir plaka. Elimizdeki ipuçlarına bakarak ne kadar şey biliyoruz diye baktığımızda hiçbir şey bilmediğimizi fark etmiştik. Tek bildiğimiz mavi bir Vega aradığımızdı.

 Muhtemelen Teksas eyaletine kayıtlı tüm mavi Vegalar durdurulmuş ve kontrol edilmiştir. Bazı insanlar artık karakolları arayarak: “Bende bir Vega var ama mavi değil. Ama gelip emin olmak için kontrol eder misiniz?

Aradığınızın ben olmadığımdan emin olun ki, artık ben durdurulmak istemiyorum. Korkuyorum.” diyorlardı. 50 Dedektif Polis Katilini Arıyor Cinayeti araştırmakla görevlendirilmiş iseniz tanıklarla boş yere uğraşır durursunuz. Ama elinizdeki tanık bir polis memuru ise size o bayan memurdan daha fazla bilgi vermesini beklersiniz.

 Prosedür şudur:

 İki kişilik bir birimde, ikisinden biri bir araca yaklaşırken diğeri aracın sağ arka tarafında pozisyon alır.

 Böylece aracın içinde olan biteni gözleyebilir.

 Ve sürücünün solundaki memurun başı derde girerse ortağı yardım etmek için uygun durumda olmuş olur. O zamanki söylentilere göre ortağının arabanın içinde oturduğu yönünde.

 İşte bu noktada anlaşmazlıklar var. Her şey tamamen bir anlık olay, bayan memur aracın içinde miydi yoksa dışında mı?

Aracın tamamen mi yoksa kısmen mi dışındaydı?

Yoksa aracın içinde kapı kapalı halde mi oturuyordu?

Sanırım yaptığımız şey gerçekten işe yaramıştı. Aslında hiçbir işe yaramamıştı. Baştan anlatayım. Ama ilginç bir yöntemdi ve çok paraya mâl olmuştu ama denemeye değerdi.

Her ihtimali değerlendirmemiz gerekiyordu.   California’dan gelen birisiydi.   Adını hatırlamıyorum, kendisi bir hipnoz uzmanıydı.   Onu çağırdık ve bayan memuru hipnoz altında sorguladık. İlginç olan şey bayan memurun araçla ilgili hiçbir şey hatırlamamasıydı.

Malt aldığını hazır yemek satan bir yerde durduklarını, bilmem ne burgerı hatırlıyordu. Bunların hepsini hatırlıyordu ama aracı durdurmak için yola çıkışlarından başka hiçbir şey hatırlamıyordu. Hatırladığı tek plaka ise; daha önce aradıkları bir vurup kaçma vakasındaki plakaydı.   Noel’e çok az bir süre kalmıştı. Bir memur cinayetinin çözülememesinin bu kadar uzamasına daha önce Dallas’ta şahit olmamıştık. Daha önce çok fazla bu tip cinayet olmuş ve hepsi kısa sürede çözülmüştü. Bu vakada süre neredeyse bir aya yaklaşmıştı ve biz hâlâ sonuca ulaşamamıştık.

. Sonunda Vidor, Teksas’tan gelen bir haberle olayı çözmemize yardımcı olacak bir fırsat yakalamıştık. Vidor’da yaşayan Bay Calvin Cunningham’ın evine zorla girilmiş ve Mercury Comet’i çalınmış.

 Bizde bu suçu David’in işlediğine dair bir his oluşmuştu.

 Bir kaç gündür kendisi kayıptı. Bir türlü bulamamıştık. Bir öğleden sonra, memurlarımızdan biri Cunningham’ın aracını burada Vidor’da Kuzey Ana Yolu’nda fark etmişti. David aracı terk ederek, yaya olarak kaçmış. David’in Dallas’ta bir memurunun öldürülmesi olayına karıştığına dair ufak bilgiler edinmeye başlamıştık.

 Duyduklarımız hep 3. ya da 4. ağızdan duyulan dedikodular oluyordu. Biz de onun birkaç eski suç ortağı üzerinden ona ulaşmaya çalıştık. Onlar da bize: “Biz sadece atıp tuttuğunu düşünmüştük. Onu ciddiye almamıştık.” dediler. Oturmuş gece haberlerini izliyordum. Babam da kanepede uyuyakalmıştı. Birinin kapıyı çaldığını duydum. Kapıdaki David Harris’ti. İçeri aldım. Koltuğumun yanında ayakta duruyordu ve haberlerde Dallas’ta vurulan bir polis memurundan bahsediliyordu. O anda, yemin etmeye başladı. “Tanrı şahidim olsun, o domuzu ben vurdum. Onu öldüren benim.” dedi. Dallas’ta bir yerlerde, kenara çektirilmişler. Sanırım dediğine göre çalıntı bir arabayı arıyorlarmış. Dediğine göre, polis kenara çektirmiş ve pencereye doğru yaklaşmış. Polis iyice yaklaşınca, o da pencereyi indirmiş ve silahını çıkartarak polisi vurmuş. Yemin edip duruyordu. Ballandırarak anlatıp duruyordu. Herkes kendisini dinlesin diye yerinde duramıyor, hoplayıp zıplıyordu. “Evet, o şerefsizi ben vurdum.” diyordu. Herkes de ona: “Tabii David, tabii.” diyordu. “Tanrı’ya yemin olsun, o aynasızı ben vurdum.” diyordu. Dallas’a gidip gitmediğini sorduğumda, Dallas’a gittiğini reddetmişti. Herhangi bir vurma olayına karışıp karışmadığını ya da o konuda bir şey bilip bilmediğini sorduğumda da, sonuna kadar reddetmişti. David hakkında emin olabileceğiniz bir şey varsa, o da bir şeye karışmış olsa dahi vereceği ilk tepkinin her zaman reddetmek olduğudur. Daha sonra, eğer onun yaptığından kesin emin olduğunuzu hissederse ancak o zaman gerçekleri söyleyecek kıvama geliyordu. Bana 22 kalibrelik bir silah verdi. Bana silahı gösterdi ve “Bak işte onu bununla vurdum.” dedi. Silahı bana verdi. Gerçek olduğunu hiç düşünmemiştim. Polisi gerçekten vurduğuna ihtimal verdiğimi zannetmiyorum. Beni Rose City’deki evinin birkaç yüz metre uzağındaki bir bataklığa götürdü.

 Suyun içinde bir çorap vardı. “İşte orada.” dedi.

 Ve çorabın üzerine bot yağı sıkmıştı. Silahı çıkardığımızda “Bir şeyler yapsam iyi olacak, yoksa silah paslanıp gidecek.” demiştim. Silahı Dallas’taki duruşmada gördüğümde bile bataklıktan çıkardığımdaki gibi iyi durumda görünüyordu. Suyun içine atmış olsa da, silaha çok iyi bakmıştı. Vidorlu Bir Genç Cinayet Hakkında Polise Bilgi Veriyor Düşünmeye başlayınca “Ben böyle bir şey yapmadım ama yaptım diyip duruyorum. Bu iş artık benim boyumu aşıyor, ne olduğunu anlatsam daha iyi olacak. Gerçekte ne olduğunu anlatmazsam, beni ömür boyu içeriye tıkacaklar.” dedi. Daha sonra da, “Sadece atıp tutmuştum. Ben böyle bir şey yapmadım ama oradaydım ve kimin yaptığını biliyorum.” dedi. Sonra da, gerçeği bütün açıklığıyla anlatmaya başladı.

 Hiçbir şeyi saklamaya çalışmadı. Arkadaş canlısı bir çocuk gibi davrandı. Onunla belki 15 ya da 20 dakika arkadaşça konuşmuş olabilirim. O da içten konuşsun diye. Sinirlenmesin diye bu yolu seçmiştik. Ayrıca bize hayal ettiği şeyleri anlatmasını istemiyorduk. Bize zaten bildiklerimizi anlatmasını istiyorduk. Bildiklerinin, olayla ilgili bizim bildiğimiz gerçeklerle birebir örtüştüğünü anlamam çok uzun sürmedi. Bu yüzden gerçek olmak durumundaydı. Anlattığım hikâye şuydu: Saat 12:00 civarıydı. Yani, bir sonraki güne girmiştik. Sabaha karşı bizi durdurdular. Bizi durdurduklarında, memur arabaya doğru yaklaştı ehliyetini görmek isteyince, o ateş etmeye başladı. Nasıl oldu bilmiyorum ama sanki zaman durmuş gibiydi. Sanki zaman geçmek bilmiyordu. Sanki, bir anda zaman durmuştu. Donup kalmıştık. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Sanki bir yıldırım çakmıştı.

 Tekrar odasına gittik. Kardeşine o gece orada kalıp kalamayacağımı soracaktı. “Kardeşim bu tip şeylerden hoşlanmaz.” demişti. Neyse, odaya girdi ve bir daha dışarı çıkmadı. Ben de oradan ayrıldım. Kendimi bir park alanında buldum. Sanırım, kısa bir süre orada uyudum. Sonra da, sabah olunca 45. Yol’a girdim ve eve geri döndüm. Arabayla gezdikten sonra, ufak bir cephaneliği olduğunu fark ettim. Birkaç tabancası ve tüfeği vardı. O tabanca da yanındaydı. Sallayıp duruyordu. Ben de ona: “Hey, neden bunları bagaja koymuyorsun? ” dedim.

 Bir restoranda durduk birkaç sandviç sipariş verdik ve arabada yedik. Ben 6’lı bira aldım.

 O tabancayı tekrar çıkardı. Ben de neden çıkardığını sordum. O da kahkaha atarak pencereyi açtı ve havaya birkaç el ateş etti. Ben de silahı kaldırmasını rica ettim. Sanırım o anda tabancayı bana verdi, ben de koltuğun altına koydum.

 Sinemaya gitmek istedi, biz de gittik.

 Galiba sinemaya saat 7:00 civarında varmıştık.

 Hangi filmi seyredeceğimizi de o seçti.

 Ben onlara arabalı sinema, bira içme sineması derim.

 Yarım dolara insanları bir araya toplar, tomarla para kazanırsınız.

 Bir grup insan da arabanın içinde içip sarhoş olurlar. – Söylediklerimi kabul edecek misiniz?

- Lütfen yerinize oturun– Bu ne, Bay Brooks?

- Herkesin gördüğü gibi bir küllük. – Değil! Herkesin gördüğü gibi bu bir balyoz! Ben sizin hakkınızı savunmaya çalışıyorum! Hepinizin hakkını savunmaya çalışıyorum! Ben Öğrenci Birliği Başkanıyım!

 Filmin neredeyse yarısını izlemiştik. Bir filmin yarısını izledik

ikinci filmin ilk yarısını izlemeye başladık. Zaferi istiyoruz ve zafer bizim olacak!

 İkinci film pek ilgimi çekmemişti.

 Yetişkinlere yönelik bir ponpon kız filmiydi.

 Hangi film olduğunu hatırlamıyorum. Biraz şarap alabilir miyim?

Çok lezzetli, Ross. Yemek yapabildiğini bilmiyordum. Güzel olmuş, değil mi?

Bir de kereviz sosumun tadına bakmalısın. Olmaz.

 Gitmek istediğimi söyledim. “Oturup bunu seyretmek istemiyorum. Haydi gidelim.” dedim. O biraz garipsedi, sonuna kadar seyretmek istedi. Neyse, sinemadan çıktık.

 Dallas’a yani motele doğru yola koyulduk.

 Ufak bir dükkân vardı. Oradan bir paket sigara

ve bir gazete aldım. Ve dükkândan çıktığımda, o çocuk hâlâ arabada oturuyordu. Arabaya yaslandım ve birkaç dakika sohbet ettik iş aradığını bildiğimden ve işe hiç kimsenin gelmemiş olmamasından eğer pazartesi sabahı yanıma gelirse birlikte iş yerime gidebileceğimizi ve patronla konuşabileceğini, muhtemelen de bir iş sahibi olabileceğini söyledim. Eğer gelecekse pazartesi sabahı kendisini bekleyebileceğimi söyledim. Ne zaman işe gittiğimi de söyledim. Sonra da yanından ayrıldım. Dükkânın etrafından dolaşarak eve gittim. Eve girdiğimde, televizyon açıktı ve kardeşim uyuyordu. Tüm bu geçen süre boyunca odada yalnız başına kalmıştı.

 Kendime bir sandviç hazırladım

ve televizyonda “The Carol Burnett Show”un sonunu seyrettim.

 Program bitip haberler başlayınca da, haberlerin 15 dakikasını seyrettim. Hepsi bu. Televizyonu kapattım ve yattım.

 En sonunda, bir tane bayan stenograf getirdiler.

 Ben tüm hikâyeyi anlattım, o da kayda geçirdi.

 O Cumartesi olup bitenlerin hepsini anlattım.

 Stenograf daha sonra bunları daktilo etti.

 25 ila 30 dakika sonra ifademin bir kopyasıyla geri geldi.

 Baştan sona okudum ve istediğim gibi olduğunu görünce de altına imzamı attım. Arabayı sürdüğünü ve Inwood Caddesi’ne girdiğini 35. Eyaletler Arası Yol’dan ya da 183. Otoban’dan ayrıldığını itiraf etmişti. Arabayı sürdüğünü itiraf etti ama Inwood Yolu’na girdim dedikten sonra ifadesini o noktada sonlandırdı.

 Ondan sonrasına dair bir şey hatırlamadığını söyledi. Ateş etmeyle alâkalı bir polis memurunun vurulmasıyla alâkalı bir şey hatırlamıyordu. Olayın bu kısmında sanki beyni duruyordu. Arabayı sürdüğünü, olay mahalline yaklaştığını hatırlamış ama o noktadan sonra sanki nutku tutulmuş ve otel odasına varıncaya dek olanlara dair hiçbir şey hatırlayamamıştı. Yani o 10 dakikalık kısım hariç her şeyi gayet güzel hatırlıyordu. Tam anlamıyla bir hafıza kaybı yaşamaktaydı.

 Dallas’taki sabah haberlerinde bir itiraf imzaladığıma Robert Wood’u öldürdüğümü itiraf ettiğime katili yakaladıklarına ve artık olayın çözüldüğüne dair haberler çıkmış.

 Dallaslı yetkililere imzalayarak verdiğim ifadem kesinlikle bir “itiraf” belgesi niteliği taşımamaktaydı. Buna rağmen, öyle isimlendirdiler.

 Elbette, buna itiraz edemedim çünkü öyle değerlendirildiğinden haberdar değildim. Hiç haber okumamıştım. 2 hafta boyunca hiçbir şey duymadım. Beni kimseyle görüştürmemişlerdi. Bayan memurla çok kez konuştuk ve hatırlamasını sağlamaya çalıştık. “Plakayı ya da yardımcı olabilecek herhangi bir şey hatırlıyor musun?

 ” dedik. O da bize arabayı çok detaylı bir şekilde tarif etti. Daha sonra da verdiği tarifin arabaya çok yakın olduğu ortaya çıktı. Aramamız gereken arabanın mavi bir Vega olmadığı ortaya çıktı. Bir Comet aramamız gerekiyormuş. Mavi bir Vega arayarak israf ettiğimiz zamandan bahsetmek bile istemiyorum. Bir Vega ile bir Mercury Comet arasında farklılıklar vardır. Yani gerçekte, arabalara bakacak olursak toplanan her bilgi bir Comet’i, düzeltiyorum bir Vega’yı işaret ediyordu. İfade veren insanların hepsi güvenilir insanlardı ve yardım etmeye çalışıyorlardı. Gerçekten yardım etmek için can atıyorlardı ama edindiğimiz bilgilerin tümü yanlıştı. David Harris’in çaldığı arabanın üzerinde hiçbir delik yokmuş. Bir tane bile. Düşünün ki bir araba olduğu yerde duruyor bir noktadan başlayarak, tepeye tırmanmaya başlıyor tam arkasında ise bir kadın duruyor ama elindeki silahla bir kez bile isabet ettiremiyor. En azından bir kez isabet ettirmiş olması gerekirdi ama ettirememiş. Keşke becerebilseydi, sürücünün kafasını havaya uçurabilseydi de

ben bunları yaşamamış olsaydım. Birçok kez inceledim hatta Bay Cunningham’la birlikte araştırdık ama aracın bir kez bile isabet aldığına dair bir iz bulamadık. Daha sonra bir kurşunun belli belirsiz bir iz bıraktığı bir yer tespit etmiş. Ama daha bana söylemeye fırsat bulamadan, kızı arabanın haşadını çıkarmış.

 Tam anlamıyla hurdaya çıkarmış. Ben genellikle hırsızlık mülkiyet ve bu tip davalara bakıyordum. Bana gelerek şöyle söyledi: “Siz Edith James misiniz?

Davamla ilgili sizinle görüşmek istiyorum.” Hatırladığım kadarıyla böyle söylemişti. Ben de: “Tabii ki. Ne çeşit bir dava? ” dedim.

 O da: “Cinayet davası.” deyince ben de o an şöyle düşündüm: “Hiç böyle bir davaya bakmadım ama en azından bu konuda onunla konuşabilirim.” Müvekkillerinin masumiyetine inan bir aptal olduğumun düşünülmesinden nefret ederim. Çoğu insana göre kadın avukatlar kendilerine söylenen her yalana körü körüne inanırlar. Biraz saf olduğumu kendim de kabul ediyorum. Ama diğer taraftan, suçunu kabul eden ya da suçlu bulunan birçok kötü insan da gördüm ve bence az kalsın Randall da suçlu damgası yiyecekti. Bölge Savcısı

 Douglas Mulder’ın mükemmel bir kazanma rekoru vardı.

 Sanırım Bölge Savcılık Ofisi’nden ayrıldığında hiç dava kaybetmemişti.

 Bu yüzden bir efsane olarak görülüyordu. Hatırladığım kadarıyla Mulder’ın söylediği her şey kendisinin ne kadar büyük bir adam olduğuyla ve tüm bu mahkûmiyet kararlarını ne kadar kolayca aldırabildiğiyle ilgiliydi.

 Davayı başka birisinin almasını istedim, bu yüzden Dennis’in ilgilenmesini sağladım çünkü Dennis’in daha fazla dava tecrübesi vardı ve Dennis neredeyse bütün jüri davalarını kazanıyordu. Ayrıca Dennis, Randall Adams davasıyla çok ilgiliydi çünkü “Bu davayı biz kazanabiliriz. Ellerinde yeterli delilleri yok, sadece David Harris var.” deyip duruyordu. Davayı daha fazla muhakeme edebilmek için daha fazla süre talebinde bulundum ve bunu yaparken de, programımı birkaç haftaya göre düzenlemek durumundaydım çünkü Teksas, Vidor’da tam olarak ne zaman bulunacağımı belirlemem gerekliydi.

 Vidor, Teksas Eyaleti’nde Ku Klux Klanı’nın karargâhıdır.

 Siyahların yatacak yer bulamadıkları bir şehirdir.

 Siyah insanlar orada benzin ikmali yapmak için bile duramazlar.

 Dahası, Vidorlular polis memurunu öldüren kişinin bir siyah olduğunu düşünüyorlardı.

 Yolda bir motelde duraklamam gerekiyordu. Eşim ve ben bir odada, bayan avukat ise başka bir odada kalmıştı. Vidor’a gidip araştırmamıza başlamak için sabah erken kalkma konusunda sözleşmiştik. Sabah saat 6 sıralarında Edith James, yani bayan avukat, kalkmış beni aramaya başlamış. Beni bulmak için park alanına giderken, bir odaya girmiş. Park alanındaki birisi: “Dallas’tan gelen avukatı arıyorsan

o adam şu odada.” diyerek, oda numarasını da söylemişti. Ben de Vidor’a yakın olduğumuzdan takip edildiğimizden ve gözetlendiğimizden şüphelenmeye başlamıştım.

 Doug Mulder 1 haftadır oradaymış ve Vidorlulara benim doğuda eğitim görmüş bir temel haklar avukatı olduğumu ve David Harris’in itibarını sarsmak için geldiğimi söylemiş. Ve daha sonra bana soruşturmanın başında bulunan polis memuruyla görüşmem tavsiye edildi. Bende de Vidor’da güvenebileceğim tek polis memurunun o olduğuna dair bir intiba oluşmuştu.

 Polis memuru öldürüldükten sonra David Harris’in Vidor’a döndüğünü fakat tutuklanmadan önce, orada soygun yaptığını ve 7-Eleven tipi bir mağazada birinin boğazına tüfek dayadığını söylemişti. O zamanlar O’Bannion’s’u 7-Eleven’da bir 22’lik tüfekle soymuştum. Başka soygunlar da yapmıştım. O zamanlar 18 yaş altı şartlı tahliyesi ile dışarıdaydım. En sonunda, Vidor’da bu olaydan sonra teslim olmuştum. Sanırım itiraf etmiştim. Tam olarak hatırlayamıyorum. Bana sen yaptın dediler. Mağazaları soyduğunu söylemiş, biz de gülmüştük. “Tabii, sen yapmışsındır.” demiştik. Şapkalarımdan birini ona vermiştim. Eski bir Bonnie & Clyde tipi bir şapkaydı, yana bükülüydü.

 “Sana ufak bir bıyık çizelim, eline bu silahı da aldın mı

kimse seni tanımaz.” demiştik. Gece saat 2 gibi, uyurken telefon çaldı. “Alo?

 ” dedim, o da: “Benim David.” dedi. “David Haris mi? ” dedim. “Evet. Yaptım. Gelip beni alabilir misin? ” dedi. Ben de: “Gelip seni alamam. Uyuyorum.” dedim. Vicdanı sızlamıyordu. Ben kötü bir şey yapsam, içim sızlar. “Eyvah, keşke böyle yapmasaydım.” der, kendimi kötü hissederim. Ama onu rahatsız etmiyordu. Hiç ama hiç umurunda değildi. Vidor’daki Bölge Savcılığına David’e ne yapacaksınız diye sorduğumuzda, bize: “Onu Teksas Gençlik Konseyi’ne sevk edeceğiz.” dediler. Biz de, aynı silahla yapılmış bir soygun olmasının biraz garip olup olmadığını düşünmüyor mu acaba diye biraz araştırma yaptık. Karşısında David Harris’in tabancası ve Randall Adams’ın bindiği David Harris’in arabası vardı. Bu sözde cinayeti işlerken kullanılan tüm araç gerecin hiçbir ceza almadan kurtulan David Harris tarafından sağlanmış olmasının ve aynı kişinin savcılık lehine şahitlik etmesinin biraz da olsa garip olduğunu düşünmemiş miydi acaba?

Tüm söylediği ise: “Vidor, Teksas’ta işler böyle yürümez. Bizimkiler o kadar… Genç bir adamın hayatını karartmak için can atan tipler değiliz.” olmuştu. Birçok suça karışma savını öne sürdüm. Savımda David Harris’in polis memurunu öldürmeden önce ve öldürdükten sonra birçok seri suç işlediğini savundum. Kalbi cinayet işlemeye meyilli kötü niyetlerle dolu bir insan olduğunu söyledim.

 Ama yargıç o suçlardan herhangi birini bile sunmama izin vermedi.

 Ellerinde 28 yaşında bir adam vardı. Onun alternatifi ise 16 yaşındaki bir çocuktu ki Teksas yasalarına göre ona idam cezası verilemezken 28 yaşındakine verilebiliyordu. Randall Adams’a karşı idam davası açılmasının ardındaki ana sebep bence buydu. Suç üstünde yakaladıklarından değil, sadece uygun yaşta olmasından.

 Yargıcın, yani Don Metcalfe’nin Dennis White’ın karısı Jeanete White’a bir tek “Neden kafanıza takıyorsunuz?

Adam serserinin teki.” demediği kalmıştı. Hukuka büyük bir saygı duymam gerektiğini öğrenerek büyüdüm. Polis memurlarının, emniyet görevlilerinin yaşadığı tehlikelerin farkındaydım. Bence toplum bu konulara gereken hassasiyeti göstermiyor.

 Babam FBI için çalışıyordu.

 Muhtemelen de FBI için çalışmanın en kötü olduğu zamandı.

 1932 ila 1935 arası Chicago’dan bahsediyorum.

 Dillinger öldürüldüğünde Biograph Tiyatrosu’ndaymış.

 Sıcak bir yaz akşamıymış. Sıcak havadan bunalan insanlar dışarıda yürüyüş yapıyorlarmış.

 Babamın anlattığına göre Dillinger kısa bir süre içinde öldürüldüğünde insanlar hatıra olsun diye kanına mendillerini batırıyorlarmış. Bir kadını ise çok iyi hatırladığını söylerdi kadın elindeki gazeteyi havaya kaldırarak: “Elinde John Dillinger’ın kanı bulunan Kansaslı tek kadın ben olduğumdan eminim.” demiş.

 Sonra “Kırmızılı Kadın”ın… Kadının üzerinde turuncu bir elbise varmış. Burası çok önemli değil zaten. Işıkların altında kırmızı görünmüş olmalı. Kesinlikle turuncu olduğunu söylemişti. Daha sonra o kadın Dillinger’a dokunan “Kırmızılı Kadın” olarak tarihe geçti.

 Babam ise: “Gerçekten turuncular içinde bir kadındı.” diyordu. Ödülüne gelecek olursak, yeni bir kürk manto ve asıl memleketi olan Romanya’ya tek gidiş bileti kazanmış. Anlattığı tüm hikâye 2 saat rötarlıydı. Ben bu çocukla sabah saat 10 gibi karşılaşmıştım. Ona göre öğle vakti buluşmuşuz. Ben saat 2 ya da 3’te Bronco Bowling’deydik diyordum

o ise saat 5 ya da 6 diyordu. Mutabık kaldığımız her şeyde, o 2 saat geriden geliyordu.

 İki saat sonradan. İki saat geciktirerek.

 İfadesine göre çevre yolundan çıkıp Inwood Bulvarı’na girerken arabayı ben sürüyormuşum ve bu şekilde kenara çektirilmişiz. Korkmuş ve koltuğun önüne çökmüş.

 Memur bize yaklaşıp feneri doğrultunca da, pencereyi indirmişim silahı çıkarıp, adamı vurmuşum.

 İfadesine göre motele vardığımızda da arabadan inmişim ve ona: “Sen kafana takma. Olup biteni de unut.” demişim.

 Tamamen saçmalık. Polis memuru 12:30’da öldürülmüş yani onun beni en son görüşünden iki buçuk saat sonra.

 Motele girmeden önce motelin bahçesinden geçerek karşıdaki küçük dükkâna gitmiş ve sigara almış. Benim de 10’dan önce sigara alıp almadığını öğrenmek için dükkândaki adamla konuşmam gerekiyordu. Ama ben Fort Worth’a uzun bir süre gidememiştim.

 Hapishane kıyafetiyle onu göstermemek için ailesinden birkaç fotoğrafını aldık.

 Tezgahın arkasındaki adama fotoğrafları gösterdim.

 Adam yardıma hazır görünüyordu ve bize yardım etmek istedi.

 Tüm içtenliğiyle şunları söyledi: “Bu adamın buraya gelip gelmediğini hatırlamıyorum. Hangi gece geldiğinden emin olamam. O gece olabilir de, olmayabilir de. Çünkü sürekli gelip sigara alıyorlardı.” Kardeşi ilk ifadesinde cinayet esnasında odada olduğunu televizyon izlediğini söylemişti. Sanırım bir güreş müsabakasıymış. Ve “Ben ve kardeşim güreş müsabakalarını severiz. Kardeşim yanımdaydı.

 Kardeşim Randall tüm gece yanımdaydı. Böyle bir şey yapmış olamaz.” demiş

kardeşini korumaya çalışmıştı. Daha sonra, hatırladığım kadarıyla, ifadesini değiştirdi. Çünkü “Eğer o kadar ileri gidip yalancı şahitlik yapsam bile bu bir şeyi değiştirmez çünkü olayı çözmüşler.” demiştir. Bu şekilde düşünmüştür diye düşünüyorum. “Kardeşimin yaptığını biliyorlar. Eğer çıkıp yalan söylersem, bir de ben yalancı şahitlikten kodesi boylarım. Kardeşimle birlikte hapis yatarım ve bunun da kimseye bir faydası olmaz. Bu yüzden ifade vermeyeceğim. Hiçbir şey söylemeyeceğim.” diye düşünmüş olmalı. Dolayısıyla tüm ifadesini geri çekti böylece Adams şahitsiz kalmış oldu. Polis Memuru Cinayet Mahallini Anlattı Mahkemede verdiği ifadeyle, ilk verdiği ifadenin tamamen uyumlu olması gerekiyordu. Cinayetten sonraki 15 ila 20 dakikadan bahsediyoruz. En iyi tanık ifadesinin bayan memurun ifadesi olması gerekiyordu. Ama örtüşmüyordu. Uzaktan yakından alâkası bile yoktu. …orta uzunlukta saçı vardı. …kalın bir parkası vardı. …tek kişi vardı.

 Mahkemedeki ifadesine göre ölen memur araçtan indikten sonra, kendisi de inmiş. Durdurulan aracın arkasında pozisyonunu almış.

Cinayetten 15 dakika sonra verdiği ilk ifadesinde  “katilin üzerinde kürk yakalı bir mont” var diyor.   Mahkemede, “Gür saçlı birisi olabilir.” diyor. Çocuk üzerimde Levi marka bir mont olduğunu doğrulamıştı yakası da tıpkı şu an üzerimde olan gibiydi. Ön duruşmada ise, kendisinin üzerinde kürk yakalı bir mont olduğunu yönünde ifade vermişti. İlk ifadesinde memuru kimin öldürdüğünü anlatıyordu zaten.   Kürk yakalı bir mont giyen tek bir şahıs. Sürücünün birden gür saçlı olması ne kadar güzel bir tesadüf. Tek yapması gereken, fotoğrafıma bakmaktı. Ama ilk ifadesi bu şekilde değildi. “Kürk yakalı bir montla”, “gür saç” arasında dağlar kadar fark var.   Tamamen saçmalık. İki haftalık bir soruşturma geçirince tüm ifadesi birden değişiveriyor. Soruşturma başında bir şey, sonunda bambaşka bir şey söylüyor.

Bir şeyler olmuş ama ne?

  Hafızasını tazelemişler.

Cuma öğleden sonraydı, sanırım Paskalya Cuması’ydı o öğleden sonra mahkemeye dönmüştük ve bir bakıma neşeliydik çünkü beraat edeceğini düşünüyorduk. Ortada doğru düzgün bir kanıt yoktu. Sadece genç David Harris vardı ve kimsenin de ona inanacağı yoktu. Bu yüzden oldukça iyimserdik ta ki mahkeme salonuna girip kürsünün önünde dikilen o 3 kişiyi görene dek. Tam 3 kişiydiler. 

 Şahitlik yapabilmek için yemin ediyorlardı.   Aynı gün Bayan Miller kürsüye çıktı. Ve dedi ki: “İşte gördüğüm adam buydu! Cinayetten hemen sonra gördüğüm yüz Randall Adams’ın yüzüydü. O polis memurunu öldürürken silahı arabadan nasıl çıkardığını gördüm ve o adam bu adamdı.” diyerek parmağıyla Randall Adams’ı işaret etti.  

 Hüküm giymesini sağlayan kişi odur. Çocukken, hep dedektif olmak istemişimdir çünkü televizyondaki tüm dedektif filmlerini seyrederdim.

 Çocukken hep Boston Blackie filmlerini yayınlarlardı

ve onun yanında da hep bir kadın olurdu. Ben de hep bir dedektif ya da bir dedektif karısı olmak isterdim bu yüzden de hep dedektif filmleri seyrederdim. Her zaman dikkatli gözlerle bakarım çünkü ne zaman ne olacağını kestiremezsiniz. Ya da nasıl yardımcı olabileceğinizi. Bu tip durumlarda yardımcı olabilmek hoşuma gidiyor. Hem de çok. Nereye gidersem gideyim, hep bu tip durumlarla karşılaşıyorum. Birçok cinayete ya da bu tip şeye şahit oluyorum. Evimin çevresinde bile. Her yerde. Her zaman şahit oluyorum ya da kendimi olayın içinde buluyorum, faili, ne olduğunu görüyorum. İnsanları dinliyorum. Ve her zaman polisten önce kimin yalan söylediğini ya da katilin kim olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bildim mi acaba diye merak ediyorum. Evet.

 Kocamla birlikte bir benzin istasyonunda çalışıyorduk.

 Çok da iyi geçindiğimiz söylenemezdi. Sürekli tartışıp duruyorduk. Bu yüzden eve gitmek istememiştik, eve gidip çocukların önünde kavga etmektense arabada oturup konuşmayı tercih etmiştik. Bir de onlarla uğraşmak istememiştik.

 Tam anlamıyla kavga ediyorduk, daha sonra gidip bir şeyler yemeye karar vermiştik. O esnada, restorandan bir polis çıktı, yolun sağ tarafına geçti ve o adamı sağa çektirmek için harekete geçti. Arkasına döndü ve dikkatlice baktı. Adamı gördüğünü sanmıyorum ama görmüş. Çünkü “Neye bakıyorsun?

 ” dediğimde, kötü bir şeyler olacağını biliyordum. O da: “Kapa çeneni ve sürmeye devam et.” demişti. Kocama: “Yavaşla, yavaşla ki görebileyim.” diyip durmuştum. O da: “Haydi, buradan gidiyoruz. Ne kadar da meraklısın. Ne olduğuna dair hiçbir fikrin yok.” demişti. Birinin öldürüleceği aklımın ucuna bile gelmemişti. Ben de yoluma devam ettim. Olaya müdahil olmayı sevmeyen bir yapısı vardır. Yola devam etmek istedi. Bana da çenemi kapatıp önüme bakmamı söyledi. Ama ben her hâlükârda döndüm ve baktım. Daha sonra egzoz patlaması ya da maytap sesi gibi bir ses duyduk. Köprüyü geçtikten sonra düşünmeye başladık. Dedim ki: “Emily, yılın bu zamanlarında maytap patlatılmaz.” Kendi kendime düşünmeye başladım: “Birisi ateş ediyor da olamaz.” dedim. Zifiri karanlıktı ve hava buz gibiydi. Arabanın içini görmek çok zordu. Ama penceresi açıktı. Sürücü tarafındaki pencere açıktı. O yüzden o kadar net bir şekilde görebilmiştim. Arabanın içindeki hiçbir şeyi görememiştim. Gördüğüm sadece pencereye yansıyan gölgelerdi. Ama pencereyi açması, yüzünü görmemizi sağlamıştı. Araba koyu maviydi. Sakalı, bıyığı ve koyu sarı saçları vardı. Ama söylediğim gibi, mahkeme salonunda oldukça farklı görünüyordu. O adam olduğunu sadece şuralarına bakarak söyleyebilmiştim. Birkaç el ateş edildiğini biliyordum. Ama olaya müdahil olmak istememiştim çünkü Batı Dallas suç oranının yüksek olduğu bir yerdir. En yüksek olanlardan biridir. Kocam benden daha fazla korkmuştu. Ama teninizin rengi siyahsa herhangi bir olaya müdahil olmak istemezsiniz. Çok genel bir durumdur. Bu olayda da olduğu gibi, hiç kimse bir şey görmek ya da duymak istemez. Tamamen arka planda kalırlar. İşte bu yüzden öne çıkıp şahitlik yapabilecek birilerini bulmakta çok zorlanmışlardı. Çünkü olay zencilerin yaşadığı bir mahallede vuku bulmuştu.

 Birinin yanlış bir şey yaptığını gördüğüne inanıyorsa, söylemeden duramaz. Çünkü beni birkaç kez El Paso’dan uyuşturucu getirdiğime dair ihbar etmişti. Şerifi arayarak, bagajımın aranmasını sağlamıştı. Ben de bagajı açtığımda, hiçbir şey bulamamışlardı. Anasının gözüdür. Kaltağın tekidir, bir iş çevirdiğinizi anlarsa, gammazlamaktan çekinmez. Bayan Miller mahkemede benzin istasyonundaki işinden erken ayrıldığı ve kayıtlarla ilgili yardımcı olması için kocasını aldığı yönünde ifade vermişti.

 Biz araştırdığımızda ise, benzin istasyonunun muhasebesiyle ilgili bir iş yapmadığını çünkü 2 hafta önce kasadan para çalma suçlamasıyla işten çıkarıldığını öğrenmiştik.

 Polisle konuşmalarının tek nedeni evlerinde 3 gündür devam bıçaklı kavga olmasıymış. Bıçakla saldırı, bu tip uygunsuz ve içkili tavırları yüzünden hepsi polis gözetimine alınmış. Polis merkezindeyken, birdenbire polis memurunun öldürülmesiyle ilgili gördüklerini

bir bir anlatmaya gönüllü oluvermişler. Kadının biri beni evimden aramış ve yanlarından geçen bir arabadan Randall Adams’ı teşhis ederek aleyhine tanıklık eden bu kadını tanıdığını bu kadının hayatında bir kez bile olsa doğruyu söylememiş bir insan olduğunu söylemişti.

 Kadın ayrıca duruşma devam ederken Bölge Savcısı’na ulaşmaya ve bu kadının güvenilir olmadığını söylemeye çalıştığını, eğer bu davanın dayanak noktasını bu ifade oluşturacaksa, bu ifadenin güvenilir olmadığını söylemişti. Onlar kötü insanlardı. Tam anlamıyla toplumun yüz karasıydılar.

 Adam siyahtı, kadın da beyaz. Kocası o günün ertesi işe geldi. Önceki gün öldürülen polis memurundan bahsetti. Ben ise bu konuda bir şey duymamıştım.

 Ve bunun da başka bir uydurma hikâye olduğunu düşünmüştüm.

 Ve gazeteleri getirdiğinde hiçbir şey görmediğini, havanın zifiri karanlık olduğunu söylemişti.

 Parayı okuyunca beyninde ampuller yanmaya başladı.

 İşte o zaman bu fikre kapıldı. Onun kelimeleriyle ifade edecek olursam yeterince paraya, anasını bile satabilecek bir yapıya sahipti. Ne söylemesini istiyorlarsa, onu söylemeye razıydı. Ya da ne görmesini istiyorlarsa, onu görmüş olmaya razıydı. Tam olarak böyle söylemişti. Gidip tüm olayı gördüğünü adamı tanıdığını söyleyerek, onu teşhis ettiğini öğrendiğimde şok olmuştum.

 İşte o zaman Dennis White’ı aradım ve “O adam yalan söylüyor.” dedim. Hiç kimse net bir şekilde görmüş olamaz. Polisin vurulduğu ve onların bulunduğu yeri göz önüne alacak olursak ellerinde dürbün mü vardı acaba diye şüpheye düşerim.

 Ben bir satıcıyım ve bir şeyi en ince ayrıntısına kadar incelerim. Yerleri, nesneleri sokakları unutmam. Çünkü böyle alışmışım, şans eseri edindiğim bir şey. İnsanlara dikkatlice bakarım ve onları çözmeye çalışırım.

 Meraklı bir şekilde incelerim.

 Bir gece Plush Pub’tan çıkmıştım 1977 model bir Cadillac kullanıyordum

Hampton üzerinden batıya doğru gidiyordum. Bir memurun iki kişiyi sağa çektirmiş olduğunu gördüm. Mavi bir arabayı sağa çektirmişti.

 Araba maviydi. Sanırım mavi bir Ford’du. Mavi renkte bir araçtı. Sanırım sürücünün uzun sarı saçları ve bıyığı vardı. Diğerinin ise sakalı ya da bıyığı yoktu.

 O bölgeye gelen beyaz biri çok dikkat çeker, hemen göze batar. Ve eğer göze batarsanız, sizi durdurmaları kaçınılmazdır.

 Memur, araca doğru yürüdü.

 Arabası arkadaydı… Önde miydi, arkada mıydı hatırlamıyorum ama bir aracı sağa çektirdiğinden ve o araca doğru yürüdüğünden eminim. Sanırım araca doğru yürüyordu. Bir düşüneyim. Evet, araca doğru yürüyordu. Ben geçene kadar da, araca ulaşmış olduğunu düşünüyorum. Ben herhangi bir fişek ya da kurşun sesi duymadım. Çünkü yoluma devam etmiştim. Wood’un arabaya doğru yürürken şoför koltuğunda onun oturduğu yönünde ifade veren ve onu teşhis eden elimizde 3 kişi vardı. Şahitler aracılığıyla aracı onun kullandığını ve ortağının aracılığıyla da Memur Wood’u vuranın sürücü olduğunu biliyorduk.   Davayı, Adams’tan aldığımız gönüllü ifadeyi baz alarak oluşturmamız mümkün değildi. Şahitlere güvenmek zorundaydık. Öyle de yaptık.

Tanıdığım tüm yargıçların yapacağı gibi, kürsüde herhangi bir duygumu belli etmemek için çok çaba sarf ettim. Duygularınızı belli ederseniz jüri herhangi bir tarafı tuttuğunuzu düşünebilir. Bu yüzden pasif, duygusuz, objektif görünmeye çalışırız.

Adams davası ile ilgili şunu itiraf etmeliyim ki daha önce de böyle bir şey söylemiş değilim Doug Mulder’ın son savunması gibi bir şeyi daha önce hiç duymamıştım. Yani, toplumu anarşiden ayıran, polisin “ince mavi hat”tı üzerine verdiği son savunmayı. İtiraf etmeliyim ki, bunu duyunca gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Duygusal olarak etkilenmiştim ama belli ettiğimi zannetmiyorum.

Cinayet Davası Jürisi Tartışmaların Ardından Dinlenmeye Çekildi Adams Polis Cinayeti Davasında Jüri Tarafından “Suçlu” Bulundu 

 İdam davalarında sorduğumuz ya da o zamanlar sorduğumuz bir soru vardı. Bu soru suçlunun tehlikeli bir zihinsel yapıya sahip olup olmadığını ya da başka suç işlemeye meyilli olup olmadığını öğrenmeye yönelikti.   Sorunun cevabını almak için  Dallas Savcılığı davalının hücresine psikiyatrlar gönderip kişide bir pişmanlık olup olmadığını, dolayısıyla tehlikeli ve psikopat bir kişiliğe sahip olup olmadığını öğrenmeye çalışırlardı.

Tabii ki, suç işlememiş bir kişiyi ele alacak olursak herhangi bir pişmanlık belirtesi göstermeyecektir.  

Sürekli görevlendirilen iki psikiyatr vardı.   Holbrook ve Grigson, yani “Katil Doktorlar”. Bu iki kişiye yönelik öne sürülen bariz eleştiriler vardı. Çünkü ne zaman bu ikisi görevlendirilse, ziyaretlerinin amacı davalının öldürülmesi gayesini güdüyordu.

Tarih 15 Nisan, yani Vergi İade Günü’ydü. Sanırım vergi iademi almak için formu dolduruyordum. Geç kalmış olmaktan korkuyordum. Bir gardiyan kapıma gelerek “Seninle konuşmak isteyen birisi var.” dedi. Kim diye sordum, o da bilmediğini mahkeme kararıyla burada olduğunu söyleyince, ben de tamam dedim.

 Gelen adam gerçekten çok uzun boylu, sırık gibi bir adamdı.

 Kendini Dr. Grigson olarak tanıtmıştı. Mantosunun cebinden bir not defteri çıkardı ve enine doğru bir çizgi çizdi. Çizginin üst tarafında 6 adet resim vardı. İşte bir kutu, bir kare, içinde elmas olan bir yuvarlak, vs. Tam hatırlamıyorum, üzerinden çok zaman geçti.

 Bana o kâğıtla birlikte bir kalem uzattı. “Gidip bir bardak kahve alacağım.

 Lütfen kâğıdın üzerindekilerin bir kopyasını çiz.” dedi. Adama şöyle bir baktım. “Nasıl yani?

Çizdiklerinin tamamen aynısını mı çizeyim?

Yoksa değiştirerek mi çizeyim?

Tam olarak ne yapmamı istiyorsun? ” dedim. O da: “Nasıl çizmek istiyorsan, öyle çiz.” dedi ve gitti. Ben de kâğıdın alt tarafına kutular, X’ler ve içinde elmaslar olan 0’lar çizdim. Tıpkı onun çizdiği gibi. Bana… “İşleyen demir pas tutmaz.” ne demek diye sordu. Adama şöyle bir baktım. “Dalga mı geçiyorsun?

Şaka mı bu?

Neyin peşindesin? ” dedim. O da: “Hayır, gerçekten bu soruya cevap vermeni istiyorum.” dedi. Ben de: “İşleyen demir pas tutmaz bence uzun bir süre durmadan çalışan bir kişiyi anlatıyor böyle birisine insanların sıkıca sarılması zor olur. Eğer çalışmaya devam ederse, ona yaklaşmak zor olacaktır.” dedim. O da kafasını salladı. “Eldeki serçe damdaki güvercinden iyidir.” dedi. Ben de: “Eğer elinizde bir şey varsa, neden az daha iyi olabilecek bir şey için elinizdekinden vazgeçesiniz?

Çok anlamsız olur. Elinizde iyi bir şey varsa, neden onu bırakasınız?

Eğer diğerini de alabilecekseniz, alın ama başka bir şey elde etmek için elinizdekinden vazgeçmemelisiniz.” dedim. Ailem hakkında sorular sordu. Geçmişimle ilgili sorular sordu. Ve gitti. Toplasanız en fazla 15 ya da 20 dakika konuşmuşuzdur. Dr. Grigson, eğer sanık salıverilirse gelecekte ağır suçlar işleyebileceğini teyit etmek için gitmişti. Grigson “Dr. Ölüm” olarak tanınmaktaydı, çünkü her zaman bu yönde görüş bildirmiştir.

 Duruşmaların %99’unda… ..savcılık lehine görüş bildirmiş, her zaman sanıkların gelecekte de şiddetli suçlar işleyebileceğini belirtmiştir.

 Yıllar sonra birinin ne yapacağını bilemezsiniz.

 Hem de hiç bilemezsiniz.

 Geçmişinize bakarak, herkes bir şeyler söyleyebilir. pişmanlık belirtisi yok. Randall’ın geçmişe dönük hiçbir kaydı da yoktu. Ve bildiğimiz kadarıyla da, geçmişinde hiçbir sabıkası da yoktu. Grigson iki buçuk saat boyunca sahip olduğu sertifikalardan bahsetti durdu. Yok şuraya gitmiş, yok buraya gitmiş, yok şurada ders almış. Bana Charlie Manson dedi. Bana Adolf Hitler dedi. Akşama kadar çalışıp, sabaha kadar sürtecek bir kişiliğe sahip olduğumu söyledi. Grigson’a göre akli dengemin gelecekteki durumu eğer beni salıverirlerse, çok bozulabilirmiş çıldırıp, Dallas’ın yarısını katledebilirmişim. Benimle 15 dakika konuşmuş olmasına daha önceden herhangi bir sabıkam olmamasına 28 yılı suç işlemeden geçirmiş olmama rağmen sadece bir olaya bakarak ki ben böyle bir şey de yapmış değilim bunun yeterli olduğunu ve geri kalan ömrümü gözetim altında geçirmem gerektiğini söyledi. 15 dakika konuşmuş olmamıza rağmen kimsenin bana sırtını dönmemesi gerektiğini söyledi. Kafayı yemiş. Birinin yemek almak için paraya ihtiyacı olduğunda hırsızlık yapmasına anlayış gösterebilirsiniz. Arabası olmayan 17 yaşındaki bir gencin gezmek için araba çalmasını anlayabilirim. Eroin bağımlısının neden eroine ihtiyacı olduğunu anlayabilirim. Ama birinin neden bir polis memurunu öldürmek zorunda olduğunu anlayamıyorum. Bunu aklım fikrim almıyor. Uyumak için gözlerimi kapattığımda, “Neden böyle bir şey yapmış olsun?

Cinayet işlemesine sebep olabilecek bir geçmişi yok. Cinayet işlemesi için bir sebep yok.” diye düşünüyordum. Ve davanın gerçeklerine baktığımda David Harris arabanın çalıntı olduğunu, silahların arabada olduğunu silahların da çalıntı olduğunu biliyordu daha önce de birçok suç işlemişti o arabayı ve silahları çalmadan önce de dosyası olukça kabarıktı diyordum. Cinayeti işlemek isteyecek ve olay yerinden kaçmak isteyecek olan o olmalıydı. Cinayet işlendikten sonra, eve dönüp arkadaşlarına bu konuda atıp tutan da oydu. Tüm kanıtlara bir göz gezdirince suçu işleyenin David Harris olduğuna inanmıştım. Jüri de aynı delillere baktı ama suçu Randall Adams’ın işlediğine kanaat getirdi.   Ve geçerli olan onların kararıydı. Adams İdama Mahkum Edildi

Öyle bir Bölge Savcısı vardı ki adam ne zaman ya da nasıl hüküm giydireceklerinden değil beni nasıl öldüreceklerinden bahsediyordu. Masum olmam ya da suçlu olmam adamın umurunda değildi. Beni öldürmekten bahsedip duruyordu.   Uyuşuyordum..

Kötü bir rüyada gibiydim. Uyanmak istiyordum ama yapamıyordum. Bir günde 15 ya da 20 kez aynı hikâyeyi dinliyordum. Elektrikli sandalyeye oturan adamın başına gelenlerin hikâyesini. Gözleri yerinden fırlıyormuş. Tırnakları yerinden çıkıyormuş. Ayak tırnakları kopuyormuş. Vücudundaki her delikten kan geliyormuş. Umurlarında değildi. Hem de hiç. Tek istedikleri beni nasıl öldürecekleri hakkında konuşmaktı. Tek umurlarında olan, tek konuştukları şey buydu. O zamanlar, arzuladıkları tek şey buydu. Ona ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

 İfade verdikten sonra, gitmiştim.

 Onu hiç kafama takmamıştım. Belki de bilmek istememişimdir. Bilmiyorum. Öğrenmeye dair hiçbir niyetim yoktu, olsaydı zaten öğrenmeye çalışırdım. Hükümlü Kanunsuz Bir Şekilde Hapse Atıldığını İddia Ediyor

 Dennis yeni bir dava açılması için başvurdu biz de tahsis davası açılması için başvuruda bulunduk.

 Yaklaşık 20 gün sonra da, dava görülmeye başlandı.

 Robert Miller ve karısı o davada ifade verdiler. Ama ifadelerinin karşılığında bir ödül alacaklarını ve o gece ne gördüklerinin umurlarında olmadığını ispatlayamadık ama arabalarının camlarının buğulu olduğunu söylediklerini öğrenebildik. İfadelerinin tamamına ulaşamamıştık çünkü verdikleri bir itham ifadesi olarak saklanıyordu bu yüzden çok geç ifşa edilmişti.

 Boşa kürek çekip durmuştuk. Dallas Sabah Haberleri’nden bir gazeteci bizim davamız bittikten 1 hafta sonra aynı kadının kızının

aynı mahkemede bir hırsızlıktan yargılandığını ortaya çıkardı.

 Yani ifadesini öz kızının ömür boyu hapse mahkum edilme riski olduğu bir zamanda vermiş ve kızını hapis cezasından kurtarmıştı. Ona nasıl inanabilirsiniz?

Aynı yargıç sadece 1 hafta sonra bu davayı nasıl oldu da düşürebildi?

Millerlar sonunda kazanç elde edecekleri bir şey varsa her şeyi yapabilecek tipte insanlardır. Para için ya da kızının silahlı soygun suçundan hapishaneye gönderilmemesi gibi.

 O gün mahkemeye gittiğimizde, Bölge Savcısı tam bir pişkinlik örneği sergilemiş hiçbir soruya cevap vermeme fırsat bırakmamıştı. Bana soru sormuş ama cevaplamam için yeterli süre vermemişti. İşte o zaman bana koca burunlu gibi bir şey söylemişti. Eğer koca burnumu işlerine sokmazsam Millerlar rahat edeceklerdi.

 Ben mahkeme salonundan çıkmaya hazırlanırken de gülmeye başlamıştı. “Buraya gelmekle iyi bir iş yapmadın.” demişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Adama hiçbir faydası olmamıştı. Adams’ın Polis Cinayeti Davasında Yeniden Yargılanma İsteği Reddedildi Polis Katili Temyize Gidiyor Yanlış hatırlamıyorsam Bay Adams’la yaptığım kısa görüşmelerde ki hep kısa olmuşlardır ona hiç sorduğumu ya da onun bana yapmadığını söylediğini hatırlamıyorum. Çünkü, benim ideallerime göre, mahkemede onu savunurken bunu bilmem tamamen alâkasızdı. Teksas Temyiz Mahkemesi’nde sonuç aleyhimize 9’a 0 çıkınca, biraz moralim bozulmuştu. Birincisi; kazanmalıydık, ikincisi; lehimize 1 oy bile çıkmadan bu kadar ağır bir şekilde yenilmemeliydik diye düşünmüştüm. Ailemle birlikte bir dondurmacıdaydım ve yargıç ile ailesi de o esnada aynı yere gelmişlerdi. Yanıma gelerek şöyle demişti: “Görüyorum ki, Temyiz Mahkemesi Adams Davası’ndan beni tam notla geçirmiş.” En yüksek temyiz mahkememiz yani Austin Temyiz Mahkemesi davayı 9’a 0 oyla onaylamıştı. Daha sonra Amerika Yüksek Mahkemesi tarafından 8’e 1 oyla feshedilmişti. Bir Temyiz Mahkemesi bir davayı feshedince asla, mahkeme yargıcı hatalı ya da haklı demezler. “Yargıçla hemfikir değiliz.” derler. Mesela, Adams’ın temyizinde mahkemenin benim haklı ya da hatalı olduğumu söylediğini söyleyemezsiniz.

Neticede, Austin Temyiz Mahkemesi’ne göre ben 9’a 0 haklıyım ama Washington’a göre, 1’e 8 haksızım. Oyların hepsini toplayacak olursanız, 10’a 8 haklı çıkıyorum.

 Yine de dava feshedildi. Benimle hemfikir olan ilk insanlar Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yasalara göre hareket eden ilk insanlar

Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yüksek Mahkeme tarafından temyiz haberinin duyurulmasıyla aynı gün ya da bir sonraki gün Dallas Sabah Haberleri’nin ilk sayfasında çıkan güzel bir hikâyeye göre

Yüksek Mahkeme’de de görevli olan Bölge Savcısı Henry Wade Randall Dale Adams’ı yeniden yargılatmak için yemin etmişti çünkü onun kitabında

polis katillerinin idam cezasına çarptırılmadan kurtulmalarına yer yoktu. Bu haberi ciddiye almıştım. Bir şansımız daha olacağını düşünmüştüm. Kamuya açıklanmayan bazı sebeplerden ötürü Bay Wade Bay Adams’ın idam cezasını ömür boyuna çevirme yönünde validen ricada bulunmuş ve temyizi baz alan bir yeniden yargılanma yapılma riskini ortadan kaldırmak istemişti.

Dallaslı Mahkumun Cezası Hafifletildi  

Tam anlamıyla şok olmuştum. İster istemez, bu kararın arkasındaki motivasyonun Adams’ın mahkemede aklanabileceği korkusundan kaynaklandığına inanıyorum. Neden bilmiyorum ama yanlış kişiyi savunmuş gibi hissetmiştim. Vidor’daki ya da Dallas’taki bazı polislerin kimin savunulacağını belirlediklerini ve adaleti yanlış bir yöne hareket ettirdiklerini ve bunu hiç kimse engellemesin diye ivedi bir şekilde yaptıklarını hissetmiştim. Bu yüzden onları durdurmak benim elimdeymiş gibi hissettim ama durdurmadım. Yüksek Mahkeme’nin durdurabileceğini düşündüm ve onlar da ellerinden geleni yaptılar ama işler tekrardan o kadar karışmış ve raydan çıkmıştı ki.   Bu duruşmadan sonra başka ceza davası almadım. Bu davada jürinin verdiği kararı duyduktan sonra hiçbir jürili dava almadım almaya da niyetim yok. Bu tip sorunlarla bir süre başka insanlar uğraşsınlar istiyorum. Eğer adaletin terazisi bu kadar dengesizse ben bu çarkın içinde yer almak istemiyorum. Dallas’taki savcılar yıllar boyunca… “Suçlu bir adamı her savcı mahkum ettirebilir. Masum bir insanı mahkûm ettirmek için büyük bir savcı olmak gerekir.” dediler.

Bugüne kadar, sanırım Bay Mulder Adams’ın suçlu olduğuna dair var olan bazı çekincelerden dolayı Adams’ın hüküm giymesinin en büyük zaferlerinden birisi olduğunu düşünmüştür. R. Adams İdam Bir sabah Vidor’daki bir kadından kafasına oklavayla vurulduğuna dair bir şikâyet telefonu aldım ve saldırgan darbeyi indirdikten sonra kadının bayıldığını düşünmüş ama kadın bayılmamış. Kadın kendisine saldıranın David Harris olduğunu teşhis etmişti. David gönüllü bir şekilde karakola geldiğinde ona: “David, bu kız senin kim olduğunu biliyor. Neler yaptığını benim sana anlatmama gerek yok. Bu sefer gerçekleri bildiğimi sen de biliyorsun.” dedim. O da: “Hata ettim. Esrar ve alkol içmiştim. Nasıl oldu da yaptım bilmiyorum ama oldu işte.” dedi.

 Ama üzerinde sadece iç çamaşırı olduğunu belirtmeyi unutmuştu. Saldırının cinsel amaçlı olduğunu düşünmüştüm. Hatırladığım kadarıyla, itiraf etmedi, hiçbir zaman suçu kabul etmedi. Ama hiçbir zaman da inkar etmedi.

 Kefaletini ödedi ve Almanya’ya gitti. Tam onun profiline uyan başka bir suçla karşılaşınca şehirde olup olmadığını kontrol etmek istemiştim. Askeriye aracılığıyla yerini tespit etmek için Evrensel Askeri Yer Bulma ile irtibata geçince

askeri hapishanede olduğunu öğrendim.

 Ne olduğunu gerçekten hatırlamıyormuş.

 Söylediğine göre askeri hapishanede gözlerini açtığında üstlerinden birini dövdüğünü söylemişler. Onun profiline çok uyan başka bir suçla karşılaşınca da bir kez daha onu aramaya başlamış ve bu sefer de California’daki bir hapishanede olduğunu öğrenmiştim.

 Böylece maalesef bir kez daha düzelmediğini öğrenmiş oldum.

 Hâlâ birçok sorunu vardı. Adam Kaçırma Soygun 16 yaşındaydım. Adliyenin nasıl işlediğine dair herhangi bir bilgim yoktu. Nasıl çalıştıklarını bilmiyordum. Kanunlar hakkında çok şey bilmiyordum.

 Sadece toy, aptal bir gençtim. Polis sadece olayın ne zaman gerçekleştiğini söyler ve siz de sadece olaylarla zamanı ilişkilendirirsiniz. Sadece bir olaya bakarak asıl olayın ne zaman olduğunu tahmin edersiniz.

 Tam olarak bilmezsiniz. Tahmin yürütürsünüz.

 Polis bana: “Bu suç saat 12:30’da işlenmiş.

 Sinemadan sen ne zaman çıkmıştın? ” diye sorduğunda…

 “Gece yarısı gibiydi.  Daha önce de olabilir. Bilmiyorum.

 Kolumda saatim yoktu.” dedim.

 Benimle birlikte ifademi defalarca gözden geçirmişti. Bazı sorulara nasıl cevap vermem gerektiğini bu tip şeyleri anlatmıştı. Nasıl derler, “şahidi çalıştırmıştı”.

 Bir delilin en etkili şekilde nasıl göz önüne getirileceğine hazırlanmıştık. O zamanlar, üzerinde çok düşünmemiştim ama yaptıkları jüriyi kandırmaya, adaleti yanıltmaya yönelikti. O yüzden elinde terazi olan o heykel… Adalet miydi?

O heykelin adı neydi?

O heykele ne dendiğini bilmiyorum. Hani şu gözleri bağlanmış olan.

 Kapalı kapılar ardında neler olduğunu bilemiyoruz.

 Yanımda bir kadın vardı.

 Bundan hiç bahsetmemiştim. Yoksa karım beni öldürürdü. Eğer yanımda başka bir kadın olduğunu bilseydi, karım kesinlikle kafamı koparırdı. Siz olsanız, söyler miydiniz?

Bu yüzden söylemedim. Onu evine götürüyordum. Şoför tarafındaki pencere açıktı çünkü kadın biraz hastaydı. Temiz havaya ihtiyacı vardı. Çünkü kör kütük sarhoştu.

 Millerlara baksanıza, biri siyah biri beyaz. Onlara göre o gece o saatte orada bulunmamın sebebi o adamın karısıyla oynaşmak içinmiş.

 O kadınla hayatta işim olmaz. Kadın çok yaşlı ve çirkindi. Dediğim gibi, Bölge Savcısı onları etkiledi. Tüm hikâyeyi uydurmuş olmalılar. Kesin öyledir. Ben ne gördüğümü biliyorum. Hepsi de bu. Eğer para almışlarsa, yalan söylemek için almışlardır. Mahkeme salonunda nelerin olacağı önceden belirlenmişti. Bu yüzden oraya Adalet Sarayı derler, terazinin dengesi kaçıktır. Terazinin kefeleri mahkeme salonundadır, bir iner bir çıkarlar. Sizin lehinize yukarı çıkabilir ya da aleyhinize aşağıda kalabilirler.

 Eğer Bölge Savcısı 15 ya da 20 yıl almanızı istiyorsa, alırsınız. Orange Bölgesi’nde görüşülmeyi bekleyen suçlamalar vardı. Beni yetişkin kategorisine sokup müebbede çarptırabilirlerdi. Bilmiyorum. 16 yaşındaydım. Böyle yapmalarını istediğimi biliyorum.

 Bölge Savcısı bana: “Sen onların suçlamalarını kafaya takma. Ben sana… Savunma Avukatı sana: “Bu suçlamalarla ilişkin olarak bu davada ifadeni değiştirmek için herhangi bir anlaşma ya da bu tip bir şey yaptın mı?

diye soracak. Sakın ‘Evet’ deme, ‘Hayır’ de.” demişti. Kocam tam olarak onu görememişti. Emin değildi, çünkü ona benzeyen bir sürü adam getirdiler.

 Sırada 3 ya da 4 tane gür saçlı adam vardı ama onun saçı taranmıştı, cinayetin olduğu geceki gibi değildi. O zaman onu seçemedim çünkü gözüm gür saçlı bir adam arıyordu. Başka bir tanığın adamı sıradayken seçebilmesini anlıyorum. Emin değilim ama sanırım seçebilmişti. Tabii ki Randall Adams’ı tereyağından kıl çeker gibi seçmiştim. Diğer adamları tanımıyordum. Belli ki onlar da sabıkalıydı.

 Sadece gaza bastım. Tıpkı evden kaçan, nerede kalacaklarını ne yiyecekleri bilmeyen çocuklar gibiydim. Tüm hayatları boyunca kafalarını sokacakları bir ev olsun isterler. O tip şeyleri pek düşünmezler ta ki evden kaçıp da, “Karnım guruldamaya başladı.”ya da “Hava iyice soğudu. Yağmur da yağıyor.” diyene kadar.

 Yol buzluydu. Ardımdan bir arabanın hızlı bir şekilde peşimden geldiğini hatırlıyorum. Beni görmediğini ya da başka bir şeritten benim olduğum şeride geçtiğini ve beni durdurduğunu düşünmüştüm. Yolun sağına çekmişti. Arabanın sağa çektiğini hatırlıyorum. Ben de sadece geriye bakıyordum. Çok iyi hatırlıyorum. Sabaha karşı saat 3:30 gibi ev telefonum çalmıştı. Bölümümdeki devriyelerden biri beni aramış ve “David Harris isimli çocuğu az önce tutukladık ama bize adını bile söylemiyor. Sizinle konuşmak istediğini söylüyor.” dedi.

 Vurulmuş olduğunu söylediklerinde ise ilgim bir kat daha artmıştı. David ilk başlarda Houston’daki bir bara gittiğini genç bir kızla eğlenirken, kızın erkek arkadaşının buna çok bozulduğunu ve elinde bir silahla kendisini takip ederek ateş ettiğini söylemişti.

 Doğru söylemediğini biliyorduk. Ben de: “David, bana yalan söylediğini biliyorum. Her zaman aynı şeyi yaşıyoruz, önceki olaylarda da aynı şeyi yaşamıştık. Ne yaptın tam bilmiyorum ama vurulmuşsun. Yapmaman gereken bir şeyi yaparken vurulduğunu da biliyorum.

 Bir silah dükkânını soyduğunu, içkili olarak araba kullandığını biliyoruz. Seni ve aracını teşhis edecek şahitlerimiz de var. Yakalandın işte. O yüzden doğruyu söyle.” dedim. David de: “Tamam, onu öldürdüm.” dedi.

 Adam ve kız arkadaşı evde yalnızken evlerine girmiş.

 Adamı silah zoruyla banyoya kapatmış ve orada kalmasını söylemiş.

 David kızı alıp evden ayrılırken adam elinde bir silahla evden çıkmış. Adam yere düşmüş ya da tökezlemiş apartmanın park alanında bulunan bir direğe tutunmuş.. …ve son mermeriler, son 2 ya da 3 mermi, kaç tane olduğunu tam bilmiyorum çok yakın mesafeden sıkılmış. David’e göre o gece tek hatalı olan öldürülen adamdı. “Adam kafayı yemiş. Peşimden silahla geldi.” demişti. Ben de ona: “David, adamın evine girmişsin. Kız arkadaşını zorla kaçırmışsın, başka ne yapmasını bekliyordun? ” dedim. O da: “Eline bir silah alarak gelmemeliydi. Eleman kafayı yemiş. Öldürülmesi gerekiyordu.” demişti.

 Silahı almak için gittiğimizde suyun içine girmek zorunda kalmıştım. Bataklık, çimenlik, yılanlarla dolu bir yerdi. Orada bulunmaktan bile hoşlanmamıştım ama David oraya gidip silahı aramamı seyretmekten bile zevk alıyordu. Ben silahı bulmaya çalışırken, o yukarıda köprünün üzerindeydi. Benden yaklaşık 8 metre yukarıdan silahın suyun neresinde olabileceğine dair beni yönlendiriyordu.

 Elleri kelepçeliydi. Yoldan geçenlere dönüp bakarak kelepçeli ellerini gösteriyor ve onlara: “Yardım edin! Bu polisler beni suya atıp, boğacaklar.” diyordu.

 Şaka yapmak ya da ortamı bozmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

 Tam anlamıyla eğleniyordu. O çocuk beni korkutuyor. Yeniden sokaklara döndüğünü, yetkililerin gitmesine izin verdiğini bile düşünmek beni korkutmaya yetiyor. Bu çocuk 7 ayrı suçtan hüküm giymiş. Silahlı soygun yapmış. Güvenlik görevlisine ateş etmiş. Haneye tecavüz etmiş, ağır ceza gerektiren suçlar işlemiş. Allah bilir başka ne haltlar karıştırmıştır. Buna rağmen Dallaslılar ifadesine karşılık tam dokunulmazlık vererek gitmesine izin vermişlerdi.

 Annemin söylediği güzel bir laf vardı. Dediğine göre Dallas’a geldiği ilk gece, yağmur yağıyor şimşekler çakıyormuş. Ve Dallas’a geldiklerinde şöyle söylemişti: “Eğer Dünya üzerinde bir cehennem varsa, o da Dallas’tır.” Haksız da değil. Size karşı kötü hisler besleyen insanlarla uğraşıyorsunuz. Sadece polis olduğum için benden hoşlanmadıklarını hissedebiliyorum. Bu tip şeyleri hissedebilirsiniz. Belki bunu söylememem gerekiyor çünkü polisler işlerini bu şekilde düşünerek yapmamalıdırlar. Sürekli insanlarla uğraştığınız zaman, insan sarrafı olup çıkıyorsunuz.

 David’den bahsedecek olursak, size karşı düşmanca bir hissi olduğunu hissetmezsiniz. David’in bana karşı hiçbir zaman düşmanca yaklaştığını görmedim. Bana her zaman: “Evet, efendim.” “Hayır, efendim.” şeklinde konuşmuş, saygısızlık yapmamıştır. Yani hiç kötü tarafını görmedim. Yaptıklarının sonuçlarını gördüm ve onunla bunlar hakkında konuştuğumda da yaptıklarının farkında olduğunu gördüm. Kötü yanını hatırlayabiliyordu. Ama hiçbir zaman suç işlerken ya da saldırgan ve dengesiz bir ruh halinde olduğunu görmedim.

 İşlediği suçları itiraf ettiğinde daha iyi hissettiğine ve daha uygun davranışlar sergilediğine şahit oldum. Ailesinin beyanına göre evde daha iyi davranışlar sergiliyor şehirdeki komşuları ve arkadaşlarının arasında çok daha iyi ilişkiler kurabiliyormuş. Ama David birdenbire değişmiş. Ne olduğunu hatırlayan birisi var mı bilmiyorum ama ne olduğunu ben bilmiyorum.

 Ailesine baktığımızda ise, bu tip olayların yaşanmasına neden olabilecek herhangi bir olay yaşanmadığını görüyoruz. Bildiğim kadarıyla David’in bir erkek, bir de kız kardeşi vardı. Ve yıllar önce boğularak ölmüş bir erkek kardeşi daha varmış. 3 yaşındaydım. 4 yaşında bir erkek kardeşim vardı ve 1963’te sanırım Başkan Kennedy’nin öldürülmesinden hemen sonra boğulmuştu.

 O olayın hemen ertesinde, yazın olmuştu.

 Beaumont’ta, Harrison Caddesi’nde oturuyorduk babam bahçede kamyonuyla uğraşıyordu annem de evde işlerini yapıyor, yemek falan hazırlıyordu.

 Kardeşim ve benim bir çocuk havuzumuz vardı ve onun içinde oynuyorduk.

 Babamın bizi izlediğini, göz kulak olduğunu zannediyorduk.

 Kardeşim bahçeden ayrılarak sokağa doğru gitti komşularımızın arka bahçesinde yüzme havuzları vardı ve onlar yaşça büyük insanlardı, o yüzden havuzu kullanmıyorlardı.

 Sanırım havuzun içi yapraklarla, çer çöple doluydu.

 Kardeşim o havuza düştü ve boğuldu. Sanki o yanımdaymış gibi geceleri uyumaz, oturur onunla konuşurdum. Belki de bu durum bende bir çeşit travmaya sebep olmuştur.

 Belki de babam… Bilmiyorum, belki de babam vicdan azabından ya da suçluluk duygusundan kurtulamamıştır. Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Ben hep gözünün önündeydim ve belki de ona sürekli kardeşimi hatırlatıyordum. Babam tarafından kabul edilmek benim için zor oluyordu.

 Küçük erkek kardeşim doğduğunda ise

bir anda babamın göz bebeği konumuna gelmişti, bilemiyorum. Her ne olmuş olursa olsun, herkesin hayatı bir şekilde bir düzene girer. Sanırım küçükken yaptığım çoğu şeyi babamın bana karşı olan tavırlarını kırabilmek ve gözüne girebilmek için yapmıştım. Ama kendime zarar vermekten başka bir şey yapmamıştım. 5 Aralık 1986’da, David Harris’la son bir röportaj daha yapıldı.

 Sence Adams çok şanssız bir adam mı?

Kesinlikle.

 Eğer şanssız olmasaydı, başına bu işler gelmezdi.

 - Şansızlığı neydi peki?

- Birçok şey olabilir.

 Nereden baktığınıza göre değişir.

 Daha önce de söylediğim gibi, bu kalacak bir yerin olmamasıyla alâkalı bir durumdu.

 Eğer kalacak bir yeri yoksa, gidecek bir yeri de yoktur, değil mi?

O gece sen de motelde kalsaydın, böyle bir olay olmazdı mı demek istiyorsun?

Muhtemelen. Muhtemelen.

 Günah keçisi derler hani, hiç duydunuz mu?

Hüküm giymiş muhtemelen binlerce, belki daha da fazla masum insan vardır.

 Neden?

Kim bilir?

- Randall masum mu peki?

- Kendisine de sordunuz mu?

- O zaten her zaman masum olduğunu söylüyor. – Aynen öyle.

 Ona inanmadınız, değil mi?

Suçlular her zaman yalan söylerler.

 Peki sen ne düşünüyorsun?

Masum mu, değil mi?

Masum olduğundan eminim.

 – Nasıl emin olabiliyorsun?

- Çünkü ne olduğunu bilen benim.

 – Polis onu suçlayınca şaşırmış mıydın?

- Onu polis suçlamadı.

 Ben suçladım.

 16 yaşında korkmuş bir çocuktum.

 Kurtulabilecek olsa, kesinlikle kendini kurtarırdı.

 Sana inandıklarını mı düşünmüştün?

Kesinlikle. İnanmış olmalılar.

 Ben bir şeyler söyleyene dek, ellerinde hiçbir şey yoktu.

 Sanırım ellerine bir şey geçince, onu kullandılar.

 Sana inandıklarında şaşırmış mıydın?

Şaşırmışımdır herhalde, bilmiyorum.

 Bana inanmalarını umut ediyordum.

 O kadar şeyin yaşanması da bir bakıma inanılmazdı zaten. Ama yaşandı işte. Hep şöyle düşünmüşümdür… Randall Adams’ın hapiste olmasının bir nedeni var mı diye sorsaydınız

Bunun nedeni; o gece ona yardım edebilecek birinin yanında kalamamış olmasıdır derdim.

 Bulunduğu yere onu götüren budur. Hapsi boylamasının nedeni bu olabilir.

 Bugün bulunduğu yerde olmasının tek nedeni bu olabilir.

Randall Adams Teksas, Lovelady, Eastham Birimi’nde müebbet hapis yatmaktadır. David Harris Teksas, Huntsville, Ellis Birimi’nde 1985’te Mark Walter Mays’i öldürmek suçundan idam edilmeyi beklemektedir. Dallas Polisi Robert Wood’un öldürülmesinin üzerinden 11 yıldan fazla zaman geçmiştir.

 KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

THE TRAGEDY OF MACBETH (1971) KANLI SALTANAT

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ

2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film


İnananların, inancını sorgulamasındaki zorluğu; inanmanın dünyada mağlup olmamanın bir şartı olmadığını, bazı zamanlar mağlup olunabileceğini; bu tür konularda suçlu veya suçsuz aramanın gereksiz olduğuna cevap bulacağınız günümüze uygun bir film.

“Bunlardan evvel Nûh kavmi yalanladı. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve «Mecnûn,» dediler ve (risâletini tebliğden) vazgeçirilmiş idi. O da Rabbisine dua etti. «Şüphe yok ki, ben mağlubum, artık intikam al!»(diye niyazda bulundu).”

Kur’ân-ı Kerim-Kamer Suresi, 10. Ayet

Yönetmen: Andy De Emmony

Ülke: İngiltere

Tür: Dram | Savaş

Vizyon Tarihi: 03 Eylül 2008 (İngiltere)

Süre:86 dakika

Senaryo: Frank Cottrell Boyce

Müzik: Nick Green, Tristin Norwell

Görüntü Yönetmeni:Wojciech Szepel

Yapımcı:Hilary Benson, Rebecca Eaton, Anne Mensah

Oyuncular: Joseph Muir, Josef Altin, AshleyArtus,  Alexi, Kaye Campbell, Dominic Cooper

Özet

“God On Trial” Türkçe’ye nedense(!) “Ölümün Soluğu” diye çevrilmiş, ancak “Yahudi Tanrısını Yargılıyor” hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha yakın bir çeviri olurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı’ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı’ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı’ya isyan edenler ile O’nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı’yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı’nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı’nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı’nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı’nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudilerin Yahova Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)’tir.

Filmdeki Polemikler

- Neye dua ediyorsun?

 Neye dua ediyorsun?

 Başka dua eden var mı?

 Tanrı’nın aklını başına almasını isteyen var mı?

 Beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyor. …Eğer beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyorsa kötü biri demektir. O burada olmalıydı, bizler değil.

Tanrıyı yargılamalıyız. Belki o zaman bizi duyar.

Peki, ya suçlu çıkarsa ne yapacaksınız?

 Tutuklayacak mısınız?

 Yoksa teslim olmasını mı beklersiniz?

 Bunu durduramaz mısın?

 Bu küfre son veremez misiniz?

 Aslında bu küfür sayılmaz. İbrahim, Sodom için Tanrı ile pazarlık etti. Yakup bir melekle savaştı. İsrail ismi için Tanrı’ya karşı mücadele etti. Kes şunu. Yarın yaradanımızla yüz yüze gelebiliriz. Belki yarın bizimle yüzleşebilir. Eski bir hikâye var. Bir bakıma mantıklı olabilir. Neden onu yargılamaya kalkışmasınlar?

 En azından bunları duymak zorunda.

Bunun için hâkime ihtiyaçları yok mu?

 Üç yargıç. Dini mahkeme için üç yargıç gerek. Bu yerin en trajik tarafı da bilim adamları, sanatçılar ve avukatlarla dolu olmasıydı. Baumgarten. Berlin’de suç hukuku profesörüydüm. Hayranlık uyandırıcı öğrenciler yetiştirdim. En büyüklerle bir arada oldum. O dönemde hükümette bulunan insanlarla sık sık bir araya geldim. Tevrat hakkında pek bir şey bilmem. Burada Tevrat’ı bilen çok kişi var. Ama mahkeme nasıldır bilirim. Affedersin. Yanlış mı duydum yoksa üniversitede öğretmen miydin?

 – Acaba… – Beni bağışla. Zamanım kalmadı. Son saatlerimi bununla harcamak istemiyorum. Bakın eğer buna devam edeceksek en azından bu kutsal adama Tanrı’yı savunacak biri var mı diye sorabilir miyiz?

 Haham. Haham. Katılacak mısınız diye soruyorlar. O sağır. Bakın, ben de rabay’ım Mezmur’ların çevirisini yaptım. Pek çok kanun kitabı yazdım.

- Varşova’da tiyatro için bir oyun yazdım.

- Affedersiniz. Profesör Schmidt?

 Idek?

 Sizin Amerika’ya gittiğiniz söylenmişti. Hiç kimse kaçamadı mı?

 Hâkimlerden biri olabilirim. Idek en iyi öğrencilerimden biridir. Ben katılırım, o değil. Hayır, hayır lütfen. Bu işten uzak dur. Açıkçası hâkimin bir rabay olması gerekir. Sen rabay mısın?

 Hâkim soruları sorandır değil mi?

 – Pek çok sorum var benim.

- İdek harika bir öğrencidir. Onun Tevrat bilgisi… Tevrat’ta Auschwitz’den bahsedilmez. Asıl mesele bu. Pekâlâ, ben mahkeme başkanıyım. Baumgarten mahkeme hâkimi ve bu dostumuz da dayan, yani sorgu hâkimidir. Gereklilik açısından mahkemenin meşruluğu için bir Tevrat’a ihtiyacımız var. Tartışılan şeyin gerçekliğini kanıtlamak açısından. Hemen kütüphaneden bir tane kapayım ha?

 Buradayken başka isteğiniz var mı?

Haham Akiba tüm kutsal yazıtları ezberden bildiğini söylüyor. Bunları aralıksız okumaktadır. Geçen bu son kötü günlerde bizim için bir tür teselli oldu bu. Buna yaşayan Tevrat adını verdi. Affedersiniz. Bu taraftan efendim. Evet. Başlayalım. Kim suçlamada bulunacak?

 Ben! Ben yaparım. – Suçlama nedir?

 – Suçlama nedir mi?

 Kör müsün?

 Cinayet. Cinayete yataklık, ölüm. Anneme ne yaptılar biliyor musunuz?

 Kız kardeşime?

 Kardeşlerime?

 Cinayet, cinayete yataklık ve yine cinayet. Bence daha kesin konuşulmalı. Acı, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Bunu çocuk bile bilir. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak neden acıyı da almayalım ki?

 Bu suçlama olamaz. Canın cehenneme! Yani dava olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Suçlama anlaşmanın bozulması olabilir. Yahudilerin bir tür anlaşması var. Tanrı’yla. Bir tür özel anlaşma, değil mi?

 Bir vaat. Suçlama vaadini bozması olabilir. Yani anlaşmayı.

O halde Tanrı yanlış yaptı! Bana göre öyle. Lütfen, böyle bir zamanda mı?

 Onu durduramaz mısınız?

 Çöldeyken Musa, Tanrı ile bir anlaşma yapar. Tanrı ona, tüm insanları yasalarına uyarsa, üstüne düşeni yaparsa onları kendinden sayacağına seçilmişler olacaklarına üstün ulus olacaklarına ikna eder. Mezmur’da der ki: “Seçilmiş olana bir vaatte bulundum, kulum Davud’a sonsuz hanedanlık bağışlıyorum. Onun tahtı kuşaktan kuşağa geçecektir.”Bu kendi çevirimdir. O halde önümüzdeki dava bu vaadine uymaması ile ilgilidir. Kim başlamak ister?

 “Hiçbir düşman ona karşı koyamaz hiçbir aciz ona üstün gelemez. Kendisinden önce düşmanını yerler bir eder tüm muhaliflerine ölümü vefa ederim.” Evet?

 – Peki sözünü tutmuş mudur?

 – Hayır. Bir suçlamanın böyle kabul görmesi çok istisnaidir. Bunun savunması ne olabilir?

 O halde devam edebilir miyiz?

 Kötü şeyler daha önce de oldu. Tevrat’ı okuyun. Kendi tarihinizi okuyun. Bizler Yahudi’yiz. Acı çektik.

Lütfen. Kendinizi mahkemeye tanıtın.

Benim adın Kuhn. Onun babasıyım. Onun babasıyım ama buna rağmen bu utanca dâhil oldu. Size yardım ettiğini bilmek beni incitiyor. Çünkü o böyle bir evlat. Söyleyecek sözün var mı baba?

 Her zamankiler dışında?

 Bakın… Mısır’daki kölelikten kurtulduğumuz zaman vaat edilmiş toprakları bulduğumuzda, ne oldu?

 Yine günahkârların şehirlerinde esaret altında kaldık. Tekrar özgür kaldığımızda tapınağı inşa ettik. Ne oldu?

 Romalılar, onu yerle bir ettiler. Masada’da ne oldu?

 İspanya’da?

 Ya Rusya’da?

 Peki ya burada?

 Anladığım kadarıyla tanık anlaşmanın bozulmasının sürekli hale geldiğini ifade ediyor. Sırf belirgin olmak adına siz Tanrı’yı suçluyor musunuz yoksa savunuyor musunuz bayım?

 – Bana kalırsa Bay Kuhn’un söylediği şey…

- Kendi adına konuşabilir.

Ceddimiz, atalarımız, ailelerimiz hepsi acı çektiler. Fakat dinlerinden vazgeçmediler. Bu yüzden hala buradayız. Bu inancımızın sınanmasıdır. Tıpkı atalarımız gibi biz de bu sınavı vermek zorundayız.

- Burada olmayı biz mi istedik?

 – En karanlık zamanlarda Tevrat’ın ateşini yanık tuttular. Aynı şeyi yapmalıyız. İnancımızı korumalıyız. Kalplerimizi saf tutmalı ve dua etmeliyiz.

- Neden?

 Tanrı bize ihanet ettiyse, neden?

 Asıl mesele…

- Asıl mesele iyi bir Yahudi olmaktır.

- İyi Yahudi’ymiş! Asıl mesele inancı korumaktır. Bir sınava tabiyiz! Bu sınavlar anlaşmanın bir parçası mı?

 Musa’ya sınavdan söz eden oldu mu?
Aynı Mezmur’da bizlere “çöldekilerin varisleri de aynı yasaya tabiidir kanunlarıma uymayanlar varlığımı sorgulayanlar ve emirlerime riayet etmeyenleri yıkıma uğratarak cezalandıracağım.” der. Bay Kuhn’un söylediği Tanrı’yı suçlamadan önce, kendimize bakmamız gerektiğidir. Belki de anlaşmayı bozanlar Tanrı değil de, bizlerizdir. Evet, evet. İşte. Yanıtı burada. Yane mipney khatatenu. Kendi günahlarımızdan. Ya da sizin günahlarınızdan. Belki de tüm suçlular, sizlersiniz. Teşekkür ederim. Mahkemeye katılıyorum. Bu bir cezadır.

- Mahkeme böyle bir şey söylememiştir.

- Yine de arkasındayım. Bazı Yahudiler Tevrat’a sırtlarını dönmüştür. Daha iyi bildiklerini sandılar. Evlatlarımız şehirlere gittiler. Güzel bir şapka taktılar elbiseler aldılar, sosyalist, siyonist kapitalist ya da anarşist oldular. Bunları Tanrı bilir. Ve kutsal metinlerdeki her şeyi unutmaya başladılar. Yani demek istediğin tüm bunlar benim hatam, öyle mi?
Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığın için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu?

 Öyle mi?

 Ne yaptığına bir bak! Tanrı’yı yargılamak mı?

 Seni duyamayacağını mı sanıyorsun?

 O burada değil mi sanıyorsun?

 Düzeni bozmayalım. Sizler Yahudi’siniz değil mi?

 En çok yasalara saygı göstermeniz gerekir. Ben suçlandığıma göre bir tanık çağırmak isterim. – Devam et.

 – Bu bey. Adınız?

 Zamkevitz’den Ezra Shapira. Yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayır, hayır, hayır Zamkevitz’li Ezra. Galiba buraya Zamkevitz’den hahamla geldiniz. Söyle, Ezra Shapira Zamkevitz’de Tevrat’a sırt çevirenler oldu mu?

 Hayır efendim. Zamkevitz’de Tevrat sevilir. Şabat günleri tüm dükkânların kapı ve camları kapanır. Kutsal kitaplarına gömülenler derin bir sessizlik yaratır. Dünya suskunlaşır. Her erkek omuzlarına tallet alır. Bayramlarda, düğünlerde, iş günlerinde Tevrat daima soluduğumuz havadadır. Sefaletimize rağmen bize bir yuva ve makamdır. Sarayımız orasıdır ve bizler de gölgesinde kavilleşiriz.

-Peki, ne oldu o halde?

 Onlar geldi. Tüm yaşlı insanları öldürdüler. Onları bizim gömmemizi sağladılar. Kendi annemi ben gömdüm. Parmağından yüzüğünü almaya ve onlara vermeye zorlandım. Sen iyi bir Yahudiyken Tanrı’nın neden seni annenin mezarını yapmakla cezalandırdığını söyleyebilir misin?

 Neden benim gibi kötü bir Yahudi değil de sen cezalandırıldın?

 Ben iyi bir adam olduğumu söylemedim. Deniyorum ama iyi biri miyim bilmiyorum, sen kötü biri misin bilmiyorum. Onu örnek alalım. Onu tanımıyorum. Beni de tanıyacaksın. Tasalanma.

O halde Tanrı zayıfı cezalandırma hakkını da saklı tutuyor.
Bu anlaşmada var.
Asıl soru, bu iyi adamı cezalandırmayı neden seçtiği?
Neden Hitler’i değil mesela?
Bir yanıtı olan var mı?

- Tanrı böyledir.

Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Kanunda ceza suça orantılı olmak zorundadır. Hangi suç böylesine bir cezayı haklı gösterebilir?

 Çocuklar, bu kampta çocuklar var. Küçük çocuklar neden bir cezayı hak eder?

 İzin verir misiniz?

 Ceza her zaman suçla orantılı olmaz ne yazık ki. Bir tufanla Nuh dışında herkes yok oldu. Tanrı, İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istemişti.

-Efendim, annem iyi bir kadındı. Asıl hata bunu kişisel almaktır. Tanrı bireylere karşı tavır sergilemez. O Yahudi halkı ile anlaşma yapmıştı Ezra Zamkevitz ile değil. Bu kişisel değil. Sormak isterim Ezra… Tanrı’nın kişisel olarak kullanılmadığını hiç gördün mü?

 Tanrı’yı kullanmak mı?

 Tanrı’yı kullanmak bana mı kalmış?

 Tanrı’dan başka kişisel olmayan nedir biliyor musun?

 Hayır. Hava. Evet sadece hava. Belki de şimdilik yorumlarımızdan cezalandırma sözcüğünü çıkarmalıyız. Bir şey sorabilir miyim?

 Ezra, sormak istiyorum…

Annen iyi bir Yahudi miydi?

 Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsiniz?

 Burada bile olsa?

 Bunu açıklamama izin ver. Arınmadan söz edelim biraz.

Tarihte iki kez belki burada yeniden tekrarlanmak üzere. Tanrı öyle korkunç yıkım yarattı ki bunlardan sonra hiçbir şey aynı olamadı. Hiçbir şey aynı olmadı çünkü zamanla anladık ki her şey daha iyiye gitti. Tanrı’nın bir cerrah olduğunu düşünün. Ve vücudu kurtarabilmek için kangren olmuş bir kolu ya da bacağı ayırması gerekiyor. Bu vahşice görünebilir. Acı vericidir. Ama aynı zamanda sevgidendir. Biz böyle bir dönemden geçiyorsak bu ne olabilir?
Bir ceza değil, bu arınmadır.

- Ben de bir şey sorayım.

- Bekleyin. Burada zaman hiç yok. Bu arınma hikâyesi anlaşmanın içinde var mı?

 Hiç “tüm tavırlar konu dışı üzerinize tufan göndereceğim” demiş mi?

 Bazen sırf değişiklik olsun diye mi köpeklerin zoruyla bir araya getiriliyorsunuz ve bir kampa yerleştiriliyorsunuz?

 Madem sordun…

İlk arınma büyük tufan. İkincisi ise Nebukadnezar’ın yaptığı tapınağın yerle bir olmasıdır. Bizler Babil’de sürgüne gönderildik. Bizler ülkesi olmayan bir ulustuk. Toprağımız olmadan dünyanın her yerine dağıldık. Sadece Tevrat’ın bilgisini ve yüce Tanrı’nın sevgisini alarak ülkemizden ayrıldık. Eğer orada kalmış olsaydık, çok fazla şey sağlayabilir miydik?
Çölün ortasında bir kabile olacaktık, hepsi bu. Acı vericiydi, ama aynı zamanda güzeldi. Ya şimdi felaket benzeri bir şeyi yaşıyorsak?
Ya sağ kalanlar kutsal kişiler olacaksa ve gelecektekilere bilgece ve anlayışlı bir yaşam sunacaklarsa?

 Ya bunun sonucunda büyük bir iyilik doğarsa?

 Nasıl iyi bir şey?

 Nereden bilebiliriz?

 Belki de Mesih’in bizzat söylediği gibi olur. Belki İsrail’e dönüş yaşanır.Peki sonra?

 O zaman harika bir şey olur.

-Evet, gördünüz mü?

 Belki adi insanlar yerine annen gibi iyi bir kadının ölümü için bir neden vardır. Çünkü onlar soykırımın kurbanlarıdır. İnsanlar kurban oluyorlarsa bu en iyisi için olmalı. En güzeli için.

Idek’i çağırabilir miyim?

 Tanığa soru sorabilir miyim?

 Önce Idek’i çağırabilir miyim?

 Konu bağlantılı. Mahkemeye atalarımıza Masada’da ne olduğunu anlatabilir misin?
Masada, büyük Herod tarafından dağa inşa edilmiş bir kaleydi. Savaşta gerekirse diye, çevresinde büyük bir hendek bulunuyordu. Elbette hiçbir insan ölüme karşı duvar öremez. Herod öldü ve Romalılar geldi. Tapınağı yok ettiler. Büyük isyan çıktı. İsyanda, asiler dağlara doğru Masada’ya kaçtılar. Romalılar kuşatmaya aldılar. Asilerin açlıktan ölmesini istiyorlardı. Bu yüzden dağın eteklerine devasa bir duvar ördüler. 15.000 kişilik Roma askerine karşılık 1000 kadar Yahudi savaşçı vardı. O baharda, asiler köle olmaktansa ölmenin daha iyi olacağına karar verdiler. Seçilen 10 kişiye tüm diğerlerini öldürme görevi verildi. 10 kişi kaldığında biri diğer 9’unu öldürecek ve son adam ise intihar edecekti. İki kadın bu katliamdan saklandılar ve öyküyü anlatmak için yaşadılar. Bu savaşçılar nasıl insanlardı?
En iyi ve en cesurları. İsrail’in çiçekleriydiler. Onlar şehittiler. Ve yine Romalılarca ezildiler. Bir anlamda öyle ama Romalılar asıl ne istiyordu?
Yahudilerin Romalı gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini.
Peki Romalılar şimdi nerede?
Toprak oldular. Peki ya Tevrat?
Hala var, hala yaşanıyor hala dünyayı aydınlatıyor. Teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi, umudumuzu yitirmemeliyiz. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz. Tanığa soru sorabilir miyim?

 Ona değil, önceki dostumuz Ezra Zamkevitz’e.

Özür dilerim, ben tanık değilim. Hiçbir şeye de tanık olmadım, Tanrı hakkında olmadım.Ben eldiven yapıp satarım. Eskiden yapıp satardım aslında. Annenin kurban olduğuyla ilgili hâkimin sana söyledikleri daha iyi hissetmeni sağladı mı?

 Evet efendim. Tanrı’nın bir soykırım ortaya çıkardığını söyleseler bile mi?

 En iyi Yahudilerin kurban edildiğini?

 İyi mi, kötü mü hissetmemi tercih edersiniz?

 Sadece gerçeği istiyoruz. Ben gerçeği bilemem. Böyle şeyler neden olur bilmiyorum. Ben eldiven yapıp satardım. Artık oturabilir miyim?

 Lütfen. Bu sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Öyleyse acı çekmek, Tanrı’nın emri. Doğru mu?
Diğer deyişle Mengele Tanrı’nın bir emri. Hitler Tanrı’nın bir buyruğu. Bu doğru mu?
Nahoş görünebilir ama bu mümkün. Nebukadnezar İsrail’i ele geçirip tapınağı yağmaladı ve insanları Babil’e sürgüne gönderdi. Tanrı ona “Hizmetkârım Nebukadnezar” diyordu. O bir neşterdi ve Tanrı ise cerrah. Neşterden nefret edebiliriz ama cerrahı severiz. Eğer Hitler, Tanrı’nın buyruğunu yapıyorsa o halde mantık, Hitler’in karşısında durmanın Tanrı’nın karşısında durmak olduğunu söylüyor. Hitler’e karşı tavır almak yanlıştır. İçinizde buna inanan birileri var mı?

 Bunun doğru olmasının bir ihtimali var mı?

 Bu çılgınlık… Değil midir?

 Kimden söz ediyorsun?

 Düzeni bozmamalıyız. Düzen içinde kalmalıyız. Koğuş liderimizi çağırmak istiyorum. İstediğin kadar çağır. Onu çağıramaz, o Yahudi değil. Mahkemeye tüm gün ne yaptığını anlatmanı istiyorum. Ne yaptığımı biliyorsun. Sürekli sizi gözetiyorum. Sizler bebeklerim gibisiniz. Ben de anneniz sayılırım. Neden?

 Neden böyle bir görev üstlendiğini bizimle paylaşır mısın?

 Bana bir seçenek sunuldu. Bunu istediler çünkü ben Almanca biliyorum ve beynimi de kullanabiliyorum. Eğer yeterince aklınız olsaydı siz de yapıyor olurdunuz. – Lanet olası serseri! Kapa çeneni!

- Canınız cehenneme! Sanırım hayır da diyebilirdin. Yaşamak istedim tamam mı?

 Bu yüzden yapıyorum, yaşamak istiyorum! Senin tam aksine yani pislik torbası daha geldiğin gün pes etmiştin.

- Yaptıklarından utanıyor musun?

 – Canın cehenneme. O zaman neden ne yaptığını anlatmıyorsun bize?

 Sana cevap vermek zorunda değilim. Mahkemene ya da Tanrı’na da öyle. Tanrı ile buluşmaktan endişem yok benim. Ama söyleyeyim, yaptığım şeyin sonderkomando’ların [özel birim, özel kuvvetler] yaptıklarıyla kıyaslanması mümkün değil! Onlar diğer Yahudileri gaz odasına gönderdiler. Kapılarını da kendileri kilitlediler. Onların kaşıklarını aldılar ve diğer Yahudilere sattılar. Tümü kaşıklardan birer servet edindi. Ama kendi dindaşlarını ölüme yolladılar. Bana yüklenme. Hayatta kalabileceğini düşünüyor musun?

 Belki. Belki de hayır. Yine de bu bok çuvallarından daha şanslıyım. Profesör Schmidt’in dediğine göre, tüm bunlar yaşanırken… Sana Tanrı’ndan bahsedeyim biraz. Buradan canlı çıkmak istiyorum tamam mı?

 Günün birinde, bu savaş bitecek. Belki de onlar kaybedecekler. O zaman da ben dışarıda olacağım. Tek yapacağım, o zamana dek hayatta kalmak. Bunu nasıl yaparım?

 Beni ne öldürebilir?

 Onlar. Peki nasıl durdururum?

 Onları hoşnut ederek. Peki nasıl yaparım bunu?

 Sizleri düzende tutarak. Başıma gelecek en kötü şey ne?

 Öldürecekleri Yahudiler biterse ardından beni öldürürler! Bu kadarınız öldüyse sonu ne zaman?

 Daha bugün bir tren geldi. Bugün bu Polonyalılarla dolu tren geldi. Ne yaptım biliyor musunuz?

 Sevindim! İşte bunu yaptım. Ve sonra alışkanlık sonucu olsa gerek şükürler olsun dedim! – Aşağılık domuz!

- Hey, hey durun, dinleyin! Dinleyin! Bakın! Beni hırpaladılar mı?

 Hayır. Neden biliyor musun?

 Çünkü o pisliklerin çalışmasını ben sağlıyorum. Burada, Tanrı’n benim. Ben! Ve sizin Tanrı’nız, İbrahim’in Tanrı’sı bizim için bir şey yapmıyor! Aksi halde bana teslim edilmezdiniz. Kes! Ona bir soru daha sorabilir miyim?

 Mecbur musun?

 Başka bir tanıkla devam edemez miyiz?

 Bunun yardımı olduğunu sanmıyorum. Profesör Schmidt, bu felaket sona erdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağını belki Mesih’in geleceğini belki İsrail’e döneceğimizi söylediniz. Peki kim hayatta kalabilecek?

 Koğuş liderleri, sonderkomandolar [özel birim, özel kuvvetler], ya başka?

 Adi, acımasız kan emici ve vicdansız olanlar. Ne tür bir Mesih onları halkı olarak isteyebilir?

 Böyle insanlardan nasıl bir İsrail kurulabilir?

 Tecrübe, anlayış ve bilgeliğe sahip bir ulus kurulabilir mi?

 Onlar kuramaz, Tanrı kurar. Nasıl?

 Bizler bilemeyiz. O her şeye kadirdir. Her şeye kadir öyle mi?

Madem her şeye kadir, neden insanları gaz odalarına yollamadan arındıramıyor?

O en kudretlidir. Hem kudretli hem adil olamıyor mu?
Madem çok kudretli, bunu durdurabilir demektir ama yapmamayı seçiyor çünkü adil olamıyor. Ya da bunu durdurmak istiyor fakat başaramıyor. Bunun yanıtı son derece basit. Bunu İbranice öğrendiğin günlerden bilmeliydin. Yanıt özgür irade. Evet dünyada kötülük var çünkü Tanrı insana özgür irade vermiştir ve kötülük yapmayı da seçebilir, bu gayet basit. Demek basit?
Bizler kukla değiliz. Seçebiliriz. Her zaman bir seçim vardır. Özgür iradeymiş! Özgür iradesi batsın! Size bunu göstereyim.

Lieble nerede?

 Lieble, ayağa kalk haydi. Hâkim söz verene kadar bekleyin. Lieble’ye oğullarını sorun ve sonra da özgür iradeyi konuşalım. Lieble’yi çağırıyorum. Sen kimseyi çağıramazsın. Tanıkları hâkimler çağırabilir. Ben çağırmak istiyorum. Mahkemeye oğullarından bahset.

-Anlatmak istemiyorum. Eğer o yapmazsa ben anlatırım. Mahkeme konuşmanızı istemedi! Burada düzen korunacaktır! Onun köyüne geldiklerinde…

-Kendim anlatırım. Madem anlatılacak bu benim ağzımdan olmalı. Ben Hoengen’dan geliyorum. Aachen yakınlarında bir yer. İnfaz birlikleri geldi.

Ne zaman mı?

 Sanki bir asır önce gibi. Sinagogun kapılarını yıktılar. Tevrat’ı ve kitabeyi yaktılar. Ve hepimizi oraya topladılar. O an hepimizi orada yakacaklarını sanmıştık. Keşke öyle olsaymış. Çocukları bizden aldılar. Benim üç oğlum vardı. En büyüğü şimdi 7 yaşına basacaktı. Öylesine güzeldi ki. Bunun bir önemi yok artık. Çocukları bir kamyona bindirdiler. Peşlerinden koştum ve bağırdım: “Lütfen, oğullarımı verin, oğullarımı verin” dedim. Subaylardan biri beni duydu. Aracı durdurdu ve sordu:
“Hangileri senin?” Onları geri alabileceğimi sandım. Ona üç oğlumu da gösterdim. En büyüğü ağlıyordu ve diğer ikisi de… Hayır, bunu anlatmayacağım. Subay bana… “Üç yakışıklı oğlun var. Sana ne yapacağını söyleyeyim. Birini seç. Sadece birini.” “Birini seç ve onu yanına alabilirsin.” dedi. Çocuklar onu duydular. Ellerini uzattılar öylesine korkmuşlardı ki… Bana ulaşmaya çalışırken tek söyledikleri: “Lütfen. Beni seç” oldu. “Beni seç.” Bu beyefendi her zaman seçimimiz olduğunu söyledi. Ben hangisini seçmeliydim?
En küçüğü?
En büyüğü?
Zayıfı mı yoksa güçlüyü mü?
 Sen hangisini seçtin?
Hangisini seçmeliydim?

Söyleyemem. Mahkeme sizi dinledi.
  • Özgür irademiz olması gerekir ama…
  • Affedersiniz. Ben özgür irade istemiyorum. Ben oğullarımı istiyorum. Tabii, elbette. Özgür iradeden söz ediyorsunuz benimki nerede o halde?

 Hangi seçimi yapabildim?

O subayın bir seçimi vardı. Benim değil. Özgür iradem nerede şimdi?

 Savaş sona erecek. Hitler ölecek. İnsanlar ve Tevrat yaşayacak. İnsanların yaşayacağını söylüyorsun ama yarın sabah bu odadakilerin yarısı, ölmüş olacak. Onların anlaşmada hisseleri yok mu?

 Onların payı tanıklık etmek. Ateşi canlı tutabilmek için. Baba, sen her zaman Tevrat’a bağlı yaşadın. Yaşadığımı biliyorsun. Tevrat hırsızlık hakkında ne söyler?

 Bu yanlıştır. Peki bu kampta ayakkabılar hakkında bu kural var mı?

 Ne?

 Koğuş amiri. Ayakkabıların çamurlanmaması için yağlanmaları gerek ama yağ yok. Sizin kurallara uymanızı sağlamaksa benim görevim.

Bize ayakkabılar için yağ veriyorlar mı?

 Fazladan çorba vererek satın alıyorum. Resmi bir yetkiliden mi?

 Şurada yatan suratsız soyguncudan. Ben makine bölümünde çalışıyorum. Ve her fırsat bulduğumda biraz yağ alıyorum. Yani bu yağ çalıntı?

Evet. Çalıntı. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Peki Tevrat hırsızlık hakkında ne der?

Mitzva 194 önce çalınanın sahibine geri verilmesini emreder. Burada herhangi biri yağını makine bölümüne iade etti mi?

 Hayır. Etmedik. Yapamazdık. Hayır mı?

 Ben de öyle düşünmüştüm, yani hepimiz, hatta babam bile… Burada hepimiz hırsızız.

Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Teşekkür ederim.

Seçenek yok. Özgür irade yok.

Bu yer de bunun için yapıldı. Bizi suçlu olmaya zorlamak için. Mahkûmlar olarak insandan daha aşağılık görünmemizi sağlamak için. Bizi çırılçıplak soyduklarında ve sırıttıklarında özgür irademiz nerede?

Üstümüze işediklerinde irademiz nerede?
Kesinlikle. Sonunda biri söyledi. Özgür irade mi istiyorsunuz?

Tüm özgür irade onlarda. Tıpkı tüm ekmeğin, silahların, lanet kahvenin, sigaraların olduğu gibi.

Özgür irade arıyorsanız onlarda.

Kimin öleceğini ya da kalacağını onlar seçiyor. Biz neyi seçiyoruz?

 Buraya gelmeyi seçtik mi?

 Eğer Tanrı özgür irade verdiyse lanet olası Nazilerden de payımızı verdi işte!

Tanrı’nın savunması adına söyleyecek sözü olan var mı?

 Bakın, bunları zorluk çıkarmak için söylemedim. Çünkü siz sonunda her şeyin güzel olacağını söylemiştiniz. Sonunun güzel olmasını ben de isterim. Çünkü evlatlarım çok güzellerdi. Ve onlara bakmaya çalışmıştım.

- Elbette.

- Elbette baktın. Hiç haber aldın mı?

 Buradalar mı?

 Onların ikisi ikizdi. Ve söylendiğine göre Mengele ikizleri severmiş. Daha iyi davranılırmış onlara. Çünkü onlara ilgisi varmış. Mengele bile onlarla ilgileniyor ama Tanrı umursamıyor.

Kes şunu!

Kendi cennetinde oturuyor ve bulutları aşıp olanları göremiyor!

- Job, bölüm 22. – Ne?

 Tanrı’nın ilgisizliği bu yaşananlara bir emsal oluşturamaz. Bu Job’ta yazılı. Ne güzel. Aynı zamanda bizim değil de Tanrı’nın gaz odasına girmesi gerektiği yazılı mı orada?

 Biri onu bu düşünceleri kafama sokmaktan alıkoysun! Bu tür karmaşaların daha büyük bir olayın habercisi olmaları her zaman mümkündür. Bizim barındıracağımız ateş saf bir ateştir ve altın çağı başlatacak olan da odur. Eğer oğulların bu amaçla alındılarsa birer şehit olarak kabul edilirler. Şehit olabilmek için bir insanın şehitliği seçmesi gerekir. Kaderimiz yüzünden şehit olmuyoruz, ırkımız yüzünden oluyoruz. Tevrat yüzünden de değil, ecdadımız yüzünden. Ama o burada.

Kim?

 Tanrı. Burada olduğunu biliyorum. Hem de onu pek anlamasam bile. Bazen bahar zamanı, güneşin sıcaklığı ilk vurmaya başladığı anlarda birkaç kardelen görüverirsiniz.

Kim bilir?

 Sence askerler aynı sıcaklığı hissetmiyor mu?

 Arkalarında hissediyorlar, doğru. Ama benim hissettiğim gibi değil. Ben onu hissediyorum. Asker bunu hissedemiyor. O sıcaklık üniformasından içeri işlemiyor. Onun yerine geçerdim. Ama Tanrı’nın gaz odasına girmesi ile ilgili söylediklerinde haklı olabilirsin. Belki de burada yaşanan şey budur. Belki o da… Bizimle acı çekiyordur.

-Tanrı’nın acı çekmesi kime yarar?

 Düşmanlarımıza ölüm meleğini gönderecek bir Tanrı’ya ihtiyacımız var. Peki…

O nerede?

 Tanrı hakkında pek şey bilmem. Belki Tanrı hiç değişmez, belki de değişir. Belki de tamamen kudretli değildir. Belki kendini tamamlamak için bize ihtiyacı vardır. Belki bu yüzden biz yaratıldık. Bu koşullarda nasıl tamamlayacağımızı düşünmek dahi çok zor. Evet ama yine de Baranowicz kasabasında bizleri Purim’de katlettiler. Ve haham onlara bağırdı. “Bugünün ne olduğunu sakın unutmayın! Lehayim!” Ve onu vururlarken o dua etti. Ama siz, durmadan bu kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz. Ya tüm bu iyilik nereden geliyor?

 Yani sen de çocuklarını onun aldığını düşünüyorsun. Koğuş lideri bile böyle düşünüyor. O savaşın sona ereceğine ve Nazi’lerin kaybedeceğine inanıyor. O bile iyiliğin kazanacağına inanıyor. Ya ben ne biliyorum?

 Tek bildiğim onun neyi yapıp, neyi yapamayacağı. “Sabahlara ben hiç emir verdim mi?

 Alacakaranlığı yaratan ben miydim?

 Hiç cehennemin derinlerine yürüdüm mü?

 Gerçek ışığın yolu hangi yol ola ki?

 Kim yoktan var olabilmiş?

Bağışlayın hâkim. Konuşabilir miyim?

 Sanırım mahkemenin nihai kararını duymak isterim. Lütfen.

Hayır. Bu önemli. Benim için çok önemli. Yargılamayı siz başlattınız ve tamamlamalısınız. Bu süreci devam ettirmeli emsal için alıntı yapmalı ve duyurmalısınız. Bizim insan olmadığımızı düşünüyorlar ama biz insanız. Bunu bizden alamayacaklar. Evet elbette ama sanıyorum doğal bir sonuca ulaştık.

- Bu durumda…

- Bize yasaları verdi. Ve onları tartışma hakkını da. Böylesine korkunç bir konuda bile olsa bence bu da bir ibadettir. Hayır, hayır. Bunları tartıştığımızı duymak bir rahatlama veriyor. Bizi dinlediğini ve bizimle olduğunu hissettim çünkü.

Evet. Peki… Toparlamak için… Genel olarak bizler Tanrı’nın aklından geçenleri bilemeyiz. Tanrı çok büyüktür. Ve tek yapabileceğimiz, dua etmek inançlı olmaktır. Hitler ölecek. Savaş sona erecek.

Hayır, hayır, hayır, hayır. Bu işe yaramaz. Bizden kanıt yerine tahmin kabul etmemizi istiyorsunuz. Hayır. Eğer bu oyu kullanacaksan ben de suçlu oyu kullanırım ve tartışma yine başa döner. Kesin olan şey Tanrı’nın aklındakini asla bilemeyeceğimizdir.

- Onun seçimleri bizimkiler gibi değildir. – Tanrı’nın aklındakini bilemeyiz… – Bu yüzden de tahammül etmek zorundayız. – Zaten onun zihnindekiyle ilgilenmiyoruz! Onun anlaşması. Bunun iç yüzünü bilmek zorunda değiliz. Bunların tümü yazılı. Sadece şartların ihlal edilip edilmediğine karar vermemiz gerek. Şu öğrenciniz nerede?

 Öğrenciniz nerede?

 Mezmur. Mezmur kitabına dönelim. Bize onu anlat. Hepsini mi?

 Çok uzundur. Eğer Mezmur’dan söz edersek bir yerlere varabileceğiz. Unuttum. Hangi Mezmur’du?

Seksen birinci. Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri… Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri…
Anlaşmada yazan da buydu. Tanrı Yahudi halkının yaşamasını garanti ediyordu.
Tanrı’nın suçlu olduğunu söylüyorum çünkü insanların yaşaması artık kesin değildir.
Hayır. Yanılıyorsunuz. Bir halkın varlığı nasıl durdurulur?

 İnan bana, planları bu. Bizi temizlemek. Çok saçma. Buraya gelmeden önce tüm hayatımı Zamkevitz’de geçirdim. Buranın kapısından girdiğimde ise hayatımda görmediğim kadar insan gördüm. Bir saat içinde hayatımda gördüğümden fazla insan gördüm. Düşündüm… Nasıl bu kadar insan hayatta olabiliyordu?

 Ama şimdi nasıl bu kadarı ölebilir diyorum. Önemli olan şu ki, sayıların bir önemi yok. Bir çocuğun tüberkülozdan ölmesi korkunç bir şeydir. Milyonlarca ölümden daha kötüdür. Çocuk öldüğünde ya bunun bir amaca hizmet ettiğine inanırsınız ya da sınavdan geçemezsiniz. Tanrı’nın düşüncelerini bilemeyiz. Onun düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Vaatten söz ediyoruz! Hayatta kalabileceğimize dair bize verilen sözden. Bir halk gibi yaşamaktan ve yok edilmemekten. Ama Yahudiler dünyanın her yerindeler, sadece Avrupa’da değil. Kardeşimin Woudge’da bir arkadaşı var, bana anlattı. Sence bizi burada yok ederlerse kardeşinin arkadaşı huzurlu yaşayabilir mi sanıyorsun?

 Belki biz sonuncuyuz. Belki de tamamen yok olmak üzereyiz. O halde bu odadakilerin kutsal kişiler olduğunu da düşünebiliriz. Bu yüzden neye karar vereceğimiz önemli. Eğer biz sonuncuysak hikâyeyi de biz bitirebiliriz. Hemen burada bitirebiliriz.

Hz. Musa’nın Sina’da 3500 yıl önce başlattığı hikâyeyi sona erdirebiliriz. Son bulabilir, anlaşmayı biz bozabiliriz. Yani, senin için geldiklerinde… “Biz artık Yahudi değiliz açın kapıları eve gidelim” diyebileceğini mi sanıyorsun?

 Bizler Yahudi’yiz ve daima da öyle kalacağız. Bizim için bir şey değişmiyor çünkü burada suçlanan bizler değiliz. Burada suçlanan Tanrı, bizler değil. Susmanızı söylüyor.

Anladım. Benzer olduğumuzu söylüyor. Daha doğrusu Nazilerle ortak bir tarafımız olduğunu. Tercüme ediyorum! Kötü olabilirim! İstediğiniz kadar bağırın. İsterseniz beni öldürün, yarın nasılsa ölmüş olacağım. Sizce bu evrende kaç tane yıldız vardır?

 Bağışlayın ama ben… Ben ölmeden önce Paris’te bir fizikçiydim. Gökyüzünde milyonlarca yıldız var. Bizim galaksimizde. Sadece bizim galaksimizde. 1-2-3 diye saymaya başlasak sonuncu yıldızı saymak ne kadar sürer sizce?

 Bu bile 2500 yıl sürer. Sadece bizim galaksimizdekileri saymaktan söz ediyorum. Tüm bu yıldızları Tanrı mı yarattı?

 – Şüphesiz. Kâhin Amos’un anlattıkları…

- Niçin?

 Anlayamadım?

 Milyarlarca yıldızı yarattığını söylüyoruz. Ve sadece bizim galaksimizde. Bunları kaçı bilmediğimiz gezegenler?

Buna karşın, tüm dikkatini küçücük bir gezegene dış halkanın sonundaki ufacık bir yere odaklamış. Ve sadece tüm gezegene bile değil. Sadece Yahudilere. Tanrı milyarlarca yıldızı yaratan Yahudilerle bir kontrat yapıyor. Sadece onlarla. Ve sadece tüm Yahudilerle değil çünkü benim gibi Yahudiler sayılmıyor. Peki söyleyin bana. Yahudileri bu kadar sevdiyse neden diğer her şeyi yarattı?
Neden evreni, yıldızların yerine Yahudilerle doldurmadı?
Amacı neydi?

 Amacını bilmiyoruz. Bana da inanılmaz geliyor. Ama tüm evren içinde, o bizleri seçti. Bu inanılmaz değil. Çılgınlık bu! Kesinlikle doğruluk dışı. Yeni doğmuş bebekler kendini evreni merkezi sanırlar. Emerek süt ürettiklerini sanırlar gözlerini kapadıklarında dünyanın yok olduğunu sanırlar. Ve yanılırlar. Orta çağda insanlar güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü sanırdı. Yanılıyorlardı. Bu o sırada nerede durduğunla ilgili bir algılama olayıydı. Tanrı için de aynı şey. Aynısı. Düşünün. Lütfen bir düşünün. Eskiden 50 Tanrı’sı olan halklar vardı. Biri mısırın büyümesi, biri nehrin yükselmesi için ve dahası. İnsanlar toplumlarına Tanrı’ların görüntülerini uyarladılar. Çok Tanrı’lı halklarda pek çok lider pek çok güç merkezi vardı. Yeni fikirlere karşı çok tutucuydular. Mısırlılar gibi.

Ardından Yahudiler ortaya çıktı. Büyük bir fikirle. Çok büyük. Sadece tek bir Tanrı vardı. İnanılmaz.

Peki ne oldu?

 Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı bir toplum oluşturdular. Kralda. Verimli bir toplum. Sıkı bir birlik. Ve onlar Tanrı’nın kendilerini her şeyden çok sevdiğine inandılar.

Geliştiler. Tanrı’yı kendilerine saklamaya çalıştılar ve kendilerini izole bile ettiler.
Ama sonra biri daha iyi bir fikirle çıkageldi. Hıristiyanlar.
“Evet” dediler. “Sadece tek bir Tanrı var.” Fakat sadece Yahudileri sevmiyor, herkesi seviyor. Yani herkesi fethedebiliriz.
Ve Romalılar buna bayıldı. Din değiştirdiler. Herkesi fethettiler.
Tek Tanrı. Tek kral. Her şeyin yanıtı bu. Her şey güç ve mücadeleyle ilgili. Ve sizler… Sizler kaybettiniz. – Öyle mi?

 Romalılar gitti ama.

- Çünkü… Birinin daha iyi bir fikri vardı.

Hitler’in bir fikri var. “Tek Tanrı var ve o da benim.” Burada Hitler Tanrı mı değil mi?

 Biz hala buradayız. Bu gece için buradayız. Sen Tanrı’yı inkâr ettin. Bu sana ne kazandırdı?

 Ne?

 Burada Tanrı’yı inkâr edenler de var. Din değiştirdiler. Başkasının eşini çaldılar, Tevrat’a sırt çevirdiler. Affedersiniz, o benden söz ediyor. Burada ölümle burun burunayız ve onun yegâne derdi benim evliliğim. Sana ne sağladı?

 Şimdi benden farkın ne oldu?

 Ne kazandın?

 Lütfen. Lütfen, bir amacı var. Bu çocuklar, oğlum gibi, bu adam gibi eğitimli insanlar. Bizim göremediğimiz gerçeği gördüklerini söylüyorlar. Ama işte buradalar. Hepsi aynı. Ölümle yüzleşiyorlar. Ricard’a bakın. Dışarıda pek çok dostu olan zengin bir adamdı. Ama burada korkuyor. – Ve hala öleceğine inanamıyor.

- Çünkü ben ölmeyeceğim. Sen öleceksin seni dindar ahmak!

- O da seçilenlerden.

- Kimse beni seçmedi kahrolası! Sen de benim gibi sola gönderildin. Ve şimdi korkuyorsun. Çalıyor, aldatıyor ve bizden çok ekmeği olması onu mutlu edecek sanıyor. Sen de dua etmenin hayatımızı kurtaracağını sanıyorsun. 4000 yıldır o aptal takkeleri takıyoruz ve yine de ölümle burun burunayız! Bir eşekarısı var. Tam adı lknoymanide. Tırtılların içine yumurtalarını bırakır. Yumurta çatlar ve arının larvası tırtılı içten yemeye başlar. Oradan çıkmak için bunu yaparlar. Ne tür bir Tanrı böyle bir şeyi tasarlar ki?

 Fakat… Affedersiniz… Benim büyükbabam incir ağaçları yetiştirirdi.

Bir arı var. Eminim biliyorsunuzdur. Bu arılar yumurtalarını çiçeklere bırakırlar. Ve arılar uçacak duruma geldiklerinde polenleri de toplarlar. Başka bir arıyla ya da rüzgârla filan ilgilenmezler. Sadece durup polenleri toplarlar. Onları görebilirsiniz. Ve sonra polenleri diğer ağaçlara götürürler. Kendilerine yararı yoktur. Onu yiyemezler bile. Sadece yaparlar. Güzel bir düzendir.
- Kesinlikle Tanrı…
- Söyler misin… Şu arı bunu tüm incir ağaçları için mi yapıyor yoksa Yahudi olanlar için mi?

 Benle alay ettiniz. Seninle alay etmiyorum. Sadece bir şeylere bebek gibi bakmayı bırakın diyorum.

Erkek olun. Mantıklı erkekler. Mantığınızı kullanın. Bize mantıktan söz ediyorsunuz. Mantık nedir?

 Paris’teki üniversitenizden alındığında Yahudi gibi görünmüyordunuz konuşmuyordunuz, hatta düşünmüyordunuz bile. Ve bizimle buraya tıkıldınız.

Mantık bunun neresinde?

 Çılgınlığın hüküm sürdüğü bir dünyada mantık ne işe yarayabilir?

 Karar hâkimlerin oylarına bırakılacaktır. Özür dilerim, bilgili hâkimler… Oğullarım hakkında yanılıyor muydunuz?

 Her şeye rağmen hiçbir umut yok mu?

 Hayır. Buna alışmalısın. Geliyorlar mı?

 Hayır, öylece geçiyorlar!

Hâkimler karar verecek.

Ben Yahudi değilim. Babamı hiç tanımadım. Bir Yahudi olduğunu bilmiyordum. Ben bir bebekken ölmüş. Annem ise iyi bir Alman’dı. Tekrar evine geri döndü ve kızlık soyadını aldı. Her şey unutulmaya yüz tuttu. Okulda iyi bir çocuktum. Ve iyi bir baba oldum. Evlatlarım Hitler gençlerine katıldılar. Bir yıl önce Gestapo benim için geldi. Soyumu ilk o zaman öğrendim. Sıradan bir Alman’ım sanıyordum. Bir Alman’dım. Yahudilerden nefret eden bir Alman. Dininize dair bir şey bilmem. Burada öğrendim. Buraya gelmeden önce Tevrat kelimesini hiç duymadım. Ama ben tek değilim, bunu anlamak zorundasınız. Yahudilerin pis, düzenbaz ve aykırı olduklarını öğrenerek büyüdüm. Ve buraya gelişimde inandığım her şeyin doğru olduğunu gördüm. Bu yerde kaos var. Pis ve düzensiz. Yahudiler yüzünden olduğunu sanıyordum. Pislikten başka ne olabilir ki?

 5000 insan için sadece bir tuvalet bloğu var. Mesele de bu. Bunun hata olduğunu mu sandın?

 Sence Alman mühendisler birkaç boruyu hata sonucu mu atladı?

 Hayır. Bunun yolu yok, buradaki hiçbir şey tesadüfî değil. Pislik sistemin bir parçası.Tıpkı çitler ve projektörler diğer şeyler gibi. Birer amaçları var. Bu insanlığınızı ve onurunuzu yok etmek için. Bizim insanlık ve onurumuzu. Sürecin bir parçası. Sıradan Almanlara bizi öldürecek dürtüyü sağlamak için sıradan Almanların düşündükleri gibi olduğumuzu göstermek zorundalar. Pis korkak ve Tanrı’sız. Buraya geldiğinde, sahip olduklarını alıyorlar ismini alıyorlar saçlarını kesiyor çocuklarını senden alıyorlar. Karını ve anneni de. Hatta dişlerini bile. Seni insan yapan her şeyi alıyorlar. Tanrı’nızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrı’nız. Hiç var olmasa bile. Onu koruyun. Elinizden alamayacakları bir şey olsun burada. Elimizden.

Hâkimlerin sayısı 3’tür. Bu yüzden daima bir karar çıkacaktır. Karar ya tam birliktelikle ya da oyların çoğunluğu ile ortaya çıkar. Suçlama, Tanrı’nın Yahudi halkı ile yaptığı anlaşmayı bozması hakkındadır.

Bizi Mısır’dan çıkaran kimdi?

 Sonunda akıllı biri. Bizi Mısır’dan Tanrı çıkardı. Başka bir soru: En başında bizler neden Mısır’daydık?

 O zaman kıtlık vardı. Bizler de sığındık.

Kıtlığı kim yarattı?

 Bu konuda pek bilgimiz yok ama… Kıtlığı Tanrı yarattı. O halde bizi Mısır’a gönderen de Mısır’dan çıkaran da Tanrı’ydı. Kesinlikle. Ardından bizi Babil’e gönderdi ve orada öğreneceklerimizi bize… Bizi Mısır’dan çıkarırken bunu nasıl yaptı?

 Sözlerle mi, görüntülerle mi?

 Mucizeyle mi?

 Musa firavuna sordu… Peki firavun hayır dediğinde?

 Veba başladı. Önce Musa, Mısır’lıların suyunu kana çevirdi. Daha sonra Tanrı, veba taşıyan kurbağalar vebalı sinekler vebalı böcekler yolladı. Tüm hayvanlarını kaybettiler. Veba giderek yayıldı. Ardından İsraeli’lerin yaşadıkları yeri Goşen dışında her şeyi ağaçları, evleri yıkan dolular başladı. Firavun yine de razı gelmedi. Sonra çekirge sürüleri güneşi bile görülmez kıldılar. Ya sonra?

 Tanrı Mısır’ın yeni doğanlarını öldürdü ve bizleri Mısır’dan çıkardı. Yeni doğanların hepsini katletti. Firavun’un yeni doğan çocuğundan değirmendeki kölelerin çocuklarına kadar hepsini. Hepsini katletti. Firavunu katletti mi?

 Hayır. Sanmıyorum, çünkü daha sonra… Hayır diyen firavundu ama Tanrı yaşamasına izin verdi. Onun yerine çocuğunu öldürdü. Tüm çocukları. Sonra İsraeli’lerin kaçmasını sağladı. Mısırlıların altın, gümüş ve eşyalarını almamıza izin verdi. Ve sonra onları takip eden askerlerin hepsini boğdu. Sadece askerlerin izlemelerine engel olacak suyu kapatmakla uğraşmadı. Takibe başlamalarını bekledi ve sonra da yolu kapattı.

Peki ya sonra?

 Sonra çöl. Ve ardından da vaat edilmiş topraklar. Vaat edilmiş topraklar boş muydu?

 Yeni ve işlenmemiş miydi?

 Hayır, orada… Aynen yazıldığı gibi Tanrı’n seni bir toprağa getirdiğinde tıpkı senden öncekiler gibi, eski halkları oradan göndermelisin. Senden daha kudretli ve daha büyük halklar olabilir. Onları yok etme pahasına defetmeli hiçbir anlaşmaya muhatap olmamalı ve onlara zerre kadar merhamet etmemelisin. Bize iyiliğini gösterdi. Bizler onun halkıyız. Ve bize kral Saul’u verdi.

-Peki Amalek halkı Saul’un halkı ile savaştığı zaman Tanrı’nın emri neydi?

 Öğrencinize sorayım. Amalek’i yok et. Onu yıkımın lanetine uğrat. Saul’a merhamet göster, birilerini ayır dedi mi?

 – Hiç kimseyi ayırma…

- Hiç kimseyi ayırma ve öldür. Kadınları, erkekleri bebekleri, çocukları, öküz ve koyunları develeri ve eşekleri öldür. Evet, Saul bunu yapmaya hazırlanırken yolda Kainim’lerle karşılaşır. Ama bunlar Amalek halkı değildir onlarla bir çekişmesi yoktur onlara kaçmalarını salık verir. Peki ya Tanrı’mız Saul’un merhametinden, adaletinden memnun kalmış mıdır?

 Hayır, kalmadı. Saul tüm hayvanları katletmemeye ve kendi halkını doyurmak için kullanmaya karar verdiğinde Tanrı sağduyusundan ve düşüncesinden memnun oldu mu?

 Hayır. Hayır, memnun olmadı. Dedi ki: “Sen Adonai’nin sözlerini reddettin. O yüzden o da seni kral olarak reddediyor.” Bu yüzden Samuel, Tanrı’yı memnun edebilmek için Kral Agag’ı öne getirdi ve Gilgal de onu Tanrı’nın önünde parçalara ayırdı. Saul’dan sonra Batsheba’yı alan Davud geldi. O Hititli Uríah’ı öldürerek karısını kendisine eş olarak almıştı. Yine Tanrı’nın rızasına karşıydı. Tanrı Davud’u bunun için yargıladı mı?

 Bir bakıma bu… Batsheba’ya saldırdı mı?

 – O hikâyenin başka…

- Adonai dedi ki: “Bana günah işlediğin için, çocuklar ölecek.”Önceden çocukları kim cezalandırır diye sordunuz. Tanrı yapar. Peki çocuklar aniden, acısız, merhametlice mi ölmüştür?

 12. Bölümden öğrendiğimiz kadarıyla… 7 gün. Çocuklar acılar çekerek ölmüşlerdi. Bu arada Davud kendini parçalarcasına çaresizlik içinde Tanrı huzuruna çıkarak ne kadar pişman olduğunu anlatır. Tanrı dinlemiş midir?

 Çocuklar ölür. O çocuklar Tanrı’yı adil bulurlar mı?

 Amalek’ler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler midir?

 Mısır’daki anneler, o anneler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler mi?

 Fakat Adonai bizim Tanrı’mız, o kesinlikle…

Mısır’lıları yaratan Tanrı değil miydi?

 Onların nehirlerini de ekinlerini de yaratan o değil miydi?

 O değilse kim yaptı?

 Ne?

 Başka bir Tanrı mı?

 Cezalandırılmak için ne yaptılar peki?

 Aç kalmak, korkmak katledilmek için?

 Amalek halkı, Mısır halkı Adonai onlara sırt çevirdiğinde ne hissetmiş olabilirler?

 İşte böyle. Bugün bir ayrım yapıldı, değil mi?

 Davud Moabat’ları yendiğinde ne yapmıştı?

 Onları sıralar halinde yere yatırdı. Ve bir sıranın yaşamasına, ikisinin ölmesine karar verdi. Bizler birer Moabat olduk. Amalekler için gerçek neydi öğreniyoruz. Onlar Adonai’nin elinden soykırıma uğradılar. Onun amacı için öldüler. Tıpkı bizim gibi çöktüler. Tıpkı bizler gibi onlar da korkuyordu. Peki ne öğrendiler?

 Öğrendikleri Adonai, yani ulu Tanrı’mız bizim Tanrı’mızın iyi olmadığını. Hiç de iyi olmadığını. Asla da iyi olmamıştı. Sadece bizim tarafımızdaydı. Tanrı iyi değildir.

Başlangıçta insanı yarattığına pişman olup tufanı yarattığında nedendi bu?

 Yok edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirler?

 Tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler?

 Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler?

 Tanrı iyi değil. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediğinde İbrahim’in hayır demesi gerekirdi! Tanrı’ya adaletin sadece bizim yüreklerimizde olduğunu öğretmeliydik. Onu öylece ortada bırakmalıydık. O iyi değil, o sadece güçlü ve sadece bizim yanımızdaydı. Buraya getirilirken çoğumuz trenle getirildik. Bir asker beni tokatladı. Kemerlerinde yazılı olan şu: “Gott mit uns” “Tanrı bizimle.” Hangimiz olmadığını söyleyebiliriz burada?

 Belki de öyle. Bunun başka açıklaması var mı?

 Burada gördüğümüz nedir?

 Onun gücü onun haşmeti, büyüklüğü. Tüm bunlar var ama bize karşı artık. O hala Tanrı ama bizim Tanrı’mız değil. Artık bir düşmana dönüştü. İşte anlaşmaya olan da bu. O başka biriyle yeni bir anlaşma yaptı. Şimdi de gaz odalarına giriyoruz. Yani, onu suçlu buldular. Tanrı’yı suçlu buldular, evet. Anlaşma ihlal edilmişti. Bizimle olan anlaşmasını o bozmuştu.Her gün burada 6.000 kişi öldürülüyordu.

Dikkat! 39024. 38483. 38497. 38511. 38532. Beni çağıracağını sanıyordum, oğlumu çağırdı. – Şanslısın. – Lütfen. Ben hazırım. O ise değil. Lütfen, bunu benim için yap. Beni gönder. Onu değil! 38562. 38052. 38511. Hayır, bana bir bak, ben olamam. Ben gencim. İşe yarayabilirim. Onlarla birlikte beni nasıl alabilirler?

 Mantıklı değil bu. – Mantık benim işim değil. – O zaman kimin işi?

 Bence kartı yanlış okudunuz, lütfen kartlara bakın. Bakın şu kartlara. Sen. Ne olacak?

 Şimdi ne yapacağız?

Artık Tanrı suçlu, şimdi ne yapacağız?

Şimdi dua edeceğiz.

Var olandan önce ve var olandan sonra sen yüce Tanrı’mızsın. Bizi topraktan var ettin, âdemin oğullarına bağışladın. Senin için 1000 yıl dün gibidir. Koğuştaki en iyi yer değil ama pislikten uzakta. Sonsuzluktan sonsuzluğa, dualarımız seninle. Büyüyen ekinde, doğan güneşte bana gelişini görürüm. Varlığından olanlar büyür ve daima yeşerir.

Bir kavminin 70 yılı, arşa değen ekinler biz kullarının azığı, katığı şifa dağıttığın ihtiyarlar kullarına kucak açan ermişler, evlat doğuran analar sana sığınır, senin adınla yola çıkar ve yine senin merhametinde can veririz. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Senin öfken ve gazabından kim kurtulabilir?

Kimin kudreti yeter boyunduruğundan çıkmaya?

Gazabınla yerle bir eder, ihsanınla tohumları yeşertirsin. Sabahınla gün doğar, yeşerir büyür tüm canlılar. O nedenledir ki önünde eğilir, sana iman ederiz. Felaketinden korkar, yine merhametine sığınırız.

Peki duaları kabul oldu mu?
 Biz hala buradayız.

**********

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı”diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.
Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?
Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:
  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER.Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir.Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI.Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz.

Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואהFelaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

THE SECRET “Sır” (2006)


Yönetmen: Drew Heriot, Sean Byrne, Marc Goldenfein

Ülke: Avustralya, ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 26 Mart 2006 (ABD)

Süre: 90 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Rhonda Byrne

Görüntü Yönetmeni: John Hall, Noel Jones, Matt Koopmans

Yapımcı: Glenda Bell, Jodea Bloomfield, Rhonda Byrne

Altyazı Düzenleme: Sertaç DÖNMEZ

Filmden

Bir yıl önce hayatım yıkıldı. Kendimi tükenmiş hissettim, Babam aniden öldü, ilişkilerim bozuldu. O zamanlar farkında değildim, Ama hayatımın en büyük umutsuzluğu, en büyük hediyesini veriyordu. “Mama This Will Help Oxox” (Anne, bu yardımcı olacak.)

Büyük bir “sır”rın ipucunu almıştım. “Sır”rın izini tarihte sürmeye başladım.

“Sır” gömüldü.
“Sır” istendi.
“Sır” ortadan kaldırıldı.
“Sır” topluma hiç açıklanmadı.

Bütün o insanların bunu bildiğine inanamadım. Tarihteki en büyük insanlardı onlar. Tek istediğim bu “sır”rı dünyayla paylaşmak. Bu “sır”rı bilen, yaşayan insanları araştırmaya başladım. Birer birer ortaya çıktılar.

Eğer onun ne olduğunu biliyorsanız. “Sır” size her istediğinizi verir. Mutluluk, sağlık, servet. Bob Proctor (Filozof)
Ne isterseniz yapabilir ya da sahip olabilirsiniz. Dr. Joe Vitale (Metafizikçi)
Neyi seçersek ona sahip olabiliriz, seçimimiz ne kadar büyük olursa olsun. John Assaraf (İş Adamı)
Nasıl bir evde yaşamak istersiniz?
Milyoner olmak ister misiniz?
Nasıl bir iş sahibi olmak istersiniz?
Daha başarılı olmak ister misiniz?
Gerçekten ne istiyorsunuz?
İnsanların hayatında gerçekleşen birçok mucize gördüm. Dr. Michael Beckwith (Spiritüel Öğretmen)

Finansal mucizeler, ruh ve beden sağlığı ya da insan ilişkileri ile ilgili mucizeler. Bütün bunlar “sır”rın nasıl uygulanacağını bilmekle ilgili. Bu, hayatın büyük “sır”rıdır.

SIR

Olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı, “sır”dır. Ralph Waldo Emerson (1803-1882)

Muhtemelen “sır”rın ne olduğunu merak ediyorsunuz. Size nasıl anladığımı söyleyeceğim Hepimiz tek bir sonsuz güçle çalışıyoruz. Hepimiz aynı şekilde yolumuzu buluyoruz. Evrenin doğası o kadar kesin ki Hiç zorlanmadan uzay gemileri yapıyor, Aya insan gönderiyor, İniş anını saniyelik bir farkla bilebiliyoruz. Sizin bir Hintli olmanız ya da Avustralya’da veya Yeni Zelanda’da, Stockholm veya Londra’da, veya Toronto, veya Montreal, veya New York’ta olmanız sorun değil! Hepimiz tek bir güçle çalışıyoruz, Tek yasa: Çekim Yasası.

Sır: Çekim Yasası’dır.

Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz Ve hepsi zihninizde tuttuğunuz suretlerden dolayı size geliyor. ve bu düşüncelerinizdir. Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi, Mesela Babilliler, bunu hep bilirlerdi. Ama bilenler toplumun küçük “seçkin” bir kısmıydı. Sizce neden dünya nüfusunun % 1’i, dünyadaki toplam maddi gelirin % 96’sını kazanıyor?

Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır değil! Düzen böyledir, Onlar birşeyleri anlamışlardır. Onlar “sır”rı biliyorlar. Şimdi siz de “sır”ra ulaşıyorsunuz. Çekim yasasını en basit bakış şekliyle anlatmaya çalışayım: Kendimi bir mıknatıs gibi düşünürsem, biliriz ki mıknatısın bir çekim gücü vardır, çekim yasası da “Benzerler birbirini çeker” der. Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz. Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek, İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek ve bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlar; çekim yasası. En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Eğer burada görebiliyorsanız, burada tutacaksınız.

Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir: Mike Dooley (Yazar) Düşünceler nesnelere dönüşür!

Birçok kişi şunu anlamaz ki düşüncenin bir frekansı vardır. Her düşüncenin bir frekansı vardır. Bir düşünceyi ölçebiliriz. Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: İstediginiz yeni arabayı almayı, ihtiyacınız olan parayı bulmayı, veya ruh eşinizi bulmayı bunların hayalini kurarsanız; O düşünceyle ilgili frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz. Düşünceler etrafa manyetik bir sinyal yayarlar ve bu sinyaller tekrar size dönerler. Bolluk içinde yaşadığınızı düşünün, kendinize çekeceksiniz. Bu her zaman, herkes için işe yarar.

Sorun şu ki: Çoğu insan istemedikleri şeyi düşünür! ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder. Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eğer öylece oturup, birşeylere bakıp kendinizi berbat hissediyorsanız, evrene yolladığınız sinyal budur: “Kendimi berbat hissediyorum.”Kendinize bu cümleyi tasdiklersiniz, bunu benliğinizin tüm katmanlarında hissedersiniz, ve bu size fazlasıyla geri döner. İstediğiniz birşeylere bakıp “Evet bu!” dediğinizde, bir düşünceyi harekete geçirirsiniz. Çekim yasası da bu düşünceye cevap verir ve uygun şeyleri size getirir. İstemediğiniz birşeye baktığınızda ve ona “Hayır!” diye bağırdığınızda onu uzaklaştırmaz, aksine onunla ilgili düşünceyi harekete geçirirsiniz ve bu defa çekim yasası o düşünceyle ilgili şeyleri önünüze sıralar. Evren çekim yasasını temel alıyor

Herşey çekim yasası ile ilgili Çekim yasası her zaman işliyor İnanın, inanmayın, anlayın ya da anlamayın, Her zaman işler. Geçmişi, bu anı, veya geleceği düşünüyor olabilirsiniz. Bunu ister imgeleyerek, ister anılara giderek veya tefekküre dalarak yapın, her şekilde o düşünceyi harekete geçirirsiniz ve evrenin en güçlü yasası olan çekim yasası, bu düşüncenize cevap verir. Yaratım her an devam ediyor. Her anın kendi düşüncesi ya da sürekli bir kuantsal düşünce şekli vardır. Bunlar, sürekli yaratım sürecindedirler, yarattıkça da sonuçları ortaya çıkar. Çekim yasası: “Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın” der. Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır.

Robert adında bir öğrencim vardı. Bill Harris (Terapist) Robert eşcinseldi. Benden online ders alıyordu ve e-mail yoluyla haberleşirdik. Hayatındaki acımasızlıkları yazardı o maillerde. İşyerinde herkes onunla uğraşıyordu. Her zaman ona ne kadar kötü davrandıklarından yakınıyordu. Sokakta yürürken her köşeden onunla uğraşan ve onu incitmek isteyen homofobik insanlar çıkardı! Stand-up komedyeni olmak istiyordu ama sahneye her çıkışında birileri, onunla, eşcinsel olduğu için uğraşıyordu. Tüm hayatı mutsuz ve umutsuzdu Ve tüm düşüncesi eşcinsel olduğu için saldırıldığı idi. Ona olmasını istemediği şeye odaklandığını söyledim. Bana gönderdiğin maillere bak, hep istemediğin şeylerden bahsediyorsun. (Hep zorbalığa uğruyorum, işimden nefret ediyorum.) Bir şeye bu kadar çok odaklanırsan, çok daha hızlı meydana gelir. Sonra gerçekten ne istediğine odaklanmaya başladı ve gerçekten de odaklandı. Sonraki 68 haftada olanlar gerçekten mucizeydi. İşyerinde onunla uğraşanların hepsi ya işi bıraktı, ya başka bölüme alındı, ya da onunla uğraşmaktan vazgeçti Ve o, işini sevmeye başladı. Sokakta onunla uğraşan insanlar da artık yoktu. Komedi gosterilerinde de kimse onunla uğraşmıyordu. Tüm hayatı değişti, çünkü olmasını istemediği, korktuğu şeylere odaklanmak yerine; olmasını istediklerine odaklandı.

Çok pozitif bir bakışımız olabilir ve pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekeriz Veya negatif yönelimli ve kızgın olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi ya da koşulları kendimize çekeriz.

Bilinçli veya bilinçsiz aklınızda tuttuğunuz; sizi (olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun!
Asıl zorluk budur.

“Sır”ra dikkatli bakın Günlük hayatınızda düşüncenin gücüne O, her an etrafımızda Tek yapmamız gereken gözlerimizi açıp bakmak. Çevrenizde çekim yasasının kanıtlarını görürsünüz. En çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız. Siz bir mıknatıssınız. düşünceleri, insanları olayları, hayatları kendinize çekersiniz. Yaşadığız her olayı bu güçlü çekim yasasıyla kendinize çekersiniz. Size sadece istekli düşünce veya hayal kurma çılğınlığından bahsetmiyorum; size daha derin, temel bir anlayıştan bahsediyorum.. Kuantum fiziği gerçekten tam da bu keşfi işaret etmeye başlıyor. “Aklın olmadığı bir evren düşünemezsiniz.” diyor. Aslında algılanan her şeyi akıl şekillendirir. Anlamamanız, reddetmeniz anlamına gelmez. Elektriğin nasıl oluştuğunu da anlamazsınız; ilk başta kimse elektriğin ne olduğunu bilmiyordu; bilmesine de gerek yoktu ama herkes ondan faydalanıyordu.

Nasıl çalıştığını biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, ama bilirim ki elektrikle bir insana yemek pişirebilirsiniz, ayrıca insanı da pişirebilirsiniz!

İnsanlar çekim yasasını anlamaya başladıkça, çoğunlukla önceden sahip oldukları olumsuz düşünceler nedeniyle korkarlar. İki şeyden uzak olmalısınız: bilimsel olarak açıklanmıştır ki, yapıcı düşünce, olumsuz düşünceden 100 kat güçlüdür. Eh, o zaman bunu biliyorsanız , korku azalır.

Zaman tamponu olan bir gerçeklikte yaşıyoruz ve bu gerçekten işimize yarıyor. Düşüncelerinizin anında gerçekleştiği bir çevrede yaşamak istemezdiniz!

Düşüncelerinizin ortaya çıkışı biraz zaman alır ve bu iyi bir şeydir!

Düşüncelerinizi fark etmeli, seçmeli, ve bundan hoşlanmalısınız.

Çünkü siz, kendi hayatınızın şaheserisiniz, siz hayatınızın “Michelangelo”susunuz Yonttuğunuz “Davud” sizsiniz! ve bunu düşüncelerinizle yapıyorsunuz.

Geçmişte bu “sır”rı bilen liderler, “sır”rı sakladılar; böylece “gücü” kendilerinde tutup, paylaşmadılarve insanlar bu “sır”rı bilmediler. İnsanlar, işe gittiler, eve geldiler, çalışmaya devam ettiler. “Güç”leri olmadan koştular, çünkü “sır”rı çok az insan biliyordu.

Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz, iyi veya kötü olmanız fark etmez yere düşersiniz.Hayatınızdaki her şeyi, yakındıklarınız dahil, hayatınıza siz çektiniz! İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki: “trafik kazasını ben çekmedim” “bu durumu ben çekmedim” ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz. bu noktada söylemeliyim ki: evet hepsini siz çektiniz!

Bu anlaması en zor olan kavramdır ama bir kez kavranırsa, hayat değiştirir.

Bu büyük “sır”rın bir parçasıdır. Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman var olduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz.

İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak. Sizden düşüncelerinizi yönetmenizi istemiyoruz, bu sizi çıldırtır. Zihninize farklı yönlerden, farklı objelerden, farklı o kadar çok düşünce gelir ki burada duygusal rehberlik sisteminiz devreye girer. Duygularınız, duygusal rehberlik sisteminiz ne düşündüğünüzü anlamanızı sağlar. Düşünceleriniz, duygularınızı oluşturur. Duygularımız, neyi kendimize çektiğimizi anlamamıza yardım ederler.

Bize göre iki duygu vardır: iyi hissettiren ve kötü hissettiren. Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.

Olumsuz hisler:suçluluk veya öfke veya kırgınlık gibi bunların hepsi aynı iyi hissetmeme duygusunu yaşatırlar. Tüm bu hisler, bize o anda düşündüğümüzün istediğimiz türden bir şey olmadığını söylerler . Bunlara “kötü frekans” ya da “kötü titreşim” vb. de denebilir.

İyi hisler;sevgi, mutluluk, umut gibi bize düşüncemizin isteyeceğimiz türden şeyleri getireceğini söylerler. Yani “şu anda neyi kendime çekiyorum” sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız. Duygularımız bize “doğru yolda” olup olmadığımızı gösterici birer geri dönüş mekanizmasıdır. Daha iyi hissettikçe, istediklerimize daha yakın, kötü hissettikçe de daha uzak oluruz.

Şu anda yaptıklarınız, düşüncelerinizin ortaya çıkışıdır, ve bunlar gelecek yaşantınızı da oluştururlar. ve hislerinizi gözlemleyerek karşılaşacağınız durumun sizi memnun edip etmeyeceğini anlayabilirsiniz. Şu anki hissiniz, oluşmakta olanın mükemmel bir yansımasıdır. Aslında düşündüğünüzden daha çok, hissettiğinizi alırsınız. Bu yüzden insanlar yataktan kötü kalkarlarsa, bir döngü başlatırlar ve bütün gün öyle gider.

Hislerindeki basit değişimlerin günlerini veya hayatlarını etkileyeceğini bilmezler.

Eğer gününüze iyi başlar, mutlu bir ruh hali içinde olursanız herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece çekim yasası ile, mutlu ruh halinizi sürdürecek durum ve kişilerle karşılaşırsınız. İyi ve kötü günlerin hepsi, bu insanların çoğunlukla nasıl hissettiklerine bağlıdır.

Şimdi kendinizi sağlıklı, mutlu, çevreniz sevgi ile sarılmış hissetmeye başlayabilirsiniz, -şu anda gerçek olmasa bile!- Evren ruhunuzla, duygularınızla haberleşecek ve hissettiğiniz yönde tezahür edecek, çünkü siz böyle hissettiniz Temel olarak duygu ve düşüncelerinizle neye odaklanırsanız, onu hayatınıza çeker ve yaşarsınız. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ve oluşanlar her zaman birbirine denktir. İstisnasız her an -istinasız- Anlaması zor, ama kendimizi açmaya başlayabilirsek, sonuçları muhteşem olacak. düşüncelerimizin hayatımıza yaptıklarını, farkındalığımızdaki bu değişimle engelleyebiliriz.

Yaşam boyu, kendi evreninizi kendiniz yaratırsınız. Winston Churchill (1874-1965)

İyi hissetmeniz gerçekten önemli. Çünkü bu his evrene bir sinyal olarak yayılır, ve daha fazlasını size çeker. Ne kadar iyi hissederseniz, o kadar çok mutluluğu kendinize çekersiniz ve bu gittikçe artar. Hüzünlendiğinizde, bunu kolayca değiştirebileceğinizi biliyor musunuz?

Bir müzik yerleştirin, şarkı söylemeye başlayın, bu duygularınızı değiştirir ya da güzel bir şey düşünün, bir bebek düşünün belki sevdiğiniz birini ve onun üzerine yoğunlaşın. Geri kalan her şeyi unutun, sadece onu düşünün. Emin olun, kendinizi iyi hissedeceksiniz. Mesela evcil hayvanlar harikadır, size kendinizi harika hissettirirler. Evcil hayvanınızı sevdiğinizde, bu duygu hayatınıza iyilik getirir. Bu çok güzel bir hediyedir. Hisleriniz aracılığıyla düşüncelerinizi yönlendirmeye başladığınızda ve duygu, düşünceleriniz ve yaşadıklarınız arasındaki uyumu fark ettiğinizde kendi gerçekliğinizin yaratıcısı olduğunuzu bilirsiniz ve uzaktan bakanlar yaşadığınız mükemmel hayata hayret ederler. Bu sırrı öğrenip, uygulamaya başladıktan sonra hayatım rüya gibi oldu herkesin hayal ettiği gibi bir hayatım var ve onu günü gününe yaşıyorum. 4.5 milyon dolarlık bir evde yaşıyorum, uğruna öleceğim bir eşim var. dünyanın değişik yerlerinde tatile çıkıyorum dağlara tırmanıyorum, safariye çıkıyorum ve bütün bunlar devam ediyor çünkü; “sır”rı nasıl uygulayacağımı biliyorum. “Sır”rı kullanmaya başladığınızda hayat gerçekten harikulade olabilir ve olmalıdır da ve olacak da.

“Sır” nasıl kullanılır?

Çoğu insan bana, yaratım sürecinde kendilerinin ve evrenin rolünü sorar. şimdi buna bakalım. Şu örnek üzerinden anlatalım: Alaaddin ve sihirli lambasını biliyorsunuzdur. James Arthur Ray (Filozof) Aladdin lambayı alır, okşar ve içinden cin çıkar ve cin hep şunu söyler:

“Dileğin benim için emirdir.”

Hikayenin kökenine inerseniz, dilekler 3 taneyle sınırlı değildir, tamamen limitsizdir. Lütfen bunu düşünün. Şimdi bu örneği hayatınıza uygulayalım; evren her dileğinizi gerçekleştirecek devasa bir cin gibidir ve bu cin, çeşitli adlarla bilinir: Kutsal koruyucu melek, yükse kbenliğiniz İstediğinizi diyebilirsiniz, sizin için hangisi uygunsa onu seçersiniz. Fakat tüm bu söylemler tek bir noktayı işaret eder: bizden büyük bir kuvvet var “Dileğin benim için emirdir.”

Yaratım süreci Esther Hicks (Abraham Öğretileri) üç adımdan oluşur:

Birinci adım: istemek.İstemek için kelimelere ihtiyacınız yok evren de zaten kelimelerinize değil tamamen düşüncelerinize cevap verir. Gerçekten ne istiyorsunuz?

Oturun bir kağıda isteğinizi yazın yazarken şimdiki zaman kullanın, Şöyle başlayabilirsiniz: “Mutluyum ve minnetarım, peki şimdi ” ve sonrasında da nasıl bir hayat istediğinizi yazın, her açıdan bu gerçekten eğlencelidir. evren önünüze açılmış bir katalog gibidir ve sayfaları çevirdikçe: “Ben bu deneyimi istiyorum, ben şunu da istiyorum, ve böyle biri olmak istiyorum” dersiniz, böylece evrene sipariş vermiş olursunuz; bu, bu kadar kolaydır.

İkinci Adım: cevaptır İsteğinize cevap verilmesidir ve bu da fiziksel formunuzla gerçekleştirebileceğiniz bir çalışma değildir, bu noktada evrendeki tüm güçler isteğinize cevap vermek için devrededir. “isteğin benim için emirdir” ve evren isteğinizin oluşması için ayarlamalara başlar. Çoğumuz, gerçekten ne istediğimizi söylememiz hususunda kendimize izin vermeyiz, çünkü bunun nasıl olabileceğini görmeyiz. Biraz araştırırsanız göreceksiniz ki bir şeyi başaran herkes nasıl yapacaklarını bilmeseler de, başaracaklarını biliyorlardı. Nasıl gerçekleşeceğini bilmenize gerek yok, Evrenin size bunu nasıl ayarlayacağını bilmenize de gerek yoktur. “Nasıl”ı bilmeseniz de yolu kendinize çekeceksiniz. “Bir şeyler yanlış gidiyor, istiyorum ama isteğim olmuyor” diye sorarsanız, deriz ki; birinci adımı atıyor ve istiyorsunuz, ama ya sonrasında?

Evren her zaman cevap veriyor, ama anlamanız gereken 3. bir adım daha var..

Üçüncü Adım, kabul etmeKendinizi isteğinizle aynı hatta getirmeniz gerekir. İsteğinizle aynı hattaysanız, kendinizi harika hissedersiniz. Bu keyfin, güvenin olduğu yerdir, bu kabul edişin, tutkuyu hissedişin olduğu yerdir. Ama korku, öfke, umutsuzluk hissederseniz, bunlar isteğinizle aynı hatta olmadığınızın güçlü göstergeleridir.

Hissettiklerinizin önemini fark ettiğinizde, ve düşüncelerinizi, hislerinize dayanarak yönlendirdiğinizde, yavaş yavaş görürsünüz ki düşünceniz, deneyimi oluşturmaya başlayacaktır. Bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüzde, daha büyük hayalleri gerçekleştirebilecek durumdasınızdır ve dostum, işte bu yaratım sürecidir. Çekim yasasının uygulamasında duygularınızı düzenlemede, isteğinizle ilgili hareketler size yardım eder. O arabayla deneme sürüsüne çıkın, o ev için alışverişe gidin, evin içine girin, onu kendinize çekecek duyguları oluşturmak için ne gerekirse yapın, sonra bir an gelir, bir bakarsınız o karşınızdadır, ya da aklınıza bir fikir gelir ve harekete geçersiniz, fakat kesinlikle “bunu şöyle yapabilirim, ama “diye çelişkiye düşmeyin. Hareket bazen gereklidir. Evrenin size ulaştırmak istediğiyle aynı hattaysanız, bu size büyük keyif ve canlılık verir, herşey çok eğlenceli olur, zaman durur, bütün gün aynı şeyi yapabilirsiniz.

Evren hızı sever, ertelemeyin, fırsat oluştuğunda, harekete geçin!

Hissettiğinizde, hiç beklemeyin, harekete geçin! Bu sizin görevinizdir, tek yapmanız gereken bu. İstediğiniz her şeyi kendinize çekeceksiniz. İhtiyacınız para ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız birileri ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız bir kitap ise, çekeceksiniz! Neyi çektiğinize dikkat etmelisiniz! Çünkü ne istediğinizin görüntülerini zihninizde tuttukça, onlara çekileceksiniz ve onlar da size. Böylece düşünceleriniz, sizin aracılığınızla fiziksel gerçekliğe dönüşecektir ve bu, yasa sayesinde gerçekleşir. Başlangıçta hiçbir şeyiniz olmayabilir, hiçbir yol da olmayabilir, ama bir yolu bulunacaktır.

Karanlık bir yolda giden bir arabayı düşünün, sadece birkaç metre önünü görür. California’dan New York ’a tüm yolu sadece bu birkaç metreyi görerek gidebilirsiniz. Hayat da böyle ilerler; görmesek de yolun devam edeceğine güvenirsek, hayat bizi gerçekten gitmek istediğimiz noktaya götürecektir. çünkü siz böyle olmasını istersiniz.

Merdivenin tümünü görmeniz gerekmez, ilk adımı atın yeter. Martin Luther King, JR (1929-1968)

Merak edilen diğer bir konu da oluşumun ne kadar zaman alacağı. Araba, ilişkiler, ya da olması istenen şeyler, ne zaman gerçekleşecek?

Bunun bir kuralı yok, 3 dakika veya 3 gün veya 30 gün de olabilir. Bence bu daha çok sizin evrenle ne kadar aynı hatta olduğunuzla ilgili.. İsteğinizin büyüklüğü – Evren için bunun bir önemi yoktur. Bob Doyle (Yazar) Bilimsel olarak, size göre devasa bir şeyle size göre çok küçük bir şeyi kendinize çekmek arasında bir fark yoktur. Evren hepsini de hiç çaba harcamadan gerçekleştirir. Çimenler hiç çaba harcamadan çıkar, evrenin müthiş bir düzeni vardır. Her şey zihnimizdedir! “Bu çok büyük, olması zaman alır” diyen de, “bu ufak bir şey hemen olur” diyen de biziz.Bunlar bizim tanımladığımız ölçütlerdir, evrene göre böyle kurallar yoktur. Eğer hemen olmasıyla ilgili duygular üretirseniz, cevap verir. Bazı insanlar ufak şeylerle daha rahat olurlar. O yüzden istemeye küçük bir şeyle başla, mesela bir fincan dolusu kahve ile deriz. Kendinize güzel bir fincan dolusu kahve dileyin bugün için mesela. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünün. İlginç bir şekilde birileri, o kişi hakkında konuşacaktır yanınızda ve o kişi sizi arayacak veya mektup yazacaktır.

İnsanlar benim park yeri bulma becerime şaşırırlar. Bunu “sır”rı ilk kavrayışımdan beri yaparım. Tam istediğim gibi bir park yeri hayal ederim ve %95, o yer benim için hazırdır. Bana sadece park etmek kalır. %5 oranda ise oranın boşalması için bir iki dakika beklerim; bunu hep yaparım.

Güçlü Süreçler Çok fazla insan, mevcut koşullarında kendini kıstırılmış, sıkışmış hisseder. Şuna dikkatinizi çekmek isterim; şu anki koşullarınız ne olursa olsun o sadece şu anki gerçekliğinizdir ve şu anki gerçeklik, bu “sır”rı öğrenmenizle beraber değişmeye başlayacaktır.Bazen bu sıkışma, sizin yüzünüzdendir, çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar düşünürsünüz ve aynı sonuçları tekrar tekrar yaşarsınız. Sebebi şudur ki, çoğu insan düşüncelerinin büyük kısmını, gözlemlerine dayanarak oluşturur. Ne olduğuna bakarken, ne olduğunu düşünmeye başlarsınız, Ne olduğunu düşünürken, çekim yasası size daha fazlasını getirir sonra, siz onun sadece ne olduğunu incelerseniz ve incelerken ne olduğu üzerine düşünürseniz çekim yasası onun ne olduğunu incelemenizin sonuçlarını size getirir. sonra da siz onun

Bu kısmı daha önce görmüştük değil mi?

Karşınıza çıkana olumlu bir yönden bakmanın bir yolunu bulmalısınız. Birçok insan mevcut durumlarına bakıp “Ben buyum!” der, siz bu değilsiniz! Siz geçmişte böyle idiniz. Şu anki durumunuza bakarsak; diyelim ki bankada çok paranız yok, ya da ilişkileriniz, sağlığınız istediğiniz gibi değilse bu kim olduğunuzla ilgili değil. Bu sizin geçmişteki düşünce ve hareketlerinizle ilgilidir.

Sürekli bu döngüyü tekrarlarsanız kendinizi şu andaki koşullarınızla tanımlarsanız gelecekte de aynılarını yaşamaya kendinizi mahkum edersiniz!

Yaşadıklarımız, düşündüklerimizin sonucudur.Buddha
Hayatınızı düzenlemek için şimdi ne yapabilirsiniz?

Size şunu önerebilirim; minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapmaya başlayın. Çünkü bu düşüncenizi ve enerjinizi değiştirir. Bu egzersizden önce istemediklerinize, sahip olamadıklarınıza, sorunlarınıza odaklanıyor olabilirsiniz. Bu egzersizden sonra farklı bir yöne dönmeye başlarsınız: Hoşlandığınız her şey için minnettar olmaya başlarsınız. Minnet gerçekten de daha fazlasını hayatınıza getirir. Herkes bilir, küçük şeyler için şükretmek, daha fazlasını istemektir!

Her zaman şükretmek, kaynakları size doğru çeker.

Düşündüğümüz ve şükrettiğimiz şeyleri kendimize çekeriz.

Bu hepimizin her gün yapması gereken çok güçlü bir egzersiz ve benim için, her sabah yaptığım güçlü bir egzersiz. Uyanmak ve “teşekkür ediyorum” demek, ve diş fırçalarken, şükrettiğim şeyleri düşünmek. Sabah rutin işlerimi yaparken bu minnet duygusunu hissetmek. Sahip olduklarınızla ilgili hislerinizi ne kadar çabuk değiştirirseniz minnet duyduklarınızı o kadar çabuk hayatınıza çekersiniz. Çünkü etrafınıza bakar ve “istediğim arabaya sahip değilim” “istediğim eve sahip değilim vs ” derseniz durun durun, bunlar istemediğiniz şeyler! Sahip olduğunuz için şükrettiğiniz şeylere odaklanın. mesela bu filmi izleyecek gözleriniz var! ya da sahip olduğunuz giysiler, sahip olduğunuz için şükrederseniz, kısa süre sonra daha iyisine kavuşursunuz!

Herkesin, işlerin kötü gittiğini Lee Brower (Öğretmen) düşündüğü zamanlar olur. Ben de böyle bir zamanımda, bir taş buldum. Beni bu taşı tutarken görebilirsiniz. Bu taşı cebime koydum. Bu taşa her dokunduğumda şükrettiğim bir şeyi düşünürüm. Her sabah kalktığımda cebime koyarım, şükrettiklerimi düşünürüm, Geceleri n’aparsınız, cebinizi boşaltırsınız ve o hep oradadır.
Bu taşla ilgili inanılmaz deneyimlerim oldu, mesela Güney Afrikalı bir arkadaşım vardı, bu taşı düşürdüğümü gördü, ne olduğunu sordu; O nedir?
ona bunun bir şükran taşı olduğunu söyledim. Şükran Taşı. 2 hafta sonra bana Güney Afrika’dan bir e-posta attı, oğlu bir çeşit hepatitten ölmek üzereymiş, benden 3 tane şükran taşı istedi. Şükran taşı, yolda bulduğum sıradan bir taştı, ve “tamam” dedim. Ona en özel taşları bulacağım konusunda garanti verdim ve bir nehir kenarına gidip, taşları seçtim ve ona yolladım. 4-5 ay sonra ondan bir e-posta aldım: “Oğlum iyi, her şey yolunda” diyordu, “Tanesi 10 dolardan, 100’den fazla şükran taşı sattık, ve paranın hepsiyle bağış yaptık, çok teşekkür ederiz.” şükretmek çok önemli.

Hayatınızı değiştirmeye başlamak için önereceğim bir diğer yol: tasavvur etmek.

Bunun sizin için ne kadar güçlü olabileceğini anlatamam. Tasavvur etme yöntemini, Apollo programından aldım Dr. Denis Waitley (Psikolog) ve 1980-90’lar boyunca olimpik programa uyguladım, bu sonradan “görsel prova” adını aldı. Tasavvur ettiğinizde, gerçekleştirirsiniz! Zihinle ilgili gözlemlediğimiz ilginç bir nokta şuydu: olimpik atletleri alıyor ve onları gelişmiş biyolojik gözlem makinalarına bağlıyorduk ve onlara sanki şu anda yarışmadalarmış gibi koştuklarını imgelemelerini söyledik. Sonuç inanılmazdı, zihinlerinde koşarken de aynı kaslar, sanki koşudaymış gibi aynı zamanda kasılıyordu.Bu nasıl olabilir?

Bence, bir şey zihninizde oluyorsa, madden de olacaktır. Zihindeyse, bedende de olacaktır. Tasavvur ederken, zihninizde o resmi canlandırırken her zaman ve sadece sonucu düşünün. Örneğin, ellerinize dikkatlice bakın! Gerçekten dikkatlice derinizin rengine, benlere, damarlarınıza, parmak boğumlarınıza, el çizgilerinize, tırnaklarınıza gözlerinizi kapatmadan önce bunları iyice inceleyin ve sonra elinizi, parmaklarınızı yeni arabanızın direksiyonunda hissedin. Bu gerçek, holografik bir deneyimdir. O kadar gerçektir ki, o an arabaya ihtiyaç duymazsınız çünkü zaten arabanız vardır! Çekimi harekete geçiren bu histir, düşünceyle ilgili resim değildir. İnsanlar olumlu düşünüp, tasavvur ederlerse yeterli olacağını düşünürler, ama, bunu hissetmezlerse çekim gücünü yeterince oluşturamazlar. Burası “sır”rın gerçekten harekete geçtiği andır. Kendinizi arabanın içinde hissedersiniz. “Umarım bir gün o arabayı alabilirim.” veya “Bir gün o araba benim olacak.” değil, çünkü siz “şu an” ile ilgili bir his içindesinizdir, bir saat sonrası veya gelecekle ilgili değil. Eğer “gelecekte inşallah” duygusuyla yaşarsanız, o hep “gelecekte inşallah” kalacaktır. Neşeyi hissedin, mutluluğu hissedin. Karanlık ve sessiz bir odada ne kadar aptalca gelse de, bağırın! Bunu yapın! Birçokları “Hadi ama, bunu yapmam şart mı?” diyecek.

Bu değişimi ne kadar istediğinize bağlı! Bu duygu, evrenin gücünü göstermesine bir geçit olacak. Bu gücün ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim, onun var olduğu.
Alexander Graham Bell (1847-1922)

Bizim işimiz “nasıl” olacağını bilmek değil. “Nasıl”lar evrenin işi. Evren hayalinizle aranızdaki en kısa, ahenkli, hızlı yolu her zaman bilir. Beklediğinizde, evrenin size getirdiğine hayran kalacaksınız. Bu, sihrin ve mucizelerin olduğu noktadır. Her gün bu tasavvur etme egzersizini yapacaksanız -ki bu bir angarya olarak görülmemeli- şunun altını çizeyim; sırla ilgili buradaki en önemli nokta gerçekten mümkün olduğu kadar “iyi” hissetmeniz gerekliliği. Gerçekten bu yönde yaşayan insanlarla, hayatın sihrini yaşamayan insanlar arasındaki tek fark: bu sihri yaşayan insanlar, bu yöntemleri hep kullanırlar ve sihir onlar için bir kez değil, her zaman gerçek olur. Çünkü onlar bunu her an tekrar hatırlar ve tekrar tekrar uygularlar, sadece bir kereliğine değil!

İnsanlar bu yönteme bir süre kapılırlar, ve uygulamaya başlarlar. “Bu işi çözdüm, hayatımı değiştirmeye başlayacağım” derler, ama daha henüz sonuçlar oluşmaya başlarken, yüzeysel bir bakışla “bu yöntem işe yaramıyor” derler ve vazgeçerler ve evren de der ki “isteğin benim için emirdir” ve her şey başa döner!
Çekim yasasıyla ilgili bir örnek verirsem, 1995’de kendime bir “hayal panosu” yaptım. Bu panoya sahip olmak veya ulaşmak istediklerimin resimlerini astım. Ev, araba,eşim vs. ve her gün, ofisimde otururken, panoya bakarak, isteklerimi -sanki elde etmişçesine- tasavvur ettim. Sonra taşınırken tüm eşyaları kutulara kaldırdık ve 5 yıl içinde 3 ayrı yere taşındık ve en son California ’daki bu eve eski evimizdeki eşyalar, kutular da geldi. Bir sabah 7:30 da, oğlum ofisime girdi, kapı önündeki 5 yıldır kapalı kutunun üzerine oturdu, Oğlum kutuya vurmaya başladı ve dedim ki: “canım çalışıyorum, lütfen yapma” o da dedi ki: “Baba bunun içinde ne var?”
“İçinde hayal panom var, canım” dedim. “Hayal panosu nedir?
” “Ulaşmak istediğim hedefleri yerleştirdiğim bir pano” dedim. Tabii sadece 5,5 yaşında olduğundan beni anlamadı. Ona göstermek daha kolay bir yol olacaktı. Kutuyu açtım, panoları çıkarttım, panoda 5 yıl önce hayal ettiğim evin resmini gördüm ve şoke oldum, çünkü biz o evde yaşıyorduk, haberim bile yoktu ama tamamen aynı evi almıştım. Eve bakıp ağlamaya başladım, dağılmıştım. “Neden ağlıyorsun?
” “Canım, nihayet çekim yasasını tamamen anladım, nihayet kuvvetle hayal etmeyi anladım, okuduğum, üzerine çalıştıklarımın nasıl işlediklerini anladım, hayatım boyunca, şirketler için yaptığım, benim hayatımda da işe yaradı Hayalimdeki evi almıştım, haberim bile yoktu.”
Hayal etmek herşeydir. O, gelecekte yaşanacakların ön gösterimidir. Albert Einstein (1879-1955)

Ne istediğinize karar verin, elde edebileceğinize inanın, hak ettiğinize ve mümkün olduğuna inanın ve günde birkaç kere gözlerinizi kapatıp hayal edin. Hayalinizi; elde ettiğinizdeki duygularınızı hissetmeye çalışın. Ondan sonra, şu anda sahip olduğunuz için minnettar olduklarınıza odaklanın ve bundan zevk alın, evrene bunu yayın. İnanın evren bunu nasıl oluşturacağını bilir.

Paranın Sırrı “Sır” benim için büyük bir değişim yarattı. Jack Canfield (Yazar)

Babam çok olumsuz bir insandı. Zenginlerin diğer insanları aldatan, kandıran insanlar olduklarını düşünürdü. Ben de paraya dair olumsuz inançlarla yetiştim: paran varsa, sen kötü biriydin, sadece kötü insanların parası olurdu, “Para ağaçta yetişmiyor”, “Beni Rockefeller’mı sanıyorsun?” en sevdiği sözlerdendi.. Tabii ben de hayatın zor olduğuna inanarak büyüdüm, hayat “zor ve mücadele dolu” idi. Ancak W. Clement Stone ile tanıştıktan sonra hayatımı değiştirmeye başlayabildim. İnsan, aklının tasarlayabildiği kadarını elde eder.

W. Clement Stone (1902-2002) C. Stone ile çalışırken bana, ‘gerçekleştiği zaman beni hayrete düşürecek şeyleri’ hedeflememi söyledi.
Aklımı başımdan alacak şeyleri. “Oluştuğu zaman bileceksin ki gerçekleşti, çünkü sen onu istedin” O zaman yılda 8000 dolar kazanıyordum; “Yılda 100.000 dolar kazanmak istiyorum.” dedim. Nasıl gerçekleşeceği ile ilgili bir fikrim yoktu. Herhangi bir stratejim ya da fikrim yoktu. Sadece şunu söyledim: “Olacağına olan inancımı bildireceğim. O gerçekmişçesine davranacağım ve gerisini evrene bırakacağım.” ve yaptım da Her gün gözlerinizi kapayıp hedefinize ulaştığınızı hayal edin. Kendime bir 100.000 dolar yaptım ve tavana yerleştirdim. Böylece sabah uyandığımda ilk dikkatimi çeken o oluyordu ve gözlerimi kapatıp, 100.000 dolara sahip olduğumu hayal ediyordum. 30 gün boyunca hiçbir şey olmadı. Müthiş bir fikir veya para teklifi gelmedi. Sonra bir gün duşta aklıma 100.000 dolarlık bir fikir geldi. Bir kitap yazmıştım ve eğer kitabım 400.000 satarsa bu parayı kazanabilirim dedim. Bir kitabım vardı, ama bu düşünce hiç aklıma gelmemişti. İşin püf noktası da şu: İlham geldiğinde, ona güvenin ve harekete geçin! Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Nasıl olup da kitabımın o kadar satacağını bilmiyordum?
Sonra bir markette National Enquirer’i gördüm. Daha önce milyonlarca kez görmüştüm, ama önemsememiştim. Ama birden dergi önemli hale geldi ve dedim ki “kitabım orada tanıtılırsa istediğim kadar satılabilir.” Altı hafta sonra New York’ta bir konuşma yaptım. Bir hanım yanıma geldi “Harika bir konuşmaydı, sizinle röportaj yapmak isterim, kartımı vereyim” dedi. “Nerede yazıyorsunuz?” dedim.
“Serbest çalışırım, ama çoğunlukla National Enquirer’a yazarım.” Zihnimde “Alacakaranlık Hikayeleri”nin müziğini duymaya başladım, bu gerçekten işliyor! Sonuçta makale yayınlandı ve kitabım satmaya başladı. Söylemek istediğim, hayatıma tüm bunları çeken bendim ve kısa kesmek gerekirse, 100.000 dolar değil ama 92.327 dolar kazandık. “Bu işe yaramayacak!” dediğimizi mi düşünüyorsunuz?
Hayır, sürekli “Bu harika olacak!” dedik. Sonra eşim bana dedi ki: “100.000 dolarda işe yarıyorsa neden 1 milyon dolarda yaramasın?” “Bence de, hadi deneyelim!” Yayıncım, ilk ‘Tavuk Suyuna Çorba’kitabıma üzerinde gülen bir yüz olan, bir milyon dolarlık bir çek yazdı! Çünkü bu da onun yazdığı ilk milyon dolarlık çekti. Ben bu “sır”rın işe yarayıp yaramadığını test ettim, ve işe yaradığını kendim gördüm. ve sonraki her günümü bu şekilde yaşadım.

Bu filmi izleyen birçok insanın şöyle dediğini duyar gibiyim:

“Hayatıma daha fazla parayı nasıl çekerim?”

“Nasıl daha fazla bolluk ve servet sahibi olurum?”

“Nasıl işimi daha fazla sever, ve kredi kartlarıyla baş ederim? “

“Nasıl daha fazlasına sahip olurum?”

Niyet edin! Bu yine “sır” ile ilgili konuştuklarımıza çıkar. Yapmanız gereken, evrenin katalogundan istediklerinizi seçmek. ve nakit bunlardan biriyse, ne kadar istediğinizi söyleyin. “Önümüzdeki 30 günde, beklenmedik bir yerden 25.000 dolar gelmesini istiyorum.” deyin veya her neyi istiyorsanız.. Birçok insanın hedefi borçlarını ödemektir, oysa bu düşünce şekli sizi hep borçlu tutacaktır. Düşündüğünüz şeyi kendinize çekeceksiniz, “Ama ben bundan kurtulmayı düşünüyorum.” derseniz, kendinize çekersiniz. Borç üzerine düşündükçe, borcu çekeceksiniz. Kendinize günlük bir otomatik geri ödeme program yapın ve “bolluğa odaklanmaya” başlayın. Birçokları bana “seneye kazancımı ikiye katlamayı istiyorum” der ama, hareketlerini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli olanları yapmadıklarını gördüğünüzde ya da “bunu yapamam” dediklerinde bilin bakalım ne olur?

Tahmin edin – “isteğin benim için emirdir!” Yeterli para olmadığından yakınırken, arkadaşınıza bundan bahsederken, bundan dolayı mutsuzken, bununla ilgili düşüncenin oluşumunu sürdürürsünüz ve bu izlediğiniz bir şeyi istemekten çok farklıdır. Daha fazla para istemek yerine, ne kadar az olduğuna odaklanırsınız. Bu “sır”rı ilk anladığımda birçok fatura ödüyordum, David Schirmer (Yatırım Eğitmeni) bir sürüsü de sürekli posta kutuma doluşuyordu. “Bunu nasıl değiştirebilirim?” dedim. Çekim yasası “Neye odaklanırsan elde edersin?”der. Bankadan hesap belgemi aldım, mevcut bakiyemin olduğu yeri silerek, olmasını istediğim miktarla değiştirdim ve bana sadece çeklerin gönderildiğini hayal ettim. Bir ay içinde işler değişmeye başladı. ve bu inanılmazdı. Artık sürekli çek alıyorum, fatura da geliyor, ama daha çok çek alıyorum.

“Para kazanmak zordur.”inancıyla büyüdüm. bunu “para kolay ve sık kazanılır” düşüncesiyle değiştirdim.

Başlangıçta yalan gibi gelir.Beyninizin bir kısmi “Seni yalancı, para zor kazanılır.”der. Bir süre bu düşünceler zihninizde bir tür tenis maçı yapar. Servet yaratmaya gelince, bu tamamen nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Birebir konuşmalarla yaptığım danışmanlığın %80’i düşünce şekli ve psikolojileriyle ilgilidir. Dinleyenler “Bunu sen yapabilirsin ama, ben bunu yapamam!”der, oysa herkesin, parayla ilişkisini düzenleyecek kapasitesi vardır.

Parayla hiçbir sorunu olmayan ama ilişkileri dökülen pek çok insan tanıyorum ve bu da zenginlik değildir, cidden değildir. Paraya odaklanarak kendinize çekebilirsiniz ama bu varlıklı olacağınız anlamına gelmez. Tabii ki para zenginliğin bir parçasıdır, ama sadece bir parçasıdır. Çok maneviyatı olan ama her zaman hasta ve kırgın olan insanlar tanıyorum; bu da varlık değildir. Hayat her alanıyla birbirine bağlıdır.

Batı kültüründe yetişmiş birçok insan başarılı olup, istediği işe, eve sahip olmak ister; ama tüm bunlara sahip olmak, asıl isteğimiz olan mutluluğu bize garantilemez! Bunlar iç huzuru bize getirmez, tersine iç huzuru ve mutluluğu sağlamak kendimize bunları çeker. Marci Shimoff (Yazar)
İlişkilerin “Sır”rı Benim için “sır” şudur: Marie Diamond (Feng Shui Danışmanı) hepimiz bu evrende yaratıcıyız, ve meydana getirmek istediğimiz her dilek gerçekleşecek, duygu, düşünce ve dilekleriniz çok önemli çünkü oluşacak!
Bir gün bir eve gittim. Ev sahibi ünlü bir sanat yönetmeniydi. Her köşede güzel, çıplak ve sırtını dönmüş, “Sana bakmam.” der gibi oturan kadın resimleri vardı. “Bence aşk hayatınızda sorun yaşıyorsunuz” dedim.
“Siz müneccim misiniz?
“Nedir?” dedi.
“Tam yedi yerde aynı kadın resmi var.”
“Resim yapmayı seviyorum, hepsini kendim yaptım.”
“Bu daha da kötü.”
“Çünkü tüm yaratıcılığınızı buna koymuşsunuz.”
İşi gereği etrafı aktrislerle dolu olan çok yakışıklı bir adamdı, ama romantizm yaşayamıyordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Haftada 3 kadınla buluşmak istiyorum.”
“Tamam, kendinizi 3 kadınla resmedin ve evin her köşesine koyun.”
6 ay sonra Avrupa’da, ona tekrar rastladım ve aşk hayatını sordum.
“Harika, sürekli arıyor, buluşmak istiyorlar.”
“Çünkü siz dilediniz.”
“Haftada 3 randevum oluyor.”
“Sizin adınıza sevindim.”
“Ama artık düzenli bir ilişki istiyorum. Evlilik istiyorum ve de romantizm “
“O zaman resmini yapın!”
Böylece kendini güzel, romantik bir ilişkide resmetti. Bir yıl sonra evlendi ve halen çok mutlu. Çünkü farklı bir dilek ortaya koydu. Aslında yıllardır istiyordu ama gerçekleşmemişti. Çünkü dileği kendi oluşturduğu dış koşullar -evi- nedeniyle oluşamamıştı ve engellenmişti.
Bu bilgiye sahipseniz, onunla oynamaya başlayın. İlişkilerde önemli olan kimin ilk olarak ilişkiye girdiğidir; Lisa Nichols (Yazar)

Burada partnerinizden değil, sizden bahsediyorum, Siz kendinizden hoşlanmazken, nasıl bir başkasının sizden hoşlanmasını beklersiniz?

Çekim yasası size istediğinizi getireceğine göre, şu soruya çok ama çok net cevap vermelisiniz; Kendinize, diğerlerinin size davranmasını istediğiniz gibi mi davranıyorsunuz? Kendi kendinizin çaresisiniz, John Gray (Psikolog)

Karşıdan beklemeyin, onun yerine zamanınızı kendinize istemeye ayırın. O bolluğu hissedin ve istedikleriniz size aksın. Partnerimin bana güzelliğimi göstermesini beklediğim ilişkilerim oldu. Onun bana güzelliğimi göstermesine ihtiyaç duyuyordum. Çünkü kendimi güzel hissetmiyordum. Çünkü büyürkenki idollerim Charlie’nin Melekleri, ve Wonder Woman idi ve hepsi de harika kadınlardı ve ben hiçbirine benzemiyordum. Bu böyle devam etti, ta ki ben Lisa’ya, olduğu gibi aşık olana dek.. Dolgun dudaklar, yuvarlak kalçalar, çukulata ten, Bundan sonra dünyanın geri kalanı Lisa’ya aşık olmaya başladı. Sizinle ilgili harika bir şey söyleyeceğim. Kendimle tam 44 yıl çalıştım, kendimi öpmek istiyorum.

Çünkü siz kendinizi seveceksiniz.. Burada kibirden değil, sağlıklı bir ruh halinden bahsediyorum ve kendinizi sevdikçe, başkalarını da seversiniz.

Bazen “İşteki insanlar çok negatif.” ya da “Birlikte yaşadığım adam çok asabi.” ya da “Çocuklarımla başım dertte!” derler. Kendinizi etrafınızdaki insanların en iyi yönlerini görmeye alıştırın. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz insanların iyi yönlerinin bir listesini yapın. Kötü bir olay yaşadığımız, kötü bir ilişkimiz olan biri olabilir. Zihninizde, biraz çabayla onun en sevdiğiniz yönlerine odaklanırsanız, o da size daha çok öyle davranır. Bunu gerçekleştiremeseniz bile, o kişiler, sizin ondan beklediğiniz modda veya davranış durumunda değillerse eğer, kısaca ters bir durum söz konusu ise, çekim yasası sizi ayni ortamda tutmayacaktır, frekanslarınız tutmayacaktır. İyi hissetme potansiyelinizi fark ediyorsanız, başkasından farklı olmasını beklemezsiniz ve iyi hissedersiniz. Dünyayı, eşinizi, çocuğunuzu kontrol etme isteğinin verdiği imkansızlık hissinden kurtulur, özgür hissedersiniz.

Kendi gerçekliğinizi yaratan sadece sizsiniz. bir başkası değil. Sadece siz!

Sağlığın “Sır”rı Vücudumuz düşüncemizin bir ürünü olduğuna göre, John Hagelin (Kuantum Fizikçisi) modern tıpta artık anlıyoruz ki düşüncelerimiz vücudumuzun görüntüsünü, işleyişini ve sağlığını etkiler. Plasebo etkisinin iyileştirme sanatında bir yöntem olduğunu biliyoruz.

Plasebo, herhangi bir etkisi olmayan, içi şeker veya başka birşey dolu kapsüllerdir. Hastaya bunun etkili olduğunu söylersiniz ve ilacın vereceği aynı tepkiyi alırsınız, hatta bazen plasebo o etki için tasarlanan ilaçtan daha fazla etki gösterir. İyileşmede en önemli faktör insan zihnidir. Bazen ilaçlardan daha çok işe yarar. Hasta olan kişide, önce hemen ilaç kullanmak yerine, zihninde bunu yaratan düşünceyi araştırma seçeneği vardır. Eğer ölümcül akut bir durum sözkonusu ise tabii ki zihinsel nedenleri araştırmak yerine hemen ilaç kullanmak daha akıllıca olacaktır. İlaçları hemen silmemek lazım, her türlü tedavinin bir yeri vardır.

İyi hissetmenin, akan tek bir ırmağı vardır, Saf pozitif enerjinin ırmağı ve tüm evren bununla doludur. Burası temelleri refaha dayalı bir dünya. Refah her yerde bulunur. Bu refahın ve bolluğun size akmasına izin verirseniz çok çok iyi hissedersiniz ve bunu reddederseniz pek de iyi hissetmezsiniz. Kabul ya da reddettiğiniz tek bir bolluk ve refah akımı vardır ve duygularınız size ne yapacağınızı söyler: bu akıma direnebilir ya da izin verebilirsiniz. Yeni dönem hastalıklarını taşıyan hastaları görmüşsünüzdür.

Durun ve bu kelime üzerine düşünün: dis-ease. (hastalık) Kelime üzerine yoğunlaşın. Bir vücut var ve o ease (rahat) değil. Binlerce hastalık ve tedavi şekli var Dr. Ben Johnson (Hekim) ama hepsi tek bir şeyin sonucudur; stres. Bir zincire ya da düzeneğe yeterince stres uygularsanız kırılır. Psikolojimiz hastalıkları yaratır. Bu şekilde yeterince mutlu ve minnettar olmadığımızı kanıtlar; vücudumuzun belirti ve işaretleri kötü bir şey değildir.

Bir hastalığı ortaya çıkan bir kişinin sıkça sorduğu, doğru düşünce yöntemleriyle, bunu yenip yenemeyeceğidir?
cevabı; “Evet, yenebilirsiniz.”
23 Kasım’da meme kanseri olduğumu öğrendim. Güçlü bir inançla ve tüm kalbimle zaten iyileşmekte olduğuma inandım, gün boyunca iyileştiğim için şükrettim. Tekrar tekrar iyileştiğime şükrettim. İyileştiğime tüm kalbimle inandım. Sanki hiç kanser olmamışım gibi düşündüm. Bu süreçte iyileşmeme yardımcı olmak için komedi filmleri izledim, Yaptığım sadece buydu: Bol bol gülmek. Hayatımıza hiç stres sokmadık çünkü stresin, iyileşmeye çalışan biri için en kötü şey olduğunu biliyorduk. Tanı konduktan sonra iyileşmem yaklaşık 3 ay sürdü ve kemoterapi ve radyoterapi almadım.

Kendini iyileştirmeye dair temel bir yapımız var. Bir yarayı kapatabilirsiniz, bir enfeksiyon kaptığınızda bağışıklık sisteminiz onu yok eder. Bağışıklık sistemimiz kendimizi iyileştirmek için vardır.

Hastalık sağlıklı ruh hali olan bir vücutta var olamaz. Vücudunuz her saniye milyonlarca hücreyi yok edip yenilerini yapıyor. Vücudumuzun bazı parçaları, kendilerini birkaç günde, bazıları birkaç ayda, bazıları birkaç yılda yeniler. Yani birkaç yılda bir, yepyeni bir vücudumuz olur. Bir hastalığınız varsa, ona odaklanıp insanlara bundan bahsediyorsanız, daha fazla “hasta hücre” üretirsiniz! Kendinizi çok sağlıklı farz edin. Hastalıkla ilgilenmeyi doktora bırakın. Kalçanızdaki ağrı nedeniyle korku hissetmekle o ağrıya umut dolu yaklaşmak arasındaki farka dikkat edin! Korku ve umut arasındaki fark “iyileşmek ya da iyileşmemek” tir. Daha mutlu düşünceler, daha mutlu bir vücut biyokimyası oluşturur ve bu da daha sağlıklı ve mutlu bir beden yaratır.

Tam tersi olumsuz düşünce ve stres vücudu ve beyin fonksiyonlarını düşürür. Çünkü düşüncelerimiz vücudumuzu tekrar tekrar yaratır, düzenler, kurar. Kendimizi psikolojik stresten uzak tutarsak vücut programlandığını yapar: Kendini iyileştirir.

Yenilenen böbrekler gördüm. İyileşen kanserler gördüm. Geri gelen veya düzelen görme yetisine tanık oldum. Her zaman iyileştirilemez (incurable) olanın anlamının içten gelen iyileşme (in-curable) olduğuna inandım. Kendinizi iyileştirip hayatınızı iyileştirebilirsiniz. Hikayem 10 Mart 1981’de başladı. Tüm hayatım asla unutamayacağım o günde değişti. Bir uçak kazası geçirdim. Hastanede gözlerimi açtığımda tamamen felçtim. Omuriliğim zedelenmişti. Omurlarım kırılmıştı. Yutma fonksiyonum bozulmuştu öyle ki bir şey yiyip içemiyordum. Diyaframım zedelendiğinden nefes bile alamıyordum. Tek yapabildiğim göz kırpmaktı. Doktor, hayatım boyunca bir sebze gibi kalacağımı söyledi. Hayatımın geri kalanında sadece gözlerimi kullanabilecektim, bana çizilen tablo böyleydi. Ama onların ne düşündüğünün bir önemi yoktu, benim düşündüğüm tek bir şey vardı: “Noel’e kadar yürüyeceğim!”Zihnimde kendimi hastaneden yürüyüp çıkan sağlıklı bir insan olarak resmettim. Hastanede yapabildiğim tek çalışma zihnimi bu yönde çalıştırmak oldu. Doktorlar bir daha normal soluk alıp veremeyeceğimi, çünkü diyaframımın zedelendiğini söylemişlerdi ama içimden “derin nefes al, derin nefes al” diyen o küçük sesi dinledim ve bir gün o nefesi aldım ve onlar buna bir açıklama bulamadılar. Beni hedefimden uzak düşürecek hiçbir düşünceyi zihnimde tutmadım. Noel’de hastaneden yürüyerek çıkmak hedefimdi. Hastaneden kendi ayaklarımın üstünde yürüyerek çıktım.. Onlar bunun mümkün olmadığını söylemişlerdi, o günü asla unutamam.

Bu filmi şu anda izleyenlere hayatımı ve bu hayatta neler Morris Goodman (Mucize Adam) yapabileceklerini beş kelime ile özetleyecek olursam:
İNSAN NEYİ DÜŞÜNÜRSE, O OLUR.

Dünya’nın “Sır”rı Etrafımızda hayatını koşullu yaşayan birçok insan var. Etraflarına bakarlar, güzellikleri görürler ve derler ki: Evet, bunlardan daha fazla istiyoruz, “bunun için mücadele etmeye, enerjimizi, paramızı vs. harcamaya devam edeceğiz” ve etraflarında istemedikleri şeyleri, kendilerinin ya da başkalarının yaşamasını istemedikleri korkunç olayları görünce de “bunlardan kurtulmak için bir şeyler yapmamız lazım” derler. Bilmezler ki istenmeyeni ittikçe ona güç verirler! Bu dünyada savaş var; güce karşı, kansere karşı, erken yaşta gebeliğe karşı, terörizme karşı, şiddete karşı, tekrar belirtelim terörizme karşı.. Terörizme karşı bir savaş olduğunu belirtmiş miydik?
Tüm bu girişimler sadece daha fazlasını doğuruyor! Çünkü “Hayır!” deyip ortadan kaldıramazsınız, “Hayır!” diye bağırdığınızda çekim yasası onu oluşturur!

Neye direnç gösterirseniz varlığını sürdürür! Carl Jung (1875-1961)

Çünkü “bunu istemiyorum, bana kötü hissettiriyor” dediğinizde; o güçlü ruh hali ile bu durumun yaratılmasına kaynak oluşturursunuz. Savaş karşıtı hareket daha çok savaş yaratır! Uyuşturucu karşıtı hareket daha fazlasını yaratır! Çünkü istemediğimizin üzerine odaklanmış oluruz. İnsanlar “Bunlar gerçek, niye bu konuya odaklanmayayım?” derler. Bu aynı şuna benzer, biri yapılmasını istemediği bir davranışa fazlaca dikkatini verirse bir zaman sonra “Bunu ben de yapmalıyım.” der. Gerçekten bu mantığı anlamıyoruz.

Rahibe Teresa parlak bir insandı. “Ben hiçbir savaş karşıtı harekete katılmam, eğer bir barış ortamı varsa, beni çağırın.” derdi.

Sır”rı biliyordu, anlamıştı. Dünyaya yaydığı düşünceye bakın. Eğer savaş karşıtıysanız barış için çalışın. Hale Dwoskin (Yazar)

Eğer açlığa karşıysanız insanların daha çok yiyecek bulması için çalışın.

Eğer kötü politikacılara karsıysanız, rakibi için çalışın. Sıklıkla seçimleri insanların gerçekten karşı olduğu adaylar kazanır, Çünkü tüm enerji üzerinde toplanmıştır. İstemediğinize değil, istediğinize odaklanmalısınız.

Tabii ki istemediğinize bakacak, tam tersini arayıp ne istediğinizi bulup onu oluşturacaksınız. Gerçek şu ki: istemediğinizden ne kadar fazla bahsedip yakınırsanız, onunla ilgilenip “ne kadar korkunç” derseniz, ondan daha fazla yaratırsınız. Çoğu insan bana der ki: “James, ama bilgilenmeliyim.” Tabi ki bilgilenin ama bilgilerle boğulmanız gerekmez! Sakin olmayı ve dikkatinizi istemediğiniz durumdan uzak tutmayı öğrenin ve tüm enerjinizi yaşamak istediğiniz deneyime yönlendirin. Her zaman şunu derim: İçimizdeki ses, dışardan gelenlere oranla daha gür ve daha berrak çıkmaya başlamışsa kendi hayatınızın efendisi olmuşsunuzdemektir.

Tüm dünyayı istediğiniz şekle sokmak için doğmadınız;Kendi dünyanızı seçtiğiniz şekilde yaratmak için doğdunuz.

Diğerlerine de kendi seçtikleri dünyayı yaratmaları için izin vermelisiniz, varolmaları için de elbet.. Şu anda sizin aklınıza gelmese de mutlaka biri soruyordur:

Herkes bu sırrı öğrenir ve evreni bir katalog olarak kullanırsa, herkes istediğini alırsa, geriye ne kalır?”
Herkes bunu kullanmaz ve bankayı sonuna kadar boşaltmaz mı?

Bu sırla ilgili en güzel bilgi:

Yaşamın herkes için ihtiyaçtan fazlasıyla dolu olduğudur.

İnsanlığın beyninde bir virüs gibi yaşayan bir yalan var. Bu yalan: “Herkes için yeterince iyi şey yok, burası yoksunluklar ve sınırlarla dolu bir dünya ve tüm ihtiyaçlara yetemez.”

Bu yalan insanları korkuya, endişeye açgözlülüğe sürükler ve bu duygular da onların yaşantılarına dönüşür. Böylece dünya bir kabus hapı almış gibi olur. Gerçek şu ki etrafta ihtiyaçtan fazla iyilik var, ihtiyaçtan fazla yaratıcı düşünce var, ihtiyaçtan fazla güç var, ihtiyaçtan fazla sevgi var, ihtiyaçtan fazla neşe var tüm bunlar, kendi sonsuz doğasının farkında olan bir akıldan ortaya çıkar. Dünyaya gelmiş her büyük öğretici, “Hayat bolluk içinde oluşturulmuştur.”der. Yani mevcut kaynağımızın yetersiz kaldığını fark edince, hedefimize ulaşmak için yeni kaynaklar buluruz. Kendimizi çaresiz hissettiğimizde aslında etrafımızdakileri görmüyoruzdur. İnsanlar kalplerinden geçeni yapmaya ve istedikleri gibi yaşamaya başlayınca aynı şeyleri yapmak istemezler. Bunun güzelliği buradadır. Sadece BMW’leri istemeyiz. Aynı kişiler olarak kalmak da aynı deneyimleri yaşamak, aynı giysileri giymek de istemeyiz. İstemeyiz. Boşlukları doldurun. Herkese yetecek kadar mevcut. İnanırsanız, görebiliyorsanız, harekete geçiyorsanız – size görünecektir.

Gerçek budur!

Gerçekliğinizin çeşitliliği sizi özgür bıraksın ve istediklerinizi seçin ve yaşamak istediğiniz bir şey gördüğünüzde, onu düşünün, onunla ilgili duyguyu bulun ve o duyguya bürünün, ondan bahsedin, onunla ilgili yazın onu kendi gerçekliğinize dönüştürün ve…

Yaşamak istemediğiniz deneyimleri görünce; onunla ilgili konuşmayın, yazmayın endişelenmeyin, tepki vermeyin, görmezden gelmek için kendinizi zorlayın, dikkatinizi vermeyin, istediklerinize olan dikkatinizi bölmeyin.

Geçmişteki liderlerin çoğu, “sır”rın en önemli parçası olan insanlarla paylaşmayı es geçtiler. Şimdi tarihte yeni bir sayfa açmak için en iyi zaman Çünkü, ilk defa bilgiye parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Sizin “sır”rınız Etrafımıza baktığımızda, kendi bedenimiz de dâhil olmak üzere gördüklerimiz sadece buzdağının tepesidir. Bir saniye elinizi tutun ve bakın eliniz bu şekilde görünüyor ama aslında öyle değil. Elinize uygun bir mikroskopla bakarsanız, sadece enerji dalgaları görürsünüz. Eliniz, yıldızlar ya da okyanus, hepsi aslında aynı şeyden meydana geldi.

Her şey enerjidir.

Şöyle anlatabilirim; Evrenimiz, galaksimiz, gezegenimiz vücudumuz, organlarımız, ve tabii hücrelerimiz, ve tabii sonra moleküllerimiz ve atomlarımız hepsi temelinde enerjidir. Hakkında konuşulacak çok fazla seviye var. Ama evrendeki her şey enerjidir.

Hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, vücudunuzda tüm şehri yaklaşık bir hafta aydınlatacak kadar gizli enerji var!

Çoğu insan kendini bu sınırlı beden olarak tanımlar fakat siz bu sınırlı beden değilsiniz! Bir mikroskopun altında bile enerji alanları görülür.. Enerji hakkında şunu biliyoruz:

Bir Kuantum fizikçisine “Dünyayı yaratan nedir?” diye sorarsanız size “enerji” der ve enerjiyi söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez.

Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.

Peki, güzel!

Bir ilahiyatçıya “evreni yaratan nedir?” diye sorduğunuzda, size “Tanrı” diye cevap verir ve tanrıyı söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.
Görüyorsunuz tarifler aynı, sadece terimler farklı. Eğer kendinizi biraz “geniş” buluyorsanız tekrar düşünün.
Siz ruhsal bir varlıksınız. Siz daha geniş bir enerji alanında hareket eden bir enerji alanısınız. Hepimiz birbirimize bağlıyız sadece bunu göremiyoruz. Birbirinden ayrı bir dışarısı ve içerisi yok. Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılı, tek bir enerji alanı var. Siz bir enerji kaynağının uzantısısınız ve burada bu harika bedenlerinizle bulunuyorsunuz, Ama bedenleriniz sizi çoğunlukla gerçekte ne olduğunuzdan uzak tutar.
Siz enerjinin kaynağısınız.
Siz sonsuz varlıklarsınız.
Siz Tanrının gücüsünüz, Tanrıya ne diyorsanız, siz ‘o’ sunuz. Diyebiliriz ki bizler tanrının hayali ve suretiyiz.

Diğer bir deyişle evrenin kendisi bir bilinçtir. Açığa çıkan olasılıkların sınırsız hissedişiyiz ve hepsi gerçeğe dönüşecek. Bütün büyük öğretiler, yaratıcı gücün hayalinde ve suretinde yaratıldığınızı söyler.

Siz kendi dünyanızı yaratabilecek gizli yaratıcı güce sahipsiniz ve yaratıyorsunuz.

Belki şimdiye dek kendiniz için mükemmel şeyler yarattınız ya da yaratmadınız. Sizden gerçek isteklerinizi ve hayatınızdakilerin size layık olup olmadığını düşünmenizi istiyorum. Eğer değillerse, şimdi değiştirmenin tam zamanı Çünkü bunu yapacak güce sahipsiniz.

Tüm güç içerdendir ve bu yüzden kendi kontrolümüzdedir. Robert Collier (1885-1950)

Birçok insan hayatta kendini kurban olarak görür. Sıklıkla geçmişteki bir olayı neden gösterirler. Mesela çok meşgul ebeveynlerle, işlevsiz bir ailede büyümek gibi. Burada sunu belirtmeliyim: çoğu psikolog, ailelerin yaklaşık %85’inin işlevsiz olduğuna inanıyor. Yani siz çok da özel değilsiniz.

Annem ve babam alkolikti, babam bana küfrederdi ve annem ondan boşandığında altı yaşındaydım. 13’ünden 18’ine kadar sokak çetelerine takıldım. Ciddi bir motosiklet kazası geçirdim. Dallas’ta bir süre evsizdim. 15 yıl Houston da fakirlik içinde yaşadım. Çocukken öğrenme güçlüğü çekiyordum. Öğrenme yeteneğimin olmadığı söylendi. Okuyamaz, yazamaz, iletişim kuramaz, kendi başına yaşayamaz kabul edildim.

Herkesin hikayesi birbirine benzer. Sonuçta buna “n’olmuş yani” denir. Önemli olan şimdi ne yapacağınız, neyi seçtiğiniz Geçmişinize de odaklanabilirsiniz, istediğinize de odaklanabilirsiniz.

İnsanlar istediklerine odaklanınca, istemedikleri uzak düşer istediğiniz oluşur, diğeri ise kaybolur.

Düşüncelerinizi kasten ortaya çıkarmaya başladığınız, düşüncelerinizi bir amaç için kullandığınız, kendi deneyimlerinizi yaratmaya başladığınız noktaya gelmenizi istiyoruz. Çünkü düşüncenizi siz yönetirsiniz. Çekim yasasının güzel tarafı, olduğunuz yerde başlayabilmenizdir. Düşünmeye, gerçekten düşünmeye başlayabilirsiniz. Kendi içinizde mutluluk ve ahenk hislerini üretmeye başlayabilirsiniz. Yasa buna cevap verecektir. Artık farklı inançlar geliştirmelisiniz; “Evrende ihtiyaçtan fazlası var,” ya da “benim için her şey yolunda” gibi, ya da “yaşlanmıyorum, gençleşiyorum” gibi.

Çekim yasası ile tüm isteklerimizi oluşturabiliriz.

Kendinizi kültürel engellerinizden, sosyal inanışlarınızdan kurtarabilirsiniz. Bir kez daha ve kalıcı olarak sizdeki gücün dünyadakinden fazla olduğunu anlarsınız. Şimdi söyle düşünebilirsiniz:

“Bu çok güzel, ama yapamam!” Fred Alan Wolf (Kuantum Fizikçisi)

“O yapmama izin vermez,”

“Bunu yapacak kadar param yok,”

“Bunu yapacak kadar güçlü değilim,”

“Yeterince zengin değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”

Her bir “değilim” bir yaratımdır.

İster yapabileceğinizi ister yapamayacağınızı düşünün, haklısınız. Henry Ford (1863-1947)

Bir sınır var mı; kesinlikle yok. Bizler sınırlandırılmamış varlıklarız. Yetenek, güç ve kapasitede bir tavanımız yok. Bu gezegendeki her bir yaratılmış varlık sınırsızdır.

Yaşamın “Sır”rı

Gökyüzünde tanrının sizin hayattaki amacınızı yazdığı değiştirilmez bir yazı tahtası yok.

Gökyüzünde illaki şöyle diyen bir tahta yok: Neale Donald Walsch (Yazar)

Neale Donald Walsch. Yakışıklı Adam. 21. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı ve gerisi boşluk… Tek yapmam gereken gerçekten niye burada olduğumu anlamak için o yazı tahtasını bulmak ve tanrının benim için ne planladığını öğrenmek, ama öyle bir yazı tahtası yok. Yani amacınızı siz seçersiniz, Görevinizi kendiniz belirleyebilirsiniz. Hayatınız kendi yarattığınız gibi olur ve kimse de seçiminiz konusunda sizi yargılayamaz, şimdi ve sonsuza kadar.

Bunu anlamam yıllarımı aldı, çünkü şuna inandırılarak yetiştirildim:

Yapmam gereken bir şeyleri yapmadığımda tanrı benden mutsuz olur!

Ama esas amacımın: hissetmek ve tadını çıkartmak olduğunu anladığımda, bana mutluluk getiren davranışlarda bulunmaya başladım. Biz de bir deyiş vardır: “Eğlendirmiyorsa, yapma!” Sevgi, mutluluk, özgürlük, neşe, kahkaha hissedilmesi gereken bunlar Eğer orada oturup bir saat meditasyon veya ibadet yapmak sana keyif veriyorsa, yap yap elbet eğer salamlı sandviçten zevk alıyorsanız yiyin.

Kedimi severken haz duyuyorum,

doğa yürüyüşü yapmaktan haz alıyorum,

Kendimi sürekli o ruh halinde tutmak isterim, böylece istediğimi kendime çekecek etkiyi yaratırım ve isteğim oluşur. İçsel mutluluk başarının benzinidir. Sizi mutlu eden her şey, daha fazlasını size çekecektir. Şu anda bu mesajı alıyorsunuz, bunu hayatınıza siz çektiniz. Size iyi geliyorsa, hayatınıza geçirmeyi ve uygulamayı seçersiniz iyi gelmiyorsa, bırakırsınız. Kendinize iyi gelecek, kalbinize uyan birşeyler bulun.

Mutluluğunuzu izleyin, sadece duvarların olduğu bir yerde bile evren size kapılar açacaktır. Joseph Campbell (1904-1987)

Joseph Campbell “Mutluluğunuzu izleyin.” demiş. Bizce bu bir insanın ağzından çıkan en iyi kelimeler. Eğer biri mutluluğunu izleyebiliyorsa, siz de her konuda bolluk ve refahın izini takip edebilirsiniz. Hayatın tadını çıkarın çünkü hayat muhteşem bir yolculuk. Farklı bir gerçeklikte farklı bir hayat yaşayacaksınız. İnsanlar size bakıp “Benden farklı ne yapıyorsun?” diyecekler. Farklı olan tek şey siz “sır”ra göre hareket ediyorsunuz, böylece insanların sizin için imkansız dediklerini gerçekleştirir veya sahip olursunuz.

Yeni bir çağ başlıyor … Bu, sınırı uzay değil, akıl olan bir çağ. İnsanların tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullandıkları bir dünya düşünün; İnsanlar zihinlerindeki gizilgücün en fazla %5’ini kullanabilirler. Uygun bir eğitimin sonucunda bu gizilgücün %100’ünü kullanabilirler. Öyle bir dünya düşünün ki insanlar tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullanabiliyorlar. her yere gidebilir, her şeyi yapabilir, her şeye ulaşabiliriz. Kendinizi, istediğiniz ile farz edin, her dini kitap bize bunu söyler. Her önemli felsefe kitabı, her büyük lider, yaşamış tüm üstatlar, bize ayni şeyi söyler. Geçmişteki bilge insanları araştırın; birçokları size bu programda tanıtıldı. Hepsi “sır”rı anlamıştı.

Şimdi siz de anlıyorsunuz. Daha fazla kullandıkça daha fazla anlayacaksınız. Bu sözleri hayatınızın ilk gününde duysaydınız; her şeyin daha kolay olacağını hissediyor olabilirdiniz ve eğer sizinle hayatınızın ilk gününde konuşsaydık; ilk söyleyeceğimiz şey:

Dünya’ya hoşgeldin, yapıp, ulaşıp, olamayacağın hiçbir şey yok, sen muhteşem bir yaratıcısın, güçlü ve kesin burada olma arzunun sonucunda buradasın, peşinden git, isteğini düşünerek, ne istediğine karar vermene yardım edecek hayat deneyimini kendine çek ve bir kez karar verince bütün düşünceni ona odakla.

Zamanının çoğu bilgi toplamakla geçecek. Bilgi, istediğinin ne olduğuna karar vermeni sağlayacak, ama asıl işin ne istediğine karar verip, ona odaklanmak, ve ona odaklanarak onu kendine doğru çekmek yaratımın süreci budur.

Harika olduğunuza inanıyorum, muhteşem bir tarafınız var. Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, ne kadar genç ya da yaşlı olduğunuzu düşünüyor olursanız olun; içinizde, dünyadan daha güçlü bir kuvvet olduğunu düşünmeye başladığınız an, gücünüz ortaya çıkmaya başlayacak, hayatınızı değiştirecek, sizi doyuracak, giydirecek, koruyacak, yol gösterecek eğer izin verirseniz varlığınızı besleyecek.
Kesin olarak bildiğim bu!
Anne, bu yardımcı olacak.

İYİ HİSSET ( FEEL GOOD)

Rahat olun, tadını çıkartın.
Yapmanız gereken hiçbir şey yok, sadece yapmayı istedikleriniz var.

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ


Sun Tzu tarafından yazılan Savaş Sanatı isimli eser ilk strateji kitabı olarak bilinir. Bundan 2000 yıl önce yazılan Çince “Sunzi Bınga” diye anılan bu yapıt hala etkinliğini sürdürmektedir. Kitap savaş sanatı ile ilgili olduğu kadar yaşam sanatı ve stratejisi hakkında da düşünceler içermektedir.

Hun’lar Çin Seddi’ni hallaç pamuğu gibi atarken, bu güçlü düşmanlarına karşı Çinliler strateji bilimini kurmak ve geliştirmek ihtiyacını duymuşlardı. Çinliler bu bilim sayesinde kuvvetli düşmanlarını bölmüşler, onların hedeflerini doğudan batıya çevirmeyi başarmışlardır.Bugün Çin yine dev bir ülke olarak varlığını sürdürürken, Hun’lardan hiçbir iz kalmamıştır. Kanımızca Çin’in başarısından çok bilimin özellikle strateji biliminin üstünlüğünün bir kanıtıdır.

Bu eşsiz eserde sürekli vurgulanan temel ilke savaşmadan kazanmaktır. Savaş sanatında verilen bilgilere göre akıl, bilgi, çabukluk ve güç nasıl zaferin sırrı ise, öfke ve kızgınlık da yenilginin temel nedenidir. Sun Tzu zaferin inşa edileceğini söyler, sessizlik ölçüsünde esrarengiz olmayı öğütler. Böylelikle düşmanın yazgısını yönetme gücünün artacağını belirtir.

Adına olgunluk da diyebileceğimiz üç hâzinesinden söz eder.

Bunlar sevecenlik, tutumluluk ve başkalarına önderlik taslamamakolduğundan güçlü görünmeyi salık vermez. Yeterliyken yetersiz, etkinken etkin değilmiş gibi davranmayı öğütler. Sonra başarının sırrını söylemez, okurlarına sorar;

“Hangi siyasal dalkavukları bir kenara itip akıllı insanlara yanaşabiliyor,

seninki mi?

Yoksa düşmanınki mi?”.

Bilge Sun herkesin bildiğini bilmenin pek yararı olmadığını, bilinmeyeni öğrenmenin önemini vurgular.Buna derin bilgi der.

Başarıyı derin bilgi ve güçlü eylem sahiplerine bağışlar. Güçlü eylemse tüm durumlara uyarlanarak sürekli yenilenmek ve güçlenmektir. (sh: 175-176)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ


Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

 Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ