SİVAS’IN KADERİNİ DEĞİŞTİRENLER


İKİNCİ GIYASEDDİN KEYHUSREV ZAMANI VE SİVAS

Alâeddin Keykubad’m oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında (634-644 H / M 1237-1247) Moğol kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u zapt ile katliam yapmıştı.

Bu vakayı haber alan Gıyaseddin etraftaki devletlerden yardım istedi. Gıyaseddin’in ordusunda Frenk ve Ermeni askerleri de vardı.

Tecrübe görmüş emirler ordunun Sivas’ta kalarak Moğolların burada karşılanmasını ve Sivas gibi mühim bir noktayı müdafaa eylemeyi tavsiye ettiler ise de Gıyaseddin buna ehemmiyet vermeyerek Sivas’ın tahminen 60 kilometre kadar şarkında bulunan Kösedağ’a *doğru yürüdü..

* Kösedağ; Zara kasabasının şimâl-i şarkîsine vc Suşehri’nin cenup taraflarına tedadüf eder. Bu dağa evvelleri Alakuh derlerdi.

641 H / M 1243 senesi Muharreminin 6. günü vukua gelen Kösedağ Muharebesi’nde Selçukî ordusu dağıldı ve Gıyaseddin güç hâl ile kaçabildi. Bu galibiyet üzerine Moğollar, müstahkem olan Sivas üzerine yürüdüler. Sivas kadısı Necmeddin Kırşehrî, evvelce Harezm hükümdarı Mehmed Han’ın memleketinde iken Moğollara mukavemet eden şehirlerin bi’l-muhârebe zaptını müteakip hak ile yeksan ve ahalisinin katledildiklerini görmüş ve zaten ortada kendilerinin yardımına gelecek bir kuvvet de kalmamış olduğundan Sivas’ın tahrip ve katliamdan sıyaneti için Moğollara karşı çıkarak ahalinin mutavaatını bildirdi.

Moğol kumandanı Baycu Noyan katliam ve tahripten sarf-ı nazarla şehrin üç gün yağma edilmesini emretti. Bu hususa dair verdiği emir mucibince Sivas’ın bütün kapıları kapanarak yalnız Erzincan Kapısı açık kalacaktı. [Bu kapı sonradan Erzurum Kapısı ismini almıştır.]

Kumandanın verdiği emir üzerine hareket edildi. Sivas üç gün yağma, levâzımât-ı harbiyye ihrak ve suru hedmedildi.*

*(… Sivas’a yöneldiler. Sivas kadısı İmam Rabhani Necmeddin-i Kırşehrî Moğolların Harezm’i istilası ve Mehmed’in sıkıntısı sırasında oradaydı. Ona hizmet edip ferman vermişlerdi. Hediye ve armağanlarla karşıladı. Baycu onu tanıdı. Fermanı gösterince onu öperek başına koydu. Şehri ona bağışladı. Erzincan Kapısı’nı açık tutup diğerlerini kapattılar. Ordudan bazıları şehre müdahale ettiler ve üç gün süreyle yağmaladılar. Dördüncü gün o kapıyı da kapatmalarını emretti. Artık zahmet vermediler ve Kayseri’ye gittiler [(İbn Bibî, Houtsma baskısı, s. 241.)]

Dördüncü gün kumandanın emriyle kapı kapandığından169 Moğollar da buradan hareketle Kayseri yolunu tuttular (641 H / M 1243).**

** Nüveyri’ye atfen Döson (C 3, s. 82) Moğolların bu esnada pek çok insan kati ve şehir surlarını hedmettiklerini yazıyor. İbnü’l-Îrî Târîh-i Muhtasara ’d-Düvel’inde şu malûmatı veriyor: (… işi gerçekleştirince Rum ülkesine yayıldılar. Önce Sivas şehrine inip aman dileterek oraya sahip oldular. Halkın mallarını canlarına karşılık aldılar, harp aleti olarak ne varsa hepsini yaktılar ve şehrin surunu da yıktılar…) (s. 440 Beyrut tab’ı) Encümen’in Osmanlı Tarihi de aynı malûmatı verir, (s. 445)

Sh: 79-80 (orijinal. 51-52)

OSMANLILAR İDARESİNDE SİVAS VE DEMİRLENG

Bundan evvelki kısmın sonlarında yazıldığı veçhile Kadı Burhaneddin Ahmed’in katlinden sonra onun nüfuz ve kudretini idame edecek evladı olmadığından dolayı kuvvetli bir hükümetin idaresine geçmek isteyen Sivaslılar 801 H / M 1398 senesinde memleketi Yıldırım Bayezid Han’a teslim eylemişler ve o da büyük oğlu Emîr Süleyman’ı Sivas’a hâkim nasbetmişti.*

* Sivas’ın Yıldırım’a geçmesini ( Tevârîh-i Âl-i Osman, Heşt Bihişt) 797 H ve  Tâcu’l-Tevârîh798 H, İbn  Hacer Askalânî 799 II / M 1397 olarak göstermişlerse de hakiki olan tarih 801 H / M 1399 senesidir. Tarihlerin buna muhalif olarak beyân-ı mütalaa etmeleri, Burhaneddin’in bu tarihten daha evvel vefatını zannettiklerinden ve bir dc Burhaneddin’in Yıldırım Bayezid’le vaki ilk muharebesini müteakip Sivas’ın alındığı zehabına kapılmalarından ileri gelmiştir.

Esbabı tarihlerde malûm olan vaziyetler dolayısıyla Demirleng ile Yıldırım Bayezid’in araları açılmıştı. Demirleng 802 H / M 1399 senesi sonunda Sivas üzerine yürüdü. Sivas Emîri Süleyman, babası Bayezid’den istimdat etti. Bayezid, o sırada İstanbul muhasarasıyla meşgul olduğundan oğluna bizzat yardım edemedi. Mamafih diğer oğlu Çelebi Mehmed ve Demirtaş vasıtasıyla muavin kuvvetler irsal eyledi.**

**Şerefeddin Ali Yezdî’nin  Timurname’siyle,  Ravzatu’s-Safada Yıldırım ’ın oğlu Güreşçi’yi Demirtaş’la beraber Sivas’a muavenete gönderdiği muharrerdir. Bazı Arap tarihleri Çelebi Mehmed’e (Güreşçi) yani pehlivan derler. Bu ihtimale ve Çelebi Mehmed’in o sırada Sivas’a yakın olan Amasya’da bulunmasına binaen biz, Mehmed Çelebi’nin muavenete geldiğini kabul ile metinde onun ismini yazdık. Güreşçi lakabı  hakkında Hayrullah Efendi’de şu kayıt vardır: (C 7, s. 75) “Çelebi Mehmed’e Güreşçi Çelebi dahi derler. Zira memâlik-i Şarkiyye ahalisi katında güreş tutmak kahramanlığa delalet eder bir alâmettir.”

Vaziyetin tehlikeli olduğunu gören Emîr Süleyman, şehri müdafaa için icap eden tahkimatı yapmaya başladı, ümera ve rüesayı kale bedenlerine dağıttı.

Emîr Süleyman, bizzat müdafaadan korktuğu için yerine ümeradan Mustafa Bey’i vali bıraktı, mühimmat ihzar edip gelinceye kadar kaleyi müdafaa etmelerini maiyyetine tavsiye ederek kaçtı, ümera çarnaçar müdafaaya karar verdiler.

Sivas’a yaklaşan Demirleng etrafa gönderdiği casuslar vasıtasıyla Emîr Süleyman’ın kaçmakta olduğunu öğrendi. Derhâl emirlerinden Emîr Süleyman Şah, Emîr Cihanşah, Emîr Şeyh Nureddin ve Seyyid Hoca Şeyh Ali Bahadır vesair ümerayı mühim bir kuvvetle Emîr Süleyman’ın takibine gönderdi.

Takip kuvvetleri Kayseri’yi geçerek firarilere yetiştiler ve bunları dağıttıktan sonra aldıkları ganaimle Sivas önüne gelmiş olan Demirleng ordusuna iltihak ettiler.

Demirleng 802 H / M 1401 senesi Zilhiccesinin on yedisinde büyük bir kuvvetle * Sivas’a gelmişti.** Sivas kalesini görünce müteaddit tecrübelerine binaen buranın az zamanda zapt olunacağını söyledi.***

*İnbâu’l-Gumr’da Sivas muhasarasının 803 H senesi Muharreminin ilk günü başladığı muharrerdir.

** Demirleng, Sivas hududuna geldikte orada yerli Mehmed Paşa’yı buldu. Bu zat toplayabildiği askerle ordu kurmuştu. Fakat vukua gelen müsademede mahv u perişan edildi (Minyö’nün  Osmanlı Tarihi,s. 52).  Bu mütalaayı başka yerde görmedik. Acaba bu Mehmcd Paşa gerçekten yerli midir- Yoksa Çelebi Mehmed midir?

*** Acaibü ‘l-Makdûr’a göre on sekiz günde fethederim, demişmiş.

Üç dört bin kadar süvari ve okçudan ibaret olan mahsurlar* kalenin metin ve müstahkem olmasına güveniyorlardı. Kale, daha evvel Demirleng’in muhasara etmesi ihtimaline binaen Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından tahkim edilmiş ve üç tarafından yani garp, şimal ve cenuptan içi su dolu hendekle çevrilmişti.

* Kale muhafızlarını  Acâibü’l-Makdûrve  en-Nücûmü’z-Zâhireüç bin,   abîbii’s-Siyer, Fezleke, Ravzatu ’s-Safâ, Tâcu ‘t-Tevârîh, Ravzatu ’l-Ebrâr, Timurnâme-i Yezdîdört bin gösteriyorlar.

Kale, temelinden burçlarına kadar Alâeddin Keykubad tarafından yonma taştan yaptırılmıştı. Her taşı iki üç arşın tülünde idi. Kalenin irtifası burçlarına kadar yirmi arşın idi. [  Ravzatu s-Safâ,cüz: 6, 1891 tab’ı.] Kale duvarının temelinin genişliği on ve en üst kısmının genişliği de altı arşın idi. [Timurname: Şerefeddin Yezdî.]

Kale kumandanı Mustafa Bey kuvvetini icap eden mahallere yerleştirmiş ve müdafaa vaziyeti almıştı. Kalenin yedi kapısı vardı.

Kalenin şark tarafında yani Demirhan’ın karargâhının bulunduğu cihette hendek yoktu. Lağım kazarak, setler yaparak kaleye bu cihetten taarruz edildi. Sekiz bin lağımcı istihkâmlar altına girdi. Toprağın akmasını men için açılan lağımlara büyük kazıklar diktiler, kuvvetli tahtalar döşediler. Lağımlar vüs’at-i matlûbeyi bulunca lağımcılar, kazıklara ateş vererek geri çekiliyorlar ve istihkâmatın büyük parçaları müthiş gürültülerle yıkılıyordu.”[ Hammer Tarihi, Atabeg Tercümesi (C 2, s. 43).]

İçeriden ve dışarıdan mancınık ve arrade’. [Arrade, mancınıktan daha küçük bir harp aleti olup taşları uzak yerlere kadar atardı. Râ’nm teşdidiyledir. Koşmak ve seğirtmek manasına olan (Ta’rîd)’den alınmıştır. Çoğulu arrâdât’tır. (Muhîtü'l-Muhît ve Tâcu ’l-Arûs)] ile taşlar ve mevâdd-ı müşte’ile istimal ediliyordu.

Demirhan, bütün şehre hâkim, yüksek bir mevki bina ederek üzerine ateş saçan makinelerini, mancınıklarını yerleştirmişti. Bunlarla suru tahrip ediyordu.

Her iki tarafta da fevkalade faaliyet ve gayret görülüyordu. On yedi gün muharebeden sonra Demirleng ordusu tarafından mütemadiyen atılan taş ve mevâdd-ı müşte’ile tesiriyle kale burçları yıkılmaya başladı. Kalede delikler açıldı. Burçlara iskele kurdular. Surun destek hizmetini gören kazıklarına ateş verildi. Çıkan duman, mahsurîne dehşet ve hayret verdi. Kalenin bir hücum ile elde edilmesine bir şey kalmadı. Kale muhafızı Mustafa Bey ümitsiz bir hâlde, ahali dc heyecan içinde idi. Kaleyi teslim etmekten başka bir çare kalmadığı anlaşıldı.

Sivas’ın âyân, eşraf ve uleması Mustafa Bey’le birlikte Demirleng’in katına çıkarak ayaklarına kapandılar ve kendisinden merhamet istediler. Demirhan, istirhamlarını kabul etti.

Sivas, muhasaranın on sekizinci günü yani 803 H / M 1401 senesi Muharreminin iptidasında zapt ve kalesi tahrip edilmiştir.[ Acâibii 'l-Makdûr ile en-Nücûmü ’z-Zâhire Muharremin beşinci günü zapt edildiğini yazarlar.]

Şehirdeki Müslümanlara aman verildi ve ona mukabil kendilerinden fıdye-i necât olarak bir miktar para alındı. Şehirdeki Hristiyanların malları yağma olundu, şehri müdafaa eden ve ekserisi Türk’ün gayrı olan Yıldırım’ın askerleri’ [Dögini, bu askerlerin kısm-ı a’zamının Ermenilerden mürekkep olduğunu yazar (C 7, s. 104).]  kıtale sebep olduklarından dolayı diri diri çukurlara atılıp üzerlerine toprak örtülmek ” [Timurname, Ravzatu ’s-Safâ.] suretiyle itlaf edildiler. [Timürleng, güya kan dökmeyeceğine dair söz vermiş ve yemin içmiş olduğundan muhafızları, diğer muhariplere ibret olmak üzere çukura gömmek suretiyle kan dökmeden telef edilmelerini muvafık gölmüş ve "Ben kan dökmedim, yeminimde sabitim" demiş. en-Nücûmü 'z-Zâhire, Avrupa tab’ı, s. 50.]

Demirleng, muhafız Mustafa Bey’i evvela esir addetti ve bilahare serbest bıraktı.*

  * Lütfi Paşa Tarihi(s.53,54) Mustafa isminin yerine Malkoç Bey diyor. “Sivas’ta Malkoç adlı bir bey vardı, onu öldürmedi ve eyitti: Git, var Yıldırım Han’a vaziyetimizi de, dedi.”

Hayrullah Efendi Tarihi(C 5, s. 17) Mustafa Malkoç Bey diyor ve o da Lütfi Paşa’nm mütalaasını  tekrar ediyor

“ İbn Arabşah, Acâibü’l-Makdûr’unda şöyle diyor:

“Muharebe bitip muharipleri derdest edince bunların hepsini bağlattı ve kazdırdığı hendeklere diri diri attırdı.*  Müdafıler üç bin kişi idiler. Sonra yağmaya koyuldu. Ahalinin kısm-ı küllisini kati ve bir kısmını esir eyledi.**Bu şehir, en güzel bir iklimde şehirlerin en medeni ve en güzeli idi. Müstahkem ve mamur ebniyesi ve âsâr-ı kadîmesi ve meâbid ve hayratıyla meşhurdu.”

Hammer Tarihi, Sivas’ın müstahkem şehirlerden olup Timur istilası zamanında yüz binden fazla nüfusu olduğunu yazar. [Hammer Tercümesi,C 2, s.43.]

Sivas’ın zapt u tahribine müteaddit tarihler söylenmiştir. (Harap) kelimesi Sivas’ın zaptına tarih düşmüştür:

Şam ülkesine kadar uzanan Sivas ve Halep bayındırlık hususunda peçesiz gelin gibidir. (Harab)tarihinin gösterdiği sene ve aylarda Timiir ordusunun ateşiyle harap oldu.

Fatih’in veziri Mahmud Paşa namına yazılmış Düstûrnâme ismindeki manzum tarihte şu beyitler görülmektedir:

Çün sekiz yüz üç yıla hicret irer
Geldi Sivas ’a Timür leşker direr
Ol  la’in eyledi Sivas ’ı har âb
Döndü yine şahdan edip icünâb

Bu manzum eser yirmi bab üzerine tertip edilmiştir. Bir nüshası Ankara Maarif Kütüphanesi’ndedir. Demirleng Sivas’ı zapt ve tahrip ettikten sonra Malatya üzerine yürüdü.  Âlî Tarihi, Demirleng’in Sivas’ı Kara Yülük Osman Bey’e verdiğini beyan ediyor (c. 3, s. 27).

* Dört bin Ermeni süvarisi teslim mukavelenamesi mucibince esir ediliyordu. Demir bu esirleri askerine teslim etti, Hristiyanlar başları iplerle bacaklarının arasına sıkıştırılmış olduğu hâlde onar onar geniş hendeklere dolduruldular. Çukurlar tahta ile örtülerek üzerine toprak konuldu. Bu suretle bunlar eziyetle geç ölecek idiler (Hammer Tercümesi, C 2, s. 43).

** İbn Arabşah’ın bu mütalaasıyla Habîbü ’s-Siyer, Timurnameve  Kavzattı ’s-Safâ’nın mütalaaları birbirini tutmaz. Bu eserler Demirleng’in yalnız muhafızları itlaf ettiğini ve Hristiyanların mallarının yağma edilmesiyle iktifa olunduğunu ve Müslümanların fidye-i necât ile selamete erdiklerini yazarlar. Diğer bazı müverrihlerin mütalaaları da şöyledir:

en-Nücûmü ’z-Zâhire, Demirleng’in Sivas’ı alarak halkının kısm-ı a’zamını katlettiğini yazar (Ayasofya Kütüphanesi, C 6, s. 29).İbn Ayas  (Bedâyiü ’z-Zuhûr)ismindeki tarihinde (C 1, s. 326)

Demirleng’in Sivas’a girerek ahalisini öldürdüğü ve bazı insanları diri diri toprağa gömerek bazılarını da ateşe atarak yaktığı haberinin şayi olduğunu beyan eder. Tevârîh-i Âl-i Osmân,”Sivas şehrini alıp harap edip halkını helak edip hisarını yıkıp (s. 32)

Hammer Tarihi”Sivas’ın eli silah tutan ahalisinin ve hastalıklarının diğerlerine sirayet etmemesi için cüzzam illetiyle ma’lul olanların katledildiğini yazar (C 2, s. 45).

Hayrullah Efendi de şöyle der: (C 5, s.6 4) “Derûn-ı hisârda bulunan sekene ve ahali bu hâlden gafil olarak başlarında Kur’an, ellerinde toprak zükûr ve inastan altı bin kadar etfali önlerine katıp kale kapısından taşra çıkıp huzûr-ı Timur’a vararak inayet ve merhamet istidasında bulundular. Demirleng bunları atların ayağı altında telef ettirip birtakımını dahi çukurlar ve kuyular kazdırıp içine

Sh: 143-147(orjinal 93-96)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

GİZLİ KARDEŞLİK M.ESLEĞİNİN ORİJİNİ [Çıkışı]


Operatif [uygulamalı, işleyen, faal /gerçek-çalışan işçi sınıfı] Kadim Duvar ustalığından spekülatif [kuramsal, teorik, kurgusal, ] Kadim Kardeşliğe geçiş aşamasını; lejandları [efsane, mit, yazıt, kitabe ] bir yana bırakarak, bu mesleğin gerçekçi bilgilerini içeren eski yazınlardan inceleyecelim.

Mesleğin Kadim Mısır’da Hz. Musa zamanında operatif olarak var olduğu Exodus 1:11, (Çıkış 1.11) deki şu sözlerden anlaşılabilir “ve Firavun için Pitham ve Raamses hazine şehirlerini kurdular” II. Ramses İ.Ö 1292-1225 arasında hüküm sürdü. Firavunluğu sırasında pek çok inşaat yapıldı. Abidos’daki Seti tapınağı, Luksor ve Karnak’taki mabetler, Teb şehrinde kendisinin dev heykellerini de içeren Ramsesyum, Ebu Simbel’de kayaların içine oyulmuş mabed örneklerdir. Hükümranlığının ilk yıllarında Hititlerle savaştı, Suriye’ye seferler düzenledi ve pek çok esiri Mısıra geri getirdi. Saray katiplerinden olan Hz. Musa ilk Kadim Kardeşlerini esir duvar işçiler içinden seçti. Exodus I.14            de bunların tuğla ve harç ile çalıştıkları yazılıdır. II. Ramses I.Ö 1225 de öldü ve yerine Meneptah geçti. Bu nedenle Operatif Kadim Kardeşliğin II.Ramses zamanında gelişip Memeptah’ın hükümranlığı sırasında Spekülatif şekle dönüştüğü söylenebilir. Diodorus’un bir tercümesine göre Osiris Arabistan’da Nisa yakınında kendisi için dikilmiş olan sütundaki yazıtta şöyle diyor: “Ben Kral Osiris’im. Ben Satürn’ün en büyük oğluyum. Ben muhteşem ve parlak bir yumurtadan doğdum. Beni teşkil eden madde ışığı teşkil edenle aynı tabiattendir. Yararlarımı ihsan etmek ve keşiflerimi açıklamak için dünyanın bulunmadığım hiçbir yeri yoktur.”

Diğer taraftan, Kadim Mısır’da bulunan ve yanlış isimlendirilerek kamuoyunda “Ölüler Kitabı” (Book of the Dead) adıyla bilinen papirüs tomarının doğru adı “Günle Beraber Doğuş” (Corning Forth by Day) olarak tercüme edilebilir. Bu kitap, tam anlamı ile bir “tek ses” ritüeli ve açıklamasıdır. Yukarıdaki yumurta, tek ses yoluyla yeniden doğuşun gerçekleştirildiği mabettir. Ayrıca Mısır papirüslerinde “Hiram” “Chiram” olarak geçmekte ve anlamı açıklanmaktadır:

Mısır’lı peygamber Hermes’in (Toth, İdris) “Zümrüt Tablet” inin (Tabula Smaragdina) kapağında “Chiram Telat Mechasot” yazar. Bu; “Evrensel Temsilci, Öz’de tek, Görünüşte Üçlü” demektir. Chamach, Ruach ve Majim üç İbrani kelimesidir ve Ateş, Su, Toprak anlamına gelirler. Baş harflerinin birleşimi Chiram olur ki sonradan Hiram’a dönüşmüştür. Kaliforniya’da Filozofik Araştırma Cemiyetinin kurucusu Manly. P. Hail 33 kardeşin “Kadim Mısırlıların Kadim Kardeşliği” isimli kitabında verdiği “Crata Repoa” ritüeli Mısır daki Tek ses’i” anlatır. (Ol=Kün)

Böylece Kadim Mısır’da tekrislerin yapıldığını biliyoruz.

[tekris, Gizli tarikatlarda yapılan bir çeşit törendir. Bu törenle yeni üye tarikata kabul edilir.]

Arapların; Osiris’in bu şehrine “NİSA” adını vermesi acaba tesadüf müdür?

Bu nedenlerledir ki operatif Kadim Kardeşliğiden Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi Mısır  Mabetleri inşaatlarında çalışan bu işçilerin zamanından daha sonraki bir devire atmak doğru olmaz. Ancak somut tarih istenirse Spekülatif Kadim Kardeşliğin başlangıcını Tevrat’da bulabiliyoruz. Bu başlangıç, Mısır’dan çıkanların Sina dağında yaklaşık İ.Ö 1180 li yıllarda yaptıkları ve ilk Mabet diyebileceğimiz Tabernakl” ile işaretlenebilir:

Tabernakl gerçekten de ilk Mabeddir ve Süleyman Mabedinin çok ötesindeki sembolik anlamlara sahiptir. Bu mabet, Musa’nın Mısır’dan çıkarken yanında taşıdığı ve “Tanrı’nın On Emri” ni içeren “Ahit Sandığını” muhafaza etmek için kurulmuş olan çok büyük bir çadırdır. Çadırın süsleri ve şekli Mısır Mabetlerinin mimari özelliklerini taşır. Bu tasarım, Sina çölünde projelendirilemeyecek kadar girift idi. Hz. Musa Mısır’da bir Kraliyet katibi (scribe) idi. Bu nedenle Tabernakl’i halen Mısır’da iken bir mimar ile beraber planlamış olması olasılığı kuvvetlidir. Spekülatif aşamaya geçiş Exodus 36:8 de yer alan aşağıdaki cümlelerde açıkça görülebilir: “… ve içlerinde Tabernakl işinde çalışan her aklı selim sahibi kişi bükülmüş saf ketenden on adet perde yaptı..” Bu, Musa’nın Tabernakle’nin yapımı için tarif ettiği pek çok sembolik şarttan ilki idi. Ancak bu on perdenin yapımı ve konumu Tanrıya yakaran ellerin göğe kalkmış şeklini sembolize eder. Tanrıya yakarmadan hiçbir işe başlanamayacağını gösterir.

Musa Mısır sarayının bir mensubu olarak Tanrı-Kral Osiris’e tapınma araçlarını görmüştü. Osiris yeraltında, ebedi karanlıkta yaşardı. Musa, Mısır’daki gök bilimcilerle de temas halinde idi. Olgunlaşınca Tanrı’nın rahmetinin göklerden geldiğine inandı. Bu aşamada en büyük sorun, bu yeni inancı Osiris’in yeraltı dünyası inançlarına göre yetişmiş olan kişilere benimsetebilmek idi. Bunun içindir ki yeni mabedi göklerin sembolleri ile donattı. Bu plan büyük bir gizlilik gerektiriyordu. Plan’ın kendisini Mısır’dan kaçmadan önce Tevrat’ın ilk beş kısmı olan “Pentateuch” un beş kısmının içine dağıttı.

Gelecek nesillerin bulabilmesi için de bir şifre anahtarı geliştirdi. Ancak Tabernacle’ın 7,625 parçasının her biri bir sembol olduğundan dolayıdır ki bu Mabedin yapılışı Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi tanımlar.

SÜLEYMAN MABEDİ

Kadim Kardeşlikte en geniş bilgi taşçı ustalarının orijini ile ilgili olanlardır. Ancak bu tarihçenin Süleyman Mabedi ile ilgili olan kısmından fazla söz edilmez. Bunun bir nedeni Mabed hakkında fazla bilgi olmaması, diğer bir nedeni de Kadim Kardeşlikte bu konuların gizli sayılmasıdır. Ancak Sir Francis Bacon “The New Atlantis” isimli kitabında “bir Süleyman’ın Evi (House of Salomon)” dan söz etmiştir. Aşağıdaki satırlarda, Süleyman Mabedinin ritüellere girişi hakkında bazı bilgiler verilmektedir. Bu bilgileri şu kayıtla okumak yerinde olur: Operatif Kadim Kardeşliğin British Museum’da bulunan “Sloane Elyazması” nda Süleyman Mabedi vardır. Bu; ayrıca Fransa’da operatif bir Kadim Kardeşliğin birlik olan “Compagnons de la Tour” un ritülleri arasında da bulunmaktadır.

Kudüs’te üç Mabet olmuştur. Biri diğerinin üstüne yapılmıştır. En sonuncusu tarihçi Josephus tarafından tarif edildiği söylenen ve Kral Herod tarafından yaptırılandır.

Herodun tapınağından bir evvelki Tapmak Zorobabel tarafından yaptırılmıştır. Bu “Ezra’nın Kitabı” nda tarif edilir. İlk Mab. ise kral Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Bu Mabedin sembolizması da Tevratta “I.Krallar:5-6;VII:13-15″ ve “Tarihler 11:3-14″ bahislerinde anlatılmıştır. Bununla beraber Spekülatif Kadim Kardeşliğin Süleyman mabedinden önce kurulmuş olduğu yukarıdaki anlatımla ortaya konmuştur.

Kadim Kardeşliğin mabed ile özdeşleştirilmesi Kral Davud’un arzusundan ileri gelmiştir: Davud, “Tabernakle”nin Hz. Musa için önemini anlamış ve yeni Mabedi bunun yerini alması için planlamıştır. Nathan peygamber vasıtası ile aktarılan Tanrı buyruğu Samuel 2 kitabındaki şu sözlerdedir: “Benim adıma bir ev yapacak, ben de onun Krallığım ebediyete kadar kurduracağım..” Davud’un istediği Tabernakle’in kutsal gücünü devam ettirmek idi. Bu kutsal güç; Hz. Musa’nın “Tanrının Kelamı”nı insanlara burada iletmesinden ileri gelir. Bu Kelam Pentatuch içeriğinde zamanımıza kadar bozulmadan gelmiştir. Bu mabed ve bu kitap eşzamanlı olarak ortaya çıkmışlardır, bu nedenle Kadim Kardeşliğin ayrılmaz parçaları olmuşlardır.

Spekülatif Felsefenin Kaynakları

İbraniler; Incil’de Exodüs kısmında anlatıldığı gibi Musa Peygamberin önderliğinde Mısır’dan Filistin’e göçmüşler ve Hermetik öğretiyi getirmişlerdir. Burada doğan ilk tek Tanrılı din olan Museviğin üç mezhebi vardı. Saddusi, Farızi ve Esseni. Esasen Esseniyenler Musevi dininin belirmesinden önce var idiler. Bu kült, Tevrat’ın Bâtıni anlamını yorumlayan Kabbala doktrinlerinin muhafızı olmuştur. Felsefeleri; düşün dünyasına katkıda bulunmuş, Pisagor okulundan İslam Hurufiliğine kadar uzanan akımları da etkilemiştir. Zebur’un derlenmesi ve Tevrat’ın Musa peygambere vahyoluşu ile “Kitaplı Dinler” dönemi başlamıştır.

İran’da İÖ 6-7 yüzyıllardan beri varolan Zerdüşt de bu inanç silsilesine katkıda bulunmuştur. Bu düşünceye göre iyilik meleği Hürmüz ile karanlık ve kötülük meleği Ehrimen arasında bazen iyinin bazen kötünün galip olduğu sürekli bir savaş vardır. Bu karanlık ve aydınlık dünyasının melekleri ve şeytanları sonradan bütün dinlerde yer alacak olan “anjeloloji”nin temelini atmıştır. Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend-Avesta’dır. Bu Kutsal Kitabın varlığı, Zerdüşt dinini ilk kitaplı din yapar. Tanrı tarafından temsilcilerine vahyedilen kutsal kitaplar bir yaradanın varlığını temel almakla beraber yaratılanların o yaratana nasıl tapması gerektiği hakkında da somut ve mutlak kurallar koymuştur.

MÖ 700 lerde İran yaylasından Hint-Çin yarımadasına doğru yayılan Aryan İstilası, buraya Rig-Veda külliyatını ve Veda dinini getirmiştir. Bu din, yaratılış hakkında bir şey söylememekle beraber aynen Orta-Asya’daki benzerleri gibi birçok Tanrı içerir. Bu dindeki kurban ritüellerinde insanlar kutsal bir güç edinirlerdi. Rahip sınılı olan Brahman’lar sonuçta bütün kainatı temsil eden bir güç olarak anlaşılmaya başlandılar ve Brahman ezoteriğin timsali haline geldi. Meditasyonla Tanrılar ile ilişki kurabilecekleri söylendi. MÖ. VIII. Yüzyıldan itibaren de Tanrılar insanüstü değil, insanın hissedebileceği, meditasyonla varabileceği kavramlar olmaya başladılar. Upanishad’lar ve Aranyaka’lar bu hususları işleyen kutsal dokümanlardır. Taoizm, Budizm, Konfiçyüs dini bu düşünceleri işlemişlerdir.

Bu durum bir ikilemi doğurmuştur:

Kitaplı Dinler bir yaratan-yaratılan varlığından söz ederlerken, Tanrıya insanın nasıl varabileceğini düşünen ezoterik akımın mutasavvıf ve mistik düşünürleri doğanın birliği ile yaratan- yaratılan’ın tekliği düşüncesini savunmuşlardır.

Hermes ve Hermetizm

Ezoterik düşün, ilhamını Kadim Mısır’dan alan, ancak yukarıda sözü edilen düşüncelerle de karmaşan bir fikir akımı olan “Hermetizm” adı ile belirginleşir.

Hermes

“Hermes” kelimesinin etimolojik kökeninin Süryânice olduğu ve “ilim” anlamına geldiği söylenir. İbranîlere göre adı “aydınlatmak” anlamına “Uhnûh”tur. “Enoh” ve ayrıca Arapça “İdris” adlarının buradan türediği söylenir. Eski Mısırlılar onu “Mürşid” anlamına gelen “Thoth”, “Tahuti”, “Thech”, “Tat” gibi isimlerle anarlar, ve ismi “Aa Aa Tehuti” şeklinde söylerlerdi. “Aa Aa”; “Üç kere büyük” ,’inlamına gelir. Grekler “Aa Aa Tahuti” çağrısını kendi dillerine “Trismegistos” şeklinde çevirince bu yeni deyimin anlamı farklı yorumlara neden olmuştur. Bazı İslam düşünürleri bu üçlü isme “Üç kere hikmetlenmiş” anlamını verirler ve bunu nimetler üçgeni eledikleri Nübüvvet, Hikmet ve Hilâfet’in Allah tarafından ona bahşedilmesi olarak anlarlar.

Hermetizm

Hermetizm hem Kadim Mısır’da Hermes’in adına ortaya atılan öğretiye hem de bu öğretinin yolunu izleyen ezoterik ekollerin çalışma sistemlerine verilen isimdir.

Konu, Hermetik literatürün incelenmesi ile anlaşılabilir. Hermetik Külliyat, (Corpus Hermeticum) 17 ana diyalog’dan oluşur. Buna İS 500 yılında derlenen 40 civarında metin ile 1945 yılında Mısır’da Nag Hammadi’de ortaya çıkarılan 3 adet Koptik elyazmasını eklemek gerekir. Hermetik Külliyat içinde sayılabilecek olan “Zümrüt Tablet” kitabı, orijinal felsefeyi sağlıklı bir şekilde yansıtabilir. Öğretinin hareket noktası hakikatin araştırılmasıdır. Kadim Hermetizm’e göre evrende ve dünyada varolan her şey tek bir kaynaktan vücud bulmakla beraber biribiri ile bağlı idi. Bu bağlılık sonucunda tüm’ün bir parçası olan bir yerde bir değişiklik yaratıldığı zaman bu, başka yerde bir sonuç doğururdu. Evrende Makrokozmos ve Mikrokozmos ilişkili idi. “Yukarıda ne ise aşağıda da odur” deyimi bu noktayı çok iyi ifade eder. “Zerre” nın “tüm” ün parçası olduğu görüşü ve “tüm”e varma isteği, İslam Sufi’lerinin vahdet-i-vücud felsefesinde kendisini gösterir. Ayrıca Hermetizm’in “evrende oluşacak bir değişikliğin bir sonuç yaratacağı” dogması vardır. Hermes’in semavi güçler ile insanlar arasında bir bağ kurucu (hermesnöta) olarak görülmesi fikriyatı uzun yıllar yaşamıştır. Dinlerin bâtıni yönünü açıklayan ve adına “Hermenötik” diyebileceğimiz tefsir ilmi bu fikriyattan kaynaklanmıştır. Belli uygulamaların belli sonuçlar doğurabileceği” düşüncesinin gerçekleştirilebilmesi, İlm-i-Simya’nın gelişmesi ile sonuçlanmıştır.

Urfa Harran’da, Yeni-Pisagorculuk ve Hermesçiliği, Bâbil dinlerine ait nitelikleri, İbrani düşününün ürünlerini Grek geleneğinin ezoterik yönleriyle birleştiren Sâbiîlik hakimdi. Sâbiîlerin Müslümanlarca “ehl-i kitap” olarak görülmeleri Hermetik çalışmaların müslümanların eline geçmesinde rol oynamıştır. Sâbiîlerin ünlü bilginlerinden Sâbit bin Kurra, Hermes’in “Kitâbu’l-Nevâmis’ini Süryaniceden Arapçaya çevirmiştir. Kindî’nin öğrencisi İbn Tayyib el-Serahsî, Hermes’i Sâbiî dininin kurucusu olarak görür. Şemseddin el-Dimaşkî “Nuhbetü’t-Dehr” isimli kitabında “Sâbiî” sözcüğünün Sabi’den türetildiğini ve bunun da Hermes’in oğlu demek olduğunu söyler. “Sâbiî” günümüzde Irak’ta “Mandeen”ler adı ile küçük bir cemaât olarak varlıklarım sürdürürler. 7 Azer (Ocak) tarihini Hermes Bayramı olarak kutlarlar. Ayrıca Sâbiîler’in bu gün dahi Irak’ta var olan kolu olan Mandeistler’ın nûr meleği Zehrun’u güneş burcu ile özdeşleştirdiklerine bakılarak “Hermez” ya da “Hürmüz” ün böylece türetildiği de varsayılır. “Sâbiî” 1er tarafından Hermetik doktrinlere göre yıldızları etkileyerek istenilen sonuçların elde edilmesini sağlamak amacı ile yazılmış olduğuna inanılan astroloji konusundaki “Liber Hermetis” ve Mecritî’nin “Picatrix” (Gâyetü’l-Hakîm)” kitapları da Hermetizmin temellerini ortaya koyarlar. Bu son kitabın Sâbiiler üzerine olan yedinci bölümündeki “Tabiat-ı Tamme” konusunun Hermesin eseri olduğu söylenir.

Gül-Haç (Rose-Croix)

Gül-Haç, öğretileri tarih içinde Hermetik felsefeden esinlenen evrensel bir kardeşlik birliği olarak bilinir.. Encyclopedia Britannica Gül-Haç mensupları için “17. yüzyılda kimlikleri bilinmeyen bu kişiler, ateşli yazılar ve broşürlerle, görünmez varlıklarım ilan etmişlerdir. Bir örgüt olarak varlıkları hiç bir zaman tatmin edici bir biçimde kanıtlanamamıştır. Ancak, varlıklarına olan inanç Avrupa’da bir histeri dalgası yaratmaya yeterli olmuş ve Francis Yates’in belirttiği gibi, 17. yüzyılda düşün, kültür ve politik kurumların gelişiminde hayati bir rol oynamışlardır.” demektedir. Topluluk, 1614’te yazarları bilinmeyen “Genel Reform” adlı bir kitap ile gün ışığına çıkmış, 17. yüzyılda Fransa ve İngiltere’yi de kapsayan geniş bir alana yayılmayı başarmıştır.

Lejand’a göre Genç Christian Rosenkreutz Arap bilgeliğini kaynağından öğrenmeye karar vermiştir. Kardeş P.A.L. ile birlikte kutsal anıtları ziyaret için yola çıktığını, ancak bu kardeşin Kıbrıs’ta öldüğünü dolayısıyla Kudüs’e gitmediğini ve ülkesine dönmeyerek Şam’a gittiğini anlatmaktadır. Şam’dan Kudüs’e gitmekten hastalık nedeniyle vazgeçen Rosenkreutz kullanmasını bildiği tıbbi ilaçlar sayesinde Türklerin dostluğunu kazanmış, Arabistan’da Damasko (Damcar) bilginleri ile temas kurmuştu. Bu bilginlerin gerçekleştirdiği mucizeleri ve doğanın bütün sırlarının bu bilginlere nasıl açıklandığını öğrenmişti. Sabrını daha fazla tutamayan C.R., Araplarla bir anlaşma yaparak belirli bir para karşılığında Damcar’a götürmeleri konusunda anlaştı. Şam bilgeleri onu Damcar adlı bir kente göndermişlerdir”.

Bu konudaki yazarlar bu kentin Şam (Damaskus) olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Batılı bazı araştırmacılar ise Damcar adı ile bir kent olmadığından hareketle bu efsanenin doğru olmayacağını iddia etmişlerdir.

Fama’da anlatılanlara göre; “Damcar’daki “doğanın gizlerini bilen” bilgeler, olgun genci çoktandır beklenen biri gibi karşılamışlar, matematik, fizik, simya öğretmişler ve evrenin gizlerini içeren “Kadim Kardeşlik Kitabı, Liber Mundi” diye adlandırılan bir gizli eseri vermişlerdir.

Rozenkreuz, üç yıl sonra buradan Mısır a geçti. Mısır’da Hermes Trimegistus’un metafizik eserlerini inceledi. Müteakiben Fas’ın Fez kentine gitmiş ve burada Büyü ile Kabala’yı öğrenmiştir. Fas için şunlar yazılıdır: “Arap ülkelerinin temsilcileri her yıl toplanırlar ve yeni buluşları sorgularlardı.”

Bu dönemde Fas, felsefi ve okült etütlerin merkeziydi: Burada Abu-Abdullah, Gabir bin Hayyan ve İmam Jafar al Sadık’ın simyası, Ali-aş-Sabramallisi’nin astroloji ve majisi, Abdarrahman ben Abdallah al İskari’nin ezoterik bilimlerini öğretenler vardı. Bu etütler Ümeyyeoğullarından beri rağbet görüp sürmekteydi.

Her dinin bir dışa açık (ekzoterik) ve bir de kapalı (ezoterik bâtıni) yönü olduğu bilinir. Bu Batıni unsurlar, Musevi dini için Esseniyen rahiplerinin, Hıristiyanlık için İncil’e dahil edilmeyen pseudogrippa ve epidogrippa yazınlarının, İslam’ınki ise Sufi’lerin eserlerinde görülebilir. Tarihi olarak, Gnostik Hıristiyanlar’a göre Hz. İsa ve İslam’a göre Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  İkilisi Zâhiri, buna parallel olarak da İncil ve rivayete göre “mahşer”in yazarı Yahya (John) ve Hz. Ali İkilisi Bâtıni bilgilerin kaynağı sayılmışlardır. Zamanla, Batıni İslam geleneğinden Fatımi, İsmaili, Nusayri ve benzeri mezhepler ve bazı tarikatler belirmiştir. “Kabuğun İçindeki Öz” gerçeğini bulmak yolunda çalışan İslam mistikleri de Sufiler olarak anılmışlardır. Bu kişilerin VIII. yüzyılda bâtıni bilgileri yaymaya başlaması, dine aykın görüşler serdettikleri gerekçesi ile ortodoks İslam teologları’nın büyük tepkisini çekmiş sonuçta bunların bazıları cezalandırılmış, bazıları ise öldürülmüştür.

10. yüzyılda Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in kızı Fatma ve damadı Ali’nin soyundan gelenler, Mısır’da Fatımi devletini kurdular. İslam öncesi Kuzey Afrika pek çok Gnostik cemaatin yaşadığı bir yer olduğundan Bâtıni İslam’ın öğretileri bura halkına yabancı değildi. Fatımi’ler İslam’ın ezoterik yanını yalnızca tarikata kabul edilenlere öğrettiler. Kahire şehrini kurdular ve burada Hikmet Evi (Dar-ül-Hikmet) denilen okulu açtılar. Bu okulda, Bâtıni İslam’ı öğrenen ve dünyaya yayan Dai’ler yetişiyorlardı. Fatımi Halifesi, bu okulun başı idi. Bu okula, bütün memleketlerden öğrenciler geldiler. Her Pazartesi ve Çarşamba Felsefi Toplantılar (Majlis-al-Hikmet) olurdu. Burada yetişen Dai’ler, Avrupa dahil dünyanın her yanına sızarak öğretiyi yaymaya çalıştılar. Öğretilerinde Allegoriler ve Semboller kullanıyorlar, şifreler ile tanışıyorlardı.

Üzerinde Arap harfleri ile “Bismillah ir-Rahman ir- Rahim” yazan bir Kelt haçı, Kelt”lerin bunlardan etkilendiğinin delilidir.

Fatimilerin Kuzey Afrika’daki bu yükselişi, Mezopotamya’daki Ortodoks İslamı temsil eden Abbasi’lerin tepkisini çekti. Dalalete saptığına inandıkları bu devlete karşı savaşa girdiler. Bu arada, “en-el- hak” diyen saygın Sufi Mansur al-Hallac öldürüldü. Mansur al- Hallac’ın idamından iki yıl soma Basra’da bu defa “Saflık Kardeşleri” (İhvan üs-Safa) adlı bir kapalı cemiyet belirdi. Özdeyişleri “Kendisini Bilen, Allahı Bilir” idi.

Rosenkreuz‘in sırlarının bir kısmını; bu ekolden aldığını düşünmek doğru olabilir. Bu topluluğun pek çok yerde üye olmayanların giremediği ve sırlarını tartıştıkları lokalleri vardı. Ciddi bilimsel araştırmalar yaparak dogmaları bağnazlıktan ırak bir şekilde yorumlamışlardır. Dogma yorumlan; heterodoks oluşları nedeniyle toplumdan gizli tutulurdu. Cemiyetlerinde bir kaç derece vardı. Öğretinin gizli kısmı teurji,* melek isimleri, çağrılar, Kabala ve şeytan çıkarma gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştı.

* Teürji (theurgy), okültizm’deki çalışma alanlarından biri ya da okült bilimlerden biri olarak kabul edilmekte olup, kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması olarak tanımlanır.

Terimin eski Yunanca’daki aslı, “ilah, tanrı” anlamına gelen “theos” sözcüğü ile “eser” anlamındaki ergon sözcüklerinden türetilmiş olan ve “İlahî eser işçisi” anlamına gelen “theurgos”tur. Teürji ile büyü arasındaki fark, büyüde kişinin bir başka kişiyi etkilemesi söz konusuyken teürjide kişi başkalarıyla değil, kendisiyle ilgili bir konuda birtakım güçlerden yararlanma veya ilahî âlemden yardım sağlama girişimlerinde bulunur. Örneğin dua teürjik bir çalışmadır ve uzmanlık gerektiren bir alandır. İ.S. 3. yüzyılda yaşamış olan Neo-platoncu Porphyry, goetia uygulamalarını teürjiden ayırt etmiş ve goetia’nın kaçınılması gereken bir kara büyü uygulaması olduğunu bildirmiştir.

“İhvan-üs-Safâ”, sufılerden farklı olmakla bereber bir çok anlayışı paylaşıyorlardı. Her ikisi de İslami teolojiden kaynaklanan bâtıni cemiyetlerdi. “îhvan-üs- Safâ”nın tenasüh inançlarım hemen hemen bütün Sufi tarikatları paylaşmışlardır. Batıni (ezoterik) kuruluşlan çoğu kez etkileyen Arap Yeni-Eflatuncu ve Yahudi Kabalistlerin öğretileri uyarınca, ölümle bedenden ayrılan “gayri-saf’ın temizlenmesi için yeniden doğuşu gerekli görüyorlardı. Hıristiyanlıktan önce İskenderiye’nin Hermetik ve Yeni-Eflatuncu ekollerinde varolan logos (kelam) doktrini Incil’lerde yer alan Hıristiyani anlayıştan farklı olmakla beraber bu iki kavramın Rosicrucian (Gül-Haç) ritüellerinde kaynaştırıldığı görülür. Bu öğretilerin Rosenkreutz gibi Hıristiyanlığı iyi bilen bir manastır üyesinin dikkatini çekmiş olması muhakkaktır. Ruhun Tanrıya yükselişinde “İsimlerin” nurlanışı “Eski Ahit”de, “Erdemlerin..” nurlanışı “Yeni Ahif’de ve “Öz”ün nurlanışı ise Kuran’da verilmektedir. Bu görüşlerin bir kaynaşması (amalgamasyon) Gül-Haç düşününe yansır:

“La pensee et l’ouvre de Peladan, La philosophie Rosicrucienne”, (Gül-Haç Felsefesi) isimli eserde yer alan “Gül-Haçlıların Yaratılış Doktrini”nin aynısını İbni Sina’nın felsefesinde görebiliriz: Tanrı dünyayı doğrudan yaratmaz, ancak İlk Yönlendirici rolünde saf zeka belirir. Işık on küre içinden geçerek maddi düzeye ininceye kadar Ruhları aydınlatan aktif zeka olan bu saf zekaya doğru hareket eder. Hakim’i mutlak olan Tanrı ‘İlk Sevkedici” olarak idrak edilir. Yaratıcı nesneyi doğrudan yaratmaz, bu eylem ilk prensiplerle özdeşleşen melekler aracılığı ile gündeme gelir. Rosenkreutz, bu tür çalışmaları yapan ibni Sina veya Abdul Kerim al-Cili’nin öğretilerini görmüştür.

İslam tarihçisi Amir Ali “A Short History of the Saracens”, adlı eserinde der ki ” Hikmet Evi’ndeki pek çok iykaaf Derecelerinin anlatılan paha biçilmez değerlerdir. Gerçekten, Kahire’deki Hikmet Evi Hristiyan dünyada kurulan Kadim Kardeşliğin Localarına örnek teşkil etmiştir.”

Fama’dan bir yıl sonra Strasbourg’ta yankıları geniş olan Christian Rosenkreutz’un Kimyasal Düğünü” adındaki kitap ortaya çıkmıştır.

http://www.felsefetasi.org/christian-rosenkreuz-ve-kimyasal-dugun/

Alegorik ayrıntılarla dolu olan öykü, kozmolojik, simyacı, astrolojik, büyüsel simgeler içeriyordu: Öykünün başlangıcında Rosenkreutz bir törene hazırlanmaktadır. Ancak, törene katılana kadar bir çok sınav, deneme ve garip aydınlanma törenlerinden (iykaaf basamakları) geçmesi gerekir. Sonunda hedefine ulaşır ve onur konuğu olarak kutlamaya katılır. Böylece “Altın Taş Şövalye Tarikatı” mn üyesi olur. “Altın Taş” simgesi, simyada asal maddelerin altın ve gümüşe dönüştürülmesini sağlayan Filozof Taşı’na (Lapis Elixir) açık bir göndermedir. Gül-Haç düşününde Simya ilmi ile gerçekleştirlen dönüşümler aslında yontulmakta olan insanın iykaaf Derecelerini sembolize ederdi. Eser, “Altın Taş”a ulaşan Rosenkreutz’un tinsel bir gelişme geçirdiğini etraflıca anlatır.

http://www.hermetics.org/gulhac.html

Bu eserin, Luther’ci bir papaz olan Johann Valentin Andrea tarafından yazıldığı ve yayımlandığı ileri sürülmektedir. Söylence uyarınca yozlaşmış olan sosyal yaşamda reformlar gerektiğini düşünen Andrea’nın, hem ezoterik meraklarını, hem de sosyal değişim arzularını birleştiren Gül-Haç örgütünü kurduğunu da ileri sürmektedirler. J. Gordon Melton, “Encyclopedic Handbook of Cults in America” adlı kitabında “Andrea’nın ateşli bir Luther’ci olması pek ilgi çekicidir. Zira Martin Luther’in armasında da bir gül ve bir haç resimleri bulunmaktaydı.” diyerek önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.

 http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2956.0

Bâtıni Fikriyatın Batı’ya Geçişi

Şimdi bir başka soruya cevap aramamız gerekir: Yukarıda izlerim sürdüğümüz teolojik, felsefi ve teosofık fikriyat Batı’ya nasıl aktarıldı? Yukarıda Fatımi Dai’lerin rolü üzerinde yer elverdiği ölçüde duruldu. Buna ilaveten aktarım kanalları şöyledir:

  • Doğu’nun düşün dünyasının eserleri Mezopotamya’da Süryani rahiplerce Latince ve Grekçeye tercüme edilmiş Bizans’a, buradan Avrupa’ya intikal etmiştir.
  • Ünlü düşünür Fisagor, Anadolu’yu, Doğu’daki tüm okulları ve özellikle Hermes Okulunu görmüş, buralardan feyiz almıştır. Mısır’da Kambiz’in ordusuna esir düşüp İran’a götürülmüş, orada da o dünyanın sırlarını öğrenmiştir. Daha sonra da Yunanistan ve müteakiben İtalya’da kendi okulunu kurmuştur. Bu okullara Collegia denilmekte olup hem felsefi hem de bilimsel çalışan elit okulları idiler. Fisagor’un okulu sonradan cahil halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. İbrani Gematria’sını örnek alarak sayıların mistik gizemlerine geniş yer verilen bu akım içinde; sonradan gelişen Napoli Akademisini, Venedik Yeni Akademisini, Roma Akademisini, Floransa Akademisini ve özellikle Komo gölü kenarında bulunan ve İstanbul’un fethi sonrasında gelen alimleri saflarına katan Comacine Akademisini sayabiliriz. Bu sonuncusu Fransa’da da Comacine’ler akımını başlatmıştır ki Fransız Kadim Kardeşliğin tarihçisi Paul Noudon’a göre mesleğimizin kökleri arasında önemli yeri vardır.
  • Ünlü feylesof Eflatun, İskenderiye Okulundan feyiz almış idi. Kendi felsefesinden türeyen Yeni-Eflatuncu akımlar, gerek İspanya’nın gerekse Sicilya’nın Araplar tarafından işgali ile Avrupa’ya tanıtılmıştır. Özellikle Kurtuba şehrinde İbn-i-Rüşt’ün Külliyatı, tercüme edilmiş olan ezoterik bilgilerin birikip dağıldığı bir merkez olmuştur. Bu kuruluş, bu gün İbn-i-Rüşd Üniversitesi adıyla yaşamaktadır.
  • MÖ. 430 larda yaşamış olan Aristo ise mantık kurallarını ortaya koyarak rasyonalizm’in temellerini atmıştır.
  • Diğer bir unsur ise Haçlı Seferleridir. Kutsal topraklan Müslümanlıktan azat etmek için savaşmaya gelenler arasında Hıristiyan tarikatlarının mensubu asker-rahipler arasında önemli yer tutan Mabet Şövelyeleri, St.Bemard de Clairvaux’nun kurduğu Sistersiyen Mezhebinin dogmalarına göre yetişmişlerdi. Esasen onların kurucuları da aynı kişidir. Sistersiyen Mezhebinin kimi fikirlerinin İspanya’da İbn-El-Arabi’nin felsefesinden etkilenmiş olduğu söylenir. Kurtarmaya geldikleri topraklarda ise hiç beklemedikleri şekilde temelleri yukarıda sıraladığımız unsurlar üzerine oturan bir fikir, mitos ve inanç zenginliği ile karşılaşmışlar ve bunlardan etkilenmişlerdir. Bu tarikatlar, memleketlerine döndüklerinde yeni fikirlerin enjeksiyonuna yol açmışlardır.
  • Özellikle Bizans’ın fethi ile buradaki kitaplarla beraber âlimler Batı’daki ilim merkezlerine göçmüşler ve çalışmalarını oralarda sürdürmüşlerdir.

Gül-Haç kardeşleri arasında yalnızca Goethe ve Sir Francis Bacon değil, büyük filozof Nietzsche, ünlü düşünür ve simyagerler olan Robert Fludd, Saint Germain ve Kont Cagliostro gibi kişilerin olduğu söylenir.

Avrupa’daki Gül-Haç mensuplarının pek çoğu diğer bazı hükümdarlar dışında Almanya Heidelberg’deki Ren Palatin Kontu h’riedrich’in himayesi altında idiler. Friedrich 1613 yılında İngiltere kralı James Stuart’ ın (James 1) kızı olan Elizabeth Stuart ile evlendi. Bundan dört yıl sonra 1617 de Bohemya lordları kendisine memleketlerinin tacını verdiler. Bu olay, Avrupa’da 30 yıl savaşları olarak bilinen ve Katoliklerle Protestanların ölesiye dövüştükleri kanlı bir savaşı başlattı. Savaşın başlarında Almanya’nın Katolik ordularınca işgali ile can derdine düşen Gül-Haç’lılar önce Hollanda ve sonra İngiltere’ye kaçtılar. Fikirleri burada yeşermeye başladı.

Sh:203-216

Kaynak: Altay Birand, Katkılarım.. Ankara, 2004

 

 

RUSYA’DA TANRI’YA DÖNÜŞÜ SAĞLAYAN “SPİRİTÜALİZM BİLGİSİ”


Soljenitzin Bir Devrin Sembolüdür

“Soljenitzin’in suçu sadece Sovyet komünizminin şiddet metotlarına karşı çıkması değildir. Soljenitzin eserlerinde insan ruhuna ve Tamı sevgisine yer vermek sureti ile Rus milletinin özlemini dile getirmiş ve bu suretle komünizmin Tanrı’yı inkâr eden materyalist öğretisine ve hayat felsefesine karşı çıkmıştır.”

Sayın Prof. ismet GİRİTLİ’nin, asrın olayını yorumlarken koyduğu teşhis, meselenin ruhunu, özünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmaktadır. En veciz anlatımla Soljenitzin olayının temelindeki gerçek budur. Soljenitzin’in isyanı sadece Sovyet yöneticilerine karşı değil, bütün tutucu çevrelere karşıdır. «Bunu yaparken şu fikrin etkisinde olmalıydı: kendisi gibi düşünenler, yeni bir dünyanın kuruluşu için çaba sarfederken, daha önceki aksaklıkları ortaya koysunlar. Ya da, bu fikri paylaşsınlar. Bu nedenle soljenitzin’e yalnız bir yazar, romancı gözü ile bakmak doğru olmaz. O yazarlığın üzerinde başka vasıfları taşıyan bir insandır.»

“Aleksander Soljenitzin hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorulduğunda ünlü yazar şöyle diyordu: “Gelecekte bu konuyla ilgili olarak hiç bir problem doğmayacaktır, buranın insanları şartlandırılmıştır. Bu yüzden kimse taşkın ve coşkun davranışlarda bulunamaz. Bu sebeple yeni Soljenitzin’lerin doğacağını ummuyorum.”

“Bu konuşmanın ışığı altında düşünülecek olursa, Soljenitzin’in ülkesinden sürülmesi yenik düşmenin tabii bir itirafı olacaktır. Bu da Rusya’nın psikolojiyi ön plâna alan mesleklere ve toplum rızasıyla doğacak hükümetlere hiç tahammülü olmadığını açıkça gösteriyor. Rus idarecileri halâ insan ruhundan ve duygularından doğan kuvvete karşı korku duymakta, bütün güç ve güvenini kaba kuvvetten almaktadır.”

International Herald Tribüne’ün bu görüşüne rağmen idareciler, Rusya’da, ruhsal olaylarla ilgili araştırmaları teşvik etmekte ve bu konudaki çalışmalara inanılmaz ödenekler ayırmaktadır (12 milyon Ruble).

Bu davranışın sebebi ne olabilir?

“Bir Sovyet vatandaşının psikolojik arzu ve tutkuları hiçe sayılır, bu duygulardan doğacak enerjisi sadece sosyal faydalar sağlamak amacı için kullanılır” diyor Soljenitzin.

Bir noktaya işaret etmek isteriz burada. O psikolojiden çok onun en uçtaki görünüşü, parapsikoloji denen olağan üstü ruhsal olayları konu edinen bilimdir. Fakat bu Soljenitzin’in sözlerini çürütmez aksine, psikolojiyi bile rejimin katı çıkarları yolunda kullanan Sovyet idarecilerinin, parapsikolojinin olağan üstü verilerini, özel maksatlarla kullanabilecekleri görüşünü kuvvetlendirir. Nitekim Soljenitzin de GULAG TAKIM ADALARI’nın bir bölümünde mahkemelerde, kendi aleyhine konuşan tutuklulara, «kişiyi iradesinde eden Tibet otu veya ipnotizma uygulandığını” söylemektedir. Yine yazarın ifadesine göre 1920’lerde Sovyet gizli polisinin bünyesinde bir ipnotizma okulu varmış. Bugün Rusya’da ipnotizma, modası geçmiş bir uğraşıdır; parapsikoloji çalışmalarında ancak yardımcı bir unsurdur. Sovyet bilim adamları şimdi telepatinin, çatal çubukla toprak altındaki su ve madenleri keşfetmenin, büyünün, nazarın bilimsel açıklanmasını yapabiliyor ve fizik bedenimiz dışındaki gözle görülemeyen ikinci bedenimizin fotoğraflarım çekebiliyor! Ama sonuçlarının, bütünüyle, batı dünyasına açıklandığına inanmak saflık olur. Bu kitaptaki bilgilere gelince, ya batıyla bu konuda bir bilgi alışverişine girme isteği ile açıklanmıştır veya idareciler bilim adamlarını uyarmakta gaflete düşmüşlerdir (!).

Ne şekilde olursa olsun bize ulaşan bu bilgiler, Bati da yakın zamana kadar “fantastik olaylar” olarak damgalanan bilimsel gerçeklerdir. Bilimsel gerçekler damgasını taşımasına rağmen, Batıda,, bu verileri şüpheyle karşılayan bilim adamları çoğunluktadır. Fakat bilim, evriminin ulaştığı en üç noktasında fantastik saydığı olaylarla içiçe girmiş durumdadır. Fantastik saydığımız âlemden bilgilerimizi aşan gerçekler çıkıyor karşımıza; inkâr ve izah edemediğimiz gerçekler… Maddeyi enerjiye dönüştürüveren Einsteinin, izafiyet teorisiyle, Batının materyalist çocukları, ulaştığı fantastik ülke sınırında yapayalnız ve çaresizdir.

Batı, astronomisinden tıbbına kadar pek çok bilim dalını Doğu ve bilhassa İslâm kültüründen aktardığı bilgiler üzerine kurmuştur. Fakat bu aktarmada, manevi değerlere önem veren insanların yarattığı bu medeniyetlerin deney ve laboratuarlara sokulamayan verileri hiç dikkate alınmamıştır. Sadece İslâm medeniyeti değil tâ, İnka, Maya, Atlantis, Mısır, Mezapotamya, Orta Asya ve Uzak Doğu Medeniyetleri hep spritüalist geleneklerin ürünleridir. Batının bu konuya, bu görüşe önem vermemesi 16. Asır Avrupası’nda bütün kilise karşısında verdiği kanlı savaşlar yüzündendir. Bu sebeple Batı, Islâm kültürünü aktarırken temelinde metafizik kokusu sezdiği her olayı reddetmiştir. Ve şuuraltına yerleşen bu korku Batı da halâ aynı tazelikte yaşamaktadır.

Batıda parapsikoloji ve psikoloji çalışmaları için pek eski tarihler verilebilir. Fakat bunlar çok kişisel çalışmalar olmuş ve hiç bir zaman genel eğilim sağlayamamışlardır.

Her bakımdan ruhsal dediğimiz, yepyeni enerjiler dünyası ile ilgili çalışmaları Batı dünyasından bekIerken bu konudaki keşiflerin katı materyalist, Tanrı Ummayan bir diyardan gelmesi çok gariptir.

Acaba SOLJENİTZiN RUSYASI TANRI’YI MI ARIYOR?

Uygarlık tarihine baktığımızda, insanların akıldan ruha, oradan da TANRI fikrine ulaştıklarını görürüz. Gönümüzdeki düşünce evrimi de aynı paralelde olmaktadır.

SOLJENİTZİN bir ruh bilimci, bir spiritüalist değildir. Fakat eserlerinde özellikle insan ruhuna ve Tanrı sevgisine yer vermekle, Rus halkının özelliği kadar, bütün insanlığın özlemini de dile getirmiştir. SOLJENİTZİN’in isyanı sadece gerçekleri saklayan Sovyet idarecilerine karşı değildir. O, 16. asırda Batı biliminin kilise karşısında verdiği savaşın intikamını, bütün ruhsal gerçekleri inkâr ederek almak isteyen, çözemediği ruhsal olayları görmemezlikten gelen, geçmişi sırlarını çözemediği için tabu sayan, bütün bilim adamlarına da karşı çıkmıştır. SOLJENlTZlN, bu kutsal isyanı ile, bir devrin sembolü olmuştur. Bunun için ASRIMIZIN SPARTAKÜS’Ü diyoruz o’na..

BİLİNMEYEN GERÇEKLER

L. Pavvels «Eskiler pek basit tekniklerle, bizim de yaratabileceğimiz fakat sebebini açıklayamadığımız sonuçlara ulaşmışlardı. Bu basitlik, eskiçağ biliminin özelliğidir.» diyor, çağımız bilimini aşan kaybolmuş bilgiler, korunabilenlerden çok fazla.

«Uygarlığımız, eskilerin bilgilerine, makineyle ulaşma yolunda harcanmış bir çabanın sonucudur.» Teknik, giderek eskilerin sırma yaklaşan bir hüviyetle sadeleşiyor. Bir gün evrensel güçler bir avuç içine sığabilecek belki de!» Evrensel güçler henüz bilemediğimiz kanunlarla işliyor. Kozmik güçler periyodik olarak hayatı etkiliyor, çözemediğimiz pek çok problem kozmik etkilerin esrarına bürünmüş. Brookhaven’deki nükleer enerji reaktörünün ışıma alanındaki beyaz karanfiller, renk değiştirip, mor olmuş. Bunlardan üretilecek karanfiller de mor olacak.. İşte, kozmik tesirlerin hücre yapısındaki etkilerine en canlı örnek.. İnsan, hayat, şuur, bilgi… gibi konularda kozmik etküerin rolü büyüktür.

Eski uygarlıklardan kalan en önemli miras Simya’dır. Simyacılar, potalarında eriyen eczayla birlikte, vücutlarının da değişikliğe uğradığına inanırlardı. Isınan, çeşitli tesirlerle değişikliğe uğrayan maddenin enerji saldığım biliyoruz. Yüksek frekans cihazlarıyla çalışan teknisyenlerin, vücutlarından çıkan çıtırtılı bir ses duydukları, zihnen konuşabildikleri bilimin son buluşlarıdır. Yine yüksek frekans alanında çekilen fotoğraflarda insanın, ikinci bir enerji bedene sahip olduğu görülmüştür. Yakın zamanda, insan vücudunun bir radyo istasyonu gibi çalıştığı, çeşitli hastalık ve ruhi durumlarda değişik dalga boylarında yayın yaptığı keşfedilmiştir.

İnsanın telepati, önsezi gibi bazı olağanüstü güçlere sahip olduğu artık biliniyor. İnsanın, diğer insanlarla ve evrenle ilişkisini sağlayan bu güç nedir?

Beynin ancak onda bir bölümünü tanıyoruz. Bugüne kadar dikkatimizi hep bilinç altında olanlara yöneltmişiz. Bilinç ise, bilinçaltından gelme bir fenomen olarak görülmüştür. Bilinç altı, Freud’a göre misel içgüdüler, Pavlov’a göre şartlandırılmış iç tepiler… Aslında insan beyni, sonsuz imkânlara sahiptir. Beynin, olağanüstü ruhsal olaylarda rol oynayan, bir üst donanımı vardır. Bilinç üstü denilen iiHtün uyanıklık hali, yüksek hızda titreşen zekâ, eski rahiplerin, simyacıların ve büyücülerin uğraşı olmuştur. Bilinci üstün uyanıklık haline ulaşan bir inim için, zaman ve mekânın sırları kalmaz, ve uzaydaki diğer şuurlu varlıklarla ilişki kurabilir.

Işık hızı duvarını saniyedeki hızı 300.000 Km. yi aşan cisimlerin kütlesi sonsuz olur ve ağırlığı yok ulur. Işık hızı duvarının ötesindeki âlem, acaba, ruhlar âlemi dediğimiz âlem mi? «Acaba ölümle aşılını ışık hızı duvarı mıdır?» Spitüalistlerin «atomların arasına kadar bütün evreni dolduran töz» olarak tanımladığı esiri madde acaba, ışık hızı üstünde titreşen bir âleme mi aittir? Yüksek frekans alanlarında çekilen fotoğraflarda görülen, ikinci bedenimizin maddesi, o esrarlı âleme mi bağlıyor bizi?

Bilmediğimiz bir âlem var. Bu âlemle ilişkimiz bugün ancak metafizik çalışmalar alanında kalmakladır. Fakat metapsişik cemiyetlerin bedensiz varlıklardan (ruhlardan) aldıkları bilgiler, çeşitli bilim dallarının verileriyle düşündürücü bir paralellik gösteriyor. Ruhlar âleminden alman bir tebliğde« Dünyanızda ne düşünürseniz, fizik bir aksiyon halinde materyalize olur ve sizin fizik dünyanız için ne kadar gerçekse o da bizim için o kadar reeldir. Bu bir kıyas meselesidir. Bizim varlık alanımızda düşünce sizin varlık seviyenizdeki madde kadar reeldir.» «… uyanınca rüya gördüm dersiniz şimdi rüya görmediğinizi nereden biliyorsunuz? Farketmeniz gereken şudur: Siz, ruhu olan beden değil, bedene sahip ruhlarsınız. Ruh maddeye üstündür.»

Evrenin her zerresinde hayat ve şuur var. Hayat her yerde, bulunduğu çevrenin şartlarına uygun şekilde materyalize olmakta, vücut bulmaktadır.

Günümüzde gezegenlere ulaşmakla, zihnin hayatın, ruhun sırlarına ulaşmak aynı derecede önem kazanmıştır. Ruh bilim çalışmaları henüz aydınlığa kavuşamamış, kanunlarını koyamamıştır. Ruhun derinliklerine inemiyoruz fakat ruhsal olayları da artık inkâr edemiyoruz. Zihin haritasında da pek çok boşluklar var.

Çağdaş aklın işleyişi idrakimizi sonsuz ötesine ulaştırmıştır. Düşünce, tarihte olduğu gibi akıldan ruha, ruhtan Tanrıya ulaşan bir evrim içindedir.

«Tanrı hakkındaki bilgiler bugün artık gizli bilimler olmaktan çıkmış hemen her ülkede kurulmuş olan spritüalist cemiyetler tarafından açıkça ve kendilerine özgü yollarla toplumlarına verilmeğe başlamıştır. Toplantılar, seminerler düzenlenir, ruhlar âleminin her tabakasıyla ilişki kurulur ve alman bilgiler insanlığa verilir.»

Spitüalizmin tanımı da şöyle yapılıyor:

«Spritüalizm; Rularla ulaşım imkânı ve gerçekliğini deneysel olarak gösteren ve ruhların bildirdiği hakikatler hakkında bilgi ve açıklamalarda bulunun bir ilahi gelişim yoludur. Spritizmanın konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamak üzere gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile evrensel hakikatlere, ulaşmaktır. Spritizmayı yalnızca bedensiz varlıklarla ilişki kurmak ve bu ilişkiden doğacak olan bilgilere göre işlem yapmak diye tanımlamak yanlış olur. Dinlerin ve sapık olmayan felsefe ve inançların temelini oluşturan prensipler spritizmanın hareket noktasıdır, ve bunların gerçek açıklamalardır, insanlığın binlerce yıldan beri kavuşmak istediği bilgiler, açıklamalar yalnız spritizma yolunun açılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır.»

Uzay konusu ile spritiializm arasındaki bağlantıları birkaç madde halinde sıralamaya çalışalım:

1          — En başta uçan daireler ve uzaylılar hakkında bilinen bilgilerle spritüalizmin esas nüvesini oluşturan ruhsal tebliğler hemen hemen birbirleriyle tam bir uyum halinde olmak niteliğini göstermekte ve “pritüel kavramların hemen hemen hepsinde birleşmektedirler. Uzaylı dostlar, ruhsal dostlarla aynı amacı gütmekte, dünya insanını uyarmaya çalışmaktadırlar.

2          — ikinci önemli şık ise ruhsal tebliğlerde bizzat bedensiz varlıklar, anlatım ve sözleriyle uzaylıları doğrulamakta ve desteklemektedirler.

3 — Bir diğer madde de, uzay ve uzaylılar konularında geçen kozmik enerji, levitasyon, teleportasyon, telepati, klerroyan vb., gibi çeşitli konulardır. Bütün bu kavramlar gerçekte spritüel bilimin yani spritoloji’nin çalışma alanı içindeki olayları anlatır. Bugünün uzay yolculuklarında bütün bu yetenekler yavaş yavaş kullanılmaya başlanacak olan spritüel ilkelerdir. Günün astronotları artık telepati çalışmakta ve bilindiği gibi Apollo uçuşlarında bu yetenekten yararlanılarak yörünge değişiklikleri yapılmıştı. İşte üstte belirttiğimiz Levitasyon (eşyanın dayanıksız yükselmesi). Teleportasyon (Bedeni araçsız yer değiştirtme). Telepati (iki kişi arasında uzaktan düşünce ve duygu nakli). Klervoyan (Duygular dışı görme ve idrak). Konsantrasyon (Zihnin tek bir şey veya fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir). Meditasyon (Tek bir konu üzerinde özel bir şekilde düşünme eylemidir). Tüm bunlar uzaylı ağabeylerin daha bilmediğimiz birçok ruhsal ve bedensel yeteneklerinden birkaçını oluşturmaktadır. Görülüyor ki, fizik dünyalarda (ruhsal) esaslar üzerine kurulmuş hayatlar sürdürmektedirler.

Spritüalizm, insanlığın daha bilinçli olmasını yüksek duygusal ve akli değerler kazanmasını ister ve bunun için gerekli bir takım ilahi prensipleri tanıyıp yaymaya çalışır. Spritüalistler daima şu savı ileri sürmüşlerdir:

Modern spritüalizmi Allan Kardec (1804 1869) kurmuştur. Allan Kardec «Modem Ruhçuluğun İlkelerinii şöyle açıklıyordu:

a — Maddi varlıklar, görünen, bir cismi olan varlıklar, madde dışı varlıklar ise görünmeyen, «yani Ruhlar Âlemini» meydana getiren varlıklardır.

b — Ruh, bedeni terkederek ruhlar âlemine girer. Zaten yeniden yaratılışa kadar dünyadaki bedeni terketmiştir. Ruhun tekrar yaratlıştaki bedenlenme zamanına kadar aradan bir süre geçer ki, bu süre içinde, o durumda bulunan ruhların, büyük kısmı berzahta başıboş avare ruhlardır.

c — insan ruhlarının tekrar, yeniden bedenlenerek ahiret yurduna yine gelmeleri daima insan halinde olur, insan ruhunun hayvan bedeninde yaşayacağı yanlıştır.

d — Ruh, ruhlar âlemine gideceği zaman, dünyada iken ne tanıdıysa, hepsini orada bulur ve geçmiş zamanla ilgili bütün anıları yaptığı iyilik ve kötülüklerle beraber belleğinde canlanır.

e — İzinli ruhlar evrenin çeşitli dünyalarında mekân tutarlar.

f — İzinsiz veya başıboş, gezici ruhlar, belirli ve sınırlı bir alandadırlar. Biz (canlıları) görürler, bizimle devamlı olarak bağlantı halindedirler, çevremizde kaynaşır dururlar, fakat etkileri olmaz.

g — Ruhlar ya kendilerinden ya da çağrı üzerine gelirler. Bütün ruhlar çağrılabilir, ister geri (olgunluğu erişmemiş), ister çok ünlü hangi çağda yaşamış olursa olsun, ruhlar, çağrılınca gelir..

h — Bunlar, yakınlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız, olabilir. Onlardan yazıyla ya da konuşarak, öğütler, öbür âlemdeki yaşayışlarına veya bizim hakkımızdaki düşüncelerine dair bilgiler alabiliriz..»

Artık ruhlar âlemini aklı başında olan bir kimse inkâr edemez. Size küçük bir deneme tavsiye ediyoruz. 40X40 boyutlarında bir cam levha alın. Bunun üzerine, daire şeklinde plastik harfler sıralayın. Dairenin ortasına bakalit bir şişe kapağını ters olarak koyunuz. Parmağınızı hafifçe kapağın içine bastırarak iyi ahlâklı bir ruhla temas etmek istediğinizi yavaş bir sesle söyleyiniz. Bu çalışmayı mavi ışıkla aydınlatılmış bir odada, ruhen ve bedenen temizlenmiş olarak yapmanız tavsiye ediliyor. Ayrıca müslümanların çalışmadan önce 3 İhlâs süresi bir Fatiha suresi okumaları gerekir. Zihnen iyi ahlâklı bir ruhla, veya bir yakınınızın ruhu ile ilişki kurmak istediğinizi düşünün. Gelmesini istediğiniz ruhu annesinin adıyla çağırınız. Bekleyiniz. Bir müddet sonra kapağın titrediğini göreceksiniz.

O zaman sorulan sorun Kapak harfleri dolaşarak somlarınıza, cevap verecektir. Sorularınız bitince ruha nezaketle teşekkür edip gitmesini, çağırdığınız zaman tekrar gelmesini söyleyiniz… Bu deneme bize ruhlar âleminin varlığını ispat edecektir. Bu konularda daha geniş bilgiyi METAPİŞİŞlK ARAŞTIRMALAR CEMİYETİ’nden (Sıra selviler Taksim İstanbul) ve yayınlarından öğrenebilirsiniz.

«HAYAT» IN SIRLARI

Sırlarına tam olarak eremediğimiz eskiler canlı organizmalarla cansız varlıkların yapı taşlarını ayrı ayrı düşünürler, insan, bitki ve hayvanların «vis vital hayat kudreti» tarafından meydana getirildiklerine inanırlardı. Bu esrarlı «hayat kudretinin» yapay olarak elde edilmesi imkânsızdı. Fakat Wöhler’in 1828’de organik bir madde olan «üre»yi laboratuvarda elde etmesiyle bu düşünce kökten yıkıldı. Artık biyoloji alanına giren bütün konular, sorunlar fizik ve kimya ile açıklanır oldu. Canlı organizmalarla diğer maddelerin, temeldeki yapılarının, fizik ve kimyanın konusu olan atom ve moleküllerden meydana gelmiş olması bu iki ilim dalı ile biyoloji arasındaki duvarları yıktı. Giderek biyoloji fizik kimya içinde eriyiverdi. Bu gelişme vitalist *görüşü geçersiz hale getirdi fakat, hayat olaylarının açıklamasını, bütünüyle fizik ve kimyadan beklemek ne dereceye doğrudur?

*[dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti. (birine) pervane olmak      Birinin yanında onun hizmetine hazır olduğunu gerekli gereksiz göstermek.]

Çoğunluğun tuttuğu mekanik görüşe göre hayat olayları, ne kadar karmaşık olursa olsun fizik ve kimya olayıdır. Bu çevreye sığmayan bir hayat olayı yoktur.

Mekanik görüş karşısında, vitalist görüş gerçekten geçersiz midir? Yoksa, vitalistlerin açıklamalarında bir eksiklik mi var?

«Vitalist görüşü temsil edenler, fizik ve kimyanın buluşlarını kabul etmekle beraber hayatı, özel bir varlık olarak ele alırlar. Canlı organizmalar ve onları meydana getiren dokular, hücreler fizik ve kimya kanunlarına uydukları kadar ayrıca canlılıkları nedeniyle özel bir amilin de etkisi altındadırlar. Bu amil eskilerin «canlıları yapan esrarlı hayat kudreti» değildir. Fakat, canlı organizmalar şuursuz, yönsüz bir varlık değillerdir. Davranışları yaşama ve üreme gibi bir amaca yönelmiştir. Fizik ve kimya-protein ve bir çeşit moleküllerle birleşip virüs haline gelir. O halde virüs’ün özü nüklein asittir.

İki türlü nüklein asit bulunmuştur. 1 — Dezaksi ribo nüklein asidi = DNA, 2 — Ribo nüklein asidi RNA

Bugüne kadar incelenen organizmaların proteinleri yirmi kadar amino asitten kuruludur ve bir protein molekülündeki amino asitlerin sıralanması, düzenlenmesi, DNA’daki dört bazın (genetik kod) sıralanmasıyla belirlidir.

Genetik kodun yapısını bildiğimiz halde kromozomlarda depolunan. bilgiyi okuyamıyorum. Bununla beraber amino asitlerin bütün hayatı oluşturdukları, ve protein molekülleri içindeki düzenlenişlerinin genetik kod tarafından yönetildiğini düşünmek bile akla durgunluk vericidir.

Nukleoproteinlerin virüs yapısında yeri büyüktür. Bu bakımdan virüsler, hücrenin çekirdeğinde kromozom üzerine yerleşmiş ve irsi vasıfları nesilden nesile taşıyan «Gen» leri hatırlatmaktadır.

Virüsleri ele almamızın sebebi bunların hayat belirtileri büyük ölçüde nukleoprotein moleküllerine hatta bunun bir kısmı olan «Nüklein asidi = DNA veya RNA» moleküllerine bağlıdır. Virüslerin canlı olup olmadıkları, DNA’nın canlı olup olmadığına bağlıdır.

«Kaliforniya, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi bilim adamları, biyolojik açıdan etkili olabiliecek bir virüs çekirdeğinin sentezini başarmışlardı. PhiX 174 adlı bir virüs türünün genetik modelini izleyen      bilginler, ellerindeki çekirdekçiklerden, bütün hayat işlemlerini denetleyen dev bir DNA molkülü kurmuşlardı. Suni Virüs çekirdeği daha sonra taşıyıcı bir hücreye konmuştu. Bir süre sonra suni virüsler aynen doğal olanlar gibi gelişmişlerdi. Parazit oldukları için de bulundukları hücreleri, Phi X 174’ün modelini izleyen milyonlarca virüs üretmeye zorlamışlardı.

 DNA molekülünün verdiği emirlere uyan hücreler amino asitlerden milyonlarca protein bileşimi üretmişlerdi. Her yeni bileşim programlanan örneğe kesinlikle uyuyordu. Kaliforniya’lı bilim adamları yüz milyon yeni hücrenin yaratılması sırasında yalınız bir tür «genetik hata» oluştuğunu görmüşlerdi.»

Watson, Crick ve Wilkins’in DNA yapısını açıklın imasından onbeş yıl sonra önemli bir bilimsel keşif yapılmıştı. Nobel ödüllü Prof. A. Komberg ve arkdaşları, Phi X 174 virüsünün genetik kodundaki binlerce bileşimin şifresini çözerek laboratuarda HAYAT üretmişlerdi.»

Bir atomu da bir hücre olarak düşünebiliriz. Bilinen çekirdeği etrafında dönen elektronlar belki bugün tanımadığımız bir zar meydana getiriyor. Bilindiği gibi hücrenin çevre ile ilişkisinde değişimler hücre protoplozmasında olur. Hücre çekirdeği olaylımı pek az karışır. Canlı bir hücrede gördüğümüz şuurluluk aynen atomlar âleminde de görülmektedir. Nobel ödülü kazanmış BAHR: «Atom âleminde bizi bilinmeyen bir değişmecilik ve tam rakamlar ahengi olmalıdır.» diyor. Fakat atomlar âlemini dengede tutan kuvvet nasıl bir kuvvettir? Atomda kendi kişisel hayatını koruma ve sürdürme amacı yok mudur?

Atom konusunun derinliğine inilmesiyle madde ile enerji ilişkilerinin sırlarına ulaşıldı. Artık madde partikülleri birer enerji yığını olarak görülmektedir. Bugün bütün evrenin bir madde özünün çeşitli durumlarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Madde ve enerjinin bugün aynı öz’ün iki hali olduğu değişmez bir gerçektir.

Isının etkisiyle atomların titreşim genişlikleri (amplitüd) artar, atomlar birbirlerinden daha uzak durmak zorunda kalırlar. Atomların her birinde elektron hareketleri hızlanır ve merkezden (çekirdekten) uzaklaştıran bir merkez kaç kuvveti doğuyor. işte atomda zorlamaya karşı görülen reaksiyon. Her canlı gibi atom da, giderek elektronlarını normal yörüngesini oturtmak amacıyla, meydana gelen ısı enerjisini ışık enerjisi olarak dış âleme veriyor ve eski durumuna dönüyor. Elektronların ısının tesiriyle dış yörüngelere uzaklaşması, sonra tekrar çekirdeğe doğru kısa dalga boyunda ışık enerjisi vererek hep bir spiral hareket içindedir. Spiral şekil de bildiğiniz gibi eski çağlardan beri hep hayatın simgesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca DNA molekülünün, güneşin, gezegenlerin, nebülozların… hep spiral bir hareket içinde bulunuşları çok düşündürücüdür.

Acaba bu evrensel spiral hareketler içinde şuurun yeri nedir? Çünkü bu evrenin düzeni içinde amacın şuurun yeri olmadığını söylemek imkânsızdır, Çünkü bu evrenin hiç değilse bir yerinde, meselâ insan varlığında bir amacın, bir şuurun varlığını inkâr edemeyiz. Sadece bir yerde olsa bile amaç ve şuurun açıklanmasını MEKANİK GÖRÜŞ’ten bekleyemeyiz. O halde ne türlü mümkünse, ne türlü doğruysa o şekilde açıklamak üzere şuur ve amacı her yerde aramalıyız. Çünkü açıklayamadığımız olaylarda, evrenin ulaşamadığımız bilinmeyen her köşesinde de bu düzeni ayakta tutan bir şuurun varlığı gerekli görünüyor.

MATERYALİZM VE SPİRİTÜALİZM

MEKANİK GÖRÜŞ, bütün hayatsal olayları fizik ve kimya ile açıklarken vitalist ve neo vitalist görüş canlı organizmalarda görülen olaylarda, fizik ve kimya ile açıklanamayan bir unsuru düşünmek gerekir, fikrindeydi. Bu unsur, amaç ve şuurdu.

Evreni yalnız maddeden yapılmış gören, her olayın fizik ve kimya ile açıklanacağına inanan felsefi, görüş «Materyalizm» dir. Mekanizm ve materyalizm birbirinin desteği veya aynı şeyin iki türlü ifadeleridir.

Diğer taraftan vitalizm de, felsefe alanında Spiritülaizm» ile beraberdir. Vitalizm, biyolojik oIaylarda mekanik üstü bir cevheri, bir özü sezer fakat bir inanç öne sürmez. Spiritüalizm ise, madde üstücevher yani, «RUH» hakkında çok daha fazla bilgi edinmeye ve söylemeye çalışır. Bir insanın hayatını, sonsuz hayatın şimdiki kısmı olarak ele alır.

Evrenin büyük olayları, hayatsal olayları, mekanizm ile vitalizmden daha çok, materyalizm ile spiritüalizm arasında çatışma konusudur. Materyalizm «menist» tir; evreni sadece maddeyle kurulmuş sayar. Spiritüalizm ise «düalist» tir, madde ve ruh olarak iki unsurdan bahseder. Bir de «monist spiritüalizm» vardır ki bunlara göre evrende ruhtan başka birşey yoktur.

Monist ve düalist görüşler bütün tarih boyunca çatışagelmişlerdir. Bazan biri, bazan diğeri üstün olmuştur. Müspet ilmin doğup gelişmesiyle materlayizm, dünya görüşü haline gelmişti. Fakat, giderek müspet ilim, materyalizmdeki boşlukları da tanımaktadır. Gelecek, materyalizm ile spiritüalizmden birinin zaferine değil, ikisinin birleşerek insanlığa hizmet yolunda bir görüşe yer hazırlamaktadır.

İnsan aklı, kaskatı kaba maddeye dikkat edince, fizik ve kimyayı daha sonra da fiziko kimyayı yarattı. Fiziko Kimya ile daldığı atomların derinliğinde, «Mekanik görüşle kavranamayan» bir başkalık gördü, insan aklı, bedeni atomlardan, moleküllerden ve onların toplulukları hücrelerden oluşmuş sayarak biyolojiyi kurdu, geliştirdi. Fakat, burada da her an amaç ve şuurla karşı karşıyaydı. Evrenin bilmediğimiz köşelerini amaçsız ve şuursuz saysak bile biz insanlar amaçsız ve şuursuz muyuz?

Evet, materyalizm çerçevesi içinde kurulan insan ilminin pek ilginç yönleri vardı. Fizyoloji reflekslerden üstün birşeyle ilgilenmiyor. Psikoloji insan ruhuna girmiyor, insanın çevresi ile olan ilişkisini fizik gibi inceliyor Ve ben ruh ilim değil davranış ilmiyim, diyor. Felsefe bile kendini kısıtlamış. Herkes büyük ve asıl konulardan kaçıyor. İlim adamları kendilerine birer küçük konu seçmişler, onun ayrıntıları ile ilgileniyorlar.

Düalizmin, ruh madde İkilisinin şuurlu unsurunu dikkate almadıkça proton, nötron, elektronları atomların kuruluşlarını, atomların birleşerek çeşit çeşit fakat bir kanun içinde— moleküller meydana getirmesini açıklayanlayız. Yine atom ve Moleküllerin bir hücre içindeki dizilişlerini, hücrelerin muazzam hücre devletleri olan bitki, hayvan ve insan vücutları haline gelmesini «ruhsuz» açıklayanlayız. Ve bizim ruhsal seviyemiz ile hücrelerimiz seviyesi arasındaki alanlar materyalist görüş ile doldurulamayacak kadar büyüktür. Biz hücrelerimizden ibaret olamayız. Biz hücrelerimizden çok üstün başka bir şeyiz. Kendimizi, hayatımızı ve evreni yeni bir sentez ile tanımak zorundayız. Bu yeni sentezin bir tarafı ruh bir tarafı maddedir.

Her alanda müspet ilmin materyalizmin dar kalıplarına sığmadığı görülmektedir. Müspet ilmin önündeki çıkar yol düalizmdir.

ŞUURUMUZUN ALTI ve ÜSTÜ

Evvelce edinilmiş her türlü şekil, renk, tat, ses,, koku… imajları sübjektif iç hayatımızın çalışma malzemeleridir. Bunlar hafıza kudretimizle saklanmakta ve istendikleri zaman şuur ile aydınlatılarak hatırlanmakta ve zihinsel çalışmaların malzemesi olarak kullanılmaktadır.

İnsan ilk bakışta şekil, renk, tat, koku… nun fizik âlemde varolduğunu sanır. Halbuki bunlar dışarda yoktur, bunlar ancak duyu organlarımızın berisinde bizim sübjektif iç âlemimizde meydana gelen ve bizim tarafımızdan orada tanındıktan sonra dış âleme uygulanan kavramlardır. Bunlar, duyu organlarımızın dışarda bulup aldıkları şeyler olmayıp, dışarda buldukları şeyler hakkında zihnimize söyledikleridir. Bugünkü bilgiye göre dış âlem, ancak atom ve moleküller yığınıdır. Bu madde ve enerji yığınlarının çeşitli halleri duyu organlarımız tarafından sübjektif iç hayatımızdaki renklere, seslere, tatlara, güzelliklere, çirkinliklere tercüme olunmaktadır.

İnsan düşünürken fizik âlemde değil, «Sübjektif iç âlem» de yaşar ve atomları değil «Duyu elementlerini» kullanır. Fakat sübjektif iç âlem ile fizyolojik ve fizik çevrenin bazı unsurları birbirleriyle ilgilidir.

İnsanın sübjektif iç yapısını inceleyen araştırıcılar bir «şuur altı» düşünmüşlerdir. İç âlemimizde şuur aydınlığı, bazı imajlarımızı kullanırken diğerleri şuur altındadır. Freud’a göre bu depo, cinsiyetle ilgili ve şuur tarafından itilen imajlarla dolu olarak tarif edilmiştir. Sonradan kapsamı genişletilerek her türlü arzu ve anının bir gün şuur sahasına çıkmak üzere şuur altında beklediği kabul edildi. Her türlü heyecanın kökleri de şuur altına bağlı sayıldı.

Prof. Muammen BİLGE ye göre «alt şuur», vejetatif hayatımızı idare eden şuurdur. Burası vejetatif sinir sistemimize dayanarak bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler ve idare eder.

«Şuur» diyebileceğimiz sübjektif seviye ise, fizyoloji bakımından, beyin kabuğu ile ilgilidir, içimizde hissettiğimiz ve sübjektif olarak tanıdığımız psikolojik aydınlık şuurumuzdur. Bunun altı ve üstü kendine ait olmayıp kendisiyle karıştırılmamalıdır. Sübjektif iç âlemimizi meydana getiren duyu elementleri, idraklar, hatıralar, fikirler… ihtiyaca göre şuurumuz tarafından kullanılır veya kullanılmadıkları zaman da «Hafıza» mızda saklanırlar. Şuurun kovduğu imajların depo edildiği bir şuuraltı yoktur.

«Üst şuur» umuza gelince, bu bizim sübjektif hayatımızın üstünde «süper psikolojik seviyemizin» görünümleridir. Bu seviye ve onun şuuru olan üst şuur bizim sübjektif hayatımızı yukardan yönetir. Üst şuur tarafından benimsenen prensipler, şuurumuz tarafından da benimsenince mutlu oluruz.

Bu üç seviye bizim psikolojik kudretimizin her biri için ayrı ayrı düşünülebilir, düşünülmelidir. Şuurumuz seviyesinde bulunup onunla beraber çalışan «irade, hayal gücü, hafıza…» gibi kudretlerin alt şuur ve üst şuur seviyesinde de aynıları vardır. Bu üst kudretler insanın kendi kudretleridir, insan kendi iç varlığını daha derinlere doğru tanıdıkça bu kudretlerini daha iyi tanıyıp bilerek kullanacak ve yükselecektir.

Duyu organlarımızın dışardaki fizik âlemden aldığı tesirleri şuurumuzda yorumlayarak kendi iç âlemimizde renkli, şekilli, tatlı ve acı imajlarla dolu bir evren «Bir sübjektif âlem» elde etmiş bulunuyoruz. Bu iki âlemin ikisi de vardır. Ve birbirine bağlıdır.

Materyalizm, insanı atom ve molekülden yapılmış bir hücre yığını olarak gördü. Bu bu tarif eksikti. Biz yine tarif edilmiş değildik. Materyalizm, atom ve molekülleri; «Laplace ruhu» ile tanıdığı zaman bile, «ahenktar bir müzik parçasına uyan atom hareketlerinin» beynimizin ötesinde neden bir «hazza» ve «ateşle meydana gelen atom harketlerinin» neden dolayı bir eleme karşılık olduğunu açıklayamadı; « ignorabimus = bilemiyeceğiz» sonucuna vardı.

İnsan hakkındaki sırların çözülmemesinin nedeni, iç âlemimizdeki bazı seviyelerin şuurumuzun üstünde kalmasıdır. Evreni ve hayatı tanımak için biraz da üst şuurumuzun diliyle konuşmalı, üst şuurun gözleriyle bakmalı ve üst şuurumuzun bildiklerini şuurumuzun anlayabildiği dile çevirmeliyiz. Bugün, daha fazla ilerleyebilmek için, insan şuuruna insan üst şuurunu katmalıyız, insanda bir üst şuurun ve ona bağlı üstün duyu organlarının ve hareket kudretlerinin varlığı zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bunlara bağlı yeni bir ilim Prof. Charles Richet tarafından «Metafizik» adıyla kurulmuştur. Metapsişik yeteneklerle bazı insanlar uzakları görüyor (clair voyance), insanlardan zihinsel mesajlar alabiliyor (telepati), yeraltındaki sular ve madenleri bulabiliyor, (radyestezi), ellerini kullanmadan eşyaları kaldırabiliyor (tele kinezi). Bu olayları tanımalı ve kanunlarını bulmalıyız.

Üst şuurumuzun varlığı ve hayatımızda büyük rolü olduğu bir gerçektir. Psikanalitik araştırmalar giderek artık bir şuur altından ziyade bir şuur üstüne inanmanın gerektiğini ortaya koymuştur.

Üst şuur ile uykunun, rüyanın, hipnotizmanın, hipnotik uykunun ilişkileri çok önemlidir. Normal uyku sırasında üst şuur ile şuur arasında, keza üst şuur ile dış âlem arasındaki ilgi tamamen kesilmemiştir. Selektif permeabl bir mekanizma ilişki sağlamaktadır. Burada üst şuur, dış âlemden uyanmayı gerektiren bir tesir alınca, şuuru etkilemekte ve uyanma olmaktadır. Uyku sırasında şuur, üst şuurun tesirindedir. İsterse üst şuur onu geçici olarak dinlenmeye bırakır ve sübjektif hayat kararır. Fakat yine üst şuur, vücudu uyandırmadan şuuru faaliyete geçirebilir; işte bu anda rüya görülür. Rüyalarımız şuurumuzda meydana gelen sübjektif olayların aynıdır. Uyanık ve dalgın insanın düşünmesi de bir çeşit rüyadır. Rüyanın olmasında, gerek vejetatif hayatımızdan, gerek şuurumuzu dış âleme bağlayan duyu organlarımızdan ve gerek üst şuurumuzun dış âlemle ilişkisini sağlayan metapisişik antenlerimizden gelen her çeşit tesirler rol oynar.

Normal şuurun dışında, onunla anlayamadığımız bir başka şuurumuz ve dereceleri deneysel hipnotizmanın alanlarına girer. Hipnotizmada süje’nin (uyutulan kişinin) gösterdiği hal hem normal uyku, hem narkozdaki hem de esrar sarhoşluğundaki uyku ve rüya hallerinin hepsini belli ölçüde kapsamaktadır. Hipnotik uyku ile şuur dereceleri, çift şuurluluk, kişiliğin ikileşmesi problemlerine de çözüm yolu bulunabilinir.

Hipnotizmada hipnotizör, (uyutan, operatör) kişinin üst şuuruna seslenmekte ve onunla ilgi kurarak süjenin şuuruna ve vucüduna hakim olmaktadır. İnsanın üst şuuru, hem şuurla, hem de onun bilmediği daha başka psiko fizyolejik bağlarla dış âleme bağlıdır. Hipnotizörlerin başarısı, insanların üst şuurlarına yapacakları etkiye bağlıdır. Bunlar, bir kişinin üst şuuruna çok bilgili, çok kabiliyetli ve çok iyi görünebildikleri takdirde üst şuur onlara tabı olacak ve icab ederse şuuru da arkasından sürükleyecektir. Gerçekten insanın şuuru, üst şuur emrinde bir oyuncak gibidir. Uykuda birçok dış tesirleri duymayız. Bu şuurumuz etrafındaki kapıların kapalı olmasından ileri gelir. Hipnotizmada da süje hipnotizörün telkinlerine göre birçok tesirleri duymamaktadır. Yine uykuda, şuurun bütün kapıları tamamıyla kapalı olmadığı gibi, hipnotizmada da süje hipnotizörün izin verdiği tesirleri almaktadır. Hipnotizmada süje, hipnotizörün en küçük fısıltılarını duyarken başkalarınıın bağırmalarını duymaz.

Şuurumuzda her an yaşanan durumların, şuurun «hafızasına» girmesi veya girmemesi de üst şuura bağlıdır. Bu sebeple hipnoz uykusundaki süjenin, hipnoz durumunda yaşadığı halleri hatırlaması veya hatırlamaması hipnotizörün telkinine bağlıdır. Hatta hipnotizma ile süjeye (uyutulan kişiye) bazı hatıraları şuurundan (hafızadan) attırmak ve oraya bambaşka hatıralar yerleştirerek süjenin kişiliğini değiştirmek mümkündür. Rusların bu konudaki deneylerini ve basanlarını kitabımızın ilerki bölümlerinde okuyacaksınız.

İnsanın üst şuuru her an bilinmeyen bir âlemle ilişki halindedir. Üst şuurun çalışma şekli olduğu kadar, ona tesir eden etkenler de şimdilik bilinmiyor. Meselâ, uykuda gezen bir kimse hipnotizma edilmiş bir insan gibidir. Fakat burada üst şuurun tabi olduğu bir hipnotizör yoktur. Bu olayda insanın üst şuurunun kendiliğinden veya bilmediğimiz tesirlerle hareket ettiği muhakkaktır.

Aynı şekilde çift şuurluluk, kişilik ikileşmesi bir hipnotik vetireden başka birşey değildir.

İnsanı tanımak istersek, şuur seviyesinde kalmamalı üst şuurun sırlarını çözmeliyiz. Üst şuurunuz hem sonsuz hayatımızın deneyleriyle hem de önümüzdeki hayatın sonsuz amaçlarının tohumları ile doludur. Bu sebeple onu şuurumuz yardımıyla çözümleyemez, açıklayanlayız.

Üst şuurumuza girebilen yabancı etkenler, biz farkında olmadan oranın malı gibi görünürler. Psikonevroz grubu hastalıklardaki refulmanlar, hiphozdaki post hipnotik (hipnoz sonrası) telkinler, üst şuurumuzu girebilmiş yabancı unsurlardır.

Periyodik devrelerle dünyamızı etkileyen kozmik tesirleri etraflıca tanımıyoruz. Cin çarpması, nazar değmesi gibi olayları açıklayamıyoruz. Büyünün bilimsel yönünü incelememişiz, insanın ruhuna (daha doğrusu üst şuuruna) şeytan hâkim olabilir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız dalga boyları dışında titreşen bir âlem var mıdır?

Varsa tesirleri ve yapısı nedir?

İşte böyle sırlara bürünmüş bir evrende daha mutlu yaşayabilmek için kitabımızı çok dikkatli okumanızı istiyoruz.

Not: «Hayatın Sırları» bölümü yurdumuzun çok yönlü aydın bilim adamı Prof. Dr. Muammer BlLGE’nin METABİYOLOJİ adlı eserinden derlenmiştir.

Sh: 5-32

Kaynak: Sheila OSTRANDER — Lynn SCHROEDER, RUSYA’DA TANRIYA DÖNÜŞ, Özgün adı: Pıschısic Discoveries Behind The İron Curtain, Altın Yayınları,

METAFİZİK VE PARAPSİKOLOJİ ÜZERİNE ARAŞTIRACAĞINIZ KONULAR
İnsanlar Radyo mu Olacak?
Telepati Ve Yoga İlişkisi
Telepatik Büyü Mümkün mü?
Telepati Ve Astroloji İlgisi
Ruh Ve Beden Yoluyla Çift Haberleşme
Düşünce Okunabilin mi?
Hayvanlarla Telepati yapılacak
Elektronik Büyücülük
Hastalık Uzaktan Nakledilebilir mi?
Telepatik Tedavi
Diktatöre Karşı Telepati
Kanunlara Yön Verebilen ve  Değiştiren Adam
Kuşlak Beyin Dalgalarının Maddeyi Nasıl Etkilediğini Biliyor mu?
Beyin Ve Elektrik Bağlantısı,
Kozmik Etkiler Ve İnsan
Ruh Enerjisi Nasıl Şey?
Telekineziye Bilim Neden İnanmıyor?
«Psikokinezi Bir Silah Olabilir mi»
Ruhsal Olaylar Ve Uzay İlişkisi
Uçan Dairelerle Nasıl Bağlantı kurulur?
Uçan Daireler Ve Psi Olayları Mesih İlişkisi
Ruslar Uçan Dairenin Sırrını Çözdüler
Uzaktan İpnotizma Yapılabilir mi?
Telepati Yetenek mi Teknik mi?
Ölüm Anında Neler Oluyor?
Ölüm Anında Telepati Daha Kolay mı Oluyor?
Telepatik Mesaj Gönderebilirsiniz
İğneli Büyüler
Parapsişik Yeteneklerin Pratikle Geliştirmesi
Astroloji Veya Kozmik Biyoloji?
Telepatik Casuslar
Hayvanlarla Telepati Yoluyla Konuşulabilir mi?
Esrarlı Sıvı Kristaller
Sınırdaki Bilim: Parapsikoloji
Suni Reenkarnasyon
Sovyetler İnsana Başka Bir İnsanın Ruhunu Aşılıyorlar
Saklı Güçlerimizi Nasıl Ortaya Çıkarabiliriz?
Çin Tedavisi Tekrar Canlanıyor
Üstün Bir Sanatkârın Ruhunu Kendinize Nasıl Aşılayabilirsiniz?
Ruhsal Tedavi
Sun’i Dahiler Yaratılabilinecek mi?
Amerika’nın Rönesans Adamı Buckminster Fuller’e Göre Artık «Telepati Çağı» Gelmiştir.
Zaman : Zihnin Yeni Sınırı
Zaman Da Bir Enerjidir
Zaman Enerjisi Demirden Bile Rahatça Geçebiliyor
Düşünceyle Zamanı Durdurabilir miyiz?
Çiçek Sahibini Tanır mı?
Zamanı Durdurabilecek miyiz?
Aletsiz Uçabilecek miyiz?
«Her Şey Çift Yaratık»
Gözsüz Görüş
Parmaklarınızla Görebilirsiniz
Cisimler Boşlukta İz Bırakıyor
Çatal Çubuk ( ) Radyestezi
Modern Define Arayıcıları
Çelik Çatal Çubuk Nasıl Tapılır ?
Çatal, Çubukla Hastalık Teşhisi
Kirlian Fotoğrafları
İnsanın Kartpostallardaki Veya Röntgen Filmindeki Görüntüsüne Benzemeyen resimler
Esrar Dünyasına Açılan Pencere
Alkol Ve Ruhsal Hayat
Aura’nın Temel Renkleri
Bilim Enerjisi Bedeni İnceliyor
Enerji Beden Duyu dışı İdrak  İlişkisi
Ruhsal Şifacılar
Enerji Beden Ve Akupunktur
Halk Şifacıları
Görünmez Olmak Mümkün mü?
Gizli Bilimler Ve Toplum Başarısı
D.D.İ. Bir Savaş Aracı mı?

 

YEZİDİLER / EZİDİLER -Tarih-İbadet-Örf ve Adetleri-


Yayına Hazırlayanın Önsözü

Türkiye’deki Yezidiler konulu çalışmalara bir yenisinin katılması, gösterilen ilgisizlik ve yapılan çalışmaların azlığı göz önüne alındığında anlamlı ve önemlidir. Özellikle Yezidilerin yaşadıkları Güneydoğu Anadolu Bölgesi göz önüne alındığında bu çalışma daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü Yezidiler konulu bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde müftü olarak görev yapmış olan Cizreli bir din adamı tarafından hazırlanmıştır.

Eser, Mahmut Bilge’nin izah ettiği gibi kendisinden Yezidiler hakkında bilgi almak isteyenlerin çokluğu nedeniyle kaleme alınmıştır. Bu konuda kendisinden o kadar çok talep olmuş ki hatta bir keresinde Ağrı hakimlerinden birisi kendisinden bilgi isteyince ona uzunca bir mektupla cevap vermiş. Topladığı bilgiler ve konuşma imkanı bulduğu Yezidiler’den elde ettiği bilgilerden de yararlanarak bu eseri hazırlamıştır.

Mahmut Bilge’nin Yezidiler isimli eseri hakkındaki ilk bilgiye Abdullah Yaşin’in (Bütün Yönleriyle Cizre) adlı eserinde rastladık. (Abdullah Yaşin, Bütün Yönleriyle Cizre, Cizre: 1983, s 160-162. ) Abdullah Yaşin, adı geçen eserinde Cizre’nin Meşhurları başlığı altında Mahmut Bilge’den bahsetmektedir. Hayatı ve eserleri hakkında kısa bilgi vermektedir. Haklarında bilgi verilen bu eserler arasında Yezidiler adlı eser de mevcut idi. Bilahare Abdullah Beyle irtibata geçerek yazan ve eser hakkında bilgi aldık. Aynı zamanda eğer varisleri elinde bu eser mevcut ise üzerinde çalışmamız hususunda yardımcı olmalarını da talep ettik.

Bunun üzerine eseri görmek için Mahmut Bilge’nin torunu Salih Bilge ve Mahmut Bilge’nin kızı ve Salih Beyin annesi Behiye Hanım ile görüştük. Müteaddit defalar görüşmemiz neticesinde eserin bir nüshasını yayına hazırlanmak üzere aldık. Eser üzerinde çalışmaya başladık. Bu esnada Mahmut Bilge’nin sayılı öğrencilerinden Abdülkerim Özervarlı Hocaefendi ile görüştük ve hocası hakkında kendisinden bilgi talep ettik.

Yazar hakkındaki bilgilerimize ailesi, öğrencileri, dostları, yazılı kaynaklar ve Diyanet İşleri Başkanlığı personel dosyasını ve Hürriyet Gazetesi’nde hakkında yayınlanan bilgileri de ekledik.

Bizim araştırmamızın bu şekilde devam etmesi Mahmut Bilge’nin akrabalarını, öğrencilerini ve dostlarını son derece sevindirdi ve heyecanlandırdı. Çünkü yazar hayattayken yayınlanmak üzere bu eseri hazırlamıştı ve yayınlayamamıştı. Ayrıca kendisi hayattayken yine üç eserini yayınlamıştı. Böylece bu çalışma ile hem onun yarım bıraktığı bir çalışmasını yayınlamış olacağız hem de uzun zaman sonra eserlerinin dördüncüsü de yayınlanmış olacaktır.

Kısa zamanda eser üzerinde çalışmaya başlayarak yazarın kullandığı kaynaklan gözden geçirdik. Tespit edilen kaynaklardan kütüphanemizde olmayan eserlerin temini yoluna gittik. Bunlardan özellikle kütüphanemizde olmayan bir tanesini belirtmek istiyoruz. Çünkü yazarın bahsettiği kaynaklardan birinin tek nüshası Viyana Devlet Kütüphanesi’nde idi. Adı geçen eserin temini yolunda gerekli girişimlerde bulunduk ve Viyana’da din görevlisi olarak bulunan Değerli Hasan Çağlar Beye ulaştık. Hasan Bey, binbir zahmete katlanarak istediğimiz kısmın mikrofilmi ve fotokopisini gönderdi. Bu anlamlı ve unutulmaz erdemli tavrından ve yardımseverliğinden dolayı kendisine teşekkür ederiz.

Yazarın kullandığı dipnotların dışında dipnotların bir kısım tarafımızdan konuldu. Bunu yazarın dipnotundan ayrıştırmak iyin (A T) şeklinde gösterdik. Yazarın metin içerisinde verdiği bazı kaynaklan olduğu gibi dipnota indirdik. Bununla beraber yazarın özellikle kaynaklan yazar ve eser adı şeklinde verdiği dipnotlarına cilt ve sayla numarası ekledik. Ayrıca kullandığı kaynaklan arasında Türkçe’ye çevirileri olanlarını vermeyi tercih ettik. Türkçe olmayanlar da ise elimizde olan eserlerin ilgili sayfalarını tespit edip verdik. Böylece dolaylı da olsa özellikle ilk kaynaklar bakımından Türkçe’de neler olup olmadığı hususunda ilgililere bilgi vermiş olduk.

Yine yazarın eser içerisinde kullandığı kısaltmalar için ayrıca kısaltmalar listesi koyduk. Bunların dışında yazarın eserde göstermiş olduğu kaynakların tam metin çevirilerini EK’ler bölümünde verdik. Çünkü ülkemizde Yezidiler konusunda yapılan çalışmalarda kaynak olarak daha çok Batı dillerinde yapılan araştırmalar ve Doğu dillerinde yazılmış olan eserler kullanılamamaktadır. Kullanılamayan bu eserlerin bir kısmında, dilinin Arapça olması münasebetiyle araştırmacılar tarafından istifade edilememekteydi. Bu nedenle Arapça olan bu eserlerdeki ilgili bölümleri çevirip araştırmacıların istifadesine sunduk. İstifadeye sunulan bu eserlerin her biri aynı zamanda Yezidilik konulu bütün eserlerin temel kaynaklarıdır. Bu eserlerin bazılarının kullanımı ise daha çok Batı kaynaklarından aktarma veya tahkik ve neşr şeklinde Batı dillerine aktarılanlar, çevrilenler şeklinde olmasından dolayı yararlarıılmıştır. Bu ikinci elden ulaşmayı bir nebze olsun azaltmak maksadıyla çevirilerini vermeyi uygun bulduk.

Aynca yukarıda belirttiğimiz hususu göz önüne alarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Araştırma Görevlisi Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte bir proje kapsamında Arap dünyasında Yezidiler ile ilgili ve konunun başvuru kaynaklarından kabul edilen eserleri Türkçe’ye kazandırmaya karar verdik. Şimdilik Ahmet Teymur Paşa’nın El-Yezidiyye adlı eseri üzerinde çalışmaya başladık ve son düzeltmeleri yapmaktayız. İkinci sırada olan İsmail Bek Çöl’ün El-Yezidiyye adlı eserinin çevirisini de bitirmek üzereyiz.

Yazarın özellikle çevreden gelen talep üzerine hazırladığı eserinin önemli kaynakları arasında bizatihi görüşüp konuştuğu, hatta bazı duaları dahi kendisinden yazdığı Kavallar da vardır. Kavallardan bin bir güçlüklerle yazdığı bu dualar da eserin kıymetini bir kat daha artırmaktadır.

Yazıldığı dönem, yazarın tarafsız olma isteği ve Yezidileri olduğu gibi anlatma gayreti dikkate alındığında eserin önemi bir kat daha artmaktadır. Bir de Diyanet Teşkilatı mensubu bir görevlinin çevresindeki farklı inançlara sahip olan kişilerle olan ilişkileri, onları tanıma, tanıtma gayreti ve bu gayretine de objektiflik kazandırması ülkemizin hem muhtaç olduğu hem de arzuladığı amaçlarından biridir.

Dolayısıyla bu çalışmanın belirgin sonucu iki noktada ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi, Yezidiler konulu yeni bir çalışmanın su yüzüne çıkarılması, diğeri de Mahmut Bilge gibi önemli bir şahsiyetin tanıtılmış olmasıdır. Bizim bu çabamız, yazarın görüşlerine katılıyoruz anlamına gelmiyor. Bilakis hem eseri, hem de yazarını gün ışığına çıkarmış olduk. Tabii Yezidiler konusu ülkemizde hemen hiç çalışılmayan konulardan birisidir. Ayriyeten bu çalışmaların bir kısmı istisna edilirse, yeterli olmayışı gayretimizi daha da anlamlı kılmaktadır.

Mahmut Bilge’ye ait bu eserin yayına hazırlama aşamalarında birçok kişinin yardımlarım gördük. Bunların çoğunun adını burada yazmam mümkün olmayacak. Fakat bazılarının isimlerini velimden edemeyeceğim. Bunlardan özellikle Abdullah Yaşin, Salih Bilge, Behiye Bilge, Abdlilkerim Özervarlı, Lokman Özervarlı ve Doç. Dr. Sait Özervarlı’ya eserin incelenmesi ve yayınlanması hususundaki yardımları, Prof. Dr. Hulusi Kılıç Beyi ve Sevgili Eyyüp Tanrıverdi’ye eserin hazırlarıması hususundaki yardım ve cesaretlendirici tavırları ile göstermiş oldukları yakınlıktan dolayı teşekkürü bir borç biliriz.

Uzun süre önce yayına hazırlanan bu eser, maddi yetersizlik nedeniyle yayınlanamamıştı. Eserin yayınlanması için maddi katkı sağlayan vefakâr, fedakâr ve bilim aşığı Sayın Suat Öğül Beyefendiye şükran ve minnet borçluyuz.

Eserin katkı sağlayacağı umudu ile…

MAHMUT BİLGE’NİN HAYATI VE ESERLERİ

Mahmut Bilge 1904’te Cizre’de dünyaya geldi. Bilge ailesi bireyleri arasında alim, müderris ve-müftüler bulunmakta idi. İlmi bir havanın teneffüs edildiği bir ailede doğmuş olmanın bir sonucu olarak ailenin geleneğine uyup ilmiye sınıfına dahil olmuş.

Babası müderris Abdurrahman Efendi’den dini ilimleri okumuştur. Özellikle Arabi ve Farisi tahsilini babasından görmüş ve 1922 yılında babası Abdurrahman Efendi’den icazet almış.

İlkokulu, 1919 yılında Cizre’de pekiyi derece ile tamamlamış. Ortaokulu, 1961 yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nin orta kısmını tamamlamış.

1962    yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nden pekiyi derece ile mezun olmuş.

1962 yılında Hac’ca gitmiştir.

Uzun süren memuriyet hayatında:

On yıl kadar ilkokul öğretmenliği,

Bir yıl kadar Belediye Başkatipliği ve Muhasebeciliği,

On iki yıl kadar Nüfus memurluğu, (1934 yılından 1946 yılma kadar altı yıl Nusaybin, üçer yılda Kızıltepe ve Cizre’de, 1946 yılından 1948 yılına kadar da Mardin’de Nüfus Başkatipliği) yapmıştır.

1948 yılından itibaren Cizre, Birecik ve Silopi’de yirmi üç yıl müftü olarak görev yapmıştır.

Mahmut Bilge, 5.4.1974 yılında Cizre’de vefat etmiş ve aile mezarlığına defnedilmiştir.

Eserleri:

Mahmut Bilge hayattayken eserlerinden üç tanesini bastırmışın Bunlar:

1-        Ay Risalesi, Ankara: 1963.

2-        Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet (’Uz dam, Ankara: 1965.

3-        Nuh aleyhisselâm ve Tufan, Ankara: 1965.

Basılı olan eserlerinden Ay Risalesi’nde dile getirdiği düşüncelerinden dolayı “Cizre Müftüsü İnsanların Aya Gitmeleri An Meselesi Diyor” başlığı altında Hürriyet Gazetesinin 21 Mayıs 1961 yılındaki nüshasında haber olmasından dolayı önemli tepkiler almıştır. Geleneksel halk inançlarına göre aya gitmenin mümkün olamayacağı gibi güçlü bir inanç yaygınken Mahmut Bilge bu inancın Kuran’a aykırı olduğunu ve bilakis Kuran’da dahi aya gidilebileceğini delilleriyle anlatıyor. Bunun üzerine birçok müftüden kendisini destekler mektuplar alıyor.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet Cüzdanı adlı eserinde ise, uzun süre nüfus memurluğu yaptığı için Hazreti Muhammed için de bir nüfus cüzdanı hazırlamaya karar verir. Bu eser Hazreti Muhammed’in soy kütüğü mesabesindedir.

Nuh Tufanı isimli esere gelince, Cizre’nin Hazreti Nuh’un tufanı ve tufandan sonra gemisinin Cizre’ye yani Cudi Dağında durduğu ve izlerinin ise hâlâ var olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır.

Basılı olan bu eserlerin dışında risale ve kitap halinde hazırlanmış birçok eseri daha vardır. Bunlardan bazılan ise:

1-        Tefsir   İlminde

2-        Hadis   İlminde

3-        Siyer    ve Şemail İlminde

4-        Akait    ve Kelam İlminde

5-        Maani   İlminde

6-        Edebiyat ve Şiir

7-        Nahiv ve Sarf İlminde

8-        Tarih    ve Teracim-i Ahval

9-        Ahlak   İlminde

10-      Mantık İlminde

11-      Rüya    İlmi ve Fal

12-      Sosyoloji         İlminde şeklinde konu başlıklarıyla verilmiştir. Mahmut Bilge’nin öğrencisi Abdülkerim Özervarlı’nın hocası hakkında anlattıkları ise şöyledir: ‘Hocam, çok vakur, alicenap ve heybetli idi. Bununla beraber pek mütevazi ve cana yakındı. Yürürken herkese tebessümle selam verirdi. Hastalan ziyaret ederdi. Cenazelere katılır ve cenaze alayına mezara kadar eşlik ederdi. Ekser zaman biz öğrencileriyle gezerdi. İki parmak bizden önde giderdi. Yolda hep ilmi meşeleri konuşurduk. Nükte, muamma çözerdi, sual sormayı çok severdi ve sorduğu sorulara kendisi hemen cevap verirdi. Hocam, aynı zamanda kuvvetli bir şair idi. Pekçok kaside ve manzumeleri mevcuttur. ’

Yazarın Önsözü

Bölgemizde ve yakınlarımızdaki yerlerde (Yezidi-Şimdilerde Ezidi olarak anılmak isteniyorlar.) denilen bir millet yaşamaktadır. Kendilerine göre bir dine mensupturlar. Hatta kendilerini Müslüman sanırlar. Fakat İslamlıktan uzaklaşmış bir duruma girmişlerdir. İnançları, ibadetleri, gelenekleri, dini hükümleri bambaşkadır. Mensuplarının çoğu dahi kendi dinlerini bilmezler. Çok defa bunlarla konuşup görüştüm. Kavalların dahi dinleri hakkındaki bilgileri kıttır. Ya bilmezler, ya da saklarlar. Bunları çok inceledim. Sordum, hulul ettim. Az şeyler kaptım. Yezidiler hakkında yazılan birçok eserleri gözden geçirdim. Nihayet şu birkaç sayfalık eseri. Yezidiler hakkında az fakat öz bir bilgi toplayarak risale halinde bastırdım. Yezidiler hakkında bana zaman zaman sorular geliyordu. Bildiğim kadar cevap verir, yazar gönderirdim. [Yazarın bahsettiği bu mektup kendi arşivinde mevcuttur.]

Mesela: Bu konuda, Ağrı ili Hukuk Hakimi Ali Haydar Semercioğlu Beye 5-6 sayfa bir yazı yazarak isteği üzerine gönderdim’.   Yezidiler hakkında hayli bilgi verdim.

Hülasa birçok yerlerden böyle mektuplar aldım. Kimisine bilgi verdim. Kimisine mazeret beyan ettim. Bu kere bu risaleyi yazmakla bu konuya merak saran arkadaşlara genel bir cevap vermiş oluyorum, ayrıca arzularını yerine getirmekle sevinç duyuyorum. Bilhassa dinleri hakkında hiç bilgisi olmayan veya pek az bilgisi bulunan Yezidilerin kendilerine de tam bir malumat vermeğe çalışıyorum. Onlar da dinlerine muttali olduktan sonra kendi nefisleri ile muhasebeye geçerler. Bu risaleyi yazmakla her halde büyük bir mükâfata ve sevaba nail olacağımı ümit ederim. Bu kere Allah’ın yardımı ile konuya geçiyorum.

Cizre 1969

YEZİDİLER VE YEZİDİLİĞİN MENŞEİ

Tarihçilerin bir kısmı Yezidileri, Emevi halifelerinden Muaviye oğlu Yezid’e, diğer bir kısmı da Farsça Allah demek olan Yezdan’a veya yine Allah demek olan İzzet’e, diğer bir kısmı da İran’da bulunan Yezdücerd şehrine, diğer bir kısmı da Üneyse oğlu Yezidi Hariciye nispet ederler. Bunu da Yezidi kelimesinden delalet ederler. Yezdan’a nispet edenler bu dini ayrı bir din olarak kabul ederler. Lâkin mühim bir tarihçiler, bu dini Müslümanlıktan bozulmuş bir din olarak kabul ederler. Yezd şehrine nispetleri sebebi ise Yezidilerin orada çokça bulunmaları veya bu dinin oradan zuhuru olarak tevil edilir.

Emevi halifeleri zamanında Şam’da zuhur eden Yezidilerin Halidiye, Dümbüliye, Mahmudiye, Tasniye, Pespaniye, Keşaniye adlarında kabileleri vardı. Bugün en meşhur kabileleri ise Musiyan, Şarkıyan, Sincariye vs.dir.

Bunlar Şam dan bu havaliye gelmişlerdir. Ve dinlerini yaymaya başlamışlardır.

Bunlar, Müsafir oğlu Şeyh Adi’nin tebası ve müritleri olduklarını iddia ederler.
Semavi kitapları inkâr ederler ve şeriatları tanımazlar; bu şeriatların, âlemin nizamı için insanlar tarafından yazılmış olduğunu iddia ederler.
Yezidiler içkiyi helal bilirler.
Onlarda İslam’daki namaz ve oruç haramdır.
Bunların şeyhlerine Fakir denir. Fakirler hep Şeyh Adi’nin kardeşi Berakat’ın sülalesindendirler. Şeyhlerine her şeyleri mubahtır.
Onlara göre Cenâb-ı Hakk yer, içer, uyur.
Hıristiyanları severler ve bazı itikatlarını beğenirler.
Yezidiler şer ve fitnenin defi için Kelime-i Şahadet getirmekte bir beis görmezler.
Şeyh Adi’yi bütün nebilere tercih ederler.
Hakk Teâla’nın azametine, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şerefine aykırı bazı hikayeleri vardır.
İblisi bütün meleklerden üstün görürler. İblis hakkında kötü söz söyleyeni kafir bilirler.
Muaviye oğlu Yezid’i nebilerden üstün görürler. Hazreti Hasan, Hüseyin ve sülalelerini sevmedikleri gibi âlimleri de sevmezler. Şeyhleri, erenleri, müritleri severler.
Kutsal kabul edilen yerlere ve adlara secde ederler.
Yezidiler inançları bakımından dört bölümde ele alınabilir:
Birincisi: Şeyh Adi’yi Yezid’e tercih ederler.
İkincisi: Yezid’i, Şeyh Adi’ye tercih ederler.
Üçüncüsü: Şeyh Adi’nin Allah olduğuna inanırlar.
Dördüncüsü: Şeyh Adi’nin, Allah’ın, peygamberi, veziri, müşaviri olduğuna ve Şeyh Adi olmaksızın hiç bir şey yapamadığına inanırlar.
Şeyh Adi’yi, Şeyh Hadi şeklinde telaffuz ederler.

Hakkari dağlarında Musul ili dahilinde, Dicle nehrinin sol kıyısında otururlar. Musul ili yakınlarında Laleş isminde bir köy vardır. Ayrıca Laleş ise Yezidilerin Kabe’si sayılır. Çünkü Şeyh Adi’nin mezan buradadır. Laleş’deki Akpınar adındaki su ise Yezidiler tarafından Zemzem olarak kabul edilmektedir.

Laleş’te daima yüksek rütbeli bilginleri vardır. Her zencin Yezidinin, yılda bir kere bu din adamlarını ziyaret etmesi lüzumlu bu bilginlerine saygı göstermeyen, onlara para toplamayan ve seçtir etmeyen kafirdir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ümmetim yetmiş üç kısma ayrılacaktır. Birisi hidayettedir. Diğerleri hep ateştedir’ buyurmuştur’*

(*) Abdüsselam Efendi, Ümmü’l-lber, Varak, 117a-117b, 118a. Abdüsselam Efendinin, Ümmü’l-lber isimli eserinden ilk defa Mehmet Şerafettin bahsetmiştir. Mehmet Şerafettin, Daru’l-Fünun ilahiyat Fakültesi Mecmuasının dördüncü sayısında Yezidilerle ilgili kısmı çevirerek mecmuada yayınlamıştır. Yayınladığı bu bilgiyi ise daha önce üçüncü sayıda Yezidiler hakkında verdiği bilgiye ilave olarak neşretmiştir. Abdülselam Efendinin eserinin bilinen iki nüshası vardır. Mehmet Şerafettin’in yukarıda adı geçen çevirisine esas aldığı nüshasının dışında, bilinen diğer nüshası da Mardin Müzesindedir. Mardin İl Halk Kütüphanesinde bulunan yazma eserlerin bölge yazma kütüphanesine aktarımı esnasında kütüphanede bulunan diğer nüsha Mardin Müzesine devredilmiştir. Daha sonra eserin Mardin Tarihi bölümü, yüksek lisans tezi olarak hazırlarımıştır: Süleyman Baybara, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lIber incelenmesi ve Dil Yönünden incelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994. (A.T.)

 

YEZİDİLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞLARI

İslamiyet başlangıcından itibaren eski dinlerden arta kalan inançların etkileri, hurafe ve batıl inançları yok ettiyse de bazı küçük topluluklarda (Müslüman illeri dahilinde) bu tip hurafe ve kötü geleneklerin geçerli olduğunu görmekteyiz. İşte o zamandan beri mevcut olan, bir takım sahte mezhep ve batıl inançlar, kavimden kavime intikal suretiyle, asırlar sonra kendilerini yeniden göstermeğe başlamışlardır. Asrı Saadetten ve bilhassa ilk dört halife döneminden sonra dal budak salan ve birçok adlarla anılan mezhep ve görüşlerden faydalanarak kendi sakat inançlarını da o arada tam bir serkeşlik ile su yüzüne çıkarmağa muvaffak olan bazı kitlelere rastlamaktayız.

Yezidiler de bu şekilde ve yukarda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı ancak son zamanlarda tarih sahnesine çıkabilmiş, bulundukları yerlerde ise azınlık olagelmişlerdir.

Yezidilerin şimdi bulundukları topraklarda eski zamanlarda “Tirhaya” denilen Mecusi bir millet otururdu. [Tirhaya ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız: lbni Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çev., Ahmet Ağırakça Abdülkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s. 177-178. (A.T.)]

Bunların, İran’ı Müslümanların fethinden sonra kaçarak Hulvan dağlarında saklanan kavimler oldukları sanılmaktadır. Fakat bunlar, yukarda belirttiğimiz gibi kuvvetli Müslüman oluşları ve onlardan korktuklarından İslam’ı kabul etmiş gibi görünmeye mecbur kalmışlardı! . Hatta bu gün de Yezidilerde İslam akidelerinin büyük bir kısmı bozulmuş şekliyle vardır. Zaman geçtikçe yeni yetişen nesil, eski Mecusiliğini unutarak İslamiyet ile karışık gördükleri dini kabul etmeye başladılar.

Eskiden, kavimlerin hidayet, tenvir ve talimleri için birçok kimseler mürşit sıfatıyla bu kavimlerin arasına girer, gezer yeni bir tarikat ile çalışır çok defada orada ölür giderdi. Fakat geride birçok halifeler bırakırdı. Müritler ve halifeler pirlerinin merasimine devam ederlerdi. Bazen milli dinin kaideleri İslam kaidelerine karışarak tuhaf bir şekil alırdı. Yezidi tarihinde Müsafır oğlu Adi de bu büyük mürşitlerden birisidir. Bu mürşitler, insanlardan ayrılarak ücra bir yere giderek orada bulunan iptidai ve cahil insanları irşada başlarlardı. O yerde bulunan kimselerde bu mürşitlerin salahlarına inanarak kendilerine saygı gösterirler ve onlara itaat ederlerdi. Bazen müritlerin şeyhleri hakkındaki itikatları ifrat derecesine vararak aklın, dinin kabul etmeyeceği bir sonuca varırdı. Mürşit de tenvir ve irşatta vaaz ve hutbelerle iyi bir tesir yapardı. O öldükten sonra halifeleri aynı şekilde hareket ederlerdi. Lâkin o kavim asıl ve doğru yoldan saparlardı. İşte Yezidilerin ataları olan Tirhayalar, tevhitten uzak bir inanca mensup idiler. İslamlık aralarına girmesine rağmen bu eski inançları hala ruhlarında mevcuttu.

Abbasoğulları, Emevileri katlettiler. Bu katliamdan kurtulanlar her tarafa kaçtılar. Müsafır oğlu Adi’de Şam’dan kaçarak Irak’ın kuzeyinde bulunan ŞENGAL  DAĞLARI [Sincar dağları. (A.T.)] ile çevrilmiş Laleş vadisine sığındı ve burada bir tekke yaparak Adeviye, tarikatını kurdu. [Adeviye tarikatı adını, Adi b. Müsafır’e nispetle almıştır. (A.T.) ] Bu tarikat sonradan Yezidilik adı ile şöhret buldu. Tarikata birçok Arap ve Kürt intisap ederek tarikatın bunlar arasında revaç bulmasını sağladılar. Şeyh Adi, muttaki iyi bir insandı. Hiç evlenmedi. Hicri 550 tarihinde öldüğünde 90 yaşlarında idi. Vefatından sonra kardeşi Şeyh Berakat’ın oğlu ikinci Adi tarikatın başına geçti. Onun zamanında Yezidilik, Anadolu sınırına kadar yayıldı. İkinci Adi’den sonra yerine oğlu Şeyh Hasan geçti. Yezidilik Şeyh Hasan zamanında en parlak dönemine ulaştı. Müritlerinin sayısı 80.000 ulaştı. Endişe yaratan bu kuvvete karşı Musul emiri Zengi Umadettin savaş açtı. Umadettin’in veziri Bedrettin Lü’lü komutasındaki ordu Şeyh Hasan’ı büyük bir hezimete uğrattı. Öyle ki Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin mezarını kazarak kemiklerini yaktı’. [İbn Fuvati, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-lslami, 1997, s.315; Bedrüddin el-Ayni, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2, Kahire: 1988, s. 331. (A.T.)

MÜSAFİR OĞLU ŞEYH ADİ’NİN HAL TERCÜMESİ

Bütün tarihçilerle neseplere dair yazılan kitap sahipleri, Şeyh Adi’nin dindar, zahit ve iyi bir adam olduğunda birleşmişlerdir. Tarihçilerin büyük bir kısmı Şeyh Adi’nin Mervan’ül Hakem’in sülalesinden olduğunu kayıt etmişlerdir. Bu zat, Adeviye tarikatının mucidi ve Piridir. Şeyh Adi, Suriye’nin Baalbek kasabasına bağlı Beytifar adındaki köyde doğmuştur. Doksan yaşlarında vefat etmiştir. Bütün hayatını züht ve takvada geçirmiştir. Babası olan Müsafir de çok iyi bir zattı. Allah’a ibadet etmek üzere insanlardan ilgisini keserek bir ormanlıkta tam kırk yıl kalmıştır.[Tadifi, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Naim Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972, s. 315. (A.T.)]

Kırk yıldan sonra şöyle bir rüya görmüş: ‘Gaybtan bir ses kendisine demiş ki: ‘Bu ormandan çık, evine git, karınla temasta bulun. Allah hazretleri sana bir oğlan verecek, bütün dünyaya şan salacak ve adı yayılacaktır.’ Müsafır, bu rüyadan sonra ormanlığı bırakarak evine gelmiş ve karısı ile temasta bulunmak istemiş ise de karısı ona: ‘Minareye çık geldiğini halka ilan et, ondan sonra’ demiştir. Bunun üzerine Müsafir, minareye çıkmış ve: ‘Ey halk! Ben Müsafır’im, evime geldim. Kısrağıma binmek için emir aldım. Her kim bu gece kısrağına binerse Allah ona veli bir oğlan verecektir’, diye bağırmıştır. Birçok kimse onun sözüne riayet etmiştir. O gece üç yüz on üç velinin dünyaya geldiği söylenmektedir’.[ Tadifi, age.. s. 312-313.]

Kalaidü’l-Cevahir adlı kitabın müellifinin deyişine göre: ‘Şeyh Adi’nin doğumu sırasında bir çok olağanüstü olaylar olmuştur. Ezcümle: Şeyh Adi, anasının karnında iken veliler kendisine selam vermişlerdir. Kendisi de doğduktan sonra selamlarının cevabını vermiştir. Daha yeni doğduğu halde konuşmuştur’. [ Tadifi, age., s. 313.]

Şeyh Adi, çok iyi yetişmiş o zamanın en büyük bilginlerinden ilim almış, o zaman bir ilim merkezi olan Bağdat’a gitmiş, ilim tahsil etmiştir. Seyit Ahmet Rufai (kaddesallâhu sırrahülazîz), Şeyh Abdülkadir Geylani (kaddesallâhu sırrahülazîz), Ali Hiti gibi büyük zatlarla temasta bulunmuştur. Daha tahsilde iken büyük bir şöhret sahibi olmuştur. En son Hakkari dağlarında inzivaya çekilmiştir. [‘Musul illerinden Hakkari’nin, birçok kaleleri ve köyleri vardır’, Ibni’lEsir, El-Llibab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr, s. 390.]

Adi, Hakkâri’nin dağlarında bulunan ormanlarda, mağaralarda yalnız başına yaşamaya uzun zaman devam etmiştir. O bölgedeki insanlar, kendisine tabi olmuşlardır. Hülasa birçok kimseler, Şeyh Adi’nin zühdünden, takvasından bahsetmişlerdir’.[ Şatanufi. Behcetirl-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304, s. 150.]

“O Ahali, Şeyh Adi’ye fazla iltifat ettiler. Bunun üzerine inzivadan çıkarak halkı irşat ve tenvire başladı. Git gide müritleri çoğaldı. Her şeye hatta Şeytana bile lanet etmenin haram olduğunu söyledi. Çünkü oradaki halkın herkese sık sık lanet okuduklarını görünce lanet etme itiyadını kaldırmak için, bu kelimeyi Şeytan hakkında dahi olsa ağızlarına almayı yasak eyledi. Bilahare, Yezidiler bu sözü mesnet alarak Şeytana lanet okumanın haram olduğunu dini inanç olarak kabul ettiler. Şeyh Adi’den hayli zaman sonra artık Şeytanın tekvin ve yaratma işinde Allah ile ortak olduğuna inandılar”[ Abdürrezzak El-Haseni, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’l-Yekzati’l Arabiyye, 1370, s. 22.]

Müsafır oğlu Adi’yi bize tanıtan ve hal tercümesini yazan İbni Hallikan ise: ‘Şeyh Adi bin Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan Hakkari’de otururdu. İyi bir zattı, Adeviye tarikatının kurucusuydu. Ünü her tarafa yayıldı. Birçok insan ona tabi oldu. Onların onun hakkındaki hüsnü itikatları haddi aştı. O kadar ki o. kendisine doğru namaz kıldıkları kıbleleri ve Ahirette güvenecekleri azıkları oldu.

Meşhur Salihlerden ve ileri gelen Meşayihten birçoğunun sohbetinde bulundu. Mesela: Akil El-Menahi, Hammad Ed-Debbas, Şehrizorlu Ebu’n-Necib Abdülkadir, Abdülkadir Geylani ve Ebu’l Vefa El-Hulvani gibi zatlarla temasta bulundu.

Sonra Musul köylerinden olan Hakkari dağlarına çekildi. Orada kendisine bir zaviye yaptı. O havalide hiçbir zaviye sahibine nasip olmamış bir şöhret, rağbet ve sevgiye mazhar oldu.

Baalbek köylerinden Beytifar’da doğmuştur. İçinde doğduğu ev, bu güne kadar ziyaret edilmektedir. 557 (555 olduğunu söyleyenler de var.) yılında Hakkari’deki köyünde vefat etmiş ve yaptırdığı zaviyesine gömülmüştür. Allah ona rahmet etsin’.

[‘Onlara göre; kabri onlar tarafından saygı gösterilen belli başlı ziyaret yerlerindendir. Onun yerine geçen torunları, ilkelerini korumaya ve izinden gitmeye çalışıyorlar. Halk, Şeyhin onlara karşı ( yani torunlarına ) hüsnü itikat ve büyük bir hürmet beslemektedirler.

Ebu’l-Berekat İbnü’l-Müstevta, Tarihü’l-Erbil [Bu eser hakkında daha fazla bilgi için Ek-I bakınız. ] adlı kitabında ondan söz etmiş ve Erbil’e gelenler arasında zikretmiştir.

Erbil Beyi Muzafferiddin, Allah ona rahmet etsin, derdi: Ben küçükken Şeyh Adi b. Müsafir’i Musul’da gördüm. O, orta boylu esmer bir adamdı. Onu hayırla yad ederdi. Şeyh Adi doksan yıl yaşadı, Allah ona rahmet etsin.”

İbn Hallikan, Vefayatü’l-Ayan, Tahkik: İhsan Abbas, c.3, Beyrut: Daru’s Sadr, 1978,s.254-255. (A.T.) ]

Bir çok tarihçi Şeyh Adi’nin hal tercümesini yazmıştır. Ezcümle: İbnü’ l-Verdî*, İbnü’l-Esir**, İbn Fırat***, Ebu’l-Fida****.vs Bu saydığımız zatlar İbni Hallikan’ın verdiği malumata bir şey katmayıp, hepsi de Şeyh Adi’nin salih, iyi, muttaki, mürşit, dindar ve büyük zatlarla temasta bulunduğunda ve bir çok insanların kendisine tabi olduğunda müttefiktirler.

Not: *İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s.l(X>-103. Daha fazla bilgi için Ek II bakınız. (A.T.)

** ‘Şeyh Adi b. Müsafir Ez-Zahit de bu senede (557 H.) öldü. Musul’a bağlı Hakkari’de ikamet ederdi. Aslen Suriye’deki Baalbek şehrindendi, sonra Musul’a gitti, yöredeki halk da ona tabi olup, itikatlarını sundu. Onun hakkında hüsnü zanda bulundular. Gerçekten meşhur bir zat idi.’

lbnü’l-Esir, El-Kamil (İslam Tarihi), Çev., Abdülkerim Özaydın, c. 11, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s.236. (A.T.)

***Ibnü Fırat, Tarihu İbn Fırat, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: 814, 160a161b. Eserin bilinen tek yazma nüshası Viyana Devlet Kütüphanesinde bulunmaktadır. Eserin ilgili bölümlerini, büyük zahmetlere katlanarak büyük bir fedakarlık örneği göstererek fotokopilerini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz. Eser hakkında daha fazla bilgi için EK III bakınız. (A.T.)

****Zahit, Şeyh Adi b. Müsafır Muharrem ayında 557 yılında vefat etti. Musul’a bağlı şehirlerden Hakkari’de yerleşmişti. Şeyh Adi, aslen Şam’ın Baalbek şehrindendi. Daha sonra Musul’a göçtü. Bu şehrin dağlarda ve ovalarda yaşayan halkı ona tabi oldu. Ona itaat etti ve onun hakkında iyi niyet sahibi oldular.’

Ebü’l-Fida, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-Ilmiye, 1997, s, 114. (A.T.)

 

Amerikan nüshası ve aynı zamanda kutsal kitaplarından olan Cilve adlı kitabın önsözünde Şeyh Adi hakkında şöyle deniliyor: ‘El-Muktedir Billah zamanında 290 H. tarihinde Hallacı Mansur ve Abdülkadir Geylani’nin sağ oldukları bir sırada Hakkari dağlarında bir zat meydana çıktı. Aslen Halepli ve Baalbekli idi. Hakkari dağlarına geldi. Laleş adlı mabedi yaptırdı’. [Ahmet Teymur, El-Yezidiyyetti ve Menşeü Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352, s 29.]

Bazı tarihçiler de: ‘Şeyh Adi’nin Harranlı ve Hakem oğlu Mervan’nın sülalesinden olduğunu, adının Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan olduğuna ve 558 tarihinde vefat ettiğini ve kabrinin Baadr’da olduğunu iddia ederler. İşte Yezidiler, bu Şeyh Adi’nin müritleri olan insanların torunlarıdır demişlerdir.

Bazıları da Yezidileri, Yezid’e, bazıları da Hasan el Basri’ye nispet ederler.”‘[Ahmet Teymur, age., s 30.]

‘Musul’un Hulvan dağlarında kalabalık bir Yezidi kitlesine rastladım. Oradaki köylerde züht ediyorlardı. Kat denilen ve sofuların, şeyhlerin, zahitlerin yedikleri otu yerlerdi. İnzivaya çekilmiş bu kitle Muaviye oğlu Yezidi’n emin ve hak üzerinde olduğuna inanırlardı.

El-Edip El-Hasen demiş ki, ‘Sincar’a gittim. Onlara mahsus bir mescide girdim. Yezidilerden birisi bana sordu: ‘Yezit hakkında fikriniz nedir?’ ‘Allah’ın kitabının birçok yerlerde adını zikrettiği zat hakkında daha ne diyeyim’ diyerek (Yezidü fl’l-halkı ma-yeşa’)‘ [ ‘O, yaratmada dilediğini artırır.’ 35 Fatır 1.]  ve (Yezidullahullezinehtedev huden)  [‘Allah, yola gelenlerin hidayetini artırır.’ 19 Meryem 76.] ayetlerini okudum. Bunun üzerine, bana çok saygı gösterdiler, yemek verdiler’. [Sem’ani, Kitabu'l-Ensab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr, 1988, s. 693.]

ŞEYH ADİ’NİN KABRİ

Şeyh Adi’nin mezarının bulunduğu yer hakkında araştırma yapan Yezidiler, mumaileyhin kabrinin bulunduğu yer hakkında ihtilafa düşmüşlerdir.

Nesturi rahiplerinden ‘Ramişu’nun 1452 M. yılında Keldani dili ile yazdığı gayri matbu ve çok eski olan eserinde; Şimdi Musul’un bir köyü olan Ayinsifni adlı köyde bulunan Adi’nin makamı, evvelce Kilise olduğunu ve bu kilise miladın 7. yüzyılında Mar Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edildiğini Şeyh Adi’nin babası olan Kürt Şeyh Müsafır, bu kilisenin koyun çobanı bulunduğunu ve Şeyh Müsafır öldükten sonra koyun çobanlığının oğlu Şeyh Adi’ye geçtiğini, fakat sonra Adi bu kilisenin rahibine galebe çalarak kiliseyi gasbettiğini ve kilisenin reisi, Kudüs ziyaretinden dönerken o sırada Horasan’da bulunan Moğol Komutanına Adi’yi şikâyet ettiğini ve bu Komutandan kafi kuvvet alarak kiliseyi tekrar aldığını ve Kürt olan Adi’yi 1223 M. yılında öldürdüğünü ve lâkin birkaç yıl sonra öldürülen şeyhin varisleri tekrar kıyam ederek ikinci defa olarak kiliseyi rahiplerinden aldıklarını ve ebediyen ellerinde kaldığını kayıt etmiştir. Fakat bu rivayet iki cepheden merduttur.(kabul edilemez)

1)         Eğer bu rivayet doğru dahi olsa Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edilen kiliseyi gasp eden Adi, Baalbek’in Beytifar köyünden Hakkari dağlarına mürşit ve mübeşşir olarak gelen Şeyh Adi olmadığı muhakkaktır. Çünkü bu Şeyh Adi’nin salah ve takvasında bütün müverrihler ittifak etmişlerdir. Böyle tarikat kumcusu, dindar, mürşit ve muttaki bir zatın kiliseye ait koyun çobanı olması makul ve muhtemel değildir.

2)         Bu el yazısıyla ve Keldani dili ile telif edilen eserde: Kiliseyi işgal eden Şeyh Adi’nin Kürt ve Tirhayi olduğu ve 1223 M. (620 H) yılında öldürüldüğü, tasrih ediliyor. Halbuki Arap ve muttaki olan Şeyh Adi’nin oturduğu zaviyenin sonradan Kürt olan Şeyh Adi tarafından makam ittihaz edildiği ihtimal dahilindedir. Çünkü bu zaviye eski kilise tarzı mimarisine benzemektedir. Yezidiler ise, Şeyh Adi’nin burada gömüldüğüne inanmazlar. Çünkü Yezidiler, ‘Şeyh Adi’nin vefatından sonra kutsal bir şekle girerek göklere çıktığına ve vasiyetlerini yerde bıraktığına ve kendisinden sonra dindar bir melek zuhur ederek kabrini kendilerine göstermiş olduğuna inanırlar. İşte Yezidiler bu kabri ziyaret ederler. Belki de haklarındaki takibat ve tenkitler dolayısıyla cesedi, kemikleri çıkarılıp yakılmasın diye bu göklere çıkış meselesi ileri sürülmüştür’ [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 28-32.]

Hatta Bedrettin Lü’lü, Müsafır oğlu Adi’nin kabrini açarak kemiklerini Ayinsifni’de 652 H. 1255 M. tarihinde yaktı, bu Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin bir halifesi olan Şemsettin’in nüfuzundan korkarak kendisini tuttu, hapsetti. Ve 644 H. tarihinde Musul kalesinde iple boğdu.[ Ahmet Teymur Paşa, age., s. 19-20.] Bedrettin, Kürtlerin ansızın Musul’u basarak Şeyhin emri ile o havaliyi ellerinden alacağından korkuyordu. O havalideki Kürtler Şeyh Şemsettin’in döneceğine inanırlardı. Yezidiler ona adak ve zekat toplarlar’ [Tirahi mezhebi, Zerdeştidir. İbni Esir tarihinin 12. cilt 87 sayfasında yazıyor ki: Tirahiler kafirdirler. Dinleri, mezhepleri yoktur. Şihabettin’e karşı gelerek fesat çıkaranlardır. Tacettin, haklarında takibat yaparak birçoklarını öldürdü. İbni Esir bunların daha bazı inançlarından bahsetmiştir]

BU KAVME NEDEN YEZİDİ DENMİŞTİR?

Bilindiği gibi, herhangi bir din veya mezhebin mahiyetini, aslını, esasını adından, unvanından veya şöhretinden anlamak çok zordur. Çünkü bu ad ve tabirlerde birçok değişikler, yanlışlıklar, tahrifler olmuştur. Kelimenin iştikakından dinin aslını bilmeye imkân yoktur. Bu şekilde kelime iştikakından Yezidiliği anlamak isteyenler de bir noktada birleşmemişlerdir. Bazıları, Yezidilerin Hariciye partisinin bir hizbi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü bazı Haricilerde de acayip inanışlar vardır. Fakat, İslam inanışlarına istinat eden Haricilik ile birçok dinlerden derli toplu olan Yezidilik arasında pek büyük farklar vardır. Onun için bu iddia şayanı kabul görülmemiştir.

‘Yaptığım incelemelere göre bu tarifeye ilkin Adeviye denilirdi ve aralarında yaşayan, şeyhleri ve mürşitleri olan ve Adeviye tarikatının piri bulunan Müsafır oğlu Şeyh Adi’ye nispet edilirdi. Şeyh Adi de Muaviye oğlu Yezid’in iyi bir kimse ve hilafetinin sahih olduğuna kail idi’. [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 57.]

Ahmet Teymur, bundan sonra Şeyh Adi’nin itikada dair yazdığı bir kitabından şöyle bir ibare nakletmiştir: ‘Muaviye oğlu Yezid halifedir ve halife oğludur. Halife olunca Allah yolunda çalıştı. Hadis ve diğer kutsal bilimler kendisinden rivayet edilmiştir. Hazreti Hüseyin’in alehisselâmın katli yüzünden Rafızilerin kendisi hakkında söyledikleri her fenalıktan uzaktır. Hakkında uydurulan sözler makbul değildir ve bu sözlere önem verilmez’ [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 58.]

Şeyh Adi’nin, Yezid’in iyi olduğuna ait inanışından müritleri olan Adeviyelerin inanışları türedi. Lâkin zamanla bu inanış ifrat derecesine vardı. O derece ki, Yezid’i Allah saydılar. Bu şekilde delalete ve evhama kapıldılar. Hatta Şeyh Adi’nin de bizzat Allah olduğuna inandılar. Yezid’in iyi adam olduğunu ilk söyleyen Şeyh Adi değildir. Sünnet ve cemaat bilginlerinden bazıları da bu fikirde bulunmuşlardır. İşte Yezid’in iyi bir adam olduğu fikri, Allah olduğu fikrine döndükten sonra bunlara Yezidi denilmeye başlanmıştır. Bu inkılabın Şeyh Şemsettin zamanında olduğu kuvvetle muhtemeldir deniliyor. Şemsettin’in asıl adı Hasan’dır.

YEZİDİLER ŞEYTANA NASIL TAPTILAR?

Yukarıda yazdığımız gibi Müsafır oğlu şeyh Adi, Hakkari dağlarındaki inziva yerinden çıkınca ve müritleri etrafına toplanınca, bu çevrede çok yaygın olan lanet getirme, kötü söz söyleme ve sövme adetlerini yok etmek üzere, Şeytana dahi lanet getirmemek fikrini ortaya atmıştır. Bu fikir bazı İslam bilginleri arasında özellikle mutasavvıflar arasında yaygındı.

Meşhur Muhammed bin Muhammed Gazali’nin kardeşi Ahmet de İblise lanet getirene kızardı ve: “İblis muvahhitlerin başkanıdır’ derdi. Hatta Ahmet, bir gün minberde: ‘İblisten tevhit öğrenmeyen zındıktır. Allah’tan başkasına secde edilmesi emir edildiği zaman, niçin kabul etmedi? Demiştir’.

[lbn Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehcü’l-Belağa, Tahkik, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, e. 1-2, Kahire: Daru İhyai’l- Kütüb’ül-Arabiyye, 1965, s. 107. (A .T.)]

Fakat maalesef Adi’nin bu yasağını zamanla o kadar ileri götürmüşlerdir ki, Şeytana lanet okumanın haram olduğuna inanmışlardır. Nitekim Muaviye oğlu Yezid’in iyi adam olduğu itikadı da o derece ileri götürülmüştür ki, haşa ilah olduğu itikadına varılmıştır. Fakat bu fikri ilk ortaya atan Adi değildir.

İşte bu şekilde Yezidiler şeytana kıymet verdiler, hatta bazı kelamcıların: ‘Allah, kötülüğü yapmaz, ancak kötülüğü yaratan İblistir, tarzındaki inanışları, Yezidilerin bazı tarikat mümessillerinin fikirlerinde yer tutmuş ve onlardan da Yezidi cahillerine geçmiştir. Yezidilerin, inançları ve dinlerinin temel faslında, bu husus daha iyi bir şekilde açıklanacaktır.

YEZİDİLERİN OTURDUKLARI YERLER VE NÜFUSLARI

Yezidiler, bilhassa Irak’ın kuzeyinde, Ermenistan’da , Kafkasya’da ve Doğu Anadolu’nun bazı yerlerinde otururlar. Lâkin kutsal yerleri ve türedikleri yerler Musul mutasarrıflığının iki kazası olan Şeyhan ve Sincar’dır. Baadri köyü merkezleridir. Yezidilerin bu havalide nüfusları yaklaşık olarak 27-30 bin kadardır. Vaktiyle nüfusları bu miktardan çok fazla idi. Fakat siyasal olaylar, genel katiller ve evlenmedeki din inanışları ve diğer uluslarla evlenmeleri ve karışmaları gibi görenekleri gittikçe nüfuslarını azaltmaktadır. Yapılan istatistiklere göre yeryüzünde takriben on milyon altı yüz bin Yezidi yaşamaktadır.*

* Yezidilerin halen reisi olan Muaviye Emeviye’nin Türkiye’yi ziyaretinde yaptığı konuşmadan nakledilmiştir. Muaviye Emeviye halen Yezidilerin başkanı olup Irak-Musul’da ikamet etmektedir. 1930’da Irak’ta doğmuştur. Emir Şeyhan ailesine mensuptur. Yezidhan, Beyazıt ve Göküs adında üç kardeşi vardır. Emrinde on beş bin adamının olduğu ve İrak Hükümetinden yılda altmış bin dolar aldığı söylenmektedir. Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, Hürriyet 13 Mart 1966, s. 4.

Dünya üzerindeki dağılımları şöyle sıralanabilir:

Rusya : Üç milyon

Hindistan : Üç milyon

İran      : Bir milyon

Irak      : Bir milyon

Yemen : Bir milyon

Himalayalar: Bir milyon

Azerbaycan: Beş yüz bin

Türkiye: Elli bin

Suriye: Elli bindir.

Türkiye’deki Yezidiler Midyat, Nusaybin, İdil, Derik, Viranşehir, Bismil, Çınar, Beşiri ve Batman ilçelerinde kalabalık kitleler halinde yaşamaktadırlar *

Bugün itibariyle Türkiye’de Yezidilerin bulundukları yerler:
Diyarba­kır ili merkeze bağlı bir köy;
Mardin ili: Midyat ilçesi yedi köy,
Nusaybin il­çesi sekiz köy;
Şanlıurfa ili Viranşehir ilçesi on bir köy;
Batman ili merkeze bağlı bir köy,
Beşiri ilçesi beş köy ve Oğuz beldesi;
Gaziantep ili Nizip ilçesi bir köy:
Ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgesi dışında muhtelif şehirlere göçler münasebetiyle yayılmışlardır. Yezidilerin hemen tamamı Batı ülkelerine göç etmişlerdir. Daha fazla bilgi için bakınız; Ahmet Taşğm, ‘Anadolu’da Yok Ol­maya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001, ss. 731-752.

1-YARATILIŞ

a-Alemin Yaradılışı

Âlemin yaradılışı hususunda Yezidiler ikiye bölünmüşlerdir. Bir bölümü ilk yaratıcı kuvvetten ve bu kuvvetin vasıflarından bahsediyor, diğer bir bölümü ise yalnız insanlardan ve insan türeyişinden söz açıyorlardı. Fakat netice itibariyle ikisinin de birbirinden farklı olmayan inanış ve duyuşları vardır. Yani sureten bu iki inanış ayrı ise de, hakikatte arasında bir fark yoktur, hatta diğer milletlerin ve diğer dinlerin dini kitaplarındaki yaradılışı hakkındaki telakkilerden hemen hemen ayrı bir şey değildir. İlerde bahis konusu edilecek olan, bu dinin kutsal kitaplarının incelenmesinden anlaşılacağı üzere Yezidilerin itikatlarına göre: Bu kainatı yaratan el güzel dizmemiş, iyi kuramamış, karışık ve mütenakızdır.

Şöyle ki:

Yaratılış: Güya Allah, önce kendi esrarından bir beyaz inci ve Fakir denilen bir kuş yarattı. Bu inci tam 40 yıl bu kuşun sırtında durdu. Sonra Tanrı yedi melek yaratmaya başladı.

Pazar gününde Azrail adlı meleği yarattı. Bu Azrail, meleklerin tavusu ve başkanıdır.

Pazartesi günü ise Derdail’i yarattı. Bu da Şeyh Hasan Basri’dir.

Salı gününde İsrafil’i yarattı. Bu da Şemsettin’dir.

Çarşamba günü Mikail’i yarattı. Bu da Kadibü’l-Ban’dır.

Perşembe günü Secaattin’i ve Cuma günü de Semail’i yarattı, bu da Nasirüttin’dir.

Cumartesi gününde de (Şeyh Adi)’yi yarattı.

Sonra yedi kat gök ve yedi kat yeri suretlendirmek fikriyle insanları, kuşları ve vahşi hayvanları yarattı ve yaratan da, bütün bu süre içinde sözü geçen incinin içinde idi. Yedinci günde bu inciden çıktı. Yedi melek tehlil ve tespihler okuyarak etrafını sardılar. İşte bu yedi melek, gökleri ve yerleri yaratmışlardır. Bu yedi melek, Tanrı zatının ruhları ve nurunun şahaplarıdır. Ezelidirler. Kutsal kitaplarında açıklanacağı gibi, bu yedi melek nöbetleşe her bin yılda bir kanunlar yaparlar, resuller kurarlar ve bunun için yere inerler. Sonra mezkur inci yarılarak yedi burç vücuda geldi. Bunlardan su akmaya başladı, denizler meydana geldi. Dünya kürelileşti ve bu sular üzerinde yüzmeğe başladı. Bunun üzerine Tanrı elini uzatarak dört yönü tayin etti. Bu inciden büyük iki parça ve küçük birçok zerreler aldı. Büyük iki parçadan birisini güneş ve diğerini ay yaptı. Küçük parçalan da saçtı ve gökler için süs yaptı. Bunlar da yıldızlardır. Dağlan, ovalan, ot ve meyveleri, ağaçları yetiştirdi. Sonra da Nurani olan Laleş dağı üstünde bir felek yarattı. Bu felek, tam otuz bin yıl bu dağ üzerinde kaldı.

b-Beşer

Tanrı, kainatı yaratmak isterken meleklerine ilan etti, dedi ki: ‘Ben Adem ve Havva’yı yaratacağım, bütün insanları da onlardan türeteceğim. Adem ve evladının sırları açıklanacak. Sonra ben Melek-i Tavusu ve yahut Yezidi milletini yaratırım. Ayrıca, Şam’da ve kutsal yerlerde bulunan Laleş dağında Tanrının tecelli ettiğine dört taraftan bir takım zerreler toplamak için Cibril’e emir verdi. Tanrı bu zerrelerden 4 unsur olan su, hava, ateş ve toprağı yarattı. Bunlara ruh üfledi. Böylece Âdem vücuda geldi. Tanrı, Âdem’i cennete götürdü. Buğday ağacından başka cennetin her nimetinin ve ağaçlarının her meyvesinin kendisine mubah olduğunu bildirmek için Cibril’e emir verdi. Yüz yıl sonra Melek Tavus, Tanrıdan sordu: ‘Beşer nasıl Adem’den türeyecek? Nesli nerededir?’ Bunun üzerine Tanrı Melek-i Tavus’a: ‘Bu işi sana tevdi ettim bu işle seni görevlendirdim’ dedi. Bu kere Melek Tavus Âdem’in yanına gitti ve ‘sen buğday ağacından yedin mi diye?’ Sordu. Adem cevaben: ‘Hayır, çünkü Tanrı bana o ağaçtan yememi yasak etti’ dedi. Bunun üzerine Melek Tavus, Adem’e: ‘Sen bu ağaçtan ye! Sana iyi şeyler verilecektir’ dedi. Adem de ağaçtan yedi. Karnı şişti. Melek Tavus, Âdem’i cennetten çıkardı ve yere indirdi. Sonra da göklere çıktı. Âdem’in oturacağı delik olmadığı için sıkıştı, ağlamaya başladı, Tanrı, Cibril’e emir verdi. Cibril bir kuş gönderdi. Adem’in oturacağını didikledi ve bir delik açtı. Âdem’de rahat etti. Yüz yıl tek başına kaldı. Canı sıkıldı. Ağladı, tövbe etti, Tanrı Cibril’e emir verdi. Cibril yere indi. Adem’in böğründen Havva’yı yarattı. Âdem ve Havva beşer neslinin ikisinin arasında müşterek olmamasını ve ayrı ayrı olmasını istediler. Hayvanlar gibi olsun istediler. Bunun üzerine her birisi, menisini birer testiye bıraktı, ağızlarını kapattılar. Dokuz aydan sonra testileri açtılar. Âdem’in testisinde, biri erkek ve diğeri kız olmak üzere iki çocuk vardı. Havva’nın testisinde ise kurt ve haşereler vardı. Âdem’in testisinde doğan kız ve erkekten yalnız Yezidiler türedi. Bu iki çocuğa süt vermek için Tanrı Âdem’in göğsünde iki meme yarattı. İşte o günden beri erkeklerde de meme hâsıl oldu. Sonra Adem ile Havva, Arafat dağında buluştular ve barıştılar. Ondan sonra artık bütün insanlık ikisinden türedi. Şu hale göre Yezidiler yalnız Âdem’den ve diğer bütün insanlar ise Adem ile Havva’dan dünyaya gelmişlerdir.

c-Tufan

Yezidilerce iki tufan olmuştur. Birinci tufan Musul şehri yakınında ve Yezidilerin kutsal bir köyü olan Ayinsifni’den çıkmıştır. Gemi de Sincar dağı üzerinde idi. Gemi Zap suyu üzerinde bulunan Sen kasabasında bir taşa çarptı bu çarpıştan bir yılan çıktı. Gemi Cudi dağı üzerinde durdu. Yılanın nesli çoğaldı. Nuh yılanları tutup yaktı. Külünü havaya verdi. Bu külden pireler türedi. Bu tufandan sonra Yezidilere karşı gelenleri boğmak üzere ikinci bir tufan olmuştur. Birinci tufanda Yezidilerin babası yalnız Nuh’tu. Diğer insanlar ise Nuh oğlu Ham’dan teşaüp etmiştir. [Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma ] İkinci Tufanda ise Yezidilerin babası ölü melek Selam (Meyvan) dır. Tanrı, Şam toprağından, Şeyh Adi’yi Yezidi dininin öğretmek ve yaymak üzere kutsal ve nurani olan (Laleş) dağına gönderdi.

d-Fedâi

Yezidilerin inanışına göre: Tanrı, meleklerden birisini yere gönderdi. Bu melek, cehennemi yarattı. Bu meleğin (Erif) adında bir oğlu vardı. Melek, Yezidileri ateşten kurtarmak için bu oğlunu fidye yaptı. Cesedi üzerine dökülen göz yaşlan kum gibiydi. Beş yıl üzerinde kaldı. Cesedi şişti. Tanrı, bu cesedi ateşe attı ve bu göz yaşlan ile ateşi söndürerek insanları bu azaptan kurtardı.

e-Sancaklar

Yezidilerin inanışlarına göre: âlemi yaratmakta hizmetleri geçen yedi meleğin her birisine ait bir sancak var. Melekler, bu bayrakları filozof Süleyman’a emanet olarak teslim ettiler. Süleyman’ dan sonra sancaklar Yezidi meliklerine geçti. Bu sancaklar da Halep. Sincar, Tikrit, Şirkat, Samira, Urfa, Şam, Siirt, Nusaybin, Beyazıt, Van ve Hakkari sancaklarıdır. Yezidiler, kutsal kabirleri ziyaret ederlerken bu sancakları kaldırırlar. Adakları toplamak üzere de bu sancakları kaldırarak köy köy gezerler. Melek-i Tavusun timsalini de beraber alırlar. Bir köye yaklaştıkları zaman bunlardan birisi yüksek bir yere çıkarak: ‘Ey Yezidiler, Meleklerin timsali size geliyor. Saygı ile karşılayanız’ diye bağırıyor. Bunun üzerine köy halkı hususi bir düzenle bulunanları, çiçekleri, güzel kokulan kaldırarak ve adakları beraber götürerek sancakları karşılamaya çıkarlar. Büyük bir sahavetle sadakaları sancakların sandığına koyarlar.

2 -HAYIR VE ŞER (İYİLİK VE KÖTÜLÜK)

İnsanlarda hayır ve şer inanışı ezelidir. Hatta bir takım fîlozofların görüşüne göre: İnsanları, din ve imana süren biricik amil bu inanıştır. Tabii olaylar, insan maneviyatına büyük etkiler yapmıştır ve ruhunda türlü türlü inanışlar yaratmıştır. Bu olaylar insanlarda başlıca iki türlü tesir göstermiştir. Bir kısmı faydalıdır. İnsanları sevindirir, ram eder. Diğer bir kısmı da zararlıdır, insanları korkutur. En basit inanışlı insanlar bile bu iki tesirden kurtulamamıştır. Eski insanlar, bu hadiselerin doğrudan doğruya dünyadan ve zahiri olaylardan geldiğine inanırlardı.

Yezidiler de kötülüğe şeytan mefhumu altında inanmışlar ve şeytanı Tanrı Kuşu şeklinde tasvir etmişlerdir.

[ Tavus, horoza benzer, yüksek bir göğsü, küçük bir kafası, geniş ve renk­li bir kuyruğu vardır. Gagası altında hafif bir eğrilik bulunur. Bu eğrilik tavus ku­şunun gagası altındaki etçiği tasvir eder.]  

 

Yezidiler, Tavusu şu hurafeden çıkarmışlardır.

Güya, Tanrı bir gün Melek Tavusa kızdı. Onu cennetten kovdu. Şimdi Melek Tavus cennet dışında yaşıyor. Lâkin kıyamet gününde Tanrı melek tavus ile barışacak. Melek tavus, İlliyyine, cennete, yüksek makamlara dönecektir. Eskisi gibi hak ve hakikat köprüsü üzerinden geçecektir. O sırada etrafındaki veliler ve mukaddes melekler ona saygı gösterecekler ve emirlerini yerine getireceklerdir.

İşte Yezidilerce Şeytan, bu Melek Tavus’tur. [Tavus kelimesinin Yunanca manası Tanrı demektir. Tios’tan muharreftir.]

Bu Meleği, Tavus kuşu şeklinde temsil etmişlerdir. Yezidiler bu meleğin Tanrı ile beraber kainatı yarattıklarına inanırlar. Çünkü Yezidilerce kainat iki kuvvetten vücuda gelmiştir. Birisi Hayır, diğeri ise Şer kuvvetidir. Hayır kuvvetine Tanrı; Şer kuvvetine de Şeytan derler. Tanrı, Şeytana galebe etmiştir. Onu melekuttan çıkarmıştır.

İşte görülüyor ki, Yezidiler nazarında şeytan tart edildikten sonra tekrar iade edilmiş eski bir melektir. Kötülüğü yaratan ve her fenalığa sebebiyet veren odur. Onun için Yezidiler, onun adını getirmekten çekinirler. Tevrat’ta zikredilen Âdem, yılan ve tavus hikâyesini ona atıf ederler. Ve cennetten kovulan Tavusun Şeytan olduğunu bilirler.

Yezidiler Tanrıya şükran ve minnet duygulan ile taparlar. Şeytana ise, korktuklarından yalvarma duygulan ile ibadet ederler. Şeytanı sevdiklerinden değil, gazabından emin kalmak için ona saygı gösterirler.

Şeytanın adını dillerine getiremezler. Ona lanet okuyamazlar, hatta Şeytan kelimesinden müştak kelimeleri bile ağızlarına getiremezler. Lanet, nial gibi kelimeleri ve Şeytan kelimesi vezninde bulunan: ‘Seretan’, ‘Hitan’, ‘Bostan’, ‘Şat’, ‘Bat’, ‘Nat’ gibi kelimeleri dillerine alamazlar. Çünkü bu kelimeleri telaffuz etmekle Şeytanı gücendirdiklerini sanırlar.

Yezidiler, şeytandan o kadar korkarlar ki, artık iyilik ve salah yaratan ve hiç bir kimseye kötülük yapmayan Tanrı ibadetinden yüz çevirmişler ve şerrinden fenalığından korunmak için Şeytana ibadet etmeye başlamışlardır. Onlarca saadete varmak için Tanrının ibadetini bırakmak ve Şeytana bütün varlıkları ile tapmak gerektir.

Kur’an-ı Kerim’deki ‘Taavvuz’, ‘Şeytan’, ‘Lanet’ kelimelerin balmumu ile kapattıklarını görenler çoktur.

Bundan anlaşılıyor ki: Yezidilik inançlarında, Manilik (İyilik ve kötülük fikri) dehşetli bir tesir yapmıştır. Bu şekliyle Mecusilikle kuvvetli ilgisi olduğu anlaşılıyor.

YEZİDİLERİN KİTAPLARI

Yezidilerin iki kutsal kitapları var. Birisi, Mushaf-ı Reş diğeri de Cilve’dir. Mushaf-ı Reş, Şeyh Adi tarafından ceylan derisine yazılmış dini düsturlardır. Cilve ise, Şeyh Hasan tarafından yazılmış ve Mushaf-ı Reş’in şerh ve tefsiridir.

Yezidilerde okuma, yazma haram olduğu için iki kitap da çoğaltılmamıştır. Cilve’den iki nüsha mevcuttur. Birisi de Şengal dağındaki bir mabette ve diğeri ise Irak’ın Şeyhan köyündedir.

Yezidilerin Mushaf-ı Reş hakkında fazla malumatları yoktur. Ancak bir ilim arama heyeti Musul’un Esiya köyünde bu kitabı görmüş ve beraberlerinde alıp götürmüşlerdir.

Muaviye Emeviye’nın deyişine nazaran: Bu kitap şimdi Almanya’nın Kooper kitapevindedir. Kendisi Almanya’ya gidecek ve bu kitabı elde edecektir. Bu kitap 1917 yılında çalınmıştır. Almanya’da Kooper kitapevinde olduğunu Yezidilere bildiren Iraklı olup Almanya’da tıp tahsili yapan Nasır el-Gafıki adında bir gençtir. Bu genç, Mushaf-ı Reş’in fotoğrafını da almıştır. Takriben iki bin sayfadır. Yezidiliğe ait çok meçhul cihetlerin bu kitaptan öğrenileceği kanaati mevcuttur ’

[Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 17 Mart 1966, s. 4.]

Yezidilere göre; Cilve, Tanrının kullarına hitabıdır. Cilve’de, Tanrının kadim olduğuna, bera ve kudret sıfatlarına, Tanrının vaidlerine, ruhların tenasühüne, dair sözler ve hükümler vardır. Cilve’ye göre: ‘Yezidi olmayanların ellerinde bulunan kutsal kitaplar hep tahrif edilmiştir. Yezidi sünnetine uyan kısım makbuldür. Uymayanlar ise değiştirilmiştir. Mushaf-ı Reş ise: Göklerin, yerin, denizlerin, ağaçların, dağların, melek, arş, Adem ve Havva’nın yaradılışlarından, Müsafır oğlu Şeyh Adi’nin Şam’daki Beytifar köyünden Irak’taki Musul’un kuzeyinde bulunan Laleş’e gelişinden Melek Tavus (Yani Şeytanın) yere inişinden ve Yezidi hükümdarlarını tayin ve düşman olan milletlere galebe çaldırmak için yaptığı yardımdan bahseder.

Mushaf-ı Reş göre: Bütün insanlar Adem ve Havva’dan türemişler. Şu kadar ki, Yezidiler, babalan olan Şit, Nuh ve Enuş vasıtasıyla yalnız Âdem’den dünyaya gelmişlerdir ve bir mucize olarak Âdem bunları vücuda getirmiştir. Bu itibarla Yezidiler, diğer bütün milletlerden üstündürler.

Yezidilerce bütün milletlerden üstünlüklerini gerektiren olaylardan birisi de şudur: Güya Nuh tufanından başka yedi bin yıl önce bir tufan daha olmuştur. Bu yedi bin yıl içinde ve her bin yılbaşında şeriatlarını zamana göre tanzim etmek üzere, gökten bir müceddid inmiş, güya en son bin yılda inen müceddit Yezid’tir. Bunun için de dinlerine Yezidi denilmiştir.

Mushaf-ı Reşte buna benzer birçok şeyler vardır. Kara kitap, Tanrı ve Tanrının derece ve rütbelerinden bahsederek diyor ki: Şu geçen yedi bin yıl içinde ilk yere inen müceddid ve ilah, Melek-i Tavus (Şeytan) dır. Fakat Şeytan da dâhil olmak üzere bütün ilahlar kahhar ve faili muhtar olan büyük ilahtır. Ondan başka Şeytan gelir. En sonuncusu da Yezid’dir. Yezidilerce şeriatlarını kuran bizzat bu ilahlardır. Bunun için ve bu gayeyi hakkıyla tahakkuk ettirmek için yere inerlermiş.

Bu kitapta helal, haram, evlenme, fakirlere yardım, resmi ziyaretler, bayram merasimi ve bilhassa yılbaşı bayramında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret törenleri, sadaka toplamak, Sancakları dolaştırma, ölüleri ziyaret etmek, cenaze kaldırmak gibi konular mevcuttur.

Cilve kitabından beş faslın tercümesini buraya geçirelim. Bazı anlaşılmayan kelimeler çıkarılmıştır. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 52-55.]

Birinci Fasıl

Ben ezelden ben mevcudum, ebede kadar da varım, benim için son yok, bütün yaratılışa hakimim. İşleri çeviren tedbir eden benim. Bütün milletler emrimdedir. Herkes benden imdat bekler, herkes beni kendine yakın görür. Her yerde mevcudum. Benden hali bir yer yok. Ben her zamanı idare ederim. O, benim (Kişverim)’dir.[ Memleket, ülke. * İklim. ]  Her millet hatta meleklerin başkanları bile benim hükmümdedir, durumları elimdedir. Onlara her şeyi veren, zengin eden, kâinatı yaratan benim. Bana isyan eden melekler, pişmanlık ateşiyle yanacaklardır. Hiç bir kimse idareme karışamaz, hariciler (yani Yezidi olmayan milletler)’in ellerinde bulunan kitaplar da her ne kadar Nebilere gönderilen kitaplar ise de tahrife uğramışlardır. Hariciler bunları değiştirmişler ve yoldan sapmışlar ve birbirlerini yalanlamışlardır.

İkinci Fasıl

Doğruluğa gel, bil, öğrettiklerimi öğren, zevk ve sevinç içinde yaşarsın. Size iyilikler verdim. Yanımda mevki kazandınız. Bana isyan edenlere ancak benim bildiğim cezaları veririm. Ben yer üstünde ve altında bulunan her şeyi bilirim. Bana muhalefet edenleri tenkil ederim. Zarar veririm. Kendilerini denediğim ve emin olduklarını anladığım kimselere işlerimi tevdi ederim. Dilediğim gibi onları mükafatlarıdırırım. Türlü türlü nimetlerle onları sevindiririm. İşte esas ümmetim ve şuram bunlardır. İnsanları zengin eden, fakir eyleyen benim. Onları mesut ve şaki eden yine benim. Gereğine göre kimisine hastalık, açlık veririm. Bana karşı gelenleri helak ederim. Takdir ettiğim süreden fazla hiç bir kimseyi bu dünyada bırakmam. Dilediğimi de ikinci, üçüncü defa (ruhun tenasühü suretiyle) tekrar dünyaya getiririm.

Üçüncü Fasıl

Dilersem kitapsız olan kişiyi hidayete erdiririm. Dostlarımı sevdiklerimi doğru yola götürürüm. Zamana ve icaba göre hükümler teşri ederim. Bu şeriatıma aykırı hareket edenleri kıyamette cezalandırırım. Âdemoğlu ahvale muttali olmadığı için çok defalar doğru yoldan sapıtır. Karada yaşayan hayvanlar, havada uçan kuşlar, denizde yüzen balıklar hep emir ve irademin altındadırlar. Yer altında bulunan defineleri bilirim. Mucizelerim olağanüstü olaylarım vakti geldiğinde benden istenebilir. İsteyenlere gösteririm. İnsan, büyüklüğünün mahiyetini bilmez. Onları aydınlatan benim. İyilikler, başarılar hep elimdedir. Zaman geçtikçe, nesiller değiştikçe insanoğluna başarılar veren benim ve veririm.

Dördüncü Fasıl

İktidarımı hiç bir kimseye vermem. Halkın ihtiyacı için dört unsur, dört zaman ve dört rükün yarattım. Sınırlarımı, buyruklarımı muhafaza edenlere vaat ettiğim iyiliklerimi ihsan ederim. Rızam için zahmetlere katlananları bu dünyada da mükafatlarıdırırım. Bana karşı gelenlere, sözlerimi inkar eden, vasiyetlerimi reddeden, tamimlerime kulak asmayan, adımı tenzih etmeyen, beni övmeyen kimselerle cihat etmek ümmetime farzdır.

Beşinci Fasıl

Şahsıma, suretime saygı gösteriniz. Bana itaat ediniz. Hizmet yapınız. Şahsımı ve suretimi övünüz. Size gaybtan hakikatler öğretiyorlar, onlara inanınız vs.

YEZİDİLERDE REİS VE DİN BÜYÜKLERİ

Diğer milletlerin olduğu gibi Yezidilerin de dini reisleri mevcuttur. Bunların hususi imtiyazları, ruhi meziyetleri, özel mevkileri vardır. Bütün bu vasıflar da irsidir. Babadan, dededen evlada, ahfada geçer.

a)        Mir-i Şeyhan

Bütün Yezidilerin ruhani ve maddi başkanları Mir-i Şeyhan denilen prenstir. Bir zamanlar bu görev Sait Bey, Bin Ali Bey, İbn’i Hüseyin Bey’de idi. Yezidilerin bu Bey’e itaatleri mutlaktır. Bütün Yezidi kâhinleri bu Bey’e tam itaat ederler. Dini hükümlerde yasa koyan, davaları hal ve fasleden, düşmanlıkları yatıştıran, evlenmeleri akit eden hülasa bütün hükümleri tatbik eden bu Bey’dir. Helali haram ve haramı helal eden de odur. Yezidilerce bu Bey tam bir nebi görevini yapar. Yezidiler onu Şeyh Adi’nin vekili kabul ederler ve ona itaatin farz olduğunu bilirler. Bu görev de muayyen bir familyaya mahsustur. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 63-73.]

b)        Fakir

Mir-i Şeyhan rütbesinden daha aşağı rütbeye Fakirlik denir. Bu fakir, Mir-i Şeyhan’ın mutlak vekilidir. Onun adına dini emirleri tebliğ eder ve kendisinden sonra gelen dini liderlere emir verir. En önemli görevi, oğlan ve kızları toplayarak def çaldırmak ve dans ettirmek ve dini oyunları öğretmek, Şeyh Adi’nin kabrine dini hizmetlerde bulundurmaktır.

c)         Köçek

Fakirden sonra Köçek gelir. Köçeğinde başlıca görevleri şunlardır: Ölüleri kefenlemek, gömmek, telkin duasını yapmak ve ruhları keşfetmektir.

d)        Pir

Pirler de ruhani bir sınıftır. Cenaze ve namazlarda önderlik yaparlar. Bunlarda oruç, iftar gibi işlerle görevlidirler.

e)        Şeyh

Şeyhlere gelince bunlar da ruhani kimselerdir. İki kısma ayrılırlar: Bir kısmı Edani diğeri de Katanidir. Müritler bu şeyhlere zekat verirler ve emirlerini yerine getirirler. Şeyhler Emirlere karşı sorumludurlar.

f)         Kaval

Kaval def çalar, şarkı söyler, tanrıyı, melekleri dini methiyelerle över.

g)        İmam

Kavallardan sonra İmam gelir. Bunların görevleri ise, çocuklara duaları ve dini konuları okutmak ve belletmektir. Müritlere ise görevlerini anlatmaktır.

Bütün bu sınıflar belirli ailelerden olmak zorundadır. Herhangi bir Yezidi çok üstün meziyetlere de sahip olsa veya çok bilgili de olsa bu sınıflardan hiçbirine sahip ve dâhil olamaz.

YEZİDİLERDE İBADET

Varlığı yaratanın rızasını kazanmak üzere her milletin kendisine göre bir takım ibadetleri, kuralları, törenleri ve ihtifalleri vardır. Yezidilerde bu ibadet ve törenler, mevcut milletlerin merasimlerinin heyeti mecmuasından alınmış muhtelif adet ve taklitlerden müteşekkildir. Mesela: Mecusilikten, Yezidilere geçmiş birçok törenler, Hıristiyanlıktan geçmiş bir çok adetler, İslam dininden geçmiş bir çok ibadetler vardır. Şu halde Yezidiler karışık bir ibadet yapıyorlar. Bu çeşit ibadet artık kedilerine has bir şekil almıştır. Bunlardan bir kısmını zikredelim:

a)        Namaz.

Kainatı yaratana tazarru maksadıyla her milletin kendisine göre bir namazı vardır. Yezidilerin de kendilerine göre her gün muayyen vakitlerde hususi törenlerle kıldıkları namazları vardır. Yezidiler güneş doğarken doğuya yüzlerini çevirerek secde ederler ve namazlarını secde ederek kılarlar.

Yezidiler bazen namazlarında aşağıdaki duayı okurlar:

[Bu duayı bir Yezidi Kaval’dan aldım. Duayı yazıya geçirinceye kadar Kaval belki elli kere okumuştur. Çünkü O çok hızlı okurdu. Ben bir iki kelime yazıncaya kadar duayı bitirirdi ve tekrar baştan başlardı. Ancak bu şekilde duayı yazabildim.]

Amin, amin, Allah tebarekeddin, Himmete Şemsettin, Fahrettin, Nasiruddin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin. Şişim sar Kuvvetettin, Sultan Şeyh Hadi, Tace ji evvel ha ta bi ahirin. Hira didi, şerra verdiğerini Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sıbeye ruj zeriki, nur ji nuri şefıki, melek Hamran li ifiki, suphan ji te halikı, ji mali hatamali Şişim hudani sikali, Şişim na birim ji hey ali. J’ı sutuni hata sutuni çil mifte hünd iryi hazini, dan desti hudani marifeti ve nasini. Ji derinci hata derinci hata piya Şişim ez. nekişandim danim defi riya. Ya Şişim tu rahmani, tu halikı geyani.

Tercümesi:

Amin! Amin! Allah dinin bereketidir. Şemsettin, Fahrettin, Nasirinin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin’in himmetlerini dilerim.

Sultan Şeyh Hadi (Adi) evvel ve ahir bir taçtır, iyilikleri o verir. Kötülükleri de o giderir. Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sabah oldu, güneş doğdu. Nurdan nur söktü. Melek Hamram rastladı. Ne kadar büyüksün ey yaratan. Evden eve kadar Şişim tasfiye sahibidir, cezalandırır. Şişim’i hatırımdan hiç uzaklaştırmam. Sütundan sütuna definenin içinde kırk anahtar var. Bilgi ve marifet sahibinin elindedir. Dereceden dereceye Şişim feraç sahibidir. Zemzemi, Kabe’i şerifi ve Haccı tavaf ediyorum. Gözümden ayağıma kadar Şişim beni süsledi ve yolların ağzına koydu. Ey Şişim sen rahmansın, sen halikı geyansın.

Talaat aleyye’ş-şemsü ve cae aleyye isnani mine’l-celladin. Fe ya miskimi kum veşhed şehadettin ve hiye innellaha vahidun. Ve’l melek eş-şeyh hüve habibullah ve sellim selamen ala eş-şeyh Adi ve ala ümmetihi ve’l-kubbeti’l-kebir el-mevcudeti tahteha. Ve ala kubbeti turis ala Fahrettin ve ala eş’şeyhi ve’l-piri ve ala mezarı dirisurveşhed bi ennehu bi kuvveti zirai’ş-şeyhi elleti refeaha sarennasu yezidiyyeten.

Tercümesi:

Güneş üzerime doğdu, Çellolardan ikisi geldi. Ey zavallı kalk, din şahadetiyle şahadet getir. Dinin şahadeti şudur ki: Tanrı birdir. Melek Şeyh ise tanrının sevgilisidir. Şeyh Adi’ye, ümmetime altında bulunan büyük kubbeye, Turis’in kubbesine, Fahrettin’e* Şeyhe, Pire Derasor mezarına selam söyle. Bilirim ki, Şeyhin kaldırdığı ** kolun kuvvetiyle insanlar Yezidileşmişlerdir.

* Yezidi inançlarına göre Fahrettin güneşi temsil etmektedir.

** Şeyh Adi kastedilmiş olsa gerek.

Yezidilerin Çarşamba ve Cuma sabahı okudukları duaları:

[Bu duanın metni Bağdat'ın tanınmış şahsiyetlerinden Yakup Serkis’in eski bir yazmadan fotoğraf ile naklettiği yazıdan alınarak tercümesi ile verilmiştir.]

 Amin! Amin! Tebarekeddin’il-evvelin el-ibneyni’l-hadimeyn. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcud, ya fettah, ya rezzak, ya müdebbire kevni, ya sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Şecaaddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Semnesail, ya Mikail, Ya Derdail, ya İsrafil, ya rabbi ente tebarekettin, ya rabbi ala şe’nike, ala mekanike, ala sultanike, ala azametike ed’u ve escudu ma lena gayruke, ya kaimu kayyim, terrahham, terrahhamni, ente kerimi, ente daimiyyun, ente mevcudun, ente mabudun, ente huday, nurun nurullah, verdim, mendim, tu hudayi, bi suci, bi günahi, hayri, mabudike, ruhi, maliki mülki, cihali, halik.

Duanın tercümesi oldukça zor. Çünkü birçok kelimeler anlaşılmamakta ve cümlelerde birbirini tutmamaktadır. Mümkün mertebe tercüme etmeye çalıştım:

Amin! Amin! Din kutludur. Evveller, iki oğlan ve iki hizmetçi. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcut, ya fettah, ya rezzak, ey kainatı idare eden. Ya Sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Mikail, ya İsrafil, ya Şecaaddin, ya Semnasail, ya Derdail, ya rabbi sen dinin kutlususun. Ya rabbi, senin mevkiin, saltanatın ve büyüklüğün ile dua ediyorum ve secdeye kapanırım. Senden bizim başka bir kimsemiz, yok. Sen kaimsim. Bizi düzelt. Merhamet et bize merhamet eyle. Sen kerimsin. Sen daimsin. Sen varsın, sen mabutsun, sen hüdasın, suçun, günahın yok. İyisin, sana taparız.. Sen ruhumsun, malikü’l-mülksün. Cehali. Halik.

b)        Oruç

Yezidiler her yıl Ocak ayında fasılasız üç gün oruç tutarlar. Yezidilerce bütün din ve şeriatların asıl kaynağı olan kutsal kitapta oruç için nazil olan hüküm, Kürtçe se ruz yani üç gündür. Müslümanlar ise sih ruz yani otuz gün tuttular. Bazı Yezidiler ise Kur’anı Kerim’de ‘men cae bil-hasenatı felehu aşru emsaliha” [En’am 160.(A.T.)] yani kim ki bir iyilik yaparsa Hak Teala yaptığı iyiliğe karşı on iyilik verir, mealindeki ayete müsteniden üç gün oruç tutmakla otuz gün sevabını kazanırlarmış, orucun başlama ve sonu, iftar zamanı, orucu bozan şeyler gibi hususlar hemen hemen İslam dinindekilerin aynısıdır. Yalnız Yezidilerde tuza batırılmış bir parça ekmekle iftar etmek farzdır. Yahudilerin de Cumartesi orucunun iftarında bu şekil hareket ettikleri malumdur. Yezidiler bunu Yahudilerden almışlardır. Yezidiler, Ramazan aylarında Müslümanlar oruçlu iken onların gözleri önünde yiyip içmezler ve Müslümanlara saygılarından dolayı gizli bir şekilde yiyip içerler.

c)         Hac

Yezidilerin Kabesi, Laleş’te Baazra (Baadri) köyünde bulunan Şeyh Adi’nin mezarı veya makamıdır. Yezidiler, her yıl özel törenlerle burayı tavaf ederler. Burada toplanırlar. Bir de Yezidiler erenlerinin ve başkanlarının mezarlarını ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramı (Sersal) ise, Nisan ayının ilk Çarşamba günüdür. Bu bayram yaklaşınca yukarıda zikrettiğimiz yedi kutsal sancağı kaldırarak davul eşliğinde Şeyh Adi’nin makamına giderler. Oraya vardıklarında kadın erkek kendilerine has bir şekilde dans ederler ve oynarlar. Sonra hazırlanmış yemek sofrasına oturarak hep beraber yemek yerler. Bütün bu yemekler, Şeyh Adi’nin mülk ve gelirinden yapılır. Hiçbir misafir kendi yemez ve kendi cebinden bir şey harcamaz. Yezidilerce, bugün, bu yer kutsal kızıl bir nur ile çevrilmiş dolayısıyla bugün o çevreye girmiş her Yezidinin günahı affolunurmuş. Bayramın birinci günü olan Çarşamba bu şekilde geçer. Sonra Musul’a bağlı Başıka denilen köye giderler. Perşembe ve Cuma günlerini burada geçirirler. Burada bulunan Şeyh Mehmed’in makamında, bir gün önce Şeyh Adi’nin makamında yaptıkları merasimi aynen icra ederler. Oynarlar, dans ederler, yemek yerler. İkinci Cuma gününde ise Şeyh Hasan Farduş’un kabrini ziyaret etmek üzere Deraviş köyüne giderler. Haccın son günü olan üçüncü Cuma günü de Bahzani köyüne yakın olan Şeyh Ebi Bekir’in kabrini ziyaret ederler. Burada oynarlar, cirit yaparlar, def çalarlar. Gerçekleştirilen bu dini törenler iki gün devam eder. Artık bundan sonra hac merasimi bitmiş olur.

Yezidiler, başka zamanlarda da bazı ölülerini özel törenlerle (oyun ve danslarla) ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramında hacca giden Yezidiler Şeyh Adi’nin makamından bir miktar toprak alırlar ve bu topraklan hap (küçük fındık şekline) haline getirirler. Memleketlerine döndüklerinde mübarektir diye herkese verirler. Hatta bazı din adamları topraktan yaptıkları bu hapları hastalara satarak geçimlerini bu şekilde temin ederler. Bu hapların hastalara şifa verdiğine inanılır.

Yezidiler, ziyaretlerden önce dini bir şekilde yıkanmakla mükelleftirler. Oysa başka zamanlarda Yezidiler el ve yüzlerini bile yıkamazlar. Çünkü inanışlarına göre: dini bir gusül yaptıktan sonra artık vücudu yıkamaya lüzum yok.[ Bu hususiyetin aynısına H ıristiyanlıkta rastlamaktayız.]

 YEZİDİLERİN ÖRF VE ADETLERİ

a)        Evlenmek

Yezidilerde evlenme birkaç aşamada olmaktadır: [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 83-89.]

Birinci aşama: Erkek, sevdiği ve istediği kıza evlenme teklifinde bulunur. Aralarında önce şahsi bir sözleşme ve anlaşma olur. Bu da en çok hac mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim ve bu yerde herkes rahat, birbiri ile konuşabilir ve birbirine karışabilir. Erkeğin vereceği başlık ve çeyiz aralarında tayin edilir. Kızla evlendikten sonra Yezidi olmayanlarla temastan çekinmesi şart koşulur. Bu durum Mecusilik gibi eski dinlerde de İbahicilikte mevcuttur.

İkinci aşama: Kendi aralarında anlaşan kız ve oğlan durumlarını kız, anasına ve oğlan da babasına bildirerek evlenmelerinin gerçekleştirilmesini isterler. Bunun üzerine isteme törenleri yapılır, şartlar koşulur, başlık miktarı ilan edilir. ( Bu başlık Yezidilerde bir miktar gümüşten ibarettir. Başka bir şey olamaz.)

Anne ve baba bu evliliği uygun bulmaz ise erkek kızı kaçırır. Büyük bir zata sığınıp yardım talep eder. Bu zat araya girer, onları barıştırır ve böylece evlenme törenleri yapılır.

Üçüncü aşama: Bu aşama da dini evlenme akdi yapılır. Şöyle ki: Kahinlerden birisinden bir parça ekmek getirilir. İkiye bölünür. Bir parçası erkeğe, diğer parçası ise kıza verilir. Ekmek bulunmadığı takdirde Şeyh Adi’nin türbesinden getirilen bir parça toprak, gelin ve damat arasında savrulur ve merasime son verilir.

Yezidilerde birden fazla kadınla evlilik caizdir. Erkek için evlenme yaşı 20-30, kızlar için de 15-20 yaşları arasındadır. Yılın ilk ayı olan Nisan ayı ki Sersal bayramıdır, evlilik caiz değildir.

Evlenen kızın babasıyla ilgisi tamamen kesilir. Hatta babasına varis bile olamaz.

Her Yezidi ancak her bakımdan kendi dengi ile evlenebilir. Başkası ile evlenemez. Mesela bir Şeyhin oğlu ancak bir şeyhin kızı ile ve bir şeyhin kızı ancak bir şeyhin oğlu ile evlenebilir. Aynı şekilde şeyhin oğlu veya kızı bir köçeğin oğlu veya kızıyla evlenemez.

Yezidi olabilmek için Yezidi anne veya babadan doğmuş olmak gerekir. Kardeş ve amca kızlarıyla evlenme caiz değildir. Ayrıca Yezidilerin, Yezidi olmayanlarla evlenmeleri yasaktır. Yezidi kanına başkalarının kanı karışmaz. İşte Yezidilerin neslini inkıraza sürükleyen sebeplerden en önemlisi budur. Birçok araştırmacı Yezidilerin böyle devam ederse soylarının bitebileceğim ve tarih sahnesine gömüleceklerini düşünmektedirler.

Bir Yezidi, Yezidi olmayan biriyle zina ederse cezası ölümdür.

b)        Boşanma

Kadının zina yapması, çocuk dünyaya getirememesi veya taraflardan birinin evi üç yıldan fazla terk ederek geri dönmemesi halinde boşanma için gerekçelerdir. Boşanan kadın ömrünün sonuna kadar başkası ile evlenemez. Fakat aynı kural erkekler için geçerli değildir.

c)         Sünnet

Yezidiler çocuklarını bir yaşını doldurur doldurmaz sünnet ettirirler. Ayrıca çocuk doğduğunda yıkanarak vaftiz edilir.

d)        Kirve

Yezidiler çocuklarını sünnet ettirirken bir Müslüman’ı Kirve yaparlar. Sünnet yapılırken çocuğun bir damla kanı Müslüman kirvenin üzerine damlatılır. Bu münasebetle aralarında akrabalık tesis edilmiş olur ve sürekli olarak her türlü konuda birbirlerine yardım ederler.

e)        Ahiret Kardeşliği

Her Yezidinin ruhani sınıftan Ahiret Kardeşi vardır. Ahirette kendisine yardım erecektir ve kardeşlik farzdır. Bu kardeş, Ahiret kardeşi olan Şeyh veya Pire yılda belirli bir vergi verir. Dünyaya geri dönecek olan ruh fanidir.

YEZİDİLERDE YASAKLAR

[Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 93-96 .]

a)        Yiyecekler

Marul, lahana ve insan pisliği ile yetişmiş sebzelerin yenmesi yasaktır. Anlatılana göre, Şeyh Adi Bağdat’tan memleketi olan Hakkariye gelirken yolda pislik içinde yetişmiş bir marul görmüş, marula pislikten çıkmasını emretmiş ise de marul çıkmamış. Bunun üzerine Şeyh Adi marulun üzerine tükürmüş ve ‘marul yemeyi Yezidiler için haram kıldım demiştir. Yezidi şeyhleri ise marula kıyasla diğer pislikte yetişmiş sebzeleri de haram kılmışlardır.

b)        Giyecek

Yezidilerde mavi elbise giymek yasaktır. Beyaz renkli elbise giymek sevaptır.

c)         Saç-Sakal Tıraşı

Yezidiler de bıyıklan tıraş etmek veya yolmak haramdır. Yalnız makasla biraz alınabilir. Sakalın tıraş edilmesi müstehaptır. Fakat dini liderlerin sakal tıraş etmesi haramdır.

d)        Okuma-Yazma

Bir kasaba veya şehirde yaşayan Yezidilerden sadece bir kişiden başka diğerlerinin okuma yazma öğrenmesi haramdır. Bunun sebebi şu: güya Yezidi halkı Yezidiliğe muttali olursa dini, felsefi bir takım nazariyeler meydana çıkacak ve dolayısıyla türlü türlü mezheplere ayrılacak ve Yezidilik zaafa uğrayacaktır. Bu ihtimali önlemek için halkın okuma yazma öğrenmesi yasak edilmiştir.

e)        Mekânlar

Yezidilerce hela ve hamamlar Şeytan’ın yeridir. Onun için helaya girmek, hamama gitmek yasaktır. Herhangi bir yere kaza-i hacet yaparlar. Bu durumu edebe aykırı görmedikleri gibi hoş karşılarlar.

f)         Söylenilmesi Yasak Olan Kelimeler

Genel anlamda Yezidiler Ş, L ve H harfiyle başlayan kelimeleri kullanmazlar” [Yasak olan yiyecekler ve giyecekler ve kullanılması yasak kelimelerde dahil olmak üzere hepsinin ortak özelliği Ş, L, H harfleriyle başlıyor olmasıdır].Bunların dışında at ve kısraklara yük yüklemek, cünüplükten yıkanmak haramdır.

ÖLÜ VE CENAZE

Yezidilerde özel bir cenaze töreni vardır. Yezidilerden birisinin ölümünde Şeyhlerden birisinin oraya gelmesi şarttır. Def ve saz çalınır. Yanık seslerle mersiyeler söylenir. Kadınlar elleri ile göğüslerine vururlar. Kadın, erkek ağlaşırken Kaval gelir. Cenaze alayının önüne düşerek def, saz, mersiyeler eşliğinde cenaze mezarlığa götürülür. Herkes suskun bir vaziyette bekler. Topluluktan birisi ölen kişinin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bahseder. Ölünün vücudu Şeyh Adi’nin kabrinden getirilmiş toprakla (kafur yerine) tahnit edilir. Cenaze defnedildikten sonra Şeyh telkin duası yapar. Yezidilerin kabirlerinin şekli Müslümanların mezarlarından farklı değildir. Yalnız mezara cas [Tahıl yığını, hububat ] koymazlar ama kabri süslemekle ve geceleyin sabaha kadar kabri başında ateş yakmakla yükümlüdürler. Taziye üç gün devam eder. Kadınlar bu üç gün zarfında sabah ve akşam olmak üzere her gün kabri ziyaret ederler. Hatta öğle vaktinde giderlerken yol boyunca def ve saz çalarlar. Kabre yaklaştıklarında ise elleriyle yüzlerine vurmaya başlarlar. Taziyenin üçüncü günü akşamında yemek yaparlar. Bu yemeği ölünün mezarının başına bırakırlar. Ölünün o gece bu yemekleri yiyeceğine inanırlar.

RUHLARIN TENASÜHÜ

Yezidiler, ruhların tenasühüne inanırlar. Onlara göre ruhlar iyi ve kötü olmak üzere iki türlüdür. Kötü ruhlar, kötü olduğuna inanılan hayvanların mesela domuz, köpek, eşek gibi benzeri hayvanların vücuduna girerler ve bu şekilde azap görmüş olurlar. Bunlara ervah-ı habise (kötü ruhlar) denir. İyi ruhlara da ervah-ı tayibe denir. İyi ruhlar hep havada uçarlar. Hayatta olanlara gayptan haber ve gizli sırları bildirirler. Dolayısıyla iyi ruhların gayp alemiyle bağlantılan vardır. Onun içindir ki Yezidi din adamları Yezidilerden birisi ölünce onu rüyada görmeye çalışarak akıbetini bu şekilde anlamak isterler. Ölen kişinin ruhunun dönüşünü, durumunu ve ruhunun nereye gittiğini keşfetmeye çalışırlar. İyi ruhların hayatta olanlara verdikleri bilgiler ise cennetlik ve cehennemlik ruhları bildirmekten ibarettir.

İşte ruhların göçü inancı esas inançlardan birini teşkil etmektedir. Ruhların göçü ile ilgili keşifler ancak din adamlarına mahsustur.

SOSYAL HAYATTA YEZİDİLERİN ROLLERİ

Yezidilerin sosyal hayatta yerleri yoktur. Herkes onları hakir görür. Çok iptidai, cahil ve vahşi bilirler. Her müstevli hükümet, onları istila etmiş ve imhalarına çalışmıştır. Müslümanlarca, Mecusiler gibi Yezidiler de kafirdirler. Osmanlı Devleti zamanında Yezidilerden çok kimseler öldürülmüştür. Hele Kuran-ı Kerimdeki taviz ve şeytan kelimelerini balmumu ile kapatmaları Müslümanları büsbütün aleyhlerine kışkırtmıştır. Özellikle Musul’a giden her vali bunları tenkil etmiştir. 1260 hicri yılında Osmanlı ordusu Musul Vilayeti içinde yaşayan Yezidilerin katlini emretmiştir. Bu genel katillerde Yezidilerin dörtte üçü öldürülmüştür. Bu olaylar Yezidiler arasında, mersiyelerle, şarkılarla her zaman canlı tutulmakta ve bu vakıalar nazmen ve mufassal olarak yad edilmektedir.

1311 hicri yılında Osmanlı Devleti Ruslarla savaşırken her tarafta olduğu gibi Yezidilerden de asker toplamak üzere Tahir Bey zamanında bir komutan Yezidiler arasına girdi. Fakat Yezidiler, dini bir takım mahzurlar ileri sürerek askere gidemeyeceklerini gösterir bir layiha yazarak askeri albaya sundular. Özürleri hükümetçe kabul edildi, nakdi bedel alınmakla yetinindi. O gün Yezidilerce bayram yapıldı ve her yıl da bu bayram şenliklerle yapılır. Layihada gösterilen özürler şunlardır:

1)         Kadın, erkek her Yezidi her yıl üç defa Melek-i Tavusu ziyaret etmekle mükelleftir.

2)         Her Yezidi her yıl 15-20 Eylül tarihleri arasında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret etmek zorundadır.

3)         Her Yezidi her sabah güneşin ilk ışıklandırdığı yeri (Müslim, Gayrimüslim) hiç bir kimse onu görmeden ziyaret etmekle mükelleftir.

4)         Her Yezidi her sabah, kendisine en yakın olan en büyük din adamının ellerini öpmekle görevlidir.

5)         Bir Yezidi namaz kılarken Müslüman birinin görmesi haramdır. Tesadüfen onu gören Müslüman’ı ya öldürecek ya da kendisi intihar edecektir. Bu iki şıktan birisini yapamaz ise yedi gün oruç tutacak ve Melek-i Tavus için kurban kesecektir. [ Yezidi inancına göre, Müslümanların namazlarında küfür sayılan hususlar var imiş]

Bir Yezidi öldükten sonra günahlarının affı için ona telkin yapmak üzere Şeyhin onun yanına gelmesi gerekir.

Her Yezidi, her gün aralarında bulunan en büyük din balkanının Şeyh Dükani denilen yerde, kurulan sofrada yemek yemekle ödevlidir.

Her Yezidi kendi evinde oruç tutmakla, aile efradının yediğinden, içtiğinden yemek ve içmekle, oruçlu olduğu her günün sabahında dini başkanın huzuruna ve her akşam da oruç olduğunu ispat etmek için ruhani başkanın yanına gidip ispatı vücut etmekle vazifelidir.

Bir Yezidi bütün bir yıl müddetle gurbette kalsa ve karısının yanından ayrılsa karısı kendisinden boşanmış olur.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman Şeyh Adi’nin mezarı yanındaki zemzem suyu ile yıkamakla mükelleftir.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman kardeşi, bu gömleğin cebini açacaktır.

Müslüman veya Yahudi veyahut Hıristiyanların sürmeleri ile sürme çekmek ve tarakları ile taranmak Yezidiler için haramdır. Usturaları ile tıraş olmak onlar için yasaktır. Zaruret halinde yapılırsa Zemzem suyu ile yıkamak lazımdır.

Helaya, hamama girmek ve ölmüş hayvanların etini yemek Yezidilerce haramdır.

İnsan pisliğinde yetişen sebzeleri yemek haramdır. Bazı Yezidiler ise balığın yenilmesini de haram kılarlar. İşte bu yasaklan isteyerek ve hatta istemeyerek yapan Yezidi dinden çıkar.

YEZİDİLERDE İLİM VE TAHSİL

Yezidilerin Mushaf-ı Reş isimli mukaddes kitaplarına göre okuma yazma öğrenmeleri haramdır. Daha öncede bahsedildiği gibi okuma yazma hakkı sadece sayıları çok az olan din büyüklerine tanınmıştır. Mushaf-ı Reş ise Yezidiliğin kurucusu kabul edilen Şeyh Adi tarafından yazıldığına inanılmaktadır.

Emir İsmail’in oğlu Muaviye Emeviye Yezidi inancına göre yenilmesi haram olan marul, lahana ve ıspanak gibi sebzelerin yenmesini helal kıldığı gibi okuma ve yazmaya fetva vererek serbest bıraktı. [Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 18 Mart 1966, s. 4.]

Irak’ta Yezidilere ait beş yüzden fazla medrese vardır. Bu medreselerde yirmi bin Yezidi okumaktadır. Emeviye’nin kardeşi Yezidhan halen Bağdat’ta hukuk tahsili yapmaktadır. Son zamanlarda Yezidilerin çocuklarını okullara göndermeye rıza göstermeleri onlarda müspet bir uyanmanın işaretleri sayılabilir.

Yezidiler bulundukları çevrede konuşulan dili konuşmakla beraber hepsinin dili Kürtçe’dir.

************************

EK- I

Şeyh Adi B. Müsafîr El-Hakkari

Ünlü ve meşhur bir şeyhtir. Birçok insan onun yolunu izlemiştir. Bu insanlar ona o kadar çok bağlanmışlardır ki nihayet onu namazlarında kıble, ahirette dayanak konumuna yükseltmişlerdir. Seçkin münevverlerin hiçbiri onun seviyesine ulaşamaz. Şeyhin; Akil El-Menbici, Hammad Ed-Dabbas, Ebu’n-Necib Abdulkadir, Ebu’l-Vefa El-Hulvani ve Ebu Muhammed Eş-Şünbiki ile dostluk ilişkileri vardı. Şeyh, Erbil’e gitmiş sonra Kerhini’ye yerleşmiş, Hakkari’deki zaviyesine çekilinceye kadar da burada yaşamıştır.

Ebu’l-Fereü Abdurrahman b. Necm b. Abdulvahhab El-Hanbeli El Vaiz ilaveten şöyle demiştir: Hakkari’de züht hayatı yaşayan Şeyh Adi’nin kardeşinin oğlu Şeyh Adi b. El-Berekat, Şeyh Adi’nin doksan yıl yaşadığını ve 557 yılında öldüğünü söyledi. Şeyh Hammad b. Muhammed b. Cessas şöyle demiştir: ‘Adi’den daha güzel yaşayan, ondan daha heybetli daha mütevazı ve daha duygusal kimse görmedim. Sözü edilen bu Hammad, Şeyh Adi’nin bir dostudur. Hammad aynca şöyle demiştir: ‘Adi bir küheylâna bindi; ölünceye kadar ondan inmedi. Gündüzleri bir lokma yutmadı, geceleri uyumadı. Kimsenin ne yiyeceğini yedi, ne de içeceğini içti. Hiç kimse onu kötü bir huy ile itham etmemiştir.

Amcam Ebu’l-Hasen Ali b. El-Mübarek dedi ki: ‘Ömer b. El-Mella şöyle dedi: Adi bir gün şöyle dedi: Amire! Dün gece seni dergâhta göremedim?’ Dedim ki: ‘Sen içeri girdiğinde, ben kapının arkasında idim veya bu anlamda bir şey söyledim.’

Ebu Said Kökböri b. Ali b. Bektegin bana şunu anlattı: Tarif El-Belhasi’yi şöyle derken işittim: Ama bir adam Şeyh Adi’yi ziyarete geldi. Ona; her adım için sevap vardır dedim. Adi dedi ki: ‘Bilakis her adım bir hacc (a bedel )dir. Allah selamet versin o, bu sözleri, şeyhi inkar sadedinde zikrederek alimleri methetti, cahilleri zemmetti.

Ahmed b. Şuca b. Menan’ın beyanına göre El-Hıdr b. Abdullah El-Kalanisi şöyle demiştir: Şeyh Adi’nin huzurunda Erbil Kalesinden söz etmiştik. Şeyh şöyle dedi: ‘Orada iki tane veli vardır. Biri batı diğeri doğu kapısında her ikisi de surlardadır. Batı kapısında adak sunulan bir yer vardı. Nasraniler, bunun günümüzde Halebi Hapishanesi denilen kale hapishanesinde bulunan şehit olduğunu iddia ederler. Adi’nin kastettiği şahıs budur. Bu düşünce daha tutarlıdır. Daran yolundaki kabre dikkat çeken de yine Adi’dir.

Ebu Said Kökböri şöyle dedi: ‘Küçüklüğümde Adi’yi Musul’da gördüm, kısa boylu, esmer bir adamdı. Hasan b. Adi, Adi’nin 555 yılında öldüğünü ifade etti.

[Şerefüddin b. Berakat El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili, Tarihli Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar. Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s. 116-117.]

Ek II

Adi Bin Müsafir El-Hakkari

Zahit, Şeyh Adi b. Müsafir Musul’un bir vilayeti olan Hakkari’de 557 vefat etti. Baalbek asıllıdır ve daha sonra Musul’a göç etmiştir. Banliyö ve taşra halkı kendisine tabi oldu ve saygı gösterdi.

Bunu da ilave etmek gerekir ki:

İmanı Nureddin Ebu’l-Hasen Ali b. Yusuf b. Cerir b. Midad b. Fazl El Lahmi Rahimehullahi Teala Behçetü’l-Esrar ve Madinü’l-Envar isimli eserinde şöyle der: ‘Şeyhülislam Muhyiddin Abdülkadir El-Cili, Adi’yi çokça metheder ve överdi. Onun otorite olduğunu kabul ederek şöyle demiştir: Eğer peygamberlik mücahede ile elde edilmiş olsaydı Adi b. Müsafir onu elde ederdi.’

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah El-Batayili’nin şöyle dediği nakledilmektedir:

‘Şeyh Adi secde ettiğinde beyninden; mücahedenin şiddetinden çakıl taşlarının kuru toprağa düşerken çıkardığı ses gibi bir ses çıkardı. Adi işin başında çöllerde, dağlarda, sahralarda ikamet etmiş, insanlardan uzak kalmış, sürekli dolaşmış ve muhtelif mücahedeler yaşamıştır. Dağlar ona alışkındı, çöller ona aşinaydı, yabani hayvanlar onu tanırdı. Ve doğu illerinde, sadık müritlerin terbiyesi için gönderilen, süluklarının ve problemlerinin çözümlerinin kendisinde son bulduğu kişilerden biridir. Ve ayrıca (O) gençken Tacü’l-Arifin Ebü’l-Vefa Rahimehullahi Aleyhin (vefat ettiğinde) cenazesini yıkamış birisidir.

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah b. Kamil El-Hüseyni El-Beysani’nin şöyle dediği nakledilmiştir:

Halife Bağdat’ta bir ziyafet verdi ve bütün Irak ileri gelenlerine ve âlimlerini davet etti. Şeyh Abdülkadir, Şeyh Adi ve Ahmed b. Er-Rufai, Allah cümlesine rahmet eylesin, dışında herkes, bu davete icabet etti Davetliler gidince, vezir, Halifeye: Şeyh Abdulkadir. Şeyh Adi ve Şeyh Ahmet! gelmediler dedi. Halife: ‘Benim nazarımda sanki hiç kimse gelmemiş demektir.’ karşılığını verdi ve sonra kapı muhafızına Şeyh Abdulkadiri çağırmasını ve Şeyh Adi ile Şeyh Ahmed’i getirmek üzere Hakkari Dağına ve Ümmü Ubeyde’ye gitmesini emreder. Dedi ki: Daha kapı muhafızı Halife’nin huzurundan ayrılmadan ve daha emirnameler yazılmadan. Şeyh Abdulkadir bana şöyle dedi: Şavir, Halbe Kapısının dışındaki mescide git, orada Şeyh Adi’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin, onları buraya çağır. Sonra Şuniziyye Mezarlığına git. Orada da Şeyh Ahmet b. Er-Rufai’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin onları da buraya çağır. Dedi ki, ‘Halbe Kapısının dışındaki mescide gittim. Orada Şeyh Adi’yi gördüm, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim! Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle’, dedi ve kalktılar. Ben de onlarla beraber yürüdüm. Şeyh Adi bana: ‘Şavir, Şeyhin sana emrettiği üzere, Şeyh Ahmed’e gitmeyecek misin?’ Dedi. Ben de; ‘Gideceğim’ dedim ve Şuniziyye Mezarlığına vardım. Şeyh Ahmed’i buldum, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim, Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle1, dedi.

Hemen kalktılar, iki Şeyh akşam vakti Şeyh Abdulkadir’in evinde buluştular. Şeyh onları karşıladı. Çok geçmeden kapı muhafızı Şeyhin evine geldi ve ikisinin de orada olduğunu gördü. Hemen Halifeye giderek, onların orada olduğunu bildirdi. Halife bizzat kendi eliyle bir yazı yazıp oğlu ve kapı muhafızıyla onlara göndererek gelmelerini istedi. Onlar da bu isteği yerine getirip oraya doğru yola koyuldular. Şeyh, benim de onlara katılmamı emretti.

Kıyı boyunca Şeyh Ali b. El-Hili, Allah ona rahmet etsin ile karşılaştık. Şeyhler onunla görüştüler. O da onlarla beraber yürümeye başladı. Güzel bir eve vardığımızda; Halife kemerini kuşanmış ayakla bekliyordu. Yanında iki tane de hizmetçi vardı. Evde onlardan başka kimse yoktu. Halife onları karşılayarak: ‘Efendiler, krallar tebaasını davet ettiğinde, yollarına ipek sererler’, dedi ve elbisesini yollarına serdi ve yürümelerini istedi onlar da yürüdüler. Bizi, hazırlanmış bir sofranın olduğu bir mekana götürdü. Herkes oturdu ve yemeğe başladılar. Onlarla beraber ben de yedim.

Sonra çıktılar İmam Ahmed h. Hanbel (rahmetüllâhı aleyh)’nın mezarını ziyaret etmeğe gittiler. Çok karanlık bir gece idi. Şeyh Abdulkadir, önünden geçtikleri her kaya, kütük, duvar ve mezarı eliyle işaret ediyor, o da ay ışığı gibi ışık saçıyordu. Onlar da bu ışıkta yürüyorlardı. Bu ışık bitince, Abdulkadir başka bir şeye işaret ediyor bu defada o ışık saçıyordu. Böylece ışıkla yürümeye devam ederler. İmam Ahmed’in mezarına kadar hiç kimse Şeyh Abdulkadir’in önüne geçmedi. Dört şeyh ziyaret için mezarlığa girdiler. Onlar dönünceye kadar biz, mezarlığın kapısında bekledik. Ayrılık vakti geldiğinde, Şeyh Adi, Şeyh Abdulkadir’e: Bana ne tavsiye edersin? Dedi. Şeyh Abdulkadir; ‘Kitap ve Sünneti tavsiye ediyorum’ dedi ve ayrıldılar.

Şeyh Adi’nin hizmetçisinden şöyle nakledilir:

Ona yedi yıl hizmet ettim. Birçok kerametini gördüm. Bunlardan bir tanesi şudur: Bir gün eline su döküyordum. Bana: ‘Dileğin nedir? Dedi. Ben de: ‘Kuran okumak istiyorum. Fakat Fatiha ve İhlâs surelerinden başka bir şey ezberleyemedim, ezber bana çok zor geliyor’ dedim. Eliyle göğsüme dokundu, aynı anda Kur’ân-ı Kerim’in tamamını ezberleyiverdim.

Bir gün ona: ‘Efendim, bana gayb vakası göster’ dedim. Mendilini bana verdi ve: ‘Bununla yüzünü ört’ dedi. Ben de mendil ile yüzümü örttüm, sonra: ‘Kaldır’ dedi. Ben de mendili kaldırdım: Yazıcı melekleri gördüm; insanların amellerini yazıyorlardı. Üç gün bu hal üzere kaldım; hayat bana ağır gelmeye başladı. Ondan yardım istedim. Aynı mendil ile yüzümü örttü. Sonra mendili kaldırdım ve bütün bunları görmez oldum.

Bir gün bana Şeyh Akil El-Membeci’yi anlatıyordu. Bu zat, Şeyh Adi’nin şeyhidir. Ona dedim ki: Onu bana gösterebilir misin? Bana bir ayna verdi ve ona bakmamı emretti. Aynada kendime baktım. Sonra ben kayboldum ve aynada bir şahıs belirdi. Onun yüzünü ayrıntılarına kadar hatırlıyorum. Şeyh Adi bana: ‘Saygılı ol, zira o, Şeyh Ukayl’dır.’ Uzun bir süre öylece ona baktım. Sonra bu zat kayboldu ve aynada ben belirdim.

Bu zat, Şeyh Şerefüddin Ebu’l-Eedail Adi b. Müsafir b. İsmail b. Musa b. Mervan b. El-Hasen b. Mervan b. El-Hakem b. Mervan El-Emevi’dir.

[İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıtat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s. 100-103. ]

Ek  III

Adi Bin Müsafîr El-Hakkari

Adeviye Taifesinin kendisine nispet edildiği, ünü her tarafa yayılmış ve pek çok kimsenin kendisine tabi olduğu salih ve meşhur bir kimsedir. Bağlıları haddi aşacak bir inanca sahip oldular. Hatta onu namazları için bir kıble ve ahiretleri için yegane azık addettiler. Adi, birçok Şeyh, Salih ve Meşhur kimselerle arkadaşlık ettikten sonra Musul nahiyelerinden olan Hakkari dağlarına [ 160a ] çekildi. Orada bir zaviye inşa etti. Daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde çevredeki insanların teveccühüne mazhar oldu.

Ebu’l-Berakat İbnü’l-Mustevfi, Tarihü’l-Erbil adlı eserinde Şeyh Adi’yi zikredip, onu Erbil’i ziyaret edenler arasında sayar. Erbil Meliki Muzaffereddin şöyle der: ‘Çocukken Musul’da Adi b. Müsafir’i gördüm. Adi orta boylu, esmer biriydi.’

Adi’nin salih bir kimse oluşu ile ilgili birçok rivayet anlatılırdı. Rivayete göre Adi, Baalbck nahiyelerinden Beytifar denen bir köyde doğmuştur. Adi bin Müsafir’in doğduğu ev hala ziyaretgahtır.

Adi 557 yılında bir görüşe göre de 555 yılında kendi şehrinde vefat etmiş ve kendi zaviyesinde defnedilmiştir.

Adi’nin kabri kendisine teveccüh edilen sayılı türbelerdendir. Şu vakte kadar da onun izlerinin hatırasını ayakta tutup yolunu takip etmektedirler. İnsanlar, Adi’nin dönemindeki insanların ona gösterdiği saygı ve inancı hala korumaktadırlar. 90 yıl yaşamıştır [160b ].

[İbn Furat. Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve'l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a-160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119. (Bu yazmanın ilgili bölümlerinin fotokopisini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz.)]

Kaynaklar

ABDÜRREZZAK EL-HASENİ, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’lYekzati’l-Arabiyye, 1370.

ABDÜSSELAM EFENDİ, Ümmü’l-İber, Varak, 117a-117b, 118a.

AHMET TEYMUR PAŞA, El-Yezidiyyetü ve Menşeli Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352.

BAYBARA Süleyman, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lİber’in Tercemesi ve Dil Yönünden İncelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994.

BEDRÜDDÎN EL-AYNÎ, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2. Kahire: 1988.

EBÜ’L-FİDA, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-İlmiye, 1997.

ERK Erol, ‘Yezidiler Arasında, Hürriyet 13-19 Mart 1966, s. 4.

İBN EBİ’L-HADÎD, Şerhu Nehcü’l-Bclağa, Tahkik, Munammed Ebu’lFazl İbrahim, c.1-2, Kahire: Dam İhyai’lKütüb’ül-Arabiyye, 1965.

İBN FURAT, Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve’l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119.

İBN FUVATİ, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-İslami, 1997.

İBN HALLİKAN, Vefayatü’l-Ayan, Talıkik: İhsan Abbas, c.3. Beyrut: Daru’s-Sadr, 1978.

İBNİ KESİR, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çcv., Ahmet Ağırakça-Abdlilkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987.

İBNİ’L-ESİR, El-Lübab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr.

İBNÜ’L-VERDİ, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘İlave’, Sayı 4, Daru’l-Fünuıı İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 273-275.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘Yezidiler’, Sayı 3, Daru’l-Fünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 1-29.

SEM’ANİ, Kitabu’l-Eıısab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr. 1988.

ŞATANUFİ, Behcetü’l-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304.

ŞEREFÜDDİN B. BERAKAT El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili. Tarihü Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar, Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları. 1980.

TADİFİ, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Namı Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972.

TAŞGIN Ahmet, ‘Anadolu’da Yok Olmaya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001. ss.731-752.

Kaynak: Mahmut BİLGE, YEZİDİLER/EZİDİLER, Tarih-İbadet-Örf ve Adetler, Yayına Hazırlayan: Ahmet Taşgın, Kalan Basım, Yayın, Dağıtım, Birinci Basım: Temmuz 2002, Ankara

*****************

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)

BİR IŞIK YOLCUSU: RENÉ GUÉNON


Evrensellik, bütün medeniyetlerin biricik amacı olmuştur; zira bu, genel kabule mazhar olmanın en güçlü bir göstergesi ve ifadesidir. Bunu başarabilmiş, daha doğrusu, bu gayeyi gerçekleştirdiğine tarihin şehadette bulunduğu bir medeniyet ise ancak, kapsayıcılık, kendine cezbetme, gerçeğe ulaşma yolundaki katıksız arayış ve sevda dolu hamlelerle, çırpınışlara münbit bir zemin, en nihayet de, “hakikat” e doğru uzanan bir vadi olabilmek gibi bir meziyete sahiptir.

Bu noktadan bakıldığında, İslam kültürü ve medeniyeti, dünyanın geniş coğrafyasını kendi alanı içine aldığı gibi, büyük bir fonksiyonu icra etmiş ve daima edecektir de.. Bu satırlarda işte biz, sonsuz İslam Okyanusuna akan, bereket yüklü ve hakikatin çileli bir araştırıcısı;”haç”ın kavurucu ve yok eden çöllerinden “hilal”in cennetî evrenine kayan bir yıldızdan, son nefeslerini, “Allah ! Allah !” diyerek Rabbine teslim eden (7 Ocak 1951, Kahire) René Guénon’dan, ya da gerçek kul olma sevincini dile getiren Abdulvahid Yahya’dan, onun görüşlerinden bahsedecek, üzerimize yansıtmaya çalışacağımız bir takım tesbitlerde bulunmayı deneyeceğiz..

Çok kıvrımlı yollardan geçerek ancak İslam’a vuslat eden bu ışık yolcusu, tefekkür hayatının her anında, ancak ömrünün son yirmi yılında elleri arasında hayran hayran seyredebilme mutluluğuna erebileceği “Hakikat” e karşı, hep, bir sonsuz ışığı yakalama heyecanı içinde olmuştur. Yaşamın her anını dolduran, adeta gerçeğe doğru bir kanat çırpışı ve aceleciliği ile biz onu, İslam’daki gerçek dirilişi öncesinde, “narsist, bencil, kendine hayran” Avrupa medeniyetini sarsıp silkeleyen; son bir vefa ve doğruluk jesti ile uyanlarda bulunup onu, yıkım’dan: bütün dünyanın değil, ama bir dünyanın, Batılı dünyanın yıkımından önce, esenliğe dönüş yollarım gösteren; bu kesitte, Batılı düşünce ve hayat modelini benimseyenlere de dersler sunan etkili bir öğreti adamı olarak görmekteyiz (Paul Chacomac, La Vie Simple de René Guénon.. Ed. Taraditionalles, Quai SaintMichel, Paris V 1982, s. 79-89).

Kali Yuga, Hint Zaman Anlayışı’na göre maddi ve manevi yozlaşmanın doruğa çıktığı dördüncü zaman devresidir. Hindu metinlerinin çoğu yorumcusuna göre Kali Yuga Krişnanın ömrünün sona ermesinden itibaren başlayan yaklaşık 5 yıl önce M.Ö. 3102  ve 432.000 yıl sürecek olan bu zaman döngüsü içinde Vişnunun son avatarı Kali, elinde kılıcı ve beyaz ata binmiş olarak ortaya çıkacak ve kötülüğü yok edecektir.

O, halihazırdaki insanlığın helâke, “kali yuga” ya doğru gözden kaçabilen, ama tarihî süreç içinde derin etkiler meydana getiren tercihler vasıtasıyla ilerlediğini kaydeder. Bu anlamda “seçmek” , kendi bireysel varlığımızı da aşan, başkalarının geleceğini doğrudan alakadar eden ” hayatî ve varoluşla ilgili” bir olay olup çıkmaktadır. Evet, öylesi bir an ki, ileriye doğru uzanacak karar ve fiillerimizin, öz ve şeklî olarak yapısını belirleyen çelin iş.. Seçmek, yani kısaca “belirlemek”.

Guénon, Batı medeniyetinin bir tercihin ürünü olduğunu belirterken, şu iki terime çok boyutlu manalar yüklemektedir: reform ve rönesans.. Bu iki kavram, Batı’da başlayan sapmanın nirengi noktasını teşkil etmekte olup, bütün anlayışları da kendi anaforuna doğru çekecek bir sosyalkültürel “makas değiştirme” nin adıdır. Böylece reform, zaten gerçek kimliğini ve özünü yitirmiş olan Hristiyanlık inancını beşer üstü bir otoritenin etkinliği olmaktan çıkartıp, bunun yerine, bütünüyle insanileştirilmiş (humanise) bir din anlayışı ikame etmeyi amaçlar. Yani, dini ufaltmak, onu bir kenara bırakılan herhangi bir şey: kendisine çok sınırlı ve mümkün olabildiğince dar bir hareket alanı ayrılan, öte yandan varoluşun geri kalan kısmı üzerinde hiç bir gerçek etkisi olmayan herhangi bir şey haline getirmek..

Yıkımın başka bir ayağı ise, vahiy ışımalarına, sembolik bir ifadeyle, “yeryüzünü fethetmek bahanesiyle Gökyüzüne, yani İlahî aşkın gerçeklere sırt çevirmektir”, yani, “hümanizm”… Terimin kültürel ve tarihsel içeriği, “insana duyulan saygı ve sevgi” gibi masum çağrışımları aşarak, artık sadece, sırf beşerî olana gönülden ve iradî bir bağlanmayı ifade eden, daha da önemlisi bir hareket doğrultusu olan, tahammülsüz bir ideoloji ile özdeşleşmiştir. ” Çünkü, demektedir Guénon, hümanizm, çağdaş laisizme dönüşmüş olan Batı düşüncesinin ilk biçimidir. Hümanizm, her şeyi, bizzat kendisi bir amaç olarak alınan insan ölçülerine indirgemeye çalışırken, safha safha daha aşağı derecelere inilmiştir. Öyle ki, artık sadece insanın yaratılışının maddî cephesiyle ilgili ihtiyaçların tatmini araştırılır olmuştur” (Guenon, La Crise.. s. 32).

Esasında insan, yatay bir ilerleme anlayışı içinde değil de, dikey bir yükselme basamağı içinde ele alınsaydı, daima yükselecek, Ulu Hakikate erecekti. Bu ise ancak, «salt bireycilik» ön-kabulünden kurtulmakla mümkün olabilecektir. Çünkü, “salt bireycilik” demek, beşer aklından üstün bir otoritenin mevcudiyetini reddetmek demektir. Neticede, modern zihniyet, kaynağını beşer üstü bir düzenden alan, kelimenin tam anlamıyla ruhî-manevî bütün otiritelerle, böyle bir otorite üzerinde temellenen bütün geleneksel kurumlan reddetmek zorunda kalacaktır..

İlahî, Müteâl temelden yoksun, âdil olmayan bir bilim…

Evrensel düzenin elden kaçırılması, yaşanılan yıkımın tek cümlelik özetidir. Bu ise, kendimize ve evrene bakışımızın ürünü demek olan bilgideki yozlaşma ve kaos ile yakından alâkalıdır; çünkü bilgi, eksiktir, âdil değildir.. Zira, sadece felsefe ve profan bilimler[dünyevi, dünyasal, laik, dinsel olmayan,... {secular}], yani üstün hakikati kavrama gücünün inkar edilmesi, bilginin en aşağı seviyede sınırlandırılması, hiç bir üst-ahlâkî prensiple bağlantılı olmayan deneysel ve analitik; sınırsız detay yığını içinde kaybolma; çok geçmeden peşpeşe yıkılan temelsiz varsayımlar ve sağa sola saçılan, disiplinim yitirmiş eksik görüşler yığını kabûl görmektedir..

Guenon’un kuvvetle işlediği ve gündemde tuttuğu ana tez, bilimi, değişken ve çelişik vadilere düşüren hususun, onun ” Temel Prensip” ten tecrit edilmiş olduğudur.. Bütün yazılarında, bu can alıcı manayı kapsayan “prensip” kelimesi, Guenonien düşünce şemasının anahtar bir terimi olup, daha sonra kendisinden bahsedilecek olan “metafizik” mefhumuna bir îma ve atıftır. Delaleti çok net olan bir ifadesinde, “prensibin yokluğu” ile anarşiyi özdeşleştirirken, “Anarşik veya prensipleri olmayan bir medeniyet.. Günümüz Batı medeniyeti’nin esasen durumu budur!” (Guenon, L’Orient.. s. 150) demektir. Hatta başka bir tesbitinde, Batı’nın başka medeniyetlerden değil, ama bizzat kendisine karşı korunması gerektiğini; çünkü diğerleriyle beraber onu da tehdit eden temel ve en korkunç tehlikelerin, bizzat onun mevcud temayüllerinden kaynaklandığım söylemektedir. ( Guénon, La Metèphysîque , s. 26). Gerçekte, bu “Müteâl Prensip”ten mahrum oluş, müessiriyeti bakımından, onun gösterişli bedenini içten içe oyan bir hançerdir.

” Metafizik ” kavramı, Guénon’ un düşünce yapısında çok özel ve merkezî bir konuma sahiptir. Meselâ, hayatında vermiş olduğu tek konferans olan ( Chacomac, La Vie Simple , s. 74 ) ve az sonra tercümesini sunacağımız ” La Métaphysique Orientale ” de, özellikle bu meseleyi ele alarak, diğer eserlerin değişik yerlerinde serpiştirerek zikrettiği görüşleri, özleşmiştir. Metafiziğin farklı biçimler arzeden düşüncelerde bir “öz” olarak bulabileceğini, ancak formların, değişik kültürel bünyelere adaptasyon zaruretinden dolayı değişebileceğini belirtmektedir. Şöyledir ifadesi : ” Pek tabiîdir ki, biçim ve formlar, bir medeniyetten diğerine değişirler; çünkü, formlar farklı durumlara uyarlanmak zorundadırlar (…) Bunda da herhangi bir mahzur yoktur; çünkü nihayet bunlar, aynı şeyin farklı ifade biçimleridirler. Bir kez daha söyleyeyim ki, hakikat birdir; ve o, herhangi bir yolla bilgisine ulaşmış kimseler için aynidir “ ( A.g.e. , s.7, 23; Guénon, Aperçus , s. 19, 53 ).

Guénon, Batı Düşünce yapısının bir buhrana doğru gittiğini sürekli vurgularken, bunu özellikle bilginin ve hayata bakış tarzının ” Metafizik Özler “ den boşalmış olmasına bağlamaktadır. Eliade’ın ifadesiyle, kutsaldan kaçarak, kutsal dışına sığınma (!); ya da, dünyanın sadece bir iş atölyesi görünümü alması.. Hatta, mütefekkirin, değişik başlıklar altında kaleme aldığı yazılarının bir araya getirildiği, Le Réné de la Quantité ( Niceliğin Tahakkümü ), Gallimard1945, adlı eseri, bu hususta sunulan etkili bir tez mahiyetindedir. Bu eser, manevî dünyadan koparılmış, içten ve gönülden bağlanacağı hiçbir cephesi kalmayan, madde ve maddesel olanın tahakkümü altında yaşamaya zorlanan, bu cendere içinde kendi yaratılış özüne ve kâinatın müteâl düzenine yabancılaşan, hayatının bir tanımı olarak, iş-mutfak ve WC arasına sıkıştırılmış “tekboyutlu insan” ın dramım gözler önüne serer.

İslam ile kendisini bulması öncesinde, Mutlak ve Mütâl olanın üstün seviyede bir keşfi çabalarının ürünü sayabileceğimiz, metafizik hakkındaki görüşleri, İslam’ın İlahî ve tevhidî kaynağı itibariyle değerlendirildiğinde, daha da önem arzetmektedir.

Şöyle ki: Bir kere, metafizik, insan kaynaklı ve onunla sınırlı değildir. O, sonsuza ve mutlak olana açılan bir pencere olarak, insanı aşar. Bizi, gerçek varolanın şuûr ve his dünyalarıyla tanıştıran saf entellektüel bilgi ve metafizik, bu bakımdan bütün bilgilerin en üstünde bulunur.. Tabiatın ötesinde ve üstünde: surnaturel ” bir şuûr olan metafizik, tabiî olgulardan elde edilen bilgilerle mukayese edildiğinde, şunu kesinlikle belirtmek gerekecek ki, “metafizik alan, olgular dünyasının tamamıyla dışındadır; modern bireyler ise, tabiî olarak sadece olguları bilebilirler ve onları araştırabilirler.. Metafiziğe karşı kabiliyetsizlikleri de bu temayülden kaynaklanmaktadır zaten “ ( Guénon, Métaphysique, s.21, 22 ). Mutlak değerler kaynağı ve üstün hakikatler ufkunun belirleyicisi olarak gördüğü ” metafizik “, bütün sistemlere hakim olması, onlara bir yön, amaç ve gaye belirlemesi gereken, toplumun hayatına inmesi zorunlu en üst sistemdir. Bu noktada, kendisinden ” vahiy Hakikati “ne daha soma geçeceği, lütfedilmiş İlahî sezgiler mecmûu..

Düşünceleri arasındaki bu çok kısa gezintiden sonra diyebiliriz ki, Guénon’ un büyüklüğü, tesbit ve önerilerinin hala geçerli olmasından kaynaklanmaktadır. O, fikri ve ruhî kemalinin doruğunda iken İslâm’ı seçmekle, daha önceki bütün arayış ve tarihlerine gerçeklik kazandırmış, bütün fikirlerinin altına yekûn hattını çekerek, İslâm ile kesinliğe ve karara kavuşmuştur.

İslâm ile müşerref olmasından önceki portresi verilirken, “görünüşler ötesine baktığı izlenimini veren aydınlık ve delici bakışlara sahip “ ( Chacomac, La Vie Simple , s. 63 ) ifadeleriyle tasvir edilen Guénon için, İslâm’ a girdikten sonra kendisini ziyaret eden bir ziyaretçiyse, şöyle diyecektir: “Çehresi öylesine pırıl pırıl ki, hakikaten bambaşka, meçhûl sahillere ulaşmış görünüyordu; ben ise, zaman zaman, aralarından nehrin akıp akmadığını görmek için, ayaklarına göz atıyordum” (A.g.e., s. 112)

Guenon, yani Abdulvahid Yahyâ, İslâm’ın, Hristiyanlık ve onunla temelleşmiş Batı Kültürü karşısında kazandığı büyük zaferlerin sadece bir tanesidir: etkileri içten içe devam eden ve bakışlarımızı hala üzerine çekmeye devam eden… Onun eserlerinin iyice özümsenip yeni tahlil ve tespitlere ulaşmasını gönülden dilerken, merhûma Cenâbı Hak’tan rahmet niyaz ederiz. [Prof. Dr. Sadık KILIÇ] Sh: 54-59

DOĞU METAFİZİĞİ

 

Eserin Özgün Adı: “La Métaphysique Oriantale” Editions Traditionnelles, Quai- Saint- Michel, Paris Ve, 1983

Bu konuşmanın konusunu Doğulu Metafizik anlayışı oluşturacaktır; belki, bir niteleme getirmeden sadece “metafizik” demek, daha uygun olacaktır. Çünkü, gerçekte, özü bakımından her türlü biçim ve her türlü ilintinin dışında ve ötesinde olan saf metafizik, ne Doğu’lu, ne de Batılı’dır. O, evrenseldir.. Bunlarsa sadece, bir ifade zaruretinden dolayı, açıklanabilir olanı açıklamak amacıyla metafiziğe yüklenmiş haricî biçimlerdir. Bunlar, Doğu menşe’li de olabilen. Batı menşe’li de olabilen biçimlerdir. Ama, biçimsel farklılıkların altında, her yerde ve daima bulunan değişmez bir öz ve temel mevcuttur.

Eğer bu öyleyse, özellikle Doğu Metafiziğinden bahsetmek niye?

Şu sebeple ki, şu anda Batı dünyasının içinde bulunduğu fikri koşullarda(conditions intellectuelles) metafizik unutulmuş, genellikle bilinmiyor, aşağı yukarı yitirilmiştir. Hâlbuki Doğu’da, metafizik daima fiilî bir bilginin konusunu oluşturmaktadır. Eğer metafiziğin ne olduğunun bilinmesi isteniyorsa, yönelinmesi gereken Doğu’dur öyleyse.. Hatta, eskiden Batı’da o zamanlar, bu günün aksine, Doğu’ya, dikkat çekecek kadar çok yakın olan bir Batıda varolabilmiş metafizik eski geleneklerden bir şeyleri tekrar bulmak istersek, bu bilhassa Doğu kökenli doktrinler yardımıyla ve onlarla mukayese yaparak başarılabilecektir. Çünkü, metafizik alanında, doğrudan incelenebilecek tek şey, bu doktrinlerdir. Yalnız bunun için, bu doktrinleri bizzat Doğuluların yaptıkları gibi incelemek, az çok farazî, bazan da tamamıyla fantazi olan yorumlara dalmamak gerektiği apaçıktır. Pek sık olarak, Doğulu medeniyetlerin daima var olageldikleri ve, hala seçkin mümessillere sahip oldukları, bu sebeple de, söz konusu olan “olan şeyi” gerçek mahiyetiyle bilebilmek için, bu seçkin kişiler yanında bilgilenmenin yeteceği unutulmaktadır.

 Doğu Metafiziği dedim de, sadece, Hint Metafiziği demedim, çünkü bu nitelikteki doktrinlere, içerikleriyle birlikte, sadece Hint’de rastlanmaz; her ne kadar bu doktrinlerin gerçek mahiyetim anlayamayan bazı kimseler bunun aksine inanıyorlarsa da.. Buna göre, Hind’in durumu hiç de istisnâî değildir; onun durumu, tam olarak, geleneksel bir temele sahip olan bütün medeniyetlerin durumu gibidir. İstisnâî ve anormal olan, bilakis böyle bir temelden yoksun olan medeniyetlerdir ki, gerçeği söylemek gerekirse, bunun bir tek örneğini tanıyoruz: Çağdaş Batı Medeniyeti! Yalnız Doğu’nun başlıca medeniyetlerini gözden geçirdiğimizde görürüz ki, Hind Metafiziği’nin bir benzeri Çin de, Taoizm’de bulunmaktadır; ayni şekilde, bir diğer taraftan, İslâm’ın bazı batıni (ésotériques) fikir hareketlerinde de bulunur. ( Zaten şunu iyi anlamak gerekir ki, bu İslâmî İçselliğin, çok büyük bir kısmında Grekler’den mülhem olan, Arabların dışsal (extérieur) felsefesiyle ortak bir yanı yoktur). Tek fark ise, Hind’den başka bir yerde, bu doktrinlerin çok sınırlı ve çok kapalı olan bir seçkinler zümresinde inhisar etmiş olmasıdır. Birçok bakımdan İslâm’ınkiyle mukayese edilebilen ve onun kadar saf bir metafizik olan; modern bireylerinse varlığından bile haberdar olmadıkları içselliğin (ésotérisme) Ortaçağ’da Batı’daki durumu bu idi.. Hind’de ise, kelimenin bu anlamında, bir içsellikten bahsedilemez, çünkü onda zahirî ve batınî olmak üzere, iki yüzlü bir doktrin bulunmamaktadır. Burada söz konusu olan, sadece doğal bir içselliktir; şu anlamda ki, her fert az çok doktrini derinleştirecek ve kendi öz zihnî (intellectuelles) kapasiteleri ölçüsünde, mümkün olduğunca daha ileriye gidecektir. Çünkü kimi bireyler için, bizzat kendi karakterlerine bağlı olan ve aşılması imkânsız sınırlar bulunmaktadır.

Doğaldır ki, biçimler bir medeniyetten diğerine değişmektedir; çünkü biçimler farklı durumlara uygulanmak zorundadırlar Ama ben, Hind menşe’li biçimlere daha çok alışmış olmakla birlikte, eğer bazı hususların anlaşılmasına yardımcı olabileceklerse, ihtiyaç halinde ondan başkalarını da kullanmakta tereddüt etmiyorum. Bunda da hiçbir sakınca yoktur, çünkü nihayet bunlar, ayni şeyin farklı deyimlerle ifade edilmelidir. Bir kez daha söyleyeyim ki, hakikat bir tanedir ve herhangi bir yolla bilgisine ulaşmış herkes için aynidir.

Bu demektir ki, burada “metafizik” kelimesine verilecek anlam üzerinde anlaşmak uygundur ve pek sık olarak herkesin bu kelimeyi aynı şekilde anlamadığına şahit olduğumdan, bu oldukça önemlidir. Birden çok manaya gelebilecek kelimeler için yapılacak en iyi şey, onlara mümkün olduğunca ilk ( primitive ) ve köküyle alâkalı (etymologique) anlamlarını yüklemektir. Öyle olunca, terkibi göz önüne alındığında ” metafizik ” kelimesi, ” fizik ” terimini eskilerin gözünde taşıdığı kavram, yani bütün şümulüyle ” tabiatın ilmi ” anlamına alırsak, tamı tamına “fiziğin ötesi” ne işaret eder. Fizik, tabiat alanına ait olan herşeyin araştırılmasıdır; metafiziğin ilgilendiği ise, tabiatın ötesinde olandır. Durum böyleyken, gerek konusu, gerekse elde edilme yolları bakımından, bazıları nasıl metafiziğin tabiî bir bilgi olduğunu öne sürebiliyorlar?! Bizzat terimlerde gerçek bir karşı anlamlılık ve karşıtlık bulunmaktadır; bununla birlikte daha şaşırtıcı olanı da, bu yanlışlığın, gerçek metafizik hakkında malûmat sahibi olmaları, yani onu modern filozofların sahte-metafıziğinden tam bir sarahatle ayırmaları gereken kimseler tarafından yapılmasıdır.

Ama, belki de denilecektir ki, eğer ” metafizik” kelimesi bu tür karışıklıklara yol açıyorsa, onu kullanmaktan vaz geçip, onun yerine daha az mahzurlu olan başkasını koymak daha iyi olmaz mı?

Gerçekle bu, can sıkıcı olacaktır, çünkü oluşumu itibariyle bu kelime söz konusu mevzuya çok uygun düşmektedir. Ve sonra, bu da pek fazla mümkün değildir; zira, Batı dilleri bu kullanışa uygun başka bir sözcüğe sahip değildirler. Metafizik en üst düzeyde ve bu isme mutlak olarak lâyık tek bilgi olduğundan, Hind’de yapıldığı gibi, onun hakkında sadece ” bilgi” kelimesini kullanmayı da pek düşünmemek gerekir. Çünkü ” bilgi-connaissance ” kelimesi, bilgi konusunda İlmî ve aklî sahanın dışında hiç bir şeye kıymet vermemeye alışmış olan Batılılar için fazla net olmayacaktır. Sonra, bu kelimenin yanlış kullanılışından fazla endişelenmek zorunlu mu ki?!

Eğer bu durumda olan bütün kelimeleri atmak gerekiyorsa, kullanılabilir kaç kelime kalacak elimizde?

Hataları ve yanlış anlamaları önlemek için, gerekli görülen önlemleri almak yeterli değil midir? Biz, ” metafizik ” kelimesine, diğer herhangi bir kelimeden daha fazla düşkün değiliz; ama, bize onun yerini tutacak daha mükemmeli önerilmediği sürece, biz, buraya kadar yaptığımız gibi, ondan yararlanmayı sürdüreceğiz..

Üzüntü vericidir ki, bilmedikleri şeyi” yargılama ” iddiasında olan; (bize göre sadece ilim ya da felsefe olan) saf beşerî ve aklî bir bilgiye “metafizik” ismini verdiklerinden, Doğu Metafiziği’nin bunlardan hiç de fazla bir şey olmadığını tahayyül eden ve, buradan da, mantıkî olarak metafiziğin gerçekten de şu yada bu ( herhangi ) bir neticeye götüremeyeceği sonucunu çıkaran insanlar mevcuttur. Halbuki o, fiilen buraya götürür bizi, ama onların tasarladıklarından tamamıyla başka bir şey olduğu için..

Ancak tabiat düzenine ait bir bilgi, kutsal-dışı ( profane ) ve haricî bir bilmek söz konusu olduğundan, onların itibar ettikleri şeylerin gerçek bir metafizik değeri yoktur; biz ise, hiç de bu husustan bahsetmek istemiyoruz. Öyleyse ” metafizik ” i, ” tabiatüstü-surnaturel ” in eş anlamı olarak alalım, ne dersiniz?

Böylesi bir eş anlamlı kılmayı memnunuiyetle benimseyeceğiz, madem ki tabiat, yani (onun, sadece son derece küçük bir parçası olan algılanabilir âlem değil), bütün boyutuyla şehadet alemi (monde manifeste) aşılamadığı sürece yine fizik alanda kalacağız!.. Metafiziğin ilgilendiği ise, daha önce dediğimiz gibi, tabiatın ötesinde ve üstünde, tam olarak söylenirse,” tabiatüstü ” olandır.

Ama şüphesiz buraya, ” Bu şekilde tabiatı aşmak mümkün müdür? ” diye itiraz edilecektir. Buna çok net cevap vermekte tereddüt göstermeyeceğiz: bu sadece mümkün olmakla kalmıyor, tahakkuk da ediyor.. Bunun göstergeleri nelerdir; bu olsa olsa bir kabullenmedir de denilecektir. Elde etmek için zorunlu olan çalışmayı yaparak onu bizzat algılamaya çalışmak yerine, bir bilginin mümkün olup olmadığının ispatını istemek, gerçekten tuhaftır. Bu bilgiye sahip olan birisi için, bütün bu tartışmaların hiçbir faydası ve değeri olamaz. ” Bilgi teorisini” bizzat bilginin yerine yerleştirmek, belki de modern felsefenin güçsüzlüğünün güzel bir itirafı sayılmalıdır.

Zaten, her türlü kesin bilgide ( certitude ), tam olarak temas kurulamayan (innocommunicable) bir şeyler bulunur; hiç kimse, tamamıyla kişisel olan bir çabadan başka bir yolla herhangi yolla herhangi bir bilgiye gerçekten ulaşamaz. Bir başkasının yapabileceği ise, ona fırsat vermek ve bu bilgiye ulaşma vasıtalarını ona göstermektir. Bu nedenle, saf entellektüel, düzeyde herhangi bir kanaati empoze etmeyi savunmak, boşuna olacaktır; bu bakımdan, en mükemmel delil bile, doğrudan elde edilen ve fiilî olan bilginin yerini alamayacaktır.

Şimdi metafizik, bizim anladığımız gibi tarif edilebilir mi?

Hayır; zira tanımlamak, daima sınırlamaktır, bunda söz konusu olan ise, özü bakımından, gerçekten ve mutlak olarak sınırsız olandır. Öyleyse onu, herhangi bir formül ve herhangi bir sistem içine hapsetmek mümkün olmayacaktır. Metafizik, herhangi bir biçimde, meselâ onun, evrensel prensiplerin bilgisi olduğu söylenerek nitelenebilir. Ama, tam söylemek gerekirse, bu da bir tarif sayılmaz. Bu sadece, onun hakkında oldukça belirsiz olan bir fikir verebilir. Eğer bu prensipler alanının, kısmî ve eksik bir biçimde de olsa, yine de metafizikle meşgul olan bazı Batılılar’ın düşünebildiklerinden daha ötelere uzandığını söylersek, buna bir şey ilave etmiş olacağız Aynı şekilde Aristo, metafiziği, varlığın var olmaya dair bilgisi olarak aldığında onu ontoloji ile özdeşleştiriyor, yani bütünün parçası olarak alıyordu. Doğu Metafıziği’ne göreyse varolmak ( Petre ), prensiplerin ne en ilkidir, ne de evrenseli, zira o daha şimdiden bir belirlenmedir. Öyleyse var olmanın da ötesine gitmek lazımdır ki, zaten en önemli husus da budur.. Bu sebeple, hakikaten metafizikle ilgili her kavramın, izah edilemez bir yanının olduğunu hatırda tutmak lazım. Ayni şekilde, izah edilebilir olan her şey, her türlü ifadeyi aşan şeyin karşısında tam olarak bir şey değildir; sonlu olarak büyüklüğü ne olursa olsun, sonsuz olan karşısında hiçtir. Açıklanandan daha çok şeyler söylenebilir; bu da son tahlilde, haricî biçimlerin burada oynadığı rol, demektir. İster kelimeler söz konusu olsun isterse bir takım semboller, bütün bu biçim ve formlar, kıyaslanamaz bir biçimde kendilerini aşan idrak imkanlarına yükselebilmek için bir destek, bir dayanak noktası teşkil ederler sadece.. Biz, bu konuya aşağıda tekrar döneceğiz.

Düşüncelerimizi anlatabilmek için kullanabileceğimiz başka bir terim olmadığından, metafizik kavramından bahsediyoruz. Ama sanılmasın ki, burada bilimsel veya felsefî kavramlarla en ufak bir benzerlik vardır… Burada söz konusu olan bazı ” soyutlamalar ” yapmak değil, fakat gerçeğin bilgisini, nasıl ise öylece, doğrudan almak ve elde etmektir. Bilim, aklî ve muhakemeye dayanan, daima dolaylı ve bir yankının bilgisidir; metafizik ise, akıl üstü (suprarationnelle) sezgiye dayalı ve dolaysız bir bilgidir. Kendisi olmadan gerçek metafiziğin de olmayacağı bu ” saf zihinsel sezgi “yi, bazı modern filozofların kendisinden söz ettiği sezgi ile hiçbir surette karıştırmamak lazımdır; çünkü bu beriki sezgi, akıl altına aittir (infrarationnelle) Bir saf idraka ait (intelleetüelle) sezgi vardır, bir de duyulara ait sezgi; birisi aklın ötesinde iken, diğeri de aklın altındadır. Bu sonuncusu, ancak değişmelerin ve oluşumların dünyasını, yani tabiatı, veya daha ziyade, tabiatın en alt unsurunu kavrayabilir. Saf idrak alanına ait sezgi ise, aksine, ebedi ve mutlak prensiplerin sahasıdır ki, metafiziğin alanı da budur.

Düşüncenin evrensel prensipleri kavrayabilmesi için, bizzat onun da evrensel nitelikli olması gerekir; bu ise ferdî bir güçle ilgili değildir ve, bunu böyle görmek de bir çelişki olacaktır. Çünkü bireyin kapasiteleri arasında kendi öz sınırlarını aşmak, fert olarak onu belirleyen şartların dışına çıkmak bulunmamaktadır. Akıl, tam ve hususî olarak beşerî bir güçtür; ama akim ötesinde bulunan ise, tam anlamıyla ” gayri beşerî ‘dir; budur işte metafizik bilgiyi mümkün kılan.. Ve bir kere daha söylemek lazım ki, metafizik bilgi, insandan kaynaklanan bir bilgi değildir. Başka ifadelerle söylersek, bu bilgiye ulaşan, insan olarak salt insan değildir; varoluş merhalelerinden birisinde insan (humain) olan, ayni zamanda başka bir şey ve İnsanî varlıktan daha çok şey olan, işte bu varlık (cet être) olarak insandır ona ulaşan.. Bu, metafiziğin gerçek konusunu teşkil eden veya, daha da iyisi, bizzat metafizik bilginin kendisi olan birey üstü hallerin fiilen bilincine varmaktır. Öyleyse burada, en temel hususlardan birine gelmiş bulunuyoruz ve, bu hususta fazlaca durmak da zarurîdir; eğer insan kusursuz, tam bir varlık olsaydı, şayet o Leibnitzh’in monadı gibi kapalı bir sistem teşkil etmiş olsaydı, metafizik de mümkün olmayacaktı; böylece, geri dönülmez bir biçimde kendi üzerine kapanmış olan bu varlık, kendisinin iştirak ettiği varoluş tabakasından olmayan şeyleri bilebileceği hiçbir imkana sahip olmazdı. Ama, durum böyle değildir..

Gerçekte fert, gerçek varlığın geçici ve mümkün bir tecellisinden başka bir şey değildir; o sadece, aynı varlığın diğer hallerinin meydana getirdiği sonsuz bir kesret içinde özel bir durumdur; ve bu varlık, bizatihi, bütün tezahürlerinden mutlak olarak bağımsızdır. Hind metinlerinde daima geçen bir benzetme ile söylersek, tıpkı güneşin, üzerinde yansıdığı muhtelif nesnelerden tamamıyla bağımsız olması gibi.. (Mutlak) Ben’i gösteren ” Soi ” ile (sınırlı) ferdiyeti gösteren ” moi ” arasındaki temel farklılık da böyledir. Nasıl tasavvurlar ışın demetleriyle, onsuz asla meydana gelemeyecekleri ve gerçeklik kazanamayacakları güneş kaynağına bağlıysalar, ayni şekilde, ister beşeri ferdiyet olsun isterse tezahürü ona benzeyen tamamıyla başka bir durum, ferdiyetde az önce söz konusu edilmiş olan Müteâl’i sezici aşkın zekâ (intellect transcendant) vasıtasıyla Mutlak Ben’e, varlığın ana merkezine bağlanır.. Ne bu görüşleri iyice geliştirmek, ne de varlığın muhtelif durumlarına dair teori hakkında oldukça net bir fikir vermek, bu seminerin boyutları içinde, mümkün değildir: ama bununla beraber, en azından gerçek metafizik ile irtibatlı bütün doktrinlerde bu hususun önemini belirtmek için, gerekeni söylemiş olduğumu da sanıyorum..

Teori dedim, ama burada söz konusu olan sadece teori değildir; ayrıca burada, izah edilmesi gereken bir başka husus daha vardır. Henüz, sadece dolaylı ve herhangi bir biçimde sembolik olan teorik bilgi, gerçek bilgi için zarurî olan bir hazırlanma safhasıdır sadece.. Bu bilgi şimdilik, kendisiyle sınırlı bir biçimde bağlantı kurulabilen ve henüz, bütünüyle elde edilmemiş biricik bilgidir. Bu sebeple her açıklama, bilgiye sadece bir yaklaşım vasıtasıdır. Her şeyden önce sadece potansiyel olan bu bilginin, en sonunda fiilen gerçekleştirilmesi gerekir. Biz, kendisine az önce îmada bulunduğumuz bu sınırlı metafizikle, meselâ varlıkla sınırlanmış olduğu için teorik olarak eksik olan ve, üstelik teorisi de, bütün Doğu doktrinlerinde olduğu gibi, bilinçli bir biçimde (bilgiye) uygun bir davranış için düzenlenmiş olma yerine, bizzat kendi kendine yeterli gibi sunulmuş olan Aristo metafiziği ile karşılaştırdığımızda, burada yeni bir fark daha görürüz.. Her şeye rağmen, bu eksik metafızikde ki biz ona, ” yarım metafizik ” demeyi deneyeceğiz bile bazan, iyi anlaşılmaları halinde, tamamıyla başka neticelere götürebilecek olan bazı açıklamalara rastlanabilmektedir. Nitekim Aristo, bir varlığın, kendisinin bildiği bütünden ibaret olduğunu açıkça demez mi? Bilgiyle özdeşleşmeyi ifade eden bu açıklama, metafizik gerçekleşme prensibinin ta kendisidir; fakat bu prensip burada (Aristo metafiziğinde) soyutlanmış olarak bulunduğundan, bütünüyle sırf teorik olan bir açıklama kıymeti taşımakta ve, bu nedenle de ondan hiç yararlanamamaktadır. Ayrıca öyle görülüyor ki, bu prensip ifade edildikten sonra, artık bir daha düşünülmüyor. Nasıl olur da bizzat Aristo ve izleyicileri bu prensibin içinde zımnen bulunan şeyleri iyi görememişlerdir?

Gerçek şu ki, daha birçok konuda durum böyledir ve onlar, saf zekâ ile akıl arasındaki farklılık kadar önemli olan diğer birçok şeyi de, onlar net bir biçimde formüle ettikten sonra unutmuş görünüyorlar; işte bunlar yadırganacak boşluklardır. Acaba bunda, az çok nadir olan, ama daima mümkün olan istisnaları bir kenara bırakacak olursak, Batılının ruhuna bitişik olan bazı sınırlamaların etkisini görmek gerekir mi?

Bu, belli bir ölçüde doğru olabilir, ama bununla birlikte Batılının zihnî istidadının, eskiden de, genellikle çağdaş dönemdeki kadar çok sınırlı olduğu sanılmamalıdır. Yalnız, oradaki doktrinler, kesin olarak dışa ait doktrinlerdir; metafizikle ilgisi olmayan başka düzeyden görüşlerle daima karışmış da olsa, her şeye rağmen gerçek metafizikten bir parça ihtiva ettiği için, diğer birçok doktrinden de üstündür. Kendi payımıza biz kesin olarak şuna eminiz ki, Antik ve Orta Çağ’da, (şu anda) Batıda olandan başka bir şey vardı: seçkin bir grup insan, modern pek çok birey için güç anlaşılır bir şey olan bu (mistik) gerçekleşme de dahil, saf metafizik, hatta kusursuz olduklarını söyleyebileceğimiz doktrinleri uygulamaktaydılar. Eğer Batı bu gün bu doktrinlerin hatırasını bile tamamıyla yitirmişse, bunun sebebi, kendi özgün gelenekleriyle bağlarını koparmış olmasıdır; ve bu nedenle de modern medeniyet normal olmayan ve sapmış (déviée) bir medeniyettir!.

Eğer tamamıyla teorik olan bilgi bizzat kendi kendisinin gayesi olur, metafizik de orada durmak zorunda kalırsa, şüphesiz bu da bir şeydir, fakat tamamıyla yetersiz kalacaktır. Daha önceden, böylesi bir bilgiye izafe edilen, matematik bir kesinlikten bile daha kuvvetli olan gerçek kesinliğe rağmen, kendisinden mukayese edilemeyecek denli üstün olan bir sistem içinde bu, olsa olsa, kendine ait aşağı düzeni içinde, yere ait ve beşerî olmakla sınırlı olacak ve, bilimsel ve felsefî bir spekülasyona benzeyecektir. Metafiziğin olması gereken yer, burası değildir; başkaları ” ruh oyunu ” ya da buna benzer şeylerle ilgilensinler, bu onların bileceği iş; bizim içinse, böylesi şeyler fazla ilgimizi çekmez. Sonra biz, bir psikoloğun tecessüslerinin bir metafizikçiye tamamen tuhaf ve yabancı gelebileceğini düşünüyoruz. Onun için söz konusu olan, var olan şeyi bilmek; onu, bizzat olabileceği biçimde ve (ona ait) bilinebilen her şeyi bilmektir.

Metafizik gerçekleşme vasıtalarına gelince, bu gerçekleşme imkanını inkar etmeyi görev bilen kişilerin, kendileriyle ilgili hususlarda hangi itirazı yapabileceklerini çok iyi bilmekteyiz. Bu vasıtaların gerçekte, insanın ulaşabileceği menzil içinde olmaları gerekir; en azından ilk saflarda, beşerî duruma uygun hale getirilmeleri gerekmektedir.. Çünkü, şu anda varlık, üstün hallerde kendisinden yola çıkarak sahip olabileceği bir durumda bulunmaktadır. Öyleyse varlık, şimdiki görünüşünün kendisi içinde kurulu olduğu dünyaya ait biçimler içinde ancak, bizzat bu dünyanın üstüne yükselebilmek için, bir dayanak noktası bulmak zorundadır; kelimelerin, sembolik işaretlerin, herhangi hazırlık ayini ve yöntemlerinin bundan başka ne varlık sebebi vardır, ne de görevi.. Daha önce de dediğimiz gibi, bunlar burada dayanak görevi görmekteler ve bundan da fazla bir şey değildirler. Ama bazıları, “Tamamıyla mümkün olan bu vasıtalar, onları sınırsızca aşan ve bizzat kendilerinin de ait oldukları varlık düzeninden tamamıyla başka bir varlık düzlemine ait olan bir neticeyi nasıl meydana getiriyorlar? diyecektir. Her şeyden önce şuna dikkat çekeceğiz ki, bunlar gerçekte, sadece geçici vasıtalardır ve, elde edilmesine yardım ettikleri netice de, asla onların sağladığı bir netice değildir; onlar, varlığı, bu neticeye kolay ulaşılması için istenilen konumlara sokarlar, hepsi bu.. Muhatap olduğumuz itiraz geçerli olsa bile, bu, vasıta ile ulaşılan netice arasındaki oransızlık hiç de küçük olmayan, meselâ dinî ayinler, Tanrı’ya yakınlaşma törenleri için de geçerlidir; bu itirazı yapanların bazıları, belki de bunu yeterince düşünmelidirler. Bize gelince biz basit bir vasıtayı, kelimenin gerçek anlamında bir sebeple karıştırmıyoruz ve, metafizik gerçekleşmeyi de, herhangi bir şeyin neticesi gibi görmüyoruz;, zira metafizik gerçekleşme, henüz olmayan bir şeyin meydana getirilmesi değil, aksine zamansal ya da mekansal her türlü ardardalığın dışında, sürekli ve değişmez bir biçimde var olanın algılanmasıdır. Çünkü varlığın, kendi yasaları içinde değerlendirilen bütün durumları, mevcut ebedî içinde, anlık bir mükemmellikte bulunmaktadır.

Demek ki biz, metafizik gerçekleşme ile ona götüren, yada tercih edilen ifadeyle, onu hazırlayan vasıtalar arasında ortak hiçbir münasebettin bulunmadığını itiraf etmekte hiçbir güçlük görmemekteyiz. Bunun içindir ki zaten, bu vasıtalardan hiç birisi, mutlak bir zorunlulukla, tamı tamına zarurî değildir; ya da en azından bu vasıta, sadece, hakikaten zorunlu olan yegane hazırlanma şeklidir. Ve bu, teorik bir bilgidir. Teorik bilgiyse, diğer taraftan, en önemli ve en sürekli rolü oynayacak bir husus olarak değerlendirmek zorunda olduğumuz bir vasıta olmadan, fazla ileriye gidemez. Bu vasıta, yoğunlaşmadır. İşte, mutlaka tuhaf ve, içinde, her şeyin sadece dağılma ve biteviye değişime yönelmiş olduğu Modern Batı’nın zihinsel alışkanlıklarına karşıt olan her şey buradadır. Diğer bütün vasıtalarsa, berikine göre ancak ikinci derecededirler. Onlar bilhassa yoğunlaşmayı kolaylaştırmaya ve, bu ferdiyet ile varoluşun üstün safhaları arasındaki fiilî iletişimi hazırlamak amacıyla, beşerî ferdiyetin değişik elemanlarını kendi aralarında ahenkli bir hale getirmeye yardımcı olurlar.

Zaten bu vasıtalar, hareket nokta-i nazarından, hemen hemen sınırsız bir biçimde farklılık gösterebileceklerdir; çünkü bunlar, kabiliyetlerine ve özel yeteneklerine uygun bir biçimde, her bireyin kendi mizacına mutabık olmak zorundadırlar. En sonunda da, farklılıklar giderek küçülecektir; çünkü burada, hepsi aynı amaca yönelen pek çok yol söz konusudur. Belli bir safhadan sonra da, bütün çokluklar ortadan kalkacaktır; o vakit de, mümkün ve ferdî olan vasıtalar kendi rollerini oynamayı sona erdireceklerdir. Bu rolün hiç de zarurî olmadığını göstermek için, bazı Hind metinleri onu, kendisi vasıtasıyla bir insanın yolculuğunun sonuna daha hızlı ve kolayca varacağı, ama hedefine o olmaksızın da ulaşabileceği bir atın oynadığı rolle karşılaştırırlar. Metafizik gerçekleşme için belirlenmiş ayinler, muhtelif yöntemler ihmal edilebilir ve bununla beraber, yalnız ruhun ve varlığın bütün güçlerinin bu gerçekleşme hedefi üzerinde devamlı yoğunlaşmasıyla da, sonunda bu üstün amaca ulaşabilirler. Ama eğer, neticeye ulaşmak için daha az güç sarfetmemize imkan veren vasıtalar varsa onları isteyerek niye terk edelim ki?

Madem ki biz, üstün durumların, sonra da en yüce ve şartlı olmayan ( inconditionné ) durumun fethedilmesi için, kendisi de mümkün olan bu durumdan yola çıkmak zorundayız; o halde beşerî halin şartlarını hesaba katmış olmamız, mümkün varlıkla Mutlak’ı birbirine karıştırmak mıdır?!

Şimdi, Doğu’nun bütün geleneksel doktrinlerinde müşterek olan bilgilere göre, metafizik gerçekleşmenin başlıca safhalarına işaret etmek istiyoruz. Bir ön aşamayı teşkil eden ilki, beşerî alanda meydana gelir ve ferdiyetin sınırlarının ötesine geçmez. Bu safha, avâmdan olan bir kimsede gelişebilen yegane taraf olan bedenî cihetin (modalité) sadece çok önemsiz bir bölümü temsil ettiği ferdiyetin belirsiz bir uzantısından ibarettir; bu bedenî modaliteden yola çıkmak gerekir… Başlangıç olarak, maddî düzeyden ödünç alınmış, giderek de beşerî varlığın diğer modalitelerinde de yankılanacak vasıtaların kullanılması bundandır. Sözünü ettiğimiz safha, neticede, beşerî ferdiyet içinde bilkuvve mevcut olan; onun, bedenî ve hissî olanın ötesindeki muhtelif istikametlere yayılan çok sayıdaki uzantılarını teşkil eden bütün imkanların gerçekleşmesi veya gelişmesi safhasıdır; sonunda da, ancak bu uzantılar yardımıyladır ki, diğer durumlarla temas gerçekleşebilecektir.

Bu bütüncül ferdiyetin gerçekleşmesi, bütün öğretilerin “fıtrî durum” (état primordial) diye niteledikleri, gerçek insanın durumu olarak mütalâ edilen ve, genel durumun bazı karakteristik sınırlarından, bilhassa fam olmaktan kaynaklanan sınırlılıktan uzak olan o halin yeniden inşası olarak gösterilebilir. Bu ” fıtrî duruma ” ulaşmış olan varlık, hala İnsanî bir ferttir, o bireyüstü herhangi bir durumun fiilen, mülkiyeti altında da değildir; bununla birlikte o, zamanın bağından kurtulmuş, nesnelerin görünen ardardalığı, onun için eşzamanlılığa dönüşmüştür. O, bilinçli bir biçimde, normal insanın meçhulü olan ve kendisine “ebedîliğin hissi” denilebilecek olan bir meziyete sahip olur. Bunun çok büyük bir önemi vardır; zira, zamana bağlı ardardalık görüş açısından kurtulamayan ve, bütün eşyayı eşzamanlı biçimde gözden geçiremeyen kimse metafizik düzeninin en küçük idrakine bile kabiliyetli değildir. Hakikaten metafizik bilgiye ulaşmayı arzulayan birisi için yapılacak ilk şey, zamanın dışına; eğer çok tuhaf ve alışılmadık bir deyim olarak görülmezse, diyeceğiz ki, “zamansızlık” ( non temps ) içine yerleşmesidir. Zamanla sınırlı olmayanın bilincine ise, az önce kendisinden bahsettiğimiz bu “fıtrî durum” un tamlığı ve doluluğu içinde elde edilmesinden önce dahi, çok eksik bir biçimde, ama bununla birlikte ne de olsa reel tarzda ulaşılabilir.

Belki şu sorulacaktır: “Fıtrî durum” ifadesinin anlamı nedir? Batı’nınki de dahil, ( çünkü İncîl başka bir şey dememektedir ), bütün gelenekler, halihazırdaki durum sadece, muayyen bir zaman dilimi boyunca çağların akışıyla meydana gelen tedricî bir tür maddîleşmenin etkisiyle, bir düşüşün sonucu iken; bu durumun, beşeriyetin başlangıcında normal olduğunu öğretmek konusunda hemfikirdirler. Biz, modernlerin, kelimeye vermiş oldukları anlamda “gelişme, tekamül” kavramına inanmıyoruz. Onların tasarladıkları sözde bilimsel hipotezler, hiçbir surette realiteye uymamaktadır. Burada ancak biz, bilhassa Hind doktrinlerinde geliştirilmiş olan Kozmik Çevrimler teorisine basit bir îmada bulunmaktan fazla bir şey yapamayız; böyle bir şey, konumuzun dışına çıkmak olacaktır. Çünkü kozmoloji, her ne kadar sıkı sıkıya ona bağımlı ise de, metafizik değildir. O sadece metafiziğin fizik planda bir uygulanmasıdır ve, gerçek tabiat yasaları da sadece, evrensel ve zorunlu yasaların göreli ve mümkün alandaki bazı sonuçlarıdır..

Metafizik gerçekleşmeye tekrar dönersek diyebiliriz ki; Metafiziğin ikinci safhası, tabakaları beşerî durumunkilerden tamamıyla başka olsa da, yine de şartlı olan ve ferdi aşan durumlara uygun düşmektedir. Burası, yani önceden içinde bulunduğumuz insanın dünyası, tamamıyla ve kesin olarak aşılmıştır. Daha açıkçası şunu söylemek lazım: Burada aşılan, ne olurlarsa olsunlar, bütün ferdî halleri kapsayan, en güzel kavranılışıyla biçimler dünyasıdır; çünkü biçim, bütün bu hallerde ortak bir şart olup, ferdiyet de ancak olduğu şekilde, onun vasıtasıyla belirlenir.

Artık kendisine beşerî varlık denilemiyecek olan varlık, Uzakdoğu ifadesiyle söylersek, “biçimlerin akıntısı” nın dışına çıkmıştır. Öte yandan yapılması gereken başka ayrımlar da olacaktır, çünkü bu safha alt bölümlere ayrılabilir: o, gerçekte şeklî olmasa da, yine de görünen varoluş âlemine ait olan hallerin tahakkukundan tutunuz da. saf varoluşun derecesi olan evrensellik derecesine varıncaya kadar, bir çok safhaları ihtiva etmektedir.

Bununla birlikte, bu durumlar beşerî durum ile karşılaştırıldığında ne kadar yüce ve ondan ne kadar uzak olursa olsunlar, onlar da ancak nisbîdirler; hatta, onlar arasında en yüksek derecede gerçek olan şey, onların tezahür prensibine uygunluğudur. Öyleyse denilebilir ki, bu duruma ulaşmak geçici bir sonuç olup, onun, metafizik gerçekleşmenin nihaî gayesiyle karıştırılmaması gerekir. Varlığın ötesinde bulunmaktadır, kendisine nisbetle geri kalan her şeyin bir araç ve hazırlık oluşturduğu bu gaye!.. Bu en yüce amaç, yani mutlak şartsızlık durumu her türlü kayıtlanmadan bağımsızdır. Hatta sırf bu sebeple o, tamamıyla açıklanamazdır ve, onun hakkında söylenebilecek her şey sadece olumsuzluk kipinin terimleriyle ifade edilebilir: bütün varoluşu kendi göreliliği içinde belirleyen ve tanımlayan sınırlamaların nefyedilmesi ( negation ). Bu durumu elde etme, Hind doktrininin şartlı durumlara göre değerlendirildiğinde “Kurtuluş-Delivrance”, Üstün Prensib’e göre mütalaa ettiğinde de “Birleşme-Union” adını verdikleri haldir.

Bu şartlı olmayan durumda, varlığın diğer bütün halleri zaten, prensip olarak mevcutturlar; ama başka bir biçime dönüşmüş ve ayrıca, bir zamanlar, özel durumlar olarak onları belirlemekte olan hususî şartlardan kurtulmuş bir halde.. Varlığını sürdürme, evet budur olumlu bir realiteye sahip olan; çünkü herşeyin prensibi olan bir haldir bu..

“Kurtulmuş” varlık, hakikaten kendi imkanlarının doluluğuna ulaşmıştır. Ortadan kaybolansa sadece, Aristo’nun bu kelimeden kastettiği anlamda, mevcudiyetleri bir mahrumiyeti simgeledikleri için tamamen olumsuz olan, sınırlayıcı şartlardır. Yine, bazı batılıların sandıkları gibi, bir tür yok olmak olmayan bu mhaî durum, aksine mutlak mükemmellik ve, karşısında herşeyin sadece bir hayal olduğu üstün realitedir.

Yine diyelim ki, metafizik gerçekleşme süresince varlık tarafından elde edilmiş olan her netice, kısmî bile olsa, belli bir biçimde metafiziktir. Bu netice, bu varlık için, hiçbir şeyin ona kaybettiremeyeceği sürekli bir karakter oluşturur. Bu düzen içinde yapılan iş, nihaî andan önce parçalanmış olarak vücude gelmiş bile olsa, bütün anların toplamı yerine bir defada yapılır ve, yine bundan ötürü de, zaman dışında bulunur. Bu, basit teorik bilgi hakkında da geçerlidir. Çünkü bu hususta, varlığın sadece anlık bir değişimi olan ve daima neticelerinden de ayrı olan eylemden hayli farklı olarak, her bilgi kendisinde kendi meyvesini de taşımaktadır. Neticeler zaten, onları meydana getirenlerle ayni alana ve varoluş düzenine aittirler. Fiilin, fiilden kurtarmada bir etkisi olamaz; sonuçları da, zaten kendisine uygun düşen gelişim bütünlüğü içinde değerlendirilen ferdiyetin sınırlarının ötesine geçemez.. Cehalete: bütün sınırların kökü olan cehalete muhalif olmayan fiil, ne olursa olsun, cehaleti yok edemez: güneş ışığının karanlıkları dağıtması gibi, sadece bilgi dağıtabilir cehaleti… İşte o zaman da, görünen görünmeyen bütün durumları değişmez ve ebedî prensibi olan ” Mutlak Ben-Soi ” bütün ihtişamı ile tezahür eder.

Bu çok eksik olan ve, sadece metafizik gerçekleşmenin ne olabileceği konusunda muhakkak ki çok yetersiz bir bilgi veren bu genel sunuştan sonra, ciddî yorum hatalarından kaçınmak için çok önemli bir uyan yapmak lazımdır: Burada söz konusu olan bütün bu şeylerin, az ya da çok harikulâde olan kimi olgularla herhangi bir ilişkisi yoktur. Fenomen olan her şey, maddî düzene aittir, metafizik ise, fenomenlerin ötesindedir. Bu sözcüğü biz, en genel anlamında ele alıyoruz. Diğer sonuçlar arasında, buradan şu neticeler çıkar ki: Kendisinden az önce bahsedilen durumların, kesin olarak hiçbir psikolojik karakteri de yoktur. Bunu bütün açıklığıyla söylemek lazım, zira bazen bu açıdan tuhaf yanlışlıklar olmaktadır. Tanımından bile anlaşılacağı gibi psikoloji, ancak beşerî durumlar hakkında bilgi sahibi olabilir ve, bu gün anlaşıldığı şekliyle ancak, ferdin, bu bilim dalı uzmanlarının tahmin edemeyeceği mesafelere uzanan imkanlarının çok sınırlı bir bölgesine ulaşabilir. İnsan ferdi, hakikatte, Batı’da genel olarak düşünüldüğünden, ayni anda hem fazla hem de noksandır. Genel olarak hakkında etüd ve inceleme yapılan her şeyin uygun düştüğü bedensel varlık tarzının (modalité corporelle) ötesine doğru sonsuz olarak uzanabilme ( extension ) imkanları sebebiyle, o çok büyüktür; ama yine o, çok eksiktir de.. Kusursuz ve kendi kendine yeterli bir varlık teşkil etmekten bir hayli uzak olduğu için, sadece dışa akseden bir görünüş ve, kendi bakîliği içinde ve özü hiçbir surette sonradan olmayan gerçek varlık tarafından yansıtılmış olan dayanıksız bir görünüştür.

Şu husus üzerinde İsrar etmek lazımdır ki, metafizik hakikat alanı, olgulara ait dünyanın tamamıyla dışındadır, zira modern zihniyetteki kimseler, alışkanlık gereği, sadece olguları tanıyor ve araştırıyorlar. Zaten deneysel bilimlere kazandırmış oldukları ilerlemelerin de gösterdiği gibi, hemen hemen özellikle bunlara ilgi duyuyorlar; onların metafizik yetersizlikleri de aynı temayülden kaynaklanıyor. Şüphesiz, metafizik gerçekleşme halinde bazı özel fenomenlerin meydana gelmesi, ama tamamıyla geçici bir biçimde, mümkün olabilir. Böyle bir şey daha ziyade hoşlanılmayan bir neticedir, çünkü bu tür şeyler, onlara herhangi bir önem atfetme cazibesine kapılabilecek birisi için, ancak bir engel oluşturabilirler. Bunlar tarafından durdurulan ve fenomenler sebebiyle kendi yoluna sırt çeviren; hele bilhassa, kendisini istisnaî güçler araştırmasına veren kimsenin, metafizik gerçekleşmeyi, sapma (deviation) meydana geldiğinde, daha önceden ulaşmış olduğu dereceden daha uzaklara götürme şansı pek azdır.

Bu açıklama bizi tabiî olarak, ” YOGA ” kelimesinin cari olan bazı yanlış açıklamalarını düzeltmeye sevketmektedir. Hakikaten zaman zaman, Hintlilerin, bu ” yoga ” kelimesiyle beşerî varlığın saklı bazı güçlerinin geliştirilmesini kastetmiş oldukları öne sürülmedi mi? Bizim az önce söylemiş olduklarımız, böyle bir tanımın reddolunması gerektiğini göstermeye kafidir. Doğrusu, bu “yoga” kelimesi, bizim mümkün olduğunca tamı tamına “Birleşme-Union” olarak çevirdiğimiz kelimeden başkası değildir; bu kelimenin delalet ettiği şey, öyleyse, metafizik gerçekleşmenin en üstün amacıdır ve yoga yapan kimse de, eğer en dar anlamda anlaşılmak istenirse, sadece ve sadece bu amaca ulaşmış kimsedir. Bununla beraber, teşmil yoluyla, ayni terimlerin, bazı durumlarda, “Birleşmeye” hazırlık safhalarına da veya basit başlangıç vasıtalarına bile; hatta, bu aşamalara uygun düşen hallere ulaşmış ya da ulaşmak için bu vasıtaları kullanan varlığa (birey, insan ) da tatbik edildikleri bir gerçektir. Ama, ilk anlamı ” Birleşmek ” olan bir kelimenin, tamamıyla veya aslî anlamda, nefes alıp vermesiyle alâkalı egzersisleri veya ayni cinsten başka bir şeyi gösterdiği nasıl iddia edilebilir? Genel olarak ritm ilmi diyebileceğimiz bir esas üzerinde temellenmiş olan bu egzersisler ve diğerleri, fiilen metafizik gerçekleşme için en fazla kullanılan vasıtalar arasında yer alırlar; ama, yalnız mümkün ve geçici bir vasıta olan şey amaç olarak alınmamalı ve yine, ancak tali derecede bir anlamı olan az ya da çok bozulmuş bulunan bir mana, bir kelimenin birinci derecedeki anlamı olarak benimsenmemelidir..

Aslında yoga’nın ne olduğundan bahsederken ve bu kelimenin daima esas olarak ayni şeyi gösterdiğini söylerken, hakkında şu ana kadar hiç bir şey söyleyemediğimiz bir soruyu sormak düşünülebilir: takdim ettiğimiz bütün verileri kendisine borçlu olduğumuz bu geleneksel metafizik doktrinlerin menşe’i nedir?

Her şeyi tarihsel bakış açısından ele almak isteyenlerin tepkilerine yol açma riskini taşıyorsa da, cevap çok basittir: onların hiçbir menşe’i yoktur! Bununla, zaman içinde tayin edilebilir beşerî bir menşe’i olmadığını söylemek istiyoruz. Başka kelimelerle söylersek, bu kök kelimenin, benzeri bir durumda var olma nedeni bulunmuş olduğunu farzetsek bile, geleneğin menşe’i, metafiziğin kendisi gibi “gayri beşerî” dir. Bu düzlemden doktrinler, insanlık Tarihinin herhangi bir anında ortaya çıkmamıştır. “Fıtrî durum” a yapmış olduğumuz îma ve, yine, diğer taraftan metafizik olan herşeyin zaman-dışılık niteliğine dair söylemiş olduğumuz şeyler, bazı önyargıların aksine, kendisine tarihî perspektifin hiçbir surette tatbik edilemeyeceği bazı şeylerin var olabileceğini kabûle yanaşmamız durumunda, bunu kolaylıkla anlamaya imkan vereceklerdir. Metafizik hakikat, ebedîdir; yine de daima, onu gerçekten ve tamamıyla tanıyabilmiş insanlar var olagelmiştir. Değişebilenler, haricî biçimler ve mümkün vasıtalardan başkası değildir; bu değişmenin bile, modern bireylerin “tekamül” adını verdikleri durumla hiçbir ilgisi olmayıp, bu sadece bir ırkın veya belirli bir çağın şu yada bu özel durumlarına, hususî şartlarına basit bir uyarlama işidir. Biçimlerin çokluğu, bundan kaynaklanmaktadır; ama doktrinin temeli bu değişim esnasında hiçbir biçimde değişmemekte veya bozulmamakta; ayni şekilde varlığın temel birliği ve hüviyeti, tezahür hallerinin çokluğu sebebiyle bozulmamaktadırlar.

Metafizik bilgi ve, onun gerçekten olması gereken şeyin tamamı olabilmesi için, kapsamış olduğu gerçekleşme (realisation) olgusu, öyleyse, en azından prensip olarak her yerde ve daima mümkündür. Bu mümkün oluş, sanki “mutlak” bir tarzda mülahaza edilse bile.. Ama gerçekte bunlar, şayet denilebilirse, pratik olarak ve pek tabiî ki nisbî bir anlamda, herhangi bir ortamda ve en ufak bir ihtimal hesabı söz konusu olmaksızın, eşit bir biçimde mümkün müdürler?

Bu konuda, en azından metafizik gerçekleşme konusunda, daha az tasvipkâr olacağız… Bu durum, metafizik gerçekleşmenin, başlangıçta, imkanlar düzeninde bir dayanak noktası edinmek zorunda olması olgusuyla izah edilir. Çağdaş batı Dünya’sının karşısına çıkardığı olumsuz ve, böyle bir çalışmayı orada imkansız kılacak denli menfi olan şartlar nevinden, hassaten elverişsiz olan koşullar bulunabilir.. Muhit tarafından temin edilen bir destek olmadığı ve, kendisini böyle bir çabaya veren kimsenin gayretlerine sadece karşı çıkan, hatta inkar eden bir ortam içinde bulunduğundan, bu işe girişmek tehlikeli bile olabilecektir. Buna karşılık, kendilerine “geleneksel” adını verdiğimiz medeniyetler öylesine örgütlenmişlerdir ki, orada, şüphesiz kesin olarak zorunlu olmayan, fakat haricî olmakla birlikte, kendisi olmaksızın fiilî sonuçlara ulaşılması bir hayli zor olan etkili bir yardımla karşılaşabilmektedir. Öte yandan bu medeniyetlerde, gerekli olan niteliklere sahip bile olsa, tek başına olan ferdin çabalarını aşan bazı başka şeyler de mevcuttur. Hiç kimseyi de, mevcut şartlar altında, durumu değerlendirmeksizin böyle bir teşebbüse girişmesi için cesaretlendirmek istemiyoruz. Ve bu, doğrudan doğruya bizim sonumuzu hazırlayacaktır.

Bize göre Doğu ile Batı arasındaki büyük fark, ( burada özellikle Modern Batı söz konusudur), hakikaten gerçekten var olan yegane fark, zira diğer bütün farklar buradan kaynaklanmaktadır, şudur: bir yandan, bütün kapsadıklarıyla beraber geleneği muhafaza etmek, diğer yandansa, ayni geleneği unutmak ve kaybetmek; bir taraftan metafizik bilgiyi sürdürmek diğer taraftan da bu alana uygun düşen bütün şeylerden tamamıyla  habersiz olmak… Kendi seçkin aydınlarına, hissettirmeye çaba sarfettiğimiz imkanları açan; ona, bu imkanları fiilen gerçekleştirmek için uygun vasıtalar sunan ve, en azından bazılarına bu imkanları dolu dolu gerçekleştirme müsaadesi veren., evet, bu geleneksel medeniyetlerle, tamamıyla maddî istikamette gelişmekte olan bir medeniyet arasında hangi ortak ölçü bulunabilir ki?..

Öyleyse, ” Ben hangi tarafın tutulacağını bilmiyorum ” düşüncesi ile basireti bağlanmadıkça, kim, maddî üstünlüğün fikrî düşüklüğü dengelediğini iddiaya cesaret edebilecek?

” Yüksek kavrayışla ilgili ve aklı- intellectuelle “, diyoruz; ama bu terimle, beşerî ve de doğal düzenle sınırlanmayan, gerçek aklîliği kastederek… Kendi aşkın mutlaklığı içinde metafizik bilgiyi mümkün kılacak olan da budur.. Bana öyle geliyor ki, bu hususta verilmesi uygun olan cevap hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüte düşmemek için, bu sorular üzerinde bir an düşünmek yeterlidir.

Modern Batı’nın maddî üstünlüğü inkar edilemez; hiç kimse bunu inkar etmediği gibi, inkar etmek niyetinde de değildir. Daha ileriye giderek şunu söylemek lazım ki: Bu aşın maddî gelişme, derhal kendine hakim olmazsa, bazı İslâmî sufî ekollerinde kullanılan bir ifadeyle, “fıtrî safvet haline dönüş” ü ciddî ciddî düşünmezse, er yada geç, Batı’yı helak olma tehlikesiyle yüzyüze getirecektir. Değişik muhitlerde bu gün, ” Batı’nın savunulması ” ndan çokça bahsedilmektedir; ama ne yazık ki, Batı’nın bizzat kendisine karşı korunmaya ihtiyacı olduğu, onu gerçekte tehdit eden başlıca ve en korkunç tehlikelerin onun bu günkü öz temayüllerinden kaynaklandığının anlaşıldığını sanmıyorum. Bu konuda biraz daha derinliğine düşünmek iyi olacak ve hala düşünmeye ehil olan bütün herkesi de buna davet etmek çok görülmeyecektir. Yine açıklamalarımı ben şu ifadelerle bitireceğim: Tamamıyla anlatamadımsa bile, en azından, benzeri artık Batı’da olmayan bu Doğu tefekkür tarzının ne olduğunu hissettirebildimse; gerçek metafiziğin, Hind’in kutsal metinlerinin dediği gibi, tamamıyla gerçek, mutlak, sonsuz ve en üstün yegâne bilginin ne olduğu hakkında, ne kadar eksik olsa da, bir özet sunabildimse, kendimi mutlu sayacağım…

Sh: 61-82

 

Kaynak: Prof. Dr. Sadık KILIÇ, Tabiattaki Metafizik Ve R. Guenon’un “Doğu Metafiziği” Akçağ Yayınları : 113, Baskı Tarihi: 1995Ankara

 

 

İNSANLARI DEĞİŞTİRME SANATI


ÖNSÖZ

Çağımızın en büyük problemlerinden biri, belki en büyüğü, kanaatımızca, insanlığın geçirmekte olduğu ruhi bunalımdır. Dünyanın her köşesinde, hemen her gün, bu ruhi bunalımın çeşitli şekillerdeki belirtilerini görüyor, okuyor veya işitiyoruz. Bu olaylardan kulağımıza gelmeyenlerin ise, gelenlerden daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Sosyologlar, sayıları her gün biraz daha artan bu idealsiz, gayesiz, hedefsiz ve bencil insan tiplerini, dünyamızın geleceği için bir tehlike saymaktadırlar. Devlet adamları ve idareciler, aile ocaklarından başlayarak yaşantımızın bütün bölümlerine yayılan ve beraberlerinde çeşitli problemler getiren, bu anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla nasıl başa çıkılabileceği üzerinde durmaktadırlar.

Modern savaşlarda kullanılan korkunç silâh ve vasıtalar, insanlar üzerinde büyük ruhi depresyonlar meydana getirmiştir. Savaş sonrasındaki açlık, işsizlik ve sefalet, fertlerin ve toplumların yaşantıları ve değer ölçüleri üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır.

Diğer taraftan insanlar, çağımızın teknolojik ilerlemelerine ve hızla değişen sosyal şartlarına ayak uyduramamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin tüketim hattâ israf esasına dayanan ekonomik sistemi, gelir dağılımı dengesizliğinin, gelişmemiş ülkeler aleyhine bir kat daha artmasına sebep olmaktadır. Dünya nüfusunun %70’inin yaşadığı topraklardaki halkın birçoğunun ellerine, bugün bile, yeteri kadar yiyecek geçmediği, hattâ açlıktan ölenlerin bulunduğu herkesçe bilinen gerçeklerdendir. Bu yerlerdeki nüfus patlamaları ise, yakın bir gelecekte, durumun daha da ağırlaşmasına yol açacaktır.

Sayılan bu sebeplere, daha birçok diğer faktörler de eklenince, insanların karakterlerinde bir katılık meydana gelmekte ve onları, yalnız kendi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bencil olmağa doğru itmektedir. Bu suretle de insan yaradılışının esasında, doğal olarak mevcut bulunan “Egosantrizm” elle tutulacak bir yoğunluğa varmaktadır.

Ancak, insanlığın geçirdiği ruhi bunalımın doğurduğu moral çöküntüsünün, fertler ve toplumlar üzerinde yaptığı korkunç yıkıntılar, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, tarihin her devrinde, insanlık çeşitli bunalımlar geçirmiştir. Fakat, haberleşme ve ulaştırmanın günümüzde son derece gelişmiş olması, bu tür olayların gününde hattâ saatında, dünyanın dört bir köşesine yayılmasını sağlamakta, bu da insanlar üzerindeki etkinin artmasına yol açmaktadır.

Yüzyıllar boyu sömürge idareleri altında, bir esir hayatı yaşadıktan sonra özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkelere bir göz atalım: Politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda geri kalmış durumda bırakılan bu ülkeler halkının, aralarında bir birlik ve beraberlik kurulmasına fırsat verilmeden, yurtları iki ayrı ideoloji blokunun savaş alanı haline sokulmakta ve sel gibi kardeşkanı akıtılmaktadır.

Diktatörlüklerde, insanlar hâlâ kitle halinde sürülmekte ve toplama kamplarına gönderilmektedirler. Bu yerlerde ilkokul çocukları, analarını babalarını polise ihbar edecek derecede şartlandırılır. Vatandaşlar, hayatlarını devam ettirebilmek için, yalan söylemeyi, bir sanat haline getirmeğe mecbur edilirler. Komşu, rejime sadakatini isbat etmek için, komşusunu jurnal eder. “İşçi Cennetinde grev hakkı tanınmaz ve “Demokratik Cumhuriyet”lerinde düşünce, söz ve basın özgürlüğü bulunmaz. “Şef’in ölümünden hemen sonra, başlayan, iktidar mücadelesi sırasında “Tasfiye” adı altında sahneye konulan kanlı olaylar, bu DEMOKRASİ’lerin niteliği hakkında kesin fikir vermeğe yeterlidir. Her an korku içinde yaşayan insanlarda, şahsiyetin gelişmesi, insanlık şeref ve haysiyetinin teşekkül etmesi mümkün olamayacağına göre, polis rejimi altındaki ülkelerde, dürüstlük, ruh temizliği, diğergâmlık ve insan sevgisi gibi manevi değerlerden söz etmek gerçeklerle alay olur.

Refahın doruğuna varmış ülkelerde ise; şantaj, silâhlı soygun, kaçakçılık, adam kaçırmalar, ırza tecavüz ve daha akla gelen ve gelmeyen her türlü şiddet olayları yaşantılarının bölümleri halinde akıp gitmektedir. Ayrı kıtalardan iki uygar ülkeden iki örnek verelim: Birleşik [Amerika'nın büyük bir şehrinde, gündüz gözüyle ve sokak ortasında, yaşları 16 ile 18 arasında üç kolej öğrencisinin tanımadıkları yaşlıca bir adamı, elle karate vuruşuyla boyun kemiğini kırmak suretiyle öldürdüklerini gazeteler yazdı. Almanya'da yaşları 14 ile 16 olan iki öğrencinin, aynı şekilde, gebe bir kadını zincirle döğerek, çocuğunun kaybına sebep olduklarını gazetelerde okuduk. (Yıl 1977) Şimdiki zamanda her gün bir yerde bu olaylar oluyor.]

Hiçbir ideale dayanmayan, hiçbir gaye ve hedefi bulunmayan, sakat hattâ sapık bir karakter Taşıyan bu tür suçların, gençlik arasında hızla yayılması, insanlığın geleceği için bir tehlike teşkil edecek boyutlara varmıştır. Çoğunluğunu üniversite, yüksekokul hattâ lise öğrencilerinin teşkil ettiği bu gençler, kendilerine yakıştırdıkları çeşitli adlar altında, örgütler kurmakta ve etrafa saldırmaktadırlar. Ancak, silâhlı soygundan, adam öldürmekten sabotaja kadar varan, her türlü şiddet olaylarını kapsayan bu ağır suçlar, gençlikte bulunması lâzım gelen RUH ASALETİ’ni gölgeleyecek hattâ lekeleyecek sınırlara ulaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının acısını tatmayan bu gençler, darboğazlardan geçmedikleri için, özellikle demokrat ülkelerde teneffüs ettikleri hürriyet havasının değerini takdir edememektedirler. Kendilerini, gayesinden saptırılmış EPİKÜRİZM [ ehlikeyif; hazlara düşkün (adam)] felsefesine kaptıran bu gençler, “Benden sonra tufan” diyen bir ruh hâleti içinde, ne kendi nefislerine ne de içinde yaşadıkları topluma karşı bir mesuliyet yüklenmek istemektedirler.

Bir zamanlar, dünyanın hemen her tarafını sarmış olan öğrenici olayları sona erdiği halde, yurdumuzda, fikir münakaşası sınırlarını da aşarak, şuursuz bir tempo ile sürüp gitmektedir. Çalışıp hak etmediği notu alamadığı için öğretmenini öldürecek, kendisi gibi düşünmeyen arkadaşlarını şişleyecek veya dördüncü kat penceresinden aşağı atacak, feyiz aldıkları irfan yuvalarına karşı sabotaj düzenleyecek kadar ağır suçlara yönelmiş bulunmaktadır. Gençlerin bu davranışları, iki kuşak arasında açılmış olan uçurumun gittikçe derinleşmesine yol açmakta ve doldurulmasını da güçleştirmektedir.

Sonuç olarak; dinbirliği’nin, inançbirliği’nin,. dilbirliği’nin, güzel sanatlar’ın ve binlerce yıllık geleneklerin mahsulü “milli kültür” tehlikeye girmektedir. Milli birliğe ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir devirde yaşadığımızı, gençlerimizin iş işten geçmeden biran önce idrâk etmeleri, milletçe en büyük ümit ve temennimiz olmalıdır.

Gerçi, durumun önemini ve ciddiyetini kavrayan dünya milletleri, karşılarında bulunan bu problemlerin çözümlenmesi için, örgütler kurmak ve aralarında konferanslar düzenlemek yoluna gitmektedirler. Ancak, insanların bir de manevi cephelerinin bulunduğu ve bunun gerek fertlerin gerek toplumların davranışları üzerinde son derece etkili olduğu göz önünde tutulmamaktadır, Bu yüzden de, bu örgütlere bağlanan ümitleri gerçekleştirdiklerini söylemek mümkün değildir.

Mânevi Cihazlanma Derneği üyelerinden Dr. Paul Campbell ile Peter Howard İsviçre’nin Bern şehrinde “İnsanları Değiştirme Sanatı” adında bir kitap yayınlamışlar ve bu konuları ele alarak, derinlemesine incelemişlerdir. Çağımızın bilmecesi, Şahsiyetin Anatomisi, Çözüm Yolları ve Kudretin Kaynağı bölümlerini ihtiva eden bu eser, dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiştir.

Bu kıymetli eserin yurdumuza yararlı olacağına inandığım için dilimize çevirmeyi uygun gördüm.

Saygılarımla…

Ankara 1977 Mithat SAN

ÇAĞIMIZIN BİLMECESİ

Dünyamız, anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla doludur. En önemli problem, bu insanlarla nasıl başa çıkılabileceğidir… Bu tip iş arkadaşı, politikacı, çocuk, karıkoca, sınıf, ırk veya ulus!.. Bu durum her gün binlerce dilde konuşulan ana temalardan biridir.

Bu problemin çözümlenmesi için, çeşitli metodlar uygulandı. Bugün, milletler arasındaki görüşmelerde, veto’ya sık sık başvurmak bir gelenek haline geldi. Yaşantımızın bir parçası olan veto’lar, bütün dünyada konferans ve konuşma masaları sınırlarını aşarak, kahvealtı masalarına kadar yayılmıştır. Bütün bu haller ise, insanlar arasında bir görüş birliği ve beraberliği yerine, karakterlerde bir katılık ve acılığın meydana gelmesine sebep olmuştur.

Yüze gülüp arkadan hançerlemek, özel ve toplumsal yaşantımızda, günlük olaylar halinde akıp gitmektedir. Uygulanan diğer metodlara gelince; bunlar da: Diktatörlük, insanların manen veya maddeten ölüme sürüklenmesi, zorbalık, toplama kampları, topyekûn tasfiye ve nihayet savaş!..

İşte bütün bu metodların ortaya koyduğu durumlar ve bunlara eklenen sosyal güçlükler, gelecekte çözümlenmesi gereken birer problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, bu dünyada hiçbirimizin, herkesi memnun edemeyeceği de sabit olmuş bir realitedir.

Bugün Sovyet Rusya’da, ağızdan ağıza dolaşan en önemli soru şudur: “Acaba nasıl bir insan tipi yaratılmalıdır ki, yeni toplum düzeni işler bir hale gelsin?..” Komünizmin bunu başaramadığı bugün artık günşığına çıkmıştır.

Norveç Komünist Partisi kurucularından Oestfold Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hans Bjerkholt şöyle diyor: ‘‘Yeni insan tipi problemi Sovyet Rusya’nın programında çözümlenmemiş bir düğüm olarak kalacaktır. Rusya’da bütün konferanslarda, yeni bir insan tipinin nasıl yaratılacağı teması üzerinde sık sık ve ısrarla durulmaktadır. Ancak insanları bir kalıptan geçirmek suretiyle, bunu başaracağımız hakkında boş bir kuruntuya kapılmamalıyız. Yeni bir insan tipi yaratılmadıkça da, ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir sistemin topluma, gerçek barış ve özgürlüğü getiremeyeceği, su götürmez bir realite olarak karşımızda duracaktır.”

Hepimiz kapitalist değiliz. Hepimiz Komünist de değiliz. Fakat bizlerden hemen herbirimiz, herkesin ve her şeyin olduğundan başka türlü olmasını isteyen bir kişiyi tanırız. Eğer bizde, herhangi bir şahsın olduğundan başka türlü olmasını istersek, bu takdirde şu soruya dürüst ve namuslu bir şekilde cevap vermeliyiz: “Acaba, ben niçin onun başka türlü olmasını yani değişmesini istiyorum?..” Her şey bir tarafa, başkalarının değişmesini istemekle, aslında hiçbir şeyin değişmesini sağlamış olmayız.

Aileler, problemli çocuklarının veya akrabalarının, olduklarından başka türlü olmasını isterler. Burada ana motif, bu ailelerin sakin bir hayat sürmek istemeleri veya komşularının, kendi haklarında, daha elverişli duygu beslemeleri arzusuna dayanır.

İşveren, bilânçosunun daha kabarık bir kârla kapanmasını sağlamak için, karşısında daha uysal bir işçi topluluğu görmek ister.

Halkın bir sınıfı, elinde olanı korumak veya elinde olmayanı ele geçirmek için, diğer sınıfların değişmesini yani başka türlü olmalarını isterler.

Demokratlar, alışılmış olan kolay ve rahat yaşantılarını sürdürmek için, diktatörlerin başka türlü olmalarını isterler.

Sömürge halkı, haklı olarak, kendilerini sömüren emperyalistlerden nefret ederler ve özgürlük isterler. Fakat özgürlüğe kavuştuktan sonra da çoğunlukla, yüreklerinde biriken intikam duygusunu bir tarafa atamazlar.

Konferans masasında, bizim partimiz, rahatsız edilmeden şimdiye kadar yapageldiği şeyleri, bundan sonra da işine elverdiği şekilde, yapmak için, muhalefetin değişmesini ister.

Görüldüğü gibi, bütün bu hallerde, ana motif, şuur altında yatan bencilliğin su yüzüne çıkmasıdır. Bu fikirlerimizi, istediğimiz kadar barış, eşitlik, insan hakları, vatanseverlik, milliyetçilik, özgürlük, adalet gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına saklamağa çalışalım, fakat yine de gerçek şudur: “Bizim toplumumuza ve bizlere kolaylık sağlanması için, diğer toplumlar değişmelidir.”

Karşı taraftakiler, bizim düşüncelerimize aykırı düşecek davranışlarda bulunmadıkları sürece, yaptıkları bizim için hata sayılmaz ve değişmelerini istemek aklımıza gelmez. Ancak, fikirlerimizin hattâ niyetlerimizin tehlikede olduğunu sezdiğimiz anda, aykırı fikir besleyenleri, gerekiyorsa, zor kullanarak susturmaya hazar oluruz. Bir şahsın veya bir toplumun gidişini zorla değiştirmek belki mümkündür. Ancak, bu yoldan onların karakterlerini değiştirmek kabil değildir. İşte bu nedenlerledir ki, uluslararasında, kuvvet dengeleri değiştiği halde, bir çağın ana akımları kolay kolay değişmez. Zamanımızın değişen ana akımları ise, bizleri hızla felâkete doğru sürüklemektedir.

Atom çağı, maddenin en küçük birimini, yani atomu meydana koydu, ideoloji çağı ise, toplumun en küçük birimini, yani insanın kişiliğini gözler önüne serdi. Bilgide, teknolojide ileri olan ve ham madde kaynaklarına sahip bulunan uluslar, silâhlanma yarışını kazanacaklardır. Aynı şekilde, insanların tabiat ve mizacını değiştirecek sırları öğrenenler ve bu sanatı bilen milletler de, yeni bir dünyanın kurulması için gerekli ideolojik yarışı kazanacaklardır.

Bir ideolojinin gücü, atom enerjisinin gücünden çok daha etkilidir. Çünkü; atomu parçalayan insan akıl ve şuuruna irade kumanda eder. Atomun zorbalığına nerede, ne zaman ve nasıl son verilmesi gerektiğine dair kararı da irade verir. Kaldı ki; atomun patlama gücü varsa, fikirlerin de ayakları vardır. Bundan başka, bir milletin gücü yalnız ekonomisi, teknolojisi, potansiyeli, kaynakları ve sahip olduğu insan yığını ile de ölçülemez. Ortak bir fikir ve ülkü birliğinin vurucu gücü her şeyden daha üstündür. Eğer yaşadığımız zamanı anlamak istiyorsak, bu gerçekleri daima göz önünde tutmak mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Bir sınıfa, bir ırka veya bir ulusa inhisar eden fikirler, dünyayı değiştirmek için yetersizdir ve erimeye mahkûmdur. Böyle güçsüz fikirler ise, hedeflerine varmak için, zor kullanmaya mecbur olurlar. İnsanların tabiatını ve mizacını değiştirecek kadar güçlü olan bir ülkü, ancak, sınıfları, ırkları ve ulusları birleştirecek kadar güçlü olabilir. Bir ideoloji insanları parçalanmaya, kaosa, diktatörlüğe veya savaşa sürüklerken bir diğer ülkü, insanlara sosyal, politik ve ekonomik rönesansı getirir.

Mânevi cihazlanmanın kurucusu Frank Buchman, bütün ömrünü, yeni bir toplum düzeni kuracak güçte ve karakterde, insanların çoğalmasını sağlamak için harcamıştır. Buchman, insanları değiştirebilmenin, ancak, devlet adamlarının, idarecilerin, toplumun ve şahısların mânen cihazlanması suretiyle mümkün olacağı kanısındadır. Her şahsın kendisini bu esaslara göre vazifeli saymasını istiyor ve herkesin, insanların derin acılarını dindirmek sanatını öğrenebileceğine inanıyor. Buchman’a göre, insanların değişmesine yardım etmek, her şahıs için hem bir görev ve hem de bir hak olmalıdır.

Bkz: “GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ” (ROSE CROİX) (GÜL HAÇ ÖRGÜTÜ

Frank Ruchman şöyle diyor: “insanların tabiatını ve mizacını değiştirmek mümkündür. Bu temelde yatan bir cevaptır. Ulusların ekonomisi değiştirilebilir. Bu ise cevabın meyvasıdır. Tarihin akışını da değiştirmek kabildir. Bu da çağımızın kaderi olacaktır.” Ve ilâve ediyor: “Bizlerin yepyeni ülkü ve nitelikte devlet adamlarına ihtiyacımız vardır. Toplumun iyi idare edilebilmesi için, insanları yönetecek sanatı bilen ve üstün iktidar sahibi olan bakanlara ve idare adamlarına ihtiyaç vardır. Fakat, çoğunlukla, bu hususlar bakanlar ve idareciler tarafından akla bile getirilmez.”

Frank Buchman’m, bu alandaki çabalarının başarı derecesini, iki ayrı kıtanın iki ayrı devlet adamının ağzından dinleyelim: Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman şöyle diyor: “Eğer Buchman’ın fikirleri yalnızca bir teori olsaydı, kuşkuya düşerdim. Fakat o fikirler, gerçek olaylar üzerindeki etkileriyle, ruhumuzun tâ derinliklerine işlemektedirler. O fikirler, yaşadığımız bu zamanlardan başlayarak, çok daha uzaklara ulaşacak sosyal bir devrimin habercisidirler. ’’

İkinci devlet adamı ise, Seylan’ın İngiltere’deki Yüksek Komiseri Sir Chlaude Corea’dır. Bu zat, Washington’da Seylan Büyükelçisi bulunduğu 1953 yılında, seçkin bir diplomat ve devlet adamları topluluğu önünde şunları söylemiştir: “İki büyük olay, son beş yıl içinde, Asya’nın çehresinde silinmez izler bırakmıştır. Bunlardan birisi, 500 milyon insanın özgürlüğüne kavuşmuş olması, diğeri ise Frank Buchman’ın 25 ayrı ulustan oluşan 200 ülkü arkadaşıyla birlikte Asya’yı ziyaret etmesidir.”

Uzak Doğu’nun politikacıları, sanayicileri ve sendikacıları tarafından davet edilen Frank Buchman, manevi cihazlanmada görev alan fikir arkadaşlarıyla Asya’yı dolaşmıştı. Gerek Doğu’nun gerek Batı’nın münevverleri ve devlet adamlarıyla halk arasındaki ilişkilerin, hak ve adalete dayanan bir temele oturtulması lâzım geldiğini ve bunun da, ancak derin bir aşk ve insancıl bir felsefe ile mümkün olacağını, bugünden anlamağa başlamışlardır. Bu ise, fertlerde ve toplumlarda, yepyeni bir düşünüş şekli yaratacak bir ülkünün insanların kafalarına yerleştirilmesiyle gerçekleşebilir. Aslında, insanların tabiat ve mizacının dokusunu, dünya tarihi oluşturur. İşte bu insan tabiat ve mizacı da, ilerlemelerin, başarıların, fakirliğin, konferanslarda uğranılan başarısızlığın ve nihayet savaşın bütün sorumluluklarını omuzlarında taşır, insan tabiat ve mizacı dediğimiz o sihirli kudret, bugünkü dünyanın dokusunun atkı ve çözgüsü olduğu gibi, gelecekteki yenidünyanın da ilk maddesi olacaktır.

Çağımıza, materyalist ideolojinin damgasını vurmuş olanlar, bu gerçekleri bilmektedirler. Karmakarışık ırk ve sınıf teorilerinin örtüsü altında, insan mizacının yaralı duygularını, nefretini, korkusunu, haysiyet telâkkisini ve hırsını sömürmesini bildikleri için, bir avuç militanla, uluslara hattâ kıtalara hâkim olmayı başarmışlardır.

Demokrasilerde ise zorlayıcı bir ideolojik hedef olamayacağı için, insanların tabiat ve mizacıyla uğraşılmağa lüzum görülmez. Daha doğrusu buna güçleri yetmez. Bu durumun sonucu, demokrasi rejiminin cılızlığında, kararsızlığında ve fikir ayrılıklarında kendini gösterir. “izm”lerin —komünizm, faşizm ve ilh.— ihtilâllerine ve ulusların üzerlerinden bir silindir gibi, onları ezerek geçmelerine, demokrasiler sadece, özgürlük, beraberlik ve kardeşlik teraneleriyle karşı koymak isterler. Halbuki bugün artık bu idealler, halkın günlük yaşantısında kendisini hissettirmediği için, inandırıcı güçlerini kaybetmişlerdir. İşte bu nedenlerle de, demokrasiler, bütün “İzm”lerden daha etkili ve çekici bir güce sahip oluncaya kadar ve insan tabiat ve mizacını değiştirecek kabiliyete erişinceye değin, insanların düşünüşleri üzerinde sürdürdükleri umutsuz savaşı kaybedeceklerdir.

Yalnız, insan tabiat ve mizacının değişmesiyle, insanlık bir birliğe, beraberliğe ve gerçek özgürlüğe kavuşabilir. Bu değişiklikler ise, ancak devlet adamlarının, bu ülküleri yürekten benimsemeleriyle gerçekleştirilebilir, bizlere de hasretini çektiğimiz sürekli barışı sağlar. Bu değişiklik, aynı zamanda, diğer sistemlerin topyekûn tasfiye ettiği insan tabiat ve mizacına, baskı altında tuttuğu insan iradesine karşı, özgür insanlığın bir cevabı olacaktır. Diğer taraftan, demokrasinin yozlaşmış durumuna, fikir ayrılıklarına ve geçirmekte olduğu uyku nöbetine bir son verecektir.

Geçmiş çağlarda, bizler, karakterin meydana gelmesini ve gelişmesini aile ocaklarına, okullara ve din kurumlarına bırakmıştık. Fakat bugün için artık bu uygulama yeterli değildir. Bir çocuğun hayata nasıl hazırlanması lâzım geldiğini pek az aile bilmektedir. Zamanımızın okulları, öğrencilerine sadece genel ve teknik bilgi vermekle yetinmekte ve onların mânevi cepheleriyle ilgilenmemektedirler. Milyonlarca insan ise, ibadet yerlerini, yalnızca dış duvarlarından tanımaktadırlar.

Şayet demokrasiyi, ikiyüzlü, sahte ideolojilere boğdurmak istemiyorsak, bu takdirde, her vatandaş mânen cihazlanmak suretiyle buna karşı koymak sanatını öğrenmelidir.

Devlet adamları, analar, babalar, öğretmenler, insanları idare eden sanayi ve işçi teşekkülleri, ordu camiası bu sanatı bilmelidir.

Eğer bizler, fert olarak ve toplum olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlayıp insan tabiat ve mizacını değiştirmeyi öğrenmek zahmetine katlanmazsak, dünyanın bir çöküntü ile karşılaşacağını bilmeliyiz.

Şayet yaşadığımız yüzyılın, dünyamızın kendi kendisini yok edeceği yüzyıl olmasını istemiyorsak, o zaman herkesin bu sanatı öğrenmek mecburiyetinde olduğunu, hiçbir vakit aklımızdan çıkarmamalıyız.

ŞAHSİYETİN ANATOMİSİ

18. ve 19. yüzyıl insanlarının tutkusu, dünyayı araştırmak ve gördüklerini açıklamak oldu. Bu da akılcı bir çağ yarattı. 20. yüzyılın insanları, dünyaya hükmetmek sevdasına kapıldılar. Bu ise, insanların iradesine ağır darbeler vuran, bir terör çağı meydana getirdi. Karl Marks’ın hemen herkesçe bilinen bir sözü vardır ki o da: “Filozoflar dünyayı anlattılar. Bizim görevimiz o dünyayı değiştirmektir.” Bunu söylemekle Marks, yeniçağın geleceğini önceden açıklamış oldu.

Bugün dünyanın her tarafında, insan iradesine hâkim olmak için, sürdürülen dev bir savaşın yaygarası işitilmektedir. Bu savaş, insan iradesine gem vurarak, onu dünya ihtilâlini gerçekleştirmek uğruna, disiplinli bir şekilde ve bir robot uysallığıyla, savaş cephelerine sıralamak için sürdürülmektedir.

Gerçi, bir insan topluluğunun diğer bir insan topluluğunu köle derekesine indirmesi, demokrasinin ruhuna aykırıdır. Ancak, demokrasilerin cılız yürütme güçleri, totaliter iktidarlara karşı koyacak durumda değildirler. Her ne kadar, demokrasiler bu gibi hallerde direnmek isterlerse de, çağımızın gerçeklerini görmezden geldikleri için, bu alandaki atılımları gözü kapalı ve cılız bir mırıltıdan ileri gidememektedir.

Bugün karşısında bulunduğumuz can alacak problem şudur:

“İnsan iradesinin müsbet hedeflere yöneltilmesi suretiyle, toplumları birliğe, beraberliğe ve özgürlüğe kavuşturarak, insanlığı bir kişimin, bir grubun veya bir sınıfın diktatörlüğü altına girmek tehlikesinden kurtarmak mümkün olacak mıdır?..”

İrade, topyekûn bir sonuç elde etmek ister. İrade, açık bir hedefe tek taraflı olarak, yoğun bir şekilde yöneltildiği zaman, kendini rahat hisseder. İnsan iradesi, büyük ve önemli problemler için, kendisini adamaya karar verir. İşte o zaman, ruh yükseldiği yaratıcılık mertebesini durmadan sürdürür. Beden de, disiplinli bir şekilde formunu korumak mecburiyetini duyarak, İradenin emirlerine boyun eğer. Kararın büyüklüğü insanın kişiliğine bağlıdır. İnsanın; kararlı, olgun ve dengeli bir şahsiyet kazanması ise, ancak, hayatını zamanın problemlerine cevap verecek şekilde, büyük hedeflere adamasıyla mümkündür.

Bir zamanlar, bu hedefler sanatta, ilimde, politikada ve ekonomide kendini göstermişti. Fakat bugün, bu tür hedefler, artık gayeye varmak için cılız kalmaktadır. Dünyamız, büzülerek ve küçülerek bir yumak haline geldikçe, insanlar birbirlerinden ayrılmakta ve parçalanmaktalar. Eğer insanlar arasında, bir birlik ve beraberlik sağlanamazsa, dünyamızın bir çöküntü ile kargı karşıya geleceğini, akıl ve mantık bizlere haykırmaktadır. İnsan iradesini, ancak, dünya çapında büyüklüğü olan ve engin bir manevi niteliğe sahip bulunan bir gaye tatmin edebilir.

Komünizm, sınıf şuurunun baskısı altında bulunduğu için, böyle ulvi bir gayeyi temsil edecek güçte değildir. İşin esasına bakılacak olursa, kıyasıya sürüp giden bu sınıf kavgalarının sonucunda, iki kuvvet blokunun günün birinde, bir atom savaşıyla karşı karşıya gelmeleri ihtimali ortaya çıkmaktadır. Sayılan bu sebeplerden dolayı, komünizm, çağımızın modern ve münevver insanlarının, ideolojik ve mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek vasıflardan yoksundur.

Bugün yaşadığımız demokrasi dahi, politik, ekonomik ve sosyal yönleri ile insanları bu hedefe ulaştıracak durumda değildir. Demokrasimizin, bu alandaki çabaları, dağınık ve sisli olduğu kadar, fertlerden istediği şeyler de ufak ve değersizdir. O, ferdiyetçiliği ve bencilliği hoş görmekle kalmaz, aynı zamanda onları teşvik eder. Demokrasimizin, su yüzüne çıkmış olan politikasının ana temeli, menfaat duygusuna ve yaşama içgüdüsüne dayanmaktadır.

Bu sebepler yüzünden, çağımızın münevver insanlarında, huzursuzluk ve endişe, yaşantılarının bir simgesi halinde kendini belli eder. İnsanların dünyada kendilerine ayrılan yerleri alabilmeleri için, manevi yönden değiştirilmeleri ve ülkülerinin temelden yenilenmesi lâzımdır. Eğer şahsiyetin anatomisini incelemeğe devam edersek, yukarıdaki sözlerin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görürüz.

Geçmiş çağların ekolüne ve geleneklerine göre, insan hayatı üç alanda mütalâa edilirdi. Bunlar da: Ruh, beden ve irade. Her biri başlı başına birer güç olan bu varlıklar, şahsiyette o derece birbirlerine girmişlerdir ki, bunlara bir sınır çizmek çetin olduğu kadar, insanların davranışları üzerinde, hangisinin daha tesirli olduğunu tesbit etmek de o derece zordur. Bununla beraber, insan tabiat ve mizacının anatomisi, içiçe girmiş olan bu zincirin halkaları hakkında, bize bilgi verebilir. Biz burada, insanların davranışları üzerinde etkili olan güçleri ele alacak ve bu güçlerin nasıl değiştirilebileceği problemi üzerinde duracağız.

Birçoğumuz, düşünüşümüzün yaşantımızdan çok daha günahkâr olduğuna inanırız. Her ne kadar daima yapmıyorsak da, yine de genellikle gideceğimiz doğru yolu seçmek kabiliyetine sahip olduğumuz kanısında bulunuruz. Gerçekte ise, düşünüşümüz de yaşantımız kadar karmakarışık ve şaşkın bir haldedir. Ruhumuz, harikulâde sihirli bir mekanizmadır. Fakat, o, beden ve irade güçlerinin baskısı altındadır, insan eğri yaşayıp doğru düşünemez. Günlük yaşantıda, “saf ve akılcı düşünce” bir istisnadır. Bu vasıflar ise, bir tabiat vergisi olarak, ancak, insan şahsiyetinin cevherinde bulunur.

Bir örnek verelim: Kendimizi, olduğumuzdan daha üstün görmeye ve akıllı hayal etmeye ne kadar kolaylıkla meyil ederiz. Büyük lâf eder fakat küçük bir hayat süreriz. Bu haller ise, herbirimizde sanki üç ayrı insanın gizlenmiş olduğu görüntüsünü verir. Söz gelimi; içimizde, kendimiz sandığımız bir şahsiyet vardır. Fakat o şahsiyet, sadece fantazimizde yaşayan bir kişiliktir. Bütün ideallerimiz ve azimli çabalarımız, bu kişilikle içiçe olduğu halde, yine de, davranışlarımıza uymayabilir. Bundan başka bir de, arkadaşlarımızın gördüğü bir kişiliğimiz vardır. Bu dahi, gerçekte, bizim kişiliğimize aykırı olabilir, fakat bizim ikinci şahsiyetimizdir. En son olarak, bütün gururumuzla, nefsimize karşı hoşgörümüzle, huysuzluğumuzla, türlü ruh hâletimizle, duygusal yönlerimizle, acı ve tatlı tecrübelerimizle asıl karakterimizi kapsayan gerçek bir şahsiyetimiz vardır.

Bu suretle kendimizi yanlış tanımamız, bizleri, etrafımızdaki dünyayı da yanlış tanımaya itmektedir. Anaların ve babaların gururu, çocuklarını gerçekçi bir gözle görmelerine engel olur. Aynı menfaatları paylaşan ve aynı ekonomik örgüte bağlı bulunan, işverenle işçiler çoğu zaman, birbirlerine karşı aykırı görüşlere saparlar. Bizler mensup olduğumuz toplum hakkında, dağınık ve sisli görüşler taşırız. Duygularımızı ve kalblerimizi harekete getiren kuvvetleri, dürüst olarak tanımağa ve tanıtmağa hazır olmadığımız için, ulusumuzun fertlerini harekete getiren güçlere de kör gözlerle bakarız. Başka milletlerin, halkımız hakkındaki kanaatlarını duyunca, önce şaşırırız sonra gururumuz yaralanır ve nihayet kızarız. Sorgusuz sualsiz, bunu söyleyenlerin yanıldıklarına hattâ kasıtlı davrandıklarına karar verir ve bizdeki eksiklikleri de onlara yüklemeye çalışarak, durumu daha çapraşık bir hale sokarız.

Eğer komşularımız, bizim bencil ve menfaatçı niyetlerimizi önceden sezerek, onları boşa çıkarmayı başarırlarsa, o zaman komşularımızı derhal menfaatçi ve bencil olarak damgalar ve hemen etrafa yayarız. Artık, şiddeti gittikçe artan bir kuruntu altında, yığdığımız barikatların arkasına geçip, kendimizi saldırılara karşı emniyete aldığımızı sandığımız hayal dünyamızda, yok edici peşin hükümlerimizden, hiçbir kimse yakasım kurtaramaz. Daha sonra da, iç âlemimizin bu fantazi denizinde, “herkes bizim gibi erdemli davranmak basiretini gösterse” dünyada her şeyin düzeleceğine kendimizi inandırmağa çalışırız. Hal böyle iken, fertlerin arasında olduğu gibi, partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların aralarında, hem de ana temalardaki meydana çıkan görüş aykırılıklarına şaşarız. İnsanlık da, gayesinden saptırılmış felsefeden yaka silker ve yaygın bir hal alan şarlatanlık bataklığında boğulacak derecelere gelir. Bizler de, ciddi emek harcadığımız plânların, niçin bir türlü gerçekleşmediğine hayret ederiz.

Her şey bir tarafa, bir defa kendi vücut sağlığımıza karşı, nasıl davrandığımızı düşünelim!.. Tıp dünyası, korkunç bir oranda artan akciğer kanseri ile savaşmaktadır. Klinik araştırmalarının sonuçlan, artan tütün tüketimiyle akciğer kanseri arasında bir münasebet bulunduğu yolundaki şüpheleri kuvvetlendirmektedir. Sigaranın kan dolaşımı üzerinde olumsuz etki yaptığı ispatlanmış bir gerçektir. Hal böyle iken, insanların birçoğu “neden sigarayı bırakayım?..” derler. Halbuki insanların “Niçin sigara içmeye devam edeyim?..” demeleri daha akıllıca bir söz olurdu.

Bir adım daha atarak, alkol problemi üzerinde duralım: Kronik bir dert hattâ bazı yerlerde bir âfet haline gelen alkolizmin, insan sağlığı üzerinde yaptığı tahribatı ve ulusların ekonomisine getirdiği zararları, çok iyi bilmekteyiz. Fransa’da ulusal bir problem haline gelen, ruh ve karaciğer hastalıklarının yaygın bir şekil alması, aşın derecede şarap ve diğer ispirtolu içkilerin kullanılmasına bağlanmaktadır. Alışkanlık haline getirilen içkinin, miktarı az dahi olsa, ara sıra şişenin dibi gözükecek kadar içilenden, daha zararlı olduğu tıpça tesbit edilerek ortaya konmuştur.

İnsanların birçoğu, bulundukları toplantıda, oyunbozanlık etmemek için içki içerler. Bazıları da “korkak” damgasını yememek için “hayır” diyemez. Birçokları, zor bir durumu geçiştirmek veya bir kederi avutmak için içerler. Bu insanlar, istedikleri zaman, derhal bırakabilecekleri inancında oldukları için, sigara ve içki içtiklerini söylerler. Fakat, bir defa yakasını bunlara kaptıranlardan, milyonlarca insanın, bu belâlardan kurtulmayı başaramadıkları gerçeğini unutmuş görünürler. Bu insanlardan birisine, “Neden doktorunun tavsiyesine uyarak sigarayı bırakamıyorsun?..” diyecek olursak alacağımız • cevap, “Bırakamıyorum!..” olmaktadır.

Eğer bizler, fert olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlamamış isek, moralimizde eksikler ve gedikler varsa, bu durumda, başka şahıslara, toplumlara veya uluslara, bu alanda yardım etmekliğimizin mümkün olamayacağını açıkça bilmeliyiz. Herhangi bir meselede, haksız olduğumuzu bildiğimiz halde, bir uzlaşmaya gideceğimiz yerde, hudutsuz bir menfaat hırsıyla, başkalarının mecalsizliğinden yararlanmağa çalışırız. Halbuki; ufak tefek feragatlerle, gönül tokluğu göstermekle, başkalarına yardım etmek için, ne derece büyük moral gücü kazanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

Haklı oldukları halde, güçsüz olan tarafın, devlet adamlarının ve diğer ilgililerin, bu gibi durumlarda yapacakları fedakârlığın bedelini, milyonlarca masum halk ödemek zorunda kalır. Ulusların kaderleri üzerinde karar vermek mevkiinde bulunan idareciler ise, gerek kendi devlet adamlarının zebunluğu gerekse karşı tarafın adamlarının moral eksikliği ve zalimce davranışları yüzünden meydana gelen bu ağır durum karşısında bir şey yapamazlar. En sonda, âdet olduğu üzere, yeniden, tomarlarca iç ve dış politika programları düzenlenir.

Anaların ve babaların, dinmek bilmeyen, çeşitli arzu ve heveslerine karşı koyamamaları yüzünden, meydana gelen şefkat eksikliğinin cezasını çocukları çeker. Bu kırattaki ana ve babalar, çocuklarına, hayatlarını değerlendirecek bir ülkü aşılayamazlar. Gençlik de, bu boşluğu doldurmak için, kendisini umutsuzca dedikoduya kaptırır, beyaz zehire saldırır ve şuursuzca cinsiyet duygularını kamçılatmaya koşar.

Gerçi, aklımız bize, neler yapmaklığımız gerektiğini kesin olarak bildirir. Fakat, istek ve arzuların esiri olan beden, irade ile birlikte akla karşı çıkar, bazı hallerde de hem aklı hem de mantığı alteder. Şayet, iradeyi akılcı yola yönelecek bir değişikliğe tabi tutarsak, o zaman, şehvete, sigaraya, alkole ve beyaz zehire karşı bedenin aşın derecedeki isteğine gem vurulabilir. Bu alışkanlıklar bırakılırsa, hayatlarının ıssız bir çöle döneceği kuruntusu, birçok insanın kafasında yer etmiştir. Halbuki, irade değiştirilerek müsbet bir yöne doğrultulursa, bütün bu kötü alışkanlıklar, yavaş yavaş çekiciliğini kaybeder ve o andan itibaren kurtuluş başlar.

Bize kumanda eden içgüdülerimizin, köklü bir devrimle değiştirilmesi halinde, ruh ve beden sağlığımızın normal ve dengeli bir düzene girmesini sağlayabiliriz. Bir insanın, hayatının çekirdeği olan gerçek benliğine, biz o adamın “iradesi” diyoruz. İrade dediğimizi bu kavram, bütün davranışların kaynağıdır. Sevgi, nefret, cesaret, korku, hırs duygulan bir hâle şeklinde iradenin etrafım sarar ve iç evrenimizin en kudretli yıldız kümesini meydana getirir. Etrafında dönen gezegenler üzerinde güneşin yaptığı etkiyi, irade de bizim iç âlemimizde, düşünce ve davranışlarımız üzerinde yapar. Dünyanın gidişini değiştirmek üzere verilecek zorlu savaşın hedefine ulaşabilmesi ancak, insan iradesinin değiştirilmesi için harcanacak süresiz ve insan üstü bir çaba ile mümkündür.

İrade gücü, akıl almayacak derecede büyüktür. “Zayıf irade” diye bir şey yoktur. Bazıları, “Benim iradem çekici şeylere karşı koyacak güçte değil” derler. Gerçekte ise, bunu söyleyen şahsın iradesi, hiçbir yargıya değer vermeden, kişisel eğilimini sürdürecek kadar, kuvvetlidir. Başladıkları işleri bir türlü sona erdirmeyen insanları, “iradesizlik” ile suçlarız. Aksine, o şahıs, doğacak bütün sonuçlara aldırış etmeden, ‘kendi istediğim yapacak kadar güçlüdür.

İnsan iradesi, kendisini, daima istekleriyle belli eder. Her istekte, bizler, gerçekten irademizi hissederiz. İnsan olarak isteklerimiz ise, kendisini üç ana temelde gösterir. Bunlar da: Seks, emniyet ve başarıdır. Bu üç itici güç, birbirlerine karşı şaha kalkmış durumda oldukları gibi, birbirlerini de kontrol ederler. İnsanın güvenini ve başarısını tehlikeye atacağı için, bedenin başıboş ve sınırsız cinsi yaşam isteğine, diğer iki güç karşı çıkar. Başarıya ulaşmak için de, insanın, toplum kurallarını hiçe sayarak, cesetlerin üzerinden geçmesi mümkün değildir. Buna da diğer iki güç karşı koyar. Bu sebeplerden dolayı da, irade, bedenin açgözlülük derecesine varan, bu aşırı isteklere engel olmak için, ustaca birçok manevralara başvurmak zorunda kalır.

CİNSİ HAYAT

İrade, insan hayatında bâzı şekil ve biçimlerde, cinsiyet yoluyla kendini meydana atar ve kabul ettirir. Bir misâl olarak flört’ü ele alalım: Karşı tarafın, gerçekten bir katılma isteği olup olmadığına bakılmadan, bir tarafın davranması, flört’ün karakteristik vasfıdır. Bir taraf, gözlerin karşılıklı bakışlarından ve yakında olmanın verdiği duygusal avantajlardan yararlanarak, öteki tarafı elde etmeye çalışır. Hiçbir kimse, bu davranışının karşısındakini ne hallere soktuğunu, düşünmek gereğini bile duymaz. Bir flört’ün devam ettiği sürece de aile bağlantısı kavramı silinir ve sorumluluk duygusu işlemez hale gelir. Bir toplantıda, bütün erkeklerin, oradaki en güzel kızın, etrafında nasıl çöreklendiklerini her sefer görmek mümkündür. Bu davranışların, orada hazır bulunanlar üzerinde yapacağı etkiler akla bile getirilmediği gibi, genç kızın da düşeceği durumlara aldırış edilmez, işin bu derece ileri götürülmesine cüret edilmesinin sebeplerini de, erkeklerin kuruntularında aramak gerektiğine bu arada işaret edelim.

Seks, ekonomik hayatta, sermaye olarak ortaya konulur ve bu hal, otomobil satışlarından sigara reklâmlarına kadar, her alanda görülür. Film prodüktörleri, cinsi arzuları kamçılayacak, açık saçık sahnelere bol bol yer vermek suretiyle, insanların bilinen bu tutkularından faydalanmak yoluna giderler. Resimli mecmualar, gazeteler ve romanlar da aynı metoda başvururlar.

Homoseksüellik (cinsi sapıklık) eğilimi ister kadınlar ister erkekler arasında olsun, bu hal birisini hükmü altına almak isteyenlerle, birinin himayesi veya hükmü altına girmek isteyenler ve bu ihtiyacı duyanlar arasında görülür. Homoseksüeller arasındaki bağlılık, bunların, politik, sosyal ve kültürel mevkilerini ayaklar altına alacak kadar kuvvetli olmaktadır. Bu durumdaki insanların, meydana getirdikleri kliklere olan bağlılıkları, yüklendikleri görevlerin kudsiyetinden hattâ vatan sevgisinden daha güçlü olduğu çok defa görülen olaylardandır. Yabancı ajanların, homoseksüel klikler aracılığıyla, birçok hükümetlerin en önemli ve gizli yerlerine sızdıkları bilinen gerçeklerdendir.

Klik veya asıl Türkçe adıyla Bölek, (İngilizce: Clique) sosyal bilimlerde; bir grup içerisinde, gruptaki diğer kişilere göre daha düzenli ve sık şekilde çıkarları doğrultusunda birbirleriyle iletişim halinde olan gruplara verilen isimdir. Kliklerde bulunan kişiler arasında cinsiyet, etnik köken, popülerlik gibi paylaşımlar bulunur ve klikler kuralcı sosyal gelişimin bir parçasıdır. Klikler sıklıkla ergenlik veya orta çocukluk aşamalarında görülse de, tüm yaş gruplarında bulunabilirler.

Bir cinsi sapığın, şayet durumu tesbit edilir de memuriyetinden atılırsa, bunun yapacağı etki, suçüstü yakalanan bir anarşistin hapse tıkılmasından daha büyük değildir. Bu uygulamayla da, bu toplum âfetinin köküne inmek şöyle dursun, yakınma bile varmak mümkün olamamaktadır. Bunun için, idareciler, okul direktörleri, subaylar insanların nasıl değiştirilebileceklerini öğrenmelidirler. Aksi takdirde, yaygın ve tehlikeli bir hal alan bu toplum âfetine karşı koyamazlar.

Şöhretli politikacıların, sanayicilerin ve sendikacıların evlilik dışı ilişkilerini doğal sayan görüşü ele alalım: Meşru olmayan ilişkilere karşı duracak gücü kendisinde bulamayan bu insanlardan, kendilerine emanet edilen vazifeleri yerine getirmeleri ve gerektiği zaman fedakârlık yapmaları beklenemez. Moral çöküntüsünün, insanların kişiliği üzerinde yaptığı etkinin, o şahsm toplum hayatındaki durumunu zedelemeyeceğini düşünmek bile, büyük bir çelişkiye düşmek olur. Nitekim, gizli tutulmasına özel çaba harcanan bu tür ilişkiler sırasında meydana gelen olaylar, aksini savunanların suratlarına keskin bir tokat gibi inmektedir.

Ayrı cinse mensup iki insan arasındaki “gizli” veya “özel” ilişki alışkanlıkları yaygın bir hal almıştır. Bu ilişkilerin doğal, zararsız, hattâ lüzumlu olduğu yolunda, gençliğe yıllarca telkin yapılmıştır. Bir kere bu alışkanlıkların esiri olanlar, önüne geçilmez bir ezikliğe, zaman zaman içe kapanıklığa, toplumdan kaçan hallere, suçluluk psikozuna, yersiz utangaçlığa, ürkekliğe, çekingenliğe ve aşağılık duygusuna yakalarını kaptırırlar. Bu davranışların normal ve zararsız olduğuna, en ateşli savunucuları bile, kimseyi inandıramazlar. Nitekim; bu alışkanlıktan kurtulan kadın ve erkeklerin, nefislerine karşı güvenlik duygulan artmakta, rahata, sevince, bir kelimeyle iç sükûna kavuşmaktadırlar. Toplumdan saygı görmeye başlayan bu insanlar, açık yürekli ve başkalarını düşünen nitelikleriyle, diğerlerine oranla, dikkati çekecek derecede bir ayrılık ve üstünlük gösterirler.

GÜVENLİK İÇİN HARCANAN ÇABALAR

İnsan iradesi, ikinci açlığını, güvencede arar. Bu tutku, insanların paraya, taşınır ve taşınmaz mallara sahip olmak için gösterdikleri çabalarla belli olur. İnsanlar bunu sağlamak amacıyla, sermayeye, kâra, gelire ve ücrete sıkı sıkıya sarılırlar ve bu maddi nesnelerin kendilerine güvenlik getireceğine inanırlar. Halbuki, insanların serveti arttıkça, güvenlik duyguları azalır. Çünkü, varlık arttıkça, daha fazlasına sahip olmak hırsı da artar. Eğer varlıkla, insanda güven duygusu sağlanmış olsaydı, servete karşı duyuları açlığın nihayet bir yerde durması lâzım gelirdi. Halbuki, durum tamamıyla tersinedir ve irade bu konuda pek az ahvalde akılcı ve mantıklı davranır. İrade, kör bir hırsla, asla doymak bilmeyen bir iştihanın peşinden koşar. Artık para, bir vasıta değil, bir gaye olarak insanların ve toplumun yaşantıları üzerinde, bağlayıcı ve paralize edici bir etki yapmağa başlamıştır. İş bu dereceye geldikten sonra da, önemli ve nüfuzlu mevkilerde rüşvet olayları alır yürür, insanlar, güvenliklerini sağlamak için, aşın derecelerde servet edinmek lâzım geldiği duygusundan yakalarını kurtaramadığı sürece, politik, ekonomik ve kanuni tedbirlerin bu problemi çözümlemeye yetmeyeceği bir gerçektir.

İrade, aynı zamanda, parlak bir ışık altında görünmeyi de, bir güvenlik faktörü olarak ister. Bu hırs, yalnızca etrafına etki yapabilmek için, öğrencileri sınavlarda hile yapmaya, yetişkinleri de güçlerinin üstünde lüks yaşamaya zorlar. Bu yüzden, analar babalar, yaşantılarının karanlık köşeleri hakkında çocuklarına açıklama yapamazlar ve bu yüzden çocuklar da altında ezildikleri düşünceleri ana ve babalarına anlatamazlar. Ve yine bu yüzden sağlığa kavuşturulması gereken marazlar, asla günışığına çıkamaz.

İnsanların nefislerini kandırmak için, güvence diye besledikleri bu aşın hırs, demokrasinin yozlaşmasına da yol açmaktadır. Politikacılar, dürüst olarak seçmenlerine, gerçekleri söyleyecekleri yerde, çoğunlukla, seçmenlerinin işitmek istediklerini söylemek yoluna sapmaktadırlar. Bu suretle, memleketin yararları göz önünde tutulmayarak, seçmenlerin duygularıyla oynanmakta ve gelecek seçimler için, oy hesaplarına dayanan bir politika güdülmektedir. Gerçi, dürüst davranan politikacılar da vardır. Ancak, bunlar azınlıkta kalmaktadırlar. Halbuki, demokrasi çoğunluk rejimidir.

İrade, güvenliği bir de plânlamada arar. Plân ve program, gerçi insan ve toplum hayatının düzenli geçmesi için gereklidir. Plân, aynı zamanda, organizasyon yoluyla, insanları güvensizlikten kurtarmak için, verilen kararın, gözle görülen maddi belgesi de sayılabilir. Plânları, hangi ölçüde güvenlik için yaptığımız, ancak, onları değiştirmemiz, haklı olarak bizden istenildiği zaman açıklığa kavuşur. Bir plânın değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman, değerine bakmadan, en hoşumuza giden, resmi veya özel projelerimize, bir katıra şeref verecek bir inatla, sımsıkı sarılırız.

Haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda da, bir güvenlik duygusu içinde bulunuruz. Ancak bu hali, birçoğumuz kendimize, bir sanem, bir put yaparız. Daima haklı olmak sevdasında bulunan bir insanın, toplumun en sevimsiz mahlûku ve en yalnız canlısı durumuna düşeceği gerçeğini görmeyecek kadar kör oluruz. Bu gibi hallerde, hiçbirimiz, yanıldığımızı söyleyerek, eleştiricilerin ellerinden silâhlarını alıp, nefsimizi gerçek bir sevince kavuşturmak yoluna gitmeyiz. Şayet, çağımızda yazılan biyografilere ve hâtıralara bakılacak olursa, bu sürede yüksek makamlarda bulunanlardan hiçbir kimsenin, hata işlemediğine inanmak icabetmektedir.

Halbuki; daima haklı olmak veya haklı olduğunu sanmak tutkusu, haksız olmak korkusuyla elele yürür. Bu ruh hâle ti, benliğimizin derinliklerine işleyerek birçok reaksiyonlara sebep olur. Bunun sonucu olarak da, herhangi bir iş eğri giderse, derhal ve otomatik bir surette, suçu diğerlerine yükleriz. Ancak, insanların ve ulusların karşılıklı olarak suçları birbirlerinin üzerlerine atmaları, ne problemlerin çözümlenmesine ne de bu yanlış düşüncelerin ortadan kalkmasına yarar.

BAŞARI TUTKUSU

İradenin üçüncü büyük tutkusu başarıya ulaşmaktır. İnsanların çoğunluğu, toplum içindeki değerlerini, komşularına oranla elde ettiklerini sandıkları başarı derecesiyle ölçerler. Buradaki başarı derecesinin ölçüsü ise, şık giyimli bir eşe, büyücek bir otomobile, gösterişli bir eve, parlak bir mevkiye veya kârlı bir işe sahip olmaktır. Özellikle, rakip saydığımız insanların durumlarını, güçlerini ve halk tarafından sevilme derecelerini adım adım izleyerek, onları eleştirmek fırsatım kollamamız, bizim başarı hırsımızın bir belirtisidir. Başarıya ulaşmak, hiç olmazsa ulaşmış görünmek için, başkalarının başarısını küçültmenin yeteceğini sanırız. Bizler, rakiplerimizin başarılarını, bir taraftan mübalâğalı bir dille ve şeytanca bir ustalıkla, önce göklere çıkarır sonra da en ufak ve doğal bir başarısızlığı etrafa yayarak, onları yere vurmak sanatını çok iyi biliriz. Bu arada, rakibin zayıf yönlerinin meydana çıkması karşısında takındığımız sevinçli durum, en azından bizim, ne kadar kıskanç ve hırslı olduğumuzu göstermeye yeter ve artar.

İnsanları, başarıya ulaşmak için, çaba harcamağa iten gücün de, irade olduğunu söyleyelim. Hayatı boyunca dürüst davranmağa karar vermiş olan büyük bir bankanın direktörü, müşterilerinin borsa oyunlarındaki kayıplarını, birçok defalar, kendi cebinden ödediğini itiraf etmiştir. Direktör, müşterilerinin mali müşaviri sıfatıyla, adına gölge düşürmemek için bunu yaptığım sözlerine eklemiştir. Başarılarımızı herkese kabul ettirmek hırsı, spor alanlarından başlayarak devlet dairelerine kadar her yerde, yaptığımız işleri ve davranışlarımızı iğrenç bir hale sokar. Bu tutku, aynı zamanda, gerçek çehrelerinin görülebileceği endişesiyle, insanları daima korku ve baskı altında tutar. işte bu sebeplerle de, insanların, evlerinde, ekonomik hayatlarında ve politikada nerede ve ne durumda olduklarını kestirmek imkânı gerçekten zorlaşmaktadır.

İnsanlar, mutlaka başarıya ulaşmanın hırsıyla, yalnız anladıklarını sandıkları alanlarda, mesuliyet almak eğilimini gösterirler. Bunun sonucu olarak da, zahmete katlanmadan, ciddi çaba harcamadan ve toplum üzerinde yapacağı olumsuz etkiye aldırmadan, bencil bir düşünce ve davranışla, kendilerini başarıya ulaştıracağına inandıkları, projelere ve işlere karşı ilgi gösterirler. İnsanların, içinde yaşadıkları toplumun yararlarını umursamadan, kolay başarı peşinde koşmaları, çoğunluk rejimi olan demokrasi için bir handikaptır. Kendileri tarafından, sınırlı bir alanda, ölçülüp biçilip seçilen, sanayi, ticaret, bilim, güzel sanatlarda veya başka bir dalda, elde ettikleri önemsiz bir haşandan ötürü gururlanmaları, işin en acıklı yönünü ortaya koyar. Evlerinde, işyerlerinde diktatörce davranan bu insanlar, toplum tarafından birer demokrat olarak değerlendirilirler. Vergilerini ödeyip seçime katılmakla, topluma karşı görevlerini yerine getirdiklerine inanan bu insanlar, artık şahsi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bunu elde etmek için de her vasıtayı kullanmağa hak kazandıklarını sanırlar. Bunun sonucu olarak da, inançsız ve prensipsiz bir azınlık iktidarı ele geçirir ve vicdansız insanlar kilit noktalarını tutarlar ve demokrasi de, diktatörlerin eliyle boğulmadan önce, demokratların kalbinde ölür.

Toplum düzenini yaralayan zararlı bir inanç daha vardır ki o da; insanların, aynı zamanda paralel olarak sürdürdükleri ekonomik ve politik yaşantıları sırasında, namuslu ve dürüst kalamayacaklarıdır. Bu peşin yargının insanların şuurları altına yerleştirdiği sakat inanış, onları, çevrenin bu görüşüne inanmaya zorlamakta, sosyal, politik ve moral bakımından haksız olan davranışları hoş görmeye hattâ onlardan faydalanmağa itmektedir. Bunun acısını duyan milyonlarca insanın, meşru olmayan bu haksız durumlara son verecek bir sistemi bulmak için, büyük çabalar harcadıklarına şaşmamalıdır.

Yakasını, başarı hırsının pençesine kaptıran bir insan, her davranışıyla kendini belli eder. Böyle bir insan, bütün şerefleri tek başına kendine mal etmek ister. Arkadaşlarının düşüncelerine kulak vermeyi güçsüzlük sayar. Onlar için kollektif çalışma, bir beceriksizlik belirtisidir. Bu gibi insanlar, dua etmek için diz çöktükleri mihrabın önüne, kendi iradelerinin büyüklüğüne secde etmek durumuna düşerler.

Beynin ve sinir sisteminin, vücut üzerinde yaptığı etkiyi, irade de insanların kişiliği üzerinde yapar. Kollarımız, bacaklarımız ve vücudumuzun diğer azaları nasıl beynin emirlerine boyun eğerlerse, irademiz de mânevi ve ideolojik bir hedefe yöneltilmediği sürece, cinsi istek, güven ve başarı tutkularının arkasından öylece koşar.

ÇÖZÜM YOLLARI

İnsan şahsiyetinin bu karmakarışık mekanizması, acaba nasıl değiştirilebilir?.. Bu problemin çekirdeğini, insan iradesinin hangi metotlarla esaslı bir devrime tabi tutulması lâzım geldiği düğümünde aramak lâzımdır, iradesiz insan kişiliği, bir et ve kemik külçesinden başka bir şey değildir ve erimeye mahkûmdur. Bu itibarla, insanlarda iradenin bulunması mutlaka lâzımdır, iradeye hâkim olmak suretiyle, mânevi ve ruhi bir çöküntünün elde edilebileceğini bilen zalimler, modern metotlar uygulamak suretiyle, fiziki ve ruhi işkencelerle irade gücünü yok ederler. Kurbanları ise, birer robot uysallığıyla, efendilerinin emirleri altına girmiş olurlar. Ancak bu metotların müsbet bir sonuç vermesi için, uzun bir zaman ve şiddetli bir baskı altında bu uygulamanın sürdürülmesi gerekir. Bu da bize, iradenin değiştirilmeye karşı ne kadar büyük bir direnme gösterdiğini anlatır.

İstediğimiz şekilde davranmaya bizleri iten güçleri normal buluruz. Bunu anlamamız da mümkün olur. Ancak, bu güçlerin başka bir tarafa yöneltilmesi bahse konu olunca, mesele kökünden değişir. Problemin iyi anlaşılmış olması veya yapılacak şeylerin bilinmesi, yalnız başına, insan şahsiyetine şekil vermeye yeterli değildir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır: Eğer, marazın bir kısmı kendi kişiliğimizde yerleşmiş ise, başkalarına şifa getireceğimizi düşünemeyiz.

İrade belki zorlanmak suretiyle, boyun eğmeye mecbur edilebilir. Fakat iradenin şekillenmesi, ancak, mânevi bir inanışla ve varılacak kati bir kararla mümkündür. İnsanlar, yaradılışları bakımından, işin kolayına kaçmak eğilimini gösterirler. Ancak, bu konuda yumuşak ve rölatif ölçüler insanlara sevimli ve sempatik görünse dahi, yine mutlak ve kesin kıstaslara ihtiyaç vardır. Çünkü, iradenin gücü, yumuşak ölçülerle girişilen davranışları geriye iter. İradenin gücünü kırmak için ve onu değişmeye zorlamak için, kesin mânevi ölçülerin ve kıstasların uygulanmasına lüzum vardır.

Bilindiği gibi, hemen her değişim teşebbüsü, direnim ile karşılaşır. Her değişme isteğine karşı, insan iradesi; gurur, korku, haysiyet ve hırs gibi duygulardan oluşan barikatların arkasına sığınarak, kendim korumaya çalışır. Bu duygular, âdeta soğan zan gibi, iradenin çevresini kat kat sararlar. Davranışlarımızı değiştirmekliğimiz için bizlere yapılacak bir teklif, birçoğumuzda derhal bir karşı koyma duygusu yaratır. Hattâ buna dair bir imada bulunursa bile, hemen bir itiraz ile karşılık veririz. Bu alanda gösterilen tepkinin derecesi, vicdanımız üzerinde meydana gelen etkinin şiddeti ile orantılıdır. Bu haller yaşantımız üzerinde yoğun bir alışkanlık derekesine varır. Bir gün önce, bu tür bir olayla karşılaşıp etkisinin tortusunu daha atamamış bir koca, kahvaltı masasında, her gün içtiği kahvenin, bugün berbat olduğunu mırıldanarak karısına söyler. Politikacılar, yanlış tutumları ve kendi hataları yüzünden, meydana gelen durumları örtmek amacıyla, halkın dikkatini başka yerlere çevirmek için, diğer ülkelerin idarecilerine ve politikacılarına ağız savaşı açarlar. İşte bütün bu haller; aslında kendi yıkılışımızın, perde üzerindeki bir görüntüsü ve projeksiyonudur.

İrade, eleştiri karşısında, çok alıngandır ve bu gibi durumlarda, irade, kendisini saldırıya uğramış sayar, iradenin arkasına gizlenen gurur, korkunç bir güce sahip bir dev olup niteliği icabı çok da alıngandır. Gurur denilen bu kavram, şahısların başarısızlıklarını asla itiraf etmelerine izin vermeyecek surette ve mübalâğalı bir şekilde, nefislerine güvenmeyi, insanlara telkin eder. Gurur, şahsiyetin yüreğini, bir kale duvarı gibi çepeçevre sarar.

Eğer bizler, boş ve yersiz gururumuzun, bazı hallerde, insanlığa nelere mal olduğunu önceden kestirebilseydik, gururumuz kendiliğinden un ufak olurdu. Hele kendimizin ne durumda olduğunu takdir edecek duyguya erişseydik, o zaman başkalarını uluorta eleştirmekten derhal vazgeçerdik.

Çatışmaya varan anlaşmazlıklarda, suçu başkalarına yüklemek kolaydır. Kore, Çinhindi ve Malaya olaylarında suçu Rusya’ya yüklemiştik. Fakat, gerçekleri göz önünde tutarak, tarafsız bir inceleme yapacak olursak, içinde bulunduğumuz toplum düzeninin, haksız ve beceriksiz davranışlarının terörizmi yarattığını itiraf etmek mecburiyetinde kalırız. Komünizm/Kaitalizm/Empeyalizm ise, bugün bizlere, vaktiyle işlediğimiz ve hâlâ da işlemekte olduğumuz bu hataların faturasını ödetmek yolundadır.

Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki durumunu ele alalım: Eğer savaşı kazanmış olan Batı devletleri, demokrasi rejimlerinin icabı olarak, iyi niyetle ve gönül alacak bir surette, yardım ellerini uzatmak erdemliğini ve basiretini, bir nebzecik olsun gösterebilmiş olsalardı, Hitler gibi bir adamı “kurtarıcı” olarak Almanya’da sahnede görmelerine hacet kalmazdı. İtalya’da bir Mussolini de yaratılmazdı.

Aynı şekilde, geçen yüzyıllar boyunca, Asya milletlerine reva görülen ekonomik, politik ve sosyal davranışlarda da, Batı milletlerinin suçlulukları daha az değildir. Batının, bu suçluluklarını itiraf ederek günahını bağışlatmaya yönelmesi zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir bile. Sömürgecilerden miras kalan, rüşvet ve iltimas gibi âfetler, Asya uluslarını bölünmeye hattâ parçalanmaya doğru itmektedir. Gelecek kuşakların idarecileri, bu problemlerle başa çıkmak zorundadırlar. Asya milletlerinin sayılan bu sosyal problemleri bir çözüme bağlanırsa, ancak o zaman halkının geniş nefes alması mümkün olur. Bir insanı veya bir toplumu değiştirmek, onlara açık bir yürekle derin bir sevgi göstermek ve yardım elini uzatmakla mümkündür. İşte bu gerçekler karşısında, diğer sınıflara, ırklara ve uluslara kayıtsız davranmaktan, soğuk karşılamaktan ve onlara acı yüz göstermekten vazgeçmeliyiz.

Ancak, kendi nefsini olgunluğa eriştirebilen ve bencil duygularına gem vurabilen insanlar, başkalarını değiştirmek gücüne sahip olabilirler ve toplumların ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Bu, vaaz vermekten ve nasihat etmekten bambaşka olduğu gibi, bir operatörün hayat kurtaran anatomi derslerinden de apayrı bir şeydir ve bir sanattır. Hayatlarında bu sırra erenler, ancak, diğer insanlara ve topluma yön vermek gücünü kendilerinde bulabilirler. İşte o zaman, artık her şey yeni bir görünüşe bürünmüştür. Bütün sahtelikler, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar insanları umutsuzluğa, acı duygu beslemeye sürükleyecek yerde, onları olgunluğa götürür. Bizler de, bugüne kadar olan yaşantımızı sürdürerek teröristleri suçlayacağımız yerde, daha inandırıcı ülkülere sarılıp onları gerçekleştirmek suretiyle, ancak, terörizme etkili cevabı verebileceğimiz gerçeğini kavramak yolunu tutabiliriz.

Nelerin âdil olduğunu bilmeleri ve büyük ahlâki bir mirasa sahip bulundukları için duydukları ateşli gurur dahi, sayılan bu kavramları, âdil bir davranışın yerine ikame etmek hakkım insanlara vermez.

Hayal ettiğimiz, hayat hayatımızda hiç uygulamadığımız bir ideal, bizi ve uluslarımızı pençesinde kıvrandıran, hırsın, acılığın ve parçalanmaların katı gerçeklerine karşı koyacak güce ulaştıramaz. Kafamızda yaşayan ideal, bizleri kolaylıkla kendimizi olduğumuzdan daha akıllı ve üstün görmeye iter. Nitekim insanlar, kendileri hakkında, hayallerinde yaşayan ideale göre, komşuları hakkında ise onların davranışlarına göre hüküm verirler. Sıkı sıkıya bağlı olmaklığımız gereken, mânevi esasları bildiğimiz halde, onları uygulamayız. Bu ruh hâleti ise, üzerimizde, duygu hâzinelerimizi uyuşturan bir afyon etkisi yapar. Bizler de haklı olduğumuz kuruntusunun altında, düştüğümüz bataklığa derinlemesine saplanırız.

Eğer bizler; dürüstlüğü, yürek temizliğini, diğerkâmlığı ve sevgiyi samimi bir surette ve mutlak ölçü ve kıstaslarla ele alarak imanlı bir inanışla uygulayacak olursak, o zaman nerede bulunduğumuzu ve neleri değiştirmekliğimiz Iâzım geldiğini, bütün açıklığıyla görmek imkânına kavuşuruz.

Diğerkâmlık

Diğerkâmlık,“başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve ‘bencillik karşıtı hareketler’de bulunma” olarak tanımlanır.

Bencilliğin (egoism) karşıtanlamlısı olan ve “özgecilik, elcilik” olarak da bilinen diğerkâmlık (altruism),tanımlarından da anlaşılabileceği gibi, “kendi gelişim gereksinimlerini bir kenara itip yalnızca başkalarının çıkarlarını sağlamaya çalışma” anlamında değil, başkalarını da kendisi kadar düşünme, başkalarını da kendisi kadar sevme ya da başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamında kullanılır.

DÜRÜSTLÜK

İnsanlar çoğunlukla, kendi dürüstlüklerini, üçüncü şahısları örnek alarak tesbit etmek yolunu tutarlar. Bu metotla varılan sonuçlar, aldatıcıdır. Çünkü, içtenlikle ve mutlak manevi ölçüleri uygulayarak varacağımız sonuç ile, diğer insanlara kıyas ederek çıkaracağımız sonuç, birbirlerinden tamamıyla ayrı şeylerdir. Nitekim; elimize kâğıt ve kalem alarak, mutlak bir dürüstlükle, bütün hayatımızı gözden geçirirsek, on dakika içinde, yanlışlıkları düzeltmek için nereden ve nasıl başlamaklığımız gerektiğini, açık olarak kâğıda dökebiliriz. Gerçi, kendi gücümüzle düzeltemeyeceğimiz birçok şeyler olacaktır. Fakat bugün başlarsak, dünkü yanlışların bir kısmım, yarın düzeltmek imkânına sahip olabiliriz. O halde hemen başlamalıyız!.. İnsanlar; yapamayacakları şeyler için üzülürler, fakat yapabileceklerini de yapmazlar. Bu da, insan yaradılış ve tabiatının, ezelden beri bilinen bir gözboyacılığıdır.

RUH TEMİZLİĞİ

İnsan olarak birçoğumuzun hayatı, her çeşit ruh kirliliğinin etkisi altında, telâş ve karamsarlık arasında, bir saat rakkası gibi sallanıp durmaktadır. Eğer ruh temizliğini, mutlak mânevi kıstaslara uygun olarak değerlendirecek olursak, işte o zaman, birçoğumuz içgüdülerimizin meydana getirdiği barikatların arkasındaki sükûnetimizin sarsıldığım ve sinirlerimizin gittikçe artan bir şekilde gerildiğini duyacağız. Erkeklerde ve kadınlarda, ruh kirliliği, bu şahısların varlıklarını kötüye kullanmaları, karşı cinsle meşru olmayan ilişki kurmaları, homoseksüellik, cinsi sapıklık veya sadizm şeklinde kendini belli eder. Bu da insanların, nasıl bencil, nefislerinin esiri ve çiğ yaratıklar olduğunu gösterir.

Heveslerine ve duygularına, sınırsız serbest bir akım veren evli çiftler, başkalarına kıyas yoluyla, bu davranışlarını zamanın gidişine uygun görebilirler. Fakat, her şeye rağmen bu aşın kaprislerin asıl sebeplerini, ana ve babaların, çocuklarının gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kendilerini adamak feragatini gösterememelerinde aramak lâzımdır. Evlilik içinde bu yollara sapan ana ve babaların, çocuklarına birer örnek olacaklarını gözden uzak tutmamaları ve çocuklarının böyle davranışlarına şaşmamaları icabeder.

Toplumun çekirdeğini meydana getiren, halkın güç kaynağı olması gereken mukaddes bir aile ocağı, bu derekeye düşerse, o zaman evlilik yavan ve ruhsuz bir bağlılık haline gelir. Herkesçe bilinen bir atalar sözü var: “Olgun ve dolgun bir sevgi, korkuyu uzaklaştırır.” Fakat, gerçek sevgi yalnız korkuyu değil, aynı zamanda bencilliği ve ruh kirliliğini de uzaklaştırır. Başkalarına yardım etmek gayesini güden, dünyayı yenilemek amacına kendilerini adayan insanların, yüreklerini yepyeni bir sevgi kaplar. İşte böyle bir tutku ancak, diğer tutkuların yerini alabilir.

Modern dünyamızda, bilinerek ve istenilerek, durmadan cinsi cazibeden söz edilir. Kadınların ve erkeklerin, kendilerini içgüdülerinin bu esaretinden kurtarabilmeleri için, bazı kolay ve basit çareler vardır: Başı çabuk dönen insanların, mutlaka uçurum kenarlarında gezintiye çıkmalarına hiç de lüzum yoktur. Hayâllerinde, bir çağrışım yapacağım bildikleri resimlerden ve kitaplardan, insanlar uzak durmalıdırlar. Bunu yapmakla, güzel sanatlar yönünden büyük kayıplara uğramış olmazlar ve fakat büyük içgücü kazanmış olurlar. Bir baraj seddinin zayıf bir noktası, koca bir toprak parçasını sular altında bırakabilir. İnsanlarda da çöküntü, birtakım merhalelerden geçerek gelişir ve su yüzüne çıkar. Bunlar sırasıyla, bakış, üzerinde düşünüş, aşırı istek ve sonuçta tuzağa düşüş!.. Bu gelişme zincirinde, insanın nefsine hâkim olabileceği en uygun zaman, ilk bakış anıdır. Eğer bizler, her şeye kötü tarafından bakmazsak, doğru yolu daha çabuk buluruz.

Bir düşünce ekersek, bir olay biçeriz.
Bir olay ekersek, bir alışkanlık biçeriz.
Bir alışkanlık ekersek, bir karakter biçeriz.
Bir karakter ekersek, bir kader biçeriz.

DİĞERKÂMLIK

Yaradılışımızda, doğal olarak, bencilliğin bulunduğu bir gerçek olsa bile, bunun mutlaka gerekli olduğu bu suretle ispat edilmiş olmaz. Egoizmin meydana getirdiği sonuçlar bile, yalnız başına, onun ne şahısların ve ne de toplumun yararına olduğunu göstermeye yeterlidir. Yalnız kendi nefsini ve menfaatim düşünen çıkarcılar, insanlığın yararına kurulmuş müesseselerden uzaklaştırılmalıdırlar. Ne yazık ki; bugüne kadar bencil insanlara ve çıkarcı toplumlara karşı, kullanılacak etkin bir çare bulunamamıştır.

Acaba gerçekten, diğer şahısları, kendi nefsi derecesinde sevgi ve saygıya lâyık gören insanlar var mıdır?..

Diğer insanların mutlu olduğunu görmek, acaba bizleri, elde edeceğimiz maddi menfaatlardan daha fazla sevindirir mi?..

Acaba insanlar; diğer sınıfların, ırkların ve ulusların ihtiyaçlarını ciddi ve akılcı bir şekilde, kendi ihtiyaçları gibi karşılarlar ve duygularını paylaşırlar mı?..

Bir adım daha ileri giderek, acaba birbirlerinden farklı ve çeşitli partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların apayrı düşüncelerinin ve ulusal çıkarlarının hüküm sürdüğü bir düzeyde, birlikte ve ahenk içinde yaşayabilirler mi?..

Eğer bu sorulara, samimi olarak “evet” cevabı verilebilirse o zaman insanları birleştirecek yeni bir düşünce gerçekleştirilebileceği gibi dünyayı kapsayacak yeni bir toplum nizamı da ortaya konulabilir. Yok eğer bu sorulara “hayır” cevabı verilirse, bu takdirde, insanlık şiddeti gittikçe artacak bir kaos’un, parçalanmaların, zorbalığın, diktatörlüğün pençesine düşecek ve yıkılacaktır. Kâğıt üzerinde çok mükemmel görünen metod ve sistemlerin bile, insanların bencü duygularını dindiremediğini ve hırslarını tatmin edemediğini, tarih bize göstermektedir. Aksine insanoğlunun hırsı, o mükemmel sistemleri dejenere etmiştir.

Nasıl olup da, başka insanların yakasına yapışan korku ve endişenin kendisinde bulunmadığı, aynı zamanda diğer insanların mutluluklarıyla sevindiği, Frank Buchman’a sorulduğu vakit, şu cevabı vermişti: “Ben asla, yalnız kendi nefsimi düşünmeyeceğime dair, bir kez kati karara vardım.” insanın, böyle bir kararı, hayatı boyunca uygulayabilmesi için, onu dürüst ve ciddi bir şekilde kafasına ve kalbine yerleştirmesi lâzımdır. Şayet nefsimiz, kendisini bencil bir şekilde, aşın cinsi arzuya, başarı ve emniyet hırsına kaptırmak isterse, irademiz sarsılmaz bir azim ve kararla, ona karşı koymaya hazır olmalıdır.

İçimizden bazıları, kendilerini düzeltmek ve değiştirmek isterlerse, buna sevinmeliyiz. Bir kısmı da, diğer insanları düzeltmek ve değiştirmek yolunu öğrenmek isterlerse, onları selâmlamak gerektir.

En son olarak da, uygarlığımızın yozlaşmasına karşı, insanlığı uyarmalıyız. Bunu başarabilmek için de, milyonlarca insanın saflarımıza katılması lâzımdır. İnsanların, kalblerinin ve kafalarının birbirlerine kenetlenmesi suretiyle, ancak bencilliği baskı altında tutarak, diğer insanlara karşı samimi ve gerçek bir sevginin gösterilmesine imkân hâsıl olur.

SEVGİ

Birçoğumuz, az sayıda insana karşı, belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, acılık hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sınıfı, ırkı ve ulusu yoketmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete getirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksinin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, daha ziyade, başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Tanıdığım bir mistik kadını bir defa bana şunları söylemişti: “Kimseden nefret ettiğimi sanmıyorum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum.”

Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese karşı iyi niyet beslemeyi ve müsbet davranmayı gerektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insafsız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramaz.

Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile karşılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, insanların haklı dâvaları için, mücadeleye girişmelerini telkin eden bir ülküdür. Mutlak sevgi, bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzeltmek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sevgi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştirmek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücadelenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocasına şöyle diyordu: “Seni olduğun gibi seviyorum! Fakat seni ulaşman icabeden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim.”

Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu etkenler adaletli göründükleri için, insanlar bunlara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri kadar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: “Beni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir.”

Washington’da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi tarafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh hâleti altında şöyle diyordu: “Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklığını ve acılığını teşkil etmektedir.” Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duyguların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedince şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlıkta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığım ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığına kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gücü, memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir düşünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasım kaptıran bir insan, umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.

Mutlak sevgi; insanların renklerine, sınıflarına, politik inançlarına ve milliyetlerine bakmadan, onların hayat standardını doğal ve normal bir duruma getirmek için, durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen, insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör olarak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. Ancak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağlanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostlarımız olmak yolunu tutarlar.

İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu; mutlak mânevi kıstasları, samimi bir surette ve peşin olarak kabul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uygulamaktır.

KUDRETİN KAYNAĞI

İradeye istenilen şekli verebilmek için, mutlak mânevi ölçülerin uygulanmasından başka, bir de insanüstü çaba harcamak gerekmektedir. Modern savaşların korkunçluğu, açlığın, işsizliğin ve sefaletin acılan iradeye, istenilen şekli vermeye muvaffak olamadığı gibi, dikta devletlerin disiplini ve diktatörlerin zorbalıkları da, irade karşısında âciz kalmaktadır, İyi niyet, moral eğitimi, vaaz ve nasihatlar da uzun boylu bir başarı sağlayamamaktadır. Bizler de, meşhur terbiye metodlarımızla ve hayret verecek derecede artan bilgi hâzinelerimizle, yeni bir insan tipi yaratmayı başaramadık.

Fakat, bencillikle gözleri kamaşan ve nefislerinin kölesi olan insanları, bu tutkularından, radikal bir surette azad ederek, onlara doğru yolu gösterecek bir kudret vardır. Böyle bir kudretten nasibini alan kadın ve erkeklerin, uluslarına büyük hizmetler ettiklerini, üzerlerinde derin etkiler yaptıklarını ve yaşantılarını büyük ölçüde değiştirdiklerini tarih bize anlatmaktadır.

Burada, insanın aklına ister istemez bazı sorular gelir. Şöyle ki: Acaba bu insanların yaradılışlarında, diğer insanlardan farklı fevkalâde bir hal mi vardır?..

Acaba bu şahıslar, diğer insanlarda bulunmayan bazı nurlar ve kudretlerle mi cihazlandırılmışlardır?..

Hayır!.. Tarih bizlere, bu insanların da, dünyadaki her fâni erkek ve kadın gibi normal olarak yaşayıp hayatlarını tamamladıklarını nakletmektedir. Kaldı ki mânevi cihazlanma derneği tecrübeleriyle, bizlere, dünyanın herhangi bir köşesinde, lâyık olan her şahsın, murat ettiği mertebeye vararak, halka iyilik ve yenilik getirebileceğini isbat etmiştir.

Bir insan düşünmekle, kendi boyuna ve endamına bir şeyler ekleyemez. Herhangi bir düşünceyi, bir tek defa kafasından geçirmekle de, kendi karakterini değiştiremez. İnsanların vücutça gelişmesi ve büyümesi, dışarıdan alınan besin maddeleriyle kabil olmaktadır. İnsan tabiat ve mizacının değişmesi de, dışarıdan tesir edecek mânevi bir kuvvetin, şahsiyete enjekte edilmesiyle mümkündür. Bir insanın hayatındaki en önemli dönüm noktası, o şahsın dışarıdan gelecek telkin ve ilhamları kabul etmeye hazır bir mertebeye eriştiği andan itibaren başlar.

Bir insan nasıl ki, kendi perçeminden yakalayarak, kendi kendini düştüğü bataklıktan çıkaramazsa, yalnız kendi gayretiyle de kendini yenileyemez. Bunun için, belli bir zaman, yalnızlık içerisinde ve sükûnetle kalbini, kafasını ve ruhunu buna hazırlaması lâzımdır. Bu oluş, aslında çok basittir ve bunun açıklanması da kolaydır. Elektrik konusunda olduğu gibi!.. Bazılarımız, elektrikten çok anlarız, bir kısmımız ise az. Fakat hiçbirimiz bunun ne olduğu gerçeğini bilmeyiz. Ancak elektrik düğmesini çevirdiğimiz zaman, ampulün ışık verdiğini görürüz. Karanlık bir yerde, elektriğin nasıl ışık verdiğini bilmediğini ileri sürerek, elektriğin düğmesini çevirmekten kaçınması için, bir insanın aptal olması lâzımdır.

Karanlık bir yerin aydınlatılması için, elektrik düğmesinin çevrilmesi pratik bir işlemdir. Yalnızlık ve sükûnet içerisinde, kendim dinlemek de, bir insanın karakterine şekil verebilmesi için, yapacağı pratik bir işlemdir. İnsanlar, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet içerisinde, düşünmek ve dinlemek durumuna geçtikleri zaman, benliklerinde bir ışık parlar ve bir güç akımı meydana gelir .

Bu mertebeye varan insanlar, ilk önce uyanan vicdanlarının yükselen sesini duymağa başlarlar. İnsanların, dürüstlük,. diğerkâmlık, ruh temizliği ve derin bir sevgi ile cihazlanmasını sağlayacak olan bu mertebe, onların olaylara doğru açılardan da bakmasını sağlar. Bu suretle, insan olarak kendi şahsi hatalarımızı görmeyip başkalarının kusurlarını mübalâğalı bir şekilde büyültmek hastalığından da kurtulmuş oluruz. Yeni kazanacağımız bu manevi kavram, başaşağı duran tersine dönmüş kişiliğimizin de düzelmesini sağlar, artık bencil olan benliğimiz de idealimiz olmaktan çıkar. Bu kişiliğin perçinlenmesi için, uzunca bir zaman, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet süresi geçirilmesi lâzımdır. O zaman, ancak, varacağımız mertebeye ulaşmak için, tırmanmaklığımız gereken merdivenin ilk basamağına ayak atmış oluruz.

Vicdanımızın sesinin yükselmesine fırsat verdiğimiz anda, irademiz, yapmış olduğumuz yanlış bir davranışı düzeltip düzeltmeyeceğimiz hakkında, karar vermek durumuna gelir. Bu, bizim hakkımız olmadan aldığımız bir paranın geri verilmesi gerektiği şeklinde ortaya çıkabilir. Bir iş adamının akima birdenbire, ödemediği bir vergi gelir. Derin bir nefes aldıktan sonra, beyannameyi doldurur ve vergi dairesine gönderir. Yersiz bir hırs veya kıskançlık yüzünden, haksız olarak, tenkit ettiğimiz bir şahıstan özür dilemekliğimiz gerekebilir. Ailemize karşı, yepyeni bir ruh hâleti ile, dürüst ve namuslu davranmamız lâzım gelebilir. Takatimiz ölçüsünde, her şeyi iyiye götürmek için çaba harcadığımız zaman, yüreğimizi mengene içine almış olan bencil duygulardan ve boş gururlardan kurtulduğumuzu ve hafiflediğimizi hissederiz.

Her gün kendimizi dinlemek üzere, sükûnete ayırdığımız anlarda, düşüncelerimizi yazmak, bir çoklarımız için en iyi ve sağlam bir yoldur. Aksi halde gururumuz, tutmak istedi

Kimiz doğru yoldan bizleri saptırmak için, şeytanca usullere başvurarak, düşüncelerimizi yok edebilir. Korku ve kuruntu dahi, yapmak istediğimiz iyiliklerden bizleri alıkoyabilir. İşte bu nedenlerle, yersiz gurur, korku ve kuruntu yüzünden, yapmayı tasarladığımız, hafızalarımızdaki fikirlerin silinip süpürülmesine karşı bir çare olarak, düşüncelerimizi yazmak en güvenilir bir yoldur. İnsanlar, sükûnet halinde iken düşündüklerini yazıya dökmezlerse, ruhlarının zincirleme bir şekildeki olgunlaşma mertebelerini izleyemezler; istenilen hedefe varmanın çok güç olduğu tecrübeyle ispatlanmış bir gerçektir.

Her gün belli bir zaman, sükûnet haline geçerek düşünmeyi bir âdet haline getirirsek, kısa bir zaman sonra, her zamankinden daha açık ve doğru düşünmeye başladığımızı görürüz. Hırs, korku ve kuruntu kapakçıkları, emniyet altına alınmış bir ruhun sahibi, başka insanları düşünecek ve bu arada kendi problemleriyle beraber onların da problemlerini, daha kolay çözecek özgürlüğe ve güce kavuşur. Ancak böyle bir ruhun sahibi, dost ve düşman bütün insanları, toplumları ve ulusları değiştirmek için bir plân yapacak gücün ve açık düşüncenin sahibi olabilir.

Vicdanının ve kalbinin sesini duyacak mertebeye varmış olan insanlar için, bir ilham kaynağı daha vardır ki, bunu tadanlar sıradan bir insan iken, fevkalâde bir duruma gelirler. Bu ilâve kudretin sırrına eren şahsiyetler, diğer insanların ve milletlerin, gerçek ihtiyaçlarına nüfuz ederek onların uğradıkları zorlukları ortadan kaldırırlar. Bizlere de, bu mertebeye varmak için, kişiliğimizin ve karakterimizin teşekkül etmesini sağlayacak yolu ve yönü gösterirler. Bu kudret, insan akıl ve mantığından çok daha üstündür. Peygamberler ve onlara inanan ümmetleri, bu kudretin ilhamı ve ışığı altında yaşamışlardır. Bu kudret insanlara, yaşantıları boyunca nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Bu sırra ermiş olan şahısların, insanlığa, sayısız ve paha biçilmez hizmetler ettiklerini, tarih bizlere nakletmektedir.

Bu sırra eren, Özgür toplumun mimarlarından “Lincoln” şöyle diyor: “Külli iradenin var olduğuna ve bunun Allah’tan geldiğine dair, asla şüphe edilmeyecek birçok kesin delillere sahip bulunuyorum. Yapılması veya yapılmaması icabeden hususların, şu veya bu şekilde ve fakat açık bir surette, bana ilham edildiğine birçok defalar şahit oldum.” Bu İlâhi kudrete lâyık olan ve onu isteyen her şahıs, dünyanın her yerinde onu bulabilir. Bir mistik bana şunları söylemişti: “Cenâbı Hakk’ın, ne zamandan beri, kullarına seslenmediğini ve onlardan vazgeçtiğini, daima kendi kendime sorardım. En sonunda, Allah’ın kullarından vazgeçmediğine ve fakat kulların, Allah’ın sesine kulak tıkadıklarına inandım.”

Her sınıftan, her ırktan ve her ulustan, yüzbinlerce insanın, kendilerini günün gürültüsüne kaptırmadan, sabahın erken saatlerinde, gerçek bir sükûn içinde dürüst ve riyâdan uzak bir ruh haleti altında, düşüncelerini kâğıt üzerine döktüklerini düşünelim: Disiplinli bir tarzda kâğıt üzerine yazıları bu düşüncelerin sahibi, onları hayatı boyunca uygularsa, olgun bir benliğe ve sağlam bir karaktere erişir. Diğer insanlara karşı duygularında ve davranışlarında büyük değişiklikler meydana gelir ve bu suretle de toplumlara giden, mânevi devrim yolu hazırlanmış olur.

Burada, unutulmaması icabeden önemli bir nokta vardır, o da: Düşüncelerimizin doğruluğunu ve geçerliliğini tesbit etmek üzere, onları esaslı bir incelemeden geçirmekliğimizin ve güvenilir mihenk taşlarına vurmaklığımızın lâzımgeldiğidir. Zira, bencil arzularımız, akıl ve mantığımız üzerinde etki yaparak onu yolundan saptırabilir.

Allah tarafından gönderildiklerini iddia eden ve her yaptıkları işte ilhamın Cenâbı Hak’tan geldiğini ileri süren, birtakım insanlar ortaya çıkmıştır. İsteklerine karşı konmasına tahammül edemeyen bu diktatör yaradılışlı şahısların, milyonlarca insanı, nasıl büyük felâketlere sürüklediklerini, dünyamız acı tecrübelerle öğrenmiş ve bunun bedelini de masum insanlar ödemişlerdir. Bu gibi hallerde, uygulanmak üzere ortaya atılan düşünceler derinden derine incelenmeli ve bunların mutlak bir dürüstlüğe, diğerkâmlığa, ruh temizliğine ve engin bir sevgiye dayanıp dayanmadığı araştırılmalıdır. Şayet bu düşünceler veya bu düşüncelere dayanan plânlar üzerinde, en ufak bir kuşku belirirse, bu takdirde bunların olgunlaştırılması yoluna gidilmesi için çaba harcamak lâzımdır. Bununla da yetinmeyerek, bu düşüncelerin güvenilir şahısların etüdüne tâbi tutulması ve fikirlerinin alınması çok faydalı olur. Bilindiği gibi, bir odanın pencere sayısı ne kadar fazla olursa, o odaya o kadar fazla ışık girmesi sağlanmış olur. Ortaya atılan bir düşünce ve buna dayanan plânlar üzerinde inceleme yapan, bilgili ve olgun insanların tavsiyelerine uyularak meydana konan yanlışlıkların düzeltilmesi cihetine gidilmezse, bu davranışın bir inat mahsulü olduğu kendiliğinden belli olur, inat mahsulü bir düşünceye dayanan bir plân, eksik ve hattâ sakat olacağından insanlığa bir yarar sağlaması mümkün değildir.

İlhamın sırrına eren bir şahsın, tek başına, insanların ve ulusların problemlerini açıklaması hattâ çözümlemesi belki kabil olabilir. Ancak, bu mertebeye eren toplulukların, insanlığa, bir şahıstan çok daha fazla hizmet edeceği, yararlı işler yapacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Bu durumda olan ve birlik, beraberlik içinde bulunan bir insan topluluğunda ise, fertlerin birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını, kendileri açıkça görürler. Meydana gelen bu durumun insanlar üzerinde yapacağı etkiler, bir devrimin (rönesans) etkisinden az değildir.

Aile ocağı, mânevi devrimle karşılaşmıştır. Ana, baba ve çocuklar, aile içindeki diktatörlüklerine, gönül rızasıyla, kendileri son verirler, bunun yerini ahenkli bir beraberlik alır. Baba oğula, oğul babaya karşı dürüst davranmağa başlar. Korkudan, kuruntudan ve yersiz utangaçlıktan doğan gizliliğe lüzum kalmaz. Ailenin bütün fertleri arasında, karşılıklı içten gelen saygı ve sevgiye dayanan bir arkadaşlık ruhu doğar ve bir birlik meydana gelir. Artık komplekslerin ve moral çöküntüsünün yerini, gelecek kuşakların mimarları olacak olan gençliğin zaferi almış ve aileler de topluma güç ve neş’e aşılayacak birer ocak haline gelmişlerdir.

İş adamları, birinci derecedeki görevlerinin, dünyanın yemlenmesi için çaba harcamak olduğuna inanırlar. Bu da yurt ekonomisine büyük bir canlılık getirir. İşçiler de, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için verilecek savaşta, işverenlerin kendilerinin müttefikleri olduğunu keşfederler. İşverenlerle işçiler, karşılıklı olarak, birbirlerine muhtaç oldukları sonucuna varırlar. Burada, en önemli olan nokta, ekonomik hayatta “kimin haklı olduğu” değil “neyin adaletli olduğu” hususunun ortaya konulmasıdır. Bu espri altındaki davranışın, dünyanın sayısız ve çeşitli işletmelerindeki insanlar üzerinde, sınıf kavgalarından çok daha büyük ve güçlü bir etki yaptığı görülür.

Devlet adamlarının, idarecilerin, işverenlerin, işçilerin, hülâsa bütün insanların, kafalarında ve kalblerinde yeşeren bu ülkü, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için, elele vermelerini sağlar. İlâhi hitâba kulak veren, ayrı partililerin politikacıları, yurt hizmetinde yürünecek ortak bir yolu bulurlar. İnsanlar, sınıf kavgalarının, bütün ırk kuruntularının ve şovenizmin peşin hükümlerinden sıyrılarak, kendi problemleriyle birlikte, diğer ulusların da problemlerini çözümlemek için çaba harcarlar. Basın, bu sorunun cevabını sabırsızlıkla bekleyen, milyonlarca insan bulunduğunun, birdenbire farkına varır.

İlâhi adalete inanan ve onu en üstün otorite olarak kabul eden, bütün ırkların, sınıfların ve ulusların insanları elele vererek, yeni bir dünyanın temellerinin atılmasına çalışırlar. Bunun sonucu olarak da, işletmelerde, köylerde, aile ocaklarında, parlâmentolarda, okullarda, bürolarda, hülâsa bütün dünya yüzünde, hücreleri daima artan ve genişleyen bir şebeke kurulmuş olur. Bu hücreler ise, yeni çağdaş toplumun üreme merkezlerini meydana getirirler.

İlâhi hitaba kulak veren, yaratıcı kudretten ilham alarak mutlak kıstaslara göre, dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğerkâmlığı ve derin sevgiyi hayatlarında kendilerine rehber eden, şahıslar ve toplumlar, diğer insanların ve ulusların iradeleri üzerinde etki yapacak bir mertebeye ulaşabilirler.

YENİ İNSAN TİPİ OLUŞTURMA

Bir şahsın yemlenmesi işlemi, doğal olarak beş etapta meydana gelir. Bunlar da sırasıyla: örnek, durum, bağlarından kurtulmak, netice ve karardır.

Örnek

Diğer herhangi bir şahsı değiştirmeyi başarabilmek için, buna teşebbüs eden insanın, her şeyden evvel, gerçekten yürekten inandığı doyurucu bir ideolojiye sahip olması icabetMektedir. Bundan başka da, bu yeni insan tipini, nefsinde temsil etmesi lâzımdır.

Norveç Parlâmento Başkam Dr. C. J. Hambro vaktiyle Buchman’ı ülkü arkadaşlarıyla birlikte memleketine davet ettiği zaman, yeni insan tipi hakkında şunları söylemiştir: “Yeni insan tipini nefislerinde yaşayan bu kadınlar ve erkekler, bizlerde eksik olan, yüksek bir yaşantı düzeyine varmışlardır. Onlar, bencilliklerini unutmayı başarmışlar ve yardıma muhtaç olan diğer insanlara her an yardım ve hizmete hazır bir duruma erişmişlerdir. Bizler gerçekte, şahsiyetimizi olgunlaştıran cevherlerin bulunduğu hâzinenin anahtarlarını kaybetmiş durumdayız. Kalbimizin gizli bir köşesine gömdüğümüz ve sonra da orada unuttuğumuz ve lâzım olduğu zaman da arayıp bulamadığımız değerler üzerinde, onlar açık doğal bir şekilde konuşmaktadırlar. Kusurlarını ve eksikliklerini açık yüreklilikle itiraf edip af dilemesini bilmektedirler. Bir kimseye haksızlık ettikleri zaman, bunu tamir etmek yoluna gidecek kadar, bencillikten ve boş gururdan yakalarını kurtarmışlardır. Yepyeni bir ruha sahip olan bu insanların, toplum içerisinde hiçbir kimseden gizli bir şeyleri bulunmadığı için, korkudan ve kuruntudan uzak yaşadıkları ve mutlu oldukları açıkça görülmektedir.” Toplum içerisindeki insanların mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek mertebeye erişen yeni insan tipinin, üç özelliğe sahip olması lâzımdır.

Açık Yüreklilik*

Birçok manevi değer ve nitelik isteyen bu görevin b aşariyle yerine getirilebilmesi için, onu üzerine alacak insanın herşeyden önce, dürüst, tabii ve gerçekçi olması lâzımdır. Birçok insan yaşantısını dile getiremez ve konuştuğunu da yaşayamaz. Bu sebepten de sözleri inandırıcı ve etkili olamaz. Yalnız nefse karşı dürüst olmak da yeterli değildir. Başarıya ulaşabilmek için bir insanın nefsine karşı dürüst olması ile beraber, bu alanda vaktiyle karşılaştığı başarısızlıklar sonucunda kendisinin dahi gayesinden vazgeçecek derecelere geldiğini ve arasıra bu yoldan sapmak üzere bazı adımlar bile attığım ortaya dökecek kadar açık yürekli olması lâzımdır. Böyle bir insanı, ne rol yapan bir şahıs ne de mürai bir tip olarak damgalamağa hakkımız olmamalıdır. Ancak bu tipte ve karakterde olan insanları diğer şahıslar da anladıkları için onlara yüreklerini açarlar.

Dr. Buchman bu alanda şu sözleri söylemektedir: “Bizler kendi nefsimize olduğu kadar toplum içindeki varlığımıza karşı da dürüst olmalıyız. Bu, hepimizin öğrenmesi lâzım gelen bir fazilettir. Eğer onu öğrenmek lüzumunu duymazsak, Allah yardımcımız olsun. Çünkü bizler bu erdemliği yalnız kendi nefsimiz için değil, çocuklarımızın geleceği ve mutluluğu için öğrenmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu suretle, çocuklarımız kendiliklerinden kalblerini bize açarlar ve yaşantılarının bütün bölümlerini, bu arada uğradıkları güçlükleri açık yürekle önümüze sererler. Bunun sonucu olarak da gençliğin güveni ve sevgisi kazanılmış olur. Etrafımızda daimi surette kalabalık bir gençlik topluluğunun bulunmasının sırrı da budur. Çünkü gençlik kendisini iyilik meleği olarak ortaya atan ve bilgiçlik taslayan insanlardan kaçar.

Ancak vaktiyle kendisinin de, aynı yollara saptığını açıkça söyleyecek kadar, nefsine karşı dürüst olan şahısların ve gençliğin bazı davranışlarını anlayacak kadar hoşgörü sahibi insanların yanına koşar.”

(*) Büyük Türk düşünürü Mevlânâ Celâleddini Rumi, bunu 700 yıl önce şu veciz sözlerle ifade etmiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”M. San

İnsanlara Yardıma Hazır Olmak

Şahıslarla teker teker uğraşmayı güç buldukları için, hayatlarının kalan kısmını topluma armağan eden filozofların, bu davranışlarını anlayışla karşılarız. Şahsi ilişkilerinde aşırı derecede içe kapanıklık gösteren ve bir cehennem kadar karanlık olan bazı insanları tanırız. Bu insanlar, hayır cemiyetlerine yardım konusunda, inanılmaz cömertlikler gösterirler. Demek onlar da insanlarla teker teker uğraşmayı göze alamadıkları için bu yolu tercih etmektedirler. Hâlbuki insanlara gerçekten yardım etmek isteyen her şahıs, her şeyden önce insanları teker teker tanımak için ciddi çaba harcamalı, göze batacak sivri davranışlarda bulunmaktan ve karşısındakini minnet altında bırakacak hareketlerden kesin surette kaçınmalıdır. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir güçlük karşısında yılmadan, sabrını yitirmeden, çileden çıkmadan ve hattâ homurdanmadan, içten gelen gerçek bir sevgi ve şefkatle bu yardım yapılırsa, hedefine ancak o zaman varabilir. İnsanların kalbini kazanmak için, şahsiyetin anatomisini bilmek ve insan tabiat ve mizacının derinliklerine nüfuz etmek lâzımdır. Kendisini ön plâna sürmeden, insan haysiyetini ve vakarını incitmeden, büyük bir incelikle hitap etmesini bilenler, ancak, insanların tabiat ve mizacım iyiye doğru yöneltmeyi başarabilirler. Bir toplantıda, herkesin kendisini evinde hissedecek bir atmosferin yaratılmasını sağlamak için çaba harcayanlar ve bunda da başarılı olanlar, ancak insanlara yardım edebilirler. Böyle bir ortamın yaratılabilmesi için çok dikkat sarf etmek, titizlikle hareket etmek ve her şeyi en ince ayrıntılarına kadar yerli yerinde uygulamak lâzımdır. Bir odanın döşenmesinde, misafire yapılan ikramın şeklinde veya bir mektubun yazılışında bu sevgi ve incelik kendini gösterir. Karşısındaki insanların ilgilerini çekecek surette, onların huylarını ve zevklerini öğrenmek zahmetine katlanacak kadar onlara önem vermeliyiz. Eğer bizler, ayakkabısında delik bulunan bir kimseyi gördüğümüz vakit, kendi ayağımızın üşüdüğünü hissedersek, ancak o takdirde, dostluğun inceliğini kavramış ve diğer insanlara yardım edebilmek sanatının basamaklarına ayak atmış oluruz.

Dinleme Sanatı

Bizler, çoğunlukla fazla konuştuğumuz için, insanlara yardım etmek fırsatını elimizden kaçırırız. Bir görev yüklendiğimiz zaman, bunun yerine getirilmesi sırasında, kendi yaşantımızın söylediklerimizden çok daha inandırıcı olduğunu unuturuz. Halbuki, insanların kalblerini ve güvenlerini kazanabilmenin bütün sırrı, onları sabırla dinlemek sanatında gizlidir. Yüreğimiz ne kadar rahatsız olursa, o derece fazla konuşuruz. Toplantıda bulunan diğer insanları unutarak, yalnız kendi nefsimizi düşündüğümüz için, konuşmalarımızda devamlı surette şahsımızı ortaya atar ve bu suretle de her toplantının odak noktasını teşkil etmek sevdasına düşeriz. Bizim söyleyeceklerimizin, toplantıda bulunan herhangi bir şahsın söyleyeceğinden daha önemli olduğunu sanarak çok konuşmaya başladığımız zaman, mantık silsilesini kaybeder ve çoğunlukla gülünç durumlara düşeriz.Eğer bizler; insanlara, gerçekten muhtaç oldukları şeyleri vermek istiyorsak, bu takdirde, bizim onlara söyleyeceklerimizin değil onların bize söyleyeceklerinin çok daha önemli olduğunu, öncelikle bilmeliyiz. Geveze bir adamın, insanlığın ciddi bir problemini çözümlemek hususunda, bir işe yaramayacağını asla hatırdan çıkarmamalıyız. Çünkü, aklı başında olan bir insan, kendisine ait bir problemin çözümlenmesi için, dilini tutamayan bir boşboğaza asla bel bağlayamaz.

Dr. Buchman bir seminerde şunları söylüyordu: “Bazılarımız, çok konuşmakla, durup dururken kendimizi suçlu duruma düşürmekteyiz. Bu şekilde davranarak, uluorta konuşmakla, hiçbir kimsenin kalbini kazanamayacağımızı ve hiçbir kimseye mânevi destek sağlayamayacağımızı bilmeliyiz. Yerinde ve sırasında susmasını bilen insan en güzel konuşmayı yapmış olur. Herhangi bir konuyu çok iyi bildiğimiz halde, karşınızdaki bu mevzuda bir şey söylemeden, sizler de ağzınızı açmayınız. İnsanların kalplerini, sevgilerini ve güvenlerini kazanmanın bütün sırrı budur. Aksi halde, kan beyninize hücum edinceye ve yüzünüz morarıncaya kadar mânevi cihazlanma hakkında konuşsanız ve büyük meseleler üzerinde fikir yürütseniz dahi, yine de bir fayda sağlamadığım göreceksiniz. İhsanların nutuk çekerek değil, sükût içinde dünyaya geldiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız. Bu konuda eğer sizlere bir fikir verebildimse kendimi mutlu sayarım.”

Her şeyden önce, yeni insan tipini, içtenlikle duyarak bunu kendi nefsimizde yaşamamız lâzımdır. Bu birinci adım olacaktır. Tatmin edici bir ülküyü kendi nefsinde yaşayan bir şahsın, bunun diğer insanları nasıl mutlu edeceğini göstermesi için çaba harcaması lâzımdır. Bu da atılacak ikinci adım olmalıdır.

Böyle Bir ideoloji Her Yerde Geçerli Olmalıdır

Lenin, 1909 yılında şunları söylüyordu: “Bir sınıfa dayanmayan hiçbir ideoloji olamaz.”

Lenin bunu söylemekle komünizm ideolojisinin tek bir sınıfa inhisar ettiğini ortaya koymuştur. Halbuki mânevi Cihazlanma, bütün sınıflar, ırklar, uluslar ve bütün insanlar için bir ideoloji bulunduğunun en kesin ve inandırıcı örneğini vermektedir. Hiçbir kimseyi dışarda bırakmayacak surette, herkese kapılarını açmakta ve ideolojisinin temelini insanların değişmesi esasına dayamaktadır. Çünkü değişmek iyiye doğru gitmek için ve aralarındaki farklara bakmaksızın insanlara birleşmek için güç verir.

Bu atom çağında ise, dünyayı birleştirecek bir devrimi yaratacak güçte olan bir ideoloji, ancak insanları tatmin edebilir.

Bombay’da yayınlanan Bharat Jyoti, 16 Kasım 1952 sayılı nüshasında şunları yazıyordu: “Komünizm, dünyayı birleştirecek kadar, büyük ve güçlü bir ideolojiye sahip değildir. Kapitalizm de öyledir. Gerçi mânevi cihazlanma bunlara karşı değildir. Fakat her ikisinden de büyük ve güçlüdür. Çünkü o, diğer iki ideolojinin hiçbirisinde bulunmayan, insanların tabiat ve mizacını değiştirmek gibi, inkılâpçı bir ülküye sahiptir.

Böyle Bir ideoloji Hayatın Bütün Alanlarını Kapsamalıdır

İnsanların tabiat ve mizacım değiştirebilecek olan bir ideoloji toplumların karakterlerinin şekillenmesini sağlayacak ve bu suretle de ulusların ekonomik, sosyal ve politik hayatlarını da değiştirecek güçte olmalıdır. İnsanların yüreğindeki katılığı, korkuyu ve endişeyi uzaklaştıramayan, zorbalık ve tahakküm arzusunu söndüremeyen bir ideoloji, insanlığa gerçek barışı ve güvenliği getiremeyecek kadar güçsüzdür. Halbuki; insanların tabiat ve mizacını, bütün dünyada değiştirmeyi başaramadığımız sürece, insanlığı savaşa ve kaosa götüren bugünkü yolda yürümeye devam edileceğini bilmeliyiz. Böyle bir ideolojinin gerçekleşebilmesi için, bütün güçler ve imkânlar ortaya konulmalıdır. Bizler; bütün dünyayı değiştirmeyi hedef alarak dünyanın dört bir köşesine yayılan ve kararından asla dönmeyecek olan idealist bir savaş takımı kurmak mecburiyetindeyiz. Bu kesinlikte bir karara varılmazsa, şu veya bu fırsatta, birkaç kişiyi belki iyi bir yola sevkeder ve onları mutlu kılarız. Fakat ancak, bu şekilde kesin bir kararla ve kendimizi taahhüt altına sokmak suretiyle ve hayatın bütün alanlarını kapsayan bir ideal ile dâvasına inanmış kapitalistleri ve Komünist militanları kazanabiliriz. Toplumun yeniden inşası için, dürüst bir şekilde etkili yol arayan şahıslar, işte o zaman doğru yolu bulduklarına inanırlar.

Dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bu ideolojik savaş sırasında, gözönünde tutulması gereken en önemli nokta Rusya ile Çin’i bu hususa inandırıp inandıramayacağımız meselesidir. Gerçi bu ideoloji, her iki Komünist devletin bugün sahip oldukları ideolojiden daha sağlam ve büyüktür. Ancak, onlara bu inanışı, vermek için, her şeyden önce, bizim endüstri, politik, sosyal, ulusal ve şahsi yaşantımızda bu ülkü üstünlüğünün kendisini göstermesi lâzımdır. Barış ve emniyet için yaptığımız plân ve programlar eğer bu hususları kapsamıyorsa, bu takdirde bu alandaki çabalarınız hiçbir işe yaramayacaktır. İşte o zaman, bizler, askeri alanda bir meydan okumaya kendimizi hazırlamalıyız. Belki bununla da yetinmeyerek aynı zamanda ekonomik ve politik bir meydan okumayı da göze almalıyız. Her şeyin sonuçta buna bağlı olmasına rağmen; karşı tarafın ideolojik bir meydan okumasıyla asla karşılaşmayacağını bilmeliyiz. Çünkü onlar, ideolojilerinin güçsüzlüğünü idrâk etmektedirler. Mutlak bir sorumluluk yüklenmek ve bunu içtenlikle ve bütün irademizle kabul ederek meydana koyacağımız bir programı ciddi şekilde uygulamak suretiyle, başarıya ulaşacağımızı bilmeliyiz. Ancak büyük devrimleri başarabilecek bu çapta bir program, inkılâpçı ruhları kendisine çekebilir.

YENİ İNSAN TİPİ DURUM

Vücutça hastalandığımız zaman, bizi muayene eden doktor, hastalığın belirtilerine göre, bir teşhise vararak ilâç verir ve doktorun verdiği ilâç, bizi şifaya kavuşturabilir. Mânevi marazlarda ise, kati bir teşhise varılmadan uygulanan bu usûl hiçbir sonuç vermez. Mesele iradeye dayanıyorsa, o zaman bu tedavi şekli, birinci katın penceresinde duran bir adamın gözüne, bir üst katın penceresinden aşağıya damlatılan göz ilâcının etkisinden öteye geçemez.

Moral çöküntüsünün karakter üzerindeki etkileri tıpkı maddi hastalıkların vücudumuzda yaptığı yıkıntıya benzer. Her ikisi de doğru bir teşhisin yapılabilmesi için gerekli belirtileri gösterirler. Nasıl ki bir doktorun, hastanın şifa bulacağı ilâcı vermek için hastalığın belirtilerini görmesi icabediyorsa, bir inşam yenilemek için de, her şeyden önce o şahsın moral eksikliklerini tesbit etmek ve ideolojik kanaatlarını bilmek lâzımdır. Bir insanın ideolojisi, o şahsın uyguladığı moral kıstaslarına göre şekil alır. Esasen bu iki kavramdan her birisi, diğerinin aynasıdır. Mutlak mânevi ölçüleri uygulamayan bir şahıs, ister terörist/anarşist olsun isterse kapitalist, eninde sonunda bu dünyada bir bencillik ve katılık hüviyetini iktisap eder. İşte bu sebepler yüzünden de, dünyamızda bugün için ne bölünmelere ve ne de sömürüye bir çare bulunabilmektedir. Yine bu nedenlerle antiteröristler, teröristliğin katılığına karşı çare bulamamakta ve diktatörlüğün zorbalığına karşı duramamaktadırlar. Yalnız mutlak mânevi kıstaslar göz önünde tutularak düzenlenen bir plân, hayat boyu uygulanırsa, ancak insanlığa musallat olan materyalizme deva bulunur ve toplumların parçalanmasının ve sömürülmesinin önüne geçilebilir. Mutlak mânevi kıstasları samimiyetle kabul edip onu nefsinde yaşamayanlar, bayılıncaya kadar terörizme karşı mücadele etseler bile, hiçbir sonuca varamazlar. En sonunda, nefret ettikleri materyalizme karşı üstelik kendi kişiliklerinde, bir uzlaşma eyleminin kuvvetlenmekte olduğunu görürler.Bir Marksist de, kan tepesine çıkıncaya kadar kapitalizm ile mücadele edebilir. Ancak mânevi değerlerden yoksun olan kişiliğinde birikmiş katılık ve bencillik onun bütün çabalarını boşa çıkarır. Marksistlerin; kendi saflarında bile, barışçı ve adaletli bir toplum düzeni kuramamalarının en önemli sebeplerinden birisi de, şuur altına yerleşen, mânevi değerlerden yoksun ve insan sevgisinden mahrum katılıktır. Yarım yamalak uygulanan manevi değerler ile ideolojik şaşkınlık, birbirinden ayrılmayan iki yoldaştır. İnsanların çözümlenmemiş moral ve ideolojik problemleri, kişilikleri ve yaşantıları üzerinde, birtakım belli izler bırakır. Bu izler üç esas noktada kendilerini açığa vururlar: Seks, emniyet duygusu, başarı çabası. Gerçi her insanda bunların belirtilerini görmek mümkündür. Ancak, şahıslara göre, bunlardan birisi diğerlerinden daha etkili bir şekilde kendisini hissettirir. Bir misal ile aydınlatalım: Kapitalistlerde, genellikle emniyet faktörü ön plânda yer alır. Buna karşı teröristlerde başarı çabası ön plânda gelir. Esas mesele, doğru bir netice elde etmek için teşhisin doğru yapılmasıdır. Nasıl ki bir operatör doğru bir teşhis yapmadan operasyona kalkarsa, neşterini illetin odak noktasına vuramayacağı için, başarı ümidi o oranda az olur. Şahıslar, yaptıkları ve yapmadıkları hareketlerle kendilerini ele verirler. İnsanların karakterlerine yeni şekil vermek isteyenlerin ise, şahısların davranışlarının ifade ettiği mânayı iyice bilmeleri lâzımdır.

ŞEHVETİN ESİRİ OLANLAR

Hayatlarında, aşın derecede utangaçlık gösteren ve anormal ürkek olan insanların, moral çöküntüsünün etkisi altında ezildikleri sonucuna varmak hiç de hatalı sayılmamalıdır. Bu gibi şahısların en özledikleri şey yalnızlıktır. Birşeylere bağlı oldukları hissini uyandıran bu davranışları ve sessizlikleri, hiç de doğal değildir. Hareket hatları, köşeli, sert, dağınık ve perişandır. Karakterleri; erdemlik ve iyilikle ilgisi bulunmayan ve net bir nitelik göstermeyen sahte bir yumuşaklık taşır. Bu hal ise, hak ve adalet hakkında, net bir kavrama sahip olmayan şahısların çehrelerinde görülen silik ve mânâsız bir yumuşaklıktır.

Bir insanın giyinişi; hangi renkleri tercih ettiği, nasıl bir ayakkabı giydiği, saçının kestirilme şekli, konuşma tarzı, erkeklere ve kadınlara karşı davranışı, o insanın moral problemlerini açığa vuran bir aynadır. Bu belirtiler bir erkeğin homoseksüel olup olmadığını gösterir. Gerçi, podösüet [Yumuşak, yüzü ince havlı bir tür deri, süet: ] ayakkabı giyen bütün erkekler homoseksüel değildir. Fakat Avrupa ve Amerika’da, bu cins ayakkabılar, çoğunlukla homoseksüeller tarafından giyilir, bu erkekler, genellikle yeşil rengi tercih ederler. Mendillerini göze batacak şekilde dışarıda bırakırlar, saçlarını uzatmak eğilimini gösterirler, parfüm sürünürler, kelimelerin üzerine basarak konuşurlar. Hareketleri ve davranışları kadınlara benzer. Çoğunlukla güzel sanatlara karşı kabiliyetlidirler. Kendilerini teşhir etmeğe meraklıdırlar. Çok zalim ve intikamcı olabilirler. Esasen sadizmin kökünü, cinsi sapıklıkta aramak hiç de yanlış olmaz. Bu gibi insanlar genellikle, cilveli, şımarık ve kaprisli haller gösterirler.

Karşı cinse aşırı ilgi gösteren, hayatlarını bu yolda tüketecek derecede şehvetin esiri olanlar, çoğunlukla mütecaviz, öfkeli olurlar ve en ufak bir nedenle hindi gibi kabarırlar. Karısını aldatan erkekler, çok konuşurlar ve daima mübalâğalı hareketler yaparlar. Ve artan neşeli davranışlar göstermeye meylederler. Nefislerinde bir çöküntü yaratacak kadar seksüel tutkuya yakasım kaptıranlar, özellikle ham ve sahte bir sofuluk taslarlar. Herkesi kendisine açındıracak surette konuşan insanlar ruh kirliliğinin etkisi altındadırlar. Bir kadının giyinişi, makyajı onun kişiliği hakkında teşhise yarayan en önemli faktörlerdir. Dudak boyasının rengi, elbisesinin biçimi, dikkati çekmek isteğinin birer belirtisidir. Macera peşinde koşan erkekler için bunlar birer sinyaldir. Hangi cinse mensup olursa olsun, aşırı şehvetin esiri olanlar, sigaraya, alkole, beyaz zehire kolaylıkla yakalarını kaptırırlar. Bu gibi şahıslar gerek kendi cinslerine, gerekse karşı cinse, sebepsiz ve lüzumsuz el, kol ve omuz hareketleriyle sürünürler, işte bu teklifsiz ve laubali davranışları ile de kendilerini ele verirler. Esasen cinsi sapıklar arasında dirsek teması hemen herkesçe bilinen bir işarettir. Cinsiyet problemleriyle başedemiyen insanlar, topluma ve fertlere karşı hiçbir ilgi duymazlar. Konfora düşkündürler. Diğer insanların ihtiyaçları, hattâ felâketli durumları onlar üzerinde en ufak bir etki yapmaz. Sonuçları çok ciddi olan meselelere karşı bile, dikkati çekecek bir hafiflik ile çabucacık karar verirler. Ekonomide, politikada, sosyal meselelerde, hulâsa hayatın her alanında, prensipten fedakârlık etmek suretiyle sonuca varmayı, normal bir başarı sayarlar.

GÜVENLİK HIRSININ KÖLESİ OLANLAR

Aşırı derecede güvenlik tutkusuna yakasını kaptıran insanlar, daimi surette korku içindedirler. Olduklarından daha fena duruma düşmek korkusu ve kuruntusu her an yüreklerini kaplar. Gururları ise, bu korkularını belli etmemeğe onları zorlar. Bu gibi şahıslar vücutlarını dik tutmak ve çehre hatlarına keskin ve sert bir görünüş vermekle, korkularını saklamağa çalışırlar. Bu suretle davranmakla da, diğer insanlara karşı, kendi nefislerine olan itimatlarının, bir belirtisini verdiklerine inanırlar. Hâlbuki böyle bir görüntü, korkunun doğurduğu ölçüsüz bir sertlik demektir. Bu sertlik marazi bir korkunun izlerini taşır. Aslında, sert tavırlı bir insan iliklerine kadar korku duyan bir insandır.

Güvenlik tutkusunun esiri olanlar; ister ailede, ister ekonomide ve isterse politikada olsun, her problemin para kuvvetiyle çözüleceğine inanırlar. “Para her kapıyı açar” sözü bu şahısların ve daha birçok insanların, yaşantılarında ve davranışlarındaki temel felsefeyi temsil eder. Hayatta hemen her şeyi, güvenlikte ariyan fertlerin ve toplumların en cılız tarafları, insanların yalnız para ile tatmin edilebileceklerini düşünmeleridir. Onların inançlarının ağırlığını, her şahsa yiyecek, giyecek, oturacak, okuyacak ve çalışacak imkânlar sağlanırsa Komünizmin ortadan kalkacağı merkezindedir. Bu insanlar, dünyanın en yüksek hayat standardına sahip ve kültürün doruğuna varmış ülkelerde, anarşizmin yayılmasının sebeplerini anlamaktan âciz olduklarını, bu sakat inançları ile isbat etmektedirler. Güvenlik hırsına yakasını kaptırıp, korkunun pençesinde yalnız maddi varlığa bel bağlayan bu şahıslar, insanların midelerine yiyecek, sırtlarına giyecek sağlamakla onların mutlu olamayacakları, bu insanların yürekleri için bir inanca muhtaç bulundukları gerçeğini göremeyecek kadar kördürler.

Güvenceyi ana motif olarak kabul eden insanlar, çevrelerine hırslarının ve korkularının projeksiyonunu yansıtırlar. Bu duruma düşen şahıslar, karşımdakilerin cömertçe davranışını ve sehavetini anlayamazlar. Bazı zaman, mânevi değeri maddi değerinden üstün olan bir hediyeyi, nezakete yakışmayacak bir tarzda, geri çevirirler. Halbuki, bu gibi korkulardan ve kuruntulardan uzak olan insanlar, akılcı ve samimi ölçülerde, hediye vermek suretiyle cömertliklerini belirtirler ve başkalarının gösterdikleri cömertlikleri de hoşgörü ve sevinçle karşılarlar. Bu insanlar, yerinde ve zamanında verilen bir hediyenin, dostlar üzerinde yaratacağı sevincin derecesini bildikleri için, onları bu sevinçten mahrum etmek istemezler.

Bütün varlığını emniyet faktörünün üstüne bina edenlerin korkularının bir belirtisi de, eğri giden her şeyin suçunu başkalarına yüklemek çabasıdır. Bu gibi şahıslar güvensizliğe katlanamazlar, haksız görünmeye asla dayanamazlar ve bunun sonucu olarak da kendi suçlarının bile sorumluluğunu üzerlerine almaya yanaşmazlar. Ellerinde bulunan bir plân, ister işe yarasın isterse hiçbir işe yaramasın, onlar için, yine de fırtınalı denizde bir cankurtaran simidi niteliğindedir ve ona sıkı sıkıya sarılırlar. Hele bu plân bir de kendileri tarafından yapılmış ise ve bunun değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman büyük bir inatla bu isteğe karşı korlar. Bu plânın, toplumun ihtiyacıysa cevap verip vermediğine bakmazlar, hattâ onların duygularını yaraladığına bile aldırış etmezler. Şayet, bu plânın mutlaka değiştirilmesi lüzumu ortaya çıkarsa, işte o zaman, hiçbir akılcı sebeple açıklanamayacak şekilde bir hiddet fırtınasına tutulurlar.

BAŞARI TUTKUSUNA YAKASINI KAPTIRANLAR

Başarı tutkusunun esiri olan insanlar, aşırı derecede mevki ve şöhret düşkünü olurlar. Bu şahıslar rahat bir nefes bile alamazlar. Hayatları boyunca, kendileri koştukları gibi, başkalarını da koşturmaya uğraşırlar. Dinlemeye hakları olmadığını, bir önyargı ile kabul ettikleri için, daha genç yaşlarında tıknefes olurlar. Bunlar için, dinlenmek boşuna vakit kaybetmek, rahat bir nefes almak için durmak ise ölümdür. Çünkü insanları hedefe ulaştıracak yolun, durmadan çabalamak olduğu inancındadırlar. Fakat tabiat kanunlarına aykırı olan bu davranışları sonunda, ruhi ve bedeni yorgunluk kendisini göstermekte gecikmez ve bunu gidermek için de, dozu gittikçe artan miktarlarda, tenbih edici ilâç almaya mecbur olurlar. Bu gibi şahıslar, çoğunlukla sigaralarını birbirinden yakarak söndürmeyen ve üstelik kendilerini alkole veren insanlardır. Bütün başarıları ve şöhretleri, yalnız başlarına, kendi nefislerine mal etmek sevdasındadırlar. Kendilerine lâyık görülecek, sıra ve mevki hususunda çok alıngandırlar. Sıra ve mevkilerini kıskandıkları insanlara yaltaklanırlar ve şirin görünmek için her çareye başvururlar. Maksatları, bir fırsat elverdiği zaman onları yere vurmaktır.

Bu gibi şahıslar, sırf kendilerini yükseltmek için, diğer insanları durmadan tenkit ederler. Başkalarının kabiliyetlerini ve işlerindeki başarılarını görmezden gelirler, hele onları takdir etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Kendilerini başarıya ulaştıramayacağına inandıkları hiçbir yola gitmezler. Bu husustaki kararlarından asla dönmezler ve kafalarına koyduklarını yaparlar. Başkalarının refahına çok az ilgi gösterdikleri için, diğer insanlarla çalışmanın, kendilerine güç geleceğini bilirler ve yalnız başlarına çalışmayı tercih ederler.

Başarı hırsına yakasını kaptıran insanların, kuvvete ve otoriteye dayanan, bir tek ideolojisi vardır. Bu şahıslar; tek taraflı, saygısız ve vicdansız olurlar ve kararlarından dönmezler. Onların tek ölçüsü, hedefe varmak için, gerekli olan kuvvettir. Kullandıkları vasıtaların, haklı veya haksız olması hattâ gayrimeşru olması, onları ilgilendirmez bile… Çağımızda; bir insanın manevi değerlere verdiği kıymet, o şahsın mânevi ve ideolojik inançlarını gösteren kesin bir delildir. Yakalarını aşırı derecelerde bir tutkuya kaptıranları, ancak yaşantılarında mutlak mânevi ölçüleri uygulayanlar teşhis edebilirler. Bir ideolojiyi tanımak ve teşhis etmek için, insanın kendisinin bir ideolojiye sahip olması lâzımdır. Biraz makul olan dürüst bir insan, gerçekte var olan mânevi cihazlanmaya karşı bir itirazda bulunmamalıdır. Çünkü var olan bir şeye saldırmak hiçbir sonuç vermez. Mânevi cihazlanmaya karşı çıkanlar, kendi yaşantılarında manevi değer ölçülerini tatbik edemeyen şahıslardır. Bu gibi insanlar, fırsatçı olurlar. Hayatları boyunca sosyal, ekonomik ve politik hedeflerine varmak için, dürüst ve namuskâr yolları seçemezler ve diğerkâm olamazlar.

Halbuki mutlak manevi ölçüleri kabul ederek hayatlarında uygulayanların ise, dürüst olmayan yolları, ruh kirliliğini ve bencilliği bir tarafa itmeleri lâzımdır. Mânevi değerlere kıymet vermeyerek, materyalist ideolojinin çukuruna saplananlar, yaşantılarında, niçin dürüstlüğe, ruh temizliğine, diğerkâmlığa ve insan sevgisine yer vermediklerinin sebeplerini ortaya dökmeli ve münakaşasını yapmalıdırlar. Yoksa bütün bunların, bir safsatadan ibaret olduğunu söylemek, hiçbir kıymet taşımayan bir demagojiden öteye geçemez.

Bir de görevleri icabı ve meslekleri bakılmadan, mânevi ölçülere değer vermeleri ve hayatlarını bu prensiplere göre sürdürmeleri lâzımgelen şahıslar vardır. Başkalarını yola getirmek görevini yüklenmiş olan bu insanlar, kendileri mânevi prensiplere dayanmayan bir yol tuttukları için başarıya ulaşamazlar. Mânevi ölçülere değer veren, onları gerçekten uygulayan ve erdemli bir hayat süren insanlarla karşılaştıkları zaman, gûya bu başarısızlıklarını örtmek için, kıskançlık ve hasetle, hattâ bir suçluluk psikozu altında, azametli bir eda ile ve fakat isterik bir tarzda, bu insanlara saldırırlar. Bu saldırılar, istisnasız olarak, enine boyuna düşünülüp ustalıkla yanlış bir temele oturtulduktan sonra, mânevi cihazlanmaya yöneltilir. Mânevi kıymetlerin değerini ve esprisini kavrayamayan insanlar, suçu daima mânevi cihazlanmanın umdelerine yüklemeye çalışırlar. İşin acıklı tarafı, bu bâtıl fikirlerine kapılan insanları da bulabilirler. Bu şahıslar daha da ileri giderek, materyalizmin birer savunucusu kesilirler ve sözde (?) delillerini bu materyalist ideolojiye dayandırırlar. Halbuki; Moskova radyosu, 21 Kasım 1953 günkü yayınında şunları söylüyordu:“Mânevi cihazlanma, şimdi hemen bütün ülkelerde köprü başlan kurmuş bulunmaktadır. Buralarda teşkil ettiği kadroları yetiştirmektedir. Bu kadrolarda bulunan inançlı insanlar ise, büyük bir kararlılık içinde, yüklendikleri görevleri yerine getirecek ve ideolojilerini bütün dünyaya yayacak güce sahiptirler. Buna da başarıyla devam etmektedirler.” Bu yayının, dünyayı hükmü altına almak için türlü plânlar yapan materyalist ideolojinin baş-mimarı Komünist Rusya’nın radyosundan gelmesi dikkate değer. Demek ki: Komünistler, mânevi cihazlanmanın mânevi ideolojisinin, kendi materyalist ideolojilerini iptal edeceği gerçeğini görmüşlerdir.

Nasyonal sosyalistlerin, mânevi Cihazlanma hakkındaki düşünceleri ise, bir gestapo yetkilisinin raporunda şu şekilde anlatılmaktadır: “Mânevi cihazlanmanın, nasyonal sosyalizme karşı müsamahasız bir savaş durumunda bulunduğu kabul edilmelidir. Onlar, Reich’ın sınırları içerisinde yeni bir politikanın ve yeni bir dünya görüşünün meydana gelmesinin şartları üzerinde çalışmaktadırlar.”

Materyalistler, ister sağcı isterse solcu olsunlar, bunlar çocukça hattâ gülünç yakıştırmalarla, mânevi cihazlanmayı, işlerine geldiği şekilde, bâzan Komünizmin destekçisi, bâzan kapitalizmin bir âleti olarak tanıtmaya çalışırlar. Gerçekte ise, dört umdeyi uygulayarak erdemli bir yaşantı sürdüren ve hakkı kendilerine rehber eden bu insanlar, ne sağa, ne sola, ne işçilere, ne işverenlere, ne Amerika’ya ve ne de Rusya’ya karşıdırlar. Onlar yalnız, her şeyi değiştirmek ve iyiye yöneltmek çabasındadırlar.

Bir şahsın mânevi değerlere karşı telâkkisi ve tutumu, onun saplandığı güçlük bataklığını teşhis etmekliğimizi ve kişiliği hakkında doğru bilgi elde etmemizi sağlar. Herkesin bilmesinde yarar olan bir gerçek vardır ki o da: ‘‘Kendi nefsine karşı dürüst davranan insanların yüreklerinde, başkalarına hükmetmek hevesi yer edemez ve bu insanlar kendilerini herkesten üstün görmek kuruntusuna kapılanmazlar.”

YENİ İNSAN TİPİ

NEFSİN BAĞLARINDAN KURTULMAK

Atılacak üçüncü adımla, nefsin bağlarından kurtularak âzat olmak sağlanır. Bir insanın kendi nefsine karşı, açık yürekle ve köklü şekilde, dürüst davranarak yaptığı haksızlıkları düzeltmeye yönelmesiyle, ilk adım atılmış olur. Eğer bir insan, başkalarının kendisini gördüğü gibi, kendi kusurlarını görür ve bunu da bütün çıplaklığıyla söyleyebilirse, işte ancak o zaman bütün bağlarından kurtulmak ve âzat olmak yolunu tutmuş demektir. İnsanlar, yalnız gerçekleri görürlerse kendi bağlarından kurtulabilirler. İnsanların, gururlarının cerahat bağlamış çıbanına neşter atmak cesaretim kendilerinde görebilmeleri, yüreklerinde bir ümit ışığının parlamasına bağlıdır. Aksi halde, dün yapılan ve fakat bugün açıklamaktan utanılan haller için, gurur, sahibini sükûta zorlar.

En karışık ruhi problemlerin dahi, çözümlenebileceği ümidini insanlara aşılamak suretiyle onlara mânevi destek sağlanmalıdır. Senelerce moral çöküntüsünün altında ezilmiş olan insanlara dahi, bir kurtuluş yolunun bulunduğu gerçeğine onları inandırmalıdır. Ruhi bunalım içinde bulunan arkadaşlarınıza, başkalarının aile hayatında, ekonomide ve politikada karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüklerini açıklayarak, onlara yardımcı olunuz. Bu gerçekler, ne kadar açık ve iyi anlatılırsa, o derece büyük başarı elde edilir. Bunalım içinde bulunan arkadaşlarınızı, sorunlarını çözümlemiş olan insanlarla tanıştırınız. O zaman, aynı yükün altında ezilip de buna çare bulmuş bir insanın, söyleyeceği içten gelen basit birkaç cümlenin, saatlerce süren parlak bir nutuktan, çok daha etkili olduğunu göreceksiniz.

Moral çöküntüsünün pençesinde kıvranan bir arkadaşınıza rastladığımız vakit, zamanı iyi seçerek, dürüst bir şekilde, sizin de vaktiyle aynı durumlara düştüğünüzü anlatınız. Kendi hayatınızı açıkça önüne serdiğiniz arkadaşınızın kalbine açılan kapının anahtarını elde etmiş olursunuz. Arkadaşınız da, içinde bulunduğu sorunlar da yalnız başına olmadığını, başkalarının da vaktiyle aynı duruma düştüğü halde, bir çözüm yolu bulduklarını görecektir.

Bir insanı yeniden halketmeğe, ancak Allah muktedir olur. İnsanların, bu gerçeği akıldan çıkarmayarak, bu husustaki yüksek konuşma sanatının ve gösterecekleri bürhan ve belgelerin hiçbir fayda sağlamayacağını bilmeleri lâzımdır. Eğer bir şahıs, kendi nefsinde “İlâhi kudreti’’ vehmeder de başkalarından değişmelerini isterse ve onların nasıl olmaları icabettiğini dikte etmeye kalkarsa, o zaman ümit ettiği sonucun tamamıyla tersini elde eder. Bir insanın, eksikliklerini sıralayarak, bunları kafasına vururcasına söylemekle hiçbir şey elde edilmiş olmaz. Böyle bir davranış, o insanın kendi nefsine karşı saygısını yitirmesine yol açar ve dürüst duygu beslemene engel teşkil eder. Bu gibi hallerde, başarı sağlamanın sırrı, atılacak adımın zamanım iyi seçmeğe ve söylenecek her sözün, karşı tarafın üzerinde yapacağı etkiyi hesap etmeğe bağlıdır. Bazen sizin, şahsen dürüst davranmanız suretiyle, başkalarına yardım edeceğiniz durumlar olur. Bazen de arkadaşlarınızın davranışlarının, başkalarının hayatları üzerinde, ne büyük çöküntüler meydana getirdiğini, onlara söylemeniz doğru olur. İşlenen günahlar, işleyenleri kör eder. Eğer zamanında, içten gelen duygu ve şefkatle, manevi bir destek sağlanırsa, bu kör gözlerin açılmasına yardım edilmiş olur. Bu günahkâr insanlar da, belki kendilerini oldukları gibi görürler.

Çağımızda, insan iradesinde bir devrim yapmak için, dünyanın hemen her köşesinde sürdürülen amansız savaş, çeşitli ideolojilerin gayelerinin çekirdeğini teşkil etmektedir. Fakat insan iradesinde, köklü ve kalıcı bir devrimin meydana getirilmesi, birçok etapların birbiri arkasından aşılmasıyla mümkündür. Özellikle, seks, güvence ve başarı tutkusuna aşırı derecede yakasını kaptırmış olan insanların, her şeyden önce kendi iradelerinin karşısına, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisinden ibaret moral umdelerini mutlak ölçülerle koymaları lâzımdır. Ancak, bu moral umdelerinin kesin olarak uygulanması suretiyle, irade’nin olduğu gibi bütün çıplaklığıyla ortaya konulması mümkün olabilir.

İtina ile seçeceğiniz bir dostunuza, Hak yolundan ayrılmayarak, ahlâk kurallarına bağlı erdemli ve dürüst bir hayat sürmesini teklif ediniz. Arkadaşınız, bu denemeyi belki sizinle birlikte, belki de yalnız basma yapmak isteyecektir. Kendisine bu dört umdeyi yazdırınız. Bu kıstasları tatbik ederek yaşantısını devam ettirdiği sürece, kendi şahsı hakkındaki düşüncelerini, açık yüreklilikle ve dürüst olarak not etmesini söyleyiniz. İlk denemede, arkadaşınızın gururu, onun ancak bir veya iki düşüncesini yazmasına müsaade edecektir. Buna rağmen, bu bir iki düşünce bile, bazı hallerde net bir sonuç elde etmeye yarayabilir. Ancak, bu deneylerin doğru bir netice vermesi için, mutlak bir dürüstlükle hareket edilmesi lâzımdır.

İkinci etapta, ilk tecrübeyi geçiren bu arkadaşınızın, şimdi kendi şahsı hakkında ne düşündüğünü size söylemesini isteyiniz. Eğer bu arkadaşınız, kendi hakkında düşündüklerini açık yürekle size anlatacak olursa, o zaman mutlak bir dürüstlükle hareket etmiş demektir. Arkadaşınız, gururunu yendiğini ve nefsinin tahakkümünden kurtulduğunu, kendisi de hissederek bir hafiflik duyacaktır. Dürüst davranmaya yanaşmak istemeyenler ise, gururlarını yenememeleri yüzünden, mevki, debdebe ve şöhretlerini feda edemeyen şahıslardır. Yahut bunlar, şimdiye kadar yaptıklarını bundan sonra da yapmağa peşinen karar vererek bu yolu başından seçmiş olanlardır.

Nefsin bağından kurtulmak isteyen insanların, geçmişteki hallerinden ve gelecekteki düşüncelerinden, hiçbir hususu gizli tutmağa yeltenmemeleri lâzımdır. Bütün kartlar, açık olarak, masanın üzerine serilmelidir.

Üçüncü etapta, elimize kâğıt ve kalem alarak, geçmiş zamanlarımızda dürüst davranmayarak ruh kirliliğinin etkisi altında, bencillik duygulan ile ve nefretle hareketimiz yüzünden, bazı şahıslara yaptığımız fenalıkları not etmemiz lâzımdır, işte o zaman, kimlerden af dilemekliğimiz gerektiğini ve hangi hatalarımızı düzeltmemiz icabettiğini açıkça görürüz. Bütün davranışlarında, mutlak namuslu ve dürüst olan insanlar, kendilerinin affedilmeğe muhtaç olduklarını idrâk ederek, başkalarını affetmek durumunda olduklarını hissederler. Esasen; katıksız, saf ve hâlis bir pişmanlık duygusu, sahibinin vaktiyle yaptığı bir haksızlıktan dolayı af dilemeğe sevk eder. Bunu yapmayanların ise, Allah’tan af dilemeleri beyhudedir. Ancak haksızlık yaptıkları şahıslardan af dileyenler, Allah’tan af dilemeye hak kazanırlar.

Sayılan bu merhaleleri aşan insanlar, bütün hareket tarzlarını sükûnet içerisinde daima yeniden gözden geçirmeli ve kıstaslara uymayan davranışlarını düzeltmek çarelerini aramalıdırlar. Bir kimsenin, herhangi bir olayda, yüzde on kabahatin kendisinde, yüzde doksanın ise karşısında olduğu kanaatına vardığım farzedelim… Şayet bu şahıs, hatasını düzeltmek yoluna gidecek olursa, bu takdirde yalnız kendi kabahatından söz etmeli ve bu düzeltmeyi, hiçbir karşılık beklemeden yapmalıdır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelen şahıs; “fakat bu söylenilenler, benim bütün hayatım boyunca sürecek bir fedakârlığı göze almaklığımı gerektirir..” diyecek olursa, verilecek cevap şu olmalıdır: “Hayatınızın kalan kısmını, daha hayırlı ve faziletli bir şekilde geçirmeniz mümkün değildir.” Allah bizlerden, gücümüzün yettiği kadar iyilik yapmamızı ve iyi davranışlarda bulunmamızı ister.

Hoyrat ve inatçı bir şahsın yüzüne karşı, “bu inatçı huyundan vazgeç” demek hiçbir şey sağlamaz. Fakat aynı şahsa, yumuşak bir tarzda, herhangi bir meselede, dürüst ve insaflı davranması söylenirse, o şahıs çoğunlukla, bunu kabul eder. Samimi bir şekilde yapılacak bu telkinler sonunda hoyratlığın ve inatçılığın, hayatında hiçbir şey ifade etmediğinin farkına kendisi varacaktır. Eğer bizler gücümüzün yettiği iyilikleri yaparsak, gücümüzün yetmediklerini de Cenâb-ı Hakk bizlere bahşeder.

Bilerek veya bilmeyerek yapılan hataların düzeltilmesi ve elden gelen iyiliklerin yapılması suretiyle, diğer insanların da aynı yola gitmelerini ve kendilerini düzeltmelerini sağlamış oluruz. Zamanla, şahıslarda birçok değişiklikler meydana gelir. Fertlerin ve toplumların yaşantılarında iyilikleri ve kötülükleri birbirinden ayırdedecek bir durum hâsıl olur ve nefislerin ıslahı yolu açılır. Bu mertebelere varan insanlar, tecrübelerini değerlendirerek, diğerlerini de istifade ettirirler. Şahsen kendisinin, toplumunun, ırkının veya ulusunun haksız davranışlarını görecek duruma gelir. Yepyeni bir ruh ve davranışla, dürüst bir kararla, yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi yoluna gidilir. Samimi bir af dileğiyle, geçmişte peşin hüküm sonucu, diğer şahıslar, toplumlar, ırklar ve milletler hakkında verilen kararlar ortadan kalkar ve nefret duyguları kendiliğinden yok olur. Bu başlangıç, ideoloik hislerle parça parça edilen dünyamız insanlarının, aralarındaki nifak yerini dostluğa terk eder.

Son merhalede ise, eğer insanlar iradelerini samimi olarak, bir devrime tabi tutmak isterlerse, o takdirde, hayatlarını tanzim eden, yüksek bir iradenin varlığına inanmaları lâzımdır. Bu kanaat ve inanç bu alandaki başarının kaynağını teşkil eder. İradenin devrimi, yürekten gelen bir istekle gerçekleştirilmezse, başlangıçta bazı ilerlemeler görülse bile, bunlar geçici bir hevesten öteye gidemez. Bu duruma düşen şahıslar ve toplumlar, yavaş yavaş ümitsizlik bataklığına saplanırlar ve her türlü çabanın faydasız olduğuna inanmağa başlarlar. Umudunu kaybeden bir kimsenin ise, bu alanda başkalarına yardım etmesi beklenemez. İrade çelik bir yay gibidir, kuvvet tatbik edilerek bir tarafa eğilebilir. Ancak bu kuvvet kalkınca yay eski durumunu alır. Eğer iradeye tatbik ettiğimiz mânevi baskıyı gevşetecek olursak, irade derhal önceki durumuna döner. İnsanlarda bir iradenin mutlaka bulunması lâzımdır. Bu kendi iradesi olacağı gibi ulvi bir irade de olabilir. Bunlardan birini tercih etmemiz icab eder.

İrade, nefsin tâ kendisidir. Eğer, samimi olarak irademizi daha ulvi bir kudretin emrine verecek olursak, nefsin heveslerinden vazgeçmek lâzım geleceğini, kesin olarak bilmekliğimiz lâzımdır. Çünkü bu hal, yaşantımızdan bir kısım fedakârlık yapmaklığımızı kabul mânasına gelir ve bir çeşit nefsin ölümü demektir. Büyük bir devrimci, “Ben her gün ölüyorum” diyor. [*] Bizler insan olarak, irademizi, ulvi bir kudretin emrine verip veremeyeceğimiz hakkında kesin bir karara varmalıyız. Bir kere verilecek bu karar, her gün yenilenmeli ve dürüstlükle tatbik edilmelidir. Burada esas olan, hayatını kendi nefsinin heveslerine değil ulvi bir iradeye adamaktır. Bu da bir atalar sözüyle ifade edildiği gibi, “Bağrına taş basmak”la mümkündür. Bu akide, hiçbir dinin ve inancın inhisarında değildir ve her şahıs için her yerde uyulması lâzım gelen bir hükümdür, insanların, din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir yaşayış şeklini benimsemeleri, insanlığın geçirmekte olduğu mânevi marazın ve ruhi bunalımın en kati devası olacaktır. Bu akide ve felsefe ancak, fertlerin ve milletlerin değişmesini sağlayacak ve onlara iyiye gidecek yolu gösterecektir. Mahatma Gandhi bu gerçeği anlamış ve bu sırra ermiştir.

(*) Yazarların anlatmak istediği bu ruh haletini bir Türk mutasavvıfı şu beyitle veciz bir şekilde ifade eder:

“Hayati cavidanı şeyhu kâmilden sual ettim

Ölmeden ölmektir deyince intikal ettim.”

M. San

YENİ İNSAN TİPİ NETİCE

Şimdiye kadar, dürüst davranılarak yapılan hataların ve elden gelen iyiliklerin yapılması lüzumundan söz ettik. Bir adım daha ileri giderek, insanın hayatı boyunca, ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan diğer şahısların ve toplumların yardımına koşması gerektiği sonucuna varmalıyız. Böyle bir kabul, bir mukavele veya bir akit ciddiyetinde ve niteliğinde olmalıdır. Şöyle ki:

Bu kabulün sahibi; yaşantısını, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisi esasına göre tanzim etmelidir. Bu prensibini gerçekleştirmek için, her gün sabahın erken saatlerinde, yalnız başına sükûnet içerisinde vicdaniyle başbaşa, bir nefis muhasebesi yapmalıdır. Bu suretle, bir gün evvelki yaşantısı sırasında, düşüncede, sözde veya fiilde işlediği hataları not ederek bunlardan mümkün olanlarını düzeltmek yoluna gitmelidir. [*]

(*) İslâmiyet, sabah namazını dini bir fariza haline getirmekle, bundan 1400 yıl önce, tanyeri ağarmadan ve dünya gürültüsü başlamadan, her gün ALLAH huzurunda nefis muhasebesi yapmak fırsatını müslümanlara bahsetmiştir. M. San

Bütün münasebetlerinde, vereceği kararlarda ve yapacağı plânlarda dürüstlükle hareket etmeli ve nefsine hâkim olmalıdır. Ailesi hakkındaki son sözünde, işine ve servetine ait huhuslarda, hattâ kullanılmasında hulâsa bütün davranışlarında insaftan, adaletten ve hak mefhumundan ayrılmamalıdır. Bunları gerçekleştirmek için de, aynı gayeleri güden idealistlerle fikir alışverişi yaparak, ana noktalar üzerinde anlaşmaya varmalıdır. Bu yolda bir ömür harcamış olan mücahitlerin hayatını incelemelidir.

Yeni bir dünyanın kurulması için, mânevi bir mücadeleyi yürütmek üzere kurulmuş idealistler topluluğuna katılmalı ve geriye dönmeyecek şekilde nefsini bu yola adam alıdır. Bunu ciddi bir vazife saymayanlar ve hafife alanlar, kendilerini aldatmış olurlar. Yürekten gelen bir aşkla buna sarılanlar ancak kendilerini, dünyayı yenileyecek bir savaşın içinde bulurlar ve ihtiyaç içinde bulunan, ıstırap çeken insanların ve milletlerin acılarını dindirmek gücünü kendilerinde bulurlar.

Herkes tarafından paylaşılacak idealin, bir araya getirdiği bir topluluk, ancak manevi değerleri yok ederek, insanlığı parçalayan materyalist ideolojinin saçtığı zehirleri temizleyerek, dünyayı yenileyebilir.

Bu umdeler ve prensipler ise, manevi cihazlanmanın tâ kendisidir. Gerçek demokrasi ideolojisinin esprisidir. Bu umdeler bir organizasyonu değil bir organizmayı temsil eder. Buraya ne girilir ve ne de çıkılır. Bu bir uzviyette olduğu gibi, ancak, yaşanır. Derin bir ıstırap ve ihtiyaç içinde bulunan insanlara yardım etmek için duyulan his, şahısları herhangi bir organizasyondan çok daha etkili bir şekilde birbirine yaklaştırır. İşte bu mânevi kuvvet sayesinde, insanlar birbirlerine kenetlenerek tarihe kargı olan vazifelerini yerine getirirler. Bu organizma aynı zamanda yaratılacak modern dünyanın, hücrelerinin çekirdeğidir.

Bu mertebeye varmış olan insanlar bile, henüz idealist bir inkılâpçı pâyesine erişmiş sayılamaz. Fakat ne de olsa, çile devresinin yansım tamamlamış olur. Nefis disiplin altına alınmış ve sağlam bir idealle, ulvi bir gâyeye doğru yönelinmiştir, bu suretle yeni bir toplum ve yeni bir arkadaşlık doğmuş ve dünya ailesinin zincirine bir halka ilâve olunmuş demektir.

YENİ İNSAN TİPİ NİHAİ KARAR

Sıralanan bu merhalelerin aşılması, insanların doğru kararlara ulaşmasını sağlar. Fakat verilecek bu yoldaki bir kararın tatbik edilebilmesi her şeyden önce nefsini adayacak şahsiyetin yüksek bir mertebeye ulaşmış olmasına bağlıdır. İnsanlar, nefislerini, ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve sevgi ile bezedikten ve bunları hayatlarının düsturu olarak kabul ederek tatbik ettikten sonra ancak, başka insanları iyi yola sevk edebilirler. Din ve ahlâk kurallarına uymayan ve erdemli bir hayat sürmek istemeyen fertlerin ve toplumların, dünyanın her köşesinde, ruhi buhranlar içerisinde çırpındıklarını görüyoruz. Mânevi değerlere ve ahlâk kaidelerine karşı müraice davranışlar, insanları ve milletleri yanlış yollara sürükler, aralarındaki sevgi ve saygının yok olmasını doğurur ve ayrılıklara yol açar.

Hemen hepimiz, mânevi değerlere kıymet vermeden, nefsimizin hava ve heveslerine kapılarak, doğru yoldan saptığımla pekâlâ biliriz. Vaktiyle birisi şöyle söyleniyordu: “Bu dünyada hoşuma giden her şey, ya gayrimeşru veya ahlâka aykırı sayılmaktadır ve bu da benim canımı sıkmaktadır.”

İnsan olarak, başımızdan birçok olay geçebilir. İrili ufaklı bir sürü hata yaparız. Hattâ doğru yoldan bile sapabiliriz. Fakat birçoğumuz bu tecrübelerden ders almayız. Daha sonra, bu nâhoş olayları te’vil yoluna giderek, onları kalbimizin gizli bir köşesine gömmeyi tercih ederiz. İşte o zaman, bizler gün ışığına çıkamadıkları için, mağaraların karanlık ve kuytu yerlerine saklanan, yarasaların durumuna düşeriz.

İnsanlar, işledikleri günahları kabul ederek pişmanlık duyarlarsa, yüreklerini bir mengene gibi sıkan duygulardan kurtulurlar. Hatalarını olduğu gibi görmek cesaretini gösterenlerin, nefislerine karşı saygıları artar. Bizler, gerçi kargaların başımızın üzerinden uçup gitmelerine engel olamayız. Fakat, baykuşların tepemizde yuva yapmalarına mâni olabiliriz. Bunun içinde, işlediğimiz hataları bütün ağırlıklarıyla kabul etmeli ve neşter atılması gereken cerahat dolu yaralara, acı dindirici merhem sürmeğe kalkışmamalıyız. Fakat, ne yazık ki, hemen hepimiz çirkinliklerin üzerini yaldızlı boyayla örteriz.

Birkaç örnek verelim: Bizlerin flört dediğimiz şey, aslında şehvetperest’liğin tâ kendisidir. Tenkitlerimizin altında yatan gerçek ise, kendini beğenmenin ve kıskançlığın su yüzüne çıkan belirtileridir. Eğer, istisnasız olarak, hiçbir şeyi takdir ve tasvip etmek istemiyorsak, o zaman, tatmin edilmemiş bir gururun ve yaralanmış bir haysiyet kuruntusunun zebunu olduğumuzu anlamalıyız. Kendilerini kâh diğer insanlardan üstün görmelerin, kâh aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmaların gerçek sebeplerini, bu şahısların yakalandıkları “Megalo Mani” hastalığında aramalıyız. Yapılan haksızlıkların insanların yüreklerine kin tohumları saçacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bizler, duygularımızın sebeplerini ve karakterini, dürüst bir şekilde tanımak için çaba harcayacak olursak, ancak zafere ulaşabiliriz. Halbuki, doğru yoldan saptığımız zaman, gururumuz bize ağzımızı sıkı tutmayı telkin eder. Bizler de, işlediğimiz günahları tevil yoluna gider ve insanlığın beklediği feragati gösterecek yerde, boş hayâllerle kendimizi avutmağa uğraşırız. Gerçi, böyle bir hayatı ömür boyunca sürdürmek kolay değildir. Nefislerim ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve insan sevgisiyle bezeyenler ve kendilerini hak yoluna adayanlar böyle bir hayatı yaşamak için gerekli kuvvet ve kudreti ancak kendilerinde bulabilirler. Böyle ulvi nihai bir karar vererek bunu devam ettirmek isteyen şahısların, nefislerini insanlığın yükselmesine adamış olan idealistlerle fikir alışverişinde bulunmaları gereklidir. Bu yola bas koyan şahısların, insanlığa karşı olan manevi vazifelerim, daima mevkilerinden üstün tutmaları lâzımdır. Bazı insanlar, “Benim işim başımdan aşkın, daha fazlasını yüklenemem” derler. Halbuki, mânevi cihazlanma için harcanacak çaba, hiç de fazladan bir iş değildir, hayatta yerine getirilmesi gereken kudsi bir vazifedir. Ancak bu vazifeleri yapacak idealistler çoğaldığı takdirde, yeryüzündeki milyonlarca insan fikir esaretinden kurtarılarak özgür düşünceye kavuşturulabilir.

Materyalist ideolojilerin hüküm sürdüğü yerlerdeki ilerlemeler, orada yaşayanların inancından değil, başlarındaki idarelerin zalimce baskılarından ileri gelmektedir. Oralardaki insanlara, hayat mücadelelerinde, başka yolları seçmek imkânı verilmez. Akidesi bozuk olan vicdansız insanlar, bütün dünyayı hükümleri altına almak için işbirliği halindedirler. Milletlerinin ve içinde yaşadıkları toplumların, birliğe ve beraberliğe kavuşturulması için, hayatlarını adayacak idealist insanların çoğalması, ancak bu kötü niyetleri boşa çıkarabilir.

Zarlar atılmış ve hüküm günü belli olmuştur. Önümüzde seçilecek iki yol vardır ki bunlar da; ya organize bir materyalist ideolojinin pençesine düşmek veya mânevi cihazlanmamızı gerçekleştirmektir.

Verilecek bu karar, insanlığın geleceğini tâyin edecektir.

Birçok Şeylerin Ters Gitmesinin Nedeni

Bugünün dünyasında, her teröristin, neler yapması lâzım geldiği ve meydana konacak toplum şekli, ayrıntılarıyla tesbit edilerek kendisine bildirilir. Hayatını sürdürebilmesi için bunları yerine getirmek zorunda olan anarşist/terörist, bazı hususlarda, diğer insanlardan daha kararlı davranmak mecburiyetindedir.

Terörizmin karşısında yer almış olan milyonlarca insan ise, kendi kabuğuna çekilmiş bir durumdadır. Bu insanlar, sözde kendi dürüstlüklerinin kuruntusu içinde ve hayal âleminde yaşarlar ve fakat hiçbir etkili davranışta bulunmazlar. İşte bu yüzden de, hedefe varmakta teröristlerden geride kalırlar.

Geçen yüzyılların insanlarının, dünyayı araştırmak ve gördüklerini yazmak merakında olduklarını, bunun da akılcı bir çağ yarattığını, yaşadığımız yüzyılın insanlarının ise, dünyayı hükümleri altına almak hevesine kapıldıklarını, bunun da bir terör çağı meydana getirdiğini söylemiştik. Eğer zamanımız insanlarında, bir rönesans devri açıp dünyayı yenilemek ideali yaratılabilirse, işte o zaman insanlık tarihi, yeni bir çağın başladığım yazacaktır.

Fakat bu ümidin gerçekleşmesi, milyonlarca insanın, şahıs iradesinin nasıl değiştirileceğini bilmelerine bağlıdır. Aksi halde zora dayanan anarşizmin/terörizmin stratejisi başarı kazanmaya devam edecek ve fakat buna kargı koymak isteyenlerin harcayacağı çabalar boşa gidecektir.

Hepimizin gördüğümüz gibi, anarşistler/teröristler birbirlerine kenetlenmiş şekilde ve büyük bir iştiha ile, dünyaya hâkim olmak için cephe kurmuşlardır. Terörist olmayanlar ise, isteksiz bir halde, birlik olmadan sağa sola yalpa vurmaktalar. Yaptıkları teşebbüsler, barış isteğinden, nutuk atmaktan ve protesto çekmekten öteye gidemez.

Terörizm ile mutabık olmayanların en zayıf taraflarından birisi de, teröristlerin fert olarak, sınıf olarak, millet olarak, hangi kuvvetlerin etkisi altında hareket ettiklerini, dürüst bir şekilde, tesbit etmekten kaçınmalarıdır. Daha da ileri giderek, teröristlerin genelde materyalist ideolojinin militanları vasıtasıyla, bütün dünyayı ele geçirmek amacında olduklarını görmezden gelirler. Bu insanlar, çoğunlukla miskin bir hedefin peşinden koşarlar ve icat ettikleri birtakım yanlış kavramlara ve değerlere dayanarak kendilerini tatmine uğraşırlar.

Bütün şahısların, toplumların ve milletlerin, şu iki ana fikirden birisi tarafından sevk ve idare edildiği bir gerçektir. Bunlar da: “Ben ne istiyorum?..”, “Hangisi doğrudur?..” Gerçi her insanın vicdanında, bu iki kavram arasındaki farkın, duruma göre, nerede olduğunu tartacak bir terazi vardır. Ancak yüzlerce yıldan beri insan zekâsı, vicdanının sesini boğmak için delil aramakla meşguldür. O derecede ki, “Hangisi doğrudur?..” mefhumu yerine, “Ben ne istiyorsam o doğrudur” hükmü ikame olunmuştur» 20. yüzyıl insanlarının bugün içinde bulunduğu ruh haleti bizlere, kafanın kalbe üstün geldiğini, hakkın yerini çıkarın aldığını açıkça göstermektedir.

Bu dünyada, her şahsın üzerinde en fazla etki yapan bir şey vardır. Bu korku olabilir. Başkalarının hakkımızda ne düşüneceği korkusu!..

Başarıya ulaşamamak korkusu!..

Gülünç olmak korkusu!..

Gözler önüne serilmek korkusu!.. işini kaybetmek korkusu!..

Azınlıkta kalmak korkusu!..

Seçimi kaybetmek korkusu!..

Diğerlerinin gözünde büyüklük hissini kaybetmek korkusu!…

Elinde olanı kaybetmek korkusu!..

Elinde olmayanı ele geçirememek korkusu!..

işte bunlar, bugünün sınıf kavgalarının ve milletler arasındaki anlaşamamaların asıl sebepleridir.

Diğer taraftan para, topluluk hayatı sürenler üzerinde, büyük rol oynar. Gerçi para, mücerret olarak hiçbir kıymet ifade etmez. Para yenilemez ve banknotlarla bir ev de yapılamaz. Fakat paraya verdiğimiz değer ve mâna, çoğunlukla paranın insanları nasıl sevk ve idare ettiğini gösterir. İnsanlar ve milletler, bütün ömürlerini, varlıklarını ve servetlerini çoğaltmaya harcarlar. Her şahıs, mümkün olanın da fazlasını elde etmek için uğraşır. Bu da insanların, paraya karşı durumunu açıklamış olur. Para artık, vasıta olmaktan çıkmış, gaye olmuştur.

Ağır sanayii misal olarak ele alalım: Dünyanın en değerli kafaları, burada yalnız ortakların servetini artırmak ve hisse senetlerinin fiyatını yükseltmek çabasındadırlar. Buna karşı, sendika yöneticileri, yıl boyunca her defasında ve her fırsattan istifade ederek, işçi ücretlerinin artırılması için uğraşırlar. Gerek iş verenler gerek işçiler, birbirlerine karşı sınırsız bir menfaat hırsıyla, sürdürdükleri bu savaşın, dengeyi bozacağını düşünmezler. Grevlerin, lokavtların yurt ekonomisini sarsarak, materyalist ideolojiye kapıları ardına kadar açacağını ve sonuç olarak da ülkede diktatörlük idaresinin yerleşeceğini akıllarına bile getirmezler.

Gerçi, haksız olduğu bilinen kötü bir idare şekline normal olarak insan yüreği tahammül edemez. Bu sebepten ötürü, birtakım yaldızlı sözler söylenmekte, sloganlar imal edilmekte, teoriler icat olunmakta, bu suretle de milyonlarca insanın kafasına yanlış kavramların yerleştirilmesine gayret sarfedilmektedir.

Küçük yaşlardan başlayarak çocuklarımıza, saygıdeğer bir insan olmak için, ailelerini lüks içinde yaşatmak için, çok para kazanmak lâzım geldiğini sanki mukaddes bir vazife imiş gibi telkin ederiz. Bencil bir felsefeyi ve sınırsız bir hırsı temsil eden bu hedef, insanları fasit bir daireye sokar. Belki bu davranış, geçici bir zaman için şahsına, sınıfına ve milletine bir yarar sağlar. Fakat buna karşılık, sonunda, dünyayı tahrip eden bir âfet olarak insanlığın karşısına dikilir. Ne yazık ki, okullarda ve üniversitelerde bu yanlış telkinlere dair tek söz söylenmez. Öğrencilere, hayatlarını daha değerli kılacak hedefler verilmez, daha yüksek idealler aşılanmaz. Sonuç olarak, milyonlarca gencin taze kafası materyalist ideolojiye saplanır ve terörizme müsamaha ile bakmaya meyleder.

Bugünün toplumunda bencilliği bile, husus! hayatta, bir fazilet örneği olarak göstermek marifeti “sağduyu” diye vasıflandırılmaktadır.

Yine bu sakat görüşten hareket edilerek: Sendikasına bağlı işçilerin az çalışıp eksik randıman vermelerine rağmen, onlara, en yüksek ücreti koparan sendika yöneticisi “becerikli” sayılmaktadır. Değersiz mallara karşı, halktan en çok para çeken adam, “iyi sanayici” olarak adlandırılmaktadır. “Partimize yarar sağlayan her şey haktır” sözlerini diline pelesenk eden ve ahlâka uymayan yaşantısıyla ve müraice lâflarıyla, halkın en kötü taraflarına alkış tutan politikacı “vatansever” olarak itibar görmektedir. Bu tip politikacılar ise bu tür davranışlarıyla, gerçekte halklarının mahvına sebep olmaktadırlar.

Kasıtlı olarak ortaya atılan bu yanıltıcı ölçüler, ne yazık ki halkın kafasında, bir gerçekmiş gibi yer etmektedir. Bu durum insanlık arasında, çok yaygın bir hal almıştır. O derecede ki; memleketine gerçekten hizmet etmek isteyen idealist insanlara küfürler yağdırılmakta, hakaretler savurulmakta ve bu idealistler alaya alınmaktadırlar. Bu yanlış değerlendirmeler, “Ben ne istersem yaparım” veya “Yararım olan her şeyi, gayrimeşru olsa da yaparım” diyebilen insanların, toplumdan saygı görmelerini hattâ idarenin kilit noktalarına yerleşmelerini mümkün kılmaktadır.

Halbuki 20. yüzyılın başlarında, uygar ülkelerin birçoğunda, aile babası olmak niteliğinden yoksun, sözüne güvenilemeyen ve dürüst olmayan insanların, toplum hayatında saygı görmeleri şöyle dursun, onların hoşgörü ile karşılanmaları bile bahse konu olamazdı. Bugün ise, dürüst ve medeni cesaret sahibi birisi çıkar da, ahlâkı mazbut olmayanların işbaşına getirilmelerinin, milletçe en zayıf tarafımız olduğunu söylemeğe kalkarsa, derhal başkalarının özel hayatına karışmakla suçlanır ve faşistlikle damgalanır.

Zamanımızın insanlarının çoğunluğu, eğer ahlâk zayıflığını ve haksızlığı hoşgörü ile karlarlarsa, modern bir insan olacakları kuruntusundadırlar. Hâlbuki yaşadığımız bu ideoloji çağında, şahısların hayatlarının milletlerin gidişini etkilediği ve ahlâk düşkünlerinin bulundukları topluluklarda, daima bir beşinci kol meydana getirdikleri ya bilinmemekte veya bilinmezden gelinmektedir. İki kuşak arasında, mânevi kıymet ölçülerinin bu derece büyük bir aykırılık göstermesinin sebeplerinin, ahlâktan yoksun insanların, yalnız menfaat esasına dayanan ortak bir organizasyona gitmelerinde aramak lâzımdır.

Bütün dünya ‘basınında, radyosunda ve yayın organlarında, moral eksiklikleri yüzünden, aşağılık duygusunun pençesinde kıvranan ve birbirlerine kenetlenmiş durumda çalışan insanlar vardır. Bu insanlar, senelerden beri bir klik halinde birleşmiş durumdadırlar. Kendilerine engel olacaklarını bildikleri, ahlâklı ve dürüst insanların şeref ve haysiyetiyle oynarlar ve onları dile düşürmeğe uğraşan’lar. Bu şahıslar, kendileri ayarında olan ahlâktan yoksun mahlûkları topluma, “örnek insan” diye takdim ederler. Bu gibiler, topluma radikal bir rönesans getirebilecek her ahlâk ve ideal akımım boğmak için kesin kararlıdırlar. Son hedefleri ise, dünya ölçüsünde bir parçalanmayı gerçekleştirmektir. Bu davranışlarına da, sıkılmadan “ilericilik” adını verirler.

“Bir insanın özel hayatı kimseyi ilgilendirmez” sözünü bir kalkan gibi kullanırlar ve gerçekleri örtmeğe çalışırlar. Halbuki: “Ben şahıs olarak nasıl, yaşadığım toplumun bir modeli isem, toplumum da dünyanın bir örneğidir”’

Manevi Cihazlanma bugün, insan iradesine yeni bir istikamet verecek güçte organizasyon kurmuş ve dünya çapında manevi savaş trupları meydana getirmiştir. Bu suretle bir moral kalkınması sağlayarak, son yüzyılın materyalist ihtilâline cevap verecek bir inkılâbı gerçekleştirecek güce sahiptir.

William Penn şöyle diyor: “İnsanların, ya din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat sürmeye veya ahlâksızlığın lânetlenmiş bataklığında yüzmeye karar vermeleri lâzımdır.” Dünyamız insanları, bugün bu alanda bir karar vermek durumuyla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar.

BİR İNSAN MİLYONLARA YÖN VEREBİLİR

(*) Namık Kemâl bunu Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) için söylediği şu beyitle, veciz şekilde ifade etmiştir:

“Eder tedviri âlem bir mekkinin kuvvei azmi

Cihan titrer sebatı payı erbabı metanetten.”

Mânevi cihazlanma mensupları, bugünün dünyasında yaşayan diğer insanlardan iki hususta daha ileri bir durumda bulunmaktadırlar. Birincisi; onlar şahıs olarak, ilk önce kendilerinin neler yapması lâzım geldiğini ve sonra da toplum düzeninin nasıl olması icabettiğini kesin olarak bilirler. İkincisi ve önemlisi de, bu bilgilerinin bir zora veya bir teoriye değil bir tecrübeye ve inanca dayanmasıdır.

Frank Buchman, kendisine yön veren ilk hayat tecrübesini, genç yaşında geçirmişti. O zamanlar, büyük bir endüstri şehrinin işçi mahallesindeki ıslahevinde bulunan çocukların terbiyesini üzerine almıştı. Günün birinde, ıslâhevinin parasının azaldığı vakit, mütevelli heyetinin öteki altı üyesi, Frank Buchman’a iktisat yapmasını ve çocuklara daha az yiyecek vermesini söylediler. Frank Buchman bu teklifi kabul etmeyerek istifa etti.

Frank Buchman, altı mütevelli heyeti üyesinin bu davranışlarının bencil olduğu ve kendisinin ideale dayanan çabalarına yıkıcı bir darbe vurduğu duygusuna kapıldı. Kendisine çok acı gelen bu olay, onu yalnız hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, ümitsizliğe sürükleyerek yatağa düşürmüştü. Zamanın şöhretli mütehassıs doktorlarına başvurdu. Kendisine her sabah bir sıcak ve arkasından bir de soğuk duş yapmasını tavsiye ettiler. Bu tavsiyeleri aylarca yerine getiren Buchman’da hiçbir iyilik belirtisi görülmüyordu.

Buchman, bu olayda kendisinin haklı olduğuna inandığı için, uzun bir zaman, yenemediği bir öfkenin pençesinde kıvrandı durdu. Birçok büyük devrimci, geçirdiği bu gibi acı tecrübeler sonucunda, bugünkünden başka vasıflara sahip olan insanların, toplumların ve milletlerin daha adaletli bir dünya yaratabilecekleri kanaatına varmışlardı. Buchman da, bu çeşit bir ruh hâletine yakalanmıştı. Buchman, uzun zamandan beri, pençesinde kıvrandığı bu acı duyguların sebebini araştırıyordu. Nihayet günün birinde, bu olayda dünyanın rahatsızlığından ve altı mütevelli heyetinin davranışlarından gayri kendisinin de suçlu olduğu inancına vardı. Kendi kendisine şöyle diyordu: “Eğer o altı kişi haksız karar vermişlerse, ben de yedinci olarak onlara kin beslediğim için haksızım.”

Buchman, dünyayı değiştirmek isteyip de, kendisini değiştirmeye hazır olmayan bir şahıs kadar, lüzumsuz ve reaksiyoner bir insan bulunamayacağını anlamıştı. Derhal mütevelli heyeti üyelerine altı mektup yazdı. Kendilerine uzun zamandan beri kin beslediğini belirterek af diledi. Aynı gün ikindi vakti, kendisiyle birlikte deniz kenarında gezintiye çıkan arkadaşı, Buchman’daki değişikliğin farkına vardı. Arkadaşı, Buchman’ın bütün bağlarından kurtuldu sebebini öğrenen arkadaşı, bu olaydan payının olduğunu ve hafiflediğini görüyordu. Bu değişikliğin düşen dersi aldı.

Frank Buchman, Birinci Dünya Savaşı sonrası silâhsızlanma konferansına katılmıştı. Bu sırada bir İngiliz generali, kendisine bir kart göndermişti. Bu kartın yukarı köşesinde bir kafa resmi vardı ve altında şu sözler yazılıydı: ‘’Allah, insanlara iki kulak bir ağız vermiştir. Acaba insanlar, neden bir söyleyip iki dinlemezler?..” Buchman, üzerinde büyük etki yapan ve onu derin düşüncelere sevkeden bu sözlerden şu sonuçları çıkardı:

Bu hasta dünyada, ilâhı adalete inanan ve bunu yaşantısında kendilerine rehber edenler, sağlıklı insanlardır.

Samimi ve dürüst insanlara, Cenâbı Hak doğru yolu ilham eder.

Din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat tarzı, insanlar ve milletler için en normal bir yaşantıdır.

Frank Buchman 1921 yılında, bir gece trenle seyahat ederken, bir düşünce açık olarak bütün benliğini sardı. İçinden bir ses kendisine, “Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!..” diyordu. Buchman için bunun mânası; kendisine iyi bir aylık gelir sağlayan, üniversitedeki öğretim görevini bırakması ve ömrünü yeni bir dünyanın kurulması uğruna adaması demekti. Buchman görevini bıraktı ve o tarihten itibaren bir santim bile aylık ücret almadı. Diğer birçok mânevi cihazlanma üyeleri de aynı durumda bulunmaktadırlar.

1838 yılında mânevi cihazlanma hareketi, dünya çapında bir önem kazandı ve o tarihten itibaren de, mukaddes bir düşüncenin öncüsü olarak, zaferden zafere koştu. Frank Buchman, seyahatlerinden birisinde, Karaorman bölgesine geldiği vakit şöyle diyordu: “Bütün dünya milletlerinde meydana gelecek ilk büyük hareket, manevi ve ruhi cihazlanma alanında olacaktır.”

İkinci Dünya Harbinden soma, Caux’daki mânevi cihazlanma konferansına 120 ülkeden 125.000 delege katılmıştı. Frank Buchman, bu konferans sırasında mânevi cihazlanma hakkında şunları söyledi:

“Mânevi cihazlanma, peşin bir hükmün ve şahsi çıkarın esiri olmayan her insanın hayatına karışır.

Mânevi cihazlanma, her sınıftan, her ırktan ve her milletten olan insanların —politik temayülleri ve dini inançları ne olursa olsun— bir fikir birliği etrafında toplanmalarını mümkün kılar.

Manevi cihazlanma, Allah’ın kullarına bahşettiği, ahlâklı ve inançlı bir hayatı şahıslara ve milletlere mal ederek, dünyayı içinde bulunduğu ruhi marazdan kurtarmak amacındadır.

Mânevi cihazlanma, gerek şahıslar ve gerek milletler için; dürüstlüğün, ruh temizliğinin, diğerkâmlığın ve sevginin sembolüdür.

Mânevi cihazlanma, insanları değiştirmek için lâzım olan kuvveti temsil eder. Bu insanlar, dostlarımız, düşmanlarımız, komşularımız olacağı gibi komşu ülkeler de olabilir.

Mânevi cihazlanma, herkes için yararlıdır. Fakat bizler için lüzumludur.

Mânevi cihazlanma vasıtasıyla, insanlar ve milletler bencilliğe ve bölünmelere karşı cihazlandırılmış olurlar.

Mânevi cihazlanma’nın ikili bir hedefi vardır. Birincisi ilk önce, insanların ve milletlerin din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayata erişmelerini sağlamaktır. İkinci olarak da, mânevi cephelerini müsbet bir hedefe yönelterek, moral çöküntülerinin ortadan kalkmasını temin etmektir.

Mânevi cihazlanma, dünyadaki bütün insanların kalblerine ve evlerine nüfuz etmelidir.

Manevi cihazlanma, zamanla, bütün nişanları ve dünyayı değiştirmeyi amaç edinen bir mukavemet yansıdır.”

Frank Buchman, çağımızda sürdürülen ideolojik savaş için şöyle diyor: “İdeolojik savaşlar, mukaddes kitaplarda, İlâhi emirlerin granit temellerini teşkil ediyordu. Bugün ise, birçok insana granit yerine şeker verilmektedir. Fakat bu usulle materyalizmin yenilmesi mümkün değildir. Mânevi cihazlanma, problemlerin esasına el atar ve günahları göz önüne serer. Ancak günahtan kurtulmak için insanların, günahtan nefret etmeleri onu tekrar işlememeleri, dürüst davranmaları ve işlenen günahlardan mümkün olanlarının düzeltilmesi için çaba harcamaları lâzımdır.”

Belki siz de, “Günah sözünü işitmek istemiyorum!..” diyebilirsiniz. Çok yazık!.. Hatasız insan olamayacağına göre, günahı saklamakla bir şey kazanılamaz. Günah işlendiği zaman, söylenmeli ve onu işleyenler pişmanlık duymalı ve nefsini ıslah etmek için gayret sarfedilmelidir.

Gerçi, bugün için bunlar bir mucize sayılabilir. Fakat bugün de, büyükbabalarınızın zamanında olduğu gibi, ibadet yerlerine gidip, ahlâk dersleri veren ve iyilik telkin eden âlim din adamlarını dinlemek ihtiyacım duymalıyız ve buna vakit ayırmalıyız. İşlenen günahlar ve suçlar üzerine, mümkün olduğu kadar çok şeyler işitmeliyiz, bunlardan da ders alarak, nefsimizi ıslah etmeğe ve birlik olmağa yönelmeliyiz.

Bu söylediklerimiz, dünün temel gerçekleri idi. Bugünün ise, en lüzumlu prensipleri olmalıdır. Bencillik, insanlar ve milletler arasında son sınırlara ulaşmış ve şahsi kazanç hırsıyla gözler kararmıştır. İşte, bu hallerin günlük yaşantının ayrılmaz bir parçası imiş gibi akıp gittiği bu zamanda, mânevi cihazlanma, sade ve basit dört umdesiyle bu akışa karşı çıkmaktadır.

Dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğergâmlığı ve sevgiyi düşünelim!.. İçinizden birçokları, belki, bu kavramlardan bir şeyler beklemeyebilir. Fakat yine de, fertleri ve toplumları manen cihazlandırmak için, onlara sade ve basit dört temel kıstası vermeliyiz.

Dürüstlük ile başlayalım!.. Bunun yurdumuzdaki görünümüne bir göz atalım: Dürüst olmayan iş adamlarının ve esnafın durumları nasıldır?.. Hilekârlık, karaborsacılık, korsanlık ve kaçakçılık almış yürümüştür. Bu durumu sürdürmek ve piyasaya hâkim olmak için, fedailer beslenmekte ve halkın sırtından bunlara milyonlara varan paralar ödenmektedir. Eskiden namussuzlar için, hiçbir kinişe iyi tek bir söz sarf edilmezdi. Bugün ise, azılı haydutlar itibar görmektedir.

Ya ruh temizliği!.. Belki siz dahi, “Bu husus herkesin kendi şahsını ilgilendirir” diyeceksiniz. Peki!.. Fakat bu hallerin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisine ne diyeceksiniz?..

Ruh kirliliğinin birçok işletmelerde yaygın bir hal aldığı halk arasında ısrarla söylenmektedir. O derecede ki, buralarda vasıtalar gaye gibi gösterilmekte ve işçilerin özvarlıklarını kötüye kullanmaları, yıkıcı unsurlar tarafından sistemli bir şekilde organize edilmektedir*.

(*) 13. yüzyılın ortalarına doğru, Âhi Evran tarafından Kırşehir’de kurulan Ahilik kısa zamanda Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Üyelerinin; milli birlik ve beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke saydığı bu kuruluş elbirliği, gönülbirliği ve kardaşlık havası içinde din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı sağlam yürekli düzenli bir toplum meydana getirmişti. Meslek sahibi sanatkârlardan ve esnaf kişilerden oluşan bu kuruluş, 19. yüzyılın başlarına kadar sapasağlam ayakta kalmış ve her mesleke özgü lonca’larda çalışma ve iş ahlâkı âdeta ibâdet mertebesine yükseltilmiştir. M. San

İnsanlar, moral çöküntüsünün pençesine düşmeden önce, sağduyularını kaybederler ve düşünceleri şaşkınlığa uğrar. Halk ise bu haller için, “çok fena” demekle yetinir fakat kimse, bu yaygın ruh kirliliğinin Önüne geçmek için çaba harcamaz. Hemen hiçbir kimsenin şifa aramadığı bu toplumun hali ne olacaktır?..

Parçalanmış aileler, ortada kalmış çocuklar, dejenere olmuş bir kültür ve çürümüş bir topluluk.

Diğerkâmlık ve sevginin ise, artık lâfı bile edilmemektedir. Bugünün insanları, ruh temizliğini, dürüstlüğü, diğerkâmlığı ve sevgiyi, modası geçmiş birer mefhum saymaktadırlar. İnsanlar, her şeyden önce, içinde yaşadıkları toplumun gidişine bakıp ona göre, kendilerine yön vermektedirler. Bu yüzden de, bütün dünya bugünkü hale düşmüş bulunmaktadır. Eğer ahlâk kurallarına bağlı ve erdemli hayat süren insanlara rastlarsanız ve size kucak açarlarsa, onlara sarılınız. İşte o zaman, şehrinizde bir kuvvet merkezi doğmuş olur ve bu yaratıcı gücü kimse görmezlikten gelemez.

İçinizden idealist olan birçoklarının, ümitlerinin gerçekleşememesi hattâ aile içinde bile karşılık görmemesi, çok acıdır. Bir vatandaş olarak yurt içinde, üstümüze düşen hizmetleri yerine getirmek zahmetine katlanmayız. Bütün bunları politikacıların yapmasını bekleriz ve sonra da bu rejimin adına “demokrasi” deriz.

Batmaya yüz tutan bir toplumun ilk önce sağduyusu yok olur ve düşünceleri iflâs eder.

Zamanımız insanları, sağa mı yoksa sola mı yönelmek icabettiği hususunda, karmakarışık düşünlere sapmaktadırlar. Fakat gerçekte, gideceğimiz yolun hak ve adalet yolu olduğunu idrâk etmeliyiz. Bu kavramlar, samimi olarak kafamıza yerleştiği zaman şaşkınlıktan kurtuluruz.

Eğer, içinde yüzdüğümüz moral çöküntüsüne bir deva bulamazsak, demokrasimizin düşeceği acıklı hali akıldan çıkarmamalıyız. İçimizden birçoklarının, şahsi işlerinden vakit ayıramadıklarını bahane ederek, halka karşı vazifelerini yapmamaları, bir mazeret sayılamayacağı gibi, onları mânevi mesuliyetten de kurtaramaz.

EĞRİ YOL VE DOĞRU YOL

Dr. Frank Buchman’ın, 81. yaş günü münasebetiyle, Haziran 1959 tarihinde, Manevi Cihazlanma Derneğinin zirve toplantısının açılışında yaptığı konuşma.

Bizler, içinde bulunduğumuz bu dünyada yaşamaya henüz hazır değiliz.”

Bu sözleri Sputnık’e karşı Atlas’ı uzaya gönderen dâhi söylüyordu. 400 bilim adamı ile 3500 yardımcısının başında bulunan bu dâhi, Ulusal Bilim Akademisi tatbikat yöneticisi Dr. Douglas Cornell’dir. Sözlerine şöyle devam etmektedir:

“Bugün teknoloji, öğle yemeği ile kokteyil zamanı arasındaki kısa sürede, yaşadığımız dünyanın yok edilmesi imkânlarını yaratmıştır. Ancak, bu korkunç realitenin suçunu, bilime ve teknolojiye yüklemek doğru değildir. Bu sorun, bugünün insanının bünyesinde yatmaktadır. Bunun için de, çağımıza lâyık insan tipinin yeniden yaratılması lâzımdır.”

Terörizme karşı koymanın, hattâ meydan okumanın bir eğri yolu bir de doğru yolu vardır. Asya milletlerinden birisinin ordusunu yetiştirmiş Amerikalı bir general şöyle diyor: “Ben, iyi yetiştirilmiş bir ordu ve düzgün bir ekonomi ile, terörizme karşı savaşmaya çalıştım. İyi asker yetiştirdim. Fakat onlara, terörizme üstün gelecek bir ideal aşılamayı başaramadım. Manevi Cihazlanma, bu ideali bünyesinde taşımakta ve doğru yolu göstermektedir.”

Biz insanlar, uzun yıllar hayatımızı geçirdiğimiz bu eğri yollan, artık normal yol olarak kabul edecek bir duruma gelmiş bulunmaktayız. Halbuki; dağılmış yuvalar, çökmüş tesisler, bölünmüş milletler ve bir türlü neticeye varamayan konferanslar hiç de normal sayılacak belirtiler değildir. Bunlar ancak, yanlış hareketlerin ve davranışların kaçınılmaz sonuçlarıdır. Birçoğumuz terörizmi lânetlemekteyiz. Fakat, bugün toplumumuzun içinde yüzdüğü bölünmelerin, kargaşalığın doğurduğu nefretin, açgözlülüğün, korkunun ve bencilliğin suçunu terörizme yüklemekle hiçbir şey kazanamayız. Terörist partisine asla girmeyecek olan milyonlarca insanın tuttuğu yol ve sürdüğü hayat tarzı ise, terörizme yeşil ışık tutmaktadır.

Moskova’da büyükelçi olarak bulunmuş Amerikan Deniz Harekâtı Başkam Amiral William H. Stanley bu gerçeği anlamış ve bütün dünyaya şu sözlerle duyurmuştur: “Amerika için, bugün artık seçilecek iki yol vardır ki o da ya mânevi cihazlanma yahut komünizmdir.”

Amerikan Stratejik Hava Kumandanlığına bağlı olan ve iki yıllık bir süre için 8000 kişilik bir kuvveti her onbeş dakikada bir alârma hazır durumda tutmakla yükümlü bulunan bir hava generali şöyle diyor: “Bana gönderilen gençler, demokrasinin ne olduğunu bilmezler. Onlar, diledikleri gibi yaşarlar. Terörizmin de ne olduğunu bilmezler. Anlamak için de hiçbir çaba harcamazlar. Bu konu onları ilgilendirmez bile. Ancak; atomik bir saldırıya karşı koymak için silâhlı hazırlık yaparken, hep birlikte, ruhumuzu da bu saldırıya karşı hazırlarız. Bu da hiç şüphesiz, mânevi cihazlanma yoluyla olmaktadır.”

Benim tuttuğum “doğru yol” değildir. Hattâ sizinki de “doğru yol” değildir. Doğru yol “Hak yolu”dur. Birçok insan, hürriyet ve demokrasi’yi “herkesin istediğini yapması” mânasına alır. Bu sakat düşünce ile de, herkes kararını kendisi verir ve kendi çizdiği yolu izler.

Analar ve babalar, diledikleri gibi yaşarlar. Çocuklarının kendilerini taklit ettiklerini görünce şaşarlar ve dehşete kapılırlar. Amerika’da 1959 yılında, bir milyondan fazla gencin çocuk mahkemeleri karşısına çıkacağı tahmin edilmektedir. Dağılmış yuvalar, ortada kalmış çocuklar bütün millete umutsuzluk saçmaktadır.

Bir grup genç Amerikalı, kendi hayat tecrübelerine dayanarak, “Yeni Amerikalı” adını taşıyan bir tiyatro eseri meydana koymuşlardır. Bu eserde; şahıslar arasındaki suçluluk, toplumlardaki yıkıcılık, ayrılmalar ve boşanmalar ele alınarak işlenilmekte ve Amerikan halkına bazı çözüm yolları gösterilmektedir. Genelkurmayın isteği üzerine, bu eser, bütün dünyadaki Amerikan deniz ve hava üslerinde ve tesislerinde ve yüksek okullarında sahneye konulmuştur. O sıralarda ünlü bir gazete şunları yazdı: “Bu tiyatro eseri, yürekleri sevinçle dolduracak, büyük ve itici bir kuvveti temsil etmektedir.” Bir şehrin belediye başkanı, bu temsili gördükten sonra şöyle diyordu: “Bu tiyatro eseri, şehrimizde yaşayan insanlara, şimdiye kadar, yeryüzüne gelen en sağlam sesi getirmiştir.” Bu tiyatronun gösterildiği başka bir şehrin belediye başkanı ise; “Bu eser, mutlaka, bütün Amerika’nın okullarında ve kolejlerinde gösterilmelidir.” demiştir.

ÇOK HAYRET VERİCİ OLAYLAR

Devlet adamları için dahi, doğru ve eğri yollar vardır. Halen Alman Dışişleri Bakanlığının yüksek dereceli memuru olan, daha önceleri Kanada Büyükelçiliğini yapmış bir zat, basına bir demeç vermişti. Bu demecinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupa politikasındaki en şaşırtıcı olayın, Almanya ile Fransa arasında barışın ve daha da ileri gidilerek işbirliğinin kurulması olduğunu söylemiştir. Bu iki eski düşman arasında, böylece sürekli bir dostluğun kurulmasını sağlayan başlıca faktörün ise, manevi cihazlanmanın esprisi olduğunu belirtmiştir. Almanya Şansölyesi Dr. Adenhauer bana yazdığı mektuplardan birinde şu sözler vardı: “Mânevi cihazlanma hareketi genişleyip yayıldıkça, dünya barışını korumak için, başka çabalara lüzum kalmayacaktır. Çetin meselelerdeki uluslararası anlaşamamazlıkların giderilmesinde, şimdiden, manevi cihazlanmanın gözle görülemeyen etkili bir gücü vardır.”

Son onbeş yıl içinde, hemen bütün milletlerarası konferanslarda bulunmuş olan bir diplomat şöyle diyor: “Son aylarda meydana gelen üç olay diplomatları hayretlere düşürmüştür. Her üç olayda dahi, manevi cihazlanmanın umdelerini benimseyen şahıslar, bu çetin ve karmaşık problemleri çözümlemişlerdir.”

İlk olay Lübnan krizi idi. Dünyayı iki cepheye bölmek tehlikesini gösteren bu meseleyi, on Arap ulusundan meydana gelen birlik çözdü. Arap Birliği Genel Sekreteri, o sırada Mısır’da bulunuyordu. Genel Sekreter, kendisine Allah’tan geldiğine inandığı bir ilham ile derhal New York’a uçtu. Bu meselede en fazla mesuliyet yükünü omuzlarında taşıyan Genel Sekreter, orada bütün Arap devletlerinin birbirlerine karşı ihtilâf halinde bulunduklarını gördü. Diğer milletler de, Arap ülkelerine karşı, kendi aralarında bölünmüşlerdi. Arap ülkelerinin bir savaş alanı değil, barışa ulaşacak bir köprü olması lâzım geldiği kanaati, bir sabah Genel Sekreterde doğdu. Bütün temsilcileri bir araya topladı ve hepsinin kabul edebileceği bir çözüme varıncaya kadar birarada kaldılar. Varılan karar Birleşmiş Milletler’de oybirliğiyle kabul edildi. The Times, London, “Bir gece içerisinde, neredeyse mucizevi bir değişiklik sahneye kondu” diye yazdı.

ASYA’DA YENİ BİRLİK

İkinci olay, Asya’da yeni doğmakta olan birliktir. Bu birliğin söz götürmez işaretlerinden birini, Filipinler Başkanının Japonya ziyareti ve Japon Diyet Meclisinin kabul resmi teşkil etmektedir. Daha bir yıl öncesine kadar, böyle bir davranışın, iki ülke arasındaki nefret duygusu dolayısıyla, teşebbüs edenler için politik bir intihar sayılacağı düşünülmekte idi. Filipinler Başkanını kabul eden Japon Diyet Meclisi Başkanı, daha önce Filipinler’le barış anlaşmasını imzalamıştı. Bu zat şunları söylemiştir: “Son iki yıl içinde manevi cihazlanmanın esprisi, Japonlarla Filipinler arasındaki uzlaşmayı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Japonya’nın iktidardaki tek güçlü siyasi partisini de teröristlerin pençesine düşmekten kurtarmıştır. Bunun bir sonucu olarak da; Endonezya ve Vietnam ile yeni ilişkilerin kurulması ve Çin ile de anlaşmazlığın giderilmesi mümkün olmuştur. Şimdi de, Güney Kore ile Kuzey Kore’nin birleşmesini gerçekleştirecek teşebbüslere girişilmiştir.” Filipinler Devlet Başkanı, bu açıklamalara karşı; “Geçmiş yıların acı hâtıraları, şefkat ve müsamaha duygularıyla ortadan silinmiştir.” cevabını vermiştir.

New York World Telegram gazetesi şu yorumu yapmıştır: “Filipin Devlet Başkanı’nın Japonya ziyareti, İkinci Dünya Savaşı sonrasının, tarihi bir dönüm noktasını meydana getirmiştir.”

KIBRIS OLAYI

En sonuncusu Kıbrıs olayıdır. Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs olayına, uzun süre boş yere bir çözüm yolu aramış olan komitenin başkam Asyalı büyükelçi beni ziyarete gelmişti. “Kıbrıs problemi çözülmeden kalırsa, Avrupa birliği gölgelenecektir. Bundan başka bu mesele, Avrupa’da bir savaşın bile çıkmasına bir sebep teşkil edebilir.” diyordu. Fakat bu çözüm; İngilizler, Yunanlılar ve Türkler tarafından getirildi. Bütün taraflar, işleri yürütmekte yanlış yol seçtiklerini dürüst bir şekilde kabul ettiler. Bu da mânevi cihazlanma’nın bir zaferi oldu. Bir İngiliz parlementeri, bir kısım Kıbrıslı liderleri görmeye gitti, iyi niyetle, kendisinin ve ülkesinin hangi noktalarda yanlışlık yaptığını tesbit ederek bunları kabul etti. Bir Yunanlı lider Londra’ya gelerek, yetkililere, Kıbrıs’ta geçen acı olaylardan ve dökülen kanlardan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtti. Bir Türk gazetecisi Atina’ya giderek, bütün Yunan gazetelerinde çıkan makalesinde, Türklerin ve Yunanlıların birbirlerine düşman olarak değil dost olarak yaşamaları lâzım geldiğini yazdı. New York Times gazetesi bu sonucu; “Bütün münevver devlet adamlarına örnek teşkil edecek bir olay” diye yorumladı. Bu olay, aynı zamanda, bizim fazla çalışmaktan yorulmuş ve espritüel güçlerini kaybetmiş devlet adamlarımıza bir ibret levhası olmalıdır.

AFRİKA İÇİN TEK ÜMİT

Çok tecrübeli bir diplomat, bana şunları söyledi: “Afrika’nın her yerinde, gördükleri beyazlara —buradan ne zaman gideceksiniz?..— diye sorarlar. Halbuki aynı Afrika’nın her yerinde, manevi cihazlanma üyelerinden beyaz kadın ve erkekleri gördükleri zaman —ne vakit tekrar geleceksiniz?..— diye sorarlar.” Gana Başbakanı Nkrumah, Doğu Nijerya’yı resmen ziyaret etmişti. Doğu Nijerya Başkanı dostum Dr. Azikiwe bu fırsattan istifade ederek, misafirine özgürlük filmini göstermişti. Bütün dünyaya seslenen bu filim, Afrikalılar tarafından yazılmış ve filme alınmıştır. Filmin mevzuunu; özgürlüğüne yeni kavuşmuş genç bir ulusun, terörizmin pençesine düşerek, yok olmaya doğru sürüklenirken, doğru yolu nasıl bulup da birleşerek kurtulduğu teşkil etmektedir. Daha sonra, Başbakan Dr. Azikiwe, 36 milyonluk Nijerya halkına şunları söylemişti: “Biz Afrikalılar, özgür kadın ve erkeklerden meydana gelen, nefretten, korkudan ve açgözlülükten uzak bir Afrika kurmalıyız.”

Batı Afrika’nın en büyük üniversitelerinin bulunduğu Ibadan şehir gazetesinde şu başlık okunuyordu: “Manevi Cihazlanma tek ümidimizdir.” Adı geçen bu film, Güney Afrika’nın büyük şehirlerinde halka gösterildi. Capetownda film halka §u sözlerle takdim edildi: Bizler, özgür ülkelerde, hedefe varmak için en etkili silâhın, halka doğru yolu göstermek olduğuna inanıyoruz.” Güney Afrika’daki Afrikalı öğretmenlerin eski başkanı olan zat, bu filmde başrolü almıştı. Filmin sonunda, ekranın önünde durarak, film çevrilirken rol icabı giydiği muhteşem elbiselerle halka hitab etmektedir. Salonda bulunan beyazlar, bir Afrikalıyı, bir Afrikalı hatibi, muhtemelen ömürlerinde ilk defa dinlemektedirler. Filmin gösterildiği sürece, hemen her gece, dinleyiciler konuşmacının etrafım sararak, gelecek yaşantıları boyunca ve Afrika’nın geleceğinde, doğru yolu bulmak için neler yapmaları ve nasıl davranmaları lâzım geldiği hakkında, onu sual yağmuruna tutmaktadırlar.

DÜNYA İÇİN SÜRDÜRÜLEN KAVGA

Colwell adında üç genç Amerikalı kardeş, her gösteride şarkı söylerler. Hollywood ile yaptıkları mukaveleyi bozan bu üç kardeş, pek az Güney Afrikalının başarabildiği bir şeyi yapmışlardır. Güney Afrika dilinde söyledikleri şarkılarla, yalnız Güney Afrika’nın uyanışında ve başkaldırmasında etkili olmakla kalmamışlar, aynı zamanda bütün Afrika ve Asya’nın özgürlüğü için çaba harcayan liderlerinin üzerinde de etkili olmuşlardır. Güney Afrika’nın özgürlüğe kavuşması için, hayatlarını feda edeceklerini söyleyen bu gençler, halkın dertlerine çözüm yolu bulunmasına Hollywood’ın yardım etmesini istemektedirler. Kaliforniya’da yaşadıkları şehrin belediye başkam, bu üç kardeş için şunları söylemektedir: “Bu üç genç Amerikalı şarkıcı, Amerika’nın savunmasına katkıda bulunmaktadırlar.”

Aslında bu üç genç, bütün dünya için yapılması lâzımgelen kavga’nın mesuliyetini yüklenmiş bulunmaktadırlar. Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve Amerika’daki anneleri düşünelim!.. Bu anneler; batıda çevrilen birtakım değersiz filmlerin etkileri altında, yanlış yollara sapan çocuklarının akıbeti için ağlamaktadırlar. Walt Disney’in sihirli kameramanı Richard Tegström özgürlük filmini çekmek üzere Afrika’ya gitmişti. Oralarda gördüğü filmleri anlatırken; “Mai-Siyah Afrika gecelerinde beyaz perdede, Batı uygarlığının film üretiminin kokmuş tortularının ve posalarının her gece savunmasız masum ve genç Afrikalılara nasıl sunulduğunu gördüm.” diyordu.

The Crowning Experience filminin çekimini sürdüren Tegström, bu film için, zenci bir köle ana ve babadan doğan Mary McLeod Bethune’nin hayatından ilham almıştır. Bu kadın, Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanlığı Müşavirliğine kadar yükselmiştir. Mary, mânevi Cihazlanma için şunları söylemektedir: “Çağımızın bu büyük ve birleştirici gücünün bir parçasını teşkil etmek şerefine nail olmak, benim için hayatın en yüksek zirvesine tekabül etmektedir.” Crowning Experience, Güneyde, tiyatro oyunu olarak aralıksız dört ay oynamıştır. Washington’da National Tiyatroda, 123 seneden beri beklenen rekoru kıracak şekilde uzun bir zaman gösterilmiştir. Atlantalı bir gazeteci bu piyes için, “Güneyde, şimdiye kadar yaşanmış en büyük olay” demiştir. Tegström şöyle diyor: “Bu nitelikte filmlerin çekilmesi, insanlığın ve dünyanın, bugün için muhtaç olduğu ve gelecek için ihtiyaç duyacağı şeyleri bilenlerin ve anlayanların, eli ile olmalıdır.”

Burma’nın büyük devlet adamı U. Nu beni görmeye gelmişti. Sohbetimiz sırasında, devlet adamlarının, insanları, tıpkı matbu bir kitap gibi okuyabilmeleri icabettiği üzerinde durduk. Maraza teşhis koyabilecek ve tedavi edebilecek kabiliyetteki devlet adamlarının, her türlü yozluğa ve yıkıcılığa karşı koymaları gerektiğini belirttik. Ancak bu suretle, milletlerin yanlış yollara sapmaktan alıkonacakları sonucuna vardık. Etraflarında, temiz ellerle saf kalplerin sahipleri kadın ve erkekleri yaratacak ve onlara yozlaşmamayı öğretecek liderler üzerinde durduk. İdeolojik çabalara ışık tutacak ve doğru yolu gösterecek idealistlerden söz ettik.

Japonya’yı ziyaret ettiği zaman U. Nu’yu, .Japon, Filipinler ve Vietnam başbakanları ile mânevi cihazlanma üyeleri karşılamışlardı. Mânevi cihazlanma derneğinin gayesi, milletleri, moral yönünden, tepeden tırnağa kadar cihazlandırmaktır. Bu derneğin Japonya’da kullandığı vasıtalardan birisi de endüstrileşmiş çağdaş Japonya’nın kurucularından bir zatın torununun oğlu tarafından yazılan bir tiyatrodur. Bu eser özellikle, hükümet adamlarını, her partiden politikacıları, endüstri ve işçi liderlerini de almaktadır. Bu zevatın; para ile satın alınabilecekleri gibi, mevki hırsı veya birtakım iptilâları yüzünden, terörist stratejisinin ağına düşebilecekleri veya yara alacakları temalını işlemektedir. İçten gelen samimi üslûp ile kaleme alman, esasa korkusuzca dokunan ve doğru yolu gösteren bu eser, bütün halk tarafından alkışlanmaktadır.

Yeni kurulacak bir dünya için, lider mevkiinde ve durumunda bulunanlar gönül rızasıyla, içten gelen bir istek ve inançla Hak Yolu’nu seçerlerse, ancak o zaman insanlık birliğe kavuşabilir. Bu birliğin kadınları ve erkekleri, nefreti ve korkusu bulunmayan ve açgözlü olmayan devlet adamlarını ve idarecileri yetiştirirler. Bu liderler, devlet adamları ve idareciler ortak bir fikir etrafında toplanarak, kendilerini bu ideale vakfederler. Ve dünyanın kurtuluşu da ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Devlet adamları için de bir yanlış ve bir de doğru yol vardır. İnsanlardaki korku, nefret ve açgözlülük yok edildiği zaman, ulusların ve uluslararası en karmaşık problemlerin bile çözümlendiğini manevi cihazlanma defalarla ispat etmiştir.

Gözlerimizin önündeki panorama budur! Bu kadar basit olmasına rağmen birçoğumuzun göremediği gerçek budur! Bunları görmesek veya görmezden gelsek bile yine de onsuz yapamayız. İşte bilmekliğimiz lâzım gelen esas gerçek budur.

*************

Kaynak: DR. PAUL KAMPBELL — PETER HOWARD, İnsanları Değiştirme Sanatı, Çeviren: Mithat SAN(Eski Ulaştırma Bakanı) Mânevi Cihazlanma Derneği Yayınları: 9, Ankara — 1977

************

MANEVİ CİHAZLANMA DERNEĞİ/Aytunç ALTINDAL

Neo-Naziler Türkiye’de!

Aytunç Altındal, ‘derneğin Türkiye kanadında, Nazizmin babası gizli Thule örgütüyle ilişkili Almanlar ve Avusturyalılar vardı. Dernek, 60’larda ordu içinde etkiliydi’ diyor. 1995 yılında Aktüel dergisinin 229. sayısında yayınlanan dosyada ilginç iddialar yer alıyor:

İsviçre’de, Montrö yakınlarındaki Caux kentinde tarihi bir şato… Umberto Eco’nun romanından çekilen “Gülün Adi” filminin sahnelerini andıran bir Ortaçağ dekoru. 1500 kişilik dev salonlar, antikalarla dolu uzun koridorlar. Ve ortalıkta dolaşan siyah cübbelerinin arasında kollarını kavuşturmuş; yaşlı papazlar… Burası bir kilise değil, Hiristiyanlık üzerine ulaslararası çalışmalarıyla tanınan, araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’a göre “Moral Re-Armament”in, yani “Manevi Cihazlanma Derneği”nin karargâhı.

SON TOPLANTI 1994’TE

Altındal’a göre, bu karargâhta uzun yıllar çeşitli Türkler eğitim gördü. Son olarak da, l994’te ünlü bir kadın reklamcının organizasyonuyla, 20 başarılı Türk gazetecisi bir hafta ağırlandılar. Papazlar, Türk gazetecilerinin ayaklarını bile yıkadı…

“Tüm bunlarda ne var?” denebilir. Altındal’a göre ise, “Çok şey var”:

AB’NİN FİKİR BABALARI

“1920’de bir rahip tarafından kurulan bu dernek, 1936’da İngiliz İstihbaratı’nca gizli Nazi sempatizanı olmakla suçlandı. Yıkıcı faaliyetlerle bulunmakla da… İngilizler, derneği ‘Beşinci Kol faaliyetlerinde bulunan ‘yıkıcı kuruluşlar listesi’nin en başındaki ilk üçe soktular. Dernek, Hitler’in yenilgisinden sonra 1945’te Fransız ve Alman önde gelenlerini gizlice buluşturarak, 5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Avrupa Topluluğu’nun da nüvesi bu görüşmelerde atıldı. Derneğin ilkesi, Hiristiyan ahlakının üstünlüğü çerçevesinde katolikleri, protestanları ve Ortodoksları birleştirmekti…”

Aytunç Altındal, derneğin bugün de çok etkin olduğunu ileri sürüyor:

“Manevi Cihazlanma Amerika’da en etkili kurumlardan biridir. Bill Clinton yönetiminde çok etkilidir. Butros Gali, Zbigniew Brzezinski gibi ünlü şahsiyetler de derneği övüyor ve Clinton’dan özellikle İslam ve AT konusunda örgütle temas halinde olmasını istiyorlar. Yakın bir gelecekte derneğin Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde arabuluculuk görevine soyunduğunu görürseniz, hiç şaşırmayın!”

ÖNEMLİ TÜRKLER DE ‘CİHAZLANMIŞ’

Aytunç Altındal bu iddialarını Sabah’ta yayınladığı “Mitler Doğmadan Önce” yazı dizisinde, “Türkiye ve Ortodokslar” adlı kitabında ve Aktüel’le yaptığı söyleşide dile getirdi. Altındal’a göre derneğin bir de Türkiye kolu vardı. “1950’lerde Neo-Nazi hareketler yeni isimler aldılar. 54-55’lerde İstanbul’u ve büyük şehirleri güzelleştirme dernekleri sardı. Birçok işadamının Avrupa ve İsviçre ile bağlantıları, bu dernekler aracılığıyla oldu” diyen Altındal. Türkiye’de Manevi Cihazlanma Derneği’nin de kurulduğunu açıkladı:

’27 MAYIS’TA ETKİLİ OLDULAR’

“Dernek, Caux’daki şatoda eğitilmiş Türkler tarafından 1958’de Ankara’da kuruldu. 40 kişilik kurucu kadrosunun toplantıları Bulvar Palas’ta yapılırdı. Derneğin onursal başkanı, dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dı. Ünlü mason Ekrem Tok ve İstanbul’da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalılar da üyeler arasındaydı. Bunların bir kısmı, geçmişte Nazi Partisi’nin babası olan gizli Thule örgütüyle sıkı ilişkileri olan kişilerdi. 27 Mayıs’ta çok etkili oldular. Dernek, Fener Patrikhanesi’ne Vatikan gibi ‘Devlet içinde devlet’ statüsü verdirmek için uğraştı, Menderes’e tavsiyede bulundu. 60’larda ordu içinde de etkiliydi…”

Aktüel, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dernekler Masası’ndan derneğin kayıtlarını araştırdı. Aldığımız cevap, “Dernek 1967’de feshedilmiş. Evrakları da SEKA’ya gönderilmiş” oldu…

Manevi Cihazlanma Derneği’nin kurucu listesine ulaşmak mümkün olamadı. Kurucuların çoğunun yaşamadığını da öğrendik. Ama derneği çok iyi hatırlayan biri vardı: 27 Mayıs döneminin devrimci gençlik lideri Dr. Memduh Eren. 12 Mart döneminde sol cunta davalarından yargılanan ve ağır işkenceler gören Eren, dernekle ilgili duyduklarını şöyle anlattı:

CELİL PAŞA VE İKİ YAHUDİ AİLE

“Dönemin ihtilalci subaylarından, rahmetli Celil Gürkan Paşa’nın en yakın dostlarındandım. Paşa ve eşi 1972’de bana derneğin kendileriyle ilgilendiğini anlattılar. 1960’da; ihtilalden 10 gün sonra Celil Paşa Kıbrıs’ta görevli iken, İstanbul’dan komsuları olan iki Yahudi aile ziyaretlerine geliyor. Ve birlikte İsviçre seyahati yapmayı teklif ediyorlar. Paşa ‘Mümkün değil. İhtilal oldu, görevimi terkedemem’ diyor. Bunun üzerine İstanbul’daki 1. Ordu Komutanının telefon emriyle Celil Gürkan’a 3 ay izin çıkartılıyor. Gürkan ve eşi, Yahudi ailelerle beraber İsviçre’deki derneğin şatosuna gidiyor. Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders altında, beyin yıkamaya maruz kalıyorlar. Sonunda da “Spor elbisesi alacağız’ diye şatodan kaçıp Paris’e, yakınlarının yanına gidiyorlar…”

NAZİ LİDERİ TÜRKİYE’DE Mİ SAKLANDI?

Altındal’ın Sabah’taki dizisinde ortaya attığı bir çarpıcı iddia da, Hitler’e ve Nazi partisine kaynaklık eden gizli Thule örgütünün liderinin, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi yenilgisinin ardından, “ölü” gösterilerek yıllarca Türkiye’de saklandığı… Peki Manevi Cihazlanma Derneği ile bu liderin gizlenmesi arasında bir bağlantı var mı? “İki olay paralellik arzeder” diyor Altındal. “Thule’nin lideri Rudolf von Sebottendorf, 1945-1957 arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ tarafından korundu. Balıkesir ve Adana’da saklandı” diye de ekliyor. Peki saklayanlar kim? “Beni fazla zorlamayın. Ben de hir kitap yazıyorum. Önümüzdeki günlerde ABD’de çıkacak kitabımda bazi şeyleri açıklayacağım” diyerek bu soruyu yanıtlamıyor.

Aytunç Altındal’a, “Hem ‘Dernek Nazi sempatizani’ diyorsunuz, hem de üyeler arasinda Masonların da bulunduğunu söylüyorsunuz. Bu çelişkili değil mi? Yahudilikle masonluk arasında bir ilişki yok mu?” diye soruyoruz. Buna cevabı da şöyle:

“Dernek Yahudi aleyhtarıdır. Bünyesine hiç Yahudi almamıştı. Türkiye’deki şubesinde de Yahudi yoktu. Ayrica sanıldığınin aksine Yahudiler Masonları değil. Masonlar Yahudileri kullanır. Almanya’daki 24 bin masondan, sadece 400’ü Yahudidir…”

Dünyayı yönetenler arasında gerçekten insanlığın bilmediği gizli örgütler de mi var? Bunların kolları Türkiye’ye de mi uzanıyor? Aytunç Altındal’ın bu sorulara cevabı “Evet!”. Bu cevabın daha somut kanıtlarını öğrenmek için ise, ABD’de çıkacak kitabı beklemek gerekecek anlaşılan…

MİT ESKİ DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK:

“Neo Nazizm’in arkasında ABD var!”

Aytunç Altındal’ın ortaya attığı, son yılların bu en çarpıcı komplo teorisi hakkında, bir başka komplo teorileri uzmanı olan Prof. Mahir Kaynak’ın da görüşünü aldık. Kaynak, teoriyi kısmen doğrulayarak şunları ekledi:

“2. Dünya Savaşından sonra Alman gizli servisinin artıklarını Amerika devraldı. Bu kadroların büyük bölümünü Güney Amerika’ya kaçırdılar. Hatta buna ‘Odessa Operasyonu’ adı verildi. ABD’nin Güney Amerika’daki operasyonlarını bunlar yürüttüler. Bunlar, yenik, esir ve suçlu eski Nazilerdir. Ve Amerika bunları istediği gibi kullanır. Çünkü istendiği an idam edilebilirler!

Neo-Nazizm’i de Almanya’nın hareket alanını sınırlamak için ABD hortlattı. Şu anda Alman gizli servisi, Nazi aleyhtarı ve sosyal demokrat ağırlıklıdir.”

Osman Aytun Altındal Kimdir?

Lise yıllarında, okuduğu Kabataş Lisesi’ni kundaklama teşebbüsünden, bugünün uluslararası din uzmanlığına uzanan ilginç bir hayat çizgisi var Aytunç Altındal’ın. 1970’lerde TKP’nin “Bizim Radyo”su onu “Atatürk’ün kurdurduğu sahte TKP’nin üyesi” olmakla suçlarken, Marksist dergiler çıkartıyordu. Son yıllarda ise Refah Partisi’ne ve askerlere yakınlığıyla göze çarpıyor. Altındal, yılın yarısını ABD’de geçiriyor, Hiristiyanlıkla ilgili çalışmalar yapıyor.

HİTLER’İN ARKASINDAKİ ADAM SEBOTTENDORF’UN TÜRKİYE GÜNLERİ

Nazizmin kurucusu, Türkiye’de saklanmış 1912’de kurulan gizli Thule örgütü, Aytunç Altındal’a göre Hitler’in ve Nazizmin babasıydı. Hitler’i siyasete sokan, yükselten ve ona mali destek bulan da Thule’ydi. Gamalı haçlı Nazi bayrağını bile Thule hazırlamıştı. Bu örgütün lideri Baron Rudolf von Sebottendorftu. 1875’te dogan “Baron”, aslında bir isçinin oğluydu. Ama 1910’larda bir soylu Alman ailesi tarafından evlat edinilerek “Baron” sıfatını kazanmıştı. Nazi Partisi’nin ilk hali olan Alman İşçi Partisi’ni de Baron ve örgütü kurmuştu.

Alman tarihçileri “Baron 1934’te Hitler’le çelişkiye düştü ve öldürüldü” dedilerse de, ölmemiş ve İstanbul’a kaçırılarak 1934-45 yılları arasında Alman istihbaratı görevlisi olarak çalışmıştı. Burada Taksim ve Teşvikiye’de yaşamış, Türk önde gelenleriyle dostluklar kurmuştu.

İngilizler “1945’te Almanya teslim olunca baron intihar etti” diyorlardı. Aytunç Altındal ise tersi görüşteydi: “Baronun hayatını araştırdım. Ve Baronun ‘öldüğü’ söylenen tarihten 12 yıl sonra, bir başka soyadı ile 1957’de Balikesir’den Antalya’ya gelen 3 kişilik bir Alman heyetinde yer aldığını, Antalya’da iki gece Cumhuriyet Oteli’nde kalarak Adana’ya geçtiğini saptadım. Sebottendorf’un 1945-57 yılları arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ce korunduğu sanılıyor…”

Ya Manevi Cihazlanma Derneği? Onun burada rolü var mı? Altındal, “Detayları kitabımda yazacağım” diyor Ama “Dernekle Sebottendorf arasında paralellik var’ demekten de kendini alamıyor…

Erişim: http://kaleburc.blogcu.com/manevi-cihazlanma-dernegi/1358999

******

MANEVİ CİHAZLANMA CEMİYETİ

[SONER YALÇIN]- Hürriyet – 26 Nisan 2009

Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.

Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, “halifesi” oldu.

Zamanla kendi dergâhını kurdu. “Şeyh” oldu.

1942’de “İlahiyat Kültür Derneği“ni kurdu.

Amacı “dinlerarası diyalog” idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında “Manevi Cihazlanma Cemiyeti“ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim…

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti.

Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı.

Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına aldı:

“Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkanlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir.”

İsviçre’deki toplantının nedeni “diyalog” idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı.

“Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım…

Görüldüğü gibi “cemaatlerin” dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, “soğuk savaşın piyonu” haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden “cemaat” olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.

Erişim: http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/7598-manevi-cihazlanma-cemiyeti.html

TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul