KUANTUM FİZİKÇİSİNİN ESATİRİ [MİTOLOJİK, EFSANESİ]


Kuantum Fizikçisi «balta burunlu bilim adamı»yla tama­men aynı fikirde değildir. Çünkü kendi araştırmaları, kendisi­ni yeni ufuklara götürmüştür. Fizikçi Einstein’ın E = m . c2 formülünü anlar ve bilir, enerji bizim algılayabileceğimiz bir hızın altında bulunmadıkça (ki o da ışık hızıdır) maddesel dünya diye bir şey yoktur. Onun yeni aletleri kendisine, mad­denin yapı bloklarının tabiatını göstermiştir. Ve son zaman­larda anlaşıldığına göre artık bunların da yapı blokları olma­dığı anlaşılmıştır. Bunun yerini, dalgalar halinde yayılan ener­jinin kuantum akımı görünüşü almıştır. Bu küçük enerji par­çacıkları kendi bildiklerine hareket ediyor gibi görünüyor ve hız ve öteki faktörlere bağlı olarak kâh görünüyorlar, kâh göz­den kayboluyorlar. Bu nedenle, bir fizikçi anlamıştır ki görü­nen dünya, göründüğü kadar reel değildir. Bu anlamda o Hint mistikleriyle aynı fikirdedir. Zira Hintli mistik de «illizyon» ya da «mayanın peçesi» deyimlerini kullanır.

Dünya için. Kuan­tum fizikçisi, evrenin en dış saçaklarıyla meşgul olmayı, yara­dılışın başlangıç günleriyle ilgilenmeyi sever. Karadelikleri, anti maddeyi tanımaya bayılır ve bildiğimiz fizik dünyanın öte­sindeki enerjileri keşfedecek yeni makineler yapmanın yolla­rını arar. Bir Kuantum fizikçisi, zihin-beyin etüdleriyle bir bi­yologdan daha çok ilgilenir. Biyolog, evolüsyonu kontrol altına alabilmek için gözlerini fizik bedenin üzerinden bir türlü ayı­ramıyor. O, uzay-zaman nosyonu (bilgi-kavram)ıyla âdeta ni­kâhlıdır ve ne yaparsa bu çerçeve içinde yapar. Artık Kuantum fizikçisi anlamış bulunmaktadır ki, uzay-zaman çerçevesi baş­ka evrenlerin sınırlarına yaklaşıldıkça erimeye başlar.

“Sayıların sizin şimdiki anlayışınızın ötesinde bir önemi vardır.
Matematik müziğin bir formudur öte âlemde bu, harmoniler olarak işitilir.
Belirli bir müzikten evren ahenginin lezzetini alabilirsiniz.”
“Siz orada sizinle âhenktar olan zihinlerle bir arada olacaksınız. Benzer zihinlerle ilişkiniz olacak. Dolayısıyla “dördüncü boyut”da kendinizi daha ahenkli bir durumda olacaksınız.”

Kaynak: Dr. Helen Wambach, Geçmişi Yeniden Yaşadılar (Reenkarnasyon)  trc: Serhat KURAL-Selman GERÇEKSEVER, Ruh-Madde Yayınları, 1985, İstanbul

 

NEYZEN TEVFÎK EFENDİMDEN DERSLER


NE DESEM

Acaba ben de bugün kendime insan mı desem
Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem
 Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs
Çekilen kahra, lutûf, çileye ihsan mı desem
 Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde
Delilik mintarafıllâh bana bir şan mı desem
Gözünü açma da sen var elin efkârına uy
Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem
 Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün,
Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem.
 Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlun sırrı
Bilinirse apışır servet-ü sâman mı desem
 İşte yüz bulduların yaptığı iş, bildiği söz
İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem.
 Gizlidir bir el izi var her dolabın çarhında,
Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem.
 Soramaz kimse cesaretle şeririn işini,
Astığı astık olur, kestiği kurban mı desem.
 Yedi Eylül ile fethetti refâhın yolunu,
Topatan kal’asına işte kumandan mı desem.
 Eski bir egzamadır şimdiki Van meselesi,
Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem.
 Karagözcü ne komuş perdeye (gösterme) ye bak
Sen bırak da sözü, git dertlerine yan mı desem.
 İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede,
Her kelin perçemine sünbülü reyhan mı desem.
 Vâızın sunduğu kevserle cemaat sarhoş,
Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem.
 Yaptırır âdeme her şey’i geçim dünyası,
Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem.
 Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir
Neyzen Hikmetin buyruğu elân kemakân mı desem.

*****

HAVALE

Düzelmeyen şu âlemin işini,
Ulu Tanrı’m olan nûra bıraktım.
Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi,
Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım.
 Avrupa’yı siyâseti, plânı,
Devletlerce, uydurulan yalanı,
İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı
Felek denen şu kambura bıraktım.
 Enver’ini, Topal’ını, Şaşı’yı
Sakallı’yı, bizim Çeribaşı’yı
Malta’daki tavşanlara aşıyı
Vurmak için bir doktora bıraktım.

Burada kastedilen isimler, sırası ile; Enver Paşa, dönemin Levazım Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Talat Paşa ve II. Abdülhamid’dir.

Tetkik ettim her mesleği, her dini,
Bulamadım gamsız bir tek ferdini
Anlatmak için Siyonist’e derdimi,
Marko Paşa ile Tur’a bıraktım.
Binbir asrı doğururken bir gece,
Güvenilmez bu feleğe zerrece
Bak tarihe saltanatlı bir nice
Süleyman tahtını murga bıraktım.

Murg: Karınca

Çok krala çalkayınca eleği,
Hâkim ettim kazma ile küreği,
Milyarlarca mehpâreyi, meleği
Mezâr gibi bir çukura bıraktım.
Görsün cihan serseriler pîrini,
Allah’a da vermem Türk’ün yerini,
Müselleste olan üçün birini,
Kostantin’le Anzavur’a bıraktım.
 Kulak asmam gürültüye, sese ben,
Baktım kalbim ile ben.
Yeri göğü yapan mühendise ben
İrfân adlı bir mezura bıraktım.

Mezur/a: Ölçü

Feylosofa kaptan etsem Papi’yi.
Göremezler fırtınayı tipiyi
İspermeçetzâde ile Kirpi’yi
Mihrân ile Haçador’a bıraktım.
Dilencilik yetmez gibi eline,
Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline,
İstibrâyı sürsün frenk eline,
Mes’eleyi bir kubura bıraktım.
 Yeni sahne zannetme ki bozuktur.
Piyesine hırlıyanlar buçuktur.
İnci midir sancı mıdır ne boktur.
Kemiğini direktöre bıraktım.
 Veli Neyzen al mansuru destine,
Terâneyle selâm yolla dostuna.
Matbuatın masasının üstüne
Seyyâh iken kırık billûr bıraktım

Tıp Fakültesi Hastanesi Haydarpaşa,
12
/ 2 / 1337[12.04.1921]

 

GEÇER

Iztırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez, hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şadî’de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.
Bu tesellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ûnun filimi,
Ney susar, Mey dökülür, gulgule-i Cem’de geçer.
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bul aşk-ı cihân – arâdan,
Önü yokdan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
 Ne şeriat, ne tariykat, ne hakiykat, ne töre,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflâs eder, efsâne-i Âdem’de geçer.
 Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pîr olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

İstanbul – Fatih, 11 Birinci kanun 1943 [11.12.1943]

Kaynak:
Neyzen Tevfîk Külliyatı, Şevki KOCA/Murat AÇIŞ, Nazenin Yay. 2000, İstanbul

 

İNSANLARI ALDATMANIN TEMEL İLKELERİNDEN


 İnsanları aldatmaktan Allah Teâla’ya sığınırız. Bu yazı
Site prensip kararı yorumlar yayınlanmadığı halde
sahte mailler ile görüşlerini bildirenlere ithaf edilmiştir.

İnsan diliyle çok kolay yalan söyleyebilir. Bir aldatıcının en büyük sermayesi yalandır. Ancak bir insanın bedeniyle yalan söylemesi herkesin rahatlıkla yapabileceği bir şey değildir. Yalan söyleyen çoğu insan bir süre sonra göz teması kurmaktan kaçınmaya başlar. Ses tonu, kullandığı mimikler ve her zamanki doğal tutumu neredeyse tamamen değiştiği görülebilir.

Ne var ki mesleğinden ya da düşük ahlak anlayışından dolayı yalanı bir gerçek hayat tarzına dönüştüren kişiler, yalanın neredeyse hiçbir belirtisini göstermeyebilirler/veya göremezsiniz. Onlar gerçek sahtekârlardır.

Bir insanın hem yalan söyleme yetisine sahip hem de bunu hiçbir sınır gözetmeksizin kullanabilecek kadar ahlaktan yoksun ise, onun gerçek bir sahtekâr ve potansiyel bir suçlu/günahkâr olduğu söyleyebilirsiniz.

Unutmayalım ki hayatında bir dolandırıcılık hikâyesi duymayan veya tezgâhından geçmeyen çok az insan vardır.  Aldatılmanın tümdetaylarını tek bir karede görme fırsatıherkes için yok gibidir.  Her aldatma metodu bilinmeden sonra bir evrimleşme geçirerek daha karışık biçimlere tahavvül eder. Bu şu demek oluyor. Tabii ki aldatıcının oyununun çözülmesi demek, bir sonra ki oyunun daha grift ve mükemmel icadına vesile olmak demektir.

Allah Teâlâ’nın şeytana kıyamete kadar mühlet vermesi bu hikmetin gerçeğinden başka bir şey değildir.

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir..”

ALDATANLARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kendine inançları kuvvetlidir.

“Bütün ünlü sahtekârlarda güçlerini borçlu oldukları dikkate değer bir özellik vardır. Gerçek aldatma olayında onlara egemen olan duygu kendilerine inançlarıdır; bu kadar mucizevi bir şekilde konuşan ve etrafındakilerin ilgisini çeken şey budur. ”

Friedrich NIETZSCHE

İyi tarafları vardır

“Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı. ”

L. ROCHEFOUCAULD

Çift kişiliklidirler

“Bir insanın ikinci benliği kendi kendisinin en sevdiği görüntüsünden başka bir şey değildir. ”

Frank William ABAGNALE

Konuşmaları baldan tatlıdır.

“Ağzında bal olan arının, kuyruğunda iğnesi vardır. ”

John LYLY

İnsanların aldatılmaya meyilli olduğunu bilirler

“İnsanlar o kadar basit kafalı ve acil ihtiyaçlarının baskısı altındadırlar ki, bir hilekâr aldatılmaya hazır bir sürü insan bulabilir. ”

Niccolo MACHIAVELLI

 

Yalanı doğrunun içine saklamakta mahirdirler

“Uzun süre boyunca inandıklarımı söylemedim, söylediğim şeylere de inanmam ve eğer gerçeği söylesem bile o kadar çok yalanın arasına gizlerim ki bulmak çok zordur. ”

Niccolo MACHIAVELLI

Övülüyorsanız aldatılmaya hazırsınız demektir.

“Üzerine yeterince övgü serpildiği sürece, insanlara her şey yutturulabilir. ”

Cimri, MOLIERE

Adı çıkmış sahtekârla beraberseniz muhakkak sizi aldatacaktır

“Bir sahtekâr sizi öptüğü zaman dişlerinizi sayın. ”

İbrani atasözü

Onlar bazen Tanrı, bazen de şeytan gibidirler

“Çölde yaşlı bir keşiş bir gezgine bir zamanlar tembih etmiş: Tanrının ve Şeytanın sesleri nadiren ayırt edilebilir. ”

Loren Eiseley

Vasıfları kullanmada mahirdirler ve yumuşak ikna sanatını bilirler

Rüzgâr ve güneş hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışıyorlardı. Yoldan geçen birinin elbiselerini çıkarmasını hangisi sağlarsa onu galip ilan etmeye karar verdiler. İlk önce rüzgâr denedi. Fakat onun şiddetli esişleri adamın elbiselerine biraz daha sıkı sarınmasına neden oldu ancak ve biraz daha sert esince adam soğuktan rahatsız olarak fazladan bir atkı sardı boynuna. Sonunda rüzgâr denemekten yoruldu ve adamı güneşe teslim etti. Güneş önce yumuşak bir sıcaklıkla parladı, bu adamın paltosunu çıkarmasını sağladı. Sonra öylesine hararetle parladı ki, adam dayanamayıp soyundu. Ve en yakındaki nehre yıkanmaya gitti. İkna güçten daha etkilidir.

Ezop Masalları

Kaybolmayı iyi bilirler

“Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış ve sonra… birden kaybolmuş. ”

The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

Aldatanların özel yetiştirilmiştir.

“Aldatma karakteri, insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse o insanın kişiliğine yerleşir kalır. ”

Anonim

Aldatan karanlıktakiler gibidir.

“Birileri karanlıkta… Diğerleriyse aydınlıkta… Aydınlıkta olanları görüyoruz da… Karanlıktakiler görünmüyor!”

Bertolt BRECHT

ALDATILMAYA MÜSAİT İNSANLAR

Aldatmak için acı çekmiş insanlar tercih edilir.

“Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarına bile getirmezler. ”

Samuel JHONSON

Aptal veya zeki olmak aldatılma sebeplerinden değildir.

“Dolandırılabilmesi bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir. ”

Büyük Oyun, David W. MAURER

Temiz insanları aldatmak kolaydır.

“Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur ”

LA FONTAINE

Derleme Kaynağı:
Merve SAYGIN, Suçlu Kim?, Yakamoz Yay. Ekim- 2010, İstanbul

**************
TEKRARLANAN ALDATMA HİKÂYESİ
“İSMİNİ SAKLAYAN …….!” HAKKINDA

SAMSON VE DALİLÂ (1949) Samson and Delilah


Yönetmen:Cecil B. DeMille      

Senaryo: Jesse Lasky Jr., Fredric M. Frank, Harold Lamb             

Ülke: ABD

Tür: Macera, Dram, Tarihi, Romantik

Vizyon Tarihi: 21 Aralık 1949 (ABD)

Süre: 131 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Victor Young     

Nam-ı Diğer: Cecil B. DeMille’s S

amson and Delilah

Oyuncular Hedy Lamarr,    Victor Mature, George Sanders ,   Angela Lansbury,    Henry Wilcoxon

Özet

Samson gücünün kaynağını kimsenin bilmediği efsanevi bir kahraman. Gönlünü Semadar’ın kardeşi Delilaha kaptırır .Semadar öldürülünce Samson intikam peşine düşer ama Delilah onun gücünün sırrını keşfedip, Samson’u düşmanlarına teslim eder..

Hakkında

Samson (İbranice: שמשון , Şimşon, İÖ XII. yy’ın sonu), Antik İsrail’in son hâkimlerinden biri. Serüvenleri Eski Ahit’in Hakimler Kitabı’nda (13-16) anlatılır. İsrailoğullarının Kenan ülkesinde Filistilerin boyunduruğu altında bulunduğu dönemde (İÖ 1200-1000) yaşayan Samson, Hâkimler Kitabı’nda sözü edilen öteki kutsal savaşçılar gibi İsrailoğullarını yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışan bir önderdir.

Hakimler Kitabı’na göre Samson’un anne babası Danoğulları kabilesindendir. Tanrı, Kudüs yakınlarındaki Tsora’da çiftçilik yapan Manoah adindaki bir adamin kisir olan karisina meleklerinden birini gönderir. Melek kadina: “İşte şimdi, sen kısırsın ve doğurmuyorsun, fakat gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” (Hakimler Bap. 13: 3) der. Kadin olan bitenleri kocasina anlatır, fakat kocasi pek inanmaz ve Tanrı’ya yalvararak meleğini tekrar göndermesini ister. Dilek geregince Tanri meleğini gönderir ve melek, daha önce karisina söylemis olduklarini ona tekrarlar. Manoah Tanrı’ya ekmek ve oglak takdimesinde bulunur. Az zaman sonra bir oğlu olur ve adini Simson koyar.

Çocuk büyür ve bir nezir (Tanrı’ya adanmış kutlu kişi) olur; saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek üzere ant içerek kendini Tanrı’ya adar. Samson olağanüstü güçlüdür; bir aslanı elleriyle parçalar, bir eşek çenekemeğiyle binden fazla Filisti’yi öldürdü ve tutuklu bulunduğu Gazze kentinin kapılarını sökerek kaçar. Nezirlik andını bozmasıyla gücünü yitirmesi, efsanenin ahlaki içeriğini oluşturur.

Ne var ki, Filisti kadınlarına olan düşkünlüğü, onun mahvına yol açtı; Samson andını ilk kez, Timna kentinde gördüğü bir kızla ziyafet düzenleyip eğlenerek bozar. Sonra, İsrailoğullarının can düşmanı sayılan Filisti halkından olmasına karşın bu kızla evlenir. Düğünde sorduğu bir bilmece yüzünden kız tarafıyla kavgaya tutuşur ve karısının geri götürülmesi üzerine Timna’ya inip çok sayıda Filisti’yi öldürür. Gazze’de bir fahişeyle beraberken de gene Filistilerle dövüşür ve onları uzaklaştırır. Sonra Sorek Vadisinden Delila adlı bir başka Filistiye aşık olur ve onun oyununa gelip düşmanlarının eline düşer. Delila, Samson’un ağzından laf alarak gücünün uzun saçlarından kaynaklandığını öğrenir. Uykudayken saçlarını kesip Samson’u Filistilere teslim eder. Samson, gözleri oyulduktan sonra bir değirmende köle olarak çalıştırılır. Ama saçları yeniden uzayınca eski gücüne kavuşur ve Tanrı Dagan’a (Tevrat’ta “Dagon” diye geçer) adanan büyük Filisti toprağını yerle bir eder; kendisi de tapınakta bulunan Filistilerle birlikte ölür (Hakimler 16:4-30)

Hakimler Kitabı’nın bu konuyla ilgili bölümleri, hikaye ve efsane türünden söylentilerle karışık basmakalıp anlatılardan oluşan bir popüler tarih niteliğindedir. Bu anlatılar, Yahudi toplumunun o dönemdeki durumunu ve uygarlığını yansıtır. Hakimler Kitabı’nın, Samson’un bir eşek çenekemiğiyle 1000 Filisti’yi öldürdüğünü anlatan bölümü (15:15-17) üzerinde çok inceleme yapıldı. Mezopotamya’da, sapı bitümden ya da bir hayvan çenekemiğinden yapılmış çakmaktaşından oraklar bulundu.

Kutsal Kitap kahramanı, roman döneme ait birçok sütun başlığı üzerinde ve Gil de Siloé (Miraflores Manastırı’nda II. Jean’ın mezarı) ve Claude Lestocard (Paris’te, St-Etienne-du-Mont vaaz kürsüsü) gibi heykelciler tarafından betimlendi. Delila ile olan şansız serüveni, Andrea Mantegna, Lucas Cranach, Guido Reni, Domenico Fiasella, Peter Paul Rubens, Anthony van Dyck, Rembrandt, Jan Steen, Gustave Moreau tarafından işlendi. Georges Rouault, Samson değirmentaşını çevirirken (Los Angeles) adlı bir tablo gerçekleştirdi.

Filmden

Tarihin şafağından önce, insan ruhunu keşfettiğinden beri kendisini esir almaya çalışan güçlerle mücadele etmiştir. Doğanın korkunç gücünün kendisine karşı geldiğini görmüştür. Şimşeğin nazarı,  Yıldırımın dehşet veren sesi,  Rüzgârın çığlıklarıyla dolu karanlık, korkunun prangalarıyla zihnini köle etmiştir. Korku, insanın aklını kör ederek batıl inançları da doğurmuştur. Şeytani tanrılar insanı ele geçirmiştir. Putperestliğin sunağında insanlık onuru kaybolmuştur. Ve insanın ruhunu, fatihin ayakları altında ezen bir zorbalık doğmuştur. Fakat insanın yüreğinin derinliklerinde o dinmek bilmez özgürlük arzusu hiç sönmemiştir. Bu kutsal kıvılcım ister rahip olsun, ister asker, isterse sanatçı, vatansever, aşık veya devlet adamı bir ölümlünün kalbinde alev alev tutuştu mu o kişinin yaptığı işler insanlığın gidişatını değiştirir ve onun adı çağları aşar. İsa’nın doğumundan bin yıl önce Dan diyarında, Zorah köyünde  böyle bir adam yaşamış. Bu kişide büyüklük ve zayıflık, güç ve akılsızlık bir aradaymış. Fakat bunların yanında bir de cesur hayali varmış: Ulusuna özgürlük getirmek. Bu adamın adı Samson’mış. Filistinliler kırk yıldır halkını esir tutuyormuş.

**

Bazen bir arı, bir öküzü harekete geçirebilir.

**

Hangi bilmeceymiş o?

 Sor bakalım. Yiyenden et geldi. Güçlüden tatlılık geldi.

Yiyenden et,  Aptalca bir bilmece bu!

 – Cevap ver o zaman!

 – Bir anlamı yok.

 – Güçlüden tatlılık mı geldi?

 – Kelimelerle oynuyor!

 – Bilmeceymiş!

**

Bilmecenin cevabını söyle. Beni öyle mutlu eder ki! Bir bal kovanıyla mutlu olacaksan bir aslan bile ayıramaz bizi. Bal kovanı!Cevap bu mu?

 Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 Güneşten kemikleri kurumuştu ve yabani arılar oraya üşüşmüştü. Bana getirdiğin bal kovanı oydu demek Samson!

 – Baldan tatlı ne vardır?

 – Bir aslandan daha güçlü olan nedir?

**

. Dünyada külden ve ölümden başka bir şeyiniz kalmadı.

**

. İnsanlar neden hep en güçlülere ihanet eder?

**

Burası Lehi’ın yeri.

Yüce Tanrım, duy beni. Düşmanlarımın kılıçlarına karşı savaşa hazırla beni. Beni kurban etme ey Tanrım, kollarımı güçlendir ki senin sürülerini dağıtan aslanları yok edeyim.

**

Şimdi benimle evlenir misin?

 Aramıza çok fazla yalan girdi. Beni sevmekten çok benden korkuyorsun hâlâ. Senden yeterince korkmuyorum.

 – Bana yeterince güvenin yok.

 – Seni yeterince seviyorum. Öyleyse,  Öyleyse gücünün sırrını ver bana.

 – Gücümün mü?

 Benim gücüm,  Hayır Samson. Hayır! Seni yok edebileceğim bir silah istemiyorum. Silah mı?

 Beni gerçekten sevsen silah olmaz. Samson, Samson, nasıl hâlâ içinde şüphe olabilir?

 Varsa da buna şimdi son vereceğim. Etrafına bir bak. Gece vahayı aydınlatan ay,  Gündüz ışığını veren güneş. Bunların varlığı tesadüf değil. Başlangıçta, o Tek Güç ışığı yaratıp dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratana dek sadece karanlık vardı.

 – Senin görünmeyen Tanrın,

 – Benim gücümün kaynağı odur. Peki onun gücü sana nasıl ulaşıyor?

 Şimdi burada bizimle mi o?

 O her yerdedir. Rüzgarda, denizde, ateşte,  Ona inanıyorsan kalbinde. Dünyada bir tohumu kırıp koca bir ağaç olmasını sağlayacak tek güç onunkidir. Ve ben bu gücü seninle paylaşabilir miyim?

 Herkes paylaşabilir. İnsanları olduklarından üstün kılan bir güçtür bu. Onun sayesinde bazıları müzikle ruhu harekete geçirir. Bazıları insanların kalplerindeki hakikati okuyup onları affedebilir. Bende, beni tutmaya çalışan her şeyi yok etme gücüdür bu.

 – Bu güç daima sende mi olacak?

 Kadri mutlak olana inancım sürdükçe! Ben ona bağlanalı çok oldu. Çok yemin bozdum. Ama bunu tuttum.

 – Bu yemin seni güçlü mü kıldı?

 – Çok daha fazlası. Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 – Asla unutamam. O aslanın gücü onu hayvanlar kralı yapar. Görkemli yelesi de gücünün işaretidir.

 – Devam et Samson.

Çöl insanları bilir ki aygırların da uzun yelesi güçlerinin işaretidir. Benim halkım, en güçlü koçun yünü en bol olan olduğunu söyler. Fakat gücünün işaretini alır, onu kırkarsan gülünç bir şey olur. Kartalın göğe yükselişini görmüşsündür. Ama bir kanadının ucundan iki büyük tüy kopartırsan o güçlü kartal bir daha uçamaz. Gücünün işareti gitmiştir. Gücünün işareti.

Samson, bu da senin gücünün işareti. Saçların. Bunlar kesilirse,

 – Her insan kadar zayıf düşerim.

Yüce Tanrın sana gücünü saçınla mı verdi sence?

 Buna inanıyorsun, değil mi?

 Annem bana en başından beri öyle öğretti.

Gücün saçında demek.

Samson’un saçları hep yandan kesilirken resmedilmiş. bu tablo bu yüzden ilginç. olayı önden göstermiş. assereto gioacchino imzalı.

Ne güzel bir güç bu. Bak, parmağımın ucunda nasıl kıvrılıyor. Kuzgun kanadı gibi simsiyah ve fırtına gibi vahşi. Koparıp gücünü çalabilir miyim?

 – Zaten senin olanı çalamazsın. Benimle Mısır’a gel. Orada ne Danlı ne Filistinli, sadece Samson ve Delilah oluruz. Nil Vadisi’nde havaya reçinenin tatlı kokusu yayılır, göklerdeki tek karanlık da ibis kuşlarının gölgesi olur. Gelir misin benimle?

 Gözlerim asla sende gördüğümden üstün bir güzellik bulamaz. Ebediyete dek hiçbir şey seni benim kollarımdan alamaz.

**

Her şey yolunda Beni daha ne kadar unutacaksın ey Tanrım?
 Daha ne kadar bana karşı duracaksın?
 Uzun geceler boyu sana yakarıyorum ama duymuyorsun beni. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı; onlar sana yakardı mı yetiştin. Beni kurban etme ey Tanrım. Hisham, nöbetçiyle beraber dışarıda bekle. Kimse içeri girmesin. Yaklaşmayın ona hanımefendi! Parçalar sizi. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı,  Ey Tanrım, bütün insanlar küçümsüyor beni. “Tanrısı yardımına yetişecekmiş.” diye alay ediyorlar benimle. Sen benim Tanrımsın, benden yüz çevirme. Çünkü sığınacağım başka kimsem yok. Gücüm mum gibi eridi, kalbimde umutlar tükendi. Kör kaldım ve düşmanlar arasındayım. Ey Tanrım,  Ey benim kuvvetim,  Bir işaret gönder bana!

**

O çok güçlüydü,

 Neden öldü ki?

 Onun gücü asla ölmeyecek Saul.

.

Samson’un saçının kesildikten sonraki çıldırma anı. anthonis van dyck imzalı

GELİBOLU’YA YENİ KORUMA KALKANI KOMİSYONDA


 29 Mayıs 2014 Perşembe

Haber

TBMM (AA) – TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlandı.

Tasarı hakkında bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, 2015 yılının Çanakkale Deniz Savaşları Zaferi’nin 100. yıl dönümü olduğunu hatırlattı. Bu nedenle daha kapsamlı anma törenleri ve etkinlikler gerçekleştirileceğini ifade eden Çelik, şunları kaydetti:

“Anma törenlerine geçen yıl 29, bu yıl ise 34 ülke temsilcisinin katıldığını belirtmek isterim. Dost düşman herkese çok şey anlatan ve halen de anlatmaya devam eden Çanakkale Savaşlarının yılda bir kez yapılan tören ve etkinliklerle hatırlanmasını yeterli bulmuyoruz. Anma törenleri gibi dönemsel etkinliklerin kalıcı bir etki bıraktığını söylemek zordur. Bu amaçla Çanakkale Savaşlarının geçtiği Gelibolu yarımadasında sadece 100. yıl anma törenleriyle sınırlı kalmadan sürekli görev yapacak, hizmet verecek bir yapılanmaya gitmek ve bu doğrultuda yeni bir yapı kurmak ertelenemez hale gelmiştir. Bu çerçevede Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nı hazırladık.”

Çanakkale Savaşları’nın insanlık tarihinde bir dönüm noktası, kahramanlık ve fedakarlığın doruk noktaya ulaştığı bir mücadele olduğunu vurgulayan Çelik, bu savaşın verilen büyük kayıplara rağmen bugün bile tüm dünyada barışçıl bir anlayış ve saygı uyandırdığına dikkati çekti.

AK Parti hükümetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda çok önemli ve kapsamlı çalışmalar yaptığını ifade eden Çelik, bundan sonrası içinde yeni ve önemli çalışmaların planlaması içinde olduklarını söyledi.

Çelik, şöyle devam etti:

“Bundan sonra Çanakkale’deki çalışmalarımıza yeni bir yaklaşım tarzıyla hazırladığımız bu kanun tasarısıyla kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ile yön ve şekil vereceğiz. Yeni yaklaşım ve bakış açısı ile kastımız bütünsel bir bakışla tarihi alanda yapılacakları planlamak, projelendirmek ve uygulamaktır. Bu kapsamda öncelikle tarihi alanın savaş dönemindeki aslına uygun şekilde planlaması yapılacaktır. Siper, mevzi, cephe, şehitlik, sahra hastanesi gibi tüm savaş alanları gün yüzüne çıkarılacak, restore edilecek ve yaşanan olayları da yansıtacak şekilde yapılandırılacak bir anlamda her alan ve her mekan kendi hikayesini kendisi anlatacaktır. Bu yıl çalışmaları tamamlayacak nitelikte müze, sergi alanı gibi kültürel mekanlar yapılacak. Çanakkale Savaşları’nın ruhunu yansıtacak, gezdiğimiz şehitliklerdeki şehitlerin hangi amaçlar doğrultusunda can verdiğini anlatacak sinema, animasyon, belgesel, CD, müzik, drama, kitap ve benzeri görsel ve işitsel eser ve canlandırmalar üretilecektir. Sonuçta tarihi alan bir açık hava müzesi olarak düzenlenecek ve ziyaretçilerin hizmetine sunulacaktır. Örneğin bu çalışma tamamlandığında siper ve mevzilerin içinde gezebilecek, gezerken bulgur çorbası için askerlerle oturacak ve hikayelerini onlardan dinleyebilecek, en son teknolojiyle hazırlanmış çok boyutlu animasyonlarla çıkarma ve çarpışmaları bizzat içindeymiş gibi izleyebileceğiz.”

Kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın başta 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Zaferi olmak üzere Çanakkale Savaşları ile ilgili tarihi alanda yapılacak anma etkinliklerini de yürüteceğini anlatan Çelik, bu konuda da bir uyum, eşgüdüm ve birliktelik sağlanacağını bildirdi. Çelik, bakanlığın teşkilat yapısı ve yetkileri ile idari ve mali yapısının da bu hizmetleri verebilecek şekilde düzenlendiğini aktardı. Tarihi alan kapsamındaki orman alanlarının bu vasfının korunacağının da altını çizen Çelik, şunları söyledi:

“Özünde Çanakkale Zaferi’ni kazandıran yüksek ruhun, Mehmetçiğin hatırasının ve manevi mirasının yaşatılması, nesilden nesile aktarılması, çocuklarımızın mazimizden beslenerek büyümesini sağlama gayreti yatan bu tasarı ile bugüne kadar tarihi alanın önem ve değerine uygun olarak korunması ve Çanakkale Savaşları’nın günümüzde dahi devam etmekte olan etkilerinin hem milletimizin hem de ilgili diğer milletlerin yeni nesillerine aktarılabilmesi için çalışmaların daha verimli ve koordineli yürütülmesini, alınan neticelerle hedefler arasında arzu edilen uyumun daha çabuk ve üst seviyede teminini amaçlamaktadır.”

-“Kurulda devlet var, millet yok”

CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, söz alarak tasarının kapsamlı ve çok bileşenli bir konu olduğunu, bu nedenle CHP milletvekilleri olarak alt komisyona sevkini talep ettiklerini söyledi. Serter, Gelibolu’nun yeniden düzenlenmesine, eksikliklerinin giderilmesine ve  bölgenin koruma altına alınmasına itirazlarının olmadığını, ancak tasarıda tarihi alan kavramının geçtiğini, bu kavramın kapsamının ise açıklanmadığını savundu. Serter, tasarı incelendiğinde bölgenin Milli Park vasfının kaldırılacağının görüldüğünü ileri sürerek, buna neden ihtiyaç duyulduğunun açıklanmasını istedi. 

CHP Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan da tasarının yerel yöneticiler ve sivil tolum örgütleriyle işbirliği içinde hazırlanmadığının görüldüğünü ifade ederek, bu durumu eleştirdi. 

CHP İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan ise bu tasarıların önemli bir konuyu içerdiğini ve pek çok bileşeni bulunduğunu, bu nedenle kapsamlı olarak ele alınması gerektiğini savundu. Eyidoğan, bu tür düzenlemelerin koruma merkezli yapılmasının gerektiğini de söyledi.

CHP Trabzon Milletvekili Volkan Canalioğlu tasarının geneli üzerine yapıtığı konuşmasında düzenlemede yerel yönetimin gözardı edildiğini savundu. Canalioğlu, “Çanakkale Belediyesi neden burada yok?” diye sordu.   

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ise Gelibolu Yarımadası’nda tarihin canlandırılmasına ve koruma altına alınmasını olumlu bulduklarını, ancak tasarının dayandığı arkeolojik, kültürel ve sanatsal altyapının açıklıkla ortaya konmadığını söyledi.  Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı bünyesinde oluşturulacak koordinasyon kurulunun yapısını da eleştiren Yeniçeri, “Bu kurulda devlet var, millet yok. Yerel yöneticiler niye yok? Tarih diyoruz tarih kurumu başkanı da yok” ifadelerini kullandı.

CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, muhalefet partisi olarak önlerine gelen tasarılara şüphe ile baktıklarını belirterek, bunun sebebinin tasarıların tek elden yönlendirmeyle hazırlanması olduğunu savundu. Özkoç, “Bütün yetkilerin Başbakan’da toplanması bizi rahatsız ediyor. Size ve kurumlarınıza olan güvenlerimizin sarsılmamasından yanayız, her kararın tek iradede toplanmamasını istiyoruz” dedi.

Tasarıya ilişkin kaygılarının da giderilmesini isteyen Özkoç, bölgedeki mevcut personelin durumu, başkanlığın kurulmasının ardından yaratılacak 300 yeni kadro ve devam eden kira sözleşmelerinin akıbeti konusunun aydınlatılması gerektiğini vurguladı.

AK Parti Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş ise son dönemde tarihi bölgede önemli çalışmalar yapıldığını ve tarihi dokunun yaşatılmasına katkı sunulduğunu söyledi. Çanakkale’nin tarihi dokusu dolayısıyla yoğun ilgi gördüğünü, Çanakkale Deniz Zaferinin 100. yılı olan 2015 yılında ise çok daha yoğun bir ilgi beklediklerini, bu nedenle gerekli düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler devam ediyor.

Kanun Teklifi:309350.pdf

web.tbmm.gov.tr/gelenkagitlar/metinler/309350.pdf

*******************************

NOT: Din ve vatan yolunda şehit olan Türk Milletinin aziz hatırasına sahip çıkalım diyerek şahsî veya gayri millî menfaat gözetenlerden Allah Teâlâ’ya sığındığımız gibi, sayısını bilmediğimiz şehitlerimiz konusunda hassasiyet gösterilmesi hususunu açıkça beyan ederiz.

***

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler; lâkin siz farkında değilsiniz.”

Bakara, 154

***

5. Ey insanlar! Allah’ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!

6. Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.

7. İnkâr edenler için şüphesiz çetin bir azap var, iman edip iyi işler yapanlara da mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

8. Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helak etme. Allah onların ne yaptıklarını biliyor.

(Fâtır Suresi)

 

**********************************************

 

NOT: Çanakkale Savaşı hakkında
Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.

http://www.gallipoli-1915.org/

ZİON KATIR BÖLÜĞÜ (ZİON MULE CORPS)


Yahudi  Katır (Ester) Bölüğü, 1. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Lejyonu”, İspanyol İç Savaşı’ndaki “Botwin Bölüğü” ve 2. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Alayı”ndan önce kurulmuş ilk “diaspora” birliğiydi… Bu birlik, 2000 yıldan bu yana, Yahudi tarihinin “bir savaşa katılan ilk askeri birliği” olma şöhretini kazanacaktı.

Ancak, onların öyküsünü anlatmadan önce, Yahudiler’in I. Dünya Savaşı öncesinde “bir Yahudi devleti kurmak” adına çizdikleri eylem planlarından söz etmek gerekir.

*************************

Theodore Herzl, Siyonizm’in fikir babasıydı.   Henüz 44 yaşındayken kalp krizinden öldü…

Yahudilerin “vadedilmiş topraklar”a yönelik özel bir ilgisi veya dikkate değer bir söylemi olmamıştır. Babil sürgününden sonraki 1000 yıldan fazla süre içinde yerleşim tercihleri, ya ekonomik çıkarları nereye yönlendirmişse, ya da hangi egemenlik aygıtı onların yaşamasına izin vermişse öyle biçimlenmiştir. Ancak, 10. yüzyılda Avrupa ve özellikle Rusya’da yükselen antisemit dalga, Filistin’e yönelik yurt özlemlerinin yeniden hatırlanmasına yol açmıştır.

 Yahudiler’in bir kısmı, binlerce yıl önce kovuldukları Filistin’e dönmek için bir Mesih beklerken, diğer bir kısmı da buna gerek olmadığını, Filistin’e kendilerinin de dönebileceğini düşünüyordu. Bu kişilerden biri de 1896’da “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) adlı eseri yazan Theodore Herzl adlı Budapeşteli bir Yahudi’ydi. Yahudiler’in ancak bir Yahudi devleti kurarak özgürleşebileceklerini savunan Herzl, bu devleti kurmak için de üç şartın yerine getirilmesi gerektiğine inanıyordu: 1- Bir banka, 2- Filistin’de toprak satın almak için oluşturulacak bir Yahudi Ulusal Fonu, 3- Yahudileri birbirine bağlayacak bir siyasal örgüt (Dünya Siyonist Örgütü)…

Herzl’in bu önerisi, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında güçlü bir destekle karşılanacak ve bu sayede uluslararası Yahudi hareket, Siyonizm bayrağı altında çok büyük bir etkinlik elde edecekti.

I. Dünya Siyonist Kongresi’ni Basel‘de toplayan Herzl, dünya Yahudileri’nin en zenginlerini seferber etti. İkinci girişimi ise Osmanlı devleti ile ilişki kurmak oldu. 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Amacı, Filistin’deki topraklardan bir kısmını satın almaktı. Ödeyeceği parayla Osmanlı devletinin ekonomisinin düzeleceğini ve o günün parasıyla 30 milyon Sterlin’i bulan dış borçlarının ödeneceğini söyleyen Herzl’in arzu ettiği alanın sınırları da şöyleydi: Kuzeyde Kapadokya dağları, güneyde Süveyş Kanalı’na kadar olan bölge..

17 Haziran 1896’da, Abdülhamid‘in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’e Sultan’ın hasta olduğu söylendi ve görüştürülmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid’in şu yanıtı verdiği söylenir:

Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim…

II. Abdülhamid, sadece Siyonistler’in teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudîler’in “Siyonistleşmesi”ni de engellemeye çalışmıştı. “Duhûliye Nizamları” hazırlatmış, Siyonistler’in yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudiler’in arazi satın almalarını yasaklamıştı.

Aslında bu teklifin reddi, Abdülhamid’in vatanseverliğinin değil, temel meşruiyet dayanağı olarak geliştirilen pan-İslamist siyasetin zorunlu gereğiydi. Çünkü Abdülhamid, Osmanlı topraklarını vatan değil sülalesinin mülkü, kendini de tanrının yeryüzündeki gölgesi gören ve “Vatan, insanların ayaklarının bastığı yerdir. Onun uğruna ölmeyi anlamıyorum” diyen biriydi. Arapça’nın devletin resmi dili olmasını öneren ve kişisel parasını da yabancı ülkelerdeki bankalarda Ceb-i Hümayun Nazırı Agop Paşa‘ya işlettiren bu Sultan, petrol kokusunu alınca Musul’u da özel arazileri arasına katmıştı…

Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmedi; Osmanlı sultanından sonra İtalya kralına gitti, ona da “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’inin Yahudiler’e verilmesi için çalışırsa, İtalyanlar’ın Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyledi. Ama aldığı yanıt olumsuz oldu. Bu sıralarda, Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudisi Filistin’e göçüyordu. Sayıları kısa zamanda 80.000’leri bulacaktı… Almanya ve Osmanlı devletlerinden yüz bulamayan Siyonistler, bu kez İngiltere’ye yöneldiler. Ancak, o dönemde İngiltere, yerel Arap egemenlerle ilişkide olduğundan Yahudi çıkarlarına uygun bir siyasetten kaçınmak zorundaydı. Bu yüzden İngiliz Başbakanı J. Chamberlain, Yahudiler’e Kenya’da bir yerleşim yeri kurma teklifi yaptı. Ne var ki, T. Herzl’in onayına rağmen, bu teklif de Siyonist Birliği’nce reddedildi…

1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudiler’in Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun, yabancı Siyonistler’in Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler’e herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudiler’e Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir miktar toprak parçasının Siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akkâ’da Yahudiler’in iskânı sürekli hâle getirildi. 

Bu satışlara göz yumanlar da ne yazık ki, yöredeki Osmanlı idarecileri ve memurlarıydı. Çünkü, başkentten uzak ve yönetimin unuttuğu bu imparatorluk beldesinde bütün kapıları açan bir anahtar vardı: Rüşvet… Yahudiler, bu anahtarı kısa zamanda keşfetmekte gecikmediler; her türlü engele rağmen arazi almayı sürdürdüler. Ancak, hepsi de başarılı olamıyordu; bölgenin daha eski Yahudileri, sahip oldukları şeyleri kaybedecekleri korkusuyla yeni komşularını Osmanlı vatandaşı olmaya zorlarken, bir taraftan da Osmanlı ordusuna katılıyorlardı.

Abdülhamid’in devrilmesi sonrasında İttihat ve Terakki nezdinde önceki tekliflerini yineleyen Siyonistler, tekrar hayalkırıklığına uğradılar. Çünkü İttihatçılar, her ne kadar özgürlükçü ve halkçı olarak işe başladılarsa da, Balkan savaşları sonrasında merkeziyetçi ve Türkçü bir siyaset tutturmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle, Arapları bir de Yahudi meselesiyle ilgili olarak karşılarına almak istemiyorlardı. Yahudiler’e verilecek hakların bölgede zaten bir süredir kıpırdanmakta olan Araplar’ı da kışkırtacağı bilinmeyen birşey değildi. Bunun üzerine de Siyonizm, ABD’deki etkisiyle ve ABD üzerinden İngiltere’yi zorlamaya başladı.

Osmanlı hükümeti, Yahudiler’in Filistin’de oradan oraya göçmesine, seyahat etmesine, Arap çapulculara karşı kendilerini savunacak güvenlik birimleri oluşturmalarına izin vermiyordu. Sayıları giderek artan ve 80.000’e ulaşan bu göçmen Rus  Yahudileri’nin düşmanla işbirliği içine gireceğinden kuşkulanıyordu. Mısır’dan yapılacak bir İngiliz saldırısında, bu Yahudiler’in onlara yardım edeceğinden korkuluyordu. Gerçekten de, bu göçmen Yahudiler’in büyük kısmı, gizliden gizliye silah edinmeye ve İngilizler lehine casusluk yapmaya başlamıştı. (Hatta, Osmanlı ordusunda yıllarca çalışıp rütbe aldıktan sonra İngiliz ordusuna kaçan birçok Yahudi oldu…) Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI (netzah yisrael lo yeshaker-I Sam. 15:29) adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizler’e bilgi uçuruyordu. Osmanlı yöneticilerinin bu duruma karşı takındığı tavır da sert oldu; birçok Yahudi yakalandı, öldürüldü veya Mısır’a göçe zorlandı. Çünkü, artık Osmanlı, bütün Yahudiler’e “casus” muamelesi yapmaya başlamıştı. Telaviv zorla Yahudiler’den arındırıldı. İngilizler de bu Yahudiler için Mısır’da çadır kamplar oluşturdular… Özellikle ABD bandıralı USS. Tennessee gibi içinde orkestra bulunan gemiler, bu Yahudiler’i İskenderiye’ye taşıyordu.

1914 yılının Aralık ayında, İskenderiye’de dörtte üçü Rus Yahudisi olan yaklaşık 12.000 göçmen toplanmıştı. Bunlardan Mısır Yahudi Topluluğu ve İngiliz askeri yetkilileri tarafından korunup kollanan 1200 tanesi, Mısır İçişleri Bakanlığı Mülteciler Masası Şefi Mr. Hornblower tarafından Cabbari ve Mafruza kamplarına yerleştirilmişti. Bu mülteciler, kendilerine verilen bir kimlik kartı sayesinde, günde üç öğün yemek yiyebiliyorlar ve kamp içinde çalışabiliyorlardı. Ancak, her yeni gelen mülteci grubu, Filistin’de kalanların “Türkler’den kötü muamele gördüklerine dair” haberler taşımakta ve bu haberler de kampta bekleşenleri öfkelendirmekteydi…

Mordehay Margolin

3 Mart 1915 akşamı, 8 kişilik bir Yahudi komitesi, Gabbari kampında, bir akaryakıt firmasının temsilcisi olan Mordehay Margolin’in odasında toplandı. Bu adamlardan ikisi, daha birkaç gün önce tanışmıştı: Ze’ev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, o sıralarda Siyonist liderler olarak biliniyorlardı. Bu ikisi; fizikçi Dr. Weitz, Şarap Birliği temsilcisi Victor Gluskin, Amerikalı işadamı G. Kaplan, Anglo-Palestine Bankası’ndan Z. D. Loventin ve agronomist Akiva Ettinger’e yeni bir “Yahudi Lejyonu” planı sundular. Plan, 5 kabul, 2 red, bir de çekimser oyla kabul edildi. 12 Mart günü, Mafruza kampında, ahırdan bozma bir salonda toplanan 200 Yahudi’ye Jabotinsky’nin yaptığı duygulu bir konuşma da etkisini gösterdi; bir defterden yırtılmış A4 büyüklüğünde bir kağıda İbranice yazılan 7 satırlık kararı 180 kişi imzaladı.

*************************

Komite’ye bu planı sunan Ze’ev Jabotinsky, 1880’de Odessa’da doğmuş, Rusya’da eğitim almış ve 1898’de Bern ve Roma’da hukuk öğrenimi görmüştü. Geçimini gazetecilikle kazanıyor; iki Odessa gazetesine muhabirlik yapıyordu…

 

Vladimir Jabotinsky

1880-1940

1901’de Odessa’ya döndüğünde Siyonist hareketten iyice etkilenmiş durumdaydı. Ayrıca, Rusca, İbranice, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Yiddiş dillerini bildiğinden, nereye gitse kalabalıkları yönlendiren bir güce sahipti. Bu nedenle, Siyonist kongrelerinde oldukça etkileyici oluyordu. Önceleri, Yahudiler’in Filistin’e yerleşmelerini ve Diaspora’daki politik ve eğitimsel eylemlerini destekledi. Doğu Avrupa ve Rusya’da Yahudi düşmanlığının toplu katliamlara dönüşmesi nedeniyle birçok Siyonist lider gibi o da Theodore Herzl’in düşüncelerine katılmıştı. Bu sırada çıkan 1. Dünya Savaşı nedeniyle gazetesi onu batıya gönderdi. Osmanlı İmparatorluğu Merkezi Güçler (Almanya-Avusturya-İtalya) yanında savaşa girdiğinde, Jabotinsky de “Avrupa’nın hasta adamı”nın artık yıkılacağını öngörmüştü. Bu öngörüsü onu, o ana kadar tarafsız olan Siyonist hareketin Filistin’le ilgili emelleri için, savaşta artık İtilaf Güçleri (İngiltere-Fransa-Rusya) yanında yer alması gerektiğine inandırmıştı.

Jabotinsky, 1908 Jön Türk devriminden sonra İstanbul’a gelmiş ve geniş bir çevre yapmıştı. Jön Türkler arasında da aktifti ve bu sayede Türkler’i de yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Türkler’i, “büyük devlet adamları çıkaran ve asker yetiştiren, iyi kalpli ve misafirperver bir millet” olarak düşünmekteydi.

(Jabotinsky, 1917 yılında yayınladığı “Turkey and the War” [Türkiye ve Savaş] adlı kitabında, I. Dünya Savaşı’nın çıkış nedeninin, İtilaf devletlerinin iddia ettiği gibi Alman militarizmi değil, “şark meselesi” olduğunu ileri sürecekti. Savaşın Osmanlı Asyası’nı paylaşmaktaki ahenk yoksulluğundan çıktığını söyleyen Jabotinsky’ye göre Almanya, tüm Osmanlı’yı himayeye almak bahanesiyle Şark’ın zenginliklerine sahip çıkmak isterken; Fransızlar Suriye’ye, İngilizler Mezopotamya’ya, Rusya Doğu Anadolu ve Boğazlar’a, Yunanlılar ve İtalyanlar da İzmir’e göz dikmişlerdi.. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu artık parçalanmaya yüz tutmuştu. “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını isteyen, Türk halkının düşmanı değil dostudur” diyen Jabotinsky’ye göre, Osmanlı artık bölünmeli ve milli devletlerin kurulmasına izin verilmeliydi. Bu düşünceler ve Siyonizm davası, onda Osmanlı’ya karşı savaşma fikrini doğurmuştu; Jabotinsky de bu savaşı yüksek sesle öneren ilk kişiydi.)

Joseph Trumpeldor

1880-1920

Jabotinsky’nin İskenderiye’ye gittiğinde tanıştığı adam, Joseph Trumpeldor adında biriydi. Trumpeldor,   St. Petersburg Üniversitesi’nin Dişçilik Fakültesini bitirmiş, ancak kariyerini askerlikte yapmış bir Rus Yahudisi’ydi. 1904-1905 Japon-Rus savaşında, ünlü Port Arthur kuşatmasında Rus ordusunda savaşırken sol kolunu kaybetmiş ve bu nedenle Rus Çarı tarafından ülkenin en büyük 4 şeref madalyasıyla onurlandırılmış bir gerçek kahramandı.  Kendisine orduda tekrar görev verilmesine rağmen Trumpeldor Rusya’da rahat değildi;  Filistin’e yerleşerek toprakla uğraşmayı istiyordu.. 1914’te Filistin’e geldi ve burada, kendisi gibi göçmüş Rus Yahudiler arasında siyasi faaliyetlere girişti.

Jabotinsky ile Trumpeldor, ilk kez Aralık 1914’te, Mısır’da Cabbari mülteci kampında karşılaştıklarında aynı idealleri paylaştıklarını anlamışlardı.  Trumpeldor,  mültecilerden bir lejyon oluşturup bu birliği Türkler’e karşı İtilaf Güçleri’nin hizmetine sunmayı ve bunun karşılığında da İsrail’i kurmakta İngilizler’den yardım almayı savunuyordu. O da, yapılan savaşa katılmazlarsa, Filistin’i Türkler’den kurtarmak ve “Yahudiler’e vaadedilmiş ülke İsrail” yaratmak için asla talepkâr olamayacaklarına inanıyordu..

Trumpeldor ve Jabotinsky, İskenderiye’deki bu mülteci kalabalığından yararlandı; 1000 kişilik bir liste hazırlayıp bir dilekçeyle Mısır’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Sir John Maxwell’e başvurdular.  Ne var ki Maxwell, 22 Mart 1915 günü aldığı bu dilekçeyi, “Filistin’e bir taarruzun şimdilik sözkonusu olmadığı”ndan başka, “İngiliz ordusu kurallarının yabancı ulusların mensuplarından askere almaya izin vermediğini” belirterek reddetti. Ancak generalin bir başka teklifi vardı; neden bu gönüllülerden diğer Türk cephelerinde kullanılacak bir katır ulaştırma birliği oluşturmuyorlardı? Hatta, bu birliğe bir de isim bulmuştu; “Asuri Yahudi Mülteci Katır Birliği“…

Jabotinsky ve komite üyeleri bu teklifi derhal reddettiler. Teklif ve birliğin adı onur kırıcıydı. İtilaf ordusunun içinde bir “katır taburu” olmayı içlerine sindirememişlerdi. Ama Trumpeldor, “herhangi bir anti-Türk gücün Sion yolunu açacağı”na kalpten inanıyor ve sadece Yahudiler’den kurulu böyle bir birliğin, İsrail’i özgürlüğüne kavuşturacak gücün başlangıcı olacağını iddia ediyordu:

“….Bir askerin bakış açısıyla… Filistin’e özgürlüğünü vermek için Türkler’i yok etmeliyiz. Ve onları nerede, güneyde mi kuzeyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Herhangi bir cephe bizi Zion’a ulaştırır…”

Alb. John H. Patterson

1867-1947

Tam bu noktada, sahneye Yarbay John H. Patterson adlı bir İngiliz subayı girdi. Kraliyet istihkamcılarından olan bu demiryolu mühendisi, 1898’de Uganda’ya gönderilmiş; Hintli Müslüman işçilerle Mombasa-Nairobi demiryolunu yapmıştı. Boer Savaşı gazisi bir İrlandalı’ydı. Hindistan ve Güney Afrika’da çok şöhret kazanmıştı. Özellikle Afrika’da yöre halkının “insan yiyen” adını taktığı iki aslanı öldürmüş, ama adı bir seks skandalına karışınca ortalıktan kaybolmuştu. Skandalın nedeni, bir subay arkadaşının karısıyla aşk yaşamasıydı…

Patterson’u Kahire’ye çağıran, General Maxwell’di. Onun Eski Ahit ve diğer dini kitapları okumuş, tarihi Yahudi kahramanları hakkında bilgi sahibi bir adam olduğunu biliyordu. Patterson Yahudiler’e de çok sempati duyuyordu. Bu nedenle kısa zamanda Jabotinsky ve Siyonizm destekçisi oldu. 19 Mart günü, Mafruza kampında göçmenlere hitaben yapılan bir toplantıda, Patterson; “savaşta ileri hatlara cephane ve malzeme taşıyan bir kişinin, ileri hatta düşmana kurşun sıkan kişi kadar cesur olması gerektiği“ni vurgularken, onlara eşlik eden Gen. Alexander Godley de, “Bugün, İngiliz halkı, Yahudilerle bir akit imzalamıştır” dedi…

 

Patterson, Hindistan ve G. Afrika’da görev yapmıştı. Afrika’da insan yiyen iki aslanı öldürmesiyle büyük şöhret kazanmıştı. Bu olayı, daha sonra kitap yaptı…

Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Cabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise Avrupa’ya gitmeye karar verdi. Roma, Paris ve Londra’da, İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmayı planlamıştı. Ama, görünürde pek de umutlu değildi.

Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini istedi; çünkü bunlar Rus ordusunda kullanılacaktı. Ancak, Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.

Zion Katır Birliği’nin arması…

Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.

Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz,  Mısır’a geri gönderildi. Hamilton’un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarına “Türk zannederek” ateş etmeleriydi. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.

Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:

Birlik, sahile indirilen malzemeyi katırlara yüklüyor…

Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”

 Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtladı Der Tag’ı:

 “Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor.

Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca,  aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler…

Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti)

 Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları” ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Ancak, Patterson’un iyi niyeti ve sabrı ile Trumpeldor’un fedakarlıkları bir çimento olarak bu birliği Gelibolu macerasının sonuna kadar bir arada tutmayı başardı. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birliğin 15 üyesi ölmüş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47’diydi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi.

Amerikan Yahudi dergilerinde yayınlanan “Zion’un Kızı” posteri…

Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan ve Yahudi Lejyonu adını alan bir muharip birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. Bu kez, neredeyse dünyanın her yerinden gönüllü aranıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Yahudi dergilerinde boy boy posterler basılıyor, bu posterlerde Yiddish dilinde “Sion’un kızı… Eski ülkesini istiyor. Yahudi Alayı’na katıl!!!” yazıyordu.

Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Bu alay da Kafkas cephesinde Türkler’e karşı kullanılacaktı. Ancak bütün bu uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai  adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından kalleşçe öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu.

Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…

Trumpeldor, Siyonistler ve İsrail için bugüne kadar bir kahraman olarak kaldı. 1923’te Litvanya’nın Riga kentinde Siyonist bir gençlik hareketi olarak kurulan ve üye sayısı 1938’de 90.000’e ulaşan oluşumun adı “BETAR”dı, yani “Berit Trumpeldor” (Trumpeldor Akdi)…

  Tel Hai’de Trumpeldor’un öldürüldüğü ev ve anısına dikilen anıt.

*****************************

Parçalanan Osmanlı’nın topraklarında kendilerine “vaadedilen ülke“lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya’dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı’na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu.

 

Kuleli mezunu Mülazım-ı Sani Abdullah Abut Abigadol, birliğinin başında cepheye giderken (solda)… Dr. Abraham Abravanel ise, önce Çanakkale’de Harp Madalyası, sonra İstiklal Madalyası almış bir Osmanlı Yahudisi’ydi…

Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri’ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı’nın yıkılmasını “yeni bir gelecek” olarak görürken, Osmanlı Yahudileri ise bu olayı “geleceklerinin mahvolması” olarak algılamışlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmamış olan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. Ama dünya siyaseti, yüzyılın başında onları cephede birbirine kırdırıyordu…

Yahudi katırcıların Gelibolu yarımadasında Türkler’e karşı savaştığı Filistin’de 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa‘nın da kulağına gitmişti. Onu ve diğer Türk yetkilileri teskin etmek isteyen bölgedeki Osmanlı Yahudileri, cemaate bir duyuru yaparak, “İngilizlerle birlikte savaşa katılmanın doğru olmadığı“nı açıklamış ve hatta Kudüs’te bir protesto yürüyüşü bile düzenlemişlerdi. Ancak, cemaat olarak güvenilirliklerini bir kere yitirdiklerinden Osmanlı devletinin bölgedeki Yahudiler’e baskısı arttı ve bu tutum da, aslında bölgeye sonradan göçen Rus Yahudileri gibi devlete sadık Yahudiler’in Osmanlı yönetimine desteğini de yok etti.

Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler’i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. En baştaki korkuları, Filistin’e yayılmış yaklaşık 80.000 Yahudi’nin, Osmanlı’nın müttefiki Almanya ile anlaşıp kendilerine karşı savaşmalarıydı. Ama, Araplar’a olduğu gibi Yahudilere yapılan vaadler bu olasılığı engelledi. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu:

“.…. Yahudiler’i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı…

Jabotinsky ise hatıralarında şöyle anlatıyordu:

“Mafruza kampında bir hafta içinde mülteci gençleri topladık. İngiliz ordusu eninde sonunda Mısır’dan Filistin’e yürüyecekti. Yafa’dan hergün kötü haberler geliyordu; Türkler, sokaklardaki İbranice işaretleri bile yasaklamışlardı. Yahudi halkın liderlerini tutukluyor ve savaştan sonra hiçbir Yahudi göçüne izin vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Yahudi Katır Birliği, görev başında…

Yahudi Katır Birliği mensuplarından birinin Gelibolu’daki İngiliz mezarlığındaki mezarı…

Ertesi gün delegasyon olarak General Maxwell’in karşısına çıktık. Trumpeldor bütün madalyalarını takmıştı… General onu dikkatle süzdü ve kısaca ‘Port Arthur’dan mı?’ diye sordu. Ama sözlerinin geri kalanı, bizi büyük bir hayalkırıklığına uğrattı. Bir diğer takıntımız da ‘diğer bir Türk cephesi’ ifadesiydi. Neden ‘diğer’ bir cepheye yollanacaktık? Bunun anlamı açıktı; bizi Filistin’e sokmayacaklardı. Bu yüzden bu teklifi reddetmeliydik. O gece sabaha kadar tartıştık. Biz siviller, şu ‘Katırcı Birliği’ ifadesini reddediyorduk. Tüm diaspora tarihindeki ilk Yahudi birliğinin Sion ve Katırcılar olarak anılacak olması utanç vericiydi.

Trumpeldor farklı bir düşüncedeydi; ‘Cephede siperlerle ulaştırma arasında hiç fark yoktur. Her iki işi de askerler yapar. Biri olmazsa diğeri de olmaz ve tehlike her ikisinde de ciddidir. Sizin ‘katırcı’ sözüne takıldığınız belli, ama bu çok çocukça… Filistin’e özgürlük kazandırmak için Türkleri yenmeliyiz. Nerede yeneceğimiz, kuzeyde mi güneyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Hepsi de bizi Sion’a götürecek…’ diyordu…

Ben tarih değil, kişisel hatıralarımı yazıyorum. Ben Gelibolu’ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik’in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı… Savaşmak amacıyla Gelibolu’ya giden 600 katırcı, Siyonizm’e yepyeni ufuklar açmıştır… Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir..”

*****************************

Jabotinsky, her ne kadar böyle söylemişse de, İngilizler’den “Filistin’de yurt edinme sözü“nü o ya da Trumpeldor değil, yine bir başka Yahudi 1917 yılında alacaktı: Bu kişi, Theodor Herzl’in ölümünden sonra Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanı olacak olan İngiliz Yahudisi, ünlü kimyager Haim Weizmann‘dı…

Haim Weizmann

Alman kimyagerler kimyasal gaz üretmek için deney üstüne deney yaparken, İngiltere’de de Haim Weizmann isimli bir Musevi kimya profesörü, önemli bir kimyasal maddeyi bakteriyel fermantasyonla büyük miktarlarda elde etmeyi başarmıştı. Bu madde asetondu ve “cordite” isimli dumansız barutun üretilmesinde son derece gerekli bir kimyasaldı. Cordite, 19. yüzyılın sonlarında yine İngilizler tarafından bulunmuş bir patlayıcıydı. “Dumansız sevk barutu” olarak tanımlanabilecek bu patlayıcı, nitroselüloz ve nitrogliserin isimli patlayıcıların karışımından meydana geliyordu ve o günden beri de İngiliz İmparatorluğu’nun askeri amaçla top ve roketlerde kullandığı patlayıcısı olmuştu. Bütün kara ve donanma topçusu, mermilerinde bu patlayıcıyı kullanıyordu. Cordite, iki açıdan yarar sağlamıştı; hem mermiyi daha güçlü fırlatıyor hem de duman çıkarmıyordu. Bu ikinci yarar, top bataryasının yerinin düşman tarafından hemen belirlenmesini önlüyordu.

Cordite barutu

Kimya sektöründe “endüstriyel fermantasyonun babası” olarak anılan Weizmann, clostridium acetobutylicum adı verilen bakteri ile aseton üretme yöntemini 1912’de bulmuştu ama, o sıralarda kimse ticari olarak fazla önem vermemişti. Savaş çıkınca Weizmann, Lloyd George ve Churchill’le tanıştırıldı. Bu ikisi, Weizmann’ı Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuvarı’nın başına getirdi. Aseton önceleri tahıldan elde ediliyordu. Ancak, Çanakkale’nin geçilememesi ve bu nedenle Rus buğdayının Karadeniz’den çıkamayışı, bu kez İngiltere’de tahıl kıtlığı yarattı. Weizmann, kısa sürede buna da çözüm buldu; aseton için gereken nişastayı atkestanesinden üretti. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, ilkokul çocuklarına savaş boyunca tüm ülkede atkestanesi toplatacaktı.

Theodore Herzl, Einstein ve Weizmann

Mucidi olduğu yöntemle çok ucuza aseton üreterek özellikle İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlayan Weizmann, İngiliz Hükümeti tarafından ödüllendirilmekte gecikmedi. Ödül töreninde kendisine “Dile İngiltere’den ne dilersen” diyen Başbakan’a Weizmann’ın yanıtı, “Halkım için bir vatan…” sözleri oldu… Bu “vatan”ın neresi olacağı da 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla belirlendi.

Weizmann, Siyonizmin fikir babası Theodore Herzl’in Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’den milyonlarca sterline alamadığı Filistin topraklarını, bu buluşuyla İngiltere’den bedavaya koparmış oldu…

Weizmann, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda İngilizler’e yaptığı gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Amerikalılar’a bir şıklık yaptı ve onlara 1942’deki buluşu sentetik lastiği hediye etti. Böylece, 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu garantileyecek, ardından da bu ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçilerek halkı tarafından onurlandırılacaktı…

Yetkin İŞCEN

Mayıs 2004

KAYNAKLAR:

Benis M. Frank – Shanghai Gönüllü Birlikleri Yahudi Bölüğü’nün Diğer Yahudi Diaspora Savaşçı Birimleriyle Kıyaslanması, 1992

B.Gen. C.F. Aspinall-Oglander  – History of the Great War: Operations. Gallipoli. 1932

Bulletin of the Igud Yotzei Sin

Capt Eric Wheler Bush - Gallipoli, 1925

Bemard M. Casper - With the Jewish Brigade, 1947

Encyclopaedia Judaica

Benis M. Frank - “The Shanghai Volunteer Corps: A Socio-Military History,”

Kirk George – The Middle East in the War, 1952

LtCol. John H. Patterson - With the Judaeans in the Palestine Campaign, 1922

LtCol. John H. Patterson - With Zionists at Gallipoli, 1916

Albert Prago - “The Botwin Company in Spain, 1937-1939,”  1992

Joshua Rothenburg - “The Jewish Naftali Botwin Company” , 1980

Cyril Silverthorn - “The ‘Righteous Colonel’ and the Jewish Legion,” , 1985

Vladimir E. Zhabotinskii,  Samuel Karz, trans. –  The Story of the Jewish Legion, 1945

Martin Sugarman - The Zion Muleteers of Gallipoli (March 1915 – May 1916)

Vladimir Kroupnik – Russian Jew in the Gallipoli Battle

Fahir Armaoğlu – 20. yy Siyasi Tarihi

Yusuf Besalel - Yahudi Tarihi, 2000

Yusuf Besalel – Osmanlı ve Türk Yahudileri, 1999

A. Hikmet Eroğlu – Osmanlı Devletinde Yahudiler, 2001

Ahmet Fettahoğlu – Maceracı Jabotinsky, Tarih ve Düşünce dergisi, 2002/6

Melek Fırat – Balfour Deklarasyonu, Türk Dış Politikası, 2002

Avram Galanti – Türkler ve Yahudiler, 1993

Naim Güleryüz – Türk Yahudileri Tarihi, 1993

Funda Keskin – Siyonizm, Türk Dış Politikası, 2002

Süleyman Kocabaş – Vaad Edilmiş Toprak Filistin İçin Mücadele, Türkiye ve Siyonizm, 1994

Berta B. Özgün – Yedi Nesil Öncesinden Günümüze Yolculuk

Mahir Ruşen – Siyon Katırcı Birliği, Tarih ve Düşünce Dergisi, 2002/6

Hikmet Tanyu – Yahudiler, İslam Ansiklopedisi,1989

Hikmet Tanyu – Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler

Yörünge Haftalık Siyasi Gazete, 1991/3

Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul 1991

Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye, 1311

 

**************************************

İngiliz askeri istihbarat subayı

Aubrey Herbert’in günlüğünden

Zion Katır Birliği

Günlük. Salı, 27 Nisan

Bizimle birlikte, şüpheliden çok daha fazla, varlıkları en çılgın dedikoduları besleyen bir sürü adam da vardı. “Siyonistler” ve daha bir sürü başka adla anılıyorlardı. Bunlar Suriye’den sürülmüş olan Yahudiler’di ve katırlara bakıyorlar, “aslan avcısı” diye tanınan Albay Patterson’ın kumandası altında Katır Müfrezesi’ni oluşturuyorlardı. Bunlar oldukça iyi hizmet verdiler ve olağanüstü cesarete sahip olduklarını ispatladılar. Bir kaç kere katırların soluk soluğa kaldıklarını ve Katır Bölüğü’ndekilerin görevleri esnasında son derece sakin olduklarını gördüm.

Bir gece bana öyle geldi ki, sonunda, gerçekten az rastlanır ilginç bir olay yaşadık. Nefes nefese kalmış bir Avustralyalı, Katır Müfrezesi elemanı kılığına girmiş bir Alman’ı esir aldıklarını haber vermek için geldi, fakat ne yazık ki adam, yakalanmadan önce birini öldürmüştü. Sorguladığımda, adam ismini Fritz Sehmann olarak verdi ve onunla en rahat anlaşabildiğimiz dil Almanca’ydı. Doğru olduğu anlaşılan bir açıklama yaparak kendisini haklı çıkarmayı başardı. Katırıyla birlikte uçurum boyunca geceleyin yürümekteyken hayvanı vurulmuş ve Fritz Sehmann’la birlikte uçuruma yuvarlanmıştı. Birlikte, aynı patlamada ölmüş olan talihsiz bir askerin üstüne düşmüşlerdi…

Diary. Tuesday, April 27th.

(We had with us, too, a remarkable body of men who were more than suspect, and whose presence fed the wildest rumours. These were called Zionists, Zionites, and many other names. They were the Jewish exiles from Syria, who looked after the mules, and constituted the Mule Corps, under Colonel Patterson, of lion-hunting fame. They performed very fine service, and gave proof of the greatest courage. On several occasions I saw the mules blown to bits, and the men of the Mule Corps perfectly calm, among their charges.

One night it did seem to me that at last we had got the genuine article. A panting Australian came to say that they had captured a German disguised as a member of the Mule Corps, but that he had unfortunately killed one man before being taken. When I examined this individual he gave his name as Fritz Sehmann, and the language in which we conversed most easily was German. He was able to justify himself in his explanation, which turned out to be true. He had been walking along the cliff at night with his mule, when the mule had been shot and fallen over the cliff with Fritz Sehmann. Together they had fallen upon an unfortunate soldier, who had been killed by the same burst.)

Mons, Anzac & Kut

Hutchinson & Co. Ltd., London

**************************************

Zion Katır Birliği

“……….V sahilinde, malzemeye nöbetçi bırakılmış bir Zion Katır Birliği mensubu Fransızlar tarafından yakalanmıştı. Sadece Türkçeyi andıran İbranice ve Rusça bilen; üzerinde de Türkler’den ele geçirilmiş bir tüfek ve süngü taşıyan bu Yahudi, hemen casus olarak tutuklanmış, divan-ı harbe çıkarılmış ve kurşuna dizilmesine karar verilmişti. Duvarın dibinde infaz edilmek üzere dikildiğinde olayı farkeden ve Fransızca bilen  bir Zion Katır Birliği çavuşu tarafından kurtarılmıştı………”

(……In one strange incident on V beach, a Zion Mule Corps soldier who had been left guarding the baggage was arrested by some French soldiers. Since he could speak only Russian or Hebrew, which must have sounded like Turkish, and was armed with a captured Turkish rifle and bayonet, he was taken for a spy, court martialled and condemned to be shot. It was only when he was about to be executed against the wall of a nearby ruin that a Zion Mule Corps sergeant realized what was happening and, since he could speak French…….)

The Zion Muleteers of Gallipoli
(March 1915 – May 1916)

Martin Sugarman, BA
Association of Jewish Ex-Servicemen and Women (AJEX) Jewish Military Museum

Kaynak:http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm

NOT: FAZLA BİLGİ İÇİN Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.
http://www.gallipoli-1915.org/

JAN HUS / JOHANNES HUSS


Jan Hus ya da Johannes Huss (1372 Husinec, Bohemya6 Temmuz 1415 Konstanz, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu), hıristiyan reformcu teolog. Papaz ve bir dönem Prag üniversitesinin rektörü. Jan Hus’un Konstanz konsili tarafından yakılarak infaz edilmesinden sonra onun eserlerine dayanarak gelişen Hussi hareketi ortaya çıktı.

Eğitimi

Babası muhtemelen bir arabacı olan Jan Hus, önce Prachatice’deki latin okulunda, 1390’dan sonra da Prag’da eğitim aldı. Prag Üniversitesindeki eğitiminden sonra 1396 yılında yüksekokul öğretmenliğine başladı. Çek harflerindeki diyakritik işaretlerin (Türkçede c ve s harfine eklenen cengeller ile ç ve ş yapılması gibi ama sesli harflere konuluyor) ve hatsek (bu da sessiz harflere konuluyor. Bizim g’nin üstüne koyduğumuz işaret gibi) işaretlerinin öncüsü kabul edilir.

Bohemya kralı Wenzels’in kızkardeşi Anna’nın İngiltere kralı II. Richard ile evlenmesinden sonra Oxford Universitesinde okuyan Çek asilleri Oxford’lu teolog John Wycliff’in önce felsefi sonra da teolojik ve kilise politikalarına dair yazılarını Prag’a getirmeye başladılar. Hus, bu sayede 1398’den itibaren Wycliff’in öğretileri ile tanıştı. Wycliff, İngilteredeki din adamlarının ahlaki çöküşünü göstererek kilisenin dünyevi güç ve servetlere yüz çevirmesi gerektiğini yazıyordu.

Jan Hus 1398’de teoloji eğitimi yapmaya başladı ve 1400’de papaz olarak kutsandı. 1401 yılında ise felsefe fakültesinin dekanı yapıldı. 1402’de profesör oldu ve 1409’dan 1410’a kadar Prag üniversitesi rektörlügünü yaptı. Teoloji ve felsefe dersleri verdi.

Rahip ve Vaiz olarak Etkileri

Rahip Hus 1402’den sonra eski Prag’da yer alan Bethlehem kilisesinde Çek dilinde vaazlar vermeye başladı ve dini ayinler sırasında Çek dilinde birlikte ilahiler söyleme anlayışına öncülük etti. Hus, önce Hasenberg baspiskoposu Zbynko Zajíc sayesinde büyük bir prestij kazandı ve birçok defa Konsil olarak seçildi. Bayern kraliçesi Sophie’nin günah çıkarttığı rahip oldu. Hus, zamanın genel düşünce biçimine ve moda olmuş alışkanlıklara karşı çıkıyor, halkın değişik kesimlerine, özellikle de kunduracılar, şapkacılar, kuyumcular, şarap tüccarları ve hancılara güçlü ve erdemli bir yaşam biçimi sürdürmek üzerine vaazlar veriyordu.

Hus, John Wyclif’in eserlerinin etkisi ile kilisenin dünyevi mal varlığını, din adamlarının paraya doymazlığını ve bunların çürümüşlüğünü anlatıyordu. Coşku içinde dünyevileşmis olan kilisenin bir reformdan geçmesi için mücadele ediyor; yerleşmiş bir anlayış olan dini konularda Papa’nun son karar mercii olmasını reddedip, dini konulardaki otoritenin sadece İncil olduğunu ileri sürüyordu. John Wyclif’ten kader anlayışını devralmış, buna herkesin kendi ulusal dilinde ibadet etmesi anlayışını eklemişti.

1408’de Prag başpiskoposu Hus’un öğretilerini duydu ve onu konsillikten azletti. Ama Hus yetkilerinin alınmasını umursamadı ve papalık ve piskoposluk kurumuna karşı vaazlarını sürdürdüğü gibi Bohemya’nın önemli bir kesimini de kendi safına çekmeyi başardı.

Prag başpiskoposunun, yükselen reform isteklerini bastırabilmek için bulduğu yöntem şöyleydi: O zamanki üç Papa’dan biri olan V. Alexander’e başvurdu ve Hus icin John Wyclif’in kitaplarını iade etmesi ve öğretilerini reddettiğini ilan etmesi şeklinde bir ceza verilmesini sağladı. Bunun dışında da kilisenin öğretileri dışındaki bütün öğretiler yasaklandı. Hus’un cezası 9 Mart 1410’da ilan edildi, Wyclif’e ait 200’den fazla el yazması kitap resmi olarak yakıldı ve Hus hakkında Roma’da dava açıldı. Hus’un Roma’daki avukatının başarısız olması üzerine 1410 Temmuzunda kilise Hus’u afaroz etti. Papa 23. Johannes Hus’u Şubat 1411’de lanetledi. Hus hakkında Prag’dan sürgün kararı çıkarıldı. Bunun üzerine Prag’da protestolar yapılmaya başlandı.

Hus’un çok sevilmesinden ve halkın yaptığı gösterilerin doruğa ulaşmasından dolayı Hus, kralın koruması altında bir yıl daha Prag’daki vaazlarını sürdürmeyi başardı. Papa 23. Johannes haçlı ordusuna katılması ve günah çıkarması şeklinde bir karar verdiyse de Hus bunu dinlemedi.

Büyük Bölünme

Jan Hus’un yaşadığı dönem aynı zamanda Hristiyanlığın yaşadığı bir buhran dönemine denk geldi. Papa VIII. Boniface (1234–1303)’nin ölümünden sonra siyasal dengeleri gözeten kardinaller Roma’dan değil Fransa’dan bir papa seçerler. Ne var ki, 1305’te papa yapılan Fransız V. Clemens (1264–1314) Roma’ya değil Fransa’nın Avignon kentine yerleşir. Ve ardından gelen 7 papa Avignon’da oturmayı sürdürür. Avignon papalığı 1377’de XI. Gregorius (1329–1378) Roma’ya geri dönene kadar sürer. Gregorius Roma’ya geldikten bir yıl sonra ölür ve bazı kardinaller geleneksel dinsel uygulamanın aksine bir davranışla İtalya’dan bir papa seçerler. Ama buna karşı çıkan diğer bir kardinal grubu bir Fransız’ı papa seçer. Böylece hıristiyanlık papalık seçimi dolayısıyla ikiye bölünmüş olur. İngiltere ve Roma imparatorluğu Roma’daki papayı tanırken, Fransa ve Kastilya bölgesi Fransız papayı destekler.

Soruna çözüm bulmak amacıyla 1409 yılında Piza konsili toplanır. Konsil kararına göre iki konsil de çekilecek ve konsil yeni bir papa seçecektir. Ancak konsil kararı kargaşalığı çözmek bir yana daha da büyütür. İki papa da kendilerini destekleyenlerin etkisiyle çekilmeyi kabul etmez. Böylece ili papa yerine 3 papa olur.

Hıristiyanlıkta bu büyük bölünmenin yaşandığı dönemde Bohemya bu çekişmenin uzağında kalır ve Hus’un reformist ve milliyetçi görüşleri geniş bir sempati kazanır. Hus bir milli kahraman haline gelir.

Konstanz Konsili

Büyük Bölünmeye son vermek için 1414 ile 1418 arasında Konstanz’da yeni bir konsil toplanır. Hus’un da bu konsile çağrılarak dinlenmesine karar verilir. Bunu sağlayabilmek için Kutsal Roma-Cermen imparatoru Sigismund Hus’a can güvenliği konusunda garanti verir.

Konsil öncelikle 3 papanın da görevlerinden ayrılmaları gerektiğine karar verir. V. Martin (1368–1431) yeni Papa olarak seçilir ve böylece Büyük Bölünme sona erdirilir. Ardından imparatorun verdiği güvenceye rağmen Hus tutuklanır ve kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu söylemesi istenir. Hus bu teklifi reddeder ve Konsil tarafından yakılarak cezalandırılmasına karar verilir.

Hus 6 Temmuz 1415’de kitaplarıyla birlikte yakılır ve külleri Ren nehrine atılır.

Hussitler Savaşı

Milli kahraman Jan Hus’un yakılarak idamı Çek halkı arasında kargaşaya ve ayaklanmaya neden olur. Almanlara karşı duyulan öfke yükselir ve Hussitler Savaşı adı verilen ve 1419-1436 arasında süren savaş başlar. Bu sırada Hus’un destekçileri de aralarında anlaşmazlığa düşerler ve Aşırı Husçular (en güçlü oldukları kent Tabor olduğu için Tabor Husçuları da denir) ve ılımlı Husçular olarak ikiye ayrılırlar. Her iki grup da Kutsal Kitabı temel alıyor ve buna aykırı olan şeylerin Hristiyanlıktan ayıklamak gerektiğini söylüyorlardı. Ilımlı Husçular, Kutsal Kitaba temelden ve açıkça karşı olanları ayıklamak gerekli derken, Aşırı Husçular kitabta yer almayan herşeyi kökünden kazımaktan yanadırlar. 1431’de toplanan Basel Konsili ılımlıları kendi yanına çekerek radikalleri tamamen ortadan kaldırdı.

Kaynakça:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Jan_Hus

*************************

JAN HUS (1954) Film

Yönetmen: Otakar Vávra           

Senaryo:Milos Václav Kratochvíl, Otakar Vávra              

Ülke: Çekoslavakya

Tür: Dram

Süre: 125 dakika

Dil: Çekçe

Müzik: Jirí Srnka             

Nam-ı Diğer: Jan Hus

Oyuncular: Zdenek Stepánek, Karel Höger, Vlasta Matulová, Ladislav Pesek ,   Gustav Hilmar

Filmden

Jan Hus’un konuşmalarından:

Onlar kiliselerinden dışarı çıkıp, dünyada  günah işliyorlar.

Onların kalpleri sert ve dudakları kıskançlık ve yalanlarla zehirlenmiş.

Onlar, her şeyi ticaret içinde düşünüyorlar. Her şeyi satıyorlar.

Onlar cennet vadiyle halkı sömürüyorlar.

Tefecilik, güzel atlar, koşulmamış sığırlar hep onların mı olacak.

Onlar aygır gibi, boğalar gibi zina yapacaklar.

Christ basit bir elbiseler içinde yalınayak yürüdü ve başını altına sokacağı bir çatısı yoktu.

Hırsızlar,

İnsanların hakkı için, Allah sizi kahretsin !

Hıristiyanlığın içini tüm ruhunu zehirlediniz .

Neredesin Ey Papa!

Yalnızca kardinal ve piskoposlar arasındaki anlaşmazlıkları düzeltmek için mi meydana çıkarsın?

Onlar, köpekler gibi kemik için  kavga ediyorlar.

Onların işi rütbe vermek için rüşvet istemektir.

Papalar arasında anlaşmazlıklara aldanmayın, onlar menfaatlei için bir yerde anlaşırlar.

Ey İnsanlar!

Onlar bu günahları ile yaşıyorsa sizde yaşayabilirsiniz. Günah çıkarmak için kiliseye bağış yapmayın. Onlara tanrının ihtiyacı yoktur.

Papa Allah’ın iradesini temsil edemez.

Bazıları zengin ve bizlerin fakir olması Tanrı’nın isteği olabilir, fakat sömürülmek değil.

**

Şehirde düzeni ve barışı koruyoruz diye Kral’ın iktidarını korumak adına bu üç genci suçlu diyerek cezalandıramazlar.

**

Tanrıya sadık olun ve inanın.

Onlar sizi Tanrının izinden saptırmak için ciddi denemelerle yüz yüze getirebilirler. Ama sonuçta Tanrı gerçek galip olacaktır.

**

Taşrada köylüye yapılan zulüm zirveye ulaşmıştır.

Taşrada köylüye yapılan zulüm zirveye ulaşmıştır.

Kilise tarafından alınan vergilerden, hayatın  dayanılmaz olduğunu biliyorum .

**

Neden Tanrı bizi cezalandırıyor? demeyin;

Tanrı bizi cezalandırmıyor. Bu kötülük otorite ve iktidarın zulmünden başka bir şey değil.

**

Zalimler karşısında ezilenler!

Şimdi savaş gelecek ve savaş olacak

Rabbin kim sadık, kim sadık değil; sahtekâr veya dürüst  belli olacak

**

Bana, kâfir, deccal diyorlar.

**

Onlar bu mübarek Çek  topraklarına bir haçlı seferi, savaş istiyorlar.  

Benim size kendimi feda etmemden başka çarem yok, görünüyor.

**

Ben gelmeden haberciler “Şeytan Rahib Jan Hus’un giysiler içinde gizli sizi aldatmasın o korkunç büyücü” dediler değil mi?.

**

Unutmayın Mesih’in takipçileri yoksulların ekmeğini yiyemez. Belki kendi ekmeğini paylaşır.  

Kutsallık tanrıya aittir. Rahibler bu hakkı nereden alıyorlar. 

Tanrının emirlerine en önce uyması gereken rahiplerdir.  Ancak onlar hak ihlali yapıyorlar.

**

Beni konseye davet ediyorlar. Pek ümitli değilim. Zannederim ki; bana konuşma hakkı dahi vermeyecekler.

Endişe etmeyin.

Benim öldüğümü duyabilirsiniz.

Düşmanın tehditlerinden endişe etmeyin, korkmayın ve bana acı da duymayın. Ben de sizde doğru yaptığımızı biliyoruz.

**

Ey mahkeme

Beni buraya davet ettiniz. Fakat söz verdiğiniz halde, konuşma hakkı vermeden hapse attınız. Beni dinlemiyorsunuz bile.

Ben ne demişim. Rahiplerin mal varlıklarından vergi alınmalıdır.?

Sizde Kutsal devlet adına bana, “düzeni yok etmek mi istiyorsun” diyorsunuz.

Ben halka körü körüne otoriteye itaat etmemek gerekir diye nasihat etmişim.

O zaman sorun ne ?

**

Ey mahkeme!

Kulluk Tanrıya yapılır.

Herkes için uyulması gereken yasalar vardır.

Buna kilisede/iktidarda dâhildir.

**

Ey Konsey!

Bu sözler yüzünden mi beni kâfir ilan ediyorsunuz.

**

Beni öldürmek veya yakmak için seçim yapabilirsiniz.  

Hakikat ve yalanlar var.

Ve ben ölümüne kadar gerçeğe sadık kalacağım. Vazgeçecek değilim?

Çünkü benim için caymak yok.

Tanrım yanılmamam için beni ikna etti.

Şimdi bir ceza korkusuyla Tanrı’nın gerçeklerini reddetmemi beklemeyin ?

Yakında beni sonsuza kadar susturacaksınız. Ama kutsal gerçeği susturmak asla.

**

**

Özgür olmak istemiyor musun ? diye konsey bana teklif sunuyor.

Zaten, ben özgürüm.

Ben Hakikat için özgürlüğü seçtim.

**

Halk “Bizi terk etme . Bizim hakkımızı kim savunacak?” diyorken, ben onları nasıl terk edebilirim.

**

Ey konsey!

Ölüm vadisinde yürürken kötülükten korkmayacağım. Binlerce insan benim sayemde korkularını yenecek.

**

Ey arkadaşlar ve sevgili dostlar !

Ben ölüme gidiyorum. Beni yakacaklar.

Benim sizden sadece isteğim dinî veya dünyevî olsun yanlış sözlere, kötülüğe ve kötü otoriteye itaat etmemenizdir.

Herkesi selamlıyorum,

Üniversiteden arkadaşlarımı, doktorları, sevgili kardeşlerimi , ayakkabıcıları, terzileri ve din bilginlerini de.

Öğrettiğim gerçeği, benimle olduğunuz gibi, son deminize kadar sağlam tutun.

Acele edin!

Ancak bu gerçek sizin hayatınızı kurtarabilir .

Öldürmek isteyenler korkmayın.

Bakın daha fazlasını yapabilirsiniz.

Ben , Jan Hus , ölüm arifesinde dahi ayak  üzerinde durabiliyorum.

Bilinen gerçekte duruyorsanız korkunuz yok olur ..

Asla vazgeçmeyin ve sizi kimse doğru yoldan saptıramaz.

Ölümüne gerçeği yaşamak ve savunmak için bana  yemin verin!

Bana yemin verin!

jun hus yakilirken

*****

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966)

AGORA FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİYLE “KADIN”

JEANNE D’ARC’IN TUTKUSU (1928)

FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)

GİORDANO BRUNO

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor

THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (Günaha Son Çağrı)

IL VANGELO SECONDO MATTEO, Aziz Matyas’a Göre İncil (1964)

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco]  “O PHTOKHULİS TU THEU”

KADIN PAPA JOAN. GERÇEKTEN YAŞADI MI ?

SİR ISAAC NEWTON’UN KUTSAL KİTABIN YORUMU
DANİEL’İN KEHANETLERİ VE AZİZ JOHN’UN MAHŞERİ ÜZERİNE GÖZLEMLER

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)