KORKUNUN ÖĞRETTİKLERİ


Karen Thompson Walker

1819 yılında bir gün, Şili kıyısında 3.000 mil açıkta Pasifik Okyanusunun en ücra köşelerinden birinde, 20 Amerikan denizcisi gemilerinin sular altında kalışını seyretti. Gemilerinin gövdesinde felaket bir delik açan bir ispermeçet balinası tarafından darbe aldılar. Gemileri kabarcıklar çıkararak batarken adamlar 3 küçük kurtarma sandalına tıkıştılar. Bu adamlar evlerinden 10.000 mil ve en yakın kara parçasından 1.000 mil uzaktaydılar. Küçük sandallarında sadece en temel seyir donanımları ve sınırlı yiyecek ve su taşıyorlardı. Bunların hikâyeleri sonradan “Moby Dick” adlı hikâyeye ilham verecek olan Essex Gemisinin mürettabatıydı.

Bugünün dünyasında bile durumları gerçekten korkunçtu Fakat bir düşünün ne kadar daha kötü olabilirdi. Karadaki hiç kimsenin bir şeylerin kötü gittiği ile ilgili bir bilgisi yoktu. Hiçbir arama ekibi onları aramak için gelmedi. Yani çoğumuz hiçbir zaman kendimizi bu denizcilerin içinde buldukları kadar korkunç bir durum yaşamadık, fakat hepimiz korkunun nasıl birşey olduğunu biliriz. Korkunun nasıl hissedildiğini, fakat korkularımızın ne anlama geldiğini düşünmek için yeterli zaman harcadığımızdan emin değilim.

Büyürken, korkunun bir zayıflık olduğu, tıpkı bebek dişlerimiz veya patenimiz gibi bir köşeye atmamız gereken çocuksu bir şey olduğu şeklinde yönlendiriliriz. Ve ben bu şekilde düşünmemizin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Nörologlar insanların iyimser olma yönünde eğilimli olduklarını gösterdiler. Belki de bu yüzden biz korkunun kendisinin tehlikeli olduğunu düşünürüz. “Endişelenme” “Panik Yapma” deriz başkalarına. İngilizcede korku yendiğimiz bir şeydir. Kavga ettiğimiz bir şeydir. Üstesinden geldiğimiz bir şeydir.

Fakat yeniden bakarsak korku nedir?

Hayal gücünün olağanüstü davranışı olan korkuyu hikâyelerinde anlatıldığı kadar içten ve anlayışlı olarak düşünebilir miyiz?

En kolayı, hayalgüçleri sıradışı bir şekilde inandırıcı olan çocuklarda korku ve hayalgücü arasındaki çizgiyi görmektir. Çocukken Kaliforniya’da yaşıyordum, yaşamak için genel olarak güzel bir yer olarak bilinir, fakat bir çocuk olarak benim için Kaliforniya birazda korkutucuydu. Her küçük depremde yemek masamızın üzerindeki avizenin ileri geri sallanmasının ne kadar korku verici olduğunu hatırlıyorum. ve bazı zamanlar “BİG ONE” isimli korkunç depremin biz uyurken vuracağı korkusuyla geceleri uyuyamazdım. Böyle korkuları olan çocukların güçlü hayal güçleri olduğunu söyleriz. Fakat kesin olan, birçoklarımızın bu tür görüntüleri arkamızda bırakıp büyüdüğümüzdür. Yatağın altında saklanan canavarlar olmadığını ve her depremin binaları yıkmadığını öğreniriz. Fakat bazı en yaratıcı olan beyinlerin bu tür korkuları terk etmeyi başaramaması tesadüf değildir. “Türlerin Kökeni”, “Jane Eyre” ve “Kayıp Zamanın Hikâyesi”ni üreten olağanüstü hayalgücü, aynı zamanda yoğun endişeler yaratarak Charles Darwin, Charlotte Bronte ve Marcel Proust’un yakalarını yetişkin yaşamlarında da bırakmadı. Asıl mesele şu: Bizler, hayalperestlerden ve çocuklardan ne öğrenebiliriz?

Bir anlığına 1819 yılına geri dönelim, Essex gemisinin mürettabatının karşılaştığı durumu düşünelim. Pasifik’e sürüklendikleri sırada hayalgüçlerinin yarattığı korkularına bir bakalım. Gemilerinin alabora olmasının üzerinden henüz 24 saat geçmişti. Adamlar için plan yapma zamanı gelmişti, ama çok az seçenekleri vardı. Felaketinin etkileyici hesabına göre Nathaniel Philbrick bu adamların dünya üzerindeki herhangi bir kara parçasından mümkün olan en uzak yerde olduğunu yazmıştı. Bu adamlar ulaşabilecekleri en yakın adaların 1.200 mil uzaktaki Markiz adaları olduğunu biliyorlardı. Fakat bazı korkutucu söylentiler duymuşlardı. Duyduklarına göre bu adalarda ve yakınındaki diğerlerinde yamyamlar yaşıyordu. Bu yüzden adamlar kıyıya ulaşmayı öldürülmek ve akşam yemeği olmak olarak kafalarında canlandırmışlardı. Olası diğer bir istikamet Havai idi. Fakat mevsim yüzünden, kaptan şiddetli fırtınalara yakalanacaklarından korkuyordu. Son seçenek, en uzun ve en zor olanıydı: Kendilerini sonunda Güney Afrika sahillerine itecek olan rüzgârlara ulaşma umuduyla güneye doğru 1.500 mil yolculuk yapmaktı. Fakat bu yolcuğunun uzunluğunun kendilerinin yiyecek ve su kaynaklarını zorlayacağını biliyorlardı. Yamyamlar tarafında yenmek, fırtınalar tarafından hırpalanmak, karaya ulaşamadan açlıktan ölmek. Bunlar bu zavallı adamların hayalgüçlerinin içinde dans eden korkulardı. Kendilerini yönlendirecek olan korku yaşamalarını veya ölmelerini belirleyecekti.

Şimdi, bu korkuları kolaylıkla farklı bir şekilde isimlendirebiliriz. Biz onlara korkular yerine hikâyeler diyelim. Çünkü eğer düşünürseniz, korku gerçekte budur. Hepimizin nasıl yapılacağını bilerek doğduğumuz kasıtsız hikâyelerdir. Korkuların ve hikâyelerin benzer bileşenleri vardır. Benzer yapıları vardır. Bütün hikâyeler gibi korkuların da kahramanları vardır. Korkularımızın kahramanları biziz.Korkuların olaylar dizisi de vardır. Giriş, gelişme ve sonuçları. Uçağa binersin. Uçak havalanır. Motor bozulur. Korkularımız aynı zamanda bir romanın sayfalarında bulabileceğiniz kadar gerçekçi tasvirler içerir. Bir yamyamı kafanızda canlandırın, insan derisine batan insan dişleri, ateşte kavrulan insan eti. Korkular merak da yaratırlar. Bugün bir hikâyeci olsaydım, siz Essex gemisindeki adamlara ne olduğunu merak ediyor olacaktınız. Korkularımız bizi meraklarımızla benzer şekilde kışkırtır. Bütün mükemmel hikâyeler gibi, korkularımız dikkatimizi yaşamda edebiyattaki kadar önemli olan bir soru üzerinde odaklar. Sonra ne olacak? Başka bir deyişle korkularımız bizi gelecek ile ilgili düşünmeye yönlendirir. İnsanlar, bu arada, gelecek ile ilgili düşünme yeteneği olan yegâne canlılardır; kendimiz ile ilgili ilerleyen zamanlara yönelik plan yaparız ve bu zihinsel zaman yolculuğu da korkular ile hikâyelerin bir diğer ortak özelliğidir.

Yazar olarak, bir kurgu yazmanın en önemli parçalarından birisinin hikâyedeki bir olayın diğer bütün olayları nasıl etkileyeceğini öğrenmektir. Korku da aynı şekilde işler. Korkuda tıpkı kurgudaki gibi, birşey diğerini yönlendirir. İlk romanım olan “Mucizelerin Tarihi”ni yazarken dünyanın dönüşünün birdenbire yavaşlaması durumunda ne olacağını aylarca hesapladım. Günlerimize ne olurdu? Ürünlerimize ne olurdu? Zihinlerimize ne olurdu? Hemen sonra, bu soruların küçük bir çocukken geceleri korktuğumda kendime sorduğum sorular ile ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Bu gece bir deprem olacak olsa, evime ne olacak diye endişelenirdim. Aileme ne olacak? Bu soruların cevabı bir hikâye şeklini alır. Yani eğer korkularımızı, korkulardan ziyade hikâyeler olarak düşünürsek, kendimizi bu hikâyelerin yazarı sayabiliriz. Daha da önemlisi, kendimizi korkularımızın okuyucusu olarak düşünmemiz ve hayatımızda derin etkiler yaratabilecek olan korkularımızı nasıl okumayı seçtiğimizdir.

Bazılarımız korkularımızı diğerlerinden daha dikkatle okur. Son günlerde başarılı olan girişimcilerle ilgili bir çalışma okudum ve yazar, bu insanların, kendisinin “üretken paranoya” diye adlandırdığı, korkularını düşünmemek yerine onları dikkatle kavramak, üzerlerinde çalışmak ve bunları hazırlık ve eyleme dönüştürmek şeklinde bir alışkanlıkları olduğunu ortaya koyuyordu. Yani bu şekilde eğer en kötü korkuları gerçekleşirse işleri hazır olacaktı.

Bazı zamanlar, tabii ki, en kötü korkularımız gerçekleşir. Bu korku ile ilgili en sıradışı şeylerden birisidir. Arasıra korkularımız gelecek hakkında bilgi verir. Fakat hayalgücümüzün uydurduğu bütün korkular için hazırlık yapamayız. Öyleyse dikkate almaya değer korkularla diğerlerini nasıl ayırt edeceğiz? Essex gemisinin hikâyesinin sonunun üzüntü verici de olsa aydınlatıcı bir bilgi verdiğini düşünüyorum. Birçok tartışmadan sonra adamlar sonunda bir karar verdiler. Yamyamların korkusu yüzünden en yakın adalardan vazgeçmeye karar verdiler ve daha uzun ve çok daha zor bir rota olan Güney Amerika’ya doğru yola çıkmayı seçtiler. Denizde geçen 2 aydan uzun bir sürenin sonunda kendilerinin de tahmin ettikleri gibi yemekleri tükendi ve hala karadan çok uzaktalardı. Kazazedelerin en sonuncusu da geçen 2 gemi tarafından alındığında, yarısından daha azı sağ kalmıştı ve bazılar kendi yamyamlık biçimlerine başvurmuşlardı.

Bu hikâyeyi “Moby Dick” için bir araştırma olarak kullanan Herman Merville yıllar sonra söyle yazdı: “Essex’teki zavallı adamların insani seçimlerinde dolayı çektiği bütün acı güverteyi terk ettikleri anda Tahiti’ye doğru yola çıksalardı önlenebilirdi. Fakat Melville’in dediği gibi “yamyamlardan korkuyorlardı”.

Soru şu: Adamlar açlıktan ölme ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen, neden yamyamlardan korkuyorlardı?

Neden bir hikâye diğerlerinden daha çok dikkatlerini çekti. Bu açıdan bakıldığında, onlarınki kavramak ile ilgili bir hikâye haline geliyor. Roman yazarı Vladimir Nabakov’a göre en iyi okuyucu iki farklı mizacın birleşiminden oluşur: sanatsal ve bilimsel. İyi okuyucu bir sanatçının tutkusuna sahiptir, hikâye tarafından yakalanmayı ister, aynı miktarda önemli olarak, okuyucu bir bilimadamının, okuyucuların sezgisel tepkilerini kıvama getirip karmaşıklaştırarak eyleme geçiren hükümlerinin soğukkanlılığına da sahip olmalıdır. Gördüğümüz gibi Essex’teki adamların sanatsal kısımla ilgili hiç sıkıntıları yok. Çeşitli korkunç senaryolar uyduruyorlar. Sorun yanlış hikâyeyi seçmiş olmaları. Korkularınızın yazdığı hikâyelerin arasından sadece en uçuk, en canlı ve hayalgüçleri için canlandırması en kolay olanını seçtiler: yamyamları. Fakat eğer korkularını bir bilim adamı gibi kavrayabilselerdi, daha soğukkanlı bir hükümle, daha az tehlikeli fakat daha olası hikâyeyi, açlığın hikâyesini seçerler ve tıpkı Melville’in eleştirisinde tavsiye ettiği gibi Tahiti’ye yönlenirlerdi.

Ve belki biz korkularımızı yorumlayabilseydik, aralarından en şehvetli olanlarından daha az etkilenirdik.

Belki o zaman seri katiller ve uçak kazaları ile ilgili endişelenmekle daha az zaman geçirir ve karşı karşıya geldiğimiz fazla göze çarpmayan ve yavaş ilerleyen felaketlerle daha fazla ilgilenebilirdik: atardamarlarımızda yığılan partiküller ve iklimimizdeki aşamalı değişim gibi. En ince ayrıntılı hikâyelerin edebiyattaki en zenginleri olduğu gibi en incelikli korkularımız da en gerçekçi olanlardır. Doğru şekilde okunduğunda, korkularınız hayalgücünüzün muhteşem bir hediyesidir, bir çeşit günlük kehanettir, geleceğin nasıl gerçekleşeceğini değiştirme zamanımız varken geleceğe bir göz atabilme yoludur. Gerektiği gibi okunduğunda, korkularımız bize edebiyattaki en favori çalışmalarımız kadar değerli şeyler sunabilir: biraz bilgelik, bir parça derinlemesine bakış ve en akla gelmeyen şeyin gerçeğin bir versiyonu.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/karen_thompson_walker_what_fear_can_teach_us.html

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film

ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

*****************

İyi kullardan biri, rüyasında sultanı cennette, zâhidi cehennemde gördü. Bilge kişiye gidip sordu; “Sultanı yüksek derecelerde, zâhidi ise çukurların içinde görmemin sebebi acaba nedir, biz tersini bilirdik?”

Bilge; “Sultan zahitlere muhabbeti nedeniyle cennetlik, zahitse sultana yardaklığı sebebi ile cehennemlik olmuştur” diye cevap verdi.

Yoksulun kapısını çalıp hatırını soran sultan ne güzel sultandır.

Sultanın kapısında bulunup Dilenen yoksul ne kötü yoksuldur.

Hırka, çul, yamalı elbise Ne işine yarar senin?

Kendini kötü işlerden uzak tut.

Dervişlik için kuzu derisinden Külaha ne hacet!

Sen derviş sıfatlı ol da istersen Tatar başlığı kullan.

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

ANLAYANLAR İÇİN


Sohbet Âdabından
  • Mal, ömrün huzuru içindir yoksa ömür mal biriktirmek için değil.

Bir akıllıya sordular: “Mutlu ve mutsuz kimdir?”

Cevap verdi: “Mutlu yiyen ve eken, mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.”

  • Musa aleyhisselâm, Karun’a öğüt verdi: “Rabb’imin sana bağışladığı iyiliği sen de insanlara dağıt!” Ama Karun onu dinlemedi ve sen de başına gelenleri duymuşsundur.
  • Arap şöyle der: “Cömertlik et ama verdiğini başa kakma. Yararı sonra sana gelir.”
  • Şu iki insan yok yere sıkıntı çekip, boşuna çalıştılar: Biri kazanıp yiyemeyen, diğeri ilmiyle amel etmeyen.
  • İlim, dini beslemek içindir yoksa dünyayı kazanmak için değil.
  • Günahtan kaçınmayan âlim, elinde meşale, halka yol gösterse de kendi önünü göremeyen köre benzer.
  • Memleket akıllı insanlarla süslenir, dinse âlimlerin elinde olgunlaşır. Sultanlar, akıllıların öğütlerine, onların yanında bulunmasından daha çok muhtaçtır.
  • Üç şey, üç şeysiz olmaz: Ticaretiz mal, araştırılmayan bilgi, siyasetsiz saltanat.
  • Kötülere acımak iyilere, zalimleri bağışlamak mazlumlara zulümdür.
  • Sultanların dostluğuna ve çocukların güzel sesine aldanma. Çünkü ilki vehimle, diğeri bir rüyayla biter.
  • Dostlar arasında sırrını açma. Belki biri düşmandır. Düşmanına da elinden gelen her zararı verme. Bir gün dostun olabilir. Sırrını çok güvendiğin dostuna bile söyleme. Dostun da dostu olabilir. Böylece sırrın dosttan dosta açılabilir.
  • Zayıf düşman sana itaat edip dostluk gösterirse kanma! Amacı vakit kazanıp güçlenmektir. Bilgeler, ‘Düşmanın dostluğuna güven olmazken düşmanlığına insan nasıl aldanır!’ der.
  • Zayıf düşmanı küçümsemek, az ateşi ihmal etmektir.
  • İki düşman arasında, dost olduklarında, utanmayacağın sözleri söyle.
  • Dostlarının düşmanlarıyla uzlaşan, onları incitmiştir.
  • Endişeli bir işe kalkıştıysan, zararı az olan tarafı kabul et.
  • Parayla çözülecek mesele için, kendini tehlikeye atmak doğru değil
  • Düşmanın zayıflığına acıma! Gün gelir, kuvvet bulunca sana acımaz
  • Kötüyü öldüren kimse, halkı onun belasından, onu da Yüce Allah’ın azabından kurtarmıştır.
  • Düşmanın öğüdünü kabullenmek hatadır. Onu dinle fakat dediğinin zıddını yap.
  • Aşırı öfke nefret uyandırır. Yersiz yumuşaklık heybeti giderir. Ne etrafındakileri bıktıracak kadar sert ol, ne karşındakine cesaret verecek derecede uysal!
  • Mülk ve din düşmanı iki insan vardır: biri bilgisiz öfkeli sultan, diğeri bilgisiz katı sofu.
  • Sultan, dostlarının güvenini sarsacak kadar öfkeli olmamalıdır. Çünkü hiddet ateşi önce sahibini yakar. Ardından düşmana ya erişir, ya erişmez!
  • Kötü huylu kişi, kendi huyunun tutsağıdır. Nereye gitse, ne yapsa ondan kurtulamaz.
  • Düşman askerini ayrılık içinde görürsen rahat ol. Birleşirlerse perişan olmaktan kork.
  • Düşman hilesiz kaldığında dostluk zincirini sallar. İşte o vakit, dost görünüp düşmanın yapamayacağı işler becerir.
  • Yılanın başını düşman eliyle ezersen iki güzel şeyden biri olur: Düşman galip gelirse yılan ölür yahut yılan yenerse düşmanından kurtulursun.
  • Kalp kıracağını düşündüğün haberi, sus, başkası söylesin.
  • Sözünü tamamen ispatlayabiliyorsan sultanı, o kişinin hainliğine karşı uyar. Aksi takdirde kendi canınla oynamış olursun.
  • Kendi fikrini dayatmak için konuşan kimse, öğüt almaya daha layık
  • Düşmanın hilesine aldanma. Yüzüne doğru seni övenlere karşı gururlanma. Çünkü biri seni aldatmanın, diğeri senden bir şeyler koparmanın telaşındadır. Ahmak olanın nefsine övgü hoş gelir. Çünkü o, bacağından üfürül düğünde şişen, ayağı kesik koyun gibidir.
  • Konuşan uyarılmadıkça, sözü hiçbir kıymet taşımaz.
  • Herkese kendi aklı mükemmel, çocuğu güzel görünür.
  • On adam bir sofradan yer, iki köpek bir leş yüzünden kavga eder.
  • Cimri dünyayı kazanır, yine açtır. Kanaatkâr insan ise bir ekmekle toktur.
  • İktidarında iyilik eden, güçsüz kaldığında sıkıntı çekmez.
  • Çabucak ele geçen şey, çok sürmez.
  • İşler sabırla yürür. Acele eden tepetaklak yıkılır.
  • Cahil için en iyisi susmasıdır. Zaten bunu bilseydi cahil olmazdı.
  • Kendini bilgili göstermek için, bir bilginle tartışmaya girenin cehaleti hemen açığa çıkar.
  • Kötülerle düşüp kalkan iyilik göremez.
  • İnsanların gizli ayıbını açığa çıkarma. Çünkü hem onları rezil edersin, hem de insanların sana duyduğu güveni bitirirsin.
  • Gönülsüz ibadet olmaz. İçsiz kabuk bir işe yaramaz.
  • Çenesi güçlü olanın, işi sağlam olmayabilir.
  • Bütün geceler Kadir Gecesi olsaydı, bu gecenin özel bir anlamı kalmazdı.
  • Görünüşü güzel olanın huyu güzel olmayabilir. En iyisi ahlakça güzelliktir.
  • Büyüklerle uğraşan, kendine yazık eder.
  • Aslana pençe, kılıca yumruk sallamak akıllı işi değildir.
  • Güçlüye karşı mertlik taslayan zayıf kişi, kendini yok etmede düşmanına yardım eder.
  • Çarşı köpeklerinin av köpeğini görüp yanına yaklaşamadıkları gibi, hünersiz insanlar da hünerlileri görmek istemez. Bu nedenle alçak karakterli kişiler başa çıkamadıklarından hünerli insanları arkalarından çekiştirirler.
  • Açlık derdi olmasaydı kuşlar tuzağa düşmez ve avcı tuzak kurmazdı.
  • Bilgeler ağır ağır, zahitler yarı doymuş, sofular ölmeyecek kadar, gençler tabağı silip süpürünceye dek, yaşlılar terleyinceye kadar yerler. Kalenderlere gelince, midelerinde nefes alacak yer kalmayacak, sofralarında kimseye bir şey bırakmayacak şekilde yerler.
  • İflas edenlere cömertlik günahtır.
  • Önündeki düşmanı öldürmeyen, kendine düşman olur.
  • Bilgelerin bir kısmı; “Mahpusları öldürmek isterken düşünmek daha doğrudur. Çünkü seçim sendeyken hakkın devam etmektedir. İster öldür, ister bırak. Ancak düşünmeden öldürürsen telafisi olmayan bir yararı yok etmiş olabilirsin.”demişlerdir.
  • Cahillerle düşüp kalkan bir bilgin, onlardan saygı görmeyi umuyor demektir. Bu durumda, bir cahil çene gücüyle onu yenerse şaşılmamalı. Çünkü mücevheri kıran da bir taştır.
  • Terbiyesizler içinde akıllı kişinin sözlerine önem verilmezse, şaşma. Çünkü davulun güçlü sesi kopuzu bastırır. Sarımsağın ağır kokusunun amber kokusunu bastırdığı gibi.
  • Mücevher pis suya düşse de değerli, toz göğe erişse de değersizdir. Geliştirilmeyen yeteneğe yazıklar olsun! Oysa çok insan, yeteneği olmayanları eğitmekle boşa vakit geçirir. Şekerin kıymeti kamıştan değil, bizzat kendi özelliğidir.
  • Mis kendiliğinden kokar, attar istediği için değil. Âlim, attarın tezgâhına benzer; ne sesi çıkar, ne de hünerini gösterir. Oysa cahil, davul gibidir. İçi boştur ama sürekli gümbürder.
  • Ömür boyunca elde edilen bir dostu, tek nefeste incitmek yaraşmaz.
  • Âciz erkeğin güçsüz kadının elinde tutsak olması gibi akıl da nefise esirdir.
  • Dayanaksız düşünce hile ve yalandır. Akılsız ve fikirsiz güçse delilik ve cahilliktir.
  • Yiyip dağıtan eli açık kişi, oruç tutup cimrilik eden dindardan iyidir.
  • Sırf gösteriş olsun diye şehveti bırakan, helal şehvetten haramına düşmüş demektir.
  • Az az, çok olur. Damla damla sel olur. Güçsüz insanlar ilk fırsatta zalimden intikam almak için ellerindeki ufak taşlan saklasınlar.
  • Cahil insanların anlayışsızlığını affetmek bilgine yakışmaz. Çünkü bu afla bilgin saygınlığını yitirir, cahil de terbiyesizliğine daha çok imkân bulur.
  • Kimden çıkarsa çıksın günah, çirkindir. Bilginlerden çıkmasıysa tam bir felaket. Çünkü ilim, şeytanla mücadelede en büyük silahtır. Silahlı insan tutsak edilirse, utancı fena olur.
  • Yusuf aleyhisselâm, kıtlık zamanı Mısır’da açları unutmamak için pek az yerdi.
  • Üzümün tadını dul kadın bilir, sahibi olan bağcı değil.
  • Hali perişan yoksula kıtlık yılının darlığında ‘nasılsın’ diye sorma. Yarasına merhem olacak yardımı yapacaksan sor.
  • İki şey akıl bakımından imkânsızdır: Biri ezelden takdir edilen rızkından daha fazlasını yemek, diğeri ecelin gelmeden ölmek.
  • Ey rızkı peşinde koşan! Yorulma, rızkın seni bulur. Ey eceli gelmiş insan! Kaçma, ecelin seni bulur.
  • Ezelden takdir edilmeyene hiçbir el ulaşamaz. Takdir edilense sahibini er geç bulur.
  • Kısmetsiz balıkçı Dicle’de balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık da karada ölmez.
  • Günahkâr zengin, altın yaldızlı çamura yahut Firavun’un sıvazlanmış sakalına benzer. İyi yoksulsa yüzüne, gözüne toz toprak bulaşmış bir güzel yahut Musa aleyhisselâmın yamalı hırkası gibidir.
  • Kıskanç insan, Allah’ın sayısız ve hesapsız nimetlerine karşın cimrilik edendir. Bu yüzden günahsız insana karşı yok yere düşmanlık etmektedir.
  • İsteksiz öğrenci parasız âşığa, hünersiz gezgin kanatsız kuşa, amelsiz bilgin meyvesiz ağaca, ilimsiz derviş kapısız eve benzer.
  • Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesindeki amaç, kuru bir dille ayet ve surelerini okumak değildir. Okumakla beraber güzel davranışlar edinmektir. Kendini ibadete adamış bir cahil yürüyen adama, ibadette kusur eden âlim ise uyuklayan süvariye benzer.
  • Bir zata sordular: “Amelsiz âlim neye benzer?” Cevap verdi: “Balsız arıya”
  • Anlayışsız erkek, kadın gibidir. Açgözlü dindar da yol kesici sayılır.
  • İki kimsenin gönlünden hasret gitmez ve batık ayağı çamurdan çıkmaz. Biri gemisi parçalanmış tâcir, öteki hazır yiyicilerle düşüp kalkan mirasyedi.
  • Sultan kaftanı değerlidir. Fakat kişinin kendi eski giysileri ondan daha kıymetlidir. Büyüklerin sofrası lezzetlidir. Ancak kendi azığındaki kırıntılar ondan daha lezizdir.
  • Şüpheyle ilaç içmek, bilinmeyen yola kervansız gitmek akıllı işi değildir.
  • Muhammed Gazâlî’ye sordular: “İlimde bu dereceye nasıl ulaştın?” Cevap verdi: “Bilmediğim bir şeyi sormaya utanmadığım için.”
  • Kesinkes öğreneceğin bir şeyi sormakta acele etme. Çünkü bilinecek şeyi sormak hikmetine zarar verir.
  • Sohbetin gereklerinden biri de ya evi boşaltman ya da ev sahibiyle iyi geçinmendir.
  • Kötülerle düşüp kalkan onlar gibi olmasa da o yolda olmakla suçlanır. Örneğin; namaz kılmak için meyhaneye gitse şarap içmeye gitti derler.
  • Devenin uysallığı herkesçe bilinir. Bir çocuk yularından çekip epey yol götürse ona boyun eğer. Fakat önüne tehlikeli bir dere çıksa ve çocuk ille de götüreceğim diye tuttursa yuları koparıp ona bir daha boyun eğmez. İşte bu nedenle sertlik zamanı yumuşak olmamak gerekir. Bilge kişiler ‘Düşman yumuşaklıkla dost olmaz. Hatta küstahlığı dize gelir’ derler.
  • Üstünlüğünü kabul ettirmek için başkasının sözünü kesen, ancak bilgisizliğinin ne denli vahim olduğunu göstermiş olur.
  • Vücudumun gizli bir yerinde yara vardı. Şeyhim, bana her gün yaramın nasıl olduğunu sorduğu halde, bir gün olsun yararı nerede diye sormadı. Her uzvun anılmasını uygun görmediğini anladım. Bilgelerin dediği gibi: ‘Sözünü tartmadan söyleyen, alacağı cevaptan incinir.’
  • Yalan, kılıç yarası gibidir. İyileşse bile izi kalır. Yusuf Peygamberin adı yalancıya çıkaran kardeşleri gibi. İkinci sözüne doğru da olsa inanmayıp ‘Hayır, nefisleriniz size bir başka tuzak hazırlamış’ derler.
  • Yaradılışça en mükemmel canlı, insan; en aşağılık olanıysa, köpektir. Fakat bilgili insanlar; ‘Nimetin hakkını bilen köpek, nimeti inkâr eden insandan daha iyidir’ derler.
  • Kendini düşünenin hüneri olmaz. Hünersize başkanlık yaraşmaz.
  • İncil’de “Ey insanoğlu! Sana zenginlik bahşetsem, malını saymaktan beni unutursun. Seni yoksul düşürsem bu kez perişan olursun. O halde beni nerede hatırlayacak ve kulluğuma ne zaman koşacaksın!” yazılıdır.
  • Sıfatları her tariften üstün olan Yüce Allah’ın iradesi, birini tahtından indirir, diğerini balık karnında korur.
  • Yüce Allah kahır kılıcını çektiği takdirde nebiler ve veliler başlarını içeri çekerler. İhsan gamzesini oynattığında ise kötüleri, iyiler katına yükseltir.
  • Dünya terbiyesiyle yola gelmeyen ahiret azabına tutulur. Zira Allah “Biz onlara büyük azaptan önce elbet dünya azabını tattıracağız.” diye buyurmuştur.
  • Talihli insanlar geçmişlerinden ibre alır ve böylece kendilerinden sonra geleceklere ibret olmazlar.
  • Tuzağa düşen kuşu gören bir başka kuş Artık yemlere yanaşmaz bir daha.
  • İstek kulağı sağır yaratılan duyamaz. Mutluluk kemendiyle çekilen gitmez de ne yapar!
  • Sonu iyi dilenci, talihi kötü sultandan iyidir.
  • Gökten yere rahmet iner. Yerden göğe toz kalkar.
  • Kap, içinde olanı sızdırır.
  • Yüce Allah görür ve örter. Komşuysa görmez, haykırır.
  • Altın madenden kazınarak, cimrinin canı ise malı elinden alınarak çıkar.
  • Elinin altındakilere acımayan, kendinden büyüklerin zulmüne uğrar.
  • Akıllı insan gereksiz tartışmalara yanaşmaz. Uzlaştıklarını görünce demir atar. Çünkü orada kurtuluş kenarda, buradaysa tatlılık ortadadır.
  • Kumarbaza üç- altılı gerekirken üç- bir gelir.
  • Bir derviş Allah’a yakarıp şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Kötüleri bağışla. Çünkü iyilere, zaten onları yarattığın için iyilik ettin.”
  • Elbiseye nişan diktiren ve sol elin parmağına yüzük takan ilk insan Cemşîd’di. Ona sordular: “Üstünlük sağda olduğu halde niçin yüzüğünü sola taktın?” Cevap verdi: “Sağ tarafa sağlık süsü yeterli olduğu için.”
  • Bir büyüğe sordular: “Sağ elin bunca üstünlüğü varken yüzüğü neden sola takarlar?” Cevap verdi: “Fazilet sahiplerinin daima mahrum kaldıklarını hiç duymadın mı!”
  • Ancak başından korkmayan ve bir menfaat beklemeyen, sultana öğüt verebilir.
  • Sultan zalimleri kovmak, subay kan döken canileri yakalamak, hâkimse yankesicileri, hırsızları ve haksızlık yapanları tutuklamak için vardır. Hakkına razı olan iki davalı, hâkim huzuruna asla çıkmaz.
  • Herkesin dili ekşiyle, bir tek hâkimin dili tatlıyla kamaşır.
  • Yaşlı kahpe fuhuştan, azledilen subay da halkı incitmekten tövbe etmeyip de ne yapacak!
  • Bir bilgeye sordular: “Yüce Allah’ın yarattığı yemiş veren onca ağaç dururken, sadece o da yemiş vermeyen servi ağacına ‘âzâd/hür’ denilmesindeki hikmet nedir?”

Cevap verdi: “Her ağacın belirli bir çağı var. Açılır ve solar. Oysa servi yemiş vermediği için böyle değildir. Her zaman taze ve diridir.”

  • İki kişi ah vah edip inleyerek öldü: Biri kazandığını yemeyen, öteki bildiğiyle hareket etmeyen.
Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-

SADÎ ŞİRÂZÎ -BOSTAN VE GÜLİSTAN’DAN HİKÂYELER


ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA

ANLAYANLAR İÇİN

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

İKİ YÜZLÜ ZÂHİD’İN HİKÂYESİ

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI


Yeterli bir açıklaması konulmayan bu resim için neden konuldu diye düşünenler olabilir. Kısaca söylenecek söz şudur. Çıkışlar ve inişlerin olduğu bir âlemde yaşıyoruz.

astral alem

**************

Sırlar Taşıyan Bir Kitap: “GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”

SIRR-I MEKTÛM-U MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

ALLAH TEÂLÂ’NIN İLK EMRİ OKU-AKIL ve BEYİN-BİLGİ İLİŞKİSİ

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

CEMİL MERİÇ’İN “MAĞARADAKİLER” KİTABINDAN

Kaynak:

Hint, Yunan Ve Mısır Mitolojilerinde Gizemli Bilgilerin Kaynakları, Kitabın Orijinal adı: Les Floralıes De L’esprıt (1974), trc: Halûk ÖZDEN, Ruh ve Madde Yayıncılık, 1995, İstanbul, sh:70

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI


Paranoya: Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.

*******************

Resim_1371620216

“YOK OL İSRAİL!” HABERİ

Güncelleme 19 Haziran 2013 Çarşamba

Türkiye’nin meydanları çapulcu eylemleriyle sarsılırken, dünya ‘gözlerden kaçırılan’, ‘perdelenen’ şok bir gelişme daha yaşadı; 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı eylemi..

İSRAİL, NEW YORK’UN GÖBEĞİNDE LÂNETLENDİ

Siyonizmin güdümündeki CNN ve BBC dahil uluslararası medyanın Taksim’deki üç beş ‘çapulcu’nun bir arada bulunmasını saatlerce canlı yayınla vermesinin arkasında, New York’taki 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı gösterisinin olduğu sanılıyor.

YÜZLERCE HAHAM ORGANİZE ETTİ

9 Haziran 2013 tarihinde New York sokaklarında yüzlerce hahamın önderliğinde toplanan yüz bin Yahudi, ‘İsrail yok olsun’ sloganları attı. Aşağı Manhattan’ın Federal Plaza Meydanı’nda gerçekleşen eyleme Musevi kökenli çok sayıda eğitimci ve işadamının katılımı dikkat çekti. Göstericiler, İsrail’in ordu hizmetlerindeki kokuşmuşluk ve terör devletinin dünyevileşme noktasındaki zulümlerine de vurgu yaptılar.

http://www.dogruhaber.com.tr/Haber/Yok-Ol-israil-86576.html

***********************

ABD İSTİHBARATININ 2022 HARİTASINDA İSRAİL YOK!

16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından bu yılın başında “İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık” başlıklı bir rapor hazırlandığı ortaya çıktı. Rapora yansıyan 2022 planında Ortadoğu’da İsrail’e yer yok. [08 Ekim 2012]

ABD’de 16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından hazırlanan İsrail konulu rapor basına sızdı. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı.

Yazar Kevin Barrett tarafından yayınlanan ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara yerleşen 700 bin kanun dışı İsrailli yerleşimcinin topraklardaki süregelen varlıklarını dünyaya asla kabul ettiremeyeceklerini vurguluyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu destekliyor ve buna göz yumuyor.

Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve ırkçı tavırları ile bu yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor.

Raporun yazarlarından ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” ifadesini kullanıyor.

On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Raporda, 57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmesi için ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor.

 Baret ‘in raporundan öne çıkan başlıklar:

The New York Post tarafından “harfi harfine” alıntılanan Kissinger’in “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger, İsrail’in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor. Netenyahu’nun eski dostu Mitt Romney’i seçersek, İsrail’in bir şekilde kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran’ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği belirtiyor: 2022’de, İsrail artık olmayacak.

ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı. ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların İsrail’e değil Filistin’e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika’ya benziyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor. On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin yanlısı isteklerini denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail’e karşılığını yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil.

Aynı şekilde yani İsrail’le çalışan ya da en azından İsrail’e müsamaha gösteren diktatörlerin devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha demokratik, daha İslami ve İsrail’e çok daha az dost hükümetler olacak. ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail’i desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını söylüyor.

57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor. İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu’nun yazarları İsrail’in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail’in dostu olarak kabul edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı medyanın güçlü etkisi altında bulunur.

http://www.haber7.com/ortadogu/haber/937295-abd-istihbaratinin-2022-haritasinda-israil-yok

***************************

YAHUDİ HAHAMLAR: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAKTIR”

“İsrail, dünyanın başına bela, yıkılmaya mahkûmdur” diyen Yahudi Hahamlar, İsrail’in, Filistin’deki katliamlarını sert bir dille kınadı. Hahamlar, “Biz Siyonist değiliz” dedi.

Siyonizm Karşıtı Yahudi hahamlar” , Katar’ın başkenti Doha’da, İslam düşünürlerinden; Yusuf el-Karadavi ile biraraya geldi. İsrail’in yok olması gerektiğini söyleyen Yahudi hahamlar, İsrail’in Filistin’de işlediği katliamları sert bir dille kınadı.

“BEN YAHUDİYİM, SİYONİST DEĞİL”

Doha’daki evinde, Siyonizm karşıtı İngiliz hahamları kabul eden el-Karadavi, Siyonizm ve İsrail Devleti‘nin kurulmasına muhalif olan Yahudi hahamların, iştirak ettiği tüm görüşme, panel ve konferanslara katılmaya hazır olduğunu ifade etti.

El Karadavi’yi ziyaret eden haham heyetinde yer alan Aharon Kohen, İsrael Dovid Weis ve Dovid Sholomo Fidelman, Tevrat bilginleri olup; “Notura Carty” yani “siyonizm karşıtı yahudiler” cemaatini temsil ediyor. “Rabbani Yahudiler” olarak bilinen bu grup, kendilerini siyonist yayılmacılığına karşı, Eski Kudüs kentinin koruyucuları olarak kabul ediyor. Ünlü Arap televizyonu el-Cezire’nin davetlisi olarak Katar’a gelen Yahudi hahamların ceketlerindeki rozetlerde, “Ben Yahudiyim, Siyonist Değil” yazılı.

ORTAK PAYDALAR

Hahamlarla buluşması sırasında Şeyh el-Karadavi, İslam ve Yahudilik dini taraftarları aralarındaki ortak paydalarda işbirliği yapmanın önemine vurgu yaparak; bu işbirliğinin dört temel esas üzerinde gerçekleşebileceğini söyledi:

“Tek Allah’a iman, ateizme karşı durmak, pornografi, modern sapıklıklar ve homoseksüelliğe karşı durmak ile insanlar arasında adaleti sağlamak ve zülumle mücadele etmek.”

El Karadavi, “Dinlerine ve tahrif edilmemiş Tevrat‘a bağlı olan Yahudilerin, Müslümanlara çok yakın olduklarını” belirterek:

İki dinin de mensupları; sünnet olma, helal kesim, domuz etinin haram kılınması, cami ve mabetlere heykellerin konulmaması gibi Hz. İbrahim dininden kalan birçok şiar ve hükümde müttefik olduklarına” işaret etti.

“İSRAİL, DÜNYA’NIN BAŞINA BELA”

Haham Aharon Kohen, Şeyh el-Karadavi’nin, Yahudilerin tarih boyunca, İslam devletlerinde hiçbir problemle karşılaşmadığı düşüncesine katıldığını söyledi. Siyonizme ateş püsküren Kohen, bu hareketi “Yaşı yüz yılı geçmeyen zalim ve mütecaviz siyasi bir hareket” olarak değerlendirerek; “Tevrat öğretilerine dayanan gerçek Yahudilik, Siyonizmin karşısındadır ve onu tanımamaktadır” dedi.

Kohen diğer iki arkadaşıyla birlikte İsrail Devleti’nin varlığına karşı çıkarak; bu devleti dünya için bir baş belası olarak nitelendirdi. Yahudi heyeti, ayrıca Filistin toprakları üzerinde, İsrail’in yürüttüğü yerleşimci ve yayılmacı politikalara karşı olduklarını söyledi. Siyonistlerin, Filistin halkına karşı zalimane uygulamalarına karşı olduklarını dile getirerek; “Tevrat ve Yahudi Öğretileri; işgali, halkların evlerinden sürülmesi ve günahsız insanların öldürülmesine cevaz vermez” dedi.

HAHAM WEİS: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAK”

Öte yandan Haham Dovid Weis:

Tevrat gerçekleri ve ikibin yıllık Yahudi tarihi ömrü ne kadar uzarsa uzasın, İsrail Devleti’nin sonunda yokolacağına işaret ediyor” dedi ve İsrail’den çok daha güçlü olan Sovyetler Birliği’nin nasıl parçalandığını anımsattı.

timeturk, 01/04/2008

http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2008_haberleri/mayis/mayis3.asp

**********

Not:   Aşağıdaki yazıyı 12.06.2013 de öylesine yazmıştım. “Yok Ol İsrail”; Haberini   görünce insanlığın ve dünyanın nerelere çekildiğini bir daha farkettim.   (Yazan)

 

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR

“Duvar yıkılınca Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâm’a girecekler.”

İbrahim aleyhisselâmın iki çocuğundan türeyen iki kavim.  Araplar ve Yahudiler.

Onlar, Habil ve Kabil gibi senelerdir birbirlerine olan karşı durumları ile mutlu olmadıkları gibi, yaşadıkları üzüntü ve sıkıntıları hiç bitmeyecekmiş  gibi birlikte hayat sürüyorlar. Müslümanlar kurban olan oğul için İsmail aleyhisselâmI derlerken, Yahudiler İshâk aleyhisselâmı söylüyorlar. (Bu konuda Arap Milliyetçiliği yüzünden İslam âlimleri arasındaki ihtilaf sürekli devam ede gelmiştir.)

Mana âleminden Hz. Musa aleyhisselâmın bizlere doğru yönelen bakışlarında, hep müteessir olduğunu görmekteyiz. Bunu bizim gibi başka görenlerde vardır. Eskiden ezilen taraf Yahudilerdi, şimdi devrân döndü Filistinliler oldu.  Allah Teâlâ, kaderi veçhedeki adalet sıfatının üzerini “Sabır” ismi öyle örtmüş ki,  zalim ve mazlum birbirinden bir türlü ayrılamıyor.

“Bu bekleyişin sebeb-i hikmeti nedir?” diye düşünen bizler için cevabın Kur’ân-ı Kerim’de bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerim tarihsel bir kitap değildir. Onun her ayeti günlere, çağlara hitap eder. Tevilâtını yüz defa yapsanız yine yeni bir tevili bulunur. Sure-i Kehf’in sırlı karanlığından sızan nurlu ışıklarda, Allah Teâlâ bu durumun kaderi veçhesini açığa vurmuş olsa da, bizler görmemek için elimizden geleni yapmaktayız. Bir çoğumuzun bildiği meşhur Hızır ve Musa aleyhisselâm kıssası, kaderi plandaki sabır isminin tecelliyatını aslında ibraz etmektedir. Kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Sûresindeki (18) âyetlerde geçmektedir. Bu kıssa hakkındaki malumat, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden tüm ayrıntıları ile birlikte rivayet edilmiştir. [1] Önce Kıssayı hatırlayalım:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır!!!]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdâr vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

Allah Teâlâ bu kıssada siyasetin ledünnî boyutunu haber vererek, “Hızır ile Hz. Mûsa aleyhisselâma bu üç olayla âdâb-ı ilâhiyeyi öğrettiler. Fakat bunu ancak ehil olan anlayabildi.

Birinci kıssada, Hızır İSTEDİM dedi. Geminin delinmesinde bir ayb vardı ve bunu kendine nisbet ederek istedimdedi.

İkinci kıssada oğlanın ana-babası mü’minlerdi. Onların tarafında hayr, oğlan tuğyan sahibiydi bu sebeple İSTEDİKdedi. Kemâl olan tarafı Hakk’a eksik olan tarafı kendine nisbet etti.

Üçüncü kıssada katıksız hayr vardı bu sebeple onu Hakk’a nisbet ederek RABBİN İSTEDİdedi.

Bu ilm-i ilâhidir ve bütün kemâl ehline gerekir. Hızır önce mahzûrâtı gösterip daha sonra olayların te’vilini haber vermiştir. Bunda amaç, Hz, Mûsa aleyhisselâmın istidadını denemektir.

İşte ilm-i ledün, ilm-i ilâhi, ilm-i vera’, ilmi vehbîdir.[2]

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarım.” [3]

 

Bu meyanda söylemek istediğimiz konu esasen şudur. Bilindiği üzere Yahudilerin tarihi “bir duvar ve tabut” meselesi vardır. Ne zaman ki Yahudiler “ağlama duvarı”nın altındaki varsayılan bu hazineyi çıkarırlar, oradaki gerçekleri görürler, ancak bu şekilde doğru olanı elleriyle bulurlar ve çözülmez denilen sorun çözülür.

Sekine (Tabut/sandık) sırlarını dışarı verir.

Yahudiler ayık olurlar.

O zaman Yahudiler Filistinlilere karşı tutumlarının yanlışlığını anlayıp, kendi öz kardeşlerine karşı yaptıkları haksızlığın farkına varırlar.

Bu ahvalin neticesinde, Yahudiler birer birer Müslüman olup İslâm dinine geçerler. Bu geçme radikal ve dinci Yahudi milletin ölmesi demektir. Hadis yorumcuları Yahudilerin ölmesi olarak bahsettikleri şeyde hep “kan” tarafını tuttular. Asıl ölüm  “düşünce bazındadır.” Cesedin ölmesine ölüm diyenler ölüm hakikatinden haberi olmayanların uydurduğu bir masaldır. Hz. İsâ aleyhisselâmın dirilttiği Lazar’a “Ölüm Nasıl bir şeydi?” Diye sorulunca;

“Hangisi daha iyi, hayat mı, ölüm mü? Ben de şaşırdım. O kadar da farklı değildi.” Demiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâmın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç hadisesinde namaz hakkında tekrar tekrar azaltılması konusunda istekte ve tavsiyede bulunmasının altındaki gerçek, Yahudilerin sabırsızlığıdır. Çünkü O, Yahudilerin gelecek de İslâma girecek olduğunu bildiğinden ısrarını bir türlü bırakamamıştır.

Yıllardır deccal ve onunla eşleştirilen Yahudilerin öldürülmesi diyerek beklediğimiz husus, aslında içlerindeki “kinin ölmesi”dir. Neticede Yahudiler İslâm’a girdikten sonra, Hıristiyanlardaki bağnazlık yok olup, onlarda İslâm’la şereflendiklerinde, insanlığın beklediği Hz. İsâ aleyhisselâmın gökten inişi gerçekleşmiş olacaktır. Yani Hıristiyanlar da millet olarak İslâm’a gireceklerdir.

Yüzyıllardır umutlarını yitirmeyen şeytan ve ona hizmet eden komitesinin hayalleri de sukuta erecektir.

Sonuç olarak, Hızır aleyhisselâmın düzelttiği duvarın altındaki hazinenin iki kardeşe ait olması ve  çıkartılması Yahudi ve Hıristiyanların Müslüman olması demektir.

Bu söylenenler için tevilât,  fantastik veya kurgu diyebilirsiniz. Bunlar, geleceğin getireceği hakikattendir.

Gelecek için “kaos”, “Armegedon” “kıyamet” beklentisinde olanların bu söylenenler hoşuna gitmez.  Onlar huzur ve refahı sevmezler. Mazoşist bünyeleri ile vampirleşmek, zombileşmek isteklerinden başka bir  hayalleri yoktur.  Onlar istemeselerde Allah Teâlâ dini tamamlayacak Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslüman olacaktır. Bu oluşum kan ve revan içinde değil , bilim ve gerçeğin ışığında gerçekleşecektir.  Her zamanki insanlık adına istediğimiz bu zamanın kısa ve huzurla ikmal edilmesidir.

Eğer Yahudiler üzerinde “Ultra-ortodoks Yahudiler” tam etkinliklerini kurabilmiş olsalardı,  duvarın altındaki hazine ortaya çıkar,  tereddütler izale olup “ütopik” masalların etkisinden kurtulurlardı.  Yahudiler “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında, dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmaları,  dolayısıyla dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine kavuşabilecekleri düşünülmektedir.

Theodor HERZL‘in 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Sultan II. Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamayıp başlarına sardığı “va’dedilen topraklar” meselesi Yahudi milletinin başını yakmıştır.  

Yahudiler, yollarını çelen ve ısrarcı tutumları ile  Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yaptılar. Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi. Vazgeçtiler .

Yahudilerin  bu aldatılmışlık içerisinde ezilmeleri ve gelecek nesillerine hiçbir zaman mutluluğu tarif edememelerine sebep oldu. Yahudilerin en yakın zamanda İslâm’a girdikleri günü biz göremezsek de bile çocuklarımız inşaallah görür.

KİM YAPTIĞI VEYA OTURDUĞU EVİN YIKILMASINI İSTER.
ÖYLEYSE İNSANIN, ALLAH TEÂLÂ’DAN YARATTIĞI DÜNYANIN
YIKILMASINI İSTEMESİ NE ACAİP BİR ŞEYDİR.

**********

ORTA DOĞU KRİZİNİN MİMARI: LONDRA

İngiltere kendisinin yarattığı İsrail’in sömürgesi haline geldiğini hissedince İsrail’in sahneyi terk etmesini sağlamak amacıyla, işgal ettiği toprakları boşaltmasını istedi. Bu tarihten itibaren diplomasi tarihi, Tel Aviv ile Kahire arasında gidip geldi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a bir prestij kazandırmak için Iran ve Suudi Arabistan, Mısır’a mali yardımlarda bulundu. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı.

DR. ABDÜLSAHİP YADGARİ DİPLOMASİ TARİHÇİSİ

 

İngiltere 1763 yılından beri, Fransa’yla sürdürdüğü çekişmelerin ardından, nihayet Paris Anlaşması’yla bu ülkeyi geri plana atmayı başardı. Bu anlaşmaya göre, Hint Yarımadası, Kanada ve iki stratejik ada olan Kıbrıs ve Malta, İngiltere’ye bırakıldı. Orta Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak, Büyük Britanya stratejisinde önemli bir konuma kavuştu. Orta Doğu’nun bu stratejik konuma kavuşmasından sonra İngiltere, bölgede 2500 yıldır önemli rol oynayan İran’ı, Hint Yarımadası’na ilişkin Asyalı rakibi olarak görerek, zayıflatma planlan hazırladı ve 19. yüzyıldan bu yana Rusya’yla birlikte bu amacını gerçekleştirmeye başladı.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TARİHİ, İNGİLTERE’NİN SÜREKLİ İKİ ÖNEMLİ KONUYLA İLGİLENDİĞİNİ BİZE GÖSTERİYOR:

BİRİNCİSİ DENİZ ULAŞIMINI SAĞLAMAK,

İKİNCİSİ BAŞKA BİR AVRUPA ÜLKESİNİN HİNT YARIMADASI’NA HÜKMETMESİNİ ÖNLEMEK.

Her iki konu da İngiltere için hayati önem taşımaktaydı. Bu iki strateji ile ilgili olarak İngiltere’nin dış politikasına dikkat edilecek olursa, Avrupa’yı Doğu ve özellikle de Britanya’nın ekonomik güvencesi olan Hint Yarımadasına bağlayan Orta Doğu ve Körfez havzasının önemi ortaya çıkar, İngiltere, bu iki temel stratejisiyle şimdiye kadar uluslararası ilişkilerdeki dengeyi kuran, yönlendiren ve uluslararası gelişmeler sürecini kontrol altında tutabilen tek ülke olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde iki süper güç, ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kalması da İngiliz zihniyetinden doğmuştur, İngiltere, ABD’deki son seçimlerde Demokrat Parti’nin yeniden kazanmasını önlemek için, Amerikan petrol kartelleri, bankalar, Pentagon ve genel olarak Amerikan milliyetçilerinin desteğiyle George Bush’un seçilmesini sağladı. Bu giriş, Orta Doğu’nun İngiltere’nin dış politikasındaki stratejik öneminin anlaşılmasına yeterlidir. 1967 yılında Mısır’ın İsrail ile yapılan savaşta yenilgiye uğraması ve 1970 yılında Cemal Abdülnasır’ın ölmesiyle iktidarın Enver Sedat’a geçmesinden sonra, İsrail tarafından petrol ve ticaretle ilgili iki strateji ortaya atıldı:

1. İsrail’in Arap ülkelerindeki petrolün sömürülmesine ortak olmasının gerekliliği,

2. Arap-İsrail ortaklığı; Batı Avrupa pazarına benzer ortak bir pazarın kurulması.

İsrail’in bu stratejileri, İngiltere’nin, Orta Doğu’da İsrail ile iç içe geçmiş işbirliği temeli üzerine kurulu diplomasisini değiştirmesine neden oldu. Pan Arabizm sloganı, bu kez İngiltere’nin teşvik ve tahriki ile, Kahire’nin değil, Bağdat merkezci bir şekilde Arap milliyetçilerin kafalarını meşgul etmeyi sürdürdü. Camp David Anlaşmasıyla Mısır artık Arap dünyasındaki eski çekiciliğini kaybetti, İngiltere, Irak’ta iktidarın yeniden Baas Partisine geçtiği ve Abdurrahman Arifin siyaset sahnesinden uzaklaştırıldığı 1968 yılından günümüze kadar İsrail’e, 1967 yılında işgal ettiği topraklardan çıkması için baskı aracı olarak Irak’ı kullanmıştır.

İngiltere, Irak’a, bu amaca ulaşmak için Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri yardımıyla geniş ölçüde destek verdi, İngiltere’nin Irak’a kitle imha silahlarının üretimi teknolojisi konusundaki desteğinin amacı, İsrail ve İran’ı tehdit etmenin yanı sıra, Saddam’ ı Arap dünyasının sözde kurtarıcı lideri olarak lanse etmekti. Irak’ın genişlemesi için General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi döneminde Kuveyt’in işgal edilmesi planı başarısız kalmıştı.

Bu kez İngiltere, 1956 yılında Fransa ile birlikte Mısır’a karşı yaptığı ortak savaşta (Süveyş Kanalı Savaşı) ABD karşısında diplomatik yenilgiye uğradı. Bunun anlamı şu: ABD’nin Bağdat Maslahatgüzarı Saddam’ı Kuveyt’i işgal etmeye ve İsrail tarafından işgal edilen topraklan geri almaya teşvik etti. Böylece Saddam Kuveyt bataklığında tuzağa düşürüldü. ABD, Saddam’ı atom bombası yapmaya kararlı gördüğünden bir siyasi blöfle tuzağa düşürdü. Öyle ki Saddam ABD’nin tahriki ile Kuveyt’e girerek hem kendi sonunu hazırladı, hem de Bush’un Irak’a girmesine bahane oluşturdu. Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Filistinliler Saddam’ı destekledi. ABD’nin, Kuveyt’in boşaltılması yönünde Saddam’a yönelttiği baskılar, Irak’ın İran ile gerçekleştirdiği savaşta başarıya ulaşamaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Pan Arabizm ve Filistin Kurtuluş Hareketi’ne ağır darbe indirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, Amerikan bankacılar ve Siyonistlerin nüfuzu söz konusu olmaya başladı. Bu sermaye sahipleri, petrol kaynaklarına ve “Kenan” ülkesinin topraklarına gözlerini dikmişlerdi. “Kredi ve Kiralama” olarak bilinen (petrol ve Yahudiler için devlet kurma) bir yasa, ABD ile İngiltere arasında imzalandı.

Bu yasanın birinci bölümü açık, ikinci bölümü gizli kaldı. Söz konusu yasanın gizli bölümünde şunlar yer alıyordu:

“İNGİLTERE TARAFINDAN KREDİ ALAN ÜLKE OSMANLI’DAN BAĞIMSIZLAŞARAK İNGİLTERE’NİN BOYUNDURUĞUNA GİREN TOPRAKLARDA PETROL ÇIKARILMASI KONUSUNDA ABD’LİLERE AYRICALIK SAĞLANACAK VE FİLİSTİN, YAHUDİLERİN ANAVATANI OLARAK TANINACAK.”

Bu yasa gereği, Arap Yarımadası’nın petrol kaynaklarına sahip toprakları ABD’lilere verildi.

1944 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN PETROLÜNÜN SÖMÜRÜCÜSÜ ABD OLARAK GÖRÜLSE DE, BU İNGİLTERE’YLE ANLAŞMASI ŞARTINA BAĞLIDIR, İNGİLTERE’NİN 16. YÜZYILDA KURDUĞU SÖMÜRGE STRATEJİSİ, SÜVEYŞ KANALI’NİN DOĞUSUNDA TARİHİ GEÇMİŞTEN, DOĞAL COĞRAFYA VE KÜLTÜREL BİRLİKTEN YOKSUN VE MİLLİ KİMLİĞE SAHİP OLMAYAN YENİ ÜLKELER YARATTI. BU ÜLKELERİN VARLIĞI, SÖMÜRGE NADESİNDEN BAŞKA HERHANGİ BİR TEMELE DAYANMIYOR.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış politika ve uluslararası ilişkilerde önemli rol ve konum elde etmek isteyen ABD’nin Demokrat Partisi siyasi açıdan; rakibi Cumhuriyetçi Parti ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki cenazesini parçalayarak, dünyanın diğer bölgelerinde ayrıcalıklar elde etmek isteyen İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerinin desteğiyle, dış politikasın yeniden yalnızlık politikası stratejisi benimsedi.

Ancak ekonomik açıdan, ABD-İngiltere arasındaki karşılıklı anlaşmalara dayanan projelerle, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi dünyanın çeşitli noktalarında, Amerikan şirketlerine büyük ayrıcalıklar kazandırdı. ABD tarafından elde edilen petrol ayrıcalıkları, yeni emperyalizmin dikkatini diğer ülkelerdeki servetlere çekti. ABD’nin Orta Doğu diplomasisi, bir süper güç olarak ikinci Dünya Savaşı sonuna kadar pasif bir şekilde sürdü. Aynı dönemdeki İNGİLTERE DİPLOMASİSİ İSE, KENDİ SÖMÜRGELERİNİ İKİ BÜYÜK RAKİBİ, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN KORUMAK AMACIYLA DEĞİŞİME UĞRADI, İNGİLTERE, MOSKOVA KOMÜNİZMİNİN SALDIRI OLASILIĞI YÜKSEK OLAN BATI AVRUPA’YA, ABD’ NİN ASKERİ GÜCÜNÜ CEZBEDEREK VE NATO GİBİ ASKERİ VE DİĞER BİRLİKLERLE ANLAŞMALAR İMZALAYARAK, İKİ SÜPER GÜÇ ARASINDA KİTLE İMHA SİLAHLARI ÜRETİMİ KONUSUNDA REKABET OLUŞTURMAK SURETİYLE BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU.

Soğuk savaş döneminde İngiltere yarattığı kaoslar ve bölgesel savaşlarla (iki Kore arasındaki savaş gibi) dünyada barışın sağlanmasını engelledi. Ta ki, ABD’nin askeri teknolojisi karşısında SSCB’nin çökmesi ve ABD’nin, dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmasına dek. Ancak İngiltere’nin Orta Doğu politikası aynen geleneksel sömürgeci temele dayalı olarak kaldı. Yani çarlık döneminde olduğu gibi Sovyetler Birliği ile geleneksel işbirliğini sürdürdü. ABD emperyalizmi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’daki nüfuzu karşısında etkisiz kalınca, bölgedeki milliyetçi akımları ve bağımsızlık isteyen liderleri güçlendirerek, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye karşı tavır aldı.

ABD, ekonomik durgunluğa düşme korkusuyla dış ticarette açık kapı tezini savundu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası koşullar ve Sovyetlerin Batı Avrupa’ya nüfuzu ve Moskova’nın İran ile Türkiye’deki bozguncu faaliyetleri, İngiltere’nin ABD’den yardım talebinde bulunmasına neden oldu. 1947 yılında İngiltere ABD’ye bir mektup göndererek, yarım asırdan beri Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeleri kendi yönetimi doğrultusunda kontrol ettikten sonra, şimdi mali sıkıntı yaşadığını, artık Moskova’den gelen Komünist baskılara daha fazla karşı gelemeyeceğini ve bu ülkeleri koruma görevini sürdüremeyeceğini belirtti.

Bu girişim, ABD emperyalizminin, İngiltere ve Fransa’dan boşalan bölgelere nüfuz etmesi için iyi fırsattı. ABD’nin Orta Doğu’daki ilk girişimi, Hint Yarımadası’na kadar uzanan bir bölgede, Doğu Akdeniz’de sahili bulunan, stratejik bir konumda olan Suriye oldu. ABD’nin Suriye ve Mısır diplomasisi, Orta Doğu’ya yönelik “Kapsayıcı Politika”nın başlangıcını oluşturdu, ancak kültürel ve tarihi farklılıklar ve İngiltere’nin bu bölgeye nüfuzu nedeniyle başarılı olamadı, İsrail ile İngiltere arasındaki stratejik işbirliği, Arapların İsrail’e üçüncü kez yenildiği, 1967 yılına kadar sürdü, İsrail bundan sonra İngiltere’yle, sömürülen Arap ülkelerinin petrol kaynaklarını paylaşmak ve Araplarla birlikte ortak pazar kurmak istedi.

İNGİLTERE KENDİSİNİN YARATTIĞI İSRAİL’İN SÖMÜRGESİ HALİNE GELDİĞİNİ HİSSEDİNCE İSRAİL’İN SAHNEYİ TERK ETMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA, İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARI BOŞALTMASINI İSTEDİ. BU TARİHTEN İTİBAREN DİPLOMASİ TARİHİ, TEL AVİV İLE KAHİRE ARASINDA GİDİP GELDİ. MISIR DEVLET BAŞKANI ENVER SEDAT İÇİN BİR PRESTİJ KAZANDIRMAK İÇİN IRAN VE SUUDİ ARABİSTAN, MISIR’A MALİ YARDIMLARDA BULUNDU. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı. Bu diplomasinin sonu “CAMP DAVİD” anlaşmasıyla bağlandı. ANLAŞMANIN EN ÖNEMLİ MADDESİ, Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulması idi.

SONUÇ OLARAK, BÖLGEDEKİ ANLAŞMAZLIKLAR, SAVAŞLAR, İSTİKRARSIZLIK VE KRİZLERİN TEMEL TAŞINI İNGİLTERE’NİN KAPKARA, SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI OLUŞTURDU, İNGİLTERE’NİN AMACI, ORTA DOĞU VE BASRA KÖRFEZİ BÖLGESİNDE KOMPLO VE BUNALIMLAR YARATARAK, BÖLGE İNSANINI, TÜM BU SORUNLARI YARATAN ETKENİ BELİRLEYİP SORGULAMAKTAN ALIKOYMAK VE BÖLGENİN DOĞAL JEOPOLİTİK YAPISINI DEĞİŞTİRİP DİĞER AKTÖRLERİN ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİRMEKTİ.

 

KAYNAK:

TURQUIE DIPLOMATIQUE,MART 2011, SAYI: 25


[1] Hadis için bak: Buhârî, İlim (3), 44, Enbiyâ (60) 29, Tefsîr (65), 18, 196-198. Müslim, Fedâil (43), 46, 170-184, hd. No: 2380. Tirmizî, Tefsîr (48), 19, hd. no: 3149. Musned, 5, 116-122. Ayrıca bak: İbn Kesîr, 5, 170-185. Bidâye, 1, 295-299. Fethu’l-Bârî, I, 176-179, VI, 334-338, VIII, 329-343.

[2] ÖZLER Nurten Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî’nin Hızır Risalesi [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi-149218, 2004.s.109-111

[3]Müslim

İŞYERİNİN RUHU, SİZDEN RUHUNUZU İSTER


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

**************************

20’li yaşların başındaydım. Bir rastlantı sonucu büyük bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapmak üzere işe başlamıştım. Bir oda gösterdiler, şirketin çalışanlarıyla tanıştırdılar. Metin yazarlığı yapmak içten içe ağrıma gidiyordu. Bu işi onuruma yediremiyordum, ama para kazanmam gerekiyordu. Başarısız da sayılmazdım. Çünkü işin kendisi pek zor değildi. Edebiyat tutkusu olan biri için, bence çok sıradan olan reklam cümleleri kurmak, ruhen zor olsa da pratikte pek zor sayılmazdı. Ancak çok sonraları işin kendisinin değil, işyerindeki insanlar arasındaki geçerli işaretleri, ritüelleri, kuralları, gizli anlamlar taşıyan hitap şekillerini, ast-üst ilişkilerinin vazgeçilmez ve büyülü hükümlerini öğrenmenin ve uygulamanın zor, hem de çok zor olduğunu öğrenmiştim.

İşyerinin ruhunu bilmek, onu sindirmek, onu hâkim kılmaktı esas olan. İşi yapmak yeterli değildi, bir de onu pazarlayacaktınız. Diyelim pazarlamaya, yaptığınız işi satmaya gönlünüz razı oldu; sadece dalkavukluk, sahte nezaket gösterileri, göze girme oyunlarıyla bunu başaramazdınız. İşyerindeki yatay ve dikey ilişkilerin ruhunu bilmeli, bu ilişkilerdeki kodları doğru ve hatasız okumalıydınız. İşyerlerinde her zaman küçük ve geçici hizipler, çıkar gruplan olur, bunları gözlemeniz gerekirdi. Bu çıkar grupları bazen aralarında insan transferi yaparlar. Zaman zaman sahte dayanışmalar olur. Bu küçük çıkar gruplarının oynak haritasını iyi çıkarmanız menfaatiniz gereğiydi.

Her zaman işyerinin nabzını tutan, subaşlarını tutan birkaç kişi vardır.Ama onlar da bu küçük grupların dirençlerine, güçlerine göre karar alırlar, tavır koyarlardı. Kimi zaman da, özellikle bir dış tehlikeye, ortak bir düşmana karşı küçük gruplar birbirleriyle anında ateşkes ilan ederlerdi. Esas olan işyerinin varlığıydı çünkü!..

Ceplerinde Edip Cansever kitaplarıyla işyerine gelen bense, önceleri bu işaretleri, bu yatay ve dikey ilişkileri bırakın öğrenmeyi, fark etmiyordum bile. İşimi yapıp, ilgili kişiye zamanında teslim ediyordum. Fakat garipti, yaptığım hiçbir iş kabul edilmiyordu. Bir süre sonra hemen hiç iş gelmez olmuş, odamda kendi kaderime terk edilmiştim. Ancak, benden sonra işe giren, hatta zaman zaman işle ilgili kendilerine yol gösterip yardım ettiğim insanlar kısa bir sürede işyerinin ruhuna intibak ediyor, birçok işi ele geçiriyorlardı. Benden sonra işe girdikleri halde her düzeyde insanla, her düzeyin kendi ilişki ve söylem koduyla ilişkiye geçiyorlardı. Çaycı kadınla konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ile, karanlık odacı ya da fotoğrafçı ile konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ince ve anlamlı nüanslarla ayrılıyordu ve bu nüanslan her iki taraf da çok iyi seçip değerlendiriyordu.

Bana gelince, hemen hemen herkesle benzer cümlelerle ve tonda konuşuyordum. Çünkü herkes benim eşitimdi orada. Genel müdür de, fotoğrafçı da, çaycı kadın da. Fakat bu, ofis yasalarına göre en büyük suçtu!Ne kadar yetenekli ve çalışkan olsanız da yasalar sizi çok ağır cezalara çarptırırdı. Önce tecrit, ardından işe son verme.

Ben önce tecrit edilmiştim. Kapımı kimseler çalmaz olmuştu. Sabahtan akşama kadar, okumadığım klasikleri bu şirkette okuyordum. Tecritin verdiği aşağılanmaya karşı Dostoyevski’nin ateşli ruhu koruyordu beni. Ruhuma Raskolnikov’lann ruhundan aşı yapıyordum. Unutmadan, ofis yasalarına göre işyerinde kitap ve dergi okumak ağır suçların başında gelir. Yo, bunun işyerinin zamanını çalmakla pek ilgisi yoktur. Dedikodu yapmanız, küçük çıkar grupları kurmanız, bir hizipten öbürüne insan transferi için masalar ve odalar arasında mekik dokumanız, kitap ve dergi okumanızdan çok daha hoş karşılanır, hatta gariptir, bu tip eylemler gizli teşvik edilir.

Tecritle işe son verme arasında küçük bir ceza daha vardır. Herkesin maaşına belli oranda zam yapılırken size hiç yapılmaz. Bu cezadan kısa bir süre sonra muhasebeden çağırırlar sizi, işiniz bitmiştir!..

İşin kendisi asla zor değildir, işyerinin ruhu sizden ruhunuzu ister. İnsanlar, buna razı olanlar, olmayanlar diye ikiye ayrılır. sh:22-24

******************

GAZETECİNİN ÜNÜ, SARKINTILIK VE STAJYER MUHABİRİN DÜŞ KIRIKLIĞI!

Genç kızın düşüncesi cesurdu. Kalbi iyimserdi. Tuttu, “solcu” bir dergiye gazeteci olarak girdi. Para pul önemli değildi. Cesaretini ve iyimserliğini hayatın içinde sınamak istiyordu yalnızca. Hayranlık duyduğu yazarlarla yüz yüze görüşecek, onlara sorular soracaktı. Artık yaşamaya başlayacaktı…

Ve bir gün ilginç bir konu başlığı buldu: “Kadınlara yapılan sarkıntılıklar. Ve İstanbul’da yöreden yöreye aldığı biçimler.” İşte hayranlık duyduğu yazar Metin Kâmil’e bu konuyu sorabilirdi. Kimbilir ne kadar çarpıcı şeyler söyler, konuya o zengin bilgi birikimiyle ne kadar değişik yaklaşırdı? Her şeye olduğu gibi bu sosyal probleme de yeni bir boyut katardı.

Ses alma cihazı, fotoğraf makinesi, kâğıdı, kalemi, her şeyi yanında. Yüreği nasıl da heyecanla çarpıyor. Elleri terliyor, nefesi zorlanıyor. Ya bir pot kırarsa, aptalca bir şey söylerse! O büyük insanın gözünden düşüverirse. Yoo, aklına getirmemeliydi böyle feci şeyleri. Her şey güzel olacaktı. Yalnız, görmüş geçirmiş gazeteci ablaları, ağabeyleri onu, hayranlık duyduğu bu gazeteci-yazara karşı çok dikkatli olması için uyarıyorlardı. Ses alma cihazını çaktırmadan açık tutmalı; dahası kendine sahip olmalıydı. Hemen paniğe kapılmamalıydı. Bütün bunlara pek anlam veremedi. Ne olabilirdi ki? Gazeteci ablaları ve ağabeyleri biraz kuruntulu ve kötümser kişilerdi galiba…

Ünü her yeri tutmuş gazeteci-yazarın bahçe içindeki nefis villasının kapısını çalarken, o büyük heyecanı yatışmış gibiydi. Artık geriye dönüş yoktu. Bu iş olacaktı. Hiç değilse deneyecekti. Kapı açıldı. İşte o karşısındaydı: Centilmen, babacan ve güleryüzlü. Kendini rahat hissetti. Gerginliği azaldı. Ünlü gazeteci-yazar onu çalışma odasına aldı. Kitaplarını, paha biçilmez ansiklopedilerini, orijinal resimlerini gösterdi. Son derece gelişmiş bilgisayarından koca Türkiye’de bir Kadir Sami’de, bir de kendisinde vardı. Yazılarını bu müthiş bilgisayarda yazıyor ve ilginç alete bağlı faksıyla yüksek tirajlı gazetesine oturduğu yerden gönderiyordu. Kız şaşkın ve hayranlık dolu bir ilgiyle bilgisayara doğru eğilmiş bakarken, birden kalçasında bir çimdik acısı hissetti. “Ayy, ne oluyor?”deyip heyecanla doğruldu olduğu yerde. Ünlü gazeteci-yazar hiç istifini bozmadan, “Bak kızım,” diyordu. “Bu daktilo da babamdan bana yadigârdır.” Kız öylesine garip bir duyguya kapıldı ki, bir an “ayy” diye bağırdığı için küçük düştüğünü hissetti.

“Evet, kızım,” dedi ünlü gazeteci-yazar, “konu nedir?” Kız gayet kibar ve tatlı sesiyle: “Efendim konu sarkıntılık. Erkekler neden sarkıntılık yaparlar ve çevre faktörü bu konuda nasıl rol oynar? Aydınlatır mısınız?” Gazeteci-yazar konuyu duyunca gevrek gevrek gülümsedi, koltuğunda yayıldı. Gözlerinde garip ışık çakımları yandı, söndü. Sonra bilge bir ses tonuyla: “Bak kızım,” dedi. “Sarkıntılık yapılmamış kadın düşünebiliyor musun? Onun için durum ne içler acısıdır bir sorsanız.” Kız gülümsedi. İşte hayranlık duyduğu kişi olaya nasıl bir kara mizahla ve farklı bir tarzda yaklaşıyordu. Öyle sıradan bir şekilde “Sarkıntılık kötü ve iğrenç bir şey” diye konuya girmemişti. Kız “aydınlanmanın” arkasını bekliyordu ki, ünlü gazeteci-yazar gömleğinin düğmelerini açarak vücudunu okşamaya başladı. Ve kıza doğrudan “Sizin cinsel organınız güzel mi?” diye sordu. “Aman Tanrım, ne diyorsunuz siz? Ne demek istiyorsunuz?” “Heyecanlanma yavrucuğum, sana çok açık bir soru sordum.” Kız, üzerine gelen panik dalgasını savuşturduktan sonra hemen aklına teybin düğmesine basmak geldi. “Teybi kapat kızım, burada biz bize konuşuyoruz. Kapat yavrucuğum.” Kızın yüreğini yine bir heyecan kasırgası sardı. Kapattı teybini. Korkusuna söz geçiremiyordu. Koca adam karşısında hiç çekinmeden mastürbasyon yapıyor ve onunla yatmayı öneriyordu. Kız birden kendisini sarsılarak ağlarken buldu. “Lanet olsun, ne biçim insansınız siz. Bana nasıl böyle davranırsınız, oysa ben buraya ne duygularla…” Kız katıla katıla ağlıyordu. Ünlü gazeteci-yazar geldi, kızı tükürüklere boğarak öpmeye başladı. “Peki kızım, ağlama geçer, peki, madem gitmek istiyorsun…” diye teselli etmeye çalıştı. Kız, etrafında dünya savrulurken, kendini bir anda sokakta buldu. Karmakarışık duygularla yürürken birden yanında teybinin ve fotoğraf makinesinin olmadığını anladı. Allah kahretsin, nasıl geri dönüp alacaktı onları şimdi? Ama çok zor da olsa mecburdu buna. Teybinin borcunu yeni ödemişti daha. Fotoğraf makinesini ise bir arkadaşından ödünç almıştı. Tekrar merdivenleri gerisin geri çıkarken dehşetle irkildi. Ünlü gazeteci-yazar, garip kahkahalarla gülüyordu. Düştüğü çaresiz durum çok hoşuna gitmişti anlaşılan…

Dergiye nasıl gelmişti, arkadaşlarına olayı nasıl kötü duygularla ve kendisinden nefret ederek anlatmıştı pek hatırlamıyordu. Bu nefretin rövanşını almak için olayı yaşadığı gibi yazmalıydı. “Sarkıntılık üzerine bir söyleşide başıma gelenler.” Yazacak ve bayağılığın böyle tek taraflı bir zafer kazanmasının önüne geçecekti.

Yazdı da. Ama öyle kaldı. Yazı “solcu” derginin yazı işleri müdürünün çekmecesinde öylece bekledi. Çünkü kimse ünlü gazeteci-yazarla arayı açmayı göze alamıyordu. Şunun şurasında kaç kişiyiz ki? Hem bu adamın kolu uzundu. Onlara bütün iş ve yaşama imkânlarını kapatırdı. Hem böyle şeyler olurdu ve herkes de bilirdi. Orada burada anlatılır, geçiştirilirdi. Başka mevzu mu yoktu?

Kızın düşüncesi cesurdu ya, solcu dergide tutunamadı. İçinden geldiği gibi konuşuyordu. Dengeleri hiç düşünmüyordu.

“Sosyal ilişkileri” zayıftı galiba. “Hayat bilgisi” de kıttı biraz…

Şimdi bütün bunları bana anlatırken iç burkan bir haz duyuyordu sanki. İyimserliği yara almıştı. Umutsuzluğunda gizli bir bilgelik vardı sanki. Yaşlanmıştı. Onu yok sayanları, daha sevdiği işin başındayken ona hayal kırıklığından taç örenleri lanetliyordu. Yaşlanmıştı, çabucak.

Bense, zaman zaman “Pislik yapmak bir ihtiyaçtır,” diye düşünsem de, iç bulantımı önleyemiyordum. “İncelik kimin eseriydi o halde?”  sh:28-31

 

Kaynak:

Cezmi ERSÖZ, Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni,Mephisto,1993,Beyoğlu-lstanbul,

Cezmi Ersöz “Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni” (Bu dize Rus şairi Osip Mandelştam’ın Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben adlı şiir kitabının 227. şiirinin son dizesidir. Çeviren: Cevat Çapan)

 

 

HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

 

İlim ve Sanat Dergisi, s: 35, 1993.

Kısa Biyografi

Henry David Thoreau 1817’de, Massachusetts, Concord’da doğdu. 16 yaşında Harvard’a gitti. Grekçe, Latince ve İngilizce klasiklerine meraklı bir talebe idi. Mezun olduktan sonra, bir müddet öğretmenlik yaptı; fakat kısa bir süre sonra vazgeçip, yazarlığa başladı. 1841 Nisanından 1843 Mayısına kadar Ralph Waldo Emerson’un evinde yaşadı. Emerson’a her türlü işte yardımcı olan bir hizmetkâr olarak hizmet ediyordu; ancak, münasebetleri, aynı zamanda, bir usta çırak münasebeti idi. Eserlerinden anlaşıldığına göre, Thoreau, hocası Emerson’a göre, Şark klasiklerini daha iyi tanımaktadır. 1845’te, bir insan ne kadar az çalışırsa, kendisi ve içinde yaşadığı cemiyet bakımından o kadar hayırlı olacağına inandığı için, meşhur “temel hayat” tecrübesine başladı: Yani, kendi inşa ettiği bir kulübede, Walden gölünün kıyısında, iki yıl boyunca yalnız yaşadı. Orada, okuyup yazarak, hayvanlarla kuşlarla balıklarla arkadaşlık ederek, tabiatın yenilenişi ve mevsimlerin geçişi hakkındaki müşahedelerini yazarak ormandaki büyüleyici hayatı tasvir ettiği, 1854’te basılan Walden isimli eseri için notlar tuttu. İnzivaya çekildiği ilk yıl içinde, erişkinlere mahsus vergi olan Kilise ve seçim vergisini (poll tax) ödemeyi reddettiği için, tevkif edilip hapsedildi. Her ne kadar Emerson ve diğer arkadaşları tarafından vergisi ödenerek hapisten ertesi gün çıkarıldı ise de, bu tecrübe onun, “Sivil İtaatsizlik Görevine Dair”(On the Duty of Civil Disobedience) isimli eserini yazmasına sebep oldu. 1847’de Walden gölünden ayrıldı. 1849’dan 1852’ye kadar çeşitli keşif gezileri yaptı ki bunlar daha sonra neşredilen Excursions, Maine Woods, A Yankee in Canada gibi kitaplarının materyali olmuştur. Bu arada Concord’da günlüklerini yazdı. 1862’de 45 yaşında öldü.[ Henry D. Thoreau, Walden and Civil Disobedience, New York 1960, s. 1]

Thoreau bir defasında kendini, “bir mistik, bir transcendalist ve bir tabiat filozofu (natural philosopher)” olarak tarif etmişti; her ne kadar bu tarif bir dereceye kadar onun eklektik düşüncesini aksettiriyor ise de, onu yaşadığı zamanda ve bugün önemli yapan bir özelliğini de perdeliyor. Zira Thoreau bir anarşist ve devrimci idi ve yüksek seviyeli bir isyan (revolt) edebiyatı ortaya kovmuştu. Harvard’dan 1837’de mezun olduğunda, Dr. G. Ripley, Ralph W. Emerson ve Üniversite rektörü imzaladıkları Şehadetnamede (diploma) onun dürüstlük ve yüksek ahlâkî vasıflarına şahâdet etmişlerdi. [“Thoreau” maddesi, The Encyclopedia of Philosophy, Edo by, P. Edwards, New York 1978, c. 8 s. 250.]

H. David Thoreau yaşadığı sırada sadece iki eserini bastırdı. A Week on the Concord and Merrimack Rivers (1849); baskı masrafını kendi sınırlı kazancı ile bizzat ödemişti. 1853’te, 1000 adetlik baskıdan 700’ü hâlâ satılmamış olarak kitapçı raflarında duruyordu. Kitabevi raflarım bu yükten kurtarmak isteyince, Thoreau kitaplarını evine taşımış ve günlüğüne şu ironik notu düşmüştü:

“Şu anda kütüphanemde 900 kadar kitap var ve 700 tanesini ben yazdım.”

1854’te yayıncılar istemeye istemeye de olsa Walden dan iki bin adet bastılar. Bu kitap da bir yankı uyandırmadı ve bir kazanç getirmedi. 184044 arasında, çoğunluğu Emerson’un editörlüğünü yaptığı The Dial dergisinde olmak üzere, şiirlerinden bir kısmını bastırabilmiştir. 1862’de ailesi ve dostları, kitaplarını kendisi öldükten sonrave notlarını bastırdılar. Böylece Thoreau’nun edebî kariyeri bir yankı uyandıramadan sona ermiş gibiydi. Kamuoyu, edebiyattaki asıl büyük tabiat yazarlarına nisbetle onu önemsiz ve ikinci sınıf bir tabiat yazan saymıştı. Fikirlerinin ise, bir kısmının R. Waldo Emerson’dan aktarma ve biraz da beceriksizce ifade edilmiş olduğu kanaati hâkimdi.

Ancak, Thoreau’nun kitabı Walden’m modern bir neşrine bir sonsöz (aftenvords) yazan Perry Miller’a göre; “And this man has now become a God in Modem Literatüre (Ve bu adam şimdi, modern edebiyatta bir Tanrı olmuştur)!” İngilizce’nin konuşulduğu her yerde, Thoreau 19. asrın büyük ve önemli seslerinden biri sayılır. 20. yüzyılda Hindistan’da, Japonya’da, Güney Afrika’da ve Amerika’da onun sesi gittikçe daha fazla titreşimle çınlamaktadır. Şimdi onun bahsedilen iki kitabına ilâveten, saygıyla toplanan diğer notlan Journal’ inin 14 kalın cildi, nihayet, bol bol basılıp yayınlanmaktadır. Artık, Thoreau hakkında pek çok yazılıp çizilmiştir; neredeyse ustası Emerson’u gölgede bıraktığı dahi söylenebilir.[ P. Miller, After Wards (Walden), s. 250.]

Perry Miller’in kanaatine göre, 1854’ün pastoral Amerika’sında pek fazla etkili olmayan Walden, günümüzün insan hayatını ve çevresini gittikçe daha fazla zehirleyen 20. yüzyıl hayatına, makinaların gürültüsü, lüks eşyalar, aletler, mass media çılgınlığı ortamında, bir fare yarışı (rat ace) gibi koşturup durduğumuz bugünkü medeniyete, çok daha keskin bir kontrast teşkil ettiği için, bugünün okuyucularına cazip gelmektedir… Belki bugün memnun ettiği okuyucu sayısı kadar bir okuyucu kısmını da kızdırmaktadır. Ancak, mesele şu ki, eski ilgisizliğin aksine, bugün her iki kısım okuyucu da onun sesini dinlemek zorunda. Emerson bir keresinde, “Kim ki gerçek bir insandır, bir nonconformist (cemiyetin uygun bulduğu kurallar ile uzlaşmayan kimse) olmalıdır”demişti.[Ibid., s. 252.]

Thoreau’nun hiç uzlaşma kabul etmeyen sert “noncorformism”i, bugünkü medeniyetin dar kalıpları içinde, şehirlerin boğucu atmosferlerinde, bir türlü yürüyüp, açılmayan trafik sıkışıklığı içinde acayip bir kaplumbağa gibi kendisini arabasına sıkışıp kalmış hisseden insanlara, bir ‘cennet düşü’gibi câzip geliyor. Thoreau aslında 19. yüzyılın oldukça sevimli ve pastoral Amerika’sında, Concord isimli küçük bir kasabada yaşadığı hâlde, ikiyüzlülük ve materyalizmden ibaret olan “Amerikan Başarı Rüyası”na karşı çıkmıştı. Daha mesut bir çağda yaşadığı hâlde, medeniyetin şimdiki kadar zorlayıcı ve isyan ettirici olmayan ve o çağda çok net bir biçimde görünmeyen zircirlerine karşı nasıl mücadele ettiğini, hürriyetini nasıl kazandığını anlattı Walden’da “Sadelik, sadelik ve basitlik! (Simplicity, simplicity and simplicity!)” diyordu. Bugünkü endüstriyel cemiyetin, insanı huzursuz eden, stres yapan şartlan içinde yaşayan insanlara, Walden gölünün kenarındaki kulübesinde oturan ve sadelik çağrısı yapan Thoreau’nun ortaya koyduğu imaj; binlerce insan için, denizde bir yeşil ada, bir kayıp cennet”ve stresten kurtuluş sembolü olmuştur. Ve uykusuz geceler geçiren birçok insan bugün kendi kendilerine sessizce itiraf ediyorlar ki, “Çaresiz, sessiz ve ümitsiz bir hayatı yaşamaktan başka bir şey yapmıyorlar.”

Sivil İtaatsizlik

Sivil İtaatsizlik olarak bilinen eseri Walden’ın sonuna ekleyerek basmak artık âdet olmuştur. Gerçekten de, Thoreau’nun iki yıl boyunca, sadece basit ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayarak ve okuyup yazarak, tabiat olayları karşısında düşüncelere dalarak, ormanda Walden gölünün kıyısındaki tek gözlü kulübesinde nasıl yaşadığını anlattığı Walden isimli eserinin sonuna Sivil İtaatsizlik eklenmeyince bir şeyler eksik kalmış gibi görünmektedir. Hatırlamak gerekir ki, Sivil İtaatsizlik, cemiyetten uzakta, Walden gölünde, tek başına yaşadığı bir zamanda, Thoreau’yu vergi ödemediği için tevkif etmeleri sebebi ile yazılmıştı (1846’da).Bunun içindir ki, bu eserdeki organize cemiyete karşı öfke, Thoreau’nun Walden gölünde inzivaya çekilmesinin sebeplerini ve bu eseriyle vermek istediği mesajı aydınlatmaktadır. Thoreau, Walden’ı tekrar tekrar yazarken öfkesini gizleyip, yumuşatmış, sadece böyle bir hayat tecrübesinin neye benzer bir şey olduğunu anlatmıştır. Bugün pek çok Thoreau hayranı bile hâlâ, Waldenisimli eseri bir ‘sosyal tenkit’ olmaktan çok, bir tabiat şiiri (idyl) olarak okumaktadır. Bu yüzden Walden’den sonra Sivil İtaatsizlikli okumak, bize Thoreau’nun gerçek motiflerini ve samimî fikirlerini daha iyi göstermektedir.[ Ibid., s. 252.]

Thoreau, “Sivil itaatsizlik”in ilk müsveddelerini 26 Ocak 1848’de Concord Lisesi’nde, bir manifesto olarak okudu. O zamanki adı, “Sivil Yönetime Karşı Koyma”(Resistance to Civil Government) idi. Yani eser, bir makale değil, aslında bir nutuk idi. Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik isimli bu eseri, siyasî tarihte önemli bir rol oynamıştır.

Meşhur Rus yazarı ve reformcusu Leo Tolstoy’un bu eseri, başucu kitabısaydığı ve okunmasını hararetle tavsiye ettiği rivayet edilir.Her ne kadar Tolstoy öldüğü zaman terekesinde kitapları arasında Walden’a rastlanmamış ise de, pasif direniş fikrini popularize eden Tolstoy’un fikirleri ile Thoreau’nun bu eserindeki fikirleri ve prensipler birbirine çok benzemektedir. Aynı fikir ve prensipleri, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı yıllarda (ki o sıralarda Tolstoy ile de mektuplaşıyordu) Gandi’nin çok başarılı bir biçimde uyguladığı bilinmektedir. Mahatma Gandhi, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında tıpkı bugünkü gibi o zaman da, Hintli göçmen işçiler ve zencilere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş hareketini uygulamaya koymuştu. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırlarından izinsiz girmelerini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya koymuştu (Sınırlardan izinsiz girenlerin tevkifi bugün bize hükümetlerin tabiî bir hakkı gibi görünür. Halbuki Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar pasaport denilen şey mevcut değildi. Pasaport kullanma âdeti, Cemiyeti Akvam kararı ile Birinci Dünya Harbin’den sonra ortaya çıkmıştır.)

Gandi, binlerce taraftarı sının kasten ve büyük kitleler hâlinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklanı terkediyor ve sonra tabiî izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Hapse atılan bu insanların çoluk çocuğunun perişan olmaması için, “Tolstoy Çiftliği” adı verilen, yardımlaşma kamp ve barınakları kurulmuştu.Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden, öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkûmları üstüste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hâle geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlâlini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.[ R. Rolland Tolstoy, Varlık Yayınları, 1969, s. 161.]

Birinci Dünya Harbi’nden sonra bütün ülkeler bu pasaport kullanma ve sınırlan ancak izinli geçme uygulamasını tatbik etmektedirler.

Tolstoy’la mektuplaştığı bu yıllarda Gandi, pasif direnişleri örgütleme pratiği yapmaktaydı. Hindistan Opiniondergisinde okuduğu bir yazı üzerine, Tolstoy bir mektubunda şöyle yazıyordu:

“Doğu Hint Şirketi marifetiyle İngilizler’in Hindistan’ı köleleştirmesinden şikâyet eden Hintliler’e şaşıyoruz. Nasıl olur da birkaç bin İngiliz, 300 milyonluk bir kıtayı köle hâline getirebilir? Eğer Hintliler köleliğe gönüllü olarak boyun eğmemiş olsalardı, böyle birşey asla mümkün olamazdı!…” [Ibid., s. 160]

Sadece Hintliler için değil bütün insanlık için geçerli bir tenkit… Tolstoy’un, “hiçbir şekilde şiddete başvurmamak ve sadece vergi ödememe ve askere gitmeyi reddetme şeklindeki Thoreau’dan alınmış prensipler ile bir pasif direnişin organize edilebileceği ve bu hâlde sivil yönetimin çökeceği”şeklindeki fikirleri, Gandi tarafından başarıyla uygulanmıştır (Askerlik mecburiyeti dahi Fransız İhtilâli’nden sonra ve demokrasiler sayesinde ortaya çıkmış ve vatan hizmeti olarak telâkki edilmiştir. Daha eski devirlerde böyle bir mecburiyet yoktu).

Memleketi olan Hindistan’a döndükten sonra Gandi’nin uyguladığı şiddet kullanmama (Non-violence, isimli bir eseri de vardır) ve ahimsa (bütün canlılara karşı şefkat ve incitmeme) doktrini ve hattâ taraftarlarının da bunu sadakatle uygulaması, elbette karşı tarafın dahi şiddete başvurmaması anlamına gelmiyordu.Nitekim, 1919’daki meşhur Amritsar katliamında İngilizler, bir pasif direniş gösterisi sırasında “dağılın” ikazı dahi yapmaksızın, kalabalığın üzerine ateş açarak 319 kişiyi katletmiş ve sayısız insanın da yaralanmasına sebep olmuşlardı. Yine de, netice olarak, Hindistan’ın bağımsızlığa kavuşmasında Gandi büyük rol oynamıştır; ve bu pasif direniş usullerinin pek de tesirsiz olmadığının bir ispatı sayılır. Thoreau, Tolstoy ve Gandi gibi isimlerin, politik mücadelede başarılı olduğu gözlenen, bu ‘Pasif Direniş’ usulleri, bugün dünyanın birçok bölgesinde etkili bir biçimde kullanılan bir politik mücadele biçimi olmuştur.

Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile, şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların, sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları olduğu anlaşılmaktadır. Bir misal daha zikredecek olursak, Çarlık Rusya’sında Tolstoy’un ve Thoreau’nun fikirlerini uygulayarak askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddeden Dukhoborlar (bir Kafkas kavmi), Çarlık rejiminin şiddetli cezaları ve Sibirya sürgünlerine tahammül etmek zorunda kalmışlardı.[H. Troyat, Tolstoy, Penguin Books, 1980, s. 741.] Sonunda bunların hâline acıyan Tolstoy, Anna Karanina isimli kitabının getirdiği gelirleri bağışlayarak, kiraladığı gemilerle 10.000 Dukhobor’un Kanada’ya göçmesini sağlamıştı (hatırlatalım ki o tarihte henüz pasaport olmadığı için, böyle bir şey mümkün idi). Bilindiği gibi, Zenci hakları uğrunda sonunda canım veren Martin Luther King dahi, bu düşünürlerin fikirlerini uyguluyordu.Zencilerin kanun önünde beyazlara eşit haklar elde etmeleri bu sayede mümkün olmuştur. Bugün bile, kalabalık caddelerde oturma eylemleri gibi, ‘pasif direniş’ usulleri, yaygın bir politik mücadele usulü olarak dünyanın her yerinde sivil yönetimi protesto maksatları için kullanılmaktadır.

Sivil İtaatsizlik ve Thoreau’nun Otoriteye Karşı Çıkış Biçimi

Thoreau Sivil İtaatsizlik manifestosuna meşhur bir deyişle başlıyor: “I heartly accept the motto that govemment is best which govems least and I should like to see it acted up more rapidly and systematically. Carried out, it finally amounts to this, which also I believe, ‘that govemment is best which govems not at ali’, and when men prepared for it, that will be the kind of govemment which they will have”:

Yani; “En az yöneten bir yönetim biçiminin en iyi yönetim biçimi olduğu deyişini can ü gönülden kabul etmekle beraber; bunun daha hızlı ve daha sistematik biçimde gerçekleştiğini görmek isterdim ve bu düşünceyi biraz daha ileri götürürsek yine inandığım ve benimsediğim şu sonuca varırız 4 ki yönetimin en iyi biçimi hiç yönetmeyen bir yönetimdir’ ve insanlar bunun için hazır oldukları zaman, sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.”[H. Thoreau, “Civil Disobedietıce" s. 222.]

Devamlı bir ordu bulundurmaya karşı yapılabilecek pek çok ve güçlü argümanların, devamlı bir yönetim biçimine karşı da yapılabileceğini, çünkü ordunun yönetimin bir aleti olduğunu da ilâve ediyor.

Görüldüğü gibi Thoreau, daha ilk cümlelerinden itibaren anarşist (yönetim yokluğu taraftan) fikirler ortaya koyarak başlıyor sözlerine. Burada Thoreau devlete karşı aktif bir isyan taraftarıdır. Her ne kadar şiddet kullanmayı ihtiva etmiyor ise de, vergi ödememek ve Fransız İhtilâli’nden sonra gelen askerlik görevini reddetmek suretiyle ortaya konacak bir prensip aksiyonunun, devleti çökertmeye yeteceğini savunuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu hususunda sezgici bir idrâke dayanan bu prensip aksiyonunun, insanın kendi vicdanının dikte ettiği emirlere göre davranmasından ibaret olduğu söylenebilir. Thoreau’nun Türkiye’deki tesirleri cümlesinden olmak üzere, bir gazetede yayınlanan makalesinde Şahin Uçar da bir yazısında şu prensibi iktibas etmiştir:

“Bu kelâmı daha da netleştirmek için, bir 19. asır Amerikan filozofu olan Henry D. Thoreau’dan (ki fikirleri Tolstoy’a Gandi’ye, Martin Luther’e ve zamanımızdaki birçok batılı politik harekete tesir etmiş ve modem dünyanın tarihinde mühim rol oynamıştır) benim de benimsediğim bir prensibi iktibas edeceğim: “The only obligation which I have a right to assume is to do at any time what I think right”: Tasavvur ve deruhte etmek hakkına sahip olduğum yegâne vazife, her zaman, sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapmaktır.[ Ş. Uçar, “Kelime-i Tevhid”, Yeni Düşünce Dergisi, Ankara 1987.]

Bu prensibi Thoreau’nun kendi karakterine nisbet etmek de mümkündür. David Reissmann, The Lonely Crowd isimli eserinde, Amerikan sosyal karakterini tahlil ederken, başlıca sosyal karakter tipleri olarak, ‘traditiondirected’, ‘innerdirected’ ve ‘otherdirected’ (geleneğe yönelik, kendi vicdanı tarafından yönlendirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen) şeklinde bir sosyal karakter tiplemesi yapar. Riesman’a göre, sanayi toplumu ortaya çıkıncaya kadar, yani modem dünya tarihinden önce, geleneksel cemiyetlerde, sosyal karakteri biçimlendiren ve yönlendiren şey ‘gelenekler’ idi. Ancak, modem devirlerde batıda çoğunluk, Thoreau’nun bu prensibinde de gösterdiğimiz gibi, kendi iç âleminin, kendi vicdanının sesi tarafından yönlendirilen ‘innerdirected’ yahut başka bir tabirle autonom (bağımsız) sosyal karakter tiplerinden oluşmaktadır.

Bugünkü Amerikan tipi ise, büyük çoğunluk itibariyle, massmedia ortamında yaşanan hayat tarzı sebebiyle, başkaları tarafından yönlendirilen davranış kalıplarına sahiptir. Ziraat toplumlarının geleneğe bağlı şartlarında, Thoreau, bir egzantrik olarak görünebilir. Ancak David Riessman’ın bu tasnifine göre, modem çağların düşünce iklimine tercüman olmaktadır. Diğer taraftan, ikide bir fikirlerini değiştiren, sabit ve yerleşmiş yahut kuvvetli inançları olmayan (bugünkü şartlarda) başkalarının yönlendirdiği davranış kalıpları ile modern Amerikalı’nın sosyal şahsiyetine, bir başka bakımdan, “şahsiyetsizlik” demek de mümkündür. Reisman’ın uzun uzadıya külfetli ve yetersiz tariflerden kaçınmak için, modem Amerikan sosyal karakteri olarak gösterdiği ‘otherdirected’ tipinin en iyi numunesi olarak, Tolstoy’un Anrıa Karanina eserinin giriş kısmında yer alan, Stefan (Anna Karanina’nın, ihanet ettiği kansı ile arasını bulmak için ziyaret ettiği, erkek kardeşi) tipini veriyor.[D. Reismann’  The Lonely Crowd, Passim, s. 15-40.] Hakîkaten, modern Amerikalının, gazetelerde popüler olan görüşlere göre, çevrede yaygın olan fikirleri hemencecik benimseyen, ‘konformizm’,hayatını yaşama, iyi yiyip içme ve seks düşkünlüğü gibi özellikleri, bu tipin şahsında, üç beş sayfalık çarpıcı bir tasvirde, gayet güzel anlatılmıştır.

Bu hesapça, Amerika’nın sanayileşmeye geçiş (süreci) içinde, gelenekçi ziraî cemiyet ile modern Amerikan cemiyeti arasındaki bir zamanda, 19. asır transcendalist felsefe ekolüne mensup olan Thoreau’nun bağımsız yankee karakteri, yahut autonom (innerdirected) karakter özelliği, zikredilen bu prensipte en mükemmel ifadesini bulmuştur, denilebilir.

Böylece, ‘sadece kendi vicdanından emir alarak motive edilen’ bir aksiyon, “nesneleri ve münasebetleri değiştirir” ve şu hâlde, “esasen devrimcidir.”Radikal sosyal reformlar, meselâ köleliğin kaldırılması (ki Thoreau hayatı boyunca bu mesele üzerinde durmuş ve bunu teşvik etmişti) seçilmiş yönetim temsilcilerinin istekleriyle yahut diğer dolaylı demokratik usullerle varılabilecek bir sonuç değildir ve ancak, her dürüst insanın kendi doğrudan doğruya (direct) aksiyonu ile mümkündür. Bu ise, ferdin haklarını böylesine kötüye kullanan bir yönetimin şahsen ve maddeten, taraftarı olmaktan sarfınazar etmekle mümkündür. Thoreau’nun vergileri ödemeyi reddetmek suretiyle pratiğe döktüğü, ‘Barışçı Devrim’, böyle bir şeydir. Felsefe Ansiklopedisi’ ndeki Thoreau maddesinin yazarına göre, Kierkegaard’ın, The Present Age (1846) kitabı ve Communist Manifesto gibi eserler ile yerleşmiş düzene karşı (established order) daha geniş muhtevalı bir protesto ortaya koyan Avrupa idealizmi içinde ‘Civil Disobedience’i de saymak mümkündür: her ne kadar mahallî bir New England context’i içinde yazılmış ve teorik olarak fazla sofistike değil ise de, Thoreau’nun eseri ile bunlar arasında tarihî bir bağ görülebilir. Marx gibi Thoreau dahi, tam bir İnsanî tatmin hissi verebilecek yeni bir ekonomik model (Walden örneğinde olduğu gibi) vererek mevcut statükolara karşı çıkmıştır. Ve yine Kierkegaard gibi, ferdiyetin “unique”liğini (biricik, benzersiz ve vazgeçilmez olduğunu) vurgulayarak, nihaî değer kaynağı olarak ‘şahsiyeti’ göstermiştir. Ancak, Tanrı ile diyalog yerine, tabiat ile diyalog suretiyle, bu radikal görüşlerin icbar etmesi sebebiyle meydana gelen, izolasyonu (yalnızlık ve tecrid duygusunu) aşmak istemiştir.[ Michael Moran, “Thoreau” maddesi, s. 122.]

Mutlak monarşiden, meşrutiyet monarşisine ve meşrutiyetten (sınırlı monarşiden) demokrasiye doğru meydana gelen ilerleme, aslında ferdiyete karşı gerçek bir saygıya doğru bir ilerlemedir. Hattâ Çinli filozof bile imparatorluğun temelinin fertler olduğunu kabul edecek kadar akıllı idi.

Bizim bildiğimiz şekli ile demokrasi, bir yönetim biçiminde mümkün olan en son gelişme olabilir mi?

 Bir adım daha ilerleyerek, insanların haklarını tanımak ve organize etmek mümkün değil midir?[1]

Tabiî burada kastedilen anlam, çağdaş insan hukuku ve bununla ilgili uluslararası örgütler değildir. Thoreau, tıpkı Tolstoy’un da tavsiye ettiği gibi, tabiatla uğraşıp toprağı ekip biçerek, zarurî ihtiyaçlarını tamamen kendi karşılayarak, Walden örneğinde olduğu gibi, mevcut müesseselerin ve sosyal organizasyonun dışında bir hayat tavsiye ediyor. Manc ve Tolstoy’un da gösterdikleri gibi, gerçekten de ekonomik ve İnsanî bağımsızlığın başka türlü mümkün olmadığı yahut başka bir ifade ile emeğin yabancılaşması ile ortaya çıkan sosyal kötülüklerin, mevcut sosyal organizasyon biçiminin sonucu olduğu, doğrudur. Ancak bunun bütün medenî cemiyetlerin temel vasfı olan, işbölümü ve bu işbölümüne uygun bir sosyal organizasyon zarureti olduğunu, unutmamak gerekir.

Tolstoy ve Thoreau medeniyete pek fazla değer vermezler. İptidâî kültürlere mahsus bir hayat tarzını tavsiye etmekten kaçınmazlar. Diğer romantik yazarlar gibi, bunlarda da, tabiat ve cemiyet dialektik zıtlıklardır. Thoreau’ya göre, tabiat ‘mutlak hürriyet ve vahşeti’ temsil ederken, cemiyet sadece, ‘Sivil (sınırlı ve sun’î) bir hürriyet ve kültür’imkânını sunmaktadır.

Emeğin yabancılaşması sonucu ortaya çıkan sosyal yabancılaşma ve diğer yabancılaşma biçimleri hakkında son söz olarak, biz ne diyebiliriz?

Bu başka ve geniş hacimli bir yazının konusu yapılmak gerekir. Ancak bir çeşit son söz olarak, Thoreau ve Tolstoy’un bu fikirleri hakkında kısa bir değerlendirme için bu kitaptaki “Gençlik ve Yabancılaşma” yazısına bakılabilir.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:179190

********************************

GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

Cumhuriyet Üniversitesi bilgi şöleni bildirisi, 1985.

Gençliğin meselelerine, dilimizde ‘yabancılaşma’ tabiriyle ifade edilmekle beraber aslında çok daha geniş bir muhtevası bulunan ‘alienation’ mefhumu açısından bakılınca, bu meselelerin, sırf gençlik devresine mahsus ve gençlerle ilgili olmaktan ziyade, gerçekte sosyal organizasyonun kaçınılmaz neticeleri olduklarını görmekteyiz. Bu sebeple ‘gençliğin problemlerine, sosyal transformasyon problemine irca edilmesi gereken ve bu husus gerçekleşmedikçe halledilmesi mümkün olmayan sosyal organizasyon probleminin bir tezahürü olarak bakmak ve daha radikal bir çözüm yolu bulmak için problemin asıl sebeplerini incelemek gerekir. Hâlbuki bu usul, bugünkü cemiyetlerin sosyal strüktürünü( düzenlemek, biçimlendirmek, şekillendirmek) meydana getiren tarihî gelişmelerin esaslı ve şümullü bir tefsirini yapmak gibi, beşerî hikmet ve aklın üstünde denebilecek kadar zor bir işin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bu hâl, gençliğin problemlerini münakaşa ederken, lâf kalabalığından ibaret nasihatler veya tarihî gelişmelerin basitçe şemalaştırmasından ibaret birtakım ideolojilerin telkini şeklinde bir tavır benimsememizi mazur göstermez.

Gençlere şunu-bunu tavsiye etmeden önce, nasıl bir problemle karşı karşıya olduğumuzu bilmeli ve bir çözüm yolu bulduysak onu konuşmalıyız.Her şeyden evvel, beşerî faaliyetlerin hepsine tatbik edilebilecek bir perspektif bulmalı ve problemi öyle formüle etmeliyiz ki, bu formül, bugüne kadar ortaya konulan görüşlerdeki doğruluk paylarım ihtiva edebildiği gibi, yanlış ve yanıltıcı hususlar da tarif ve tefsirimizin dışında kalsın.

Sosyologların çok kullandığı ‘anomi’ mefhumu (cemiyette sosyal normların yokluğu manasına gelir) yerine ‘alienation’ (yabancılaşma) mefhumunu tercih edişimizin sebebi ise bu mefhumun çok şümullü tarif ve tefsirlere müsait oluşudur. Gençliğin meseleleri aslında birer alienation vâkıası olarak görülmeli; alienation vâkı ası ise bir tarihî perspektif içinde incelenmeli ve tarih felsefesi açısından, müesseselerin ve sosyal organizasyonun ne suretle alienation hâdisesine yol açtığı anlaşılmalıdır; ancak ondan sonra, problemlerin hâl çaresi üzerinde makul ve ciddi fikirler serdedilebilir. Alienation kavramı için bu konudaki tercümemize bakılabilir.

Alienation mefhumu: Önce şahsî tarih anlayışına göre, sosyal problemlerin aslî sebebi olan alienation hâdisesini, bir tarihî perspektif içinde tefsir edecek ve nihayet gençliğin problemlerinin aslında sosyal strüktürden doğan problemler olduğunu gördükten sonra, sadece gençliği değil bütün cemiyeti ve bütün insanlığı ilgilendiren sosyal transformasyon problemi hakkmdaki düşüncelerimi, bu tebliğin dar çerçevesi dahilinde hulâsa etmeye çalışacağım.

Beşeriyetin tarihine baktığımızda Pekin adamından bu tarafa belki 500 bin yılın toplayıcı ve avcı kültürleri şeklinde iptidâî kültürlerden ibaret olduğunu ve ancak son 10 bin yılın medeniyet dediğimiz gelişmiş kültür hususiyeti gösterdiğini görürüz. Ziraat inkılâbının hemen arkasından Filistin’deki Eriha şehrinin kurulduğunu görüyoruz. İnsanoğlunun tabiattaki hâdiseleri anlaması sayesinde, hayvan ve bitki ehlîleştirmek mümkün olmuş ve bu insanların sadece günlük ihtiyaçlarını değil, gelecekteki yiyecek ihtiyaçlarını da garantiye almasını temin etmişti. Ancak bu sayededir ki rahip, asker, yönetici gibi üretici olmayan sınıfların ihtiyaç fazlası üretimi tüketerek kendi günlük maişet kaygılarından kurtulması ve bu aslında üretici olmayan faaliyetlerini yürütmeleri mümkün olabilmiştir. Bunun çok açık ve trajik bir ma’nâsı vardır: Demek ki medeniyet, “asıl üretici sınıfların istismârı” şeklinde, bir sosyal adaletsizlik temeline istinâd etmektedir. Şimdiye kadar medeniyeti putlaştırmakla meşgul olan mütefekkirlerin anlayamadığı husus şudur:

Sosyal adaletsizlik olmadan medeniyet mümkün olmadığı gibi, bir medeniyetin terakkisi de bu sosyal adaletsizlik nisbetinin artmasına bağlıdır: Yani, asıl üretici sınıfın kendi ihtiyacından çok daha fazlasını üretebilmesi ve onların sırtından geçinebilen nüfusun fazla olabilmesine.

BENİM TARİH ANLAYIŞIMA GÖRE, BU SOSYAL ADALETSİZLİK VE BU HÂLİN ZARURÎ KILDIĞI MÜESSESELER, KAÇINILMAZ OLARAK CEMİYETİN FARKLI SINIFLARA AYRILMASINA, YANİ SOSYAL ALİENATİONA VE SOSYAL ALİENATİON DA PSİKOLOJİK ALİENATİON VE SAİR ALİENATİON ÇEŞİTLERİNE YOL AÇAR.

İptidâi kültürlerde dahi yabancılaşma vâkıası mevcuttur zira mefhumu Hegel’in tarif ettiği tarzda anlayacak olursak her nevi yaratıcı faaliyetin bir alienation prosesi olduğunu kabul etmemiz gerekir ancak medeniyete mahsus olan bazı şartlar sebebiyle, medenî terakkiye paralel olarak alienationun da devamlı bir şekilde arttığını, bu medenîleşme ile birlikte yabancılaşmanın birçok çeşidinin ortaya çıktığını ve yayıldığını müşahede etmekteyiz.

Kültür ihtilâli, kültürel dejenerasyon ve kültür şoku meydana gelen memleketlerde ve bu cümleden olmak üzere Türkiye’de muhtelif alienation çeşitlerinin daha derin ve cemiyeti sarsacak ölçüde büyük problemlere yol açtığı net bir şekilde görülebilir.

Bu problemler gençlik üzerinde kesifleşmekte ve onları şiddet kullanma ve isyankârlık gibi tavırlara itmektedir.

Dikkat edilecek olursa, endüstrileşmiş ülkelerde bu problem daha fazla kesafet kazanmaktadır. Postindustrial veya başka bir deyişle süperteknoloji ülkelerinde bu problem çok daha büyük nisbette mevcut olmakla beraber, beşerî alienationun yerine ‘makine alienationu’nun geçmekte olduğu görülüyor. Her nevi faaliyetin neticesinin bir alienation sayılabileceğini nazarı itibare alacak olursak, çağımızda korkunç bir ölçüde yayılmış olan ve hemen hemen bütün kötülüklerin mucib sebebini teşkil eden bu problemin basit tedbirlerle hâlledilemeyeceği anlaşılır.

Gençliğin problemlerine esasen bütün medenî cemiyetlerde ve bütün sosyal sınıflarda müşahede edilen birçok problemin aslî sebebi olan, bu alienation hâdisesi perspektifinden bakılınca beşeriyetin bu hastalığı doğru bir şeklinde anlaşılıp ona göre bir çözüm yolu bulunmadıkça bu problemlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu sadece, genç ve tecrübesiz olmaktan ötürü, cemiyetin bazı hususiyetlerine karşı çıkmak ve bunları kolayca değiştirebileceğini zannetmek şeklindeki “birtakım yeni yetmelere” mahsus bir intibaksızlık probleminden ibaret olmadığı gibi, sırf bazı cemiyetlerin problemi de olmayıp, bütün medenî cemiyetlerin en mühim problemidir.

Problem bir sosyal organizasyon problemi olduğuna göre, bu problemin tek çözüm yolu var demektir:

Medenî sosyal organizasyonunun yapısındaki sosyal adaletsizliği yok edebilecek bir sosyal transformasyonu gerçekleştirebilmek. Bu ise kolay olmadıktan başka, değişikliğin aleyhinde olanların tepkisine yok açmak suretiyle şiddetli sosyal mücadelelere yol açmak tehlikesi vardır.

Vakıa bugüne kadar, ma’nada birçok ütopik nazariye ve inanç sistemleri ortaya konulmuştur. Bu nazariyeler uygulamada hiç arzu edilmeyen neticelere yol açabilmekte ve meselâ Marksist idealleri tatbik eden bazı ülkelerde parti mensubu olan idareci sınıflarla halk yığınları arasındaki sosyal alienationÇarlık zamanında kinden veya diğer medenî cemiyetlerde görülen ve bilinenlerden çok daha fazla olabilmektedir.

Şimdiye kadar bu hususta imali fikir eden mütefekkirlerin dikkat etmedikleri cihet şu ki, bu problem, medenî cemiyetlere mahsus olan ve ‘medenî’ bir cemiyet hayatında kaçınılması mümkün olmayan adaletsizlik’ temeline istinâd etmekte ve bu hâlin artışını tervîc ve teşvîk etmektedir. Vaktiyle kapitalist endüstri cemiyetlerinin sosyal organizasyonuna bir tepki olarak doğan ve gelişen, Marx’ın komünizmi, Pruodhon ve Bakunin’in anarşizmleri ve meselâ Amerika’lı Henry George’un, ‘tek vergili İktisadî sistemi’ gibi nazariyeler, muhtelif ülkelerde tatbik edilmiş ve edilmektedir. Netice pek parlak değildir.

Kanaatimce, bunlar arasında sadece Leo Tolstoy’un görüşleri, o da ancak bazı çok yeni teknolojik gelişmelerin zorlaması sebebiyle, nisbeten gerçekleşmesi mümkün olan bir çözüm yolu olarak aktüalitesini muhafaza edebilecek gibi görünmektedir. Bu zat, sosyal sınıflar arasında istismar ve sosyal adaletsizlik olmaması için ve emeğin yabancılaşması gibi kötülüklerden kurtulabilmek için, tek bir çare olduğunu; bunun da herkesin bütün ihtiyaçlarını bizzat üretmesi ve başkalarından hiçbir hizmet talep etmemesi olduğunu iddia etmişti. Zamanında çok revaç bulan ve Tolstoy’cu cemiyetler ce çeşitli ülkelerde tatbik dahi edilen bu görüşün başlıca kusuru şudur:

Böyle yaşamayı kabul ettiğimiz takdirde medeniyetin pek çok kolaylığından ve konforundan vazgeçmek ve ancak zarurî ihtiyaçlarımızı üretmekle iktifa etmek zorunda kalırız. Aksi takdirde, bütün ihtiyaçlarımızı tek başına karşılamamız mümkün olmadığından, işbirliği yapmak zarureti ve binnetice sosyal adaletsizlik kaçınılmaz olacaktır.

Medeniyet hürriyeti ve huzuru yok etmiş, fakat bunların yerine vazgeçemeyeceğimiz birtakım nimetler ikame etmiştir. Ancak bugünkü Amerika ve Japonya’da proleteryanın vazifesini artık robotların yapmaya başladığı ve yakın gelecekte, belki de bütün ihtiyaçlarımızı robotların karşılamakta olduğu bir dünyada yaşamaya mecbur olacağımızı hesaba katacak olursak, bunun bir bakıma diğer insanların emeğine artık ihtiyaç kalmayacağı için gerçekleşmiş olacağını ve sosyal alienationun yerine ‘makina alienationu’nun geçeceğini söyleyebiliriz.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:98-102

 

—————–

     [1] Ş. Uçar, Patterns and Trends in History isimli kitabında Ş. Uçar’ın iktibas ettiği, “the progress from an absolute monarchy to a democracy, is a progress toward a true respect for the individual. Even the Chinese philosopher was wise enough to regard the individual as the basis of the empire. Is a democracy, such as we know it, the last improvement possible in govemment? Is it not possible to take a step further towards recognizing and organizing the rights of man?” sözleri Thoreau’nun ferdiyete verdiği değeri göstermektedir:

PROF. DR. İLBER ORTAYLI BEYEFENDİNİN GİRESUN ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ SOHBETİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

30 Mart 2013 tarihinde Giresun Üniversitesi ile Giresun Gönüllüleri Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen, Tarihçi-Yazar Prof. Dr. İlber ORTAYLI’nın konuşmacı olarak katıldı.

İlber ORTAYLI Beyefendiyi dinlemenizi tavsiye ediyorum. Beyefendinin ilmî seviyesi çok yüksek sohbeti sayesinde günümüz olaylarını daha iyi anlayabileceğinizi,  değerlendireceğinizi ve tutarlı bakma seviyesine kavuşacağınızı umuyorum.

Allah Teâlâ bu güzel insanların sayısını artırsın.  Onların zamanın gerisini gördükleri gibi geleceğini görecek kadar fetanete ve ilme sahip olduklarını bir kere daha anlayacaksınız.

MELÂMÎLER VE MELÂMÎLİK


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

Türkiye’de meydana çıkan Bayramî Melâmiliği ve bilhassa son devir Melâmiliği, şimdiye kadar Avrupa’da ciddî surette tetkik edilmemiştir. Abdülbâkî Gölpınarlı Beyefendi tarafından telif edilen kaynak eserinde İstanbul’da bulunan Melâmi Pirânından bahisler vardır. Fakat melâmliğin “kitman usulü yüzünden” bu pirandan bazıları biraz gizli kalmış ve yerleri hakkında Melâmilerin kendilerinde dahi bilgi eksikliği oluşmuştur. Bu pirândan mahfî olan birkaç velinin kabir yerleri için; ileriki zamanlara bilgi ve kayıt olarak kalması, korunması niyetiyle, bahse konu kitaptaki bilgiler ile sunmaya çalıştım.

Allah Teâlâ cümlemizi onların şefaatine nail eylesin. Amin

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kaynak: Abdülbâkî GÖLPINARLI,
Melâmiler ve Melâmilik, 1931, İstanbul
PDF KİTAP İNDİR

 

HACI BAYRAM KABAYİ kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Melâmîlere nazaran İdrîsi Muhtefî’den sonra “Gavsiyyet” Hacı Kabâî’ye geçmiştir. Mumaileyh, an aslın Gürcü olup Topkapı’da Takkeci camiinin bânisi Melâmî ricalinden Arakiyeci İbrahim Çavuş’un azatlı kölelerindendi. İsmi Keyvan iken Melâmîler tarafından «Hacı Bayram» ismi verildiği gibi Sandal bedestanında elbisecilik ile meşgul olduğundan “Kabâyî” Iakabile de şöhret bulmuştu.

La’lîzâde, Kabâyî  Efendinin meşrebinin takvâ ve azîmet üzere bulunduğu cihetle halk ile ihtilaftan müçtenip olduğunu ve tâliplerin irşadına Bayrâmiyeden Bezcizâdeyitayin eylediğini bildiriyor.

Bu Bezcizâde, İdrîsi Muhtefînin halîfesi Muhiddin (Muhyî) değildir. Çünki Muhyî 1020 de vefat etmiştir. Ruznamçeci Süleyman Fâik Efendi (1254) “Hediyyetül ihvân”a yazdığı haşiyede bu zatın Bayramiyeden ve yine Bezcizâdelerden Şeyh Muhiddin Emin Efendi olduğunu tasrih etmektedir.

Kabâyî Efendi 1037 tarihinde vefat edip Takkeci camiinin karşı tarafında, caddeye yakın bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Sülüs yazı ile aynen

Lâilâhe İllâllâh Muhammedurrasûlüllâh
El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm
Terk Edüp Bu Fanîyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
İçyûp Eydûb Izzâsın Ehl-İ Diller Cem Olup
Dediler Târihini “Ruhuna Rahmet Dâima”
1307

 

ayak taşında keza Sülüsle

Küllü Şeyin Hâlikün İllâ Vechehû Lehü’l Hukmu
Ve İleyhi Turceûn Evâhiri Receb’ul Muracceb
Li Seneti Seb’un Ve Selâsîne Ve Elfün

yazılıdır. Merkadin etrafındaki parmaklığın ön tarafına mülasık bir taştada Ta’lik ile yazılmış şu beyti okumaktayız:

Hamzaviyye Kutbunun Bu Cennet-i Fâyiha
Ruhu İçin Oku Üç İhlâs Bir Fatiha

tarih olması iktiza eden “Ruhuna Rahmet Dâima”cümlesi senei vefatı ifâde etmiyor. bilâhare kabâyî Efendinin merkadinin arka tarafında ayni Kabâyî Efendinin merkadi gibi bir merkat buldum. Bu merkadin baş taşında

Kâtib-i Menşur Divân Şe Âlicenâb
Terk Edub Bu Fâniyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
….

yazılı . . Bu zat 968 sesinde vefat etmiş. Esasen “Ruhuna Rahmet Dâima” cümlesi de tamamile bu seneyi gösteriyor. Şu hâlde anlaşılıyor ki Kabâyî Efendinin taşına, Yalnız ilk mısraını hazif ve yerine gayri mevzun “El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm” cümlesini ilâve ederek aynen bu kitabeyi yazdırmışlardır. (sh: 156-157)

Hacı Bayram Kabai Kabri Yeni Hali

 Hacı Bayram KabaiTopkapı Mezarlığı, Maltepe Mh., İstanbul, Türkiye

BURSALI SEYYİD HAŞİM
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

La’lî ve Müstakimzâdelerin tahkikine nazaran Beşir Ağa’nın makamına Bursalı Seyyid Hâşim Efendi geçmiştir.

Bu zât, « Kitman » (Sır saklama) a ziyâdesile riâyetkâr olup kimse ile tarikata dâir sohbet etmediği gibi ihvânın cem’iyet ve sohbetine de müsaade etmemiştir. La’lî zâde, pederinden naklen Seyyid Hâşim Efendinin fevkalâde ibrâm ve ısrardan sonra yalnız Gedâyî Ali Efendi ye Seyyid Ali Efendinin kalbine bakmağa mezuniyet vermiş olduğunu söylüyor ve bu ihtifânın neticesinde tariki Melâmette kıllet (azlık) zuhurunu ve hatta bir çok ihvânın Hâşim Efendinin Kutbiyetinde yakîn tahsilinden mahrum kaldıklarını haber veriyor.

1088 senesi Ramazanının Kadir gecesinde vefat etmiştir.

La’lî zâde, babası La’lî Mehmet Efendi den Haşim Efendinin vefâtı hakkında şöyle bir menkabe naklediyor:

1088 senesi Ramazanının kadir gecesi, La’lî Mehmet Efendi  Hâşim Efendi de misafirmiş. İftardan ve teravihten sonra bir müddet sohbet ediyorlar. Sabaha karşı Haşim Efendi  hareme gidiyor. Biraz sonra Haşim Efendinin zevcesi harem kapısına gelip:

“Aman Mehmet Efendi  yetiş ; efendi vefat ediyor.”

diyor. La’lî Mehmet Efendi  hareme geçiyor ve Haşim Efendiyi hâleti nezi’de buluyor. “Yasin” okuyacağı sırada Haşim Efendi  “Allah” deyip teslimi rûh ediyor.

La’lî Mehmet Efendi  çok müteessir olup :

“Efendi m; makamınızı kime terk ettinız ve bizi kime bıraktınız ?” diye ağlamağa başlıyor. O sırada “Seyyid Ali’ye varın!” diye bir ses duyuyor. Ertesi günü cenaze merasiminde La’lî Mehmet Efendi  Seyyid Ali Efendi ye dikkat ve mahabbetle bakınca Ali Efendi  Mehmet Efendinin keşfini anlayarak durduğu yeri değiştirmek suretile Mehmet Efendinin nazarından kaçıyor ve bu suretle hâlin ifşa edilmemesini istediğini anlatıyor

Hâşim Efendi Edirnekapusu haricinde Emir Buhârî câmii karşısında caddeye nâzır bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Ta’lik yazı ile.

Seyyidî Âli Neseb Hâşim Muhammed Kân-ı Fazl
Kadre Erub Azm-i Firdevs Oldu Ona Layiha
Ruhu Kudsiyle O Şeb Pervâzı İlliyyîn Edub
Hatırıma İki Tarih Oldu Feyz-i Saniha
Göçtü Çün Hâşim Efendi Ânı Rabb’ül Âlemin
Hemcivâr Edüb Habîb-İ Ekrem’e El Fâtiha
1088

 

beyitleri mahkûktur (kazınmıştır) . Son beytin her iki mısraı da ayrı ayrı, tam olarak vefat senesini ifâde eder.

Bursalı Seyyid HaşimBursalı Seyyid Haşim Kabri Yeni

HACI OSMAN AĞA EFENDİ
ve

ŞEYHULİSLÂM
PAŞMAKÇIZÂDE SEYYİD ALİ EFENDİ
 kaddesellâhü sırrahu’l azîzân

Seyyid Hâşim Efendinin yegâne müridi olduğundan Melâmîlere nazaran Hâşim Efendi den sonra “Gavsiyyet” e bu zât geçmiştir. Ali Efendi Hâşim Efendi den ziyade Kitmâna (sır saklamaya) riâyetkâr olmuş, hatta eskiden görüştüğü âşık ve sâdık ihvânile bile tevhide âit bir şey konuşmamağa başlamıştır. La’lî zâde

“Peder merhum ile görüşür dört beş pîr âşık vardı. Encâmı neye varacaktır? Müstait tâlîpler görürüz. Efendimiz cümlesini zâhiren reddederler. Fakirler mahrum kalıyorlar; diye teessüf ederlerdi” diyor

Melâmîlerin “Seyyid Ali sultan” dedikleri Paşmakçızâde Ali Efendi hiç kimseyi irşâda mezun etmemiştir. Kendisini bu derece gizlemesi âdetâ insana şüphe veriyor. Acaba yıllarca medreselerde ulûmu zahireyi tahsil eden, saray ve ekâbir konaklarında ömür süren ve nihâyet kendisini ulûmu zâhire ikna’ ve itma’ edemediğinden Melâmîliğe giren bu Hoca Efendi hakikaten Melâmîliğe inanmışmı idi ve Hâşim Efendi acaba Sârban Ahmetler, idrîsi Mutefîler gibi bu Şeyhülislâmı teshir edebilmişmi idi ?..

Üçüncü Ahmet devrinde 1124 senesi Muharreminin dördüncü günü vefat eden Seyyid Ali Efendi vasiyeti mücibince EdirneKapusu mezarlığında Şehit Beşir ağanın dâmâdı Osman Ağa’nın yanına defnedilmekle zihinlere tebâdürü pek tabiî olan bu şüpheyi kökünden izâle etmiştir.

Melâmî Şeyhülislâm, hayatında hem mevkiini sıyânet için, hem de artık Melâmîlerin kan dökmelerini tecviz etmediğinden ihvânını himâye için “Takıyye”ye fevkalâde riâyet ettiği halde vefatında bu kitmana lüzum görmemiş ve pîrinin dâmâdı Osman ağanın yanma defnini vasiyet eyleyerek ihlâsı akidesini izhâr eylemiştir.

Medfeni, Edirne kapusu mezarlığında Emir Buhârî câmiine giden yolun sağ tarafında, biraz içerde taş parmaklıklarla çevrilmiş, üstü açık bir türbe hâlindedir. Osman ağanın solunda medfundur. Ağanın sengi mezarında

Huve’l Hallâk’ul Bâkî Hâzâ Kutbul Arifîn
Ve Zübdet’ül Vâslîn İlâ’llahi Teâlâ Merhûm
Ve Mebrûr Eddâric İlâ A’lâ’l Medâric-i Rabbihî
l-Gafûr Eş-Şeyh El-Hâcı Osman Ağa
Fâtiha

kitabesi mahkûktur (yazılmıştır) . La’lî zâde, Hacı Osman ağayı “Meczubi ilâhî” diye tavsîf ediyorsa da zannederiz ki bu cezbe, İsmâili Ma’şûkî ve Hamza Bâlî’nin cezbesi gibi olacak.. Yalnız cezbe kelimesinin ma’nasındaki iltibas, ağayı kayın pederinin âkibetinden kurtaracağı için âdetâ bil’iltizâm kullanılmış bir kelime. Başka suretle olsaydı, koca bir Şeyhülislâm, bu zata bu derecede merbut (bağlı) olamazdı.

Seyyid Ali Efendinin baş taşında Şâir Rahîmî tarafından yazılan şu güzel tarih mahkûktur:

Seyyid Ali efendi kitabesi

Türbe dahilinde Osman ağadan ve Ali Efendi den başka Ali Efendinin iki zevcesi ve oğlu ile Paşmakçızâdelerden Seyyid Mehmet ve Seyyid Ahmet isminde iki zât medfundur. Şeyhî merhum, Efendi için “Mecmaul bahreyni şeriat ve hakikat ve mevredün nehreyni ilmü ma’rifet,, dediği gibi şeyh Mürâdı Nakşibendî’ye mürid olduğunu da söylüyor.

La’lî zâde de Osman ağanın yanına defnini vasiyet ve vasiyeti mucibince hareket, halkın dedikodusunu mucip olup her kesin söylediği lâflarla isti’dadını izhâr eylediğini haber veriyor.

Osman Ağa ve Şeyhulislam PaşmakçızadeHacı Osman Ağa Efendi

Paşmakçızade Seyyid Ali EfendiPaşmakçızadenin Eşi Emetullah HanımPaşmakçızade aile kabristanı paşmakçızade aile kabristanı (2) Eyüp, İstanbul, Türkiye Necatibey ve Mısır Tarlası Mezarlığı

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

“Duvar yıkılınca Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâm’a girecekler.”

İbrahim aleyhisselâmın iki çocuğundan türeyen iki kavim.  Araplar ve Yahudiler.

Onlar, Habil ve Kabil gibi senelerdir birbirlerine olan karşı durumları ile mutlu olmadıkları gibi, yaşadıkları üzüntü ve sıkıntıları hiç bitmeyecekmiş  gibi birlikte hayat sürüyorlar. Müslümanlar kurban olan oğul için İsmail aleyhisselâmI derlerken, Yahudiler İshâk aleyhisselâmı söylüyorlar. (Bu konuda Arap Milliyetçiliği yüzünden İslam âlimleri arasındaki ihtilaf sürekli devam ede gelmiştir.)

Mana âleminden Hz. Musa aleyhisselâmın bizlere doğru yönelen bakışlarında, hep müteessir olduğunu görmekteyiz. Bunu bizim gibi başka görenlerde vardır. Eskiden ezilen taraf Yahudilerdi, şimdi devrân döndü Filistinliler oldu.  Allah Teâlâ, kaderi veçhedeki adalet sıfatının üzerini “Sabır” ismi öyle örtmüş ki,  zalim ve mazlum birbirinden bir türlü ayrılamıyor.

“Bu bekleyişin sebeb-i hikmeti nedir?” diye düşünen bizler için cevabın Kur’ân-ı Kerim’de bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerim tarihsel bir kitap değildir. Onun her ayeti günlere, çağlara hitap eder. Tevilâtını yüz defa yapsanız yine yeni bir tevili bulunur. Sure-i Kehf’in sırlı karanlığından sızan nurlu ışıklarda, Allah Teâlâ bu durumun kaderi veçhesini açığa vurmuş olsa da, bizler görmemek için elimizden geleni yapmaktayız. Bir çoğumuzun bildiği meşhur Hızır ve Musa aleyhisselâm kıssası, kaderi plandaki sabır isminin tecelliyatını aslında ibraz etmektedir. Kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Sûresindeki (18) âyetlerde geçmektedir. Bu kıssa hakkındaki malumat, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden tüm ayrıntıları ile birlikte rivayet edilmiştir. [1] Önce Kıssayı hatırlayalım:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır!!!]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdâr vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

Allah Teâlâ bu kıssada siyasetin ledünnî boyutunu haber vererek, “Hızır ile Hz. Mûsa aleyhisselâma bu üç olayla âdâb-ı ilâhiyeyi öğrettiler. Fakat bunu ancak ehil olan anlayabildi.

Birinci kıssada, Hızır İSTEDİM dedi. Geminin delinmesinde bir ayb vardı ve bunu kendine nisbet ederek istedimdedi.

İkinci kıssada oğlanın ana-babası mü’minlerdi. Onların tarafında hayr, oğlan tuğyan sahibiydi bu sebeple İSTEDİKdedi. Kemâl olan tarafı Hakk’a eksik olan tarafı kendine nisbet etti.

Üçüncü kıssada katıksız hayr vardı bu sebeple onu Hakk’a nisbet ederek RABBİN İSTEDİdedi.

Bu ilm-i ilâhidir ve bütün kemâl ehline gerekir. Hızır önce mahzûrâtı gösterip daha sonra olayların te’vilini haber vermiştir. Bunda amaç, Hz, Mûsa aleyhisselâmın istidadını denemektir.

İşte ilm-i ledün, ilm-i ilâhi, ilm-i vera’, ilmi vehbîdir.[2]

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarım.” [3]

 

Bu meyanda söylemek istediğimiz konu esasen şudur. Bilindiği üzere Yahudilerin tarihi “bir duvar ve tabut” meselesi vardır. Ne zaman ki Yahudiler “ağlama duvarı”nın altındaki varsayılan bu hazineyi çıkarırlar, oradaki gerçekleri görürler, ancak bu şekilde doğru olanı elleriyle bulurlar ve çözülmez denilen sorun çözülür.

Sekine (Tabut/sandık) sırlarını dışarı verir.

Yahudiler ayık olurlar.

O zaman Yahudiler Filistinlilere karşı tutumlarının yanlışlığını anlayıp, kendi öz kardeşlerine karşı yaptıkları haksızlığın farkına varırlar.

Bu ahvalin neticesinde, Yahudiler birer birer Müslüman olup İslâm dinine geçerler. Bu geçme radikal ve dinci Yahudi milletin ölmesi demektir. Hadis yorumcuları Yahudilerin ölmesi olarak bahsettikleri şeyde hep “kan” tarafını tuttular. Asıl ölüm  “düşünce bazındadır.” Cesedin ölmesine ölüm diyenler ölüm hakikatinden haberi olmayanların uydurduğu bir masaldır. Hz. İsâ aleyhisselâmın dirilttiği Lazar’a “Ölüm Nasıl bir şeydi?” Diye sorulunca;

“Hangisi daha iyi, hayat mı, ölüm mü? Ben de şaşırdım. O kadar da farklı değildi.” Demiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâmın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç hadisesinde namaz hakkında tekrar tekrar azaltılması konusunda istekte ve tavsiyede bulunmasının altındaki gerçek, Yahudilerin sabırsızlığıdır. Çünkü O, Yahudilerin gelecek de İslâma girecek olduğunu bildiğinden ısrarını bir türlü bırakamamıştır.

Yıllardır deccal ve onunla eşleştirilen Yahudilerin öldürülmesi diyerek beklediğimiz husus, aslında içlerindeki “kinin ölmesi”dir. Neticede Yahudiler İslâm’a girdikten sonra, Hıristiyanlardaki bağnazlık yok olup, onlarda İslâm’la şereflendiklerinde, insanlığın beklediği Hz. İsâ aleyhisselâmın gökten inişi gerçekleşmiş olacaktır. Yani Hıristiyanlar da millet olarak İslâm’a gireceklerdir.

Yüzyıllardır umutlarını yitirmeyen şeytan ve ona hizmet eden komitesinin hayalleri de sukuta erecektir.

Sonuç olarak, Hızır aleyhisselâmın düzelttiği duvarın altındaki hazinenin iki kardeşe ait olması ve  çıkartılması Yahudi ve Hıristiyanların Müslüman olması demektir.

Bu söylenenler için tevilât,  fantastik veya kurgu diyebilirsiniz. Bunlar, geleceğin getireceği hakikattendir.

Gelecek için “kaos”, “Armegedon” “kıyamet” beklentisinde olanların bu söylenenler hoşuna gitmez.  Onlar huzur ve refahı sevmezler. Mazoşist bünyeleri ile vampirleşmek, zombileşmek isteklerinden başka bir  hayalleri yoktur.  Onlar istemeselerde Allah Teâlâ dini tamamlayacak Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslüman olacaktır. Bu oluşum kan ve revan içinde değil , bilim ve gerçeğin ışığında gerçekleşecektir.  Her zamanki insanlık adına istediğimiz bu zamanın kısa ve huzurla ikmal edilmesidir.

Eğer Yahudiler üzerinde “Ultra-ortodoks Yahudiler” tam etkinliklerini kurabilmiş olsalardı,  duvarın altındaki hazine ortaya çıkar,  tereddütler izale olup “ütopik” masalların etkisinden kurtulurlardı.  Yahudiler “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında, dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmaları,  dolayısıyla dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine kavuşabilecekleri düşünülmektedir.

Theodor HERZL‘in 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Sultan II. Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamayıp başlarına sardığı “va’dedilen topraklar” meselesi Yahudi milletinin başını yakmıştır.  

Yahudiler, yollarını çelen ve ısrarcı tutumları ile  Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yaptılar. Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi. Vazgeçtiler .

Yahudilerin  bu aldatılmışlık içerisinde ezilmeleri ve gelecek nesillerine hiçbir zaman mutluluğu tarif edememelerine sebep oldu. Yahudilerin en yakın zamanda İslâm’a girdikleri günü biz göremezsek de bile çocuklarımız inşaallah görür.

KİM YAPTIĞI VEYA OTURDUĞU EVİN YIKILMASINI İSTER.
ÖYLEYSE İNSANIN, ALLAH TEÂLÂ’DAN YARATTIĞI DÜNYANIN
YIKILMASINI İSTEMESİ NE ACAİP BİR ŞEYDİR.

**********

ORTA DOĞU KRİZİNİN MİMARI: LONDRA

İngiltere kendisinin yarattığı İsrail’in sömürgesi haline geldiğini hissedince İsrail’in sahneyi terk etmesini sağlamak amacıyla, işgal ettiği toprakları boşaltmasını istedi. Bu tarihten itibaren diplomasi tarihi, Tel Aviv ile Kahire arasında gidip geldi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a bir prestij kazandırmak için Iran ve Suudi Arabistan, Mısır’a mali yardımlarda bulundu. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı.

DR. ABDÜLSAHİP YADGARİ DİPLOMASİ TARİHÇİSİ

 

İngiltere 1763 yılından beri, Fransa’yla sürdürdüğü çekişmelerin ardından, nihayet Paris Anlaşması’yla bu ülkeyi geri plana atmayı başardı. Bu anlaşmaya göre, Hint Yarımadası, Kanada ve iki stratejik ada olan Kıbrıs ve Malta, İngiltere’ye bırakıldı. Orta Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak, Büyük Britanya stratejisinde önemli bir konuma kavuştu. Orta Doğu’nun bu stratejik konuma kavuşmasından sonra İngiltere, bölgede 2500 yıldır önemli rol oynayan İran’ı, Hint Yarımadası’na ilişkin Asyalı rakibi olarak görerek, zayıflatma planlan hazırladı ve 19. yüzyıldan bu yana Rusya’yla birlikte bu amacını gerçekleştirmeye başladı.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TARİHİ, İNGİLTERE’NİN SÜREKLİ İKİ ÖNEMLİ KONUYLA İLGİLENDİĞİNİ BİZE GÖSTERİYOR:

BİRİNCİSİ DENİZ ULAŞIMINI SAĞLAMAK,

İKİNCİSİ BAŞKA BİR AVRUPA ÜLKESİNİN HİNT YARIMADASI’NA HÜKMETMESİNİ ÖNLEMEK.

Her iki konu da İngiltere için hayati önem taşımaktaydı. Bu iki strateji ile ilgili olarak İngiltere’nin dış politikasına dikkat edilecek olursa, Avrupa’yı Doğu ve özellikle de Britanya’nın ekonomik güvencesi olan Hint Yarımadasına bağlayan Orta Doğu ve Körfez havzasının önemi ortaya çıkar, İngiltere, bu iki temel stratejisiyle şimdiye kadar uluslararası ilişkilerdeki dengeyi kuran, yönlendiren ve uluslararası gelişmeler sürecini kontrol altında tutabilen tek ülke olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde iki süper güç, ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kalması da İngiliz zihniyetinden doğmuştur, İngiltere, ABD’deki son seçimlerde Demokrat Parti’nin yeniden kazanmasını önlemek için, Amerikan petrol kartelleri, bankalar, Pentagon ve genel olarak Amerikan milliyetçilerinin desteğiyle George Bush’un seçilmesini sağladı. Bu giriş, Orta Doğu’nun İngiltere’nin dış politikasındaki stratejik öneminin anlaşılmasına yeterlidir. 1967 yılında Mısır’ın İsrail ile yapılan savaşta yenilgiye uğraması ve 1970 yılında Cemal Abdülnasır’ın ölmesiyle iktidarın Enver Sedat’a geçmesinden sonra, İsrail tarafından petrol ve ticaretle ilgili iki strateji ortaya atıldı:

1. İsrail’in Arap ülkelerindeki petrolün sömürülmesine ortak olmasının gerekliliği,

2. Arap-İsrail ortaklığı; Batı Avrupa pazarına benzer ortak bir pazarın kurulması.

İsrail’in bu stratejileri, İngiltere’nin, Orta Doğu’da İsrail ile iç içe geçmiş işbirliği temeli üzerine kurulu diplomasisini değiştirmesine neden oldu. Pan Arabizm sloganı, bu kez İngiltere’nin teşvik ve tahriki ile, Kahire’nin değil, Bağdat merkezci bir şekilde Arap milliyetçilerin kafalarını meşgul etmeyi sürdürdü. Camp David Anlaşmasıyla Mısır artık Arap dünyasındaki eski çekiciliğini kaybetti, İngiltere, Irak’ta iktidarın yeniden Baas Partisine geçtiği ve Abdurrahman Arifin siyaset sahnesinden uzaklaştırıldığı 1968 yılından günümüze kadar İsrail’e, 1967 yılında işgal ettiği topraklardan çıkması için baskı aracı olarak Irak’ı kullanmıştır.

İngiltere, Irak’a, bu amaca ulaşmak için Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri yardımıyla geniş ölçüde destek verdi, İngiltere’nin Irak’a kitle imha silahlarının üretimi teknolojisi konusundaki desteğinin amacı, İsrail ve İran’ı tehdit etmenin yanı sıra, Saddam’ ı Arap dünyasının sözde kurtarıcı lideri olarak lanse etmekti. Irak’ın genişlemesi için General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi döneminde Kuveyt’in işgal edilmesi planı başarısız kalmıştı.

Bu kez İngiltere, 1956 yılında Fransa ile birlikte Mısır’a karşı yaptığı ortak savaşta (Süveyş Kanalı Savaşı) ABD karşısında diplomatik yenilgiye uğradı. Bunun anlamı şu: ABD’nin Bağdat Maslahatgüzarı Saddam’ı Kuveyt’i işgal etmeye ve İsrail tarafından işgal edilen topraklan geri almaya teşvik etti. Böylece Saddam Kuveyt bataklığında tuzağa düşürüldü. ABD, Saddam’ı atom bombası yapmaya kararlı gördüğünden bir siyasi blöfle tuzağa düşürdü. Öyle ki Saddam ABD’nin tahriki ile Kuveyt’e girerek hem kendi sonunu hazırladı, hem de Bush’un Irak’a girmesine bahane oluşturdu. Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Filistinliler Saddam’ı destekledi. ABD’nin, Kuveyt’in boşaltılması yönünde Saddam’a yönelttiği baskılar, Irak’ın İran ile gerçekleştirdiği savaşta başarıya ulaşamaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Pan Arabizm ve Filistin Kurtuluş Hareketi’ne ağır darbe indirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, Amerikan bankacılar ve Siyonistlerin nüfuzu söz konusu olmaya başladı. Bu sermaye sahipleri, petrol kaynaklarına ve “Kenan” ülkesinin topraklarına gözlerini dikmişlerdi. “Kredi ve Kiralama” olarak bilinen (petrol ve Yahudiler için devlet kurma) bir yasa, ABD ile İngiltere arasında imzalandı.

Bu yasanın birinci bölümü açık, ikinci bölümü gizli kaldı. Söz konusu yasanın gizli bölümünde şunlar yer alıyordu:

“İNGİLTERE TARAFINDAN KREDİ ALAN ÜLKE OSMANLI’DAN BAĞIMSIZLAŞARAK İNGİLTERE’NİN BOYUNDURUĞUNA GİREN TOPRAKLARDA PETROL ÇIKARILMASI KONUSUNDA ABD’LİLERE AYRICALIK SAĞLANACAK VE FİLİSTİN, YAHUDİLERİN ANAVATANI OLARAK TANINACAK.”

Bu yasa gereği, Arap Yarımadası’nın petrol kaynaklarına sahip toprakları ABD’lilere verildi.

1944 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN PETROLÜNÜN SÖMÜRÜCÜSÜ ABD OLARAK GÖRÜLSE DE, BU İNGİLTERE’YLE ANLAŞMASI ŞARTINA BAĞLIDIR, İNGİLTERE’NİN 16. YÜZYILDA KURDUĞU SÖMÜRGE STRATEJİSİ, SÜVEYŞ KANALI’NİN DOĞUSUNDA TARİHİ GEÇMİŞTEN, DOĞAL COĞRAFYA VE KÜLTÜREL BİRLİKTEN YOKSUN VE MİLLİ KİMLİĞE SAHİP OLMAYAN YENİ ÜLKELER YARATTI. BU ÜLKELERİN VARLIĞI, SÖMÜRGE NADESİNDEN BAŞKA HERHANGİ BİR TEMELE DAYANMIYOR.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış politika ve uluslararası ilişkilerde önemli rol ve konum elde etmek isteyen ABD’nin Demokrat Partisi siyasi açıdan; rakibi Cumhuriyetçi Parti ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki cenazesini parçalayarak, dünyanın diğer bölgelerinde ayrıcalıklar elde etmek isteyen İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerinin desteğiyle, dış politikasın yeniden yalnızlık politikası stratejisi benimsedi.

Ancak ekonomik açıdan, ABD-İngiltere arasındaki karşılıklı anlaşmalara dayanan projelerle, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi dünyanın çeşitli noktalarında, Amerikan şirketlerine büyük ayrıcalıklar kazandırdı. ABD tarafından elde edilen petrol ayrıcalıkları, yeni emperyalizmin dikkatini diğer ülkelerdeki servetlere çekti. ABD’nin Orta Doğu diplomasisi, bir süper güç olarak ikinci Dünya Savaşı sonuna kadar pasif bir şekilde sürdü. Aynı dönemdeki İNGİLTERE DİPLOMASİSİ İSE, KENDİ SÖMÜRGELERİNİ İKİ BÜYÜK RAKİBİ, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN KORUMAK AMACIYLA DEĞİŞİME UĞRADI, İNGİLTERE, MOSKOVA KOMÜNİZMİNİN SALDIRI OLASILIĞI YÜKSEK OLAN BATI AVRUPA’YA, ABD’ NİN ASKERİ GÜCÜNÜ CEZBEDEREK VE NATO GİBİ ASKERİ VE DİĞER BİRLİKLERLE ANLAŞMALAR İMZALAYARAK, İKİ SÜPER GÜÇ ARASINDA KİTLE İMHA SİLAHLARI ÜRETİMİ KONUSUNDA REKABET OLUŞTURMAK SURETİYLE BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU.

Soğuk savaş döneminde İngiltere yarattığı kaoslar ve bölgesel savaşlarla (iki Kore arasındaki savaş gibi) dünyada barışın sağlanmasını engelledi. Ta ki, ABD’nin askeri teknolojisi karşısında SSCB’nin çökmesi ve ABD’nin, dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmasına dek. Ancak İngiltere’nin Orta Doğu politikası aynen geleneksel sömürgeci temele dayalı olarak kaldı. Yani çarlık döneminde olduğu gibi Sovyetler Birliği ile geleneksel işbirliğini sürdürdü. ABD emperyalizmi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’daki nüfuzu karşısında etkisiz kalınca, bölgedeki milliyetçi akımları ve bağımsızlık isteyen liderleri güçlendirerek, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye karşı tavır aldı.

ABD, ekonomik durgunluğa düşme korkusuyla dış ticarette açık kapı tezini savundu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası koşullar ve Sovyetlerin Batı Avrupa’ya nüfuzu ve Moskova’nın İran ile Türkiye’deki bozguncu faaliyetleri, İngiltere’nin ABD’den yardım talebinde bulunmasına neden oldu. 1947 yılında İngiltere ABD’ye bir mektup göndererek, yarım asırdan beri Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeleri kendi yönetimi doğrultusunda kontrol ettikten sonra, şimdi mali sıkıntı yaşadığını, artık Moskova’den gelen Komünist baskılara daha fazla karşı gelemeyeceğini ve bu ülkeleri koruma görevini sürdüremeyeceğini belirtti.

Bu girişim, ABD emperyalizminin, İngiltere ve Fransa’dan boşalan bölgelere nüfuz etmesi için iyi fırsattı. ABD’nin Orta Doğu’daki ilk girişimi, Hint Yarımadası’na kadar uzanan bir bölgede, Doğu Akdeniz’de sahili bulunan, stratejik bir konumda olan Suriye oldu. ABD’nin Suriye ve Mısır diplomasisi, Orta Doğu’ya yönelik “Kapsayıcı Politika”nın başlangıcını oluşturdu, ancak kültürel ve tarihi farklılıklar ve İngiltere’nin bu bölgeye nüfuzu nedeniyle başarılı olamadı, İsrail ile İngiltere arasındaki stratejik işbirliği, Arapların İsrail’e üçüncü kez yenildiği, 1967 yılına kadar sürdü, İsrail bundan sonra İngiltere’yle, sömürülen Arap ülkelerinin petrol kaynaklarını paylaşmak ve Araplarla birlikte ortak pazar kurmak istedi.

İNGİLTERE KENDİSİNİN YARATTIĞI İSRAİL’İN SÖMÜRGESİ HALİNE GELDİĞİNİ HİSSEDİNCE İSRAİL’İN SAHNEYİ TERK ETMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA, İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARI BOŞALTMASINI İSTEDİ. BU TARİHTEN İTİBAREN DİPLOMASİ TARİHİ, TEL AVİV İLE KAHİRE ARASINDA GİDİP GELDİ. MISIR DEVLET BAŞKANI ENVER SEDAT İÇİN BİR PRESTİJ KAZANDIRMAK İÇİN IRAN VE SUUDİ ARABİSTAN, MISIR’A MALİ YARDIMLARDA BULUNDU. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı. Bu diplomasinin sonu “CAMP DAVİD” anlaşmasıyla bağlandı. ANLAŞMANIN EN ÖNEMLİ MADDESİ, Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulması idi.

SONUÇ OLARAK, BÖLGEDEKİ ANLAŞMAZLIKLAR, SAVAŞLAR, İSTİKRARSIZLIK VE KRİZLERİN TEMEL TAŞINI İNGİLTERE’NİN KAPKARA, SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI OLUŞTURDU, İNGİLTERE’NİN AMACI, ORTA DOĞU VE BASRA KÖRFEZİ BÖLGESİNDE KOMPLO VE BUNALIMLAR YARATARAK, BÖLGE İNSANINI, TÜM BU SORUNLARI YARATAN ETKENİ BELİRLEYİP SORGULAMAKTAN ALIKOYMAK VE BÖLGENİN DOĞAL JEOPOLİTİK YAPISINI DEĞİŞTİRİP DİĞER AKTÖRLERİN ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİRMEKTİ.

 

KAYNAK:

TURQUIE DIPLOMATIQUE,MART 2011, SAYI: 25


[1] Hadis için bak: Buhârî, İlim (3), 44, Enbiyâ (60) 29, Tefsîr (65), 18, 196-198. Müslim, Fedâil (43), 46, 170-184, hd. No: 2380. Tirmizî, Tefsîr (48), 19, hd. no: 3149. Musned, 5, 116-122. Ayrıca bak: İbn Kesîr, 5, 170-185. Bidâye, 1, 295-299. Fethu’l-Bârî, I, 176-179, VI, 334-338, VIII, 329-343.

[2] ÖZLER Nurten Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî’nin Hızır Risalesi [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi-149218, 2004.s.109-111

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”


Eski Yazı
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.

ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR.

ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layik oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.
3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı.
Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.
Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.
Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı.
İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.
İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler.
Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir.
Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir.
Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır.
İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

Aytunç Altındal: “Atatürk’ün vasiyeti Kasım ayında açıklanacak”
75 yıllık yasak bitiyor!
Kasım ayında açıklanacak/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”
Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.
Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

***************************************************

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM
VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ

 

BÜTÜN DÜNYANIN MÜSLÜMAN OLMASI


“Ümmetimden bir grup, kıyamet kopuncaya kadar, Allah Teâlâ’nın yardımına mazhar olmaya devam edecek, onları mahrum bırakanlar onlara zarar veremeyecekler.”[Tirmizi, Fiten 27, (2193)]

 

Müslümanların kıyamet telakkilerinde bütün dünyanın bir dönem zarfında Müslüman olması kabulü vardır. Bu konudaki ayet ve hadis-i şeriflerin yorumlarında âlimler bu sonuçları çıkarır. Ancak İnsanlık Tarihi gerçeklerine bakılınca “tümel kabullenme”lerin az olduğu görülmekte olunca şu şekilde fehmetmek gerektiğini varsayıyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin döneminde bir ehl-i kitabın imâni konuda mecburiyete tabi tutulmadığını gördüğümüzden, başka dönemlerde (Mehdi zamanı) de olmayacağı kesindir, denilebilir. Sözü uzatmadan bu meyanda akla sirayet eden düşünce, İslâm’ın bütün dünya insanları tarafından bilinmesi, duyulması vb.. gerçeğine ulaşırız. Yani, kıyamet kopmadan önce Allah Teâlâ göndermiş olduğu hak din olan İslâmı, kısmîlik vasfından çıkararak, cihanşümul kılacağına işaret ediyor demektir.

Allah Teâlâ ” Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56) buyurmaktadır.   İbn Abbas  radiyallâhü anh bu ayetteki  “bana kulluk  etsinler”  sözünü “Beni bilsinler”  diye açıklamıştır. İslâm âlemindeki dünyevi yetersizliklerimizi de varsayarsak, Müslümanların bunu başarması nasıl olacaktır, denilebilir.  Burada Allah Teâlâ’nın yardımının geliş cephelerinden en hikmetlisini izah edelim.  Desiseler ve komplolar dünyasında Allah Teâlâ, kâfir kullarını nasıl kullandığına en çarpıcı misal olarak  “yeni dünya düzenciler”inin 11 Eylül 2001 saldırılarını müstevli emelleri için dizayn ederken bütün dünyadaki insanlara İslâm’ın varlığından olumlu/olumsuz şekilde haberdar etmeleridir.

Görünüşte bu olay İslâm âlemi üzerinde ağır sorumluluklar veya terörist damgasını kazandırsa da yapılması yıllar alacak bir tebliği başarmış olmalarıdır. Belki buraya uygun düşmese de “reklamın kötüsü olmaz” sınıfından bu olay, insanlık için bir irkilme ve arayışın kapısını aralamış ve uyanışın başlangıcı olmuştur.

11 Eylül 2001  olayları geçen zaman zarfında, sonuçlarıyla uygulayıcıların hedeflediği neticeye doğru gitmeyip  İslâm âleminde “yeni uyanış çağını” başlatmıştır.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

مَنْ يُرِدُاللهُ بِهِ خيْراً يُصِيبُ مِنْهُ

“Allah Teâlâ kime bir hayır vermeyi dilerse imtihan için başına belâ verir”
(Tac: 3 cilt 644)

Bu hadis-i şerifinde Efendimiz buyuruyor ki “Allah Teâlâ’nın mümin kuluna şer veya hayır cinsinden her ne var ki, dönüşü hayır olacaktır.”

Öyle ise; bütün dünyanın Müslüman olması demek insanlığın İslam’dan haberdar olması demektir. Bu nedenle Müslüman kardeşlerimizin her alanda ve her yerde İslâm’ın temsilcisi olup Allah Teâlâ’nın kullarına örnek olmalıdır. Yoksa “herkesi Müslüman etmek” kavramı fıtraten yanlış ve hataların ve sıkıntıların doğuşuna işarettir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını düşününce o dönem insanlarının çok şanslı olduklarını görebiliyorum. O’nun varlığı gerçekten rahmetin ta kendisiydi. O münafıklara dahi merhamet göstermişti. Onun düşüncesinde “Hesap görücü olarak yalnız Allah Teâlâ vardı.” İnsanları hiçbir şekilde cezalandırma yoluna gitmemiş “Adalet”in en yüce temsilcisi ve örneği olmuştur.

Ya Rabbî Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin ümmeti olmaktan şeref duyar ve zatına şükrederiz.

Konuyla ilgi olabilecek ayet açıklamaları ve Hz. Mûsa aleyhisselâm ile sözü bitirelim.

Kıssa

Hz. Mûsa aleyhisselâm zamanında Firavun’un yardakçılarından biri (Haman), Hz. Mûsa aleyhisselâmı taklit ederdi. Malum, Hz. Mûsâ aleyhisselâm vücudu kıllı, göbekli, başı dazlak bir zât-ı şerif idi. Hamanâ bu nedenle, başına işkembe geçirir, karnına bir yastık koyar, elinde asayla Hz. Mûsa aleyhisselâmı taklit ederdi. Niye, çünkü Firavun’u güldürecekti. Hz. Mûsâ aleyhisselâm bu durumdan  haberdâr olup Allah Teâlâ ile konuşması sırasında,

“Yâ Rabbî ! Bunu kahret” dedi..Cenâb-ı Allah Teâlâhitap etti ki;

“Kahretmem” “O, Firavun’u değil, seni taklit ediyor.” [1]

*****

Ayet

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”(Bakara Sûresi, 256. Âyet)

Bu ayetin Tefsirinde

İbn Cerir Et-Taberî: İslâmda dine girmek için zorlama yoktur. (Tefsîr-i Taberî, Câmiu’l-Beyân, Mısır 1388/1968, III, 141. Cüz)

İbn Kesîr : Yani, kimseyi İslam dinine girmeye zorlamayın. Çünkü onun delilleri ve burhanları açıktır. Hiç kimsenin, kendisinin kabule zorlanmasına ihtiyacı yoktur. Allah Teâlâ, kimi İslam’a ulaştırır, kalbine genişlik verir, basiretini aydınlatırsa; o kimse bilerek, şuurla onu kabul eder. Allah Teâlâ kimin de kalbini kör eder, kulağını ve gözünü mühürlerse, dine zorla sokulması ona bir yarar sağlamaz. (Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I, 310)

Fahreddîn er-Râzî : Allah Teâlâ iman işini zorlama ve ikrah üzerine değil, benimseme ve tercih esası üzerine kurmuştur. (Tefsîr-i Kebîr)

Görüldüğü gibi âlimlerimiz bu konuda hep “Dine girmede zorlama yoktur” demiştir.

—–

[1] (İNANÇER, Ö. Tuğrul, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13)

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ


“Mehdi/lik”  fikri, Türkiye Müslümanları geneline bakılınca biraz fantastik gelse de, Şia inancında çok önemli bir yer tutar. Öyle ki, İran’da 14 Haziran 2013 tarihinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken yüzü yeşil bir örtüyle kapatılmış erkek fotoğrafları, ‘Mehdi yakında yüzünü gösterecek’ cümleleriyle yerel medyasında büyük yer tutmaktadır.”
(Haber Ajansları)

İlk Helâk Olacak Kavimler

Sh: 161/2.

“İnsanlardan ilk önce helâk olacak olan Faris’tir. (İran) Sonra onların arkasından Arab gelir.

Hz. Ebu Hüreyre radiyallâhü anh

**

Sh: 448/4.

“Arabın helâk olması kıyamet alâmetidir.”

Hz. Talha ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

**

Sh: 474/11.

“Bu günden sonra kıyamete kadar Mekke harp görmez. (Yâni onun üzerine harp olmaz.)

Hz. Hars ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

Kaynak:

Ramuz El-Ehadis – Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî

 

Kıyametin zuhura gelmesi ile Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisiyle ilgili yanlışı bol bir literatür bulunmaktadır. Bu beklentinin arka planında insanları dehşetengiz hadislere gömmek, kaos çıkarmak için yanlış bilgiler doğruluk cephesinden angaje edilerek sunulmaktadır. Bu eylem tarzı rastgele seçilmeyip  psiko-sosyolojik gerçeklere dayanmaktadır.

İnsanlığın hayatında “beklenti unsuru”,  yapılanma ve hareket kabiliyetini artırmada genellikle kullanılmaktadır. Toplum Mühendisleri tarafından, ispatlanması ve doğrulanması zor olan gelecek bilgilerinin servis edilmesi,  bir senede bağlanmasında, çaresizlik var olduğu için fanatik değerleri düşünceleri  kullanmaktadırlar.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile sonlanmış “nübüvvet” meselesinin açmazlarını çözmek ve insanları kullanabilmenin kolay yollarından biri olan Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm gelişi dezenformasyona uğratılmış mevzulardandır. Unutulmamalıdır ki, bahsedilen kişilerin gelmesi bir gerçek inançlı Müslümanın veya ehl-i kitabın inancında bir artırım oluşturamayacağı gibi ekstradan  zararların oluşumuna sebep olduğu insanlık tarihi gerçeklerindendir.

Allah Teâlâ’nın İslâm’ın asıl koruyucusu olduğunu hepimiz biliyoruz. Öyleyse “sahte Mehdi veya İsâ” lar konusundaki hikmeti nedir? diye düşündüğümüzde, kanaatimizce görünen manzara şudur.

Dinin zayıfladığı dönemlerde  bu türlü ifrat ehli kişiler veya hareketler, inanca karşı samimi olan kişilerin yaptığı hizmetten daha fazla faydalı olduklarıdır. Bu Allah Teâlâ’nın temiz insanlara nevrotik hasta insanlar ile yardım etmesidir. Kişilik bakımından bu çeşit hasta fikriyatta olanların kudret ve kuvvetleri normal insanlardan fazla ve yaratıcı olduğu kadar emperyalist çevrelerin “hain emelleri için kullanma güdüleri” durumu da olunca, engelsiz faaliyetleri ile değişimin/başkalaşımın temsilcisi olurlar. Bu kişilere tabi olanlar, çeşitli fikri değişim değirmeninin eleğinden geçtiklerinde ki “ayıklanma” pozisyonlarında ikinci veya üçüncü aşama olan “eylem menzili”ne gelince, fıtratı gereği yanlış yolunu terk eder. Düşünürseniz dünyevi emellerin kazanımları için oluşmuş bu kapasitenin verdiği sonuçlarla bilmediği veya ilgi duymadığı alanda, insanlar fikir sahibi olmuş ve ferdi bazda “iç çatışması”na düşmüştür. Tabiki olumlu söylenen bu hususun yanında kendini yok eden ve telef eden insanların var olduğunu da unutmamakta gerekir. Bahsettiğimiz bu durum “Allah Teâlâ’nın şerri hayra nasıl dönüştürür” sorusuna veya “Sizin şer gördüğünüz şeylerde hayır vardır” a cevapta olmaktadır.

Her köşede çıkan Mehdi bozuntularına  aldanmamak, temkinli ve duyarlı olmak isteyenler için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurduğu kelâmları burada zikredelim.

“Makamlardaki terazinin dönüşü Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gönderilmesiyle sona erdi. Bugün O rasülün (sallallâhü aleyhi ve sellem) otoritesi  altındayız. Bu nedenle bilgi, keşif ve adalet bu ümmette diğerlerine göre daha çoktur.

(Ümmeti Muhammedin) Hayatı (süresi) ne kadar sürerse, terazinin otoritesi güçlenerek keşif artar. Bu durum, insanların genelinde ve özel insanlarda ortaya çıkar. Artık bir insan kırbacıyla konuşur, ayakkabısının bağı evde ailesinin yaptıklarını ona söyler. (teknoloji artar)

Hz.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

‘Zaman Allah’ın kendisini yarattığı ilk hale döndü.’

Allah  Teala rükünleri yarattığında, onlardan bir buhar yaratmış, yedi göğü hareketsiz-sakin bir  halde o  dumanda var etmiştir. Her göğe onun için felekler yaratacağı şekilde bir emir vahyetmiş, gökleri civarü’lkünnes ve’l-hunnes’in yüzdüğü bir yer yapmıştır.

İmam Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer’inde   Şeyhul-Ekber’den rivayetle  dedi ki:

‘Kıyamet, keşf-i husûsî ve umûmî’nin bütün insanlıkta zâhir oluncaya kadar kopmayacaktır. Kıyâmet her yaklaştıkça, keşif insanlarda en olgun ve noksansız olur.’

 

Netice olarak bütün insanlığın keşfi nihâi kemâlâtını görmelerigerekiyor ve bu durumun bütün dünya genelinde zuhur etmediğini de  bildiğimize göre; Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisi içinde olanlara söylenecek bir söz vardır.

“ Daha gelmediler” “Bütün dünya geneline göre yüzyılların geçmesi gerekiyor.”

Hayır, yanlış biliyorsunuz diyenler varsa, onlara sözümüz “Komploya kurban gidiyorlar” demektir.

 

Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [ÜÇ YÜZ KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM- Cem' ve Vücud Kalbinin Sırlarından İki Sırrın Bilinmesi ]. hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

El-İmâm El-Ârif Er-Rabbânî Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler, Şubat 2006, Hatay/İZMİR, sh: 206

 

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

 

81 – Tekvîr Sûresi 15-) Fela uksimu Bilhunnesi; (İse) kasem ederim (B sırrınca) el-Hünnes’e (geri kalıp (dönüp) pusup kaybolanlara; gezegenlere?),

Not: Hz.Ali kerremallâhü veche  “el-Hünnes”i şöyle tefsir eder: “Bunlar gündüzün sinen-görünmeyen, geceleyin zahir olan-çıkan yıldızlardır (gezegenlerdir)… Battıkları vakit ise gizlendiği için görünmeyen yıldızlardır (gezegenlerdir)”

16-) Elcevarilkünnesi;

El-Cevar’e (yörüngelerinde akıp gidenlere, peryodlarını devredenlere), el-Künnes’e (yuvalarına (burçlarına) girenlere; gezegenlere?),

ALL THE KİNGS MEN, (2006) KRALIN TÜM ADAMLARI (Film)


“Bir şey bulmak için, ne olursa olsun büyük bir gerçek ya da kayıp bir gözlük olsun önce onu bulmanızda bir fayda olduğuna inanmalısınız. Ben uzun zaman önce bir şey buldum ve o günden beri ona sımsıkı tutunuyorum. Hayattaki başarımı ona borçluyum. Beni bugün bulunduğum yere o getirdi. Şu prensip. Bilmediğin şey sana zarar vermez. Okuduğum bir kitapta buna idealizm diyorlar. (Jack Burden)

Yönetmeni: Steven Zaillian

Türü: Dram, Gerilim

Yılı: 2006

Ülke: ABD, Almanya

Yayınlanan Tarih: 22 Eylül 2006

Senaryo yazarı: Steven Zaillian, Robert Penn Warren

Oyuncular:

• Sean Penn (Willie Stark)
• Jude Law (Jack Burden)
• Anthony Hopkins (Judge Irwin)
• Kate Winslet (Anne Stanton)
• Mark Ruffalo (Adam Stanton)
• Patricia Clarkson (Sadie Burke)
• James Gandolfini (Tiny Duffy)
• Jackie Earle Haley (Sugar Boy)
• Kathy Baker (Mrs. Burden)
• Talia Balsam (Lucy Stark)

Hakkında:

Şair ve romancı Robert Penn Warren, 1946′da yazdığı “All the King’s Men” adlı romanıyla Pulitzer Ödülü kazandı. Roman pek çok defa sinemaya aktarıldı.

Popülizm ve hırsın aynı bünyede birleştiği bir politikacı olan Willie Stark, hedefi uğruna her şeyi göze alan ve mubah sayan bir kişiliktir. Bu özelliği, ilk zamanlarda başarı kazanmasını sağlasa da, sonradan hızla düşüşe geçen kariyerinin de baş nedeni olacaktır…

Konusu:

Willie Stark yoksulluktan gelen, çökerek çocukların ölümüne neden olan bir binadaki usulsüzlüğü aydınlatmaya çabalayan iyi bir adam, zamanla vali seçilir. Ve her zaman olduğu gibi; politika, koltuk, iktidar onu da hırslandırır. Hırsıyla var olan ahlak değerlerini kaybederken, politik oyunların, ayak kaydırmaların, şantajın, göz boyamanın kitabını yazar adeta ve büyük bir kitle edinerek, kötülüğünün ve gücünün doruklarına çıkar. Fakat film de adamımızın bir de adamı (Jack Burden) vardır ki, tam aksi bir karakter. Onun kazanabildiği tek şey valinin köpeği olmaktır. Sevdiği kadını bile valiye kaptırırken sesini çıkaramayan bir zavallı. Vali yükseldikçe, aslında özünde kötü olmayan diğer adam ufaldıkça ufalır. Tüm riyakârlığı, iğrençliği tiksinerek izlediği halde tepki veremeyen bir küçük adam… Açıkçası Bu iki adamın hikayesinde aslında dünyanın gerçeğini izliyoruz.

Steven Zaillian yönetimindeki film, 1949 yılında Robert Rossen tarafından yönetilmiş aynı isimli filmin yeniden çevrimi. İlk filmin, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu da dâhil üç dalda Oscar kazandığını, aynı zamanda Robert Penn Warren imzalı romanın da Pulitzer ödüllü başarılı bir roman olduğunu belirtelim…

Filmden Kesitler

**

Willie Stark:

Valilerin sorunu, itibarlarını korumak zorunda olduklarını sanmaları. İtibar için yapmaya değecek hiçbir şey yoktur. İnsan öyle yaratılmamıştır. Artık başkan olduğum için vali olmadığımda birini gece yarısı görmek istersem yine yaparım.

**

Vali Olmadan Önce

Jack Burden:

Bay Stark. Bay Jack Burden. Nasılsınız? Herkes bölge saymanının iyi maaş aldığını, kapı kapı dolaşıp ev gereçleri satmak zorunda olmadığını sanır.

Willie Stark:

- Sanırlar.

- Mason City’de almıyor. Evet. Matematiğim karşılaştığınız başka bazı il saymanları kadar iyi olmayabilir. Ya da fazla iyi.

-Okul binası kontratında ne kadar çaldılar?

Bir bakalım. Jeffers’ın teklifi 142.000 dolardı. Moore’unki 175.000 dolar. 33.000 dolar, altıya bölündü, komisyon üyesi başına 5.500. Öyle basit ve güzel hallettiler ki, neredeyse hayran olursunuz. Jeffers’ın zenci işçi kullandığını belirttiler kalifiye işçi. Sonra da “Şuraya bakın, zenciler sizden daha çok kazanıyor. EI arabası itip, toprak çekerek.” Bu yetti. “Güle güle Bay Jeffers ve düşük teklifiniz. Zenci okul binanızı başka yerde inşa edin.” Sen neler döndüğünü halkın görmesi için uğraştın. Bu adamların ceplerini doldurduğunu öyle çok ve yüksek sesle söyledim ki Mason City’de bir işim olduğu için şanslıyım. Devlette, kapıdan kapıya veya başka iş. Şurada, caddenin köşesinde bir elimde kalem, bir elimde kağıt halka rakamları göstermeye çalıştım. Ama o sıcak güneşin alnında insanları durdurup aritmetik göstermeye çalışın. Pek iyi göremiyorlar ağır çalışmaktan dolayı gözlerine akan ter yüzünden. Özellikle de eşitliğe zencileri koyarsanız.

- Dayak yemeniz muhtemel.

- Muhtemel mi? Bir iki kere. Kasım ayında yine aday mısınız? Hayır. İşim bitti. Topal ördeğim. Eşim Lucy’yi de öğretmenlikten attırdılar. Umurumda değil. Para çalmak için yaptıkları okulda çalışmam zaten. Doğru. Şu anda sana özel iki kişilik cüzam kolonine bakıyorsun. Gazoz içerken. Öyleyse ne yapacaksınız?

Bilmiyorum. Babama çit yaparım, domuz beslerim, inek sağarım. İnancımı koruyacağım, Bay Burden. Yapacağım şey bu. Halka inancımı koruyacağım.

Neden, biliyor musunuz?

Zaman her şeyi gün ışığına çıkarır. Buna inanıyorum.

**

Kaderi Değiştiren Beklenmedik Kaza

Chronicle: Okul Trajedisinde 3 Çocuk Öldü Suç Hatalı Yapılan Yangın Çıkışında

Gazeteci: Yazan J ACK BURDEN Joe.

**

Teklif-Tezgaha gelme

Minik:

Ne diyorlar, biliyor musunuz? Bu okul işinde bizzat Tanrı’nın parmağı vardı diyorlar. Tanrı Willie Stark’ın yanında işe karıştı. Evet. Bazen onun yaptığı işe akıl sır ermez. Bazen de o işi başkasına yaptırır. Çizgili takımlı, büyük otomobilli, şişman bir adam yollar. Daha kötü patronlarım da oldu, bunu kabul ediyorum. Ne istiyorsunuz? Sizin için çalışmak istiyorum, Bay Stark. Yanlış bilgi almadıysam, siz de halk için çalışmak istiyorsunuz. Bana oy verirlerse onlara hizmet bir ayrıcalık.

- İl saymanı olarak mı?

- Evet. Bay Stark, Mason City belediye başkanlığına aday olup sabah yataktan kalkmanıza bile gerek kalmadan kazanabilirsiniz. Haberi yaymanız yeterli. Hırsızlarla tek başına mücadeleye girişen Willie Stark bizi uyarmaya çalışan Willie Stark dinleseydik çocuklarımızı kurtarabilecek olan Willie Stark. Ben Mason City belediye başkan adayı Willie Stark’tan bahsetmiyorum. Hayır. Bahsettiğim Willie Stark büyük Louisiana eyaletinin müstakbel valisi. Siz size bir avuç para uzatan bir adam gördünüz ve hayır dediniz. Benim gördüğümse şu. Bir kabinde bir adam görüyorum. Oy sandığına bakıyor. Bir işçi. Ve orada üç isim görüyor: Harrison, MacMurphy ve Stark. Bu adamın gördüğü aslında o üç küçük tabutun gazetedeki resmi ve büyük Vali Stanton’ın ölümünden beri onları öldüren güçlere direnme cesareti gösteren tek adamı. Oy veren o adam elindeki kalemle kutuyu işaretler, siz vali olarak uyanırsınız. Ve yanınızda uzanan o genç kadın alkolü onaylamayan kadın valinin karısı olarak uyanır. Benim gördüğüm bu. Şimdi meyveli gazozunuzla bir dakika düşünün bakın bakalım, siz de görüyor musunuz vali bey.

Jack Burden:

Peki. Harrison şehir adamı, MacMurphy ise taşralı. Tam taşralı değil, ama Harrison taşralının farkı anlamayacağından korkuyor. Bu yüzden de Harrison taşra oyunu bölecek birini arıyor. Taşraköy’deki bu dürüst adamı duyuyor. Birkaç çocuğun, okula tükürükten daha sağlam bir şeyle yapışması gereken yangın çıkışından düştüğü yerde. Onu şişirsin diye oraya Minik Duffy’i gönderir. Biraz daha şişirsin diye de Sadie Burke’yi. İkisi de ona ne kadar iyi olduğunu bu eyalette bir şeyleri değiştirme şansı olduğunu söyler. Ama hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü sen, Minik ve diğerleri bir adamı ne kadar aptal duruma düşürdüğünüz umurunuzda değil.

Sadie Burke:

Senin umurunda herhalde?

Öyle demedim. Umurumda değil.

Willie Stark:

Sadie. Ne oldu?

Jack Burden: Willie bana nasıl vali olmayacağını söylüyordu.

Ona söyledin mi? Hayır, söylemedim aslında. Hayır.

Willie Stark:

Neyi söyledi mi? Tabii. İşte bu akla yatıyor. Anlıyorum. Demek doğru. Kullanılıyorum. Öyle söylediler. Minik beni görmeye ilk geldiğinde gözlerinde görmüştüm. Ama kafamdan çıkarmaya çalıştım. Tamamen çıkardım. Daha iyi bilmeliydim.

Sadie Burke:

Bay Stark? Kendini Tanrı’nın beyaz kuzusu sandın, değil mi? Arka ayakların üstünde dikilip konuşma fırsatını bekliyordun. Bu rol için sana para verirlerdi. Bana veriyorlar. Ama bunu bile göremeyecek kadar aptaldın. Bedavaya yaptın. Sen sadece onların aptal kurbanlık koyunuydun ve ben… Onlara izin verdiğim için üzgünüm.

Uyanış

**

Willie Stark:

Sence nasıl gidiyoruz?

Jack Burden:

İyi sanırım.

Öyle mi? Böyle mi yazacaksın?

Tabii.

Memleketten uzaklaştıkça beni daha az dinliyorlar sanki.

Bu da mantıklı, değil mi?

Belki fazla şey söylüyorsun. Bilmeleri gerekeni söylüyorum: Vergiler, ücretler, otoyollar. Belki sorun söyleyiş biçimindir. Lucy’e, Minik’e, bana veya başkasına yüz yüze söylediğin gibi söylersen belki dinlerler. Bu nasıl olur bilmem. Başkasının seni nasıl algıladığını bilmek zor. Öfkeli, bıkmış ve söylediklerinde ciddi biri gibi konuşuyorsun. Ama kürsüde farklı. Üç basamak çıkınca diğerleri gibi konuşuyorsun. Seçim kazanmak isteyen bir adam gibi. Willie.

Evet?

Ne?

Yok bir şey. İnsanın vali olması şart değil. İstediğimi inkar etmiyorum. Yalan söylemeyeceğim, bu yüzden gözüme uyku girmiyor. Ama bazen insan bir şeyi o kadar çok ister o istekle öyle dolar ki ne istediğini unutur.İyi bir vali olabilirdim. Diğerlerinden çok daha iyi. Ama vali olmayacağım.

**

Halk Adamı Olmak

Adım Willie Stark. Mason City’denim. Bir konuşmam vardı. Bu eyalet ve ihtiyaçları hakkında. Ama benim söylememin anlamı yok, eyalet sizsiniz. İhtiyacınızı biliyorsunuz. Pantolonlarınızın dizlerine bakın. Mahsullerinize bakın. Çocuklarınıza bakın. Yırtık diziniz, çürük mahsulünüz ve cahil çocuklarınız var. Bu eyalet yüzünden. Bir konuşmam vardı, ama artık yok. Bay Duffy’nin şişman ellerinde şimdi. Değil mi, Minik? Haydi, göster herkese. Kaldır. Onda olduğu için benim başka şeyler söylemem gerekecek. Sakıncası yok. Çünkü söyleyecek başka şeylerim var. Cahil bir köylü hakkında bir hikayem var. Sizler gibi biri diyelim. Bu adam, bir süre önce, bu köylü bütün diğer köylüleri düşünmeye başladı. Onlar için ne yapabileceğini. Bir gün bizzat Tanrı’nın kendi elinin kudretli gücüyle bir şey geldi. İlinde inşa edilen tek tuğla okul binası yıkıldığında. Politikanın bozuk tuğlalarıyla yapıldığı için. Ve bir grup zavallı, gencecik öğrenciyi öldürdü, ezdi. Bu hikayeyi biliyorsunuz. Duydunuz. Okulu kötü tuğla ve demirden yapan politikayla savaştı. Ama kaybetti. Kaybetti. Ve okul çöktü. Çöktü. Çok geçmedi şehirden bazı kamu görevlileri büyük lüks arabalarında geldiler ve bu köylüye onun valiliğe aday olmasını istediklerini söylediler. Çizgili pantolonlarıyla onlar bana dedi ki MacMurphy aptalın teki Joe Harrison ise şehir mekanizmasının maşası. Ve bu hiçin, bu yardımsever köylünün seçime girip onlara dürüst bir yönetim vermesini istediler. Onlar kimdi, biliyor musunuz? O büyük lüks arabadakiler? Joe Harrison’ın kendi yalakalarıydı. MacMurphy’nin köylü oyunu bölmeye gelmişlerdi! Doğru! Sizin köylü oyunuzu! İşte orada! Şurada işte. Şehirden gelen hain Yahuda İskaryot yalakası, dalkavuk işte burada. Haydi, Minik. Bakın şuna. Joe Harrison’ın kuklası. Haydi, selamla. Haydi. Halk seni görmek istiyor. Selamla, haydi. İşte gidiyor. Hayır! Bırakın kalsın! Bırakın! Bırakın o domuzu, kendi pisliğinde yatsın! Bırakın. Ama beni dinleyin köylüler. Evet. Yalnız ben değilim. Siz köylüler de. Sizi de kandırdılar, tıpkı beni bin kere kandırdıkları gibi. Ama artık birini kandırma sırası bende. Şimdi ben onları kandıracağım. O büyük şehirli, çizgili pantolonlu yalaka köylü düşmanlarını. Kendi başıma vali adayıyım. Onları yenmeye geliyorum! Kan dökmeye geliyorum! İlk icraatım buraya bir yol yapmak olacak. Bataklıktan, timsahlardan ve yoluma çıkan her şeyden geçen bir yol. Bin kilometrelik bir asfalt. Eğer düzenli olarak buraya gelip köylü dostlarımı ziyaret etmem için gereken buysa. Sonra bu heybetli Mississippi’ye köprü yapacağım. Ben yaptırdığım için kendi adımı vereceğim. Sonra size yeni okullar yapacağım. Çocuklarınızı eve bedava yazı tahtası, kalem, kitapla yollayacağım. Böylece çalışıp benim yapacağım üniversite yolunda öğrenecekler ve oraya hepsi gidebilecek. Zengin çocukları gibi. Umarım dinliyorsunuzdur, köylüler. Çünkü onca yolu eve geri gidip haftaya size tekrar anlatmak için geri gelmek istemiyorum. Olay şu: Oy kullanmazsanız bir öneminiz yoktur. Öneminiz yoktur! Öneminiz yoktur! Ve şehirdekilerin söylediği kadar cahilsinizdir. Onlar da sofranızdan rızkınızı cebinizden her kuruşu çalıp teşekkür eder. Hiçbir şeyi olmayan bir avuç cahil köylüden başka bir şey olmazsınız. Çünkü hiçbir şeyi hak etmiyorsunuzdur. O yüzden beni dinleyin. Dinleyin beni. Gözlerinizi kaldırın ve Tanrı’nın kutsadığı katıksız gerçeğe bakın: Siz köylüsünüz ve bir köylüye köylüden başkasının hayrı olmamıştır. Bu parazitleri çivilemek sizin elinizde. – Sizin, benim ve Tanrı’nın. – Amin! – Joe Harrison’ı çivileyin! – Çivile! – MacMurphy’i çivileyin! – Çivile! Ve sizinle yollar, köprüler, okullar ve ihtiyacınız olan lokma arasına giren her namussuzu çivileyin. Çekici bana verin, ben yapayım! Postlarını ahır kapısına çivileyeyim! – Çivileyeyim!

- Çivile!

- Çivileyeyim!

- Çivile!

- Çivileyeyim!

- Çivile!

**

WILLIE STARK KAZANDI

Ben, Willie Stark, namusum üzerine yemin ederim ki anayasayı ve Louisiana eyaleti kanunlarını destekleyeceğim.

Jack Burden:

Willie’nin seçilmek için bana ihtiyacı yoktu. Ezici çoğunlukla kazandı. Eyalet tarihindeki en büyük farkla. …vali olarak bana verilen tüm görevleri yerine getireceğim. Tanrı yardımcımdır. Bu herk esin ona oy verdiği anlamına gelmez. Jack, Mason City’e git. Editörüm ona oy vermedi. …çarmıhtan inen İsa zanneden şu adam… Bu gazetenin yayıncısı ona oy vermedi. Bu adamlar ona oy vermediler. Ya da bunlar. Valinin eğitim yasa tasarısı geçmedi. Ya da senatoda petrolcülerin cebindeki eski tüfekler. Annem ona oy vermedi. Annem bu. O oy vermez. Şurada, makyaj masasının üstünde resimdeki o, ilk kocasıyla. Yanlış hatırlamıyorsam dördün ilki. Sağdaki sağdıç da manevi babam. O da Willie’ye oy vermedi. Aslında benim memleketimden hiç kimsenin ona vermediğini söylemek doğru olur. Niye versinler ki? Onun yoksullara verdiği yol, köprü, okul yapma vaatleri zenginlere karşı bir savaş ilanıydı. Onun gitmesini istiyorlardı.

**

Güç Bende Artık

Willie Stark:

Güç onlar değil. Güç, güçsüzlerin elinde ve o eller gücü bana verdi.

**

Kötüleri Geri Çağırma

Jack Burden:

Minik’in döndüğünü duyunca şaşırdım.

Willie Stark:

Birinin vali yardımcısı olması lazım. Minik’i yanımda hiç unutmak istemediğim bir şeyi hatırlatsın diye tutuyorum. Neymiş o? “Seni tatlı dille iknaya geldiklerinde onları dinleme.” Bir daha asla. Ben senin için ne yapabilirim ki? Tatlı dille ikna.

**

Tehditler

Bay DuMonde:

Bütün bu çılgınlıklar. Adam eyaleti hediye ediyor. Bu bedava, şu bedava, öteki bedava. Manyaklar dünyayı bedava sanıyor. Parasını kim verecek? Bunu merak ediyorum. Kimin vereceğini sanıyor?

Jack Burden:

Standard Petrol ve altyapı şirketleri herhalde. Ve paylarına düşeni ödeme gücüne sahip herkes. Sen ve ben, George. Biz vereceğiz. Bugünlerde hükümet eskiden hiç duymadığımız hizmetleri vermeye kararlı. Bu eyaleti vergiye boğacak. Yatırımları kaçırtacak. Sence konu gelip şuna dayanmıyor mu? Eğer hükümet bunca zamandır halk için bir şey yapsaydı artık yeter deyip Bay Stark’ı seçmezlerdi.

Onu bir daha gördüğünde şunu sor ona: Akan onca parada ne kadar cebine indirdiğini sor. Sonra da hakkında gensoru verildiği zaman ne yapacağını sor.

Bu eyaletin bir anayasası var ya da vardı, o cehenneme yollamadan önce.

- Soracağımdan emin ol.

**

Suçlamalar

Jack Burden annesi:

Bay Peyton, senin çalıştığın kişilerin bir tür yolsuzluğa mı karıştığını söylüyordu?

Jack Burden:

Yolsuzluk, yapan hangi çatalı kullanmayı bilmediğinde denir.

- Her ne diyorsanız.

- Çünkü endişe ediyorum…

- Bilmiyorum. Dikkatli olsam da, kimin nerede, ne zaman ne yaptığını nereden bileyim?

**

Gensorusu için Büyükleri Kullanma

Willie Stark:

Yargıç Irwin Vali Stark Gensorusunda Muhafazakarlara Katıldı

Yargıç Irwin: Anladıysanız ve içkinizi bitirdiyseniz evimden defolup giderseniz sevinirim. Sağ olun yargıç, galiba bir yudum daha alacağım. Gazetede görüyorum, sizden de duydum ama dua ile Tanrı’ya götürdüğünüze emin misiniz?

Bu konuda vicdanım rahat.

Bakın bu rahatsız edici.

Çünkü yanlış hatırlamıyorsam şehirde o sohbetimizi yaparken diyordunuz ki, MacMurphy ve adamlarının hakkımda söyledikleri ayıplamaya bile değmez. Size veya onlara taahhüdüm yok, sadece vicdanıma.

- Kusura bakmayın, neyinize?

- Siz kusura bakmayın. Vicdan gibi bir sözcüğü bu kadar rahat kullanamayacak kadar uzun süredir siyasettesiniz. Hayır, vicdanım bazı şeyler dikkatime geldiğinde değişti. Tabiri caizse, sizin kamu hizmetlerinizdeki kimi noktalar. Biri sizin için bir şey mi kazıp çıkardı? Topraktan. Evet. Bir tek şey değil, çok derin de değil. Toprak ilginç bir şey. Tanrı’nın yeşil dünyasında sualtı hariç topraktan başka bir şey yok. Düşününce o da toprak aslında. Otu yeşil yapan toprak. Nefes almasına izin veren. Karımın parmağındaki pırlanta aşırı ısınan topraktan başka şey değil. Bizler yüce Tanrı’nın ellerinden üflenen toprak değil miyiz? Siz, ben, George Washington. Ve Jack. Yine de gerçeği değiştirmiyor. Bir şeyi değiştirmeye değil, aydınlatmaya çalışıyorum. Evet. Gensorum için bağıran MacMurphy ve takımının sorumlu kanunlara uyan adamlar olduğunu mu söylüyorsunuz? Evet, sorumlular tabii. Alta Enerji’ye, petrol şirketlerine ve öteki hırsızlara. Ben bunu bilemem. Bilmemenin tek yolu bilmek istememek.

Ben emekli oldum, Bay Stark. Bir gazeteci fikrimi sordu, söyledim.

Emekli olsanız hiçbir gazeteci size bir şey sormak istemez. Söyledikleriniz önem taşıyor. Sizin gizlemeye çalıştığınızdan çok daha fazla. Bu yüzden sizden rica ediyorum: Köpekleri geri çağırın.

Rica etmek söylemekten farklıdır ve bu bana söylemek gibi geldi.

Sana da öyle gelmedi mi Jack?

Uzun zamandır yargıçsınız.

Evet, öyle.

Nasıl bir duygudur sizce artık olmamak?

Bugüne dek hiç kimse gözümü korkutamadı. Diyeceğimi dedim, farklı bir şey demek ve düşünmek için neden görmüyorum. Kanunlar ve adamlar hakkındaki ifadelerinize rağmen, bayım.

Siz bilirsiniz.

Haklıymışsın, Jack. Kolay korkmuyor. Yargıç, öfkeden çok acı içinde gidiyorum. Gidelim. Sugar Boy’un yatma vakti geçti. Patronun seni çağırıyor, Jack.

Jack:

Bu ziyareti kimseye ilan etmemeni öneririm. Fikrini değiştirirsen diye.

**

Geçmiş Kazanımındaki Karalar

Willie Stark:

Jackie, tam sana göre bir işin var.

Jack Burden:

- MacMurphy.

- Hayır, yargıç. Aslanı dize getirirsen bütün orman korkudan titrer ve hepsi hizaya gelir.

- Hiçbir şey bulamam.

- Evet, bulursun. İnsan günahla döllenir, ahlaksızlıkla doğar ve bebek bezinin kokusundan kefenin kokusuna geçer. Bir şey bulursun. Ve sağlam bir şey olsun.

Jack Burden:

Patronu memnun etmek dışında, Yargıç Irwin hakkında zaten bilinenin ötesinde bir şey bulmada pek avantaj görmüyordum. Bilinen; baban hiçbir şey söylemeden seni ve anneni terk ettiğinde onun sana iyi davrandığıydı. Bilinen; sana babanın öğretmesi gerek en şeyleri öğrettiğiydi. Bir beyefendi olmayı. Sıkı tokalaşmayı. Tüfeği güvenli şekilde doldurup vurmak istersen ördeği havalandırmayı. Bilinen sana gerçek babandan daha iyi baba olduğuydu. Hiç tanımadığın babandan.

**

Gerçek Her Zaman Yeterlidir

Willie Stark:

Yargıç Irwin hakkındaki araştırman nasıl gidiyor?

Jack Burden:

Hiçbir şey.

Hiçbir şey bulmadın mı, yapmadın mı? Bulacak bir şey yoktu. Çin’e kadar araştırsam da bir şey bulamam.

- Ve iftira atmam.

- İftira mı? Kimse iftiradan bahsetmiyor. Buna hiç gerek yok. Gerçek her zaman yeterli. Sen sadece gerçeği bul.

Zaman ve para kaybı. Tanrı aşkına, artık kimse beni dinlemiyor mu? Yapmak istemiyorsan yapma. Yoksa zam mı istiyorsun? İstesen de istemesen de sana 100 dolar zam yapacağım. Daha çok para istesem kazanırım. Bana sevgiden çalıştığını mı söyleyeceksin? Sana çalışmamın nedenini bilmiyorum, ama sevgi veya para değil. Doğru, değil. Ne olduğunu da bilmiyorsun. Ama ben biliyorum.

Neymiş?

Evlat, bana çalışıyorsun çünkü ben böyleyim sen de öylesin ve bu olayların doğal akışında tesis edilmiş bir anlaşma.

**

Halk Desteğini Elde Tutma

Willie Stark:

Şu anda kapalı kapılar ardında sizin ve benim gibi burada, meydanda değil sırtlan başlı, koca göbekli orospu çocuklarıyla dolu bir yasama meclisi oturmuşlar hakkımda nasıl gensoru vereceklerini düşünüyorlar. Hırsızları çalıştırdığım için diyorlar. ” Hepsi bu mu?” diyorum. Tabii var. Garajımda bir kutu yağ da var. Çünkü insan yapımı her makine çalışmak için arada sırada ondan birkaç damlaya ihtiyaç duyar! Ama benim hırsızlarımın onlarınkinin aksine ödleri kopuyor fazla hırsız olmaktan. Benimkiler Standard Petrol ve enerji şirketlerinin hırsızlarına kıyasla devede kulaklar. Üstelik benim gözüm benimkilerin üstünde. Bu hırsızları gözetleyen yok. Kimsenin gözü onların üstünde değil onlar bu eyaletin kaynaklarını çalarken!

**

Gizli Şeyleri Dostlar Arasında Ara

Willie Stark:

- Kendine dedektif diyorsun.

Jack Burden:

- Kesinlikle değilim… Aşağılık herif beyaz boyayla aklanmış!

- İstemek, olmakla aynı değil.

- Biliyorum!

- Hissedebiliyorum. – Bu da aynı şey değil. Bu bilgiyi nereden buldun?

Kayıt Dairesi’nden. Hepsi orada. Evlilik ilanları, tapular, vatandaş sicili.

Vatandaş sicili vatandaş için, bizim değil. O yüzden adı bu. Orada hiçbir şey bulamazsın! Sana araştır dedim, ayağınla biraz eşele demedim.

- Çıkıp onlarla konuşman gerek.

- Kiminle?

Vatandaşla. Onu tanıyanlarla.

Aradan çok zaman geçmiş. Ama bak hala yaşıyor, değil mi? Sorun çıkarıyor. Git ve biraz ellerini aşındır, Tanrı aşkına. Bizim yaptığımız gibi.

Jack Burden:

Saygıdeğer yargıcın dosyasında bulunacak her ne vardıysa çoktan geçmişe gömülmüş olacaktı arka bahçeye gömülen ölü bir kedi gibi. Ama böyle gömülü ne olabilirdi? Burden Kıyısı gibi bir yerde. Sen ve arkadaşlarının büyüdükleri bu yerde. 300 yıllık meşe ağaçlarının gölgesinde ve kendine ait bir yerde olma duygusuyla. O arka bahçedeki geçmişi deşmek için kendine önce o geçmişteki kızı aramanı söylüyorsun. Anne Stanton. O zamanki valinin kızı. En iyi dostun Adam’ın küçük kardeşi. Bir gün artık küçük olmadığını fark ettiğin ve birdenbire bunun seni çarptığı kız. Öyle sevdiğin ilk kızdı o. Ve anlaşılan o ki, son kız. Böylece onun kafandaki görüntülerine tutunursun yıllar boyunca. Hiçbir kanıtın olmasa da bir gün yine öyle olacağına inanarak. Kilisede buna inanç diyorlar. O yüzden ben de öyle diyeceğim.

**

Jack Burden:

Bir gün herşey kendiliğinden çökecek.

**

Willie Stark:

Anlamı olan hiçbir şey kolay değildir.

**

Köylünün hakkını Almak Zor İşlerdendir.

Willie Stark:

Bas bas bağırarak sofralarında hakkım olmadığını söylüyorlar. Sofralarındaki onların. Ben onu almaya çalışmıyorum. ” Durmayın, o sofraya oturun.” diyorum. ” İstediğiniz kadar yiyin. Yiyemeyecek hale gelene kadar. Ama artık isteseniz de yiyemeyecek hale geldiğinizde o sofrada kalanları orada bırakın, çünkü onlar da bizim.” Ve bu yüzden beni mahvetmeye çalışıyorlar. Sofrada bıraktıkları artıkları alıyorum ve onları size bir şeyler inşa etmek için kullanıyorum diye! Beş bin kilometre kaldırımlı otoyol yüz on bir yeni köprü, 208 yeni okul inşa etmekte 60.000 yepyeni iş yaratmak için! Beni mahvetmek istiyorlar çünkü sizi mahvetmek istiyorlar. Ama sizin isteğiniz benim gücümdür. Sizin ihtiyacınız benim adaletimdir. Ve onlara izin vermeyeceğim!

**

Siyasette Gerçekten İyi Dilekler Olur Mu?

Willie Stark:

Rüyamda geldi aklıma. Sen Savannah’da kova, kürekle oynayıp istiridye yerken.

Jack Burden:

Ne geldi? Bu eyaletin gördüğü en iyi personelli, en iyi donanımlı en büyük sağlık merkezini inşa edeceğim. Bu ülkenin gördüğü. En kralını. Bu asil yatırıma katkıda bulunmak için ne yapmamı istiyorsun? Bana başhekimimi vermeni.

Peki. Düşündüğün kişilerin bir listesini ver.

Bir tek isim var: Dr. Adam Stanton. Bu hastaneyi birinin yönetmesi gerek. En iyisi olmalı, değil mi?

- Adam Stanton en iyi değil.

- Bana lazım olan için en iyisi. Yoksa parayı asla onaylamazlar. Willie, Adam eski bir dostum. Çok iyi biliyorum, yoksa senden istemezdim. Onu tanıyorum, seni de. Kabul etmez.

Benim neyim yanlış ki?

Ona göre neyin değil ki? Sen babasının savaştığı her şeysin. Senden değilse bile temsil ettiğinden nefret ediyor.

Ondan beni sevmesini istemiyorum. – Hastane yönetmesini istiyorum.

- Senin hastaneni.

Halkın hastanesi. Her fakir köylü ve zenci en iyi hizmeti tek kuruş vermeden alacak. Bu hoşuna gider. Hayır. İstediğin ailesinin adını senin adının yanına koyması. Onu senatörlerin önüne çıkarıp şöyle demek için: ” Buraya bakın, bakın yanımda kim duruyor. Bu eyalete hizmet etmiş en şerefli adamın oğlu.” Getir onu.

**

Gençlik Bir Başkadır.

Jack Burden:

Gençlik arkadaşın sahip olacağın tek arkadaştır. Çünkü artık seni görmüyordur. Zihninde bir yüz görüyordur, artık varolmayan bir yüz. Ve bir isim söyler… Sivri, Ahbap, Kızıl, Paslı, Jack. …artık varolmayan o yüze ait isimler. O hala senin eskiden olduğun gibi idealist gençtir. Hala iyiyi ve kötüyü siyah ve beyaz görür. İnsanları da günahkar ve aziz, ama asla ikisi birden değil. Sen artık ikisini ayırt edemediğin için kendini bilgide üstün hisseder. Seni buna iten de budur. – Bıçağı saplamaya çalışırsın. Çünkü başarısızlıkta bir tür züppelik vardır. Bir sarhoşun ağzının eğilmesi gibi.

**

İyi İnsan Olmak Sorun

Jack Burden:

Sana bir şey söyleyeceğim. Sözümü bitirmeden bağırmaya başlamanı istemiyorum. Vali Stark yapmakta olduğu sağlık merkezine müdür olmanı istiyor. Ne istersen söylemen yeterli, senindir.

Dr. Adam Stanton:

– Para mı?

- Öyle demedim. Parayı ne yapayım? İstediğim her şeye sahibim. Etrafına bak.

Para demedim.

Öyleyse ne? Bu işe yaramayınca sıradaki ne?

- Bir tür tehdit mi?

- Tabii ki değil.

İşini böyle halletmiyor mu? Buna güvenmiyor mu? Rüşvet ve tehdit.

Bunu sana asla yapmam ve kimseye de izin vermem.

Biliyorsun. Onun ne düşündüğünü sanıyorsun, bilmiyorum. Senin ne düşündüğünü de. Ama pohpohlama olamaz. İstediği bir şeyi vermek istemeyen herkes için ne düşünüyorsa onu düşünüyor.

- Geçmişlerinden bir şeyi.

- Az önce öyle değil dedin.

- Geçmişleri değil, zayıflıklarından.

- Aynı şey.

- Hayır, değil. Bunu tartışmayacağım, Jack. Artık okulda değiliz. Bana hak vermen umurumda değil. Haklı olmam da. Ama haklıyım.

Öyleyse ne, Jack? Zayıflığım ne?

Kırık bir şeyi olan birine bakınca onu düzeltmeyi istemekten kendini alamıyorsun.

- Bu bir zayıflık mı?

- Kimilerine göre öyle. Sana göre.

- Utanç verici değil.

- Öyleyse söyle, Jack. Söyle lütfen. Bu neden bir zayıflık?

- Söylememe gerek yok.

- Bence var. Bilmiyorsan, bırakayım düşün. Anlayacaksın. Hayır, Jack. Patronuna gidip büyük silahları çekmeden başarısızlığa uğradığını söylemek zorunda kalırsın. Kendi iyiliğin için söyle, bu neden bir zayıflık?

Çünkü sana yapmak istemediğin şeyleri yaptırıyor. İyiyseler. Ve bu iyi.

O olmayabilir ama bu iyi.

Seni görmek güzeldi, Adam.

**

Kazancımız Düşmanımız

Aslanı dize getirirsen bütün orman korkudan titrer ve hepsi hizaya gelir.Willie Stark”

BAŞ DANIŞMAN SAMUEL IRWIN

BAŞ DANIŞMAN MORTIMER LITTLEPAUGH

Sorgu Hakiminin Kararı Littlepaugh Ölümü Kaza Littlepaugh’nın Savannah’da

Lily Littlepaugh adında bir ablası var.

Jack Burden:

Bayan Littlepaugh?

Sigorta şirketinden misiniz?

Hayır, değilim. Ama kardeşinizin sigorta poliçesini biliyorum. Gerçi pek alacak bir şey yokmuş. Karşılığında borç almış. Neredeyse tüketmiş. Değil mi? Yani siz neredeyse hiçbir şey için yalan söylediniz. Şimdi gidip pencereden atlamayın. Sebep para değildi. Utançtı. Mezarlığın iyi kısmına gömülmesini istedim. Arkaya, günahkârların yanına değil.

Neden kendini öldürdü?

Onu buna ittiler. O hırsız Irwin’e yer açmak için. Kardeşim Adalet Bakanlığı’na gitti ve adamları Irwin hakkındaki her şeyi ve rüşvetleri bildiğini söyledi. Ama dinlemediler.

- Bana yalan mı söylüyorsunuz?

- Hayır, onu öldüren buydu. Bana mektup yazıp anlattı. Ve o gece… Tamam, durun.

Ne mektubu?

Bana yazdığı, her şeyi açıklayan mektup. Irwin’in kolaylık yapması için para aldığı dava ve enerji şirketinin kardeşimi kovarak ve işi Irwin’e vererek rüşvetleri nasıl gizlediği. O mektup şimdi nerede? Ne oldu ona? Bende. Bunca zaman sakladınız mı?

Mektup burada mı?

Evet

**

Oyunda Bulunmak

Jack Burden:

Merhaba Anne.

Anne:

- Adam’ı görmeye gittiğini biliyorum.

- Gittim. Ne olmuş?

Ona ne dedin?

Oraya gidip ona iş teklif ettim. Beni suçlamanın yararı yok.

- Seni suçlamıyorum. – Kulağa öyle geliyor. Kulağa öyle gelen sensin. Kendini bir duyabilsen. İşi almasını istiyorum. Oraya gidip tekrar sormanı istiyorum. Jack, o nasıldır bilirsin. Ağabeyim vali oğlu senatör torunu, bir generalin torununun oğlu.

Jack Burden:

Adam hakkında zaten bildiklerimden farklı bir şey anlatmıyordu. Ama benimle yan yana yürürken anlatıyordu ve önemli olan da buydu. Bu yüzden bunu istediği kadar sürdürmesine izin verdim. Adam’ın kararını çoktan verdiğini biliyordum. Daha ilk teklif ettiğimde işi kabul etmeye karar vermişti. Sadece ziyaretimle bugün arasına zaman k oyuyordu gururu nedeniyle. Yok olup gitmeden önce bir şeyin parçası olmak için bunu yapması gerek. Ama sözlerindeki bir şey beni rahatsız etti. Sahne dışından gelen bir gürültünün rahatsız edişi gibi. Nasıl bir hayat bu? Duyuyorsunuz… Ölülerin bekçisi. …ama anlamını yakalayacak kadar net değil. Kabul etmesini istiyorum. Buna mecbur. Bu yüzden de bir kenara itiyorsunuz.

**

WILLIE STARK TIP MERKEZİ

Willie Stark:

Ne düşünüyorsun peki doktor?

Dr. Adam Stanton:

Bence eyalet halkına yararı olur size de oy kazandırır.

Oy kazanmanın bir sürü yolu var. Daha ucuz.

Yani anlıyorum. Çünkü anladığım bazı şeyler var. Ve anlamadığın bazı şeyler. Benim de olduğu gibi. Ama ben kısrağı neyin koşturduğunu bilirim. Ve her zaman kötülükten iyilik çıkarılabilir.

- İki şey etti.

- O zaman bildiğim iki şey bu.

Ve ikisi de yanlış.

Hayır, ikisi de yanlış değil. Kusura bakma. Her zaman kötüden iyi çıkarabilirsin, her şeyde. Politikada, şiirde ikisinin arasındaki her şeyde. Fark etmez. Bir adam bir sone yazar ve iyidir. Hakkında yazdığı kadın bir başkasıyla evliyse sonenin değeri azalır mı? Tutkusunu gayri meşru mu kılar? Gel, sana bir şey göstermek istiyorum. Aslında bir şeyi anlamak hiç fena olmazdı.

Eğer dediğiniz gibi, başlangıçta fikirden itibaren yalnız kötü varsa ve iyi kötüden çıkarılmalıysa neyin iyi olduğunu nasıl bileceğiz?

Basit. Zaman içinde uydurursun.

Neyi?

İyiyi. Neden bahsediyoruz?

Zaman içinde uydurur musun? Evet. Bir milyon yıldır yapıldığı gibi. Ağaçtan inip, bataklıktan çıktığımızdan beri. Doğruyu pişirip getiriyorlar. Kimse onu beğenmezse, yeniden pişiriyorlar. Biraz daha farklı, üstünde kapakla. Biliyor musun? Kapak altındaki şeyler kapak altında olmayan şeylerden farklı değil.

Beni bir şeye ikna etmek zorunda değilsiniz, Bay Stark. Bunu zaten yaptınız. Buradayım, değil mi?

Doğru. Ve iyi bir adamsın da, doktor. Sandığından çok daha iyi. Yani Allah kahretsin. O namussuzların sana başka şey söylemesine izin verme.

**

WILLIE STARK TIP MERKEZİ AÇILIŞI

Willie Stark:

Ben ölüp gittikten yıllar sonra da bu orospu çocukları da ölüp gittikten yıllar sonra bile sonsuzluktan bahsediyorum Willie Stark Hastanesi hala ayakta olacak. Hasta veya acı içindeki her erkek, kadın ve çocuğun girebileceği bir yer insan elinden gelen her çabayı göreceğini bilerek. İyilik olsun diye değil, bir hak olarak. Sizin hakkınız! Her çocuğun tam eğitim alacağı gibi! Hiç kimsenin, yaşlı veya düşkün, ekmek için dilenmeyeceği gibi! Hiçbir fakirin toprağından veya evinden vergi alınmayacağı gibi! Sizin umuttan mahrum edilmeyeceğiniz gibi! Ve biri benimle sizin haklarınızı yerine getirmek arasına girerse Tanrı yardımcım olsun onu alaşağı ederim! Kalça, incik, uyluk, boyun kemiği, her yerine vururum. Satırla vururum ona. Biri bana bir satır versin arkadaşım ve müttefikime de bir tane getirsin! Çünkü bu işte yanımızda yalnız Tanrı’nın tek oğlu yok. Bu eyaletin son büyük liderinin oğlu da var: Vali Joe Stanton’ın oğlu, Dr. Adam Stanton!

**

Hırsız Vazgeçmez

Minik:

Bu sabah Senatör Loden’la konuştum. Tabağına güzel bir şey koyarsan yola gelebileceğini söyledi. İstediğin yönde oy verirmiş.

Willie Stark:

Sen de kendi payını alırsın.

- Ben öyle demedim.

- Ne dediğini biliyorum, Minik. Bir adamı satın almaktansa mahvetmeyi tercih ederim.

**

Tecrübe Sahibine Zarar Veremezsin

Yargıç Irwin:

Aklından geçen ne? Söyle bakalım.

Jack Burden:

Kime çalıştığımı biliyorsun.

Nasıl unutabilirim? Ama oturup unutmuşum gibi davranalım.

Gel, yanıma otur. Gerçek şu ki, Row’daki pek çok dostumuz gibi onun hakkında kötü görüşte değilim. Bir ara neredeyse ondan yanaydım. Pencereleri kırıyordu, evet, içeri temiz hava aldırıyordu. Ama şimdi bütün evi yıkmasından korkuyorum.

Yani aksini söylediğin halde düşmanlarına katıldın.

Jack. Politika seçim yapmaktan başka nedir? Yanlış olması ihtimalini bilerek bir seçim yaparsın. Sen de seçim yaptın, sana neye mal olduğunu biliyorsun. Yaptığımız her şeyin bir bedeli var.

O gece geldiğimizde ve ayrılırken düşüneceğini söylemiştin. Köpekleri geri çağırmayı mı?

Hayır, ben öyle demedim. Hafızan yanılıyor, bayım.

O “düşün” dedi ama mecbur değilim. Zaten bildiğim şeyleri düşünmek zorunda değilim.

Düşünmelisin. Şimdi bile. Çünkü henüz çok geç değil.

Ne için çok geç?

Hey, Jack. İsa aşkına.

- Ne var?

- Sadece bu saldırılara karşı Stark’ı destekleyeceğini söyle.

- Hayır! Bu bir son sözün sesiydi, değil mi?

- Evet, öyle. – Evet. Buna inanmayı zor buluyorum. Ben de. Ve patronunun bana baskı bile yapabileceğini sanmasını da. Şantaj yapabileceğini.

- İlk dediğin daha iyi. – İlki daha güzel, daha iyi değil. Bunun geçerli olmayacağını bilmiyor musun? Hiçbir mahkemede. Neredeyse 25 yıl önce oldu. Hiçbir tanık bulamazsın. Akrabası olan o kadından başka. Onun tanıklığı da, eğer verirse geçersiz sayılır. Diğer herkese gelince, Jack hepsi öldü. Sen hariç. Sen ölmedin. Ve mahkemede yaşamıyorsun. İnsanların seni saygın bir adam sandığı bir dünyada yaşıyorsun. Ben saygın bir adamım. Biliyor musun, çocukken doğal gelirdi yetişkin bir adamın gece uyumayıp katgütle çelik telle, pense ve makasla küçük mancınıklar yapması. Onlar hakkında kitap okuması. Fikrini değiştirecek misin? Sana zarar verebilirim, Jack. Senin bana vermeye çalıştığın gibi. Bir şey söyleyebilirim. Seni incitecek bir şey söyleyebilirim sana. Ama söylemeyeceğim. Düşün.

Yarın uğrayacağım.

Kararımı verdim bile. Yarın tekrar geleceğim. Verdim bile.

**

Sırlar Sonunda Çıkar

Jack Burden:

Anne. Anne.

- Anne. Anneciğim.

- Sen! Sen! Sen yaptın!

- Ne? – Onu öldürdün!

- Kimi?

- Onu öldürdün.

- Anne, kimi?

- Sen öldürdün.

- Kimi?

- Onu öldürdün!

- Kimi anne?

- Onu öldürdün! Öldürdün!

- Kimi anne?

- Babanı! Babanı sen öldürdün!

**

Olaylar Her Zaman İstenilen Şekilde Bitmez

Willie Stark:

Korkut dedim, korkudan öldür demedim.

Jack Burden:

- Korkmadı.

- Öyleyse bunu niye yaptı? – Jack?

- Tartışmak istemiyorum.

Sadece şunu söyleyeyim. Sen büyürken onun bir tür aile dostu olduğunu biliyorum, o yüzden kendini vurmasına üzüldüm. Ama MacMurphy ve adamları ile uğraşmamız gerekiyor. Ve umduğumuz gibi gitmedi.

Başka birini bulman gerek.

Benim işim bitti. Bununla mı, benimle mi işin bitti? Tartışmak istemiyorum.

**

Jack Burden:

Büyük bir travma veya krizden sonra şok azalıp sinirler artık seğirmeyince olayların yeni durumuna alışırsın çünkü bütün değişim ihtimallerinin hepsinin kullanıldığını bilirsin. Nihayet şablonu görürsün çünkü bütün resmi görebilmek için yeterince geriye çekilmişsindir. Ama artık kendini buna alıştırmaktan başka bir şey yapmak için çok geçtir. Hepsi budur. Artık yapacak ya da söyleyecek bir şey kalmamıştır. Tanrı ile hiçliğin çok ortak yönü olduğu hariç. Son. Bilmediğin şeyse yanıldığındır.

**

Komplo Her Zaman İşbaşında

Anne:

Jack. Bana yardım etmek zorundasın. Çıldırmış. Beni görmeye geldi, çok korkunç şeyler söyledi ve çıkıp gitti.

- Kim? Willie mi?

Hayır, Adam. Benim suçum olduğunu söyledi.

- Her şey benim suçummuş.

- Ee? Biri onu aramış ve ona benden bahsetmiş. Senden mi? Sen ve validen mi? Söyleyebilirsin Anne. Duymak bilmekten daha fazla acı vermiyor. Ona ne yaptığımı söylemiş ve valiye yardım etmek için her şeyi yapacağımı. Bu ağabeyimi bir tür sahtekarlığa kurban etmek anlamına bile gelse. Hastane de bundan ibaretmiş. Eyaleti soymak için yapılmış bir plandan. Ve gerçek ortaya çıkınca ki çıkacakmış, suç Adam’a yüklenecekmiş. Hapse girermiş. Çünkü her planın bir kurbanı varmış ve bu o imiş. – Bunu kim dediyse yalan söylüyor.

- Biliyorum. Durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Yanıldığını. Ama dinlemedi. Beni tuttu ve aptal yerine konmayacağını söyledi. Başka her şey kirli ve ahlaksız olabilir ama bir insan öyle olmak zorunda değil dedi. Sonra da kız kardeşinin fahişesinin kiralık pezevengi olmayacağını söyledi. Bana bunu söyledi. Ben de olmam. Neden yaptın?

- Beni nasıl inciteceğini biliyordun.

- Seninle bir ilgisi yoktu.

- Öyleyse ne? – Bilmiyorum!

- Bir şey düşünsen iyi olur!

- Bir şey düşünmüyordum! Evet, düşünüyordun! Evet. Benim yüzümden miydi, bana rağmen mi? Ben seni asla böyle incitmezdim. İncitirdin ve incittin. Tanrı aşkına Jack. Bana yardım etmek zorundasın. Adam’ın kendine bir şey yapmasından korkuyorum.

**

GENSORU

Herkesin sessiz olması emredilmektedir konuşma cezası hapistir. Louisiana eyaleti Senatosu Louisiana eyalet valisi sayın William Stark’a karşı verilen gensoru maddelerinin muhakemesi için toplanmış bulunuyor.

On yedi evet, 22 hayır. Vali Willie Stark’ın gensorusu düşmüştür.

**

Doğru Olanlar Siyasette Her Zaman Kaybederler

Kabul edilebilir ile edilemez arasında bir çizgi vardır. Vali bu oylamayı yönlendirmek için uygunsuz yöntemler kullanarak o çizgiyi aştı. Ben buna yasadışı etkileme diyeceğim. Daha ileri gidip zorlama diyeceğim.

Willie Stark:

Bay MacMurphy! Her sözü diyorsunuz, ama asıl kastettiğinizi değil! Durmayın, yüksek sesle söyleyin. Burada hepimiz dostuz. Ama ben kimseye şantaj yapmadım, gerçek bu! Sadece size doğanıza uygun şekilde hareket etme imkanı verdim ve tüm iyi insanlar gibi, prensiplerinizi çiğneme imkanı.

**

Minik Duffy ve Sadie Burke komployu kurarlar.

**

MECLİS BİNASINDA VALİ STARK CİNAYETİ

Louisiana Aristokrasisinin Sorunlu Çocukları Stark’ın Koruması Gölgelerden Spot Işıklarına SUİKASTTEN SAATLER SONRA DUFFY VALİ OLARAK YEMİN ETTİ

İki iyi birbiri ile uğraşırken meydan kötülere kalır.

Willie Stark:

O yüzden beni dinleyin. Dinleyin. Gözlerinizi kaldırın ve Tanrı’nın kutsadığı katıksız gerçeğe bakın. Siz köylüsünüz ve bir köylüye köylüden başkasının hayrı olmamıştır. Bu parazitleri çivilemek sizin elinizde. Sizin, benim ve Tanrı’nın.

- Joe Harrison’ı çivileyin!

- Çivile!

- MacMurphy’i çivileyin!

- Çivile! Ve sizinle yollar, köprüler, okullar ve ihtiyacınız olan lokma arasına giren her namussuzu çivileyin. Çekici bana verin, ben yapayım!

İktidar olmanın zevki ile insan baş başa kalırken doğru ve eğri olmanın farkını çok zaman değerlendiremez.
Acaba siyasî iktidarı, doğrular mı yoksa eğriler mi kazanıyor veya yönlendiriyor diye düşünür?
Cevap:
Doğrular yönlendirir, fakat eğriler kazanır.
Bu şekilde fâni dünya, hayatına devam eder.”

NA’TÜ’N-NEBİ FÎL-İNCİL (İncil’deki Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin sırları)


[" Anlayış bakımdan" Bu konuda yazılmış ikinci güzel bir eser yoktur.]

Na’t,Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak”  Na’t, konu olarak insanlığın son peygamberi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi anan ve öven edebi eserlere verilen isimdir.

Arapçada, “tavsif etmek” anlamında mastar, sıfat ve vasıf mânâsına da isim olarak kullanılır; aynı şekilde Arap gramerinde de, sıfata; na’t, mevsûfa; men’ût denmektedir.

Edebiyatta, na’t öncelikle, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi övmek, ona duyulan saygı, sevgi ve şevki dile getirmek, ondan şefaat dilemek gibi amaçlarla yazılan manzumeler için kullanılır. Bunların nazım şekilleri çeşitlidir: Gazel, kaside, mesnevî, terkib-i bend, terci-i bend, müstezad vs. olabilir, beyitler veya dörtlüklerle yazılabilir; Beyit sayısı 6-7’den, yüzlerce beyte kadar değişir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Hz. Muhammed’in geleceğinin Kitâb-ı Mukaddesle müjdelenmiş olması ile çok fazla ilgilenilmemiştir. Zira Kur’an bunun böyle olduğunu söylemekte ve tartışmaya açık bir alan bırakmamaktadır. Ancak zamanla Yahudi ve Hıristiyanlarla ilişkilerin artması sonucu onların Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı yaptıkları eleştirilerle daha çok karşılaşıldıkça bu konuda ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmaların temelini ise, ehl-i kitap üzerinde daha etkili olacağı düşüncesiyle, Hz. Muhammed’in peygamberliğini Eski ve Yeni Ahit’te bulunan metinleri kullanarak ispatlama gayreti oluşturmaktadır. Hz. Peygamber’in peygamberliğim ispat etmeyi amaçlayan bu çalışmalar yirminci yüzyıla kadar artarak devam etmiştir.

Tezimize konu olarak seçtiğimiz Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin Hz. Muhammed’in peygamberliğini Kitâb-ı Mukaddesken yaptığı iktibaslarla ispatlamaya çalıştığı eseri Na’tü’n-Nebi fîl-İncil de 18. yüzyılın başlarında telif edilmiştir. Ancak bugüne kadar eser veya müellifi üzerine herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Na’tü’n-Nebi fî’l-İncil Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) Kitâb-ı Mukaddes’te müjdelendiği ispatlamaya çalışır. Kitâb-ı Mukaddes metinlerinin lafzen tahrif edildiği görüşünü kabul etmeyen Derviş Ali en- Nakşibendî el-İncilî, asıl tahrifin manada olduğunu savunur. Bu bağlamda lafızda tahrifi savunan Müslüman âlimleri de eleştirir. Müellife göre ilahi kitapların hepsinde müteşabih ibareler bulunmaktadır. Ele aldığımız eser müellif, tarafından çeşitli zamanlarda yeniden yazılarak, dönemin ünlü şahsiyetlerine ve Sultan III. Ahmed’e takdim edilmiştir. Beş nüshası Arapça olarak yazılan eserin bir nüshası ise Türkçe’dir.

Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin hayatı hakkında kesin bir bilgiye ulaşamadık. Araştırma sırasında müellif ile aynı dönemde yaşayan Hattat Derviş Ali adında bir zat ile karşılaştık. Ancak bu ikisi aynı şahıs mıdır yoksa aralarında sadece isim benzerliğimi vardır tam olarak bilemiyoruz. Aynı kişi olduklarım ispatlayacak kesin bir delil olmamakla beraber bunun aksini ispatlayacak bir veride bulunmamaktadır.

Ancak şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki iki şahıs arasında sadece isim benzerliği bulunmamaktadır. Aynı zamanda yaşadıkları gibi, yaşadıkları şehir de aynıdır ve ölüm tarihleri de birbirlerine yakın zamanlıdır. Hattat Derviş Ali İstanbulludur ve h. 1128 yılında vefat etmiştir. Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî de Na’tü’n-Nebi fi’l-înci’lin sonunda İstanbul’a gittiğinden bahsetmektedir. el-İncilî, 1123’de yazdığı Sultan Ahmed b. Muhammed’e Dair İstihraç Risalesiisimli eserinde kendisi için “gençlikten yaşlılığa erişince” ifadesini kullanmaktadır. 1123 yılında yaşlı ise, buna yakın bir tarihte vefat etmiş olması muhtemeldir. Bu yüzden iki şahsın da vefat tarihleri birbirine yakındır.

İki şahıs hakkında ortak bilgiler bulunmakla birlikte farklılıklar da bulunmaktadır. Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî, kendisinden bahsederken, Kitâb-ı Mukaddes üzerine araştırmalar yaptığını söylemekte ve Yunanca ile Süryanice bildiğini ifade etmektedir.

Na’tü’n-Nebifî’l-İncil’de Yunanca İncil’den alıntılar bulunmaktadır. Hattat Derviş Ali’nin ise çok sayıda mushaf, en’am ve evrad-ı şerifi bulunmaktadırve Alacamescid olarak tanınan Çelebioğlu Mescidi’nin imamlığını yapmıştır.İki alanın birbirinden oldukça farklı olmasının yanında, el-İncilî hattatlıktan hiç bahsetmediği gibi Hattat Derviş Ali’den söz edenler de Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin bahsettiği ilimlere hiç değinmezler.

Aralarındaki bir diğer farklılık ise bağlı bulundukları tarikatlarla ilgilidir. Hattat Derviş Ali, Mevlevî tarikatına mensup iken, Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî, Nakşibendî tarikatına mensup olduğunu söylediği gibi Nakşibendilik üzerine yazılmış küçük birrisalesi de bulunmaktadır.

Daha öncede belirttiğimiz gibi elimizdeki bilgiler ne iki şahsın aynı kişi ne de ayrı kişi olduklarını ortaya koyacak niteliktedir.

İncil üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı da kendisine “el-İncili” lakabının verildiği anlaşılmaktadır. Kendisi hakkında ‘İbnü Yunan’ denmesinin sebebi ise Yunanca bilmesi olmalıdır. Eserlerinde doğum tarihi veya yaşadığı yer hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak eserlerini takdim ettiği şahıslara ve metin içinde geçen bazı tarihlere baktığımızda 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında yaşadığı anlaşılmaktadır. Yaşadığı yeri belirtmemekle beraber Risale fi Bey ani’t-Tahrifat-Tevrat ve’l-İncil’in hâtimesinde bu risaleyi yazmadan önce İstanbul’a geldiğini söylemektedir. Yani İstanbul’da en azından belli bir süre bulunduğu kesindir. Fakat İstanbul’a ne zaman kaç yaşında geldi, ne kadar kaldı bunlar açık değildir.

Eğitimi hakkında da ancak kendisinin verdiği kısa bilgilerle yetinmek zorundayız. Müellif tahsil hayatından başlarken ilk olarak Arapça eğitimi aldığından bahseder. Bunun arkasından hemen İncil, Tevrat ve Zebur’u bir zaman mütalaa ettiğini yazmaktadır.

NA’TÜ’N-NEBİ FÎ’L-İNCİL TÜRKÇE TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, ancak ondan yardım dileriz. Hamd, her nefsi kazandığı ile mesul tutan, her organı yaptıklarıyla gözetleyen, hüzünlendiğinde gönüllere muttali olan, ihtiyaç hissettiğinde zihinlerdekinden sorumlu tutan, göklerde ve yerde hareketli veya hareketsiz zerre miktarı da olsa hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, hafiflediğinde ya da ağırlaştığında azı ve çoğu çok iyi hesaba çeken, küçük de olsa itaatleri kabulde lütufkâr davranan, büyük de olsa günahları affederek mühlet tanıyan, her nefsin getirdiği şeyleri bilmesi ve önceledikleri ile ertelediklerini görmesi için onları hesaba çeken Allah Teâlâ’ya mahsustur. Nimetleri kullar üzerine yayılan, rahmeti mahlukatı çepeçevre saran ve kuşatan, güzel hidayetiyle kalplerden cehalet karanlıklarını dağıtıp ışığıyla aydınlatan, kendisinde (l/b) ihsan etme ve ceza verme, uzak kılma ve yakınlaştırma, bahtiyar etme ve bedbaht kılma kendi zatından olan Allah’ın şanını teşbih ve tenzih ederim. Salat ve selam, Tevrat ve İncil’de hakkında kayıt bulduğum Allah Resulü Ümmi Nebiye yani nurlar nuru, sadıkların efendisi, Cebbar olan Allah’ın sevgilisi, Gaffar olan Allah’ın müjdecisi, Kahhâr olan Allah’ın uyarıcısı, kafirleri kahreden ve günahkarları rezil rüsvay eden Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme, seçilmişlerin efendileri olan onun eşlerine, muttakilerin öncüleri olan – Allah onlardan razı olsun – sahabeye olsun.

Esas konumuza gelince, Âlimlerin çoğunun -Allah Teâlâ onları âhiret gününe kadar daima çoğaltsın önceki İlahî kitapların kelimelerinin tahrif edildikleri düşüncesinde olduklarını ve Yahudiler ile Hıristiyanların Tevrat’ı ve İncil’i tahrif edip, Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ismini ve onun sıfatını değiştirdikleri ve onun yerine başka şey yazdıkları kanaatinde olduklarını gördüm.

Bu düşünce onların, Tevrat ve İncil’in kelimelerinin manalarının hakikatini bilememelerinden kaynaklanmıştır. Çünkü onlar İbranî, Süryanî ve Yunan dillerini çok iyi bilmiyorlardı.Allame Teftazânî’nin Şerhü ’l-Makasıd ve Şehabeddin Sühreverdî’nin de Heyakîl-i Nur isimli eserlerinde zikrettikleri gibi Tevrat’ı ve İncili Arapça’ya tercüme etmeyi de bilmiyorlar ve anlamıyorlardı. İnşallah bu ikisinin ayrıntıları ilerde yerinde gelecek.

Allah Teâlâ’nın Kitâbına gelince onu, hiç kimsenin Allah Teâlâ’nın muradına uygun olarak gönderildiğinden farklı bir dile çevirmesi mümkün değildir. (2/a) Allahu Tebareke ve Teâlâ’nın da “Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” (İbrahim Suresi, 14/4) âyetinde buyurduğu gibi, tercüme edildiği zaman hakiki manasına aykırı olur. O âlimlerin İncil ve Tevrat’ın tahrif edildiği görüşüne sahip olmalarının sebebi cahil ve Peygamberimiz Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin nübüvvetini inkâr eden Yahudi ve Hıristiyanların sözleridir. Onların bu inkârı inatlarından ve lafızların gerçek anlamlarına dair bilgilerinde doğruya ulaşamamış olmalarından dolayıdır. Çünkü onlar Önceki kitapların manalarını bilmeyen cahillerdi.Önceki kitapların kelimelerinin çoğu hiç şüphesiz müteşabihattandır. Sen de bilirsin ki Kur’an’da ve diğer İlahî kitaplarda müteşabihat çoktur. Müteşabıhat bilhassa İncil’de diğer ilahi kitaplardan daha çok bulunmaktadır. Özellikle de İncillerin manası sadece lafzından anlaşılmaz, aksine yazılış tarzından anlaşılır, lafızlarından değil “Garamadîkî”denilen hat ilmini bilmeyen İncili tefsir etmeye güç yetiremez. Eğer onu kendi görüşüne göre tefsir ederse, çoğu zaman yanlış olarak tefsir eder, tıpkı Muhammed aleyhisselamın ismini yanlış tefsir ettikleri gibi. Nitekim onlar derler ki: “Muhammed”isminden kasıt İsâ aleyhisselamın peygamberliğini tebliğle emrolunduklarında havarilerin arasında ortaya çıkan Ruhulkudüs’tür.

Allah Teâlâ bana ihsanda bulunduğunda, üstadım şeyh, kamil, âlim, fazıl, arifbillah Celaleddin Evcî el-Birgivî es-Sânî’nin” himmeti ve özellikle şeyh Ebû Abdullah es- Seyyid Muhammed Semerkandî en-Nakşibendî’nin “Allah sırlarını kutsasın- mübarek ruhunun bereketi ile bana ilham etti ve manaların hakikatlerini bana ihsan etti ve insanların çoğuna gizli olan ilimlerin bazılarını bana öğretti. (2/b)

Allah Teâlâ o ikisinin yardımları ve himmetleri ile zayıf kuluna müşahedat kapılarını açtığında ve beni yükseklere çıkmak için güçlendirdiğinde, bir gün yücelerin yücesine çıktım ve bir gün aşağıların en aşağısına indim, bir gün kalbimin sırrında melekût ve ceberut âlemlerini gezdim, kutsal Firdevslere çıkıp yükseldim, ezellerden ebediyetlere doğru seyrettim ve o iki mübareklerin bereketleriyle de harfler ve kelimelerle anlatılması mümkün olmayan, işaretlerin de gösteremediği mertebeler kazandım.

Bu durum müteaddit defalar âlem-i manada yedi kubbeli el-erzu’l-cami’den çıkmakla ve bir risale telif etmekle emrolunduktan sonra gerçekleşti. Ben de bunun üzerine kollarımı sıvadım ve işe başladım. İncil ve Furkani’l-Azîm’in müteşabihlerinden Rabbimin bana öğrettiklerini açıklayan bir risale telif ettim. Bu risalede biraz da geçmiş fütuhattan ve akıl sahipleri nezdinde onların meydana geliş güzelliklerinden de bir nebze söz ettim. (3/a) Borçların çokluğundan ve zamanın dertlerinden dolayı yorgunluğum, sıkıntım ve geçim sıkıntılarım uzadığında, sufi oldukları ileri sürülen mutasavvıfların çocuksu sözlerinden muzdarip olduğum zaman İncil’i, Tevrat’ı ve Zebur’u inceledim. Onların müteşabih, kinaye ve işârattan meydana gelen lafızlarının çoğunun tahrif edilmediğini, aksine bu tahrifin manalarında gerçekleştiğini gördüm. Nitekim İmam Fahrettin er-Razî de “kelimeleri yerlerinden değiştirirler”(Nisa Suresi, 4/ 46),ayetinin tefsirinde kelimelerin manalarını değiştirdiklerini yani haktan sapıp batıl tevile meylettiklerini söylemektedir. Yine  Medarik’in sahibi (Nesefî) de (kelimelerin yerlerinden değiştirirler) ayetinin tefsirinde, onların lafzım indirildiği anlamından farklı olarak tefsir ettiklerini söylemektedir. Bu tür tahrifaynı zamanda yaygındır. Görmüyor musun Şia ve Hariciler de hakk ve yakın ehline muhalefette bulunarak, Azîz ve Kadîm olan Kur’ân-ı Kerim’in anlamının bir kısmını tahrif etmişler ve kendi batıl iddialarına göre tefsir etmişlerdir.

Ben Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ismini orada yani İncillerde, Tevrat’ta ve Zebur’da buldum.İncil, İsâ aleyhisselama bir defada indirilen Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Ancak Kur’an’ı Kerîm Peygamberimiz aleyhisselama Cebrail aleyhüma esselam vasıtasıyla parça parça indirilmiştir. Tevrat’ta bulunan sebb ayeti ise (3/b) Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilmesinden sonra, bir İsrailli, peygamberlerden – aleyhümüsselam- birine küfrettiği zaman, indirilmiştir.

İncillerde, Yahudilerden gelen soru ve cevaplardan gördüklerime gelince, Allah Teâlâ bunları sorulmadan ve cevaplamadan önce İsâ aleyhisselama haber vermiştir. İddia edildiği gibi onlar havarilerin sözleri değildir. Aksine tamamı Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Onun kelamı ise sesler ve harfler türünden değil, aksine Allah Teâlâ’nın zatıyla kaim, dilsizlikte ve çocuklukta ki gibi sükût ve hastalığa zıt ezelî bir sıfatıdır. Allah Teâlâ bu kelamıyla emredici, nehyedici ve haber vericidir. Bunların dışında ki sözler, yazılar ve işaretler Allah Teâlâ’nın bu ezelî kelam sıfatına delalet ederler.

Eğer İncillerin ibareleri te’vile ihtiyaç duymasaydı, Hz. Ali b. Ebî Talib -kerramellahuvechehu ve radıyallâh teâlâ anhu-

“Ben İncili tevil, Tevrat’ı tefsir edenim ve Zebur’u açıklayanım.”demezdi. Eğer o ilahi kelam Arapça ifade edilirse Kur’an, İbranice ifade edilirse Tevrat, Süryanice ifade edilirse Zebur ve eğer Yunanca ifade edilirse İncil olur.

Burada ihtilaf pek çok dil ve değişik lehçelerde “Allah” kelimesinin ifade edilmesinde olduğu gibi müsemmada (isimlendirilen varlık) değil, kelimelerdedir.

Arapça’da “Allah”, İbranice’de “İl”, Süryanice’de “Âlil”, Yunanca’da (4/a) “Zeus”, Farsça’da “İzed”, Türkçe’de “Tengri”, Rusça’da “Boje”, Eflakça’da “Zîv”, Gürcüce’de “Gmert” ve diğer dillerde olduğu gibi.

İncil ise Allah Teâlâ katından İsâ aleyhisselamın kalbine vahyedilmiş sonra da maksat hasıl olacak şekilde onun dilinden nakledilmiştir.

Vehhab olan Allah Teâlâ’nın bizi eri yükselterek taklidi imandan, ihsan mertebesine çıkarmasını dileyerek -şüphesiz ki O, kendisinden yardım istenilenlerin en hayırlısıdır ve tevekkülde onadır- bu risaleyi inşallah İncil’deki müteşabihleri çok iyi açıklayan bir risale olarak yazmaya ve ona biraz da sufi şeyhlerin ıstılahlarından eklemeye aceleyle karar verdim. Bu risaleyle Allah Teâlâ’nın amel eden âlimlerin, sadık velilerin, sabreden fakirlerin yüceltmesiyle ihsanda bulunduğu zatın huzuruna ulaşmayı istedim. Allah ona yüceliklerden en fazla nasip vermiş, ilmi ve ameli faziletlerden kendisine bahşetmiştir. Değerli güzelliklerin havzında onun için hiçbir yer bırakmamıştır. Yaratılışa uygun olarak benim açıklamalarımı destekleyen mana yollan ona delalet eder diyenin sözü onun için gerçektir. O sahibi azamdır, büyük düstur sahibidir. (4/b) Yaratılmışları kötülüğe düşmekten ve helak edici şeylerden kurtaran kalem ve kılıcı bağışlayandır. Bu, onun için izafi değil tabiidir, sonradan olmuş değil hakikidir. Şu söz söylendiğinde ondan başkası kastedilmez:

Senin yanın cennet bahçeleri gibidir,

bütün isteklerimize seninle ulaşırız.

Güzel huyların en üstünüyle süslendin.

Sen sebul mesani gibisin.

Allah Teâlâ’nın rahmeti devamlı dalları

Uzanmış vaziyette sana gelmeye devam ediyor.

Hakkın, milletin ve dinin mesudu sensin.

İyilerin ve büyüklerin alemlerdeki sığınağısın.

Mazlumların barınağısın.

Korkanların yardımına koşansın.

Krallara ve sultanlara yardımcısısın.

Hiçbir iyilik yok ki onun için o iyilikten bir pay olmasın,

Övülecek hiçbir şey yok ki o şeyde o başarılı olmasın.

Devletin ve dinin güneşi, İslam’ın seçkini, akranlarının tacı.

Allah Teâlâ’nın yarattığı mahlukatın özü.

Allah onu asalet ve kerem sahibi yaptı.

Yardım edicilerin, iyilik yapanların,

Saadette bulunanların, övünülecek şeylerin babası.

Bununla Tevkîî Mustafa Paşazade’yi kastediyorum.

Allah yüceliğini ve zirvesini arttırsın.

Soyunu ve neslini daim eylesin.

Allah’ım! Onun şerefini ve yüceliğini sabit kıl.

Ona makamında kalmayı ve izzeti genişlet.

Kalplerin ve dillerin ona övgü ve sena ile yönelmesini devamlı kıl.

Amin ya Muîn.

Bu risale günler ve asırlar boyunca kalacak bir hediyedir. Senelerin ve ayların geçmesiyle yok olmaz. (5/a) Bu öyle bir kitap ki bu yolda kimse beni geçememiştir.Bu bahçede benden önce kimse açmamıştır. Kim bu risale hakkında sui zanda bulunursa mütekaddim (önceki) kitaplara müracaat etsin. Risaleye bakan değerli büyüklerden ve Örnek âlimlerden ona razı olarak bakmalarını ve bir şeyin yanlış ve hata olduğunu fark ederlerse düzeltmelerini istiyorum. Ben noksanlıkla bilinen biriyim ve hataları da itiraf ediyorum. Allah’tan doğra olanı bana ilham etmesini diliyorum. Gerçekten O her şeye gücü yetendir. Cevap vermeye de layıktır.

Eûzü billahi mineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm:

Yanlarındaki Tevrat ve İncirde yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar var ya”. (Araf Suresi, 7/157]

Uymaktan (الاتباع ) dan kasıt, onlardan yani Yahudi ve Hıristiyanlardan Hz. Muhammed Sallallâhü aleyhi ve selleme iman edenlerdir.

Resulden kasıt, kendisine özel bir kitap vahyedilendir ve o kitap da Kur’ân-ı Kerim’dir.

Allah Teâlâ’ya izafeten resul (gönderilen) olarak isimlendirilir. Nebiden kasıt, mucize sahibi olandır ve kullara izafeten nebi olarak isimlendirilir. Ümmîden kasıt yazmamış, okumamış ve hiç kimseden talim etmemiş olandır. Allah Teâlâ, bu durumda iken ilminin tam olmasına dikkat çekerek, onu bu şekilde vasıflandırdı. Bu, (5/b) onun mucizelerinden birisidir. “Onu buluyorlar” sözü yani İncil ve aynı şekilde Zebur’da bularak Hıristiyanlardan ona tabi olan kimselerdir.

İbn Abbas (radıyallâh Teâlâ anhüma) dedi ki: Bunlar, Yahudiler ve Hıristiyanların Allah Teâlâ’nın “Onu, sakınanlara yazacağım” (Araf Suresi, 7/156) sözünde görülen müştereklikten çıkarttıkları lafızlardır. Bu ayet Muhammed sallallâh Teâlâ aleyhi ve sellemin ümmetine aittir. Cevahir Hısan fi Tefsiri’l-Kurân [1] da şöyle demiştir: “Bu âyet, yani “Bunlar Benî İsrail’den o kimselerdir ki Tevrat’ta ve Zebur’da sıfatını bularak ona tabi oluyorlar.” Allah Teâlâ’ya iman eden ve nebi sallallâhü aleyhi ve sellemin da risaletini doğrulayan herkesi kapsayacak şekilde, bu ümmetin şerefini bildirmektedir. Sonra onlar iman ve ikrardan sonraki üstünlük konusunda nebi sallallâh teâlâ aleyhi veselleme olan bağlılıklarına göre farklı farklıdırlar. Ebu Hamid el-Gazâli İhya’da demiştir ki: Sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ümmeti, ona tabi olandır. Ona tabi olan kimse dünyadan yüz çevirerek, ahirete yönelir. O kimse sadece Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe dua eder. Dünyadan ve geçici hazlardan uzaklaşır. Dünyadan yüz çevirerek ahirete yöneldiği kadar aleyhisselamın yolunu izler. Onun yolunu takip ettiği kadar ona tabi olur ve ona tabi olduğu kadar (6/a) onun ümmetinden olur. Dünyaya yöneldiği kadar onun yolundan ayrılır ve ona uymaktan yüz çevirir ve Allah Teâlâ’nın haklarında “Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.”(Nâzi’ât suresi, 79/37,38,39.)buyurduğu kimselere katılır.”

“O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir.” (Araf suresi, 7/157)

İhtimaldir ki başlangıç sözü ile vasıflanan nebi -sallallâhu teâlâ aleyhi vesellem-dir ve ihtimaldir ki bu durumda mecazi olarak “onu buluyorlar” sözü ile alakalıdır. Yani onu Tevrat’ta, vücudunun şartı sebebiyle emredici bulurlar. “İyilik” şeriatle bilinen şeydir ve kişi açısından her iyilik şer’an maruftur. Zira Peygamber sallallâhu teâlâ aleyhi vesellem “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Kötülük (ise iyiliğin zıttıdır. Güzel şeylerden kasıt güzel eşyalardan onlara haram kılınanlardır. İçyağı ve benzerleri gibi veya şeriatte makbul olan gibi, kurbanlardan üzerine Allah Teâlâ’nın ismi okunanın hükmü gibi ve haramdan kazanılmayan mal gibi. Kötü ve pis şeylerden (El-Habisat) kasıt kan, ölü, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen kurban gibi kötü sayılan şeylerdir veya faiz, rüşvet (6/b) ve diğer kötü kazançlar gibi hükmen kötü sayılanlardır. “Ağır yükleri kaldırmaktan” kasıt ağır sorumluluklardan onların yüklendiklerini hafifletmektir. Bunlar, Yahudi şeriatinde kasıt olarak veya hatayla yapılan suçta kısasın belirlenmesi ve uzuvların kesilmesi, necis sayılan yerin kesilmesi, Hıristiyan şeriatinde kasıtlı olarak yada hatayla yapılan suçta kısasın ve diyetin kaldırılması ve bu iki sorumluluğun dışındaki ruhbanlık, riyazet gibi sorumluluklardır.

اصر ” yük hem de ahit demektir. İbn Abbas radiyallâhü anh ve diğerlerinden bu şekilde rivayet edilmiştir. “Üzerlerindeki zincirleri” sözü yine bu yükler için mecazi bir ifadedir. Yani ilk şeriatte yani Yahudilikte olan idrarlı yerden elbisenin kesilmesi, diyetin olmaması, katilin mutlaka öldürülmesinin gerekmesi ve benzeri yüklerdir.

Ben, Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ismini ve sıfatını havarilerden biri olan Yuhanna’nın yazdığı ve şu anda Hıristiyanların elinde bulunup da kiliselerinde okudukları İncil’de, on dördüncü bölümde, yedi yerde buldum. İbaresi ise şu şekildedir:

“Midarasestu imun igirziya bistevede istun seun keis eme bistevede amin amin legu imin ubsitevün is eme (7/a) daerga aegubiu gakinus biis kemizüna dütün biis ûti eguburus düvneba deramü buravüme anavenü buruş düvneba deramü kebadera imun keseunmü keseün ımun ean agabademi das endülas das endülas das imas dirisede keegu erudisu düvneba derakalun baraklitun zusi imin inameni mesimun isdun eüna dübnevma dis alisiyas ûûgusmus ezina delavin ûdi ûseüri eftu üzeyinuski eftu imis zeyinus kede eftu udibari min meni keenemi este ügafisu imas urfanus erhume birus imas ûmi agabüv nim dûslûgusmü üdiri keülügus ûn aguyede ükestin amun aladüv bemanedvüzmü batrus defte lelalıgu imin barimin menün ûze baraklitus dübnevmadü ayiün üyemsi ubadir üyemsı übadiren dûûnümadimi ikenus imas zizakesi benda kayivüminsi imas benda ayibün imin ükedi bulalalisi mesimün erşede garüdügusüm erhun keenime ûkiş üzen âlinâ bilüvüsi ûlûgus üyegra menüs endünüm eftun ûdi (7/b) emisise’nem züraân üzan zeelsiû baraklitus ûn eguyemsu imin baradu batrus dübnev matis âlisiyas ubara du batrus ekbura vedakinus mardirisi beriemu âla defta lelaligi imin ina ûdan elsi ıûra âminu nevede eftun udi egu ibün imin deftaze imin eksarşis ukibune udi mesimun imin âlegudni âlisiyan legu imin simfer imin ina egu âbelsu eân garmi âbelsuu beraklitus ükelevsede buruş imas ean zebur fesu bemsu eftun buruş imas kaîesvün ekinus eleksi düngusmun beri âmad diyas men ûdi ubıstevü sin is eme berizi keusınis zeudi buruş udi buruş dünba deram ibagu keedeki seuridemi berizekir seus udiu erhun dügusmü dudu kekirde edibula ehu legu imin âlezineeste vestazin ârdi udan zeelsi ikenus dübnevmadis âlisiyas uziyis imas isbasan (8/a) zin âlisiyan ugar lalis âfe eftu âlusa ân egusi lalisi keda erhumena ânekkeli imin” ve ta surenin sonuna kadar.

İsâ aleyhisselam yükselmesi yaklaştığında bir gün havarileriyle konuşuyordu. Yanında kendisine tabi olarak ardınca yürüyen sonra ise ikiyüzlülük yaparak ondan yüz çeviren İsrail oğullarından kalabalık bir cemaat bulunmaktaydı. Birbirlerine derlerdi ki: “Bu adamın konuştuğu bu ağır sözleri kim alıp korumaya güç yetirebilir.” İsa aleyhisselam onları görünce, ondan yüz çevirdiler.

Hz. İsa aleyhisselâm da Allahü Tebareke ve Teâlâ’nın Kur’anı Kerim’de “Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah Teâlâ’ya inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabım verdiler.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/52)buyurduğu şeyi havârîlerine söyledi. İncil’deki ibaresi ise şöyledir: “Kayimis biste gameıı keegnu gamen ûdisi uhristus dûseu dûzûndüs”.

Havarilerin ilki olan Şemun dedi ki: “Biz senin dinine yardım edeceğiz. Biz senin ölmeyip hep canlı olan Allah Teâlâ’nın resulü olduğuna iman ettik. Veya (şöyle dedi:) Senin hay ve kayyum olan Allah Teâlâ’nın mahmudu olduğuna iman ettik. (Yuhanna 6:67-69) Sende bizim islamımıza şahitsin.”

Sonra (8/b) daha önce zikrettiği şeyi söyledi, yani “midarasestu imun igırziya” ve devamı. Yani kalplerinizi karıştırmayınız ve tereddüde düşürmeyiniz, inançlarınızı bozmayınız. Allah Teâlâ’ya ve resulüne iman ediniz.( Yuhanna 14:1) “Amin amin”. Yani size söylediğim sözü biliniz ve ona inanınız. Kim bana iman ederse ve bana inanırsa benim yaptığım davranışları yapmaya güç yetirir ve bu amellerini arttırır ve benim gibi olur. Benim Allah Teâlâ’nın resulü olmam gibi, o da benim ve Rabbimin resulü olur. Benim yaptığım mucizeler gibi olağanüstü olaylar gösterir. Ben Babama gidiyorum ve semaya yükseliyorum ve semavî babama ve babanıza, ilahıma ve ilahınıza çıkacağım.(Yuhanna 14:12) Eğer beni seviyorsanız Allah’tan getirdiğim emirleri ve yasakları korursunuz. Ben de Baba’ya yalvaracağım, o size benden sonra Faraklit’i gönderecek.” (Yuhanna 14:15,16) Bazı hükümlerde benimle onun arasında değişiklik ve farklılıklar meydana gelecek. O, size te’vıl getirecek peygamberdir. Allah Teâlâ, zamanın sonuna kadar sizinle olsun diye onu, size verdi. Ya da şu manadadır: Ben Babamdan sizin için, nübüvvet açısından benim gibi olan Faraklit’i size bahşetmesini ve vermesini isteyeceğim. O (9/a) sonsuza kadar sizinle olacak. Faraklit gerçeğin, doğrunun ve yakînin ruhudur. O kişiyle kastedilen Muhammed aleyhıssalatü vesselamdır.

Allame Teftâzânî Şerhul-Makasıd’da böyle söylemiştir. Seyyid Şerif Cürcânî’den de şu söz nakledilmiştir:

“Hz. İsâ’nın ‘Ben sizler için, sonsuza kadar sizinle olsun diye Babamdan başka Faraklit istedim.’ derken baba kelimesini Allah için kullandığı vakidir.”

Ben de diyorum ki “Baba” sözünü Allah için kullanmak başlangıç noktası manasındadır. Önceki alimler “Baba” sözünü Allah için kullanıyorlardı ve başlangıç noktalannı babalar ile isimlendiriyorlardı. Bazıları dedi ki Allah İncil’de İsâ aleyhisselama, onun şanım yüceltmek ve övmek için “oğul” lafzıyla hitap etti.

Kadı Beyzâvî tefsirinde dedi ki: “Bil ki bu dalaletin sebebi, önceki şeriatlerin sahiplerinin ilk sebep olduğuna dayanarak baba kelimesini Allah Teâlâ’ya uygulamalarıdır. Hatta dediler ki baba en küçük rabdir ve Allah -subhanehu- en büyük babadır. Sonra onlardan cahil olanları zannettiler ki bununla kastedilen doğum manasıdır ve Bunu geleneksel inanç haline getirdiler. Bu sebeple onu söyleyen kişi kafir olmuştur. Fesat yolunu tamamen kesmek için bundan kesinlikle men edildiler.”(9/b)

!!!!!Bil ki Hıristiyanların ileri gelenleri ve rahipleri havarilerin ölümünden sonra Faraklit’in tefsirinde tereddüt ettiler. Çünkü bu lafız müteşabıh lafızlardandır. Sen de bilirsin ki, mukaddimede de söylediğim gibi, Kur’an’da ve diğer ilahi kitaplarda müteşabihat çoktur. Özellikle de İncil’de diğer ilahi kitaplardan daha çok vardır. Bu lafız bu türdendir ve bu sebepten bu lafız hakkında herhangi bir bilgileri olmadığından dolayı onu anlamada aciz kaldılar. Bu yüzden İncili Arapça’ya tercüme ederken bu lafzı Süryanice yazdılar. Gerçek manasını bilmiyorlardı ki lafzı Arapça’ya tercüme etsinler. Çünkü Allahu Tebarakenin ve Teâlâ’nın Kur’an-ı Hakim’de “Halbuki onların tevilini ancak Allah bilir” (Âl-i İmrân Suresi, 3/7)demesinde olduğu gibi bir hikmete bağlı olarak Allah – subhanehu- onları hakikate ulaştırmadı. Bu sebepten dolayı bu lafızla kastedilenin bahsi geçen Ruhulkudüs olduğunu zannettiler. İmparator Konstantin zamanına kadar bu tereddüt içinde kaldılar. Bu melik 318 rahibi ve keşişi toplayandır. Büyük Romalı, kadim filozoflardan kamil bir adam olan (10/a) Aryüs geldiği zaman, rahipler onunla müzakere etsinler diye imparator rahiplerle onu davet etti.

Aryüs dedi ki: “İsâ aleyhisselam diğer peygamberler -aleyhimüsselam- gibi mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Bununla beraber Allahü Teâlâ katında Adem -aleyhüma esselam- gibidir.” İmparator ondan bu sözleri dinleyince şüphelendi ve batıl inancından döndü. Çünkü o önceden Mecusî idi. Sonra dininden dönerek İsâ aleyhisselama iman etti. Uluhiyyetin İsâ aleyhisselama lütfedildiğine ve İsâ’nın bir ilah olduğuna ancak Allah Teâlâ’nın ululuk ve büyüklük bakımından ondan yüce olduğuna inanıyordu. Bu sebepten dolayı onları topladı. İsâ aleyhisselamın yükselişinden iki yüz yıl sonra Hıristiyanlık dinini, teslisi ve küfrü ortaya çıkaran bunlardır. Bunlar bu lafızla kastedilenin Allah Teâlâ’nın İsâ aleyhisselamın yükselişinden sonra havarilere gönderdiği Ruhul-kudüs olduğunda ittifak ettiler. Nitekim Allah Kitâb-ı Mübin’de “İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik.” (Yasin Suresi, 36/14) buyurmaktadır. Yani Şem’un ile ki Allah Teâlâ onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir. Onların gözleri örtüldü ve İncil’de bu ayetin devamında söyleneni yani Faraklit size geldiği zaman yanında Allah Teâlâ’nın katından çıkan Ruhulkudüs olur ifadesini göremediler. Belki de Allah onların kalplerini mühürledi (10/b) ve nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamı inkâr ettiler. Çünkü bu haber, İncil’de, onu bilen için güneşten daha açık bir şekilde bulunmaktadır. Hıristiyan rahiplere sorulsaydı derlerdi ki: nebiniz Muhammed aleyhisselamın bahsi İncil’de yoktur. İsâ aleyhisselamın peygamberlerin (aleyhimüsselam) sonuncusu olduğuna hükmediyorlar.

Halbuki İncil sahibi, güvenilen ve itimat edilen bir kişi olan Yuhanna açıklamış ve İsâ aleyhisselamın risaletini tebliğden sonra yazdığı mektuplardan ilki olan Arap bölgesine gönderdiği mektubunda demiştir ki:

“Bu mektup İsâ aleyhisselâmın dostu Yuhanna’dan. Ey İsâ aleyhisselâmın sevdikleri! Onun Allah’tan olup olmadığını denemedikçe vahiy getirerek olağan üstü şeyler gösteren herkese inanmamanızı tavsiye ediyorum.”

Efendimiz İsâ aleyhisselam buyurmuştur ki: Benden sonra nübüvvet iddia eden pek çok kişi gelecek. Eğer İsâ aleyhisselâmın Allah Teâlâ’nın ruhu ve O’nun, Meryem’e (aleyhümaesselam) ulaştırdığı kelimesi olduğunu ikrar ederse ve Allah Teâlâ’nın onu, halka Allah Teâlâ’nın vahdaniyetini onlara tebliğ etmesi ve Allah Teâlâ’nın ismini onlara açıklamak ve öğretmek için gönderdiğini bildirirse (11/a) bu Allah katından size gönderilmiş sahih bir vahiydir. Ona iman ediniz ve ona itaat ediniz çünkü o, apaçık deliller ile size gelen Allah Teâlâ’nın Resulüdür.

Eğer size birisi vahiyle gelir, olağanüstü şeyler gösterir fakat İsâ aleyhisselâmın Allah’tan gelen bir ruh olduğunu ve Allah Teâlâ’nın, Meryem’e -aleyhüma esselam- ulaştırdığı kelimesi olduğunu ikrar etmezse, aksine İsâ aleyhisselamı inkar ederse, onu inkar ettiği zaman o, şeytandan gelen bir vesvesedir. O, ahir zamanda geleceği söylenen, dalalete düşürmede son raddeye varmış yalancı deccaldir. İncil’de, şeytanın vesvesesinin vahiy kelimesiyle ifade edilmesi tıpkı Allah Teâlânın Kur’an-ı Mecîd’de “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar.” (En’am Suresi, 6/121) buyurduğu gibidir. Yani kâfirlerden onlara itaat edenlere vesvese verirler. Bu, İncil sahibi havari Yuhanna’da anlatılmıştır.

Bu nakil onlara nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamın nübüvvetini gösteren delillerin en sağlamıdır. Dolayısıyla gerçek açıktır. Dileyen iman eder ve dileyen inkâr eder.

‘BARAKLİTUS’a gelince Süryanice İncirde ilk harfi tek bâ ile, Arapça’ya tercümesinde ise fâ iledir. Çünkü Arapça olmayan bir kelimeyi Arapça’ya aktarmanın kuralı, (1 l/b) bâ harfi olan yeri fâ ile değiştirmektir. Bu lafızda, Firdevs’te ve benzerlerinde olduğu gibi. Eğer nakledilen lafızda vâv olursa bâ ile değiştirirler. İbrahim, Yakup, ve (ابنيامن ) diğerleri gibi. Eğer nakledilen lafızda yâ varsa hâ (هاء ) ile değiştirilir.  “ آهيّاً شراهيًّا ” (Âhiyyen şirahiyyen) gibi. Eğer hemze varsa hâ (حاء ) ile değiştirilir. Nuh (aleyhisselâm) gibi.

Allame Teftazâni, “Faraklit’ın anlamının gizlilikleri keşfeden olduğunu söylemiştir. Ben de, eğer “barakalus”tan türemişse anlamının mükemmel olduğunu söylüyorum, yani pek çok iyi özelliği olan demektir. Eğer “barakaletis”ten ise hamdeden anlamında olur ya da eğer “barakaletus”tan ise umulan ve istenilen anlamındadır. Süryanî lügatinde de “baraklitus Allah Teâlâ’ya, halkın ibadetlerini ve dualarını kabul etsin diye aracılık eden kişidir” diye zikredildiği gibi şefaatçi manasında olur. Eğer “baraklitikûs”tan ise manası Allah Teâlâ’ya çok ibadet eden olur. Çünkü Süryani, Yunan ve İbrani lügatlerinde o fiilden ve diğerlerinden türeme (12/a) Arapça’daki gibi değildir. Aksine bazen kelimede bir harf artar, bazen bir veya iki harf azalır. Kelimenin bir ya da iki harfi başka bir veya iki harfle değişir. İsâ’ya (aleyhisselâm) “İİSUS” dedikleri gibi. Bu söz “ÎYASAS”tan türemiştir. Eğer Süryanice ise manası mutluluk ve ihsan edilmiş olur. Eğer müfessirlerin dediği gibi İbranice ise anlamı ebediyen uzun ömürlü olur.

Hâsılı mana Allah bana, benden sonra gelecek âhir bir resulü size müjdelememi haber verdi. O, bana nübüvvette denktir.Onun yanında Allah Teâlâ’nın katından olan, gerçeğin ve doğrunun ruhu olacaktır. Dünya halkının onu bilmeye gücü yoktur. Onlar onu göremezler çünkü onlarda onu anlayacak idrak ve onu görecek göz yoktur. Siz onu tanırsınız çünkü o sizinle ve siz onunlasınız.(Yuhanna 14:16-17.) Bu hitap şu ibareyle havarileredir: “ean dis âgabâme dûnlugunmu diris keûbadirmu âgâbisi eftun keburus eftun elusu mesakemunin (12/b) baraktun biisumen”ve devamı.

Yani eğer sizden birisi beni severse Allah Teâlâ’nın emriyle size söylediğim sözü korur. Allah da onu sever. Ben de ona gelir, ona bir yuva yaparım. Kim beni sevmezse sözümü muhafaza etmez. İşittiğiniz söz benden değil, beni size gönderen Baba’dandır. Ben bunları size söyledim. Çünkü şu an sizin aranızdayım. (Yuhanna 14:23-25.)

“Üze barakütus dübnevmadü ayiün üyemsi ubadir üyemsi übadiren dûûnümadimi ikenus imas zizakesi benda kayivüminsi imas benda ayibün imin” yani: Lâkin Babamın benim ismimle göndereceği, yanında Ruhulkudüs’ün olacağı, Faraklit size her şeyi nasihat edecek ve Öğretecek, bütün söylediklerimi de size hatırlatacaktır.(Yuhanna 14:26.)

Bu ayet için Kur’an’da işaret vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bütün dinlere üstün kılmak –  için” ( Saf Suresi, 61/9), bir başka ayette ise “Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet Suresi, 75/19)

İsâ aleyhisselamın İncil’deki “Babam onu beni ismimle gönderecek,”sözüne gelince, Faziletli Teftazâni Şerhu’l –Makasıd’tademiştir ki: “İsâ aleyhisselamın İncil’deki ‘babam onu benim ismimle gönderecek’ sözü (13/a) ‘nübüvvetle’ gönderecek demektir ve ‘Faraklit’in manası ‘gizlilikleri keşfeden’dir”.

Ben ‘ism’ lafzının nübüvvetle tefsir edilmesi konusunda diyorum ki ibarenin gerektirdiği mana bu değildir. Çünkü “nebi” yada “nübüvvet” lafızlarının herhangi bir kimse için isme dönüştüğü duyulmamıştır. Yine Şeyh Şihabeddin Sühreverdi Heyakil-i Nur’da demiştir ki: “İsa aleyhisselâmın ‘Babam onu benim ismimle gönderecek’ sözünden kasıt nurla meshedilmiş Mesihtir. Nebi aleyhüma esselam da nurla meshedilmişti. Bu münasebetten dolayı da ‘Babam onu benim ismimle gönderecek.’ dedi.” Aynı şekilde bu görüş de uygun değildir. Çünkü müfessirlerin çoğunluğu demiştir ki “Mesih” sözcüğü İbranice’dir ve mübarek anlamındadır. Arapça değildir ki anlamı nurla meshedilmiş olsun. Mesih kelimesinden türemiştir çünkü bereketle meshedilmiştir ya da günahlardan temizleyen şeyle meshedilmiştir ya da yeryüzünü meshettiği için ki bir yerde kalmadı veya onu Cebrail aleyhisselam meshetmiştir deseler de bu böyledir.

Aksine “Babam onu benim ismimle gönderecek” sözünden kasıt Süryani lügatinde ve İncil’de Mesih lafzı HIRİSTUS diye isimlendirilir ve bunun manası “hamd eden” ya da “hamd edilen” dir. Çünkü bu lafız “Evharistuse”den geliyor yani “sana hamd ediyorum”.(13/b) Onların dillerinde “evharistuse seamü” yani “Allah’ım ben sana hamd ederim” veya “keevharistu düvneteun” yani “ben Allah Teâlâ’ya hamd ederim” veya “keevharistu dünbelasitüm kedünki” yani “ben yaratıcıma ve rabbime hamd ederim” denildiği gibi. Bu münasebetten dolayı da “babam onu benim ismimle gönderecek” dedi.

Nitekim Allahu Tebarake ve Teâlâ Kur’an-ı Sadık’ta, İsâ aleyhisselamdan bahsederken buyurmuştur ki: “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğullarıl Ben size Allah Teâlâ’nın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti.(Saf Suresi, 61/6.)

Yani benim ismimin “hamd eden” yada “hamd edilen” olması gibi, onun ismi de “hamd eden” ya da mübalağalı bir ifadeyle “hamd edilen”dir. Yani kendilerinde övgüye değer özellikler bulunduğu için peygamberlerin hepsi hamid ya da mahmud olarak isimlendirilmiştir. Ve onda (benden sonra gelecek resulde) bu özellikler daha mübalağalıdır ve övgüye sebep olan tüm fazilet ve iyilikleri kendisinde toplar. Çünkü “Ahmed” lafzındaki hemze ya faili ya da mefulü tercih etmek içindir.[ “Bu ayet İncil’de söylenen “babam onu benim ismimle yani Ahmedle gönderecek” sözünü doğrulamaktadır. Hıristosun anlamı da aynı şekilde Ahmet’tir.”]

“İrinin afîim imin irinidni emin zizumi imin” ve devamı. Yani selâmet. Size Allah Teâlâ’nın selametini ve özellikle kendi selametimi emanet ediyorum. Ben size, dünyanın verdiği ve ihsan ettiği gibi vermiyorum. (Yuhanna 14:27.) “Kedni irinin (14/a) kenin irig imin birin yenesse” ve âyetin devamı: “Geldiği zaman ona iman edesiniz diye size, şimdi olmadan önce söyledim ve haber verdim. Artık sizinle daha fazla bir şey konuşmayacağım.”(Yuhanna 14:29,30).

Erhun İsmi

“Ükedi bulalalisi mesimün erşede garüdügusüm erhun keenime ûkeşi üzen” ve âyetin devamı: “Alemin ‘ERHUNu’ gelecek, onun için bir şey yoktur.”(Yuhanna 14:30.) Bu lafız da yine müteşabih lafızlardandır. Bu sebepten dolayı da manasını bilemediler ve tercümede bu lafzı yazdılar. Doğrusu manası yani “erşede garüdügusüm ERHUN” yani benden sonra bu dünyaya âlemin ilki olan gelecek. O hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaktır, ya da manası alemin zengini veya manası alemin devletinin sahibi, ya da manası alemin ilki olur. O da Muhammed aleyhisselamdır.

Tıpkı aleyhisselâmın “Allah ilk önce benim nurumu yarattı.”(Aclûnî, Keşfü ’l-Hafa ve Müzîiü ’l-İlbas, I, 311.),

“Eğer sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım.”Aclûnî, Keşfü ’l-Hafa ve Müzîiü ’l-İlbas, II, 232. ve “Ben nebi iken, Adem su ile çamur arasındaydı.”(Tirmizî, el-Câmiü ’l-Kebîr, VI, 7.)buyurduğu gibi.

“Âlinâ bilüvüsi ûlûgus üyegra menüs endünüm eftun udi emisise’nem züraân” yani, fakat bu, şeriatlarında yazılmış olan “Benden sebepsiz nefret ettiler.” sözü yerine gelsin diye oldu. (Yuhanna 15:25.) “Üdan zeelsiû baraklitus (14/b) ûn eguyemsu imin baradu batrus ikeyenus mardirisi” yani fakat Babadan size göndereceğim -İbn Berracân tefsirinde “urselehu” kelimesinin yerine “ebasehu” ibaresini zikretmiştir 

-Faraklit, Babadan çıkan hakikat, doğruluk ve yakın Ruhu geldiği zaman benim için şahitlik edecektir. Siz de şahitlik edersiniz, çünkü başlangıçtan beri benimle birliktesiniz. (Yuhanna 15:26,27.) Sürçtürülmeyesiniz diye bunları size söyledim. (Yuhanna 16:1)

“Ala defta lelaliga imin” ve devamı. Saati geldiğinde o size gelince, bunları size söylediğimi hatırlayasınız diye bu şeyleri size söyledim. Bu sözü ki o Muhammed aleyhisselamın müjdelenmesidir, daha önce size haber vermedim çünkü sizinle beraberdim. Şimdi ise, beni gönderene gidiyorum ve sizden hiçbiriniz bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor. Fakat ben size gerçeği söylüyorum. Benim gitmem sizin için daha hayırlıdır. Eğer ben gitmezsem, Faraklıt size gelmez. Fakat gidersem, onu size gönderirim.(Yuhanna 16:4-7.)

İsâ Aleyhisselamın ‘Baba’dan onu size yollayacağım’ sözü müsebbibin sebebe isnadı türündendir. Çünkü Allah Teâlâ’nın fiili olan göndermeyi kendine (aleyhisselâm) isnat etmiştir. Sanki onu (aleyhisselâm) semaya Mûhammed (aleyhisselâm)’ın gelişinden dolayı çıkarttı. (15/a) “Eğer ben gitmezsem, Faraklit size gelmez.” dediği gibi. Eğer gidersem, onu size gönderirim yani size muhakkak gelecek.

Allah Teâlâ’nın ‘gönderme’ fiilinin, aleyhisselamın dünyadan yükselmesi olan sebebe dayandırılması aklî mecaz türündendir. Kur’an’da da bunun olduğu yerler çoktur; “Kendilerine Allah Teâlâ’nın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran) (Enfâl Suresi, 8/2)ayetinde ve benzerlerinde olduğu gibi. Ya da melzumun (Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen) zikredilip lazımın kastedilmesi türündendir. Çünkü gönderme melzumdur ve onunla müjdelemek lazımdır. Melzum olan göndermeyi zikretti, lazım olan müjdelemeyi kastetti. Te’vili Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar dışında kimse bilmez.

“Keelsun ekinus elekeksi dungusmun” ve devamı: Yani bumüjdelenen yani Muhammed” aleyhisselam geldiği zaman, günah, doğruluk ve hüküm için dünyayı azarlar. Günah için, çünkü bana iman etmezler. İyilik ve doğruluk için, çünkü Babama gidiyorum ve artık beni görmeyeceksiniz. Hüküm ve adalet için, çünkü dünyanın reisidir yani alemin ilkidir, alemi davet eder yani onları dine çağırır, çünkü onun için salih amel, gelenek, usul, alamet, saygınlık, ceza ve mükafat vardır. Denilir ki “danehu dînen”  (15/b) yani onu cezalandırdı ve denilir ki “kema tudînu tudânu” yani cezalandırırsan, fiilinden dolayı ve yaptığın işe göre cezalandırılırsın. Teâlâ’nın sözü “biz cezalanacak mıyız” (Sâffât Suresi, 37/53)yani karşılık göreceğiz. “ed-Deyyan” (yargılayıcı) Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır. O âlemi borcundan dolayı yani hal ve durumundan dolayı ve “ يدينه دينادانه ” yani onu itaat ettirdi ve onun yetkisini elinden aldı. yani ona itaat etti. Onda din ve bütün dinler vardır. “ دانه ” “ديانه ”  gibidir yani itaatkar. “ دينته تدينا ” yani tamamı onun dinindendir.

“Edi bula ehu leyni imin âluzinaste vestazin ârdi” yani: “Bende size söylemek istediğim çok söz var, fakat şimdi sizin gücünüz onu taşımaya ve korumaya yetmez.”(Yuhanna 16:12.) “Udan zeelsi ikenus dübnevmadis âlisiyas” ve devamı: Yani “Yanında doğruluğun, hakikatin ve yâkînin ruhu olan uyarıcı nebi geldiği zaman, size gerçeğin hepsini öğretecek ve ihsan edecek. Çünkü kendinden konuşmayacak, aksine Hakk’tan ne duyarsa onu söyleyecek ve kendisinden sonra gerçekleşecek her şeyi size bildirecektir (Yuhanna 16:13.); benim semadan yeryüzüne inişim, güneşin batıdan doğması, tövbe kapısının kapanması, yalancı deccalın ortaya çıkması gibi ve bu gizli ve yüce alametlerden diğerlerini”.

“O kişi beni yüceltecek. Çünkü o (16/a) benim için nübüvvetten, şeriatten ve diğerlerinden ne var ise alacak. Size baba hakkındaki her şeyi ve İncillerde Allah Tebarâke ve Teâlâ’nın İsâ aleyhisselâmın diliyle söylediği müteşabihlerden haber verecek.”

“Ebinase garkeezu gademi gayin ezibsase keebu disademi kisenun imin kesina gayedemi iminus keberi validemi is denisa keebikbesademı enfilaki imin keelşede burusme”. Allahu Tebarake ve Teâlâ eshabu’l-yemin olan salih kullanna buyurdu ki: “Aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız, bana ikramda bulundunuz; çıplaktım, beni giydirdiniz; hasta idim ziyaret ettiniz; zindanda mahpus idim, yanıma geldiniz.” (Matta 25:41.) Eshabu’l-şimal için bu sözün aksini söylemiştir. (Matta 25:35)

Allahu Tebarake ve Teâlâ Musa aleyhisselama da böyle buyurmuştur ki:

“Hastaydım beni ziyaret etmedin.” Dedi ki: “Ya Rab, bu nasıl olur?” (Allah) buyurdu ki: “Falanca kulum hasta oldu onu ziyaret etmedin. Eğer ziyaret etseydin beni onun yanında bulacaktın.” Bu münasebet ancak farzları eda ettikten sonra nafile ibadetlere devam edersen ortaya çıkar. Haberi sahihte Allah Teâlâ’dan varid oldu ki: “Kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. (16/b) Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşırsa, bende onu severim. Onu sevdiğim zaman onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, konuştuğu dili, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” (Buhârî, Rikâk, 38. )

Aynı şekilde hadiste varid olmuştur ki: “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” (Buhârî, İstizan, 1.) ve başka bir rivayette de “rahmanın suretinde” şeklindedir. Bu yine Tevrat’ın başında Tekvin 1:27: “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” ve aynı şekliyle İncil’de de yine zikredilmektedir. Bunu anlayamayanlar zannettiler ki beş duyuyla algılanıp görünen suretten başka suret olmaz. Böylece benzettiler, cisimleştirdiler ve şekillendirdiler. Alemlerin rabbi Allah cahillerin söylediklerinden uludur, yüceler yücesidir.

Takarrub ile kastedilen, kulun Allah Teâlâ’ya, örnek alınması emrolunan sıfatlarda yaklaşmasıdır ve rablık ahlakı ile ahlaklanmaktır. Hatta Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanınız denilmiştir. Bu ise övülen sıfatların kazanımlarındandır ki bu sıfatlar ilim, iyilik, ihsan, latiflik, rahmet saçmak, halka hayır yapmak, onlara nasihat etmek, onları hakka yöneltmek ve batıl olandan onları menetmek ve şeriatın kıymetleri olan bunlara benzer sıfatlardır. Bunların her birisi Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Fakat yakınlığı (17/a) mekan olarak istemek anlamında değildir aksine sıfatlarda yakınlaşmak anlamındadır.

Fakat bazı cahiller görünüş olarak benzeme düşüncesinde olmuşlar ve ona meyletmişlerdir.Bazıları ise münasebetin sınırını aşarak, tek olmak görüşünde oldular ve hulûlü savundular. Hatta onlardan bazıları istiğrak ve mahıv halleri dışında “ene’l- hakk” dedi. Hıristiyanlar İsa aleyhisselam hakkında dalalete düştüler ve onun ilah olduğunu söylediler. Onlardan diğerleri ise insanlığı ilahlık ile kaplamayı söylediler. Bazıları da onunla bir olmaktır, dediler. İttihadın ve hululün imkansızlığı kendilerine görünen kişilere gelince Allah Teâlâ’nın nurlarından bir nur onlara beyan oldu ki onlar çok azdırlar. Bu zayıf kulda onlardandır.

Eğer nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamın Tevrat’ta ve Zebur’da olan vasıflarını söylersem risale uzar.Biraz da sufi şeyhlerin ıstılahlarından bahsedelim.

***********************

Rahman ve Rahim olan Allah Teâlâ’nın adıyla.

Kalplerimizi şerden sıyırıp hayra yönelten, nurların nurunu arttıran, bize gören gözleri açan, sırların sırrını bizden açığa çıkaran, Örtülerin örtüsünü bizden kaldıran Allah Teâlâ’ya hamd olsun. Salat ve selam O’nun nurlar nuru, sadıkların efendisi, Cebbar olan Allah Teâlâ’nın sevgilisi, Gaffar olan Allah Teâlâ’nın müjdecisi olan resulü Muhammed’e ve onun güzel, temiz ve hayırlı ailesine olsun.

Sözünü ettiğimiz sufilerin görüşlerine gelince:

İncil’de İsâ aleyhisselamdan naklettiler ki, ikinci kez doğmayan gökyüzü krallığına asla katılamayacak. Yuhanna İncil’inde zikredildi ki “kim ikinci kez doğmazsa Allah Teâlâ’nın krallığını asla göremeyecek”.İbaresi ise şu şekildedir: “Amin amin legusi eân midis yekisı ânusen uziname iziyin duni esiliyan duseu”. Yani bil ve inan ki kim ikinci defa doğmazsa Allah Teâlâ’nın krallığını görmeye asla güç yetiremeyecektir.(Yuhanna 3:3)

İsrail oğullarından ismi Nikodimis olan bir adam, bir gece İsâ aleyhisselama geldi ve İsâ aleyhisselama soru yönelterek şöyle dedi:

“Ravi” yani ya Muallim! Bir insanın annesinin karnına ikinci kez girmesi ve tekrar doğması nasıl mümkün olur?(Yuhanna 3:1-4. )İsâ aleyhisselam dedi ki:

“Sen İsrailoğulları alimlerinden birisin, tekrar doğmayı bilmiyor musun?”

“Amin amin legusi” yani:

“Sana söylediklerimin hak ve gerçek olduğunu bil ve inan ya Nikodimis. İşin doğrusu bir kimse sudan ve ruhtan doğmadıkça Allah Teâlâ’nın krallığına girmeye güç yetiremez.”

“Düyeyenimenun ekinus sargus” yani:

“Kim bedenden doğarsa yine bedendir.” “Sargusi esti kedu yeyemınun ekdevü benevma (18/a) dus binema este” yani:

“Kim ruhtan doğarsa aynı şekilde ruha dönüşür”.(Yuhanna 3:5-10.)

Matta’nin naklettiği İncil’de zikredilmiştir ki: “Enikeni diura burusilsun imaside duisu legundes dıs aramizun estin endivasiliya dun uranun kebrus galesa menus uiyisus beziyun”. Yani o saatte öğrenciler İsâ aleyhisselama geldiler ve

“Göklerin krallığında en büyük kimdir?” diye sordular. İsâ aleyhisselam küçük bir çocuk çağırdı ve onu ortalarına dikip şöyle dedi:

“Gerçek size söylediğimdir. Eğer dönmezseniz ve bu çocuk gibi olmazsanız göklerin krallığına giremeyeceksiniz ve kim bu çocuk gibi kendini alçaltırsa, göklerin krallığında en yüce odur. Kim böyle bir küçük çocuğu benim ismim için kabul ederse, beni kabul eder. Kim iman eden bu küçüklerden birini şüpheye düşürürse, onun için boynuna bir değirmentaşı bağlayarak denizde boğulması daha hayırlıdır.” (Matta 18:1-6.)

Allah Tebarake ve Teâlâ Kur’an-ı Celil’de şöyle buyurmuştur: “(Onlara (Yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin haberini oku.”  (A’raf Suresi, 7/175.) ve ikinci ayetin devamı.

Yani: Ya Muhammed! Ümmetine, ayetlerimizi yani duaların çabuk kabul edilmesi, melekleri görmesi ve onlarla konuşması ve benzerleri gibi katımızdan kerametler verdiğimiz kişinin haberini oku. (18/b) “O ise, onlardan sıyrılıp çıktı.” yani çıkarıldı, geri alındı. Şeytan da, avcının avını ağda yakalaması gibi, onu yakalayarak esir etti, tövbeden ve hakka dönmekten alıkoydu._Böylece o, dalalete düşen azgınlardan biri oldu. Yani Bel’am bin Baura. Allah Teâlâ’nın dostları olan Musa, Harun (Allah Teâlâ’nın duası peygamberimize ve ikisine olsun) ve kavmine karşı, Allah Teâlâ’nın kafir ve günahkar düşmanlarına duasıyla yardım etti.

Bil ki tekrar doğmak, ruhun bedenden ölümle değil aksine ölümden önce manevi olarak çıkmasını belirtmektedir. Tıpkı nebimiz sallallâh Teâlâ aleyhi vesellemin buyurduğu gibi: “Ölmeden önce ölünüz.”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafa ve Müzîlü ’l-İlbas, II, s.402.)

Tasavvuf ehlinin dediği gibi: “Bu iş ‘sıyrılmak’ olarak isimlendirilmektedir. Sıyrılmak iki çeşittir; hayırdan sıyrılarak şerre geçmek ve şerden sıyrılarak hayra geçmek.” Ebu Yezid el-Bistamî’nin – Allah sırrını kutsasın –

“Ben, yılanın derisinden sıyrılması gibi derimden sıyrıldım. Böylece ben O’yum.”dediğinin rivayet edilmesi gibi.

 Bil ki şerden sıyrılmanın pek çok çeşidi vardır. Birincisi yerilmiş huylardan kurtulmaktır ki bunlar kin, kıskançlık, kibirdir ve benzerleri çoktur. Bu söylenenlere göre, sıyrılmak bu sıfatları övülmüş sıfatlarla değiştirmektir. Onlardan biri de nefsin, Ölümden önce, insan bedeninden manevi olarak sıyrılmasıdır. Bu durumda kişi nefsinin bedeninden ayrıldığına şahit olur (19/a) ve karşısında durarak kendisine bakar. Bunları yalnızca müşahede ashabı görebilir. Bir diğeri de nefsin bedenden sıyrılmasına benzer bir şekilde kalbin nefisten sıyrılmasıdır. Sonra ki ise sırrın kalpten sıyrılmasıdır. Sır kalpten çıkar; kalp, nefis ve bedenden soyutlanarak yükselir. Bundan sonra sırrın kalpten sıyrılmasına benzer şekilde, hafinin sırdan sıyrılması gelir. Sonra hafinin sıfatlarından sıyrılması gelir. Sonra da ehfanın hafiden sıyrılması gelir. O ise fenâ’dır. Bu, FENÂÜ’L-KÜLLdiye isimlendirdikleri fenâdır.

Bu sıyrılmalar yedi defadır.Sıfatlardan sıyrılmanın, biz her ne kadar tek seferde olduğunu söylesek de farklı merhaleleri vardır. Altıncı sıyrılmaya gelince o, hafinin sırdan sıyrılmasıdır, bundan dolayı onu fenâ olarak isimlendirmişlerdir. Sonraki aşamalarda Allah Teâlâ’nın dışında kalacağı için bu hatadır.

O    ehfadır. Bu durum, Ebû Yezid’in “Nefsimden sıyrıldım, ben O’yum.”dediği makamdır. Bunu bir olma (tevhid) makamı, birlik olma makamı ve fenâ makamı olarak isimlendiriyorlar. Eğer fani ise, O olamaz. Aksine Allah tek başına vardır. Eğer o, Allah olmazsa ben oyum, orada değilim demesi doğru olmaz. Allah tek başına vardır. Ben Allah Teâlâ’nın dışında oradayım demesi doğruysa (19/b) tam bir fena olmaz.

Hayırdan sıyrılıp şerre geçmeye gelince, kendilerinden yükseldiği makamların ve derecelerin başına ulaşan kişinin aksidir. Oraya iner. En başa indiği zaman, o iman makamıdır. Belki o bu şekilde kalır. Onlardan bazıları ise orada kalmaz. Allah Teâlâ ondan korusun. Hatta lanetli şeytan ve Bel’am bin Baura gibi aşağıların en aşağısına indirilir. Allahu Tebarake ve Teâlâ’mn Kur’an-ı Aziz’de buyurduğu gibi: “Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik.”(A’raf Suresi, 7/176) yani biz onu çok yükseklere çıkartırdık. Bu, Teâlâ’nın onu müşahede derecesinden sonra yükseltmediğine delildir. Sadece mükaşefe ve kerametin başlangıcında kalmamıştır.

Allah Teâlâ’nın sözü: “Fakat o, dünyaya saplandı.” (A’raf Suresi, 7/176)  yani dünyayı seçti ve ondan razı oldu. Allah Teâlâ kazandıktan sonra onun en aşağıya inişini açıklamaktadır. Seçimi kendisi için kötü oldu öyle ki sıyrılması, nefsi ve hevasına uyması arttı. Allah Teâlâ’nın “onlardan sıyrılıp çıktı ve dünyaya saplandı ve nefsine uydu”buyurduğu gibi. Bu, kesb ve tarikat makamlarından sonra olduğuna da delildir. Bununla birlikte melekut âleminden bir şeyler ona açık oldu. Sonrasında ceberût alemine ulaşamadı. Ceberut aleminde olan her şey cebrîdir. Orada kul için muteber bir kazanç yoktur. İnşallah Teâlâ bu anlattıklarım anlaşılmıştır (20/a).

Bel’am’ın hikayesi Yahudilerin elindeki Tevrat’ta yazılıdır. (Sayılar:22,23,24.) Şam bölgesinde yaşayan krallardan ismi Tsippor oğlu Balak bin Safvar olan kral -ki Tevrat’ta ismi Valak’tır, Bel’am’ın ismi ise Valaam b. Sebfur’dur-, İsrail oğullarının kötülüğüne dua etmesi için ona çokça mal verdi. Allah Teâlâ’nın meleklerinden bir tanesi geldi ve dedi ki: “Bunu yapma. Allah Teâlâ bu kavimle beraberdir.” Bunun üzerine Bel’am dua etmekten çekindi. Balak ise kabul edinceye kadar hediyelerini ikinci ve üçüncü kez arttırdı. Sonra Bel’am, Balak’a kurbanlar kesmesini ve çok sadaka dağıtmasını emretti. Uzun süre böyle devam ettiler.

İsrail oğulları, onun topraklarının bazı bölge ve köylerine yerleştiler. Bel’am, Musa aleyhisselama ve kavmine beddua etti. Ancak Musa’nın kavmi zinaya düşüp de diğer kavmin kadınları ile günah işleyinceye kadar Bel’am’ın duası etki etmedi. Daha sonra Bel’am’ın duası etkili oldu ve aciz kaldılar. İsrail oğulları, önceden kendilerini ezerek galip geldikleri kavimden daha güçsüz duruma düştüler. Fakat Allah Teâlâ Bel’am bin Baura’ya lanet etti ve onu kovulmuş, engellenmiş ve geri çevrilmiş kıldı. Kıssa kapsam olarak Tevrat’taki en uzun kıssadır. (20/b) Eğer burada anlatırsam risale uzar. Bu ayet, bir velinin meşakkat dünyasında yaşadığı sürece imanda kalamayabileceğine delildir. Aynı zamanda bu ayet, olağanüstü kerametlerin nebiler (aleyhümüsselam) gibi, genellikle evliyalar için de olduğuna delildir. İnşallah tek başına anlarsın.

Allah Teâlâ’nın sözü “Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bir aksan da dilini sarkıtıp solur” (A’raf Suresi, 7/176.)  yani Be’lam’ın durumu soluyan köpeğin durumu gibidir. Onu kovsan da düşmanlık etsen de, gölgede yatmaya bıraksan da solur. Bu yolunu kaybetmişlik hali yani Bel’am bin Baura’dır. Onu, kötü bir iş olan, Musa’ya, Harun’a -aleyhüma esselam- ve onların kavmine beddua etmekten alıkoysan da, o bunu yapmaktan çekinmez. Onu serbest bıraksan da bu işi yapmaktan geri durmaz. Onu hor görmek için köpekle Örneklendirmiştir. Bunu söyledi çünkü onu, Hz. Musa’ya ve kavmine bu bedduayı etmekten alıkoydu ve engelledi. Bu Tevrat’ta da yazılıdır. Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın melekleri de pek çok kez onu, bunu yapmaktan engellediler, sayısız defa ona nasihatte bulundular, ancak o, bunu yapmaktan kaçınmadı. Allah bunun benzeri dalaletlerden bizi korusun.

Allah Teâlâ’nın sözü “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar” (A’raf Suresi,7/179)  (21/a). İmam Deylemî – sırrı mübarek olsun – demiştir ki: Bil ki şüphesiz kalpler (kulub) çoğuldur. Müfredi kalp’tir ki pek çok anlamlar için kullanılır. Halkın anlayışına en yakın olanı bedenin kalbidir ve bilinen özel bir et parçasıdır. Sonra bedenin kalbinin içinde nefsin kalbi vardır.Sonra ise nefsin kalbinde zaaf kalbi vardır. Böylece o, nefsin kalbindedir. Sonra bu kalbin içinde sır olarak isimlendirdiğimiz akıl ve ruh vardır. Bu sır, içinde akıl ve sırrın bulunduğu kalbin kalbidir. Sonra akıl ve sır iki rûhâni ışıktır. Sonra hafi vardır. Bundan sonrada sımn sim, kalbi ve kendisi vardır. Ayrıntılarını Kitâbu Mirâti’l- Ervâh’’tan öğrenirsin.

Allah Teâlâ’nın bu sözünü bilirsen “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar.” (A’raf Suresi,7/179.) yani sırrın ve aklın yeri olan kalple. Sonra nefis kavraması gereken şeyi ve idrak etmesi gerekeni aklın ve ruhun nuruyla kavrar ve idrak eder. Bu kalp bazen merhametsizliğin ve çeşitli kötülüklerin altında gizlenmiş olabilir. Böylece akıl ve ruh nefsi aydınlatamaz. Çünkü onlar kara kalbin içindedir. Bu sebeple ışıkları nefse ulaşmaz. Allahu Tebarake ve Teâlâ buyuruyor ki: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” (Mutaffifin Suresi, 83/14.) (21/b)

“RİNE”kalbin üzerindeki pastır. Nebi sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kalplerde, demirin paslanması gibi paslanır. Onun cilası ise Kuran okumaktır.” (Suyuti, Câmiü ’s-Sağir, c.2, s.26.)Yine Nebi aleyhisselam buyurdu ki:

“Bir kul günah işlediği zaman, kalbinin üzerine siyah bir nokta konur. Eğer başka günah işlerse, başka bir siyah nokta konur. Öyle ki sonunda kalbi kararır.”(İbn Mace, Kitabü’z-Züht, c.2, s. 1419.)

Kalpler, ışıktan gizli ve örtülü olursa bizzat kendisi karanlık olur. Nefis onunla, gerçeğe delalet eden işaretleri, belirtileri ve emareleri anlayamaz.

Hamd bizi, rahmetinden size iki pay versin sözünün muhatabı olan zümreden yapan Allah Teâlâ’yadır. Salât ve selâm yarattıklarının en hayırlısı Hz. Muhammed’e, bütün peygamberlere, onların hayırlı ailelerine, eşlerine ve çocuklarına olsun.

Duadan kaldığımız yere dönelim. Ey bütün zorlukları kolaylaştıran ve zorlaştırmaya ihtiyaç duymayan Allah’ım!

Bütün zorlukları bize kolaylaştır. Zorlukları kolaylaştırmak senin için kolaydır.

Ey mülkün sahibi! Ey Celal ve İkram sahibi! Senin rahmetinle ey merhametlilerin en merhametlisi!

Allah’ım!

Hatalarımı, bilgisizliğimi, işimdeki taşkınlığımı ve senin benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla. İlerleten sen, gerileten de sensin. Sen her şeye kâdirsin.

Allah’ım!

Dinimi doğru kıl, o benim işimin iffetidir. Dünyamı doğru kıl, (22/a) yaşamım onda geçmektedir. Ahiretimi doğru kıl, dönüşüm onadır. Her hayırda hayatı benim için arttır. Ölümü de her çeşit şerden kurtularak rahata kavuşma kıl. Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet, zenginlik ve senin razı olduğun ameli isterim.

Allah’ım!

Nefsime takvasını ver ve onu tertemiz kıl. Nefisleri temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Nefsin velisi ve mevlası sensin.

Allah’ım! Kabrin fitnesinden, cehennemin azabından, zenginliğin şerrinden ve fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım. Mesih-i Deccal fitnesinden de sana sığınırım.

Allah’ım!

Rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığmıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Allah’ım! Senden de sana sığmıyorum. Sana layık olduğun senayı yapamam. Sen kendim sena ettiğin gibisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret diliyorum.

Allah’ım!

Sen bizim rabbimizsin, sana tövbe ediyorum.

Allah’ım!

Peygamber senden ne istediyse bunların hepsini kendim için, anne babam için, akrabalarım için, ailem için, yakınlarım için, komşularım için, Müslümanların saygınları için, beni tanıyanlar veya bahsimi duyanlar için ya da beni tanımayanlar için, anne babalan için, evlatları için, kardeşleri için, eşleri için, akrabası olmayan için, iman eden erkeklerden, iman eden kadınlardan, Müslüman erkeklerden, Müslüman kadınlardan yaşayanlar ve ölenler için ve benim hakkımda hayırlı düşünenler için istiyorum. Sen hayırları veren, zararları giderensin. Sen her şeye kadirsin.

İki cihanda İbrahim’e (aleyhisselâm) ve ailesine rahmet ettiğin, huzur verdiğin, bereket verdiğin gibi, Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) ve yakınlarına rahmet et, huzur ver. Muhammed’e (s.av.) ve yakınlarına bereket ver. Şüphesiz övgüye ve yüceliklere layık olan ancak sensin. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e vesileyi ve fazileti ihsan et ve O’nu, kendisine va’d buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûd’a eriştir. Şüphe yok ki, sen va’dinden dönmezsin.

(Bu risale) Fakir hakir kulun Derviş Ali en-Nakşİbendî eş-şehir bi-İncilve hakkında Ali b. Yunanı denen kişi tarafından yazılmıştır. İsmi Na’tü’n-Nebî Muhammed Aleyhissejamü fî’l-İncil olan bu risaleyi yazmadan önce kalbi İstanbul beldesine bağlıydı. Cumartesi günü, Zilhecce’ş-Şerîfe. (2l/b)

SONUÇ

Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncili, 17. yüzyılın sonlan ile 18. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Hem Nakşibendilik üzerine yazdığı eseri hem de Na’tü ’n-Nebi fî’l-încil’in sonunda yer verdiği tasavvuf! kavramlar tasavvufa olan ilgisini ortaya koymaktadır. Ancak kaynaklarda hakkında bir bilgi bulunmadığı için kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Tahkikini yaptığımız eser kütüphane kayıtlarında birbirinden farklı isimlerle geçmektedir. Aynı zamanda eser üzerinde veya metin içinde yer alan isimleri de birbirinden farklıdır. Ancak bu farklılıklara rağmen zikredilen bütün isimler eserin içeriğine uygundur.

Eserin bulabildiğimiz nüsha sayısı altıdır. Bunlardan beş tanesi Arapça, bir tanesi ise, herkesin rahatça anlaması için, Türkçe olarak yazılmıştır. Ancak Türkçe’si yeni baştan yazılan bir eser olmayıp, Arapça’sının tercümesi şeklindedir. İlk önce Arapça metin paragraf halinde verilmiş arkasından Türkçe açıklaması yapılmıştır. Ancak eserin son kısımlarını oluşturan tasavvufla ilgili bölümü tercüme edilmemiştir. Türkçe’si de dâhil olmak üzere bütün nüshalarda Yunanca Kitâb-ı Mukaddes alıntılarına yer verilmiştir.

Tahkikini yaptığımız Na’tü ’n-Nebi fî’l-încil bu isimli eser reddiye olarak yazılmıştır. Ancak klasik reddiyelerde olduğu gibi İslam’ın diğer dinlere olan üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaz hatta bu konuya hiç değinmez. Kitâbın yazılış amacı Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) İncil, Tevrat ve Zebur’da geçtiğini, Kitâb-ı Mukaddes’teki müteşabih ayetleri açıklayarak ispatlamaktır. Bu bağlamda ilahi kitaplar tercüme edilirken yanlışlıklar yapıldığına değinen müellif, bazı yerlerde uzun kelime tahlillerine girmektedir.

Derviş Ali en-Nakşibendî’nin eserini sadece Hristiyanlar’a ve Yahudiler’e karşı yazılmış bir reddiye olarak kabul edemeyiz. Eser, aynı zamanda lafızda tahrifi kabul eden Müslüman alimleri de eleştirmektedir. Zaten Derviş Ali en-Nakşibendî, eserine Tevrat, İncil ve Zebur tahrif edilmiştir diyen İslam âlimlerini eleştirmekle başlar. Zira müellife göre asıl tahrif lafızda değil manada yapılmaktadır.

Müellif, Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) önceki ilahi kitaplarda haber verildiğini ispatlamaya çalışırken, her ne kadar verilen bu haberin delillerini Tevrat, Zebur ve İncil’de bulduğunu söylese de sadece İncillerde, özellikle de Yuhanna’da bulduklarını açıklar. Tevrat ve Zebur’da bulduğunu söylediği delillerden ise hiç bahsetmez.

Tebşirât problemiyle ilgili reddiye geleneğine baktığımızda müellifin ortaya koyduğu delillerinin orijinal olmadığı, aynı delillerin daha önce bu konuda eser yazan müellifler tarafından da zikredildiği görülmektedir.

Gerekli gördüğü yerlerde Kur’an-ı Kerîm âyetlerini ve hadisleri de kullanan müellif, ne âyetlerin bulundukları surenin ismini ve numaralarım vermiş ne de hadislerin bulunduğu kaynağı göstermiştir. Aynı şekilde Kitâb-ı Mukaddes’ten yaptığı alıntıların da yerlerini tam olarak göstermemiştir. Fakat bazen hangi bölümden olduğunu belirtmiştir. Ayrıca zaman zaman başka âlimlerin görüşlerini de zikreden müellif, görüşleri zikrederken, bazılarına sadece geçtiği eseri söyleyerek atıfta bulunmuştur. Bazen ise söylediği görüşün sahibini belirtse de, geçtiği kaynağı belirtmemektedir.

Derviş Ali en-Nakşibendi’ye göre ilahi kitaplardaki lafızların çoğu müteşabihtir. İncil’de ise diğer bütün ilahı kitaplardan daha çok müteşabih lafız bulunmaktadır. Zaten müellif bu eseri İncil’deki müteşabihleri çok iyi açıklayan bir risale olarak yazdığını söylemektedir. İlahi kitapların indirildiği dilden başka bir dile çevrilmesine karşı çıkan Derviş Ali, ilahi kitapların tercüme edildiği zaman gerçek anlamından farklı olacağını söylemektedir.

Pek çok reddiye yazarı gibi Derviş Ali’de Yuhanna İncili’nde geçen “Faraklit” kelimesi ile Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) kastedildiğini iddia etmiştir. Müellife göre ilahi kitapların lafızlarının çoğunun müteşabih olması gibi “Faraklit” de müteşabihtir ve te’vili gerektirmektedir. Müellif, “Faraklit” kelimesinin yanlış tercüme edildiğini söylemekte ve bunu ispatlamak için kelimenin köküne inmektedir. Sonuç olarak ise “Faraklit” kelimesinin anlamının “Ahmed” olduğunu belirtmektedir.

Müellif Yuhanna 14:26’da geçen ““Fakat benim ismimle babanın göndereceği Tesellici, Ruhülkudüs, o size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir”cümlesindeki “isim” ile Hz. İsâ’nın neyi kastettiğini tartışmıştır. Bu konuda âlimlerin görüşünü zikreder ve bunların yanlış olduğunu söyler. Müellife göre “isim” lafzıyla kastedilen mesihtir. Bunun anlamı da hamd eden ya da hamd edilendir. “Ahmed” kelimesi de aynı anlamdadır.

Müellif, eğer Tevrat ve Zebur’da Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) müjdelendiği yerleri söylerse risalenin uzayacağını söyleyerek, biraz da tasavvufî şeyhlerin ıstılahlarından bahseder. Tevrat’ta geçen Bel’am b. Baura’ya değinerek insanın manevi olarak yükseldiği derecelerde kalacağının kesin olmadığını vurgular.Bu kısımda da yine Yuhanna ve Matta İncirlerinden alıntı yapar.

Müellif, Tekvin 2:27’de geçen “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı.” sözünün cahiller tarafından yanlış anlaşıldığını ve bu sebeple Hz. İsâ’nın ilahlığına hükmettiklerini söylemektedir. Bu bağlamda hulûl görüşünü savunanları da eleştirir.

 

Bu tezi hazırlayan kardeşimize teşekkür ederiz.

Kaynak:

Hülya CEVAHİR, Derviş Ali En-Nakşibendî El-İncilî Ve Na ’tü’n-Nebî Fî’l-İncil İsimli Eserinin Tahkik Ve Tercümesi,Yüksek Lisans Tezi, T.C. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Felsefe Ve Din Bilimleri Enstitü Bilim Dalı: Dinler Tarihi, Ağustos 2008, Sakarya

[1] Abdurrahman b. Muhammed b. Mahluf Ebî Zeyd es-Seâlibî, Tefsîrü’s-Seâlibi: Cevahir Hısan fî Tefsir’il-Kur’an, Beyrut, 1997, c.3, s. 83.

ALEXİS ZORBAS (1964) / ZORBA


Yönetmen: Mihalis Kakogiannis

Ülke: ABD, Yunanistan

Tür: Macera , Dram

Vizyon Tarihi:14 Aralık 1970 (Türkiye)

Süre: 142 dakika

Dil: İngilizce, Yunanca

Senaryo: Nikos Kazantzakis , Mihalis Kakogiannis

Müzik: Mikis Theodorakis

Görüntü Yönetmeni: Walter Lassally

Yapımcılar: Mihalis Kakogiannis , Anthony Quinn ,

Nam-ı Diğer: Zorba the Greek , Zorba the Greek , Zorba the Greek

Oyuncular:  Anthony Quinn, Alan Bates, Irene Papas, Lila Kedrova, Sotiris Moustakas, Anna Kyriakou, Eleni Anousaki, Yorgo Voyagis, Takis Emmanuel, Giorgos Foundas, George P. Cosmatos

Özet:

Kıbrıs doğumlu yönetmen Mihalis Kakogiannis’in yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Alexis Zorbas”, 1964 senesinde gösterime girdi. Nikos Kazantzakis’in romanından uyarlanan filmde usta aktör Anthony Quinn, 2003 senesinde yaşamını yitiren İngiliz aktör Alan Bates, Yunan aktris Irene Papas ve 2000 senesinde yaşamını yitiren Lila Kedrova rol alıyor. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilen film, En İyi Siyah-Beyaz Düzenleme, En İyi Set Dekorasyonu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar kazandı. Üç dalda BAFTA, beş dalda Altın Küre adayı olan ve bütçesi 1 Milyon Doları bile bulmayan filmin orijinal süresi 145 dakikadır.

Basil, hayata karşı yenilmeyi kabullenmiş, mutsuz ve bıkkın bir yazardır. Kendisine miras kalan maden ocağını işletmek için Girit’e giden genç adam, burada kendisinin tam aksi niteliklere sahip bir hayat aşığı olan Alexis Zorba ile tanışır ve hayatı değişir.

Zorba

Mikis Theodorakis’in müziklerine değinmeden genel bir perspektiften bahsedemeyiz. Yunan müziğinin en güçlü “ozan”larından birisidir Theodorakis, ortaya koyduğu eserlerle barış mesajları vermeştir. Hafızası taze olanlar hatırlayacaktır; Zülfü Livaneli’yle birlikte Türk-Yunan Dostluk Derneği kurarak, bir dizi konser ve albüm çalışmalarında bulunmuşlardı. Akdeniz’in esintilerini çalan şarkılar ve Zorba the Greek’in halka verdiği mesajlar bu ozanın şarkılarıyla daha anlamlı kılınmış. Zaten filmde, Zorba’nın ağzından dökülen ufak bir cümle, insanın yalnızca insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular: Şimdi herhangi birine bakıyorum ve diyorum ki; bu adam iyi, bu adam kötü, Türkmüş, Yunanlıymış bana ne. Hepimizin sonu aynı, kurtlara yem olacağız.

Antony Quinn, 50’li yılların ardından, oynadığı Zorba rolü ile başarısının doruk noktasına ulaşmıştır. O zamanlardaki maço rollerin ve Avrupa sinemasında geçirdiği senelerin –La Strada, Fellini- tecrübesini, bu filmde yapımcılığı da üstlenerek göstermiş. Akdeniz insanın karakterini, o iri ve korkutucu cüssesinde böylesine güzel benimseyerek oynamasaydı, yıllar boyu unutulmayacak bir kapanış dansı olmayacaktı. Öyle ki Antony Quinn’in konuk olduğu The Tonight Show ‘da dans ettikten sonra alkışlar altında gülerek şunları diyebilmiştir: Bu şarkıdan nefret ediyorum, gittiğim her yerde bu şarkıyı çalıyorlar.

Laflarımızı toparlarsak, romanlardan uyarlanmış filmlerin önemli bir zaafı; kitabın derinliğini ve doygunluğunu verememesidir. Romanın bütünüyle eksiksiz olmasına karşın, Zorba’nın hayat görüşünün arkasında yatanlar ve geçmişinde yaşadıkları filmde tam gösterilmemiş. Bunu da filme ait tek olumsuz eleştiri sayabiliriz.

Kaynak:

http://sinema.yedincigemi.com/i/2321/Zorba-the-Greek-inceleme.html

Film Eleştiri

ya kitabı okunmalı ya da sadece filmi izlenmelidir.

kitabı okuduktan sonra filmi izlemek büyük hayal kırıklığı olabilir. çünkü film tek kelimeyle berbat bir uyarlamadır. filmde ne Zorba Zorbadır, ne yazar yazardır ve de en önemlisi ne de yaşadıkları “ilişki” bir şeye benzemektedir. bunu söylemek için kendimce bir sürü nedenim var:

Zorba’yı Zorba yapan sadece hayata bakışı değil, aynı zamanda hayat hikayesidir. Zorba yaşayarak öğrenmiştir. Zorba bir tecavüzcüdür örneğin… Bir gece önce beraber uyuduğu kadını yakarak öldüren bir “vatansever”dir. Kadınlarla ilgili düşünceleri, vatan sevgiyle ilgili değer yargıları, hep yaşadıklarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Ölümle defalarca burun buruna gelmesi nedeniyle yaşama bağlıdır, “an”ın değerini