HATIRLADIĞIM HÂDİSELERDEN BİR KISIM–Mahir İZ


Medine-i Münevvere kumandanı Şeyhü’l-Harem Osman Paşa idi. Birkaç oğlundan sâdece mektep arkadaşım olan Hamza Osman’ı tanırdım ki bilâhare mebus da oldu. Hicaz Valisi Râtib Paşa idi. Medîne-i Münevvere’de ondokuz ay kaldık. 1908 Meşrutiyet İnkılâbı biz orada iken vuku buldu; şenlikler yapıldı. Tebdil-i saltanat vâki oldu; yine donanmalar oldu. Kanun-ı Esasi ilân edildi; yine şehrâyin [şenlik; büyük hâkimiyet ve kuvvete âit sevinç, donanma. ] yapıldı. Hicaz demiryolu Şam’dan Medine’ye geldi; yine ilân-ı sürür ve şâdmânî edildi..

Meşrutiyetten sonra orada bulunan bir Hamidiye Alayı maaşların verilmemesinden dolayı isyan etti. Harem-i Şerîf’i bastılar, kapılarını kapayıp birer nöbetçi diktiler. Cuma günü bile istediklerini içeri alıp, istemediklerini geri çevirdiler. Hattâ bu münasebetle ulemâ arasında «cumanın sıhhati» hakkında münâkaşalar yapıldı. Bir kısmı «İzn-i âm [Herkese müsaadeli olan. * Ist: Cum'a namazı kılınan cami kapısının kayıtsız şartsız her müslümana açık olması] olmadığı için cuma namazı sahîh değildir.» dedi; bir kısmı da «Bâğînin [isteyen; âsî, zâlim, yoldan sapmış isyan etmiş, meşru idâreye başkaldıran. ] hareketi izn-i âmmı haleldar etmez.» dedi. Bu münâkaşaları ben yakından takip ettim.

O zaman Medine-i Münevvere’de ulemâ arasında en âlim zât Şafiî Müftîsi Seyyid Ahmed Berzencî Efendi idi. Mahmudiye Medresesi Müderrisi ise ileri âlimlerden sayılırdı. Her sabah, vazife başlamadan babamın etrafında toplanarak bazı eserler okurlardı. Nâib Osman Efendi, [Mekke ve Medine Kadısı'ndan başka «Kadı Muavini* mâhiyetinde bir de «Nâib» vardı.]  Mahmudiye Müderrisi, benim hocam ve ismini hatırlayamadığım bir zât daha Buhar-i Şerif ve Edebu’l-Kadî’yi müzakere ederlerdi. Kitabî olarak en fasîh Arapça muhavereyi Medine’ye pazara gelen kabîle şeyhleri yapardı; onları birbirleriyle konuşurken zevkle dinlendim. Konuşmaları, Medine halkının konuşmasına hiç benzemezdi; insan adeta iki âlimin bir kitap okuduğunu zannederdi.

Medine’nin hususiyetlerinden biri de, İslâm diyarından gelen mücavirlerden çoğunun bir iş tutarak oraya yerleşmiş olması, aşk-ı Resûl ile mücâvir olan bazı kimselerin, sabah namazlarını haber vermek üzere şafiî vaktinde sokaklarda yüksek sesle “ent’el-hâdi ent’el-hak, yâ Hak” diye zikretmeleridir. Bir de beni çok heyecana sevkeden şey, hacc zamanı cuma hutbeleri idi. Harem-i Şerifin yirmi yedi hatibi vardı. Bunlardan Sâkıb ve Hammad Efendiler heyecanlı hatiplerdi. Hele Sâkıb Efendi’nin, hutbelerinde Hadîs-i Şerif okuyacağı zaman:

لقد ورد في الخبر عن النبي الصادق الابر

dedikten sonra parmağı ile Ravza-i Mutahhara’yı işâret ederek

صاحب هذا القبر صلى الله تعلى عليه و سلم وهو في قبره حى انه قال

(BU KABRİN SAHİBİ SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYHİ VESELLEM, O KABRİNDE HALİ HAZIRDA DİRİDİR, VE BUYURDU Kİ..”

dediği an, iğne atılsa yere düşmeyecek derecede kalabalık olan Harem’de çığlıklarla kendinden geçenlerin husule getirdiği heyecan, ayrıca bir zevk-i manevî idi.

Diğer zamanlarda olduğu gibi, Ramazan-ı Şerifte de «Ayn-ı Zerka» denilen buz gibi latîf suyun sakalarla halka dağıtılması Vakf’ın en aziz bir ikrâmı idi. Medine-i Münevverde hiç unutamadığım iki sîmâ Şafiî Müftîsi ile Farisî hocam İsâ Ruhî Efendi merhumlardır. Biz orada iken, Şehremini Rıdvan Paşa vak’asından dolayı nefyedilen Bedirhânîler ile büyük mücahit Şeyh Şâmil’in oğlu Kâmil Paşa âilesi de orada bulunuyordu. 1937 senesinde Nişantaşı Erkek Orta Mektebini, Maârifin kiraladığı Kâmil Paşa Konağında açmış ve o vesile ile kendisiyle ilk defa müşerref olmuştum. Sonraları mahdûmu Said Bey’le de görüştüm. Büyük hemşirem Bihîn Hanım da, merhumun kerimeleri Naciye Hanım’la tanışırlardı.

Medine-i Münevvere’de ondört çeşit hurma saydılar. Medine’de «hurma» denilince yerliler gülerler; «hurma» kelimesi telâffuzu itibariyle Arabistan’da «kadın» demektir. Hurma’ya yaş ise «rutab», kuru ise «temr» demek lâzımdır. En çok hoşuma giden, «Çelebi hurması» dedikleri büyük ve pek latif hurmaydı. Bir de çekirdeksiz üzüm gibi, çekirdeksiz bir hurma olurdu ki, ayrı bir nefâseti ve tadı vardır. Bir de dönüşte yolluk olarak aldığımız tahin helvası kadar lezzetli helvayı başka yerde yememiş olduğumu hatırlarım.

Harem-i Şerîf’te sabah namazının husûsiyeti vardır. Şafiîlerce en erken vakitte kılmak daha faziletlidir. Bu sebeple, onlar kendi mihraplarında cemaatle herkesten önce edâ ederler, sonra Malikîler, nihayet daha büyük bir cemaatle Hanefîler kılarlardı.

Ben sabah namazına gelebildiğim zamanlar her üç imama farza niyetle iktidâ ederdim ve bundan çok büyük zevk alırdım. Tabiî bu üç namazdan ikisi nâfile olurdu. Bir de Harem-i Şerîf an’anesi vardı ki, Mescid-i Saadet’e girilince Ravza-i Mutahhara’ya teveccühle Salât ü Selâm getirilir, erbâb-ı takvâ iki rekât «Tahiyyetü’l-mescid» kılarlardı. Bu namaz ‘Câmii selâmlama namazı’ demekti.

İkindi ile akşam arası bir Mısırlı Hâfız «Bâb’ür-Rahme»de mukabele okurdu. Bu, vakfın vazifelisidir. Mısır tilâvetleri arasında merhum Şeyh Rıf’at müstesnâ, onun kadar güzel okuyana rastlamadım. Sh: 40-42

İSPRİTİZMA CELSELERİ

Birinci Cihan Harbinin son seneleriydi. O zaman Ankara’da Hukuk Mahkemesi âzâsından Avni Efendi adında bir zât vardı. Medresede okuduktan sonra Hukuk Fakültesi’ne ve Fen Fakültesi Tabiiyye şûbesine de devam etmişti. Kendisi Kırşehir’in Mucur kazasından olup, fevkalâde kuvvetli bir medyum idi. Her gece Vâli’nin, Kadı’nın ve muhtelif kimselerin evlerinde yapılan ispritizma [Ruhun ölmediğine inanan, gereğinde ölülerin ruhlarıyla ilişki kurulabileceğini ileri süren inanış, ruh çağırma:] tecrübelerinde medyum olurdu. Bir gece de biz ricâ ettik, kabul etti. O gece arkadaşlarımızın hemen çoğu o toplantıda bulundu. Bir de buna hiç inanmayan, yukarıda kendisinden bahsettiğim Mısırlı Abdülhakîm Fehmi Bey arkadaşımız o mecliste bulunuyordu ve hiç inanmadığı için, herkesin parmaklarını koyduğu büyük ve ağır bir yemek masası üzerine bütün kuvvetiyle, fakat hissettirmeyerek koluyla basıyordu.

Medyum: «Ey ruh! Geldiysen masanın ayağını kaldır ve vur» dedi. Masanın ayağı kalktı, bir defa vurdu. Abdülhakîm Efendi bir kere daha vurmasını rica etti. Medyum: «Ey ruh! Uç kere vur» dedi. Masanın ayağı üç defa kalkıp yere inince Mısırlı arkadaş: «Allah Allah! Efendi, yâ Allah!» diyerek şaşırıp kaldı. Ben kâtiplik ediyordum. Arkadaşlardan felsefe hocası Çorumlu Abdurahman Dursun Bey, Kabakçı Mustafa veya Patrona Halil gibi ihtilâlcileri çağırdı. Bu Abdurrahman Bey vaktiyle medresede okumuş, sonra Yüksek Muallim Mektebi’ne girmiş ve felsefe kısmından şahâdetnâme almış, medresede edindiği kanaatlerini değiştirmiş, kendisine göre bir ateist olmuştu.

Öteki arkadaşlar da bazı şeyler sordular; hepsine cevap vermiyordu. Ben de Nâmık Kemâl’in rûhunu istedim, dâvet edildi. Eski edebiyat ile yeni edebiyat arasındaki farkı ve bu husustaki düşüncelerini sordum. Sarı kâğıtlı müsvedde defterinin üçte ikisi verdiği cevapla dolmuştu ve tam kendi üslûp ve ifadesiydi. Ne yazık ki defterimi sonradan kaybettim; o sözleri şimdi buraya aynen geçirmek isterdim.

«Fuzülî’yi çağıralım ve zamana uygun bir beyit söylemesini kendisinden rica edelim» dediler. Mütârekenin ilk yılı idi. Hiç unutmam, çünkü çok tekrar ettim, aynen hatırımdadır. Şu beyti söyledi:

Mü’minlerin başı yok,
Dayanacak taşı yok.

Herkesi bir hayret istilâ etti. Abdülhakîm Efendi’ye anlattık, o da şaşırdı.

Medyum Avni Efendi ile bir gece de Âşir Molla’mn evinde toplandık. Orada Ankara eşrâfından Taşhan sahibi Ziya Bey ve mektebimizin Arapça hocası Trabzon Müftîsi Cûdî Efendi de vardı. Masanın etrafına toplandılar, medyum bir iki defa:

«Ey ruh! Geldinse haber ver» der demez, masanın ayağı vurdu. «Adın ne?», «Şükrü», «Nerelisin?», Ankaralı», «Hangi mahalleden?», «Telüce», «Ne iş yaparsın?», «Ayakkabıcıyım», Ne zaman öldün?», «Kırkyedi sene evvel» «İçimizde Ankaralı tanınmış bir kimse var mı?», «Var», «Babasının adı ne?», «Hacı Süleyman» dedi.

Bütün Ankaralılar ve biz donduk kaldık, zirâ Taşhan sahibi Ziya Bey’in babasının ismi Hacı Süleyman idi. Biz bilmediğimiz için mahallenin yerini sorduk. Telüce mahallesi, lisenin karşısında ve Ankara Hastahanesi’nin karşı cephesindeki tepede imiş. Sorulacak başka bir şey olmadığı için, başkaları çağrıldı. Herkese seviyesine göre cevaplar verildi.

O gece ben, yanımda oturan Cûdî Efendi’ye kendi kanaatimi söyledim. Dedim ki: «Ben bu gelen kuvvetin ruh olduğuna inanmıyorum; çünkü ruh, cesedinin yanında veya mele-i a’lâdadır. Herkesin emriyle hareket etmez ve ona râm olmaz. Akıl buna mânî olduğu gibi, nakilden de uygun bir hüküm bulunamaz. Bu olsa olsa cin taifesidir? Eskiden de biliriz, cinci hocalar vardı. Bunlar bir kısım cinn’i kendilerine râm etmişlerdi. Yıllarca herkes bu hususta birçok menâkıp dinlemiştir. Esâsen cin tâifesinin vücûdu Kur’ân ile sâbittir.» Cûdî Efendi bu sözlerimi tasdik etti ve «Medyuma bir sual tevcih edelim» dedi. «Malûmdur ki, Hazret-i Ali’nin kabrinin nerede olduğu târihen sâbit değildir, kimse bilmez, ancak makamı vardır. Bunu soralım» dedi, sorduk. Gelen kimdi bilemiyorum, fakat müphem bir cevap verdi. Cümlenin bir sıfatı da hatırımda değildir: «İnsan» olan mı, «kâmil» olan mı, hâsılı, faziletli bir sıfat kullanarak dedi ki:

«… olan yerde yatmaz.»

Fakat en mühim cevaplar, o zaman Ankara vâlisi olan akrabamızdan Azmi (Savut) Bey’in büyük dâmâdı Bâb-ı Ali Evrak Müdîri Hacı Nûri Bey’in cep defterindeydi, herhâlde evlâdına intikâl etmiştir. Bize okuduğu bazı parçalar vardı ki, hakîkaten,

O büyük adamlara yakışır ifâdelerdir. Sh: 81-82

**

SÂRÂ HANIM VE İSPİRTİZMA

Beykoz Orta Okulu’nda Kandilli Lisesi mezûnlarından matematik yardımcı öğretmeni bir Sârâ Hanım vardı. Bu, Medineli Hacı Osman Efendi’ye mensûp, yaşına göre çok ağırbaşlı (20 yaşlarında) bir hanım kızdı. Arkadaşları ile birlikte dersler bitip, talebe dağıldıktan sonra muallim odasında ispritizma tecrübeleri yapardı. Sârâ Hanım kuvvetli bir medyum idi. Bir gün tesadüfen odaya girdim. Gülüşmeye başladılar: «Sizin her cuma akşamı nereye gittiğinizi artık öğrendik. Tozkoparan’a gidiyorsunuz.» dediler. Halbuki ben Zeyrek’e Fil Yokuşuna gidiyordum. «Bulamadınız» dedim. «Bir gün bulacağız» dediler. Ve gözümün önünde devam ettiler. Baktım bir fincan, yuvarlak bir kâğıda harfler yazılı, fincan ortada, masa başındakiler parmaklarını fincanın üstüne koyuyorlar ve fincan hareket ederek harfleri dolaşıyor ve derhal cümle peydâ oluyordu. Halbuki bizim yukarıda bahsettiğimiz Mucurlu Hâkim Hüseyin Avni Efendi’nin idâresindeki ispirtizma tecrübeleri çok zordu. Ve saatlerce devam ediyordu. Bu o kadar kolaydı ki hiç zaman kaybedilmiyordu. Çünkü fincan hemen sür’atle harflerin üzerinde dolaşıyor, cümleler meydana çıkıyordu.

«Benim de sorularım var.» dedim. «Siz de istediğinizi sorun.» dediler. İstiklâl Marşı‘nın mübdii ve Safahat şâiri Akif Bey iki ay evvel vefat etmiş ve vefatını bir gün sonra sınıfta haber almış, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Onun teessürü devam etmekteydi. «Mehmed Akif Bey’in rûhunu çağıralım» dedim. Geldi. Ben de şunu sordum: «Aziz Ustâdım! Haber alamadığım için son teşyi’ vazifesini yapamadım. Bana kırılmış olmanızdan şüphe ediyorum.» Derhal cevap verdi: «Şüphene kırıldım.» Bu söz üzerine o kadar irkildim ki, kendimden geçtim. Çünki Akif Bey, sözü hep böyle veciz bir tarzda söylerdi. Demek istiyordu ki: «Ben seni tanımaz mıyım, kırılmış olmamdan nasıl şüphe ediyorsun? Ben darılsam, işte bu şüphene darılırım.»

Babanzâde Nâim Bey’i dâvet ettik. Fakat onunla yaptığımız muhavere hatırımda kalmadı. Maksadım, o ilim ve fazlıyla, kayınpederi Fatih Türbedârı Âmiş Efendi’den, ümmî fakat Hakk’tan mevhûp irfân ve kemâlâtıyla, kendisini tanıyanlarca söylenen keşifleri ile bilinen o ârif zâttan, mânevi yönden istifâde şeklini öğrenmekti. Reisül ulemâ â’yândan Ayasofya kürsü vâizi Manastırlı İsmâil Hakkı Efendi’yi dâvet etmelerini istedim. Hazret geldi. «Rahat mısınız, muazzep misiniz?» diye sordum. «Muazzebim» diye cevap verdi. «Neden?» dedim. «Kaal ilmine bakmışız, hâl ilmini anlamamışız.» dedi. Tasavvufa büsbütün arka çeviren ulemâ-yı âlâmdan olduğuna hükmettim. Müşârünileyh, Ayasofya’da kürsüden inerken düşmüş, ayağı kırılmıştı. Meslektaşları ve muhâlifleri arasında «İttihatçılara boyun eğdiği için Allah câmide dersini verdi.» denmişti. Sh. 325-326

Manastırlı, Meşrûtiyetten evvel din âlimlerinin «Ulemâ-yı Sitte» dedikleri altı otoriteden biri idi. Diğerleri Tikveşli Yusuf Efendi, Tokadî Şâkir Efendi, Evkaf Müfettişi ve Hukuk Fakültesi Ahkâm-ı Arazî muallimi Hüseyin Hüsnü Efendi (bilâhare Şeyhülislâm), Mecelle şârihi ve fakültede müderris Atıf Bey, Mısır Kadısı Yahya Reşid Efendi olup, bu zevât, İlmiye mesleğinin benâm âlimlerindendi.

ÖLDÜKTEN SONRA EVLİYÂNIN TASARRUFU VE TEMESSÜL

Şeriat erbâbı ölümden sonra evliyâdan tasarrufu reddeder. Birçok asırlarda ölüye isnat edilerek, şâyi olan rivâyetler merhûma olan muhabbet ve râbıtanın eseridir. Hayât-ı bâkîye intikal etmiş olan bütün canlılar fânî hayattan artık el etek çekmişlerdir. Müdâhaleleri aklen de muhaldir. Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk, Peygamber Efendimiz için «Sen de öleceksin, onlar da muhakkak öleceklerdir» meâlindeki âyet-i kerîme’de sarahaten beyan buyurmuştur. İkinci hayat artık mahşerdedir. Fakat tevâtür derecesinde bazı vak’alar işitilmiş, görülmüş ve yazılmıştır. Bunlar için o zaman ancak aklî bir yol vardır. Varlıkları Kur’ân-ı Kerim ile sâbit, ecsâm-ı latîfe’den olan cinlerin, o büyük zevâta olan rabıtalarının bir cilvesi dersek, zannederim hiçbir zelleye düşmüş olmayız.

Cinlerin vücûdu ayrıca Huddâm sahipleri ve ispritizma ile sabittir. Birçok âsâr sâhibi meşhur müdekkik âlim İsmâil Ertuğrul Fennî Bey’in de ispirtizma husûsunda bu fikirde olduğunu Edhem Feyzi Gözaydın Bey’in bana getirdiği onun bu hususta yazdığı küçük bir kitaptan öğrendim.

Bu münâsebetle söyleyelim ki, «tevessül» de meşru değildir. Peygamberler dâhil, geçmiş bütün fazl u kemal erbâbı, büyük takvâ sâhipleri, keşif ve kerâmet ehli hürmet ve tevkîr ile yâd edilmeye lâyıktır. Haklarında hiçbir hürmetsizlik gösterilmemelidir. Hayır ile yâd edilmeleri Peygamber Efendimiz’in emridir. Onlara karşı yapılacak en büyük vazife ruhlarına «Fâtiha» okumaktır. Bunun dışındaki bağlantılar kime karşı olursa olsun şirk-i hafîdir.

Biz ancak hayatta bulunan erbâb-ı kemâl’den istifâde yolunu aramalıyız. Çünkü onların vazifeleri tebliğden ibarettir?

Bir kere düşünelim: Herkes kendi şeyhine bu irtibâtı öldükten sonra devam ettirirse, asırlar geçtikçe her yerde yüzlerce binlerce ilâhlaştırılmış putlar peyda olacak, ortada ne Hâtemü’l-Enbiyâ, ne de Vahdâniyet-i İlâhiye mefhûmu kalacaktır. İmânını korumak isteyenler, âhirete intikal etmiş olan zevât eser bırakmışsa ve içindeki yazılar nasslara aykırı değilse, ancak onları okuyup fikren istifâde etmeye bakmalıdırlar.

Birçok meşâyihin eserlerini önüne gelen şerh etmeye kalktığından ve bunlar tasavvuf ve usûl-i fıkhı bilmediklerinden imânı sakatlayacak hatalara düşmüşlerdir. Bunları iyi niyetle yapılan şerhler için söylüyorum. Yoksa Batinîlerin bu dini kökünden yıkmak için uydurdukları sözlerin, yazılan kitapların hadd ü hesâbı yoktur. En güzel delîl olarak İlmî ve târihî bir misal verelim:

Bir gün ben bu husustaki fikirlerimi söylediğim zaman Bağlarbaşı’nda bize gelmiş olan Edebiyat Muallimlerinden Sıdkı Karababa Bey, Lugat-ı Tarihiye ve Coğrafiye müellifi Ahmed Rif’at Bey’in eserinden bahsetti; ricam üzerine o eserden bana istinsah ederek getirdi.”

Hülâsaten arzedelim: Aslı beşinci cildin 180-181. sahifelerinde, meşhur Tabakât sahibi Abdülvahhab Şa’rânî, Futûhât-ı Mekkiye’yi (Levâmi’ül-Envar’il-Kudsiyye)  adıyla hülâsa etmiş, daha sonra onu da özetleyerek El-Kibrîtü’lAhmer         unvânı ile bir eser daha vücuda getirmiştir. İmam Şa’rânî der ki: Futûhât’ı ihtisar ettiğim, (yâni kısalttığım) sıralarda «Ehl-i sünnet ve’l-cemaat» itikadına uymayan bazı yazıları gördüm ve durakladım. Kitabımdan çıkarmak istedim. Fakat tereddütten kendimi kurtaramadım. Nihayet bir gün Mısır’ın tanınmış âlimlerinden Seyyid Ebü’t-Tabîbü’l-Medenî ile karşılaştım ve bu tereddüdümü söyledim. Kendileri hemen cebinden bir kitap çıkardı. Bu eser, Konya’da Muhyiddin-i Arabi’nin el yazısı ile yazılmış olan nüshadan kopye edilmişti. Esere baktım. Kitabımdan çıkarmak istediğim cümlelerin hiçbirini orada göremedim. O vakit anladım ki, Mısır’da elden ele dolaşan Fütûhât-ı Mekkiyye nüshalarının hepsi Şeyh Muhyiddin-i Arabi’nin ehl-i sünnet inancına muhalif olduğunu göstermek ve kendisini halkın nazarından düşürmek için yazılmıştır; birtakım iftiralarla dolu nüshalardır. Nasıl ki kendilerinin Füsûsü’l-Hikem ve diğer nüshalarının da böyle karıştırılmış olduğu esefle görülmüştür.

İtikat ve amelleri sapık olan birçok kimseler, yalnız Şeyh Muhyiddin-i Arabî’yi değil, birçok tanınmış tasavvuf erbâbının manzûm, mensur eserlerini de bu sûretle ifsât etmişlerdir. Gayeleri yalnız o zâtları halkın nazarından düşürmek değil, İslâm akaidini bozup dinî ihtilâle sebep olmaktır.

Bu sebeple en emniyetli yol: Bir eseri bir zâta isnat edebilmek için, matbaanın icadından evvel, eğer kendi el yazısı ile yazılmış veya kendi nezâretinde hayatında başkasına dikte ettirmiş ise, o eser onundur diyebiliriz. Bu yol imâna bir halel vermemekle beraber, aynı zamanda ilmî bir usûl olur. Matbaanın icadından sonra ise, kendi zamanında basılmış eserler için aynı ihtiyata başvurmak yerinde olur. Fakat bu ihtiyat din dışı yazılmış eserler için lüzumlu değildir. Tedkîk metotları dahilinde yazılmış eserler ilmî mahiyet kazanırlar. Sh: 292-294

 

ABDÜLAZİZ MECDÎ EFENDİ

Mecdî Efendi’yi, Mesnevîhan Maraşlı Tâhir Efendi anlatmıştı: Bir gün Bayezid’de Fâtih Türbedârı Amiş Efendi ile karşılaştığında elini öpeyim derken boynuna sarılıp bütün kuvveti ile sıkmaya başlar; «Ver Şeyhim» diyerek nasip almak ister. Âmiş Efendi kurtulmak istedikçe, Mecdî Efendi sarılır, sıkar ve «Vermezsen bırakmam» der. Nihayet Amiş Efendi «Verdim, be adam» diyerek kendini kurtarır.[1]

İstanbul Belediye Mektupçusu Osman Nuri Bey, Abdülaziz Mecdî Efendi’ye mensuptu ve Mecdî Efendi hakkında müstakil bir eser yazmıştır. [2]

Abdülaziz Mecdî Efendi merhum çok kuvvetli mutasavvıf bir şâirdi. Kendi elyazısı dîvânını Prof. Dr. Süheyl Ünver Bey kardeşimiz kırk sene kadar evvel bana iâre [Emaneten vermek. ] etmişti, göz gezdirmiştim. Mecdî Efendi ile dayızâdem Prof. Sârim Hüsnü Çelebioğlu’nun kayınpederi Sâlih Bey’in cenazesi münasebetiyle Cerrehpaşa’da bir kahvede hazırlığa intizarda bulunurken görüşmüştüm.

Abdülaziz Mecdî Efendi âlim, zeki, şâir, üstün dirâyet ve firâset sahibiydi; gördüğünü tesir altında bırakırdı. Istitraden belirteyim ki, bu hâl meşhur Şeyh Ken’an Bey’de de vardı ve daha kuvvetli idi. Bir zamanlar tarîkatlere lâkayıd kalan Hasan Hasri Bey, Abdülaziz Mecdî Efendi ile 1930 yıllarında temastan sonra değişmişti. Ben bir yaz tatilinde Edremit’ten İstanbul’a dönerken Balıkesir’e uğradığım zaman Haşan Basri Bey’i ziyaret etmiştim. Bana Abdülaziz Mecdî Efendi’nin kerâmetinden bahsetti. Şöyle ki, Mecdî Efendi bir gün Basri Bey’in yazıhanesine gelmiş, hava açıkmış. «Basri Bey, hava çok sıcak, biraz yağmur yağsın mı?» demiş. Basri Bey de cevaben: «Nasıl münasipse efendim» dedikten bir müddet sonra hava kararıp şiddetli bir yağmur yağmaya başlamış. Sağnak devam edince «Artık yeter mi Basri Bey?» demiş; o da «Siz bilirsiniz efendim» deyince;

Pekiyi, artık kesilsin» demiş ve yağmur durmuş. Bu hâdise Hasan Basri Bey’i Mecdî Efendi’ye çok bağlamıştı.

Ben, Edremit’te Orta Mektep Müdîri iken Basri Bey ile muhabere ederdik. Kendisiyle Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Balıkesir mebusu iken tanışmıştık, kırk yıllık baba dostu idi. Bir türlü içinden çıkamadığım Merzifonlu Cûdî Efendi’nin «Şuhûd» manzûmesindeki tasavvufî bir beytin mânasını kendisinden sormuştum:

Zemîne düşdü hakîkat semâya saklandı
Türâb-ı Âdem’in idrâke intisabından.

Bu beyti nesre çevirirsek «Âdem’in toprağı idrâke intisap edince, yâni ona akıl verilince, yere düşmüş olan hakîkat semâya yükselip saklandı» demek olur. Bu beyti sormadığım kimse kalmamıştı. Kimse beni tatmîn edememişti. Ferid Bey hocamız bile «Adam, bunu anlaşılmasın diye yazmış.» demişti. Basri Bey beni severdi, itimadı vardı. Kendisi de anlayamadığı için Mecdî Efendi’ye yazmış, onun cevabını bana gönderdi. Baktım ki, tam aksini nesre çevirmiş, hiç anlaşılmaz bir hâl almış. Şair olan Haşan Basri Bey’in edebî kültürünün bunu fark etmeye yeterli olduğunu bildiğim için, Mecdî Efendi’nin bu izâhını nasıl kabul ettiğine hayret ettim. Ve bu mesele dolayısıyla «tasavvuf» hakkında birbirimize altı yedi mektup teâtisinde bulunduk.

Bu hâdiseden beş sene sonra idi. Ben Nişantaşı Erkek Orta Mektebi Müdîri iken kendisinden bir mektup aldım. Muhterem üstad Ali Himmet Berki Efendi, Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâni’ye’sinin tercüme edilmesini Hasan Basri Bey’den istemiş olduğundan bahisle, bu kitabı benim tedârik etmemi istiyordu. Bu münâsebetle yine bir iki kere mektuplaştık. Bir mektubunda, Balıkesir’den bana Edremit’e göndermiş olduğu mektuplarım geri istedi ve benim ona gönderdiklerini de bana iâde etti. Eski fikir ve nokta-i nazarından dönmüş olduğunu bu sûretle anladım.

* *

İnsan günlük hayatında mühim gördüğü hâdiseleri günü gününe not etmezse işte böyle benim gibi «derbeder bir mecmua-yı havâtır» olur. Kronolojik sıra ile yazılmış hâtıralar belki daha fazla tarihî kıymeti hâiz ve alâka çekicidir. Fakat ne çare ki ben eski dostlarımın ve talebelerimin ısrarı üzerine hâtıralarımı yazmaya ilkin 15 yıl önce giriştim, sonra 8 yıl kadar bir fasıla verip tekrar başladımsa da yine ihmâle uğradı. Bu sefer üçüncü defa yazmaktayım. Bu açıklamayı yapmaktan maksadım şu ki, arada unutulmuş hâdiseleri hatırladıkça sıralı sırasız yazıyorum; onları anlatırken okuyucularım beni mâzur görsünler. Asırlık ömrün üçüncü rub’unu tamamlamış bir adamın yazılarındaki bu zikzaklık, onun yürüyüşüne muvâzi sayılabilir. Sh: 205-207

Kaynak: Mahir İZ, Yılların İzi, Kitabevi, Nisan 2000,İstanbul

   [1]Fâtih Türbedârı Âmiş Efendi mazanneden [Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan. ] bir zât imiş. Ben kendisine yetiştim ise de görüşemedim. Meşhur Müderris Babanzâde Nâim Bey’in hem kayınpederi, hem de şeyhi idi. Ummî olmasına rağmen, irfânen yüksekliği Naîm Beyi ona bend etmişti.

   [2]Osman Nuri Bey ile bir gün Profesör M. Hamidullah Bey’in konferansında buluşmuştuk. Söz Mecdî Efendi’ye intikal etti ve şunu anlattı: Bir cuma günü Hazretin yanında bulunuyorduk, üç kişi idik. Ezan okunmaya başladı. Misafirlerden biri kıpırdamaya başladı. Hazret bunu görünce «Bir işiniz mi var?» diye sordu. Misafir: «Hayır, ezan okundu cemaate gidilmeyecek mi?» deyince, «Cuma toplantı değil mi? İşte burada toplanmış bulunuyoruz.» demiş olduğunu nakletti. Bunu ne maksatla söylediğini ben anlamadım. Osman Nuri Bey’in vahdet-i vücud meselesinde vahdet-i mevcud’a saptığını Sahaflarda nakledilen bir sözünden anlamıştım. Ahsen-i takvîm’i, sokaktan geçen bir köpek ile mukayesede bulunmuş, hatta köpeğin medfuâtını [Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar.] da sözüne karıştırmış. İşte yalnız yarım hoca insanı dinden çıkarmıyor, yarım derviş de böylece imânı sarsıyor.

 

 

SULTANLIK VE DÜNYANIN DÜZENİ ŞEYTAN İLEDİR


Denilir ki: “Cennette bir bahçe vardır. Ona kişi nasıl isterse girer ve dilerse şehristân, bedestân, bağ ve bostan olur. Alış veriş yapar. Alan ve satan Hakk’tır.” Aslında cennetten kasıt, bir kimsenin Hakk ile olmasıdır.

Yer bir gün başka bir yerle değiştirilir,” [İbrahim sûresi, 48. ] Müfessirler bu güne kıyamet günü derler. Fakat âşıklar katında kıyametin hakikati çocuğun ayakları üstünde durmasıdır. Ne zaman ki çocuk yürümek üzere ayağa kalkar, o gün kıyamet olur. Ailesinden gördüğü terbiye üzerine amel işler. Yani hangi mezhep ve millet üzere zuhûr edersen o kavmin taklidine boyanırsın. Cennetlik olmak Hakk’la mâmur olmak; cehennemlik olmak ise mevcûdâtı Hakk’tan gayrı görmektir. Esma, her ne şekilde zuhûr ederse, kişiden o amel zuhûr etse gerektir. Yukarıda bahsedilen şehristan, bağ ü bostan, bu dünyadan başka bir yer yoktur ki orada olsun. Hepsi bu dünyadadır, lâkin ne evde ve ne de ev içindedir.

Ân ki mî-bendâştem ağyar bûd ân bâr şod
Ve ân ki golhen mi-nemûd eknûn be-dîdem gülşen-est
Bağlandığım o kişi ağyar oldu, bir anda
Külhan görünen, gül bahçesine dönüverdi

 Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm, en başta dünyayı yabancı ve düşman gördü. Sonra anladı ki hep yâr imiş. Ateşin gül bahçesi olması bundan ibarettir. Tefsirlerde geçer ki Süleyman aleyhi’s-selâm şöyle söylemiştir:

“Ey Allah’ım, Şeytan’ı niçin insanlara musallat buyurdun ki günah işlerler? Senden onu hapsetmek üzere izin isterim. Artık insanlara vesvese verip azdırmasın.” Hakk’tan izin alıp Şeytan’ı bir kumkumaya koyduktan sonra denize attırır. Herkesin basireti açılır ve görürler ki bu cihânda emlâk, erzâk ve evlâd hep oyunmuş. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.”  [Hadîd sûresi, 20.]

Herkese malı ve evlâdı düşman imiş: “Ey îmân edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır, onlardan sakının.” [ Teğâbûn sûresi, 14.]

İnsanlar ölüm düşüncesiyle dağlara çıkıp, mağaralara kapanıp ibadetle meşgûl olmuşlar. Dünyada nizam bozulmuş ve Süleyman aleyhi’s-selâm “Nübüvvet, sultanlık ve dünyanın düzeni Şeytan ileymiş.” demiş. Süleyman aleyhi’s-selâmın sanatı zembil örüp satmak olduğundan, kimse ondan almayınca Şeytan’a izin verilmesinde bir hikmet olduğunu anlamış ve Cenâb-ı Hakk’tan Şeytan’ın serbest bırakılmasını niyâz etmiş. Şeytan tekrar dışarı çıkıp, herkes yerine dönünce, yine gaflete düşmüşler. Bu arada devlet işlerinin merkezi, saltanat ve nübüvvet yeniden kuvvet bulmuş. Şimdi, Şeytan ve mahlûkat insanın maslahatı içindir. İnsan her hâli bilip kendisine, kahır veya lütuf, her ne düşerse onu işlemelidir.

Men ân nîyem ki ve hem nakâ-i dil be-her şûhî
Der hizâne-i dil mühr-i tû nişâne-est
Ben öylesi değilim ki kıymetli gönlümü her şûha vereyim
Gönül hâzinesinde senin mührün bir nişane gibi durur

Kaynak: Hazret-i Pîr Muhammed Niyâzî-i Mısrî, Vahdetnâme, Yayına Hazırlayan: Arzu Meral, 1. Baskı: Mart, 2013, İstanbul, sh: 28-09

FELSEFE, BATI UYGARLIĞI VE KURAN’A GÖRE GERÇEK NEDİR?


İnsanlar, bir sorun ile karşılaştıklarında; ya geleneklere bağlı kalarak taklit yoluyla çözüm üretmekteler; ya da bir geneleme, bir toptan açıklama olan, “izm”lere sarılmaktadırlar. Bu “izm”ler; Marksizm, nasyonalizm, pesimizm [Kötümserlik, karamsarlık, bedbinlik ] gibi: “Ya bir düşünürün sistemi; ya bir sosyal görüş, ya da bir hayat görüşü” şeklinde olmaktadır.

Yine insanlar, ister geleneklere göre, ister izm’lere göre hareket etsinler; taklitle ve duygularının yönlendirdiği mantıkla yaşama yolunu seçmişler demektir. Kullanılan mantığa, “duygusal mantık” diyebiliriz; ve genelde ise akılın gösterdiği yol pek önemsenmez.

Eğer, sorunların çözümünde, bilimsel araştırma metodu ve akıl, tek başına dikkate alınıyorsa; mekanik düşünce (“bir sıfır” ya da “var-yok”) mantığı geçerli olmaktadır. Buna da “akılcı mantık” diyebiliriz.

Sorunlara; “her zaman ve her mekanda, geçerli, yeterli ve doğru olan” çözümler bulunabilir mi? Bugüne kadar, bu türden bir çözümler demeti üretilememiştir. Zaman ve mekânla değişmeyen çözümlere filozoflar gerçek diyorlar, gerçeğin de mevcut olmadığını belirtiyorlar; daha önceki çözüm üretimlerinin daha sonrası için hem geçerli ve hem de yeterli olamayacağını belirterek, değişimin sürekliliğini vurguluyorlar.

Acaba “duygusal mantık ve akılcı mantık” dışında başka bir mantık türü daha var mıdır? Gerçek yok mudur? Bu konuları; felsefe, Batı Uygarlığı ve Kuran ışığında inceleyip görmeğe değmez mi? Sh:5

 

İNSANIN GEÇMİŞİ

Batı Uygarlığına Göre İnsanın Geçmişi

Batı Uygarlığı, İnsanın geçmişini; fizik, gökbilim (astronomi) ve yerbilime (jeolojiye) göre belirlemeğe çalışmaktadır. Bu tutum, insan aklı ve pozitif bilim anlayışı ile uyum içindedir. Çünkü: “Batı Uygarlığının temel düşünce sistemi, Eski Yunandan beri bilinen (içinde yaşadığımız çağın bilgileriyle de beslenerek) ve yeniden gündeme getirilen, materyalist felsefedir.” Pozitif bilim anlayışı: “Gözlem yapabildiğine veya deneyebildiğine inanmalısın diğerlerine ise göz ardı etmelisin” temel ilkesine dayanmaktadır.

“Felsefe ne işe yarar?” konusu üzerinde biraz durmak, ilerideki görüşlerimizi kavramak bakımından yararlı olacaktır.

İnsan hariç diğer yaratılanların işlevleri (fonksiyonları) bellidir. Cansız varlıkların kendilerine özgü özellikleri vardır; belirli doğa kanunlarına göre tepki verirler ve bu yüzden ne yapabilecekleri önceden kestirilebilmektedir. Canlı varlıklar ise, belli şartlarda belli davranışlar göstermektedirler. Bitki ve hayvan nesillerinin insan gereksinimlerine göre üretimi, ıslahı ve tüketimi mümkün olabilmektedir. Canlıların, özellikleri olarak belirlenen davranışları, işlevlerini de içermektedir. İnsanın ne zaman ne yapacağı önceden kestirilememektedir. İnsan işlevini zamanı geldiğinde kendisi belirlemektedir. İşte felsefe, insanın işlevini belirlemesinde yardımcı olmak üzere yapılan çalışmalar ve üretilen bilgilerdir. Felsefe her dönmede olduğu gibi şimdi de vardır ve gelecekte de varlığı devam edecektir.

Felsefe üretiminde sonsuz seçenek baskısı vardır. Ancak, çok fazla dağılmamak amacıyla yalnızca, tanrı-tanırların üretimleri ve tanrı-tanımazların üretimleri olmak üzere iki eksen üzerinde durmak uygun olacaktır. Tanrı-tanır eksende “insan işlevinin”, inandığı tanrının ona yüklediği görevlerin yorumuna göre şekilleneceği açıktır. Belirli inanca göre de olsa, bu tür “insan işlevinin belirleme çalışması” da bir insan düşüncesinin ürünü olduğundan dolayı bir felsefedir. Tanrı-tanımaz eksende üretilen felsefede ise, “insanın işlevi (fonksiyonu)” sadece insan aklına dayanarak belirlenmektedir.

Felsefe denince genelde hep tanrı-tanımaz eksende üretilen düşünceler anlaşılmıştır. Günümüzde de bu konuda pek fazla bir değişiklik yoktur. İnsan nedir (felsefi) sorusuna verilen yanıt farklı olduğundan; felsefe nedir sorusuna verilen yanıt ta farklı olmaktadır. Günümüzde artık kimse insanın bir tanrı olduğu görüşünü ön plana almamaktadır; bu yüzden: “İnsan: Bir yaratılandır ve diğer yaratılanlardan en önemli farkı, kendi işlevini kendinin belirleme olanağı elinde olabilen tek varlıktır” temel görüşü esas alınabilmekte ve yukarıdaki tespitler de yapılabilmektedir.

Batı Uygarlığının insanın geçmişine nasıl baktığını daha iyi kavrayabilmek için, bazı önemli genel bilgileri gözden geçirmemiz uygun olacaktır.

Tübitak; “Bilim ve Teknik Aylık Popüler Bilim Dergisi’nin 377’inci sayısının eki olan “Büyük Birleştirme Kuramları” Posteri (resim ve yazı içeren tablosu);

“Bugün, geçen süre 15 milyar yıl!

İnsan, nereden geldiğini merak etmeye başlıyor.”

Şeklindeki bir ifadeyle dikkatimizi çeken bölümünde “sonunda günümüze geldik” diyerek devam ediyor:

(Evrenin ilk oluşumunu hatırlatarak) “Kimyasal süreçler, bağımsız atomları bir araya getirerek moleküllerin oluşmasını sağlıyor. Elektronların bir arada tuttuğu bu yapılar, giderek daha da büyüyerek, organik moleküller dediğimiz daha da karmaşık yapılara dönüşüyor.

Sonunda bu organik moleküller, dış etkenlerin de yardımıyla kendilerini kopyalamanın yolunu öğreniyorlar. Yıldız tozları ve karmaşık şifreler (DNA), yaşamı sentez ediyor.

Dört milyar yıl süren uzun bir evrim sonunda, rastlantıların yadsınamayacak katkılarıyla dünyaya egemen olan insan, çevresindeki evreni incelemeye başlıyor.”

Bu, bilim dergisinin anlatımına göre; insan (önemli ölçüde) rastlantılar sonucu meydana gelmiştir.

İnsanla ilgili bir başka bilimsel yorumu psikoloji kitabından verebiliriz: “Clıfford T. Morgan; Psikolojiye Giriş (Çeviri Yayın Sorumlusu: Prof. Dr. Sirel Karakaş, 11. Baskı, 1995 Ankara) kitabının 29’uncu sayfasında bulunan bilgiler şöyledir:

“Evrimin zaman ölçeği: Dünya çoğu gökbilimcinin inandığı gibi 5 milyar yaşında ise ve yaşam 3 milyar yıl önce başlamış ise bu tablo, belli evrimsel olayların tarihini, tek bir takvim yılı ölçeğinde göstermektedir.”

(Açıklama: Burada günlerin, GÖRELİ TARİH şeklinde gösterilmesinin amacı, işe biraz da mizah katmaktan ibarettir ve bilimsellikle elbette ilgili değildir.)



YILLAR

OLAY

GÖRELİ TARİH

 

 

 

5 milyar yıl önce

Dünyanın başlangıcı

10 Ocak

3 milyar yıl önce

Yaşamın başlangıcı

26 Mayıs

500 milyon yıl önce

Denizdeki omurgasızlar başl.

24 Kasım

350 milyon yıl önce

Karada bitkilerin belirmesi

5 Aralık

205 milyon yıl önce

İlk dinozorların ortaya çıması

16 Aralık

65 milyon yıl önce

Dinozorların ortadan kalkması

25 Aralık

1 milyon yıl önce

 İnsanların ortaya çıkması

31 Aralık

5000 yıl önce

İlk uygarlığın görülmesi

31 Aralık

 

Belgesel bkz: COSMOS: A SPACE-TİME ODYSSEY/ Cosmos: Bir Uzay Serüveni (2014–)

İnsanın Geçmişi konusunun güncelliğini vurgulamak için, bir gazete haberine yer vermek uygun olabilir. Burada doğrudan insan konu edilmiyor; fakat insan oluşumuna olanak veren ilk canlının tarihi üzerinde duruluyor.

Hürriyet Gazetesi’nin, 30 Ocak 1999 günlü baskısında; şöyle bir habere yer verilmiştir: “Dünyada ilk canlı 3.7 milyar yıl önce yaşadı. Danimarka Jeoloji Müzesi’nde çalışan araştırmacı, Minik T. Rosing, dünyada ilk canlının 3 milyar 700 milyon yıl önce ortaya çıktığını kanıtladı. Rosing, Batı Grönland’da bulduğu bir kaya parçası üzerinde, hayatın kimyasal temel taşı sayılan karbon bir maddeye rastladı. Bu maddenin okyanuslara yakın yerlerde yaşayan bir planktondan (çok küçük canlıdan) kayaya bulaştığı belirlendi. Kayanın ise 3 milyar 700 milyon yaşında olduğu hesaplandı. Bu kalıntının bilinen en eski fosilden 200 milyon yıl daha eski olduğu bildirildi.

İnsan konusu internette de güncelliğini koruyor: İnsan fosilleri konusunda, İnternet (www.talkorigins.org/faqs/specimen) adresi aracılığı ile, 26 Ocak 1999 gününde elde edilebilen bilgiler özetle şöyledir.

Önemli İnsan Fosilleri: Fosillerin bir kısmı; ya bilimsel, ya tarihi ilgi, ya da yaradılış inancı yönünden meşhurdurlar. İnsan fosillerinin bir tabuttaki gibi bulunduğunu düşünmek yanlıştır. Halen binlerce insan fosili mevcuttur. Bunlar genelde, ya bir kemik parçası, ya da kırık bir dişten ibarettir. Bu internet adresinde: Otuzdan fazla ayrı yerde yapılan, insan fosilleri araştırması sonuçlan açıklanmaktadır. Genel bilgi verme yönünden; belirlenen dört sınıftan birer tane olmak üzere, dört tipik örneği aktarmak uygun olacaktır.

“KP 29285”, (sınıfı: Australopithecus) Kenya Kanapoi’de, 1994 yılında, Kamoya Kimeu tarafından bulunmuştur. 4.1 milyon yaşında olduğu tahmin edilen orta kısmı da olmayan bir kaval kemiğidir. Bu, bilinen en eski iki ayaklılara ait kalıntıdır.

OH 24, “Twiggy”, (sınıfı: Homo habilis) Tanzanya, Olduvai Gorge’da, 1968 yılında Peter Nzube tarafından bulunmuştur. Yedi dişi bulunan ve epeyce kırılmaya uğramış, bütüne yakın kafatası kemiğidir. Yaklaşık 590 santimetreküp beyin hacmi olan bu buluntunun yaşı, 1.85 milyon yıl olarak tahmin edilmiştir.

OH 9, “Chellean Man”, (sınıfı: Homo crectus) Tanzanya, Olduvai Gorge’da 1960’da Louis Leakey tarafından bulunmuştur. 1.4 milyon yaşında olduğu tahmin edilmiştir. Bulunan beyin hacmi 1065 santimetreküp olan kafatasıdır.

“Cro-Magnon Site” (sınıfı: Homo sapiens) Tahmin edilen yaşı 28 bin yıl olan fosiller, 1968 yılında Cro-Magnon, Fransa’da bulunmuştur. Bu bölgede çeşitli aletlerle birlikte, 5-6 kişiye ait iskelet kalıntıları bulunmuştur.

İnsan fosillerinin incelenmesi ile belirlenebilen önemli genel değişimler şöyledir. Sürekli ve düzenli olmamakla beraber; ilk örneklerden, son insan kalıntılarına doğru: Beyin hacminde artış;

Vücut yapısında gelişme; alet kullanımı ile üretiminde ilerleme eğilimi gözlemlenmiş ve fakat diş boyutlarında küçülme; güçlü iskelet yapısında ise gerileme belirlenmiştir.

Burada dört sınıf bulunmaktadır; australopithecus, homo habilis, homo erectus ve homo sapiens.

Australopithecus katagorisine alınananların maymun olduğu savı vardır. Homo habilis kategorisindekiler için, insan maymun arası geçiş türü veya maymun oldukları savı mevcuttur. Homo erectus iskeleti ile modern insan arasında bir fark olmadığından, homo erectus ile homo sapiens’in aynı sınıfta olması gerektiği savları da mevcuttur.

Batı Uygarlığındaki, pozitif bilim anlayışı: “Gördüğüne ve deneyebildiğine inan, bunun dışındakileri ise inanma”; şeklindeki, temel görüşten kaynaklığı bilinmektedir.

Ana Britannica’dan (Hürriyet, 1994), edinilebilen bilgilere göre: Darwin C. (1809Ğ1882) Türlerin Kökeni isimli eserinde ortaya koyduğu teori nedeniyle, canlıların evrimi konusunda tartışma başlamıştır. Bu başlayan tartışmanın, Hıristiyan inancını da temelinden sarsmada çok etkili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü insan, Hıristiyan inancındaki tanrısallığını yitirip, artık sıradan bir canlı durumuna gelmiş olmaktadır.

Darwin, okyanuslarda yaptığı beş yıllık bilimsel gezisinde gözlemlediklerini, “Türlerin Kökeni” isimli eserinde bir teori ile açıklama yoluna gitmiştir. Aynı atadan gelen hayvanların zamanla değişik türlere dönüşebileceğini bir teori olarak açıklamaya çalışmıştır.

Daha önceleri de bu konularda düşünceler ortaya konmuştur, ancak Darwinin buradaki etkisi, doğrudan yaptığı gözlemlere dayanmasından kaynaklanmaktadır. O, hiçbir zaman insanın maymundan türediğini de ileri sürmemiştir. Tarih ve politika konularına ise hiç ilgi duymuyordu. Almanya’da sosyalizm ile doğal seçme yoluyla evrim, arasında bağ kurma çalışmalarını ise “ne aptalca bir düşünce” diye nitelendiriyordu.

Dünyanın ve tüm canlıların bugünkü biçimiyle tanrı tarafından sabit bir şekilde yaratıldığını ve İncil’de her yazılanın doğru olduğunu savunan Kilise ve sabit görüşlü bilim adamlarınca devamlı saldırıya da uğruyordu. Ama kendisi de eski bir rahip adayı olmasına karşın, Kitabı Mukaddeste dünyanın oluşumuna ilişkin alıntıların yanlışlığının ortada olduğunu ve Kitabı Mukaddesin Tanrıyı kinci bir tiran gibi gösterdiğini söyledi. Bu da, gene aynı metinde yer alan Tanrının bağışlayıcılığı kavramına ters düşüyor, görüşlerini ileri sürüyordu.

Darvincilik: Darwin’nin, organik değişimleri açıklamak amacıyla geliştirdiği biyolojik evrim kuramını temel alan yaklaşım. Darwinizm (Darvincilik) 1937’den başlayarak, evrimin, üç ilkenin etkileşimine dayandığı görüşünü geliştirmiştir. Bu üç ilke çeşitleme (varyasyon), kalıtım ve var olma savaşıdır. Yeni bilgilerin ışığında, Yeni-Darvincilik daha önceki anlayışları aşmış ve kalıtsal olan ve olmayan değişiklikleri de kesin biçimde ayırt edebilmektedir.

Burada verilen Darvincilik biyolojiyle ilgili olanıdır; fakat bir de felsefeyi içine alan daha geniş kapsamlı Darvincilik vardır.

Darvinizm (Darwinism): Darvincilik, Charls Darvvin’in geliştirdiği, (ve yaratılış öğretisini reddederek) insan da içinde olmak üzere bütün canlı varlık türlerinin doğuşunu ve gelişmesini en alt biçimlerden başlayarak yaşama savaşı ile açıklayan biyoloji ve felsefe öğretisi. Bu öğretiye göre, yaşama savaşı doğal ayıklanma ve gelişmeyi sağlayan etkendir.

Sh:6-9

GERÇEK NEDİR?

Felsefeye Göre Gerçek

Felsefeye göre doğru nedir sorusundan sonra; felsefenin ne olduğu konusunda kısa bir görüş ileri sürmüştük, aynı görüşün burada yinelenmesine gerek olmaz kanısındayım. Ancak tanımı verebiliriz; “felsefe: İnsanların, kendi işlevlerini hür iradeleriyle belirlemelerinde, faydalanmaları için önlerine konan (ve fakat yine kendileri gibi insanlar tarafından üretilen öğütsel nitelikteki) bilgiler ve örneklerdir.”

Gerçek sözcüğünden ne anladığımızı belirlemek faydalı olacaktır; ileride de neyin üzerinde durduğumuzun bilincinde olmamızı ve nereye vardığımızın da farkında olmamızı sağlayacaktır. Tanrıtanımaz eksende felsefe yapanlar, her şeyin zaman ve mekanla değiştiğini görerek; zaman ve mekanla değişmeyen hiçbir şey yoktur, o halde her zaman ve mekanda geçerli olan doğru yoktur, sonucuna varmışlar ve gerçek diye bir şey yoktur demişlerdir. Buna göre; gerçek: Zaman ve mekanla değişmeyen doğrudur, tanımını benimsememiz gerekir. Gerçeği aramak demek; zaman ve mekanla değişmeyen doğruyu aramakla eş anlamlıdır.

Tanrı-tanır eksende felsefe yapanların bir bölümü, doğruların zaman ve mekana bağlı olduğunu kabul etmişlerdir. Tanrı buyruklarını da zaman ve mekana göre insan aklı ile yeniden yorumlayıp yeni doğrular üretmişlerdir. Diğer bir kısmı ise, tanrı buyruklarının belirli zamanlarda yapılan yorumlarını değişmeyen gerçekler varsayıp felsefe üretmişler ve bir süre sonra bu felsefeyi benimseyenler de ya toplum dışı kalmışlar ya da toplumla ciddi şekilde sürtüşmeye girmişlerdir. Çünkü, toplumlarda değişim süreklidir ve buna bağlı olarak ta toplumsal kurumlar sürekli olarak değişmektedir. Bu değişime uyum sağlayamayanlar da, er ya da geç toplum dışı kalmaktadırlar. İnsan üretimi olan felsefenin de, zaman ve mekanla değişim göstermesi doğaldır.

Din dogmalarına göre düşünmeyen felsefeciler, gerçek yoktur demektedirler. Din dogmalarına dayalı felsefe üretenler ise; dogmaları birer gerçek olarak gösterme çabasındadırlar. Halbuki dogmaları (dayatmaları) üretenlerin doğrudan kendileri olduklarının ya farkında değillerdir ya da bildikleri halde çıkarlarına zarar gelir endişesi ile açıklamamaktadırlar. Dinler, insanların kendilerine uygun doğruyu seçmeleri içindir. İslam’da ise Kurana dayalı din; insanın sıkıntıya düşmesi için değil, fakat bir iyilik bir kolaylık olarak öğüt şeklinde ortaya konmuştur. İslam’ı dayatmacı duruma getiren, pek çok kişinin geleneği din olarak benimseyip, yayma çabalarındandır. Evrim teorisinin etkinlik kazanmasından sonra Batıda dini dogmalara dayalı felsefe üretimi de gündemden düşmüştür.

Bilime Göre Gerçek

Bilime göre doğru nedir konusunda, bilimin ne olduğunu anlamaya çalıştık. Burada ise, bilim deyince, sadece pozitif, doğa bilimlerini anladığımızı kabul edeceğiz. Çünkü, günlük hayatımızda artık bilim sözcüğü ile genelde sadece pozitif, (gözlem ve deneye dayalı) bilim türü anlaşılmaktadır. Türkçe sözlüklerin tanımı da böyle bir yönlendirmeye neden olmaktadır. Gözlem ve deneye göre doğru olanlar, artık bütün insanlar için de tartışmasız doğru olmaktadır. Bu doğru tanımına, uyum sağlayan toplumlara da çağdaş toplumlar denilmektedir. Çünkü kişiye bağlı doğrular terkedilmiş, kişilerin sabit fikirleri yerine; bilimsel bilgi ve bilimsel araştırmalar karar vermede etkin olmuştur. Kişiye bağlı doğrular, insanın özel yaşamında belki de eskisinden daha fazla yer alabilir, bunda bir sakınca yoktur. Siyasi, hukuki, ekonomik, teknik ve diğer konularda başarılı olmanın tek çıkar yolu, doğru bilimsel verilere göre karar vermekten geçmektedir artık.

Bilimsel doğrulara, günlük hayatta bilimsel gerçekler denilmektedir; bu şekilde anlatılmak istenen elbette bilimsel doğrulardır. Çünkü; bilimsel yeni bir buluşla daha, önceki doğrunun geçerliliğini yitireceğini herkes bilmektedir, ve bu konu tartışma dışıdır.

Pozitif bilim, “gözleyip deneyebildiğine inanabilirsin, gerisini ise göz ardı edersen bir şey kaybetmiş olmazsın” şeklindeki düşünceyi benimsemektedir. Pozitivizme yakından bakıldığında, bu düşünce sistemini, bilimsel araştırma metodunun izlediğini görülür. Bir konuda araştırma yapmak için önce bir teori ortaya konur, sonrada bunun böyle olup olmadığını deney ve gözlemlerle doğrulma yoluna gidilir. Deneme yanılma ile teoriyi veya deneyi yineleyerek, birinin diğeriyle uyum içinde olduğu gösterildiğinde bilimsel doğru bulunmuş olur.

Acaba bize bilimsel doğrular diye bildirilenlerin hepsi böyle midir?

Pek çoğu böyle olmasa teknolojik gelişim olur muydu?

Fakat, bazı kabuller yok mudur?

Su 100 derecede kaynar, bu elbette gözlenip denenebilir, o halde insanların da buna endişesiz inanması gerekir. Deney bize doğruyu gösteriyor. Yeryüzünde okyanuslar var, akarsular var, bunların hepsinin 100 derecede kaynayacak olduğunu, pozitivizmle nasıl inandırabilirsiniz? Gördüğüne, denediğine inan, gerisini bir tarafa bırak düşüncesine göre; denediğim miktardaki suyun kaynama noktasının doğru olduğunu kabul ederim, fakat dışarıda kalanların da, aynı özellikte olduğunun deneyle gösterilmesini istemem gerektiğini düşünür ve ileri sürebilirim. Pozitivizmin buna verecek bir cevabı yoktur; fakat şöyle bir apriori (önsel) görüş herkese böyle bir soru yöneltme olanağını vermemektedir: Doğada bir düzen vardır, eğer buradaki su 100 derecede kaynıyorsa, diğerleri de öyledir, çünkü bilimsel doğru olarak bu denenmiş ve görülmüştür. Bu apriori görüşü kim söylemiştir, bu bilginin kaynağı nedir? Bunu kim nerede nasıl deneyerek göstermiştir? Pozitivizme uyan tam bir cevap yoktur.

Pozitivizmi tam anlayabilmek için; evrim teorisi ve ona bağlı olarak geliştirilen ve evrenin ortaya çıkışından başlayıp, insanın meydana gelişine kadar, her bir ana konuda oluşturulan ve bir bütünlük içinde sunulan teorileri bir arada görmemiz uygun olacaktır. Ayrıca, bu düşüncenin tam karşıtı olduğu söylenen bir diğer düşünı eyle, karşılaştırma yapmanın, bunlar arasında bulunduğu öne sürü’ len, temel farkın ne olduğunu görme bakımından da yaralı olacak’ ur. Karşılaştırma için, iki ana düşünce ekseni kabul edilmiştir. Birisi, tanrı-  tanımaz düşünce ekseni; yani insan aklı her şeye yeterlidir anlayışına dayalı görüşler; diğeri ise, tanrı-tanır düşünce eksenindeki görüşlerdir. Tanrı-tanımaz düşünce ekseninde Evrim Teorisini ve Tanrı-tanır düşünce ekseninde ise, daha önce gördüğümüz İnsanın ve Evrenin Geçmişine Ait Yeni Teoriyi dikkate ,ı İmamız uygun olacaktır.

**

TANRI-TANIMAZ EKSEN

 

TANRI-TANIR EKSEN

Maddi evren, büyük patlama ile başladı ve zamanla bugünkü halini aldı.
(Bu bir teoridir, kanun değildir; deneyle doğrulanmamıştır buna olanak ta yoktur; maddi evreni yeniden oluşturamazsınız.)
Diğer evrenleri ve maddi evreni de Allah yarattı. Maddi evrene ol dedi oldu. Bu evrenin programı ise 6 günde yaratılmıştır, ve maddi evren bu programa göre oluşmaktadır.
Büyük patlamadan önce ne vardı? Bunu sorgulama, bu böyledir.
(Bu dogma, dayatma değil midir?)
Allah, diledi ve maddi evreni yarattı. Daha önce böyle bir evren yoktu. Bu evren, komşusu süper evrenden enerji alarak meydana geldi.
Ancak, “gözleyip ölçtüğüne, denediğine inanmalısın diğerlerini ciddiye alma!” (Peki öyle ise; gözlenemeyen büyük patlamaya nasıl inanacağım? Bunun da cevabı yoktur! Ancak bazı fiziki deneyler bu görüşü desteklemektir, sen de bununla yetinmelisin!}
Hem Kuranda bildirileni ve hem de gözleyip, ölçtüğünü ve denediğini doğru kabul etmelisin, hepsini Allah yaratmıştır. Yaratılanları yakından öğrenmen insana verilen bir görevdir, böylece hem inancın pekişir hem de insanlara faydalı olursun!
Buluşlar bilimsel yasalarla formüle edilir ve evrende geçerli olduğu öngörülür. Evrende benzer olayları tek, tek ölçmeden, denemeden aynısı olacağını nereden biliyorsunuz. (Yanıt yoktur!)
Maddi evrende, bilimsel yasalarla açıklanan doğrular, maddesel evrende geçerlidir; çünkü Allah her şeyi bir ölçüye, yasaya göre yaratmıştır, bir düzensizlik konu değildir. (Hicr 15/ 19)
Önce maddi evren büyük patlama ile varlık alanına çıkmıştır, sonra da canlılar ve canlıların evrimi ve tesadüflerin yardımı ile insan oluşmuştur.
(Bir canlı bir diğerinin evriminden oluştu ise, aradaki canlılar veya onların fosilleri, niye bulunamıyor. Yarı maymun yarı insan, yarı kuş yarı kertenkele şeklinde bir canlıyı niye göremiyoruz. Evrim sürekli olduğuna göre, niye var olan insan evrimleşmiyor.)
İnsanı da diğer canlılar gibi, Allah yaratmıştır: (Bir süre sonra, insanı maddi evrenden süper evrene, yani cennete getiren Allah, ona bilgi ve hür davranma yeteneği vermiştir. Hürriyetini kullanan insan yeniden maddi evrene geri döndürülmüştür.)
Adem ilk insan değil, fakat ilk medeni insan adayıdır. Her bir yaratık, kendi programı uyarınca yaşam sürmektedir. İnsan: öğrenme ve de kendi işlevini, belirleme özgürlüğüne sahip tek varlıktır.

 

İnsanın, Evrim Teorisine benzer bir evrimden geçerek oluşmasını düşünmeyi engelleyen bir görüş Kuranda yoktur. Yalnız, evrenin oluşumunun tesadüflerle açıklanması inancına da Kuran da yer yoktur.

Yukarıda, iki düşünce eksenindeki temel kabulleri, beraberce vermekten amaç, birinin diğerinden üstünlüğünü kanıtlamak değildir. İnsanlar var olduğu sürece bu iki eksen de var olacaktır. Şayet, iki eksenden birini kaldırmak olanaklı olsa idi, Hıristiyanlığın Engizisyonlu çabası veya komünist faşizm başarıya ulaşırdı. Burada gösterilmek istenen, her iki eksendeki temel kavramların da inanca dayandığını vurgulamaktır. Bu yüzden birinin diğerine söyleyecek bir sözü yoktur, ya da olmamalıdır. Aksini savunmak olanaklı değildir; çünkü böyle davranış: Düşünme (felsefe yapma) sana ne veriliyorsa onunla yetin demekle eş anlamındadır.

İnsanlığın bugün ulaştığı uygarlık düzeyinde, düşünce özgürlüğünün, insan hayatı için olmazsa olmaz şartı haline geldiğini herkes benimsemiştir. Düşünce özgürlüğünü benimsemeyen ülke yoktur denemez, düşünceye kısıtlama getirenleri hep beraber izliyoruz ve başarısızlıklarını da görebiliyoruz.

Gerek eğitim, gerekse basın yayın aracılığı ile bizlere verilmeğe çalışılan ve sürekli üzerinde durulan, pozitivizme dayalı düşünce tarzıdır. Akla dayalı hareket ederseniz, sonuç daima olumlu olacaktır, şeklinde bir baskı sürdürülmektedir. Gazete okuyanlar, televizyon seyredenler bilirler ki, en geç ayda bir defa, bir maymun resmi, bir gazete sayfasında veya bir televizyon ekranında boy gösterir: “Maymunlar yazı yazmayı öğrendi veya artık maymunlar aritmetik işlemlerini yapabiliyor” şeklindeki haberlerle beyin yıkaması yapılmaktadır. Bu beyin yıkama işlemi bilim adına yapıldığından hiç kimse ne sorgular ne de bunun bir bilim faşizmi olduğu üzerinde durur. Halbuki, psikoloji (ruhbilim) sadece insan davranışlarını değil aynı zamanda hayvan davranışlarını da kendine konu edinmiştir. Psikoloji, felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim halini aldığı günden itibaren, yani yaklaşık yüz yıldır, hayvanlar üzerinde deneyler yapmaktadır. Bugünkü basının gündeme getirdiği konuların pek çoğu da belki 20 veya 30 yıl önceki deneylerin sonuçlarıdır ve elbette benzer deneyler zaman, zaman yinelenmektedir de. Bunlar doğrudur ve insan üzerinde yapılamayan birçok deney, bazı hayvanlar üzerinde yapılarak elde edilen değişik bulgular; insan sağlığı, eğitimi ve reklamcılık gibi ekonomik amaçlarla da kullanılmakta ve faydalı da olmaktadır. Fakat özellikle maymunun insan gibi okur, yazar olduğu yolundaki haberler, evrim teorisinin canlılığını koruma amacından başka neye hizmet etmektedir?

Eğer evrim teorisi doğru ise, evrim dönemini yaşayan canlılar veya bunların fosilleri, jeolojik kalıntıları nerededir?

Evrim ya da geçiş canlıları, yarı sürüngen yarı kuş gibi bir canlı yoktur, bulunamamıştır veya insan niye evrimleşmeye devam ederek bir başka şekle girmemektedir. Neden evrim teorisinde inatla, ısrar devam ediliyor?

Çünkü evrim teorisi, pozitivizm düşüncesinin temel kavramıdır ve de temelde değişmeden devam ettirilmektedir. Evrim teorisi şeklen bazı değişikliklere uğramıştır, ne var ki temelde bir değişme yoktur: “büyük patlamayı izleyen dönemde, evrim sonucu maddeden insan tesadüflere bağlı olarak meydana gelmiştir” görüşü devam ettirilmektedir. İnsan bir hücreden üreyen yaklaşık 150 trilyon hücreden oluşmaktadır; bu kadar hücre tesadüfen bir defa bir insan oluşturdu ise, nasıl olup ta bu tesadüfi gelişim, tekrar ederek milyarlarca insan oluşturmaktadır: Bunun da cevabı yoktur! Öyleyse, evrim teorisi, bir inanç değildir de nedir? Böyle bir inançla düşünmek yanlıştır denemez, bu insanın düşünce özgürlüğünü sınırlamak anlamına gelir. Fakat evrim teorisindeki ısrarın adını da doğru koymak gerekir, bu evrim teorisi de doğrudan doğruya bir inancın ifadesidir.

Felsefeciler buna paradigma diyorlar, ve de şöyle tanımlıyorlar:

“Belirli bir bilim adamaları topluluğunun paylaştığı ortak değerler, inançlar ve anlayışların oluşturduğu düzlem.”

Evrim Teorisini, bilimsel doğrudur diye göstermek ve ısrar etmek ve buna inanmayanları horlamak dayatmacılıkta karar kılmak anlamındadır.

Büyük patlama teorisi, evrim teorisi ile uyumludur ve bunu doğrulayan fiziksel bulgular da mevcuttur, fakat ne olursa olsun bunun deneyle de ortaya konmuş bir bilimsel doğru gibi kabulünü zorunlu görmek ve göstermeğe çabalamak, en azından bilimin şüphe üzerine kurulduğu kuralına uymaz.

Büyük patlama teorisi üstelik tanrı-tanır eksendeki düşünce sisteminin inancına da uymaktadır, bir fark vardır: Biri bunu kendiliğinden olduğuna inanmaktadır, diğeri ise Allah’ın iradesiyle olduğuna inanmaktadır. Her ikisi de sonuçta kişiye bağlı bir inançtır. Kimse, bir diğerinin isteğiyle inancını değiştirmeyecektir, inanç değişimi doğrudan kişinin isteğine bağlıdır. İnanç özgürlüğü de bu değil midir?

Buraya kadar ki açıklardan anlaşıldığı gibi, zaman ve mekanla değişmez bilimsel doğrular yani, bilimsel gerçekler de yoktur; bulunamamıştır; zaten kimse de bunu aramamaktadır.

Herhangi bir görüş, bilim adamlarınca söylenmiştir şeklinde ortaya konunca, sanki ortaya atılan bu görüş; bilimsel araştırma metodunun (yönteminin) tüm adımlarını tamamlamış ve bilimsel yasa haline gelmiş bir doğru gibi algılanmaktadır. Hâlbuki açıklanan görüş, henüz konun saptanması safhasında olabileceği gibi, bir öneri veya eski bir teori de olabilir veya son şeklini almış bir doğa yasası da olabilir. Bilim adamlarının her söylediği; bir bilimsel yasa şeklinde anlaşılmamalıdır.

Hangi düşünce sistemine inanırsak inanalım, önce: Ortaya konan görüşün hangi eksende olduğunu anlayıp, bu eksene göre doğru olup olmadığını saptadıktan sonra; kendi doğrularımız yönünden gözden geçirerek bir sonuca varmamız gerekir. Bu görüşü kullanabilmemiz ve de diyalogla sonuç alabilmemiz için bu tür bir çaba ön şart niteliğindedir.

Günümüzde diyalog denen kavramın işe yarar hale gelmesi için: Kendi felsefemizin ne olduğunu belirlememiz ve daha sonra karşımızdakinin de felsefesini, tıpkı onun anladığı gibi (fakat, bu kabul etme anlamına gelmez) anladıktan sonra; sorun üzerinde konuşularak, varsa bilgi eksiklikleri giderildikten sonra, ortak noktalardan yürüyerek bir sonuca ulaşmak olanaklı olacaktır. Diyalog olumlu sonuç vermediğinde ise, en azından karşı tarafın ne dediği anlaşılacağından bir kazanç meydana gelmiş olacaktır.

Tek kutuplu bir dünya ve tek bir dünya pazarı oluşturulması çabasında bulunulan günümüzde; pozitivizmin ne anlama geldiğini ve temelde felsefi bir görüşe dayandığını iyice anlamalıyız. Tüm ulusların, gözlem ve deneye dayalı bilimsel düşünceye göre hareket etmeleri çıkarları için tek yoldur seklinde verilen pozitivizm, temelde bir inanç sistemidir, bir insan üretimidir; yararlı olan yönleri olduğu gibi, zararlı ve geçersiz yönleri de vardır.

Yararlı yönü: İnsanların maddi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda, pek çok olanak sağlamaktadır. Maddi olarak yeterli hale gelen insan, kendi onurunu korumada da daha bilinçli olmakta ve dolayısıyla madde dışı alanda da kazançlı olabilmektedir.

Zararlı yönü ise: Teknolojik gücü elinde bulunduran toplumların, her gün daha fazla tüketime yönelmesi ve diğer toplumları da özendirerek aynı çıkmaz içine sürüklemeleridir. Hem doğa talan edilmekte ve hem de çevre kirliliğini artmaktadır. Bu tüketimin böyle devam etmesi, teknolojik gelişimini tamamlamış toplumlar için bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Mevcut standartlarını sürdürebilmek için: Üretim ve tüketim zincirini sürdürmek zorundadırlar veya kendileri öyle düşünmektedirler. Üretim, tüketin zinciri dışında kalan toplumları da buraya dâhil ederek, kendi alışageldikleri yaşamlarını devam ettirmede kararlı görünmektedirler. Böyle devam etsin ne olacak diyebilir miyiz? Gelişmiş toplumların yetiştirdiği düşünürler; bu sürdürülebilir bir durum değildir diyorlar. Yerkürenin bu kadar yükü çekemeyeceğini bilimsel verilere dayanarak açıklamaktadırlar. Bu yüzden çözüm getirecek yeni bir felsefe aranmaktadırlar.

Geleneğe Göre Gerçek

Geleneğe göre doğru nedir konusunda, geleneğin ne olduğu anlatılmağa çalışılmıştır. Burada tanımı anımsamak faydalı olacaktır. “Gelenek: Bir topluluğun kendinden önceki nesillerden devralıp kısmen dönüştürerek sonraki nesillere devrettiği, inanç, kurum ve seremonileri de içeren her türlü toplumsal pratik” ve “Gelenekçilik, gelenek taraftarlığı: Toplumdaki inanç, kurum ve kuralların meşruluklarını, geçmiş dönemlerde de uygulanmış olmalarına dayandıran davranış veya düşünüş biçimi. Geleneksel olanı modern olana tercih etme tavrı. Gelenekler ya da geleneksel değerlerin korunup yaşatılması gerektiğini savunan yaklaşım.”

Niye gelenekçilik üzerinde duruluyor sorusunu sormak gerekebilir. Toplumların tamamının yeni, modern tutumu benimsemesi beklenemez. Daha doğrusu bir toplumda yeniyi, moderni olduğu gibi benimseyenlerin sayısı pek fazla olmamaktadır, önemli bir bölümü yeninin kendi işlerine geldiği kadarını benimserken, bir bölümü de gelenekçilikte kalmayı yeğlemektedir. Yurdumuzda, toplumsal dönüşüm ve değişim; devrim yasaları aracılığı ile başlatılmış ve yaşatılmak istenmektedir. Yasaların etkinliğinin çok az veya hiç olmadığı yörelerde ayrıca ekonomik değişim de yeterli olmayınca, gelenekçilik orada yaşayanların bir tercihi değil, bir mecburiyeti de olmaktadır. Siyasilerin de oy almak için, gelenekçiliğe taraf olmaları kaçınılmaz olmaktadır. Gelenekçilik, görmezlikten gelemeyeceğimiz toplumsal bir olgudur.

Felsefe yönünden olaya yaklaşıldığında; zaman ve mekânla değişmeyen doğru olamayacağından bu bağlamda gerçek de yoktur, denilmektedir. Gelenekçiliği ister bir yaşam tarzı, ister şartlar gereği yaşayanların, insan hakları yönünden bu tür yaşamı yeğlemelerinin bir sakıncası da olamayacağı açıktır. Geleneksel yaşamı devam ettirenler, kendi düşüncelerinin tek doğru ve zaman, mekânla değişmez (gerçek) olduğu görüşünü zorla başkalarına da kabul ettirmeye kalktıklarında sorun ortaya çıkmaktadır; bunun en canlı örneği İran’da görülmektedir. Demokrasi yerine bir ideolojinin topluma dayatılmasını insanlar istememektedir. Bu tutumun “sorun” durumdan, kabul edilebilir hale indirgenebilmesi için; eğitimin yanı sıra ekonomik gelişmenin de etkisi belirgindir. Çünkü ekonomik yönden, içinde bulunduğu topluluğun geleneğine uyma dışında bir seçeneği olmayan insanların modern olmalarını beklemek olanak dışıdır.

Ülkemizde, devlette ayrıcalıklı konumlar elde etmek isteyenlerin bazıları da, yeni bir düşünce sistemi imiş gibi gelenekçiliği topluma sunmaktadırlar. Bu tür planı yürütenlerin, gelenekçiliği savunmaları doğaldır; kendi görüşlerini zorla kabul ettirme çabasına girmedikleri sürece bu görüşleri, yasal çerçevede görülecektir, görülmelidir de!

Gelenekçilikte; kendilerinden önceki nesillerden devralman inanç, kurum ve seremoniler, kısmen de olsa dönüştürülerek, sonraki nesillerde toplumsal pratikler olarak benimsenmektedir. Gelenekçiliği benimseyen topluluk ne kadar tutucu olursa olsun, geçmişin doğrularını kısmen dönüştürmek zorunda kalmaktadırlar;

Bu da, zaman ve mekanla değişmeyen doğru yani gerçek olamayacağının bir kanıtlanması olmuyor mu?

Kurana Göre Gerçek

Kur’an’a göre gerçek nedir? Din bilginleri, felsefeciler, toplum bilimciler, ruh bilimciler, hukukçular, daha doğrusu insanı konu alan bilimlerle uğraşanların tamamına yakını “gerçek nedir” sorusuna cevap getirmeğe çalışmışlardır.

Genel kanı odur ki; Kur’ân-ı Kerim, Allah Teâlâ kelamıdır, gerçeğin ta kendisidir ve asla değişemez. Kuran konusunda konuşmaya yetkili olanlar bu konuda ne diyorlar diye bir parantez açıp kendimizi konun dışında tutabiliriz; bu durumda ise, Kurana göre olmaması gerektiğini bilip inandığımız, din sınıfının varlığını kabul etmiş ve kendimiz aktif olarak din alanının dışına çıkmış oluruz. Din bilginlerinin görüş, yorum ve düşüncelerini okuyup anlamayalım; demiyoruz, diyemeyiz; onları da okuyup anlayıp aklımızın bir kenarında tutalım. Buradaki çabamızın amacı: “Kendi, özgürlüğümüzü başkalarına teslim etmeden, başkalarının aklı ile yaşamağa razı olmadığımızı göstermek, ve bu tutumun Kurana uygunluğunu da vurgulamaktır. “ Kur’ân-ı Kerim, Nisa Suresinin 48 ve 116 numaralı ayetlerinde “Doğrusu, Allah kendisine ortak (şirk) koşulmasını bağışlamaz ama, bundan başkasını dilediğini bağışlar; Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işlemiştir.” denilmektedir. Kuranda (aynı anlamdaki bu iki ayet dışında) Allah’ın kesinlikle affetmeyeceğini vurguladığı başka bir ayet de yoktur denebilir. Burada anlatılmak istenen nedir? Allah’a ortak koşmak, ya da şirk koşmak ne anlama gelmektedir? Osmanlıca Sözlükte; “Şirk tanımı: En büyük günah olan, Allah’a ortak kabul etmek. Allah’tan ümidi keserek başkasından medet beklemek; çoktanrıcılık.” şeklinde verilmektedir.

Allah, kendisi dışında bulunan bir varlığı, kendine ortak veya yardımcı kabul etmemektedir. Bu tür bir tutuma girip de, bu tutumundan vazgeçmeyeni hiçbir surette af etmeyeceğini ve mutlaka cezalandıracağını açıkça bildirmektedir. Bu, bizler için ne anlama geliyor? Allah dışında bir başka varlığı veya insanı, kesin bir teslimiyetle takip edilecek bir varlık olarak görmemiz mümkün değildir, yani Allah’ı şirketleştiremeyiz. Kim, ne kadar muteber kişi olursa olsun, onu Allah yerine koymamız ve Allah’a yardımcıymış gibi görmemiz olanaklı değildir. İşte bu yüzden, Allah’ın Kitabına, Kurana giderek kendi görüşümüzü kendimizin oluşturması zorunlu olmaktadır. Toplumlarının gereksinimi olan doğrulan, kendileri üretemeyenler, teslim olup taklit ettiklerinin de gerisinde kalarak cezalandırılmakta oldukları gözlerimiz önünde değil midir?

Kurana göre doğru konusunda, verdiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı gibi: İnanların mutlaka düşünüp, kendi doğrularını kendilerinin bulmaları gerekmektedir. İnsanlar körü körüne birilerinin arkasına takılarak ömürlerini tüketemezler.

Kuran: İnananlarına (Allah a saygılı olanlara) yol gösterendir ve şüphe götürmeyen bir kitaptır. Daha önce indirilen kitapları da onaylamaktadır. Kuran doğru ile saçmayı ayırmaya yarayan bir ayıraçtır (kitaptır). Kuranı düşünerek anlamak gerekmektedir. Kuran uydurulmamıştır. Kuran insanları sıkıntıya sokmak için değil, bir öğüt olarak indirilmiştir. Kuranda, daha önce gönderildiği bildirilen kitapların da, birer öğüt olduğu anlatılmaktadır. Buradan da dinin bir öğüt olduğu sonucu çıkmaktadır. Bütün bunları ön yargısız dikkate aldığımızda; “Kuranı, insanların yaşamlarını kolaylaştırmak amacıyla gönderilmiş öğüt veren bir kitap” olarak görmek durumundayız. Öğüt veren bir kitabın değişimini niye istememiz gereksin ki? Elbette Kuran olduğu gibi hiç değiştirilmeden, her bir kelimesi, harfi olduğu gibi kalmalıdır ki, daha sonra gelenler de aslını okuyup anlama çabası içinde kalabilsinler.

Kuranın bu açık tutumuna karşılık, niye: Kaynağı din olduğu bildirilen kuralların asla değişmezliği sorunu ile karşı karşıya bulunuyoruz?

Kuranla ilk tanışan toplumlar, daha önce kabile hayatı yaşıyorlar ve gelenekleri onlara yetiyordu. Kuranla tanışınca, bu defa daha önceki gelenekçilik yerine yeni bir düzen ve bunun felsefesini geliştirdiler: Kuranı temel alan, bir düşünce sistemine göre toplumsal yaşamlarını yönlendirdiler. Kendi toplumlarının ürettiği bu sistem dışında başka diğer sistemler olduğunu biliyorlardı; fakat, diğer sistemlerin yanlışlığı, yöneticiler, bilim adamları ve toplumun her kesimince bir ön fikir (paradigma) olarak benimsendi ve bu asırlarca sürdü ve halen de bir çok toplumda da sürmektedir. Ancak, kullandıkları sistemlerini de, tekrar Kurana giderek bir türlü yenilememektedirler.

Kurana yakından baktığımızda: Kuranın, 600’den fazla sayfa olduğu, ve inmesi (vahiy süresi), yazılması, toplumda örnek elçi aracılığı ile uygulanması 20 yıldan fazla sürdüğü bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen, Kuran kendini bir öğüt ve uygulayıcı elçi de, kendini bir uyarıcı olarak vasıflandırmakta ve uygulamalar da bu vasıflandırmaları doğrulamaktadır. Yani Kuran; bir ideolojiyi anlatmıyor, fakat bir düşünce sistemini anlatarak, yaşam tarzımızı değiştirmemizi amaçlıyor. Kuran, bizlere çoğu zaman anlatılmağa çalışıldığı gibi bir ideoloji (yani değişmez doğrular) kitabı olsaydı; ne bu kadar yazıya, ne bu kadar uygulama zamanına ve ne de, Kuran bir öğüttür ve elçi sadece bir uyarıcıdır şeklinde beyanlara ihtiyaç vardı. O zaman bu kitap en çok bir anayasa genişliğinde olur ve uygulaması da en çok birkaç ayla, bilemediniz bir yıl ile sınırlı olurdu. Böyle olmadığı tarihi bir doğru olarak herkesin önünde durmaktadır. Kuranın içeriğini dikkate aldığımızda onu bir ideoloji kaynağı olarak görmemiz olanaklı değildir. Kuradan üretilen bir ideolojiyi toplumun tamamına uygulayamayız; çünkü uygulayıcı elçi hiçbir zaman böyle bir tutum sergilememiştir. Ancak, Kuran ışığında bir felsefe (düşünce sistemi) üreterek bunun anlatımı, tanıtımı için yılmadan yorulmadan çaba gösterebiliriz.

Kuranın bildirdiği İslam, bir ideolojinin, dayatmanın değil ve fakat düşüncenin, felsefenin bir alternatifi olarak algılanabilecek durumdadır. Bu tür anlatıma pek çok kişi karşı çıkabilir bu da doğaldır. Çünkü; din tanımında anlaşmaya varmak pek de olanaklı değildir.

Dinin tanımlaması: (Sosyal Bilimler Sözlüğünden) “Din: (1.) Geniş anlamada, yaşam biçimi; hayatın nasıl yönlendirilmesi gerektiği konusunda benimsenen düşünce, inanç, ilke ve değerler bütünü. (2.) Dar anlamada, evrendeki düzeni ve hayatı ancak yaratıcı bir tanrının varlığı ile anlamlandırarak, insanlığı kurtuluşa davet eden çağrılardan her biri.”

Daha önceki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, buradaki yaklaşımımız, (l.)’deki tanıma yakındır. Çünkü insan dışındaki bütün varlıkların işlevleri, fiziki yapılarının programında mevcuttur. İnsanın ise: Bilgi beceri öğrenme olanağı ve kendi işlevini seçme özgürlüğü vardır. Tanrı, bir kolaylık ve bir iyilik olarak; elçileri ve kitapları aracılığı ile öğütlerini topluluklara uygulamalı olarak bildirmiştir. İnsanlardan, işlevlerini bu öğütlere göre belirliyenlerin de hem mevcut hayatlarında, hem de ölümlerinden sonraki hayatlarında zarara uğramayacaklarını duyurmuştur. Bunda bir zor kullanma yoktur; insanlar kendi işlevlerini bir başka şekilde de belirliyebilirler; bu durumda uğrayacakları sıkıntı ve cezaları da katlanmak durumdadırlar. İnsanlık tarihinde, din dışı anlayışa göre, insanlar kendi işlevlerini akıl yoluyla da belirlemişler ve belirlemeye de devam etmektedirler. Felsefeci, düşünce üretir, uygulamasını yapmaz; elçi, vahiy yoluyla aldığı bilgiyi kendi yayışıyla uygulamaya koyar ve toplumda oluşmuş ön fikirlerle, kabullerle, paradigmalarla mücadele vererek, çok ağır şartlara da katlanmak zorunda kalır.

İnsanların işlevlerini belirlemede bir yardımcı, bir öğüt olarak kabul edilmesi halinde, din: Felsefenin bir alternatifi olmaktadır. Bir düşünce tarzı olarak algılanan, din kavramı ideolojinin bir alternatifi olmadığından, toplum hayatında (özellikle kamu yönetiminde) ciddi bir sorun olma özelliğini de yitirir.

Dinin, felsefenin bir alternatifi gibi algılanması olgusu Kuranın bize verdiği bir görüştür. Toplumda asırlarca, bir anayasa gibi algılanan ve öyle sunulan bir dinin o toplumda bir düşünce kalıbı (paradigma) niteliği kazanması da kaçınılmazdır. Bugün içinde yaşanılan sıkıntıların kaynağında bu paradigmanın etkiliği çok yüksektir. Toplumsal görüntülere bakılarak İslam’ı değerlendirmek yanlıştır. Çünkü İslam’ın kaynağı Kurandır, buna uygunluk araştırılmadan mevcut yaşananlara göre değerlendirme yapmak, İslam açısından geçersizdir.

Topluma bakarak yapılan, değerlendirmeler sosyoloji açısından ise doğrunun ta kendisidir; çünkü sosyoloji, dini değil, toplumların yaşadıklarını dikkate almaktadır.

Kuran hiçbir konuda (Allah’a ortak koşma dışında) insan tercihini sınırlamamaktadır.

Kuran Bakara Suresi (2/ 173): “Şüphesiz, Allah size, ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ancak, darda kalana, istekli olmayarak, gerekli miktarı aşmadan yenmesinde bir günah yoktur. Doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyandır.” Burada, kesin birkaç yasağı bir arada görüyoruz, Kuranda bu tür yasakların sayısı çok azdır. Fakat ayetin sonunda, ihtiyaç halinde, gerekli miktarın yenmesi, kişinin yetkisine bırakılmaktadır. Bu çok önemli: Öncelikle bir dayatma yok; ölseniz de bu yasaklara uyacaksınız denmiyor. Diğer husus ise: Miktar için bir aracı belirlenmiyor, kişi yetkili olarak belirleniyor. Kuranın, kişiye özgü, emir ve yasaklarını bu mantıkla anlamak gerekiyor. Toplumu ilgilendiren konularda ise, yetkili yönetimin kararı elbette olacaktır.

Geçmişte ve günümüzdeki uygulamalara baktığımızda, dindar kişiyi ilgilendiren emir ve yasaklarda; kişi kendi durumu ve anlayışını ön plana alarak karar vermiyor, fakat birilerinden duyduğu veya gördüğüne göre bir tutum içine girerek çoğu zaman hem kendini hem de çevresini sıkıntıya sürüklüyor. Oysa, Kurana gitse, din ne kendi için ne de çevresindekiler için zaman, zaman sıkıntı kaynağı olma durumunda olmayacaktır. Böylece, dindar kişi ihtiyacına uygun kararlar alarak, dinin hem kendine ve hem de çevresine ümit ve iyilik yaydığına tanık olacaktır.

Bakara Suresi(2/ 269): O (Allah), düşünmeyi (felsefeyi, hikmeti) dileyene verir. Kime düşünme becerisi verilmişse, ona çok iyilik edilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlarlar.

Yukarıda verilen ve benzeri ayetlerde de, düşünerek kendi doğrumuzu kendimizin üretmesi gereği vurgulanmaktadır.

Buradaki açıklamalarla şu sonuca varmış oluyoruz, Kuranda ki İslam’a göre; her zemin ve zamanda kullanacağımız hazır doğrular yoktur. İnanan insanların, Kuran ışığında kendi doğrularını kendilerinin üretme olanakları vardır.

Kuranda, gerçek diye bir şey yok mudur?

Bu düşünce ile ayetlere baktığınızda, zemin ve zamanla değişmeyen tek doğru ve tek varlık olarak: Yüce Allah’ı görmekteyiz, bunun dışındaki her şey, zemin ve zamanla değişime uğrayacağı ve sonuçta ise yok olacağı vurgulanarak önümüze konmaktadır.

Kuran Kasas Suresi (28/ 88): Allah’tan başka bir tanrıya kulluk etme, tapma. O’ndan başka tanrı yoktur; O’ndan başka her şey yok olacaktır, hüküm onundur. O’na döndürüleceksiniz.

Rum Suresi (30/ 8): Kendi kendilerine Allah’ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve belirli bir süre için yaratmış olduğunu düşünemiyorlar mı? Doğrusu, insanların çoğu, Rablerine kavuşacaklarını inkar ederler.

Fatiha Suresi (1/ 4, 6 ve 5): Din günü, mahşerin tek yetkilisi, sultanıdır O (Allah). Dosdoğru giden yola ilet bizi. Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.

Burada verilenlerde ve birçok diğer ayetlerde de görülüyor ki tek kalıcı ve değişmeyen Allah’tır. Gerçek, yalnız ve yalnız Allah’tır. Bizim yapacağımız, kendimizin doğrularını Kuran ışığında üreterek, işlevimizi belirlemek; dosdoğru giden yola bizi iletmesi için, Allah’a ibadet ederek yardım dilemektir.

Kuranın Türkçe çevirilerinde “gerçek” kelimesini pek çok kere görmek olasıdır. Buradaki “gerçek” kelimesi (bizim tanımımızdaki gibi zaman ve mekanla değişmeyen doğru anlamında değildir); Arapça’daki “hak” kelimesinin karşılığı olarak verilmektedir. “Hak” kelimesinin Türkçe’deki karşılığı ise: Yanlış veya saçma anlamındaki Arapça batıl kelimesinin karşıtı olan, doğru kelimesidir; yani hak kelimesi ile bir şeyin doğruluğu anlatılmaktadır. Bazı çevirilerde bu kelime “hak” olarak aynen verilmektedir. Ayrıca, içinde yaşanılan zamanda veya ileride (ahrette de olsa) doğruluğu mutlaka gösterilecek bilgiler için hak kelimesi kullanılıyor, Kuran çevirenler de bu kelimeyi (veya benzerlerini) “gerçek” şeklinde Türkçeleştiriyorlar. Ancak, burada verilen gerçek kelimesi bizim başından beri üzerinde durduğumuz, terimle ilişkili değildir. Kuranda, birçok yerde, hak ve batıl olarak geçiyor ikisi arka arkaya; o zaman da “hak” ve “batıl” şeklinde Arapça olarak Türkçe çeviride yer aldığı da görülüyor.

Açılama: Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuran Türkçe çevirisindeki “karma indekste” gerçek kelimesi için verilen ayetler şunlardır: (ilk rakam sure no/ ikinci rakam ayet no): 57/22; 76/1; 82/10; 100/7; gizlemek, 2/42, 140, 146, 159,174; 3/71; 5/61; 6/91; elçiler tarafından desteklenmiştir, 2/252; 23/70; 37/37; hakkında tartışmak, 2/176; 11/118; 51/8; takip et, 7/105, 159, 181; 10/94; 22/54; 46/20: 47/3; 48/28; 103/3; Allah’tır, 24/25; 38/84; Allah’ın, 2/26, 109, 119, 147, 149, 213,; 3/19, 60, 95; 4/170, 171; 5/48; 6/30, 57, 66, 73, 115; 7/43, 169; 8/7; 9/29; 10/35, 53, 55, 82, 108; 11/17, 120; 18/21, 98; 22/6, 62; 27/79; 28/75; 31/30; 33/4; 34/6; 35/5; 40/55, 77; 42/24; 45/32; 47/2; 56/95; 61/9; 69/51; nefret etmek, 23/70; 43/78; karşı gelmekl0/23; 41/15; galip gelir, 8/8; 9/48; 12/51; 34/48; tutunmasını sağlamaya çalış, 39/33; 103/3; tanımak, bilmek, 5/83; 21/24; 22/54; reddetmek, 6/66, 93; 29/68; 39/32; 43/29, 30; 50/5; 53/28; karşı yalan, 2/42, 256; 7/118; 8/8 10/32; 13/17; 17/81; 18/56; 21/18; 34/49; 40/5, 78; eğer reddettiğiniz gerçek ise 41/52.

Bunların incelemesinden de görüleceği gibi, burada üzerinde durduğumuz değişmeyen doğru anlamındaki, gerçek kelimesi ile yukarıdaki ayetlerin Türkçe çevirisindeki gerçek kelimesi farklı anlamlardadır. Arapça’daki, “doğru bilgi veya ileride doğruluğu bir şekilde gösterilecek doğru bilgi” anlamındaki kelimeler, çeviride “gerçek” kelimesi ile ifade edilmektedir.

Kuranı okuyanlar, bizim anlatmaya çalıştığımız hususu; yani insanların, kendi doğrularını Kuran ışığında, kendilerinin üretmeleri gereğini görüp anlamıyorlar mı? Elbette görüyorlar, işte çeşitli mezhepler, işte tasavvufla ilgili değişik görüşler ve yollar.

Öyle ise kimler gerçekler, sadece bizim bildiklerimizdir diyor!? Çıkarları bu tür doğrularda olanlar ile, bu çıkarcılara inanlar, ya da gelenekselliği bir felsefe edinmiş olanlar; bizim bildiğimiz doğrular, gerçeklerdir ve değişmezler diyerek dayatıyorlar. Fakat, onlar dahi, kendi gerçeklerini tevil (özel yorum) metoduyla bir ölçüde güncelleştirerek güya, hiç değiştirmeden uyguluyorlar. İşin doğrusu ise onlar da gerekli değişikliği, işlerine gelecek şekilde özel bir metotla (teville) değiştirerek yollarına devam ediyorlar.

Gerçek ile İnsan Yaşamı İlişkisi

Gerçek üzerinde niçin bu kadar duruyoruz?

İnsan olarak, insan gibi umutla ve güzelliklerle dolu olarak yaşayabilmek için bu konuda bilgilenmemiz çok önemlidir. Toplum içindeyiz, başkaları da bizi ilgilendiriyor, biz de başkalarını. Kişinin doğm ve gerçekten ne anladığının bilgisine sahip olmamız, karşımızdakini anlamağa bizi bir adım daha yaklaştıracaktır.

loanna Kuçuradi (İstanbul, 1936; Felsefe Profesörü Hacettepe Üniversitesinde ve de Dünya Felsefe Federasyonu Başkanı), “İnsan ve Değerleri, 1998” kitabının başında: Pamukkale doğumlu Filozof Epiktetos’un (55-135), “İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitenle ilgili inandıklarıdır” görüşüne yer veriyor; ve sonra devam ediyor:

…Sözünü ettiğim olgu: Aynı insanların, aynı olayların, aynı durumların, aynı eylemlerin, aynı kararların, aynı eserlerin, hatta aynı fenomenlerin farklı kişiler tarafından farklı şekillerde yorumlanması, farklı şekillerde açıklanmasıdır.

Yapılan bununla da kalmıyor; aynı insanların, aynı olayların bu farklı değerlendirmesi sözde kalmıyor; her farklı değerlendirme, tek doğru (tek gerçek) değerlendirme olduğunu ileri sürerek ortaya çıkıyor; bu da kişilerin birbiriyle çatışmasına, yan yana yaşamanın çoğu zaman imkansız hale gelmesine, kişilerin harcanmasına neden oluyor. Hem her şey sonunda gelip tek, tek kişilere dayandığından, bu sorun, insanlığın “kader’iyle ilgili bir sorun oluyor. Böylece, ideali demokrasi olan çağımız insanları için doğru değerlendirme problemi özel bir önem taşır. …Düşünürün görevi, başkalarının yaptığını, arkadan meşru göstermeğe çalışmak değildir. Onun görevi, olan ve olan bitenin temelini göstermek, bu temeli görmeyenlerin de görmesine yardımcı olmaktır. Çünkü ancak bundan sonra olan bitene yön verme söz konusu olabilir; eyleme sınır çizilebilir; insanlara insanca yaşama imkanı sağlama çabalarına umutla bakılabilir.

Profesör Kuçuradi konunun, kişi ve toplum yönünden önemini çok açık şekilde ortaya koyuyor. Ve sorunu kitabında “Değer Problemi” olarak, enine boyuna incelemeğe, deşmeğe çalışıyor.

Burada gerçek tanımı ile vermeğe çalıştığımız kavramı, tek doğru tanımı ile veriyor ki, ikisi de aynı şeydir diyebiliriz.

İnsanların hayatlarına yön veren, en önemli etken, belleklerindeki gerçeklerdir. Bunların iki temel kaynağı vardır:

Birincisi, içinde yaşadığı toplum ve toplumun verdiği eğitimdir. İnsan, doğduğu günden, ölünceye kadar sürekli etki altında bırakılarak, toplumun gerçekleri insanın belleğine yerleştirilir.

İkincisi ise, insanın kendi merakı ile elde ettiği gerçeklerdir.

Kişi, bu iki tür gerçeğe göre yaşamak, karar vermek ve tutum belirlemek zorundadır. İki kaynaktan gelen gerçekler, bilgiler uyumlu ise karar vermede sorunlu bir durum yaşanmayabilir.

Benim gerçeklerim bunlardır; diyerek yaşamak ne ölçüde olanaklıdır?

Bu sorunun doğru cevabını bulabilir miyiz?

Doğru yanıtı arıyoruz! Daha önce de belirttiğimiz gibi doğru kavramı, kişinin temel felsefesine bağlıdır. Doğru dediğimizde, kişinin kabul ettiği temel felsefi anlayışına göre evet bu yanıt doğrudur diyebileceği yanıttır. Yoksa şunun veya bunun ürettiği yanıt değildir. Biri için doğru, bir diğeri için farklı olabilecektir! Bu olanaklı mıdır? Evet olanaklıdır. Aile içinde dahi, birinin doğru dediğini diğeri doğru değil diyebilir. Ailede bir çocuk kendi gayreti ile araştırıp, bir inanca sahip olmuş olabilir; kardeşi olan diğer çocuk ise, bu tür konulara kafa yormadan durumu idare edebilir. Aynı olay, aynı kural, aynı düşünce karşısında, her iki kardeşin (de çoğu zaman aynı anda) doğru demesi olanaklı değildir. Burada konu olan doğru, her birinin ayrı, ayrı doğru dedikleridir. “Doğru”, kişinin kendini içinde gördüğü düşünce sisteminin doğrularıdır. Çünkü, bir kişinin bir şeye doğru diyebilmesi, ancak onun kabul ettiği düşünce sistemince doğru olanıdır. Bir kişinin temel inancını değiştirmeden, hayır doğru değildir dediği bir şeyi, doğru olarak kabulünü istemek olanaklı değildir. Ancak şu yapılabilir, kişinin bağlı olduğu düşünce sisteminin kriterlerine göre, konu olan şeyin doğruluğu belirlenir ve denebilir ki, senin sisteminde bu görüş, düşünce ya da bilgi doğru olarak kabul edilmesi gerekir. Burada yapılan şey kişinin, inanç sistemini değiştirmek değil ve fakat bilgi eksikliğini gidermektir.

Doğru üzerinde durduktan sonra gerçek üzerinde de duralım.

Gerçek nedir?

Gerçek, zaman ve mekanla değişmeyen, ve her bir insan için geçerli olan doğrulardır. Bu kavramı daha önce incelediğimizde gördük ki, bu tür bir gerçek yoktur.

İnananları için ise: Değişmeyen tek gerçek, Allah’tır.

Dikkat edilirse burada belirlenen gerçek de sadece inananları için geçerlidir. Sonuç olarak, bütün insanların istisnasız kabul edeceği bir gerçek bulunamamıştır.

Gerçeğin insan için anlamı nedir?

Benim gerçeklerim bunlardır diyerek yaşamak ne ölçüde olanaklıdır?

Bu sorunun doğru yanıtını aramaya devam ediyoruz. Yukarıda ve daha önce de anlattıklarımız ışığında bunun olanaklı olduğunu görmemiz, göstermemiz mümkün değildir.

Aynı tür düşünce yapısında olanlar, kendi aralarında bir ölçüde tatminkar bir yaşam sürmeleri olanaklıdır.

Kişinin, toplumdan gelen ve kendisinin belirlediği gerçekler arasında bir uyum varsa karar vermesi zor olmayacaktır; ve fakat iki tür gerçekler arasında uyum yok ise ne olacaktır? İşte o zaman kişinin kendisi ile çatışması konu olabilecektir. Kişinin kendine ait gerçekleri arasında uyumsuzluk olması halinde ne olur? Pratikte iki olasılık belirir: Kişi ya toplumdan gelenleri yok sayarak kendi gerçekleri ile yaşamını sürdürmeyi yeğleyebilir; ya da toplumun gerçeklerine öncelik verebilir. Birinci durumda, toplum ile uyumsuzluk, ikinci durumda ise kendi ile barışık olmadan yaşama durumu ortaya çıkar.

Çözüm ne olacaktır?

Buraya kadar anlattıklarımız ışığında, çözüm üretebilir miyiz?

Tek ve kesin doğrunun, buradaki tanım ile gerçeğin olmadığını anlamamız çözüm için ön şartı oluşturmaktadır. Ayrıca, içinde bulunduğumuz toplumun gerçeklerinin de zaman ve mekan değişkenlerine bağlı olduğunu anlamamız gerekmektedir. Daha sonra ise, kendi bulduğumuz gerçeklerin de: Gerek toplumuzdan gelen ve gerekse verilen eğitimden kaynaklandığını anlamamız ve tamamen kendi kişisel buluşumuz olmadığının bilincinde olmamız gerekmektedir.

Çözüm şimdi verilebilir:

Gerçek diye herkese dayatacağımız bir doğru yoktur. Doğrular zaman ve mekana göredir. Bu bilinçle hem kendi karar vermedeki sorunlarımızla, hem de diğer kişilerle olan sorunlarımızla başa çıkabiliriz.

Kendi kararlarımızda; toplum kaynaklı gerçeklerin nedenini ve kendi gerçeklerimizin de nedenini anlayabilirsek, hangisini öne alacağımızı kolayca görebiliriz. Sorunumuza da uygun yanıtı verebiliriz. Kişilerle olan sorunlarımızda ise, kendi doğrularımızı nedenleri ile anlatır ve karşımızdakinin de doğrularını aynı özenle anlamaya çalışırsak sonuç almamız olanak dahilinde olacaktır; veya en azından çatışma ortamı yerine karşılıklı görüş alış veriş ortamı üretme olasılığı doğabilecektir. Çatışmayı önlemek bile önemli bir başarıdır.

Hepimiz biliriz ki ekmek atılmaz günahtır, yani cezası dinidir ve kesindir. Her kim, bir yerde bir ekmek görürse öper başına koyar veya en azından ezilmesini önlemek için yerini değiştirir. Konu dini görünümlü olduğundan, Kuran’a bakalım, O, ne diyor? Kuran bu konuda hiçbir şey demiyor. Öyle ise bu niye böyle? İnsanımız, o kadar yoksul kalmış ki, bir lokma ekmeği dahi ziyan etmemesi gerekiyor; bunun için üretilen formül: “Ekmek nimettir, sakın boşa harcamayın yoksa Allah sizi cezalandırır, günahtır” şeklinde olmuştur. Zaman ve mekana göre çok olumlu bir doğru; ama asla gerçek değil.

1950 yılından sonra, çok katlı binalar ve şehirlere kanalizasyonlar yapılmağa başlayınca, bir feryattır koptu: Ekmek artıkları kanalizasyona gidiyor, bu günahtır, Allah bizi çarpacak ve her bir olumsuzluk bu günaha saygısızlığımızdan başımıza gelecektir! Bugün için böyle bir konu yok, fakat o günlerde bu olay ciddi bir boyutta idi. Kimse, ekmek artıklarının kanalizasyona gitmesine izin veremez ve sofra bezlerindeki ekmek artıklarını bahçeye atmaya özen gösterirdi. Burada açıkça görülüyor ki dini kaynaklı gösterilen gerçeklerin pek çoğu, zaman ve mekana göre geliştirilmiş doğrulardır. Konuları kaynağında inceleyerek bilgi eksikliğinin giderilmesi ile problemlerin çözümü çoğu zaman olanaklı kılınabilmektedir.

Şimdi bir de olayın bir başka boyutuna bakalım. İnsanlar toplum halinde yaşadığına göre, Hukuk düzeni zorunlu olmaktadır, yoksa insanlar bir arada yaşayamazlar. Bu hukuk düzenini sağlayacak kurallar nasıl üretilecektir. Eğer kural herkesin gerçeğine göre üretilecekse, toplumdaki kişi sayısı kadar, kural olması gerekecektir. Bu ise o toplum hayatında, sadece tek güçlünün hâkim olması anlamına gelecektir. Bazen aynı görüşü paylaşan toplulukların gerçeklerine göre kuralların koyulduğu görülebilecektir. Bu durumda da, bir topluluğun diğer tüm topluluklara hâkim olması anlamına gelecektir. Şayet bir toplum sadece bir topluluktan oluşuyorsa bir sorun olmayabilir. Ancak, günümüzde bilinen böyle bir toplum (ulus) yoktur. Toplumlar, veya bir devletin vatandaşları, çok değişik topluluklardan oluşmaktadır. Bu durumda hepsinin uyacağı hukuksal kuralları, yasaları nasıl üreteceğiz?

Hangi, topluluk kuvvetli ise o mu, borusunu öttürecektir?

Bu mümkün müdür?

Bosna ve Kosova örneklerinde de gördük ki, artık bu tür anlayışı sürdürmek, güçlü olanlar için dahi olanaklı değildir!

Çözüm nedir?

Çözüm, demokrasi: Temsili demokrasi, seçilenler bir araya gelerek, kuralları belirleyeceklerdir.

Bu yeterli midir?

Hayır değildir, bu yolla çoğunluğun zulmü konu olabilir, bu yüzden insan haklarını içeren anayasa aracılığı ile her bir kişinin insan olma hakları, güvence altına alınması da gerekli olmaktadır.

Sonuç: Benim gerçeklerim bunlardır, diyerek ne kendi hayatımızı ve ne de toplumsal hayatı sağlıklı sürdürmemiz olanaklı değildir.

Gerilimin Ana Kaynağı

Gerçek benim bildiğimden başkası değildir denildiğinde, bir gerilim doğmaktadır. Açıkladığımız gibi, gerilim hem kendi yaşamımızda oluşmakta ve hem de diğer kişilerle olan ilişkilerimizde yer almaktadır. Bu olaya yakından baktığımızda insanların toplumdan edindikleri bilgilerin tek yanlı olduğu ve bunlara uymayanların toplumları tarafından cezalandırıldıklarını görüyoruz. Bu tür gerçeklerin önemli bir bölümünün de dini kaynaklı gibi sunulmasına önem veriliyor. Bu durumda felsefe, dinin bir alternatifi olma özelliğini yitirmiş oluyor.

Şayet bir toplum dini kuralları terk ederek, bir ideoloji ile yaşamayı seçmişse, sonuç yine aynı oluyor; bu defa da dinin yerini ideoloji alıyor. Kurallar insana değil, insanlar kurallara uymaya zorlanıyor. Her ne şekilde olursa olsun, insan değişemeyen kurallara uymaya zorlandığında hayat çekilmez hale geliyor. Kurallar ihtiyaçlara cevap vermek için üretilmeli ve ömürleri bittiğinde yenileri ortaya konulmalıdır.

Demokrasi ile yönetimde, kurallar toplumun temsilcilerinin katılımı oluşturulmaktadır; fakat bunların yürürlükten kalkmasında aynı titizlik gösterilmediğinde, dolayısıyla bir dayatmacılık ortaya çıkmaktadır. Demokratik yönetimlerde, meclislerin verimli çalışmamaları halinde bu olaya oldukça sık rastlanmaktadır.

Medeniyet tarihinde: Önce din, sonra felsefe ve daha sonra da sanat ve bilim ortaya çıkmıştır. İnsanlık önce din ile tanışmıştır. Toplumlar bugünkü gibi milyonlarla ifade edilecek kadar kalabalık değildi ve birer topluluk halinde idiler. İlk toplulukların kendi dinleri aynı zamanda felsefeleri ve aynı zamanda da ideolojileri olmakta idi. Bu da o devirlerde bir sorun üretmiyordu. Zamanla toplumlar kalabalıklaşınca, aynı toplumda (ulusta) birçok topluluk bir arada olmaya başlayınca sorunlar meydana gelmeye başladı.

Yurdumuzda en önemli konu; “FELSEFE, DİNİN BİR ALTERNATİFİDİR” görüşünün kabul görmemesidir. Felsefenin, dinin bir alternatifi olduğunun toplumca benimsenmesi pek de kolay görünmemektedir.

Kuranı incelediğimizde görürüz ki, Kuran diğer, din ve felsefelerin varlığını görmezlikten gelmemektedir. Aksine, hem var olanlar için ve hem de geçmişten örnekler vererek onların her biri ile yüzleşmeye özen göstermektedir. İslam, kapalı bir toplum içinde oluşmamış, aksine her çeşit din ve felsefe akımına açık, bir ticaret şehrinde Mekke’de hayat bulup gelişmiştir. Bu da şunu gösterir ki “felsefe dinin bir alternatifidir (seçeneğidir)” görüşünü Kuran öngörmektedir.

Bir toplumda, kuralar koymak gerekli olduğuna göre, bu kuralları hangi din, ya da hangi felsefeye göre koyacaksınız?

Birini öne alırsanız diğerini benimseyenler bu kurallara uyarlar mı?

Şayet toplumdakiler, dinlerini aynı zamanda felsefeleri yaptıklarının bilincinde olurlarsa ve felsefelerini din yapanlar da başka felsefelerin bulunabileceğini kabul ederlerse, çözüm çok kolaylaşacaktır. Demokratik bir sistemle konacak kurallara, uymak zorunluluğunu toplumun çoğunluğu kendinde hissedebilecektir.

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir toplumdaki dinler veya felsefeler; biri diğerinin alternatifi olarak algılandığı ve bunların, netice de birer inanç meselesi olduğu kabul gördüğünde, bir çatışma ortamı konu olmayacaktır. Ancak herhangi birisi, din ya da felsefe, tek doğru tek gerçek olarak dayatılması halinde; çatışmanın kaçınılmaz olacağı açıkça görülmektedir. Şunu da söyleyebiliriz ki, ideoloji haline gelmiş felsefi dayatmaların ömrü kısa olmaktadır, ideoloji halini almış dini dayatmalar ise daha uzun ömürlü olmaktadır. İdeolojiler, komünizm gibi en çok 70-80 yıl yaşıyor ve fakat Hıristiyanlık gibi dini olanlar ise asırlarca sürebiliyor.

Toplum ne dinden, ne de felsefeden bir zarar görmüyor. Çünkü her ikisi de insanlara iyilik olsun diye ortaya konmuştur. Fakat dini veya felsefeyi dayatma aracı yapanlar topluma zarar veriyor. Zarar veren, dayatmacı görüşleri topluma zorla kabul ettirmek isteyen insanların tutumudur, yoksa din veya felsefenin kendisi değildir.

Sh: 48-70

TUTUCULUK NEDİR?,

Genel Olarak Tutuculuk

Tutuculuk, günü geçmiş doğruları yürürlükte tutuma çabasıdır. Daha önce de açıkladığımız gibi, doğrular zaman ve mekana bağımlı olarak değişim içindedirler. Bir topluma ait kurallar, toplumun değişimine paralel olarak üretilemiyorlarsa, mevcut kurallar orada bir tutuculuk ve bir baskı oluşturarak, insanları tedirgin etmektedir. Bugün toplumsal değişim çok daha hızlı yaşandığından, buna bağlı sorunlar da geçmişe göre çok daha fazla etkinlik göstermektedir.

Tutuculuğu ortadan kaldırmak olası mıdır?

Toplumsal bir olgu olduğuna göre, tutuculuğun etkinliği de toplumun tutumuna bağlıdır. Gerek kendi coğrafyasında ve gerekse dünyada gelişen olaylarla, sorunlarla ilgilenen ve bunların güncel çözümleriyle bilgilenen toplumlarda, tutuculuğun etkisinin en alt düzeyde olması olanaklıdır. Toplum yönetimi hem kendi yurttaşlarından ve hem de dünyadan kopuksa, tutuculuktan kurtulma olasılığı çok alt düzeyde olacağı da açıktır.

Bütün toplumlarda bir miktar tutucu bulunacağı bilinmektedir. Tutucular da bir toplumun vazgeçilmez tamamlayıcı kısımlarıdır, yeter ki tüm toplumu frenleyip değişimini engellemesinler.

Bu tutucu tutumun altında yatan nedenler nelerdir? İnsanların düşünce sistemleri; ya toplumun verdiği eğitimle ya da kendi üretimleriyle oluşmaktadır. Değişimin nasıl bir sona gideceğini kestiremiyorsa, insanın durumunu bozmamak için değişime direneceği açıktır. Bir de bu tutumun ticaretini yapan politikacıların varlığını görmezlikten gelemeyiz: Onlar, toplumdaki bu tür kişilerin tutumundan yararlanarak, siyaset yapmak istemektedirler; dolayısıyla tutuculuğu benimser görünerek genişlemesine olanak tanımaktadırlar.

Tutuculuk Din İlişkisi

Tutuculuk deyince aklımıza hemen, tutuculuk din ilişkisi gelmektedir. Öncelikle şunu belirtelim ki din deyince İslam’ı anlıyoruz ve Kurandaki İslam’ı benimsiyoruz.

İnsanlık tarihine baktığımızda; önce din, sonra felsefe daha sonra bilim, sanat, ekonomi ve teknolojinin geliştiğini görüyoruz. İnsanlık önce din ile tanışıyor ve sonra arkadan diğerleri geliyor. Toplumlar, ise bugünkü gibi ulus devlet büyüklüğünde değil; birkaç kabileden oluşan topluluklar durumunda. Topluluklar için de; gelenek, görenek çok önemli ve bunlarla idare ediyorlar. İlk çağlarda ise şehir devletleri gelişiyor. Yönetim gelenek göreneklere göre olmakla beraber, bazı felsefi görüşler de var. Toplumun gelenekleri ve dini, yönetimin de en önemli etkenleri oluyor. Daha sonraki çağlarda ise, artan nüfus ve genişleyen coğrafyada din, yönetimin kurallarını belirlemede en önemli yere geliyor. Batı uygarlığının aydınlanma (yani insan aklının, tanrı buyruğunun yerini alması anlayışı) çağı ile birlikte yönetim kurallarını belirlemede, önemli değişim de başlamış oluyor. Bugünkü anlamada demokratik laik, dünyevi yönetim şekli ancak ikinci dünya harbinden sonra anlamlı yerini alabiliyor. Aydınlanma ile demokratikleşme arasında beş asırlık bir zaman dilimi var, oldukça uzun bir süre.

Bu kısa açıklamayı, din olgusunun insanlık için ne derece etken olduğunu vurgulamak amacıyla gözden geçirdik.

Evrendeki varlıların fonksiyonları kendi yapılarında (fiziki özelliklerinde) bulunmaktadır. İnsan ise fonksiyonunu belirlemede serbesttir. İşte bu serbestlik tanrı tarafından insana verilmiştir. Fakat, belki de haksızlık yapmamış olmak için, ilk medeni insandan (Adem’den) itibaren, insana kendi cinsinden elçiler aracılığı ile de Allah devamlı uyarıda bulunmuştur. Bugünün uyarıcısı ise Kuran’ın kendisidir ve bir ölçüde de Kuranı anlatmaya çalışanlardır. Dileyen bu uyarılara uyacak, Kuran’a gidecek ve insan olmanın güzelliğini hem yeryüzünde ve hem de bildirilen gelecekte (ahrette) yaşama olanağına kavuşacaktır. Ancak, insan bu uyarılara uymama olanağına da sahiptir. Uyarılara aldırmayanlar da gelecekteki cezalarına da katlanacaklardır. Bu uyarılara uymayanlar hep olmuştur, Âdem, cennete Allah’ın uyarısına uymadığından cennetten çıkarılmıştır; yeryüzünde ise Allah’tan af dileyerek, tekrar tanrısal uyarılara bağlı kalacağını beyan etmiştir.

İnsanların bir kısmı bu tanrısal uyarıları benimsemezler ve kendi akıllarına göre kurallar ortaya koyarlarsa; bu defa da bir felsefe, düşünce daha doğrusu insanların işlevlerini belirleyici öğütler ortaya koymuş olurlar. Böylece dinin alternatifi olan bir felsefe meydana getirmiş olurlar. Yani, din dışı üretilen felsefe, dinin bir alternatifi, bir diğer seçeneğidir.

Orta çağda, Hıristiyanlığın devlet (Roma İmparatorluğu) tarafından koruma altına alınmasından (324) sonra; din: Asli işlevi olan insanlara rahmet, iyilik yolunu gösteren bir uyarıcı olma niteliği dışında, bir de devlet ideolojisi olma görevini, fonksiyonunu üstlenmiş oldu. Bir sosyal kurum olan din, bir devlet ideolojisi görevini üstlenerek, bir dayatma aracı oldu. Batı (ya da Avrupa) dinin bu dayatma, dogmatik özelliğinden çok sıkıntı çekti, neredeyse on asır bu dayatma ile yaşamak durumunda kaldı. Din tek başına bir yol gösterici bir rahmet aracı iken; devlet gücü ile birleşince, bir iktidar ve bir işkence aracı oldu ve bugün batıda üretilen felsefe ve sosyal bilim kavramlarında bu olgu daima ön plana çıkarılmaktadır.

Olaya İslam açısından baktığımızda: Ne görürüz?

Medine site devleti, ilk Müslümanlar tarafından kurulmuş, daha sonra dört İslam Emir’i (halifesi) tarafından yönetilmiştir. Daha sonra, Emevi Saltanatı başlamıştır. Emevi Saltanatı Şam’dadır ve Emevi Sultanı, Bizans siyaset uzmanları ile çalıştığından, siyasetleri de tamamen Bizans kurallarına göre şekillendirilmiştir.Bunun anlamı şu olmaktadır; İslam dini artık bir devlet ideolojisidir. Devlete saygısızlık, dine yani Allah’a isyandır; temel ilke budur. Devleti bir şekilde ele geçiren, artık nesiller boyu o yönetimin sahibidir ve yönetim onların tanrısal mülküdür, babadan oğluna geçer ve böylece ömür biter iktidar bitmez. Emevi iktidarı, İslam Peygamberinin Öz torunları, Hz Hasan, Hz. Hüseyin Efendilerimizi ve bunların nesillerini, çeşitli dini gerekçeler icat ederek öldürmüşlerdir. İslam medeniyetinde bu tür yönetim sistemi yerleşmiş ve devam etmiştir. Bugün eldeki dini bilgilerin pek çoğu bu görüşün ışığında gündeme gelebilmiştir. Dini eğitim alanlar ise elbette, dinin geçmişini de öğreneceklerdir. Geçmiş ise, özellikle yönetim konusunda, “din eşittir devlet ideolojisidir” şeklinde yoğrulmuştur, oluşturulmuştur. Hal böyle olunca, her kim ki dini eğitim alıyorsa, babadan oğla geçen dini monarşiyi savunmak konumunda olmaktadır.

Türkiye’mizdeki duruma baktığımızda, Osmanlı zamanında medreselerde (belli bir dönemden sonra) sadece din bilimleri (hadis, fıkıh, tefsir ve kelam) okutuluyor; doğa bilimleri, sosyal bilimler ve felsefeye yer verilmiyor: Okutulanlar ise hep geçmiş eserler ve onların çeşitli açıklamaları. Yani medreselerde düşünce hayatı tabana vurmuş, hiçbir yeni düşünce ve yeni eser yoktur. Cumhuriyet dönemine gelince, dini eğitim gözden düştüğünden ilahiyat fakültesi öğrenci bulamayıp kapanıyor. Yeniden açıldığında ise, kitap olarak medreselerden ne kaldıysa onlar gündeme geliyor; daha önceki gelenek devam edip gidiyor. Fakat son senelerde özellikle 1980’li yıllardan sonra, dini Kurandan öğrenme akımı başladı, gazete ve televizyonların aracılığı ile yaygınlaşan bu akım geçen yıl (1998) ilk önemli meyvesini verdi. Televizyondaki bir beyanatında, Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı: “Fakültelerde genelde din tarihini okutuyoruz, bu durum ise, güncel sorunlara çözüm üretmemizi engelliyor. Bundan böyle daha az tarihi bilgilere yer vereceğiz ve güncel sorunlara yanıt verecek eğitim dönemine gireceğiz” dedi. Bu sözler şu anlama gelmektedir: Ezberci eğitimden, aktif eğitime geçiyoruz, artık daha çok düşünüp, çözüm üreten bir yol, yöntem izleyeceğiz.

Emevi Saltanatından beri yapılmış olan (eski) dini yorumlara ilaveten, İslam dini yeniden Kurana göre yorumlanmalıdır. Kuran değişmemiştir ve değişmeyecektir.

Değişen nedir? İnananlarına doğru yolu gösteren bir öğüt olan dinin kendi işlevine dönmesi; dinin devlet ideolojisi olma özelliğini yitirmesidir.

Diyanet İşleri Başkanlığının, esas işlevi vatandaşın din alışkanlıklarına uygun davranarak, toplu yapılan dini ibadetlere yardımcı olmak ve kendisine sorulanlara yanıt vermektir. Dini yeniden yorumlama gibi bir girişimin içine girerek yeni sorunlar üretmek istememesi doğaldır. Çünkü, gelenekselleşen dininin dışına çıkanları, gelenek taraftarlarının tepki gösterilmesi doğaldır elbette. Bu yüzden Başkanlığın, her bir soruya, ya da soruna verdiği cevaplar her zaman eski eserlerin ışığında olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Çünkü bir devlet kuruluşu olarak, (Osmanlı’dan miras kalan) Hanefi Mezhebi geleneğini devam ettirme dışında bir işlevi de zaten mevcut değildir. Şeyhülislamlık makamını yeni bir görünüm ile devam ettiren, Diyanet İşleri Başkanlığından daha fazla bir şey beklenemez ve beklenmemelidir de.

Kuranı inceleyerek bilinçli olarak İslam’a inananlar için, geçmişin dini yorumlarının etkisinden kurtulma olasılığı oldukça yüksektir. İster samimi hislerle, ister mesleki ve isterse geleneksel yönden dine yakın olanların pek çoğu için, geçmişin dini yorumlarının etkisinden kurtulma olasılığı çok azdır. İslam dinine yakın olan kişi, aynı zamanda bu dinin tarihinde var olan şeriat düzenine, bir başka deyişle, geçmiş Osmanlı dönemine bir hasret duyma eğiliminde olması gerektiği görüşüne de kapılmaktadır. Bu mutlaka böyledir demiyorum, fakat genel eğilim budur. Dindar kişi denince de şeriatçı, tutucu ile özdeşleştirilir duruma gelmektedir. Verilen eğitimin ve basın yayının etkisi ile bu durum son 20 yılda az çok değişmiştir diyebiliriz.

Doğa hep aynı olayları sergilemeye devam etmektedir ve fakat bizim bilgimiz ve ilgimiz arttıkça yeni doğa kanunlarını bularak, doğa bilimlerini geliştirmekteyiz. Tıpkı bunun gibi, İslam dinin ana kaynağı Kuran hep mevcut, ve hiç değişmeden duruyor, bizim onu değiştirmeden ve fakat kendi yorum metot ve anlayışımızı değiştirerek: Bugünkü ihtiyaçlarımıza cevap verecek görüşlere ulaşmamız hep olanaklıdır. Sayıları çok az da olsa İslam bilginlerinden bir bölümü 12. asırdan sonra da, kendi dönemlerinde Kurana dayalı yorumlar üretmişlerdir. Şu anda da Kurana göre yeni doğrular üretme çabası mevcuttur.

Kendi isteği ile İslam’ı seçerek din değiştirenlerde, İslam’ı Kurana göre anlamanın ne olduğunu en çarpıcı şekilde açıkça görebiliyoruz.

2000 yılının 4 Ocak Salı akşamı STV’de (Saman Yolu Televizyonunda) 22 yaşındaki Hüda adını almış bir Hanım Alman kız, canlı yayında kendini tanıtarak: İsteyerek 15 yaşında Müslüman olduğunu ve 7 yıldır İslam’a göre yaşadığını beyan etti. Diğer insanları da bu güzel din İslam’a davet için en iyi yolun, Müslümanların Kurana göre yaşayarak, örnek bir insan olmaları gerektiğini belirtti. Kendisi şarkıcı olduğunu ve bazen saçını açtığını bazen de örttüğünü söyledi. Diğer Almanlarla ilişkilerini devam ettirmek için, genellikle Almanlar gibi giyinmeye devam ettiğini ve böylece de birçok insanı İslam’a daha kolay davet edebileceğini bildirdi. Sıradan bir Alman kıyafeti ile Müslümanlığını başkalarına bildirince, onlar da demek ki İslam öyle pek fena da değilmiş demeye başladıklarını anlattı. Bu sıradan tutumu ile İslam’a daha çok taraftar kazandıracağına inanıyor. İslam’ın daha doğrusu Kuranın asla tutuculukla ilgisi olamadığını beyan ediyor.

Halen Almanya’da 600 bin Almanın kendi isteği ile İslam’ı seçtiğini ve gelişmenin yavaş ancak ümit verici olduğunu beyan ediyor. Bunları anlatmaktaki amacım; aynı Kuran, aynı din ile ve fakat yorumlamadaki farklı tutumla, yeni ve değişik sorunlara cevap bulma olasılığının nasıl geliştiğini örneklemek içindir. Yoksa bir Almanın dediğinin tamamı doğrudur herkes buna katılsın diyemeyiz. Ancak Kurana dayalı bu görüşlerin tamamına kişisel olarak katıldığımı vurgulamak isterim. Çünkü İslam, rahmet ve iyilik olarak, her şart altında ve insani olan her yönden daha yüksek kaliteli bir yaşam standardı sağlamak üzere inananlarına ulaştırılmıştır. Bu anlayışla ve bu arayışla Kuranı okuyan kişi kendisi için daima uygun çözümler bulmaktadır. Bu çözümler kendisi için olduğu kadar, hem diğer insanlar ve hem de çevre için olumlu yankılar bulabilmektedir.

Burada çözüm nedir?

Çözüm: Dinin kaynağı Kurana ön yargılardan arınmış olarak giderek yeniden yorumlar üretmek ve kendi doğrularımızı kendimizin bulup çıkarmasıdır. İslam’da Kuranın, insanların işlevlerini belirlemede bir yol gösterici, bir öğüt olduğunu bilerek ve inanarak dini yeniden yorumlamak bir zorunluluktur. Kuran ne bir anayasa ve ne de bir ideolojinin kitabı değildir. Kuranda yasaklananların cezasını uygulama yetkisi yalnız Allah’a aittir. Dini gerekçelerle insanları cezalandırma yetkisini Allah, elçisine dahi vermemiştir. Dini ceza uygulamaya çabalayanlar, öncelikle Kurana aykırı davranmaktadırlar. Dini kitaplara ve kurallara dayanarak üretilen kurallar ise asla, Kuran ve Allah’ın emri değil, bir insanın eseridir. İnsanlar ancak kendi koydukları yasaların uygulanması konusunda ceza uygulayabilirler. Yasaların dayandırıldıkları kaynak ne olursa olsun, o yasaların insanların üretimi olma özelliğini değiştiremez. İnsanların koydukları yasalar, kurallar asla gerçek, yani her zaman ve zeminde geçerli doğrular olamazlar.

Toplumun, daha önceki nesillerden gelen din yorumlarının dışına çıkarak ve taklitçilik dönemini geride bırakıp, akıllarını kullanıp yeni yorumlar üretme sürecine girmesi gerekmektedir. Bu atılımı yapabilen bir toplumun ise gericilikle bir ilişkisi kalabilir mi? Bunu yapılmadığı sürece din, güncel hayatın dışında kalarak ve devamlı bir tedirginlik kaynağı olmaya devam edebilecektir. Oysa İslam bir rahmet, iyilik kaynağı olduğundan, bu durumun doğrudan Kurana, İslam’a uymayacağı da açıktır.

Kuran Tutuculuk İlişkisi

Denilebilir ki, Kuran tutucuları uyarmak ve doğru yola çağırmak için gelmiştir. Çünkü ilk vahiy geldiği andan itibaren, mücadele: Yeni dine inananlarla, tutucular arasında olmuştur. Mekke’nin alınmasına kadar ilk Müslümanların en belirgin mücadele alanı tutuculuk olmuştur. İlk inanlar, atalarının dinini terk etmek istemeyen gelenekçilerden pek çok çekmişlerdir. Kendilerine hiçbir zarar vermeyen ve zaten de verecek fiziki gücü olmayan Müslümanlara, tutucular hem işkence yapmışlar ve hem de yıllarca gıda, ticaret ve sosyal ilişki ambargosu uygulamışlardır.

Kuran; Mekke Müslümanlarının (ve diğer peygamberler ile ümmetlerinin) tutuculardan çektikleri çileleri anlatmaktadır. Aklını kullanmayan tutucuların, toplumlarında her devirde bir sorun olduğunu Kuran, asırlarca önceden bize haber vermektedir.

Tutuculuğun kaynağı gibi algılanan Kuranın, tutuculuktan ve tutuculardan yakınması insana çok çarpıcı gelmiyor mu?

Kuran, tutuculuğun zararından ve kötülüğünden bahsederek, tutucuların nasıl cezalandırıldığını ve ahrete de nasıl cezaya uğratılacaklarını da anlatmaktadır.

Kuran ayetlerinden bazı örnekler vermeğe çalışalım. Burada parantez içindeki ilk rakam sure numarası, ikinci rakam ise ayet numarasını göstermektedir:

Onlara; “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şey düşünemeyen ve doğra yolda olmayan kimseler idiyseler de mi? (2/ 170)
Onlar, çirkin bir şey yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk ve Allah bunu bize emretti.” derler. De ki: “Allah çirkin şeyler emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (7/ 28)
Ulusunun ileri gelenleri, “Doğrusu Nuh’u açık bir şaşkınlık içinde görüyoruz” dediler. (7/ 60)
Ulusundan inkar edenlerin ileri gelenleri, “Biz, Hud’un beyinsiz olduğunu görüyor ve doğrusu Hud’u yalancılardan sayıyoruz” dediler. (7/66)
Onlar Hud’a, “Bize, yalnız Allah’a tapmamız ve atalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, bizi korkuttuğun şeyi başımıza getir” dediler. (7/ 70)
Ulusun cevabı, sadece, “Lut’un adamlarını kasabamızdan çıkarın, çünkü onlar temiz kalmaya uğraşan insanlardır” demeleri olmuştu. Bunun üzerine Lut’u ve adamlarını kurtardık. Yalnız karısı geride kalanlardan oldu. (7/ 82 ve 83)
Onlar, “Siz, Musa ve Harun ikiniz, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çeviresiniz de yeryüzünde büyüklenme siz ikinizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizi tanımıyoruz” dediler. (10/ 78)
Nuh gemiyi yaparken, ulusunun iler gelenleri yanından her geçtikçe onunla alay ediyorlardı… (11/ 38)
İbrahim; babasına ve ulusuna “Nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrahim “Yalvarıp yakardığınız zaman sizi duyarlar mı veya size bir fayda ve zarar verirler mi? Demişti.
Onlar: “Hayır ama babalarımızı böyle yaparken bulduk” demişlerdi. (26/ 70-74)
Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denince “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız derler. Ya şeytan babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsa! (31/21)

Daha pek çok ayet, tutuculuk ve tutucularla ilgilidir ve hepside tutuculuğun yarasızlığını vurgulamaktadır.

Kuran, tutuculuk ve tutucuların hem kendilerine ve hem de topluma getirdiği olumsuzlukları defalarca göz önüne koymaktadır.

Tutuculukla İlgili Temeldeki Yanılgı

Tutuculuk ile din genelde eş anlamlı kabul edilmektedir. Bu temelde doğru değildir. Çünkü her yeni gelen dine tutucular cephe almışlardır. Yeni din getiren birine, dindar görünüp aklını işletmeyenler, hep karşı çıkmışlardır. Gerek Hz. İsa’yı ve gerekse Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i dışlayanlar hep mevcut dinlerinin ellerinden alındığı gerekçesi ile karşı koymuşlardır. Tutuculuk dine bağlı bir olgu değil fakat bir toplumsal olgudur. Yeni düşünceler geliştirmeden, gelenekçilikle yaşama eğiliminde olanlar, toplumun tutucu kesimini oluşturmaktadırlar. Değişiklik sadece inanç ve düşünce alanların da olsa dahi, insanlar alıştıklarından ayrıldıklarında kayba uğrayacakları endişesi ile yeni olana karşı çıkmayı yeğlemektedirler. Burada en önemli etken, yeninin karşı çıkanlarca öğrenilmek istenmemesi veya yeniyi savunanların yeteri kadar anlatma çabası içinde olamamalarıdır denilebilir. Ayrıca, köklü değişiklikler getirecek “inanç ve düşünce” akımlarından, ekonomide ve iktidarda kayba uğrayacaklar tarafından da etkisiz duruma getirilmesi için çaba sart edildiği bilinmektedir.

Bir toplumda istense de istenmese de tutucu bir kesim olacaktır. Fakat gerek eğitim ve gerekse bilgi akışı kanallarını açık tutarak, bu tutuculuğun toplumun değişimini engeller durumundan çıkarılması bir zorunluluktur.

Genelde, yeni düşünce üretimi dışında olanlar gelenekçiliği yeğlemektedirler. Asırlardır yeni bir din gelmediğinden, gelenekçiliği benimseyen kesim, gelenekselleşen dini de aynı zamanda benimsemiştir. sh: 71-79

 

Kaynak: Ali Galip YORULMAZ; Felsefe, Batı Uygarlığı ve Kuran’a Göre GERÇEK NEDİR? ya da DÜŞÜNCE’ye ÇAĞRI, 1.Basım: Aralık, 2000, Ankara

 

SONSUZLUĞUN TARİHİ / Jorge Luis BORGES


CEHENNEMİN SÜREKLİLİĞİ

Cehennem üzerine yapılan spekülasyonlar yıllar geçtikçe etkisini yitirdi. Hatta din adamları bile onu önemsememeye başladılar. Belki de dumura uğramış ama yararlı bir kinayenin yokluğunu duyumsadıklarından onu Santo Oficio’nun (cadıları, kitapları, afaroz edilenleri yakmaya yarayan Ç.N.) odun yığınına benzettiler. Gerçi bu benzetme dünyevî bir acı çekme biçimindeydi ama dünyevî olanın sınırlanmasında, hiçbir şeyi mahvetmeyen ve sürekli olarak tanrısal öfkenin kalıtını kendinde görerek öğrenen ölümsüz acıya mecaz olmak yerindeydi. Bu varsayım tatmin edici olsun veya olmasın tartışılmaz olan bu kurumun propogandadaki genel üşengeçliğidir. Kimse kullandığım sözcüğü ayıp karşılamasın. Propoganda kökensel olarak tecimsel değil, aksine katolik bir kavramdır. Sözcük anlamı Kardinal toplantısı demektir. Kartaca’lı Terhillian ikinci yüzyılda cehennemin nasıl bir şey olduğuna ilişkin tasarımda bulunmuş ve bir konuşmasında aşağıdaki gibi ifadeler kullanmıştı: “Gösteriler hoşunuza gidecek; en büyük, en son mahkemeyi bekleyin. Nasıl şaşıracağım, karanlığına zindanında sararıp solmuş bu denli kibirli kralları ve yalancı tanrıları görünce sevinç çığlıkları, alkışlar içinde nasıl kahkalarla güleceğim. Tanrının izinden giden konsüller, hıristiyanları öldürmek için yaktıkları ateşin cehennem sıcağında eriyip gidecekler. Pek çok ünlü düşünür, o cehennem ateşinde aldattıkları izleyicileriyle birlikte kor gibi olacaklar. Beğenilen pek çok ozan Midas’ın değil aksine İsa’nın meclisinin önünde tir tir titreyecekler. Daha bunun gibi nicelerinin dilleri büyük bir gevezelikle böylesine gerçek bir acıyı yaşayacak.” (De spectaculis, 30; Zit. und Fassung von Gibbon). Dante Kuzey İtalya açısından sonsuz adaletin bilinen kararlarını alaycı bir biçimde ele almayı kendine görev bildiğinde, bu tür bir çoşkuyu uyandırabildi. Daha sonra Quevedos’un, anakronizme eğlendirici nedenler oluşturan yazınsal cehenneminde ve Torre; Villaroel’de dogmanın sürekli olarak aşındığı ortaya çıktı. Cehennemin çöküşü onlarda zaten daha sonra kalıcı acılara kuşkuyla bakmak gerektiğine inanan Baudelaire’de olduğu kadar geniş boyutluydu.

Cehenneme ilişkin bir başka gözleme geçiyorum. Yapıtın ad “Diccionario Enciclopédico Hispano-Americano”. Bu yapıttaki bir yazanın; dipnotlardan ya da kilisede çalışan astlarca oluşturulan teolojiden (Küstertheologie) ötürü değil, aksine sezdirdiği şaşkınlıktan da okunmasında yarar var. İlk olarak “cehennem” kavramının katolik killisesi dışında saklı olmadığı saptanıyor. Anlamı şu: “Sadece masonlar kilisenin bu dehşeti yalattığını akıllarından geçirseler bile, söyleyemezler.” Daha sonra yazarın aklına cehennemin dogmatik bir biçimde onaylandığı geliyor ve bundan ötürü de birkaç şey ekliyor: “Hıristiyanlık, yanlış dinlerde azınlıkta bulunan tüm gerçekleri kendine çektiğinden sonsuz bir üne sahiptir.” O halde cehennem kitaplı ya da kitapsız bir dinin gerçeği olabilir. Şurası kesindir ki başka hiçbir din-bilimsel konu beni bu denli büyülememiş ve etkilememiştir. Ben saçma sapan din dışı toplantılara ilişkin söylenceyi (Konventikelmythologie), düş güçlerinin ve itirazlarının utanç verici ölçüde küçük görülmesine karşın düşüncelerinde ısrar eden tüm yazarları hedeflemiyorum.

[Dört katlı dehlizlerin pis sularla, dehlizlerde yer alan bölümlerin tozlarla kaplı olduğu ıssız Sabian cehennemi, gökyüzünü reddetmiş olan lanetlileri yok sayan tozluluğu içinde Swedenborg'un cehennemi ve sonsuzluğunu erotiğin, sanatın, lüksün ve iyi bir ünün bozduğu Bernard Shaw'in (Man And Superrnan, pp.86-137) adlı yapıtı örnek olarak gösterilebilir.]

Katı bir kavramdan söz ediyorum. Bu da (cehennemin Ç.N.) kötüler için sonsuz bir cezanın yeri oluşu. Bu dogma bu yeri in loco reali içine koyuyor. Abeatsrum sade yani seçilmişlerin bulunduğu yerden farklı. Karşıt bir tasarım korkunç olurdu. Gibbon, öyküsünün beşinci bölümünde cehennemin tansığını azaltmak ister. İki alışılmış unsunun yani karanlık ve ateşin, düşünceden dolayı sonsuz bir sürekliliği sonsuz olarak arttırabileceği bir acının duyulmasına yol açması yeterlidir. Bu mızmızca karşı koyuş belki de cehennemlerin hazırlanmasının (tasarımlanmasının Ç.N.) kolay olduğuna bir kanıttır. Ama cehennem kavramının yaratılmasında dikkate değer dehşeti azaltmaz. Sonsuzluk, karekteristik bir özellik olarak dehşet dolu, tüyler ürperticidir. Sönümsüz süreklilik özelliği tanrısal kovalamacanın cehennemde uyku diye bir şeyin olmamasına karşı koyulmasını istememesi gerçeğiona daha uygundur ama bu arada tasarım gücünü ortadan kaldırır. Cezanın sonsuzluğu tartışmalı bir konudur. Bu sonsuzluğu zayıflatmak için iki güzel kanıt vardır. En eskisi, koşula bağlı ölümsüzlük ya da hiçlikte çözülmedir. Bu görüş ölümsüzlüğü insan doğasının karekteristik özelliği olarak değil, tanrının İsa’yı armağan edişi olarak ele alır. Bundan ötürü de armağan edilen insanlığa karşı düşmanca olamaz. O bir kaçış değil, bir armağandır. Onu kazanan göksel armağanı da kazanmış olur. Kim ona lâyık değilse, ölmek için ölür. Tıpkı Bünyan’ın yazdığı gibi tamamıyla ölür. Bu kuram açısından cehennem tanrısal unutkanlık için insansal bir kötülük adıdır. Bu görüşün temsilcilerinden biri “Napoleon Bonaparte’den Duyulan Tarihsel Kuşku “adlı hayli tanınmış bir yapıtı olan Whately’di. Daha da ilginç bir spekülasyon, 1869 da protestan dinbilimci Rothe tarafından ortaya atıldı. O, lanetlenmişlerin sonsuz bir cezaya çarptırılabileceklerini kabul etmek istiyordu. Ona göre cezanın sonsuzlaştırılması kötülüğün sonsuzlaştırılması demekti. Tanrı, yarattığı bir evren için bu sonsuzluğu istemez diyordu. Günahkâr insanın ve şeytanın, tanrının iyi niyetli amaçlarını alaya almasının yakışıksız olacağında ısrar ediyordu. (Dinbilim, yaradılışın, sevginin bir eseri olduğunu bilir. Seçilmişlik kavramı dinbilimine göre tanrının inayetine erişmenin önceden takdirine dayanır. Cehenneme atılma ise bunun öteki yüzüdür. Bir anlamda cehennem ızdırabında ifade bulan seçilmemişlik (Nichtervvaehlung) durumudur. Bu durum da tanrısal iyiliğin, inayetin özel bir eylemi olduğu anlamına gelmez). O (Rothe Ç.N.) sonunda cehenneme atılanların el konulmuş yaşamlarının avukatlığını yapar. Onların yaradılışın kenarında nasıl yer aldıklarını sonsuz uzamın boşluğunda nasıl dolaştıklarını ve yaşamın kırıntılarıyla nasıl geçindiklerini imgeler. Bundan da şu sonucu çıkarır: Şeytanlar tanrıya uzak ve onun düşmanları olarak kaldıkları sürece onların eylemleri tanrının egemenliğine karşı olacaktır ve doğası gereği bir lidere sahip olması gereken bir Şeytan İmparatorluğunda kendini bulacaktır. Bu Şeytan İmparatorluğunun başı -yani şeytan değiştirilebilir olarak tasarlanmalıdır. Bu imparatorluk tahtına çıkan bireyler onun özünün korkutuculuğuyla yüzyüze gelirler ama şeytan nesliyle kendilerini yenilerler. (Dogmatik 1,248).

Görevimin olasılık dışı bölümüne geliyorum: Bu da insanlığı cehennemin sonsuzluğundan yana tavır almaya iten nedenlerdir. Bunu, yüklü anlam içeriğine uygun bir sınıflandırma yaparak kısaca açıklamak istiyorum. Birincisi cezanın yararının, onun sonsuzluğunda yattığını ve bundan kuşkusu olanın da dogmanın gücünü zayıflattığı ve şeytan yararına ondan yana tavır almış olduğunu ileri sürer. Bu polisiye bir kanıttır ve sanıyorum çürütülmesine de gerek yoktur, ikinci görüş de şudur: Suç, sonsuz olduğu İçin ceza da sonsuz olmalıdır. Çünkü suç sonsuz bir öz olan tanrının egemenliğine indirilmiş bir darbedir. Burada öne sürülen bu kanıtın amacını aştığı görülmektedir. Yani bir hiçlik, değersizlik kanıtı (Nichtigkeitsbevveis) olarak geçerli olabilir. O (bu kanıt Ç.N.) affolunabilir bir günah olmadığını, bütün suçların görmezlikten gelinemeyeceğini ortaya koyar. Buna; onun skolastik bir düşüncesizlikten örneği olduğunu ve ondaki aldatmacanın tanrıyla ilişkili olarak “sonsuz” sözcüğünün bir den fazla anlamda kullanılması (tıpkı “mutlak” sözcüğünde olduğu gibi) buna karşın ceza ve suç kavramıyla ilişkili olarak da “sürekli” sözcüğünün kullanılmış olduğunu eklemek istiyorum. Ayrıca günahın, sonsuz bir öz olan tanrıya başkaldırış olduğu için sonsuz olduğunu ileri sürmek, onun (günahın Ç.N.) tanrı kutsal olduğu için kutsal olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar.

Şimdi önümde üçüncü kanıt duruyor: Bu şöyle yazıya dökülebilir. Göğe ve cehenneme ilişkin tek bir sonsuzluk vardır. Çünkü özgür istence uygun davranış bunu gerektirir. Biz ya bu gücü daima yaratmak zorundayız ya da bu “ben” bir yanılgıdır. Bu düşüncenin gücü mantıksal olanı da oldukça aşar. O tamamıyla dramatik bir düşüncedir. Bizi korkunç bir oyuna sürükler. Kendimizi mahvetmemiz, kötülükte ısrar etmemiz, tanrının lüffunun etkilerini kendimizden uzaklaştırmak, sonsuz bir ateşin yemi olmak, yazgımızda tanrının rolünü engellemek, sonsuzlukta ışıksız bir bedene sahip olmak ve ‘detstabile cumca codaemonibus consortium için tüyler ürpertici bir hak verir. “Senin yazgın” der, kesindir. Lanetlenmek ya da kurtulmak senin elindedir. Bu sorumluluk ise senin onurundur. Benzer bir duyguya Bünyan’da da rastlarız. “Tanrı beni ikna etmek için konuştuğunda oyun oynamıyordu. Şeytan da beni sınamak istediğinde şaka yapmıyordu. Ve ben cehennemin elemine egemen olduğumda dipsiz bir uçuruma yuvarlanırken de oyun oynamıyordum. Onu andığım için de onunla oyun oynayamam.” (Grace Abounding To The Chief Of Sinners, The Preface). Öyle sanıyorum ki önceden tasarlanabilir yazgımızda, bedensel günahlar gibi rezilliklerin insanın tüylerini ürperten derecede doruğuna ulaşması olanaklıdır. Hatta dinle çatışan cehennemin sonsuz sürekliliğine inanmak da bunlar arasındadır. Sh: 77-81

Dipnot: Sadece konuya ilişkin düşüncelerden ayrı olarak bir düşü anlatmak istiyorum. Yıkılışlardan, gürültü ve patırtılardan oluşan bir düşten uyandığımı ve benim için yabancı bir odada gözlerimi açtığımı gördüm. Şafak söküyordu. Bir ışık demeti yatağımın ayakucunu, çıplak sandalyeyi, kapıyı, kapalı pencereyi ve beyaz örtülü masayı aydınlatıyordu. Korkuyla şöyle düşündüm:
Neredeyim?
Bilmediğimi anladım.
Ben kimim?
Kendimi tanıyamadım. İçimdeki korku gittikçe büyüyordu. Bu ümitsiz uyanışın cehennemin kendisi olduğunu, bu amaçsız uyanışın da benim sonsuzluğum olduğunu düşündüm. Daha sonra daldığım uykudan uyandım.
Titriyordum.

 

KABBALA’NIN KURTARILAN ONURU

[Kabbala: Giz öğretisi, Hurufilik]

Kabbala’nın onurunun kurtarılması ilk kez gerçekleşmeyecek. Bunda başarısızlığa uğranılması da son kez olmayacak. Ama iki farklı koşul, onu önceki deneylerden ayırıyor. Biri benim hemen hemen hiç İbranice bilmemem; diğeri ise öğretiyi kurtarmaktansa ona ulaşan yazıların yorumuna, ya da harflerin yanlış kullanımlarından oluşan gizli yazılara (Kryptographie) bakmak istememden kaynaklanıyor. Bilindiği gibi bu işlem kutsal metinlerin dikey olarak okunmasıdır. Buna “Bovestrophedon Okuma Biçimi” denmektedir. (Sağdan sola ve aşağıdaki satırlar da soldan sağa doğru okunur).Yani abecenin belirli harfleri arasında metodik bir değiş tokuş, harflerin sayı değerlerinin toplamı gibi. Bu tür işlemleri alaya almak kolaydır. Ben onları daha çok anlamaya çabalıyorum.

Onun (hurufiliğin Ç.N.) en uzak nedeni İncil’in mekanik bir biçimde yorumlanması görüşüdür, İncil’i yazan dört Havariden ve peygamberden, tanrının belirli bir kurala göre yazan, kişisel olmayan sekreterlerini ortaya .çıkaran bu görüş, sesli harflerin ve hatta daha önceki yorumlarda gizli kalmış fark yaratan, noktaların yazımı için bir otorite gerektiren “Formula consensus helvetica”yı ifade ediyor. (Tanrının insandaki bu yazınsal amaçlarının harfi harfine yerine getirilmesi, esinlenme ya da insanın kendinden vazgeçmesidir. Yani Tanrılaştırmadır). Müslümanlar, bu hiperbolden [abartma, mübalağa] daha yüksek bir hiperbole sahip olduklarından övünebilirler. Çünkü “Kitapların Anası” olan Kuran’nın orijinalinin, gazab ya da bağışlayıcılık gibi tanrının sıfatlarından biri olduğuna karar vermişlerdir. Ve onlar onun dilden ve yaradılıştan daha eski olduğu görüşündedirler. Aynı biçimde kutsal yazıyı, yaratılan nesneler arasında görmeyen ve onu kutsal ruhun vücut bulması olarak ele alan Lutheryen din bilimcileri de vardır.

Kutsal Ruh: Burada bir gizle karşı karşıyayız. İncil’in bildirdiği genelde tanrıcılık değil, tanrılığın üçüncü temeli, görüngüydü. Bu genel görüştür. Bacon 1625 yılında şöyle yazıyordu: Kutsal ruhun manastırı Salomonis’in sonsuz mutluluklarından Hiobs’un dertleri üzerinde daha çok durdu.” Çağdaşı John Donne ise şöyle yazıyordu: “Kutsal ruh canlı bir yazardır. Ateşli faydalı bir yazardır. Ama asla bir geveze değildir. Eksik olandan çok uzaktır. Tıpkı abartılı bir biçimde olduğu gibi.”

Kutsal ruhu tanımlamak ve parçası olduğu teslisi (üçlük) suskunlukla geçiştirmek olanaksızdır. Katolik halk onda sonsuz yetkin bir biçimde bir araya getirilmiş; ama o, aynı zamanda onsuz can sıkıcı bir metin gibi. Liberallerin yüzyılın sayısız ilerlemelerini bir anda silip süpürecek teolojik bir yanlışlığı, bir batıl inancı var. Doğallıkla üçlük bunların çok üzerinde. Tek bir organizmada oluşan baba, oğul ve kutsal ruh fantazisinin dayandığı görüş kendini, tinsel bir kavram kargaşası ve sadece karabasanın dehşetinden dünyaya gelebilecek olan bir hilkat garibesi olarak ortaya koyuyor. Bundan ötürü amacını bilmediniz her konunun önce korkunç olduğunu düşünmeye çabalıyorum. Konunun meslek sırrı, bu genel gözlemi zorlaştırıcı bir koşul olarak ortaya çıkıyor.

Kurtuluş kavramından (Erlösungsbergriff) ayrı bu üç kişiliğin tek bir kişilik içinde ayrımlanması zorunlu olarak keyfi bir etki yapıyor. Onda bir inanç gerekliliği görülüyor. Böylece, gerçi un temel gizi aydınlanmakla kalmıyor sonul amaç ve görev kendini gösteriyor. Üçlükten ya da en azından ikilikten vazgeçme, İsa’yı tanrının bir elçisi, bir tarihsel olay yapmak buna karşın ibadetimizin sonsuz, sürekli kabul edicisi olarak görmek anlamına gelir. Eğer oğul aynı zamanda baba da değilse, kurtuluş da tanrısal değildir. Eğer o sonsuz değilse, insana indirgediği ve çarmıha gerilerek ölen kurbanı da sonsuz değildir. Jeremais Taylor, sonsuz bir zaman boyunca yitirilmiş bir ruhun doyumu için sonsuz bir olağanüstülük yeterlidir diyordu. Böylece her ne kadar Oğulun baba yoluyla tanıklığı ve kutsal ruhun her ikisinden ileri gelmesi bir öncelik düşüncesini akla yakın kılsa da, dogma kendini haklı çıkarıyor.

Eğer oğul, tanrının dünyayla bir uzlaşmasıysa, o zaman kutsal ruh için -Atanasius’a göre şifa (Heiligung) ilkesi, Macedonius’a göre ise diğerleri arasında bir melek-onun tanrının bilincimizde ve yüreğimizde içkin olduğu tanımından daha iyi başka bir tanım yoktur. (Sozinianer için -korktuğum gibi, yeterli bir nedenden ötürü o sadece kişiselleşmiş somutlaşmış bir konuşma biçimi, daha sonra baş döndürecek denli eziyet çektirilen tanrısal etkinin bir mecazı, benzetmesiydi) Söz dizimsel bir bütünlük olsun olmasın, karmaşık üçlüğün (teslis) anlaşılamayan, bilinmeyen üçüncü kişisi kutsal metnin yazarıdır. Gibbon İslâmî konu edinen yapıtının her bölümünde kesin bir alçakgönüllülükle, fark gözetmeksizin kutsal ruhun, yüzlerce sayıya ulaşan yazılarıyla yüzleşir. Ama beni bugün için ilgilendiren yaradılışın tarihidir.

Sayı ve harf mistiğiyle uğraşanlar, bugün pek çok Hıristiyanın inandığı gibi bu öykünün tanrısallığına, sonsuz bir tinsel güçle kaleme alındığına inanırlar. Bu koyutun [doğru varsayılan kanıtsız önerme] sonuçları sayısızdır. Alışılmış bir konunun hünerli bir biçimde yazılması (Absetzen-yere indirmek) -tıpkı basındaki günlük haberler gibi- rastlantının çok sayıdaki rastlantıya karşı direnişidir. Bir gerçek, koyutlandığı sırada, bildirilir. Dünün caddede, köşede, öğleden önce olan olayları sürekli düzensiz bir biçimde ne çok sayıda duyurulur. Bu bildirim şeması için kimse sorumluluk alamaz. O bize bilgi aktarımı (Information) yoluşla verilen mekânla sınırlıdır. Böyle gerçeklik bildirimlerinde metin parçalarının yankısının genişliği rastlantıya kalmıştır. Karşı olayın en büyük yasası anlamın, harmoninin (ya da kuruntu tasarımlarının) gerekliliklerine boyun eğmesi ve bunun da dizelerde, satırlarda ortaya çıkmasıdır. Onlardaki rastlantı bir ses değildir. O daha çok ne anlama geliyorsa odur. Tennyson’da, Verlaine’yde ve Svvinburn’da bu böyleydi. Dizeler, sadece Tartıbilimin (prosodie) tehlikeli medyumlardaki genel durumların ifadesine adandığı şeylerdir. Üçüncü bir yazarı ele alalım. Yani entellektüeli. İster düz yazı biçiminde olsun (Valery, de Ouincey gibi), ister şiir biçiminde olsun bunlar bu biçimleri kullanırken rastlantıyı bir kenara itmezler. Ama entellektüel olduğu ölçüde ölçülemez katkısını reddeder ve onun önünü alır. Uzak bir biçimde belirsiz bir kavram olan rastlantının nezdinde hiçbir anlamı olmayan tanrıya yakınlaşmayı yerine getirir.

Din bilimciler, tek bir “an” içinde bu kenarı bol dünyanın ne tür gerçekleri sakladığını bilmekle kalmaz, ayrıca aralarındaki görülemeyen değiştiğinde ortaya çıkan gerçekleri de yani olanaksız olanları da bilir.

Şimdi artık kendini açığa vurmaya çalışan ve hanedanlarda, yok oluşlarda ve kuşlarda değil, aksine yazılı sözcüklerde kendini ortaya çıkarmaya çalışan bu parlak zekâyı imgeleyelim. Ayrıca sözsel yorumun Augustin öncesi teorisiyle hemfikir olarak, tanrının söylemek istediği her şeyi sözcüğü süzcüğüne dikte ettiğini düşünelim.’

[Origenes yazının sözcüklerine üç anlam yükler. İnsanı oluşturan bedene, ruha ve akla uygun olarak tarihsel, ahlâki ve mistik. Johannes Scotus Erige na anlamların sonsuz sayısını tavus kuşu tüylerinin parlak etkisine benzetir.]

 Bu öncüller yazıdan, rastlantının etkisinin sıfırla noktalandığı mutlak bir metin ortaya çıkarıyorlar. Bu, dokümanın sadece kavramsal tasarımı, onun hanesine yazılan her şeyden daha büyük bir olağanüstülük yapıtıdır. Olumsallık karşısında emniyette olan bir kitap, sonsuz tümceler mekanizması, pusuda yatan vahiylerin, ışık yüklemelerinin yanılmaz çeşitlemelerin toplamıdır. Kabbala’nın gerçekleştirdiği bu anlamsızlık, bu sonsuzluk hakkında nasıl bilgi edinilmez? Sh: 93-96

1931

 

SAPKIN BASILIDES’İN ONURUNUN KURTARILMASI

1905 yılında Montaner’li Simon’un “Diccionario Enciclopédico Hispano Americano” adlı yapıtında A dan Z ye kadar coşkulu ve ayrıntılı bir anlatımın gizlendiğini biliyordum. Profilden horoza benzer bir kafa, bir kalkan ve kırbaç tutan eller, geniş omuzlar. I916 yılında Quevedos’un aşağıdaki yazısını okumuştum: “Lanetlenmiş sapkın Basilides, Antiochier’li Nikolaus, Karpokrates, Kerinthos ve Ebion oradaydılar. Daha sonra orada olan her şeyi, denizi ve suskunluğu başlangıç olarak ele alan Valentinus geldi.” 1923 yılında Cenevre’de yazarını şimdi anımsayamadığım ve sapkınlık öğretisi hakkında Almanca kaleme alınmış olan bir kitap okumuştum. Bu kitaptan utanç verici bir biçimde Basilides’i baştacı eden, onu yarı tanrı durumunda betimleyen taksindirici bir resim gördüm. Ayrıca koca adamlara göre Gnostiklerin nasıl olduğunu ve onların ateşli öğretilerini öğrendim. Daha sonra Mead’ın “Kayıp Bir İnancın Fragmanı” ve Wolfgang Schuts’un “Gnosis Dökümanları, 1910″ adlı kitaplarıyla Wilhelm Bousset’in Encyclopaedia Britannica’daki bir makalesinde özel yazın hakkında bilgi edindim. Şimdi onların, evren-doğumu hakkındaki görüşlerini özetlemek ve tartışmak istiyorum. Bunun yanında sapkın Basilides’i de tartışmaya açacağım. Tamamıyla Irenaus’un bildirisine sadık kalacağım. Pek çok kişinin onun geçerliliğini yadsıdığını biliyorum. Ama bu kesilmiş düşlerin plansız bir biçimde gözden geçirilmesi, düş gören birinin saklayıp saklamadığını bilmediğimiz bir düşe barınak olabilir.

[Basilides İncili Basilides tarafından yazıldığı düşünülen "yitik" bir metindir. Yapıt; Origenes, Jerome, Ambrose, Philip Sidetes ve Saygıdeğer Bede tarafından kaynak gösterilmiştir. M.S. 120-140 yılları arasında yazıldığı düşünülen metin; özgün İncil'in, Basilides'in gnostik öğretileriyle varsıllaştırılmış hali olarak kabul edilmektedir ]

 

Öte yandan Basilides’in sapkınlığına gelince, durum kavranılabilir ölçüde basittir. Basilides, söylediğine göre Suriyeliler ve Yunanlılar arasında İsa’nın çarmıha gerilmesinden yüz yıl sonra İskenderiye’de doğdu. Din-bilim o zamanlar halkta yaygın olan bir tutkuydu.

Basiides’in evrendoğumunun başlangıcında tek bir tanrı vardır. Bu tanrı olma halinin bir eksiği vardı. Bu da isim ve kökendi. Daha scnra “pater innatus” olarak adlandırıldı. Aracısı ise Pleroma ya da bolluktu. Yani Platon’un ilk örneklerinin, makul özlerin, genel kavramların bir müzesiydi. O tanrı olarak başka bir şeye dönüştürülemez ama onun sessizliğinden gökyüzünün birinci katını kuran ve onun başkanlığını üstlenen yedi küçük tanrısallık daha ortaya çıktı. Bu ilk Corona’dan meleklerle, güç ve tahtla dananmış bir İkincisi ortaya çıktı. Bu da ilkinin tıpatıp benzeri olan daha alçak bir gökyüzü kurdu. En yüksekteki gökyüzünün egemeni, kutsal kitabın da egemeniydi. Ve tanrısallık taşıyan /anı hemen hemen hiç yoktu. O ve melekleri bu görülebilen gökyüzünü kurdular, her gün ayaklarımızla çiğnediğimiz yeryüzünü tapladılar (oynadılar) ve onu kendi içinde kısımlara ayırdılar. Bu evreni insanın yaradılışına bağlayan söylenceler kesinlik taşımazlar ama bize diğer çağdaş fantazi örnekleri bu boşluğu belirsiz ve olası bir biçimde de olsa ödünleme olanağı verirler. Hilgenfeld tarafından yayınlanan bir yapıtta karanlık ve aydınlık, birbirlerini tanımaksızın yan yana yer alırlar. Sonunda birbirlerini gördüklerinde aydınlık, tıpkı bir anlık göz kayması gibi karanlığa yüz çevirir. Sevdalı karanlık bu arada yansısını ya da bellek izini (Gedachtnisspur) emri altına alır ve böylece insan meydana gelir. Stornilos’un analog biçimindeki sisteminde gökyüzü, yaratıcı meleklere anlık bir bakış verir. Ve bu anlık bakışa göre insan yaratılır ama toprakta bir yılan gibi kıvrılarak yürümektedir. Bu durum tanrının acıyarak gücünün bir kıvılcımını insan üzerinde duyurmasına dek sürer. Bu öykülerdeki ortak unsur önemlidir. Yani biz düşünülemeyen bir maddeden oluşan eksik bir tanrısallığın suçlu ya da kabına sığmayan bir doğaçlaması olarak yaratıldık.

Şimdi Basilides öyküsüne döneceğim. İbrani Tanrısının hantal melekleri tarafından huzuru bozulan insan sürüsü onlara bir kurtarıcı bağışlayan ölümsüz tanrıya acırlar. Bu tanrı, insan bedeninin üstünde bir bedene sahip olmak zorundadır. Onun acılardan arınmış düşsel imgesi ise çarmıha bağlıydı. Buna karşın tözel İsa birbiri üzerine sıralanmış gökyüzünü boydan boya geçti ve tekrar Pleroma’ya katıldı. O (İsa Ç.N) onu (gökyüzünü Ç.N) onların tanrılıklarının gizli isimlerini bildiği için rahatlıkla geçti. “Ve bu öykünün gerçek olduğunu bilenler” der irenaus tarafından ortaya atılan inanç “bu dünyayı kuran prenslerin gücünden haberdar olacaklar”. Her gökyüzü katının bir adı vardır. Tıpkı bunların meleklerinin, egemenlerinin olduğu gibi. Kim onların eşsiz isimlerini bilirse görülmez olur ve tıpkı kurtarıcı (peygamber Ç.N.) gibi gökyüzünü boydan boya geçer. “Ve bu sırlar açığa vurulmamalı, aksine suskunlukla korunmalıdır. Seni tanımayan her şeyi tanı.”

Başlangıçta yer alan evrenbilim sayıları, sayı büyüsünün sonunda yozlaşır. Yedi egemeniyle 365 gökyüzü tabakası, ağızdan ağıza aktarılan 2555 isim formülüyle korunmak zorunda olan olasılık dışı bir isteği belleğe yerleştirir. Bu, yıllarca kurtarıcının ismine yani Abraxas’ın ismine -dayanan bir deyimdir. Kurtuluş, bu yanlış yola girmiş sapkınlık için ölülerin bir bellek etkinliğidir. (Gedachtnisleistung). Tıpkı kurtarıcının işkencesinin optik bir yanılgı olması gibi. (Onun dünyasının gereksinimi ancak karşılayan gerçekle uyumlu olan iki fantazma). Boş bir çoğaltımı, simetrik olarak yansıtılan gökyüzü ve tamamıyla sözde melekleriyle bu evren-bilime alaycı bir biçimde omuz silkmek hiç de zor değildir. Occam’ın düzen ilkesi “Entia non sunt multiplicanda praeter necessi tatem” ona uygulanabilir. Ben bu katılığı tarihe aykırı ve yüzeysel olarak görüyorum. Bu zor, sallanan sembolün gerçek anlamına kavuşması önemli olan tek şeydir. Ben bu evrenbilimde iki amaç görüyorum. Birincisi eleştirinin ortak meydanı. Diğeri -onu yeniden bulduğumu söyleyerek abartmak istemiyorum -şimdiye dek araştırılmadı. Ben en çarpıcı olanıyla başlıyorum. Bu da kötülük sorununu ahlaka aykırı olmayan bir biçimde çözmek ve daha az hipotetik olmayan tanrı ile geçek arasındaki derecelendirilmiş tanrısallıkların hipotetik bir biçimde devreye sokulmasıdır. Araştırdığımız sistemde tanrının bu türevleri hoş olmayan bir konuyla insanları yanlış olarak bir araya getirmiş olan tiksindirici güçlerin eriştikleri en yüksek dereceye kadar, uzaklıkları ölçüsünde güvenilir değildirler. Başlangıç olarak denizi ve suskunluğu alan Valentinus’un sisteminde Achamoth adlı bir tanrıçanın iki oğlu vardır. Bunlar dünyanın yaratıcısı ve şeytandır. Simon Magus bu öykünün bir yorumunu yapmıştır. İlk tanrının Troyalı Helen olması gereken bu ilk kızı daha sonra melekler tarafından sürekli yolculuk etmeye tutsak edilmiş ve Tyrus’ta denizcilerin devam ettiği bir genelevde fidye karşılığı kurtarılmıştır.’

[Helena, tanrının talihsiz kızı. Bu tanrısal bağlılık ilişkisinde onlara ilişkin söylencenin Isa söylencesiyle sadece temas (değinim Ç.N.) noktaları yoktur. Buna Basilides yandaşları tözel olmayan bir varlık yüklerler. Trajik kraliçe tarafından kendisinin sadece düşsel olarak Troya’ya kaçırıldığı ileri sürülür. Güzel bir tin bizi günahlarımızdan arındırdı. Bir diğeri soykırımlarda ve Homaros'da varlığını sürdürdü. Helena Doketizmi için Platon'un "Phaidros" ve Andre Lang'ın 'Adventures Among Books" adlı yapıtlarını karşılaştırınız.s. 237-248.]

33 yaşındaki İsa ve onun çarmıha gerilerek ölmesi, katı Gnostikler için yeterli bir ceza değildi. Bize bu karanlık buluşların başka anlamlarını incelemek kalıyor.

Basilius’un sapkınlığının gökyüzünün sallanan yüceliklerine kuruluş kulesi, çok sayıda melekleri Pleroma’ya karşı bu görkemli mitolojinin anlaşılmaz halkının Pleroma’ya karşı yaptığı hileler; bütün bunlar bu dünyanın önemsenmemesini, değerinin düşürülmesini amaçlıyor. Ona sadece bizim kötülüğümüz değil, aynı zaman merkezî anlamsızlığımız da damgasını vurmuş durumda. Gökyüzünün Llanura’daki baş döndürücü günbatamları gibi acılı ve anıtsal olmasına karşın, yeryüzü yoksul ve zavallı. Bu, Valentinus’un bir kötülük meleğinin entrikasından oluşan ve evlilikle sonuçlanan, birbirini yeniden tanıyan doğaüstü özelliklere sahip iki kardeşe dayalı bir masal temasını işlediği melodramatik evrenbiliminin kendini haklı çıkaran hedefidir. Bu melodramda ya da bağlılık romanında (Feuilleton Roman) dünyanın yaradılışı yalnızca ikinci dereceden bir olaydır. Asıl düşünce şudur: Dünya son derece anlamsız bir olgu, eski göksel episodların kayıp bir yan tepkisi (Seitenreflex) olarak tasarımlanmıştır. Yani yaradılış, rastlantısal bir olaydır.

Taslak kahramancaydı. Ortodoks dinsel duygular ve dinbilim bu olasılığı nefretle yadsırlar, ilk yaradılış bunlara göre tanrının özgür ve gerekli bir edimidir. Augustin’in bize gösterdiği gibi Evren kısa zamanda yaratılmadı, aksine onunla aynı zamanda yaratıldı. (Yaradanın öncüllüğünü yadsıyan bir karar.) Strauss bu görüşün ilk andan itibaren; zamansallık unsuruyla sadece önceki anları değil, aksine “önceki” sonsuzluğu lekelediği için yanıltıcı olduğu kanısındadır.

Çağımızın ilk yüzyıllarında Gnostikler Hristiyanlarla tartışmışlardı. Ama onların utku [Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına erişilen mutlu sonuç, yengi, zafer ] kazandıklarını varsayabiliriz. Roma değil, İskenderiye utku kazansaydı, burada tekrar sözünü ettiğim karmakarışık öyküler kutsal ve olağan olurlardı. Novalis’in kullandığı tümcelere benzeyen tümceler tıpkı “Yaşam ruhun bir hastalığıdır” ya da Rimbaud’un kullandığı “Asıl yaşam yoktur. Biz dünyada değiliz.” gibi tümceler, kanonik [kilise hukukuna ilişkin demektir. ] kitaplarda bizi aydınlatıyor. Yıldızlardan oluşan yaşamın kökeni hakkında yargıçların yaptıkları spekülasyonlar ve bu gezegenler üzerinde rastlantı sonucu yer alışları gibi dindar laboratuvarların koşulsuz onayı alınırdı. Her neyse. Anlamsızlığımızdan daha iyi hangi armağanı alabiliriz? Hangi ün bir tanrı için dünyadan aklanmış olmak kadar büyük olabilir? 1931

Sh: 97-101

 

Dipnot:

“Yaşam ruhun bir hastalığı, acılı bir edimidir.” Sözü, yaygınlığını 1829 yılında “Foreign Review” adlı kitaptaki ünlü makalesinde kullanan Carlyle’e borçludur. Sadece anlık bir buluşma değil, aksine Gnostizmin can çekişmesi ve onun anlama biçiminin yeniden keşfi William Blake’ın “Prophetic Books” adlı yapıtında vardır.

********************

Jorge Luis BORGES, 1899’da Buenos Aires’de doğdu. Arjantin’in saygın ailelerinden birinin oğlu. Babası, bir İngiliz okulunda öğretmen. Borges, İngilizceyi küçük yaşta öğrendi ve çeviriler yapmaya başladı. 1914’de ailesiyle birlikte Cenevre’ye gitti. I. Dünya Savaşı sırasında orada yaşadı. Fransızca ve Almanca öğrendi. 1921’de Buenos Aires’e döndü. 1923-1929 arası üç şiir kitabı yayınlandı. 1930’da deneme, şiir, eleştiri ve kısa öykü türlerini birleştirerek başka bir tür oluşturdu. Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi) buna bir örnektir. 1938’de babası öldü. Aynı yıl Buenos Aires Kitaplığında çalışmaya başladı. 1946’da Peron’un yönetime gelmesiyle kitaplıktaki görevinden uzaklaştırıldı. 1946-1955 arası yayıncılık yaptı. 1955’de Peron devrilince Kitaplık Müdürlüğüne getirildi. Ve aynı yıl görme yetisini kaybetti. 1961’de Uluslararası Yayıncılar Ödülü’nü Samuel Beckett’le paylaştı. Ve dünya çapında üne kavuştu.

Başlıca Eserleri:

El tamano de mi esperanza, 1926 (Umudumun Boyutları)
Historia de la eternidad, 1936 (Sonsuzluğun Tarihi)
Historia universal de la infamia, 1935 (Rezaletin Evrensel Tarihi)
La muertey la bruyula, 1951 (Ölüm ve Pusula)
El hacedor, 1960 (Düş Kaplanları)

 Kaynak:Jorge Luis Borges, SONSUZLUĞUN TARİHİ, trc: Ayşe Atalay ,Düzlem Yayınları : 6 Birinci Basım : Eylül 1990

 

Beyin ve İlaç / MEDICATION OF THE MIND


ÖNSÖZ

Dr. Richard Restak, George Washington Üniversitesi

Kimyasal maddelerin beyni ve davranışları etkileyebilme gücünden yüzyıllardır yararlanılmaktadır. Eski Hint metinlerinde aşın sinirli ve ajite olmuş hastaları sakinleştirmek için Rauwolfia Serpentina bitkisinden yapılan bir reçete tanımlanır. 1950’lerde yapılan araştırmalar bitkinin etken maddesinin, yaygın biçimde kullanılan ilk antipsikotik olma özelliğini sürdüren rezerpin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Güney Amerika ormanlarından ve Amazon Havzasının batı yakasından toplanan peyote, meskalin ve diğer “büyülü uyuşturucular” gibi zihni etkileyen doğal kimyasalların kimyasal yapısının tanımlanması da aynı döneme denk düşer. Albert Hofmann’ın LSD sentezi onun şu sözlerinde ortaya çıkan bir diğer ipucunu sağlamıştır: “Tamamen ruhsal olduğu düşünülen bazı akıl hastalıklarının biokimyasal bir nedeni vardır.” Sağlık ve hastalık üzerindeki bu biokimyasal etkilere dair son otuz yıl içinde yapılan araştırmalar düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın doğası, hakkındaki düşüncelerimizde devrimci bir dönüşüm yaratmıştır. Ruhbilimsel teoriler yerini nörokimyaya ağırlık veren görüşlere bırakmıştır ve artık araştırmalar yeni ve daha güçlü psikotrop ilaç sentezleri yaratmayı amaçlamaktadır.

Bu dönemden önceki gelişmeler ise daha çok rastlantıya ve şansa dayanıyordu. Duygusal yönden rahatsız insanların akıl hastanelerinden çıkıp, binlerce insanın yaşadığı topluma geri dönüştürülmesini sağlayan bir antipsikotik olan torazin, cerrahide kullanılacak yeni bir antihistaminik geliştirmeye yönelik araştırmalar sırasında beklenmedik bir şekilde bulunmuştur. Monoamine oxidaz inhibitörleri, bugün hâlâ kullanılmakta olan antidepresifler, tüberküloz tedavisinde kullanılan bir ilacın duygu durumunu yükseltici etkisinin tesadüfen farkedilmesi sonucu keşfedilmiştir. Doğal bir madde olup, günümüzde manik depresiflerin duygu durumlarını dengelemekte kullanılan lityum, ürik asidin en eritilebilir formu olan lityum ürat ile ilgili bir deneyde rastgele seçim ve uygulama sonucunda gelişmiştir.

Beynin kimyasal olarak araştırılmasına bu “tesadüfi” yaklaşım, alıcıların (reseptör) keşfiyle gerçekleşen kurtarıcı ve birleştirici bir kavramsal hamle olmasaydı böyle devam edip gidecekti. Beynin kimyasal habercilerinden biri olan sinir ileticilerinin (nörotransmitter) alıcılarına (reseptörler) uygun olması sıklıkla bir anahtarın kilide uyması örneğiyle karşılaştırılır. Bu benzetme yardımcı olmakla birlikte alıcıların anahtar ve kilit gibi maddi ve değişmez şeyler değil de yaşayan ve sürekli değişen sinir hücresinin zarına yerleşmiş proteinler olması sebebiyle olayı fazlasıyla basitleştirir. Yaşayan organizmaların bünyesinde bulunan bütün proteinler gibi alıcıların da yapıları ve biçimleri değişiklikliğe uğrayabilir, hatta bazı durumlarda yeni veya yapısal olarak benzer sinir ileticilerini kabul etmek için kimliklerini değiştirebilirler. Psikotrop ilaçların ilk kuşağı alıcıların araştırılması temelinde geliştirilen “kirli” ilaçlardır. Bu ilaçlar birden fazla alıcı çiftini etkiliyordu. Buna bağlı olarak da bu ilaçların birçok yan etkisi vardı, öyle ki bazı hastalar neredeyse hastalıklarının verdiği sıkıntıları bu yan etkilere yeğliyorlardı. Ancak yapılan ek araştırmalarla nörofarmakolojistler bilgilerini ve ustalıklarını tek bir alıcıyı etkilemeyi hedefleyen yeni bir “temiz” ilaç kuşağı sentezlemeye yoğunlaştırdılar. Prozak, Zoloft ve Paxil alıcıya özel ilaçlar geliştirmek için gösterilen çabanın ilk ürünleridir. Bu serotonin-geri emilme ketleyicilerinin (sinir hücreleri arasındaki sinaps yarığındaki mevcut serotinin miktarını arttırma güçlerinden dolayı bu adla anılırlar) depresyon tedavisindeki etkinlikleri, en zor durumdaki hastaların ve doktorların beklentilerini kat be kat karşılayıp, aşmıştır. Bu ilaçların belki de en şaşırtıcı başarısı ise depresyonlarına rağmen normal hayatlarını sürdüren ve bir çok durumda çevrelerine zarar vermeyen hafif vakalardaki olumlu etkileridir. Bir insanın genel olarak dünyaya dair duygularının ve orada kendini yerini algılayışının kimyasal bir maddeyle değiştirildiği bu durumda -ki çoğu zaman bu süreç, ilaç alan kişi bunu çok az yada hiç yan etkisiz tecrübe edecek şekilde incelikle işler, farklı bir etki söz konusuysa da bunun için başka birtakım ilaçlar kullanılır- insan zihnine dair ne söylenebilir?

Ahlakçılar ve diğerleri bunun gibi sorular üzerine kafa yorarlarken, zihin-beyin -değiştiren kimyasalların bir sonraki kuşağının gelişimi gözler önüne serilmeye devam ediyor.

Çok daha önce Alzheimer hastalığı için ilaç geliştirme amacıyla yapılan araştırmalar sırasında ilaçla hafızayı güçlendirmenin mümkün olduğu görülmüştü; bu da gösteriyor ki, toplumun talihsiz üyelerini kötü durumlarından kurtarmayı amaçlayan çabalar bazen sağlıklı insanların yararına olabiliyor. Ama insanın sembolleri ve dili kullanan bir varlık olduğunu ve insanlığın asla bütünüyle kimyayla açıklanamayacağını asla unutamayız. Freud ve diğerlerinin haklı olarak ısrarla öne sürdüğü gibi, sözcüklerden, kavramlardan, fantezilerden etkileniriz. Ancak bu, duygu ve düşüncelerimizdeki rahatsızlıkları düzeltmede ‘ya/ya da’ türünden -ya ‘konuşma terapisi’ ya da nörotransmitter yaklaşımı gibi-bir yaklaşıma işaret etmez. Bizi alt üst eden sözcükler ve kavramlar bunu beynimizin kimyasal yapısını değiştirerek yaparlar ve bu süreçte, bizi tüm diğer yaratıklardan ayıran İnsanî etkiler için yer ve zaman vardır.

Zihnimiz ve beynimiz bir paranın iki yüzü gibidir; bir yüzüne baktığımızda oradaki herşeyin biyolojik olduğunu görürüz, öbür yüzünü çevirdiğimizdeyse insan zihnini içeren düşünceler, düşler ve görüntülerin öznel dünyasını buluruz.

Bu bağlamda melez varlıklarız; ne bütünüyle biyolojinin esiriyiz ne de beynimizin yapısı ve fonksiyonlarıyla üzerimizde yarattığı etkilerden tamamen bağımsızız. Burada, duygusal bozukluklara yönelik, ilaç kullanımı içermeyen ve beyne mutlak bir gönderme yapmayan yaklaşımlar olarak tanımlanan çeşitli psikoterapi biçimleri geçerli olmaya devam edecektir. Duygusal düzensizlikler daima belirli koşullarda ortaya çıkar; bu koşulların başarılı bir manüpilasyonuyla kişinin buna verdiği yanıt herhangi bir kimyasal maddeden çok daha yararlı olabilir ya da en azından bu tasarlanabilir bir şeydir.

BEYİN

Beyindeki 100 milyar nöron hayret verici ve karmaşık yollarla birbirleriyle etkileşerek, görmeyi, hareket etmeyi, öğrenmeyi, hafızaya almayı ve düşünmeyi mümkün kılar. Henüz doğmamış bir bebeğin beyninde, milyarlarca nöron arasında trilyonlarca bağlantı mevcuttur. Beynin bölümleri ve tek tek nöronlar önce hücre demetleri haline gelirler; bu kompleksin bağlantılarının kurulması daha sonraki aşamadır.

UZANMA

Yaprakların güneş ışığına doğru uzanması gibi, bir nöronun lifleri (dendrite) doğru aksonu araştırırken dışarı doğru büyür ve bağlantı kökleri gibi aksonlar da dışarı verdikleri enerjiyi almaya uygun nöronlarla bağlanana dek ortalıkta el yordamıyla dolaşırlar. Nöronlar doğru ‘adresi’ bulmada ve doğru tertibatla bağlantıya girmede inanılmaz biçimde kusursuzdurlar.

sipital (artkafa) loblar devreye girer. Konuşurken ise aktivite beynin daha üst ortasındaki motor bölgeye atlar. Ama, genellikle, konuşurken sözcüklerin ortaya çıkması için, daha önce zihnin kara tahtasının bulunduğu yer olarak sözünü ettiğimiz, frontal (alın) loblardaki faaliyet önemli oranda artar. Bu alanlar arasındaki bağlantılarda, fiziksel bir zarardan veya vücut biyokimyasındaki bir karışıklıktan dolayı bir kesinti olması sorun yaratacaktır. Kişi, sözcükleri tasarlayabilir ama konuşmanın gerçekleştiği alandaki bağlantılarda bir karışıklık varsa bu sözcükleri konuşma biçiminde dışa vuramayacaktır. Bu rahatsızlık genellikle felçli hastalarda görülür.

Düşünce, beyin faaliyetlerinin birçoğunda görülen paralel dağılımlı karmaşık işlemlemenin en ince biçimidir. Düşünce ve bunu sağlayan dil, dünyayla iletişim kurmanın ve onu temsil etmenin güçlü sistemleridir. Bu sistemler bize medeniyetler kurma, müziği, dansı, kültürü yaratma, öğreterek ve kaydederek bilgimizi bir kuşaktan diğer kuşağa aktarma olanağını sağlamışlardır. Ancak bu gücün de bir bedeli vardır. Zihinsel faaliyet zincirinin ana halkaları kırıldığında veya zarar gördüğünde bu nazik sistem bozulur. Depresyon yaşayan veya psikozlu, olmayan sesler duyan, olmayan şeyleri gören, unutkan veya ürkek biri haline gelebiliriz ve genellikle zavallı bir varoluşu haline geliriz.

Nörologlar için böyle sorunlu bir zihni tedavi etmenin en iyi yolları en iyi yol ilaç kullanımı veya cerrahi müdehaledir, psikologlara göre ise konuşma terapisidir. Göreceğimiz gibi her iki yaklaşımın da zaferleri ve başarısız olduğu durumlar vardır.

BELLİ BAŞLI AKIL HASTALIKLARI

Binlerce yıl boyunca şairler ve rahipler, deliliği ruhla ilgili bir dert olarak gördüler. Diğer yandan tıpçılar, en azından Hipokrat’tan beri, akıl hastalığına beyinle ilgili bir hastalık -ama salgılardaki bir dengesizliğin veya rahimdeki yabancı bir maddenin sebep olduğu bir beyin hastalığıolarak baktılar. Nihayet yirminci yüzyılda beynin derinlikleri incelenmeye ve akıl hastalıklarının sebepleri beynin yapısında ve biokimyasal fonksiyonlarında aranmaya ve bugün akıl hastalıkları diye adlandırdığımız durumun biyolojik yönü ortaya konmaya başlandı. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, bugünün nörologları beyne, zaman zaman düzensiz işleyebilen kompleks paralel-dağılmış bir işlemci organ olarak bakıyorlar. Aşağıda onların deliliğe bilimsel bir açıklama getirme çabalarından doğan bazı bulguları inceleyeceğiz.

ŞİZOFRENİ: DÜNYAYLA İLGİNİN KESİLMESİ

Şizofreni bir çok insan tarafından yanlış anlaşılır. Bu hastalık, çoğul kişilik hastalığı olarak bilinen, aynı zihinde birden çok kişiliğin var olması durumu değildir. Şizofreni iç düşünme sürecinin parçalanmasını içerir. Paralel-dağılmış işlemci sistem bozulur ve bu nedenle şizofrenler gerçekliği bütünleştirmekte zorluk çekerler. Kişiliğin bölünmesinden çok dış gerçeklikle, kişinin kendi dünyasının dışında kalan kısmıyla ilgili olarak yaşadığı bölünmeden bahsetmek gerekir.

Şizofreni romantik bir hastalık, bir tür muhteşem delilik veya almaşık ama gerçekliğe ilişkin sağlam bir bakış açısı olarak resmedilmiştir. Ama düşüncelerin ve duyguların kaotik karmaşıklığı hasta için harap edicidir. Vincent Van Gogh şaşırtıcı sanat eserleri yaratabilecek yetenekte bir insandı ama resimlerinin çoğunda yaşadığı gerçekliğe farklılaşmış bakışını yansıtması, bazı psikyatristlerin onu şizofreniden muzdarip biri olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. Başka psikiyatristler ise Van Gogh’un hastalığını çift kutuplu (manik depresif) rahatsızlık olarak tanımlamışlardır. Hastalığı ne olursa olsun Van Gogh bunu engelleyici buluyordu, özgürleştirici değil. Hayatının yalnızca 10 yılında resim yaptı sonunda da acısına son verecek tek etkili tedaviye başvurdu: İntihar etti. Akıl hastası olmayı tamamen reddediyordu. “Şunu bilmelisiniz ki eğer bir seçme şansı olsaydı kesinlikle deliliği seçmezdim.” Erkek kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta şöyle diyordu. Bu lanetlenmiş hastalık olmaksızın çalışabilşeydim neler yapmazdım ki.”

Dünyanın her yerinde nüfusun %1’i şizofreniden muzdariptir. Hastaların tamamen iyileşebildiği depresyonun tersine şizofreni ömür boyu sürer ve zaman geçtikçe daha da ağırlaşır. Bu hastalıkla tanılanmış insanların yalnızca %25’i “tedavi edilebilir” niteliktedir. Antipsikotik ilaç alsın almasın bu ilk grup iyileşir. Bir diğer %25’lik grup ise ilaç kullanımına olumlu yanıt verir ve antipsikotik ilaç aldıkları sürece her şey yolunda gider. Bu gruba dahil olanlar bağımsız olarak yaşayabilirler, evlenebilirler ve düzenli bir işleri olabilir. Kalan %50 ise çok az bir ilerleme gösterir ya da hiçbir gelişme göstermez ve ömürleri boyunca yetilerin kullanmaktan mahrum kalır. Günlerini bakım evlerinde, hapishanelerde, hapisten çıkanların geçici olarak kalabileceği yurtlarda, akıl hastanelerinde ya da sokakta, kaldırımlarda geçirirler.

Şizofreniden muzdarip insanların çoğu ilk tanının konmasından itibaren 10 yıl içinde ölürler; bazen bir kavga sırasında maruz kaldıkları şiddet nedeniyle, ama daha çoğunlukla da kendilerine karşı uyguladıkları şiddetten dolayı: İntihar.

Şizofrenler genelde hastalığın psikotik bir döneminde suç işlerler. Örneğin John Hınckley, Jr, Başkan Reagan’ı vurdu çünkü hastalıklı düşünme tarzı eğer bunu yaparsa ünlü aktrist Jodie Foster’ın aşkını kazanacağına inanmasına sebep olmuştu. Bu, karısının sigorta parasını alabilmek için rasyonel bir şekilde onu öldürme planları yapan bir kocanın durumundan oldukça farklıdır. Gerçekte şizofrenlerin şiddet suçu işleme potansiyelleri bu suçların medyada şişirilmiş olmasından kaynaklanır; antisosyal kişilik bozukluğu olan kişi (aşağıda görüleceği gibi) doğrudan şiddet içeren bir suç işlemeye yatkın olacaktır.

Bir kişiye şizofreni tanısı konulabilmesi için en azından; bir psikotik evre içeren altı aylık bir hastalık süreci yaşamış olmalıdır. Psikoz süresince şunlar meydana gelmelidir:

1-)         CIA tarafından yerleştirilmiş bir çiple kontrol ediliyor olduğu gibi garip saplantılar.

2-)         Genellikle ses duymak biçiminde halüsinasyonlar.

3-)   Karışık düşünceler ve olasılıkla kişinin konuşmasında ve hareketlerinde bir duygu eksikliği.

Şizofren kişi kendisini çevreleyen dünyadan gelen duyumsal enerjileri ayırmakta, yorumlamakta ve onlara uygun yanıtlar üretmekte çok büyük güçlük çeker. Bir şizofren, “İnsanlar konuşurken sözcüklerin ne anlama geldiğini düşünmek zorunda kalıyorum. Kendiliğinden bir yanıtın yerine bir boşluk, bir ara oluyor.” derken, bir diğeri durumunu şöyle ifade eder: Herşey parçalara ayrılmış bir halde. Resmi parça parça kafanızda oluşturursunuz, parçalar halinde yırtılmış bir fotoğraf gibi, parçaları biraraya getirip, fotoğrafı oluşturmak zorundasınız. Eğer hareket ederseniz, korkutucu olur.”

Peki, gerçekliğin böyle bozulmasının sebebi nedir? Bugün artık şşizofrenin, daha önceleri bazı psikiyatristlerin varsaydığı gibi kötü bir aile ortamında büyümüş olmaktan değil beyindeki bir düzensizlikten kaynaklandığı biliniyor. Hastalığın genetik bir kökeni olması da güçlü bir olasılık. Şizofreniye genel nüfus içinde rastlanma oranı %1 iken bu oran şizofren kişilerin ebeveynleri, çocukları ve kardeşleri arasında %15’e çıkar. Tek yumurta _ ikizlerinden biri şizofren olduğunda ise diğer kardeşin de hasta olma olasılığı korkutucu bir şekilde %48’dir. Bu istatistiklerin ilginç yanı, genetik olarak aynı yapıya sahip tek yumurta ikizleri arasında hasta olmayan %52’lik bir oran bulunduğuna göre genetik dışındaki etmenlerin olduğunu da göstermesidir. Hastalığın oluşmasında rol oynayan çevresel faktörler de -beyin hasarı veya beyin enfeksiyonu gibi- olmalıdır.

Beynin birçok alanının şizofreniden etkilendiği düşünülür. Sinir uyarısının sinapsa gönderilme veya bu uyarıların beynin farklı bölümlerindeki nöron toplulukları tarafından işlenme biçimlerinde hâlâ açıklığa kavuşmamış bir dengesizlik var gibidir. Bazı bilimsel araştırmalar sorunun prefrontal lobtan kaynaklandığını iddia ederken diğerleri temporal loba dair birtakım kanıtlar sunarlar ama bozukluğun ne olduğu ya da tam olarak nerede meydana geldiği henüz aydınlığa kavuşmuş değildir.

DEPRESYONLA VE ÇİFT KUTUPLU HASTALIĞIN İNİŞ ÇIKIŞLARIYLA BAŞETMEK

Daha önceden manik depresif hastalık olarak bilinen çift kutuplu bozukluk nüfusun %1-1,5 luk bir oranını etkiler. Çift kutuplu bozukluk, isminin belirttiği gibi büyük bir fiziksel ve zihinsel enerji sağlayan bir çoşkuya (öfori) neden olur, bu coşku ilaçların ve alkolün yarattığı etkiye benzer. Manianın pençesindeki insanlar bu dönem boyunca kendilerini yaşam sevgisiyle dolu ve dünyanın tepesinde hissedebilirler. Bu insanlar genellikle hızlı konuşurlar ve hızlı kavrarlar -buna Robin Williams’ı örnek gösterebiliriz- ancak yalnızca kamera karşısında değil sürekli olarak bu çoşkuyla doludurlar. Bu doğal coşku muhteşem göründüğüne göre sorun nedir?

Çift kutuplu bozukluğun getirdiği öfori haftalarca sürebilir. Zihnin manik halinde bulunan insanlar gayet çılgın ve saçma şeyler yaparlar. Şizofrenler genellikle itkileri yönünde oldukça düzensiz davranırken, depresifler bozulmuş düşünceleri yönünde uyuşukturlar, ama maniklerin davranışlarının saplantılı bir yönü varken enerji doludurlar da.

Yaptığı eylemden ötürü ‘Kremlin’ adı verilen bir Kaliforniya Üniversitesi öğrencisi bombanın imha edilmesine ikna etmek için Sovyet lideriyle konuşmayı denedi. Brejnev’in kendisine ulaşamadı ama Politbüro üyelerinden biriyle konuşmayı başardı. Bütün bunlarda zararlı olan bir şey var gibi görünmese de bu macera ona 850$’lık bir telefon faturasına mal oldu ve ailesi bu parayı ödemekle yükümlü tutuldu. Ayrıca bu iyi niyetli ama yararsız çaba sonucunda bomba da imha edilmedi.

Mania, bu durumda olan kişinin, bu ruhsal fırtınayı izlemek ve ardından parçaları toplamak zorunda olan ailesi için zararlı ve yıkıcı olabilir. Psikiyatrist Ronald Fieve Moodswing adlı kitabında, manik bir dönem yaşayan hastalarından birinin davranışlarını şöyle tanımlıyordu:

“Günde 18 saat çalışarak Virginia’daki kır evi için muhteşem bir havuzu tamamen kendi başına inşa etti. Daha sonra havuzu halka açık hale getirmeye karar verdi ve bir köşesine de projenin ödemelerine katkı olması için bir tür ortaklık standı açtı. Karısı bu işe kendini fazla kaptırdığını söyleyince, küplere bindi ve onu başka bir kadın için terketmekle tehdit etti… Karısının mıymıntı olduğundan şikayet ediyordu, bir açık parti vermeye karar verdi ve hemen hemen yoldan geçen herkesi evine davet etti.”

Çift kutuplu bozukluğa sahip hastaların hepsi, hiç de pratik olmayan planlarının en sonuna kadar gitmez. Bazıları mania dönemlerini oldukça verimli geçirirler ya da en azından bunu umarlar. Şairlerden Anne Sexton ve Walt Whitman, yazarlardan Ernest Hemingway ve liderlerden Winston Churchill gibi birçok ünlü yaratıcı insan bundan etkilenmiştir.

MAJÖR DEPRESYON

Büyük depresyon en sık rastlanılan zihin hastalıklarından biridir. Bazı açılardan erkeklerin %10’u, kadınların %20’si majör depresif olarak tanımlanabilir. Geçmişte depresyonun psikolojik bir bozukluktan kaynaklandığı düşünülürdü. Bu görüşe göre depresyona kişisel sorunlar yol açıyordu. Bugün ise bu kişisel sorunların, kişinin duygu durumunda, çalışma gücünde ve diğer insanlarla uygun bir iletişim kurabilmesinde yarattığı olumsuz etkilerin, depresyonun bir sonucu olduğu düşünülüyor. İlaçla tedavi edilmeksizin, bu depresyon 6 aydan 9 aya dek sürebilir. Bu hastalığa yakalananların yarısı için bu ilk ve son olur fakat diğer yarısı üç veya daha fazla kez bu hastalığa yakalanacaktır. Hastalık bazen görünürde hiçbir neden olmaksızın patlak verebilir veya kanser tanısı, sevilen birinin ölümü veya suçluluk duygusu gibi yaşamda karşılaşılan önemli olaylarla birlikte ortaya çıkabilir. Çift kutuplu bozukluk gibi majör depresyon da yaşamı tehdit eden bir hastalıktır, hastalığa yakalananların %15’i intihar eder; bu, genel nüfustaki intihar oranının 25 kat fazlasıdır.

Majör depresyonla bilikte kişinin gücünü tüketen, amansız, derin bir üzüntü görülür. Bu üzüntü sabahları başlar ve gün boyunca sürer; hastayı gecenin bir vaktinde uyandıran ya da öğlene kadar yatakta tutan da yine bu üzüntüdür. Depresyonun daha gizli bir başka biçimi de kişinin yaşama olan ilgisinin kaybolmasıdır. Bir futbol hastası rövanş maçını unutabilir, normal cinsel hayatı olan kişinin aktif cinsel yaşamına ilgisi buhar olup uçabilir veya bir baba çocuklarıyla oynamayı bırakabilir.

Bu hastalıktan etkilenenlerin dörtte biri, daha çok şizofreniyle ilgili bir belirti olan, halüsinasyonlar görür. Sesler duyabilirler, ölmüş akrabalarını veya cinleri görebilirler; kötü kokular duyabilirler. Ancak duydukları bu ses onlara şizoid vehimlerdeki gibi mesela “C.I.A. zihnini bir mikroçiple kontrol ediyor” demeyecektir de bunun yerine depresyon duygu durumunu yansıtacak şekilde “Aşağılık, şişman ve iğrenç birisin,” diyecektir.

Hem çift kutuplu bozukluk hem de majör depresyon aile içinde yayılıyor gibidir. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri derin bir depresyon içindeyse öteki ikizin aynı hastalığa tutulma olasılığı %78dir; bu tek yumurta ikizleri arasında şizofreni için geçerli orandan daha yüksektir. Gözlemlere ve genler üzerinde yapılan gayretli çalışmalara rağmen hastalığa neden olan kesin bir gen bulunamamıştır. Ancak yeniden canlanan çabalar çift kutuplu genler bulma yoluna girmiştir. Genetik bir açıklamanın eksikliği nedeniyle bazı araştırmacılar bu hastalığın genetik olmadığına, çevresel etmenlerden -bir beyin enfeksiyonundan, baş yaralanmasından veya basitçe yaşamın streslerinin birikmesinden- kaynaklanabileceğine inanıyorlar.

Gerçekte stres, majör depresyonun başlamasında temel bir rol oynar. Araştırmalar depresyon oranının 20. yüzyılda yalnız ABD’de değil bütün dünya üzerinde önemli oranda arttığını gösteriyor. Örneğin İtalya’da 1905 ve 1945 yılları arasında doğmuş olanların ancak %8’i 30 yaşına dek bir depresyon girerken, 1945 ve 1955 yılları arasında doğmuş olanlar arasında bu oran %18’e fırlıyor. Araştırmacılar depresyon oranındaki bu artışın 20. yüzyıl sonu yaşam tarzının bir yan etkisi olduğundan şüpheleniyorlar. Çekirdek aile yaygınlaştı, birçok insan akrabalarının yakınında ya da onları tanıyarak büyümüyor; aileler çocuklarıyla birlikte çok fazla zaman geçirmiyorlar. Bütün bu gerilimler depresyona karşı daha savunmasız olunmasına yol açıyor. Ortaya, stres artı hassasiyet eşittir depresyon biçiminde birleşik bir hastalık tablosu çıkıyor. Bu hastalıklara nörokimyasal düzeyde gerçekte neyin yol açtığına dair çok az bilgimiz olmasına rağmen antidepresif ilaçların işe yaradığı gerçeği gün gibi ortadadır. Tartışmaya yer bırakmayan bir diğer olgu ise psikoterapidir, özellikle bilişsel (cognitif) terapi, -salt terapi ya da ilaçla birlikte terapi- insanları, Winston Churchill’in “kara köpek” depresyonu dediği şeyden kurtarıp, kendine getirmekte oldukça etkilidir.

ANKSÎYETE VE KOMPULSİYON (ZORLAMA)

Şu ana kadar duygu durumu ve düşüncenin düzensizlikleri hakkında konuştuk. Bunlar insanı tüketen hastalıklardır ama psikiyatrislerin en çok karşılaştıkları rahatsızlıklar çeşitli türdeki korkuları içerenlerdir. Bu anksiyete durumları posttravmatik stres bozukluğu, panik atak ve obsesif/kompulsif bozukluk gibi isimlerle anılırlar; bunların hepsi korkunun çeşitli biçimlerini ve gerçekliğe denk düşmeyen şiddette bir korkuyu içerirler. Örneğin bir askerin savaş meydanında korku duyması çok normaldir ama aynı askerin 10 yıl sonra alış veriş merkezine doğru arabasını sürerken bir panik atak yaşaması hiç de normal değildir.

FOBİLER

En genel anksiyete bozuklukları yükseklik korkusu (akrofobi), kapalı yer korkusu (klostrofobi), örümcek korkusu (araknafobi), uçmaktan, kalabalık önünde konuşma yapmaktan vb. şeylerden korkmak biçimini alabilen fobilerdir. Hepimizin iğrendiği bazı şeyler vardır ancak bunlar bir kişiyi anksiyeteden boğulmuş hale getirene veya yaşamın temel gereklerini yerine getiremeyecek derecede engelleyene dek fobi olarak adlandırılmazlar. Nüfusun yaklaşık %10’unun ciddi bir fobisi vardır. Ancak birçok endişeli insan yükseklikten, uçaklardan, konuşma yapmaktan ya da onu bu kadar dehşete düşüren durum neyse ondan uzak durarak tedavi olmaksızın hayatını sürdürür. Açıkçası kaçmak kişinin meslek hayatında bir bedele mal olabilir ve tedavi olmak ciddi bir fobiyle baş etmekte tercih edilen bir yol olarak düşünülür.

PANİK ATAKLAR

Panik atak, kaynağı belirli herhangi bir uyarı veya sebep olmaksızın bir dehşet anının kısa ama yoğun ve yinelenen biçimde yaşanmasıdır. Bu tepkinin, normal olarak bir korku yaratması beklenen ya da kişinin ilgi odağı olduğu ve sahne korkusu yaşayabileceği durumlarla bir ilişkisi yoktur.

Atak yalnızca 15-30 dakika sürer ama dehşet duygusu, sempatik sinir sisteminin harekete geçmesine neden olur ve hormonların serbest kalması, sırasıyla çılgın bir kalp çarpıntısına, aşın terlemeye ve titremeye yol açar. Belirtiler, panik atağın pençesindeki insanın ölmek üzere olduğunu düşünmesine ve kendisini bir acil servise atmasına neden olacak kadar yoğun olabilir. Panik atak agorafobiyle -bu atakların genellikle gerçekleştiği yerler olan halka açık yerlere dair duyulan korku ilintili olabilir.

Broken Brain adlı kitabında Nancy Andreasen, 27 yaşında bir bilgisayar programcısı olan Greg’i tanımlar: Bir gün arabasıyla işe giden Greg, her gün geçtiği köprüden geçerken, küçük arabasının bir kaza anında neye dönebileceğine dair bir görüntü bütün zihnini zapteder. Arabasının bir bira kutusu gibi ezildiğini ve içinde kanlara bulanmış halde can çekişerek öldüğünü hayal eder. Daha da kötüsü arabasının köprüden aşağı yuvarlandığını ve kendisinin de suda boğularak öldüğünü kurar.

İlk panik atak sırasında kalbi hızla çarpar, nefesi kesilir, dinginliğini kazanmak için kravatını gevşetmek zorunda kalır. Bu köprü geçme panik ataklarını giderek daha sık yaşamaya başlar ve köprüden geçmemek için hasta olduğunu söyleyerek işe gitmemeye başlar. Patronu psikiyatrik bir terapiye gitmesini tavsiye eder. Zamanla gerçekten evden çıkamaz hale gelir çünkü en yakın alışveriş merkezine gitmek için araba kullanırken bile bu atakları yaşamaktadır.

Bu dehşet nöbetlerine maruz kalan kişilerin nörokimyası bu nöbetleri yaşamayanlarınkinden farklıdır. Örneğin sodyum lactate enjekte edilerek veya karbon monoksit solutarak eğilimli bir insanda panik atak yaratılabilir. Bu iki madde de kişinin aşırı soluk alıp verdiğinde olduğu gibi kandaki PH değerinde ani bir düşmeye sebep olur. Beyin işlevleri normal olan insanlar ve anti depresif alan panik atak hastaları bu maddelere duyarlı değillerdir.

Duyguların ifade edilmesinde büyük bir öneme sahip olduğu düşünülen limbik sistem panik atağın harekete geçmesinde rol oynuyor gibidir. Nörologlar panik ataklardan sorumlu olan bölümü kesin olarak bildiklerini düşünüyorlar: sağ parahippocampal gyrus. Bu bölge hem panik atak kurbanlarında hem de normal insanlarda panik merkezi olarak görünüyor. Panik atağa eğilimli insanların beyinlerinin PET taramalarıyla araştırılması sonucunda, bu insanların limbik sisteminin bu alanında aşın bir kan akışı olduğu yani oksijen emiliminin çok fazla olduğu ve normalden daha fazla şeker tükettiği ortaya çıktı. Sağ parahippocampal gyrus’taki aşırı hareketin, kişinin o anda panik atak yaşayıp yaşamamasından bağımsız biçimde sürdüğü ortaya çıkmıştır. Bu, panik merkezinin hassas bir tetiğe sahip olması gibidir. Anti-anksiyete ilaçları aşırı aktif panik merkezini sakinleştirir.

OBSESİF-ZORLAYICI/KOMPULSİF BOZUKLUK

Obsesif/kompulsif bozuklukta (OB) insanların kafaları, kovulması çok zor olan ve sürekli tekrarlanan düşüncelerle doludur. Bu, hoş bir melodinin korkunç bir versiyonunun kafamızın içinde vızıldayıp durmasını engelleyemememize benzer. Obsesif düşünceler genellikle şiddet ve kirlenme içeren tecavüzkar ve duygusuz görüntüler, düşünceler veya itkilerden oluşur. İçten gelen kompulsif itkiler, obsesif düşüncelere yanıt olarak törensel bir şekilde kendini gösteren tekrar eden davranışlarlar olarak ortaya çıkarlar. OB’ye maruz kalan insanların sorunu, onları iş, arkadaşlık ve aile hayatlarına zarar veren bazı davranışlara zorlayan durmak bilmez düşüncelerdir.

Shakespeare, Kral Duncan’ın katili rolündeki endişe ve korku dolu Lady Macbeth karakterinde obsesif/kompulsif davranış modelini çok iyi bir şekilde çizmiştir. Lady Macbeth, yıkadığı halde ellerinin ölü kralın kanıyla hala lekeli olduğu düşüncesine takılıp kalır. “Çıkın, kahrolası lekeler,” diye çığlık atar bir yandan ellerini, olmayan kanı çıkarmak için ovalarken. Oyundaki bir başka karakter onu izlerken şöyle der: “Daha önce böyle şeyler yapmazdı, 15 dakikadır onu izliyorum, sürekli olarak ellerini yıkıyor.”

Bir diğer obsesyon da, kişinin araba kullanırken, gerçekte hissedilen veya görülen hiçbir şey olmadığı halde birine çarptığını düşüncesi olabilir. Bu düşünceye tepki olarak, etkilenen kişi dayanılmaz bir kompulsif itkiyle arabayı çevrede döndürür ve “suç mahallinde” bir beden arar. Ve obsesyon geçene kadar bu hareketi dört beş kez tekrarlanabilir. Kompulsif itkisini tatmin etmek bu kişiye bir sınavı, bir işi veya önemli bir randevuyu kaçırmaya mal olabilir.

Obsesif/kompulsif bozukluğa sebep olan nedir? Freud’a göre bu, suç ve bastırmanın bilinçaltında nasıl garip ve anlaşılmaz fiziksel belirtiler ürettiğinin klasik bir örneğidir. Ama Freud bile OB’nin psikanalize özel biçimde direndiğini buldu.

OB’nin genetik bir bozukluktan kaynaklandığına dair bazı bilimsel kanıtlar vardır. Bir teori OB’nin, her 2000 kişiden birini etkileyen Tourette bozukluğunun alternatif bir biçimi olabileceği yolundadır. Tourette bozukluğuna yakalanan kişilerin “tikleri” vardır. Bu tikler onları ağıza alınmayacak sözcükleri haykırmaya, mırıldanmaya, kafalarını, bacaklarını sallamaya, sıçramaya veya dillerini şaklatmaya zorlar. Tourette’li bir hastanın ailesinde büyük bir olasılıkla OB’den muzdarip başka biri de vardır. Bir diğer deyişle OB, Tourette’in daha hafif bir versiyonudur. OB’nin bu biyolojik açıklaması, Prozak ve Luvos gibi, bozuklukları kontrol altına alabilen ilaçlarla veya psikoterapiyle kolaylıkla tedavi edilemediği gerçeğiyle desteklenir. Buradan da OB’nin beyindeki bir başka nörokimyasal dengesizlik olabileceği sonucu çıkar.

POST TRAVMATİK STRES BOZUKLUĞU

Post travmatik stres bozukluğu (PTSB) doğal olmayan olaylara doğal bir tepki vermek olarak tanımlanır. Post travmatik stres bozukluğu elbette ki uzun yıllardır var olan bir hastalıktır ama bu kadar ciddi bir şekilde gündeme gelmesi Vietnam’dan dönen binlerce askerlerin bu hastalığa yakalandığının ortaya çıkmasıyla olmuştur. Bu eski askerler çok yakın mesafeden birini öldürmek zorunda kalmış, isteyerek veya istemeyerek sivilleri öldürmüş veya yakın arkadaşlarının bir patlamada paramparça olduğunu görmüş olabilirler. Başka bir travmatik durum da PTSB’yi başlatabilir; bir itfaiyeci ateş içinde kalmış kurbanları bulamamış, bir ilk yardım görevlisi korkunç bir araba kazası görmüş veya bir kadın tecavüze ve şiddete maruz kalmış olabilir. Bu olayların hepsi kendilerine zihinde bir yer bulurlar ve PTSB belirtilerine neden olurlar.

Bir “Vietnam gazisi” gece aniden uykusundan uyanıp, battaniyenin altına girebilir veya bisiklete binerken aklına gelen bir savaş manzarasıyla kendini bisikletin üzerinden atabilir. Stres, aile üyelerini ve arkadaşları patlamaya hazır bu yapının hedefi haline getirebilir veya kurban ağır bir ilaç kullanımına mecbur kalabilir.

Çünkü PTSB kavranması oldukça kolay olayların başlattığı somut bir anksiyete bozukluğudur. Daha gizemli ve olasılıkla biyolojik kökenli olan OB’nin aksine, antianksiyete ilaçlarıyla yapılan tedaviye ve üstü örtülü korku ve öfkeleri açığa çıkaran bir tür psikoterapiye genellikle olumlu yanıt verir. Araştırmacıları şaşkınlığa düşüren şey, şiddetli bir savaş veya benzer yoğunlukta gerilimli bir deneyim yaşayan birçok insanda asla PTSB’nin ortaya çıkmamasıdır. Onların PTSB’ye dirençli kişilikleri olduğu ortadadır.

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Herkesin birtakım kişilik özellikleri vardır. Bunlar çevremizi nasıl görüp onun hakkında ne düşündüğümüzü, kendimizle ve diğerleriyle nasıl ilişki kurduğumuzu belirleyen modellerdir. Bu özellikler esnek olmadıklarında, ciddi sosyal, kişisel sorunlara yol açtıklarında, bozukluk adını alırlar. Örneğin hepimiz zaman zaman şüpheci davranırız, ama bir insan karşılaştığı herkese şüpheyle yaklaşıyorsa bu durum paranoid kişilik bozukluğu olarak adlandırılır. Bu sakıngan kişilik bozukluğunda kişi, panik atakların bir sonucu olarak agorafobik olmaz. Bu kişilerin inzivaya çekilmiş gibi yaşamalarının sebebi kendilerine saygı duymamaları ve reddedilmekten korkmalarıdır.

Bağımlı kişilik bozukluğu olan insanlar da kendilerine öz saygısı olmayan insanlardır. Karar vermekten acizdirler veya bundan şiddetle korkarlar ve buna bağlı olarak başkalarına yönelirler. Örneğin bağımlı kişiliğe sahip bir kadın, maruz kaldığı fiziksel şiddet, kocasının kaçamakları ya da sarhoşluğu gibi kocasıyla ilgili bir soruna karşı çıkarsa kocasının onu terk edeceği korkusuyla katlanır. Ayırdetmesi güç olan bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler değişken ve önceden tahmin edilemez bir yapıya sahiptir; bir hafta inzivaya çekilmiş gibi sessiz ve sakinken, diğer hafta sosyal, gözünü budaktan sakınmayan bir girişkenlikte, fazla ilaç alan ve baskıdan kurtulmanın bir yolu olarak büyük hesaplarla borçlanan biri olarak karşımıza çıkabilirler.

Kişilik bozukluğu olan insanlar ailelerini ve arkadaşlarını büyük stres altına sokabilirler ama genelde sadece kendilerine zarar verirler. Anti-sosyal kişilik bozukluğunda ise durum oldukça farklıdır. Bu kişiler başkalarının duygularına ve haklarına karşı duyarsız ve ilgisizdirler, “hasta,” “sapık” veya “psikopat” gibi adlarla anılabilirler. Onlu ve yirmili yaşlarında erkeklerin %3’ünün, kadınlarınsa %1’inin bundan etkilendiği açık bir olgudur, ilaç bağımlılığı, suçlu veya sadist davranışlarda bu olgunun önemli bir rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Ama psikiyatri dünyası antisosyal kişiliğin nasıl değerlendirileceği konusunda ikiye ayrılmıştır. Şiddet suçlularının hepsi bu hastalıktan müzdarip değildir. Bazıları gözle görülür bir şekilde kötü huyludur; bazılarıysa çektikleri bir acı nedeniyle diğer insanlardan intikam almak isterler; bazıları da tembeldir ve çalışmaktansa çalmayı tercih eder. Psikiyatristler ve toplumun diğer kesimleri antisosyal kişilik bozukluğunu nasıl tanımlayacakları hatta tanımlamayıp tanımlamıyacakları konusunda net değillerdir. Bazıları onların bir “hastalık kurbanı” değil “suçlu” olduklarını ve kilit altına alınmaları gerektiğini düşünüyor. Diğerleriyse, genel suçlu topluluğundan ayrılıp psikoterapiye tabi tutulmaları gerektiğini iddia ediyor. Tartışma daha da ötelere uzanmakla birlikte en azından sonuçta suçluları hem kapatıp hem de psikoterapiyle iyileştirmek yoluna gidilecek gibi görünüyor.

Antisosyal kişilik bozukluğuna sahip kişiler yasadışı veya kötü niyetli davranışlara olan eğilimlerini 15 yaşından önce gösterirler ve bu tür davranışlara yetişkinliklerinde de devam ederler; iş yaşamında, arkadaşlıklarda ve aile ilişkilerinde tutarsızlık ve sorumsuzluk; sıklıkla kavgayla sonuçlanan pervasızlık ve saldırganlık; sürekli olarak yalan söyleme.

Bu tip kişilik bozukluklarının sebebi nedir?

Davranışçı psikologlar bunun kökeninin çocuklukta yaşanan bir travmaya bağlı olabileceğini söylüyorlar. Antisosyal davranış bozukluğunda, problem cinsel veya fiziksel bir kötüye kullanma olabildiği gibi, güçlü bir ebeveyn figürünün eksikliğinin de eklenmesiyle şiddete ve madde bağımlılığına dayalı bir kültür içine düşmüş olmak da olabilir. Bu tür durumlarda kişisel psikoterapinin tamamıyla etkili olduğu kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte işe yarar görünen şey, erken ve etkili bir şekilde müdahale etmek için hem ebeveynlerin hem çocuğun katıldığı, ebeveynlere de çocuğun davranışlarını daha iyi izlemenin ve daha tutarlı düzeltici edimleri uygulamanın öğretildiği aile terapisidir.

Bazı bilim-insanları antisosyal ve şiddet içeren davranışların birçoğunun genlerle geçtiğine ve yakın gelecekte, şiddet suçu işlemeyi yüksek bir olasılıkla destekleyen bu genleri tespit edecek testler geliştirileceğine inanıyorlar. “Umduğumuz ilerlemeler doğrultusunda beyinlerinde şiddet eğilimi bulunan birçok insanı tesbit edebileceğiz,” diyor Houston’daki Tıp Fakültesi’nin Psikiyatri Bölüm Başkanı Stuart Yudofsky. İddiasını, Amerika’nın ceza temelli adalet sisteminin, tanıya, engellemeye ve antisosyal bir davranış patlamasına meydan vermeksizin tedaviye yönelik tıbbi bir modelle yer değiştireceği şeklinde ilerletiyor.

Beyin-görüntüleme çalışmaları, şiddet suçlularının frontal loblarının genellikle, şiddete eğilimli olmayan insanlarınkine göre daha az aktif olduğunu göstermektedir. Katiller arasında yapılan bir çalışma, saldırganlığı düzenlediği düşünülen frontal lobların bu kişilerde %75 oranında daha düşük metabolik aktivite gösterdiğini ortaya çıkardı. Başka çalışmalar da düşük seviyede serotoninin tahrik edici ve saldırgan davranışlarla bir bağlantısı olduğunu göstermektedir. Ancak bazı araştırmacıların şiddete meyilli her çocuğa antidepresif ilaçlar vermek şeklinde gelişebilecek bir çözüme dair kuşkuları var. Onların iddiaları da saldırganlığın ve şiddet dolu davranışların tehditkar bir dünyaya karşı üretilen normal yanıtlar olduğu yolunda. İçinde yaşayan herkese ilaç dağıtmaktansa bu dünyayı değiştirmek daha iyidir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ BOZUKLUĞU

Her ilkokulda sakin duramayan, ödevini bitiremeyen ya da dikkatini bir konu üzerinde birkaç dakikadan çok odaklamakta zorluk çeken birkaç öğrenci vardır. Böyle çocuklar düzene uymazlar, oyunlarda araya girerler ve eğer sırayla oynanan bir oyunsa sıranın kendilerine gelmesi için beklerken öfke patlaması yaşarlar. Bu çocuklar genellikle dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuyla (DEHB veya DEB) tanılanırlar ve terapiye getirilen çocukların çoğunluğu da bu gruba girer. Okul çağındaki çocukların %5 ila %2’sinin bu dertten muzdarip olduğu söylense de bazı psikiyatrisler bunun sadece “kontrolü zor” olan çocuklara kolayca yapıştırılan abartılı bir etiket olduğunu söylüyorlar.

Beyin taramaları, DEB tanısı konmuş insanların beynin dikkat odaklamaya ilgili bölümünde daha düşük bir metabolik aktivite görüldüğünü gösteriyor. Hiperaktif çocuklara sakinleştirici yerine Ritalin gibi uyarıcılar verilmesinin sebebi de budur. Beynin dikkat-odaklama bölümünü zihnin dümeni olarak düşünün. Dümeni kırık bir tekne rüzgarla mücadele ederek ilerleyecektir. Kontrolü tekrar ele geçirmek için yapılacak şey yelkenleri indirmek değil dümeni yerine yerleştirmektir. Ritalin çocuğun doğal yetilerinin ortaya çıkması için beynin dikkat-odaklama yapısını uyararak beynin dümenini yerine sabitler.

Psikoterapi, çocuklara olduğu gibi, hastalıklarına rağmen kendilerini kabul edip, kendilerinden hoşlanmalarına yardım ederek DEB’li yetişkinlere de faydalı olabilir. Negatif bir özgörüntünün eşlik ettiği depresyon ve anksiyetenin yenilmesine de yardım edebilir. Psikoterapide kendilerini üzen düşüncelerden, duygulardan söz ederler ve kendi kendilerine zarar veren davranış modellerini tanımlarlar. Terapist de hastaların bu davranışlarını değiştirme yollarını keşfetmelerine yardım eder.

YARATICILIK VE AKIL HASTALIKLARI

“Niçin felsefede, şiirde veya diğer sanatlarda başarılı olan insanların tümü melankoliktir?” diye sorar Aristo M.Ö. 4. yüzyılda. Bugünse yanıt deha ve delilik arasındaki bağlantıya işaret eden yeni bir araştırmadan geliyor. Psikiyatrisler, ünlü sanatçılar arasında depresyon ve bipolar bozukluk oranının genel nüfustaki oranından 10 ila 30 kat daha fazla olduğunu saptadılar. Bir diğer çalışma, alkolizme aktörlerde %60, yazarlarda %41 oranında rastlandığını ancak sıkı-içici olarak değerlendirilen subaylar arasında bu oranın %10’lara düştüğünü göstermiştir. Aynı şekilde mühendisler ve astrofizikçiler gibi bilim insanları arasında bu oran sadece %3 dolaylarındadır.

Depresyonun ve çift kutuplu bozukluğun iniş çıkışları kişiyi daha fazla duygusal deneyimle yüzyüze bırakır. Yaratıcılık ve Sağlıklı Zihin kitabının aynı zamanda psikiyatrisi olan yazan Ruth Richards’a göre hastalıkları nın yarattığı dertlerle hayatta kalma çabası veren bu insanlar hasta olmayanlara oranla daha zengin bir deneyim dünyasının içine terkedilmişlerdir. Başka psikiyatristlerin iddialarına göre manik episodda görülen enerji patlaması zihne, normallik veya depresyon zamanlarında ayıklanıp, yararlı birşeyler biçimi alabilecek bir düşünce akışı yoğunluğu sağlayabilir.

Besteci Robert Schumann’m durumunda olduğu gibi mania nöbetleri mutlaka küvetten düşürücü bir nitelik taşımayabilir ama en sonunda Schumann’m depresyon episodu ölümcül olmuştur. Schumann açıkça, hipomanianın uzamış bir dönemine -bipolar hastalıkta görülen alışıldık manianın daha ortalama bir biçimi- girdi ve bu hipomania, Touched with Fire: Manic-Depressive Ilness ve Artistic Temperamentadlı kitabın yazan psikiyatrist Kay Redfield Jamison’a göre, orjinal bir düşünme biçimiyle sonuçlanıyordu.

Schumann 1840’ta 24 beste yaptı -bu, hemen hemen önceki sekiz yılda yaptığı beste sayısına eşittir- ve Jamison’un iddiasına göre bunun sebebi bu bir yıl boyunca Schumann’ın hipomanik olmasıydı. Hiçbir şey üretemeyip intihara teşebbüs ettiği 1844 yılına kadar üretkenliği giderek azaldı. Schumann yaratıcılığını yavaş yavaş geri kazandı, tekrar hipomania nöbetine girdiği 1849 yılı boyunca 27 beste yaparak bir rekor kırdı ve tekrar depresyona girdi. 1854 yılı boyunca hiçbir şey üretemeyince tekrar intihara teşebbüs etti. 1856 yılında bir ‘tımarhane’de kendini açlığa mahkum ederek öldürdü.

Psikiyatristler, ellerindeki güçlü ilaçlan sanatsal bir dehaya karşı kullanmak durumunda kaldıklarında bir ikilemle karşı karşıya kalıyorlar. Hastalığı tedavi etmemek intiharla sonuçlanabilirken, tedavi etmek genellikle yaratıcılığı köreltiyor. Jamison’un yazdığı gibi “Tedavi edilmeden bırakıldığında manik depresyon çoğu zaman kötüler; bununla birlikte şiddetli bir depresyona, psikoza girdiğinde ya da öldüğünde yaratıcı değildir. Mama ve depresyon nöbetleri giderek sıklaşır, şiddetlenir.”

Jamison’un umudu bipolar bozukluğu kontrol altına alacak ama yaratıcılığı köreltmeyecek yeni ilaçların bulunmasında.

ZİHİN İLAÇLARI VE SİNİRLER

Psikofarmokolotikaller olarak da bilinen zihin ilaçlarını “alıcılar”la birlikte düşünmek gerekir. Alıcılar, doğru bileşim oluştuğunda “çalışmaya başlayan” hücrelerin yüzeyindeki proteinlerdir. Alıcıyı harakete geçiren bu molekül, alıcıya anahtarın kilide uyduğu gibi uyar. Uygun moleküler anahtarla birlikte, alıcı protein biçim değiştirir ve hücrenin içinde belirli bir harekete yol açan hücre içi bir dizi olayı başlatır.

Vücudun her yerine yayılmış hücrelerde yerleşmiş her tür alıcı vardır. Birçok alıcı için hormonlar ve sinir ileticileri gibi vücudun doğal olarak ürettiği bileşenlerin ‘anahtar deliğine’ uyduğu farzedilir. Birçok psikofarmokotikalin yaptığı, alıcıların işine karışmak ve olayların doğal akışını değiştirmektir. Belirli bir hareketi engellemek için alıcıları ketleyebilirler veya sinyali daha uzun ve güçlü hale getirmek için onları açabilirler. Alıcının veya üzerinde bulunduğu nöronun cinsine bağlı olarak, bu manipülasyonun etkileri, uyarılmadan, yatışmaya ve öforiye dek uzanabilir. Nöronlarınızdaki alıcılarla oynanması sizi sakinleştirebilir veya tam tersi bir etki yaratabilir.

O halde psikofarmokotikalleri anlamanın en iyi yolu alıcıları anlamaktır, alıcıları anlamak için de nöronların nasıl çalıştığını bilmek önemlidir. Duyumsal nöronlar çevreden bilgi toplarlar. Bu bilgiler beyin tarafından işleme konduktan sonra soğuk veya sıcak, tatlı veya ekşi, kırmızı veya yeşil gibi duyumlar şeklinde ortaya çıkarlar. Bu duyumsal bilgi akışından beyin, dış dünyada neler olup bittiğine dair net bir görüntü oluşturmalıdır. Daha sonra bu bilgiye en iyi nasıl yanıt verilebileceğine dair yargılar oluşturulur ve bu yargı, konuşmayı ve hareketleri kontrol etmek üzere kaslara gönderilir. Beyin, bu büyüleyici süreci nöronların karmaşık şebekesi ve onların birbirleriyle olan sayısız bağlantısı aracılığıyla yönetir.

Esas olarak nöronlar tüm hayvan türlerinde aynıdır. Bir cinsten diğerine değişen şey sistemdeki nöron sayısı ve bunların aralarındaki bağlantıların karmaşıklığıdır. Örneğin bir İstakoz yalnızca birkaç yüz nörondan oluşan basit bir sinir sistemine sahiptir. Ama marifetli insanoğlunun beyninde 100 milyar nöron vardır ve bu şaşırtıcı miktar Galaksimizdeki bütün yıldızların sayısına eşittir. Bu nöronların her biri ortalama 10 000 başka nöronla bağlantı içindedir ve bu da yaklaşık 100 katrilyon bağlantıya sahip, karmaşık bir şebeke demektir.

Bir çok açıdan bir nöron vücuttaki herhangi bir hücreye benzer. Nöronun geniş hücresi içinde, hücrenin iç işleyişini kontrol eden ara genetik kopya olan DNA’yı içeren çekirdeği vardır. Nöronlar, selüler enerji üreten mitokondriye de sahiptirler. Bir nörona özgü olan şey, diğer nöronlardan haber almak için nöronun bir ucundan dallanan lifleri (dendrite) ve hücrenin diğer ucundan çıkıp, diğer nöronlarla bağlantıyı sağlayan axonudur.

Nöronun zarı olarak bilinen dış yüzeyi, çift katlı bir phospholipid’den oluşur. Phospholipidin bir ucu hydrophobic’ dir, bu suda çözünmeyeceği anlamına gelir, diğer ucuysa hydrophilic dirve suda kendiliğinden çözünür. Hydrophilic başlar dışa doğru dönerken, phospholipid’in hydrophobic uçları hücreyi saran sudan gizlenmek için içe doğru dönerler. Çoğunlukla, yağlı zar, sodyum, potasyum ve birçok protein gibi suda çözünen molekülleri örten deri işlevi görür. Bir hücre zarı dış dünyayla molekül alışverişi yapmak ve iletişimi sağlamak için, işlevine bağlı olarak çeşitli şekillerde katlanan uzun amino asit zincirlerinden oluşan proteinlere sahiptir. Bu protein yüzeyleri aysberg gibi yağlı zarın içinde yüzerler; büyük kısımları zarın içine gömülmüştür ve dışarıya ya da hücrenin iç kısımlarına doğru ya da her iki yöne birden yalnızca uç kısımları çıkar. Zarın içinde yüzen beş temel tip protein vardır:

Enzimler molekülleri bir araya toplar veya birbirinden ayırır.

Yapısal elementler belkemiğini oluşturur, hücreye şeklini verir ve onu diğer hücrelere bağlayan bir yapıştırıcı vazifesi görür.
Pompalar potasyum, klorid veya sodyum gibi iyonları çekip, pompalayarak enerji yakarlar.
Kanallar sodyum, klorid gibi -iyonlar olarak da bilinen-basit çözünmüş atomların dışa ya da içe akmasını sağlamak için açılır veya kapanırlar.
Alıcılar dış dünyadan bilgi almak için sinir ileticileri ve hormonlar gibi sinyal verici moleküllerle birleşir.

Zihin ilaçlarıyla ilgili olarak beyindeki en önemli proteinler alıcılar, kanallar ve pompalardır. Nöronlarla diğer hücreler arasındaki temel fark, her bir nöronun bir diğer nöronla büyük uzaklıklar boyunca hızlı ve doğrudan bağlantı kurabilmesidir. Bilgi, akson boyunca aşağıya sinapsa, bir diğer nöronla özelleşmiş bağlantı noktasına, aktarılır. Sinapslar yoluyla her bir nöron, yüzlerce başka nörondan bilgi alabilir. Sinapsler akson veya hücre bedenlerinde de bulunsa da, bir nöron, verilerinin büyük bir kısmını liflerde bulunan sinapslardan alır.

Genel olarak nöronlar, sinapsta birbirleriyle birleşmezler; aralarında mikroskopik bir boşluk vardır. Sinir ileticileri serbest bırakıldıklarında bilgiler bu boşluğu atlar. Sinir ileticileri, asetikolin, dopamin ve serotonin gibi küçük moleküllerdir, kese diye adlandırılan çok küçük paketlerin içinde birikirler ve gerektiğinde bu boşluğun içine enjekte edilirler. Bir kez serbest kaldıklarında, her bir sinir ileticisiyle sadece ona özgü etkileşmesi için özel olarak biçimlenmiş alıcılara sahip komşu nöron sinapslarına doğru yayılırlar. Yukarıda da belirtildiği gibi alıcılar kilit ve sinir ileticileri de anahtar gibidirler. Doğru anahtar, doğru kilide uyduğunda alıcı açılır. Kendine özgü işlevine bağlı olarak alıcı, mesajı zincirin aşağısına doğru iletmek için bir nöronu uyarabilir veya bir mesajı geçirme yeteneğini engelleyerek nöronu yatıştırabilir. Daha ilerideki bölümlerde göreceğimiz gibi birçok psikofarmokotikal, alıcıları ketleyerek veya aşırı sinir ileticisiyle onları coşturarak işlevini yerine getirir.

Tek bir nöronun verilerini yüzlerce veya binlerce diğer nörondan aldığını ve mesajların ketleyici ya da uyarıcı olabileceğini hatırlayın. Nöronun görevi bu sinyalleri düzenlemektir. Sürekli olarak bir oy sayımı yapmaktadır, ‘evet’ oyları -uyarıcı sinyaller-, ’hayır’ oylarını ketleyici sinyallersafdışı bıraktığında nöron kendi aksonu boyunca yandaki nöron gurubuna bitişik sinapslara bu sinyali geçirecektir.

Bununla birlikte beyin bir bilgisayar ve aksonlar da tel değildir. Bir sinyali, sinapsa ani bir elektrik akımıyla değil başka bir yöntemle iletirler; kimyanın şaşırtıcı bir yöntemiyle. Evinizin içini dışarıdan daha aydınlık veya karanlık, daha sıcak veya daha soğuk tutabildiğiniz gibi, nöron da kendi içinde, zarın diğer yanındakinden oldukça farklı olan bir sıvı içerir. Zar üzerinde sürekli pompalama yapmak sodyum iyonlarını kovar; bu da sodyumun dış yüzeydeki yoğunluğunu korur, yani dışarıdaki yoğunluğun içerdekinden on kat fazla olmasını sağlar. Bu durumda, sanki hücrenin içinde taze su ve dışarda da tuzlu su vardır. Bu pompalar çok fazla sayıdadır; bir hücre zan yüzeyinin her milimetrekaresinde bir milyar ile bir trilyon arasında değişen sayıda pompa vardır. Sodyum iyonları pozitif olduğundan, iyon yoğunluğundaki farklılık, hücre içi elektriği dışarıya kıyasla negatif kılar. Fark çok küçüktür; yalnızca 70 milivolt kadar.

Bir nöron aksonu boyunca uzanan kanallar, dışarıdaki sodyumun hızla içeriye akmasına izin vererek aniden açılabilirler ve içerinin elektrik yükünü değiştirirler. Nöron, sinyali hemen göndermeye karar verirse, aksonun tepesindeki sodyum kanalları açılır. Pozitif yüklenmiş sodyum iyonlarının ani bir baskını hücrenin iç yükünde ani bir değişikliğe sebep olur. Aksiyon potansiyeli olarak bilinen bu hızlı değişim, bitişik kanal demetlerini açılmaları için aşağı akıntı yönünde harekete geçirir ve kanal açılışları dalgası sinapsa ulaşana dek bu böyle devam eder. Bu noktada sinaps, sinir ileticilerini boşluğa akıtmaya başlar.

Aksonmiyelin denilen yalıtkan bir maddeyle kaplıdır. Yaklaşık her milimetrede -ki sodyum kanalları bu aralıkla dağılmıştır- miyelin kılıfı kesintiye uğrar. Aksiyon potansiyeli, sürekli olarak aşağı aksona yayılmak yerine bir boşluktan yanındakine atlar. Multiple skleroz (MS) gibi bazı sinir sistemi hastalıkları miyelin kılıfının ayrılmasına sebep olur. Aksiyon potansiyalleri akson boyunca etkili olarak taşınamazlar; bu da düşünme sürecinde ve motor denetimde bir takım sorunlara yol açar.

Aksiyon potansiyeli ya hep ya hiç türünde bir sinyaldir. Tek bir sinir uyarısı, sinapsın yalnızca belirlenen miktarda sinir ileticisini serbest bırakmasına neden olur. Sinyalin “volümünü” arttırmak için nöron, sinapsa giderek daha fazla sinir ileticisi pompalayarak sinyali tekrar tekrar verir. Artan sinir ileticisi miktarı sinaps sonrası nöron olarak da bilinen, aşağı nöron akıntısı üzerinde daha güçlü bir etki yapar. Aksiyon-potansiyel ateşlemeleri arasında sodyum pompaları içerde ve dışarıda 70 milivoltluk fark oluşana dek sodyumu son hızla iter ve serbest bırakır.

Bu arada sinaptik boşluğun alt kısmındaki sinir ileticileri gelecek yeni bir sinyalin yolunun temizlenmesi için kaldırılmalıdır. Bunların temizlenmesinin üç yolu vardır: Sıradan dışarı sürüklenirler, enzimler tarafından parçalanırlar veya geriye intikal (reuptake) denilen bir işlemle hücreye geri pompalanırlar. Aslında çok tartışılan Prozak gibi yeni antidepresanların çoğu sinaps öncesi nöron olarak da bilinen yukarı nöron akıntısındaki serotonini geriye emen pompalan durdurur. Sinapstan gelen sinir ileticilerinin geriye intikalinin durdurulmasıyla belirli sinir sistemi sinyallerinin iletilme gücü önemli ölçüde düşer.

ZIHIN İLAÇLARI

Beyin nörokimyasal bir düzenektir. Nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıların hızı ve verimliliği beynin belirli bir bölümünün nasıl işleyeceğini belirler. İlaçlar ketleyici sinir ileticilerinin salınım hızını değiştirerek beynin fazla aktif olan belirli bir bölümünü yavaşlatabilir veya uyarıcı sinir ileticilerinin geriye intikalini engelleyerek ya da saIınımını teşvik ederek aktivitesi düşük olan bir bölümünü hızlandırabilir. Gerek yasal gerek yasadışı zihin ilaçlarında yaşanan sorun yan etkileridir; çok fazla sayıda farklı türden alıcıyı aktive etme eğilimlerinden dolayı beynin hedeflenen bölümü dışındaki bölümlerini de ketler veya uyarırlar. Psikofarmokotikallerde ilerleme kaydedebilmenin anahtarı, her bir işlevin beynin tam olarak neresinde gerçekleştiğine dair daha fazla şey bilmekte ve beynin çok özel bir bölümünde tek bir tür alıcıyı etkilemeyi hedefleyen bileşimler geliştirmekte yatar.

Zihin ilaçlarının akıl hastalıklarını ‘tedavi etmediğini’ unutmamak önemlidir; ilaçlar yalnızca varolan problemlere rağmen beynin normal işlemesini sağlar. Şizofreni gibi kuvvetten düşürücü ve ilerleyen bir hastalığa maruz kalmış birinin ilaç alması onun gerçek dünyaya dönmesini sağlayabilir.

ŞİZOFRENİ TEDAVİSİNDE KULLANILAN İLAÇLAR

Şizofrenin beyninde tam olarak ne gibi bir sorun olduğunu kesin bir şekilde bilemiyoruz, bildiğimiz pek az şey de hastalıkla mücadelede kullanılan ilaçların nöronları nasıl etkilediğine dairdir. Rauwolfia serpentina Hindistan’da yüzyıllardır uykusuzluğun ve deliliğin tedavisinde etkili olarak kullanılan serpentina bir bitkidir.

Hint doktorlar 1930 yılında bu bitkiden yüksek tansiyonun tedavisinde de kullanılabilen bir öz çıkarılabildiğini keşfettiler; bu, İsveç eczacılık firması Ciba’ya, bitkinin aktif bileşenlerini ecza olarak ayırma konusunda ilham verdi. Hintlilerin Rauwolfia serpentina çok uzun süredir deliliği teskin etmek için kullanma geleneklerinden dolayı, bu ecza 1954’de şizofren hastalar üzerinde kullanıldı ve hastaları daha sakin ve daha az şüpheci kıldığı görüldü.

Bu buluş çok büyük etki yarattı çünkü beyindeki aktif sayısız sinir ileticisiyle ilgili yapılan araştırılmaların sonuçlarıyla tam olarak örtüşmüştü. Sonuçta bulunan şey de, bu eczanın sinir ileticilerinin seviyesini düşürdüğüydü. Daha sonra ticari ismi Thorazin olan bir diğer antipsikotik ilaç, klorpromazine, 1950’lerin başında anestezik bir ilaç olarak geliştirildi. Bu ilaçların ikisi de beyinde nasıl bir işlev gördükleri tam olarak açıklığa kavuşmadan önce şizofren hastalar üzerinde kullanıldı.

En sonunda dopamini ketleyen ilaçlar bulundu. Beynin farklı bölümlerindeki farklı tipte nöronların farklı sinir ileticilerini kullandığını hatırlayın. Dopamin, şizofrenide açıkça işlevini yerine getirmeyen limbik sistem tarafından yaygın olanak kullanılan bir sinir ileticisidir. Klorpromazine gibi antipsikotik ilaçlar postsinaptik nöron olarak da bilinen aşağı sinaps akıntısındaki dopamin alıcılarını ketlerler. Dönüşüm içerisinde ilacın moleküler yapısı alıcıya uyan dopamin molekülü parçasına oldukça benzer. Ama klorpromazinin uyumu mükemmel değildir ve bu nedenle alıcıyı gerçekte aktive etmeden ketler. Bu tıpkı elinizde, aynı üreticinin elinden çıkma farklı kilitler için bir yığın anahtar olmasına benzer. Anahtarlardan herhangi biri size verilen kilide uyar, ama aslında yalnızca silindiri çevirir. Vücuttaki klorpromazinle birlikte dopamin alıcıları ketlenir ve fazla aktif limbik sistem yavaşlar. Genelde birkaç gün içinde halüsinasyonlar kesilir ve konsantrasyon artar.

Amfetamin ve kokain gibi uyarıcılar limbik sistemin dopamin alıcı sisteminde tam aksi etki yaratır. Bir aksiyon potansiyeli, dopamin salınımını sağladıktan sonra sinaps öncesi nöronu, bir sonraki sinyali hazırlanmak için boşluğun dışındaki fazla sinir ileticilerini hızla pompalayacak proteinlere sahip olur; bu ‘geriye intikal’ denilen işlemdir. Böylece sinir ileticileri tekrar kullanılır hale gelir ve daha sonraki bir salınım için tekrar paketlenir. Amfetamin ve kokain, dopaminin geriye intikalini engeller ve böylece nöronlar aşırı uyarılmış olur. Bu ilaçların belirli bir dozun üzerinde uzun süreli kullanımı nöronların aşırı uyarılmasına yol açar, bu da limbik sistemi bozar ve şizofrenidekine çok benzer psikotik belirtiler ortaya çıkar. Gerçekte acil vaka olarak bir psikiyatri koğuşuna kabul edilen psikotik hastaların çoğu şizofren değildir; yüksek dozda crack veya speed alıyordur.

Antipsikotik ilaçlar şizofreni tedavisinde faydalı olmakla birlikte mucizevi ilaçlar değillerdir. Her zaman faydalı olmazlar ve ciddi yan etkileri olabilir. Klorpromazine ve benzeri ilaçlar bunları kullanan kronik şizofrenlerin %13’ünde sonradan ortaya çıkan diskinezi’ye yol açar. Bu sendrom, ağzın ve dilin çiğneme, emme veya ağız şapırdatma biçiminde istem dışı olarak sürekli hareket ettirilmesi şeklinde ortaya çıkar. Kollar, bacaklar hatta tüm vücut titremeye başlayabilir. Olayın korkutucu boyutu ilaçlar kesildiğinde bile bu yan etkilerin devam edebilmesidir. Clozapine, dopamini beynin diğer ilaçların etkilediği bölümünden farklı bir yerinde bloke eden yeni bir antipsikotik ilaçtır, ancak sonradan ortaya çıkan diskinezi’ye yol açmaz. Ama bu gelişmiş antipsikotik bile bazı problemlere yol açar; ilacı alan hastaların yaklaşık %2’sinde kandaki akyuvar seviyesinde düşme görülür.

Şizofreni temel olarak bir beyin hastalığıdır ve ilaç terapisi en önemli tedavi aracıdır. Ama ilaçlar gerçek yaşamda karşılaşılan gerilimi alt etmek için gerekli yetileri kopye edemezler ve yaşamı öğretemedikleri için psikoterapiye de iş düşer. Bu noktada kullanılan terapi, hastalara hem insanı yorgun düşüren bir hastalıkla yaşayıp hem de hayatın pratik problemleriyle nasıl baş edeceklerini öğretmeye yarayan destekleyici terapidir

 MANİ VE DEPRESYON İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR: LİTYUM

Çift kutuplu bozukluklar için geliştirilen ilk ilaç, hücrelerin yapısında bol miktarda bulunan potasyum ve sodyuma yakın basit metalik bir element olan lityumdur. Bununla birlikte lityum normalde vücutta tetkik edilebilir oranlarda bulunmaz. 1948 yılında John Cade adında Avustralyalı bir psikiyatrisi manik durumları açıklamak için, idrara karışan toksik bir madde olup olmadığını belirlemeye çalışıyordu. Bu beyin zehirini araştırmak için manik hastalardan aldığı idrarı Gine domuzlarına enjekte etti ve etkileri gözledi. Daha sonra saf sidik enjekte etmek yerine, üre ve ürik asit gibi idrarın temel bileşenlerinin düzenlenmesiyle elde edilmiş eriyikleri kullanmaya karar verdi. Ürik asit suda kolaylıkla çözünmediğindenden eriyiklerin hazırlanmasında problemle karşılaştı. Şans eseri eriyiğin hazırlanması için ürik asidin oldukça çözünebilir bir formu olan, lityum üratı denilen tozu kullandı. Yeni eriyiğin enjekte edildiği Gine domuzları gözle görülür bir şekilde uyuşuklaşmıştı. Cade, daha sonra, denek hayvanlarındaki bu enerji azalmasının solüsyondaki ürik aside değil, lityuma bağlı olduğunu keşfetti. Hemen çalışmalarını insanlar üzerinde denedi ve beş yıldır kronik manik olan 51 yaşındaki bir erkek denekte lityumun gücünü denemeye karar verdi. Cade’in yazdığına göre hasta “sevimli bir şekilde huzursuz, pis, yıkıcı, zarar verici ve müdaheleci” biriydi. Söz konusu kişi için daha sonra şunları da yazdı: “Bütün bu yıllar boyunca geçmişindeki sıkıcı değerlere özel bir önem verdi, oyalandı ve yaşamının geri kalanında da aynı yerde kalması ihtimali vardı.”

Lityumla tedaviye başlanan ilk üç hafta içinde hasta maniden kurtuldu ve gerilemeden çıkıp nekahet devresine girdi. Üç ay sonra hastaneden taburcu edildi. Ne yazık ki lityum Amerika’da 1971 ’e dek genel kullanıma sunulmadı. Kısmi bir kullanımı vardı çünkü daha önceleri kalp ilacı olarak kullanılmış ve birçok hastanın ölümüne sebep olduğundan piyasadan çekilmişti. Lityumun işe yaradığı şüphesizdi ama hiç kimse niye işe yaradığına dair net bir fikre sahip değildi. Spesifik sinir ileticileri alıcılarını hedefleyen antipsikotik ilaçların aksine lityum, vücuttaki her hücrenin içine girebiliyordu. Etkisini tam olarak nerede gösterdiğini ayırdedebilmekse ustalık isteyen bir işti.

Bilim-insanları lityumun inosital fosfat diye bilinen enzimin aksiyonunu engellediğini biliyorlar. Bu enzim, bir alıcının bir sinir ileticisiyle açılmasından sonra ortaya çıkan bio-kimyasal değişimler zincirinde rol oynar. Bir analoji kurmayı denersek, arabayı (nöron) çalıştırmak için anahtar (alıcı) çevrildiğinde, kontak anahtarındaki bir bağlantı kapanır ve bu da sırasıyla marş motorunun dönmesine ve ateşleme bobini aracılığıyla yüksek elektrik akımının yayılmasına sebep olur, distribitör ve buji kıvılcım çıkarır. Lityum, marş motoruna doğru elektrik akışını engeller, arabanın çalışmasını zorlaştırır. Bir diğer deyişle nöronlar sakinleşir, ateşlemeye daha az eğilim gösterir ve manik semptomlar kontrol altına alınır. Ayrıca birtakım bilinmeyen nedenlerden dolayı lityum yalnızca coşkulu ve heyecanlı duygu durumlarını daha az heyecanlı ve daha az coşkulu hale getirmekle kalmaz, çöküntü durumlarında da olumsuz duyguların şiddetini azaltır. Lityumun tek başına depresyona karşı koymakta yetersiz kaldığı bazı durumlarda lityumun yanısıra (biraz sonra tartışılacak olan) antidepresif ilaçlar da kullanılır.

Lityumun yol açtığı bazı sorunlar da vardır. Bunların en önemlisi, kullanıcıların üçte birinde işe yaramamasıdır. Depresyon ve öforinin aynı anda ortaya çıktığı duygu durumu karışık hastalarda, öfori ve depresyon çevrimlerinin yılda dört veya daha fazla kez yaşandığı hızlı çevrim durumlarında lityumun etkinliği çok düşüktür. Lityumu yararlı bulan ve güvenle kullanan kişilerin bile %60’ında başka manik patlamalar olacaktır.

Son araştırmalar, volproik asit gibi epilepsi nöbetlerini engellemede kullanılan ilaçların çift kutuplu bozuklukların çevrimini kırabildiğini göstermiştir. Bu ilacın büyüleyici yanı GABA alıcısıyla etkileşmesidir; bu alıcı aynı zamanda alkol ve uyku ilaçlarının etkilediği alıcıdır. Kritik GABA alıcısı üzerine daha detaylı bilgiyi anti-anksiyete ilaçlarıyla ilgili aşağıdaki tartışmada da bulabilirsiniz.

ANTİDEPRESİFLER

Önemli depresyon vakalarında antidepresifler kullanılır ve bu kimyasalların nöronları etkileme biçimi oldukça iyi bilinmektedir. Her biri sinir ileticilerinin alıcılar tarafından kabul edilme veya işlemez hale getirilme biçimini değiştirir. Antidepresiflerin Prozak ve Zoloft gibi en yeni türleri, heyecan durumlarında ortaya çıkan, nöronlar tarafından sıklıkla kullanılan sinir ileticisi serotininin geriye intikalini engeller.

Geriye intikalin bu ketlenmesi postsinaptik nöronlara serotonin sinyali gönderilmesini sağlar ve bu da depresyonu hafifletir. Zor olan, sinaps düzeyinde meydana gelen bir olayın depresyon gibi karmaşık bir davranış biçiminde nasıl bir yeri olduğunu belirlemektir.

Beyinde farklı türde nöronların bulunduğunu ve her türün kendi favori sinir ileticileri olduğunu hatırlayın. Duygu durumu belirlenmesinde rolü olan bu nöronlar baskın olarak serotonin kullanırlar, bu nedenle serotinin seviyesi etkilenerek duygu durumu değiştirilebilir.

Depresyon belirtileri azalır azalmaz hastaların iyileştiğini ya da istikrar kazandığını varsayarak antidepresif ilaçları kesmek psikiyatristlerin yaygın biçimde kullandığı bir tıbbi uygulamadır. Bu uygulama özellikle, depresyona karşı kullanılan ilaçların üç halkalı bileşikler ve monoamin oksidaz inhibitörlerinden ibaret olduğu zamanlarda yaygındı.

Uç halkalı bileşikler diye adlandırılmalarının sebebi kimyasal yapılarında üç karbon çemberi olmasıdır, yalnızca serotoninin değil çeşitli sinir ileticilerinin geriye intikalini engellediklerinden daha fazla nöronu etkiliyorlardı ve bu da yeni antidepresiflerden daha fazla yan etkileri olduğu anlamına geliyordu.

Ancak yeni çalışmalar, majör depresyonların, tekrar etme olasılıkları yüksek, uzun dönem hastalıkları olduğunu göstermiştir. Araştırmalar, antidepresif almaya devam eden hastaların tekrar depresyona girme olasılıklarının daha düşük olduğunu göstermiştir. Daha az yan etkiye sahip yeni ilaçların bulunmasıyla antidepresifler hem daha uzun süre hem de daha hafif depresyon geçiren kişiler tarafından kullanılabilir bir hale geldi. Bununla birlikte antidepresiflerin kullanımı, kilo vermek gibi uygun olmayan alanlar da dahil olmak üzere istenenden çok daha yaygındır.

İlaçlar depresyon tedavisinde etkili tek yaklaşım değildir. Antidepresifler tabii ki yararlıdır ama psikoterapi de ilaçla birlikte veya tek başına yararlı bir yöntemdir.

Peki depresyon organik bir hastalık ise konuşma terapisinden niye sonuç alınmaktadır?

Bazı araştırmacılar karmaşanın gerçekte iki tür majör depresyon olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar; biri, özel olarak beyindeki bir düzensizlikten kaynaklanan, diğeri de hayatın zorlukları karşısında çabuk etkilenen insanlarda gelişen tür. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatrislerindenWayne Drevets’in dediği gibi; “Eğer sorununuz üzerinde çalıştığımız türdeki depresyonlardan biriyse, uygun ilaç tedavisi olmaksızın, yalnızca kendi çabanızla bu dertten kurtulamazsınız”. Depresyonun daha hafif biçimlerinde psikofarmakotikallere başvurmaksızın tedavi yoluna gidilebilir.

ELEKTRO-KONVULSİF TERAPİ

Depresyonunun en şiddetli biçimlerinde en son başvurulan tedavi, beyne elektrik akımı verilerek uygulandığından dolayı şok tedavi de denilen elektrokonvulsif terapidir (ECT). Bu yöntem genelde ‘Guguk Kuşu’ filminde, sadist bir hemşire tarafından hastalara boyun eğdirmek veya onları cezalandırmak için kullanılan iğrenç bir tedavi olarak bilinir. Filmdeki olaylar geçmişte yaşananlara çok da uzak değildir, çünkü ECT ehliyetsiz veya konuya yeterince dikkatli yaklaşmayan kurumlarda sıklıkla ya yanlış ya da gereğinden fazla kullanılmıştır. Bununla birlikte bugünlerde çok daha insani bir biçimde ve son çare olarak, beyne daha düşük voltaj vererek ve sarsıntı altındaki hastanın kemiklerinin kırılma riskini azaltmak için kas gevşeticilerle birlikte uygulanmaktadır. Elektrik sarsıntıları beyinde epilepsidekine benzer küçük bir nöbete sebep olur ve bu her nasılsa beyinde duygu durumla bağlantılı sinir ileticilerinin dengesini geri kazanmasını sağlar Ama beyinde bu nöbete sebep olan çok fazla sayıda biokimyasal değişim gerçekleşir ve oldukça derin bir depresyon içindeki hastayı bu dertten kurtaran ECT’nin başarısından neyin tam olarak sorumlu olduğunu ayırt etmek güçtür.

ECT sanıldığından daha yaygın bir terapidir. Her yıl yaklaşık 30 000 Amerikalı bu terapiye girer; bu 30 000 kişinin arasında yer alan talk-showcu Dick Cavett 1992’de ‘People’ adlı dergiye yazdığı yazıda “ECT olağanüstü birşey,” diyordu; “Karım bu konuya şüpheyle yaklaşıyordu, ama terapiden sonra, onu dört gözle beklediğim odaya geldiğinde yerimden doğrulup ‘Bak canlıların arasına kim katıldı,’ dedim. Sihirli bir değnek gibiydi.”

Cavett’in hararetli taraftarlığına rağmen ETC’nin ciddi yan etkileri de vardır. Genellikle depresyona karşı başarısız olmakta ve etkili olsa da olmasa da şaşkınlığa ve ciddi hafıza kaybına neden olabilmekte. Yöntemi eleştirenler depresyondan kurtulma nedeninin nörokimyasal dengede gizemli bir yenilenme değil hafıza kaybı olduğunu söylüyorlar. ECT’yi eleştirenlere göre ‘İşe yarıyor’ çünkü hafıza kaybı öyle derin ki hastalar onları neyin çöküntüye uğrattığını hatırlamıyorlar.

ANKSİYETE DURUMU

Alkolün, antikonvülsanların ve anksiyete ilaçlarının ortak yönü nedir?

Hepsi de GABA alıcısı aracılığıyla çalışır. GABA, bir inhibitor sinir ileticisi olan   gamma-aminobutyric’in kısaltmasıdır. Daha önce öğrendiğimiz gibi nöronlar, ya sinaps sonrası nöronunu uyarır ve onlar da aksiyon potansiyeli hareket geçirmeye eğilimli olur ya da nöronu ketleyerek uyarıyı engeller.

Serbest kalan GABA nöronlarını beynin fren sistemi olarak düşünebilirsiniz. GABA bir sinapsta serbest kaldığında, sinaps sonrası nöronun GABA alıcılarına taşınır. Bu proteinler yalnızca alıcı değillerdir aynı zamanda klorid kanallarıdırlar. Kanallar, açık olduklarında iyonların kanallar boyunca serbestçe akmalarına izin veren proteinlerdir. Aynı zamanda uyarılar arasında, bir nöronun iç yükü, sodyum pompalarının gayretli çalışmalarıyla 70 mili volta düşer. Sodyum kanalları açık olduğunda, aksiyon potansiyeli bir nörona doğru ilerler ve yüksek oranda konsantre, pozitif yüklü sodyum iyonları nöronun içine akar.

Klorid iyonlarının da nöronun dışında gayet konsantre olduğu ve sodyum pompası ve kanalları olduğu gibi klorid pompası ve kanalları da bulunduğu ortaya çıkmıştır. Klorid kanallarının bir çok türü GABA’ya duyarlıdır.

Bu sinir ileticisi, bir sinaps öncesi nöronu tarafından salındığında ve GABA alıcısının içine yerleştiğinde, klorid kanal kaynakları açılır. Klorid iyonları kendi negatif yükleriyle nöronun içine akarlar ve hücreyi olağandan daha negatif hale getirirler. Bu klorid baskını, nöronun yükünü 80 milivolta kadar düşürür. Bu, nöronun bir aksiyon potansiyeli uyarısına daha dayanıklı hale gelmesi demektir. Nöron için bu durum, frene basarak bir yokuşu tırmanmaya çalışmaya benzer.

Antianksiyete ilaçlarının yaptığı, GABA’ya verilen yanıtın gücünü arttırmaktır. Valium gibi ilaçlar GABA’nın tam yanındaki bu klorid kanallarını kilitler, ama ikisi aynı anda bulunduğunda kanallar daha geniş ve daha uzun bir şekilde açılır, böylece hücreye akan klorid miktarı iki katına çıkar. Bir kez daha fren analojisini kullanırsak, antianksiyete ilaçları klorid kanalına bir güç desteği gibidir. Nöron içinse, el freni çekiliyken yokuş yukarı çıkmaya benzer, aksiyon potansiyeli uyarısını zorlaştırır.

Daha önce belirtildiği gibi, farklı türden nöronlar farklı sinir ileticileri kullanırlar. Anksiyete ilaçları sinir ileticisi olarak yalnızca GABA’yı kabul eden nöronlar üzerinde etkili olurlar. Bununla birlikte birçok farklı türde GABA alıcısı vardır. GABA alıcıları yalnızca anksiyete üreten nöronlarda değil kasları kontrol eden nöronlarda da bulunurlar. Valyum ve alkol beynin anksiyeteyle ilgili olan bölümündeki GABA alıcılarını güçlendirdiği gibi alkol beynin diğer tarafını da etkiler, titremeye, kekelemeye, sendelemeye sebep olur ve bu da onu istenmeyen bir anti-anksiyete ilacı hale getirir.

Nörologlar, yan etkilerden kaçınmak için belirli bir amaca yönelik ilaçları seçerler veya bu tür ilaçlar geliştirirler; yani bu ilaçlar yalnızca doğru tür nörondaki doğru alıcıyla etkileşir. Ama en yeni ve oldukça etkili beyin-tarama teknolojisiyle bile, 100 milyar nöronluk yoğun nöron ormanında doğru nöronu ve doğru alıcıyı bulmak son derece zordur. Yeni ve daha gelişmiş zihin ilaçlarının yaratılması, hâlâ tesadüflere kalmıştır. Genelde ‘işe yarar’ bir ilaç keşfedildiğinde, çalışma mekanizması tam olarak anlaşılmadan ilaç kullanılır. Nörologlar daha sonra ilacın hangi yollarla etki ettiğini keşfetmeye çalışırlar ve bu işlevi daha büyük bir dikkatle veya daha iyi bir şekilde yerine getirecek çeşitler yaratma yoluna giderler.

PROZAK, FREUD’UN YERİNİ ALABİLİR Mİ?

Beyin vücudumuzdaki en gizemli organdır. Beyinde 100 milyar nöron olduğunu biliyoruz. Örnek vermek gerekirse yalnızca muzun tatlı kokusuyla biranın keskin kokusunu birbirinden ayırmak için altı milyon beyin hücresinin harekete geçmesi gerekir. Ancak nörologlar hâlâ bunun nedeni hakkında net bir fikre sahip değiller.

Ancak, beyin, binlerce yıldır açıklamalara karşı gelmiş bilinmez bir işleve sahip bir karakutu değildir. Bugün bilim insanları beynin hücre ve biyokimya düzeyinde nasıl çalıştığına dair pekçok şey biliyorlar. Gerçekte birçok nörolog düşünme biçimimizin, öncelikle beyin kimyamızla ve sinaps adı verilen nöronlar arasındaki trilyonlarca bağlantının kompleks etkileşimiyle belirlendiğine inanıyor.

Birçok kişi bütün düşüncelerimizin, düşlerimizin ve duygularımızın yani zihin diye adlandırdığımız çok ince tözü oluşturan herşeyin, kimya ve bağlantıların karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olduğuna inanıyor. Farklı beyin fonksiyonlarının, beynin farklı alanlarında gerçekleştiği, beynin “dağılmış paralel işlemleme (distributed parallel processing) diye bilinen bir yöntemle çalıştığı ve tümünün aynı anda çalışmadığı çok yeni keşfedilen gerçeklerdir, Siz bu sözcükleri    okurken, beyninizin arka kısmındaki okuma edimiyle ilgili özel bölüm aktiftir, yan taraftaki diğer alanlar sözcüklerle meşgul olurken, frontal lobun diğer alanları da resimleri biraraya getirir. PET ve MRI gibi tarama teknikleriyle bu alanları aktivite ile ‘ışıdığını’ görebilirsiniz.

Akıl hastalıkları bugün kompleks bilginin düzgün işlemlenme sürecinde bir aksama olarak düşünülüyor. Beyni farklı sorunlar üzerinde ya da aynı sorunun farklı farklı yönleri üzerinde çalışan, network ağıyla birine bağlı birçok bilgisayardan oluşmuş bir yapı gibi düşünürsek, bir bilgisayar bozulduğunda ya da bilginin doğru olarak aktarımını sağlayan ağda bir aksaklık olduğunda sistem çöker; zihin dengesizleşir. Bununla birlikte beyin bir mikro işlemci ve zihin de bir bilgisayar programı değildir. Beyin elektrikle değil biokimyayla işleyen bir organdır. Bu açıdan bakıldığında rahatsız bir zihne yardım etmenin en iyi yolu, diğer organlar gibi onu da biokimyasal dengesine kavuşacak şekilde ilaçla tedavi etmektir.

Bu, psikiyatride “biyolojik devrim” diye adlandırılan şeyin temelidir. Nörologlar ve psikiyatristler arasındaki geçerli eğilim, akıl hastalıklarını bilinçaltı düşüncenin baş döndürücü akıntılarının kendilerini fiziksel ve zihinsel belirtilerle ortaya koyması olarak görmekten çok, kusurlu bir beyin fonksiyonunun sonucu olarak görme yolundadır. Gerçi, göreceğimiz gibi, hâlâ yetişme tarzı, toplum, çocukluk travmaları ve çevre tanımına giren herşeyin zihnimizin biçimlenmesini belirleyen önemli etkenler olduğu düşünülüyor. Örneğin nüfusun yalnızca yüzde birlik bir oranı şizofreni yüzünden acı çekmektedir. Bununla birlikte tek yumurta ikizlerinden birine şizofreni tanısı konduğunda diğer ikizde de aynı hastalığın gelişme olasılığı yüzde ellidir. Bunun bize gösterdiği, akıl hastalıklarında genetiğin önemli bir faktör olduğudur, bununla birlikte henüz tam olarak açıklanamamış çevresel etkenler de büyük bir rol oynuyor olmalıdır.

Akıl hastalıklarını organik hastalıklar olarak gören yaklaşım hâlâ egemenliğini korumakta ve bugün, üçüncü bölümde göreceğimiz, şizofreni için chlorpromazine, çift kutuplu hastalıklar için lityum gibi ilaçlar mevcuttur. Depresyonun kara bulutlarını kaldıran yeni ilaçlar vardır; Prozak ve Zoloft bunlardan yalnızca ikisi ve bu yeni antidepresiflerin daha öte işlevleri olabileceği de iddialar arasında. Prozak’ı Dinlemek adlı tartışmalı kitabın yazarı Peter Kramer’e göre antidepresif ilaçlar yalnızca hasta zihinleri iyileştirmekle kalmıyor aynı zamanda iyi olan zihinleri de daha iyi hale getiriyor, kişi öncekinden daha olumlu, daha mutlu tutumlar geliştiriyor.

Bazı psikiyatrisler, Sigmund Freud’un öncülüğünü yaptığı konuşma terapisine olan güvenlerini koruyorlar ve inançları akıl hastalıklarının organik olmadığına; akıl hastalıklarının ortaya çıkmasında en önemli rolü çocukluk travmalarının ve diğer çevresel faktörlerin oynadığına inanıyorlar. Başlıca akıl hastalıklarının iyileştirilmesinde psikoterapi yaklaşımının savunucularından Prozak’a Karşılık Vermek ve Toksik Psikyatri kitaplarının yazarı Peter Breggin basitçe, doğuştan sahip olduğumuz beyin kimyasıyla yönetilmediğimizi iddia ediyor; Breggin, zihnimizin şekillenmesinde en önemli rolü büyütülme biçimimizin -yetiştirilme ve çevre-oynadığını iddia ediyor. Ama en azından bugün, nasıl düşündüğümüzü ve davrandığımızı belirlemede en büyük etkinin büyütülme biçimimize değil doğaya ait olduğu düşünülmektedir. İlaç terapisi, ciddi akıl hastalıklarının iyileştirilmesine dair en büyük umudu sunmaktadır.

Gerçekte zihni yöneten mizaçsa, genlerimiz de bu mizacı belirleyecektir. Yeni yeni sormaya başladığımız rahatsız edici soru şudur:

Genetik eğilimlerimizi ilaçlarla ve genetik mühendisliğiyle kontrol edebilir miyiz?

Şiddet, şişmanlık ve ırkçılık bu yollarla içimizden atılabilir mi?

Ve bunu yapmak istiyor muyuz?

İLAÇLARIN KÖTÜYE KULLANIMI

Alkol ve diğer alışkanlık yaratan maddeler sarhoş edici etkilerini yukarıda tanımlanan reçeteli ilaçlarla aynı şekilde yaratırlar. Bahsettiğimiz gibi alkol GABA alıcısını engelleyerek öfori ve sarhoşluk yaratır; alıcının aktivitesini iki katına çıkarır ve beynin anksiyete merkezini yavaşlatır.        

Methamphetamine gibi amfetaminler aynı zamanda dopaminkullanan nöronları da etkilerler. Bu bileşenler aslında nöronun içine girer ve herhangi bir aksiyon potansiyeli bu salınımı emretmese bile, sinaps öncesi kesecikleri -sinir ileticilerini tutan şu küçücük kürelerisinapsın içine dopamin saçmaları için uyarır. Hem kokain hem amfetaminler sinapsta bulunan dopamin miktarında kesintisiz bir artış yaratırlar. Kullanıcı tercih ettiği ölçüde methamphetaminein veya crack kokainin sigara gibi içilmesi de çok benzer bir etki yaratır.Bununla birlikte methamphetaminein uyarıcı etkisi daha uzun sürelidir. Bu uyarım kişinin duygu durumunu yükseltir, kokainle yükselen insanlar kendilerini yenilmez ve çok dayanıklı hissettiklerini belirtmişlerdir. Kokain öncelikle, zaten ‘yüksek’ olan ve normal durumlarını korumak veya bu potansiyeli artırmak isteyen insanlara hitap eder. Stanford Tıp Merkezi Psikiyatristlerinden Dr. Roy King’e göre: “Eğer oldukça dışa dönük bir insansanız veya hafifçe manikseniz, tabiatıyle kokain doğal yüksekliğinizi arttıracaktır.”

Amerikan yetişkin nüfusunun %92’si düzenli olarak çay, kahve, veya Coca Cola tükettiğinden kafein Amerika’da en yaygın olarak tüketilen zihin ilacıdır. Bu uyarıcı, başka bir inhibitor sinir ileticisi olan adenosini ketleyerek çalışır. Adenosin, glutametein salınımında fren işlevi gören uyarıcı bir sinir ileticisidir. Kafein esas olarak glutamete üzerindeki freni kaldırır ve ne kadar fazla kafein alırsanız o kadar az frenleme olur. İstenen bir etkisi zihin işleyişini hızlandırmasıdır ve özelde beynin dikkat-odaklama merkezini uyarır. İstenmeyen yan etkisi ise adenosine freninin yokluğunun motor nöronları çok fazla tahrik etmesi nedeniyle ortaya çıkan çarpıntıdır.

PCP cerrahi bir anestezik olarak geliştirildi ama Amerika’da yasal olarak çok uzun süre satışta kalmadı, çünkü çok güçlü bir halisinasyon yaratma etkisi vardı. Valyum gibi PCP de iyon kanalına etki eder ama bu olayda kanal, kalsiyum iyonlarının nörona girişini kontrol eder. Glutamate beynin her yerinde bulunur ve bir kalsiyum kanalına bağlandığında, bu iyonların nöronun içine akmasına izin verir. Bu ani kalsiyum baskını, bir aksiyon potansiyelini hemen uyaracakmışçasına nöronu uyarır. PCP, glutametin bu kalsiyum kanallarını açmasını engeller, böylece yalnızca acı iletiminini engellemekle kalmaz aynı zamanda algı bozulmasına da -halisünasyon gibiyol açar. Morfin ve eroin gibi afyon türevi uyarıcılardan daha farklı bir yolla etki eder; vücudun doğal uyuşturucuları tarafından kullanılan alıcıları bağlarlar. Endorfîn ve enkephalinler olarak adlandırılan bu doğal uyuşturucular beşten otuza kadar uzanan amino asit zincirlerinden oluşan peptitlerdir. Daha uzun zincirler genellikle protein olarak adlandırılırlar.

Endorfınlerin ve enkephalinlerin beyinde birçok doğal işlevi vardır. Panik durumunda veya herhangi bir yaralanmaya karşı tepki vermek için ve hatta uzun mesafeli bir koşu gibi durumlarda gayret sağlamak için salınırlar; ‘koşucuların yüksekliği’ denilen şeyin nedeni bu olabilir. Acının algılanmasıyla ilgili nöronlar, bu maddeler için, hücre yüzeyinde alıcılara sahiptirler. Bu alıcılar doğal afyon türevleri tarafından açıldıklarında acı iletisi, iyi anlaşılmayan bir iç nöral işleyiş aracılığıyla reddedilir. Morfinin ve onun daha güçlü kuzeni eroinin, endorfin ve enkephalin moleküllerinin kritik alanlarına benzeyen bir moleküler yapıları vardır ve acı-bastırıcı alıcıları da açarlar. Acının hafiflemesinin yanı sıra hem doğal hem yapay afyon türevleri öfori üretmek için diğer nöronlar üzerinde etkili olurlar. Peptitlerin kendileri ilaç olarak kullanılmazlar çünkü kandaki veya bağırsaktaki enzimler tarafından saf dışı bırakılırlar ve potansiyel birçok toksik maddenin girişini engelleyen -kan-beyin engeli olarak bilinenince, bağlayıcı zarların içine kolaylıkla giremezler. Morfin ve eroin bu kadar kolay saf dışı bırakılamaz ve gerçekte kan-beyin engelini aşarlar.

İÇME İTKİSİNİ ENGELLEMEK

Antabuse alkolikleri içkiden uzak tutmak için kullanılan, potansiyel olarak öldürücü bir ilaçtır. Bu ilaç öfori ve sarhoşluk yaratmak için alkolle etkileşen GABA alıcısını etkilemez. Bunun yerine karaciğerdeki alkolü metabolize eden enzimleri bloke eder. Sonuç olarak vücutta asetaldehid denilen toksik bir bileşen birikir. Tek bir kadehten sonra birikmiş asetaldehid kafada zonklama, hararet ve nefes alma güçlüğü yaratır. Eğer kişi içki içmeye devam ederse ölüme bile sebebiyet verebilir. Antabuse içkiye duyulan şiddetli isteği ortadan kaldırmaz ama olumsuz etkileriyle bu itkiye karşı direnmeyi kolaylaştırır.

BAĞIMLILIK SİSTEMİ

Eroin, kokain veya nikotin olsun, bir ilaca bağımlı hale gelmek yalnızca fiziksel alışkanlıkdan daha farklı bir süreci içerir. Vücut bir madde ile sürekli olarak yıkanmaya uyum sağladığında, ilaç kullanıcısı ilaca fiziksel olarak bağımlı hale gelir. Örneğin, kokainin kötüye kullanımı sırasında sinapsta sürekli olarak aşırı oranda dopamin bulunur ve sinaps buna postsinaptik tarafta daha az alıcı üreterek yanıt verir. Komşunuzun sürekli olarak yüksek seste müzik dinlediğini düşünün; bunun sonucunda siz pencerelerinizi kapatırsınız. Çünkü gürültü çok yüksektir ve siz pencereleriniz kapalıyken bile sesi duyuyorsunuzdur. Ancak komşunuz aniden volümü düşürürse -bunu, ilaç alımının kesilmesine benzetebiliriz- hiçbir şey duyamaz hale gelirsiniz. Nöronlar pencere değildir ye basitçe hızla geriye çekerek açılmazlar. İlaç alımı aniden kesildiğinde dopamin alıcılarının tekrar üretilmesi ve normale dönmesi günler alır.

Bununla birlikte ağır uyuşturucu bağımlılığında kilit nokta fiziksel bağımlılık değildir. Beyinin olağanüstü kompleks paralel dağılmış bir işlemci olduğunu ve beynin içinde her zaman gözle görünenden çok daha fazla şeyin olup bittiğini hatırlayın. İlaç bağımlıları, alkolikler ve hatta sigara tiryakileri bağımlılıklarından kurtulmak için tedavi olmuşlar veya vücutlarındaki toksik maddeyi atmışlardır ama birçok durumda alışkanlıklarına geri dönerler. Tek fark, başlangıçta yükselmek için temizlenme (tedavi) öncesinden daha az ilaca ihtiyaç duymalarıdır.

Olayın geçtiği yer gerçekte beynin ödüllendirme sistemidir. Yerken, içerken, sevişirken veya çocuk yetiştirirken temel olan şey insanlık yarışındaki hayatta kalma mücadelesidir. Bu şeylerin düzenli bir şekilde yapılmasını, en azından bunun için uğraşılmasını güvence altına almak için insanların ve diğer memelilerin beyinleri, ödül olarak bir zevk sağlamak için özel olarak düzenlenmiş birbiriyle ilişkide olan bir dizi nöron geliştirmiştir. Mesocorticolimbic pathway (MCLP) denilen bu ödül sistemi beynin bir çok bölümüyle ilişkidedir. Temel olarak limbik sitemde, beynin heyecan ve duyguyla ilintili alanında yer alır. Alışkanlık yapıcı ilaçlar, kullanıcılar ilaç kullanımını yemek, içmek gibi yaşamsal bir eylem olarak görmeye başladıklarında benzer bir yolla ödül sistemini harekete geçirirler. Bağımlılar aynı aç kalındığındaki gibi ilaç alamadıklarında acı duyup bundan ıstırap çekerler ve şiddetli arzularını doyurduklarında ani bir zevk duygusunu yaşarlar. Ödül sistemlerine, yeni bir maddeye arzu duymayı öğretmişlerdir ve bir bağımlıyı bu alışkanlığından caydırmak bu öğrenilmiş modeli yok etmeye yetmez.

Bazı insanlar, bağımlılık yapıcı ilaçlarla kendi isteklerine göre yönlendirilmiş bir ödül sistemine sahip olmaya özellikle eğilimli görünürler ve araştırma sonuçları böyle durumlarda güçlü genetik faktörlerin rol oynadığı konusunda şüphe uyandıracak niteliktedir. Ancak, buna sebep olan belirli bir gen veya çapraşık genlerin yeri saptanabilmiş değildir. Tedavi görmüş ilaç ve alkol bağımlıları pek çok kez bu alışkanlıklarına geri dönmüşlerdir. En iyi oranla, uzun dönemli tedavilerle ve oldukça zorlayıcı önlemlerle %50’lik bir başarı beklenebilir. Antabusebir alkoliğin içkiden uzak durmasına yardım edebilse de bağımlının şiddetli arzusuyla mücadele edebilecek etkide bir ilaç yoktur. Ancak özellikle bilişsel-davranışsal terapiyle birlikte kullanılan bazı ilaçların bir dereceye kadar etkili olabildiği görülmüştür.

************************

UZUN DÖNEMLİ TERAPİ: EKONOMİ ONU (şizofreni) VİCDANSIZCA MAHVETTİ

Psikofarmakolojinin ve psikoterapinin hedefleri aynıdır; kişinin hayatını iyileştirmek ve desteklemek. Bir şizofren için amaç onu topluma geri döndürebilmek ve onu toplum içinde yaşayabilir hale getirmektir. Depresyonda olanlar içinse amaç, onları normalde mutlu ve uyumlu kişiler hale getirmektir. Ancak olayın bir yönü de mali yüküdür. Birçok psikiyatrik ilaç, kullanıcılara veya sigorta şirketlerine ayda 60$’a mal olurken, tek bir psikoterapi seansı genellikle bunun iki katından fazlasına mal olmaktadır. Gerek majör gerek hafif depresyon söz konusu olduğunda ise, hasta yıllarca ilaç kullanmak zorunda kalabilir ve bunun yıllık maliyeti yaklaşık 700 Dolardır. Bununla birlikte hafif bir depresyon sözgelimi 25 seanslık kısa bir psikoterapiyle tedavi edilebilir; bunun yıllık maliyeti yıllık 3000 Dolardır. Ama psikoterapiyle tedavi edildiğinde depresyon, tedavi sonrasındaki iki yıl boyunca tekrarlamayabilir ve hasta terapistin muayenehanesine uğramaz. Ancak bu iki yıllık zaman içinde kısa bir psikoterapi bile ilaç tedavisinin iki misli bir maliyete sahiptir. Doğruyu söylemek gerekirse, antidepresiflerin maliyetine, buna eşlik eden psikoterapi seanslarının maliyetini de eklemelisiniz, bu da diyelim ki iki yıllık maliyet üzerinden toplamın %10’u kadar bir yekûn tutar ve sonunda faturalar aşağı yukarı aynıdır.

Ama bu iki yaklaşımı, uzun-süreli psikanalitik yaklaşımla ki hâlâ birçok psikiyatrisi bu yöntemin birçok akıl hastalığında oldukça etkili olduğunda ısrar ediyor- karşılaştırın; İki yıldan fazla süren haftalık seanslarla yıllık fatura 12000 Dolar veya daha fazla bir miktara çıkar. Yaklaşımın etkinliği söz konusu olsa dahi hastanın kişisel bir kavrayış kazanması sürecinde yoğun bir katılım gerekir, bu başarının kanıtlanması zordur. Bugün bir çok sigorta şirketi yalnızca ilaç terapisini ve yıllık 25-30 seansı aşmayan kısa bir psikoterapiyi karşılıyor. Akıl hastalıkları ile ilgili yaşam boyu süren sağlık sigortalarının çoğu her hastayı 10 000 Dolar ile sınırlamaktadır. Psikologlar mesleklerini insafsızca öldüren piyasa koşullarından dehşete düşmüş durumdalar. Psikolog Maureen O’Hara şöyle yazıyor: “Kaliforniya’da bir kuşağın insanlarının içlerindeki şeytanı açığa çıkarmalarına, kaos ve kargaşa zamanlarında insanların huzur bulmaları için gerekli psikolojik yetilerini geliştirmelerine yardım eden yüzlerce terapist bugün sağlık alanından sürülüyor.”

O’Hara bugünlerde pek çok sigortacının, kendisine “psikoterapiye inanmadığını,” bunun tıbbi açıdan gerekli olmadığım ve masaj, saç kesimi gibi kişisel hizmetlerle birleştirilmesi gerektiğini söylediğini belirtiyor. O’Hara bunun yalnızca psikoterapinin pahalı olmasından -sigorta kapsamı içine alman bypass ameliyatından oldukça ucuz olmakla birlikte ve sigortacıların bunu ödemek istememesinden kaynaklandığını ve bunun psikoterapinin etkisiz veya sigortalı kişinin buna ihtiyacı olmadığı anlamına gelmediğini iddia ediyor.

“Bu boğucu ve kaotik zamanlarda öfke, anksiyete ve umutsuzluk derecesi tehlikeli bir şekilde kontrol dışına çıkıyor ve insanlar profesyonellerin güvenli hizmetine her zamankinden fazla ihtiyaç duyabiliyorlar. Tehlikeli pazar güçlerine, ilaç üreticilerine ve para sayıcılarına, akıl hastalıklarına kabul edilebilir tedavi yaklaşımları getirmeleri için izin veriyoruz… Bu, insan deneyiminin sınırlarım anlayan eğitimli, psikoloji uzmanlarının işi olarak kalmalıdır, çünkü onlar bununla her gün doğrudan doğruya yüzyüze gelirler.”

 

Daha Geniş Bilgi İçin Kaynak: Scott Weggeberg, Beyin ve İlaç,  Özgün Adı: MEDICATION OF THE MIND, Türkçesi Zarife Biliz, Birinci Baskı: Ağustos-1999 , İstanbul

****************

İLGİLİ YAZILAR
Psikolog dedi ki: “İYİ Kİ ÇALIŞAN ANNE BABALAR VAR, YOKSA AÇ KALIRDIM,”
İLAÇLAR ZİYAN OLUYOR
İLAÇLAR, DNA VE PSİKANALİZ DİVANI
THE SPİRİT MOLECULE (2010) (Ruh Molekülü)
WHAT IF CANNABİS CURED CANCER (2010)
Ya KENEVİR / Marihuana Kanseri Tedavi Ediyorsa?
ZAKKUM GERÇEĞİ Op. Dr. H. Ziya Özel

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM

SHORT TERM 12 “Kısa Dönem 12” (2013)

GENÇLERDE KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE CİNSEL YÖNELİM ARASINDAKİ İLİŞKİ

 

 

 

 

PÎRDAŞIM SAFİYE EROL


Bir kasır çöktü. Çatısı, der ü divan yıkıldı. Ama hazineler viranelerde saklıdır. Gerçekten de bu yıkıntının altından, onun define varlığı aşikâr oldu.

Safiye Erol; dürüst, ihlâslı, îmânlı, hamiyetli, liyakat ve zekâsı ölçüsünde saf ve masum insandı. Ne ki, mühim olan, onun tek tek sayılan vasıfları değil; bu vasıfların antlaşması ile kurulmuş şahsiyet yapısının, bir ayağı şarkta, bir ayağı garpta olması ve iki farklı medeniyetin, kültür vasatları üstünde tarafsız bir tahlil ve terkibin muhasebesinden sonra da Şarklı münevver olarak cemiyetin karşısına çıkmış bulunmasıdır.

Bir serhatli ruhu taşıyan bu ateş gibi Rumeli kadını, orta, lise ve üniversite yıllarını Garp’ta geçirmiş olmasına rağmen; sadece metot ve ciddiyet gibi dış formasyonunda kendini gösteren Batılı ruhu, onun aşk, hamaset ve îmân zırhı ile sağlama alınmış olan içine aslâ işleyememiş, aksine, bu derinden derine yanan ocağın yalımı, Doğu’dan çarpan hava ile hız bularak bir yanardağ haline gelmiş idi.

Tabiat kanunudur: Hasret, küçük ateşleri söndürür, büyükleri ise yangına çevirir. Garp’ın mürekkebini yalayan; fakat Şark’ın tradisyonuna bağlı kalarak, o târihi mîras ile nafakalanan bu asîl kadın da, bir yandan fikir dağarcığını Garp kültürünün verimleriyle doldururken, bir yandan da faaliyet halindeki tahayyül ve tefekkürü, alev alev yanan bir ocak haline gelmiştir.

***

Safiye Erol, henüz genç bir talebe iken dahî bu iki medeniyetin mukayesesini yapacak endazeye sahip bulunuyordu.

Aşikâr ki Batı, mânevî hürriyetini harcama pahasına, bir maddî kudret satın almıştı. Şöyle ki, Rönesans ile alâkasını kendi üstünden çekip, kendinden başka her şeye çevirmiş olan Garp medeniyeti, avucunun içine aldığı maddenin bir nevi esiri olmuş bulunuyordu. Makineler insanın; insanlar makinenin yerine geçer olalı-beri, zekâsının, hüner ve icatlarının ağına düşen Âdemoğlu için, kendi yaptığı bu puta tapmaktan başka çare kalmamıştı. Fakat îmân duygusu kisbî değil fıtrî idi. Bununla beraber bir acayip felsefe rüzgârı esip onu mevziinden koparınca da, boş kalan sahalar, türlü sentetik îmânların ve dinlerin istilasına uğramıştı.

***

İslâm âlemine gelince, ilim ve idarede kurduğu yüksek voltajı karakteri ile imtihanını vermiş ve dünyaya parmak ısırtmış olan Müslüman ¡ark, şimdi hasırcılarının kıyasıya hücumları karşısında sinip, bir zamanlar ilim ve tefekkür verimleri ile beslediği Garp’ın gölgesine sığınmış bulunuyordu. O Şark ki, Batı dünyası, karanlıklar içinde can alıp can verirken, ilimde, felsefede, sanayide, ticâret ve ziraatte câhil ve âciz Avrupa’ya bilmediğini bildirmiş görmediğini göstermiş, anlamadığını anlatmıştı. Gene bir zamanlar Fransız, İtalyan, İngiliz, İspanyol. Alman ilim ve din adamları, hattâ derebeyleri; prensipleri, müslüman medreselerinde okuyarak memleketlerine Şark irfanını taşımışlar, işte böylece de, Rönesansın temelleri atılmıştı.

Ne çare ki, meyve ve mahsul vermekten yorgun düşen bir toprak gibi, canı çekilip, çoraklaşan Şark; bir vakitler cömertçe beslediği Garp’ın, süratle elde ettiği madde üstünlüğü karşısında, gururu yaralanıp, eli böğründe kalmış bulunuyordu. Ama şu da var ki havada uçan su altında gezen, kıtadan kıtaya ses alıp ses veren ve bir solukta ülkeleri yerle bir eden bu dev medeniyet karşısında gözü boyanmasına ve asırlardır etrafında gelişen ihtiraslı hücumlara rağmen; gene de derinlerinde sakladığı irfan ve hikmet cevherleriyle öğünerek: “bunlar bende oldukça, sırtım, yere gelmiş sayılsa da beni alt edenleri, gene alt ederim!” diye beklemeyi biliyordu.

İşte devlet düşkünü Şark ve bilhassa Müslüman Türk câmiası, yanmış bir kâşaneden, elinde dört ucu düğümlü bir bohça ile kaçan âfetzedeler gibidir. O kadar ki, bu bohça içinde kalmış mâzi kırıntılarına bile hakaretle yan bakan bir zihniyet; dil, din, tarih, mefahir ve anane düşmanlığını iş güç etmiş bir dalâlet vadisinde at koşturmakta bulunuyor.

***

Garp’ın her hareketini gözü kapalı benimsemek illeti ile çil yavrusu gibi dağılan millî mukavemet, millî ölçü ve millî şuurun ipuçlarını ellerinde tutarak memlekete dönen Safiye Erol’a, garptan getirdiği yüklü ve zengin fikir muhtevasına rağmen huzurlu, daha doğrusu kararlı denemezdi. Zîra kafasında ve gönlünde taşıdığı tefekkür ve duygu yükünü birbirine lehimleyecek, perçinleyip bütün haline getirecek bir mânevî düzeni henüz bulamamıştı. Onun için de Şark’ın Garp’a üstün olan bu irfan ve aşk motifini bir müşahhas varlıkta görmeye her zaman hasret çekmiş, Garp’tan alacağını almış, uzun yıllar boyunca dağarcığına yüklediği bu hâzineyi açacak anahtarı aramıştı.

O çok iyi biliyordu ki insanları, içine düştükleri dalâlet ve gâflet havasından sıyırmak beşeriyete edilecek hizmetlerin en mukaddesi idi. Fakat maddenin ve maddeciliğin anaforuna kapılmış kütleleri daldıkları uykudan silkip sarsarak uyandırmak için arınmış ve kemâle ermiş disiplinli bir ruh gerekti. İşte Safîye Erol’un susuzluğu buna, ihtiyacı bu yola idi. Gene biliyordu ki evvelâ kendi kendisi ile hesaplaşıp bir anlaşmaya vardıktan, ve kemal zirvesine ulaştıktan sonra, dışa taşıp insanlara hizmet etmek mümkün olabilirdi. Evet bu zirveye erişmek, hayvani ihtiras ve ıztırapları kontrol altına almış, safvetli ve ihlâslı kişinin kârı idi. İşte o nirengi noktasına hasret çeken bu değerli kadın, kütleye ne söyleyecekse oradan söylemeli oradan seslenmeli idi. Ama maddeci Garp’tan edindiği kariyerin, kendisini bu zirveye ulaştırmayacağını o çok iyi biliyordu. Günlerden bir gün, artık eteğine ve ayağına dolaşır olduğunu şiddetle hissettiği mantığının yükü altında ezildiği, tefekkür ve tahassüs yollarının sarpa sardığı bir demde yolu Ken’an Rifâî gibi bir kurtarıcının yoluna düşüverdi ve Safiye Erol denen bu çıplak istidat ve hazır enerji, derhal toparlanıp mukadder kriteryumu buldu, ezel künyesinin tayin ettiği nihaî şeklini aldı.

***

Bu elektroşok hâdisesini “Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” isimli kitaba[1] ilâve ettiği kıymetli etüdünde isabetli izah eden Safiye Erol, yazısının başlarında: “Ken’an Rıfâî’yi harice tanıtmak için onun şahsiyetine temel teşkil eden üç hususiyetinden bahsetmek lâzım geliyor” diyordu.

“O, evvelâ mistik adam = homo mysticus, sonra hakim adam = homo sapiens ve en nihayet Mürşidi Agâh idi.” dedikten sonra mistisizmin İlmî ve ciddî izahını yapar ve sözü hocasına getirerek: “O, bahsi geçen mistik tipte bir aşık, bir gerçek filozoftu. O, cemiyetimizin müşahhas hayatı, müşahhas hakikati gibi idi. Sosyal insicamın şebekesini ne dereceye kadar tanırdı, diye sorulacak olursa, bir dokumacının kendi tezgâhındaki dokumayı tanıdığı kadar tanırdı. O, tabiatın ancak gerçek âşıklara ayna olan şifresini okuyarak böyle bir tabiat zemini üzerinde insanın nasıl ve ne üslûpla yerleşmesi lâzım geleceğini takdir etmiş kuruculardandı. O, zaman ve mekâna elverişli normlar imâl edenlerdendi. Beşer kaderinin ana rotasını bildiği için ferdi mukadderat yollarını da yekten görürdü” diyen Safîye Erol bu karşılaşma ve tanışma ile ıztırap ve buhranlarının nasıl dağılıp eridiğini, bütün varlığında nasıl bir barış ve affı umumî fırtınası koptuğunu, lâtif ve müzikâl ifadesiyle anlatır.

Gene etüdünün bir yerinde: “Hakiki Efendi, bir merkezdir. Kendi manzumesi içinde tenasübü şaşırmış bir peyke: “Yerine!” diye kumanda ettiği zaman, bu, sadece bir emir değil, aynı zamanda sarhoş peykin mevziine dönmek için kendinde bulamadığı kuvvettir. ”

İşte aziz Safîye Erol da, hayatının son demine kadar: “O, beni hayatında terk etmedi, irtihalinden sonra da terketmedi. Bunca boşa çıkmış mihri vefâ vaatlerinin topuna karşı bir kefaret gibi, mecaz olan benliğimde gizlenmiş hakikat payı gibi” dediği hocası Ken’an Rifâî, onun vücûdu peykini mevziine döndürecek emri de, kuvveti de verdi ve bu bahâ biçilmez varlığı, insanlık âlemine bir âbide gibi işleyip hediye etti.

***

Artık Safiye Erol denen ve zaman nehrinin kaynadığı yerden gelen bu büyük kadın sustu. Fakat şu gök kubbenin altına bıraktığı uyarıcı sesinin ve zihin mahsullerinin, bir kıymetler buhranının girdabına tutulmuş cemiyete, kıyamete dek kulak vereceği çok söz bırakmıştı. Onun dâima bir sentezle biten tahlilci tefekkürünün altında yatan gerçek, Müslüman Türk câmiasının, kaybedip de, el yordamı ile arar olduğu, çok defa da aramayı bir zül, bir gerilik saydığı bu hakikatler, memleket münevverinin dikkat ve uyanıklıkla üstünde durup çözmesi icâbettiği hayatî düğümlerdir. Evet, münevver kütle için Safiye Erol’un hayat görüşü ve insanlık anlayışı, memleketin ölüm kalım dâvasının ta kendisidir. Onun için de Safiye’yi bilmeye, tanımaya ve ne demek istediğini anlamaya mecburuz.

Üstelik serhatlerin bu yanık yürekli evlâdı, halkı çok iyi bilen ve halkın içinden ses veren insandı. Sezişleri, duyuşları ile kendine yarayanı ve yaramayanı seçmekte dâima isabet eden o halk, millî vasıflarından soyunmuş sahte münevveri aslâ tutmaz. Zîra asırların üst üste yığıp tabakalaştırdığı ve bir şahsiyet yapısı haline getirdiği târihi değerle silâhlı olan büyük kütleler, güz rüzgârları gibi göreneğini geleneğini, mâzisini, mefahirini kavuran yabancı ve yalancı aydına dâima diş bilemiştir. Onun için de şifahî ve devri kültürünün kalası içinde olan halkın gözünde kendini beğenmeyip küçümseyen bu sahte aydın, itibara ve hürmete şâyan değildir. Ve kendisi gibi edepli, saygılı ve îmânlı olmayan, daha doğrusu kendinden olmayan bu ukalâ ve köksüz münevveri ne sever ne de sözüne kulak asar.

Safiye Erol ise, halkı tanıyan ve memleket realitelerini, yüreği kadar kafasında duyan gerçek münevverdi. Garp kültürü ile haşır neşir olmuş bulunması ona, Şarklı olmanın şerefini küçümsetmemişti. İkbal der ki: “İslâm âleminin garba yol almasında yanlış bir şey yoktur. Zira Avrupa kültürü entellektüel cihetten sadece İslâm kültürünün en ehemmiyetli saflarının inkişaf etmiş halidir. Tek korkumuz, Garp kültürünün dış görünüşü ile göz kamaştırıp hareketlerimize sekte vurması ve bunun neticesi olarak da o kültürün özüne ulaşmakta geri kalmamızdır. ”

***

Yalnız Müslüman Türk câmiasına değil, bütün bir beşeriyete şâmil müşterek verimlere gebe olanların idrâki, meyveyi doğuracak çiçeğin nebatî şuuruna benzemez. Onun için de Safiye Erol gibi bütün ömrünce ateşle oynayıp elini yakmamış, fakat hâmil olduğu emanetin şuuruna varmış müstesnaların, şu gökkubbe altında kudretlerinin infilâk edip cemiyete hayat ve bekâ yolunu göstermesi, insanoğluna hem Allah’ın rahmeti hem de tebessüm ve iltifatıdır.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi

Kaynak: Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı, Eylül 2001, İstanbul

 [ 1 ]Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İstanbul İnkılâp Kitabevi, 1951; Safiye Erol’un kitap içindeki etüdü, s. 222 287.

 

MUSEVÎLER VE İSRAİL DEVLETİNİN GEÇMİŞİ


Museviliğin, tektanrılığın saf bir şekli olduğu söylenir. Dinî bir inanç olmaktan başka Musevîlik insanın düşünme tarzı ve onun hayattaki davranışını etkilemeyi amaçlayan bir kuvvettir. Bu din, saliklerinin iddiasına göre İbrahim Peygamber tarafından anlatılmıştır. Dünyanın iki büyük dini olan ve yer küresinin bir kısmını kaplayan Hıristiyanlıkla İslâm’ın içerdiği esasları, büyük ölçüde, tek tanrılı dinlerin en eskisi olan Museviliğin oluşturduğu ve her iki dinin de müjdecisi olduğu söylenir. Abraham A. Neuman Musevilik üzerindeki makalesinde şu mütalâada bulunur :

Musevîlik küçük bir milletin, Yahudilerin inandığı bir dindir, İkinci Dünya Savaşında nüfusunun zirvesine ulaştığında sayılan onaltı milyondan fazla olmayan Yahudiler dinlerini yıkmaya ve halkının kökünü kurutmaya karar vermiş bir grubun delice hiddeti ile on ilâ oniki milyona indirilmiştir.[1]

Fakat Musevîlik terimine hangi resmî ve kesin tanımın yapılabileceği sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. The Encyclopedia of Religions and Ethics’de konu ile ilgili makalede şu paragraf yer alır:

Museviliğin resmî ve kesin tanımını yapmak biraz zordur. Çünkü mutlak ortak payda hangisidir? sorusu ortaya çıkmaktadır. Öte yandan denebilir ki… Musevilik iki ilkeye dayanır, Tanrının birliği ve İsrail’in seçkinliği. Musevilik puta tapmayı çoktanrılığı reddeder. Evrensel bir Tanrıya inanır, fakat bunda istisna teşkil etmez. [2]

Musevilik «Kanun» a çok önem verir. Encyclopedia Britanica’ya. göre : Bu kanun (yani Yahudi Kanunu) yazılı kanun (Torah She-beKhethabah) ve sözlü kanun (Torah She-be-al Peh) olmak üzere iki türlü idi. Sina’da vahyedilmiş olan kanun genel emirler getirmektedir. Örneğin elbiseler üzerinde Tanrıyı hatırlamak üzere püskül yapmak, Cumartesi günü çalışmaktan kaçınmak gibi. Fakat bu genel emirler tanımlanmamıştır. Çıkışa (XXIV. 12-18) göre (Exodus) Musa dağda 40 gün kalarak yazılı kanunu takviye eden talimatları aldı. Sözlü Kanun denen bu talimatlardaki emirlerin herbirine «halakhah le Moshe’h mis-Sinai», Musa’ya Sina’da verilen kanun, denir (Bak. Haggadah; Talmud). Sözlü kanunu sadece sonraki Rabbilerin bid’atı olarak adlandırmak moda olmuştu. Bu konu ancak sınırlı bir ölçüde doğrudur. Aslmda Sözlü Kanunun büyük bölümü sadece eski Yahudi geleneğidir. Bunun bazı kısımları gerçekte Sami’dir. Yahudiler bunları Sami amme hukuku ve adetlerinden almışlardır, ([3])

Abraham Neuman şu görüşe yer veriyor:

Kitabı mukaddesin temelleri üzerine dağlar kadar ilahiyat inşa edilmiş fakat Yahudi metafiziğinin temeltaşı halinde gelmiş olan «Dinle, ey İsrail, Rab bizim Tanrımızdır, Tanrı Bir’dir.»den başka metafizik doktrinin açık bir biçimini görmek zordur. Başlangıçta çoktanrılığa karşı yöneltilmiş bir iddia olan tektanrılığın bu ilânı, İranlılarınikililiğine (Dualizmine) meydan okumuş, bugün de teslise karşı veya Tanrı’nın Tek Varlık olduğunu gölgeleyen herhangi bir anlayışa karşı bir itirazdır. ([4])

Museviliğin Öğretileri

Abraham Neuman’a göre: İnsanlarla din arasındaki çözülmez bağ Museviliğin temel özelliğidir. ([5]) İsrail, özü bütün dünyaya ait olan dinin muhafızıdır. ([6])

Yetkili yazarlardan alman yukardaki iktibaslar, Museviliğin İbrahim dininden gelen üç Sami dinden biri olduğunu gösteriyor. Museviliğin öğretileri Allah’ın emriyle Musa tarafından bildirilmişti. O, kendisine, Tevrat denen mukaddes kitap gönderilmiş olan Allah’ın büyük bir Peygamberi idi.

Sami olmayan dinlerden farklı olarak Musevîlik vahiy ile gelmiş bir dindir. Vahiy, bütün Sami dinlerin ortak özelliğidir.

Musevilik yalnız kendi ailesinin dinleri olan Hıristiyanlık ve İslâm dininden değil, vahye dayanmayan Doğu dinlerinden de, yani Ari ve Moğol dinlerinden’ daha eskidir.Museviliğin Hazreti İsa’dan sekizyüz yıl önce kurulduğunu görmüş bulunuyoruz. Budizm, Konfüçyonizm ve Taoizm gibi eski Doğu dinleri ise Milâttan önce beşinci ve altıncı yüzyılda ortaya çıktı. Demek ki Musevilik bu dinlerden yaklaşık üçyüz yıl daha eskidir.

Musevîlerin Sayısı:

Tekrar Neuman’dan nakil yaparsak geleneğe göre:

Davud ilahiler besteler, Süleyman nükteler ve hikmetli tespihler yazardı. 70 yılında millet olarak siyasî kaderleri belirlenince dünya insanları olarak tarihi yolculuklarına koyulduklarında dört-beş milyondular. Yaşamlarını bağladıkları din ve Mukaddes Kitabı savunmaya ve gerektiğinde bunlar için ölmeye hazırdılar. Onüçüncü yüzyılda Musevilikte rabbiliğin (hahamlık) gelişmesinin zirveye çıktığı ve doğmakta olan Avrupa medeniyetine büyük etkisi olduğu sıralarda Avrupa’daki Yahudi nüfusu bir milyonun pek üstünde değildi, ([7])

Yahudilerin Sosyal Şartları :

Yahudiler Tevrat’ın emirlerine uymadıkları için ve Allah’ın büyük peygamberi Musa’ya itaatsizlik ettikleri için, Allah’ın elçilerini yalanladıkları için Allah’ın cezasına uğradılar ve dünyevî iktidar ile yetkiden yoksun bırakıldılar.Kur’ân-ı Kerîm’e göre :

Onlara zillet ve meskenet damgası basıldı. Allah’ın gazabına da uğradılar. Çünkü Allah’ın âyetlerine küfrederler, Peygamberleri haksız yere öldürürlerdi. (Kur’ân – ı Kerîm , 2/61.)

M.S. 71 yılında Titus’un Yahudileri Filistin’den kovması ve sinagogları yıkmasıyla, dünyanın değişik yerlerinde oradan oraya giderek sürgün dönemleri başladı. Binlerce yıl dünyanın her tarafında dağınık durumda kaldılar ve her ne kadar zamanla değişik ülkelere yerleşti iseler de, hiçbir yerde barış ve huzura kavuşamadılar. Her yerde dinî işkence ve taassubun hedefi oldular.T. W. Arnold’a göre, «Üçbuçuk yüzyıl boyunca İngiltere Yahudilerin bu ülkeye ayak basmalarına izin vermedi.» Fakat Yahudiler eziyet ve düşmanlığın dişleri arasında hürriyetlerini korumasını beceren dişli insanlar olduklarını ispat ettiler. Fakat Müslümanların bu husustaki dinî müsamahası Yahudilere büyük bir lütuf oldu ve onların özbenliklerini korumada büyük yardımı dokundu.Bütün tarafsız yazarlar (Yahudi ve Hıristiyan olanlar dahil) Rönesanstan önce Avrupa’da Hıristiyanlardan eza gören Yahudilerin İslâm dünyasında bir cennet sığmağı bulduğu hususunda hemfikirdirler. Bir Hıristiyan bilgin olan Edward Etiyah’ın yazdığına göre :

«Bu kitabın ilk bölümlerinde gördüğümüz gibi Yahudiler, Bağdad ve İspanya Halifelerinin hamiliği altında Arap medeniyetini meydana getiren bilimsel çalışmalarda önemli rol oynamışlardır. Arap ve Osmanlı imparatorluklarının bütün tarihi boyunca Yahudi azınlıklar Arap ülkelerinde müsamaha görmüşlerdir. Avrupa’da sık sık işkenceye maruz kalan Yahudiler Müslüman hakimiyeti altında sığınak buldular.» ([8])

İslâmın Etkisi:

Müslümanların Yahudilere yaptığı iyilik yalnız onlara karşı gösterdikleri müsamahadan ibaret değildir. İslâm Museviliğin büyümesi ve gelişmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Bir Yahudi bilgin olan Abraham Neuman, bunu şu sözlerle kanıtlar:

Müslüman etkisiyle ve daha sonra Hıristiyan skolostiğine karşı koyma çabasıyladır ki Musevîlik kendi görüşünü sistemleştirerek belli bir biçime koymaya yöneldi. Böylece hakim durumda olan rakip dinlerle uyum halinde olduğu ve olmadığı hususları ortaya koyabilecekti. ([9])

Fakat Hıristiyanların Yahudilerden öç alma duygusu yatışınca Yahudiler, üstün zihnî yetenekleri ve iş çevirmedeki becerileriyle Hıristiyan ülkelerinde nüfuzlu bir mevki sağlamayı başardılar. Öte yandan, Müslümanların siyasî gerilemelerinden dolayı Batı kendi siyasi ve ekonomik üstünlüğünü kurmayı ve sağlamlaştırmayı başardı. Bundan başka Batıda güç kazanan milliyetçilik fikri Yahudilerin de milliyetçilik duygularını uyandırdı, öyle ki onlar da bir Yahudi vatanını, sonra da bir Yahudi devletini hayal etmeye başladılar. Bethman’a göre:

Siyonizmin ilk alevi 1832’de, Çar Aleksandır II’ye 1881’de yapılan suikastin ardından girişilen katliamdan sonra, bir Rus Yahudisi olan Leo Pinsker tarafından tutuşturuldu.Pinsker, Autoemancipation adlı bir kitap yazdı. Bu ateş 1896’da Theodor Herzltarafından Yahudi Devletiadlı kitabında alev haline getirildi. 1897’de Basel’de ilk Siyonist Kongre yapıldı. Herzl plânlarını gerçekleştirmek için zamanını ve çabasını esirgemiyordu. Başlangıçta Yahudilerin yerleşmesi için belirli bir ülke öngörülmemişti. Arjantin, Uganda ve Kenya düşünülmüştü.Ancak Doğu Yahudileri kısa zamanda nüfuzunu hissettirdi ve eski vatanları Filistin’den başka hiçbir yeri istemediklerini duyurdular.

Fakat 1911 yılma kadar Siyonistlerin fikri ayrı bir Yahudi devleti kurmak değil, bir Yahudi vatanı idi. 1911’de Bazel’de yapılan onuncu kongrede başkan şu açıklamayı yaptı: Siyonizm’in amacı, Yahudi milletine Filistin’de resmen tanınmış ve kanunen güvence altına alınmış bir vatan kurmaktır.Bir Yahudi devleti değil, atalarımızın eski topraklarında baskı ve işkenceden uzak Musevî hayatı yaşayabileceğimiz bir vatan. Bizim istediğimiz, Filistin’e giden Yahudi göçmenlere vatandaşlık imkânı verilsin ve hakarete uğramadan, Musevî adetlerine uygun olarak yaşamasına engel olunmasın… Amacımız bundan başka birşey değildir. ([10])

Bu Siyonist hedefin gerçekleştirilmesine doğru ilk adım, İngiliz hükümetinin, Yahudilerin Filistin’e yerleşmesini sempati ile karşıladığına dair tekbaşına güvence vermesiyle atıldı. 1917 Ekim Belfour Beyannamesi der ki :

Majestelerinin hükümeti Yahudilerin Filistin’de millî bir vatan kurmalarını memnunlukla karşılar. Bunun gerçekleşmesi için her çabayı gösterecektir. Filistin’de halen yaşayan Yahudi olmayan toplumun amme ve dinî hakları veya Yahudilerin diğer ülkelerde sahip olduğu siyasi statü hiçbir şekilde zarar görmeyecektir.

Belfour Beyannamesinin A.B.D.’ye danışılıp onayı alındıktan sonra ilân edildiği söylenir. Fernau’ya göre :

Başkan Wilson’un yönetimi 1917’de Belfour Beyannamesini ortaya koymakla büyük iş yapmıştır. 1948’de Başkan Truman’ın yönetiminde Amerika Birleşik Devletlerinin bağımsız İsrail devletinin meydana gelmesine büyük katkısı olmuştur. ([11])

Yahudilere Filistin’de millî bir yurt vaadeden Belfour beyannamesi, Mac Mahon sözleşmesine ve 7 Ekim 1918 İngiliz-Fransız beyannamesine ters düştüğü gibi Başkan Wilson’un ünlü Dört Maddesine de karşıydı. Bundan başka beyanname hiçbir yerde bir Yahudi devletinin kurulmasını vaadetmiyordu. Fakat 1918 ve 1948 yılları arasındaki otuz yıllık dönem süresince, hem Müslüman hem de Hıristiyan yerli Filistin nüfusunun isteklerine karşı olarak bir Yahudi devletinin kurulmasına yol açan şartlar yaratıldı.

Dışardaki Yahudileri otuz yıllık himaye süresince Filistin’de bir Yahudi devleti kurma yolunda İngilizlerin gösterdiği çabalar acıklı bir hikâyedir. İngilizlerin Siyonist bir devlet yaratma konusuna gösterdiği yakın ilgi, Belfour beyannamesinden önce Filistin’deki Yahudilerin sayısının ancak 100.000 olduğu gerçeğinden anlaşılmaktadır. Edward Atiyah’a göre «Filistin, Suriye’den ayırt edilmeyen Arap dünyasının bölünmez bir parçasıydı ve nüfusunun yüzde 90’ı Arap idi.» Fakat bugün, tam tersine, Yahudiler nüfusun yüzde doksanını, Araplar ise yüzde ondan bile daha azını oluşturmaktadır. Bu şaşırtıcı değildir. Çünkü Siyonist Yahudiler başından beri dünyanın dörtbir yanından Yahudileri buraya getirmeyi ve yerli nüfusa hakim olmayı amaç edinmişlerdir. 1920’de kurulan King Crane Komisyonu Siyonist emellerinden haberdardı. İngiliz Hükümetinin 1922’de kurduğu Haycraft Komisyonu önünde de bir Yahudi tanık bu emelleri açık sözlerle belirtmişti.

Bu sebeple Filistin’de bir «Yahudi Yurdu»kurulmasına yardım vaadinde bulunulması, Filistin Araplarının tabiî ve millî haklarına karşı olduğu apaçıktı. İki tarafı uzlaştırma girişimi kendini aldatma ve yapmacıktı. Bu temel gerçeği tanımamazlık, Araplar ile Yahudiler arasında 1929 yılına kadar süren aralıksız karışıklıklara ve kan dökülmesine yol açtı. 1929 karışıklıkları özellikle çok kanlıydı. Bunu gözönünde tutarak Ramsay Macdonald’ın İşçi Partisi, Siyonist emellere ters düşen İngiliz siyasetini ikinci defa olarak açıklamak gereğini duydu. Ne var ki İngiltere’deki Yahudiler, nüfuzları sayesinde işçi hükümetine baskı yaparak siyasetini değiştirmesini ve Arapların «siyah belge» olarak niteledikleri bir belge elde etmeyi başardılar.

Otuz yıllarında Almanya’da Naziler iktidara gelince Yahudilere karşı bir işkence kampanyası başlattılar. Almanya’dan genel bir çıkış ve Filistin’e plânlı bir göç başladı. Yerleşme hızı sürekli olarak arttı ve yılda 60.000 gibi telaşlandırıcı bir sayıya ulaştı. Bu süreç dört yıl devam etti (1933-36). Böylece dört yıl gibi kısa bir dönem içinde, nüfusu yaklaşık 1,2 milyon olan Filistin gibi küçük bir ülkeye ikiyüzbin Yahudi yerleşip durumunu pekiştirdi. Bu korku verici durumun baskısıyla Araplar 1936’da iki ay süren boykot siyasetlerine başladılar. Bundan başka Arap gönüllüleri Yahudilere kuvvetle karşı koymağa başladılar. Fakat Arap gönüllülerini bastıracak 20.000 İngiliz askeri hazır bulunuyordu. Yine de ikinci dünya harbi başlayıncaya kadar Arap mukavemeti bastırılamazdı. Çünkü Araplar, Yahudilerin Filistin’e hakim olmayı nasıl plânladıklarını, dünya kamuoyunu yanıltmak için Nazi zulmünü nasıl ustaca takdim ettiklerini ve Yahudilerin ekonomik ilerlemesi sayesinde halkın hayat seviyesindeki sözümona yükselmesini nasıl zekice vurguladıklarını açık olarak görebiliyorlardı. Böylece Yahudiler Filistin’de siyasî hakimiyeti ele geçirmek için zemin hazırlıyorlardı. Arap mukavemetinin sonucu olarak 1936-1939 yılları boyunca kayıpların sayısı, Edward Atiyah’a göre, 69 İngiliz, 92 Yahudi, 486 sivil Arap ve 1138 silâhlı Arap gerillası idi. ([12])

Bu durum karşısında İngiliz hükümeti, Filistin’deki karışıklıkların sebeplerini yeniden araştırmak ve sorunun çözümü için telkinde bulunmak üzere bir kraliyet komisyonunu görevlendirdi. Çünkü İngiliz hükümeti artık Arap ve Yahudi emellerinin uzlaşacak cinsten olmadığını tamamen kavramıştı. Komisyon Filistin’in iki kısma ayrılmasını önerdi. Yahudi propaganda makinesi Batıda, bölünme plânının hak ve adalet temeline dayandığı yolunda halkın zihnini etkilemede büyük rol oynadı. Kraliyet Komisyonunun bu önerisi, Filistin’in 1948’de ikiye bölünmesine dair Birleşmiş Milletlerin aldığı karara temel oldu.Araplar bu plâna öfkeyle karşı çıktı ve Filistin’deki Yahudi yurdu ile ilgili en kötü tahminlerin gerçekleşmekte olduğunu hissettiler. Vatanlarının tam kalbinde yabancı bir devletin kurulmakta olduğunu gördüler. Bütün Arap devletleri Filistin’in bölünmesine karşı koymak için ayağa kalktılar. Arap gönüllülerinin özgürlük savaşı daha da sertleşti.

Arapların iki isteği vardı :

·         Yahudilerin Filistin’e girişi yasaklanmalıdır ve,
·     Filistin’in bölünmesi plânı iptal edilmeli ve yerli halka tam bağımsızlık verilmelidir.

1939’da Avrupa’nın üzerinde ikinci dünya harbinin bulutları dolaşıyordu. Batılı güçler Arap düşmanlığını kazanmak istemiyorlardı. Bu sebeple Filistin’i bölme önerisini ertelediler. İkinci dünya harbi patladıktan sonra İngiliz hükümeti bölünme plânı ile ortaya çıktı ve Yahudilerin Filistin’i Yahudi vatanı yapmak için kopardıkları gürültüyü dinlemedi. Daha sonra Filistin’in bölünmesine dair kesin önerileri sunmak için Woodhead Komisyonukuruldu. Bunun sonucu olarak İngiliz hükümeti 1939’da, müteakip on yıl içinde Araplar’la Yahudilerin aynı zamanda katılacakları bağımsız bir Filistin devleti kurmağa istekli olduğunu ifade ettiği bir Beyaz Kâğıtla ortaya çıktı. Böylece her iki toplumun hak ve çıkarları korunacaktır. Ayrıca gelecek on yıl içinde Filistin’e yalnız 150.000 Yahudinin girebileceği kararlaştırıldı. Ne var ki bu taahhüt kuvvetli Yahudi baskısı karşısında itibar görmedi. Bu arada Yahudiler ikinci dünya savaşını fırsat bilerek müttefiklere yardım bahanesiyle 1944’de bir tugay kurmayı başardılar. İngiliz silâhlı kuvvetlerinin bir parçası haline getirilen bu tugayın kendine has bayrağı vardı. İkinci dünya savaşı sona erdiğinde İngiliz hükümeti, Başkan Truman’ın kuvvetli baskısıyla bir 100.000 Yahudinin daha Filistin’e girmesini sağlamaya mecbur edildi, çünkü :

Amerika Birleşik devletlerinde Siyonistler İngiltere’de olduklarından daha da güçlüydüler. New York ve Illinois’deki toplu oylarıyla başkanlık seçimlerini sallandırabilir, buradaki lobileri iki partinin kongre üyeleri ile eyalet valilerine şantaj baskısı uygulayabilirdi, ([13])

Savaşın bitmesi Araplara iki şok etkisi yaptı. Birincisi, Bay Truman’ın İngiliz hükümetinin 100.000 Avrupa Yahudisi mültecinin Filistin’e girmesine hemen müsaade etmesini tavsiye etmesi idi. İkincisi, İngiltere’de İşçi Partisinin işbaşına gelmesiydi. Çünkü her ne kadar birkaç muhafazakâr İngiliz liderinin Siyonist eğilimli olduğu biliniyor idiyse de, parti bir bütün olarak en büyük desteği sağlamağa kendini adamıştı. Fakat genel başkanı ikinci dünya savaşı bitmeden sadece birkaç ay önce, Yahudilerin Filistin’e girmesiyle Arapların dışarı çıkmasının teşvik edilmesi gerektiğini ilâve eden İşçi Partisi kadar değildi. ([14])

Daha sonra bir ortak İngiliz Amerikan Komitesi kuruldu. Komite bir yandan Yahudi göçünün devamını önerirken, nüfusun diğer kesimlerinin haksızlığa uğratılmayacağı hususunda güvence veriyordu.

Araplar Manda’nın (Himayenin) son bulması, İngilizlerin Filistin’den çekilmesi ve bağımsız bir Filistin hükümetinin kurulması isteği ile ortaya çıktılar.

Bundan sonra ortak bir İngiliz Amerikan komitesi kuruldu. Bu komite Yahudilerin Filistin’e girmelerinin devam etmesini önerdi: «nüfusun diğer kesimlerinin haklarına zarar vermeden» Araplar Manda’nın sona erdirilmesi, İngilizlerin çıkıp gitmesi ve demokratik esaslara dayanan bağımsız bir Filistin hükümetinin kurulmasında ısrar ediyorlardı. Bu arada İngilizler, İngiliz Amerikan Komitesinin tavsiyelerine uygun olarak yeni Yahudi göçlerinin girmelerine ancak Yahudi tethişinin son bulması ve yeraltı örgütlerinin silâhsızlandırılması şartiyle müsaade edilebileceği üzerinde ısrar ediyorlardı. Yahudiler buna iki yoldan tepki gösterdiler. Kanunsuz yoldan Filistin’e Yahudi sokmaya devam ettikleri gibi tedhiş hareketlerini daha da şiddetlendirdiler. Meselâ Kral Davud Otelinin bir kanadını havaya uçurdular. Daha sonra İngiliz ve A.B.D. hükümetleri bir federasyon olarak birleşmiş bağımsız iki (Yahudi ve Arap) devlet kurulmasını tavsiye etti. Yahudiler bunu reddetti, çünkü Filistin’in en iyi bölümünün yüzde 65’ini istiyorlardı. Ardından, 1947’de İngiliz hükümeti Arap devletlerini konferansa çağırdı. Bu da mutlu bir sonuca götürmedi. Bu arada Yahudilerin Filistin’e kanunsuz girişi ve onların gizli askerî hazırlıkları hızla devam etti. 1947’nin baharında Birleşmiş Milletlerin kurduğu komitenin çoğunluğu Filistin’in bağımsız Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini tavsiye ediyordu. Bu komitenin tavsiyelerine göre ülkenin en büyük ve verimli kısmı ve sahil düzlüğünün en kullanışlı kesimi ile en iyi limanı Yahudilere veriliyordu. Böylece Araplar etkin deniz ulaşımından bile yoksun bırakılıyordu. Bundan başka 500.000 Arap (veya Arap nüfusunun yansı kadarı) Yahudi devletine bırakılacaktı.

İngiltere, tasarının önerdiği rolü almaya istekli olmadığını ilân etti. O’nun siyaseti, kendi adına veya Birleşmiş Milletlerin temsilcisi olarak, iki tarafın razı olmadığı bir çözümü gerçekleştirmek değildi. Himayeliğini bırakacağını ve belli bir tarihe kadar Filistin’den çekileceğini ilân etikten sonra, bölünme üzerindeki müzakerelere katılmayı reddetti. Bununla beraber Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947’de Birleşik Devletler yetkililerinin baskı taktikleri ile manevraları sayesinde bölünme kararını kabul etti.([15]) Daima Siyonizm’in açık bir destekçisi olmuş olan Manchester Guardianbile bunu iyi karşıladı, The Time ise «delegeler arasındaki genel izlenime göre bölünme tasarısı, Yahudilerin nüfuz sahibi olduğu New York’tan başka hiçbir şehirde geçirilemezdi.» ([16])

İngiltere 15 Mayıs 1948’de himayesinden vazgeçmeye ve Filistin’den bütün kuvvetlerini çekmeye kararlı olduğunda ısrar ediyordu. Şimdi ise B. M. Filistin’de barışı sağlamak için tedbir almadığından Yahudilere, kaba kuvvet kullanarak kendi devletini kurma imkânı verildi. 14 Mayıs 1948’de Himayenin resmen kalkmasından birkaç saat önce Yahudiler İsrail devletinin kurulduğunu ilân ettiler. Başkan Truman bunu anında tanıdı. ([17])

Arapların, bu kanunsuz Siyonist devletin kurulmasına karşı koyma çabalarından daha önce söz etmiştik. Bu çabalara ve milletler arası anlaşmalara ve yerli halkın sert karşı çıkmasına rağmen, Yahudiler kendi devletini milletlerarası nüfuzları, ellerindeki büyük mal kaynaklar ile sahip oldukları üstün silâhların kuvvetiyle, hile ile kabul ettirmeyi başardılar,([18])

Yahudilerin sahip olduğu bütün bu büyük avantajlara rağmen çarpışmanın ilk safhasında hava üstünlüğüne sahip olan Araplar üstün durumdaydı ve Yahudileri Kudüs şehrinde teslim olmaya mecbur edecek noktaya gelmişlerdi. Fakat onlara karşı harekete geçirilen Birleşmiş Milletler mekanizması dört haftalık bir ateş kes kararı çıkardı.

Edward Atiyahyakın tarihin bu trajik safhasını şu sözlerle anlatıyor :

Böylece şimdilik tarihin en acı tiyatro sahnelerinden biri bitti, öyle bir sahne ki buna katılanların hepsi kurbanlar dahil, utanç verici bir ışığın altında gösterildi. Siyonistler, Arapları ancak acı bir haksızlıkla cezalandırmak suretiyle gerçekleşebilecek olan hararetli bir görüşü sürdürmüşlerdi. İngiltere bu görüşün gerçekleşmesi için otuz yıl boyunca sürekli destek sağlamış, Arapları defalarca aldatmış ve sözünden caymıştır. Amerika şüpheli gerekçelerle harekete getirilen şüpheli yöntemler kullanmış, bölünme tasarısının Birleşmiş Milletlerce kabulünü sağlamak için başvurmadık yol bırakmamıştır. Birleşmiş Milletler İsraillilerin, kararları ceza görmeden ihlâl etmesine müsaade etmekle bir hakem olarak başarısız olmuştur. Herşeyin ötesinde Arapların, batıdaki bir dostunun sözlerini kullanırsak, kendi davalarına lâyık olmadıkları anlaşıldı. Çünkü ahlâk bakımından dil uzatılamayacak bir davaya sahip olmak, tek başına zaferi sağlayamaz. Onlara karşı yöneltilmiş olan bütün milletlerarası etkilere rağmen, eğer Arapların kendilerinde bir kusur veya bir bozukluk olmasaydı, Filistin savaşını kazanırlardı. ([19])

Belfour Beyannamesinin ilânından İngiliz Himayesinin 15 Mayıs 1948’de son bulmasına kadar, İngiliz hükümeti İngilizlerin Belfour Beyannamesinde Yahudi devletinin yaratılması ile ilgili bir vaatte bulunmadıklarını defalarca açıklamışlardır. Muhafazakâr lider Bay Churchillbile Siyonistlerin, İngiltere ne anlamda İngilizlerin ise, Filistin de o anlamda Yahudilerin olmalıdır, şeklindeki iddiasını reddediyordu.

Nisan 1946’da İngiliz-Amerikan Araştırma Komitesi, Filistin’in ne Yahudi ne de bir Arap devleti olmaması gerektiği kanısını belirtti.

Komitenin ifadesiyle :

Yahudiler Araplara, Araplar da Yahudilere hâkim olmayacaklardır. Filistin ne bir Yahudi devleti ne de bir Arap devleti olacaktır. Filistin Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların çıkarlarını eşit şekilde koruyan bir devlet olmalıdır. Filistin’in Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların Mukaddes Toprağı olduğunu önemle belirtiriz. Mukaddes bir toprak olduğuna göre hiçbir ırk ve din bu yerin kendine ait olduğunu haklı olarak iddia edebilecekleri bir yer olamaz ve olmayacaktır. Mukaddes bir toprak olması gerçeği, O’nu diğer topraklardan tamamen ayırır ve insan kardeşliğinin hüküm ve uygulamalarına hasreder, dar milliyetçilik anlayışına değil, ([20])

Bu, şampiyonluğunu İngiltere’nin Orta Doğu devlet bakanı Lord Moyne’un yaptığı bir görüştü. Bu görüşünü, Siyonistlerin 1944’te Kahire’de yaptıkları suikast sonunda hayatıyla ödedi.Fakat bu tek olay değildi. Bir hayli İngiliz görevlisi sırf İngiliz hükümetinin Beyaz Kâğıdındaki şu kelimelerle ifade bulan siyasete imzalarını attıkları için Siyonistlerin mermilerine kurban gitmişlerdi:

Majestelerinin Hükümeti Belfour Beyannamesinin ifade edildiği Himaye taslağının, ülkenin Arap nüfusunun iradesi hilâfına Filistin’in bir Yahudi devletine çevrilmesi amacını gütmediğine inanmaktadır. ([21])

Himayenin sona erdiği tarih olan 15 Mayıs 1948’de, Yahudiler İsrail devletinin kurulduğunu ilân ettiler. Bu devleti A.B.D. hemen, S.S.C.B. de birkaç gün sonra tanıdı. Böylece İsrail devleti, milletlerarası resmî taahhütlerin çirkin ihlâli içinde vücut buldu. Ürdün, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan’ın bu iğrenç suçun işlenmesine karşı koymak için yaptığı zayıf çabalar, Yahudilerin ikinci dünya savaşında biriktirdiği veya müttefik kuvvetlerin silah depolarından çaldıkları bol miktarda üstün silahlarla yenilgiye uğratıldı. Birleşmiş Milletler ateşkesi sağlaması için Kont Bernadette’e tayin etti. Fakat Yahudiler Eylül 1948’de Kont’u alçakça öldürdüler.İsrail devleti B.M.’in ateşkes talimatını hafife alarak reddetti.

O zamandan beri İsrail Filistin’in gaspettiği topraklarını işgali altında tutmaktadır.Sadece bu kadar değil: İsrail Şubat 1955’te Mısır işgalindeki Filistin toprağı Gazze’ye saldırdı. Bu, Orta Doğu’da silâhlanma yarışma yol açtı. 19 Ekim 1956’da İsrail, Fransa’nın kışkırtmasıyla hiçbir tahrikle karşılaşmadan Mısır’ı istilâya başladı. Bunun hemen ardından İngiltere ve Fransa, İsrail ile Mısır’a silâhlı çatışmaya derhal son vermeleri için bir ültimatom verdiler. Bu arada kendileri de Mısır’a girmişti. B. M.’in müdahalesi ile Bağdat Paktının Müslüman üyelerinin sert tavrı karşısında ateşkes kararına varıldı. İngiltere ile Fransa Süveyş kanalından, İsrail de Gazze’den çekilmek zorunda bırakıldı.

Böylece Yahudiler otuz yıl içinde Filistin’deki nüfuslarını 100.000’den 1.400.000’e çıkarmayı ve 1.000.000 yerli Arap nüfusundan 900.000’ini atalarından kalma yurt ve evlerinden zorla kovmayı başardılar.

Fakat soru şudur:

Adaletsizlik temeline dayanan ve milletlerarası hukuk ve ahlâk ile milletlerarası taahhütlere aykırı olarak vücut bulan bu devlet uzun süre yaşayacak mı?

İsrail’in geçen yıllar süresince Araplara yenilmediğinin gerçek olduğu şüphesizdir. Fakat bunun sebebi Middle East Crisismüellifinin tahmin ettiği gibi değildir. Yazar der ki:

«Garip olan şeylerden biri şuydu ki, ekonomik organizasyonun parlak fakat güvenilmez askerleri olması beklenen Yahudilerin, gerçekte birinci sınıf asker ve ikinci sınıf işadamı oldukları görüldü.» ([22])

Yahudilerin zaferi sadece onların silâh üstünlüğünün ve Batı ülkelerinin siyasî ve diplomatik çevreleri ile yakın temasları dolayısıyla askerî bilgi üstünlüğü ile stratejiyi daha iyi bilmelerinin bir sonucu idi. Bütün bunlar onlara başka hiçbir doğu ülkesinin sahip olmadığı silâhlarla en uygun zamanda saldırmalarını mümkün kıldı. Ekonomik iflasları da harp hazırlıkları için aşırı harcamalarda bulunduklarını gösterir. İktisaden iflas etmesi İsrail için büyük bir nimettir, çünkü bu, bütün dünyadaki Yahudilerden ve İsrail’in diğer destekleyicilerinden büyük fonların biriktirilmesine yol açıyor. İsrail’in son on yıl içinde fazla uğraşmadan aldığı dış yardım miktarı şaşılacak kadar büyük olmuştur. Arapların aldığı dış yardım ise çok cüzî olmuştur. Fakat bu sunî devleti yaşatmak için yapılan bütün bu uğraşılara rağmen acaba gerçekten yaşama şansı var mı?Bu soruyu biz cevaplandırmayacağız. Bunu Müslüman olmayan bir yazara bırakacağız. Femau diyor ki:

İsrail birbuçuk milyona yakın nüfusu olan küçük bir devlet, Araplar ve Müslümanların içinde bir adadır. Uzun vâdede İsrail’in varlığı yakın Doğu devletlerinin sistemine uyabilme kabiliyetine bağlı olabilir. Düşman komşuların dünyası içinde bir ada olarak sonuna kadar varlığını koruyamaz. ([23])

Guy Wintile Peter Calvocoressişu görüştedir :

İsrailliler bütün Arapları bir defa, Mısırlıları iki defa yendiler : Belki bir daha yenebilir, fakat sayıca üstün olanlara karşı her beş veya altı yılda savaşması gereken hiçbir devlet hayatta kalamaz. Sonunda 40 milyon Arap birlik olup karar verir ve biraz daha etkili olurlarsa birbuçuk milyon İsrailliyi altetmeleri gerekir.([24])

Edward Atiyah kanısını şöyle ifade ediyor :

Onlar (yani Araplar), İsrailliler gibi, İsrail’in Arap pazarlarına ulaşamadıkça felâh bulamayacağını biliyorlar. Bu pazarlardan yoksun olarak Amerikan Siyonistlerine yük elmaya devam edecektir. İsrail’i hayatta tutmak için şimdi para döken Amerikan Siyonistlerinin daha ne kadar buna devam edeceklerini merak ediyorlar. Araplar pazarlarını İsrail’e açmamakla onu düşük bir hayat standardına zorlarlarsa, göçün yönünün değişebileceğini ve Yahudilerin, İsrail’e göçetmek yerine orayı terk etme eğilimi göstereceklerini umuyorlar. Tıpkı Almanya’da Nazilerin işbaşına geldiği yıllarda olduğu gibi. Kudüs’teki Lâtin Krallığının, yüzyıl dayandıktan sonra sona erdiğini hatırlamaktadırlar. Onlara göre İsrail bunun gibi sunî bir yaratık, Arap dünyasında yeri olmayan zorla ekilmiş bir bitki, Arap dağlarının yamaçları boyunca yerçekimi kuvvetinin ters yönünde itilen bir taştır. Yalnız Ortadoğu Araplarının nüfusu elli milyondur; İsrail ise bir buçuk milyon. Tecrit edip yerli toplumun dışında tutulursa zenginleşip güçlenmeden ve Arap ülkelerinin bütünleşmesinden önce ortadan kaybolacaktır. Kökleri New York’ta olan ithal malı bitki ölecektir. Yerçekimi kuvvetine karşı direnen taş vadinin dibine düşüp parçalanacaktır. ([25])

Bazı kimseler, İsrail’in meydana gelmesinin Hıristiyan Batının iki arzusunun mahsulü olduğu kanısındadır: Batıyı Yahudi ile Yahudi hâkimiyetinden kurtarmak ve Yahudilerin İsa Peygambere yaptıkları kötülüklerin öcünü almak. Bunun, Müslümanların Yahudilere karşı öfkesini ve intikam duygularını kabartacak bir durum yaratmakla başarılabileceği düşünülüyordu. Fakat bu ifadeyi doğrulamak zordur. Bunun tersine bazı kimseler tamamen değişik bir yorumda bulunmaktadır. Onların görüşüne göre Yahudiler, Hıristiyanları Müslüman dünyasının kalbine Yahudi hançerini saplamaya ikna etmek suretiyle İslâm dünyasının Hıristiyan alemine karşı dayanışma içinde cephe almasını sağlayarak Hıristiyanlara karşı olan yüzyıllarca eski intikamlarını alma yolunu bulmuşlardır. Yahudiler, Hilâl ile Haç arasındaki tarihî çatışmayı canlandırmayı ve böylece tarihlerinin büyükçe bir kısmı içinde kendilerine işkence eden Hıristiyanlardan intikam almayı umuyorlar.

İslâm tarihinin ilk döneminde Gassanilerin rolünü hatırda tutarak, çağdaş Hıristiyan dünyasının kendi içindeki Hıristiyan düşmanlarının sahte dostluk teraneleriyle onları aldattıklarına ve Müslümanlara karşı düşmanca bir siyaset izlediklerine inanmak zor değildir. Bununla beraber, bu yorum doğru olmasa bile, İsrail’in, milletlerarası tertipler ile emperyalist oyunlarının bir ürünü olduğu ve başlıca desteğinin emperyalizm olduğu inkâr edilmez bir gerçektir. Bu sebeple emperyalizmin çökmesi bu devletin batmasına yol açacaktır.

Siyonist devletin varlığının ortadan kalkmaya mahkûm olmasını gerektiren başka bir sebep de değişen milletlerarası durumdur.Siyonistlerin, iki dünya savaşına yol açan milletlerarası kargaşayı kendi amaçları için kullandıkları bir gerçektir. Yalnız bu yöntemle Filistin’i işgal etmeyi başardılar. Başlıca iki etken başarılarına katkıda bulunmuştur. Birincisi, Batı emperyalizminin yardımı idi. Batı, emperyalizmini çoktan lağvettiğine ve şimdi Doğu ve Müslüman dünyası ile karşılıklı dostluk ve işbirliği için yeni bir zemin bulmaya çalıştığına göre, bu etken artık geçerli değildir. Bunun için Batı, er veya geç, İsrail’in yaşayabilmesine olan ilgisini azaltmak zorundadır. Beklenen bu siyaset değişikliğinin sebeplerini uzakta aramak gerekmez. İsrail’in varlığı Batının özel olarak Orta Doğuda ve genel olarak Doğuda gerçekleştirmek istediği hedeflerin başlıca engelidir ve Batının çıkarlarım ciddî olarak tehlikeye sokmuştur. Batının İsrail’i desteklemesi Batı düşmanlarına Batıya karşı nefreti yaymaları ve Orta Doğuya komünizmin sızması için bir vasıta olarak kullanmaları için sağlam bir temel sağladı. Herhalde bu sebeple olacak İngilizler siyasetlerini ters çevirmiş ve İsrail’in kurulmasına herhangi bir katkıda bulunmaktan sakınmışlardı. Ne varki bu, İngiltere’yi bu iğrenç suçun sorumluluğunda sahip olduğu paydan kurtarmaz. Çünkü İngiltere Belfour Beyannamesi’yle Siyonist devletin yaratılması için zemin hazırlamada başlıca rolü oynamış, himaye dönemi süresince Siyonist emellerini denetlemek için hiçbir şey yapmamıştır. Son safhada komisyonun suçunu işlemediyse de, ihmal suçundan aynı derecede sorumludur ve bu sebeple takbih edilmeye lâyıktır.

Siyonist dâvasına yardım eden ikinci etken Almanya’da Nazi rejimi tarafından Yahudilere yapılan zulümdür. Yahudilerin Almanya’da maruz kaldığı ızdırap ve acılarından etkilenen Batı, Yahudilerin Filistin’e göçünü teşvik etti. Yahudilerin sadece zulümden kaçıp sığınacakları bir cennet bulmak peşinde olmadıkları, Filistin Araplarını tabiî haklarından yoksun bırakmaya da kararlı oldukları besbelli olduğu halde bu sempati dalgası bütün Batı Dünyasını sardı. İnsan, Siyonist hareketini destekleyenlerin fevkalâde cömert görüşünü benimsese bile, Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı insanlık dışı aşırılıklarının yarattığı meseleyi çözmek için seçilen yöntemin uygunsuz ve kaba olduğunu belirtmek gerekir. Bundan başka bu çözüm, Batı halklarına, Batının emperyalist emellerle gözünün karardığı ve sağduyu ile hüküm verme yeteneğini kaybettiği anormal bir zamanda sunulmuştu. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle ortaya çıkan büyük sorunlar, bu, sözüm ona çözümün ardından gelecek sonuçlar ciddî bir şekilde düşünülmeden Filistin sorunu üzerinde aceleci bir kararın alınmasına sebep olmuştur. Bu iddianın en büyük ispatı A.B.D. ile Rusya’nın, yakın geçmişte hiçbir büyük sorun üzerinde anlaşmaya varamamış olmalarına rağmen Siyonist devleti tanımada birbirleriyle yarışa girmişlerdir. Rusya’nın, İslâm ve Müslümanlara karşı olan bilinen düşmanlığı bakımından, tutumunu anlamak mümkündür. Fakat Amerikan geleneğinin dışına çıkan ve üzerinde durduğunu iddia ettiği değerlerle çelişen, Amerika’nın İsrail’i desteklemesini anlamak zordur. Amerika’yı yirminci yüzyıl insanlığının çok değer verdiği ve bu büyük ülkenin övünç kaynağı olan o yüksek ilkeleri bir tarafa itmeye mecbur eden Yahudi sermayesi mi yoksa Yahudi oylarının baskısı mı?

Amerika eşsiz siyasî ve İktisadî üstünlüğüne rağmen emperyalist ve sömürgeci girişimlere karşı koyması ile tanınmış olmasından başka, insanlığı kötülük ve haksızlıklardan korumak için bu yüzyılın içinde kaynaklarını iki defa cömertçe kullanmıştır. Bugün bile dünya barışı ve refahı için muazzam kaynaklarını bol bol harcamaktadır. Bununla beraber soru şudur: Amerika sadece birkaç milyon Yahudiyi yatıştırmak veya oylarını almak için şanlı geçmişini mahvetmeye ve geleneklerini değerden düşürmeye mi hazırlanıyor?

Milletlerarası bir suçu sürekli destekleyerek sicilini kirletmeye ve dünya Müslümanlarının büyük dostluğunu kaybetmeye hazır olacak mı?

Amerika’nın tarihî gelenekleri ile demokrasiye olan tarihî aşkının ışığı altında Yahudileri yatıştırma isteğinin O’nun vicdanını uzun süre baskı altında tutacağını ve Amerika’nın adalet özlemini körelteceğini kabul etmek doğru olmasa gerek. Amerika’dan bu açık haksızlığı artık desteklemekten vazgeçmesini beklemek fazla mı olur?

Bu soruları davranışları ile cevaplamak Amerikalılara düşer. Bununla beraber İsrail ile ilgili siyaset değişikliğinde elle tutulur işaretler vardır. The Britanica Book of the Year 1956’e göre son yıllarda A.B.D. ile İsrail arasındaki ilişkiler biraz soğuktu. Bu, Amerika’nın Arap ülkeleri ile ilişkilerini düzeltmiş olmasının sonucuydu. ([26])

Siyonist devletin Doğuda ve İslâm dünyası içinde hayatta kalmasının, milletlerarası komünizmin en büyük zaferine ve hür dünyanın en alçaltıcı yenilgisine yol açacağı çok açık bir şekilde anlaşılmıştır. Bütün insanlığın beslediği “yeni bir dünya” hayali de sarsılmış olacaktır. Müslümanın yeni bir dünya yaratma hareketinin en iyi destekçisi olduklarını göstereceği bir gerçektir. Çünkü onlar, insanlığın birlik ve kardeşliğine inanır, eşitlik ve demokrasinin inkâr edilmez değerlerini aziz sayarlar. Bu sebeple, Batı’da üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çetin soru, Siyonist devletin Müslüman dünyası ile Hıristiyan dünyası arasındaki dostluğun büyümesine en büyük engel teşkil edip etmediği sorusudur.

Zamanımızın en büyük tarihçisi Arnold Toynbee’nin birkaç yıl önce Tokyo’da yaptığı uyarının kulak arkası edilmeyeceğine inanıyoruz.

«İsrail adaletsizlik üzerine kurulmuştu. Harpten yıkılmış Avrupa’dan gönderilen mülteciler Arap Dünyasının içine yerleştirilmiş ve bir kısım Araplar yurtlarını terketmeye ve başka bir yerde iltica aramaya mecbur edilmişti.»

«Orta Doğu’da derdin kökleri derindir ve Arap ülkelerinin Batılı güçlerce zorla işgal edilmeye başlanmasına kadar uzanır.»

«Araplar büyük ve acı bir adaletsizliğe maruz kalmıştır. Onlar bu haksızlıkları düzeltmek için her yardımı arayacak ümitsiz insanlardır.»(Dawn, 25 Kasım 1956.)

Orta doğudaki şimdiki durum bu kehaneti haklı çıkarabilecek olan olayın yalnızca bir başlangıcıdır, en yüksek noktası değil.

 

Kaynak: Ahmed Abdullah el-Masdûsî, İngilizceden Çeviren : Mesud SADAK, Yaşayan dünya Dinleri, 1981, İstanbul

Dipnotlar


[1]                    The Great eRligions of the World, s. 224.

[2]                      Encyclopedia of Religions and Ethics cilt. VII, s. 581.

[3]                        Encyclopedia Britanica, Cilt. XIII, s. 166.

[4]                        The Great Religions of the World, s. 233-34.

[5]                        Aynı eser, s. 225.

[6]                        Aynı eser, s. 227.

[7]                        Aynı eser, s. 224.

[8]                        The Arabs, s. 125.

[9]                        The Great Religions of the World, s. 234.

[10]                      Cited in This Age of Confict, XXXIX,

[11]                      Moslems on the March, s. 288.

[12]                      Bak. The Arabs, s. 130.

[13 ]                     in The Arabs, s. 172.

[14]                      Aynı eser, s. 174.

[15]                      Bak. There goes the Middle East.

[16]                      Aynı eserde belirtilmiştir, s. 179.

[17]                      Aynı eser, s. 180.

[18]                      Aynı eser, s. 181.

[19]                      Aynı eser, s. 181.

[20]                      This age of Conflict’te belirtilmiştir, s. 872.

[21]                      Aynı eser, s. 254.

[22]                      Middle East Crisis, s. 55-56.

[23]                      Moslems on th e March, s. 92.

[24]                      Middle East Crisis, s. 121.

[25]                      The Arabs, s. 238.

[26]                      The BritanicaBook of the Year 1956, s. 249.