MADDE ÖTESİ…………İLM-İ LEDÜN


Madde ötesi varlıklar denildiğinde her şeyden ön­ce akla, oldukça ilginç olan ve tanımı en zor olan “boyutlar” ko­nusu gelmektedir.

“Boyut, bir yöne uzanımdır.”

Tek boyut uzunluk, iki boyut alan, üç boyut hacimdir.(Fiziki cihetle) tik bakışta boyutların madde oldukları sanılır. Zira boyut denilen en, boy, yükseklik veya derinlik kavramlarıbirer geometrik koordinat ifade ettiğinden, birlikte şuurda uyandırdıkları mekan kavramı (uzunluk, alan ve hacim olarak) dolayısıyla madde ile bir tutul­maktadır. Oysa mekân ve zaman boyutları uzayda mücerred varlıklardır. Madde ise mekân ve zaman boyutları üzerinde taht kurmuş müşahhas bir varlıktır. Ancak zaman boyutu (Mekan boyutlarına göre) değişkendir. Bu değişkenlik, bizi ilk maddesel düşünce noktasından her an çekip almakta olduğundan, boyutlar meselesinin pek de kolay kavranabilecek bir şey olmadığı anlaşılır. Esasen maddenin üç boyutu’da dâhil olmak üzere uzayda sayısız boyutlar, yüzeyler (manyetik alanlar) ve tüneller (karadelikler) vardır. Ki bunlar (Modern fiziğe göre) kâinatın iskeleti, tüm mahlûkatın tutunduğu kolonlardır. Uzaydaki irili ufaklı çeşitli madde (görünen kütleli varlıklar) ve madde ötesi (görünmeyen kütlesiz varlıklar) mahlûkatın farklı boyutlarda mekân tutmuş olması, onların sabit olmaları­na mani bir hal değildir. Bu sebeple âlemlerdi ve varlıklarda değişme olmamakta, ancak bu varlıklarla ilgili zamanın akışın­da (zaman boyutunda) değişiklik olmaktadır. Ki bu akış, her âlem ve varlık için farklı (küçülmekte, büyümekte) teza­hür etmektedir.

PARALEL EVREN (Şekil 1)

 

PARALEL EVREN (ÂLEM)

Matematik olarak evreni “İki yönlü mekân ve tek yönlü (Geçmişten geleceğe giden) zaman çizgisi olarak gösteririz. Bu ikisi birbirine diktir. Işık hızı da bunu köşegenlerinden keser ve 45’lik açı oluşturur. Işık hızını aşamadığımız sürece, mekân çizgisinin iki yanında hep saklı duran başka yer (Paralel evren) kavramını anlayamayız. Taramalı bölge dışında olanları kavra­mamız için ışıktan hızlı gitmemiz gerekiyor. Bu bize yasaklan­mış, fakat ağırlığı sıfırdan küçük olan bilinç boyutuna (Beşinci boyut, ruh, melek vb.) mümkündür. Dolayısıyla şekil(2)de göste­rilen iç-içe dikgen olarak yaşadığımız başka evrenlerden haberi­miz olmaz. Ama ışıktan hızlı, düşünce ile “BAŞKA YERDE” olabiliriz.

İçinde yaşadığımız âlemde, varlıklar arasında yegane de­ğişmez sabit hıza sahip ışığın saniyede 300 bin km. süratle her tarafa yayıldığı gerçeği, ilmin keşfettiği en önemli olay olarak kabul edilmesi gerekir. Ki zamanın dördüncü bir boyut olduğu bu keşif sayesinde ortaya konulmuştur. Ve bugün, ışık hızının ölçümü, zaman birimlerinin kullanılmasıyla mümkün olabil­mektedir. Bu sebeple ilim adamları “ışık hızı” nı zamanın ters yönde akma hızı olarak kabul etmişlerdir. Nasıl ki ses duvarı var’sa, aynı şekilde bir ışık veya zaman duvarı’da vardır. Ve hız zamanla ters orantılıdır. Cisimler hızlandıkça zaman akışında kısalma olmakta ışık hızının aşılması halinde zaman durmakta­dır. Ki zaman ötesi olan bu âlemdeki kanunlar bildiğimiz fizik kanunlarından farklıdır. Zaman akışındaki kısalma bir bakıma ömrün uzaması anlamına gelmektedir. Bir misal vermek gere­kirse; ışık hızına çok yakın bir hızda uzaya açıldığımızda za­man akışı kısaldığından aynı yaşta olduğumuz dünyadaki ar­kadaşımıza nazaran bizim bir yıllık yaşlanmamıza karşılık, o arkadaşımızda 14 yıllık bir yaşlanma görülür. Biz 21 yaşına bastığımızda, arkadaşımız 34 yaşına basar, öte yandan ömrü en kısa olan cisimlerin en küçük ve en süratli varlıklar olduğu­nu söylemeye gerek yok tabiiki…

Kısaca cisimlerin küçüklüğüne veya büyüklüğüne paralel (orantılı) olarak zaman akışlarında küçülme ve büyüme olmak­tadır. Makro âlemlerdeki cirimleri büyük, hızları düşük cisimle­rin (yıldızlar, gezegenler galaksiler v.s.) ömürleri milyon veya milyar yıllarla ölçülürken, mikro âlemdeki cirmi küçük hızı bü­yük bir nötron’un atom dışındaki ömrü dakikalarla, ışık hızıy­la hareket eden, maddenin sınır taşı olan bir nötrino’un ömrü ise milyonda bir saniyelerle ölçülmektedir. Kısaca kâinatta madde ötesi sayısız boyutlarda mekan tutmuş (sabitleşmiş) âlemlerle içerisindeki madde ve madde ötesi varlıklar, farklı zaman akış­larına tabi olarak devamlı hareket halinde bulunmaktadırlar. Ve bu akışın başlangıcı yaratılma (oluş), sona ermesi ise ölüm (yokoluş) dur. İkisi ortasında tayin edilmiş süre ise ömür ola rak nitelenmektedir. Ki her varlığın belli bir ömrü vardır. öte yandan vahye dayalı din ilimlerine göre. Yüce Yaratı­cı önce “istikametleri yarattı” ve kâinatın temel kanunlarını (kuvvet alanları) bu istikametlerin sayısız boyutlarında ortaya çıkardı. Ve sonra madde ve madde ötesi yapıda yarattığı mahlûkatına (varlıklara) farklı boyutlarda mekanlar tayin etti. Ki bunlardan ancak dar bir sınır oluşturan üç boyutta maddeye mekân verdi denilmektedir. Ki günümüz müspet ilmi’de yukar­daki açıklamalara uygun tespitler yapmış bulunmaktadır.

Boyutlar meselesi, ilimlerin bir nevi anayasası olan vahy kaynağı Kur’an-ı Kerimde, “Ben âlemlerin rabbiyim” “doğular ve batılar” “Allah ölçü koydu” gibi ilahi emirlerde açık olarak ifade edilmiştir. Yani boyutlar, kâinatın iskelet yapısını teşkil etmek üzere, bizler gibi birer varlık olarak yaratılmışlardır denilmektedir. Gerçekte, çağımız vahy kaynaklı dini ilimler­den hakkıyla nasibini alanlar ancak, âlemleri, boyutları ve kâinattaki şuurlu nizamı ve de yaratılmış bütün varlıkların sayısız yüzeylerdeki gizliliklerini sezebilecek durumdadır.

Bugüne kadar dini veya ilmi olarak yapılan açıklamalar şu gerçeği ortaya koymuştur. Kainattaki varlıkların bir kısmı (ister maddesel olsun, ister madde ötesi yapıda olsun) bizim yaşadığımız âlemde etkindir. Ve vardır. Diğer bir kısım varlık­larda bizim yaşadığımız âlemden farklı, başka alemlerde etki­lerini sürdürmektedirler. Ki aslında bu sayısız âlemler birbiriyle irtibattadır. (Şekil ,2)

Madde ötesi varlık olarak ifade edilen melekler ve cinler kavramı da işte sözkonusu bu yapraklar (alemler), yüzeyler (manyetik olanlar) ve tüneller sisteminde saklıdır

Yüce Yaratan, sayısız boyutlarda gizli bulunan çeşitli âlemlerden birinden diğerine geçme sırrını, “ledün ilmini” şüphesiz kendine en yakın kullarına öğretmekte ve ayrıca ilmi gelişmeler cihetiyle (Bütün insanlığa açık tutmak anlamında) bu sırrın kapısını açık tutmaktadır.

Yaradılışımızla ve ölümümüzle ilgili tüm gerçekler işte bu âlemler dizisi içerisinde gizlenmiştir.

Bilindiği kadarıyla bütün âlemler, fihriste olarak insanda temsil edilmiştir. Onun madde ve madde ötesi yapılardaki un­surlar (dört ana madde olan, toprak, su, hava ve hararet ile bir nevi hayat enerjisi olan tabii ruh ile nefis ve ene) bütün alem­lerle irtibatlıdır. İnsan maddi yapısı cihetiyle dünya hayatı içinde ölçülebilen müşahhas-mekân boyutlarına tabidir. Fakat madde ötesi yapısı cihetiyle sayısız boyutların ve âlemlerin etkisi altındadır. Ki insanın bilinmezliği işte bu boyutlarla ve âlemlerle olan ilgisinden dolayıdır. Her ne kadar belirtilen ko­nuda en doğru ve en sade açıklamalar asrımız sünühat (Kalbe gelen mânalar, doğuşlar) eserle­rinde ele alınmış bulunmaktaysa da, çağımız modern fizik alimleride, sözkonusu konularla ilgili yani madde ötesi varlıklar hakkında oldukça şaşırtıcı ve yukarıda belirtilen ifadeleri doğ­rulayıcı tespitler ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

 

Şekil 2

 

Yukarda, dönen bir kare deliğe (vücudumuzdaki sinir sistemi aksonları gibi iletkenliğe haiz olan ve madde ötesi alemlerle irtibatı sağlayan yoğun elektrik ve manyetik akım yüklü tü­neller) giren bir Astronot için türlü tercihler yapma durumu mevcuttur.

  • Rotası, Yine kendi yaşadığımız âleme döner.
  • Rotası, bizi; yok edici nur (Tek kuvvet) âlemine götürür
  • Rotası,ışık hızını aşmak hâlinde geçişe müsaade eder’ki bu rota; yine madde-enerji için yasak, Madde ötesi Nurâni var­lıklar (Melekler) için müsaittir.
  • Rotası, Madde-Enerji için, geçişi mümkün olan yoldur. Ve iç – dış olay ufuklarının arasından geçerek başka âleme gö­türür

(E)   Rotası, Baktığımız şekle dik olan (Gözle sayfa arasındaki doğrultu) bir yol olup, kendi alemimize paralel başka aleme götürür. (Göğe çekilenlerin yolu)

 

Şekil (2) ile ilgili İslâm kaynaklarında belirtilen bir açıklama İslâm kaynaklarında belirtilen hayat mertebeleri ile Modern Fiziğin tespitlerinin birbirinden farklı olmadığı görülür.

Şöyle ki; islam kaynaklarında, yaşadığımız hayatla birlikte 5 hayat tabakası olduğu belirtilmektedir.

  1. Tabaka hayat: birçok şartlara bağlı olan maddi hayatı­mızdır. Yani içinde yaşadığımız uzaydır. Şekildeki (A)Bölgesidir.
  2. Tabaka hayat: Modern Fiziğin tespitlerinden olan, Kara-delikler vasıtası ile dünya hayatıyla irtibatlı 2 Nolu şekilde (D) bölgesi olarak gösterilen, dünya hayatı şartlarıyla mukayyed olmayan bir hayat tabakasıdır. Hz. Hızır ve Hz. İlyas (aleyhisselâm) bu hayatta yaşarlar, istedikleri an dünya’ya gelir, isterlerse yerler, içerler ama mecburiyetleri yoktur. İstemezlerse yemezler. Vela­yet yolu ile bu hayat tabakasına çıkılabilir. Hz. Hızır bu tabaka­ya çıkanlara ders vermektedir.
  3. Tabaka hayat : Yine karadelikler vasıtasıyla dünya hayatı ile irtibatı olan, 2. Hayat tabakasında farklı bir başka hayat ta­bakasıdır. Ki burada, vücud, canlılığını yitirmeden fakat letafet kesbetmiş olarak (Melekler gibi) yaşayabilmektedir. Zaman ötesi (Bast-ı zaman) yolculuk bu hayata geçişle vukua gelmekte­dir. Hz. İdris (aleyhisselâm) ile Hz İsa (aleyhisselâm), halen bu şekilde kendi uzay­larında yaşamaktadırlar. 2 nolu şekilde gösterilen (E)bölgesi, bu hayat tabakasına aittir.
  4. Tabaka hayat : Ulvi ruhların ve Şehidlerin zaman kavra­mından bihaber olarak huzur ve lezzet içinde yaşadıkları hayat­tır ki Şehidler ve Ulvi ruhlar}her biri dünyadaki hayatlarına ben­zer şekilde, fakat kedersiz, zahmetsiz olarak burada yaşarlar. 2 Nolu şekilde gösterilen (C) Bölgesidir. (Işık hızından hızlı varlıklar ancak bu bölgede yaşayabilirler.)
  5. 5.  Tabaka hayat : Kabir ehlinin yaşadığı ruhani hayattır. Ki bu hayat, müminler için bir istirahat yeri, mu’min olmayanlar için mutsuzluk ve başıboşluk içinde yaşama yeridir. Şekilde gösterilen(B)hölgesidir

Melekler; bütün hayat tabakalarında bulunurlar ve kendile­rine verilen görevleri ifa ederler.

NOT:

Bir takipçimiz , yazarın verdiği bu bilgilerin bir kısmının ve çizimlerin  PROF. DR. HANS VON AIBERG ‘in ARZ´dan ARŞA Kitabından alıntıladığı bilgisini vermiştir.

PHİLADELPHİA DENEYİ

Bu orada 1943 yılında yapılmış olan oldukça ilginç bir de­neyden kısaca bahsedecek olursak, Dr.Morris Jessup, Birleşik Amerika donanmasının çok değer verdiği büyük bir bilim adamıydı. 1943 yılında Amerika savaşmaktaydı ve bilim adamları da Yapay manyetik alanlar deneyinin nasıl oluşabileceğine kafa yormaktaydılar. Aynı zamanda Birleşik alan­lar teoremi bu deneyle doğrulanmış olacaktı. Donanmanın isteği, bir geminin Görünmez olması, kamufle edilmesiydi. Jessup, bu deneyi üstlenecek tek insandı.

Sözkonusu olay, çok güçlü bobinlerden, bir gemiye elek­trik akımı yüklemek, böylece bu elektrik alana dik bir man­yetik alan oluşturmak ve bu dipole (ikiz kutuplu) alanda, iç uzay ya da Tü­nel e girip, başka bir tünel ucundan çıkmak diye özetlenebilir­di bu deney…

Güçlü bir manyetik alanda, atomlar kafeslerini parçalayıp, uzay-zaman içinde yürürlerdi. (Tayyı mekân) Böylece yer-zaman koordinatlarının dışına çıkan bir nesne görünmez ola­caktı. Donanmanın büyük finansmanıyla deney yapıldı.

Elektrik akımı verilen çıkarma gemisi tayfalarıyla birlikte gözden silindi. Gemi üç dakika sonra 620 km. uzaklıktaki Norfolk limanında gözüktü ve yeniden gözden kayboldu. Daha sonra sıçramalı olarak birçok yerde, “Hayalet gemi” ola­rak görünüp yok oldu ve yeniden limanda belirdi. Bu arada deneyin acı sonucu birçok tayfa öldü.

Kalan tayfalarda da birçok tuhaf yetenekler gelişti. Böy­lece doğadaki (Bermuda olaylarında olan) manyetik fırtınaların tıpatıp laboratuar benzeri yaratılmıştı. Bu aynı zamanda, arada bir serap gibi görünen kaybolan uçak ve gemilerin ya da için­deki kimselerin, ses ve imdat çağrılarını açıklıyordu. Çünkü bu gemide hayalet gibi sıçramalı hareket etmiş ve zaman içinde büyük mesafeler aşarak beş dakikada 1300 km. gidip gelmişti.

Tayfaların birçoğu, periyodik olarak, manyetik alan etki­si kendilerine yöneldiğinde; evlerinde veya lokantada birden yok oluyorlar, bir süre sonra yeniden görünüyorlardı.

Bazen de uzuvları donup kalıyordu. Yani bir heykel gibi kaskatı kesiliyorlardı. O zaman onları Topraklamak gereki­yordu. Böylece yine kendilerine geliyorlardı. Bu donma anın­da tayfalar serbestçe Uzayda gezdiklerini, çekimsiz alanda Yükseldiklerini bulutların üzerinde karanlık bölgeye çıktık­larını söylüyorlardı.

Kaybolan tayfalar da öyle!… (Birden kendimize bedeni­mizle birlikte uzayda buluyoruz. Sonra dünyaya düşüyor ve kaybolduğumuzu ileri sürdüğünüz yerde yeniden size görün­müş oluyoruz) diyorlardı.

Söylediklerinin doğru olduğu acı bir gerçekle anlaşıldı: Bir gün pusula taşıyan bir tayfa birden donup kaldığında, arka­daşları onu dokunarak topraklamak istediği anda tayfa alev al­dı. Bu öyle bir alevdi ki, sanki bir insanı naylon torba dolusu benzin haline sokmuşsunuz! Hiç bir iz bırakmadan her şeyiy­le yanmış. Ne et, ne kemik ne bir parçası kalmıştı. Sadece düştüğü yerdeki halının ya da zeminin kömürleşmesinden onun yandığını anlıyorsunuz. Yani dünyamızda istediğiniz şeyi ya­kın, mutlaka bir izi, yanmayan kemiği ya da metalik bir belge­si kalır. Ama bu öyle değildi. Her şeyiyle birden durup durur­ken alev alarak bir yanmaydı. Geriye hiç bir iz bırakmaksızın bir yanma!..

Morris Jessup , böyle yanan bir tayfanın, yandığı zemin örneğini, yani döşeme ve halıdaki yanığı, üstadı Hansel Heiberg’e verdi. Onun yaptığı testler sonucu, bu tayfanın, UZAY’da yani kozmik ışınların olduğu atmosfer dışında yük­sek bir yerde kendiliğinden uzayının kaydığını belirtti. Çünkü halı numunesi ve zeminde, dünyada hiç olmaması gereken Rad­yoaktif ışıma ve dedektörlerin KOZMİKPRİMER diye tanımla­dığı kâinat ışınları bulundu. Bunlar dünyamıza inmezler ve uzayda törpülenirlerdi. Oysa tersine dünyamıza inmişlerdi. Ya da öteki adıyla, Zavallı tayfa atmosfer dışına çıkmış ve orada bu yakıcı kozmik ışınlarla alev almıştı!..

Böylece tayfaların madde ötesi âleme, kimi zaman beden­leriyle ya da donarak muhayyileleriyle çıktıkları doğrulanıyor­du.

Günümüz modern Fizikçilerinden batılı âlim M.H. Aiberg tarafınca telif edilen eserden iktibas ettiğimiz yukarda açıklanan tespitlerle İslâm kaynaklarında belirtilen açık veya yarı açık mesajların genel olarak bir biriyle uyum içerisinde olduğu görülmektedir.

 

TASAVVUFLA İLGİLİ YAPILAN EN SON ARAŞTIRMALAR:

Son zamanlarda modern fizik âlimlerince yapılan araştırma sonuçları, Tasavvufla ilgili yazılanları ve söylenenleri doğrular mahiyettedir.

Modern Fizik âlimi Carl Frederik von weizsacker, hind tasavvufu ile ilgili yaptığı araştırmalarda; Tasavvuf disiplini ile insan­da ruhi bir enerjinin oluştuğunu gözlemlediğini belirtmekte ay­rıca yaptığı yorumla’da, bu enerjinin doğru (müsbet) kullanılma­sı halinde iyi faziletli dahiler, yanlış (menfi) kullanılması halinde kötü aşağılık dahiler ortaya çıkmakta demektedir. Bu arada ayrı­ca sözkonusu disiplinden geçmiş, hind sofilerinin, hayret verici gösterilerine ( bu gösterilere istidraç olayları denilmektedir.) tanık olduğunu eserinde anlatmaktadır.

Nitekim günümüzde yapılan para psikolojik araştırmalarda da aynı yollardan ve olaylardan hareket edilmekte ve birçok tek­niklerin ortaya çıkarılmasına çalışılmaktadır.

Tespit edildiği kadarıyla, nefis; etkisiz hale getirilmekle veya kontrol altına alınmakla, vucud’da dercedilmiş olan gizli kuvvetler kademeli olarak harekete geçmekte (Dalga boyları farklı ışık tayfları gibi) ve ruhi latifeyi “Gönül motorunu” yani kalbi duyuları çalıştırmaktadır. Ki, gönül motorunun çalışmasıyla’da insan, olağanüstü bazı kabiliyetlere kavuşmaktadır.

Ne var ki bu güç ve kabiliyet; gerçek imana sahip olmayan insanlar elinde (nefis hesabına çalıştırıldığından kendilerine ve başkalarına zarar verebilecek tehlikeli bir silahtan öteye geçme­mektedir. (Sihir, büyü vb. kötü veya faydasız, manasız, gösteri­lerin yapılması)

Oysa gerçek imana sahip olanlar; ilhamlara (ledun ilmine doğrudan mazhar olduklarından) muhatap olduklarından, güç ve kabiliyetlerinin nelere muktedir olduğunu bilerek (Dünya ve ahiret hayatının birçok sırlarına vakıf olup) eşyaya tasarrufta bulunurlar. (Bu zatlar madde ötesine ve zaman ötesine geçebilir­ler) değil kendilerine ve başkalarına zararlı olmak faydasız hiç­bir teşebbüste dahi bulunmazlar. Tıpkı melekler gibi mutlak ha­yır işinde güçlerini kullanırlar. Öyle ki adeta bütün mahlukat (canlı ve cansız) ona itaat eder.

Mesela, Bir kimsenin kendi yanı­na gelmesini düşündüğü zaman, o kimseden gizli olarak ona te­sir eder (telepati) yanına tevcih eder (telehipnoz ve hipnotizma,) Yağmur yağmasını istediği zaman yağmur yağar (telekinezi) Bütün bunlar, peygamber ve Evliya tasarrufları olarak tecrübe ile bilinmektedir. Göz değmesi ve büyü dedikleri şeyler de bu ka­bildendir. Hatta, bazı haset ediciler, bu ruhi güce sahip olur da, gayet güzel bir at görüp, o ata haset gözü ile baksa ve onun ölmesini aklından geçirirse, o at o anda can verir. Hadis-i şerifte bildirilen “Göz insanı mezara, deveyi tencereye koyar” deyimi bu hususu belirtmektedir.

Söz konusu ruhi kabiliyet kötü işlerde kullanılır ise bunu yapanlara kahin veya sihirbaz denir. Kötü maksadla yapılana İstidraç ve sihir, iyi maksatla yapılana da keramet ve mucize denilmektedir.

İSLÂM TASAVVUFU VE LEDÜN İLMİ:

İslam tasavvufunda , diğer tasavvuf disiplinlerinde olduğu gibi nefis terbiyesi esastır. Ancak burada ilim ve marifet sahibi olmak gaye değildir. Gaye, imanı inkişaf ettirmektir. İlim ve te­fekkür ile nefis terbiyesi (İslam kaynaklarında, Günde 4 saat uy­ku, 300 gr. yemek, Haramdan ve günahlardan kaçınmak nefsi terbiyede etkili olduğu belirtilmektedir) tasavvuf mesleklerin­den en önemli farklılığı, tasavvufu, gelişmiş bir iman seviyesi olarak görmesidir. Ki insanın bu seviyelere ulaşmasının ilahi bir lütuf olduğu İslâm kaynaklarında; belirtilmektedir. İmanı geliş­tirmek, çile ve riyazattan ziyade ilim ve ibadetle olmaktadır. Bu yola, hakikat yolu veya sünnet-i seniye yolu denilmektedir. Bu yola girmeden gerçek tasavvuf durağına ulaşılamaz. Ki tasavvuf yolu işte bu duraktan sonradır. Ve herkese de nasip olmaz.

Bu durumda hakiki tasavvuf yolunun da İslâmlar kemale erdiğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Sahabelerin, tabiinlerin ve onların izinde gidenlerin (peygamber efendimizin izin­de gitmek sayılır) birçoğu bu yolla manevi mesafe kat etmişler­dir. Ne var ki bu doğru ve kestirme yol; bir kaç asır sonra bozuk din, mezhep ve felsefi mesleklerle ve istidraç olaylarıyla bulan­dırılma durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine, Ehl-i hakikat olan (şeriat ehli) müslümanlara tasavvufi hedefler göste­rilmiş, daha çok sabır isteyen tasavvuf akımları (tarikatlar) böylece ortaya çıkmıştır. Ki bu akımların gerçek amacı, her za­man imanın ve İslam şeriatının muhafazası olmuştur. Ne var ki zamanla, günümüze kadar gelen tasavvuf akımlarından pek ço­ğu İslam’ın gerçek tasavvufi anlayış ve disiplininden uzaklaşmış­tır. Kısaca tasavvuf, sünnet-i seniyeye ittiba edenlerden (hakikat mesleğine tabi olanlardan) kabiliyeti müsait olanların- (doğuştan güzel huylu, halim ve selim, şevkatli, ciddi, sabırlı gayretli insan­lar) meyletmesinin gerekli olduğu zevkli, nurani bir yoldur. Ve gayesi, kavuşulan ilim ve marifetleri; imanın gelişmesinde, şeriatın muhafazasında, dinin yayılmasında kullanmaktır. Bilhassa imanı geliştirmedeki görevi çok önemlidir. Zira “bütün ilimlerin ve ma­rifetlerin ve kemâlat-ı insaniyenin en büyüğü imandır. Ve iman-ı tahkikiden neşet eden tafsilli ve bürhanlı marifet-i kutsiyedir.” diye ehl-i hakikat ittifak etmişlerdir. Bu konuda asrımız müceddidi Bediuzzaman hazretleri şöyle demektedir.

“… îman-ı tak­lidi, çabuk şüphelere (Müsbet ilmin soruları karşısında) ve hura­felere (saf zihinleri iğfal eden büyü, sihir v.s. tesirler) mağlup olur. Oysa daha çok kuvvetli olan iman-ı tahkikide bu tehlikele­re düşmek ihtimali yoktur. Zira tahkiki imanın pek çok merte­belerden, ilmel yakin mertebesinde çok burhanlarla (ispat vasıta­sı olan doğru şahitler, deliller yani aksiyomlar) şüphelere karşı direnç kazanılır. Oysa taklid-i iman’da, bir tek şüphe karşısında bile bozan durulamaz, tman-ı tahkikinin bir diğer mertebesinde (aynel yakin mertebesi) ise, insan; bütün bir kâinatı bir Kuran gibi okuyup anlama derecesine ulaşır ki, artık bu mertebede, şüphe ve hurafeler ne kadar kuvvetli olursa olsun hiç mi hiç etki­li olmaz. İman-ı tahkikinin bir mertebeside hakkal yakin derece­sidir Ki bu mertebedeki insanlara, bütün şüphe ve delalet ordu­ları hücum etse bir halt edemez.

İşte ulema-i ilm-i kelamın binler cild kitapları akla ve mantı­ğa istinaden telif edilip, yalnız o marifet-i intaniyenin bürhanlı ve akli bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikat, yüzer kitaplarla keşfe zevke istinaden, imanın marifetlerini izhar etmişlerdir. Esasende Kuran, her zaman kendi mucizekar cadde-i kübrasının gösterdiği iman hakikatleri ve kutsi marifetleri ile o ulema-ı evli­yanın gösterdiklerinin pek çok fevkinde bir kuvvet ve yükseklik­tedir. “

İmanın inkişaf etmesiyle veya kalbin çalıştırılmasıyla, in­sanda oluşacak halleri. Mutasavvıflar sırayla şöyle belirtmekte­dirler. Ki bu haller melekiyet mertebesine çıkılırken uğranılan ara mertebelerdir.

  1. — Doğru ile yanlışı ayırdedebilecek derecede kuvvetli bir mantık ferasetine kavuşma hali. (Mu’minlik mertebesi)
  2. — Allah’ın kudretini düşünüp ona dayanarak, her an kal­bin huzurla dolması hali. (Allaha ihlasla kulluk etme mertebesi)
  3. — Kalbin, sevinç ve elemi unutup, gayb âlemiyle irtibat kurması hâti, (velilik mertebesi olup, insan bu mertebede; şa­hadet âlemini gördüğü gibi, yekaza halinde gayb âlemini ve oradaki mahlukatı görür ve işitir onlarla haberleşir. Konuşur)
  4. — Nefsin arzularını gemleyip, ilahi ilhamın kalbe akışının sağlanması hali. (ileri derecede velilik mertebesi olup) mekân ve zaman ötelerine bedenen gidip gelen veliler bu mertebededir.)
  5. — İlâhi cezbeye tutulup, dünya sevgisinden uzaklaşma hali (ilah-i aşka tutulma mertebesi)
  6. — İlahi ilhamlarla dolan kalbin Allah’a kavuşması hali (Allah dostluğuna tam hak kazanma mertebesi)
  7. — Allah’ın cemalini görme ve onun nuru, sevgisi ve aş­kıyla dolma ve zaman ve mekân ötelerine geçerek insanın ula­şabileceği en yüksek makama ulaşması hali (Büyük evliyalık de­nilen uhrevi lezzete kavuşma ve tatma mertebesi)

 

Yazının Alındığı Kaynaklar

Ali KÖMÜRCÜ [Kitap]. – Bilim’in Temel Meseleleri Ocak Yayınları Ankara.

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/732/zamanin-goreceligi-nedir-zaman-hakkinda-detayli-bilgi-verir-misiniz.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi

————————————-

PHİLADELPHİA DENEYİ

Philadelphia Deneyi,28 Ekim 1943 tarihinde Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 km.’den fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda varolmadığını belirtmiştir[1]. Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikâyenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek’in hikâyesi de daha sonra yalanlanmıştır.[2].

USS Eldridge (DE 173) 1944

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bu güne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

Deneyin iddia edilen hikâyesi

İddia sahibi ataldır, Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup‘dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Deneyin hazırlık aşaması

Deneyin temelinde Einstein‘in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitce, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920’lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya‘da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.

İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla‘nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.

Birleşik Alan Teorisi’nin deneye uygulanışı ise “çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak” şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleşti

Deneyin gerçekleştirilişi

Allende, deneyin 22 Haziran 1943’te sabah 09:00’da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende’ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende’nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektupdan sonra yazışmamaya karar verdi.

Morris Jessup’un intiharı

1957 ilkbaharında Jessup, Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu’ndan bir davet aldı. Büroya ulaştığında kendisine yine kendinin yazdığı (ve çoğunlukla ününü borçlu olduğu) The Case for the UFO isimli kitap gösterildi. Bu kitap bir yıl kadar önce büroya postalanmıştı. Kitabın dikkat çekici yanı ise sayfalarda alınmış olan notlardı. Notlar üç farklı yazıyla yazılmıştı ve binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu. Sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943’te yapılan deneyden söz ediliyordu. Jessup yazılardan birinin Allen’e ait olduğunu fark edip durumu bildirdi. Sonrasında diğer yazıların da aynı kişiye ait olduğu, farklı renk ve özelliklerdeki kalemlerle yazıldığı anlaşıldı.

Bu olaydan sonra Deniz Kuvvetleri Jessup ile yeniden bağlantı kurup Allende’nin mektuplarında belittiği adresin terkedilmiş bir çiftlik evine ait olduğunu, ayrıca, Jessup’un kitabının üzerindeki notlarla ve Allende’nin mektuplarıyla birlikte yeniden düzenlenerek Deniz Kuvvetleri bünyesinde dağıtılacağını bildirdi. Rakam tam olarak bilinmemekle beraber bu şekilde 100 kadar kopyanın Deniz Kuvvetlerinde dağıtıldığı sanılmaktadır. Bu baskıdan üç kopya da Jessup’a gönderilmiştir.

Bu olaydan iki yıl kadar sonra, 20 Nisan 1959’da Morris Jessup, Miami‘de Hammock Parkı’nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre egzos gazıyla intihar etmişti. Carlos Allende ise bir daha ortaya çıkmadı ve olay bu şekilde kapandı.

Alfred Bielek’in ifadesi

Bugün bilinen, hikâyenin çoğunun 1984 yapımı Stewart Rafill‘in yönettiği “Philadelphia Experiment” (Philadelphia Deneyi) isimli filmden uyarlandığıdır. 1990’larda Eldridge gemisinin mürettebatından Alfred Bielek deneyin içinde yer aldığını ifade etmiş, bu ifade internet aracılığıyla yayılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek’in hikâyesi küçük bir araştırmacı grup tarafından yalanlanmış, deney sırasında geminin yakınında bir yerde olmadığı gösterilmiştir.[3]

Hikayedeki tutarsızlıklar

USS Eldridge gemisi 27 Ağustos 1943’e kadar hizmete girmedi, eylül ayına kadar da New York limanından ayrılmadı. Ekimde gemi Bahamalar‘a doğru ilk deneme seferine çıkmıştı. Eldridge gemisinde görev yapanların da üyesi olduğu bir savaş gazileri birliği, Nisan 1999’da yayımladığı bildiride geminin asla Philadelphia limanına uğramadığını belirtmişlerdir.[4]

Alternatif açıklamalar

Araştırmacı Jacques Vallee, USS Eldridge yanında demirli bulunan USS Engstrom gemisinde amacı gemileri manyetik algılayıcılı mayınlara karşı görünmez yapmak olan ve benzer şekilde elektromıknatıslarla yapılan bir deneyi tanımlamıştır. Gemi elektromıknatıslarla degauss edilerek manyetik görünmezliğe ulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak bu deneyin internette gezen hikâyeyle hiçbir alakası olmadığını söylemektedir.

Kaynaklar

 http://de.wikipedia.org/wiki/Carl_Friedrich_von_Weizs%C3%A4cker

İSLÂM’I ALLAH KORUR


Son yüzyılda başımızı ağrıtan en büyük mesele kimin nerede olduğunu bilmek ve duruşunu fark edebilmektir. Ne var ki, artık hassasiyetini yitirmiş “bilgi kirlenmesi ve haysiyetsizlikle bulaşık” ahval düşünce dünyamızı dahi hastalandırmıştır.

Yüzyıl önce başlayan “mezhepleri birleştirme veya kaldırma” ile başlayan kurtuluş reçetesi olarak sunulan ilmi faaliyetler, günümüzde “dinler arası diyalog” şekline dönüşümün alt yapısını oluşturmuştur.

Dünyayı saran globalleşmede sorun olabilecek unsurlardan biri olan “din”de en çok tehlike arz edecek olan İslâm için ne yapılmalıdır?

Bu düşünceyle emperyalist güçler çalışmalar yaptılar. Öncelikle Müslümanlara “karşılıksız yardım(?)” adıyla ödenekler oluşturdular. Yardımları Allah Teâlâ’dan değil de “filan ülkeden” bekleme içerisinde yoğunlaşmış “tepkisiz toplum” dönüş oldu. Sonra oralardan her ne gelirse kabul edilebilirden daha ileriye doğru “fikir köleliği” ile mezhepsizlik akımı başladı. Bu maya tutmaya başlayınca “dinsizliğin maskeli biçimi” olan “diyalog” adı altında “tek din” aşamasına gelindi. Yani “yeni dünya düzeni” emellerine uygun robatlaşmış kurgu toplumlar ile “dünya hakimiyeti”ne “uyuşmuş toplum modeli” kurgulanmıştı.

Öyle görülüyor ki, son yirmi yıl içerisinde büyük aşama kaydeden hilekar komite sonuca ulaşmada sevinçli durumda değiller. “Beklenilen İsa”, “beklenen Mehdi” “beklenilen yurd” bir türlü vücuda gelmemekte, nerede hata yapıldı zannı galip olmaya başlamış ve yüzyıllık çalışma bir türlü beklenen sonucu niye vermediği üzerinde kuşkular artmıştır.

Diyalog adı altında sonuca yaklaşmış zannedilen komplike çalışmanın patlama noktasına gelmiş balona dönüşmüş olması endişeleri artırdığından, art niyetli komitenin akıl hocalarının son zamanlarda endişeleri artmıştır. Misal verecek olursak, hadis inkarcılığı üzerine yetiştirilen ilahiyatçılar başlarına bela olmuştur. Bu ilahiyatçıların “sorumsuz ve sorunsuz düşünce yapıları” nı kontrol etmek mümkün olmamaya başlamıştır. Kendi emellerine hizmet etsin diye yıllarca para ve emek verdikleri ilahiyatçılar gizli komitenin emrinden çıkmışlardır. İleriki zamanlarda bu durumun farkı bariz olarak görülecektir. Bu unutkan insanoğluna sahipsiz sanılan dünyanın bir sahibi olduğunu hatırlatan Allah Teâlâ’nın bir tuzağıdır.

Allah Teâlâ’nın tuzağının nerden ve nasıl geleceğini bir kul olarak takdir ve tahmin etmek mümkün değildir. Görülen odur ki, bir çark gibi işleyen dünya sisteminde oluşacak bir mania herşeyi birden altüst edecektir. Bu mania hakkında söylenecek çok şeyler bulabiliriz.

Dünya hayatının temeli insandır. Hayatı santranç oyunu olarak düşünürsek, bir piyonun yanlış zamanda ölmesi herşeyi altüst edecektir. İşte Allah Teâlâ’nın kader olarak mahlûkata tayin kıldığı doğum ve ölüm her şeyi karıştırmakta ve tayin etmektedir.

Her şeyin sahibi yalnızca Allah Teâlâ’dır. Vakitsiz gelen vakialar herşeyi nasıl altüst etmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM


Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz.

İKİNCİ BİN YILIN YENİLEYİCİSİ – İMAM RABBANİ Ahmed Fâruk SERHİNDİ


Serhind

Serhind denen yer, geniş bir ormanlıktı. Burada arslan, kaplan ve diğer yırtıcı hayvanlar barınmaktalardı. Serhind’in arslanlarına «Orman» kalenderi derlerdi. İş­te bu arslanlar yatağı, İmam Rabbânî’nin buralara ayak basışının bereketiyle artık Allahu Zü’lcelâl’ın arslanlarının yatağı hâline geldi.

Bulunduğu Yer

Serhind, Dehli ile Lahor yolunun tam ortasındadır-

Tarihî Ehemmiyeti

Fîruz Şah Tığlık devrinde padişahın adamları, Lâhor’dan Dehli’ye hazîne götürüyorlardı. Onlann içinde pâk tabiatlı bir zât da vardı. Bu ormandan geçerken bu zât’ın içine burada değerli bir veliyyullah’ın zuhur ede­ceği doğdu. Bu zât meseleyi Pâdişah’ın «Pîr» ine, mürşi­dine anlattı. Esasen Pâdişâh kendisi de kâmil ve arif bir zât idi. Pîr hazretleri bunu önemli bularak meseleyi Pâdişah’a iletti ve burada bir şehir yapmasını sağladı ve Pâdişâh, veziri Hoca Fethullah’ın emrine iki bin kişi ve­rerek, şehrin kurulması için gönderdi. Şehrin ilk temel taşı hicrî kamerî 760 senesinde Hazret-i İmam Refi’u’d-dîn rahmetüllahi aleyh ve Hazret-i Şah Bû Alî Kalen­derin mübarek elleriyle kondu. Şehrin çevresi 12 mil’e ulaştı. Şehinşah (İmparator) Evreng – Zîb zama­nında Sinkh’ler fırsat bularak şehre saldırıp yağma etti­ler. Tepenin üzerindeki kaleyi de ele geçirip kendilerine bir barınak haline getirdiler. Bu gün de burası Sinkh’le-rin elinde olup her sene muayyen zamanlarda merasim için burada toplanırlar.

Diğer Hususiyetleri

Bir ara Müceddid-i Elf-i Sânî, şehir dışında güney­doğu tarafında yüksekçe bir tepeye çıktılar ve öğle na­mazını orada kıldılar. Bir müddet murakabe ile meşgul olduktan sonra halka hitaben buyurdular:

— Murakabede iken bana, bu tepede enbiya (pey­gamberler) aleyhimüsselâm’m kabirleri bulunduğu bil­dirildi. Beni görmeğe geldiler. Sayıları kırk kadar idi. Zamanlarında kavimleri, bu peygamberlerin sözlerini dinlememiş, kendilerine uymamış ve onlar da kendi yer yurtlarını bırakıp buraya gelmişler ve burada vefat et­mişlerdir.

Şimdiki Demir Yolu İstasyonu Ve Pazar Yeri

Şimdiki demir yolu istasyonunu İngilizler yapmışlar­dır. Mübarek türbeden iki buçuk mil mesafededir. Pazar yeri istasyona yakındır. Serhind günümüzde küçük bir kasaba olup, hububat pazarıdır. Pakistan’dan ve Hin­distan’dan gelen ziyaretçüer, istasyondan türbeye at arabaları ile giderler.

Hind Pakistan Bölünmesinden Önce Ve Sonra

Hind Pakistan bölünmesinden önce mübarek türbe çok ihtişamlıydı. Gece gündüz feyz akardı ve her tarafdan on binlerce Allah kulları gelip feyizden nasiblerini alırlardı. Bölünme sırasında çıkan kargaşalıkta, binlerce müslüman dergâha sığınmışlardı. Düşmanlar kaç kere saldırmağa kalktılarsa da dergâhın harîmine adım at­mak için cesaret gösteremediler. İmam Rabbânî’nin ete­ğine sarılmış olanlar, emniyet içinde barındılar. Barı­nanlar için yiyecek içecekten hiç bir sıkıntı da baş gös­termedi. Bölümden önce, ârus-i mübarek (vefatları se­neyi devriyesinde yapılan merasim) sırasında bütün İs­lâm ülkelerinden on binlerce ziyaretçi gelirdi. Cümle ka­pısından çok uzaklara kadar, yol adamla dolup taşardı. Sanki büyük bir şehirmiş gibi bir hayli insan toplanırdı. Dergâh-i Şerif de iğne atılsa yere düşmezdi. Bölümden sonra ise, Pakistan’dan gelen ziyaretçilerin sayısı artık iki yüz, iki yüz elliden fazla olmuyor. Hindistan’ın muh­telif yerlerinden gelenlerin de sayısı pek fazla değildir. Zamanımız insanlarının değişmesi… Ne diyebiliriz? Şim di camilerinde hatm-i şerif de tam olarak yapılamıyor. Hâlen Cenâb Makbul Ahmed hazretleri dergâhın işlerini üzerlerine almışlardır. Ârûs-i şerif gününde, fukaraya muntazam bir şekilde yemekler dağıtılıyor. Bu zât, ah­lâkı güzel, işleri maharetle yürüten bir kimsedir. Hak Teâlâ zât-i ârifânelerine ve mahdumlarına bu kapının ziyaretçilerine hizmet yolunda daha fazla muvaffakiyet ihsan eylesin.

İsmi Şerifleri

Faziletli zât İmam Rabbânî’nin ismi şerifleri Ahmed’dir. Lâkabları: Bedru’ddîn, künyeleri, Ebu’l-Berekât, mansıbları Kayyûm-i zaman Mücedid-i Elf-i Sânî, mezhepleri ise Hanefî’dir. Tarîkatleri, Müceddidiyye olup, bundan başka Kaadiriyye, Sühreverdiyye,   Nakşi­bendiyye, Çeştiyye, Nizâmiyye ve Sâbiriyye’den de nasîb almışlardır.

Nesepleri

Zât-i faziletleri, Emîru’l Mü’minîn Seyyidina Ömeru’l Fârûk Radiyallâhü Teâlâ anh’ın 27 nci göbekten to­runudur. Zâtı faziletlerinin ulu babasının mübarek is­mi: Şeyh Abdüi – Ahad’dır. Dedesinin ismi ise Şeyh Zeynü’l Abidîn’dir.

Ailesinin Hususiyetleri

Şeyh Abdü’l – Ahad, kardeşlerinin en büyüğü ve za­manının tanınmış ve ileri gelen âlimlerinden idi. Ulûm-i zahirî ve bâtınîyi bir araya toplamış bulunuyordu. Hin­distan’ın ileri gelen meşâyihi (şeyhler) arasında adı sa­yılır kimse olup, pek tanınmış ve şöhret sahibi bir zât idi. Bu zâtın pîri ve mürşidi, Hazret-i Şeyh Abdü’l – Kuddûs Gengûhî idi. (Rahmetullahi aleyhim.) Bir gün Şey­hi Abdü’l – Ahad hazretlerine müjdeleyip «senin alnında bir Hak Veli’sinin nuru parlamaktadır. Çok geçmeden dünyaya gelecektir. Hak Teâlâ’nın kudreti sana husûsî bir vazife vermiştir. Ben o zamana kadar hayatta kala­cak olursam, bunu ilâhî rahmet vesilesi bileceğim» diye buyurdu. Fakat çok geçmeden Şeyh hazretleri vefat etti. Bunun üzerine Şeyh Abdü’l – Ahad da, zamanının kutbu (üeri gelen mutasavvıf) bulunan Şeyh Rüknü’ddîn rah­metullahi aleyh’e intisab etti. Bu Şeyhin feyzi ile de za­hirî ve bâtinî ilimlerde kemâl derecesine erdi.

İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh kendi mektup­larında şöyle buyururlar:

— Ulu babamın huzuruna bir hayli kimseler gelir­lerdi. Bir ara bâzıları, babamı Mekke’yi Mükerreme’de bazıları le Bağdat’ta gördüklerini söylerlerdi. Fakat ulu babam kabul etmeyerek:

— Tevazu ile ben hiç evden çıkmadım, derlerdi.

Bir kere ev halkı gördüler ki, zât-ı faziletlerinin vü­cûdunun her uzvu evin içinde bir birinden ayrılmış şu­raya buraya serpilmiştir. Halk bunu duyunca Şeyh’in evine koşuştular fakat Şeyh hazretlerini, zikr-i İlâhî ile meşgul buldular.

Hazret-i Şeyh Abdü’l – Ahad rahmetullahi aleyh, Çeştiyye tarikatından başka Kaadiriyye tarikatına da bey’at almak icazetine mâlikdi. 27 Cemâzelâhir 1007 hic­rî kameri tarihinde Serhind’de vefat etti. O zaman ken­dileri 80 yaşındalardı.

Zâtı faziletlerinin vefatı sırasında mahdumları İmam Rabbânî (Kuddise Sirruh) mevcud idi. Vefatın­dan önce buyurmuşlardır:

— Ben muhabbeti ehli beyt ile kendimden geçmi­şim. Bu muhabbet nimetinden büyük nasib almış bulu­nuyorum. Size de aynı muhabbeti besleyip çoğaltmayı tavsiye ederim.

Yâ Rabbî, Hakkı için Fatime evlâdının

Kim, imanın sözünü bununla tamamlarsın.

Abdü’l – Ahad Rahmetullahi Aleyhin türbeleri, şim­diki dergâh’ın kuzeyinde bir buçuk millik bir mesafede bulunuyor.

Doğumdan Önce

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî doğmadan ön­ce, ulu babaları bir gece şöyle bir rüya görmüşlerdi:

Dünyanın her tarafı karanlıklar içinde, maymunlar, ça­kallar ve domuzlar adamları parçalıyorlar, Zât-ı fazi­letlerinin mübarek göğüslerinden bir nûr fışkırıyor. Nurun içinden bir taht ortaya çıkıyor. Bu taht üzerinde büyük bir şahsiyet yaslanıp oturmuş, onun karşısında bütün zâlim, dinsiz, densiz, mülhid kimseler helak ol­maktalar. Şeyh Abdü’l – Ahad gördüğü bu rüyayı zama­nın büyüklerinden Şah Kemâl’e anlattı.

Hazret-i Şah Kemâl, zamanının ileri gelen mutasav­vıfı kutb-i kâmili idi. Rüyâ’yı tâbir ederek buyurdular:

— Yakında senin bir evlâdın olacak ve bütün bid’at-leri ortadan kaldıracaktır.

Anneleri

Müceddid-i El fi Sânî İmam Rabbânî’nin valideleri de asaletli iyi bir kadın idi. Namazına, orucuna çok bağ­lı, oturup kalktığı kadınlara, dinî bilgi öğretirdi. Bu ka­dından yedi erkek çocuğu doğmuştur:

1. Şeyh Şâh Muhammed, 2. Şeyh Mes’ûd, 3. İsmi bilinmiyor, 4. Şeyh Ahmed, 5. Şeyh Gulam Muhammed, 6. Şeyh Fuâd, 7. Yine ismi bilinmiyor.

İmam Rabbânî’nin annesi Bülend – Şehir vilâyeti­nin Sekenden isimli bir kasabasında oturan meşhur mu­tasavvıflardan birinin kızıdır.

İmam Rabbânî Hakkında Eski Büyüklerin Bildirdikleri

İleri gelen birçok ulemâ zât-ı faziletleri hakkında kitaplar yazmışlardır. Rivayete göre Hazret-i Gavs-i A’zam Abdülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh, beş yüz sene sonra yüksek makam sahibi ulu bir zât dünyaya gelecek ve bu zât İslâm Dîni için büyük hizmetler îfâ ederek onu kuvvetlendirecek. Şirk ve bid’at ortadan kal­kacaktır. Onun çocukları da Dîn-i Muhammedi’nin bay­raktarı olacaklardır, demiştir.

Hazret-i Şeyh Ahmed Câmî Rahmetullahi aleyh de şöyle buyurmuşlardır:

— Dört yüz sene sonra benim adaşım olan büyük bir zât dünyaya gelecek ve herkesden üstün ve üstün fa­zilete sâhib olacaktır.

Molla Câmî Rahmetullahi aleyh de bu hususu kita­bında kaydetmiştir.

Hazret-i Şeyh Selim Çeştî Rahmetullahi aleyh ve Hazret- Şeyh Abdullah Sühreverdi, Hindistan’ın ileri gelen evliyasından idiler. Bunlar Hak huzuruna tevec­cüh edip, keşiflerinde ilerde bir imam’ın zuhur edeceği­ni, onun nûru’nun kıyamete kadar kalacağını müşahe­de etmişlerdir.

Doğumları

İmam Rabbânî (Kuddise sirruh) nin Valideyi mükerremleri buyurmuştur:

— Oğlum Ahmed’in doğumu sırasında, bana bay­gınlık geldi. Baygınlık içinde Peygamber Sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmetinin bütün evliyayı kirâmmı, evime toplamışlar gördüm. Allahu Teâlâ oğlum Ahmed’i câmî’i kemalât olarak yetiştirecek kendi hass rahmetine mazhar kılacaktır diyen bir hatifi ses duydum.

Bunun için onu ziyaret etmek bağışlanmağa vesi­ledir.

Müceddid-i El fi Sânî’nin muhterem pederleri bu­yurmuşlardır:

— Onun doğduğu gün gördüm ki, Peygamber Sallal­lâhü aleyhi ve sellem, bütün enbiyâyı kiram aleyhimüsselâm ve melekler hep birlikte teşrif ettiler. Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem, benim evlâdımı uğurladı ve mübarek olsun diyerek kulakanna ezan ve kamet oku­yup:

— Bütün kemâlâtıma vâris olup, benim yerime ge­çecektir. Benim ümmetimin dînini ve âhiretini yönete­cektir, buyurdular.

Yine muhterem pederi ilâve ederek:

— Oğlum Ahmed’in doğum günü, sayısız melekler,

Enbiyâ’yi izam ve evliyayı kirâm’ın ruhları hep Serhind üzerine inmişlerdi.

İmam Rabbânî Ahmed Serhindî’nin doğumları, hic­rî 14 Şevval-i şerif 971 Cuma günü vuku buldu.

Çocukluk Çağı

İmam Rabbânî Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem’in sünneti üzere sünnetli olarak doğmuşlardı. Zât-i faziletleri hiç de diğer çocuklara benzemezlerdi. Ağlayıp feryâd etmezdi. Hep neşeli ve şen idi. Valideyi muhteremeleri iş güçle meşgul olurken süt emzirme zamanı geçse yine de sesini çıkarmaz beklerdi. Kendilerinin görünüş ve şemaili çok sevimli idi. Gören herkes ona karşı irade­siz muhabbet beslerdi. Asla çıplak dolaşmazlar, zaruret karşısında bile bir şey bulup vücutlarını kapatırlardı.

İnayetler ve Bereketler

Bir ara İmam Rabbânî çok zayıflamışlardı. O sıra Hazret-i Şah Kemâl, Serhind’e teşrif ettiler. Zayıflama­sına üzülen babası, çocuğu yanına alarak Şeyh Şah Ke­mâl’e gittiler. Çocuk hakkında duâ etmesini ve Hak Teâlâ’dan şifa dilemesini istediler. Hazret-i Şah Kemâl, ço­cuğu görünce hürmet için ayağa kalktı ve buyurdu:

— Çocuğa hürmet göstermek için ayağa kalkdım. Zîrâ bu çocuk, ümmetin bütün evliyasından daha üstün fazîlet’in sahibidir. Sonra bir müddet mübarek dilini ço­cuğun dudağına dayadılar ve buyurdular: Biz, Kaadiriye silsilesinin hayr ü bereketini bu çocuğa verdik. Haz­ret-i Şah Kemâl, kendisinde emanet bulunan Hazret-i Şeyh Abdü’lkaadir Geylânî’nin hırkasını, kendi torunu Şah İskender’e verip buyurdu: Bunu Müceddid-i Elf-i Sânî’ye vereceksin.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî yedi yaşında iken Hazret-i Şah Kemâl vefat ettiler.

Oruca, Namaza ve Teheccüd Namazına Bağlılık

Ulu babası, kendisine namazı öğretti. Zât-ı fazilet­leri çocukluktanberi, namaza, nafile namazlara ve bil­hassa teheccüd namazına çok bağlı idi. Namazı çok se­ver, şevk ve zevk ile edâ eylerlerdi. Nafile namaz ve dînî vazifelerle o kadar meşgul olurlardı ki, dünyayı ve dünyadakileri tamamen unuturlardı.

Ramazan-i Mübarekte, bu faziletli zâtın hâli bam­başka olurdu. Teravih namazlarından başka diğer dînî vazifelere de son derece îtinâ gösterirlerdi. Çocukluk ça­ğında dahi bir an için olsun Hak Teâlâ’nın zikrinden ga­fil değillerdi.

Eğitim ve Öğretim

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, medreseye girdikten sonra kısa bir zamanda Kur’ân-i Kerîm’i hıfzederek bi­tirdi. Sonra diğer geçerli ilimleri de babasından öğrendi. Daha sonra Siyalkut’a teşrif buyurup orada Mevlâna Kemâl Kişmîrî, Mevlâna Şeyh Huarizmi Kübravî’nin halifesi Mevlâna Ya’kûb Kişmîrî’den ilim tahsil edip ica­zet aldı. Daha delikanlılık çağına girmeden bütün zahi­rî ve bâtınî ilimleri ikmâl edip icazet almıştı.

O sıralarda Hindistan’ın hükümet merkezi EKBER-ÂBÂD idi. Bir hayli tanınmış âlimler orada toplanmış­lardı. Zât-ı Faziletleri oraya gidip, âlimler ile görüştüler. Âlimler, zât-ı faziletlerinin zekâsı karşısında hayretler içinde kaldılar ve birçokları Zât-ı faziletlerinin ders halkasına iştirak etmeye başladılar.

İleri Gelen Şahıslar ve Hükümdarlarla Görüşmeleri

Pâdişâh Ekber’in vezirleri, Ebü’l-Fadl ve Feyzî, her ikisi de çok bilgili ve fazilet sahibi kimselerdi. Zât-ı fazi­letlerinin şöhretini duyup huzuruna geldiler. Hâlis ni­yet ve muhabbetle ona sarıldılar. Bir müddet sonra Ebü’l-Fadl ile bâzı hususlarda aralarında ihtüâf çıkma­sı üzerine Ebü’l-Fadl’e karşı gücendiler. Hak Teâlâ’nın takdiri bu, tam o sırada Şehzade Selim, Ebü’l-Fadl’i katlettirdi.

Evlenmeleri

Thaniser’de Şeyh Sultan isminde bir şeyh vardı. Hem şeyh idi, hem de aşağı yukarı o mıntakanm hüküm­darı. Aynı zamanda Pâdişâhın musâhiblerinden de sa­yılırdı. Çok iyi, sâlih bir şahsiyetti. Bir ara bu zât rüya­sında Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’i ziyaret etti. Efendimiz kendisine kızını Şeyh Ahmed ile evlen­dirmesini emr buyurdular.

Şeyh hayretler içinde kaldı. «Yâ Rabbî acaba Şeyh Ahmed kimdir?» diyerek tereddüd içinde iken, Efendi­miz bir daha güründüler. Bu defa, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem efendimiz Şeyh Ahmed hakkında malûmat da verdiler. Hak Teâlâ’nın tecellîsi îcâbı, o günlerde Müceddid- Elf-i Sânî, Thaniser’den geçiyorlardı. Şeyh Sultan kendilerini gördü, bir hayli tereddüd geçirdi, fakat cesa­ret edip de bir şey diyemedi. Üçüncü defa yine Peygam­ber Sallallâhü aleyhi ve sellemi gördü ve Efendimiz Şeyh Ahmed işte o gördüğün zâttır diye işaret buyurdular. Ni­hayet Şeyh, cesaret bularak, fazileti yüce Şeyh Ahmed’e (İmam Rabbânî) bu mesele hakkında haber ulaştırdı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî:

— Ben bu hususta hiç bir şey diyemem, muhterem babama başvurulsun ve kendisiyle görüşülsün.

Babası Şeyh Abdü’l-Ahad, Şeyh Sultan’m bu tekli­fini kabul buyurdular. Şeyh Sultan da kızma külliyetli mikdarda cehiz, bir hayli de servet ilâve ederek verdiler.

Saâdetli Hanım

Evlendikten bir kaç sene sonra İmam Rabbânî çok ağır bir hastalığa yakalandılar. Hemen hemen hayatla­rından ümid kesilmişti. Bunun üzerine sadakatli ve saâ­detli hanımı, abdest alıp, iki rek’at namaz kılarak, son derece acz ü inkisar ile Hak Teâlâ’nın bârıgâh-i izzet ve celâline el açıp duâ ederek şifa diledi. Duâ ederken, uy­kuya daldı ve uyku içinde kendisine şu müjde ulaştı:

— Ey hâtûn üzülme! Bu zâttan daha binlerce önem­li işler beklenmektedir.

Nitekim çok geçmeden de zât-i faziletleri şifa bul­dular.

Muhterem Pederlerinin Vefatı

Evlendikten sonra da Şeyh Ahmed-i Serhindi her gün babalarının huzuruna çıkarlar ve fadl ü kemâl el­de eder, bâtınî kemâlâtda derece alırlardı. Vefatı yak­laştığı sırada babası, bütün çocuklarını topladılar. Dede­leri ve babalarından kalan Sühreverdiyye hilâfeti hırka­sını, Şeyh Abd’ul-Kuddûs Genhuh’î’den elde etmiş ol­dukları Çeştiyye hilâfeti hırkasını ve Hazret-i Şeyh Ke­mâl Kithel’den elde etmiş bulundukları Kaadiriyye hır­kasını oğlu Müceddid-i Elf-i Sânî’ye verdiler. Bütün bu yollarda kendisini halîfe tâyin kıldılar. Bu itibarla Mü­ceddid-i Elf-i Sânî, Kaadiryye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Nakşıbendiyye tarîkatlerinin hepsinden de feyz almış bulunuyordu ve silsilelerin hepsine de bey’at almak, mürid edinmek yetkisi vardı, akat Peygamber-i Zîşân sal­lallâhü aleyhi ve sellem’in emirlerine tam bir bağlılıkları bulunduğundan, müridleri hangi tarîkate mensup olur­larsa olsunlar onları, bâzı tarikatler içine girmiş, şerîate uymayan bid’at ve hurafe cinsinden; raks, (oyun) şarkı, gibi şeylerden men ederdi.

Nakşibendî Silsilesi

İmam Rabbânî’nn muhterem babaları, Nakşıbendiyye tarikatının faziletlerini zamanının birçok ileri ge­len büyüklerinden duymuşlar, öğrenmişler ve bu husus­ta bir hayli de kitap okumuşlardı. Fakat bir türlü Nak­şibendî meşâyıhı ile görüşebilmek fırsatı mukadder ol­mamıştı. Bütün silsilelerin bittiği yerde Nakşibendî sil­silesinin başladığını da biliyor, bu itibarla Nakşibendî tarikatına çok ilgi ve muhabbet besliyordu. Çünkü Nak­şibendîlikte diğer bâzı tarîkatlerde olduğu gibi çile dol­durmak, yüksek sesle bağırarak zikretmek, semâ etmek, mezarların üzerine çadır örtmek, şeyhin huzurunda hür­met secdesine kapanmak, ayak öpmek, kadm mürîdelerin çarşafsız ve örtüsüz oturmalarına izin vermek ve em­sali gibi şeriat ve âdaba uymayan işler yoktur. Bu tarîkatte merasim ve riyazet az olmasına rağmen feyz ve bereket çoktur. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in ahlâk, şemail ve kemâlâtını elde etmeye çok önem veri­lir. Nakşibendiyye tarikatının silsilesi Ebû Bekir Radiyallahü Teâlâ anh’dan başlar. Tarîkatin kurucusu olan Hazret-i Bahâü’d-Dîn Nakşıbend el-Buharîye kadar ge­lir ve ismini ondan alır. Ve nihayet Müceddid-i Elf-i Sâ­nî ile yeniden sulanarak yenilenir.

Müceddid-i Elf-i Sânî, vaktiyle ileri gelen bir zâttan, Hazret-i Bahâüddin Nakşıbend el-Buhârî’nin:

«Hindistan’da Peygamberi Zîşân’m bir halîfesi, na­ibi zuhur edecektir. Bu öyle bir zât olacaktır ki, Eshâb-ı Kiram radiyallahü Teâlâ anhüm yanında ve evliyayı izam rahmetullahi aleyhim arasında güzîde, seçilmiş bir mevkii olacaktır. Bütün ileri gelen zevat kendisine ilgi göstereceklerdir. Bu yüksek dereceli şanlı Veliyyullah’ın bizim silsilemize mensup bulunmasını isteriz» diye bu­yurduğunu işitmiştir.

O zaman, Nakşıbendiyye silsilesinin büyük şahsiye­ti Hazret-i Hoca Emekengî rahmetullahi aleyh hayatta idi. Kabil şehrinde ikamet buyuruyorlardı. Tarîkati yay­mak ve halkı uyarmak için Hazret-i Hoca Bâkıy Billah’ı, Hindistan’a göndermişdi. Hoca Bâkıy Billah, Hindistan’a gelmeden önce bir gece şöyle bir rüya gördü:

— Büyük bir ağacın dallarının birine bir papağan konmuştur. Kendisi bu papağanın kendisinin olması ve eline konması isteğini içinden geçiriyor. O sırada papa­ğan kalkıp gelip Hoca’nın eline konuyor. Bunun üzerine Hoca Bâkıy Billâh rüyayı hayırlı bir başlangıç kabul ediyor ve rüyasını bazı ileri gelen zevata anlatıyor. On­lar da hayra yoruyorlar ve Bâkıy Billâh Hindistan’ın yo­lunu tutuyor. Serhind civarına geldiği zaman yine rü­yada kendisine: «Sen Kutbu’l-aktâb’m yakınlarında bu­lunuyorsun.» diyorlar ve Hoca Bâkıy Billâh yerden se­maya kadar hep nûr’un yayılmış olduğunu gördü ve ara­dığını izleyerek Dehli’ye ulaştı.

Dehli Yolculuğu

Müceddid-i Elf-i Sânî, o günlerde Efendimz Sallal­lâhü aleyhi ve sellem’in muhabbetlerine kendisini o ka­dar kaptırmıştı ki, her an evvel ravzayi mübârek-i Nebe­vi’yi ziyaret etmek ve hacc farizasını îfâ etmek istiyor­du. Bunun için hazırlıklar görerek Dehli’ye teşrif ettiler. Dehli’ye vardıkları sırada eski dostu Mevlâna Hasan Kişmirî orada bulunuyordu. Mevlâna Kişmirî, Hazret-i Bâkıy Billâb’m bâtını fazâil ve kemâlâtmı Hazret-i Müceddid’e anlattılar. Bunun üzerine Hazret’in içinde Bâ­kıy Billâh ile görüşmek iştiyakı doğdu ve görüşmek üze­re kendisine gitti. Hoca Bâkıy Billâh hazretleri de Haz­ret-i Müceddidi görünce bunun kendisine, daha önceden haber verilmiş olan zât olduğunu anladı. Şeyh Bâkıy Bil­lâh İmam Rabbânî’ye nereye gitmek istediğini sordu. O da Beytullah’ı ziyaret ve hac etmek için gidiyorum dedi­ler. Bir kaç gün beraber bulundular ve Ahmed Fârûk Serhindi, Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’m irâdet halkasına dâhil oldu. Hazret-i Hoca da bu müridi için «İmam Rab­bani» ismini verdi. Şeyh Ahmed isminde Serhind’den âmel sahibi faziletli bir âlim gelmiştir. Bir kaç gün fakir ile sohbette bulunmuştur. Kendisinde gördüğüm fevka­lâde ahvalden bana malûm oldu ki, bu zât bütün âleme ışık tutacak bir meş’aledir, buyurdu. Hoca Bâkıy Billâh hususi olarak (hoca yetişecek olanlann usuliyle) İmam Rabbânî’yi yetiştirmeğe başladı. Az zamanda bu büyük zât bâtınî ilimlerden büyük nasib elde eylediler. Hak Te­âlâ’nın inayet ve Hoca Hazretlerinin muhabbeti ile bü­yük makama yükseldiler. Şeyhi Bâkıy Billâh da, zât-ı faziletlerinin yüksek kabiliyet ve fadl ü mekâlini görüp böyle mânevi hususları mükemmel bir zâtı kendisine gönderdiği için Hak Teâlâ’ya sonsuz, hesapsız şükürde bulunmuştur.

Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh, her vesileyle, Ben Nakşi­bendî tarikatının taşıdığım emanetini İmam Rabbâniye verdim ve boynumdaki borçtan kurtuldum, derdi.

Yine Şeyhi Hoca Bâkıy Billâh şöyle buyururlardı: Şeyh Ahmed Serhindi öyle bir güneştir ki onun aydınlı­ğında binlerce yıldız kayb olur gider. Gök kubbesinin al­tında onun ikinci bir eşi ve benzeri yoktur. Onun gibi bu ümmet içinde ancak bir kaç dâne görülmüştür.

Bir defa da yine şeyhi, İmam Rabbânî hakkında şöy­le buyurmuşlardı:

— Biz Serhind’de çok büyük bir meş’ale yak­tık. Bu meş’alenin aydınlığı devamlı artmakta ve ge­lişmektedir. Sonra müridlerini kastederek aydınlattığı­mız bu meş’aleden yirmi lem’a daha meydana gelecektir ki onlarda sizlersiniz.

Sonra Şeyhi, yanına bir kaç yetişkin zâti de vererek İmam Rabbânî’nin Serhind’e dönmesine müsâde verdi­ler.

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh’ın Şerh-i Ahvâli

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh, Nakşibendî tarikatının ileri gelen büyüklerinden kemâlât sahibi mümtaz bir şahsi­yetti.

Nakşibendî silsilesi

Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddıyk Radıyallâhü anh’dan başlar.

Hazret-i Selmân-ı Fârisî Radıyallâhü Teâlâ anh,

Hazret-i İmam Kasım ibn-i Muhammed ibn-i Ebî Bekir Radıyallâhü Teâlâ anhüm,

Hazret-i İmam Ca’fer-i Sadık Rahmetullahi aleyh,

Haz­ret-i Sultanü’l-Arifin Bayezîd Bistâmî Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Şeyh Ebü’l-Hasen el-Harkanî Rahmetul­lahi aleyh,

Hazret-i Şeyh Ebû Alî Farimedî et-Tûsî Rah­metullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Ebû Yûsuf el-Hemedânî Kaddesellahü sirruh,

Hazret-i Hoca Abd’ul-Haalık Guc-duvânî kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Arif Rivker’î kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Mahmud İncir Fağnevî kud­dise sirruh,

Hazret-i Hoca Alî Râmetîn Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Muhammed Baba Semâsî kuddise sirruh,

Hazret-i Seyyid Emîr Kilâl Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i İmamu’t-tarîka Hoca Bahâ’eddîn Nakşıbend kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Alâu’ddîn Attar kuddise sirruh,

Hazret-i Mevlâna Ya’kub Çerhî Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Ubeydüllah Ahrar Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Mevlâna Muhammed Zâhid kuddise sir­ruh,

Hazret-i Mevlâna Derviş Muhammed Rahmetullahi aleyh

Hazret-i Mevlâna Hoca Emkengî Rahmetullahi aleyh’den

Hazret-i Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh’e ulaşır.

Hazret-i Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh, Hicri 971 senesinde Kabil’de doğmuşlardır. Ulu babasının müba­rek ismi Kadr Abdü’s-Selâm idi. Bu zât kendi devrinin ileri gelen âbid ve zâhidlerinden çok müttekî bir zât idi.

Şeyh Bâkıy Billâh, delikanlılık çağında çok metin, sanki büyümüş de küçülmüş gibi, büyüklere yakışır ah­lâk ve âdetlere sâhibdi. Ulûm-i zahirîyi ikmâl ettikten sonra sefer’e temayül gösterip, yer yer gezerek ulemânın huzuruna girip, sohbetlerinden leyz ve bereket elde et­mişti. Böylece Hindistan’a teşrif buyurdu. Orada da her lahza zikr-i İlâhî ile meşgul idi. Çok geceler uyumadan ormanlarda, çöllerde, kabristanlarda dolaşır, zikrullah ile vakit geçirirlerdi. Ehlüllah ile oturup kalkmak husu­sunda okadar şevki ve zevki vardı ki, cezbe hâlinde böy­le Allah’a yakîn bir kimse görse, onun arkasına takılıp giderdi. İsterse bu zât onu taşa tutsun, yine de onun pe­şini bırakmazdı.

Hazret-i Hoca Bahâü’ddin Nakşıbend Rahmetullahi aleyh manen Şeyh Bâkıy Billâh’a emir vererek, Müced­did-i Elf-i Sânî ile buluşmasını ve onu süsüeye katması­nı bildirmişler, daha sonra da Hazret-i Hoca Emkengî Rahmetullahi aleyh, bu hususu te’kîd etmişlerdi. Bunun üzerine Bâkıy Billâh Hazretleri, bir sene kadar Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’yi aradılar.

Şeyh Hazretleri, dünyadan da dünya halkından da clünya peşinde olanlardan da el etek çekmişlerdi. Meclis­lerinde bu hususlardan hiç bir şey konuşulmazdı. Giyim kuşamları ise çok basitti.

Tevekkül hususunda şöyle buyurmuşlardır:

— Tevekkül, boş oturup el el üzerine koyarak bek­lemek değildir ki, Hak Teâlâ kendisi göndersin. Belki se­bebini işlemek, aramak, araştırmak ve çalışmak gerek­tir.

Şeyh, Hoca Bâkıy Billâh’ın keşf-ü keramet sahibi olduğu bildirilir. Hasta ve ihtiyaç sahibi yüzlerce kimse, Hoca Hazretlerinin huzuruna gelir kendisinden duâ alır­lardı. Hak yolu aramakta olan kimseler ise huzura gel­diklerinde, bâtınî ilim, fazilet ve kemâlden feyzyâb olur, en büyük nasibi elde ederlerdi.

Bir ara Hoca Hazretlerine geceleyin bir kaç misafir gelmişti. Acemi bir mürîd misafirler için yiyecek içecek hazırlıyordu. Hoca Hazretleri müridin çalışmasından çok memnun olmuşlardı. Ona:

— Sen bir şey ister misin? Acemi mürîd arz etti:

—Hoca Bâkıy Billâh gibi olmak isterim.

Hoca Hazretleri müride bu işin kolay olmadığını ve vazgeçmesini üç dört kere söylediler, fakat mürîd vaz geçmedi ve isteğinde İsrar etti. Hoca Hazretleri onun kar­şısında durup nazar ettiler ve o kimse tam kendilerine benzedi. Herkes onu Hoca Bâkıy Billâh gibi gördüler. Fa­kat ondan sonra fazla yaşamadı. Bir kaç gün sonra bu fânî dünyadan ayrıldı.

Evet, Hak Teâlâ onu bu nimete lâyık görmüş ve o hâl ile kendi ulûhiyyetine çekmişti.

Hoca Hazretleri, vefat edeceğini önceden biliyordu ve sekerâtı esnasında bunu hanımına haber vermişti.

Hoca Hazretleri kırk yaşında iken 5 Cemâzilâhir 1012 senesinde vefat edip Rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Hoca Hazretlerinin mübarek türbesi Dehli şehrinde KUTB caddesinde (road) Acmiri dervaza (kapı) yanın­daki mezarlıktadır.

Şeyh Hazretlerinin türbesi en sıcak mevsimde öğle üzeri ziyaret edilirken çıplak ayakla dolaşılırsa, yerin ga­yet serin olduğu hissedilir.

Şeyh Bâkıy Billâh’ın Hoca Abdullah ve Hoca Übeydullah isimlerinde iki oğlu vardı. Onun Dört de büyük halîfesi vardı:

Hazret-i Mücedded-i Elf-i Sânî,

Şeyh Tâc,

Hoca Hüsâmeddin

ve Şeyh Allah-Dâd, Rahmetullahi aleyhim.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin Serhind’e Geri Dönmeleri:

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî, Rahmetullahi aleyh, mürşidi Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’dan izin alıp, Serhind’e geri döndüler. Şeyhi kendisini ağırlamak ve uğurlamak için bizzat şehrin dışına kadar gelip onu yol­cu etti. İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh’in şöhreti bir kat daha arttı. Halk, feyzinden, bereketinden faydalan­mak için tabur tabur, bu faziletli zâtın arkasından ko­şuyorlardı. O her sınıf insan için bir feyz kaynağıydı.

Müceddidlik

Hadîs-i Şerif’de buyurulmuştur:

«Hak Teâlâ bu ümmet için her yüz yılın başında öy­le bir kimse gönderir ki, bu zât, dîni bid’at ve hurafeler­den ayıklayıp aslî safiyetine döndürerek tecdid eder.»

İlk müceddid Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem’den yüz sene sonra ortaya çıkmıştır. Efendimiz sal­lallâhü aleyhi ve sellem’den önceki peygamberler arasın­da dünyaya bin senede bir «ülü’l-azim» peygamber gel­miş ve bunlar Hak tarafından yeni yeni hükümler getir­mişlerdir. Enbiyâ-i kiram (Peygamberler) aleyhimüsselâm arasında bu ülü’l-azim peygamberler, kitap sahibi olarak gelmişler ve dîni terviç ve teşvik etmişlerdir. An­cak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zu­hur edince, artık «Hatemü’n-Nebiyyîn» (Peygamberle­rin sonuncusu) olduklarından peygamber gelmesi son bulmuş, böylece vahy inmesi yolu da kapanmıştır. Bu­nun yerine Allahu Zü’l-Celâl bin yılda bir büyük mü­ceddid halkedip onlar vasıtasıyla halkı irşad, dîni yeni­leyip aslî hâline döndürme ve dînin tazelenip parlaması­nı temini murâd etti. İşte ikinci bin yılın yenileyicisi ola­rak İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî geldi ve insan­lar onun çalışması, daveti ile bataklıktan kurtulup İslâm ile yeniden şereflendiler.

İkinci Bin Yılın Yenilenmesi İmtiyazı

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh buyurdular:

Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmeti içinde gelen evliyayı kirâm’dan her biri kendi makam­larını seyr etmiş, her birine de kendi mertebesine göre, teberrüken yüksek bir makam verilmiştir ve bana veril­miş olan makamatın onda birinin onda biri kimseye nasîb olmamıştır.

Ravzatü’l-Kayyûmiye’de şöyle yazar:

Müceddid-i Elf-i Sânî bir gün sabahleyin teşrif bu­yurmuşlardı. O ara Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bütün enbiya (peygamberler) aleyhimüsselâm, yakın melekler, evliyayı kiram, ve ümmetin âlimleri ile birlikte teşrif buyurdular. Mübarek ellerinde yeryüzünde eşi emsali görülmemiş çok kıymetli ve de­ğerli bir «hil’at» (elbise) vardı. Bu «hil’at» sanki nurdan yapılmıştı, Efendimiz Sallallâhü ileyhi ve sellem, bu «hil’at» i Müceddid-i Elf-i Sânî’ye giydirdiler ve buyur­dular:

— Bu, «tecdîd-i elf-i sânî» (İkinci Bin Yılın Yenile­me) hil’ati’dir. Biz seni, kendimize nâib tâyin ettik ve bu hil’ati de sana verdik. Bundan böyle bütün dînî ve dünyevî işlerin yürütülmesini de sana havale ettik.

Tecdîd-i Elf-i Sânî (İkinci bin yılın yenileme) hil’ati’nin nüzulü (inmesi) Rabî’ül-evvel ayının onuncu cuma günü 1010’da vuku buldu.

Kâ’be-i Şerifin Mülakatı

Yine Ravzatü’l-Kayyûmiyye’de şöyle yazar:

Hazreti Müceddid-i Elf-i Sânî, Kâbe-i Mükerreme’-nin ziyareti için son derece şevk ve zevk içindelerdi. Bu iştiyak ve isteğin şiddetinden, bütün rahat ve huzurları kaçmıştı. Bir gün Huzuru İlâhîde manevî âleme daldık­larında gördüler ki, namaz kılan insanlar, melekler, cin­ler ve diğer mahlûkat (yaratıklar) hep kendi tarafına dönerek namaz kılıyor, Kâ’be-i Mükerreme’de yanlarına gelmiş bulunmaktadır. Kâ’beyi ziyaret için duydukları büyük aşk ve iştiyak sebebiyle Hak Teâlâ, bu müşahede­yi o’na lütuf buyurmuştur.

İşte bu itibarla, İmam Rabbânî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin mescidi ülkenin diğer bütün mescidlerinden imtiyazlıdır.

İmam Rabbânî, bir gün namazdan sonra duâ ile meşgul idi. Manevî âleme daldığı bir sırada bütün vücû­dunun bir mum gibi yanıp aydınlanmakta olduğunu gör­dü ve kendi vücûdunun hamurunun Peygamber-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem’in mübarek vücûdlarmın ha­murunun kalıntısından yuğrulmuş olduğu ilham olun­du.

İmam Rabbânî’nin Mürşidi Nazarındaki Değeri

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh, Müceddid-i Elf-i Sânî’nin piri ve mürşididir. Fakat bu zât kendisi de tarikat, sü­lük ve ahlâk babında Mücedid-i Elf-i Sânî’nin ahval ve harekâtını izleyip sanki mürşîd değil de Müceddid’in bir müridi gibi davranırdı. Bir gün Müceddid-i Elf-i Sânî, Dehli’ye teşrif etmişler Şeyhi de kendilerini karşılamak için şehir kapısına kadar gelip büyük hürmetle alıp gö­türmüşlerdi. Bütün müridlere de emir verip, «Şeyh Ah­med’in dediği gibi amel etmelerini» bildirmişlerdi.

Bir gün de, İmam Rabbânî uyumakta iken Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh teşrif eylediler. Müceddid Hazretleri­nin uyumuş bulunduklarını görünce, uzun bir müddet hücrenin kapısında beklediler. Müceddid Hazretleri uya­nınca, hademeye:

—Bak bakalım dışarıda kimse var mıdır? Hademe dışarı bakınca bir zâtın orada durduğunu görüp kim ol­duğunu sordu:

—Fakir Muhammed Bâkıy cevabını aldı. Müced­did Hazretleri bunu duyunca üzerinde yatmış bulundu­ğu kerevetden fırladı ve hemen Şeyhi’nin huzuruna va­rıp defalarca özür diledi.

Bir gün de Hoca Bâkıy Billâh Hazretleri iki oğlu ile birlikte Hazret-i Müceddid’in yanma gelmişler ve ondan çocuklarına teveccühde bulunmasını istemişlerdi.

Müceddid İmam Rabbânî, şeyhinin isteği üzerine çocuklarına öyle bir teveccühde bulunmuş ki, Şeyhi Bâ­kıy Billâh kendisi bile tesiri altında kalmıştır. Sonra bu halden mahcûb olan İmam Rabbânî edeb ve hayâ içinde gaflet ile yakışıksız bir is yaptık diye şeyhinden özür di­lemiştir.

Bunun üzerine Bâkıy Billâh:

— «Allahu Teâlâ size kendi fadlı ve kereminden öyle makamlar inayet kılacak ki bu, Efendimiz sallallâ­hü aleyhi ve sellem’in ümmeti içindeki velîler arasında çok az kimseye nasîb olacaktır. O zaman beni mahrum bırakırsan sana gücenmiş olurum.»

İmam Rabbânî de, Şeyhi Bâkıy Billâh’a bunun üze­rine söz verdiler.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin Lâhor’u Teşrif Buyurmaları

Şeyhi Hoca Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh’in işa­reti üzerine Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh, Lâhor’u teşrif buyurdular. Lahor ulemâsı, Hazret-i Mü­ceddid’in geleceğini haber alınca büyük merasimle kar­şılamağa çıktılar ve îzâz ve ikramla alıp şehre getirdiler. İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyhin şöhreti bu taraf­larda da yaygınlaştı. Kitle, kitle halk ziyarete gelerek kendilerinin manevî feyz ve bereketinden nasîblerini alı­yorlardı.

Şeyh Bâkıy Billâh’ın Vefatı

İmam Rabbânî Lâhor’da bulundukları sırada Şeyhi Bâkıy Billâh’ın vefatı haberi geldi. Çok üzüldüler, o ka­dar ki, bir kaç gün yemek yemeyip su dahi içmediler. Sonra Şeyhinin, yanına verdiği halîfeleri yerlerine geri gönderip, kendileri Dehli’ye doğru yola çıktılar.

Muhalefet

Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’ın vefatı üzerine, mürîdlerinden bazıları Hazret-i Müceddid’e karşı içlerinde sak­ladıkları hased’i ortaya çıkarıp muhalefet ve kıskançlığa başladılar. Her iş ve sözünde ayıp arıyor, tenkide girişi­yorlardı. İmam Rabbânî ise bu halden son derece üzülü­yorlardı. Neticede bu kıskançlardan bâzıları temamen azıtarak yoldan saptılar. İmam Rabbânî bunlara her ne kadar nasihat etti, öğüd verdiyse de fâidesi olmadı. Bâzı­sının bey’atını geri verdikleri halde yine doğru yola gel­mediler. Şeyh Tâcu’ddîn bu gibilerin başında bulunu­yordu. Fakat Hak Teâlâ bu zât’ı hidâyet yoluna getirme­yi murâd edince bir ara İmam Rabbânî’yi rüyada gördü ve bu işlerden vaz geçerek gelip özür diledi. İmam Rab­bânî de onun özürünü kabul buyurdular.

Diyalogcu Pâdişâh Ekber Şah

O günlerde, Pâdişâh Celâleddin Ekber Şahin salta­natı, Hindistan’ın her tarafında en yüksek zirveye ulaş­mıştı. Bu hükümdar, Hindistan’da, Timur Oğulları (Bâburî’ler) mülkünün tahtında tam bir şevket ve celâl ile saltanat sürmekteydi. Hindistan devleti Ekber Şah dev­rinde azametinin zirvesine ulaşmıştı. Ekber Şah, idare işlerinde müslüman olmayanlara da büyük mevkiler ver­mişti. Böyle hareket etmekle herkes tarafından sevilip sayılmayı umuyordu. Haremine Hindu kadınlarını da almıştı. Bu gibi kadınların akrablarına ve yakınlarına da önemli arazî ve malikâneler veriyordu. Onun yanında İslâm âlimlerinin kıymeti gayri müslim âlimlerin kıy­metinden daha azdı.

Hattâ zaman zaman müslüman âlimlerin tebliğlerine karşı çıkıyordu. Daha sonra İs­lâm dîninin ta’lîmini (öğrettiklerini, ahkâmını) keyfin­ce değiştirip «Dîn-i İlâhî» adı altında yeni bir din uydurtup ortaya attı ve yaymaya başladı. Daha da azıtarak büyüklük taslayıp kendisine secde edilmesini emretmiş­ti. Halkı zorla secde ettiriyor, muhalefet eden ve secde etmek istemeyen kimseleri de öldürtüyordu. Bu şekilde yüzlerce kimse kılıçtan geçirilmişti. Hindu’lar için bir şahsa secde etmek bir mesele değildi. Bundan çekindik­leri de yoktu. Hattâ onlar Ekber Şah gibi bir pâdişâha secde etmeyi kendileri için izzet ve şeref sayıyorlardı. Müslümanlar için ise iş böyle değildi. Müslümanlar yal­nız «Bir, tek, şeriki, ortağı bulunmayan» Allah’a secde ederlerdi. Allah’dan gayrisi için secde etmektense ölüp şehîd olmayı tercih ederlerdi.

Dünyaya bağlı, dünya-perest kimseler de kendileri için çıkar sağlamak ve siyâsî iktidarlarını kuvvetlendir­mek için, Ekber Şah’a dalkavukluk ediyor, «evet efendi­miz, evet efendimiz» diye tasdikleyerek İslâm’da daha fazla tahrifat yapmasına fırsat veriyorlardı. Diğer tarafdan da böyle hareket ederse Hindu – Müslüman ihtilâfı­nın da ortadan kalkacağını ileri sürüyorlardı.

Ekber Şah bilgisiz, câhil bir kimse olduğundan bun­lara kapılmıştı. Sapıtmış müslumanlarla, bir kulpunu bulup işleri eline geçirmiş olan Hindu’lar Ekber Şahin kafasına girip gönlünü avlamışlardı. Bunun neticesinde de Ekber’in kafasında İslâmî esaslardan hiç bir iz kal­mamıştı. İş o raddeye varmıştı ki, ileri gelen Hindular, kızlarını da Ekber Şah’ın haremine sokacak fırsatı bu­lunca, Ekber Şah, Hindu’ların merasimlerini de yerine getirmeği zarurî telâkki eylemişti. Ekber’in bu hareketi, müşrik ve kâfirlerin iktidarını daha da kuvvetlendirdi Hiç çekinmeden, camileri Hindu ma’bedine çeviriyorlar­dı. Hindu’ların oruç günleri mukaddes günler oluyordu. Bu günlerde hiç bir müslümanın ekmek pişirmesine izin verilmezdi. Öyle ki Ramazân-ı Şerîf’de bile bu kadar dik­kat ve ihtimam gösterilmezdi. Pâdişâhın sarayında bulu­nan ulemâ ve ileri gelen zevatın elleri kolları bağlı kalmış­tı. Bu gibi zevat saltanat işlerine müdâhale edemez ol­muşlardı. Mürşid, veliyyullah, kutub gibi hitablarla hür­met gören kimseler itibar görmez olmuşlar ve işler garazkâr, maksadlı, çıkarcı kimselerin elinde kalmıştı. Ar­tık şerîate kanuna tâbi olmak ortadan kalkmıştı.

İşte böyle karanlık bir zamanda, Pâdişâhı da etrâ-fındakileri de doğru yola getirmek için Hak Teâlâ Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’yi seçip vazifelendirdi. Müceddid Rah­metullahi aleyh, Serhind’den Ekber-Âbâd’a geldi. Ekber Şah’ın yakınlarını çağırtıp:

— «Pâdişâh, Hak Teâlâ’ya ve oun Resulüne âsî ol­muştur. Benim tarafımdan kendisine söyleyip hatırlatın ki; onun padişahlığı da, kudreti de, iktidarı da, askeri, ordusu da, her şeyiyle aklına bile gelmeyen öyle bir mu­sibetle dağılacak, perişan olacaktır. Tevbe etsin, Allah ve O’nun Resulünün yolunu tutsun. Aksi halde Allah’ın kahrını, gazabını beklesin.» dediler.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bu sözle­rini Pâdişâh’a ulaştırdılar. Hân-i Hânân (Bayram Han) ve Hâni A’zam (Abdürrahîm Han) ve Mürtazâ Han, Ek­ber’in sarayının mühim mevkilerdeki emirlerinden olup aynı zamanda bunlar İmam Rabbânî’nin müridi olmuş­lardı. Bu emirler vâsıtasıyle Pâdişâhı doğru yola getir­mek hususunda çok çalıştı ise de nasipsizliği devam ede­rek hidâyete erişemedi. Pâdişâh, kendi uydurduğu yeni dînin muvaffak olmasından çok memnun ve bu mem­nunluğun neşesi ve sarhoşluğu içindeydi. Pâdişâh, yeni dîninin muvaffakiyete ulaşmasını Saray’da törenler ha­zırlatıp kutlamakta iken, ileri gelen müneccimler, Pâdi­şâhı uyarıp devlet ve saltanatının helakinin yakın oldu­ğunu haber verdiler. Pâdişâh da o günlerde dehşetli bir rüya gördü. Pâdişâh bu durum karşısında korkup öyle müteessir oldu ki, eski sapıklığını kısmen düzelterek, şöyle bir ferman çıkardı:

— İsteyen müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i İlâhî’ye bağlanır. Zorlamak ve mecbur tutmak yoktur. Tö­ren günü de, herkesin sevdiği, inandığı dîne uyabileceği ilân edildi. Bir tarafda uydurma Dîni İlâhi’nin çadır­ları kurulmuştu. Her taraf ihtişam içinde, çadırlar do­natılmış, yiyecekler, içecekler tepsilere konmuş, etraf mücevherlerle süslenmiş, halılarla döşenmişti. Diğer ta­raf ta hurda çadırlar kurulmuş, eski püskü pılı pırtı ile döşenmişti. Yâni denilmek isteniyordu ki, Müslümanlık dîni şu eski çaput parçaları gibi eskimiş, kıymeti kalma­mıştır. Buradaki yiyecek de bir kaç parça yavan kuru ek­mekten başka bir şey değildi.

O sırada Şehinşah Ekber Şah, emirleri, vezirleri ve saray mensupları ve diğer ileri gelenlerle tören yerine geldi. Müceddid Rahmetullahi aleyh de, çoğu fakir kim­selerden teşekkül etmiş bulunan kendi mürîdleri ile bir­likte Müslümanlık dînine ayrılan çadırlara teşrif buyur­dular. İmam Rabbânî kendi cemâatinin etrafını bir çiz­gi ile çevirdiler. Ellerine bir kesek parçası aldılar ve Ek­ber Şahin çadırına doğru attılar. Birdenbire dehşetli bir kasırga çıktı. Ekber’in saray çadırlarında bir hengâme koptu. Herkes paniğe kapıldı. Kimsenin aklından hayâ­linden böyle bir şey geçmemişti. Oradakiler içinde çokla­rının kafası, gözü yarıldı, bir kaç kişi de öldü. Yarala­nanlar içinde birçoğu da yedi gün içinde öldüler. İmam Rabbânî’nin bulundukları dâire içinde kalan müslümanlara hiç bir şey olmadı. Bu harikulade hâli gören Ekber Şah ve adamlarından sağ kalanların pek çoğu ve veziri de İmam Rabbânî’ye bey’at ettiler.

Cihangir

Ekber Şâh öyle bir fitne ve fesad tohumu ekmişti ki, şayet bunun önüne geçilmiş olmasaydı, bir kaç sene için­de Hindistan ülkesinde İslâm’ın izi tozu kalmayacaktı.

Fakat Allah, Celle Şanühû kendi dînini korumak ve yenilemek için o sırada İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh’i vazîfelendirmişdi. Bu büyük ve kâmil kulun feyizli çalışması ve daveti ile Ekber’in fitne ve fesadı ebediyete kadar ortadan kaldırılmış oldu. Çok geçmeden Ekber öldü, oğlu Cihangir Hindistan tah­tına çıktı. O da babasının bâtıl, boş şirk ve bid’atlerini geçerli kılmak için bir müddet çalıştı. İnsan’a secde edil­mesini yasaklamadı, Ekber’in dinsizlik icrââtı zamanın­da müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) kuvvetlenmişler­di. Camileri yıkarak yerine Hindu ma’bedi yapıyorlardı. İslâm ulemâsı bir birleriyle çekişiyor, bir birlerini haset­lenmekle ortalığı karıştırıyorlardı. Bu ortamda Sünnet-i Seniyye-i nebevî’yi ihya eylemek kolay işlerden değildi. Cihangir’in karısı «Nur Cihan» şîî mezhebindendi. Onun siyâsî işlerde de bir hayli nüfuzu vardı. Memleket idaresi, adaleti ve icrââtında Nur Cihan’m rolü büyüktü. Nur Cihan aynı zamanda çok güzeldi. Bu yüzden de Cihan­gir kendisine vurgunca âşık idi. Bu itibarla memleketin idaresinde Nur Cihanin önemi çok büyüktü. Cihangir ise:

— «Ben saltanatımı Nur Cihan’a bağışladım» diye­cek kadar kendinden geçmişti. Şarap ve kebaptan başka bir şey lâzım değildir, diyordu.

Böyle olmakla beraber şu da bir hakikatti ki, Cihan­gir’in Melikesi Nur Cihan, memleket işleri ve halkın re­fahı yolunda büyük bir gayretle çalışıyordu. Sadaka ve hayrat işlerine koşuyor, bir hayli kimsesiz fakir fukara­yı da barındırıyordu. Fevkalâde güzel ahlâkı sayesinde de halkın her tabakasının ekseriyeti tarafından sevil­mişti. Bununla beraber o da çok kere şahsî kaprislerine kapılarak, fitne ve fesadın kapısını açıyordu. Melike, mezhep itibariyle şîî idi. Cihangir’in veziri Âsaf-Câh da şîî idi. Bu itibarla vezir istediği hususları kolaylıkla Pâ­dişâha kabul ettiriyordu. Melîke’nin birçok keyfî işle­rinden zarar gören halk üzüntüdeydi. Toplanarak Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin huzuruna gelip meseleyi arz etti­ler ve bu musîbetden kurtarması için Allah’a niyazda bulun, dediler. Müceddid-i Elf-i Sânî onlara:

— «Siz kendiniz musibet ve sıkıntıya sabreder ol­madıkça böyle dünya musibetlerinden kurtulmak kolay olmaz» dedi.

Pâdişahin Ordusu İçinde Tebliğ ve Nasihat

İmam Rabbânî, kendi halîfesi Şeyh Bedî’ud-dîn haz­retlerini pâdişâhın ordusu içine tebliğ ve nasihat için gönderdiler. Onun, davet ve teveccühü ile pâdişâhın or­dusundan çok kimseler İmam Rabbânî Rahmetullahi a-leyh’e mürîd oldular. Ordunun içindeki bu tebliğ ve na­sihatlerden Âsaf Câh haberdar olunca Pâdişâhı, Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin aleyhine kışkırtmağa ve harekete geçirmeğe çalıştı. Kendi hiyle ve çıkarlarını yürütmek için Pâdişâha:

— Şimdi Padişahın yüzbinlerce süvari askeri, Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin işaretini beklemektedirler, iran’­ın, Turan’ın, Bedahşan’ın, Kabil’in padişahları, Ahmed Serhindî’ye (Müceddid-i Elf-i Sânî) mürîd olmuşlar ve bunlar Hindistan saltanatına göz koymuşlardır. Hindis­tan’ı ele geçirmek için fırsat kollamaktalar. Zilli İlâhî (Hak Teâlâ’nın gölgesi = Pâdişâhlara verilen eski un­van) meseleyi küçümser ve önemini göz önünde bulun-durmazlarsa, artık selin önünü almak mümkün olamaz. Bunun için tedbir almak gerekir. İlk önce Müceddid’in halîfesi Şeyh Bedîyud-dîn’in yanma gidip gelmeği yasak­lanmalı. Böyle yapınca Müceddid kendiliğinden dize ge­lecektir. Bu yasağa uymayanlar m hapsedilecekleri de bildirilmelidir, dedi.

Pâdişâh bu sölzeri duyduktan sonra çok hiddetlen­di ve hemen ferman çıkarıp Şeyh Bedîu’ddîn’e gidip gel­menin men edilmesini emretti. Diğer tarafdan casuslar da çıkarıp İmam Rabbânî’nin halîfeleri üe kimlerin mü­nâsebette bulunduklarının haberini gece gündüz alma­ya başladı. Bu casuslar aynı zamanda İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh üzerine yalan haberler ve iftiralar çıkarıp halkın gözünden düşürmeye ve aleyhinde bulun­durmaya çalışıyorlardı. Bu meyanda:

— İmam Rabbânî Ahmed Fârûk Serhindi kendini peygamber efendimizin ashâbıyla bir sayıyor diyorlardı.

Bu sırada Şeyh Bedîu’ddîn bir hatâ işleyerek Şeyhi Müceddid, gelmemesini bildirdiği halde iznini almadan Serhind’e döndü. Bunun üzerine meydanı boş bulan Pâ­dişâhın adamları, bir yığın tezvîrat arasında şöyle bir haber de çıkarıp:

— Şeyh Bedîu’ddîn Müceddid’le beraber, pâdişâhın aleyhine isyan hazırlamaktadır. Serhind’e gidişinin se­bebi budur, diyerek bunu etrafa yaydılar.

Müceddid-i Elf-i Sânî, bir takım meşakkat ve sıkın­tılara katlanıp göğüs germedikçe bu işler halledilemez diyerek halîfe ve mürîdlerini bu hususta uyardı ve Hak yolunda musibetlere ve mahrumiyetlere göğüs germe­nin, sabretmenin önemini ve buna hazır olmalarını tav­siye ettiler.

Düşmanın Hazırlıkları

Vezir Âsaf Câh, hile-i hud’a ile Pâdişah’ı Hazret-i Müceddid’in aleyhine hazırlamış, tam mânâsı ile dol­durmuştu. Pâdişâh, Müceddid’e karşı bulunan saray mensuplarının ileri gelenlerini topladı, bu konuda ken­dileriyle görüşüp konuştu. Onlar hep bir ağızdan: Mü-ceddid’i de onun mürîdlerini de öldürmek gerekir. Her şeyden önce kendisini huzura çağırmalı ve pâdişâh hu­zuruna kabul edilmenin âdâb ve erkânını yerine getir­mesi istenmeli. Tabîî o kabul etmeyecektir. O zaman ya­kalatıp hapsetmeli. Hapiste iken de gizlice öldürülmeli-dir, dediler. Pâdişâh da bu sözleri kabul edip uygulama­ya geçti.

Pâdişah’ın İmam Rabbânî’yi Huzuruna Çağırması

Pâdişâh, Müceddid İmam Rabbânî’ye bir nâme gön­derdi ve:

— «Biz yüksek şahsınızın sarayı ziyaretine çok is­tekliyiz. Bu itibarla halîfelerinizi alarak teşrif buyurmalarınızı bekleriz.» dedi.

Bu davet üzerine İmam Rabbânî de yanma ileri ge­len mürîdlerinden beş kişi alıp hükümet merkezine doğ­ru yola çıktılar. Vezir yine hiyle ve desiseyle, görüşmeyi Pâdişâhın çok kızgın ve sinirli bir zamanına tesadüf ettir­meyi başarmıştı. İmam Rabbânî Saray’ı teşrif buyurdu­lar. Pâdişah’la karşılaştığı zaman ona selâm dahî ver­medi. Vezir sevinç içindeydi. Pâdişah’ın, hemen öldürül­mesine emir vermesini bekliyordu. Çünkü Pâdişah’ın huzurunda âdâb ve erkânı yerine getirmeyen kimsenin cezası bundan başka bir şey değildi. Vezir Pâdişah’a ha­tırlatmak için şöyle dedi:

— Efendimiz, işte bu, kendisini bütün enbiyâdan efdal sayan kimsedir. Fakat Pâdişâh önem vermedi.

İmam Rabbânî’ye düşmanlık besleyenler Cihangir’i, aleyhine doldurmağa giriştiler. Siyâsî meseleler ileri sür­düler. Çeşitli hiyle ve düzene başvurdular. Cihangir, bu siyasî meseleleri dînî meselelerden çok önemli sayardı. Yalan dolan ve iftira tesir etmişti.

İmam Rabbânî’ye Pâdişâh:

— Bana secde edeceksin, dedi.

İmam Rabbânî bu söze içerleyerek isteksizce şöyle cevap verdiler:

— Ben Allah’dan başka kimseye secde etmem. Pâdişâh ikinci defa tekrarladı ve :

— Seni secde etmekten muaf tuttuk, başını eğecek­sin, ben verdiğim hükmü geri almaktan utanırım, dedi. Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh de bu habere şöyle cevap verdiler:

— Canını kurtarmak için gerekirse secde edilebilir, mahzuru yoktur. Fakat doğrusu şu ki, Allah’dan başka kimse için secde edilmemelidir.

O zaman Guvalyar kalesinde hükümete karşı gelmiş bulunan bir hayli gayr-ı müslim de mahpus bulunmak­taydı. Büyük Müceddid İslâm davetiyle bunların hepsi­ni de İslâm nimetine kavuşturdular. Böylece de Guval­yar hapishanesinde Zât-ı faziletlerinin feyzinden hisse almayan kimse kalmadı. İşte musibet yeri olan hapisha­ne, İmam Rabbânî’nin mübarek ayaklarını basma bere­keti ve feyziyle Cennete, güllük gülistanlığa döndü. Du­rum şöyle olmuştu..Hapishanede bulunan bütün şerliler, mücrimler, kötü kimseler, cânî, kaatil mahpuslar hepsi Allah yolunu tutmuş, Allah için secde eden kimseler ol­muşlardı. Büyük Müceddid orada da hidâyet meş’alesini yakmış ve her tarafı aydınlığa kavuşturmuştu. İslâm’ın nimetini elde etmiş olan bu hapishanenin bir benzeri ih­timal başka yoktur ve hiç bir yerde de orası kadar İslâm ta’lîmi yayılmış değildir. Hak Teâlâ orada Zât-ı Fazilet­lerinin feyz ve bereketiyle İslâm’ın yayılmasını sağladı.

Mehabet Han’ın Pâdişâh İle Savaşa Girişmesi

Hindistan’ın emirlerinden ve hükümdarlarından birçoğu o meyanda Hân-i Hânân (Bayram Han), Hân-i A’zam (Abdürrahîm Han) Seyyid Haydar Han, İslâm Han, Mehabet Han, Murtaza Han, Kasım Han, İskender Lodhî, Hayat Han ve diğerleri İmam Rabbânî’ye muhab­bet besleyen ve kendisine bey’at etmiş olan kimselerdi. Bunlar hapsedilme haberini alınca tedirgin oldular. Hep­si de Pâdişâhın aleyhine ayaklandılar. Hazırlıklara giriş­tiler. Kendi aralarında adamlar gönderip görüştüler, ko­nuştular ve Kabil hükümdarı Mehabet Hani kendilerine

Başını da eğmeyince Pâdişâh musâhiblerine, zorla başını eğmeleri için emir verdi. Bunlar geldiler nekadar uğraştılar ise başını eğdirmek şöyle dursun yanma bile yaklaşamadılar.

Bu defa Pâdişâh ferman verip, kapının üzerini in­dirtti ki, çıkabilmek için başını eğsin. Fakat bu da ba­şarıya ulaşmadı. Zira bu büyük zât bacaklarını kırarak kapıdan geçmiş ve yine başını eğmemişti.

Pâdişah’ın Kızıp Hiddetlenmesi

Bunun üzerine Pâdişâh Zât-ı Faziletlerinin bu tavır ve hareketini kendine karşı kibirlenme saydı ve çok kız­dı, İmam Rabbânî ile beraberindekileri Guvalyar kalesi­ne hapsettirdi. Muhafızlara kesin emirler verip, yanları­na kimsenin girip çıkmasına, kimse ile görüşmesine mü­sâade etmemelerini bildirdi. Bununla da kalmadı. Ha­pis sıkıntısına, hapis musibetine uğratmakla da yetin­medi, Zât-ı Faziletlerinin evini ve yurdunu yağma etme­leri için de emir verdi. Fakat İmam Rabbânî bütün bu sıkıntılara göğüs germişler, sabırla sineye çekiyorlardı. Kimse hakkında bed duâ etmiyorlardı. Hattâ ahlâk-ı nebevî’nin icâbı hayırlı duada bulunuyorlardı. Buyurdular:

— Mahpusluk bizim velayet makamında yükselme­mizi sağlar.

Şehzade Hürrem’in Gönderdiği Haber

Şehzade Hürem (Şâh-i Cihan) İmam Rabbânî için kalbinde büyük bir sevgi ve hürmet beslerdi. Hazret-i Müceddid’in durumunu haber alınca, kendi mutemedi vâsıtasiyle haber gönderip hürmet için secde etmenin mahzurlu olup olmadığını anlamak istemişti.  Hazret-i başkan seçtiler. Gizlice de Kabil’e ordular gönderdiler, Kabü’in ve Peşâver’in Pethanieri de Mehabet Han’ın bayrağı altına toplandılar. Pâdişâh hâdiseyi haber alınca büyük bir korkuya kapıldı. Nihayet koca bir ordu hazır­layıp Kabil’e gönderdi. O sırada Hindistan’ın bütün emirleri ve küçük hükümdarları ayaklanmış, hepsi de Mehabet Han tarafını tercih etmişlerdi. İki ordu Cehlum nehri sahilinde karşılaştı. Büyük bir savaş başladı. Pâ­dişahın orduları kendilerini toparlayamadılar. Nihayet Mehabet Han’ın adamları Padişahı yakalayıp esir et­tiler.

İmam Rabbânî, Mehabet Han ve Arkadşlarına Yol Gösteriyor

O sırada İmam Rabbânî de haber gönderip:

— Ben saltanat heveslisi kimse değilim, kan dökül­mesinden de asla hoşlanmam. Benim şu hapiste kalmak sıkıntısına katlanmam, her halde bir maksada dayalıdır. Bu maksad yerini bulunca kendi kendine bu musibet üzerimden kalkar. Savaşı bırakın, Pâdişâha karşı eskisi gibi itaat yolunu tutun. Ben de inşallah yakın bir za­manda bu sıkıntıdan kurtulurum.

Pâdişah’ın Salıverilmesi

Cihangir ile Âsaf Câh’m yakalanmaları haberi Nur Cihan Begüm’e ulaşınca o da, Padişaha yardım etmek için yola çıktı, fakat kendisi de adamları da yakalandı­lar. Mehabet Han, Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin emri gereğince Cihangir’in yanına gidip:

— Müceddid-i Elf-i Sânî’nin emrine uyarak seni ser­best bırakıyorum. Tekrar Padişahlık tahtına oturabi­lirsin.

Mehabet Han, kendisi de secde etmek hâriç saray âdabını ve erkânım yerine getirdi.

İmam Rabbânî’nin Serbest Bırakılmaları

Müceddid-i Elf-i Sânî, bir sene kadar Cihangir’in hapishanesinde vakit geçirmek zorunda kaldı. Pâdişâh tarafından serbest bırakılması için emir verilmiş idiyse de, Âsaf Câh ile Nur Cihan Begüm bunu geciktirdiler ve bu şekilde bir sene kadar geçti.

Bir ara Cihangir’in kızı, Peygamber Sallallâhü aley­hi ve sellemi rüyada gördü. Rüyasında Resûlüllah Sal­lallâhü aleyhi ve sellem gayri memnun bir çehreyle ken­disine:

— İmam Rabbânî’nin serbest bırakılması neden bu kadar gecikiyor? buyurdular. Kızcağız sabahleyin bu rü­yasını babasına anlattı. Cihangir de bunun üzerine çok pişman oldu ve serbest bırakıldığını bildiren nâmesinde aynı zamanda yaptığı hatâlardan da özür beyan edi­yordu.

İmam Rabbânî’nin Pâdişah’a Şartları

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî nâmeye cevap verip bir kaç şart ileri sürdüler:

  1. Şimdiye kadar, ne kadar cami yıkılmış yahut da  «modor» (Hindu rjaâbedi) yapılmış ise, eski hâline çev­rilecektir. Aynı zamanda «Derbâr-ı Âmm» (Sarayın umûmî dîvanında) bir cami yapılacaktır.
  2. Pâdişâh herkesin önünde inek kesecek ve inek kesmek işi yaygın hâle gelecektir.
  3. Dâvalarda ve adlî meselelerde şer’î hükümler uy­gulanacak, şer’î hükümleri icra etmek için kadılar tâyin edilecektir.
  4. Gayri müslimlerden «cizye» alınacaktır.
  5. Bâtıl ve kötü erkân ve merasim terk edilecektir.
  6. Bütün mahpuslar serbest bırakılacaktır.

Pâdişâh, bütün şartları kabul edip îzâz ve ikram ile büyük Müceddidi serbest bıraktı.

İkinci bin yılın yenileyicisi, İmam Rabbânî vasıta-siyle ve Allah’ın verdiği hidâyet meş’alesiyle İslâm dîni Hindistan ülkesinde tekrar parlamaya başladı. Karanlık bulutlar çekildi. İslâm’ın nuru her tarafı aydınlattı. Şe­hirlerde, hattâ kasaba ve köylerde, camiler ve medreseler kuruldu. Her gün yüzlerce kişi Müceddid-i Elf-i Sânî’nin huzurlarına geliyor onun feyz halekasma katılıyorlardı. Ordu efradından yüzlercesi de gelip bey’at ettüer. Vezir Âsaf Câh da yaptıklarından pişman ve mahcûb oldu. Pâ­dişâh da tevbe etti ve Zât-ı Fezîletlerinden affetmesini istedi. İmam Rabânî, bunların hepsinin hatalarını ba­ğışladı ve Allah’ın yüce dergâhına el açıp hepsi için ha­yır duada bulundular.

Şah Cihanin Pâdişah’a Karşı Gelmesi

Fitne ve fesadcılar rahat durmuyorlardı. Hep fitne tohumları ekip geliştirmek yolunda çalışıyorlardı. Niha­yet Şehzade Hürrem (Şah Cihan) i, Pâdişah’a karşı ayaklandırdılar. Şah Cihan, babasına karşı savaş açtı. Pâdişâh çok üzgün idi. Müceddid-i Elf-i Sânî’den zafer için duâ etmesi ricasında bulundu. Müceddid de kendi­sine haber gönderip :

— Ben dünyada sağ kaldıkça Hindistan ülkesinin saltanatı senin elinde bulunacaktır. Şehzadenin orduları sayı itibariyle çok iseler de onlar her saldırıda başarısız­lığa uğrayacaklardır, dedi.

Filhakika, Şehzade kaç kere ordularını hazırladı ve saldırıya geçti ise, her defasında bozguna uğradı. Bu kerre İmam Rabbânî’den rica edip:

— Bütün büyükler, ileri gelen şeyhler bana duâ et­tiler, benim tarafımı iltizam ettüer, yalnız sen bana yardım etmiyorsun, hâlbuki ben işin başlangıcından be­ri senin kulun, kölendim, dedi.

İmam Rabbânî buyurdular:

— Ben ne zamana kadar yaşarsam Hindistan ülke­sinin saltanatı babanın elinde bulunacaktır. Ben öldük­ten sonra ise bu ülkenin tacı da tahtı da senin olacaktır. Va’d-i İlâhî böyle tahakkuk etmiştir, diye haber gönder­diler ve teberrük olsun diye de kendi mübarek sarıkları­nı Şehzadeye hediye olarak yolladılar. Nitekim İmam Rabbânî’nin kerameti aynen zuhur etti. Cihangir’den sonra Şah Cihan saltanat tahtına çıkıp, memleketin Pâ­dişâhı oldu.

Vefatından evvel bir seyahati esnasında Cihangir, Serhind’den geçmişti. Bu münâsebetle İmam Rabbânî, Pâdişâh Cihangir’i davet etiler. Pâdişâh geldi ve tekke lerde her zaman yenen alelade yemeklerden yedi. Pâdi­şâh yemekten sonra:

«Ben ömrümde bu kadar lezzetli yemek yemedim»   itirafında bulundu.

Bundan sonra Pâdişâh, genellikle tekkelerde yenen yemeklerden yemeğe başladı. Cihangir’e başka bir hal olmuştu. Bir lâhza bile Mücedidden uzak kalmak istemi­yordu. Bu kalbi yakınlığın neticesi Pâdişâhla birlikte se­ferlerde bulundular. Birçok yerlere gittiler. Cüceddîd’in bu yakınlaşmadan maksadı Cihangir’in, bir müslüman pâdişâh olmak vasfiyle, üzerine düşen vazife ve mes’ûli-yetleri idrâk edip yüklenmesi idi.

Cihangir ömrünün sonuna doğru kendi akide ve düşüncesini şöyle anlattı:

— Ben, bana kurtuluş ümîdi verecek bir işin sahibi değilim. Benim kurtuluş ümidim ve dayanağım, İmam

Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin: «Allâhu Zü’l Celâl bize Cenneti lütfederse sensiz girmeyeceğim.» sözüdür. İşte ben huzûr-i İlâhiye onunla varacağım. Dayanağım bu sözdür. Kurtuluşumu da bu sözden ümîd ediyorum.

Saltanat ve Saray Emirleri Hân-i Hânân

Bu zât Ekber’in meşhur atalığı (hocası) Bayram Han’ın oğludur. Nakşibendî tarîkatine bey’ati vardı. İmam Rabbânî «Mektûbât»ında bu zâttan çok bahseder. Bu zâtın asıl ismi Abdu’rrahîm Han idi. Cân ü gönülden Takva ve ilim ehline hizmette bulunurdu. Arapça, Fars­ça, Türkçe ve Hind dillerini çok iyi büiyordu. Bir ara Pâdişâh kendisine karşı çok gücenmişti. O kadar ki diğer emirler, Pâdişâhın onu öldürteceğini zannetmişlerdi. Han hazretleri, İmam Rabbânî’ye başvurup, kendilerin­den duâ rica etti. Saray’a vardığı zaman Pâdişâh, bekle­nenin aksine kendisne karşı iltifat edip hil’at ve in’âm ü ihsanda bulundu. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bu zâte yazdığı bir mektubu buraya alıyoruz:

«Zenginler için tevâzû güzel şeydir. Fakirler için ise, istiğna ve ihtiyaçsız olma ve öyle gö­rünme daha güzeldir. Nitekim ilâç veren hasta­lığın zıddı olan ilâcı verir. Mektubunuzdan is­tiğna (ihtiyaçsızlık) sezilmektedir. Bu yol tevâ­zû yoludur. Fakir fukaraya çokça hizmette bu­lunduğunuz da malûmdur. Bununla beraber âdâb ve erkânı da göz önüne almak zarurîdir ki, mükâfat elde edilebilsin. Ümmetin takva sahibi olanlarının hayli sıkıntıları vardır. Onlar kibir­lilerin karşısında kibir gösterir, ihtiyaçlarını belli etmezler.» (Mektubat cilt I, mektup 68)

Hân i A’zam

Bu zât’uı ismi Mirza Aziz’dir. Ekber’in sütkardeşi idi. Pâdişah’ın İslama uymayan işlerine çok kızıyordu. Bu itibarla Pâdişah’la ilişiğini kesmiş gibi idi. Kendi eyâletinde bulunmaktaydı. Ekber öldükten sonra, bir mektup aldı. Bu mektupta Ekber’in ahvâli ve davranış­ları yazılmıştı. Bu mektup Cihangir’in kulağına ulaştı. O kadar kızmıştı ki, bu hususta «Tüzük-i Cihangiri» de şöyle yazar:

— «Bu mektubu görüp de duyduğum zaman, vücu­dumun tüyleri diken diken oldu.»

Cihangir, Mirza Aziz’e emir verip, mektubu kendi­sine okumasını bildirdi. Cihangir, Mirza Aziz’in bu mek­tubun açığa vurulmasından korkacağını zannediyordu. Fakat Mirza Aziz hiç korkup çekinmeden tam bir cesa­retle mektubu okudular.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî ona da mektuplar ya­zıp iltifatlarda bulunmuştur.

Müftî Sadr i Cihan

Ekber devrinde Müftî’yi A’lâ (En büyük müftilik) makamında bulunuyordu. O devirde bir hayli yakışık al­mayan hâdiseler vuku buldu. Bununla beraber Cihangir bu zâtı yine kendi makamında bıraktı. Kendisine secde etmekten muaf tuttukları arasında bu zât da vardı. İmam Rabbânî mektuplarında bu zâtten de bahsederler.

Hân-i Cihan

Bu zâtın asü adı Hüseyin Kulu Bey’dir. Bayram Han’ın yeğeni ve Ekber devrinin ileri gelen ordu büyük­lerinden olup, «Penc-hezâri» (Beş bin kişilik kıt’anın ko­mutanı) rütbesine sâhibdi. Cihangir zamanmda da sal­tanat vedevlet erkânının ileri gelenlerinden idi. Bu zât de yine Hazret-i İmam Rabbânî’nin eteğine sarılmış olanlardandır. Zât-ı Faziletleri, «mektûbâtında» bu zât için de mufassal bir mektup yazmışlardır.

Kılıç Han

Ekber devrinin en iyi serdârı (general) ve Cihangir devrinin de «Tis hezâri» (Otuz bin kişilik kıt’anın komu­tanı idi. Beş bin kişilik bir süvari kıt’asmın komutasını da elinde tutardı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin «an­ma kardeşi» idi. Lahor mıntıkasının da «savbe-dâr»ı (valisi) idi. İmam Rabbânî bu zât’a da şeriatın icrası hu­susunda bir mektup yazmışlar, bu mektupta şöyle bu­yurmuşlardır:

— «Güzel idarenizden dolayı Zât-ı âlîlerine teşek­kür ederim. Lahor gibi büyük bir şehirde vücûdunuzun bereketinden ahkâm-ı şeriat revaç bulmuştur. Din kuv­vetlenmiş ve «Millet-i Beydâ» (Müslüman Milleti) güçlü duruma gelmişlerdir. Bu şehir, «Fakir» in düşüncesine göre Hindistan’ın diğer şehirlerine örnek ve «Baş» ola­cak mahiyettedir. Bu şehrin hayr ü bereket eseri diğer şehirlere de ulaşacaktır. Bu şehirde din meş’alesi aydın­lanmış olunca, diğer şehirler de bu meş’alenin aydınlı­ğından faydalanacaklardır.

Böylece din-i İslâm’ın nuru her yere yayılacaktır. Hak Teâlâ zât-ı alîlerine yardım eylesin.»

İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh’in saydığımız kimselerden başka ileri gelen bir hayli diğer emirler, ser­darlar (kumandanlar), valiler, Hanlar (küçük hüküm­darlar) dan da mürîdleri ve yakınları vardı. Bunlar ara­sında şu önemli kimseleri sayabiliriz: Şeyh Ferid, Me­habet Han, İslâm Han, İskender Han, Hekim Fethullah Han, Şeyh Abdülvehhab, Seyyid Mahmud Ahter, Seyyid

Ahmed Hızır Han Lodhi ve bu arada bilhassa Cebbârî Han’ı zikretmeliyiz.

Bir ara, Padişah ansızın hastalandı ve İmam Rabbânî’den «şifâ» isteğinde bulundu. Bunun üzerine İmam Rabbânî sarayda abdest almak için su istediler. Hade­meler altın ibrikle gümüş leğen getirdüer. Bunu gören İmam Rabbânî:

— «Altın ve gümüşten kab – kaçak kullanmak ha­ramdır.» buyurdular.

Pâdişâhın hanımı Begüm Nur Cihan, perde arka­sında oturmuş olanı biteni dinliyordu. Anlayışlı bir ka­dın idi. Hemen billur (kristal) ibrik, leğen gönderdi. Bu­nunla abdest aldılar, iki rekât namaz kıldılar ve Pâdi­şah’a:

— Ben duâ ederken sen de ağlayacaksın.

Fakat Pâdişah’ın ağlaması tutmuyordu. Bunun üzerine:

— Başını aç.

Pâdişâh başını açtı. Müceddid de duâ ettiler. Pâdi­şâh iyileşti ve kendilerine mürîd oldu.

Ekber İlhadinın (Dinsizlik) Temizlenmesi

Kısa görüşlü ve bilgisiz yazarlardan bazıları kitap­larında Müceddid-i Elf-i Sânî, Ekber devri «ilhad» (din­sizlik ve densizlikleri) ini ortadan kaldıramamış temiz­leyememiştir, diyorlar. Yine:

«O zâtın bu işde hiç bir tesiri ve hizmeti de olma­mıştır. O’na balğı bulunanlar o zâtın vefatından sonra şerh-i hallerini yazarken bu hususu uydurup ileri sür­müşlerdir» demektedirler.

Ne kadar hatalı ve boş bir iddia. Biz tarihi tarafsız olarak mütâlea etiğimiz ve tetkik eylediğimizde, hakikat kendiliğinden aydınlanıp ortaya çıkıyor. Ekber «ilhâd» inin temizlenmesi ve kökünün kazınması ancak İmam Rabbânî’nin zuhuru ile mümkün olmuştur. Kendisinden önce birçok ileri gelen kimseler, bu hususu önceden bil­dirmiş, haber vermişlerdir. İmam Rabbânî’den önce dev­let erkânının ahvâli acaba nasıldı? İslâm’ın kolu kana­dı kırılmış değil miydi? Ekber’in dinsizlik ve densizliğin­den sonra Cihangir’in ahvâli de malum. Durmadan şa­rap içmesi, küp dibinde yatması, yarım okka kebab edil­miş et ve bir kaç kadeh şarap aşkına, saltanatı Nur Ci­han Begüm’e bağışlaması, Hindistan’da İslâm’ın ne du­ruma geldiğini göstermez mi?

Kimse açıktan açığa İs­lâm şerîatince yürüyüp gitmeğe cesaret edemez olmuş­tu. İşte ancak Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vücûdunun be­reketi ile İslâm bu ülkede yeniden canlandı, yeniden her tarafı aydınlattı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Padi­şaha secde etmenin haram olduğunu ortaya koydu. Zât-ı faziletleri İslâm yolunda cihâda girişti. Hak yolda olduk­larından Hak Teâlâ da kendilerine yardım etti. O’nun vasıtası ile Müslümanlar, sahih ve doğru olarak İslâm ta’lîmini (öğrettiklerini) öğrendiler. Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh’in bütün yaşayışı hattâ yaşa­yışının bir lâhzası bile Kur’ân-i Kerîm ve Sünnet-i Seniyye-i Nebevî’den ayrı geçmiş değildir. Bid’at selinin önüne geçmiş, Hindistan’da İslâmın şânmı yüceltmiştir. Akaid’in bozulmuş taraflarını tashih eylemiş, doğrult­muştur. Kitâbullah ve Sünnet-i Resûlüllah’a, bağlı ya­şayanları çoğaltmıştır. Her tarafda İslâm kanunlarına hürmet edilmesini sağlamıştır. Bunların kâffesi de Haz­ret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin sayesinde olmuştur. O büyük zât Cihangir gibi hükümdarı dahî yola getirmiş­tir. Cihangir ki, daha önce zât-ı faziletlerinin en büyük düşmanı idi. Fakat onun feyzinin bereketiyle doğru yo­lu buldu. Öyle bir durUMa geldi ki, O’ndan uzaklaşa-maz oldu. Bir dakika uzak kalmak Cihangir gibi hüküm­dar için büyük bir üzüntü oluyordu. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin İslama hizmet ve İslâmı yenileyip aslî hâ­line döndürmek Hususunda bir hayli çalışmaları vardır. Bu hakikati ancak bir fâsık, bir fâcir, yalanlamağa kal­kabilir.

Yenileme ve Himaye (Kayyum Olmak)

Müceddid-i Elf-i Sânî buyuruyorlar:

— Her kim Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem’e salât ve selâm getirirse, bu kimsenin ecr alacağını, mükâfata kavuşacağını bildirmişlerdir. Yine Ondan:

— Her kim Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sel­lem için na’t-i şerîf okur, O’nu medh eden kasideler, ga­zeller söylerse biz o kimseyi de kendimize mensup kıla­rız.

Bir gün bir kimse İmam Rabbânî’nin hâmilik ve kayyumluğunu kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi:

— «Hazret-i Abdülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh şimdi dirilip gelir ve senin müceddidlik ve kayyumluğuna ikrar verirse biz de sana inanırız.

Hazret-i Müceddid, kutup yıldızına işaret ettiler ve yıldız ayrılıp iki parça oldu. Arasında Hazret-i Şeyh Ab­dülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh göründü, yüksek sesle seslendiler:

— Müceddid-i Elf-i Sânî’nin dediklerini kabul ede­rim. Çünkü din ve dünya hususunda kemâlât sahibidir. Bu, evliyâyi ümmet arasında en faziletli zevattan biri­dir. Her kim onu inkâr eder, muhalefette bulunursa di* yolundan sapmış olur.

Bu sözü söyledikten sonra, Hazret-i Şeyh Abdülkaa­dir yine yıldızın ardında kayboldu.

Bunun üzerine Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh şu beşareti verdiler:

— «Onun silsilesine mensup kimseler, kıyamete ka­dar devam edecek, bu silsileye mensup olanların günah­larına da şefaat edilecektir.» Sonra devamla:

— «Biz sizin için, yahut da sizin vâsıtanızla bize bağlı olanlara da şefaatte yine vesile oluruz.» buyurup ilâve ettiler: «Bunu bildirmek için emir aldım.»

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî zamanında İslâm çok kuvvetlenip ilerledi ve parladı. İmam Rabbânî’nin halîfeleri çok uzak ülkelere kadar ulaştılar. Afganistan, Türkistan, Arabistan, Şam (Suriye), Rûm (Anadolu), Turan (Yukarı Türkistan), Bedahşan (Kuzey Afganis­tan) ve Horasan’a kadar vardılar. İmam Rabbânî’nin da’vetini ve tebliğini halka ilettiler, yaydılar. Böylece Müceddidlik ve kayyumluk ıtrinin kokusu her tarafa ya­yıldı. Her taraftan büyük küçük, ileri gelen gelmeyen, zengin fakir, âlim ve câhil her çeşit insanlar, İmam Rabbânî’nin huzuruna gelip feyz alıyorlardı. Yolunu şa­şırmış yüz binlerce kimse hidâyet’e ulaşıp İslâm’la şe­reflendiler.

İmam Rabbânî’nin Yüce Kemâlâtı

Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Serhindî’nin hamuru Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin hamurunun artığındandır. Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem, Müceddid Rahmetullahi aleyh’i «Rahmet ha­zînesi» diye anmışlardır. Bu itibarla, Âleme Rahmet olan Risâlet Penâh efendimizden ona bir hisse ulaşmıştır. Bu­na göre, Kıyamete kadar «kutb» ve «ebdal» bu silsileye mensûb olanlar arasından gelecektir.

Âhir zamanın   «Mehdî-i Mev’ûd»u da yine İmamRabbânî’nin halîfelerinden olacaktır, denmiştir. Bu yo­la bağlı bulunanlar Hak Teâlâ’ya da bağlı bulunan kul­lardır.

Bu faziletli zât Allah Kelâmını göğüslerinde muha­faza ederlerdi. Doğrudan doğruya Hak Teâlâ ile İlham yoluyla mükâlemede bulunurdu.

İmam Rabbânî’ye ilm-i ledünnîden büyük nasib ve­rilmişti.

Kur’ân’ın «hurûf-u mukattaa»sının esrarı öğretil­mişti.

Müceddid Rahmetullahi aleyh, sahâbîlik makamına yaklaşmış ve Resûl-i Ekrem Sallallâhü aleyhi ve sellem’-in Sünnet-i Seniyyesine tâbi olmakla O’na yakîn elde et­mek saadetine ermişti.

Kendileri hac için yola çıkmadan mâ’nen Kâ’be’nin ziyareti nasîb olmuş ve dergâhlarında Zemzem kuyusu gibi su kaynamıştır.

Hânegâhları (tekkeleri) manevî cennet mesâbesindeydi.

Yüksek silsileleri, kendilerinden sonraki diğer silsi­lelerin hepsine feyz ulaştırmıştır.

O, şeriat ile tarîkat’m câmii’dir. (İkisini bir arada bulunduran) Velayet makamına ulaşmış, nübüvvet ke-mâlâtmdan da nasîb elde etmişlerdir.

Ümmet-i, Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem’in evliyasının en ileri gelenlerinden ve faziletlilerindendir.

O’nu Hak Teâlâ müceddid-i Elf-i Sânî (İkinci bin yılın yenileyicisi) olarak ortaya çıkarmış,  vazîfelendirmiştir.

Zât-ı Faziletleri «Kayyûm-i Âlem» lakabına mazhar olmuşlardır. Peygamber Efendimizden bugüne kadar bu lakab hiç kimseye verilmemiştir.

Kendilerine Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’m hil’ati ihsan edilmiştir.

Allahu Zü’l Celâl bu kuluna bir çok makamlar ih­san buyurmuştur. Meselâ: Müceddid-i Elf-i Sânî olmak, kayyum olmak, mahbûb olmak, asîl olmak, yüksek ahlâk sahibi olmak, halîfe olmak, imam olmak, kutb olmak ve seçilmiş olmak.

Hazret-i Ali Kerremallâhü veçhen: «Ben size bilgi öğretmek için geldim.» buyurmuşlardır.

İmam Rabbânî de İslâmî ta’lîmi öğretmek için geldi.

Öğrettikleri

Hak sevgililerinin halleri’nin doğruluğu kendileri­nin amelî yaşayışları, tuttukları ve gösterdikleri yol ile belli olur. Bu zevatın keşif ve kerametleri mânevi kemâ-lât şeklinde görünür. Bunları da zikr eylemek bizim için hayır ve bereket sebebidir. İçinde bulunduğumuz zama­nın karanlık günlerinde Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’­nin yolu müslümanlar için parlak, hak bir yoldur. Ma­nevî derdlerin devası, gönlümüzün şifâsıdır. Bize göster­miş buluduğu yolu dosdoğru tutup gidersek, muhakkak maksada ulaşmaya muvaffak olacağız.

Şimdi birazda Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyhin değerli telifâtından ve öğrettiklerinden bâzıla­rını seçerek kaydedelim:

«Düşmanın tahakkümü altına girmiş bulunan kim­selerin, Hak’ka itaat yoluna gelmesi çok zordur.»

«Yalnız başına oturma, inzivaya çekilme, boş işlerin başka bir adıdır.»

«Dünya musibetleri, sıkıntı ve üzüntüler, yara gibi acı yapsa da hakikatte Hak’ka doğru ilerlemeye, yakın­laşmaya sebeptir.»

«Günahdan sonra pişmanlık ve nedamet, tevbenin bir dalıdır.»

«Hak Teâlâ’nın düşmanlarına yakınlık etmek, Hak Teâlâ’ya karşı düşmanlık etmektir.»

Gönül göze tabidir. Göz eğilince artık gönülü koru­mak kolay değildir. Gönül de bozulunca artık şehvete ve cinsî isteklere dizgin vurmak ve nefsi korumak imkânı yoktur.»

«Her hangi bir kadının mahremi olmayan bir erkek­le tatlı tatlı konuşması haram işlere dâhildir. Kadınla­rın ince ve vücûda yapışan elbise giyinmeleri de, çıplak gezmek hükmündedir.»

«Küfürden sonra en büyük günah, birisinin kalbini kırmaktır. Kalbi kırılan kimse ister mümin, isterse kâfir olsun.»

«İslâm, fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yi­ne fakirlerle devam edip gidecektir.»

«Zenginlikten daha fazla îmânı bozabilecek hiç bir şey yoktur.»

«Bizim konuşma tarzımız, sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur.»

«Zayıf kimse üzerine çullanmak korkaklık alâmeti­dir. Akran ile atışmak ahlâk bozukluğudur. Kendinden daha üstünle atışmağa kalkmak ise hayâsızlıktır.»

«Her kimin karısı, evi, işini görecek adamı ve bir de bineceği varsa pâdişâh demektir.»

«Allah Teâlâ’yı Allah olarak bilmek, şirkden kur­tulmak demektir. Peygamberi de peygamber olarak bilmek, başka bir kimsenin yolunu tutmamak demektir.»

«Âhiretin işini bugün tamamlayın. Dünyanın işini ise yarına bırakın.»

«Mütevazı ve yumuşak tabiatlı kimse için cehennem haramdır. Her kim için yumuşaklık ihsan kılınmış ise, o kimseye dünya da, âhiret de ihsan kılınmıştır.»

«Hak Teâlâ’ya, emrine teslim olmakla yaklaşılabilir, düşünmekle hayâl ile değil.»

«Dünyaya âit istekler zarurî ihtiyaçlardan değildir.»

«Allahü Teâlâ bize çok yakın ve bizim hemen yanı­mızda olduğuna îmânımız vardır. Fakat bu yakınlık ve yanı başımızda olmasını kavramak bizim anlayışımızın imkânı haricindedir.»

«Ehli kerem, başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir.»

«EN İYİ VE EN MÜKEMMEL NASİHAT: «PEYGAMBER SAL­LALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM’E İTAAT EDİNİZ» SÖZÜDÜR.»

«Ehlü’llah’dan keramet aramağı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir.»

«Hiç bir câhil, velî olmamıştır, olamayacaktır da.»

Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi Ve Sellem’e İtaat

Ey benim can kardeşlerim bilesiniz ki; Muayyen müddette gelecek olan ölümden evvel ölmeğe Ehlüllah «fena fillâh» tâbir ederler. Hak Teâlâ’ya ulaşmanın mu­hal olduğu isbat edilememiştir. Velayet dereceleri, bir bi­rinin üstündedir. Nitekim, her peygamberin kendisine hâs bir velayet derecesi vardır. Bu derece, bütün velayet derecelerinin üstünde bütün velayet derecelerinden yük­sek bir derecedir. İşte biliniz ki, bizim Peygamberimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem’in derecesi bunların kâffesinin üstündedir.

Şimdi hakikate kavuşmak servetini elde etmek is­terseniz ve yüksek derece ve makama erişmek dilerseniz, Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem efendimize itâ­at etmelisiniz. Onun yolunu izlemeli, bunu kendinize ge­rekli ve zarurî bilmelisiniz.

Kâmil Şeyh’in Hizmetinde, Sohbetinde Bulunmak

Şeyh-i Kâmil’in hizmetinde bulunmak, onun sohbet dâiresinde vakit geçirmek kırmızı kükürt ve kimyadır. Onun bakışı deva, onun sözleri şifâdır. Hak Teâlâ, bizi de sizi de Hazret-i Muhammed Mustafâ Sallallâhü aleyhi ve sellem’in şerîatinin doğru yolunda sabit kılsın. Nite­kim gayemiz, maksadımız da hep budur. Saadetimizin, kurtulşumuzun sebebi ve âmili de budur.

Allah Muhabbeti, Allah Sevgisi Beslemek

Kalbinde Allah sevgisinden, Allah muhabbetinden başka hiç bir sevgi ve muhabbet beslemeyen kimse ne mübarek kimsedir. Bu kimse, bundan başka hiç bir şey aramaz, hiç bir şey istemez. Öyle ise, böyle bir kimse, kendisini hep Allah’a vermiştir, isterse zahirde halk ile meşgul olsun.

Farz İle Nafilenin Farkı

v Hak Teâlâ bizi de, Seyyidü’l Beşer (insanlığın efen­disi) hürmetine sizi de, taassubdan, eğri yoldan koru­sun. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtarsın. Elbette ki O, Efen­dimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem her çeşit kusurdan uzaktı.

İnsanı bârigâh-ı Ulûhiyyete yaklaştıracak olan, far­zın edâ edilmesidir. Farzlar önce gelir, nafile daha son­ra. Farz varken nafileye itibar edilmez.

Farz hakkında «Bir farz edâ eylemek bin senelik na­file edâ etmekten daha iyidir» denilmiştir. İsterse bu na­file hulûs-i niyyetle yapümış olsun, farz yapılmadıktan sonra bir mânâ ifâde etmez. Biz şunu demek isteriz ki, farzın edasından sonra ve evvel farz için tâyin edilmiş bulunan sünnetleri ve müstehabları da farzla beraber nazar-i itibâra alıp, bunların da dikkatle edası gereklidir. Farzları terk ederek değil.

Bir gün Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Fârûk-ı A’zam (Hazret-i Ömer) Radiyallâhü Teâlâ anh, cemâatle sabah namazı kılıyorlardı. Namazı bitirdikten sonra bir göz gezdirdi. Kendi arkadaşlarından hiç birisini göremedi. Bunun üzerine:

— Falan kimseyi namazda göremedim?

— O zât çok kerre geceleri uyanık kalır ve ibâdetle meşgul olur. İhtimal sabaha doğru uyuya kalmıştır, de­diler.

Buyurdular:

— «Bütün gece uyusaydı da sabah namazını usûlü veçhile cemâatle kılsaydı elbette ki daha iyi olurdu.»

Farzlardan zekât’a gelince: Zekât olarak bir habbe vermek elbette ki zekât olmayarak verilen bir yığın sa­dakadan daha iyidir, derecesi de daha yüksektir. Bu bir habbe’yi de, muhtaç olan yakmlara vermek daha ef-d aldır.

Hazret-i İmam A’zam Rahmetullahi aleyh, bir ara abdestin âdâb ve erkânından birin unutup yerine getir­meyerek kıldığı kırk senelik namazlarını kazâ etmiştir.

İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh, ileri gelen bâzı kimselere:

— «Bâzı mürîdleriniz, sizin halîfelerinizin karşısın­da âdeta secde edercesine aşırı ta’zim gösterip, eşik öp­mekle bile iktifa etmiyorlar,» buyurdular ve ilâve ettiler:

«Bu işin kötülüğü, güneşden daha açıktadır.»

Bu gibi hareketlerde bulunanları, bu davranışların­dann şiddetle men ettiler ve bu gibi işlerden çekinmenin herkes için gerekli olduğunu da bildirdiler. Bilhassa, hal­ka önderlik edenler ve kendilerine halkın hürmet göster­diği kimseler daha çok sakınmalıdır.

Amelsiz Âlimler

Ulemâ (âlimler) için dünyaya bağlanmak, dünya nimetlerine, dünya işlerine rağbet göstermek, damgalı kimselerin alınlarındaki damgaya benzer. Bunlar için dünya nimetlerinden geniş bir şekilde faydalanmak mümkün olmakla beraber, bu gibilerin ilimlerinden, bil­gilerinden kendileri için bir fayda yoktur. Bunların ilim­leri, hayâli kimya taşma benzer. (Gûyâ bu taş, bakıra dokundurulursa hemen altın oluverirmiş.) Aslında bun­ların kendileri, alelade taştan farksızdırlar. Kıyâmet azabına daha fazla müstehak olan kimseler kendi ilim­leri için fayda vermeyen kimselerdir. Bir ara ariflerden birisi bakmış ki, Şeytan boş oturmuş, kimseyi aldatmak ve saptırmak için uğraşmıyor. Adam Şeytan’a bunun se­bebini sorunca Şeytan şöyle demiş:

— Görmüyor musun bir yığın koca koca âlimler, be­nim işimde bana yardımcı olmuşlardır. Benim işimi on­lar görüyorlar. Artık bu yolda bana iş kalmadı.

Rızâ-i İlâhî’ye Razı Olmak

Bir Allah kulunun, «Vahdehü lâ Şerike Leh» (Birdir ve O’nun ortağı yoktur) den başka hiç bir maksadı, hiç bir gayesi olmaz. Böyleleri için ceza ile mükâfatın farkı yoktur. Bunlar için cezanın sıkıntısı da mükâfat gibi tatlı olur. Cennet istekleri varsa orası Hak Teâlâ’nın rı­zâ makamlarından olduğu içindir. Cehennem’den sa­kınmak istemelerinin sebebi ise, orasının Hak Teâlâ’nın gazab makamlarından olmasındandır.

Resûlüllâh’a Tabî Olmak (Uymak)

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bâtınları Nakşibendî şeyhlerinin (kaddesellahü sırrehüm) nuru ile aydınlanmış olduğundan zahirde Peygamber-i Ekrem sallallâhü ileyhi ve sellem’e itaat ve ittibâ ile süslenmiş, donanmıştı.

Ramazan Ayının Fazileti

Ramazan ayı ayların fazîletîisidir. Bu ayda yapılan farz ve nafile ibâdetler, meselâ; namaz, oruç, sadaka ve şâire diğer aylarda yaplıan ibâdetlerin sevabından yet­miş misli fazladır. Bu ayda herhangi bir kimse oruçlu bir kimseye iftar ettirirse Hak Teâlâ onun günahlarını bağışlar ve onu cehenem azabından korur. İftar ettiren kimseye de, oruçlu kimsenin orucunun sevabı kadar ecir verir.

Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendi­miz, Ramazan ayında esirleri ve tutsaklan serbest bıra­kırlardı. Buna uyarak İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh de bu ayda kim ne isterse verirlerdi.

Dünya ve Dünyaya Bağlı Bulunanlar

Dünya görünüşte çok tatlıdır. Her tarafı tozpembe görünür. Fakat bir de bunun öteki yüzü vardır. Haki­katte dünj’a denen bu nesne öldürücü bir zehir olup, ya­lan ve boş bağlılıktan başka bir şey değildir. Buna bağlı bulunanlar mezellete düşerler, alçalırlar ve dünyaya âşık olanlar delidirler. Dünya denen şey altın tabağa kon­muş pisliğe benzer. Yahut da şeker karıştırılmış zehire. Akıllı o kimsedir ki, bu aldatıcı ve yalancının göz boya­yan süslerine aldanmaz, ona bağlanmaz ve onun boz­gunculuğuna inanmaz.

Sahabe-i Kiram Rıdvanüllahi Aleyhim

Peygamber Efendimizin ashabı Kur’ân ve şerîat-i Muhammediyye’yi yaymak yolunda büyük fedâkârlık­lara katlanmış kimselerdir. Bu zevât-ı kiram hakkında itirazda bulunmak yahut da bu zevatı tenkid eylemek Kur’ân-ı Kerîm ve Şer’-i şerife karşı itirazda bulunmak ve bunları tenkid etmek gibidir. Meselâ Kur’ân-ı Kerimi toplayıp bugünkü şekline getiren Hazret-i Osman Radiyâllahü Teâlâ anh’dır. Hazret-i “Hz. Osman’a ileri geri söy­lemek, Kur’ân-ı Kerîm’e ileri geri söylemek gibi olur (neûzübi’llâh)

Zekât ve Şâire Hakkında

Siz bu fânî dünyadaki bir kaç günlük ömrünüzü âhiretinizi hazırlayacak şekilde yaşamalısınız. Böyle ya­şamak ise Allah ve Resulüne itaatle mümkündür. Bu ita­at hayâtınızın her safhasında olmalıdır. Âhiret saadeti­ni elde etmek ve azabından kurtulmak ancak böyle olur. Allah’ın emirlerinden biri de zekât’tır. Toplanmış olan servetin, üremekte bulunan hayvanların ve malların ze­kâtının ödenmesi gerekir.

Ağlayamazsanız da ağlamalıların -yanında-ağlar gö­rünün ve her zâman Hak Teâlâ’nın dergâhına sığınıp dert ve sıkıntılardan kurtulmak için âh ile, aşk ile, ve samimî niyetle duâ’ediniz

Dünya’nın Hakikati

Ey Oğul! Dünya imtihan ve denenme yeridir. Bunun zahiri, süslenmiş kadına benzer. O kadın ki, hakikatte yaşlı ve çirkindir. Lâkin allanıp pullanır, güzel elbiseler giyinir, kaşını gözünü, yüzünü boyar da ilk bakışta gü­zel görünür. Fakat hakikatte içi pislik, sinekler ve bö­ceklerle dolu, dışına güzel koku sürülmüş hayvan leşi gibidir. Görünüşü parlak pis su gibi, uzaktan su gibi gö­rünen seraba benzer. Zehirle karışmış bir şekerdir bu dünya.

(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu konuyu hadislerde ümmetine bildirmiştir. Bu hikmete binaen dünya yönetiminde “dulkadının çocukları”nın ne kadar etkin olabileceğini anlamaktayız.[1])

Dünyanın zahirine aldanan herkes, her zaman za­rar görmekte ve hüsrana uğramaktadır. Her zaman da sonu pişmanlıktır.

Meselâ: Müneccimlik, felsefe gibi âhiret için fâidesiz bilgiler öğrenen bir kimse âhiret saadeti yolunda bunlardan bir şey beklerse aldanmış olur.

Çalışma zamanı da, ibâdet zamanı da gençlik çağı­dır. İşini bilen kimse, bu zamanı boşuna geçirmez ve bun­dan istifâde eder. Fırsatı ganimet bilmek gerek, olur ki yaşlılık devresine erişmek hiç mümkün olmaz. Olsa bile yaşlılıkta güç, kuvvet kalmaz.

Servet Sahiblerinin Tevâzuları Hakkında

Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuşlar­dır: Her kimin, bir kardeşinin üzerinde malı yahut da her hangi bir şekilde bir hakkı bulunur da onu bağışlar­sa elbette iyilik etmiş olur. Hele bu kimse parası pulu ol­mayan muhtaç birisi ise. Bu itibarla hak sahibinin iyi­likleri, hakkı afv edenin iyliklerine sebeb olur.

Zengin kimselerin iyiliklerinin ikincisi ise Allah yo­lunda göstereceği tevazûudur. Servetiyle övünen zengi­ne yazıklar olsun. Yine zenginliği ile beraber mûtevâzî olmayı bilmeyen zengine de yazıklar olsun. Allahu Teâ­lâ bu gibileri bu hastalıktan kurtarsın.

Allah’ın Kullarına İyilik Etmek

Dünya yaşayışı pek kısadır. Âhiretin azabı ise hem ağır ve hem de uzun ve dâimidir. Dünyadaki bir kaç gün­lük hayâtı ganimet bilip âhirete hazırlanmak gerekir. Hak Teâlâ’nın emrettiği iyi işlere sarılmalı, bu meyanda O’nun kullarına çokça iyilikte bulunmalıdır.

Yaşayanların Ölülere Hediyeleri

Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuş­lardır:

— «Ölü, kabir içinde suda boğulup feryâd eden kimseye benzer. Evlâdından, babasından, annesinden, kardeşinden, yakınlarından duâ bekler. Duâ kendisine ulaşınca, sanki dünya ve dünyadakiler kendisine veril­miş gibi olur. Şüphesiz, Hak Teâlâ yeryüzünde yaşa­makta olanların dualarını kabirlerdekilere ulaştırır. Dağlar kadar da rahmetini yağdırır. İşte yaşayanların ölülere en büyük hediyeleri duâ ederek onlara rahmet ve mağfiret talebinde bulunmalarıdır.

Arifler (Hâcegân) ın Yolu

Hak Teâlâ’ya ulaşmak için ariflerin (Tasavvuf bü­yükleri) yolu, yolların en kısası, en yakınıdır. Diğer ule­mânın sonu, onların işlerinin başıdır. Bu itibarla onlara yakın olmak diğerlerininkinden daha önemlidir. Bu, on­ların sünnete sarılmaları ve bid’atlerden sakınmaları ile elde ettikleri, «Yakînû derecelerindendir. Ne yazık ki, bin bir çeşit bid’at, bid’at olduğu da bilinmeden birçok tarîkatlerin içine de girmiştir. Bunlar üstelik bid’at değil sünnet olarak tanınmaktadır. Meselâ «teheccüd» nama­zını cemâatle kılmak, gibi. Hâlbuki o’nu cemâatle kıl­mak mekruhtur!

Gençlikte Tevbe

Allah Teâlâ’nın kendi kuluna genç iken tevbe et­mek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki, bu nimet bütün nimetler içinde bir derya, diğer nimet­ler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Teâlâ’nın rızâsı elde edilmiş olur ki bu, bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerin başında gelir.

Allahü Teâlâ’nın iyi Kullarını Ziyaret Etme Âdabı

Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarının yanma giderken, boş olarak gitmeli ki, dolu olarak dönülsün. Muhtaç ola­rak varılmalı ki, Himmetlerinin taşmasına ihsanda bu­lunsunlar.

Ölülere Yardım

Ölenlerin, yaşayanların dualarına ihtiyaçları çok fazladır. Sabrın eteğine sarılıp onlar için duâ ve istiğfar ile Cenâb-ı Hak’dan yardım dilemelidir. Hadîs-i Şerîf’de de:

«Şüphesiz Hak Teâlâ yeryüzünde yaşayanların dua­larını kabirdekilere ulaştırır ve dağlar kadar da rahme­tini yağdırır.» Buyurulmuştur.

Nakş-i Bendiyye Tarîkatinin Özelliği

Nakş-ı Bendiyye tarîkatinin hususiyetlerinin en ö-nemlis sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bid’atler-den uzak kalıp çok sakınmaktır. İşte bu sebebledir ki, bu tarikatın ileri gelenleri «cehren» (yüksek sesle) zik­retmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem’in, Hulefâyi Râşidîn Radiyallahü Teâlâ anhüm hazerâtinin zamanında olmayan raks, sema, vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hattâ bu tarîkatte «çile» doldurmak, « halvet» de kalmak dahî yoktur.

Yolun İyisi

Mü’minlerin, her zaman Hak Teâlâ karşısında, âciz, muhtaç ve hiç bir kudrete sahip olmadıklarını bilmele­ri gereklidir. Her zaman, sıdk ve aşk ile Hak Teâlâ’ya yalvarmaları icâb eder. Kulluk vazifelerini yerine getir­meleri gerekir. Şer’i şerifin tâyin etmiş bulunduğu ölçü­leri aşmamalı ve dâima Risâlet Penâh Sallallâhü aleylıi ve sellem’in gösterdikleri yolda yürümeli ve Ona tabî ol­malıdırlar. İyi işleri iyi niyetle yapmalı, içleri ve dışları aynı olmalıdır. Kendi kusurlarını, kabahatlerini, nok­sanlarını ve ayıplarını bilmeleri zarurîdir. Günahların çok güçlü olduğunu bilmeli, bunları yenmeğe hazır bu­lunmalıdırlar. Hak Teâlâ’nın «Allâmül-guyûb (gizlilik­leri bilen) olduğunu asla unutmamalı ve onun kahrın­dan, gazabından korkarak, onun afv-ü keremine sığınıp kendilerinin yaptıkları, küçük – büyük hiç bir iyi amel­leri olmadığını bilip düşünmelidirler. Kötü amelleri kü­çük de olsa gözlerinde büyütmeli ve dâima sakınır ol­makla Hakka teveccüh etmelidirler.

Rüya Âlemi Meseleleri

Rüyâ’nın itimâda değer birşey olmadığını bilmek ve ona îtibar etmemek lâzımdır. Meselâ; bir kimse rü­yada kendisinin pâdişâh yahut da zamanın «kutb»u ol­duğunu görse bunun hakikat ile hiç bir ilgisi yoktur. İtimada şayan ve itibar edilecek şeyler uyanık ayık iken karşılaşan şeylerdir.

Akidelerin Doğruluğu Hakkında

Şurası da gereklidir ki akideler ehl-i sünnet vel-ce-mâât ulemâsının belirttikleri şekilde doğru, dürüst ve sahih olmalıdır. Nitekim âhirette kurtuluşa ermek de buna bağlıdır. Her bid’atci ve yolunu şaşırmış bulunan fâsid akîdeli kimse de, kendi fâsid fikirlerini kitab ve sünnete uygun göstermek ister. Bu gibilere asla îtibar edilmemelidir. Amellerde tenbellik ve gevşeklik olursa, bundan kurtulmak için tevbeden başka çıkar yol yoktur. Ceza görülecek olsa bile, yine âhirette felah ümidi var­dır. Bunun için doğru ve sahih inançlı olmak gerekir.

Dünyaya Bağlanmak ve Ona Sevgi Beslemek Günahdır

Mes’ud kimse odur ki, dünyaya bağlanmaz, dünya­ya karşı soğuk davranır. Dünya sevgisi bütün günahla­rın köküdür. Dünyaya yüz çevirmek bütün ibâdetlerden efdal’dir. Dünyâ da, dünyaya sarılmış olan da ta’rîz (azarlama) nın damgası ile damgalanmıştır. Hâdis-i şerif’de, dünya ve dünyada bulunan her şey de hakîr görül­müştür. Sâdece Hak Teâlâ’nın zikri hâriç…

Dünya Rahatı, Dünyanın Tadını Çıkarmak Âhireti Bozar

Yağlı, ballı lokmalara aldanmamak, süslü, püslü kıymetli elbiselere meyledip değer vermemek lâzımdır. Bunların neticesi, dünyada da âhirette de hasret ve ne­dametten, pişmanlıktan başka bir şey değildir. Çoluk ço­cuğu ve aile efradını razı etmek, onların refah ve rahat­larını artırmak için, kendini musibetlere atmak, vebal yüklenmek, âhiretin azabını hak etmek akıllıca bir iş değildir.

Farzları Edâ Eylemek

Yeni ortaya çıkan bâzı tarikat şeyhi geçinenler farz ve sünnetleri eda etmek yerine -bu işleri ihmâl ederek-çile doldurup, riyazet çekmek yolunu tutuyorlar. Bu çile ve riyazetinde farz edâ etmekten daha üstün olduğunu ileri sürüyorlar. Cumâ’yı ve cemaatı terk edip, yine çile çekmek yolunu tutuyorlar. Bilinmelidir ki bir farzı ce­mâatle edâ eylemek onların çektikleri çileden bin kat daha iyidir. Bu itibarla şerîatin göstermiş olduğu şekil­de âdâb ve erkâna riâyet edip farzları yerine getirmek ve bu hususa önemle dikkat etmek ve bağlı bulunmak zarureti vardır.

Müceddid Ne Demektir?

Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelerin «müceddid» inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne kadar fark varsa, bu iki ((mü­ceddid» in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki, ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için tâ uzaklara yayılıp ulaşır.

Resul-i Zîşân Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hakkında:

Bu gün biz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında ne biliyoruz?

O’nun büyüklüğü ve azemeti hususunda neler bilmekteyiz; bunları na­sıl öğrenebiliriz?

Burada, gerçekle yalan yanyana, hak ile bâtıl omuz omuzadırlar. Risâlet Penâh Efendimi­zin hakîkî büyüklük ve azemetleri ancak kıyamet gü­nü herkesçe bilinebilecek, o zaman anlaşılabilecektir. Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz bü­tün peygamberlerin imâmı ve önderidir. Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren bütün peygamberler O’nun bayrağı altında toplanacaklardır.

Hak Teâlâ’yı Ziyaret

Mü’min kimse, âhirette, cennette Hak Teâlâ’nın likaasına nail olur. Hâlbuki cennet de cennetten başkası da hep Hak Teâlâ’ya aittir. Bunların hepsi Allahü Teâla indinde birbirlerinden farksızdırlar. Hepsi de O’nun ya­rattığı şeylerdir. Tur Dağı’nda vuku bulan «tecelli»nin o yer ve mahal ile bir alâkası, bir bağlantısı yoktur. Bâzı yerler «tecellî» nin zuhuruna elverişlidir, bâzı yerler de­ğildir. Meselâ; ayna resimleri aks ettirir, suretler orada görünür fakat beygir nalında bu kabiliyet yoktur. İkisi de demirden yapılmış olsa da…

NAMAZIN FAZİLETİ

İbâdetlerin en iyisi, amellerin en güzeli, en faziletlisi namazı ayakta tutmaktır. Âdâb ve usûlü ile her zaman yerli yerinde kılmaktır. Çünkü namaz dînin direği ve mü’min kimsenin «mi’râc»ıdır. Bu itibarla namazı edâ eylemek için çok dikkatli olmak gereklidir. Bunun far­zını, sünnetini, âdâb ve erkânını ve şartlarını hakkıyle yerine getirip edâ eylemek îcab eder. Namaz’m erkânın­da hiç bir karışıklık yapılmaması, şartları yerine getiri­lerek kalbi hudû ve huşu’ ile kılınması te’kidli olarak bildirilmiştir. Çok kimseler bu hususa dikkat etmedik­lerinden erkânı bir birine karıştırırlar ve namazlarım fâsid ederler.

Namaz sıhhatli edâ edilince, felah bulmak ümidi de o derece genişler. Keza namaz ayakta tutulunca, din de ayakta tutulmuş olur. Hidâyet yolunun meş’alesi de ay­dınlanır.

Zikir ve Fikir

Ey Oğul! Fırsatı, sıhhati, huzûr’u ganimet bil!

Her zaman Hak Teâla’nın zikri ile meşgul ol! Şerîatin ahkâ­mına uygun bulunan her amel zikre dahildir. İsterse bu iş alış veriş olsun. Bu itibarla bütün iş güç, bütün davra­nış ve hareketlerin şer’i şerife uygun olmasına çalışmak gerekir ki, zikir hâli devam etsin.

İki Şeyin Ehemmiyeti

İki şeye zarar gelmezse endîşe edecek hiç bir mese­le yoktur. Bunlardan biri Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in göstermiş bulundukları yolu izlemek, ikin­cisi de kendi şeyhine, mürşidine muhabbet ve hâlis ni­yet beslemek. Bu iki iş doğru ve yolunda olursa o zaman isterse her tarafa karanlıklar çöksün, üzülecek hiç bir şey yoktur. İş böyle olunca bu iki şeye zarar gelmeme­sine dikkat etmelidir. Ne’ûzü billâh, bunlara bir noksan­lık, bir kusur gelecek olursa o zaman insan hüsrana uğ­rar. Bize bu hususlarda yardımcı olması için aşk ile sıdk ile Hak Teâlâ’ya yalvarıp duâ ederiz ki, bu hususlarda bize sebat ve dayanma imkânı ihsan eylesin.

Böylece belli oldu ki, dünya ve âhiretin felahı Risâ­let Penâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimizin yo­lunu izlemeğe bağlıdır.

Nasihat

Fırsatı ganimet bilin, ömrünüzü boş yere boş işlere sarf etmeyin. Her işde Hak Teâlâ’nın rızâsını ka­zanmayı hedef alın. Her gün farz olan beş vakit nama­zı, huzûr-i kalb, âdâb ve erkân, şartı ve şurûtu ile ce­mâatle birlikte edâ eylemeğe çalışın. Teheccüd namazını terk eylemeyin. Sabahlan duâ ve istiğfar edin. Bunu unutmayın ve terk etmeyin. Tavşan uykusuna yatma­yın (Sabah erken kalkın). Ölümü hatırlayın. Âhiret ah­vâlini göz önüne getirin. Dünya bağlılıklarından sıyrı­lın, âhirete bağlanın. Dünya işiyle zarureti, ihtiyacı gi­derecek kadar meşgul olun.

Kelime-i Tayyibe (Tevhid)in Bereketleri

Âhiret için zahire edilip toplanmış bulunan hazîne­lerin anahtarının yüzde doksan hissesi «kelime-i tay­yibe» (Tevhîd) dedir. Yine bilmelidir ki, küfrün karan­lıklarından, şirkin (Hak Teâlâ’ya ortak koşmak) bula-şıklıklarından kurtulmanın tek çâresi «kelime-i tayyibe» (Tevhîd) dir. Şefaat yolunda bu kelimeden daha büyük, daha mühim hiç bir şey yoktur. İnsan bu kelime ile hak ile bâtılı ayırd eder. îman ile ihlâs ile bu kelimeyi kabul edip zikreden kimse küfrün ve şirkin dalâletinden kurtu­lup saadete erer. Umulur ki bu kelime sayesinde bir kim­se şefaate mazhar olup, âhiret azabından ve cehennem ateşinden de kurtulur. Nitekim bu ümmetin efradının günahlarının bağışlanması hususunda Allah’ın izni ile Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in şefaati ola­caktır.

Evliyâullah (Allah Velîleri) ve Günah

Şunu bilmek gereklidir ki, Hak Celle Şâhühû’nun sevdiği kullar, günah işlemeye girişmeyen kullardır. Ni­tekim Evliyâullah günah işlemekten çok sakınırlar. Evet, gerçi bunlar Enbiyâ (Peygamberler) Aleyhimüs Selâm gibi «masum» (günah işlemez) kimseler değil­lerdir. Evliyâullah’ın günah işlememeleri kendilerine bağlıdır. Bu itibarla, bunların ihyânen işledikleri günah «Lâ Yadurruhû Zenbün» (Günah ona zarar vermez) hükmüne tâbidir. Bu da ehl-i ilim indinde malumdur ki, burada bahs edilen günah «zenb» bu gibi zevatın geçmiş günahlarıdır, daha «velî» lik makamına ulaşmadan vu­ku’ bulmuştur.

Günah ve Tevbe

Günahlara tevbe etmek, her şahıs için farz-ı ayn ol­makla zarurîdir. Hiç bir insan bundan müstağni değil­dir. Hattâ Enbiyâ-i Kiram Aleyhimüsselâm dahî… Bu itibarla, Enbiyâ (Peygamberler) bundan müstağni ol­mayınca diğer kullar nasıl müstağni olabilirler?

Şimdi gelelim Allah hakkı olan günahlara; bunlar meselâ anlaşmalı zinâ, içkicilik, boş işler, boş eğlence­ler, meselâ bâzı şarkıları dinlemek, nâmahrem kadın­lara şehvet gözü ile bakmak, abdestsiz Kur’ân-ı Kerîme el sürmek, bid’atlere inanmak, ahkâm’a aykırı işler iş­lemek v.s… İşte bu ve buna benzer şeylerden nadim ola­rak tevbe edip istiğfar eylemek, Hak Teâlâ’nın dergâhı­na karşı boyun büküp yalvarmak gerekir. Yine bunun gibi her hangi bir farzın edasını ihmal etmek de tevbe-yi îcâb ettiren hallerdendir.

Fakat kul hakkı ve hukukuna âit olan hususlara gelince; kulların hakkına tecâvüzden dolayı günahların tevbesi ancak haklarına tecâvüz edilmiş bulunan kim­selerin hakkını vermek suretiyle yapılabilir. Kendilerin­den de, afv etmeleri haklarını helal eylemelerini dileye­rek onları razı eylemekle, hattâ kendilerine iyilik et’ mekle, hayır duâ’da bulunmakla mümkin olur.

Bir kimseye bütün günahlardan tevbe eylemek im­kânı hâsıl olursa bu, ne büyük nimet ve ne büyük ih-sân-ı İlâhî’dir. Ancak bâzı günahlardan tevbe etmek imkânı olur, bâzı haramlardan kaçınmak fırsatı bulu­nursa bu da ganimettir. Olur ki bunun neticesinde diğer günahlardan da tevbe etmek imkânı hâsıl olur ve insan bütün günahlardan temizlenir.

Namazı Doğru Dürüst, Sahih Tarzda Edâ Eylemek

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır

«Hırsızların en büyüğü, kendi namazından hırsız­lık eden, namazından çalan kimsedir. Sahâbiler; arz ettiler

— Yâ Resûlallah! Namaz’dan nasıl çalınır. Buyurdular

— Namazdan çalmak, namazın âdâb ve erkânına tam mânâsıyle dikkat etmemek, rükû’ ve secdelerini iyi bir şekilde erkânına uygun yerine getirmemekle olur. Allahü Zü’l Celâl namazda rükû’ ve secdeler arasında lüzumlu yerlerde tam olarak durup oturup, sabit bir hal almayan kimsenin namazına teveccüh etmez.»

Bunun için namazı tam mânâsı ile, âdâb ve erkânı­na riâyet ederek edâ eylemek gerekir. Diğer mü’minlere de bu yolda hatırlatma yapmak icâb eder.

Teheccüd Namazı Hakkında

Buraya alınması gereken ikinci bir nasihatleri de «teheccüd namazı» hakkındadır. Buyurmuşlardır ki:

Teheccüd namazına bağlı kalınız. Tarikatın îcab-larmdan biri de «teheccüd namazına» bağlı kalmaktır.

Helâlinden Yemek

Yediğiniz lokmaya dikkat ediniz. Helâl olması hu­susunda titizlik gösteriniz. Şüpheli lokma yemeyiniz. İhtiyatlı olunuz. Rastgele ele geçen her şeyi yiyip içmek iyi değildir. Şer’î bakımdan helâl mıdır, haram mıdır düşünülmelidir. İnsan, başı boş bırakılmış değildir. Şe-rîat’in hükümleri ile bağlıdır. Her istediğini yapamaz ve bu, menfaatine de uygun değildir. Bedbaht ve talihsiz insan, kendi Sâhibi’nin emrine karşı gelen insandır.

Nafile İbâdetler

Farz ibâdetlerin karşısında nafile ibâdetler, yol üze­rinde bulunan taş gibidir. Zamanımızda çok kimseler, farzı bırakıp nafileye önem vermektedirler. Nafile ibâ­deti edâ etmek için var gayretlerini sarf ediyor, buna mukabil farz ibâdetten de kaçınıyorlar.

Çok kimseler de vakitli, vakitsiz, istihkak sahibi midir, değil midir düşünüp hesaplamadan hayır diye para verirler. Fakat zekâta gelince bir kuruş bile vermek istemezler. Sokakta dilenen kimselere düşünmeden para verirler, lâkin iyice nisabını mikdârını hesaplayıp da zekâtı ayırıp vermeyi akıllarından bile geçirmezler. Bu gibiler şunu da bilmezler ki, bir kuruşluk bile olsa zekâtı ayırıp vermek, yüz bin kuruş sadaka vermekten daha önemlidir. Daha da iyidir. Zekât verilince, zekâtın verilmesi hususunda Hak Teâlâ’nın hükmü yerine gel­miş olur. Sadakaya gelince o, nafiledir. Çok kere hiç bir niyet ve gaye olmadan ve hattâ hevâ-i nefsi tatmin yo­lunda da verilir. Bazen gösteriş için de verenler bulu­nur. Hâlbuki farzı edâ eylemekte her hangi bir şekilde riyaya yer yoktur.

Hakka Hukuka Dikkat

Ulemâ :

— Bir kimse, peygamberlerin iyi amelleri kadar amelde bulunsa da onun üzerinde her hangi bir kimse­nin bir kuruşluk hakkı kalmış olsa, bu kimse bu hakkı ödemedikçe cennete giremez, demişlerdir.

Veliyyullah

Hakikatte «Ehlüllah» ın kendileri bizzat bir kera­mettir. Allah’ın kullarını Allah yoluna çağırmak da Hak Teâlâ’nın rahmetlerindendir. Ölü kalbleri canlandır­mak Allahü Teâlâ’nın delillerinden büyük bir delildir. Bu zümre «Ehlüllah» yeryüzü halkı için zamanın ga­nimeti; onların sözleri, derdlerin devası, bakışları hasta­lıkların şifâsıdır. Velîler Allahü Zü’l Celâle yakıyn sahi­bi kimselerdir. İşte bu kimselere yakınlık gösterenler, hüsrana uğramaz, bedbaht olmaz, Hak Teâlâ’nın rah­metinden de ümidsiz kalmazlar.

Zikir Hakkında Te’kîd

Kur’ân-ı Kerîm’i çok tilâvet ediniz, çok okuyunuz. Namazınızda imkân derecesinde Kur’ân-i Kerîm’den uzun âyetler okuyunuz. Kelime-i tayyibe «LÂ İLAHE İLLALLAH» yi çok tekrarlayınız. Çünkü bu kelimede «Lâ İlahe» (İlah = Tanrı yoktur) dediğiniz zaman, Hak Teâlâ’dan başka bütün uydurma, yapma, dikeltilmiş ilâhları, tanrıları, reddetmiş oluyorsunuz ve «İllallah» deyince de sadece ve yalnız Allah’ın varlığını ikrar et­miş oluyorsunuz. Allahü Teâlâ’dan başka hiç bir gaye ve maksadınız olmadığını belirtmiş bulunuyorsunuz. Kendiişlerinize sahip çıkmanız veya yaratüanlardan medet ummanız bir çeşit şirk olur. Hâlbuki böyle bir şeyin kalbe ve kafaya girmesi zor ve çok kötüdür. Kul­luğun sânı, yaratan, bir, tek Allah’a teslim olmak ve her şeyi ondan ummak ve beklemektir.

Zamanınızı boş işlerle geçilmeyiniz, kayb etmeyi­niz. Zikr-i İlâhî’den başka bir şeyle meşgul olmayınız. Bir kaç günlük ömrünüz olan bu dünyada vaktinizi gü­cünüzün yettiğince Allah’ın zikri ile geçiriniz. Dünya işi kolay ve geçicidir, bunu âhiretinize yarayacak şekil­de değerlendiriniz.

Ashabı Kiram Arasındaki Anlaşmazlıklar ve Savaşlara Dâir

Hayr’ül-Beşer Risâlet Penâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in ashabı arasında çıkmış bulunan ihtilâflar ve savaşları, iyiye yormak gerekir. Bu ihtilâf ve savaşları, makam ve mansıp peşinde koşmak, hevâ ve hevese ka­pılmak, başkanlık, baş olmak, iktidarı ele geçirmek hır­sı diye mânâlandırmamak gerekir. Zîrâ bu gibi şeyler, nefs-i emmâre (kötülüğe sürükleyen nefis) ve aşağılık istekleridir. Hayr’ül – Beşer Peygamber Efendimizin hu­zurunda senelerce bulunmuş, onun terbiyesi ile yetişmiş kimseler elbette ki eğitilmiş ve bu gibi bulaşıklıklardan temizlenmiş kimselerdir. Bunların hepsini de iyi kim­seler olarak tanımak, sevmek gerekir. Muhakkak ki, on­lara sevgi beslemek Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sel­lem’e sevgi beslemek demektir.

İstiğfâr’da Bulunmak

Uyumak zamanı gelince, tevbe edip istiğfar eyle­mek lâzımdır. Hakk’a sığınmak, günahların afv edilme­si talebinde bulunmak îcab eder. Kendi kusurlarımızı, kabahatlerimizi, noksanlarımızı düşünmemiz lâzımdır. Âhiretin bitmez tükenmez sonsuz azabını göz önünde bulundurmalıyız. Hak Teâlâ’dan af ve mağfiret talep etmeliyiz.

İstiğfar için

«Estağfiru’llâhellezî lâ İlahe illâ hüve’l hayyü’l kayyûmi ve etûbü ileyh» demeliyiz.

Bu istiğfar kelimesini ikindi namazlarından sonra yüz kere söylemelidir. Namazdan sonra abdestli veya abdestsiz söylenebilir. Elbette abdestli olursa daha fazi­letli olur.

Zekât Hakkında

Malın zekâtını vermek dînî zarurettir, farzdır. Zekâ­tı verirken sünnete uyarak gönülden vermelidir. Zekâtı yerine vermek gerekir. Nitekim Hakîkî Veliyni’met Rabbımız buyurmuştur:

«Size atıyye ve ihsan olarak ver­miş olduğum maldan kırkta bir hissesi fukaranın ve yoksul kimselerin hakkıdır. Bunun karşılığı ben size büyük ecir ve mükâfat veririm.» Bu kadar az bir zekâtı vermeyen insan ne kadar cimri, insafsız ve serkeştir de­ğil mi?

Ramazan Ayı Hakkında

Ramazan ayında oruç tutmak dînî zaruretlerden­dir, farzdır. Orucu iç ve dış şartlarına uyarak hakkıyle tutmak gerek. Oruç tutmak için can ü gönülden çalış­malı, yerli yersiz bahanelerle orucu terketmemelidir.

Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuş­lardır :

«Oruç, cehennem ateşine karşı bir kalkandır.»

Şayet hastalık veya her hangi bir özür sebebiyle oruç tutulamamış ise, o sebeb ortadan kalkınca kazâ et mekte gecikmemeli hemen kazâ etmelidir. Bu işde gaf­let hiç iyi değildir. İnsan kendi «mevlâ» sının kuludur. Başına buyruk değildir. Yaşayışını Mevlâ’nın emrine göre tanzim etmelidir. Yap dediğini yapmalı, yapma de­diğini yapmamalıdır. Ancak böyle yapılınca felah bul­mak için ümid vardır.

Hacc

İslâm’ın beşinci esası Beytüllah’ı (Allah’ın evi) hacc etmek, usûl ve erkânı ile ziyaret eylemektir.

Resülüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:

«Hacc geçmiş günahları ortadan kaldırır.»

Gerekli Nasihatler

En önemli mesele, kendi inancımızı ehl-i sünnet ve’l-cemâat akidesine uygun bir şekle getirmemizdir.

İnanç bu şekilde sâf ve sağlam olduktan sonra ve­rilmiş olan emirlere göre amel etmek gerekir. Hangi hu­susta hangi emirler verilmiştir, bilmek ve öğrenmek îcab eder. Neyin yapılması emredilmiştir, neyin yapılması yasaklanmıştır bilmeli, yapılması emredilmiş olanları mutlaka yapmalı, yapılmaması bildirilen hususlardan da mutlak surette kaçınmalıdır.

Farz olan beş vakit namaz tenbellik gevşeklik gös­termeksizin edâ edilmelidir. Namazın âdâb ve erkânın da kat’iyyen değişiklik yapılmamalıdır. Nisâb haddine ulaştığında malın zekâtı hiç ihmâl göstermeden öden­melidir.

Hazret-i İmam A’zam Rahmetullahi Aleyh, kadın­ların taşıdıkları zînet eşyasına da zekât isabet edeceğini buyurmuşlardır.

Zamanınızı boş, dünya ve âhirete faydası olmayan işlere sarf etmeyiniz,. Ömür kıymetlidir boş yere sarf edilemez. Şarkı vesâir mânâsız sözler için bu ömürü sarf etmek yazık olur. Bu gibi şeylerin geçici lezzetine aldan­mayın. Hem dünyanızı yiyip bitirir, hem de âhiretinizi Bunlar, zehir karıştırılmış şekere benzer. Halkın ayıpla­rını sayıp dökmekle de vakit geçirip, onların günahına girmeyin. Olur ki, bilmediğiniz bir şey söylersiniz de halka iftira atmış olur, günâhını vebalini boynunuza yüklenmiş bulunursunuz. Yalan söylemek de, iftira at­mak da bütün dinlerde ve mezheplerde kötü şeylerden sayılmıştır. Hâlbuki halkın ayıplarını, kusurlarını gör­memezlikten gelmek ve onların kabahatlerini affetmek büyük işlerdendir. Elinizin altında bulundurduğunuz uşak, köle, çırak, hizmetçi ve bu gibi kimselere karşı şef­katli davranın, onların kusurlarını affedin, görmemez-likten gelin. Küçük kabahatlerini büyütüp mesele çıkar­mağa uğraşmayın. Yerli yersiz bu zavallıları incitmeyin. Bu gibi kimselere küfür etmek, kötü sözler sarf etmek iyi kimseler için yakışık almayan işlerdendir.

Hak Teâlâ’nın karşısında her zaman işlediğiniz ku­surlarınızı bilip, onların affedilmesi talebinde bulunu­nuz. Hak Teâlâ nasıl sizin kusurlarınızı affediyorsa, siz de elinizin altında bulunanların kusurlarını affetmeli­siniz. Hak Teâlâ nasıl siz kusurlu ve günahkâr olduğu­nuz hâlde sizin rızkınızı kesmeyip devam ettiriyorsa, siz de buna göre düşünmeli, hareket etmelisiniz.

İnancınızı düzeltip, fıkıh ahkâmını da yerine getir­dikten sonra, diğer vakitlerinizi zikri İlâhî ile meşgul olarak geçirmeye bakınız. Size hangi zikir verilmiş veya öğrenmişseniz ona devam ediniz. Hakkin buyruğuyla amel ediniz, men ettiğini ise kendinize can düşmanı bi­lerek kaçınınız, sakınınız.

Bey’atten Maksat

Bir tâlib, (Tarîkate girmek isteyen) kendi gelişme­si için bey’at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuru­na gidip ondan da feyz almak ister, bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden izin almamış olsa da. Şu şartla ki, ilk şeyhini red edip bırakmamalı ve onu iyilikle yâd etmelidir. Bilhassa, zamanımızda şeyhlik ve müridlik, sâdece merasimden ibaret bir hâle gelmiştir. Şimdi şeyh geçinen kimseler, kendini bilmez, îman ile küfrün inceliklerinden haberi yok. Böyle şeyhler insanları hak yolunda nasıl irşâd edecek?

Doğru yolu nasıl göstere­cek?

Ne yazık ki, zamanımızda böyle şeyhler bulunduğu gibi bunlara îtikad besleyip bağlanan, meded uman mürîdler de pek çoktur. Bu mürîdler, bu gibi şeyhleri bıra­kıp da anlayışlı yakîn sahibi şeyhlerin huzuruna var­mazlarsa Hak yoluna girmiş olamazlar. Allahü Azîmü’ş-şan insana kâmil bir şeyhin yol göstermesini nasîb eylerse, onun vücûdunu ganimet bilmeli ve onun gös­terdiği yoldan gitmelidir. Onun rızâsını kendisi için saadet bilmeli, O’na karşı gelmek ve onun rızâsı hilâfına gitmeği de bedbahtlık saymalıdır. Tâlib için kâmil bir teslimiyetle gönlünü şeyhine bağlamak gereklidir. Şey­hinin izni olmadan, O’na danışmaksızın, nafile ibâdet­lerle meşgul olmamalı, ancak şeyhin gösterdiği, izin verdiği nafile ibâdetlere çalışmalıdır. Şeyhinin namaz seccadesi üzerine hürmeten basmamalı, O’nun abdest aldığı yerde abdest almamalı, Şeyhinin abdest ibrik le­ğenini kullanmamalı, Şeyhinin karşısında dikilerek ye­mek yememeli, su içmemeli. O’nun karşısında hürmeten imkân derecesinde konuşmaktan çekinmelidir. Hep şey­hini dinlemeli ve şeyhinin yaptıklarını doğru bulmalıdır.

Mürşidinin işlerine karışmamalı ve müdâhale et­memeli, Pirinden «keramet» göstermesini «mükâşefede» bulunmasını taleb eylememelidir. Gönlünde her hangi bir hususta şüphe ve tereddüt meydana gelirse Pîr’ine arz etmeli, halledilemezse, kusuru kendinde ara­malı ve Pîr’in bu hususta bir kusuru bir eksikliği olma­dığını da bilmelidir.

Kur’ân î Kerîm Âdabı

İlk önce şunu söyleyelim ki, Kur’ân-ı Kerîm okuya­cak, hafız kimse yere oturarak okumalıdır. Hâfız’ın altına seccade veya buna benzer bir şey serilmelidir. İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh’den rivayet ederler :

Bir ara kendileri bir seccade üzerinde oturmakta iken bir Hafız geldi ve Kur’ân-ı Kerîm okuyup dinlet­mek istedi. Bunun üzerine Müceddid Rahmetû’llâhi Aleyh kalktılar, altlarındaki seccadeyi hafızın altına ser­diler ve bu şekilde kur’ân okuttular. Kendileri ise yerde oturdular.

Hoca Muhammed Hâşim şöyle kaydeder :

«Bir ara Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, def-i hacet için dışarı çıkmışlardı. Oturdukları yerde, tırnakları üzerinde bir siyah nokta gördüler. Kur’an yazarken, kalemi tırnaklarında denemiş oldukları akıllarına geldi. Bununla o malum yerde bulunmanın Kur’ân-ı Kerîm’e karşı saygısızlık olabileceğini düşünüp hemen oradan çıktılar ve ellerini yıkayıp temizlediler, sonra da haceti def ettiler.»,

Müstehâb Amellere Dikkat

İmam Rabbânî vâcib olan Salât-ı Vitr’e dikkat etme­nin müstehâbbattan olduğunu buyurmuşlardır. Kendile­ri «tek» adede çok dikkat eder ve her işde tek adedi ter­cih ederlerdi. Allâhu Azîmü’şşân’ın nimetleri karşısında bütün dünya sizin olsa da bağışlasanız yine bir şey ver­miş olmazsınız.

KERAMETLER

Müceddid-i Elf-i Sânî’den bir hayli keramet zuhur eylemiştir. Asıl keramet şudur ki, bir kimse, bir hâlden başka bir hâle geçsin ve bir makamdan başka bir ma­kama ulaşsın. Zât-ı Faziletleri buyurmuşlardır ki; kera­metler Peygamberlerin mucizelerinin altında bir şeydir. Evliyâullâh ancak, dîni takviye için keramet gösterir­ler. Meselâ; İslama zarar gelmesi ihtimâli olduğu zaman, inkâr edenleri ve kâfirleri yola getirmek için evliyâullâh keramet gösterirler.

Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh bir ara buyurmuşlardır:

Allahü Teâlâ, kendi fadl ü kereminden bana şu im­kânı ihsan kılmıştır ki, her hangi bir kuru ağaca tevec­cüh etsem, bu kuru ağaç ile, bir âlem nura gark olur, feyz elde eder. Fakat benim bunu yapmağa gönlüm razı olmaz.

Hazret-i Gavs-i A’zamin Görünmeleri

Bir gece Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetü’llahi Aleyh buyurdular:

«Hazret-i Gavs-i A’zam Kaddese sirrahû, kutup yıl­dızında görüneceklerdir.» Bunun üzerine yanlarındaki-lerle beraber kutup yıldızına bakmaya başladılar. Bu sı­rada kutup yıldızı yarılır gibi oldu ve Hazret-i Gavs-i A’zam Kaddesallahü Sirrahü, kutup yıldızının arasın­dan göründüler. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mü-ceddidliğini ve kayyumluğunu bildirip, yine yıldızla göz­den kayboldular.

Kimyâger’in Mürîd Olması

Bir gün bir kimyager, İmam Rabbânî’nin huzuru­na gelerek bir tarife sunup bununla altın yapmanın mümkün olacağını arz etti. Müceddid Rahmetullahi Aleyh, hizmetkârlarını çağırıp:

— Bizim, öteberiyi, bu zâta verin, gitsin de şehir­den dışarıda açıp baksın, buyurdular.

Kimyager, öteberiyi aldı, şehirden dışarı çıkıp baktı ki, hepsi som altın. Hayret ederek geri geldi ve kendile­rine mürîd oldu.

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin İmdâd Etmesi

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî buyurmuşlardı : «Putları kıran gaziler, sevab elde ederler.»

Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir puthâne gördü. (Bu zât Müceddid Rahmetü’llâhi Aleyh’in soh­betlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir). İçeri gir­di, bütün putları kırıp döktü. O civarın halkı haber al­dılar ve ayaklandılar, bu zâtı öldürmeğe kalktılar. Al­lah’a kul olan bu zât ise, gönülden ve içden İmam Rab-bânî’den istimdad eyledi. Bunun üzerine : «Korkma kuş­kun olmasın» diye bir ses geldi. Bir de baktı ki, hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve Put kıran’a saldır­mak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte…

Aslandan Kurtulma

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mürîdlerinden biri bir ara bir ormandan geçiyordu. Ansızın bir arslanın kar­şıdan saldırmaya hazırlandığını fark etti. Çok korktu. İçinden mürşidine teveccüh ederek yardım istedi. İmam Rabbânî’nin, hemen orada hazır bulunarak Mübarek asalarını arslana doğru fırlattıklarını ve arslanın da hemen kuyruğunu sallayıp geri dönüp kaçtığını İmam Rabbânî’nin ise o anda ortadan kaybolduğunu müşahe­de etti.

Cüzzam Hastalığından Kurtarma

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bir müridi vardı. Bu mü­rîd cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Bunun için yakın­ları, dostları, akrabaları, kendisi ile görüşmeyi kesmiş uzaklaşmışlardı. Mürşidine gelip vaziyetini arzeyledi. Müceddid-i Elf-i Sânî teveccüh kılıp duâ ettiler. Hasta­lığı bir ağaca aldılar, ağaç kurudu, o zât da hastalıktan kurtuldu.

Rahmet Yağmuru

Bir gün İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh ken­di oğulları ve müridlerinden bir kaç kişi üe birlikte açık, yeşilliksiz, kurak bir ovadan geçiyorlardı. Hava çok sı­cak ve her taraf toz toprak içinde idi. Aynı zamanda çok da susamışlardı. Susuzluktan takatleri kesilmişti. Fakat hürmetlerinden faziletli mürşidlerinin huzurunda bir şey diyemiyorlardı. Bu arada Müceddid:

— Yol arkadaşlarımızın hepsi de susuzluktan sıkın­tı çekmektedirler. Bunun üzerine arkadaşlardan biri arz etti:

— Huzurunuzda biz bir şey diyemeyiz. Siz iyisini bilirsiniz.

Müceddid-i Elf-i Sânî gülümsediler ve gök yüzüne baktılar. Bir kaç adım yürüdükten sonra birdenbire bir bulut göründü, yağmur yağmaya başladı ve toz toprak yatıştı, serinlik çöktü. Onlar da yola devam ettiler.

Ayıplamaktan Tevbe Etme

İleri gelen, hükümdarlardan biri Hazret-i Müced­did-i Elf-i Sânî’nin müridiydi. Bir ara Şeyh’inin bir ve­zirin evine teşrif etmiş bulunduklarını haber aldı ve içinden mürşidinin dünya ehli bir vezirin evine gitme­lerini münâsib bulmadı ve ayıpladı.

O sıra bu hükümdarın yanında, Hazret-i Müceddid’-in hulûs-i niyet sahibi dervişlerinden birisi de bulun­maktaydı. Bu zât, İslâm yolundaki hizmetleri açığa vurmazdı. Orada hükümdarın içinden geçenlerden ha­berdar olmakla beraber hiçbir itirazda bulunmadı. Hü­kümdar gece şöyle bir rüya gördü :

Maiyyetinde bulunan kale muhafızları ve ileri ge­lenler, kendisine kızmışlar kendisini al aşağı etmek iste­yerek hançerle de dilini kesmeğe kalkmışlar ve kendi­sine de şöyle diyorlardı :

— Sen nasıl olur da Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’ye dil uzatırsın?

Bunun üzerine hükümdar yaptığına pişman oldu ve inkisar ile özür dileyip, tevbe etti.

Yangını Haber Vermeleri

Bir gün Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Rahmetul­lahi Aleyh, mürîdleri ve yakınları ile sefere çıkmışlardı. Arkadaşlarına buyurdular:

— Benim içime öyle bir şey geliyor ki, bu gün bek­lenmedik bir musibet ile karşılaşılacaktır. Bundan kur­tulmak için okunması îcâb eden bir duâ da öğrettiler. Çok geçmeden bir yangın çıktı. Öyle bir yangın ki, her şeyi yakıp kavurup gidiyordu. Çok kimse yangından cis­men zarar gördü, fakat Zât-ı Faziletlerinin öğretmiş bu­lunduğu duayı okuyanlar hiç bir zarar görmediler ve yangından kurtuldular.

Serdarlık (Kumandanlık) Fermanı Almak

Hanlar Hân-ı (Hânı Hânân), Dekkhan hükümda­rıydı. Pâdişah’ın veziri ile arası iyi değildi. Vezir, pâdişâ­hı bu zâtı azletmeğe ikna etmeye çalışıyordu. Hân-i Hâ-nan Müceddid-i Elf-i Sânî’nin müridiydi. Mürşidinden yardım istedi. Buyurdular:

— Üzülme, Hak Teâlâ elbette ki iyi edecektir. Üzerinden bir hafta geçmeden Pâdişâh tarafından

Dekkhen’in «serdarlığı» fermanı Hân-i Hânân adına çıktı, ayrıca izaz ve ikramda da bulunuldu.

Kardeşinin Vefat Haberi

Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’in, küçük kardeşleri, bir iş için Kandahar’a (Afganistan’da bir şe­hir gitmişlerdi. O günlerde İmam Rabbânî yanındakilere:

— Çok acayip bir hal, ne zaman kardeşimin durumu ile meşgul olsam ve onu arasam yeryüzünde göre-miyordum. Bir defasında bana kabrini gösterdiler.

Birkaç gün sonra kardeşinin arkadaşları geldi ve onun vefat etmiş olduğunu bildirdiler.

Yağmur Yağmaması

Müceddid-i Elf-i Sânî, Acmîr-i Şerîf’e (Hazret-i Şeyh Muînü’ddîn Çeştî’nin Türbesi bu şehirde bulunduğun­dan dolayı Acmir şehrine «Acmîr-i Şerîf» derler.) git­mişlerdi. O zaman Ramazân-i Şerîf yağmur mevsimine tesadüf etmişti. Birinci gece yağmurdan dolayı teravih namazı câmi’in içinde kılındı. Cemâatin çokluğundan Zât-ı Faziletleri de halk da perîşân oldular. Namaz bit­tikten sonra halk rica edip:

— Allahü Teâlâ’ya duâ ediniz, geceleri yağmur yağ­masın da câmî’in açık tarafında rahatlık ve ferahlıkla namaz kılalım, dediler.

Duâ ettiler. Bütün ramazan boyu, geceleyin yağ­mur yağmadı. Ramazan bitti ve bayram gelince yine gece yağmur yağmaya başladı.

Yıkılan Duvar

Bir câmî’in duvarı öyle bir şekilde eğilmişti ki, ne­rede ise çökecekti. Zât-ı Faziletleri de orada bulunuyor­lardı. Buyurdular:

— Biz burada bulundukça bu duvar çökmez.

İmam Rabbânî de maiyyetleri de hep birlikte ora­da namaz kıldılar, murakabe ve zikr ile meşgul oldular. Duvar yerinde duruyordu. Fakat Müceddid oradan ay­rılır ayrılmaz duvar hemen çöktü.

Sağlam Binanın Çökmesi

O sıralarda Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Lahor şehrini teşrif buyurmuşlardı. Yatsı namazını câmî’de küdılar. Sonra istirahat buyuracakları eve gittiler. Yol­da giderken, sağlam bir binaya işaret buyurdular:

— Bu bina’nın civarından uzaklasın.

Gece yarısına yakın bu sağlam bina birden çökü­verdi. Müceddid Rahmetü’llâhi Aleyh’in halkı uyarması ve kerâmetiyle hiç bir kimse zarar görmedi.

Bozgun

Nevvab (Hindistan’da pâdişahdan daha küçük ve pâdişâha tâbi müslüman hükümdarlar.) lardan biri, kendi düşmanına karşı saldırıya geçmek istiyordu. Bir dervişi çağırıp istihare ettirdi. Derviş, zafer müjdesi verdi. Nevvab da düşmana karşı saldırıya geçti. Derviş kuşkulamp bir mektup yazarak, meseleyi mürşidine bil­dirdi, Zât-i Faziletleri, dervişe haber gönderip :

— Sen yanılmışsın. Nevvâba geri dönmesini bildir, diye cevap verdiler.

Fakat artık Nevvab saldırıya geçmişti. Geri dön­mesi çok zordu. Bir kaç gün sonra anlaşüdı ki, Nevvab bozguna uğramıştır.

İbrâhîmî Velilik

Hazret-i Müceddid’in mürîdlerinden biri bir ara arz etti:

— Size İbrâhîmî velilik verilecektir.

Fakat Hazret buna kaani olmadılar. O gece rüyada İbrahim Aleyhisselâmı gördüler. İbrâhîm, Aleyhisselâm tasdik buyurdu. Sabah olunca, Müceddid kendileri du­rumu açıkladılar.

İmandan Küfre – Küfürden İmana

O sıralarda Lâhor’da Şeyh Tâhir isminde birisi var­dı. İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in huzuruna gelmişti. Müceddid-i Elf-i Sânî de kendisine teveccüh göstermişti. Fakat bu adam Levh-i Mahfuz’da «Hüve’l-kâfir (Bu adam kâfir’dir)» diye yazılıydı. Bir müddet sonra bir de gördüler ki, adam «Hindu» olmuş. Bunun üzerine Hazret-i Müceddid bu adamın hâline acıdılar ve duâ ettiler. Adam tekrar îmana geldi, müslüman oldu; hem de nasıl müslüman… Bir zaman sonra kendisine halifelik bile verdiler.

Ölünün Kalbinin Yeniden Atması

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin feyzi, mezarlık halkına dahî isabet etmiştir. Bir zât; ben öldükten son­ra cenazemi Hazret-i Müceddid’in huzuruna götürün de öyle defn edin diye vasıyyet etmişti.

Adamın dediği gibi yaptılar. Hazret teveccüh edince ölünün kalbi tekrar atmağa başladı. Yakınları ve akra­baları bunu görünce hayret içinde kaldılar.

Hasta Hemen İyileşti

Muhammed Emin isminde bir zât vardı. Birkaç se­neden beri hasta idi. Devadan duadan da bir fâide temin edilememişti. Bir gün Müceddid’in huzûr-i âlilerine bir arîzâ (mektup) yazarak, imdâd istedi, duâ etmelerini rica etti. Zât-ı faziletleri duâ ettiler, tesellide bulundu­lar ve mübarek gömleklerini de gönderdip:

— Bu gömleği giyin, iyi olursunuz, diye bildirdiler. O zât gömleği giyince hastalıktan hiç bir eser kalmadı.

Vefatlarını Daha önce Haber Vermeleri

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, vefatlarını önceden kendi yakınlarına ve bağlı bulunanlara haber vermiş­lerdi.

Kâfirlerin Müslüman Olmaları

Zât-ı Faziletlerinin kerametlerinin en büyüğü, el­lerinde binlerce ve binlerce kâfir’in müslüman olması, İslâm’la şereflenmeleridir.

Hastalara Şifâ

İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in sadakatli ve itikadı tam mürîdlerinden kim hasta olsa ona teveccüh eder, hasta hemen şifâ bulurdu. Bu şekilde binlerce has­taya şifi nasîb olmuştur,

Bereketler

Hoca Cemâlüddîn isminde ileri gelen bir zât vardı. Bu zât Hazret-i Müceddid’in huzuruna gelip feyz almak isterdi. Bir ara Hazret-i Müceddid :

— Senin kalbin bir şeyle meşguldür, bunu kalbin­den çıkarıp atmadıkça hiç bir şey elde edemezsin, buyur­dular.

O zât da kabul etti, tevbe eyledi. Sonra feyz ve be­reketten istifâde etmeye başladı.

Hacc’dan Mahrum Kalan Kimse.

Bir gün Hazret-i Müceddid’in huzuruna bir derviş gelip arz etti:

— Hacc’e gitmek niyetindeyim.

Zât-ı Faziletleri bir az durup buyurdular :

— Sen Arafat’da gözüme ilişmedin. Adamcağız çok uğraştı fakat bir türlü Hacc’a git­mesi nasîb olmadı.

Oğlan Çocuk Doğacağını Bildirmeleri

Bir gün bir zât Huzûr-i Fazilete gelip arz etti:

— Duâ edin de Hak Teâlâ bana bir evlad atâ kıl­sın. Buyurdular:

— Senin karın kısırdır. Başka bir kadın ile evle­nirsen o zaman Hak Teâlâ sana bir erkek çocuk atâ kı­lacaktır. O zât başka bir kadın ile evlendi ve Allah da ona bir erkek evlad verdi.

Mezarın Genişletilmesi

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vefatından sonra Sâhib-Zâde Hazret-i Şeyh Muhammed Sadık’ın meza­rının yanına koymak istediler. Fakat burası çok dar ol­duğundan sığmıyordu. Bunun için doğu tarafından bir arşın bir çeyrek kadar genişlettiler ve oraya defnettiler.

MÜKÂŞEFELERİ

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mükâşefelerine dâir, Mektubât’ında ve diğer kitaplarda kayıtlı bulunan­ların önemlüerini buraya naklediyoruz.

1. Bir gün Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî buyurdular:

— Murakabe sırasında şöyle gördüm: Bizim evin ve tekkenin civarında Pâdişâhın koca bir ordusu yerleşmiş bulunmaktadır. Tekkenin içinde de pâdişahm divânı kurulmuştur.

Dediler ki; bu Şerîat-i Nebiyyi Ekrem’i temsil edi­yor. Padişah gibi, sizin Hânegâh’da yerleşip kıyamete kadar da kalacaktır.

2. Zât-ı Faziletleri bir gün de buyurdular ki :

—«Ben rahat rahat güneşe bakıp görebiliyorum. Fakat Şah Kemâl’in mürşidi bulunan Şah İskender Aleyhirrahmeyi kalben görmek istediğim zaman kalbim dayanmıyor. Çünkü onun nurunun şuaları çok keskin­dir.

3. Mükâşefede bana malum oldu ki, dünyamn her tarafını bid’atlerin karanlığı kaplamıştır. Velayetin nuru da bu karanlıkların içinde ancak bir ateş böceğinin çı­kardığı parlaklık kadar kalmıştır.

4.              Zât-ı Faziletleri bir mektûb-i şerifinde de şöyle yazarlar:

Nakşibendî silsilesinin yolu ana caddedir. Diğer sil­sileler bu ana caddenin sağında ve solunda bulunurlar. Bu itibarla, bu silsile Hak Teâlâ’yı tanımak yolunda di­ğerlerinin hepsinden daha ilerdedir. Risâlet Penâh Pey­gamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in de bu silsileye özel bir bağlılığı ve teveccühü vardır.»

5.              İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh şöyle yazarlar :

«Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e asü ya­kınlık Sahâbe-i Kirâm’ın yakınlığıdır. Bundan sonra Tabiîn gelir. Ondan sonra artık yakınlık gizli kalmıştır. Bin sene sonra şimdi tekrar açığa çıktı.

İbâdetleri ve Alışkanlıkları

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’­in, ibâdetleri ve alışkanlıkları, her hususta aynen Resûl­üllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimizin sünneti­ne mutabık idi.

Her hangi bir amel, Hakk’m fadl ü keremi üe yapı­labilir. Her hangi bir fiil yine fadlü kerem ile Efendimiz, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e uymak için olursa; iyi iş-dir, hayırlıdır buyururlardı.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, geceleyin gecenin üçde iki kısmı geçince uyanıp kalkar yüzlerini kıbleye doğru tutup abdest almağa başlarlardı. Kollarını yıka­dıkları zaman ise yüzlerini kuzey’e doğru çevirirlerdi. Her zaman abdest alırken misvak kullanmağı da bırak­mazlardı. Abdest uzuvlarının herbirini üç kere yıkarlar­dı. Her uzvu yıkadıkları zaman da «Kelime-i Şehâdet» getirirler ve hâdîs-i şerîfelerde bildirilmiş bulunan dua­ları da okurlardı. Daha sonra da me’sûr dualar okur­lardı. Rahmetullahi Aleyh sonra yüz kere Yâsin-i Şerîf okurlardı. Daha sonra mürâkabe-i nefs ile meşgul olur ve sabah namazı vaktinden önce bir iki saat uyurlardı. Sabah namazı vakti uyanırlar ve sabah namazının sün­netini evde kılarlar ve bir kaç kere «SÜBHÂNALLAH-İ VE Bİ-HAMDİHÎ SÜBHANALLAH’ EL-ÂZÎM» okurlar, sonra câmî’ye gidip sabah namazının farzını cemâatle kılarlardı. Sonra güneş yükselinceye kadar yine mura­kabe ile meşgul olurlar, mübarek yüzlerine ince bir ku­maş örterlerdi. Güneş tam yükselince «İşrak» namazı kılarlardı. Bu namazı ikişer ikişer olmak üzere dârt rekât kılarlar, namazı bitirdikten sonra biraz da teşbih ile meşgul olurlar sonra da evlerine dönerlerdi. Çoluk ço­cukla meşgul olur, lüzumlu ev işlerinin görülmesine emir verirlerdi. Scnra bir tarafa çekilip yalnız kalarak Kur’­ân-ı Kerîm tilâvet buyururlardı. Kur’ân-ı Kerîm oku ması bittikten sonra talebeleri çağırırlar ve onlarla meş­gul olurlardı. Ulûm, maârif ve esrar beyan ederler, zi­yarete gelenlerle görüşürlerdi. Bunların kâffesi de sün­net-i seniyye’ye uygundur. Zikir ve mürâkebe’de insan için kendi hâlini gizli tutmayı tavsiye ederlerdi. Kelime-i tayyibe’yi «LÂ İLAHE İLLALLAH» çok söylemeği te’kîd ederler ve kelime-i şerife (Kelime-i tevhîd) hakkında şöyle buyururlardı:

— Bir kimsenin bu kelimeyi bir defa söylemesi, bütün dünyaya bedeldir. Cennete girmek imkânı da bu kelimenin sayesinde elde edilir. İnsana, hayır, bereket de yine bunun sayesinde ulaşır. Yine buyurmuşlardır ki :

— Gönülde bundan daha büyük bir istek buluna­maz. Birisi gönlünden her şeyi silip de bu kelimenin med­lulünü gönlüne koymuş olursa ne mutlu o kimseye…

Meclise geldikleri zaman büyük bir sessizlikle bir tarafa geçip otururlardı. O’nun meclisinde asla bir kimse çekiştirilemez, bir kimsenin arkasından söz söylenmez ve ayıplanamazdı. O meclisde bulunanlar kendilerinden öyle çekinirlerdi ki, kimse söz söylemeğe cesaret edemez­di. Yüce faziletli bu zâtin mübarek simalarında asla değişik mîzaelılık, hafif meşrepliğe benzer en ufak bir ize bile rastlanmazdı.

Bâzan Receb ayında ilm ü irfan’dan bahs ederken mübarek yüzlerinde ve gözlerinin etrafında kırmızı­lıklar görünürdü. Bu, meclis ehlinin coşkunluklarından ileri geliyordu. Çoluk çocuğunu bir araya toplayıp ye­mek yerlerdi. Bunlardan her hangi birisi hazır bulun­mazsa, onun hissesi ayrılıp saklanırdı. Yemeği evde yer­lerdi. Yemek bittikten sonra sofra duası okurlardı. Ye­mekte, iki ufak parça ekmekten fazla yemezlerdi. Koyun keçi ve kuzu etini çok severlerdi. Çok kere sofralarında bunların etlerinin kebabı hazır bulunurdu. Yemeği çok hudû’ ve huşu’ ile yerlerdi. Yanlarında bulunanlara da böyle yapmalarını tavsiye ederlerdi. Sağ dizlerini yere korlar ve sol dizlerini yukarı tutarlardı. Fakat başka kimselerle bir arada yemek yedikleri zaman her iki dizle­rini büküp diz çökerek otururlardı. Öğle yemeğinden son­ra sünnet-i seniyye-i Nebevi gereğince bir müddet isti­rahat buyururlardı. Öğle ezanını duyunca ayağa kalkıp abdest alarak, dört rekât salât-i zuhr (öğle namazı farzı) ve nafilelerini kılarlardı. Namaz bittikten sonra, Hâfız-ı Kur’ân’lardan bir iki sahife Kur’ân dinlerler, sonra ders verirlerdi. İkindi namazını vaktin evvelinde kılarlardı. Zât-ı faziletleri, hiç bir zaman ikindi namazının dört rekâtlik sünnetini ihmal etmediler. İkindi namazını bitir­dikten sonra murakabe ile meşgul olur, güneş batınca.-ya kadar murakabede bulunurlardı. Akşam namazını da hemen vaktin başında kılarlardı. Yatsı namazını ha va iyice karardıktan sonra tam vaktinde kılarlardı. Vitr namazından önce ayrıca iki rekât da nafile kılarlardı Zâti Faziletleri, bâzan vitr namazını gecenin ilk-bölü­m ünde kılarlar, bâzan da teheccüd namazından sonra kılarlardı. Buyururlardı ki:

— Nebiyyi Ekrem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in sünnetinin hilâfına vitr’lerde değişiklikler yapılmaz. Bütün gece uyanık kalınmaz. Bin gece uyanık kalmak-tansa bir kere Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi ve Sel­lem’in sünnet-i seniyyelerine uymak daha hayırlıdır. Bir yerde Zât-ı Faziletleri şöyle yazmışlardır:

— Ben Hak Teâlâ’ya Muhammed Sallallâhü Aley­hi ve Sellem’in «Rabbi» olduğu için muhabbet beslerim.

Müceddit, Rahmetullahi Aleyh, Ramazan’ın son on gününde îtikâfa çekilirlerdi. Yatsı namazından sonra hemen yatarlardı. Cuma gecesi, cuma gündüzü, cumar­tesi günü ve cumartesi gecesi yatmadan önce «âyât-i me’sûre» yi okurlardı. Cuma namazlarını cuma namazı kılman camilerde ve bayram namazlarını, bayram na­mazı kılman yerlerde «Bayram yerinde» kılarlardı. Zil­hicce ayının son on gününü oruçla, gece uyanık kalmak­la, yalnızlıkla ve ibâdetle geçirirlerdi. Bu on gün içinde tırnaklarını kesmezler, saçlarını tıraş etmezlerdi, Yâni hacılar ihramda iken neyi yapmazlarsa kendileri de yap­mazlar, Hacılara uymak isterlerdi. Seferde de hazerde de teravih namazını hep cemâatle küarlar, dört kere Kur’ân-ı Kerîm hatmederlerdi. Zât-ı Faziletleri Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettikleri zaman mübarek yüzlerinden san­ki Kur’an’m esrarı kendilerine keşf oluyormuş gibi an­laşılırdı. Arada sırada, tek başlarına da namaz kılarlar, o zaman rükûda ve secdede teşbihi dokuz kere yahut da on bir kere okurlardı. Buyururlardı :

— Tek başıma namaz kıldığım zaman secdede teş­bihi üç kere okumaktan utanıyorum.

— Namazın bütün âdâb ve erkânına dikkat etmek gerek. Bütün sünnet ve müstehablarmı göz önünde bu­kındurmak îcâb eder. Böyle yapınca namaz gönül hu­zuru ile kılınmış olur.

— Her hangi bir riyazet ve mücâhede, namaz gibi olamaz. Çok kimseler, riyazet ve mücâhedeye ehemmi­yet verirler de namazda kusur ederler, bu hiç de iyi bir şey değildir.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, önemli her işi —İs­ter din işi olsun isterse dünya işi— hep istihare ile yapar­lardı.

İyi, kötü herkesin arkasında namaz kılmayı caiz sayarlardı. Fâsık ve fâcir için de cenaze namazı kılmayı caiz görür namazını kılarlardı. Hastaları ziyarete gi­derler ve hal hatır sorar, hastanın iyi olması için duâ ederlerdi. Hastalığın tedavisi için deva ve çareler de a-rarlardı. Binlerce hasta bu mübarek zâtin duaları ve teveccühü sayesinde iyi olmuşlardır.

Kabirleri ziyarete giderler, mezarlık halkı için is­tiğfarda bulunur ve duâ ederlerdi. Bir kimse vefat edin­ce, hemen onun geride bıraktıklarına baş sağlığı dile­mek ve hal hatır sormak için giderlerdi.

İlk zamanlar, ileri gelen büyüklerin mezarlarına gi­derler ve mezarlara el sürerlerdi, fakat sonraları bu işi bıraktılar.

Türbeleri öpmekten men ederler, fakat kabirlere gidip duâ edilmesini caiz görürlerdi.

Bu mübarek zâti birisi bir yere çağırsa, bir davette bulunsa hemen kabul eder reddetmezlerdi. Ancak, gidil­mesi şer’an caiz olmayan hiç bir yere de gitmezlerdi.

Cehri zikirden (Yüksek sesle yapılan zikir) men ederlerdi.

Zât-ı Faziletleri buyurdular:

— «Bu ne kadar acâyib bir iştir ki, «sülük» (tari­kat yolu) ün merhalelerinin yarısını bile aşmamış olan dervişler kendilerinin keşiflerine îtimad eyleyip şerîate muhalefete kalkıyorlar.»

KENDİLERİ, SAATLERE UĞURLULUK, UĞURSUZLUK İSNADINI DA MEN ETMİŞLER VE BUYURMUŞLAR:

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ, SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM GELDİKTEN SONRA, ARTIK GÜNLERİN VE SAATLERİN UĞURLULUĞU, UĞURSUZLUĞU ORTADAN KALKMIŞTIR. MAALESEF ZA­MANIMIZDA BU GİBİ HURAFELER ÇOK YAYGINLAŞMIŞTIR. MÜS­LÜMANLAR FALAN GÜN FALAN İŞİN YAPILMASI UĞURSUZDUR YA­HUT DA GÜNÂHDIR DEMESİNLER DE ALLAHÜ TEÂLÂYA GÜVEN­SİNLER.

Şüphesiz ki sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarda daha fazla istiğfarda bulunup sabr etmek gerekir. Kendileri de, böyle hâllerde hep istiğfarda bulunup, «El-Hamdülillah» der hamd ederlerdi.

Kendileri övüldüğü zaman tevâzû gösterir övene pek çok teşekkür ederlerdi. Her hangi bir sıkıntı ve fe­lâket ile karşılaşırlarsa o zaman yine hamd eder ve :

— «Bu bizim kendi nefsimizin kötülüğündendir» derlerdi.

Riyâ ve bencilliği asla beğenmez ve hoşlanmazlardı:

— «Ateş, odun ve çör çöpü nasıl yakıp mahvederse, riyâ ve bencillik de iyi amelleri telef eder.» buyururlardı.

Zât-ı Faziletleri yine buyurdular:

— «Şayet her hangi bir sıkıntı ve zorlukla karşıla­şacak olursanız biliniz ki, bâtını, mânevi hâlinizde iler­leme vardır.»

Elbiseleri

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh, elbisenin gayet basitini giyinmesini severlerdi. Elbise­leri Sahâbe-i Kiram Rıdvanû’llâhi Aleyhim’in elbiseleri­ne çok benzerdi. Mübarek başlarına büyükçe bir sarık sararlar, sarığın ucunu arka tarafa bırakırlardı. Sâde ve basit bir gömlek giyinirlerdi; kol ağızları kılapasız, düğ­meleri om uzunda idi. Şalvar giyinirlerdi. Şalvarlarının paçaları topuklarından yukarı idi. Mübarek ayaklarına basit ayakkabı giyinirler, her zaman mübarek ellerinde asâ bulundururlardı. Omuzlarına da şal örterlerdi.

Hilyeleri

İmam Rabbani Rahmetü’llâhi Aleyh’in mübarek alınları dolunay gibi parlakdı. Mübarek yüzlerine bakıl­dığı zaman yürekteki bütün tasa ve kasavetler kaybo­lurdu. İki mübarek kaşlarının arasında, çok parlak kır­mızımtırak bir ben vardı. Her iki yanaklarında her za­man nur parlardı. Uzunla kısa arası, orta boylu idiler. Vücud bakımından çok zarîf, yüzleri buğday rengi idi. Mübarek gözleri iri ve kırmızımtrak idi. Burunları azı­cık yukarıya doğru kalkıktı. Mübarek sakallarında be­yazlık çokdu. Mübarek elleri iri, parmakları zarîf idi. Mübarek ayakları keza zarîf ve ufak idi. Vücudlarında mübarek saç ve sakallarından başka kıl yoktu. Yalnız mübarek göğüslerinde ufak tüyler vardı. Belleri dahi ince idi. Hülâsa Zât-ı Faziletleri inceliğin ve letafetin canlı heykeli idiler.

Çocukları

Hazret-i Müceddid-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’in yedi oğlu ve iki kızı vardı:

Muhammed Sadık (Rahmetullahi Aleyh) Muhammed Sa’îd Hâzinü’r Rahmet (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Ma’sûm Urvetui-Vuska (RahmetullahiAleyh)

Muhammed Yahya (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed îsâ (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Ferruh (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Eşref (Rahmetullahi Aleyh)

Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı.

Diğerleri çocuk iken vefat etmişlerdir, iki kız evlâd ise: Hadîce Bânû (Rahmetullahi Aleyhâ) Ümm-i Gülsûm (Rahmetullahi Aleyhâ) idi. Hazret-i Hadîce Bânû’nun soyundan gelen çocuk­lar zamanımızda da mevcuddur.

TELÎFÂTI (ESERLERİ) :

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bir hayli telif âtı vardır ki, bu telîfât ile kendi davet ve ta’lîmini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; ulûm-i şer’iyye, maârif ve tarikat ilimlerinin deryası ol­duğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan an­cak bir kaçının basüı nüshalarını bulmak kabildir. Bu­lunanlar şunlardır :

  1. Mektûbât-i Şerîf,
  2. Mebde’-i Ma’âd,
  3. Ma’ârif-i Ledünniyye,
  4. Mükâşefât-i Gaybiyye,
  5. Şerh-i Rubâiyyât-i (Hoca Abdü’l-Bâkıy Rah­metullahi Aleyh)
  6. Risâle-i Tehlîliyye
  7. Risâletün fî İsbât en-Nübüvveh,
  8. Risâle-i Silsile-i Hadîs,
  9. Risâle-i Redd-i Revâfız,
  10. Risâle-i Hâlât-i Hâcegân-i Nakşıbend,
  11. Risâle-i Âdâb’ül-mürîdîn.

İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in mektupları­nın sayısı 634 dür. Bunun birinci cildini Halîfesi Haz­ret-i Mevlâna Yâr Muhammed Hicrî 1025 senesinde toplamıştır. Bu zât Bedehşân şehrinde oturmaktaydı. (Af­ganistan Türkistan’ı). İkinci cildini ise Hazret-i Müced­did’in diğer halîfesi Hazret-i Mevlâna Abdü’l-Hayy Hi-sârî hicrî 1028 senesinde tanzim ve tertîb eylemiştir. Üçüncü cildi ise yine halîfelerinden Hazret-i Mevlâna Hcca Muhammed Hâşim Burhanpûrî hicrî 1031 senesin­de toplamıştır. Hazret-i Müceddid, bu mektuplarında öyle hakikatler ortaya koymuşlardır ki koca koca ule­mâ ve meşâyih okuyunca parmaklarını ısırmışlar ve Hazretin hakîkaten müceddid (yenileyici) olduğuna ik­rar verip itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

İslâmiyyete Hizmetlerini İtiraf Edenler

Ekber Şah, İslâm’ın temellerini sarsmak için, bir hayli kirli işlere girişmişdi. Uydurma bir din ortaya atmak istemiş ve emirleri de onun bu uydurma ve mânâ­sız dînine karşı temayül gösterip desteklemişlerdi. Bun­lar, tevhîd (Allahı bir’leme) olmadan peygamberliğin kâfî geldiğini söylüyorlardı. Felsefeciler ve câhil şeyh­ler, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifleri rafa kaldırdılar. Hak Teâlâ’nın yaratmış bulunduğu insanları hak yoldan saptırmak için her çâreye başvuruyorlardı. Bu mülhid ve sapık zümre arasında bir kısım kimseler de şeriat hü­kümlerini unutmuşlar körü körüne bu sapık yolu tutup gidiyorlardı. İşte böyle bir ortamda Hak Teâlâ’nın ina­yeti ile İmam Rabbani ortaya çıktılar. İmam Rabbânî’­nin ortaya çıkması ile havayı karartmış bulunan bulut­lar dağıldı. Halkın göğüsleri bu mübarek zâtin nuru ile aydınlandı. Âlim kesilmiş olan câhiller, dâvalarını bı­raktılar, teslim oldular. İmam Rabbânî her işi Kitab ve Sünnete göre hallediyorlardı. Her hakikati de açık açık beyan buyuruyorlardı. Her yerde ve fırsatta, İslâm’dan sapmış bulunan vezirleri ve emirleri açık açık tenkîd ve tekdir ediyorlardı. Bu çalışma ve Allah’ın lütfü ile sa­pıtmış olan emirler ve vezirler yeniden İslâmla müşer­ref oldular. İslâm saadetine yeniden eriştiler. Keza sa­pıtmış âlim geçinen kimseler de yola geldiler ve İmam Rabbânî Rahmetüilahi Aleyh’in kayyumluklarmı, imamlıklarmı, müceddid olduklarını kabul edip îtiraf eylediler. O’nun kemâlâtmı ikrar etmek zorunda kaldılar. Bir kısım aşağılık ve hasud kimseler ise, muhalefet edip karşı gelmek istedilerse de onların bu hareketleri netice vermedi ve çalışmaları boşa çıktı. Müceddid-i Elf-i Sânî’­nin müceddid olduğu güneş gibi ortaya çıktı ve her ta­rafı aydınlattı.

Dünyadan Göç Etmeleri Vasiyetleri

İmam Rabbânî Rahmetüllahi Aleyh 63 yaşında idi­ler. Altmış üçüncü yaşlarının son ayında Kurban Bay­ramı günü bayram namazını kıldıktan sonra buyurdular:

— Galiba bizim için dünyadan göçmek zamanı gelmiştir. Bakınız benim ömrüm de Efendimiz Sallallâ­hü Aleyhi ve Sellem’in ömrü kadardır.

Şimdi sizlere vasiyetimi bildiriyorum :

Her za­man Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in sünnetine bağlı kalınız. Bütün işlerinizi bu ikisine göre ayarlayınız. Ulemâya ve ileri gelen ilim erbabına hürmet gösteriniz. Biliniz ki, ben ulemâ deyin­ce, şerîate muhalif hareket eden ve uydurma ulemâyı kasdetmiyorum. Böylelerinin yanma bile yaklaşmayınız. Semai raksi tasvîb eden ehi-i tasavvuf yalancıdırlar. Zikir ve murakabeyi devam ettiriniz. İbâdete çok bağlı bulununuz. Şerîat-i Muhammedi’ye muhalif hareket eden ve keşf ü keramet iddiasında bulunan kimselere de inanmayınız. Onlar da yalancı kimselerdir. Hakîkat­te böylelerinin mâ’rifet-i ilâhiyye ile hiç bir alış veriş­leri yoktur. Bu gibi kimselerden uzak kalınız. Öyle kim­selerle yakın bulununuz ki onlar, kitap ve sünnete uy­gun ilim ve amel sahibi olsunlar da ilimlerinden istifâ-edilsin ve sizin için kurtuluşa vesile olsunlar.

Yine bir gün buyurdular :

— İki ay sonra havalar soğuyunca artık beni ara­nızda göremiyeceksiniz.

Zilhice ayının ortalarına doğruydu, Zât-ı Faziletle­ri nefes darlığı hastalığına yakalandılar. Bu kere an­cak bir kaç gün ömürlerinin kaldığını haber verdiler. Bir gün ulu babalarının ve ulu dedeleri Hazret-i İmam Re-fîu’ddîn Rahmetüilahi Aleyh’in mezarlarını ziyaret et­tiler ve uzun zaman orada kaldılar, murakabe ile meş­gul olup, mezarlık halkına duâ ederek istiğfarda bulun­dular. Bu, o mübarek zâtin son çıkışları idi.

Vefat

Hicri 22 Saf er 1034 senesi, evlâdını ve mürîdlerini topladılar ve:

— Hak Teâlâ bir insan için verilmesi gereken her şeyi bana vermiştir.

Bu sözleri söylerken, artık son anin gelmiş olduğu­nu hissediyorlardı. Bundan sonra, bütün elbiselerini fu­karaya dağıttılar ve o gecenin ertesi günü vefat ettiler. Çok zor kalkıp oturabiliyorlardı. Tam vefat edeceklerin­de vasiyyetlerine ilâve ettiler:

— Benim cenazemin defnini sünnete uygun şekil­de yapınız. Kimseye benim vücûdumu göstermeyiniz. Beni gaslederken oğullarım ve iki halîfemden başka kimse bulunmasın.

Sonra takatsizlik daha da arttı. Buna rağmen yine abdest alıp, gece «teheccüd» namazı kıldılar. Hindu, di­linde aşağıdaki mısrai bir kaç kere tekrarladılar:

«Ömür sona erdi ve Dost’a kavuşma zamanı geldi.»

Yâni: Şimdi O Dost’a kavuşacağım ki, bütün dün­yayı O’na fedâ ederim, diyordu. Âdetleri veçhile mura­kabeye devam ediyorlardı. Sonra «îşrak» namazını da kıldılar. (Güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra kılınan ikişerden dört rekât nafile namazdır.) Duaları­nı zikirlerini okudular. Sonra abdest tazelemek istedi­ler. Lâzımlık getirttiler. Lâzımlığın içine kum dökme­lerini söylediler, kum döküldü. Sonra; küçük abdest bo­zacak kadar vakit yoktur, abdest alayım. Bu lazımlığı kaldırın ve beni yere oturtun dediler. Böyle yapıldı. Mü­barek yüzlerini kıbleye çevirdiler, sağ ellerini mübarek yüzlerine dayadılar. Zikr ile meşgul oldular. Nefesleri hızlüaştı ve bir kaç dakika sonra Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Hakkin rahmetine vâsıl oldu. «İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn» Biz Allah içiniz ve O’na döne­cekleriz.

Vefat tarihi hicrî 28 Safer 1034 salı günü, güneş yükseldikten bir az sonra kuşluk vakti idi.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vefatı gü­nü gökyüzü kızarmıştı. Sanki bütün dünya onun için yas tutmaktaydı.

Gasil ve Kefenleme

Hazret-i İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin cenazesi gasil için teneşir tahtasına kondu. Mübarek ce­sedi, namazda imiş gibi ellerini bağlamış hâldeydi. Gasil esnasında cesedi sağa sola çeviriyorlar, fakat mübarek elleri hep bağlanıyordu. Üç defa böyle oldu ve oğulları zannettiler ki bunun da bir sırrı vardır. Dördüncü defa artık ellerini açmak için uğraşmadılar ve elleri bağlı halde kefenlediler.

Cenaze Namazı ve Lahd

Zât-ı Fazîletlerinin oğlu Hazret-i Muhammed Sa’îd Hâzinü’rrahmeh cenaze namazına imamlık ettiler. Son­ra Hazret-i Hoca Muhammed Sadık Rahmetüilahi Aleyh’­in, kabrinin batı tarafına defnettiler. Mezar dar gel­mişti. Fakat kendi kendine doğu tarafa doğru geniş­ledi.

Vefatlarından Sonra

Oğlu Hazret-i Hâzinü’r Rahmeh ve müridi Şeyh Pîr Muhammed Rahmetüilahi Aleyh ve Şeyh Âdem Benûrî Rahmetüilahi Aleyh hepsi de buyurdular ki:

— «Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, vefatlarından sonra da bâtın gözü ile hayatta bulundukları gibi dün­ya ahvâlini görüyorlar ve manevî fâide elde ediyorlar.»

Kaynakça

Muhammed Halim Şarkpûrî trc Prof Dr. Ali Gencelî [Kitap]. – İmam Rabbani Ahmed Fâruk Serhindi 1978 Konya. (s.8-99)


[1] Dünya ile hatırlanacak bir konu
[Her mason dul bir kadındır Masonların sıkça kullandığı "dul kadının çocukları" deyimi, masonların kökenlerinin dayandığını söyledikleri 'Hiram efsanesinden', Hz. Süleyman mabedini inşa eden Hiram Usta'nın dul bir kadının çocuğu olmasından kaynaklanıyor. Dünyada mason locasına üye olan herkes kendilerinin dul bir kadından gelme olduklarına inanırlar ve her bir mason dul kadının çocukları olarak kabul edilir. Hiram'ın annesine atfen kullanılan dul kadının çocuğuna yardım ifadesinin gerçekten masonlar arasında zor durumda olan dul bir mason hanımına yardımı ifade ettiğini söyleyen araştırmacı— yazar Aytunç Altındal bu ilişkiyi şu sözlerle açıklıyor:

"Masonların her biri dul bir kadındır ve her bir biraderin bir tane kadın ismi vardır. Bir mason locasında iki tane birader var. Birinin adı Ahmed, birininki Veli. Ahmed'in karısı Necla, Veli'nin karısı da Filiz ismini taşısın. Şimdi Ahmed, Veli'nin karısının adını alıyor, Veli de Ahmed'in karısının adını alıyor. Böylece Veli ve Ahmed birer erkek oldukları halde birer adları da Necla ve Filiz oluyor. Ahmed'in bir adının Filiz olduğunu locada bulunanlar da biliyor. Böylece locada hem kadın hem de erkek olmuş oluyor. Bir gerçekten hâlâ yaşayan Necla ve Filiz var, bir de erkek olan Necla ve Filiz var. Birgün Filiz'in kocası olan Veli ölürse ona erkek olan Filiz yardım ediyor. Yani gerçek bir dul kadın var ortada, onun adı Filiz; bir de erkek olan Filiz (Ahmed) var o da dul bir kadın ayrıca. Yani Ahmed de dul bir kadın olmuş oluyor ve bunu da locada bulunanlar biliyor."]

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI


Kur’ân-ı Kerim’e göre ahir zamanda beklenen Mesih veya mehdi gelmiştir,
ismi de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’dir.

Mehdi inancı zamanımızın ve geçmişin büyük dinlerinde görüldüğü gibi, ilkel dinlerde de görülmektedir. Bu inanç tarihin çeşitli devirlerinde dinî-siyasî hareketlerin enerji kaynağı olmuştur. Günümüzde de dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli dinlerinde etkisini göstermektedir. Ülkemizdeki çeşitli dînî cereyanlarda da bu inancın büyük rol oynadığına, onların enerji kaynağını teşkil ettiğine şahit oluyoruz. Güncel önemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de koruyan bu önemli konu hakkında, ülkemizdeki çeşitli dînî yazılarda dogmatik bilgilere tesadüf ediliyorsa da konuyla ilgili köklü, bilimsel araştırma eserlerine rastlamak çok güçtür.

Ancak Hristiyanlığın kendisi mehdi (Mesih) inancı ve tasavvuru üzerine bina edildiği için Hristiyan âlimlerince bu konu üzerinde fazlaca durulduğuna şahit oluyoruz. Fakat bu çalışmalar genellikle Yahudilik ve Hristiyanlıktaki Mesih inancı etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Bununla beraber, az sayıda da olsa bazı araştırıcılar diğer dinlerdeki mehdilik inançlarını araştırmışlar ve temel kaynaklarını kendi dillerine tercüme etmişlerdir.

 

MEHDİ KAVRAMI

Mehdi kavramı çeşitli dinlerde ve dillerde muhtelif kelimelerle ifade edilmektedir. İlkel din mensuplarından Yeni Gine halkı bekledikleri kurtarıcının Mensren olduğunu söylerler. Ancak Avrupalı araştırıcılar mehdi inancım ve mehdilik hareketlerini içine alan bir kavram olarak Yeni Gine yerlileri kültürü için “Kargo-Kültü” deyimini kullanmışlardır. Kargo, “gemi yükü” anlamına gelmektedir. Yerliler de bir kült kahramanının ata ruhları ile beraber, zenginliklerle dolu bir gemi ile istikbalde geleceğine ve kendilerini yabancı hâkimiyetinden kurtararak refah ve selâmet yolunu göstereceğine inanıyorlardı. Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkin’lerin Montagnai kabilesinin müstakbel kurtarıcısı, efsanevi kült kahramanları olan Tsekabecdir. Fakat bu isim Montagnai kabilesi dışında kullanılmaz. Batılı araştırıcılar Kuzey Amerika yerlileri arasındaki mehdi inanç ve hareketlerinin genel ifadesi olarak “Ghost-Danc deyimini kullanmışlardır. Buna gerekçe olarak da yerlilerin, kült kahramanlarım, ilkel mehdilerini davet ve bekleme esnasında ibadet olarak bol bol dans etmeleri ve eğlenmeleri gösterilmektedir. Bu iki deyimin dışında mehdi kavramını ifade eden başka kelimelere rastlamıyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde müstakbel kurtarıcı, İlâhî hükümdar Quetzalcoatldır. Kelime ‘yeşil tüylü, kanatlı yılan” anlamına gelir. Maya’lardaki karşılığı ise “Kukulkan”dır. Kendisine Tanrı olarak inanıldığı gibi istikbalde geleceğine, kendilerini düşmanlardan kurtararak ilâhî adaleti hâkim kılacağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarda mehdi, Tanrı Re’nin göndereceği Ameni isimli bir hükümdar olacaktı. Bu müstakbel hükümdarda mehdi tasavvuru görülüyorsa da, henüz özel bir kavram gelişmemiştir.

Hindularda mehdi kavramı çok gelişmemiştir. Ahir zamanda geleceğine inanılan muhteşem hükümdar mehdi Kalkidir. Kalki kelimesi Arya dilinin bir ürünüdür. Bazan “Kalkin” veya “Kalkih” olarak rivayet edilir. Hindologlara göre bu kelime Arya dilindeki “kir, leke” veya herhangi bir şeyi kirletmek” anlamına gelen kalka kelimesinden türemiş olmalıdır. Bu kirletme veya kirlenme “günah işleme, günah” mânâsını da ihtiva eder. Eğer bu tâbir başlangıçtan beri müstakbel bir mehdi için kullanılmışsa, o zaman “kalki” kelimesi dysphemik (Psikolojide herhangi bir konuşma bozukluğu ..) bir tâbirdir. Yani dünyanın kirlerini, günahlarını (kalka’yı) temizleyecek kimse olarak, bu isim kendisine verilmiştir. Kalki kelimesi tarihi bir isim de olabilir. Rama veya Krişna, Vışnu’nun geçmişteki avataraları [1]olduğu, gibi, Kalki de Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Cayna’lara göre dünyanın çöküş devirlerinde kötü krallar, (kalkiler ve upakalki’ler) gelecek ve bunlar Kutsal Cayna müminlerini tâkip edip, eziyet edeceklerdir. Tabir Vişnuizm’den çıktıysa, bu kelimenin Caynalarca ters anlamda kullanılmasının izahı açıktır: Vışnucularla Vayşavalar arasındaki düşmanlık olmalıdır.

Budizmde mehdi kavramım ifade eden kelime “Maytreyadır. Sanskritçe mâyitr” kelimesinden türemiştir. Mâytrî kökü dostluk, merhamet, Maytreya kelimesi ise merhametli, sevimli anlamındadır. Kelime bunlara ilâveten “takdis olunmuş, mesut, hamdeden mânâlarını da ihtiva eder. Kelime çeşitli dillerde telâffuz değişikliklerine uğramıştır: Singalce “maytri”, Siamca “metray” Moğolca “maydari”, Japonca “miroko” gibi. Maytreya için Çinliler “mi le phu sa veya “tse shi Tibetliler de Byamps pa”(telâffuzu: campa veya çampa) kelimesini kullanırlar. Maytreya mehdinin soyadıdır. Esas, yani ön ismi ise “yenilmez, şefaatçi” anlamına gelen Ayita olacaktır.

Mehdi tasavvuru Konfuçyanizm ve Taoizmde de görmekle beraber bu tasavvuru ifade eden özel bir kelimeye rastlanılmamaktadır. Mehdi büyük bir aziz, kutsal bir kimse olacaktır, fakat henüz isim belli değildir.

Mecusîlikte ise mehdi kavramım ifade eden kelime “saoşyant”dır. Kelime, ‘yardımcı, yardım edici” anlamına gelir. Yasna LXI,5, de şöyle bir beyit de vardır: “Saoşyantlar olarak druy”u (yalanı, kötülüğü) bertaraf edeceğiz. Onu dünyanın yedi bucağından süreceğiz” Istılah olarak ise bu kelime, âhir zamanda gelip yeryüzünde ilâhı adaleti hâkim kılacağına inanılan, Zerdüşt soyundan bir kurtarıcıyı, bir hükümdarı ifade için kullanılır.

Yahudi ve Hristiyanlıkdaki mehdi tasavvurunu ifade eden Mesih kelimesi, İbranca (ham)maşîah ve Aramca meşiha kelimelerinin Arapça şeklidir. Kelime “yağ sürülmüş, mesh edilmiş, temizlenmiş anlamına gelir. Bu kelimenin Avrupa dillerindeki karşılığı (maşiah’nın Yunanca tercümesi olan) “christos”  tabirinden türemedir. Başlangıçta mesih tâbiri İsrail Kralları için kullanılırken, sonradan başrahip ve rahipler için de kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü krallar tahta çıkarken, başrahip ve rahipler de tayinlerinde kutsal yağ ile mesh ediliyorlardı. Bu tür bir törenle onlara özel bir güç ve kutsiyetin geçtiğine, inanılıyordu. Hatta daha sonraları peygamberler de mesh edilmeye başlandı. Yâni mesh işlemi Tanrı ile yakından ilgili herkese yapılıyordu. Bütün bunlardan, “mesih” kelimesinin Tanrı ile yakından ilgisi olan kimseler için kullanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Bu eserde incelemek üzere ele aldığımız “mesih” kelimesinin ıstılah mânası yukarıdaki tarihî anlamları da kapsamakla beraber, âhir zamanda Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilecek ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alarak, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamber veya dînî lider şeklinde tarif edilebilecek özel bir anlamı da ihtiva etmektedir. Kelime âhir zamana yönelik manasını, Fohrer’e göre Babil esaretinden sonra, Rehm ve Zobel’e göre Hristiyanlıktan bir kaç asır önce, Gressmann’a göre Hristiyanlıkla beraber kazanmıştır.

Müslümanların kullanmış olduğu mehdi kelimesi Arapça bir kelimedir ve “hadâ” kökünden türemiştir. Bu kök “birine yol göstermek, birini doğru yola veya doğru inanca sevk etmek mânâsına gelir.

Allah Teâlâ’nın isimlerinden el-Hâdî kelimesi de bu kökten türemiştir. Hidayet edici, kurtuluşa ulaştırıcı, rehber anlamındadır. El-Mehdî kelimesi ise “kendisine rehberlik edilen demek olup, Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen, yani hususî bir tarzda Allah Teâlâ’nın hidayetine nâil olan kimse veya kişi mânâsına gelmektedir. Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme de, insanlara doğru yolu gösterdiği, Tanrıya kulluk etmeye çağırdığı için “mehdi” lâkabı verilmiştir. Istılah olarak ise, âhir zamanda Allah tarafından gönderileceğine ve Müslüman bir dünya imparatorluğu kuracağına inanılan bir şahıs, bir hükümdardır.

Yukarıda açıkladığımız çeşitli dinlerdeki mehdi kavramını ifade eden kelimeler arasında etimolojik bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Hepsi de kavram olarak âhir zamanda geleceği tasavvur edilen bir kurtarıcıyı ifade etmekle beraber kelime anlamlan birbirlerinden ayrılmaktadır. Mensren, Mesih, Mehdi ve Maytreya gibi “M” harfi ile başlayan kelimelerin aynı mefhumu ifade etmeleri ise, bir tesadüf olmalıdır. Aynı kavramın çeşitli dinlerdeki muhtelif ifadeleri, mehdi tasavvurlarının birbirlerinden ayrı, her dinin kendi içinde doğuşunun bir işareti olabilir.

 

MEHDİ İNANCININ MENŞEİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Hristiyan dininin temelini mehdi inancı teşkil ettiği için mehdilik inancının kökleri ve gelişmesi konusu batılı araştırıcılar tarafından büyük ilgi görmüştür. Bu konunun tekrar araştırılması gâyemiz olmadığı için daha önce yapılan çeşitli araştırmaların neticesi olan iki ana görüşü kısaca zikretmekle yetineceğiz:

a)          Mehdi inancının ilk defa Sümerlilerde doğduğu, Babillilerde ve Mısırlılarda gelişmeye devam ettiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı teorisidir. Bu görüşün tek temsilcisi olan Alfred Jeremias, mehdi inancının izlerini Sumerlilerde ve Babillilerde görmüş ve diğer dinlerdeki mehdi inançlarının doğuşuyla bağlantılar kurmuştur. Jeremias’a göre, amanın günden güne kötüleşeceği, günahların dünyayı saracağı, halkın beklediği kurtuluşu ise, Tanrının kendisi veya göndereceği bir hükümdarın gerçekleştireceği, dünyayı tekrar düzelteceği inancı Mezopotamya’da yaygındı. Bu sebeple Kral I. Sargon (M.Ö. 2350 yılları) kendini beklenen hükümdar olarak ilan etmiş ve kendisi hakkında efsaneler söyletmişti. Aynı şekilde Hamurabi de (M.Ö. 1728-1686) beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu ve Tanrı Şamaş’ın oğlu olarak dünyaya geldiğini açıklamış, ülkede adaleti hâkim kılmanın, kötüleri ve zâlimleri yok etmenin kendi vazifesi olduğuna inanmıştı. Taraftarları onun ölümünden sonra tekrar geri dönmesini beklemişlerdi.

Mezopotamya’daki bu inanç, M.Ö. 2000 yıllarında Mısır’ı tesiri altına almıştır. M.Ö. 1950 yılından kalma bir papirüs metnine göre Kral Snefru kâhinine Mısır’ın istikbalini sorduğunda, kâhin önce zamanın günden güne kötüleşeceğim, Mısır’ın başına büyük felâketler geleceğini, nihayet güneyden çıkacak Ameni isimli hükümdarın Mısır’ın kaderini değiştireceğini, adaleti hâkim kılacağını haber vermiştir. Gerçekten tarihte ilk defa istikbale yönelik bir bekleyişi Mısır’da görüyoruz. Jeremias’a göre bu inanç Mısır’dan İsrailoğullarına, Babil’den İran’a oradan da Hindistan’a geçmiştir. Daha önce Çin’de bir hidayetçi görüş yok iken, Budizm’in Çin’e yayılmasından sonra Konfuçyanizmde bir mehdi tasavvuru görülmüştür.

W. Staerk ise Jeremias’ın genel görüşüne itiraz etmemekle beraber, mesih inancının Yahudiliğe Mısır’dan değil, Mecusilikten geçtiğini iddia etmektedir. Staerk’e göre bu tesir, Yahudilerin Mecusilikteki mehdi inancını aynen benimseyerek değil, ancak inancın ilk elementlerini alarak ve kendi içerisinde geliştirerek olmuştur. Bu tesir Mecusi halk inancının Yahudiliğe tesiri olarak da değerlendirilebilir.

Jeremias’ın mehdi inancının Yahudilikteki menşei görüşüne itiraz edenlerden biri de Hugo Gressmann’dır. Der Messias isimli eserinde Yahudilerin mesih inancını Mısırlılardan değil, Amurrilerden almış olabileceklerini iddia etmiştir. Gressmann’a göre Yahudiler Amurrilerden ilk hükümdar tasavvurunu almışlar ve Melhizedek’i ilk Kudüs hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. Bu ilk hükümdar tasavvuru son hükümdar tasavvurunu doğurmuş ve bu tasavvurdan Yahudilik içindeki mesih inancı ortaya çıkmıştır.

b)           Mehdi inancının kökleri hakkındaki ikinci görüşe göre ise, mehdi inancı her dinin kendi içinde, kendi tarihî, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Bir dindeki mehdi inancının diğer dindeki mehdi inancına etkisi yoktur. Hinduizm, Budizm ve Zerdüştîlikteki mehdi inançları konusunda kıymetli araştırması bulunan Abegg’e göre, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarası inancıdır. Budizm’de ise Buda Şakyamunî’den önce Budaların dünyaya geldiği gibi, istikbalde de bir Buda’nın geleceği tasavvuru bu inancı doğurmuştur. Bunda Bodisatva (Bodhisattva) inancının da rolü olmuştur. Zerdüştîlikteki mehdi inancı ise kurucusunun şahsiyetiyle yakından ilgilidir. Köklerini Avesta’ın çekirdeği sayılan Gathalar teşkil eder.

Yahudilikteki mesih inancı da, Martin Relim, Lorenz Dürr ve Hocam H. J. Schoeps’e göre, kendi içinde Kral Dâvud özleminden ve Tanrı’nın ona, hükümdarlığının ebedi olacağı hakkındaki vaadinin istikbalde gerçekleşeceği ümidinden doğmuş bu inancın ortaya çıkmasında dış dünyanın tesiri olmamıştır.

İslâmiyet’teki mehdi inancı, İbn Haldun ve Margoliouth’a göre ise, Hulefa-i Râşidîn devri sonundaki Müslümanlar iç harbinin tarihî ve psikolojik neticesidir. Mehdi ismi ilk defa Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî tarafından Muhammed Hanefi adına kullanılmıştır.

 DİNLERDE ZAMAN TASAVVURU

Dînî tecrübede mekân kadar zaman da önemlidir. Çeşitli dînî telâkkiler, görüşler ve münâsebetler zaman içinde teşekkül etmekle ve gerekirse fiîle dönüşmekte, dolayısıyla kutsal zaman tasavvuru da ortaya çıkmaktadır. Zamanın başlangıcı ve sonu problemi, eski yüksek dinlerde de görüldüğü gibi, çok eskilere dayanır. Eski Mısır’da her firavunun tahta çıkışında yeni bir devrin başladığından söz edilirdi. M.Ö. 14.yüzyılda IV.Amenophis (Echnaton) bu telâkkî doğrultusunda kendi hükümranlığı ile yeni bir dünya devrinin başladığını ileri sürmüştü. Artık her tahta çıkışta, dünyanın bir devri arkada kalıyor ve yenisi başlıyordu. Yeniden başlama fikri insanlara daha sevimli geliyordu. İlâhî senelerin sonsuzluğunda bir devir bitiyor, daha ümit vericisi başlıyordu.

Bu dünya devirleri öğretisinin en eski sistemleşmiş şeklini Sümer dini metinlerinde görüyoruz. Buna göre insanlık tarihinin iki devri vardır. Bunlar tarihen birbirini tâkip eden hükümdarlıklardır. Birinci devir, hükümdarlığın gökten inmesiyle başlar ve Tufan’a kadar 241.200 sene sürer, yânî bir kaosla, tufanla son bulur. Bundan sonra ikinci devir başlamıştır. Bu yeni devir insanlarının kaderi de birincilerinkinden farklı olmayacaktır. Yani dünya devirleri bir ahenk içinde başlıyor, ardından bir lânet devir geçiriyor ve tekrar rahmet devrine dönüyor. Tabîi bunun temelinde takvim yılındaki ölüm ve hayatın ebedi ahengi bulunmaktadır. Kışı, bahar ve yazın tâkip ettiği gibi, insanlığın ve tabiatın bozulmasını da yeni bir yenileme devri tâkip edecektir. Bu bir dâirevî dönüştür. Her devir yaratılışla başlar, bir kaos, bütün elementlerin karışması ve bir kıyametle son bulur.

Eski Amerika yerlilerinden Aztekler’e göre dünyamız yaratılışından bu yana tabiat felâketleri ile son bulan dört devir geçirmiştir.

Birincisi “su güneşi”, su felâketi ile yani tufanla,

İkincisi “kaplan güneşi”, kaplanların güneşi yemesiyle,

Üçüncüsü “ateş güneşi”, gökten ve volkanlardan gelen ateş ile,

Dördüncüsü “rüzgar güneşi”, fırtına ile dünya devirleri son bulmuştu.

Şimdiki dünya devri ise sonuncu olup, zelzele ile nihayete erecektir. Her ne kadar daha önceki felâketlerde tanrılar yeni bir dünya görmek için fiîlen yardım etmişlerse de, bu defa böyle bir yardım olmayacak ve dünya yenilenmeyecektir.

Hinduizmin zaman tasavvuru dairevîdir.[2] Kâinatın yaratıcısı Tanrı Brahma’nın hayatı 311.040.000.000.000 Brahma senesi sürer. Bu uzun süre de birbirini tâkip eden gece ve gündüzlere ayrılır ve her biri kalpa ismi verilen uzun sürelerden oluşur. Bir kalpa 4.320.000.000 senedir. Her bir kalpa da bin büyük dünya yaşını ihata eder. Bunlardan her biri de yuga ismi verilen dört devreye ayrılır. Sırasıyla: Krita-, Tretâ- , Dvâpara- ve Kaliyuga olarak isimlendirilirler. Yine sırasıyla süreleri 4000, 3000, 2000, 1000 Tanrı yılı devam eder. Bir Tanrı yılı ise 360 insan yılıdır. Her bir yuganın onda biri kadarı doğuş ve onda biri kadarı da batış süresidir. Bunlardan Kritayuga başlangıç ve altın devridir. İnsanlar bu devirde 4000 sene yaşarlar. Kast ayrımı ve çalışma yoktur. Arzu ettiklerini hemen önlerinde bulurlar Fakat zaman günden güne kötüye gider ve nihayet kaliyuga gelir. Şimdi biz bu devrin sabah kızıllığında bulunuyoruz. Yaşadığımız Mahayugada; Kaliyuga Krişna’nın ölümü M.Ö.  17 Şubat 3102  dir. Bununla kaliyuganın sabah kızıllığı başlamıştır. Artık gün günden daha kötü gelecektir. İyi bir devir için biz daha binlerce yıl bekleyeceğiz. Kaliyuga Mehdi Kalki ile sona erer ermez dünyanın kaderi hemen değişecek, bozulan ilişkiler ideal şekliyle kritayugada geri dönecektir. Yağmurlar zamanında yağacak, burçlar saadet durumunu gösterecek, gezegenler normal nizamına dönecek, eşya ilk halini alacaktır.

Budizm’in zaman tasavvurunda ise, Hinduizm’ın yugasının yerini kalpalar alır. Zaman dört asankhya-kalpaya (sayısız kalpalara) ayrılır. Fakat Budizm’de varlığın ezeli başlangıcı fikri yoktur. Yükselme ve gerileme zamanları periyodik olarak birbirlerini tâkip ederler. İçinde bulunduğumuz zaman gerileme devridir. Artık gün günden kötü gelmektedir. Bu durum daha bir süre devam edecek ve insanların ömürleri kısalarak on seneye kadar inecektir. Bundan sonra zaman tekrar düzelmeye başlayacak ve ömürler uzayarak 80.000 seneyi bulacaktır. Dünyadan hastalık ve yokluk kalkacak, etraf güllük gülistanlık olacaktır.

Mecusilerce dünyanın ömrü 12.000 yıldır. Zaman dairevi değil, doğrusal (lineal)dır. Bir defaya mahsus olarak bir doğrultu istikâmetinde akar gider. 12.000 sene dört eşit parçaya ayrılmıştır. Zerdüşt’ün kendisi 6000 yılında dünyaya gelmiştir. Bundan sonra her bin senede oğullarından biri dünyaya gelecek ve öğretiyi yenileyecektir. Nihayet âhir zaman diyebileceğimiz üçüncü bin yılın sonunda mehdi Saoşyant dünyaya gelecek ve onun bin yıllık hükümranlığından sonra hâkimiyet Ahuramazda’ya teslim edilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır.

Yahudilerce dünya devirleri ve tarih anlayışı, zamanın bir doğrultu boyunca akıp gitmesi şeklindedir. Dünyanın sonunda beklenen kıyamet de bu akan zamanın sonunda meydana gelecektir. Hatırasını yaşadıkları evvel zamanın saadet devri, âhir zamanda aynen tekrar etmemekle beraber kendisine has yeni bir saadet devri gerçekleşecektir. Bu saadet devri doğrudan doğruya mesihin tezahürüne bağlıdır; dünyanın sonuna kadar devam edip kıyametle son bulur.

Yahudi âlimlerine göre, haftanın yedi gün olduğu gibi dünyanın genel ömrü de her günü bin sene olan yedi gündür. Bunun altı günü çalışma, yedinci günü dinlenmedir. Aynı şekilde dünyadaki hata faal şekilde 6000 senedir, yedinci bin ise sâkin geçecektir. Çünkü insanların devri altı bin yıldır, yedinci bin yıl ise sabatın (cumartesinin) karşılığıdır ve o rabbindir. Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü olan altıbin senenin ilk iki bin senesi karışıklık devri, ikinci iki bin senesi hikmet ve şeriat devri, üçüncü ikibin senesi ise mesih devridir. Fakat insanların fazla günahlarından dolayı bu sürenin bir kısmı iptal edilmiştir. Dünyanın süresi 4250 yıldan daha az olmayacak ve sonunda mesih görünecektir. Kıyamet ise yedinci binin geçmesiyle kopacaktır.

Hristiyanlıktaki zaman tasavvuru Yahudilerinkine benzemekle beraber, Âdem ve Mesih tasavvuruyla da birleştirilmiştir. Çünkü yaratılış ve hidâyet, Âdem ve Mesih aynı fikre aittirler. Zamanın başı ve sonu aynıdır. Haggada’ya göre Âdem altıncı günün dokuzuncu saatinde cennete yerleşmiş ve oniki saatte de günah işleyerek cennetten sürülmüştür. Buna uygun olarak İsa Mesih de dokuzuncu saatte cennete girmiştir. Çünkü İsa altıncı saatte çarmıha gerilmiş, üç saat cehennemde kalmış ve ondan sonra cennete girmiştir. Evvel ve âhir zamanı birleştiren gün Cuma günüdür. Âdem ve Havva Cuma günü cennetten çıkarılmıştır. Mesih de Cuma günü mezara konmuş ve o, Âdem’i işlediği günahtan kurtarmak için cehenneme inmiştir. Âdem Cuma günü dokuzuncu saatte cennetten dünyaya indirilmiş ve Mesih de Cuma günü dokuzuncu saatte çarmıhtan toprağa indirilmiştir. Âdem yaratıldığı gün olan Cuma günü ölmüştür. Ölümü, cennetten çıkarıldığı ay olan Nisan’ın 14. günü, dokuzuncu saatte olmuştur. Bu saat İsa Mesih’in de ölüm saatidir. Evveliyattaki sulh ve sükûn devri, âhir zamanda da tekrar edilecektir. Ahir zaman evvel zamana uyacaktır. Tabiat hadiselerindeki, hayat-ölüm-hayat sırrı, kaos içine düşen eski âlemin Mesih ile yeniden yaratılması şeklinde dünya devirlerinde tezahür edecektir. Hristiyanlardaki bu zaman spekülasyonu Staerk’e göre Hinduizm’in avatara öğretisinin İran yoluyla Hristiyanlığa tesiridir.

İslâmiyet’e göre, zamanın başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. Dünya altı günde yaratılmıştır. Âdem ile beraber dünyada insanlık tarihi başlamıştır. Ne kadar süreceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberler zincirinin son halkası olması, dünyanın ömrünün azaldığının bir işaretidir. Onunla âhir zaman başlamıştır. Dünyanın sosyal nizamı günden güne kötüye gidecektir. Bir müddet Mehdi hükümranlığı ile düzelecekse de, onu süratle geriye gidiş tâkip edecektir. Dünyadaki son Müslümanın ölmesiyle de kıyamet kopacaktır. Bunu haşir ve âhiret hayatı tâkip edecektir.

Yukarda ana hatlarıyla ele aldığımız dinlerdeki zaman tasavvurlarını özetlersek:

  1. Bazı dinlerde zaman rahmet-felaket devirleri olarak, dairevî bir şekilde ebediyen tekrar eder.
  2. Bazı dinlere göre de zaman bir doğrultu istikâmetinde, rahmet devrinden felâket devrine doğru bir defaya mahsus olmak üzere akar gider ve kıyametle son bulur.
  3. Bütün zaman tasavvurlarına göre, devirler bir felâket veya kıyametle son bulur.
  4. Dâima felâket devrini kapayacak veya kıyametten önce bir ıslahat hareketinde bulunacak bir şahıs tasavvur edilir. İşte biz bu eschatolojik şahsa (âhir zaman kurtarıcısına) MEHDİ diyoruz.

 I.        MEHDİLERLE İLGİLİ ZAMAN TASAVVURLARI

Mevsimlerin birbirlerini tâkibi, gece ve gündüzün periyodik akışı, insanları öylesine etkilemiş ki, mehdi ile ilgili zaman tasavvurlarında da bunların izlerine rastlamaktayız. Kış mevsiminden yaza geçişte, baharın; bir öncü, yaklaşan yaz mevsiminin bir işareti kabul edilmesi, yaz mevsimini güz ve kış mevsimlerinin tâkip etmesi, bu sıradaki ahenk ve devri dâimin cazibesi, mehdi devrinin öncesi, bu devrin yaklaşması ve son bulmasıyla ilgili birtakım zaman tasavvurlarına anolojik (benzer-andıran) bir etkide bulunmuştur.

MEHDİ ÖNCESİ DEVİR

Mehdi öncesi devir genellikle aydınlanacak bir günün öncesindeki gittikçe karanlıklaşan korkunç bir gece olarak tasavvur edilir ve bu karanlık süre sosyal, dînî, ahlâkî v.s. gibi yönlerden tasvir edilir. Eski Mısırlılara göre mehdi öncesi devirde Nil Nehri kuruyacak, insanlar nehri yürüyerek geçeceklerdir. Göller, içindeki balıklar ve etrafındaki kuşlarla birlikte kaybolacaktır. Ülkeyi bedeviler ve Asyalılar istilâ edecek, memleket kargaşalık içinde olacak ve kimse birbirini tanımayacaktır. Herkes silâhına sarılarak kendini düşünecektir. Gülüşler birer ızdırap gülüşü olacak, oğul babasına düşman, kardeşine muhalif olacak ve ölenlere kimse acımayacaktır. Güneş kendini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark edemeyecektir.

Hindulara göre mehdi devrinden önceki devir kaliyugadır. Bu devirde kötülükler süratle artar ve sonunda zirveye ulaşır. Eski telâkkiye göre kaliyuga bin insan yılı, yeni telâkkiye göre pek çok Tanrı yılı olarak devam eder. Ülke barbarlar tarafından istilâ edilir, dharma (dinin öğretisi) yok olur. ‘Yangının etrafı sardığı gibi, cinler de etrafı öyle sarar. Ülkeye Sakalar, Kuşanlar, Hunlar gibi yabancılar hâkim olurlar. Budizm ve İslâmiyet Hindistan’da yayılır. Ülke Şudra (Hint sosyal sınıflarının en hakir görüleni) ve barbar hükümdarların idaresine geçer. Halkı soymaktan başka birşey düşünmezler. Halkın kıymetli şeylerini, karılarını, kızlarını ellerinden alırlar. Çocukları ve inekleri öldürürler. Asaletin tek şartı zenginlik olur. Adaleti hâkim kılmak isteyen hükümdarlar çok yaşamazlar, hukuk yalanla yürütülmeye çalışılır.

Tabiatın düzeni bozulur, mevsimlerin ahengi kalmaz. İndra, zamanında yağmur göndermez, yağan yağmur da fırtına ve kumla karışık olur, nehirler, dereler kurur. İnsanlar kıtlık korkusuyla yaşarlar, ekin tarlaları az mahsul verir, onun da kuvveti olmaz. Halk beslenmek için nehir yataklarında ot yetiştirir. En iyi tahıl arpa olur. Güzel kokulu, lezzetli yiyecekler tadım kaybederler. Devrin sonuna doğru ağaçlar otlara dönüşür. İnsanların ömürleri kısalır, pek çoğu henüz ana rahminde iken ölürler, doğanların da büyük bir kısmı yaşamaz. Kızlar 5-7 yaşlarında anne, erkekler 8-10 yaşlarında baba olurlar.  12 yaşında insanların saçları ağarır,  20 yaşını kimse geçemez.

İnsanlar ahlâken sükût ederler, Brahman kanunları, dharma hemen hemen kaybolur. İnsanlar küfür içinde yüzerler, zulüm ve ahlâksızlık her yeri kaplar. Vedalar hayatî geçerliliğini kaybeder ve para ile öğretilirler. Ziyaret yerleri para ile gezdirilir. Ahirete kimse inanmaz, sofizm ve materyalizm rağbet kazanır.  Şudralar sarı mintan giyip Budizme girerler ve Brahmanizmin kutsal yerlerini bırakıp Budizmin kutsal yerlerini ziyaret ederler. İneklere hürmet kalmaz, sadece sütü için kıymet verilir.

Aile bağları çözülür, kastlara dikkat edilmez, isteyen istediği kasttan evlenir. Kimse evlenmek için bâkire aramaz. Kadınlar koca ararlar ve kocalarına sadakat göstermezler. Çocukları henüz rahimlerinde iken öldürürler. Şehvetlerinin galibiyetinden dolayı kendilerini köle ve hayvanlarla tatmin ederler. Hiçbir dul kendisini kocası ile beraber yaktırmaz. Aileye kadın hâkim olur. Kadınların sayıları da erkeklerden çok olur.

Budistlerce de mehdi öncesi devirde, ahlâk tamamen yozlaşacak, dünya hırs, öfke, cehalet ve sapıklıkla dolacaktır. İnsanlar anne ve babalarına, rahiplere hürmet etmeyeceklerdir. Rahipliğe talebe bulunmayacak, kutsal yazıların mânâları kaybolacaktır. Devrin hükümdarı Buda’dan bir beyit bilene bir fil yükü akçe vaad edecek, fakat verecek kimse bulunmayacaktır. Rahipler evlenecek, çocuk sahibi olacak, geçimini ticaret ve ziraatten sağlayacaktır. Buda’nın reliquienlerine (kutsal eşyalarına) hürmet kalmayacak, nihayet reliquienler de ateşe dönüşüp dünyadan kaybolacaktır.

Nihayet tabiatın düzeni bozulacak, yağmurlar zamanında yağmayacak, ekinler büyümeyecektir. İnsanların ömürleri günden güne azalacak, 15-18 seneye kadar inecektir. Kız beş yaşında evlenecek, on yaşında ihtiyar olacaktır. İnsanlar arasında genel bir düşmanlık yayılacak ve yedi gün sürecek bir kılıç devrinde birbirlerini hayvanlar gibi boğazlayacaklardır. Kalanlar da dağlara çekilecekler, yabânî bitki ve ağaç kökleri ile yaşayacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant devrinden önce dünyaya druy (yalan ve kötülük) hâkim olacak, küfür ve ahlâksızlık yayılacaktır. İnsanlar kutsal sözleri değil, parayı tercih edeceklerdir. Horasan’dan sayısız küfür ehli İran’a hücum edecektir. Büyü ile İran’a hâkim olup her şeyi yakıp yıkacaklardır. Şehirler köye, köyler bir aile otağına dönüşecektir. Zulüm ve yalan ülkeye hâkim olacaktır. Ülkede neşe ve sürür kalmayacak, yer kalbini açacak, mücevher ve madenlerini gün ışığına çıkaracaktır. Hâkimiyet İranlı olmayanların, barbarların eline geçecektir. Ülkeyi güvensizlik ve sadakatsizlik saracaktır. Dostlar gruplara ayrılacak, hürmet, sadakat ve ümit dünyadan kaybolacaktır. Baba, oğul ve kardeşler birbirlerine yabancılaşacaklardır. Çeşitli mezhepler çıkacak, dîne zarar vereceklerdir. İnsanlar vahyi küçük göreceklerdir. Ahlâksızlıklarıyla gayrı tabiî (sodomi ve homoseksüellik v.s. gibi) tatmin yollarına gidecekler, âdet gören kadınlara yaklaşmayı âdet edineceklerdir.

Tabiat değişecek, güneşte ışıktan çok, lekeler görülecektir. Seneler, aylar ve günler gitgide kısalacak, yer verimsizleşecek, ekinler büyümez olacaktır. İnsanlar da vücut bakımından küçülecek, güçleri ve kabiliyetleri azalacaktır.

Yahudilerce de mesih devri öncesinde dünyaya dinsizlik ve ahlâksızlık hâkim olacak ve Allah Teâlâ’nın düşmanı olan kuvvetler Kudüs’e saldıracaklardır. İnsanlarda utanma hissi azalacak, pahalılık artacaktır. Ülke zındıklığa dönüşecek, hakka fazla kulak verilmeyecektir. Âlimlerin meclisi fahişeler yuvası olacaktır. Tevrat âlimlerinde bilgi kalmayacak, günahtan çekinenler küçük görülecek, büyüklere saygı kalmayacak, oğul babasının şerefini düşürecek, kız annesine, gelin kaynanasına karşı gelecektir.

Felâketler birbirini kovalayacak, savaşlar, hastalıklar ve pahalılık insanları saracaktır. Dünyanın verimi azalacak, ülke çöle dönecek, tarla ve bağlar bakımsız kalıp dikenler, çalılar yetişecektir. Kudüs harab olacak, yabanî eşeklerin gezinti yeri, sürülerin otlağı olacaktır. Sınır halkları sefalet içinde, şehirden şehire dolaşacak, yüzlerine bakan olmayacaktır. Bâbilliler İsrail ülkelerine ayak basacak, Fars atları İsrail mezarlarını çiğneyecektir.

İslâmiyet’e göre de mehdi öncesi devirde dünyayı zulüm ve adaletsizlik dolduracaktır. İsyan ve küfür yayılacak, emanete hıyanet, içki ve bid’atler çoğalacak, idare işleri ehil olmayanlara verilecektir. Erkekler azalacak, kadınlar çoğalacaktır. Erkekler karısına itaat edip annesine isyan edecek, dostuna iyilik, babasına eziyet edecektir. Ayak takımları başa geçecek, kişiye şerrinden korkulduğu için hürmet edilecek ve sonraki gelen evvelki geleni kötüleyecektir. Zelzele ve harp felâketleri görülecektir.

Yukarıda incelediğimiz mehdi öncesi devirle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdi gelmeden önce dünyayı tabîi felâketler saracaktır.
  • Ülkeleri yabancılar istîlâ edecektir.
  • Ülkelere iç karışıklık ve sosyal bozukluklar hâkim olacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler, kültler çök zayıflayacak veya kaybolacaktır.

 MEHDİ DEVRİNİN YAKLAŞMA İŞARETLERİ

Mehdinin gelmesi yaklaştığı zaman, onun ayak sesleri sayılabilecek birtakım işaretler görülecektir. Bunlar genellikle kozmik hareketlerdir. Yeni Gine’de Milne-Bai hareketinde (1893), mehdinin gelmesi yaklaştığında zelzele, fırtına ve tufanlar meydana gelerek beyazları imha edeceği haber verilmiştir. Yahudilerce mehdinin gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün Nehri’nin suları kana dönüşecektir. Dünya milletleri birbirlerine saldıracaklar, Fars kralı Arabistan’a hücum edecek, Arabistan kralı da Roma’yı vuracaktır. İnsanların nesilleri kesilecektir.

Müslümanlarca mehdinin gelmekte olduğunu gösteren işaretlerden biri, Fırat Nehri’nin yarılarak altındaki bir dağdan altın çıkmasıdır. Diğer bir işaret, ramazan ayının ilk gecesinde ay, onbeşinci gününde de güneş tutulmasıdır. Yine her tarafı aydınlatan bir kuyruklu yıldızın doğması, onu takiben doğu tarafından çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlığın kaplaması veya doğudan çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlık kaplaması gibi tabiat olaylarıdır. Ayrıca Şam yakınlarında “Harista” veya “el-Câbiya”  isimli bir köyün batması, semadan gelen bir sesle mehdi isminin çağrılması ve bu sesi bütün dünyanın duyması, sık sık depremlerin vuku bulması, mehdinin yaklaşma işaretleri sayılır.

Yalnız ilkel dinlerle, Yahudi ve İslâm dinlerinde görebildiğimiz mehdi devrinin yaklaşma işaretlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Dünya harbinin çıkması,
  • Olağanüstü tabiî hadiselerin meydana gelmesi,
  • Çeşitli tabiî felâketlerin görülmesidir.

 MEHDİ DEVRİNİN BAŞLAMASI

Mehdi devrinin başlaması ile ilgili tasavvurlar da birtakım kozmik hareketlerle paralellik göstermektedir.Hinduizmde Kalki, Güneş ve Ay’ın, Tisya ve Jübiter’ın birbirlerine kavuştukları zaman görünecektir.  Başka bir rivayete göre Kalki, kaliyuganın sonunda görünecek ve çıktığında Güneş kova burcunda olacaktır. Kritayugayı, Brahmanların bütün düşmanlarını öldürdükten sonra açacaktır.

Budizm’in bu konudaki haberleri ise çelişkilidir. Rivayetin birine göre Maytreya, Buda’nın nirvanaya girişinden beşbin sene sonra, yâni M.S. 4457 yılında doğacaktır. Diğerine göre ise insanların ömrü uzayarak 80.000 veya 84.000 seneye yükseldiğinde Maytreya gelecektir ki, Budistlerin hesaplarına göre Buda Şakyamuni’den 5.670.000.000 sene sonra olmaktadır.

Mecusilerce Saoşyant, Zerdüşt’ün oğullarından Avşetarmah devrinin bitmesine otuz sene kala doğacakta Otuz yaşına girince, güneş otuz gün ve otuz gece semanın ortasında duracak, sonunda tekrar eski yerine dönecektir. Mecusilerin hesabına göre, Zerdüşt’ten 4000 sene sonra, yâni Zerdüşt’ten sonraki üçüncü bin yılın sonunda, Saoşyant devri başlayacaktır.

Yahudilerce Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü en az 4250 veya 4291 yıl olacağı için, Mesih devri de bu tarihlerden sonra başlayacaktır. Hahamların hesaplarına göre Mesih M.S. 240 veya  471 yılında gelecekti. Bazıları ise bu tarihlere itiraz ederek üç şeyin beklenmedik zamanda geleceğini söylemişlerdir. Bunlar: Akrep, define ve Mesihdir. Buna rağmen Mesih’in geleceği ayı, günü hesab edenler de eksik olmamıştır. Bunlara göre Mesih NİSAN AYININ 14. GECESİNDE gelecektir. Çünkü Allah İsrailoğullarını Mısır’dan bu ayda ve bu günde kurtarmıştır. Şimdiye kadar vaad edilen devrin gelmemesinin sebebi, halkın günahkârlığıdır. Bir veya iki sabt (cumartesi) gününe gerçekten riayet etseler Mesih hemen gelecektir. Bu geliş nisan veya tişri’ye (eylül- ekim) tesadüf edecektir. Çünkü dünya nisan veya tişri ayında yaratılmıştır. Yahudilerin kurtuluşu da bu ayda olacaktır.

Hristiyanlara göre ise, İsa Mesih birinci gelişinde hidayet kapısını açmıştır. İkinci gelişinde dünya hâkimiyetini kuracaktır ve bu gelişi nisan ayma tesadüf edecektir. Paulus’a göre o hemen yarın gelebilir. Mâdem ki o ölümden uyandı, diğer Hristiyanları da uyandırmak için hemen geri gelecektir. Beklenen Mesih devri başlamıştır. Semaya çıkan Mesih’in inmesi ve dünyanın idaresini eline alması bir an meselesidir. İsa da kendisiyle beraber özlenen Mesih devrinin başladığına inanıyordu. Talebelerinin bir suali üzerine: “İşte beklediğiniz geldi, fakat siz onu tanımıyorsunuz” demişti. Taraftarları da buna inanıyorlardı. Fakat tasavvur edilen zaman gelmeyince, önce Mesihin ölüm yılı olarak kabul edilen 6.000 yılı, doğum yılı olarak yorumlanmaya ve kabul edilmeye başlandı. Çünkü 6.000 yılında devrin başlaması gerekiyordu. Mesih gelmekle beraber zaman henüz olgunlaşmadığı için beklenen devri açmıyordu. Beklenen devrin daha sonra da başlamaması üzerine, İsa Mesih’in doğum için 5.500-6.000 arasında muhtelif tarihler tespit edildi. Üçüncü yüzyılın kilise babalarından Cyprian 6.000 yılının pek yakın olduğunu haber vermişti. Fakat İsa beklenen zamanda yine de gelmeyince, Aziz Hieronymus onun doğum tarihini 5.198’e indirdi. Şimdi ise İsa’nın ikinci gelişi her sene yalnız Paskalya bayramında beklenmektedir. Geldiği günün ortasında hava kararacak, ne geceye, ne gündüze benzeyecektir. Geceleyin de aydınlık olacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından beklenmedik bir sıcak olacaktır. İsa’nın beklenen devri açmasıyla beraber Hristiyanlıktan nasibi olmayanlar hemen öleceklerdir.

Müslümanlar mehdi devrinin başlaması hususunda pek zaman hesaplarına girmemişlerdir. Bunun yerini birtakım hadiselerin vukuu almaktadır. Buna göre, mehdi devri Süfyânî’nin (Emevilerin) Medine’yi kasıp kavurmasından ve Beydâ denilen yerde askerlerinin helâk olmasından sonra başlayacaktır. Diğer bir rivayette, Mehdi, Nefsü’z-Zekiyye’nin öldürülmesinden yâni H.143 senesinden sonra zuhur edecekti ve gökten bir ses “emîriniz filândır, o mehdidir” diye onun gelişini îlan edecekti. İbn Arabi’nin hesabına göre mehdi hicretten HYF senesinin geçmesiyle (H=600 +F80= +Y=3 =683) yani hicri 7. yüzyılda görünecekti. Bu tarihin geçmesinden sonra taraftarları, bu tarihi mehdinin doğum tarihi olarak kabul ettiler ve mehdinin h.710/ m. 1310 yılında vazifeye başlayacağını savundular.

Eski Şîa rivayetlerine göre mehdi, 12. İmamın gaybı ihtiyar edişinden 60 gün veya 60 ay veya 60 sene sonra tekrar görünerek hâkimiyeti eline alması, beklenen devri başlatması gerekiyordu.

Yukarıdaki mehdi devrinin başlaması ile ilgili çeşitli dinlerdeki ortak zaman tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Bazı burçların ve Güneş’in özel duruma girmesi,
  • Evvelce tespit edilen sürenin dolması;
  • Kutsal   bir ay ve günün olması,
  • Mehdi düşmanlarının kısmen imhasıdır.

Sonuncu maddedeki tasavvur yalnız Hinduizm, Hristiyanlık ve İslâmiyet’te mevcuttur. İlkel ve ölü dinlerdeki mehdi tasavvurlarında, henüz gelişmemiş olmalı ki, mehdi devrinin başlaması ile ilgili bir düşünceye rastlamıyoruz.

 MEHDİ DEVRİNİN SÜRESİ

Mehdi devrinin süresi genellikle bin yıl olarak tasavvur ediliyorsa da bu süre çeşitli dinlere göre değişmektedir. Hindularca Kalki’nin ömrü bin yıl olacaktır. Bu sürenin dolmasına ya km, Kalki dört oğluna tahtını ve ülkesini bırakarak Himalayalarda Ganj kenarında bir ormanda inzivaya çekilecek, oradan da semaya yükselecektir.

Budistlerce Maytreya 60.000 veya 84.000 sene dünyada kalarak vazifesini sürdürecektir.

Mecusilerce ise Saooşyant’ın hükümranlığı bin sene devam, edecek, süresinin bitmesine 57 yıl kala şeytanî varlıklar ve Ehriman yok edilecektir. Devrin sonunda insanlar manevî hayata başlayacaklardır.

Yahudilere göre Mesih devri genel olarak 400 sene sürecek ve Mesih’in ölümüyle son bulacaktır. Eliyyahu ekolünde ise Mesih devrinin 2000 sene süreceği, fakat bu sürenin bir kısmının insanların günahları yüzünden iptal edildiği kanaati hâkimdir. Bununla beraber 6000-4291 =  1709 sene veya 6000-4250 =  1750 seneden az olmayacaktır. Haham Elieser’e göre ise, Mesih devri 40 sene, Rabbi Elezer ben Azeryah’ya göre 70 sene sürecektir. Bir görüş birliğine varmak mümkün değildir.

Hristiyanlara göre İsa Mesih’ın başında bulunacağı İlâhî devlet ve Mesih’ın saltanatı bin sene sürecektir. Kilise bir müddet için bu bin seneyi, Mesih’ın ilk görünüşüyle tekrar dönüşü arasındaki zaman olarak tefsir ettiyse de, zamanın geçmesiyle vazgeçmiştir. Bugün ise bin senelik İlâhî devlet inancım (chliasmus) özellikle küçük mezhepler muhafaza etmektedir. Bin senenin sona ermesiyle ise, bu sürede bağlanan Şeytan tekrar serbest bırakılacaktır. Fakat Allah Teâlâ,  “şeytan”ın askerlerini imha edecek, kendisini de ateşe atacaktır:

Müslümanlarca Mehdi’nin hâkimiyet devri ve süresi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Hadislerde bu devrin iki, üç, beş, yedi, sekiz, dokuz, veya on sene süreceği hususunda çeşitli rakamlar verilmektedir. Yine mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak, ondokuz yıl ve bir kaç ay veya yirmi, yirmidört yahut da kırk yıl gibi bir süre tahmininde bulunulmaktadır. Örneğin el-Huseynî haber verilen yedi seneyi, mehdinin dünya hâkimiyetini sağladıktan bütün fetihleri bitirdikten sonraki saltanat süresi olarak yorumlamaktadır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin süresi ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Mehdi devri Hinduizm, Zerdüştîlik ve Hristiyanlığa göre 1000 sene,
  • Budistlerce 60 000 veya 84 000 sene
  • Yahudilerce 400 sene veya daha fazla (2000 yıl)
  • Müslümanlarca 7 veya 40 sene olacağı kanaati genellikle yaygındır.

Mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak ne dinler arasında, ne de dinlerin kendisi içinde bir birlik vardır. Birleştikleri tek nokta, mehdi için belirli bir süre düşünmüş olmalarıdır.

 MEHDİ SONRASI DEVİR

Mehdi sonrası devir, parlak bir günü tâkip eden, bir akşam ve karanlık bir gece gibi tasavvur edilir. Hindularca Kalki’nin açtığı yeni kritayugayı treta, dvapara ve kaliyuga tâkip edecektir. Bu devirler boyunca tabiat ve insanların durumları dâima kötüye gidecektir. Tretayuga’da öğretinin ve insan hayatının dörtte biri eksilecektir. Dvaparayuga’da öğretinin dörtte biri daha eksilecek ve ayrıca Vedaların dörtte biri kaybolacaktır. İnsanlar arasında birtakım maddi ve manevî hastalık ve kötülükler salgın hale gelecektir. Devrin sonuna doğru gökte yedi ve oniki güneş doğacak, bütün insanları öldürecek, nehirleri ve denizleri kurutacak, otları ve ağaçları yakacaktır. Gökten yağmur gibi taş yağacaktır. Bunları kuvvetli bir rüzgârla Samvartaka Ateşi (kâinatı yakan ateş) tâkip edecek, oralarda kalması muhtemel, her türlü canlıyı da yok edecektir. Belirli bir süre geçtikten sonra, dünya tekrar yenilenecek ve yeni bir kritayuga başlayacak, zamanın bu dâirevî periyodik akışı ebediyete doğru uzayıp gidecektir.

Budistlerce Maytreya’dan sonra öğreti 80.000 veya 60.000 sene daha aynen yaşayacaktır. Bundan sonra devirler yavaş yavaş bozulmaya, öğreti eksilmeye başlayacak ve bu durum kaliyugada zirveye ulaşacaktır. Bu suretle zamanın iyilikten kötülüğe, kötülükten iyiliğe doğru periyodik akışı ebediyen devam edecektir.

Mecusilerce Saoşyant devrinin sonuna doğru bütün işleri Ahura- Mazda kendi üzerine alacaktır. Daha önce ölenleri de diriltecektir. Sonra genel bir muhakeme kurularak, bütün insanlar bu muhakemeden geçirilecektir. Günahsızlar ebedî saadete kavuşurlarken, günahkârlar erimiş maden içine atılarak üzerlerindeki kötülükler yok edilinceye kadar orada kalacaklar, sonunda onlar da ebedî saadete kavuşacaklardır.

Yahudilere göre Mesih’in ölümünden sonra bütün insanlar da ölecektir. Dünya yedi gün sessizlik içinde kalacak, artık hiçbir canlı bulunmayacak, belirli bir zaman sonra haşir ve hesap günü gelecektir.

Hristiyanlara göre Mesih’in bin senelik hâkimiyetinden sonra Şeytan’ın bağları çözülerek serbest bırakılacaktır. Şeytan, tekrar taraftarlar kazanarak onları Hristiyanlar üzerine saldırtacaktır. Fakat Allah Teâlâ mücadele ederek Şeytan’ı tesirsiz hale getirecek, askerlerini de imha edecektir. Bunu umûmî haşir ve hesap günü tâkip edecektir.

İslâm’a göre mehdinin halefi Yemen’de Kahtan’dan bir kimse olacaktır. İdaresizliği ile kısa zamanda ülkede karışıklıkların meydana çıkmasına sebep olacak, dünyada küfür ve zulüm süratle yayılacaktır. Nihayet hafızların zihinlerinden Kur’an silinecek, İnsanlar putlara tapmaya başlayacaklardır. Ye’cüc ve Me’cüc denen kavimler çıkarak dünyayı harabeye çevireceklerdir. Süratle Müslümanların sayısı da azalacak, bir tek Müslüman kalmayınca, kıyamet kopacaktır.

Yukarıdaki mehdi sonrası devirle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Zaman tekrar kötüleşmeye başlayacaktır.
  • Tabiatın ve sosyal hayatın düzeni tekrar bozulacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler kaybolacaktır.
  • Zaman  tasavvuru dâirevî olan dinlerde, kötülüklerin zirveye ulaşmasından sonra tekrar düzelme başlayacaktır.
  • Zaman  tasavvuru lineal (çizgisel, doğrudan doğruya olan) dinlerde, dünya kıyametle son bulacaktır.

 II.     MEHDİ DEVRİNDE TABİİ ÇEVRE VE MEKÂN TASAVVURLARI

Mehdi devrinin tasavvur edilen ihtişâmının yalnız politik, sosyal ve dînî sahalara münhasır kalmayıp, içinde yaşadığı tabiî çevreye ve bölgeye de tesir edeceği, tabiatta birtakım değişiklikler meydana getireceği de düşünülmektedir. Bu tabiî çevre tasavvurları genellikle cennet tasavvurları ile paralellik arz etmektedir.

 CANSIZ ÇEVRE

Yer, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için ana kucağı, gök de üzerine bir örtü, bir rahmet kaynağıdır. Mehdi devrinde, yer ve göğün daha önce bozulan ahengi tekrar eski hâlini alacak, içinde yaşayanlara saadet otağı olacaktır. Eski Mısırlıların Mehdi Ameni devrinde mevsimlerin bozulan düzeni tekrar iyileşecek, yağmurlar yağacak, Nil Nehri’nin suları yükselecek, kararan Ay ve Güneş tekrar parlayacak ve dünyayı ısıtacak, her taraftan hayat ve mahsul fışkıracaktır.

Hindulara göre Kalki zamanında da yeryüzü bolluk ve bereketle dolacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, mahsul kendiliğinden yetişecektir. Sular birer sıhhat kaynağı olacak, Kalki ve refakatçıları kutsallaşan sularda yıkanacaklardır. Bu sulardan biri de halen Naimisa Ormanında bir ziyaret yeri olan Cakratirtha Gölü’dür.

Budistlerce de Maytreya zamanında dünyanın bolluk ve bereketi zirveye ulaşacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, sular bollaşacak, nehirler ve su kaynaklan sekiz kat daha artacak, bu sular lezzetli ve dertlere deva olacaktır. Çevrede bir pislik v.s. olursa, yer kendiliğinden açılarak onu içine alıp yok edecektir.

Konfuçyanizme göre mehdi yere, göğe, dağlara, nehirlere hâkimdir. Onun tesiriyle Güneş ve Ay kararmayacak, deniz yerini değiştirmeyecek, nehirler ülkeye taşmayacaktır. Göller ve nehirler kuramayacaktır. Dağlar yıkılmayacak, yer yükselmeyecektir.

Yahudilerin inancına göre Mesih devrinde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Derelerde göller meydana gelecektir. O gün dağlar tatlı şarap damlatacak, tepeler süt akıtacak, Rabb’in evinde bir kaynak çıkacak ve Şittim Vâdisi’ni sulayacaktır. Çöller dahi Eden bahçelerine dönecek, Âdem’in günahıyla değişen tabîat eski hâlini alacaktır. Ayın ışığı güneşinki gibi parlak olacak, güneşin ışıkları ise şimdikinin yedi katı daha artacaktır.

İslâm Hadis literatürüne göre de, Mehdi devrinde Allah Teâlâ bol bol yağmur verecek, yer bütün nebatlarını ve zenginliklerini ortaya çıkaracak, bolluk ve zenginliklerin sınırı olmayacaktır. Sular Mûsâ Peygambere yol verdikleri gibi mehdiye de yol verecekler, Müslümanlar denizleri yürüyerek geçebileceklerdir.

Mehdi devrinde bazı dağ, nehir, göl ve diğer bazı suların mehdilerle özel ilişkileri dolayısıyla kendilerine has bir kutsiyet kazandıkları görülür:

a.         KUTSAL DAĞLAR

Dağlar ve tepeler çok eski zamanlardan beri kuvvet merkezi olarak tasavvur edilirler. Bilhassa volkanik ve karlı dağlarda İlâhî bir güç görülür, onlara hürmet edilir. Kalki hayatının sonuna doğru Himalayalara çekilecek ve oradan semaya çıkacaktır. Buda’nın talebelerinden Mahakaşyapa Maytreyayı Kuttutapa dağında veya Magadha sınırında Grdhrakuta dağında bekleyecektir. Maytreya’ya Buda’nın gönderdiği elbiseyi verecektir. Zerdüştîlerce Saoşyantı meydana getirecek tohumu saklayan Hâmun gölünü (diğer bir rivayette bu göl Kansava’dır) sularıyla besleyen Tanrı Dağıdır Avestada bu dağın ismi Uşida’dır. Yahudilerce Sion önemli bir yere sahiptir. Mesih Rabb’ın evini bu tepeye inşa edecektir. Bütün milletler ona koşacaklar ve “gelin Rabbin dağına, Yakup’un Allah‘ının evim çıkalım, şeriat Sion’dan çıkacaktır” diye bağıracaklardır. Mesih devrinde Mabed Dağı Sion yükselecek ve ihtişamı diğer dağlardan daha fazla olacaktır.

Hristiyanlarca Amorea dağlarındaki Moriya dağı (Kudüsteki Mabed dağı), Mesihin çarmıhının dikildiği dağdır. Âdem de cennetten bu dağa inmiş ve öldüğünde bu dağa gömülmüştü. Hz. İbrahim oğlu İshak’ı (Yahudi ve Hristiyanlarca kurban edilmek istenen İsmail değildir) bu dağda kurban etmek istemiş, kutsal mihrabını burada kurmuştu. Yine Zeytin dağı da Mesih’in dolaştığı, vaaz ettiği yer olması sebebiyle Hristiyanlarca kutsal sayılır.

Şîilerden Keysaniye mezhebi sâlikleri de, Muhammed el- Hanefıye’nin ölmediğine, Redva Dağında gizlendiğine, meleklerle sohbet ederek zuhur edeceği günü beklediğine inanıyorlardı.

 b.         KUTSAL SULAR

Kutsal suların başında âbıhayat gelmektedir. Bu su hakkındaki efsanelere Sümerlilerden beri rastlanmakta ve mehdilerle de yakın ilişkisi görülmektedir. Mecusilerce Saoşyant âbıhayatı Ardvîsur suyu kaynağında yetişen Beyaz Höm bitkisinden elde edecektir. Hristiyanlarca ise âbıhayat, insanları Âdem’in günahından kurtaran İsa Mesih’ın kanı ve vaftiz süyudur. Âdem, Tanrı’dan âbıhayatı istediğinde, Tanrı ona âbıhayatı Mesih kanının Golgata toprağında kafasını vaftiz etmesiyle vereceğini söylemiştir. Mesih’in mızrak yarasından akan kan ve su, altında gömülü olan Âdem’ın ağzına akmış ve onu vaftiz etmiştir. Bu süratle Âdem günahından kurtularak ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

Suları kutsal ile temas eden nehir, dere veya göller de kutsal sayılırlar. Maytreya’nın şehri Ketumati’nin ortasında küçük bir göl bulunacak ve dört bir yanım mücevherden merdivenler çevirecektir. Her gece yarısı bu gölcük, Mangala taşıyan bir insana dönüşerek, şehre güzel kokulu gülleri serpecek, tozlarını uzaklaştıracaktır. Zerdüştîlerce Saoşyant’ın tohumunu saklayan Hâmun veya Kansava gölü kutsaldır. Çünkü müstakbel mehdiyi kötü kuvvetlere karşı saklamaktadır. Zerdüşt müminleri senenin birinci gününde yıkanmaları ve Saoşyanta’ya hamile kalmaları için bu göle kızlarını gönderirler. Bir kısmı da Hindistan’ın yakınlarında bir suya girerek midyenin Semavî damladan inciye gebe kaldığı gibi, Saoşyanta’ya hamile kalmak isterler. Müslümanlarca da Taberiye gölü kutsaldır.

Mehdi bu gölün içinde saklı Tâbutu’s-Sekine’yi ortaya çıkaracak ve bunu gören Yahudilerin çoğu İslâmiyeti kabul edeceklerdir.

Kutsal nehirlerin başında Nil Nehri gelmektedir. Nil’in sulan Mehdi Ameni zamanında artacak, üzerinden geçenler batıp bozulmayacaklardır. Hristiyanlarca Ürdün Nehri’nde İsa Mesih vaftiz olmuştur ve Kutsal Ruh orada kendisine nüfuz etmiştir. Müslümanlarca da Fırat Nehri, mehdinin gelmekte olduğunu müjdelemek için, yarılarak altında gizli olan altın madenlerini ortaya koyacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin cansız çevresiyle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Evvelce düzeni bozulan kozmik varlıklar normale dönecektir.
  • Toprağın bereketi artacaktır.
  • Sular çoğalacak ve şifa kaynağı olacaklardır.
  • Bazı dağlar ve sular mehdilerle özel ilişkileri nedeniyle kutsiyet kazanacaklardır.

Yukarıdaki incelememizde isimlerini zikrettiğimiz kutsal dağlar ve suların başka dînî sebeplerle de kutsal sayıldıklarını görüyoruz. Muhtemelen önceden mevcut bu kutsal objelerle mehdi tasavvurları arasında sonradan ilişkiler kurulmuş ve kutsiyetleri artırılmış olmalıdır.

 BİTKİLER

Mehdi devrinin tabiattaki ihtişamı, bitkilerde de görülecektir. Maytreya’nın şehri Ketumati güzel kokulu lotos çiçekleri ile dolacaktır.   Çiçekler bütün sene boyunca açacaklar ve tazeliklerini kaybetmeyeceklerdir. Ketumati şehrinin dört kapısında dilek çiçekleri bulunacak ve isteğe göre bu çiçekler semavî elbiseler, mücevherler ve yemekler vereceklerdir. Şehrin ortasında bir dilek ağacı yükselecek, isteğe göre, pamuklu, ketenli bezler ve kumaşlar, musiki âletleri ve mücevherler gönderecektir. Tarlalarda kendiliğinden kullanılmaya hazır pirinçler yetişecek, yere düşen bir tohum iki fıçı mahsul verecektir. Maytreya ülkesinde (jambudvipa) dikenli bitkiler yetişmeyecek, yalnız faydalı ve güzel bitkiler, yeşil çayırlar yetişecektir. Ağaçların yüksekliği üç ses mesafesi olacak ve altın renginde ışıklar saçacaktır.

Yahudilere göre Mesih devrinde Arz-ı Mevûd, cennet bahçelerine benzeyecektir.[3] Mahsulün son derece artması Mesih’in yaratacağı dînî- ahlâkî hayatın bir mükâfatı olacaktır. Lübnan bahçeleri ormandan farksız olacak, çöllerde akasyalar, zeytinler, serviler yetişecek, ağaçlar devamlı meyva verecektir. Yeryüzü, bitkilerin aromatik kokularıyla dolacak, hububat bol ve yerdeki otlar gibi çok olacaktır.

Müslümanlarca da bu devir bereket devri olacaktır. Hadislerin ifadesine göre “yer nebatlarını gizlemeyecektir”.

Mehdi tasavvurlarıyla ilişkileri sebebiyle bazı bitkiler özel bir anlam kazanmışlardır. Budizme göre, Buda’nın incir ağacı altında hakîkata kavuştuğu gibi Maytreya da Nâga-ağacı altında hakîkata kavuşacaktır. Bu ağaca Bodhi ağacı Nâgapuspa da denir. Bu ağaç Ketumati şehri yakınında Puspavana bahçesindedir.  Nâgapuspa’nın gövdesinin kalınlığı 120 arşın olacak,  2000 dalı bulunacak ve tepesi çiçeklerle kaplı olarak kabarmış tavus kuşu gibi muhteşem görünecektir. Çiçekleri araba tekerleği gibi büyük olacak ve on mil uzaklığa kokusu gidecektir. Dallan mücevher salkımları gibi olacak, her bir çiçek, her bir yaprak yedi mücevher rengini gösterecek, bu ağacın benzeri yerde ve gökte bulunmayacaktır. Ülkenin dört kastına mensup şehir ve köy halkları Maytreya’nın aydınlandığım duyup onun vaazım dinlemek için bu ağacın altında toplanacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant’ın âbıhayatı elde edeceği bitki Beyaz Hôm’dur. Buna Gökart ağacı da denir.  Vourukaşa gölünün bir adasında Ardvîsura suyunun kaynağında yetişir. Bu bitkiden yiyenler ölümsüz olurlar.

Hristiyanlarca cennetteki “Hayat Ağacı” ile İsa Mesih’in çarmıhı arasında büyük bağlar vardır. Dünyanın ortasına dikilen çarmıh, cennetteki ağacın bir örneğidir. Hakiki çarmıh ağacı, ölüleri canlandırır. Bunun için İmparator Konstantin’in annesi Helena çarmıh ağacının kalıntılarını aratmıştır. Çünkü çarmıh ağacının gücü cennetteki hayat ağacından gelmektedir. Rivayete göre, Âdem 932 sene Hebron vâdisinde (Kudüs’ün  36 km. güneyinde) yaşadıktan sonra, ecel hastalığına yakalanınca oğlu Şit’i (Seth) rahmet yağını getirmesi için cennete göndermiştir. Cennet kapıcısı melek de ona, Âdem’i günahından oğullarından Mesih’in kurtaracağını müjdeleyerek Şit’e, hayat ağacının üç çekirdeğini vermiş ve onları Âdem’in diline koymasını söylemiştir. Ölümünden sonra, Âdem’in diline konan bu üç çekirdek Hebron vâdisinde yetişerek üç ağaç olmuştur. Hz. Davud İlâhî emirle o ağaçlan Kudüs’e getirtmiştir. Daha sonra Mesih’in çarmıhı bu üç ağacın kerestesinden yapılmıştır. Âdemin mezarının başına dikilen bu çarmıhta İsa Mesih ölmüş ve kanı Âdem’in kafasına dökülerek onu vaftiz etmiş ve işlediği günahtan kurtarmıştır.

Katoliklerce İsa’nın mesh edilme sembolü zeytin dalı, ölümden dirilişinin sembolü ise palmiye dalıdır. Kuzey Avrupa ülkelerinde Palmiye dalının yerini söğüt çiçeği almıştır. Gizemli bir mânâ atfedilerek, evlerde çarmıh işaretinin altına asılır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin çeşitli dinlerdeki bitkilerle ilgili tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrini bitkiler güzel çiçek ve kokularıyla süsleyecekler;
  • Bitkiler bol mahsulleriyle mehdi ve cemeatlerini besleyeceklerdir.
  • Bazı bitkiler mehdilere çalışmalarında yardımcı oldukları, hizmet ettikleri için;
  • Bazı bitkiler de çeşitli yönlerden mehdileri temsil ettikleri için kutsiyet kazanırlar.

Mehdi devrinin önemli özelliklerinden birini teşkil eden ilk iki maddeyi yalnız Budistlerde, Yahudi ve Müslümanlarda görmekteyiz. Bu tasavvur diğer dinlerde ya gelişmemiş veya mehdi devrinin ihtişamını anlatan genel ifadeler arasında kaybolmuş olabilir. Malenezya’da görülen mehdilik hareketlerindeki tasavvurlarda, her şeyin kendi üzerlerinde hazır olacağı, çalışmadan bütün ihtiyaçlarının karşılanacağı görüşleri kanaatimize destek vermektedir.

 HAYVANLAR

Mehdi devrinde hayvanların tabiatında meydana gelecek değişiklikler inancının ilkel izlerine Mısırlılarda rastlamaktayız. Kutsal günde hayvanlardaki vahşîlik kaybolacak ve sığırlar kırlarda korkusuzca, çobansız dolaşacaklardır. Konfüçyanizm’de de mehdi zamanında yırtıcı hayvanlar ve kuşlar vahşiliklerini unutacaklardır. Arılar ve akrepler küçük çocukları sokmayacak, sinekler ve böcekler ısırmayacaklardır. Özellikle Yahudilerde bu tasavvur diğer dinlere nazaran daha fazla gelişmiştir. Hayvanların vahşilikleri kaybolunca kurt kuzu ile beraber oturacak, kaplan oğlakla beraber yatacak, buzağı, genç aslan ve besili sığır bir arada bulunacak ve bunları küçük bir çocuk otlatacaktır. Ayı ve aslan, sığır gibi ot ve saman yiyecektir. Çocuklar karayılanın deliğinde oynayacaklar, ellerini engereğin deliğine, kovuğuna soktukları halde hiçbir zarar görmeyeceklerdir. Yılanın ekmeği toz olacaktır. Rabb “benim kutsal dağlarımda kötülük olmayacak”  diyecek ve hayvanlar da bu emre itaat edeceklerdir. Âdem günah işlemeden önce cennette hüküm sürmekte idi, ancak bundan sonra hayvanlar değiştiler, insanlara itaat etmez oldular. Bu sulh hayatı mehdinin kutsal devrinde tekrar geri gelecektir. Kitabı Mukaddes’in diğer haberlerinde ise tabu değişikliğe uğramadan aslan ve diğer vahşi hayvanların kutsal ülkeyi terk edecekleri veya yok edilecekleri haber verilmektedir.

Hayvanlardaki genel tabiat değişikliği bütün dinlerde görülmemekle birlikte bazı hayvanların mehdi tasavvurlarıyla yakın ilişkilerine şâhit olmaktayız. Bunların başında at gelmektedir. At, Kalki’nin binek hayvanıdır ve tasvirlerinde beyaz bir at üzerinde görülmektedir. Bu at Kalki’ye Tanrı Şiva tarafından hediye edilen efsanevi kanatlı bir attır. Arzuya göre koşacak, istenilen yere en süratli bir şekilde gidecektir. Kalki ile beraber harplere girecek, ısırarak, çifteler savurarak Kalkiye yardım edecektir. Her ne kadar Tevrat Mesih’in tevazu alâmeti olarak eşek üzerinde dolaşacağım haber veriyorsa da Hristiyanlar onu bir at üzerine binmiş olarak tasvir ederler, çünkü Mesih onlarca semâvî ordunun muzaffer komutanıdır. Şîiler de İsfahan’da, Mehdi ve yaveri İsa (aleyhisselâm) için koşulu iki atı hazır bulundururlardı.

Papağan ise Kalki’nin elçisi ve habercisidir. Bu efsanevî papağanı kendisine atla beraber Şiva hediye edecektir. Papağan Vedaları ve diğer kutsal kitapları bilir. Dünyanın çeşitli yerlerine uçarak bilgi toplar ve Kalki’ye getirir.

GÜVERCİN HRİSTİYANLARCA MESİH’E HULÛL EDEN KUTSAL RUH’UN SEMBOLÜDÜR. Şîiler de kutsal ruhu kuş şeklinde tasavvur ederler. Mehdi Muhammed b. Hasan doğduğunda etrafını kuşlar sarmış ve babası onu kuşlara vermiş ve onlara: “ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiştir. İmamdan kuşun mahiyeti sorulduğunda o da kuşun KUTSAL RUH olduğunu, çocuğu korumakla görevli bulunduğunu, Allah’la İmamlar arasında elçilik yaptığını söylemiştir.

Azteklerin mehdisi Quetzalcoatl, kelime olarak tüylü yılan anlamına geldiğine göre, yılanla Quetzalcoatl arasında bir ilişki olmalıdır. Quetzalcoatl’a atfedilen mâbedin sütunları tüylü yılan kabartmalarıyla süslenmiştir. Eski Mısırlılarca Mehdi Ameni’nin alnında hükümdarlık yılanı bulunacaktı ve kendisine itaat etmeyenleri bununla teskin edip, sindirecekti. Budizm’e göre Maytreya doğduğu zaman kozmik yılanlar soğuk sular yağdıracaktır.

İNEK Hindistan ve İran’da kutsal sayılır. İdrar ve dışkısı dahi temizleyici bir kuvvet olarak tasavvur edilir. Saoşyant abıhayatı hazırlarken Hadayaoş adındaki kutsal ineği kurban edecek, yağını yardımcı malzeme olarak kullanacaktır. Yahudilerce Mesih’in geldiği gün, bin dağ üzerine yayılan büyük bir öküz kurbanıyla devir açılacaktır. Hristiyanlarca Mesih’in doğduğunu çift sürmekte olan bir öküz böğürerek sahibine haber vermiştir.

KUZU Yohanna İnciline göre, Mesih’in sembolüdür. Mısır’da Kral Bokcharis devrinde (M.Ö.718-712) bir kuzu mehdinin geleceğini haber vermişti.

ASLAN, Hristiyanlarca Mesih hükümranlığının sembolüdür.

Şîilerden Keysaniye mezhebine göre, Mehdi Muhammed elHanefıye’yi Redva dağında aslan ve leoparlar koruyordu.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin hayvanlarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrinde hayvanların tabiatları değişerek vahşîlikleri ve zararları kalkacaktır.
  • Hayvanlar insanlara itaat edecekler veya mehdi cemaatına zarar vermemek için ülkeyi terk edeceklerdir.
  • Bazı hayvanlar mehdilere olan çeşitli hizmetleri dolayısıyla kutsiyet kazanacaklar veya kutsiyetleri artacaktır. Çünkü yukarıda mehdilerle ilişkilerinde isimlerini zikrettiğimiz hayvanlar, ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayılmaktadırlar. Muhtemelen mehdiler ve kutsal hayvanlarla ilgili tasavvurlar birleştirilerek bu hayvanların mevcut kutsiyetleri daha da artırılmış olabilir.

MEHDİLERİN DOĞUM ÖNCESİ YERLERİ

Genellikle gök, mehdilerin doğum öncesi, bekleme mekânları olarak tasavvur edilir. Mehdiler âhir zamanda yeryüzüne gelinceye kadar gökte beklerler. Algonkin’lerden Montagnai kabilesine göre, kült kahramanları Tsekabec annesini ve karısını yanına alarak semaya çıkmıştır. Ahir zamanda kavmine yardım için semadan yeryüzüne inecektir. Azteklerce Quetzalcoatl’ın ülkesini terk ettikten sonra doğuya gittiğine ve semaya çıktığına, halen semada kendisini yakarak Seher yıldızı olarak görüldüğüne inanılırdı. Günün birinde geri gelerek kendilerini kurtaracaktı. Bu sebeple Kristof Kolomb Amerika’ya geldiğinde, yerliler onu beklenen kurtarıcı sanarak büyük hürmet göstermişlerdi. Gerçeği anladıklarında ise çok geç kalmışlardı.

Hindularca Kalki, Tanrı Vişnu’dur. Şu anda gökde bulunmakta ve dünyaya geleceği günü beklemektedir.

Budizm’e göre Buda’lar insan olarak yeryüzüne gelmeden önce göğün Tuşita katında yaşarlar. Maytreya da halen Tuşita göğünde yaşamaktadır. Yeryüzüne ininceye kadar da oranın sâkinlerine Budizm ‘i vaaz edecektir.

Bazı Yahudilerce de Mesih gökte bulunmaktadır. Hz. Danyal, Mesih’i, yanında bir grup semavî varlıkla gökten inecek bir kimse olarak tasavvur etmişti. Henoch (Hz.İdris) daha da ileri giderek Mesih’in halen semada İlâhî taht üzerinde oturmakta ve dünyayı idare edeceği zamanı beklemekte olduğunu söylemişti.

Hristiyanlar ve Müslümanlar, İsa Mesih’in semaya gittiğine ve halen orada bulunduğuna inanırlar. Hristiyanlar âhir zamanda onun tekrar yeryüzüne inerek bin senelik İlâhî imparatorluğunu Filistin’de kuracağına inanırlar. Müslümanlara göre ise O, Şam’da BEYAZ MİNARE’den yeryüzüne inecek, o anda camide sabah namazını kılmaya hazırlanan mehdi ile karşılaşacak ve mehdiye tâbi olacaktır.

Bazı Şii mezheplerinin inançlarına göre ise mehdi ölmemiş, yalnız gözden kaybolmuştur. O, göklerde bulutlar arasında dolaşmakta ve dünyada görüneceği günü beklemektedir.

Yukarıdaki tasavvurlardan da anlaşılacağı üzere, mehdilikleri kabul edilen şahsiyetler gökte oturmaktadırlar ve günü geldiğinde gökten yere ineceklerdir. Fakat burada zikredilen tasavvurlar, ancak Algonkin Kızılderililerinde, Azteklerde, Hindularda, Budistlerde, Hristiyanlarda ve bazı Şîa mezheplerinde bulunmaktadır. Bu beklenen kimseler, zikredilen dinlere göre tarihin çeşitli devirlerinde dünyada yaşamış tarihî şahsiyetlerdir. Gelmesi beklenen, fakat henüz tarihî şahsiyetler olmayan, Konfuçyanizm, Taoizm, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî Müslümanlığın mehdileri yukardaki görüşe dâhil değildirler. Hz. İdris (Henoch) ve Danyal’a atfedilen görüşler ise ancak bir kısım Yahudilerce kabul edilir. Dolayısıyla, mehdilerin semada vazife gününü bekledikleri inancının, yalnız mehdi olarak geri döneceğine inanılan tarihî şahsiyetlerin bulunduğu dinlerde mevcut olduğunu ve bu inancın bu din mensuplarında gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 MEHDİLERİN YAŞAYACAKLARI ÇEVRELER

Mehdiler her ne kadar genelde müstakbel dünya imparatoru olarak tasavvur ediliyorlarsa da, faaliyet sahaları her dinde kendi merkezî bölgelerine münhasır kalmaktadır. Kendilerine seçecekleri başkentleri de bu merkezî bölgeler içinde bulunmaktadır. Azteklerin kutsal şehri Tolan’dı. Bu şehri Quetzalcoatl kurmuştu ve istikbalde de bu şehre dönecek ve burayı refah ve saadetle dolduracaktı. Tolan bugün Meksika şehrinin 80 km. kuzeyindedir.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Yukarı Mısır’da Hn-hn’da doğacak ve kendisine Memphis’ı başkent seçecektir. Şehri refah ve saadetle dolduracaktır.

Hindularca Kalki Hindistan’da Sambhala şehrinde doğacaktır. Kendisine Sambhala’yı başkent edinecek, kardeşleri, oğulları ve diğer akrabaları ile orada saltanat sürecek, şehri pazarlarla, saraylarla, renkli bayraklarla süsleyecektir. Şehre Kalki’nin günahsız ayakları dokunduğu için, bu şehirden ölüm kalkacaktır. Şehrin etrafım ormanlar, korular ve renkli çiçekler süsleyecektir. Kalki’nin karısı Patmavati ise Simhala adasındaki Kârumati şehrinde doğup büyüyecektir. Bugün Hinduların ziyaret yerlerinden biri olan Ayodhaya (Oudh) da, Kalki’nin faaliyet sahalarından biri olacaktır.

Budistlerce Maytreya, bugünkü Beneras şehri yerinde kurulacak olan Ketumati şehrinde doğacak ve faaliyetlerini bu şehirde sürdürecektir. İstikbalde bu şehrin etrafına 84.000 şehir daha kurulacaktır. Müstakbel Ketumati 12 mil uzunluğunda, yedi mil genişliğinde olacaktır. Etrafını yedi tane altın madeninden örülmüş, yedi renkten surlar çevirecek ve surların yüksekliği ve boyu yedi palmiye boyu olacaktır. Ketumuti’nin taşını, toprağını altın, gümüş ve diğer mücevherler teşkil edecektir. Ketumatinin taşı toprağı; altın, gümüş ve diğer mücevherlerden oluşacaktır.

Zerdüştılerce Saoşyant, Kansava gölünde yıkanarak hamile kalacak olan bir kızdan doğacağına göre, doğacağı ve yaşayacağı çevre da Kansava bölgesi, yânî Zerdüşt’ün de yaşadığı İran ve Afganistan havalisi olacaktır.

Yahudilerce Tanrı, rahmetini Davud Evi üzerine, yâni Mesih ve Kudüs’de oturanlar üzerine indirecektir. Tanrı evini Sion’a kuracak, Mesih de Sion’un bulunduğu Kudüs Şehrine Galile’den gelerek Kudüs’ü başkent edinecektir. Kudüs cennet bahçeleri ile dolacak ve hatta ilâhî rahmetle sahil şehri olacaktır. Etrafını,  12 kapısı bulunan ateşten bir sur çevirecek ve içeriye girmek isteyen düşmanları yok edecektir. Şehir, inci ve mücevherlerle süslenecektir. Dağılmış cemaat burada toplanacak ve tozlar içinde muazzam bir ihtişam yükselecektir. Caddeler, evler ve surlar, mücevherlerden inşa edilecektir. Saadet şehrinde Tanrı’nın ebedî ihtişamı ışık olarak şehrin üzerinde parlayacak, güneş ve avm ışığına ihtiyaç kalmayacaktır. Şehir genişleyecek, Şam kapılarına ulaşacaktır.

Hristiyanlarca Betlehem, Galile ve Kudüs, İsa Mesih’in faaliyet alanıdır. İsa’nın tekrar dönüşü de bu bölgeye olacak, dünya imparatorluğu Yahudilerde olduğu gibi Kudüs’de kurulacaktır.

Müslümanlarca mehdi, Medineli olacak ve Mekke’ye sığınacaktır. Kendisine Kâbe’de Haceru’l-Esved ile Makâm-ı İbrahim arasında biat edilecek ve vazifeye buradan başlayacaktır. İbn Haldun’un Taberanî’den naklettiği bir hadîse ise göre mehdi, Kudüs’te oturacaktır. Mehdinin Buhara’dan çıkacağı rivayeti de vardır. Mehdinin Şam’da İsa aleyhisselâm ile buluşacağı, Süfyanî (Emeviler) ile Hicaz bölgesinde harbler edeceği ve İstanbul’u feth edeceği rivayetleri de göz önüne alınırsa, mehdinin faaliyet sahasının Arabistan ve Anadolu olacağı açıktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerle ilgili çeşitli dinlerin çevre tasavvurlarını özetlersek:            

  • Mehdilerin genellikle yaşayacakları ve faaliyetlerini gösterecekleri bölgeler, mensup oldukları dinlerin merkez veya yayılma sahalarıdır.
  • Tolan, Memphis, Sambhala, Ketumati (Benares), Kudüs ve Mekke gibi kutsal şehirler mehdi zamanında da ona hizmet ederek kutsallıklarını devam ettireceklerdir.
  • Mehdilerin dünya hâkimi olacağı söylenirse de, faaliyetleri ile ilgili tasavvurlarda, yalnız mensup oldukları dinin belirli çevreleri zikredilir, bunun dışına çıkılmaz.

 III. MEHDİLERİN KİMLİKLERİ

Mehdilerin şahısları hakkındaki tasavvurlar öyle gelişmiştir ki, yalnız faaliyetleri değil, onların âileleri ve soyları, doğumları, sıfatlan, yetişmeleri ve vazife şuurunun kendilerinde doğuşu dahi düşünülmüştür.

 AİLE VE SOYLARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Montagnai kabilesine göre mehdi diyebileceğimiz Tskabec dünyanın ilk zamanında dünyada yaşayan ihtiyar bir kadın ve erkekten dünyaya gelmiştir. Sauk’larca mehdi olarak geri döneceği beklenen Wisakae, Tanrı’nın dünyada yarattığı ilk insandır. Bütün insanlar ondan türemiştir. Menomi kabilesinin tekrar geri döneceğine inanılan kült kahramanı Manubush da ilk insandır ve yerkızı Nokomis’den meydana gelmiştir.

Azteklerce Quetzalcoatl, bâkire bir kız olan Chimalmo ‘nun yeşil bir mücevher taşını yutmasıyla hâmile kalmasından babasız olarak meydana gelmiştir. Dolayısıyla Azteklerin tasavvurlarınca mehdinin baba tarafı tanrılara dayandırılmaktadır.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Hn-hn şehrinde Nubyalı (Sudanlı) bir kadından doğacaktır. Tasavvur henüz gelişmediği için anne ve babasının ismine rastlanmıyor. Hindularca Kalki Sambhala Şehrinde (Delhi’nin takriben  130 km. doğusunda) Yâjnavalkya mezhebine ait bir Brahman âilesinden doğacaktır.? Babasının ismi Vişnuyaşas, annesinin ismi Sumati veya Vişnukirti olacaktır. Kalki âilenin dördüncü oğlu olarak dünyaya gelecektir. Üç büyük kardeşi ise Kavi, Prâyna ve Sumantu’dur. Bunlar da Vişnu’nun muayyen kısımlarından meydana gelmişlerdir, Vişnu’nun kısmî inkamasyonudurlar.

Kalki gençlik çağma gelince, önce Seylan Kralı Brhadraha’nın kızı Patmavati ile sonra da Bhallâta şehri hükümdan Şaşidhvaya’nın kızı Rama ile evlenecektir. Patmavati’den Yaya ve Viyaya isimli, Rama’dan Meglamâla ve Valâkaha isimli oğulları doğacaktır. Kalki maceralarla dolu bin senelik bir hayat geçirecektir. Nihayet başta Brahma olmak üzere tanrılar kendisine gelerek, artık dünyayı bırakarak Vaykuntha semasına gelmesini ve yüksek hakikat ve faziletleri kendilerine de öğretmesini rica edeceklerdir. Bunun üzerine hâkimiyetini dört oğluna bırakarak önce Himalayalarda inzivaya çekilecek ve oradan da semaya çıkacaktır.

Maytreya dünyaya son defa Ayita Beyi, Ayatasultus’un oğlu olarak Buda Şakyamuni zamanında gelmiş ve büyük talebeleri arasmda yeralmıştı. İstikbalde Ketumati şehri hükümdan Sankha’nın başrahibi Brahmayu veya Subrahmave karısı Brahmavati’nin oğlu olarak dünyaya gelecektir. Esas ismi Ayita ve soy ismi de Maytreya olacaktır. Doğacağı Brahman âilesi, devrin ileri gelen, zengin, kusursuz, asîl bir âilesi olacaktır. Gençlik çağma geldiğinde haremi, yüzbin kadınla dolacak ve başhanımı Candamukhi olacak ve Maytreya’ya Brahmavaddhana isminde bir oğlan doğuracaktır. Zevk u safâ ile 8.000 yıl geçirecek ve’ sonunda hakikata kavuşacaktır. Hizmetlerle dolu bir ömürle Maytreya 60.000 veya 84.000 sene yaşayarak hayatının sonunda bir alev şeklinde vücudu çözülerek nirvanaya gidecektir.

Saôşyant Zerdüşt’ün soyundan gelecektir. Zerdüşt üçüncü karısı Hvôvî’ye üç defa yaklaşmış, fakat her defasında tohumu yere düşmüştür. Bu tohumların gücü ve nuru Fravaşiler tarafından hemen alınarak Vourukaşa (veya Kansava) gölüne götürülmüş ve orada saklanmaktadır. Kendisinden sonra her bin senede bu tohumlardan biri hayat bulacaktır. Üçüncü bin yılın sonunda 30 sene kalarak Gôvak- pit adında bir kız bu göle giderek yıkanacaktır. Banyo esnasında Zerdüşt’ün üçüncü tohumu henüz 15 yaşındaki bu bâkire kıza nüfuz edecek ve onu hâmile bırakacaktır. Saoşyant bu kızdan doğacaktır. Saoşyant’ın annesi olacak Gôvak-pit Zerdüşt’ün Frâya ismindeki karısından doğan Vohuraoça isimli oğlunun soyundan gelecektir. Yani Saoşyant’ın anne ve baba tarafının soyları da Zerdüşt’e dayanacaktır.

Yahudilere göre Mesih, Davud soyundan gelecek ve Betlehemde doğacaktır. İsmi İmmanuel (Allah bizimle) olacaktır. Mesih’in Yahudi olmayan bir kavimden geleceği hususunda bir rivayet varsa da pek rağbet bulmamıştır.

Mesih, genç bir kadından veya bâkire bir kızdan (almâh) doğacaktır. Pek meşhur olmayan bir rivayette ise Mesih’in Betlehem’de doğduğu, isminin Menahem, babasının isminin Hiskia, annesinin isminin ise Amiels olduğu bildirilmiştir, Bu isimdeki bir kimse M. S. 66 yılında Romalılara karşı ayaklanma suçundan öldürülmüştür.

Hristiyanlarca  Yahudilerin beklediği ve Eski Ahid’de haber verilen Mesih, Davud soyundan gelen bâkire Meryem’den doğmuştur. Petrus kendisine beklenen Mesih olduğunu İsa’ya söylediğinde O reddetmemiştir. O, Tanrı’nın oğludur, kendini Şeytan ‘dan gizlemek için insan suretinde görünmüştür. Protestanlarca ise, İsa’nın babası Dülger Yusuf’tur. Meryem’ın bâkire olduğu inancı İbranice  “almah” kelimesinin yanlış anlaşılmasından doğmuştur. Ebonit Ter de Protestanların bugünkü görüşünü Hristiyanlığın ilk devirlerinde savunmuşlardır. Ebionitlere göre İsa, Meryem’ın erkek ve kız çocuklarından biriydi, kendisine İsa’yı doğurduğunda bâkire olduğu isnadı almah kelimesinin bâkire olarak tefsirinden ve Eski Ahid’ın kehanetine uydurmak gayretinden ortaya çıkmıştır. Hatta kardeşlerinden Yakub, ilk Hristiyan cemaatının İsa’dan sonra başkanı olmuştur.

Müslümanlarca mehdinin ismi Muhammed (veya Ahmed), babasının ismi Abdullah olacaktır. Hz. Muhammed’ın soyundan, Fâtıma evlâdından gelecektir. Abbas oğullarından geleceği veya mehdinin Meryem oğlu İsa aleyhisselâm olacağı şeklinde rivayetler de vardır. Mehdinin Çin ülkesine gideceği ve orada evlenerek bir oğlu olacağı, bu oğlanın dünyada doğacak son erkek çocuk olacağı rivayetler arasındadır. Nihayet mehdi vazifesinin sonunda normal bir şekilde Kudüs’te ölecektir.                                          ,

Şîi Müslümanlarca ise, mehdi gelmiştir. Fakat mehdinin şahsı hakkındaki görüşleri ihtilaflıdır. Keysaniye’ye göre mehdi, Muhammed ibn Hanefiye’dir, ölmemiştir. Hâlen Radva dağında gizlenmektedir. Oniki İmam mezhebine göre ise mehdi, Onbirinci İmam Haşan el- Askerî’nin oğludur. Babası onun mehdi olacağını bildiği için Samarra’da gizli olarak yaşamıştır. Bizans imparatorunun kızı Nargis Hatunla evlenmiştir. Nargis İslâmî kabul ettikten sonra imamın evine girebilmek için kendini köle olarak Hasan el-Askerî’ye satmış ve bu evlilikten 12. imam Muhammed Mehdi doğmuştur. Muhammed Mehdi babasının ölümünden sonra gaybeti ihtiyar etmiştir. H.260/ m.873-h.329/m.940 yılları arasında nâibleri vasıtasıyla Şii cemaatım idare etmişse de, daha sonra “ğaybatu’l-kubra”ya girerek gözden kaybolmuştur. Halen görüneceği uygun zamanı beklemektedir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin kimlikleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ya Sünnî Müslümanlarda olduğu gibi müstakbel bir şahsiyettir veya Şîi Müslümanlarda olduğu gibi tarihî ve müstakbel bir şahsiyettir.
  • Genellikle kendi isimleri, anne ve babalarının isimleri belirlenmiştir. Fakat aralarında birlik yoktur. Her dînin kendi kuruluş ve tarihi gelişme özelliğini taşımaktadır.
  • Soyları, mensup oldukları dînin peygamberinin veya bir büyük rahibinin veya tanrıların soyuna dayanır.

 DOĞUMLARI

Pek çok peygamberin doğumunda anlatılan olağanüstü hâdiselerin benzerlerine mehdilerin doğumlarında da rastlanır. Azteklerce Quetzalcoatl, yeşil bir mücevher taşını yutarak hâmile kalan Chimalmo isimli bir bakireden doğmuştu.

Hindularca Kalki’nin ana rahmine düşmesi üzerine nehirler ve dağlar, semavî varlıklar ve Tanrılar, ata ruhları sevinçlerinden şarkılar söyleyecek ve oynayacaklardır. Doğduğunda göbeğini Mahasasti (Durga’nın tezahür şekli) keserek dadısı olacaktır. Sâvitri, çocuğu Ganj suyu ile yıkayacaktır. Yer Tanrıçası ana sütünün hayat özünü şifalı sözlerle verecektir. Haberi işiten Brahma, Kalki’ye dört kollu şeklini bırakarak normal insan suretini alması için haber gönderecektir. Annesi Sumati sevincinden rahiplere yüz inek bağışlayacaktır. Vişnuyasa da oğluna Vedaların istediği şekilde merasimle isim verecektir. İsim verme merasimine Râma, Kripa, Vyâsa ve Drauni gibi ilâhlar, dilenci şeklinde genç hariyi görmeye gelip önünde diz çökecekler ve merasimden sonra da gözden kaybolacaklardır.

Budistlerce Ayita Maytreya’nm annesi Brahmavati, hâmileliğinin onuncu ayında bir çiçek bahçesine gidecek ve orada bir çiçek ağacının yanında dururken, hiç acı duymadan Ayitâ’dan kurtulacaktır. Ayita, annesinin normal rahim yolundan değil, kamının sağ tarafından güneşin buluttan çıktığı gibi dünyaya çıkıverecektir. Anne vücudunun kirleriyle kirlenmeyecektir. Saçtığı nur üç âlemi aydınlatacak ve sanki yeni doğmamış gibi yürüyüp yedi adım atacaktır. Ayağını bastığı yerde ise mücevher lotos çiçekleri fışkıracaktır. Göğün çeşitli istikâmetlerine bakarak, Bu benim son vücudumdur, artık hiçbir doğumun olmayacağı, nirvanaya gireceğim diyecektir. Bu arada nagalar bu yeni doğmuş çocuğa taze sular ve güzel çiçekler serpeceklerdir. Maytreya’nm doğum günü hâmile olan bütün kadınlar da zeki erkek çocuklar doğuracaklardır.

Saoşyant’ın annesi Gôvak-Pit, midyenin inciye hâmile kaldığı gibi, gölde yıkanmasıyla Saoşyant’a hâmile kalacak ve onu bâkire olarak doğuracaktır.

Mesih’in doğum günü kutsal mabed yıkılacaktır. Doğumunu Mîkâil dünyaya ilân edecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih, İlâhi kelimeden hâmile kalan bâkire Meryem’den doğmuştur ve Eski Ahid’in kehaneti gerçekleşmiştir. Üç hakîm veya müneccim Mesih’in doğumunu yıldızların durumundan anlayarak biat için Betlehem’e gelmişler ve bebek Mesih’in önünde diz çökerek, ona altın ve günlük hediye etmişlerdir. Mesih’in doğumunu öğrenen Kral Hirodes korkarak çocuğu öldürtmek istemişse de, Allah, meleği vasıtasıyla Dülger Yusuf’u uyarıp Mısır’a kaçmasını emretmiştir. Betlehemde doğan bütün erkek çocuklar öldürüldüğü halde, Meryem ve Yusuf’un Mısır’a kaçmasıyla İsa Mesih ölümden kurtulmuştur.

Şîilerce 12. İmam Muhammed Mehdi’nin doğumuyla mucizeler birbirini tâkip etmiştir. Doğduğu zaman orada bulunan halası Hakîme, bebeğin Tanıklık ederim ki Allahtan başka Tanrı yoktur, dedem Allah’ın resulu idi, babam da mü’minlerin emîri ve Allahın dostudur, dediğini işitmiştir. Babası yeni doğmuş oğlunu görmek için içeri girdiğinde, onu sünnet edilmiş olarak bulmuştur. Babası ile mükemmel Arapça konuşmuştur. O sırada etrafını kuşlar sarmış. Babası çocuğu kuşlara verip, “Ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiş, kuşlar da çocuğu alarak semada kaybolmuşlardır. Annesi Nergis Hatun endişeyle sorunca, babası onun süt emmeyeceğini, kuşun da Kutsal Ruh olduğunu söylemiştir. Kırk gün sonra eve gelen Halime, çocuğu bir yaşında gibi büyümüş ve yürüyor görmüştür. Çocuk kısa zamanda büyüyüp olgunlaşmıştır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin doğumları ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Quetzalcoatl,     Saoşyant ve İsa babasız olarak olağanüstü bir şekilde hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Mehdilerin         doğumlarında olağanüstü hâdiseler görülür.
  • Doğan   bebeği ziyaret için semavî varlıklar veya yüksek şahsiyetler, bilge kişiler gelirler.
  • Doğan bebekler hemen mucize gösterirler.

Yalnız bu görüşler yukarıda zikredilen, genellikle mehdileri tarihî şahsiyetler olan dinlere aittirler. Konfuçyanizm, Taoizm ve Sünnî İslâm’da bu konuyla ilgili tasavvurlar mevcut değildir.

VARLIK VE SIFATLARI

Mehdilerin varlıkları bazen normal insanlarınkinden ayrı, sıfatlan daha olağanüstü olarak tasavvur edilmektedir. Quetzalcoatl beyaz sakallı ve beyaz renkli, yabancı bir kıyafet giymiş bir adam olarak tasavvur edilir. Sonra gizliliği ihtiyar etmiş ve döneceği günü beklemektedir. Seher yıldızı olarak gökte tasavvur edildiğine göre, ilâhî varlığına da inanılmış olmalıdır.

Kalki, Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Tanrı’nm bir Brahman âilesindeki inkamasyonudur. Mahiyet bakımından o bir tanrıdır. Beyaz bir at üzerinde, silâhlı, etrafa korku saçan bir süvari şeklinde tasavvur edilir. Vücudundan güzel bir koku yayılır. Ruhu açıklık, iyilik ve hikmetle doludur. Sarı kahverengi bir cildi vardır. Ay gibi parlaktır, nurundan görenlerin gözü kamaşır.

Maytreya kâmil bir aydınlatıcı, bütün ilimleri ve doğru yolları bilen yüksek bir Buda’dır. O, tanrıların ve insanların kurtarıcısıdır. Sonsuz bir merhamete sahiptir. Vücudunda esas, pek çok yan alâmetleri vardır. Cildi altın rengindedir, üzerine toz yapışmaz. Etrafına ışık saçar. Kâmil bir güzelliğe sahiptir. Boyu 28 arşın uzunluğunda, göğsü 25 arşın enindedir. Gözleri büyük, mavi ve parlaktır. Gece ve gündüz açık durur.  12 millik bir dâirede büyük, küçük her şeyi görür. Vücudunun nuru 25 mil mesafeyi aydınlatır. Onun nuru bir şimşek gibi parlaktır. Ayağım bastığı yerden lotos çiçekleri fışkırır. İsteğine göre vücudunu büyültür veya küçültebilir, hatta görünmez yapabilir. Bir anda on yöne sıçrayabilir. Portrelerinde şişman, güler yüzlü, bir elinde gül, diğer elinde inci tutan bir kimse olarak tasvir edilir. Tibetliler ise onu, sandalyesine oturmuş etrafına kanun vaz eden bir prens şeklinde tasvir ederler.

Konfuçyanizmde mehdi, yüksek bir azizdir. O, gayet berrak görür, her şeyi işitir, her şeyi bilir. Geniş kalpli, açık ellidir. Yumuşak huyludur. Buna mukabil çok kuvvetli ve cesaretlidir. O, semaya göre yaratılmıştır. O, hakikati kavramış ve ona nüfuz etmiştir. Onun, örneği gökyüzü; üstadı hakikattir. O, fazilet içinde kaybolmuştur. İsterse kendini herhangi bir eşyaya dönüştürebilir. Ruhu, yeri göğü doldurur, kâinatı ihata eder. Onun nereden geldiği, nereye gittiği bilinmez. O öyle büyüktür kî, haricinde hiç bir şey yoktur. O, yüksek Tao vahyinin taşıyıcısıdır.

Taoizm’e göre ise kutsal Vâhid’i (Kutsal Bir’i) ihata eder. Bu ihatada, ihata edilenin varlığı “Bir’in varlığına, yâni Tao’ın varlığına nüfûz eder. Böylece kutsal kimsenin varlığı, Tao’ı tasvir eden kelimelerle anlatılabilir. Bu gerçeği ise ancak negatif kelimeler ifade edebilir kî, O en yüksek ve ezeli gerçektir. O, bir varlık veya var olmuş değildir, O boşluktur, “ben”in yokluğudur. Normal insanın nefret ettiği terkedilme ve yalnız kalma azlıktır. Yumuşaklık ve zayıflık, çocukluk ve sadelik, Tao’da olduğu gibi Taoizm’in mehdisinin, kurtarıcısının alâmetidir. Onun ahlâkının esası ise, sevgi, kanaat ve fazilettir.

Saoşyant da İlâhî vasıflara sahiptir. Ahura-Mazda’nın ilk yaratıklarındandır ve ölümsüz kutsallardandır. Mânevi yiyeceklerle yaşar. Vücudu güneş gibi parlaktır. Üstün bir güce sahiptir ve etrafı altı gözle görür. Bununla beraber bir insan olarak tasavvur edilir.

Yahudilerce Mesih bir insanoğludur, İnsanî bir tabiata sahiptir. Fakat o meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olur. Tanrı’nın himâyesi sayesinde o günah işlemez, masumdur, günahsızdır. Tanrı onu her an günahtan korur. Mesih’i diğer insanlardan ayıran husus, onun Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olması, Tanrı’nın özel lütfuna sahip bulunmasıdır.

Hristiyanlarca Mesih, Meryem oğlu İsa’dır. O, Davud soyundan olmakla beraber, gerçekte normal bir insan değil, insan şekline girmiş ilâhî bir ruhdur. İnsanlardan ayrı bir tabiata sahiptir. O, Tanrı’nın oğlu, ilâhî ruhun inkamasyonudur. Işıktan olma bir ışıktır. Çarmıha gerildikten sonra göklere gitmiştir. Fakat vazifesini tamamlamadığı için tekrar gelecektir. O, nûranî bir varlık olup, Tanrı’nın cevheriyle onun cevheri aynıdır. Görünüş bakımından o, Âdem’e benzer. Çünkü o       ikinci Âdem’dir. Âdem’in kaybettiği nuru, ebedî hayatı geri getirecektir. Ruh bakımından da Âdem’in ruhuyla aynıdır. Saf, lekesiz bir cevherden, semavî elementlerden yaratılmıştır. İlâhî tabiata sahip olduğu için, manevî güçlerle donanmıştır. Bu yönden o, insanlardan ayrılmıştır. İnsanları kurtarmak için acı çekmiştir.

Müslümanlara göre mehdi, peygamber soyundan bir kimse olacaktır. Mahiyet bakımından o, normal bir insandır. Yaratılış ve ahlâk yönünden Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme çok benzeyecektir. Onun gibi, açık alanlı, kartal burunlu, iri gözlü, kaşları kavisli, dişleri parlak ve seyrek olacaktır. Yüzünde bir ben bulunacak, sakalı sık olacak ve omuzunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet nişanına benzer bir nişan bulunacaktır. Orta boylu, uylukları uzun, rengi esmer, Arap rengi olacaktır. Dilinde ağırlık bulunacak, yavaş ve ağır konuşacaktır. Vazifeye 30-40 yaşlarında başlayacak, son derece dindar ve gönlü, Tanrı sevgisi ve korkusuyla dolu olacaktır. Üzerinde pamuklu bir aba taşıyacaktır. İlim ve hikmet sahibi olacak, hatta kuşların ve diğer bütün hayvanların dilinden anlayacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin varlık ve sıfatlan ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler normal insan şeklinde görülmekle beraber, gerçekte onların ilâhı bir kişiliğe sahip olduğuna veya üzerlerinde Tanrı’nın özel rahmetinin bulunduğuna inanılır.
  • Üstün   bir zekâ, cesaret ve güzelliğe sahiptirler.
  • Olağanüstü bir ilim ve iman sahibidirler.
  • Genellikle mensup oldukları dînin kurucusuna benzerler.
  • Günahsızdırlar, hata yapmazlar.
  • Diledikleri zaman mucize gösterirler.

 EĞİTİM VE İRŞAT KAYNAKLARI

İnsanların çocukluk ve gençlik devirlerinde aldıkları eğitim ve öğretimin meslek hayatlarındaki kuvvetli tesiri, mehdiler için de düşünülmüş olmalıdır kî, mehdilerin eğitim ve öğretimleri ile ilgili tasavvurlar, temel prensipler bakımından bütün dinlerde paralellik arzetmektedir. Hinduizmde Kalki, öğrenim yaşına gelince Hinduizmin kutsal kitaplarından olan Vedalan Guru Rama Yamadagnya yanında tahsile başlayacak ve kutsal kitapları öğrenecektir. Yine  64 türlü yay kullanmasını ve diğer harb sanatlarını öğrenecektir. Bunlar, müstakbel hayatında daima yolunu aydınlatacak, müşkilâta düşünce de tanrıların vahyi kendisine ulaşacak, yol gösterecektir. Meselâ, Koka ile yapacağı kutsal savaşta onu silâhıyla öldüremeyecek ve müşkil bir vaziyete düşecektir. O anda Tanrı Brahma, Koka’nın silâhla değil, aynı anda vurulacak iki yumruk darbesiyle öldürülebileceğini Kalki’ye vahyedecektir. Bu vahyi alan Kalki, savaşı kazanacaktır. Yılanların şehrine yapacağı seferde olacağı gibi, semavî sesler kendisine ve askerlerine tehlike anlarında yardım edecektir.

Budistlerce Maytreya, selefi Buda gibi refah içinde büyüyecektir. Ailesi, oğullarının çeşitli mevsimlerde rahat edebilmesi için dört ayrı saray yaptıracaktır. Maytreya’nın hareminde hiç bir organında noksanı olmayan, mücevherlerle süslü, uzun, orta ve kısa boylu tam yüzbin kadın bulunacaktır. Zaman zaman eğlenmek için parkta dolaşmaya çıkacaktır. Bir gezintisinde, Buda Şakyamuni’de olduğu gibi bir yaşlıya, diğerinde bir hastaya, üçüncüsünde bir cenazeye rastlayarak dünyanın zevklerinin fânî olduğunu anlayacaktır. Kral Sangha’nın hediye ettiği mücevher koltuğun Brahmanlar tarafından bir anda parçalandığını görmesi bardağı taşıran son damla olacak ve sarayını terk ederek Ketumati şehri yakınında bir ormanda bulunan NâgaPuspa ağacı altında düşünmeye başlayacaktır ve daha önce Şakyamuni’nin kavuştuğu hakikate o da kavuşacaktır. Buda’nın öğretisiyle Maytreya’nın ki arasında bir fark bulunmayacaktır. Maytreya da Budizm’in dört kutsal hakikatim ilân edecektir.

Konfüçyüs de diğer din kurucuları gibi kendisinden sonra gelecek müstakbel kurtarıcının, mehdinin kendi sözlerini değiştirmeyeceğini, kendisini tasdik edeceğini haber vermiştir. Mehdi, üstün kabiliyetleriyle görme, işitme, hissetme ve tanıma gücüyle gerçeğe nüfûz edecek, gözlem ve zekâsıyla mutlak hakikati bulacaktır. Artık o, göğün bir aynası olacak, açıkladığı her şeye halk hemen inanıp amel edecektir.

Mecusilerce Saoşyant’a Avesta rehber olacaktır. O, Zerdüşt’ün öğretilerini iyice öğrenecektir Şeriatının yasaklarım tutacak, yalan ve kötülüğü kaldıracaktır. Bunların dışında karşılaşacağı zorluklarda kendisine Ahura-Mazda’nın vahyi yardımcı olacaktır.

Yahudiler de Mesih’in eğitim ve öğretimiyle ilgili açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Belki de iyi bir Müslüman için Kur’an ve hadisleri öğrenmek ne derece tabiî ise, Yahudiler için de dînî bir önderin Eski Ahid’i, Talmud ve Midraş’ı tahsili, öğrenmesi tabiî görülmüş ve ifadeye ihtiyaç duyulmamış olabilir. Zaten vaaz edeceği hakîkatlar Tevrat, Talmud ve Midraş gibi kutsal kitaplara dayanacaktır. O, yeni bir şeriat getirmeyecek, ancak mevcut şeriatı zamana göre tefsir edecek ve uygulayacaktır.

İsa Mesih’in, Yahudiliğin bir mezhebi olan Essenî’ler arasında yetişmiş olabileceği kanaati yaygındır. Üstadı vaftizci Hz. Yahya, Essenî mezhebindendi. İsa, kendisinin yeni bir şeriat getirmediğini, eski Yahudi şeriatını tamamlamak için geldiğini, Yahudiliğin kutsal kitaplarına tâbî olduğunu ifade etmiştir. Dindar bir Yahudi olarak ömür sürmüş, yazılı bir şey bırakmamıştır. Paulus ve taraftarlarınca ise, İsa’nın sözlerinin tamamen aksine, onun Yahudi şeriatını kaldırdığı, dünyaya kanun ve günah bağlarından uzak bir serbestlik getirdiği iddia edilmiştir.

Müslümanlarca Allah, mehdiyi bir gecede vazifesine lâyık kılacaktır. Artık mehdi Kur ‘an ve Sünneti kendisine rehber edinecek, ihya etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacaktır. Kur ‘an’ı iyi anlayacak, mânasını iyi bilecektir.

Şîilerce imamlar, özellikle 12.İ mam Muhammed Mehdi, Tanrı’nın özel bir lütfuna sahiptir. Daha ana rahminde iken konuşmasını, ibâdeti ve Kur’an okumasını öğrenir, çocukken de meleklerden öğrenimine devam eder. Kutsal Ruh onu hatadan korur. Mehdi yeni bir şeriat getirmez, ancak o, mevcut şeriatın bâtınî mânasını zamana göre açıklar ve halka gizli ilimleri öğretir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin çeşitli dinlerdeki yetişme ve irşat kaynaklarım özetlersek:

  • Mehdiler mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarını eğitim çağlarında en iyi şekilde tahsil ederler.
  • Harb ve silâh kullanma sanatlarını öğrenirler.
  • İrşat kaynakları mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarıdır. Yeni bir problemle karşılaştıklarında Tanrı onları vahiy ve ilhamıyla irşat eder, onlara doğru yolu gösterir.

 VAZİFE ŞUURUNUN DOĞUŞU

Yeni Gine Yerlileri arasında 1893 yılında meydana gelen Milne Bai hareketinde, genç mehdi, kendisinin Mukaddes Ruh tarafından vazifeye çağrıldığını, ölmüş atalarının ruhlarıyla ilişki kurduğunu açıklamışta  1940 yılında  Filo hareketinde ise bayan mehdi, rüyasında Gök Tanrı’nın hitabına mazhar olduğunu ilân ederek faaliyetine başlamıştı. 1933-1936 hareketinin kahramanı Mehdi Marafi ise vahyini Şeytan’dan aldığını ve kendilerine yardım vaat ettiğini açıklamıştır.

Yine, Yeni Gine ElopSolop bölgesindeki mehdi harekâtının kahramanı, kendisinin ata ruhları tarafından vazifeye çağrıldığım, vahiy aldığını söylemiştir. Amerika’da Cartago şehri yakınındaki Quimbaya köyü yerlilerinin 1546 yılındaki ayaklanmasında da harekâtın kahramanı, kendisine ata ruhlarının vahyettiklerini vc emir verdiklerini söylemişti. 1921 yılında Afrika’da Yukarı Nil bölgesinde Dinka kabilesinin mehdisi de kendisini, Gök Tanrıdan vahiy aldığını, vazifeye çağrıldığını iddia etmişti.

Hindularca Kalki’nin hocası Rama, Kalki’ye Vedaları ve diğer kutsal bilgileri öğrettikten sonra, kendisinden ayrılmadan önce talebesine hayatının amacını ve görevini açıklayacak, onun kaliyuganın kirlerini temizlemek için geldiğini, dünyada adaleti hâkim kılacağını, Şiva’nın ona sihirli bir at, bir papağan ve harb aletleri hediye edeceğini haber verecektir. Bu suretle Kalki gerçek kimliğini ve görevlerini öğrenecektir. Sonra Şiva’ya dönerek dua edecek ve duasının sonunda Şiva kendisine bir at, bir papağan ve silâhlarını hediye edecektir. Artık bundan sonra Kalki kimliğinin ve vazifelerinin şuuruna ermiş olarak seferlerine başlayacaktır.

Budistlerce Kral Sangha, günün birinde Maytreya’ya mücevher bir koltuk hediye edecektir. Maytreya da onu Brahmanlara verecektir. Brahmanlar ise koltuğu Maytreya’nın gözleri önünde parçalayıp aralarında bölüşeceklerdir. Bu güzel koltuğun bir anda parçalandığını gören Maytreya, dünyadaki her şeyin böyle fanî olduğunu bütün çıplaklığı ile hissedecek ve düşünmeye başlayacaktır. Bu düşünce, kendisini öyle rahatsız edecektir kî, gece yarısı sarayını terk ederek Bodhi ağacı Nagapuspa altına giderek oturmaya ve düşünmeye başlayacaktır. Yine aynı gece henüz sabah olmadan mutlak hakikate ulaşacaktır. Maytreya, etrafını bir kalabalığın sardığını görecek ve hepsinin Buddha Dharma’yı öğrenmeye geldiklerini, çünkü Buda Şakyamuni’nin daha önce haber verdiği, halkın beklediği kimsenin kendisi olduğunu anlayacaktır. Artık bundan sonra Maytreya tebligata başlayacaktır.

Hristiyanlarca İsa, Vaftizci Yahya’nın talebelerindendi. Yahya’nın temel görüşü, kıyametin yaklaşmakta olduğu ve beklenen Mesih’in hemen görüneceği idi. Bu görüşünü halka da ilân ediyor, yakında gelecek felâketlerden kurtulmaları ve mesih devrinin seçkinleri arasına katılmaları için isteyenleri vaftiz ediyordu. Yahya’nın yaptığı bu vaftiz, bir nevi İslamiyet’teki boy abdesti gibi bir taharet işlemi idi. Yahya, kendisini beklenen devrin öncüsü olarak görüyordu. Vaftiz olmaya gelenler arasında İsa da vardı. Sıra ona gelince: “Ben senin tarafından vaftiz olmaya muhtacım, sen bana mı geliyorsun?” diyerek İsa’nın önüne geçmek istedi. Fakat İsa’nın ısrarı üzerine Yahya, İsa’yı vaftiz etti. İsa vaftizden hemen sonra Kutsal Ruh’un bir güvercin şeklinde kendisine geldiğini gördü ve gökten sesler işitti. Bu olaydan sarsılan İsa, çöle giderek inzivaya çekildi ve olanları anlamaya çalıştı. Kısa bir inzivadan sonra İsa, kendisinin beklenen Mesih olduğu şuuruna ulaştı ve tebligata başladı. Hatta baş hahamın Sen Mesih misin? sorusuna, “ben oyum” cevabını verdi.

Müslümanlarca mehdinin kendini ve vazifesini idrak etmesi hususunu “Mehdi, bizden yani, ehli beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder” hadisinde görüyoruz. Hadisteki ‘yuslihuhû ” kelimesini İbn-i Mâce’nin şârihi esSindî, rüştünü ilham eder şeklinde mânalandırmaktadır. Ali b. Muhammed el-Kârî ve müsteşrik Rosenthal da aynı mânayı anlamaktadır. Biz buradan Allah Teâlâ’nın bir gece mehdiye ilhamda bulunarak, kendisinin mehdi olduğunu ve bu vazife için olgunlaştığı şuuruna eriştireceği mânâsını anlamaktayız.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerde vazife şuurunun doğuşu hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilik vazifesine dâvet Tanrı veya ruhlardan gelir.
  • Mehdinin hocasından gelir.
  • Budizm’de          olduğu gibi mehdi, vazife şuuru kendi içinde doğar ve buna tahsilinde edindiği bilgiler de yardımcı olur.

 IV.  MEHDİLERİN FAALİYETLERİ VE SOSYAL ÇEVRELERİ

Mehdilerin faaliyetleri genellikle güçlü bir hükümdar ve kumandan olarak dış düşmanlara karşı ülkesini koruyucu, içte ise milletine cennet saadetini tattıracak ideal bir sosyal reformcu, devlet adamı, ülkede ideal bir dinî hayatı gerçekleştirecek bir peygamber, bir rahip olarak tasavvur edilmektedir. Bu faaliyetlerinde bazı yardımcılarının ve dostlarının, muhalif ve düşmanlarının da bulunacağı düşüncesi de ihmal edilmemiştir.

 SİYASÎ FAALİYETLERİ

Budizm dışında mehdi tasavvurunun bulunduğu dinlerde, mehdilerin faaliyetlerinin ağırlık merkezlerini, onlardan beklenen siyasî başarılar teşkil etmektedir. Yeni Gine de Keram Nehri civarı halkı, gelecekteki yerli bir hükümdarın yabancıları ülkelerinden kovacağına, daha sonra ülkeye refah ve saadet getireceğine inanırlar. Kızılderililer de istikbalde bir hükümdarın geleceğine, beyazları ülkelerinden çıkaracağına inanırlar. Yine Kuzey Amerika yerlileri arasında tezahür eden “Ghost- Danc” hareketlerinde, müstakbel mehdi diyebileceğimiz hükümdarların gelerek, ülkelerini yabancılardan kurtaracağına, onları imha edeceğine, daha sonra da sosyal reformlara girişeceğine inanılmaktadır. Eski Amerika yerlilerinden Aztekler de Quetzalcoatl’ın geri dönerek idareyi tekrar eline alacağına, ülkeyi şer güçlerden kurtaracağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarca Ameni, Yukarı Mısır tahtına oturacak ve ülkesini Aşağı Mısır’la birleştirecek, düşmanlarım sindirecekti. Ülkesine göz diken Asyalıları ve Libyalıları yok edecekti. Etrafına hâkimiyetini öyle kabul ettirecekti ki, kimse saldırmaya cesaret edemeyecekti. Kaleler askersiz olacak, çeşmeler açık bulunacaktı.

Hindularca Kalki, hükümdarlık tacını giyecek ve çevresi kendisine bîat edecektir. Daha sonra Kalki silâhlarını kuşanıp atma binecek ve dalâlet ülkelerine seferlere girişecektir. Düşmanlarının başında Budistler gelecek ve büyük bir Budist ordusunu çetin savaşlardan sonra imha edecektir. Sonra Himalayalardaki devlerle ve Hindistan sınırlarını zorlayan vahşi milletlerle (Türkler ve diğerleri) savaşarak, hepsini imha edecek ve dünyayı şerlerinden kurtaracaktır. Zehirli kızın yaşadığı yılanlar ülkesi Kâneani’ye hücum ederek, kızın ve ülkenin tılsımını bozacaktır. Yeraltı dünyasının küfürbaz kralı Baliyi bozguna uğratacaktır. Bu suretle yeraltında veya yerüstündeki günah ülkelerine yirmi sene içinde son verecektir.

Buda’nın siyasi faaliyetleri olmadığı gibi, Maytreya’nın da siyasî faaliyetleri olmayacaktır. Fakat diğer dinlerdeki mehdilerin siyasî ve sosyal faaliyetlerini Maytreya devrinin faziletli hükümdarı Sankha ve oğulları yerine getirecek, ülkenin düşmanlarını yok edecektir. Ülkenin sınırlarım denizlere ulaştıracaktır.

Konfüçyanizm’de mehdi bir hükümdar olacaktır. Aynı zamanda O bir kutsaldır. Kendi içinde taşıdığı Tao’ın varlığına ve insanların ve eşyanın varlığına nüfuz edebilir, gök ve yer gibi yaratıcı güce sahiptir. O, varlık kalabalığının üzerine başım kaldırınca, bütün ülkeye sükûnet gelir. O, insanlara, hayvanlara, eşyaya yânî bütün tabiata müessirdir. O, her şeye ciddi ve gerçek olarak hâkimdir. Onun tesirinden kimse kendini kurtaramaz. O, bu hâkimiyetiyle bütün varlıkları kemalâta, doğruya sevk eder.

Taoizm’de mehdinin aktif bir hükümdarlığından, faaliyetinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü dînin temeli pasiflik üzerine kurulmuştur. Mehdi ulvî hedeflerine aktif olarak değil, pasif olarak, faaliyet göstermeden varır. Kim kavga etmezse, onunla dünyada kimse kavga etmez. Mehdinin varlığının cevherinde yoğunlaşmış olan kuvvetten, Tao ve Te’nin sessizlik ve boşluğa çekilmiş kuvvetlerinden mehdiye kuvvet akın eder ve ondan dışarı fışkırır. Bütün eksikleri doldurur, eğrileri doğrultur, boşları doldurur, eskileri yeniler. Bu kuvvet tamamen kendi kendine tesir eder. Mehdi ise pasifliğini dâima muhafaza eder. Mehdinin aydınlığı ve berraklığı kuvveti taşır, kuvveti aktarır. Onun faaliyeti faaliyetsizliktir. Konuşması susmaktır. Mehdi konuşmadan doğruyu bulur, düşünmeden hedefine varır. Çünkü onun ruhu gök ve yere nüfuz eder. Onun anlayışı kâinatı ihata eder. Eşyalar onun karşısında emrine ve hizmetine hazır olarak durmak zorundadır. Onun tesir sahası bütün yeryüzüdür. O, herkese yardım eder. Ölü ruhlarının insanlara kötülük etmelerine mâni olur. Mehdi inzivada olmaz, O tahtında ve kendisine götürülen sosyal vazifelerin içinde olur. Fakat O, insanlara aktif olarak tesir etmez. O, kendinin Tao ile dolu misâliyle müessir olur. Halk kendisine olan itimadı hisseder ve dolayısıyla kendini serbest görmez. Mehdinin muazzam gücünü görür ve onu sever. Mehdinin tesiri öyle saftır kî, sıfatı yoktur. O herkese müessirdir.

Mecusilerce Saoşyant gerçek bir hükümdar olacak, dördüncü bin yılında dünyayı hâkimiyeti altına alacak ve karanlık kuvvetleri imha edecektir. Nihayet dördüncü bin yılın hâkimiyetini Tanrı Ahura- Mazdaya devredecektir.

Yahudilere göre Mesih, Tanrının yeryüzündeki vekilidir. Bu sebeple o hem Yahudi milletine, hem de Yahudi olmayan milletlere hâkim olacaktır. Bir dünya imparatoru olarak müminlere Tanrı’nın rahmetini, küfurbazlara da lânetini getirecektir. Hâkimiyetini kabul etmeyenler karşılarında İlâhî cezayı bulacaklardır. Mesih âdil bir hükümdar olarak Davud’un tahtından ülkeyi idare edecektir. Halkını ve ülkesini düşmanlara karşı koruyacak, ülkesinin sınırlarını kuzeyde ve güneyde denizlerden denizlere, doğuda nehirlere, batıda dünyanın ucuna (okyanusa) ulaştıracaktır. Zâlim hükümdarları perişan edecek, Kudüs’ü putperestlerden temizleyecek, günahkârları toprak çanak gibi paramparça edecektir. Dağılmış İsrailoğullarını tekrar toplayacak, Roma’yı fethedecek, Habeşistan, Mısır ve Arapları vergiye bağlayacaktır.

İsa da bir Yahudi olarak yukarıda zikrettiğimiz tasavvurlara sahipti. Talebeleri, üstatlarının Yahudiliğin beklediği hükümdar olduğuna, vaat edilenin yakın bir zamanda kendisine verileceğine inanıyorlardı. İsa da aynı kanaatta idi. Bir gün şakirtlerinin bu iddiasına tahammül edemeyen Ferisilerden bazıları İsa’ya, “Muallim, Şakirtlerini azarla”, demişlerdi. İsa da onlara, ‘eğer bunlar susarlarsa, taşlar bağıracaktır”, diyerek onları reddetmişti. Daha Sonra Kudüs’teki Roma Valisinin, “sen Yahudilerin Kralı mısın?” sorusuna İsa, “söylediğin gibidir “, diyerek cevap vermişti. Beklenen gerçekleşmeyince, Hristiyanlar Mesih’in eksik kalan vazifesini tamamlamak için tekrar geleceğine, daha önce ölmüş Hristiyanları da, o günün ihtişamından nasiplerini almaları için dirilteceğine inanırlar.

Müslümanlara göre mehdi, dünya hâkimi bir hükümdar olacak, Hint hükümdarları kendisine boyun eğecektir. Mekke ve Medine arasında “Beyda” mevkiinde kendisine hücum eden bir orduyu mağlûp edecektir. Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyânî’nin ordusuyla müteaddit defalar karşılaşacak ve sonunda onları tamamen imha edecektir. Mehdi, Bizans orduları ile savaşacak ve nihayet İstanbul’a kadar ilerleyerek İstanbul’u fethedecektir. Mehdinin harplerdeki gayesi, Müslüman olmayanları İslâm’a dâvet olacaktır. Bunun için İslâm’ı dünyaya yayıncaya kadar savaşacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin siyasî faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler devlet reisi olarak ülkelerinin idaresini ellerine alacaklardır.
  • Ülkelerini istilâ eden yabancıları çıkaracak veya ülkesine saldıran düşmanlan sindirecektir.
  • Ülkelerinin bütünlüğünü ve sulhunu bozan iç düşmanlarla savaşarak onlan bertaraf edeceklerdir.
  • Rivayetlerde, mehdilerin ülkelerinin hudutlarını yeryüzüne yayacakları, bir dünya imparatorluğu kuracakları bildirilirse de, anlatılan faaliyet sahaları mensup oldukları dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz.
  • Taoizm hariç bütün dinlerde mehdiler, hedeflerine aktif faaliyetlerle varırlar.

 SOSYAL FAALİYETLERİ

İlkel kavimlerde birdenbire ortaya çıkan İlâhî kahraman, insanlara kültür vasıtalarını vermekte, ziraatı öğretmekte, kanunlar vaz etmekte ve nihayet tekrar geleceğini vaad ederek gizli bir şekilde kaybolmaktadır. Yeni Gine Biak adası yerlilerince eski kültlerinin kahramanı Mansren, bir gün tekrar geri dönecek ve adada adaleti hâkim kılarak çalışmayı, sefaleti ve ölümü ortadan kaldıracaktır. Kızılderililerce de müstakbel hükümdar ülkede adaleti hâkim kılacak, ülkeye refah ve saadet getirecektir. Yine Kuzey Amerika’da, bütün “Ghost-Dance” hareketlerinde müstakbel kurtarıcının ülkeden hastalıkları ve sefaletleri kaldıracağına ve milletini refaha kavuşturacağına inanılmaktadır. Bu sosyal tasavvurlar, Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde de vardı.

Eski Mısırlılarca da Ameni, ülkeye mutlak adaleti getirerek, zulmü ortadan kaldıracaktır. Ülkeye sulh ve sükûn hâkim olacak, sığırlar tarlalarda çobansız dolaşacak, geceleri kimse bağırıp çağırmayacak ve ülkede üzüntülü kimse kalmayacaktır.

Hindularca da Kalki, dünyada mutlak sulhu hâkim kılacak, gıda maddelerini çoğaltacak, hastalıkları kaldıracaktır. Artık dünyada hırsız ve haydutlar kalmayacak, bozulan kast sistemleri yeniden kurulacak ve her biri kendi derecelerine göre vazifelerini yapacaklardır. Kalki, cemiyetin selâmeti için her türlü sarhoşluk veren maddeleri, et yemeklerini ve ziyam kaldıracaktır.

Diğer dinlerdeki mehdilerin sosyal faaliyetlerini, Budistlere göre Maytreya devrinin dindar hükümdarı yapacaktır. Ülkesinde adaleti ve sulhu hâkim kılacak, ülkeyi saraylarla, eşi görülmemiş çeşitli zenginlik ve ihtişamla donatacaktır.

Konfuçyanizmde mehdi, yere, göğe, dağlara ve nehirlere, tanrılara ve ruhlara hâkimdir. O, mânevî gücüyle, hastalıkları, anormal yaratılışları ve nizamsızlığı ortadan kaldıracaktır. Ahlâkî açıklamalar yapacak, yeni bir kültür düzeni kuracak ve yaşadığı çağı düzeltecektir.

O,     insanları uygun mevkilere getirecek ve kendi ruhî gücüyle onları içten idare edecektir.

Mecusilerce Saoşyant ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek insanların tabiatlarını değiştirecektir. Hastalıkları, ihtiyarlığı ve ölümü dünyadan kaldıracaktır. Artık dördüncü bin yılın sonuna doğru insanlar yalnız sıvı yiyeceklerle beslenecekler, yalan ve karanlık kısımlarım yok edeceklerdir.

Yahudilerce Mesih, ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek ve ülkesindeki bütün milletleri sulh ve refah içinde yaşatacaktır. Dünyadan harbi kaldıracak, kılıç ve mızrak gibi savaş aletlerini ziraat aletlerine dönüştürecektir.[4] Savaş arabaları, ok ve yay kırılacak, kanlı çizme ve elbiseler yakılacaktır. Dünyadan her türlü zulmü kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır. Halkını sefaletten kurtaracak, fakirlere yardım edecek, ülkenin topraklarım güllük ve gülistanlığa çevirecektir. Ülkesini zelzele, açlık ve hastalık gibi her türlü felâketlerden emin kılacaktır. Onun ülkesine hâkim kılacaktır. Devrinde mesut olmayan kimse kalmayacaktır. Hatta hadımlara dahi evlenme, çocuk sahibi olma imkânı sağlayacaktır.

Müslümanlarca da mehdi, hâkimiyeti süresince adaletten ayrılmayacak, her işi hak ve adalet ölçüsüyle yapacaktır. Böylece ondan yer ve gök ehli razı olacaktır. Devlet ve millet refah içinde yüzecek, hazine yardım etmek için ihtiyaç sahibi kimseyi bulamayacaktır. Cemiyetin düzeni için zinayı, müskiratı ve bütün kötü alışkanlıkları kaldıracaktır. İyileri mükâfatlandıracak, kötüleri cezalandıracak, yeryüzünü emniyet ve sulha kavuşturacaktır. Mehdi bütün hareketlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, ülkesinde adaleti hâkim kılacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin sosyal faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Mehdiler ülkelerinde mutlak adaleti ve sulhu hâkim kılacaklar;
  • Sefaleti önleyecek ve ülkelerini refaha kavuşturacaklar;
  • Hastalıkları ortadan kaldıracaklar;
  • İnsanlar arasındaki sosyal ilişkileri düzene koyacaklar;
  • Ülkelerini îmar ederek ihtişamını artıracaklardır.

 DÎNÎ FAALİYETLERİ

İnsan, kalben ulühiyetle temasa geçmek, o güç ve ihtişamdan hissedar olmak ister. Tanrı ile ilişki kurmayı, Tanrı’nın kendisiyle ilgilenmesini arzu eder. Tanrı’dan bir şeyler beklerken O ‘na da bir şeyler vermek ister. Bu karşılıklı davranışların müşahhas şekli kültlerdir. Fakat hiçbir din, mevcut kültlerinin yerine getirilmesinden tatmin olmaz. Ancak bunların mehdi zamanında, onun zoruyla ideal tatbikatım bulacağını ümit eder. Mehdiler bir peygamber gibi dînin zayıflayan öğretisini yenileyerek güçlendirecek, bir rahip gibi de ihmal edilen kültlerin yerine getirilmesini sağlayacaktır.

Eski Mısırlılarca Ameni, hakikati tebliğ edecek, yalanı kaldıracak ve dîni ihya edecektir. Tanrıların memnun olacağı işleri yapacak, onların rızasını kazanacaktı.

Hindularca Kalki, Kaliyugada kaybolan Brahmasutra’lan, Veda’ları ve Purana’ları tekrar ortaya koyup açıklayacak, kaybolan kast kanunlarım ilân edecektir. Yeni Kritayuga insanlarının ruhlarına berraklık getirecek, kalblerini iyilik ve hikmetle dolduracaktır. Kaybolan dharmayı (öğretiyi) yeniden ortaya koyacak, bu suretle insanlar Hinduizmi doğru şekilde öğreneceklerdir.

Kalki, bir rahip gibi hayatın gayelerine göre kurban takdimlerinde bulunacaktır. Babasının ölümünde cenaze merasimim bizzat kendisi icra edecektir. Veda tahsilini ve sadakaları yeniden düzene koyacaktır. İnsanların ibadetlerini yerine getirmelerini, mabet yapmalarını, kurban sunmalarını sağlayacaktır. Artık Kalki’nin icraatıyla devrin rahipleri Veda âlimi olacaklardır. Kadınlar adaklarına sadık kalacaklar, tanrılara hürmeti elden bırakmayacaklar, bol bol kurban takdiminde bulunacaklar ve kocalarına sadakat göstereceklerdir. Kşatriyalar kurban işlerine gereken önemi vereceklerdir. Vaişyalar Vişnuya olan vazifelerini ihmal etmeyeceklerdir. Sudra’lar ise kastlara hürmet ve hizmet ederek hizmetlerinin karşılığı olarak Kalki’nin efsanelerini dinleme şansına sahip olacaklardır. Bütün insanlar Samsaradan (ruh göçünden) kurtulmak için tapa (zühd) temrinleri yapacaklardır. Kalki kutsal kanunlara uymayanlarla, ibâdeti terkedenlerle savaşacak, dini, hayata hâkim kılacaktır.

Budizm’de, Maytreya inzivadan sonra hakîkata kavuşarak, geri kalan hayatım hakîkatların tebligatıyla geçirecektir. Bu hakikatler; sadaka vermek, davranışlarda ahlâkî kurallara uymak, tefekkür etmek, kutsal şeylere hürmet, büyüklere hizmette bulunmak ve dünyaya sırt çevirmektir.

Bunlar, hayatın ızdırap olduğu, ızdırabın menşei, ızdıraba gâlib gelme hakikatlerini kişiye öğreten vasıtalardır. Maytreya tebligatıyla milyonlarca, milyarlarca kişiyi irşat edecektir. Hatta zamanın kral ve kraliçesi de saraylarım bırakarak zâhitliğe başlayacaklardır. Maytreya bazen talebeleri ile şehirde sadaka toplayacak ve tarikatın temel prensiplerinden birini yerine getirmiş olacaktır. Maytreya yalnız zamanının insanlarım hidayete kavuşturmakla kalmayacak, daha önce ölerek cehenneme gitmiş varlıkların ızdıraplarını da duyarak onları da hidayete kavuşturacak, cehennemden kurtaracaktır.

Zerdüştîlerce Saoşyant, insanlara Ahura-Mazda dinini öğretecektir. O rahiplerin en yükseğidir, kutsal işleri eksiksiz yapacaktır.

Yahudilerce Mesih’in en önemli vazifesi Allah’a iman mevzuunu öğretmek, O’nun varlığını, kâinata hâkimiyetini, tarihin yöneticisi olduğunu insanlara anlatmaktır. Hakkı ve doğruyu tebliğdir. O, Tevrat’ı yalnız Yahudilere değil, Yahudiler dışındaki bütün-milletlere de öğretecek, adaleti ve hakikati konuşacaktır. Yehova ona her sabah ilâhî hakikatları vahyedecek, o da gündüz bunları halka tebliğ edecektir. İnsanlara doğru yolu gösterecektir. O, İsrailoğullarına otuz kanun daha getirecektir. Bütün insanların Allah’a kulluk etmelerini sağlayacak, İsrailoğullarının affı için kefaret olarak oruç tutacak, hatta kendini hadım edecektir. Zamanında mabet tekrar yaptırılacaktır. Devamlı vaazlar yapılacak, şeriat harfıyyen tatbik edilecektir. Kudüs dışındaki insanlar seneden seneye Kudüsü ziyaret edecek ve Kulube bayramını (Sukkoth) kutlayacaklardır. Günah İsrailoğullarından kalkacak ve halk birbirlerine adaletle muamele edecek, hürmet gösterecektir. Çünkü, ilâhî ruh halka dökülecek ve halkın kalbleri yenilenecektir. Denizin su ile dolduğu gibi, ülke imanla dolacak, ihtiyar, genç, kadın, erkek herkes hikmetli sözler konuşacaktır. Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarıyla yapacağı yeni bir ahit, artık kâğıt üzerine değil, insanların kalplerine yazılacaktır.

Hristiyanlığın ilk zamanlarında İsa Mesih Peygamber olarak kabul ediliyordu. İsa da aynı kanaatteydi ve vazifesini şöyle sayıyordu:

“Rabbin Ruhu üzerimdedir,

Çünkü fakirlere müjdeyi

Vazetmek için beni meshetti.

Beni esirlere azatlık ve körlere

Gözlerinin açılmasını ilân etmeye,

Ezilenleri kurtuluşa kavuşturmaya

Rabbin makbul yılını ilân etmeye gönderdi.

Bir peygamber olarak da tabuttaki bir gencin ölüsünü diriltmek, kuyu başında rastladığı kadının gizli sırlarını açıklamak gibi birtakım mucizeler göstermiştir. Vaazlarında ise ibadet ve inançla ilgili konularda talebelerini aydınlatıyordu.

Müslümanlarca mehdi, Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, bütün sünnetleri ihya edecek, Müslümanlar arasındaki çöküntüyü bertaraf edecektir. Kendisi bir hata yapmayacaktır, çünkü bir melek daima onu hatadan koruyacaktır. O, mezhepleri kaldıracak, saf dinden başka bir şey bırakmayacaktır. Mehdi peygamber gibi mucizeler gösterecektir. Diktiği kuru bir kamış, anında yeşerip yapraklanacaktır. Havada uçan kuşa işaret edince, kuş eline düşüverecektir. Tâbutu’s- Sekine’yi meydana çıkararak, Tevrat’ın aslını bulacaktır. Dînî önder olarak bulunduğu yerde imameti kendi üzerine alacaktır. Hatta Hz. İsa onun arkasında namaz kılacaktır. Sâlih amelleriyle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanacak, ülkesini İlâhî rahmete boğacaktır.

Yukanda incelediğimiz mehdilerin dînî faaliyetleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Tâbi       oldukları dinlerin öğreti ve kültlerine uyacaklar;
  • Zayıflayan veya kaybolan eski dînin inanç ve ibadetlerini tebliğ ederek eski dîni yeniden canlandıracaklar;
  • Kutsal   kitaplarım zamana göre tefsir edecekler;
  • Dînî kültleri kendileri yerine getirdikleri gibi, tebalarının da yerine getirmelerini sağlayacaklar;
  • Şeriatı (dîni kanunları) ülkelerine hâkim kılacaklar;
  • Gerektiğinde mucizeler göstererek faaliyetlerinin tesirini artıracaklardır.

 ÖNCÜ VE YARDIMCILARI

Mehdilerin siyasî önder durumunda olmaları sebebiyle kendileri ve iktidarları için birtakım ortam hazırlayıcılar ve yardımcılar da tasavvur edilmiştir.

Öncüleri ve Ortam Hazırlayıcıları

Yeni Gine Numfoor adasındaki mehdilik hareketinde (1911), Koreri ismindeki yerli, kendisinin müstakbel mehdi Mansren’in öncüsü olduğunu ve beklenen günün yaklaştığını söylemiştir. Fakat mehdi öncüsü Koreri Hollandalılar tarafından yakalanarak çalışma kampına gönderilmiştir.

Hindularca kaliyuganın akşam kızıllığı başlayınca, Ay Sülâlesi’nin Bhrgu Ailesinden Pramiti isminde bir kimse çıkacak ve kötülüklerin düşmanı olacaktır. Etrafındaki yüzbinlerce silâhlı Brahman’ın kumandanı olarak barbarlara hücum edecek, Şudra Krallarını ve Hindu olmayanları imha edecektir. Pramiti bütün dünyaya hâkim olacaktır. Kendine başkent olarak Ganj ve Yamuna arasındaki bölgeyi seçecek ve Kalki için uygun ortam hazırlayacaktır.

Budistlerce Maytreya’nın öncüsü Buda Şakyamuni ‘dir. Buda kendisinden sonra Maytreya’nın geleceğini, onun zamanında doğabilmenin şartlarını, devrin ihtişamını ve Maytreya’nın gücünü haber vermiştir. Hatta talebelerinin Mahakaşyapa’ya elbisesini vererek, elbiseyi Maytreya’ya vermesini emretmiştir.

Saoşyant’ın öncüleri ise kendisi gibi Zerdüşt’ün neslinden birinci binin ve ikinci binin sonunda gelecek olan Hoşedar (Viştaspa=Uchşyatereta) veHoşedarmah (Fraşauştra=Uchşyatnemah)dır. Hoşedar’ın annesi Nâmık-pit’ın soyu, Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan cğlu Isatvâstra’ya, Hoşedarmah’nın annesi Veh-pit’in soyu ise yine Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan Franya adındaki oğluna dayanacaktır. Zamanı gelince Zerdüşt’ten sonra birinci binin sonuna doğru Namık-pit, ikinci binin sonuna doğru Veh-pit Kansava gölüne giderek banyo esnasında gölde gizli olan Zerdüşt’ün tohumlarından hâmile kalacaklar ve Saoşyant’ın öncülerini doğuracaklardır. Bunlar otuz yaşına girdiklerinde karanlık güçlerle mücadele edecekler ve Mecusiliği kuvvetlendirmeye çalışacaklardır.

Yahudilerce Mesih’ın Öncüsü İlya (Eliyyahu)dır Peygamber Malaki mesihden biraz önce İlya’nın geleceğini müjdelemiştir: İşte, Rabbin büyük ve korkunç günü gelmeden önce, ben size peygamber İlya ‘yı göndereceğim  İlya”nın bu gelişi her hangi bir bayram gününe tesadüf etmeyecektir. Çünkü O, kavminin bayram hazırlığını bozmak istemeyecektir. O, Mesih’in gelmesinden üç gün önce Filistin dağlarında görünecek ve Mesih’in gelmesini müjdeleyecektir. Daha sonra Mesih’e başrahip olarak hizmet edecek, Yahudilerin âile hayatlarını düzenleyecek, şer’î ve dînî meseleleri halledecektir. Kudret helvasını, kutsal suyu ve kutsal mesh yağım, Harun’un asasım (sopasını) geri getirecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih’in öncüsü Vaftizci Yahya’dır. O, vadedilen günün yaklaştığım hissederek bunu tebliğe başlamıştı. Yahya, tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu yakındır,’ diyerek Ürdün Nehri kenarında kendine gelenleri vaftiz ediyordu. Bu arada İsa’yı da vaftiz etmişti. İsa, onun hakkında: ‘Âdem’den Vaftizci Yahya’ya kadar doğanlar arasında, Vaftizci Yahya’dan daha büyük kimse yoktur, diyerek onun büyüklüğünü anlatmıştır.

İslâmiyet’in sünnî kaynaklarına göre mehdinin öncüleri, başlarında el-Hâris b. Harrat’ın bulunacağı doğudan çıkacak siyah bayraklılardır. Şîilerce genellikle benimsenen görüşe göre, mehdi 12. İmam Muhammed b. Hasan olduğuna göre, 11 . İmam Haşan el- Askerî onun öncüsü sayılır. Tabiî bu öncüler  12, imam zincirinin ilk halkası olan Hz. Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü vecheye kadar götürülebilir.

Yukanda incelediğimiz mehdi öncüleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ve öncüleri arasındaki zaman farkı çeşitli dinlere göre değişmektedir.
  • Mehdi  öncüleri, mehdilerden önce gelerek mehdilere uygun vazife ortamını hazırlayacaklardır.
  • Mehdilerin gelmekte olduklarını müjdeleyeceklerdir.
  • Öncüler, mehdilerin vazifelerini, mehdilere göre daha küçük oranda yapacaklar veya Budizm’de ve Hristiyanlık ’ta olduğu gibi yapmışlardır.

YARDIMCILARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkinlerin Montagnai kabilesince Tsekebec, âhir zamanda gökten dünyaya geri dönüşünde herkese görünmeyecektir. O, kendisine bazı kimseleri yardımcı olarak seçecek ve onlara görünecektir. Bu kimseler dünyanın ileri gelenleri olacaklardır. Tsekabec ne yapılması gerektiğini onlara söyleyecek ve onlar vasıtasıyla dünyadan kötülükleri kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır.

Hindularca Kalkinin bütün seferlerinde kardeşleri ve akrabaları kendisinin yanında yer alacaklardır. Daha sonra Kral Maruve Kral Devâpi de Kalkiye bîat ederek seferlerinde ona yardım edeceklerdir. Kalki’nin en büyük yardımcısı ise Tanrı Şiva’nın kendisine hediye edeceği atı ve papağanı olacaktır. Atı onu her arzu ettiği yere götürecek ve savaşlarda onunla beraber savaşacaktır. Papağanı ise dünyanın çeşitli yerlerinde olup bitenler hakkında Kalkiye haberler getirecektir.

Konfuçyanizm’e göre mehdinin, insanların ve eşyanın varlığına nüfuz etme kabiliyeti, onu hayvanların da cevheri yapar. Tüylü hayvanların cevheri “KİLİN”dir. Kanatlıların cevheri anka kuşudur. Kabukluların cevheri kaplumbağa, pulluların cevheri ise ejderhadır. Bunlar kutsal hayvanlardır. Mehdinin yardımcılarıdır. Mehdi bu hayvanlarla göğe, yere, dağlara ve nehirlere hâkim olur, onlara düzen verir.

Mecusilerce Saoşyant’ın onbeş erkek ve onbeş kızdan oluşan bir yardımcılar grubunun olacağından haber verilmektedir. Saoşyant’ın şeytanî güçlerle mücadelesinde ve diğer ıslah hareketlerinde yardımcılarının sayısı çeşitli rivayetlere göre değişmektedir. Bunlar: altı ölümsüzler, yedi veya onbir yadımcı erkek, bin erkek ve bin kız yardımcılardır. Bunların içinde en meşhuru kahraman Sâma- Keresaspadır. Dabbetu’l-Arz misali ejderha Azi Dahâka’nın Demavend dağı altındaki hapsinden kurtulması üzerine, onunla son savaşını yaparak Azi Dahâka’yı öldürecektir.

Hristiyanlıkta İsa Mesih’in yardımcıları olarak oniki havarisini görüyoruz. Onun dünyadan ayrılmasından sonra Hristiyanlığın Yahudilikten ayrılıp yeni bir din olmasını sağlayan, geliştiren havarileridir. Fakat yeryüzüne tekrar gelişinde kendisinin yardımcıları melekler olacak, Mesih’in yanında muhaliflerine karşı savaşacaklardır. Bu muhalifler dünyevî hükümdarlar ve hayvanlardır. Hayvanların muhalifler arasında gösterilmesinin sebebi, onların şeytanın emrinde olduklarına dâir bir inançtan gelmektedir.

Müslümanlarca mehdinin en büyük yardımcısı Hz. İsa’dır. Dünyaya inişinde onun cilt rengi beyaz, saçları siyah ve uzun, yüzünde pek çok ben bulunacaktır. Bir bedevî kadınıyla evlenerek ondan bir çocuğu olacaktır. Kırk sene yaşayacak ve Medine’de ölerek Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına gömülecektir. Hz İsa, mehdinin yardımcısı olarak Deccal’i öldürecek, domuzları imha edip haçları kıracaktır. Yahudi ve Hristiyanların İslâmî kabulünü sağlayacak. Ye’cüc ve Me’cüc ordusunu duasıyla imha edecektir. Yani Allah, mehdinin duası üzerine, mehdiyi yormadan, lûtfu ilâhisiyle onları yok edecektir.

Mehdiyi gerçekten anlayanlar Küfe ariflerinden dokuz kişi olacaktır. Bunlar mehdinin vezirleri olacaklar ve kendisine her bakımdan yardım ederek, ülke ve devlet işlerinin ağırlığını paylaşacaklardır. Mehdinin yardımcıları genellikle Arap olmayan milletlerden olmakla birlikte Arapça konuşacaklardır. Bunların sayılan Bedir savaşma iştirak edenlerin sayısı kadar, yâni 313 kişi olacaktır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in de Muhammed Ümmeti olma şerefine ulaşabilmek için mehdinin yardımcıları arasına katılacağı rivayet edilir. Mehdinin muhafızları ise Cebrâil ve Mikâil olacaklardır. Yani mehdinin içinde bulunduğu sosyal ve fiziki çevre, aynen peygamberin sosyal ve fiziki çevresi gibi olacaktır.

Şîilerce, onikinci imam Mehdi Muhammed b. Hasan’ın yardımcılarına sefir (elçi, temsilci) denir. Mehdi halkın suallerine, ihtiyaçlarına elçi ve temsilcileri vasıtasıyla cevap verirdi. Bunların ilki Osman b. Said Ömer’dir. Onu oğlu Muhammed b. Osman tâkip etmiştir. Daha sonra Ebu’l-Kasım Huseyn b. Rûhî  Navbahtî ve Ali b. Muhammed Saman elçilik vazifesini üzerlerine almışlardır. Muhtaru’s- Sakafî de kendini Mehdi Muhammed el-Hanefî’nin yardımcısı olarak îlân etmişti.

Yukarıda incelediğimiz mehdi yardımcılan hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilerin yardımcıları insan, hayvan veya meleklerden meydana gelirler.
  • Mehdilere her türlü din ve dünya işlerinde yardımcı olurlar.
  • Mehdi  yardımcılarının hizmet ağırlığını genellikle savaşlar teşkil eder. Mücadelelerinde mehdiyi yalnız bırakmazlar.

Yani mehdinin yardımcılarının mahiyet ve işleri, peygamberlerin yardımcılarının mahiyet ve işlerine benzemekle birlikte, hayvanların da etkinliği düşünülürse, daha da genişlemiş görünüyor. Peygamberlerin zaman ötesinde daha da güçlendirilmiş paralelleri görünümündedirler.

 MUHALİF VE DÜŞMANLARI

Dünyada bütün insanların mutlak surette memnun olabilecekleri bir idareyi tasavvur etmek mümkün fakat tesis etmek mümkün değildir. Bir idare ne kadar iyi ve ideal olursa olsun, bundan tatmin olmayan bir muhalefetin, hatta bir düşmanlar grubunun bulunması tabiîdir. Nitekim peygamberlerin de açık veya gizli düşmanları olmuştur. Aynı husus mehdiler için de tasavvur edilmiş ve mehdilerin muhalifleri ve düşmanlarının kimler olabileceği henüz onlar gelmeden tesbit edilmiştir. İlkel kabileler arasında gördüğümüz mehdilik hareketlerindeki düşmanlar genellikle ülkelerim istila etmiş Hristiyan sömürgecileri ve misyonerleridir. Mehdilerin bu ortak düşmanlarını Tahiti, Yeni Zelenda, Havâi ve Fici adalarında, Yeni Gine, Kuzey Amerika ve Güney Amerika yerlileri arasında, nihayet Afrika yerlilerinde görüyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerce Quetzalcoatl’ın muhalifi Gece ve Harb Tanrısı Tezkatlipoca idi. Onun büyücü’ ve entrikacılığı ile Quetzalcoatl ülkesini terke mecbur kalmıştı.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni’nin düşmanı ise, Mısır’a sık sık saldıran Asyalılar ve LibyalIlardır. Mehdi Ameni Asyalıları kılıcı, Libyalıları ise ateşi ile yok edecekti.

Hindularca Kalki’nin muhalif ve düşmanları Hindu olmayanlardır. Bunların başında Hinduizm’i ve Vedaları terk etmiş Kikata’lar gelmektedir. Bunlar muhtemelen Budizm’i kabul etmiş Arya ırkından olmayan Güney Hindistan halkı olmalıdır. Hindulara göre bunlar, asiller ve diğer kast sınıflarını kaldırarak para, kadın ve nefsanî zevklere kendilerini vermişlerdi. Yine Kalki’nin en büyük düşmanı Budistlerin şahs-ı mânevîsi olan Buda’dır. Kalki’nin Buda ile yapacağı savaşlar ve zaferleri romantik bir ifade ile anlatılır.

Kalki’nin diğer büyük düşmanı, Kaliyuganın şahsı mânevisi Kali ve Yeraltı âleminin hâkimi Bali’dir, Bunlar Kuzey ve Batı Hindistan’ın, Hindu olmayan halklarının reisleridir. Kalki bunlarla savaşarak Hinduizm’i yeryüzüne hâkim kılacaktır.

Budistlerce Maytreya henüz Tuşita semasından yeryüzüne inerken Şambala’da Budizm’in düşmanlarıyla büyük bir savaşa girişecek ve hepsini mağlub edecektir. Bu düşmanlar, Hindular ve Müslümanlardır. Budaların en büyük düşmanı Mara’vı ise Maytreya imana getirecektir. Mara da kötülükleri bırakıp Budistlere yardıma koşacaktır.

Mecusilerce Saoşyant’ın iki düşmanı olacaktır: Druy (yalan) ve onun lideri Angra-Mainyu (şeytan). Saoşyant Angra-Mainyu’yu güçsüz hale sokacak, druy’u dünyadan kaldıracaktır. İki ayaklı cinsin bütün şeytanlarını imha edecektir.

Yahudilerde kötülüklerin ve Mesih muhalefetinin önderliğini ifade eden bir kavramla karşılaşmıyoruz. Ancak Mesih’in düşmanı olarak İsrail’in komşularını görüyoruz. Bunlardan Fars krallarını, melekler, tahtlarında yakalayarak sürüye saldıran aç kurtlar gibi parçalayacaklardır. Yine Asurlular da Mesih’in düşmanı olarak Allah tarafından imha edileceklerdir. Moab ve Şit (Seth) oğulları parçalanacaktır. Ye’cüc ve Me’cüc ise Kudüs’ü  12 ay süreyle kuşatacak, fakat Allah onları ateş, hastalık, yağmur ve dolu ile imha edecek, leşlerini vahşi hayvanlar ve kuşlar temizleyecektir. Silâhlarının ağaç kısımlarından İsrailoğullarının yedi senelik yakacakları çıkacaktır. Yânî o günde Tanrı, olağan dışı bir mücadele ile kendi lütfu ile Mesih muhaliflerini bertaraf edecektir. Mehdinin yorulmasına pek ihtiyaç kalmayacaktır.

Hristiyanlarca Mesih’in düşmanı Deccal’dır. Fakat Deccal mefhumu İsa’ya muhalefet edecek bir şahıs olmaktan ziyade Hristiyan olmayanları, Hristiyanlığa muhalefet eden herkesi içine alır. İsa Mesih’in istikbaldeki birinci derece düşmanları, dünyevî hükümdar ve hayvanlardır. Çünkü her ikisi de Şeytan’ın hizmetindedirler. Bunun için de melekler tarafından yok edileceklerdir. Şeytan, bir melek tarafından bağlanarak 1000 senelik Mesih devrinde hapsedilecek ve insanları aldatmasına engel olunacaktır. Mesih’ten beklenen icraatı, melekler yapacaktır. O, bir nevi düğmeye basıp zamanı başlatandır. Ancak bin senenin sonunda şeytan bağlarından kurtularak serbest kalacak, taraftarlar toplayacak ve bozgunculuğuna tekrar başlayacak, askerleriyle Kudüs’ü kuşatacaktır. Fakat dünyanın süresinin dolması sebebiyle Allah, şeytan askerlerini imha edecek, kendim de ateşe atacaktır.

Müslümanlarca mehdinin muhalif ve düşmanları, Arabistan’da hükümdarlık iddia edecek olan Süfyânî (Ebu Süfyan’ın soyundan gelen Emeviler), Bizans İmparatorluğu ve Deccal’dır. Süfyânî büyük cüsseli, yüzünden cesaret alâmetleri fışkıran bir kimse olacaktır. Soyca Hz. Ali kerremallâhü veche ile de akrabalığı bulunacaktır. Önce Şam’ı ele geçirecek, orada ordular hazırlayarak bütün Arabistan’a hâkim olmaya çalışacak ve orduları mehdinin ordularıyla pek çok defalar çarpışacaktır. Süfyânî küfür ve ahlâksızlığı da yaymaya çalışacak ve Şam mescidinde bir kadınla açıkça zina edecektir. Sonunda mehdinin askerleri tarafından yakalanarak Bâbu’r Rahme (veya Ceyrun Kapısı) denen yerde mehdinin emriyle katledilecektir. Burada işaret edilen, Emevi hânedanı ve liderlerinden biri olmalıdır. Özellikle Şam’dan bahsedilmesi, merkezlerinin Şam oluşundan kaynaklanmış olabilir.

Mehdiye muhalif (yabancı) devlet olarak Bizans’ı görüyoruz. Mehdinin ordusu Bizans ordusuyla defalarca savaşacak, nihayet onları mağlûp ederek İstanbul’a kadar ilerleyecek ve şehri fethedecektir. Çünkü rivayetlerin ortaya çıktığı devirlerde Sasani devleti çökmüş, tek muhalif otorite Bizans kalmıştı.

İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra Deccal çıkacaktır. İBN ARABİ DECCAL’IN H.743/M.1342-43 YILINDA ÇIKACAĞINI HABER VERMİŞTİ. Deccal’ın çıkacağı yer hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bunlara göre o, Şam ve Irak arasında “Ha” mevkiinden veya Merv Yahudileri arasından veya Horasan’dan veya Kûtât’dan veya Matule denen denizdeki ESBAHAN ADASI’ndan çıkacaktır. Deccal birtakım tabiatüstü güçlere sahip olacak, istediğinde buluttan yağmur yağdıracak, çölde ot bitirecek ve ölüleri diriltecektir. Bu üstün kabiliyetiyle peygamberliğini ve sonra da ulûhiyetini iddia ederek halkı İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışacaktır. Bir gözü kör olacak ve alnında kefere yazacaktır. Bunu yalnız Müslümanlar okuyabilecektir. Saçları kıvırcık olacaktır. Deccal halen Umman denizinde bir adada hapistir. Dünyadaki ömrü kırk sene veya kırk ay veya kırk gün olacaktır. Öyle görünüyor ki bu rakamlar kehanetin birer çokluk ifadesidir ve kimin neye göre bu kehanette bulunduğunu anlamak da oldukça zordur. Deccalı öldürme görevi ise Hz İsa’ya ait olacaktır. İsa, Deccalı LÜDDİN kapısında (Kudüs yakınlarında bir köy) veya TELİ (Beni Kilab bölgesinde küçük bir nehir) harbinde öldürecektir. Mehdinin diğer bir düşmanı geleneksel düzenin savunucusu gibi görünen, fukaha olacaktır. Çünkü Mehdi gelince bütün sorunları kendisi çözecek ve mezhepleri kaldıracak, fukahanın imtiyazı kalmayacaktır. Fakihler onun ölümüne fetva vermek isteyecek fakat kılıcından korktukları için susacaklardır. Kalben nefret edecekler, buna rağmen hükümlerini de kabul edeceklerdir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin düşman ve muhalifleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi muhalifi Aztekler de olduğu gibi bir Tanrı veya kötü bir ruhtur.
  • Ülkeyi istila eden yabancılardır.
  • Bu kimseler mehdinin temsil ettiği dinden olmayanlardır.
  • Sosyal nizamın ve sulhun bozucuları olarak görülen siyasi muhaliflerdir.

V. MEHDİLERLE İLGİLİ SEMBOLLER

Bazı eşya veya mefhumlar kutsalla olan temasları dolayısıyla muhtevalarım teşkil eden varlıklardan ayrılarak özel bir kutsiyet ve yeni bir mana kazanırlar. Meselâ Hristiyanlarda görülen küçük bir çarmıh tahtası, o şekil verilmeden önce basit iki çubuk parçası iken, bu çubukların birbirine dik olarak üst üste konmasından sonra, anlamı birdenbire değişmekte, kendisine hürmet edilen, tesadüfen yere düşse endişe edilen, büyük günah işlenildiği endişesiyle, tövbe için özel âyin ve ibâdetler düzenlenen bir nesne olmakta ve özel anlam kazanmaktadır. Matematiğin üç sayısı Hristiyanlarca ulûhiyet ifadesiyle kutsallaşıp, sembolleşirken, Müslümanlarca bir sayısı onun yerini almaktadır. Bir rakamının Arapça karşılığı olan vâhid ve ehad kelimeleri Allah’ın isim ve sıfatlarından sayılmaktadır.

 SUN’Î NESNELER

Yeni Gine ve Malenezya’da kutsal devir, ata ruhlarım ve mehdiyi getirecek Cargo gemisi ile açılacaktır. Bu gemi her türlü zenginlikleri de beraberinde getirecektir. Bu gelişi kolaylaştırmak için yerliler kutsal Cargo evleri inşa etmişlerdir. Müstakbel gemiyi temsil eden eşya ve evler kutsal sayılır. Savaş aletlerinin kutsiyetine özellikle inanılmakta ve bazı yeminler bu silahların yanında yapılmaktadır. Kalki, Şiva’nın kendisine hediye edeceği kılıcı ve zırhı kullanacak, İndra’nın hediye edeceği savaş arabasına binecektir. Müslümanlarca mehdi seferlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcını ve gömleğini, taşıyacaktır. Muhtemelen gömlek, zırh vazifesini görecek olmalıdır.

Sopanın (âsâ) da büyük güç taşıdığına inanılır. Önceleri bir ağaç ve silâh kültüyle ilgili olmalıdır. Hz. Musa’nın mucizevî sopası meşhurdur.  Efsaneye göre Başhaham, Meryem’e koca seçmek istediğinde üçbin talib çıkar. Taliplere birer kuru sopa verilir. İçlerinden yalnız Dülger Yusuf un sopası yeşerir. Bunun üzerine Meryem Yusuf la nişanlanır. İsa Mesih’in de ölüleri dirilten bir sopasının olduğu rivâyet edilir.

Bayrak, ulûhiyetin güncel sembolüdür. Mısır hiyerogliflerinde tanrı olarak mânâlandırılmıştır. Buda, kendisine bayrak hediye edenlerin Maytreya zamanında tekrar dünyaya gelecek ve Maytreya’ya cemaat olabileceklerini müjdelemiştir. Mehdi ile ilgili hadislerde de bayrağı İlâhî rahmetin, mehdinin gelişinin sembolü olarak görüyoruz. Doğudan çıkacak Siyah Bayraklılarla (Abbasilere işaretti) mehdi hâkimiyeti kurulacaktı. Bu bayrak Allah yolunda mücadele eden bir cemaatin sembolü olduğu gibi, Hz.Ali kerremallâhü veche soyunun da acılı işareti olmaktadır.

Hristiyanlarca Mesih’ın üzerinde can verdiği çarmıh kutsaldır. Çünkü o cennet ağacından yapılmıştı. Yine onun sembolü olarak yapılan haç işaretleri bugün bütün kilise ve Hristiyan evlerinin süsüdür. Bunların mucizevî güçleri hakkında pek çok hikâyeler anlatılır.

Mehdilerle ilgili kutsal objelerden biri de elbiselerdir. O, yalnız bir örtünme vasıtası değil, gizli bir güce sahip olan cinsi organların muhafazasıdır. Taşıyıcısında olan ruh gücü elbiseye geçmektedir. Buda Şakyamuni kendi keşişlik elbisesini talebelerinden Kaşyapa ile Maytreya’ya göndermiştir. Maytreya da bu kutsal elbiseyi almak için Kaşyapa’yı arayacaktır. İsa Mesih tekrar geldiğinde Tanrı ona muhteşem bir elbise tediye edecek ve onun parıltısı dünyanın diğer ucundan görülecektir. Mehdi ise Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin gömleğini bularak onu seferlerinde zırh gibi taşıyacak, bu gömleğin manevî gücünden yararlanacaktır.

Mehdilerin heykel ve resimleri de kutsal nesneler arasındadır. Kalki, başına hükümdarlık tacını giymiş, elinde kılıç, arkasında beyaz atıyla duran bir hükümdar olarak tasvir edilir. Maytreya ise elinde bir lotos çiçeğiyle veya Tibet resimlerinde olduğu gibi lotos üzerine oturmuş olarak tasvir edilir. Hindistan’daki tasvirlerinde o sandalyeye oturmuş, ders anlatan bir öğretmen görünümündedir. Elinde bir su kabı ve teşbih tutar veya sadece bir lotos çiçeği taşır.

Kutsal Maytreya heykellerinin en meşhuru İndus kenarında Ta- Li-Lo (Darel veya Darda) denen yerde yapılmıştı. Rivayete göre ağaçtan yapılan bu heykelin yüksekliği  arşın idi: Burası uzun zaman ziyaretgâh olarak rağbet görmüştü. Kore’de South Chusei (Chung Chong) vilayetinde Kwanckokji mabedinde takriben bin sene önce yapılmış Maytreya’nın taş heykelinin yüksekliği 55 fit, eni 30 fit’dir. Burası Budistlerin önemli ziyaretgâhlarından biridir. Çin’deki Maytreya heykelleri mütebessim, şişman bir adam şeklindedir ve elinde bir saadet paketi taşır.

Hristiyanlığın başlangıcında sûret yapmak yasaklanmıştı. Fakat bu din, Gnostisizmin (Batınîliğin ?) gizemli etkisine fazla direnememiş, sûret yapma geleneği yeniden yayılmış ve kutsallaşmıştı. Bu suretlerin en yaygını, İsa Mesih ve annesi Meryem’ın suretleriydi. Zamanla resim ve heykellerin temsil ettikleri kişilerin manevî gücüne sahip olduğu ve onların ruhlarını içlerinde taşıdıkları inancı yaygınlık kazanmıştır. Bunların mucizelerinden sık sık bahsedilir, bu suretlere özel ibâdetler, dualar yapılır, kurbanlar sunulur: Bu sûretler çiçek ve mumlarla süslenir. Özellikle komünyon âyininde Mesihin kanı olarak kabul edilen ekmek büyük hürmet görür. Ulûhiyetin, o ekmek ve şarap içine hulûl ettiğine inanılır.

Yahudilerin Mesih devriyle ilgili tasvirleri son devirlerde yapılmaya başlanmıştır. Bunlar da genellikle Mesih devrinin üç kutsal hayvanı sayılan efsanevî balık (leviatha), efsanevî boğa (behemoth) ve efsanevî kuşun (ziz) çeşitli kompozisyonlarıdır.

Yukarıda incelediğimiz çeşitli dinlerdeki sembol nesnelerle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdilere hizmet eden alet ve eşyalar,
  • Mehdileri temsil eden resim, heykel ve işaretler kutsal sayılırlar.

 KUTSAL SAYILAR

Sayıların bir kutsiyet ve değere sahip olduğu inancı çok eski devirlere dayanmakta, bu inancın kökleri Sümerliler ve Babillilere kadar inmektedir. Sayıların, ezelden beri rivayet edilen şeyler arasında Tanrı’dan sudûr ettiğine inanılır. Bu sayı mistiği ve sembolleri Hint, İran ve Yunan kültürlerine da tesir etmiştir. Bütün dînî sahalarda görüldüğü gibi, mehdi tasavvurlarıyla sayılar arasında da özel ilişkiler kurulmuştur.

Sayıların zirvesinde bir rakamı bulunmaktadır. Bu aslında ezeli Birin (Vahdaniyetin), Ulûhiyet’in sembolüdür.

Bir ve onlu katları: Budistlerce Maytreya’ın aydınlanma ağacı Nagapuspa 1 mil yüksekliğinde olacaktır. Zamanın hükümdarının 1000 oğlu olacaktır.  Ketumati şehrini süsleyecek mücevher sütun 1000 ayak yüksekliğinde olacak ve şehir kalesinin 1000 burcu bulunacaktır. Devrin hükümdarı Maytreya’ya bir konak hediye edecek, bunun 1000 mücevherden perdesi,  mücevherden çatısı,  1000 mücevherden çanları, 1000 mücevherden bayrakları,  1000 mücevherden kapları,  1000 mücevherden eşyaları bulunacaktır. Mecusilere ve Hristiyanlara göre mesih devri 1000 sene sürecektir. Budistlerce mehdi devrinin saadetinden coşan tanrılar 100.000 musiki aletiyle göklerde nağmeler çalacak, Cambudvipa ülkesinin neşesine neşe katacaktır. Maytreya Mahakaşyapa’yı ziyaretinde gördükleri mucizeler üzerine 100.000 kötü insan hidayete ulaşacaktır. Cambudvipa ülkesi enine ve boyuna 100.000 mil genişliğinde olacak ve ülkede çeşit çiçek ve şifalı sular bulunacaktır.

İki ve onlu katları: Kalki’nin iki karısı olacaktır. Bazı hadislere göre mehdi 2 yıl saltanat sürecektir. Maytreya’nın omuz genişliği 20 ayak olacaktır. Bazı Yahudilerce Mesih devri 2000 yıl sürecektir.

Üc ve onlu katları: Hristiyanlarca Mesih üçgen şeklinde tasavvur edilen ulûhiyetin bir köşesidir. Bazı rivayetlere göre Mehdi devri 3 yıl sürecektir.

Dört ve onlu katları: Kalki’nin  oğlu olacaktır. Maytreya zamanında 4 büyük hükümdar bulunacak ve dünyanın 4 tarafına hâkim olacaklardır. Bazı Yahudi ve Hristiyanlara göre Mesih devri 40 sene sürecektir. Bazı İslâm rivayetlerine göre de Mehdi devri 40 sene sürecektir. Bazı Yahudilerce Mesih devri 400 sene sürecektir.

Bes ve onlu katları: Mehdi’nin saltanatı bazı rivayetlerce 5 sene sürecektir. Rivayetlerden birine göre Maytreya’nın aydınlanma ağacı 50 mil yüksekliğinde olacaktır. Ağacın eni 500 ayak olacaktır.

Maytreya devrinde kızlar 500 yaşında evlenme çağma gireceklerdir. Yahudilerce Mesih 5000 senesinde dünyaya gelecektir.

Altı ve onlu katları: Bir rivayete göre Mehdi 60 sene veya 60 ay veya 60 gün saltanat sürecektir. Bazı rivayetlere göre Maytreya 60.000 sene yaşayacak ve öğretisi kendisinden 60.000 sene sonra daha etkisini sürdürecektir.

Yedi ve onlu katları: Maytreya’nın haberini işiten komşu ülke kralı Mahasena 7 gün ve 7 gece hareketsiz ve mutlak sükûnet ve vecd içinde kalacaktır. Mesih’in gelmesi yaklaştığında alâmetleri 7 sene önceden görülecek ve kendisi yılda gelecektir. Saltanatı bir rivâyete göre 7 veya 70 hafta sürecektir. Müslümanlarca da mehdinin saltanatı 7 sene veya 70 sene sürecektir.

Sekiz ve onlu katları: Bazı rivayetlere göre mehdinin saltanat süresi 8 yıl olacaktır. Maytreya’nın hocası Brahmayus’un 8.000 talebesi, Maytreya’nın 80.000 talebesi olacaktır. Zamanın hükümdarı 80.000 kale kumandanıyla, karısı da 80.000 kadnın refakatiyle Maytreya’ya mürit olacaklar ve inzivaya çekileceklerdir. Maytreya devrinde insanlar 80.000 sene yaşayacaklardır. Yukarıdaki 80.000 rakamlı rivayetlerin varyantları ise 84.000 dir.

Dokuz: Mehdinin saltanat süresi bazı rivayetlere göre 9 senedir.

Oniki: Maytreya’nın yüzünün uzunluğu 12 ayaktır. Ketumati şehrinin uzunluğu da 12 mildir. Caddelerinin genişliği 12 arşın olacaktır. İsa Mesihin havarilerinin sayısı 12 dir. Şia’ya göre Mehdi 12. İmamdır.

Otuziki: Maytreya’nın kutsal işaretlerinin sayısı 32 dir.

Yukarıda incelediğimiz kutsal sayılarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek;

Genellikle 7, 40 ve 1000 sayılarının mehdilerle ilgili kutsal değerler olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayılar ve yukarda zikrettiğimiz sayıların büyük bir kısmı, dinlerde daha önce de mevcut olan kutsal sayılardır. Çokluk ifade eden kavramlardır. Bunlar mehdilerle ilgili tasavvurlarla da birleştirilerek kutsiyetleri bir kat daha artırılırken, mehdilere de kendilerinde mevcut kutsiyetten bahsetmiş olmaktadırlar.

 SONUÇ

Araştırmamız, konu ile ilgili geniş bir literatürün bir özeti olarak görülmemelidir. Biz bu araştırmamızda mehdi tasavvur ve inancının dünya dinlerinin ortak bir malı, ortak bir objesi olduğunu, temel yapı ve elementlerinin birbirine benzediğini tespit edip ortak yönlerini gösterdik. Yorumsuz bilgi muhtevası şeklinde sunduğumuz konuların yorumunu okuyucularımıza bıraktık. Yorumsuz tasvirlerimizi sürdürürsek:

  • Ahir zamanda geleceği ümit edilen kurtarıcı tasavvuru, Şintoizm dışındaki zamanımızın bütün dinlerinde mevcut olduğu gibi, Eski Mısır ve Eski Amerika dinleri gibi eski politeist (Çok tanrılı) kültürlerde de mevcuttur.

Şintoizmde bulunmamasının sebebi muhtemelen, Japon İmparatoruna, Tanrı oğlu olarak, Tanrı’nın yeryüzündeki çağdaş ve mevcut temsilcisi olarak inanılmasından ileri gelebilir. Çünkü bir Şinto mümini İmparatorun her hareketinin iyi olduğuna inanmak ve ondan kalben memnun olmak zorundadır. Karşı düşüncelerde bulunmak Tanrı’ya isyan olarak kabul edilir. İlâhî bir varlığın yeryüzünde mevcut olması bir diğerinin gelmesine ihtiyaç bırakmamış ve böylece istikbâle yönelik bir kurtarıcının geleceği ümidinin doğmasını psikolojik olarak önlemiş olabilir. [5]

Bazı istisnalar dışında mehdi inancının bütün dinlerde bulunuşu, bu tasavvurun Tanrı inancı gibi, dinlerin müşterek objesi, müşterek fenomeni olduğunu göstermektedir. Bu müşterek fenomenin yapısı ve elementleri ana hatları ile bütün dinlerde birbirine benzemekle beraber teferruat ve ölçülerde her dinin kendi özelliğini taşımaktadır.

  • Mehdiler, âhir zamanda dünyaya gelecek, insanları hidayet ve kurtuluş yoluna yöneltecek, müstakbel ve son kurtarıcı olacaklardır.
  • Tenasüh inancının kabul edilmediği Çin dinleri, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî İslâmiyete göre, müstakbel mehdiler henüz dünyaya gelmemişlerdir. Diğerlerine göre ise müstakbel mehdiler daha önce dünyada yaşamış kült kahramanlarıdırlar. Geçici olarak dünyadan ayrılmışlar, görevlerini tamamlamak için âhir zamanda tekrar geri geleceklerdir.
  • Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyette mehdi kavramım ifâde eden Maytreya, Mesih, Mehdi gibi kelimelerin baş harflerindeki benzerlik bir tesadüf olmalıdır. Kelimelerin birbirleriyle etimolojik ilişkileri görülmemektedir. Bu husus mehdi tasavvurunun, her dinin kendi içinde ve kendi şartlarına göre doğup geliştiğinin bir işareti olabilir.
  • Mehdiler, genellikle mensup oldukları dinin kurucusunun veya büyük bir önderinin soyundan gelirler. Kutsal bir şahıs için yine kutsallığına ve yüksek soyluluğuna inanılan bir âile lâyık görülür.
  • Mehdilerin doğumları dünyevî ve semavî olağanüstülükler gösterir. İnsanlar tarihte sevdikleri ve kutsiyetine inandıkları bütün şahısların doğumları hakkında mucizeler tasavvur ettikleri gibi, mehdilerin doğumları hakkında da olağanüstü olaylar tasavvur etmişlerdir; bu husus her dînin kendi özelliğini taşır. Bu olağanüstülüklerde din kurucusuyla ilgili efsaneler etkendir.
  • Daha önce dünyada yaşadığına ve âhir zamanda geri döneceğine inanılan tarihi mehdiler, genellikle babasız olarak hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Normal insanlara nazaran üstün kabiliyetlere sahiptirler.
  • Yahudilik ve İslâmiyet gibi monoteist dinler dışındaki dinlerde mevcut olan mehdiler İlâhî bir cevhere sahiptirler.
  • Yahudi ve İslâm dinlerinin mehdilerini normal birer insan olarak tasavvur etmeleri, her iki dînin temelini teşkil eden Tanrının mutlak birliği prensibine zıt düşmemek için olmalıdır.
  • Mehdiler zamanlarının bütün ilim ve sanatlarını bilirler.
  • Mehdiler hata ve günah işlemezler. Onları semavî varlıklar her türlü yanılmadan korurlar.
  • Zor durumlara düştükleri zaman kendilerine Tanrı’nın yardımı ulaşır.
  • Mehdilerin İlâhî cevhere sahip olduğuna inanılan dinlerce bazan mehdilerine zaafıyet isnat etmeleri, mehdilerini yaratıcı Tanrı’nın dışında tasavvur etmelerinden kaynaklanmış olmalıdır.
  • Mehdiler, vazifelerine, Tanrının veya semavî bir varlığın uyarı ve davetiyle başlarlar.
  • Mehdiler, dünyaya insan suretinde gelecekleri için, kendilerinin mehdilikle görevli olduklarını kendi kendilerine anlayamamaktadırlar. Bu vazife için olgunlaştıkları zaman Tanrı veya semavî varlıklar veya üstatları tarafından uyarılarak vazifeye çağrılacaklardır.
  • Mehdiler, tabiî ve sosyal felâketlerin zirveye ulaştığı, kötülüklerin dünyayı çepeçevre sardığı bir zamanda dünyaya gelerek bütün kötülüklere son vereceklerdir.
  • Dilimizdeki “kul bunalmayınca Hızır erişmez” tâbiri, her sıkıntının arkasından bir ferahlığın geleceği ümidini ifade eden en güzel sözlerden biridir. Sıkıntı ve güçlüklerin çekilmez bir devreye girdiği zamanlarda İlâhî yardımların insanlara ulaşacağı, sıkıntıların son bulacağı inancının bütün dinlerde olduğu ve insanlara yaşama sevinci ve ümit verdiği görülmektedir.
  • Tabiî hadiselerin sosyal hayata paralelliği tasavvuru ise Tanrı’nın rahmet ve gazabının da insanların dînî ve dünyevî davranışlarına bağlı olduğu inancından kaynaklanmış olabilir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a isyan eden ve Allah Teâlâ’nın öfkesini kazanan milletlerin tabiî felâketlerle nasıl cezalandırıldığına, Allah’a itaat edip rızasını kazananların da nasıl mükâfatlandırıldığına dair pek çok misaller görmekteyiz. Bu sebeple, sosyal bozuklukları tabiî felâketlerin takip edeceği inanışında olduğu gibi, mehdinin kuracağı ideal sosyal ve dînî hayatın meyvelerinin de ideal bir tabiat olacağı tasavvuru doğmuş olabilir.
  • Mehdilerin dünyaya gelmesi yaklaştığında olağanüstü tabiî hadiseler görülecek ve bu hadiseler mehdilerin gelmekte olduğunu müjdeleyecektir.
  • Mehdi devrinde gökten rahmet yağar, yerden bereket fışkırır. Dünya cennet bahçelerine döner.
  • Genellikle, dinlerde görülen ortak bir inanca göre, ilk insanın veya onun neslinin günahlarından dolayı tabiatın düzeni bozulmuştur. İlk zamanların bereketi dünyadan kaybolmuş, yağmurlar azalmış, pek çok nehirler ve göller kurumuş, verim azalmış, dünyada çöller meydana gelmiştir. Mehdinin insanları tekrar doğru yola sevk etmesi, küfrü kaldırıp adaleti hâkim kılması, kapanan rahmet kapılarının tekrar açılmasına sebep olacaktır. Dünya yeniden cennet bahçelerine dönecektir. Dünyadan çöller kaybolacak, yerlerini ormanlar ve meyve bahçeleri alacaktır. Dünyanın kısırlığı ortadan kalkacaktır.
  • Mehdilere canlı cansız bütün varlıklar itaat edeceklerdir.
  • Bazı dinlerdeki bir inanca göre ilk insan veya neslinin günahıyla canlı ve cansız varlıkların tabiatı değişmiş, hayvanlar insanlara itaat etmez olmuşlardır. Aslan parçalamaya, yılan sokmaya başlamıştır. Mehdinin dünyada sulh ve adaleti hâkim kılmasıyla tabiatın eski düzeni geri gelecek, taş ve demirin yaralayıcı ve öldürücü gücü kaybolacak, hayvanların vahşilikleri ortadan kalkacak, yılan ve akrep dahi kendileriyle oynayan çocuklara zarar vermeyecektir. Bütün varlıklar insanların hizmetinde olacaktır.
  • Mehdiler ülkelerini içte ve dışta mutlak sulh ve adalete kavuşturacaklardır. Ülkelerinin iç ve dış emniyetini sağlamaları, mehdilerin vazifelerinin başında gelmektedir. Bütün dinler özellikle bu konu üzerinde durmaktadır. Müstakbel mehdiler, daima ülkeyi dıştan rahatsız eden komşu milletlerle ve içte istenmeyen gruplarla savaştırılmaktadır. Meselâ Müslümanlar, mehdiyi, dışta Bizans’la, içte Emevî saltanatının temsilcisi olan Süfyani ile savaştırırlar ki, bu husus mehdi tasavvurunun doğuş ve gelişmesindeki siyasî sebeplere kuvvetle ışık tutmakta ve devrin siyasî akımlarının etkisini dile getirmektedir.
  • Mehdilerin hâkimiyetlerinin bir dünya hâkimiyeti olacağı daima ifade edilirse de, tasavvur edilen siyasî olaylar o dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz. Mehdiler, genellikle anılan dinin komşu ülkeleriyle ve dindarların içte memnun olmadıkları gruplarla savaştırılırlar. Eski devirlerin bilinen uzak ülkelerinden dahi söz edilmez. Bu hususlar evrensel bilgiden çok, mahalli şartları ve etkenleri hatıra getirmektedir.
  • Mehdiler, ülkelerinde adaleti ve sulhu hâkim kılarlar. Sefaleti, hastalıkları önlerler. Mensup oldukları dînin inanç ve ibadetlerini, şer’î kanunlarını ülkelerine yerleştirirler.
  • Mehdilerden gerçekleştirilmesi beklenen bu arzu ve ümitlerden anlaşıldığına göre, tasavvurun çıkış ve gelişme devirlerinde ilgili ülkeler siyasî karışıklıklar, sefalet ve hastalıklar içinde olmalıdırlar. Dînî inanç ve ibadetler zayıflamış olmalıdır. Mehdi tasavvuru genellikle savaşların, yabancı baskı ve hâkimiyetlerin mevcut olduğu, ekonomik bozuklukların hüküm sürdüğü devirlere isabet etmektedir. Bunun tipik örneklerini zamanımızdaki Messianizm hareketlerinde görmekteyiz. Özellikle Avrupa sömürgelerinde yerlileri çepeçevre kuşatan adaletsizlikler, ekonomik bozukluklar, hastalıklar, yabancı din ve kültürlerin istilâsı, yerlileri kurtuluş yollarını aramaya sevk etmiş ve pek çok Messianizm hareketini doğurmuştur.
  • Mehdiler dünyaya gelmeden önce, öncüleri gelerek mehdilerin faaliyetleri için uygun ortamı hazırlayacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî olaylar ve gayeler içinde bulunduğunu, ona uygun ortamı hazırlamakla görevli olduğunu iddia ederek siyasî kazançlar sağlamaya çalışan pek çok kişi ve grupların olduğu tarihte sıkça görülmektedir. Rivayetlerin ardında daima belirli şahıs ve akımların varlığı hissedilmektedir.
  • Mehdilerin muhalifleri ve düşmanları olacağı gibi, dost ve yardımcıları da bulunacaktır. Bunlar mehdilerin çeşitli faaliyetlerinde görev alarak onların başarılarına yardımcı olacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî sebeplere dayandığı şüphesizdir. Bunun en güzel misallerinden birini İslâm Tarihinde Muhtaru’s-Sakafî’de görmekteyiz. Muhtar, kendisini Mehdi Muhammed Hanefiye’nin yardımcısı ilân ederek, Muhammed Hanefî adına halifeliği ele geçirme yollarını aramıştır.
  • Mehdi sonrası devir de, mehdi öncesi devir gibi kötülük ve felâketlerle dolacak, nihayet dünya kıyametle son bulacaktır.
  • Her gündüzü bir gecenin takip edeceği gibi, her rahmet devrini de bir felâket devrinin takip edeceği tasavvuru bütün dinlerde mevcuttur. Bir cennet hayatıyla mukayese edilebilecek mehdi devrini de aynı şiddetteki karanlık bir devrin takip edeceği tasavvuru, yukarıdaki prensibin neticesi olmalıdır.
  •  Mehdilerle ilgili nesne ve sayılar kutsaldırlar. Mehdilerle ilişkileri kurulan nesne ve sayıların genellikle ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayıldıkları görülür. Bu kutsal nesne ve sayılarla mehdiler arasında ilişkiler kurulurken mehdilere nesne ve sayıların kutsiyeti kazandırılmak istenmiş olabilir. Buna mukabil nesne ve sayıların da mehdilerle ilişkilerinden dolayı mevcut kutsiyetleri artmış veya yeni kutsiyetler kazanmış olabilirler.

İSLÂM’DAKİ MEHDİ TASAVVURU ÜZERİNE

Bütün bu bilgilerden sonra, mehdilik anlayışının İslâmî bir yorumunun yapılması gerektiği kanaatini taşımaktayız. Bir Dinler Tarihçisi olmakla beraber aynı zamanda bir ilâhiyatçı olduğumuzdan bu anlayışın herkesin anlayabileceği dille bir değerlendirmesini sunmak istiyoruz. Çeşitli dinlerdeki mehdilik anlayışları çok değişik unsurlar taşıdığından muhtelif ilim dallarının yorumlarım zaruri kılmaktadır. Bu gerçeği ifade ettikten sonra aşağıdaki hususları söz konusu edebiliriz:

İslâm dünyasında konunun ortaya çıkması, peygamber sonrası yönetimi ele alan halifelerden Hz. Osman ve Hz. Ali radiyallâhü anhüma devirlerini tâkip eden siyasî, sosyal kargaşalara rastlamaktadır. Daha önce çeşitli dinlere mensup Mehdi-Mesih tasavvurlarıyla Müslüman olan yeni din mensupları, kargaşaların sıkıntısında eski bilgilerini yeni dinin ışığında yorumlamaya başlamışlar, sosyal sarsıntılarla ümitleri kırılan cemaatlarına manevî güç ve ümit vermek için, iyi niyetle Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) adına hadisler dahi uydurmaktan kendilerini alamamışlardır.

Bazıları, Kur’an’da Mesih veya Mehdi gelecek diye bir bilgi olmadığı halde, hadis rivayeti şeklinde eski tasavvurlarını İslam kültürüne katmışlardır. Hâlbuki Kur’an, İslam öncesi çeşitli dinlerde ahir zamanda beklenen hidayet önderinin geldiğini ve O zatın Hz. Muhammed olduğu gerçeğine

“Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu, (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler. ”(Bakara, 146)

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil ‘de yazılı buldukları O Elçi’ye, o ümmi Peygamber’e uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılan üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O ‘na inanan, destekleyerek O ‘na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nûra uyanlar, işte felaha erenler onlardır”(Araf, 157),

âyetleriyle ışık tutmasına rağmen, mehdi tasavvurlarında gördüğümüz ve kendilerinin bekledikleri tabii ve sosyal olağanüstülükleri bulamadıkları için, yeni Mehdi veya Mesihler aramaya başlamışlardır. Hâlbuki ahir zamanda gelecek, tebliği Kıyamet’e kadar geçerli olacak zâtın Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu bilinmesine rağmen, hayallerindeki olağanüstülükleri yaşatacak müstakbel bir kurtarıcı beklentilerini muhafaza etmişlerdir. Kur’an’a aykırı da olsa, İslâm’la sentezleyerek eski inançlarını değişik isimlerde sürdürmeye devam etmişlerdir.

KUR’AN’A GÖRE AHİR ZAMANDA BEKLENEN MESİH VEYA MEHDİ GELMİŞTİR, İSMİ DE HZ. MUHAMMED (sallallâhü aleyhi ve sellem)’DİR.

 Kaynakça

Prof. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLU, Dinlerde Mehdi Tasavvurları [Kitap]. – Sidre Yay-Samsun, 1997.


[1] Avatar: Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Balarama, Sri, Varaha gibi isimler alan avatarlar, hikayelere konu olmuştur. Jetix’te yayınlanan Oban Star Racer adlı animasyon filminde ki gibi avatarlar bazı eski dinlerde inanılan tanrıların değişik bir şekil veya maddenin içine girerek görünmesidir.

[2] İslam Tasavvufunda da aynı şekildedir.

[3] Ortadoğu’da Atom bombası hiçbir zaman patlamayacağı gibi, nükleer tesisin yapılmasına Yahudiler izin vermeyecektir.

[4] Yeşiller hareketinin temel fikri Mehdiye dünyayı hazırlamak.

[5] Japonların mehdi beklentisinin olmaması onların mecburen çalışkan olmaya sevk etmektedir.

OKUNMASI GEREKEN BAŞKA BİR YAZI

MEHDİ ALEYHİSSELÂM GELDİ,
İNSANLAR DAHA NEYİ BEKLİYOR?

 

GEÇMİŞİN IŞIĞINDA BUGÜN (Martin Lings)


Zamanımızdan çok önce, geçmişte, kuşların uçu­şunu taklit ederek, insan vücudunu havalandıracak bir araç icat etmek için değişik bireysel atılımlar yapıldı. Fakat bildiğimiz kadarıyla bu alanda gerçek bir başa­rıya ulaşılması ve bu tür maceralara genel bir eğili­min doğması ancak günümüzde gerçekleşti. «Uzayın fethi» ve son olarak da «aya yolculuk» için duyulan aşırı ve yaygın isteği Everest’e tırmanıştan ve diğer başarılı tırmanışlardan bütünüyle soyutlamak mümkün değil. Bütün bu hareketlerde, güdülerden birinin Pandora’dan miras kalan boş merak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat her ne kadar tuhaf görünse de, “Cennetten Kovulma”ya neden olduğu söylenebilecek bu dışa dö­nük ve parçalayıcı eğilimle birlikte, Kovulma ile kay­bedileni yeniden elde etme bilinçaltı güdüsünün de et­kisi yok mu?

İlk İnsanın en belirgin özelliği, hem İnsanî hem de insanüstü bir tabiatı olmasıydı ve insan hâlâ varlığı­nın derinliklerinde kendi kendini aşma, «akıntıya» kü­rek çekme, beşerî olan ruhla İlâhî olan Kalb arasın­daki rabıtayı yeniden sağlama ihtiyacını duymakta… Genelde bu ihtiyacın yalnızca ruhun bir anlamı olduğu ruhsal düzlemde engellendiği bir çağda normal insan­lık düzleminin Ötesine ulaşmak için duyulan güçlü dürtü, kendini daha aşağı bir düzlemde göstermek zo­runda bırakıldı. Bu yüzden buna, «YUKARI VE ÖTE» hu­rafesi denilebilir, çünkü hurafe geçmişte «ertelen­miş» olan ve anlaşılmaksızın süren bir şeydir.

BÜTÜN DİNLERDE BİR «ÜÇ DÜNYA» ÖĞRETİSİ VARDIR:

Ru­hun, canın ve bedenin dünyası…

Can ve beden (psişik ve bedensel) «bu dünya» dediğimiz şeyi oluştururlar. Kapısı Kalb olan Ruh dünyası ise, tümüyle bu dünya­nın ötesindedir ve beşerî melekelerin kapsamı dışında­dır. Kalb’de taht kurmuş olan ve can ile Ruh arasın­daki rabıtayı sağlayan araç, atalarımızın zekâ dediği insanüstü bir melekedir.

Hinduizm’de bu üstün görme melekesi heykeller­de ve dinî sanatın diğer çeşitlerinde, alnın ortasına yerleştirilen üçüncü göz ile ifade edilir. Hristiyanlık ve İslâm’da «Kalb gözü» [1]diye adlandırılan bu meleke, İslâm’ın kutsal dili Arapça’da aynı zamanda «Kalbin Kaynağı»  anlamına da gelir ki bu ruhun

«AB-I HA­YATSA İÇTİĞİ KAYNAKTIR. HRİSTİYANLIKTA DA BU İKİ SİMGE BİRLEŞTİRİLMİŞTİR, ÇÜNKÜ ŞEYTAN CENNETTEN DÜŞERKEN ALNINDAKİ GÖZÜNÜN DÜNYAYA GRANİT ŞEKLİNDE DÜŞTÜĞÜ VE BU ZÜMRÜDÜN SONRADAN HZ, İSA’NIN SON AKŞAM YEMEĞİNDE KULLANDIĞI KÂSEYE OYULARAK YERLEŞTİRİLDİĞİ YOLUN­DA BİR İNANIŞ VARDIR.” [2]

İmgelem, mantık ve belleği kapsayan düşünce, kendi içinde saf bir insan melekesidir. Fakat can ile ruh arasında var olan fiilî süreklilik sayesinde, dü­şünce belli bir derecede zekânın ışığından etkilenebi­lir. «Döğaötesi»nin. yani bu dünyanın ötesinin incelen­mesi demek olan metafiziğin amacı, aklı bu etkilenme­ye açık tutup, düşüncelere aşkın bir eğim vermektir.

Bu, daha açık bir deyişle insanın muktedir oldukları­nın yüceltilişidir, zira bunun ötesinde İnsanî olan biter ve insanüstü olan başlar. Bununla beraber, insanın aslî özelliği insanüstüyle olan ilişkisidir ve bu para­doks Taoizm’de can’ı Ruh ile yeniden ilişki kuran in­san için kullanılan Chenn-Jen (GERÇEK İNSAN) terimiy­le ifade edilir.’

Son dörtüz yıl boyunca Batılı düşünce, «GERÇEK İN­SAN» kavramı etrafında değil de hayvanlar âleminin en üstün üyesi olan «bildiğimiz şekliyle alelade, insan» kavramı etrafında toplanan hümanizmin, insanüstüyle ilgilenmekten geri durarak veya insanüstü konusunda kuşkular türeterek, insan akımı bütün gerçek ve aşkın imkânlarından yoksun kılma yollarını araması ve onu adeta zor ayakta durulabilen alçak çatılı bir binaya hapsedip uçmasına izin vermesi çok düşündürücü.

Çağdaş felsefe evrenin yüksek menzilleriyle açık­ça ilgilenmiyor ve genelde zekâ, metafizik gibi keli­meler, krallıktan cumhuriyete dönen bir devletin saray mücevherleri gibi, geçmişten kalma hatıralar olarak saklanırsa çok yerinde olacak. Fakat bu derece vicdanlılık, çok fazla yerme ve ihanet sayılabilir. Modern bilim veya edebiyatın bir kahramanını «çok akıllı bir insan» diye tanımlama göz kamaştırıcı bir şey olmasa gerek ve öyle oluyor ki bir adam bazen hayatının uzunca bir bölümünü karşı-entellektüel hareketlere ve hatta inşan ruhundan üstün hiçbir şeyin olmadığını sa­vunmaya hareıyabiliyor ve hâlâ «günümüzün önde ge­len entelektüellerinden biri» diye adlandırılabiliyor. Kelimenin anlamı gerçekten değiştiğinden değil; zira Meister Eckhardt’ın ifade ettiği şeye zaman olarak hâlâ yakınız:

«CAN’IN İÇİNDE YARATILMAMIŞ BİR ŞEY VARDIR.. BU ZEKADIR.»

Bir insana akıllı demekle, entellektüel demek ara­sında hâlâ fark var, çünkü entellektüel kelimesi esrar­lı bir şekilde yüceltilen bir şeyin imâsını da içinde bu­lunduruyor. Bu yüzden de, gösteriş amacıyla kullanıl­masındaki değeri artıyor. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin diktatörü «Komünizmin maddî ve manevî çı­karlarından bahsederken, kendi ağzıyla söylediği te­rimlerde çelişkiye düşecektir. (Çünkü tanım gereği Ko­münist, maneviyata inanmaz) ve sonra ne demek iste­diğini anlatma adiliğine kalkışacaktır. Öte yandan Ba­tıda hümanistler, ateistler, agnostikler konuşmaların­da önemli bir yer tutan «manevî» kelimesini hiç de bırakmak niyetinde değiller. Belirsiz derecede anlam­sız bir sanat eseriyle karşılaştıklarında, onu hiç du­raksamadan «mistik» diye niteleyecek sanatçı ve sa­nat eleştirmelerinden de yoksun değiliz. Eğer istenen gerçekse -ki realizm zamanımızın «ideal»lerinden birisi olarak kabul edilir- o halde uzay roketlerinin, kendisi­ni aşmak için parmağım bile kıpırdatmayan, olsa olsa uçurumlarla dolu, yalınkat bir dünyadan havalandıklarını itiraf etmeliyiz!

Öte yandan eskilerin tavırlarının «kanatlı» oldu­ğunu söylemekle kelimeleri yanlış kullanmış sayılmama­lıyız, çünkü Doğu’da olduğu gibi Bâtı’da da, dünyanın her yerinde tefekkürle geçen hayat, insanın ulaşabi­leceği en üstün hayat tarzı olarak kabul ediliyordu ve bunun özelliği, kişinin düşüncelerini Ruh’un üzerinde yoğunlaştırarak, entellektüel sezginin kanatları üzerin­de ona doğru yükselmek istemesidir.

Eski inanışa göre, ay küresi bir simgeden başka bir şey değil: İnsanın sonsuz ve ebedî yolculuğunda, bu dünyanın sınırlarını aştıktan sonra geçmesi gere­ken ruhî merhalelerin ilki olan ebedi cennetten en altın çağının, Ay Cennetinin, zaman ve mekânın maddî dünyasına yansıyan gölgesinden başka bir şey değil. Dan­te’nin Pcrodiso’sunun ilk kantosunun geçtiği yer bura­sıdır. Çünkü A’raf dağını tırmandıktan sonra, Dünya Cennetinden yükselerek tırmandığı cennet bu cennet­tir.

Uzayı uçarak aşıp bildiğimiz aya ulaşma düşünce­si uzun bir zaman akıllarda yer ederken, Dante’nin tarif ettiği yolculuğun gerçekten yapılmış olduğu ne­dense pek düşünülemez.

Bütün bunlara, Dante’nin yolculuğunun eskiden ol­duğu gibi bugün de gerçekleşebilecek bir ihtimal oldu­ğu; modern dünyada da bazı gerçek mistiklerin [3]ol­duğu ve hatta bunların Ortaçağ’da da küçük bir azın­lıktan öteye geçemedikleri söylenerek itiraz edilir. Bu som nokta göz önüne alınarak, Ortaçağ Avrupa’sından çok daha iyi bir durumda olan yer ve zamanlar için de aynı şey söylenebilir. Demirçağ’da dünyanın ışığı olarak kabul edilen mistiklerin azınlıkta olmasından ötürü bu çağa Karanlık Çağ da denilmiştir. Bununla beraber Dante’nin yaşadığı dönem Demir Çağ’m son zamanlarına rastlıyorken, bu azınlık, görmezlikten gelinemiyecek bir çoğunlukla aynı çizgideydi. Zira insa­nın en üstün ideallerini temsil etmekteydi. Avrupa hâlâ İsa’nın etkisindeydi ve aynı nedenle de İncil’deki Mer­yem ve Marta hikâyesinin etkisi altındaydı: Meryem’in mirasçıları ve «gerekli olan tek şeyin» sahipleri ola­rak… Bu azınlık, onları izleyen, kendiliğinden teslim olmuş anormal bir çoğunluk için bir norm teşkil etmek­teydi ve bu azınlık toplumun değişik tabakalarına ruhsal etkisini akıtabilecek bir durumda, sanki bir piramidin en tepesinde bulunmaktaydı. Bu anlamda (eşyanın tabiatı gereği) bu piramid hâlâ var; ama «resmen» yere çalınmış bir durumda.

(Hindu Purana’larına göre bedensel hastalık, dört çevrimden üçüncüsü olan Dwapara Yuga’ya yani Bronz Çağ’a kadar bilinmekteydi. Tarih öncesinden (kuşaktan kuşağa aktarılarak) gelen eski iyileştirme bilimlerine göre, «sihirbaz hekimsin işlevi çoğunlukla papazın işlevlerinden biriydi. Bu yüzden geleneğe göre insana önce ilhamla ve bazı hallerde de vahiyle gelen belli kozmolojik gerçeklerin bilinmesine dayanan ve herbiri dinin bir dalı olan eski bilimlerle de az çok il­giliydi.

Bu gerçeklerin her biri, evrendeki uyumun görünüş­leridirler: onlar mikrokosmos, makrokosmos ve meta- fcosmos arasındaki (yani insanoğlunun küçük dünya­sıyla, büyük dış dünya ve hepsini aşan öte-dünya ara­sındaki) uygunluğun ta kendisidirler. Bir örnek verir­sek, gezegenlerin her biri (yani güneşle birlikte çıplak gözle görülen yedi gezegen) belirli bir madene, belirli taşlara, bitkilere ve hayvanlara, belirli bir renge, bir müzik gamındaki notaya tekabül eder. Kendisine özgü günleri, saatleri vardır; vücudun belirli kısımlarına ne­zaret eder; belirli hastalıklara ve ruhî düzlemde belir­li huylara, fazilet ve kusurlara, metafizik olarak da Yedi Cennetten birisine, belirli melek güçlerine, Aziz­lere; Peygamberlere ve Tanrı’nın kutsal isimlerine te­kabül eder.

Tek bir bilim, evrenin bütün gizlerini kapsayacak derecede ilerleyemez ve bu yüzden birçok geleneksel tıp bilimi vardır. Fakat genelde yalnızca fizyoloji, bi­yoloji, botanik, mineraloji, kimya ve fizik (modern bi­limlerin baktığından farklı bir bakış açısıyla) değil, aynı zamanda astroloji; bazen müzik; harflerin ve sa­yıların bilimi denilen şeyle, metafizik; teoloji; geniş, pratik bir ayin bilgisi, önceden farz edilen bu tür an­layışlardan biri doğrultusunda iyileştirmeye duyulacak doğal, önemli bir eğilimle inceden inceye uygula­nır.

Abartmalara sık sık yer verirken, dünyanın de­ğişik yörelerinde geleneğin nesilden nesile devrettiği eski bilimlerin başardığı garip tedavileri tamamıyla reddetmek aptalca bir şey. Ancak bu eski bilimlerle modern tıb arasında bir köprü yok, Çin ve Japonya’da hâlâ geniş çapta uygulanan ve Batıkların «akupunktur» dedikleri eski Çin tıb biliminin bir kolunun, dikkate değer faydalan yüzünden bazı Batılı doktorlar tara­fından kısmen benimsendiği doğrudur. Fakat modern tıb dünyasında yaygın bir şekilde benimsenmesi şüp­heli; çünkü akupunktur’un modern bilimin hiç itibar etmeyeceği, deneysel araştırmalara dayanmayan ve vücudun değişik kısımları arasındaki «belirsiz» ilişki­lere bağlı olan bir yönü de vardır.

Akupunktür’ü uygulayan bazı Batılı doktorlar, ger­çekle onun deneylerden kaynaklandığını iddia ederek onu modern tıb ile bağdaştırmaya çalışmışlardır. Fa­kat bu safî bir hipotezdir ve eskilerin bilime yaklaşışı ile modern yaklaşım arasında itiraz edilemeyecek fark­lılığı bir kenara bırakalım, örneğin midesinden şikayeti olan birisine, ayak başparmağındaki bir sinir merkezin­den, karaciğer şikayetine ayak bileğinden, böbrek şi­kayetine dizden, büyük bağırsak şikayetine dirsekten tedavi uygulanacağının yapılan deneyler sonucu keş­fedildiği gerçekten inandırıcı mıdır?

Bu tür bilimlerin, modern bilim tarafından yüzey­sel- ve istisnai olarak alınması ve  geçmişle bugün ara­sındaki devamlılığı (belki de ilacın kullanılışını birden fazla ihsan biliyordur) bir yana bırakılırsa, modern tıp kendisinin de ifade ettiği gibi, salt insanın pratik deneylerine dayanan katıksız bir insan icadıdır.

Şüphesiz doktorun mesleği hâlâ acil ihtiyaçlara ve­rilen her cevapta bulunan kutsallığa sahip ve bunun yaradılıştan gelen kutsal olmayan karakterine rağmen tıp bilimine de uygulanabilir olduğu tartışılabilir, zira birçok modern icadın «ata»sına «ihtiyaç»ı olmasa bile, bazılarının, özellikle tibbî olanların var. Eğer uzak geçmişten bir adam günümüze gelebilseydi, onu en çok dişçilerimizin mahareti mi yoksa dişimizin çürüklüğü mü çarpardı? Kutsal bir bilimi uygulamanın mükâfa­tının azalması oranında hasta sağlığının arttığı, sal­gınların hükmü altında olan çok kötü, kalabalık bir dünyada, özellikle modern tıp bilimine (yani bunalımı alt edebilmek için çok sayıda, erkek ve kadını eğitip, örgütleyebileceğimiz ve meziyet açısından çok titizlik istemeyen bir bilime) ihtiyaç olduğu bile söylenebilir.

Buna rağmen atalarımızın bütün bunları itiraf et­tikleri ise son derece şüpheli bir konu. Her halde, mo­dern tıp biliminin gelişmesini sağlayan hümanistik görüş açısının, tıbbî tedaviyi gerektiren birçok has­talığa sebep olduğunu iddia etmişlerdir. Genelde hü­manizmde olduğu gibi hümanizmin bu özel tezahürün­de de -aynı şey diğer modern bilimler için de geçerli- dir- kıyıcı bir niteliğin olduğu dikkatlerinden kaçma­mıştır. Hümanizmin, insanlığın rafa kaldırılışı, yani Taoistlerin Gerçek İnsan dedikleri şeyin belirli özelliklerinin yok eldilmesi anlamına gelişi gibi, modern tıp da uzun vadede tabiatın yıkıma karşı çaresi olan do­ğal seçim kanununa insanın fazlaca karşı koymasına izin veren ve dolayısıyla da zorlayan bir sistemin ge­lişerek, insanı yozlaştırıp sağlığı ortadan kaldırması anlamına geliyor. Ölümün olmadığı bir dünyada yaşanıldığından, herkesin yarı-ölü olduğunu söylemek gerçekten bir abartma; fakat bu en azından bir eği­limdir ve bu bilim eninde sonunda kendi kuyusunu kazarak modern dünyanın («kimsenin elindeki geri alınmayacak» hükmünü doğrulayan) tezahürleri arası­na katılacaktır. Fakat eğer tıp bilimi (birçok anlam­da) insanın denetiminden kurtulmuşsa, bunun en bü­yük nedeni kazandığı sözde-Mutlak önemle, gerçekten Mutlak’la ilgili bir başka şeyin yerini almış olmasıdır. MODERN DÜNYA, ESKİDEN HASTA RUHLARIN, TEDAVİSİNE ADA­NAN SAYISIZ ENERJİYİ BUGÜN HASTA BEDENLERİN TEDAVİSİNE HARCIYOR. İnsanlar, birkaç istisna hariç, her ruhun has­ta olduğu bilinciyle yetiştirilirdi. BİRÇOK RUHUN HASTA OLDUĞUNU VE SUÇLULARIN, DELİLERİN SÜREKLİ ARTTIĞINI MO­DERN ÖLÇÜLERİN DE KABUL ETTİĞİNİ SÖYLEMEYE GEREK YOK SANIRIM. Fakat kanuna itaat eden ve aklı başında olan ruhların büyük bir çoğunluğu şimdi sağlıklı sayılıyor ve pratik olarak hiçbir tedaviye ihtiyaçları olmadığı söyleniyor; bozulma’dan muaf oldukları kabul edili­yor. «Sağlıklı» denil enlerle çok sağlıklıları ayıran uçu­rum unutuldu ve genelde ruhun neye göre çok sağlıklı olduğu çok belirsizleşti ve son derece akılsız, baştan savma ahlâkçılıkları sonunda kuşkuculuk tepkisine yol açmaya mahkûm olan son birkaç yüzyılın kuşakların­da da durum pek belirli değil…

Öte yandan, eğer eski atalarımız ruhlarının hasta olduğundan bu derece emindilerse ve eğer bu hasta­lığın tabiatından çok iyi anladılarsa, bunun nedeni uy­garlıklarının ruh sağlığı üzerine kurulup mükemmel ruh kavramı ile beslenmesidir. Üstelik yalnız da de­ğiller, çünkü evrensel kurallara dayanan bu kavram -insanı sonsuz kaynak, Mutlak ve ebedî olan ile yeni­den birleştirme durumunda olan din, eğer varlığının amacını unutacak derecede yozlaşmamışsa- eski dün­yanın bir ucundan diğerine pek farklılık göstermiyor­du. Dinin bu amacını koruduğu her yerde «en yüksek beşerî imkânlar» kavramı hep var olmuştur.

Bazı yapısal farklılıkları bir kenara bırakırsak, dünyanın bütün büyük dinleri, gerçekte insanın en önemli özelliğinin, İlk Insan’ın keyfiyetine ulaşıp, ruh sağlığını yeniden elde ederek «Tanrı’nın Ülkesinin ken­disiyle birlikte» bulunduğunu bilmesi olduğunda bir­leşirler; «arama»sına gerek yoktur, çünkü artık «bul­muştur»; «çalma»sına gerek yoktur, çünkü zaten «ka­pı açılmıştır» onun için; ve bu açıklıkta ayna gibi olan insan ruhu İlâhî Sıfat’ları yansıtabilir ve yaratılışı ge­reği «Tanrı’nın Suretinde» olabilir.

İSLÂM AKİDESİNDE SIFATLAR, CELÂL SIFATLARI VE CEMÂL SIFATLARI DİYE İKİYE AYRILIR VE BU DİĞER DİNLERİN İLÂHÎ MÜKEMMELİYET [4] hakkındaki öğretilerine, açıkça ol­masa bile belirsiz bir şekilde uyuyor. Bu yüzden be­şerî düzlemde en üstün ideal Celâl, ruh güzelliği, kut­sallık ve tevazzu [5]olarak tanımlanabilir. Can’ın Ruh’la doğrudan bir ilişki kurmasından doğan bir kut­sallık ve canın sınırlamalarından ancak «Ruhun hu­zuruna kabul edilen bir can»ın haberdar olmasından kaynaklanan bir tevazu.

Her teokratik uygarlıkta bu ideal, uygarlığın kay­naklandığı dinip kurucusu olan İlâhî Elçi’nin (Pey­gamber) şahsında ve arkadaşlarıyla, onların hemen arkasından gelen kadın ve erkekler kümesinde mev­cuttur. Bu ideal onların mezarlarını ve hatta sonra­dan gelen Azizlerin mezarlarını kutsallaştırmıştır. Bu durumda olan her türbe topluluğa başka bir hac ihti­mali daha kazandırır. Ayinlerde, şiirde, resim ve hey­kelde methedilir. Geometrik sembollerin diline çevril­diğinde, büyük tapınakların haşmet ve güzelliğinde dondurulmuş olarak durur, tartım ve uyum ortamına aktarılır, zengin ve fakir evlerinin merkezdeki toplu tapınma yerinin değişik şekil ve ölçülerde sürdürülüşü anlamına gelmesi gibi, bu müzik de toplumun bü­tün sınıflarının sahip olduğu kilise-dışı müziğe az çok mührünü vurur.

Kutsallık ve tevazu Haç’ın baş ve ayağıyla gös­terilirken, Îlahî Salâbeti yansıtan adalet ve diğer fa­ziletleri içine alan Celâl sol kol ile, İlâhî Rahmet’in bütün yansımalarını içeren Cemâl sağ kol ile ifade edilir. Daha ulvî bir anlamda belirsiz olarak bütün faziletleri ve kutsallığı içeren Celâl, Mutlak ve ebedî olanın bir yansıması olup Haç’ın düşey kısmı ile ifade edilirken, açıkça bütün faziletleri içerip Tanrı’nın sonsuz zenginliklerini ve cömertliğini yansıtan Cemâl yatay kısmın genişliği ile ifade ediliyor.

El ve ayakların bir merkezde kesişmesiyle Haç aynı zamanda birliğin bir ifadesi oluyor, bütün yönle­re işaret ederken bütünlüğün bir ifadesi olduğu gibi. Burada Tek ve Bütün olan Tanrı’nın suretinde olma olgusunun başka bir yönü göze çarpıyor. Mükemmel olabilmek için, Can’ın mutlaka bir bütün olması ge­rekiyor. Aslında «kutsallık», «bütünlük» ve «sağlık» temelde aynı kelime; dilin farklılaşması sonucunda yapı ve anlam olarak çok az değişmiş. İçtenlik ve ba­sitlik erdemleri bu mükemmeliyetten ayrılamaz. Zira herbiri kendi başına Can’ın bölünemezliğini anlatıyor.

İnsanın hastalığının başlıca sebebi, içinde bu dün­ya ile öte dünya arasındaki doğrudan bağlantının kop­ması ve bunun sonucu bütün yaratıkların mahkûm ol­duğu dışadönük dürtüyü tek başına denkleştirecek Kalb’in İlâhî manyetizmasını, Can’ın duyarlığını kay­betmesidir. Bir dairenin yarıçaplarının merkezden uzaklaştıkları ölçüde birbirlerinden ayrılmaları gibi, değişik ruhsal öğeler de birbirlerinden gittikçe uzak­laşır ve Can gittikçe basitliğini, içtenliğini, birliğini kaybeder. İsa’nın ilk emrindeki üslup, bu kronik ay­rılmanın can alıcı çaresi oluyor. Dinin amacı insanın içindeki bütün ayrılıkları, ruhunu Kalb’in çekim alanı­na getirecek bir itki ile birleştirmektir; eğer bu bütün dinî ayinler için geçerli ise, ruhsal işlevi olan her şey için de geçerlidir. Örneğin, dinî bir sanat eserini sey­rederken bütün ruh emredici bir çağrıya cevap verir­cesine bir araya geliyor. Parçalayıcı bir tepki söz ko­nusu değil zira yeterince şaşırmıyoruz. Kutsal bir uy­garlığın hakikati işte burada yatıyor; ruhun kendisini bir bütün halinde tutmasını ve korumasını sürekli taleb etmekte ve ruhların bu talebe verdiği cevapta geçmişin (bugüne göre) büyük üstünlüklerinden bilisi yatıyor. Çok küçük fakat yine de önemli bir örnek: Orta Çağların dans müziğini, hatta neşeli dansların müziğini dinlediğimizde, hiçbir şekilde ruhun bir par­çasının diğerlerinden koptuğunu hissetmeyiz. Aksine bu tür müzik kadınların ve erkeklerin mutluluklarında unutamadıkları ve unutmak istemedikleri hayatın fâ­niliğini ve ölümün kesinliğini, büyüsel bir yolla hayal ettirir.

Bugünkü uygarlığımızın ruh üzerinde böyle talep­leri yok: Bir avuç insan (bu tür geleneksel) «ilâçlar»a ne kadar güvenirse güvensin, modern dünya, hastalı­ğı kontrol altına alacağına ona yaltaklanan bir sürü «antidot»la bu ilâçları izale etmektedir. ÇÜNKÜ ŞU KOR­KUNÇ GARİP BİR TECELLÎDİR: «KALITIM»A ALDIRMAYAN, BÜ­TÜN İNANCINI «ÇEVRE»YE BAĞLAYAN BİR UYGARLIĞIN TAKİP EDEBİLECEĞİ OLUMLU BİR ÇEVRE DE YOKTUR. Hatta bugün insanların sahip olduğu iyi yanların çoğunluğunun, içinde yaşamaya ve büyümeye mahkûm oldukları çev­re tarafından mahvedilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek abartma sayılmaz. Eğitimleri, birçoğunun yapmak zorunda olduğu iş[6], giymek zo­runda oldukları elbiseler [7]ve hepsinin de ötesinde, belki de, boş zamanlarını geçirme yolları ve «eğlen­celeri, yalnızca Celâl ve Cemal duygularını bastır­mak üzere değil, fakat aynı zamanda ruhî özü par­çalara ayırarak birlik, basitlik ve içtenlik erdemleri­ni ortadan kaldırmak üzere hesaplanıyor. «Bütünüyle orda» olma yönünde yetiştirilmek yerine, ruh bütün benliğini herhangi bir şeye nasıl vereceğini unutuyor; çünkü yaptığı perhizde onu bu işi tamamıyla deneme­ye itecek ya yok, ya da çok az. Çevresi bütün yönler­den «Benimle ne olur azıcık ilgilen!» diyerek onu çek­meye çalışan el kalabalığı gibi ve bu «eller» gittikçe artmakta ve talepleri saçmalaşmakta. Başka bir de­yişle, modern dünya, ruh sağlığı bakımından yapılma­sı gerekenlerin tam zıddının yürürlükte olduğu bir hastahaneye benzemektedir. Burada önemli olan dok­torların «ellerini ruhlarından ne ölçüde yıkadıklarıdır.

Kutsal bilimlerin mütekabiliyetler arasında, bede­nin merkezi olan kalb ile maddî dünyanın merkezi olan güneş arasındaki mütakabiliyet sayılabilir; hem kalb hem de güneş, bütün nesnelerin Merkezi olan Kalb’i simgeler Güneşin merkez oluşunun bilinişi ve onun simgelediği; dünyanın ve gezegenlerin güneşin etrafında dönüşünün bilinişinden çok zor ayrılır ve işte bu yüzden bazı eski çağlarda, bugün çağdaş astrono­mun bildiğinin bilinmesi hiç şaşırtıcı değildir. Ancak Kopernik’in zamanına kadar, gittikçe daha çok insan dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrendi ve öyle gözüküyor ki daha yüksek bir düzlemdeki «paralel» ve daha değerli bir bilgiyi kaybetme pahasına, alçak bir düzlemdeki bir bilgi parçasını benimsediler. EĞER ESKİLER GENELDE DÜNYANIN GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ BİLMEDİLERSE, TANIM GEREĞİ DÜŞKÜN İNSANLARIN KAPILDIK­LARI «İNSAN BEN’İNİN BAĞIMSIZ BİR MERKEZ OLDUĞU» YA­NILSAMASINA RAĞMEN DÜNYAYA TEKABÜL EDEN BİREYSEL RUHUN, İÇLERİNDEKİ GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ DE Bİ­LEMİYORLARDI. Bugün, insan ben’i Kalb’den ayrılığın nihaî noktasına yaklaşırken ve Kalb ile ruh arasında­ki damarlar böylesine kütleşmişken ben’in (ego’nun) merkez olduğu yanılsaması ister istemez alabildiğine güçlenmiştir. Aslında Kopernîk’in «keşfini» «beşerî aydınlanma yolunun kilometre taşlarından biri» sa­yanların birçoğu, içerdeki Güneş’i büsbütün inkâr et­meseler bile derin şüphelere sahiptirler. Aşağı düzey­den bilginin elde edilmesi, ikisi arasındaki bağlantı göründüğünden de sıkı olsa bile mutlaka yüksek bilgi­nin kaybını icap ettirmez. Fakat birisinin kazanılması ile diğerinin kaybı, insanın «uzmanlığının» ruhsal alandan maddî alana kaymasının inkâr edilemeyecek sonuçlarından biridir.

Uçuş, hastayı iyileştirme ve merkezî olan ile çev­resel olanın bilinmesi, üst düzlemdeki bastırmaların alt -düzlemde gürültülü bir fazlalık halinde patlayabi­leceğini gösteren üç örnek. Şimdi kendi açısından bü­tün sorunu kuşatan dördüncü bir örneği ele alalım.

RUH BU DÜNYAYA AİT OLMADIĞI HALDE CAN BU DÜNYA­YA AİTTİR; FAKAT BAŞLALANGIÇTA CAN İLE RUH ARASINDA GÖRELİ BİR SÜREKLİLİK SÖZ KONUSU OLDUĞUNDAN RUHÎ ÖZ’ÜN-canın en uç sınırında, kalbe en yakın noktada bulunan- VE ZEKÂ’DAN RUH’UN IŞIĞINI ALMAK DURUMUNDA OLDUĞUNDAN BİR ANLAMDA «BU DÜNYADAN SAYILMAYAN»  BELLİ BİR KISMI VARDIR. BU NOKTA, BAŞKA BİR ANLAMDA DA «BU DÜNYADAN» SAYILIR, ZİRA İŞLEVİ BU IŞIĞI CAN’IN DİĞER MELEKELERİNE AKTARMAKTIR, ÇÜNKÜ ZEKÂ’NIN GİZLEN­MESİ VE İKİ DÜNYA ARASINDAKİ SINIRLARIN MÜHÜRLENMESİYLE O, CAN YAKASINDA KALMIŞTIR.

Ruhî özün bu yüksek ve çok değerli kısmı, ruhun öte dünyaya yönelik değişik isteklerinden doğan üç erdemin; İNANÇ, UMUT VE AŞK’ın etki alanından başka bir şey değil. Şimdilik, diğer ikisini de bir anlamda içine alan en ortadakini ele alalım. Umut, insan ha­yatım belirli şartların yerine getirilmesi halinde bütün isteklerin karşılanabileceği bir yolculuk olarak görmek demektir. Bu amaca yalnızca öldükten sonra erişil­mez; bir avuç ayrıcalıklı (çevrimin bu aşamasında ayrıcalıklı) kişi bu dünyada da amaçlarına ulaşabi­lirler. Her halükarda hayatın doğru yönde bir yolculuk olabilmesi için her ne kadar bunu yapmanın değişik yolları varsa da, yerine getirilecek şartların her za­man «akıntıya karşı» kürek çekmekle de ilgisi var. Dinlerin farklılığı dolayısıyla bu şartların bazıları bir insan grubu için kolayken, bazıları da başka bir insan grubu için kolay.

Her dinde insanlar arasındaki farklılıklara izin veren belirli bir ihtimal çemberi vardır. Daimi bir hac hayatı, yüzeyde, kutsal bir kitabı okumaktan ve­ya Îlâhî isimleri zikrederek dünyadan el-etek çekmek­ten oldukça farklıdır. Dua yahut tefekkürden yahut da her ikisinden etkilenen, fakat insanın hayatını ka­zanmasını dışadönük bir yol olarak izleyen bir hayat ihtimali de var. Böyle bir hayat, zaman zaman ruh­sal bir inziva veya bir hac ile engellenebilir de, en­gellenmeyebilir de. Kabuktaki ayrılıklar ne olursa ol­sun, amaç her zaman için aynı; Ruh ile (kaybedilmiş) rabıtanın yeniden elde edilebilmesi için gereken Rahmet’e tapınmayla ulaşarak beşerce bireyselliğin aşıl­ması. Dinî isteğin en az olduğu anda, yani lanetlenme korkusuyla’yapılan asgarî tapınmada bile, bu amacın gözden kaçırılmadığını söylemek mümkün. Çünkü kur­tuluş, takdîs’in anahtarı olan arınmaya yol açar.

Son zamanlara kadar dünyanın her tarafında in­sanın amacı hep buydu: akıntının yönü ister aşağı is­ter yukarı olsun, «kayıklar» sürekli akıntıya karşı gi­diyordu. Fakat son ikiyüz yıl içinde -daha kesin bir tarih vermek çok zor- öyle bir zaman geldi ki, kayık­ların başını doğru yönde tutmak için gereken asgarî güç bulunamadığından, akıntıyla birlikte geriye sürük­lenen birkaç kayık birdenbire akıntıyla yüzyüze geti­rildiler. Mücadeleyi zorlaştıran bu şüphe, belirsizlik ve umutsuzluk ortamında, akıntının onları peşine ta­kıp götürmesi hiç de zor olmadı. Başarı çığlıklarıyla «nihayet biraz ilerlediklerini» haykırdılar, akıntıya karşı kürek çekmek için mücadele edenleri de «hurafe­nin prangasından kurtulmaya» ve «zamana uymaya» davet ettiler. Çabucak yeni bir âmentü icad edildi ve iman ettikleri şeylerin gerçeğine nadiren inildiğinden, geçen bin yıllık çevrimde insanın «akıntıya karşı» olan gayretleri yani «gerici» veya «yozlaşmış» gayretleri tamamıyla boşunaydı, son derece amaçsızdı, yanlış yola sevkediciydi; fakat «bütün bu gericiler insanlığı cehaletin karanlığına garketmek için ne yaparlarsa yapsınlar, insanlığın içindeki ilerlemeci Öge gittikçe ilerleye yolunda savaşıyordu.» İşte böyle diye diye, bu yüzyılın başlarında bir politikacının «dünyanın muhteşem sabahı» dediği noktaya kadar geldik.

Bu arada, geçmişin seçkin insanlarını kendileriyle aynı çizgideymişçesine «öğretilerine ekleyerek her şeyi daha «makûl» yapıyorlardı. O zamanlar ilerleme şampiyonları olarak alkışlananlar yalnızca devrimciler değildi, büyük manevî şahsiyetlerin de alkışlandığı oluyordu. Görevlerinin insanları yaratılışlarındaki mü­kemmel hale döndürmek olduğu görmezlikten geline­rek Budha, İsa, Hz. Muhammed «zamanlarının çok ileri­sinde» kabul ediliyorlardı.

Aslında kanıtlanan şey, «İNSANIN UMUTSUZ YAŞAYAMAYACAĞI» gerçeğiydi. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu, Ebedî ve Ezelî olana doğru ilerlemekten vazgeçtikten (yani «dikey» ilerleme ihtimaline inanmaktan yüz çe­virdikten), sonra, umutlarım belirsiz bir «yatay» iler­lemeye bağlamak zorunda kaldılar.

Agnostik (bilinmezcilik) ve ateist, herhangi bir uzuvlarını kesip atabilirler, fakat Aşkın olana inanmayı redderek, normal işlevi Aşkın olana duyulan isteği körüklemek olan “ruhsal öğelerden kendilerini kurtaramazlar. MODERN DÜNYADAKİ UYUMSUZLUĞUN EN BÜYÜK NEDENLERİNDEN BİRİ, LİDERLERİNİN VE DİĞERLERİNİN RUHLARINDA VAR OLAN İSTENME­YEN RUHÎ ÖZ İLE AÇIKLANABİLİR. Bu «öz»ün tehlikesi ruhun en değerli ve en güçlü öğeleri sözkonusu olduğunda daha da artıyor. Hatta ateistler ve agnostikler bir ya­na, modern Batı’da herhangi bir dini olan «düşün adamları»nın çoğunu tanımlayan soğuk yarı-agnostik din, ruhun üst pencerelerini açma ve onun büyük istek­lerine yol verme kuvvetinden yoksun. Bunun sonucu olarak ruh, geriye yani yasal dünya tutkularının or­tasına düşüyor ve kendi haline bırakıldığında makul gerçekçiliğin ulaşabileceği mütevazı doyumları duygu­sal ve gerçekdışı düşlerle bastırarak çarpıklık ve kar­gaşa yaratıyor. Bu, uçmayı reddeden veya uçamayan bir kuşun sürekli kendi kanatlarıyla yukarı doğru sıç­ramasına benziyor.

Gerçekte ruhun kanatları olan er­demlerden inanç diye kalan (hurafe), batıl-dinin ev­rim ve ilerlemeye olan katı taassubudur. Umut diye kalan ise, görmek istemediği yıkıntıların ortasında yükselen, çoğu tartışmalı [8] birtakım geleceğe yöne­lik «insan başarıları» dır. Bu iki hurafe de, insan aklını egemenliği altına alan ve amaçlarıyla kıyaslandığında son derece orantısız olan bir tutkuyla sürekli beslen­mektedir. Ruhu boş, dünyevî bir Mutlak macerası pe­şinde, delicesine, sevdadan sevdaya sürükleyen bu tutku, insanın İlâhî olana duyduğu susuzluğun dünyaya yöneltilmesinden başka bir şey değildir. Yoğunluğunu yitirmesinin nedeni de böylesine tersyüz edilmiş olma­sıdır.

Kaynakça

Martin Lings trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.37-55


[1] Türkçede de «göze» sözcüğünün ayni anlamda kullanılması çok anlamlıdır,

[2] Bugünlerde ziyaret edilen Daga Zümrütünü iyi anlayabildiniz mi? (Şeytanın düşen gözü mü?)

Daga: Dağ, hançer,

Zümrüt ve Dağ ilişkisi bazılarına başka şeylerde hatırlatabilir.

400 KİŞİYLE KORUNAN ZÜMRÜT

Saf zümrüt kayası olarak DÜNYANIN EN BÜYÜK TAŞI OLARAK KABUL EDİLEN DAGA ZÜMRÜTÜ İstanbul Mücevher Fuarı’nda sergilenmeye başlandı.

UBM Rotaforte tarafından düzenlenen ve Türk Ekonomi Bankası (TEB) sponsorluğunda gerçekleştirilen fuarda, yoğunluk nedeniyle sabah saatlerinde alana sokulamayan 12 bin 360 karat ve 2,5 kilo ağırlığındaki zümrüt taşı, yoğun güvenlik önlemleri altında Valentine Diamond firmasının standına yerleştirildi.

Tangülü, zümrüte paha biçilemediğini, bu tarz bir parçanın borsa değeri, terazi değeri olamayacağını ifade ederek, ”Bizim Kaşıkçı Elması gibi. Her zaman satışı da söz konusu olmaz. Biz sadece bunu buraya sergilemek için getirdik. Burada bulunduğu süre içinde nasıl koruduklarını, nerede koruduklarını da bilmiyorum. Akşam özel bir kasada saklanacak. İsminin açıklanmasını istemeyen ve sadece bu işleri yapan uluslararası bir nakliye firması getirdi” dedi.

Gören herkesin çok şaşırdığını, Sultanahmet Meydanı’nda sergilense herkesin tarihi bir eser gibi göreceğini, ancak burada herkes mücevherci olduğu için 50 metre öteden görüp anladıklarını anlatan Tangülü, ”Bu bir efsane. Bu işle çok uğraşan insanın da bunu hayatı boyunca görme şansı yok. Bu şansı burada yakaladılar” dedi.

Zümrütün sergilendiği stantta basın mensupları, güvenlik elemanları ve ziyaretçiler nedeniyle yoğunluk oluştu.

Erişim: 22.03.2012 / http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/03/22/400-kisiyle-korunan-zumrut

[3] «Mistik» kelimesi kısmen «entellektüel» kelimesiyle çakışmakta; çünkü mistik, Tanrı’nın Ülke’sinin giz­lerini sezen veya sezmeye talip olan birisidir ve ze­kâ, bu sezişin meydana geldiği melekedir. Genellik­le, «mistik» daha genel bir kelimeyken, «entellek­tüel» kelimesi aşktan çok bilginin gizemli yolunu an­latır; yine de burada «entellektüel sevgi» bazen «mis­tik sevgi» veya «kutsî sevgi» yerine kullanılır. Bu iki mistik yolun daha açık ve geniş bir tarafı için bkz. Frithjof Sehuon, Gnosis, s. 45-46 John-Murray, 1959).

[4] Uzak Doğu geleneğinde Îlâhî Sıfatların bu iki hali sırasıyla ejderha ve Anka kuşuyla temsil edilirken,

Greko-Romen geleneğinde kartal ve tavus kuşuyla temsil edilir.

[5] Hristiyanlıkta ‘Celâl ve Cemal’ gibi bu iki nitelik de Jesu-Maria ismiyle ifade edelir.

[6] (5) Eğer geçmiş bugünün şahidi olabilseydi, modem dünyadaki geçim vasıtalarını görerek, «însan bunun için mi yaratıldı?» diye bağıracaktı.

[7] Eskilerin de pekiyi bildikleri gibi elbiseler insan ruhunun ikinci yakın çevresidir ve onun üzerinde sayısız etkileri vardır. Uygarlıktan uygarlığa tamamıyla değişen elbiseler, her zaman için insanın Tanrı’nın bir temsilcisi olarak dünyadaki şerefinin bir hatırlatıcısıydı. Fakat Batı Avrupa’da, diğer teokra­tik uygarlıkların elbiselerinin veya basit çıplaklığın itibariyle karşılaştırılabilecek elbiseleri bulabilmek için hemen hemen bin yıl geriye gitmemiz gereki­yor. Ortaçağın sonlarına doğru Hristiyanların elbise­lerinde hâlâ tarz ve oran duygusunun var olduğu bir gerçek, fakat gelecek olanın kaçınılmaz haber­cisi, şüphe götürmez bir şekilde olağan, dünyevî bir işaret belirmişti. 16. yüzyılın ortalarından sonra, dünyanın diğer ülkeleri geleneksel giysilerine sadık kalırken Avrupai modalar aşırılık ve gösteriş nöbe­tine tutulmuştur; giderek Arapların «ateizmin fena kokuları» dedikleri ruhsal değerlerin öldüğü bir giy­siye dönüşmüştü. Çağdaş modaların ruha karşı olan havası hakkında objektif bir fikir edinebilmek için, birçok uygarlığın dinî sanatlarında Cennet’teki kut­sal Ruhların modern sanatçının ve çağdaşlarının giy­silerinde en ufak bir uyumsuzluğa yer vermeden resmedildiklerini hatırlamak yeter. Bu şekilde mo­dem sanatçı tarafından resmedilmiş bir giysiyi ha­yal edelim. Şurası açık ki, ne kadar «doğru» giyinir­lerse, yani yüzyılımızın on yıllık gruplarını ne kadar sıkıcı bir şekilde yansıtırsa bu elbiseler, etkileri o kadar bozucu olacak.

[8] Okuryazarlıktaki genel artış ile dayak ve ölüm ceza­sının yaygın bir şekilde kaldırılmasında örneğin. Ge­nelde iyi olduklarına şüphe olmayan bu «başarılar» ın diğerleri, örneğin kölelik, örneğin menenjitten ölen birisinin ayak başparmağındaki nasırın alınması gibi önemsiz şeylerdir. Bu çağımızın gayrimenkullerini inkâr etmek olarak anlaşılmamalı ki bun­lar gelecek bölümün konusunu oluşturuyor; fakat ön­ceden de belirtildiği gibi bunlar yenilik şampiyonla­rının dikkatinden kaçıyor.

İKBAL’İN ÂLEMLERE RAHMET OLAN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME HALİNİ ARZ ETMESİ


  • Ey zuhuru ile hayata gençlik getiren (Efendim), se­nin tecellin hayat rüyasının tabiridir.

  • Yeryüzü, senin bargâhına[1] saha olduğu için kıymet kazanmıştır. Asuman, senin barigâhının damını öpebildiği için ulvidir.

  • Altı cihet, senin didarının nuru ile aydınlanmıştır. Türk, Tacik, Arap senin kölendir.

  • Bu kâinatın mertebesi senin varlığınla yüksektir. Senin fakrın, bu kâinatın sermayesidir.

  • Cihanda hayat mumunu yaktın, köleleri efendilik mertebesine yükselttin.

  • Sensiz bu su ve çamur âleminin kalıpları hiç bir şeye malik olma­dıklarından dolayı utanç içinde idiler.

  • Senin nefesin, çamurdan ateş vücuda getirince toprak yığınlarını Âdem halinde hayata kattı.

  • Zerre, ay ve güneşin yakasına yapıştı. Yani kendi kudretinin ne derecelerde olduğunu idrak etti.

  • Ben, seni gördüm. Babamdan ve anamdan daha çok sevdim.

  • Aşk, bende bir ateş alevlendirmiştir. Benim canımı yaktığı için Allah ona uzun ömür versin.

  • Ney gibi benim malım mülküm feryattır. O feryat benim viran evimin meş’alesidir.

  • Gizli derdi açıp söyleyememek çok güç. Şarabı şişede gizlemek müşkül.

  • Müslüman, Peygamber sırrından haberdar değil. Bu Kâbe, tekrar puthâne oldu.

  • Her müslümanın koltuğunun altında bir Menât, bir Lât, bir Uzzâ ve Hübel putu var.

  • Bizim şeyhimiz, Birehmenden daha kâfir.. Zira kafasında bir Su­menât [2] taşıyor.

  • Araptan pılısını pırtısını toplayıp göç etmiş, Acemin meyhanesin­de sızmıştır.

  • Acemin uzuvları yeis ve nevmidîden [3]sakatlanmış. Şarabı gözyaşından daha soğuk.

  • Kâfir gibi ölümden korkuyor. Göğsünde diri bir kalbden eser yok.

  • Onun na’şım tabiplere gösterdim. Mustafa’nın huzuruna getirdim.

  • O ölmüş idi. Ona Ab-ı Hayattan bahsettim. Kur’an sırlarından bir sır söyledim.

  • Ona Necit dostlarından bir masal söyledim. Necit bahçesinden bir koku getirdim.

  • Meclisi terennüm mumu ile aydınlattım. İslâm kavmine hayatın remzini öğrettim.

  • «Bizi frenk büyüsü bağlamış» dedi. Onun bu mücadelesi frenk ka­nunu yüzünden.

  • Ey Busayriye hırkasını, bana da Selman’ın kopuzunu veren Haz­ret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)

  • Bu yanlış düşünene, kendi elindeki malın kıymetini idrak edeme­yene hakikat zevkini ihsan et.

  • Eğer benim gönlüm, cevhersiz bir ayna ise, sözlerimde Kur’an’ın ahkâmından başka bir şey gizlenmişse,

  • Ey nuru ile asırların, dünyaların sabahım aydınlatan, kalbde olan şeyleri sen elbette görürsün.

  • Düşüncemin şeref ve namus perdesini parça parça et, bu bahçeyi benim dikenimden kurtar.

  • Göğsümdeki hayat pılı pırtısını toplayıp denk yap, İslâm milletini benim şerrimden koru.

  • Benim değersiz ve semeresiz tarlamı yeşertme, bana nisan yağmu­rundan bir katre dahi verme.

  • Üzümümün içinde şarabı kurut, benim şarabıma zehir dök.

  • Beni mahşer gününde rezil-ü rüsva et, beni ayağını öpmekten mah­rum et.

***

  • Eğer Kur’andaki sır incilerini delmişsem, müslümanlara hak söz söylemişsem;

  • İhsanı ile insan olmayanları insan eden, bu sözlerimin ecri olarak bana duan kâfidir.

***

  • Aziz ve Celil olan Allaha yalvar, benim aşkım bütün amellerimde tahakkuk etsin.

  • Sen mahzun canlara devlet ihsan edicisin, din ilminden nasip veri­cisin.

  • Bana amel hususunda daha fazla sebat ihsan et; benim nisan damlamı inci haline getir.

  • Dünyaya geldiğim zamandan beri benim başka bir arzum vardı. Bu arzu, gönül gibi göğsümde yerleşmişti. Bu arzu, bana hayat sa­bahımdan daha mahremdi.

  • Babamdan senin ismini öğrendiğim anda gönlümde bu arzu ateşi alevlendi.

  • Felek beni ihtiyarlattıkça, hayat kumarında beni harcadıkça,

  • Bu arzu, daha gençleşiyor, bu eski şarab, daha ağırlaşıyordu.

  • Bu arzu, benim tıynetimin içinde bir incidir. Gecemde yalnız bu yıldız parıldar.

  • Bir zaman lâle yanaklılarla meşgul oldum: kıvırcık saçlıların sev­dasına düştüm.

  • Ay yüzlülerle şarap içtim, huzur ve afiyet mumunu eteğimle sön­dürdüm.

  • Elde ettiğim mahsulün etrafında şimşekler raksetti. Gönlümün kervanını eşkıya talan etti.

  • Lâkin bütün bunlara rağmen canımın şişesinden bu şarab dökül­medi. Bu halis altını elimden çıkarmadım.

  • Aklım put yapan bir Azer’e benziyordu. Beline zünnar bağladı. Canımın mülkünde onun yaptığı putlar hükümrandı.

  • Senelerce şüphe tuzağına düştüm. Kuru beynimden bu şüpheyi bir türlü koparıp atamıyordum.

  • Karanlığım Hak nuruna, gecem şafak nuruna yabancı idi.

  • İlm-i yakin’den bir harf okumamış, felsefenin şüphe diyarında kalmıştım.

  • Buna rağmen bu arzu gönlümde sadef içinde inci, gibi yerleşmiş duruyordu.

  • Nihayet bu arzu, gözümün kadehinden damladı. Gönlümde nağ­meler yarattı.

  • Ey canımda kendisinden başka hiç bir şey mevcut olmayan, eğer emredersen bu emelimi açıklayayım:

  • Hayatımda dinî amellerin ecir ve sevabı olmadığı için bu emel bana yakışmıyor.

  • Onu açıklamaktan utanıyorum. Lâkin senin şefkatin bana cesa­ret veriyor.

  • Senin merhametin bütün dünyaya şamildir: istiyorum ki Hicaz­da öleyim.

  • Kalbinde Hakk’tan başka bir şey bulunmayan müslüman ne zama­na kadar puthanede zünnar bağlayıp kalacak ?

  • Onun ömrü sona erdiği zaman, cesedini bir kilisenin kucağına defnederlerse yazık olur.

  • Eğer benim vücudumun zerreleri senin kapından dirilir ve mah­şer hayatına katılırsa bu gün ne kadar bedbaht isem yarın o de­rece bahtiyar olurum.

  • Senin bulunduğun şehir ne mübarek bir şehirdir. Senin mübarek vücuduna istirahatgâh olan toprak ne bahtiyar topraktır.

  • «Orası benim yârimin meskeni, şahımın memleketidir. Âşık in­dinde vatan sevgisi budur.»

  • Bahtımın yıldızını aydınlat ta bana duvarının gölgesinde bir me­zar ihsan et.

  • Ta ki orada gönlüm huzura kavuşsun. Bu perişan cıva zerrelerine benzeyen varlığım bir derlenip toplansın.

  • Feleğe diyeyim ki : «Bak benim huzur ve rahatıma; hayatımın başlangıcını gördün; sonuma bir bak.»[4]

DUA

  • Ey âlemin vücudunda can gibi olan, sen bizim canımızsın; bizden kaçıyorsun.

  • Hayat udundaki nağme, senin feyzindendir. Senin yolundaki ölü­mü, hayat kıskanır.

  • Gene bu nâşâd gönlü huzura eriştir; gene sinelere gir ve onları bir mamure haline getir.

  • Gene bizden ar ye namusu iste, al. Ham âşıkları daha olgun hale gelir.

  • Biz kaderden şikâyet edip duruyoruz. Senin değerin çok yüksek; biz ise fakiriz.

  • Bu fakirlerden güzel yüzünü gizleme; Selman ve Bilâlin [[5]] aş­kını ucuzca bize sat.

  • Bize uykusuz göz, bitkin bir gönül ver. Gene bize cıva yaradılışı ver.

  • Açık âyetlerinden gene bir âyet göster. Düşmanların boyunlar “huzu” ve “huşu” içinde bükülsün.

  • Bu saman çöpünü bir yanar dağ haline getir. Bizim ateşimizle Hak­tan gayrı olan şeyleri yak, mahvet.

  • Bu kavim, birlik ipini elden kaçıralıberi bin bir müşkile düştük.

  • Biz yıldızlar gibi perişan, dağınık bir haldeyiz. Aynı yolda arkadaş olduğumuz halde birbirimizin yabancısıyız.

  • Bu yaprakları tekrar bir şirazele;[6] tekrar muhabbet âyinini tazele. Bizi gene o hizmete memur et.

  • Kendi işini aşıklarına tevdi et. Yola düşenlere selâmet menzilini ihsan et, İbrahim’in imanının kuv­vetini ihsan et. [7]


[1] Bargâh: İçine izinle girilen yer, otağ, yüksek divan.

[2] Sümanat:(C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu. (Kuş Beyinli)

[3] Nevmidî: Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.

[4] Kaynak: İkbal,Rumuz-u Bîhodî(Benlikten Geçmenin Remizleri), trc. A.Nihat Tarlan,1958, İstanbul, s.58-60

[5]     Selman-ı Farsî ve Bilâl-i Habeşî radiyallâhü anhüm

[6] Şiraze: Ciltçilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şerit.

[7] Kaynak: İkbal,Esrâr-ı Hodi( Benliğin Sırları), trc. A.Nihat Tarlan,1958, İstanbul, s.65

ŞİHÂB’ÜL AHBÂR HADÎSLERİ


EBÛ ABDULLAH MUHAMMED B. SELÂME EL-KUZÂ’Î RAHMETULLÂHİ ALEYH

GİRİŞ

ÂLİM     

NİYET –AMEL       

İLİM TAHSİL ETME 

AHLAK  

ALLAH TEÂLÂ’NIN AHLAKI

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVDİĞİ HUSUSLAR           

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVMEDİĞİ HUSUSLAR     

ALLAH TEÂLÂ’NIN RAHMETİ             

ALLAH TEÂLÂ’NIN MURADI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN YARDIMI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN SIRLI FİİLLERİ      

ALLAH TEÂLÂ’NIN DOSTLARI

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM HAKKINDA 

KUR’ÂN-I KERİM  

AKIL       

İMAN-İSLÂM        

EHL-İ BEYT            

ASHAB-I KİRÂM   

ÜMMET-İ MUHAMMED     

CENNET VE CEHENNEM EHLİ

CEZALI KULLAR   

İHSANA KAVUŞANLAR

SİYASET 

YÖNETİCİYE İTAAT

ZÜLÜM  

CEMAAT          

İNSANIN KAZANÇ VE ZARARLARI     

DÜNYA VE SEVGİSİ              

SEVİLEN ŞEYLER   

KADIN VE ERKEK  

ADÂB-I MUAŞERET             

ANNE-BABA-ÇOCUK İLİŞKİSİ 

KADER   

ECEL-ÖLÜM      

HİKMET 

KALBİN HALLERİ  

HUY       

KORKULAR          

BELA-MUSİBET    

HASTALIK             

YEMEK-LER HAKKINDA      

KONUŞMA-SOHBET        

AKRABALIK          

DOSTLUK              

HIRS-İTİDAL          

AZGINLIK ve HATALI İŞLER

KAZANÇ-RIZIK      

CİMRİ    

YARDIMLAŞMA   

KANAAT

SABIR    

BİD’AT VE EHLİ İLE MÜCADELE 

KIYAMET ALÂMETLERİ

ŞEHİTLER  

İBADET BÖLÜMÜ

MEKÂNLAR

ABDEST 

İBADETLER

DU       

TÖVBE   

NOT:

Kuzâ‘î’nin hazırladığı tasnifi günümüz insanı için daha faydalı olsun düşüncesiyle konulara ayrılarak tekrar hazırladık. Hadîs sonlarındaki numaralar Şihâb’ül Ahbâr’daki hadîs numaralarıdır. Bu şekilde orijinal nüshadaki yeri de korunmuş oldu.

Müracaat nüshası olarak başvurduğumuz Ali YARDIM Hocamıza da teşekkür etmeyi üzerimize bir borç biliriz. (hzl)

İBADET BÖLÜMÜ


MEKÂNLAR

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah, bana, bütün yeryüzünü mescid ve temiz kılmıştır”. (700)

“Mescid, takvâ sâhibi her mü’minin evidir”. (50)

“Bağırtlak kuşu yuvası kadar da olsa, Allah için bir mescid yapan kimseye, Allah da cennetde bir ev yapar”. (331)

“Allah’a en sevimli gelen mekânlar, mescidlerdir”. (800)

“Evinin zifiri karanlığında namaz kılan bir kadın, kılmış olduğu bu namaz kadar, Allah’a daha sevimli gelen bir başka namaz kılmış değildir”. (804)

“Her şeyin bir şerefli yeri vardır; meclislerin en şerefli yeri ise kıbleye yönelinen kısmıdır”. (657)

“Kul, kendinden kendine bir hisse ayırsın: Dünyasından âhitetine ayırsın; ihtiyarlamadan önce gençliğinden ayırsın, ölmeden önce hayatından ayırsın. Zîrâ dünyadan sonra, cennet veya cehennem dışında başkaca gidecek bir yurt yoktur”. (479)

“Oturacak yerlerin en iyisi, geniş olanıdır”. (757)

ABDEST

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Abdest alırken parmak aralarını, yemekte de diş aralıklarını hilâlleyen kimselere Allah rahmet etsin”. (375)

“Abdesti sindire sindire al ki, ömrün uzasın. Ev halkına selâm ver ki, evin bereketi artsın”.  (417)

“Abdestinizi derli toplu alın ki, Allah da sizin derli topluluğunuzu korusun”. (454)

“Misvâk kullanma, kişinin fesâhatini arttırır”. (161)

İBADETLER

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanın ilk hesaba çekileceği şey, namazdır”. (146)

“İbâdetin efdali, sıkıntının gitmesini beklemektir”. (788)

“Namaz kılan kimse (musallî), Mülkün Sâhibi’nin kapısını çalmış olur. Nitekim kim ısrârla kapıyı çalarsa, kapı ona açılmaya yüz tutar”.  (724)

“Namaz, her müttakînin Allah’a yaklaşma vesîlesidir”. (187)

“Namaz, mü’minin nûrudur”. (100)

“Namazı oturarak kılanın ecri, ayakta kılanın ecrinin yarısı kadardır”. (190)

“İbâdetin en üstünü, dinde bilgi sâhibi olmadır; dindarlığın en üstünü de, “vera” dır”. (793)

“Bu din, çok sağlamdır. Onunla, yumuşak bir tarzda uğraş; Allah’a ibâdeti, nefsine nefret ettirme. Zîrâ bineğini yoran insan, ne yol alabilir, ne de bir binek bırakır”. (720)

“Bu dini fazla güçleştiren kimse, ona yenilir”. (286)

“Bir kimsenin namazı, onu, çirkin ve aykırı davranışlardan alıkoymazsa, bu namaz, onu sadece Allah Teâlâ’dan uzaklaştırmış olur”. (346)

“Mü’minin şerefi, gece ibâdetinde; izzetide, insanlara karşı istiğnâsındadır”. (106)

“Altından kalkabileceğiniz amelleri tavsiye ederim; zîrâ siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz”. (499)

“Bir aileye misâfir olan kimse, onların izni olmadan nâfile oruç tutmasın”. (357)

“Bir kimse, bir oruçluya iftâr ettirirse, ona, aynen oruçlunun sevâbı verilir”. (275)

“Bütün bir yıl oruç tutan, oruç tutmamış olur”. (289)

“Farz namazlar, terâzi gibidir; hakkını veren, hakkını alır”. (839)

“Gece çok namaz kılanın, gündüz yüzü güzel olur”. (292)

“Geceleyin kalkıp namaz kılan nice kimseler vardır ki, bundan, onların eline uykusuzluktan başka bir şey geçmeyecektir. Oruç tutan nice kimseler vardır ki, onların da elinde, sâdece açlık ve susuzluk kalacaktır”. (859)

“Gecenin karanlığında mescidlere yürüyen kimseleri, kıyâmet günü tam bir nûr ile müjdele!”. (497)

“Her şeyin bir kapısı vardır; ibâdetin kapısı da oruçtur”. (664)

“Kışın tutulan oruç, soğuk bir ganîmettir”. (160)

“Kim, gecenin karanlığında câmilere giderse, Allah ona kıyâmet günü bir nûr ihsân eder”. (308)

“Kul, bir sonraki namazı gözetlediği müddetçe, onun namaz kılma hâli devam eder. (587)

“Kullukla nankörlük arasını ayıran şey, namazı terk etmektir “..(188)

“Müezzinler, kıyâmet günü, insanların sevâbı en çok olanlarıdır”. (164)

“Oruç, kalkandır”. (32)

“Oruç, sabrın yarısıdır. Her şeyin bir zekâtı vardır; vücudun zekâtı da oruçtur”. (158)

“Sabah namazını, tan vakti iyice ağarınca kılın; zîrâ onun ecri daha büyüktür”. (455)

“Sahûra kalkın; zirâ sahûrda bereket vardır”. (440)

DUÂ

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kazâyı, ancak duâ def’eder; ömrü de ancak iyilik uzatır”. (542)

“Allah, duasında usandırırcasına ısrâr edenleri sever”. (677)

“Allah nezdinde, duâ kadar makbûle geçen bir şey yoktur”. (751)

“Allah, kendisine ellerini açan kulunun iki elini boş çevirmeyi, şânına lâyık görmez”.  (699)

“Duâ da bir ibâdettir”. (18)

“Duâ, mü’minin silâhıdır”. (99)

“Rikkatli anlarınızda duâ etme fırsatını kaçırmayın; zirâ onlar, birer rahmettir”. (447)

“En çabuk kabûl gören duâ, insanların birbirilerine gıyablarında yapmış olduğu duâdır”. (817)

“Ezanla kamet arasında edilen duâ, geri çevrilmez”.  (83)

“Her oruçlunun bir duâ ediş tarzı vardır”. (663)

“Okuyup üflemeye (rukye), sâdece, göz değmesi (nazar) ve zehirli hayvan sokmasına karşı izin verilmiştir”. (550)

“Oruçlunun duâsı geri çevrilmez”. (159)

“Üç duâ, şeksiz şüphesiz kabûl görür: Mazlûmun duâsı, misâfirin duâsı ve babanın çocuğuna bedduâsı”. (230)

“Yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm”. (Ey Celâl ve Kerem sâhibi Allah’ım) niyâzına, aralıksız devâm edin”. (448)

TÖVBE

“Allah, kulunun tövbesini, canı boğazına gelinceye kadar, kabûl eder”. (686)

“Her göz, zina edicidir”. (138)

“İstiğfâr eden kimse, günde yetmiş kerre tövbesini bozsa da, günahta ısrâr etmiş olmaz”. (517)

“Pişmanlık, tövbedir”. (7)

“Sizin en hayırlılarınız, günahla imtihan edilip de tövbe edenlerinizdir”. (780)

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

BİD’AT VE EHLİ İLE MÜCADELE


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir bid’at sâhibine çıkışan kimsenin kalbini, Allah, güven ve iman duygusu ile doldurur”. (358)

“Bir bid’atçıyı hor gören kimseyi, Allah, en büyük korkulu günde güvence altına alır”. (359)

“İnsanlara olan saygınız, sizi, doğru bildiğiniz gerçekleri yerine getirmekten alıkoymasın”. (607)

“İnsanların memnuniyetsizliğine rağmen Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışan kimseden, hem Allah râzı olur, hem de insanları ondan râzı eder. Allah’ı hoşnutsuz ederek insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışan kimseden ise, hem Allah râzı olmaz, hem de ona karşı insanlarda nefret uyandırır”. (341)

“Kim, bizim bu işimizde (dinimizde), aslından olmayan bir şey ihdâs ederse, o, reddedilir”. (262)


KIYAMET ALÂMETLERİ

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu iş gittikçe şiddetini artırır; dünya, gittikçe yüz çevirir; insanlar, gittikçe cimrileşir; kıyâmet, insanların şerlileri üzerine kopar; Meryem oğlu İsa’dan başka da Mehdî yoktur”. (579-a)

“Âhir zaman yaklaşınca, aynen, sizin tepsiden hurmaların en nefisini seçtiğiniz gibi, ölüm de ümmetimin iyilerini seçer”. (847)

“Âhirete nisbetle dünya, aynen sizin işâret parmağınızı denize batırıp çıkarmanıza benzer; parmağınıza bir bakın, ne kadar su kalmış?”. (841)

“Âhiretin ikrâmını arzulayan, dünyanın ziynetinden vazgeçer”. (291)

“Çocuk, ele avuca sığmaz hâle gelmedikçe; kış, sıcaktan ortalığı yakıp kavurmadıkça; kötüler çoğalıp, iyiler azalmadıkça; küçük büyüğe, alçak karakterli yüksek karakterliye saldırmadıkça kıyâmet kopmaz”. (611)

“Erkekler azalıp kadınlar çoğalmadıkça, kıyâmet kopmaz”. (580)

“Eski sâlih şahsiyetler öncelikle gitmekte; geriye ise, sâdece Allah’ın hiç önem vermediği, hurma ve arpa döküntüsü gibi döküntüler kalmaktadır’. (392)

“İhtiyaçlarınızın başarıya ulaşmasına, gizliliğe riâyet ederek yardımcı olun; zîrâ her nimet sâhibi kıskanılır”. (459)

“İnsanların içinde bulunduğu hiçbir zaman yoktur ki, bir sonraki, öncekinden daha beter olmasın!”.  (579-b)


ŞEHİTLER

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ailesi uğrunda öldürülen, şehîddir”. (250)

“Garîb olarak ölen, şehîd olarak ölür”. (257)

“Garibin ölümü, şehîdliktir”. (57)

“Kanı uğrunda öldürülen, şehîddir”. (252)

“Malı uğrunda öldürülen, şehîddir”. (249)

“Sözlerin en doğrusu, Kitâbullah’dır. Tutunacak kulpların en sağlamı, huzur ve güven duygusu (kelimet’üt-takvâ)’dur. En iyi gidişât, peygamberlerin gidişâtıdır. En şerefli ölüm ise, şehidlerin ölümüdür”. (814)

 

 

YARDIMLAŞMA-KANAAT-SABIR


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu malı; vermek bir türlü fitnedir, tutmak bir türlü fitnedir”. (643)

“Allah, sadaka ile, yetmiş kötü ölümü savuşturur”. (692)

“Allah, sadakasını düzgün veren bir kulun terekesine, iyi bir halef denk getirir”. (518)

“At üstünde de gelse, sâilin hakkı vardır”. (203)

“Bağışından dönen, kusmuğunu yalayan köpek gibidir”. ’. (205)

“Ebû Hüreyre! Komşunla iyi geçin ki, müslüman olasın. Arkadaşına iyi arkadaşlık göster ki, mü’min olasın. Allah’ın emirlerine uy ki, âbid olasın. Allah’ın taksimine râzı ol ki, zâhid olasın”. (410)

“Eğer dilenciler yalan söylememiş olsalardı, onları eli boş çevirenler günahtan arınamazlardı”. (861)

“İnfâk et yâ Bilâl; Arş’ın Sâhibi’nin azaltacağından hiç korkma!”. (496)

“İslâm’da, hasmâne ittifak yoktur; ancak câhiliye devrinde yaptıklarınıza sâhip çıkın”. (546)

“İsteyene yardım ediniz ki, ecir ve sevâba nail olasınız”. (399)

“Kim bir yoksula kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhiret te kolaylık gösterir”. (321)

“Kim, bir fakirin borcunu erteler veya silerse, Allah da onu, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet günü, arşının gölgesi altında gölgelendirir”.  (322)

“Kişi, kıyamet günü, insanlar arasında yargılanıncaya kadar, sadakasının gölgesindedir”. (71)

“Makbûle geçen her şey, bir sadakadır”. (62)

“Mü’min, kıyâmet gününde, sadakasının gölgesinde duracaktır”. (95)

“Mü’min, komşusu aç iken kendi karnını doyurmaz”. (577)

“Mü’minin mü’minle olan irtibâtı, birbiriyle perçinleşmiş binâya benzer”. (93)

“Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine acımaları aynen, bir tarafı ağrıyınca, uykusuzluk ve yüksek ateşle diğer taraf ları hemen tepki gösteren bir vücûda benzer”. (833)

“Müslümanın malının dokunulmazlığı, aynen kanının dokunulmazlığı gibidir”. (122)

“Müslümanlar içerisinde, birlikte çalıştığı devlet başkanına itâatkâr olan ve ondan da, Allah’ın rızâsına uygun buyruklar alan uyumlu bir vezir kadar sevâbı çok bir kimse yoktur”. (530)

“Müslümanlar, diğerlerine karşı tek yumruk gibidir”. (118)

“Müslümanları arkasından çekiştirmeyiniz ve onların ayıp ve kusurlarının peşine düşmeyiniz”. (596)

“Müslümanların gelip geçtiği yollardaki zarar veren şeyleri bir kenara at ki, hasenâtın artsın”. (486)

“Sadaka vermekle mal eksilmez. Bir kimse uğradığı haksızlığı affederse, bununla, Allah mutlaka onun izzetini arttırır”. (515)

“Sadaka, insanı kötü ölümden korur”. (67)

“Sadakada haddini aşan, aynen onu vermeyen gibidir”. (73)

“Sadakanın efdal olanı, içinde kin ve düşmanlığını gizleyen yakın akrabâlara verilen sadakadır”. (787)

“Sadakanın hayırlısı, vereni fakirleştirmeyecek olan sadakadır”.(760)

“Su, nasıl ateşi söndürürse; sadaka da, günahları söndürür”. (72)


KANAAT

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Az borçlan ki, hür yaşayasın. Az günah işle ki, ölümün kolay olsun. Çocuğunu hangi döl yatağına koyduğuna dikkat et; zîrâ kan damarları çok desîsecidir”. (408)

“Az olup da yeterli olan, çok olup da oyalayandan daha hayırlıdır”. (775)

“Aza şükretmeyen, çoğa da şükretmez”. (273)

“Fakirlik, az kalsın küfür olacaktı; hased de az kalsın kadere galebe çalacaktı”. (377)

“Hiçbir iyiliği küçümsemeyiniz”. (598)

“Kanâat, tükenmez bir sermâyedir”. (42)

“Size bir misâfir geldiğinde, ona ikrâmda bulununuz”. (502)

“Sizin dünyadaki dirliğiniz, yolcu azığı kadar olsun yeter”. (477)

“Yapılarda harâmdan sakınınız; zirâ harâm, temele konmuş bir tahrîb kalıbıdır”. (431)


SABIR

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir kimse, iki gözü gider de, ona sabreder ve ecrini Allah Teâlâ’dan beklerse, cennete girer”. (583)

“Hiç kimse, başına gelen bir musibetten dolayı ölümü temenni etmesin”. (600)

“İnfâzına gücü yettiği hâlde öfkesini yutan kimsenin kalbini, Allah, emniyet ve imanla doldurur”. (307)

“Kul, sabırdan daha geniş bir rızık ile rızıklandırılmamıştır”. (513)

“Kullarımdan herhangi birisinin bedenine veya malına veyahut çocuğuna bir musibet yönelttiğimde, şâyet o bunu, sabr-ı cemîl ile karşılarsa, kıyâmet günü, onun adına bir mîzân kurmaktan veya bir dîvân toplamaktan hayâ ederim”. (880)

“Ölülere sövmeyiniz; dirileri rahatsız edersiniz”. (591)

 “Ölülere sövmeyiniz; zîrâ onlar, Allah’a sundukları amellerle artık başbaşa kalmışlardır”.  (592)

 “Ölüm, her Müslüman için bir keffârettir”. (119)

 “Ölümden sonra, artık bir hoşnut ve râzı edici yoktur”. (743)

 “Ölümsüzlük diyârı olan âhirete gönülden inandığı hâlde, sırf aldatıcı dünya için çalışıp çabalayan kimseye, hayret doğrusu !”. (383)

“Sabır, imanın yarısıdır; yakîn ise, imanın bütünüdür”. (111)

 “Sabır, sarsıntının başında gerekir”. (175)

 “Sabırla, sıkıntının geçmesini beklemek ibâdettir”. (31)

HIRS-İTİDAL-AZGINLIK-KAZANÇ-RIZIK


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bütün işlerinizde ölçülü olunuz; doğruluktan ayrılmayınız”. (402)

“Âdemoğlu ihtiyarladıkça, onda iki şey gençleşir: Mal hırsı ile ömür hırsı!”. (386)

“Âdemoğlu! Sana yetecek kadar varlığa sâhip olduğun hâlde, sen, yine de azdıracak şeyler peşinde koşuyorsun. Âdemoğlu! Ne aza kanâat ediyor, ne de çokla doyuyorsun”. (398)

“Âdemoğlunun iki vâdî dolusu malı olsa, ona bir üçüncüsünü katmak ister. Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul eder”. (867)

“Âdemoğlunun kalbinin, her vâdîde bir şûbesi vardır. Şâyet onun kalbi, bütün bu şûbelerin peşine takılırsa, Allah, onu hangi vâdîde helâk edeceğini hiç umursamaz”. (719)

“Kıyâmet yaklaştıkça, insanların dünyaya karşı hırsları artar; bu durum, onları (Allah’dan) daha da uzaklaştırır”. (385)


AZGINLIK ve HATALI İŞLER

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kasten bana yalan isnad eden kimse, ateşteki oturma yerine hazırlansın”. (364)

“Azgınlık kadar, cezâsı daha çabuk verilen bir suç yoktur”. (752)

“Bütün müslümanların; kanı, ırzı ve malı müslümana harâmdır”. (121)

“Gözlerin zinâsı, bakmaktır”. (46)

“Hased, ateşin odunu yediği gibi, bütün iyilikleri yer bitirir”. (669)

“Her şeye kusur bulanlardan da, aşırı övgü düzenlerden de, namus ve haysiyete dil uzatanlardan da ve sahte ölümcüllerden de olmayınız”. (603)

“Hile yapan ve aldatan, cehennemdedir”. (179)

“İçki, kötülüklerin anasıdır”. (38)

“İşkillendiren her şey haramdır; zîrâ dinde, işkil (kuşku, kuruntu, vesvese) yoktur”. (142)

“İyi olsun kötü olsun, bir topluluğun hareket tarzını beğenen kimse, aynen onu işlemiş gibidir”. (295)

“Kaçamak bakış, iblîs’in oklarından zehirli bir oktur”.   (209)

“Kendisine zulmedene bedduâ eden kimse, o zâlime yardım etmiş olur”. (278)

“Kıyâmet günü, Allah’ın katında insanların en kötüsü, edebsizce davranışlarından sakındıkları için, çevresinin kendisinden uzaklaştığı kimsedir”.  (709)

“Kim, bir işini, insanlar duysun diye yaparsa, Allah onu, kıyâmet günü bütün ahâlinin kulağına ulaştırır; neticede aşağılatır ve küçük düşürür”. (333)

“Kim, günah olan şeylerle insanların övgüsünü kazanma yolunu seçerse, onun övücüleri yerici durumuna geçer”. (340)

“Kim, günah yoluyla bir iş yapmaya kalkışırsa, hem umduğu elinden kaçmış, hem de korktuğu başına gelmiş olur”.  (348)

“Makam ve mal düşkünlüğünün müslüman kişinin dininde yaptığı tahrîbât, koyun ağılına dadanan iki kurdun verdiği tahribattan daha hızlıdır”. (533)

“Teennî ile hareket eden hedefine ulaşır veya ulaşabilir; acele ile iş gören hatâ eder veya edebilir”. (263)

“Teenni, itidâl, diline sâhip olma ve kesin kanâat, peygamberliğin yirmi altı cüz’ünden bir cüzdür”. (221)

“Oturmayacağınız şeyleri bina ediyorsunuz, yemeyeceğiniz şeyleri topluyorsunuz ve ulaşamayacağınız şeyleri ümit ediyorsunuz!”. (380)

“Sâhip olmadığı şeyle varlık gösterisinde bulunan kimse, takım olmadığı hâlde takım gibi gözüken bir elbise giymiş kimseye benzer”. (223)

“Uyanık olun! Dünyada nice tok ve varlıklı kimseler vardır ki, onlar, kıyâmet günü aç ve çıplaktırlar. Nefsine ikrâm eden nice kimseler vardır ki, o, gerçekte nefsini horlamaktadır; nefsini horlayan nice kimseler de vardır ki, o da, nefsine ikrâm etmektedir. Nice bir anlık şehvet vardır ki, ardında uzun bir hüzün bırakır”. (858)

“Yalan yere yemin etmek, evleri ıssız bırakır”. (182)

“Yalan yere yemin, sermâyeyi tüketir ve kazancı bereketsizleştirir”. (183)

“Yalancı şâhid, kıyâmet günü, dili ateş yalar vaziyette diriltilir”.  (372)


KAZANÇ-RIZIK

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir mala sadaka karışırsa, kesinlikle onu helâk eder”. (514)

“Gelecek olan her şey yakındır”. (137)

“Haksız yollardan kazanç sağlayan kimsenin kazancını, Allah, tehlikeli yerlerde harcatır”. (310)

“İnsan, rızkını sağladığı şeye, dört elle sarılsın”. (271)

“İnsanı yere seren bir fakirlik veya insanı altında ezen bir borç hâli dışında, dilenmek helâl olmaz”. (653)

“İnsanın değeri malı ile asaleti de, takvâsı iledir”. (11)

“İnsanın nefsi, borcu ödeninceye kadar, ona asılmış olarak duracaktır”. (586)

“İnsanın yediği en temiz şey, kazancıdır; çocuğu da, insanın kazancındandır”. (652)

“İşçiye, ücretini, teri kurumadan veriniz”. (491)

“Kişinin, ırzını koruma yolunda yaptığı her şey, amel defterine sadaka olarak yazılır”. (65)

“Önce çoluk çocuğunun geçimini sağla”. (405)

“Rızık, kulun peşini, ecelinden daha çabuk takip eder”. (169)

“Rızkı, yerin gizliliklerinde arayın”. (449)

“Rûhulkudüs (Cebrail Aleyhisselâm), hiçbir nefsin, rızkını tamamlayıncaya kadar kesinlikle ölmeyeceğini benim gönlüme ilhâm etti. Binâenaleyh, Allah Teâlâ’dan sakının ve rızık peşinde güzel güzel koşun”. (722)

“Sizden, rızkına aç gözlülükle yürüyenler; telâşsız yürüsün!”. (297)

“Temiz mal, sâlih bir adama ne güzel yaraşır”. (809)

“Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve verip geçtiğin dışında kalanlar, senin malın değildir”. (754)

“Zekât, İslâm’ın köprüsüdür”. (191)


CİMRİ

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah rızkını bollaştırdığı hâlde, hâlâ çoluk-çocuğunun rızkını kısan kimse bizden değildir”. (745)

“Allah, bir kimseye hayırlı bir şey verirse, o şey onun üzerinde görünsün”. (268)

“Allah, bir kuluna bir nimet ihsân ettiğinde, onun, o kulun üzerinde görülmesinden hoşlanır”. (696)

“Allah, size; dedi-koduyu, mal isrâf etmeyi ve çok üstelemeyi yasaklamıştır”. (689)

“Allah’a kavuşuncaya dek dilenmeye devâm eden bir kulun yüzünde, kıyâmet günü bir et parçası bulunur”. (539)

“Bildiği bir şey sorulduğunda onu gizleyen kimsenin ağzı, (kıyâmet günü) ateşten bir gem ile gemlenir”. (304)

“Bir mü’minde şu iki haslet birleşmez: Cimrilik ve kötü huyluluk”. (233)

“Hangi kusur, cimrilik kusurundan daha çirkindir”. (204)

“Cimrilikten sakının; zirâ o, sizden öncekileri helâk etmiştir”. (442)

“Çocuk, insanı cimri ve korkak yapar”. (15)

“İnsanda bulunan en kötü huy, sızlanmaya yol açan bir cimrilik ve yürek hoplatan bir korkudur”. (822)

“Kendisine isteme (dilenme) kapısını açan bir kimseye, Allah da mutlaka fakirlik kapısını açar”. (536)

“Kim, ihtiyacı dışında dilenirse, bu, onun başında bir ağrı ve midesinde de bir sancı olur”. (353)

AKRABALIK-DOSTLUK


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Akrabâlara verilen sadaka, hem sadaka yerine, hem de hatır sorup gönül alma yerine geçer”. (66)

“Babasına benzemesi, kişinin mutluluklarından birisidir”. (215)

“Bir ailenin azadlı kölesi, kendilerinden sayılır”. (636)

“Bir köle, efendisinin hakkını gözetir ve Rabbine ibâdetini de güzelce yaparsa, onun ecr u sevâbı, iki kat olur”. (846)

“Bir selâmla da olsa, akrabâlık bağlarını canlı tutun”. (421)

“Sadakanın efdal olanı, içinde kin ve düşmanlığını gizleyen yakın akrabâlara verilen sadakadır”. (787)

“Sevâbı hemen verilen tâat, sıla-i rahimdir”. (629)


DOSTLUK

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ahde vefâ imandandır”. (624)

“Allah için size sığınanı koruyun. Allah için sizden bir şey isteyene .verin. Sizi dâvet edene icâbet edin. Size iyilik edeni mükâfatlandırın. Eğer verecek bir şey bulamazsanız, ona duâ edin ki, o, sizin kendisini mükâfatlandırmak istediğinizi bilsin”. (296)

“Allah katında, arkadaşların en hayırlısı, arkadaşlarına iyi davrananlardır”. (763)

“Arkadaşının mektûbuna izinsiz bakan kimse, aynen ateşe bakmış gibi olur”. (324)

 “Arkadaşınla bir yerde buluşmak üzere sözleşip de, sözünde durmamazlık etme”. (599)

 “Bir kimse, bir kimsenin dünyada aybını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter”. (581)

 “Bir kimse, kendisi için istediği bir iyiliği, arkadaşı için de istemedikçe mü’min olamaz”. (572)

“Bir kimsenin, üç günden fazla dostuna darılması helâl olmaz”. (568)

“Bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır eder”. (151)

“Biriniz, bir dostunu sevdiğinde, bunu, ona belli etsin”. (504)

“Dostluk tevarüs eder, düşmanlıkta tevarüs eder”. (150)

“Üç günden fazla dargınlık yoktur”. (551)

 “Dostuna, gıyâbında yardım eden kimseye, Allah da dünya ve âhirette yardım eder”. (329)

 “Dostunu o kadar ölçülü sev ki, o, ileride bir gün düşmanın olabilir; düşmanına o kadar ölçülü husûmet besle ki, o da, ileride bir gün dostun olabilir”. (487)

   “Ev satın almadan önce komşuyu, yola çıkmadan önce de arkadaşı araştırın”. (460)

 “Evi; mü’minin ne güzel uzlet yeridir”. (813)

“Güven, zenginlikti!”. (9)

 “Güvenli olmayanın imânı yoktur; sözünde durmayanın da dini yoktur”. (549)

“Hasenâtın en üstünü, sohbet arkadaşlarına edilen ikrâmdır”. (790)

“Hayra kılavuzluk eden, aynen onu yapan gibidir”. (60)

 “Hayrı’, güzel yüzlüler yanında arayın”. (428)

 “Hediye, işitme ve görme duygusunu giderir”. (152)

 “Hediyeleşiniz ki, sevginiz artsın. Hicret ediniz ki, oğullarınıza bir şeref bırakmış olasınız. Soylu (kerîm) insanların sürçmelerini bağışlayınız”. (422)

 “Hediyeleşiniz ki, sevişesiniz”. (424)

“Sıla-i rahim, ömrü uzatır”. (69)

 “Hediyeleşiniz; zirâ hediye, kini ve garazı siler”. (427)

 “Hediyeleşiniz; zirâ hediye, kini ve kırgınlığı yok eder”. (423)

 “Hediyeleşiniz; zirâ o, sevgiyi ikiye katlar ve iç sıkıntılarını giderir”. (426)

“İyi arkadaş, attâra benzer; o, güzel kokulu yağlardan bir miktar vermese de, hoş kokusundan birazı sana da ilişir. Kötü arkadaş ise, demirci körüğüne benzer; kıvılcımlarından üstün başın yanmasa da, ağır kokusu sana da ulaşır”. (838)

 “İç yüzünü araştırırsan küsüp terk edersin; insanlara temkinli yaklaş”. (406)

“İnsanlara iyi davranan, fakat onlara zulmetmeyen; onlarla konuşan, fakat yalan söylemeyen; onlara söz veren, fakat sözünden caymayan kimse; insâniyeti mükemmel, adaleti müsellem, dostluğu elzem ve arkasından çekiştirilmesi harâm olan kimselerdendir”. (362)

“Karşılıklı hediyeleşiniz; zirâ hediye, husûmeti def’eder”. (425

“Kendisine iyilik edilen kimse, o iyiliğin karşılığını versin. Buna gücü yetmezse, onu dile getirsin; dile getirince, ona teşekkür etmiş”. (336)

   “Kendisine iyilik edilen kimse, şâyet memnûniyetini belirtme dışında bir karşılık bulamazsa, böylece ona teşekkür borcunu ödemiş olur; şâyet bu duygusunu gizlerse, o zaman da nankörlük etmiş olur”. (335)

 “Kendisine tanıdığın hakkı, aynen sana da tanımayan kimsenin arkadaşlığında hayır yoktur”. (582)

“Meşveretten sonra, hiç kimse, kesinlikle helâk olmaz”. (612)

“Mü’min, külfetsizdir”. (88)

  “Mü’min, mü’minin kardeşidir”. (87)

“Sana güvenen kimseye güven duygusu ver; sana hıyânet edene ise sen hıyânet etme”. (490)

  “Yalnızlık, kötü arkadaştan daha hayırlıdır; iyi arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir. İç açıcı söz söylemek, sükûttan daha hayırlıdır; sükût da, iç karartıcı söz söylemekten daha iyidir “ . (777)

KALBİN HALLERİ


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Âdemoğlunun kalbi, kaynar vaziyetteki tencereden daha hızlı alt üst olmaktadır”. (818)

“Her şeyin bir mâden ocağı (merkezi) vardır; takvânın ocağı da âriflerin kalbleridir”. (665)

“Allah’a imandan sonra en akıllıca iş, insanların sevgisini kazanmaktır”.   (135)

“Birilerine şu yüzüyle, birilerine de bu yüzüyle gelen iki yüzlü kimseleri, insanların en şerlileri olarak görürsün”. (391)

“Cehennem gibi, kaçanının uyuduğunu; cennet gibi de, isteklisinin uyuduğunu hiç görmedim”. (519)

“Eğer hiç günah işlemeseniz, şahsen ben, sizin, bundan daha beter bir günah işlemenizden korkarım; o da, kendini beğenmişliktir, kendini beğenmedir”. (870)

“Her şahıs, kendi nefsinin muhâsibidir”. (136)

Hiçbir mü’min yoktur ki, bu dünyadan ayrılıncaya kadar, zaman zaman, kendisinden ayrılmayan bir günah ona dokunmamış olsun”. (531)

“Mü’min, mü’minin aynasıdır”. (86)

“Mü’minin hediyesi, ölümdür”. (105)

“Mücâhid, şânı yüce Allah’a itâat husûsunda, kendi nefsiyle didişen kimsedir”. (124)

“Ruhlar, içtimâ hâlindeki bir ordu gibidir: Orada tanışanlar, bu dünyada kaynaşırlar; orada tanışmayanlar ise burada uyuşmazlar”. (194)

“Utanmadıktan sonra dilediğini yap”, sözü, ilk peygamberlik müessesesinden itibâren insanların idrâk edegeldikleri bir kelâmdır”. (723)

“Yaltaklanma, mü’min tavrı değildir”. (742)

“Yeşilliğe bakmak, gözün pasını açar; güzel kadına bakmak da gözü cilâlandırır”. (206)

“Zandan sakının; zîrâ o, sözün en yalanıdır”. (620)


HUY

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanlar, altın ve gümüş madenine benzer bir yapıya sâhiptirler”. (132)

“İnsanlar, bir tarağın dişleri gibidir”. (131)

“Hayır, alışılmış bir davranıştır; şer ise, inatçılıktır”. (12)

“İyilik, ahlâk güzelliğidir”. (36)

“Kalb, rüzgârın yeryüzünde sağa sola uçurduğu bir tüye benzer”. (834)

“Kalbi istikâmet üzere olmadıkça, bir kulun imanı müstakim olmaz. Dili düzgün olmadıkça da kalbi düzgün olmaz”. (571)

“Kalbi paslanmaya götüren aç gözlülükten Allah’a sığının”. (465)

“Kalbler, kendine iyilik edeni sevme ve kötülük edenden nefret etme huyunda yaratılmışlardır”. (387)

“Kıskançlık duygusu, imandandır”. (108)

“Kimsenin hayâ perdesini yırtmayınız”.  (597)

“Koğuculuk eden, cennete giremez”. (566)

“Küfürbaz olmak, bir dosta yakışmaz”. (560)

“Yumuşak huyluluktan nasibini alan kimse, dünya ve âhiret hayrından da nasibini almıştır”. (311)

“Şakî ve saîd hakkında kalemin mürekkebi kurumuş; huy, yaratma, ecel ve rızık gibi dört şeyin de defteri kapanmıştır”. (388)

“Şeytan, âdemoğlunun kan damarlarında dolaşır”. (641)

“Sarık sarınız ki, yumuşak huyluluğunuz artsın”. (437)

“Mü’min, hem iyi geçinen, hem de iyi geçinilen kimsedir”. (90)

“Mü’min, hıyânet etme ve yalan söyleme dışında, her huya yatkın olarak yaratılmıştır”. (379)

“Mü’min, safdır ve âlicenaptır; fâcir ise, kurnaz ve alçak tabiatlıdır”. (92)

“Mü’minin, nefsini zelil etmesi yakışık almaz”. (559)

“Mü’minler, alçak gönüllü ve yumuşak huyludurlar”. (97)

“Mü’minlerin en iyileri, tok gözlü olanlar; onların en kötüleri ise, açgözlü olanlardır”.  (782)

“Müsâmaha et ki, müsâmaha göresin”. (416)

“Müsâmahakârlık kazançlıdır, güçleştirmek ise uğursuzluktur”. (13)

“Nerede olursan ol, Allah’dan sakın. Bir kötülüğün peşinden hemen bir iyilik yap ki, o kötülüğü silsin. İnsanlara karşı da güzel huylu ol”. (420)


KORKULAR

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ağız tadını kaçıran ölümü, hiç hatırdan çıkarmayınız”. (435)

“Benden sonra, ümmetimin şu üç davranışından endişe ediyorum: Âlimin zellesi, insafsızın hükmü ve peşinden gidilen nefsânî arzular!”. (712)

“Bir müslümanın, bir müslümanı dehşete düşürmesi helâl değildir”. (567)

  “Borç, dînin yüz karasıdır”. (19)

 “Borçtan sakının; zîrâ o, geceleri bir üzüntü, gündüzleri ise bir zillet vesilesidir”. (619)

“Çöplükte biten yeşilliklerden sakının”. (618)

  “Eğer hayvanlar, âdemoğlunun bildiği gibi ölümü bilmiş olsalardı; siz, hiç semiz et yiyemezdiniz”. (863)

“Kıyâmet günü, insanlar arasında ilk bakılacak dâvâ, kan davalarıdır”. (145)

“Kul, kendisine isâbet edecek şeyden kurtulmanın mümkün olmadığını ve başına gelmeyecek olan şeyin de ona isâbet etme ihtimâlinin bulunmadığını bilinceye kadar, imanın hakikatine ulaşamaz”.  (573)

HİKMET


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Hikmet, mü’minin yitiğidir”. (102)

 “Hikmet, şereflinin şerefini artırır”. (630)

 “Hikmetin başı, Allah korkusudur”. (79)

“Kim, kırk gün, Allah için nefsini arındırırsa, hikmet pınarları, onun kalbinden diline zuhûr eder”. (326)

 “Hikmetli söz, hikmet arayan herkesin yitiğidir”. (35)

 “Hikmetli sözlerden bir söz, ne hoş bir hediyedir”. (807)

 “Harb, hîledir”. (6)

“Hem dünyanızı düzene sokunuz; hem de, yarın ölecekmişçesine âhiretiniz için çalışınız”. (467)

“Her çalışanın bir amacı vardır ve bütün çalışanların nihâî amacı ise, ölüm’dür”. (659)

“Herkes, kesinlikle, Allah’a hüsnü zan besleyerek ölsün”. (601)

“İçinizden biri, kendi gözündeki merteği görmez de, arkadaşının gözündeki çöpü görür”. (393)

“İki haslet vardır ki münâfıkta bulunmaz: Tavır güzelliği ve dinde bilgi derinliği”. (232)

  “İstihare eden, hüsrâna uğramaz. İstişare eden pişmân olmaz. Tutumlu olan da muhtâç duruma düşmez”. (511)

“İşin özü, sonlarıdır”. (25)

“Karşılığını alacağını bilen kimse, bahşişi esirgemez”. (265)

“Kendi yükünü taşıyan kimse, kibirden kurtulmuştur”. (285)

“Kıssa anlatan, kin saçmaktadır, hâlbuki onu dinleyen rahmet beklemektedir; tüccar rızık beklentisi içindedir, karaborsacı ise lânet dağıtmaktadır”.  (225)

“Kıtlık döneminde doyuran, suyu çekilmiş bataklıktaki verimli hurmalık, ne güzel maldır”. (808)

“Sana şüphe veren şeyi, şüphe vermeyen şeye bırak”. (413)

“Kim, bir zümreye benzemeye çalışırsa, o, onlardan sayılır”.(280)

“Mü’min kardeşinin gönlüne sevinç sokmak, mağfireti gerektiren davranışlardandır”. (716)

 “Mü’minin firâsetinden sakınınız; zirâ o, Allah’ın nûru ile  bakar”. (430)

“Mü’minin şu durumuna hayret: And olsun ki, Allah, mü’mine, onun için sâdece hayır olan bir kazâ ile hükmeder”. (384)

“Ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin; ne kadar seversen sev, sonunda ayrılacaksın; ne kadar çalışırsan çalış, neticede onun karşılığını göreceksin”. (493)

  “Nice kimseler vardır ki, o, kendisinden daha anlayışlı olan kimselere bilgi taşır”. (856)

“Nice kimseler vardır ki, o, kendisinden daha kavrayışlı olan kimselere hikmet aktarır”. (857)

   “Öğüt verici (vâiz) olarak ölüm yeter; zenginlik olarak yakîn yeter; meşguliyet olarak da ibâdet yeter”. (851)

“Rabbim bana; sözümün bir zikir, susmamın bir fikir ve bakışımın bir ibret bakışı olmasını emretti”. (726)

“Riyazetin seçkin kimselerden başkasına yaraşmadığı gibi; iyilik de, soylu ve dindâr kimselerden başkası nezdinde gereğince değerlendirilmez”. (563)

“Saîd (mutlu), başkasından ibret alan kimsedir; şakî (bedbaht) ise, anasının karnında da şakî olandır”. (52)

 “Sakınma, kadere fayda vermez”. (556)

“Sarık, Arabların tâcıdır”. (47)

“Yaklaşan şerden dolayı Arablara yazıklar olsun”. (212)

 “Sefere çıkınız ki, sıhhat bulasınız ve ganimet elde edesiniz”. (400)

“Sen, bir şeyi, Allah’dan sakınarak bırakırsan, Allah da sana, ondan daha hayırlısını verir”. (715)

“Seyrek ziyâret et ki, daha çok sevilesin”. (403)

“Sıkıntı dediğin, borç sıkıntısıdır; ağrı dediğin de, göz ağrısıdır”. (553)

“Sizden aşağıda olanlara bakınız; sizden yukarıda olanlara bakmayınız. Zîrâ bu, Allah’ın size verdiği nimetleri hor görmemenize daha uygun bir davranıştır”. (485)

“Sizden birisi bir şey temennî ettiğinde, temennî ettiği şeye dikkat etsin; zîrâ o, isteklerinden hangisinin kayda geçtiğini bilemez”. (506)

“Sizler, dünyadan daha ne bekliyorsunuz?! Azdıran bir zenginlik mi; yoksa unutturan bir fakirlik mi; veya sıhhati bozan bir hastalık mı; veyahut bunatan bir ihtiyarlık mı; ya da techîz ve tekfini gerektiren bir ölüm mü?”. (537)

“Sonunun nasıl geldiğine bakmadan, herhangi bir kimsenin ameli, sizde hayranlık uyandırmasın”. (604)

 “Söylediklerine göre..”. şeklinde başlayan bir söz girişi, ne kötü bir giriştir”. (820)

 “Söz verme, bir borçtur”. (5)

  “Toprağa dokunun; zîrâ o, size karşı şefkatli bir anadır”. (456)

 “Toprak, çocukların bahârıdır”. (193)

 “Tutumlu olan, muhtâç olmaz”. (507)

 “Uğur sayma (fâl-i hayr), ne güzel şeydir”. (811)

“Uyuyup kalmaktan korkan, gece yol alır; gece yol alan da, menziline ulaşır”. (290)

“Yaşadığınız günlerin hayırlarını araştırınız ve Yüce Allah’ın rahmetinin esintilerini kaçırmayınız. Nitekim, Yüce Tanrı’nın rahmetinin bir kısım esintileri vardır ki, onları, dilediği kullarına değdirir”. (453)

“Yazının itibârı, mührüdür (imzâsıdır)”. (26)

  “Yol arkadaşlarının en iyisi, dört kişilik olandır. Öncü birliklerinin en iyisi, dört yüz kişilik olandır. En iyi ordu ise, dört bin kişiden oluşandır”. (764)

 “Yolculuk (sefer) , ateşten bir parçadır”. (155)

“Zaman zaman, kalblerinizi dinlendiriniz”. (436)

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM HAKKINDA


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah, benim için, yeryüzünü bir noktaya dürdü de, ben, onun, doğusundan batısına her tarafını gördüm. Ümmetimin mülkü ise, benim için dürülen yerlere ulaşacaktır”. (701)

“Ben Cevâmi‘ul-kelim’le gönderildim ve düşmanı yıldırma duygusu ile desteklendim”.  (367)

“Ben ve yetime kefîl olan kimse, cennette işte aynen böyleyiz. Bunu derken, şahâdet ve orta parmağını yanyana getirerek gösterdi”. (241)

“Ben, ateşten uzaklaştırmak için eteklerinizden tutuyorum; sizler ise, kelebek ve çekirgelerin kendilerini attıkları gibi, körü körüne ateşe hücum ediyorsunuz”. (713)

“Ben, bir rahmet kaynağı ve doğru yol göstericisiyim”. (727)

“Ben, daha çok, ümmetimi doğru yoldan saptıran idârecilerden korkuyorum”. (731)

“Ben, sabâ rüzgârı ile muzaffer kılındım; Âd kavmi ise lodos rüzgârı (debûr) ile helâk edildi”. (368)

“Ben, sâdece mekârim-i ahlâk’ı tamamlamak üzere gönderildim”. (730)

“Ben, sizin, Havz’a ilk ulaşanınızım”. (240)

“Ben, uyarıcıyım; ölüm, baskıncıdır; kıyâmet ise buluşma yeridir”. (242)

“Benden başka yardımcısı olmayan kimseye zulmedene karşı, gazabım şiddetlidir”. (874)

“Beni, binekli yolcunun su kabı yerine koymayınız”. (606)

“Benim dünya ile münâsebetim; aynen, sıcak bir günde, bir ağaç gölgesinde dinlenip de sonra kalkıp giden binitli bir yolcuyu andırır”. (840)

“Benim için birbirini sevenler, benim için birbiriyle sohbet edenler, benim için birbirine cömertçe ikrâm edenler ve benim için birbirini ziyâret edenler, benim sevgimi hak etmişlerdir”. (872)

“Benim şefâatim, ümmetimin büyük günahlarınadır”. (165)

“Benim ümmetim, Allah’ın rahmetine mazhar olmuş bir ümmet (ümmet-i merhûme)’dir’(623)

“Benim ümmetim, kıyâmet gününde, alınlarındaki abdest izlerinin beyazlığı ile tanınır”. (207)

“Bu hususta, (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iftira edenler hakkında bu dünyada cezaları muhakkak kesilmiştir.) artık bir daha iki keçi toslaşmaz”. (555)

“Ensâr, benim ay âlim ve sırdaşlarımdır”. (166)

“Her peygamberin bir duâ ve niyâz hakkı vardır; bense, bu duâ hakkımı, kıyâmet günü, ümmetime şefâat olarak sakladım”. (667)

“Sizler, eğer benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız”. (862)


KUR’ÂN-I KERİM

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Her şeyin bir kalbi vardır; Kur’ân’ın kalbi de Yâsîn’dir”. (666)

“Kur’ân ile tegannî etmeyen bizden değildir”. (746)

“Kur’ân ile tegannî etmeyen bizden değildir”. (746)

“Kur’ân okuyan kul, fakirleşmez; artık, onun ötesinde bir zenginlik yoktur”. (554)

“Kur’ân öyle bir zenginliktir ki, artık ondan sonra bir fakirlik ve onun dışında bir zenginlik yoktur”. (196)

“Kur’ân, bağlı deveye benzer; eğer sâhibi onu bağlarsa durur, bırakırsa gider”. (835)

“Kur’ân, kıyâmet günü, sâhibi için ne güzel şefâatçidir”. (806)

“Kur’ân, sırf devâdır”. (17)

“Kur’ân’ı, kötülüklerden alıkoyacak şekilde oku. Eğer o seni kötülüklerden alıkoymuyorsa, sen onu okumuş sayılmazsın”. (489)

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerdir”. (765)


AKIL

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Akıllı kimse, nefsini arka plâna çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kimse ise, nefsinin arzuları peşine takılan ve Allah’a karşı boş kuruntu içinde olandır”. (125)

“Akıllı kişilere danışınız ki, doğruyu bulasınız. Onlara isyân etmeyiniz; aksi hâlde, pişmân olursunuz”. (472)

“Bir kimsenin müslümanlığı, aklının gerçeğine vâkıf oluncaya kadar, sizde hayranlık uyandırmasın”. (605)

“Haber, gözle görme gibi değildir”. (739)

“Kendisiyle istişâre edilen, güvenilir kimsedir”. (3)

“Kişinin keremi, dînidir; mürüvveti aklıdır; esas değeri ise, ahlâkıdır”. (129)

MAKYAVELİZMİN DOĞUŞU ve İLKELERİ-BİR OYUN: THE JEW OF MALTA


Makyavelizm, bir diplomat ve aynı zamanda bir siyaset felsefesi düşünürü olan Niccoló Machiavelli’nin (1469-1527) ortaya attığı bir siyaset ve devlet anlayışının adıdır.

Machiavelli siyaset konusunu gerçekçi bir yaklaşımla ele alıp irdelediği için modern siyaset bi­liminin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Zira Ortaçağın devlet anlayışına karşı çıkmıştır. Ortaçağın anlayışına göre, siyasal güç iki kurumun elindeydi. Kilise ve imparatorluk. Bu iki kurum Tanrı’nın gücünü ayrı ayrı yer yüzünde temsil etmekteydi. Ancak bu ikisinden hangisinin diğerine üstün olduğu konusuydu tartışmalara yol açan. Makyavelli’ye göre ise devlet kutsal adaletin, üstün iyiliğin, herhangi bir amaç veya ülkünün aracı olamazdı. çünkü devletin kendisi başlı başına bir amaçtı, devlet devlet için vardı, devlet egemen olmak için vardı. Makyavelizm, yani Makyavelli’nin siyaset öğretisinin başlıca ilkeleri şunlardır:

 1-Devlet bağımsız ve egemen olmalıdır.

2-Siyasetin kendine özgü bir yasası vardır ve bu, toplumun ah­lak yasasından ayrı tutulmalıdır.

3-Siyaset, talih ile güç tutkusu, yönetmek tutkusu arasındaki bir mücadeledir. Kişinin hırslı ve güçlü bir iradeye sahip olması başarılı bir siyaset hayatının en önemli koşulundur.

4-Genellikle insan doğası kötüdür.

BU SİYASET ANLAYIŞINA GÖRE AMAÇ, DEVLETİN EGEMENLİĞİDİR VE BU AMACIN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN HER ŞEY BİR ARAÇ OLARAK KULLANILABİLİR. Örneğin din ve ahlâk, devletin egemenliğine, üstünlüğüne hizmet ediyorsa bir değeri vardır.

Hükümdar, ülkesinde egemenliğini koruyabilmek için her türlü aracı ahlakâ olsun veya olmasın kullanabilir.

Görüldüğü üzere, siyaseti ahlâk ve dinden soyutlayarak ele alan bu öğretide devletin egemenliği uğruna her şey geçerli sayılmakta, kişinin yönetimin başına geçmek tutkusuyla hareket ederken, ilerde Hükümdar (Prens) isimli eserinde görüleceği gibi,

yasal olan veya olmayan her araç­tan yararlanması,

hükümdarın egemenliğini sürdürebilmesi için ayıp ya da suç sayılabilecek hile, şiddet, ikiyüzlülük gibi yollara da başvurması son derece doğal karşılanmakta, hatta öğütlenmektedir.

“ Çünkü insanlar genellikle kötüdür.”

“Hükümdarın onlara dürüst davran­ması aptallık olur”

MAKYAVELİZMDE HÜKÜMDAR BÜTÜN BU ARAÇLARI KENDİ KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN DEĞİL, DEVLETİN GÜVENLİK VE ESENLİĞİ GİBİ YÜKSEK BİR AMACA HİZMET ETMEK İÇİN KULLANMAKLA YÜKÜMLÜ TUTULMUŞTUR. Fakat bu nokta gözden kaçırıldığı için Makyavelizm sadece dürüst­lükten yoksun bir siyaset biçimini değil, sahtekârlığı, ikiyüzlü­lüğü, zorbalığı da ifade eden bir sözcük olmuştur. Bu sözcükten tü­retilen ‘makyavelist’ sıfatı ise dalavereci, acımasız, ikiyüzlü, kötü ruhlu insanları ve dürüstlükle yapılmayan işleri nitelemek için kullanılmıştır.

HÜKÜMDAR (PRENS)

Makyavelizmi en geniş ve en ayrıntılı biçimde ele alan, 1513’te yazıldığı halde yayınlanmasına ancak 1532’de izin verilen ve Machiavelli’ye kötü bir şöhret sağlayan Hükümdar (Prens)’i daha yakından tanıyalım.

Hükümdar, siyaset ahlâkı üzerine yazılmış bir kitap olup, baş­lıca iki bölüm halinde ele alınabilir.

Birinci bölümde hükümdar olma­nın yasal olan ve olmayan yolları anlatıdır.

Bunlardan yasal ve ko­lay olanı veraset yoludur. Bu yolla hükümdar olan bir kişinin yapa­cağı tek şey atalarının kurduğu düzeni korumak, bu düzenin dışına çıkmamaktır (Hükümdar,II).

Hükümdar olmanın diğer bir yolu talihten geçer. Talihin ve başkalarının yardımıyla hükümdar olabilir insan. Fakat sadece talihe güvenmekle hükümdarlık sürdürülemez. Çünkü talih oynaktır ve talihi kötüye giden bir hükümdar çok akıllı ve ye­tenekli değilse yıkılmaktan kendini kurtaramaz. Örneğin, Cesare Borgia [1]babasının o sırada papa olmasından ötürü, yani talihin yar­dımıyla hükümdar olmuş ve kişisel yeteneklerini kullanarak hüküm­darlığını sürdürebilmişti. Geleceğini güvence altına almak için dost­lar edinmiş, gerektiği zaman şiddete, zorbalığa, sahtekârlığa baş­vurmuş, halkını hem korkutmuş hem de ona kendini sevdirmiş, düşman­larına karşı güçlü bir ordu bulundurmuş, kötülük beklediği kişileri ortadan kaldırmış, güçlü kralların desteğini sağlayarak gerektiğin­de onlardan yardım almıştı.(Hükümdar, VII).

Diğer taraftan halkın desteğiyle hükümdar olmak, talihin ya da yabancı güçlerin yardımıy­la hükümdar olmaktan çok daha iyidir. Bu durumda hükümdara düşen görev, halkını ezmemek, halkını hoşnut etmektir. Kötü günlerinde ça­resiz kalmak istemiyorsa halkının sevgisini kazanmaya çalışmalı, halkını kendine bağlamasını bilmelidir. (Hükümdar.IX).

Ayrıca alel­ade bir insan kendi yeteneklerini kullanarak hükümdarlığa kadar yük­selebilir. Kişisel yeteneklerini kullanarak yönetimi ele geçiren hü­kümdarlar bulundukları yere güçlükleri yenerek gelir, fakat hükümdar­lıklarını sürdürmekte o kadar zorluk çekmezler. Bu hükümdarları bek­leyen en büyük tehlike yeni bir düzen kurmakta kendini gösterebilir; zira yeni bir yönetim modeli uygulamanın başarı şansı oldukça az­dır. Bütün bu zorlukları aşmak yine hükümdarın çok güçlü ve yete­nekli olmasına bağlıdır.(Hükümdar,VI).

Hükümdar olmanın diğer bir yo­lu zor kullanmak, ya da cinayet işlemektir. Sıradan bir vatandaş hiç bir yeteneğe ve talihe sahip olmadan bu yolla hükümdarlığı eline geçirebilir. Bu konuda Machiavelli şöyle diyor :

Vatandaşlarını öldürmek, dostlarına ihanet etmek, imansız, merhamet­siz ve dinsiz olmak fazilet değilse ve insana onur vermese de, insanı iktidara getirebilir.(Hükümdar.VIII.46)

Bu yola başvuran bir kişi yapmayı tasarladığı kötülükleri bir anda yapmalıdır ki daha az acı versin, daha çabuk unutulsun. İyilikler ise azar azar yapılmalıdır ki halk tadına varabilsin. Hükümdar yap­tığı kötülükleri iyi işlerle dengelemesini bilmelidir.

Machiavelli Hükümdar’da sadece iktidara gelmenin belli başlı yollarını belirtmekle kalmaz; kazanılan bir iktidarın nasıl elde tu­tulması gerektiğine ilişkin bazı kurallar da ileri sürer. Bunlardan bir kısmı normal kurallardır.

Örneğin sağlam bir iktidar her şeyden önce güçlü bir orduyu gerektirir, Machiavelli, bir tahtı ele geçir­menin kolay, fakat onu elde tutmanın zor olduğunu, başkalarının gü­cüne gerek duyan ve yeterli askerî güce sahip olmayan hükümdarların tahtlarını kaybetmeye mahkûm olduklarını ifade eder. Dış güçlerin desteğine güvenen hükümdarlar, iktidarlarını talihe bırakmış sayılır­lar ki, bu da güvenilir bir yol değildir. Bir hükümdarın başlıca uğ­raşı askerlik olmalıdır. Hükümdarın görevi her an savaşa hazır bir ordu bulundurmak olmalıdır. Askerlik sanatını iyi bilmeyen ve asker­lik sanatına gereken önemi vermeyen, eğlenceye aşırı düşkün olan hükümdarlar iktidarlarını kolaylıkla kaybederler. Bu yüzden hüküm­dar askerlik sanatını iyi bilmeli, bu sanattan uzak kalmamalı, boş zamanlarında bu sanatla ilgilenmelidir. Hükümdar sadece askerlik sa­natının teorik yönünü değil, pratik yönünü de bilmelidir. Bunun yanı sıra geniş tarih bilgisine sahip olması, geçmişte büyük başarılar elde etmiş devlet adamlarının yolunu izlemesi, tarihte yapılan büyük hatalardan ve başarılardan ders alması gereklidir. Akıllı hükümdar kötü günlerde doğabilecek güçlüklerin üstesinden gelmek için hazırlıklı olan hükümdardır. (Hükümdar. XIV).

Machiavelli, hükümdarın halkına nasıl davranması gerektiği ko­nusunda şu görüşlere yer verir:

BÜTÜN İNSANLAR GİBİ HÜKÜMDARLAR DA NE SADECE İYİ, NE DE SADECE KÖTÜ NİTELİKLERE; BUNLARIN HER İKİSİNE BİRDEN SAHİPTİRLER. Sadece iyi niteliklere sahip olmaları övgüye değer bir şey olurdu. Fakat böyle bir şey insan doğasına aykırıdır.

O halde yapılacak şey, iyi ve kötü nitelikler arasında bir denge sağlamaktır. Bir hükümdar tüm faziletlere sahip olsa bile bu onun için yararlı değil zararlı olabilir. Fakat bu faziletlere sahipmiş gibi görünmenin pek zararı dokunmaz. Çünkü bazı özellikler vardır ki, her biri tek başına bir fazilet gibi görünebilir ama hükümdarın yı­kımına yol açabilir. Bazı özellikleri de vardır ki, kusur gibi gö­ründüğü halde devlete, halka refah ve mutluluk getirir. (Hükümdar.XV).

Machiavelli, cimrilik ve cömertlik konusunda ise, cömertliğin bir hükümdarı yoksul ve zavallı bir duruma düşürebileceği görüşün­dedir. Cömertlik bir hükümdara yarar değil, zarar getirebilir, hatta bazı durumlarda onu tahtından bile uzaklaştırabilir. Fakat genellik­le hükümdarın halkına cömert görünmesinin pek zararı yoktur. Savaşta elde edilen ganimetleri halka dağıtmak hükümdara ün kazandırır. An­cak hükümdar kendisine ve halkına ait olan mallarda savurganlık yapmamalıdır. Eğer bir hükümdar adını iyiye çıkarmak istiyorsa ve kendi servetine dokunmaksızın cömertlik yapamayacaksa cimri tanın­maktan çekinmemelidir. Tarihte cimri olarak tanınan hükümdarların büyük işler başardıkları görülmüştür. Bir hükümdar halkını soymadı­ğı, ülkesini savunabildiği, yoksulluk ve itibarsızlığa düşmediği sürece cimri diye tanınmaktan fazlaca yüksünmemelidir.(Hükümdar, XVI)

Machiavelli, hükümdarı nefret edilmekten, hor görülmekten ka­şınması konusunda da uyarır. Bir hükümdar halkının malına ve ırzına dokunmadığı sürece kolay kolay onun nefretini kazanmaz.

Döneklik, hafiflik, korkaklık, kararsızlık da halkın nefretine yol açabilir. Bunlardan tehlikeden kaçar gibi uzak durmak gerekir. Hükümdarın davranışlarında büyüklük, yüreklilik, ölçülülük görünmelidir. Hü­kümdar düşmanlara karşı ülkesini savunması için kendisini halkına sevdirmek zorundadır; en güvenli kalesi halkın sevgisidir. Bu yüz­den hükümdar halkın nefretini uyandıracak işleri başkalarına yaptır­malıdır. Kendisi sadece halkın sevgisini kazanacak işlerle uğraşma­lıdır. (Hükümdar. XIX).

Ayrıca, eski Roma İmparatorluğuna hayran olan Machiavelli, Roma imparatorlarının yaptığı gibi hükümdara yı­lın belirli günlerinde halkını çeşitli tören, eğlence ve gösteriler­le eğlendirmesini öğütler.(Hükümdar. XXI).

Machiavelli, hükümdarlığın sürdürülmesine ilişkin daha başka kurallar da ileri sürer. Fakat bunlar din ve ahlâka aykırı olduk­ları için büyük bir skandal yaratmış, Machiavelli’nin kötü bir ün yapmasına neden olmuşlardır.

Şimdi bu kurallara göz atalım.

Hükümdarın, halkını birlik, beraberlik içinde tutmak ve kendi­sine bağlı kalmasını sağlamak için başvuracağı silahlardan biri zorbalıktır. Devlet yönetiminde hükümdarın sert olması, halkı ara­sında hem sevilen, hem korkulan bir hükümdar olması gerekmektedir. Fakat Machiavelli, bazen korkulmanın sevilmekten daha iyi sonuçlar verdiğini belirtir.

 Korkulan bir insan olmaktansa sevi­len bir insan olmak mı, yoksa sevi­len bir insan olmaktansa korkulan bir insan olmak mı daha iyidir?

Bu­na cevap olarak, hem sevilen hem de korkulan bir insan olmak gerekir, derim. Fakat bu iki özelliği bir arada bulundurmak güç olduğundan bi­risinden vazgeçmek gerekirse korku­lan bir insan olmak daha iyidir, derim. Hükümdar.XVII. 80.

Hükümdarın devlet yönetiminde beceriksiz ve yumuşak olması ona ve halkına zarar getirebilir. Hükümdarın şiddete başvurması halinde toplumun ufak bir kesimi zarar görebilir. Ne var ki, onun yumuşak davranması tüm ülke halkına zarar verebilir. Machiavelli, insanla­rın genellikle doğuştan kötü, nankör, çıkarcı, ikiyüzlü olduklarını ve ortak çıkarlar söz konusu olmadıkça aralarında sağlam bağların kurulamayacağını, oysa korku altında tutulan insanların cezalandı­rılma endişesiyle yaşadıkları için hükümdardan kopamayacaklarını ileri sürer. Ama bu korku hiçbir zaman nefrete dönüştürülmemelidir.

 …İnsanlar, genellikle nankör, de­ğişken, ikiyüzlü, tehlikeden kaçan, çıkarlarında hasis yaratılıştadır­lar. Kendilerine iyilik yaptıkça sizinle olurlar.(…) İnsanlar se­vilen kişilerin şiddetinden çok korkulan kişilerin şiddetinden çe­kinirler. Çünkü insanlar, yaratı­lıştan kötü oldukları için bir çı­kar karşısında sevgi bağlan yok olur. Oysa korkuyla bağlanmış in sanlar ceza tehdidi altında oldukları için bu bağlar hiçbir zaman onların yakasına bırakmaz. Hükümdar. XVII,80-81.

Hükümdarın en çok tartışılan, en çok eleştirilen bölümü “Hüküm­darlar Sözlerini Nasıl Tutmalıdırlar” başlığını taşıyan bölümdür. ‘Makyavelist’ sözcüğünün yaptığı bütün kötü çağrışımlar daha çok bu bölümden kaynaklanmıştır. Maciavelli bu bölümde, devlet yönetiminde dürüstlüğün övgüye değer olduğunu kabul eder ama siyasal iktidarın korunabilmesi için yalan yere yemin etmeyi, dalaverelere, entrikala­ra başvurmayı, ikiyüzlü davranmayı da gerekli görür. Devlet yönetimin­de hükümdarların,  gerektiğinde verdikleri sözden dönerek halkı usta­lıkla aldatmak yoluna gitmelerini Öğütler:

…ihtiyatlı bir hükümdar, kendine zararı dokunuyorsa verdiği sözü tutmaz. Söz vermesini gerektiren şartlar değişmişse yine sözünde durmasına gerek yoktur, insanlar iyi olsalardı bu davranış biçimi kötü olurdu. Fakat insanlar kötü olduklarına ve onlar verdikleri sözde durmadıklarına göre siz de verdiğiniz sözde durmak zorunda değilsiniz. Hükümdar. XVIII, 84

Machiavelli, ayrıca ideal hükümdarın diğer özelliklerinden söz eder­ken onun gerektiği yerde tilki kadar kurnaz, gerektiği yerde aslan kadar güçlü olmasının önemi üzerinde durur.

En iyi tilki olabilen hükümdar en iyi sonuca ulaşmıştır. Hükümdarın ro­lünü çok iyi oynaması, gerçek amaçlan konusunda açık vermemesi gerekmektedir. İnsanlar o kadar basit ve şartların gereklerine uy­maya o kadar alışkındırlar ki al­datmak isteyen biri mutlaka alda­nacak birini bulur. Hükümdar. XVIII, 84.

Bir hükümdarın sadece aslan kadar güçlü veya tilki kadar kurnaz ol­ması yetmez. Onun hem çok kurnaz, hem de çok güçlü olması gerekir. Çünkü aslan kendisini tuzaklardan koruyamaz, tilki de kurtlara kar­şı kendini savunamaz. Aslanda insan doğası kötü olduğuna göre hü­kümdarın bütün insanlara dürüst ve iyi davranması sadece akılsızlık olur.

Hükümdar, bağımsız bir İtalyan devletini gerçekleştirecek güç­lü bir lidere büyük bir özlem duyan ve bunun en kısa zamanda gerçek­leşmesini dileyen Machiavelli’nin vatanseverlik duygularını dile getiren bir bölümle son bulur.(Hükümdar. XXVI).

Hükümdar kadar büyük gürültüler koparan, tepkilere yol açan, yüzyıllar boyunca tartışılan, yerden yere vurulan eserlerin sayısı herhalde çok azdır. Kuşkusuz bütün bu tepkiler Makyavelizmin ne ka­dar etkili olduğunun bir delilidir. Machiavelli, özellikle ilk za­manlar şiddetli saldırılara hedef olmuş, kilise tarafından dinsiz ilân edilmiş, eserlerinin basılması uzun bir süre yasaklanmış ve saldırılar giderek anti-makyavelist bir cephenin oluşmasına yol açmıştır. 17. ve 16. yüzyıllarda önem kazanan mutlakiyet yönetimi Makyavelizmin ne kadar geçerli olduğunu göstermiş, ulusçuluk hareketlerinin başladığı, ulusal birlik ve ulusal devlet gibi ülkülerin önem kazandığı 19. yüzyılda Machiavelli, özellikle İtalya ve Alman­ya’da ulusal devlet kavramını savunan ilk düşünür olarak saygı gör­müş, diğer taraftan Hükümdar, diktatör ruhlu yöneticilerin ellerinden düşürmedikleri bir el kitabı olmuştur.

Siyaset felsefesi tarihinin büyük düşünürlerinden biri olan Niccolo Maohiavelli daha çok Hükümdar adlı eseriyle büyük tepki­ler uyandırmıştır. Parçalanmış durumda bulunan İtalya’yı ulusal birlik ve bütünlüğe kavuşturacak lidere devlet siyasetinde başa­rılı olmanın yollarını göstermek amacıyla yazılan bu kitap siya­si düşünce tarihine yepyeni bir görüş getiriyordu:

“AMAÇ ARACI GE­ÇERLİ KILAR.”

Amaç ulusal birliğini sağlamış, güçlü bir devletin kurulması ve yaşatılmasıydı. Ulusal toplumun yararına yönelik bu amacın gerçekleştirilebilmesi için hükümdarın çok güçlü, çok akıl­lı, çok yetenekli ve becerikli olması gerekiyordu; çok faziletli olması değildi. Hükümdar gerektiği zaman adam öldürmekten veya öl­dürtmekten çekinmemeliydi. Ayrıca, yalan söylemesini, yalan ye­minler etmesini, yalan vaadlerle insanları kandırmasını, vs. bil­meliydi. Fakat suç yahut günah olarak nitelendirilebilecek bütün bu davranışlardan sonra bir melek kadar suçsuz ve faziletli olduğuna herkesi inandırabilmeliydi; yani ikiyüzlü olmayı becerebilmeliydi.

 CHRISTOPHER MARLOWE’DAN MAKYAVELİST BİR OYUN; THE JEW OF MALTA

Siyasetin yasaları din ve ahlâktan soyutlanarak ele alındığı için Hükümdar(Prens) büyük bir şok yarattı ve bu şok bir ta­kım yanlış yorumlara ve tepkilere yol açtı. En başta, Machiavellinin yaptığı bu öğütlerin sadece hükümdar için değil, diğer bütün in­sanlar için de geçerli olduğuna inanıldı. Hükümdar‘da ileri sürülen görüşe göre, mademki insanlar genellikle yaratılıştan bencil, açgözlü, yırtıcı ve nankördü, o halde böyle insanlarla dolu bir top­lumda aslan kadar güçlü ve tilki kadar kurnaz olmak gerekiyordu; bunu başaramayanlar yıkılmayı, ezilmeyi göze almak zorundaydı. Ya­pılan yorumlara göre Machiavelli insandaki yükselme tutkusunu kamçılıyor ve insana bu tutkusunu gerçekleştirebilmesi için her yola başvurmasını, bu arada ahlâk ve din yasalarını engel olarak tanıma­masını öğütlüyordu. Kilisenin gözünde ise büyük tutkular peşinde koşmak, bu tutkular uğruna Hristiyanlığın öğretilerini ve Tanrı’nın yarattığı evrensel düzeni hiçe saymak en büyük günah işlemek anla­mına geliyordu. Bu yüzden Machiavelli kilise tarafından dinsiz ilan edildi, şeytanla bir tutuldu, eserleri bir süre yasak kitaplar lis­tesinde yer aldı. Protestan bir ülke olan İngiltere’de ise Roma Katolik Kilisesi’ne duyulan düşmanlık, Protestan-Katolik çekişme­leri Makyavelizmin ve hem Katolik hem İtalyan olan Machiavelli’nin orada daha da kötü tanınmasına yol açtı. Zaten Avrupa’da, başta Gentillet olmak üzere, Machiavelli’ye saldıran yazarlar gerçekler­den uzak bir ‘Machiavelli efsanesi’ yaratmış bulunuyorlardı.

Machiavelli ve öğretisine yakıştırılan olumsuz niteliklerin tümü Elizabeth tiyatrosunun oyun yazarları için, karakter yaratma konusunda, ‘taze kan’ yerine geçti. Tiyatroda kötülük ve öç teması, kötü adam tipi ve kötülüğü simgeleyen her bir karakter (Ortaçağ ahlâk oyunlarındaki ‘Vice’, Şeytan, Zenginlik, Şehvet,vs. ve Seneca trajedilerinin zorba hükümdar tipi) İngiliz seyircisinin öteden be­ri ilgisini çekmekteydi. Machiavelli efsanesinin getirdiği nitelik­ler tiyatrodaki kötü adam tipini daha da ilginç duruma getirebilir­di.

İşte Christopher Marlowe bunu oyunlarında deneyen ilk İngiliz oyun yazarlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Marlowe’yu, Makyavelizme çeken şey, en başta, Rönesans’ın bi­reyciliği oldu. Machiavelli bir Rönesans düşünürü olarak insanı, Ortaçağ’da olduğu gibi, kişiliği söz konusu olmayan, toplumun ufa­cık bir parçası olarak görmüyor, onun büyük işler başarabilecek po­tansiyeli üzerinde duruyordu. Christopher Marlowe da bir Elizabeth çağı aydını olarak bireye önem veriyor, insanın, dinin baskılarından kurtulduğu ölçüde aklı, iradesi ve yetenekleri sayesinde yüce amaç­larına erişebileceğine inanıyordu. Marlowe’nun, düşünce ve davranış­ları kısıtlayıcı hiç bir kuralı sevmeyen ruhu yeni düşüncelerin öz­gürce tartışıldığı Cambridge Üniversitesi ve daha sonra girdiği entellektüel çevrenin de etkisiyle ateizme yöneldi. Marlowe’nun ger­çekten Tanrı’yı yadsıyıp yadsımadığı bilinmiyor; zira yazmış oldu­ğu ileri sürülen din aleyhindeki yazılarının hiç biri bulunama­mıştır. Ama hakkındaki suçlamalara bakılırsa dini bir safsata olarak görmüş, kutsal kitaplara dil uzatmış, peygamberlerin kutsal­lığını alaya almış, gerek konuşmalarıyla, gerekse yazılarıyla ate­izmin propogandasını yapmıştır. Bu durumda, Marlove’nun, Kilise’nin öğretilerini hiçe sayan Makyavelizme ilgi duymasını ve bu il­ginin ürünü olarak oyunlarında etkileyici birtakım makyavelist karakterler yaratmasını, hatta sadece yaratmakla kalmayıp çoğu kez onları oyunlarının başkişisi durumuna getirmesini, doğal karşılamak gerekir,

‘Makyavelist’tip’in özelliklerini ise şöyle sıralayabiliriz:

Bencil bir tutkunun peşinde hiç yılmadan, yorulmadan koşmak, bu tutkuyu gerçekleştirmek için hiç bir engel tanımamak, en dehşet verici yollara başvurmaktan çekinmemek, ikiyüzlü davranmak, soğuk­kanlılığı asla elden bırakmamak, yeni koşullara hemen ayak uydura­bilmek, hızlı düşünmek ve yerinde kararlar alıp hemen eyleme geç­mek. Marlovre, The Jew of Malta‘da ‘makyavelist tip’in en güzel ör­neklerini sunmaktadır bize. ‘Örneklerini’ diyoruz, zira burada sadece oyunun baş kişisi Barabas değil, hemen hemen bütün karak­terler makyavelist birer tip olarak çıkıyor karşımıza. Bunlardan Barabas‘ın tutkusu paradır, mutluluğun tek kaynağıdır para. Amacı servetine servet katmak, torbalar dolusu altınlarına yenilerini eklemektir. İlk servetini alnının teriyle değil, korkunç bir komisyonculuk ve tefecilikle, yani ‘makyavelist’ yollarla kazanmıştır. Bütün dünya yok olsun, yeter ki ben yaşayayım, diyecek kadar bencilliğin doruğuna ulaşan Barabas’ın yüreğinde, başlan­gıçta kızı Abigail‘e karşı beslediği sıcak duygular dışında, hiç bir insan sevgisinin izine rastlanmaz. Oyunun ilk iki perdesin­den sonra, servetini elinden alan Malta valisinden öç almak ama­cıyla valinin oğlu Lodowick‘in, bir entrika çevirerek arkadaşıy­la birlikte öldürülmesini sağlaması onun gittikçe insanlıktan uzaklaşmasına yol açacaktır. Çünkü iş bu cinayetle bitmeyecektir, öcünü almıştır. Fakat artık önemli olan bu cinayetlerin gizli kal­masıdır. Bunun için Machiavelli’nin öğütlerine uyarak her yola baş­vurur, çeşit çeşit ikiyüzlülüklerden tüyler ürpertici cinayetlere kadar. Gerçekten öyle akıl almaz yollara başvurur ve her şey bir­biri ardına öylesine bir hızla gelişir ki oyun melodram olmaktan çıkarak farsa (kaba güldürü, maskaralık, saçmalık) dönüşür. Bu arada Barabas da şeytanca plân ve ey­lemleriyle seyircide hem dehşet uyandıran ., hem de onu güldüren ‘grotesk’[2] bir karakter niteliği kazanır.

Oyunun ikinci önemli karakteri Ferneze‘nin tutkusu ise Malta’nın yönetimini elinde tutmaktır. Barabas’ın ifadesine bakılır­sa hükmetmek sadece Ferneze’nin değil, Hristiyanların ortak tut­kusudur. Ferneze’nin diğer önemli tutkusu paradır. Sürekli belli etmemeğe çalıştığı bu iki büyük tutku oyun boyunca onun tüm dav­ranışlarına egemen olur. Ferneze, Machiavelli’nin ideal hükümda­rı gibi, girdiği her rolü başarıyla oynar. Her zaman çıkarını düşündüğü için Türklerle yaptığı anlaşmayı bozmaktan, eski düş­manı Barabas ile işbirliği yapmaktan ve sonunda onu işkenceli bir ölüme göndermekten asla çekinmez. Kısacası önüne çıkan her fır­satı, dine ve ahlâka aykırı olup olmadığına aldırmaksızın, değer­lendirmeye çalışır. İyi bir Hristiyan gibi davranmadığı halde konuşmalarında dindar ve faziletli bir kişiymiş gibi görünme­ye çalışır. Böylece Fernaze gerek çıkarcılığıyla, gerekse ikiyüzlülüğü ve kurnazlığıyla ‘makyavelist tip’in en güzel bir örneğini sunar bize.

Öte yandan Türkleri de Akdeniz’de önemli ticaret yollarının kesiştiği ve stratejik bakımdan önemli bir üs olan Malta’ya geti­ren para tutkusudur. Papaz Barnardine ve Papaz Jacomo‘ya din ada­mı olduklarını unutturan yine bu para tutkusudur. Barabas’ın iş­lediği ilk iki cinayeti bildikleri halde onu adalete teslim etme­leri gerekirken, Yahudi’yi Hristiyanlaştırmak ve servetine konmak için birbiriyle, seyirciyi kahkahalarla güldüren bir yarışın içi­ne giren açgözlü bu iki papazın karakterinde Marlowe aslında tüm katolik hristiyan din adamlarının çıkarcılığını ve ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktadır.

Para tutkusu toplumun üst kesimlerini -yöneticiler, din adamları, tüccarlar olduğu kadar alt kesimlerini de sarmış bu­lunmaktadır. Türklerin Malta’ya gelmesinden sonra işlerinin azal­dığından yakınan Bellamira fahişelik, dostu Pilia-Borza de yanke­sicilik yaparak geçimlerini sağlarlar. Para kokusunu alınca Ithamore gibi dilenci kılıklı bir köleye tatlı diller döküp, cilveler yaparak onu kendine bağlayan ve sonra da şantaj yoluyla Barabas’dan para çekmeğe teşvik eden Bellamira’nın çıkarcılık ve ikiyüzlülük­te diğer karakterlerden geri kalmadığı görülmektedir. Böylece ikiyüzlülük oyundaki karakterlerin ortak özelliği olarak çıkı­yor karşımıza. Başka bir deyişle, insanların sözleriyle davra­nışları arasındaki tutarsızlık Marlowe’nun The Jew of Malta‘da vurgulamak istediği bir temadır, diyebiliriz. Her karakterde ayrı bir biçimde kendini gösteren ikiyüzlülük, unutmayalım ki, Makyavelizmin en önemli niteliğidir.

Görüldüğü üzere, Marlowe-The Jew of Malta‘da materyalist bir dünyayı gerçekçi bir yaklaşımla gözler önüne sermektedir. Türkleri Malta adasına getiren ‘altın sevgisi’, Hristiyan olsun Yahudi olsun, tüm ada halkının yüreğindedir. Böyle bir toplumda kişisel çıkarlar her şeyin üstündedir ve amaç, bu çıkarların her ne paha­sına olursa olsun, korunmasıdır. Tabii ki böyle bir toplumda sev­gi, acıma duygusu gibi insancıl duygulara yer yoktur. Abigail ben­cil, ikiyüzlü, açgözlü, acımasız insanların oluşturduğu topluma yabancı olan tek karakterdir. Çok geçmeden kurtların arasında kalmış bir kuzu gibi yem olur anlara.

The Jew of Malta‘nın Elizabeth tiyatrosunda coşturu yarata­cak bir oyun olarak kaleme alındığı anlaşılıyor. Bunun için Marlowe oyununu Machiavelli’nin bir konuşmasıyla açmak ve karakter­lerini yaratırken Makyavelizmin efsaneleşen özelliklerinden ya­rarlanmakla kalmamış, başkişisini  bir Yahudi yaparak ona Yahu­dilerin İngiliz halkı arasında efsaneleşen korkunç nitelikleri­ni de eklemiştir.  Bu arada Barabas’ın karakterine, Ortaçağdan beri İngiliz tiyatrosunda seyircinin pek çok ilgisini çeken ‘Vice’dan da birşeyler katmayı unutmamıştır. Seyircinin ilgisi­ni çekecek daha başka unsurlara da yer vermiştir. Örneğin, olay örgüsü çok çarpıtılmış da olsa, The Jew of Malta Türklerin Malta kuşatması üzerine kurulmuştur. Çünkü Marlowe Ortadoğu’da gittikçe büyüyen Osmanlı İmparatorluğunun, Doğu Akdeniz’deki zafer ve yenil­gilerini Amerika ve Asya ile denizaşırı ticarete başlayan İngilizlerin büyük bir ilgiyle izlediklerini biliyordu. Ayraca Doğu ülke­lerinin zenginliğini yansıtan canlı tasvirler seyirciyi etkileme­nin bir başka yolu olabilirdi. Marlowe’nun The Jew of Malta‘yı ya­zarken bazı öykülere, oyunlara ve tarih kitaplarındaki ilginç olaylara da başvurmuş olması onun Machiavelli efsanesinden hareket ettiğini, fakat bununla yetinmeyip yukarıda belirtilen diğer kay­naklara da uzandığını, böylece Elizabeth seyircisinin son derece beğenisini kazanacak, ilgisini çekecek bir oyun yazmayı amaçla­dığını göstermektedir.

 Kaynak:

İbrahim YEREBAKAN, Makyavelizm Ve Chrıstopher Marlowe’dan Makyavelist Bir Oyun; The Jew Of Malta, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Batı Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı, 3394-Yüksek Lisans Tezi, Erzurum, 1988


[1] Cesare Borgia:  Acımasız ve kurnaz bir kumandan ve siyaset adamı olarak ün yapan Cesare Borgia (1475-1507), Papa Alessandro VI.‘nın oğluydu Genç yaşta kardinalliğe getirilmiş, fakat daha sonra sivil hayata geçerek babasının nüfuz ve servetini kullanarak, çeşitli entrikalara başvurarak ve Fransa kralının yardımını sağlayarak Orta İtalya’yı Papalığa bağlamıştı. İtalya’nın korkulu rüyası haline gelen Borgia’nin parlak saltanatı babasının ölümüyle son bulmuş, düşmanları ile başa çıkamadığı için İtalya’dan kaçmış, sonunda yabancı bir ülkede savaşırken ölmüştü. Cesare Borgia’nin, yarattığı efsanedeki kadar kurnaz ve cesur olmadığı, başarılarını düşmanlarının zayıflığına ve hatalarına olduğu kadar babasının mevki ve taktiklerine de borçlu olduğu anlaşılmaktadır.   (Randolph Starn, “Cesare Borgia” , The Encyclopedia Americana (1970), IV , 273.

http://www.sinemalar.com/film/53549/the-borgia

http://www.turkcealtyazi.org/mov/1582457/the-borgias.html

[2] Grotesk: isim Fransızca grotesque

1 .    Eski Çağ Roma yapılarında bulunan tuhaf, gülünç figürlerden oluşmuş süsleme üslûbu.

2 .   Tiyatro, Kaba gülünçlüklerden, tuhaf ve olmayacak şakalaşmalardan yararlanan, karşıt görüntüleri, bağdaşmaz durumları şaşırtıcı biçimde birleştiren güldürü biçimi.

KÜTÜPHANE


Seçtiğiniz kitabı bilgisayarınıza indirmek için İNDİR yazısına farenizin sağ tuşuyla basın açılan menüden “Bağlantıyı farklı kaydet” düğmesine basın. Bu işlemden sonra bilgisayarınızda belirttiğiniz yere kaydetme işlemi başlayacaktır.

Kapak

İsim

İnternetteki 2014 Yazıları 17. Cilt
İNDİR-PDF-8,09 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 16. Cilt
İNDİR-PDF-9 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 15. Cilt
İNDİR-PDF-10.6 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 14. Cilt
İNDİR-PDF-8,1 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 13. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 12. Cilt
İNDİR-PDF-6,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 11. Cilt
İNDİR-PDF-8,6 MB

 

İnternetteki 2013 Yazıları 10. Cilt
İNDİR-PDF-6,8 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 9. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

İnternetteki 2013 Yazılar 8. cilt
İNDİR-PDF-4,9 MB

İnternetteki 2012 Yazılar 7. cilt
İNDİR-PDF-4,71 MB

Hz. Ali kerremallâhü vechenin Divanı
İNDİR-PDF-1,4 MB
HTML

Allah Teâlâ’nın Zatı Nerededir?
İNDİR-PDF-1,10 MB
HTML -1-
HTML-2-

İnternetteki 2012 Yazılarım 5. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,24 MB

Şihâb’ul Ahbâr Hadisleri
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Epiktetos-Düşünceler ve Sohbetler
İNDİR-PDF-1 MB
HTML

Çiftçilik-Ortaklık İlmihali
Hayvan Hakları
İNDİR-PDF-0,7 MB

HTML

Yokluk Bilgisi ve Saklı Sırlar
İNDİR-PDF-0,9 MB

HTML

 

Prens’in Açıklanmış
Sırları İle İktidâr
PDF-Boyut: 1,3 MB
(BASILMADI)
İNDİR
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi


Ahmed Amiş Efendi ks
(Büyük Derleme)
İNDİR-PDF-2,25 MB
HTML


 

Seyyid Yahya Şirvani ve
Virdi Settar
İNDİR-PDF-13 MB

 

İnternetteki 2012 Yazılarım 6. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,12 MB

 

Varidât Şeyh Bedreddin
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Makâmât-ı Evliya
(Akşemseddin)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Abdulâziz Mecdi Tolun Efendinin
Anlatımıyla Ahmed Amîş Efendi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,80-MB
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi

Ahmed Amiş Efendi ks
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML



Tefsîru’l-Fatiha ve’d-Duha
Çelebi Halife-Cemal Halvetî

(BASILMADI)

İNDİR-PDF-884 KB
HTML
Tahriçli Arapça metin

 

Kaside-i Meymûne-i Mubareke-
Dürr-ü Meknûn İmam-ı Âzam
Ebû Hanîfe
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,09-MB
HTML


İnternetteki 2011 Yazılarım 3. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,2 MB

 

İnternetteki 2010 Yazılarım 2. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

Niyazi-i Mısri Divanı (Tüm)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-11 MB

 

İnternetteki 2010
Yazılarım 1.cilt
Boyut: 5 MB
(BASILMADI)
İNDİR

 

Salât-ı Feyziye ve Açıklaması
Muhyiddin İbnu’l Arâbi
(BASILMADI)
İNDİR -PDF-354 KB
HTML


Tefsîr-i Süretü-l Kevser
Abdurrahim b. Ali el-Melâmî
FEDÂÎ
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-771 KB
HTML


Fevâihu’l Cemâl ve Fevâtihu’l Celâl
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,90-MB
HTML


Medineli Ahmet Efendi’nin
Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,35 MB
HTML


Burhânus’salikin
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

naksi halidi ders kapak mini

Nakşi Halidi Haki Tarikatinde
Seyr u Sülûk Dersleri
İNDİR-PDF-2,1 MB
HTML

arapseyh kapak mini

Seyyid Abdullah Haşim
El Mekki Er Rifâi
Boyut: 275 KB
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Risâle-i İsmailiye
İNDİR-PDF-0,6 MB   
HTML


Kaside-i Ercûze İmam Ali
Tam Metin-Orjinal
İNDİR-PDF-2,5 MB
HTML


Niyazî-i Mısri Divan-ı İlâhiyyattaki
Arapça şiirleri ve Açıklaması
İNDİR-PDF-1,5 MB


Vezir Fazıl Mustafa Paşa’ya
Gönderilen Mektup
Niyazî-i Mısrî
İNDİR-PDF-0,5 MB


Risâle-i Hasaneyn (Hz. Hasan Hüseyin Risalesi)
Niyazî-i Mısri
İNDİR-PDF-0,9 MB


Hikem-i Atâiyye ve Açıklaması
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,8 MB  
HTML

 

Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Salât-ı Nûr ve Tercümesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,2 MB
HTML


Salât-ı Tılsım Zâtiyye
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB

HTML

kapak-min_inancin_aldanmasi

Inancın
Aldanması
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML



kapak_min_kirk_hadis

Kırk Hadis
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Havva'nın Kızları (Kapak)

Havva’nın Kızları
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Niyazi Mısrı  (Kapak)

Niyazi Mısri (3 Cilt)
HTML (TÜM)

Cilt 1
İNDİR-PDF-5,7 MB

Cilt 2
İNDİR-PDF-4,5 MB

Cilt 3
İNDİR-PDF-7,5 MB

Salatı Meşiş  (Kapak)

Salatı Meşiş
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML

kapak_min_olum_ahlaki

Ölüm Ahlakı
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Muhammedi Dua  (Kapak)

Muhammedi Dua
İNDİR-PDF-3,2 MB
HTML

Kutsi Dua
Açıklaması
İNDİR-PDF-96,7 MB
HTML

 Gasülâzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak ve İlmi Ledün Sırları

Gavsü’lâzam İhramcızâde
Hacı İsmailHakkı Toprak ve
İlmi Ledün Sırları
İNDİR-PDF-5,4 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

Evrad-ı Behaiyye – Arapça Metin
İNDİR-PDF-0,3 MB

Kaside-i Bürde
Niyazi-i Mısrî Tesbî-i
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

kapak_min_tahmisi

Nutk-i Ârifane
Şeyh Hasan Sezâi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML

Hz. Ebû Tâlib
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

Tasavvurât-ı Hayriyyem

Tasavvurât-ı Hayriyyem
İNDİR-pdf-44,1 MB
HTML

Kaza ve Kader Risalesi

Kaza ve Kader
İNDİR-PDF-0,6 MB
HTML

 

Ta’rîfü’s-Sülûk
(İlâhi Âleme Dönüş Bilgisi)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF- 0,6 MB
HTML

 

İnternet Sayfasındaki
Günlük Yazılar -1
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,3 MB


Mehdi Aleyhisselam
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB 
HTML

Ölmeyen Dostluk  (Kapak)

Ölmeyen Dostluk
İNDİR-PDF-1,4 MB

Tarikat Risalesi (Kapak)

Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB
HTML

kapak_min_ihramcizadeRoman

Gavs’ülâzam İhramcızâde
Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî
(Roman)
İNDİR-PDF-1,2 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

kapak_min_tahmisi

Tahmis-i Derviş Azbî-
Divan-ı Misri
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

 

Rüya Tabirleri
İNDİR

 

Medine Resimleri
İNDİR

Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz. i.i.h.a

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN GÖZÜNDE VE GÖNLÜNDE KADIN


Bu konuda çok söz söylenmiştir ama daha söylenecek çok şey vardır.

Söylenenler ya düşmanın yalan, iftira, saçma ve tarih!

Gerçekleri çarpıtan sözleridir ya da dostun sözleridir.

Dostun sözleri, genelde meseleleri zamanın ve zamane insanının hoşu­na gidecek şekilde açıklamaya ve yorumlamaya yönelik çabalar­dır. Her ikisi de gerçekten başka bir şeyi aramayan ve hakikat dışında bir taassubu bulunmayan araştırmacıyı araştırmadan müstağni kılmaz.

Kadın meselesi, ister duygusal açıdan, ister toplumsal açıdan ol­sun, bizim çağımızda da söz konusudur, ilim bu problemi he­nüz çözemediği için, ister istemez inanç aşamasında kalmıştır. Bundan dolayı ilmin kesin olarak cevaplayamadığı diğer bütün meseleler gibi kadın meselesi de mecburen felsefe, din, gelenek, zevk ya da ihtiyaç tarafından açıklanır. Bu yüzden her ekol, her dönem veya her toplum bir şekilde onun hakkında konuşur. Doğal olarak bu konuyu Peygamberin hayatında incelemek is­teyenler, kendilerini, (genel düşünce tarzı manasındaki) felsefe, din, gelenek, zevk ve ihtiyaç etkenlerinin ürünü olan önyargı bağından kurtaramamışlardır.

Bu yüzden erkeğin toplum, hayat ve duygudaki kadın anlayışı, zamandan ve çevreden çok etkilenir. Her dönemde ve toplum­da özel bir şekle bürünen böyle bir mesele hakkında ilmî araş­tırma yapmak o kadar zordur ki eğer araştırmacı görüşünü ken­di zamanının ve çevresinin inanç, gelenek ve zevklerinin etki­sinden arındırmaz ve büyük hocam Profesör Jacque Berque’in deyişiyle, başka bir döneme ve başka bir çevreye ait olan bir meseleyi kendi zaman ve çevresinin bakış açısıyla inceler ve öl­çerse hem gerçeği göremez hem de boş yere konuşmuş olur.

Çeşitli açılardan incelenebilecek olan kadın meselesi, zamana ve çevreye o kadar bağlıdır ki onun en insanî usul ve adetlerin­den birçoğu başka bir zamanda ve çevrede insanlık karşıtı bir cinayet olarak şekillenebilir.

Birden fazla kadınla evlilik de böyledir. Kuşkusuz çağımızın vicdanı, kadına yönelik böyle çirkin bir aşağılamadan dolayı çok yaralıdır. Fakat geçmişte, özellikle ilkel toplumlarda bu il­ke, çocuklarıyla birlikte sıcak, güvenli ve sağlıklı bir aile haya­tından yoksun olan birçok mahrum ve himayesiz kadına, fakir­lik, perişanlık ve fesadın tehdit ettiği geleceğini o dönemde ka­dın ve çocuğun tek sığınağı olan bir erkeğin himayesinde kur­tarma ve geçmişte genellikle erkekleri takip eden kızıl ölüm ile hamisini kaybeden ve sarsılan aileye yeniden toparlanma imkânı veriyordu.

Çarşaf da böyledir. Günümüzde çarşaf, kadının elini ayağını bağlayan bir nesne olarak anlaşılmakta ve çağımı­zın ruhu onu kadın için çirkin ve aşağılayıcı bir şey görmekte­dir. Fakat geçmişte çarşaf, kadının toplumsal kişilik alameti, sosyal itibar göstergesi, izzet ve saygınlığının koruyucusu olarak görülüyordu. Bu anlayış köy toplumlarında ve şehrin gelenek­lere bağlı itibarlı ailelerinde hâlâ devam etmektedir.

İslam’da kadın hakları meselesi son yıllarda bazı araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Ben burada onların söylediklerini tek­rarlamayacağım.[1] Fakat kesin olan şudur ki tarihin büyük dü­şünür ve ıslahatçılarının çoğu kadını ya görmezlikten gelmişler ya da ona değersiz bir şey gibi bakmışlardır.

KADININ YAZGISIYLA İLGİLENEN VE ONA İNSANÎ ONURUNU VE SOSYAL HAKLARINI GERİ VEREN YALNIZCA PEYGAMBERİMİZDİR.

Kadına ferdî mülkiyet hakkı ve ekono­mik bağımsızlık kazandırmıştır. Erkeği kadının geçimini temin etmekle yükümlü kılmıştır. Hatta ona kendi çocuğunu emzir­meye karşılık olarak kocasından ücret alma hakkı tanımıştır. Mehir verme yükümlülüğü, her ne kadar günümüzde reddedil­se de kadının şahsiyetinin göstergesi ve geleceğin uğursuz ihti­mallerine karşı ekonomik garantidir. Ayrıca kadınla erkeğe dinî ve hukukî alanda eşitlik tanıyarak kadını toplumda söz sahibi yapmıştır. Ayrıca kadın üzerinde sürekli baskı ve otorite kurma­ya çalışan erkek karşısında ona bağımsızlık sağlamıştır.

Benim İslam açısından karmaşık ve hassas bir mesele olan kadı­nın toplumdaki yeri konusunda söyleyeceklerim, bu ekolde ka­dının sosyal haklan ve İnsanî itibarı titiz ve kapsamlı olarak incelendiğinde çıkarılabilecek olan şu hususlardır: İslam erkekle kadın arasındaki ayrımcılık ile şiddetli bir şekilde mücadele etti­ği halde eşitlikten yana da değildir. Bir başka deyişle ne ayrımcılık taraftandır ne de eşitliğe inanmaktadır. Toplumda her birini kendi doğal konumuna oturtmaya çalışmaktadır. Ayrıcalığı cina­yet, eşitliği yanlış olarak görüyor.

AYRIMCILIK İNSANLIĞA, EŞİTLİK TA­BİATA AYKIRIDIR.

Kadının tabiatını ne erkekten aşağı kabul eder ne de eşit sayar. Bu ikisinin tabiatı, hayatta ve toplumda birbirinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. BUNDAN DOLAYI İSLAM, BATI ME­DENİYETİNİN TERSİNE, BU İKİSİNE “EŞİT VE BENZER” HAKLAR DEĞİL, DOĞAL HAKLAR TANIMA TARAFTANDIR. Bu konuda söylenebilecek en önemli söz budur. Bu sözün değerini ve derin anlamını ancak, “Avrupa’dan izinsiz” düşünme ve olayları bizzat gözleriyle gör­me cesaretine sahip bilinçli okurlar kavrayabilirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, uygulamada İslam’ın kadın için tanıdığı hakları ve şahsiyeti ona vermeye çalışır. Erkeklerden olduğu gibi kadınlar­dan da biat alır. (Kendi inanç ekolünün esaslarına dayalı rey, sorumluluk, sosyal ve siyasal antlaşma) Onlara erkekler gibi as­habı arasında yer verir.[2] Kızı Fatıma’yı küçükken insanların önünde dizine oturtuyor, onlarla konuşurken onu okşuyor ve ona karşı özel bir sevgi göstererek sanki kızın aşağılık olmadı­ğını, onun da erkek gibi değerli olduğunu göstermeye çalışıyor­du. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş ola­rak yüzü kapkara kesilir. (16/Nahl Suresi 58; 43/Zuhruf Suresi 17) Ba­zen de gururlarına yediremeyip diri diri toprağa gömüyorlardı. Ali, Fatıma’yı istemeye geldiği zaman, çok güzel bir adabımuaşe­ret, nezaket ve incelikle Fatıma’nın kapısı arkasında durup on­dan izin istiyor ve “Fatıma, Ali bin Ebû Tâlib senin adını anıyor.” diyor. Sonra onun cevabını almak için sessizce bekliyor. Fatıma’nın olumsuz cevabı kapıyı yavaşça kapatmak ve olumlu ce­vabı ise cevap vermemek şeklinde olacaktı.

Fatıma kocasının evine gittiğinde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her gün ona uğ­ruyor, kapı eşiğinde dışarıda durup giriş izni alıyordu. Ona se­lam vermede erken davranıyordu. Onun kadınlarına davranışı öylesine edep, incelik ve sevgiyle birleşmişti ki bu, o günkü ka­ba toplumda pek hayretle karşılanıyordu.

Evinin dışında güç ve sertlik abidesi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, evinin içinde öylesine yumuşak huylu, sevgi ve saygı dolu davranıyor­du ki hanımları ona saygısızlık yapıyor, açıkça onunla münaka­şa edip pervasızca konuşuyor ve onu incitmekten çekinmiyor­lardı.

BİR GÜN ONLARA ÇOK DARILIR -DİĞERLERİ GENELLİKLE KADINLARI KAPI DIŞARI EDERLERDİ; ŞİMDİ DE BAZI MÜMİNLER ÖYLE YAPIYORLAR- VE EVDEN ÇIKIP BİR TARAFINDA TAHIL BULUNAN AMBARDA KALIR. BU AMBAR YÜKSEK BİR YERDE OLDUĞU İÇİN, HZ. PEYGAMBERİMİZ BİR AĞAÇ KÜTÜ­ĞÜNÜ KOYUP ÇIKIYOR VE AMBARA ÇIKTIKTAN SONRA KİMSENİN KENDİ­SİNİ RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN ONU KALDIRIYOR. O, bir ay boyunca hanımlarına küstü. Hatta öylesine üzülmüştü ki (farzların dışında) mescide bile gitmiyordu. Halk da üzgün ve perişan olmuştu.

Hz. Ömer onları temsilen gelip görüşme izni istedi. Ona izin vermedi. Hz. Ömer de ona,

“Eğer seninle kızım hakkında görüşmek istediğimi sanı­yorsan, ben ondan nefret ediyorum, izin verirsen boynunu bile vururum.” diye mesaj gönderdi. O da ona girmesine izni verdi. Hz. Ömer diyor ki:

“Yanına vardığımda ambarın bir köşesinde has­ra uzanmış olduğunu gördüm. Ayağa kalktığında böğründe ha­sır izleri görünüyordu. Ben ağlamaya başladım.” Hz. Ömer’i üzgün gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona, dünyadan uzak durmanın ve zahitliğin lezzetinden söz ediyor ve onu sakinleştiriyordu. Hanımlarının davranış biçimi onun hayatının en büyük zorluklarından biriy­di. Bu doğaldır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aklı ve ruhu onlardan çok uzaktır. Ayrıca köleler gibi aşağılık sayılan o dönemin ka­dınları, sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde karşılaşılan hürriyet ve saygıya layık değillerdi. Bugün biz bu gerçeği herkesten ve her zamankinden daha iyi biliyoruz. Şahsiyetsiz birine şahsiyet atfetmek, başlangıçta hep kasıntılara ve hastalıklı ve tehlikeli tep­kilere yol açabilmektedir.

Hz. Ömer’in dilinden nakledilen bir söz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ka­dının sosyal hakları ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yapılan köklü devrime açıkça işaret etmektedir. O diyor ki:

“Allah’a ant olsun, biz cahiliye devrinde kadınları hiçbir konuda hesaba katmazdık. Nihayet Allah ayetler indirip onlar için haklar belirle­di. Ben bir iş konusunda biriyle istişare ettiğimde karım, “Şöy­le şöyle yap.” derdi. Ben ise, “Benim işim seni ne ilgilendiriyor?” derdim. O da

“Kimsenin senin işine karışmasını istemiyorsun ama kızın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle münakaşa ediyor ve onu bütün gün si­nirlendirip küstürecek şekilde davranıyor.” dedi. Ben de abamı alıp evden dışarı çıktım, Hafsa’nın yanına gidip dedim ki:

“Kı­zım, sen bütün gün Resulüllah ile onu küstürecek şekilde mü­nakaşa mı ediyorsun?” Hafsa,

“Evet, onunla münakaşa ediyo­rum.” dedi. Dedim ki:

Sen Allah’ın azabı ve Resûlullah’ın gaza­bından sakın! Kızım kendi güzelliğine ve Peygamberin sevgisi­ne karşı nazlanan bu kadına uyma.” dedim.

HZ. ÖMER VE HZ. EBUBEKİR BİR GÜN ŞU OLAYA ŞAHİT OLUYORLAR:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş, hanımları onu aralarına almışlar, bağırarak, kaba ve saygısız bir üslupla konuşarak yaşadıkları sıkıntılı hayattan şikâyetçi oluyorlar ve ondan nafaka istiyorlardı. O ise sessiz ve üzgün bir şekilde onları dinliyor ve acı acı gülümsüyordu. Hz. Ömer’i ve Hz. Ebubekir’i görünce,

“BUNLAR BENDEN ELİMDE OLMAYAN ŞEYLERİ İSTİYORLAR.”

diye şikâyette bulunuyor. Hz. Ömer ile Hz. Ebubekir hemen kalkıp kızlarını dövüyorlar. Bu dile alışık olan kadınlar sakinleşiyorlar ve ondan bir daha elinde olmayan bir şey iste­meyeceklerine dair söz veriyorlar. Onların bu tutumu, babaları ve hatta Peygamberin azarlanmasına üzülen Müslümanlar için bile tahammül edilemez olmuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, toplumunun vahşî ve sert yapılı erkeklerine yeni bir ders vermek ve mahrum ve çaresiz kadınlara yeni bir şahsiyet kazandırmak için bunların yaptıklarına tahammül ediyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran Hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının kanlarının görkemli saraylarda yaşa­yıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arap padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. Kabuklu arpa unu pişirip yiyorlar. Bu onların tek sı­cak yemeğidir. Sofralarında genellikle su ve hurmadan başka bir şey bulunmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile eşleri arasındaki bu geçimsizlik öylesine arttı ki vahiy müdahale edip şunu önerdi:

Eğer dünya dirliğini ve re­fahını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden güzel dav­rananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/Ahzab Suresi 28,29)

Kadınlar, yoksulluğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tercih ettiler.[3] Onlardan sadece birisi dünyayı tercih etti. Fakat dünya da ona vefa etmedi, kara kadere yakalandı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ben sizin dünyanızda üç şeyi sevdirildi: Koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” diyor. Hanımlarına adaletli davranıyordu. Her gece birisiyle beraber geçiriyordu. Ama kal­bi Hz. Aişe’nin aşkıyla doluydu. Onun evine gelen tek kız Hz. Aişe’ydi. Diğerlerinin hepsi duldu ve siyasî ya da ahlakî maslahat için ev­lenmişti.

Hz. Aişe, hem genç ve güzel, hem de zeki, zarif, güzel konuşan ve âlim bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı. Diğer hanımlarını ve Peygamberin çok sevdiği Fatıma ve Ali’yi kıskanıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onunla görüşüp konuşunca siyasî hayatının zorluklarını ve yorgunluklarını unutuyordu. Ağır düşüncelerin baskısı altında bunaldığında ve ruhunun çetin dalgaları ve düşüncelerinin yüksek miraçları karşısında takatsiz kaldığında, Hz. Aişe’yi çağırıp “Benimle konuş ey Hümeyra (pembelim)!” diyordu.

Hıristiyan misyonerler ve onların dinî veya siyasî propaganda­larının etkisi altında kalan bilgisiz ya da kötü niyetli yazarlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhunda bir zaaf noktası bulmaya çalışıyorlar. Hıristiyan ahlak eğitimi, kadının güzelliğini şeytanın tuzağı ve ona meyletmeyi fesat ve düşüş, evlenmemeyi Allah Teâlâ’nın rızasının kaynağı ve dinî takvanın koruyucusu saydığı için ve günümüz Avrupa vicdanı birden fazla kadınla evlenmeyi iğrenç ve çirkin kabul ettiği için, onu Doğu’nun kadın düşkünü Don Juanı ve Doğulu sultanlar gibi harem kurmuş birisi olarak tanıtmaya ça­lışmışlardır. Bunlar iki konuda çok gürültü koparmışlardır:

Bi­risi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çok kadınla evlenmesi, diğeri de Hz. Cahş kızı Zeyneb’in öyküsü. Onların çıkardıktan gürültü dalgaları ülke­mize kadar gelmiştir. Birçok entelektüelimizi (yani diplomalıla­rımızı) de tutsak etmiştir. Ben bu konunun gerçek yüzünü an­ladığım kadarıyla göstermeye çalışacağım. Kanaatime göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin duygusu ve hayatındaki kadın meselesi onun için bir zaaf noktası ve saldın konusu olmaktan çok, bu büyük ru­hun parlak ve en güzel yönünü teşkil etmektedir. Nitekim Mı­sırlı Abbas Mahmut Akkad diyordu ki:

“Hıristiyan misyonerler ve sömürgeci yazarlar bu yoldan İslam’a can alıcı ve öldürücü darbe indirmek istemelerine rağmen çok büyük bir hata yap­mışlardır. Çünkü dinini tanıyan, Peygamberinin siyerini bilen bir Müslüman için hakikatin görülmesi, her şeyden daha açık ve daha basittir. Onların katil yolu sandıkları şey, Peygamberinin büyüklüğünün ispatı, dininin çirkin ithamlardan bera­at etmesi için ispatlayıcı bir belgedir. Başka bir delile ihtiyaç kalmamaktadır. Zira bir Müslüman için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüv­vetinin doğruluğu konusunda hiçbir delil, onun hanımlarına davranış tarzından ve hanımlarını seçme şeklinden daha doğru değildir” [4]

Burada ilk önce Hz. Zeyneb olayına değinecek daha sonra diğer me­seleyle ilgileneceğiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için tasarlanmış olan aşk, he­ves ve harem saraylığının ne olduğunu anlayacağız.

CAHŞ’IN KIZI  HZ. ZEYNEB

Hz. Zeyneb, Cahş’ın kızı ve iftihar dolu hayatını şehadetle noktala­yan büyük muhacir Abdullah’ın kız kardeşidir. Cahş ailesi, Kureyş içinde soyluluğuyla ünlenmiştir. Cahş’ın güzel kızı Hz. Zeyneb, Abdulmuttalip’in kızının torunudur; iki soylunun evlenmesiyle doğan bir çocuktur. Bundan dolayı Peygamberin halasının kızı­dır. Hz. Zeyd bin Harise, Şam’da esir edilen bir köledir. Kader onu Hatice’nin evine getirdi. O da Hz. Zeyd’i eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye et­ti. Şam’ın aristokratlarından olan “Harise” oğlunu aramak için Mekke’ye geldi ve onu buldu. Efendisine Hz. Zeyd’i satın almak için teklifte bulundu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem isteği kabul etti. Fakat Hz. Zeyd kabul etmedi. Gurbette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hatice’nin kölesi olmayı, anne­si ve babası yanında hür yaşamaya tercih etti. Esir çocuğunu bul­mak için çilelere katlanmış ve şimdi onu alıp geri götürmek için sabırsızlanan babasına şöyle dedi:

Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzünde öyle bir duruluk görüyorum ki gönlümü ondan ayıramıyorum.”

Hz. Zeyd’in vefakârlığını ve kabiliyetini bilen ve ona Harise’den daha çok değer veren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onu hemen azat etti ve evlat edin­di. Bundan sonra onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kölesi “Zeyd bin Harise” değil, “Zeyd bin Muhammed” adıyla çağırmalarını istedi. Böylece Hz. Zeyd hem kaybettiği babasına ve vatanına kavuştu hem de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda yitirdiği iki çocuğu Kasım ve Abdul­lah’ın matem dolu evde boş kalan yerlerini doldurdu.

Bu iki ruh arasındaki hayranlık uyandıran sıkı dostluk bağı, Peygamberin hayatının en güzel tezahürlerinden biridir. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde büyüyordu. Babası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, annesi Hatice, bacısı Zehra, kardeşi Ali. Kabiliyetini medenî bir top­lumdan ve seçkin bir aileden devralmış olan bu Şamlı zeki genç, akıncısı Allah olan bir ailenin beşinci üyesi oldu. Hz. Zeyd, ne kadar şuurlu bir şekilde kendine gelen mutluluğu tanıyıp ona kapısını açtı ve kendi güzel kaderini seçti.

Evlatlık edinme, Araplarda gelenekti. Sahiplerinin gözünde de­ğer kazanan köleler, serbest bırakılıp evlatlık mertebesine yük­seltilirlerdi. Fakat kölelik hatırası, toplumsal çevresinde canlılı­ğını olduğu gibi koruyordu. Bu durum değişikliği ona yeni sos­yal haklar sağlasa da onun sosyal konumu hep lekeli kalıyordu. Azat edilen insana hiçbir zaman özgür insan gözüyle bakmıyor­lardı. Evlatlık, evladın yerini almıyordu. Mevla (azatlı köle) sa­dece ruhsal bakımdan ve sosyal konum açısından aşağılanmak­la ve manevi ve psikolojik mahrumiyet hissetmekle kalmıyor, üstelik birçok sosyal haktan da mahrum bırakılıyordu. Birçok ayrımcılık onu diğerlerinden ayırıyordu. Bunlardan biri, efendi­nin, daha önce kölesi olan kimsenin boşadığı kadınla evlenme yasağı idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, özgürleştirilmiş insanı özgür insandan ayıran bütün ayrımcılıkları ortadan kaldırmak suretiyle bu ikisi arasındaki mutlak eşitliği sağlamaya çalışırken onun kölelik hatırasını da zihinlerden silmek ve toplumda sürekli hissettiği aşağılık duy­gusunu yok etmek ve ona şahsiyetini ve hak ettiği sosyal, ma­nevi ve ruhsal itibarı vermek istiyordu. Böylece haklarını elde eden kimse, bireysel ve toplumsal vicdanını özgürleştirilmiş de­ğil, özgür bir insan olarak hissedecekti.

Bu yüzden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd’i büyük ve önemli görevlere getir­mekle onu değerli Muhacir ve sahabiler gibi tanıtmaya çalışı­yordu. Onu Medine’de kendi makamına vekil bırakıyor, Roma savaşına gidecek olan ve Hz. Cafer bin Ebû Tâlib, Hz. Abdullah bin Revaha ve Hz. Halit bin Velid gibi büyük şahsiyetlerin sadece er olarak katıldıkları büyük ordunun başına komutan atıyor, en önemli meseleler üzerinde onunla istişarede bulunuyor ve önemli seriyelere başkan seçiyordu. Hatta genç oğlu Üsame’yi ailevî bir mesele olan “Ifk hadisesi” konusunda Hz. Ali bin Ebû Tâlib ile aynı düzeyde birisi olarak istişare heyetine alıyor ve hayatının son günlerinde, 18 yaşındaki bu genci Roma imparatoruna karşı sa­vaşacak olan ve içinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük şahsiyet­lerin asker olarak bulunduğu ordunun kumandanı yapıyor.

Bütün bu çabalar, özgürlüğüne kavuşturulmuş olanların, İslam toplumunda eşit olmaları gibi Müslümanların duygu dünyasın­da da eşit olmalarını sağlamaya yönelikti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Arap aristokrat ailelerinden olan bir kızı Hz. Zeyd’e is­temekle hem yabancıların ve özellikle azat edilmiş kölelerin his­settiği aşağılık duygusunu ortadan kaldırmayı hem de özellikle evlilik konusunda daha belirgin olan ailevî taassubu kırmayı amaçlıyordu. Hiçbir soylunun böyle birine eş olmayı kabul et­meyeceğini bildiği için, üzerlerindeki nüfuzunu kullanarak ve razı ederek Hz. Zeyd’i kendi akrabalarından bir kız ile nişanlamaya karar verdi. Bu nedenle halasının kızı Hz. Zeyneb’i seçti. Fakat tah­min edileceği gibi kardeşi Abdullah, Muhacirlerin en temiz ve en fedakârlarından olmasına rağmen bu evliliği kendi ailesine karşı yapılmış bir hakaret sayarak reddetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar et­ti ve 20. yüzyılda, medeni Avrupa toplumunda bile hâlâ yürür­lükte olan bu cahiliye geleneğini kırmaya çalıştı. Nihayet vahiy, Abdullah’ı ve kız kardeşi Hz. Zeyneb’i bu işe razı etti:

“Allah ve Re­sulü bir işe hükmettiği zaman inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Re­sulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ” (33/Ahzab Suresi 36)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in mehrini bizzat kendisi ödedi ve çirkin bir geleneği kırıp yerine yeni bir insanî gelenek yerleştiren bu evliliği gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik, topluma mutluluk getir­diği ölçüde ailede mutsuzluğa sebep oldu. Hz. Zeyneb, kendi ailesi­nin üstünlüğünü, Hz. Zeyd’in sosyal konumunun aşağılığını unuta­mıyor ve bunu sürekli Hz. Zeyd’in başına kakıyor ve onu incitiyor­du. O da Hz. Peygamber’e şikâyette bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Hz. Zeyd’in sabırlı olmasını istiyor, her ikisini de iyi geçinmeye da­vet ediyordu. Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile evlenmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emriyle kabul etmesine rağmen onu hiç sevmedi. Çünkü gönül bam­başka bir ülkedir. Ona aşktan başka bir şeyin hükmü geçmez. Bu, Hz. Zeyneb’i de aşan bir durumdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük gayretlerle bağladığı bu evlilik bağı gün geçtikçe zayıflıyordu. Hz. Zeyneb ise onu, bir maslahat icabı göğsü üzerine konulmuş bir kaya ve bir çıkar için boğazına atılmış bir düğümden başka bir şey olarak hissetmiyordu. Gün geçtikçe sabrı daha bir tükeniyordu. Hz. Zeyd ise aralarına sürekli mesafe ko­yan ve günden güne kendisinden hızla uzaklaştığını gördüğü bir kadınla birlikte olmaktan dolayı çok inciniyor ve bu sevgi­siz beraberlik, anbean hayatın rengini karartıyor ve evliliğin ta­dını acılaştırıyordu. Kimsenin de elinden bir şey gelmiyordu.

Şüphesiz Chandelin dediği gibi “Aşka muhtaç bir kalp, aşksız olduğu zaman, gönül ehlini kaybettiği sevgiliyi aramaya gönde­rir ve onu bulmadıkça sakinleşmez. Allah, özgürlük, bilim, sa­nat, güzellik ve dost, onu arayış çölünde, yolu üzerinde tozlu ve boş testisini kimin çeşmesinden dolduracak diye beklemekte­dir.”[5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in derin bakışlarında aniden gönlüne haber verdiği bu sırrı okudu. Hz. Zeyneb’in içine düşen gizemli ateş, ya­naklarına yansıdı ve canını sıkan rahatsızlıklar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki suskunluğunu daha da zorlaştırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, önünde çakan ilk şimşekle gözlerini kapattı ve hemen kendi içi­ne daldı ve hızla geri döndü. Ancak Hz. Zeyneb nereye dönebilirdi? Artık Hz. Zeyd’le görüşmeye tahammül edemiyordu. Gök, göğsü üzerine ağırca çöküp nefes yolunu tıkamıştı. Bir çehreyle karşı­laşmak, bir sözü duymak onun için dayanılmaz bir çileydi. İçin­de iki yabancı gibi ayrı köşelerde, bıktırıcı sessizlik içinde otur­dukları ve hiçbir şeyi beklemeden zamanın geçişini ve güneşin ve ayın doğuşunu ve batışını seyrettikleri soğuk evde bacadan içeri ansızın bir ateş kıvılcımı düşse ve ev yansa ne Hz. Zeyneb ne de Hz. Zeyd bir an bile orada kalamazdı.

Hz. Zeyd, dayanamayıp dertli bir şekilde evden dışarı fırladı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığındı. Sevgili babalığından onları birbirinden kur­tarmasını istedi. Çünkü artık hiçbirisinin dayanacak gücü kal­mamıştı. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı; onun büyüklüğü ve sevgi­siyle doluydu. O, kılıç, vefa ve iman adamıydı; kalbini ona ver­meyen bir kadının nâaşını omzunda taşımazdı.[6] Kureyş kabi­lesiyle akrabalık bağlılık uğruna ya da ruhsuz ve soğuk bir hey­kelin güzellik lezzetini tatmak için odalarının çatısından başka bir şeyi paylaşmadıkları ve oturduktan ev dışında başka hiçbir şeyin kendilerini bir araya getirmediği bir hayatta kimseye esir de olamazdı, kimseyi esir de edemezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için bu olay başlı başına büyük bir meseleydi. Üzerinde çokça düşünüp ça­re arıyordu fakat bulamıyordu. Hz. Zeyneb’in bakışlarında okudu­ğu şeyi acaba kalbinde de hissetmiş miydi?

Acaba hayatını, gençliğini ve her şeyini Allah, insanlar, düşünce, takva, çile ve mücadeleye adayan büyük bir ruh, şimdi kendisine tutkun bir kalp karşısında kendini kaybetmiş miydi?

Bu soruya verilen birçok cevap vardır ve bundan hayal ürünü hikâyeler ve uydurma efsaneler üretilmiştir. Ancak ben, böyle bir soruyu da ona verilen cevapları da temelsiz buluyorum. Çünkü aşkın gizli yolunu ne tarih ne de araştırma bilebilir. Hem de “çeng” gibi bir bakışın ya da gülüşün yumuşak bir par­mak ucu işaretiyle figan eden ve tahammülsüzlükten sabrın ve sükutun yakasını yırtan bir gazel şairinin gönlünde değil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlü gibi derin, büyük ve güçlü bir gönülde.

GÖ­NÜL OKYANUSTUR.

Hangi göz, sabahın seherinde esen ve kendisi­ni denizin üzerine vuran meltemin, denizin kalbini ne ölçüde sarstığını görebilir?

Hem de denize 1400 fersahlık bir mesafe­den bakan bir göz!

Üstelik her gönlün sevebildiği ölçüde.

Gö­nüller ne kadar hayrette ise onlardaki aşk da o kadar hayret ve­ricidir. Biz aşkları Doğu’da Menuçehrî’nin çukurundan Mevlana’nın göğüne kadar, Batı’da ise Bolitis’in kokuşmuş bataklığın­dan Dante’de Beatris’in kutsal melekutî cennetine kadar birbi­rinden uzak olduğunu biliyoruz. BİZ BÜTÜN BUNLARI BİR KELİME KALIBINA DÖKMENİN, BU KELİME SINIRSIZ AŞK TERİMİ BİLE OLSA, NE KADAR ÇİRKİN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Böyle bulanık tabirleri, çü­rük ve dar kelimeleri öykücülerin, gazelcilerin, heyecanlı, ateş­li ve hareketli gençlerin elinden ve dilinden ödünç almış oluyo­ruz. Söz konusu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbi gibi derin bir kalbin içindekiler ise, yersiz ve gerçekten uzak sözler söylüyoruz. Ya­ratılış giysisi kendisine dar gelen bir kalbin derinliğindeki esra­rengiz çeşmelerin kaynamasını, meyve tozuyla kabaran bir bar­dak suyun kaynamasıyla karşılaştırmış oluruz!

Biz hiçbir zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın nasıl ve ne ol­duğunu anlayamayız. Onun sadece göklere uzanan ve kalbi böyle bir ateşin tutuşmuş ocağı olan bir aşka değil; aynı zaman­da kalpten kalbe akan bir aşka da aşina olduğunu biliyoruz. Bu durum, ariflerin kendisinden rivayet ettiği şaşkınlık ve güzellik­ten titreyen şu peygamberce sözden de anlaşılmaktadır: “Kim âşık olur ve onu gizleyip kendisini tutarak ölürse cennet ona vacip olur.” [7]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlünde bir aşk varsa bile bu ilginç bir öykü­dür; Hıristiyan din adamlarının, Dozy gibi Hıristiyanlık veya sö­mürgeciliğe bağımlı oryantalistlerin ya da Conde ve Brass gibi piyasa yazarlarının uydurdukları gibi değildir. BUNLAR NE KADAR ÇİRKİN, İĞRENÇ VE CAHİLCE YAZILARDIR. Mesela:

“…Aniden hafif bir rüzgâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabından biri olan Hz. Zeyd’in güzel eşi Hz. Zeyneb’in yatak odasının perdesini bir kenara çekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, alımlı bir ince giysiyle yatağında uyuyan Hz. Zeyneb’le karşı­laştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yan çıplak haldeki uzun boylu Hz. Zeyneb’i gö­rünce kalbi heyecanla doldu…” [8] Hz. Zeyneb, öyküsünü gizlemeyip Hz. Zeyd’e açıkladı. O da Peygamberin Hz. Zeyneb’le evlenebilmesi için onu boşadı.

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşkını, kiliselerin gizli köşelerinde ve halvetlerinde kutsal bacılarla kutsal pederler arasında olup bi­tenler ve “VİCTOR HUGO”nun ifşa ettiği aşklar gibi sanıyorlar.[9]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzgün ve ızdırap içindedir. Kaçacak yolu olma­yan bir darboğaza düşmüştür. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in birlikte yaşa­ması artık imkânsızdır. İkisinin de kurtuluşu ayrılıktır. Ayrıca Hz. Zeyneb’e karşı, onu böyle bir kadere mahkûm ettiği ve kendi akrabasını halkın çıkarma kurban ettiği için ağır bir sorumluluk hissetmektedir. Hele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buna sebep olan birisi ola­rak Hz. Zeyneb’i yakmakta olan dert karşısında seyirci kalması, ça­re düşünmemesi mümkün müdür?

Hz. Zeyd’ten boşandıktan sonra onu dertli ve başıboş kaderiyle, ümitsizlikle baş başa bırakabi­lir mi?

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısına dikiliveren beşerî gerçeklerdir. İnsanlığın en gerçekçi toplum ve ahlak önderi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gerçeği hiçbir zaman yadırgamaz ve ona karşı savaş açmaz. İslam’ın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en doğru ve parlak özelliklerinden biri, gerçekleri kabul etmektir. Savaş, öfke, intikam, hayat lezzetleri, güzellik, heves, servet, ilişki kesme, ilişki kurma ve hatta tek ev­lilikten sapma, bireyin ve toplumun sürekli karşı karşıya olduğu gerçeklerdir. Birçok sosyal felsefenin, irfanî ekolün ve çoğu di­nin insanî ilişkileri görmezden geldiklerini ya da ortadan kaldır­ma mücadelesi verdiklerini ama asla başarılı olamadıklarını gö­rüyoruz. Çünkü görmezden geldiğimiz her gerçek, kendisini da­ha tehlikeli ve çirkin bir çehreyle gösterecek ve onunla yüz yüze olmadığımız her an bizi arkadan hançerleyebilecektir. Bu, tarih boyunca hep tecrübe edilegelmiş bir gerçektir.

İSLAM HER ZAMAN GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELİR, ONLARI KABUL EDER, DENETİMİ ALTINA ALIR, ONLARI KENDİ YOLUNA ÇEKER VE BÖYLECE TAŞ­KINLIĞA, TEHLİKEYE VE KÖTÜLÜĞE YOL AÇMASINI ÖNLER. Çünkü toplu­mun en tehlikeli iç düşmanları, resmiyette kabul edilmeyen ve hayat hakkı tanınmayan unsurlardır. İslam, cihat, boşanma, birden fazla kadınla evlilik, tekrar evlenme, kısas, mülkiyet, dünya nimetlerinden[10], maddî hayatın servet ve lezzetlerinden yararlanmaya ruhsat vermekle, her zaman ve her yerde rastla­nan bu olguları kabul ederek isyancı ve tehlikeli gerçekleri diz­ginlemeye çalışmıştır.

Aşk da kin, intikam ve savaş gibi Hıristiyanlık’ta görüldüğü şe­kilde kapıların yüzüne kapatılması halinde duvardan atlayacak olan böyle bir gerçektir.

Burada aşkın anlamını anlamayan, iki akraba ruhu birbirine doğru çeken gizemli ve olağanüstü gücü tanımayan, onu miza­cın defi haceti olan hızlı ve sakinleştirici heveslerle bir tutan ve­ya iki insan arasındaki ilişkiyi şöhret, ekmek ve lezzet bağı zan­neden, ne desem, hatta insan ile Allah Teâlâ arasındaki ilişkiyi ateş to­pu ve cehennem zebanisi korkusu veya huri, gılman ve kara gözlü, nar memeli kızları arzu etme dışında anlamsız ve imkânsız gören kimseler vardır. Onlar burada nelerden söz ettiğimi nasıl bilirler?

Öyleyse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sorunu nedir?

Niçin önünde duran bu güçlü ve tehlikeli gerçeği itiraf etmekten korkuyor?

Niçin Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd’in de yakalandığı ve kırmak için uğraştığı o zincirden kurtarmıyor ve ümitsiz kurtuluştan korkarak çaresiz bir şekilde kendisini duvarlara çarpan bu yaralı kuşun çıkıp o sığınağa gir­mesi için kafesin kapısını açmıyor?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki şeyden çok korkuyor:

Korku ile hiç tanışmamış olan bu kalp, şimdi üzüntü, bunalım ve korkuya tutsak olmuş­tur. Biri halkın anlayışı konusunda duyduğu nefrettir. Kendisi­nin temiz ve yüce duygularının, halkın iğrenç ve alçak anlayış­larıyla kirletilmesinden korkmaktadır. Gök ile irtibatı olan gü­zel ve yüce bir ruh için, kendi pis hayat bataklıklarında debele­nen insan kurtçukları arasındaki geri düşüncelerden ve dar gö­rüşlerden daha iğrenç, daha çirkin ve nefret uyandırıcı bir düş­man yoktur.

Günümüz medeni Avrupa yazarlarının Batı edebiyatına şekil veren ve geliştiren sinema aşkı ve duygusal aşk olarak ifade et­tikleri şeyi, duygusal aşk konusunda deve seviyesinde olan Hi­caz, Necid ve Tihame Araplarının gözleri nasıl görebilir?

Gök gibi temiz ve içinden yüzlerce gayb çeşmesi fışkıran kalbi han­gi pisliklerle bulandıracaklardı?

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu üstünde bir lüzumsuzluk durmakta­dır. Her toplumun duvarlarını ve her yolun engellerini oluştu­ranlar bunlardadır. Bu lüzumsuzluk, toplumun duygu derinlik­lerinde kök salmış olan ve koyu bağnazlık tarafından korunan eski ve sağlam gelenektir.

Evlatlık, kölelik ile özgürlük arasında bir merhaledir. Evlatlık çocuk, yarı özgür bir insandır. Onu diğer özgür insanlardan ayıran özelliklerden biri, şimdi üvey babası olarak bilinen eski efendisinin, onun bir zamanlar eşi olan kadınla evlenememesidir. Çünkü Araplar böyle bir evliliği büyük bir ayıp sayarlar.

Ama neden ayıp?

Neden bir kadın daha önce azatlı bir köleyle evlenmiş olduğu için bütün kadınların yararlandığı bir haktan mahrum kalsın?

Yoksa özgürleştirilmiş biri özgür insan değil midir?

Bu âdet, hayalî ve insanlık dışı bir lüzumsuzluktur ve hem kadın, hem eşi, hem de onlarla içli dışlı olan kimseler için adamın kölelik günlerinin uğursuz hatıralarını ve onunla evli olma utancını canlandırmaktan başka bir anlamı olmayan bir kölelik kalıntısıdır. Onu ortadan kaldırmak ve özgürleşmiş ada­mı ve karısını, onları kölelikle ilişkilendiren ve özgür insanlar­dan ayıran her türlü kayıttan kurtarmak gerekir. Sürekli top­lumda ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine inen vahyin kesin emri, onu bütün zamanlar için ortadan kaldırdı ve bu yanlış geleneği söküp attı.[11]

Şimdi Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile maslahat üzerine yaptığı evlilik cendere­sinden, Hz. Zeyd de araları görünmez duvarlar tarafından ayrılan Hz. Zeyneb ile evlilik işkencesinden kurtulmuştur. Hz. Zeyneb’in çileli bir hayat anısından başka sermayesi yoktur. Böyle bir kurtuluş, onu saygın akrabasının himayesine girmesi yönünde daha bir sabırsızlandırıyordu.

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem henüz cesaretsiz ve tereddütlüdür. İnsanlar ne diyeceklerdi ve onu nasıl anlayacaklardı?

Onun şafak kadar temiz olan duygusunu iğrenç tabirleriyle bulandıracaklar mıy­dı?

Güneşin doğuşu gibi güzel ve görkemli olan bir ruhu, kara ve dar düşüncelerine yerleştiremeyecekler miydi?

Tereddüt ve korku Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhuna çöreklenmiş ve onu acılı işkence altında kıvrandırmaktadır. Kara günler ve boğucu ve can sıkıcı geceler böyle gelip geçmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, için­deki bu kor gibi yakıcı ve kararsız sırrı insanların aptal ve kö­tümser gözlerinden gizlemektedir. Derdiyle baş başa kalarak susmuştur. Birden göğün ağır ve kapalı kapısı açıldı ve başına vahyin sitemli ve sert nidası indi:

“İnsanlardan korkarak Al­lah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyorsun!”

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gizlediği sırrı açıkladı. Şimdi insanlardan korkmak, hayalî bir korkudur. Eski geleneklerin, çirkin ve akıldışı âdetlerin eseri olan bir halkın beğenisinin bu konuda ne de­ğeri olabilir?

Hem aynı kapana yakalanmış, birbirine katlanan ve bir türlü mutsuzluktan kurtulup mutlu olamayan iki uyum­suz insanın özgürlüklerine kavuşması, hem onun dışında biri­sinin yanında yaşamaya güç yetiremeyeceği bir adamın yanında olmaktan başka bir şey istemeyen özgür bir kadının aşktaki ba­şarısı, hem de adamın köleliğini ve utancını hatırlatan ve kadı­nı mahrum edip aşağılayan bir geleneğin kaldırılması söz konu­sudur.

Bütün bunlara rağmen, halkın gözünde gelini olarak görülen, evlatlığının eski karısıyla evlenmek, kanuna uygun bile olsa çok zor bir iştir. Öyle bir toplumda böyle bir işi kim yapabilir?

Kim ilk adımı atarak bu eski geleneği ayaklar altına almaya cüret edebilir?

Allah, böyle zor bir sorumluluğu yerine getirmesi için kendi peygamberini seçti.

“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye; eşini yanında tut, Allah’tan kork, diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkulmaya layık olan Allah’tır. Hz. Zeyd o kadından ilişi­ğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.(33/Ahzab Suresi 37)

Siyer, hadis ve tefsir kitaplarındaki rivayetleri inceledikten son­ra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Zeyneb’in öyküsüyle ilgili olarak taassup, ön­yargı ve yükümlülükten uzak olan bir zihinde oluşan tasavvur bundan ibarettir.

Burada insan, yine de merakla şunu sormadan edemiyor:

Aca­ba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gerçekten âşık mı olmuştur?

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o gün Hz. Zeyneb ile göz göze gelerek ve ondaki görünmez aşk çizgisini okuyarak gönlünün ansızın ona doğru aktığına ve “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, seni tenzih ederim.” dediğine ina­nılabilir mi?

Acaba o gün Hz. Zeyd’in evine gittiğinde, Hz. Zeyneb’le te­sadüfen karşılaştığı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onun saçını, başını ve uzun boylu vücudunu görüp güzelliğine kapıldığı doğru mu­dur?

Acaba gerçekten Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’e gönlünü kaptırdığını anlamış da onun aşkı yüzünden eşinin sevgisizliği­ni bahane ederek Hz. Zeyneb’i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için mi boşamıştır?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb’in kalplerinin gizli köşelerinde, ruhlarının derinliklerinde geçen bu sorulara kim cevap verebi­lir?

Biz bunların çağında yaşasaydık, Medine’de kapı komşusu olsaydık bu konudaki konuşmamız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgili duygu, sezgi, zevk ve inanç şeklimize dayanırdı. Dahası, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın ne ve nasıl olduğunu kim bilebilir?

İnsanı düşünmeye zorlayan, bu olayı kendi karanlığı içine gö­men tarihin kapalı hisarına bir pencere açan şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı ve bu öyküyle ilgisiz olarak sahip olduğumuz dağınık bilgilerdir. Biz bunların arasından hisarın içine bakabilir, kendi duygu ve anlayışımızın yardımıyla onu ortaya çıkarabiliriz.

Örtünme hükmü bu olayın vukuundan sonra (5.yıl, Hendek sa­vaşından sonra) konuldu. Bu sıralarda her erkek, şehirdeki ka­dınların saçı, başı ve vücut yapısından haberdar idi.[12]

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halasının kızıdır. Çocukluktan beri onun gözleri önündeydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendisi Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd için seçti. O da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı üzerine Hz. Zeyd’le evlen­meyi kabul etti. Eğer Hz. Zeyneb’e gönül vermiş olsaydı, kız iken, daha güzel ve çekici olduğu bir dönemde rahatlıkla onunla ev­lenmeyi düşünebilirdi. Bunca tantana, baş ağrısı ve rahatsızlığa gerek kalmazdı.

Hz. Zeyd’in eşinin sevgisizliğinden şikâyeti sıra dışı kabul edilen ye­ni bir mesele değildir. Bildiğimiz gibi Hz. Zeyneb ve ailesi bu işe ba­şından beri karşı idi. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı bile Hz. Zeyneb’i kabule ikna edemedi. Mecburen vahyin zorlamasıyla böyle bir maslahat evliliğini kabul etti.

Hz. Zeyneb, evlendikten sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan yakın teması­nı sürdürdü. Çünkü onun yakın akrabası olmasının yanında aynı zamanda evlatlığının karısı idi. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aile üyele­rinden biri olduğu için, eşi de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelini sayılıyordu.

Acaba Hz. Zeyd’in gözünde hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hem de babalık olan, bu evliliğe öncülük eden ve Hz. Zeyneb’i gelini olarak gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu tutumu, Hz. Zeyd’in üzerinde istenmeyen bir etki bı­rakmış mıdır?

Özellikle Hz. Zeyd’in oğlu genç Üsame’nin gözünde küçük düşmez miydi?

Kuşkusuz böyle bir davranış en azından bu ikisi tarafından nefretle karşılanırdı. Ancak Hz. Zeyd ve Üsa­me’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan tutkusu, imanı, aşkı ve saygısı ömürlerinin sonuna kadar devam etmiş ve bu yönde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını okuyanları pek hayrete sokmuştur.

Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’ye karşı ilgisinin dilden dile dolaştığı bir zamanda meydana gelmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile Hz. Zeyd’in ayrılması, kendisinin korkusu, üzüntüsü, Hz. Zeyneb’in boşanması ve kendisiyle evlenmesi zamanında bile “Hümeyra”sına olan aşkını unutmamıştır. Hz. Aişe de zaten bu ge­lişmeyi kendi duygusuna karşı bir olay olarak görmemiştir. Biz, uyanık, hassas, kıskanç ve atılgan Hz. Aişe’yi tanıdığımız için, o na­sıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına gönül vermesi karşı­sında sessiz kalırdı diye düşünüyoruz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin İbrahim dolayısıyla karısı Mariye’ye gösterdiği en ufak bir ilgiye dahi ta­hammül etmeyen, kıyameti koparan, rezillik çıkaran ve kıs­kançlıktan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aşağılayacak kadar vahşileşen Hz. Aişe, nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına, hem de toplum ayıpladığı halde evlatlığının karısına bir anda delice âşık olmasına karşı çıkmaz ve en küçük bir tepki göstermez? Yoksa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile halakızının aşk macerasının inceliklerini, hatta Hz. Zeyneb’in geceliğinin özelliklerini ve Hz. Zeyd’in evinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb ile baş başa aşk korkusundan dile getirdiği keli­meyi Dozy, Conde ve diğer Avrupalı papazlar ve oryantalistler biliyorlardı da Peygamberin hiçbir eşi bilmiyor, hatta Hz. Aişe bile kokusunu almıyor muydu?

Gençlik ve olgunluk yıllan boyunca aşkla tanışmamış olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şimdi 60 yaşma yaklaşmışken halakızının bir bakı­şıyla yıldırım aşkına tutulması hayret edilecek bir şeydir.

Bir araştırmacıyı şiddetle bir tereddüde düşüren, onda bu hikâyenin temelden yalan ve uydurma olduğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’le evlenmesinin diğer evlilikleri gibi, hatta onlardan bi­le ileri derecede maslahat gereği olduğu ve inancına bağlılıktan kaynaklandığı düşüncesini kuvvetlendiren şey, bu aşk evliliğin­den sonra en renksiz aşk belirtisinin ve ilişkilerinde bir sevginin görünmemesidir. HZ. ZEYNEB, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİNE AYAK BASTIĞINDA DİĞER KADINLARIN SAFINA GİRER VE HZ. AİŞE’NİN PARLAYIŞI KARŞISINDA Sİ­LİNİR. RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN HAYATINDA HAFSA VE ÜMMÜ SELEME ADLARI, HZ. ZEYNEB’TEN DAHA ÇOK ANILIR.

Kendimizi Hz. Aişe’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb arasındaki tantana­lı ve yakıcı aşktan -göğün haberdar olmasına ve Cebrail’in mü­dahalesini gerekli kılmasına rağmen- haberdar olmadığına inandırabilsek bile, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine olan kuvvetli aşk bağı sebebiyle evlatlığının evinden çıkacak olan bir kadına ken­di evinde sevgi besleyip de bunu Hz. Aişe’nin fark etmemesini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Humeyra’sına karşı duygu ve davranışının deği­şip de onun bunu hissetmemesini kabul edemeyiz.

Bana göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbinin gizli derinliklerindeki en za­yıf sevgi rengini ve en ufak aşk dalgasını yansıtan ve onu yüz­lerce kat büyütüp netleştiren en duyarlı mercek, Hz. Aişe’nin kalbi­dir. Ama Hz. Aişe bu konuda sessizdir. Sanki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hümeyra’nın öyküsüne hiç mi hiç benzememektedir.

Benim araştırmanın başında söylediğim gibi, ne Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bu ithamdan temize çıkarmak gibi bir sorumluluğum, ne de onun aşk durumunu bilme konusunda bir taassubum vardır. Araştırmalarım ve düşüncelerim sonunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb’in öyküsünün, hakikat uğrunda kendi itibarından bile vaz­geçen bir liderin ruhunun en hayret verici tecellisidir. Kendi ca­nını toplumu ve inançları uğrunda özgürce feda ettiği halde karşılığında ödül olarak şöhret ve iftihar kazanan birçok lider vardır. İmanı ve halkı yolunda şan ve şereften de vazgeçmek, kısa cambazlık çatısından öteye gidemeyen insanların göreme­yeceği ihlas, cömertlik ve fedakârlık zirvesidir.

 ÇOK EŞLİLİK

Daha önce belirttiğim gibi tarih, birçok insanı meselenin anla­mını değiştirir. Ahlakî ve sosyal meseleler de kelimeler ile aynı kaderi paylaşırlar. Kelimelerin ruhu, manası ve telaffuzu iki fak­törün etkisiyle değişir: Biri zaman, diğeri çevredir.

“Şuh”, bedenin çirkinliği anlamına geliyordu. Fakat şimdi ince­lik açısından en şairane kelimelerimizin bile tasvir edemediği güzel gözün en zarif halini ve sevgilinin saçının başının en tatlı biçimini anlatmaktadır.

“Bereket” kelimesi de böyledir. Develerin yattığı yerdeki toprak ve çerçöple karışmış dışkı ve idrarlara diyorlardı. Ama bugün insan aklının ve idrakinin kavrayamadığı manaları ifade etmek­tedir. Çünkü bereket, Allah’ın inayet gözünün eseri, hatta Al­lah’ın sıfatıdır!

KELİMELER CANLI YARATIKLARDIR; DOĞAR VE ÖLÜRLER.

Çocuklukları, gençlikleri, olgunlukları, ihtiyarlıkları, yalnızlıkları ve kayboluş­ları söz konusudur. Dildeki bu önemli kuralı bilmeyen ve keli­melerin ruhu, manası ve lafzındaki değişim, dönüşüm ve dev­rimden dolayı feryat eden yarım edebiyatçılarımız, “Bu kelime­lerin doğru telaffuzu şudur, onların asıl manası budur, bunlar meşhur yanlışlardır, bunlara savaş açmak gerekir.” gibi beylik cümlelerle ahkâm kesmektedirler. Toplumun dilinin canlı, hare­ketli ve değişken kelimelerden oluştuğunu; kelimelerin Beyhakî, Firdevsî, Nasrullah Münşî dönemlerindeki kalıp, ilişki, davranış, ruh ve psikoloji içinde tutulamayacağını bilmiyorlar.

Birçok İnsanî mesele ve sosyal ahlak da böyledir. Onlara, her dönemde kendilerine özgü ayrı mana, ruh, işlev ve sıfat yükle­nir. Hatta çelişki yaratacak bir değişime uğrarlar. Çok eşlilik, bu meselelerden biridir. Geçmişte, kabilevî, bedevi ya da ataerkil olan, burjuvacı ve karmaşık kentsel topluluğun medeniyetine ve tek eşlilik merhalesine ulaşmamış bulunan bir toplumdaki çok eşliliği şimdiki zamanın şartlan, günümüz Avrupa medenî toplumundaki şartlar açısından incelersek kuşkusuz onu redde­deceğiz ve geçersiz ve kınamaya değer bir olay olarak niteleye­ceğiz. Fakat böyle bir metot, propaganda, gürültü ve yuhalama­ya yarayacağı gibi, ilim ve araştırma açısından çok zararlıdır. Araştırmacının gerçeklerin inceliklerini görmesini engeller.

Aslında geçmişte sadece çok eşlilik değil, evlilik bile günümüz­deki manada anlaşılmıyordu. Ona aşk ve heves gözüyle bakıldı­ğı çok nadirdi. Daha çok, toplumsal bir tören, yeni bir bağ, ye­ni bir anlaşma olarak görülüyordu. Siyasî, sosyal ve ekonomik etkenler, aşk ve heves etkenlerinden daha baskındı. Eski Yu­nan, gelişmiş bir medeniyet merhalesine ulaşmış olmasına rağ­men evliliği nesli devam ettirme vasıtası, eşi ise çocukların an­nesi olarak görüyordu. Heveslerini daima evin dışında gerçek­leştiriyorlardı. Bu çağda kadını ilke olarak sadece üretim aracı sayıyorlardı. Kadın ev hanımıydı, zevk almak için değildi. Ko­calar genellikle oğlanlarla eğlenirlerdi.

Bu meseleyi yalnızca dinî hikâyelerde (Lut kavmi) ya da edebî eserlerimizde (gazel şiirlerimiz) okumuyoruz; aynı zamanda SOKRAT gibi adamların özel hayatında da görüyoruz. Onun Yu­nanistan’ın büyük millî ve askerî şahsiyetlerinden biri olan öğ­rencisi Alekbiyades’le ilişkisi toplumda öylesine normal kabul ediliyordu ki bu tür ilişkilerini açıkça itiraf ediyorlardı. Hatta Alekbiyades Sokrat’ın soğukluğundan şikâyet ediyor; o da bu­nu “Artık senin zamanın geçti.” diyerek gerekçelendiriyordu.[13]

Fars edebiyatında dinin ve dünyanın ıslahatçısı, ahlak öğretme­ni, irfan rehberi, din adamı ve ahlak kitabı yazarı olan Şeyh Sâdî, ahlak ve terbiye eserinde kendisinin veya Hemedan kadısı­nın, bir kasap ya da nalcı oğlanla baş başa kaldığından söz edi­yor. Onun gibi meşhur bir İlmî, dinî ve edebî şahsiyetin, Kaşgar camisine vardığında, talebelerden birine işaret edip bir köşede öpüşmeye geçiyor. Davudî boğazı değişmiş ve Yusufî güzelliği diline ve elmacık kemiğine düşmüş olan eski şahidini görünce boynu bükülür, güzel pazarının parlaklığı söner, yanında yer almak istediği kişi bir kenara çekilir ve baş başa kalma ümidini kaybeder.[14]

Bir ahlak kitabı olan ve içinde babanın oğluna verdiği öğütler bulunan “Kabusname”de evlada şöyle rehberlik eder ve nasihat­te bulunur: “Kadınlar ve erkek köleler arasında sadece bir cinse eğilim gösterme. Her ikisinden de yararlan ki ikisinden birinin düşmanlığını kazanmış olmayasın.”[15]

Bütün milletlerin tarih ve edebiyatında görülebilen bu örnekler­den geçmişteki evlilik anlayışının bizim için ne kadar şaşırtıcı ve inanılmaz olduğu açıklığa kavuşur. Bunlar, bizim bugünkü zihnimizi, geçmişte farklı bir mana ve ruha sahip olan gerçeği anlamaya hazırlar. Bu mesele, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatındaki çok eşliliktir. Acaba gerçekten Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir “Don Juan” mıydı? Bir erkeği çapkın göstermeye çalışanlar, doğal olarak onun gençliğini araştırırlar. Çünkü heves ve şehvet devamlı gençlerin yakasına yapışır. Fakat tarih, onun eşleriyle yaptığı şakaları ve hayatındaki en küçük olayları kaydettiği halde, genç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin simasında en ufak bir heves dalgasına rastlamamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 25 yaşına kadar yoksulluk, bakımsızlık, çile ve ço­banlıktan başka bir durumla karşılaşmamıştır. Onun gençliğin doruk noktasında iken tanıştığı ve evlendiği ilk kadın Hati­ce’dir. O, 40 ya da bir rivayete göre 45 yaşında bir kadındır. Da­ha önce iki defa evlenmişti, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yaşında büyük evlatla­rı vardı. İşte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gençliğini ve olgunluk dönemini onunla geçiriyor; yirmi sekiz yıl boyunca onunla yaşıyor; başka hiçbir kadınla ilişki kurmuyor.

Burada unutulmaması gereken şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda tıpkı diğer Kureyş gençleri gibi genç olmasıdır. Ne sosyal maka­mı, ne ahlakî engelleri, ne ağır siyasî ve askerî sorumlulukları, ne önemli risâlet görevi ne de sonraları herkesin hücum ettiği yaşlılığı onu bağlıyor ve hevese yabancılaştırıyordu. İlginç olan şudur ki peygamberimiz, sıradan ve sorumsuz bir gençtir. O, 50 yaşına kadar 45, 50, 60, 70 yaşındaki bir dul kadınla baş ba­şa kalıyor ve bu süre zarfında bir defa bile olsun başka bir ka­dın düşünmüyor.

EN YOBAZ VE TUTUCU HIRİSTİYAN MİSYONERLER BİLE RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN MEKKE DÖNEMİNİ BU SUÇLAMADAN UZAK TUTUYOR.

Nasıl oluyor da böyle bir adam Medine’ye varır varmaz 53 yaşında, İlahî pey­gamberlik makamına sahip, ağır siyasî ve askerî sorumluluklar üstlenmiş ve düşüncesi, ruhu, hayatı ve özellikle sosyal ve ahla­kî konumu ile insanlara dini, takvayı ve zühdü ilham eden bir ihtiyar iken onda birden şehvet ateşi tutuşuyor ve onu lezzet, zevk ve şehvet düşkünü yapabiliyor.

Don Juan da bilindiği gibi, gençliğini geride bırakınca kadınla­rı unuttu. Zahit ve ahlaklı bir adam oldu. Nasıl olur da 25 ile 50 yaşları arasındaki bir Arap genci, 45, 50, 73 yaşındaki bir dul kadınla yetinir de nübüvvet makamına ulaşıp savaş ve siya­set alanına girdiği zaman bir Don Juan oluverir?

Misyonerlerin onunla ilgili olarak eleştiri yaptıkları ve gürültü kopardıktan nokta, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’deki hayatının bir­den fazla kadınla evlilik dolayısıyla değişikliğe uğramasıdır.

Onlar genelde, şehveti tatmin eden unsurun kadın sayısı değil, kadının güzelliği olduğunu unutmaktadırlar. Çapkın erkek, dul, yaşlı ve çocuklu kadınların değil, güzel, işveli ve canlı kız­ların peşine düşer. Hele Hz. Ömer’in kızı gibi çok çirkin olan ya da güzel olsalar da önceki koca veya kocalarının evinde cazibeleri­ni kaybetmiş, bakireliğin yeşil çizgisi ve hevesli gençlik işvesi yerine ihtiyarlığın kınşıklığı, olgunluğun soğukluğu ve soylulu­ğun ağırbaşlılığı oturmuş olan kadınlara değil!

Ne mutlu ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının haremağası tarih­tir. O, Peygamberin hanımlarını tek tek tanıyor; bu eve niçin geldiklerini, nasıl yaşadıklarını biliyor. Kuşkusuz o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşlerini Avrupalı oryantalistlerden ve papazlardan daha iyi tanıyor:

HZ. AİŞE

Hz. Hatice 73 yaşındayken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşı 50’yi geçiyordu. Mekke’deki zor ve perişan hayatının zirvesindeydi. Dostlarının birçoğu Habeşistan’da yaşıyordu. O, az sayıdaki arkadaşıyla düşman bir şehrin pençesinde esir bulunuyordu. Onun en güç­lü ve şefkatli koruyucusu Hz. Ebû Tâlib de bu sıralarda vefat etmişti. Tek başına kalmıştı. Dışarıda nefret ve işkence; içeride küçük Fatıma ve annesinin çileli hatırası vardı. Durumuna acıyıp onu bir ka­dınla evlenmeye zorladılar. Fakat ömrünün sonuna kadar unu­tamadığı Hatice’nin aşkı ve çileli ve tehlikeli siyasî hayatı onu öylesine meşgul etmişti ki aklında hiçbir kadına yer vermiyor­du. Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Aişe, İslam devrinde doğan ilk kız idi. Bu özellik, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yakınlarını ve bazı dostlarını, İslam dö­neminde ilk doğan ve hiçbir cahiliye izi taşımayan bir kadının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olarak seçilmesi düşüncesine kaptırdı. Böyle bir işin inceliğini ve güzelliğini sadece duygu anlar. Yeni bahçede yetişen ilk çiçek veya meyve, bahçıvana bu yeni çiçeğin veya meyvenin ondan olduğunu ve ona layık olduğunu hatırlatır.

Çok ince duygulu ve kalbi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman ve sevgisiyle dolu olan Hz. Ebubekir, ona bir teklifte bulunur. Fakat Hz. Aişe yedi yaşında bir kız çocuğu; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise elli küsur ya­şında, evde Fatıma gibi anaya muhtaç bir kızı, dışarıda Ebucehil ve Ebulehep gibi düşmanları bulunan ve ayrıca acı, kargaşa, tehlike ve çile dolu bir hayatı olan, dertlerini paylaşacak birine ihtiyaç duyan bir erkektir. Bu nedenle Hz. Ebubekir’in yedi yaşın­daki kızı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olabilecek biri değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun İslam’da doğmuş ilk kız olması sebebiyle hem dünyanın ilk Müslüman neslinin meyvesi kendisine ait olsun, hem de ay­nı düşünceyi paylaştığı dostu Hz. Ebubekir’le akraba olsun diye Hz. Aişe’yle nişanlanıyor. Çünkü o dönem ve ortamda akrabalık bağı, iki insan arasındaki en sağlam bağdı. Bunu ancak bedevi ve ka­bile sosyolojisini bilenler anlar.

Hz. Aişe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gelen ilk kızdır. Güzelliği ve gençli­ği Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde etkili olan tek kadındır. Ama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenmesinin sebebi bu güzellik değildir. Çünkü 6 veya 7 yaşındaki bir çocuğun güzelliği, elli yaşını aşmış bir er­kek üzerinde etkili olamaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’yle evliliği, akıllıca bir maslahatla iç içe geçmiş sembolik bir evliliktir. Burada aşktan ve şehvetten söz etmek yersizdir. Hz. Aişe Mekke’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gitmiyor. Onunla iki yıl sonra Medine’de evleniyor. Bilinmesi gereken şey şudur ki çağdaş Mısırlı yazar Hasaneyn Heykel’in dediği gibi, Hz. Aişe’ye karşı sevgisi evlilikten sonra doğdu. Evlendiği sırada böyle bir sevgi yoktu. Bundan dolayı onun Hz. Aişe ile aşkı uğruna evlendiği ileri sürülemez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onu yedi yaşındayken sevdiğine inanmak mümkün değildir.[16] Bu nedenle güzel ve genç bir kızla evlenmesi ve onu sevmiş olması bile bunun bir aşk evliliği olduğunu göstermez. Şimdi diğer hanımlarıyla evli­lik serüvenine geçelim.

HZ. SEVDE

Zema’nın kızı, amcaoğlu Sukran bin Amr’ın eşiydi. Şevde, İs­lam’ın kara ve dehşet verici bir ortamla karşı karşıya olduğu bir zamanda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman etti. O, düşüncesi yolunda birçok çile çekti. Peygamberin emri üzerine kocasıyla birlikte Habeşis­tan’a hicret etti. Dönüşte eşini kaybetti ve savunmasız kaldı. Bu olaydan sonra onu talihsiz kaderinden başka bir son beklemi­yordu. Çünkü ya ailesine dönüp dini düşüncelerini ayaklar al­tına alacak, ailesinin etkisiyle yeni din uğrundaki fedakârlıkları unutup onlara teslim olacak, putperestlik ve irticaî hayatı can­landıracak ya da kendisiyle ve yitirdiği eşiyle aynı konumda ol­mayan bir erkekle evlenecekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi yolu uğrun­da birçok çilelere katlanan, ancak şimdi hayatı dağılan bu yiğit ve şerefli temiz kadını kendi himayesi altına alıyor. Onunla ev­lenerek onu Hatice’nin halifesi ve Peygamberin eşi yapıyor.

 HZ. ÜMMÜ SELEME (Hind)

Ebu Ümeyye’nin kızıdır. Eşi Ebuseleme (Abdullah Mahzumî)

Uhud’da yaralanan büyük bir mücahittir. O, sonraları Esedoğulları ile yaptığı savaşta zafer elde edip geri döndüğünde yara­sı açıldı ve hayatını kaybetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fedakâr dostunun ölü­münde yanında idi. Onun için dua etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun ölümünden dolayı öylesine üzülmüştü ki çok ağlıyor ve gözünden yaşlar akıyordu. Onun eşi Ümmü Seleme ihtiyar bir kadındı. Şehit eşinden, küçük ve büyük evlatları kalmıştı.

Ebu Seleme’nin ölümünden dört ay geçmişti. Ümmü Seleme sevgili ve yiğit eşini yitirmesinden duyduğu üzüntüyle, babasız ve korumasız evlatlarıyla kederli, ümitsiz ve dertli bir hayat sürdürüyordu. Müslümanların büyükleri şehit kardeşlerinin ailesi­nin üzüntüsü karşısında sorumluluk duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Ebubekir onu istemeye gittiğinde Ümmü Seleme özür dileyip şöyle dedi:

“Evlatlarım çoktur. Gençliğimi geride bırakmışım.”

Hz. Ömer evlenme teklifinde bulunduğunda da kabul etmeyip aynı cevabı tekrarladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu kendisi için istemeye gidip şöyle dedi:

“Allah’tan sevaplarına karşılık seni mükâfatlandır­masını, sana daha iyisini bağışlamasını iste.” Hz.Ümmü Seleme dertlice şöyle dedi:

“Benim için Ebu Seleme’den daha iyisi kim­dir?” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi adını söyledi. Fakat o, Hz. Ebubekir’e ve Hz. Ömer’e verdiği cevabı tekrarladı. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve tekrar tekrar ona evlenme teklifinde bulundu. Nihayet onun büyük evladı “Seleme” annesini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nikâhladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, şehit dostunun eşini ve çocuklarını kendi himayesi al­tına aldı. Ona hep değer veriyor ve saygı gösteriyordu. O, Hati­ce’den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında, Hatice’nin makamını andıracak bir konuma sahip olabilecek tek kadındı. Çünkü sa­dece ahlakî şahsiyeti, akıllılığı ve kabiliyetiyle değil, aynı za­manda tutum ve davranışlarıyla da ona benziyordu.

HZ. ÜMMÜ HABİBE (Remle)

Ebu Süfyan’ın kızıdır. O, büyük bir fedakârlıkta bulunup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Ebu Süfyan’ın Mekke’deki mücadelesinin zirvesinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme inandı. Eşi Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Ha­beşistan’a hicret etti. Orada kocası ortamın etkisi altında kala­rak Hıristiyan oldu. Fakat Remle kendi dinini korudu. Eşi onu yabancı bir ülkede garip ve yalnız bıraktı. O ne Habeşistan’da savunmasız kalabilir ne de Mekke’ye dönebilirdi. Ebu Süfyan da ona sığınma hakkı tanısaydı, düşüncesini bırakma şartıyla kar­şılaşırdı. O da böyle bir alçakça dönüşü kabul etmezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bu fedakârlığını mükâfatlandırmak, kendi yolu uğ­runda mutsuzluğun tehdidi altında bulunan şerefli bir kadını mutlu etmek, hem de kendisiyle mücadelenin doruk noktasın­da olduğu halde Ebu Süfyan’ın kızını “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşi” yap­mak için (çok anlamlı bir olaydı) ona evlenme teklif etti. Bu ev­lenme teklifi gördüğümüz gibi çok saygınlıkla gerçekleşti. Ha­beşistan’ın padişahı “Necaşi”, bizzat kendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi temsilen onu nikahladı ve mehrini ödedi.

HZ. CÜVEYRİYE

Mustalikogulları kabilesi başkanı Haris’in kızıdır. O, savaşta Sa­bit bin Kays’ın payı olmuştu. Cüveyriye, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek şöyle dedi:

“Sabit beni serbest bırakma karşılığında yüksek mik­tarda bir para istiyor. Benim böyle bir param yoktur. Bana fid­yemi ödemem için yardım et.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dedi ki:

“Acaba daha iyisini ister misin?” O da

“O nedir?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Hürriyet bedelini ödeyerek seninle evlenmek.” [17] dedi. O da kabul etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun fidyesini ödeyerek özgürleştirdi ve onu nikâhladı. Böyle bir tavırla hem Mustalikoğulları halkının, özel­likle kabile reisinin gönlündeki kinin kaybolup sevginin yerleş­mesini sağladı, hem de Müslümanları esirlerini bırakmaya teş­vik etmiş oldu. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Cüveyriye’nin evliliği so­nucu, Mustalikoğulları esirleri düşman değil, onun dostu olu­yorlardı ve hiçbir Müslümana Peygamberin akrabalarını esir et­mek yakışmazdı.

Esirler serbest bırakıldı. Hepsi Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tehlikeli düşmanı Mustalikoğulları taifesi onunla akraba oldu.

Kabile başkanı, kızıyla görüşerek ya kendisiyle gelmesini ya da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle kalmasını istedi. O İkincisini seçti. Cüveyriye da­ha önce amcasının oğlu Abdullah’ın eşiydi.

 HZ .SAFİYE

Kureyzaoğulları başkanının kızıdır. Savaşta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin payı oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu, ailesinin yanma gitmek veya kendisiyle evlenmek konusunda serbest bıraktı. O İkincisini seçti.

 HZ. MEYMUNE

Hz. Abbas bin Abdulmuttalip’in eşi Ümmü Fazl’ın bacısıdır. Hudeybiye barışından bir yıl sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kaza umresi için Mek­ke’ye gitmişti. Antlaşma gereği sadece üç gün ikamet hakkına sahipti. Bu üç gün içinde halkın gönlünü almaya çalışıyordu. Sevgi göstererek, iyilik ederek, yumuşak ve dostça tavırlar takı­narak küfrün elebaşlarının etkisiyle ruhlarında oluşan kin ve sertlik taassubunu hafifletmek, onların rızasını kazanarak Mek­ke’de daha fazla kalmayı başarmak için çalışıyordu. Böylece halkla ilişki kurma fırsatını elde etmek istiyordu. Bu arada he­nüz müşrikler safında olan Hz. Abbas, Meymune’yi ona tanıtıyor ve Müslümanların davranışlarından etkilenerek İslam’a eğilimli ol­duğunu söylüyor. Meymune onun baldızı, Uhud fatihi ve ünlü Arap kahramanı Halit bin Velid’in teyzesiydi. Ayrıca Peygam­berle bu üç günlük görüşme esnasında onun bakış, tutum ve ruhsal şahsiyetinin cazibesi Meymune’yi öyle etkiledi ki ateşli aşkı göğü kapladı; vahiy de onun saf duygusunu övdü. Baldızı­na eş seçme yetkisini karısından devralan Hz. Abbas, onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme önerdi. Meymune’nin İslam’a eğilimi, Uhud savaşının ka­derini kendi kılıcıyla tayin eden, Müslümanların yenilgisini, Kureyş’in zaferini sağlayan Halit ile akrabalığı, onun Kureyş’in etkin ailelerinden oluşu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu öneriyi kabul etme­sinin önemli gerekçeleri arasındadır. Özellikle böyle bir hare­ketle başka bir propaganda zemini oluşturmak istiyordu; yani ikametinin son gününde düğün törenleri düzenleyerek, Kureyş’i topluca davet ederek onlara yemek ziyafeti çekmek isti­yordu. Meymune’nin Müslüman oluşu açığa çıkmadığı, hâlâ onların safında bulunduğu için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenme­si, onun hayrına olurdu. Özellikle Müslümanlarla müşriklerin bu törene katılarak Bedir ve Uhud’da birbirine karşı kılıç çeken kimselerin bir sofra etrafında toplanmasının Arapları duygulan­dıracağını, soğuk siyasî ortamı ısıtacağını, uzaklık ve yabancı­laşmayı hafifleteceğini, şehirde kalmak için bir bahane elde ede­ceğini düşlemişti. Bu imkânlar, tebliğ ve ruhsal zemini hazırla­mayla birlikte kendi lehine bazı gelişmelere de sebep olabilir ve Hudeybiye barışındakilerden daha çok şeyler kazandırabilirdi.

Kureyş’in uyanık başkanları da bu planın farkındaydı. Bu neden­le onun önerisi kesinlikle ret edildi. Düğün merasimini Medi­ne’ye dönüş yolunda yerine getirmeye mecbur oldu. Ancak yine de bu evlilik Kureyş’in bazı ileri gelenleriyle akraba olmasını sağ­ladı. Onların ruhsal yapısında az da olsa etkili oldu. Nitekim bu olaydan kısa bir süre sonra, Halit’in, Amr bin As ve Osman bin Talha ile birlikte Medine yolunu tuttuğuna şahit oluyoruz.

 HZ. HAFSA

Hz. Ömer’in kızıdır. Kocası ölmüştür. Hz. Ömer’in kızı olmasına rağ­men kimse onu istemeye gitmedi. Nihayet Hz. Ömer, çaba harcaya­rak ilk önce dostluğu ümidiyle Hz. Ebubekir’e önerdi. Fakat Hz. Ebubekir sustu. Hz. Osman’a gitti, ona öneride bulundu, Hz. Osman da sus­tu. Hz. Ömer iki dostunun suskun kalmasından dolayı üzülüp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek onları kınadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu teselli etmek için şöyle dedi:

“Hafsa’yı, kendisi için Osman ve Hz. Ebubekir’den daha iyi olan birine nikâhla.” Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali ile yaptığı gibi İslam’ın çok etkin ve etkili şahsi­yetlerinden biri olan Hz. Ömer ile de akrabalık bağı kurarak ilişki­sini daha yakın ve sağlam hale getirdi.

Hz. Ömer’in çabası, Hz. Ebubekir ile Hz. Osman’ın sükutu, Hafsa’nın güzel­liği hakkında kanaat edinmek için yeterli bir delildir. Ancak, gelinin babasının sözünü duymak daha iyidir. Hıristiyan propagandacıların deyişiyle, kadının güzelliğinden anlayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iktidarın zirvesinde iken seçtiği kadını tanıyalım:

Hz. Ömer, Hafsa’nın güzel ve genç Hz. Aişe’yle birlikte ona uyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi azarlamaya kalkıştığını duyunca çok sinirlenip şöyle haykırdı:

“Kızım, sen, kendi güzelliğine ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ken­disine karşı aşkına güvenen bu kadına (Hz. Aişe) uyma. Allah’a ant olsun, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seni sevmediğini biliyorum. O seni benim hatırım için boşamamaktadır.”

 HZ. ZEYNEB

Huzeyme’nin kızı, Ubeyde bin Haris’in eşiydi. Haris, Bedir’de şehit düştüğünde Hz. Zeyneb çok yaşlı ve dul bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ömrünün son zamanlarını yaşayan bu kadınla evlendi. Zi­ra şehit bir mücahidin eşininin yaşlılık döneminde yalnız ve sa­vunmasız kalmasını istemiyordu. Bu kadın iki yıldan fazla yaşa­madı. Hatice hariç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden önce ölen ilk kadındır. Hz. Zeyneb çok takvalı, saygıdeğer ve hayırsever bir kadındı. Hayatını yetimleri okşamaya, yoksulları kollamaya adamıştı. Bu hususta öylesine ileri gitmişti ki onu “Ümmü Mesakin” (yoksulların ana­sı) diye adlandırmışlardı.

İŞTE PEYGAMBERİN HAREMİNİN KADINLARI! BU KONUNUN SONUNDA BİRKAÇ NOKTAYI HATIRLATMAKTA FAYDA VARDIR. ÇOK EŞLİLİK HÜKMÜ HİCRİ 8. YILDA İNDİRİLDİ. DOĞAL OLARAK HİÇBİR AKIL SAHİBİ, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BU HÜKÜMDEN SONRA EŞLERİNİN DÖRDÜNÜ SAKLAYIP DİĞERİ­Nİ BOŞAMASI GEREKTİĞİNE HÜKMEDEMEZ.

Genellikle gözden uzak tutulan diğer bir nokta, İslam’ın çok eş­liliği emretmemiş olmasıdır. İslam‘ın getirdiği hüküm eş sayısını sınırlamadır. Bunların ikisi aynı değildir. Çok eşliliği gündeme getiren ayetler titiz bir şekilde incelendiğinde bu olayın hem fel­sefesi hem de şartlan açıklığa kavuşur. Kur’an insanlara ilk ön­ce, kadınlar arasında adaletli davranmayı emrediyor. “Hiçbir za­man adaletli davranamayacağını için biriyle yetinin. diyor. [18]

Böylece dil bilen ve Kur’an’ın ruhunu tanıyan, fakat tefsirlerin karmaşık yollarından habersiz, manayı saptıran tekniklere ya­bancı, çok evlilik ve şehvette gözü olmayan herkes, bu hayret ve­rici ve sanatsal beyanı anlar. İleri sürülen şartların çok zor oldu­ğunu, ferdî ya da toplumsal bir ihtiyaç ya da ahlakî bir gerekli­lik olmadıkça bu şartların göz ardı edilemeyeceğini kabul eder.

Ferdî durumlar Kur’an’ın metninden anlaşılabilir. Bu hüküm, yetimlerin kaderini gündeme getiren ayetlerle birlikte indiril­miştir.[19] Gelişmiş sosyal kurumlan ve devlet sistemi olmayan geri kalmış toplumlarda himayesiz kadınların ve babasız çocukların ne kadar utanç verici, kara ve üzücü kadere yakalanacak­ları ortadadır.

Fakat ne mutlu ki toplumsal alanlarını çağdaş nesil bizzat ken­di gözüyle görmüştür. Hem de medeniyet çağında, gelişmiş toplumlarda, ferdin ekonomik, hukukî ve ruhsal bağımsızlığa kavuştuğu çağda, özellikle kadının kişilik kazandığı ve erkekle eşitlendiği çağda.

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Almanya, Avusturya ve Polonya’da milyonlarca erkeğin imhası sonucu büyük bir bunalım yaşandı. Fesat, gerileme, ruhsal hastalıklar ve kocasız kadınları ve babasız çocuklan zor durumda bırakan birçok problem ortaya çıktı. Meseleler öylesine ciddi boyutlara vardı ki Avrupa toplumunun ahlakî ve ruhsal yapısında derin ve yıkıcı etkiler bıraktı. Çok eşliliği ve özellikle yeniden evlen­meyi yasaklayan Katolik kilisesine karşı kadınların protesto yü­rüyüş ve gösteri dalgalan, hem çok eşlilik kuralını kendi şehvet­leri için açılan bir kapı olarak gören müminlere hem de onu ke­sinlikle insanlığa aykırı kabul eden aydınlara bu hükmün mana ve geçerlilik alanını gösteriyordu.

1958’de Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi FLN bütün üyelerine şu tavsiyede bulundu: Mücahitler, şehit kardeşlerinin ailelerini düşünsünler ve bu mücadele sırasında eşlerini kaybeden kadın­larla evlensinler ki kadınlar çaresiz ve çocuklar perişan olmasın ve bir şehit ailesi fesat ve yoksulluğa yakalanmasın.[20]

Demek istediğim şey, ilkel toplumlardaki çok eşlilik meselesi­nin günümüzde anlaşıldığı manada alınmaması ve onun bu ça­ğın gözüyle görülmesi gerektiğidir.

Peygamberin özel hayatıyla ilgili bilinmesi gereken ve ruhsal ve içgüdüsel nitelik taşıyan bir başka mesele şudur: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’de hiçbir hanımından çocuk edinemedi. Hz. Aişe hariç hepsi dul olan bu kadınların önceki kocalarından çocukları var­dı. Bu olay Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatının ilginç noktalarındandır.

Peygamberin çok kadınla evliliği meselesi hakkında doğal ola­rak akla gelen bir başka nokta şudur:

Şüphesiz o her erkek gibi özellikle ömrünün ikinci döneminde bir çocuk sahibi olmak is­tiyordu. Sadece ömrünün son yılında Mariye’den bir oğlu oldu. O da yaşamadı. Onun bu çocuğa olan sevgisi, onun ölümüne dayanamaması, bir evlat sahibi olmayı çok istediğini gösteriyor. Ancak kader ona, toplumun en büyük şahsiyetini -ki Arapların ün ve iftihar kaynağı bol evlat sahibi olmaktı- özellikle erkek evlattan yoksun bırakıp sadece bir kız çocuğa sahip olmasına karar vermişti. Bu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok acı vermekle birlikte çok akıllıca ve güzel bir karar idi.

Gelelim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının niteliklerine.

Bunlar nasıldır?

Mescide bitişik, tavanı ve çatısı hurma ağacının dal ve yapraklarıyla örtülü, dört duvarı balçıklı birkaç odadır. Hare­min sevgilisi olan Hz. Aişe’nin odası, yansı deri serili, diğer yarısı da “yumuşak kumlarla” kaplıydı. Bu sarayın kandilleri, yakıcı hurma dallandır.

Mutfağı ve yemeği?

Ebu Hureyre diyor ki: “Ölünceye kadar arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yemedi. Bazen evinde bir ateş bile yakılmıyordu. Bu sürede yemeği, hur­mayla suydu. Bazen açlıktan dolayı karnına taş bağlardı.”

Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evini ve hayatını hatırladığımda gençliğini ve olgunluğunu 50’sinden 73’üne kadar onunla yaşayan dul bir kadınla, yaşlılığını Ümmü Seleme, Huzeyme’nin kızı Hz. Zeyneb ve Hafsa gibi yaşlı ve çocuklu kadınlarla geçirdiğini görüyorum. Evi öyleydi, yemeği de öyle. Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onlardan daha güzel kadınlara sahip olabilmesine ve daha iyi hayat yaşayabil­me imkânı olmasına rağmen böyle davranmasından dolayı üzüntümü belirtmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehvetperestliği ve harem sarayı hakkında yazı yazan yazarların sözlerini okuduğumda utanmadan edemiyorum. İnsan, hatta bir yazar ne kadar aşağılık olabilir ki onu kötülemek uğ­runa insanın övünç kaynağı ve tarihin sermayesi olan gerçek bir güzel simayı böyle çirkin ve kötü göstermeye kalkışabilir!

 

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir-Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.503-537


[1]        Hasan Sadr’ın “İslam’da ve Avrupa’da Kadın” kitabı ve özellikle kadın hakla­rı konusunda Üstad Mutahharî’nin yazdığı derin ve belgeli makaleler. (HŞ.1346)

[2]İbni Sâd, Peygamberin ashabından olan kadınların isimlerine bağımsız bir kitapta yer vermiştir. (Tabakat c.8)

[3]        Peygamberimiz’in Hayatı, Heykel, c. 1, s. 281

[4]        Abbas Mahmut Akkad, “Hakayıku’l-İslam ve Abâtilu Husûme”, (Beyrut bas­kısı, s. 255)

[5]        Chandel, Les Causeries de la Soltitude s. 190.

[6]        A.g.e., s. 213.

[7]        Aynulkuzat Hemedanî, Aşk Risalesi, Mecmue Risalesi, s. 218.

[8]        Conde, “Mahomet, ses Femmes et ses Amours D, s. 190.

[9]        “Âyîni Sohanveri” (Konuşma Sanatı) Furuğu. Victor Hugo, “Hitabe” ve “Kül­liyatının” (Oeuvres Complets) bir kaç yerinde.

[10]       Andre Gide, şaheserinin adını Kur’an’dan almıştır.

[11]       33/Ahzap Suresi 4.

[12]       Aişe’den nakledildiğine göre Hendek savaşı zamanında henüz örtünme emredilmemişti.

[13]       Misafirlik, Platon.

[14]       Kâbusname, s. 78.

[15]       Kâbusname, s. 67.

[16] Abbas Mahmud Akkad, “Hakâüku’l-Islam ve Ebâtîlu Husume, Beyrut, s.65.

[17]       Mükatebe (Antlaşma); köleyle sahibi arasında imzalanan, para ödemesi veya antlaşmada yer alan şartlar gerçekleştikten sonra kölenin serbest bırakılması antlaşması.

[18]       4/Nisa Suresi 3 ve 128.

[19]       4/Nisa Suresi 3, 7, 8, 10, 12.

[20]       L’Algerie par le teritet, II ve de F.L.N. yayın organı “El Mücahid” No. 14 De- cember 1962 (Khenmişti: Terör kurbanı genç dışişleri bakanı bu emir üzere evlenmiştir.)

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN ONBEŞ YILLIK SUSKUNLUĞU


25 yaşındaki Peygamberimiz, 45 yaşında zengin bir kadın olan Hz. Hatice ile evlendi. Aristokrat Hz. Hatice, dört deve karşılığında işe al­dığı yoksul işçilerinden biri olan Peygamberimizi temizliği, güve­nilirliği ve ahlakî üstünlüğü nedeniyle seçmede gerçekten bü­yük bir fedakârlık yapmıştı. Bu cömertliğin ödülü olarak tarih onun adını, yazıya geçtiği en parlak sayfaların başına kaydetti. Serveti için kocasını gözden çıkarmış olan Hz. Hatice, şimdi kocası için serveti gözden çıkarıyordu. Kader, bu fedakârlığın mükâfa­tı olarak bu 45 yaşındaki kadını Hicaz’da Peygamberimizin eşi, Hz. Zehra’nın annesi, Hz. Ali’nin hemşiresi yapıyor.

Hiçbir zaman bu fedakârlığa karşılık bu kadar ödül, kimseye verilmemiştir.

Peygamberimizin hayatı değişiyor. Kararit’te Mekkelilerin koyunlarını güden Hz. Ebû Tâlib’in yetimi, şimdi Hz. Hatice’nin kocasıdır ve onun develerini idare etmektedir. Peygamberimiz, müreffeh bir hayata başlar.

Bugünlerde Mekke’de birtakım haberler dolaşmaktadır. Abdül­muttalip’in ölümünden sonra herkes, Mekke’nin liderliği ve Kâbe’nin perdedarlığı iddiasında bulunmaya başlar. Haşimoğullarına rakip çıkmıştır. Kureyş’in büyük aileleri arasında düşman­lık ve reKâbet baş göstermiş, Mekke’yi parçalanma ve dağılmay­la tehdit etmektedir. Öte yandan Kâbe’nin saygınlığı, Kureyş’in nüfuzu ve Beytullâh sorumlularının gücü bu perişanlık içinde gittikçe zayıflamaktadır. Bazı Yahudi ve Hıristiyanlar, özellikle Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmı Kureyşlilerin dinine açıkça dil uzatmaya başlamışlardır. İnsanlar arasında dinsizlik ve inanç zayıflığı görünmeye başlamıştır. Şam, Yemen ve Hire’ye gidip gelen gruplar, yeni sözler söylemekte, rahiplerden duydukları­nı tekrarlamaktadırlar. Varaka bin Nevfel, Osman bin Huveyris, Zeyd b. Amr ve Abdullah bin Cahş, “TANRILAR BAYRAMI” törenle­rine katılmamışlar, üstelik putlara alenen dil uzatmışlardır.

Hz. Hatice’nin amcası Varaka bin Nevfel, Hıristiyan olur, hatta İncil’i Arapçaya tercüme eder. Karısının yüzünden Şam’a ve Irak’a ka­çan Zeyd bin Amr, Mekke’ye döndüğünde putları resmen “güç­süz taş parçaları” diye niteler. Derler ki: Geldi, Kâbe’nin yanın­da, Lât ve Uzza’nın gözleri hizasına durdu ve yüksek sesle

“Al­lahım! Hangi yolu sevdiğini bilsem sana o şekilde ibadet ede­rim; ama bilmiyorum.” demiştir.

Hz. Hatice’nin akrabası olan Osman bin Huveyris, Kostantiniye’ye gidip Hıristiyan olmuştur. Roma kayseri, onu Mısır kanalıyla Mekke’nin yöneticisi yapmak ve böylece Mekke’yi imparatorlu­ğa bağlamak istemiştir. Halk onu Mekke’den çıkardıktan sonra o, Gassanîlere sığınmış ve onların desteğiyle Mekke’nin ticaret yolunu kesmek istemiştir. Fakat daha sonra Mekke halkı Gassanîlere rüşvet vermişler; neticede Osman zehirlenmiş ve plan­ları suya düşmüştür.

Sâd’ın hikayesi, Mekke’de her yerde dilden dile dolaşır: Birisi develerini Sâd’a vakfetmek için onun önüne getirir. Develer pu­tun yakınına varınca ürküp kaçar, her birisi çölün bir köşesine dağılır. Öfkeli adam develerin peşine düşer, fakat onları bula­maz. Yorgun ve kızgın bir halde geri döner, bir taş alıp şiddet­le Sâd’ın kafasına vurur ve şöyle feryat eder: “Sana Allah’tan bir iyilik gelmez.” Sonra pişman olur ve şu şiiri okur:

“Bizi birleş­tirsin diye Sâd’ın yanına geldik, fakat o bizi birbirimizden ayır­dı. Artık Sâd’ın takipçisi olmayacağız. Yoksa Sâd, yerin bir kö­şesine düşmüş, hayır söylemekten de şer söylemekten de aciz bir taş parçasından başka bir şey mi?”

Adiy bin Hatem ve Filis putunun hikâyesi herkesi hayrete düşür­müştür:

Filis’in sorumlusu Sayfi, Alimoğulları kabilesinden Malik bin Gülsüm’ün komşusu olan bir kadının “dişi deve”sini alır ve Filis mabedine vakfeder. Kadın Malik’in eteğine yapışır. Malik çıplak bir ata biner, mızrağını alıp Sayfi’nin peşinden koşar ve de­veyi ondan geri alır. Sayfi, putun karşısında ona beddua eder ama Malik’e hiçbir zarar dokunmaz. Adiy bin Hatem ve bu olayı izle­yen başka bir adam putperestlikten vazgeçer ve Hıristiyan olur. Ama bu arada Peygamberimizin adı geçmez. Bu çok ilginçtir. Biz bi­rinci el tarihî belgelerde hiçbir zaman Peygamberimizin putlar önünde tapındığını veya başkaları gibi devrinin dinî şenliklerine katıldığını görmüyoruz. Fakat o asla putlarla alay eden, onlara ve müşriklere açıkça dil uzatan kimselerin yanında yer almamıştır. Bu onun hayatının en karmaşık ve sıra dışı düğümlerinden biri­dir. Çünkü hayatının kırkıncı yılının 27 Recebinden itibaren (Mi­ladî 610 ağustos) putlara karşı tehlikeli ve sert bir isyana kalkışan ve putlara en ağır ifadelerle saldıran bir kimse, bu dini eleştirme konusunda daha önce şehrinin ve toplumunun diğer birçok ay­dınıyla ağız birliği yapmamış veya en azından halk arasında zayıf imanlı olarak suçlanmamış olamaz.

A. TOYNBEE der ki:

“Tarihin dâhilerinin (Bununla, bir hipotez, teo­ri veya kanun keşfetmiş olan felsefe veya bilim dâhilerini değil, toplum ve medeniyet hayatında yeni bir tarih meydana getirmiş olan dâhileri kast eder.) hayatı iki belirgin merhaleye ayrılır: Bi­risi, “TOPLUMDAN KOPUŞ” merhalesi, diğeri “TOPLUMA DÖNÜŞ” merhalesidir. Birinci merhalede toplumuna tahammül edeme­yen kişi, ondan uzaklaşır ve kayıplara karışır. Uzaklaşma devre­si kısa veya uzun sürebilir. Sonunda kabul ederek topluma ge­ri döner, risâlet görevine başlar. Bu dönüşte adam artık bambaş­ka birisidir. Kendiliğinden başka birisi olmuştur. Musa, Kıptîyi öldürdükten sonra toplumdan kaçıyor. Kayboluş yıllarından sonra kardeşi Harun’la birlikte peygamber kılığında geri geli­yor. Giden Musa, Firavun karşıtı bir devrimcidir. Buda, salta­nat, eğlence, dans, içki ve şehveti bırakır ve kayboluş yılların­dan sonra Nars’a devrimci bir peygamber kisvesiyle geri döner. Sdartha adlı bir şehzade olarak gittiği yerden Buda olarak geri döner. Mani de böyledir.

Ama Peygamberimiz 25 yaşından 40 yaşına kadar Mekke’yi terk et­memiş olmasına rağmen onun hayatı da Toynbee’nin dediği gi­bi iki dönemden oluşur. Toplumdan uzaklaşması ve topluma dönüşü onun gizemli iç dünyasında ve heyecanlı ruhunda ger­çekleşmiştir. Onun Hirâ ve Sevr mağaralarındaki tek başına te­fekkür dönemi, Mekke’den, onun putları, âdetleri, gelenekleri, ilişkileri ve hayat tarzından uzaklaşma dönemidir. Hirâ’dan çev­resinde Mekke’nin yayıldığı vadiye doğru koşması, büyük tarih­çinin deyişiyle “tarihle buluşmak için aşağı inmesi” topluma dö­nüş döneminin başlangıcıdır. Ama asla Peygamberimizin şahsı gözlerden kaybolmamıştır.

Diğer peygamberler de toplumlarından uzak kaldıkları uzun sü­re içerisinde tedricî olarak ruhsal ve fikrî bir eğitim geçiriyor ve kendilerini yavaş yavaş risâlet görevlerine hazırlıyorlardı. Eğer tarih, toplumu terk ettikleri dönemde onlarla temas halinde ola­bilseydi, şahsiyetlerinin normal ve genel durumdan rehberlik ve peygamberlik aşamasına nasıl dönüştüğünü ve onlardaki bu bü­yük düşünce, ruh ve ahlak devrimi öncüllerinin neler olduğunu bize söyleyebilirdi. Nitekim Buda’nın hayatında bu şahsiyet de­ğişimi, efsanevî ve mitolojik bir şekilde anlatılmıştır: Onun or­manların derinliğinde ölüm, hastalık, cahillik, yoksulluk ve zu­lüm tanrılarına karşı tek başına verdiği mücadele, prens Sdarta’nın Buda olma hikayesidir.

Mekke halkı, Peygamberimiz ile her gün ilişki halindeydi. Peygamberimiz de Mekke sosyal hayatının bütün faaliyetlerine ve toplantılarına katılıyordu. Ukaz ve Mucne pazarlarına gider, dört yıl süren Ficar savaşlarına katılır, Darunnedve’ye gidip gelir, Kureyş başkanlarıyla Kâbe’de sohbet eder. Kâbe’nin yeniden inşası ve Hacerülesved’in yerleştirilmesi esnasında Kureyş önderleriyle işbirliği yapar. Kaside dinler, di­ğer Araplar gibi şiir ve şairler hakkında konuşur, tanışır ve gö­rüş ortaya koyar. Peygamberimiz, seçkin bir şahsiyet olduğu 25 ile 40 yaşları arası nispeten uzun olan bu dönemde Kâbe’nin sucu­su ve perdedarı, Kureyş’in en kutsal ve nüfuzlu dinî şahsiyeti Abdülmuttalip’in torunu, Mekke’nin en zengin ve saygın kadını Hz. Hatice’nin kocasıdır. Bundan dolayı onun en ufak bir hareketi ve tepkisi toplumda yankı bulur. Nasıl olur da Abdülmuttalip’in to­runu putperestlikten nefret ettiğini sergiler, Kureyş’in dinî top­lantılarına katılmaz da Kureyş onu fark etmez ve halk, Kureyş dininin en üstün yetkilisi, Kâbe’nin yöneticisi ve Kâbe ziyaretçi­lerinin sorumlusu olan bir hanedanın, Abdülmuttalip’in bu zayıf inançlı evladını anlamaz, anlasalar bile pek önem vermez ve bu­nu büyük bir sapıklık görmez?

Tarihten edindiğimiz bilgilere göre, İslam’ın ve Kur’an’ın Peygamberimizi ile pek bağdaşmadığı halde, cahiliye döneminde Peygamber’in şahsiyeti ile ilgili olarak nakledilen mucize ve kerametlere rağmen Peygamberimiz bu on beş yıl boyunca olağanüstü bir şahsiyet, din düşmanı bir unsur, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mani dini ve Zerdüştîlik gibi yeni ve ya­bancı fikirlerin, mistik Doğu ekollerinin, Yunan ve İskenderiye felsefelerinin etkisinde kalan bir aydın veya zihinleri kendisine çeken sıra dışı bir düşünür olarak tanınmamıştır. Üstelik onun ailevî soyluluğu, ahlakî üstünlüğü ve güvenilirliği, fikri ve itikadî yönlerinden daha çok belirgindir.

Maurice de Barres’in güzel ifadesiyle,

“Aydınlar, yerine şuur koymadan vicdanlarını kaybeden kimselerdir.”[1] Peygamberimiz Mekke’de bir aydın olarak ünlenmemiştir. Onda vicdan, fikir­den daha çok belirgindir.

Ona verilen “EMİN/DÜRÜST” lakabı, toplumun onun kişiliği hakkındaki kanaatini yansıtıyor. Mekke’nin dört dâhisi vardır ama bunlar arsında Peygamberimiz yer almaz:

Muaviye bin Ebu Süfyan,

Muğire bin Şube,

Amr bin As

Ziyad bin Ebihidir.

Dışarıya gi­dip gelenler, meşhur şair, tüccar ve kervancılar vardır ama Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Yahudilik ve Hıristiyanlığa aşina olanlar ve bilginler arasında sa­yılanlar, Varaka bin Nevfel, birkaç şair ya da Arap olmayan ün­lülerden ibarettir. Peygamberimiz onların içinde de değildir. Dal­galı muhayyile sahibi, yüksek tabiatlı ve ince ruhlu kimseler vardır. Adları tarihe geçmiştir. İnsanlar onları herkesten daha anlayışlı kabul eder. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

OSMAN BİN HUVEYRİS, ZEYD BİN AMR, MALİK BİN GÜLSÜM ve ADİY BİN HATEM gibi putlara dil uzatan, Kureyş dinine muhalefeti başlatan ve putperestliği resmen terk eden kimseler vardır. Peygamberimizi onların arasında da göremeyiz.

Araplarca olgun kabul edilen yani eğitimli, okçuluk ve yüzme bilen kimseler vardır. Bunlar tarihin tanıdığı birkaç kişidir. Peygamberimiz onların arasında da yer almaz.

Okuma yazma bilen, dolayısıyla dinlerin kitaplarından ve baş­kalarının fikirlerinden haberdar olan sekiz on kişi vardır. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Bundan dolayı kesin olan şudur ki Peygamberimiz ne şair, ne eği­timli, ne “kâmil”, ne yeni dinlerin etkisi altında olan birisi, ne yeni düşüncelere ve dış dünyaya aşina, seçkin Arapların üstün zekâlılarına mensup bir kimse, ne bilgin, ne önünde düşünce gücü ölçüsünde eğilen, yeni fikirler üreten ve miras kalmış sa­pık inançları anlayan küstah aydınlar kulübü üyesidir.

Peygamberimiz sadece ve sadece emin yani güvenilirdir. Şefkatli, soylu, doğru ve güvenilir bir kimsedir. Bunlar tamamen bireye ait ah­lakî üstünlüklerdir. Siyasal, sosyal ve dinî düşünce açısından da bir üne sahip değildir. Onda görülen tek değişiklik şudur:

Yir­mi beş yaşına kadar hayatını yetimlik, sıkıntı, yoksulluk, çöl şartları ve çobanlık ile geçirmişken şimdi zengin bir kadın ile evlendikten sonra müreffeh bir hayata, sıcak bir yuvaya ve ço­cuklara sahip olur. Son yarım asırdaki devrimleri ve çağdaş devrimci toplumları SINIF PSİKOLOJİSİ açısından incelediğimizde ve toplumumuzdaki siyasî akımlarda yer alan çeşitli sınıflara mensup bireylerle doğrudan ilişki kurduğumuzda çok önemli bir sosyal psikoloji meselesiyle karşılaşmaktayız.[2] Bireyler, kendi sınıflarını değiştirip bir üst sınıfa yükseldiklerinde muhafazakâr olurlar ve mevcut duruma, statükoya hoşgörüyle bakar­lar. Hatta derin düşünceli ve yedinci göbekten aydın olsalar ve kendi toplumlarının zamanına, şartlarına ve durumlarına karşı çıksalar bile kalben ve fiilen ondan yana tavır alırlar, devrimden ve güvenliğin alt üst olmasından korkarlar. Çünkü onlar müref­feh hayatlarını mevcut duruma borçludurlar. Şehre göçüp ora­da sanayi işçisi veya devlet memuru olan köylüler ve aşağı sınıf­tan orta sınıfa yükselen bireyler, devrimci ve eleştirel ruhlarını kaybedip sağcı olurlar. Avrupa’daki siyasî tecrübe, itinalı etütle­re ve istatistikî verilere dayanarak, ekonomik göstergelerin hal­kın ekonomik durumunun daha iyi olduğunu, siyasî gösterge­lerin politik eğilimlerin sağa kaydığını ve sağcıların başan şans­larının daha çok olduğunu gösterdiğini ispatlamıştır. Tersi de mümkündür. Savaş sonrası Fransa, bu durumun açık örneğidir.

Yirmi yıl öncesinde sosyalistlerin ve komünistlerin çoğunlukta olduğu parlamentoda şimdi De Golcüler, hatta onlardan daha sağcı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Fransa ekonomisinin bu yirmi yıldaki yükseliş eğrisi, bunu çok güzel açıklamaktadır. Günümüzde Batı kapitalizmi, mantıken Marks’ın öngördüğü gi­bi şekillenmesi gereken gelişme halindeki proletarya devrimi vasıtasıyla meydana gelecek bir iç patlamayı önlemek için “işçi­lerin refah seviyesini yükseltmek” şeklindeki en makul yolu be­nimsemiştir. Sosyal sigorta, düzenli maaş artışı ve işçinin buz­dolabı, radyo, ev, gaz, banyo, kalorifer, sinema, tiyatro, plaj ve araba gibi çağdaş hayatın nimetlerinden faydalanmasına imkan sağlanması, onda yalancı bir sömürülmemişlik ve mahrum bırakılmamışlık hissi uyandırır, sosyal ve ekonomik adaletin ger­çekleştiği duygusunu oluşturur, kompleks ve öfkelerinin yu­muşamasına vesile olur ve düşüncede devrimci bile olsa pratik­te muhafazakar olmasını sağlar. Buna bakarak “Kapitalizm akıl­lanıyor.” denmektedir. Çünkü kendisini korumak için işçiyi burjuvalaştırmaya kalkışmıştır. Bu da Marks’ın Alman, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalizminin işçi devrimi ve komünizm­le yıkılacağı şeklindeki bilimsel ve mantıksal öngörüsünün ger­çekleşmemesine yol açmıştır. Bugün gelişmekte olan geri kal­mış ülkelerde dahi statükoyu korumak ve tehlikeyi gidermek için köylünün ve işçinin anarşi kaynağı olmak yerine konfora kavuşmasına, güvenliğin ve huzurun sağlanmasına yönelik ola­rak orta sınıf oluşturmaya çalışılmaktadır.

Peygamberimiz şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç, şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş, amburjuvaze olmuştur. Doğal olarak sebat ve emniyeti koruma­sı, muhafazakâr olması gerekir. Hâkim rejimi ve statükoyu sağ­lamlaştırmak için çalışmasına da Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr ve Malik bin Gülsüm gibi bozguncularla iş birliği yapmaz; mutlu, huzurlu ve müreffeh hayatını tehlikeye atmaz.

Peygamberimizin 25 yaşından 40 yaşına kadar süren on beş yıllık hayatı bunu gösterir. O bu dönemde iyi ve hoş kalabilmek ve ba­şını derde sokmamak için sadece bireysel ahlak ilkeleriyle yetinir.

Eğer 610 yılı 25 Recep gecesi [3] olayı gerçekleşmemiş olsaydı tarih, Abdülmuttalip, Ebusüfyan, yedi şair, Osman bin Huveyris, Vakara bin Nevfel ve İran ile Şam arasını o günlerde Hicaz ve Mekke üzerinden geçen birkaç ticaret kervancısını hatırlardı ama Abdullah oğlu Muhammed’in adını kesinlikle unuturdu. Ne Peygamberimizin ne de Abdullah’ın tarihin gözünde bir çeki­ciliği vardır. Onlar tarihin ilgisini çekecek bir iş yapmamışlar­dır. Bugün tarih, çölde yaşayan, fakirlik ve zayıf bir dadı olan Ebuzüeyb kızı Halime’den bile bahsediyor; yetim bir çocuğun sütanneye verilmesini, bir Arap delikanlısının çobanlığı, yoksul bir gencin orta yaştaki zengin bir kadınla evlenmesini ve daha birçok detayı bu kadar ciddiye alarak muhafaza ediyorsa bunun tek nedeni “o geceki olay”dır.

Bundan dolayı tarihin tanıdığı kadarıyla Cahiliye devrindeki Peygamberimiz, ne az ne çok işte budur.

Ama tarih her şeyi biliyor mu? TARİH SADECE OLAYLARI NOT EDER, YALNIZCA GÖRÜNEN OLAYLARI VE SEMBOLLERİ BİLİR. BİR İNSANI ANCAK DIŞTAN TANIR, ONUN İÇİNE NÜFUZ EDEMEZ.

Acaba şimdi tarihin yardımıyla Peygamberimizin iç dünyası hak­kında bilgi edinebilir miyiz? En azından yarın ilginç bir devri­min üssü olacak bir ruhun derinliklerinde neler olup bittiğini anlayabilir miyiz? Bu soruların cevabı tamamen olumsuzdur. Çünkü tarihçinin nesnel ve kesin delil ve belgeler dışında bir şeye dayanma hakkı yoktur.

Fakat bildiğimiz ve kesin olarak inandığımız bir şey varsa o da şudur: Peygamberimiz, Mekke’de miladî altıncı yüzyılın sonlarıyla yedinci yüzyılın ilk on yılında, yüzünde, yeni bir düşünce geti­receği, yeni bir proje ortaya koyacağı, büyük bir harekete lider­lik edeceği, şaşırtıcı bir düşünce ekolü kuracağı, insanlık tarihi­ne yön vereceği, dünyanın büyük siyasî güçlerini ve medeniyet­lerini kendi düşüncesine bağlayacağı, gelecek toplumlarda de­rin devrimlere ilham kaynağı olacağı ve güçlü ve parlak bir me­deniyet inşa edeceği okunan bir adam değildir.

Tarihin, yedinci yüzyılın ilk yıllarında, Abdülmuttalip’in torunu ve Hz. Hatice’nin kocası olan bir kişiden bu tür beklentilerinin ol­duğunu ve onun alnında böyle bir geleceği okuduğunu söyle­mek çok yanlış olacaktır.

Bu yıllarda tarih, gözünü “içinden bir adam gelecek ve elini ye­ninden çıkaracak” diye büyük üniversitelerin kapısına, MEDAİN, KOSTANTİNİYE, İSKENDERİYE, REHA, NUSAYBİN ve ATİNA gibi mede­nî şehirlerin girişine dikmişti. Kesinlikle o bu yıllarda, dünyaya yeni bir şekil verecek ve önüne başka bir yol açacak kayıp ön­derini İran, Roma ve Yunanistan’ın medenî, gelişmiş, güçlü, bil­gin, sanatçı ve filozof insanları arasında arıyordu. Farzımuhal, eğer suskun ve unutulmuş Arabistan çölünden bir koku almış­sa akıl, geleceğin o büyük devrimcisini geçmişi ve medeniyeti olan ve şimdi bile güngörmüş, dünya siyasetinin büyük karı­şıklıkları içine düşmüş ve olgunlaşmış bir halkı bulunan Mutlu Arabistan’da (Yemen); İran’ın yanı başında ve İran medeniyeti­ne âşinâ olan Hire’de veya Rumlarla içli dışlı olan ve putperest­likten kurtulup Hıristiyanlığa geçen Gassan’da aramak gerekti­ğine hükmeder. Mevlana’nın deyişiyle, Şeyh Ebul Hasan Harakanî’nin doğumundan önce geçtiği Harakan Köyü’nde onun koku­sunu aldığını söyler:

“Dedi ki buraya dostun kokusu geliyor
Bu köyün içine padişah geliyor.

Tarihin, şahın bu Mekke’den, bu Kureyş’in içinden çıkacağını anladığını farz edelim. O zaman kimlerin yüzünde bir parıltı belirir? Zeki insanların, şairlerin, İran ve Roma’yı bilenlerin, bil­ginlerin ve zihinlerine yüksek düşünceler ve yeni Hıristiyanlık girmiş olan kimselerin yüzünde Asla Abdullah’ın oğlunu, Hz. Hatice’nin kocasını takip etmeyecektir.

Ama tarih, kendi hallerinde yollarını gözleyen kimselerin, onun hiçbir zaman bakmadığı bir köşeden yukarı çıktıklarını unut­muştur. Defalarca tekrarlandığı halde tarih, Filistin, Mısır, Ara­bistan ve Mezopotamya çöllerinde güttükleri birkaç koyunun başında sessizce oturup düşüncelere dalan, kendilerini yalnızlık ve tefekküre kaptıran o fakir gençlerin, hem kendi yazgısını hem de dünyaya hükmeden kahramanların yazgılarını, medeni­yetleri, toplumları, düşünceleri ve duyguları nasıl değiştirdikle­rine hâlâ şaşmaktadır.

Bu defa tarih, yetim ve yoksul Kararit çobanıyla randevulaşır. Bir kez daha, belki son defa bugün bazılarının varlığını hisset­tikleri çözülmez gerçek tecelli eder: İnsanlığın eğitim sistemi ve medeniyet, “en gizemli ve en üstün İnsanî yeteneği,” dalgalarını medenî bilginler ve düşünürler tarafından eğitilen kalıplaşmış beyin sisteminin kavrayamadığı bu varlığın hakikatlerini anla­mak için felç eder ve öldürür.

Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sa­natçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. On­da yalnızca koyu bir vicdandır. Böyle bir toplumda güvenilir ol­mak, onun için münferit bir faziletten ibaret olamaz. Üstelik onun ruhunun derinliğinde tezahürlerinden birisi doğruluk olan gizemli bir kaynaktır. Hiçbir eğitim ve öğretimin kirletme­diği aynı gizemli kaynaktan daha sonraları zamanı ve var olan her şeyi içinde boğan dalgalar kabarmış, fırtınalar kopmuştur.

Güvenilir Peygamberimiz, kendisini böyle bir gelecek için hazırlamamıştır. Çünkü ondan haberdar değildir. O sadece mutlak bir kabullenmedir, başka hiçbir şey. Bu yeteneği hayatının süt em­meden kırk yaşına kadar olan süresi boyunca kazanmıştır. Onun sade ve macerasız hayatının tek rehberi, an ve doğal fıt­ratıdır. ONDA GÖRÜLEN TEK ÇABA İYİLİK, GÜZELLİK VE HAYRA DOĞAL OLARAK MEYLETMEK VE KÖTÜLÜK, ÇİRKİNLİK VE ALÇAKLIKTAN KAÇIN­MAKTIR. BU ONUN DİNİDİR. FİLOZOFLARIN BAHSETTİĞİ ŞEYLERİ OKUMA­MIŞTIR; ARİFLERİN DÜŞÜNDÜĞÜ ŞEYLERDEN HABERSİZDİR; HIRİSTİYANLA­RIN, YAHUDİLERİN, ZERDÜŞTÎLERİN, MANİHEİSTLERİN VE MAZDEKLERİN BENİMSEDİĞİ, PROPAGANDASINI YAPTIĞI VE UĞRUNDA MÜCADELE VER­DİĞİ ŞEYLERİ DUYMAMIŞTIR; İRAN’I, ROMA’YI, KOSTANTİNİYE’Yİ, İSKEN­DERİYE’Yİ, MEZOPOTAMYA KENTLERİNİ, MEDAİN’İ, PARİS’İ, ISFAHAN CEYİ’Nİ VE DİĞER MAMUR VE MEDENÎ ŞEHİRLERİ GÖRMEMİŞTİR. OKUMA YAZMA BİLMEZ, OKULA GİTMEMİŞTİR, DIŞANYA YOLCULUK YAPMAMIŞ­TIR, BİLGİNLER VE DÜŞÜNÜRLERLE OTURUP KALKMAMIŞTIR.

ÖZETLE, ONDA VİCDAN AKILDAN DAHA GÜÇLÜDÜR. BEYNİ ÜMMİ BİR ARAP ERKEĞİNİN BEYNİ KADAR BASİTTİR. AMA GÖNLÜ VE RUHU İNSANI DEHŞETE DÜŞÜRÜR. AMA BU RUH HENÜZ GÜN YÜZÜNE ÇIKMAMIŞTIR. BUNDAN NE KENDİSİ HABERDARDIR NE DE BAŞKALARI.

 BAŞLANGIÇ

Abdullah’ın oğlu, Hz. Hatice’nin kocası Peygamberimiz, şehirdeki gün­delik hayatın tantanasından uzaklaşmak, kendi kendisine dü­şünmek, oruç tutmak, inzivaya çekilmek ve ruhunu toplum ha­yatının kirlerinden, şöhret ve rızık telaşından, ev, aile, sokak ve çarşının rahatlık ve zevklerinden arındırmak için bu yılki Ra­mazan ayında da Hirâ’ya gitti. Yılda bir şehri terk etmek, inzi­vaya çekilmek ve yalnızlığa ve tefekküre dalmak o asırda Peygamberimize has bir tutum olmadığı için bu işin onu bizzat sıra dışı yaptığı ve insanların ondan gelecek bir söz ve iddiaya göz­lerini diktiği söylenemez. Aksine bu bir gelenekti. Kureyşli Hanifler çoğunlukla böyle yaparlardı.[4]

Peygamberimiz, diğerleri gibi bir süre inzivada yaşamak için bu yıl da Hirâ mağarasına gitti. Bu yıl da mağarada tek başına oturup kendisi, geçmişi, geleceği, başkaları, İbrahim’in Evi, putlar, put­lara tapanlar, Araplar, insanlık, yer, gök ve varlık hakkında dü­şünüyor. Sonra dışarı çıkıp saatlerce Hirâ dağının üzerinde ma­ğaranın etrafında dolaşıyor; dağın vakarını, çölün sessizliğini, berrak Arabistan göğünün ihtişam ve suskunluğunu ve sessizce konuşan, ışıklı pencereler gibi insanın hayat ve yaratılışın etki­siyle daralmış bakışlarını sonsuzluğa doğru götüren yıldızlar kümesini seyrediyor.

Dağın sessizliğinde dolaşan adamın ayak sesleri o gece birden kesildi. Ruhunda sonsuz olarak düğümlenen uzun ve dertli dü­şüncelerden yorgun düşmüş bir halde mağaraya döndü ve me­raklı bakışları gidecek bir yer bulamadan göklerden ve uzaklar­dan onu bekleyen gözlerine geri geldi. Biraz oturdu, tekrar da­kikalarca kendi kendine düşündü ve kendinde hissettiği o ya­bancıyı beklemeye durdu. Var olan bir şeyi bulamamanın ver­diği üzüntüyle uykuya daldı.

Ansızın uykudan sıçrıyor; sanki biri boğazını sıkıyormuş gibi neredeyse ölümü hissediyor. Kapıldığı dehşet o kadar şiddetli­dir ki onu hâlâ anlayamaz. Boğazını sıkan gizli el onu bırakır. Gözlerinin önünde bir kâğıt görür. Sanki evrenin bütün zerre­lerinden, tüm varlığından kopup gelen gizemli bir ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Tekrar öldüğü hissini verecek şekilde boğazını sıkar. Yine aynı ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Yine boğazını ölüm hissi verecek şekilde sıkıp bırakır. Yine ay­nı ses:

OKU!

Ne okuyayım?

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin cömerttir. Kalem ile öğretti, insana bilmediği şey­leri Öğretti. [5] (96/Alak Suresi 1-5)

Bitti, bütün varlık birden durdu ve sessizliğe gömüldü. Geride Peygamberimiz, mağara, sessizlik ve yalnızlık kaldı. Korkusu gitti. Mağaradan dışarı fırladı, aşağı doğru koşmaya başladı. Sanki ru­huna her yönden korku yağıyordu. Kendisini eve atmak için hızla koşuyor. Aklını kaybetmekten korkuyor. Gök suskun… Birden onun gece göğün ortasında tekrar belirdiğini hissetti. Sanki onunla konuşuyor. Korktu, yüzünü başka tarafa çevirdi, onu yine gördü. Sanki her yerdeymiş gibi her taraftan o çıkıyor­du. Durdu.

Ne yapmalı?

Izdırap ve korku, ruhunu tahammül edilemeyecek derecede sı­kıyor. Onun gecikmesine canı sıkılan Hz. Hatice, birini onu arama­ya gönderdi. Adam onu bulamadan geri döndü. Göğü suskun, yeri durgun gören Peygamberimiz, eve varabilmek için dağın ya­macındaki taşlıkları hızla geçiyor.

“Hatice, üstümü ört, üstümü ört, üzerime su dök!”

Titrer.

Artık konuşamaz.

Bir köşeye yığılır. Hz. Hatice, üzerine bir yorgan örter. Sanki nöbet geçiriyormuş gibi ateşlidir. Yorgana sarındı. Bir süre geçti. Rahatladı.

Gözlerini, yanında oturmuş acısına ortak olan şefkatli eşi Hz. Hatice’nin üzerine açtı. Hz. Hatice’nin şefkatli ve acılı gözlerinden yakınlık ve güven duygusu aldı. Hz. Hatice susmuş, onu seyrediyordu. Peygamberimiz de susmuş onu sey­rediyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Dakikalar böyle geçti.

“ Hatice, bana ne oluyor?”

“Ne oldu, bilmiyorum. Yoksa cinler ba­na zarar vermiş olmasın? Yanlış bir şey yapmaktan korkuyo­rum. Ben kâhin olmak istemiyorum.

Kocasına inanan ve kendisinde iyilik, sevgi ve doğruluktan baş­ka bir şey görmediği Peygamberimizi hatadan masum kabul eden Hz. Hatice, bu sefer de 15 yıl önceki gibi kendisini zor bir gelecek bekleyen bu adamın rahmet meleği oldu ve onu teselli etti:

“HZ. HATİCE’NİN CANINI ELİNDE BULUNDURAN ALLAH’A YEMİN OLSUN Kİ ALLAH SENİ KÜÇÜK DÜŞÜRMEYECEKTİR. SEN HERKESE ŞEFKAT GÖSTERİR VE İYİ­LİK YAPARSIN. BU KADAR SIKINTI ÇEKTİN. MİSAFİRLERİNİ EN GÜZEL Bİ­ÇİMDE AĞIRLARSIN. HAK YOLUNDA ZORLUKLARA KATLANMAKTAN KAÇINMAZSIN. SEN İYİSİN. BEN SENİN GÖRDÜKLERİNİN HAYIR OLDUĞUNDAN EMİNİM. ALLAH SENİ KENDİSİNE ÇAĞIRMIŞ. GÖNLÜNÜ SAĞLAM TUT.”

Peygamberimiz, hakşinas gözlerle, her zaman kendisi için birçok sevgi, teselli ve fedakârlık kaynağı olan Hz. Hatice’nin huzurlu ve şefkatli yüzüne bakıyordu. Sakinleşti. Kendisinde şiddetli bir konuşma arzusu hissediyordu. Yorganın içinde kıvrılıp uykuya daldı. Bu onun son uykusu idi.

Hz. Hatice, yaşlı, bilgin ve aydın görüşlü amcası Varaka bin Nevfel’i görmek ve uzun süre önce putperestliği bırakıp Hıristiyanlığa girmiş ve bu sözlere aşina olan bu insanla eşinin olayını konuş­mak için yerinden kalktı. Peygamberlerin hayat hikâyesini ve vahyin onlarla ilk temas şeklini duymuş ve okumuş olan Vara­ka, onun sözlerine iman ederek ve Peygamberimizin Hirâ’daki se­rüvenini Musa’nın Sina dağında yaşadıklarına benzeterek yeğeni Hz. Hatice’ye ümit verir:

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki eğer söylediğin gibi ise Musa’ya inen Yüce Namus ona da inmiş­tir. O bu ümmetin peygamberidir. Söyle, içi rahat olsun.?

Hz. Hatice, eşinin yaşadıklarına duyduğu ümit ve imanla, onun ma­ceralı büyük geleceğine ilişkin korku ve ızdırap duyarak döndü. Peygamberimizi yorgana sarındığı gibi uyur halde buldu, yavaşça yanına oturdu. On beş yıldır ruhunu aşkıyla ısıttığı, kendisini ve her şeyini uğruna feda ettiği bir adamın yüzünü seyrediyor ve ne zaman kalkıp yeni hayatını başlatacak diye düşünüyordu.

Ne olacak?

Onun ve ailesinin başına neler gelecek?

Allah onu ne ile görevlendirecek?

İnsanlar ona karşı nasıl bir tutum sergileyecek?

Onu seyrederek bu düşüncelere dalmışken Peygamberimiz birden sarsıldı, titremeye başladı. Zor nefes alıp veriyordu; sanki birisi boğazını sıkıyordu. Yüzünden iri ter taneleri akıyordu. Yataktan kalktı ama uyanık değildi. Sanki gizli bir acının etkisiyle kendi kendisine kıvranıyordu, içinde âniden o tanıdık sesi duydu. Ke­sin ve buyurgandı, insan sözüne benzemiyordu:

“Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini yücelt. Elbiseni/gön­lünü temiz tut. Çirkin işlerden uzak dur. Yaptığın iyiliği çok gö­rerek başa kakma. Rabbin için sabret. ” (74/Müddessir Suresi 1-7)

Peygamberimizin ruhunda ümit, ihtişam ve güven duygusu can­landı. Kalktı. Açıkça yeni bir hayatın eşiğinde ve fizikötesi gi­zemli bir dünya ile temas halinde olduğunu hissediyordu. Ken­disini, ona ağır ve önemli risâlet görevini yeniden daha açık bir şekilde gösterecek olan gelecek ilişkiler için hazırladı. Onun macerası Mekke’de yankılandı ve hızla ağızdan ağza dolaştı. Kü­çük bir şehrin daha çok bir araya gelerek saatlerce havadan su­dan konuşan, hurma sütü içen ve gıybet eden işsiz, sorumsuz ve rahat insanları için bu olay ne kadar ilgi çekici ve oyalayıcı­dır. Normal insanlar onu hayret ve tereddütle anlamaya çalışı­yor ve onun hakkında meraklı meraklı konuşuyorlardı ama böyle bir olayın daha çok kendileriyle ilgili olduğunu gören ka­bile başkanları konuya ciddiyetle eğildiler.

Abdullah’ın oğlu, Abdülmuttalip’in torunu, Hz. Hatice’nin kocası, Ebû Tâlib’in yetimi peygamber olduğunu mu iddia ediyor? Ona vahiy mi geliyor­muş? Şu bizim Peygamberimiz dün geceden beri peygamber mi ol­muş?

Ne acayip iddia!

Böyle bir adam değildi. Sakin, dürüst ve soylu bir adamdı. Ömrünü sadakat ve inançla Kâbe’ye hizmet ederek geçirmiş olan Abdülmuttalip’in torunu böyle sözler sarf eder mi?

Dinin ocağında eğitilmiş biri nasıl dinsiz olabilir ve kâfirce iddialarda bulunabilir?

Hayası, temizliği, alçakgönüllü­lüğü ve güvenilirliğiyle tanınan bir adam nasıl böyle yalanlar uydurabilir? Hayır. O yalancı bir adam değil. Büyülenmiş ve cinlere yakalanmış. Onu cinler yoldan çıkarmış.

Hayret ve merakla sorulan bu sorular gitgide alaya dönüştü. Mekke’nin yeni gündemi buydu. Gruplar halinde insanlar ve özellikle kavmin ileri gelenleri Kâbe’nin etrafında oturup Peygamberimizin macerasını konuşuyorlar, içki içiyorlar, latife yapı­yorlar ve kahkahalarla gülüyorlardı. Burada herkes gözünü, ye­ni bir fıkra ve tatlı bir latifeyle meclisi ısıtacak, insanları güldü­recek ve herkesin Peygamberimiz ve davası hakkındaki şiddetli alay, yuhlama ve yargılama arzusunu tatmin edecek latifeci, hoşsohbet ve şakacı ağızlara dikmişti.

Peygamberimizin yeni hayatının en zor anları gelip çattı. Yolunu gözleyen belalar ve sıkıntılar tek tek gerçekleşmeye başladı. Şe­hir top yekün alay, suçlama ve dedikoduyla dolmuştu. Dışarı çıkamıyordu. Bütün dünyada sadece iki ümit kaynağı, iki sevgi ve dostluk sığınağı vardı:

Birisi, büyük Hz. Hatice, temiz Ali, Zeyd, de­ğerli oğlu, sevgili kızlan Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve kü­çük Fatıma ile paylaştığı evi; diğeri ise musibetlere ve insanların suçlama ve düşmanlığına karşı tahammül gücü veren Hirâ idi.

Peygamberimiz, alay, sövgü, iftira ve kahkaha gürültüleri ara­sından kendi adını duyduğu Mekke’yi terk etti ve büyük bir ümitle dağa tırmandı. Bütün ruhunu ve gönlünü O’na teslim ediyordu. Pür dikkat bekliyordu. Adım adım kendisini O’nun huzurunda buluyordu. Dağın kenarına ulaştı. Durdu. Her yeri yorgun ve istekli bakışlarla inceliyordu. Bakışları yeri, göğü, uf­ku ve her yanı dolaşıyordu.

Hiçbir haber yoktu.

Kendisini ma­ğaranın içine attı, o gece durduğu aynı noktayı dikkatle seçti ve oturdu. Bakışları ateşli bir şekilde mağaranın içi ile dışı arasın­da gidip geliyordu. Ayağa kalkıyor, oturuyor, eğiliyor. Acı saat­ler, böylesine susuz ve bitkin bir beklemede olabildiğince yavaş ilerliyordu. Sanki zaman durmuştu. Ne korkunç, sessiz ve sus­kun bir halde geçiyordu. Tabiat dilini yutmuş, konuşmuyordu; sanki ölmüştü.

Peygamberimiz gitgide ümitsizleşip sakinleşiyordu. Ateşi ve çar­pıntısı soğuyordu. Izdırap ruhunu vahşice sıkıyordu. Nefes bo­rusu tıkanmıştı. Bağırmak, bir şey istemek ve konuşmak istiyor­du ama yapamıyordu.

Boğazını sıkan düğüm yeniden çözüldü. Ağlamaya başladı. Ayağa kalktı. Mağaradan çıktı. Halsiz, yorgun ve bitkin düş­müştü. Gök aynı şekilde dilsiz, Ay aynı şekilde suskundu. Ma­ğaraya döndü. Sonra mağaradan çıkıp aşağıya doğru koştu.

Ümitsizdi.

Gürültü ve düşmanlık dolu Mekke, ayaklarının altın­da, vadinin dibinde, Kâbe’nin etrafında dağınık halde duruyor­du. Evler intikam dolu onu beklemekte, bütün pencereler yüzü­ne kapanmış, hayâsız ve günahkâr şehir, aptal ve dilsiz putlar et­rafında rahat ve huzurlu bir şekilde uyumakta. Yarın tekrar kal­kacak, Peygamberimizle uğraşacak, onu konuşacak, ona gülecek.

O gece Peygamberimiz ümitsiz bir halde uyudu. Yarın olunca Mekke uyandı ve işine kaldığı yerden devam etti. Gece olunca Peygamberimiz bir mesaj alırım ümidiyle yeniden dağın yolunu tuttu, seher vaktine kadar uyanık kaldı ama yine ümitsiz geri döndü. Her zaman olduğu gibi Mekke onunla uğraşıyor, o da Hirâ’dan gelecek mesajı bekliyordu.

İşkence dolu günler ve beklentili geceler art arda gelip geçiyor­du. Mağara aynı şekilde suskun, tabiat aynı şekilde dilsiz ve göklerin kapısı yüzüne kapalı idi.

Üç yıl geçtiği halde bir tek mesaj gelmedi.[6] Vahiy kesilmişti. Bu üç yılın her ânının ağırlığı, Peygamberimizin göğsünü, ona ölümü temenni ettirecek ölçüde daraltıyordu. Sonuçsuz bekleyişlerin canını sıktığı ve ıssız mağarada saatlerce yılan sokmuş gibi kıv­randığı gecenin suskun ve karanlık derinliklerinde, defalarca içinden, ölümün kendisini ruh törpüsü üzüntünün pençesinden kurtarması için oradan vadinin dibine atlama düşüncesi geçti.

Peygamberimizi bitkin bırakan tek şey, insanların alay etmesi, Mekke aristokratlarının düşmanlık yapması ve onun kendinden bıkması değildi. Çünkü onun sıkıntılar içinde pişen ve olgunla­şan büyük ruhu her musibeti içinde eritir, hiçbir darbenin onu sarsmasına imkân vermezdi.

Peygamberimizi en çok üzen şey vahyin kesilmesiydi.

Acaba dos­tu onu unutmuş mudur?

Artık onunla konuşmayacak mı?

Aca­ba Peygamberimizde bir hata görmüş de risâleti ona teslim etmek­ten vaz mı geçmiştir?

 Artık mesaj gelmeyecek mi?

Acaba onun risâletini sadece bu ilk mesajla anlayıp ona göre davranması is­tenmiş de o bunu yapmamış mıydı?

Acaba bir görev verilmiş de o bunu fark etmemiş miydi?

Acaba onu bu intikamcı Mekke’de onun vahşi halkı içinde savunmasız mı bırakacaktı?

Acaba onu yapayalnız mı koyacaktı? Yakalandığı bu uçurumda elinden tut­mayacak mı?

Onu unutacak mı?

Üç yıl böyle geçti. Ümitsizlik ve perişanlığın zirvesindeyken bir gün, ızdırap verici düşünce ve ürkütücü soru yağmuru altında oturduğu, derin bir ümitsizliğe kapıldığı ve geleceğinin karan­lık ve ürkütücü ufkunu seyrettiği bir sırada aniden güçlü bir elin şiddetle boğazını sıktığını hisseti. Vücudu titremeye başla­dı, ağırlaştı. Kıvranıyordu. Sanki gizli bir dertten dolayı acı çe­kiyordu. Kızaran yüzünü iri ter damlaları kapladı, sakinleşti. İçinde, kendisiyle şefkatli ve buyurgan bir şekilde konuşan ve yangında denemek için üç yıl önce gönlüne kor bıraktığı ada­ma şimdi geçmişinde kalan iki tabiat olgusuna yemin ederek güven veren üç yıl önceki o tanıdık sesi duydu:

“Kuşluk vaktine ve sakinleştiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.

Gerçekten ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.

Pek yakında Rabbin sana vere­cek, sen de memnun olacaksın.

O seni yetim bulup barındırma­dı mı?

Şaşkın bulup yol göstermedi mi?

Fakir bulup zenginleş­tirmedi mi?

Öyleyse yetimi sakın ezme. İsteyeni azarlama. Rabbinin nimetini anlat. ” (93/Duha Suresi)

Peygamberimiz ümitle ayağa kalktı ve hemen çetin risâlet yoluna samimi olarak adım attı. En yüce insanî özellikleri en aşağılık ve donmuş vahşi ruhlara yerleştirmekle; gelişmiş Roma ve İran medeniyetlerinde Atina, Kostantiniye, Medâin ve İskenderiye düşünürlerinin bile henüz elde edemediği en yüksek fikirleri akıllarının üst limiti develerinin hörgücünden öteye gitmeyen kimselerin beyinlerine sokmakla ve tarihin, adını anmaktan utandığı bir kavmi tarihçilerin hâlâ gözlerini kamaştıran muh­teşem bir tarihin kurucuları haline getirmekle görevlendirildi.

O, bitkinin dahi yeşermekten korktuğu ölüm kusan sessiz çölde ve süreklilik bilmez bu yakıcı ve dalgalı kum denizinde, tevhid temeline dayalı, dört duvarı eşitlik, adalet, özgürlük ve aşktan oluşan ve içinde insanların para, güç ve kan tanrılarının egemen­liğinden bağımsız olarak yaşadığı sağlam bir şehir kuracaktır.

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir, Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.464-481


[1]    Arument, II, p.

[2]   Doktor Şeriati’ye göre, Peygamber’in 40 yaşında değişim geçirmesi, vahiy gi­bi bir dış etkeni kabul etmeden sınıf psikolojisi ve materyalist düşünceyle açıklanamaz.

[3]      Ramazan ve Rebiulevvel ayı olduğunu söyleyenler de vardır. Meclisi, 27 Re­cebi Imamiye’nin icması olarak kabul eder.

[4]       Bu geleneğe itikaf, inziva denir. Hanifler, cahiliye devrinde kendilerini İbra­him’in dinine bağlı kimseler olarak kabul ederler.

[5]   Genelde bu sureyi vahyedilen ilk sure kabul ederler. Daha geniş açıklama için babam Peygamberimiz Tâki Şeriati’nin “Tefsir-i Nevin” kitabına veya “Vah­yin Başlangıcı” risalesine bakınız.

[6]      Vahyin kesildiği konusunda ittifak vardır ama 40 gün ile üç yıl arasında de­ğişen farklı süreler ileri sürülmüştür.

TEFRİKA’DA RAHMET OLURMUŞ


Her zaman birlik olalım, birlikten kuvvet doğar deriz. Tefrika kötüdür, duyunca aman aman deriz. Bir zaman gelir canımız sıkılır “Allah Teâlâ bu Müslümanlara niye yardım etmiyor ?” diye düşünür cevabını bulamayız…

Eğer benim duyduklarımı sizde duysaydınız, şeytanlar doğru konuşmazlar, ama nasıl olurda hakikati ifşa ediyorlar derdiniz.

 Biri diğerine dedi ki;

-Yine nerede hata yaptık?

-Evet.

-Müslümanlar birbirine düşsünler dedik.

-Yetmiş iki millete mezhebe böldük.

-Şimdi ise hepsi bir havadalar.

-Hepsini bir yola getirelim diyoruz derken, birini tutarsan, diğerini kaçırıyoruz.

-Bu nasıl iş?

-Biz nerede oyuna geldik?

-Oyun içinde oyun var?

-Ehl-i kitabı yedi düvelde bir kanala sokuyoruz. Müslümanları ise bir havaya sokamadık. 

-Bu türlü anlamakta zorlanıyorum.

-Müslümanların tefrikadan bile menfaat bulacaklarını hiç düşünemedim. Bu kadar çekilen emek boşa gitti.

-Ah, bendtlemiş su kokmaz mı?

-Evet, ufak bir kaçağı da olsa küçük dere duran sudan temizdir. Hareket eder.

-Ey Allah’ım ne kadar büyük ve yücesin…

-Fakat Allah Teâlâ “tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

-….

-Biz müslümanları aldatıyoruz diye sevinirken, onları cevval tutmak ve yenilenmelerini sağlamak için Allah Teâlâ bizi kullanmış.

-Meğer biz yıkıyoruz derken Sen yeni binalar yapsınlar diye onları canlandırmışsın.

-Şeytanlar aldatma uzmanıdır. Kendi yaptığı işle bile aldatılması, Allah Teâlâ’nın Müslümanları tutmasından başka ne olabilir ki ?

-Offffffff

-Aldatanlar, unutmayın ne yaparsanız yapın Müslümanlar için çalışıyorsunuz. Onlar, mazlum olsalar da, müzdaripte olsalar, günaha da batsalar her gün yeniden doğuyorlar.

-Allah Teâlâ’nın “Hak geldi batıl yok olmaya mahkûmdur” “Salih kullarıma kimse dokunamaz” buyurmasını 15 asır sonra ancak anlayabilmiş olduk.

-……

-Her zaman müslümanlar kârlı mı olacaklar?

-Görülen vaziyet açıkça bunu gösteriyor.

-Evet, Duble oyunlar kursakta, hainlerimizi içlerine salsakta, onlar yine kazanacaklar.

-Evet, Müslümanlar her zaman galip gelecektir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

FETHİ GEMUHLUOĞLU’NUN 22 KASIM 1975 TARİHİNDE ‘DOSTLUK’ ÜZERİNE İRTİCÂLEN YAPTIĞI HARİKULADE KONUŞMA


DOSTLUK ÜZERİNE 

Kalbimi oymuşlar, oymuşlar da şimallim

Hayâlini, resmini değil

Seni koymuşlar içine;

Onun içindir adınla atışı… 

Fethi Gemuhluoğlu 

Efendim,

Fethi GemuhluoğluEvveli, âhiri, zâhiri, bâtını selamlarım. El-Evvelü Allah, El-Âhirü Allah, Ez-Zâhirü Allah, El-Bâtınü Allah. Sâhib’i selâmlarım. Sâhib-i Hakîki’yi selâmlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selâmlarım. “Levlâke Sırrının Mazharı”nı selâmlarım. Vâlidesini, Hadîce Vâlidemi, Fâtıma Vâlidemi selâmlarım. Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’i selâmlarım. Erkân-ı Erbaa’yı: Selmân’ı, Mikdâd’ı, Ammâr’ı, Ebu-Zerr’i selâmlarım. İmâmeyn’i Muhteremeyn’i selâmlarım. Tâife-i ecinnîyi selâmlarım, mü’minlerini ve müslimlerini. Ve sizi selâmlarım.

Peygamber-i Ekber bir hadîs-i nebevîlerinde buyuruyorlar ki, “Önce selâm, sonra kelâm”. Önce sizi selâmlıyorum. Yine Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki bir hadîs-i nebevilerinde, “Önce refîk, sonra tarîk”. Önce yolda yoldaş, sonra yol.

Dostluk üzerine konuşmak gibi, hiç mu’tâdım değil konuşmak. Elli üç yaşındayım. Kırk senedir söz orucu tutuyorum. En az yirmi senedir, yirmi beş senedir yazı orucu tutuyorum. Ne yazarım, ne çizerim. Zaten okur-yazar takımından da değilim. Ama bu sözleri size sanki bir vedâ gibi, sanki son sözlerim gibi… “Hâl sârîdir” buyurulmuştur. Maraz da sârîdir. Dilerim ve umarım ki, benim marazım sârî olmasın ve burada şevk sârî olsun, cezbe sârî olsun ve aşk sârî olsun.

Tabiî, ezelde aşk vardı. “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk”de kâinâtın aşk için halk edildiği meydanda. Onu… Eşrefoğlu diyor ki:

Yoğ idi levh ü kalem, aşk var idi

Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr idi

Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr iken

Cebrâil ol arada ağyâr idi 

Cebrâil, Cibrîl-i Emîn, Nâmûs-ı Ekber ol arada ağyâr idi, der. Demek ki, kâinât, eflâk aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir.

Size bazı dostluk, remzî de olsa bazı dostluk hikâyeleri anlatmak isterim. Bu hikâyeler hakîkatın ta kendisidir. Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında, mübârek bir emânet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübârek emânet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû-Bekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.

Her şey gönülde cereyan ediyor. Ve insanlar, biz zannediyoruz ki, hâl-i cimâ’dan doğuruyorlar. İnsanlar hâl-i cimâ’dan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Ve gönül çocuklarının çoğu onun için “yol evlâdı” oluyor, “bel evlâdı” olmuyor. Tasavvufta, yol oğlu olmak, bel oğlu olmaktan; yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan onun için mukaddemdir. 

Benim, size, bir mübârek söz gibi arz edeceğim bir husus yok. Her şey söylenmiştir. Kur’ân-ı Mecîd’de söylenmiştir, Kelâm-ı Kadîm’de söylenmiştir. Peygamber-i Ekber Hadîs-i Şerîflerde söylemişlerdir; tefhîm edilmiştir, teklîmi Peygamber-i Ekber’dendir. Tefhîmi ilâhîdir, teklîmi de ilâhîdir; tefhîmi Rabb’dandır, teklîmi Peygamber-i Ekber’dendir, Levlâke Sırrının Mazharı’ndandır. Her şey söylenmiştir.

Türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak… İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak, gibi kademe kademe, ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecbûrdur. Bütün dostluklar söylenmelidir. Ama fikre dost olmak, İslâm’da tenkidi mümkün kılmıyor. Tenkid İslam’da yok. İslâm, Mübelliğ-i Hakîkî’ye imtisâlen -ki Mübelliğ-i Hakîkî Peygamberlerin Peygamberi, Peygamberlerin İmâmı olan, Levlâke Sırrının Mazharı olan Zât-ı Akdes’dir- tenkid yok; ama O’nun tebliği var. İslâm onun için tenkid üzere değildir; İslâm tebliğ üzeredir. Biz şimdiye kadar… Bizim son zamanlarda çektiğimiz, tenkid ile vakit geçirmiş olmamızdandır. Meseleyi bir disiplin üzere, meseleyi bir nizâm üzere ortaya koymuş olamamanın hicâbıdır bu. Meseleyi bu şekilde va’z etseydik… Tenkidle vakit geçireceğimiz yerde tebliğ vazifesini yüklenseydik, o zaman dünya, ki yaşama sevincini yitirmemek gerekir; “Dünya bir cenâbetin elinden bir cenâbetin eline geçen hamam tasıdır” dense bile, dünya yaşanmaya değer.  Ve Bedri Rahmi doğru söylüyor tabiî, tasavvufla hiç alâkası olmadığı halde bir şair hassasiyetiyle “Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer”. Batı adamınındır bunalım. Fikre dostluk, nasıl fikre dostluk tebliğ ile başlıyorsa…

Mü’min kişi, yerinmenin ve sevinmenin ötesindedir. Mü’min kişi yerinmez ve sevinmez, çünkü gerçekçidir. Sarîh, Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Mecîd, Kelâm-ı Hakîkî. Mü’min kişi zann üzere değildir. Zannın büyüğünden de küçüğünden de sakınmıştır. Hırs-ı mâl, hırs-ı câh üzere değildir. Tûl-i emel sahibi değildir. Hayâlperest değildir. Mâl ve mevkî hırsından âzâdedir. Zannın büyüğünden ve küçüğünden nefsini berî kılmıştır. Zaten nefsi yoktur. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm’ı vardır. Nefsin izzeti olmaz. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm’ı vardır. İzzet buna râci’dir.

(Yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Peygamber-i Ekber, “Önce selâm, sonra kelam” buyuruyorlar, “Önce refîk, sonra tarîk” buyuruyorlar. Ben bu yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Selâm veriyorlar bana, mukabele ederim. Daha mergubu ile, daha güzeli ile, daha izzetlisi ile de yine onların selâmlarına mukabele ederim.)

Fethi GemuhluoğluŞimdi, Batı adamınındır bunalım, diyorum. Doğu adamının, gerçek mü’min ve muvahhid kişinin bunalımı olmaz, diyorum. Ve bunu şiir yazan, hikâye yazan, roman yazan dostlarıma da her zaman bıkıp usanmadan söylüyorum. Ben hayatın cezbe ve şevk üzerine binâ edildiğine kailim. Hani ilk defa Kelime-i Şehâdet getiriyor gibi getirmedikçe, Kelime-i Şehâdet olmaz. İlk defa âşık oluyor gibidir, ilk defa yürek çarpmışa dönüyor gibidir. İlk defa şevk içindedir, vecd içindedir, istiğrâk halindedir ve aşk-ı ilâhîde müstağraktır. Onun için… biz müstağrâk adamlara pek tahammül edemiyoruz.

Bu makam-ı temkîn ayrı şey, makam-ı telvîn ayrı şeydir. Buradaki cezbe, buradaki istiğrâk, buradaki müstağrâk oluş makam-ı telvîn üzeredir. Yoksa, Peygamber-i Ekber her şeyi gördü, hiç birinde renkten renge girmedi; yalnız Makâm-ı Ahmediyyet’de idi, Makâm-ı Ahadiyyet’de idi; onun için, O temkîn sahibidir. Mûsâ, O da ulü’lazm peygamber, hem risâleti var hem nübüvveti var ama makam-ı telvînde olduğu için, bir yerde Peygamber-i Ekber’in, Peygamberlerin Peygamberi’nin, Peygamberlerin İmâmı’nın makamını hâiz olamadı. 

Yani aşk diyorum. Yani… Bunalıma gelince, biraz önceki sözümü itmâm edeyim. Batı adamının bunalımı çok tabiîdir, muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah’adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzun olmayız. Bizim olsa olsa… Peygamber-i Ekber müddet-i ömründe, Devr-i Saâdet’de gülmediler, hele ağız dolusu hiç gülmediler; gülümserlerdi.

Yine insanoğlu, Peygamber-i Ekber’e ittibâen ve inkıyâden Hakk’ın ayâli olan halka hizmet için mükelleftir. Peygamber-i Ekber geceleri Hakk’a âid idi, teheccüdle; gündüzleri tebliğ ile halka âid idi. Tebliğ gündüz ve gece duraksızdı, ayrı. Gece ile gündüz bu mânâda tefrîk edilmez; gece ile gündüz ancak birbirini itmâm eder, ancak birbirini tamamlar. Yalnız buradaki Hakk’a âidiyetle halka âidiyet, Hakk ve halk tefrîkini ortadan kaldırmak ve halka hizmette ibâdet neşvesi duymak gibi, yine burada da halka dostluk var.

Fikre dostluk, tebliğe dostluk… Düşmanlık yok. Tenkide düşmanlık mânâsına söylemiyorum. Hiçbir şeye düşmanlık söylemeyeceğim. Hiçbir şeye düşman olunmaz. Dostlukları, insanlar ayırırlar. Karşımızdakiler düşman olup olmamakta muhtârdırlar. Her sabah evinizden, Allah’a ev halkını, hâne halkını ısmarlayarak çıkınız. Onlar size “güle güle” deyip dememekte muhtârdırlar. Hâne halkına yaptığınızı, gayrı olmayan halka da yapınız. Yine, herkese, her zaman…

(Teşekkür ederim, bu yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Yine “Önce selâm, sonra kelâm” derim; yine “Önce refîk, sonra tarîk” derim ve Allah’ın selâmı üzerlerine olsun derim; ve görüneni, görünmeyeni selâmlarım; ve evveli ve âhiri ve zâhiri ve bâtını ve Sâhib-i Hakîkî’yi selâmlarım; Ricâlü’l-Gayb’ı selâmlarım; ve selâmlarım, ve selâmlarım, ve selâmlarım. Sizi yeniden yormamak için bu selâmları mükerreren arzetmiyorum; mükerreren arzetmiyorum, mükerreren arzında fâide olduğu halde. Mükerreren arzı bize şevk ve cezbe vereceği halde, bizi müstağrâk kılacağı halde edeb ediyorum, hayâ ediyorum. Belki acaba bu selâmda da, bu coşkunlukta da nefs var mı, diye edeb ediyorum; ondan imtinâ etmek istiyorum, ondan hayâ ediyorum. Onun için burada birinci selâmımla iktifâ ediyorum. Son selâmı söyleyeceğiz “Nefesler pâyende ola” diye; o da bir nevi son selâm olacak.)

Tabiî, insan fikre dost olunca tarihe, coğrafyaya, ormana da dost olur, ağaca da dost olur. Orman Fakültesi talebelerinin önünde Yaşar Kemal yürüyor, görüyorsunuz. Ve Orman Fakültesi talebeleri yürüyorlar bu stepte, bu bozkır Anadolu’da. Peygamber-i Ekber bir hadîs-i nebevîlerinde fem-i saâdetlerinden buyuruyorlar, “Kıyâmet alâmetleri belirse, kıyâmet ân meselesi hâline gelse, elinizde bir ağaç fidanı varsa önce onu dikiniz ve sonra kıyâmete hazırlanınız.” Orman… Orman için, ormana destan düzmek için, ormana övgü için, ormanı kutsallaştırmak için, ağacı kutsallaştırmak için, ağaca orman fakültelerinin üstünde orman fakültelerinin estetiğini vermek için, orman fakültelerine cezbe vermek için, bu memleketin insanına yeni bir şevk, yeni bir koşu, yeni bir emânet, yeni bir bayrak koşusu vermek için bu hadîs-i nebevîden hareket etmek kâfidir.

Komşuya dost! Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki, “Bana komşu hakkından öylesine bahsedildi ki, komşunun komşudan mîrâs yiyeceğini zannettim”. Kurda kuşa dost! Görünene, görünmeyene dost! Her ân kendi raksı üzerine olan madde zannettiklerimize dost! Yani… “Beni Allah te’dîb etti, onun için edeb-i ilâhî ile müeddebim” diyor Peygamber-i Ekber. Bir hadîs-i kudsîlerinde de, “Allah’ın ahlâkı ile tahalluk ediniz” diyor. Allah’laşınız gibi bir şey. Sanki, Allah’laşınız, diyor.

Ömerü’l Halvetî Azîz, Türbedâr Ahmet Amiş Efendi Hazretlerine, “Ubûdiyyetiniz rubûbiyyetinizi, rubûbiyyetiniz ubûdiyyetinizi tecâvüz etmesin.” buyurmuşlar. Ulûhiyyet tarzında biliyordum, huzûr-ı ulyâlarınıza gelirken öğrendim ki, rubûbiyyetmiş. Çok fark var aralarında, ulûhiyyetle rubûbiyyet arasında çok fark var. İbrâhîm’in İsmâil’i durumunda olan bir mübârek zât, boynu ile “Evet, öyledir” diyor, İsmâil Hakkı Bey. İbrâhîm’in… “İbrâhîm, içimdeki putları devir” İbrâhîm’inin, “ibrâhimüyyü’l-meşreb olunuz.”, “Duânın iyisi Fâtiha-yı Şerîfe’den ibârettir.” denilen İbrâhim’in İsmâil’i öyle diyor; o da tasdîk ediyor. Öyle imiş.

İBRAHİM

İbrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır* put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

    Asaf Halet ÇELEBİ
*israiloğulları’nı kudüs’ten süren Babil imparatoru. -Nebukatnezar-

Tabiî, orman dedik, komşu dedik… Ana toprak diyelim isterseniz, çünkü gök yağmurla, rahmet-i ilâhîyle ana toprağı döllüyor. Azîz olan ana toprak; döllenen ana toprak; gizleyen ana toprak, settarü’l-uyûb olan kendisinden aksi gibi, simgesi gibi ana toprak…

Burada bir husûsu arzedeyim. Bu büyük Osmanoğlu, bu efsanevî Osmanoğlu, bu İ’lâ-yi Kelimetullah üzere halkedilmiş olan Osmanoğlu… İ’lâ-yi Kelimetullah kendisine verilmiş olan Osmanoğlu, ve alınmamış olan Osmanoğlu… Verilmiş de alınmış değil; buna bilhâssa işâret ederim. Aklımızı başımıza devşirelim; bu emânet onlara verilmiş fakat alınmamıştır. Bunu gönlünüze nakşediniz. Gönlünüze menkuş hâle getiriniz. Bu emânet verilmiştir, alınmamıştır. Min tarafillah’dır. Min tarafillah kaldırılabilir. Min tarafillah kaldırıldığına dâir bir işâret yok. Bu Osmanoğlu’na çok ihânet edilmiş. Âl-i Osman yerine Âl-i Midhat kurmak istemişler. “Niye Âl-i Midhat olmasın” demiş. Âl-i Midhat olsun diyen, Rumelihisarı’ndan bir misyonun hem de bir Bektâşî Tekkesi toprağından, ama Türklerin girdiği yerden şehre girmesini istemiş; bayrağa haç koymuş. Bakınız kitaplara, bilhâssa son devrin ciddî kitaplarına bakınız. Büyük Reşid Paşa’dan, -beyefendiler ve hanımefendiler-, Büyük Reşid Paşa’dan Bülent Ecevit’e kadar gelen ihânet çizgisini iyi bilmezseniz tarihe de dost olamazsınız. Büyük Reşid Paşa’dan, Âl-i Midhat’ı yapmak isteyen Midhat Paşa’dan, Carbonari Cem’iyyetlerinin ilk nizâmnâmelerini tercüme eden Ziyâ Paşa’dan, oğlu Ali Ekrem Bey’i sünnet ettirirken Cennetmekân Abdülhamîd Han’dan, Hân-ı Mahlû’dan atiyye talebinde bulunan, hürriyet kahramanı zannedilen, hâlâ –mekteplerin, edebiyat fakültelerinin hocaları burada- edebiyat fakültelerinin resmî devlet şairi olan Nâmık Kemâl ve Fikret’i şimdi anlatmak isterim size. Fikret’ten Bülent Ecevit’e kadar olan zevâtı –zevat-ı kirâm demiyorum, onlar da küfür vazifelerini, nifâk vazifelerini yapmışlardır- bilmezseniz tarihe de dost olamazsınız. Ali Suâvi kendisine, yanına, koynuna verilen kadınla birlikte ajandır. Prens Sabahattin, Ermeni komitecileri ile Paris toplantıları yapan, prens olmayan ama bir prensesin çocuğu olan, yani eski Türk ahlâkına göre, töresine göre yabgu olan, ama kendisini prens olarak takdim eden Prens Sebahattin… Edmond Demolins’in, yani “science sociale”i [Fréderic Le Play’nin sosyoloji ekolünü] getirmek isteyen Prens Sebahattin’in de Katolik Kilisesi’nin ajanı olduğuna ait vesikalar vardır. Katolik Kilisesi’nden maaş almıştır. Eski Jön Türklerle bugünkü yeni Jön Türklerin arasında, ihânet bakımından çok büyük bir fark olduğunu zannetmiyorum. Tarihe dost olunamadığı için, tarihe dost olamadığımız için… Tarihe dost olacak kadar ciddî bir ilimle ilimlenmediğimiz için, talib olmadığımız için ilim ve irfana, tarihe de, tarih fikrine de dost değiliz.

Ağaca dost, komşuya dost, süflî olmayana dost…. Görüyorsunuz, tabîatde her şey yerli yerinde. Nasıl klasik medrese târifinde Allah “ezdâdı câmi” ise, insan da ezdâdı câmi’dir. İnsanda da süflî yoktur. İnsan bağırsaktan ibâret değildir. Bağırsak da insanda vardır. Ama insan gönülden ibârettir. “Elem neşrah leke sadrek” diyor, “Biz Sen’in Sadr’ını yarmadık mı, genişletmedik mi?” diyor, “Biz Sen’in Sadr’ını yarmadık mı, genişletmedik mi?” Sizin sadrınız ne zaman yarılacak, ne zaman genişleyecek?

Size, coğrafyaya da dost olmadığımız için, Anadolu Beylerbeyliğini de artık çok görüyorlar. Hânedân-ı Âl-i Osman’ın mülkünü, particilik yaparak 1912’den 1920’ye kadar bitirdiniz. Eskiden vâlî gönderdiğiniz yerlere şimdi sefîr-i kebîr gönderiyorsunuz. Son Bağdad vâlîlerinden biri, Süleyman Nazif Bey; Vâlâ Nureddin Bey’in babası son Beyrut vâlîlerinden Nureddin Bey. Bıraktığımız Beyrut’u görüyorsunuz. Bıraktığımız Lübnan’ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye’yi görüyorsunuz. Bıraktığımız Irak’ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye meydanda. “Fitnenin evveli Şam, âhiri Şam.” Görüyorsunuz. Sefîr gönderiyorsunuz, utanmıyorsunuz. Çünkü kendinize de dostluğunuz yok.

Uzuvlarımıza da dostluğumuz yok. Uzuvlarımıza dostluğumuz olsa… “Dost yüzünü göremezsem bu gözlerim nemdir benim” diyor. Biz dost yüzünü göremiyorsak gözlerimizin vazîfesi nedir? “Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi” diyor. “dilsizler haberini kulaksız dinleyesi” diyor; kulağımıza dost değiliz. Gönlümüze dost değiliz. Gönlümüz Beytullah değil. Kan deverân ettiren –ettiriyor mu ettirmiyor mu benimki, o da meçhul- bir uzuv. Biz uzuvlarımızın da hakkını vermiyoruz. Çünkü kendimize dost değiliz.

Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar. Kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar. Kaldı ki, savaş yoktur. Dünya, dostluk üzere halk edilmiştir. Makâm-ı Mahmûdiyyet, Makâm-ı Ahmediyyet ve hepsinin müncer olduğu Makâm-ı Ahadiyyet dostluk makamlarıdır. Derece derece dostluk makamlarıdır. Ve Levlâke Sırrının Mazharı’na mev