YETKİSİZLİĞİ KARŞILAMA YETKİSİ Mİ?


ODO MARQUARD

Odo Marquard, 26 Şubat 1928’de Almanya’da, Pomeranya bölgesindeki Stolp’ta doğdu. Öğrenimini 1934-1945 yılları arasında Kolberg (Pomeranya), Santhofen (Allgäu) ve Falkenburg’da (Pomeranya) sürdürdü. Volkssturm’de savaş nedeniyle tutuklandı (1945).

1946’da Treysa’da (Hessen) olgunluk sınavını veren Marquard, 1947-54 arasında Münster (Vestfalya) ve Freiburg’da felsefe, Alman dili ve edebiyatı, Protestan Teolojisi ve Köktenci Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ayrıca sanat tarihi ve tarih incelemeleri yaptı. 1954 yılında doktora tezini yazarak doktor unvanını aldı.

Odo Marquard 1955-63 yılları arasında Joachim Ritter’in yanında Münster Üniversitesi’nde asistanlık yaptı. 1963 yılında Aşkınsa! Felsefenin Gücünü Yitirmesi. Felsefede Daha Yeni Bir Ruhbilimciğinin Felsefi Birkaç Nedeni adlı çalışmasıyla doçent oldu ve Münster’de felsefe doçentliğine kadrosuz olarak atandı.

1965-67 yıllarında Bielefeld Üniversitesi kurucu kurul üyeliği yapan Odo Marquard, 1965’ten bu yana GieBen Justus Leibig Üniversitesinde kadrolu profesör olarak çalışmaktadır: Bu okulda felsefe bölümü başkanı, 1971’den başlayarak ilk önce kurul sözcüsü, sonra yönetim kurulu üyesi ve Felsefe ve Temel Bilimler Merkezi’nin yönetici başkanı olarak görev yapmıştır.

*************

FELSEFENİN YETKİSİ VE YETKİSİZLİĞİ ÜZERİNE

Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.

Beni ilgilendiren, bu kafanın, başını eğmeden önce ne düşündüğüdür; çünkü bu durum felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerek.

Bay Kringes’in onuruna düzenlenen törensel bir olaya bir cellat yarışmasının çağrışımını yüklemek yakışıksız görünebilir. Böyle olmakla birlikte sonuç olarak burada filozoflar toplanmış bulunmaktadır ve şüpheli bir durum olduğu takdirde onlar neden söz ettiğimi bilir. Gerçi, kendimi hariç tutmam gerekirse, filozofların kafalarının olduğu tartışılmaz bir şeydir; çünkü ne de olsa bu onların zanaat aracıdır ve ayrıca onların kafa işi yaptığı da tartışılmazdır. Ama bu kafalar ne denli sağlam durmaktadır? Bu, emir kullarının buyruğu üzerine felsefenin yetkisi ve yetkisizliği hakkında konuşulması gereken ve buna karşın zorunlu bir biçimde felsefenin kafasını hâlâ açıkça yukarıda taşıdığı olgusuyla bağlantılı olarak, yetkisinin radikal indirgemeleri sayesinde felsefenin boynunun vurulmasına ilişkin yazgısının söz konusu olması gereken gerçek ya da en azından -ve belki de daha acileğretilemesel bir soru(n)dur. Bu konuyla ilgili görüşlerimi iki bölümde ortaya koymak istiyorum: İlk bölüm felsefenin yetkisinin indirgenmesinden felsefeye bakışı; ikinci bölümse felsefenin indirgemeye karşılık bulmasından felsefeye bakışı konu almaktadır.

  1. Şu halde ilk olarak birkaç genel sezdiriyle felsefenin yetkisinin indirgenmesi üzerine… Nedir yetkinin anlamı? Sözcüğü rekabetin sözlüksel alanına yerleştirebilen fikirlere göre düzenlenmiş kapsamlı sözlükle filolojik bir ilişki kurmaksızın, terminoloji tarihi çalışan hukukçularla hukuksal bir ilişki kurmaksızın, blastem araştırmacılarıyla biyolojik bir ilişki kurmaksızın, Chomsky’le dilbilimsel bir ilişki kurmaksızın, Habermas’la iletişimsel bir ilişki kurmaksızın yetki kavramına ilk olarak olabildiğince muğlak yaklaşıyorum. Yetkinin yetki alanıyla, yetiyle, hazır olma durumuyla ve tam da felsefede en başından beri kesinlikle hesaplanamayan yetki alanı, yeti ve hazır olma durumunun bir çatı altında bulunmasıyla açık bir şekilde ilgisi vardır. Çünkü hiçbir konuda yetkili olmayan ama bazı şeylere yetisi olan ve her şeye hazır olan filozoflar hep olmuştur: Bu durumun felsefe için bütüncül ve kesinlikle yerinde olup olmadığı iki bin yıl önce tartışılabilir bir soru değildi, bugünse tartışılabilir bir sorudur bu; böylece bu düşüncenin içine, felsefe ve yetkisiyle ilgili olarak ilk önce tarih girmektedir. Felsefenin yetkisinin ne olduğunu ona sadece tarihi söyleyebilir; yalnız bu, felsefeye yetkisinin azalmasında bir ilerleme olduğunu söyler: Felsefe tarihi, felsefenin yetkisinin indirgenme tarihidir.

O,bu indirgenme tarihi işte buradadır ve hızlılık sağlanması için kurgusal kısa öykü gibi anlatır:

Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Bu şöyle süregelmiştir:

Sıkıntılı yaşamı boyunca felsefeye en azından üç kere meydan okunmuş, yapabileceğinden daha fazlası ondan beklenmiş ve böylece sonunda yorgun düşürülmüş ve yetkilileri, yani rakipleri tarafından, hem de yetkideyken yarış dışı bırakılmıştır. Burada kurtarıcı (soteriolojik) -erken, yani Incil’den bu yanabir meydan okuma ile teknolojik ve siyasal -geç, yani burjuva ve sözde geç bur) juvabir meydan okuma vardı. Kurtarıcı meydan okuma, felsefeden insanları kurtuluşa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, Hıristiyanlık felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı: Böylece olan felsefenin kurtuluş yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla theologiae (tanrıbilimin hizmetçisi) olarak barındı. Teknolojik meydan okuma, felsefeden insanları yararlı bilgiye götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, sağın (müsbet) bilimler felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı.Böylece olan, felsefenin teknolojik yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla scientiae (bilimin hizmetçisi) olarak, bilim kuramı olarak barındı. Siyasal meydan okuma, felsefeden insanları eşit mutluluğa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum; etkinlikle olsun, olabilirlik, olasılık ya da kurumsallık eğilimiyle olsun, siyasal uygulama felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı. Böylece olan felsefenin siyasal yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla emancipationis (kurtuluşun hizmetçisi) olarak, (ya da kadın-erkek eşitliğinden ötürü bağımsızlığın uşağı olarak diyelim), tarih felsefesi olarak barındı. Kurtuluş, teknoloji ve siyaset adına yararların, ayrılığa göre biçimlenmek üzere en azından felsefeye rastgelmiş olmasının ve belki de rastgelmesinin, bu istemler ve kayıplar tarihi çerçevesinde anlamlı olup olmadığı kuşkuludur. Felsefenin sağduyu ve gerçekçi aklı, aslında karşı olduğu kendi günlük gerçekliğinden kurtarması gerektiğinin ve gerçekten gerektiği takdirde kurtarabileceğinin profesyonel filozofların yerine getirilemez bir arzusundan daha fazla bir şey olduğunu, kuşkuyla karşılıyorum. Felsefeyi, insanı yanılgılardan koruyan bir muska gibi gören insanlar elbette vardır; bununla birlikte Niels Bohr tarafından anlatılan bir anekdotta söz konusu edilen nal’ın tam tersine, felsefe, kendisine inanıldığında hiçbir işe yaramaz. Bu şekilde felsefenin zaten hiçbir zaman sahip olmadığı yetki tekeliyle, yaşam bilgeliğiyle ilgili olan alana değinilmiştir.Felsefenin anlatımı söz konusu olduğunda, en azından şairler hep onun rakibi olmuştur. Felsefenin bir alanı böylece tehlikeye girmiş olmaktadır. Eğer tanımlanabilirse felsefe; henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği, henüz bu bilgeliği taşımayanların kendileri için ve kendileri aracılığıyla edindiği yaşam deneyiminin görüntüsüdür. Biyolojik süreç burada bu yetkiye saldırıya dönüşmüştür. Kimi zaman fark edilmese bile, ne de olsa filozoflar da yaşlanır ve ondan sonra felsefenin yerine gerçek yaşlılık bilgeliğini koyabilirler ve felsefeye gereksinmezler; sadece şimdilik ve ara sıra bunun böyle olduğunu tahmin ediyorum. Böyle olmakla birlikte henüz hiç yaşam deneyimi olmayanların yaşam deneyimi ve henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği olması, sonuçta yalnızca felsefenin tanımının olası bir parçası değil, aynı zamanda anımsatma görevinin olduğu ve tam da bu yüzden geçerliliğinin yadsındığı yerde -ki bu ona onur vermektedirtir. Bilimlerinin de gerçek tanımının bir parçasıdır. Çünkü bazı şeylerin rizikolu olarak reforma uğradığı yerde, bu rizikonun başarı için denetimle anımsanma yasağı tarafından çalışılmasıyla ilgilenmek akla uygundur. Felsefe, tin bilimlerinden daha mı iyi anımsatır? Elbette pek değil. Böylece felsefe, geçen yüzyıldan bu yana diğer yetki kaybından ötürü umudunu bağladığı bu anımsatan bilimlerde belki de son yetkisi olan anımsatma yetkisini kuşkulu duruma soktuğu bir yetkili geliştirmiştir. Felsefenin yetkileri, felsefe yetkisizliğinde sona erecek şekilde açıkça akıp gitmektedir. Bu, felsefenin tüm bu sorunlarda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelmemektedir; ancak felsefe, çoğunlukla gelecek için umut vaat etmeyen bir yetkiliye, en uygun koşulda ise yardımcı role dönüşmüştür. Eğer başrol gerçekten iyi ve üstelik kesinlikle uygunsuz değilse, yardımcı rol olmak neye yarar? Felsefe sona ermiştir; felsefenin sonundan sonra felsefeyle uğraşmaktayız. Ne yapmalı? Burada Lenin’i değil, Schiller’in “Yeryüzünün Bölüşümü”nü alıntılıyorum. Ne yapmalı, der Zeus, dünya elden gitti; ancak bu durum karşısında Schiller’de, Zeus’un getirdiği tek yapıcı yardım önerisi filozofa değil, şaire yöneltilmiştir. Zeus özellikle filozofa yardım etmez. Durum değişmemektedir: Felsefenin yetki durumuna ilişkin haber, yanlış bir toplantı duyurusudur.

Ancak bu gerçekten doğru mudur ve böyle mi olmak zorundadır?

Felsefe için artık yetkiler, belki de sadece artık yetkiler değil, çok önemli yetkiler bile olabileceğini seve seve eklemek istiyorum. Bununla birlikte bu konu hakkında kişisel olarak konuşmak için yeteri kadar yetkim yok; çünkü bu konuda yetkili değilim, bunu yapacak durumda değilim; ancak gerektiğinde de buna hazırım. Bunu kısaca açıklamama izin verin. -En azından kibarlık nedeniyle bu konuda yetkili değilim. Sadece uzaktan da olsa etki uyandırmak kibarlığa sığmazdı. Münihliler’in kendilerinin belki de tek olarak tanıdığı bir yetkinin değerini takdir etmek için bir yabancıya, kuşku uyandıran yaşamını Vogelsberg eteklerinde geçiren ve bu nedenle de Güney Hessen temel folklörünün nonkonformist bölümlerinde zaten yetkili olan Pomeranya arkalarında doğan kaçınılmaz bir Doğu Frizyalı’ya, gereksinimleri vardı.Ben, yetersizlikten dolayı böyle bir yetkinin değerini takdir edecek durumda da değilim. Çalışma yerim saflık enstitüsü değil, kaybolmuş yetki arayışındaki bir enstitü ve yoğun çaresizlik merkezidir. Şaşkınlıktan, dünyanın güzel, iyi ve doğru düzenini sergilemek için onun iyiliği adına adressiz şükran duygusundan kaynaklanan kuram, böyle duygusal bir filozofa zor gelmektedir. Aslında o, kötü bir şaşkındır; çünkü gerçekten şaşırdığı tek şey, geçici ve olasılık dışı olarak kurtulmuş olmaktır. Felsefenin varlığını koruyan yetkileri üzerine fikir yürütmeye yine de hazırım. Felsefenin yetki kaybının tüm bu süreci sonuçta çok farklı bir şekilde, bir kamulaştırma yolu olarak değil de, bir rahatlama yolu olarak anlaşılabilir. Çünkü felsefenin bu görev kaybı, gerçekte onun için belki de bir özgürlükler kazanımıdır. Felsefenin görevinden uzaklaştırılması, onun yükünü hafifletme anlamına gelebilir; felsefenin eğer şimdi hiçbir zorunluluğu yoksa, o zaman bu onun artık hemen her şeyi yapabileceği anlamına gelebilir. O halde böylece felsefe için geriye bir hayli şey kalmıştır. Çünkü sonuç olarak felsefenin tartışma götürmez görevleri vardır: Felsefe tarihi ve kuşkusuz matematikle ortak yaşayan (simbiyoz) mantık. Aslında ortak yaşamalar (simbiyozlar) her şeyden önce tek bilimlerin temel felsefesi için önemlidir. Heidegger’in ifadesine göre, bu bilimlerde temel bunalım yetisi kadar felsefe vardır. O halde onun temel bunalımı önlemek için aldığı bütün önlemler süreğen bir felsefi görevdir. Ancak bu konuda gerçekten kim yetkilidir? Arı filozoflar mı? Yoksa her defasında cam yanan bilimin bilim adamları mı? Arı filozoflar dönemi kapanmıştır. Filozoflar arılık üzerinde ısrar ettikleri yerde, sonuç olarak felsefeyi yitirirler. O halde bilimlerin temel yetkisi nasıldır? Burada kuşkular açıkça olası ve uygundur; bunları kısmen bir felsefe kollokyumunda sadece umut, sevinç dolu şeyler söylenilirse hiç de iyi bir izlenim bırakmayacağından, kısmen de düzensel, deyim yerindeyse düzen-dizemli nedenlerden ötürü dobra dobra ifade ediyorum. Tıpkı o ünlü gelincik gibi, uyak uğruna neler yapılmaz; her şeyden önce felsefenin yetkisinin radikal indirgenme tarihinde sürekli ısrar etmeseydim, düşüncem hiçbir biçime ve hiçbir düğüm noktasına ulaşmazdı. O halde önemle şunun doğru olduğunda ısrar etmek üzere yineliyorum: Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Eğer bu böyleyse, o zaman felsefe için geriye hiçbir şey kalmamakta, yani sadece arı, katıksız, çıplak yetkisizlik ve ayrıca Sokrates’i alıntılamak gerekirse, sadece çok küçük tek bir ayrıntı, kuşkusuz sokratçı olmayan ve felsefeyi daha az sorunsal değil, aksine büsbütün sorunsal kılan bir ayrıntı, radikalce yetkisizleşen felsefeye bakışla felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını vermek istediğim şey kalmaktadır.

2. Şimdi bu yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine iki ön görüş, iki ara görüş ve bir son görüş bildirmek istiyorum. Daha önce de söylenildiği üzere belirlenmiş olan konumu kendine özgü bir şekilde ele aldığımı ilkin burada hissedeceğinizi tahmin ediyorum. Aslında burada beni ilgilendiren şey, felsefenin yetkisinin sonsuz küçüklükteki alanı ve yetkisizliğinin sonsuz büyüklükteki alanı arasındaki sınır değildir, aksine beni ilgilendiren şey bir sınırsızlık, yani yetki ve yetkisizliğin alaşımıdır. Felsefede böyle bir alaşım, benim felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını verdiğim şeydir. Şu halde ilk olarak bu konu üzerine iki ön görüş:

  1. Felsefede bu yetkisizliği karşılama yetkisinin, kendi yetkisizliğiyle bir hayli ilgisi vardır: Çünkü sadece bir şeyin eksik olduğu yerde, eksikliğin karşılanması gerekir. Bu durumda felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi her şeyden önce onun yetkisizliğinin bir bulgusudur.
  2. Sadece felsefenin yetkisizliği olsaydı, bu yetkisizliği karşılama yetkisi ve aynı zamanda felsefenin yetki nostaljisi de olmazdı. Ben dahil, herkes nostaljiden söz ediyor. Felsefe, önemli olmanın özlemini çekmekte ve şu an gereksiz de olsa hâlâ önemli olduğunu unutamamaktadır. Gerçi felsefe, yetkisiz olarak gerçekten de gereksizdir; ancak yalnızca böyle değil, ayrıca yararlı olmayı çok seven, yetki özlemi çeken gereksiz bir şeydir ve mutsuzdur. Katıksız gereksizliğe geri çekilmeye kesinlikle katlanamamaktadır. Bu durum, her şeyden önce daha çok dokunaklı bir görüntüyle, ücretsiz yan etkinlikler için filozofların duyduğu coşkuyla doğrulanmaktadır. İnsan etkin, filozofsa yan etkinliklerde bulunan bir canlıdır; profesyonellik dışı kendi kendini doğrulama etkinliklerini geliştirmektedir. Ayrıca bu arada bunun sahte hukuk bilimine gösterdiği bildik eğilim, sadece, felsefeden kovulan matematiğin, kovulduğu için aldığı gizli bir öçtür. Matematik felsefeden uzaklaştığı yerde, filozofların ve yalnızca filozofların hukuksal mantık olarak kabul ettikleri şeyin içine girdiği o vakumu meydana getirmektedir. O halde filozoflar özerklik fetişistleri; köktenci istatistikçiler; kuruluş ve opera danışmanları; bilim turistleri; disiplinlerarası yarış sporcuları; planlama, tüzük ve yasa yapımcıları; genel şeffaflığın çok etkili, ancak kendini dışarıya pek belli etmeyen siyasileri, yani şeffaflığın karanlık adamları; gezici gönül avutucuları ve yerel politikacılar; dolaylı ve dolaysız bilirkişi olarak kuru sel üreticileri; ikincil salon kahramanları, vs. olmaktadır. Bu arada, kendi gerçekliğinin kanıtı olarak kan dolaşımı bozukluğu arayışındaki kalp sektesinin varlığında her zaman, Gehlen’ın bitkinliğe kaçış adını verdiği şeyi başarmaktadırlar. Sızlanıyorum, öyleyse varım ve yararlıyım. Bu nedenle -şu an filozoflar, kendi konularıyla ilgili hizmetlerini gerektiğinde yan etkinliklerle yerine getirecek kadar yetki özlemi çeken ve yararlı olmayı mutsuz bir şekilde çok seven gereksiz kişiler olduklarından-, gereksizlik, sadece gereksizliğin yararlılığı kuramına yaklaştığı yerde mükemmel olmasa da savunu ulamı olarak dindirici bir işlev görmektedir. Böylece eskiden kibar insanlarda kadınlardan ve hizmetkârlardan kurtarılan Veblen’ın temsilci boş zaman ulamı filozoflara değin yayılmaktadır; çünkü filozoflar çoğunlukla gerçekten de işte bu kibar insanların arayışında olan boş zamanı boş temsilci tembellerdir. Bu nedenle hükmedenlerin yanında durmayı, ama daha çok geleceğin hâkimlerinin ve en çok da daha şimdiden hükmeden geleceğin hâkimlerinin yanında durmakla birlikte kendi kendilerinin yanında durmalarını da olası kılan o sınır durumunu severler. Bu rolle kuşkusuz uzun zamandır başkaları tarafından üstün gelinen filozof, statü simgesi bir asalak haline gelmektedir. İster sahiplerin, ister işlevselliğin egemenlik alanında olsun, -durum, bu noktada aynı kapıya çıkmaktadır. Filozof bununla gerçekten de birinin yaşamının ötekinin ölümü olduğunu; insanların öteki insanların acılarıyla; özgürlüğün kölelikle; eşitliğin farlılıkla; görmenin görmezlikten gelmekle; mutluluğun mutsuzlukla beslendiğini simgelemektedir. Bu böyledir ve böyle değil değildir. Asalaklık her zaman kendiliğinden anlaşılır. Bu önermeyi geçerli kılmamayı istemek ve buna karşın açıkça asalak olmak; işte felsefe budur. Felsefe, vicdan sahibi olduğu yerde, vicdana acı çektirmekte ve etkisini değil; ama burada biraz olması gereken yetkilerini kaybettiği yerde, doğrudan doğruya ve bu yüzden de korunmasızca bu acıya maruz kalmaktadır. Yetki nostaljisi adını vermiş olduğum şey, bu acıyı telaffuz etmekte ve onu karşılamalar (telafiler) yönüne doğru yönlendirmektedir. Felsefe bu acının karşısında ya kendinden ümitsiz olmamayı ya da kendinden ümitsiz olmayı isteyerek kendi kendini yatıştırmakta ve bu da felsefenin, yetki nostaljisinde ya yetkinin ya da nostaljinin üzerini çizdiği anlamına gelmektedir: Felsefe ya yetki kaçağına dönüşmekte ve yetkisiz nostaljinin, yani güzel duygularla bağımsız / mutlak yetkisizliğin peşine düşmekte ya da yetki mekânına dönüşmekte ve nostaljisiz yetkinin, yani yüce istemlerle bağımsız / mutlak yetkinin peşine düşmektedir. Bu şekilde felsefe, davasında ya adres ya da adreste bulunan olmaya; ya sorumluluğunun bilincinde olmamaya ya da kendisi sorumlu olmaya çalışarak vicdan sahibi olmanın acısından kaçıp kurtulmak istemektedir. Vicdan sahibi olmaktan ya hiçliğin değişik biçimlerine ya da vidanın kendisi olmaya kaçmaktadır. Bu vicdan sahibi olmanın karşısında felsefenin yetkisizliği karşılaması, vicdan sahibi olmaktan ya felsefenin hiç de mevcut olmamasından ibaret olan o bütüncül yetkisizliğe kaçış ya da felsefenin bağımsız / mutlak dünya vicdanı olmasından ibaret olan o bütüncül yetkiye kaçıştır. O halde filozof sadece kaçık, sadece yargıçtır; bu ikisi gerçekten birbirinden ayrılabildiği takdirde de ya biri ya da diğeridir. Şimdi burada üzerinde durduğum yetkisizliği karşılamanın her iki olasılığını, bir başka deyişle felsefenin bağımsız/ mutlak merci olarak biçimlendirilmesini ya da felsefenin kendi kendisini hâlâ yaşamaya yatkın bir hiçliğe dönüştürmesini, felsefenin çok eski bölüntülerinin, dogmacılığın ve kuşkuculuğun yedek şekli ve ardıl biçimi temelinde iki kısa ara görüşle birbiriyle ilgili olarak art arda karakterize etmek istiyorum.
  • Dogmacılık, bugün, kendisine eleştiri adını vermektedir ve daha önce de söylediğim gibi, vicdan sahibi olmaktan vicdanın kendisi olmaya kaçışla felsefenin bütüncül yetki durumudur. Freud’un üstben’in ekonomisi kuramında bana, vicdanın kendisi olmakla kendisini vicdan sahibi olma zorunluluğundan kurtaran birinin bu oldukça rahatsız edici bağlantısına değinilmiş gibi gelmektedir. Ancak bunun böyle olmaması gerektiği, eleştirinin neden çoğunlukla eleştiriden ötürü değil de, tam da bu sakınma kazanımıyla aklanarak çekici olabileceğini açıklamaktadır. Bu nedenle eleştiri kurumu içinde aklanmadan söz edilemez. Bu konuya çok yakınlaşır. Eleştiri her şeyden kuşkulanır, her şeyi dava eder ve yargılar. Bu özelliğiyle eleştiri, bir geleneğin içindeki adımdır. Çünkü ilkin dinde tanrı insanları yargılamakta, ardından teodise’de insanlar tanrıyı yargılamakta ve sonra eleştiride insanlar kendi kendilerini yargılamaktadır. O halde eleştirinin yargısı, kendi kendini yargılamadır ve bu da yorucudur. Bu nedenle eleştiri davalı değil, davacı olma yolunu seçmektedir; yargılanmamak için yargılayarak kendi kendisini aklamaktadır. Eleştiri kendisinin değil, sadece başkalarının sahip olduğu o üstben olarak üstben’den çözülmektir. O halde eleştiri, kendinde ve kendisi için mahkûm edilmiş durumdan zaten kendi kendine kurtulmuştur. Öyleyse mahkûm edilmiş durum başkalarıdır. Eleştiri, tüm mahkûm edilmiş durumlar başkaları olacak şekilde ve eleştiri olma özelliğiyle, felsefenin kendisi de gerçekte insanların olamayacağı bağımsız / mutlak dava edilemeyen, sadece kendisi ve sadece başkalarını yargıladığı için yargılanamayan bağımsız olarak, mutlak bir şekilde kurtulmaktadır. Felsefe vicdan sahibi “idi”; ancak bunu bağımsız / mutlak şekilde önde olarak arkasında bırakmıştır. Bunun yerine felsefe şimdi vicdanın kendisi ve üstelik bağımsız vicdanın kendisi ve üstelik mutlak vicdanın kendisi “olmuştur”. Kurumsal vargılar, ayrılıkçı olma özelliğiyle felsefeye denk düşen şeyi elbette çok uzağa taşımaktadırlar; felsefenin olabildiğince yararlı bir merkezi kurum olma organizasyonu bağlayıcı değildir. Çünkü şimdi olduğu üzere mutlak olan felsefe sadece merkezi değil, aynı zamanda her yerde ve her şeyde mevcuttur: Eleştirel felsefe her şey ve bu nedenle de her şey eleştirel felsefe olmaktadır. Kendine özgü konusal alanları ve konu kavramlarını çözmekte, bunları aslında çekici yollar ve kırma yollan olan özgürlükçü düşünce kavramlarının yerine geçirmektedir. Bu yollar gelişimselliğe çekmekte ve buna karşılık direnci kırmaktadır. Eleştiri artık hiçbir konuyu tanımamakta, sadece önemlilikleri tanımaktadır; böylece her şey, felsefe ve siyaset; ütopya ve varlığını koruma; ana etkinlik ve yan etkinlik; şeffaflık ve görünmezlik; felsefe ve tek bilim; her uzmanlık dalı her uzmanlık dalıyla özdeş olmaktadır. Sadece uzmanlık dallan kendi kimliklerini kaybetmektedir. Bu şekilde -uzmanlık alığı olmaktan yararlı olduğu söylenilen birleştirilmiş toplu alık olma yolundaki ve değerlerin zorbalığı olmaktan önemlerin zorbalığı olma yolundaki bu birleştirilmiş toplu bilimin bağımsızlıktan, artık yalnızca bütün girişimlerin siyah değil, aynı zamanda her şeyde aynı şey düşünüldüğü ve farklı hiçbir şey düşünülmediği için bütün uzmanlık dallarının da gri olduğu özdeşlik dizgesinin militan karikatürüne dönüşme tehlikesi oluşmaktadır. Demek ki eleştiri; bu farklılığın gereksiz olduğunda olduğu gibi; yanlış olduğunda da -uygulamada büyük bir olasılıkla doğru, ancak uygun olmadığının belirtildiği üzerekötü olduğunu düşünmektedir. Çünkü eleştirinin yanında olmayan şey, onun karşısındadır ve öyleyse günahtır. Böylece hiçbir üyesinin sarhoş olmaması gereken bu zevk sarhoşu heyecanda işte tam da ayık kalanlar aforoz edilmiştir. Bilimler yeniden sapkınlığa yatkınlaşmaktadır. Bilimlerin araştırmaları ve sonuçları kurtuluş adma yeniden sansüre yenik düşmektedir. Bundan kurtulmak Yeni Çağ’dı; bunu eski durumuna getirmekse Karşı Yeni Çağ’dır. Bu durumun pahasına felsefe, eleştiri adı altında dogmacı bir şekilde bağımsız / mutlak yetkiyi aramaktadır.
  • Diğer olasılık, kuşkuculuğun karşıt biçimidir. Bu, vicdan sahibi olmaktan, giderek sorumlu olmama durumuna, yani felsefenin ya da filozofların var olmama durumuna kaçış yoluyla felsefenin razı gelinen bütüncül yetkisizliği durumudur. Burada kurtulmanın önemi, aklanmamın kazanımı, sakınmanın değerliği ne de olsa bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşmayı gerektirmeyecek kadar bellidir. Böyle bir var olmama durumunun birçok türü vardır. Uğraşısı müzeler olan ya da şu ya da bu şekilde yolculuğa çıkan herkesin başka bir yerde olmasıyla var olmama durumu bilinen bir şeydir. Ancak sürekli var olmayarak da var olunmayabilir ve bu, belirli bir felsefi okulun ya da akımın konusu da değildir. Bu durum, karşılıklı konuşma henüz sona ermediği için yorumsayıcı yönden; ya da karşıtlık henüz gerçekleşmediği için diyalektik yönden; ya da sav hâlâ dokunulmaz olarak ortaya çıktığı için çözümleyici yönden; ya da kayıtsız şartsız bir kez daha Bororolar’a gidilmesi gerektiğinden insanbilimci yönden; ya da hâlâ her şey öncelikle gnosis’i daha yeter derecede ortaya çıkarmaya bağlı olduğu için tarihsel yönden; ya da hâlâ temelin ya da üstyapının beklenmesi gerektiği için ya da kimin beklenmesi gerektiğini bağımsız olarak saptayan şeyin beklenmesi gerektiği için tarih felsefesi yönünden; ya da tüm olasılık koşullan hâlâ bir arada olmadığı ya da pek çokları bir arada olduğu için aşkınsal yönden; ya da dizem hâlâ tutmadığı ya da ilkin sadece dizem tuttuğu için estetik yönden; ya da sonucu belirten bilici hâlâ yeterince uzlaşımsal görülmediği için akılcı yapı oluşturmacı yönden; ya da henüz yeterli derecede bilgilenilmediği için kavram-tarihi yönünden; ya da yararlı bir şekilde yan etkinliklerde bulunulmuyorsa gereksiz kalıp uyuyarak doğrudan doğruya kuşkucu yönden -insan, yan etkinliklerde bulunan kuşkuculardan sakınmalıdır vb. yönlerden ele alınabilir. Böyle bir var olmama durumu için en iyisi, tüm felsefelere sahip olmak ya da her zaman diğerlerine de sahip olmak için mutlaka olabildiğinde çoğuna sahip olmaktır. Felsefi iletişim burada diğer yollarla birlikte yalnızlıktır. Kurumsal vargı, var olma engellerinin organizasyonudur. Aslında burada felsefenin merkezi bir şey olması iyidir; fakülteler ya da uzmanlık alanların var olduğu yerde birincisiyle başarıyla çarpışan ikinci bir var olma yükümlülüğü kurduğu için bir merkez burada yararlıdır. Felsefe ve ilk felsefe konusunda değil de, sadece ikinci ve diğer, yani kuşkucu felsefe konusunda yetkili biri, uzmanlık alanından ötürü merkezde ve merkezden ötürü de uzmanlık alanında elgellenir. Ve tam da bu şekilde -bu, üçüncü konumun belliliğidir alışagelenden değişik oluşunun dış yerinde, evinde bir emeritus praecox (erken emekli) kayasını yuvarlamadan önce onu sözcüklerle ve yokluktan yaratması gereken bir Sisyphos olarak çalışabilir. Fakat yokluktan yokluk doğar; böylece heyecanlı beklenti her zaman yokluğa dönüşür. Kant’ın gülüşe ilişkin tanımı herkesçe bilinir: Öyleyse bu kuşkucu felsefe -tristesse oblige (zorunlu keder)belki neşeli bir şeydir ve büyük bir olasılıkla da üzgün bilimin çağında kahkahanın son ve üzgün bir sürgünüdür. Çünkü böyle gülen birinin gülecek bir şeyi yoktur.
Şimdi son görüşüm şu: Felsefe, yetkisinden emin olmadığı ve gittikçe yetkisizleşerek yetki özlemi çektiği yerde, sonuç olarak ya her şey ya da hiçbir şey olmak istemektedir. Birbirinin hoşuna gitmektense daha çok birbiriyle özdeş olan iki olasılığın üzerinde durmuştum; bunlar felsefede yetki indirgemesinin etkisi altındaki karşılama (telafi) düzenlemeleri, yani yetkisizliği karşılamadır. Bu, yetki üzerine, felsefenin yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine bir konuşmayı haklı çıkarır mı? Kilisenin haklarının alanında bulunan yetki sözcüğünün kavram-tarihine ilişkin üstün kullanımı düşünülebilir: Terminus technicus (teknik terim) yetkisi burada, kilise adamlarının toplumsal konumlarına uygun bir yaşam sürmeleri için gerekli ve bu nedenle de haczolunamaz nafakaları konusundadır. Çünkü Marx, Nietzsche, Freud, Heidegger ve Adomo’ya yaklaşan birinin şüphe okulu sayesinde günümüzde yetki kuramcılarının bilimsel başarımlarında bunu neden dikkate almadıklarını akıllıca bir kuşkuyla sorduğu yetkinin bu anlamı, ya ruhban sınıfının, protestas clavium’un olasılık koşulları yönünde ya da aktif yaşama katılmayan birinin olabilecek en küçük armağanı yönünde vurgulanabilir. Bunlar ana hatlarıyla benim tarafımdan anlatılan ve felsefenin yetkisizliğini karşılamaya aracılık eden iki olasılık, mutlak anahtar güç ya da vita postuma’dır. Hiç kuşkusuz yetki, gücü düşündürtmektedir; ancak benim tanımladığım şeyler yanlış hareketlerdir. Belki de bugün felsefenin yanlış hareket olmak için şansı yoktur; belki de sadece bunu kendisine itiraf etmek için şansı vardır; bunu açıklığa kavuşturmuyor ve çekinceyle söylüyorum. Bu durumda felsefe tam yetkiye sahip ve kendisi olmazdı, aksine en iyi durumda bunun yerine bir şeyler yapardı. Felsefe bunu göz önünde bulundurduğu yerde, belki o zaman insancıl olur; çünkü bunun yerine bir şeyler yapanlar insanlardır.
Felsefenin yetkisi ve yetkisizliği üzerine burada -buyruk üzerine bir bildiri sunmam gerekiyordu; bunun yerine, bir karşı bildiriyi ortaya koydum. Malraux, karşı anılarında artık portrelerin bile benzerlik istemediği bir çağda, anıların benzer olup olmaması gerektiği sorusunu ortaya atmıştı. Genel şeffaflık çağında anlatılamamazlık gibi bir temel hakkı anımsatarak bu soruyu tam anlamıyla bütün bildirilere kadar değil ama, kapanışı aşağıdaki gibi yaptığımda, aynı şeyin sonsuz dönüşünü bazı ilkelerden dolayı hemen şimdi bir kez daha yaptığıma ilişkin korkutucu bir düşünceye kapılmamanız için, ayrıca şimdi bitirdiğimi özellikle vurgulamam gereken bu bildiriye2 kadar genişletiyorum: Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.
Beni ilgilendiren, bu kafanın başını eğmeden önce ne düşündüğüdür, demiştim; çünkü bu durumun felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerektiğini düşünmüştüm. Benimle ilgili olarak en azından şimdiye kadar şu sorunun size kendini zorla belli ettiğini tahmin ediyorum: Sonunda ne zaman başını eğdi?.sh:29-45

**

TANRININ SONU: İNSANIN BİR ŞEY YAPARKEN KURDUĞU BASKI

Kutsal Kitap’ın, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un filozofların ve bilginlerin tanrısı olan tanrı, yazgının (kaderin) sonudur. Durum böyleyse, tanrının sonu ne anlama gelmektedir? Tanrının sonu; bu anlatımla modern dünya ve onun yapmaya ilişkin eğilimi için geniş ölçüde temel oluşturuyor gibi görünen bir izlenimi alıntılayacağım. İki tür temel oluşturucuda kendi deneyimine bel bağlamak iyi değildir, tek başına deneyim yetersiz kalır. Bu nedenle burada başkalarını; bir filoloğu, iki tanrıbilimciyi, bir toplumbilimciyi, bir metafizikçiyi ve sonra da -in cumulo (bütün olarak)başka filozofları tanık göstereceğim. Filolog Nietzsche’dir i ve anlatımı da ünlüdür: “Tanrı öldü” Nietzsche, tanrının ölüm nedeninin onun acıması olduğunu düşünmektedir. Acıma, sadece acının olduğu yerde, dünyadaki kötülükte vardır. Si Deus, ünde malum? (Eğer tanrı varsa, kötülük nereden kaynaklanıyor?) Tanrı bu soradan, kendi acımasının sorusundan, kendisine yönelttiği tanrının teodise sorusundan ölmüştür; çünkü si malum, unde Deus? (Eğer kötülük varsa Tanrı nerede?) Kötülüğün olduğu yerde, tanrı kendi karşısında bile sadece var olmamakla, yani ölümüyle savunulabilir. Kötülüğün varlığı ve gelişimi -yaratımın ve tanrı yardımıyla günahtan ve suçtan kurtulmanın başarısızlıkla sonuçlanması zorla, tanrının sonunu ve ne olursa olsun -ki bu aynı kapıya çıkmaktadır onun mutlak kudretinin sonunu sağlamıştır. İki tanrıbilimci, erken dönem Habermas ve geç dönem Oeing-Hanhoff da kendi tarzlarında aslına bakılırsa tam da bunu söylemektedir. Az önce adı geçen geç dönem Oeing-Hanhoff bir teodise arayıp “(tanrının) bağımsız / mutlak kudretinden”, yani “sonsuz özgürlük yararına tanrısallığından vazgeçebileceğini” ve vazgeçtiğini savlayarak bunu dizgesel ve dolayımsız olarak anlatmaktadır. Böylece yapmaya ve kötülüğe ilişkin özgürlük, tanrı olmayanlar için olası olmaktadır. Erken dönem Habermas, aynı şeyi Schelling’in dünyanın çağları felsefesinin yorumu olarak dile getirmektedir; yaratımın kokuşmuşluğu karşısında Schelling’in dünyanın çağları felsefesine ilişkin “tanrının kaynaştırma düşüncesi”nin bir teodise sözü verdiğini belirtmektedir. Habermas, Schelling’in tanrının “kendi içine” ve “geçmişe geri çekilmesiyle“tarihi” tam da bu yolla toplumsal insanlığın “ters tanrısına teslim edilen dünyanın “tanrının ellerinden kaydığını” söylediğini söylemektedir; bu geri çekilmeyle tanrı, tarihi insanın özgürlüğüne devretmektedir. İstifası, tanrıyı deyim yerindeyse Sol Hegelcilik’in öncüsü ve ayrıca Eleştirel Kuram’ın da dolaylı koruyucusu yapmıştır. Bana öyle geliyor ki, aynı şeyi germanistik-tanrıbilimsel bir toplumbilimci olan Dorothee Sölle de düşünmektedir: Onun “tanrının ölümünden sonraki tanrıbilim”i, “tanrıtanımazca tanrıya inanarak” tanrının istifasını konu almakta, ilk olarak “var olmayan tanrı”yı temsil eden İsa’nın aracılığıyla ve sonra da bu “temsilci”nin temsilcisi olarak -durum, böyle sonuçlanmıştırtanrının yerine kendileri hareket eden insanların aracılığıyla “yardıma muhtaç” olan “dünyadaki aciz tanrı ”dan söz etmektedir.Tanrının ölümü, insanları kendi işlerini kendilerinin yapmasına zorluyordu. Bu -şimdi kendisinin olmak istemeyeceği bir metafizikçinin adını vereceğim tanrıbilime çevrilmiş Heidegger’dir. Tanrının takma adı olan “varlık”, varlık tarihi yönünden kendisinden kaçarken dünyayı, nesnelleştirmenin metafiziksel mantığına, güç istencine, tekniğe devretmektedir; varlık ve onunla birlikte (Heidegger’in Hölderlin yorumlarıyla karşılaştırılabilir) tanrıların en sonuncusu olarak İsa da vazgeçtiği için insanlar, yapmaya yetkili kılınmıştır.

Burada alıntılananların sadece benzer değil, aynı şeyi söyledikleri görülmektedir. Tanrının istifasının geçici ya da kesin bir durum olarak düşünülmesinin, tanrının iktidarının düşmesinin ya da varlığının olumsuzlanmasının daha az önemli küçük bir fark olmasının aslında hiçbir fark yaratmadığı ayrımsandığında, bunu düşünmek ne olursa olsun olasıdır. Ayrıca bunun insanlar ya da tanrının kendisi yoluyla gerçekleşmesi, yani karşı tanrıbilimsel tanrıtanımaz olarak insanların artık tanrıya inanmaması ya da tanrıbilimsel-tanrıtanımaz olarak tanrının kendisinin artık tanrıya inanmaması, bu nedenle geri çekilmesi ve ölmesi de burada ikincil derecede önemlidir. Onlar aynı şeyi söylemektedir; bunun altını çizmem gerek. Çünkü burada doğruyu söyleyen aldatıcı etiketler altında hep birlikte alıntıladıklarını, aslında hep birlikte alıntılamaktan hoşlanmayabilirler. Tam da bu nedenle onlardan özenle gizlenen beraberlikleri, burada modern felsefe tarihinin, modern kendiliğinden anlaşılırlığın aslında şaşırtmaması da gereken, birbirine yaklaşan bir eğiliminden söz edildiğinin oldukça etkili bir belgesidir. Çünkü insanın özgürlüğünün gücü, tanrının acizliğiyle beslenmektedir. İnsanın kendisinin modern bir şekilde yapan, yaratan ve kurtarana dönüşmesinin nedeni, tanrının kendi tarafından yapan, yaratan ve kurtaran olmayı bırakmasındadır. İnsanın özerkliği, tanrının gücünü yitirmesiyle beslenmektedir. Bu durumu ilk olarak Kant’tan Marx’a değin köktenci konumunun Fichte olduğunu düşündüğüm ve tanrının iyiliğinden hareketle onun var olmadığı sonucuna istemli ya da değil, üzerinde farklı şekillerde durarak varmasıyla Alman İdealizmi vurgulamıştır: İnsanlar gerçekliği bilinçli ya da bilinçsiz kendileri oluşturmak zorundadır; çünkü tanrı iyidir ve kötülüklerin, ayrılıkların, karşıtlıkların karşısında sadece var olmamakla iyi kalabilir. Bu, ad maiorem Deigloriam bir tanrıtanımazlıkla teodise’dir: Yani burada birlikte alıntılananlar, ilke olarak topluca Deus emeritus (Emekli Tanrı) tanrıbilimini savunmaktadırlar. Tanrının bu güç yitiminin başlangıcında tükenen ortaçağın uç noktadaki bağımsız / mutlak güç tanrıbiliminin bulunması -nota bene- düşünmeye değerdir. Potentia absoluta (bağımsız / mutlak güç) tanrıbiliminden Deus absconditus (gizli tanrı), Dieu cache (gizlenmiş tanrı) tanrıbilimine, buradan Deus emeritus tanrıbilimine ve tanrının ölümünden sonraki tanrıbilime değin giden yol, dikkate değer bir sıralanmadır; belki de bağımsız / mutlak kudret, başka yollarla birlikte sadece bir acizlikti. Ama bu sadece bir yan düşüncedir. Çünkü ben burada, yalnız modernitenin temelini oluşturarak tanrının sonu adını verdiğim şeyi ileri süren yerde felsefede görünen durumu topluca göstermek istiyorum.

Sorumu yineliyorum: Tanrı, yazgının sonudur; eğer durum böyleyse tanrının sonu ne anlama gelmektedir?

Yazgı, şimdi tanrıcılık sonrası modern bir şekilde geri dönmektedir? Gerçi durum, tam tersi gibi görünmektedir. İçinde yaşadığımız yapay dünyaya ve onun başta ana hatlarıyla anlatılan kendiliğinden anlaşılırlığına göz atılmalıymış. Ancak şu anki dünyada -insanın, kendisine tanrıdan miras kalan yapmaya ilişkin değiştirilmiş bağımsız / mutlak kudretiyle yazgının kesinlikle yenildiği ve sonunun geldiği gerçekten doğru mudur?

Yoksa sadece böyle mi görünmektedir?

İnsanın yapmaya ilişkin bağımsız kudretinin resmi ve açık eğilimi yoksa gizli ve gayri resmi bir eğilimle, yazgının dolaylı olarak yeniden yetkili kılınmasıyla suya mı düşürülmüştür?

Bu hiç kuşkusuz riskli, modern savı, yani yazgının sonunun sonundan sonraki tanrı savını ileri sürüp doğruluğunu yoklamak gerekir. Dünyanın gayri resmi yeniden yazgısallaştırılması, dünyanın resmi yazgısızlaştırılması kapsamındadır ya da bir başka deyişle tanrısal kudretin modern bir şekilde yetkisizleşmesinin sonucu sadece insanın özgürlüğünün resmi zaferi değil, aynı zamanda yazgının gayri resmi geri dönüşüdür de.

Sh:85-89

**

 Kaynak:
Odo MARQUARD, İlkeselliğe Veda Çok Tanrıcılığa Övgü, Çeviren: Şebnem SUNAR, Morpa Kültür Yayınları Felsefe Dizisi, 2003, İstanbul

 

DER JUNGE TÖRLEß (1966) Genç/Öğrenci Törless


Yönetmen: Volker Schlöndorff               

Ülke: Batı Almanya, Fransa

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi:01 Mart 1966 (Fransa)

Süre: 87 dakika

Dil: Almanca

Müzik: Hans Werner Henze     

Nam-ı Diğer: Young Torless

Oyuncular:    Mathieu Carrière, Marian Seidowsky, Bernd Tischer, Fred Dietz, Lotte Ledl

Özet

Bu film, NANTES’TE MAX OPHÜLS ödülüne layık görülmüştür. Niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan Robert Musil‘in Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır.

“Bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

 

“ÖĞRETİCİ TÖRLEß ‘İN [TÖRLESS] KARMAŞALARI”

Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için  kaleme alınan denemede Genç Törless hakkında şu bilgileri vermektedir.

Musil 1906’da, yirmi altı yaşındayken ilk romanı Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß) yayınladı. Bu roman, bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal konumdan, yalnızlıktan ve aşağılanmadan kaynaklanan sorunların altında ezilen bir gencin özlü ve büyük bir disipline bağlı kalınarak anlatılmış öyküsüydü. Eğitim kurumlarındaki tedirgin edici atmosfer ve yeniyetmelerden oluşma bir topluluk içerisindeki taşkınlıklar üzerine bu türden anlatılar, daha önce de vardı -ama Musil’in romanı, ötekilerle karşılaştırılamayacak kadar derinliklidir. Burada burjuva uygarlığının kabuğunun geçici olarak örtebildiği, çok tartışma götürür ve barbarca bir yeraltı dünyası, artık sağlam olmayan bir düzenin aralıklarından sızan vahşet, insanlığı paramparça edecek bir çağın hazırlıkları gözler önüne serilir.

Soylu eğitim kurumunda Törleß, Reiting ve Beineberg adlı öğrencilerden başka kimsenin bilmediği, gizli bir oda vardır. Duvarlar boydan boya Reiting’in ve Beineberg’in zemin kat odalarından birinden çalmış oldukları, kan kırmızısı bir bayrak kumaşıyla kaplıydı, ve yer, ikiye katlanmış, kalın bir yünlü battaniyeyle örtülüydü… Duvarda, kapının yanında dolu bir revolver asılıydı…”Bu odada korkunç şeyler olur. Öğrencilerden Basini adlı, kız gibi güzel ve karakteri belirsiz bir çocuk, hırsızlık yaparken Reiting ve Beineberg tarafından yakalanır.

Reiting, soğukkanlı bir tirandır; “insanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan, birini ötekinin yardımıyla alaşağı etmekten ve arkalarında karşı koymaya çalışan bir nefretin varlığını hissettiği, zorlama iyi davranışların ve yüze gülmelerin tadını çıkartmaktan daha büyük bir zevki yoktu… Çevresindekiler günden güne değişirdi, ama çoğunluk hep onun yanındaydı. Onun yeteneği buydu.”Reiting’in hasmı ve sonraki müttefiki Beineberg ise daha karmaşık bir tiptir; acımasızlığı, insanları sonuna kadar aşağılama tutkusu, kaynağını bir usdışılık felsefesinde, aklı ve insanlığı öldüren bir mistisizmde bulur. Her ikisinin kimliklerinde onyıllar sonra faşizmi kendilerine uygun sistem olarak yaratan tipler büyük bir sezgi gücüyle işlenmiştir. Savaş sonrası güncelerinde Musil, geçmişe bakarak şu saptamada bulunmuştur: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumlan.” Onları 1906’nın doyuma ulaşmış burjuva dünyasında “tipik” diye tanımlamak, edebiyat alanında olağanüstü bir edimdi. Reiting ile Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya ve ona kötü davranmaya koyulurlar. Onu yerde sürünüp şöyle demeye zorlarlar: “Ben, bir hayvanım, hırsız bir hayvanım, sizin hırsız ve aşağılık hayvanınızım!”Görünüşte henüz ayakta duran bir uygarlığın içerisinde toplama kamplarının dehşeti, insanı bütünüyle yıkıma sürükleyen bir iktidardan alınan sapık zevk kendini belli eder.

Törleß, bu karanlık olayların içine çekilir. Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder. Böyle bir oda olabiliyorsa, o zaman her şey olabilir demektir… “O zaman bugüne kadar tanıdığı tek dünyadan, aydınlık ve günlük dünyadan bir başkasına, karanlık, köpüren, tutkularla dolu, çıplak ve yıkıcı bir dünyaya bir kapı da açılıyor olabilirdi. Yaşamları camdan ve demirden, saydam ve sağlam bir yapının içindeymişçesine, büro ile aile arasında düzenli biçimde akan insanlar ile, ötekiler, yani uçuruma itilmiş, kanlı, türlü taşkınlıklarla kirlenmiş, karışık geçitlerde çığlıklar atarak dolanıp duran insanlar arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, fakat bunların sınırlarının gizlice ve her an aşılabilir yakınlıkta birbirine değmesi gibi bir durum da olabilirdi…”Ve sonra, Törleß için şöyle denir: “O zamanlar Törleß, unutulmuş bir ortaçağ gibi sınıfların sıcak ve aydınlık yaşamından uzakta, Beineberg ve Reiting’in üzerlerinde bulunan odadan çok korkardı; çünkü bu odada bulunan insanlar ansızın çok farklı bir yaşama ait karanlık, kana susamış kişilere dönüşmüş gibi olurlardı. O zamanlar bu Törleß için, sanki çevresi yüz yıllık bir uykudan uyanmış, farklı gözlere görünüyormuş gibi bir dönüşüm, bir sıçramaydı…”

Öğrenci Törleß tipinde, düzeni dışa karşı hâlâ çok iyi işler gözükse bile, artık çökmekte olan burjuva dünyasının ikinci bir temel sorunu netleştirilir: Bu sorun, gittikçe artmakta olan bireysel yalnızlıktır. Törleß, bir konuşmanın ortasında pencereden dışardaki karanlığa bakar:“Sonra o yalnız bırakılmışlık ve terkedilmişlik duygusu yine benliğini kaplamıştı… Şöyle hissediyordu: Burada bana henüz çok ağır gelen bir şey var, ve düşünceleri yine bu şeyin içinde, ama yalnızca arka planda ve pusuda yatan bir başka şeye, yalnızlığa doğru kaçıyordu… O zaman dünya, gözüne boş, karanlık bir ev gibi gözüküyordu ve içinde sanki her odayı arayacakmışçasına bir ürperti beliriyordu köşelerinde nelerin gizli olduğu bilinmeyen, karanlık odalardı bunlar…” “arkadaşlarınınkinden daha gizli, daha güçlü ve daha koyu renkli” bir tür şehvet eğilimiyle, yalnızlığı “bir kadın olarak duyumsuyordu, fakat bu kadının soluğu onun göğsünde yalnızca bir boğulma, yüzü bütün insan yüzlerini unutturan bir anafor ve ellerinin hareketleri de Törleß’in bedeninden geçen ürperti dalgalarıydı…”

Burada Musil’in betimlediği, yalnızca ergenliğin o boğucu yaşantısı olmanın çok ötesindedir: Saygı aşılayan cepheleriyle ve pis gizli bölmeleriyle içinde yaşanılan dünya, arkasında bir cehennemin yattığı bu ahlâka dönüşmüş yalanlar bütünü, artık korkutucu olmuştur. Kendini günlük gerçeklik diye dört bir yana ilân eden, artık göstermeye çalıştığı kadar gerçek olmayıp, içinde farklı, uçurumdan farksız, derin bir karmaşaya sürükleyen bir başka gerçekliği gizlemektedir. Duygu ve gerçeklik, Ben ve dış dünya artık bir uyum oluşturmaktan uzaktır; gerçek düzen, birey ile toplumun oluşturduğu bütünlük yitirilmiştir.

Törleß, insanın yabancılaşmasını ne olduğunu bilmeden yaşar:

“Olaylarla kendi Ben’i, dahası kendi duyguları ile iç dünyanın en derin noktasında yatan, anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşan herhangi bir Ben arasında hep bir duvar vardı, bu duvar o yaklaştıkça tutkusunun önünde bir ufuk gibi geriye çekiliyordu.” …“Törleß, kendini iki dünya arasında, evinden alışkın olduğu üzere, her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında bir anlamda parçalanmış gibi hissediyordu.”

Törleß, matematikte, “sanal sayılar” dünyasında buna benzer bir durum keşfettiğini düşünür, ve Beineberg’de bu sorun için anlayış arar:

“Böyle bir hesap işleminde başlangıçta metreleri, ağırlıkları veya somut bir başka şeyi gösterebilen ve en azından gerçek sayılar niteliğini taşıyan sağlam sayılar vardır. İşlemin sonundaki sayılar da böyledir. Ama bunları birbirine aslında var olmayan bir şey bağlar. Böylesi, yalnızca ilk ve son ayaklan bulunan, ama yine de insanın üstünden sanki yapı bütünüyle tamammış gibi geçtiği bir köprüye benzemiyor mu…?”

Beineberg, onunla ve her şeyin doğal olması isteğiyle alay eder; Beineberg’e göre insan, doğaüstünün, usdışının bilincinde olmalıdır – aslında böylece demek istediği, o zamandan beri belki yüz kez duymuş olduğumuz bir şeyden başkası değildir; modern bilim, doğa yasalarını, nedensellik ilişkisini vb. çürütmüştür ve akıl, anlaşılmaz olanın, Tanrının gerek atomlar, gerekse sanal sayılar dünyasındaki egemenliği karşısında teslim olmak zorundadır. Törleß, buna hazır değildir: “Eğer matematik bana acı çektiriyorsa, ben bunun arkasında sana göre çok daha farklı bir şey arıyorum, doğaüstü olanı değil, özellikle doğal olanı arıyorum — anlıyor musun?…”

Musil için usdışılığın yadsınması, gerçekliği tedirgin edici ve maskeli diye algılamasına ve bu gerçekliğin arkasında henüz biçimlendirilmemiş bir olasılıklar dağarcığının varlığını sezmesine karşın, son derece belirleyici bir özelliktir: Karanlığa eğilim göstermesine karşın, akıldan vazgeçmez, “sanal sayılar”ı da doğal olanın alanına sokmaya çalışır. Öğrenci Törleß, olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşmamış sonsuzluğu ile, hep parçalar halinde kaldığı için ancak düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcar.

“Sanki insanın etrafına görünmeyen bir sınır çekilmiş. Bu sınırın ötesinde hazırlananlar ve uzaktan yaklaşanlar, sisli bir deniz gibi hep değişen, koskoca görüntülerle dolu; insana yaklaşan, eyleme dönüşen, yaşamına çarpan, insani boyutlar ve çizgiler taşıyan, saydam ve küçük bir şey. Ve insanın sürdürdüğü yaşam ile, duyumsadığı, sezdiği, uzaktan gördüğü yaşam arasında o görünmeyen sınır, sanki dar bir kapı gibi; olup bitenlerin görüntüleri insana ulaşabilmek için buradan sıkışarak geçmek zorunda.”

Burada edebi ve kesinlikten uzak bir dille anlatılan, artık bireyci olmuş bir dünyada insanoğlunun tek başına kalışı ve parçalanışıdır – ama aynı zamanda da insanlığın eserlerinin her zaman yine insanlığın düşlerinin küçük bir kesri olduğu gerçeğidir. Musil’in ilk romanından, onun yaratısının bütününün leitmotiflerini [ana motif, nakarat, tema] algılayabilmek olasıdır:

Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen ve onun kabuklarını kırıp dışarı çıkan acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı, kırılganlaşmış gerçeklik, bir başka konuma, yaşamda yeni bir bütünlüğe ve içeriğe duyulan özlem.

Kaynak: Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul, Sh:14-18

FİLMİN ALT YAZISI

Beineberg, lütfen oğluma göz kulak ol. Bana güvenebilirsiniz efendim. İşte şimdi rahatladım. Sana güveniyorum. Bu güvenilir ve kararlı yapın hemen güvenimi kazanmanı sağladı. Sigara?

  Teşekkür ederim efendim. Keşke oğlum da senin gibi olsaydı. Her zaman çok endişeli ve dengesiz görünüyor. Bu şekilde nereye varacak, hiç bilmiyorum. Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum. Oğlumun sizinle olacağını bilmek veda etmeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle de böyle iyi dostlar bulduğu için. Beyler, eğer oğlumun başına bir şey gelirse lütfen hemen haber verin. Başıma ne gelebilir ki baba?

  Anladınız mı Bay Beineberg?

  Kesinlikle efendim. Oğlum. Başka ne yapabilirdim ki?

  Çocuk o kızla yatıyor, ertesi sabah da kız onu sahile götürüyor. Ama bir süre sonra çocuk balık yiyemez duruma geliyor

 - Dikkat et beyinsiz!

 - Beni rahat bırak. Siz serserilerin burada ne işi var?

  Hadi durma, bir tane al.

 - Dostum, bunlar çok sıcak!

 - Buraya gel tatlım.

 - Al bakalım çocuğum.

 - Teşekkür ederim güzel bayan. Tanrı yanında olsun çocuğum. Maskaralık yapmayı kes. Merhaba tatlım. Küçük çocuğumuz evini mi özlemiş?

  Genç beyefendiler. Gelin de bizimle oturun.

 - İçecek bir şeyler alır mısınız?

   – 4 kadeh şarap. Hayır, sekiz olsun. Bu tur benden. Teşekkür ederim. Siz beyefendiler oynamak ister misiniz, yoksa kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

  Al bakalım. Benden 20.

 - Kaybettin.

 - Kötü talih. Hayat işte. HİZMET ETTİĞİ GÜNLER

Torunlarımıza anlatabileceğimiz bir gün daha. O da ne demek oluyor Törless?

  Evet?

  Bizim için unutulmaz bir gündü demek istemiştim. Senin için yeterince heyecan verici olmasa da yarın için Horace’ın 6. kasidesini aynen yazacaksın. Reiting, sana bugün geri ödemem gerekiyordu ama bana birkaç gün daha verebilir misin?

  Üzgünüm. Paraya hemen ihtiyacım var. Harçlığını almadın mı?

  Aldım, amam başka borçlarım da var. Geçen aydan Beineberg ve Tschusch’a borcum var. Git onlara yalvar. Ben beklemem. Tabii ki öyle. Arkadaşımsın. Parayı kumarda kaybetmemen gerekiyordu. İkiye katlamak istemiştim. Sana son sözüm: Borcunu yarın ödeyeceksin yoksa

 - Yoksa ne?

  Yoksa benim şartlarıma bağlı olacaksın. Ne tür şartlar?

  Yaptığım her işte bana sadakatini sunacaksın. Hepsi bu kadarsa, memnuniyetle yaparım. Sana sadık olacağım. Ama sadece istediğin zaman değil. Ben ne zaman dersem yapmak zorundasın. Körü körüne bağlılık. Evet?

  Yarın paranı getireceğim. Sessizlik lütfen.  Kadın katil için 8 sene hapis cezası.  Wilhelmina, 19 yaşına kadar Graz’daki bir kafeteryada çalışmıştı.  Sonrasında, onu hayat kadınlığı ile tanıştırıp kendisi için çalışmaya zorlayan asker kaçağı Günther K. ile tanıştı.  Yargıç tarafından bunu neden yaptığı sorulduğunda “Onun büyüsü altındayım” diye cevap verdi.  “O gece, Günther beni çalışmak için Wiener Strasse’ye götürdüğünde “Bugün kendimi iyi hissetmiyorum” demiştim. “Günther sonrasında onunla uyumamı söyledi.” “Onu da yapmak istemiyordum.” “Karşı koymuştum, bu sebeple Günther beni dövmüş ve çok kızmıştı.”  “Sonrasında ise onun önünde diz çöküp kendisini iyi hissetmesi için tanrıymış gibi ona taptım.” “O gece, onu yatakta vurdum.” Gross Sankt Florian: “Kilise cemaatinin en eski üyelerinden biri olan emekli Franz Braunecker 91 yaşında beklenmedik bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti.”

Bayan, bize 2 porsiyon geyik eti kahveli pandispanya ve brendi getirin. Ne kadar vaktimiz var?

  2.5 saat. Akşama yemekte ne var?

  Hiçbir fikrim yok. Pazar gününün mutfak artıklarıdır muhtemelen. Söylesene Beineberg, ne olmak istiyorsun?

  Bir fikrim yok. Ama devlet memuru ya da subay olmayacağıma eminim. Öncelikle seyahat edip kendimi herhangi bir mesleğe adamaksızın biraz para kazanmak istiyorum. Sonrasında da belki Hindistan ya da başka Asya ülkelerine giderim. Kafamda birkaç şey var. Bende ise hiçbir şey yok. Hangi işte iyi olduğumu ya da yapmaktan hoşlandığım şeyleri bilmiyorum. Sanki kendimden ve dünyadan yavaş yavaş uzaklaşır gibiyim. Çünkü çatlağın tekisin. Sık sık buralardan kaçıp uzaklaşmak istiyorum. Ama bunu asla yapmayacaksın. Aceleci davranıyorsun! İşte büyük gün. Buradaki monotonluk beni öldürüyor. Okulda yaptığım onca şeyden sana mantıklı gelen var mı?

   Onlar bizi nereye götürecek?

  Zihnimizi geliştirmek ve kendimizi hazırlamak için buradayız. Hayatı sonradan yaşayacağız. Hazırlanmak?

  Geliştirmek?

  Ne sebeple?

  Buyurun. Parayı nereden buldun?

  Borç aldım. Sana borç para verecek kadar beyinsiz olan kim peki?

  Hoffmeier. Bana bak Basini, neden yalan söylüyorsun?

  Bunu başkalarına yutturabilirsin ama ben kül yutmam. Daha bu sabah Hoffmeier benden borç para istedi. Ama Beineberg parasının çalındığı şeklinde şikayette bulundu. Uzun lafın kısası, parayı dün gece Beineberg’in çekmecesinden aldın. Ne yüzle bunu söylersin! Bu ne kadar iğrenç bir laf! Bu alçakça bir iftira! Bana musallat oluyorsun çünkü senden zayıfım. Kızıyorsun çünkü ayaklarına kapanmayacağım. Bana şantaj yapmak istiyorsun ama yanlış kişiyi seçtin! Bu suçlamanı tüm sınıfa anlatacağım. Müdüre de gideceğim. Gidelim. Ben öderim. Teşekkür ederim. Özellikle de dün gece param çalındıktan sonra. Gerçekten mi?

  Şüpheli var mı?

  Hayır, henüz yok. Ama onu yakaladığımda çok pişman olacak. Bunu yaptım çünkü ihtiyacım vardı. Hemen geri koyacaktım. Lütfen parayı çaldığımı kimseye söyleme. Sadece gizli bir şekilde ödünç aldım. Her dediğini yapacağım. Yeter ki sınıfın haberi olmasın. Onlara bir şey anlatma. Demek şartlarımı kabul edeceksin. Evet. Her istediğini yapacağım. Güzel. Bunu etraflıca düşüneceğim. Şimdi nereye?

  Bozena’nın yerine mi?

  Evet, öyle anlaşmıştık. Demek ödemek istemiyorsun, öyle mi?

  Defol git buradan seni domuz. Yoksa seni yere yapıştırır, parça parça ederim! Adi düzenbazlar iyi zaman geçirmek istiyor ama ödemeye gelince yan çiziyorlar! Burada neler oluyor?

  İyi akşamlar. Hangi tatlı çocuklar beni görmeye gelmiş?

  Hadi, sessiz ol. Oturun. Beni ziyaret etmeniz ne hoş. Yoksa içinizdeki adam mı sizi buraya sürükledi?

  Kapa çeneni. Ne iyi çocuklarsınız. Utanma çocuk. İyice bir bak. Arkadaşın, ömründe hiç kadın görmemiş gibi davranıyor. Annesi büyüleyici bir hatundur. Onu kısa bir süre önce tren istasyonunda gördüm. Eminim gençken çok kişinin başını döndürmüştür. Hala biraz brendin var mı?

  Her şeyin yerini bilirsin. Teşekkür ederim. Bu surat da ne böyle?

 - Korktuğunu düşünecek.

 - Bırak düşünsün. Hiç havamda değilim zaten. Annen hakkında konuşmam hoşuna gitmiyor mu?

  Sizin gibiler her zaman bizden iyi olduğunuzu düşünürsünüz. Annenin ve benim birbirimize benzemediğimizi falan mı düşünüyorsun?

  Şundan daha iyi biri olduğunu mu sanıyorsun?

  Yanılıyorsun. Fazlasıyla yanılıyorsun. Ailelerinizi çok daha iyi tanıyorum. Viyana’da yeteri kadar vakit geçirdim. Orada neler olup bittiğini biliyorum. Burada “Sevgili Bozena”, orada “Sevgili Bozena.” Bana karşı her zaman naziktiler. Ta ki hamile olduğumu anlayana kadar. Onların neler konuştuğunu duyacaktın. Yüzüme karşı değil tabii. Ama kendi aralarında başka şeyden bahsetmezlerdi. Hanımefendi de

 - Kolonyadan başka bir şey içmeyen bir insanın yüz ifadesini taşıyordu. Ama bir müddet sonra, kuzeninin karnı burnunun dibinde büyümeye başladı. Peki kimse o bebeğin babasını biliyor muydu?

  Hayır. İşte böyle. Onun iyiliği için oradan ayrıldım. Geri dönmek istemiyorum. Orada yeniden çalışacağıma ölürüm daha iyi. Bunu sen mi bıraktın?

  Teşekkür ederim. Çok naziksin. Bazen sizin gelmenize neden müsaade ettiğimi merak ediyorum. Bir kaç kron için olmadığı kesin. Sen, o ve ötekisi. Adı ne?

  Reiting?

  Hayır, o değil. Basini?

  Evet, Basini. Ben de onu diyordum. Garip bir çocuk. Hepiniz aynısınız. Birbirinize aitsiniz. Aileleriniz etrafınızda olduğunda beni hiç sallamazsınız bile. Ama buradan gittikleri an hemen bana dönersiniz. Aynı aileleriniz gibisiniz. Riyakarlar korkaklar ve yalancılar. O burnu nerede kırdırttın?

  Bana kimi hatırlatıyorsun, biliyor musun?

  Kardeşimi. Burnunu kırmıştım. Bir erkeğin, kırık bir burunla daha hoş görünmesi oldukça garip. Şu çocuğun nesi var?

  Ev hasreti. Zavallı çocuk. Küçük yaramaz çocuğumuz benim gibi birini görmeye mi geliyor yani?

  Evet, bu da ne?

  Bana bir öpücük ver. Gördün mü?

  Hala yaşıyorsun. Böylesi, yatakhanede yaptıklarından çok daha iyi.

 - Buldum.

 - Kimi?

   – Beineberg’in parasını çalanı.

 - Anlatsana! Henüz kimse bilmiyor.

 - Odacı mı?

   – Hayır. İpucu ver. Basini mi?

  Mesele ne?

  Dikkatli ol! İşte paran. Bu da Basini’nin çekmeceni açarken kullandığı bıçak. Sence ona ne yapmalıyız?

  Basini bir hırsız. Evet, hırsız! Hırsızlar da dünyanın her yerinde cezalandırılır. Şikayet edilip okuldan attırılmalı. Dışarıda başının çaresine baksın. Artık buraya ait değil. Olmaz. Neden bu kadar aşırıya kaçıyorsun?

  O kadar da kötü bir durum değil. Bunu nasıl söyleyebilirsin?

  Hırsızın tekiyle beraber yaşamaya devam etmek mi istiyorsun?

  Senin kölen olmayı öneren biriyle?

  Sence de biraz abartmıyor musun?

  Sanki ömür boyu kardeşlik yemini etmiş gibi davranıyorsun. Bizi Basini’ye bağlayan bir şey yok tabii onun sırtından alacağımız tüm o zevkler hariç. Zevk mi?

  Bak, Reiting. Neden Basini’yi savunup duruyorsun?

  Onu mu savunuyorum?

  Dışarıdan öyle mi görünüyor?

  Bilmem ki. Tekrar ediyorum, aşırı abartıyorsun. Bu idealizm de ne demek oluyor?

  Enstitünün saflığı üzerine gösterdiğin bu gayret. Çok erdemli, ama çok sıkıcı bir hareket. Yoksa kendince özel nedenlerin mi var?

  Basini’nin okuldan atılması üzerine eski bir kin mi?

  O halde bunu itiraf et. Bizler senin tarafındanız. Saçmalık. Sen ne düşünüyorsun?

  Ona ne istersen onu yap. Hindistan’da onu kafasını uçururlar ya da bağırsaklarına kadar kazık sokarlardı. En azından bu eğlenceli olurdu. Uzat ellerini. Parayı hangi elinle çaldın?

  Bu seferlik seni şikayet etmemeye karar verdik. Bizim gözetimimiz altında olacak ve kendine çeki düzen verme şansına sahip olacaksın. Bundan böyle, gelir ve giderlerin mercek altında olacak. Sınıfın geri kalanıyla olacak anlaşmaların bizim rızamız dahilinde gerçekleşecek. Anlaşıldı mı?

  Şimdi anlaşıldı mı?

  Evet. Sessiz olun lütfen! Mektuplar çocuklar. Canitz. Basini! Dulcinea’mdan. Şimdi göreceksiniz. Çok mu söz vermiştim?

  Onun korsesini görecektiniz. Onu alamazdım tabii ki. Fiyat etiketi hala üzerinde. Bunu satın almışın seni gösterişçi.

 - Bunları anladın mı?

   – Nasıl?

  Bu sanal sayıları. Çok basit. Hepsinin temelinde  -1 in karekökü olduğunu unutma. Evet, ama mesele de o zaten. Öyle bir şey yok. Bir sayının karesi her zaman pozitiftir. Sadece bu sayıları hesaplamanın bir yolu. Ama matematiksel olarak bunun imkansız olduğunu bildiğinde nasıl yapabilirsin?

  Garip olan durumsa bu sanal değerlerle gerçekten hesaplama yapabilirsin. Örneğin bu tarz bir formül kullanarak var olmayan şeylerle hesaplama yapılmış olmasına rağmen sağlam bir köprü yapabilirsin. Bu gerçeklikle bir boşluk mu var?

  Bizim papaz gibi konuşmaya başladın. Vücutlarımız arasındaki sorunlardan oluşmuş bir boşluk ve bunu bünyesinde barındıran kutsal ruh olarak adlandırılan şey. Gidip matematik hocamıza sor. İrrasyonel ve sanal sayıları mı bilmek istiyorsun?

  Lütfen otur. Memnun oldum Törless, çok memnun oldum. Şüphelerin ciddi bir bağımsız düşüncenin belirtilerini ortaya koyuyor. Ama aradığın bu açıklamayı ortaya dökmek çok da kolay değil. Lütfen beni yanlış anlama.

 - Sen de bir tane ister misin?

   – Hayır, teşekkür ederim. Ya şekere ne dersin?

  Bak. Metafizik öğelerin müdahalesinden bahsediyorsun. Bu konu hakkında neler hissettiğini bilmiyorum. Mantık sınırlarının çok ötesindeki bu doğaüstülük oldukça garip bir şey. Bu konular üzerine nutuk çekecek donanımda değilim. Bu materyal de benim dersimi kapsamıyor. Bunu farklı açılardan bakabilirsin. Birilerinin kuyularını kazmaktan özellikle kaçınmak istiyorum. Ama benim için matematiği açıklayabilecek donanımda olmanız gerekiyor Evet, ama mevzu matematik olduğunda sadece olağan ve tamamen matematiksel bir bağlam gerçekten var olduğunda. Ama iyi bir bilim adamı olarak hipotezler kullanmak zorunda kalırdım ki şu an muhtemelen bunları anlayacak seviyede değilsin. Zaten buna vaktimiz de yok. Ya sanal sayılar?

  Bu tarz matematiksel kavramların yani tamamen var olmayan değerlerin matematik için gerekli kuramsal kavramlar olduğu fikrine kendini alıştırman gerekiyor. Şunu düşün: Şu anki eğitiminin başlangıç seviyesinde kapsamlı bir açıklama sunmak oldukça güç. Şükürler olsun ki çok azımız buna ihtiyaç duyuyor. Bununlar birlikte senin gibi biri, söylemem gerekir ki buna memnunum, bana geldiğinde söyleyebileceğim tek şey  “Sevgili arkadaşım  sadece buna inanmak zorundasın.” Şu anki seviyenden 10 kat daha fazla matematik bilir duruma geldiğinde tüm bunları anlayacaksın. Ama şu an itibariyle, sadece buna inan. Her şey hissetmek ile alakalıdır matematik bile. Aklın her zaman bir karış havada, değil mi?

  Burada ne işin var?

  Şuraya gir, göreceksin.

 - Neler oluyor?

 - Bekle. Bizim büyük matematikçi nasıllar?

   – Nasılım sanıyorsun?

   – Anladım. Neyi anladın?

  Sana hiçbir şey anlatmamış. Seni ileri bir tarihe kadar oyaladı. O zaman anlayacaksın işte. Tüm o hesaplar gözlerinden akacak. Seni kendi seviyelerine hazırladıkları zaman. Bunu söyleyebileceğini düşünmüyorum. Bana bir şey söylemen gerekmiyor. Böyle insanları bilirim, rahiplerin ilmihallerini öğrenmeleri gibi ezbere öğrendikleri formüllerle doludurlar. Yoksa dünya ruhları, bu kansız yaratıklara eteklerinin altından gizlice bakma şansı verir miydi?

  Buna Basini’yi izlemek diyor. Neler oluyor?

  Bu gece odaya gel.

 - Reiting bizi kandırdı.

 - Bunu düşünmüştüm. Düşünmüştün, öyle mi?

  Ama tabii bunu fark edemedin. Hayır, hiç de bile. Ama çok yakından izliyordum. Dört yıl önce burada olanlar hakkındaki hikayeyi hatırlıyor musun?

   – Hangi hikaye?

  – Biliyorsun işte.

 - Şu hikaye.

 - Tabii ya. Sadece tesadüfen. Sadece müstehcen bir takım olaylar üzerine büyük bir skandal olduğunu ve bir çok kişinin okuldan atıldığını biliyorum. Ben de ondan bahsediyorum işte. Reiting de Basini ile aynı şeyi yapıyorlar işte. Reiting’in ona aşık olduğunu mu düşünüyorsun?

  Tabii ki hayır. Reiting aptal değil. Ama bu durum muhtemelen onu eğlendiriyordur. Reiting’in böyle bir şey yapacağından asla şüphelenmezdim. İkisine de göstereceğim. Aklından neler geçiyor?

  Onlara, bu mevzu nedeniyle atılan diğer kişileri hatırlatacağım. Bu da onlara üzerinde düşünecekleri bir şey verecek. Ama onları şikayet edemezsin. Zaten istemiyorum da. Yani, Basini hiç umurumda değil. Ama Reiting mevzusu farklı. Yaptıkları da onu tamamen elime düşürecek. Sanırım beni bir şekilde elde etmekten mutluluk duyardı. Şimdi bu sırrı bildiğim için neler yapabileceğimi görüyor musun?

  Elbette, ama

 - Tek kelime ederim ve işi biter. Bir şeyler yapmamız gerekiyor. Hâlâ Basini’yi şikayet etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?

  Onu kendimizin cezalandırmasını tercih ederim. Okul sadece onu kovup amcasına da uzun bir mektup gönderirdi. Bunun ne kadar ciddi bir durum olabileceğini biliyorsun. “Sevgili Bay bilmem ne yeğeniniz aklını oynattı ve doğru yoldan çıktı. Bu sebeple onu size geri gönderiyoruz. Her şey gönlünce olsun.” Böyle devam eder. Onlar için bir anlam ifade edeceğini mi düşünüyorsun?

  Peki bizim için ne anlam ifade etmeli?

  Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ya avukat olacaksın, ya da şair. Ama ben kendi hayatımı daha farklı görüyorum. Bu durumdan bir şeyler öğrenmek istiyorum. Peki onu nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?

  Aslında pek ceza değil. Onun için düşündüğüm farklı şeyler var. Sadece nasıl desem ona işkence edeceğim. Çok ürkütmeye gerek yok. Düşündüğüm şey tamamen çilecilik. Bu dünyada yükselebilmek için seni köleleştirebilecek her şeyi yok etmen gerekiyor. Örneğin hislerini. Basini ile ilgili planlarımı faaliyete geçirince şüphesiz ki biraz acıyacağım. Ama bu hiç uygun değil çünkü Basini’nin umurunda değil. Onun yaptığı şeyleri yapan biri buna değmez. Bu durumun tamamen anlamsız bir heyecan olması çok yazık. Hayat gücünün boşa harcanması soracak olursan. İçimdeki tüm bu gereksiz duyguları yok etmek niyetindeyim. Bana bak, Basini hakkında ne düşünüyorsun?

  Ne söylemem gerekiyor?

  İğrenç bir yaratık. Gerçekten de öyle, değil mi?

  Çok iğrenç. Her zaman çılgınca şeylere karışıyorsun. Hiç de bile. Hem öyle olsam ne olacak?

  Hayatta her şeyi bir kere denemek gerekiyor. Eğer bu kadar aşağılık biriyse

 - Bu gece tavan arasına gelmesini söyleyin. Odaya mı yani?

  Hayır, henüz değil. Tavan arasına. Tamam. Biraz daha yürüyelim mi?

  Olur. Eminim Törless’in yapacak işleri vardır. İşte buradasınız. Olduğun yerde kal. Senin hakkında bir karar vermek üzere toplandık. Suçlamalar şu şekilde: Haneye tecavüz ettin. Hırsızlık yaptın. Bizim tam tersini istememize rağmen kendi başına hareket ettin. Bizi birbirimize düşürmeye kalkıştın. Anlamadığım bir şekilde kendini Reiting’in hizmetine sundun.

 - Kendini nasıl savunacaksın?

  – Lütfen, ben

 - İndir elini. Rahatla. Utanmıyor musun?

  Cevap ver! Ret mi ediyorsun?

  Sorun ne?

  Ağlıyor musun?

  Mutsuz musun?

  Hadi ama, gülümse. Yapmayacaksın yani, öyle mi?

  O halde sana ağlaman için bir neden vereceğiz! Bırakın gideyim! Işığı kapatın. Dışarıdan görecekler. Ne derdin var?

  Bu durum bir göze benzemiyor mu?

  O şairane tavrını bizim üzerimizde mi deneyeceksin?

  Hayır, ama bu durum garip bir dünyaya açılan bir göz gibi değil mi?

  Tamamen saçmalık. Diz çök! Tüm bu yaptıklarından paçayı kurtaracağını düşünüyordun. Sana yardım edeceğimi düşünüyorsun. Yanıldın. Lütfen, elimde değildi. Tanrı aşkına! Sessiz ol! Bu mazeretlerinden bıktık. Artık nasıl bir insan olduğunu biliyoruz ve ona uygun olarak hareket etmek niyetindeyiz. Şimdi şöyle söyle  “Ben bir hırsızım.” Sağır mısın?

  Hırsız olduğunu söyle! Ben bir hırsızım. Çok zekiceydi çocuk. Şimdi de şöyle söyle, “Ben bir hayvanım. Eli uzun bir hayvan. Sizin eli uzun hayvanınızım.” Ben bir hayvanım, eli uzun bir hayvanım, sizin eli uzun hayvanınızım.

 - Bu çok iğrenç.

 - Bırakın hayvanı. Onu bana ver. Kahretsin!  “Rahatsız ve deli biri olmalıyım.  Yoksa başkalarının normal bulduğu şeyler neden beni iğrendirsin ki? “

 - Dikkat et!

 - Gözlerini dört aç seni götveren! Hâlâ burada ne işin var?

  Gitmiyor musun?

  Hayır. Birkaç gün için değmez. Biz de Sternberg’lere gidiyoruz. Amcasının malikanesine davet etti. Bizimle iyi geçinmek istiyor. Ne yazıyorsun, kitap mı?

  Sırlar mı?

  Oku bakalım, ama hiçbir şey anlamayacaksın. Hey, bizim hakkımızda yazıyor. Şunu dinleyin. “Etrafımdaki şeyleri tarafsız bir gözle incelediğimde, Basini’nin yaptığı hırsızlık önemsiz bir suç gibi duruyor. Reiting ve Beineberg’in onu cezalandırış şekli öğrenciler arasında adet olan bir zalimlik. Ama bu davranış şekli, duruma bir açıklık getirmiyor. Bu temkinli bakış açısı yeterli değil. Baş döndürücü bir uçurum birdenbire karşımda beliriveriyor.”

 - Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

   – Tamamen saçmalık! İstediğini yazabilirsin ama lütfen isimlerimizi bunun dışında tut. Hadi! Araba bekliyor. Bu arada canını da çok sıkma. Gidip Bozena’yı gör ve sevgilerimizi ilet. Törless, eve gitmiyor musun?

  Hayır profesör. Ne oluyor?

  Odaya gel. Konuşmamız gerekiyor. Ne yapıyorsun?

  Bir şey yapmayacağım. Onu geri giy. Otur. Neden soyunmaya başladın?

   – Düşündüm ki

 - Ne düşündün?

   – Diğerleri.

 - Ne diğerleri?

  Beineberg ve Reiting. Ne olmuş onlara?

  Ne yaptılar ki?

  Bana her şeyi anlatman gerekiyor. Diğerleri önceden anlatmış olsa da. Evet?

  Anlatmayacak mısın?

  Lütfen beni zorlama. Yoksa bu bana işkence etmek için özel yöntemin mi?

  Sana işkence etme niyetinde değilim. Kendi iyiliğin için bana tüm gerçeği anlatmanı istiyorum. Ama bunu anlatmaya değecek bir şey yapmadım ki! Zavallı bir korkaksın! Lütfen öyle söyleme. Ne kadar ödlek biri olduğunu görüyor musun?

  Tokada bile karşı gelmiyorsun. Eğer itaatkar biri olursam er ya da geç beni affedeceklerini söylediler. O ikisine mi?

  Herkese. Nasıl bunun sözünü verebilirler ki?

  Buna ben de karıştım. Bu durumu halledeceklerini söylediler. Bunu nasıl yapacakları konusunda daha belirgin bir şey söylediler mi?

  Hayır, sadece bu durumla ilgileneceklerini söylediler.

 - Sana ne yapıyorlar?

   – Kim?

   – Reiting. Bana çok arkadaşça davranıyor. Genelde bana Roma ve imparatorları Timurlenk ya da Korkunç Ivan hakkında hikayeler okutturuyor. Tüm o kanlı hikayeleri.

 - Sonra da onu yaptıktan sonra dövüyor.

 - Neyi yaptıktan sonra?

  Tamam, anladım. Ya Beineberg?

  O çok itici. Sence de ağzı kokmuyor mu?

  Sessiz ol. Anlat bakalım, ne yapıyor?

  Reiting’in yaptığı gibi, yalnız farklı şekilde. Bana ruhum hakkında uzun uzun vaaz veriyor. Beni oturtup, yorulunca ve sıkılıncaya kadar bir bardağa baktırttırıyor. Sonra da yere çömelip bir köpek gibi havlamam gerekiyor. Neden ki?

  Hiçbir fikrim yok. Yani sana bunları yapmalarına izin mi veriyorsun?

  Her dediklerini yapıyor musun?

  Başka ne yapabilirim ki?

  Yeniden iyi biri olup huzur içinde yaşamak istiyorum. Daha öncesi olanlar umurunda değil mi yani?

  Bu konuda elimden bir şey gelmiyor. Beni iyi dinle. Nasıl hırsızlık yapabiliyorsun?

  Paraya gerçekten ihtiyacım vardı. Reiting’e borcum vardı ve bana ödemem için ek zaman vermiyordu. Zaten kimse borç para

 - Hayır, onu demek istemedim. Sadece bunu nasıl yapabildin?

  Nasıl hissediyorsun?

  İçinden neler geçiyordu?

  Hiçbir şey geçmiyordu. Bir şey hissetmiyordum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece oldu işte. Ya Reiting ile ilk sefer?

  Reddedemeyecek kadar korkakça davrandığın o utanç verici hizmet. İçinin parçalandığını hissetmedin mi?

  Tarifi imkansız bir şok anlatılamayacak bir değişim vücudunu sarmadı mı?

  Seni hiç anlamıyorum. Üzerine tükürdüklerinde seni inletip tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun! İçinde neler oluyor peki?

  O anki görüntün seni paramparça etmiyor mu?

  Etmiyor mu?

  Bana acı çektiriyorsun. Ne istediğini bilmiyorum. Açıklanacak bir şey yok. Her şey bir anda olup bitiyor. Sonrasında da bir şey olmuyor. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın. Hey, Macar oğlan. Sternberg’in harika bir kuzeni var. Selam Törless. Bozena nasıl?

  Gitmedim ki. Seni içeri almadı mı?

  Yarım krona bu solucanı yutarım. Yap hadi. Şu çocuğun soğukkanlılığı. Gerçekten temize çıktığını falan mı düşünüyor?

  Basini hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bize itaat etmeye çok alıştı. Artık hiç takmıyor bile. Biz hizmetçi gibi gittikçe arkadaş canlısı ve diri oluyor. İşleri bir adım ileri götürmenin vakti geldi. Bana katılıyor musun?

  Aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Onu daha da küçük düşürmemiz gerekiyor. Ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımız da başka bir konu. Ama aklımda birkaç şey var. Mesela, onu yatağa bağlayıp kırbaçlayabiliriz. Sonra da ona şükran ilahileri söyletiriz. Onun şarkıyı söylerkenki ifadesi o korkuyla örülmüş notaları dinlemek ilginç olabilir. Ama onun için öncelikli olarak düşündüğüm başka bir şey var. Reiting, eğer bir şeyi derinlemesine kavrayamayacak kadar aptalsan gidebilirsin. Sanal sayılar hakkındaki konuşmamızı anımsıyor musun?

  Mantıksal yetersizliğin üstesinden gelmek için bir yol bulmamız gerekiyordu. Boşlukları ve kusurlarına rağmen mantığı bir arada tutan bu güç  Buna ruh diyorum. Basini’yi hipnotize edip içindeki bu ruhu ayartmak istiyorum. Değersiz ahlakın yüzünden ruhunla olan bağlantını kaybetmişsin. Onu yeniden bulmak üzeresin. Eğer talimatlarımı harfiyen yerine getirirsen hiç canın yanmaz. Ama en ufak bir itirazınla tepemin tasını artırırsan seni vururum. Şu sarkacı al. Elini sabit tut. Anahtarı dikkatli bir şekilde incele ve onun daireler çizdiğini hayal et. Sadece anahtara bak. Anahtara konsantre ol. Daireler çizdiğini hayal et. Onu durdurmaya çalışıyorsun ama başaramıyorsun. Anahtar, senden bir yardım almaksızın gittikçe daha hızlı bir şekilde dönüyor. Yalnızca benim irademle. Senin üzerindeki etkimin ne kadar güçlü olduğunu gördün mü?

  Şimdi otur. Dediklerimi aynen yap. Kafandaki tüm o düşünceleri boşalt. Şu zayıf ışığa bak ve gözlerini kırpma. Gözlerini açabildiğin kadar aç. Başka hiçbir şey düşünme. Tüm dikkatini içinde topla. Kolların gittikçe ağırlaşıyor. Bacakların gittikçe ağırlaşıyor. Tüm vücudun gittikçe ağırlaşıyor. Göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor. Kurşun kadar ağır. Bakışların gittikçe sönükleşiyor. Gözlerin sulanıyor. Düşüncelerin yavaşlıyor. Gittikçe daha da yavaşlıyor. Tüm düşünce ve duygularından uzakta olan ve sadece kendi iç dünyanı hissettiğin noktayı bulana kadar içine bakmaya devam et. Artık tamamen hissizleştin. Artık vücudun hiçbir acıyı hissetmiyor. Gördün mü?

  Trans halinde. Ruhun, yeni vücudunu bulmak için gitti. Artık doğanın kanunları ile bağlı değil  Dünyevi bir bedene mahkum halde durmuyor. Mumu takip et. Yavaşça. Biraz daha. Aklın hiçbir harekette bulunmuyorken kasların da kendini bırakacak. Bomboş vücudun boşlukta süzülebilir. Öne doğru uzan. Biraz daha. Birazcık daha. Kahretsin! Domuz! Sadece numara yapıyordun! Bekle hele! Şimdi sana gösteririm! Bırak beni! Bırak beni! Sizi ele vereceğim! Ağzını kapatın. Törless, her şeyi itiraf etmek istiyorum! Törless, yardım et! Gitme! Yardım edin! Törless, bana yardım etmek zorundasın. Dayanacak gücüm kalmadı. Bana öldüresiye işkence edecekler! Sana yardımcı olamam. Bir süre önce bana oldukça iyi davranmıştın. Ondan hiç söz etme. O kişi ben değildim. Artık dayanamıyorum! Acı çektiğini hissediyor ve bundan kaçmak istiyorsun, değil mi?

  Ne halin varsa gör. Bana ne yaptıklarına bak! Burada neler oluyor?

  Gizli gizli Basini ile mi buluşuyorsun?

  Onu korumamı istedi.

 - Doğru insanı seçmiş!

 - Ben de bunu yapabilirim. Tüm bu şeyler canımı sıkmaya başladı. Gizli yandaşlar edinmeyi gösteririz sana. Koruyucu meleğin Törless seninle de dalgasını geçecek. Hayır Reiting, öyle bir şey yapmayacağım.

 - Öyle mi yani?

   – Evet, öyle. Daha öncesi bir şey arıyordum. Önsezi, öyle mi?

  Evet. Şu an ise tek gördüğüm gaddarlık. Basini’yi pislik yerken görmen gerekir. Gerçekten çok hoşuna giderdi.

 - İlgilenmiyorum.

 - Ama eskiden ilgilenirdin. Çünkü Basini’nin durumu benim için tam bir gizemdi.

 - Peki ya şimdi?

   – Hiçbir gizemi kalmadı. Olan bir şekilde oluyor. Her şey mümkün yani. Kötü ya da iyi bir dünya yok. İkisi de aynı dünyada varlığını sürdürüyor. Tüm gerçek bu.

 - Harika bir keşif!

 - Geç dalganı bakalım! Duygusuz ve iğrenç hayvanlarsınız! Diline hakim ol! Pis, düşüncesiz ve iğrençsiniz! Senin, bize Basini’nin önünde kötü söz söylemeni yasaklıyorum! Yasaklıyor musun?

  Seninle Basini için kavga edeceğimi mi sanıyorsun?

  Bizim hakkımızda kötü şeyler söylediğini duydum hem de Basini’nin önünde. Attığın bu yanlış adımı bu seferlik affediyoruz. Yarın gece odaya gel. Basini’yi cezalandıracak ve onu sınıfa teslim edeceğiz.

 - İstediğinizi yapın.

 - Sen de orada olacaksın. Hayır.

 - Nedenmiş o?

  – Hayır işte. Sebebini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Basini ile nasıl ilgilendiğini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Sizden fazla değil. Bu kadar yeter. Eğer yarın gelmezsen, herkese Basini’nin yardakçısı olduğunu anlatırız. Anladın mı?

  Basini, seni sınıfa teslim edecekler. Seni pestile çevirmeden yarın bunu müdüre bildir. Senin için bir mektubumuz var. Hoş bir sürpriz. Bay Anselm von Basini’ye. Prens Eugen Yatılı Okulu. Bayan Agatha von Basini’den. Anasının kuzusu. Oku şunu. “Sevgili oğlum.” Zavallı şey. “Bildiğin gibi, bir dul olarak aldığım o azıcık parayla

 -” Bir sevgiliye gücüm yetmiyor! “Sana ancak çok azını verebiliyorum.” Verin şu mektubu! Kesin şunu! Bırakın geçeyim! Bu delilik!

 - Onu korumak mı istiyorsun?

  – Bırakın geçeyim! Onun yaptığı iğrençliğe sen de katıldın mı?

  Sen de onun aşıklarından biri misin?

  Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Hayır! Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Dayanamıyorum! Kesin şunu!

 - Asın onu!

 - Halkalara! Gidelim! Neler oluyor?

  Açın şunu! Daha aşağı salın! Evet, daha aşağı. Açın şunu! Açın şunu! Tanrım, bu Basini! Bu tamamen insanlık dışı. Bu inanılmaz. Kapı bu. Gayet basit. Öğretmenlere, Basini’yi acıdığımız için bildirmediğimizi anlatırız. Ona yardımcı olmak için gösterdiğimiz tüm çabaları tiye aldı. Evet, hepimiz bunu doğrulayabiliriz. Yola gelmez ve inatçının tekiydi. Borcunun günden güne çığ gibi büyüdüğünü söyleyeceğiz. Zaten bunları asla ödeyemeyecek bir durumda. Cömertliğimizi utanmadan sömürdü ve iyi niyetli tavsiyelerimizi dikkate almayı reddetti. Bir hata yaptığımızı kabul ederiz. Ama Basini yüz kızartıcı davranışlarıyla bizi tahrik etti. Onu iyileştirme yolundaki tüm iyi niyetli çabalarımızı hor gördü. Onu şikayet etmedik çünkü ona acıdık. Pekâla. Törless’in ansızın kaçmasının bir nedeni yok mu yani?

  Son günlerde oldukça gergin olduğunu fark etmiştim. Ahlaki yönden gösterdiği olağandışı duyarlılığı kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olabilir keza tüm bu olanları başından beri bilmesine rağmen hemen size bildirmedi. Planların neler?

  Sadece bir kaç günlüğüne okula döneceğim. Öğretmenler kaçtığın için seni cezalandırmayacak mı?

  Umurumda değil. Okulla işim bitti. Ailemden, beri eve geri götürmelerini isteyeceğim.

 - Kaç para?

   – 3 groschen.

 - Teşekkür ederim.

 - Rica ederim. Benimle gel. İnanılmaz.

Böyle ani bir şekilde okuldan kaçmanın altında yatan nedenleri bize anlatır mısın Törless?

  Zaten olan şeyleri biliyoruz Basini’nin suçunu gizli tutmak için seni dürten şeyleri anlat. Bir şey bilmiyorum efendim. Olanları ilk duyduğumda oldukça korkunç duruyordu. Diğer taraftan, kendi kendime onu size bildirmem gerektiğini söylüyordum. Öyle de yapmalıydın. Bir yandan ceza ile de pek ilgilenmiyordum. Duruma tamamen başka bir bakış açısından bakıyordum. Her seferinde başımın dönmesine engel

 - Kendini daha açık bir şekilde ifade etmen gerekiyor

Törless. Örneğin, sanal sayılar

 - Bu belirsiz referansa ışık tutmama müsaade edin. Genç Törless yanıma gelip eğitimsiz beyinlerin anlamakta güçlük çekebileceği sanal sayıların da dâhil olduğu matematiğin bazı temel prensiplerini sormaya gelmişti. Evet, ben de bu konunun derinliklerine sadece mantık ile ulaşılamayacak gibi göründüğünü söyledim. Başka bir kesinliğe, daha derin bir kesinliğe ihtiyaç duyduğumuzu söyledim. Basini meselesinde de aynı şekilde düşünüyordum. Yani bilimden uzaklaştığını ve konuya ahlaki hatta ilahi yönlerden yaklaştığını mı söylüyorsun?

  Törless, rahibin söylediği doğru mu?

  Etrafında olan şeyler için  – ki söylediklerinden bu anlaşılıyor -  dini bir temel arama eğilimin mi var?

  Hayır, öyle bir şey de değil. Tanrı aşkına, o zaman olanları basit kelimelerle anlat!

Burada psikolojik tartışmalara giremeyiz!

 Düşündüğünüzün o olmaması durumuna elimden bir şey gelmiyor. Belki de kendimi daha anlaşılır bir şekilde anlatmak için yeteri kadar şey öğrenmedim ama bunu açıklamaya çalışacağım. Basini de diğerleri gibi bir öğrenciydi. Oldukça normal bir insandı. Sonra aniden tökezledi. Bu şeyleri, yani aşağılama ve kepazelik gibi şeyleri daha önceden düşünmüştüm ama hiç tecrübe etmemiştim. Ama bu Basini’nin başına geldi. İnsanların, kesin olarak iyi veya kötü olarak yaratılmadığının mümkün olduğunu kabul etmek durumundaydım. Hepimiz durmaksızın değişip duruyoruz. Davranışlarımızın tesiri ile varlığımızı sürdürmekteyiz. Ama kendimizin işkenceci ya da kurbanlık koyun olması gibi bir değişime müsaade edersek her şey mümkün olur. Sonrasındaysa en korkunç şeyler bile oldukça mümkün olabilir. Kötülük ve iyilik arasında bir sınır yok ve ikisi de fark edilmeden birbirine karışır. Bu durumda da oldukça normal insanlar berbat şeyler yapabilir. Burada sorulması gereken soruysa, bunun nasıl mümkün olduğudur. Bu durumu gözlemleyebilmek için gerçekleşen olayları size bildirmedim. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyordum. Bir insan kendini küçük düşürdüğünde ya da aniden zalim birine dönüşürse ne olur?

  Bunun dünyanın sonu anlamına geldiğini düşünürdüm. Şimdi daha farklı düşünüyorum. Çok korkunç ve uzaktan bakınca çok anlaşılmaz görünen şeyler bile gerçekten oluyor. Sessizcene ve doğal bir şekilde. Bu sebeple, insanın devamlı bir şekilde tetikte olması gerekiyor. İşte öğrendiklerim bunlar.

Bu genç adam duygusal bir sapkınlığın etkisi altında ve bu okul da onun için uygun bir yer değil. Zihinsel beslenmesi, bizim burada yapabileceğimizden çok daha dikkatli bir şekilde takip edilmeli.

Bu sebeple babasına bir mektup göndereceğim.

Oldukça garip biri. Öyle mi düşünüyorsunuz?

  Neyin var Thomas?

  Bir şey yok anne. Sadece bir şey düşünüyordum.

 

LİAR LİAR / Yalancı Yalancı (1997)


Yönetmen: Tom Shadyac           

Ülke: ABD

Tür: Komedi, Aile

Vizyon Tarihi: 16 Mayıs 1997 (Türkiye)

Süre: 86 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: John Debney    

Oyuncular    Jim Carrey, Maura Tierney,    Justin Cooper ,   Cary Elwes,    Anne Haney

Özet

Fletcher Reede (Jim Carrey) Başarılı bir şirket avukatıdır. Fakat ailesine ve oğluna sürekli yalan söylemektedir. Oğlu, doğum gününde babasının bir günlüğüne yalan söyleyememesini dilemiştir. Marifet yalan söylemek değil, inandırmak…!

Hayatı yalanlar üstüne kurulu bir adam, gün gelir artık hiç yalan söyleyemez.

Sonrasında ne olur?

Tüm işleri alt üst olur ve komedi başlar.. İlginç senaryo Jim Carrey nin üstün performansıyla keyifli bir hal alıyor ve bizlere de keyifle izlemek kalıyor

Filmden

Bugün konuşacağımız konu, ebeveynlerimizin  mesleği! Benim annem doktor. Benim babam tır şoförü. Benim annem öğretmen. Peki ya baban?
 Babam  O bir yalancı.
Yalancı mı?
 Bunu demek istemediğinden eminim.
Takım elbise giyiyor ve mahkemeye gidip yargıçla konuşuyor.
Anlıyorum. Avukat demek istiyorsun.

**

Fred, olabilecek en zor davayı temsil etmen senin vazifen. Olabilecek en zor dava doğrularım ile bağdaşıyorsa.

Gerçeğe yargıç mı karar versin istiyorsun?

 Bunun için maaş alıyorlar. Sen de kazanmak için maaş alıyorsun. Duruşmaya çıkmamda ısrar edersen Bayan Cole’u agresif ve ahlak ilkelerine uygun olarak temsil ederim.

Ancak Miranda, yalan söylemem.

O zaman söyleyecek birini bulmamız gerekecek.

**

Bu şirkette ortaklığa terfi etmem için daha kaç tane kıç öpmem gerekecek?

**

Söz verdi. Biliyorum, ama seni yarın görmeye geleceğine söz verdi. Seni yarın okuldan alacak.

Tamam mı?

 Hadi öyleyse. Bir dilek tut.

Sadece bir günlüğüne babamın   yalan söyleyememesini diliyorum.

**

- Davanın ertelenmesini talep ediyorum! Bu dava zaten birkaç kez ertelenmişti Bay Reede. Bunun farkındayım, ama gerçekten ertelenmesini istiyorum. Geçerli bir neden duymak istiyorum avukat bey. Problem nedir?

 Yalan söyleyemiyorum!

Övgüye değer, ama geçerli bir açıklama bekliyorum. Var mı, yok mu?

 - Yok.

- Erteleme talebi reddedildi. Davada uzlaşma olasılığı var mı?

 Sanmıyorum.

**

Tek bir yalan bile söyleyemiyorum! O halde yazarım.

**

- Şimdi doğruyu söylüyorum. Benim neyim var böyle?

 Hak ettiğimi buluyorum. Ektiğimi biçiyorum.

**

Doğum günü dileğini, babasının sadece bir günlüğüne  yalan söyleyememesi için tuttu. Aman Tanrım! Buldum!

Şimdi beni dinle Max. Benim için bir şey yapmalısın. Dileğini geri almanı istiyorum.

- Yalan söyleyebilmen için mi?

 - Evet. Ancak sana değil. Bak Max  bazen yetişkinler yalan söylemek zorunda kalır. Anlatması güç, ama eğer  Güzel bir örnek vereyim. Annen sana hamileyken  18 kilo birden aldı. Ne bulduysa yedi. Baban endişeliydi. O “nasıl görünüyorum?” diye sordu  ben de “Tatlım, harika görünüyorsun. Çok güzelsin. Parlıyorsun” dedim. Bir inek gibi göründüğünü söyleseydim, onu çok üzmüş olurdum. Öğretmenim gerçek güzellik içimizdedir diyor. Bunu sadece çirkin insanlar söyler. Max, yetişkinlerin dünyasında yalan söylemeyen kimse ayakta kalamaz. Davamı kaybedebilirim, terfi edemem, hatta işimi bile kaybedebilirim. Yardımın gerekiyor Max. Tamam mı?

 Tamam.

Dün gece yaptığın gibi dilek tut  ama bu sefer tam tersini dile.

Diledim.

Mükemmel! Şimdi küçük bir deneme yapmalıyım.

- İşe yaradı mı?

 - Umduğum gibi olmadı. Tersini diledin mi?

 - Yalnız

 - Ne?

 Yalnız ne?

 Dün dilek tutarken, bunu çok istemiştim. Şimdiki dileği ise sırf sen istiyorsun diye tuttum. Tamam. Bir daha dene. Ve bu sefer gerçekten iste.

- Bunu yapamam!

- Neden?

 - Çünkü yalan söylemeni istemiyorum.

- Bunu açıklamıştım. Yalan söylemeliyim. Herkes söylüyor. Annen söylüyor. Harika insan Jerry bile söylüyor.

Ama sen kendimi kötü hissetmeme neden olan tek kişisin.

**

Yapamıyorum. Cevabın yalan olduğunu bilirsem soruyu soramıyorum.

**

Bu doğruculuk işi çok hoşuma gitti.

**

Yalan söyleyemez. Bir dilek tuttum ve bugün babamın söylediği her şey doğru olmak zorunda.

Max. Saat 20.45. Sen dileğini saat 20.15′te tutmuştun. Son yarım saattir yalan söyleyebilirdim.

- Öyleyse doğru değil

- Hayır, doğruyu söylüyordum! Sana dürüst davranmak istedim. Sana hep dürüst davranacağım.

**

THE MOTHMAN PROPHECİES/ Gecenin Nefesi (2002) [Güve Adam Kehanetleri]


Önceden köprünün çökeceğini, uçakların düşeceğini, depremlerin olacağını bilsen. Sonra da desen . Ne olur?

Kimse sana inanmayacak.
Yapabileceğin de bir şey yok.

güve adem

Yönetmen: Mark Pellington     

Ülke: ABD

Tür: Dram, Korku, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 03 Mayıs 2002 (Türkiye)

Süre: 119 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: tomandandy     

Nam-ı Diğer: Mothman | The Mothman

Oyuncular    Richard Gere, David Eigenberg, Bob Tracey, Ron Emanuel ,   Debra Messing

Özet

Saygın bir gazeteci olan John Klein eşi Mary ile birlikte yeni bir ev aldıktan sonra dönüş yolundadır. Arabayı kullanan eşi önünde anlam veremediği bir varlık görür ve kontrolü kaybeder. Ciddi şekilde yaralanan Mary birkaç gün sonra hastanede hayata veda eder. Ölmeden önce gördüğü şeyin resimlerini yapmıştır. Aradan iki yıl geçer. Eşinin ölüm acısını hala üzerinden atamayan John bir iş için şehir dışına çıkar ama kendini olması gerektiği yerden 600km uzakta bir kasabada bulur. Burada bayan polis memuru Connie Parker ile tanışan John, çevrede bazı insanların garip sesler duyduğunu ve anlam veremedikleri şeyler gördüğünü öğrenir. Böylece bu olayların eşinin ölümü ile ilgisi olduğunu düşünerek araştırmaya başlar.

YORUMLAR

Gerçeklerden uyarlanmış olması filmi daha da ilgi çekici yapıyor. Enteresan tarafı internette arattığınız zaman hala Güve Adam ile ilgili bilgilere ulaşabilmeniz. İslam dini açısından bakıldığında tam manası ile birebir tutmasa da bazı yönleri “Hızır” ile benzerlikler göstermekte.

Filmden

Bir gün arabanla yolda gidiyorsun ve koca evren seni işaret ederek. ”Demek mutlu çift buradaymış ben de sizi arıyordum. …ben de sizi arıyordum.” diyor. Sonra herşey mahvoluyor.

**

En kötü seçim kampanyalarından biriydi. Sanki dürüst olurlarsa oy alamayacak gibi davranıyorlardı. Bana kalırsa partiler sadece birbirlerini kötülüyorlar. Şahsi korku ve heyecanlarını ülkeye yayıyorlar. İnsanlar bunu istemiyor. Seçmenler bu durumdan hiç memnun değiller. Bir dahaki sefere her ikisinin de hiç şansı kalmayacak. 2004 demokratlar için kötü bir yıl olacak gibi görünüyor.

**

Ben de öyle bir hayal gördüm.  Geceydi ve bir okyanusun ortasındaydım. Yüzmeye çalışıyordum fakat çok üşüyordum. Ve tutunabileceğim bir şey arıyordum. Etrafımda paketler vardı. Hediye paketi yapılmışlardı. Tutunmaya çalışıyordum ama onlar elimden kaçıyorlardı. Sonra bir taş gibi batmaya başladım. Yapabileceğim bir şey yoktu. Batıyordum. Ama güzel bir histi. Kendimi bıraktım. Ölümü kabul etmiştim ve tek görebildiğim beni saran bir karanlıktı. lşık giderek kayboluyordu. Öldüğümü biliyordum. Sonra kulağıma fısıldayan bir ses duydum. Uyan 37 numara. Uyan 37 numara. Ve uyandım. Bunun anlamı nedir?

**

Bir şey oldu. Parlak bir ışık. Şimşek. Bir şey etrafımı sardı. Herşey sıcak gibiydi. Bir şey bana yaklaştı. Nefesim kesildi. İnsana benziyordu. Ama bir terslik vardı. Sonra 2 gece önce duyduğum sesle aynı sesi duydum. Bana ”Korkma” dedi. ”Adım lndrid Cold.” dedi. Sonra ”Bu büyüklükte bir yerde, Ekvator’da… ”300… 300 ölecek. ”Beni bekle. Döneceğim ve yine görüşeceğiz” dedi. Hepsi bu.

**

Bildiğin bir şeyi neden soruyorsun John?

 Karıma ne oldu?

 Oradaydın. Mary Klein bakarak görmedi. Yakında sen de göreceksin.

**

. Alexander Leek

 - Sen de kimsin?

 - John Klein. Geçen hafta aramıştım.

 - Bunun ne olduğunu biliyor musun?

 - Uzak dur. Bak, ne olduğunu bilmeliyim. Söyle bana. Onu nerede gördün?

 Point Pleasant, BatıVirginia. Bana yardım edebilirsin. Beni takip et. Gececil Kelebek.Eski kültürlerde, güvesi bir tür medyumu temsil eder. Ya da cehennem gibi bir yerde sonsuza kadar mahsur kalmış bir ruhu. Güve adam. Basit bir tercümeyle Ukraynalılar öyle diyor. Nükleer patlama da dahil yüzlerce kehanette bulunmuş. 1969′da Galveeston’da, hortumdan önce görmüşler. Ama görmek inanmak değildir. Bu şeylerin gerçek olduğuna dair şimdiye kadar bir delil ortaya konulamadı. Tamam, şimdi bunlar gerçek değil.

Öyle mi?

 Gerçek. Etrafımızda gözle görünmeyen bir sürü şey vardır. Bilirsin, elektrik, mikrodalga, kızıl ötesi ışınlar. Bunlar başından beri var olan şeyler. Mağara resimlerinden çıkıyor. Gezegenin normal hallerinden biri. Sadece elle tutulabilecek madde halinde değiller.

Pekala, bunlar neyin parçası?

 Benden açıklamamı istediğin şeyin mantıklı bir açıklaması yok.

Tanrım! Enerjiye bağlı olarak bir şey olmadan önce o enerjiyi yoğun bir şekilde görürüz.

Bir şey olmadan önce mi?

 Yani bunlar felaket mi yaratıyor?

 - Buna gerek var mı?

 - Pekala, o zaman beni uyarmaya mı çalışıyorlar?

 Amaçları insani değil. Tamam. O zaman ne istiyorlar?

 Hiçbir fikrim yok. Asıl bilmek istediğin şey neden sen?

 Evet. Onları fark ettin. Onlar da onları fark ettiğini fark etti. Çoğu insan bu kadar duyarlı değildir. Görmeleri için bir tür şeyler geçirmeleri gerekir.

 Travma gibi. Başınıza ne geldi Bay Klein?

 Geçen hafta bir arkadaşıma garip bir telefon geldi. Arayan bir ruhtu diyelim. Ve her şeyi biliyordu. Kehanette bulundu ve gerçekleşti?

 Evet. Adı lndrid Cold’muş.

Algılama meselesi John. Nasıl inanırsan öyle görünürler. Bir ses, ışık, insan, canavar. Arkadaşın Tanrı ile konuştuğunu düşünse belki de aklını kaçırırdı.

Her şeyi bilmesini nasıl açıklıyorsun?

 Hey, şuraya bak. Bir blok ötede bir kaza olsa camı silen adam muhtemelen görür. Ama bu Onun Tanrı olduğunu ya da bizden daha zeki olduğunu göstermez. Ama olduğu yerden yolun biraz daha ilerisini görebilir.

Bu enerjiler bizden daha mı gelişmiş yoksa onlar da sıradan varlıklar mı?

 Bir böcekten daha gelişmişsin. Ama bunu bir de böceğe açıklamaya çalış.

- Kaç kişi gördü?

 - 10. Belki de 20.

Dinle beni. Point Pleasant’ta korkunç bir şey olacak. Geri dönme. Uzak dur. Daha fazla bir şey söyleyemem.

Bay Leek. Oraya gitmemin bir nedeni vardı.

Beni oraya bir şey getirdi. Her ne getirdiyse ölmen için getirmiş.

Cornell’da fizik profesörüydüm… Bir yıl kadar oluyor. Bir gün sesler duymaya başladım. Sesler mesaja dönüştü. Bir süre sonra dünya dışı zeki varlıkların olacak şeyleri bana önceden bildirdiklerine kesin bir şekilde emin oldum.

- Ama bildirmiyordu değil mi?

 Elimde seslerinin kaydı var. Bir binanın çökeceğini biliyordum. Engellemek istedim ama beni kimse dinlemedi.

- Ne oldu?

 - İnsanlar öldü. Bir sürü insan öldü. Soruşturma başladı. Neredeyse tutuklanıyordum. Eşim benden ayrıldı. Çocuklarım benimle konuşmayı kesti. Akıl hastahanesinde sana dört yıl boyunca ne yapabileceklerini biliyor musun?

 Herşeyi. Mesajları tam olarak anlayamazsın. Her seferinde yanlış yorumlarsın. Az daha mahvolacaktım. En sonunda kendine basit bir soru sorarsın. Hangisi daha önemli?

 İspat etmek mi?
 Yoksa yaşamak mı?

 İnan bana, yıllar önce vazgeçtim ve bir daha arkama bakmadım.

Bilmek istemedin mi?

 Bilip ne yapacağım?

**

- Alo?

 - Selam. Benim.

- Connie?

 - Evet. Biraz sohbet ederiz diye düşündüm. John?

 - Üzgünüm Connie. Seni sonra arayabilir miyim?

 - Hayır olmaz.

- Biletini aldım.

- Ne?

 Columbus üzerinden aktarmalı saat 1.45′de. Aktarmasız olarak aradım ama bulamadım. – Hemen çıkarsan yetişebilirsin.

- Yapamam. Gelemem.

Yarın Noel John. Yalnız kalmamalısın.

Gelemem.

Gelebilirsin. Biliyorsun, burada otururken düşünmeden edemedim. Bu gerçek değil.

Bunu durdurabilirim. Durdurabileceğimi biliyorum.

Hiç kimse durduramaz John. Beni dinle. Uçaklar düşecek. Depremler olacak. Ses sana ne derse desin tanıdığın ve sevdiğin insanlar ölecek. Yapabileceğin bir şey yok.

Kapatmam gerekiyor. O bana Onun arayacağını söyledi.

Mary arayacak. Yalan söylüyor John.

Arayanın sesi O’na benzeyebilir.

Ama O olmayacak. Ölünce ne olduğunu bilmiyorum ama ne olursa olsun Mary lndrid Cold’un yakınlarında değil.

Ya gerçekten O ise?

 O öldü John. Asıl önemli olan O’nu nasıl hatırlamak istediğin.

- Onu çok özlüyorum.

- Çok özlediğini elbette biliyorum. Fakat John, dinle. Onu özleyebilirsin ama inan burada daha kolay olacak. Daha kolay olur çünkü orada tek başınasın. Ve inan bana bunun başka yolu yok. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Ben seni anlarım. Burada yemeği 6′da yiyeceğiz. Hediyeleri 8′de açacağız. Ve seni de görmek istiyoruz. Tamam mı?

 Görüşürüz John.

**

- Çok kötü. Ama daha da kötü olabilirdi.

 - Arama bitti mi?

 - 36. Tahminen 36 kişi ölmüş. Tanrım. 36. 36 mı?

 Uyan 37 numara. Uyan.

Silver Bridge Köprüsünün neden çöktüğü asla belirlenemedi. Dünyada çeşitli yerlerde görünse de Monthman Point Pleasant’da bir daha görünmedi

****

MOTHMAN (Güve Adam)

Gri renkli, büyük katlanan kanatlı 1.8-2 metre boylarında, iki kuvvetli insan bacağı olan yaratık, yaklaşan arabaya alev gibi yanan kırmızı gözleriyle bakıyordu. Gözleri, vücudunun üst bölümüne yerleştirilmiş gibiydi çünkü kafası yoktu. Ya da en azından görülebilir bir kafası yoktu. 15 Kasım 1966′da 11.30 civarında Batı Virginia’daki Point Pleasant yakınındaki kullanılmayan savaş zamanından kalma patlayıcı fabrikasının önünden arabayla giderken Roger Scarberry, karısı ve iki arkadaşına doğru bu ürkütücü insan benzeri yaratık yürümekteydi.

Saatte 160 km hızla oradan uzaklaşırken yaratık uçarak ve ürkütücü tiz çığlıklar atarak otomobili takip etti ve bu arada kanatlarını çırpmasına gerek bile kalmadı. Buna karşın Point Pleasant’a yaklaştıklarında gözden kayboldu. Mason ilçesine vardıklarında olayı polise bildirdiler. Polis onlarla fabrikaya gitti ancak herhangi bir iz bulamadılar.

Bu Point Pleasant’ta bir yaratıkla karşılaşma vakalarının ilki değildi.1961′de Ohio Nehri boyunca uzanan 2 numaralı yolda ilerleyen bir şoför ve sürücüsü buna benzer bir yaratık görmüşlerdi. Otomobil yaklaşırken yolun ortasında duran yaratık aniden kanatlarını açmış ve 3 metre yükselmişti.

Yine de Güve Adam adı verilen bu tuhaf yaratığa basının ilgisi Scarberry vakasıyla başlamıştır. Sonraki 13 ay boyunca 100′den fazla görgü tanığı Point Pleasant yakınlarında bu yaratığı gördü. Tarifleri Scarberry’ninkiyle örtüşmekteydi. Buna karşın 1967′nin sonlarında Güve Adam geldiği gibi birdenbire yok oldu ve bir daha onu gören olmadı.

Güve Adam’a dair en kapsamlı kitap, 1975 yılında basılmış olan John Keel’in klasik kitabı The Mothman Prophecies’dir.Kitap, bu korkutucu uçan yaratığın görüldüğü dönemlerde Point Pleasant’ta başka rahatsız edici olayların da hüküm sürdüğünü anlatmaktadır. Kayıtlarda, UFO raporları, korkunç hayvan sakatlama olayları, bazı evlere kötü ve koyu renk giysili anonim memurların asap bozucu ziyaretleri (başlı başına gizemli bir fenomen) yer almaktadır. Keel ve daha birçok araştırmacı, Güve Adam’ın alışılmamış, uzay ya da zamandaki başka bir boyutta dünyaya gelmiş bir varlık olabileceğini öne sürmüşlerdir.

Daha tutucu açıklamalardan biri de, Batı Virginia Üniversitesi’nden Dr. Robert Smith’e aittir. Smith, Güve Adam’ın aslında Kumlutepe turnası Grus Canadensis adı verilen çok uzun boylu, gri tüylü bir kuş türüne ait olabileceğini öne sürmüştür. Ancak, bu uzun boyunlu kuş, boynu olmadığı söylenen Güve Adam’la pek bir benzerlik göstermemektedir.

Araştırmacı Mark Tall’un 1988′de Thunderbirds! The Living Legend of Giant Birds kitabında anlattıkları, açıklamaların arasında en ilginç olanıdır. Hall, kuzey batı Pasifik’te, Missouri’deki Ozark Dağları ve Pennsylvania’daki Allegheny Platosu’nda, Amerikan yerlileri ve buraya yerleşen ilk Batılıların, dev baykuş türlerinin varlığına inandıklarına ve bunlara büyük baykuş adını verdiklerine işaret etmiştir. Bilim bu baykuş türünü tanımasa da, bahsedilen bu kuş Güve Adam’la benzerlik taşıyabilir. Birçok hayvanın aksine baykuşların gözleri parladığında kırmızı renkli gibi gözükmektedir.

Bazı fiziksel deliller bulunana dek, dev baykuşlar da Güve Adam gibi zoolojik çevreler tarafından kabul görmeyecektir.

Kaynak: Dünyanın Gizemleri

http://www.gribilge.com/mothman-nedir/

KAİJİ: THE ULTİMATE GAMBLER/ Kaiji: Jinsei gyakuten gêmu (2009) KAIJI: EN BÜYÜK KUMARBAZ


“Kumar oynuyorsan, kendine güvenme ve  ayak takımını küçük görme”

Yönetmen: Tôya Satô  

Ülke: Japonya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 10 Ekim 2009 (Japonya)

Süre: 130 dakika

Dil: Japonca

Müzik: Yûgo Kanno       

Oyuncular    Tatsuya Fujiwara ,   Ken’ichi Matsuyama,    Teruyuki Kagawa, Tarô Yamamoto, Yuriko Yoshitaka

Özet

Kaiji Ito amaçsız, derbeder ve parasız bir hayat yaşarken, kefil olduğu bir arkadaşı yüzünden yüklü bir borcun altına girdiğini öğrenir. Tek çaresi, alacaklıların önerisine uyup kumarhane gemisine binmesi olacaktır. Ancak gemideki oyunlar sıradan kumarhanelerde oynananlara göre hayli farklıdır..

Filmden

Mutlak güç neyle elde edilir?

 Dünyadaki gerçek gücün tanımı.

Kim söyleyebilir?

 - Ordu gücü. – Zeka. Borsa hakimiyeti.

Hayır Para.

Paradır.

Para mı?

Asıl soru, o paranın nasıl kullanıldığı. Cevabı çok açık, sizi ahmaklar! Nükleer sığınak mı?

 Gerçek güç, bir nükleer sığınak inşa etmek için yeterli mali güçtür. Etkileyici,  Ancak benim bahsettiğim sadece yeraltındaki bir çukur değil bir krallık! Koca bir yeraltı krallığı. Kralın emri krallık inşa edilmesidir! Daha da önemlisi inşaat için işçi konusunda endişe etmenize gerek yok. Bu ülke, masum umutları olan delikanlılarla kaynıyor.

**

Rüyalarınızı keşfetmenize yardım edelim.  Gerçek bir ortak için Teiai’ı seçin. Çünkü gelecek sizin.

**

Kahrolası Mercedes! Nasılmış bakalım! Böyle arabaları kullananlar yalnızca vergi kaçakçıları ve rüşvet alan pislikler!

**

Lütfen  Bay Ito Kaiji, değil mi?

 Furuhata eski bir part-time elemanıydı. Ama onu bir süredir hiç görmedim. O bizden borç para aldı ve ortalıktan kayboldu. Bu kontratı imzaladığını hatırlıyor musun?

  Borç miktarı: 300,000 yen. Kefil: Ito Kaiji.

Sanırım 2 yıl önceydi

Ya da imzalamış mıydım acaba?

 Maalesef, borçlu yok olduğuna göre bu kontratın kefili olarak sen ödemek zorundasın. 300,000 yen’im yok ki. Kiramı anca ödüyorum zaten  Hayır, 2.02 milyon borcun var.

- 2 milyon mu?

 - Faiz. Ama 300,000′den mi?

 Katlanan faiz, bak. Karşılayabilecek misin?

 Eğer ayda 60,000 ödersen, 11 yılda

Dalga geçiyor olmalısınız. Bunu ödeyemem ben. Ama, ama ödemek zorunda olamam  “Ama, ama ” Ne diyorsun lan sen?

 Çocuk musun sen hala?

 Senin küçük bahanelerini duymak istemiyorum. Senin durumun umrumda bile değil!

Ödeyecek misin, ödemeyecek misin?

 Arabanın hasar masrafını da.

Özür dilerim. Ama ben o kadar parayı ödeyemem.

 4 saat içinde yola çıkacak bir gemi var. Katılımcılar arıyorlar. Şanslıysan borcun bir günde silinebilir. Borç  [Gemiye Biniş Kontratı] –  silinecek mi?

 Senin gibi beş parasız insanlarla kumar oynanacak bir gecelik deniz gezisi. Oyunu kazan, ve borcun silinsin. Geminin adı, Espoir. Fransızcada “umut” demek. Ito Kaiji. Neden bir denemiyorsun?

 Ama ne tür bir oyun?

 Kim bilir. Ama hayatın şimdi değersiz, öyle değil mi?

 Sen ardı ardına bahaneler uyduran ucuz bir dairesi ve işi olan tüm yaşamın boyunca uyurgezerlik eden tembel bir serserisin ve artık 30′una dayandın. Hiçbir şey başaramadın. Kimse, seni sevmiyor. Dur bir dakika  Ve yakında öleceksin. Kesin şunu.

Elimden geleni yapıyorum.

Bu şekilde bitmeyecek. Bir gün ben hayatımı

Bu asla olmayacak. Bahse girmek ister misin?

 Hayatın hiç değişmeyecek. Eminim sen de çoktan biliyorsundur. Ah, zavallı şey. Ağlama. Dedim ya, sana hayatını değiştirmek için son bir şans verebilirim.

Hayatımı değiştirmek mi?

 Evet, hayatını değiştirmek.

Hayatımı değiştirmek mi?

  Geminin adı, Espoir.  Fransızcada  “Umut”

**

KAIJI: EN BÜYÜK KUMARBAZ

**

“Yaratıcı Deniz Gezisi”nin 23. yıldönümüne hoşgeldiniz. Bu gezinin amacı, genç erkeklerin kurtuluşudur. Lütfen sahnede toplanın. İyi akşamlar. Ben, büyük kumarınızın mihmandarı, Tonegawa’yım. Başlamadan önce bu oyuna katılabilmek için bu yıldızlardan tanesi bir milyondan üç tane almalısınız.

Bir milyon mu?

 Hepiniz, söylemeye gerek yok, beş parasız olduğunuzdan bu miktarı sizlere ödünç vereceğiz. Ödünç mü?

 Üç milyon yen dakikada %1 faizli olarak ödünç verilecektir.

Bu saçmalık. Bizden para tırtıklamaya mı çalışıyorsunuz?

 Kim dakikada %1 faiz yapar ki?

 Bu lanet olası faizi boş verin, gitsin!

Kural buysa, biz de gideriz!

Buyrun. Sizi durdurmayacağız. Ancak, kazanırsanız, yalnızca borcunuz silinmekle kalmayacak her bir yıldızı 1 milyon yen vererek sizden geri alacağız. Hepinizin yüklü miktardaki borçlarını dikkate alırsak bu oldukça cömert bir teklif. O halde kuralları açıklayayım. Ama yalnızca bir seferlik. Lütfen dikkatli dinleyin. Öncelikle yıldızları göğsünüze takın ve zarfı açın. Eminim hepiniz bu oyuna aşinasınızdır.

Taş Kağıt Makas. Oyunun bu versiyonunda hepiniz, arkanızdaki kutuların yanında yüz yüze duracaksınız. Karşılaşmaya karar verdikten sonra makas diyecek sonra taş diyecek ve sonra da kağıt derken kartınızı atacaksınız. Eğer kartlardan biri kazanıyorsa galip taraf, mağlup tarafın bir yıldızını alır ve kendi üzerine takar. Beraberliklerde yıldız alışverişi olmaz. Kullanılmış kartlarınızı deliklere atacaksınız. Rakibinizi özgürce seçecek ve yıldız kazanmak için Taş Kağıt Makas oyunu oynayacaksınız. Bu kadar basit. Süre limiti 30 dakika.

30 dakika mı?

 O kadarcık mı?

 O halde bu oyunda kazanmanızı sağlayacak olan nedir?

 Yöntem önemli değil 12 kartınızın hepsini kullanırsanız ve en azından 3 yıldızınız kalmışsa, kazanırsınız. Açıklamalar tamamlanmıştır. Peki ya kaybedersek?

 Kaybedersek, ne olacak bize?

 Önceden de dediğim gibi, yalnızca bir kez açıklarım. Dalga mı geçiyorsun?

 Affedersiniz, ama soru almıyorum. Bizim kaderimiz söz konusu.

Cevap versene! Bilmeye hakkımız var! Doğru, doğru! Doğru, doğru!

Gebermek mi istersiniz, aşağılık pislikler?

 Her zaman cevap alıyor musunuz?

 Hepiniz bencil küçük veletler gibi her şeyin size verilmesini bekliyorsunuz. Utanmadan saf saf soruyorsunuz! Büyüyün artık! Dünya, sizin anneniz değil! Orada başarısız oldunuz ve buraya ayak takımı olarak geldiniz. Ayak takımları hiçbir hakka sahip değillerdir. Ne burada, ne de orada. Bu saçmalık. Bu hale gelmenizin sorumlusu, sizden başkası değil. Şimdi yapmak zorunda olduğunuz sadece kazanmak. Kazanmaktır! Yalnızca kazanmayı ümit etmek yetmez, kazanmak zorundasınız. Kazanmadan yaşamak diye bir seçenek yok. Bu, ezikler için bir it dalaşı. Burada kaybederseniz, size artık yardım edemem. Sahiden de yardım edemem, gerçi umrumda bile değil. Kazanmak, her şeydir. Kaybederseniz, bitersiniz.

**

Baylar, karşınızda “Brave Men Road.”

Bu ne böyle?

 Özgürlüğe giden yolunuz. Bunu geçin, 10 milyon’u ve özgürlüğünüzü kazanın. Bunu uzun bir denge tahtası olarak düşünün. Eminim çocukken denemişsinizdir.

Saçmalamayı kes! Düşersek, ölürüz!

Tabi ki. Söz konusu 10 milyon yen! Herkesin söylemeye çekindiği şeyi size ben söyleyeyim. Para, hayattan daha önemlidir! Ne dersinize sıkı çalıştınız, ne de işlerinize. Hiçbir şey başaramadan yaşamınızı sürdürdünüz. Niye sizin gibi tembellere 10 milyon o kadar kolay verilsin ki?

 Bu miktarda parayı çalışmadan kazanmak istiyorsanız hem de bu kadar kısa sürede, o zaman yapabileceğiniz tek şey hayatınızı tehlikeye atmaktır!

Bu saçmalık! Böyle bir şeyi asla yapmam! Ben yaparım. Yapacağım. Tek yol, bu. Bu sefer kaybetmeyeceğim.

İşte ruh bu. Aş şu yolu, cesur adam. Ben de yapacağım. Ben de. Geri dönmek de bir seçenek değil. Ben yapacağım.

Kararınız ne?

 Kapa çeneni! Bir dakika bekle. Bunu hayatında kaç defa söyledin?

 Dünya senin gibi bir ayaktakımının karar vermesi için beklemez! Peki, tereddüt etmeyi sürdür. Ve şansınızı elinizden kaçırın.

Ben yaparım. Ben de. Ben de.

Lanet olsun! Hepiniz aptalsınız! Pekala.

Elektrik mi verilmiş?

 Aynen. Kalasın üstünde süründüğünüzdeki manzarayı yakışık almaz bir şekilde sayın müşterilerimize izletemeyiz.

Müşteriler mi?

 Çabuk olun da başlayın.

Seyirciler bekliyor.

 Manzaranın tadını çıkarmak istiyorlar korkudan titreyen ve harap olan insanları  Yalnızca tehlikeden uzak, güvende olmanın kendilerini verdiği zevk bu kısa süreli hazza “safety” diyoruz. (güvenlik) Bundan büyük zevk alıyorlar.

**

İki tip insan vardır. Bu gibi durumlarda sinenler ve yükselenler.

Ben zayıf biriyim.

**

Kazanacağız, sonra da yeniden başlayacağız! Yeniden başlamak  Hala yeniden başlayabiliriz! Doğru. Bu sefer hayatımızı gerçekten yaşayacağız!

**

Fakirlerin kral olmak için gözlerini para bürümesi yalnızca kralın statüsünü kuvvetlendirir. Bu istisnasız bir paradokstur. Kralın statüsünü tehdit edebilecek tek şey paranın cazibesine bağışıklık göstererek yapılan çaresizlik eylemleridir ani bir şiddet eylemi gibi. Şimdi oynayacağın oyun böyle bir toplumun küçük bir kopyası.

**

Delirdim! Delirmezsem olmaz. Delirmem gerek bir şeytanı öldürebilmek için. Sadece aklım yerinde olmazsa zafer kazanabilirim.

Aptal. Kendini bu kadar kaptırma.

Olağanüstü. “Elindeki hayatın değerini bil.” derler. Ebeveynler, öğretmenler, TV yorumcuları hatta şarkıcılar ve çoğu insan da öyle der. İşte sorun, bu. Hayata daha düşünmeden davranılmalıdır. Üzerine fazla titrersen, durgunlaşır ve çürür.

 Bugünlerde insanlar kendilerini fazla koruyorlar bu yüzden fırsatlarını ellerinden kaçırıyorlar ve geri geri giderek çürüyorlar.

Haklı. Sonuçta, oyunlar heyecanlı olmalıdır. Zaferi tatlı yapan, heyecanlı düellolardır. Şimdi bile, içimdeki ürpertiyi hissedebiliyorum. Neden bahsettiğimi biliyorsun.

 Değil mi, Tonegawa?

 Seni küçük serseri. Kalbim küt küt atıyor, değil mi?

 Sizin gibi yarı-ölü, para yiyen zombilerin aksine ben yaşıyorum. Yaşadığım için acıyı, korkuyu, üzüntüyü hissediyorum. Diğerleriyle beraber mücadele verdim, onların ölümlerini izledim ve onların öcünü alma düşüncesi beni böyle ateşliyor.

**

.  Senin gibi ayaktakımı korkusuz olabiliyor    çünkü kaybedecek hiçbir şeyin yok.  Ama benim için öyle değil.  Geliştirdiğim bir hayatım var. 

**

Sen aptalın tekisin! Beni zehirlemeye çalışıyor! Bu serseri beni öldürmek için dolap çeviriyor. Savunmamı düşürmemi bekliyor. Sessizce bekliyor  Yılan! Bir yılan! Beni ısırmayı bekleyen düzenbaz bir yılan. Erdemli ayaklarına yatıyor ama gerçekte o kazanmak için her şeyi yapabilecek korkak bir yılan. Hiç şüphe yok.

**

Kaiji. Ama zehrin dışarı sızdı. Beni zehirleyemedin.

Tonegawa ben bir yılan gibi mi göründüm?

 Evet, bir yılansın.

Anladım. Bu, seni yılan yapıyor. Böyle sözsüz bir akıl oyunu bir ayna gibidir. Rakibinin aklını okumaya çalışırken sen olsaydın ne yapacağını düşünürsün. Yani gözüne bir yılan gibi göründüysem sen bir yılansındır.

Yenilgiyi kabullenemiyor musun?

 Hayır, öyle değil. Minnettarım.

Bir yılan olduğun için teşekkür ederim!

**

Başardı. Ama nasıl?

 Niye köle?

 Üzerine kan fışkırtmadan önce onları değiştirmemiş miydin?

 Üzgünüm, ama hayır. Tüm yaptığım vatandaş ve köleyi önümde bırakıp yalnızca birinin üstüne bir vatandaş kartı koyarak onu geri çekmekti. Hepsi bu. Diğer bir deyişle yalnızca değiştiriyormuş gibi yaptım. Değiştirmemiş mi?

 İmkansız! Bu nasıl mümkün olabilir?

 Neden?

 Neden?

 Neden değiştirmedin?

 Çok basit. Çünkü benim inancım var.

İnanç mı?

 Zeki biri olduğun çok açık. Şimdiye kadar karşılaştığım herkesin içinde en keskin zekalı olanı sensin. Senin gibi bir adamın bu kanı fark etmemesi mümkün değildi. Fark ettin. Tabi ki farkettin. Ve fark edince, şüphelenecektin. Dikkatle düşünecek bunun bir dolap olduğunu anlayacak ve planımın ardını görecektin. Zorundaydın, çünkü sen zekisin! Zeki olduğun için, şüphelenecektin ve hatırlayacaktın gemide kartları nasıl değiştirdiğimi ve burada da aynı fırsata sahip olduğumu. Sonra da kıs kıs gülecektin  “Ne aptal biri.” Tamamıyla ikna olacaktın.

Neden olmasın?

 Ne de olsa, rakibin seninle karşılaştırınca sadece bir ayaktakımıydı. Ayaktakımı! Zevkle seyredecektin. Zevkle seyredecektin çünkü sen bir üstün birisin. Hiçbir ayaktakımı, seni yenmeye yaklaşamamıştı bile. Bu yüzden kibirliliğini sana karşı kullandım. Ve bu zavallı köle, seni yendi! Ben kazandım. Ben kazandım, lanet olası.

500 milyon! Seni yendim! Seni  Lanet olsun! Ben kazandım! Geri ver! Paramı geri ver!

Bütün paran bana ait zaten. Hepsini geri ver! Sana duyulan güveni boşa çıkaran ikinci sınıf bir kölesin! Beni rezil ettin! Krallıktaki vatandaşlığını geri alıp ve yeraltında ömür boyu işçilikle cezalandırıyorum! Götürün şunu!

Dokunmayın bana! Kendim giderim.

**

Sevgili Kaiji. Evine döndüğün için tekrar tebrikler. Sana başarısızın teki demiştim, ama geri alıyorum. Sen gerçekten de kazandın. Ama iki şeyi unuttun. İlki benden aldığın 50 milyon yen’in faizi İkincisi, araba hasarıydı. Seninle geçirdiğim günler oldukça ilginç, büyük bir serüven gibiydi. Eminim senin için fazlasıyla heyecanlıydı ama benim için de öyleydi. Senin gibi bir hırsa muhtemelen bundan sonra pek sık rastlayamam. Eminim sen yine kazanacaksın. Ve bir gün eminim tekrar karşılaşacağız.