MODERN TIP, KARABÜYÜYE DÖNÜŞMEDEN


Kamuoyu, toplum sağlığı görevlilerinin aralarındaki belirsizlik ve karmaşaya dikkat kesilmiştir. Gazeteler tıbbın ileri gelenlerinin geriye çark etme manevralarından söz eden yazılarla doludur:Dünün cephe yarma denebilecek ileri harekâtlarının öncüleri henüz bulmuş oldukları mucize tedavilerin tehlikelerine karşı, hastalarını uyarmaktadırlar. Rus, İsveç ya da İngiliz sosyal tıp modellerini taklit etmeyi öneren politikacılar, son olayların kendi bakım-gözetim sistemlerinin kapitalist tıbbın daha az bir artışla da olsa yarattığı aynı patolojik sonuçları yaratmada bir hayli verimli olduklarını göstermesinden ötürü utanç verici bir duruma düşmüşlerdir. Modern tıbba karşı bir güven bunalımı yaşıyoruz. Ancak bunda çakılıp kalmak, kendi kendini kandırmaya yol açan kehanetlerin ve olası bir paniğin artmasından başka bir işe yaramaz.

Tıbbi konular üzerindeki mistik havayı kaldırma konusunda diretmekle işe başlayarak iatrojenik pandeminin (Birçok ülkede yaygın görülen (burada hastalık) kamuoyunda akılcı bir şekilde tartışılmasını sağlamak kamu yararına aykırı bir şey olmayacaktır. Aykırı olan, tıptaki yüzeysel bir temizlik olayına güvenen, edilgen bir kamuoyudur. Tıptaki bunalım meslekten olmayan kişileri, tıbbi anlayışlar, sınıflamalar ve karar oluşturma üzerinde kendi denetimlerini talep etmeye yöneltebilir. Asklepion tapınağının laikleştirilmesi, soldan sağa tüm endüstri toplumlarının onayladığı şimdiki modern tıbbın temel dinsel öğretilerinin meşruluğunu yitirmesine yol açabilir.

Toplum çapında iatrojenik hastalıklardan kurtulunması profesyonel yâ da mesleki değil, politik bir iştir.Bunun sağlıklı olma özgürlüğü ile adil bir sağlık hizmeti elde etme hakkı arasındaki denge kavramından oluşmuş temellerin üzerine oturması gerekir. Son kuşaklarda, sağlık hizmeti üzerindeki tekel kontrolsüz bir şekilde genişledi ve kendi bedenlerimizle ilgili özgürlüğümüze tecavüz etti.Toplum, hastalığı olduğunu, kimin hasta olduğunu ya da olabileceğini ve bu kişilere ne yapılabileceğini belirleme şeklindeki ayrıcalıklı hakkını hekimlere devretti. Sapmalar, artık yalnızca, tıbbi yorumun uygun gördüğü ve haklı bulduğu ölçüde “meşru”dur. Tüm yurttaşlara tıp sisteminden hemen hemen sınırsız yarar sağlama vaadi, sürekli kendi kendini sağlığa kavuşturan bir yaşam sürmek isteyen halkın gereksindiği çevresel ve kültürel koşullan yok etme tehdidindedir. Bu gidiş açığa çıkarılmalı ve tersine döndürülmelidir.

Tıbbın sınırları mesleki bir “kendini sınırlama”dan daha farklı bir şeydir. Tıp loncasının, tıbbın kendisini iyileştirmek adına kendi benzeri bulunmayan niteliklerinde diretmesinin bir aldanmaya dayandığını gösterebiliriz. Mesleki güç, üniversite eğitimli burjuvazinin diğer sektörleri tarafından yüzyılımızda hayata geçirilmiş özerk bir otoritenin sağlık işinde politik olarak yetkilendirilmesinin sonucudur: Şimdiyse bunu vermiş olanlar tarafından geri alınamamaktadır; ancak ve ancak halk çoğunluğunun, bu yetkinin zararlı olduğunu onaylamasıyla gayri meşru kılınabilir. Tıp sisteminin iflas etmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.Korkunç ifşalardan paniğe kapılmış bir toplum yılgınlığa düşerek uzmanların sağlık hizmetindeki egemenliğine daha çok destek verirse, bunun sonucu, tedavi yerine hasta edici sağlık hizmetinin artmasından başka bir şey olamaz. Bu durumda, sağlık hizmetini hasta edici bir girişime dönüştüren şeyin, insanın sağ kalmasını organizmanın performansından çıkararak teknik ustalığın sonucu olarak gösteren bir mühendislik faaliyetinin artmasından başka bir şey olmadığını anlamak gerekir.

Yine de, “sağlık” bireylerin kendi iç durumları ve çevresel koşullarıyla savaşımlarının şiddetini anlatmak için kullanılan sıradan, gündelik bir sözcüktür. “Sağlıklı” sözcüğü Homo sapiens için ahlaki ve politik etkinlikleri niteleyen bir sıfattır. En azından kısmen, bir toplumun sağlığı, herkes için, özellikle de daha zayıflar için kendine güven, özerklik ve saygınlığı sağlayacak ortamı hazırlayan ve koşulları yaratan politik eyleme bağlıdır. Bunun sonucu olarak çevre, kendini yönetebilen sorumlu insanlar ortaya çıkarabiliyorsa sağlık standartları optimum düzeydedir. Sağlık standardı yalnızca, organizmanın hayatta kalma homeostasisinin(Organizmada normal koşulların sürekliliği) heteronom (başkası tarafından yönetilen) düzenlenmesine belli bir oranın ötesinde bağımlı duruma geldiğinde düşme eğilimi gösterir. İster tedavi, ister koruma, isterse çevre mühendisliği biçiminde olsun, kurumsal sağlık hizmeti, kritik bir yoğunluğun ötesinde, sistemik sağlığın yadsınmasıyla özdeştir.

Güncel tıbbın insanların sağlığına karşı oluşturduğu tehdit, trafik yoğunluğunun ve sıkışıklığının devingenliğe karşı oluşturduğu tehdide; eğitim ve medyanın öğrenmeye karşı oluşturduğu tehdide ve kentleşmenin ev yapımında uzmanlığa karşı oluşturduğu tehdide benzemektedir. Bu olguların her birinde ana kurumsal çabalar, tersine sonuç verir duruma gelmiştir. Trafikte zamanı tüketen hızlanma, gürültülü ve karmakarışık bir ulaşım; daha çok insanı daha yüksek bir teknik yeterliliğe ancak genel bir yetersizliğe ulaştırmak için eğiten bir eğitim sistemi: Bunların tümü tıbbın iatrojenik hastalık yaratmasına paralel fenomenlerdir. Bu olguların her birinde bir ana kurumsal sektör, toplumu, o sektörün yaratıldığı ve teknik olarak donatıldığı amaçtan uzaklaştırmıştır. İatrojenez spesifik amaç-bozuculuğun (counter productivity) özel tıbbi tezahürü olarak görülmedikçe anlaşılamaz. Spesifik ya da paradoksal amaç-bozuculuk, kendisini üreten sisteme sıkıca yapışık kalan diseconomynin (Hastalıklı ekonomi anlamında, ) olumsuz bir sosyal göstergesidir. Bu, aynı zamanda haber medyasının yarattığı karmaşanın, eğitimcilerce beslenmiş yetersizliğin ya da daha güçlü bir arabanın temsil ettiği zaman kaybının ölçütüdür. Spesifik amaç-bozuculuk, spesifik değeri doğuran sistemin içinde kalmış kurumsal verim artışının istenmeyen bir yan etkisidir. Nesnel hayal kırıklığının (objective frustration) sosyal bir ölçütüdür. Patojenik tıpla ilgili olan bu araştırma, sağlık hizmeti alanında, bugün sanayi toplumunun tüm ana sektörlerinde hâlâ görülebilen amaç- bozuculuğun çeşitli yönlerini göstermek amacıyla yapılmıştır. Sanayi üretiminin öteki alanlarında da buna benzer çözümlemeler yapılabilir; ama geleneksel saygınlığı olan ve kendine önem veren bir hizmet mesleği olarak tıp alanında bu çalışmaya özellikle ihtiyaç vardır.

Günümüzde yerleşik iatrojenez (iyatrojenik, bir hekimim hatalı teşhis) tüm sosyal ilişkileri etkiliyor. Bu, özgürlüğün, refah nedeniyle içe dönük sömürgeleştirilmesinin sonucudur. Zengin ülkelerde tıbbi sömürgeleştirme hasta edici boyutlara varmıştır; yoksul ülkeler hızla bunu izlemektedir. (Tek bir ambulansın sireni Şili’deki bir kasabanın hastalara yardım tutumunu yok edebilir.) “Yaşamın tıplaştırılması”adını vereceğim bu sürecin politik yönden açıkça tanınmasının zamanı gelmiştir. Tıp, sanayi toplumunda bir dönüşümü amaçlayan politik hareketin ilk hedefi olabilir. Yalnızca, karşılıklı kendi kendine bakım yetisini elde eden ve bunu çağdaş teknoloji uygulamasına bağımlılıkla bütünleştirmeyi öğrenen kişiler, üretimin sanayi biçimini öteki alanlarda da sınırlamaya hazır hale gelebilirler.

Kritik sınırların ötesinde büyümüş, profesyonel ve doktora dayalı bir sağlık koruma sistemi üç nedenden dolayı hasta edicidir; Potansiyel yararlarından daha ağır basan klinik zararlar verir; toplumu sağlıksız kılan koşulların üstünü örtse de onları arttırmaktan başka bir şey yapamaz; bireyin kendi kendini iyileştirme ve çevresini biçimlendirme gücünü saptırma ve elinden alma eğilimindedir. Çağdaş tıp sistemi katlanılabilir sınırları aşmıştır. Toplum sağlığı metodolojisindeki medikal ve paramedikal tekel, bilimsel başarının insanın değil, sanayinin gelişimini güçlendirecek biçimde yanlış kullanımına net bir örnektir. Böyle bir tıp, toplumdan rahatsız ve bıkkın insanları hasta, güçsüz ve teknik onarım gerektiren kişiler olduklarına ikna etmeye yarayan bir araçtır yalnızca. Modern Tıbbın hastalık üreten bu üç ayrı etkisini üç bölümde ele alabiliriz.

İlk bölümde tıp teknolojisindeki başarıların bilançosu yer alır. Birçok kişi doktorlar, hastaneler ve ilaç sanayisi konusunda zaten endişelidir ve sadece kuşkularını destekleyecek verilere gereksinim duymaktadır. Doktorlar, bugün yaygın olan pek çok tedavi biçiminin resmen yasaklanmasını talep ederek güvenilirliklerini desteklemeyi gerekli görürler. Tıp uygulamasında, meslekten olanların zorunlu gördüğü kısıtlamalar genellikle öylesine radikaldir ki, politikacıların çoğunluğu tarafından reddedilir. Bu pahalı ve yüksek riskli tıbbın yararsızlığı günümüzde her yerde tartışılan bir olgudur ve ben bunu üzerinde çok fazla durmalıyız.

İkinci bölümde, tıbbın sosyal örgütlenmesinin sağlığı doğrudan yadsıyan etkilerini, Üçüncü bölümde ise tıbbi ideolojinin kişisel direnci sakatlayıcı etkisini ele almak gerekir.

Sonuç olarak, halkın sağlığa kavuşma gücünü kazanmasına ancak, sağlığın profesyonel yönetimini sınırlandırmayı amaçlayan bir politik programın olanak sağlayabileceği ve sanayi tipi üretimin toplum genelinde eleştirilmesinin ve sınırlandırılmasının ayrılmaz bir parçası olduğu ortaya çıkıyor. Sh:12-17

KARABÜYÜ

Hastanın ya da çevresinin fizik ve biyokimyasal yapısına teknik müdahale, tıbbi kurumların tek işlevi değildir ve asla da olmamıştır. Patojenlerin (Hastalık oluşturanlar) uzaklaştırılması ve (yararlı ya da yararsız) tedavi araçlarının uygulanması insan ile hastalık arasına girmenin kesinlikle tek yolu değildir. Hekim, amaçlanan teknik rolü oynamak için donandığı durumlarda bile kaçınılmaz olarak, dinsel, büyüsel, etik ve politik işlevleri de yerine getirir. Çağdaş hekim bu işlevlerin her birinde, şifa dağıtıcıya ya da salt ağrı dinil iriciye oranla daha patojendir.

Büyü ya da seremonilerle iyileştirme tıbbın önemli geleneksel işlevlerinden biridir. Büyüde, şifa dağıtıcı kişi dekoru ve sahneyi düzenler. Kendisiyle bir grup birey arasında, kişisel olmayan bir tarzda, buna uygun bir ilişki kurar. Büyü, hastanın ve büyücünün amaçları uyuştuğu zaman işe yarar; gerçi kendi uygulayıcılarını part-time büyücüler olarak tanımak bilimsel tıbbın epey zamanını almıştır. Doktorun profesyonel beyaz-büyü uygulamasını, onun bir mühendis olarak işlevinden ayırmak (ve onu bir şarlatan olma suçlamasından korumak) için “placebo”terimi yaratılmıştır. Bir şeker hapı doktor tarafından verildiği için işe yaradığına bir placebo gibi etki etmiş olur. Placebo (Latince “mutlu edeceğim”) yalnızca hastayı değil, bunu veren hekimi de mutlu eder.

Yüksek kültürlerde, dinsel tıp, büyüden hayli farklı bir şeydir. Ara dinler felakete karşı tevekkülü destekler ve acı çekmenin vakur bir iş haline geldiği bir mantık, bir tarz ve toplumsal dekor sunar. Acının kabul edilmesi için sunulan olanaklar her bir ana gelenekte farklı şekillerde açıklanabilir: Geçmişteki enkarnasyonlarda (Ruhun beden bulması) yoğunlaşan Karma (Budizm ve Hinduizmde insanın iyi ya da kötü yazgısının dünyaya daha önce gelişinde yaptığı iyi ya da kötü eylemlerin sonucu olduğuna inanan düşünce,) olarak; İslâmâ çağrıdaki Tanrı’ya teslimiyet olarak ya da haç üzerindeki kurtarıcı İsa’yla daha yakın bir ilişki fırsatı olarak. Yüksek dinler iyileşme için kişisel sorumluluğu uyarır; bazen gösterişli, bazen etkili teselliler için papazlar gönderir, model olarak azizleri sunar ve genellikle halkın tıbbi pratiği için bir çatı oluşturur. Bizimki gibi laik toplumlarda, dinsel örgütlenmelerin daha önceki ritüel şifa verici rollerinden çok az bir şey kalmıştır. Sofu bir Katolik, kişisel duasından mistik bir güç kazanabilir, Sao Paolo’ya yeni gelmiş bazı marjinal gruplar yaralarım sürekli Afro-Latin dans kültürüyle iyileştirirler ve Ganj Vadisi ’ndeki Hintiler hâlâ Veda(Hindu dininin en eski kutsal kitapları ) ilahileri söyleyerek iyileşmeye çalışır. Ama bu tür şeyler, kişi başına düşen belirli bir GSMH miktarının daha üzerindekini elde eden toplumlarla çok uzak bir paralellik gösterir. Sanayileşmiş toplumlarda, mit oluşturan başlıca seremonileri laik kurumlar yönetir.

Eğitim, ulaşım ve taşımacılık ve kitle iletişim kültleri farklı adlarla, Voeglin’in çağdaş gnosis (Evliyalık) diye adlandırdığı aynı toplumsal miti yüceltir.

Gnostik dünya görüşü ve inançlarında ortak olan altı özellik vardır:

(1) Dünyanın halinden, kötü düzenlendiği kanısında oldukları için hoşnut olmayan bir hareketin üyeleri tarafından uygulanırlar.

(2) Buna bağlananlar bu durumdan kurtulmanın olanaklı olduğuna,

(3) bunun en azından seçilmiş kişiler için olanaklı olduğuna

(4) bunun, var olan kuşağın zamanında yapılabileceğine inanırlar.

(5) Gnostikler ayrıca, kurtuluşun teknik etkinliklere bağlı olduğuna,

(6) ve bu etkinliklerin kurtuluş için özel bir formülü tekellerinde tutan topluluk üyelerine özgü olduğuna da inanırlar.

Bütün bu dinsel inançlar ondokuzuncu yüzyılın ilerleme ülküsünü ritüelleştiren ve kutlayan teknolojik tıbbın sosyal örgütlenmesinin temellerini oluşturur.

Tıbbın teknik olmayan önemli işlevlerinden üçüncüsü büyüyle değil, etikle ilgilidir ve ayrıca dinle bir ilgisi yoktur, tamamen din dışıdır.Bu ne büyücünün ustalıkla girdiği gizli ilişkiye ne de rahibin biçimlendirdiği mitlere bağlıdır, daha çok tıbbi kültürün insanlararası ilişkilere verdiği biçime bağlıdır. Tıp, istenirse öyle bir örgütlenir ki toplumu zayıfa, kötürüme, hassasa, sakata, kederliye ve manik depresife az ya da çok kişisel tarzda yaklaşmaya motive eder. Her toplumun tıbbı, belirli bir sosyal karakteri teşvik ederek, ayrıca toplumun tüm üyelerine, zayıflara karşı sevecen bir hoşgörü ve karşılıksız yardım konusunda aktif bir rol vererek, insanların acısını etkili bir biçimde azaltabilir. Tıp, toplumun insanlararası armağanlar alıp verme, iyilik yapma ilişkilerini düzenleyebilir. Talihsizlere karşı sevecenliğin, sakatlara karşı yardımseverliğin, zor durumda olanlar için kurtuluş kapısının ve yaşlılara karşı saygının var olduğu bir kültür, üyelerinin çoğunluğunu günlük yaşamla büyük ölçüde bütünleştirebilir.

Şifa dağıtan kişiler, tanrıların rahipleri, yasa yapıcılar, büyücüler, medyumlar, berber-eczacılar ya da bilimsel danışmanlar olabilir. Ondördüncü yüzyıldan önce Avrupa’da, bizim “Doktor”ları içine alacak, anlambilim açısından yakın, ortak bir sözcük bile yoktu. Yunanistan’da çoğunlukla köleler için kullanılan “onarıcı” (repairman) sözcüğü bir zamanlar itibar görmüşse de, bu kişiler özgür insanlar için, şifa dağıtıcı felsefeciler ya da hatta jimnastik öğretmenleriyle bile aynı düzeyde değillerdi. Cumhuriyetçi Roma’da, özel tedavi ediciler saygınlığı olmayan tipler olarak kabul edilirdi. Su tedarik yasaları, lağımlar, çöplerin toplanması ve askeri eğitimle birlikte, bir devlet kurumu olan şifa dağıtan tanrılar kültü yeterli görülürdü; büyükannenin evde yaptığı ilaçlara ve ordu sağlık görevlisine, özel bir ilgiyle paye verilmezdi. Örneğin, Jül Sezar MÖ 46 yılında, ilk grup Asklepiad’ı yurttaşlığa kabul edinceye dek bu ayrıcalık, Yunan hekimler ve şifa dağıtıcı rahipler için reddedilmişti. Araplar, hekimi onurlandırırlar, Yahudiler ise sağlık hizmetini getto düzeyinde bırakır ya da bilinçsizce Arap hekimler ithal ederlerdi. Tıbbın çeşitli işlevleri farklı biçimlerde, farklı rollerde bütünleşmişti. Sağlık hizmetini tekel altına alan ilk meslek, yirminci yüzyıl sonlarındaki hekimliktir.

Paradoksal bir biçimde, hastalık için teknik ustalığa ne denli çok önem verilirse, tıp teknolojisinin simgesel ve teknik dışı işlevi de o ölçüde artmaktadır. Daha fazla paranın herhangi bir kanser hastalığından kurtulma oranını arttırdığı konusunda ne denli az kanıt varsa, operasyonların özel tiyatro sahnesine yayılmış tıp dallarına o denli fazla para harcanacaktır. Son yirmibeş yılda, akciğer kanseri ameliyatlarındaki artış ancak, uzmanlar için iş, yoksullara eşit yaklaşım, hastaların simgesel tesellisi ya da insanlar üzerinde yapılan deneyler gibi tedaviyle ilgisi olmayan amaçların varlığıyla açıklanabilir. Yalnızca beyaz gömlekler, maskeler, antiseptikler değil, tıbbın bütün dalları finanse edilmeye devam etmektedir; çünkü bu dallar teknik dışı, genellikle simgesel bir güçle donatılmışlardır.

Modern doktor, ister istemez, simgesel, teknik dışı rollere bürünmeye zorlanmıştır. Adenoidlerin (Lenf beziyle ilgili dokular) çıkarılmasında teknik dışı işlevler egemendir: ABD’de yapılan tonsillektomi (bademcik) ameliyatlarının yüzde 90’dan fazlasında teknik açıdan gereksizlikler ortaya çıkmıştır, ama bunlar yine de tüm çocukların yüzde 20-30’una uygulanmaktadır.Bin tanesinden biri doğrudan bu ameliyatın sonucu olarak ölmekte, binde 16’sında ise ciddi komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır. Hepsi, değerli bağışıklık mekanizmalarını yitirmektedir. Ayrıca hepsi, ruhsal bir saldırıdan dolayı etkilenmekledir: Bir hastaneye kapatılmakta, anne-babalarından ayrılmakta, tıp kuruluşunun gereksiz ve çoğunlukla kibirli kalabalığıyla karşılaşmaktadırlar. Çocuk, önünde, vücudu hakkında kararlara varan ve yabancı bir dil kullanan teknisyenlere hedef olmayı öğrenir; vücudunun bazı yabancılar tarafından, yalnızca onların bildiği nedenlerle saldırıya uğrayabileceğini öğrenir ve ona, yaşamın gerçeğine böyle bir tıbbi başlangıç için para ödeyen sosyal güvenlik sisteminin var olduğu bir ülkede yaşamanın gururu hissettirilir.

Bir ritüele fiziksel katılım, o ritüelin doğurmak için örgütlendiği mite girmek için gerekli bir koşul değildir. Tıp seyircisini çeken gösteri sporlarının güçlü bir büyüleyici etkisi varılır. Dr. Christian Barnard’ın turist olarak Rio de Janerio ve Lima’yı gezdiği sırada ben de oralardaydım. Barnard, her iki kentte de, büyük bir futbol stadyumunu, insan kalbini değiştirmedeki korkunç yeteneği yüzünden onu isterik bir biçimde alkışlamaya gelen kalabalıklarla günde iki kez doldurmuştu. Bu tür tıbbi-mucizevi tedavilerin dünya çapında etkisi vardır. Bunların yabancılaştırıcı etkisi, değil hastaneye, semt kliniğine bile giremeyen insanlara dek uzanır. Onlara bilim sayesinde kurtuluşun olanaklılığı gibi soyut bir güvence sağlar. Rio stadyumundaki deneyimim, beni bundan hemen sonra gördüğüm, Brezilya polisinin tutuklulara yapılan işkence sırasında onların hayatta kalmasını sağlayan aletleri bugüne dek ilk kez kullanan polis olduğunu gösteren kanıtlara dayanmaya hazırlamıştır. İşte, tıp tekniklerinin böylesine kötüye kullanımı tıbbın egemen ideolojisiyle garip bir şekilde ilintilidir.

Tıp tekniğinin toplum sağlığına yönelik, kasti olmayan etkisi elbette olumlu olabilir. Gereksiz bir penisilin iğnesi sihirli bir şekilde, kendine güveni ve iştahı yerine getirebilir. Kontrendike bir operasyon bir evlilik sorununu tesadüfen çözebilir ve çiftin hastalık belirtilerini azaltabilir Doktorun yalnızca şeker hapları değil, zehirleri bile güçlü placebolar olabilir. Ama bu, tıp teknolojisinin yan etkilerinin yaygın sonucu değildir. Özellikle, pahalı tıbbın daha etkili hale geldiği dar alanlardaki simgesel yan etkilerin, sağlığı korkunç bir şekilde yadsır bir hale gelmiş olduğu savunulabilir: Hastanın kendi kendine iyileşme çabasını destekleyen beyazbüyü, karabüyüye dönüşmüştür.

Sosyal iatrojenez geniş anlamda, negatif bir placebo, yani bir nocebo etkisi olarak açıklanabilir. Biyomedikal müdahalelerin teknikdışı yan etkileri çoğu zaman sağlığa büyük zararlar verir. Bir tıbbi işlemin karabüyü taşıyan etkisinin şiddeti onun teknik açıdan etkili olmasına bağlı değildir. Placebo gibi, nocebonun da etkisi hekimin yaptıklarından büyük ölçüde bağımsızdır.

Tıbbi işlemler, hastanın kendi kendine iyileşme gücünü harekete geçirmek yerine onu kendi tedavisini gizlice röntgenleyen zayıf iradeli ve şaşkın bir röntgenciye çeviriyorsa, o zaman karabüyüye dönüşürler. Tıbbi işlemler, hastayı başındaki belanın şairane bir yorumunu yapmaya teşvik edeceklerine ya da acı çekmeyi öğrenmiş bir insanı -çoktan ölmüş ya da kapı komşusu olan- ona örnek diye göstereceklerine, onun tüm umudunu bilime ve onun memurlarına yoğunlaştırmasını sağlayan ritüeller sergileyen hasta dini haline gelmişlerdir. Topluma, sorunlu kişinin sosyal hoşgörüsünü artıracak motifler ve disiplinler kazandırmak yerine hastayı profesyonel bir çevre içinde soyutluyorlarsa, bu işlemler, yarattıkları moral çöküntüsü ile hastalığı artırırlar. Biyomedikal uğraş bahanesiyle oluşturulan büyüsel facia, dinsel zarar ve ahlâki çöküş tümüyle, sosyal iatrojenezi artıran önemli mekanizmalardır. Bunlar, ölümün tıplaştırılmasıyla birleşir.

Yunanistan, Hindistan ve Çin’deki doktorlar tapmaklar dışında ilk kez iş kurduklarında tıp adamı olmaktan çıkmışlardır. Hekimler hastalık üzerinde akla dayalı bir güç talep ettiklerinde, toplum, onlara büyücü-şaman tarafından sağlanan karmaşık kişilik duygusunun ve bununla bütünleşen hekimin şifa dağıtıcılığına olan inancını yitirir. Tıbbi şifanın büyük gelenekleri mucizevi iyileştirmeyi rahiplere ve krallara bırakmışlardır. Tanrılarla “işi” olan sınıf, onların müdahalesini talep edebilirdi. Kılıcı kullanan ele verilen güç yalnızca düşmana değil, ruha da boyun eğdirmek içindi. Onsekizinci yüzyıla değin, İngiltere kralları her yıl, hekimlerin tedavi edilemeyeceğini bildikleri, cilt veremine yakalanmış olan kişileri katletmiştir. Hastalıkları majestelerinin bir dokunuşuyla iyileşmeyen saralılar cellatın elleriyle gelen şifa dağıtıcı güce sığınmak zorunda kalmışlardır.

Tıbbi uygarlığın şifa dağıtan esnaf loncasının yükselmesiyle birlikte hekimler kendilerini şarlatanlardan ve rahiplerden ayırdılar, çünkü sanatlarının sınırını biliyorlardı. Tıp kurumu bugün, mucizeler yaratma hakkını yeniden talep etmektedir. Tıp, etyoloji (nedeni) kesin olmasa da, prognoz (hava durumu) kötü olsa da, tedavi deney mahiyetinde olsa da, hasta üzerinde hak iddia etmektedir. Bu durumda, bir “tıbbi mucize”ye kalkışmak başarısızlığın önüne konmuş bir engel olabilir; çünkü mucizeler ancak umut edilir, kesin olarak beklenmez. Çağdaş hekimin sağlık üzerinde talep ettiği radikal tekel, şimdi onu, öncülerinin teknik şifa dağıtıcılar olarak uzmanlaştıklarında vazgeçmiş oldukları rahibin ve kralın işlevlerini yeniden üzerine almaya zorlamaktadır.

Mucizenin tıplaştırılması son hizmetin sosyal işlevinin içyüzünü daha iyi görmemizi sağlıyor. Hastanın eli kolu bağlanmıştır, bir uzay adamı gibi denetlenmektedir ve televizyonda sergilenmektedir. Bu parlak gösteriler, milyonlarca insan üzerinde, özerk bir yaşama ait gerçekçi umutları doktorların uzaydan sağlık getireceği hayaline çeviren bir ayin, bir büyücünün yağmur dansı gibi etki yapmaktadır. Sh:75-81

Kaynak: Ivan İllich, Sağlığın Gaspı, Özgün adı: Médical Nemesis, İngilizceden çeviren Süha Sertabiboğlu, Birinci basım, 1995, İstanbul
THE PHYSİCİAN / Hekim/ El Medico (2013) [İBN-İ SÎNÂ]

DÜNYADA TÜRKİYE, TÜRKİYE’DE SİVAS


Sivas şehri isminin, Romalılar döneminde “Dio-polis”yâni “Tanrı şehri”anlamındadır. Selçuklular, Sultan Alaeddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi”anlamına gelen “Dâr’ül âlâ” idi. (ÖZ, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002)

Bu meyanda antik dönemde Diaspolis (Tanrı Şehri) diye anılan Sivas’ın mazhariyetinin devamı için Şems ed-dîn Ebûs-Senâ Ahmed b. Mehmed Sîvâsî kaddesellâhü sırrahu’l aziz Efendi (vefat: 1009/1600) İbret-nümâ (Terceme-i İlahi-name-i Attar) manzum eserinde Sivas şehri halkı için yaptıkları duada buyurdular ki;

  • Kitabın bitmesine Sivas mekân olduğu için onu anmak gerekir.
  • Halkına dualar edeyim, yüce dergâha yakarışlarda bulunayım.
  • İlahi, aşk ehline sefalar, dertli olanlarına devalar vermeni dilerim.
  • Seni isteyenlere Seni, daha azını isteyenlere de Seni ver.
  • Perdeleri olanların perdelerini kaldırmanı,  manevi yolculuk yapanların kapılarını açmanı dilerim.
  • İlim ehline faydalı ilim, gözyaşı ve kalp hassasiyeti vermeni;
  • Yöneticilerine adalet, şefkat ve güvenilir olmalarını nasip eylemeni;
  • Şehir halkını sel ve depremden, hata ve batıla kaymaktan muhafaza kılmanı;
  • Yardımınla büyük başarılar nasip etmeni, Habibinin yoluna onları ulaştırmanı;
  • Fakir olanlarına sabır ve kanaat, zengin olanlarına cömertlik ve eli açıklık nasip etmeni dilerim.
  • İlâhi, beylerine barış ve huzur vermeni, son anlarında kurtuluşa kavuşmayı nasip etmeni;
  • Günahkâr olanlara, ey tövbeleri çok kabul eden, doğruyu göstermeni, tevbe nasip etmeni niyaz ederim
  • Duamız bu şehirde yaşayan erkek ve kadınların büyük ve küçüklerin hepsi içindir.
  • İlâhi! Onları Habibinin mesajını alanlarından eylemeni; Hepsini hak olan işi söyleyenlerden eylemeni;
  • Salih amel, zühd ve iman ile ya rabbi onları bu dünyadan göçürmeni;
  • Bizi Firdevs cennetlerinin en üst makamlarında bir araya getirmeni;  Faziletinle tecellilerine ulaşanlardan eylemeni diliyorum. Âmin.

Yine Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi buyurdular ki;

“Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Kaynak: http://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-sozlerinden/#_ftn19

 

“SAFİYE EROL KİTABI”NDAN


SERT İLİŞKİLER: ÜLKER FIRTINASI

Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı’ndan sonra Ülker Fırtınası’nı kaleme alır. Romanın tefrika edildiği tarihlerde Her Ay dergisinde “Omiro başlıklı bir makalesi yayınlanır. Yazarın Almanya’ya son ziyareti “İkinci Cihan Harbi başında”dır. Almanya’da olduğu sırada Türkiye’den bir telgraf gelir: “Atatürk öldü, hemen gelin” Bunun üzerine Erol, 10 Kasım 1938 tarihinden hemen sonra ülkesine döner.

Yazarın bu sıralarda yazıp tamamladığı Ülker Fırtınası’nda dil daim bir oturmuştur. 1934 ile 35 yıllarında yazıldığı tahmin edilen roman 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir. Kitap olarak yayınlanıp ise 6 yıl sonra gerçekleşecektir. Ne var ki sadece kitap olarak yayınlanışı gecikmez, tefrikası da yıllarca bekler. Safiye Erol, mâlum mülâkatında Ülker Fırtınası’nın gazetede nasıl yayınlandığının hikâyesini de anlatır.

Kandemir’in ikinci romanını nasıl neşrettiği sorusuna Erol, şu karşılığı verir: “Basbayağı… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nâdî Bey’in kapısını çaldım. ‘Bir romanım var’ dedim. Aldı ‘Hele bir okuyalım’ dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses sedâ çıkmadı. Gittim, ‘Geri verin’ dedim. Vermediler. Sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nâdî Bey’e Serkl Doryan’da rast gelmiştim. ‘Yarın kitabımı verin artık’ dedim…

Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938’de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.” Yazar şu satırlarla başlar Ülker Fırtınası’na:

“Bu romanın kahramanı Nûran Yerli’nin ilk sözü. Ben Yehûda’yı gördüm.”

Otuz, otuzbeş yaşlarında, buğday benizli, kara gözlü, güler yüzlü bir gençti. Pırıl pırıl yanan beyaz dişleri, alnından düz başlayarak ensesine doğru kıvrılan ipek gibi siyah saçları vardı. Sevimli idi. Hem de o kadar ki. şahsından çağlayan sempati tûfanına İsâ peygamber bile yenildi. Müzelerde gördüğünüz Yehûdâ tasvirlerine inanmayınız. Öyle çatık ve sefil suratlı bir mütereddinin İsâ havârîleri sırasına geçmesine imkân mı var? Bir peygambere en yakın olan müritlerin hepsi elbet de temiz, nurlu ve halâvetli insanlardır.”

Yazarın romanları üzerine ciddi bir inceleme yayınlayan Prof. Dr. Sema Uğurcan,Ülker Fırtınası’nı Safiye Erol’un romancılığında daha üst İm aşama olarak kabul eder ve romanı şöyle özetler:

“Ülker Fırtınası, Safiye Erol’un romancılığında daha ileri bir merhaledir. Birbirine denk olmayan Nuran ile Sermed arasında ilerleyen ve gerileyen yoğun, gergin aşk ilişkisi anlatılır. Nuran, Batı müziğini, Sermed Türk müziğini icra eder. Nuran bekârdır. Sermed evli ve hercai gönüllüdür. Nuran’ın müzikle ilgili büyük idealleri vardır. Sermed anlık zevklerin ve para kazanmanın peşindedir. Kadınlara sahiplik etmek isteyen bir şark zihniyetine sahiptir. Şiddetli olsa da uzun sürmeyen, fazla tahrip bırakmayan Ülker Fırtınası ile, Nuran’ın aşk sarsıntılarından sonra kendisini toparlaması arasında ilişki vardır. Nuran Sermed’e sevgisini arkadaşlık hâline döndürmeyi başarır. 1930’ların siyasî kültürel atmosferi Türk müziğini geliştirecek imkânlar sunmadığı ve disiplinsiz olduğu için Sermed mesleğinde tükenir. Nuran duygularım ifade eden besteler yapar. Doğu-batı müziğini telife çalışır, notaya geçmemiş eserleri derler.”

Yazarın romanlarındaki ilk tasavvufî neşvenin Kadıköyü’nün Romanı’nda kıvılcımlandığını söyledik. Doğru, ama asıl mistik yoğunluk Ülker Fırtınası’nda hissedilir, hatta yaşanır. Otobiyografik unsurların ağırlıklı olduğu romanda, tasavvuf düşüncesi kendisini kuvvetle hissettirir. Nitekim Uğurcan da bu düşüncededir:

“Safiye Erol’da tasavvuf felsefesi Ülker Fırtınası’ndan itibaren ortaya konulur. Nuran’ın babası maddî külfetleri üzerinden atma, meslekî bilgiyi ve parayı ihtiyacı olana verme, sevinç ve hüznü eşitleme, kâinata vahdet nazariyesiyle bakma, heyecanı sanata dökme tarzında tasavvufî özellikleri üzerinde taşır. Yazarın bütün eserlerinde görülen kader fikri, burada ilk romandan daha derin işlenir. Tasavvufu bu tarz benimseyen Ali Fethi Bey romanın en iyi canlandırılmış şahıslarından biridir. Ali Fethi Bey’in nefis terbiyesi için başvurduğu yol, iki mısrayla aktarılır:

Çek çevir kendini er meydanıdır

Yok meydanı değil var meydanıdır

Burjuva alışkanlıkları olan, Avrupa kültürü içinde büyüyen Nuran, i lin gelince babasıyla yollarının birleşeceğini sezer. Sermed’le geçirdiği njk macerasından sonra babasının tesiri altında en ince ve artistik bir panteizme kadar yürür. Babası gibi mutlak huzurun yalnız Allah’ta bulunduğu prensibini yaşamaya başlar.”

Romanın baş kişisi Nuran Yerli’nin “Son Sözleri” bölümünden önce sevdiği Sermet’e aydınlık yüzle ve gülümseyerek söyledikleri, eserin mistik boyutunu bütün çarpıcılığı ile yansıtır bir bakıma:

“Doğrudur, diyordu, her şey geçer; aşk da, ıztırap da saâdet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Nuran’ın kendi hayatının muhasebesini yaptığı son sözler oldukça ilginçtir.

“Onun anlayamadığı bir şey var: Kendisinden hıyânet gördüğüm için aşka küstüğümü, şâyet uzun bir vefâ ve sevgi bulursam yeni baştan bağlanabileceğimi sanıyor. Halbuki ben bir ölüm sarsıntısı ve bir inkılâp gelirdim. Yeni bir hayat şekli yaratmadan yaşayamazdım. Bu bâsübâdelmevtten sonra dünyaya gelen yeni Nûran için aşkın ve ferdî hayatın ne kıymeti olabilir?

Başımdan geçen ders bana sâdece bir inkisar ve hicran öğretmedi. Ben daha derin mânâlara nüfûz ettim ve anladım ki, istihkak lanımayan, liyâkatle alay eden, en kıymetli malzemesini en sefil gayele re harcayan bu hayatta üstat olmak için, benim şimdiye kadar tuttuğum yollardan çok başka yollar tutmak lâzımdır. Yarlığımın en gizli, en mistik elemanlarına varıncaya kadar değiştim. Ve eğer ölmedimse ancak bu istihâle pahasına ölmedim.

Yehûdâ Sermet, seni affettim. Hayır… Affettim dememeliyim, bu söz biraz küstah düştü. Sen bana karşı bir suç işledinse bile ancak bundan beş sene evvel, benim o zamanki görüşüme göre bir suç olmuştur. Bugün öy le telâkki etmiyorum. Mukadderâtım dolambaçlı mekanizması karşısında kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna kolay kolay hükmedilemez. İsâ kendi katilini eliyle dürttü. Akılda olmayan şeyi onun aklına getirdi. Belki sana da o zamanki zulümleri yaptıran benim kaderimin tazyiki idi, Sermet.

Sermet! Artık Yehûdâ değilsin. Belki hiçbir zaman değildin. Hani babam bir şarkı söyler, duydun mu?

Beni hicrâna âşinâ eden baht-ı siyâhımdır

Seni hep bîvefâ eden benim baht-ı siyâhımdır.”

Ülker Fırtınası da aşk sızılarını dile getiren bir roman olarak karşımıza çıkar. Kadıköyü’nün Romam’ndan sonra bu eserde dil daha bir oturmuş, üslûp daha ahenk kazanmıştır. Mutsuz bir aşkın dillendirildiği romanda farklı bir aşk duygusu ortaya sürülür. İnsan ruhunun arınışı ve gerçek aşkla yunuşu Safiye Erol’un temel tezidir zaten. Selim İleri, Ülker Fırtınası’nda farklı kültürlerin değişik alanlarda çatışmasına dikkat çeker:

“Kolay kolay o devrin yazarlarının göze alamayacağı bir cesaretle Safiye Erol toplumun ilk bakışta hoş görmeyeceği hattâ hoş görmek şöyle dursun, yargılayacağı bir aşk duygusunu büyük bir incelikle dile getiriyor Ülker Fırtınası’nda. Ve onun bu aşkın insanoğlunda bırakacağı acılım dile getiriyor ve kurtuluş için de ancak insanın gönül eğitiminden geçtikten sonra o acılardan arınabileceğine dair şaşırtıcı bir teklifle karşımıza çıkıyor. Tabii yine Ülker Fırtınası’nda bizim toplumsal, meselelerimizin en önde gelenlerinden biri olan müzik meselesi, doğu müziği, batı müziği meselesi de romanın bir düzeni olarak karşımıza çıkıyor. Ama çok ‘,aşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkıyor, şöyle ki romanın kahramanı olan genç kadın, Almanya’da, konservatuarda batı müziğinin eğitiminden geçmiştir ve kendi memleketinde de bu müziğin gelecek için insanlığın, toplumun, ülkenin geleceği için önemli bir sanat dalı olarak görmektedir. Onun karşısına çıkan Türk müziği ise artık gündem dışı kalmış, gözden düşmüş, hatta gözden düşmek şöyle dursun, romanın çok ustaca yazılmış bâzı sahnelerinde bir gazino sahnesi içinde, bir çalgılı gazino sahnesi vardır, orada gözlenebileceği gibi ayaklar altında çiğnenir hale gelmiştir. Romanın sonu tabii bu müzik konusunda batı müziğine daha yakın olan bir özellik gösteriyor yâni romanda birçok acılar oluyor ama romanın kahramanı olan kişi, Nuran, yine de batı müziği konusunda kendi eğitimi o olması sebebiyle ve orada kalmayı, onunla yetinmeyi tercih ediyor.”

Tanpınar’la Kesişen Yol

Aydın kimliğinin roman boyunca bir çatışma alanı bulduğu Ülker Fırtınası’nda, olayların perde arkası zaman zaman aralanmaya çalışılır. Bu ba kımdan Huzur’un “Nuran”ı ile “Ülker Fırtınası”nın “Nuran”ı arasında çok sıkı benzerlikler bulmak mümkün. Erkek kahramanlar Mümtaz ile Sermet arasında da. Aynı dönemde yaşayan romancıların ortak duyarlılıklarını romanlarına yansıttıkları gerçeğine götürüyor bizleri. Doğu ile Batı kültürleri arasında bocalayan insanımızın kimlik arayışına Tanpınar da Safiye Erol da çareler gösterir, reçeteler verir. Nitekim Muhterem Yüceyılmaz da bir makalesinde, “Ülker Fırtınası’nın Nuran’ı Tanpınar’ın roman kahramanı Nuran’ına prototip teşkil eder mahiyettedir.” diyerek bu gerçeğe işaret eder.” Her iki roman ve romanlardaki kahraman Nuran Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çeker. Kutlu, buradan yola çıkarak iki aydın yazar arasındaki ‘farklı’ bakışlara parmak basar:

“Ülker Fırtınası (1944) bana garip bir şekilde Tanpınar’ın bu romandan beş yıl sonra çıkan (1949) ünlü Huzur’unu hatırlattı. Her ikisinde de kadın | kahramanın adı Nuran. Merkezdeki mesele Doğu-Batı çekişmesi ve bir sentez arayışı. Safiye Erol hem İslâm’dan hem Türk olmaktan gelen değerleri, hem de Cumhuriyet batılılaşmasını birlikte savunuyor. Buna mukabil Tanpınar kararsızdır, yeni hayat biçimleri (üretim ilişkileri) bulmamızı salık verir. Musiki ve tasavvuf her iki eserde de önde gelen hususlardır.”

Kutlu daha sonra Ülker Fırtınası’na eğilir:

“Safiye Erol’un varlıklı alafaranga muhitlerden devşirdiği aşk hikâye alabildiğine romantik, hatta marazi-yasak aşklar. Yazar alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Ülker Fırtınası’nın oturduğu temel motif Hz. İsa-Yehuda menakıbıdır.

Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusunda.

Bu büyük (ve yasak) aşkların varacağı nokta Ülker Fırtınası’nda şöyle dile getirilir: “… her şey geçer, aşk da, ızdırap da, saadet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Kutlu ilaveten, “Artık unuttuğumuz, hele yeni nesillerin hemen hiç karşılaşmadığı o güzelim dil kullanımını, ifade yüceliğini görmek-duymak için Safiye Erol okumanın tam zamanı” diyerek okuyucusuna romancıyı salık verir.

Bir ‘aşk’ ve ‘tutku’ romanı olan Ülker Fırtınası, birçok yazarın hayranlığım çeker. “Aşk cevherinin tekliğini, geçmişten geleceğe uzanan bir çizgide gönülden gönüle akışını, sürekliliğini” bu romanda usta bir biçimde yorumladığını belirten Sabahat Emir, romancının aşk anlayışının yüceliğini şu satırlarla dile getirir:

“Gerçekten, Safiye Erol’un ruh tahlilleri, aşkı görünen ve görünmeyen cepheleriyle anlatışı bir sarraf inceliğiyle işleyişi bir simyacı hüneriyle geçmişin anılan ve inancın nûruyla harmanlayışı, bu soyut kavramı zaman za man maddeyle simgeleyişi, maddeyle mânâyı gönül potasında eritişi, yefl yer yoğun bir biçimde hissettirdiği mistik hava inanılmaz bir anlatım güzelliği sergiliyor.”

Yazarın romanlarıyla ilgili genel bir değerlendirme yapan Selim İleri, Ülker Fırtınası’ndaki tasavvufî arayışa ve medet umuşa işaret eder: “Ciğer’ delen’de sâdece hüzünle noktalanan aşk, Ülker Fırtınası’nda tasavvufun gönül eğitiminden bir arınış umar. Ne var ki, müzik eğitimini Batı’da tamamlamış Nuran Yerli’nin derin yaralar aldığı aşkı, sona ermez bir gelgitte hep bir ‘elem dünyâsı’na yine de sürüklenecektir.”

Bazı romanlar yeniden okunduklarında bilinmedik çehrelerini gösteril okuyucusuna. Selim İleri de Ülker Fırtınası’nı yeniden okuduğunda “Müzikten değer yargılarına, alaturkayla alafranganın hem çatışması hem birbirini çekmesi beni büyüledi” der. Devam ediyor İleri:

“Sonra Nuran’la Sermet’in dinmez sızılarında kimseye kızamıyordunuz. Toplumun değer yargısı çerçevesinde öyle pek kolay kabul edilemeyecek bu yasak aşk, Safiye Erol’un çok güçlü ruh çözümlemeleriyle alabildiğine inceliyor ve yalnızca kalb ağrısı yaratıyor.

‘İnsan sanatının en lâhutî eserleri hep inkisar denilen beşikte dünyâya gelmişti. Bir şahıs ve bir şekil beni kandırırsa, bana kendinde olmayan bir güzelliğin vehmini verirse, ben ona niye küsüp kin bağlayayım. Bilakis minnettar olmalıyım ki, hakikati veremediyse bile bende hakikatin rü’yâsını yarattı… Nuran’ın san’atkâr ruhu böyle düşünüyordu.’

Safiye Erol tasavvuftan (devşirdiği ilham ve inançla eserlerini kaleme alan bir gönül eri Ülker Fırtınası’nın dünyâsında İstanbul, Boğaziçi’nden Suadiye’ye, henüz bolluklu, sâkin, râhat hayat koşullarında karşımıza çıkar. Romanı, geçmiş, güzel günlerin İstanbul’u için de okuyabilirsiniz. Hoş, çok canlı çizilmiş içkili sazlı gazino sahnelerinde İstanbul’un usul usul değişmeye koyulduğu değişimi biraz kalbimizi burkar. Batı kültürüyle Doğu kültürünün iç içe anlatıldığı bu roman, ikinci okuyuşumda beni çok daha fazla etkiledi.”

Ülker Fırtınası’nın finalinde ülkedeki sosyal değişimden de kesitler verilir:

“Üç sene şimşek gibi geçti, şimdi 1936’dayız. Dil inkılâbı oldu, soyadı kanunu çıktı. Tanıdıklarımızın yeni sivil hüviyetlerini öğrenmeliyiz. Bay Yerli: Ali Fethi Bey’dir, Bayan Yerli: Nûran. Bay Sipâhi: Selçuk’tur; tabiî minesi ve kızkardeşi aynı ismi aldılar. Sermet Rıfat, Bay Ozan oldu. Bir de yeni türedi Bayan Leylâ Güven var; hele bunun kim olduğunu imkân yok tınlamazsınız. Bâri söyleyeyim de meraktan kurtulun. Bu Eglantin’dir. Kocasından ayrıldı. Bay Nûri Güven’le evlendi, Türk oldu.”

Safiye Erol, Ülker Fırtınası’nın yayınlanışından sonra tanışacağı, ruh, fikir ve sanat dünyasında yeni ufuklar açacak olan gönüldeşi Sâmiha Ayverdı’ye 11 Nisan 1949 tarihinde romanı şu satırlarla ithaf edecektir: “Sevgili kardeşim, fikir arkadaşım Sâmiha Ayverdi’ye.” Fırtınalı bir yolculuğu tamamlayan Safiye Erol, adıyla özdeşecek yeni bir serüvene çıkar.

Romanın adı gönül delici ve beyin törpüleyicidir: Ciğerdelen…

Ciğer Delen: “CİĞERDELEN”

Bazı yazarlar bir eseri insanlığa kazandırmak için doğmuş gibidir, kimi şâirler de bir şiiri veya mısrayı söylemek için yaratılmıştır sanki. Safiye Erol “Ciğerdelen”le bam telinden yakaladı insanımızı. Akan yıllar içinde pek çok insan bu romanın adını duydu, daha şanslı fakat sayıları daha az olan çok insan da onu okudu.

Safiye Erol unutulurken bu özge roman yaşadı ki Ciğerdelen’i bu kadar farklı bir roman kılan husus ne?

Niçin bu kadar yayıldı. Neden efsâne gibi ağızdan ağıza, gönülden gönüle yerleşiverdi bir milletin hâfızasına?

Belki de içten, samimi bir hisle kaleme alınmış olmasıydı onu ölümsüzleştiren.

Ciğerdelen hakkında çok şeyler yazıldı. Akademisyenler, yazarlar, şâirlei, romancılar ve araştırmacılar… Hepsi de iyi bir roman olduğu hususundu müttefik. Peki Erol, ne diyor bu roman için…

Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta romanları arasında en çok Ciğerdelen’i sevdiğini belirtiyor. Sebep olarak da, “Deldi de…” diye devam ediyor.

Sonuncusu?
En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
Niçin en çok sevdiğiniz?

Mânâlı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…

Deldi… Deldi de ondan diyor ve ilâve ediyor:
Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
Yapmayın. Niçin?
Feylesof Nietzsce’nin bir sözü vardır: ‘Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar’der.
Bu da aldı mı?
Aldı… Aldı hem de nasıl…
Demek Ciğerdelen sizi korkuttu.
Hayır… Korku yok.. Su testisi su yolunda kırılır…

Ve bir lâhza, şöyle gözlerini süzerek, ‘A adam sen de!’ der gibi dudaklarını büküyor:

Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın.
Ama zayıflamak, hele bayılmak fenâ…
Ne zararı var… Dedim ya, su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…
Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?
‘Yedi Peçeli’ bâbında ve kitabın son bâbında…
Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?
Onun da fevkinde. San’atkârın bir hâdiseyi, bir mâcerâyı yaşama tarzı, şahsî yaşayışının fevkındedir. Ben bir eserimde bir aşk hicrânını târif ederken, o hicrânı bütün şark kadınları nâmına yaşadım.’
Su testisi diyorsunuz, çabuk kırılmasa bâri…
Merak etmeyin der gibi bir hoş tebessümle gözlerimin içine bakıyor:
Niçin îtiraf etmeyeyim: Ben gâyet fatalist’im, bu cemiyetin bana ne kadar zaman ihtiyacı varsa, o kadar zaman yaşarım ben… Fazlasına da zâten züm yok…”

Bir eserin yazarını nasıl hırpaladığını Safiye Erol’un bu konuşmasından unlamak mümkün. Önce romanın ilk sayfasını görelim, bakalım, gerçekten de bu kadar medhe, onca övgüye lâyık mıdır, ne dersiniz… “Güvercinler ve Leylekler Diyârı”ndan siftah edip başlayalım:

“Yurdum dedikçe gözümün önüne hep güvercinler ve leylekler gelir. Câmilerinden, şadırvan çeşmelerinden, hamamlarından, hanlarından ziyâde kuşlarının kalbime yuva yapması nedendir, bilmem. Belki yurduma bağlı bin bir hâtıra ve efsâneyi bana hatırlattıkları için… ‘Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…’ sözleriyle başlanabilecek bütün o masallar veya hakîkatler -farkı ne ki, değil mi geçmiş aşk ve güzellik, esrar, mâcerâ, kahramanlık doludur. İşte hep biliriz ki güvercin sevdâ, leylek de esrar kuşudur. Yurdum, târih boyunca kâh şarkın kâh garbın dâvâsını benimseyen Trakların yurdudur. Silâhları, atlan, zevkle işlenmiş gümüş kupaları ve hepsinden ziyâde Omiros, Orfoys Tamirus gibi esâtire göçen saz şâirleriyle ün almış olan o hârikalı kavmin toprağında bir kasaba… İsmi de Keşan’dır.

Dârâ ve İskender orduları, Roma lejyonları bu yollardan geçti. Mitradat, Sulla ile burada çarpıştı. Bu yerlerde Alexi Commen, Peçenekler’e dayanamayarak Keşan Kalesi’ne kapandı, sonra bir çıkış yaptı ve ırmak kenarında düşmana karşı durdu. Acaba o ırmak hangisi ola? Kayalıdere mi, Sarıkız Çayı mı, yoksa daha ötedeki Ergene mi?”

Turhan’la Cangüzel’in Aşkı

Erkek kahramanı Turhan’ın dilinden aktüel zamanda geçen bir olay anlatılır romanda. Kadın kahraman Cangüzel’in yazdığı Sarı Sipahiler, Yedi Peçeli ve Ciğerdelen isimli üç hikâye roman içinde adeta romanı teşkil eder. Aynı ailenin farklı kollarına bağlı olan Turhan ve Cangüzel birbirlerini severler. İki iflâh olmaz âşık var karşımızda. Ancak Turhan’ın ihtirasları dengesiz ve ölçüsüzdür. Sevgiyi zedeler bu davranışlar. Cangüzel, Turhan’ı eğitmek amacıyla ortak atalarının 17. yüzyılda, Cigerdelen Kalesi’ne yakın bir tımarda yaşadıklarını dile getiren hikâyeler kaleme alır. Bu tarihî hikâyeler Cangüzel ve Turhan’ın macerasının arama girer. Hikâyelerde, dizginlenemeyen ihtirasların ferdi nasıl düşürdüğünü ve süründürdüğünü anlatan olaylar anlatılır. Türklerin Avrupa’nın en serhaddinde, kahraman olmayana hayat hakkının tanınmadığı bölgedeki durumu dile getirilir. Viyana mağlubiyeti ile Ciğerdelen düşman eline geçer ve içindekilerle birlikte yakılır. Turhan bu hikâyeler vasıtasıyla Cangüzel’in vermek istediği dersi kavrar. Aşk hislerini ve ihtiraslarını kontrol etmeye başlar. Atalarının fetih ruhunu alır, vatana hizmet etmek amacıyla kullanır. Anadolu ve Trakya’yı imar eden mimarî projeler hazırlar. Romanın sonunda Turhan ve Cangüzel evlenir ve dengeli bir hayat yaşarlar.

Prof. Dr. İnci Enginün, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını ele aldığı kapsamlı eserde Safiye Erol’a da yer verir. Özellikle Ciğerdelen üzerinde ağırlıklı olarak durur. Romanın özetini veren Enginün, değerlendirmesini, yazarın ‘aşk anlayışı’nı açıkladığı şu satırlarla bağlar:

“Ciğerdelen romanı tarih ile şimdiki zaman arasındaki bağları, ferilerin davranışlarında ortaya koyar. Aşk duygusunu kişilerin olgunlaşması olarak yorumlayan yazar, mistik bir anlayışa sahiptir. Ciğerdelen kalesinde geçen tutkulu aşk hikâyelerini bugünün tutkulu aşklarını açıklayan bir anahtar sayar ve tarihteki tecrübelerin bugüne hazırlık olduğu tezini ileri sürer. Kanlarında mazinin ateşli aşklarından izler taşıyan Cumhuriyet dönemi kahramanlarının tutkuları, eserine çok özel bir boyut katar. Safiye Erol’un aşkı, yanarak arınma yolu olarak yorumlayan bu romanı mistik edebiyatın olumlu ve güzel örneklerindendir.”

Edebiyatımıza dair en tafsilatlı bir ansiklopedi olan Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopesi’nde Ciğerdelen ve yazarı için, “Akıncıların hayatları ve yaşayış tarzları ile onların torunlarının bugünkü yaşayışlarını anlatan, yer yer yarı destanî bir özellik gösteren Ciğerdelen romanı eserleri içinde en dikkate değer olanıdır.” denilmektedir.

Aynı ansiklopedide yazarın romanıyla ‘mazi ile şimdiki zaman arasında ruh ve davranış bakımından bir münasebet kurmak istediği’ belirtildikten sonra, “Cangüzel’in ruh haline ve aşk anlayışına tekabül eden tarihî hikâyelerin canlılığına karşılık, Turhan’ın hırçın, kıskanç aşkını anlatan hâlihazır durum canlı değildir. Bu da Safiye Erol’un erkek ruhundan çok kadın ruhunu tanımasından ileri gelir.” sözlerine yer verilir.Romanda içiçe geçmiş iki zaman var. Prof. Dr. Sema Uğurcan, bu iki zaman dilimini şöyle tahlil eder: “Safiye Erol, Ciğerdelen’de içiçe geçmiş iki zamanı ince bağlarla birleştirir. Aktüel zamandaki sosyal ve psikolojik olayların temelindeki tarihî izleri belirtir. İki zamanı kesiştiren aynı sembolleri yüzyılların şartlarına göre farklı şekilde kullanır. Romanda ciğerdelen, serhad, ateş, toprak, yol gibi semboller vardır. Romana ismini veren ‘ciğerdelen’ insan beenliğini en fazla sarsan duyguyu temsil eder. İçiçe geçmiş iki olayda da aşk ciğeri delen bir tesir gücüne sahiptir. Fakat kelimenin asıl sosyal anlamı romanı unutulmaz hâle getirir. Türklerin en uçtaki kalesi korunmaya çalışılırken, hikâyelerdeki bütün erkek kahramanlar ölür. Şimdiki zamanın kahramanları Turhan ve Cangüzel için ‘Ciğerdelen’ millî kültürün kendilerine kattığı mayayı keşfetmek ve onu vatan hizmeti için kullanmaktır. Safiye Erol’un destana yaklaşan âhenkli uslûbu konunun canlandırılmasında yardımcı olur. Romandaki en önemli sembol ciğerdelendir. Kelime insanın benliğini en fazla sarsan temel duyguyu temsil eder. Safiye Erol’un bütün romanlarında en temel duygu aşktır. ‘Ciğerdelen’ 1940’larda tarihî roman furyasının hâkim olduğu, meseleye kahramanlık açısından yaklaşıldığı yıllarda yazılmıştı. Bu eser ise estetik değer taşımaktadır. Romanı okuyucu, aktüel zamanlı kısımdan çok, tarihî zamanlı kısmıyla hatırlar. Aynı romandaki iki metin arasındaki sosyal, tarihî, psikolojik ve felsefî ilişki kuvvetle hissettirilir.”

Rumeli’de Bir Palanka

Safiye Erol’un romanları üzerinde ciddi bir değerlendirme yapan Doç. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy, yazarın “en mütekâmil eseri” olan ve “Türk edebiyatında da hususi bir yer işgal eden” Ciğerdelen üzerinde daha fazla durur: “Ciğerdelen, Rumeli’de bir palankadır. Palanka, mâlum tahtadan yapılmış kale demektir. Bu kale daha sonra elimizden çıkmış, Türklere çok büyük can kaybına, çok büyük iç ağrısına sebep olmuş ve Ciğerdelen’in elden düşmesi de Rumeli’den çekilmemiz için âdetâ bir başlangıç olmuştur. Bu eserle birlikte Rumeli Türklüğü ve bizzat Ciğerdelen anlatılırken, ayrıca bir başka hikâye, bir başka ciğerdelene de yer verilir. Yazar bu ifadeyi genele teşmil eder. ‘Hangi millet, hangi insan vardır ki, defterinde bir ciğerdelen yazılı olmasın.’ Buradaki ciğeri delmekle Ciğerdelen arasındaki münasebete de dikkat edelim.

Ciğerdelen, adına uygun bir muhteviyat serdeden eserde, tıpkı ananevi şark hikâyelerinde olduğu gibi hikâye içinde hikâye anlatılır. Kadim şark, Kelime ve Dimne’de, Binbir Gece’de, Binbir Gündüz’de Tûtînâme’de ve daha nice benzerî hikâyelerde, hikâye içinde hikâye anlatır. Her hikâye, insanoğlunun bir kusuruna tekâbül eder. Bir noksan etrafında dönüp dolaşır. Kahraman, sonunda kıssadan hisse çıkarır, yanlışım düzeltir ve hatalarından geri döner.”

Ciğerdelen’in “tezli bir roman” sayılabileceğini belirten Beşir Ayvazoğlu, “eve dönen” Safiye Erol’un “gayr”ı bildiği için “ayn”ı daha iyi gören bir entelektüel ve benzerleriyle karşılaştırıldığında epeyce farklı nitelikler taşıyan bir doğu-batı sentezini savunduğu”nu belirtir. Yazar, 1970’li yılların ortalarında okuduğu Ciğerdelen’in ruhunda derin duygular uyandırdığını belirtir: “Milliyetçilik duygularımın şahlandığı yıllardı; serhat boylarındaki mâcerâlı hayat, Şahinkonak, Sarı Sipahiler’in ve diğer akıncı âilelelerinin hayat tarzı, Cangüzel’in,

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib

Kılma derman kim helâkim zehr-i dermânındadır

beytiyle özetlenebilecek olağanüstü aşkı, Mustafa Durakça, Hâfız Nuri, Macar Feridun Bey, Kuşlu Nine… Aslında bir süre sonra bu isimler hâfızamdan silinmişti; bende kalan, sadece Ciğerdelen adı geçtikçe ve serhat türkülerini dinlerken uyanan, lezzetli bir rüyadan artakalmışa benzer bir haz, bir mutluluk duygusuydu. Ve, inanır mısınız, ikinci okuyuşumda, bu duyguyu kaybetmek şöyle dursun, ilk okuduğum zaman aldığım tadlara yenileri eklendi. Kendimi, Yahya Kemal’in Akıncı şiirinde farklı bir ifadesini bulan serhatlerde, akıncıların dünyasında buldum. Hani firaklı serhat türküleri vardır:

Estergon kal’ası subaşı durak

Kemirir gönlümü bir sinsi firak

Ne güzel, ne hüzünlü türkülerdir onlar. Ciğerdelen’i yeniden okurken, kendimi o türkülerin içinde hissettim; gönlümü bir sinsi firak kemirmeye başladı. Ah içimizi kemiren o sinsi firak.” Safiye Erol’un hem fikrî plânda, hem de üslûp bakımından Ciğerdelen ile asil şahsiyetini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kâzım Yetiş ise şu değerlendirmeyi yapar:

“Safiye Erol’un üslûbu asıl Ciğerdelen’de kendini bulur. Esasen bir ya] zarın üslûbu değil, üslûpları vardır. Kadıköyü’nün Romanı ile Ülker Fırtına’ sı aynı kategoride değerlendirilebilir. Fakat Ciğerdelen onlardan oldukça farklıdır. Ciğerdelen’de kuvvetli bir tarih duygusu ve şuuru vardır. Üslûp da buna göre şekillenir. Romanın kahramanı Turhan, dedesi Hersekli Ahmet Paşa’ya alemdarlık yaptığı Fatih’i, başveziri olduğu II. Beyazıt’ı ve Yavuz’u sorar. Yavuz Sultan Selim için söylenen söz ‘zelzele’dir. Bu tek kelime, Yavuz’ O anlatacak en güzel karşılıktır. Yazar, bu eserinde büyük bir coşku içindedir. Bu coşku üslûbu coşturur, hattâ zaman zaman üslûp mensur şiir, masal, destan şeklinde tezâhür eder.”

Ciğerdelen, bütün edebiyat üstadlarından takdirler alır. Beğenilerek okunur. Ahmet Kabaklı da, romanın ‘tarihî-tasavvufî derin temalar’ taşıdığına ve ‘sanat değerinin yüksek’ olduğuna vurgu yaparken, Ciğerdelen’in, yazarın hayat ve düşüncelerinden de izler taşıdığına dikkat çeker. Kabaklı Hoca’ya göre, “Ciğerdelen, destanlı bir tarih sevgisini, dinî-tasavvufî duygularla kaynaştıran bir romandır.”

Safiye Erol’u takdir edenlerden Nihâi Atsız da Ciğerdelen romanının vurgunu. Atsız, “Ruh Adam”da romanın baş kahramanı Güntülü’ye, okuduğu kitap sorulduğunda “Ciğerdelen”i söyletir.

Yıllar önce bir arkadaşının kendisine Ciğerdelen’i tavsiye ettiğini ancak bir türlü bulup okuyamadığını belirten Sabahat Emir, yeniden yayınlanan romanı okumaya başladıktan sonra bir daha elinden bırakamadığım sözlerine ekliyor. Emir, Ciğerdelen’le ilgili intihalarını anlatırken çok farklı ve zengin bir dünyaya doğru yol aldığım ifade ediyor:

“Safiye Erol’un zengin bir kültür birikimiyle örülü akıcı ve özgün üslubu beni sarıp sarmaladı. Bu değerli ve çarpıcı yazan şimdiye kadar tanımadığım için kendi kendime esef ettim. Edebiyat Fakültesindeki hocalarımın zaman zaman yaptıkları edebî sohbetlerde neden Safiye Erol’dan bahsetmediklerine şaşırdım.

Ciğerdelen, post-modem bir aşk romanı. Olayların akışı içinde yazarın yoğun bilgi birikim, gözlem ve sentez gücüyle Doğu ve Batı Medeniyetlerini yorumlayışı, geçmişle bugünü özgün bir biçimde harmanlayışı, sağlam bir tahlil ve metod anlayışıyla analizler yapması Ciğerdelen’i klasik romandan ayırıyor.

Ciğerdeleri bir aşk romanı dedik ama bu aşk, sırça gönül sarayının her şeyden azâde, yalnız kendisi için var olan bir aşk değil.

Geçmişten geleceğe doğru uzanan hayat akışında, ruhların ortak bir mânada buluştukları, zengin bir kültürün kıvılcımıyla sürekli harlanan, yaşam ilenen nimetin her zerresine yayılan, mânânın tüm boyutlarını yüklenen, muhayyelerin el değmedik köşelerine kadar uzanan bir aşk…”

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural,tarihî romanlar içerisinde özel bir önem verdiği Ciğerdelen’in ‘evlâd-ı fâtihan’ın trajedisini bugünkü insanımızla birleştiren bir köprü olduğunun altını çizer:

“Safiye Erol’un Ciğerdelen adlı eseri, serhad tarihimizin iki yüz yıllık bir dönemini billurlaştıran; evlâd-ı fatihân’ın trajedisini günümüzdeki insanların hayatı ile ilgili şekilde birleştiren bir eserdir.”

Safiye Erol üzerine ciddi bir doktora çalışması yapan Sevinç Ergiydi ren, önemli tespitler ihtiva eden eserinde Ciğerdelen’i, “Ego’dan ve onun süfli taraflarından kurtulup süzülmüş, arınmış bir benlik kurmanın şiirsel hikâyesi” olarak tanımlar ve şunu kaydeder:

“Safiye Erol’un ‘Ciğerdelen’ isimli romanı, hiçbir tarih kitabının veremeyeceği ölçüde, tarihin bir dönemi ile aramızda sıcak bir bağ kurar.”

A. Ömer Türkeşise, romanın diline dikkat çektiği değerlendirmesinde Ciğerdelen’in Cumhuriyet dönemi Türk fikir hayatından kesitler verdiğim ifade eder:

“Safiye Erol, doğumunun yüzüncü yıldönümünde yeniden basılan romanlarıyla genç kuşağın karşısına çıktı. En önemli romanlarından Ciğerdelen, Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtıyor. Bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için okumak gerekiyor Ciğerdelen’i.”

Ciğerdeldi Efsânesi

Romanda, Silâhtar Tarihi’nden alınma Ciğerdelen Efsânesi büyülü bir dünyanın ışıklı âleminden çizgiler taşıyor. Bir aşkın büyük kudreti, bir sevılanın derin tutkusu, bir bağlılığın yüksek havası sarıveriyor okuyucuyu. Okuyalım, nasıl bir efsâne ile karşı karşıyayız görelim:

“Ciğerdelen’im, sen benim en yüksek uçuşumun, en atılgan hamlemin, en yakıcı aşkımın timsâlisin. Sana kavuşmak için ne uzak ülkelerden kopup, ne çetin yollardan, kan yutturan iklimlerden geçtim de geldim. Çemşid’in, Keyhüsrev’in, İskender’in Roma kayserlerinin mîrâsını zor pazu ile kılıcıma râm ederek sınırımı aça aça sana vardım. Kâh kavuştum kâh seni kaybettim. Sen, bu yalancı dünyada çok özlenen her şey gibi sık sık elden kayıyordun. Benim olduğun zamanlar seni nasıl baş tâcı ettim, düşman gölünden nasıl korudum. Duvarlarında sabahlara kadar gülbank çekilip kol gezilir, nöbet beklenirdi. Nice arıklar atlamış, kılıcını göğe asmış, eli kolu kanlı, aslan canlı, er pazarında pişkin sıçramış gazilerimi, devlet uğrunda taş yasdanıp toprak döşenmiş serhatli yiğitlerimi sana muhâfız verdim. Sana kanımı, sana malımı, îmânımı ve asırlardan beri biriken şânımı verdim.

Sen biricik mâbudum, hizmetine dîvan duran gazilerimin sofrasına ne çileler döşemedin! Aşk ateşiyle dilâverlerimin ciğerini dağlar; fakat onlara su vermezdin. Her gün Saroz ırmağından bağırlarının yangınını dindirmek için düşman arasından yol açar, kâfirle tokuşurlardı. Kahramanlarım zahmet çeke çeke canlarını yitirdiler, aç uyuz, kan kuduz ömür sürdüler. Onların aşk kuvvetiyle çıkış edip av yakalayıp, yuvasına dönen şâhin gibi gene sana girip cümbüş demek kurdukları da oldu. Fakat sen her biri bir cihan değer seçkin yiğitlerimi ne doyurdun, ne içirdin, ne de onlara rahat yüzü gösterdin. Sen benim serhaddimden de öte, Frengistan içine uzanan en tehlikeli, en çok ölüme yakın ve böylece en kıymetli ve kutsal noktamdın. Sana kurban verdiğim evlâtlarım her gün Estergon ovasını kollayarak kâh Begânoğlu kalesini kâh Zigetvar’ı izleyip, puslu havada Kumran’ı gözden kaybedince tasalanarak ‘A… Yâ… Nereden ne gele?’ diye düşünür, geceleri yakın düşman köylerinden horoz sesleri işiterek elde silâh tetikte yatarlardı.

Onların ömrü hiç konmadan göçmek, ara vermeden savaşmak, ağ ve esen yurtlarına varamadan hasretlik çekerek iki baştan yanan mum gibi erimek demekti. Akıbet toprak onların cefâdan yılmamış cisimlerini dinlendirdi, şehitlik şerbeti murat görmemiş gönüllerini kandırdı. Onları ben teker teker, özenerek, en asîl kuvvetimi, en derin sanatımı harcayarak serhaddimin gaye noktası için yetiştirmiştim. Şimdi başımı pekçe diker ve övünçle çağırabilirim: Berhudâr olası kahramanlarım! Her biri vazifesini yaptı, öteye bile geçti.

Ey benim Ciğerdelen palankam, sen bütün ömrümün hasretiydin. Sana kavuşmak için yedi iklim dört bucakta asırlarca çalkandım, dalga vurdum duruldum, gene coştum gene duruldum, nihâyet süzme bir nur olarak geldim senin ayaklarına döküldüm. Sen de kim bilir ne zamandan beri bu en vurgun âşığını beklerdin. Seni bulunca kavuşma sevinciyle ayrılık korkusu başımda birlikte çaktı. Bildim ki vuslatın, erenlerin çile doldura doldura bir an için ulaştıkları Tanrı yakınlığı gibidir. Bir görünür bir silinir. Bu anlayışla yalnız benim değil, ecdâdımın ve benden sonra gelecek neslimin de rûhu titredi. Fakat âvâre gönlüm direniyordu: ‘Niçin, neden? Neden onu alakoyamazmışım? Ben onu bütün ömrümce özleyip aramadım mı? Ben bu kadar kahramanlığa mâl olan gücümle, değerimle, güzelliğimle onu hak etmedim mi?’

İçimden bir seziş hafif sesle cevap veriyordu: ‘Nâfile dövünme, zavallı Senin geçmiş ve gelecek ömürlerinde de nasibin hep budur: Özlemek, kavuşmak, ayrılık.’

Anladım. Bunu anlamak bütün hayâtı kavramak demekti. Böyle hastalığın ilacı olamazdı. Sen, bedenim satırla doğranır, kanım küçük bir kamışla ağır ağır emilir gibi benden gidecektin. Bana düşen vazife, seni bir an olsun kazanmak için başardığım müthiş gazâlardan sonra kaybederken ecdâdımdan mîras kalan vakar ve temkinle el bağlayıp dik durarak, ancak için için tekbir getirip Hak’tan kuvvet alarak yasımı belirtmeden, yaralarımı göstermeden, dedelerim gibi kahramanca şehit olmaktı.

Akıbet benden geçtin mukaddes palankam! Fakat gene de benimsin, inde beslenip vücut bulduğum anne kucağı kadar, sonumda düşeceğim toprağım kadar… Yaradılış âleminde ezelden ebede döne döne doldurduğum yerim kadar benimsin.

Sen ne kadar benden geçsen artık bir daha yabancı ellere geçemezsin. Yeryüzünde tek adâlet varsa o da şudur ki: Bir mânâya en yakın ulaşan, o mânâya en yüksek bedeli ödeyen kişidir.

Senin etrâfında kaç defalar İsrâfil Sûr’u vurulup kıyâmetler koptu, kaç defa toprakların kandan mercan gibi kızıl renk bağladı. Düşmanı demet demet kırıp, dizi dizi önüne katıp kovagiden serhatlilerimin tekbirleriyle ufukların çınladı. Bahadırlığı cihânın gözüne diken olmuş cirit atlı, kanlı gözlü, eli şimşirli dilâverlerimden nicesi senin ovalarına hazan yaprağı gibi döküldüler. Senin uğrunda düşmanla kılıç söyleşmesi etmedik yiğitim mi kaldı? Budinli’si, Bosna serhatlisi, Kanijeli’si, Eğrili’si… Bu pazara hep birden baş koydular. Ovalarında hâlâ paşa mehterlerinin, kaleden kaleye okunan gülbankların, hû çeken cenkçi dervişlerin, Allah Allah’a kalkan serdengeçtilerin sesi kalmıştır. Hâlâ ufuklarında bir köşeden tozu dumana katarak kara bulut hâlinde Tatar Han kopar gelir. Kâh güneş olur; mızraklar, alemler, altın miğferler parıldar kâh rüzgâr olur sancaklar dalgalanır. Durgun gecelerde yakılan meşaleler bir kaleden bir kaleye görünür. Bazı cura çalındığı, şehit mevlutlar okunduğu duyulur.

Sen beni çıldırttın güzel hisarım, sen bana vârımdan fazlasını sarf ettirdin. Al palanka, ver palanka hep geldi, gittin. Vire bayrakları diktin. Gün geldi teslim olmadın. Benliğimde yaşayan ne varsa vücûdumdaki beyaz kan yuvarlacıkları gibi hepsini birden senin alımlı ve tehlikeli köşene koşturdun. Estergonlu sana imdat etmekten durup oturamaz oldu. Yardımın koşuntu etmediğim hiçbir bendem kalmadı; Eflâk, Buğdan Beyleri, E kralları, kardeş Kazak hatmanları, orta Macar banları…

Sen çok defalar benim hezimetimi de gördün. Ordularım yan verip bozuldu.

Vezirlerim ’Çokluğa darı saçılmaz.’ deyip geri döndüler. Dönemedikleri de oldu, iş işten geçmiş, belâlı deryâsı baştan aşmış bulunurdu. O zaman şehitlerimi at sırtına bağlayarak senin duvarının dibinden geçirirlerdi. Ardı sıra davarını sürerek reâyam sökülürdü.

Ben sana ’Ciğerdelen’ demem de ne derim? Ömrümün mânâsı ciğerimin kanıyla senin destânını yazmakmış. Gene de senin Tanrısal derinliklerini dilediğim gibi göremiyordum. En sonunda mihnetlerimi üst üste koydum, dağ gibi yığıldı, çıktım ’Mihnet tepesi’ne oturdum. Ancak o zaman sen Ciğerdelen’ime kavuşup seninle kaynaştım. Bu, artık senin ve benim sonumuzdu. Sen o demde düşman eliyle ateşe verildin. Alevlerin rakseden hura elleri gibi çırpınıyordu. Allı yeşilli yanıyordun, Semender kuşu musun, dumanında ıtır ve zambak kokusu vardı. Biliyordum ki bu senin son yanışındır ve ben seni artık bir daha binâ edemem. Yangınına atılıp kucağında seninle birlikte kül olmak murâdına ermek demekti. O zaman aşkımın gücüyle bir adım daha atabildim. Dedim ki: ‘Olmaz, ölüm bana yasaktır. Benim sesim var. Palankama sesimi de vereceğim. Ciğerdelen’imi anmak, onun efsânesini okumak için sesimi kurtarmalıyım. Fâni hayat kandilini söndürmemek gerek. Mihnet tepesinden in! Hisarının yangınından yüz çevir! Bu yükseklikte böyle bir görüşle insan yaşayamaz.’

İşte tepemden iniyorum, palankamı ardımda bıraktım, iç illere yüz tuttun. Yassı ovalara, kuytu bucaklara sığınacağım. Nelerle oyalanacağım… Beyaz tülden bir akşam elbisem olsa… Büfemin üzerine bir gümüş semâver alsam: Vitrine eski Bohemya kristalleri koyabilsem. Briç oyunumu ilerletsem, itibarlı cemiyetlere girip çıksam. İlgi gözüyle ardımdan bakacaklar, elimi öpecekler, tanışıklığıma değer verecekler. Gülüyorum. Bu gûyâ ben miyim? Ben Mihnet tepesinde dizüstü gelip Ciğerdelen’imin gözümün önünde yandığım seyrederken, onun alevinde erimek için canımı veli iken bendim.

Bana iki yol vardı: Palankamın yangınında kaynamak, yâhut hayatta kalıp onun adını kutlamak. Birinci yol benim saâdetim olacaktı. İkinci yol mâbûdumun bana haklamayı borç kıldığı cenk-i cefâ idi. Taptığımın buyruğunu dinlemekle ömrümün en zorlu savaşma çıkıyorum. Nasıl ki palankam serhaddimin sonunun sonunun daha sonu idi, ben de gücümün nihâyet noktasına ulaşmak, sevdiğime ün verecek başarılara erişmek isterim.

Ayrılık yolunca ilk adımlarımı atıyorum. Elimle gözlerimi kapadım. Saçlarım kuru ot arasında yılan sürünmesi gibi soğuk hışırtılar çıkarıyor, demet demet ağarıyor. Yürüdükçe ayaklanma kösteklenen gölgem ölümümdür. Pîrim bana destek olsun, ben aynlık hastasıyım, erenler el koysun. Acılarımın ağusu göksel imbiklerden süzülerek ülkeme gül yağı gibi damlasın, kokusu dertli yurttaşlarımın bağrında ferahlık ve avuntu ummanları çağlatsın.

Palankamın efsânesini doğrudan doğruya nasıl anlatırım? Dilim varmaz, elim gitmez. Onu ancak misallerle, rumuzlarla yâd edebilirim. Buut da son bir defa geri dönüp ardıma bakıyorum, onu kendi adıyla son defi çağırıyorum.

Ciğerdelen’im… Elvedâ…

Elvedâ Ciğerdelen’im.

‘Düşman Ciğerdelen altına gelip dört tarafından ateşe verdi. İçinde bulunan birkaç bin kadın ve erkek feryat ve fîgan ederek yanıp gitti ve dumanı cevf-i havaya pervaz etti. Sene (1094:1683) Silâhtar Târihi.

Ciğerdelen 1946’da kitap olarak yayınlandıktan 16 sene sonra, romancının vefatından bir yıl kadar önce istek üzerine Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanmaya başlar. 22 Mart 1963 tarihinde başlayan tefrika tam 88 sayı devam eder. Bu yayında, gazetenin yöneticisi Gökhan Evliyaoğlu’nun vefalı ve kadirbilir davranışı takdire değer

Ciğerdelen Türk insanının tarihe bakışını, hüznünü, inançlarını, sevdasını, fikirlerini ve ideallerini aksettirir. Bundan dolayı Safiye Erol denilin ce Ciğerdelen akla geldiği gibi, Ciğerdelen romanı anıldığında da Safiye Erol hatıra gelmektedir. Bu ilgi ve sevgi tesadüfi değildir. Roman, gençlik arasında yıllarca bir millî destan gibi okunmuş ve hâlâ okunmaktadır. Türkiye’nin ruh mimarlarından Fethi Gemuhluoğlu’nun, 2 Eylül 1963 tarihin de Almanya’nın Nümberg şehrinden Yavuz Bülent Bâkiler‘e yazdığı mektupta mutlaka okumasını istediği kitaplar arasında Safiye Erol’un “Ciğerdelen “i de bulunmaktadır.

Edebiyatçılar, Safiye Erol’un romanları arasında “Ciğerdelen”in farklı bir yere sahip olduğu hususunda birleşiyorlar. Yazar Zeynep Uluant da bir yazısında Ciğerdelen’in, yazarın şâheseri olduğunu vurgular ve bu romanı Erol’un daha sonraki çalışmalarında aşamadığını söyler:

“Ciğerdelen’de, eski zaman ile hâl ustalıkla birleştirilerek üç Rumeli efsanesine ustaca yol açılmış ve yazar bilhassa bu hikâyelerde romancılığının doruğuna çıkmıştır. Son romanında dahi bu derece başarılı değildir. Adını, 17. yüzyılda Osmanlı’nın Rumeli’deki ileri bir karakolu vazifesini gören Ciğerdelen Kalesi’nden alan eserde anlatım destansıdır. Bilhassa efsanelerin anlatıldığı bölümler epik unsurlar taşır.”

Ciğerdelen hakkındaki son hükmü, Safiye Erol’un en yakın ve candan ,arkadaşı Sâmiha Ayverdi’ye bırakmak hakşinaslık olacaktır diye düşünüyorum. “İstanbul Geceleri”nin büyük üslûpçusu şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Hiç zannetmem ki Ciğerdelen efsâneleri, kendini, hayâtın sâdece günlük ve harcıâlem patırtılarından değil, bizzat benliğinin çelici müdâhalesinden kurtaramamış kimsenin meydana getireceği bir âbide olsun. Onun için de sanatkârın bu eseri bilgi, hamâset ve cezbeden yoğrulmuş bir tecerrüt hâlinde meydana gelmiş âbidedir.”

Bu ballar balı bahsi, Ciğerdelen’in kahramanlarından Turhan Tuna’nın romandaki son satırları ile bitirmek yakışacak herhalde:

“İşte artık bitkin ve yaralı, kan revan içinde, orta katın eşiğine düşen ben Turhan Tuna, sözlerime son veriyorum. Hak Yaradan’ımdan niyâzım şudur ki eşimle bana orta katta bir durak ihsan etsin. ‘İrciî’ emri ne zaman gelir bilemem; ancak dilerim ki yorgun hâlimde göçmeyeyim, eşimle berâber orta kattan bir kâm alayım. Yoksa huzûra varmak için hazırlıksız değilim. Yaradanıma gönül cevherimle ellerimi sunacağım, yüzümü ak edecek en yüksek değerlerimdir bunlar. O gönül cevheri ki cihâna sığmaz duygu ve düşünce kargaşalığım taradı, ayıkladı, demet demet müzik bağladı.., Hû! dedikçe göklere yükselen bir tütsü gibi dudaklarımdan tüter. Hû Yaradanım, hû! Al işte içimin cevherini. O eller ki yeryüzünü arındırdı, nizamladı, güzelleştirdi, Hak Yaradanım bak şu ellerime, bu eller: Düşmanı abradı, dostu onardı, her ödevi başardı, sevgiyi son olgunluğa yetirdi.

Onları başıma koysam efsânelik elmaslarla yanan İskender tâcı gibidir. Göğsüme çapraz bastırsam çifte kartallı, hâdan arması takınmış olurum. Mührü Süleyman’ı neyleyim, her parmağımın izinde mührü Süleyman okunur.

Hak Yaradanım, bu eller, çok çalıştı.

Alnımın terinden altın sansı başaklar bitti, yüreğim sızısından kan kırmızı güller açtı, savaşımın gücünden katı yapraklı buruk kokulu zafer defneleri yeşerdi. Buğdayımı, gülümü, defnemi bir araya düreyim; kendime en yüce çelengi öreyim. Orta katta bir cihangir olarak oturup dinleneyim. Beni çağırdığın gün Pir Sultan köçeklerinin hafif kanatlı oyun adımlarıyla süzülerek sana gelirim.”

************

BİR GÜNEŞİN ETRAFINDAKİ PERVANELER

Romancının artık “Hocam!” demeye başladığı Ken’an Rifâî güneşi ve onunla yapılan huzur sohbetlerinin etrafındaki diğer pervanelerle yani Burhan Toprak, Nezihe Araz, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Sâmiha Ayverdi’yle yeni bir ha yat başlar. Bu nezih toplantılar defalarca tekrarlanır, ulvî sohbetler edilir ve gönüller şâd olur… Safiye Erol’un zihnini kurcalayan cevapsız sorular karşılığım bulur, hayatındaki kargaşa düzene, kafasındaki istifhamlar açık ve net cevaplara kavuşur. Romancımızın ruhundaki yıkanmanın, gönlündeki arınmanın ve sonsuza kadar huzura kavuşmanın kısa hikâyesini Sâmiha Ayverdi anlatacak: “Arkadaşımız ve sevdiğimiz Safiye Erol, Garp çevrelerinden kazandığı zihnî bilgileri yüzünden gururun ve benliğin yükü altında ezilmeden yaşadı, Sonunda da gönlü dağarcığı, bir ulu Efendi’nin irfan ve iman hamûlesi ile dolup taştı. Yerin göğün kabul etmediği o İlâhî emânete gönlünde yer vermekle ululandı, bahtı açıldı. Yıllar yılı dirsek çürüterek kazandığı bilgilerinin vermediği saadeti ‘Efendim var!’ dedikten sonra bulanlardan biri oldu.”

“Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık”isimli eser, dört kelâm ve kalem ehli hanım tarafından yazılır. 1951 yılında ilk baskısı yapılan kitabın müellifleri Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri…Bu kitabın bir bölümünü yazan Safiye Erol’un “Kenan Rifâî”ye dâir ilk satırları şöyle: “Hakka göçmüş bulunan hocam, hayatın gözle görülen ve görülmeyen yollarında rehberim Ken’an Rifâî’nin mâneviyeti huzurunda durarak şu yazıma başlamadan evvel onu selâmlıyor, ona şükranlarımı arz ediyor, ondan yardım niyaz ediyorum. İlk defa 1948 senesinde huzuruna çıktım. Onu halka tanıtmağı, son nefesine kadar muhitine bezlettiği kemal nimetlerini daha geniş kütlelere ulaştırmağı gaye bilen böyle bir eserde benim de söz payım olabilmişi için birkaç senelik zaman kısa görünürse de bâzı mânevî mensubiyetler v ardır ki zaman kaydına girmez. Ken’an Rifâî’yi harice tanıtmak için onun, hususiyetine temel teşkil eden üç hususiyetlerinden bahsetmek lâzım geliyor. O, evvelâ mistik adam: homo mysticus, sonra hakîm adam: homo sapiens ve nihayet mürşid-i âgâh idi.”

Safiye Erol, yaklaşık 60 sayfalık bu etüdünde hocası Ken’an Rifâî’ye ait unutamadığı hâtıralarını aktardığı gibi bilhassa üç hususiyeti olarak târif ettiği “mistik adam”, “hakîm adam” ve “mürşid-i âgâh” yönleri üzerinde durur.

Erol, hasretini çektiği suya kavuşmuştur artık. Her ziyaret, şüpheleri yok eder ve sıkıntıları yere serer. “Bir âşık” ve “gerçek bir filozof’ olarak gördüğü hocası aynı zamanda aydınlık bir rehberdir. Romancının karanlık dünyasına ışık olur. Hocasına talebesinin gözüyle bakmak en doğrusu:

“O, cemiyetimizin müşahhas hayatı, müşahhas hakikati gibiydi. Sosyal insicamın şebekesini ne dereceye kadar tanırdı diye sorulursa: Bir dokumacının kendi tezgâhındaki dokumayı tanıdığı kadar tanırdı. O, tabiatın ancak gerçek âşıklara ayan olan şifresini okuyarak böyle bir tabiat zemini üzerinde insanın nasıl ve ne üslûpla yerleşmesi lâzım geleceğini takdir etmiş kuruculardandı. Zaman ve mekâna elverişli normları imâl edenlerdendi. Beşer kaderinin ana rotasını bildiği için ferdî mukadderat yollarını da yekten görürdü.”

“Sen Kendini Affet”

Safiye Erol bir gün yine hocasını ziyarete gittiğinde, uzun zaman görünmediği için sitem işitir. “Af buyurun efendim” sözleriyle özür dilemek ister. Hocasının cevabı uzun zaman kendisini düşündürecektir: “Ben affetmişim ne çıkar? Sen kendi kendini affet.”Bu sözler yazarın maddî vücuduna ve manevî dünyasına yerleşir, kanının her damlasına karışır ve beyninin bütün hücrelerine bulaşır adeta. Önünde ve ardında, sağında ve solunda, içinde ve dışında, yakınında ve uzağında, düşünde ve gerçeğinde hep bu söz vardır: “Sen kendini affet!”

Af kapılarını sonsuza dek açmıştır Safiye Erol. Affın yollan genişlemiştir alabildiğine. Büyük affedici tarafından bağışlanmak için artık bütün insanları, kendisine kötülük ve haksızlık edenlere de gönlünü bağışlamıştır. Hocasından emir almıştır çünkü: “Affet! Menfi yoldan geri dön!”Bu emir üzerine yolunun uçuruma dayandığını görür ve geri döner… Titrek adımlarla yeni yola girerken, gözleri hâlâ terk ettiği uçurum kenarlarında gezinir. O karanlık girdapların meçhul câzibesini araştırır ve ibretle seyreder. Ancak o artık “dönmüştür.”

Aşk adamı ve ahlâk âbidesi hocasının “Kendini affet” sözünden birkaç ay sonra tekrar ziyaretine gider. Büyük buluşmaya uzun hazırlık yapar. Yazar, iç dünyasının ve ruhunun fotoğrafını çıkarır adeta, dinleyip kulak verelim:

“Senelerce muhitime oynadığım zindelik ve şetaret komedyasının bir icabı da kılık kıyafetime daima çeki düzen vermek, benim vaziyetim de bir kadından beklendiği derecede bakımlı olmaktı. O gün yine giyindim, kuşandım, aynaya baktım: Mumya süslenmişti. Hasbanın hiç eksiği yoktu, arpej sürmüş, inciler takmış. Doğrusu çok külfet! Fakat ölüyü diri sananları üzmemek, kuşkulandırmamak, tecessüslerini uyandırmamak lâzımdı. Bilhassa tecessüslerini. Neden öldün? diye soracaklardı ve İnsanın kendi kendine bile izah edemeyeceği bir keyfiyeti -ölmeden ölmek sırrını yakınlarına anlatmak için çekeceği fuzulî eziyet, meyanede açılacak sonsuz çene pazarı, aslında kudsî olan bir hâdiseyi elden ele, dilden dile nafile yere fersudeleştirmek perspektifi o kadar ürkünç ve tiksinçti ki ölmemiş gibi yaparak eski temsili devam ettirmek daha kolay geliyordu. O gün Ken’an Rifâî hocam bana birkaç kelime daha söyledi. Sözleri ne önceden hazırlayan bir konuşma zemini, ne de sonradan tefsir eden bir mükâleme oldu. Gittim, elini öptüm. ‘Erol! Seni nevmid olmaktan men ederim.’ dedi. Çıktım. Hepsi bu kadar.”

Yalnız Değilsin

Safiye Erol birçok insan gibi zaman zaman kendisini yalnız hissediyordu. Varlıkta yokluğu, çoklukta azlığı yaşıyordu sanki. Bolluk içinde yoksullukta yüzüyordu adeta. İçini boşaltacağı, yüreğini açacağı bir sır arkadaşı, bir dert ortağı, bir hâldaş, bir yoldaş, bir kardaş, bir serdaş bulamamıştı. Ne zamanki hocasıyla tanıştı, cümle eksiklikleri tamam gördü. Yoklukları var buldu. Azlar çoğalmaya başladı, dertler huzura dönüştü.

Yine bütün dünya yükünü üstünde hissettiği ve hüzünlerin âlâsını yaşadığı bir zaman, ziyaretine gitti onun. Dergâha girdikten sonra ulu nazarlı hocası dünyalara bedel bir söz söyledi ona: “Sen yalnız değilsin, ben daima seninle beraberdim. Bundan sonra da beraberim.”

Bu söyleniş iki-üç cümleden ibaret sıradan bir konuşma gibiydi. Ancak Safiye Erol için muştuların en yücesini, müjdelerin en büyüğünü taşıyordu. Birileri tarafından düşünülmek güzelliklerin en iyisiydi. Herkesin kendi başının çaresine baktığı, her kişinin kendi dünyasına daldığı hengâmede birileri tarafından hatırlanmak… Safiye Erol’un dünyasında tatlı heyecanlar, anlatılmaz duygular ve kavranmaz düşünceler meydana getirdi. Bu sözün Safiye Erol için ne demek olduğunu tam kavrayabilmek için yine ona kulak vermeliyiz:

“Hayatta bu sözleri çok duymuşsunuzdur. İlk gençlikte inanırız. Sonra görürüz ki insan münasebetleri, bir lâhzalık gönül arzusu yahut çağ icapları, yahut menfaat birlikleri, kısası: Geçici gelişat üzerine bina edilmek isteniyor. Ne kadar ömrü olur? Kimini ölüm alıyor, kimini ayrılık, kimini heves değişikliği alıyor. Bâzan biz değişiyor, bir rabıtadan çıkıyoruz; bâzan karşımızdaki değişiyor, bizi defterden siliyor. Hayatın olgunluk çağında tepeden tırnağa yara izleriyle kışır bağlamış insanı çektiği acılarla ağlanan bin belâdan nasıl olup da arta kalışı ile güldüren ve bin yamalı varlığı ile de hayranlık uyandıran hayat gazileri oluyoruz. Fakat artık bizde inanç kalmamıştır. Mihr-i vefadan bahsedeni belki nezaket uğruna dinleriz, belki de biraz içimizi çekeriz; vaktiyle bu sözler gözümüzü yaşartan en güzel rüya olmuştu. Rikkat ve esefe benzer esirî rüzgârların bizi yalayıp geçtiğini duyarız, ama artık bir şeylere bel bağlayamaz olmuşuzdur.

Bana ‘Seninle daima beraberdim, bundan sonra da beraberim’ dediği zaman ummadığı bir hediye vâdine uğrayan çocuk gibi gözlerimi açtım. ‘Sahi mi?’ diye saf ve fevri bir hareket yaptım. Sanki ileri atılmak, karşıdan gösterilen bu parlak şeyi çabucak kapmak, koynuma saklamak ister gibi. O, pencereden bahçeye bakarak teyid yollu başını salladı ‘Yaaa… .sahi sahi’ dedi.

Helecanım ve telâşım şundandı ki bu defa edilen vâdin eski vaidlere benzemediğini, bu defa musaffâ, münevver, hakikî ve ebedî bir şey karşısında durduğumu anlamıştım. Beni hayatında terk etmedi, beni irtihalinden sonra da terk etmedi. Bunca boş çıkmış mihr-i vefa vaidlerinin topuna karşı bir kefaret gibi. Mecaz olan benliğimde gizlenmiş hakikat payı gibi.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra

Felek ehl-î dilî dilşâd eder, eder ammâ neden sonra”

Edep Tacı

Safiye Erol, ruhundaki hafakanlardan kurtulmak için zaman zaman hocasını ziyaret eder. Ama bu ziyaretlerinde bir ikilemi de beraberinde götürür. Erol’un eğitim aldığı hayata ilk dokunduğu yıllarda edindiği muhitle şimdi içinde bulunduğu bambaşka kumaşlardan dokunmuş dünyanın çelişkisiydi bu. İki dünyanın birbirine teğet geçtiği anı arar Erol. Yine arayışlar içinde girdiği bir gün hocası ona rahatlatır: “Edep tacını başına giy, istediğin yere git.”Böylece kapıları kapatmak yerine, kendini yenileyip aynı kapılardan girebilecektir.

Kâinat kitabını okumayı da çok sever Safiye Erol. Düşünmeyi, hayâl kurmayı, tasarılar geliştirmeyi, idealler inşa etmeyi, rüyalar görmeyi… Bir dalda, bir çiçekte, bir tohumda, bir pirede büyük hikmetler bulmayı, mucizeleri fark etmeyi, olağanüstülükleri ayırd edebilmeyi… Dağlardaki haşmet, iklimlerdeki vahdet, deryalardaki nefaset, ağaçlardaki zarafet, hayvanlardaki ahenk, bitkilerdeki güzellik onu derinden derine sürükler. Hocası, bir gün defne yaprağını misâl göstererek, tefekkür ummanından bir katreyi zihnine damlatır: “İşte kahır ve lûtfun ikisine de aynı zamanda mekar olan bir nümune. Yaz ve kış aynı taravette (tazelikte) bir güzel. Bundan örnek alınız.”

Dinin kabuğuna değil özüne, dışına değil içine, bedenine değil ruhuna bakıyordu. Şekillerden ziyade mânâya yaklaşıyordu. Aldığı telkinlerle merak ediyor, araştırıyor inceliyor ve tefekkür ediyordu. Zira hocasının şu sözleri ona yol açıp yordam göstermişti: “Eğer mikroskobunun altında küçücük bir zerreyi tetkik eden bir laboratuvar adamı, kâinatın içinden aldığı bu küçücük nümune karşısında hayretlere düşerek insan bilgisinin mahdutluğunu sezip derin bir tevazu ile tefekküre dalamıyorsa, onun modem ilmin hakikî bir müntesibi olduğundan şüphe edilir.”

Safîye Erol üstüne vazife olmayan her şeyi görev sayıyordu kendine. Dünya dolusu yükü vardı. Himmet sahibiydi ve herkesin doğru, her işin iyi, her şeyin güzel olmasını arzu ediyordu. Gördüğü ve duyduğu şerler, yaşadığı ve hissettiği kötülükler zaman zaman onu karamsarlıklara götürüyordu. Ama hemen ardından toparlanıp tekrar ümit zırhına bürünüyordu.

İşte yine huzurdaydı. İçindekileri dışa yansıttı:

“Efendimiz, dünya pek kötü!”

Cevap kısa fakat rafine bir çözümün işaretçisiydi:

“Sen iyi ol.”

Ama Safiye Erol bencil değildir. Herkesin iyi olmasını arzu etmektedir. Her kişinin doğru yolda olmasını. Yalnızca kendisinin iyi olması tatmin etmez ruhunu. Bu cevaba itirazı vardır:

Ben iyi olmuşum ne fayda, bu kötülük içinde.”

Bu sefer cevap, hiçbir şüpheye, hiçbir tereddüde, hiç bir kaçamağa mahal vermeyecek olgunlukta, aydınlıkta ve genişliktedir:

“Senin üstüne vazife değil. Sen iyi olmana bak. Kötülük senin sınırlarında durakladı mı, kalmadı mı? Sana sirayet etti mi, etmedi mi? Sana bulaşamadığı, seni karartıp bozamadığı dakikada kötülük hezimete uğradı gitti.”

Romancı, burada Schiller’in “Hayatın bize ettiği vaidleri biz hayata karşı yerine getirelim”sözünü hatırlar ve hocasına da nakleder. Kuşkuları yok olur Safiye Erol’un. Problemi çözülmüştür. Hocasından son öğüdü dinler:

“İnsan benimsediği düsturları unutmamaya gayret etmeli. Hoş, unutsa da günün birinde mihnet ve elemle hatırlayıp tazelemeye mahkûmdur. Düsturların, senin hayat ve ebediyyet mayandır. Onları sık tut.”

Cânân Ayrılanda

Safiye Erol’un hocası Ken’an Rifâî de her fâni insan gibi 7 Temmuz 1950 Cuma günü “dön!” emrine uyarak Hakk’a yürür. Ebediyet dünyasının yoluna çıkmıştır bir defa. Ancak bu vefat Safiye Erol’un dünyasında yıkımlar değil, yeni oluşlar meydana getirir. Emanet aldığı sözleri, devşirdiği irfanı, yüklendiği telkinleri, öğretilen ahlâkı ve yaşama nizamını hayata geçirmek, yaymak, benimsetmek ve geniş kitlelere ulaştırmak zorundadır. Merkez Efendi Mezarlığı’nın dönüş yolu, kalemin daha doludizgin şahlandırılması gerektiğini hatırlatır kendisi ne. Artık devamlı teyakkuz hâlindedir. Çünkü kurmak istediği güzel dünyanın oluşabilmesi için kendisine daha fazla yük yüklenmiştir bundan böyle… Bu sedâya ses vermeli, bu kutlu davaya nefes harcamalıdır.

“Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” dört hanım yazarın ortak duygularını, müşterek heyecanlarını, bir olan imanlarını ortaya koyar. Dört derin ve ince kalem: Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz ve Sofi Huri… 1951 yılında basılan eser, hem döneminde hem de yarım asır sonra bile yankılar uyandırır.

“Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri”isimli önemli bir eseri hazırlayıp neşreden Prof. Mustafa Kara burada Safiye Erol’un etüdünden geniş bir bölümü alır. Ken’an Rifâî hakkındaki bu inceleme usta hikâyeci Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çekecektir yıllar sonra. Çok önemli bir fikrî metin, yarım asırlık bir zaman sonra edebiyat dünyamızın gündemine oturur. Kutlu yazısında notu düşer:

“Bu inceleme. Safiye Erol’un düşünce derinlik ve kapasitesi, üslûbu ve ifadesi ile seviyeli bir yazar olduğunu gösteriyordu. Ardından Kubbealtı Neşriyât’ın Safiye Erol’un külliyatını neşrettiği haberi geldi. Ve ben başta Ciğerdelen olmak üzere, esasen bir romancı olan kadın yazarımızın kitaplarını geç de olsa okumaya başladım.”

Biz yine, geçmişe dönelim. Kitabın yayınlanması, bugün pek örneğine rastlanmayan bir şekilde gazetelerin birinci sayfasında okuyucuya haber olarak duyurulur, ’Son Dakika gazetesinin 6 Teşrinisâni 1951 tarihli sayısında “Bir kitap dolayış ile enterasan bir toplantı” başlıklı bir haber çıkar. Eserin müellifleri Nezihe Araz, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri’nin birlikte fotoğrafının yer aldığı haber şöyle sunulur:

Ses Getiren Kitap

“Tanınmış dört kadın yazarımız tarafından ‘Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık’ ismiyle çok enteresan bir kitap yayınlanmıştır. Bu münasebetle iki gün önce, profesör ve ilim adamlarımızın hazır bulunduğu bir toplantı yapılmış, Ken’an Rifâî’nin hayat ve şahsiyeti görüşülmüştür. Buna dair yazımız dördüncü sayfadadır.”

Dördüncü sayfada haber iki buçuk sütun halinde detaylı bir şekilde verilir. Ken’an Rifaî’nin din anlayışının ifade edildiği yazının ilk satırları şöyle:

“Geçen hafta, Türkiye’de belki ilk defa, bir kitap İlmî bir toplantıya vesile oldu. Memleketimizin tanınmış profesörleri, tarihçileri, ilim adamları ve muharrirleri bir araya geldiler ve dört kadın muharririn yazdığı İnkilâp Kitabevi sahibi editör Gabri Fikri’nin bastığı bu kitap üzerinde görüşlerini açıkladılar.

‘Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık’ adını taşıyan bu kitabın müellifleri, Türk edebiyatının tanıdığı meşhur dört kadın muharrir (Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri) de toplantıda hazır bulundular.

İlk önce profesör Ali Nihat Tarlan, sonra profesör Mustafa Şekip Tunç ve Reşat Ekrem Koçu, Ken’an Rifaî’nin şahsiyeti üzerinde durdular ve müelliflerin hizmetini belirttiler.”

Yazı, “Ken’an Rifâî’nin din ve iman anlayışı bahsinde, bu büyük adamı, mütekâmil bir insan olarak karşımıza çıkıyor” tespitiyle devam eder ve din adamının İslâm’ı anlayış, kavrayış ve yorumlayışı değerlendirilir.

Müslümanlığa Yeni Yorum

Nezihe Araz da Son Saat gazetesinde yazdığı yazıda, Ken’an Rifâî’yi anlatırken eseri referans gösterir. Hocasının resminin de bulunduğu dört sütunluk yazı, “Sen, Ken’an Rifâî! Asrın en mütevazı, fakat en büyük çocuğu, en büyük dost!” cümlesiyle sona erer.

Kitabın yankı bulduğu bir başka yazı da Dr. Cahit Tanyol’a ait. Yeni Sabah gazetesinin “Ahlâk Bahisleri” sütununda yazan Tanyol, makalesine, “Değerli romancılarımızdan sayın Sâmiha Ayverdi, üç arkadaşıyla birlikte yazmış olduğu bir kitabı bana da göndermek lûtfunda bulunmuş. Kendilerine teşekkür ederim” diyerek başlar, Ardından eserin müelliflerini kitapta aradığım ve zor bulduğunu belirttikten sonra, “Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık”ın ruhunda uyandırdığı derin etkiyi dile getirir:

“Kapakta hiçbir imza yok. Bir akşam sonunda, düşünce limanıma tesadüflerin attığı meçhul bir gemiye benziyen bu eseri, yazarların kimler olduğunu öğrenmek merakıyla, bir müddet elimde evirip çevirdim. Nihayet kitabın en kuytu bir köşesinde, görünmek telâşının ürkekliğine bürünmüş ve sanki firar edecekmiş gibi kapağın arka kıyısına tutunmuş dört isme rastladım. Anladım ki, yazanlar bizi kitapla başbaşa bırakmak istiyorlar. Yemekten sonra onu şöyle bir karıştırayım, dedim. Sayfalardan taşan aydınlık, merakımı bir anda bir cezbenin içine fırlatıverdi. Düşüncemin bulanık ve bezgin atmosferini, Ken’an Rifaî’nin hâlis bir mürşit sıcaklığı telkin eden şahsiyeti birden dağıtıverdi; onu elimden bırakamadım. Gecenin sessizliği içine gömülerek kitabın sayfaları üzerine kapandım. Ruhum, sabaha kadar, onun uyandırdığı uhrevî aydınlıkta zikretti. Küçük hayat kaygularını içimden alıp götürdü.”

Eserle ilgili düşüncelerini anlatan Tanyol, bir ara “Bu kitap beni garip bir sarhoşluğa sürükledi. Gece mi bana dokundu, içimdeki hüzün mü bir anda deşiliverdi bilmiyorum, başım bir ışıkta asılı kaldı” diyerek hislerini belirttiği makalesine devanı eder.

MÜSLÜMANLIĞA YENİ YORUM

Edebiyat tarihçisi ve irfan sahibi Nihad Sâmi Banarlı’nm değerlendirmesi en, geniş ufuklu bir kültür adamının objektif yaklaşımını verir:

“Değerli yazarlar, güzel bir tesâdüfle talebesi oldukları, çağdaş fikir ve iman adamı ‘Ken’an Rifâî’nin hayâtı, şahsiyeti, dîni-ahlâkî inanışları, fikirleri ve eserleri hakkında bir monografi hazırlamışlar ve bir bakıma, yirminci asrın ışığında görmek istedikleri Müslümanlığı bu eserin sayfaları arasında göstermeğe, münâkaşa ve etüd etmeğe çalışmışlardır.”

Dört hanım yazarın dine yirminci yüzyılın ışığı altında bakmalarının önemli olduğuna dikkat çeken Banarlı, Türk topluluğunun yetiştirdiği büyük fikir ve iman adamlarından süzülmüş hâtıralarla birleşen bu yeni hamlenin kayda değer bir hareket olduğunun altını çizer.

Tasavvuf felsefesinin hayat sahası olan tekkelerin Osmanlı İmparatorluju’nda bir çok fikir, sanat, kültür ve iman müesseseleri gibi gerilediğini zikreden ünlü edebiyat tarihçisi, bu inanç hareketi ile tasavvufun yeni bir merhale kazandığını ve aydınlık ufuklar açtığını ifade eder:

“Ken’an Rifâî ve onun değerli şakirdleri, Müslümanlığı yirminci asrın ışığı altında görmeğe ve bütünlemeğe yol ararlarken, tasavvufun, din mevzûları üzerindeki serbest düşüncesinde, dini, insanlık sevgisiyle, tabiat ve medeniyet hâdiseleriyle kaynaştıran ‘iyi’ tarafından bir hareket noktası bulmak istemişlerdir. Filhakika üstün bir telkin kudretine sâhib değerli bir fikir ve iman adamı olduğu anlaşılan bu bilgili ve düşünceli insanın, din dâvâsındaki görüş ve düşünüşleri; onun gibi düşünen eski-yeni daha birçok mütefekkirlerimizle birlikte; İslâmlığın yeni hayâtına bir ışık verebilecek değerdedir.”

Dönemin ünlü edebiyat tarihçilerinden İsmail Habib Sevük de Cumhuriyet’teki makalesini, söz konusu esere ayırır. Ken’an Rifâî’nin hayatı ve hizmetlerinden uzun uzadıya söz eden Sevük, eserin müelliflerini Sâmiha Ayverdi’nin şahsında kutlar ve “Başta Sâmiha Ayverdi olmak üzere berrak kalemli ve aydın kafalı müellifleri candan tebrik ederiz” diyerek makalesini tamamlar.

Kitabı haber veren bir başka gazete İstanbul Exprès. “Bir Fikir ve San’at Hâdisesi” başlığıyla duyurulan haberde şöyle deniliyor:

“Tanınmış dört kadın muharrir, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araztarafından Cumartesi günü bir edebî toplantı tertip edilmiştir. Bu toplantıda Türk fikir hayatının belli başlı simaları hazır bulunmuşlar ve dört kadın muharrir tarafından hazırlanmış olan Ken’an Rifâî hakkında esere dair görüşmüşler. Türkiye’de ilk defa tertiplenen bu edebî toplantı, fikir ve sanat muhitlerinde eşsiz bir alâka uyandırmıştır.”

Gazetenin birinci sayfasında yer alan bu haberde iki fotoğraf kullanılmakta ve dört kadın yazarın yanı sıra dönemin tanınmış isimlerinden İsmail Habib Sevük ve Mustafa Şekib Tunç’un fotoğraf ve resim altları bulunmaktadır. Yazının sonunda da sözkonusu “sanat hâdisesi”ne dair Cevdet Perin’in yazdığı makalenin ikinci sayfada yayınlandığı duyurulmaktadır.

Konu ile ilgili iki ayrı yerde iki makale yazan Cevdet Perin, İstanbul Ekspres’in “Edebiyat Dünyasından Haberler” sütunundaki makalesini “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” eserine ayırır. Fikir hayatımızda bir durgunluğun bulunduğunu ve bunun yıllardan beri devam edip gittiğini vurgulayarak yazısına başlayan Perin, daha sonra manevi hayatımızdaki kıpırtılara dikkat çeker ve “Öyle zannediyorum ki, Cumhuriyet devrinin maddeci devri artık nihayet bulmuş ve yerini manevî sahada her gün biraz daha kuvvetlenen yeni bir aksülamele terk etmiştir. Türk inkılâbının ikinci ve normal safhası başlamıştır diyebiliriz” sözleriyle ilgi çekici bir tespitte bulunur. Bu satırların yazılmasından sonra, büyük tepkiler gelmiş değil yazara. O günlerden bugünlere neredeyse 50 yıl geçtiği halde “İkinci Cumhuriyet” sözüne bile tahammül edemeyen aydınlarımız var. Fikri doğmadan boğmak isteyen yarı aydınlar var. Acaba hür düşünce’ bakımından Türkiye gerçekten geriye mi gidiyor? Cevdet Perin, o sözleri yarım yüzyıl sonra seslendirseydi, bugün bazı gazete ve televizyonlarda kraldan fazla kralcılar tarafından herhalde ‘hainliği’, ‘mülteciliği’ ve ‘nankörlüğü’ en tiz perdeden ilân edilirdi.

Cevdet Perin, adı geçen yazısında mâlum toplantıyı şu satırlarla yâd eder: “Geçen cumartesi günü, memleketimizin birçok fikir adamları Fatih’te, eski üslûpla yeni üslûbu harikulâde mezcederek döşenmiş, duvarları tablolarla ve kıymetli eski yazılarla, süslü bir evde toplandılar. Ne zamandır böyle edebî toplantıların hasretini çekiyorduk. Profesör Şekip Tunç, Profesör Ali Nihat Tarlan, Profesör Sabri Esat Siyavuşgil, İsmail Habib Sevük, Şükûfe Nihal, Reşat Ekrem Koçu, Raif Ongan, Refıi Cevat Ulunay ve daha bir çok muharrir hep orada idiler. Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Nezihe Araz ve Sofi Huri tarafından üstadları Ken’an Rifâî’nin hayatı ve eseri hakkında neşrettikleri eserden bahsedildi, tenkidler yapıldı, temennilerde bulunuldu.”

Ken’an Rifâî’nin şahsiyeti üzerinde duran Perin, yazısının sonunda dört hanım yazarın bugüne kadar mütevazı bir şekilde çalışıp yazılar ve kitaplar yazdıklarını, ancak -kendisini de eklediği eleştirmenler tarafından görmemezlikten gelindiklerini belirterek, bunu telafi edeceklerini söylüyor yazısının sonunda: “Ken’an Rifâî’yi bize tanıtan ve yukarda adlarını zikrettiğim dört kadın muharrimiz de tıpkı üstadları gibi, bugüne kadar sessiz sedasız çalışmışlardır. Neşrettikleri eserlerde umumiyetle mistik bir hava esmekle beraber, derin bir kültüre dayanan tahliller ve düşünceler de vardır. Biz münekkidler, onları şimdiye kadar her nedense ihmal etmişiz!… Fakat bundan sonra borcumuzu ödeyeceğiz, kendilerini rahat bırakmıyacağız.”

Cevdet Perin’in ikinci yazısı Hafta dergisinin “Kitaplar Arasında”sütunun da yayınlanır. Aynı konu üzerinde duran Perin, “dört tanınmış muharrir tarafından hazırlanan” eserin “tefekkür hayatımızda bir hâdise teşkil edecek kadar mühim” olduğunun altını çizer.

Necdet Evliyagil de Cumhuriyet’in “Yeni Eserler” sütununda “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” kitabı üzerinde durur. Ken’an Rifâî’nin çizilmiş bir resminin de yer aldığı iki sütunluk yazıda Evliyagil, kitabın tanıtım toplantısına hocası Cevdet Perin’in refakatinde katıldığını belirttikten sonra bu tür mühim eserler hakkında daha fazla yazılar yazılması gerektiği üzerinde durur. Necdet Evliyagil’e kulak verelim:

“İstanbul’da dört kadının bir araya gelmesi neticesinde, ortaya güzel bir eser çıkmıştır. Dört kadın muharririn, bir yıldan fazla bir zaman, didinerek, uğraşarak; uzun bir çalışma devresi sonunda vücuda getirdikleri bu eser, biyografik bir veçhe taşımakla beraber; hepimizin içerisinde mevcud olan mistik bir âlemi canlandırması bakımından mühimdir.

Bundan bir ay kadar evvel, Edebiyat Fakültesi profesörlerinden hocam Cevdet Perin, beni, Fatih’te, sanatkârların bir araya geldikleri güzel bir eve götürdü. Burada, dört değerli kadın muharririmizle tanıştık ve bu dört kıymetli kalemin meydana getirdiği eser üzerinde görüştük.

Samimî bir hava içerisinde geç vakte kadar devam eden bu toplantıda, profesörler ve tanınmış muharrirlerimiz de vardı. Hepsi de, kendilerine on gün evvelden verilen, yeni eserin mükemmelliğinden bahsettiler ve kadın yazarlarımızı tebrik ettiler. Hattâ, çaylarımızı yudumlarken bile, değerli profesörlerimizle ilim adamlarımızın eser hakkındaki sitayişkâr sözlerini dinledik.” Evliyagil, daha sonra kitabın muhtevasına dönüyor ve, “Eserin sahifelerini çevirdiğimiz zaman, gerçek medeniyetin, bir ruh ve his medeniyeti olduğunu; hakikî değerlerin ise, manevî değerlerden ibaret bulunduğunu anlıyor ve bu hava içerisinde; sanki bir rüya âlemindeymiş gibi, kitabı bitiriyoruz.”değerlendirmesini yapıyor.

Zeria Karadeniz de Son Saat’tin “San’at Hareketleri” sütununda “Bir fikir etrafında toplanan dört kadın”ı ve “Ken’an Rifâî”yi ayrıntılı bir biçimde kaleme alır. Mürşidin bir ressam tarafından çizilmiş resminin yer aldığı makale şu satırlarla başlar:

“Edebiyatımıza değerli romanlar kazandırmış bulunan Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ile arkadaşları Nezihe Araz ve Sofi Huri, bu dört münevver Türk kadını, nevi şahsına mahsus bir mütefekkir olan Ken’an Rifâî’nin şahsiyetine bereketli bir aydınlık getiriyorlar. Dört seçkin kalemin, derinlere doğru dalışları, diğer kıymetlerinden başka bize olgun bir terkip haysiyetine kavuşturulmuş bir monografi kazandırıyor.”

Kitabın birinci etüdüdünü müşterek olarak kaleme alan Sâmiha Ayverdi ve Nezihe Araz’ın yazılarına temas eden Karadeniz, daha sonra Safiye Erol’un etüdüne döner: “İkinci etüdde, Safiye Erol, mütefekkiri, ruh plânında ifşa ederken, mevzuyu sonuna kadar tüketmenin hazzını tatttırıyor.” Makalenin sonlarına doğru yazarımız, “Türk edebiyatına ‘Ciğerdelen’le unutulmaz bir roman kazandıran Safiye Erol gibi bir entelektüel san’atkâr” denilerek övülür.”’Bütün bu yankılar Safiye Erol ve diğer üç hanım yazarın müşterek ve önemli eserinin muhtevasını ve çapını kamuoyuna yansıtır.

Ayasofya Hüznü…

“Ah ey sanem!…” diye başlar bir yazısı Safiye Erol’un. Bir Ramazan gecesi Sultanahmet Camii ile Ayasofya’yı karşılaştırır bu makalesinde yazar. Sultanahmet’in göz kamaştıran haşmetini dile getirirken Ayasofya’nm mahzunluğunu fark eder:

“Onu nur askılı ramazan kisvesi içinde seyrederken hizâsında kara hayâlet kahmanı gibi kabaran Ayasofya’dan kulağıma sitemler erişti, ibâdete büsbütün kapatılmış olmasına küsmüştü. Benim görüşüme göre haklıdır güzelim Ayasofya. İbâdethâne olmak nerede müzelik etmek nerede? Biri hayâtın pınar başı, öteki anılar sergisi. Eğer binâların da kendilerine göre bir nev’i perisi varsa Ayasofya’nın hoşnutsuzlukla somurtmuş oturmaktadır sanırım. Bilmem neden müze açılırken bir köşecik, meselâ hünkâr mahfili ibâdete ayrılmadı? Şeriatçe mahzuru var mıdır onu da söyleyemem, gâlibâ asıl gâye dünyânın ilgilendiği mozaikleri değerlendirmekti. Bizans san’atının lâyık olduğu gibi teşhiri bir ayrı holümde ibâdetin devâmına engel midir? Zavallı Ayasofya yüzyıllardan beri olduğu gibi Nûr-ı Muhammedi ile şereflenir ve bugün nice donanmış câmiler arasında nasipsiz kalmazdı.”

Politik düşünmediğini belirttiği bu makalesinde herhangi bir grubun veya cemâatin sözcüsü olarak değil ama bir aydın olarak Ayasofya’nın derdini anlamaya çalışır:

“Ayasofya rastgele bir câmi değildir. Fâtih vakfıdır. Târih boyunca derin bir ihtiram ve ihtimam görmüştür. Birçok pâdişâhlarımızın türbelerine zemin olmuş, İslâm nûru ile yıkanmıştır. İbâdeti oradan çekmek doğru oldu mu? İftarla imsak arası Anadolu yakasından karşı yakaya bakarken böyle düşündüm. Elim şakağımda… Dalgın.”

RAHMET AĞACININ NURLU MEYVELERİ

Safiye Erol’un son kitabı “Çölde Biten Rahmet Ağacı”. Yazarın adeta yaşadığı yıllar boyunca biriktirdiklerinin hayırlı bir meyvesi olan eser, 1962 yılı Ramazan ayı boyunca Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. İlk tefrika 4 Ocak, otuzuncu ve son tefrika 3 Şubat tarihini taşır. Erol, burada Hazret-i Peygamber’in hayatından bazı safhaları akıcı üslûbu ile anlatmaktadır. Yazarımız, başlangıçta iki kısım olarak düşündüğü eseri, daha sonra rahatsızlandığı ve ömrü vefa etmediği için tamamlayamaz.

2001 yılına kadar basılamayan ve gazete sayfalarında tefrika halinde kalan eser, 1974 yılının sonlarına doğru Halil Açıkgöz tarafından elle istinsah edilerek hazırlanır. Safiye Erol’un vefâtının onuncu yılına girilmiştir. Eseri tefrika edilirken okuyan nesil henüz hayattayken kitabın yayınlanmasını arzu eden Açıkgöz, buna imkân bulamaz. 39 yıl sonra da Safiye Erol Külliyatı arasında yerini alır. Açıkgöz’ün el yazısıyla yayına hazırladığı eser, uzun yıllar sırasını bekler.

Kitabın ilk tefrikası “Hazret-i Halil İbrâhim (a.s.)” ile başlıyor:

“Allah’a şükür olsun, Peygamberimize salât ü selâm olsun, dinimiz alanındaki bâzı düşünce ve duygulanım derlemek, denetlemek, din kardeşlerime sunmak için niyetlendim kalkındım, erenler eli üstümde olsun.

İslâm ulularının perçinlediği gerçeğe göre Cenâb-ı Hak ilk önce (Nûr-ı Muhammedi) dediğimiz cevheri, sonra o cevher uğruna bütün kâinâtı yarattı. Celâl ve Hayat sıfatlarının hem düğüm, hem harman kabı diye dem’i yarattı, dedi ki, (Lakad halâknal insâne fî ahsen-i Takvim) yani, biz insanı pürüzsüz, çarpıksız güzellik kıvamında model ettik, dem vücut bulur bulmaz Hak Yaradan onun alnına Muhammed nûrunu koydu. Süleyman Çelebi Mevlit’te şöylece anlatır:

Kıldı ol nûr onun alnında karâr

Kaldı onun ile nice rûzigâr

Şit Peygamber’e İbrahim ve İsmail’e, dâima lâyık olandan lâyık olana geçmek sûretiyle devretti.”

Yazar, burada sadece siyer bilgileri vermekle kalmaz. Asr-ı saadet ile günümüz arasında da mukayeseler yapar. Sosyal hayatımıza geçmişten ışıklar düşürür. “Ebû Tâlib”e dâir yazının ilk satırları şöyle başlar:

“İslâm dünyâsına bakıyorum da görüyorum ki, hiçbir şey değişmemiş, Ebû Cehil’i, Ebû Süfyan’ı, Hind’i, Akabe’si hep yerli yerinde. Hatice’si, Ali’si, Veysel Karânî’si, Ebû Bekir, Ömer, Hamza, Sâbit oğlu şâir Hassan, İbî Vakkas oğlu Sa’d… Evet onlar da yerli yerinde. ‘Vahiy’ iklimi ebedîdir, muhalif rüzgâr da öyle. İslâm’ın binâsı dâima hücûma mâruzdur, durmadan inşâ edilişi de devamda. O da öyle: Mikroplardan ve hastalıklardan hayat hamlesi süzmesini bilen bütün sağlam bünyeler gibi İslâmiyet, târiz taşlanın havadan kapmış, onları boyuna bosuna, cinsine ve ağırlığına göre istif etlikten sonra kendi binâsında yapı malzemesi olarak kullanmıştır.”

“Gaziler Helvası”nda da ‘gaza’ kavramına farklı bir yaklaşım sergiler yazar: “Zaman değişti. Gazâların sûreti de değişti. Cihat emri ebedîdir; o değişmedi… Zinhar yanılmayalım. Allah bizi gafletten korusun; millet olarak, aile olarak, fert olarak ne vakit güç bir durum gelip çatarsa bilelim ki, Resûlullah bizi gazâya emrediyor. Düşmanlarımıza kalsa bizden her şeyi, anamızın ak sütünü bile nez’etmek isterler. Derler ki, biz kıyâmete kadar elimiz, böğrümüzde kalalım. İslâm’ın aktif pasif prensiplerini icâbına göre kullanacağız. Pasif prensip, yahut sabır ve tevekkül, gizli harp mânâsınadır. Kudret kıvâmını bulasıya kadar sır perdeleri altında gelişmektir. Aktif prensip ise açık harptir. Her halde ve dâima (Câhedû fî’sebîlullah) Hak uğruna savaşı nız.”

Safiye Erol’un “Hicret” yorumu da çok duygulu ve güzel: “Hicret tâbiri bana öyle tesir eder ki, derinliğine inemeyeceğim bu mânâ karşısında dalar dalar giderim. Çünkü İslâm târihi hicretle başlar, Peygamberin doğumu ile, Cebrâil a.s.’ın gelişi ile, miraçla olduğu kadar, hicretle başlar.”

Çölde Biten Rahmet Ağacı’nın son tefrikası olan Hicret, şu satırlarla sona erer:

“Sanki şerefli Mekke, taunla ateşle cezalandırılan Ad ve Semut kavmin kinden beter bir kader cilvesinden kendini can havliyle çekebildi. İslâm’ı kabul ve İslâm’a vefâ murahhasları olarak seçme kahramanlarını muhâcir gönderdi. Yâ Rabbî, nedir bu ayrılıklar, Mekkeler, Medîneler, Şamlar, Küfeler, ehl-i sünnetler, şialar, türlü türlü fırkalar ve mezhepler. Her gelişmenin bir sevişmeye ve çatışmaya bağlı oluşu senin bir İlâhî hikmetinmiş, bilebilseydik… Bütün tecellîlerin baştan sona lutuf, ister doğrudan doğruya ister kahır yoluyla, yine de lutuf olduğunu sâdece anlamak değil, rûhumuza mâl, varlığımıza (hâl) edebilseydik.

Fetebârekâllahû ahsenülhâlikîn.”

Yarım hâliyle dahi okuyucuyu zaman zaman hüzünlendiren samimî bir heyecan ve içten bir üslûbun görüldüğü “Çölde Biten Rahmet Ağacı” hak kında bir değerlendirme yapan Zeynep Uluant, Safiye Erol için “Bir eli Asrı Saadet’te bir eli yirminci asırda, iki zaman arasında irtibat kuruyor gibidir”demektedir.

Dünya tarihini, yaratılışın hikmetini anlatan Erol, kitabın bir yerinde muhteşem sema altında gelip geçen önderlerin hangi muhitlerde yetiştiğine dikkat çeker:

“Peygamberlerin, büyük liderlerin, efsane kahramanların tecelli noktalarına dikkat edersek, hepsini soysuzlaşmaya yüz tutmuş bir kültürün tehlike sınırlarında boy verir görürüz. Artık siyâsi teşkilatın, sosyal intizâmın, ahlâk düzeninin yeniden tertiplenmesi, insanın bir başka formaya girmesi zamanı gelmiştir. Zıt prensipler kıyasıya birbirine düşer. Bir yanda Firavun bir yanda Mûsâ, İslâm’ın tevhid gözüyle bakılınca o zıddiyet de ortadan kalkar, müspet ile menfiyi vâsıta gibi kullanarak kendince matlub bir kıvam ve benzeri mefhumlarda perde edemez artık. Âsâr silinir, sıfat da öyle. Gönül bile erir kaybolur zât kalır.”

Sevgi, kalp ve muhabbetin kaynaklarına inen Safiye Erol, Hazret-i Peygamber’in ışığında gerçek aşkı, hakiki sevdâyı şöyle târif eder:

“Kimse kimseye bir şey anlatamaz, bunu herkes kendi ruhunun harîminde tatmalı. Hayatta sevdiklerimizle bir başka türlü göz göze gelinip ulûhiyet alınıp verdiğimiz mukadder anlar vardır ki sonradan beşeriyet tesiriyle bunları bazen yıllarca süren inkisarlar, hicranlar takip eder. Ama bütün o perakende vuslatlar mürşide yani kendi cevherini dışarıda ifade eden yüksek prensibe yol bulmak mazhariyetine ererse bütün o muhabbet sızıntıları, bütün o perakende vuslatlar onun simasında kristalize olur. Artık sağa sola maktadır:

“Batı tefekkürü ve edebiyatı ile Almanca ve Fransızca’ya da son derece vâkıf olan yazarımız, İslâm tarihinin odak noktasını anlattığı bu eserinde o cepheden de son derece yerinde misaller ve kıyaslarla değişik bir perspektif sunmaktadır.”

Safiye Erol, 1950’li yılların tanınmış gözde kadın yazarlarındandır. Resimli Hayat’tan Hekimoğlu ve Araz (Bu imza muhtemelen Müşerref Hekimoğlu ve Nezihe Araz’a ait olabilir) imzasıyla yayınlanan “Kadın Romancılarımız Matbaamızda”başlıklı uzun değerlendirmede dergiye dâvet edilen kadın romancıların düşünceleri, temennileri ve fotoğrafları geniş bir şekilde yer alırken Safiye Erol’un burada yalnız olarak bir, Sâmiha Ayverdi ile birlikte bir ve diğer kadın romancılarla birlikte toplu olarak da bir olmak üzere üç fotoğrafı yayınlanır. Ayverdi ile Safiye Erol’un birlikte çekilen fotoğrafının altına “Ken’an Rifâî adlı eserin iki yazarı bir arada. Safiye Erol ile Sâmiha Ayverdi hususî hayatlarında da daima beraber olan iki arkadaştır” sözlerine yer veriliyor. Safiye Erol, fotoğrafının altındaki şu satırlarla okuyuculara tanıtılıyor:

“Cumhuriyet okuyucuları Safiye Erol’u da iyi tanırlar, eserleri kitap halinde çıkmadan önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Safiye Erol, ‘Ciğerdelen’, ‘Kadıköyünün Romanı’, ‘Ülker Fırtınası’ romanlarının yazarı, zamanda ‘Ken’an Rifâî’ adlı eserin dört kadın yazarlarından biridir. Almancayı da Türkçesi kadar iyi bilir, Almanya’da felsefe tahsili yapmıştır.”

15 Şubat Pazartesi günü gerçekleşen bu tarihî ziyarette bulunan kadın romancılar Mebrure Alevok, Cahit Uçuk, Sâmiha Ayverdi, Muazzez Tahsin Berkand, Rikkat Köknar, Safiye Erol, Bedia Altınay ve Şükûfe Nihal’dir.

Romancılara kalemleriyle geçinip geçinemedikleri sorulur. Her yazar, kanaatini belirtir. Mebrure Alevok’un, “Acaba biz kalemimizle geçinmek için mi yazdık?” sorusuna Safiye Erol şu karşılığı verir:

“Suali şöyle vazedelim, diye söze karıştı. Türkiye bir müellifi besler mi, beslemez mi? Tarih bize şunu gösteriyor: Ahmet Midhat Efendi, Hüseyin Rahmi kalemleriyle geçinen müelliflerdi. Bugün Refik Halid’in de yazı yazarak geçindiğini biliyoruz. Demek ki halkın taleplerine cevap veren eserler para getiriyor. Bence bir müellif kendi kendine şunu sormalıdır: Halka mı hitabedeceğim, sanat endişesiyle mi hareket edeceğim?”

“Dergimizi nasıl görmek istiyorsunuz?” sorusuna cevap verenler arasında Safiye Erol da var. Zaten yazının son bölümü de ona ait konuşmadan oluşuyor:

“Toplantımız Safiye Erol’un bir bilmeceye benzeyen temennileriyle sona erdi: Derginizden ne istemiyorum ki, dedi. Şarklıyım, şarkı isterim, garpla ilişiğim var, garbı isterim. Maziden isterim, tasavvuftan isterim, bunun yanında günün cereyanlarından, hattâ geleceğin atomik hayatından bir şeyler isterim. İnsan ruhu o kadar karışık ki, istediklerimin içinden ben bile, çıkamıyorum. Gelin siz çıkın!..”

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

Safiye Erol, sessizce ve yaşadığı gibi sade bir şekilde bu dünyamızdan çekilip gider. Ardından gürültü koparmadan göç eder sonsuzluk ülkesine. Takvim yapraklan, 1 Ekim 1964’ü gösterirken her fâni insan gibi Rabbinin “Dön” emrine uymuştur. Anlı şanlı yazarlar, gazeteciler, devlet adamları cenazesine gelmemiştir. Birkaç vefalı dost, birkaç inanmış adam, hepsi o kadar. Onu çok seven ve fikirlerine değer veren kendisi de bugün öte dünyanın bahçelerinde yaşayan Mehmed Çavuşoğlu, vefatına şu tarihi düşer:

“Ne âlemdir bu kim levh-i basarda
Felâket her yanın devr etti dehrin
Hafâdan ansızın bir rüzgâr esti
Gül-i nâdîdesin incitti dehrin
Safiyye safvetiydi gitti dehrin.”

Akif in mısraını hayatı boyunca yaşamıştı o: “Sessiz yaşadı, kim onu nereden bilecekti.” Yakınlarından öğrendiğimize göre, ölümünden sonra pek gelen giden olmaz. Basın, demek ki o zaman da gerçek sanatkârlara gereğince ilgi göstermiyormuş. Vefatından sonra matbuatta yeterince yazının yer aldığını söylemek zor. Yaşarken, romanlarını tefrika eden, yazılarına yer veren ve bu sayede okuyucu kazanan gazeteler, ölümünden sonra yazan tamamen unuturlar. Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Emel Esin ve Tarık Buğra gibi birkaç sadık dostu hariç kendisinden pek söz eden olmaz. Karacaahmet Kabristanlığı Mezar Defterinde Safiye Erol’un 62 yaşında kalpten öldüğü belirtilirken mezar yeri 1. Ada 4975 olarak tesbit edilir.

SAFİ NİN ÖLÜMÜ

Safiye Erol hakkında yazılan keder dolu yazılardan biri değerli bir kadın yazar olan Emel Esin’e ait. Romanlarının tefrika edildiği Yeni İstanbul gazetesinde 7 Ekim 1964 tarihinde yayınlanan bu yazıda, Erol hakkında birkaç hâtıra anlatılır. Yazının başlığı ise “Sâfî’nin Ölümüdür”. Erol’un cenaze namazını ve ölümünü geniş bir şekilde tasvir eden Esin, Türk kültürünün yazarın bilhassa “Ciğerdelen” isimli eserinde kendisini gösterdiğini ifade ettikten sonra onun Edirne’ye olan hasretini dile getirir. “Safiye Erol hakkında birkaç hâtıra” alt başlığıyla sunulan “Günün Yazısı” şöyle başlıyor:

“Selimiye Camii’nin çınarlı avlusunda, musalla taşı üstünde bir tabut yatıyordu. Tabutun yeşil örtüsünde sırma ile şu âyet yazılı idi: ‘Her can ölümü tadar. Ve, O’na döneceksiniz.’ Tabutun baş tarafına yeşil renkte ve pembe oyalı bir yemeni serilmişti. Üç pembe karanfil, bir dost eliyle örtüye iğnelenmişti.

Çınar ağaçlarının gölgesinde yatan tabut yalnızdı. Tek şahidleri, bir sed üzerine dizilmiş mezar taşları, yüksek oylu, başlarında kavuk ve fes taşıyan ecdâd mezarları idi.

Yavaş, yavaş, ikişer üçer, kadınlar gelmeğe başladı. Musallâ taşının yanında ayakda durdular veya yere oturdular. Kadınların kimi dua ediyor, kimi ağlıyordu. Fısıltılar da vardı: ‘Yalnız yaşardı?’ ‘Hasta değildi. Birdenbire, dün gece beyninde bir damar çatlamış.’, ‘Karacaahmed’de yatan anasının yanına gömülmek istermiş ama yer yok diye izin vermemişler.’ Biri diğerinin kulağına doğru eğildi: ‘Anasının mezarı başındaki çınar hemen devrilmiş, ona yerini vermiş. Gönül ne yapmaz ki!’.

İlk mektepten çıkan kara önlüklü küçük çocuklar yaklaştı: ‘Kadınmış meğer’, ‘Ne için öldü?’ ‘Ölüm de nedir:’, ‘Sus, Maniakue!’, ‘Susmaya cağım işte. Söylesene be, ölüm nedir?’

Titreyen çınar yapraklarının üstündeki semâ cihetinden gelen müezzinin sesi ikindi ezanını okudu. İki nefer, ölmüş hanımın tabutunun başı ve ayağı hizâsında saygı vaziyetinde durdular. Kalabalık olmayan bir cemaat saf bağladı ve cenaze namazı kılındı. En nihayet, imam cemaati dönerek dedi ki: ‘Ölümün ebedî hayatın kapusu olduğuna inanan ey müslümanlar, şimdi Allah’ın karşısına bu çıkan hakkında nasıl şehadet edersiniz? Meyyite’yi nasıl bilirsiniz?’

Cemaat hep bir ağızdan ‘İyi, iyi’ derken, başlar yere eğildi ve her hayalde Safiye Erol canlandı.”

Yazısında, “Safiye Erol’un kılıcının bir parıltısı ‘Ciğerdelen’ oldu Bizim neslimiz için, ‘Ciğerdelen’ bir dönüm noktası idi. İşte millî kültür ölmemişti.” diyen Emel Esin, romancının hayatının akşamında, olgunluk çağında “sevimli, mütebessim ve sâkin” göründüğünü belirterek “Büyük göz kapakları altında zekâ ile parlayan elâ gözleri vardı. Görünüşüne çok itinâ ederdi.” diye devam ediyor.”

Yazarın mensup olduğu Türk toplumuna aktif şekilde hizmette kusur etmemeye gayret gösterdiğine dikkat çeken Emel Esin, “Sâfî”nin bilinmeyen yönlerinden de bahseder:

“Bir de gizli hayatı vardı. Hayatının son senesinde, sevdiği Edirne’yi ziyaret etmiş ve i’tikâfa çekilmişti. İ’tikâf mahalli çocukluğunu geçirdiği evin bulunduğu Selimiye mahallesi idi. Üç senedir, Safiye Erol, 1 Ekim gecesi mevûd ölümle rastlaşacağı Karlık bayırındaki apartmanda oturuyordu. Geniş odalar ve bir balkondan mürekkep apartmanın duvarlarında bir Dürer gravure’ü, bir Japon estampe’ı, ve Nakşibendî dervişlerinin raks ayînini gösteren bir İslâm minyatürü asılmıştı. Kütüphanesinde, bilhassa Türk mutasavvıflarının eserleri vardı. Bir felsefe talebesinin mütevazı odasından pek başka olmayan bu apartman, Sarayburnu’nu seyrederdi. Penceresinin önüne, denizin ötesinde, Fetih’ten beri birbirini tâkip eden tarihimizin vekayı silsilesi gibi, İstanbul’un büyük camileri dizilmişti.”

Esin, yazısının sonuna doğru, “Kur’an ‘Kimse ölüme rastlayacağı yeri bilmez’ buyuruyor. Safiye Hanım, bu yerin ölüm sahili olduğunu belki hissetmişti. Yeni İstanbul’da intişar eden son makaleleri sırasında, son yılda yazdığı mektuplarda, kendi hayatının muhasebesi ile meşguldu” diyerek Erol’un ruh portresini ve son çalışmalarını dile getirir.

Hakkında

Safiye Erol alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusundadır.

MUSTAFA KUTLU

Edebiyat tarihimizin bir başka adı “nankörlük tarihi” olabilir. Adı hiç bilinmeyen, hakkı en fazla yenmiş olan bir yazar var; Safiye Erol. Aşkı en iyi anlatanlardan biri.

SELİM İLERİ

Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben-ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabiiniçin bilmiyordum? Niçin Türkiye de kimse -yani pek çoğumuz Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi.

MURAT BELGE

Safiye Erol, Âdem ile Havva’dan beri istisnasız sürüp gelen, gene istisnasız olarak kıyamete kadar sürecek olan insan macerasını pek güzel ve en doğru şekilde hükme bağlamıştı.

TARIK BUĞRA

Safiye Erol çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu.

NEZİHE ARAZ

Kaynak: Mehmet Nuri Yardım SAFİYE EROL KİTABI, Benseno Yayınları, Nisan 2003 ,İstanbul

 

BAŞI KOPARILMIŞ, GÖZLERİ OYULMUŞ İNSAN



Georges Bataille (d. 10 Eylül 1897, Billom; ö. 8 Haziran 1962, Paris)

Fransız yazar, sosyolog, antropolog ve filozof. Nietzsche’nin izinde düşüncelerini geliştirmiş, gerçeküstücü düşüncenin geliştiricilerinden biri olmuştur. Kötülüğü üstlenen ve gizemsel yolculuklara dayalı iç deneyimlere dayanan bir ahlakın savunuculuğunu yapmıştır.

Georges Bataille, 20. yüzyıl felsefesinde aykırı filozofların en aykırılarından biridir. Edebiyatta kötülüğün yazarı olduğu gibi felsefede de aşırılığın yazarıdır. Aykırı olduğu kadar felsefeyi aşırılığa vardıran düşünürlerin temsilcilerinin de başında yer alır. Bataille Nietzsche’nin takipçilerindendir, özellikle “Tanrı öldü” fikrinden yola çıkarak yeni bir etik düşünceye yönelir. Yalnızca bu yönelim bilinen etik yaklaşımları altüst etmekle kalmaz, temel kavramları da yerle bir eder. Tanrı yerine iç deneyi, masumiyet yerine günahkârlığı, kesinlik yerine imkânsızı, cinsellik yerine erotizmi ve pornografiyi, iyilik yerine kötülüğü, huzur yerine tehlikeyi öne alarak yeniden düşünür. Vardığı yer felsefenin aşırılığıdır. Bu anlamda Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida gibi bir şekilde Nietzsche’nin takipçisi olan düşünürleri önemli ölçüde etkilemiştir. Bu düşünürler aynı zamanda dilin sınırlarına yönelirler ve gerçekliği sorunsallaştırırlar.

Geniş bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Bataille

“Kötülüğün metafızikçisi” George Bataillekutsalı, kan ve semen, sidik ve dışkıyla kirlenmiş olanda bulmuş; her türlü tabu karşısında dayanılmaz bir aşma isteği duymuştur. Nietzsche’yi çağrıştıran Diyonisos bir coşkuyla günah işlemenin özgürleştirici bir eylem olduğunu vurgulamıştır.

İlk gençlik başkaldırısında çoğu insan tanrıtanımazlığa yönelir. Bataille tam aksi bir yol izledi, katolikliği seçti: “Ergenliğim sırasında, ben de dinsizdim. Fakat, Ağustos 1914’te bir rahibe gittim ve 1920’ye kadar nadiren, en fazla bir haftayı günahlarımı itiraf etmeden geçirdim: 1920’de yeniden değiştim, gelecekteki şansım dışındaki şeylere inanmaya son verdim.”(Gözün Hikayesi s. 82). (Gözün Hikayesi, George Bataille, çev. N.B. Serveryan ve A. Gürsoy Çiviyazıları, 158 s., İstanbul 2001)

Altı yıl süren bu bağlanma ona, günah ve kutsal kavramları üzerinde uzun uzadıya düşünme, bu kavramları köklü biçimde sorgulama, anlamlarını tersyüz etme olanağını verdi.

Bataille 1920’lerde, Ulusal Kütüphane de çalışmaya başladı. Gündüzleri kütüphanede görev yapıyor, geceleri Paris’in genelevlerini dolaşıyordu. “Genelev, benim gerçek kilisem”diyordu. Dinsel olanla erotik olanın kaynaşması onu cezbediyordu.

Bataille kutsal’ı örgütleyici bir ilke olarak değil özgürleştirici bir güç olarak görür. Kendini sınır aşmalarda, aşırılıklarda açığa vuran gizemli bir güç. Hıristiyanlık, kutsal’ı dünyevi olanın ötesine yerleştirmişti. Oysa, kutsal burada, bu dünyadadır. Kirlenmiş halde buradadır. Kirlidir ve yaklaşanı da kirletir. Hem tiksinti verir, hem de cezbeder. İnsan kutsal’a arzuyla, kösnülce yakınlaşmak ister, tıpkı İsa’nın ve ermişlerin dinsel deneyimlerin de olduğu gibi. [Kösnül: psikoloji  Cinsel duyumlar veya onlara bağlı olan duyumların uyandırdığı duygu ve coşkularla ilgili olan, erotik. ]

Bataille’e göre edebiyat, özellikle de şiirsel metinler masum değildirler. Ritüele benzer niteliklere sahiptirler. Okura kötülük yapar, onunla kötülük yoluyla iletişim kurarlar. Fakat aynı zamanda, bu niteliklerinden dolayı okura mistik ve erotik bir iç deneyim yaşatırlar. Edebiyat kötücül ve kösnüldür.

Susan Sontag, Bataille’in kitaplarını “pornografik yazının oda müziği” olarak niteliyor. Bataille 1928 yılında, Lord Auch adıyla yazdığı Gözün Hikayesi gerçekten Sontag’ın sözünü ettiği anlamda bir oda müziği. Onun dünyasının temel taşlarını oluşturan metaforları anlayabilmek, kavramları kavrayabilmek açısından büyük önem taşıyan bir oda müziği.

Bataille, gençliğini Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşamış bir kuşağın üyesidir. Bu kuşağın en lirik şairleri siperlerde öldüler (örneğin, Wilfred Owen), savaşın dehşeti karşısında ya da ateşkesin hemen ertesinde intihar ettiler (örneğin, Georg Trakl ve Jacques Vaché). 1916 yılında Bataille de orduya yazılmıştı; fakat tüberküloz tanısı konulunca terhis edildi, onun hayatında savaşın dışında trajediler, travmalar da vardı: “Ben doğduğum zaman, babam genel felce yakalanmıştı ve annemi bana gebe bıraktığı zaman çoktan kör olmuştu; doğumumdan çok da uzun olmayan bir süre sonra, kötü huylu hastalığı onu tekerlekli koltuğa mahkum etti. Ancak, annelerine âşık olan pek çok erkek bebeğin tersine, ben babama âşıktım. Artık onun geleceği felcine ve körlüğüne bağlıydı. İnsanların çoğu gibi tuvalete gidip işeyemiyordu; bunun yerine işini tekerlekli koltuğundaki küçük bir lazımlıkla ve çok sık işemesi gerektiği için bunu benim önümde, bir battaniyenin altında yapmaktan utanmıyordu” (Gözün Hikâyesi, s.74).

Bataille’in çocukluk travmaların kaynağı sadece frengili bahası değildir. Anılarında aklını yitirmiş, bir kaç kez intihar girişiminde bulunmuş bir annenin de yeri vardır: “Babamın çılgınlık krizinden sonra” annem de, kendi annesinin onu maruz bıraktığı şeytani bir sahnenin sonunda birdenbire aklını kaybetti… O kadar kötü bir durumdaydı ki, bir gece odamdaki mermer şamdanlı mumları kaldırdım, uyurken beni öldürebileceğinden korkuyordum” (Gözün Hikâyesi s, 76).

Bataille, okuru dehşete düşüren çocukluk anılarını, “müstehcen bir tasarım sırasında ortaya çıkan kimi acıklı imgelerle” birleştirir, anılarını kendi bakışınca bile tanınmaz hale getiriyor. Onları dönüştürerek yaşama döndürüyor. Bunu niye yapıyor? Bu sorunun yalın bir yanıtı var: Bataille anılarını bozuyor; çünkü onlar, “anlamların en şehvetlisini” ancak böylesi bir bozulma sürecinde kapanıyorlar.

Roland Barthes, Gözün Hikayesi’ni “metaforik bir kompozisyon” olarak adlandırıyor. Göz, bu kompozisyonun ana metaforudur. Olduğu gibi ortaya konulmuş, açık, duru bir metafor. Barthes’in gözleriyle, “arı metafor hiçbir zaman tek başına söylem oluşturamaz”.Bataille’in kompozisyonunda göz metaforu başka metaforları doyuruyor. Özyaşamsal kaynaklan olan bu metaforlar birbirlerinin yerini alıyorlar. Simone ölü rahibin başucunda, sinek konmuş pozu eline alarak, “görüyor musun? Bu bir yumurta” diyor. Bataille metaforlan değiş tokuş ediyor.

Bataille’in metaforik kompozisyonunda göz bir kaç kez oyulur. Simone rahibin, boğa da matadorun gözünü oyar. Bu İkincisi, Bataille’in 1922 yılında İspanya’da gerçekten tanık olduğu bir olaydır. La Rochefoucauld, “İnsan iki şeye doğrudan bakamaz, güneşe ve ölüme”der. Bataille’in tanıklık ettiği olayda boğa matadorun gözünü kör edici güneşin altında oymuştur. Ve Bataille, La Rochefoncauld’un söylediğinin tam aksine, hem güneşe, hem ölüme doğrudan bakmıştır.

Gerçeküstücü ressam Viktor Brauner,1951 yılında yaptığı oto-portrede kendini tek gözü oyulmuş, oyuğundan kanlar akar halde resmetmiştir. Altı yıl sonra meydana gelen bir kazanın ışınında bakıldığında Brauner’in kehanette bulunduğunu söylemek mümkün. Gerçekten, 1937 yılında stüdyosunda kavgaya tutuşan iki arkadaşını ayırmaya çalışırken cam kırıklarının gözüne isabet etmesi üzerine Brauner tek gözünü yitirdi. Fakat burada bizi ilgilendiren sadece kehanet ya da yazgının önceden okunabilmesi değildir; Bataille ve kuşağının, gerçeküstücülerin oyulan ve çıkarılan göz saplantısıdır. Ne vardır bu saplantının ardında?

İki büyük savaş sırasındaki zaman diliminde bu kuşağın perspektifi parçalanmıştı. Parçalanmış perspektifi onarmak, eski bakıştan kurtulmak istiyorlardı. Bunun üstesinden gelebilmek için öncelikle kişisel tarihlerini gözden geçirmek zorunda olduklarını biliyorlardı.

Bunuel, Endülüs Köpeği’nin çekimi sırasında tuttuğu notlarda jiletle kesilen göz sahnesinin bir “düş imge” olduğunu belirtir. Bunuel’in “düş imge”sinde göz erkeklik organının yerini almıştır ve gözün kesilmesi iğdiş edilme korkusunu yansıtır. (Bunuel notlarında ayrıca, “babamın ölümü benim için kesin bir an oldu” der ve babasının ölümünden sonra onun yatağında yattığını, onun çizmelerini giydiğini ilave eder).

Oedipus kompleksi Bataille’de de vardır. Kökleri çok derine, annesinin rahmine düştüğü güne uzanır; ama o, “bilmece”yi çözmüştür: “Babam annemi bana gebe bıraktığı zaman kör olduğu için, gözlerimi Oedipus gibi parçalayamıyorum.” Bu nedenle, rahatlamak için ölmüş babasının, yatağında yatan Bunuel’den farklı bir yol izler: “Geceleyin, annemin cesedinin başında, çıplak olarak mastürbasyon yaptım.”

Bataille’in gözü oymasının, yuvasından söküp almasının nedeni uygar insanın akılcılığından kaçıp kurtulmak, yeniden mağaraya dönmektir. Bu aynı zamanda, baskılanmış olanın geri dönüş yolunda attığı önemli bir adımdır, fakat yeterli değildir. Yolculuğun tamamlanabilmesi için başın koparılması da zorunludur.

Modem devlet akıl temelinde örgütlenmiştir; kendini akılla meşrulaştırır. Yasaları ve yaptırımları akla uygundur. Devlet düzeni öncelikle bir akıl düzenidir. Bütün yurttaşlarından “aklın yolu”nu izlemelerini ister. Akıl böylelikle ortak bir yaşamı mümkün kılar. Modem devlet yurttaşlarına açıkça “itaat edin” demez. Onları “sağduyulu davranmaya” çağırır. Bunun anlamı, “yasalara uyun ve uysal olun”dur. Batailie başsız bir insanı, başı eğilmiş bir insana tercih eder.

Batailie, 1937 yılında, Roger Caillois ve Michel Leiris ile birlikte Sosyoloji Koleji’ni kurdu. 1939 yılında savaşın patlak vermesiyle faaliyetlerini durduran bu alternatif okulda iki yıl boyunca dönemin pek çok entelektüeli dersler verdi. Koleji’nin amaçları arasında kutsalı yeniden tanımlamak da vardı ve Bataille bu projenin bir uzantısı olarak Acephale (Başsız) adlı bir dergi çıkardı. Fakat, Başsız yalnızca bir dergi değildi; devrimci bir örgüttü aynı zamanda. Lideri olmayan ve doğrudan eylem için kolayca harekete geçebilecek bir örgüt. Anarşizmin politik kültürüne göre biçimlenmiş, doğrudanlık, içtenlik için elverişli bir kolektivite. Kurumlaşmaya, katılaşmaya karşı bir panzehir.

Batailie 1920’lerde, gerçeküstücülerin politik ve estetik başkaldırısına katıldı; yazıları gerçeküstücü dergilerde yayımlandı. Fakat, Breton ile anlaşmazlığa düşünce onlardan ayrıldı. Faşizme karşı mücadele amacıyla kurulan Karşı Saldırı (Contre-Attaque) örgütünde Batailie ve gerçeküstücülerin yolları bir kez daha kesişti. Ne ki, bürokratik sosyalistlerin, Halk Cephesi’nin faşizme karsı etkin mücadele yürütemediğini düşünen gerçeküstücüler ve onlara yakın entelektüeller tarafından kurulan bu örgüt uzun ömürlü olamadı, bir süre sonra dağıldı. Başsız, bir anlamda, yarım kalmış sözkonusu projeyi yeniden hayata geçirmeyi hedefliyordu. Ancak vurgulamak gerekiyor: Gücünü arzunun yıkıcılığından alan bu öndersiz örgüt salt direnişi değil, devrimci mikro politikalar yürütmeyi de amaçlıyordu.

Acephale, bu amacını gerçekleştirmeden dağıldı. 1939 Eylülü’nde Fransa’nın Almanya ile savaşa girmesi üzerine, Ulusal Kütüphane’deki görevinden istifa ederek Paris’ten ayrıldı, bir kır evine çekildi. O kır evinde yaşadığı 1941-44 yılları arasında, “Madame Edwards” ve “Nietzsche Üzerine” de dahil, en önemli yapıtlarını kaleme aldı.

Başsız vizyonu 1968 sonrasında, Deleuze ve Guattari’nin devrimci mücadelede şizofren arzunun önemini vurgulayan felsefelerinde, moleküler toplumsal hareketlerin pratiğinde canlandı. Bataille’in “başsız”ı, 1968 sonrası şizo-politikalarda “organları olmayan beden”e dönüştü.

Akıl ve arzu arasında şiddetli ve kesintisiz bir çatışma vardır. Akıl birleştirir, homojenleştirir. Oysa arzu, iktidarı reddeder. Aklın önüne koyduğu yasaları tanımaz. Yasaların gücüne boyun eğmez, çoğunluğu katılmaz. Dışarıda kalır.

Akıl bedeni denetler; arzuyu bastırır, arzunun devrimci coşkusunu söndürmeye ve onun sınır tanımaz gücünü engellemeye çalışır. Arzunun, hayatın akışı içinde başıboş dolaşmasına asla izin vermez. Arzuyu bedenden kovar ve bedeni bir et yığını haline getirir. Bataille bedeni aklın tahakkümünden kurtarmak için insanın başını kesmiş, insanı başsız yapmıştı.Deleuze ve Guattari arzuyu bütün canlılığıyla, bütün çoşkusuyla bedende tutmak için organları kesip atarlar. “Organları olmayan beden”, arzudan yoksun, bir et yığını olarak bedenin tam karşıtıdır.

ÖLÜM VE ORGAZM

Erotizmin filozofu George Bataille, öldürdükleri Tanrı’nın boşalan en yüksekteki yerini insanoğlunun bizzat doldurmasını öneriyor. Bataille’a göre, ancak en coşkulu iç dökmelerle kendisinden geçen insanoğlu böylesine zor bir işin üstesinden gelebilir. Kahkahalarla boğulan, içkiyle sarhoş, uyuşturucularla mest olan, pagan rituellerde vecd haline gelen ve erotik etkinliğinde orgazma ulaşan insanoğlu. Çünkü onun kurtarılmayı bekleyen bir hayatı var. Hayatı kurtarabilmek için önce hayatı yitirmek gerekir. Yitirebilmek için de her şeyden önce kazanmak.

Bataille gençliğinde yaşadığı yoğun dinsel deneyimler sonucunda tüm biçimsel teolojileri ve özellikle de erotizm karşıtı saydığı Hıristiyanlığı yadsıyan bir gizemciliğe yöneldi: “Kutsal ile ilgili öylesine çılgınca deneyimlerim oldu ki, bunları anlatacak olursam benimle alay ederler.”

Bataille da tıpkı büyük ölçüde etkilendiği Sade, Lautréamont, Artaud, Nietzsche gibi, Tanrı’nın ölümüne tanık olanlardan: “İlk önce güldüm; bu evreyi geride bıraktım, gülüşüm de kötü niyetli bir ilkbahar gibi eridi.” Fakat beri yandan Bataille, dinsel geleneklerin altını kazdıkları için Hıristiyan gizemcilerini ruh kardeşleri olarak selamlıyor. Çünkü onlar teslimiyet anlarında şehvani bir dille konuşuyorlar. Maurice Blanchot’ın tanımlamasıyla Bataille’ın gizemciliği, “selâmet ve umuttan feragat edilmiş” yeni bir teoloji.

Ölüm doğumda saklı.Otta Rank doğumu bir yara olarak niteliyor. Doğum travması bütün korku ve tedirginliklerin haznesi. Yaşamın farklı evrelerinde tekrar ve tekrar yürürlüğe giren yabancılık duygusunun biricik kaynağı. İnsanoğlu ana rahminden koparak ışığa çıktığında kendisini yabancı bir dünyada bulmuş ve güvensizlik içinde duyumsamıştı. O, doğarken yitirmiş olduğu her şeyi ölümde yeniden kazanacak. Tibet Ölüler Kitabıölümün üç aşamasından söz eder:

Chikhai Bardo başlıklı ilk bölümde ölümün fiziksel yönü anlatılır.

İkinci bölüm Chonyid Bardo ölümü izleyen düş aşamasına ayrılmıştır.

Sidpa Bardo başlıklı üçüncü ve son bölümde ise, ölene, yaşamın tüm sırlarının ifşa edileceği duyurulur. İnsanoğlu böylece doğumunun sırrına da erebilecektir.

Ölüm, yaşamın nihai noktasındaki en gerilimsiz an ve bunun bilincinde olan yalnızca insanoğlu. Bedeninin faniliğinin bilincinde olduğu için de ruhunu ölümsüz kılmak istemiştir. Bütün büyük kültürleri hep ölümün gölgesinde inşa etmiştir. Ölüm bilinci onun yaratıcılığını besleyen bir pınar olmuştur.

İnsanoğlu, tam da bu nedenle, doğada başıboş sarfiyattan sakınmaya çalışıyor. Fakat beri yandan da büyük bir tutkuyla bölünmek ve kendinden geçmek için uğraşıyor. Bu ikilem bir bakıma onun trajedisi, bir bakıma da ayrıcalığı. Varlığını hem tüketmek hem de sürekli kılmak istiyor. Sürekliliği ona yalnızca ölüm bahşedebilir. Oysa, ölümün bir adım ötesinde, tuhaf ikiz kardeşi yüzünü gösteriyor.

George Bataille, erotizm ve ölüm arasında gizemli bir bağ kuruyor.

İnsan, sonluluğunun, faniliğinin bilincinde olan tek tür. O, tarihini ölülerini gömerek başlatmıştır. Ölümden hem korkar, hem de ölümün cazibesiyle büyülenir. Erotik eylem salt insana özgüdür, çünkü kaynağında ölüm bilinci vardır. Diğer deyişle, insan, ölümün trajik ön bilgisiyle erotik eylemde bulunur.

Kuşkusuz, erotik eylem ve yalın cinsel ilişki birbirinden çok farklı. İlkini haz taçlandırıyor; İkincisi ise üremeye yönelik ve dolayısıyla işlevsel. Erotizm tabuları tanımayı gerekli kılıyor. Eğer yasak çiğnediğini bilmeseydi, insanoğlu haz duyamazdı. Oysa cinsel eylem anında yasak çiğnemek bir yana, “üreyip, çoğalın’’ kutsal buyruğunu yerine getirmektedir.

Bataille, erotizmi “hayatın ölüm ile eşdeğerde beğenilmesi” olarak tanımlıyor. Bataille’a göre, orgazma “küçük ölüm” denilmesinin nedeni de bu.

Freud ve Norman O. Brown’ın metinlerinde penisin karanlığa gömülmesi ve orada çökmesi ölüm ile özdeşleştirilir. Cinsel ilişki (erkek için) döl yatağına geri dönüştür. Vajina penisin mezarıdır. Penis bu iğdiş edici mağaranın karanlık dehlizinde uzağa düşer. Andre Dworkin de vajina sözcüğünün, Latince kökeninde kılıç kını anlamına geldiğini anımsatıyor.

Oysa Bataille erotizmde dişinin ayrı bir varlık olarak eridiğine işaret ediyor. Bataille’a göre bu “ilk yıkıcı eylemin sürekliliğinde” kadın kurban, erkek ise kurban edendir.

Etnoloji (budunbilim), insanların ırklarına ayrılışını, ırkların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel yasalar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran bilim dalına verilen isimdir.

Bataille, budunbilimci (ethnologist etnolog )  Marcel Mauss’dan etkilenerek Azteklerin ve diğer yerlilerin taşkınlık dolu kurban törenlerine büyük ilgi duydu. Aztekler kış gündönümünde, her gece yok olan fakat her şafakta yeniden doğan güneş tanrısı Huitzilopochli için savaş esirleri, yağmur ve fırtına tanrısı Tlaloc için de çocukları kurban ediyorlardı. Bu yerlilerde güneş, cennetin gözü olarak kutsanıyordu. Güneş tanrısı için insan kurban edilmesi ise, cennete yol döşemek anlamına geliyordu. Peru’daki Ma yerlilerinin kültüründe de seçilmiş kadınlar, Güneşin Bakireleri (güneşe tapılan) tapınaklarla özdeşleştiriliyordu. Bataille da güneşi hiçbir karşılık bulma umudu olmadan, insanoğlunu enerjisiyle aydınlığa boğan ideal müsrif olarak kişileştirir.

Bataille yasayı da belirtiyor: “Cazibesiyle büyülemeyen hiç bir şeyin bilgisini edinme. Açık sınırlarda asla durma.” Sh: 153-162

Kaynak: Halil TURHANLI, Kahinler ve Müjdeciler- Radikal Politika, Sanat ve Erotizm Üzerine Denemeler, 1. basım Mart 2004, İstanbul

*********************
NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI

HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR


Ahlâk

Özel kalem müdürü, telâşla TV sahibi patronun odasına girdi:

- Efendim, çok özür dilerim… Bir şey arz etmek istiyorum.

- Söyle!

- Efendim, şu anda bizim kanalımızda biraz erotik bir film oynuyor. İzleyicilerden çok büyük tepki var. Telefonlar susmuyor… Ailelere, çocuklarına zarar verdiğimizi söylüyorlar. Filmi keselim mi?

- Ne münasebet canım! Hangi çağda yaşıyoruz! Biraz çağdaşlık öğrensinler… El alem cinselliği okulda ders olarak öğretiyor…

Görevli dışarı çıktı. On dakika geçmemişti ki, program müdürü geldi.

- Şey efendim… Çok özür dilerim… Faks, e-mail ve telefon yağmuruna tutulduk. Santrallerimiz kilitlendi. Millet ölçüyü kaçırıp sövmeye başladı. Şu filmi kaldırsak mı acaba?

Olmaz dedim ya. Hem bu filmde ne var anlayamadım… O arayanların cinsel hayatı yok mu?

- Ama çocuklar?

Çocukların da gözü açılsın. Bırak da bir şeyler öğrensinler…

- Peki efendim.

Adam dışarı çıktı ama bir çeyrek geçmemişti ki eşikte göründü.

Patron konuşturmadı bile:

- Ulan gene aynı mevzuysa sakın girme. Bir şey söyleme! Yeter be!

Adam kapının aralığından:

- Başka bir konu var efendim…

- Neymiş?

- Kızınız efendim… Bale kursundan çıkıp eve giderken dört sapık tarafından tecavüze uğramış… Çocukcağız perişan. Şu anda hastanede!

- Neee? Ulan bu memlekette hiç mi ahlâk, namus kalmadı be! Sh:54-55

**

Cennet

Manisa’da askerim…

Kışlaya bir ihtiyar getirdiler.

O yaşma kadar kütüğe işlenmemiş.

Hayatında hiç köyünden çıkmamış, kasabaya bile gitmemiş.

75 yaşında nüfusa geçirmiş, askere göndermişler.

Bu tür kişilere birkaç ay askerlik yaptırır, sonra geri gönderirler.

Hani askerlikten kaçmanın mümkün olmadığını görsünler diye.

Bu ihtiyarla biz dost olduk.

Bir gün bir ağacın dibinde otururken bana:

- Oğlum, dedi. Sana bir nasihat edeceğim.

- Buyur dede.

- Bak oğlum. Cehennem paralı, cennet ise bedavadır, biliyor musun?

- Anlayamadım?

- Çok basit. Cehenneme giden yollar için para ödersin. Kumar, içki, kadın vs.. Ama cennete giden yollar bedavadır. Camilerden kimse para almaz.

- Haklısın dede.

- Bir nasihat daha ister misin?

- Evet.

- Sonsuz olanla, fani olan bir olur mu?

- Olmaz.

- Tabiî ki olmaz. Dünyayı buğday ile doldursalar ve yüz senede bir defa bir kuş gelip, bir dane alıp gitse, onun yine sonu olacak. Belki çok sene sürer ama, sonu var.

- Evet…

- Ama ahiretin sonu yok. Var hesabını ona göre yap! Sh: 123-124

**

Borç

Nüktedan bir dostuma sordum.

- Dostum, borç aldığımız IMF hakkında ne dersin?

- Bir fıkra ile anlatsam?

- Olur.

- Bir gün iki tane kurbağa ayran bakracına düşmüş. Çırpınmaya başlamışlar. Bir tanesi bir süre çırpındıktan sonra kurtuluş olmayacağını anlayıp, salıvermiş kendini. Boğulup gitmiş. Diğeri ise çırpınmaya devam etmiş. Çırpındıkça, ayranın yağı üste çıkmış. Kurbağanın üzerine oturabileceği kadar bir yağ adası oluşmuş. Kurbağa da o yağın üstüne çıkıp oturmuş.

- Kurtulmuş mu?

- Hayır. Aksine o zaman yanmış… Ayran sahibi kurbağayı diğer bakraca atmış. Kurbağa çırpınmış, çırpınmış ayranın üzerine yağ tabakası çıkmış. Kurbağa tam kurtulduğunu zannederken, diğer bakraca. Bu böyle sürmüş, gitmiş. Sh: 125

**

Hattat

Memleketin en meşhur hattatı idi.

işinin erbabıydı.

Fakat harf devriminden sonra, eski yazıya rağbet iyice azalmıştı. Eskisi gibi iş gelmiyordu artık…

Kocaman bir işhanında küçük bir bürosu vardı.

Uzun zamandır iş yoktu.

Yüzlerce talebe yetiştiren usta hattat, dükkânının kirasını bile ödeyemiyordu.

Han sahibi yaşlı bir Ermeniydi…

Hattatı sabah işe gelirken gördü.

- Usta, kirayı ödemezsen, Cuma gününe kadar büroyu boşalt! Dedi.

Bir şey diyemedi hattat.

Büktü boynunu:

- Bakarız bir çaresine, dedi. Bizi bugüne kadar darda bırakmayan Rabbim, bundan sonra da bırakmaz.

Derin bir nefes aldı usta hattat.

“O ne güzel vekildir”diye düşündü. Hat ile çok yazmıştı bu âyeti.

Cuma gününe kadar birkaç parça iş gelseydi, iyi olacaktı.

Ama Cuma sabahına kadar iş gelmedi-

Cuma sabahı olunca, onu büyük bir makam sahibi yanına çağırdı ve yüklü miktarda iş verdi

Hattat, gece-gündüz çalışarak işleri yetiştirdi ve ücretini fazlasıyla aldı.

Kirayı hazırlamıştı…

İhtiyar Ermeninin oğlu öğlen vakti dükkâna geldi.

Hattat hazırladığı kirayı vermek çizere çekmecesine uzandı.

Çocuk:

- Amca, dedi. Babam iki gün önce vefat etti… Bu han da bana kaldı. Seni seviyorum. Dürüst adamsın… Birikmiş kira borcun varmış. Senin için uygun zamanda ödersin. Bunun için kendini üzme deyip gitti. Sh:147-148

**

Kaynak: Ahmet Sırrı ARVAS, Herkesin Bir Hikâyesi Var, Şubat-2003, İstanbul

**************************

ŞEYHÜL-HATTATİN HAMİD AYTAÇ

İrfan Özfatura/9.12.2007

irfan.ozfatura@tg.com.tr

Yaklaşık 5 yıldır iz bırakanları hazırlıyoruz. Zaman zaman bize “Nereden buluyorsunuz bu mevzuları, bu bilgilere nasıl ulaşıyorsunuz?” diye soruyorlar. Konu bulmak hakikaten zor. Zira biz hikayesi olan insanları arıyoruz, inişler çıkışlar yaşayan, “vay beee” dedirten, hayatı beklenmedik şekilde sonlanan…

Yoksa büyük adam çoook. Filan yerde doğdu, idadiyi şurada rüşdiyeyi burada okudu, filanca fakülteden mezun oldu şu şu şu vazifelerde bulundu, öldü, gömüldü. Evet bu da bir tarz ama gazete okuyucusunu sarmaz.

Birçok ünlüyü araştırıyoruz, çoğundan malzeme çıkmıyor. “Bak bu yazılmalı işte” dedin mi iş belge bilgi toplamaya kalıyor. Sizden saklayacak değilim, bir kere Google müthiş bir imkan. O zat hakkında ne söylenmişse karşınıza çıkıyor. CTRL X , CTRL V… Kes yapıştır, kes yapıştır. Dosyanızda yüzlerce sayfa birikiyor. Ancak internetten alacağınız bilgiler dağınık ve kirli. Ölçü yok, kimi yerin dibine batırıyor, kimi göklere çıkarıyor, sevenler sövenler birbirine giriyor… Sonra bıktıracak kadar tekrar bulunuyor. Tasnifi bir yana doğrulatmak için yine kitap karıştırmanız gerekiyor.

Kitap deyince akla ilk gelen kaynak hatıralar. Üstelik birinci tekil şahsın ağzından çıktığı için emin, buradan alacağınız hiçbir cümlenin tekzip şansı bulunmuyor. Ancak biyografiler okuyucuyu pek de alâkadar etmeyen teferruatlarla dolu ve tuğla cesametindeki kitabı devirmek bir haftanızı mal oluyor. İşin en temizi ne biliyor musunuz? Bahsi geçen zatı yakinen tanıyan biri olacak. Basacaksınız teybin düğmesine anlatacak. Ohhh kurtuldu hafta, keyfler keka…

Bu kolay ele geçen bir nimet değil ama bu defa talihimiz yaver gidiyor. Üç beş hafta evvel koridorda karşılaştığım Hattat Cemil Ağabey “Sana Hamid Aytaç’ı anlatsam yazar mısın?” diyor. Emrin olur ağam… Hastaya ilaç soruyor. Ayaküstü bir sohbet başlıyor “Aslında ressamdım” diyor ve ekliyor: “Bir büyüğümüzün tavsiyesi ile hat sanatına niyetlendim, gidip Hamid Beyin kapısını çaldım…”

Han duvarları

Özet geçiyorum: Hattat Hamid o günlerde Ankara Caddesi üzerindeki Reşit Efendi Han’ında bir oda kiralamıştır. Ki avluya bakan izbenin küçük bir penceresi vardır, havasızdır, güneş almaz.

Bir somya, yazı masası, piştahta… Başka şey arama… Dar mı dar, hani üç misafir gelse zor sığar. Üstelik rutubetlidir, akar. Tavandan kırk mumluk bir ampul sallanır, etrafına iliştirilen kağıt güya ışığı toplar.

Geceleri el ayak kesilince ocakçılar kaybolur, o sabahlara kadar yazar da yazar. Gece sessiz, tek tük Cağaloğlu yokuşunu tırmanan arabalar… Kağıt üzerinde cızır cızır gezinen kamış, martı çığlıkları, dem çeken kumrular…

Ayak altında Arap zamkları, porselen havanlar… Hamid Hoca baca islerini itina ile ezer, mürekkebini de kendi yapar.

Odası perişandır. Temizlemek isteyene de izin vermez, düzeninin bozulmasından hoşlanmaz.

Geceleri çalıştığından olacak gündüz içi geçer, gözleri ufalmaya başlar. Bazen harfin ortasında hareketleri donar, başka âlemlere dalar. Bir lahza hareketsiz kalır, başı düşünce sıçrar, gözlüklerinin üstünden mahcup mahcup etrafına bakar. Düşünebiliyor musun bir şey olmamış gibi yazıyı tamamlar ve hat asla bozulmaz.

Yaşlıdır, zor yürür, kırk yılın bir başı dışarı çıkar, berbere filan uğrar. Üstü başı temizdir ama mürekkep lekesini lekeden saymaz.

Bu odacık akademi kesilir, talebelerin biri gider, biri gelir, Mısır’dan, Suriye’den koşan koşana… Hoşsohbettir de, ders esnasında menkıbeler, hatıralar anlatır, ağzından bal damlar.

Hayatı hat

Rahmetli âdeta yazıyla yatar, yazıyla kalkar. Şişli Camii’nin kapı üstündeki müsenna hattı istiflerken lamelifleri bir türlü oturtamaz, işin içinden rüyasında gördüğü usulle çıkar.

Bütün eslafa hürmet besler, adlarını saygıyla anar. Hassaten Hattat Rakım’ı beğenir, taklit ettiğini söylemekten kaçınmaz. Huzuruna gelen talibleri sülüs nesih “Rabbiyessir” meşki ile pişirmeye bakar. Önce bir tane kendi yazar, mesafeleri baklava dilimi gibi noktalarla belirler, kurallarını koyar. Çalışmaları tashih eder, hataları gösterir, beğendi mi “aferin” demekten sakınmaz. Ama ona beğendirebilmek kolay değildir, bir sene boyunca Rabbiyesir yazarsınız yine de hata çıkar. İşin içinden kopya çekerek sıyrılmaya çalışanları anlar, ancak bunu yutmuş görünür, heves kırmaz.

Mektupla gönderilen çalışmaları da inceler, üzerine şu olmuş, bu olmamış kabilinden notlar yazar, geri yollar.

Öyle uzun uzun tafsilattan hoşlanmaz. Hevesli dediğin el hareketine bakarak da hisse kapar.

Doğrusu fukara sayılır, çorbası zar zor kaynar. Bu yüzden kırık dökük işlerle de oyalanır, bir ara gider Paşabahçe’de cam işi yapar.

Bazen yazdıklarını eşe dosta teklif eder, ne verirlerse “he” der, yüksekten uçmaz.

Öyle Halim Efendi gibi seriu’l-kalem değildir, acele etmez, tadını çıkara çıkara yazar. Evvela kurşun kalemle bir taslak (müsvedde) hazırlar, sonra kamışla şeffaf kağıda geçirir, yazıyı ince ince tashih eder, rötuş yapar, adeta harflerle oynar. Bıkmaz, usanmaz, “içine sinesiye” tekrarlar. Ona göre bir hamlede çıkan yazıya bir kere bakılır, emek verilenden ise göz alınamaz!

Aceleye gelemez, elinde iş var diye talebelerinden kopamaz. Bu yüzden uyanık müşteriler Hattat Hamid’e sipariş verdikten sonra kapıya “Meşgulüm, rahatsız etmeyin” yazan bir kağıt yapıştırırlar. Garibim günlerce insan yüzüne hasret kalır, o kuytu han odasında bir başına tıkırdar.

Bir ara han sahibi onu çıkarmak ister. Hamid Hoca, boynunu büker. Ama bakın şu işe ki han sahibi ölür, o yerinden oynamaz. Hanın yeni sahibi ondan kira mira almaz.

Hattat Hamid’in son günleri hastane köşelerinde geçer. Orada da boş durmaz, parmaklarının titrediği günlerde bile elinden kamışı bırakmaz.

(Bunları yazıya döküp Hattat Cemil Ağabeye götürüyorum, şüphesiz ilaveleri olacak. Ancak beynine giden damarlardan birinin aniden tıkandığını öğreniyorum. Dileriz iyileşir, şu muhabbet yarım kalmaz. Şimdilik bununla yetinin, onun adına sizden dua istiyorum.)

‘Yazı elin dilidir’

Hattat Hamid velüd bir sanatkârdır, yazdığı tevafuklu Kur’an-ı kerim ve Kırk Hadis özenle basılır. Şişli Camii’nin nefis yazıları onun elinden çıkar. Ankara Kocatepe, Eyüp, Söğütlüçeşme’nin yazıları sayısız kitap kapağı, hilyeler, mezar taşları, levhalar…

Diyarıbekirli Musa Azmi Amidî, Celep Zülfikar Ağa’nın oğlu, Hattat Seyyid Adem Efendi’nin torunu olur ki eli çocuk yaşta kalem tutar. Henüz sıbyan mektebinde iken Mushaf-ı şeriflerin kenarına ayetler yazar. İlk hocası Diyarbakır Meb’usu Mustafa Akif Efendi’den çok şey kapar. Rüşdiye mektebinde Hoca A.Vahid Efendi’den rik’a, jandarma kolağası Ahmed Hilmi Efendi’den de sülüs öğrenir. Sonra Kavas-ı Sağır imamı Said ve Abdü’s-selam Efendilerin peşi sıra koşar. Üsküdarlı Ali Rıza’nın talebesi Hilmi Efendi’nin nezaretinde resim yapar. Hasan Ferid Bey’in atlasından bakarak çizdiği haritalar öyle hoş olur ki okulun müzesine kaldırırlar.

Musa Azmi vaktini resim ve yazıya ayırdığı için dersleri pek iç açmaz. Bu yüzden babası ona (muvakkaten) hat resim yasağı koyar. Ancak gizli saklı hazırladığı tuğra Ulu Hakan’ın ihsan-ı şahanesine lâyık olunca, oğlunun kıratını fark eder, artık önünde durmaz.

Nitekim “İstanbul’a gideceğim” deyince de (16 yaşındadır) mani olmaz. Musa Azmi Sanayî-i Nefise mektebinde ünlülerle tanışır. Saray müzehhibi İranlı Hüseyin Tahirzade ve Büyük Postanenin mimarı Vedat Bey gibi mesela…

Tahsil tam istediği gibi gitmektedir, lâkin babası ölünce ekmek parası kovalamak mecburiyetinde kalır. Maarif nezaretinde münhal yazı hocalıkları vardır ama yaşı tutmaz. Erkanı Harbiye-i umumiye Ser Hattatı Hacı Nafiz Bey yine de elinden tutar, tıfıllara ders vermesini sağlar.

Memurluğa veda

Mâlum devlet memurları ilave iş yapamazlar. Ancak o paraya sıkışınca gider Nuruosmaniye’de ufak bir dükkan açar, tabelaya mecburen müstear bir isim (Hattat Hamid) yazar. Kısa sürede ünlenir, amirleri “Git şu Hattat Hamid’le konuş, onu işe alalım” buyururlar.

“Gitmesem filan” diye kıvranır ama ısrarcı davranırlar. “O Hamid benim” deyince iş çatallanır, mahkemeye çağırırlar. Olacak bu ya hakim İbrahim Hakkı Altunbezer’in ahbabı çıkar, işi usulüne uydurur, beraatını yazar. Ama bu saatten sonra memuriyette kalamaz, istifasını sunar.

O günlerde Ankara Caddesi’ndeki Arif Hikmet Yazı Yurdunun (şimdiki Afitab mağazası) sahibi vefat eder, dul kalan hanımı matbaacılıktan anlamaz. Hattat Hamid burada çalışmaya başlar ve işleri yoluna koyar, bir süre sonra evlerini de birleştirir ve yeni bir yuva kurarlar. Hattat Hamid vakayı veciz bir cümle ile özetler “Azmi iken azmettim Hamid oldum şimdi Allah-ü tealaya hamd ediyorum!”

Her ne kadar parayı mühür, klişe, etiket ve kartvizitten kazanırlarsa da, gönlünde hat yatar. İlerleyen yıllarda matbaadan tamamen kopar.

Hattat Hamid velüd bir sanatkârdır, yazdığı tevafuklu Kur’an-ı kerim ve Kırk Hadis özenle basılır. Şişli Camii’nin nefis yazıları onun elinden çıkar. Ankara Kocatepe, Eyüp, Söğütlüçeşme, Yeni Postane arkasındaki mescidin yazıları, sayısız kitap kapağı, hilyeler, mezar taşları, levhalar…

Hamid Hoca dışarıda da iyi tanınır. Sadece Irak’a binlerce levha yazar. Arap al-Umme dergisi onu “Şeyh’ul hattatin fi’lkarnil işrin” (20. asırdaki hattatların piri) diye tanıtır, Japonya’dan bile röportaja koşarlar.

Müstesna kaabiliyet

Hattat Hamid; Hacı Kamil Akdik, Hulusi Yazgan, Neyzen Emin Dede gibi sanatkârlardan istifade etse de kendi kendinin muallimidir, Yesari ve Rakım Efendilerin yazılarını inceleyip dersler çıkarır. Yenicami şadırvanında Sami Efendi’nin hattına bakar, bakar, bi daha bakar. Yağmura çamura aldırmaz. Alimi alim anlar derler, şüphesiz hattatı da hattat!

Bir kitapçı vitrininde Yesari’ye ait celi ta’lik levha görünce adeta abone olur. Kepenk kalkar kalkmaz dükkanın önüne dikilir, saatlerce seyreder. Bir gün… İki gün… Üç gün…

Sahaf da huzursuz olur ama ses çıkaramaz. Bir gün yine gelir yazıya dalar, dükkan sahibi: “Eee sıktın ama” der, “Al senin olsun, bizi de rahat bırak!”

Nasıl sevinir anlatılamaz.

Hat sanatının harf devrimi ile amansız darbe yediği günlerde çok bunalır. Baskılar artınca levhalarını alelacele elden çıkarmaya bakar.

Hasılı o güzelim tablolar ehil olmayanların eline geçer, büyük bir kısmı yurt dışına çıkar. Tavan aralarında solanlar, gömülenler, yakılanlar…

Garibim “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir” diye dertlenir. Anlayana…

Bazıları ondan Latin harfleriyle estetik istifler yapmasını arzular, Hamid Bey, “İslâm harfleri asr-ı saadetten beri yazıldı” der, “Üstünde binlerce sanatkârın, emeği, zekâsı, üslubu var. Yeni yazıyı şekle sokmaya ömrüm yetmez, uğraşamam da!”

Hamid Bey; Rakım, Sami, Nafiz efendilerin yolundan gitse de sülüse, kendine has bir şive katar. Erbabı, Hoca’ya ait bir yazıyı uzaktan tanır. Hele celi sülüs istiflerindeki tenasüp, kıvraklık, akıcılık, rahatlık, denge ve leke dağılımı parmak ısırtır. Bu, onun kuru bir mukallit olmadığını ispatlar ki eslaftan aldığı emanete çok şey katar. “Yazı, dilin eli, elin dilidir” demişler, o eliyle konuşur, duyana…

‘Allah’ yazan yanar mı?

Bir ara handa yangın çıkar, kâhya kapıyı döver, “Üstad!… Üstad!” diye yırtınır “Çabuk çık, yanacaksın!” Bina ahşap, tavan taban çıtır çıtır tahta… Hattat Hâmid hiç istifini bozmaz, “Biz Allah (Celle Celalüh) yazıyoruz kardeşim” der, “Git sen başının çaresine bak!” Dediği gibi olur, yangını yan odada kontrol altına alırlar.

Kusursuz yazılar

M. Uğur Derman anlatır: Hâmid Bey, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını anlatan ‘hilye – i nebevî’ler yazmaya bayılırdı. Bunlardan Dervişzâde Hasan Fehmi’de de bir tane vardı. Bakmaya doyamazdım. Bir ara bu ta’lik hilyeyi lupla inceledim, tek kusur bulamadım. Gidip üstada anlattım… “Yâhu, ben onun tashihi için 2.5 yıl uğraştım” dedi, “kolay mı?”

Suyumu yongayla

Hattat Hamid kamışları ustalıkla açar, iki tarafını da sivriltir. Sorar gibi bakan talebelerine “Sivriltelim ki” der, “Şeytanlar oturmasınlar!” Ayet-i kerime, hadis-i şerif yazan bir kamışın üstüne şeytan oturabilir mi? Onu bilmiyoruz ama riyadan, kibirden pek korkar. Kamış yongalarını titizlikle saklar, yakınlarına “Defin suyum bunlarla ısıtılsın” diye fısıldar. Hattat Hamid bir Miraç gecesi dostlarına kavuşur (18 Mayıs 1982). Vasiyeti üzerine Karacaahmet Kabristanında (Şeyh Hamdullah’ın yanı başına) toprağa bırakırlar.

“Bir garip öldü” diyeler

Odasını açarlar. Bir divan, kafasına ısıtıcı takılmış bir piknik tüpü ve bir masa… Sağda solda yarım kalmış birkaç levha.. Karalamalar kalıplar… Han sahibi “Birileri şu emanetleri alsın” dese de talibi çıkmaz. Keşke metrukatı toplanabilse de müze yapılsa… “Olmak için ölmek lâzım” diyen Hamid Usta, ne yazık ki ölünce de adam yerine konulmaz. Adı haber bültenlerine çıkmaz, (IRCICA’yı saymazsanız) belgeseli yapılmaz. Şu vefasızlığımıza bakın ki ruhuna okutulan Mevlid-i şerif ve Kur’an-ı kerim ziyafetlerine bile ahım şahım katılım olmaz.

Akademi gibi…

Hattat Hamid, Ankara Caddesi üzerindeki Reşit Efendi Han’ında avluya bakan küçücük bir odada onlarca sanatkâr yetiştirdi.

Acaba bu han “hat müzesi” yapılabilir mi?

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/irfan-ozfatura/357536.aspx

 

ALİ ŞAHİN CANOZAN


ali sahin canozan

Sivas, Ulaş-Başçayır köyünde 01 Ocak 1945 yılında doğdu. Sivas Ticaret Lisesinde okumuş, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün Hukuk servisinden emekli olmuştur (1999). Âşık tarzı şiirler yazan Ali Şahin şiirlerinde Canozan mahlasını kullanır. SRT (Sivas Radyo Televizyon)’de on yılı aşkın bir süre “Mısra Yağmuru” adlı şiir ve sohbet programı yapmıştır.
Eserleri: Âşık Seyit Yalçın’ın Hayatı ve Şiirleri (Sivas 1992), Âşık Mesleki (Sivas 2002)

ALİ ŞAHİN CANOZAN İLE YAPILMIŞ BİR SÖYLEŞİ

—Bize kendinizden bahseder misiniz?

Şubat 1945 yılında “Başçayır” köyünde doğmuşum. Âşık Ruhsati ile akrabalığım vardır. Annem Yeni Karahisar Köyündendir. Annemin babası orta derecede bir ilim adamı imiş. Şiire, edebiyata aşina imiş. Hatırlıyorum, annem hafif sesle türküler mırıldanırdı:

Babam, eski ve yeni yazıyı bilirdi.

Köyümüzde okul yoktu. 9-10 yaşıma gelince, babam, kardeşlerim ve beni okuttu. Heceyi öğrendikten sonra elime bir “Yunus Emre” divanı geçti. Başı ve sonu yırtılmış bir kitaptan, Yunus’un şiirlerini ezberledim:

“Benim gözüm gönlüm aşktan doludur.
Dilim söyler Hakkı, gözüm suludur.
Od ağacı gibi yanar yüreğim… ”

–Hocam Sivas’ın tarihten gelen kültürel bir değeri var. Bu derinlik nerden geliyor?

Sivas coğrafi olarak dört yolun ortasında. Doğu batı medeniyetinin kesiştiği yer dersek yanılmış olmayız. Anadolu da bir güzellikler diyarıdır. Kafkasya’ya balkanlara uzanan çeşitli milletlerin harman olduğu yer. Ama ilk başlangıç 1071 de Malazgirt’ten başlıyor. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sağlanmış Malazgirt’le. Elbette ki Anadolu’nun İslamlaşmasında “Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük emeği var. Onun müritleri ehli hal insanlar. Onlar Anadolu’yu karış karış gezerek insanların gönüllerini tımar etmişler.

Bizim köklerimizde sözlü geleneğin yeri de çok büyüktür. Mesela Dede Korkut hikâyelerinde kopuz çalınır. Osmanlıya geçişte bu aletler çeşitlenmektedir. Anadolu’nun iç kesimlerinde halk edebiyatı çok güçlüdür. Dil sade ve anlaşılır. Mesela Yunusun şiirlerini şimdi bile herkes anlamaktadır. Yunus temiz Türkçe’nin piridir. Velilerden bir velidir. Yanmış yıkılmış Anadolu insanını yeniden ruh iklimine götüren bir gönül adamıdır Yunus. Hani anlatılır Mevlana Anadolu’ya gelmiş Suşehri’nde bir iki ay kalmış.Hangi Türkmenin kapısını çaldıysam karşıma Yunus çıktı”diyor.

—           Sivas’ın Kültürel Değerleri Derken, İlk Akla Gelen Nedir?..
Genel manada şair ve devlet adamı olarak Kadı Burhaneddin’dir.Kadı Burhaneddin çok büyük şairdir. Bakir bir şekilde duruyor. Bunu gün yüzüne çıkarmak sizlere düşüyor. Kadı’dan sonra Sivas harab olmuş. Timur Kadı Burhaneddin’den çok korkarmış. Onun zamanında buralara adım atamamış. Yaman devlet adamıdır Kadı Burhanedin . Filozof bir şahsiyettir.

Mesela Âşık Veysel oda önemli bir şairimizdir. Gezgin âşıklardan ise Talibi Coşkun önemli bir şairimizdir. Ama Sivas kültürünün temelini Ahmet Kutsi Tecer atmıştır. Çok önemli ve hisli bir şairdir de aynı zamanda. Şu şiire bir bakın ne derin anlamlar içermekte:

“Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar: – Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Aşıkıymı beni çağıran bu sesin. ”

—           Sizin yetiştiğiniz kültürel ortam nasıldı?

O yıllarda halk kültürü bütün canlılığı ile devam ediyordu. Bilhassa köy düğünlerinde, âşık atışmaları yapılıyordu. “Usta Malı” şiir söyleme geleneği devam ediyordu. “Deliktaş” ve köylerinde “Ruhsati” yi bilmeyen yoktu. Bazen “Gaze Düğünü”denen bir hafta hatta 10 gün süren şenlikler yapılıyordu. Ruhsati’den oğlu Minhaci’den şiirler okunurdu.

“Mum Sekili” odalarda sohbetler yapılırdı. Bu sohbetlerde bende bulunurdum. Sesim güzel olduğundan, bu düğünlerde türküler söylerdim. “Âşık Sümmani’den, Elbistanlı Derdi Çok’tan”şiirler söylerdim. Ruhsati’nin bugün yaygın olan şu türküsü, o yıllarda da değişik ezgilerle söyleniyor ve çok seviliyordu:

“Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hesab etki, devri Ademden beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül

 

Baktım iki kişi mezar eşiyor
Gam kasavet geldi boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
De gel bu rüyayı yor deli gönül”

Ruhsati’den sonra “Kerem ile Aslı” hikâyesi de çok sevilirdi. “Darendeli çerçiler” gelir, halk kitapları satarlardı. Bir çanak buğday verirseniz bir “Kerem ile Aslı” kitabı alırdınız. Özellikle uzun süren kış aylarında “Ahır Sekisi”denen yerde Kerem ile Aslı hikâyesi çok okunurdu. Kitabın içindeki manzum kısmı ağabeyimle birlikte okurduk:

“Hey ağalar, hangi derde yanayım
Yitirdim Aslımı gören olmadı
Pervaneler gibi yandım tutuştum
Yandım ateşimi alan olmadı. ”

Kitaplarla dostluğum gittikçe arttı. Eski ders kitaplarında şiirleri bulunan “Samih Rıfat”ın şiirleri ilk ezberlediğim şiirlerden sayılır. Bilmem nedendir “Bir Şehit Yavrusu” şiiri bana derin hüzün verirdi.

—Edebiyatımızda sizi en çok etkileyen şairler kimler?

Hece, aruz, serbest vezin demeden her tür şiiri okudum. Fakat “Halk Şiiri” sevgisini doya doya tatmışımdır. Lise yıllarıma gelince “Namık Kemal, Ziya Paşa, Fuzuli, M.Akif…”gibi ünlü simaların şiirlerini okudum. Fakat gönlüm hep heceden yanaydı. Necip Fazıl’ın “Çile” isimli ve 1962’de basılmış şiir kitabı elime geçti. Kitabı baştan sona okudum. Cin çarpar gibi çarptı beni.

Özellikle “Anneciğim” şiiri, en çok etkilendiğim şiirlerdendir:

“Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!”

—Sivas içinden veya Sivas dışından birçok şair- yazar ve akademisyenin başvurduğu kaynak kişisiniz. Bilgiyi insanlarla paylaşmak nasıl bir duygu?

Bir bilgin bilgiyi tarif ederken demiş ki; “İlim, akrabalar tarafından alınamayan, hırsızlar tarafından çalınamayan, üzerinden alındığı zaman eksilmeyen yegâne servettir.”Bu tarif mucibince bilgiyi hem öğrenmek, hem yaymak hepimizin insanlık görevidir. Âşık Yunus deyimiyle:

“İlim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır”

Efendim kitaplar, şiirler insanı olgunlaştırır, güzelleştirir. Okumak, yazmak güzel meziyetlerdir. Ancak; kitaplar insanlar içindir; insanlar kitap için değildir. Hatta her insan, okunması gereken başlı başına bir kitaptır.

—Öz Türkçemizin yaşamasında, Halk Şairlerinin ne gibi katkıları olmuştur?

Çok büyük katkıları olmuştur. Yalın bir dil kullanmanın da ötesinde, halk deyişleri, manileri, türküleri, halk şairleri tarafından hem unutturulmamış hem de gezici âşıklar sayesinde yöreden yöreye taşınmıştır. Sevdalar, gurbet, hasret ilmek ilmek örülmüş onların şiirlerinde.

Bu yalın öz Anadolu Türkçesi’nin yanısıra, o kadar enfes tasavvuf alanında da şiirler ortaya koşmuşlardır ki, bunlar o şairlerimizin kendilerini mükemmel derecede geliştirmelerini bizlere göstermektedir. Buna örnek olarak Dertli’yi gösterebiliriz.

—Cumhuriyetle beraber halk Edebiyatında ne gibi gelişmeler olmuştur?

İlk hareketlilik “Halk Evlerinde” başlamıştır. Behçet Kemal Çağlar’ın üstün gayretleri sayesinde yeni adımlar atılmıştır. Nerede kaliteli bir halk edebiyatçısı varsa onu bulmuş, hatta ve hatta ayağına giderek bilgileri toplamış, onu insanlara tanıtmıştır. Ayrıca 1927 yılında, Fuat Köprülü’nün öncülüğünde çıkan “Halk Bilgisi”dergisi, bu bağlamda büyük çalışmalara imza atmıştır.

“Beş Hececiler” in Halk Edebiyatına katkıları da yadsınamaz tabi ki. Edebiyatımıza yeni bir ruh kazandırarak, gençlere yeni ufuklar açmıştırlar. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” bir şaheserdir:

“Garibim, namıma Kerem diyorlar
Aslı ’mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben “

Faruk Nafiz’in bu içli söyleyişini tüm eserlerinde görmekteyiz ancak; “Han Duvarları”nda bir başkadır sanki.

— Türkülere olan sevginizi biliyoruz. Türkülerin Türk Kültürü’ndeki yeri nedir?

Türküler, milli kültürümüzün temel taşlarıdır. Hüznümüzü, sevincimizi türkülerle anlatırız. Muzaffer Sarsözen’in dediği gibi; “Türkü anlamak için türkü dinlemek gerek”Daha çok kültürümüze ait olan türküleri dinlemeliyiz.

“Hanu Yemendir, gülü çimendir”türküsü okunduğu zaman hangimiz duygulanmayız. Bu güzel türkülerin elbette yazılış sebepleri vardır. Mesela Faruk Nafiz’in Han Duvarları manzumesindeki üç kıta Anadolu insanının vatanı uğrunda, cepheden cepheye nasıl koştuğunu anlatıyor.

Bizleri en iyi kendi türkülerimiz anlatır. Ana sütü gibi tertemiz duygularla, bizleri sarıp sarmayan türkülerimiz, yıllar geçtikçe daha da güzelleşiyor ve anlamları daha da derinleşiyor.

—           Edebiyatımızı nasıl sevdirebiliriz?

Klasiklerimizi çocuklarımıza ve gençlerimize sevdirerek öğretmeliyiz. “Dede Korkut’u, Nasrettin Hoca’yı, Yunus’u, Mevlana’yı, Fuzuli’yi…”ve daha yüzlerce eseri ve yazarı kültür programlarıyla gençlerimize tanıtmalıyız. Hele Faruk Nafiz’in han duvarlarını hemen hemen herkes ezbere okumalı. Onun tiyatrosunu yapmalı. Tarık Buğra da okunmalı tabiî ki.

YAZILARINDAN

Ben Neyim?

“Ne söylesem vezin alır götürür
Şekle döker, kafiyeye batırır
Gece birkaç mısra dile getirir
Sabahleyin bozar bozar ağlarım ”

Bekir Sıtkı ERDOĞAN

Ben neyim?..

Bir şehrin “Don Kişotu”‘mu?

 Yel Değirmenlerine, herkesten önce karşı duran bir serdengeçti mi?

Her seferinde künyesine sefer yazılan ve cephede her defasında yenilip geri dönmeyen, Sezai KARAKOÇ tabiriyle “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”aşkı ve idealini arayan bir seyyah mı?..

Bütün varlığını, kendi insanının mutluluğu ile takas eyleyen bir gönül tüccarı mı?

Sahi ben neyim?..

Nedir beni divane eyleyen, kendi deryasında?..

Yoksa, halka okuma aşkı veren Ahmet Mithat Efendi’nin çığırında giden birisi mi?..

Yoksa! “Bir avare kasnak mıyım?”.

Dönüp durdukça, kendi ömür sermayesini berhava eden?

Ya da bir Milli Kültür divanesi miyim?..

Yosa ne söylediğini bilmeyen, Yunus çizgisinde “Gel gör beni aşk neyledi” diyen bir divane miyim?..

Bir türkü duyunca, yüreğimde dalga dalga duygular kabarır. Alır götürür beni öte diyarlara. Türkülerin masum gözyaşları, içimdeki deryaları coşturur. Ben de aynısını yazmak istedim. Aynı duyguların mısralarıyla, hem hal olmak istedim. Lâkin, allame Muhammed İkbal’in, “En güzel şiirlerim yazamadıklarımda” sözü adeta beni anlatır.

Veya Orhan VELİ gibi “duyuyorum, fakat anlatamıyorum”beni bende anlatır sanki.

Çok şeyler düşündüm…

 Çok hayali aşk eyledim, fakat yazamadım. Şiir karşısında aczimi itiraf etmek zorunda idim. Ve de öyle yaptım…

Sahi, ben neyim?

Neyi anlatır ve ne ile anlamlandırırım kendimi?..

ali şahin can ozan yazısı

YOZLAŞMADAN UZLAŞMAK

Dil bir milletin varlık sebebidir.

Dilini kaybeden milletler, hem istiklalini, hem de istikbalini kaybederler.

Tarihte bunun birçok örneği vardır. Anadolu da yirmiye yakın imparatorluk kurulmuştur. Onlardan bir kaçı, Hititler, Sümerler gibi ismi var bugün cismi yok topluluklardır. İsmi yok, masallara karışmışlardır.

Bundan dolayı, ortada bir Asur, Hitit ve Sümer Devleti yoktur. (Oysa devlet olarak. Anadolu da irili ufaklı seksen yüz civarında devlet kurulmuş ve yıkılmıştır)

Bu büyük imparatorluklar zamanında çok güçlü olmalarına rağmen, dillerini kaybettikleri için tarih sahnesinden silinmişlerdir..

Bunun zıttına, Finlandiya, kendi dilini yeniden ihya edip, Rusların esaretinden kurtularak, medeniyet sahasında yerini almıştır. Finlandiya dedik, hemen aklımıza meşhur klasik destan olan, “Kalevela”Finlerin uyanmasına sebep olmuştur. SNAMAN bir köy öğretmenidir. Fakat Finlandiya’nın manevi hâkimidir. Snaman Finlilerin destanını, atasözlerini hâsılı bütün kültürünü dağınıktan kurtararak derli toplu bir hale getirerek unutulmaz bir görev ifa etmiştir.

Günümüzde, Türkçe’nin durumuna bir göz atacak olursak, dumanlı bir hava estiğini hissederiz.

Dilini seven, dinini de korur. Her konuda olduğu gibi, “Yozlaşmadan uzlaşmak” büyük bir insani maharettir.

Son devrin ünlü şairlerinden Bahtiyar Vahapzadederki, “mazisine … atisine gülle atarlar.” İngilizce, ticaret dili haline geldi. Dünyayı etkileyerek, büyük bir alanda varlığını devam ettiriyor.

Klasiklerimizi, bilinçli olarak öğretmeliyiz. Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Türkçe’ye gönül vermiş, nice yazar, şair bu uğurda güzel eserler ortaya koymuşlardır.

Türkçe, gönül dilidir. Bundan 750 yıl önce yaşayan Yunus’u okuduğunuz zaman gözünüz gönlünüz açılır. Ufkunuz genişler ve medeniyetinize hayranlığınız daha da pekişir.

Çocuklarımıza, güzel Türkçeyi sevdirmek için klasiklerimizi sık sık tekrar ettirmeliyiz. Her meselede olduğu gibi, aklın yolu birdir.

Dili, korumak ve sevdirmekte tabiri caizse, yozlaşmadan uzlaşmak yani, gereksiz aşırılıklara düşmeden, kültürümüzün temel taşı olan Türkçe’yi, güzel dilimizi, çocuklarımıza ve gençlerimize planlı programlı öğretmeliyiz.

Konu ile ilgili, KİTAP LİSTESİ YAPARAK SUNMALIYIZ.

YALNIZLIK

Gece açmış kollarını siyaha doğru
Karanlığın ortasında yalnız ben varım
Issızlığa yoldaş olur öyle ağlarım

Rüzgâr ile ıslık çalar dışarıda soğuk
Baykuş öter uzaklarda hep boğuk boğuk

Karanlık da yavaş yavaş sıyrıldı çıktı
Arkasından koşup giden bir hıçkırıktı
Gözyaşların durdu ancak sabaha kadar

 

HAKKINDA

GENERAL GARCİA’YA MEKTUP/ OSMAN ÇELİK

Amerika Kurtuluş Savaşı’nın bir safhasında, İspanya Sömürge Ordusu’nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı, General Garcia’ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü. Bu “görev bir çok üst rütbeli subaya teklif edildiği halde bin bir bahane dağı oluşturarak bu görevi kabul etmediler. Hepsinin gelecek kaygısı vardı. Sonunda yetenekli bir askerden bahsedildi. Bu bir onbaşı idi. Mektubu götürmeyi bu onbaşı görevlendirildi. Onbaşı Towsand mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.

Onbaşı mektubu alınca;

Bu Garda da kimdir?

Nerede bulunuyor?

Oraya nasıl gidilir?

Atla mı, trenle mi?

 Harcırahımı kim verecek?

Arkadaşım ata daha iyi biner, onu gönderirseniz olmaz mıydı?

Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım’ demedi.

Burada anlatılmak istenen, onbaşının dört gün sonra kıyılardan, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia’yı bulmasının hikâyesidir.

Ali Şahin CANOZAN, bu hikâyeyi her defasında tekrarlar. Asıl amacı Garsiye değil, azimli ve kararlı insanın toplumların kaderini etkileyebileceği gerçeğidir.

Becerikli bir insanın, bahaneler dağı oluşturmak yerine, sorulara boğulmadan insanına hizmet etmesi ve verilen görevi hakkıyla yerine getirmesidir.

Ali Ağabey bunu her seferinde hatırlatır. Türk gençlerinin ülkeleri ve idealleri uğruna, her türlü fedakârlığı yapabilecek bir donanımda yetiştirilmelerini salık verir.

Pısırık, neme-lazımcı insan yerine, tuttuğunu koparan ve yarınlara yönelik hedefi olan insanların insanını aydınlatabileceğini hatırlatır.

Hikâyeye konu olan onbaşı gibi, bir insanın her okulda, her evde, her dairede olmasını ister. Zira tarihin seyrini, toplumların değil şahısların değiştirdiğini hatırlatır.

Bu hatırlatma bahsini açarken, mütefekkir Sezai KARAKOÇ’un düşünce iklimine de yol alır. Sezai KARAKOÇ’un “Tarihte her hareket, bir tek kişinin ayağa kalkması ile başlar” sözü, Ali Şahin Ağabey için başucu yazısıdır ve her daim de örnek alınması gereken felsefi bir dik duruşluluktur.

Milletlerin buhranlı zamanlarında, özellikle bireylerin öne çıktığını ve onların rotası kabulünce başarıların ve kayıpların meydana geldiğini anımsatır. İyi yetiştirilmiş bireylerin, insanını selamete ulaştıracağı ve salimen varılması gereken kıyıya vardıracağını söyler. Bunla da kalmaz ve bizim milletimizin, eski ihtişamlı günlerini yeniden yaşaması için, kendine güvenen, iyi yetişmiş insanlar sayesinde olacağını anlatır.

Aslında gördüğü ve anlattığı bir fetih rüyasıdır. Padişah çadırı etrafında “Kızıl Elmaya, Kızıl Elmaya, Kızıl Elmaya”diye nida eyleyen neferleri çağıran padişah, Kızıl Elmanın neresi olduğunu sorar. Padişaha verilen cevap ise manidardır. Kızıl Elma, padişahımızın hayalidir derler…Bu düşsel ideal ile kendi hayal iklimini l bütünleyen Ali Şahın CANOZAN, kendi kızıl elmasının da bu milletin geleceği olduğu aşkını anlatır…sh: 32-34

Kaynak: Osman ÇELİK, “Sivas’ın Kutup Yıldızı ;  Ali Şahin Canozan” Sivas Postası Kültür Yayınları, Sivas

 

TANRI ZAR ATMAZ


Yüzyıllar boyunca insanlar sayılara özel bir önem verdiler, onlara rakamsal değerlerinin ötesinde anlamlar yüklediler. Matematiğin bir aracı olan sayıların insanın kişiliğinin gizli yanlarını gösterdiği düşünüldü. Pek çok insan sayıların uğuruna ya da uğursuzluğuna inandı. Pisagorcular sayıların aklı, sağlığı, adaleti ve evliliği etkilediğini düşünüyorlardı. Onlara göre, bütün sayıların başlangıcı olan 1, birliği ve tekliği temsil ediyordu. Çift sayılar ilişildi, ilk çift sayı olan 2 farklı düşüncelerin simgesiydi ve çeşitliliği temsil ediyordu. 1 ve 2 sayılarının toplamından oluşan ilk tek sayı 3 erildi ve uyumun simgesiydi. 4 sayısı adaleti, ilk dişil ve eril sayıların toplamından oluşan 5 evliliği, 6 yalnızlığı, 7 sağlığı ve 8 aşkı temsil ediyordu. Pisagorculann sisteminde ilk dört sayının toplamı olan 10 en mükemmel sayıydı. Onlara göre yıldız türünden gökte dolanan 10 cisim olmalıydı. Günümüzde de 13 rakamının uğursuzluğu bütün Hristiyan dünyada kabul edilir. Hatta ülkemizi de etkilediği bilinmektedir. Özellikle büyükşehirlerdeki gökdelenlerde, iş merkezlerinde, asansörlerde 13 rakamı atlanmakta, 12’den 14’e geçiş yapılmaktadır. 13 korkusu tıp literatürüne bile girmiş ve ‘Triskaidekafobi’ diye adlandırılmıştır. İtalyanların korkulu sayısı ise 17 imiş. Evlerde kapı numaraları, otobüslerde koltuk numaralarının atlandığı oluyormuş. Bir dönem gizem, kahinlik ve büyü alanlarında bir sözcüğü oluşturan harflerin değerlerinin toplamı ile uğraşıldı. Böylece sözcükler sayısal değer kazandılar. Kuşkusuz bu işi biraz ileri götürenler de oldu tarih boyunca. Hayatı, evreni tamamen harflerle okuyan Hurufîler gibi her şeyi sayılarla gören ve sayılarla okuyanlar da çıktı.

İZLERDEN YOLA ÇIKARAK

İlginç hayat hikâyelerinin yer aldığı meşhur kitap Nevâdıri Süheyli’den bir alıntı yaparak konuya girmek istiyoruz. Sadeleştirerek aktaracağım bu hikâyenin kahramanları, kavrayışları güçlü dört kardeştir.

Hikâye olunur ki;

Devrinde zeki, anlayışlı, ileri görüşlü ve zengin olarak tanınan Adnan isminde bir adamın Mazarr, Rebîa, İyâz ve Enmâz isminde dört oğlu vardır.

Dört kardeş, babaları öldüğü zaman, onun bütün mal ve mülkünü kendileri arasında önceden taksim ettiğini öğrenirler. Babaları, rengi kızıl veya buna benzer olanların Mazarr’a, siyah ve ona benzer olanların Rebîa’ya, alaca ve buna denk bulunanların İyâz’a, parlak veya beyaz ve onun benzerlerinin Enmâz’a verilmesini vasiyet etmiş. Ayrıca;

Eğer benden sonra taksimde anlaşmazlık veya zorluk meydana gelecek olursa sizi birbirinizle anlaştırmak üzere, Bahran ülkesinin hükümdarı ve büyük âlim olan Eflâyı Cerhemî’yi tavsiye ederim. Böyle bir durumda onun huzuruna çıkıp şüphenizi kendisine açıklayın. Sizin davanızı o çözebilir,” demiş.

Aradan bir zaman geçer. Dört kardeş birbirleri ile anlaşmazlığa düşerler. Babalarının tavsiyesi üzerine, ileri görüşlü ve anlayışlı hükümdarın yanına gitmek için yanlarına aldıkları hediyelerle yola çıkarlar. Yolda giderlerken dinlenmek için bir otlağa uğrarlar. Bu otlakta bir deve otlamış ve gitmiştir. Moladan sonra yola koyulan kardeşlerden;

Mazarr bu durumu gördüğünde: ”Bu bir gözü kör deve imiş. Ayrıca sırtında bal ve yağ yükü varmış” der.

Rebia da: “Bir ayağında sakatlık varmış,” der

lyâz da:” Kuyruksuzmuş,” der

Enmâz ise: “ Kaçağan’mış,” diye ilave eder.

Bu dört kardeş bu şekilde konuşa konuşa giderlerken, devesini kaybetmiş olan deveciye rastlarlar. Deveci onlara kayıp devesini görüpgörmediklerini sorar. Mazarr cevap vererek:

“Deven tek gözlü müydü?” der. Deveci “evet” cevabını verir. Rebîa:

“Ayağının birinde sakatlık var mıydı ?” diye sorar. Deveci “evet” der. İyâz:

“Kuyruksuz muydu?” diye sorar. Deveci yine “evet” der. Enmâz:

“Kaçağan mıydı?” deyince, deveci buna da “evet” cevabını verir. Bundan sonra tekrar Mazarr: “Devenin bir tarafında yağ ve bir tarafında bal mı vardı ?” deyince deveci hepsine “evet, doğru…” gibi cevaplar verir.

Bunun üzerine Deveci “Beni uğraştırmayın da devemi hana verin.” diye yalvarır.

Kardeşler: Biz, senin deveni görmedik” diye yemin ederler. Bu tartışmalar üzerine taraflar arasında büyük bir anlaşmazlık çıkar. Deveci de onların peşi sıra yola koyulur. Hep beraber hükümdarın huzuruna çıkarlar. Deveci:

“Bunlar benim kayıp devemin haberini ve bütün vasıflarını açıkladılar; ama onu kendilerinden istediğimde “görmedik” diye cevap veriyorlar. Benim devemi bunlardan kurtar!..” diye yalvarır. Hükümdar kardeşlere dönerek;

“Peki görmediğiniz devenin özelliklerini nasıl oluyor da biliyorsunuz ?” diye sorar.

Mazarr ve kardeşleri şöyle cevap verirler: “Yolculuk sırasında bir çayırlığa uğradık. Çayırlığının bir tarafına hiç dokunulmamış. Bundan otlayan devenin bir gözü kör olduğunu anladım.”

Rebîa da şöyle der:

“O devenin bir ayağının izleri pek belli değil iken, öteki ayaklarının izleri görülmekteydi. Topallamanın eserinin bundan kaynaklandığını anladım.”

Ivâz da der ki:

Yürüyüş sırasında devenin arka adımları bir arada değil, birbirinden ayrı olduğunu gördüm.”

Enmâz da:

Gördüm ki otlu yerde otlarken başka bir yere tecavüz etmiş; anladım ki kaçağan’dır.”

Eflâyı Cerhemî şöyle konuştu:

“Doğrusu sizlere aşk olsun. Bu işler büyük bir ferâset, anlayış ve kavrayıştır. Peki o yağ ile balın devenin üzerinde olduğunu nereden bildiniz?”

Mazarr cevap verdi:

Oradaki sinek ve karınca bolluğundan anladım. Zira sinek bala, karınca da yağa toplanırlar.”

Hükümdar Cerhemî bütün bunlara hayran kalıp deveciyi; dönerek:

“Bunlar senin şüphelendiğin adamlar değildir; sen git kendi deveni kendin ara.” diyerek gönderir. Kardeşlere ise hürmet edip konağında barındırır. Yedirip içirir. Sonra “Benden ne gibi şerefli bir hizmet istiyorsunuz?” diye sorar. Kardeşler de hükümdara, miras konusunda aralarında çıkan anlaşmazlığı ve babalarının kendilerine müracaat etmelerini tavsiye ettiğini söylerler. Maceralarını başından sonuna kadar hepsini anlatırlar. Cerhemî şöyle der:

“Sizler gibi çok zekî kimseler arasına başka birinin girmesi uygun değildir. Babanızın vasiyeti üzere kızıl veya buna benzer olanların altın ve deve kısmıdır; bunlar Mazarr’ındır. Siyah ve ona benzer şeyler, siyah atlar ve bütün siyah renkte olanlardır ki, onlar Rebîa’nındır. Alaca ve buna denk bulunanlar koyun ve alaca renkteki eşyalar İyâz’ındır ve parlak veya beyaz ve onun benzerleri, akçe ve bütün beyaz olan kısmı Enmâz’ındır” diyerek taksim işini tamamlayıp, yol azıklarını da hazırladıktan sonra onlara bir ziyafet verir. Hükümdar, bu misafirleri için hazırlattığı sofraya birer bardak şarap, bir kuzu kebabı ve birkaç beyaz ekmek gönderir. Kendisi bir yere gizlenip konuşmalarını dinlemeye başlar. Misafirler de yiyip içmeye başlarlar. Mazarr, bir kadeh içtikten sonra şöyle der:

“Bu şarabın üzümü mezarlıkta yetişmiştir.” Rebiâ ilave eder;

“Bu kuzu bir köpekten süt emmiştir.”

İyâz da fikrini ileri sürdü:

“Bu ekmeği yoğuran hizmetçi kadın âdet görmekte imiş.”

En büyük iddiayı ise Enmâz ortaya atar:

“Bu hükümdar soylu bir kişi değildir; bir hizmetkârın soyundan gelmiştir.” Hükümdar Cerhemî bu sözleri işitince çok müteessir olur. Bunların anlayış ve kavrayışlarının bir tecrübenin eseri olduğunu gördüğü için “Söyledikleri sözler sebepsiz değildir.” diye düşünerek durumu hemen bahçıvana sorar. Bahçıvan: “Evet üzümler babanızın türbesi üzerinde bulunan asmadan koparılmıştır, onun şarabıdır.” cevabını verir. Çoban ise; “Kuzu doğduktan sonra anasını kurt kapmıştı; o günlerde bir köpek yavrulamıştı. Kuzuyu ona emzirttik.”

Kardeşlerin söyledikleri aynen çıkmıştı. Emîr, annesinin yanına vardı ve asıl babasının kim olduğunu sordu. Annesi, “Meşhur olan babandır.” deyince hükümdar oğlu: “İstediğim kimin soyundan geldiğimi bilmektir. Bana işin doğrusunu söyle.” diye ısrar eder. Bunun üzerine annesi:

Baban çok yüce, soylu ve değerli bir adamdı; fakat çocuğu olmuyordu. Çünkü son derece yaşlanmıştı. Bu sebeple devlet makamı yabancılara geçebilir diye endişe ediyordum Bu korku ve endişeyle kendimi hizmetkârlardan bir deri derleyicisine teslim ettim ve sen doğdun. İşin gerçeği budur ” itirafında bulundu. Hükümdar’ın kardeşler hakkındaki inancı daha da arttı. Onların yanına gidip kendileriyle birlikte içkiye başladı. Konuşma sırasında: ’’Şarabın mezarlık ta biten üzümden meydana geldiğini nasıl anladınız?” diye sordu. Mazarr:

“Şaraba yakışan şey, geçicide olsa gam ve can sıkıntısını gidermesidir; oysa bunu içince bende keder, öfke ve üzüntü meydana getirdi. Bildim ki bu helâk erbabının türbesinden hasıl olmuştur.” Rebîa:

“Kebabı ağzıma aldığımda damağıma mezesiz bir tükürük doldu. Ayrıca malum, bütün hayvanların yağları etlerinin üstünde olur, fakat köpeğinki etinin altındadır. Bundan anladım ki kuzu köpek tarafından beslenmiştir.” İyâz:

Ekmeği tiride doğradığımda asla kabarmadı. Bildim ki bunu yoğuran âdet gören bir kadındır.” Enmâz:

“Hükümdar şarap ve yemek hazırlayıp bizlere ikram ettiği halde kendisi bizimle birlikte yemeğe gelmedi. Hâlbuki babası misafirlerini, bizim baba ve dedelerimizi davet ettiği zaman onları büyük ölçüde ağırlar ve kendisi de sofrada bizzat hazır bulunurmuş. Hükümdarda bu davranışın aksini görünce anladım ki bu zât o soydan gelmemiştir, başka bir mayadandır.” der.

Hükümdar onlara büyük ikram ve hürmette bulunarak, aynı şekilde memleketlerine geri uğurlar.

Yukarıdaki hikayeden de anlaşılacağı üzere etrafımızda meydana gelen olaylar hiçbir zaman tesadüfen meydana gelmediği gibi daha bir dikkatle bu gelişmelere bakabilsek, gelecekle ilgili bir çok işaretleri okuyabilir, ipuçları bulabiliriz, hatta hadiselerin nabzını tutabiliriz.

Kaynak: Türk İslam Tarihinden, (Nevâdıri Süheyli), 1.cilt, Tercüman 1001 Temel Eser, Hazırlayan Şemsettin KUTLU, s. 15

ANLAMLI TESADÜFLER

[Bu bölümde, Carl Gustov Jung'un dediği gibi, “Tesadüf yoktur, anlamlı rastlantılar vardır,” sözünden de yola çıkarak dikkatimi çeken, küçük ama, anlamlı rastlantıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Isparta Sancakbeyi Kutlubey

1995 yılından itibaren İsparta Belediyesi, imar çalışmaları sebebiyle özellikle çarşı merkezimdeki tarihi Ulu Cami çevresinde bulunan eski ve harabe haline gelmiş yapıların bulunduğu alanı istimlâk etmiş, yeşil alan yapılmak üzere de bu bölgedeki söz konusu binaları yıkmaya başlamıştı. Yıkım çalışmaları 1996 yılının ilk yarısında da devam etmişti. Nisan’dan haziran ayı ortalarına kadar devam eden tesviye çalışmaları bittiği halde bir dükkân orta yerde bırakılmıştı. Tek başına baraka gibi orta yerde duran bu dükkânın içerisinde Sultan I. Murad’ (Hüdavendigâr) ın Tek-eli ve Hamit-eli valisi ve Ulucâminin bânisi 1 Kutlubey’in kabrinin bulunduğu anlaşılmıştı. Dükkan bu garip vaziyette bir süre daha ayakta durdu. Kabrini nakli ve yeni yeri konusunda prosedür daha sonra tamamlanmıştı. Dükkânın tek başına ortada kaldığı ve yüzyıllar sonra adeta halkın nazarlarına çarptığı tarihler Miladi 1996’nın Mayıs ve Haziran ayı, Hicri yıl olarak ise 1416 Zilhicce’den 1417 Muharrem ayma geçtiğimizi gösteriyordu. (19 Mayıs 1996 = 1 Muharrem 1417)

Isparta’nın geçmişinde Subaşı olarak vazife yapan Kutlubey bin Abdüssettar bin Hasan kendi yaptırdığı Isparta Ulu Cami’nin kitabesinde yapılış tarihi Miladi 1417 olarak belirtilmiştir. Miladi 1417 yılında yaptırdığı caminin haziresine Hicri 1417 yılında naaşı naklediliyor. Şimdi, tek başına yattığı yerden, cami cemaatinin, yanından gelip geçenlerin ve halkın fatiha ve dualarına kavuşuyordu...

Asırlarca önce Kutlubey’in huzuruna halk çıkarken, asırlar sonra halkın huzuruna Kutlu Bey çıkıyordu.

Vefatı da yaralandığı güne denk geldi.

Albay Hacı Hulusi Yahyagil 1895’te Elazığ Harput’ta dünyaya geldi, Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale Muharebelerinde bulundu. 1950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Barla’da mecburi ikamet eden Bediüzzaman’la Eğirdir’deki görevi sırasında tanışan Yahyagil, hayatı boyunca ona bağlı kalarak onun özellikle Mektubat isimli eserini meydana getirmesinde büyük katkısı oldu. Katıldığı Çanakkale Savaşı’ndaki bir hatırasında:

“Yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Çanakkale’de yaralanmam 26 Temmuz 1915’te Leyle-i Kadir’de oldu. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Geri çekildim. Sol yanağıma elimi attım. Baktım kanıyor. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu,” diye başından geçenleri anlatmıştır.

Kaderin garip cilvesi Elazığ’da 25 Temmuz 1986’da vefat etmiş ve 26 Temmuz’da doğduğu yer Harput’ta toprağa verilmiştir.

Kutlu Doğum’da gelen ölüm

Meksika doğumlu (1915), Amerikalı sinema oyuncusu Anthony Quinn, 2001 yılının 3 Haziran gecesi çağrıya uydu. O gece Mevlid Kandili idi. Ve O gece Türk televizyonlarında üç kanalda filmi oynuyordu. Bu enteresan denk geliş ile ilgili basında çıkan bazı değerlendirmeler:

“Bir kış günüdür. Yoksul bir ailenin çocuğu olan küçük Tony ilk kez babaannesi ile birlikte yolda rastladıkları iyi kalpli salon sahibinin daveti üzerine sinemaya giderler.

“Sinemada Antonio Moreno nun bir filmi oynamaktadır.

"Antonio Moreno, o sıralar Hollywood’un en parlak yıl dışlarındandır".

Küçük Tony, hayret ve korku içinde perdeye bakarken, babaannesi eliyle aktör Antonio’yu işaret etti ve “Şu adanı sen olabilirsin!” dedi, sesini alçaltarak; sonra da ekledi:

“İleride bir gün sen Antonio Moreno’dan da büyük bir aktör olacaksın! Olacaksın... Olacaksın!”

Aradan uzun yıllar geçti... Babaanneminin kehaneti fazlasıyla doğru çıktı...

“İlerideki o bir gün” gelmiş; bizim ufaklık, Anthony Quinin olmuştu! Yüzden fazla filmde, her rolü başarıyla canlandırdı... Hatıralarında sürekli ‘ölüm’le meşgul olduğunu söylüyor ve en sonunda da diyor ki:

"... Ölümden kurtuluş yok. Artık ölüm yaklaşıyor, bunu anladım. Şu anda, süremi doldurmaktayım. Çağrıldığımda en uygun biçimde yola koyulmayı da bilirim...” (5.6.2001/Zaman Gazetesi-Tamer Korkmaz)

“...Ve bugün neredeyse tüm Müslümanlar Hz.Hamza deyince hemen Quinn’in heybetli ve bembeyaz sakallı portresini çağırıyorlar zihinlerine. İlginçtir", Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in doğduğu gece, hayata gözlerini yumdu. Ve ilginçtir, ölüm haberini aldığımda, ekranda Çağrı filmi oynuyordu! Rabbin çağrısına uymak zorundaydı Çöl Aslanı, her ölümlü gibi! “ (5.6.2001/Zaman Gazetesi/Gün Aşırı Notlar/ M.Nedim Pazar) “Canlandırdığı onlarca karakterle özdeşleşen bir aktörün ‘çok sesli’ ölümüne tanık oluyoruz. Ve nasıl bir denk gelmedir ki, Quinn’i İslam Dünyasının kutlu bir doğumun sevincini yaşadığı bir günde uğurluyoruz.” (5.6.2001/Zaman Gazetesi/ Hüseyin Sorgun)...”750 milyon Müslüman'ın inancı sayesinde benim de kendime olan inancım yeniden var oldu,” diyen Anthony Quinn, Çağrı ve Ömer Muhtar filmleriyle gönüllerimizde öyle bir taht kurmuştu ki onu hep kendimizden kabul etmiştik. (Oysa ki hiçbir zaman ağzından teyit cümlesi duymamıştık.. Ama Hz. Hamza rolündeki ruh hali gönülden gönüle bir yol çizmişti...

Hz.Hamza’nın şehit edilişini resmeden sahnedeki ihtişamlı ruh hali unutulur gibi değildi... (5.(6.2001/Zaman Gazetesi/ Rasih Yılmaz)

Komiklerin aynı gün vedası

Sinemanın büyük komedi ustası, 7 den 70’e herkesi yıllarca güldüren komik adam Kemal Sunal “Canım hiç gitmek istemiyor. Ama mecburum’’ diyerek uzun yıllar sonra ilk kez uçağa bindi ve orada son nefesini verdi. 56 yaşında kalp krizi geçirerek hayata veda eden Türk sinemasının en sevilen ve bir çok ödül alan sanatçısının ödümü Türkiye’yi yasa boğdu. (3 Temmuz 2000)

Aynı gün bazı gazetelerde bir komedyenin daha buna benzer ölüm haberi vardı. Beyaz perdenin efsanevî komedyeni Walter Matthau, 80 yaşında, kalbine yenilerek aramızdan ayrıldı. Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı BAFTA (1967) ve Altın Küre (1976) En iyi Aktör ödüllerinin, Amerikan Komedi Ödülü (1997) ve Ömür Boyu Başarı Ödülleri’nin sahibi olan 1950’lerin ünlü ve sevilen aktörü Walter Mâtthau, unutulmaz filmler çevirmiş, her yaştan izleyiciden oluşan hayran kitlesini hep elinde tutmayı başarmıştı.

Son derece doğal ve herkese aşina gelen bir yüze sahip olan sanatçı, sıradan insanları canlandırarak, ellili yıllarda çok filmde rol almıştı.... (3 Temmuz 2000/Zaman Gazetesi) Burada bir parantez açarak şu kanaatimi söylesek yanlış olur mu acaba? Ülkemizde ve Amerika’da milyonlarca hayranı olan ve herkesi yıllarca güldüren bu sanatçıların ölümleri, Türkiye’de ve Amerika’da gülünecek günlerin artık geride kaldığının bir işareti olabilir miydi?

Ölüm günleri aynıydı...

Menderes Hükümeti,27 Mayıs 1960’da yapılan askeri ihtilâl neticesinde devrilmiş. Hükümet üyeleri ve çok sayıda Demokrat Partili, siyasetçi Yassıada’ya hapsedilmiş. TBMM’nin yetkilerinin, feshedilmesinin ardından, Anayasanın bazı maddeleri geçersiz sayılmış. Onun yerine 12 Haziran 1960’da Milli Birlik Komitesi (MBK) teşekkül ettirilerek tüm yetkileri eline almış ve ülkeyi yönetmeye başlatmıştı.

Yassıada’da mahkemeler başlamış. Yüksek Soruşturma Kurulu DP’li sanıkların suçlarını açıklayarak 38 kişinin idamını istemişti (6 Ekim 1960).

Uzun süren yargılamalar neticesinde verilen idam cezalarını 38 kişiden oluşan MBK karara bağlamış.

16 Eylül 1961 tarihinde Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakam Haşan Polatkan 17 Eylül 1961 Pazar günü’de Başbakan Adnan Menderes hakkında verilen idam kararlan infaz edilmişti.

İhtilâlin yapıldığı sırada İzmir’de bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel Ankara’ya getirilerek girişimin lideri ilân edildi. Gürsel, ,1961 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı. Türkiye’nin dördüncü Cumhurbaşkanı olarak Köşk’e yerleşti.

Cemal Gürsel, Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmekte iken, 1966 yılında sol tarafına felç inerek rahatsızlandı. Bu sebeple 2 Şubat günü ABD Başkanı Johnson’un gönderdiği ‘Mavi Kuş’ adlı özel uçağı ile tedavi için Amerika’ya götürdü. Washington kentindeki Walter Reed Hastanesinde tedavi altına alınırsa da 9 Şubatta kısmi felcin bütün vücuda yayılmasıyla komaya girer. 10 Şubatta, Gürsel’in durumunun umutsuz olduğu bir bildiriyle kamuoyuna duyurulur. Anavatanında ölebilmesi için yine özel uçakla 26 Mart’ta yurda geri getirilerek tedavisine Askeri Tıp Akademisinde devam edildi. Rahatsızlığının devamı ve görevini engellemesi üzerine, 28 Mart 1966 günü, Anayasa uyarınca 37 kişilik doktor heyeti tarafından görev yapamaz raporu düzenlendi. Bu rapora dayanarak Cumhurbaşkanlığı görevi sona ermişti. İlginçtir 26 Mart 1966 gün ve 2030-66 sayılı Müşterek Sağlık Kurulu Raporu'nda 38 imza bulunmakta!

Konuyla ilgili olarak Demirel bir gazeteciye şu yorumu yapmaktan kendini alamaz ve şöyle der:

“İşin garipliğine bakın: Milli Birlik Komitesi 38 kişiden müteşekkildir. Gürsel’in raporu benim elime geldiğinde gördüm ki o da 38 imzalı... Yani merhum Gürsel’i Köşk’e çıkaran da 38 imzadır, indiren de 38 imza...” (28.5.2002/Milliyet Gazetesi/Can Dündar)

Org. Cemal Gürsel 219 gün komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966 tarihinde yaşamını yitirdi. 18 Eylül Pazar günü de defnedildi.

27 Mayıs İhtilâli’ni plânlayan çekirdek kadronun bir diğer önemli ve güçlü isimlerinden Hava Kuvvetleri eski komutanı “Bombala Tansel” lakaplı Emekli Orgeneral İrfan Tansel’di.

İhtilalden 6 ay sonra meydana gelen bir kazada, F-84 tipi savaş uçağı. Ankara Mürted de düşmüş, otomatik pilotla atlamayı başaran uçağın pilotu Tansel kurtulmayı başarmıştı. Ancak, Menderes’in idamından tam 38 yıl sonra bu defa Azrail’in pençesinden kurtulamamıştı. Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildiği gün, yani 17 Eylül 1999 Pazar günü, kaderin garip cilvesiyle devirdiği eski Başbakan Adnan Menderes’in idam edilip, toprağa verildiği güne rastlıyordu!

Ölüm haberi 2 yıl 3 gün sonra geldi

Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat etkinlikleri için Sivas’ta bulunan Aziz Nesin’in bir gün önce yaptığı konuşmada “Kuran’ın devri bitmiştir” demesi üzerine Cuma Namazı’ndan çıkan bazı gruplar slogan atıp, yürüyüşe geçerek Aziz Nesin ve arkadaşlarının bulunduğu Madımak oteli önünde toplanınca, güvenlik kuvvetleri kalabalığı dağıtmak için havaya ateş açtı. Bu sırada bazı kişiler otelin önünde bulunan araçları yaktılar ve otelin girişini benzin dökerek ateşe verdiler. Aziz Nesin, İtfaiye, merdiveninden indirilerek kaçırıldı. Ancak otelde bulunanlardan 37 kişi dumandan boğularak öldü (2 Temmuz 1993).

Olayda hayatını kaybedenlerden 20’sinin cenazesi Ankara’da 6 Temmuz’da gömülürken, yazar Asım Bezirci ve ozan Nesimi Çimen’in cenazeleri 8 Temmuz’da İstanbul’da kaldırıldı.

Sivas’ta karanlık güçlerce hedef olarak seçilen ve kıl payı ölümden kurtulan ünlü yazar Aziz Nesin, tam iki yıl sonra İzmir Çeşme Alaçatı’da gece yarısı geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünde tarihler bu defa 5 Temmuz 1995’i gösteriyordu. Neşin, vasiyetinde, hiçbir dini tören istemediğini belirttiği için tören yapılmadı. 7 Temmuz’da İstanbul Çatalca’ya getirilen cenaze, yine Nesin’in vasiyeti gereği vakfın bahçesinde bilinmeyen bir yere gömüldü. Cenaze, bir görevlinin nezaretin açılan 8 çukurdan birine konuldu ve çukurlar belli olmayacak şekilde kapatıldı. Kara ve talihsiz bir gün olarak tarihte yerini alan o dönemde Sivas Valisi, dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün eski danışmanı Ahmet Karabilgin, Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu idi. Emniyet Müdürü ise Doğukan Öner’di.

Tam bir yıl sonra

Yolsuzluk iddiaları nedeniyle Atilla Taçoy ve yönetiminin Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alındığı Türk Hava Kurumu’nun (THK) genel başkanlığına Hava Pilot Tümgeneral Erdoğan Karakuş getirildi.. (22 Mayıs 2000 /Zaman Gazetesi) Aradan tam bir yıl geçer ve tarihler 23 Mayıs 2001'i göstermektedir. THK eski Genel Başkanı Prof. Dr. Atilla Taçoy (61), Antalya’da evinde ölü bulunur.

Mafya-Medya

Tarihçiyazar Mehmet Niyazi, gazetesindeki ‘Tahlil’ isimli köşesinde: ..İlk defa “medya” kelimesini rahmetli hocamız İzzeddin Şadan Beyden duydum. Ünlü Freud’un yanında travay yapan hocamız, Avrupa’da şöyle bir tekerleme var, derdi:

“Medya ile mafya, ikisi de beş harflidir. İkisi de ‘M’ harfi ile başlar, ‘ya’ hecesiyle biter. İkisi de başkalarını hedef alır. İkisi de kurallarını kendi koyar; mafya kurallarına her zaman uyar; medya işine gelince uyar.”demektedir. ( 4.6.2001/Zaman Gazetesi)

Kuşların intikamı

Alfred Hitchcock’un 1963’te çektiği ünlü ‘Kuşlar’ filmine ilham kaynağı olan Kuşlar, hikayesinin yazarı Daphne du Maurier’in 60 yaşındaki oğlu Christian Browning ve eşi Olive Browning’in İngiltere’nin Cornwall bölgesinde defalarca kuşların saldırısına uğradığı ortaya çıktı. New York Post Gazetesi’nin haberine göre, bir zamanlar ünlü romancı Daphne du Maurier'in de yaşadığı Cornwall’daki konakta oturan Browning çifti, evin çevresinde martıların saldırısına uğradı.

Browning gazeteye açıklamasında; evin damına tüneyen kuşların topluca saldırısından, silahlı bir haşereyle mücadele görevlisinin müdahalesi sayesinde kurtulduklarını söyledi. Hikayede ve filmde de ilk olarak martılar insanlara saldırıya geçiyordu ! (17.5.2001/Hürriyet)

Her şeyin başı sağlık

Ankara’nın göbeği sayılan muhiti Kızılay’ın 300-400 metre aşağısında bulunan Sıhhiye semtinde, Sağlık Bakanlığının yanındaki Sağlık sokakta, Özel Şifa Polikliniği 1984 yılında hizmete açılacaktı. Hatırladığım kadarıyla bu kadar sağlık teriminin üst üste denk geldiği adreste polikliniğin açılış programını yapanlar da adeta bulunduğu bölgeye nazire yapar gibi zaman olarak ta 11 a’yın 11’inde saat 11’i 11 geçe yi tercih etmişlerdi!

KARAduman AKbulut

12 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi, yönetime el koymuş ve Meclis fesh edilmişti. Demokrasi geçici bir süre askıya alınmıştı.

6 Kasım 1983 tarihinde yapılan genel seçimlere Necmettin Karaduman (1927 Trabzon) Anavatan Partisi adayı olarak Trabzon’dan Milletvekili seçilmişti. 17. Dönem Meclisi tarafından 4 Aralık 1983 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 14.Başkanlığına seçilen Karaduman, 12 Eylül 1985 tarihinde aynı göreve yeniden seçilmişti.

29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Meclisin 18.dönem milletvekilleri belli olmuş, ülkede askeri yönetiminin meydana getirdiği olumsuz hava yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Normalleşme sürecine girildiğinin işaretleri Mecliste de görülmekteydi. 24 Aralık 1987’de yapılan Meclis Başkanlığı seçimlerinde bu defa Yıldırım Akbulut (1935 Erzincan) TBMM’nin 15.başkanı olmuştu.

Mevcudiyetleri gökyüzünde olan ve isimlerini onlardan alan söz konusu Meclis Başkanlarımızla, sanki anlayanlara müjde yüklü mesajlar vardır: “Üzerinizdeki kara dumanlar dağılmaya başladı, artık karamsar olmaya gerek yok. Rahmet yüklü akbulutlar’ın getireceği yağmurları bekleyiniz” der gibi.

İlk kadın vali ve ilk kadın belediye başkanlarımız Dr. Lale Aytaman Kadınların Belediye Seçimine Katılma hakkının verilmesinden (3 Nisan 1930) tam 38 yıl sonra, 67 İl merkezinde siyasi partiler tarafından gösterilen tek kadın aday Leyla Atakan (42) İzmit belediye başkanlığını kazandı (3 Haziran 1968).

Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Lale Aytaman, (İstanbul 1944) Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Türkiye’nin ilk kadın valisi sıfatıyla Muğla valiliğine getirildi (6 Temmuz 1991).

Cumhuriyetimizin ilk kadın belediye başkanı ve ilk kadıin valimizin isim ve soyadlarındaki benzerlik Lâle çiçeği gibi çok lâtif durmaktadır.

Muhalefetsiz Meclis

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri (No 671) kanununun kabul edilmesine şiddetle karşı çıkan İsmet İnönü, Menderes hükümetini “mutlakiyete gidiyorsunuz’”diyerek suçladı. Ardından muhalefet olarak topluca meclisi terk ederek, Meclise girmeme kararı aldılar. Tarihler 27 Haziran 1956 'dır.

FP’nin kapatılma kararını protesto etmek için milletvekillerinin Meclis’i terk etmesinin ardından mecliste yalnız kalan muhalefet partisi DYP’de ek vergi başta olmak üzere görüşülen bütün yasaları protesto ederek Meclisi topluca terk etti. Böylece TBMM, 21. yasama döneminin 3. yılını muhalefetsiz kapattığında yine bir Haziran ayının son haftası, yani 29 Haziran 2001’dir

Okullar açıldığında deprem

“5 büyüklüğündeki artçı deprem korku yarattı.’’ 5 ve 3,8 büyüklüklerindeki iki deprem, rastlantıya bakın ki yine okulların ilk açıldığı gün oluyor. 13 Eylül günü, yani okulların ilk açıldığı gün de aynı şey olmuştu”. (15.2.2000/Hürriyet Gazetesi)

Sanki eğitim geleceğine işaretler var gibidir.

Aa kıtalara bak!

Türkçe’nin azizliği mi yoksa başka bir hikmeti mi vardır bilinmez, kıta isimlerinin hepsi de aynı harfle başlayıp aynı harfle biter.

Avustralya

Antartika

Amerika

Avrasya

Avrupa

Afrika

Asya

Bilgisayar da dile gelecek…

11 Eylül 2001’de ABD, tarihinin ve yüzyılın en korkunç terörist saldırısına maruz kalmıştı. Teröristler kaçırdıkları yolcu uçakları ile Newyork’daki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kuleleri ve Washington’daki savunma sisteminin beyni sayılan Pentagon’a intihar saldırısı düzenledi. Beyaz Saray’a yapılacak muhtemel saldırı ise son anda uçağın içinde meydana gelen kargaşadan dolayı uçağın yere çakılmasıyla önlenebilmişti. ABD’ başkanın ikametgâhı ve yönetimin merkezi olan Beyaz Saray, bu olaydan tam yedi yıl önce yine muhtemel bir faciadan ucuz kurtulmuştu. 12 Eylül 1994 tarihinde tek motorlu bir uçak Beyaz Saray’ın bahçesine düşmüş, uçağın pilotu ölmüştü. Düşen uçağın pilotunun psikolojik sorunları olan bir kamyon şoförü olduğu açıklanmıştı. Olayın bir suikast girişimi mi yoksa bir kaza mı olduğu bugüne kadar anlaşılamadı.

11 Eylül’deki uçakla yapılan saldırılarda 110 katlı kuleler tamamen yıkılırken, Pentagon’un bir bloğu çökmüştü. Vahşette 4 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği tahmin edilirken, saldırılar ülke ekonomisine milyarlarca dolar zarar vermişti.

ABD, her ne kadar saldırıların arkasında yıllardır Afganistan dağlarında ilkel şartlarda yaşayan Usame Bin Ladin’in olduğunu iddia etse de dünya kamuoyu bunu pek inandırıcı bulmadı. Ancak bugüne kadar saldırıların arkasında kimlerin veya hangi devletlerin olduğuna dair ciddi deliller de kamuoyuna pek yansımadı.

İşte bu noktada cansız bir alet olan bilgisayar dünyasında ilginç bir rastlantı dikkatleri çekti. Sanki bilgisayar dile gelmişti.

Q33NY, Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçaklardan birinin sefer sayısı kodu imiş. Bu sefer sayısını aynı şekilde büyük harflerle Word sayfasına yazıp, karakterlerin üzerini tarayarak bilgisayar programlarındaki Wingdings karaktere çevirince karşımıza aşağıdaki şekillerin ortaya çıktığı görülmüş. Yine, büyük harflerle “Major Quietus is New York'un" (New York’ta büyük son darbe)'baş harflerini yani ‘MQNY’ yazıp, daha sonra tarayıp yazı karakterini Wingdings’e çevirince ekranda karşımıza çıkan şekile bakmalısınız.

Şarbon günü, Posta günü mü?

Hatırlanacağı gibi Amerika’daki 11 Eylül terör saldırıları Florida’dan başlayıp NewYork ve Washintong’a yönelmişti.

Başta Amerika olmak üzere batılı ülkeler bu şoku üzerinden atamadan Florida eyaletinde, aynı binada çalışan iki kişinin, ABD’de 25 yıldır görülmeyen Şarbon hastalığına yakalanması, teröristlerin biyolojik saldırı gerçekleştirdiği endişesini meydana getirmişti. Aynı gün Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a operasyon başlatması sonrasında misillemeden korkan ABD, topraklarında en üst düzeyde alarm durumuna geçmişti (9 Ekim 2001).

Şarbon mikrobunun posta kanalıyla gönderildiğinin ortaya çıkmasıyla da posta işletmeleri bu durumdan çok etkilenmiş, 5 kişi hayatını kaybetmişti. Batılı ülkeler başta olmak üzere ülkemizde bile posta işletmelerinde birçok tedbir alınmıştı.

Şarbon paniği günlerinin başlangıcının 9 Ekim Dünya Posta Günü’ne denk gelmesi de, şarbon mikrobunun kaynağının Amerika’da olduğunun anlaşılması da yoğun gündemin arasında kaynayıp gitti.

İşte aile fertlerinin bazılarının doğum günleri;

Büyükanne Sylvia ; 11'. ay’ın 11’. günü

Baba David; ; 4’. ay’ın 4unde saat 4.40’ta

Anne Helen ; 10’. ayın 10’u

Kardeş Harry ; 6’. ayın 6’sı

Küçük kardeş Emily ; 12’. ayın 12’sinde saat 12’yi 12 geçe.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nda bulunan Melih Gökçek (1953) ve öğretmen eşi Nevin Gökçek’in doğum tarihleri 20 Ekim olduğu gibi evlendikleri gün de 20 Ekim’dir. Ayrıca Melih Gökçek parlamentoya ilk defa 20 Ekim 1991’de seçilir.

14. Padişah

Mimarimizin şaheserlerinden olan Sultanahmet Camisi'ni yaptıran ve Osmanlı padişahı Sultan I. Ahmed, 18 Nisan 1590 Çarşamba günü Manisa’da doğdu. Osmanoğulları’nın 14’ncüsü olarak 14 yaşında, 22 Aralık 1603’de tahtta çıktı. Yaklaşık, 14 senelik bir saltanattan sonra, 22 Kasım 1617 Çarşamba günü, 14’ün iki katı olan 28 yaşında vefat etmiştir.

İntihar hattı (!) taksisi

Üsküdar’daki Capitol Alışveriş Merkezi’nin önünden, ayrı ayrı tarihlerde aldığı üç müşterinin de Boğaziçi Köprüsü üzerinde intihara kalkışması, taksi şoförü Hüseyin Akça’yı adeta isyan ettirdi. En son Üniversite öğrencisi S.Yalçın, akşam Capitol’ün önünde, Hüseyin Akça’nın kullandığı 34 TBA 42 plakalı taksiye biner. Yalçın, Boğaziçi Köprüsünde trafiğin yavaşlamasını fırsat bilerek taksiden atlayarak korkuluklara çıkar, ancak maksadım büyük bir şans eseri gerçekleştiremez. Taksi şoförü; “Daha önce Capitol’den binen iki müşterim de köprüde intihara kalkışmıştı. Birisini polisler, diğerini eski bir futbolcu vazgeçirmişti” diyerek şaşkınlığını ifade eder. (14.12.2001/Hürriyet Gazetesi) ]sh: 162-175

************

KITMİR

Risalei Nur müellifi Bediüzzaman; Kur’ân’ın birçok yaprakları arkasında birbirine bakan o kadar cümleleri, kelimeler var ki, çok ince manalar ifade edecek şekilde birbirine bakarlar” demektedir. Bu hususla ilgili olarak Mektubat isimli eserinde bazı örnekler vermektedir.

Kur’ânı Kerim’de bahsedilen ve devirlerinin dinden uzak zâlim krallarının şerlerinden korunmak ve kötülüklerine alet olmaktan çekindikleri için beraberce bir mağaraya saklanarak, Rabblerine sığınan, dindar ve takdir edilen davranışlarda bulunan gençlere Ashâbı Kehf (mağara arkadaşları) denilmektedir.

İsmini gençlerin sığındıkları mağaradan alan Kehf Suresi’nde bu gençlerin başlarından geçenler anlatılmaktadır.

Bu gençlerin isimleri rivâyete göre şöyledir: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernûş, Debemûş, Sâzenûş, Kefeştatâyûş, kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir’dir.

Kur’ânı Kerim’de Kıtmir kelimesi yalnızca bir kez Fâtır suresinin 13.ayetinde (35:13) geçerken, kelbühüm (köpekleri) kelimesi ise dört defa, o da Kehf suresinin 18. Ayetinde 1 defa, 22.ayetinde 3 defa olmak üzere toplam 4 defa geçmektedir.

Kıtmir lügatlerde; “Ashâbı Kehf’in köpeğinin adı olduğu gibi, hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar, çekirdeğin arasındaki ince pürüz,” olarak açıklanmaktadır. (Yeni Lûğat: 338)

Hayrat Vakfının Hüsrev Altmbaşak (İsparta 1899 1977) hattıyla bastığı Tevafuklu Kur’ânı Kerim’in Kehf Suresinde (18. sure, 18. ayet, 294.sayfa, 7. satır ) “Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu.” “Ve kelbühüm (köpekleri)…” kelimesi karşısından itibaren yapraklar delinse tam 140 sayfa sonra, yani 4,i.S, sayfa Fâtır suresinin 13. ayetinin sonundaki 7. satırda “Kıtmir” kelimesi tam karşımıza çıkar.

Yine Hattat Hafız Osman (1) hattıyla baskısı yapılmış olan Kur’ânı Kerim’e baktığımızda; Kehf Suresi’nin bu defa 22. ayetinde “Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi” şeklinde geçen “ve “…saminühüm kelbühüm…” kelimesi altında yapraklar delinecek olursa Fâtır suresi nin 13. ayetinin sonundaki “Kıtmir” kelimesi az bir farkla görünecek ve o kelbin (köpeğin) isminin olduğu anlaşılacaktır.

Kehf suresinde bahsedilen bu gençler sığındıkları mağarada, uzun yıllar uyutularak muhafaza edilmiş. Uyandıklarında ise kendi hallerindeki garipliği fark ederek birbirlerine sordukları;

Meâlen; “Onlardan biri dedi; mağarada ne kadar kaldınız?” sorusuna, 11.satırda şöyle cevap verilmektedir:

“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir,.”

Bu âyetin hemen karşı sayfası (295. sahife, 25.ayet) ve ajan hizasında ise meâlen; “Onlar, mağaralarında üçyüz sene kaldılar ve dokuz sene ilâve ettiler” şekliyle yapılan teyit, ne kadar güzel bir denk gelmedir !

Evet, araştırılsa görülecektir ki Kurân’ın tümünde dahi aynı durum vardır. Sh: 179-180

HÜ’VE

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de sureler sayfalara 15’er satır olarak dizilmiştir. Yukarıda ismi geçen meşhur hattatların kalemi ile yazılan Kur’an’ı Kerimlerde, Ahzâb Suresi’nin geçtiği 422. sayfada 16 defa Allah kelimesi (lafzı) geçmektedir.

Bunlardan 1, 2, 3, 4, 5 satırlardan sonra 6’. satır atlanılıp 7, 8, 9, 10, 11 ve 12’. satırlarda yani toplam 11 satırda harika bir şekilde Allah lafızları üst üste gelmektedir. 14. satırda ise ‘ hü’ve ‘ lafzı Allah kelimelerinin tam hizasında olduğu görülecektir.

Bu hikmetli sayılar beş ve altılı olarak, birbiriyle aynı hizaya gelirken, en altlarında; (hü’ve) kelimesini oluşturan; ebced (2) değerlerinin sırasıyla; (he) harfinin beş, (vav) harfinin altı olması, her harfin aritmetik toplamlarının da “onbir” yapması, bu güzelliklere ayrı bir renk katmaktadır.

Sanki bu sayfada geçen onbir, Allah kelimeleri, çok zarif bir şekilde, İslam’ın 5 ve imanın 6 şartına işaret ediyor gibidir.

Evet, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kur’an’ı Kerim’in içerisinde en çok Allah kelimesi bulunan sayfa bu sayfadır.

Bu sayfada Kur’an’ın (Ya eyyühellezine emenüzkürûllahe zikran kesîra) “Ey imân edenler ! Allah’ı çok zikrediniz!” sözü basit bir rastlantı mıdır? Yoksa ‘Allah’ namına “çokça zikir” yapılacağına nükteli bir işaret midir?

Evet, araştırılsa görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim’in tümünde bu gibi durumlar çoktur.

HİTLER ve NAPOLYON

Dünya politikasını derinden etkileyen Âmân diktatörü Adolf HİTLER (1889 1945) ile Fransa İmparatoru ve askeri NAPOLYON Bonapart ‘ın (1769 1821) hayat serüvenleri arasında ilginç benzerlikler vardır.

Hatta bu benzerlikler liderliğini yaptıkları ülkeleri için de söz konusu olmuştur.

Ölümleriyle ilgili tartışmaların bazen gündeme geldiği bu iki liderin enteresan yönleri vardır.

Hitler hapisteyken, Napolyon’ da sürgünde iken hatıralarını yazdığı biliniyor.

Silahıyla eşiyle birlikte intihar ettiği söylenen, ancak paranoya halinde zehirlenme korkusuyla yaşayan Hitler’in, siyanürle zehirlendiği yönünde iddialar da vardır.

Kediden çok korktuğu bilinen, küçük boylu, güçlü komutan Napolyon’un da uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenlerde olmuştur.

Hitler 1940 yılında Paris’e birkaç saatlik ziyarette bulunur. Ölümünden 19 yıl sonra Paris’teki mezarlığa nakledilen Napolyon’un mezarına da özellikle uğramayı ihmal etmediği söylenir. 1789 yılında meydana gelen meşhur Fransız ihtilâli ile 1918 yılında Almanya’nın 1.Dünya Savaşında yenilmesi sonucu imparatorun Hollanda’ya sığınması ve sonrasında meydana gelen iktidar ve anayasa değişiklikleri arasında nasıl 129 yıl var ise, iki komşu Avrupa ülkesinin meşhur devlet adamlarının hayatlarının önemli dönüm noktaları arasında da 129 yıllık bir periyot vardır:

İşte Hitler ile Napolyon arasında 129 yıllık zaman periyotları: Orduya katılmaları arasında; 1914 -1785 = 129 yıl. Napolyon: 1785’de teğmen rütbesiyle topçu alayına katıldı.

Hitler: 1914’de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera’da Alman ordusuna onbaşı rütbesiyle gönüllü olarak katıldı.

İktidara gelmeleri arasında; 1933- 1804 = 129 yıl

Napolyon: 1804’de kendisini imparator ilan ettirip Papanın elinden taç giydi

Hitler: 1933 yapılan seçimlerde, partisi parlamentoda birinci oldu ve daha sonra aldığı yetkilerle diktatör konumuna ulaştı

Viyana’ya girmeleri arasında ; 1938-1809 = 129 yıl

Napolyon: Nisan 1809’da Bavyera’yı işgal eden Avusturya Arşidükü Karl’ın üzerine yürüdü. Kanlı bir savaştan sonra Avusturya ordusunu İtalya’da yenmeyi başardı ve barışa zorladı.

Hitler: 1938’de Avusturya’yı işgal ederek topraklarına kattı. Rusya’ya taarruzları arasında; 1941-1812 = 129 sene

Napolyon: Mayıs 1812’de çoğu yabancılardan oluşan büyük bir orduyla Avrupa düşüncesine karşı çıkan Rusya’nın üzerine yürüdü.

Hitler: Haziran 1941’de Rusya’ya saldırdı.

Hezimete uğramaları arasında; 1943-1814 = 129 sene

Napolyon: Ekim 1813 Leipzig (Uluslar) savaşında yenilmesiyle Alman topraklarından çekilmeye başladı ve 1814’de düşman Paris kapılarına kadar dayanınca görevinden ayrıldı.

Hitler: Ocak 1943’de Rusya içlerine kadar giren Alman orduları Stalingrad’da yenilerek geri çekilmeye başladılar.

Birinin intiharı, diğerinin esareti arasında: 1945-1815 = 130 sene

Napolyon: 1815’te İngiliz Ordusuna karşısında bozguna uğrayarak Paris’e döndü. Teslim olduğu İngilizler tarafından Helene adasına sürgüne gönderildi ve orada intihar ettiği de söylenir.

Hitler: Nisan 1945’de Rusya ve ABD birlikleri Berlin’e girerken, Hitler’in birkaç gün önce evlendiği eşi Eva Braun ile birlikte intihar ettiği söylenir.

BAŞKANLAR BİR KEL, BİR SAÇLI!

Ruslar yaklaşık 120 yıldır enteresan bir teoriye inanırlar. Bu inanışa göre devlet başkanı olarak görev yapan liderlerin biri saçlı ise ondan sonra gelen muhakkak alnı ve tepesi açık yani halk tabiriyle kel olmuş.

III. Aleksandır’ın, 1881 yılında, saçlı, sakallı babası Çar II. Aleksandır’ın (1818-1881) öldürülmesinden sonra iktidarı devralmasıyla Rusya’da “kel-saçlı lider”geleneği doğmuş. Daha sonra Çarlık idaresine karşı yapılan 1917 Şubat ihtilâlinden sonra aynı senenin Ekim ayında başının üzerinde saçı olmayan Lenin’in liderliğindeki Bolşevikler, silahlı bir ayaklanma yaparak iktidarı tek başlarına ele geçirmişler. İşte o zamandan bu güne yani 21. yüzyılın başlangıcına kadar Rusya’nın yakın tarihinde devlet başkanlığı görevinde bulunanların yüz ve başlarına bakıldığında çarpıcı bir ayrıntı ile karşılamıyoruz.

Aşağıda Rusya Devlet Başkanları isimleri, saç durumları, doğum tarihleri ile görev süreleri görülmektediir.

Adı Saç durumu Doğum Ölüm tarihi Görev süresi

Lenin (Vladimir ilyiç Ulyanov) Kel (D.1870 -Ö. 1924) 1917-1924

Stalin Josef Saçlı (D. I879 -Ö.1953) 1924-1953

Kruşçgev, Nikita Kel (D.1894 -Ö.1971) 1953-1964

Brejnev, Leonid Saçlı (D. 1906- Ö.1982) 1964-1982

A. Y.VIadimirovig Kel (D.1914 -Ö.1984) 1982-1984

Qemenko, Konstantin Saçlı (D.1911- Ö.1985) .. 1984-1985

Gorbagov, Mihail Kel (D.1931 ) 1985-1991

Yeltsin, Boris Saçlı (D.1931) 1991- 2000

Son olarak 26 Mart 2000’de yapılan başkanlık seçimlerinde yüzde 50’nin üzerinde halkın oyunu toplayarak birinci turda devlet başkanı seçilen ve halen görevine devam eden 1952 doğumlu Vladimir Putin’in saçları seyrek ve önlerden dökülmeye başladığından alnı iyice açılmış vaziyette. Kim bilir belki de Rusya’nın ağır ekonomik ve sosyal problemlerinin altından kalkmaya çalışırken Putin’de saç falan kalmaz. Bunu da bekleyelim görelim. Sh:208

APO ve ‘12’

[Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ‘ayrı bir devlet kurmak’ hayaliyle terörist harekete girişen ve ülkemizi onlırş yıl kana boğan terörist örgüt PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan, 16 Şubat 1999 tarihinde Kenya’da düzenlenen bir operasyonla yakalanarak ülkemize getirilmiş, İmralı Adası'nda cezaevine kondu. Yargılaması da burada yapılarak, Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, Türk Ceza Yasasının 125. Maddesi uyarınca ‘vatana ihanet suçundan idam cezasına çarptırıldı.

İdam kararı'nın, Danıştay tarafından onanmasından sonra Öcalan’ın avukatları, Türkiye’de iç yargı yollarının tükendiğini öne sürerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açtı. Yüksek mahkeme, dosyayı ele alınmaya değer bulurken kararı açıklayıncaya kadar Türkiye’den infazın uygulanmamasını istedi.

12 Ocak 2000’de hükümeti oluşturan 3 partinin liderleri yaptıkları zirve sonunda Öcalan’ın infaz dosyasını AİHM’in kararını açıklamasına kadar Başbakanlıkta bekletilmesi yönünde karar almışlardı.

Öcalan’ın uzun yıllar barındıran komşumuz Suriye’den ayrılmak mecburiyetinde kalmasından, idam kararının verilmesine, hatta daha sonra meydana gelen süreçte kendisiyle doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan haberlerde karşımıza enteresan bir sayı çıkmaktadır.

Günler, aylar, kısacası zaman birimleri, kanun maddeleri, kişi sayıları, il sayıları, ülke sayıları, maddi giderler, büyüklük ölçüleri gibi daha birçok konuda zikredilen sayılar, genellikle 12 veya katlarını oluşturmakta.

PKK ve Apo hakkında 2002 yılının 8. ayanın sonuna kadar basın ve TV’lere yansıyan ve gündeme gelen gelişmelerden tespit edebildiğim aşağıdaki başlıklara bir bakalım;

12 Ekim 1998 “Şam’ın pes ettiği gün”

“...Öcalan’ın sonunu hazırlayan sürecin ilk adımını kendisini barındırıp kollayan Suriye’yi terk etmek zorunda kalışı oluşturdu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 12 Ekim 1998’de Suriye’nin pes edip Türkiye’nin isteklerine boyun eğdiği o günlerin, bugüne dek bilinmeyen öyküsünü anlattı...” (20 Şubat 2000/Milliyet).

Apo’nun Suriye’nin Kamışlı Bölgesinden uçakla havalandığı bildirildi.

12 Kasım 1998; PKK lideri Abdullah Öcalan Rus Havayolları ile 12 Kasım saat 22.00’de İtalya’nın Roma Havaalanına iniş yaptı ve burada gözaltına alındı. Öcalan’ın Libya ya da Sudan’a gitmek isterken Abdullah Sarıkurt adına düzenlenmiş sahte pasaportla yakalandığı açıklandı.

24 Aralık 1998; İtalya Adalet Bakanı Oliviero Diliberto, PKK liderinin Türkiye’ye iadesi davasına bakan Savcı Giovanni Melarba’nın, Apo hakkında yeni bir gözetim tedbiri alınması talebini reddetti. (Yani 12. ayın 24’ünde reddedişin.) (25 Aralık 1998 / Gazeteler)

48 saat “Apo 48 saat istedi” (48, 12’nin 4 katı) (8 Ocak 1999/Gazeteler)

“Roma’ya faturası 120 trilyon lira”

"Komada 66 gün barınan Apo, İtalya’ya tam 600 milyon lirete (120 trilyon lira) mal oldu.” (20 Ocak 1999/Hürriyet)

12 gün “Akbabanın 12 günü”

"...Kenya’da bulunan Öcalan, önceki gece ‘Hollanda’ya gideceğini’ zannederek yola çıktı. Ancak ‘çok gizli’ operasyon sonucu kendisini özel bir uçakla Türk semalarında buldu” (17 Şubat 1999/ Radikal).

Ecevit; ‘’12 gündür değişik kıtalarda, ülkelerde sürdürdüğümüz yoğun ve sessiz bir izleme sonucunda yakalandı” dedi (17 Şubat 1999/Hürriyet).

“12 gün yoğun hazırlık”

‘’Tim, Nairobi’ye gönderilip, uygun an içip beklendi. İşin sonunun geldiği belli olmuştu. Tabii 12 gün, Türkiye’de de hiçbir haber sızdırmadan yoğun hazırlıkla geçti” (19 Şubat 1999/Hürriyet).

Atina’da Abdullah Öcalan fiyaskosunun yarattığı kriz, PKK liderini Kenya’daki evinde 12 gün barındıran Yunanistan Büyükelçisinin raporuyla daha da tırmandı (9 Mart 1999/Milliyet).

“Apo: Avrupa kazıkladı”

“PKK’lı terörist 36 sayfalık hazırlık ifadesinde Türkiye’ye karşı kurulan cephelerle ilgili bilgi vereceğini söyledi” (36, 12’nin 3 katı) (25 Şubat 1999 / Radikal).

60 avukat başvurdu”

“Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan 60 avukat, Apo’yu savunmak için Diyarbakır DGM’ye başvurdu.” (60, 12’nin 5 katı) (25 Şubat 1999/Sabah).

24 Mart 1999

“İlk duruşma gıyabında”

“Ankara 2 No’lu DGM heyeti, Başbakanlık Kriz Merkezi’nin isteği üzerine, İmralı’da hazırlıkların tamamlanması için bir ay daha süre verdi. 24 Mart’taki duruşmayı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın gıyabında Ankara’da yapmayı kararlaştıran heyet, İmralida yapılacak duruşma günü için 24 Nisan’ı düşünüyor.” (20 Mart 1999/Zaman)

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ilk duruşması gıyabında da yapıldı. (25 Mart 1999, Gazeteler)

12 Mayıs 1999

Bir dönem terör örgütü PKK’nın iki numaralı adamı olan Şemdin Sakık, 31 Mayıs’ta İmralı’da başlayacak davada, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan aleyhine tanıklık yapmak için dilekçeyle başvurdu.

12 avukat

Abdullah Öcalan davasına 7 müdahil avukatın sürekli olarak, 5 avukatın dönüşümlü olarak katılacağı, sanık Öcalan’ı ise 12 avukatın savunacağı açıklandı.

12 İl-12 kişi

“Bahtiyar Aydın Tuğgeneral/Ordu, Neşe Altek Öğretmen / Tekirdağ, İmam Boztaş Muhtar / Siirt, Adem Alın Polis / Antalya, Şevki Sever İmam / Diyarbakır, Mesut Uzlu Asteğmen / İzmir, Kürşat Akın Albay / Tunceli, Mehmet Araş Binbaşı / Sivas, Tümay Aktepe Komando Er / Ankara, İdris Aktaş Belediye Başkanı / Van, Selçuk Adalı Polis / İstanbul, Vedat Tetik Jandarma Er / Erzurum ve toprak altında bekleyen 10.525 evladımız daha.” (24 Mart 1999/Star Gazetesi) (Listede 12 ayrı vilayetten 12 ayrı kişi yazılmış. Ayrıca 10.525, 12’nin 877 katının bir fazlasınla denk geliyor.)

12 yıl

“Olağanüstü Hal’in (OHAL) 12.yılı dolayısıyla Bölge Valisi Arslan bir basın toplantısı düzenledi. OHAL, 19 Temmuz 1987 tarihinde uygulamaya girmişti” (20 Mayıs 1999/ Zaman).

(Öcalan, sebep olduğu Olağanüstü Hal uygulamasının I 2. yılında yakalanıyor.)

16 FP 728 Aracın plakası

Öcalan’ı, İmralı’da kaldığı Ceza ve Tutukevi’nden alarak, İlk defa duruşma salonunun bulunduğu bölüme getiren cezaevi nakil aracının plakası, 16 FP 728 idi. (Plakada geçen rakamların ayrı ayrı toplamı 12’nin katlarını vermekte.

16+ 728=744, 12’nin 62 katı. Yine rakamları ayrı ayrı loplarsak 1+6 + 7+2 + 8=24 yapıyor. Bu sayı da 12’nin iki katı)

12 dakikada

İlk duruşmada fotoğrafları çeken Mustafa Abadan’a 12-13 dakika müsaade edilmiş. Bu sürede 530 kare fotoğraf çekilmiş (30 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

12 harfli yıldız

İlk duruşmada yaptığı konuşma ile hafızalarda kalan Davarı Müdahil Hemşire Yıldız Namdar. 12 harfli (30 Mayıs 1999, Gazeteler ve TV’ler) 49 şehit yakını Öcalan duruşması nedeniyle Strasburg’a gitti.

Şehit yakınları arasında astsubay eşi PKK’lı teröristlerce öldürülen ve Öcalan davasının simgesi olan hemşire Yıldız Namdar da bulunuyor (21.11.2000 / Zaman Gazetesi).

“Her gün 108’er kişi”

“Öcalan davasına her gün sırayla 64 u şehit yakını olmak üzere gazeteci, avukat toplam 108 kişi katılacak....” (108, 12’nin 9 katı) “...Duruşmayı her gün şehit yakını olan 38 kişi izleyici, 12 kişi sanık yakını, 12 kişi yerli basın mensubu ve 8 kişide yabancı basın mensubu sıfatıyla takip edecek. Toplam 108 kişilik liste, yoğunluk nedeniyle her gün değişik isimlerden oluşacak...”

“İddianamede neler var ?”

“İddianamede, 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli baskınlarından itibaren terör örgütü PKK’nın 22 Şubat 1999’a kadar 6 bin 36 saldırı ( 6036, 12’nin 503 katı) gerçekleştirdiği, 8257 defa güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiği belirtiliyor. (8257’nin bir eksiği 12’nin 688 katı). Türkiye’nin çeşitli yerlerinde 3071 bombanın patladığı bildirildi.” (3071’e bir ilave edildiği takdirde 12’nin tam 256 katına denk geliyor.) (31 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

30 bin

“Öcalan’dan hayatını kaybeden 30 bin kişinin hesabı sorulacak.” (30 bin, 12’nin 2500 katı) (31.5.1999/Gazeteler)

125’. madde

İddianamenin sonuç bölümünde sanık Öcalan’ın TCK’nın 125. Maddesi'ne göre idam cezasına çarptırılması isteniyor (31 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

168/1. madde

168/1, den yargılansın denildi (168, 12’nin 14 katı) (31 Mayıs 1999).

132 kişilik salonda;

Sanık Öcalan 132 kişilik mahkeme salonun da, üç taraflı şeffaf bir cam kafes içinde yargılandı. (132, 12’nin tam 11 katına denk geliyor. ) (31 Mayıs 1999/Gazeteler)

Davayı Türkiye hariç 24 ülkeden muhabirler takip ediyor (Gazeteler), 36 kişi “Öcalan’ın avukatlarından Kemal Bilgiç dünkü duruşmada 36 kişilik bir liste okuyarak söz konusu kişilerin tanık olarak dinlenmesini istedi. Mahkeme heyeti bu talebi reddetti.” (5 Haziran 1999/ Zaman Gazetesi).

24 celse,

24 duruşma “Müdahil avukatlardan Necdet Küçüktaşkıner, davayla ilgili şu değerlendirmeleri yaptı: Dün akşama kadar altı saatten 24 saat bir çalışma oldu. Yani 24 duruşma olmuş durumda. Yani 24 celse. 24 duruşma normal bir ağır ceza mahkemesinde iki senelik süredir. İki senelik bir zaman sıkıştırılmış bir vaziyette dört güne sığdı.” (5 Haziran 1999, Zaman Gazetesi)

Kenya’da yakalanıp 16 Şubat günü Türkiye’ye getirilen ve tam 288 gündür İmralı Cezaevinde 12 metrekarelik koğuşunda kalan bölücü PKK örgütünün başı Abdullah Öcalan nasıl yaşıyor...” (288, 12’nin 24 katı) ( 5 Aralık 1999/Hürriyet Gazetesi)

“Apo 48. İdamlık”

“Türkiye’de 1984’den bu yana idam uygulanmıyor. Son idam edilen de bir PKK’lı. Öcalan’ın idam kararı kesinleşmesiyle Meclis’in onayını bekleyen idam kararı 48. olacak." (48, 12’nin 4 katı) (13 Temmuz 1999/ Zaman Gazetesi).

“12 idamlık daha var”

TBMM’de onaylanmayı bekleyen idam dosyalarından 5’inde, terörist başı Abdullah Öcalan ile aynı kaderi paylaşacak 12 kişi bulunuyor. (26 Kasım 1999/Hürriyet) 24 Aralık 1999 Yargıtay 9. Ceza Dairesi PKK lideri APO davasının 2. Adamı Şemdin Sakık’ın İdam cezasını onadı. (12. ayın 24’ünde onandı.) (25 Aralık 1999/ Gazeteler)

36. Madde

19 bin 500 dolar Ankara 2 No’lu DGM, Öcalan’ın Kenya’da yakalandığında üzerinde bulunan 19 bin 500 doların PKK’ya ait olduğu anlaşıldığından TCK’nın 36. Maddesi'ne göre zoralımına karar verdi. (5 Şubat 2000) (36, 12’nin 3 katı, 19500, 12’nin 1625 katı)

12 Ocak 2000 “Tarihi zirve”

“12 Ocak Zirvesin'de Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz 7,5 saat süren zirve yaptılar. Zirve sonrası Abdullah Öcalan’ın idam kararına ilişkin dosyanın Meclis’e gönderilmeyip Başbakanlık'ta bekletilmesi yönünde karar alındı.” (13 Ocak 2000/Zaman Gazetesi) 24 Şubat 2000 'Vatana ihanet' suçundan aldığı ölüm cezası Yargıtay tarafından da onanan terörist Abdullah Öcalan'ın avukatları tashihi karar talebiyle iç hukuki süreçteki son başvurularını İstanbul DGM’ye yaptılar.” (25 Şubat 2000/Gazeteler) 12 maddi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, terör örgütü elebaşısının avukatları tarafından Türkiye aleyhine yapıtın başvuruyu bugün görüşecek. Öcalan’ın avukatları, AHİM’ye Türkiye’nin toplam 12 maddeyi ihlal ettiği gerekçesiyle 16 Şubat 1999’da başvuruda bulunmuştu, (21 Kasım 2000/Zaman Gazetesi).

12 bölge 816 kişi

PKK mensuplarının çoğunluğu, evine dönme arzusu içindi Terör örgütü sözde Kuzey Irak’ın Nazdur, Wurmel, Barjuni, Yekmala, Kani Şarki, Ardavel, Nirve, Şhingel, Dolakoga, Zemakow, Doli Balayan ve Kalaki Balayan bölgelerinde barınan 816 teröristle anket yapıldı. (12 bölgede yapılan ankete katılan 816 kişi, I2’nin 68 katma denk geliyor.) (6 Nisan 2001/Hürriyet Gazetesi) 120 saniye İtalyan La Stampa Gazetesi, “Apo’yu kıskıvrak yakalayan Türk komandolar sahnede. Seçkin komandolar, Öcalan’ı 120 saniyede paketleyip Türkiye’ye getirdi. Bu özel timin kartviziti (3 Kasım 2001/Hürriyet). 240. Madde teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın 4 avukatı hakkında dava açıldı.' Müvekkille 11 Öcalan’ın mesajlarını Yeni Gündem Gazetesine fakslayarak görevlerini kötüye kullanmakla suçlanan 4 avukatın TCK. 240. Maddesi uyarınca 3 yıl ağır hapsi istenildi. (1 Aralık 2001/Hürriyet Gazetesi) 1200 korucu şehit terörle mücadelede güvenlik güçlerine yardımcı olmaları için (Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde görevlendirilen korucular, olağanüstü hal (OHAL) uygulamasının daraltılmasıyla, her an alınacakları korkusunu yaşadıklarını söyledi.

Çatışmalarda teröre 1200 şehit veren korucular, “Biz borumuzu ödedik. Şimdi sıra devlette.” dediler (21 Aralık 2001 /Zaman Gazetesi).

“12 anlamlı madde”

Devletin güvenlik birimleri, PKK’ya 12 maddelik anlamlı bir muhtıra verdi. (16 Ocak 2002/Hürriyet Gazetesi) 36 kişi Apo gibi Abdullah Öcalan’la 36 kişi, aynı kadere mahkûm. Meclis’te idam bekleyenlerden 36’sı Öcalan gibi TCK’nın 125. Maddesi gereği idam cezasına çarptırılmış kişilerden oluşuyor. (21 Şubat 2002/Hürriyet Gazetesi) 12 PKK kampı Türkiye’nin Tahran’a verdiği rapora göre, PKK’nın halen İran’da 12 ayrı kampı ve 800 silahlı adamı var. Bu kamplar şunlar: Kandil’de ‘Dole Hacı İbrahim, Doli Meydan, Doli Gode ve Hırbap’, ‘Piranşehir’, ‘Gedar’ Dize’de ‘Dole Tırşini’, Şehidan’da ‘Bedkar, Jerme’, Salmaz’da ‘Kelereş Kaykan’, Hoy’da ‘Kotur’, Makü’de ‘Dambat’. (5.4.2002/Hürriyet) 1.800.000 lira Öcalan’ın günlük yemek bedeli 1 milyon 800 bin lira (27.5.2002/Zaman Gazetesi) (1 milyon 800 bin, 12’nin tam 150 bin katı)

12 yıl sonra serbest!

TBMM Başkanı MHP’li Ömer İzgi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öcalan’ın tekrar yargılanmasını istemesi halinde 12 yıl içerisinde serbest kalabileceği'ni söyledi.(6.8.2002 / A.Vakit Gazetesi)' 12 gün değişik kıtalarda dolaşan, ayın 12’sinde gözaltına alman, yakalandıktan sonra yargılamak üzere o dönemde 1 trilyon 800 milyar liraya ( 12 nin 150 milyar katı) dünya standartlarında mahkeme salonu düzenlenerek 12 metrekarelik bir mekana hapsedilen ve yine ayın 12’sinde hakkındaki idam kararına ilişkin dosyası Meclise gönderilmeyerek Başbakanlık’ta bekletilen Abdullah Öcalan’m, bundan sonraki dönemde de hakkında verilecek kararlarda yine bir 12 sayısı karşımıza çıkar mı? ]sh:43-52

CHP VE‘19’

Gazi Mustafa Kemal Paşa 9 Eylül 1923 yılında Halk Fırkası’nı kurdu. Bu parti İstiklâl mücadelesinin çekirdeğini oluşturan “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri”nin “Cumhuriyet Halk Fırkası” adıyla bir çatı altında toplanması sonucu teşekkül etti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal, partinin de ilk genel başkanı oldu. 1919 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi (4 Eylül), aynı zamanda CHP’nin de ilk kongresi ve ilk filizlenmesi olarak kabul edilmektedir.

Bu sebeple, CHP için “Devlet kuran parti” denilmesinin yanında Cumhuriyet devrimlerine de öncülük etti.

Faaliyetini uzun yıllar ‘Tek Parti’ olarak devam ettirdi. Atatürk’ün bir eseri olduğu için midir bilinmez, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bazı önemli kararları ve günleri ile tarihi dönüm noktalarında 19 sayısı veya katları karşımıza çıkmaktadır.

Bu konuyla ilgili olarak CHP’nin kısaca tarihine bir göz almak yeterli olacaktır.

19 Kasım 1923 Gazi Mustafa Kemal Paşa, Halk Fırkası (Genel Başkan Vekilliği’ni İsmet İnönü’ye devreder.

19 Ekim 1927 Gazi Mustafa Kemal Paşa, bütün malını Cumhuriyet Halk Partisine bırakır.

19 Aralık 1953 CHP’nin yeni genel merkezi Ankara’da törenle açılır.

19 yıl 14 Mayıs 1950’de birbirlerine darılan İsmet İnönü ve Celal Bayar 19 yıl sonra 14 Mayıs 1969’de el sıkarak barışır.

38 yıl 14 Aralık 1953’de 6195 sayılı yasayla CHP arşivine el konulur. 38 yıl sonra 1991 yılında CHP arşivinin ‘Devlet Arşivi’ niteliği taşıdığı kanısına varılır. (6195 bir fazlasıyla 19’un 326 katı). (23.12.2001/Hürriyet Gazetesi)

57 yıl CHP kuruluşundan 57 yıl sonra 12 Eylül 1980 askeri harekâtı ile kapatılır. (19’un 3 katı 57’dir )

CHP’nin kapanmasının ardından ise 12 yıl geçmiştir. 19 Haziran 1992’de TBMM’nin kabul ettiği 3820 Sayılı yasayla CHP yeniden açılır.

Yine aynı ay ve günde yani 9 Eylül 19?2 tarihinde tekrar açılır. O gün yapılan 25. Kurultay’da, Cenel Başkanlığına Atatürk, İnönü ve Ecevit’ten sonra 1338 doğumlu Deniz Baykal seçilir. (1938, 19’un 102 katı)

76 yıl CHP, tam 76 yıl sonra 19 Nisan 1999 günü ilk defa baraja takılarak Meclis dışınla kalır. (19’un 4 katı 76’dır )

19 Nisan sabahı ve CHP

19 Nisan sabahı gazete sayfalarındı, 19 Nisan Genel Seçimlerin’in hemen öncesinde: “CHP’nin geleceği 19 Nisan sabahı ortaya çıkacak skora bakılarak değerlendirilecek.

Baraj geçilemez ise, CHP’de kongreler dönemi başlayabilir. Fikri Sağlar gibi parti içindeki tartışmayı 19 Nisan’a erteleyenlerin gücü Baykal ve ekibinin de karnesini belirleyecek,” yorumları yapıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi, tam 76 yıl sonra 19 Nisan sabahı (1999) ilk defa baraja takılarak Meclis dışında kalır.

Bu konuyu Halim Bahadır, gazetesindeki köşesinde; “…işte Deniz Baykal Atatürk’ün kurduğu partiyi 76 yıl sonra barajın altında bırakma başarısını göstererek, siyasal kariyerine altın bir sayfa ekledi…” diyerek dile getirdi. (22.04.1999/Posta Gazetesi )

19 Mayıs 1999 bu gelişmelerden sonra Deniz Baykal 19 Mayıs öğleden sonra CHP Genel Merkezi’ndeki odasını boşaltarak parti merkezinden ayrıldı. (20 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi)

“19 Ekip Yer Alacak”

CHP’de partinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde Türkiye seferberliği başlatılır. 15 Ağustos’a kadar sürecek olan Türkiye seferberliğinde MYK ve PM üyelerinden 19 ekip yer alır. (29 Temmuz 1999/Zaman Gazetesi)

“CHP’ye de 1,9 trilyon yardım”

Son seçimlerde yüzde 8,71 oy alarak genel ülke barajının altında kalan CHP de, Siyasi Partiler Kanunu’ndaki devlet yardımı için konulan % 7’lik barajı aştığı için 1,9 trilyon yardım alacak. (26 Ekim 2000 / Zaman Gazetesi)

DSP lideri Bülent Ecevit’in hayatında 19’rakamı’nın önemli bir yeri var.

Y.A.Ş KARARLARI VE ’58’

1996 yılında Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık görevini devralmasından sonra ülkemizde enteresan bazı gelişmeler oldu. Bu gelişmeler birçok dedikodu ve endişeyi de beraberinde getirdi. Özellikle bu dönemde 58 ve 59 sayısının içinde geçtiği tartışmalar gündeme gelirken, bu sayının kendisi veya katları da hükümetin icraatlarında yerini alıyordu. Bazen de ülkemizde halkın büyük bir kısmını ilgilendiren bir rakam oluyordu.

O dönemde ve daha sonra ülkemizdeki bu sayı ile bağlantılı gelişmeler nelerdi bir hatırlayalım;

Erbakan’ın Başkanlığı’nda ilk defa toplanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) 29 subayın (58’in yarısı) Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile ilişiğinin kesilmesini kararlaştırdı. (04.08.1996)

Ardından 1997 yılma girmeye 58 gün kala 3 Kasım 1996’da Başbakan’ın “fasafiso” diye isimlendirdiği meşhur Susurluk kazası meydana geldi.Ülkede bu kazanın tartışmaları sürerken Aralık ayında ikinci defa Başbakan Erbakan başkanlığında toplanan YAŞ, bu defa 29’un iki katı olan toplam 58 kişinin (28’i subay ve 30 astsubay olmak üzere) irticai faaliyette bulunduğu gerekçesiyle TSK ile ilişiğini kesti. (10.12.1996) Bu arada bazı medya organları, askerlikle ilişiği kesilenleri, Fethullah Gülen bu sözde taraflılık var ile irtibatlı göstermeye çalıştılar.

Susurluk kazası sonrası çeşitli karanlık mihrakların, gerçeklerin saptırılması ve başka emellerini gerçekleştirebilmesi için fırsattan istifade, yaptıkları manipülasyonlar da dikkati çekti. Cumhurbaşkanının başkanlığında Başbakan Erbakan ve siyasi parti liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Liderler Zirvesi’nde, (26 Aralık 1996) MİT tarafından hazırlandığı ve Başbakan tarafından okunduğu ileri sürülen Susurluk listesinde’, Fethullah Gülen’in isminin de bulunduğu iddia edildi.

Bu iddianın bazı basın organlarında yer almasından sonra liderlerden Cumhurbaşkanı Süleyman Demire!; “Susurluk hadisesi ile ilgili Çankaya’da yapılan toplantıda Fethullah Gülen’in adı geçmemiştir. Söz konusu dahi olmamıştır.” (4 Ocak 1997/Yeniyüzyıl Gazetesi)

ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz; “MİT tarafından hazırlanan 58 kişilik listede Fethullah Gülen’in isminin yer aldığı iddiası şaşkınlık ve üzüntü vericidir. Herhalde Türkiye’deki kanunsuz işlere en son adı karıştırılabilecek kişi Fethullah Gülen’dir.” (28 Aralık 1996/Yenişafak Gazetesi)

DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit; “Çok üzüldüm hayret ettim, ama Fethullah Gülen’in üzülmemesini dilerim. Çünkü böyle bir iddiayı Türkiye’de aklı başında hiç kimse ciddiye almayacaktır. Sayı önce 58 kişiydi nasıl olduysa bu sayı dışarıda 59’a çıkmış. Fakat kaça çıkarsa çıksın bunda onun yeri olmayacaktır.” (28 Aralık 1996/Zaman Gazetesi) demişlerdi.

Zirveye katılan liderlerin “58 isim var” yönündeki net ifadesi bilinirken ve basında yer alırken TV’lerden Kanal D’nin sayıyı 59 vermesi (26.12.1996 Akşam ve gece haberleri) ve Fethullah Gülen’in ismini söylemesi anlamlı bulundu ve bugüne kadar da konu açıklığa kavuşmadı.

Aralık ayının son haftasında alevlenen tartışmalara Zaman Gazetesi 1 Ocak’ta büyük puntolarla “Liste kimin” diyerek olaya çok ciddi ve geniş bir şekilde tepki gösterdi. Yani Susurluk kazasından 59 gün sonra. Yaptığımız araştırmalardan öğrendiğimize göre Gülen, Kasım 1938 doğumlu. Yani tartışmaların başladığı Kasım ayında 58 yaşını tamamlamış, 59 yaşına girmiş oluyor. Acaba Gülen’i 58’lerin içine sokmak istedikleri halde 59’una girmesi, adeta sayıların dahi yalanlaması mı idi?..

59. gün 28 Şubat

Ülke, 1997 yılına daha önce de bahsettiğimiz gibi Susurluk listesi ve Refahyol hükümeti icraatlarıyla ilgili tartışmalarla girerken, tam 59 gün sonra, yani 28 Şubat’ta tarihinin en uzun MGK toplantısı yaptı. MİT ve TSK tarafından hazırlanan raporlar görüşüldü. Refahyol Hükümetinin de icraatlarının ele alındığı toplantı sonrasında alınan kararlardan 18 maddesi basında yayınlandı. Başbakan Erbakan, MGK bildirisini ancak üç gün sonra imzaladı. Refahyol hükümeti ülkedeki tartışmalara ve üzerindeki baskılara daha fazla dayanamaz ve görevi Başbakan Mesut Yılmaz’a devretmek mecburiyetinde kaldı. Bu defa Başbakan Mesut Yılmaz Başkanlığında toplanan YAŞ toplantısında, 59 kişinin askerlikle ilişikleri kesilmesine karar verildi. (12 Aralık 1997) Aradan 55. ve 56. hükümetler geçtikten sonra 57. Hükümet döneminde Başbakan Ecevit’in Başbakanlığında alınan YAŞ kararları ile disiplinsizlikleri sebebiyle yine 58 kişinin askeriyeyle ilişiği kesildi. (6.8.1999)

58 veya katlan gündemde

19 rakamının üç katının bir fazlası 58 sayısı, bir süre ortalarda görünmedi. Ama 1999 ve 2000 yılında tekrar gazete manşetlerinde ve gündemde önümüze, bir başka yönüyle almaya başladı.

Harun 58 kilo’da Avrupa Şampiyonu

.Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası finalinde, rakibi Michel Liuzzi yenen 58 kilo güreşçimiz Harun Doğan, şeref kürsüsüne çıkarak İstiklal Marşımızı bütün Avrupa’ya dinletti. (19.04.1999)

“Af cezaevlerini boşaltacak”

“58 bin kişi çıkacak”

Koalisyon ortakları arasında tartışmaya açılan af ve ceza indirimi getiren taslak, cezaevlerinde yatan toplam 69 bin 339 tutuklu ve hükümlünün yaklaşık 58 binini kapsıyor. (4.08.1999/ Zaman Gazetesi)

Kadınlarda 58, Erkeklerde 60 yaş sının yasalaştı.

Sosyal Güvenlik sisteminde değişiklik yapan tasarı yasalaşarak TBMM Genel Kurulu, kamuoyunda büyük tartışma yaratan Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısını uzun süren bir görüşme süreci sonunda kabul etti. Yasayla yeni işe başlayan kadınlar 58, erkekler ise 60 yaşında emekli olabilecek. (2 5.08.1999/Gazeteler )

“Yüzde 5,8 geriledik”

DİE; yılın ikinci üç aylık döneminde büyüme hızını da yüzde eksi 3,4 olarak açıkladı. İlk altı aydaki gerileme ise yüzde 5,8 oldu. (1.09.1999/ Zaman Gazetesi)

“5,8 Geçmiş olsun”

7,4 büyüklüğündeki ilk depremden sonra meydana geldi 5,8 lik şiddetli artçı, şok yarattı. (14.09.1999/ Hürriyet Gazetesi)

“5,8 Şeytanı”

Birkaç gündür kendisinden haber alınamayan 19 yaşındaki Şehriban Coşkunfırat’ı 5,8 şiddetindeki depremin ardından şeytan kurban istedi diyerek Ortaköy mezarlığındı sevgilisi Engin Arslan ve Ömer Çelik ile birlikte vahşice öldürdüklerini itiraf eden Zinnur Gülşah Dinçer ifadesinde, …Ertesi gün 13 Eylül’dü. İstanbul’da 5,8 şiddetinde deprem oldu. Engin; “Hepimiz öleceğiz. Bana mesaj geldi. Şeytana kurban vermemiz gerekiyor” dedi. Bu mesajı ben’de aldığımı söyledim. Daha sonra öldürdük.

Aynı gün ise Adana’dan gelen haber Satanizm anlayışının ne kadar yaygınlaştığı gün yüzüne çıkardı. (21.09.1999/ Hürriyet Gazetesi)

58 kilo güreşçimiz Dünya Şampiyonu

34. Dünya Güreş Şampiyonasının final gününde, İranlı rakibini 31 yenen 58 kilo güreşçimiz Harun Doğan, şeref kürsüsünün en üst basamağına çıkarak İstiklal Marşımızı bütün dünyaya dinletti. Türkiye 1 altın ve 2 bronz madalya kazanarak 4.sırada kaldı. (12.10.1999)

“Faize günde 58,7 trilyon” (4.1.2000/ Zaman Gazetesi)

“Vatandaşa artçı şok. 5.8” (4.2.2000 / Güneş gazetesi)

“Standbay’lı ilk antlaşma can yaktı. Enflasyon 5.8” (4.2.2000/ Zaman Gazetesi)

“İlk hac kafilesi önümüzdeki Çarşamba günü çıkıyor.”

“Yaş ortalaması 58”

“Hac Dairesi Başkanı Kurt: Hacca hazırız. Hacı adaylarımızın yaş ortalaması ise 58. Daha genç hacca gidelim.” dedi. (14.2.2000/Zaman Gazetesi)

“Resmi Gazetenin yıllık abone fiyatına yüzde 58 zam yaptı ” (28.02.2000/Zaman) Bolvadin’de 5,8’lik deprem”

Afyon’un Bolvadin ilçesinde meydana gelen 5.8’lik deprem yine can aldı. Konya’nın Akşehir ilçesine bağlı Yaşarlar Köyü camiinin minaresinin yıkılması sonucu meydana gelen yangında teravih namazı kılan cemaatten 5 kişi yanarak can verdi. (17.12.2000/Gazeteler)

19’un üç katının bir fazlası olan 58 sayısı bir dönem yüzünü böyle gösterdi.] sh: 80-85

GATES’İN ASCII DEĞERİ

Araştırmacı-yazar Aydoğan Vatandaş ‘Kıyametin Gizli Tarihi’ kitabında 666 sayısı ile ilgili bazı ilginç tespitler aktarır:

“Kitabı Mukaddes’in Esinlemeler bölümünde Şeytan ile ilgili bilgiler verilirken Şeytanın sayısının 666 olduğu belirtilerek insanlar uyarılır. Hıristiyanlar söz konusu ayetlerden yola çıkarak bazı araştırmalara girişmiş, dünya politikalarını etkileyen bazı önemli şahsiyetlerin isimlerinin rakamsa! karşılığının 666’yı verdiği ortaya çıkmıştır. Buna göre Hitlerin yanısıra Napolyon ve Stalin’in rakamsal karşılığı da 666’dır. Daha da şaşırtıcı olan ise Microsoft İmparatorluğunun sahibi olan William Henry Gates’in rakamsal karşılığının da 666 olmasıdır.”Bilindiği gibi İslam’dan çok önceki devirlerde harflere rakam değeri verilmiş. Bu yöntem kullanılarak Arap, Fars ve Türk Edebiyatında hâdiselerin tarihlerinin yazıldığı, olayların kaydedildiği de bilinmektedir. Ebced veya cifir diye isimlendirdiğimiz bu yönteme benzer şekilde bilgisayarda da her bir karakterin bir ASCII değeri vardır. 1998 yılı sonu itibariyle 80 milyar doları aşan kişisel serveti ile dünyanın en zengin adamı olarak bilinen Microsoft’un patronu Bill Gates, hakkında gazeteci-yazar ‘Murat Birsel’in İzlenimleri’ köşesinde; “Bili Gates’in Şeytani İşleri”başlıklı yazısında: Bilgisayar dünyasının en güçlü isimlerinden Bili Gates’te şeytan tüyü var mı? Var galiba, ama bulmak için de bilgisayarcı gibi bakmak lazım. Bili Gates’in gerçek ismi, ‘William Henry Gates III’. Şu anda Bili Gates III diye biliniyor (Yani ismin üçüncü kuşağı). Bu ismi oluşturan karakterleri ASCII değerlerine dönüştürüp ekliyorsunuz… B (66) + I (73) + L (76) + L (76) + G (71) + A (65) + T (84) + E (69) + S (83) + 3= 666. Yani Hıristiyanlar için şeytanın rakamı. Yok artık daha neler, dediniz… Ben size daha neler var göstereyim. Bili Gates’in eserlerine bakın… Meselâ; MSDOS 6.21 ASCII olarak açalım: 77 + 83 + 45 + 68 + 79 + 83 + 32 + 54 + 46 + 50 + 49 = 666. Hadi gelin bir de şuna bakın WINDOWS 95: 87 + 73 + 78 + 68 + 79 + 87 + 83 + 57 + 53 + 1=666! Tesadüfüm mü, diye soruyor.] sh: 100-101

Kaynak: Mustafa YAKUTCAN, Tanrı Zar Atmaz ,Karakutu Yayınları, 1 .Baskı 2002 Kasım İstanbul