KİŞİ HAKLARINA SAYGI


En Yüce bağışlayıcı (Erhamür-rahimin) olan Allah bana kul hakkı ile gelmeyin, bana olan borçlarınızı bağışlayabilirim ama başkalarına olan borçlarınızı bağışlamaya gücüm yetmez der.

Bütün büyük ahlakçılar peygamberler kişi haklarına yani adalete çok saygılı olmuşlardır. Konfüçyüs’e göre ahlakın esası kişi haklarına saygıdır. Konfiçyüs “Yüksek insan adaleti (Yi) anlar, alçaklar da menfaati (Lı)” der. Yüksek insan adaletli yani ahlaklı kişidir. Bütün ahlak öğretisi ise (Yi) ile (Lı) yı ayırma işlevidir.

Sokrates de baldıran zehri ile mahkum edildiğinde kişi haklarına saygının örneğini vermiştir. Baldıran zehri yavaş yavaş onun yaşama gücünü yok ederken yüzündeki örtüyü açıp yakını Krıton’a “Asklepios’a bir horoz borçluyuz, parasını ver unutma!” der. Kritos’un “peki, olur” sözünü işittikten sonra gözlerini yumar.

Dinimizin kurucusu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bütün yaşamı adaletli davranmaya ve kişi haklarına saygıya dayanmıştır. Bu yüzden ikinci adı “Emin” olarak söylenmiştir. Onun kişi haklarına saygısının derinliği konusunda aşağıda anlatacağımız olay hepimize çok güzel bir örnek olacaktır.

Veda haccı sonrası hicretin on birinci yılında Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hastalanmıştı, öleceğini biliyordu. Hasta ve halsiz bir durumda minbere çıktı, orada şunları söyledi:

“Ey nas! Her kimin arkasına vurmuşsam işte arkam, gelsin vursun. Bunlar birbirine takas olsun ve her kimin benden bir alacağı varsa işte malım, gelsin alsın!

Birisi kendisinden üç dirhem alacağı olduğunu iddia etti, parasını Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem derhal ödedi. Bundan sonra Ukkaşe adında bir sahabe ayağa kalkarak;

 “Ey Allah’ın resulü, filan gazada filan gün benim devem senin devene yaklaştığında sen deveye kamçıyla vurduğun zaman vuruşun bana çarpmış, canımı yakmıştı. Şimdi kısas isterim”dedi. Bu söz üzerine ileri gelenler müdahale edip

“Resulullah’ın dermansız ve takatsiz olduğunu görmüyor musun? Kastın olmadığı bu kısastan vazgeç”diye ricada bulundular. Hatta bazı mü’minler, Ukkaşe’ye kısastan vazgeçerse büyük miktarlara varan bağışta bulunacaklarını söylediler. Ukkaşe ısrar etmekte devam edince Hz. Ali kerremallâhü veche

“Ya Ukkaşe dilersen bana yüz değnek vur. Resulullah’ın hiç dayanacak gücü yok”diye yalvardı. Fakat Ukkaşe isteğinde direnmekte devam ediyordu. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem onlara “karışmayın vursun hakkıdır alsın” diye buyurdu. Ukkaşe’nin

“Ya Resulullah, sen benim çıplak tenime vurdu idin, halbuki senin arkanda hırka var” demesi üzerine yüce peygamber hırkasını çekerek vücudunu açtı. Ukkaşe koşulların eşit olmasında diretiyordu, bu sefer kullanılacak değneğe itiraz etti.

“Sen bana hezaren çubuğundan üzeri örme bir kamçı ile vurmuştun, ben de sana öyle bir kamçı ile vurmalıyım” dedi. Bunun üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem odasında bulunan söz konusu kamçıyı getirtti.

Cemaat Ukkaşe’nin davranışını uygun bulmayarak tedirgin durumdaydı. Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise sükunetle bekliyordu.

Ukkaşe eline kamçıyı alarak peygambere yaklaştı. Kamçıyı vuracakken kaldırıp attı ve yüzünü peygamberin kutsal vücuduna sürerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin de gözlerinden yaşlar geliyordu. Bütün cemaat hep birlikte ağlıyordu. Bir hakkı ödemek için hasta vücudunu kamçılatmaya razı olan bu Allah Teâlâ elçisinin kişi haklarına saygısı karşısında kendimizi nasıl tutabiliriz. (sh: 130-131)

(Günümüz insanlarına duyururlur)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

JESUS CAMP- İsa’nın Yaz Kampı (2006) Film


Evanjelik Hıristiyanların irticaî uygulamadaki sosyal faaliyetlerini görmek için bu filmi kaçırmayın. Özellikle çocuklar üzerindeki şartlandırma ve beyin yıkama metodlarının Hitlerin yaz kamplarındaki gibi olduğunu görürsünüz. Bu korkunç durumu gözler öne seren film niçin piyasaya sürüldü diyecek kadar kafa karıştırıcı olduğu görünmektedir. Bu meyanda Hristiyan dünyasının yeni nesli yönlendirme çalışmalarının nedenlerini araştırmak ve düşünmek gerekiyor.

Yönetmen: Heidi Ewing , Rachel Grady

Ülke: ABD

Tür: Belgesel Dram

Vizyon Tarihi: 15 Eylül 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Force Theory, Neill Sanford Livingston , Michael Furjanic

Görüntü Yönetmeni: Mira Chang , Jenna Rosher

Yapımcılar:Laura Bell ,Nancy Dubuc , Heidi Ewing

Firma: A&E IndieFilms | Loki Films

Ödüller: Adaylık; Oscar, 3 ödül ve 4 adaylık

Web Sitesi: Official site

Çekim Yeri: Colorado Springs, Colorado, USA

Oyuncular:    Becky Fischer,    Ted Haggard,    Mike Papantonio

Özet

Evangelist ahlakla yetiştirilmiş bir grup çocuğun, İsa adına toplandıkları yaz kampında yaşadıkları üzerine bir belgesel.

Onlar, kendi deyimleriyle, İsa’nın askerleri. Yarının Evangelist ordusunun yılmaz neferleri. ‘Kids on Fire’ adlı kampta, çocuklar oyun oynamak, yüzmek, ateş etrafında birbirlerine öyküler anlatmak yerine, gerçek birer ‘Hıristiyan savaşçısı’ olmayı öğreniyor. Kendilerine ait, muhafazakâr, Tanrı eksenli bir yaşamları var. Hayatlarını İncil’e adamışlar ve bu yolda kendilerine benzemeyen herkes düşmanları. Felsefelerini tek cümle ise özetlemişler; “İsa için, Amerika geri alınacak.”

Amerika’da yayınlanan ’Jesus Camp’(İsa’nın Kampı) adlı bir belgesel olay yarattı. Kuzey Dakota’daki bir yaz kampını tanıtan belgeselde, yaşları 7 ile 13 arasında değişen 30 çocuğun Hıristiyan savaşçısı olarak yetiştirilmesi anlatılıyor. Evangelist aileleri tarafından kampa gönderilen çocuklar güne sabah duasıyla başlıyor. Daha sonra İncil eğitimi alıyorlar. Kendilerini Hz. İsa’nın birer askeri olarak gören çocuklar, ayin sırasında ağlıyor ve affedilmek için Tanrı’ya yalvarıyor. Daha sonra da askeri eğitim alıyor.

FİLİSTİNLİLER GİBİ OLUN

Bu sırada kampın lideri Papaz Becky Fischer çocuklara, “Bu bir savaş. Hükümetteki düşmanlarımızı yerle bir edeceğiz. Hazır mısınız” diye bağırıyor. Çocuklar hep bir ağızdan, “Evet” diye yanıtlıyor. Fischer, sonra da “İslam’a olan bağlılıkları için hayatlarını feda edenler gibi olun. İncil ve İsa için hayatınızı vermeye hazırlanın. Onlar nasıl İsrail’de Filistin’de, Pakistan’da radikal bir şekilde hayatları pahasına savaşıyorsa siz de bunun için kendinizi hazırlayın” diye bağırıyor.

KİTAPLAR ŞEYTANI

Kampa gelen çocuklardan biri içinde şeytani şeyler olduğu için kitap okumadığını söylerken, bir diğeri “Burada birer savaşçı gibi eğitiliyoruz, ama bu eğlenceli yoldan yapılıyor” diye konuşuyor. Amaçlarının Amerika’da yeniden Hıristiyanların hakim olmasını sağlamak olduğunu söyleyen Papaz Fischer, “Burada ABD Hükümeti’ni, Parlamentosu’nu, yargısını yeniden şekillendirecek nesiller yetiştiriyoruz” diyor. Kamp ABD’yi ikiye böldü. Ilımlı Hıristiyanlar bu çocukların ileride birer politik militan olarak kullanılmasından endişe duyuyor. Muhafazakar Hıristiyanlar ise kampla ilgili belgeselin yayınlanması sayesinde mesajlarının daha geniş kitlelere ulaşacağı umudunda. Fischer, çocukların beyinlerini yıkadığı yönündeki eleştirileri reddediyor. “Ben Tanrı korkusuna sahip Hıristiyanlar yetiştiriyorum. Amerika’da Hıristiyanların hakim olmasını amaçlıyoruz. Tanrı’nın ordusunu kurmak için çocukları küçük yaşta eğitmeliyiz… “

******************

HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMIN NÜZULÜ MESELESİ: DİNİ VE POLİTİK YAKLAŞIMLAR

Hz. İsâ aleyhisselâmın Nüzulü meselesi, İslam öncesinde dinlerde, kültürlerde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneğinde bulunduğu gibi, genel manada “Kurtarıcı Mesih” anlayışı bazında her din, toplum ve kültürde isimleri farklı olmakla birlikte olduğu görülmektedir.

İlâhî dinlerde “Yahudilikteki Kurtarıcı” Davut soyundan gelecek ve Yahudileri Mutluluğa ulaştıracak Tanrı Krallığını kuracaktır.

“Hristiyanlıktaki Kurtarıcı” ise Mesih İsâ’dır. Ve ahir zamanda gelip Tanrı Krallığını Deccal’i yok ederek kuracak Milenyumu başlatacaktır.

İslamiyet’te ise “Nüzulü İsâ” meselesi ile ilgili Kur’ân-ı Kerimde ise bilgi bulunmamaktadır. Hadis külliyatında ise bu konuda rivayetler olsa da, bu rivayetlerin hem sened hem de metin açısından birçok zayıf yönleri olduğu bulunmaktadır.

“Kur’ân-ı Kerim ve hadis birbirine muhalif olmaz” kuralından hareketle Kur’ân-ı Kerim son rasülün ve nebinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu, O’ndan sonra nebi ve rasül gelmeyeceği ve her canlının fani olduğu ilkelerinden hareketle Nüzulü İsâ meselesinin olmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle İslam geleneğine bu meselenin daha çok diğer din ve kültürlerden geçtiği şüphesini uyandırmakta ve bu konudaki ortaklıklar bu şüpheyi kuvvetlendirmektedir.

Nüzulü İsâ Meselesini Siyasi ve politik olarak kullanan günümüz Hristiyan cemaatlerinden Evanjelizm, bu teolojiyi Küresel amaçlar için Bush’un önderliğinde Evanjelistlerin ve Fundementalist Hristiyanların Mesih’i Söylemini kullanmaları birçok amaçlara müstenit olduğu görülmüş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır.

Aslında bu muhafazakâr grup Evanjelistlerin Yahudileri kollamalarının arkasında dünyanın Hıristiyanlaştırılması ideali yatmaktadır.

Ortadoğu’ya Yahudilerin yerleştirilmesi planlanarak o bölgedeki kaos ve kargaşadan da faydalanarak Hıristiyanların dünya misyonerlik faaliyetlerini rahatça yapmalarına katkı sağlanmak istenmiştir.

Evanjelik Hıristiyanların esas amacı, Yahudilerin dünya hakimiyetini gerçekleştirmek değil, bilakis Hıristiyanlığın ve Amerikalıların dünyaya tamamen hakim olabilmesi için Yahudilerden yararlanmaktır. Bunu Yahudiler biliyorlardı ama Yahudiler de Büyük İsrail’i gerçekleştirmek İçin Amerika’lıların desteğinden güç kazanıyorlardı. Bu sebeple Evanjeliklerle devamlı irtibat halinde oldular.

EVANJELİSTLER VE FUNDEMENTALİST GRUBLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, BİR AN ÖNCE İSÂ MESİH’İN YERYÜZÜNE GELİŞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR. Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve “Bin Yıllık Tanrısal Krallığın” kurulması için ise dünyanın bir an önce Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Onlara göre dünya Hıristiyanlığının önündeki en büyük engeli Müslümanlar oluşturmaktaydı.Yahudilerin arz-ı mev’udu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz Yahudiler olacaktır.Kutsal Kitaba dayalı yenidünya düzeninin kurulması, İsâ Mesih’in dünyaya gelişi anlamına geleceği gibi beklenen kıyametin de kopuşu olacaktır. Dolayısıyla bu zannedildiği gibi “Yahudi Kıyameti” değil, bilakis bir Hıristiyan “Armegedonu” (kıyameti) olacaktır

11 Eylül 2001 tarihindeki ABD’ye yapılan terörist saldırılarından sonra yapılan istatistiklere göre Amerikan halkının % 50’si kıyametin kendileri hayattayken kopacağına inanmaya başlamıştır. Eskiden sadece marjinal gruplar bu arzu ve beklenti içerisindeyken, artık günümüzde dünyanın bilhassa da Amerika’nın yaşadığı bazı felaketler, insanları kıyametin kopacağına inandırmaya başlamıştır. Zaten Amerika Halkı devletin güttüğü siyaset yüzünden şu anda büyük bir kaos ve korku ortamı yaşamaktadırlar.

Hıristiyan yayılmasının önündeki en büyük engelin Müslümanlar, Müslümanlar içinde de Türkler olduğu düşünülmektedir.

Oysa bu dönemde Hz. İsâ’nın yeryüzüne gelebilmesi için dünyanın hızla Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Zira dünyanın Hıristiyanlaşmasını sağlamadan İsâ Mesih’in gelişini beklemek hayal olacaktır. Bundan dolayı fundamentalist gruplar, Anadolu’nun parçalanmasını Armegedon (Kıyamet alameti) olarak algılamışlar ve bu düşüncelerini kutsal metinleri olan Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nın 9. ve 16. bablarına dayandırmışlardır:

“Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrının önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. Ses, ‘elinde borazan olan altıncı meleğe, Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz’ dedi. Tam o saat, gün, ay ve yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü “, “Altıncı melek tasını Büyük Fırat Irmağını boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye Fırat Irmağı kurudu… “

Buradaki İncil ifadelerinden anlaşılan mana şudur ki, Tanrının bizzat meleklerini kıyametin kopmasında görevlendirmiş olmasıdır.

Dicle ve Fırat ırmaklarının görevli melekler tarafından kurutulması ve bu bölgedeki kaosun ve savaşların ortaya çıkartılması ise kıyametin başlaması olarak algılanmaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethi, İncil ifadelerinin kaleme alınışından bin yıl sonraya denk düşmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden, doğrudan Türkiye’nin parçalanması gibi bir mana çıkarmak zordur.

Ancak İncil’e göre kıyametin zuhurunda vuku bulacak hadiseler Anadolu topraklarında başlayacaktır. Anadolu’nun şu anki sakinleri Türklerdir. Günümüzde bazı Evanjeliklerin kıyametin kopmasını hızlandırmak için çırpınmalarının ülkemize zarar verme ihtimali vardır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Evanjelik yenidünya düzenini gerçekleştirmede, Evanjelik Hıristiyanlarının Mesih planının en önemli sacayaklarından biridir.

Malum olduğu üzere Ortadoğu, büyük oranda Müslüman ülkelerden oluşmaktadır. Evanjelik Hıristiyanlara göre yenidünya düzeni kurabilmenin yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Çünkü İslam ülkelerinin gücü tamamen kırılmadan, güçsüz ve yetersiz hale getirilmeden, dünyaya şekil vermenin zor olduğu düşünülmektedir. Günümüzde Müslüman ülkelerin görünürde çok fazla güçlü olduklarını da söylemek zordur. Ancak Evanjelik kurguya göre, Müslüman ülkelerin İslam’dan aldıkları ilhamla kendilerine yeniden çeki düzen verebilmesi ve güç birliği yapmaları da ihtimal dâhilindedir; Yenidünya düzeni kurma arzusundaki Evanjelikler, bu ve buna benzer pek çok ihtimali de hesaplamaktadırlar, ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Irakla başlayan sözde demokratikleştirme hareketi, dalgalar halinde bölge ülkelerine de kaydırılmaya çalışılmaktadır. Unutmamak gerekir ki Türkiye de bu ülkelerden birisidir. Dolayısıyla gönlümüz hiçbir zaman arzu etmese de Türkiye de, komşularının kaderini paylaşmak durumunda kalabilir. Temennimiz ülkemizin başına asla bir belanın gelmemesidir; ancak temenniler olacakları önlemeye yeterli de olmayabilir. Yani çok dikkatli ve tedbirli olmalıyız., böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamamız için bütün alanlarda çalışmaya devam etmeliyiz.

Büyük ülkelerin tek bir sebep ve gerekçeyle Ortadoğu’ya çeki düzen vermeye çalışmaları da düşünülemez ve bu girişimi tek bir sebebe bağlamak da gerçeklerle bağdaşmaz. Dini gerekçeler de bu sebeplerden biridir. Ancak emperyalist emeller, dini arzuların önünde engel teşkil etmez. Siyasi, ekonomik, kültürel yatırım ve yaptırımları da dini dizaynlarına paralel olarak pekâlâ işleyebilirler. Nitekim tarihte emperyalizmin, bazı zamanlarda misyonerizmin öncü kolu olarak çalıştığını söylemek mümkündür. Hatta bu projede dinden ziyade Emperyalist emeller birinci sıradadır. Ortadoğunun petrol havzası olması, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, bunları küresel pazarlara açan ulaştırma hatları, Ortadoğu’nun su kaynakları, bölgedeki insan kaynakları, Amerika’nın iştahını kabartmaktadır. Ayrıca üç kıtaya yakınlığı bulunan Ortadoğuda Amerika üssü olması Amerika’nın dünyanın jandarmalığını yapması açısından önemlidir.

11 Eylül süreci, daha çok imparatorluk iştahını kabartan bir rol oynamış; stratejinin siyasete dönüşmesini mümkün kılmıştır. Küresel kapitalizmin kutsal mabetlerini hedef alan eylemin çapı ve faillerinin “radikal İslâmcı” bir kimlikle ilişkilendirilmesi, Ortaçağ’ın karabasanı olan “Haçlı ruhu”nun çağrılması için yeterli olmuştur.1

Bu sebeple tekrar hortlayan Haçlı zihniyetine yem olmamak için tüm Müslümanların birlik beraberlik içerisinde olmaları gerekmektedir.Unutulmamalıdır ki Haçlı zihniyetinin, istedikleri ortamı oluşturabilmeleri için Müslümanların özelliklede Türklerin ilerlememesi gerektiğini düşünmektedirler. Daha doğrusu Türklerin yok olması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmeleri için de Misyonerlik, Ilımlı ve Radikal İslam, İnsan Hakları, Kürt sorunu …. vb kavramlar altında sinsi planlar yapmaktadırlar. Bu sinsi planlara karşı uyanık olmak lazımdır. Ve kendimize ait değerlere sahip çıkarak küresel güçlerin oyunlarına gelmemeliyiz.

Kaynak:

Mehmet AKBEN; Hz İsâ’nın Nüzulü Meselesi: Dini Ve Politik Yaklaşımlar, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Master Tezi, Ankara – 2007

1 Esat ÖZ : “Küresel İmparatorluk Stratejisinin Bir Aracı Olarak Din ve “Ilımlı İslâm” Projesi” 2023 dergisi 06 / 04/ 2005.

*******************

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor
THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (GÜNAHA SON ÇAĞRI)

CODE OF SİLENCE (1985) Suskunluk Yasası/ Sessizlik Yemini


Yönetmen : Andrew Davis

Yazar/Senaryo : Michael Butler, Dennis Shryack

Oyuncular : Chuck Norris, Henry Silva, Bert Remsen, Mike Genovese, Nathan Davis, Ralph Foody, Allen Hamilton, Ron Henriquez, Joe Guzaldo,Molly Hagan, Ron Dean, Wilbert Bradley, Dennis Farina, Gene Barge, Mario Nieves

Diğer Adı : Sale temps pour un flic

Süre : 101 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

 

Özet:

Mafya hesaplaşmaları, kanlı pazarlıklar ve bir polis. Birtakım yanlışlara göz açtırmayan müthiş bir dövüşçü.. Ancak bu sefer doğru bildiği yolda çok büyük engeller vardır.

Belanın geldiğini görseler de Polisler ve Comacho Mafyasından kimse konuşmuyor.

Dedektif Cragie ve Nick baskın olayında ortak polislerdir. Fakat Cragie baskında suçsuz bir çocuğu öldürür. Fakat merkeze yanlış aksettirilsede mahkeme açılır. Nick, Cragie’nin yalan ifadesinden rahatsızdır. Herkes “Sessizlik yemini” etmiştir.Bu durum Eddie (Chuck Norris) e açar.

Nick:

- Eddie Bazen çok korkuyorum, anlarsın yani.

Eddie:

- Sadece aptallar korkmaz.

- Sana göre söylemesi kolay. Tüm cevapları biliyormuşsun gibidir. Ama benim açımdan, bilemiyor. Bilemiyorum. Cragie silahı çocuğa doğrulttu. Boşa harcadı. Pisi pisine öldürdü. Ben de buna razı oldum. Ortak. Yani yarınki duruşmada ne yapacağımı bilmiyorum.

-Doğruyu anlat.

-Gördün mü?  Kolayca basite indirebiliyorsun. Bir karım, bir çocuğum var  ve bana intihar etmemi tembihliyorsun. Kendi ortağımı satarsam böyle adamlarla nasıl yaşayabilirim?

- Ya satmazsan?

 -Cragie paçasını kurtarır. Ve yaptığı şeyi tekrarlayabilir.

-Bir hataydı. Kazara oldu. Tamam mı?

- Ama bir çocuk öldürüldü.

- Biliyorum. Farkında olmadığımı mı?  Ne zaman gözlerimi kapasam çocuğun yüzünü görüyorum.

-Nick, Olduğu gibi anlat,

-Seni kollarım.

Diye konuşsalar da Nick sonradan pişman olsa da yalan ifadesini mahkemede sürdürür.

Eddie Cusack’da operasyonlarda bütün polislerce yalnız bırakılan dedektif olmuştur. Müdahalelerinde yardım çağrısına diğer polisler, sudan bahaneler ile karşılık vererek yardım etmeme kararı almışlardır. Ancak Eddie Cusack olayların üstesinden gelir.

 

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor


Yönetmen: Alex Gibney

Oyuncular: Ethan Hawke, Larry Hunt , Matthew Ryan Hughes

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2012 (106 dk)

Senaryo: Alex Gibney

Yapımcı Firma: Jigsaw Productions

Yapım Ülkesi: ABD

Dil: İngilizce

Orijinal Adı: Mea Maxima Culpa: Silence in the House of God

 

Özet

Oscarlı yönetmen Alex Gibney’den, kilise çatısı altında yaşanan sarsıcı bir trajediyi gözler önüne seren, cesur bir belgeseldir.

Belgesel Peder Lawrence Murphy Milwaukee ile başlıyor.  Peder Murphy, 1943 yılında St Francis Ruhban okuluna girmiş ve 1950 yılında bir rahip olmuştur. Daha sonra Sağırlara eğitim veren St John Okula müdür olmuştur. Saygın bir rahip görüntüsü veren Peder Lawrance Murphy, kendi koruması altındaki 200’den fazla sağır çocuğa eziyet dolu cinsel tacizlerde bulunmuştur. Bu acımasız işkenceye bizzat maruz kalan dört kahraman daha sonraki dönemlerde yapılan tacizleri belgesel filmde anlatmaktadır.

Film Hakkında

 İrlanda ve İtalya’da da benzeri vakaları araştıran belgesel, Vatikan’ın gizli arşivlerine kadar uzanmaya çalışıyor.

Ayrıca konulara değinmektedir.

Vatikan’da 1995 yılında, çocukluk çağı cinsel istismar çeşitli sorunların örtbas edilmesi ve engellenmesi için 7 milyon $ bir bütçe ayrıldığını;

 Bu şekilde kilisenin itibarını korumak için dünya çapında taciz politikası skandalı gizlediğini; fakat başarılı olmayacağı daha sonraki yıllarda açığa çıktığını;

Vatikan Peder Murphy hakkındaki bilgiyi yaklaşık 20 yıldır bildiği halde saklamayı başardığını;

Tacize uğrayan çocuklar savcılığa dahi başvursalar da Peder Murphy sorumlu bulunduğu kilisenin  bütçe ve para ve her şeyi yönetiyor olması nedeniyle, okuldan alınması konusunda başarılı olamadıklarını;

Bu olay üzerine Kilise pedofili rahibleri için İtalya, Fransa, İngiltere, Afrika, Güney Amerika ve Filipinler özel merkezlerinde 2.000 ‘den fazla rahip tedavisi için 80.000.000 $ harcandığını dile getirmektedir.

Pedofili, çocuklara karşı cinsel duygular beslenmesine neden olan zihinsel bir hastalıktır. Aktif ve pasif olmak üzere iki çeşidi vardır. Pasif pedofili kişinin kendi içinde yaşanan, psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilmektedir. Aktif pedofiliyse çocuklara karşı cinsel istismar ve hatta çocuk tecavüzü gibi olaylara bile varabilecek ağır bir hastalıktır.

Belgesel devamında bazı gerçekleri göz önüne seriyor.

Sorunlar bir türlü çözüm aşamasına ulaşamıyordu. Çünkü Vatikan’ın suçlara karşı olan tutumu, yani “rahiplerin sorunları sivil yetkililerle ilgili değildir” diye tavır koyması sorunları sürekli artırıyordu. Bu politikası yanında Vatikan tarafından 1866 yılında konulmuş olan “kesinlikle gizli tutmak, ilke” side her şeyi biraz daha gizliliğe sevk ediyordu. Ancak cinsel taciz skandalları Kanada, Amerika Birleşik Devletleri sadece olur intibası Peder Murphy davaları ile birden yıkıldı. Ve, aniden, 2010 yılında Avrupa’da büyük skandallar patladı. Belçika’da, Fransa’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Almanya’da, İrlanda’da ile devam etti.. Herkes bunun Vatikan en yüksek koridorlarında götüreceğini düşünmeye başladı. Aslında Kilise 1700 yıl cinsel taciz ile uğraşıyordu. 2001 yılında, Kardinal Ratzinger, II. John Paul tarafından onaylanan bir yetki ile bütün cinsel istismar davalarını topladı. Kardinal Ratzinger, XVI Papa Benedict, cinsel istismar ile ilgili dünyanın en bilgili kişileri oldular.

Olaylar ardından “neden rahipler bu duruma düşüyor” diye sorulmaya başlandı.

Bir adam bir rahip rütbesi aldığı zaman, ontolojik (varlık) olarak değişiyordu. Rahipler kendilerini farklı bir insan, melek gibi veya daha fazla olarak İsa Mesih gibi hissediyorlardı. Çünkü onlar Tanrı tarafından seçilen doğaüstü kişiler oluyorlardı. Bu nedenle yaptıklarından dolayı vicdanen rahatsızlık hissetmedikleri gibi kilisenin kendilerini korumalarını istiyorlardı. Bu nedenle kilisede, neticesiyle dikkatli davranması gerektiğini düşünüyordu.

Yüzyıllar boyunca Vatikan mükemmel olduğunu her zaman dünyaya göstermek zorunluluğunu bünyesinde hissetmiştir. Buna ilaveten Vatikan, ruh, zihniyet ve hiyerarşinin ahlakı bir parçası olan “Omerta=suskunluk yasası” ile sırlarını da koruyunca her geçen gün gizliliği daha da artırmıştır. Bu yasanı birçok faydası da vardı. Bu yasa ile Vatikan kilise düşmanlarını yok etmek dışında, diğer  karşıt faaliyetleri kendinden uzak tutmayı da başarmıştır.

Vatikan Katolik Kilisesi 1929 yılında, Mussolini Papa ile bir anlaşma yaptılar. Kilise Mussolini’ye vereceği destek karşılığında devlet niteliğini kazanmıştır. Faşistler tarafından Katolik Kilisesi için bir devlet oluşturulmuştur. Günümüzde 178 ülke Vatikan’ı bir devlet olarak kabul eder.  Hakikatte Vatikan gerçekten bir devlet olmadığı gibi Roma’da, minik bir dini yerleşimi vardır. Aslında bir halkı olmayan bekâr din adamlarından oluşan bir grubdur. Görünen bir ordusu, futbol takımı, devlet niteliklerini taşıyan hiç bir özelliği de yoktur. Yine de, dünya siyasetine yön verecek kuvvette tarihi bir anomali gücü vardır.

Sonuç olarak belgesel film, itiraf olarak, Vatikan’da cinsel taciz sorunları bitmediğini, sorunun üzerine giden veya uğraşamaya Papa XVI. Benedict’in “bu sorunu çözmek mümkün olduğunu sanmıyorum” diyerek  15 Şubat 2013 de altıyüzyıl sonra bir ilk olarak istifa ettiğini söyleyerek sonlanıyor.

EK BİLGİ:

Cinsel istismarın tarih boyunca ve kuvvet ve iktidar/muktedir olmuş kurumlarca sürdürülmesinin bir gerçeğinin var olmasını düşünüyoruz. Mesela, Roma ve devamında Osmanlı İmparatorluğunda erkekler arası olan Lûtîliğin göz yumulması arkasında sosyolojik bir gerçeğin var olması iktidarların ve kuvvetli olmanın gerekçesi gibi görmüşlerdir, denilebilir. Ahmed  Cevdet Paşa’nın ünlü eseri ‘‘Máruzát’’tında 19. yüzyılın sonlarında yazdıkları  bilgiler ile yapılan tahliller devlet ve millet  yapısındaki sosyolojik ve piskolojik  gerçekleri dile getiriyor.

“Zen-dostlar çoğalup mahbûblar azaldı. Kavm-i Lut sanki yere batdi. İstanbul’da öteden berü delikanlılar içün ma’rûf u mu‘tâd olan aşk u alâka, hâl-i tabî’îsi üzre kızlara müntakil oldu. Sultan Ahmed-i Sâlis zamânından berü mu‘tâd olan Kâğıdhâne seyri ziyâde rağbet buîdu. Gerek orada, gerek Bâyezid meydânında arabalara işaretlerle mü’âşaka usûlü hayli meydân aldı. Küberâ içinde gulâmpârelikle meşhur Kâmil ve Âlî Paşalar ile anlara mensûb olanlar kalmadı. Halbuki Âlî Paşa da ecânibin ilirâzâtından ihtiraz ile gulâmpâreliğini ihfâya çalışurdu.”

Günümüz Türkçesiyle

‘‘…(Tanzimat’tan ve 1854’teki Kırım Savaşı’ndan sonra) Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Káğıdhane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü gelişti. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kámil ve Álî Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbuki Álî Paşa yabancıların eleştirisinden çekinerek kulamparalığını gizlemeye çalışırdı’’

(Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, trc: Yusuf Halaçoğlu, Çağrı yay. 1980, İstanbul, sh: 9)

Bu konuya ilaveten J. Edgar Hoover’den bahsetmek gerekir.

Amerika bugün FBI ile gurur duyuyorsa bunda hiç şüphesiz ki J. Edgar Hoover’ın on yıllarca kendisini mesleğine ve büroya adamış olmasının etkisi vardır. 20.yy.’ın en tartışmalı, en esrarengiz ve en güçlü portrelerinden biri olan J. Edgar’ın Amerikan Adalet Bakanlığı’ndaki yükselişi ve neredeyse 50 yıl boyunca Federal Büro üzerindeki etkisi, FBI´ın tarihsel gelişimi sürecinde Kennedy suikastı‚ Sovyet komünizmi‚ Martin Luther King‚ Nixon hatta Rockefeller gibi zenginlere karşı güçlü oluşu yanında korkuları, zaafları, kapalı kapılar ardında sakladığı büyük sırlarını birçoğumuz duymuşuzdur. (J. EDGAR (2011) –Film)

Bu iki örnekten çıkarak şu sonuca ulaşılabilir.

Yasak ilişkiler ve dolayısıyla toplumun ve kültürün kabul etmediği olaylar çıkar ilişkilerini kuvvetlendirdiği gibi zaman içerisinde yıkılması güç olan yapıların oluşmasına ve sömürmeye sebebiyet verir. Her geçen gün olaylar ve ilişkiler neticesinde kararan yapısı ile oluşan bu tür kurum ve komiteler, toplumu istismar etmek şöyle dursun daha otoriter bir oluşuma dönerler.

Bu gibi yapıları yıkmak çok zordur. Bu türlü oluşumların yıkılışında kurum veya cemaatlerden çok belgeselde bahsedildiği gibi zayıf karakter özelliği taşıyan ferd bazlı unsurlar ve kişiler ile yıkılırlar. Onların zayıflıkları en büyük güçleridir. İlk başta basit gibi görünseler de zamanla illegalleşmiş örgütü ve kurumu  paramparça ederler.

Belgeselde dört tane sağır insanın yıkılmaz Vatikan’a başkaldırışı örnek bir davranış olarak görmemiz gerekir. Ancak Vatikan’ın kısa bir zaman içerisinde içinde barındırdığı tutarsızlığı çabukça yok edebileceğini düşünmek biraz zor görünüyor. Yalnızca Allah Teâlâ’nın onlara bahşedeceği İslâm hakikatini kabullendikten yani Hristiyanların Müslüman olduktan (Nüzülü İsâ  zuhur ettikten) sonra sorunların çözüleceği bir gerçektir. Çünkü evlenme engeli olan bu insanların fuhşiyatı aşmaları insan tabiatına aykırıdır. Bu sorun yani evlenme durumları çözülmeden Vatikan’ın sorunları da çözmeyeceği gibi gizli, örgüt olma özelliğini de mecburen devam ettirecektir.

[Bk: http://samil.ihya.org/ansiklopedi/ruhban.html%5D

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur.

“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden koruyucular, otoriteler edinenlerin durumu, dişi örümceğe sığınanların durumuna benzer. Dişi örümcek bir yuva yapar, bir aile kurar. Evlerin en çürüğü, tehlikeye en açık olanı, ailelerin en çok sıkıntı çekeni, dişi örümceğin evi ve ailesidir. Keşke, anlayabilselerdi.” [Kur'ân-ı Kerim, 29 / Ankebût – 41]

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI


Yeterli bir açıklaması konulmayan bu resim için neden konuldu diye düşünenler olabilir. Kısaca söylenecek söz şudur. Çıkışlar ve inişlerin olduğu bir âlemde yaşıyoruz.

astral alem

**************

Sırlar Taşıyan Bir Kitap: “GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”

SIRR-I MEKTÛM-U MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

ALLAH TEÂLÂ’NIN İLK EMRİ OKU-AKIL ve BEYİN-BİLGİ İLİŞKİSİ

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

CEMİL MERİÇ’İN “MAĞARADAKİLER” KİTABINDAN

Kaynak:

Hint, Yunan Ve Mısır Mitolojilerinde Gizemli Bilgilerin Kaynakları, Kitabın Orijinal adı: Les Floralıes De L’esprıt (1974), trc: Halûk ÖZDEN, Ruh ve Madde Yayıncılık, 1995, İstanbul, sh:70

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI


Paranoya: Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.

*******************

Resim_1371620216

“YOK OL İSRAİL!” HABERİ

Güncelleme 19 Haziran 2013 Çarşamba

Türkiye’nin meydanları çapulcu eylemleriyle sarsılırken, dünya ‘gözlerden kaçırılan’, ‘perdelenen’ şok bir gelişme daha yaşadı; 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı eylemi..

İSRAİL, NEW YORK’UN GÖBEĞİNDE LÂNETLENDİ

Siyonizmin güdümündeki CNN ve BBC dahil uluslararası medyanın Taksim’deki üç beş ‘çapulcu’nun bir arada bulunmasını saatlerce canlı yayınla vermesinin arkasında, New York’taki 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı gösterisinin olduğu sanılıyor.

YÜZLERCE HAHAM ORGANİZE ETTİ

9 Haziran 2013 tarihinde New York sokaklarında yüzlerce hahamın önderliğinde toplanan yüz bin Yahudi, ‘İsrail yok olsun’ sloganları attı. Aşağı Manhattan’ın Federal Plaza Meydanı’nda gerçekleşen eyleme Musevi kökenli çok sayıda eğitimci ve işadamının katılımı dikkat çekti. Göstericiler, İsrail’in ordu hizmetlerindeki kokuşmuşluk ve terör devletinin dünyevileşme noktasındaki zulümlerine de vurgu yaptılar.

http://www.dogruhaber.com.tr/Haber/Yok-Ol-israil-86576.html

***********************

ABD İSTİHBARATININ 2022 HARİTASINDA İSRAİL YOK!

16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından bu yılın başında “İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık” başlıklı bir rapor hazırlandığı ortaya çıktı. Rapora yansıyan 2022 planında Ortadoğu’da İsrail’e yer yok. [08 Ekim 2012]

ABD’de 16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından hazırlanan İsrail konulu rapor basına sızdı. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı.

Yazar Kevin Barrett tarafından yayınlanan ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara yerleşen 700 bin kanun dışı İsrailli yerleşimcinin topraklardaki süregelen varlıklarını dünyaya asla kabul ettiremeyeceklerini vurguluyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu destekliyor ve buna göz yumuyor.

Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve ırkçı tavırları ile bu yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor.

Raporun yazarlarından ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” ifadesini kullanıyor.

On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Raporda, 57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmesi için ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor.

 Baret ‘in raporundan öne çıkan başlıklar:

The New York Post tarafından “harfi harfine” alıntılanan Kissinger’in “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger, İsrail’in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor. Netenyahu’nun eski dostu Mitt Romney’i seçersek, İsrail’in bir şekilde kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran’ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği belirtiyor: 2022’de, İsrail artık olmayacak.

ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı. ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların İsrail’e değil Filistin’e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika’ya benziyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor. On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin yanlısı isteklerini denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail’e karşılığını yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil.

Aynı şekilde yani İsrail’le çalışan ya da en azından İsrail’e müsamaha gösteren diktatörlerin devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha demokratik, daha İslami ve İsrail’e çok daha az dost hükümetler olacak. ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail’i desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını söylüyor.

57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor. İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu’nun yazarları İsrail’in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail’in dostu olarak kabul edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı medyanın güçlü etkisi altında bulunur.

http://www.haber7.com/ortadogu/haber/937295-abd-istihbaratinin-2022-haritasinda-israil-yok

***************************

YAHUDİ HAHAMLAR: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAKTIR”

“İsrail, dünyanın başına bela, yıkılmaya mahkûmdur” diyen Yahudi Hahamlar, İsrail’in, Filistin’deki katliamlarını sert bir dille kınadı. Hahamlar, “Biz Siyonist değiliz” dedi.

Siyonizm Karşıtı Yahudi hahamlar” , Katar’ın başkenti Doha’da, İslam düşünürlerinden; Yusuf el-Karadavi ile biraraya geldi. İsrail’in yok olması gerektiğini söyleyen Yahudi hahamlar, İsrail’in Filistin’de işlediği katliamları sert bir dille kınadı.

“BEN YAHUDİYİM, SİYONİST DEĞİL”

Doha’daki evinde, Siyonizm karşıtı İngiliz hahamları kabul eden el-Karadavi, Siyonizm ve İsrail Devleti‘nin kurulmasına muhalif olan Yahudi hahamların, iştirak ettiği tüm görüşme, panel ve konferanslara katılmaya hazır olduğunu ifade etti.

El Karadavi’yi ziyaret eden haham heyetinde yer alan Aharon Kohen, İsrael Dovid Weis ve Dovid Sholomo Fidelman, Tevrat bilginleri olup; “Notura Carty” yani “siyonizm karşıtı yahudiler” cemaatini temsil ediyor. “Rabbani Yahudiler” olarak bilinen bu grup, kendilerini siyonist yayılmacılığına karşı, Eski Kudüs kentinin koruyucuları olarak kabul ediyor. Ünlü Arap televizyonu el-Cezire’nin davetlisi olarak Katar’a gelen Yahudi hahamların ceketlerindeki rozetlerde, “Ben Yahudiyim, Siyonist Değil” yazılı.

ORTAK PAYDALAR

Hahamlarla buluşması sırasında Şeyh el-Karadavi, İslam ve Yahudilik dini taraftarları aralarındaki ortak paydalarda işbirliği yapmanın önemine vurgu yaparak; bu işbirliğinin dört temel esas üzerinde gerçekleşebileceğini söyledi:

“Tek Allah’a iman, ateizme karşı durmak, pornografi, modern sapıklıklar ve homoseksüelliğe karşı durmak ile insanlar arasında adaleti sağlamak ve zülumle mücadele etmek.”

El Karadavi, “Dinlerine ve tahrif edilmemiş Tevrat‘a bağlı olan Yahudilerin, Müslümanlara çok yakın olduklarını” belirterek:

İki dinin de mensupları; sünnet olma, helal kesim, domuz etinin haram kılınması, cami ve mabetlere heykellerin konulmaması gibi Hz. İbrahim dininden kalan birçok şiar ve hükümde müttefik olduklarına” işaret etti.

“İSRAİL, DÜNYA’NIN BAŞINA BELA”

Haham Aharon Kohen, Şeyh el-Karadavi’nin, Yahudilerin tarih boyunca, İslam devletlerinde hiçbir problemle karşılaşmadığı düşüncesine katıldığını söyledi. Siyonizme ateş püsküren Kohen, bu hareketi “Yaşı yüz yılı geçmeyen zalim ve mütecaviz siyasi bir hareket” olarak değerlendirerek; “Tevrat öğretilerine dayanan gerçek Yahudilik, Siyonizmin karşısındadır ve onu tanımamaktadır” dedi.

Kohen diğer iki arkadaşıyla birlikte İsrail Devleti’nin varlığına karşı çıkarak; bu devleti dünya için bir baş belası olarak nitelendirdi. Yahudi heyeti, ayrıca Filistin toprakları üzerinde, İsrail’in yürüttüğü yerleşimci ve yayılmacı politikalara karşı olduklarını söyledi. Siyonistlerin, Filistin halkına karşı zalimane uygulamalarına karşı olduklarını dile getirerek; “Tevrat ve Yahudi Öğretileri; işgali, halkların evlerinden sürülmesi ve günahsız insanların öldürülmesine cevaz vermez” dedi.

HAHAM WEİS: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAK”

Öte yandan Haham Dovid Weis:

Tevrat gerçekleri ve ikibin yıllık Yahudi tarihi ömrü ne kadar uzarsa uzasın, İsrail Devleti’nin sonunda yokolacağına işaret ediyor” dedi ve İsrail’den çok daha güçlü olan Sovyetler Birliği’nin nasıl parçalandığını anımsattı.

timeturk, 01/04/2008

http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2008_haberleri/mayis/mayis3.asp

**********

Not:   Aşağıdaki yazıyı 12.06.2013 de öylesine yazmıştım. “Yok Ol İsrail”; Haberini   görünce insanlığın ve dünyanın nerelere çekildiğini bir daha farkettim.   (Yazan)

 

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR

“Duvar yıkılınca Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâm’a girecekler.”

İbrahim aleyhisselâmın iki çocuğundan türeyen iki kavim.  Araplar ve Yahudiler.

Onlar, Habil ve Kabil gibi senelerdir birbirlerine olan karşı durumları ile mutlu olmadıkları gibi, yaşadıkları üzüntü ve sıkıntıları hiç bitmeyecekmiş  gibi birlikte hayat sürüyorlar. Müslümanlar kurban olan oğul için İsmail aleyhisselâmI derlerken, Yahudiler İshâk aleyhisselâmı söylüyorlar. (Bu konuda Arap Milliyetçiliği yüzünden İslam âlimleri arasındaki ihtilaf sürekli devam ede gelmiştir.)

Mana âleminden Hz. Musa aleyhisselâmın bizlere doğru yönelen bakışlarında, hep müteessir olduğunu görmekteyiz. Bunu bizim gibi başka görenlerde vardır. Eskiden ezilen taraf Yahudilerdi, şimdi devrân döndü Filistinliler oldu.  Allah Teâlâ, kaderi veçhedeki adalet sıfatının üzerini “Sabır” ismi öyle örtmüş ki,  zalim ve mazlum birbirinden bir türlü ayrılamıyor.

“Bu bekleyişin sebeb-i hikmeti nedir?” diye düşünen bizler için cevabın Kur’ân-ı Kerim’de bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerim tarihsel bir kitap değildir. Onun her ayeti günlere, çağlara hitap eder. Tevilâtını yüz defa yapsanız yine yeni bir tevili bulunur. Sure-i Kehf’in sırlı karanlığından sızan nurlu ışıklarda, Allah Teâlâ bu durumun kaderi veçhesini açığa vurmuş olsa da, bizler görmemek için elimizden geleni yapmaktayız. Bir çoğumuzun bildiği meşhur Hızır ve Musa aleyhisselâm kıssası, kaderi plandaki sabır isminin tecelliyatını aslında ibraz etmektedir. Kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Sûresindeki (18) âyetlerde geçmektedir. Bu kıssa hakkındaki malumat, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden tüm ayrıntıları ile birlikte rivayet edilmiştir. [1] Önce Kıssayı hatırlayalım:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır!!!]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdâr vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

Allah Teâlâ bu kıssada siyasetin ledünnî boyutunu haber vererek, “Hızır ile Hz. Mûsa aleyhisselâma bu üç olayla âdâb-ı ilâhiyeyi öğrettiler. Fakat bunu ancak ehil olan anlayabildi.

Birinci kıssada, Hızır İSTEDİM dedi. Geminin delinmesinde bir ayb vardı ve bunu kendine nisbet ederek istedimdedi.

İkinci kıssada oğlanın ana-babası mü’minlerdi. Onların tarafında hayr, oğlan tuğyan sahibiydi bu sebeple İSTEDİKdedi. Kemâl olan tarafı Hakk’a eksik olan tarafı kendine nisbet etti.

Üçüncü kıssada katıksız hayr vardı bu sebeple onu Hakk’a nisbet ederek RABBİN İSTEDİdedi.

Bu ilm-i ilâhidir ve bütün kemâl ehline gerekir. Hızır önce mahzûrâtı gösterip daha sonra olayların te’vilini haber vermiştir. Bunda amaç, Hz, Mûsa aleyhisselâmın istidadını denemektir.

İşte ilm-i ledün, ilm-i ilâhi, ilm-i vera’, ilmi vehbîdir.[2]

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarım.” [3]

 

Bu meyanda söylemek istediğimiz konu esasen şudur. Bilindiği üzere Yahudilerin tarihi “bir duvar ve tabut” meselesi vardır. Ne zaman ki Yahudiler “ağlama duvarı”nın altındaki varsayılan bu hazineyi çıkarırlar, oradaki gerçekleri görürler, ancak bu şekilde doğru olanı elleriyle bulurlar ve çözülmez denilen sorun çözülür.

Sekine (Tabut/sandık) sırlarını dışarı verir.

Yahudiler ayık olurlar.

O zaman Yahudiler Filistinlilere karşı tutumlarının yanlışlığını anlayıp, kendi öz kardeşlerine karşı yaptıkları haksızlığın farkına varırlar.

Bu ahvalin neticesinde, Yahudiler birer birer Müslüman olup İslâm dinine geçerler. Bu geçme radikal ve dinci Yahudi milletin ölmesi demektir. Hadis yorumcuları Yahudilerin ölmesi olarak bahsettikleri şeyde hep “kan” tarafını tuttular. Asıl ölüm  “düşünce bazındadır.” Cesedin ölmesine ölüm diyenler ölüm hakikatinden haberi olmayanların uydurduğu bir masaldır. Hz. İsâ aleyhisselâmın dirilttiği Lazar’a “Ölüm Nasıl bir şeydi?” Diye sorulunca;

“Hangisi daha iyi, hayat mı, ölüm mü? Ben de şaşırdım. O kadar da farklı değildi.” Demiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâmın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç hadisesinde namaz hakkında tekrar tekrar azaltılması konusunda istekte ve tavsiyede bulunmasının altındaki gerçek, Yahudilerin sabırsızlığıdır. Çünkü O, Yahudilerin gelecek de İslâma girecek olduğunu bildiğinden ısrarını bir türlü bırakamamıştır.

Yıllardır deccal ve onunla eşleştirilen Yahudilerin öldürülmesi diyerek beklediğimiz husus, aslında içlerindeki “kinin ölmesi”dir. Neticede Yahudiler İslâm’a girdikten sonra, Hıristiyanlardaki bağnazlık yok olup, onlarda İslâm’la şereflendiklerinde, insanlığın beklediği Hz. İsâ aleyhisselâmın gökten inişi gerçekleşmiş olacaktır. Yani Hıristiyanlar da millet olarak İslâm’a gireceklerdir.

Yüzyıllardır umutlarını yitirmeyen şeytan ve ona hizmet eden komitesinin hayalleri de sukuta erecektir.

Sonuç olarak, Hızır aleyhisselâmın düzelttiği duvarın altındaki hazinenin iki kardeşe ait olması ve  çıkartılması Yahudi ve Hıristiyanların Müslüman olması demektir.

Bu söylenenler için tevilât,  fantastik veya kurgu diyebilirsiniz. Bunlar, geleceğin getireceği hakikattendir.

Gelecek için “kaos”, “Armegedon” “kıyamet” beklentisinde olanların bu söylenenler hoşuna gitmez.  Onlar huzur ve refahı sevmezler. Mazoşist bünyeleri ile vampirleşmek, zombileşmek isteklerinden başka bir  hayalleri yoktur.  Onlar istemeselerde Allah Teâlâ dini tamamlayacak Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslüman olacaktır. Bu oluşum kan ve revan içinde değil , bilim ve gerçeğin ışığında gerçekleşecektir.  Her zamanki insanlık adına istediğimiz bu zamanın kısa ve huzurla ikmal edilmesidir.

Eğer Yahudiler üzerinde “Ultra-ortodoks Yahudiler” tam etkinliklerini kurabilmiş olsalardı,  duvarın altındaki hazine ortaya çıkar,  tereddütler izale olup “ütopik” masalların etkisinden kurtulurlardı.  Yahudiler “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında, dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmaları,  dolayısıyla dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine kavuşabilecekleri düşünülmektedir.

Theodor HERZL‘in 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Sultan II. Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamayıp başlarına sardığı “va’dedilen topraklar” meselesi Yahudi milletinin başını yakmıştır.  

Yahudiler, yollarını çelen ve ısrarcı tutumları ile  Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yaptılar. Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi. Vazgeçtiler .

Yahudilerin  bu aldatılmışlık içerisinde ezilmeleri ve gelecek nesillerine hiçbir zaman mutluluğu tarif edememelerine sebep oldu. Yahudilerin en yakın zamanda İslâm’a girdikleri günü biz göremezsek de bile çocuklarımız inşaallah görür.

KİM YAPTIĞI VEYA OTURDUĞU EVİN YIKILMASINI İSTER.
ÖYLEYSE İNSANIN, ALLAH TEÂLÂ’DAN YARATTIĞI DÜNYANIN
YIKILMASINI İSTEMESİ NE ACAİP BİR ŞEYDİR.

**********

ORTA DOĞU KRİZİNİN MİMARI: LONDRA

İngiltere kendisinin yarattığı İsrail’in sömürgesi haline geldiğini hissedince İsrail’in sahneyi terk etmesini sağlamak amacıyla, işgal ettiği toprakları boşaltmasını istedi. Bu tarihten itibaren diplomasi tarihi, Tel Aviv ile Kahire arasında gidip geldi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a bir prestij kazandırmak için Iran ve Suudi Arabistan, Mısır’a mali yardımlarda bulundu. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı.

DR. ABDÜLSAHİP YADGARİ DİPLOMASİ TARİHÇİSİ

 

İngiltere 1763 yılından beri, Fransa’yla sürdürdüğü çekişmelerin ardından, nihayet Paris Anlaşması’yla bu ülkeyi geri plana atmayı başardı. Bu anlaşmaya göre, Hint Yarımadası, Kanada ve iki stratejik ada olan Kıbrıs ve Malta, İngiltere’ye bırakıldı. Orta Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak, Büyük Britanya stratejisinde önemli bir konuma kavuştu. Orta Doğu’nun bu stratejik konuma kavuşmasından sonra İngiltere, bölgede 2500 yıldır önemli rol oynayan İran’ı, Hint Yarımadası’na ilişkin Asyalı rakibi olarak görerek, zayıflatma planlan hazırladı ve 19. yüzyıldan bu yana Rusya’yla birlikte bu amacını gerçekleştirmeye başladı.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TARİHİ, İNGİLTERE’NİN SÜREKLİ İKİ ÖNEMLİ KONUYLA İLGİLENDİĞİNİ BİZE GÖSTERİYOR:

BİRİNCİSİ DENİZ ULAŞIMINI SAĞLAMAK,

İKİNCİSİ BAŞKA BİR AVRUPA ÜLKESİNİN HİNT YARIMADASI’NA HÜKMETMESİNİ ÖNLEMEK.

Her iki konu da İngiltere için hayati önem taşımaktaydı. Bu iki strateji ile ilgili olarak İngiltere’nin dış politikasına dikkat edilecek olursa, Avrupa’yı Doğu ve özellikle de Britanya’nın ekonomik güvencesi olan Hint Yarımadasına bağlayan Orta Doğu ve Körfez havzasının önemi ortaya çıkar, İngiltere, bu iki temel stratejisiyle şimdiye kadar uluslararası ilişkilerdeki dengeyi kuran, yönlendiren ve uluslararası gelişmeler sürecini kontrol altında tutabilen tek ülke olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde iki süper güç, ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kalması da İngiliz zihniyetinden doğmuştur, İngiltere, ABD’deki son seçimlerde Demokrat Parti’nin yeniden kazanmasını önlemek için, Amerikan petrol kartelleri, bankalar, Pentagon ve genel olarak Amerikan milliyetçilerinin desteğiyle George Bush’un seçilmesini sağladı. Bu giriş, Orta Doğu’nun İngiltere’nin dış politikasındaki stratejik öneminin anlaşılmasına yeterlidir. 1967 yılında Mısır’ın İsrail ile yapılan savaşta yenilgiye uğraması ve 1970 yılında Cemal Abdülnasır’ın ölmesiyle iktidarın Enver Sedat’a geçmesinden sonra, İsrail tarafından petrol ve ticaretle ilgili iki strateji ortaya atıldı:

1. İsrail’in Arap ülkelerindeki petrolün sömürülmesine ortak olmasının gerekliliği,

2. Arap-İsrail ortaklığı; Batı Avrupa pazarına benzer ortak bir pazarın kurulması.

İsrail’in bu stratejileri, İngiltere’nin, Orta Doğu’da İsrail ile iç içe geçmiş işbirliği temeli üzerine kurulu diplomasisini değiştirmesine neden oldu. Pan Arabizm sloganı, bu kez İngiltere’nin teşvik ve tahriki ile, Kahire’nin değil, Bağdat merkezci bir şekilde Arap milliyetçilerin kafalarını meşgul etmeyi sürdürdü. Camp David Anlaşmasıyla Mısır artık Arap dünyasındaki eski çekiciliğini kaybetti, İngiltere, Irak’ta iktidarın yeniden Baas Partisine geçtiği ve Abdurrahman Arifin siyaset sahnesinden uzaklaştırıldığı 1968 yılından günümüze kadar İsrail’e, 1967 yılında işgal ettiği topraklardan çıkması için baskı aracı olarak Irak’ı kullanmıştır.

İngiltere, Irak’a, bu amaca ulaşmak için Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri yardımıyla geniş ölçüde destek verdi, İngiltere’nin Irak’a kitle imha silahlarının üretimi teknolojisi konusundaki desteğinin amacı, İsrail ve İran’ı tehdit etmenin yanı sıra, Saddam’ ı Arap dünyasının sözde kurtarıcı lideri olarak lanse etmekti. Irak’ın genişlemesi için General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi döneminde Kuveyt’in işgal edilmesi planı başarısız kalmıştı.

Bu kez İngiltere, 1956 yılında Fransa ile birlikte Mısır’a karşı yaptığı ortak savaşta (Süveyş Kanalı Savaşı) ABD karşısında diplomatik yenilgiye uğradı. Bunun anlamı şu: ABD’nin Bağdat Maslahatgüzarı Saddam’ı Kuveyt’i işgal etmeye ve İsrail tarafından işgal edilen topraklan geri almaya teşvik etti. Böylece Saddam Kuveyt bataklığında tuzağa düşürüldü. ABD, Saddam’ı atom bombası yapmaya kararlı gördüğünden bir siyasi blöfle tuzağa düşürdü. Öyle ki Saddam ABD’nin tahriki ile Kuveyt’e girerek hem kendi sonunu hazırladı, hem de Bush’un Irak’a girmesine bahane oluşturdu. Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Filistinliler Saddam’ı destekledi. ABD’nin, Kuveyt’in boşaltılması yönünde Saddam’a yönelttiği baskılar, Irak’ın İran ile gerçekleştirdiği savaşta başarıya ulaşamaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Pan Arabizm ve Filistin Kurtuluş Hareketi’ne ağır darbe indirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, Amerikan bankacılar ve Siyonistlerin nüfuzu söz konusu olmaya başladı. Bu sermaye sahipleri, petrol kaynaklarına ve “Kenan” ülkesinin topraklarına gözlerini dikmişlerdi. “Kredi ve Kiralama” olarak bilinen (petrol ve Yahudiler için devlet kurma) bir yasa, ABD ile İngiltere arasında imzalandı.

Bu yasanın birinci bölümü açık, ikinci bölümü gizli kaldı. Söz konusu yasanın gizli bölümünde şunlar yer alıyordu:

“İNGİLTERE TARAFINDAN KREDİ ALAN ÜLKE OSMANLI’DAN BAĞIMSIZLAŞARAK İNGİLTERE’NİN BOYUNDURUĞUNA GİREN TOPRAKLARDA PETROL ÇIKARILMASI KONUSUNDA ABD’LİLERE AYRICALIK SAĞLANACAK VE FİLİSTİN, YAHUDİLERİN ANAVATANI OLARAK TANINACAK.”

Bu yasa gereği, Arap Yarımadası’nın petrol kaynaklarına sahip toprakları ABD’lilere verildi.

1944 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN PETROLÜNÜN SÖMÜRÜCÜSÜ ABD OLARAK GÖRÜLSE DE, BU İNGİLTERE’YLE ANLAŞMASI ŞARTINA BAĞLIDIR, İNGİLTERE’NİN 16. YÜZYILDA KURDUĞU SÖMÜRGE STRATEJİSİ, SÜVEYŞ KANALI’NİN DOĞUSUNDA TARİHİ GEÇMİŞTEN, DOĞAL COĞRAFYA VE KÜLTÜREL BİRLİKTEN YOKSUN VE MİLLİ KİMLİĞE SAHİP OLMAYAN YENİ ÜLKELER YARATTI. BU ÜLKELERİN VARLIĞI, SÖMÜRGE NADESİNDEN BAŞKA HERHANGİ BİR TEMELE DAYANMIYOR.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış politika ve uluslararası ilişkilerde önemli rol ve konum elde etmek isteyen ABD’nin Demokrat Partisi siyasi açıdan; rakibi Cumhuriyetçi Parti ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki cenazesini parçalayarak, dünyanın diğer bölgelerinde ayrıcalıklar elde etmek isteyen İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerinin desteğiyle, dış politikasın yeniden yalnızlık politikası stratejisi benimsedi.

Ancak ekonomik açıdan, ABD-İngiltere arasındaki karşılıklı anlaşmalara dayanan projelerle, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi dünyanın çeşitli noktalarında, Amerikan şirketlerine büyük ayrıcalıklar kazandırdı. ABD tarafından elde edilen petrol ayrıcalıkları, yeni emperyalizmin dikkatini diğer ülkelerdeki servetlere çekti. ABD’nin Orta Doğu diplomasisi, bir süper güç olarak ikinci Dünya Savaşı sonuna kadar pasif bir şekilde sürdü. Aynı dönemdeki İNGİLTERE DİPLOMASİSİ İSE, KENDİ SÖMÜRGELERİNİ İKİ BÜYÜK RAKİBİ, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN KORUMAK AMACIYLA DEĞİŞİME UĞRADI, İNGİLTERE, MOSKOVA KOMÜNİZMİNİN SALDIRI OLASILIĞI YÜKSEK OLAN BATI AVRUPA’YA, ABD’ NİN ASKERİ GÜCÜNÜ CEZBEDEREK VE NATO GİBİ ASKERİ VE DİĞER BİRLİKLERLE ANLAŞMALAR İMZALAYARAK, İKİ SÜPER GÜÇ ARASINDA KİTLE İMHA SİLAHLARI ÜRETİMİ KONUSUNDA REKABET OLUŞTURMAK SURETİYLE BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU.

Soğuk savaş döneminde İngiltere yarattığı kaoslar ve bölgesel savaşlarla (iki Kore arasındaki savaş gibi) dünyada barışın sağlanmasını engelledi. Ta ki, ABD’nin askeri teknolojisi karşısında SSCB’nin çökmesi ve ABD’nin, dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmasına dek. Ancak İngiltere’nin Orta Doğu politikası aynen geleneksel sömürgeci temele dayalı olarak kaldı. Yani çarlık döneminde olduğu gibi Sovyetler Birliği ile geleneksel işbirliğini sürdürdü. ABD emperyalizmi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’daki nüfuzu karşısında etkisiz kalınca, bölgedeki milliyetçi akımları ve bağımsızlık isteyen liderleri güçlendirerek, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye karşı tavır aldı.

ABD, ekonomik durgunluğa düşme korkusuyla dış ticarette açık kapı tezini savundu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası koşullar ve Sovyetlerin Batı Avrupa’ya nüfuzu ve Moskova’nın İran ile Türkiye’deki bozguncu faaliyetleri, İngiltere’nin ABD’den yardım talebinde bulunmasına neden oldu. 1947 yılında İngiltere ABD’ye bir mektup göndererek, yarım asırdan beri Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeleri kendi yönetimi doğrultusunda kontrol ettikten sonra, şimdi mali sıkıntı yaşadığını, artık Moskova’den gelen Komünist baskılara daha fazla karşı gelemeyeceğini ve bu ülkeleri koruma görevini sürdüremeyeceğini belirtti.

Bu girişim, ABD emperyalizminin, İngiltere ve Fransa’dan boşalan bölgelere nüfuz etmesi için iyi fırsattı. ABD’nin Orta Doğu’daki ilk girişimi, Hint Yarımadası’na kadar uzanan bir bölgede, Doğu Akdeniz’de sahili bulunan, stratejik bir konumda olan Suriye oldu. ABD’nin Suriye ve Mısır diplomasisi, Orta Doğu’ya yönelik “Kapsayıcı Politika”nın başlangıcını oluşturdu, ancak kültürel ve tarihi farklılıklar ve İngiltere’nin bu bölgeye nüfuzu nedeniyle başarılı olamadı, İsrail ile İngiltere arasındaki stratejik işbirliği, Arapların İsrail’e üçüncü kez yenildiği, 1967 yılına kadar sürdü, İsrail bundan sonra İngiltere’yle, sömürülen Arap ülkelerinin petrol kaynaklarını paylaşmak ve Araplarla birlikte ortak pazar kurmak istedi.

İNGİLTERE KENDİSİNİN YARATTIĞI İSRAİL’İN SÖMÜRGESİ HALİNE GELDİĞİNİ HİSSEDİNCE İSRAİL’İN SAHNEYİ TERK ETMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA, İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARI BOŞALTMASINI İSTEDİ. BU TARİHTEN İTİBAREN DİPLOMASİ TARİHİ, TEL AVİV İLE KAHİRE ARASINDA GİDİP GELDİ. MISIR DEVLET BAŞKANI ENVER SEDAT İÇİN BİR PRESTİJ KAZANDIRMAK İÇİN IRAN VE SUUDİ ARABİSTAN, MISIR’A MALİ YARDIMLARDA BULUNDU. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı. Bu diplomasinin sonu “CAMP DAVİD” anlaşmasıyla bağlandı. ANLAŞMANIN EN ÖNEMLİ MADDESİ, Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulması idi.

SONUÇ OLARAK, BÖLGEDEKİ ANLAŞMAZLIKLAR, SAVAŞLAR, İSTİKRARSIZLIK VE KRİZLERİN TEMEL TAŞINI İNGİLTERE’NİN KAPKARA, SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI OLUŞTURDU, İNGİLTERE’NİN AMACI, ORTA DOĞU VE BASRA KÖRFEZİ BÖLGESİNDE KOMPLO VE BUNALIMLAR YARATARAK, BÖLGE İNSANINI, TÜM BU SORUNLARI YARATAN ETKENİ BELİRLEYİP SORGULAMAKTAN ALIKOYMAK VE BÖLGENİN DOĞAL JEOPOLİTİK YAPISINI DEĞİŞTİRİP DİĞER AKTÖRLERİN ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİRMEKTİ.

 

KAYNAK:

TURQUIE DIPLOMATIQUE,MART 2011, SAYI: 25


[1] Hadis için bak: Buhârî, İlim (3), 44, Enbiyâ (60) 29, Tefsîr (65), 18, 196-198. Müslim, Fedâil (43), 46, 170-184, hd. No: 2380. Tirmizî, Tefsîr (48), 19, hd. no: 3149. Musned, 5, 116-122. Ayrıca bak: İbn Kesîr, 5, 170-185. Bidâye, 1, 295-299. Fethu’l-Bârî, I, 176-179, VI, 334-338, VIII, 329-343.

[2] ÖZLER Nurten Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî’nin Hızır Risalesi [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi-149218, 2004.s.109-111

[3]Müslim

HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

 

İlim ve Sanat Dergisi, s: 35, 1993.

Kısa Biyografi

Henry David Thoreau 1817’de, Massachusetts, Concord’da doğdu. 16 yaşında Harvard’a gitti. Grekçe, Latince ve İngilizce klasiklerine meraklı bir talebe idi. Mezun olduktan sonra, bir müddet öğretmenlik yaptı; fakat kısa bir süre sonra vazgeçip, yazarlığa başladı. 1841 Nisanından 1843 Mayısına kadar Ralph Waldo Emerson’un evinde yaşadı. Emerson’a her türlü işte yardımcı olan bir hizmetkâr olarak hizmet ediyordu; ancak, münasebetleri, aynı zamanda, bir usta çırak münasebeti idi. Eserlerinden anlaşıldığına göre, Thoreau, hocası Emerson’a göre, Şark klasiklerini daha iyi tanımaktadır. 1845’te, bir insan ne kadar az çalışırsa, kendisi ve içinde yaşadığı cemiyet bakımından o kadar hayırlı olacağına inandığı için, meşhur “temel hayat” tecrübesine başladı: Yani, kendi inşa ettiği bir kulübede, Walden gölünün kıyısında, iki yıl boyunca yalnız yaşadı. Orada, okuyup yazarak, hayvanlarla kuşlarla balıklarla arkadaşlık ederek, tabiatın yenilenişi ve mevsimlerin geçişi hakkındaki müşahedelerini yazarak ormandaki büyüleyici hayatı tasvir ettiği, 1854’te basılan Walden isimli eseri için notlar tuttu. İnzivaya çekildiği ilk yıl içinde, erişkinlere mahsus vergi olan Kilise ve seçim vergisini (poll tax) ödemeyi reddettiği için, tevkif edilip hapsedildi. Her ne kadar Emerson ve diğer arkadaşları tarafından vergisi ödenerek hapisten ertesi gün çıkarıldı ise de, bu tecrübe onun, “Sivil İtaatsizlik Görevine Dair”(On the Duty of Civil Disobedience) isimli eserini yazmasına sebep oldu. 1847’de Walden gölünden ayrıldı. 1849’dan 1852’ye kadar çeşitli keşif gezileri yaptı ki bunlar daha sonra neşredilen Excursions, Maine Woods, A Yankee in Canada gibi kitaplarının materyali olmuştur. Bu arada Concord’da günlüklerini yazdı. 1862’de 45 yaşında öldü.[ Henry D. Thoreau, Walden and Civil Disobedience, New York 1960, s. 1]

Thoreau bir defasında kendini, “bir mistik, bir transcendalist ve bir tabiat filozofu (natural philosopher)” olarak tarif etmişti; her ne kadar bu tarif bir dereceye kadar onun eklektik düşüncesini aksettiriyor ise de, onu yaşadığı zamanda ve bugün önemli yapan bir özelliğini de perdeliyor. Zira Thoreau bir anarşist ve devrimci idi ve yüksek seviyeli bir isyan (revolt) edebiyatı ortaya kovmuştu. Harvard’dan 1837’de mezun olduğunda, Dr. G. Ripley, Ralph W. Emerson ve Üniversite rektörü imzaladıkları Şehadetnamede (diploma) onun dürüstlük ve yüksek ahlâkî vasıflarına şahâdet etmişlerdi. [“Thoreau” maddesi, The Encyclopedia of Philosophy, Edo by, P. Edwards, New York 1978, c. 8 s. 250.]

H. David Thoreau yaşadığı sırada sadece iki eserini bastırdı. A Week on the Concord and Merrimack Rivers (1849); baskı masrafını kendi sınırlı kazancı ile bizzat ödemişti. 1853’te, 1000 adetlik baskıdan 700’ü hâlâ satılmamış olarak kitapçı raflarında duruyordu. Kitabevi raflarım bu yükten kurtarmak isteyince, Thoreau kitaplarını evine taşımış ve günlüğüne şu ironik notu düşmüştü:

“Şu anda kütüphanemde 900 kadar kitap var ve 700 tanesini ben yazdım.”

1854’te yayıncılar istemeye istemeye de olsa Walden dan iki bin adet bastılar. Bu kitap da bir yankı uyandırmadı ve bir kazanç getirmedi. 184044 arasında, çoğunluğu Emerson’un editörlüğünü yaptığı The Dial dergisinde olmak üzere, şiirlerinden bir kısmını bastırabilmiştir. 1862’de ailesi ve dostları, kitaplarını kendisi öldükten sonrave notlarını bastırdılar. Böylece Thoreau’nun edebî kariyeri bir yankı uyandıramadan sona ermiş gibiydi. Kamuoyu, edebiyattaki asıl büyük tabiat yazarlarına nisbetle onu önemsiz ve ikinci sınıf bir tabiat yazan saymıştı. Fikirlerinin ise, bir kısmının R. Waldo Emerson’dan aktarma ve biraz da beceriksizce ifade edilmiş olduğu kanaati hâkimdi.

Ancak, Thoreau’nun kitabı Walden’m modern bir neşrine bir sonsöz (aftenvords) yazan Perry Miller’a göre; “And this man has now become a God in Modem Literatüre (Ve bu adam şimdi, modern edebiyatta bir Tanrı olmuştur)!” İngilizce’nin konuşulduğu her yerde, Thoreau 19. asrın büyük ve önemli seslerinden biri sayılır. 20. yüzyılda Hindistan’da, Japonya’da, Güney Afrika’da ve Amerika’da onun sesi gittikçe daha fazla titreşimle çınlamaktadır. Şimdi onun bahsedilen iki kitabına ilâveten, saygıyla toplanan diğer notlan Journal’ inin 14 kalın cildi, nihayet, bol bol basılıp yayınlanmaktadır. Artık, Thoreau hakkında pek çok yazılıp çizilmiştir; neredeyse ustası Emerson’u gölgede bıraktığı dahi söylenebilir.[ P. Miller, After Wards (Walden), s. 250.]

Perry Miller’in kanaatine göre, 1854’ün pastoral Amerika’sında pek fazla etkili olmayan Walden, günümüzün insan hayatını ve çevresini gittikçe daha fazla zehirleyen 20. yüzyıl hayatına, makinaların gürültüsü, lüks eşyalar, aletler, mass media çılgınlığı ortamında, bir fare yarışı (rat ace) gibi koşturup durduğumuz bugünkü medeniyete, çok daha keskin bir kontrast teşkil ettiği için, bugünün okuyucularına cazip gelmektedir… Belki bugün memnun ettiği okuyucu sayısı kadar bir okuyucu kısmını da kızdırmaktadır. Ancak, mesele şu ki, eski ilgisizliğin aksine, bugün her iki kısım okuyucu da onun sesini dinlemek zorunda. Emerson bir keresinde, “Kim ki gerçek bir insandır, bir nonconformist (cemiyetin uygun bulduğu kurallar ile uzlaşmayan kimse) olmalıdır”demişti.[Ibid., s. 252.]

Thoreau’nun hiç uzlaşma kabul etmeyen sert “noncorformism”i, bugünkü medeniyetin dar kalıpları içinde, şehirlerin boğucu atmosferlerinde, bir türlü yürüyüp, açılmayan trafik sıkışıklığı içinde acayip bir kaplumbağa gibi kendisini arabasına sıkışıp kalmış hisseden insanlara, bir ‘cennet düşü’gibi câzip geliyor. Thoreau aslında 19. yüzyılın oldukça sevimli ve pastoral Amerika’sında, Concord isimli küçük bir kasabada yaşadığı hâlde, ikiyüzlülük ve materyalizmden ibaret olan “Amerikan Başarı Rüyası”na karşı çıkmıştı. Daha mesut bir çağda yaşadığı hâlde, medeniyetin şimdiki kadar zorlayıcı ve isyan ettirici olmayan ve o çağda çok net bir biçimde görünmeyen zircirlerine karşı nasıl mücadele ettiğini, hürriyetini nasıl kazandığını anlattı Walden’da “Sadelik, sadelik ve basitlik! (Simplicity, simplicity and simplicity!)” diyordu. Bugünkü endüstriyel cemiyetin, insanı huzursuz eden, stres yapan şartlan içinde yaşayan insanlara, Walden gölünün kenarındaki kulübesinde oturan ve sadelik çağrısı yapan Thoreau’nun ortaya koyduğu imaj; binlerce insan için, denizde bir yeşil ada, bir kayıp cennet”ve stresten kurtuluş sembolü olmuştur. Ve uykusuz geceler geçiren birçok insan bugün kendi kendilerine sessizce itiraf ediyorlar ki, “Çaresiz, sessiz ve ümitsiz bir hayatı yaşamaktan başka bir şey yapmıyorlar.”

Sivil İtaatsizlik

Sivil İtaatsizlik olarak bilinen eseri Walden’ın sonuna ekleyerek basmak artık âdet olmuştur. Gerçekten de, Thoreau’nun iki yıl boyunca, sadece basit ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayarak ve okuyup yazarak, tabiat olayları karşısında düşüncelere dalarak, ormanda Walden gölünün kıyısındaki tek gözlü kulübesinde nasıl yaşadığını anlattığı Walden isimli eserinin sonuna Sivil İtaatsizlik eklenmeyince bir şeyler eksik kalmış gibi görünmektedir. Hatırlamak gerekir ki, Sivil İtaatsizlik, cemiyetten uzakta, Walden gölünde, tek başına yaşadığı bir zamanda, Thoreau’yu vergi ödemediği için tevkif etmeleri sebebi ile yazılmıştı (1846’da).Bunun içindir ki, bu eserdeki organize cemiyete karşı öfke, Thoreau’nun Walden gölünde inzivaya çekilmesinin sebeplerini ve bu eseriyle vermek istediği mesajı aydınlatmaktadır. Thoreau, Walden’ı tekrar tekrar yazarken öfkesini gizleyip, yumuşatmış, sadece böyle bir hayat tecrübesinin neye benzer bir şey olduğunu anlatmıştır. Bugün pek çok Thoreau hayranı bile hâlâ, Waldenisimli eseri bir ‘sosyal tenkit’ olmaktan çok, bir tabiat şiiri (idyl) olarak okumaktadır. Bu yüzden Walden’den sonra Sivil İtaatsizlikli okumak, bize Thoreau’nun gerçek motiflerini ve samimî fikirlerini daha iyi göstermektedir.[ Ibid., s. 252.]

Thoreau, “Sivil itaatsizlik”in ilk müsveddelerini 26 Ocak 1848’de Concord Lisesi’nde, bir manifesto olarak okudu. O zamanki adı, “Sivil Yönetime Karşı Koyma”(Resistance to Civil Government) idi. Yani eser, bir makale değil, aslında bir nutuk idi. Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik isimli bu eseri, siyasî tarihte önemli bir rol oynamıştır.

Meşhur Rus yazarı ve reformcusu Leo Tolstoy’un bu eseri, başucu kitabısaydığı ve okunmasını hararetle tavsiye ettiği rivayet edilir.Her ne kadar Tolstoy öldüğü zaman terekesinde kitapları arasında Walden’a rastlanmamış ise de, pasif direniş fikrini popularize eden Tolstoy’un fikirleri ile Thoreau’nun bu eserindeki fikirleri ve prensipler birbirine çok benzemektedir. Aynı fikir ve prensipleri, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı yıllarda (ki o sıralarda Tolstoy ile de mektuplaşıyordu) Gandi’nin çok başarılı bir biçimde uyguladığı bilinmektedir. Mahatma Gandhi, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında tıpkı bugünkü gibi o zaman da, Hintli göçmen işçiler ve zencilere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş hareketini uygulamaya koymuştu. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırlarından izinsiz girmelerini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya koymuştu (Sınırlardan izinsiz girenlerin tevkifi bugün bize hükümetlerin tabiî bir hakkı gibi görünür. Halbuki Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar pasaport denilen şey mevcut değildi. Pasaport kullanma âdeti, Cemiyeti Akvam kararı ile Birinci Dünya Harbin’den sonra ortaya çıkmıştır.)

Gandi, binlerce taraftarı sının kasten ve büyük kitleler hâlinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklanı terkediyor ve sonra tabiî izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Hapse atılan bu insanların çoluk çocuğunun perişan olmaması için, “Tolstoy Çiftliği” adı verilen, yardımlaşma kamp ve barınakları kurulmuştu.Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden, öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkûmları üstüste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hâle geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlâlini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.[ R. Rolland Tolstoy, Varlık Yayınları, 1969, s. 161.]

Birinci Dünya Harbi’nden sonra bütün ülkeler bu pasaport kullanma ve sınırlan ancak izinli geçme uygulamasını tatbik etmektedirler.

Tolstoy’la mektuplaştığı bu yıllarda Gandi, pasif direnişleri örgütleme pratiği yapmaktaydı. Hindistan Opiniondergisinde okuduğu bir yazı üzerine, Tolstoy bir mektubunda şöyle yazıyordu:

“Doğu Hint Şirketi marifetiyle İngilizler’in Hindistan’ı köleleştirmesinden şikâyet eden Hintliler’e şaşıyoruz. Nasıl olur da birkaç bin İngiliz, 300 milyonluk bir kıtayı köle hâline getirebilir? Eğer Hintliler köleliğe gönüllü olarak boyun eğmemiş olsalardı, böyle birşey asla mümkün olamazdı!…” [Ibid., s. 160]

Sadece Hintliler için değil bütün insanlık için geçerli bir tenkit… Tolstoy’un, “hiçbir şekilde şiddete başvurmamak ve sadece vergi ödememe ve askere gitmeyi reddetme şeklindeki Thoreau’dan alınmış prensipler ile bir pasif direnişin organize edilebileceği ve bu hâlde sivil yönetimin çökeceği”şeklindeki fikirleri, Gandi tarafından başarıyla uygulanmıştır (Askerlik mecburiyeti dahi Fransız İhtilâli’nden sonra ve demokrasiler sayesinde ortaya çıkmış ve vatan hizmeti olarak telâkki edilmiştir. Daha eski devirlerde böyle bir mecburiyet yoktu).

Memleketi olan Hindistan’a döndükten sonra Gandi’nin uyguladığı şiddet kullanmama (Non-violence, isimli bir eseri de vardır) ve ahimsa (bütün canlılara karşı şefkat ve incitmeme) doktrini ve hattâ taraftarlarının da bunu sadakatle uygulaması, elbette karşı tarafın dahi şiddete başvurmaması anlamına gelmiyordu.Nitekim, 1919’daki meşhur Amritsar katliamında İngilizler, bir pasif direniş gösterisi sırasında “dağılın” ikazı dahi yapmaksızın, kalabalığın üzerine ateş açarak 319 kişiyi katletmiş ve sayısız insanın da yaralanmasına sebep olmuşlardı. Yine de, netice olarak, Hindistan’ın bağımsızlığa kavuşmasında Gandi büyük rol oynamıştır; ve bu pasif direniş usullerinin pek de tesirsiz olmadığının bir ispatı sayılır. Thoreau, Tolstoy ve Gandi gibi isimlerin, politik mücadelede başarılı olduğu gözlenen, bu ‘Pasif Direniş’ usulleri, bugün dünyanın birçok bölgesinde etkili bir biçimde kullanılan bir politik mücadele biçimi olmuştur.

Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile, şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların, sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları olduğu anlaşılmaktadır. Bir misal daha zikredecek olursak, Çarlık Rusya’sında Tolstoy’un ve Thoreau’nun fikirlerini uygulayarak askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddeden Dukhoborlar (bir Kafkas kavmi), Çarlık rejiminin şiddetli cezaları ve Sibirya sürgünlerine tahammül etmek zorunda kalmışlardı.[H. Troyat, Tolstoy, Penguin Books, 1980, s. 741.] Sonunda bunların hâline acıyan Tolstoy, Anna Karanina isimli kitabının getirdiği gelirleri bağışlayarak, kiraladığı gemilerle 10.000 Dukhobor’un Kanada’ya göçmesini sağlamıştı (hatırlatalım ki o tarihte henüz pasaport olmadığı için, böyle bir şey mümkün idi). Bilindiği gibi, Zenci hakları uğrunda sonunda canım veren Martin Luther King dahi, bu düşünürlerin fikirlerini uyguluyordu.Zencilerin kanun önünde beyazlara eşit haklar elde etmeleri bu sayede mümkün olmuştur. Bugün bile, kalabalık caddelerde oturma eylemleri gibi, ‘pasif direniş’ usulleri, yaygın bir politik mücadele usulü olarak dünyanın her yerinde sivil yönetimi protesto maksatları için kullanılmaktadır.

Sivil İtaatsizlik ve Thoreau’nun Otoriteye Karşı Çıkış Biçimi

Thoreau Sivil İtaatsizlik manifestosuna meşhur bir deyişle başlıyor: “I heartly accept the motto that govemment is best which govems least and I should like to see it acted up more rapidly and systematically. Carried out, it finally amounts to this, which also I believe, ‘that govemment is best which govems not at ali’, and when men prepared for it, that will be the kind of govemment which they will have”:

Yani; “En az yöneten bir yönetim biçiminin en iyi yönetim biçimi olduğu deyişini can ü gönülden kabul etmekle beraber; bunun daha hızlı ve daha sistematik biçimde gerçekleştiğini görmek isterdim ve bu düşünceyi biraz daha ileri götürürsek yine inandığım ve benimsediğim şu sonuca varırız 4 ki yönetimin en iyi biçimi hiç yönetmeyen bir yönetimdir’ ve insanlar bunun için hazır oldukları zaman, sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.”[H. Thoreau, “Civil Disobedietıce" s. 222.]

Devamlı bir ordu bulundurmaya karşı yapılabilecek pek çok ve güçlü argümanların, devamlı bir yönetim biçimine karşı da yapılabileceğini, çünkü ordunun yönetimin bir aleti olduğunu da ilâve ediyor.

Görüldüğü gibi Thoreau, daha ilk cümlelerinden itibaren anarşist (yönetim yokluğu taraftan) fikirler ortaya koyarak başlıyor sözlerine. Burada Thoreau devlete karşı aktif bir isyan taraftarıdır. Her ne kadar şiddet kullanmayı ihtiva etmiyor ise de, vergi ödememek ve Fransız İhtilâli’nden sonra gelen askerlik görevini reddetmek suretiyle ortaya konacak bir prensip aksiyonunun, devleti çökertmeye yeteceğini savunuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu hususunda sezgici bir idrâke dayanan bu prensip aksiyonunun, insanın kendi vicdanının dikte ettiği emirlere göre davranmasından ibaret olduğu söylenebilir. Thoreau’nun Türkiye’deki tesirleri cümlesinden olmak üzere, bir gazetede yayınlanan makalesinde Şahin Uçar da bir yazısında şu prensibi iktibas etmiştir:

“Bu kelâmı daha da netleştirmek için, bir 19. asır Amerikan filozofu olan Henry D. Thoreau’dan (ki fikirleri Tolstoy’a Gandi’ye, Martin Luther’e ve zamanımızdaki birçok batılı politik harekete tesir etmiş ve modem dünyanın tarihinde mühim rol oynamıştır) benim de benimsediğim bir prensibi iktibas edeceğim: “The only obligation which I have a right to assume is to do at any time what I think right”: Tasavvur ve deruhte etmek hakkına sahip olduğum yegâne vazife, her zaman, sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapmaktır.[ Ş. Uçar, “Kelime-i Tevhid”, Yeni Düşünce Dergisi, Ankara 1987.]

Bu prensibi Thoreau’nun kendi karakterine nisbet etmek de mümkündür. David Reissmann, The Lonely Crowd isimli eserinde, Amerikan sosyal karakterini tahlil ederken, başlıca sosyal karakter tipleri olarak, ‘traditiondirected’, ‘innerdirected’ ve ‘otherdirected’ (geleneğe yönelik, kendi vicdanı tarafından yönlendirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen) şeklinde bir sosyal karakter tiplemesi yapar. Riesman’a göre, sanayi toplumu ortaya çıkıncaya kadar, yani modem dünya tarihinden önce, geleneksel cemiyetlerde, sosyal karakteri biçimlendiren ve yönlendiren şey ‘gelenekler’ idi. Ancak, modem devirlerde batıda çoğunluk, Thoreau’nun bu prensibinde de gösterdiğimiz gibi, kendi iç âleminin, kendi vicdanının sesi tarafından yönlendirilen ‘innerdirected’ yahut başka bir tabirle autonom (bağımsız) sosyal karakter tiplerinden oluşmaktadır.

Bugünkü Amerikan tipi ise, büyük çoğunluk itibariyle, massmedia ortamında yaşanan hayat tarzı sebebiyle, başkaları tarafından yönlendirilen davranış kalıplarına sahiptir. Ziraat toplumlarının geleneğe bağlı şartlarında, Thoreau, bir egzantrik olarak görünebilir. Ancak David Riessman’ın bu tasnifine göre, modem çağların düşünce iklimine tercüman olmaktadır. Diğer taraftan, ikide bir fikirlerini değiştiren, sabit ve yerleşmiş yahut kuvvetli inançları olmayan (bugünkü şartlarda) başkalarının yönlendirdiği davranış kalıpları ile modern Amerikalı’nın sosyal şahsiyetine, bir başka bakımdan, “şahsiyetsizlik” demek de mümkündür. Reisman’ın uzun uzadıya külfetli ve yetersiz tariflerden kaçınmak için, modem Amerikan sosyal karakteri olarak gösterdiği ‘otherdirected’ tipinin en iyi numunesi olarak, Tolstoy’un Anrıa Karanina eserinin giriş kısmında yer alan, Stefan (Anna Karanina’nın, ihanet ettiği kansı ile arasını bulmak için ziyaret ettiği, erkek kardeşi) tipini veriyor.[D. Reismann’  The Lonely Crowd, Passim, s. 15-40.] Hakîkaten, modern Amerikalının, gazetelerde popüler olan görüşlere göre, çevrede yaygın olan fikirleri hemencecik benimseyen, ‘konformizm’,hayatını yaşama, iyi yiyip içme ve seks düşkünlüğü gibi özellikleri, bu tipin şahsında, üç beş sayfalık çarpıcı bir tasvirde, gayet güzel anlatılmıştır.

Bu hesapça, Amerika’nın sanayileşmeye geçiş (süreci) içinde, gelenekçi ziraî cemiyet ile modern Amerikan cemiyeti arasındaki bir zamanda, 19. asır transcendalist felsefe ekolüne mensup olan Thoreau’nun bağımsız yankee karakteri, yahut autonom (innerdirected) karakter özelliği, zikredilen bu prensipte en mükemmel ifadesini bulmuştur, denilebilir.

Böylece, ‘sadece kendi vicdanından emir alarak motive edilen’ bir aksiyon, “nesneleri ve münasebetleri değiştirir” ve şu hâlde, “esasen devrimcidir.”Radikal sosyal reformlar, meselâ köleliğin kaldırılması (ki Thoreau hayatı boyunca bu mesele üzerinde durmuş ve bunu teşvik etmişti) seçilmiş yönetim temsilcilerinin istekleriyle yahut diğer dolaylı demokratik usullerle varılabilecek bir sonuç değildir ve ancak, her dürüst insanın kendi doğrudan doğruya (direct) aksiyonu ile mümkündür. Bu ise, ferdin haklarını böylesine kötüye kullanan bir yönetimin şahsen ve maddeten, taraftarı olmaktan sarfınazar etmekle mümkündür. Thoreau’nun vergileri ödemeyi reddetmek suretiyle pratiğe döktüğü, ‘Barışçı Devrim’, böyle bir şeydir. Felsefe Ansiklopedisi’ ndeki Thoreau maddesinin yazarına göre, Kierkegaard’ın, The Present Age (1846) kitabı ve Communist Manifesto gibi eserler ile yerleşmiş düzene karşı (established order) daha geniş muhtevalı bir protesto ortaya koyan Avrupa idealizmi içinde ‘Civil Disobedience’i de saymak mümkündür: her ne kadar mahallî bir New England context’i içinde yazılmış ve teorik olarak fazla sofistike değil ise de, Thoreau’nun eseri ile bunlar arasında tarihî bir bağ görülebilir. Marx gibi Thoreau dahi, tam bir İnsanî tatmin hissi verebilecek yeni bir ekonomik model (Walden örneğinde olduğu gibi) vererek mevcut statükolara karşı çıkmıştır. Ve yine Kierkegaard gibi, ferdiyetin “unique”liğini (biricik, benzersiz ve vazgeçilmez olduğunu) vurgulayarak, nihaî değer kaynağı olarak ‘şahsiyeti’ göstermiştir. Ancak, Tanrı ile diyalog yerine, tabiat ile diyalog suretiyle, bu radikal görüşlerin icbar etmesi sebebiyle meydana gelen, izolasyonu (yalnızlık ve tecrid duygusunu) aşmak istemiştir.[ Michael Moran, “Thoreau” maddesi, s. 122.]

Mutlak monarşiden, meşrutiyet monarşisine ve meşrutiyetten (sınırlı monarşiden) demokrasiye doğru meydana gelen ilerleme, aslında ferdiyete karşı gerçek bir saygıya doğru bir ilerlemedir. Hattâ Çinli filozof bile imparatorluğun temelinin fertler olduğunu kabul edecek kadar akıllı idi.

Bizim bildiğimiz şekli ile demokrasi, bir yönetim biçiminde mümkün olan en son gelişme olabilir mi?

 Bir adım daha ilerleyerek, insanların haklarını tanımak ve organize etmek mümkün değil midir?[1]

Tabiî burada kastedilen anlam, çağdaş insan hukuku ve bununla ilgili uluslararası örgütler değildir. Thoreau, tıpkı Tolstoy’un da tavsiye ettiği gibi, tabiatla uğraşıp toprağı ekip biçerek, zarurî ihtiyaçlarını tamamen kendi karşılayarak, Walden örneğinde olduğu gibi, mevcut müesseselerin ve sosyal organizasyonun dışında bir hayat tavsiye ediyor. Manc ve Tolstoy’un da gösterdikleri gibi, gerçekten de ekonomik ve İnsanî bağımsızlığın başka türlü mümkün olmadığı yahut başka bir ifade ile emeğin yabancılaşması ile ortaya çıkan sosyal kötülüklerin, mevcut sosyal organizasyon biçiminin sonucu olduğu, doğrudur. Ancak bunun bütün medenî cemiyetlerin temel vasfı olan, işbölümü ve bu işbölümüne uygun bir sosyal organizasyon zarureti olduğunu, unutmamak gerekir.

Tolstoy ve Thoreau medeniyete pek fazla değer vermezler. İptidâî kültürlere mahsus bir hayat tarzını tavsiye etmekten kaçınmazlar. Diğer romantik yazarlar gibi, bunlarda da, tabiat ve cemiyet dialektik zıtlıklardır. Thoreau’ya göre, tabiat ‘mutlak hürriyet ve vahşeti’ temsil ederken, cemiyet sadece, ‘Sivil (sınırlı ve sun’î) bir hürriyet ve kültür’imkânını sunmaktadır.

Emeğin yabancılaşması sonucu ortaya çıkan sosyal yabancılaşma ve diğer yabancılaşma biçimleri hakkında son söz olarak, biz ne diyebiliriz?

Bu başka ve geniş hacimli bir yazının konusu yapılmak gerekir. Ancak bir çeşit son söz olarak, Thoreau ve Tolstoy’un bu fikirleri hakkında kısa bir değerlendirme için bu kitaptaki “Gençlik ve Yabancılaşma” yazısına bakılabilir.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:179190

********************************

GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

Cumhuriyet Üniversitesi bilgi şöleni bildirisi, 1985.

Gençliğin meselelerine, dilimizde ‘yabancılaşma’ tabiriyle ifade edilmekle beraber aslında çok daha geniş bir muhtevası bulunan ‘alienation’ mefhumu açısından bakılınca, bu meselelerin, sırf gençlik devresine mahsus ve gençlerle ilgili olmaktan ziyade, gerçekte sosyal organizasyonun kaçınılmaz neticeleri olduklarını görmekteyiz. Bu sebeple ‘gençliğin problemlerine, sosyal transformasyon problemine irca edilmesi gereken ve bu husus gerçekleşmedikçe halledilmesi mümkün olmayan sosyal organizasyon probleminin bir tezahürü olarak bakmak ve daha radikal bir çözüm yolu bulmak için problemin asıl sebeplerini incelemek gerekir. Hâlbuki bu usul, bugünkü cemiyetlerin sosyal strüktürünü( düzenlemek, biçimlendirmek, şekillendirmek) meydana getiren tarihî gelişmelerin esaslı ve şümullü bir tefsirini yapmak gibi, beşerî hikmet ve aklın üstünde denebilecek kadar zor bir işin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bu hâl, gençliğin problemlerini münakaşa ederken, lâf kalabalığından ibaret nasihatler veya tarihî gelişmelerin basitçe şemalaştırmasından ibaret birtakım ideolojilerin telkini şeklinde bir tavır benimsememizi mazur göstermez.

Gençlere şunu-bunu tavsiye etmeden önce, nasıl bir problemle karşı karşıya olduğumuzu bilmeli ve bir çözüm yolu bulduysak onu konuşmalıyız.Her şeyden evvel, beşerî faaliyetlerin hepsine tatbik edilebilecek bir perspektif bulmalı ve problemi öyle formüle etmeliyiz ki, bu formül, bugüne kadar ortaya konulan görüşlerdeki doğruluk paylarım ihtiva edebildiği gibi, yanlış ve yanıltıcı hususlar da tarif ve tefsirimizin dışında kalsın.

Sosyologların çok kullandığı ‘anomi’ mefhumu (cemiyette sosyal normların yokluğu manasına gelir) yerine ‘alienation’ (yabancılaşma) mefhumunu tercih edişimizin sebebi ise bu mefhumun çok şümullü tarif ve tefsirlere müsait oluşudur. Gençliğin meseleleri aslında birer alienation vâkıası olarak görülmeli; alienation vâkı ası ise bir tarihî perspektif içinde incelenmeli ve tarih felsefesi açısından, müesseselerin ve sosyal organizasyonun ne suretle alienation hâdisesine yol açtığı anlaşılmalıdır; ancak ondan sonra, problemlerin hâl çaresi üzerinde makul ve ciddi fikirler serdedilebilir. Alienation kavramı için bu konudaki tercümemize bakılabilir.

Alienation mefhumu: Önce şahsî tarih anlayışına göre, sosyal problemlerin aslî sebebi olan alienation hâdisesini, bir tarihî perspektif içinde tefsir edecek ve nihayet gençliğin problemlerinin aslında sosyal strüktürden doğan problemler olduğunu gördükten sonra, sadece gençliği değil bütün cemiyeti ve bütün insanlığı ilgilendiren sosyal transformasyon problemi hakkmdaki düşüncelerimi, bu tebliğin dar çerçevesi dahilinde hulâsa etmeye çalışacağım.

Beşeriyetin tarihine baktığımızda Pekin adamından bu tarafa belki 500 bin yılın toplayıcı ve avcı kültürleri şeklinde iptidâî kültürlerden ibaret olduğunu ve ancak son 10 bin yılın medeniyet dediğimiz gelişmiş kültür hususiyeti gösterdiğini görürüz. Ziraat inkılâbının hemen arkasından Filistin’deki Eriha şehrinin kurulduğunu görüyoruz. İnsanoğlunun tabiattaki hâdiseleri anlaması sayesinde, hayvan ve bitki ehlîleştirmek mümkün olmuş ve bu insanların sadece günlük ihtiyaçlarını değil, gelecekteki yiyecek ihtiyaçlarını da garantiye almasını temin etmişti. Ancak bu sayededir ki rahip, asker, yönetici gibi üretici olmayan sınıfların ihtiyaç fazlası üretimi tüketerek kendi günlük maişet kaygılarından kurtulması ve bu aslında üretici olmayan faaliyetlerini yürütmeleri mümkün olabilmiştir. Bunun çok açık ve trajik bir ma’nâsı vardır: Demek ki medeniyet, “asıl üretici sınıfların istismârı” şeklinde, bir sosyal adaletsizlik temeline istinâd etmektedir. Şimdiye kadar medeniyeti putlaştırmakla meşgul olan mütefekkirlerin anlayamadığı husus şudur:

Sosyal adaletsizlik olmadan medeniyet mümkün olmadığı gibi, bir medeniyetin terakkisi de bu sosyal adaletsizlik nisbetinin artmasına bağlıdır: Yani, asıl üretici sınıfın kendi ihtiyacından çok daha fazlasını üretebilmesi ve onların sırtından geçinebilen nüfusun fazla olabilmesine.

BENİM TARİH ANLAYIŞIMA GÖRE, BU SOSYAL ADALETSİZLİK VE BU HÂLİN ZARURÎ KILDIĞI MÜESSESELER, KAÇINILMAZ OLARAK CEMİYETİN FARKLI SINIFLARA AYRILMASINA, YANİ SOSYAL ALİENATİONA VE SOSYAL ALİENATİON DA PSİKOLOJİK ALİENATİON VE SAİR ALİENATİON ÇEŞİTLERİNE YOL AÇAR.

İptidâi kültürlerde dahi yabancılaşma vâkıası mevcuttur zira mefhumu Hegel’in tarif ettiği tarzda anlayacak olursak her nevi yaratıcı faaliyetin bir alienation prosesi olduğunu kabul etmemiz gerekir ancak medeniyete mahsus olan bazı şartlar sebebiyle, medenî terakkiye paralel olarak alienationun da devamlı bir şekilde arttığını, bu medenîleşme ile birlikte yabancılaşmanın birçok çeşidinin ortaya çıktığını ve yayıldığını müşahede etmekteyiz.

Kültür ihtilâli, kültürel dejenerasyon ve kültür şoku meydana gelen memleketlerde ve bu cümleden olmak üzere Türkiye’de muhtelif alienation çeşitlerinin daha derin ve cemiyeti sarsacak ölçüde büyük problemlere yol açtığı net bir şekilde görülebilir.

Bu problemler gençlik üzerinde kesifleşmekte ve onları şiddet kullanma ve isyankârlık gibi tavırlara itmektedir.

Dikkat edilecek olursa, endüstrileşmiş ülkelerde bu problem daha fazla kesafet kazanmaktadır. Postindustrial veya başka bir deyişle süperteknoloji ülkelerinde bu problem çok daha büyük nisbette mevcut olmakla beraber, beşerî alienationun yerine ‘makine alienationu’nun geçmekte olduğu görülüyor. Her nevi faaliyetin neticesinin bir alienation sayılabileceğini nazarı itibare alacak olursak, çağımızda korkunç bir ölçüde yayılmış olan ve hemen hemen bütün kötülüklerin mucib sebebini teşkil eden bu problemin basit tedbirlerle hâlledilemeyeceği anlaşılır.

Gençliğin problemlerine esasen bütün medenî cemiyetlerde ve bütün sosyal sınıflarda müşahede edilen birçok problemin aslî sebebi olan, bu alienation hâdisesi perspektifinden bakılınca beşeriyetin bu hastalığı doğru bir şeklinde anlaşılıp ona göre bir çözüm yolu bulunmadıkça bu problemlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu sadece, genç ve tecrübesiz olmaktan ötürü, cemiyetin bazı hususiyetlerine karşı çıkmak ve bunları kolayca değiştirebileceğini zannetmek şeklindeki “birtakım yeni yetmelere” mahsus bir intibaksızlık probleminden ibaret olmadığı gibi, sırf bazı cemiyetlerin problemi de olmayıp, bütün medenî cemiyetlerin en mühim problemidir.

Problem bir sosyal organizasyon problemi olduğuna göre, bu problemin tek çözüm yolu var demektir:

Medenî sosyal organizasyonunun yapısındaki sosyal adaletsizliği yok edebilecek bir sosyal transformasyonu gerçekleştirebilmek. Bu ise kolay olmadıktan başka, değişikliğin aleyhinde olanların tepkisine yok açmak suretiyle şiddetli sosyal mücadelelere yol açmak tehlikesi vardır.

Vakıa bugüne kadar, ma’nada birçok ütopik nazariye ve inanç sistemleri ortaya konulmuştur. Bu nazariyeler uygulamada hiç arzu edilmeyen neticelere yol açabilmekte ve meselâ Marksist idealleri tatbik eden bazı ülkelerde parti mensubu olan idareci sınıflarla halk yığınları arasındaki sosyal alienationÇarlık zamanında kinden veya diğer medenî cemiyetlerde görülen ve bilinenlerden çok daha fazla olabilmektedir.

Şimdiye kadar bu hususta imali fikir eden mütefekkirlerin dikkat etmedikleri cihet şu ki, bu problem, medenî cemiyetlere mahsus olan ve ‘medenî’ bir cemiyet hayatında kaçınılması mümkün olmayan adaletsizlik’ temeline istinâd etmekte ve bu hâlin artışını tervîc ve teşvîk etmektedir. Vaktiyle kapitalist endüstri cemiyetlerinin sosyal organizasyonuna bir tepki olarak doğan ve gelişen, Marx’ın komünizmi, Pruodhon ve Bakunin’in anarşizmleri ve meselâ Amerika’lı Henry George’un, ‘tek vergili İktisadî sistemi’ gibi nazariyeler, muhtelif ülkelerde tatbik edilmiş ve edilmektedir. Netice pek parlak değildir.

Kanaatimce, bunlar arasında sadece Leo Tolstoy’un görüşleri, o da ancak bazı çok yeni teknolojik gelişmelerin zorlaması sebebiyle, nisbeten gerçekleşmesi mümkün olan bir çözüm yolu olarak aktüalitesini muhafaza edebilecek gibi görünmektedir. Bu zat, sosyal sınıflar arasında istismar ve sosyal adaletsizlik olmaması için ve emeğin yabancılaşması gibi kötülüklerden kurtulabilmek için, tek bir çare olduğunu; bunun da herkesin bütün ihtiyaçlarını bizzat üretmesi ve başkalarından hiçbir hizmet talep etmemesi olduğunu iddia etmişti. Zamanında çok revaç bulan ve Tolstoy’cu cemiyetler ce çeşitli ülkelerde tatbik dahi edilen bu görüşün başlıca kusuru şudur:

Böyle yaşamayı kabul ettiğimiz takdirde medeniyetin pek çok kolaylığından ve konforundan vazgeçmek ve ancak zarurî ihtiyaçlarımızı üretmekle iktifa etmek zorunda kalırız. Aksi takdirde, bütün ihtiyaçlarımızı tek başına karşılamamız mümkün olmadığından, işbirliği yapmak zarureti ve binnetice sosyal adaletsizlik kaçınılmaz olacaktır.

Medeniyet hürriyeti ve huzuru yok etmiş, fakat bunların yerine vazgeçemeyeceğimiz birtakım nimetler ikame etmiştir. Ancak bugünkü Amerika ve Japonya’da proleteryanın vazifesini artık robotların yapmaya başladığı ve yakın gelecekte, belki de bütün ihtiyaçlarımızı robotların karşılamakta olduğu bir dünyada yaşamaya mecbur olacağımızı hesaba katacak olursak, bunun bir bakıma diğer insanların emeğine artık ihtiyaç kalmayacağı için gerçekleşmiş olacağını ve sosyal alienationun yerine ‘makina alienationu’nun geçeceğini söyleyebiliriz.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:98-102

 

—————–

     [1] Ş. Uçar, Patterns and Trends in History isimli kitabında Ş. Uçar’ın iktibas ettiği, “the progress from an absolute monarchy to a democracy, is a progress toward a true respect for the individual. Even the Chinese philosopher was wise enough to regard the individual as the basis of the empire. Is a democracy, such as we know it, the last improvement possible in govemment? Is it not possible to take a step further towards recognizing and organizing the rights of man?” sözleri Thoreau’nun ferdiyete verdiği değeri göstermektedir: