Updates from Mart, 2014 Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • ihramcizade 11:23 on 25 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR 


    Niteliksiz Adam
    “Robert MUSİL”

    İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikâyesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, ruhun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.

    Bu anlatılanlara göre insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur!

    İşte o zamanlar, yani Niteliksiz Adam Ulrich’in (Robert Musil) matematikçi olduğu dönemde de, artık insanın inançtan, sevgiden, saflıktan, iyilikten yoksun olması nedeniyle Avrupa kültürünün çökeceği kehanetinde bulunanlar çıkmıştı ve ne ilginçtir ki bütün bu kişiler, gençlik ve okul dönemlerinde kötü birer matematikçi olmuşlardı. Böylece de matematiğin, doğa bilimlerinin anası ve tekniğin büyük anası olan matematiğin, sonunda zehirli gazlara ve savaş uçaklarına kaynaklık eden ruhun da ilk anası olduğu sonradan onları haklı çıkaracak biçimde kanıtlanmıştı.

    -……………..

     İnananlarına şöyle diyebilecek olan adam, henüz dünyaya gelmemişti: Çalın, öldürün, ahlâksızlık yapın -bizim öğretimiz öylesine güçlüdür ki, günahlarınızın çirkef kokan suyunu bembeyaz köpüklü pınar sularına dönüştürebilir; buna karşılık bilim alanında birkaç yılda bir o zamana kadar yanlış sayılanın bütün görüşleri altüst ettiğine ya da gösterişsiz ve aşağı görülen bir düşüncenin yeni bir düşünce imparatorluğunun hükümdarı olduğuna rastlanıyordu; bilimde böyle olaylar yalnızca köklü dönüşümler olarak kalmayıp, göğe uzanan merdivenler gibi, her şeyi yükselmeye götürüyordu. Bilimde olup bitenler, bir masaldaki kadar güçlü, umursamaz ve görkemlidir.Ve Ulrich, şunu hissediyordu: İnsanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

    Şimdi insan kendine doğal olarak şunu soracaktır:

    Dünyada her şey bu kadar ters mi işliyor ki, ortaya hep düzeltmek zorunluluğu çıksın?

    Ama dünyanın kendisi çok zaman önce buna iki yanıt vermişti. Çünkü dünya varolduğundan bu yana insanların çoğu gençliklerinde düzeltmekten yana çıkmışlardır. Yaşlıların var olana bağlı kalmalarını ve beyinleri yerine bir parça etten başka bir şey olmayan yürekleriyle düşünmelerini gülünç buldular.Bu genç insanlar, yaşlıların ahlâki açıdan sergiledikleri aptallığın aynı zamanda, tıpkı normal entelektüel aptallık gibi, yeni bağlantılar kurabilme yeteneğinin eksikliği anlamına geldiğinin ayırdına vardılar; onların kendileri açısından doğal saydıkları ahlâk ise edimin, kahramanlığın ve değişimin ahlâkıydı. Yine de eylemde bulunabilecekleri yıllara adım atar atmaz bunları unuttular ve hatırlamak da istemediler.

    Sh:118-121

     

    Kaynak:

    Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

     

     
  • ihramcizade 10:47 on 25 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    “NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’ 


    Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

    Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

    Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

    Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

    Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

    ["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

    Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

    6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

     Kaynak:
    Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

     *****************

    HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
    NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
    İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
    TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
    MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

     

     
  • ihramcizade 11:34 on 24 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , FELSEFENİN YETKİSİ VE YETKİSİZLİĞİ ÜZERİNE, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Morpa Kültür Yayınları Felsefe Dizisi, , , Odo Marquard, , , , , , Pomeranya, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Şebnem SUNAR, , İlkeselliğe Veda Çok Tanrıcılığa Övgü, ,   

    YETKİSİZLİĞİ KARŞILAMA YETKİSİ Mİ? 


    ODO MARQUARD

    Odo Marquard, 26 Şubat 1928’de Almanya’da, Pomeranya bölgesindeki Stolp’ta doğdu. Öğrenimini 1934-1945 yılları arasında Kolberg (Pomeranya), Santhofen (Allgäu) ve Falkenburg’da (Pomeranya) sürdürdü. Volkssturm’de savaş nedeniyle tutuklandı (1945).

    1946’da Treysa’da (Hessen) olgunluk sınavını veren Marquard, 1947-54 arasında Münster (Vestfalya) ve Freiburg’da felsefe, Alman dili ve edebiyatı, Protestan Teolojisi ve Köktenci Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ayrıca sanat tarihi ve tarih incelemeleri yaptı. 1954 yılında doktora tezini yazarak doktor unvanını aldı.

    Odo Marquard 1955-63 yılları arasında Joachim Ritter’in yanında Münster Üniversitesi’nde asistanlık yaptı. 1963 yılında Aşkınsa! Felsefenin Gücünü Yitirmesi. Felsefede Daha Yeni Bir Ruhbilimciğinin Felsefi Birkaç Nedeni adlı çalışmasıyla doçent oldu ve Münster’de felsefe doçentliğine kadrosuz olarak atandı.

    1965-67 yıllarında Bielefeld Üniversitesi kurucu kurul üyeliği yapan Odo Marquard, 1965’ten bu yana GieBen Justus Leibig Üniversitesinde kadrolu profesör olarak çalışmaktadır: Bu okulda felsefe bölümü başkanı, 1971’den başlayarak ilk önce kurul sözcüsü, sonra yönetim kurulu üyesi ve Felsefe ve Temel Bilimler Merkezi’nin yönetici başkanı olarak görev yapmıştır.

    *************

    FELSEFENİN YETKİSİ VE YETKİSİZLİĞİ ÜZERİNE

    Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.

    Beni ilgilendiren, bu kafanın, başını eğmeden önce ne düşündüğüdür; çünkü bu durum felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerek.

    Bay Kringes’in onuruna düzenlenen törensel bir olaya bir cellat yarışmasının çağrışımını yüklemek yakışıksız görünebilir. Böyle olmakla birlikte sonuç olarak burada filozoflar toplanmış bulunmaktadır ve şüpheli bir durum olduğu takdirde onlar neden söz ettiğimi bilir. Gerçi, kendimi hariç tutmam gerekirse, filozofların kafalarının olduğu tartışılmaz bir şeydir; çünkü ne de olsa bu onların zanaat aracıdır ve ayrıca onların kafa işi yaptığı da tartışılmazdır. Ama bu kafalar ne denli sağlam durmaktadır? Bu, emir kullarının buyruğu üzerine felsefenin yetkisi ve yetkisizliği hakkında konuşulması gereken ve buna karşın zorunlu bir biçimde felsefenin kafasını hâlâ açıkça yukarıda taşıdığı olgusuyla bağlantılı olarak, yetkisinin radikal indirgemeleri sayesinde felsefenin boynunun vurulmasına ilişkin yazgısının söz konusu olması gereken gerçek ya da en azından -ve belki de daha acileğretilemesel bir soru(n)dur. Bu konuyla ilgili görüşlerimi iki bölümde ortaya koymak istiyorum: İlk bölüm felsefenin yetkisinin indirgenmesinden felsefeye bakışı; ikinci bölümse felsefenin indirgemeye karşılık bulmasından felsefeye bakışı konu almaktadır.

    1. Şu halde ilk olarak birkaç genel sezdiriyle felsefenin yetkisinin indirgenmesi üzerine… Nedir yetkinin anlamı? Sözcüğü rekabetin sözlüksel alanına yerleştirebilen fikirlere göre düzenlenmiş kapsamlı sözlükle filolojik bir ilişki kurmaksızın, terminoloji tarihi çalışan hukukçularla hukuksal bir ilişki kurmaksızın, blastem araştırmacılarıyla biyolojik bir ilişki kurmaksızın, Chomsky’le dilbilimsel bir ilişki kurmaksızın, Habermas’la iletişimsel bir ilişki kurmaksızın yetki kavramına ilk olarak olabildiğince muğlak yaklaşıyorum. Yetkinin yetki alanıyla, yetiyle, hazır olma durumuyla ve tam da felsefede en başından beri kesinlikle hesaplanamayan yetki alanı, yeti ve hazır olma durumunun bir çatı altında bulunmasıyla açık bir şekilde ilgisi vardır. Çünkü hiçbir konuda yetkili olmayan ama bazı şeylere yetisi olan ve her şeye hazır olan filozoflar hep olmuştur: Bu durumun felsefe için bütüncül ve kesinlikle yerinde olup olmadığı iki bin yıl önce tartışılabilir bir soru değildi, bugünse tartışılabilir bir sorudur bu; böylece bu düşüncenin içine, felsefe ve yetkisiyle ilgili olarak ilk önce tarih girmektedir. Felsefenin yetkisinin ne olduğunu ona sadece tarihi söyleyebilir; yalnız bu, felsefeye yetkisinin azalmasında bir ilerleme olduğunu söyler: Felsefe tarihi, felsefenin yetkisinin indirgenme tarihidir.

    O,bu indirgenme tarihi işte buradadır ve hızlılık sağlanması için kurgusal kısa öykü gibi anlatır:

    Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Bu şöyle süregelmiştir:

    Sıkıntılı yaşamı boyunca felsefeye en azından üç kere meydan okunmuş, yapabileceğinden daha fazlası ondan beklenmiş ve böylece sonunda yorgun düşürülmüş ve yetkilileri, yani rakipleri tarafından, hem de yetkideyken yarış dışı bırakılmıştır. Burada kurtarıcı (soteriolojik) -erken, yani Incil’den bu yanabir meydan okuma ile teknolojik ve siyasal -geç, yani burjuva ve sözde geç bur) juvabir meydan okuma vardı. Kurtarıcı meydan okuma, felsefeden insanları kurtuluşa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, Hıristiyanlık felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı: Böylece olan felsefenin kurtuluş yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla theologiae (tanrıbilimin hizmetçisi) olarak barındı. Teknolojik meydan okuma, felsefeden insanları yararlı bilgiye götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, sağın (müsbet) bilimler felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı.Böylece olan, felsefenin teknolojik yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla scientiae (bilimin hizmetçisi) olarak, bilim kuramı olarak barındı. Siyasal meydan okuma, felsefeden insanları eşit mutluluğa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum; etkinlikle olsun, olabilirlik, olasılık ya da kurumsallık eğilimiyle olsun, siyasal uygulama felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı. Böylece olan felsefenin siyasal yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla emancipationis (kurtuluşun hizmetçisi) olarak, (ya da kadın-erkek eşitliğinden ötürü bağımsızlığın uşağı olarak diyelim), tarih felsefesi olarak barındı. Kurtuluş, teknoloji ve siyaset adına yararların, ayrılığa göre biçimlenmek üzere en azından felsefeye rastgelmiş olmasının ve belki de rastgelmesinin, bu istemler ve kayıplar tarihi çerçevesinde anlamlı olup olmadığı kuşkuludur. Felsefenin sağduyu ve gerçekçi aklı, aslında karşı olduğu kendi günlük gerçekliğinden kurtarması gerektiğinin ve gerçekten gerektiği takdirde kurtarabileceğinin profesyonel filozofların yerine getirilemez bir arzusundan daha fazla bir şey olduğunu, kuşkuyla karşılıyorum. Felsefeyi, insanı yanılgılardan koruyan bir muska gibi gören insanlar elbette vardır; bununla birlikte Niels Bohr tarafından anlatılan bir anekdotta söz konusu edilen nal’ın tam tersine, felsefe, kendisine inanıldığında hiçbir işe yaramaz. Bu şekilde felsefenin zaten hiçbir zaman sahip olmadığı yetki tekeliyle, yaşam bilgeliğiyle ilgili olan alana değinilmiştir.Felsefenin anlatımı söz konusu olduğunda, en azından şairler hep onun rakibi olmuştur. Felsefenin bir alanı böylece tehlikeye girmiş olmaktadır. Eğer tanımlanabilirse felsefe; henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği, henüz bu bilgeliği taşımayanların kendileri için ve kendileri aracılığıyla edindiği yaşam deneyiminin görüntüsüdür. Biyolojik süreç burada bu yetkiye saldırıya dönüşmüştür. Kimi zaman fark edilmese bile, ne de olsa filozoflar da yaşlanır ve ondan sonra felsefenin yerine gerçek yaşlılık bilgeliğini koyabilirler ve felsefeye gereksinmezler; sadece şimdilik ve ara sıra bunun böyle olduğunu tahmin ediyorum. Böyle olmakla birlikte henüz hiç yaşam deneyimi olmayanların yaşam deneyimi ve henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği olması, sonuçta yalnızca felsefenin tanımının olası bir parçası değil, aynı zamanda anımsatma görevinin olduğu ve tam da bu yüzden geçerliliğinin yadsındığı yerde -ki bu ona onur vermektedirtir. Bilimlerinin de gerçek tanımının bir parçasıdır. Çünkü bazı şeylerin rizikolu olarak reforma uğradığı yerde, bu rizikonun başarı için denetimle anımsanma yasağı tarafından çalışılmasıyla ilgilenmek akla uygundur. Felsefe, tin bilimlerinden daha mı iyi anımsatır? Elbette pek değil. Böylece felsefe, geçen yüzyıldan bu yana diğer yetki kaybından ötürü umudunu bağladığı bu anımsatan bilimlerde belki de son yetkisi olan anımsatma yetkisini kuşkulu duruma soktuğu bir yetkili geliştirmiştir. Felsefenin yetkileri, felsefe yetkisizliğinde sona erecek şekilde açıkça akıp gitmektedir. Bu, felsefenin tüm bu sorunlarda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelmemektedir; ancak felsefe, çoğunlukla gelecek için umut vaat etmeyen bir yetkiliye, en uygun koşulda ise yardımcı role dönüşmüştür. Eğer başrol gerçekten iyi ve üstelik kesinlikle uygunsuz değilse, yardımcı rol olmak neye yarar? Felsefe sona ermiştir; felsefenin sonundan sonra felsefeyle uğraşmaktayız. Ne yapmalı? Burada Lenin’i değil, Schiller’in “Yeryüzünün Bölüşümü”nü alıntılıyorum. Ne yapmalı, der Zeus, dünya elden gitti; ancak bu durum karşısında Schiller’de, Zeus’un getirdiği tek yapıcı yardım önerisi filozofa değil, şaire yöneltilmiştir. Zeus özellikle filozofa yardım etmez. Durum değişmemektedir: Felsefenin yetki durumuna ilişkin haber, yanlış bir toplantı duyurusudur.

    Ancak bu gerçekten doğru mudur ve böyle mi olmak zorundadır?

    Felsefe için artık yetkiler, belki de sadece artık yetkiler değil, çok önemli yetkiler bile olabileceğini seve seve eklemek istiyorum. Bununla birlikte bu konu hakkında kişisel olarak konuşmak için yeteri kadar yetkim yok; çünkü bu konuda yetkili değilim, bunu yapacak durumda değilim; ancak gerektiğinde de buna hazırım. Bunu kısaca açıklamama izin verin. -En azından kibarlık nedeniyle bu konuda yetkili değilim. Sadece uzaktan da olsa etki uyandırmak kibarlığa sığmazdı. Münihliler’in kendilerinin belki de tek olarak tanıdığı bir yetkinin değerini takdir etmek için bir yabancıya, kuşku uyandıran yaşamını Vogelsberg eteklerinde geçiren ve bu nedenle de Güney Hessen temel folklörünün nonkonformist bölümlerinde zaten yetkili olan Pomeranya arkalarında doğan kaçınılmaz bir Doğu Frizyalı’ya, gereksinimleri vardı.Ben, yetersizlikten dolayı böyle bir yetkinin değerini takdir edecek durumda da değilim. Çalışma yerim saflık enstitüsü değil, kaybolmuş yetki arayışındaki bir enstitü ve yoğun çaresizlik merkezidir. Şaşkınlıktan, dünyanın güzel, iyi ve doğru düzenini sergilemek için onun iyiliği adına adressiz şükran duygusundan kaynaklanan kuram, böyle duygusal bir filozofa zor gelmektedir. Aslında o, kötü bir şaşkındır; çünkü gerçekten şaşırdığı tek şey, geçici ve olasılık dışı olarak kurtulmuş olmaktır. Felsefenin varlığını koruyan yetkileri üzerine fikir yürütmeye yine de hazırım. Felsefenin yetki kaybının tüm bu süreci sonuçta çok farklı bir şekilde, bir kamulaştırma yolu olarak değil de, bir rahatlama yolu olarak anlaşılabilir. Çünkü felsefenin bu görev kaybı, gerçekte onun için belki de bir özgürlükler kazanımıdır. Felsefenin görevinden uzaklaştırılması, onun yükünü hafifletme anlamına gelebilir; felsefenin eğer şimdi hiçbir zorunluluğu yoksa, o zaman bu onun artık hemen her şeyi yapabileceği anlamına gelebilir. O halde böylece felsefe için geriye bir hayli şey kalmıştır. Çünkü sonuç olarak felsefenin tartışma götürmez görevleri vardır: Felsefe tarihi ve kuşkusuz matematikle ortak yaşayan (simbiyoz) mantık. Aslında ortak yaşamalar (simbiyozlar) her şeyden önce tek bilimlerin temel felsefesi için önemlidir. Heidegger’in ifadesine göre, bu bilimlerde temel bunalım yetisi kadar felsefe vardır. O halde onun temel bunalımı önlemek için aldığı bütün önlemler süreğen bir felsefi görevdir. Ancak bu konuda gerçekten kim yetkilidir? Arı filozoflar mı? Yoksa her defasında cam yanan bilimin bilim adamları mı? Arı filozoflar dönemi kapanmıştır. Filozoflar arılık üzerinde ısrar ettikleri yerde, sonuç olarak felsefeyi yitirirler. O halde bilimlerin temel yetkisi nasıldır? Burada kuşkular açıkça olası ve uygundur; bunları kısmen bir felsefe kollokyumunda sadece umut, sevinç dolu şeyler söylenilirse hiç de iyi bir izlenim bırakmayacağından, kısmen de düzensel, deyim yerindeyse düzen-dizemli nedenlerden ötürü dobra dobra ifade ediyorum. Tıpkı o ünlü gelincik gibi, uyak uğruna neler yapılmaz; her şeyden önce felsefenin yetkisinin radikal indirgenme tarihinde sürekli ısrar etmeseydim, düşüncem hiçbir biçime ve hiçbir düğüm noktasına ulaşmazdı. O halde önemle şunun doğru olduğunda ısrar etmek üzere yineliyorum: Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Eğer bu böyleyse, o zaman felsefe için geriye hiçbir şey kalmamakta, yani sadece arı, katıksız, çıplak yetkisizlik ve ayrıca Sokrates’i alıntılamak gerekirse, sadece çok küçük tek bir ayrıntı, kuşkusuz sokratçı olmayan ve felsefeyi daha az sorunsal değil, aksine büsbütün sorunsal kılan bir ayrıntı, radikalce yetkisizleşen felsefeye bakışla felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını vermek istediğim şey kalmaktadır.

    2. Şimdi bu yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine iki ön görüş, iki ara görüş ve bir son görüş bildirmek istiyorum. Daha önce de söylenildiği üzere belirlenmiş olan konumu kendine özgü bir şekilde ele aldığımı ilkin burada hissedeceğinizi tahmin ediyorum. Aslında burada beni ilgilendiren şey, felsefenin yetkisinin sonsuz küçüklükteki alanı ve yetkisizliğinin sonsuz büyüklükteki alanı arasındaki sınır değildir, aksine beni ilgilendiren şey bir sınırsızlık, yani yetki ve yetkisizliğin alaşımıdır. Felsefede böyle bir alaşım, benim felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını verdiğim şeydir. Şu halde ilk olarak bu konu üzerine iki ön görüş:

    1. Felsefede bu yetkisizliği karşılama yetkisinin, kendi yetkisizliğiyle bir hayli ilgisi vardır: Çünkü sadece bir şeyin eksik olduğu yerde, eksikliğin karşılanması gerekir. Bu durumda felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi her şeyden önce onun yetkisizliğinin bir bulgusudur.
    2. Sadece felsefenin yetkisizliği olsaydı, bu yetkisizliği karşılama yetkisi ve aynı zamanda felsefenin yetki nostaljisi de olmazdı. Ben dahil, herkes nostaljiden söz ediyor. Felsefe, önemli olmanın özlemini çekmekte ve şu an gereksiz de olsa hâlâ önemli olduğunu unutamamaktadır. Gerçi felsefe, yetkisiz olarak gerçekten de gereksizdir; ancak yalnızca böyle değil, ayrıca yararlı olmayı çok seven, yetki özlemi çeken gereksiz bir şeydir ve mutsuzdur. Katıksız gereksizliğe geri çekilmeye kesinlikle katlanamamaktadır. Bu durum, her şeyden önce daha çok dokunaklı bir görüntüyle, ücretsiz yan etkinlikler için filozofların duyduğu coşkuyla doğrulanmaktadır. İnsan etkin, filozofsa yan etkinliklerde bulunan bir canlıdır; profesyonellik dışı kendi kendini doğrulama etkinliklerini geliştirmektedir. Ayrıca bu arada bunun sahte hukuk bilimine gösterdiği bildik eğilim, sadece, felsefeden kovulan matematiğin, kovulduğu için aldığı gizli bir öçtür. Matematik felsefeden uzaklaştığı yerde, filozofların ve yalnızca filozofların hukuksal mantık olarak kabul ettikleri şeyin içine girdiği o vakumu meydana getirmektedir. O halde filozoflar özerklik fetişistleri; köktenci istatistikçiler; kuruluş ve opera danışmanları; bilim turistleri; disiplinlerarası yarış sporcuları; planlama, tüzük ve yasa yapımcıları; genel şeffaflığın çok etkili, ancak kendini dışarıya pek belli etmeyen siyasileri, yani şeffaflığın karanlık adamları; gezici gönül avutucuları ve yerel politikacılar; dolaylı ve dolaysız bilirkişi olarak kuru sel üreticileri; ikincil salon kahramanları, vs. olmaktadır. Bu arada, kendi gerçekliğinin kanıtı olarak kan dolaşımı bozukluğu arayışındaki kalp sektesinin varlığında her zaman, Gehlen’ın bitkinliğe kaçış adını verdiği şeyi başarmaktadırlar. Sızlanıyorum, öyleyse varım ve yararlıyım. Bu nedenle -şu an filozoflar, kendi konularıyla ilgili hizmetlerini gerektiğinde yan etkinliklerle yerine getirecek kadar yetki özlemi çeken ve yararlı olmayı mutsuz bir şekilde çok seven gereksiz kişiler olduklarından-, gereksizlik, sadece gereksizliğin yararlılığı kuramına yaklaştığı yerde mükemmel olmasa da savunu ulamı olarak dindirici bir işlev görmektedir. Böylece eskiden kibar insanlarda kadınlardan ve hizmetkârlardan kurtarılan Veblen’ın temsilci boş zaman ulamı filozoflara değin yayılmaktadır; çünkü filozoflar çoğunlukla gerçekten de işte bu kibar insanların arayışında olan boş zamanı boş temsilci tembellerdir. Bu nedenle hükmedenlerin yanında durmayı, ama daha çok geleceğin hâkimlerinin ve en çok da daha şimdiden hükmeden geleceğin hâkimlerinin yanında durmakla birlikte kendi kendilerinin yanında durmalarını da olası kılan o sınır durumunu severler. Bu rolle kuşkusuz uzun zamandır başkaları tarafından üstün gelinen filozof, statü simgesi bir asalak haline gelmektedir. İster sahiplerin, ister işlevselliğin egemenlik alanında olsun, -durum, bu noktada aynı kapıya çıkmaktadır. Filozof bununla gerçekten de birinin yaşamının ötekinin ölümü olduğunu; insanların öteki insanların acılarıyla; özgürlüğün kölelikle; eşitliğin farlılıkla; görmenin görmezlikten gelmekle; mutluluğun mutsuzlukla beslendiğini simgelemektedir. Bu böyledir ve böyle değil değildir. Asalaklık her zaman kendiliğinden anlaşılır. Bu önermeyi geçerli kılmamayı istemek ve buna karşın açıkça asalak olmak; işte felsefe budur. Felsefe, vicdan sahibi olduğu yerde, vicdana acı çektirmekte ve etkisini değil; ama burada biraz olması gereken yetkilerini kaybettiği yerde, doğrudan doğruya ve bu yüzden de korunmasızca bu acıya maruz kalmaktadır. Yetki nostaljisi adını vermiş olduğum şey, bu acıyı telaffuz etmekte ve onu karşılamalar (telafiler) yönüne doğru yönlendirmektedir. Felsefe bu acının karşısında ya kendinden ümitsiz olmamayı ya da kendinden ümitsiz olmayı isteyerek kendi kendini yatıştırmakta ve bu da felsefenin, yetki nostaljisinde ya yetkinin ya da nostaljinin üzerini çizdiği anlamına gelmektedir: Felsefe ya yetki kaçağına dönüşmekte ve yetkisiz nostaljinin, yani güzel duygularla bağımsız / mutlak yetkisizliğin peşine düşmekte ya da yetki mekânına dönüşmekte ve nostaljisiz yetkinin, yani yüce istemlerle bağımsız / mutlak yetkinin peşine düşmektedir. Bu şekilde felsefe, davasında ya adres ya da adreste bulunan olmaya; ya sorumluluğunun bilincinde olmamaya ya da kendisi sorumlu olmaya çalışarak vicdan sahibi olmanın acısından kaçıp kurtulmak istemektedir. Vicdan sahibi olmaktan ya hiçliğin değişik biçimlerine ya da vidanın kendisi olmaya kaçmaktadır. Bu vicdan sahibi olmanın karşısında felsefenin yetkisizliği karşılaması, vicdan sahibi olmaktan ya felsefenin hiç de mevcut olmamasından ibaret olan o bütüncül yetkisizliğe kaçış ya da felsefenin bağımsız / mutlak dünya vicdanı olmasından ibaret olan o bütüncül yetkiye kaçıştır. O halde filozof sadece kaçık, sadece yargıçtır; bu ikisi gerçekten birbirinden ayrılabildiği takdirde de ya biri ya da diğeridir. Şimdi burada üzerinde durduğum yetkisizliği karşılamanın her iki olasılığını, bir başka deyişle felsefenin bağımsız/ mutlak merci olarak biçimlendirilmesini ya da felsefenin kendi kendisini hâlâ yaşamaya yatkın bir hiçliğe dönüştürmesini, felsefenin çok eski bölüntülerinin, dogmacılığın ve kuşkuculuğun yedek şekli ve ardıl biçimi temelinde iki kısa ara görüşle birbiriyle ilgili olarak art arda karakterize etmek istiyorum.
    • Dogmacılık, bugün, kendisine eleştiri adını vermektedir ve daha önce de söylediğim gibi, vicdan sahibi olmaktan vicdanın kendisi olmaya kaçışla felsefenin bütüncül yetki durumudur. Freud’un üstben’in ekonomisi kuramında bana, vicdanın kendisi olmakla kendisini vicdan sahibi olma zorunluluğundan kurtaran birinin bu oldukça rahatsız edici bağlantısına değinilmiş gibi gelmektedir. Ancak bunun böyle olmaması gerektiği, eleştirinin neden çoğunlukla eleştiriden ötürü değil de, tam da bu sakınma kazanımıyla aklanarak çekici olabileceğini açıklamaktadır. Bu nedenle eleştiri kurumu içinde aklanmadan söz edilemez. Bu konuya çok yakınlaşır. Eleştiri her şeyden kuşkulanır, her şeyi dava eder ve yargılar. Bu özelliğiyle eleştiri, bir geleneğin içindeki adımdır. Çünkü ilkin dinde tanrı insanları yargılamakta, ardından teodise’de insanlar tanrıyı yargılamakta ve sonra eleştiride insanlar kendi kendilerini yargılamaktadır. O halde eleştirinin yargısı, kendi kendini yargılamadır ve bu da yorucudur. Bu nedenle eleştiri davalı değil, davacı olma yolunu seçmektedir; yargılanmamak için yargılayarak kendi kendisini aklamaktadır. Eleştiri kendisinin değil, sadece başkalarının sahip olduğu o üstben olarak üstben’den çözülmektir. O halde eleştiri, kendinde ve kendisi için mahkûm edilmiş durumdan zaten kendi kendine kurtulmuştur. Öyleyse mahkûm edilmiş durum başkalarıdır. Eleştiri, tüm mahkûm edilmiş durumlar başkaları olacak şekilde ve eleştiri olma özelliğiyle, felsefenin kendisi de gerçekte insanların olamayacağı bağımsız / mutlak dava edilemeyen, sadece kendisi ve sadece başkalarını yargıladığı için yargılanamayan bağımsız olarak, mutlak bir şekilde kurtulmaktadır. Felsefe vicdan sahibi “idi”; ancak bunu bağımsız / mutlak şekilde önde olarak arkasında bırakmıştır. Bunun yerine felsefe şimdi vicdanın kendisi ve üstelik bağımsız vicdanın kendisi ve üstelik mutlak vicdanın kendisi “olmuştur”. Kurumsal vargılar, ayrılıkçı olma özelliğiyle felsefeye denk düşen şeyi elbette çok uzağa taşımaktadırlar; felsefenin olabildiğince yararlı bir merkezi kurum olma organizasyonu bağlayıcı değildir. Çünkü şimdi olduğu üzere mutlak olan felsefe sadece merkezi değil, aynı zamanda her yerde ve her şeyde mevcuttur: Eleştirel felsefe her şey ve bu nedenle de her şey eleştirel felsefe olmaktadır. Kendine özgü konusal alanları ve konu kavramlarını çözmekte, bunları aslında çekici yollar ve kırma yollan olan özgürlükçü düşünce kavramlarının yerine geçirmektedir. Bu yollar gelişimselliğe çekmekte ve buna karşılık direnci kırmaktadır. Eleştiri artık hiçbir konuyu tanımamakta, sadece önemlilikleri tanımaktadır; böylece her şey, felsefe ve siyaset; ütopya ve varlığını koruma; ana etkinlik ve yan etkinlik; şeffaflık ve görünmezlik; felsefe ve tek bilim; her uzmanlık dalı her uzmanlık dalıyla özdeş olmaktadır. Sadece uzmanlık dallan kendi kimliklerini kaybetmektedir. Bu şekilde -uzmanlık alığı olmaktan yararlı olduğu söylenilen birleştirilmiş toplu alık olma yolundaki ve değerlerin zorbalığı olmaktan önemlerin zorbalığı olma yolundaki bu birleştirilmiş toplu bilimin bağımsızlıktan, artık yalnızca bütün girişimlerin siyah değil, aynı zamanda her şeyde aynı şey düşünüldüğü ve farklı hiçbir şey düşünülmediği için bütün uzmanlık dallarının da gri olduğu özdeşlik dizgesinin militan karikatürüne dönüşme tehlikesi oluşmaktadır. Demek ki eleştiri; bu farklılığın gereksiz olduğunda olduğu gibi; yanlış olduğunda da -uygulamada büyük bir olasılıkla doğru, ancak uygun olmadığının belirtildiği üzerekötü olduğunu düşünmektedir. Çünkü eleştirinin yanında olmayan şey, onun karşısındadır ve öyleyse günahtır. Böylece hiçbir üyesinin sarhoş olmaması gereken bu zevk sarhoşu heyecanda işte tam da ayık kalanlar aforoz edilmiştir. Bilimler yeniden sapkınlığa yatkınlaşmaktadır. Bilimlerin araştırmaları ve sonuçları kurtuluş adma yeniden sansüre yenik düşmektedir. Bundan kurtulmak Yeni Çağ’dı; bunu eski durumuna getirmekse Karşı Yeni Çağ’dır. Bu durumun pahasına felsefe, eleştiri adı altında dogmacı bir şekilde bağımsız / mutlak yetkiyi aramaktadır.
    • Diğer olasılık, kuşkuculuğun karşıt biçimidir. Bu, vicdan sahibi olmaktan, giderek sorumlu olmama durumuna, yani felsefenin ya da filozofların var olmama durumuna kaçış yoluyla felsefenin razı gelinen bütüncül yetkisizliği durumudur. Burada kurtulmanın önemi, aklanmamın kazanımı, sakınmanın değerliği ne de olsa bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşmayı gerektirmeyecek kadar bellidir. Böyle bir var olmama durumunun birçok türü vardır. Uğraşısı müzeler olan ya da şu ya da bu şekilde yolculuğa çıkan herkesin başka bir yerde olmasıyla var olmama durumu bilinen bir şeydir. Ancak sürekli var olmayarak da var olunmayabilir ve bu, belirli bir felsefi okulun ya da akımın konusu da değildir. Bu durum, karşılıklı konuşma henüz sona ermediği için yorumsayıcı yönden; ya da karşıtlık henüz gerçekleşmediği için diyalektik yönden; ya da sav hâlâ dokunulmaz olarak ortaya çıktığı için çözümleyici yönden; ya da kayıtsız şartsız bir kez daha Bororolar’a gidilmesi gerektiğinden insanbilimci yönden; ya da hâlâ her şey öncelikle gnosis’i daha yeter derecede ortaya çıkarmaya bağlı olduğu için tarihsel yönden; ya da hâlâ temelin ya da üstyapının beklenmesi gerektiği için ya da kimin beklenmesi gerektiğini bağımsız olarak saptayan şeyin beklenmesi gerektiği için tarih felsefesi yönünden; ya da tüm olasılık koşullan hâlâ bir arada olmadığı ya da pek çokları bir arada olduğu için aşkınsal yönden; ya da dizem hâlâ tutmadığı ya da ilkin sadece dizem tuttuğu için estetik yönden; ya da sonucu belirten bilici hâlâ yeterince uzlaşımsal görülmediği için akılcı yapı oluşturmacı yönden; ya da henüz yeterli derecede bilgilenilmediği için kavram-tarihi yönünden; ya da yararlı bir şekilde yan etkinliklerde bulunulmuyorsa gereksiz kalıp uyuyarak doğrudan doğruya kuşkucu yönden -insan, yan etkinliklerde bulunan kuşkuculardan sakınmalıdır vb. yönlerden ele alınabilir. Böyle bir var olmama durumu için en iyisi, tüm felsefelere sahip olmak ya da her zaman diğerlerine de sahip olmak için mutlaka olabildiğinde çoğuna sahip olmaktır. Felsefi iletişim burada diğer yollarla birlikte yalnızlıktır. Kurumsal vargı, var olma engellerinin organizasyonudur. Aslında burada felsefenin merkezi bir şey olması iyidir; fakülteler ya da uzmanlık alanların var olduğu yerde birincisiyle başarıyla çarpışan ikinci bir var olma yükümlülüğü kurduğu için bir merkez burada yararlıdır. Felsefe ve ilk felsefe konusunda değil de, sadece ikinci ve diğer, yani kuşkucu felsefe konusunda yetkili biri, uzmanlık alanından ötürü merkezde ve merkezden ötürü de uzmanlık alanında elgellenir. Ve tam da bu şekilde -bu, üçüncü konumun belliliğidir alışagelenden değişik oluşunun dış yerinde, evinde bir emeritus praecox (erken emekli) kayasını yuvarlamadan önce onu sözcüklerle ve yokluktan yaratması gereken bir Sisyphos olarak çalışabilir. Fakat yokluktan yokluk doğar; böylece heyecanlı beklenti her zaman yokluğa dönüşür. Kant’ın gülüşe ilişkin tanımı herkesçe bilinir: Öyleyse bu kuşkucu felsefe -tristesse oblige (zorunlu keder)belki neşeli bir şeydir ve büyük bir olasılıkla da üzgün bilimin çağında kahkahanın son ve üzgün bir sürgünüdür. Çünkü böyle gülen birinin gülecek bir şeyi yoktur.
    Şimdi son görüşüm şu: Felsefe, yetkisinden emin olmadığı ve gittikçe yetkisizleşerek yetki özlemi çektiği yerde, sonuç olarak ya her şey ya da hiçbir şey olmak istemektedir. Birbirinin hoşuna gitmektense daha çok birbiriyle özdeş olan iki olasılığın üzerinde durmuştum; bunlar felsefede yetki indirgemesinin etkisi altındaki karşılama (telafi) düzenlemeleri, yani yetkisizliği karşılamadır. Bu, yetki üzerine, felsefenin yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine bir konuşmayı haklı çıkarır mı? Kilisenin haklarının alanında bulunan yetki sözcüğünün kavram-tarihine ilişkin üstün kullanımı düşünülebilir: Terminus technicus (teknik terim) yetkisi burada, kilise adamlarının toplumsal konumlarına uygun bir yaşam sürmeleri için gerekli ve bu nedenle de haczolunamaz nafakaları konusundadır. Çünkü Marx, Nietzsche, Freud, Heidegger ve Adomo’ya yaklaşan birinin şüphe okulu sayesinde günümüzde yetki kuramcılarının bilimsel başarımlarında bunu neden dikkate almadıklarını akıllıca bir kuşkuyla sorduğu yetkinin bu anlamı, ya ruhban sınıfının, protestas clavium’un olasılık koşulları yönünde ya da aktif yaşama katılmayan birinin olabilecek en küçük armağanı yönünde vurgulanabilir. Bunlar ana hatlarıyla benim tarafımdan anlatılan ve felsefenin yetkisizliğini karşılamaya aracılık eden iki olasılık, mutlak anahtar güç ya da vita postuma’dır. Hiç kuşkusuz yetki, gücü düşündürtmektedir; ancak benim tanımladığım şeyler yanlış hareketlerdir. Belki de bugün felsefenin yanlış hareket olmak için şansı yoktur; belki de sadece bunu kendisine itiraf etmek için şansı vardır; bunu açıklığa kavuşturmuyor ve çekinceyle söylüyorum. Bu durumda felsefe tam yetkiye sahip ve kendisi olmazdı, aksine en iyi durumda bunun yerine bir şeyler yapardı. Felsefe bunu göz önünde bulundurduğu yerde, belki o zaman insancıl olur; çünkü bunun yerine bir şeyler yapanlar insanlardır.
    Felsefenin yetkisi ve yetkisizliği üzerine burada -buyruk üzerine bir bildiri sunmam gerekiyordu; bunun yerine, bir karşı bildiriyi ortaya koydum. Malraux, karşı anılarında artık portrelerin bile benzerlik istemediği bir çağda, anıların benzer olup olmaması gerektiği sorusunu ortaya atmıştı. Genel şeffaflık çağında anlatılamamazlık gibi bir temel hakkı anımsatarak bu soruyu tam anlamıyla bütün bildirilere kadar değil ama, kapanışı aşağıdaki gibi yaptığımda, aynı şeyin sonsuz dönüşünü bazı ilkelerden dolayı hemen şimdi bir kez daha yaptığıma ilişkin korkutucu bir düşünceye kapılmamanız için, ayrıca şimdi bitirdiğimi özellikle vurgulamam gereken bu bildiriye2 kadar genişletiyorum: Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.
    Beni ilgilendiren, bu kafanın başını eğmeden önce ne düşündüğüdür, demiştim; çünkü bu durumun felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerektiğini düşünmüştüm. Benimle ilgili olarak en azından şimdiye kadar şu sorunun size kendini zorla belli ettiğini tahmin ediyorum: Sonunda ne zaman başını eğdi?.sh:29-45

    **

    TANRININ SONU: İNSANIN BİR ŞEY YAPARKEN KURDUĞU BASKI

    Kutsal Kitap’ın, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un filozofların ve bilginlerin tanrısı olan tanrı, yazgının (kaderin) sonudur. Durum böyleyse, tanrının sonu ne anlama gelmektedir? Tanrının sonu; bu anlatımla modern dünya ve onun yapmaya ilişkin eğilimi için geniş ölçüde temel oluşturuyor gibi görünen bir izlenimi alıntılayacağım. İki tür temel oluşturucuda kendi deneyimine bel bağlamak iyi değildir, tek başına deneyim yetersiz kalır. Bu nedenle burada başkalarını; bir filoloğu, iki tanrıbilimciyi, bir toplumbilimciyi, bir metafizikçiyi ve sonra da -in cumulo (bütün olarak)başka filozofları tanık göstereceğim. Filolog Nietzsche’dir i ve anlatımı da ünlüdür: “Tanrı öldü” Nietzsche, tanrının ölüm nedeninin onun acıması olduğunu düşünmektedir. Acıma, sadece acının olduğu yerde, dünyadaki kötülükte vardır. Si Deus, ünde malum? (Eğer tanrı varsa, kötülük nereden kaynaklanıyor?) Tanrı bu soradan, kendi acımasının sorusundan, kendisine yönelttiği tanrının teodise sorusundan ölmüştür; çünkü si malum, unde Deus? (Eğer kötülük varsa Tanrı nerede?) Kötülüğün olduğu yerde, tanrı kendi karşısında bile sadece var olmamakla, yani ölümüyle savunulabilir. Kötülüğün varlığı ve gelişimi -yaratımın ve tanrı yardımıyla günahtan ve suçtan kurtulmanın başarısızlıkla sonuçlanması zorla, tanrının sonunu ve ne olursa olsun -ki bu aynı kapıya çıkmaktadır onun mutlak kudretinin sonunu sağlamıştır. İki tanrıbilimci, erken dönem Habermas ve geç dönem Oeing-Hanhoff da kendi tarzlarında aslına bakılırsa tam da bunu söylemektedir. Az önce adı geçen geç dönem Oeing-Hanhoff bir teodise arayıp “(tanrının) bağımsız / mutlak kudretinden”, yani “sonsuz özgürlük yararına tanrısallığından vazgeçebileceğini” ve vazgeçtiğini savlayarak bunu dizgesel ve dolayımsız olarak anlatmaktadır. Böylece yapmaya ve kötülüğe ilişkin özgürlük, tanrı olmayanlar için olası olmaktadır. Erken dönem Habermas, aynı şeyi Schelling’in dünyanın çağları felsefesinin yorumu olarak dile getirmektedir; yaratımın kokuşmuşluğu karşısında Schelling’in dünyanın çağları felsefesine ilişkin “tanrının kaynaştırma düşüncesi”nin bir teodise sözü verdiğini belirtmektedir. Habermas, Schelling’in tanrının “kendi içine” ve “geçmişe geri çekilmesiyle“tarihi” tam da bu yolla toplumsal insanlığın “ters tanrısına teslim edilen dünyanın “tanrının ellerinden kaydığını” söylediğini söylemektedir; bu geri çekilmeyle tanrı, tarihi insanın özgürlüğüne devretmektedir. İstifası, tanrıyı deyim yerindeyse Sol Hegelcilik’in öncüsü ve ayrıca Eleştirel Kuram’ın da dolaylı koruyucusu yapmıştır. Bana öyle geliyor ki, aynı şeyi germanistik-tanrıbilimsel bir toplumbilimci olan Dorothee Sölle de düşünmektedir: Onun “tanrının ölümünden sonraki tanrıbilim”i, “tanrıtanımazca tanrıya inanarak” tanrının istifasını konu almakta, ilk olarak “var olmayan tanrı”yı temsil eden İsa’nın aracılığıyla ve sonra da bu “temsilci”nin temsilcisi olarak -durum, böyle sonuçlanmıştırtanrının yerine kendileri hareket eden insanların aracılığıyla “yardıma muhtaç” olan “dünyadaki aciz tanrı ”dan söz etmektedir.Tanrının ölümü, insanları kendi işlerini kendilerinin yapmasına zorluyordu. Bu -şimdi kendisinin olmak istemeyeceği bir metafizikçinin adını vereceğim tanrıbilime çevrilmiş Heidegger’dir. Tanrının takma adı olan “varlık”, varlık tarihi yönünden kendisinden kaçarken dünyayı, nesnelleştirmenin metafiziksel mantığına, güç istencine, tekniğe devretmektedir; varlık ve onunla birlikte (Heidegger’in Hölderlin yorumlarıyla karşılaştırılabilir) tanrıların en sonuncusu olarak İsa da vazgeçtiği için insanlar, yapmaya yetkili kılınmıştır.

    Burada alıntılananların sadece benzer değil, aynı şeyi söyledikleri görülmektedir. Tanrının istifasının geçici ya da kesin bir durum olarak düşünülmesinin, tanrının iktidarının düşmesinin ya da varlığının olumsuzlanmasının daha az önemli küçük bir fark olmasının aslında hiçbir fark yaratmadığı ayrımsandığında, bunu düşünmek ne olursa olsun olasıdır. Ayrıca bunun insanlar ya da tanrının kendisi yoluyla gerçekleşmesi, yani karşı tanrıbilimsel tanrıtanımaz olarak insanların artık tanrıya inanmaması ya da tanrıbilimsel-tanrıtanımaz olarak tanrının kendisinin artık tanrıya inanmaması, bu nedenle geri çekilmesi ve ölmesi de burada ikincil derecede önemlidir. Onlar aynı şeyi söylemektedir; bunun altını çizmem gerek. Çünkü burada doğruyu söyleyen aldatıcı etiketler altında hep birlikte alıntıladıklarını, aslında hep birlikte alıntılamaktan hoşlanmayabilirler. Tam da bu nedenle onlardan özenle gizlenen beraberlikleri, burada modern felsefe tarihinin, modern kendiliğinden anlaşılırlığın aslında şaşırtmaması da gereken, birbirine yaklaşan bir eğiliminden söz edildiğinin oldukça etkili bir belgesidir. Çünkü insanın özgürlüğünün gücü, tanrının acizliğiyle beslenmektedir. İnsanın kendisinin modern bir şekilde yapan, yaratan ve kurtarana dönüşmesinin nedeni, tanrının kendi tarafından yapan, yaratan ve kurtaran olmayı bırakmasındadır. İnsanın özerkliği, tanrının gücünü yitirmesiyle beslenmektedir. Bu durumu ilk olarak Kant’tan Marx’a değin köktenci konumunun Fichte olduğunu düşündüğüm ve tanrının iyiliğinden hareketle onun var olmadığı sonucuna istemli ya da değil, üzerinde farklı şekillerde durarak varmasıyla Alman İdealizmi vurgulamıştır: İnsanlar gerçekliği bilinçli ya da bilinçsiz kendileri oluşturmak zorundadır; çünkü tanrı iyidir ve kötülüklerin, ayrılıkların, karşıtlıkların karşısında sadece var olmamakla iyi kalabilir. Bu, ad maiorem Deigloriam bir tanrıtanımazlıkla teodise’dir: Yani burada birlikte alıntılananlar, ilke olarak topluca Deus emeritus (Emekli Tanrı) tanrıbilimini savunmaktadırlar. Tanrının bu güç yitiminin başlangıcında tükenen ortaçağın uç noktadaki bağımsız / mutlak güç tanrıbiliminin bulunması -nota bene- düşünmeye değerdir. Potentia absoluta (bağımsız / mutlak güç) tanrıbiliminden Deus absconditus (gizli tanrı), Dieu cache (gizlenmiş tanrı) tanrıbilimine, buradan Deus emeritus tanrıbilimine ve tanrının ölümünden sonraki tanrıbilime değin giden yol, dikkate değer bir sıralanmadır; belki de bağımsız / mutlak kudret, başka yollarla birlikte sadece bir acizlikti. Ama bu sadece bir yan düşüncedir. Çünkü ben burada, yalnız modernitenin temelini oluşturarak tanrının sonu adını verdiğim şeyi ileri süren yerde felsefede görünen durumu topluca göstermek istiyorum.

    Sorumu yineliyorum: Tanrı, yazgının sonudur; eğer durum böyleyse tanrının sonu ne anlama gelmektedir?

    Yazgı, şimdi tanrıcılık sonrası modern bir şekilde geri dönmektedir? Gerçi durum, tam tersi gibi görünmektedir. İçinde yaşadığımız yapay dünyaya ve onun başta ana hatlarıyla anlatılan kendiliğinden anlaşılırlığına göz atılmalıymış. Ancak şu anki dünyada -insanın, kendisine tanrıdan miras kalan yapmaya ilişkin değiştirilmiş bağımsız / mutlak kudretiyle yazgının kesinlikle yenildiği ve sonunun geldiği gerçekten doğru mudur?

    Yoksa sadece böyle mi görünmektedir?

    İnsanın yapmaya ilişkin bağımsız kudretinin resmi ve açık eğilimi yoksa gizli ve gayri resmi bir eğilimle, yazgının dolaylı olarak yeniden yetkili kılınmasıyla suya mı düşürülmüştür?

    Bu hiç kuşkusuz riskli, modern savı, yani yazgının sonunun sonundan sonraki tanrı savını ileri sürüp doğruluğunu yoklamak gerekir. Dünyanın gayri resmi yeniden yazgısallaştırılması, dünyanın resmi yazgısızlaştırılması kapsamındadır ya da bir başka deyişle tanrısal kudretin modern bir şekilde yetkisizleşmesinin sonucu sadece insanın özgürlüğünün resmi zaferi değil, aynı zamanda yazgının gayri resmi geri dönüşüdür de.

    Sh:85-89

    **

     Kaynak:
    Odo MARQUARD, İlkeselliğe Veda Çok Tanrıcılığa Övgü, Çeviren: Şebnem SUNAR, Morpa Kültür Yayınları Felsefe Dizisi, 2003, İstanbul

     

     
  • ihramcizade 17:02 on 21 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    DER JUNGE TÖRLEß (1966) Genç/Öğrenci Törless 


    Yönetmen: Volker Schlöndorff               

    Ülke: Batı Almanya, Fransa

    Tür: Dram, Gerilim

    Vizyon Tarihi:01 Mart 1966 (Fransa)

    Süre: 87 dakika

    Dil: Almanca

    Müzik: Hans Werner Henze     

    Nam-ı Diğer: Young Torless

    Oyuncular:    Mathieu Carrière, Marian Seidowsky, Bernd Tischer, Fred Dietz, Lotte Ledl

    Özet

    Bu film, NANTES’TE MAX OPHÜLS ödülüne layık görülmüştür. Niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan Robert Musil‘in Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır.

    “Bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

     

    “ÖĞRETİCİ TÖRLEß ‘İN [TÖRLESS] KARMAŞALARI”

    Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için  kaleme alınan denemede Genç Törless hakkında şu bilgileri vermektedir.

    Musil 1906’da, yirmi altı yaşındayken ilk romanı Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß) yayınladı. Bu roman, bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal konumdan, yalnızlıktan ve aşağılanmadan kaynaklanan sorunların altında ezilen bir gencin özlü ve büyük bir disipline bağlı kalınarak anlatılmış öyküsüydü. Eğitim kurumlarındaki tedirgin edici atmosfer ve yeniyetmelerden oluşma bir topluluk içerisindeki taşkınlıklar üzerine bu türden anlatılar, daha önce de vardı -ama Musil’in romanı, ötekilerle karşılaştırılamayacak kadar derinliklidir. Burada burjuva uygarlığının kabuğunun geçici olarak örtebildiği, çok tartışma götürür ve barbarca bir yeraltı dünyası, artık sağlam olmayan bir düzenin aralıklarından sızan vahşet, insanlığı paramparça edecek bir çağın hazırlıkları gözler önüne serilir.

    Soylu eğitim kurumunda Törleß, Reiting ve Beineberg adlı öğrencilerden başka kimsenin bilmediği, gizli bir oda vardır. Duvarlar boydan boya Reiting’in ve Beineberg’in zemin kat odalarından birinden çalmış oldukları, kan kırmızısı bir bayrak kumaşıyla kaplıydı, ve yer, ikiye katlanmış, kalın bir yünlü battaniyeyle örtülüydü… Duvarda, kapının yanında dolu bir revolver asılıydı…”Bu odada korkunç şeyler olur. Öğrencilerden Basini adlı, kız gibi güzel ve karakteri belirsiz bir çocuk, hırsızlık yaparken Reiting ve Beineberg tarafından yakalanır.

    Reiting, soğukkanlı bir tirandır; “insanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan, birini ötekinin yardımıyla alaşağı etmekten ve arkalarında karşı koymaya çalışan bir nefretin varlığını hissettiği, zorlama iyi davranışların ve yüze gülmelerin tadını çıkartmaktan daha büyük bir zevki yoktu… Çevresindekiler günden güne değişirdi, ama çoğunluk hep onun yanındaydı. Onun yeteneği buydu.”Reiting’in hasmı ve sonraki müttefiki Beineberg ise daha karmaşık bir tiptir; acımasızlığı, insanları sonuna kadar aşağılama tutkusu, kaynağını bir usdışılık felsefesinde, aklı ve insanlığı öldüren bir mistisizmde bulur. Her ikisinin kimliklerinde onyıllar sonra faşizmi kendilerine uygun sistem olarak yaratan tipler büyük bir sezgi gücüyle işlenmiştir. Savaş sonrası güncelerinde Musil, geçmişe bakarak şu saptamada bulunmuştur: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumlan.” Onları 1906’nın doyuma ulaşmış burjuva dünyasında “tipik” diye tanımlamak, edebiyat alanında olağanüstü bir edimdi. Reiting ile Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya ve ona kötü davranmaya koyulurlar. Onu yerde sürünüp şöyle demeye zorlarlar: “Ben, bir hayvanım, hırsız bir hayvanım, sizin hırsız ve aşağılık hayvanınızım!”Görünüşte henüz ayakta duran bir uygarlığın içerisinde toplama kamplarının dehşeti, insanı bütünüyle yıkıma sürükleyen bir iktidardan alınan sapık zevk kendini belli eder.

    Törleß, bu karanlık olayların içine çekilir. Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder. Böyle bir oda olabiliyorsa, o zaman her şey olabilir demektir… “O zaman bugüne kadar tanıdığı tek dünyadan, aydınlık ve günlük dünyadan bir başkasına, karanlık, köpüren, tutkularla dolu, çıplak ve yıkıcı bir dünyaya bir kapı da açılıyor olabilirdi. Yaşamları camdan ve demirden, saydam ve sağlam bir yapının içindeymişçesine, büro ile aile arasında düzenli biçimde akan insanlar ile, ötekiler, yani uçuruma itilmiş, kanlı, türlü taşkınlıklarla kirlenmiş, karışık geçitlerde çığlıklar atarak dolanıp duran insanlar arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, fakat bunların sınırlarının gizlice ve her an aşılabilir yakınlıkta birbirine değmesi gibi bir durum da olabilirdi…”Ve sonra, Törleß için şöyle denir: “O zamanlar Törleß, unutulmuş bir ortaçağ gibi sınıfların sıcak ve aydınlık yaşamından uzakta, Beineberg ve Reiting’in üzerlerinde bulunan odadan çok korkardı; çünkü bu odada bulunan insanlar ansızın çok farklı bir yaşama ait karanlık, kana susamış kişilere dönüşmüş gibi olurlardı. O zamanlar bu Törleß için, sanki çevresi yüz yıllık bir uykudan uyanmış, farklı gözlere görünüyormuş gibi bir dönüşüm, bir sıçramaydı…”

    Öğrenci Törleß tipinde, düzeni dışa karşı hâlâ çok iyi işler gözükse bile, artık çökmekte olan burjuva dünyasının ikinci bir temel sorunu netleştirilir: Bu sorun, gittikçe artmakta olan bireysel yalnızlıktır. Törleß, bir konuşmanın ortasında pencereden dışardaki karanlığa bakar:“Sonra o yalnız bırakılmışlık ve terkedilmişlik duygusu yine benliğini kaplamıştı… Şöyle hissediyordu: Burada bana henüz çok ağır gelen bir şey var, ve düşünceleri yine bu şeyin içinde, ama yalnızca arka planda ve pusuda yatan bir başka şeye, yalnızlığa doğru kaçıyordu… O zaman dünya, gözüne boş, karanlık bir ev gibi gözüküyordu ve içinde sanki her odayı arayacakmışçasına bir ürperti beliriyordu köşelerinde nelerin gizli olduğu bilinmeyen, karanlık odalardı bunlar…” “arkadaşlarınınkinden daha gizli, daha güçlü ve daha koyu renkli” bir tür şehvet eğilimiyle, yalnızlığı “bir kadın olarak duyumsuyordu, fakat bu kadının soluğu onun göğsünde yalnızca bir boğulma, yüzü bütün insan yüzlerini unutturan bir anafor ve ellerinin hareketleri de Törleß’in bedeninden geçen ürperti dalgalarıydı…”

    Burada Musil’in betimlediği, yalnızca ergenliğin o boğucu yaşantısı olmanın çok ötesindedir: Saygı aşılayan cepheleriyle ve pis gizli bölmeleriyle içinde yaşanılan dünya, arkasında bir cehennemin yattığı bu ahlâka dönüşmüş yalanlar bütünü, artık korkutucu olmuştur. Kendini günlük gerçeklik diye dört bir yana ilân eden, artık göstermeye çalıştığı kadar gerçek olmayıp, içinde farklı, uçurumdan farksız, derin bir karmaşaya sürükleyen bir başka gerçekliği gizlemektedir. Duygu ve gerçeklik, Ben ve dış dünya artık bir uyum oluşturmaktan uzaktır; gerçek düzen, birey ile toplumun oluşturduğu bütünlük yitirilmiştir.

    Törleß, insanın yabancılaşmasını ne olduğunu bilmeden yaşar:

    “Olaylarla kendi Ben’i, dahası kendi duyguları ile iç dünyanın en derin noktasında yatan, anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşan herhangi bir Ben arasında hep bir duvar vardı, bu duvar o yaklaştıkça tutkusunun önünde bir ufuk gibi geriye çekiliyordu.” …“Törleß, kendini iki dünya arasında, evinden alışkın olduğu üzere, her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında bir anlamda parçalanmış gibi hissediyordu.”

    Törleß, matematikte, “sanal sayılar” dünyasında buna benzer bir durum keşfettiğini düşünür, ve Beineberg’de bu sorun için anlayış arar:

    “Böyle bir hesap işleminde başlangıçta metreleri, ağırlıkları veya somut bir başka şeyi gösterebilen ve en azından gerçek sayılar niteliğini taşıyan sağlam sayılar vardır. İşlemin sonundaki sayılar da böyledir. Ama bunları birbirine aslında var olmayan bir şey bağlar. Böylesi, yalnızca ilk ve son ayaklan bulunan, ama yine de insanın üstünden sanki yapı bütünüyle tamammış gibi geçtiği bir köprüye benzemiyor mu…?”

    Beineberg, onunla ve her şeyin doğal olması isteğiyle alay eder; Beineberg’e göre insan, doğaüstünün, usdışının bilincinde olmalıdır – aslında böylece demek istediği, o zamandan beri belki yüz kez duymuş olduğumuz bir şeyden başkası değildir; modern bilim, doğa yasalarını, nedensellik ilişkisini vb. çürütmüştür ve akıl, anlaşılmaz olanın, Tanrının gerek atomlar, gerekse sanal sayılar dünyasındaki egemenliği karşısında teslim olmak zorundadır. Törleß, buna hazır değildir: “Eğer matematik bana acı çektiriyorsa, ben bunun arkasında sana göre çok daha farklı bir şey arıyorum, doğaüstü olanı değil, özellikle doğal olanı arıyorum — anlıyor musun?…”

    Musil için usdışılığın yadsınması, gerçekliği tedirgin edici ve maskeli diye algılamasına ve bu gerçekliğin arkasında henüz biçimlendirilmemiş bir olasılıklar dağarcığının varlığını sezmesine karşın, son derece belirleyici bir özelliktir: Karanlığa eğilim göstermesine karşın, akıldan vazgeçmez, “sanal sayılar”ı da doğal olanın alanına sokmaya çalışır. Öğrenci Törleß, olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşmamış sonsuzluğu ile, hep parçalar halinde kaldığı için ancak düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcar.

    “Sanki insanın etrafına görünmeyen bir sınır çekilmiş. Bu sınırın ötesinde hazırlananlar ve uzaktan yaklaşanlar, sisli bir deniz gibi hep değişen, koskoca görüntülerle dolu; insana yaklaşan, eyleme dönüşen, yaşamına çarpan, insani boyutlar ve çizgiler taşıyan, saydam ve küçük bir şey. Ve insanın sürdürdüğü yaşam ile, duyumsadığı, sezdiği, uzaktan gördüğü yaşam arasında o görünmeyen sınır, sanki dar bir kapı gibi; olup bitenlerin görüntüleri insana ulaşabilmek için buradan sıkışarak geçmek zorunda.”

    Burada edebi ve kesinlikten uzak bir dille anlatılan, artık bireyci olmuş bir dünyada insanoğlunun tek başına kalışı ve parçalanışıdır – ama aynı zamanda da insanlığın eserlerinin her zaman yine insanlığın düşlerinin küçük bir kesri olduğu gerçeğidir. Musil’in ilk romanından, onun yaratısının bütününün leitmotiflerini [ana motif, nakarat, tema] algılayabilmek olasıdır:

    Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen ve onun kabuklarını kırıp dışarı çıkan acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı, kırılganlaşmış gerçeklik, bir başka konuma, yaşamda yeni bir bütünlüğe ve içeriğe duyulan özlem.

    Kaynak: Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul, Sh:14-18

    FİLMİN ALT YAZISI

    Beineberg, lütfen oğluma göz kulak ol. Bana güvenebilirsiniz efendim. İşte şimdi rahatladım. Sana güveniyorum. Bu güvenilir ve kararlı yapın hemen güvenimi kazanmanı sağladı. Sigara?

      Teşekkür ederim efendim. Keşke oğlum da senin gibi olsaydı. Her zaman çok endişeli ve dengesiz görünüyor. Bu şekilde nereye varacak, hiç bilmiyorum. Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum. Oğlumun sizinle olacağını bilmek veda etmeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle de böyle iyi dostlar bulduğu için. Beyler, eğer oğlumun başına bir şey gelirse lütfen hemen haber verin. Başıma ne gelebilir ki baba?

      Anladınız mı Bay Beineberg?

      Kesinlikle efendim. Oğlum. Başka ne yapabilirdim ki?

      Çocuk o kızla yatıyor, ertesi sabah da kız onu sahile götürüyor. Ama bir süre sonra çocuk balık yiyemez duruma geliyor

     – Dikkat et beyinsiz!

     – Beni rahat bırak. Siz serserilerin burada ne işi var?

      Hadi durma, bir tane al.

     – Dostum, bunlar çok sıcak!

     – Buraya gel tatlım.

     – Al bakalım çocuğum.

     – Teşekkür ederim güzel bayan. Tanrı yanında olsun çocuğum. Maskaralık yapmayı kes. Merhaba tatlım. Küçük çocuğumuz evini mi özlemiş?

      Genç beyefendiler. Gelin de bizimle oturun.

     – İçecek bir şeyler alır mısınız?

       – 4 kadeh şarap. Hayır, sekiz olsun. Bu tur benden. Teşekkür ederim. Siz beyefendiler oynamak ister misiniz, yoksa kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

      Al bakalım. Benden 20.

     – Kaybettin.

     – Kötü talih. Hayat işte. HİZMET ETTİĞİ GÜNLER

    Torunlarımıza anlatabileceğimiz bir gün daha. O da ne demek oluyor Törless?

      Evet?

      Bizim için unutulmaz bir gündü demek istemiştim. Senin için yeterince heyecan verici olmasa da yarın için Horace’ın 6. kasidesini aynen yazacaksın. Reiting, sana bugün geri ödemem gerekiyordu ama bana birkaç gün daha verebilir misin?

      Üzgünüm. Paraya hemen ihtiyacım var. Harçlığını almadın mı?

      Aldım, amam başka borçlarım da var. Geçen aydan Beineberg ve Tschusch’a borcum var. Git onlara yalvar. Ben beklemem. Tabii ki öyle. Arkadaşımsın. Parayı kumarda kaybetmemen gerekiyordu. İkiye katlamak istemiştim. Sana son sözüm: Borcunu yarın ödeyeceksin yoksa

     – Yoksa ne?

      Yoksa benim şartlarıma bağlı olacaksın. Ne tür şartlar?

      Yaptığım her işte bana sadakatini sunacaksın. Hepsi bu kadarsa, memnuniyetle yaparım. Sana sadık olacağım. Ama sadece istediğin zaman değil. Ben ne zaman dersem yapmak zorundasın. Körü körüne bağlılık. Evet?

      Yarın paranı getireceğim. Sessizlik lütfen.  Kadın katil için 8 sene hapis cezası.  Wilhelmina, 19 yaşına kadar Graz’daki bir kafeteryada çalışmıştı.  Sonrasında, onu hayat kadınlığı ile tanıştırıp kendisi için çalışmaya zorlayan asker kaçağı Günther K. ile tanıştı.  Yargıç tarafından bunu neden yaptığı sorulduğunda “Onun büyüsü altındayım” diye cevap verdi.  “O gece, Günther beni çalışmak için Wiener Strasse’ye götürdüğünde “Bugün kendimi iyi hissetmiyorum” demiştim. “Günther sonrasında onunla uyumamı söyledi.” “Onu da yapmak istemiyordum.” “Karşı koymuştum, bu sebeple Günther beni dövmüş ve çok kızmıştı.”  “Sonrasında ise onun önünde diz çöküp kendisini iyi hissetmesi için tanrıymış gibi ona taptım.” “O gece, onu yatakta vurdum.” Gross Sankt Florian: “Kilise cemaatinin en eski üyelerinden biri olan emekli Franz Braunecker 91 yaşında beklenmedik bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti.”

    Bayan, bize 2 porsiyon geyik eti kahveli pandispanya ve brendi getirin. Ne kadar vaktimiz var?

      2.5 saat. Akşama yemekte ne var?

      Hiçbir fikrim yok. Pazar gününün mutfak artıklarıdır muhtemelen. Söylesene Beineberg, ne olmak istiyorsun?

      Bir fikrim yok. Ama devlet memuru ya da subay olmayacağıma eminim. Öncelikle seyahat edip kendimi herhangi bir mesleğe adamaksızın biraz para kazanmak istiyorum. Sonrasında da belki Hindistan ya da başka Asya ülkelerine giderim. Kafamda birkaç şey var. Bende ise hiçbir şey yok. Hangi işte iyi olduğumu ya da yapmaktan hoşlandığım şeyleri bilmiyorum. Sanki kendimden ve dünyadan yavaş yavaş uzaklaşır gibiyim. Çünkü çatlağın tekisin. Sık sık buralardan kaçıp uzaklaşmak istiyorum. Ama bunu asla yapmayacaksın. Aceleci davranıyorsun! İşte büyük gün. Buradaki monotonluk beni öldürüyor. Okulda yaptığım onca şeyden sana mantıklı gelen var mı?

       Onlar bizi nereye götürecek?

      Zihnimizi geliştirmek ve kendimizi hazırlamak için buradayız. Hayatı sonradan yaşayacağız. Hazırlanmak?

      Geliştirmek?

      Ne sebeple?

      Buyurun. Parayı nereden buldun?

      Borç aldım. Sana borç para verecek kadar beyinsiz olan kim peki?

      Hoffmeier. Bana bak Basini, neden yalan söylüyorsun?

      Bunu başkalarına yutturabilirsin ama ben kül yutmam. Daha bu sabah Hoffmeier benden borç para istedi. Ama Beineberg parasının çalındığı şeklinde şikayette bulundu. Uzun lafın kısası, parayı dün gece Beineberg’in çekmecesinden aldın. Ne yüzle bunu söylersin! Bu ne kadar iğrenç bir laf! Bu alçakça bir iftira! Bana musallat oluyorsun çünkü senden zayıfım. Kızıyorsun çünkü ayaklarına kapanmayacağım. Bana şantaj yapmak istiyorsun ama yanlış kişiyi seçtin! Bu suçlamanı tüm sınıfa anlatacağım. Müdüre de gideceğim. Gidelim. Ben öderim. Teşekkür ederim. Özellikle de dün gece param çalındıktan sonra. Gerçekten mi?

      Şüpheli var mı?

      Hayır, henüz yok. Ama onu yakaladığımda çok pişman olacak. Bunu yaptım çünkü ihtiyacım vardı. Hemen geri koyacaktım. Lütfen parayı çaldığımı kimseye söyleme. Sadece gizli bir şekilde ödünç aldım. Her dediğini yapacağım. Yeter ki sınıfın haberi olmasın. Onlara bir şey anlatma. Demek şartlarımı kabul edeceksin. Evet. Her istediğini yapacağım. Güzel. Bunu etraflıca düşüneceğim. Şimdi nereye?

      Bozena’nın yerine mi?

      Evet, öyle anlaşmıştık. Demek ödemek istemiyorsun, öyle mi?

      Defol git buradan seni domuz. Yoksa seni yere yapıştırır, parça parça ederim! Adi düzenbazlar iyi zaman geçirmek istiyor ama ödemeye gelince yan çiziyorlar! Burada neler oluyor?

      İyi akşamlar. Hangi tatlı çocuklar beni görmeye gelmiş?

      Hadi, sessiz ol. Oturun. Beni ziyaret etmeniz ne hoş. Yoksa içinizdeki adam mı sizi buraya sürükledi?

      Kapa çeneni. Ne iyi çocuklarsınız. Utanma çocuk. İyice bir bak. Arkadaşın, ömründe hiç kadın görmemiş gibi davranıyor. Annesi büyüleyici bir hatundur. Onu kısa bir süre önce tren istasyonunda gördüm. Eminim gençken çok kişinin başını döndürmüştür. Hala biraz brendin var mı?

      Her şeyin yerini bilirsin. Teşekkür ederim. Bu surat da ne böyle?

     – Korktuğunu düşünecek.

     – Bırak düşünsün. Hiç havamda değilim zaten. Annen hakkında konuşmam hoşuna gitmiyor mu?

      Sizin gibiler her zaman bizden iyi olduğunuzu düşünürsünüz. Annenin ve benim birbirimize benzemediğimizi falan mı düşünüyorsun?

      Şundan daha iyi biri olduğunu mu sanıyorsun?

      Yanılıyorsun. Fazlasıyla yanılıyorsun. Ailelerinizi çok daha iyi tanıyorum. Viyana’da yeteri kadar vakit geçirdim. Orada neler olup bittiğini biliyorum. Burada “Sevgili Bozena”, orada “Sevgili Bozena.” Bana karşı her zaman naziktiler. Ta ki hamile olduğumu anlayana kadar. Onların neler konuştuğunu duyacaktın. Yüzüme karşı değil tabii. Ama kendi aralarında başka şeyden bahsetmezlerdi. Hanımefendi de

     – Kolonyadan başka bir şey içmeyen bir insanın yüz ifadesini taşıyordu. Ama bir müddet sonra, kuzeninin karnı burnunun dibinde büyümeye başladı. Peki kimse o bebeğin babasını biliyor muydu?

      Hayır. İşte böyle. Onun iyiliği için oradan ayrıldım. Geri dönmek istemiyorum. Orada yeniden çalışacağıma ölürüm daha iyi. Bunu sen mi bıraktın?

      Teşekkür ederim. Çok naziksin. Bazen sizin gelmenize neden müsaade ettiğimi merak ediyorum. Bir kaç kron için olmadığı kesin. Sen, o ve ötekisi. Adı ne?

      Reiting?

      Hayır, o değil. Basini?

      Evet, Basini. Ben de onu diyordum. Garip bir çocuk. Hepiniz aynısınız. Birbirinize aitsiniz. Aileleriniz etrafınızda olduğunda beni hiç sallamazsınız bile. Ama buradan gittikleri an hemen bana dönersiniz. Aynı aileleriniz gibisiniz. Riyakarlar korkaklar ve yalancılar. O burnu nerede kırdırttın?

      Bana kimi hatırlatıyorsun, biliyor musun?

      Kardeşimi. Burnunu kırmıştım. Bir erkeğin, kırık bir burunla daha hoş görünmesi oldukça garip. Şu çocuğun nesi var?

      Ev hasreti. Zavallı çocuk. Küçük yaramaz çocuğumuz benim gibi birini görmeye mi geliyor yani?

      Evet, bu da ne?

      Bana bir öpücük ver. Gördün mü?

      Hala yaşıyorsun. Böylesi, yatakhanede yaptıklarından çok daha iyi.

     – Buldum.

     – Kimi?

       – Beineberg’in parasını çalanı.

     – Anlatsana! Henüz kimse bilmiyor.

     – Odacı mı?

       – Hayır. İpucu ver. Basini mi?

      Mesele ne?

      Dikkatli ol! İşte paran. Bu da Basini’nin çekmeceni açarken kullandığı bıçak. Sence ona ne yapmalıyız?

      Basini bir hırsız. Evet, hırsız! Hırsızlar da dünyanın her yerinde cezalandırılır. Şikayet edilip okuldan attırılmalı. Dışarıda başının çaresine baksın. Artık buraya ait değil. Olmaz. Neden bu kadar aşırıya kaçıyorsun?

      O kadar da kötü bir durum değil. Bunu nasıl söyleyebilirsin?

      Hırsızın tekiyle beraber yaşamaya devam etmek mi istiyorsun?

      Senin kölen olmayı öneren biriyle?

      Sence de biraz abartmıyor musun?

      Sanki ömür boyu kardeşlik yemini etmiş gibi davranıyorsun. Bizi Basini’ye bağlayan bir şey yok tabii onun sırtından alacağımız tüm o zevkler hariç. Zevk mi?

      Bak, Reiting. Neden Basini’yi savunup duruyorsun?

      Onu mu savunuyorum?

      Dışarıdan öyle mi görünüyor?

      Bilmem ki. Tekrar ediyorum, aşırı abartıyorsun. Bu idealizm de ne demek oluyor?

      Enstitünün saflığı üzerine gösterdiğin bu gayret. Çok erdemli, ama çok sıkıcı bir hareket. Yoksa kendince özel nedenlerin mi var?

      Basini’nin okuldan atılması üzerine eski bir kin mi?

      O halde bunu itiraf et. Bizler senin tarafındanız. Saçmalık. Sen ne düşünüyorsun?

      Ona ne istersen onu yap. Hindistan’da onu kafasını uçururlar ya da bağırsaklarına kadar kazık sokarlardı. En azından bu eğlenceli olurdu. Uzat ellerini. Parayı hangi elinle çaldın?

      Bu seferlik seni şikayet etmemeye karar verdik. Bizim gözetimimiz altında olacak ve kendine çeki düzen verme şansına sahip olacaksın. Bundan böyle, gelir ve giderlerin mercek altında olacak. Sınıfın geri kalanıyla olacak anlaşmaların bizim rızamız dahilinde gerçekleşecek. Anlaşıldı mı?

      Şimdi anlaşıldı mı?

      Evet. Sessiz olun lütfen! Mektuplar çocuklar. Canitz. Basini! Dulcinea’mdan. Şimdi göreceksiniz. Çok mu söz vermiştim?

      Onun korsesini görecektiniz. Onu alamazdım tabii ki. Fiyat etiketi hala üzerinde. Bunu satın almışın seni gösterişçi.

     – Bunları anladın mı?

       – Nasıl?

      Bu sanal sayıları. Çok basit. Hepsinin temelinde  -1 in karekökü olduğunu unutma. Evet, ama mesele de o zaten. Öyle bir şey yok. Bir sayının karesi her zaman pozitiftir. Sadece bu sayıları hesaplamanın bir yolu. Ama matematiksel olarak bunun imkansız olduğunu bildiğinde nasıl yapabilirsin?

      Garip olan durumsa bu sanal değerlerle gerçekten hesaplama yapabilirsin. Örneğin bu tarz bir formül kullanarak var olmayan şeylerle hesaplama yapılmış olmasına rağmen sağlam bir köprü yapabilirsin. Bu gerçeklikle bir boşluk mu var?

      Bizim papaz gibi konuşmaya başladın. Vücutlarımız arasındaki sorunlardan oluşmuş bir boşluk ve bunu bünyesinde barındıran kutsal ruh olarak adlandırılan şey. Gidip matematik hocamıza sor. İrrasyonel ve sanal sayıları mı bilmek istiyorsun?

      Lütfen otur. Memnun oldum Törless, çok memnun oldum. Şüphelerin ciddi bir bağımsız düşüncenin belirtilerini ortaya koyuyor. Ama aradığın bu açıklamayı ortaya dökmek çok da kolay değil. Lütfen beni yanlış anlama.

     – Sen de bir tane ister misin?

       – Hayır, teşekkür ederim. Ya şekere ne dersin?

      Bak. Metafizik öğelerin müdahalesinden bahsediyorsun. Bu konu hakkında neler hissettiğini bilmiyorum. Mantık sınırlarının çok ötesindeki bu doğaüstülük oldukça garip bir şey. Bu konular üzerine nutuk çekecek donanımda değilim. Bu materyal de benim dersimi kapsamıyor. Bunu farklı açılardan bakabilirsin. Birilerinin kuyularını kazmaktan özellikle kaçınmak istiyorum. Ama benim için matematiği açıklayabilecek donanımda olmanız gerekiyor Evet, ama mevzu matematik olduğunda sadece olağan ve tamamen matematiksel bir bağlam gerçekten var olduğunda. Ama iyi bir bilim adamı olarak hipotezler kullanmak zorunda kalırdım ki şu an muhtemelen bunları anlayacak seviyede değilsin. Zaten buna vaktimiz de yok. Ya sanal sayılar?

      Bu tarz matematiksel kavramların yani tamamen var olmayan değerlerin matematik için gerekli kuramsal kavramlar olduğu fikrine kendini alıştırman gerekiyor. Şunu düşün: Şu anki eğitiminin başlangıç seviyesinde kapsamlı bir açıklama sunmak oldukça güç. Şükürler olsun ki çok azımız buna ihtiyaç duyuyor. Bununlar birlikte senin gibi biri, söylemem gerekir ki buna memnunum, bana geldiğinde söyleyebileceğim tek şey  “Sevgili arkadaşım  sadece buna inanmak zorundasın.” Şu anki seviyenden 10 kat daha fazla matematik bilir duruma geldiğinde tüm bunları anlayacaksın. Ama şu an itibariyle, sadece buna inan. Her şey hissetmek ile alakalıdır matematik bile. Aklın her zaman bir karış havada, değil mi?

      Burada ne işin var?

      Şuraya gir, göreceksin.

     – Neler oluyor?

     – Bekle. Bizim büyük matematikçi nasıllar?

       – Nasılım sanıyorsun?

       – Anladım. Neyi anladın?

      Sana hiçbir şey anlatmamış. Seni ileri bir tarihe kadar oyaladı. O zaman anlayacaksın işte. Tüm o hesaplar gözlerinden akacak. Seni kendi seviyelerine hazırladıkları zaman. Bunu söyleyebileceğini düşünmüyorum. Bana bir şey söylemen gerekmiyor. Böyle insanları bilirim, rahiplerin ilmihallerini öğrenmeleri gibi ezbere öğrendikleri formüllerle doludurlar. Yoksa dünya ruhları, bu kansız yaratıklara eteklerinin altından gizlice bakma şansı verir miydi?

      Buna Basini’yi izlemek diyor. Neler oluyor?

      Bu gece odaya gel.

     – Reiting bizi kandırdı.

     – Bunu düşünmüştüm. Düşünmüştün, öyle mi?

      Ama tabii bunu fark edemedin. Hayır, hiç de bile. Ama çok yakından izliyordum. Dört yıl önce burada olanlar hakkındaki hikayeyi hatırlıyor musun?

       – Hangi hikaye?

      – Biliyorsun işte.

     – Şu hikaye.

     – Tabii ya. Sadece tesadüfen. Sadece müstehcen bir takım olaylar üzerine büyük bir skandal olduğunu ve bir çok kişinin okuldan atıldığını biliyorum. Ben de ondan bahsediyorum işte. Reiting de Basini ile aynı şeyi yapıyorlar işte. Reiting’in ona aşık olduğunu mu düşünüyorsun?

      Tabii ki hayır. Reiting aptal değil. Ama bu durum muhtemelen onu eğlendiriyordur. Reiting’in böyle bir şey yapacağından asla şüphelenmezdim. İkisine de göstereceğim. Aklından neler geçiyor?

      Onlara, bu mevzu nedeniyle atılan diğer kişileri hatırlatacağım. Bu da onlara üzerinde düşünecekleri bir şey verecek. Ama onları şikayet edemezsin. Zaten istemiyorum da. Yani, Basini hiç umurumda değil. Ama Reiting mevzusu farklı. Yaptıkları da onu tamamen elime düşürecek. Sanırım beni bir şekilde elde etmekten mutluluk duyardı. Şimdi bu sırrı bildiğim için neler yapabileceğimi görüyor musun?

      Elbette, ama

     – Tek kelime ederim ve işi biter. Bir şeyler yapmamız gerekiyor. Hâlâ Basini’yi şikayet etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?

      Onu kendimizin cezalandırmasını tercih ederim. Okul sadece onu kovup amcasına da uzun bir mektup gönderirdi. Bunun ne kadar ciddi bir durum olabileceğini biliyorsun. “Sevgili Bay bilmem ne yeğeniniz aklını oynattı ve doğru yoldan çıktı. Bu sebeple onu size geri gönderiyoruz. Her şey gönlünce olsun.” Böyle devam eder. Onlar için bir anlam ifade edeceğini mi düşünüyorsun?

      Peki bizim için ne anlam ifade etmeli?

      Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ya avukat olacaksın, ya da şair. Ama ben kendi hayatımı daha farklı görüyorum. Bu durumdan bir şeyler öğrenmek istiyorum. Peki onu nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?

      Aslında pek ceza değil. Onun için düşündüğüm farklı şeyler var. Sadece nasıl desem ona işkence edeceğim. Çok ürkütmeye gerek yok. Düşündüğüm şey tamamen çilecilik. Bu dünyada yükselebilmek için seni köleleştirebilecek her şeyi yok etmen gerekiyor. Örneğin hislerini. Basini ile ilgili planlarımı faaliyete geçirince şüphesiz ki biraz acıyacağım. Ama bu hiç uygun değil çünkü Basini’nin umurunda değil. Onun yaptığı şeyleri yapan biri buna değmez. Bu durumun tamamen anlamsız bir heyecan olması çok yazık. Hayat gücünün boşa harcanması soracak olursan. İçimdeki tüm bu gereksiz duyguları yok etmek niyetindeyim. Bana bak, Basini hakkında ne düşünüyorsun?

      Ne söylemem gerekiyor?

      İğrenç bir yaratık. Gerçekten de öyle, değil mi?

      Çok iğrenç. Her zaman çılgınca şeylere karışıyorsun. Hiç de bile. Hem öyle olsam ne olacak?

      Hayatta her şeyi bir kere denemek gerekiyor. Eğer bu kadar aşağılık biriyse

     – Bu gece tavan arasına gelmesini söyleyin. Odaya mı yani?

      Hayır, henüz değil. Tavan arasına. Tamam. Biraz daha yürüyelim mi?

      Olur. Eminim Törless’in yapacak işleri vardır. İşte buradasınız. Olduğun yerde kal. Senin hakkında bir karar vermek üzere toplandık. Suçlamalar şu şekilde: Haneye tecavüz ettin. Hırsızlık yaptın. Bizim tam tersini istememize rağmen kendi başına hareket ettin. Bizi birbirimize düşürmeye kalkıştın. Anlamadığım bir şekilde kendini Reiting’in hizmetine sundun.

     – Kendini nasıl savunacaksın?

      – Lütfen, ben

     – İndir elini. Rahatla. Utanmıyor musun?

      Cevap ver! Ret mi ediyorsun?

      Sorun ne?

      Ağlıyor musun?

      Mutsuz musun?

      Hadi ama, gülümse. Yapmayacaksın yani, öyle mi?

      O halde sana ağlaman için bir neden vereceğiz! Bırakın gideyim! Işığı kapatın. Dışarıdan görecekler. Ne derdin var?

      Bu durum bir göze benzemiyor mu?

      O şairane tavrını bizim üzerimizde mi deneyeceksin?

      Hayır, ama bu durum garip bir dünyaya açılan bir göz gibi değil mi?

      Tamamen saçmalık. Diz çök! Tüm bu yaptıklarından paçayı kurtaracağını düşünüyordun. Sana yardım edeceğimi düşünüyorsun. Yanıldın. Lütfen, elimde değildi. Tanrı aşkına! Sessiz ol! Bu mazeretlerinden bıktık. Artık nasıl bir insan olduğunu biliyoruz ve ona uygun olarak hareket etmek niyetindeyiz. Şimdi şöyle söyle  “Ben bir hırsızım.” Sağır mısın?

      Hırsız olduğunu söyle! Ben bir hırsızım. Çok zekiceydi çocuk. Şimdi de şöyle söyle, “Ben bir hayvanım. Eli uzun bir hayvan. Sizin eli uzun hayvanınızım.” Ben bir hayvanım, eli uzun bir hayvanım, sizin eli uzun hayvanınızım.

     – Bu çok iğrenç.

     – Bırakın hayvanı. Onu bana ver. Kahretsin!  “Rahatsız ve deli biri olmalıyım.  Yoksa başkalarının normal bulduğu şeyler neden beni iğrendirsin ki? “

     – Dikkat et!

     – Gözlerini dört aç seni götveren! Hâlâ burada ne işin var?

      Gitmiyor musun?

      Hayır. Birkaç gün için değmez. Biz de Sternberg’lere gidiyoruz. Amcasının malikanesine davet etti. Bizimle iyi geçinmek istiyor. Ne yazıyorsun, kitap mı?

      Sırlar mı?

      Oku bakalım, ama hiçbir şey anlamayacaksın. Hey, bizim hakkımızda yazıyor. Şunu dinleyin. “Etrafımdaki şeyleri tarafsız bir gözle incelediğimde, Basini’nin yaptığı hırsızlık önemsiz bir suç gibi duruyor. Reiting ve Beineberg’in onu cezalandırış şekli öğrenciler arasında adet olan bir zalimlik. Ama bu davranış şekli, duruma bir açıklık getirmiyor. Bu temkinli bakış açısı yeterli değil. Baş döndürücü bir uçurum birdenbire karşımda beliriveriyor.”

     – Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

       – Tamamen saçmalık! İstediğini yazabilirsin ama lütfen isimlerimizi bunun dışında tut. Hadi! Araba bekliyor. Bu arada canını da çok sıkma. Gidip Bozena’yı gör ve sevgilerimizi ilet. Törless, eve gitmiyor musun?

      Hayır profesör. Ne oluyor?

      Odaya gel. Konuşmamız gerekiyor. Ne yapıyorsun?

      Bir şey yapmayacağım. Onu geri giy. Otur. Neden soyunmaya başladın?

       – Düşündüm ki

     – Ne düşündün?

       – Diğerleri.

     – Ne diğerleri?

      Beineberg ve Reiting. Ne olmuş onlara?

      Ne yaptılar ki?

      Bana her şeyi anlatman gerekiyor. Diğerleri önceden anlatmış olsa da. Evet?

      Anlatmayacak mısın?

      Lütfen beni zorlama. Yoksa bu bana işkence etmek için özel yöntemin mi?

      Sana işkence etme niyetinde değilim. Kendi iyiliğin için bana tüm gerçeği anlatmanı istiyorum. Ama bunu anlatmaya değecek bir şey yapmadım ki! Zavallı bir korkaksın! Lütfen öyle söyleme. Ne kadar ödlek biri olduğunu görüyor musun?

      Tokada bile karşı gelmiyorsun. Eğer itaatkar biri olursam er ya da geç beni affedeceklerini söylediler. O ikisine mi?

      Herkese. Nasıl bunun sözünü verebilirler ki?

      Buna ben de karıştım. Bu durumu halledeceklerini söylediler. Bunu nasıl yapacakları konusunda daha belirgin bir şey söylediler mi?

      Hayır, sadece bu durumla ilgileneceklerini söylediler.

     – Sana ne yapıyorlar?

       – Kim?

       – Reiting. Bana çok arkadaşça davranıyor. Genelde bana Roma ve imparatorları Timurlenk ya da Korkunç Ivan hakkında hikayeler okutturuyor. Tüm o kanlı hikayeleri.

     – Sonra da onu yaptıktan sonra dövüyor.

     – Neyi yaptıktan sonra?

      Tamam, anladım. Ya Beineberg?

      O çok itici. Sence de ağzı kokmuyor mu?

      Sessiz ol. Anlat bakalım, ne yapıyor?

      Reiting’in yaptığı gibi, yalnız farklı şekilde. Bana ruhum hakkında uzun uzun vaaz veriyor. Beni oturtup, yorulunca ve sıkılıncaya kadar bir bardağa baktırttırıyor. Sonra da yere çömelip bir köpek gibi havlamam gerekiyor. Neden ki?

      Hiçbir fikrim yok. Yani sana bunları yapmalarına izin mi veriyorsun?

      Her dediklerini yapıyor musun?

      Başka ne yapabilirim ki?

      Yeniden iyi biri olup huzur içinde yaşamak istiyorum. Daha öncesi olanlar umurunda değil mi yani?

      Bu konuda elimden bir şey gelmiyor. Beni iyi dinle. Nasıl hırsızlık yapabiliyorsun?

      Paraya gerçekten ihtiyacım vardı. Reiting’e borcum vardı ve bana ödemem için ek zaman vermiyordu. Zaten kimse borç para

     – Hayır, onu demek istemedim. Sadece bunu nasıl yapabildin?

      Nasıl hissediyorsun?

      İçinden neler geçiyordu?

      Hiçbir şey geçmiyordu. Bir şey hissetmiyordum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece oldu işte. Ya Reiting ile ilk sefer?

      Reddedemeyecek kadar korkakça davrandığın o utanç verici hizmet. İçinin parçalandığını hissetmedin mi?

      Tarifi imkansız bir şok anlatılamayacak bir değişim vücudunu sarmadı mı?

      Seni hiç anlamıyorum. Üzerine tükürdüklerinde seni inletip tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun! İçinde neler oluyor peki?

      O anki görüntün seni paramparça etmiyor mu?

      Etmiyor mu?

      Bana acı çektiriyorsun. Ne istediğini bilmiyorum. Açıklanacak bir şey yok. Her şey bir anda olup bitiyor. Sonrasında da bir şey olmuyor. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın. Hey, Macar oğlan. Sternberg’in harika bir kuzeni var. Selam Törless. Bozena nasıl?

      Gitmedim ki. Seni içeri almadı mı?

      Yarım krona bu solucanı yutarım. Yap hadi. Şu çocuğun soğukkanlılığı. Gerçekten temize çıktığını falan mı düşünüyor?

      Basini hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bize itaat etmeye çok alıştı. Artık hiç takmıyor bile. Biz hizmetçi gibi gittikçe arkadaş canlısı ve diri oluyor. İşleri bir adım ileri götürmenin vakti geldi. Bana katılıyor musun?

      Aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Onu daha da küçük düşürmemiz gerekiyor. Ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımız da başka bir konu. Ama aklımda birkaç şey var. Mesela, onu yatağa bağlayıp kırbaçlayabiliriz. Sonra da ona şükran ilahileri söyletiriz. Onun şarkıyı söylerkenki ifadesi o korkuyla örülmüş notaları dinlemek ilginç olabilir. Ama onun için öncelikli olarak düşündüğüm başka bir şey var. Reiting, eğer bir şeyi derinlemesine kavrayamayacak kadar aptalsan gidebilirsin. Sanal sayılar hakkındaki konuşmamızı anımsıyor musun?

      Mantıksal yetersizliğin üstesinden gelmek için bir yol bulmamız gerekiyordu. Boşlukları ve kusurlarına rağmen mantığı bir arada tutan bu güç  Buna ruh diyorum. Basini’yi hipnotize edip içindeki bu ruhu ayartmak istiyorum. Değersiz ahlakın yüzünden ruhunla olan bağlantını kaybetmişsin. Onu yeniden bulmak üzeresin. Eğer talimatlarımı harfiyen yerine getirirsen hiç canın yanmaz. Ama en ufak bir itirazınla tepemin tasını artırırsan seni vururum. Şu sarkacı al. Elini sabit tut. Anahtarı dikkatli bir şekilde incele ve onun daireler çizdiğini hayal et. Sadece anahtara bak. Anahtara konsantre ol. Daireler çizdiğini hayal et. Onu durdurmaya çalışıyorsun ama başaramıyorsun. Anahtar, senden bir yardım almaksızın gittikçe daha hızlı bir şekilde dönüyor. Yalnızca benim irademle. Senin üzerindeki etkimin ne kadar güçlü olduğunu gördün mü?

      Şimdi otur. Dediklerimi aynen yap. Kafandaki tüm o düşünceleri boşalt. Şu zayıf ışığa bak ve gözlerini kırpma. Gözlerini açabildiğin kadar aç. Başka hiçbir şey düşünme. Tüm dikkatini içinde topla. Kolların gittikçe ağırlaşıyor. Bacakların gittikçe ağırlaşıyor. Tüm vücudun gittikçe ağırlaşıyor. Göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor. Kurşun kadar ağır. Bakışların gittikçe sönükleşiyor. Gözlerin sulanıyor. Düşüncelerin yavaşlıyor. Gittikçe daha da yavaşlıyor. Tüm düşünce ve duygularından uzakta olan ve sadece kendi iç dünyanı hissettiğin noktayı bulana kadar içine bakmaya devam et. Artık tamamen hissizleştin. Artık vücudun hiçbir acıyı hissetmiyor. Gördün mü?

      Trans halinde. Ruhun, yeni vücudunu bulmak için gitti. Artık doğanın kanunları ile bağlı değil  Dünyevi bir bedene mahkum halde durmuyor. Mumu takip et. Yavaşça. Biraz daha. Aklın hiçbir harekette bulunmuyorken kasların da kendini bırakacak. Bomboş vücudun boşlukta süzülebilir. Öne doğru uzan. Biraz daha. Birazcık daha. Kahretsin! Domuz! Sadece numara yapıyordun! Bekle hele! Şimdi sana gösteririm! Bırak beni! Bırak beni! Sizi ele vereceğim! Ağzını kapatın. Törless, her şeyi itiraf etmek istiyorum! Törless, yardım et! Gitme! Yardım edin! Törless, bana yardım etmek zorundasın. Dayanacak gücüm kalmadı. Bana öldüresiye işkence edecekler! Sana yardımcı olamam. Bir süre önce bana oldukça iyi davranmıştın. Ondan hiç söz etme. O kişi ben değildim. Artık dayanamıyorum! Acı çektiğini hissediyor ve bundan kaçmak istiyorsun, değil mi?

      Ne halin varsa gör. Bana ne yaptıklarına bak! Burada neler oluyor?

      Gizli gizli Basini ile mi buluşuyorsun?

      Onu korumamı istedi.

     – Doğru insanı seçmiş!

     – Ben de bunu yapabilirim. Tüm bu şeyler canımı sıkmaya başladı. Gizli yandaşlar edinmeyi gösteririz sana. Koruyucu meleğin Törless seninle de dalgasını geçecek. Hayır Reiting, öyle bir şey yapmayacağım.

     – Öyle mi yani?

       – Evet, öyle. Daha öncesi bir şey arıyordum. Önsezi, öyle mi?

      Evet. Şu an ise tek gördüğüm gaddarlık. Basini’yi pislik yerken görmen gerekir. Gerçekten çok hoşuna giderdi.

     – İlgilenmiyorum.

     – Ama eskiden ilgilenirdin. Çünkü Basini’nin durumu benim için tam bir gizemdi.

     – Peki ya şimdi?

       – Hiçbir gizemi kalmadı. Olan bir şekilde oluyor. Her şey mümkün yani. Kötü ya da iyi bir dünya yok. İkisi de aynı dünyada varlığını sürdürüyor. Tüm gerçek bu.

     – Harika bir keşif!

     – Geç dalganı bakalım! Duygusuz ve iğrenç hayvanlarsınız! Diline hakim ol! Pis, düşüncesiz ve iğrençsiniz! Senin, bize Basini’nin önünde kötü söz söylemeni yasaklıyorum! Yasaklıyor musun?

      Seninle Basini için kavga edeceğimi mi sanıyorsun?

      Bizim hakkımızda kötü şeyler söylediğini duydum hem de Basini’nin önünde. Attığın bu yanlış adımı bu seferlik affediyoruz. Yarın gece odaya gel. Basini’yi cezalandıracak ve onu sınıfa teslim edeceğiz.

     – İstediğinizi yapın.

     – Sen de orada olacaksın. Hayır.

     – Nedenmiş o?

      – Hayır işte. Sebebini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

      Basini ile nasıl ilgilendiğini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

      Sizden fazla değil. Bu kadar yeter. Eğer yarın gelmezsen, herkese Basini’nin yardakçısı olduğunu anlatırız. Anladın mı?

      Basini, seni sınıfa teslim edecekler. Seni pestile çevirmeden yarın bunu müdüre bildir. Senin için bir mektubumuz var. Hoş bir sürpriz. Bay Anselm von Basini’ye. Prens Eugen Yatılı Okulu. Bayan Agatha von Basini’den. Anasının kuzusu. Oku şunu. “Sevgili oğlum.” Zavallı şey. “Bildiğin gibi, bir dul olarak aldığım o azıcık parayla

     -” Bir sevgiliye gücüm yetmiyor! “Sana ancak çok azını verebiliyorum.” Verin şu mektubu! Kesin şunu! Bırakın geçeyim! Bu delilik!

     – Onu korumak mı istiyorsun?

      – Bırakın geçeyim! Onun yaptığı iğrençliğe sen de katıldın mı?

      Sen de onun aşıklarından biri misin?

      Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Hayır! Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Dayanamıyorum! Kesin şunu!

     – Asın onu!

     – Halkalara! Gidelim! Neler oluyor?

      Açın şunu! Daha aşağı salın! Evet, daha aşağı. Açın şunu! Açın şunu! Tanrım, bu Basini! Bu tamamen insanlık dışı. Bu inanılmaz. Kapı bu. Gayet basit. Öğretmenlere, Basini’yi acıdığımız için bildirmediğimizi anlatırız. Ona yardımcı olmak için gösterdiğimiz tüm çabaları tiye aldı. Evet, hepimiz bunu doğrulayabiliriz. Yola gelmez ve inatçının tekiydi. Borcunun günden güne çığ gibi büyüdüğünü söyleyeceğiz. Zaten bunları asla ödeyemeyecek bir durumda. Cömertliğimizi utanmadan sömürdü ve iyi niyetli tavsiyelerimizi dikkate almayı reddetti. Bir hata yaptığımızı kabul ederiz. Ama Basini yüz kızartıcı davranışlarıyla bizi tahrik etti. Onu iyileştirme yolundaki tüm iyi niyetli çabalarımızı hor gördü. Onu şikayet etmedik çünkü ona acıdık. Pekâla. Törless’in ansızın kaçmasının bir nedeni yok mu yani?

      Son günlerde oldukça gergin olduğunu fark etmiştim. Ahlaki yönden gösterdiği olağandışı duyarlılığı kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olabilir keza tüm bu olanları başından beri bilmesine rağmen hemen size bildirmedi. Planların neler?

      Sadece bir kaç günlüğüne okula döneceğim. Öğretmenler kaçtığın için seni cezalandırmayacak mı?

      Umurumda değil. Okulla işim bitti. Ailemden, beri eve geri götürmelerini isteyeceğim.

     – Kaç para?

       – 3 groschen.

     – Teşekkür ederim.

     – Rica ederim. Benimle gel. İnanılmaz.

    Böyle ani bir şekilde okuldan kaçmanın altında yatan nedenleri bize anlatır mısın Törless?

      Zaten olan şeyleri biliyoruz Basini’nin suçunu gizli tutmak için seni dürten şeyleri anlat. Bir şey bilmiyorum efendim. Olanları ilk duyduğumda oldukça korkunç duruyordu. Diğer taraftan, kendi kendime onu size bildirmem gerektiğini söylüyordum. Öyle de yapmalıydın. Bir yandan ceza ile de pek ilgilenmiyordum. Duruma tamamen başka bir bakış açısından bakıyordum. Her seferinde başımın dönmesine engel

     – Kendini daha açık bir şekilde ifade etmen gerekiyor

    Törless. Örneğin, sanal sayılar

     – Bu belirsiz referansa ışık tutmama müsaade edin. Genç Törless yanıma gelip eğitimsiz beyinlerin anlamakta güçlük çekebileceği sanal sayıların da dâhil olduğu matematiğin bazı temel prensiplerini sormaya gelmişti. Evet, ben de bu konunun derinliklerine sadece mantık ile ulaşılamayacak gibi göründüğünü söyledim. Başka bir kesinliğe, daha derin bir kesinliğe ihtiyaç duyduğumuzu söyledim. Basini meselesinde de aynı şekilde düşünüyordum. Yani bilimden uzaklaştığını ve konuya ahlaki hatta ilahi yönlerden yaklaştığını mı söylüyorsun?

      Törless, rahibin söylediği doğru mu?

      Etrafında olan şeyler için  – ki söylediklerinden bu anlaşılıyor –  dini bir temel arama eğilimin mi var?

      Hayır, öyle bir şey de değil. Tanrı aşkına, o zaman olanları basit kelimelerle anlat!

    Burada psikolojik tartışmalara giremeyiz!

     Düşündüğünüzün o olmaması durumuna elimden bir şey gelmiyor. Belki de kendimi daha anlaşılır bir şekilde anlatmak için yeteri kadar şey öğrenmedim ama bunu açıklamaya çalışacağım. Basini de diğerleri gibi bir öğrenciydi. Oldukça normal bir insandı. Sonra aniden tökezledi. Bu şeyleri, yani aşağılama ve kepazelik gibi şeyleri daha önceden düşünmüştüm ama hiç tecrübe etmemiştim. Ama bu Basini’nin başına geldi. İnsanların, kesin olarak iyi veya kötü olarak yaratılmadığının mümkün olduğunu kabul etmek durumundaydım. Hepimiz durmaksızın değişip duruyoruz. Davranışlarımızın tesiri ile varlığımızı sürdürmekteyiz. Ama kendimizin işkenceci ya da kurbanlık koyun olması gibi bir değişime müsaade edersek her şey mümkün olur. Sonrasındaysa en korkunç şeyler bile oldukça mümkün olabilir. Kötülük ve iyilik arasında bir sınır yok ve ikisi de fark edilmeden birbirine karışır. Bu durumda da oldukça normal insanlar berbat şeyler yapabilir. Burada sorulması gereken soruysa, bunun nasıl mümkün olduğudur. Bu durumu gözlemleyebilmek için gerçekleşen olayları size bildirmedim. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyordum. Bir insan kendini küçük düşürdüğünde ya da aniden zalim birine dönüşürse ne olur?

      Bunun dünyanın sonu anlamına geldiğini düşünürdüm. Şimdi daha farklı düşünüyorum. Çok korkunç ve uzaktan bakınca çok anlaşılmaz görünen şeyler bile gerçekten oluyor. Sessizcene ve doğal bir şekilde. Bu sebeple, insanın devamlı bir şekilde tetikte olması gerekiyor. İşte öğrendiklerim bunlar.

    Bu genç adam duygusal bir sapkınlığın etkisi altında ve bu okul da onun için uygun bir yer değil. Zihinsel beslenmesi, bizim burada yapabileceğimizden çok daha dikkatli bir şekilde takip edilmeli.

    Bu sebeple babasına bir mektup göndereceğim.

    Oldukça garip biri. Öyle mi düşünüyorsunuz?

      Neyin var Thomas?

      Bir şey yok anne. Sadece bir şey düşünüyordum.

     

     
  • ihramcizade 15:22 on 18 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    LİAR LİAR / Yalancı Yalancı (1997) 


    Yönetmen: Tom Shadyac           

    Ülke: ABD

    Tür: Komedi, Aile

    Vizyon Tarihi: 16 Mayıs 1997 (Türkiye)

    Süre: 86 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: John Debney    

    Oyuncular    Jim Carrey, Maura Tierney,    Justin Cooper ,   Cary Elwes,    Anne Haney

    Özet

    Fletcher Reede (Jim Carrey) Başarılı bir şirket avukatıdır. Fakat ailesine ve oğluna sürekli yalan söylemektedir. Oğlu, doğum gününde babasının bir günlüğüne yalan söyleyememesini dilemiştir. Marifet yalan söylemek değil, inandırmak…!

    Hayatı yalanlar üstüne kurulu bir adam, gün gelir artık hiç yalan söyleyemez.

    Sonrasında ne olur?

    Tüm işleri alt üst olur ve komedi başlar.. İlginç senaryo Jim Carrey nin üstün performansıyla keyifli bir hal alıyor ve bizlere de keyifle izlemek kalıyor

    Filmden

    Bugün konuşacağımız konu, ebeveynlerimizin  mesleği! Benim annem doktor. Benim babam tır şoförü. Benim annem öğretmen. Peki ya baban?
     Babam  O bir yalancı.
    Yalancı mı?
     Bunu demek istemediğinden eminim.
    Takım elbise giyiyor ve mahkemeye gidip yargıçla konuşuyor.
    Anlıyorum. Avukat demek istiyorsun.

    **

    Fred, olabilecek en zor davayı temsil etmen senin vazifen. Olabilecek en zor dava doğrularım ile bağdaşıyorsa.

    Gerçeğe yargıç mı karar versin istiyorsun?

     Bunun için maaş alıyorlar. Sen de kazanmak için maaş alıyorsun. Duruşmaya çıkmamda ısrar edersen Bayan Cole’u agresif ve ahlak ilkelerine uygun olarak temsil ederim.

    Ancak Miranda, yalan söylemem.

    O zaman söyleyecek birini bulmamız gerekecek.

    **

    Bu şirkette ortaklığa terfi etmem için daha kaç tane kıç öpmem gerekecek?

    **

    Söz verdi. Biliyorum, ama seni yarın görmeye geleceğine söz verdi. Seni yarın okuldan alacak.

    Tamam mı?

     Hadi öyleyse. Bir dilek tut.

    Sadece bir günlüğüne babamın   yalan söyleyememesini diliyorum.

    **

    - Davanın ertelenmesini talep ediyorum! Bu dava zaten birkaç kez ertelenmişti Bay Reede. Bunun farkındayım, ama gerçekten ertelenmesini istiyorum. Geçerli bir neden duymak istiyorum avukat bey. Problem nedir?

     Yalan söyleyemiyorum!

    Övgüye değer, ama geçerli bir açıklama bekliyorum. Var mı, yok mu?

     – Yok.

    - Erteleme talebi reddedildi. Davada uzlaşma olasılığı var mı?

     Sanmıyorum.

    **

    Tek bir yalan bile söyleyemiyorum! O halde yazarım.

    **

    - Şimdi doğruyu söylüyorum. Benim neyim var böyle?

     Hak ettiğimi buluyorum. Ektiğimi biçiyorum.

    **

    Doğum günü dileğini, babasının sadece bir günlüğüne  yalan söyleyememesi için tuttu. Aman Tanrım! Buldum!

    Şimdi beni dinle Max. Benim için bir şey yapmalısın. Dileğini geri almanı istiyorum.

    - Yalan söyleyebilmen için mi?

     – Evet. Ancak sana değil. Bak Max  bazen yetişkinler yalan söylemek zorunda kalır. Anlatması güç, ama eğer  Güzel bir örnek vereyim. Annen sana hamileyken  18 kilo birden aldı. Ne bulduysa yedi. Baban endişeliydi. O “nasıl görünüyorum?” diye sordu  ben de “Tatlım, harika görünüyorsun. Çok güzelsin. Parlıyorsun” dedim. Bir inek gibi göründüğünü söyleseydim, onu çok üzmüş olurdum. Öğretmenim gerçek güzellik içimizdedir diyor. Bunu sadece çirkin insanlar söyler. Max, yetişkinlerin dünyasında yalan söylemeyen kimse ayakta kalamaz. Davamı kaybedebilirim, terfi edemem, hatta işimi bile kaybedebilirim. Yardımın gerekiyor Max. Tamam mı?

     Tamam.

    Dün gece yaptığın gibi dilek tut  ama bu sefer tam tersini dile.

    Diledim.

    Mükemmel! Şimdi küçük bir deneme yapmalıyım.

    - İşe yaradı mı?

     – Umduğum gibi olmadı. Tersini diledin mi?

     – Yalnız

     – Ne?

     Yalnız ne?

     Dün dilek tutarken, bunu çok istemiştim. Şimdiki dileği ise sırf sen istiyorsun diye tuttum. Tamam. Bir daha dene. Ve bu sefer gerçekten iste.

    - Bunu yapamam!

    - Neden?

     – Çünkü yalan söylemeni istemiyorum.

    - Bunu açıklamıştım. Yalan söylemeliyim. Herkes söylüyor. Annen söylüyor. Harika insan Jerry bile söylüyor.

    Ama sen kendimi kötü hissetmeme neden olan tek kişisin.

    **

    Yapamıyorum. Cevabın yalan olduğunu bilirsem soruyu soramıyorum.

    **

    Bu doğruculuk işi çok hoşuma gitti.

    **

    Yalan söyleyemez. Bir dilek tuttum ve bugün babamın söylediği her şey doğru olmak zorunda.

    Max. Saat 20.45. Sen dileğini saat 20.15’te tutmuştun. Son yarım saattir yalan söyleyebilirdim.

    - Öyleyse doğru değil

    - Hayır, doğruyu söylüyordum! Sana dürüst davranmak istedim. Sana hep dürüst davranacağım.

    **

     
  • ihramcizade 15:20 on 17 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    THE MOTHMAN PROPHECİES/ Gecenin Nefesi (2002) [Güve Adam Kehanetleri] 


    Önceden köprünün çökeceğini, uçakların düşeceğini, depremlerin olacağını bilsen. Sonra da desen . Ne olur?

    Kimse sana inanmayacak.
    Yapabileceğin de bir şey yok.

    güve adem

    Yönetmen: Mark Pellington     

    Ülke: ABD

    Tür: Dram, Korku, Gizem, Gerilim

    Vizyon Tarihi: 03 Mayıs 2002 (Türkiye)

    Süre: 119 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: tomandandy     

    Nam-ı Diğer: Mothman | The Mothman

    Oyuncular    Richard Gere, David Eigenberg, Bob Tracey, Ron Emanuel ,   Debra Messing

    Özet

    Saygın bir gazeteci olan John Klein eşi Mary ile birlikte yeni bir ev aldıktan sonra dönüş yolundadır. Arabayı kullanan eşi önünde anlam veremediği bir varlık görür ve kontrolü kaybeder. Ciddi şekilde yaralanan Mary birkaç gün sonra hastanede hayata veda eder. Ölmeden önce gördüğü şeyin resimlerini yapmıştır. Aradan iki yıl geçer. Eşinin ölüm acısını hala üzerinden atamayan John bir iş için şehir dışına çıkar ama kendini olması gerektiği yerden 600km uzakta bir kasabada bulur. Burada bayan polis memuru Connie Parker ile tanışan John, çevrede bazı insanların garip sesler duyduğunu ve anlam veremedikleri şeyler gördüğünü öğrenir. Böylece bu olayların eşinin ölümü ile ilgisi olduğunu düşünerek araştırmaya başlar.

    YORUMLAR

    Gerçeklerden uyarlanmış olması filmi daha da ilgi çekici yapıyor. Enteresan tarafı internette arattığınız zaman hala Güve Adam ile ilgili bilgilere ulaşabilmeniz. İslam dini açısından bakıldığında tam manası ile birebir tutmasa da bazı yönleri “Hızır” ile benzerlikler göstermekte.

    Filmden

    Bir gün arabanla yolda gidiyorsun ve koca evren seni işaret ederek. ”Demek mutlu çift buradaymış ben de sizi arıyordum. …ben de sizi arıyordum.” diyor. Sonra herşey mahvoluyor.

    **

    En kötü seçim kampanyalarından biriydi. Sanki dürüst olurlarsa oy alamayacak gibi davranıyorlardı. Bana kalırsa partiler sadece birbirlerini kötülüyorlar. Şahsi korku ve heyecanlarını ülkeye yayıyorlar. İnsanlar bunu istemiyor. Seçmenler bu durumdan hiç memnun değiller. Bir dahaki sefere her ikisinin de hiç şansı kalmayacak. 2004 demokratlar için kötü bir yıl olacak gibi görünüyor.

    **

    Ben de öyle bir hayal gördüm.  Geceydi ve bir okyanusun ortasındaydım. Yüzmeye çalışıyordum fakat çok üşüyordum. Ve tutunabileceğim bir şey arıyordum. Etrafımda paketler vardı. Hediye paketi yapılmışlardı. Tutunmaya çalışıyordum ama onlar elimden kaçıyorlardı. Sonra bir taş gibi batmaya başladım. Yapabileceğim bir şey yoktu. Batıyordum. Ama güzel bir histi. Kendimi bıraktım. Ölümü kabul etmiştim ve tek görebildiğim beni saran bir karanlıktı. lşık giderek kayboluyordu. Öldüğümü biliyordum. Sonra kulağıma fısıldayan bir ses duydum. Uyan 37 numara. Uyan 37 numara. Ve uyandım. Bunun anlamı nedir?

    **

    Bir şey oldu. Parlak bir ışık. Şimşek. Bir şey etrafımı sardı. Herşey sıcak gibiydi. Bir şey bana yaklaştı. Nefesim kesildi. İnsana benziyordu. Ama bir terslik vardı. Sonra 2 gece önce duyduğum sesle aynı sesi duydum. Bana ”Korkma” dedi. ”Adım lndrid Cold.” dedi. Sonra ”Bu büyüklükte bir yerde, Ekvator’da… ”300… 300 ölecek. ”Beni bekle. Döneceğim ve yine görüşeceğiz” dedi. Hepsi bu.

    **

    Bildiğin bir şeyi neden soruyorsun John?

     Karıma ne oldu?

     Oradaydın. Mary Klein bakarak görmedi. Yakında sen de göreceksin.

    **

    . Alexander Leek

     – Sen de kimsin?

     – John Klein. Geçen hafta aramıştım.

     – Bunun ne olduğunu biliyor musun?

     – Uzak dur. Bak, ne olduğunu bilmeliyim. Söyle bana. Onu nerede gördün?

     Point Pleasant, BatıVirginia. Bana yardım edebilirsin. Beni takip et. Gececil Kelebek.Eski kültürlerde, güvesi bir tür medyumu temsil eder. Ya da cehennem gibi bir yerde sonsuza kadar mahsur kalmış bir ruhu. Güve adam. Basit bir tercümeyle Ukraynalılar öyle diyor. Nükleer patlama da dahil yüzlerce kehanette bulunmuş. 1969’da Galveeston’da, hortumdan önce görmüşler. Ama görmek inanmak değildir. Bu şeylerin gerçek olduğuna dair şimdiye kadar bir delil ortaya konulamadı. Tamam, şimdi bunlar gerçek değil.

    Öyle mi?

     Gerçek. Etrafımızda gözle görünmeyen bir sürü şey vardır. Bilirsin, elektrik, mikrodalga, kızıl ötesi ışınlar. Bunlar başından beri var olan şeyler. Mağara resimlerinden çıkıyor. Gezegenin normal hallerinden biri. Sadece elle tutulabilecek madde halinde değiller.

    Pekala, bunlar neyin parçası?

     Benden açıklamamı istediğin şeyin mantıklı bir açıklaması yok.

    Tanrım! Enerjiye bağlı olarak bir şey olmadan önce o enerjiyi yoğun bir şekilde görürüz.

    Bir şey olmadan önce mi?

     Yani bunlar felaket mi yaratıyor?

     – Buna gerek var mı?

     – Pekala, o zaman beni uyarmaya mı çalışıyorlar?

     Amaçları insani değil. Tamam. O zaman ne istiyorlar?

     Hiçbir fikrim yok. Asıl bilmek istediğin şey neden sen?

     Evet. Onları fark ettin. Onlar da onları fark ettiğini fark etti. Çoğu insan bu kadar duyarlı değildir. Görmeleri için bir tür şeyler geçirmeleri gerekir.

     Travma gibi. Başınıza ne geldi Bay Klein?

     Geçen hafta bir arkadaşıma garip bir telefon geldi. Arayan bir ruhtu diyelim. Ve her şeyi biliyordu. Kehanette bulundu ve gerçekleşti?

     Evet. Adı lndrid Cold’muş.

    Algılama meselesi John. Nasıl inanırsan öyle görünürler. Bir ses, ışık, insan, canavar. Arkadaşın Tanrı ile konuştuğunu düşünse belki de aklını kaçırırdı.

    Her şeyi bilmesini nasıl açıklıyorsun?

     Hey, şuraya bak. Bir blok ötede bir kaza olsa camı silen adam muhtemelen görür. Ama bu Onun Tanrı olduğunu ya da bizden daha zeki olduğunu göstermez. Ama olduğu yerden yolun biraz daha ilerisini görebilir.

    Bu enerjiler bizden daha mı gelişmiş yoksa onlar da sıradan varlıklar mı?

     Bir böcekten daha gelişmişsin. Ama bunu bir de böceğe açıklamaya çalış.

    - Kaç kişi gördü?

     – 10. Belki de 20.

    Dinle beni. Point Pleasant’ta korkunç bir şey olacak. Geri dönme. Uzak dur. Daha fazla bir şey söyleyemem.

    Bay Leek. Oraya gitmemin bir nedeni vardı.

    Beni oraya bir şey getirdi. Her ne getirdiyse ölmen için getirmiş.

    Cornell’da fizik profesörüydüm… Bir yıl kadar oluyor. Bir gün sesler duymaya başladım. Sesler mesaja dönüştü. Bir süre sonra dünya dışı zeki varlıkların olacak şeyleri bana önceden bildirdiklerine kesin bir şekilde emin oldum.

    - Ama bildirmiyordu değil mi?

     Elimde seslerinin kaydı var. Bir binanın çökeceğini biliyordum. Engellemek istedim ama beni kimse dinlemedi.

    - Ne oldu?

     – İnsanlar öldü. Bir sürü insan öldü. Soruşturma başladı. Neredeyse tutuklanıyordum. Eşim benden ayrıldı. Çocuklarım benimle konuşmayı kesti. Akıl hastahanesinde sana dört yıl boyunca ne yapabileceklerini biliyor musun?

     Herşeyi. Mesajları tam olarak anlayamazsın. Her seferinde yanlış yorumlarsın. Az daha mahvolacaktım. En sonunda kendine basit bir soru sorarsın. Hangisi daha önemli?

     İspat etmek mi?
     Yoksa yaşamak mı?

     İnan bana, yıllar önce vazgeçtim ve bir daha arkama bakmadım.

    Bilmek istemedin mi?

     Bilip ne yapacağım?

    **

    - Alo?

     – Selam. Benim.

    - Connie?

     – Evet. Biraz sohbet ederiz diye düşündüm. John?

     – Üzgünüm Connie. Seni sonra arayabilir miyim?

     – Hayır olmaz.

    - Biletini aldım.

    - Ne?

     Columbus üzerinden aktarmalı saat 1.45’de. Aktarmasız olarak aradım ama bulamadım. – Hemen çıkarsan yetişebilirsin.

    - Yapamam. Gelemem.

    Yarın Noel John. Yalnız kalmamalısın.

    Gelemem.

    Gelebilirsin. Biliyorsun, burada otururken düşünmeden edemedim. Bu gerçek değil.

    Bunu durdurabilirim. Durdurabileceğimi biliyorum.

    Hiç kimse durduramaz John. Beni dinle. Uçaklar düşecek. Depremler olacak. Ses sana ne derse desin tanıdığın ve sevdiğin insanlar ölecek. Yapabileceğin bir şey yok.

    Kapatmam gerekiyor. O bana Onun arayacağını söyledi.

    Mary arayacak. Yalan söylüyor John.

    Arayanın sesi O’na benzeyebilir.

    Ama O olmayacak. Ölünce ne olduğunu bilmiyorum ama ne olursa olsun Mary lndrid Cold’un yakınlarında değil.

    Ya gerçekten O ise?

     O öldü John. Asıl önemli olan O’nu nasıl hatırlamak istediğin.

    - Onu çok özlüyorum.

    - Çok özlediğini elbette biliyorum. Fakat John, dinle. Onu özleyebilirsin ama inan burada daha kolay olacak. Daha kolay olur çünkü orada tek başınasın. Ve inan bana bunun başka yolu yok. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Ben seni anlarım. Burada yemeği 6’da yiyeceğiz. Hediyeleri 8’de açacağız. Ve seni de görmek istiyoruz. Tamam mı?

     Görüşürüz John.

    **

    - Çok kötü. Ama daha da kötü olabilirdi.

     – Arama bitti mi?

     – 36. Tahminen 36 kişi ölmüş. Tanrım. 36. 36 mı?

     Uyan 37 numara. Uyan.

    Silver Bridge Köprüsünün neden çöktüğü asla belirlenemedi. Dünyada çeşitli yerlerde görünse de Monthman Point Pleasant’da bir daha görünmedi

    ****

    MOTHMAN (Güve Adam)

    Gri renkli, büyük katlanan kanatlı 1.8-2 metre boylarında, iki kuvvetli insan bacağı olan yaratık, yaklaşan arabaya alev gibi yanan kırmızı gözleriyle bakıyordu. Gözleri, vücudunun üst bölümüne yerleştirilmiş gibiydi çünkü kafası yoktu. Ya da en azından görülebilir bir kafası yoktu. 15 Kasım 1966′da 11.30 civarında Batı Virginia’daki Point Pleasant yakınındaki kullanılmayan savaş zamanından kalma patlayıcı fabrikasının önünden arabayla giderken Roger Scarberry, karısı ve iki arkadaşına doğru bu ürkütücü insan benzeri yaratık yürümekteydi.

    Saatte 160 km hızla oradan uzaklaşırken yaratık uçarak ve ürkütücü tiz çığlıklar atarak otomobili takip etti ve bu arada kanatlarını çırpmasına gerek bile kalmadı. Buna karşın Point Pleasant’a yaklaştıklarında gözden kayboldu. Mason ilçesine vardıklarında olayı polise bildirdiler. Polis onlarla fabrikaya gitti ancak herhangi bir iz bulamadılar.

    Bu Point Pleasant’ta bir yaratıkla karşılaşma vakalarının ilki değildi.1961′de Ohio Nehri boyunca uzanan 2 numaralı yolda ilerleyen bir şoför ve sürücüsü buna benzer bir yaratık görmüşlerdi. Otomobil yaklaşırken yolun ortasında duran yaratık aniden kanatlarını açmış ve 3 metre yükselmişti.

    Yine de Güve Adam adı verilen bu tuhaf yaratığa basının ilgisi Scarberry vakasıyla başlamıştır. Sonraki 13 ay boyunca 100′den fazla görgü tanığı Point Pleasant yakınlarında bu yaratığı gördü. Tarifleri Scarberry’ninkiyle örtüşmekteydi. Buna karşın 1967′nin sonlarında Güve Adam geldiği gibi birdenbire yok oldu ve bir daha onu gören olmadı.

    Güve Adam’a dair en kapsamlı kitap, 1975 yılında basılmış olan John Keel’in klasik kitabı The Mothman Prophecies’dir.Kitap, bu korkutucu uçan yaratığın görüldüğü dönemlerde Point Pleasant’ta başka rahatsız edici olayların da hüküm sürdüğünü anlatmaktadır. Kayıtlarda, UFO raporları, korkunç hayvan sakatlama olayları, bazı evlere kötü ve koyu renk giysili anonim memurların asap bozucu ziyaretleri (başlı başına gizemli bir fenomen) yer almaktadır. Keel ve daha birçok araştırmacı, Güve Adam’ın alışılmamış, uzay ya da zamandaki başka bir boyutta dünyaya gelmiş bir varlık olabileceğini öne sürmüşlerdir.

    Daha tutucu açıklamalardan biri de, Batı Virginia Üniversitesi’nden Dr. Robert Smith’e aittir. Smith, Güve Adam’ın aslında Kumlutepe turnası Grus Canadensis adı verilen çok uzun boylu, gri tüylü bir kuş türüne ait olabileceğini öne sürmüştür. Ancak, bu uzun boyunlu kuş, boynu olmadığı söylenen Güve Adam’la pek bir benzerlik göstermemektedir.

    Araştırmacı Mark Tall’un 1988′de Thunderbirds! The Living Legend of Giant Birds kitabında anlattıkları, açıklamaların arasında en ilginç olanıdır. Hall, kuzey batı Pasifik’te, Missouri’deki Ozark Dağları ve Pennsylvania’daki Allegheny Platosu’nda, Amerikan yerlileri ve buraya yerleşen ilk Batılıların, dev baykuş türlerinin varlığına inandıklarına ve bunlara büyük baykuş adını verdiklerine işaret etmiştir. Bilim bu baykuş türünü tanımasa da, bahsedilen bu kuş Güve Adam’la benzerlik taşıyabilir. Birçok hayvanın aksine baykuşların gözleri parladığında kırmızı renkli gibi gözükmektedir.

    Bazı fiziksel deliller bulunana dek, dev baykuşlar da Güve Adam gibi zoolojik çevreler tarafından kabul görmeyecektir.

    Kaynak: Dünyanın Gizemleri

    http://www.gribilge.com/mothman-nedir/

     
  • ihramcizade 15:13 on 14 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , KAİJİ, THE ULTİMATE GAMBLER, Jinsei gyakuten gêmu (2009), EN BÜYÜK KUMARBAZ, Dünyadaki gerçek gücün tanımı, AYAKTAKIMI, çapulcular, karşıt grup, Senin gibi ayaktakımı korkusuz olabiliyor çünkü kaybedecek hiçbir şeyin yok. Ama benim için öyle değil. Geliştirdiğim bir hayatım var.   

    KAİJİ: THE ULTİMATE GAMBLER/ Kaiji: Jinsei gyakuten gêmu (2009) KAIJI: EN BÜYÜK KUMARBAZ 


    “Kumar oynuyorsan, kendine güvenme ve  ayak takımını küçük görme”

    Yönetmen: Tôya Satô  

    Ülke: Japonya

    Tür: Dram

    Vizyon Tarihi: 10 Ekim 2009 (Japonya)

    Süre: 130 dakika

    Dil: Japonca

    Müzik: Yûgo Kanno       

    Oyuncular    Tatsuya Fujiwara ,   Ken’ichi Matsuyama,    Teruyuki Kagawa, Tarô Yamamoto, Yuriko Yoshitaka

    Özet

    Kaiji Ito amaçsız, derbeder ve parasız bir hayat yaşarken, kefil olduğu bir arkadaşı yüzünden yüklü bir borcun altına girdiğini öğrenir. Tek çaresi, alacaklıların önerisine uyup kumarhane gemisine binmesi olacaktır. Ancak gemideki oyunlar sıradan kumarhanelerde oynananlara göre hayli farklıdır..

    Filmden

    Mutlak güç neyle elde edilir?

     Dünyadaki gerçek gücün tanımı.

    Kim söyleyebilir?

     – Ordu gücü. – Zeka. Borsa hakimiyeti.

    Hayır Para.

    Paradır.

    Para mı?

    Asıl soru, o paranın nasıl kullanıldığı. Cevabı çok açık, sizi ahmaklar! Nükleer sığınak mı?

     Gerçek güç, bir nükleer sığınak inşa etmek için yeterli mali güçtür. Etkileyici,  Ancak benim bahsettiğim sadece yeraltındaki bir çukur değil bir krallık! Koca bir yeraltı krallığı. Kralın emri krallık inşa edilmesidir! Daha da önemlisi inşaat için işçi konusunda endişe etmenize gerek yok. Bu ülke, masum umutları olan delikanlılarla kaynıyor.

    **

    Rüyalarınızı keşfetmenize yardım edelim.  Gerçek bir ortak için Teiai’ı seçin. Çünkü gelecek sizin.

    **

    Kahrolası Mercedes! Nasılmış bakalım! Böyle arabaları kullananlar yalnızca vergi kaçakçıları ve rüşvet alan pislikler!

    **

    Lütfen  Bay Ito Kaiji, değil mi?

     Furuhata eski bir part-time elemanıydı. Ama onu bir süredir hiç görmedim. O bizden borç para aldı ve ortalıktan kayboldu. Bu kontratı imzaladığını hatırlıyor musun?

      Borç miktarı: 300,000 yen. Kefil: Ito Kaiji.

    Sanırım 2 yıl önceydi

    Ya da imzalamış mıydım acaba?

     Maalesef, borçlu yok olduğuna göre bu kontratın kefili olarak sen ödemek zorundasın. 300,000 yen’im yok ki. Kiramı anca ödüyorum zaten  Hayır, 2.02 milyon borcun var.

    - 2 milyon mu?

     – Faiz. Ama 300,000’den mi?

     Katlanan faiz, bak. Karşılayabilecek misin?

     Eğer ayda 60,000 ödersen, 11 yılda

    Dalga geçiyor olmalısınız. Bunu ödeyemem ben. Ama, ama ödemek zorunda olamam  “Ama, ama ” Ne diyorsun lan sen?

     Çocuk musun sen hala?

     Senin küçük bahanelerini duymak istemiyorum. Senin durumun umrumda bile değil!

    Ödeyecek misin, ödemeyecek misin?

     Arabanın hasar masrafını da.

    Özür dilerim. Ama ben o kadar parayı ödeyemem.

     4 saat içinde yola çıkacak bir gemi var. Katılımcılar arıyorlar. Şanslıysan borcun bir günde silinebilir. Borç  [Gemiye Biniş Kontratı] –  silinecek mi?

     Senin gibi beş parasız insanlarla kumar oynanacak bir gecelik deniz gezisi. Oyunu kazan, ve borcun silinsin. Geminin adı, Espoir. Fransızcada “umut” demek. Ito Kaiji. Neden bir denemiyorsun?

     Ama ne tür bir oyun?

     Kim bilir. Ama hayatın şimdi değersiz, öyle değil mi?

     Sen ardı ardına bahaneler uyduran ucuz bir dairesi ve işi olan tüm yaşamın boyunca uyurgezerlik eden tembel bir serserisin ve artık 30’una dayandın. Hiçbir şey başaramadın. Kimse, seni sevmiyor. Dur bir dakika  Ve yakında öleceksin. Kesin şunu.

    Elimden geleni yapıyorum.

    Bu şekilde bitmeyecek. Bir gün ben hayatımı

    Bu asla olmayacak. Bahse girmek ister misin?

     Hayatın hiç değişmeyecek. Eminim sen de çoktan biliyorsundur. Ah, zavallı şey. Ağlama. Dedim ya, sana hayatını değiştirmek için son bir şans verebilirim.

    Hayatımı değiştirmek mi?

     Evet, hayatını değiştirmek.

    Hayatımı değiştirmek mi?

      Geminin adı, Espoir.  Fransızcada  “Umut”

    **

    KAIJI: EN BÜYÜK KUMARBAZ

    **

    “Yaratıcı Deniz Gezisi”nin 23. yıldönümüne hoşgeldiniz. Bu gezinin amacı, genç erkeklerin kurtuluşudur. Lütfen sahnede toplanın. İyi akşamlar. Ben, büyük kumarınızın mihmandarı, Tonegawa’yım. Başlamadan önce bu oyuna katılabilmek için bu yıldızlardan tanesi bir milyondan üç tane almalısınız.

    Bir milyon mu?

     Hepiniz, söylemeye gerek yok, beş parasız olduğunuzdan bu miktarı sizlere ödünç vereceğiz. Ödünç mü?

     Üç milyon yen dakikada %1 faizli olarak ödünç verilecektir.

    Bu saçmalık. Bizden para tırtıklamaya mı çalışıyorsunuz?

     Kim dakikada %1 faiz yapar ki?

     Bu lanet olası faizi boş verin, gitsin!

    Kural buysa, biz de gideriz!

    Buyrun. Sizi durdurmayacağız. Ancak, kazanırsanız, yalnızca borcunuz silinmekle kalmayacak her bir yıldızı 1 milyon yen vererek sizden geri alacağız. Hepinizin yüklü miktardaki borçlarını dikkate alırsak bu oldukça cömert bir teklif. O halde kuralları açıklayayım. Ama yalnızca bir seferlik. Lütfen dikkatli dinleyin. Öncelikle yıldızları göğsünüze takın ve zarfı açın. Eminim hepiniz bu oyuna aşinasınızdır.

    Taş Kağıt Makas. Oyunun bu versiyonunda hepiniz, arkanızdaki kutuların yanında yüz yüze duracaksınız. Karşılaşmaya karar verdikten sonra makas diyecek sonra taş diyecek ve sonra da kağıt derken kartınızı atacaksınız. Eğer kartlardan biri kazanıyorsa galip taraf, mağlup tarafın bir yıldızını alır ve kendi üzerine takar. Beraberliklerde yıldız alışverişi olmaz. Kullanılmış kartlarınızı deliklere atacaksınız. Rakibinizi özgürce seçecek ve yıldız kazanmak için Taş Kağıt Makas oyunu oynayacaksınız. Bu kadar basit. Süre limiti 30 dakika.

    30 dakika mı?

     O kadarcık mı?

     O halde bu oyunda kazanmanızı sağlayacak olan nedir?

     Yöntem önemli değil 12 kartınızın hepsini kullanırsanız ve en azından 3 yıldızınız kalmışsa, kazanırsınız. Açıklamalar tamamlanmıştır. Peki ya kaybedersek?

     Kaybedersek, ne olacak bize?

     Önceden de dediğim gibi, yalnızca bir kez açıklarım. Dalga mı geçiyorsun?

     Affedersiniz, ama soru almıyorum. Bizim kaderimiz söz konusu.

    Cevap versene! Bilmeye hakkımız var! Doğru, doğru! Doğru, doğru!

    Gebermek mi istersiniz, aşağılık pislikler?

     Her zaman cevap alıyor musunuz?

     Hepiniz bencil küçük veletler gibi her şeyin size verilmesini bekliyorsunuz. Utanmadan saf saf soruyorsunuz! Büyüyün artık! Dünya, sizin anneniz değil! Orada başarısız oldunuz ve buraya ayak takımı olarak geldiniz. Ayak takımları hiçbir hakka sahip değillerdir. Ne burada, ne de orada. Bu saçmalık. Bu hale gelmenizin sorumlusu, sizden başkası değil. Şimdi yapmak zorunda olduğunuz sadece kazanmak. Kazanmaktır! Yalnızca kazanmayı ümit etmek yetmez, kazanmak zorundasınız. Kazanmadan yaşamak diye bir seçenek yok. Bu, ezikler için bir it dalaşı. Burada kaybederseniz, size artık yardım edemem. Sahiden de yardım edemem, gerçi umrumda bile değil. Kazanmak, her şeydir. Kaybederseniz, bitersiniz.

    **

    Baylar, karşınızda “Brave Men Road.”

    Bu ne böyle?

     Özgürlüğe giden yolunuz. Bunu geçin, 10 milyon’u ve özgürlüğünüzü kazanın. Bunu uzun bir denge tahtası olarak düşünün. Eminim çocukken denemişsinizdir.

    Saçmalamayı kes! Düşersek, ölürüz!

    Tabi ki. Söz konusu 10 milyon yen! Herkesin söylemeye çekindiği şeyi size ben söyleyeyim. Para, hayattan daha önemlidir! Ne dersinize sıkı çalıştınız, ne de işlerinize. Hiçbir şey başaramadan yaşamınızı sürdürdünüz. Niye sizin gibi tembellere 10 milyon o kadar kolay verilsin ki?

     Bu miktarda parayı çalışmadan kazanmak istiyorsanız hem de bu kadar kısa sürede, o zaman yapabileceğiniz tek şey hayatınızı tehlikeye atmaktır!

    Bu saçmalık! Böyle bir şeyi asla yapmam! Ben yaparım. Yapacağım. Tek yol, bu. Bu sefer kaybetmeyeceğim.

    İşte ruh bu. Aş şu yolu, cesur adam. Ben de yapacağım. Ben de. Geri dönmek de bir seçenek değil. Ben yapacağım.

    Kararınız ne?

     Kapa çeneni! Bir dakika bekle. Bunu hayatında kaç defa söyledin?

     Dünya senin gibi bir ayaktakımının karar vermesi için beklemez! Peki, tereddüt etmeyi sürdür. Ve şansınızı elinizden kaçırın.

    Ben yaparım. Ben de. Ben de.

    Lanet olsun! Hepiniz aptalsınız! Pekala.

    Elektrik mi verilmiş?

     Aynen. Kalasın üstünde süründüğünüzdeki manzarayı yakışık almaz bir şekilde sayın müşterilerimize izletemeyiz.

    Müşteriler mi?

     Çabuk olun da başlayın.

    Seyirciler bekliyor.

     Manzaranın tadını çıkarmak istiyorlar korkudan titreyen ve harap olan insanları  Yalnızca tehlikeden uzak, güvende olmanın kendilerini verdiği zevk bu kısa süreli hazza “safety” diyoruz. (güvenlik) Bundan büyük zevk alıyorlar.

    **

    İki tip insan vardır. Bu gibi durumlarda sinenler ve yükselenler.

    Ben zayıf biriyim.

    **

    Kazanacağız, sonra da yeniden başlayacağız! Yeniden başlamak  Hala yeniden başlayabiliriz! Doğru. Bu sefer hayatımızı gerçekten yaşayacağız!

    **

    Fakirlerin kral olmak için gözlerini para bürümesi yalnızca kralın statüsünü kuvvetlendirir. Bu istisnasız bir paradokstur. Kralın statüsünü tehdit edebilecek tek şey paranın cazibesine bağışıklık göstererek yapılan çaresizlik eylemleridir ani bir şiddet eylemi gibi. Şimdi oynayacağın oyun böyle bir toplumun küçük bir kopyası.

    **

    Delirdim! Delirmezsem olmaz. Delirmem gerek bir şeytanı öldürebilmek için. Sadece aklım yerinde olmazsa zafer kazanabilirim.

    Aptal. Kendini bu kadar kaptırma.

    Olağanüstü. “Elindeki hayatın değerini bil.” derler. Ebeveynler, öğretmenler, TV yorumcuları hatta şarkıcılar ve çoğu insan da öyle der. İşte sorun, bu. Hayata daha düşünmeden davranılmalıdır. Üzerine fazla titrersen, durgunlaşır ve çürür.

     Bugünlerde insanlar kendilerini fazla koruyorlar bu yüzden fırsatlarını ellerinden kaçırıyorlar ve geri geri giderek çürüyorlar.

    Haklı. Sonuçta, oyunlar heyecanlı olmalıdır. Zaferi tatlı yapan, heyecanlı düellolardır. Şimdi bile, içimdeki ürpertiyi hissedebiliyorum. Neden bahsettiğimi biliyorsun.

     Değil mi, Tonegawa?

     Seni küçük serseri. Kalbim küt küt atıyor, değil mi?

     Sizin gibi yarı-ölü, para yiyen zombilerin aksine ben yaşıyorum. Yaşadığım için acıyı, korkuyu, üzüntüyü hissediyorum. Diğerleriyle beraber mücadele verdim, onların ölümlerini izledim ve onların öcünü alma düşüncesi beni böyle ateşliyor.

    **

    .  Senin gibi ayaktakımı korkusuz olabiliyor    çünkü kaybedecek hiçbir şeyin yok.  Ama benim için öyle değil.  Geliştirdiğim bir hayatım var. 

    **

    Sen aptalın tekisin! Beni zehirlemeye çalışıyor! Bu serseri beni öldürmek için dolap çeviriyor. Savunmamı düşürmemi bekliyor. Sessizce bekliyor  Yılan! Bir yılan! Beni ısırmayı bekleyen düzenbaz bir yılan. Erdemli ayaklarına yatıyor ama gerçekte o kazanmak için her şeyi yapabilecek korkak bir yılan. Hiç şüphe yok.

    **

    Kaiji. Ama zehrin dışarı sızdı. Beni zehirleyemedin.

    Tonegawa ben bir yılan gibi mi göründüm?

     Evet, bir yılansın.

    Anladım. Bu, seni yılan yapıyor. Böyle sözsüz bir akıl oyunu bir ayna gibidir. Rakibinin aklını okumaya çalışırken sen olsaydın ne yapacağını düşünürsün. Yani gözüne bir yılan gibi göründüysem sen bir yılansındır.

    Yenilgiyi kabullenemiyor musun?

     Hayır, öyle değil. Minnettarım.

    Bir yılan olduğun için teşekkür ederim!

    **

    Başardı. Ama nasıl?

     Niye köle?

     Üzerine kan fışkırtmadan önce onları değiştirmemiş miydin?

     Üzgünüm, ama hayır. Tüm yaptığım vatandaş ve köleyi önümde bırakıp yalnızca birinin üstüne bir vatandaş kartı koyarak onu geri çekmekti. Hepsi bu. Diğer bir deyişle yalnızca değiştiriyormuş gibi yaptım. Değiştirmemiş mi?

     İmkansız! Bu nasıl mümkün olabilir?

     Neden?

     Neden?

     Neden değiştirmedin?

     Çok basit. Çünkü benim inancım var.

    İnanç mı?

     Zeki biri olduğun çok açık. Şimdiye kadar karşılaştığım herkesin içinde en keskin zekalı olanı sensin. Senin gibi bir adamın bu kanı fark etmemesi mümkün değildi. Fark ettin. Tabi ki farkettin. Ve fark edince, şüphelenecektin. Dikkatle düşünecek bunun bir dolap olduğunu anlayacak ve planımın ardını görecektin. Zorundaydın, çünkü sen zekisin! Zeki olduğun için, şüphelenecektin ve hatırlayacaktın gemide kartları nasıl değiştirdiğimi ve burada da aynı fırsata sahip olduğumu. Sonra da kıs kıs gülecektin  “Ne aptal biri.” Tamamıyla ikna olacaktın.

    Neden olmasın?

     Ne de olsa, rakibin seninle karşılaştırınca sadece bir ayaktakımıydı. Ayaktakımı! Zevkle seyredecektin. Zevkle seyredecektin çünkü sen bir üstün birisin. Hiçbir ayaktakımı, seni yenmeye yaklaşamamıştı bile. Bu yüzden kibirliliğini sana karşı kullandım. Ve bu zavallı köle, seni yendi! Ben kazandım. Ben kazandım, lanet olası.

    500 milyon! Seni yendim! Seni  Lanet olsun! Ben kazandım! Geri ver! Paramı geri ver!

    Bütün paran bana ait zaten. Hepsini geri ver! Sana duyulan güveni boşa çıkaran ikinci sınıf bir kölesin! Beni rezil ettin! Krallıktaki vatandaşlığını geri alıp ve yeraltında ömür boyu işçilikle cezalandırıyorum! Götürün şunu!

    Dokunmayın bana! Kendim giderim.

    **

    Sevgili Kaiji. Evine döndüğün için tekrar tebrikler. Sana başarısızın teki demiştim, ama geri alıyorum. Sen gerçekten de kazandın. Ama iki şeyi unuttun. İlki benden aldığın 50 milyon yen’in faizi İkincisi, araba hasarıydı. Seninle geçirdiğim günler oldukça ilginç, büyük bir serüven gibiydi. Eminim senin için fazlasıyla heyecanlıydı ama benim için de öyleydi. Senin gibi bir hırsa muhtemelen bundan sonra pek sık rastlayamam. Eminim sen yine kazanacaksın. Ve bir gün eminim tekrar karşılaşacağız.

     

     
  • ihramcizade 16:31 on 13 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , Alex van Warmerdam, , , , , , , Hadewych Minis, , , Jan Bijvoet, Jeroen Perceval, , , , , , , , , , , , , , , , Tom Dewispelaere, , ,   

    BORGMAN / Bela (2013) 


    Yönetmen: Alex van Warmerdam

    Ülke: Hollanda, Belçika

    Tür: Gerilim

    Vizyon Tarihi: 04 Nisan 2014 (Türkiye)

    Süre: 113 dakika

    Dil: Hollandaca, İngilizce

    Müzik: Vincent van Warmerdam

    Oyuncular: Jan Bijvoet, Hadewych Minis, Jeroen Perceval ,Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere

    Özet/Hakkında

    Borgman’ın açılış sekansından bile ne kadar tuhaf bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Biri rahip üç adam, ellerinde çeşitli silahlarla adeta cadı avına çıkar. Ormanın derinliklerinde, yerin altındaki sığınağında yaşayan Borgman’ı öldürmek için gelirler fakat uzun saçlı ve sakallı, pis, belli ki medeniyetten uzak bir adam olan Borgman kaçmayı başarır. Kendisininki gibi yerin altında gizlenmiş yerleşkelerindeki iki arkadaşını da kaçmaları için uyarır. Sonrasında banliyödeki lüks evlerin kapısını çalmaya başlayan adam, kapıyı açanlardan pis olduğu için evlerinde duş alma izni ister. Kapının suratına kapatıldığı bir evin erkeği tarafından ölümüne dövüldükten sonra evin hanımı Borgman’a acıyarak kocasından gizli şekilde banyonun kapılarını açar. Söz konusu kadın Marina, Borgman’ın yaralı olduğunu bildiğinden evin bahçesinin uç köşesindeki kulübede bir süre kalmasına izin verir. İyileştiği zaman gitmeye hazırlanan Borgman’ın kalmasını ister, evinde misafir edebilmek için de kılık değiştirip bahçıvan olarak işe girmesini  teklif eder.

    Sinopsisi böyle anlatınca Borgman’ın hikâyesi kulağa oldukça normalmiş gibi geliyor. Esasında Van Warmerdam’ın kurguladığı hikaye, yukarıda bahsettiğim şekilde başlayıp çok farklı sularda gezinen, normal bir zihnin ürünü olduğu konusunda bahislerin kabul edilebileceği bir formada bürünüyor. Gerçeklikten kopup gerçeküstü anlatımın hüküm sürdüğü Borgman, bu iki olguyu zaman zaman bir arada seyircisinin önüne koyarak zihin bulanıklığına sebep oluyor. Aslında iki saat boyunca seyrettiğimiz filmin neredeyse her anı böyle bir etkiye sahip. Karakterlerin neyi niçin yaptığını, eylemlerinin sonuçlarını bir türlü belli kalıplara sokamıyoruz.

    Sanki yönetmen, filmine dâhil ettiği her şeyi seyircinin kafasında soru işaretleri kalsın ve asla silinmesin mantığıyla yapmış gibi bir hava var. Borgman ve arkadaşlarının bir inanışa göre melekleri temsil ettiği (ki İncil’de Borgman’ın ön adı olan Camiel’den tanrının yanında bulunabilen yedi melekten biri olarak bahsedildiği düşünüldüğünde çok da uçuk bir fikir değil) ve modern, varlıklı, hayatta şikayet ettikleri şeyler başkaları için hayal dahi olamayacakken elindekinin kıymetini bilmeyen insanlar için ölüm meleği rolüne büründükleri söyleniyor. Öte yandan söz konusu arkadaşların masumları da göz göre göre katlettiklerine film boyunca pek çok kez tanık oluyoruz. Evin sahibi Marina’nın birer köpek kılığında gördüğüne de tanıklık ettiğimiz bu insanların ortak noktalarından biri de sırtlarında yer alan, filmin diğer pek çok mesele gibi açıklama zahmetine girmediği yara izleri. Aynı izleri sonlara doğru evin üç küçük çocuğunda da gördüğümüzde acaba Borgman ve arkadaşlarının masum ruhları, yetişkinlerin günahkâr dünyasından çekip almak için böyle bir oyun oynayıp oynamadığı sorusu zihinlerimizi kurcalamaya başlıyor. Eh, tahmin edeceğiniz üzere van Warmerdam bu gibi bir iddia hakkında da filminde bir ipucu vermekten kaçınıyor. Fakat filmin başında kara ekranda beliren “ve onlar sınıf atlamak için dünyaya indiler…”cümlesi söz konusu suallerin en azından bir adım ileriye gitmesine yardımcı oluyor. Bu kalıbın bir ayet olmaması da ayrı bir mesele. Karakterlerin kimliklerinin ne olduğu soruları bir yana, bir de yaptıkları eylemlerin ne olduğu soruları kafaları bulandırıyor. Girdikleri evde özel metotlarla muhatap oldukları herkesin ruh halini, davranışlarını ve bakış açılarını değiştiren Borgman ve ekibinin psikolojiyle oynayan büyücüler gibi gözükmesi de bundan kaynaklanıyor.

    Ek olarak ahir zamanda Deccalin uyanışına , dabbetü’arzın çıkışı  ve yeryüzünün fesada uğrayışı  akla gelirken  Camiel Borgman’ın  [Jan Bijvoet] Charles Manson  ve ailesini hatırlatıcı  durumunu da fark edebilirsiniz. Cinselliğin karmaşasıda işin muğlak tarafı olarak filmde görülürken, ruhanî /sanal durumlardaki cinsel ilişki boyutunada çeşitli yorumlar düşünülebilir. “Farklı boyutlardaki varlıkların ilişki durumu nasıldır”a da çözüm getirilmeye çalışılmış.

    Erişim: http://www.sinematopya.com/2014/02/borgman-2013-bela.html

     

     
  • ihramcizade 11:18 on 06 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Bob Hoskins, , , , , , , Christian Bale, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , KOD Adı: Olympus, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Patricia Arquette, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , THE SECRET AGENT, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , [Casus ve Gizli Ajan], , , , , , , ,   

    REKLAMIN İYİSİ, KÖTÜSÜ MÜ? 


    05 Mart 2014  ‘KOD Adı: Olympus’ filminin reklamlarında, Beyaz Saray saldırıya uğruyor

    Gerard Butler ve Morgan Freeman gibi isimlerin rol aldığı Olympus Has Fallen/ Kod Adı: Olympus, Beyaz Saray’a düzenlenen bir saldırıyı işliyor. Filmin TV ekranlarında yayınlanan reklamları ise infiale yol açtı. Reklamda, Beyaz Saray’da patlamalar olurken “Bu Bir Test Değildir” yazısı beliriyor. Reklamı gerçek sanan pek çok izleyici, TV kanalları hakkında şikâyette bulundu. ABD Federal İletişim Komisyonu, “izleyiciyi yanlış yönlendirdiği için” reklamlardan dolayı üç medya devine 2 milyon dolar ceza kesti.

    OBAMA, KENNEDY GİBİ SUİKASTE KURBAN GİDEBİLİR Mİ!

     “ABD seçimlerinin kaybedenleri ve sonucun Türkiye’ye etkisinin konuşulduğu bir programda Aytunç Altındal’ın çarpıcı öngörüleri damgasını vurdu. Romney’in seçimin tek kaybedeni olmadığını dile getiren Altındal, Yahudi Lobisi, WASP, silah endüstrisi ve Ermeni Lobisi’nin de kaybettiğini ifade etti. Obama’dan sonraki başkanın Hilary Clinton olacağını öne süren Altındal, Obama’nın da Kenedy gibi bir suikasta kurban gidebileceği iddiasını ortaya attı.”

    ***

    THE SECRET AGENT [Casus / Gizli Ajan]

    The Secret Agent, Joseph Conrad‘in bir romanıdır. Roman özgün dilinde ilk kez 1907 yılında basılmıştır ve 1886 yılında Londra‘da geçmektedir, kitabın kahramanı Bay Verloc’un yaşamını ve casus olarak işini anlatmaktadır. Roman temel olarak anarşi ve terör kavramı üzerinde kurgulanmıştır. Türkçe‘ye Casus ve Gizli Ajan olarak çevrilmiştir.

    11 Eylül’den yaklaşık yüz yıl önce 11 eylül’ü konu edinmiş roman. Şimdi ABD’den/ABD’ye ve ABD içinde seyahat eden herkes bu kitapta sözü edilen uluslararası baskı yasalarının benzeri tsa (transportation security administration) kurallarına tıpış tıpış uymaktadır. 11 Eylül bir sahte bayrak eylemi miydi; bilemiyoruz ama bu tartışma yüz yıllıktır.

    11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan medyasının atıf yaptığı kitapların başında gelen Gizli Ajan, terörizm konusunda yazılan ilk romanlardan biri ve bir başyapıt olarak anılmakta. Joseph Conrad’ın Greenwich Gözlemevi’ndeki gerçek bir bombalama eyleminden esinlenerek yazdığı bu roman, politik şiddetin anlamsız doğasını sergilemekte. Gizli Ajan, bir casusluk ve politik şiddet romanı olarak tanımlansa da, aynı zamanda insan psikolojisine dair derinlikli, sarsıcı gözlemleri ve çözümlemeleriyle, ortaya koyduğu unutulmaz karakterlerle, Conrad’ın yirminci yüzyılın ilk büyük yazarı olarak tanınmasını sağlamıştır. Bundan yaklaşık yüz yıl önce ilk yayımlandığında karanlık doğası nedeniyle sansasyon yaratan bu kitap, bugün hala tüm dünyada ilgiyle okunmaktadır. Gizli Ajan’da masum insanların ölümüyle sonuçlanan böylesine “anlaşılmaz” eylemlerde bulunanların zihinlerinde neler olup bittiğini açığa çıkaran Conrad, terörizmin günümüzdeki “açıklanamaz” yıkıcılığına ilişkin öngörüleri nedeniyle edebiyatın Nostradamus’u olarak adlandırılmaktadır.

    Önsöz

    Joseph Conrad, önsözünde bu romanı nasıl kurguladığını ayrıntılı bir şekilde açıklama gereği duymuştur. Bu açıklamayı yapmasının nedeni, yazarın romanın olumsuz eleştiriler alacağını düşünmesidir. Romanın çıkış noktası, yazarın bir arkadaşı ile sohbeti sırasında arkadaşının sözünü ettiği Greenwich Gözlemevi bombalanmasıdır. Yazarın arkadaşı, bombayı atan kişinin yarım akıllı birisi olduğunu ve kızkardeşininin bu olaydan sonra intihar ettiğini söylemiştir. Bu anekdot kitabın temel izleğini oluşturur. Daha sonra yazarın eline 1880’lerin sonunda Londra’da dinamitli eylemler yapıldığı sırada görev yapmış bir Emniyet Müdürünün yazdığı anı kitabı geçer. Daha sonra yazarın aklında, önce romanın geri planı olan karanlık ve kalabalık bir şehir, sonra da karakterlerin hatları belirir ve şekillenir.

    Kurgu Özeti

    Roman, 1886 yılı Londra’sında geçmektedir, roman Bay Verloc’un casus olarak yaşamı ve çevresinde gelişenlerle ilgilidir. Verloc Londra’nın karanlık ve arka bir sokağında yazarın deyimiyle, kuşkulu malların – pornografik yayınların- satıldığı, vitrininde göstermelik ıvır zıvır bulunan bir dükkân işletmektedir. Verloc, eşi Winnie, zihinsel özürlü kayınbiraderi Stevie ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaktadır. Winnie Verloc kardeşine marazi bir şekilde bağlıdır ve Stevie’nin iyiliği hem Winnie hem de annesi için temel yaşam kaygısıdır. Verloc’un arkadaş çevresi anarşiye inanan kişilerden oluşmaktadır, bu grupta şartlı tahliye havarisi Michaelis, Karl Yundt, Yoldaş Ossipon, ve “Profesör” bulunmaktadır. Bu grup İşçi Sınıfının Geleceği (İSG) adı altında anarşist kitapçıklar yayınlamaktadır.

    Birinci bölümde, Verloc’un evi ve dükkânı betimlenir, gene bu bölümde Verloc’un aile üyeleri tanıtılmaktadır. Verloc’un ev düzeni ve yaşamı hakkındaki bu girişten sonra, Verloc bir büyükelçiğe çağrılır. Burada Verloc, Birinci Katip Vladimir tarafından karşılanır, Vladimir Verloc’u bir casus olarak ne kadar da işe yaramaz olduğu konusunda azarlar. Vladimir uluslararası baskı yasalarının İngiltere tarafından daha kolay kabul edilmesi için Verloc’tan bir terör eylemi istemektedir. Bu eylemin ise sırf yakıp yıkmaya yönelik amaçsız olması ve insanların kutsal bir şey saydığı bilime yönelik olmasını bu nedenle de Greenwich Gözlemevine yapılmasını ister. Daha sonra Verloc evinde anarşist arkadaşlarını ağırlar, evde geçen konuşmalar düzenin adaletsizliği ve anarşi üzerinedir, bu konuşmaları duyan Stevie aşırı derecede etkilenir.

    Yoldaş Ossipon daha sonra “Profesör” ile buluşur, Yoldaş Ossipon Greenwich bombalama eylemini duymuş ve bir kişinin patlamada parçalandığını öğrenmiştir, bu bilgiyi Profesöre doğrulatmak ister. Profesör, her zaman cebinde patlayıcı ile dolaşan yıkımla yeni bir düzen kurma peşinde olan birisidir. Profesör patlayıcıyı Verloc’a verdiğini söyler. Profesör daha sonra Başmüfettiş Heat ile karşılaşır, Heat, Profesöre kendisinin şüpheli olmadığını ancak izlendiğini söyler, Profesör de kendisini yakalamaya kalkışırlarsa cebindeki bombayı patlatmakla tehdit eder.

    Başmüfettiş, amiri olan Müdür Yardımcısı ile konuşur, Başmüfettiş, Profesör’den çekincesi bulunması ve onu kendi belirleyeceği başka şartlar içerisinde yakalamayı istemesi nedeniyle Müdür Yardımcısına şüpheli olarak Michealis’i işaret eder, ancak Müdür Yardımcısı bundan hoşlanmaz. Daha sonra Başmüfettiş Heat Müdür Yardımcısına üzerinde Verloc’un adresinin yazılı olduğu, olay yerinde bulunan bir palto parçası gösterir. Verloc’un polise bilgi veren bir casus olduğunu ve kendisinin onu bir muhbir olarak kullandığını anlatır. Bu noktadan sonra Müdür Yardımcısı olayı bizzat kendisi çözme kararı alır.

    Yazarın anlatımı kronolojik bir sıra izlemez, Verloc’un ev hayatının anlatıldığı bölümler daha önceki olayları anlatır. Winnie Verloc’un annesi evden bir yaşlılar evine yerleşmek için ayrılır, bu ayrılış sırasında Stevie’nin eşyaları taşıyan arabayı çeken ata karşı duyduğu acıma hissi ayrıntılı olarak anlatılır. Verloc bir iş gezisi için kıta Avrupa’sına gider, dönüşte karısı Stevie’nin Verloc ne isterse yapacağını Verloc’un, Stevie ile daha fazla vakit geçirmesini önerir. Verloc bu öneriye uyar ve ikisi parkta yürüyüşe çıkarlar. Daha sonra Verloc karısına Stevie’yi, bir kitap yazmak için kırlardaki bir evde yaşayan Michealis’in yanında birkaç gün kalması için bıraktığını söyler.

    Verloc karısına başka bir ülkeye göç etmekten söz ederken, dükkânlarına Müdür Yardımcısı gelir. Verloc, Müdür Yardımcısı ile görüştükten sonra kaygılı bir ifade ile karısına çıkması gerektiğini söyler ve ikisi birlikte ayrılırlar. Verloc ve Müdür Yardımcısı ayrıldıktan sonra Başmüfettiş Heat gelir, Verloc’un karısı ile konuşur ve bombalama olayı sırasında elinde patlayıcı ile ölen Stevie’nin paltosundan üzerinde Verloc’ların adresinin yazılı olduğu parçayı gösterir. Winnie bu adresi kendisinin yazdığını ve paltonun Stevie’nin olduğunu onaylar. Daha sonra Verloc gelir ve Heat onunla konuşur, bu konuşmalara da kulak misafiri olan Winnie, kocasının Stevie’ye patlayıcıyı taşıttığını, Stevie’nin de muhtemelen düşerek bombanın patlamasına yol açıp feci bir şekilde ölmüş olduğunu öğrenir. Heat ayrıldıktan sonra şoka giren Winnie, çılgınca bir şekilde kocasını bıçaklar ve öldürür.

    Cinayetten sonra evden kaçan Winnie, polis korkusu ile evin çevresinde dolaşıp durmakta olan Yoldaş Ossipon ile karşılaşır. Yoldaş Ossipon Verloc’un patlamada ölen kişi olduğunu düşünmektedir. Winnie, Verloc’un parasını da aldığını söyler, bu paradan ve kadından yararlanmak isteyen Ossipon, Winnie ile birlikte kaçmak üzere anlaşır. Daha sonra para cüzdanı için eve geri döndüklerinde Ossipon Verloc’un cesedini görür. Bunu gördükten ve Winnie’nin hezeyanlı halini gören Ossipon kadını Avrupa’ya giden bir gemide bırakarak kaçar. Daha sonra bir gazete haberi ile Winnie’nin gemiden atlayarak intihar ettiğini öğrenir.

    Karakterler

    • Bay Adolf Verloc: Londra’da bir dükkân işleten gizli ajan. Rus büyükelçiliğinde görevli Vladimir garafından Greenwich Gözlemevi’ni bombalaması görevi verilir. İşçi Sınıfının Geleceği adı altında bir kitapçık çıkaran anarşist grup içerisinde yer alır.
    • Winnie Verloc: Verloc’un eşi. Zihinsel özürlü kardeşi Stevie’ye derinden bağlı, kocasından daha genç ve evliliğini daha çok kardeşinin ve kendisinin iyiliği için yapmış bir kadın. Hiçbir şeyi derinliğine kurcalamaya gelmez diye düşünen bu nedenle de kocasının gizli kapaklı işlerini sorgulamayan bir kadın.
    • Stevie: Winnie Verloc’un küçük oğlan kardeşi. Zihinsel özürlü, haksızlık ve eziyet karşısında aşırı duyarlı olan ancak kendini ifade etmek konusunda özürlü, heyecanlanınca donup kalan, yolunu kaybeden bir genç. Romanda Verloc’a karşı aşırı bir sadakat besler, boş zamanlarında kağıda sürekli daireler çizer.
    • Başmüfettiş Heat: Daha önce hırsızlık masasında çalışmış ve işinde başarılı olmuş bir polis. Hırsızların, anarşistlere göre daha anlaşılır olduklarını ve sosyal düzen içierisinde daha anlamlı bir yer tuttuklarını düşünür. Daha önceden Verloc’u tanımaktadır ve bu olaydaki ipuçlarını izleyerek, Verloc’un evine kadar gelir. Ancak fikir ayrılığı nedeni ile üstü olan Müdür Yardımcısı bu olayı Heat’ten bağımsız bir şekilde çözmek ister.
    • Müdür Yardımcısı: Daha önce Birleşik Krallık bir sömürgesinde başarılı olmuştur. Heat’in olayı ele alış tarzını beğenmediği için, Bakan olan Sir Ethelred’i bilgilendirerek bombalanma olayını bizzat kendisi çözmek üzere harekete geçer.
    • Sir Ethelred: Devlet Bakanı, otorite ve güç timsali oalrak ağır taştan bir heykel gibi tariflenmiştir.
    • Birinci Katip Vladimir: Yabancı bir ülkenin elçilik çalışanıdır, metin içerisinde açıkça söz edilmese de bu ülke Rusya olarak düşünülmelidir. Vladimir, Verloc’u orta sınfın kutsal saydığı bilime karşı bir saldırı yapması için görevlendirir. Vladimir, bu saldırının yaratacağı etki ile İngiliz hükümeti tarafından uluslararası baskı yasalarının benimsemesini amaçlamaktadır.
    • Yoldaş Alexander Ossipon:Eski bir tıp öğrencisi, diğer bir anarşist, Verloc’un arkadaşı.
    • Karl Yundt: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı.
    • Michaelis: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, yıllar boyunca hapiste kaldığı sırada diğerlerine göre daha ılımlı fikirlere sahip olmuştur.
    • Profesör: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, cebinde hep patlamaya hazır bir bomba ile gezer.

    THE SECRET AGENT (1996) Casus/ Gizli Ajan

    Yönetmen: Christopher Hampton

    Ülke: İngiltere

    Tür: Dram, Gerilim

    Vizyon Tarihi: 07 Eylül 1996 (Kanada)

    Süre: 95 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: Philip Glass

    Oyuncular: Bob Hoskins, Patricia Arquette,    Gérard Depardieu, Jim Broadbent, Christian Bale

    Not:
    Ne yazık ki bu filmin Türkçe alt yazısı hala yok?
    Neden?

     
  • ihramcizade 09:50 on 04 March 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , BİLİNÇ, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , JOHN SEARLE, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    PAYLAŞTIĞIMIZ DURUMUMUZ – BİLİNÇ 


    JOHN SEARLE

     

    Filozof John Searle insan bilinci üzerine yapılan çalışmaları düzenliyor — ve bu konudaki ciddiye alınan bazı yaygın karşı görüşleri çürütüyor. Bilince neden olan beyin süreçlerini öğrendikçe, bilincin bunun ilk aşaması olan önemli biyolojik bir olgu olduğunu kabul ediyoruz. Ve hayır diyor, bilinç büyük bir bilgisayar simülasyonu değil. (TEDxCERN’de kaydedilmiştir.)

    Bilinç hakkında konuşacağım.

    Neden bilinç?

     Bu enteresan bir şekilde hem bilimsel hem felsefi kültürümüzde oldukça ihmal edilmiş bir konu.

    Neden bu kadar enteresan?

     Çünkü bu çok basit ve mantıklı bir sebeple hayatımızın en önemli yönü. Şöyle ki, bir şeyin hayatımızda önemli olabilmesi için bilinçli olmamız gerekli bir koşul. Bilimi, felsefeyi, müziği, sanatı falan umursarsınız — ancak zombiyseniz ya da komadaysanız, hiç bir yararı yoktur, değil mi?

    Yani bilinç birinci sırada. İkinci sebep de, insanlar bu konuyla ilgilenmeye başladıklarında, ki ilgilenmeleri gerektiğini düşünüyorum, en korkunç şeyleri söyleme eğiliminde oldular. Hatta korkunç şeyler söylemediklerinde ve gerçekten ciddi bir araştırma yapmaya çalışırlarken bile, bu yavaş oldu. İlerleme yavaş bir süreç oldu.

    Buna ilk ilgi duymaya başladığımda, biyolojik açıdan oldukça açık bir problem olduğunu düşünmüştüm. Beyin bıçaklayıcıları meşgul edelim ve beyinde nasıl işlediğini görelim.UCSF’e gittim ve oradaki tüm ağır nörobiyolojistlerle konuştum ve onlar da bilim insanlarına utandırıcı sorular sorduğunuzda sıklıkla yaptıkları gibi sabırsızlık gösterdiler. Fakat beni asıl etkileyen, çileden çıkan çok ünlü bir nörobiyolojistin söylediğiydi,  “Bak, benim alanımda bilinçle ilgilenebilirsin, fakat önce bu hakkı edin. Önce bu hakkı edin.”

    Şimdi bu konu üzerinde uzun zamandır çalışıyorum. Bence bu hakkı bilinç konusunda çalışarak alabilirsiniz. Eğer öyleyse, bu gerçekten bir adım öne çıkmaktır.

    Tamam, peki bilince karşı bu enteresan gönülsüzlük ve düşmanlığın nedeni ne?

     Bence bu bizim entellektüel kültürümüzdeki iki özelliğin karışımı yüzünden aslında bunların birbirinin zıttı olduğunu düşünüyoruz ama aslında bunlar bir miktar varsayımı paylaşıyorlar. Bir özellik, dini ikiliğin geleneği:

    Bilinç, fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Ruhsal dünyanın bir parçasıdır.Ruha aittir, ve ruh fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Bu Tanrı’nın, ruhun ve ölümsüzlüğün geleneği.Bunun tam tersini düşünen başka bir gelenek de var ancak en kötü varsayımı kabul ediyor. Bu gelenek bizim ağır görevli bilimsel materyalistler olduğumuzu düşünüyor. Bilinç fiziksel dünyaya ait değildir. Ya öyle bir şey hiç yoktur, ya da o başka bir şeydir, bir bilgisayar programı ya da başka saçma bir şey, ama hiç bir şekilde bilimin bir parçası değil. Ve bende karın ağrılarına neden olan bir tartışmanın içine girdim. İşte nasıl olduğu. Bilim nesneldir, bilinç özneldir, haliyle bilincin bilimi olamaz.

    Pekala, bu ikiz gelenekler bizi felç ediyor. Bu ikiz geleneklerden kaçmak gerçekten çok zor. Ve benim bu konferansta sadece bir tek gerçek mesajım var, o da şu ki, bilinç biyolojik bir olgudur fotosentez, sindirim, mitoz gibi — tüm bu biyolojik olguları bilirsiniz — ve bunu kabul ettiğiniz an bilinçle ilgili, zor problemlerin hepsi olmasa da, birçoğu yok olur. Ve bunların bir kısmının üstünden geçeceğim.

    Tamam, size bilinçle ilgili söylenmiş bazı acımasız şeyleri anlatacağıma söz veriyorum.

    Birincisi: Bilinç yoktur. Bu bir illüzyondur, günbatımları gibi. Bilim günbatımlarının ve gökkuşaklarının illüzyon olduklarını göstermiştir. Yani bilinç bir illüzyondur.

    İkincisi: Tamam, belki vardır, ama öyleyse de tamamen başka bir şeydir. Beyinde çalışan bir bilgisayar programıdır.

    Üçüncüsü: Hayır, varolan tek şey sadece davranışlardır. Davranışçılığın ne kadar etkili olduğunu görmek çok utanç verici, ama buna sonra geleceğim.

    Dördüncüsü: Belki bilinç vardır, ama bu dünya için bir fark yaratmaz. Ruhaniyet nasıl bir şeyi etkileyebilir?

    Şimdi, ne zaman biri bunu söylese, ruhaniyetin bir şeyi değiştirmesini görmek istiyorlar diye düşünüyorum. İzleyin. Bilinçli bir şekilde kolumu kaldırmaya karar veriyorum, ve bu lanet şey kalkıyor.

    Ayrıca, şunu fark edin: “Bu biraz Cenevre’deki havaya benziyor. Bazı günler kalkar, bazı günler kalmaz” demeyiz. Hayır. Ben ne zaman istersem o zaman kalkar.

    Pekala. Şimdi bunun nasıl mümkün olduğunu anlatacağım. Şimdi size henüz bir tanım vermedim. Eğer tanım vermezseniz bunu yapamazsınız. İnsanlar her zaman bilinci tanımlamanın ne kadar zor olduğunu söylerler. Bence eğer bilimsel bir tanımlama için uğraşmıyorsanız, bu tanımlamayı yapmak daha kolay. Biz bilimsel bir tanımlama için hazır değiliz, ama işte aklıselim bir tanım. Bilinç tüm duygu durumları, duyarlılığı ya da farkındalığı içerir. Rüyasız bir uykudan uyandığınız an başlar, ve uykuya dalana kadar ya da ölene kadar ya da bir şekilde bilinçsiz hale gelene kadar devam eder. Rüyalar da bu tanımda, bilincin bir şeklidir.

    Şimdi, bu aklıselim tanımımız. Bu bizim amacımız. Eğer bunun hakkında konuşmuyorsanız, bilinç hakkında konuşmuyorsunuz demektir.

    Ama onlar, “Hmm, eğer öyleyse, bu gerçekten korkunç bir problem. Böyle bir şey nasıl gerçek dünyanın bir parçası olabilir?” diye düşünüyorlar.

    Ve bu, eğer felsefe dersi aldıysanız, meşhur ruh-beden problemi olarak bilinir. Bence bunun da basit bir çözümü var. Şimdi anlatacağım. İşte: Bütün bilinçli durumlarımız, istisnasız hepsi, beyindeki alt seviye nörobiyolojik süreçler tarafından oluşturuluyor, ve bu, beyinde üst seviye ya da sistem özelliği olarak görülüyor. Bu suyun akıcılığı kadar gizemli bir konu. Değil mi?

     Akıcılık, H2O molekülleri tarafından ekstra su fışkırtılan bir şey değil. Bu sistemli bir durum. Ve moleküllerin davranışlarına göre, su dolu bir kavanozun sıvıdan katıya geçmesi gibi, beyniniz de moleküllerin davranışlarına göre bilinçli durumdan, bilinçsiz duruma geçebilir. Meşhur ruh-akıl problemi bu kadar basittir.

    Tamam mı?

     Ama şimdi daha zor sorulara geliyoruz. Bilincin kesin özelliklerini tanımlayalım, böylece daha önce yaptığım o dört itiraza karşılık verebilelim.

    Evet, ilk özellik, bunun gerçek ve azaltılamaz olması. Bundan kurtulamazsınız. Görüyorsunuz, gerçek ve illüzyon arasındaki ayrım bize görünen şeyler ve aslında gerçekte nasıl oldukları arasındaki ayrım. Burada bilinçli olarak — Fransızca “arc-en-ciel” (gökyüzünün içindeki ark) kelimesini seviyorum – Burada gökyüzünde bir kavis varmış gibi görünüyor, ya da güneş dağların arkasında batıyor gibi görünüyor. Bu bize böyle görünüyor, ancak gerçekte olmuyor. Ancak bu her şeyin bilinçli olarak nasıl göründüğü ile aslında nasıl oldukları arasındaki ayrımı, bilincin varlığı için yapamazsınız, çünkü bilincin varlığı konusunda düşünüldüğünde, eğer bilinçli bir şekilde bilinçli olduğunuzu düşünüyorsanız, bilinçlisinizdir. Demek istediğim, bir grup uzman bana gelip “Biz ağır çalışan nörobiyolojistleriz ve senin üzerinde çalıştık Searle, ve senin bilinçli olmadığına ikna olduk, sen çok akıllıca tasarlanmış bir robotsun,” deseler “Hmm, biliyor musun, belki de gerçekten haklılardır?” diye düşünmem. Gerçekten bir an için bile böyle düşünmem, çünkü Descartes bir çok kez yanılmış olabilir ama şunda haklıydı.Kendi bilinçliliğiniz hakkında şüphelenmezsiniz. Tamam, bu bilincin ilk özelliği. Bilinç gerçektir ve azaltılamaz. Diğer bilinen illüzyonlar gibi bunun da bir illüzyon olduğunu gösterip bundan kurtulamazsınız.

    Pekala, başımıza dert olan bir diğer özelliği de tüm bilinç durumlarımızın bu nitelikli özelliğe sahip olmasıdır. Bira içiyormuşsunuz gibi hissettiren bir şey, yani gelir verginizi hesaplarken hissedeceğiniz bir şey değil ya da müzik dinlerken, bu nitelikli his otomatik olarak 3. özelliği oluşturuyor, bilinçli durumlar özünde öznel, yani bunlar sadece onları deneyimleyen insan ya da hayvan özneler tarafından deneyimlenerek var oluyorlar. Belki de bir bilinç makinası üretmeyi başarabiliriz. Ancak beyinlerimizin bunu nasıl yaptığını bilmediğimiz için, böyle bir bilinç makinası üretme durumunda değiliz.

    Tamam. Bilincin diğer bir özelliği de birleştirilmiş bilinç alanlarından gelmesi. Yani sadece karşımdaki insanları görmüyorum, veya kendi sesimi ve zemine karşı ayakkabılarımın ağırlığını bana, sanki ileri ve geri yayılan mükemmel tek bir bilinç alanının bir parçası gibi geliyor. Bilincin inanılmaz gücünü anlamanın anahtarı bu. Ve henüz bunu bir robotta gerçekleştirme imkânımız yok. Robot teknolojisindeki hayal kırıklığının sebebi bilinçli bir robotu nasıl yapacağımızı bilmiyor olmamız gerçeği, yani böyle bir şey yapabilecek bir makinaya sahip değiliz.

    Tamam, bilincin diğer bir özelliği, bu inanılmaz birleşmiş bilinç alanından sonra, bilinç davranışlarımızda işlevselleşiyor. Elimi kaldırarak size bilimsel bir örnek veridim, ancak bu nasıl mümkün olabilir?

     Nasıl olabiliyor da, beynimdeki bu düşünce maddeleri hareket ettirebiliyor?

     Size cevabı söyleyeceğim. Yani, ayrıntılı cevabı bilmiyoruz ama, esas kısmını biliyoruz, o da nöron aktivasyonunda bir sıra olduğu, ve bunlar saklanmış asetilkolinin olduğu motor nöronların aksonlarının sonundaki katmanda duruyorlar. Felsefi terimler kullandığım için kusuruma bakmayın ama bunlar motor nöronların aksonların sonundaki tabakada gizlendiklerinde iyon kanallarında bir sürü mükemmel şey oluyor ve bu lanet olasıca kol kalkıyor. Size söylediğim şeyi bir düşünün. Bu, aynı olay, kolumu kaldırmak için verdiğim bilinçli kararın dokunmalı-hissetmeli manevi özelliklere sahip bir tanımı var. Bu beynimdeki bir düşünce, ama aynı zamanda, motor korteksten aşağıya koldaki sinir dokularına kadar yolunu yaparken asetilkolini gizlemeye çalışmakla ve diğer birçok işi yapmakla meşgul. Geleneksel sözlüklerimiz artık bu konuları tartışmak için tamamen demode. Tek bir olayın bir seviyede nörobiyolojik bir tanımının başka bir seviyede akli bir tanımının olması ve bu bir tek olay, bu doğanın işleyişi. Bilinçliliğin işleyişinin nedensel olarak mümkün olduğunun açıklaması.

    Tamam şimdi bunu aklınızda tutun, bilinçliliğin çeşitli özelliklerini incelerken, geri dönüp eski itirazları cevaplayalım.

    İlk söylediğim şey, bilincin var olmadığı, bir illüzyon olduğuydu.Bunu zaten cevapladım. Bu konu hakkında endişelenmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Ancak ikincisinin inanılmaz bir etkisi var, ve belki de hala söz konusu, bu da “Eğer bilinç varsa, bu gerçekten de başka bir şey. Bu gerçekten beynimizde çalışan dijital bir bilgisayar programı ve bilinci yaratmak için yapmamız gereken tek şey doğru programı edinmek. Evet, donanımı unutun. Herhangi bir donanım programı taşımak için yeterince kapsamlı ve istikrarlı olabilir.”

    Bunun yanlış olduğunu biliyoruz. Demek istediğim, bilgisayarlar üzerine düşünen herhangi biri bunun yanlış olduğunu görebilir, çünkü hesaplama sembolik bir manipülasyon olarak tanımlanır genelde sıfırlar ve birlerle, ama herhangi bir sembol de olur. İkili kodla programlayabileceğiniz bir algoritmanız olabilir, bu da bilgisayar programının tanımlayıcı özelliğidir. Ancak biz bunun tamamen söz dizimsel olduğunu biliyoruz. Bu sembolik. Gerçek insan bilincinin bundan daha fazlası olduğunu biliyoruz. Söz dizimine ek olarak bir de içeriği var. Anlam bilimine sahiptir.

    Şimdi bu tartışma, ben bu tartışmayı, 30 — aman Tanrım, bunu düşünmek istemiyorum — 30 yıldan fazla bir süredir, yapıyorum ancak size anlattığım şeyleri ima eden daha derin bir tartışma var ve bu tartışma kısaca bilincin, gözlemciden bağımsız bir gerçeklik yarattığını söylüyor. Bu; paranın, mülkün, hükumetin, evliliğin, CERN konferanslarının, kokteyl partilerin ve yaz tatillerinin gerçekliğini yaratıyor ve tüm bunlar bilincin eserleri. Bunların varlığı gözlemciye bağlı. Bir kâğıt parçasının para olması veya bir kaç binanın üniversite olması, sadece bilinçli etkenlere bağlı.

    Şimdi hesaplamayla ilgili kendinize sorun. Bu güç, kütle, yer çekimi gibi kesin mi?

     Ya da gözlemciye mi bağlı?

     Bazı hesaplamalar gerçektir, esastır. 4 elde etmek için 2’ye 2 eklerim. Kim ne düşünürse düşünsün, bu böyle olur. Ama ben cebimden hesap makinamı çıkartıp hesap yapınca, tek gerçek olgu elektronik devreler ve onun davranışı. Bu tek gerçek olgu. Kalan her şey bizim tarafından yorumlanır. Hesaplama, sadece bilinçle bağlantılı olarak var olur. İster bilinçli bir etmen bu hesaplamayı yapıyor olsun, ister de bilgisayar yorumlamasını kabul edecek küçük bir mekanizması olsun. Bu, hesaplamanın keyfi olduğu anlamına gelmiyor. Bu donanıma bir sürü para harcadım. Gerçekliğin nesnelliği ve öznelliği ile iddiaların nesnelliği ve öznelliği arasında sürekli bir kafa karışıklığına sahibiz. Konuşmanın bu kısmının alt metini şu:

    Varlığı öznel olan bir alan hakkında bilincin, duygunun ya da farkındalığın öznel durumunu içeren insan beyninde gerçekleşen tamamen tarafsız bir bilim yapabilirsiniz, tarafsızca gerçek iddialar yapabilirsiniz. Yani, bilinç öznel ve bilim nesnel olduğu için bilincin nesnel bir bilimi olamayacağına dair itiraz, bir kelime oyunu. Bu öznellik ve nesnellik üzerine kötü bir kelime oyunu. Kendi varlığının durumuna göre öznel olan alanlar hakkında nesnel iddialarda bulunabilirsiniz ve bu tam olarak nörolojistlerin yaptığı şey. Yani, gerçekten acı çeken hastalarınız var ve bunun nesnel bilimini yapmaya çalışıyorsunuz.

    Pekala, tüm bu adamları çürüteceğime dair söz verdim ama çok zamanım kalmadı o yüzden sadece bir kaçını daha çürütmeme izin verin. Davranışçılığın entellektüel kültürümüzün en büyük utançlarından biri olması gerekir, çünkü onun hakkında düşündüğünüz anda aksi ispatlanır diyorum. Akli durumunuzla davranışlarınız aynı mıdır?

     Ağrı duygusu ve ağrı davranışı arasındaki ayrımı düşünün. Ağrı davranışını size göstermeyeceğim ama şu an bir ağrımın olmadığını söyleyebilirim. Ve apaçık bir hata. Neden böyle bir hata yaptılar?

     Hata şuydu – geri dönüp bu konu hakkındaki araştırmalarda bunu tekrar tekrar görebilirsiniz-bilincin azaltılamayan varlığını kabul ederseniz, bilimden vazgeçmiş olursunuz diye düşündüler. İnsanlığın 300 yıllık ilerlemesinden, bu süreçten ve umuttan vazgeçiyorsunuz.Ve son olarak vermek istediğim mesaj şu ki, bilinç bilimsel analize konu olan diğer bütün biyolojik olgular gibi, ve hatta bilimin geri kalanı gibi gerçek bir biyolojik olgu olarak kabul edilmelidir,.

    Kaynak:
    http://video-subtitle.tedcdn.com/talk/podcast/2013/None/JohnSearle_2013-low-tr.mp4

     PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

     
  • ihramcizade 12:28 on 28 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Kültür Ve Turizm Bakanlığı, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Prof. Dr. Ahmet UĞUR, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, İngiliz tarihçisi Freud, , ,   

    TARİHİN SİYASETİ 


    Tarih geçmişin siyâseti,
    siyâset ise, bugünün tarihidir…”.

    İngiliz tarihçisi Freud

    Sultan II. Bâyezid’in son yıllarında hastadır. Ecdadı gibi nıkris (Goutte fr. Ayak Parmakları, topuklar ve mafsal ağrıları) illetine ve nefes darlığına yakalanmıştır. Vezirler kendi istek ve arzuları doğrultusunda, devleti istedikleri gibi, idare etmektedirler. Memlekette haksızlık, rüşvet, zevk ve safâ almış yürümüştür.

    II.Bâyezid bir gün vezirleri toplar ve onlara şöyle hitab eder :

    “Allah bana saltanat hizmetini ihsan etti. Kıyamet günü bütün reâyâmın durumunu Allah Teâlâ, şüphesiz benden soracaktır. Benim de vücudumda hastalık ve yaşım hayli ileri olduğundan, işlerimi sizlere bıraktım. İşittiğime göre atalarım zamanından gelen kanunları değiştirip kendi çıkarlarınız doğrultusunda memleketi idare ediyormuşsunuz. Taşranın ahvâli perişanmış. İşleri aklı erenlerden de sormaz olmuşsunuz. Hocanız kimdir? Millete işkenceye başlamışsınız. Ahirette bana yatacak yer koymamışsınız. Yarın kıyamet gününde Allah beni sorguya çektiğinde ben ne cevap veririm?

    Vezirlerin herbiri bu işe aldırmamışlar, herbirisi birşeyler uydurmuşlar. Yalnız, hasta olan ve divana sedye ile gelip giden Mesih Paşa Sultan’dan izin alarak özetle demiş ki,

    “Sultanım, veziri â’zam zevk ve eğlence peşindedir. İkinci vezir mal peşindedir. Üçüncü vezir av ile meşguldur. Defterdarlar sizin eteğinize sıkıca yapışıp, mal tahsil idelim diye, sizleri sürüye sürüye cehenneme alıp gidiyorlar. Memleketin hali perişandır, halk zulüm ve işkence altında inlemektedir. Her taraf âh ve figanla dolmuştur. Size âhiret gerekse bu memleketin işlerini iyi bilen ve memleketi koruyacak birini idareye getiriniz,”der.

    Bunu dinleyen Sultan Bâyezid ağlayub, “doğru söylersin”der ve çıkıb gider.

    Bâyezid’in kendi oğullarından her biri de, saltanata geçme peşindedirler. Şah İsmail ve tehlikesi her tarafı sarmıştır. Şah İsmail’in propagandistlerinden olan Şah Kulu Şeytan Kulu Anadolu’yu baştan başa kana bulamıştır.

    Millet ümidini Yavuz Sultan Selim’e bağlamıştır. Ozanlar meydanlarda Yürü Sultan Selim meydan senindir, diye türküler söylemektedirler. İngiliz tarihçisi V.J.Parryde, “Eğer Yavuz başa geçmese idi Osmanlı ta o zamandan yıkılmıştı”, kanaatine varmıştır. Bâyezid’in son dönemlerini, Kemalpaşazâde şu satırlarla anlatır.

    Çalındı kûsı fitne her cihetde
    Belürdi nice fetret memleketde
    Memâlik yüz tutub yer yer harâba
    Reâyâ düşdi havfu –ıztıraba

    Sh:56

    **

    Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde veziri Azam Piri paşayı çağırır ve özetle der ki:

    ” Bir çok memleketler aldık. Hadimü’l Haremeyini’ş Şerîfeyn olduk. Allah Teâlâ’nın yardımı ile muhalif kimse kalmadı. Böyle olunca bu devlet için daha batma tehlikesi var mıdır?

    “İnşallah bu devlet böyle giderse batmaz, yalnız sizden sonra evladınız zamanında sizde olmayan üç şey meydana çıkar ise devlet çöker,”der. Buna karşı Yavuz:

    “Bire, benim hâzinemde hazine, kullarımda kul, sefere lâzım alet ve hayvandan neyim eksükdür. Bu üç nesne ne ola ki Devleti Aliyyenin zevaline batışına sebeb ola?”

    Piri paşa şöyle cevap verir:

    “Evet şimdilik görünen eksik bir şey yoktur.
    İleride şu sayacağım üç şey devlete musallat olursa o zaman bu devletin ihtilâli ve hercümerci kaçınılmaz olur. “
    Bu üç şey şunlardır:
    1-Devlet bir ahmak veziri azama düşerse,
    2-Rüşvet yolları açılır ve bu sebepten mevki ve makamlar ehli olana verilmez ise,
    3-Devleti idare edenler (Hükümet namında olanlar) avretlerim muratları üzere hareket ederse.”

    sh:97 98

    “Haberdâr ululardan naklolunur
    Her Firavun’a bir Musa bulunur.”

    Defler IX, v/125 b.

    Kaynak:

    İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, Prof. Dr. Ahmet UĞUR, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları : 822 İzmir

     
  • ihramcizade 15:58 on 27 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    EFENDİM HAZRETİ MUHAMMED SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİ BÖYLEYDİ 


    “Ah min el- aşkı ve hâlatihi
    Ahraka kalbî bi hararatihi
    Ma-nazara aynî ilâ gayrikum
    Uskimu billahi ve ayatihi
     [1]

    Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu ser--
    Bana ağlayın ki, yarin asistanından cüdâyım ben
    Acep mi gelse çeşmimden sirişkim böyle mahzundur
    Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben
    .[2]

    Leylâ Hanım kuddise sırruhu’l-azîz

    “Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”                             (Tirmizî)

    Allah (celle celâlühû)´ın en sevmediği şey “bulunduğu hale razı olmamak” tır. Bize örnek olması açısından O´nun bu hali gözümüzün önünden hiç kaybolmamalıdır.

    Hz. Ömer (radiyallâhü anh) insanların nail oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki:

    “Gerçekten ben Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.”                                                                                      (Müslim)

    Yine, Hz. Ömer (radiyallâhü anh) Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin evininin, başını dayandığı içerisi lifle doldurulmuş bir yastık, vücudunun ancak bir kısmına kifayet eden hurma yaprağından örülmüş bir hasır, tepesinin üzerinde ası duran işlenmemiş bir kaç deri ve bir miktarda deri işlemede kullanılan ağaç yaprağından olduğundan bahseder.

    Hasırın örgülerinin, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) vücudunun açık yerlerinde izler yapmış olduğunu gören Hz. Ömer (radiyallahü anh) manzaradan müteessir olarak ağlamaya başlar. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem ) niçin ağladığını sorunca:

    “Nasıl ağlamayayım, şu hasır vücudunda izler bırakmış, odada ise görülenlerden başka bir şey yok. Şu Kisrâ ve Kayser nehirler, meyveler içerisinde altın tahtlar, ipek ve atlas yataklar üzerinde olsunlar, Sen ise Allah (celle celâlühû)´ın Resulü ol da böyle yokluk çek, sana da yatak yapsak olmaz mı?Der.

    Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz

    “Onların nimeti dünyada peşin verilmiştir.” “Benim dünya ile ne alâkam var, ben dünyada kendimi bir ağacın altında gölgelenip, sonra bırakıp giden yolcu gibi görüyorum” cevabını vermiştir.

    Bizlerin nankörlüğü çok olmasına rağmen Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in fedakârlığı Allah (celle celâlühû)´ın bize rahmetini çekerek yerden ve gökten gelecek azaplara keffâret olmuştur.[3] Uhud dağını altın olarak teklif eden Rabb´ine sabırla yardım istemesi biz Ümmeti için olmuştur.

    O´nun bu hali o hale varmıştı ki; tarifi mümkün olmaz bir hal almıştı.

    Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nafile bir namazdı. Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) namazdan sonra sordu:

    “Ya Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:

     “Ya Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

    Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Resulü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu:

    “Ağlama Ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”                   (Kenzu´l-Ummâl)

    Çekilen bu sıkıntı Şefaat makamında olanın, Rabb´ine karşı sermayesidir. Bize düşen O´na layık ümmet olmaktır.

    Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin şu halini gözümüzde bir canlandıralım.

    “Gecenin yarısıydı. Açlık Allah (celle celâlühû) Resulü´nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O´nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir anında O´ndan ayrılmayan insandı. Hayatı boyunca hep Onunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine´nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´ ve Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ona selâm verdi. Ardından da sordu:

    “Ya Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?”

    Ebû Bekir (radiyallahü anh), Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizi görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi.

    Hani Mekke´de Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´i kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah (celle celâlühû) Resulü´ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmi Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O´nu düşünüyorsun” demişti.

    Annesi bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radiyallahü anh), O´nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O´ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

    Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Ya Rasûlallah, Sen niye çıktın?”

    Cevap aynıydı. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) da açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´i almıştı. Gelen Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Kâinatın Sultanı (sallallâhü aleyhi ve sellem), Ömer (radiyallahü anh)´a de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi:

    “Açlık, Ey Allah´ın Resulü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi.

    Efendimizin hatırına Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu´l-Heysem´e gidelim” dedi.

    Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh)´ın evine vardılar. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı.

    Önce kapıyı Hz. Ömer (radiyallahü anh) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslendi. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl, mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi.

    Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer´in işi ne?” Çocuk yattı.

    Kapı açılmayınca, bu defa da o narin sesli Ebû Bekir (radiyallahü anh), gelip seslendi: “Ya Ebe´l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı.

    Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi canlandıran Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) di. O, Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de

    “Baba kalk, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) geldi!” diyordu.

    Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin gözleri dolu dolu oldu. Dudaklarından şu sözler döküldü:

    “Allah´a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”                                 (Müslim)                       

      Ardından da şu ayeti okudu:

    “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”                                                                (Tekâsür 8)

    Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde, evinde rafta bir parça arpadan başka bir şey bırakmamıştır.” “Yalnız silahını, katırını ve bir de vakfettiği bir toprak bırakmıştır.”                              (Buhari)

    Ya Rabb´i sevgilinin halini kazanamayız. Lakin bu sevgi uğruna bizi onun tattığı elemlerden de mahrum etme.

    Şah-ı Nakşibent (k.s) bu sırra binaen “Allah (celle celâlühû)´ım ihvanıma zekât verecek kadar çok mal, zekât alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Bunun hikmeti ile ihvan-ı kiramda fazla bir zenginlik zuhur etmedi.

    Zenginliğin artmasını malda değil kanaatte arayınız. Her kolaylığın arkası bir zorluk, her zorluğun arkası da bir kolaylıktır.

    “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı” sırrını da unutmamak lazımdır. Fakat fakirlikteki sabır yine zenginlikten daha emniyetlidir.

     “Kim Allah (celle celâlühû) için olursa, Allah (celle celâlühû)´ta onun için olur”

    Hadîsi şerifince, kim kendi nefsinden boşalsa, Hakk onu kendi ile doldurur. Fâniliğini alır, bakiliği bedel verir.

    “Seni fakir bulup zengin etmedi mi?”           (Duha, 8)

    Hakiki fakirlik varlığı boşaltmaktır. Âdem´in kelime manası “yokluk” demektir. Eğer bu yokluk kabiliyeti insanda olmasaydı halife olamazdı.            

    Fakirlik “yokluk” mertebesine ulaşmayan üstün özelliklere kavuşamaz. “Fakirlik övüncüm”dür demesi “bütün tecelliyatlara mazharım” demektir. Dolu olana Hakk yüz göstermez.

    Fakir hiçbir şeyi olmayan değil, manada her dediği olandır. Manada her dediği olan demek, istek sahibi olmaktan azade (hür) olmak demektir. 

    Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in“Allah (celle celâlühû)´ım Sana (iftikâr ile) muhtaç olmak ile beni zenginleştir, Sen´den müstağni (zenginleşmek) olmak suretiyle beni fakirleştirme” buyurmasına buna delildir.

    Fakirlik makamına erişen Kün yani “ol” emrinin himmetine kavuşmuştur. Bu makamın sahibi ise Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.

    “Fakirlik tamam olduğunda; O, Allah (celle celâlühû)´tır” sözü ile Allah (celle celâlühû)´a kavuşmadan bahsedilmiştir.

    ————————

     [1]—Ah! Aşk ve hallerinden çektiklerime
    Kalbim hararetleri ile yandı
    Allah Teâlâ’ya ve O’nun ayetlerine yemin ederim ki,
    Gözüm senden başkasına bakmadı.

    [2]—Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu baştan ayağa
    Bana ağlayın ki, yârin kapsından ayrı düştüm
    Acep mi dökülse gözümden gözyaşım, böyle mahzundur
    Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben.

    [3]— Hz. Ebu Hureyre (radiyallahü anh) anlatıyor: Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Irak’a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam’a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır’a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz” buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre’nin eti ve kanı şahit oldu.” (Müslim)
    Ahir zamanda olacak bazı hadiselerden bizleri emniyette bırakacak olan Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.
    Hicaz, Mekke, Yemen hastalıktan,
    Medine kızıllıktan,
    Mısır ve Fas zelzeleden,
    Anadolu ve Avrupa kuraklık ve kıtlıktan,
    Taberistan, İran´da belalardan,
    Irak Beni Süfyan (zalim kâfir hükümdar)
    Bağdat Musul Diyarbakır suya gark olarak,
    Horasan Tatar Kafkasya bulaşıcı hastalıklardan,
    Semerkant´ı Tataristan harap olur.
    Kaşkar Hatayî, Keşmir, Kabil Hindistan kâfirleri tarafından; harap olur.

    Kaynak:
    İsmail Hakkı ALTUNTAŞ,
    Sevgili Efendimize Muhammedî Dua,
    Buhara Yayınevi – İstanbul

    SUUDİ ARABİSTAN’IN CİDDE ŞEHRİNDE EFENDİMİZİN HAYATINI GEÇİRDİĞİ MÜTEVAZI EVİN REPLİKASI YAPILDI.

    1400 yıl önce Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşadığı ev hadisler ışığında uzmanlar tarafından birebir yeniden yapıldı. Ev, ağaç dallarından yapılmış hasır çatının altında birkaç kaç mutfak eşyasını içinde barındıran tek göz odadan oluşuyor. Efendimizin mütevazı yaşamını gözler önüne seren ev, ziyaretçiler için bir ibret sahnesine dönüyor.

    Efendimizin evi1

    Efendimizin Evi13

    Efendimizin Evi12

    Efendimizin Evi11

    Efendimizin Evi10

    Efendimizin Evi9

    Efendimizin Evi8

    Efendimizin Evi7

    Efendimizin Evi6

    Efendimizin Evi5

    Efendimizin Evi4

    Efendimizin Evi3

    Efendimizin Evi2

     
  • ihramcizade 12:27 on 27 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Bridget Fonda, , , , , , , , , Chrıstıne Keeler, , , , Cumhuriyet Gazetesi), , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Ian McKellen, , , , , , , , , , , , , , , , Joanne Whalley, , , John Profumo, , , , , , , KAYA GENÇ, , , , , , , , , , , , , , , , , , Leslie Phillips, , , , , , Mandy Rıce-Davıes, , , , , , , , , , Michael Caton-Jones, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Stephen Dorril, , Stephen Ward, , , , , , , , , , , , , The Secret Worlds of Stephen Ward, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , İlhan Selçuk/Pencere (5 Mart 1964, , , , , ,   

    SCANDAL /Skandal (1989) 


    Yönetmen: Michael Caton-Jones

    Senaryo: Michael Thomas

    Ülke: İngiltere

    Tür: Dram, Tarihi

    Vizyon Tarihi: 01 Şubat 1990 (Türkiye)

    Süre: 115 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: Carl Davis

    Oyuncular:   John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda,    Ian McKellen,    Leslie Phillips

    •             John Hurt – Stephen Ward

    •             Joanne Whalley – Christine Keeler

    •             Bridget Fonda – Mandy Rice-Davies

    •             Ian McKellen – John Profumo

    •             Leslie Phillips – Lord Astor

    •             Britt Ekland – Mariella Novotny

    •             Daniel Massey – Mervyn Griffith-Jones

    •             Roland Gift – Johnnie Edgecombe

    •             Jean Alexander – Mrs. Keeler

    •             Alex Norton – Detective Inspector

    •             Ronald Fraser – Justice Marshall

    •             Paul Brooke – John, Detective Sgt.

    •             Jeroen Krabbé – Eugene Ivanov

    •             Keith Allen – Kevin, Reporter Sunday Pictorial

    •             Ralph Brown – Paul Mann

    •             Iain Cuthbertson – Lord Hailsham

    •             Johnny Shannon – Peter Rachman

    Özet ve Hakkında:

    Scandal (1989 ) bir İngiliz dram film. Kurgusu 1987’de Anthony Summers ve Stephen Dorril ‘in yazdığı  The Secret Worlds of Stephen Ward, isimli esere dayanmaktadır.

    Britanya tarihinin en büyük skandallarından birinin, Savunma Bakanı John Profumo’nun, 19 yaşındaki parti kızı Christine Keeler’la ilişkisinin ortaya çıkmasının üzerinden 50 sene geçti. Bu skandal, daha sonra sinemacılara ve fotoğrafçılara da ilham kaynağı oldu

    5 Haziran 1963. Britanya Başbakanı Harold Macmillan’ın danışmanı, Whitehall’da bir basın toplantısı düzenliyor. Konu, hükümetin Savunma Bakanı John Profumo’nun Macmillan’a yazdığı bir mektup. 48 yaşındaki Profumo, mart ayında Avam Kamarası’nda bir konuşma yapmış, ‘parti kızı’ Christine Keeler’la ilişkisi olduğunu reddetmiş. Şimdiyse Başbakan’a şunları yazıyor:

    “Söylediklerimin doğru olmadığını ve sizi, meslektaşlarımı ve Avam Kamarası’nı yanlış yönlendirmiş olduğumu kabul etmekten büyük bir pişmanlık duymaktayım.”

     Macmillan, bakanın istifasını kabul ediyor ve kendisine hayatta başarılar diliyor. Ancak 20. yüzyılda Britanya siyaset sahnesinde yaşanan en büyük seks skandalının bir sene sonraki seçimlerde muhafazakar partiye seçim kaybettirmesine, kısmen kendi siyasi kariyerini bitirmesine de engel olamıyor.

    SOVYET AJANIYLA İLİŞKİ

    Savunma Bakanı, İngiltere’nin Kübalı ve Rus sosyalistlere karşı canla başla mücadele ettiği o günlerde, 1961 yılında, 19 yaşında bir genç kızla tanışıyor. West End’deki müzikhollerde sahneye çıkan ve zengin ve nüfuzlu erkeklerle gününü gün eden Keeler’ın aynı zamanda Yevgeni Eugene Ivanov‘la, yani bir Sovyet ajanıyla da birlikte olduğunun farkında değil. Bu kavgalı iki ideolojinin birleştiği noktada duran Keeler, bu şekilde Britanya siyasetinde taşları yerinden oynatmaya başlıyor. Lord Bill Astor’un Thames kıyısında yer alan Cliveden’deki malikanesinde bir temmuz akşamı tanışıyorlar.

    Keeler havuz başında çıplak bir biçimde koşarken kendini, ne olup bittiğine bakmaya gelen Savunma Bakanı’nın kollarında buluyor. Ona birlikte olacağı zengin erkekler bulan, bir nevi seks zincirinin yaratıcısı Doktor Stephen Ward‘ın misafiri olarak orada bulunan Keeler, Profumo’yu görür görmez çarpılıyor. Aynı günlerde tanıştığı Yevgeni Ivanov’a karşı da benzer duygular içinde. Haftanın belli günleri Profumo’yla diğer günlerde de Ivanov’la birlikte oluyor. Kendisi dışında büyük resme hakim olan yegane kişi ise Doktor Ward. Keeler’ın iki kutuplu dünyanın iki kutbuyla da birlikte olmasını keyifle izliyor Ward.

    TİYATRO GİBİ

    Aradan zaman geçiyor ve Keeler iki erkekle de ilişkisini bitiriyor. Bu arada eskiden birlikte olduğu uyuşturucu satıcısı Johnny Edgecombe’yle yaşadığı fırtınalı ilişki, cinayet girişimleri ve mahkeme duruşmalarıyla son buluyor. Mahkemede Keeler’ın eski ilişkileri gündeme geliyor; güzel bir skandal kokusu alan gazeteciler genç kıza bir çek yazıp hikayesini dinliyor ve duyduklarını hemen manşete çekiyorlar. “Savunma Bakanı Şoku”başlığıyla çıkan gazeteler, Doktor Ward’ın çetesini çökertmeye yemin eden Scotland Yard ve mahkeme salonunu tiyatro sahnesine çeviren avukatlar eşliğinde olay, Britanya’da gündemin birinci sırasına oturuyor. Keeler dokuz ay hapis cezası alırken Profumo görevinden istifa edip 2006’daki ölümüne dek bu konuda hiç konuşmuyor. Doktor Ward ise mahkeme tarafından suçlu bulunduktan sonra intihar ediyor.

    İHANETİ İTİRAF ETTİ

    Keeler bugün 71 yaşında. Sunday Mirror gazetesine verdiği söyleşide Profumo skandalındaki rolünün düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu itiraf etti. “Gerçek şu ki ülkeme ihanet ettim,”diyor bu söyleşide. Doktor Ward’ın kendisinden, Londra’daki Sovyet Konsolosluğu’na, içinde ‘briç oyununa’ dair ayrıntılar içeren bir zarf götürmesini istediğini söylüyor.

    “Bilgi sızdırdığımın farkındaydım ama tüm bu yıllar boyunca kendime bu belgelerin briçle ilgili olduğunu söyledim. Elbette değildi. Ben şapşal bir genç kızdım. Eğer ne yaptığımı tam olarak idrak etmiş olsam, ülkeme zarar verecek bir harekette bulunmazdım. Akıllı, karizmatik ancak tehlikeli bir adam için çalışıyordum…”

    Ward ondan, Profumo’yla yattıktan sonra nükleer savaş başlıklarının ne zaman Almanya’ya taşınacağı gibi bilgileri öğrenmesini istemiş. Hikayenin üzerinden 50 yıl geçmiş, olayın tarafları öbür dünyaya göçmüşken hikayenin bilinmeyenlerini basına anlattı Keeler. Böylece Profumo skandalında son sözü kendisini kişisel çıkarları için kullanan erkekler değil, o söylemiş oldu.

    EFSANE SANDALYE

    Keeler’ın hikayesini filme çekme girişimleri, ta 1963’deki o günlerden başlıyor. Avustralyalı fotoğrafçı Lewis Morley stüdyosunda, Profumo skandalını anlatacak filmin tanıtım malzemesi olarak kullanılmak üzere Keeler’ın fotoğraflarını çekiyor. Genç kızı çıplak görmek istediklerini söyleyen yapımcıların talimatıyla Morley, Keeler’dan stüdyosundaki büro sandalyesine ters oturmasını rica ediyor. Ame Jacobsen tasarımı efsanevi modelin taklidi sandalyeyle vücudunun mahrem yerlerini kapattığı fotoğraflar, Keeler’ı dünya çapında üne kavuşturuyor. Ancak Profumo hikayesi çeyrek asır sonra, 1989 yılında sinemaya çekilebiliyor. Başrollerinde John Hurt, Joanne Whalley, Bridget Fonda ve Ian McKellen’in olduğu Scandal, anlattığı hikayenin hakkını veren çok çarpıcı bir film.

    KAYA GENÇ/  30.06.2013

    http://www.sabah.com.tr/Pazar/2013/06/30/ingiltereyi-sarsan-skandal-50-yasinda

    İNGİLTERE’NİN 1963’TE İSTİFA ETMEK ZORUNDA KALAN ESKİ SAVAŞ BAKANI JOHN PROFUMO, 91 YAŞINDA ÖLDÜ.

    30 Ocak 1915 doğumlu John Dennis Profumo, 1885’te İngiltere’ye göç eden Sardunyalı aristokrat bir aileden geliyordu.

    Profumo’nun tedavi gördüğü hastaneden yapılan açıklamada, 2 gün önce yatırılan eski bakanın bu sabaha karşı öldüğü belirtildi.

    Muhafazakar Bakan, Haziran 1963’te, Soğuk Savaş’ın kızıştığı bir dönemde, Londra’daki Sovyet askeri ataşesi Eugene İvanov ile de ilişki yaşayan bir telekızla ilişkisi ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kalmıştı.

    İngiliz siyasi yaşamının yirminci yüzyılda en fazla yankı getiren olayı olarak değerlendirilen bu skandal, Profumo’nun siyasi kariyerinin de sonu olmuştu.

    http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4057162&tarih=2006-03-10

     

    MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

    Profumo Skandalı 1963 yılında İngiltere’de hükümet krizine yol açmış ve hükümet düşmüştü.

    Christian Keeler ve Mandy Rice Davies isimli iki mankenin adının karıştığı bu skandalın kahramanlarından Mandy Rice, 1964 yılının Mart ayında İstanbul’a gelmişti.

    İlhan Selçuk’un bu gezi üzerine yazdığı köşe yazısı (5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi) sanki bugünü anlatıyor.

    Değişen birşey yok…

    MANDY RİCE DAVİES’E KARŞILAMA

    Gel Mandy, gel… Bize gel. .

    Kollarımız açık sana… O süzüm süzüra yürüyüşünle gel.

    Sapsarı saçların, kedi gözlerin, tavşan dudakların, balık vücudun, kalkık burnun, burnuna yetişmek için . çabalayan göğüslerinle gel…,

    Ne Kıbrıs dâvası, ne Londra Konferansı, ne Birleşmiş Milletler toplantısı… Sir’lerden öğrendiklerinle, Lord’lardan kaptıklarınla, politikacılardan çarptıklarınla gel. 

    “Gel, kızlarımız sana hayran; gel, erkeklerimiz cama tırmanır,gel…         

    Seni bağrımıza basmak için uzatıyoruz kollarımızı… Sen bize yakışırsın, biz sana. Hiltonun lâlezarına uzan, Topkapı Sarayında yürü, Ayasofya’da gezin, Surları gör, Galata’da tur at…

    Bekliyoruz… Bizans artığı, Osmanlı mirasyedisi, Levanten kırması… Bilmezsin, senin gibi kaç çiçeği soldurmuş şu eski bahçede senin güzel topuklarının bastığı yerlerdeki bitmeyen çayırları otlamağa hazır kaç gönüllü var!

    Gel, senin İçin naylon fatura keselim… Gel, senin yoluna karşılıksız krediler açalım…

    Gel, senin için dövizler harcayalım…

    Gel, senin için şehir plânı yontalım;..

    Gel, senin için vergilerimiz! kaçıralım…

    Gel, senin için bizim olmayan tarlaları satalım…

    Gel, senin için ihaleye girip dümen çevirelim…

    Gel, yolunu bulalım… Gel, idare edelim…           .

    Halı olup yoluna serilelim, haber olup gazeteye yazılalım, reklâm olup caddelere dizilelim, rüzgâr olup eteklerinde dolaşalım…”

    Başımıza devlet ol, domuzlar yesin… hükümet ol, yolsuzluklar yutsun… reform ol, kloroform uyutsun…

    Gel gör bizi! Dizi dizi…

    Yerebatan Sarayında gemisini yüzdüren kaptanlarımızı gör…

    Dikilitaşta heykelleşen kazıkçılarımızı seyret… Tarihî çeşmelerimizin çalman musluklarından akmıyan sularımızı iç… İki ayda içi dışına çıkan asfaltımızda yürü.,. Kibar kulüplerimizde kumar oyna… Mahmutpaşadan sütyen al… ördekhanelerde doktor bul… Sinemaya karaborsadan gir… Gez istediğin gibi… Park yasaksa park et… Dur derlerse durma… Durma derlerse, dur… Klakson çal… Fren yap… Kahkaha at…

    Oyna.., Gül…

    Gel ticaretimizi gör. Mısır çarşısında misk ü amber, baharat… Beyoğlunda mücevherat… Yenicamide karınca duası… Eyüp Sultanda sabır… Fatihte Arap yazısı… Nallı Dedede muska… Helvacı Babada döl… arka sokakta fuhuş… Tophanede esrar… Maltada haraç… mezarlıkta çocuk… siyasi partide nüfuz… iskelede Amerikan sigarası… Ve ithalât ve ihracat ve her çeşit dahilî ticaret…

    Güzel dudaklarını büz, kuğu boynunu uzat, yeşil gözlerini aç, şimdiye kadar gördüklerini bir vana bırak. Göreceklerin, daha bir Ömür boyu göremiyeceklerindir.

    Uzun saçlı, ince parmaklı, İnce endamlı lordlannı bir yana it, sir’lerini unut, diplomatlarına boş ver… Senin göğüslerin kadar yuvarlak göbekli, senin yaşın kadar kat kat enseli, evinde aslan, işinde sırtlan, sermayesi yalan, düzeni dolan, tanıyan ve tanımıyan pişman erkeklere gel…

    Ellerimizin kınası kadınlarımızı gör, yüzümüzün karası çarşaflarımızı gör, gazetelerimizde sütun sütun sosyetemizi gör, ilk sayfalarda başlık başlık kiralık kızlarımızı gör… Sen ki soyluları dize getirmiş, sen ki diplomatları yerle yeksan etmiş, sen ki Bakanları mahvetmiş, sen ki hükümetleri silkelemişsin Mandy…

    Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk… Sen ne bilirsen!

    Gel bize… Bilmediğini öğren, bildim sandığını da öğren, bileceklerini de öğren…

    Sen ne bilirsin! Zavallıcık, kuzucuk, sâf çocuk…

    İlhan Selçuk/Pencere
    (5 Mart 1964, Cumhuriyet Gazetesi)

    http://www.enstitu68.com/mandy-rice-daviese-karsilama.html

     

    Filmden

    Kararlı biriyim, tatlım. Karar verince, hiçbir şey beni durduramaz.

    **

    Bugünkü galibiyetle Muhafazakar Parti üçüncü kez seçiliyor. Anlaşıldığı gibi başbakan Harold Macmillan… Lordlarım, baylar, bayanlar, talihlisiniz. Şimdi hep birlikte, bunu kutlayalım! Muhafazakar Parti için üç defa kadeh kaldırdığımda… Hepiniz ve herkes için konuşuyorum. Harold Macmillan için üç kez şerefe. Sizi yeni muhafazakar hükümetle tanıştırıyorum.

    **

    Yaşasın! İyi bir insandır. Ona dikkat etmeliyiz. Muhafazakârların doğan yıldızı John Profumo yeni savunma bakanı adayıdır. Amerikalılar’ın sıkıcı dedikleri şeyi daima tercih ediyordum.

    **

    Dr Ward bir rahibin oğlu Günahlarda uzmandır.

    **

    Basit bir kişi. İlk karısını öldürdüğünü öğrendim. İspat edilmedi. – Korktun mu?

     – Hayır Korkmamalısın Korkulacak bir şey yok. Hepimiz insanız. Kimseye bir şey olmadıkça sorun yok. Herkes eğlendiğini söylemeye korkuyor ya da kabul etmeye utanıyor.

    **

    Bu ülkeye baktığımda ne düşündüğümü biliyor musun?

     Bir harabe, yozlaşmış bir toprak. O kadar kötü değil. Profumo’yu gördün. Berbat bir sona doğru ilerliyor. – Nasıl bir kişi?

     – Seni yendiği için kızgınsın. Hile yapıyordu. Altta yürüyordu. Kurulda bakan olmasına rağmen oyunlarda hile yapıyor.

    **

    Dr Ward:

     – Christine, Profumo Sana dokunmadı mı?

     – Utanıyordu. – Utanıyor muydu?

    - Adamın nesi var?

     Yürümek istiyordu. Sadece konuşmak istiyordu.

    -Onu Cliveden’de gördüm. Herkes gördü. Sana nasıl yapıştığını gördük. Hakikaten ne bekliyordun?

     Sarayın dışında, arabanın arkasında külotumu indirmesini mi bekliyordun?

     Çok şey bekliyorum, mesele o.

    -Merak etme. Tekrar arayacak. Öyle mi diyorsun?

    **

    - Bir şeyler var mı?

     – Henüz değil.

    **

    . Her zaman mutlusun. Nasıl başardığını bilmiyorum. Sen beni mutlu ediyorsun, Jack. Gitmeliyim. Her zaman acele ediyorsun. Sorumlu olduğum bir ordu var. Rusya tehlikesinden korunmak istersin değil mi?

    **

    Christine :

    - Bir büyücüyüm. Seni kendime esir etmek istiyorum. Sadece senin olacağım, Jack Her istediğinde.

    Profumo:

     – Ne kadar süreceğini merak ediyorum.

    - Beni istedikçe. Ve buradan ayrıldığımda?

     Buradan ayrılıp, Savunma Bakanlığım bittiğinde, sen nerede olacaksın?

     Anneme bir hediye alacağım. Doğum günü.

    Al. Benden de bir hediye al.

    **

    Mariella’yı tanıyor musun?

     Şehirdeki en tanınmış oruspudur. Babası, Çekoslovakya’nın Cumhurbaşkanı. Hayır sevgilim, amcamdı. Ama öldü. Büyük bir burnu vardı. Mariella sana bir iki şey öğretebilir. JFK’le tanışıyordu. Stephen, sana kaba bir soru sorabilir miyim?

    **

    - Profumo.

    - Hiç duymadım. Hükümetten Savunma Bakanı.

    - Nasıl biri?

     – Onu seversin.

    - Bana bu çakmağı verdi.

    - Chris, güzel bir şey.

    - Asprey’den. – Nereden biliyorsun?

     Bir katalogda gördüm. Bütün katalogları okurum.

    - Stephen ne diyor?

     – Korkunç olduğunu düşünüyor. Bir Rus diplomat ve savunma bakanıyla birlikte olmamı bir suikast olarak görüyor Peter onun pezevenk olduğunu söylüyor Ona panço diyor

    Stephen pezevenk değil. Sadece entrikaları sever. James Bond olduğunu sanıyor.

    Ondan ne kadar erken kurtulursan, o kadar iyi. Tanıdığım firmayla konuşmalısın. Televizyona çıkabilirsin.

    -Bir daire almamı istiyor Profumo.

    Umarım, evet dedin.

    Yapamam. Stephen’i bırakamam. Bensiz mahvolur.

    **

    Stephen:

    - Tekrar söylemeyeceğim. Casus mu?

     Eugene?

     Mecburen. Bütün Ruslar casustur. Öyle büyürler. Bir davetiyeye benziyor.

     – Casus mu?

     – Öyle sanıyorum. Niçin olmasın?

     Eğlenceli görünüyor ve çok para kazanabiliyor. Rezilsin. Sen dünyanın en kötü casusu olurdun. Çeneni beş dakika kapalı tutamazsın. Teşekkür ederim.

    **

    Christine :Kraliçeyle konuşmak eğlenceli olmalı. Ne konuşuyorsunuz?

    Profumo: Tilki avı?

     – Sağ ol. – Sana telefon edeceğim.

    - Eğer istersen.

    - Bekle. Gir içeri.

    - Ne oldu?

     – O kim?

     Çöp tenekesinin yanında?

     Burada yaşıyor. Köşedeki dükkanın sahibi. Bu şekilde devam edemeyiz. Burada yaşıyorsun. Bataklık gibi yer. Sana bir yer bulmama izin ver. Buradan memnunum dedim sana.

     Ward’la yaşadıkça seninle görüşemem.

    Deli olma. Sevgilim değil. Bunu biliyorsun. Niçin onu sevmiyorsun?

     Çenesini tutamaz. Kibirli ve boş kafalıdır.

    Doğru değil.

    - Ayak bağı oluyor.

    - Olmuyor. Ciddiyim.

    Ward’la yaşadıkça birbirimizi görmeye devam edemeyiz.

    Demek bu kadardı. Lütfen sevgilim. Anlamalısın Herkesin dilindeyiz. İnsanlar dinliyor. Mevkimde, dikkatli olmalıyım.

    O zaman dikkatli ol. Ne istersen yap. Kimse için Stephen’i bırakmayacağım. Başbakan da olsan umurumda değil.

    Christine, geri gel! –

    **

    Stephen:

     – Güzel bir çakmak.

    - Jack verdi bana.

    - Nereden getir…?

     – Asprey’den. Biliyorum. Ne var?

     Niçin suratın asık?

     Bir şey yok.

    - Kavga mı ettiniz?

     – Hayır. – Ne için?

     Benim için mi?

     – Hayır. Geri gelecek. Umurumda değil. Nasıl olsa hoşuma gitmiyor.

     – Telefon edecek.

    - Etmesin daha iyi. Onu kaybetmen yazık olacak. Bir gün başbakan olabilir.

     – Ciddi değilsin.

    - Yakında bulunuyor. Neslinin en genç milletvekili. Kuzey Afrika’da lekesiz bir adı vardı.

    Tek başıma bir daire almamı istiyor.

    - Umarım, evet dedin.

     – Mandy de öyle dedi.

    Ne dedin?

     Galiba yanlış yaptım. Boşver. Artık buraya gelmek istemiyor.

    Sana güvenmiyor. Onu izlediklerini sanıyor. – İzlenmek mi?

     – Takip ediliyor.

    - Takip mi?

     – Bilmiyorum.

    - Ona sormalısın

    - Sen sor! Onunla beraber olan sensin. Kraliçeyi sor ona. O seni açar. Bu kadar yeter. Stephen, ben 18 yaşındayım. Dans etmek istiyorum. Öyle olmak istemiyorum şey gibi hissediyorum. Bir kere de, eğlenmek istiyorum.

    **

    - Bunlar senin fikrindi.

    - İleri gidiyorsun.

    “Şeytan ol,” dedin. “Bir ava hiç bir zaman hayır deme”. Beni partilere götürüp, herkese tanıştırdın. Ben seninim, Stephen. İpler senin elinde. Beni sen yarattın.

    **

    Bayan Keeler?

     Adım Kevin. Sunday Pictorial’danım. Konuşabilir miyiz?

     Oturup bir çay içebiliriz. Buraya yakın bir yer biliyorum. Bir bardak çaya ne dersin?

     Stephen’in hatasıydı. Hepsi onun fikriydi. – Sana para verdi mi?

     – Kim?

     – Profumo. Sana para veriyor muydu?

     – Ben fahişe değilim.

    Hayır, özür dilerim. Öyle demek istemedim. Demek istediğim, sevgisini göstermek için, küçük bir hediye.

    Bana bunu verdi.

    Sana mektup gönderdi mi?

     Birkaç küçük not. Not mu?

     Onları sakladın mı?

     Bir yere koydum.

    Bundan aylarca önceydi.

    Onları bulmalısın. Hepsi Stephen’in hatasıydı

     **

    - Çizmelerini giyiyor musun?

     – Niçin?

     Derin bir bok var. Yarın, West End ateşini basabilirsin. “West Indian’daki silah ateşi” diye basabilirsin. Büyük bir resim kullan. Bu yarısı bile değil. Kızın söyledikleri doğruysa dinamit gibi bir haber olacak. Sana manşeti vereyim. “Savunma Bakanı, manken ve Rus casus.”

     - Evet?

     Mükemmel.

    - Hoşuna gideceğini düşündüm. Ondan imza al. Bir şey imzalamalı. Para ver. Mutlaka imzalat.

     Tamam, yapacağım.

    Daha sonra oraya geleceğim.

    **

    Stephen:

    Christine’i bana bırak. Onu ben idare ederim.

    Profumo:  O kim?

     Kuzenim. Geç kalmam. Affedersiniz. Bir mektup vardı. Bir not.

    - Biliyorum.

     – Bir aptallıktı. Evet, öyle. İstersen, geri almaya çalışabilirim. İçinde bir şey yoktu. Gizleyecek bir şeyim yok.

     Açık konuş. Hepimizin gizleyecek bir şeyi var. Olmasaydı, ne sıkıcı bir hayat yaşayacaktık.

     Ona hiç dokunmadım. Bunu biliyorsun. Ona elim değmedi.

    Söylemene gerek yok.

    - Sağol, Ward.

    - Bir şey değil. Arkadaşlık ne içindir?

    **

    Christine: Bunun ne olduğunu sana söyleyeyim: Hırsızlık.

     – Stephen beni öldürecek.

     – Stephen bir faredir. Sadece kendi çıkarını düşünüyor.

    - Doğru değil.

    - Beni dışarı attı. Bir aylık kira ödedim ve beni dışarı attı.

    Senin için ne dediğini duymalısın.

    “O Christine,” diyor. Hayatını mahvettiğini söylüyor.

    **

    Eugene Ivanov:

     Beni geri Moskova’ya çağırıyorlar. Her şey daha kötü olacak.

    Stephen:

     Bugün ben, yarın da sen olabilirsin. Beni düşünme. Burada tehlike yok. Suçu yüklemek için birini arıyorlar.

     -Rusya’da biz, kaz diyoruz. Günah keçisi demek istiyorsun.

    -Her şey geçecek. Her zaman geçer. Gelecek hafta başka bir şey bulacaklar.

    **

    Mecliste:

    Saygıdeğer John Profumo’nun, şahsi ifadesi.

     İzninizle şahsi bir açıklama yapmak istiyorum. Anladığım kadarıyla, adım… B…ayan Keeler konusuyla karışıyor. Bayan Keeler’i son defa 1961 Aralık ayında gördüm, ve ondan sonra bir daha hiç görüşmedik Nerede olduğunu bilmiyorum Onunla herhangi bir ilişkim olduğu veya kaybolmasıyla bir ilgim olduğu, tamamen yalandır. Karım ve ben, Bayan Keeler’la ilk defa, 1961 Temmuz’unda Cliveden’da bir partide tanıştık. Bayan Keeler’i, daha sonraları Dr Ward’un dairesinde başka arkadaşlarla gördüm Bayan Keeler ve ben sadece arkadaştık. Bayan Keeler ile ilişkilerimde utanılacak herhangi bir durum yok.

    **

    Scotland Yard’da:

    Stephen:

    Doğruyu yaptım. Çenemi kapalı tuttum. Ben de zor durumdayım. Ben de sorgu altında bulunuyorum. İnanılmaz bir durum. Bütün arkadaşlarımla konuştular. Gözardı etmek imkansız. Çok tanıdığın var.

    Berbat bir durum.

    Çok kişi tanıyorsun.

    Yargılanacağım söyleniyor.

     Nereye varmak istediğini anlamıyorum.

    Köpekleri geri çek.

    Eğer polis adımı kirletmeye, hayatımı altüst etmeye, arkadaşlarımı rahatsız ederek senelerdir görmediğim kadınları ortaya çıkarmaya başlarsa, kendimi korumam gerekecek.

    Önce, sana polisin, Muhafazakar Parti’inin idaresi altında olmadığını hatırlatmak isterim. Kendi çıkarlarına göre hareket ederler. Hiçbir şekilde onları durdurma yetkim yok.

    Bana seçenek bırakmıyorsun.

    İkinci olarak, hükümete şantaj yapıyormuş gibisin. Bunun akıllıca bir şey olmadığını sana hatırlatmak isterim.

    Jack Profumo’nun daima iyi bir arkadaşıydım. Arkadaşlarıma, daima sadık kaldığımı ve onların da bana sadık kaldıklarına inanmak isterim.

    Ümit ederim öyledir, doktor. Bulabildiğin tüm arkadaşlarına ihtiyacın olacak.

    **

    Anne.

     – İyi misin?

     – Chris, şu haline bak. Şimdi ne yaptın, nelere karıştın?

     Ben değil. Herkes içinde.

    **

    Profumo bir milletvekili, Astor da lorddur. Ward ise sadece, Torquay’dan gelen bir pezevenk. Stephen Gerçek bir doktor bile değil.

    -Anlamıyorsunuz. Stephen’i seviyorum. Sevdiğim tek erkektir.

    **

    - Günaydın. Savunma Bakanı, başbakana bir mektup gönderdi. O da mektubu size okumamı istedi “Sayın Başbakan, hatırladığınız gibi 22 Mart’da, Meclis’deki bazı iddialar sonunda özel bir ifade vermiştim. Christine Keeler ile, kötü bir ilişkim olmadığını söylemiştim. Bunun gerçek olmadığını kabul ediyorum.”“Artık ne bakanlıkta ne de mecliste kalabilirim. Size, arkadaşlarıma ve son 25 yıldır hizmet ettiğim partime verdiğim utanç ve sorunlardan dolayı büyük üzüntü duyuyorum. Saygılarımla, Jack Profumo”

    Bu, ifadenin sonuydu.

    **

    Gazete Manşetleri

    PROFUMO’NUN SONU: YALAN SÖYLEDİM

    AİLESİNİ KORUMAK İÇİN MECLİSE YALAN SÖYLEDİ

    BÜYÜK YALAN PROFUMO, ÖZEL MECLİSTEN ALINDI CHRISTINE KEELER RUS SORUNU İÇİN BİZE NE DEDİ

    PROFUMO: CHRISTINE’E GÖNDERDİĞİ MEKTUP

    PRENS PHILIP VE PROFUMO SKANDALI CEVAPSIZ SORULAR

    **

    Meclis Muhafazakar lideri Lord Hailsham..

     Tabii ki bu güvenlik sorunudur. Deli olma. Savunma Bakanı, bir Rus casusu ile aynı kadına sahip olamaz. Bu bir güvenlik meselesidir. Mesele güvenlik tehlikesi değil, güvenin suistimal edilip edilmediğidir. Bunu parti meselesi yapmak deliliktir. Bir skandal bir partiden başlayarak, diğerine geçebilir. Ne olduğunu kabul etmeliyiz. Bir skandal. Büyük bir parti, bir sokak kadınlarıyla bir yalancı arasındaki ilişkiden dolayı yenik düşemez. Büyük umutları ve inançları olan bir parti, vatan ve halkına inanan,… büyük ilgi gösteren, onlara güvenen bir parti böylesi durumlardan etkilenemez. Yapacağımız tek şey olayları inceleyerek suçluları cezalandırmaktır. Teşekkür ederim,

    **

    Stephen:

     Bundan daima korkuyordum. Bu bir kabus. Beni köpeklere atacakları günün gelmesinden korkuyordum. Okulda olduğum zamandan beri Follet adında horlayan bir oğlan vardı. Benim yanımda yatıyordu. Astımı olduğunu biliyordum ama bizi hiç uyutmazdı. Bir gece, biri usanıp ona vurdu. Şiddetli vurmadı. Yere eğilip onun suratına vurdu ama ne yazık kafatasını çatlattı. Follet’in kafası yumuşaktı. Bir hafta komada kaldı. Ağlayıp, bağırmaları düşünebilirsin. Ona kimin vurduğunu biliyordum. Çoğumuz biliyorduk. Kimse bir şey söylemedi. Bunu yapamazdın. Bu nedenle, ona yakın olduğum için beni yakaladılar. Ona benim vurmadığımı biliyorlardı ama kimin vurduğunu biliyordum. Ama bir şey söylemedim. Bunu bunu yapamazdın. Müdür, beni okulun… ö…nüne çıkararak güzelce dövdü. Yıllar sonra, ona bir düğünde rastladım. Ne için, orada olduğunu Allah bilir. Ona hakikaten, benim suçlu olduğuma, inanıp inanmadığını sordum. O da bana, “Birisi cezalandırılmalıydı, Ward” “Bu da sana düştü” dedi. Bu da bana rastladı. Tekrar olmayacak. Bu defa olmayacak. Bu defa kurtulacağım. Bu defa, herkesi beraberimde götüreceğim. Bundan eminim.

    **

    Merhaba, Stephen. Biraz gerilere gidelim. Maskeli adam hakkında ne biliyorsun?

     Sana onu anlattı mı?

     Christine?

     Çok şey anlattı. En iyisini unuttu. Öyle mi?

     O ne?

     Onu sen söyleyebilirsin. Bu biraz garip bir şeydi Mariella’nın arı dolu küçük bir şişesi vardı. – Arı mı?

     – Arı Kızgın arılar. Bu şişeyi onun taşaklarına dökmüş. Nasıl olduğunu düşünebilirsiniz Biraz Chanel koydu. Arılar, Chanel’e dayanamaz. Onları sinir eder. Sonun geldi. Bunu biliyorsun değil mi?

     Sonun geldi. Seni terk ettiler. Tüm dostların. Tüm lordların, hanımefendilerin, Vekiller ve tanıdıkların. Hepsi, acil görevler için Amerika’ya gidiyor. Kimse seni tanımak istemiyor. Dünyada bir dostun yok. MI5’den dostlarının Thames’e denizaltıyla geleceğini sanma. Bu senin, James Bond’un değil.

    - Senin James Bond’un değil, dedim.

    - Hayır. Kokuyorsun, Ward. Bir sıçan gibi kokuyorsun. 147 kişi de aynı şeyi söylüyor, 147. Bir pezevenk konusunda kaç şahit incelediğimizi biliyor musun?

     Üç veya dört. En fazla beş. Ve iyi sonuç aldık 147, Ward. 147 farklı ifade aldık. Ben ve John meşguldük. 24 saat. Bulduğumuz bazı kişilere şaşıracaksın. Hakiki bir pislik, John?

     Hastalık dolu.

    **

    Stephen Ward uzaktan, fahişeliğe teşvik ve kazançtan suçlu bulundu. İntiharateşebbüs etti ve  bilincini tekrar kazanamadan 10 ağustos 1963’de öldü ve yakıldı cenazesine kimse gelmedi.

     Chrıstıne Keeler, Lucky Gordon mahkemesinde yalan ifadeden suçlu bulundu 6 aralık 1963’de Holloway hapishanesine atıldı.

     Mandy Rıce-Davıes bir kabare şarkıcısı oldu ülkeden ayrıldı. İsrail’de bir dizi gece kulubü açtı. Mandy’nin yeri olarak biliniyor.

     1964 Kasım’ında skandallar nedeniyle muhafazakar hükümeti iktidardan düştü John Profumo siyasetten ayrıldı Londra’da bir yardım kampanyasında çalıştı. 1975 Ekimi’nde CBE ödülü kazandı.

    **

     
  • ihramcizade 14:13 on 20 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    “ALLAH” LAFZINDA GİZLENEN “HAÇ” 


    Rituel Sembolleri bir şeyin içine gizlemek/saklamak insanoğlunun zevkleri arasındadır. Bunu başaranlar kendilerince orgazm hissine kapılmışlardandır demekte yerinde olur. Bu “Aklın düzülmesi”ni  sağlamış bir cinsel dürtü gibidir. Zamanımızda cinselliğin binlerce türü düşünülünce, bu söz doğrudur. Yine bu tür davranışlar psikolojik hastalıklardan sayılabilir. Yani kendi ritüel sembolünü sevmediğin/sevdiğin birinin değerinde gizlemek başarılı bir sunumdur da diyebiliriz.

    Kitap hazırlayan biri olduğumdan ilk dönelerde bir okuyucumun biri beni “duâ” duraklarına yerleştirdiğim

      { } şekilleri bir papazın icad ettiğini ve haç işaretini temsil ediyor şeklinde uyarması ile terk etmiştim. O zaman bu tür aldanmaların/aldatmaların farkına varabilmiştim. Mesela Bir zamanlar Selçuklular zamanında yapılan binaların süslemelerinde “ALİ” yazısını yerleştiren İranlı-Şii ustaların durumu gibi.  (Tabi ki bu tür yazıların konulması hakkında olumlu veya olumsuz fikirler ileri sürülebilir. Buradan yazının pdf sine bakabilirsiniz.)  Fakat bu istifler konulmuştur. Buradaki söz birileri şöyle – böyle birilerini aldatıyor mu, aldanıyor muyuz, gerçek nedir, yalnızca varılacak netice yazıyı oraya koyanın kalbinde gizli olmasıdır. Sözü buradan son dönemlerde hat sanatını icra edenler arasında istiflemede yapılan bize göre yanlışlardan biride “Allah” الله     Lafzında bilerek/bilmeyerek elifin yerini tahrif ederek ikinci “lam” harfinden sonraya nakşetmesi ile haç’ı imâ eden tavrı yerleştirmek moda olmuştur.

    haç gizlenmiş allah lafzı2

    Günümüz itibarıyla Mekke-Hârem’de  inşa edilen kaşanelerin tepesinde de hükmeden bir edâ ile haç işareti sehven (!) yerleştirilmiş bu form vardır. Umumiyetin bu konuda çok bir görüşü/farkındalığı olmayacağından Lafza-i Celâlin acilen değiştirilmesini düşünüyoruz. Ayrıca binaların durumu da ayrı bir haç komposizyonu oluşturmaktadır.

    Kabe

    Unutmayalım ki, hiçbir zaman ecdâdımız, hürmeti nedeniyle Harem civârında Kâbe-i Muâzzama’dan yüksek bina yapmamış/izinde vermemişlerdir. Bugün dahi izdiham konusu olmasa müminlerin ekserisi metaf alanında (tavaf yerinde)  bulunan üst katlarda tavaf yapmaktan hazer ederler. Müslümanların bu konuda uyanık olmaları dileği ile.

    İhramcızâde İsmail Hakkı

     
  • ihramcizade 12:03 on 20 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    “NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır 


    Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

    1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

    Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

    Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

    Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

    Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

    Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

    14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

    Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

    2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

    Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

    Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

    Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

    “Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

    Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

    Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

    Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

    Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

    Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

    Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

    “Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

    Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

    “Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

    Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

    “Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

    Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

    3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

    Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

    Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

    İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797’de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

    Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

    Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812’yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

    Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

    7 eylül 1812’de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

    Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

    35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812’de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

    600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

     [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi--1085555]

    “SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

    “Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

    **

    “Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

    **

    Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

    **

    Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

    **

    - Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

     – Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

    **

    Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

     Sizce yarın nasıl olacak?

     Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

    **

    Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

     Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

    **

    İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

    **

    Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

     Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

    - Neden vicdan azabı duyuyorsun?

     Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

    **

    Pierre!

    Andrey!

    - Sonunda.

    - Burada ne arıyorsun?

     Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

    Neden?

     Açıklamak zor, Andrey.

    Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

    - Babanın ölümüne üzüldüm.

    - Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

     Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

    - Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

     – Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

    Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

    Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

     Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

     Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

    Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

    - Saçma. Neden?

     – Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

     Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

     Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

     Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

    **

    Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

    **

    . Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

    Ne?

     Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

    **

    Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

    Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

    Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

    **

    Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

    **

    Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

    Bitti mi?

     Şimdi nerede?

    **

    Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

     Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

    Ne oldu?

     Göz altına mı alındılar?

     Vuruldular mı?

     Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

    Kışın burada kalırsak ne olur?

    **

     Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

     Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

    **

    Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

     Borodino’dan beri, geri çekildik.

    - Şimdi saldırmalıyız!

     – Ne için?

     On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

    Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

    **

    EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

     

    Kaynak:
    Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

    http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
    https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
    http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
    http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
    Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
    Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
    Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)
     
  • ihramcizade 15:44 on 19 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    SİR ISAAC NEWTON’UN KUTSAL KİTABIN YORUMU DANİEL’İN KEHANETLERİ VE AZİZ JOHN’UN MAHŞERİ ÜZERİNE GÖZLEMLER 


    Kıyamet manzaraları Kur’ân-ı Kerim’de en bariz şekilde Kuvvirat Sûresinde anlatılır.  Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ı Kerim Tefsirinde İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in İbnü Ömer (radiyallâhü anh)’den rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun.”

    Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet için bildirdiği haberlerin gerçek manasını anlayabilmek için peygamberler dilinibilmek gerekir. Mesela Kuvvirat Sûresinde bahsedilen olayların siyak ve sebak ilişkisine baktığımızda olayların birbiriyle tam bir örtüşme sağlayamadığını görürüz. Zahiren olaylar anlatılan şekilde olabilir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bu bilgilerin muhteviyatına yeni yorumlar getirmek gerekir, diye düşünüyoruz. “Güneşin Dürülmesi İle Yıldızların Bulanması (dökülmesi) ayetleri ile mallar ve Vahşi Hayvanların Toplanması arasındaki bağıntıda alakasız bir durum görünebiliyor.  Kur’ân-ı Kerim’de boş ve manasız sözler bulunmadığına göre, bu ayetleri okuyunca ve tevil manaları artırınca bir çok farklı durum akla gelebilir. Kıyamet olarak hayal ettiğimiz şey, bir felaket zincirinden çok, olası bir değişimin temelini ortaya koymak olacağıdır. Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâmı 7000 yıl önce yarattığı rivayetini, 5 milyarlık dünya yaşı ile birleştirmek istediğimizde, birçok zorlamalı manalar vermek zorunda kalıyoruz. Bu meyanda aşağıda sizlere aktaracağım metinler, bu konuda düşüncenizde çığır açacağını gösteriyor, diyebiliriz.

    Felaket senaryoları ile süslediğimiz kıyamet olgusu, İnsan hırsının ulaşabileceği en son noktaya bir örnektir. Bu yazı, ateistlerin hoşunda gitmese de zalim ve kötü olanın  insanoğlu olduğunu bir kez daha gösterecektir. 

    İnsanoğlu Allah Teâlâ’yı gazaplandırıp günahına bedel ve ortak olsun diye, neden bütün kainatın kendisiyle beraber yok olması, fikri ile beslenir ki?

    İnsanoğlu kötü oynadığı filmin finalini  muhteşem mi istiyor?

    Allah Teâlâ aldanmayacağına göre, insanoğlu bir yerde hata yapıyor.

    Onu bulmamız gerekmektedir.

    İhramcızâde İsmail Hakkı

    Kuvvirat Sûresinin Meâl-i Şerifi Şu Şekildedir.

    1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

    2- Yıldızlar bulandığında,

    3- Dağlar yürütüldüğünde,

    4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

    5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

    6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

    7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

    8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

    9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

    10- Amel defterleri açıldığında,

    11- Gök sıyrılıp açıldığında,

    12- Cehennem kızıştırıldığında,

    13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

    14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

    15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

    16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

    17- Yöneldiği an geceye,

    18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

    19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

    20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

    21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

    22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

    23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

    24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

    25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

    26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

    27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

    28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

    29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

    O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

    Bu oniki olay şunlardır:

    1. Güneşin dürülmesi,

    2. Yıldızların bulanması,

    3. Dağların yürütülmesi,

    4. Kıyılmaz malların bırakılması,

    5. Vahşi hayvanların toplanması,

    6. Denizlerin ateşlenmesi,

    7. Nefislerin eşleştirilmesi,

    8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

    9. Amel defterlerinin açılması,

    10. Göğün sıyrılıp açılması,

    11. Cehennemin kızıştırılması,

    2. Cennetin yaklaştırılması.

    Kaynak:
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
    Kuran’ı Kerim Tefsiri

    IŞIK TUTACAK METİNLER

    Konuyla ilgili olarak  Sir Isaac NEWTON’un Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler isimli eserinden bahsettiğimiz konuya bakınca bu ayetlerin gerçekte bir felaketler zincirinin anlatılmadığını daha değişik manalar ifade içerdiğini görmek mümkündür.

    DANİEL ALEYHİSSELÂMIN KEHANETLERİ

    Yuhanna’nın Vahyi, Yeni Ahit’in (İncil) son bölümünde yer almaktadır. Bu bölümün yazarının kimliği çok net değildir. Ancak Katolik Kilisesi bu bölümün, aynı zamanda dört İncil yazarından birisi olan Yuhanna tarafından, bazı yazarlar ise Yuhanna adını taşıyan bir başkası tarafından kaleme alınmış olduğunu belirtirler. Öte yandan Doğu Kiliseleri bu bölümü Kutsal kitabın ana metninden saymazlar.

    Anlatılanlara göre Yuhanna, bu eseri Efes yakınlarındaki Patmos Adası’nda kaleme almıştır. Yazılış tarihi olarak da M.S. 65 ile 96 tarihleri arasındaki zaman dilimi gösterilir.

    Mezarı İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan Yuhanna, Roma zulmü altında inleyen Hıristiyanlara bir ümit ışığı vermek üzere geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmuştu. Çekilen acıların sonunda ebedi kurtuluşun geleceğini, dolayısıyla sabır ve tahammül göstererek Hz. İsa’nın izini takip etmeleri gerektiğini sembolik bir dille anlatmıştı. Yuhanna bu eserini Eski Ahit’te yer alan Daniel kitabından ilham alarak yazmıştı.

    Bilindiği gibi, Eski Ahit’teki (Tevrat) Daniel kitabı da, Babil kralı Nabukutnetsar’ın Kudüs’ü işgali ile başlayan Babil esareti döneminde, Danyal peygamberin gördüğü bazı rüyaları anlatmaktadır. Buna göre Kral Nabukutnetsar bir rüya görür, ancak gördüğü rüyayı unutur; kahinlerden, hem gördüğü rüyanın ne olduğunu bildirmelerini hem de onu doğru şekilde yorumlamalarını ister.

    Onlar ise kralın ne rüya gördüğünü bilmedikleri için yorumlayamayacaklarını söylerler.O zaman Babil’de sürgünde olan Yahudilerin önderi Daniel, bir mucize gösterir; hem kralın gördüğü rüyanın ne olduğunu anlatır hem de onu memnun edecek biçimde yorumlar. Bunun üzerine kralın nezdinde büyük bir itibar kazanarak ülkenin en saygın bilge kişisi haline gelir.

    Eserde daha sonra Daniel’in gördüğü bir dizi rüya anlatılır ve burada değinilen kehanetlere yer verilir: Daniel ilk rüyasında, göklerin dört yelinin büyük denize saldırdığını, denizden birbirinden farklı dört büyük canavarın çıktığını, bu canavarlardan birinin aslana, birinin ayıya, birinin kaplana benzediğini görür. Canavarların dördüncüsü, en korkunç ve ürkütücü olanı ise büyük demir dişleriyle her şeyi parçalayan bir canavardır. Bu canavarın adı belirtilmez. Sadece on adet boynuzunun bulunduğu bildirilir. Bu canavarın yok edilişinden sonra göklerin saltanatına sahip birisi gelir ve bütün dünyanın egemenliği ona verilir.

    Daniel, bu zata yaklaşır ve gördüklerini yorumlayıp anlatmasını ister. O da dört canavarın dört büyük krallığa, son canavarın on boynuzunun da o krallıktan doğacak on krallığa işaret olduğunu belirtir.

    Daniel, daha sonra başka rüyalar da görür. Bunlardan birisi, boynuzlarıyla her şeye toslayan bir koçtur. Hiçbir canlı onun önünde duramaz. Ancak iki gözü arasında tek boynuzu bulunan bir canavar çıkar ve koçu öldürür. Bu esnada onun boynuzu kırılır ve yerinden göklerin dört yeline doğru uzanan dört boynuz çıkar.

    Bir diğer rüyada ise Daniel, Dicle kenarında kendine görünen ihtişamlı ve büyüleyici kıyafetlerle donanmış insan şeklindeki bir varlığı görür; ona bu harikaların sonunun ne kadar olduğunu sorar. O da ellerini göklere doğru kaldırıp: “Bir vakitler ve vakitler ve yarım vakit olacak.”der.

    Daniel işittiği, ancak tam olarak anlayamadığı sözler üzerine:

    “Efendim, bunun en sonu ne olacak?” diye sorar. O ses de:

    “Git Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür. Daimi yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici iğrenç şeyin dikildiği vakitten başlayarak 1290 gün olacak. Dayanıp 1335 güne yetişene ne mutlu.”diye cevap verir. (Eski Ahit, 840-855).

    Babil esaretindeki umutsuz Yahudilere ümit vermek üzere kaleme alındığı sanılan Daniel’in rüyaları ve buna bağlı olarak gelecekten haber veren kehanetleri, asırlar boyunca Yahudiler arasında sayı mistisizmine dayalı (hurufilik) batini, mistik ve sembolik anlayışın yayılmasına vesile olduğu gibi; aynı kutsal metne sahip olan Hıristiyanlar arasında da benzer yorumların yaygınlaşmasına neden olur.

    Aynı şekilde Hıristiyan kutsal metni olan Yeni Ahit’teki (İncil) Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de metaforlarla bezeli ezoterik ve Apokaliptik yaklaşımlar sergilenir. Buradaki kanlı tablolar, Eski Ahit’tekine göre daha şiddet içerici niteliktedir.

    İki ana bölümden oluşan Yuhanna’nın Vahyi kitabının ilk bölümünde, Anadolu’daki yedi Kilise’ye (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatiraya, Sard, Fikedelfiya ve Laodikya) gönderilen mektuplar yer almaktadır.

    İkinci bölümde ise Hz. İsa’ya benzeyen bir hayaletin kendisine göründüğünü ve kurtarıcının sağ elinde yedi yıldız olduğunu ve ağzından iki ağızlı keskin bir kılıcın çıktığını görünce irkildiğini, ancak onun kendisinin İsa Mesih olduğunu ve geleceğe dair kendisine bilgi aktaracağını, kendisinin bu bilgileri yedi kiliseye anlatmasını istediğini bildirir. Burada İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne ineceğine yakın ortaya çıkacak bazı olayların aktarılmakta olduğu görülür.

    İlkin İsa Mesih’in gelişinden önce dünyanın uğrayacağı ilahi öfkeden bahsedilir. Yedi mührün açılması, yedi borazanın çalınması ve Tanrı’nın gazabıyla dolu yedi tasın yeryüzüne boşaltılması ile felaketler zincirinin başlayacağı dile getirilir.

    Yedinci borazanın çalınmasıyla şeytanın hakimiyeti son bulur ve şeytan, içinde bin yıl kalacağı kuyuya atılarak hapsedilir. Böylece insanlık bin yıl şeytandan kurtularak rahat nefes alacaktır. Ancak bu bin yılın sonunda şeytan serbest kalacaktır.

    Daha sonra Hıristiyanlar arasında pek yaygın ve günümüzde bile etkin olan bin yıl beklentisi ya da korkusu (Bin yılcılık-Millenarizm), anlayışı, Yuhanna’nın Vahyi kitabındaki bu kehanetlerle bağlantılıdır.

    Yuhanna’nın Vahyi’ne göre, dünyanın sonuna doğru İsa Mesih yeryüzüne inecek, insanları “ demir çomakla güdecek ve çömlek kaplar gibi kırıp parçalayacaktır.”

    Yedi meleğin, insanlar ve yeryüzü için felaketler getirecek olan borazanları birer birer üflemelerinden sonra, gökten insanların üzerine kanla karışık dolu ve ateş yağacak, karada ve denizde yaşayanların üçte biri helak olacaktır. Yıldızlar ve ateş topları yeryüzüne dökülecek, güneş ve ay kararacak, felaketler birbirini izleyecektir.

    Bu felaketlerin ardından yeryüzüne inecek olan İsa Mesih, Siyon tepesi üzerinde duracak ve seçilmiş 144.000 kişi, onun yanında yer alacaktır. Sonra inanmayanlara yönelik ilahi cezalandırma başlayacak ve yeryüzünde oluk oluk kan akacaktır.

    Yuhanna olacakları şöyle anlatıyor:

    “Tapınaktan çıkan başka bir melek, bulutun üzerinde oturana yüksek sesle bağırarak şöyle dedi: ‘Orağını uzat ve biç! Biçme saati geldi. Çünkü yerin ekini olgunlaşmış bulunuyor.Bulut üzerinde oturan, orağını yerin üzerine salladı ve yerin ekini biçildi.

    Gökteki tapınaktan başka bir melek çıktı. Onun da keskin bir orağı vardı. Ateşin üzerinde yetkili olan başka bir melek ise sunaktan çıkıp geldi. Keskin orağı olana yüksek sesle ‘Keskin orağını uzat!’ dedi. ‘Yerin asmasının salkımlarını topla. Çünkü üzümleri olgunlaştı.’ Bunun üzerine melek orağını yerin üzerine salladı. Yerin asmasının ürününü toplayıp Tanrı öfkesinin büyük cenderesine attı. Kentin dışında sıkılan cendereden kan aktı. Kan, bin altı yüz ok atımı çapındaki bir alanda atların gemlerine dek yükseldi.”

    Bu olaylardan sonra yedi melek tarafından tanrısal öfke yeryüzüne boşalır. Bu esnada kötü ruhlar, yeryüzünün bütün yöneticilerini Armegedon’da toplarlar. Daha sonra evrende tam bir kaos ve düzensizliğe neden olacak büyük yıkım ve felaketler dizisi ortaya çıkar:

    “Şimşekler çaktı, uğultular ve gök gürlemeleri işitildi. Öylesine büyük bir deprem oldu ki insan yeryüzünde oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Uluslara ait kentler yerle bir oldu. Büyük Babil, Tanrı’nın önünde anıldı ve Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını içeren kâse kendisine verildi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar da yok oldu. Gökten insanların üzerine, taneleri yaklaşık kırk kilo ağırlığında şiddetli bir dolu yağdı.”

    Böylece Armagedon’da toplanmış dünyadaki bütün Mesih karşıtları, yöneticileriyle birlikte yok olurlar. Mesih’e karşı gelen bütün inanç mensupları “kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atılırlar.”

    Ayrıca bu felaketler başlamadan önce Isa Mesih yeryüzüne inecek, kendisine inananları alıp semaya çıkaracaktır. İsa Mesih’e tabi olarak ölümsüzlük elbisesini giyip semaya yükselen Hıristiyanlar, mutluluk içinde yeryüzünde olup bitenleri seyredeceklerdir.

    Bundan sonra yeryüzünde bin yıl sürecek olan altın devir başlayacaktır. (Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Yuhanna’nın Vahyi, 258-274).

    Son zamanlarda özellikle fanatik Yahudi ve Hıristiyan gruplar tarafından sıklıkla bu kehanetlere atıflarda bulunulduğunu görüyoruz.

    Ortaçağ’da bazı Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Peygamber’in doğum tarihini, Deccalin temsilcilerini sembolize ettiği 666 rakamıyla özdeşleştirerek, kehanetlerde sözü edilen Deccal’in işaretlerinin Hz. Peygamber’i gösterdiğini iddia ediyorlardı. Nitekim ilk yapılan Kur’an tercümelerinden birisinin kenarında, Müslümanların boynuzlu canavarlar şeklinde tasvir edildiğini görüyoruz. Haçlı Savaşları esnasında papazların halkı savaşa teşvik etmek için bu kehanetlere ve onların fanatik yorumlarına sıkça başvurdukları görülmektedir.

    1530’da Martin Luther, Papa’yı Deccal diye tanıtıyordu. John Calvin de böyle bir bağlantı kurmuştu. 1940’Iarda, Deccal olarak Hitler’in sık sık adı geçiyordu; Stalin ve Mussolini’yi de bu role uygun görenlerin sayısı çoktu.

    Bilhassa bazı Mesihçi, Millenarist ve Evanjelikler, bu kehanetleri yorumlayarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” diye bir anlayış geliştirmiş bulunuyorlar. Onlar, Mesih’in gelişine zemin hazırlayacağı kabul edilen bu şiddet olaylarının bir an evvel meydana gelmesini ve Yeni Kudüs’ün kurularak Kurtarıcı’nın mutlak hakimiyetinin gerçekleşmesini istemekte ve bunun için özel çaba harcamaktadırlar.

    Söz gelimi Dispansasyonalistler, Yahudilerin artık Filistin’e döndüklerini ve İsrail devletinin kurulduğunu, böylece ilahi takdirin gerçekleştiğini, kutsal tapınağın (Süleyman Mabedi) üçüncü kez inşasının an meselesi olduğunu dile getirmektedirler.

    Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Evanjelikler, hava alanları ve tren istasyonları başta olmak üzere halka açık mekanlarda şov programlarını hatırlatan geniş katılımlı vaazlarında, ayrıca hazırladıkları radyo ve televizyon programlarında, beklenen kehanetlerin gerçekleşmesi için, halkı tahrik ve teşvik etmektedirler. İsrail Devleti’nin kurulmasının ilahi buyruğun tecellisi olduğunu bildirmekte, bu nedenle de İsrail’in yaptığı insanlık dışı zulümlere ve katliamlara sempatiyle bakmaktadırlar.

      Sunuş: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 sh:9-14)

     

    Bu girişten sonra Sir Isaac NEWTON  Peygamber Diline Dair bölümünde bu konu üzerinde ilâhi vahyin anlaşılmasındaki metodunu okuyunca bahsedilen rumuz veya simgelerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğreneceğiz.

    PEYGAMBER DİLİNE DAİR

    Kehanetleri anlayabilmek için, ilkin kendimizi Peygamberler’in [kullandıkları] mecazi dile alıştırmalıyız. Bu dil, siyasi bir dünya olarak kabul edilen bir İmparatorluk veya Krallık ile doğal dünya arasındaki andırmadan [analoji] alınmıştır.

    Buna uygun şekilde, gökyüzünden ve yeryüzünden oluşan tüm doğal dünya, tahtları ve halkları veya Kehanet’te yer aldığı kadarından oluşan tüm siyasi dünyayı simgeler:Böylelikle o dünyanın içindekiler, andırma yoluyla bu dünyanın içindeki şeyleri simgelemiş olurlar. Çünkü gökyüzü ve onun içindekiler, tahtları ve soylulukları ve bunların saltanatını sürenleri; yeryüzü ve onun üstündekiler de, aşağılanan halkı ve Hades veya Cehennem denilen yeryüzünün en alt kısmı da, insanların en zavallı ve düşkün olanlarını simgeler.

    O vakit de, arşa doğru yükselmek ve yeryüzüne doğru inmek, onura ve iktidara yükselmek veya onlardan aşağıya doğru inmek demektir: Dünyadan veya sulardan çıkarak yükselmek veya onlara doğru düşmek, aşağıdaki halkın durumundan herhangi bir soyluluğa veya egemenliğe yükselmek veya bu yerlerden yine o aşağıdaki halkın içine düşmektir; yeryüzünün alt kısımlarına inmek çok alçak ve mutsuz bir [yere] inmektir; tozun toprağın içinden zavallı bir sesle konuşmak, zayıf ve düşkün koşullarda olmaktır; bir yerden başka bir yere hareket etmek, bir makamdan, soyluluktan veya egemenlikten bir başkasına geçmektir; büyük depremler ve gökyüzünün ve yeryüzünün sallanması, Krallıkların sarsılması, onların karışıklıklarla çöküşüdür; yeni bir gökyüzü ve yeryüzü yaratmak ve yaşlanmış olan birinin göçüp gitmesi veya dünyanın başlangıcı ve sonu, onlarla simgelenmiş olan bütünsel-siyasetin yükselişi veya çöküşüdür.
    Düş yorumcuları tarafından gökyüzündeki Güneş ve Ay, Krallar’ın ve Kraliçeler’in kendileri olarak tanımlanırlar; fakat fertleri dikkate almayan kutsal Kehanet’te Güneş, zaferleri ve haşmetiyle parıldayan bir Krallığın veya Krallıklar’ın gelmiş geçmiş tüm Kralları’nın dünya siyasetinde yer almış tüm hanedanı olarak konulmuştur.
    Ay, sıradan halkın tamamıdır ve Kraliçe olarak düşünülmüştür. Güneş, Mesih olduğu takdirde, Yıldızlar, Kral’a bağlı olan Prensler, yüce kişiler veya Tanrı’nın kullarının yöneticileri ve Piskoposlardır.
     Işık, haşmet, hakikat ve bilgidir ki, yüce ve iyi kişiler onlarla diğerlerini aydınlatırlar.
    Karanlık, gaflet, körlük ve cehalet ile koşulların belirsizliği içindir.
    Güneş, Ay ve Yıldızların kararması, ışığının solması veya batması, krallığın kargaşaya sürüklenmesi, sonlanması veya kararmanın orantısına göre, yıkılışıdır.
    Güneş’in karanlığa bürünmesi, Ay’ın kana boyanması ile yıldızların batması, yine aynı anlamdadır. Yeni Aylar ise, dağılmış bir halkın yeniden bir siyasal bütünlüğe kavuşması veya dinsel öğretilere geri dönüşüdür.
    Ateş ve meteorlar beraberce yeryüzüne ve gökyüzüne delalet ederler ve şunları simgelerler: Herhangi bir şeyi ateşe vermek, onu savaş aracılığıyla tüketmek anlamı taşır; dünyayı tutuşturmak veya bir ülkeyi ateşgölü haline getirmek, bir krallığı savaşla yok etmektir; bir ateş fırınında olmak, başka bir ulusun esareti altında olmaktır; yanmakta olan herhangi bir şeyin dumanının sürekli olarak tütmesi, zapt edilmiş olan bir halkın kölelik boyunduruğu altında çektiği ızdıraplara işaret eder; güneşin yakıcı sıcaklığı, Kral tarafından konulmuş cezalandırıcı savaşlar ve onların yüklediği acılar ve dertlerdir; bulutlara binerek dolaşmak, birçok halkın üstünde egemenlik kurmaktır; güneşi bir bulutla veya dumanla örtmek, Kral’ın bir düşman ordusu tarafından baskı altına alınmış olmasıdır; sert rüzgârlar veya bulutların hareketi savaşın habercisidir; fırtına veya gökgürültüsü, bir topluluğun sesidir; fırtına, yıldırım, şimşek ve sağanak yağmur, göklerden ve bulutlardan onların düşmanlarının başlarına inen en şiddetli savaşın siyasetini [gidişatını] gösterirler; şiddetli olmayan yağmur veya çiğ veya içme suyu, Ruhül-Kudüs’ün yüceliğinin ve öğretisinin göstergesidir ve yağmurun yokluğu da Manevi kuraklık ve kısırlık demektir.
    Yeryüzünde kuru toprak ve bir deniz, bir nehir, bir sel gibi birikmiş sular, birçok bölgenin, ulusun, sömürgenin halklarını; suların bozulması, insanların savaşlar ve zulümler nedeniyle büyük acılar çekmelerini; nesneleri kan bürümesi, devletlerin manevi ölümünü, yani, bölünüp siyasi bütünlüğünü yitirmesini; bir denizin veya bir nehrin taşması, karadaki siyasi yapının sulardan gelen halklar tarafından işgalini; suların çekilmesi, onların devletlerinin karada yaşayanlar tarafından ele geçirilmesini; şehirler için olan pınar/kaynak suları daima nehirler siyasetine yön vermiş olan kentleri; dağlar ve adalar, kara ve deniz kentleri ile buralara ait bölgelerin ve alanların siyasal yapısını; mağaralar ve dağlar kayalıkları, kentlerin tapınaklarını; insanların bu mağaralarda veya kayalıklarda saklanmaları, tapmaklarda İlahlarını sakladıklarını; evler ve gemiler, kara ve denizler siyasetinin içindeki aileleri, meclisleri ve kasabaları ve savaş gemileri, denizle simgelenmiş bir krallığın ordusu içindir.
    Hayvanlar ve sebzeler de çeşitli bölgenin insanları ve koşulları olarak konumlandırılmışlardır ve özellikle de ağaçlar, şifalı otlar ve kara hayvanları, toprakta tarımla uğraşan halkları; bayraklar,kamışlar ve balıklar, deniz siyasetine bağlı olanları; kuşlar ve böcekler, gökyüzü ve yeryüzü siyasetine bağlı olanları; bir orman bir krallığı; ıssız bir yaban da, zayıf ve düşkün bir halkı simgeler.

    Eğer Kehanet’te belirtilen dünya haritası birçok Krallıktan oluşuyorsa, bunlar doğal dünyanın birçok kısmı ile temsil edilmişlerdir; en soylular, göksel çerçevede ve sonra da ay ve bulutlar sıradan insanların yerine konulmuşlardır; daha az soylu olanlar dünya, deniz, nehirler ve içlerinde yaşayan canlılar olarak ve sonra da çok büyük ve güçlü hayvanlar ve yüksek ağaçlar Krallar, Prensler ve Soyluları ifade etmek için anılmıştır; çünkü tüm Krallık, Kral’ın kendi kişiliğinde vücut bulduğu için, Kral’ı temsil eden Güneş, ya da bir ağaç, ya da güçlü bir hayvan veya kuş veya bir Adam tüm krallığın simgesi olarak gösterilmiştir ve Aslan, Ayı, Leopar, Teke, gibi hayvanlar özelliklerine göre birçok Krallıklar ve devlet siyasetleri için konulmuşlardır: hayvanları kurban etmek, kılıç zoru ile Krallıkları zaptetmek için; güçlü yırtıcıların aralarındaki dostluklar da, Kralların aralarındaki barış olarak konulmuştur. Yine de bazen, Ağaç’ın Yaşam Ağacı veya Bilgelik Ağacı’nı, Hayvan’ın da Kadim Serpent olarak alınmasında olduğu gibi, sebzeler ve hayvanlar bazı belirli koşullar ve yazıtlar aracılığıyla başka simgeleştirmelere eriştirilmişler veya tapınılmışlardır.

    Bir Mahluk veya bir İnsan bir Krallık olarak gösterilmişse, onun uzuvları ve yetenekleri [benzetme] yoluyla Krallığın uzuvları olarak gösterilmiştir; örneğin Mahluk’un Başı, ülkeyi yönetmiş olan önceki yüce kişi yerine konulmuştur; kuyruğu, yönetilen ve yöneticileri izleyen sıradan halk içindir; eğer başlar birden fazlaysa Krallık’daki sivil iktidara orantılı olarak peşpeşe veya topluca sıralanan belli başlı merkezleri veya hanedanları veya sömürge alanlarını gösterirler; [eğer] herhangi bir başta boynuzlar varsa, bu o baştaki Krallıklar’ın askeri güçlerine oranla konuşlanışını gösterir; bakışlar, bakmak, öğrenmek için ve gözler anlayış ve siyasa sahibi adamlar için ve episkopoi de dinsel konularda Piskoposlar içindir; konuşmak, yasama için; ağız, sivil veya kutsal bir yasa-koyucu için; yüksek ses, güç ve iktidar için; alçak ses, zayıflık için; yeme-içme, yenilmiş ve içilmiş şeylerle simgelenenleri elde etmek için; bir mahlukun veya insanın saçları ve kuşların tüyleri, halk için; kanatlar, o mahluk tarafından temsil edilen Krallıklar’ın sayısı için; bir adamın kolu, onun gücünün veya gücü altındaki herhangi bir halk için; ayakları, halkın alt kesimi veya Krallığın en ücra bölgesi için; yırtıcı hayvanların ayakları, pençeleri ve dişleri, orduları ve ordu bölükleri için; kemikler, sağlam ve güçlendirilmiş yerler için; et, zenginlik ve malvarlığı için ve onların [uzuvların] hareketli günleri, yıllar için; [eğer] bir ağaç bir Krallık için konulmuşsa, onun dalları, yaprakları ve meyveleri tıpkı kuşların ve mahlukların kanatları, tüyleri veya yiyecekleri gibidir.

    Eğer bir kişi mistik anlamda ele alınmışsa, onun yetenekleri çoğunlukla onun davranışlarıyla ve çevresindeki nesnelerle simgelenirdi. Şöyle ki, Yönetici kişi, üzerine bindiği güçlü bir hayvanla; bir Savaşçı veya Fatih, kılıcıyla ve okuyla; güçlü bir adam, dev bir heykelle; bir Yargıç, tartı ve ölçülerle; özgürlük veya mahkumiyet anlamındaki  sözler, beyaz veya siyah bir taşla; yeni bir soyluluk, yeni bir adla; moral veya sivil yeterlilikler, kostümlerle; şan ve şeref, çok güzel bir harmaniyle; Krallık asaleti, eflatun veya al renkleriyle yahut bir taçla; hakkaniyet, beyaz ve temiz giysilerle; içten Pazarlıklılık, kirli ve süfli bir kostümle; salgın, matem ve aşağılanma, adi kumaşlarla; utanç, onursuzluk ve iyi iş arayışı, çıplaklıkla; yanılgı ve sefalet, buna sebep olan adamın veya kadının şarap kâsesinden içmekle; herhangi bir dini çıkar amacıyla kullanmak, o dine bağlı kişilere mal satmak [bezirganlık] ve alışverişte bulunmakla; herhangi bir ulusun sahte Tanrılarına tapınmak veya hizmet etmek, onların prensleriyle zina yapmakla veya onlara tapınmakla; bir Krallık Meclisi, kendi imajıyla; dinsel sapkınlık, şirk ile; savaşta yenilgi, bir insanın veya mahlukun yarasıyla; geçmek bilmeyen bir savaş belası, acı ve sancı ile; yeni bir Krallık kurabilmek için bir halkın gösterdiği çaba, doğum yapmaya çalışan hamile bir kadın ile; bir Devlet siyasasının [yapısının] veya dinin dağılması, bir insanın veya Mahluk’un ölüsüyle ve dağılıp gitmiş bir egemenliğin yeniden kurulması, bir ölünün yeniden canlanmasıyla simgelenmiştir.

    Kaynak:
    Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 (İkinci Bölüm sh:31-35)

    Yine konuya destek olması için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde kıyamet manzaralarının bahsedilen mana içeriğinde yani felaketler zinciri şeklinde olmadığına telmihen işaret etmiştir. Okuyalım

    Bir rüyaya benzer şekilde, Allah Teâlâ bana Kâbe’yi tavaf ederken bir hadise göstermiştir. Kâbe’yi yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte tavaf ediyordum. Bize iki mısra okudular, biri aklımda diğerini unuttum. Aklımdaki mısra şöyleydi:

    Biz de sizin gibi senelerce tavaf ettik

    Kâbe’yi hep birlikte tavaf ediyoruz

    Diğer mısraı unuttum. Bu hale şaşırdım. İçlerinden birisi bana bilmediğim bir isim söyledi ve şöyle dedi: ‘Ben senin atalarındanım.’

    Ben de ona ‘Ne zaman öldün’ diye sordum. Şöyle cevap verdi:

    ‘Kırk bin küsur sene oldu.’ Ben de:

     ‘Âdem’in bile bu kadar ömrü yoktur’ deyince, şöyle dedi:

    ‘Hangi Âdem’den söz ediyorsun: sana en yakın Âdem’den mi, başka bir Âdem’den mi?’

    Bu söz üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ‘Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’ hadisini hatırladım ve şöyle dedim:

    ‘Beni kendisine nispet eden bu atam o Âdemlerden olmalıdır.’

    Bu konuda da tarih bilinmese bile, hiç kuşkusuz âlem hâdistir. Âdem hadistir, çünkü onun Âdem mertebesine sahip olması mümkün değildir; kadimlik, başlangıcının olmaması demektir. Âlem ise Allah Teâlâ katından meydana getirilmiştir. Allah Teâlâ onu yokluktan var etmiş ve varlığını tercih etmiştir, çünkü ‘imkân’ hali âlem için zati niteliktir ve bu nedenle sürekli ‘tercih’ gerekir. Hükümlerin ortaya çılana mahalli olan hakikatlere ilave olan her şeyin sureti nispet ve izafetlerdir. Onların renk, sıfat, özellik gibi dışta varlıkları yoktur. Her nispetin izafenin, olgunun, rengin, niteliğin kendine özgü bir ismi ve isimleri vardır.

    Kaynak:
    Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye 28. Sifir, Üç Yüz Doksanıncı Bölüm. [hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul , c: 14, sh.285]

     

    **************************

    18/11/2013  
    Gazeteci yazar ve araştırmacı
    AYTUNÇ ALTINDAL Hakk’a Yürüdü.

    1945 yılında İstanbul’da doğdu.

     Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

    1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

    1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

    1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

    1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

    1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi.

     Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı.

     Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

    1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu.

     Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

    1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

    Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

    Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

    Allah Teâlâ rahmet eylesin.

    ***********************

    KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
    KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
    KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
    KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
    KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
    OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
    TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI 

     

     
  • ihramcizade 15:26 on 19 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    TRİPLE AGENT (2004) Üçlü Ajan 


    Yönetmen: Eric Rohmer             

    Senaryo:  Eric Rohmer 

    Ülke: Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Rusya

    Tür: Dram, Gerilim

    Vizyon Tarihi: 13 Şubat 2004 (Almanya)

    Süre: 115 dakika

    Dil: Fransızca, Rusça, Almanca, Yunanca

    Nam-ı Diğer: Triple Agent | Triple Agent

    Oyuncular: Katerina Didaskalou, Serge Renko,    Cyrielle Clair ,   Grigori Manoukov,    Dimitri Rafalsky

    Özet

    82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız Auteur Eric Rohmer, son el attığı konulardan biri olan casusluk filmidir. Daha sonra 2007 de Les Amours D’astree- (Romance of Astree et de Celadon) filmini çekmiş, 11 Ocak 2010 yılında Paris’te vefat etmiştir.

    4 milyon Euro bütçeye sahip Triple Agent (Üçlü Ajan) isimli filmin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir skandala konu olan gerçek bir Rus casus ile karısının hikâyesi üzerinden, [Beyaz Rus general ( ve gizli Sovyet ajanı ) Nikolai Skoblin ve kaybolması ve diğer Beyaz Rus generalin Evgenii Miller cinayetinde yer alması gerçek bir hikayesine dayanılarak] çözülmemiş bir gizemi konu alan hayali bir kurgu olarak çekilmiştir.  Filmdeki isimler, karakterler ve hikayedeki bazı döngüler hayal ürünüdür.

        Arsinoe: Katerina Didaskalou

        Fiodor Voronin: Serge Renko’nun

        Maguy: Cyrielle Clair

        Boris: Grigori Manukov

        General Dobrinsky: Dimitri Rafalsky

    Özet

    (Mayıs/ 1936)  Halk Cephesi Fransada genel seçimleri kazanmış, İspanyada iç savaş başlamıştır. Paris’te bir apartman dairesinde , Fiodor Voronin[Serge Renko],Çarlık ordusunun emekli bir generalin Yunan karısı Arsinoe [Katerina Didaskalou]ile görünüşte sakin bir hayat yaşıyorlar. Voronin Beyaz Rus Askeri Birliği bir milletvekili olduğundan ve yakında yaşlanan General Dobrinsky [Dimitri Rafalsky] yerine aday olmak istemektedir. Ancak sahte Alman görüntüsü veren Ruslar tarafından Dobrinsky bir iz bırakmadan ortadan kaçırılır. Bu olayda Voronin yakın planda ve generalin yardımcısı olduğu için bir şüpheli kabul edilir. Voronin’in sorgulamaya giderken kaçar ve Dobrinsky gibi izi bulunamaz. Eşi Arsinoé nerede olduğunu kanıtlayamaz.  Evde, çiftin adına düzenlenmiş bir Çek pasaportu bulunduğundan o da casuslukla suçlanır. Kanıtlara rağmen General Dobrinsky’nin kaçırılmasının suç ortaklığı suçlamasıyla suçlu bulunur.  Arsinoé ağır hapis cezası alır.  Hapiste, daha önce başlamış olan kemik veremi daha da kötüleşir.  9 Eylül 1940 tarihinde, sol ayağı kesilir ve bir ay sonra ölür.

    Bu kaçırılma olayından sonra Nazi Almanya’sının ve Sovyet Rusya’nın imzaladığı anlaşmanın şaşırtıcı haberi, demokratik toplumları şaşırttır ve bu ikiyüzlülük, herkesi dehşete düşürür.

    Voronin, General Dobrinsky’yi kaçıran casus olarak kabul edilsede, Almanlar, Ruslar ve Fransızlara çalışan birimi olduğu kesinleşmez.. Akibeti  hakkında birçok varsayımlar ileri sürülür. NKVD tarafından öldürüldüğü ihtimali üzerinde durulur.

    NKVD (Narodnıy komissariyat vnutrennnih del) veya İçişleri Halk Komiserliği, Sovyetler Birliği’nin çeşitli meselelerini[kaynak belirtilmeli] idare eden devlet birimidir. Sovyetler Birliği’nin gizli polis teşkilatları OGPU ve Çeka’nın yerini alan Devlet Güvenlik Baş Müdürlüğü (GUGB), NKVD’nin en çok bilinen bölümüdür. Katyn Katliamı ve Holodomor’dan sorumlu oldukları iddia edilir. Stalin zamanında günde 600-700 kişi tutukladıkları da söylenir.

    Aslında bu tür ajanlar öldürülmez dördüncü bir ülkeye kaçar/sırlanır. Yakın zamanda Ajanslara düşen Hitler haberi bu tür varsayımların gerçek olabileceğinin işaretidir diyebiliriz. Filmin “üçlü Ajan” olarak adlandırılması Voronin’in kabiliyetini göstermesi açısından önemlidir. Ajan Voronin, eşini, çevresini ve devletleri idare etmesi, kullanması ve ikinci dünya savaşı başlayışında çıkan olaylar içinde aktif olarak bulunması ve 82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız auteur Eric Rohmer, ihtiyarlığında casusluk filmi çekmesi birçok soru işaretini akla getiriyor. Kısacası Ajan Voronin her tarafı idare etmiş, izini kaybettirmiştir. Unutulmaması içinde kurgu film fantezisiyle sunulmuş tarihte yerini almıştır.

    ****

    Nazi lideri Adolf Hitler’in ölümüyle ilgili olarak ortaya şok bir iddia daha atıldı

    27-01-2014  06:47:24

    Hitler’in aslında 1945’te Berlin’deki sığınağında intihar etmediğine kanıt olarak bir fotoğraf dahi yayınlandı.

    Bir kitapta yayınlanan fotoğrafta Hitler’in aslında 1945 yılında Berlin’den kaçmayı başararak önce Arjantin’e sonra Paraguay’a gittiği belirtilirken Hitler’in burada 95 yaşına kadar yaşadığı ileri sürüldü.

    Hitler’in Adolf Leipzig ismi kullandığı ve 12 bin kişilik Nossa Senhora do Livramento kasabasında “yaşlı Alman” olarak anıldığı ölümüne dek siyahi kız arkadaşı Cutinga ile birlikte oldukça mutlu bir şekilde yaşadığı iddia edildi.

    http://www.muhalifgazete.com/haber/90218/hitlerin-olumuyle-ilgili-sok-iddia.html

     **

     Hitler’in ölümüyle ilgili şok iddia! Kafatası başkasının çıktı!

    28-09-2009 08:44

    ABD’li bilim adamları, Hitler’in intihar olarak bilinen ölümünü incelemeye alarak şok bir iddia ortaya attı. İşte ayrıntılar.

    ABD’li bilim adamları, yıllarca Rus arşivlerinde saklanan Hitler’in kafatası kalıntılarının bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.

    Hitler’in 30 Nisan 1945’te kendisini kafasından vurarak intihar ettiği iddia ediliyordu. Connecticut Üniversitesi’nin Hitler’in kafatası üzerinde yaptığı DNA testleri bu iddiayı çürüttü.

    History Channel için hazırlanan “Hitler’in Kaçışı” isimli belgeselde açıklanacak araştırmaya göre kafatası 40 yaşında bir kadına aitti, Hitler ise 1945’te 56 yaşındaydı.

    http://www.medyafaresi.com/haber/29934/yasam-hitler-in-olumuyle-ilgili-sok-iddia-kafatasi-baskasinin-cikti.html

    http://www.sabah.com.tr/Dunya/2009/09/28/hitlerle_ilgili_sok_iddia

    Filmden

    “Kapitalist bir toplumda yaşayan herhangi bir sanatçı veya aydın için akademik sanatın susturulması demek hâlihazırda sosyalist bir ülke sınırları içinde ‘değiştirilebilir’ bir eylem demektir.”

    **

    “Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz.”

    **

    Yoldaş Thorez: “Gücü ele almanın zamanı değil. Tüm grevler sonlanmalı. “

    Fiodor Voronin: Aferin, Yoldaş Thorez! Joe amca seni iyi eğitmiş.

    Bunu nereden biliyorsun?

     Güven bana. Oldukça çok şey biliyorum. Sovyet politikası değişiyor. Bu durum biz Beyaz’lar için sorun teşkil etmiyor; fakat yeni komşularımızın bu U-dönüşünü nasıl açıklayacağını merak ediyorum.

    Peki ya grevler?

     Ne düşündüğümü mü soruyorsun?

     Partimin bu işte bir parmağı yok. Grevler, işçilerin verdiği içgüdüsel tepkilerden ibaret.

    Peki bunu onaylıyor musun?

     Bu farklı bir konu. Grevler gerçek. Parti bunu dikkate almalı. Fakat utanç verici bir gerçek?

     Öngörülemeyen her olay gibi, politikacılar buna da adapte olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Fakat bir vatandaş olarak, senin de içgüdüsel bir tepkin yok mu?

     Tabii ki var. Bu olaylar beni şaşırtıyor ve beklentiye sokuyor.

    Düşmanlık yok mu?

     Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz. Yine de, Trotsky’cilerin ve Pivert’cilerin Fransız Devrimi’ni ilan etmesi konusunda endişeliydim. Neden siz Komünistler devrime karşısınız?

     Popüler Cephe tarafından ateşlenen umut ateşini söndürecek olan ve başarısızlık ile sonuçlanacağı kesin olan bir devrime karşıyız. Trotsky’nin Faşizm’e karşı Radikal’lerle birlik olmanın  “suç teşkil eden” ve “aptalca” bir davranış olduğunu söylediğini gördüğüm zaman akli becerilerinin söndüğünü farkettim. O, Faşizm ve Nazizm’in getirdiği değişiklikleri göremeyen, kör bir aptal. Biz Komünistler sadece Radikallerle ve Sosyalistlerle değil tüm demokratlarla birlik olacağız. Burjuvalarla, Katolik’lerle  Ortodokslar?

     Ve Protestan’larla, tabii kolonilerdeki Müslüman’larla, hatta Beyaz Ruslarla bile. Generallerle bile mi?

    Evet, onlar artık zararsız. Kusura bakma, sen General olarak hizmet vermiş miydin?

     İç Savaş’ta. 22 yaşındaydım. 20 yaşında bir general ha?

     Bu Napolyon’dan bile iyi. Kariyerim onunkinden kısa oldu. Eğer Kızıl olsaydım tıpkı sınıf arkadaşım Mikhail Nicolayevitch Tukhachevsky gibi ana karargahta Komutan olmuştum. Fakat sürgünde, dikkat çekici rütbeme rağmen, masa başında çalışıyorum. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Kızıl’larla savaş halindeyim. Fikirlerimiz uyuşmuyor; fakat hayat bizi yan yana getiriyor. Ana karargah komutanı Tukhachevsky benim eski bir arkadaşım. Kardeşim onun emrinde hizmet verdi.

    Ve kader seni Fransa’da, Kızıl bir komşuyla karşılaştırdı.

    İşimin bir kısmının Sovyet ajanlarının aramıza sızmasını engellemek olduğunu inkar edecek değilim. Bunu herkes biliyor, özellikle de Parti’dekiler. Ne var ki, bir şey olmayacak. Artık Sovyetlerle ilgilenmiyoruz.

    Dimitrov geçen sene ne demişti, biliyor musun?

     “Bizim için Beyaz Ordu, bir filin 1000 mil uzağında sıçrayan bir pire gibi.” Asıl amacımız 6 sene önce Sovyetlerin General Kutyepov’u kaçırdığı zaman olanların tekrar yaşanmamasını önlemek. Fakat Sovyetlerin bu işte parmağı

    Bu konuya girmeyelim.

    Olan oldu, Kutyepov ortadan kayboldu. O popüler ve kararlıydı; bu yüzden tehlikeliydi, ki bunu şu anda görevde olan zararsız General Dobrinsky için söylemek mümkün değil.

    **

    Fiodor Voronin: Alexei!

    - Seni görmek ne güzel!

    - Paris’te misin?

     Evet, taksi şoförlüğü yapıyorum.

    Arsinoé, kuzenim Prebs Alexei Trofimovitch Cherepnin ile tanış.

    Memnun oldum.

    Yemek yemeden hiçbir yere gitmiyorsun.

    İşte, mütevazı bir hayat sürüyorum fakat bundan daha farklı bir şeyler yapmayı tercih ederdim; daha değerli şeyler.

    Beni Beyaz Ordu kadrosuna alamaz mısın?

     Korkarım bunu yapamam. Birliğimiz çok fakir. Rusya’dan getirdiğimiz kaynaklarla yaşıyoruz; fakat zavallı Dobrinsky bazı yersiz yatırımlar yaptı ve neredeyse sıfırı tükettik.

    Neşelen! Taksi şoförlüğü, masa başında çalışmaktan daha onurlu ve daha eğlenceli bir iştir.

    Belki de bazı dostlarımın izinden gidip Franco’nun ordusuna katılmalıyım.

    Bunu yapmanı tavsiye etmem. Franco için savaşmak istiyormuş.

    Neden olmasın?

     Komünist mi oldun?

     Neredeyse tamamı Komünist olan bir toplumda yaşıyorum. Birliğimizden ben sorumluyum. Şu andaki hükümet, İspanyol milliyetçilerine, Kızıl’lara el altından destek vererek karşı çıkıyor. Birliğimizden bazılarının benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum. Dobrinsky, Salamanca’da Franco’nun sağ kolu olmamı istedi. Ben reddettim. O da pes etti. Yavaş yavaş ondan daha güçlü bir konuma geliyorum. Dobrinsky’nin yakında emekli olacağını ve senin onun yerini alacağını söylüyorlar. Eğer bu gerçekleşirse, Birliğimizi tepeden tırnağa değiştireceğim.

    Ne anlamda?

     Geleneksel ve intikam odaklı duyguları temizleyerek.

    Vatanımızı kendi kaderine mi terk edelim yani?

     Ne yapabiliriz ki?

     Kaygılanma. Hâlâ Komünizm’in kendi kendini yoketmeye yönelik bir ütopya olduğunu düşünüyorum.

    Bu gerçekleşmediği sürece, Bolşevikler ortadan kalkmaz. Görünüşe ya eski atılganlıklarını kaybediyorlar, ya da akılları başlarına geliyor. Artık global devrimle ilgilenmiyorlar.

    Söylediklerine inanıyor musun?

     Sorun şu ki, aslında bunları söylemiyorlar. L’Echo de Paris*’nin geçen haftaki sayısını okudun mu?

     Parti’nin tüm yetkililerini büyük bir planla öldürmeyi düşündüğü o saçmalığı mı?

     “Büyük plan!” Tanrı aşkına! Buna inandın mı?

     Bu ultra-militaristler ve Corvignolles ajanları tarafından uydurulmuş bir haber. Kesin konuşmak gerekirse, La Cagoule*’un askeri kanadı tarafından.

    Oldukça iyi bilgilendirilmişsin.

    Bunları sana kim söyledi?

     Asla kaynaklarımın adını vermem. Benim bir Cagoule üyesi olmadığımı nerden biliyorsun?

     Eğer olsaydın, söylemezdin.

    Buna güvenme. Sana inanılmasını istemiyorsan, bazen doğruyu söylemek yalan söylemekten daha akıllıcadır.

    Bana inanmıyor musun?

     Hayır.

    Tam üstüne bastın!

    Gitmem gerek. İşe dönmeliyim.

    Taksi işine. Yemek için çok teşekkürler.

    Yakında görüşürüz. Çok yakında.

    **

    Arsinoe:     Kuzenin oldukça meraklı görünüyor.

    Fiodor Voronin: Bu normal. Kendi hakkında bilgi veriyor. Her şeyi bilme konusunda abartılmış bir üne sahibim. Böyle durumlarda konuyu değiştirmek hoşuma gider. Fakat bunu ona yapmam. O iyi biri. Ona acıyorum.

    - Yeterince mutlu gözüküyor.

    - O asil biri. Sürgün edilmedi. Araba kullanabilecek kadar şanslı. Bu bir prens için aşağılayıcı bir iş fakat Ruslar aşağılanmaya yatkındır. Fakat ben öyle biri değilim. Tanrı’ya şükür, kendimi aşağılamıyorum. Kimseye emir de vermiyorum, en azından açık açık. İpleri çekiştiriyorum. Ne ipi?

     Ne demek istediğini anlıyorum, fakat nasıl oluyor?

     Bu bir meslek sırrı. Hatta bir devlet sırrı.

    Karar veremedin mi?

     Ne oldu?

     Bir şey yok. Yemekte söylediklerimi düşünüyordum. Meraklı olan kuzenin değildi. Konuşkan olan kişi sendin. Onunla daha kısa konuşabilirdim. Esprili biri sayılmaz, fakat iyi biri. Sorun onunla alakalı değil. Birileri yanımızdayken, bana hiç söylemediğin şeyleri öğreniyorum.

    Ne gibi şeyleri?

     Mesela, İspanya’daki şu konferansa katılmayacağını.

    Sana söylemedim mi?

    Belki de söylememişimdir. İlgileneceğini düşünmedim. Sana her şeyi anlatmıyorum. Başkalarına daha fazlasını anlatıyorsun. Hatta Komünist komşularımıza bile. Bu doğal. Beyazlar ve Kızıllar politika için yaşar. Senin elinde sanatın var. Ben de politikayla ilgileniyorum, bunu biliyorsun! Bu yüzden Rusça konuştuğumuzda sana tercümanlık yapıyorum.

    Sağol yahu.  Benimle politika konuşuyorsun; fakat kendi politikanı değil.

    Politika meraklısı değilim.

    Devlet sırların yok, öyle mi?

     Birkaç tane var. Fakat sır

    Olmayanlar da mı var?

     Bunları da söylemiyorsun! Bunları ikinci ağızdan öğrenmek zorunda kalıyorum. Mesela?

     İspanya’ya gitmeyi reddetmen gibi. Buna özel bir ilgi göstereceğini düşünmemiştim. Bunu daha önce söyledim, yine söylüyorum. Kusura bakma ama, neyin beni ilgilendirdiğine sen karar veremezsin. Yabancılara kendi karından daha çok güveniyorsun!

    Tabii ya

    Sana her şeyi anlatmamı ister miydin?

     Anlatabileceğim her şeyi?

     Hayır Fedya.

    Biraz abarttım. Fakat sana daha önce söylemediğim bir şey söyleyeceğim. Bu seni üzebilir. Daha önce birbirimize hiç kötü şeyler söylememiştik. Seni olduğun gibi, yeteneklerinle ve zayıflıklarınla sevdiğimi biliyorsun. Beni rahatsız eden ve senden soğutabilecek tek şey, bu tavrını haklı çıkarmaya çalışman

    Suskunluğumu mu?

     Sanırım doğru kelime bu. Yalan söylemiyorsun, bir şey de saklamıyorsun fakat benimleyken, devlet sırlarını normal bilgilerle aynı kefeye koyuyorsun. Belki de bunun sebebi, başkalarına yalan söylemeyi umursamıyor olmamdır. Konu sen olunca, bunu umursuyorum.

    Hiç yalan söylemediğini söylemiştin. Şaka yapıyordum.

    Benim işimde, üzeri örtülmüş  

    - Bu ifadeyi biliyor musun?

     – Tabii ki. Aslı Yunanca. “Süsleyerek üzerini örtmek”.

    Benim işimde, üstü örtülmüş bir ifadeyle söylemek gerekirse, “istihbarat” veya “casusluk” konusunda, neyin sır olup neyin olmadığını söylemek çok zordur. Bu yüzden bugün Alexei’ye karşı dürüst olmuş olmama rağmen zararsız şeyler konusunda dürüst olamam. Dolaylı yoldan anlattığımı söyleyeceksin.

    Dinliyorum.

    Bunu nasıl daha açık anlatabilirim?

     Gizlilik yemini ettim. Bazı konularda, yalan söylememek adına hiç konuşmuyorum. Fakat yakın olmadığım bazı kişilere küçük yalanlar söylüyorum. Diğer insanlar umrumda değil. Fakat sana karşı her zaman tamamen dürüst olmayı deniyorum ve bunu isteyerek yapıyorum.

    **

    Arsinoé, çantamı gördün mü?

     Buradaymış. Birkaç günlüğüne Belçika’ya gidiyorum.

    - Kasım’da olduğu gibi mi?

     – Evet, Brüksel’e.

    Ya sonra?

     Sonra eve geleceğim.

    Berlin üzerinden mi?

     Bunu kim söyledi?

     Geçen gün Maguy söyledi.

    Ne dedikodu ama!

    Ona kim söylemiş?

     Sadece Dobrinsky ve ben biliyorduk. Kayınbiraderi seni görmüş.

    Doğru, o Berlin’de yaşıyor. Gelip bir selam verebilirdi. Biriyle birlikteymişsin. Ardından bir bakanlığa girmişsin.

    - Hangisine?

     – Bilmiyor. Hepsi bu mu?

     – Sinirli görünüyorsun.

    - Bu çok gizli bir işti!

    - Karına söyleyemeyecek kadar mı?

     – Başkalarını boşver!

    - Onlar zaten biliyor.

    - Umarım yanlış kişiler bilmiyordur. Boris’e karısının çenesini kapatmasını söyleyeceğim! Tabii çok geç olmamışsa. Bu sefer, sana güvenmediğimi söyleme. Açıklayacağım.

    Hayır, eğer bu bir sırsa, yapma.

    Her şeyi söylemeyeceğim. Birliğin paraya ihtiyacı var. Kaynaklarımızın yarısı tükendi. Bazı Alman firmaları bize yardım etti ama artık tüm para hareketleri Nazi’lerin onayından geçiyor. Farkedildiğimde bunun peşinde koşturuyordum. Nazi’lere yakın oluyormuş gibi gözükmemeliyiz. Bu çok komik!

    Komik mi?

     Sanmıyorum. Burada güç solun elinde. Maguy bana farklı bir şey söyledi. Komünist ajanı olmandan şüpheleniliyor. Buna gülerim işte. İstersen bana ikili ajan de, istersen üçlü! Her şeyi Beyaz Ordu’nun veteranlarını desteklemek için yapıyorum! Bu kolay bir iş değil. İki tarafla da dostça ilişkiler yürütmek kurnazlık ister. Ben bir askerim. Kurnazlığı savaş alanında öğrendim. Bu durumu satranç oynar gibi idare ediyorum; hamlelerimi saklıyorum. Bu askerlikten daha az onur verici; fakat kimseye boyun eğmiyorum. Bir taksi şoförü, memur veya satış danışmanı gibi dalkavuk değilim. Dünyanın gözü önünde değilim; fakat perdenin arkasında iyi bir yerim var. Devletlerin derinliklerine inmeyi, asıl işleri bu olan gazetecilerden daha iyi başarıyorum. Onlar gibi, sadece gözlem yapmakla yetinmiyorum. Olaylarda bir rolüm var. Bunu dolaylı yoldan yapıyorum; fakat olayları etkileyen insanlarla yaptığım bilgi alışverişi belirleyici olabiliyor. Çılgın olduğumu mu düşünüyorsun?

    **

    Arsinoé:

    Voronin: Peki ya sahte Alman?

     O nereden geldi?

     Doğruyu söylemek gerekirse sahte değildi. O kişi, eskiden elçilikte askeri bir ateşe olarak görev yapan ve politik sebeplerden dolayı gözden düşen Albay Werner von Nussdorf’du. Naziler için çalışıyor olması imkansız.

    Ayrıca bu işten ne gibi bir kazançları olabilir ki?

     Rusların ne kazancı olabilirdi ki?

     Bunu da anlayamıyorum. Bu yüzden şüpheye düşmedim. Bir Kutyepov vakası daha ha?

     Çok aptalca. Tıpkı satranç gibi. Yenilmesi en zor hamleler, en aptalca olanlardır. Herkes bir çömeze yenilebilir. Benim gibi yani?

     Fakat onlar çömez değil. Zavallı Dobrinsky nasıl bir tehdit oluşturabilirdi ki?

     Belki de basit bir kaçırma olayı değildi. Belki de Dobrinsky yolundan çekilmeni isteyip sana bir zarf attı. Bu onun tarzı değil. Bu işi Sovyetler yaptı. Fakat Tanrı aşkına, neden?

     Bu çok mantıksız. Rusya’da onun için bir geçiş töreni yapıp, Sovyet cennetinde emekliye ayrıldığını söylemek ha?

     Bunu işkence altındayken bile söylemez. Peki ya onu benzer biriyle değiştirirlerse?

     Sahte bir general yaratıp, fotoğrafını çekip, filme alırlarsa?

    **

     

     
  • ihramcizade 17:05 on 18 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    SEKS DÜŞKÜNÜ BİR FİLİSTİNLİ 


    ALINTI
     Ertuğrul ÖZKÖK / 18 Şubat 2013

     YAZIMIN başlığının ne anlama geldiğini en sonda yazacağım.

    Önce pazar akşamı yaşadıklarımdan başlayacağım.

    Türkiye’de Yahudi olmak kolay bir hayat değil.Önceki akşam Ulus’taki Musevi okuluna girerken bunu bir kere daha hissediyorum.

    “Hissetmek” diyorum, çünkü bilmek yetmiyor.

    Hayatlarının en güzel günlerindeki çocukların, her santimetrekaresi güvenlik endişesi ile düzenlenmiş bir okulda yaşamasının ne olduğunu gerçekten hissetmek gerekir.

    * * *

    Oysa bu akşam oraya bambaşka bir şey için gidiyoruz.

    Bir film seyredeceğiz. Filistinli bir genç adamın yazdığı ve oynadığı bir filmi…Önce bir itirafta bulunayım. Pazar günleri program yapmayı hiç sevmiyorum. Bu filme de sırf, yapımcısı  bir arkadaşımın eşi olduğu için gittim. Söylene söylene yani…

    * * *

    Salon tamamen dolu.

    Küçük bir kısmı hariç, seyircilerin neredeyse hepsi, Türk-Yahudi cemaatinden insanlar. Pırıl pırıl, modern bir Türkiye profili…Yanımda Milliyet gazetesinin yazarı Sami Kohen ve eşi oturuyor.

    Sol yanımda ise, beni Yahudi cemaati ile tanıştıran ve Türkiye’nin bütün önemli sorunlarında perde arkasından rol yüklenip ülkesine, yani Türkiye’ye hizmet eden aziz bir insan. Bensiyon Pinto…

    * * *

    Seyredeceğim filmin henüz Türkçe adı yok.

    İngilizcesi “Peace After Marriage”Yani “Evlilikten Sonra Barış”…Sonra film başlıyor. Daha jenerikte “Bu ne ya” diyorum.

    “İyi ki gelmişim…”

    “Pembe Panter”den beri seyrettiğim güzel jeneriklerden biri. Büyük Hollywood geleneğinin artık unutulmuş bir  örneği..

    Üstelik yapan da bir Türk…

    Kız bulamayan bir Filistinli Yahudi kızla yatınca ne olur

    FİLMİN kahramanı Arafat isimli Filistinli bir çocuk.

    Seks düşkünü ama bir türlü kız bulamıyor. Annesi ve babası onu devamlı iyi bir Müslüman kızla evlendirmeye çalışıyor. Onun derdi ise sadece yatacak kız bulmak. Durmadan porno seyrediyor ve mastürbasyon yapıyor. Sonunda porno bağımlılığından kurtulmak için psikolojik yardım veren bir kuruluşa gidiyor ve hayatı değişiyor. Ona yardımcı olsun diye bu işleri iyi bilen bir arkadaşı sonunda onu öyle bir kızla tanıştırıyor ki, her şey altüst oluyor. Çünkü kız İsrailli.Olay bir anda bir İsrail/Filistin, Müslüman/Yahudi olayı haline geliyor. Ama dikkat, ortada siyasi falan bir şey yok. Her şey komik. Gerçekten kahkahalarla gülüyorsunuz.

    Arafat, İsrailli kızla  yatmak nasıl bir şey

    -Arkadaşı Arafat’a soruyor: “İsrailli bir kızla yatmak nasıl oluyor?”

    Cevap: “Şöyle söyleyeyim. İnsanlık tarihinde ilk defa bir Filistinli bir İsraillinin bu kadar yakınında patlıyor ve can kaybı yok.”

    * * *

    -Arafat: “Ben evleniyorum.”

    Anne: “Kız Filistin’den mi?”

    Arafat: “Biz Filistin diyoruz ama onlar başka şey diyor.”

    * * *

    -Anne: “Hiç olmazsa oğlumuzun eşcinsel olmadığını öğrendik.”

    Baba: “Bir İsrailli ile evlenmesi yerine eşcinsel olmasını tercih ederdim.”

    * * *

    -İsrailli kızın arkadaşı: “Düşünebiliyor musun, şu anda vajinan Ortadoğu barış sürecinin parçası haline geldi.”

    * * *

    Baba: “Oğlum ölmeden önce torunumu görmek istiyorum.”

    Arafat: “Baba bu cümleyi seyrettiğin Türk dizilerinden öğrendin değil mi?”

    * * *

    -Anne: “Çocuğun yarı Filistinli yarı İsrailli olacak?”

    Arap arkadaşı: “Fena mı işte, birbirlerini döverler.”

    * * *

    İsrailli kız: “Bu iş zor. Çocuğun dini ne olacak?”

    Arafat: “Hiç mesele değil. Pazartesi, salı, çarşamba Müslüman; perşembe, cuma cumartesi Yahudi olur. Pazar günleri de Allah tatil yapar.”

    FİLİSTİNLİLER, İSRAİLLİLER TÜRKLER VE HERKES ORADA

    Filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Ghazi Albuliwi Ürdün’de, Filistin mülteci kampında doğmuş. İki yaşındayken Amerika’ya göç etmişler.

    Kardeşi Bandar Albuliwi, American Film Institute’de master yaparken aynı sınıftan Faruk Özerten’le tanışıyor.

    O sırada Ghazi bu senaryoyu gönderince yapımcılığını üstlenmeye karar veriyorlar.

    Anne rolünü oynamak üzere ünlü Filistinli aktris ve yönetmen Hiam Abbas’a teklif götürüyorlar. Kabul ediyor ve proje başlıyor.

    İsrailli kız rolünü ise gerçek bir İsrailli Yahudi olan Einat Tubi oynuyor. Filmin finansman işlerini eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in oğlu Arın Çetin ve Özgür Uçkan üstlenmiş.

    Biz de biraz dalga geçsek iyi olmaz mı

    SALON Türk Yahudilerle dolu. Filistinli bir çocuk İsrail’le, Yahudilerle dalga geçiyor.

    Ama aynı şekilde Filistinlilerle de…Aralarında bu kadar büyük tarihi sorun olan iki toplum böyle ti’ye alınır mı? Alınması doğru mu?Kimse kusura bakmasın. Bu tarihi sorunun sorumlusu bu nesiller değil. Ama acısını onlar da çekiyor.Ortadoğu’da bugüne kadar herkes her şeyi ciddiye aldı. Fanatikler, siyasetçiler, devlet terörleri, canlı bombalar, mücahitler, Mavi Marmara’lar, her şey, herkes devreye girdi. Sorunu sertleştirenler, fanatikleştirenler çözemedi. Şimdi biraz geri çekilsinler ve gençler ön saflara çıksın.Dalga geçerek, iki tarafı da yumuşatsınlar.Belki o zaman çözebiliriz.O nedenle bu filmi birilerinin Başbakan Erdoğan’a da seyrettirmesini çok isterdim.

    Bu film Türkiye’de bir ‘Eyvah Eyvah’ etkisi yapabilir

    FİLM mayıs ayında Brezilya’da gösterime giriyor. Türkiye için büyük yapımcılar henüz adım atmamış. Ama ben eminim bu film Türkiye’de de kendi çapında bir Filistin ‘Eyvah Eyvah’ı etkisi yapabilir.

    Herkese tavsiye ediyorum. Özellikle de büyük dağıtıcılara…Bir seyredin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ghazi’nin dediği gibi, “Bu bir politik film değil, seks komedisi”. Harika bir komedi.

    İyi pazarlanırsa “Yunan Düğünü” gibi bir etki yaratabilir.

    Arafat’ın duvarında iki poster var.

    Biri Woody Allen’ın bir filminin afişi.

    Öteki ise benim de çok sevdiğim yeni Indie gruplardan “The Killers”ın konser afişi.

    Yani Woody Allen kalitesinde ve tadında bir New York filmi…

    Erişim:

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25832016.asp

     

     
  • ihramcizade 15:38 on 17 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: 'STRANGER İN STRANGER LAND', , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    ‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI 


    440px-Franz_von_Stuck_003
    Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

    Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907’de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

    İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

    1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947’de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

    Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

    Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929’daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

    Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

    Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

    Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

    Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

    Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

    Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

    Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

    O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

    Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

    Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

    ‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

    Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

    1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

    Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

    Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

    1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

    Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

    Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

    Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

    Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

    Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

    Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

    ‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

     Kısaca bir Özet

     ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

    Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

    Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

    Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

    Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

    Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

    Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

    Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

    Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

    Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

    Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

    Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

    Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

    Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

    Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

    Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

    Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

    Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

    ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

    Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

    •             50’li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

    •             evlenmeden birlikte yaşamaya

    •             bireysel özgürlükler

    •             barış

    •             hükümetin eylemleri sorgulamak

     

    Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

    Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

    Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

    Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

    Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

    Kaynak:

    Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

    Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

    http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

    http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

    http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

    http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

    http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

    http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

    http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

    KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

    Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

    Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

    Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

    “‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

    “Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

    “‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

    “Ne anlaşılıyor?”

    “Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

    Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

    KARGA YUVASI-Ben Caxton
    Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

    Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

    Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
    Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
    Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
    Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

    “Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

    “Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

    “Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

    “Ama Jubal!”

    “Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

    “Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

    “Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

    “Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

    “Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

    Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

    En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

    “Sonuç?”

    “Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

    “Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

    “Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

    “Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

    Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

    Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

    Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

    “Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

    Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

    Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

    “Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

    “Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

    “Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

    “Şimdi kusacağım!”

    “Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

    “Ukalalığı bırak. Durum ne?”

    “Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

    “Evet ama…”

    “Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

    “Anlayamadım?”

    “Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

    “Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

    “Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

    “Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

    “Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

    “O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

    “Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

    Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

    Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

    Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

    “Hı?”

    “Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

    “Grokladım.”

    Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

    “Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

    “Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

    Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

    Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

    Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

    Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

    Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

    Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

    Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

    Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

    “Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

    Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

    “Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

    “Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

    “Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

    “Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

    “Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

    “Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

    Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

    “Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

    “Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

    “Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

    “Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

    Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

    “Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

    “Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

    “Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

    Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

    “‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

    “Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

    “Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

    “Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

    Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

    “Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

    “Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

    “Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

    “Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

    “Bu beni etkileyen bir şey değil.”

    “Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

    “Kesinlikle geçer not alırlar.”

    “Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

    “… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

    “Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

    Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

    “Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

    “Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

    Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

    Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

    “Haklı olduğundan eminim.”

    “Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

    “Ahmaklar başka ne ister?”

     Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

    “Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

    Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

    “Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

    Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

    Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

    “Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

    “Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

    “Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

    (“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

    “Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

    Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

    Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

    Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

    Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

    Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

    Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

    Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

    Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

    Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

    Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

    Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

    Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

    Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

    “Sen Tanrı’sın.”

    “‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

    “Evet. Jill Tanrı’dır.”

    “Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

    “Ve sen de Tanrı’sın.”

    “Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

    Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

    Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

    “Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

    “Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

    “Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

    Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

    “Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

    Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

    Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

    “Ama bu düşünce müstehcen!”

    “Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

    Ama… sh:519

    “Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

    Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

    Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

    Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

    Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

    Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

    Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

    “Sorun nedir, tatlım?”

    “Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

    “Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

    “Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

    “Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

    538 “Senin insanların mı, Mike?”

    “Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

    “Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

    Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

    Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

    “Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

    “Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

    “Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

    “Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

    “San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

    “Jubal, sen korkağın tekisin.”

    “Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

    Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

    “Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

     “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

    “Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
    Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

    “Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

    “Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

    “Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

    “Senin midenden ne haber?”

    “Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

    “Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

    “Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

    “O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

    “Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

    “Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

    “Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

    Kadınlarla ilgili bir şey.”

    “Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

    “Şimdi, Jubal.”

    İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

    “Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

    “Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

    “Tanrı aşkına!”

    “Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

    “Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

    “Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

    Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
    Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
    “Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
    “Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
    ‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
    “Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
    “Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
    Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
    “Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
    “Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe) 
     
  • ihramcizade 11:53 on 12 February 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , İlm-i Ledün sahipleri   

    BEDDUÂ, KÖTÜYE YARDIM ETMEK MİDİR? 


    İlm-i Ledün sahipleri bir kötüye yardım etmek istedikleri zaman o kişiye beddua ederler. Avam-ı nas ise muhayyilesinde bunu düz manada yorumlar. Aslında bu beddua kötünün necatı olmuştur.

    Bir kadının bir tavuğu vardı, ondan başka hiçbir varlığı da yoktu. Bu tavuk, kadın için yumurtluyordu. Derken bir gün bir hırsız gelip tavuğu çaldı. Kadın ta­vuğun çalındığını öğrenince hırsıza bedduâ etmedi, bilakis bu işi Allah Teâlâ’ya havale etti. Hırsız tavuğu aldı, boğazladı ve tüylerini yoldu. Birden bire hırsızın yüzü tavuğun tüyleriyle kaplanı­verdi. Ne yaptıysa bu tüylerden kurtulamadı. Kime sorduysa hiç kimse onun tüylerden nasıl kurtulacağına dâir bir çözüm sunamadı. Derken İsrailoğullarından bir bilgine rastladı. Du­rumu ona da anlattı. Bilgin şöyle dedi:

    “Bunun ancak bir şifâsı vardır. Tavuğunu çaldığın kadının sana bedduâ etmesidir. Şâyet bedduâ edecek olursa, bu has­talığından da kurtulursun.” Bunun üzerine adam kadına bazı kimseleri gönderdi. Bu kimseler:

    O senin tavuğun nerede?” diye sordular. Kadın:

    “Çalındı.” dedi. Onlar:

    “Desene çalanlar sana çok eziyet etmişler.” dediler. Kadın:

    “Evet öyle oldu.” dedi. Onlar:

    “Canını çok yakmış olmalılar, baksana yumurtasından da mahrum kaldın.” dediler. Kadın:

    “Evet öyle oldu.” dedi. Onlar bu şekilde sorularla kadının öfkesini iyice kabarttılar. Derken kadın, hırsıza bedduâ edi­verdi. Bunun üzerine hırsızın yüzünden tüyler dökülüp kayboldu. Bu durum İsrailoğullarından olan bilgine haber verildi. Bilgine:

    “Bunun bu şekilde iyileşeceğini nereden bildin?” diye sor­dular. O:

    “O kimse, kadının tavuğunu çaldığı z